Ana Sayfa Blog Sayfa 23

Eller yukarı, bu bir IMF programıdır

0

Seçim sonrası Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olması, seçime kadar uygulanan “düşük faiz, yüksek borç ve büyüme” şeklinde özetlenebilecek enflasyonist politikanın sonu anlamına gelmekteydi. “Rasyonel olana dönüş” mottosuyla işe başlayan bakan, daha önce uygulanan programın da rasyonel olmadığını ilan etmiş oldu. Biz de bir önceki yazımızda yeni uygulanacak hiçbir programın rasyonel olmayacağını, hepsinin sermayeye öyle ya da böyle hizmet ettiğini belirtmiştik. Peki soygunu andıran vergi artırımlarını ve durmadan yükselen yaşam maliyetlerini sadece seçim ekonomisinin faturası olarak açıklayabilir miyiz?

Faizler yükseltilmiş olsa da hâlâ enflasyon oranının çok gerisinde. Yine de bu artışla beraber kredi almak biraz daha zorlaştırıldı. Kredi muslukları tümden kapatılıp ekonomiye ani fren yaptırma yoluna gitmeyen iktidar, seçim sonrası “hem enflasyon dizginlensin hem de ekonomi küçülmesin” formülü üzerinde çalışmaya başladı. Toplam tüketici talebini kısmak ama bunu yaparken borç mekanizmasını çalıştırmak ve ihracatı artıracak önlemler alarak ekonomide bir üst basamağa çıkmak… Tabii o basamağa işçi ve emekçilerin sırtına basarak çıkmak… İşte bu, IMF’nin ülkelere borç verirken uyguladığı acı reçetenin neredeyse birebir kopyalanmış hali. Öyle ki tüm liberal iktisatçılar Şimşek’i alkışlama sırasına girdi. Şimdiden sermayeye hizmet eden o çatal dilleriyle “Acı reçete zorunlu…”, “Şimdi fedakârlık yapmazsak sonrası çok daha kötü olacak” gibi cümleleri kurmaya başladılar.

Şimşek, dolaylı vergilerdeki olağandışı artış sinyalini “Vergiyi tabana yayacağız” demeciyle vermişti. Acı reçete yazıldığı gibi uygulamaya konuldu. Zaten alım gücü yerinde sayan emekçiler için yaşam maliyetleri bilinçli bir biçimde artırıldı. Eğer mesele seçim ekonomisi sonrasında yapılan kamu harcamalarından doğan bütçe açığının dengelenmesi meselesi ise bunu geçen yıl süper kârlar açıklayan şirketlerden servet vergisi alarak da çözebilirlerdi. Fakat o zaman şirket kârlılıkları ve üretimleri azalacak, işten çıkarma ve ekonomik küçülme tehlikesi baş gösterecekti. Soygun faturası işçi ve emekçilere acı reçete olarak sunuldu. Altına da “biraz daha fedakârlık” ve “sabır” notu yazıldı. Reçete şu şekilde işliyor: Yaşam maliyeti hızla artırılıp iç talep azaltılacak, borç içinde yüzen bazı KOBİ’ler daha büyük şirketler lehine batacak, iç talebin daralmasından doğan stoklar ihracatçı lehine dış pazara satılacak. Tüm bunlar olurken sıcak para ve doğrudan yatırım için ülkedeki kamusal iktisadi kurumların satışı yapılacak. IMF’den doğrudan borç para almak istememelerinin temel sebebi IMF’den alınan borcun denetime tabi olması fakat Körfez’den borç ve satışlar yoluyla para alıp acı reçeteyi uygulamak iktidar için çok daha cazip.

Ülkedeki vergi yükü çoktan tabana yayılmış vaziyette. Ödediğimiz trilyonlarca vergi ile kamusal sağlık, eğitim, ulaşım gibi temel hizmetlere sahip olabilecekken boşaltılmış bir Merkez Bankası, yüksek bütçe ve cari açıkla karşılaşıyoruz. Vergilerimizle bugüne kadar ne yapıldığını sormak en doğal hakkımız. 1999’dan beri toplanan deprem vergisi yokmuş gibi 6 Şubat depremleri gösterilerek acı reçeteye kılıf uydurmak bu ülkedeki gerçek vergi şampiyonu olan emekçilerle dalga geçmektir. Defterler açılsın! Toplanan vergilerin nereye harcandığını derhal gösterin! Yerli ve milli ekonomi aldatmacasıyla son 21 yılda özelleştirilen tüm kurum ve kuruluşlar derhal tazminatsız kamulaştırılsın! Kaynak yok diye kılıf uydurduğunuz tüm kirli pazarlıklara karşı hazinenin kanını emen yap-işlet-devret modeliyle yapılmış tüm yapıların kamulaştırılması bir zorunluluktur diyoruz!

Hükümet yanlışa başka bir yanlışla cevap vermeyi tercih etti. Bilinçli olarak, enflasyonla mücadeleyi sermayenin lehine emekçilerin aleyhine yapmayı seçti. Oysa enflasyonun en büyük sebeplerinde biri de şirketlerin son iki yıldaki olağandışı kârlılıklarıydı.

Enflasyonla ve dayanılmaz hale gelen hayat pahalılığıyla gerçekten mücadele için süper kâr elde eden şirketlerden sürekli servet vergisi toplanmalıdır. Haraçtan başka hiçbir anlamı olmayan KDV’nin kaldırılması, ÖTV’nin ise ihtiyaç mallarından değil gerçek özel tüketim mallarından alınması gerekmektedir. Cebimizdeki son paraya bile göz koyan mevcut gelir vergisi dilimleri ve kıdem tazminatı tavanı işçiler lehine düzenli olarak düzeltilmelidir. Bunun dışında emekçilerin alım güçlerinin korunması için üç aylık sürelerle ücretlerin enflasyon oranında düzenli olarak artırılması gerekmektedir. İktidarın ve sermayenin birlikte planladığı, IMF soslu soygun planına karşı topyekûn ve birleşik bir mücadele için taleplerimizle bir araya gelelim! Planlı ve birleşik bir saldırıya karşı yine planlı ve birleşik bir cevap vermek dışında bir seçeneğimiz yok.

Cumartesi Anneleri ve siyasal demokrasi ihtiyacı

0

Cumartesi Anneleri’ni, gözaltına alındıktan sonra devlet eliyle “kaybedilen” yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlerle yaşamını yitiren yakınlarının faillerini arayan, bu kapsamda 27 Mayıs 1995’ten günümüze neredeyse her cumartesi günü Galatasaray Lisesi önünde toplanarak insan hakları mücadelesi veren topluluk olarak biliyoruz.

Cumartesi Anneleri’nin taleplerini; hakikatin tanınması, insan haklarına dayalı bir siyasal ve hukuksal rejime geçiş için adalet ve barış, cezasızlık ve adaletsizlik üreten sistemin bütününde yasal, idari ve adli değişiklik, soruşturma ve yargı makamlarının failleri koruyan pratiklerine son vermesi ve uluslararası hukuktan kaynaklanan görevlerini yerine getirmeleri, siyasal iktidarın adil kararlara varacak hukuki teminatlara sahip yargılama sürecini garanti etmesi, gözaltında kaybedilenlerin akıbetini açıklaması, gerçeğe ulaşma hakkının hayat bulması için devletin elindeki bilgilere tam erişim olanağının sağlanması, kaybedilenlerin izini eksiksiz sürecek mekanizmaların yaratılması ve bu doğrultuda acilen BM Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’ye, BM Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşme’ye, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ve Cenevre Sözleşmeleri Ek Protokollerine taraf olunması oluşturuyor.

Cumartesi Anneleri’nin eylemleri, süreklilik göstermesi ve politik olması nedeniyle geçmişten bugüne dek yok sayılmış, günümüzde ise rejimin korku ve baskı politikalarını gözdağı vermek amacıyla uyguladığı bir alan haline gelmiştir.

Nitekim Cumartesi Anneleri’nin 25 Mayıs 2018 tarihinde, tarihsel önemi açısından 700. haftasında gerçekleştirdikleri ve birçok demokratik kitle örgütünün (İnsan Hakları Derneği, DİSK, KESK), parti (Halkların Demokratik Partisi, Emek Partisi, Özgürlük Dayanışma Partisi), sol ve sosyalist grupların sosyal medyadan çağrılarda bulunduğu toplantıya karşı yapılan polis saldırısına ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin iki adet emsal kararı bulunmaktadır (29.03.2023 tarih ve 2020/7092 başvuru numaralı ve 16.11.2022 tarih ve -2019/21721 başvuru numaralı AYM kararları).

Bu kararlarda Cumartesi Anneleri eylemlerine yapılan polis saldırılarının

“İdare, yasaklama kararında kamu düzeni bozulması, bozulma tehlikesi veya başkalarının haklarının korunması gerekliliği gibi zorlayıcı şartlar olduğunu ortaya koymamıştır.”

“Kaybolan yakınlarının bulunması ve kamuoyunda farkındalık yaratılması amacına yönelik oturma eylemi ve basın açıklaması yapmak istemesi demokratik bir toplumda saygı ile karşılanmalıdır.“

“Kolluk görevlilerine bazı cisimlerin atılmasının polisin gerekli olmadığı hâlde toplantıya müdahale etmesi ve aralarında başvurucunun da bulunduğu bir kısım katılımcının yakalanması sonrası gerçekleştirildiği anlaşılmıştır.”

“Bu doğrultuda kolluk görevlilerinin somut olayda etkinliğe müdahale etmesini gerektirecek makul sebep ortaya koymadan ve anılan hakkın kullanılabilmesine yönelik tolerans göstermeden gruba müdahale ettiği sonucuna varılmıştır.”

gerekçeleriyle Anayasa’nın 34. maddesiyle güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlâl ettiğine karar verilmiş ve böylece her daim bildiğimiz gerçek bir kez daha gözler önüne serilmiş, üstelik bu gerçek Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

Ancak bu kararlarda dahi ikircikli bir durum söz konusudur. İkircikli durum ise, kamuoyunun gözü önünde gerçekleşen ve somut birçok delil içeren saldırılar için “darp raporu” arayan ve kötü muamele yasağının ihlâl edilmediğine karar veren AYM’nin dış basınçla oluşan iç çelişkisidir.

Anılan kararlar ilk bakışta mücadelenin somut bir kazanımı olarak yorumlanabilecek ise de aslında mücadelenin; yalnızca herkesin erişebileceği açık ve resmi bir kaynakta sansürlü bir şekilde yer aldığını, bu nedenle büyüyerek devam etmesi gerektiğini göstermektedir.

Mevcut rejim 05.02.2011 tarihinde Cumartesi Anneleri’ni kabul ederek toplulukla görüşmüş ve bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde bir alt komisyon kurulmuş ve rapor hazırlanmıştır. 2014’te yeniden açılan dava dosyası ise 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımı nedeniyle kapatılmıştır.

Bir ceza yargılamasının gerçekleşebilmesi için öncelikle suça konu faillerin gerçek bir soruşturma neticesinde belirlenmesi, suça konu diğer delillerin eksiksiz bir şekilde toplanması, korunması ve açılacak davanın da sonuçlanması gerekmektedir. Ancak az evvel verilen örnekte de olduğu gibi faillerin soruşturulmasının, delillerin toplanmasının sürüncemede bırakılması sonucunda zamanaşımı gibi olgular devreye girmekte ve cezasızlık politikası başarıya ulaşmaktadır.

Her ne kadar TCK md. 77/4’te düzenlenen hüküm gereği “kasten öldürme”, “kasten yaralama” ve “işkence” fiillerinin siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi halinde zamanaşımının işlemeyeceğini, yani bu şekilde işlenen suçlarda zamanaşımı olmadığı belirtilmiş ise de uygulamada gerçekten bir soruşturma yapılmaması, anılan maddenin de gündeme gelememesine, dolayısıyla uygulanamamasına yol açmaktadır.

Keza TCK md. 94/6’da düzenlenen hüküm gereği “işkence ve eziyet” suçunda da zamanaşımının işlemeyeceği belirtilmiş ancak cezasızlık politikasının bir götürüsü olarak münferit birkaç olay dışında bu maddelerin uygulandığına tanık olamıyoruz.

Kaldı ki insan ömrünün sınırlı olması nedeniyle yıllar sonra açılan soruşturmalar zamanaşımı engeliyle karşılaşmasa dahi ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi gereği faillerin hayatta olmama ihtimalleri veya artık faillere ve delilere ulaşmanın imkânsızlaşması nedeniyle yine sonuç doğurmuyor.

Cumartesi Anneleri’nin toplantı ve gösteri yürüyüşüne karşı, bahsi geçen emsal olaya ilişkin AYM kararlarının varlığına ve bu kararların açıkça teşhir edilmesine rağmen polis saldırılarının devam etmesi; rejimin bu ve buna benzer hak ve adalet taleplerinden, üstelik bunun kamuoyuna açık bir şekilde ifade edilerek ortak bir mücadeleye dönüşmesinden ne derece çekindiğinin somut örneklerinden birini teşkil ediyor.

Özetle Cumartesi Anneleri’nin onlarca yıldır süregelen hak mücadelesi mevcut rejim tarafından de facto bir şekilde engellenmektedir.

Bu de facto uygulamalar rejimin antidemokratik baskı politikalarını uygulamak adına almış olduğu kararların dahi göstermelik birer usul işleminden ibaret olduğunu ortaya koymaktadır.

Tam da bu nedenle “Siz yıkın, mahkeme kararları sonradan gelir“ vizyon ve misyonuyla “yaptım oldu” politikasının sürdürebilir olmadığının, antidemokratik alanlarda verilecek bu ve buna benzer birçok mücadelenin örgütlü bir şekilde büyüyerek devam etmesi gerektiğinin önemini yüksek sesle vurgulamamız gerekiyor.

Akbelen Ormanı’ndaki abluka kaldırılsın, kesim kararı durdurulsun! 

0

308 kurumdan ortak açıklama

DİSK, KESK, TMMOB’ye bağlı odalar ve TTB’nin yanı sıra aralarında İşçi Demokrasisi Partisi’nin de olduğu siyasi partilerin ve demokratik kitle örgütlerinin bulunduğu 308 kurumun imzasıyla Akbelen’deki doğa katliamına ilişkin bir açıkama yayımlandı. Açıklamanın tamamı şu şekilde:

İkizköylüler, Muğla, Milas’ta kömür madenciliğine karşı Akbelen Ormanı’nı ve yaşam alanlarını korumak için yıllardır direniyor. Milas ve Yatağan’daki üç kömür yakıtlı termik santral ve onlara yakıt sağlamak için açılan kömür ocakları Muğla’nın tarım alanlarını, ormanlarını yok ediyor, havasını, suyunu kirletiyor. Erken ölümlere, hastalıklara yol açıyor. Konuya ilişkin yapılan çalışmalarda madenciliğinin bölgeye geri dönüşü mümkün olmayan zararlar vereceği bilim insanları tarafından da tespit edilmesine rağmen bu “kirli enerji” yönetim modeli için üstün kamu yararından vazgeçiliyor. Yörede yaşayan halkın talepleri hiçe sayılıyor.

Milas’taki kömür ocakları işletme ruhsat sahası içerisinde 60 köy bulunuyor. Şu ana kadar ruhsat sahası içinde kalan köylerden 8’i tamamen 15’i ise kısmen yok edildi. Bölge halkı yıllardır kömür sebebiyle yaşam alanlarını, geçim kaynaklarını kaybediyor, büyük bir hak gaspına uğruyor. Bunlar yetmezmiş gibi 24 Temmuz’da bölgeye kolluk kuvvetleri  eşliğinde girilerek Akbelen Ormanı’nda ağaç kesimine başlandı. Haftabaşından beri devam eden kesimleri durdurmak isteyen köylüler ve yaşam savunucuları  ise kolluk kuvvetlerinin şiddetine maruz kaldı ve  ve ablukayla karşılaştı. Biber gazı ve tazyikli sularla, coplarla yapılan müdahaleler devam ediyor. 

İktidara sesleniyoruz:

  • Himaye ettiğiniz Limak Holding ve IC Holding ortak iştiraki olan YK Enerji bilimsel gerçeklere rağmen planlı olarak kamuoyunu yanıltıyor ve Akbelen Ormanı’nı kömür için feda ediyor. Biliniz ki halkın çıkarı şirketlerin kârından üstündür. Bu sorumlulukla hareket etmek, sesimizi duymak, Akbelen’i korumak zorundasınız!
  • Tüm Akdeniz havzası kontrol edilemeyen orman yangınlarıyla mücadele ederken, sıcak hava dalgaları gün geçtikce daha dayanılmaz hale gelirken, Türkiye’nin birçok bölgesi aşırı hava olaylarının yarattığı kuraklık, sel gibi afetlerle boğuşurken, doğal bir yutak alanını fosil yakıtlar için gözden çıkarmak tarihi, trajik bir hatadır! İklim kriziyle gerçek anlamda mücadele bakanlık ismine “iklim değişikliği” ekleyerek olmaz, ormanların korunmasıyla, kömüre veda edilmesiyle olur.

Ülke olarak bilimsel olmayan ve ekosistem yararını öncelemeyen çevre politikaları nedeniyle kirlilik ve sağlık problemleriyle boğuşuyor, doğa tahribatının artması ile gıda güvencesizliği ve ekonomik problemlerle karşı karşıya kalıyor, afetlere açık hale gelen yaşam alanlarımızda büyük bir tedirginlikle yaşıyoruz.

Biz yıllardır Türkiye’de ekoloji, emek ve demokrasi mücadelesi veren örgütler olarak, İkizköylülerin yanında olduğumuzu bildiriyor, tüm yetkilileri sorunun çözümü için ivedilikle harekete geçmeye çağırıyoruz:

Akbelen Ormanı’ndaki abluka kaldırılsın, kesim kararı durdurulsun!

Protesto hakkını kullanarak ormanı ve yaşam alanlarını korumaya çalışanlara yönelik uygulanan şiddete ve göz altı kararlarına son verilsin!

Akbelen Ormanı’ndan vazgeçmiyoruz, yaşamı ve doğayı savunuyoruz!

Benzine zam, her şeye zam!

0

Nisan ayında 22 TL bandında olan kurşunsuz benzinin litre fiyatı temmuz ayının sonuna geldiğimizde 36 lirayı geçti. Aynı şekilde mazotun birim fiyatı da 20 liradan 34 liraya ulaştı. Söz konusu zamlar KDV ve ÖTV’ye yapılan artışların hemen üzerine geldi. Ne tesadüf, hepsi hükümetin zaferle çıktığı seçimin ve asgari ücret “lütfunun” hemen ardından yaşandı.

Bu sayfalarda daha evvel birçok kez hükümetin seçim öncesi ekonomik programının seçime endeksli olarak kaynakların dağıtımı olduğunu ifade etmiştik. Enflasyon karşısında eriyen ücretlerin emekçilerin alım gücünü sürekli olarak azalttığı bir durumda hükümetin tek yaptığı seçime kadar süreci idare etmekti. Bu dönemde emeklilere maaş artışı, vergi indirimi gibi gündemler ortaya çıktı. Seçim bittikten sonra ise esas ekonomi programı devreye girdi. Yoksullaşma daha da derinleşmeye, tüketim ürünlerinin fiyatı artmaya devam etti. Son benzin zamları da bunun kesilmeyeceğini gösteriyor.

Hükümetin söz konusu programının Millet İttifakı’nın da uygulayacağı “rasyonel” ekonomi programı ile esasen aynı olduğunu vurgulayalım. İronik bir şekilde Millet İttifakı’nın “fikirleri iktidarda”. Şaka bir yana, Millet İttifakı da Cumhur İttifakı da ekonomide çıkış için bütün yükü emekçilerin sırtına yükleyen bir politika önermekte idi. Bu acı politikaları gündelik hayatımızda hepimiz yaşıyoruz.

Öte yandan benzin zammı herhangi bir ürüne yapılan zamdan daha önemli duruyor. Zira benzin temel bir hammadde olduğundan, tüketim ürünlerinin ulaşımından enerji sektörüne kadar çok geniş bir yelpazede ardı arkası kesilmeyecek bir zam dalgası getirecek gibi duruyor. Bu zamlar ve ekonomik darboğaz karşısında oldukça basit ve emekçiler lehine çözümler mevcut, ancak mevcut iktidar patronlar sınıfının sıkı bir temsilcisi olduğundan bulacağı tüm rasyonel çözümler bizim aleyhimize olacak.

Biz başka bir ekonomi programının emekçileri ekonomik krizden çıkaracağını düşünüyoruz. Bunun için çok önemli bir talebi burada yinelemekte fayda var; ücretler enflasyon oranında üç ayda bir artırılsın. Eğer bu türden bir artış sağlanırsa emekçilerin alım gücünün göreli olarak korunması sağlanabileceği gibi patronların borçlarının ve yatırımlarının enflasyon ile daha da kârlı hale gelmesinin ve pastadan aldıkları payın küçülmesinin yolu açılabilir.

Öte yandan ücretlerin üç ayda bir enflasyon oranında artırılması ya da enerji tekellerinin kamulaştırılması gibi emekçiler lehine alınacak önlemlerin Cumhur İttifakı gibi burjuva hükümetlerin gölgesinde gerçekleşmesi pek mümkün durmuyor. O zaman emekçilerin en geniş eylem birliğini de ekonomik taleplerimizle birlikte savunmamız gerekiyor. Ancak işçi sınıfının ekonomik ve sosyal çıkarlarını savunacak bir mücadele ve bu mücadeleye önderlik edecek bir işçi emekçi ittifakı söz konusu önlemleri alacak politikaları geliştirebilir.

ÖTV: İndirim değil tamamen kaldırılmalı!

0

20 Haziran’da asgari ücrete yapılan zam açıklandıktan hemen sonra her şeye zam geldi desek herhalde abartı olmaz; ekmeğe, ilaca, yakıta, doğalgaza, internete… Fiyat artışları yetmezmiş gibi KDV’nin de yüzde 18’den yüzde 20’ye çıkarıldığını öğrendik, ki bu ürün gruplarının içinde deterjan, sabun, tuvalet kâğıdı, peçete, ped, bebek bezi gibi temel ihtiyaç ürünleri de var. Bu ürünlerin büyük bir kısmı hâlihazırda lüks tüketim ürünleri kapsamında olduğu için KDV yetmezmiş gibi bir de özel tüketim vergisine (“ÖTV”) tabi.

ÖTV nedir?

ÖTV hazineye gelir sağlamak ve bütçe açığını finanse etmek amacıyla ilk kez Tansu Çiller başbakanlığında meclise sunuldu. Meclise sunulan ilk ÖTV kanun tasarısı 18 maddeden oluşuyor ve kanun kapsamına akaryakıt, petrol ürünleri, madeni yağlar, beyaz eşya, alkollü içkiler, tütün mamulleri, meyve suları dahil edilmiş. Ama bu kanun tasarısı 1995 yılında yapılan seçimler nedeniyle sonuçlanamamıştı. İkinci hamle ise 1996’da Başbakan Mesut Yılmaz döneminde geldi. Bu defa kapsamına petrol ürünleri, motorlu araçlar, kolalı içecekler, alkollü içkiler, tütün mamulleri, beyaz eşya gibi tüm lüks tüketim malları girmekteydi. Ama gel gör ki bu tasarı da 18 Nisan 1999 seçimlerinden dolayı öylece olduğu yerde kaldı ve yasalaşamadı. Nihayet bu başarı üçüncü denemesiyle Bülent Ecevit’e ait oldu ve bugünlere kadar gelindi. Bugünlerde ne var diyeceksiniz? Temmuzda Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan karara göre, düzenleme öncesi benzinde litre başına 2,52 TL olan ÖTV tutarı neredeyse dört katına, 7,52 TL’ye çıkarıldı. Başka bir örnekle, 500 bin TL’ye alacağınız ortalama bir aracın vergisiz bedeli 184 bin TL, yani araç için yüzde 130 oranında ÖTV ve yüzde 18 oranında KDV ödeyerek bütçe açığını finanse ediyorsunuz. Benim aracım yok, her yere toplu taşımayla gidiyorum deseniz de ÖTV’den kaçamıyor, kaçınamıyorsunuz zira toplu taşıma yakıtı için de ÖTV ödemeye devam ediyoruz, yani toplu ulaşıma bile ulaşamıyoruz.

Güneş kremi de haktır hijyen de!

Dönem dönem seçim vaadi konseptiyle veya iktidarın politik tercihlerine göre indirilen, azaltılan vergi oranlarının fiyatlara doğrudan yansımadığını zaten biliyoruz. Dolayısıyla KDV’nin de ÖTV’nin de indirilmesini veya bazı ürün grupları için muaf tutulmasını söylemenin aslında biz emekçilere hiçbir faydası yok. Bütçe açığını kapatmak emekçilerin değil, bu açığı yaratan patronların yükümlülüğüdür. 6 Şubat depreminin etkileri hâlâ sürerken, üzerine sel gibi yeni afetler yaşanan Ordu gibi illerde insanlar en temel haklarından mahrum şekilde hayatta kalmaya çalışırken, temel ihtiyaçların vergilendirilmesi kabul edilemez. Devlet patronların çıkarlarını korumak yerine temel ihtiyaçların üzerindeki tüm vergileri kaldırmalı; en başta Hatay, Maraş, Adıyaman, Elazığ, Malatya gibi depremin yaşandığı illerde bu ürünlerin stokları halka açılmalı, halka ücretsiz olarak dağıtılmalıdır. Ped de ihtiyaçtır, güneş kremi de, diş macunu da, şampuan da, daha iyi gıda, daha iyi koşullarda barınma, sağlık ve eğitim de…

Çünkü biz buna değeriz!

Ormana ağıt

0

24 Temmuz sabahı Muğla, Milas’taki Akbelen Ormanı’na jandarma ve kesim ekipleri girdi. Limak Holding’in iştiraki olduğu YK Enerji’nin kömür maden sahasını genişletmek için Akbelen Ormanı’nı talan etmesine karşı İkizköylüler 2019’dan beri direniyordu. İş makineleri ormana girince İkizköylü kadınlar ağıt yaktılar. Çünkü onların mücadelesi yaşam mücadelesi; Akbelen Ormanı onlar için yaşam demek, can demek. Devlet ise canlarına kastediyor.

Biz orman yangınlarıyla boğuşurken hükümetin ormanlara iş makineleri salması şaşırtıcı değil. Ormanlar, Saray rejiminin maden ve inşaat projelerine peşkeş çekmek için en gözde alanlar arasında. Deprem bölgesinde de ormanlık alanları torba yasayla TOKİ’ye vermeye çalışıyor. Konutların yapılacağı bölgelerde 19 bin 920 dönüm ormanlık alan ve 2 bin 578 dönüm zeytinlik bulunuyor. Fırsattan istifade torbaya deprem bölgesi dışında birkaç il de eklenmiş. Elbette deprem bölgesindeki birincil ihtiyaçlardan biri barınma sorununun acilen çözülmesi. Ancak sorun, yeni konut projeleri için ilgili meslek odaları ve belediyelere danışılmamış ve ormanlar ile zeytinliklere alternatif bölgelerin araştırılmamış olmasında. Depremin ardından aylar geçmişken yaralar hâlâ sarılmadı, devletin önceliğiyse yandaş şirketlerin bir an önce kâr elde etmesi.

Saray rejiminin her afeti kâra dönüştürme hırsına yazları orman yangınlarıyla tanık oluyoruz. İki yaz önceki yangınlar, hükümetin orman yangınlarıyla mücadelede ne kadar zayıf/isteksiz olduğunu en net şekilde göstermişti. Kısa sürede gerçekleşen yüzlerce yangın plansızlık, gerekli ekipman yokluğu, çürümeye terk edilen yangın müdahale araçları, hurda diye bekletilen uçaklar nedeniyle acı bilançolarla sonuçlanmıştı. Şunları da hatırlayalım: Bu yangınlar olurken Resmi Gazete’de yayımlanan Turizmi Teşvik Kanunu ile ormanlar “kamu yararı”na turizme açılmıştı. Aynı günlerde Limak Holding Akbelen Ormanı’na girmiş, bahane olarak da yakındaki yangınların sıçramasıyla Akbelen Ormanı’nda da yangın çıkmasını önlemeye çalıştıklarını ifade etmişti.

Her yaz kâbusumuz haline gelen orman yangınları bu yıl da devam ediyor ve deprem bölgesi yangın riskinden muaf değil. İklim krizi durdurulmadıkça her yıl bir öncekini aratan sıcaklar yaşayacağız ve orman yangınları kaçınılmaz olacak. Hal böyleyken ormanlık alanları ranta açıp beton yığınlarına dönüştürmek akıldışı. Ancak kapitalizmde mantık aranmaz. Her yangın sonrasında benzer senaryoları görüyoruz. Yanan alanlar otel vb. yapılar için talan ediliyor ya da bilim insanlarının uyarılarına kulak tıkanarak sırf göz boyamak için birkaç ormanda alelacele ve hatalı rehabilitasyon çalışmalarına girişiliyor. Aynı senaryoyu defalarca daha yaşama lüksümüz yok. Orman yangınlarıyla, daha genel anlamda ise iklim kriziyle mücadele planımızın olması şart. Bu plan doğadan ve emekten yana olmadığı müddetçe bizi daha büyük yıkımlar bekliyor.

Kıdem tazminatının gaspına hayır! Kıdem tavanı derhal güncellenmelidir!

0

İşçilerin en önemli ekonomik güvencelerinden olan kıdem tazminatı tavanı son 40 yılın en düşük seviyesine geriledi. 1982 yılında asgari ücretin 7,5 katı, 1992 yılında da 5,7 katı olan kıdem tazminatı tavanı, temmuz ayında asgari ücretin 1,75 katına geriledi.

İş Kanunu’na tabi çalışanlara, bir yıllık hizmet karşılığı 30 günlük brüt ücret tutarında kıdem tazminatı ödenir. Ancak, işçinin ücreti ne olursa olsun ödenebilecek kıdem tazminatı, altı ayda bir memur maaşı katsayısına göre belirlenen tavanı aşamıyor. Temmuz ayında olduğu gibi memur maaşına yapılan artışın maaş üzerinden değil de ilave ödemeler üzerinden yapılması -ki buna seyyanen zam deniyor- bu artışın gerçeği yansıtmayan resmi enflasyon rakamının dahi altında kalmasına ve kıdem tazminatı tavan ücretinin asgari ücrete yaklaşmasına neden oldu.

Kıdem tazminatının yıllar geçtikçe eriyor olması iş yaşamını güvencesizleştiren, ücretleri baskılayan, toplumun büyük çoğunluğunu sefil hayat koşullarına mahkûm eden iktidarın emek düşmanı politikalarının sonucu. Kıdem tazminatının erimesi demek fiiliyatta bu hakkın gaspı demektir. Zira kıdemin iş yaşamındaki en önemli karşılığı işçilerin işten çıkarılmasına engel olmasıdır. Hatta yıllar geçtikçe işverene önemli bir “külfet yaratması” nedeniyle görece daha yüksek maaşlı kıdemli işçilerin daha ucuz ve güvencesiz çalışma koşullarına razı olmak zorunda kalan yeni işçilerle yer değiştirilebilir olmasına engel olmaktır. Ancak gelinen noktada kıdem tazminatı işçiyi koruyan, işverene yönelik bir yaptırım olmaktan çıkarılmış, hesap oyunları ile kuşa çevrilmiştir. Bu durum aynı zamanda işçilerin sendikalaşmasına da darbe vurmayı amaçlamaktadır. Baraj kısıtı, işkolu değişiklikleri ile engellenen sendikalaşma hakkı sürekli sirkülasyon olan bir işyerinde sendikalaşmayı da fiilen imkânsız hale getirecektir.

Kıdem tazminatının bu şekilde gaspı kamuda ve özel sektörde çalışan mühendis, mimar, yönetici gibi beyaz yakalı personel ile ücret düzeyi ortalamanın üzerinde olan nitelikli işçilere önemli bir darbe anlamına geliyor. Temmuz ayı itibarıyla alınabilecek maksimum kıdem 23.489,83 TL’yi aşamayacak. Brüt ücreti 24 bin lira olan da 60 bin lira olan da aynı tutarda kıdem tazminatı alacak. Bu durum herhangi bir uzmanlığı, iş yaşamındaki deneyimi, ağır işkollarında çalışan emekçileri hiçbir farklılık gözetmeksizin aynı potada eritmekte ve minimum düzeyde kıdem almalarına neden olacak. Hâlihazırda kıdem tazminatına erişimin bile bazen senelerce süren davalar sonucunda olduğu göz önünde bulundurulduğunda işçilerin haklarını aramalarının da önü kapatılmış olacak.

Bir diğer sorun da gelir vergisi dilimlerinin güncellenmemesi ile mevcut zamların da geçersiz hale getirilmesidir. Devletin kasasına giden gelir vergisinin çoğunluğu ücretlilerden gelmektedir. 2000 yılında gelir vergisinin ilk dilimi asgari ücretin 22 katı idi. Şimdi temmuz ayında bu, asgari ücretin 6,1 katına düştü. Bu demek oluyor ki asgari ücretten fazla brüt ücret alan bir çalışan 1 Temmuz’da asgari ücret kadar, yani yüzde 35 civarında zam alsa dahi yılın ikinci yarısında vergi dilimleri arttığı için neti sabit kalıyor.

Bu nedenle gelir vergisi dilimleri ve kıdem tazminatı tavanı sendikalar ve bağımsız emek örgütlerinin belirlediği enflasyon doğrultusunda acilen üç ayda bir güncellenmelidir. Krizi emekçilere fatura etmenin yolu olan başta KDV artışı olmak üzere vergi düzenlemeleri geri çekilmeli, vergiler bankalar, holdingler ve zenginlerden alınmalıdır. Kaynaklar emekçilerin gıda, barınma, ulaşım, sağlık gibi temel ihtiyaçları için kullanılmalıdır. Sermayeye peşkeş çekilen devasa kredilerin ve alınan dış borçların ödenmesi derhal durdurulmalıdır.

Emeklinin açlıkla terbiyesi

0

14 Mayıs’taki seçim öncesinde emekli maaşlarına seyyanen zam yapılmış ve en düşük maaş 7.500 TL’ye yükselmişti. Erdoğan, seçim meydanlarında emekliyi, asgari ücretliyi enflasyona ezdirmeyeceğini vaat etmişti. Seçimden sonra yapılan asgari ücret zammı ile asgari ücret 11.400 TL’ye yükseltilmiş, emekliler de bir beklenti içerisine girmişti. En düşük emekli maaşı olan 7.500 TL ile ev geçindirmenin imkânsız olduğu ve emeklinin açlık sınırının bile daha gerisinde kaldığı durumda beklentiler asgari ücretle paralel olarak yükselmişti. Emekliler olarak asgari ücretin geçim standardının çok gerisinde kaldığını bilmekle birlikte sefalet maaşı olan emekli maaşına da yapılacak zammı sabırsızlıkla beklerken tam bir sukutuhayale uğradık. Seyyanen yapılan zammı dışarda tutarak kök maaştan zam yapılınca esasen hiç zam almamış durumuna düştük. En düşük maaş 5.500 TL’ydi, onun üzerine seyyanen yapılan zamla 7.500 TL olmuştu ve bize zam yapılmış gibi sunuldu.

Tek Adam rejimi emeklileri devletin sırtında yük olarak görüyor. Emeklinin ne durumda olduğu onu pek de ilgilendirmiyor. Çok değil, bundan altı yıl önce asgari ücret 1.404 TL iken emekli maaşım 1.620 TL’ydi. Yani emekli maaşı asgari ücretten fazlaydı. An itibarıyla da emekli maaşım 7.500 TL, asgari ücret 11.400 TL. İstanbul’da en düşük ev kirasının 8-10 bin TL civarında olduğu, 1 kilo peynirin 200 TL’den fazla, 1 kilo kıymanın 400 TL olduğu bir ortamda 7.500 TL, emekliye “açlıktan ölün” demekten farksız. Seçimden önce bu iktidarın halka verebileceği bir şey olmadığını anlatmaya çalışmıştık. Fakat yeterince anlatamadık ya da insanları inandıramadık. Kabahat bizde mi yoksa inanmak istemeyenlerde mi net olarak bilmek zor. Yüzde 52 ile seçilen Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı ileriki dönemlerde bugünlerimizi bile aratacak zam yağmurlarını sürdüreceğe benziyor.

TL’nin seçim sonrası yüzde 40-45 civarında değer kaybetmesi üretim yapılmayan bir ülkede ithalat ekonomisinin, ülkenin para birimini nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor. Sıcak para bulmak için Körfez turuna çıkan Erdoğan, katil dediği Suudi Arabistan prensi Salman ile kucak kucağa gelmek zorunda kaldı. 15 Temmuz darbesinin finansörü olarak gördüğü Birleşik Arap Emirlikleri emirinin huzuruna para için çıktı. Eleştirilere karşı Tayyip Erdoğan “Neyi satıp neyi satmayacağımı sizden daha iyi bilirim,” diyerek ülke varlıklarını Körfez sermayesine pazarlamaya yöneldi. Arap ülkelerinden gelecek sıcak para ile bu işin çözülemeyeceği, bunun ancak geçici bir pansuman niteliği taşıdığı çok açık.

Yeterince tepki göstermezsek kendi bildiklerini okumaya devam edecekler. İşçinin üretimden gelen gücünü göstermesi gerekir. Ya emekli ne yapacak? Emeklinin örgütlülüğü yok, kendi derdine düşmüş. 60-65 yaşında insanlar iş bulabilsem de çalışsam derdinde. Tencere nasıl kaynayacak, kira nasıl ödenecek onun endişesi içerisinde. Emeklinin bırakın dinlenmeyi, yaşaması bile güç. Emekliye insanca yaşanacak ücreti vermek çok da zor olmasa gerek. Beşli çetelere verdikleri garanti ücretli ödemelere geldiğinde parayı bulan iktidar, konu emekliye zam olduğunda “Para yok, nereden bulup da verelim?” diye bahaneler uyduruyor. Bu iktidar sermayenin iktidarıdır. Bunun bilincindeyiz. Umutlu olmak gerekir ve mücadele kaçınılmazdır. En düşük emekli aylığı en az asgari ücret düzeyine çıkmalı. Bu maaş kök maaş olmalı. Tüm emeklilere asgari ücrete yapılan yüzde 34 oranında zam yapılmalı ve memurlara verilenle orantılı seyyanen fark verilmeli.

Erdoğan paranın peşinde Körfez turunda

0

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan 17-19 Temmuz tarihlerinde üç Körfez ülkesi Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni kapsayan bir ziyaret gerçekleştirdi. İlk durak olan Suudi Arabistan’a hareketinden önce Erdoğan bu ziyaretlerin amacını “Şu anda savunma sanayide, altyapı, üst yapı yatırımlarında Türkiye’nin üç ülkeye ciddi bir yatırım imkânı olacak. Bunun yanında bu ülkelerin Türkiye’den belirli ‘asset’leri alma durumları olacak. Ama bazı cambazların söylediği gibi. ‘BOTAŞ’ı satıyorlar’ gibi bir şey yok, neyin satılacağını neyin satılmayacağını çok iyi biliriz,” şeklinde açıkladı.

Bu ziyaretlerde Erdoğan’a Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır ve Ticaret Bakanı Ömer Bolat eşlik etti. Ayrıca geçmişte birinci ağızdan iktidarla hiçbir alakası olmadığı açıklanan SADAT’ın CEO’su Melih Tanrıverdi’nin de Körfez ziyaretine katılan ekip içinde olduğu ortaya çıktı.

Ziyaretin açıklanan amacı ve ziyaret heyetinin bileşimi Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik-politik tabloyu, iktidar blokunun siyasi yönelimini ve Bonapartist rejimin niteliğini bir kez daha teyit ederek gözler önüne seriyor. Ziyaret edilen her ülke liderine birer TOGG hediye edilmesi aynı zamanda her dış politik manevranın iç politika için bir şanlı hikâyeye dönüştürülme çabasına işaret ediyor. Bölge dengelerini belirleyen, oyun kurucu bir devlet ve iktidar gücü anlatısı…

İktidar propagandası bu yönde olsa da eldeki hiçbir gerçek veri bu anlatılan tabloyla uyuşmuyor. Ziyaret edilen ülkelerden Birleşik Arap Emirlikleri, ABD ile birlikte uzun süre 15 Temmuz darbe girişiminin arkasındaki fail olarak işaret edilmişti. Nitekim iki ülke ilişkileri uzun süre kopuk kaldı. Ta ki Sedat Peker’in ifşaatlarına dek… Keza Suudi Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinin azmettiricisi olarak gösterilmişti. Kaşıkçı “şehit” olarak nitelendirilirken Suudi Arabistan ile ilişkiler donmuştu… Peki, sonra ne oldu?

Dünkü “hasım ve düşmanları” bugün “stratejik ortaklık” şemsiyesi altında buluşturan, Türkiye ekonomisinin çok acil kaynak bulma ihtiyacı. Aynı nedenle İsveç’in NATO üyeliğine yönelik veto kaldırıldı. Rusya’ya rağmen hem ABD hem AB ile ilişkiler yeniden onarılmaya çalışılmakta. Çünkü Türkiye ekonomisinin çok acil sıcak paraya ihtiyacı var. Körfez turunun nedeni de para! Fakat bu paranın hem siyasi hem ekonomik maliyeti çok yüksek olacak. Nitekim Erdoğan’ın “…bu ülkelerin Türkiye’den belirli ‘asset’leri alma durumları olacak” açıklaması da buna işaret ediyor. Erdoğan satılacak varlıklar içinde BOTAŞ’ın olmayacağını işaret ediyor ama birçok varlığın satışının gerçekleşeceğini de reddetmiyor. İktidar gemiyi yüzdürebilmek için geleceği ipotek etmeye devam ediyor. Ekonomik bağımlılık arttıkça bağımsız ve egemen bir ülke olma vasfı yitiriliyor. Ülke kaynaklarının bu şekilde yok edilmesine karşı üç temel politika savunulmalı: Dış borç ödemelerinin durdurulması. Başta Yap-İşlet-Devret (YİD) projeleri olmak üzere bütün stratejik sektörlerde işçi denetiminde kamulaştırma ve yönetim. Banka sisteminin tek bir merkez bankası altında birleştirilerek kamulaştırılması…

Manisa’da Muhittin yoldaşın mücadele mirası anıldı

0

Muhittin yoldaşın ani vefatının ardından yoldaşları Manisa İDP il örgütü binasında devrimci mirasını anmak, mücadelesini ileri taşımak için buluştu.

Birçok işyerinden öncü işçinin katılımıyla gerçekleşen etkinlik Muhittin yoldaşın hayatına dair bir sunumla başladı. Enternasyonalizme ve işçi devrimine adadığı ömrünün kesitlerine şahit olmuş yoldaşları anılarını paylaştılar. 1970’li yıllarda ASİS (Ağaç Sanayi İşçileri Sendikası) yöneticisi olarak işçi demokrasisi doğrultusundaki mücadele deneyimlerine ve DİSK başkanlar kurulu üyesi olarak bir askeri darbe girişimine karşı genel grev örgütlenmesi gerekliliği yönündeki görüşlerine ve çabalarına özel bir yer ayrıldı.

Manisa’nın öncü işçileri açısından Muhittin yoldaşın çok özel bir yeri vardı. Mücadele hayatının son beş yılında Manisa’da İDP’nin ve devrimci sendikal mücadelenin inşasına büyük emek vermişti. Başta Termokar işçileri olmak üzere çeşitli fabrikalardan işçiler Muhittin yoldaşla birlikte yaşadıkları mücadele deneyimlerini paylaştılar.

Etkinliğin ikinci bölümünde yoldaşın ölümünden hemen önce Gazete Nisan için kaleme aldığı “Muhalefete kim önderlik edebilir?” ve “Bürokratlardan bir ihanet daha” yazıları işçilerin kendi deneyim ve düşünceleriyle tartışıldı.

Muhittin yoldaşın politik mirasını, partimizi işçi sınıfının içinde inşa edecek, büyütecek yolları beraberce tartışan öncüler, Muhittin yoldaşın anısına bir araya gelişlerini aramızdan hiç ayrılmamışcasına ileri taşımanın sözünü verdi. Sosyalizme dek daima Muhittin yoldaş!

Çevirmen ve edebiyat sever olarak Muhittin Karkın

0

Muhittin Karkın yoldaşımız politik kimliğinin, teorik-politik konulara hakimiyetinin dışında aynı zamanda çok iyi bir edebiyat okuru, meraklı bir bilim sevdalısı ve çevirmendi.

1970’li yıllardan başlayarak çok sayıda politik eserin çevirisini yaptı. Önce Troçki’nin, sonra Moreno’nun birçok eserini ilk kez Türkçeye kazandırdı. Çok sayıda teorik-politik metnin çevirisini gerçekleştirdi. Aynı zamanda birçok genç yoldaşını çevirmen olarak teşvik etti.

Çok uzun yıllar ansiklopediler için bilim-teknik ve tarih maddeleri yazdı. Muhittin için bu bir iş olmanın ötesinde merakla sevdalısı olduğu konularda araştırma, öğrenme ve anlatma imkânıydı.

Çok iyi bir edebiyat okuruydu. Edebiyat sohbetlerinden çok büyük keyif alırdı. Çevirmen olarak çok sayıda eseri İngilizce ve İspanyolcadan Türkçeye kazandırdı.

Bunlar arasında ilk akla gelenler şöyledir: Marx’ların Öyküsü (Juan Goytisolu – İletişim Yayınları), Dal ve Budak (Will Self – İletişim Yayınları), Gece Gelen Kadın (Dan Franck – İletişim Yayınları), Savaş Alanından Canlı Yayın [Ceren Balel ile] (Peter Arnet – İletişim Yayınları), Akan Su Gibi (Marguerite Yourcenar – İletişim Yayınları), İnsan Coğrafyası Atlası (Almudena Grandes – Kanat ve Alfa Yayınları), Dona Flor ve İki Kocası (Jorge Amado – İletişim Yayınları).

Bakteriyofajlar: önemi ve kullanımları

0

Hayatını sosyalizme adamış,
yayın kurulumuzun biricik albayı,
yoldaşımız Muhittin Karkın’ın anısına saygıyla

Pandemi nedeniyle virüs adının geçtiği her şeye fazlasıyla duyarlıyız. Daha 2-3 yıl önce evlerimizde sıkışıp o günlerin nasıl geçeceğini bilmememizin de tabii bunda etkisi var. Ancak, virüslerin çoğunluğu insana zarar vermez. Dahası, bunların çoğu belki de tıp alanının geleceğini oluşturuyor olabilir. Gelecekte doktorlar enfeksiyonlar için antibiyotik yerine virüsleri bize ilaç niyetine sunabilir. Şu ana kadar çoğumuzun adını duymadığı ve gelecekte yeni tedavi yöntemleri için umut ışığı olan bu virüslere yani bakteriyofajlara gelin beraber bakalım.

Bakteriyofaj nedir?

Bakteriyofajlar, daha basit bir deyişle fajlar, belirli bakterileri hedef alıp enfekte ederek onları yok etme yeteneğine sahip virüslerdir. Aslında, “bakteriyofaj” terimi doğrudan çevrildiğinde “bakteri yiyen” anlamına gelir. Bakteriyofajlar teknik olarak canlı değildir, çünkü yaşamak ve çoğalmak için bakterilere bağımlıdır.

Nasıl keşfedildi?

Bakteriyofajların keşfi, 1917 yılında Fransız bilim insanı Félix d’Hérelle tarafından yapıldı. d’Hérelle, Hindistan’da dizanteri salgınına neden olan Shigella bakterilerini incelediği sırada, bazı bölgelerde bakterilerin aniden ortadan kaybolduğunu gözlemledi. Bu durumu araştıran d’Hérelle, hastalıklı dışkı örneklerinden alınan sıvıları filtrasyon yöntemiyle bakterilerden arındırdıktan sonra, bu sıvıların bakterileri öldürdüğünü fark etti. Daha sonra bu sıvının “bakteriyofaj” adını verdiği virüsleri içerdiğini keşfetti. Hatta faj terapisi, Sovyet Rusya’da denenmiş ve bilim insanı Zinaida Yermolyeva tarafından Stalingrad kuşatması sırasında yaralı askerlerin tedavisi için başarılı bir şekilde kullanılmıştır.

Neden önemli?

  •             Biyoteknoloji ve araştırma: Fajlar, genetik mühendislikte önemli araçlar olarak kullanılmaktadır. Genetik materyallerini bakterilere transfer edebilme yetenekleri, gen düzenleme ve genetik araştırmalar için oldukça değerlidir.
  •             Hastalık kontrolü: Antibiyotik dirençli bakteri suşlarının artışı yeni tedavi yöntemlerinin araştırılmasını gerektirmiştir. Faj terapisi, bu bakterilere karşı potansiyel bir çözüm olarak görülmektedir. Fajlar, hedef bakteriye özgü olduğundan, belirli bir bakteriyi öldürürken diğer yararlı bakteriler zarar görmez.
  •             Gıda güvenliği: Bakteriyofajlar gıda üretimi ve korunmasında da kullanılabilir. Bazı fajlar, gıda kaynaklı patojen bakterilere karşı koruma sağlayabilir. Örneğin, fajlar kullanılarak gıdalar Listeria bakterisine karşı korunabilir.
  •             Çevresel izleme: Bakteriyofajlar, belirli bakteri türlerinin varlığını ve yoğunluğunu belirlemek için çevresel izleme araçları olarak kullanılabilir. Bu, su kirliliği veya diğer çevresel sorunları izlemede önemli olabilir.

Özellikle pandemiyle birlikte kâr odaklı sağlık sisteminin bizleri ne kadar zor durumda bıraktığını birlikte tecrübe ettik. Sırf bu yüzden bile planlanmış sektörlere ne kadar fazla ihtiyacımız olduğunu tekrar hatırlamamız gerekir. Kapitalizm doğası gereği kâr odaklı büyümeye dayandığından, insanlığın geleceği için olan sektörlere yani en basitinden yeni antibiyotiklerin geliştirilmesine yanaşmıyor, çünkü kârlı değil. İnsanlığın geleceği büyük krizlerin eşiğindeyken, belki de faj ve diğer küçük dostlarımız hâlâ bizlere can simidi atıyor, ama bunların son uyarılar olduğunu unutmamalıyız.

Yaşat mücadele, yaşat hafıza: Muhittin yoldaşın yaşamına, mücadelesine ve mirasına saygıyla

0

15 Haziran 2023. Günlerden perşembe. Her zaman olduğu gibi, erken kalkan kahveyi demlemiş. Evde sabahın ilk öğünü, kahve ve sigara. Muhittin geceden valizini hazırlamış. Öğlen arkadaşına geçecek. Sonrasında peş peşe birkaç seyahat planı var. Bazısı tatil, bazısı yapılması gerekenlerden ötürü ve bazısı da politik faaliyet. Ağustos başına kadar pek görüşemeyeceğiz. Ama tabii aradaki o bir buçuk aylık zamanda planlamak gereken çok fazla da iş var.

Bir yandan da dışarıda hava oldukça güzel. İkimizin de gözü birbirimizin kahvesinde. Önce bitiren diğerine dikecek gözünü, “Hadi hava almaya çıkalım, bir çay içeriz,” diyecek. Kahvesini önce bitirip sol kaşını kaldıran Muhittin oldu: “Uzun süre görüşemeyeceğiz, haydi çıkıp ‘son’ bir kahvaltı yapalım, ben de oradan Bostancı’ya devam ederim,” dedi. “Hem kahvaltı yaparken de şu yapılacakların bir üzerinden geçeriz,” diye ekleyerek.

Valizi ve sırt çantasıyla çıktı evden. Ver dedim, valizi ben çekeyim. Cevabı net: “Yok oğlum çekiyoruz ya işte. Hem hafif hem de yaşlı muamelesi yapma öyle,” deyip hınzırca gülümsüyor. Normal rutinde birer poğaça ya da sandviç alır, mahallenin çaycısına otururuz, dışarıda kahvaltı edelim dediğimizde. Uzun zamandır oturageldiğimiz çaycının yeni sayılabilecek bir zamanda kapanmış olması (yaklaşık bir ay) huzursuz etmişti Muhittin’i. Alışkanlıklarının, düzeninin bozulmasından, hele ki kendisi dışındaki etmenlerden dolayı bozulmasından hoşlanmazdı. İlk 1-2 hafta sudan çıkmış balık gibi müdavim olunacak yeni bir çaycı arayışındaydı. Neyse, sonunda bulabilmişti bir yer, eskisinden daha fazla gürültülü de olsa…

“Sen geç çaycıya, ben poğaçaları alıp geleyim,” dedim. “Bugün şöyle güzel bir kahvaltı yapalım, bir buçuk ay görüşemeyeceğiz. Menemen yiyelim,” oldu cevabı. Mahalledeki en yakın dostumuz Metin abinin mekanına oturduk. Kahvaltı siparişimizi verdik. Ama önden iki çay söylemeyi ihmal etmedik. Çay, sigara ve not defterleri masada. Önce hangimiz hangi aralıkta evde olacak onları not ediyoruz karşılıklı. Muhittin arkadaşının evine geçtikten sonra 19 ile 21 Haziran arasında üç günlüğüne Bolu’ya gidecekti tatil için. Heyecanlıydı. Anadolu’yu gezmek, gezerken bir köşede bir kahvehaneye oturup insanları izlemek ve mümkünse biraz sohbet etmek en istediği şeylerdendi. Hatta birkaç defa, bir araba kiralayıp üç haftalığına bir Anadolu turu yapmayı konuşmuştuk birlikte. Sadece konuştuk ama planlamadık.

Bolu’nun ardından İstanbul’a dönüp bir gün arkadaşında kalacaktı. 23 Haziran’da da arkadaşıyla birlikte Saroz’a gideceklerdi yine tatil için. Oradan hangi gün döneceği tam belli değildi. 8 Temmuz’daki Merkez Komite toplantısı öncesindeki hafta İstanbul’da olmaktı planı. Belirsizliğin ana nedeni Saroz’da verimli çalışma ortamını bulup bulamayacağı idi. Sıcaklık, bayram kalabalığı, gürültü… Bunları tam kestiremiyordu.

Yüksek ihtimalle zihninden bu sorular geçerken seyahat takvimini bir kenara bırakıp parti çalışmalarında yaz döneminde önümüze koymuş olduğumuz görevlere kaydı muhabbet. Tabii en yakını gazetenin, Gazete Nisan’ın temmuz başına yetişmesi gereken yeni sayısı idi. Gecikmemesi gereken acil işlerle ilgili ayrı bir devrimci disiplini vardı. “Dur ben şu üzerimdeki gazete yazılarını Bolu’ya geçmeden bitirip gruba atayım. Hem orada strese girmemiş olurum hem de diğer yazı üstlenen yoldaşlar da önden iletmeye başlar belki. Ben de mizanpaja girişirim,” diyerek gülümsedi. Keza biz oradan ayrıldıktan birkaç saat sonra “Muhalefete kim önderlik edebilir?” başlıklı yazısını yayın grubuna iletti. O ana tanıklık edememiş olsam da çok yüksek bir olasılıkla yazısını gönderir göndermez bilgisayarının ekranını sertçe indirip masadan kalkarak koltuğa geçip bir sigara yakmıştır. Üstlenmiş olduğu bir görevi, sorumluluğu yerine getirdikten sonra çokça defa yaptığı gibi.

O sırada kahvaltılar geldi. Paylaşmak için bir menemen ve bir kahvaltı tabağı. Hemen ikinci çayları söyledik. Hızlı bir şekilde masadaki erişilebilirlik sorununu çözdük. Benim zeytinle aram iyi olmadığından zeytinleri onun önüne, onun yeşillikle arası iyi olmadığından yeşillikleri benim önüme yerleştirdik. Reçele daha sıra vardı. Ne de olsa daha kahvaltının başıydı.

Bir yandan da yapılacaklar listemize devam ediyorduk. Yaz dönemi için iki ana eğitim programı belirlemiştik Merkez Komite’de. Biri ağustos ayı başında yapmayı düşündüğümüz kadro okulu, diğeri ise aynı ayın sonuna planladığımız parti okulu. Tabii konuşmamız da bu takvimlendirmeye sadık devam etti.

Önce kadro okulu. Yazı kurulumuz kadro okulunun planlanması, gündemlerin ve içeriklerin oluşturulması için toplanmıştı. Ana başlık “Türkiye’de Troçkizm’in ve İşçi Cephesi’nin tarihi” idi. Biri kurucusu diğeri de var edicisi, Muhittin ve Oktay yoldaşlar hazırlıklarını yapıyorlardı. Bu devasa mirası tüm yoldaşlara aktarabilmek ve sonraki kuşaklara da bırakabilmek uzunca bir süredir Merkez Komite’de en çok konuştuğumuz başlıklardan bir tanesiydi. Aynı zamanda Muhittin tüm bu tarihi yazılı hale getirmek için de çalışmalara başlamıştı bir süredir. Hepimizin de yoğun ısrarlarıyla. Hatta bir defasında evde konuşurken yazmakta zorlandığını söylemişti. Olayların merkezinde olmasından ötürü birinci tekil şahısla mı yazsa yoksa daha dışarıdan bir gözle mi yazsa arada kalıyordu. Benim de “bazen” aceleci yanım ağır basıyordu işlerin tamamlanması konusunda. “Yazmakta zorlandığında ses kaydı mı alsan? En azından elimizde kaydı olur, nasıl kullanacağımıza hep birlikte karar veririz,” demiştim. O ise geriye güzel bir eser bırakmak istediğini, ses kaydıyla değil de yazarak ilerlemenin daha iyi olacağını söylemişti.

Kadro okulundan temel hedefimiz, son süreçte parti inşasında daha da fazla sorumluluk almaya başlayan yoldaşlarımıza kadrolaşma, daha fazla politik üretim alanı açma kaygısıydı. “Görkem, belirlediğimiz arkadaşlar üzerinde sen de düşün; nasıl, nerede ve hangi alanda daha fazla inisiyatif almalarının önünü açabiliriz? İyi düşünelim, 8 Temmuz’da Merkez Komite’de konuşalım üzerine,” dedi. Ve ekledi: “Kadro okulunun son gündemi de ‘Örgütlenme Sorunları’ olacak. O başlığın hazırlığına seni yazdık. Sonrasında o hazırlığı da bir yazıya dökersin. Tembelliği bırakıp yazarsın artık,” diyerek gülümsedi. Bir yandan da reçeli önüne çekti. O kahvaltısının sonuna geliyordu. Bense sigaramı yakmıştım.

Muhittin tarihsel önderdi. Ama önderlik vasfının buyurgan bir tavırla yerine getirilemeyeceğini içselleştirecek kadar iyi ve kötü deneyim biriktirmişti. Gerek önderlik ekibinde gerekse de tüm partide yoldaşlarını teşvik etmek için her türlü yolu denerdi. “Örgütlenme sorunları” üzerine Moreno’nun da metnini baz alarak çalışmamı ve bunu parti için bir eğitim dokümanı haline getirmemi konuşmamız 2022 yazına, parti konferansımızın hazırlık sürecine tarihleniyordu. Aradan neredeyse bir yıl geçmişti. Parti inşasında öncelikler sınıf mücadelesinin koşullarına göre yer değiştirebilir ama süreklilik esastır. Muhittin, devrimciliğiyle bunun fikri takibiydi.

Reçel bitmemiş ama ekmek sepetinde ekmek kalmamıştı. Muhittin muzırlık peşindeydi. Aracı da çay kaşığı. Tatlı ile arası fazla iyi idi. Hapishane günlerinde koğuşa arada gelen şekerpare tepsisi ile kurduğu ilişkiyi anlatmayı çok severdi. Şekerparelerin bitiminde önce şerbete banılan ekmek yenirmiş, sonra kalan şerbeti tepsiden içmesi için koğuş arkadaşları tepsiyi Muhittin’e teslim edermiş.

Kahvaltının ardından masamızdaki boşları birlikte toparladık. Muhittin sigarasını yakarken ben tabakları mutfağa bıraktım ve üçüncü çaylarımızı sipariş ettim. Seyahat takvimimize geri dönmüştük.

Ben 25 Haziran sabahı Arjantin’e uçup 5 Temmuz’da İstanbul’a dönecektim. Dünya partimiz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Uluslararası Yürütme Kurulu (UYK) toplantısı olacaktı. Yoğun bir gündemimiz vardı. Keza 2023 yılı Aralık ayında enternasyonalin sekizinci Dünya Kongresi’ni bu UYK toplantısında organize edecektik. En önemlisi de enternasyonalin dünya durum rapor metni hazır edilecekti toplantıda. İUB-DE Latin Amerika ağırlıklı bir seksiyon ağına sahip olduğundan metinleri ilk etapta İspanyolca olarak hazırlıyorduk. Ancak benim İspanyolcam alaylı olduğundan üzerimdeki stres ikiye katlanıyordu genellikle. Özellikle de iki yılda bir Dünya Kongresi’ni örgütlediğimiz UYK toplantılarında. Partinin enternasyonal bürosunda birlikte çalıştığım ve İspanyolcaları benim gibi alaylı olmayan Muhittin ve Atakan yoldaşlarla metinler gelir gelmez paslaşmaya başlar, birlikte hazırlanırdık.

Sohbetimizin gündemi Arjantin seyahatim olduğundan ben yine benzeri bir kaygıyla “Metinler gelir gelmez size de iletirim, birlikte bakarız,” dedim. Ama Muhittin pek oralı olmadı. Konu Arjantin’e gelince onu başka bir heyecan almıştı. Hemen sigarasına davrandı. “UYK toplantısında kongre tarihi netleşince hemen yaz bize, ben de ona göre bilet bakayım,” dedi. Aralık ayında gerçekleşecek olan İUB-DE Dünya Kongresi’ne ilk kez katılacak ve 55 yıllık mücadele yaşantısında enternasyonalin inşası için epeyce seyahat gerçekleştirmiş olsa da Arjantin’e, ustası Nahuel Moreno’nun topraklarına ilk kez adım atacaktı. Dünya Kongresi’ni 2023 yılı Aralık ayında yapacağımızı UYK’da konuşmaya başlayıp seksiyon partilere aktardığımızdan bu yana, yani yaklaşık sekiz aydır hazırlığını ona göre yapıyordu. Kongre her seksiyonun kendi uluslararası konferansını gerçekleştirip seçtiği delegelerin buluşmasıyla hayat buluyordu. Muhittin, İDP’nin tarihsel önderi olsa da alçakgönüllü olan bir devrimciydi. Hemen ekledi: “Biz herhalde burada uluslararası konferansı ekim ayı gibi yapabiliriz. Ben Kongre’ye gitmek istediğimi söyledim ama sakın beni delege olarak önermeyin konferansta. Sen ve Atakan’ın enternasyonalde emekleri çok. Ya da başka yoldaşları delege seçelim. Ben davetli olarak katılır, takip eder, katkımı sunarım. Bir de gitmişken biraz uzun kalır Arjantin’i gezerim.”

Sonra muhabbetimiz hızlıca Arjantin’de gezilecek yerlere kaydı. Dördüncü çaylar ve bilmem kaçıncı sigaralar eşliğinde. Güçlü ihtimallerden biri birlikte gidecek olmamızdı Arjantin’e. Hızlıca sorularını sordu: “Aynı uçakta gidebilir miyiz?”, “Sen oradayken nerede konaklıyorsun, birlikte konaklayabilir miyiz?”, “Gardel [Carlos Gardel: Nam-ı diğer ‘Tango’nun Kralı’] dinleyecek güzel mekânlar var değil mi?”, “Ben 20 gün civarı kalmayı düşünüyorum, sen o kadar kalabilir misin?”

Ben bu soruları cevaplarken çaylar bitmişti. İkimiz de sıranın Türk kahvesine geldiğinin farkındaydık. Ve bu tip durumlarda “Türk kahvesi” demeden ne istediğimizi birbirimize anlatabilecek iletişim seviyesine erişmiştik. “Ee haydi o zaman,” deyip sol kaşını kaldırıp gülümseyerek arkasına yaslandı. Kendim için sade, Muhittin için az şekerli Türk kahvesini sipariş etmem bir dakika sürmedi.

Ağustos ayının sonunda yapmayı planladığımız parti okulunun gündemlerinden birini yaklaşmakta olan Dünya Kongresi sürecine ayırmıştık. Konu hızlıca oraya geldi: “Sen ve Atakan, Arjantin dönüşü, yaz kampının enternasyonal başlığı için bir hazırlık yapabilir misiniz?” diye sordu. Mücadele yaşantısının önemli bir bölümünü dünya partisinin inşasına hasretmiş bir devrimci militan olarak Muhittin, enternasyonalin inşasının parti militanlarının da enternasyonal politikalarla donatılmasını zorunlu kıldığının fazlasıyla bilincinde olarak faaliyet sürdürürdü.

Biraz klasikleşen “hallederiz” cevabımı verdim. Sonra ekledim, “Bir ara da sen, ben ve Atakan’ın şu etaplar tartışması üzerine çalışmamız gerekiyor,” diye. Lenin ve Troçki’nin devamcısı olarak Nahuel Moreno, enternasyonalin ve seksiyonların inşasında talep, slogan ve taktiklerin belirlenmesine katkı sunmak adına dünya sınıflar mücadelesini aşamalandırmıştı. Ancak Moreno’nun aramızdan ayrıldığı 1987 yılından bu yana dünya sınıflar mücadelesinde belirleyici gelişmeler yaşanmış ve Morenist hareket de bu etaplar tartışmasını gündemine almıştı. İUB-DE seksiyonları olarak bazılarımız etaplar tartışmasında farklı görüşler savunsak da dünya sınıflar mücadelesinin acil başlıklarına cevap üretmekte ve seferberliklere talep, slogan ve taktiklerimizle dahil olmakta yek vücut hareket ediyorduk. Ama öte yandan enternasyonalin önderliğinin de politik pekişmesine hizmet etmesi adına bu ve benzeri politik, teorik tartışmaları da derinleştirmek gerekiyordu. Muhittin bir önceki Dünya Kongresi sürecinde Çin’in karakterizasyonu başlığında benzeri bir tartışmayı derinleştirmiş ve bunu “Çin ve Emperyalizm” başlıklı bir broşürde toparlayarak enternasyonalin Çin ile ilintili politikasının belirlenmesine oldukça önemli bir katkı sunmuştu. “Ağustos ayında üçümüz bir otururuz. Şu metinler de bir gelsin, sonra ikiniz etaplarla ilgili yazılı bir çalışma yaparsınız artık. Beni yormayın,” diyerek gülümsedi.

O esnada oturmakta olduğumuz Metin abinin mekânının yanında yer alan eczanenin sahibi Ali Bey, kendisine içeride hazırladığı kahvaltısıyla gelip yanımızdaki masaya oturdu. Biraz hoşbeş ettikten sonra Muhittin’in valizini gören Ali “Yolculuk nereye?” diye sordu. Muhittin gülümseyerek “Havalar ısındı, gezmeyle çalışmayı birleştirmeye,” dedi.

Muhittin için tatlının doldurduğu yeri bende de kafein işgal ediyordu. Kendime filtre kahve almaya kalkarken ona da bir çay söyledim. Masaya döndüğümde sigarasını yakmıştı. Seyahat takvimlendirmesine geri döndük.

10 Temmuz’da Manolo bir arkadaşıyla İstanbul’a gelecekti, Muhittin’i ziyarete. Muhittin’in İspanya Devleti’nde yaşadığı dönemde edindiği en yakın dostlarından biriydi Manolo. İki gün İstanbul’da vakit geçirdikten sonra Mardin, Diyarbakır ve Urfa’ya gideceklerdi birlikte. Geçtiğimiz yaz Muhittin’in yıllardır Amerika’da yaşayan ablası geldiğinde onunla da benzeri bir tur yapmıştı. Dedim ya gezmeyi, insanlarla tanışmayı, sohbet etmeyi severdi. Hatta geçtiğimiz yaz ablasıyla yaptığı seyahat sırasında Antep’te kaldıkları yerde genç bir öğrenciyle tanışmış, politika tartışmış ve birbirlerinin numaralarını değiş tokuş etmişlerdi. Düzenli olmasa da kendisiyle iletişim halinde kalmaya, gazetemizi iletmeye özen gösteriyordu Muhittin. 6 Şubat depremlerinin ardından da aklına ilk ona yazmak gelmişti.

Manolo ve arkadaşıyla tatillerinden döndükten sonra da birlikte İspanya Devleti’ne gideceklerdi. Ülkede uzun yıllar yaşayan Muhittin oradan emekli olmuştu. Pasaportunu yenileme süresi gelmişti. Aynı zamanda orada kaldığı süreçte de şu anda da İUB-DE’nin İspanya Devleti seksiyonu olan Lucha Internacionalista (LI-Enternasyonalist Mücadele) içerisinde militanlık yapmış, özellikle kendisi gibi göçmen emekçilerin örgütlenmesine dönük yoğun bir azimle mücadele etmişti.

Bu seferki seyahati esnasında İspanya Devleti’nde 23 Temmuz seçimleri gerçekleşecekti. “Gitmişken oyumu da kullanırım,” dedi. “Üç ayda iki farklı ülkede üç oy, hey maşallah,” dedim ve gülüştük. Seçimlerin ardından da kardeş partimiz LI’nin düzenleyeceği yaz okuluna katılacaktı İspanya Devleti’nde. Enternasyonal deneyimin tüm yoldaşlarca paylaşılabilmesi için seksiyonların parti okullarına diğer seksiyonlardan yoldaşların katılımı oldukça önemliydi.

Tabii konu Muhittin ve İspanya Devleti olunca hemen ekledi, “Gelirken jamón (bir tür kuru et diyelim) ve Torres (konyak) getiririm,” diye. O konyağı, ben ise viskiyi tercih ederdim. Ama iyi paylaşımcılardandık. O öyle söyleyince ben de eli yükselttim, “Ben de Arjantin’den bir Malbec (menşei Arjantin olan Malbec üzümünden yapılan kırmızı şarap), bir de ucuza bulursam viski getiririm,” diye. Karşılıklı gülüştük. “Desene ağustosta maçlar başlayınca elimizde cephanelik olacak,” demesiyle gülüşmelerimiz kahkahaya dönüştü. Futbol izlemek başat hobilerindendi. Zaten geçmişte bizatihi oynamıştı da.

Benim kahvem, onun da çayı bitmişti. Bir buçuk saate yaklaşmıştı “son” kahvaltımız. Derken aklına bir şey geldi: “Şu Arjantin’e gittiğinde bizimkilerle bir konuşsana, ellerinde ‘Mücadeleci Sendikal Birlik’ ile ilgili doküman falan varsa edinelim. Burada ihtiyacımız olur.” “Aklımda abi,” dedim. Enternasyonalimizin Arjantin seksiyonu Izquierda Socialista (IS-Sosyalist Sol) 2011 yılından bu yana bir seçim ittifakı olan İşçilerin ve Solun Cephesi’nin içerisindeydi. Zaten cephenin kurucu üç partisinden bir tanesiydi. Ama ana hedefimiz cepheyi bir seçim ittifakı olmaktan bir adım öteye taşıyarak, sınıf mücadelesine ve kitle hareketine müdahale edebilecek bir odak haline de getirmekti. “Mücadeleci Sendikal Birlik” de bu amaca hizmet etmesi adına bizim çağrımızla oluşturulmuş bir platformdu. Sendikal bürokrasiye karşı işçi demokrasisi temelli taban örgütlenmelerini, işyeri komitelerini ve mücadeleci sendikal eğilimleri politik bir hat etrafında bir araya getirmekti hedefi.

Bu deneyim bizim için iki açıdan önemliydi. Ve bunu konuşmaya başladık sigaralarımızı yakarken. Partimizin inşa sürecinde, özellikle Manisa’da sendikal alanda bir yandan sendikal bürokrasiyle sorunlar yaşarken öte yandan da işyeri komitesi örgütlenmeleri üzerinden bir deneyimi ilerletmeye çalışıyorduk. Bu mücadelelerin önemli bir yerinde duran İlhan yoldaş da 2022 yazında gerçekleştirdiğimiz son parti konferansımızda sendikalara dönük tutumumuzu derinleştirmek için bir parti içi tartışmanın örgütlenmesini önermişti. Muhittin de Manisa ve İzmir’deki bu örgütlenmelerin merkezinde yer aldığından böylesi bir tartışmanın gerçekleştirilmesinin öneminin farkındaydı. Ama tabii önden yapılacak ciddi bir hazırlıkla. “Sen şu ASİS deneyimini eğitim broşürü haline getirsene abi,” dedim. Muhittin 1980 darbesi öncesinde Ağaç Sanayii İşçileri Sendikası’nın (ASİS) Genel Başkan Yardımcısı idi. Ve burada işçi demokrasisine dayanan bir sendikal anlayış adına önemli bir mücadele birikimi edinmişti.

“Önce şu toplumsal hareket sendikacılığının eleştirisi ile ilgili başladığım metni bitireyim de bir bakarız,” dedi. Bu da önümüzdeki önemli tartışma maddelerinden biriydi sendikal alanda. Tartışmanın özeti, sınıf mücadelesi bir mevzi kazanma ve biriktirme alanı mıydı yoksa herhangi bir toplumsal hareket gibi ele alınıp “hareketçi” bir kavrayışla müdahale alanı mı? “Ben İlhan ile konuşurum, yaz kampı olmaz ama daha sonrası için böyle bir tartışmayı önümüze koyabiliriz hazırlıkları da tamamlarsak,” dedi.

Baktım daha oturuyoruz, bir soda içeyim dedim. Muhittin’e de “Su ister misin?” diye sordum. Herhalde ikimizin de boş olduğu bir günde en az on defa sorardım bu soruyu. Pek su içmezdi. Ama düzenli gittiği doktoru daha fazla içmesini önermişti. Eskiden on defada bir olan olumlu cevap oranım onda ikiye yükselmişti doktor tavsiyesinden sonra. Bu da o anlardan biriydi. Bir su, bir de soda alıp masaya döndüm.

“Siz TİP (Türkiye İşçi Partisi) ile son görüşmenizde de sendikalar meselesini konuşmuştunuz değil mi? Ondan da önemli şu ‘Mücadeleci Sendikal Birlik’” dedi. Keza son Merkez Komite toplantımızda da bu meseleyi ele almıştık. Muhittin heyecanlı bir şekilde, “Mücadeleci bir sendikal program yazmalı ve tartışmaya açmalı TİP ve emek hareketiyle,” demişti. Şimdi de “Sedat ve Kaan’dan böyle bir program üzerine çalışmalarını isteyebilir miyiz?” diye soruyordu bana. Benim Arjantin’den getireceğim dokümanları seve seve onların çalışması için çevireceğini söyleyerek.

Farkında olmaksızın son kahvaltımızı yapmıştık…

Yalnızca şu yarım günü aşmayan son görüşmemiz dahi Muhittin’i, onun devrimci karakterini, onun inşacılığını, onun mirasını, onun yaşam sevincini… Ve daha nicesini özetler nitelikte.

Her şeyin ötesinde Muhittin, devrimciliği bir “iş” olarak görmeyen, hayatını devrimciliğe göre şekillendirmiş yılmaz bir duvar ustasıydı.

Muhittin önder karakterliydi. Sadece bir akımın kurucusu olduğu için değil. O akımın varlığının kendisini aştığını bildiği için. Bu nedenle yoldaşlarını teşvik etmeye çalışırdı.

Muhittin sınıfa yukarıdan bakan bir aydın değildi. Sınıfın içerisinde, sınıfla birlikte çalışan bir sınıf devrimcisiydi.

Muhittin azılı bir enternasyonalistti. Enternasyonalin bir dayanışmadan ibaret olmadığını, devrimci bir dünya partisinin inşasını zorunlu kıldığını içselleştirmişti.

Muhittin hata yapardı. Israrcı bir insandı. Ama politik karakteri onu yanlışlarını kişiselleştirmekten kurtarırdı.

Muhittin dosttu, yoldaştı…

Ve yarım kalan işlerden huzursuz olurdu.

Ancak ardında, bıraktığı mirası ileriye taşıyacak, yarım kalanı bütünleyecek, olmayanı var etmeye çalışacak bir yoldaşlık hikâyesi bıraktı.

“Uff, saat 1’e geliyormuş oğlum, amma oturduk. Daha yapılacak işler var. Haydi son bir sigara içip kalkalım,” dedi. Sessizce sigaralarımızı içtik. Hesabı ödedik ve kalktık. Kuzguncuk sahil ile aramızdaki mesafe 250 metre var yok. Sahile kadar eşlik ettim. O karşıya geçip otobüse binecek ve Üsküdar’a geçecek. Ben ise eve çıkıp bilgisayar başına oturacağım.

Işıklara geldik. “Haydi sen karşıya geçme,” dedi. Uzun süre ayrı kalmayacaksak sarılıp öpüşmezdik. Ağustos başına kadar eve uğramayacaktı. “Eve iyi bak, Cemre’ye selam söyle, bir ihtiyacın olursa haber et, haydi ağustosta görüşürüz,” dedi.

Sarılıp öpüştük. Ve ayrıldık.

Yaşamına, mücadelesine, mirasına saygı duymak borcuyla…

Sosyalizme dek daima Muhittin!

Doğal (mı) afet?

0

Türkiye bir sel ve taşkın ülkesi. Her yıl can ve mal kayıplarına yol açan sel felaketlerinin en sık yaşandığı zaman aralığı ise ilkbahar sonu, yaz aylarının başı. Geçen ay Ankara ve Samsun’da yaşanan sel felaketinde kaldırımlar çöktü, yollar ulaşıma kapandı, insanlar araçlarında mahsur kaldı; bazı mahallelerde zemin kattaki evleri su bastı, kimi ev ve eşyalar kullanılamaz hale geldi.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) verilerine göre Türkiye’de meteorolojik afetlerin oluşum sayısı yıllar içinde artış gösteriyor. Son 12 yıllık dönemde kayda geçen 8 bin 274 meteorolojik karakterli afet arasında fırtına, şiddetli yağış ve sel ile dolu en sık görülen afetlerin başında yer alıyor.

İklim değişikliğinin son yıllarda sel ve taşkınlara ivme kazandırdığı bir gerçek. Fakat bu doğa olayının çoğunlukla felakete dönüşmesini yalnızca iklim değişikliği ile açıklayamayacağımızı; kaldı ki iklim değişikliğinin de kendiliğinden ortaya çıkan “doğal” bir süreç olmadığını, kapitalizmin yarattığı ekolojik tahribatın bir sonucu olduğunu biliyoruz.

Doğanın dengesini koruması için belli sınırlar içinde normal kabul edilen sel bütünüyle önlenebilir olmasa da, toplumsal ve ekonomik alanda yarattığı yıkıcı sonuçların önüne geçmek mümkün. Sel ve su taşkınlarının meydana getirdiği can ve mal kayıpları çoğunlukla yanlış arazi kullanımı, çarpık yerleşme, altyapı yetersizliği, ormanlık alanların tahribatı gibi insan eliyle yapılan/yapılmayan eylemlerin bir sonucu. Şehirlerimizin altyapısı, sel ve taşkınların yıkıcı risklerini taşıyabilecek durumda değil. Türkiye’deki rant odaklı yapılaşma ve bu politikanın bir sonucu olarak doğanın tahribatı ise bu yıkıcı riskleri artırır nitelikte. Kuvvetli yağışları tolere edebilecek toprak, yeşil alan yok. Yer gök beton, asfalt, bina; su çatlağını bulamıyor. Dolayısıyla bu felaketlerin bir sorumlusu var, o da siyasal iktidar.

Günümüzde “gri kent” olarak anılan Ankara’nın derelerini konu eden Asfaltın Altında Dereler Var isimli belgesel şöyle başlıyor: “Ankara’da yaşayanlar; özellikle evleri batı tarafında, Çayyolu tarafında ise ve iş yerleri Çankaya, Kolej, Cebeci, Dikimevi yönünde ise günde en az 20 derenin üzerinden geçmektedirler ve ne yazık ki farkında değiller…” Ankara’da yaşanmış, yaşanacak sel felaketlerinin doğal olduğunu kim söyleyebilir?

Oysa kuvvetli yağışlar, doğru kent planlamaları ile hem ekolojik dengeyi hem de toprağın verimli hale gelmesini sağlayabilir. Odağına kâr ve rantı alan bir sistemde ve bu sistemin bir parçası olan Türkiye’de doğadan ve emekten yana politikaları işler kılmak ise neredeyse imkânsız. Dolayısıyla ekolojik yıkıma karşı mücadele, ancak kapitalist sistemin yıkımını odağına alan bir mücadeleye dönüştüğü takdirde muradına ulaşabilir. Bizler ekolojik yıkıma karşı mücadele etmenin, sınıf mücadelesinin bir parçası olduğunu; her felakette olduğu gibi sel felaketlerinin yıkıcı sonuçlarını ilk elden yaşayanların da işçiler ve emekçiler olduğunu biliyoruz. Türkiye gibi afet riski yüksek bir ülkede, doğadan ve emekten yana bir mücadeleyi örgütlemek, yaşam hakkımızı savunmakla eşdeğer; zira vahşete yol açmayan bir kapitalizm mümkün değil.

Muhittin Karkın: yeri ve mirası

0

Ekim Devrimi’nin büyük önderi Lev Troçki, 25 Mart 1935’te Sürgün Günlüğü’ne şu satırları yazmıştı:

“1917’de orada olmasaydım, Petersburg’da Ekim Devrimi –Lenin’in varlığı ve idaresiyle yönlendirilmiş olarak– gerçekleşirdi. (…) Lenin’in orada olmasıyla, Ekim Devrimi her şartta zafere ulaşırdı. (…) Dolayısıyla 1917-1921 arasındaki dönemde bile, yaptığım işin ‘yeri doldurulamaz’ olduğunu söyleyemem. Halbuki şu anda yaptığım kelimenin tam anlamıyla ‘yeri doldurulamaz’ bir şey. Bu iddiada kesinlikle hiçbir kibir yoktur. (…) İkinci ve Üçüncü Enternasyonal şeflerinin kafaları üzerinden atlayarak yeni bir nesli devrimci yöntemle silahlandırma misyonunu yerine getirecek benden başka kimse yok. Ve bu noktada, Lenin ile (ya da daha doğrusu Turgenyev ile) 55 yaşını geçmekten daha büyük bir kusur olmadığı konusunda hemfikirim. Benim, mirasın devredilmesini sağlamak için, en az bir beş yıl daha aralıksız çalışmam gerekiyor.”

Bu satırların üzerimdeki etkisi daima derin oldu. Ancak, bu pasaj denli tanınıyor olmasa da, beni daha çok etkilemiş olan, Kuzey Amerika Troçkizminin kurucusu, büyük işçi önderi James P. Cannon’un, 13 Şubat 1974’te verdiği bir röportajda, bu pasaj üzerine dile getirdikleri oldu:

“Troçki’nin Sürgün Günlüğü’nde yazdıklarını da hatırlıyorum, Norveç’teyken eli kolu bağlıydı ve sağlığı yerinde değildi ve 55 yaşındaydı. (…) Orada dedi ki: ‘Halefleri hazırlamak için bir beş yıl daha yaşamalıyım.’ Bu sözlerin üzerine sık sık kafa yorarım ve bir önderin en yüce görevinin de halefleri hazırlamak olduğunu düşünürüm. Ve bazılarımız bilinçli olarak bu göreve atıldı, özellikle ben. Tek bir insan her şeyi yapamaz, her ne kadar pek çok kaçık bunu yapabileceğini düşünüyor olsa da. Bir insan sonsuza kadar yaşayamaz ve onun en büyük katkısı, başkalarını kendisinin yerini almaya hazırlamaktır.”

Bu iki alıntıda anlatılmakta olan, Muhittin yoldaşın Türkiye’de Troçkist programın inşası noktasında oynadığı tarihsel rolü iki noktada özetlemektedir: İlk olarak, yeri doldurulamaz olan tarihsel kurucu rolünü anlatmaktadır (ve dahası, bu rolüne sadık kalışını) ve ikinci olarak da, Cannon’un kelimeleriyle “bir önderin en yüce görevini” yerine getirerek, mirasın devredilmesini sağladığını anlatmaktadır.

Onunla girdiğimiz son toplantıda, ona birtakım eleştiriler yöneltmiştim. Daha önce birçok defalar yaptığı üzere, sabırla dinleyip anlamaya çalışmış ve sonra söz alıp, kendi düşüncelerini sistematik olarak açmaya başlamıştı. O, “pek çok kaçık” gibi hiçbir zaman tek başına her şeyi yapabileceğine inanmadı; bu yüzden hayatını bir ekip inşa etmeye, devrimci önderliği inşa etmeye adadı. Moreno’nun sık sık dalga geçtiği “Troçkizmin sahte peygamberlerinden” değildi hiçbir zaman; her zaman ulaşılabilir, her zaman tartışılabilirdi. Kelimenin gerçek anlamıyla bir parti insanıydı.

O, Dördüncü Enternasyonal’in en gururlandıran kadrolarındandı.

Makbul aile değil eşit yaşam hakkı istiyoruz

0

Geçtiğimiz ay Onur Yürüyüşü’nde lgbti+lar ve aktivistler seslerini duyurmak için sokaklardaydı. Meydanlara çıkan tüm yolları tutan emniyet, Onur Yürüyüşü’nü gerçekleştirmek isteyenleri abluka altına aldı. İstanbul ve İzmir’de yüzlerce kişi gözaltına alındı. Tüm engellemelere rağmen sokakta olan lgbti+lar “Vardık, varız, var olacağız”, “Lubunyaya değil katillere barikat”, “Susma haykır, eşcinseller vardır” sloganlarını attı. Türkiye’de ilk kez 2003’te yapılan Onur Yürüyüşü 2015’ten beri yasaklanıyor. Lgbti+lar rejim tarafından kriminalize ediliyor, onlara karşı devlet eliyle nefret mitingleri düzenleniyor.

Yalnızca Türkiye’de değil Polonya, Macaristan, Hindistan ve Rusya gibi başka ülkelerde de lgbti+fobi bir hayli güçlü. Otoriter sağ eğilimli ülkelerde Onur Yürüyüşü ve lgbti+ görünürlüğünün kendisi bir suç haline getirilmeye çalışılıyor. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi dünyada da otoriter rejimler iktidarlarını kurtarabilmek ya da sağlamlaştırabilmek için sanki geçim sıkıntısı hiç yokmuşçasına lgbti+ları düşmanlaştırmakta. Nefret söylemleri bu rejimler için yalnızca istedikleri toplumsal yapıyı inşa etmenin bir aracı değil, aynı zamanda ekonomik krizi gizlemenin ve ona karşı biriken öfkeyi manipüle etmenin de bir yolu.

Seçimlerle araçsallaştırılan lgbti+fobi, AKP için hem seçmene ulaşmak hem de muhalefeti küçük düşürmek ve köşeye sıkıştırmak için bir hayli kullanışlı oldu. Seçimden sonra da yeni anayasa hazırlıklarını işaret eden rejim, lgbti+ düşmanlığından faydalanmaya devam etmeye çalışacak. Ancak yeni anayasayla asıl hedeflerden biri “makbul” aileyi inşa etmek. Saray rejimi eliyle tamamen örgütsüz, atomize edilmiş bir toplum ve bu rejimin taşıyıcıları olacak “toplumun en küçük yapıtaşları olan aileler” kurulmak isteniyor. Bu aile kavramının dışında kalan herkes yok sayılıyor ve bu yok saymanın merkezine de lgbti+ düşmanlığı konuyor. Toplum nezdinde sanki rejimin bekası lgbti+ların varlığıyla tehlikeye giriyor. Bu yüzden onlara karşı yapılan baskı ve şiddetin kimi zaman kollanması kimi zaman da beslenmesiyle patriyarka ve rejim kendini pekiştiriyor.

Geçtiğimiz senenin sonuna doğru da anayasadaki bazı maddeleri değiştirme önerisi veren AKP, MHP ve BBP vekilleri aile kavramını yeniden tanımlamak istemiş, bu yolla lgbti+ları yok saymaya, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığa, muhafazakâr politikaları “kutsal aile” kisvesi altında sürdürmeye, her türlü eşitsizliği ve istismarı bu çatı altında görünmezleştirmeye ve kadınları aileye hapsetmeye devam etmek istemişti.

Lgbti+lara, kadınlara ve örgütlerine sorulmadan yazılan ve yazılacak olan hiçbir anayasayı kabul etmiyoruz. Çünkü yaşam hakkımızın ve özgürlüklerimizin muhafazakâr rejimler tarafından tehdit edilmesine karşıyız. Emeğimize, bedenimize ve kimliğimize dönük her türlü saldırıya karşı birlikte mücadele edeceğiz. Tüm baskı ve yıldırma politikalarına karşı sokaklarda olan lgbti+ların dediği gibi  “Bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıkanlara, bizleri kriminalize edenlere söylüyoruz: Size asla boyun eğmeyeceğiz. Yaşamlarımızdan, varoluşlarımızdan vazgeçmeyeceğiz!” diyoruz. Lgbti+ haklarını savunmak eşit yaşam hakkını savunmaktır. Patriyarkanın yenilgisi için lgbti+ ve kadınlar mücadeleye!

24 saat

0

24 Haziran akşamı son derece uğursuz ve huzursuz hissettiriyordu. Eve döndüğümde üzerimde fiziksel ve ruhsal bir yorgunluk vardı; ne birkaç dakika boyunca bir şeyler izleyebilecek, ne de birkaç satır okuyabilecek konsantrasyon ve enerjiyi kendimde bulamıyordum. Erken uyumaya karar verdim. Zaten gün içinde yine çok sigara içmiş olduğum için arada sırada çarpıntım oluyor, bu da anlamsız bir takıntı olarak sürekli bir şekilde sağ elimle sol göğsümün üzerini sıvazlamamı beraberinde getirip kaygıya yol açıyordu.

Yatağa geçtim ancak kaygı izin vermediği için uyuyamadım. Odanın içi çok sıcaktı ve yatakta dönüp duruyordum. Bir noktada odada nefes alamadığımı, bu yüzden uyuyamadığımı düşündüm; yastığımı ve pikemi alıp salondaki kanepeye geçtim ve oraya uzandım. Salonu çapraz bir şekilde kesen açık camların arasında hafif bir esinti gidip geldiği için ferahlamış hissettim ve uyuyakaldım.

Beni uyandıran, sol kolumun omzumdan parmak uçlarıma kadar feci şekilde uyuşmuş olmasıydı. Akşamın uğursuzluğu ve huzursuzluğu sürüyordu. Bu durumu birkaç ay öncesine dek neredeyse her gece yaşar, kalp krizi geçirdiğimi sanarak uyanır, parmaklarımı açıp kapayarak hareket ettirmek ister ve böylece yaşadığımın basit bir kol uyuşması mı yoksa gerçekten bir kalp krizi mi olduğunu çözmeye çalışırdım. Ancak Nisan ayı civarlarında seçim sürecinin yoğunluğu başladığından bu yana bu durumu hiç yaşamamıştım. Şimdi tekrar yaşanıyor olmasına sinirlendim; o gün çok sigara içtiğim için kendime kızdım ve yine kaygılı bir şekilde bunun bir kalp krizi olup olmadığını anlamak için parmaklarımı kıpırdatmaya çalıştım.

Bu sırada aklımı olası kötü senaryolardan sıyırıp dikkatimi dağıtmak için, sağ elimle telefonumu elime aldım. Saat gece 02.00’ydi. İlk bakışta gözüme birkaç cevapsız arama ve mesajlar çarptı. Mesajları baştan sona ve içeriklerini idrak etmeye çalışarak okumadım ancak gözüme çarpan kelimeler, mesajların kimlerden gelmiş oldukları ve uzunlukları, durumun yarım yamalak bir şekilde zihnimde canlanmasını sağladı.

Telefonu elimden bıraktım ve kendime gelmem gerektiğini düşündüm. Uykudan yeni uyanmıştım, dış dünyayı kavrayışım hala tamamen açık değildi ve dahası sol kolumun uyuşukluğu dolayısıyla kafamın içinde bir yerlerde kalp krizi düşüncesi dolaşıyordu. Mesajlarda gördüklerimi bu yüzden yanlış anlamıştım; zihnim bana acımasız bir oyun oynuyordu, sanrı içindeydim. Kendi durumumu, bana iletilen mesajlara yansıtmıştım.

Nefes aldım. Sol kolum kendine gelmeye başladı, biraz rahatladım. Uyandığımdan ve bilincimin çevremi tamamen algıladığından emin oldum.

Telefona tekrar döndüm. Bu sefer mesajları kelime kelime, bütün cümleleri anlamaya çalışarak, bir kısmını defalarca baştan başlayıp okuyarak, bir kısmını okurken Türkçe diline yabancılaştığımı hissederek ve bir kısmını okurken de gözümün bozuk olduğunu, harfler ile kelimeleri yanlış gördüğümü sanarak taradım.

***

Gece saat 03.00. Aklıma cevapsız aramalar geldi. Bunlardan biri Bektaş yoldaştı. Geri aradım. Telefon belki bir kere çaldı veya çalmadı, hemen açtı. İlk sözü “Can’la sana gelelim.” oldu. “Gelin” dedim ve kapadım.

2023 yılının 24 Haziran’ı 25 Haziran’a bağlayan gecesine dek, hayatımda yaşadığım ölümleri daima kabul etmiştim. Daha doğrusu, bu ölümleri geri döndürme, tıbbî bir mucizenin keşfedilmesini arzulama benzeri bir hissiyatım hiçbir zaman olmamıştı. Veya zaman yolculuğunun fiziksel olarak mümkün olup olmadığı tartışması, hiçbir zaman ilgimi çekmemişti.

O gece ise salonda bir ileri bir geri yürüyor ve bir insanın ölümden döndürülmesinin bilimsel olarak neden mümkün olamayacağını kendime soruyor, bu soruya saf bir şekilde kafamda olumlu cevaplar üretiyor, sanki bu soruları benden önce kimse sormamış gibi hissedip depresif bir coşkuya kapılıyor ve bu yoldan ilerlenmesi gerektiğine giderek kendimi daha fazla ikna ediyordum. Evet, bir çıkış yolu mevcuttu. Henüz son söz söylenmemiş, her şey bitmemişti. Okyanusları aşan, dağlara tüneller yapabilen, kocaman metropoller inşa eden, müthiş tiyatro oyunları kaleme alıp parçalar besteleyen, akarsulardan enerji üreten, uzaya çıkan, mikroorganizmalardan galaksilere dek bütün varlıklara dair bilgisini alabildiğine genişleten insanlığın kültürel birikiminin eli kolu bağlı olamazdı.

Bu düşünceler ayağımı yerden iyice kesmişken Bektaş ve Can yoldaşlar geldi. O sırada, bilinçli olmayan bir şekilde, onun haberleri ve gündemi takip etmek için hep izlediği televizyon kanalını açtım ve televizyonu sessize aldım. Yoldaşlar gelmeden önceki tek kişilik sessizlik, yerini 3 kişilik bir sessizliğe bırakmıştı. Birbirimizle pek konuşmadan sesi kısılmış televizyona bakıyorduk. Arada sırada duvarı izlemeye başlayanlarımız da oluyordu.

Bektaş ve Can yoldaşlar kardeşlerdi. Emekçi bir aileden geliyorlardı; babaları eskiden Ataşehir Belediyesi’nde işçilik yapıyordu. Bektaş yoldaş Boğaziçi direnişçilerindendi ve o süreçte önemli roller üstlenmişti; Can yoldaş da tam bir parti emekçisiydi, şu ana kadar hiçbir sorumluluğu üstlenmekten çekindiğine tanık olmadım.

Televizyon ekranının donuk renkleriyle iyice ağırlaşan sessizlik atmosferi bana fazla geldi. “Yürüyüşe çıkalım.” dedim. Ayakkabılarımızı giyip çıktık. Lili’yi de yanıma aldım. Gece yürüyüşlerini severdi çünkü sokaklar boş oluyordu.

Mahallede dolaşmaya çıktığımızda saat sabaha karşı 04.00’e geliyordu. Bir saati aşkın bir süre boyunca yürüdük ancak bu da fayda etmedi. Sessizlik sürdü ve yaşadığımız şoku da kesinlikle üzerimizden atamadık. Vücutlarımızı uykusuz bırakarak ve harekete zorlayarak iyice yormuştuk ancak bu naif çaba elbette beklenen sonucu vermedi. Yoldaşlar evlerine dönerken, ben de gün ağarana kadar zemindeki halının desenlerini inceleyeceğim salonuma döndüm. Kendimi düşünmekten alıkoymak için başarısız bir belgesel izleme denemem olsa da, halı desenleri daha çekici geldi.

Halı desenleri ve oksijensiz kalmış insan hücrelerinin nasıl yeniden canlılar dünyasına kazandırılabileceği ile ilgili kafamda dönüp duran fanteziler, Görkem yoldaşın beni aramasıyla yarıda kesildi. Karacaahmet’e geçmemi ve yoldaşımızın ailesine birtakım bürokratik işlemlerde yardımcı olmamı rica etti.

Görkem yoldaş partimizin kurucu üyelerindendi. Enternasyonal’imizin yürütme kurulunda görevliydi; bu bağlamda devrimden sonra bir dönem Tunus’ta yaşamış, sık sık diğer ülkelerdeki seksiyonları ziyaret etmişti. Geçtiğimiz seçimlerde partimizin milletvekili adaylarından biriydi.

Evden çıkmadan önce karnımı doyurayım diye düşündüm. Yumurta haşladım, peynir doğradım ve zeytin çıkardım. Masaya dizdim. Duşa girdim ve sonrasında hızlıca evden çıkıp bir taksiye bindim.

***

Karacaahmet’e vardığımda, buraya en son Ahmet Doğançayır yoldaşın ölümünün yıldönümünde yapılan anma için geldiğimi hatırlayarak suratımı ekşittim. O gün, buraya bir sonraki gelişimin bu nedenle olacağını bilseydim acaba neler hissederdim diye düşündüm. Bu düşünce zinciri beni iyice perişan etti. Karacaahmet’i sevmediğime karar verdim. Hem de hiç sevmediğime.

Müdürlük binasının koridorunda beni, yoldaşımızın küçük oğlu (ancak yaşça benden büyük) Can karşıladı. Yapılması gerekenleri ve neden beklediğimizi bana özetledi. Az sonra Can’ın aile büyükleri de aramızdaydı. Aralarında eski İşçi Cephesi’nin önderlik düzeyindeki üyeleri de mevcuttu. Aklıma, yoldaşımızın onlarla ilgili bana anlattığı hem muzip, hem de kahramanlık ve cesaret dolu anıları geldi.

***

Müdürlükte işlemlerin tamamlanmasının ardından defin yerini tespit etmiş ve sonrasında bir çınarın altında çay içmeye geçmiştik. Orada otururken bir anda çamların arkasından çıkıp gelecek ve sol kaşını kaldırarak alaycı ama zekice bir yorumda bulunup içimizi rahatlacakmış gibi hissettim. Kafamı uzattım, ağaçlara baktım, gelmiyordu. İzin istedim ve kalktım.

1-2 saat önce yoldaşlarla haberleşmiş ve büromuzun tüm gün açık tutulmasına karar vermiştik. Yalnız olmak istemeyen, dayanışma ve teselli arayan yoldaşlar büroda buluşacaktı.

Büronun bulunduğu apartmanın önünde Cemre yoldaş ile karşılaştık. Sarıldık. Önce hafifçe titremeye, sonra da sarsılmaya başladı. Bir süre öyle kalakaldık.

Cemre yoldaş 15 yıl aşkın bir süredir partiliydi. Partinin bütün faaliyetlerine dair oldukça titiz ve detaylara önem veren yönüyle tanımıştım ben onu. Her kararın, her adımın üzerinde birkaç defa düşünülmesini sağlar, bütün senaryoları ve alternatifleri masaya yatırarak tartışmaya açar, en doğru olana ulaşılmasında partinin yolunu açardı.

Büroda çayı hazırlamaya giriştim. Ardından büronun ön ve arka odalarının arasında, bir uçtan diğerine yürümeye başladım. Kendimi meşgul etmek için yapacak bir iş arıyordum ancak genellikle temizlikten düzenlemeye kadar birçok ihtiyacı olan büroda, aksi gibi, çay yapmaktan başka yapacak bir iş yoktu. Bu yerimde duramayan halimin, oturmakta olan Cemre yoldaşı huzursuz edebileceği aklıma geldi. Onun karşısına oturdum.

Onunla neler konuştuğumuzu ve bunları nasıl konuşmaya çalıştığımızı okuyucu tahmin edebilir. Sohbetimiz ilerledikçe, benim yerimde durmamı zorlaştıran iradi zaaflarım yeniden üzerimde belirleyici olmaya başladı. Ancak Cemre yoldaşı yalnız bırakmak istemedim. Bu nedenle, büroya birkaç yoldaş daha gelir gelmez, yürüyüş yapmaya dışarı çıktım.

Bir saatlik bir yürüyüşün ardından döndüğümde, büro bıraktığımdan çok daha kalabalıktı. Eyüp, Çağlayan, Üsküdar, Kadıköy, Hisarüstü, Beşiktaş’tan yoldaşlar gelmişlerdi. Manisa’dan yoldaşlar yola çıkmışlardı, İzmir’deki yoldaşlar yola çıkmaya hazırlanıyorlardı ve İspanya partimizden derin bir acı ve üzüntü belirten taziyeler ulaşmaya başlamıştı.

Veysel yoldaşı gördüm. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Her zamanki gibi İDP şapkası takıyordu. Sigarasını içine çekerken başını öne eğip yere bakıyor, sonra tekrar duvarlara çeviriyordu gözlerini. Herkes gibi o da şoktaydı ve gece saatlerinden bu yana yaşananların gerçekliğini kavramakta zorlanıyordu.

Veysel yoldaş sendikalı bir kargo işçisi. Daha önce çalıştığı kargo firmasından, sendikalaşma faaliyeti yürüttüğü için çıkarılmıştı. Türkiye işçi sınıfının gerçek bir temsilcisiydi: Babasını Covid-19’a kaybetmiş ve birkaç yıl önce vahim bir iş kazası geçirmişti. Hataylıydı. 6 Şubat’tan sonra ailesi depremzede olmuştu.

Öğleden sonra büro onlarca yoldaşla doldu. Bayram tatiline çıkmış olanlarımız da haberi aldıkları gibi dönüş yoluna çıkmışlardı, yavaş yavaş büroya geliyorlardı. Ağır bir matem havası büronun koridorunda, balkonunda ve her iki odasında da hissediliyordu. Burun çekme ve peçetelerin koparılma sesleri eksik olmuyordu. Hepimizin göz çevreleri ve burunları kızarık ve ıslaktı. Herkes konuşurken ağlamaktan, böylece başkalarını da ağlatmaktan çekindiği için, uzun sessizlikler oluyordu.

***

Akşam üzeri olunca büromuzu boşalttık ve yakındaki bir restorana oturduk. Onunla ilgili anılarımızı anlatmaya, paylaşmaya başladık.

Bu sırada Deniz yoldaş beni aradı. Manisa’dan öğlen saatlerinde yola çıkmışlardı ve bana vardıklarını, büronun önünde olduklarını haber vermek istemişti. Restorandan büronun önüne doğru yürüdüm. Büronun önüne vardığımda Deniz, Halil, Yusuf, Ümit ve Muhammed yoldaşları gördüm. 

Deniz yoldaş 13 yaşından beri işçilik yapıyordu. Eskiden metal işçisiydi, şu anda ise Yemeksepeti’nde depo işçisiydi ve seçimlerde İzmir’den milletvekili adayımızdı. Muhammed yoldaş da Yemeksepeti’nde depo işçisiydi. Halil yoldaş metal işçisiydi; son 10 yıl boyunca kaç fabrikada sendikalaşma faaliyeti yürüttüğünü ve bu yüzden kaç kez işten atıldığını ben bile unutmuştum. Hiçbir zaman vazgeçmez, sonuna kadar giderdi. Daima tane tane anlatırdı. Gerçek bir öncüydü. Yusuf yoldaş da metal işçisiydi. Anadili Kürtçe’ydi ve bu konuda Manisa’daki emekçi yoldaşlarımızı daima eğitirdi. Son olarak İnterabrasiv’de sendikal örgütlenmeyi başarıya ulaştırarak yetki alınmasını sağlamıştı. Ümit yoldaş 15 yıla yakın zamandır partiliydi. Aynı yıllarda partiyle tanışmıştık. Öğrenciyken Alibeyköy’de çalışma yürütürdü, birkaç sene önce ise Manisa örgütlenmesine katkı sunmak için oraya taşınmıştı. Bir depoda işçilik yapıyordu.

Sarılıp kucaklaştık. Yusuf yoldaşın yüzünde keskin bir şok ifadesi vardı. Sanki İstanbul’a, haberin yalan ve yanlış olduğunu kontrol etmeye gelmiş gibiydi. İzmir’den gelecek olanları sordum. Termokar’dan yoldaşların yarın sabah saatlerinde varacaklarını söylediler. Onları alıp restorana geri döndüm.

Restoranda diğer yoldaşların oturduğu bölmeye Manisalı yoldaşlar hep birlikte girdiklerinde, herkes ayağa kalkıp ağlamaya ve sarılmaya başladı. Çünkü hepimiz biliyorduk ki, Manisa’daki parti inşamız, onun tarifsiz fedakarlıkları ve özverisi sayesinde hayata geçmişti. Her yıl haftalar ve aylar boyunca orada kalmış, bir işçinin evinden diğer işçinin evine geçmiş, büroda saatler süren eğitimler yapmış, yoldaşlarla sabırla tartışmış, fabrika önlerine gitmiş, direnişler planlamış, sendikalaşma faaliyetleri yürütmüş ve partiyi yüzlerce emekçiyle temas ettirmişti. Manisalı yoldaşlarımız, onun öğrencileriydiler. Hepimizin gözü yaşlı ama gururluyduk.

***

Restorandan kalkarken İlyas yoldaş ile karşılaştık. İşten yeni çıkabilmişti ve soluğu yanımızda almıştı. İlyas yoldaş eskiden Yemeksepeti’nde kuryelik yapıyordu. Örgütlenmenin işaret fişeğini o yakmıştı. Daha sonra komitenin önde gelen sözcüsü oldu. Onlarca depo dolaştı.

Halil ve Muhammed yoldaşlar bende konaklayacaklardı. İlyas yoldaştan bizi bırakmasını rica ettik, bizi kırmadı. Ertesi sabah erken saatlerde Karacaahmet’te buluşmak üzere sözleştik.

Eve girdiğimde, masanın üzerinde sabah hazırladığım kahvaltıyı dokunulmamış bir vaziyette buldum: Yumurta, peynir ve zeytin. Donakaldım. Kahvaltıyı hazırlayıp dalgınlıktan yemeyi unutmuştum. Gün içinde ne zaman yemek yediğimi hatırlamaya çalıştım; sadece büroda ağzıma attığım birkaç parça simit, biraz da kuruyemiş geldi aklıma.

Yoldaşlarla salonda oturduk. Saat gece 01.00’e yaklaşıyordu.

“Bu sefer bizi İstanbul’a getirme sebebi hoşuma gitmedi.” dedi Halil yoldaş. Daha sonra torna tezgahında çalışırken, onun kendisine matematik hesaplarında ve mühendislikte hep nasıl yardımcı olduğunu anlattı. Ben gülümsedim çünkü bu ona çok yakışıyordu: Asla bir aydın değildi ve bunun sebebi de bilgi birikimiyle ilgili değildi; aksine, ansiklopedik bir birikime ve müthiş bir zihinsel berraklığa sahipti. Aydın değildi çünkü çalışma hayatından ve emekçilerden asla kopmamıştı. Bir ampulü değiştiremeyecek olan aydınların karşısında, torna tezgahında çalışan yoldaş işçiler için incelikli hesaplar yapabiliyordu.

Saat gece 02.00’ye yaklaşırken Halil yoldaşın anlattıkları, bir durumun farkına varmamı sağladı. Haberi almamın üzerinden 24 saat geçmişti ve bütün bu saatler boyunca, onu artık nerede arayacağımızı, onu nerede bulabileceğimizi düşünmüştüm. Ancak bütün günü onunla geçirdiğim gerçeğinin üzerinden atlamıştım. Bektaş ve  Can yoldaşların adanmışlığında o vardı. Cemre yoldaşın titizliğinde o vardı. Görkem yoldaşın fedakarlığında o vardı. Veysel yoldaşın sınıfına olan inancında o vardı. Deniz yoldaşın çalışkanlığında, Yusuf yoldaşın inatçılığında, Halil yoldaşın soğukkanlılığında, Ümit yoldaşın disiplininde o vardı. Bütün bunları ondan öğrenmiştik. Bunlar, onun bizdeki parçalarıydı. Ve bu parçalardan bizde çok vardı. Hepimizde bulunan ortak parçası ise partiden başka bir şey değildi.

Emekçilerin acil talepleri etrafında bir eylem birliği mümkün ve zaruri!

0

Rejimin bir eliyle tüm ekonomik ve antidemokratik baskıları artırdığı, diğer eliyle de göstermelik uygulama ve vaatlerle emekçilerden oy devşirmeye çalıştığı bir seçim sürecini geride bıraktık. Öte yandan, EYT’den asgari ücrette artışa kadar attığı tüm adımlar, emekçilerin özellikle son yıllardaki büyük kayıplarını telafi etmekten ne kadar uzak olduğunu, bu sebeple de emekçi halk üzerindeki yatıştırıcı etkisinin ne kadar kısa süreli olduğunu her defasında ortaya koydu.

Emekçiler için bir sefalet düzeninden fazlasını işaret etmeyen ve her kararı ile ekonomik yıkımın çapını genişleten Erdoğan yönetimi, elde ettiği seçim zaferine rağmen, ayakta durmaya çalıştığı zeminin iktidarı için bir bataklığa dönüşmeye başladığının farkında. Bu nedenle, ekonomik gidişata kısmi müdahaleler amaçlayan önlemleri hızlıca masaya koydu. Ancak bu önlemler, emekçi halktan ziyade sermayeye yönelik olarak geliştirilmiş önlemler. Emekçiler için ise 21 yıllık iktidarın saldırı programı tüm güncelliğini koruyor: Esnek ve güvencesiz çalışma, sendikalaşmaya ve grev gibi anayasal haklara dönük fiili engeller, emeğin ucuzlatılması ve milli gelirden aldığı payın azaltılması…

Tüm bu saldırı programının durdurulabilmesi ise emek hareketinin mücadele gücüne bağlı. Bu gücün tesisi için mücadeleci sendika ve sektörlerin öncülüğünde işçi sınıfının ivedi sorun ve ihtiyaçları doğrultusunda bir acil eylem programı oluşturmak ve bunun etrafında kurulacak en geniş eylem birliğini sağlamak tüm emek hareketi ve sol/sosyalist hareket için zaruri bir görev olmayı sürdürüyor. Bu konudaki ısrarımızın sebebi, böyle bir eylem programı ve birliğinin işçi hareketinin savunma pozisyonuna sıkışığı böylesi bir dönemde; acil taleplerin işyerlerinden başlanarak örgütlenmesi, farklı işyerlerinde yalıtık sürdürülen mücadelelerin birleştirilmesi, mücadeleci sektörler arasında deneyim aktarımı, sendikal bürokrasiye karşı mücadele araçlarının güçlendirilmesi ve işçilerin bulundukları işyerlerinde tek tek patronlara karşı verdikleri mücadelenin münferit olmaktan çıkarılıp doğrudan iktidarın emek politikalarına yönelmesi gibi önemli imkânlar sunabilecek olmasıdır. Bu, aynı zamanda, işçilerin politik bilincinin gelişimi açısından da kıymetli bir süreç olacaktır.

Böylesi bir acil eylem programı şu sacayakları üzerinde yükselebilir:

  1. İnsan onuruna yaraşır bir ücret için mücadele: Asgari ücret yoksulluk düzeyine çıkmalı ve tüm ücretler her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılmalı!
  2. Güvenceli ve sendikalı bir iş için mücadele: Her işçinin iş güvencesi olmalı. Kadrosuz, taşeron çalışma biçimi ve sendikalılaşma önündeki engeller son bulmalı!
  3. İşsizliğe karşı mücadele: Çalışma günü 6 saate düşürülmeli, ek vardiyalar kurulmalı. Kapanan işyerleri kamulaştırılarak işçi denetimi altında işletilmeli. İşten çıkarmalar yasaklanmalı!

Tüm mücadeleci sendika ve örgütlerin yaşam koşullarını düzeltme hakkını kullanarak yapacağı böylesi bir eylem planı çağrısı ve bu çağrı etrafında oluşacak birleşik bir mücadele olanağı, emekçi halkın karşı karşıya olduğu emek düşmanı ekonomi politikalarına karşı mücadele seferberliğinin önünü açacak en önemli araçtır. Ekonomik krizin ve kendi ekonomik tercihlerinin faturasını işçilere ve emekçilere ödetmek isteyen iktidara ve onun süregiden sefalet politikalarına karşı ancak bu şekilde birlikte ve örgütlü olarak karşı durabiliriz.

Muhittin Karkın anısına hazırlanan Gazete Nisan özel sayısına yoldaşlarından iletilen mesajlar

0

Hayatımda ilk kez bir yoldaşımı kaybettim. Bu bile başlı başına çok büyük bir acı veriyorken aynı zamanda hareketimiz Troçkist-Morenist akımın ülkemizdeki tarihsel önderini de kaybetmiş olduk. Acımız ve kaybımız çok büyük, yerini doldurmak çok güç. Yoldaşı kaybettiğimizin haberini aldığımdan beri bazı anılar aklıma geliyor. Muhittin yoldaşı bir buçuk senedir tanıyor olmama rağmen aklımda yer eden biri oldu. Tanışmamız Manisa’da oldu, bir işçi havzasındaki çalışmada. Aslında Muhittin yoldaşla geçirdiğim vaktin çoğu da farklı zamanlarda fakat yine Manisa’da bu çalışmada gerçekleşti. Muhittin yoldaşın bizlere bıraktığı en büyük mirasın sınıfın içerisinde kökleşmek için mücadele etmek olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İşçi sınıfına çok güvenirdi, aynı zamanda sınıfın geri bilincinin de farkındaydı ve bu durumu değiştirmek için hayatını bu mücadeleye vakfetti. Bunu yaparken çok mutlu olduğuna bizzat şahit oldum. İlerleyen yaşına rağmen işçi sınıfının içinde bulunmaktan, onlarla beraber mücadele etmekten dolayı çok mutluydu, hatta gözleri parlıyordu diyebilirim. Bunun en büyük sebeplerinden biri de belki en küçük bir mücadeleyi bile sosyalist devrim mücadelesine giden yolda bir adım olarak görmesiydi.

Yoldaş, akımımızın metodunun en önemli taşıyıcılarındandı. Öncü işçilerle olan toplantılarda sorduğu sorularla işçi yoldaşları da metodumuza kazanmaya çalışırdı. Örneğin bir fabrikada sendikal faaliyet sürdürüldüğünde yüzlerce işçinin neden sendikalaşma mücadelesi verdiğini sorar ve böylece işçilerin bilinç düzeyini hesap etmemiz gerektiğini hatırlatırdı. Sendikal bürokrasiye karşı zorlandığımızda, canımıza tak ettiğinde yine işçilerin hangi araçlarla mücadele ettiğini sorar ve sendikal bürokrasiye karşı mücadele ederken sendika düşmanlığına savrulma riskine karşı gerekli uyarılarda bulunurdu. Bizler için çok karmaşık olan soruların cevabını Muhitti yoldaş kolaylıkla verirdi. Bunu yaparken geniş kitlelerin seferberliklerine bakar ve buradan çıkan derslere başvururdu. Bu sayede yalnızca sorularımızı cevaplamaz, aynı zamanda bizleri bir metoda kazanmaya çalışırdı yoldaş.

Enes Karakaş

**

Bunu yazacağımızı hiç düşünmedik, en azından bu kadar yakın olacağını bilmiyorduk. Muhittin yoldaş politik kimliğiyle, karakteriyle herkesin gönlünde, zihninde yerini çoktan aldı. Hayatının her anında, her alanında hem parti inşası için hem de işçi sınıfının bu sömürü düzeninden kurtulması için var gücüyle çalıştı. Onun hayatını şekillendiren iki temel olgu, sosyalist devrimin dünya partisinin inşası ve işçi sınıfının nihai kurtuluşuydu. Her an bizlere bir şeyler öğretme, anlatma hevesi bizim için muazzam bir deneyim oldu. Muhittin yoldaştan çok şeyler öğrendik ve biliyoruz ki öğrettikleri yolumuzu aydınlatmaya devam edecek.

Depremden önce ona sözümüz vardı, köyümüzde onu misafir edecektik. Fırsat olmadı. Muhittin abimiz; bu yazıyı gelmek, görmek istediğin yerden yazıyoruz. Şu an fiziken deprem bölgesinde olmasan bile deprem zamanı söylediğin her şeyle düşünsel anlamda buradasın, biliyoruz. Yokluğun doldurulmaz biliyoruz ama şimdi mücadele bayrağını sıkı sıkıya tutacağımıza söz veriyoruz. İyi ki yollarımız kesişti ve seninle yoldaşlığı deneyimledik. Saygı ve çok büyük bir özlemle. Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima.

İpek Deniz ve Veysel Dönmez

**

Troçki’nin gençlere öğüdünde vurguladığı gibi sevgili Muhittin abimiz de asla baştan savma iş yapmazdı. Gündelik hayatındaki titizliğini ve detaycılığını siyasi kişiliğine yansıtarak adeta asıl mesleği olan mühendislik metodolojisi ile politika yapması belki de en ayırt edici özelliğiydi benim için. Örgütsel hayatı ile kişisel yaşamını birbirine kenetleyebilmiş olması da hepimiz için çok önemli bir örnekti.
Onca işin ve sorumluluğun arasında bulduğu ve önemli gördüğü iktisadi güncel verileri her zaman benimle paylaşırdı.

Türkiye’de Troçkizmin kurucusu olmasına rağmen hemen hemen herkesle hiçbir hiyerarşi yaratmadan samimiyetle ilişkiye geçmesi onu ilk tanıdığımda bile hemen dikkatimi çekmişti. Biz devrimci Marksistler sadece önemli bir tarihsel politik figürü kaybetmedik. Samimi, özverili ve çalışkan bir devrimciyi de kaybettik. Işıklar içinde uyusun. Sosyalizme dek daima yoldaş…

Bahadır Bedri

**

Troçkizmin en sağlam kayalarından birini kaybettik. Yalnızca kurucu rolüyle değil, her an ulaşabildiğimiz bir dost oluşuyla bugün olduğumuz devrimciler haline gelebilmemizde büyük katkıları oldu.

Neşeli olmanın devrimcilere yakıştığını gösteren bir kişilikti. Bu özelliği sayesinde tüm tarihsel karizmasına rağmen herkesin eleştirisini derhal ulaştırabildiği biri oldu. Bu da genç yoldaşlarının bağımsız kişilikler olarak kendilerini inşa etmelerine büyük katkı sağladı.

12 Eylül, işkence, idam talebi, hapis, yıpranan dostluklar, karanlık iftiralar, göçmenlik, yaş almak, moral bozukluğu, yorgunluk… Hiçbiri parti inşasından biraz olsun uzaklaşmaya sebep olamazdı. Morenizm düşmanlığını teorileştirme becerisi olmayan kişiler için eleştiriye açık biri olan Muhittin’e saldırmak hep kolay bir yol oldu. En kötü saldırılar altında dahi enternasyonalin gündelik bir inşacısı olmaktan vazgeçmek aklına gelmedi.

Muhittin yoldaş eski kuşağın nesli tükenmekte olan bir örneği falan değil, hâlâ içerisinde bulunduğumuz devrimler ve karşıdevrimler çağının Troçkistlerinden biriydi. Proletaryanın önderlik krizine çözüm arayan gerçek bir insandı.

Kendi ihtiyaçlarını işçi sınıfının ihtiyaçlarının önüne koymayan, rejim tartışmalarındaki çok sert eleştirilerimi dahi dayanıklılıkla karşılayan biricik yoldaşım. Sosyalizme dek daima.

Sedat Durel

**

“Danışmaktan çekinme, ben varım yanımda.” Bu cümle, Muhittin yoldaşla geçirdiğimiz son yılbaşı etkinliğinde hediye olarak kazandığım kitabın içine bıraktığı mektubun son sözleri. Muhittin abiyle yayın faaliyetinde beraber çalışma şansı bulanlardan biriyim. Zaman zaman didişir ama sıkça da ona danışmaya, desteğine ihtiyaç duyardık. Ve hep yanımızdaydı.

Gazetenin bu sayısının hazırlanması yaptığımız en zor işlerden biri oldu. Muhittin’in ardından, Muhittin için… Sesin kulaklarımızda çınlıyor. Umarım hakkını veririz.

Mücadelemize olan inancın, direngenliğin, sabrın ve bize öğrettiğin her şey için sonsuz teşekkürler Muhittin yoldaş. Hayatını adadığın mücadelen bize emanet.

Merve Şanlıdağ

**

Yoldaşımızı bu kadar zamansız kaybetmenin tarifsiz acısını ve şokunu atlatamadık. Onca işimiz var yarım kalan. Her birini tamamlayacak, yeni işler başaracağız. Hiçbiri onun usta elleri değmeden tamamlanmış gibi olmayacak. Ancak devrimci mirasını en iyi şekilde göğüslemeye çalışan pırıl pırıl öğrencileri var geride.
Ömrüne sığdırdığı deneyimleri düşününce bu kadar kibirden uzak bir öğretmen oluşuna şaşıyorum. Yürüdüğümüz yolda ne zaman ayağımıza taş değse ve sendelesek omuzlarımızdan tutacak bir ustanın eksikliğini yaşıyorum. Ne büyük şanstır ki devrime adanmış hayatının deneyimlerini, aşklarını, kavgalarını, korkularını, “keşke”lerini ve vazgeçmemişliğini kendi ağzından uzun uzun dinleyebildik. Şahidiz! Birlikte kurduğumuz devrimci hayallerin yolunda ilerleyeceğim. Sosyalizme dek daima yoldaş…

Deniz Kondil

**

Devrimci mücadelenin içinde rastladım ona. Bilgisi, yaşının olgunluğu, dinlemeye gösterdiği sabrıyla ilk günden güvenimi kazanmıştı. O günden sonra mıknatıs gibi yapışmıştım ona. Kafamdaki soruların yanıtı ondaydı sanki. Konuştukça “daha fazla okuyup tartışmam gerekiyor” diye düşündüm. Öyle de oldu. Biz konuştukça, çizeceğimiz yol aydınlandı. Beraber birkaç fabrikada örgütlenme faaliyeti yürüttük. Bir tanesi 5 senemizi aldı. Başlangıçta hafta bir gün toplanıp konuşalım demiştik ama benim Muhittin yoldaştan alacağım çok şey vardı ve her gün görüşmeye çevirdik.

Ülkenin zorlu koşulları konuşmak için sürekli malzeme veriyordu. Pandemi nedeniyle işsizlik artmıştı. Ekonomik kriz, sağlığı tehdit eden uygulamalar, şehirlerarası seyahatin yasaklanması bize buluşmak için yeni yollar göstermişti. Bu zorlu süreçte Muhittin yoldaş ve Volkan Yaraşır’ın katkılarıyla sayısız internet toplantıları yaptık. Bir yılı aşkın bir süre de eğitim toplantıları yaptık. Bu toplantılardan öncü işçiler çıkarttık. Bu işçi arkadaşlar yoldaşımız oldu. Daha sonra Muhittin yoldaşa Manisa yolları göründü. İşçilerle yüz yüze sendikal mücadele üzerine toplantılar yaptık. O genç bir işçi gibi bizimle fabrikadan fabrikaya, direnişten direnişe koştu. Toplantılar sonrası yaptığımız tartışmalar hep yapıcıydı. İşçilerin ve gençlerin vazgeçilmez lideri oldu. Troçki’yi ve Moreno’yu tanımamın ustası oldu. Bundan sonraki süreçte her örgütlediğimiz fabrikada, her yeni tanıştığım insanda onun eli omzumda olacak. Toplantı çıkışlarında “Muhittin hocam ne derdi?” diye düşünüp gülümseyerek “Başaracağız kral,” diyeceğim. Öğretilerin ışığında yolumuz hep aydınlık olsun. Kral, şimdilik hoşça kal…

Evladın, öğrencin, yoldaşın

İlhan ve Sema Yıldırım

**

Muhittin babayla tanıştığım için çok şanslıyım. Öyle bir çınarı tanımışım ki bana abi, kardeş, baba oldu. O dönemde Termokar’da çalışıyorum, sendika için uğraşıyoruz. Nabızlar yüksek; sıkıntı, stres içindeyiz. Öyle bir dönemde karşılaştık Muhittin babayla… Bize çok desteği oldu ve elini bizden hiç çekmedi. Arkadaşları bir yoldaşını, arkadaşını kaybetti; ama ben babamı kaybettim. Rahat uyu Muhittin baba. Işıklar yoldaşın olsun. Senin yolundan İDP’ye sahip çıkıp partiyi daha iyi günlere taşıyacağız.

İzmir’den metal işçisi Volkan

**

Ekibin ve partinin bir üyesi olmasam da katıldığım etkinliklerde Muhittin abiyi sık sık görürdüm. Onu ne zaman görsem gülümser ve o günün çok daha güzel geçeceğini anlardım. Çünkü herkes onu çok sever, onunla sohbet etmek, şakalaşmak ister, o da hem gençlere çok ayak uydurur hem de şakalaşırken bile bize çok şey öğretirdi. Bazen etkinliklerde kendi kütüphanesinden, okurken etrafına notlar aldığı kitaplar ya da belirli bir konuyla ilgili kendi aldığı notlarını yazdığı defterini hediye ederdi. Bu kitapları ya da defterleri alan kişileri diğer herkes içten içe kıskanırdı. Herkesle sohbet etmeyi seven, güler yüzlü ve çok bilgili bir insandı. Hitabeti de çok iyiydi. Sıradan bir gününü bile anlatsa arada yaptığı esprileriyle, verdiği küçük anekdotlarla konuşmayı daha ilgi çekici hale getirir ve ilgimizi konuşma bitip yerine oturana kadar üstünde tutardı. Onu her gördüğümde, sağlıklı ve iyi olduğuna sevinirdim. Çünkü bizim için, parti için ve Troçkist kesim için çok kıymetli bir insandı. Sadece Türkiye’de değil, İspanya’da yaptıklarıyla da çok önemli şeylere imza atmış ve atmaya devam etmeyi kendine yaşam amacı edinmiş biriydi. Kendisiyle çok uzun konuşmalarım olamasa da onunla aynı ortamda nefes almak bile beni çok mutlu ederdi. Kaybının ne kadar büyük bir kayıp olduğunu söylemeye bile lüzum yok. Her zaman sevgiyle ve saygıyla anılacak mükemmel bir insandı. Onu hep saygı ve sevgiyle anacak, her zaman çok özleyeceğiz.

Nazlı Güllüoğlu Bilgener

**

Yoldaşımız, hocamız, abimiz, işçi dostu, aynı zamanda İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite üyesi, muhteşem insan Ahmet Muhittin Karkın hocamızı geçtiğimiz hafta beklenmedik bir kalp krizi sonucunda kaybetmenin üzüntüsünü yaşamaktayım. Biz İzmir metal işçileri olarak yıllarca yürüttüğümüz sendikal mücadelelerimizin her zaman takipçisi olan, bizi biz gibi anlayan, ufkumuzu genişleten, öğretici ve bilgi birikimi ile bir an olsun biz işçileri yalnız bırakmayan, her zaman işçilerin birlik ve beraberlik içinde olmasını savunan, devrimci, yüce gönüllü kıymetli hocamıza Allah’tan rahmet; ailesine, sevenlerine ve partimize baş sağlığı dileklerimle… Güle güle Hocam, seni hiç unutmayacağız.

İzmir’den metal işçisi İbrahim

**

Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima…

Bir yoldaşın kaybının ardından bir şeyler söylemek bazen gerçekten zor oluyor. İşçi Cephesi saflarına katıldıktan bir süre sonra Muhittin yoldaşın yazılarıyla, İspanya’da yaptıklarıyla, Türkiye’deki konumuyla ilgili arkadaşlarla konuştuğumuzda kendisiyle daha tanışmamıştım. Sanırım İşçi Cephesi’ne katılmam 2001-2002 yıllarıydı. İsmi o zaman İşçi Cephesi olan gazetemizde Muhittin yoldaşın yazdıklarını okur ve bazen analizini arkadaşlarla yapardım. O dönemde onu sadece yazılarıyla tanıyordum. Sanırım 2003 yılında Muhittin yoldaşla tanışma şerefine nail oldum. Muhittin yoldaş gerçekten özel bir insandı. Çünkü karşısındaki kişinin kim olduğuna, ne olduğuna, yaşına bakmadan dikkatle dinler ve dikkatle cevap verirdi. Konuştuğu kişiye çok özen gösterirdi, baştan savma hiçbir cevabını göremezdiniz. O yüzden onunla konuştuğunuzda sizi çok önemsediğini fark ederdiniz. Onunla çok anımız var, o yüzden hangisini anlatacağımı şaşırıyorum. Bizim Mesafe adında aylık çıkarttığımız teorik yayınımız vardı, orada Muhittin yoldaş Kürt sorunuyla ilgili “Rejim ve Kürt Sorunu” isimli bir yazı yazmıştı. O yazıda kendisine katılmadığım bir konuyla ilgili onunla konuşmak istemiştim. Bana “Sakin bir zamanda konuşalım,” demişti. O zaman beni önemsemediğini düşünmüştüm. Sonrasında bana “Bana bir soru sormuştun, ben sana daha sakin, daha geniş bir zamanda cevap vermek istediğim için ertelemiştim. Seni şimdi dinleyebilirim,” demişti. Ben de ona yazıyla ilgili katılmadığım şeyler olduğunu söylemiştim. O da bana sabırla, belki 30-40 dakika boyunca yazdıklarıyla ne demek istediğini anlatarak beni bilgilendirmişti. Onun gibi sizi sabırla anlayıp dinleyen ve usanmadan yanıtlayan birini bulmak gerçekten çok zor. Bu kadar bilgili insanların egosu genelde çok şişkindir. Muhittin yoldaşta hiç ego göremezdiniz. Size izah eder, anlatır, eğer yanıldıysa yanıldığını söylerdi. Onunla sayamayacağım kadar çok anım var. Parti okulunda aynı odayı paylaştık. Orada da sohbetlerimiz çok oldu. Kaybımız çok büyük ve gerçekten çok ani oldu. Sağlıklı olduğunu düşünüyordum, öldüğünü duyduğumda inanamadım. Kaybını kabullenmek çok zor. Muhittin yoldaşın partimizde ve Troçkist kesimlerde asla unutulmayacağına ve onun yazdıkları, ürettikleri ve biriktirdikleriyle yolumuza ışık tutmaya devam edeceğine inanıyorum. O yüzden ben kendi adıma onu asla unutmayacağım, iyi bir yoldaşımdı. Onunla güzel sohbetlerimiz oldu. Aynı zamanda çok neşeli bir insandı. Çok güzel dans eder, güzel şarkı söylerdi. Onun ölümünün bizim açımızdan ne kadar büyük bir kayıp olduğunu ilerleyen dönemlerde daha iyi anlayacağız. Fakat o ürettikleri, biriktirdikleriyle bizim yolumuzu açmaya devam edecek. Ona layık olmaya çalışacağız, gençlerin onun bıraktığı yerden bayrağı devralacağına inanıyorum. Çok güzel yetişen gençlerimiz var. Muhittin yoldaş, asla unutulmayacaksın, asla unutmayacağız. Sana karşı olan sevgimiz asla azalmayacak.

Mustafa Kemal Güllüoğlu

**

Ahmet Muhittin KARKIN tanıdığım en iyi direnişçi, işçi sınıfının daha iyi şartlarda çalışması için kendini feda eden aziz bir liderdi. Ama güzel kalbi buna daha fazla dayanamadı. Ruhun şad olsun güzel yürekli adam.

İzmir’den metal işçisi Eyüp

**

Muhittin Karkın bir dost, bir yoldaş, bir abiydi. Onun gidişiyle birlikte asıl kendi halinize yanarsınız.
Dinleyeniniz kalmamıştır, duyanınız susmuştur. Ucu bucağı olmayan bir yalnızlık hissedersiniz yüreğinizde. Ve yüreğinizdeki odalardan biri boşalmıştır. Böyle bir dost, yoldaş işte. Bize dik duruşu, arkadaşlığı, yoldaşlığı öğreten değerli hocamız, abimiz, seni saygıyla anıyorum. Rahat uyu hocam. Gözün arkada kalmasın. Partimizin bayrağını işçilerle bizlere öğrettiğin gibi fabrika fabrika, işyeri işyeri işyeri dalgalandıracağız.
Yoldaşım hocam.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden işçi Serkan

 

Avrupa’da resesyon: kapitalist krizin yeni bir eşiği

0

Geride bıraktığımız 1 Haziran, şimdilik 20 ülkeyi kapsayan avro projesinin merkezinde bulunan ve büyük beklentilerle kurulan Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) kuruluşunun 25. yıldönümüydü. AMB bu önemli yıldönümünü, Avrupa Birliği’nin (AB) istatistik kurumu Eurostat’ın paylaştığı ve hiç de iç açıcı olmayan verilerle karşıladı. Veriler, AB’de gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) 2023’ün ilk çeyreğinde yüzde 0,1 ve 2022’nin son üç ayında da yüzde 1 oranında düştüğünü gösteriyordu. Burjuva iktisatçılar resesyonu, genellikle iki çeyrek üst üste negatif büyüme yaşanması olarak tanımlarlar: AB şu an resmen resesyonda.

2008 ekonomik krizinin süren etkileri, pandemide varlıklı sınıflara aktarılan kaynaklar ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle enerji fiyatlarında ve ikmalinde yaşanan buhran, avronun tek para birimi olarak belirlenmesinden bu yana Avrupa’nın en yüksek enflasyon oranlarıyla karşı karşıya kalmasına yol açtı. Kıta genelinde bugün enflasyon oranı yüzde 10’a yaklaşırken, kemer sıkma politikaları sertleşiyor ve hayat pahalılığı artıyor. AB’nin ekonomik devi Almanya da resesyona giren ülkeler arasındayken, Fransa yılın ilk üç ayında yüzde 0,2 ile sıfıra oldukça yakın bir büyüme gerçekleştirdi.

Mevcut resesyon bir yol kazası değil, ancak ekonomik örgütlenmenin kapitalist karakterinden kaynaklanan yapısal bir sorun. Yaşanmakta olan, sermayenin kârlılığının düşmeye başlamış olmasıdır. Ve sermaye maliyetindeki, yani borçlanma faizlerindeki artışlarla beraber, kârlılık düşmeyi sürdürecektir. 2023’ün ilk çeyreğinde S&P 500 şirketlerinin kârları yüzde 3,7 oranında düştü; ikinci çeyrekte bu kârların yüzde 7,3 oranında düşeceği tahmin ediliyor. AB şirketleri ise yıllık bazda yüzde 2,5 oranında kâr yitirdi; bu şirketlerin ikinci çeyrekte yüzde 5,4 ve üçüncü çeyrekte yüzde 7,4 oranında kâr kaybetmesi bekleniyor.

2022’nin son çeyreğinde de kârların düşmüş olduğu hesaba katılırsa, mevcut düşüş, pandemide yaşanandan da daha uzun sürebilir. Kârlardaki düşüşün, satış gelirlerindeki düşüşlerden yaklaşık bir çeyrek dönem (üç ay) önce kendisini gösterme eğiliminde olduğunu hesaba katarsak, son iki çeyrekte şirket kârlarının yüzde 13 seviyelerinde düşüş yaşamış olmasının, satış gelirlerini nasıl etkileyeceğini tahmin edebiliriz.

Küresel ölçekte şirketler, pandemi sırasında tarihsel zirvelere ulaşan rekor kâr marjları açıklıyorlardı. İşçi sınıfı ve emekçi halklar, bu virüsün oluşturduğu ölümcül tehdit karşısında can çekişirken, sarsılan toplumsal durumdan etkilenmesin diye milyarlarca dolarlık kaynak aktarılan sermaye grupları eşsiz bir birikim yaşadı.

Şimdi, spekülatif olarak yaratılmış bulunan bu kâr balonları patlamaya başladı. 167 yıllık Credit Suisse’in batışı ve Avrupa’daki resesyon, patlayan balondan çıkan gürültünün ilk yankıları. Ancak küresel finans kapitalin, yalnızca kâğıt üzerinde kalan mali kârlarıyla saklambaç oynamasının faturası bir kere daha emekçi sınıflara kesilmemeli. Bu nedenle Avrupa çapında mücadeleci sendikal koordinasyonların oluşturulması ve sınıf içinde enternasyonalist bir önderliğin inşası yaşamsal olmayı sürdürüyor.

Kadim bir dostun ardından

0

Haberi alınca bir an film şeridini gerisin geriye sardım. Yıl 1973! Bir de baktım ki, şaka değil, tam 50 yıl, yani yarım yüzyıl olmuş Muhittin’le tanışıklığımız. Ben 20 yaşında THKP/C sempatizanı bir genç, o ise gene yirmili yaşlarının başında Ankara’dan İstanbul’a gelmiş bir devrimci. Ama ciddi ciddi Troçkist olduğunu söylüyor. Aynı evde yaşıyoruz, onlar üst katta biz aşağıda. Hemen bana Troçkizm propagandası yapmaya başladı. Etkilendim. Yukarıda onların oturduğu katta bir ara Şirin (Cemgil) de kalıyor. O beni doktorcu (Kıvılcımlı) yapmaya çalışıyor, Muhittin Troçkist! Şirin bir gün baktı ki, biz (çevremde ileride hepsi Troçkist olacak olan arkadaşlarım var) Troçkizme doğru meylediyoruz, hiç unutmam, bana şöyle bir itirafta bulundu: “Bak Şadi bu Troçkizm tehlikeli bir şeydir. Önden burjuvazinin saldırısına uğrarsın, arkadan Stalinistlerin. Troçkist olursan bunu göze almalısın.” Rahmetli belli ki biraz korkutmak istedi kötü yola düşmeyelim(!) diye. Genciz, doktoru da okumakla birlikte, hepimize Troçki daha ilginç geldi -zaten o sıra Ağaoğlu yayınlarından Isaac Deutscher’in Troçki biyografisinin 3. cildi de çıkmış- ve tabii Troçkist olduk. Bunda Muhittin’in payı büyük.

Tam o sıralar Şili’de darbe olmuş, Allende öldürülmüş, Kızıldere ve Denizlerin idamı sonrası ilk uluslararası hayal kırıklığımız. Muhittin derhal Şili üzerine bir makale çevirip bize veriyor. İngilizcesi iyi, ne de olsa ODTÜ mezunu. Şili’de burjuvaziyle anlaşan Halk Birliği’nin (Cephesinin diye okuyun) ihaneti! Bu da bir yorum. Bize ilginç geldi. Sonuçta SP’li Allende elde tüfek öldü, KP’li hükümet ortağı Corvolan askeri darbe yönetiminin SSCB yönetimiyle anlaşmasıyla soluğu Moskova’da aldı!

Daha sonra Muhittin’le birlikte o sıralar renkli ve ofset yayımlanmaya başlanan Günaydın gazetesinin Haber Ekinde çalışmaya başladık. Yarı zamanlı ama o güne göre dolgun ücret alıyoruz. Sigortalı değiliz, H. Simavi bizi sigortalı yapmamış. Muhittin’le benim haricimde bizlerden Orhan Koçak, Orhan Dilber, Ahmet Doğukan var. Ama ayrıca Orhan Bursalı, Melih Aşık, Necati Doğru filanla birlikte çalışıyoruz. Faksları, yabancı gazete ve dergileri tarayıp haberler yapıyoruz. Diyebilirim ki 1974 Portekiz Devrimi’ni ABD istihbaratından sonra en yakından izleyen basın organı olduk. İlginç bir deneyimdi. Hemen o ara Kıbrıs savaşı çıktı. Muhittin gazeteye gece nöbetine gidiyor. Sıkıyönetim var. Gazetenin servis arabası onu eve yakın bir yerde (Levent’te) bırakıyor. O da ordan yürüyerek eve geliyor. Sokak köpeklerinden çok korkardı. Gece sürü onu kuşatıyor. Panikliyor. Benzincide bir arabanın içinde bir çift görüyor. Hiç sormadan kapıyı açıp dalıyor arka koltuğa. Onu eve kadar bırakıyorlar. Ertesi sabah gülerek bize bu durumu anlattıydı, “Ne yapsaydım? Çok korktumdu,” diyerek.

Futbolu çok seviyor, Metin Oktay hayranı koyu bir GS’li, ilk maçta 3-0 yenildikleri İsviçre takımını rövanşta 5-0 yenip elediklerinde sokak ortasında hüngür hüngür ağladığına tanık olduydum.

12 Eylül’de önce Selimiye Kışlası’ndaki eski at ahırlarında, sonra Davutpaşa Kışlası’nda ve sonra da Metris Askeri Cezaevi’nde birlikteyiz. 20 kişilik yatağın olduğu koğuşta 32 kişi kalıyoruz. Dolayısıyla Muhittin, Orhan Dilber ve ben iki kişilik yerde üçümüz yatıyoruz. Ama uyumak ne mümkün, Muhittin öyle horluyor ki. Bütün koğuş kulak tıkaçlarıyla uyuyabiliyoruz. 28 günlük açlık grevi sonrası hepimiz hemoroid olduk. Muhittin diyor ki, “Sanki biri eline çekiç almış şeyimize çivi çakıyor.”

Daha önce Troçkizm içi bir dizi bölünmenin ardından 12 Eylül’ün arifesinde İşçi Cephesi dergisini çıkartıyoruz. Programı Muhittin’le birlikte kaleme alıyoruz. Yazıişleri sorumlusu rahmetli Ahmet Doğançayır. Derginin mizanpajını İstanbul’da yaptırıyoruz -o günün teknolojisiyle 15 gün sürüyor- Cağaloğlu’nda rahmetli Rıfat’la (Ucur) birlikte. Ama İstanbul’da bastıramıyoruz çünkü gene sıkıyönetim ilan edilmiş. Ver elini henüz sıkıyönetim ilan edilmemiş olan İzmir. Moruğun (Hakkı) önayak oluşuyla bastırıyoruz. 10 bin adet. Finansör İbo (Şara). Bütün işyerlerine postalıyoruz. 12 Eylül kapımızda, “Darbeci subaylar tutuklansın!” ve “DİSK ile Türk-İş olası darbeye karşı genel grevde birleşmeli” çağrısı yapıyoruz.

Cezaevi yılları acı ama keyifli gene de, çünkü içeride mücadele var. Diyarbekir cezaevindeki olayları -26 kişi öldü- protesto için bir haftalık açlık grevi yapıyoruz. Açlık grevimize sadece Rızgari, Kawa ve TKP (İşçinin Sesi) katılıyor. Diğer siyasetler yorgun!

Çıkınca önce 1988’de Sınıf Bilinci’ni yayımlıyoruz. İlk yazarları Sungur Savran, Muhittin, ben, Rıza Tura, Nail Satlıgan, Gülnur Savran, Sami Sarı, Dario Navaro… Arada Ergun Aydınoğlu, Demir Küçükaydın, Abdürrahim Gümüştekin, Ersen Olgaç ve Selçuk Eralp de yazıyorlar. 1990-91’de birlikte çıkarttığımız PGBS son politik birlikteliğimiz oluyor Muhittin’le.

2020’de henüz aşı yokken ağır bir Covid geçirdim. İstanbul’dan uzaklaşmak zorunda kaldım. Arada hep telefonla görüşüp en yakın zamanda yüz yüze görüşme temennisinde bulunuyorduk karşılıklı. Yakın bir zaman önce beni arayıp, “Hadi gel sana Kuzguncuk’ta bir içki ısmarlayayım,” demişti. “Tabii, olur,” dediydim. Olmadı, olamadı kadim dostum! Özleyeceğim!

Rejim, kitleler ve kopuş

0

Kapitalist emperyalizmin küresel ekonomik krizi derinleştikçe birçok ülkede siyasal rejimlerde de Bonapartistleşme eğilimlerinde artışa, baskı politikalarında yükselişe ve sağın güçlenişine tanıklık ediyoruz. Sağın güçlenişi dışında kalan diğer iki başlığın iki ana nedeni mevcut. Kapitalist iktidarlar krizi emekçi halklara fatura etmek isterken uygulamak zorunda oldukları kesinti planlarına karşı daha Bonapartist rejimlere ihtiyaç duyuyorlar. Ayrıca, krizle birlikte artan sınıfsal kutuplaşmayı suni bir bölünmeye uğratmak için de baskı politikalarına başvuruyorlar. Bu yolla bazı toplumsal kesimleri hedef tahtasına koyarak, onlara dönük daha yoğun baskı politikaları uygulayarak, toplumsal kesimler içerisinde de kendileri lehine bir bölünmeyi kışkırtıyorlar. Kadınlar, lgbti+lar, göçmenler ve tabii ki ezilen uluslar ekonomik krizin derinleşmesi ile birlikte rejimlerin daha fazla hedef tahtasında.

Bu, dünya üzerinde hâlihazırda baskıcı rejimlerin egemen olduğu ülkelerde de bu şekilde. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi. Bonapartist bir karaktere sahip olan Tek Adam rejimi, ülkede ekonomik krizin etkileri derinleştikçe demokratik alanı daha fazla kısıtlamaya, baskıcı niteliklerini daha görünür kılmaya çalışıyor.

Tabii ki buradan, baskıcı karakterin artması ve seçimlerin sonucunda Erdoğan’ın iktidarda kalmasından, Tek Adam rejiminin topyekûn konsolide olduğu gibi bir otomatik sonuç çıkaramayız. Rejim önümüzdeki süreçte ekonomik krizin kendisini de içerisine çekmiş olduğu buhrana cevaplar üretmeye çalışacak ve bu cevapların kendi iç dengesini sarsma olasılığı da oldukça mevcut.

Ama yapmayı sürdüreceğinden emin olduğumuz nokta, kitleler nezdinde rejimden duyulan hoşnutsuzluğu ve bu hoşnutsuzluğun taşıyıcısı olan toplumsal muhalefet kesimlerini kutuplaştırıcı, baskıcı politikalarını sürdüreceği.

Kadınların, lgbti+ların ve Kürt halkının demokratik haklarına saldırmaya, işçi sınıfının zaten kırıntı haline gelmiş haklarını gasp etmeye devam edecek. Ama bunu yaparken de kutuplaştırıcı söylemiyle hem toplumsal muhalefetin birleşmesini engellemeye hem de kendi tabanını milliyetçi, muhafazakâr eksende tutmaya gayret edecek.

Keza ipleri Erdoğan’ın elinde olan Cumhur İttifakı; Yeniden Refah, Hüdapar ve Sinan Oğan gibi İslamcı, faşizan ve milliyetçi odakları bünyesine katarak daha da sağ, muhafazakâr, kadın düşmanı bir karaktere büründü. Buna Millet İttifakı bünyesinde yer alan ve bugün de parlamentoya giren diğer sağ ve muhafazakâr sektörleri kattığımızda karşımıza belki de Türkiye tarihinin en sağ bileşimli parlamentosu çıkıyor.

Ama unutmayalım, dünyada da bir fenomen olan sağın güçlenişi burada da geçerliyken, bunun nedeni emekçi kitlelerin topyekûn olarak sağcılaşması değil. Tam tersine, kitlelerin, ekonomik krizin sonuçlarından ve baskı rejiminden kurtuluş yolunda önlerinde net bir alternatif görememesinden kaynaklı.

Çünkü Türkiye’de olduğu gibi dünyanın birçok ülkesinde de sosyalist hareket rejimden kopuş iradesini burjuva muhalefetlere teslim etme eğiliminde.

İşte biz tam da bu nedenle, emekçi kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal talep ve mücadelelerini birbirinden ayrıştırmamak, tam tersine birleştirmek gerektiğini savunuyoruz. Ve bunun başlıca yolu da rejimin bizatihi kendisinin başlatmış olduğu “yeni anayasa” tartışmasında sosyalist güçlerin ve emek hareketinin kopuşçu bir perspektifi öne çıkarmasından geçiyor; emekçi kitleleri Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis talebi etrafından seferber etmekten.

Muhittin yoldaş nasıl Troçkist oldu?

0

Büyük ustamız, yoldaşımız Muhittin Karkın, dünya sınıflar mücadelesinin büyük bir yükselişte olduğu gençlik yıllarında sosyalist oldu. Türkiye’de radikalleşen gençlik hareketinin, ‘68 kuşağının bir parçasıydı.

‘60’lı yılların ikinci yarısında, Türkiye’de de sınıflar mücadelesi ve sosyalizm yükselişteydi. Sol hareket henüz Türkiye İşçi Partisi (TİP) çatısı altında birlik halindeydi. Muhittin yoldaş da 18 yaşında ODTÜ’de öğrenciyken TİP’e katıldı.

Muhittin yoldaşın TİP’e katıldığı dönem, aynı zamanda parti içerisinde stratejik ayrışmaların derinleştiği, yoğun bir siyasi tartışmanın olduğu zamana denk geliyordu. En büyük mücadele, sosyalist devrim ile milli demokratik devrim (MDD) taraftarları arasındaydı.

TİP’in resmi görüşü, Türkiye’de kapitalizmin yerleştiği ve azımsanmayacak bir işçi sınıfının var olduğu tespitinden hareketle, sosyalist devrim için koşulların uygun olduğu biçimindeydi. Stratejik görev olarak önüne işçi sınıfı iktidarını koyuyordu. Döneme hâkim Stalinist aşamalı devrim anlayışına kıyasla bu yaklaşım, ilerici bir nitelik taşıyordu. Bununla birlikte, bu stratejinin uygulaması olarak parlamenter faaliyeti ana çizgi olarak görüyorlardı. 1965 seçimlerinde TİP’in parlamentoya 15 milletvekili sokması bu eğilimi güçlendirmişti. Dolayısıyla, sosyalist devrim stratejisi reformist ve parlamentarist bir sapma olarak somutlanıyordu. İşçi devrimi için, toplumuzun ezilen ve sömürülen kesimlerinin işçilerin öncülüğünde seferber edilmesi, ikili iktidar organlarının geliştirilmesi, kapitalist devlet aygıtının parçalanması gibi başlıkların adı geçmiyordu.

MDD çizgisi ise Türkiye’de henüz kapitalizmin olgunlaşmadığını ve sosyalist devrime öncülük edebilecek bir işçi sınıfının var olmadığını savunuyordu. Temel görev, feodal egemenlik biçimlerine ve emperyalist egemenliğe son verecek bir “milli demokratik devrim”di. Bu devrimin öncüsü, başta gençlik, aydınlar ve ordu olmak üzere geniş halk kesimleriydi. MDD’ciler stratejik çizgi olarak TİP’in resmi görüşünden çok daha geri bir çizgiyi savunuyorlardı. Bununla birlikte, TİP’in dinamik kanadını oluşturan gençlik hareketi MDD’yi savunuyor ve devrimci eylemleri, sokak seferberliklerini geliştirmek için çabalıyordu.

Muhittin ve yakın yoldaşları her iki anlayışı de eleştiriyorlardı. TİP’in liderliğinin reformist eğiliminin, MDD’cilerinse işçi sınıfının öncü rolünü yadsıyan tutumunun karşısında yer alıyorlardı. Bu çelişkili durum, Muhittin yoldaşı devrim stratejisi üzerine daha fazla araştırma yapmaya itti. Bu sırada Ankara’da bir kitapçıda, Troçki’nin Sürekli Devrim kitabının İngilizce baskısını bulacaktı. Daha sonraki yıllarda Türkçe çevirisini de yaptığı bu kitap, onun hayatını tümüyle değiştirecekti.

Troçki’nin sürekli devrim kuramı, TİP içerisindeki strateji tartışmalarının devrimci ve diyalektik bir şekilde aşılabilmesinin temellerini fazlasıyla sunuyordu. Kapitalizmin emperyalist aşamasında geç kapitalistleşmiş, yarısömürge ve sömürge ülkelerde, demokratik devrim ve ulusal bağımsızlık görevleriyle sosyalist devrimin görevleri iç içe geçmiş, ayrılmaz bir bütündü. Burjuvazinin “ilerici” olarak adlandırılabilecek bir kanadı söz konusu değildi. İşçi sınıfı, köylülüğe, kent yoksullarına ve toplumun diğer ezilen ve sömürülen kesimlerine öncülük ederek iktidarı almalı ve bir işçi devletinin inşasına girişmeliydi. Böylesi bir işçi devrimi, dünya sosyalist devriminin yalnızca bir halkası olabilirdi. Dünya kapitalizmi yıkılmadan sosyalizmin zaferinden söz etmek mümkün olamazdı.

Lenin ve Troçki’nin önderliğindeki Ekim Devrimi’nde ve Komünist Enternasyonal’de hayat bulan bu program, Troçki’nin sürekli devrim kuramıyla Türkiye’deki devrimci öncüyle geç de olsa bu şekilde buluşuyordu. İşte bu program temelinde Muhittin ve yoldaşları ‘70’li yıllarda Türkiye’de devrimci Marksist bir hareketin oluşumuna öncülük ettiler. Bu programı işçi sınıfına ve emekçi mahallerine taşımayı başardılar.

Muhittin yoldaş, ne toplumsal mücadelelerden yalıtık bir entelektüel kaygıyla ne de Türkiye sosyalist hareketine “yeni bir renk” katma hevesiyle Troçkist oldu. Türkiye’de Troçkizm strateji, politik yöneliş, inşa çizgisi ve taktikler üzerine en sert tartışmaların yaşandığı bir dönemde, bu başlıklara devrimci Marksist bir yanıt üretebilmek için doğdu. Devrimci Marksizmin Türkiye’deki uzun yürüyüşüne en büyük katkıları yapma onuru da Muhittin Karkın’a ait olacaktı.

https://trockist.net/index.php/2020/08/16/1968-trocki-turkiyede/

DİSK Genel-İş üyesi belediye işçilerinden insanca yaşayacak ücret talebiyle iş bırakma eylemi

0

DİSK’e bağlı Genel-İş sendikasının çağrısıyla, sendikaya bağlı olan belediye işçileri Türkiye genelinde 11 Temmuz Salı günü iş bırakma eylemi gerçekleştirdi. İşçilerin acil sorunlarının çözüme kavuşturulması için dört ana talep ekseninde gelişen eylemler sendika genel merkezinin kararıyla ülke genelinde 2 saat ile sınırlı tutulurken Kadıköy Belediyesi işçileri bir tam gün iş bırakma kararı aldı.

Kadıköy Belediyesi ana binasının önünde kurulan eylem çadırında toplanan işçiler halaylar ve şarkılarla taleplerini haykırdı. Genel-İş 1 No’lu şube başkanı Nazan Gevher Çam Ay’ın okuduğu basın açıklamasında iktidara ve mecliste bulunan tüm siyasi parti gruplarına 696 sayılı KHK ile belediye işçilerine karşı geliştirilen ayrımcı uygulamanın derhal kaldırılması çağrısında bulunuldu. Yüzlerce işçinin toplandığı eylem alanında okunan talepler işçilerin coşkulu ve gür sloganlarıyla yankılandı.

“Talebimiz eşitlik ve insanca yaşayacak bir ücrettir. Bu talep sadece üyelerimizin değil yüz binlerce belediye işçisinin talebidir. Tüm belediye işçilerini dört ana talebimiz etrafında mücadele etmeye çağırıyoruz,” diyerek duyurulan başlıca talepler ise şöyle:

-İnsanca yaşayacak bir ücret için tüm ücretler iyileştirilmelidir!

-Belediye şirket işçilerine uygulanan ayrımcılık son bulmalıdır!

-Kadro ve ilave tediye haklarımız derhal verilmelidir!

-Vergide adalet sağlanmalı, ücretlerdeki gelir vergisi kesintisi düşürülmelidir!

Basın açıklamasının tam metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz:

“BELEDİYE İŞÇİLERİ OLARAK SESİMİZİ YÜKSELTİYORUZ, HAKLARIMIZ İÇİN İŞ BIRAKIYORUZ!

Ülkemizdeki ekonomik kriz derinleşerek devam ediyor. İşçilerin ve emekçilerin geçim sorunları ise buna bağlı olarak gün geçtikçe büyüyor.

‘Dövizi kontrol altına aldık’, ‘Enflasyon düşüyor’ söylemlerinin boş bir laftan ibaret olduğunu hep birlikte yaşayarak görüyoruz. Döviz tarihi rekorlar kırarken, enflasyon ise yalnızca TÜİK sepetinde düşüyor. Çarşıda, pazarda, markette ise zamlar hız kesmeden devam ediyor. Hayat pahalılığı artıyor, alım gücümüz her geçen gün düşüyor. İşçiler ve emekçiler sebebi olmadıkları bir krizin tüm yükünü çekmeye mecbur bırakılıyor.

İktidar, ekonomi yönetiminde ‘rasyonel politikalara’ dönmek adına yine finans ve sermaye çevrelerini önceleyen bir politikayı hayata geçirmeye koyuluyor. İşçi sınıfı ve emekçilerin temel talepleri olan gelir dağılımındaki adaletin, vergide adaletin, insanca yaşanabilir bir ücretin sağlanması, sendikal hak ve özgürlüklerin genişletilmesi gibi konularda ne yazık ki bir adım atılmıyor.

Ücretlerdeki erime ise her geçen gün artıyor. Toplu iş sözleşmeleri ile bağıtlanan ücret artışları, artan hayat pahalılığı karşısında zaman içinde eriyor; kaşıkla verilen, vergilerle, zamlarla kepçeyle geri alınıyor. Ekmeğin 8 lira, simidin 10 lira, kiraların ortalama 15 bin lira olduğu ve vergilerin her geçen gün arttığı bu ortamda işçiler 11 bin 402 TL asgari ücrete mahkum ediliyor.

İşverenlerse ekonomik ve siyasal belirsizlikleri ileri sürerek toplu sözleşmelerde işçi ücretlerini baskılamaya çalışıyor. Ülke genelinde sendikalı ve toplu iş sözleşmeli işçi sayısının yüzde 10’u bulmadığı bir ortamda ücretler yasal asgari ücret düzeyine sıkışıyor. Tüm sektörlerde yaygın temel ücret haline dönen yasal asgari ücret sendikalı işyerlerini de kuşatıyor. Geçmiş yıllarda asgari ücretin birkaç katı ücret alan belediyelerin kadrolu işçileri bile bugün asgari ücret civarına yaklaşmış durumdadır. Belediye şirketlerinde çalışan işçiler için ise durum çok daha vahim bir hale dönmüştür. Belediye şirketlerinin büyük bir bölümünde ücretler yasal asgari ücret düzeyindedir. Toplu sözleşmeler ile kazanılan sosyal haklar dışında belediyelerdeki tüm işçilerin ücretleri asgari ücret düzeyine sıkışmaktadır.

Merkezi idareye bağlı kamu kurum ve kuruluşlarında en düşük işçi ücretinin net 20 bin TL’nin üzerine çıktığı, en düşük memur maaşının ise net 22 bin TL seviyesine geldiği bir ortamda tüm belediye işçilerinin ücretlerinde iyileştirme yapılması artık kaçınılmazdır.

Sendikamız DİSK/Genel-İş, siyasal iktidarın ve belediye işverenlerinin işçilere reva gördüğü düşük ücret dayatmasını kırmaya kararlıdır. Bugünden itibaren örgütlü olduğumuz tüm işyerlerinde insanca yaşayacak bir ücret için mücadelemizi yükselteceğimizi herkese ilan ediyoruz.

Tüm belediye işverenlerine çağrı yapıyoruz!

Belediye yönetimleri her şeyden önce kendi çalışanlarına karşı sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır. Ekonomik kriz ve düşük ücret kıskacında çalışan yüzbinlerce belediye işçisinin sesine kulak verin. Tercihlerinizi ve önceliklerinizi işçilerin yaşam koşullarını iyileştirmekten yana kullanın. Toplu iş sözleşmesi görüşmeleri devam eden işyerlerinde işçilerin taleplerini karşılayarak insanca yaşayacak bir ücret düzeyi için gereken adımları atın. Toplu iş sözleşmesi yürürlükte olan tüm işyerlerinde ise belediye işçilerinin ücret ve sosyal haklarını iyileştirecek ek protokol görüşmelerini derhal başlatın!

Siyasal iktidara ve Meclisteki tüm siyasi parti gruplarına çağrı yapıyoruz!

696 sayılı KHK ile belediye işçilerine yapılan ayrımcılık derhal kaldırılmalıdır. Belediye şirket işçileri de kadroya geçirilmeli, yıllardır mahrum bırakılan 52 günlük ilave tediye hakkı bir an evvel verilmelidir.

Belediyelerin önemli bir bölümünde var olan ekonomik zorlukları ortadan kaldırmak için belediye gelirlerinin arttırılması, İller Bankası paylarında kesinti yapılmaması, merkezi bütçeden belediyelere işçi ücretlerine ilişkin pay aktarılması, personel giderlerine ilişkin getirilen bütçe sınırlamalarının kaldırılması gibi bir dizi düzenlemeler bir an evvel hayata geçirilmelidir. Ayrıca kıdem tazminat tavanı uygulaması, işçilerin mağduriyetine neden olmaktadır. Son memur maaş uygulamasından doğacak, düşük kıdem tazminatı tavanına ilişkin mağduriyetlerin giderilmesini talep ediyoruz.

Yüz binlerce belediye işçisine çağrı yapıyoruz!

Talebimiz eşitlik ve insanca yaşayacak bir ücrettir. Bu talep sadece üyelerimizin değil yüz binlerce belediye işçisinin talebidir. Tüm belediye işçilerini 4 ana talebimiz etrafında mücadele etmeye çağırıyoruz.

-İnsanca yaşayacak bir ücret için tüm ücretler iyileştirilmelidir!

-Belediye şirket işçilerine uygulanan ayrımcılık son bulmalıdır!

-Kadro ve ilave tediye haklarımız derhal verilmelidir!

-Vergide adalet sağlanmalı ücretlerdeki gelir vergisi kesintisi düşürülmelidir!

Belediye işçileri olarak sesimizi yükseltelim. Taleplerimiz için hep birlikte mücadele edelim ve kazanalım.

YAŞASIN DİSK YAŞASIN GENEL-İŞ”

Teknik arızalar ve işçi denetimi

0

Çocuğu var mıydı? Kaç çocuğu vardı? Okula gidiyor muydu çocuklar? Nişanlı mıydı? Yeni ev almak için çektiği kredinin kaçıncı taksitini ödüyordu?

Medyada savaş ve çatışmalarda ölen askerlerin ardından sorulan bu soruları sıkça duyarız. Savaş politikalarında hayatını kaybeden genç insanların birer istatistikten ibaret olmadığını hatırlatan fakat esas niyeti şovenizmi kışkırtmak olan bu soruları bir de başkaları için soralım: iş cinayetlerinde katledilen işçiler için. Ölen işçiler istatistiksel birer veriden mi ibaret? Yoksa onların da geride bıraktıkları sevdikleri, aileleri, çocukları yok mu? Elbette katledilen her bir işçinin hayatının ne kadar kıymetli olduğunu biliyoruz. İş kazası adı verilen olgunun nasıl ortadan kalkacağını da biliyoruz.

İş cinayetleri verilerini derleyen İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporuna göre yılın ilk beş ayında Türkiye’de en az 730 işçi iş cinayetinde hayatını kaybetti. Bunun yanında meslek hastalıklarına bağlı ölümlere dair veri bulmakta da zorlanıyoruz. Fakat bilinen bir şey, her yıl binlerce işçinin çalışmak zorunda olduğu için öldüğü. Şimdi 2023 yılının ilk beş ayının bilançosuna daha dikkatli bakalım. Buna göre ölen işçilerin en az 11’i çocuk işçi. Ölümlerin büyük bir kısmı servis ve trafik başlığı altında toplanıyor. Bunun yanında bu yıl depremle bağlantılı olarak en az 110 işçi iş cinayetlerinde katledildi. İstatistik olarak görünen bu verilerin içerisinde kayıtdışı çalışan kesimlere dair bilgi edinmenin zorluğunu ekleyelim. Örneğin mevsimlik çalışan işçiler, göçmenler, sigortasız ve kayıtdışı çalışanlar hem çalışma koşulları açısından hem de hayatta kalabilmek açısından daha büyük güçlüklerle karşılaşıyor. İş cinayetlerinin en büyük sebebi ise kâr marjını yükseltme kaygısı olarak göze çarpıyor. İş güvenliği önlemlerinin maliyeti, hız, rekabet gibi meseleler işçilerin bedenleri ile hallediliyor. O bedenler patronlar için birer aparat gibi görünüyor.

Bir yanda bu iş cinayetleri yaşanırken, öte yanda patronların gözünde işçiler birer “harcama kalemi” olarak görülmeye devam ediyor. Henüz geçtiğimiz günlerde İstanbul’da bir Marmaray istasyonunda 26 yaşında bir işçi, iş cinayetinde hayatını kaybetti, Marmaray ise resmi hesabından “teknik bir arıza” yaşandığını ifade etti. İşte böyle; istatistik, teknik arıza, yol kazası… Fakat başta sorduğumuz soruları tekrar hatırlatalım ve teknik arızaların neden sadece işçilerin hayatına mal olduğunu soralım. Sahi, neden patronlar teknik arızalar ile ölmüyor?

Şimdi, açık bir savaş görüntüsünü andıran bu tabloyu nasıl değiştireceğiz? Elbette sihirli formüllerimiz yok. Elimizde işçi sınıfının mücadele ile kazandığı deneyim ve politikamız var. İş cinayetlerine karşı da bir politika öneriyoruz. İş güvenliği önlemleri artırılmalı ve işyerinde işçi denetimi olmalı. Zira işyerlerinde üretenlerin denetimi olmaksızın, kâr ve verimlilik gibi gerekçelerle işçilerin sağlığı hiçbir önem arz etmeyecek. İşçileri teknik bir detay olarak gören ve maliyet kısmak dışında işçilere bir şey sunmayan patronlar işçi güvenliğini de arka plana atmaya devam edecek. Öyle ise bize, üretenlerin denetlediği bir işyeri anlayışı gerekiyor.

Emekçilerin işyerinden başlamak üzere bütün hayatı yönetmesi gerektiğini savunuyoruz. İşyerinde işçi denetimi hem bu yönetme işinin bir adımı hem de iş cinayetlerinin son bulması için olmazsa olmaz bir adımdır. Bu yüzden çalışanların, evden işe gidişten işyerinde çalışmaya kadar her alanda söz, yetki ve karar hakkı olmalı.

Çıkış solda, emek siyasetinde!

0

Seçimlerin ardından oluşan toz duman yavaşça dağılıyor. Burjuva muhalefet bir yandan kendi hesaplaşması içerisinde, diğer yandan yerel seçimler için pazarlıklar, çekişmeler şimdiden başlamış durumda. Sol, HDP ve emek hareketi de bu sürecin bilançosunu çıkarmaya ve yeni döneme hazırlanmaya çalışıyor. Siyasal strateji tartışmasının gerekliliği sıklıkla vurgulanıyor.

Böylesi bir tartışmanın gerekliliği apaçık ortada. Ne var ki, bu tartışma, yaşanan hayal kırıklıklarının etkisiyle, seçim sonuçlarının yüzeysel ve tepkisel bir değerlendirmesi üzerinden değil, sınıflar mücadelesinin ve siyaset sahnesinin bütünsel bir kavrayışı üzerinden yapılmalı.

Yüzeysel, tepkisel bir bilançodan kaçınmak

Yeni bir stratejik yöneliş ihtiyacı çokça vurgulansa da şu ana dek yapılan değerlendirmelerin büyük çoğunluğunun seçim sonuçları eksenli olduğunu ve temelde Mart 2024’te gerçekleşecek yerel seçimlere ilişkin olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.

Haziran 2018’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri için genel olarak muhalefetin taktiği, ilk turda her kesimin kendi adayını çıkarması ve seçimlerin ikinci tura götürülmesi, ardından Erdoğan karşısındaki adaya oy verilmesi şeklindeydi. Ne var ki, Erdoğan’ın ilk turda seçimleri kazanmasıyla bu hesap boşa düştü. Bu seçim sonuçlarından sol ve HDP de dahil olmak üzere genel olarak muhalefetin çıkardığı sonuç, 2023 seçimlerine ilk turdan itibaren “ortak aday”la girilmesi biçiminde oldu. 2019 belediye seçimlerinde büyükşehirleri muhalefet adaylarının kazanması, bu taktiğin başarılı olacağı algısını güçlendirdi. Gelgelelim, tıpkı 2018’de olduğu gibi hesaplar yine tutmadı ve muhalefetin adayı seçimleri ilk turda bitirmek şöyle dursun, Erdoğan’ın 2,5 milyon oy gerisinde kaldı.

2018 seçim sonuçlarından çıkarılan sonuç mekanik, yüzeysel ve tepkiseldi. Sorun ilk turda aday çıkarılmasında değil, siyaset sahnesinde emekten ve ezilenlerden yana bir kırılma yaratabilecek seçeneğin inşa edilememesinden geçiyordu. Böylesi bir seçenek; fabrikalarda, işyerlerinde, emekçi mahallelerinde, toplumsal hareketlerin içerisinde, birleşik bir mücadele ve eylem programıyla örülebilirdi. Seçimler, bu siyasal iddianın ve inşa çabasının yalnızca çarpık bir yansımasını sunabilirdi.

Mayıs 2023 seçimleri öncesinde, Erdoğan iktidarının en zayıf olduğu anda, bunun için koşullar hiç olmadığı kadar elverişliydi. Sandık ve sokak siyasetini birleştirerek, burjuvaziden bağımsız temelde örülecek bir ittifak, siyasi alandaki geleneksel dengeleri değiştirebilir, temel çelişkinin baskıdan ve sömürüden yana partilerle, emekten ve ezilenlerden yana bir seçenek haline gelmesini sağlayabilirdi. Ne var ki, solun, HDP’nin ve emek hareketinin siyaseti seçimlere kanalize etmesi ve “önce Erdoğan gitsin” politikası, bu kırılmayı yaratmayı başaramayacaktı.

Stratejik görev: Burjuva partilerden bağımsız emek ittifakı!

Eğer bir strateji tartışmasından bahsedeceksek, her şeyden önce, siyaseti seçimlerden ibaret gören anlayışın reddinden yola çıkmalıyız. Kapitalist üretim ilişkilerinden arındırılan bir “Erdoğan karşıtlığının” ve onun seçim yenilgisiyle elde edilecek bir “aşamalı devrim” stratejisinin yanlışlığı zemininden hareket etmeliyiz. Bu temelde, vakit kaybetmeksizin, burjuva ittifaklardan bağımsız bir emek ittifakının inşasına girişmeliyiz. Önümüzdeki dönemde, Erdoğan hükümetinin yüzleştiği zorluklar ve sınıflar mücadelesinin dinamikleri bu yönde fazlasıyla imkân sunmakta.

Titan denizaltısı, Kızıl Yıldız ve Demir Ökçe

0

Dünya basını, Titanik gemisinin enkazını ziyaret etmeye çalışırken imha olan Titan denizaltsıını konuşuyor. Buzdağına çarparak batan Titanik gemisinin Atlas Okyanusu’ndaki enkazını görmek için yola çıkan ve içinde beş milyarderi taşıyan denizaltının büyük bir patlamayla imha olduğu düşünülüyor. ABD donanması dahil tüm devlet kaynaklarının seferber edildiği arama kurtarma çalışmalarına karşın denizaltından geriye bir enkazın kaldığını bile söylemek zor. Aslında daha önce defalarca ziyaret edilebilen Titanik enkazının bu kez dünyanın en zenginlerinden olan beş erkek tarafından görülememesinin sebebi denizaltının uyması gerekli bilimsel standartlara uymaması. Denizaltı karbon fiber malzemeden yapılmış ve bir oyun kumandasıyla yönetiliyor. Denizaltını yapan şirketin CEO’su “çiğnediğiniz kurallar kadar hatırlanırsınız” diyerek bu denizaltının yüksek inovasyon eseri olduğunu belirtiyor. İşçiler olarak kapitalizmin kural tanımazlığının sonuçlarının ne kadar acı olabileceğini kendi hayatlarımızdan biliyoruz. Alınmayan önlemler, maliyet hesabı yapılan koruma malzemeleri sonucu her gün onlarca işçi hayatını kaybediyor. Ancak pek tabii bunun beş milyarder kadar haber değeri olamıyor.

Kapitalistlerin insanlığın ortak mirası olan gezegeni, okyanusları kendi arka bahçesi gibi kullanabilmesi, çevreyi kendi oyun alanı gibi kirletebilmesi ve en önemlisi teknolojik ve bilimsel gelişmeye ayrılacak kaynağı insanlığın ortak gelişimine değil maceraperest çılgın projelere kullanması oldukça bencilce. Pek tabii kaynaklar ancak sosyalist bir işçi devleti altında insanlığın ortak faydasına harcanabilir.

Bilim ve insanlığın gelişimini tartışan Sovyet bilimkurgu romanlarından biri Aleksandr Bogdanov’un Kızıl Yıldız isimli kitabıdır. Bogdanov, Mars’taki canlıların bilimsel-teknolojik donanımlara sahip ileri bir sosyalizm düzenine kavuştuğunu ve Dünya’ya ulaşıp aynı idealler için mücadele eden devrimci partilerin temsilcilerini kendi gezegenlerinde konuk etmelerini konu edinir. Biz de bu heyecanlı yolculuğa seçilen bir parti militanının gözünden Mars’ta kurulan yeni düzene tanıklık ederiz. Romanda atom enerjisi, üretimin otomatikleştirilmesi gibi en ilgisiz kimselerin bile dikkatini çekecek bilimsel gelişmeler anlatılır. Marslılar çevre kirliliği ve doğal kaynakların tükenmesi sonucunda ortaya çıkacak olan zorlukların farkındadırlar ve kurdukları toplum, üretim biçimi bunlarla toptan mücadele eder. Nitekim, bilim, doğa ve insanlar arasındaki uyumlu birliktelik, insan emeğinin ve doğal zenginliklerin heba olmasını ortadan kaldıracaktır.

Peki herhangi birimize Mars’tan böylesi bir davet gelmediğine göre biz ne yapacağız? Kapitalist sistemin adaletsizliği altında ezilmeye devam mı edeceğiz? Elbette hayır, bu sistemden devrimci bir kopuş için birlikte okuyacağız, tartışacağız, örgütlü mücadele vereceğiz. Böylesi bir mücadeleyi ise Jack London’ın anlatımından Demir Ökçe’de okuyabilirsiniz. Romanın kahramanı Ernest Everhard, yakın arkadaşı Jackson’ın işini daha iyi yapabilmek için kolunu kaybetmesi ama yine de işten kovulmasıyla dehşete düşer ve emek sömürüsü üzerine düşünmeye başlar. “Gam ve kasvet dolu bu dünya tiyatrosunda sahnelerin peşi sıra değişmesinden miden bulanır ilkin. Ama sabırlı ol. Oyun yazarı bu Vahşi Drama’nın ne anlama geldiğini belki de beşinci perdede sana gösterir,” önsözüyle açılan bu kitabı tüm okurlarımıza tavsiye ederiz.

Tarihte bu ay | Çorlu Tren Katliamı’nın 5. yıldönümü

0

8 Temmuz 2018’de Uzunköprü-Halkalı seferini yapan TCDD yolcu treninin Çorlu yakınlarından geçerken yağış nedeniyle 5 vagonu devrildi. Burada 25 insanımızı kaybettik, 317 kişi ise yaralandı.

Çorlu bir tren kazası değildi ama katliamıydı. Katliamın arkasında açık ihmaller ve jeoteknik hatalar mevcuttu. Eğer bölgede meteorolojik araştırma yapılıp gerekli zemin tedbirleri alınmış olsaydı Çorlu Tren Katliamı yaşanmayacaktı. Katliamın yaşandığı menfez geçişinde başlıca mühendislik parametrelerinin dikkate alınmamış oluşu ve de üzerine, söz konusu alanda toprak dolgu yapılmış olması, hâlihazırda yaklaşmakta olan bir felaketi zaten çağırıyordu.

2013 yılına kadar demiryolu güzergâhlarında görevli olan “yol bekçileri”nin maliyet kapsamında işlerine son verilmesi; rutin günlük kontrollerin yapılmaması; TCDD Yapım ile TCDD Taşımacılık dairelerinin 14 Haziran 2016 yılında ayrılması sonucunda yapım ve taşımacılık plan ve hedeflerinin birlikte değerlendirilmemesi; şartname kriterlerinin müteahhit firmaların insafına bırakılması; demiryollarının, çalışanlarının ve emekçi halkın ihtiyaçlarının merkeze alınarak işletilmiyor oluşu ve ülkedeki kritik konumların kadrolaşmaya açılarak zenginleşmenin ve servet biriktirmenin kanalları haline getirilmiş olması; bütün bunlar Çorlu’da yaşanan katliamın sebepleri olmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni tren katliamlarının da daima gündemde olduğuna işaret ediyor.

Henüz bir ay önce, haziran ayının başında Türkiye, Çorlu’da yaşanana benzer bir tren katliamının ucundan döndü. Şiddetli yağışlar nedeniyle taşan sular, tarım arazileriyle birlikte İzmir-Aydın-Denizli demiryoluna ağır bir şekilde zarar vermişti. Pamukkale ilçesine bağlı Goncalı ve Korucuk mahalleleri arasında oluşan su birikintisi, demiryolunda çökmelere neden oldu. Yoğun yağmur nedeniyle Denizli’de rayların altında boşalma oldu ve toprak kaydı. Bölge halkının seferber olmasıyla hareket halindeki bir tren son anda durdurulabildi ve onlarca hayat kurtarıldı.

Çorlu’nun üzerinden beş yıl geçmiş olmasına rağmen bugüne dek tutuklanan bir sorumlu bile olmadı. İhmallerden, plansızlıktan ve insanlarımızın hayatlarını kaybetmelerinden sorumlu olan siyasetçiler, bürokratlar ve TCDD’nin üst yönetiminde yer alan kişiler hakkında kovuşturma başlatılmadı.

Demiryolu Bakım Müdürü, Yol Bakım ve Onarım Şefi, Hat Bakım ve Onarım Memuru ve yıllık umumi muayene raporunda imzası bulunan Köprüler Şefi hakkında ise taksirle ölüme ve yaralanmaya sebebiyet verme nedeniyle açılan dava sürüyor.

Muhittin Karkın: Mücadeleye adanmış bir ömür!

0

Ahmet Muhittin Karkın, 7 Temmuz 1950 tarihinde Ankara’da doğdu. TED Ankara Koleji’nden sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Metalürji mühendisliğini bitirdi. Öğrenciliği sırasında siyasi faaliyetlere başladı ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi oldu.

Üniversiteden mezun olduktan sonra 1970’lerin başında Seydişehir Alüminyum Tesisleri’nde çalışmaya ve yine bu fabrikada işçi örgütlenmesi ve sendikalaşma çalışmalarına başladı. Fabrikada ilişki kurduğu işçiler aracılığıyla aynı zamanda köy ve kasabalarda siyasi faaliyetler geliştirdi. 15-16 Haziran 1970 büyük işçi seferberliklerinin içinde yer aldı. Bu dönem, ömrü boyunca ana politik hattı olacak işçi sınıfı içinde ve sınıf ekseninde devrimci sosyalist mücadele anlayışının şekillendiği dönem oldu.

1972’den itibaren sermayeye, devlete ve her türden bürokrasiye karşı bağımsız, devrimci, sosyalist, proleter ve enternasyonalist bir program ve örgüt inşası fikrini geliştirmeye girişti. Fabrikada işçi örgütlenmesi içinde edindiği sınıf mücadelesi deneyimlerini 1970’lerin başında Türkiye’de hemen hiç basılı eseri bulunmayan Troçki’den yaptığı çevirilerle birleştirmesi 55 yıllık mücadele hayatının ana rotasını çizdi.

O noktadan itibaren bütün ideolojik-teorik-politik-örgütsel çabası Türkiye’de Sürekli Devrim kuramının geliştirilmesi, Geçiş Programı anlayışının sınıf mücadelesine tercüme edilmesi, kendi kaderini tayin hakkı temelinde Kürt ulusal sorununun çözümü/tanımı ve Türkiye’de bağımsız devrimci, komünist, proleter ve enternasyonalist bir program ve örgüt inşa edilmesine yönelik oldu.

Yoldaşlarıyla 1978’e dek bu uğurda verdiği mücadele, Türkiye Troçkizminin kurucu dönemi oldu. Bu dönemde Troçki’nin birçok eserinin ilk kez çevrilmesine, basılmasına, dağıtılmasına bizzat öncülük etti. Bu amaçla yayınevleri kurulmasına (Eleştiri), politik çevreler oluşturulmasına (Sürekli Devrim) emek verdi. Troçkizm ve Dördüncü Enternasyonal bu çalışmalar sayesinde Anadolu topraklarında teorik, politik ve örgütsel olarak tanınmaya ve yerleşmeye başladı.

Aynı zamanda bu dönemde hep işçi sınıfı mücadelesi içinde fiilen yer aldı. DİSK üyesi oldu. Türkiye işçi sınıfının büyük önderlerinden Cenan Bıçakçı’yla omuz omuza çalıştı ve Ağaç Sanayi İşçileri Sendikası (ASİS) Genel Başkan Yardımcılığı yaptı. Çok sayıda işyeri örgütlenmesini sağladı. Türkiye işçi sınıfı tarihinin en militan mücadelelerinden Elka grevi başta olmak üzere birçok grev ve direnişin en başında yer aldı. Bir yandan da Türkiye’de bir Troçkist önderliğin ve partinin inşası çabasını kesintisiz devam ettirdi.

Nitekim 1978’den itibaren devrimci Troçkist İşçi Cephesi örgütü, beş yıllık bir kurucu dönemin ardından, çeşitli tartışma, birleşme ve ayrışmaların sonucu olarak ete kemiğe bürünmeye başladı. Bu aynı zamanda Morenizmin Türkiye’de ilk politik-örgütsel varoluşunun tarihsel adımıydı. İşçi Cephesi, 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesinde işçi sınıfı mücadelesi içinde bağımsız bir devrimci komünist örgüt olarak var oldu. Şubat 1980 tarihinde İşçi Cephesi’nin ilk sayısı bir askeri darbenin geldiği öngörüsüyle ve darbeye karşı genel grev çağrısıyla çıktı.

İşçi Cephesi’nin birçok militanı askeri cezaevlerinde ağır işkencelere maruz kaldı, idamla yargılandı. Muhittin Karkın biri DİSK/sendika, diğer İşçi Cephesi/örgüt olmak üzere iki davadan iki idamla yargılandı. Toplamda dört yıl askeri cezaevlerinde yattı. Ağır cezaevi koşullarına ve anti-Troçkist bir sol hareket gerçeğine rağmen İşçi Cephesi’nin temsilcileri teorik-politik birikimiyle ve duruşuyla sosyalist hareketin cezaevinde yatan birçok unsurunu etkilemeyi ve saflarına kazanmayı başardı.

1980’lerin ortasından itibaren sol/sosyalist hareketin yeniden yapılanma ve kümelenme döneminde 11. Tez, Zemin, Sınıf Bilinci gibi teorik-politik yayınlarda referans değerinde inceleme ve yazılarıyla yer aldı. Lakin amacı, yarım kalanı görevi tamamlamak ve devrimci Marksizmin uzun yürüyüşüne yeniden yol vermekti.

Bu doğrultuda Mayıs 1988’de ilk sayısı yayımlanan İşçi Sözü gazetesinin kurucularından oldu. İşçi sınıfı hareketine yönelik çok önemli çabaların adresi olan İşçi Sözü gazetesi işçi sınıfı içinde çalışma yöntemi, örgüt inşa anlayışı ve devrimci program konusunda bir ayrışma yaşadı.

Yürüyüş devam etmeliydi. Haziran 1990 tarihinde Sosyalizm gazetesinin kurucu kadrosunda yer aldı. Büyük Zonguldak maden yürüyüşü gibi tarihsel işçi mücadelelerine de tanıklık eden gazete başta enternasyonalizm kavrayışına dönük derin farklılıklar, yöntem ve program sorunları nedeniyle bölündü.

Şubat 1992 tarihinde, tarihsel İşçi Cephesi’nin organik devamı olan Enternasyonal Bülten’in kuruluşuna önderlik etti. Morenizmi Anadolu topraklarında bir gerçeklik haline getirdi. Enternasyonal Bülten’in 1994 yılında LIT’in seksiyonu olmasını sağladı. Eylül 1995 tarihinde Ufuklar gazetesini yayımladı.

Ağustos 2003 tarihinden başlayarak İşçi Cephesi’nin önce dergi, sonra gazete formatında 15 sene kesintisiz yayımlanmasının en önemli bileşeni oldu. 2018’den itibaren Gazete Nisan‘ın yayımlanmasını organize etti. Troçkist dergisini yayın hayatına kazandırdı.

1995’in sonundan 2017 yılı başına dek 21 yıl boyunca İspanya Devleti’nde yaşadı. Bu süre boyunca Enternasyonalist Mücadele örgütünün parçası oldu. Göçmen işçiler içinde ve uzun yıllar çalıştığı üniversite yurdunda öğrenci gençlik içinde etkisi halen devam eden çalışmalar yürüttü.

Ulusal ve uluslararası işçi sınıfı hareketine, sol/sosyalist harekete on yıllarca referans ve rehber olmaya devam edecek binlerce teorik-politik-pratik ürün verdi.

En önemli eseri, kurduğu İşçi Cephesi geleneğinin temeli üzerine yükselen İşçi Demokrasisi Partisi’dir. İDP’nin İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye seksiyonu olması, bütün ömrünü vakfettiği devrimci partinin inşası ve Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası çabasının muazzam bir buluşmasıdır. 24 Haziran 2023 saat 21.20’de bütün bu politik mirasını yoldaşlarına emanet ederek aramızdan ayrıldı.

Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima…

İşgal altındaki Batı Şeria’ya düzenlenen yeni Siyonist saldırıyı kınıyoruz

0

Soykırımcı Siyonist İsrail devleti, işgal altındaki Batı Şeria’ya son 20 yılın en ölümcül saldırısını gerçekleştirdi. Bu saldırının sonuçları şimdiye dek Filistinliler arasından 12 ölü ve 120 yaralı oldu. İsrail güvenlik güçlerinin Batı Şeria ve Cenin mülteci kampına yönelik bombardımanları ve baskınları, Pazartesi sabahı erken saatlerde çok sayıda asker ve zırhlı araçla başladı ve keskin nişancılar çok sayıda evin çatısına yerleştirildi. İsrail ayrıca en az 10 drone hava saldırısı düzenledi.

İsrail saldırısıyla karşı karşıya kalan yaklaşık 4.000 Filistinli Cenin’den kaçtı ve binlercesi de yerel hastanelere sığındı.

İsrail birlikleriyle birlikte çok sayıda inşaat makinesi şehre girerek Filistinlilerin evlerini yıktı, yollarda moloz bıraktı, trafiği engelledi, ambulansların ve acil servislerin yaralıları tahliye etmek için şehre ulaşmasını zorlaştırdı.

İsrail güçleri Cenin’de ayrım gözetmeksizin Filistinlilere saldırırken, El Halil gibi diğer yerlerde Filistin direnişini desteklemek için yüzlerce protestocu seferber oldu.

Filistin direnişiyle iki gün süren yoğun çatışmalar ve şiddetli bombardımanlardan sonra, Siyonist saldırganlık 5 Temmuz’da sona erdi. İsrail zırhlı birliklerinin geri çekilmesinden önce binlerce Filistinli, bu şiddet dolu Siyonist saldırganlığı protesto etmek için sokaklara döküldü ve ardından, saldırının sona erdirilmesiyle, kutlamalar için sokaklara çıkıldı.

Cenin baskını sona erdikten sonra Siyonist uçaklar Gazze Şeridi’ni bombaladı.

İşçilerin Uluslarası Birliği — Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bu Siyonist saldırıyı kınıyor ve kahraman Filistin halkıyla olan bütün dayanışmamızı ilan ediyoruz. Laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin talep etmeye devam ediyoruz.

İşçilerin Uluslarası Birliği — Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Akdeniz artık suç mahalli

0

Titanik batığına turistik gezi düzenleyen Titan denizaltısındaki beş ultra zenginin kurtarılması için milyonlarca dolar harcandı. Yolculardan her biri bu gezi için 250 bin ABD doları ödemişti. O sıralarda son zamanların en büyük göçmen facialarından biri yaşanıyordu. 750 göçmeni taşıyan tekne Yunanistan açıklarında batmıştı, yüzlerce göçmen kayıptı ve katliam sadece izlendi. “Akdeniz artık ölü deniz” diye boşuna demiyoruz. Son on yılda Akdeniz’de hayatını kaybeden göçmen sayısı en az 25 bin.

Akdeniz artık aynı zamanda bir suç mahalli. Sadece Akdeniz’de değil, sınırlarda da cinayet işleniyor. Bu suçların başlıca sorumluları arasında insan kaçakçıları kadar (belki de daha fazla) göçmen düşmanı sınırlar ören ve ikiyüzlü politikalar uygulayan Avrupa hükümetleri ve Avrupa için sınır bekçiliği yapıp çıkarcı politikalarını hayata geçiren Türkiye hükümeti var. Avrupa Birliği ülkelerinin işlemekte olduğu insanlık suçları sayısız. Örneğin Yunanistan, sınırlarında göçmenleri su ve gıda olmadan Türkiye’ye geri itme yöntemi uyguluyor. AB ülkelerinin uluslararası hukuka aykırı geri itme gibi uygulamaları nedeniyle kaybolan veya hayatını kaybeden göçmen sayısı binlerle ifade edilmekte. Geçen yıl Fas-İspanya sınırındaki Mellila’da sınırı geçmek isteyen 2 bin mülteciden 37’si katledilmiş, 77’si kaybolmuştu. 2015 yılında Macaristan polisinin sınırda mültecilere saldırması hâlâ akıllarda.

İngiltere, Ruanda ile işbirliği yaparak sığınmacıları “yeni bir hayat kurmaları” için Ruanda’ya göndermeyi planlıyor. Hükümet, Ruanda’yı son derece güvenli ve dünyanın en gelişmekte olan ülkelerinden biri olarak adeta pazarlıyor ve yalnızca uluslararası anlaşmaları ihlal etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu işbirliğine arsızca “yeni küresel model” diyerek ticari perspektifini de ortaya koyuyor. Temyiz Mahkemesi, Ruanda’nın riskli bir yer olduğu gerekçesiyle İngiliz hükümetinin bu planını reddetti. Ancak Başbakan Rishi Sunak, ülkeye gelen göçmen teknelerini durdurmakta ve ülkedeki sığınmacıları geri göndermekte kararlı.

İngiltere’nin sığınmacıları Ruanda’ya gönderme girişimi yeni değil. Geçen yıl Ruanda’yla yapılan bir anlaşmada sığınmacıların İngiltere’de iltica başvurusu yapmadan doğrudan Ruanda’ya gönderilmesi hedeflenmişti. Hatta Dışişleri Bakanı Liz Truss, bu programa Türkiye gibi ülkeleri eklemeyi önermişti. Bu tür planlar elbette “Türkiye gibi ülkeler”in iştahını kabartır, ne de olsa AB ve Birleşik Krallık ev sahipliği ve mülteci haklarının karşılanması gibi yükümlülükleri Türkiye gibi ülkelere bırakarak tonlarca fon veriyor ve ellerini temiz tutuyor. Bu fonların ne kadarının gerçekten sığınmacılar için kullanıldığı ise büyük bir soru işareti.

Son olarak Haziran ayında 27 AB ülkesinin içişleri bakanlarıyla yapılan Lüksemburg zirvesinde iltica reformu düzenlendi. Anlaşmaya göre AB sınırlarına gelmeyi başaran sığınmacılar 12 hafta gözaltı kamplarında tutulacak, iltica başvurusu kabul edilmeyenler ya geri ya da Türkiye gibi “güvenli” üçüncü ülkelere gönderilecek. Ondan sonrası artık sığınma ve iltica hakkı ihlalleri ve hükümetler arası pazarlıklar demek.

Göçmenlerin hayatının rejimler arasında pazarlık konusu olması kabul edilemez. Türkiye, Cenevre Sözleşmesi’ne coğrafi sınırlamayla taraf. Bu sınırlama doğrultusunda hükümet yalnızca Avrupalı sığınmacılara mültecilik statüsü veriyor. Mülteci olarak tanımadığı göçmenler içinse şartlı mülteci, geçici koruma gibi uydurma statüler uygulanıyor. Dolayısıyla ülkedeki milyonlarca göçmenin çoğu pek çok haktan mahrum kalıyor. Bu ihlalin son bulması için Cenevre Sözleşmesi’ndeki coğrafi sınırlama kaldırılmalıdır. Avrupa hükümetlerinin Türkiye’yi göçmen hapishanesi olarak kullanması sonlandırılmalı, sınırlar açılmalı ve AB ile Türkiye arasındaki Geri Kabul Anlaşması iptal edilmelidir. Hangi ülkede olurlarsa olsunlar göçmenlerin tüm hakları tanınmalı, hak ihlallerine son verilmelidir. Emperyalizmin kışkırttığı/desteklediği/yol açtığı savaşlardan, diktatörlük rejimlerinden ve yoksulluktan kaçmak zorunda kalan insanların haklarını savunmak yalnızca insani bir görev değil, aynı zamanda politik bir sorumluluktur.

Sol Köşe’de yerin daim Muhittin yoldaş!

0

Muhittin yoldaşımın teşviki ve desteği ile yazmaya başladığım bu köşede şimdi onun bu beklenmedik vedasının ardından bir yazı yazmak öyle zor ki… Ancak bunu, çok kıymetli yoldaşıma, ustama bir borç biliyorum.

Bu, kuşkusuz kişisel olandan daha da fazla, onun devrimci mücadele hayatı boyunca teorik-politik üretime ve yayına verdiği önem ve muazzam emek karşısında duyduğum bir borç.

Çünkü onun için işçi sınıfına yönelik devrimci Marksist bir yayın, önderliğin ve partinin inşası çabasının olmazsa olmazıydı; politik yayın tüm örgütsel faaliyetin merkezinde yer almalıydı. 1980 darbesi öncesinde çıkan İşçi Cephesi, sonrasında İşçi Sözü gazetesi (1988), Enternasyonal Bülten (1992), Ufuklar (1995) ve 2003 itibarıyla yeniden yayımlanmaya başlanan İşçi Cephesi bu anlayışının en önemli göstergeleri.

Onunla 2007 yılında tanışmamın ardından bu yayın faaliyetlerinin bir kısmında kendisiyle bizzat çalışma şansı yakaladım. Teorik-politik yayın Mesafe, İşçi Cephesi gazetesi ve son olarak 2018 Mart ayından beri birçok başka yoldaşımızla birlikte büyük çaba ile çıkardığımız Gazete Nisan.

Bu yayınların hazırlanış süreçleri, bizler için onun deneyiminden, sarih analiz ve Marksist çözümleme yönteminden faydalandığımız en kıymetli süreçlerdi. Öte yandan, o bu süreçleri kendisi de dahil her bir yoldaşın daha fazla tartışması, araştırması, yazması ve bunu politik/örgütsel faaliyetinin ayrılmaz bir parçası haline getirmesi için bir fırsat olarak görür ve bunu sonuna kadar zorlardı.

Onunla böylesi bir yayın faaliyeti içinde çalıştığınızda ilk fark ettiğiniz şey, onun yayını asla bir entelektüel faaliyet olarak görmemesiydi. O, yayın içeriğine de, üretilen ve ürettiği her bir yazıya da, öncü işçileri politik olarak donatma ve parti programı ile arasında bağ kurma; sürekli devrim ve geçiş programı anlayışını güncel politik sorunlar karşısında somutlaştırma ve yine işçi sınıfının güncel ihtiyaçları bağlamında propaganda ve ajitasyon alanını geliştirme ve genişletme kavrayışı ile bakardı. Tüm yazılarında, en yoğun analiz içerenlerinde bile bu kavrayışın apaçık yansımalarını görmek mümkün. 2018’den bu yana bu gazetede yazdığı Sol Köşe’deki yazılarında ise doğrudan öncü işçilere seslendiğini, onlarla alanda sürdürdüğü örgütlenme faaliyetlerinde açığa çıkan sorulara, tespit ettiği ihtiyaçlara cevap üretme çabasında olduğunu görebilirsiniz.

Hatta bir keresinde gazetemizin yıldönümü etkinliğinde eğlence amaçlı düzenlediğimiz bir “bilgi yarışması”nda katılanlara biraz da muzipçe bir soru sormuştuk: “Muhittin Karkın’ın sendikalardan bahsetmediği bir köşe yazısını söyleyiniz.” Çünkü böyle bir yazısını bulmak öylesine zordu ki! Kendisi böylesi anların çoğunda olduğu gibi bir kaşını havaya kaldırarak güya kızar gibi gülmüştü: “Aslında Dünya Kupası’nı yazmak istiyorum.”

Konu seçimlerindeki böylesi bir yönelim, onun gibi biri için elbette bir tesadüf veya kolaycılık değildi. İşçi sınıfının acil sorun ve ihtiyaçları içinde sendikalaşmayı, sendikalarda işçi demokrasisini ve sendikal bürokrasiye karşı mücadeleyi çok önemserdi. İşçilerin, işçi sınıfının en önemli araçlarından biri olan sendikaları sahiplenmesini ve dönüştürmesini zaruri bulurdu. Hatta temmuz sayısı için ilettiği son köşe yazısı da yine “mücadeleci sendikalar programının hayata geçirilmesi için” acil ihtiyacı hatırlatıyordu.

Yazacağı, yapacağı, ihtiyaç olarak gördüğü daha çok fazla konu vardı ancak maalesef ani kaybı ile şimdi sol köşemiz onsuz kaldı. Ancak yoldaşları, mücadele dostları olarak ne şanslıyız ki, devrimci partinin ve enternasyonalin inşası yolunda tüm yaşamını adadığı devrimci mücadelesinin bakiyesi olan politik ve örgütsel mirasını bizlere emanet bıraktı. Şimdi onu korumak ve geliştirmek büyük bir görev ve sorumluluk olarak önümüzde duruyor.

Ekonomi gerçekten rasyonel mi?

0

İki yıldan fazla bir süredir düşük faiz politikasıyla her koşulda ekonomik büyüme amacı güden ve ekonomi politikalarını buna göre biçimlendiren iktidar, “rasyonel ekonomi”ye dönüyoruz diyerek 27 ay sonra yeniden faiz artırdı. Biz de 27 ay önce tam olarak şöyle demiştik:

“Ya daha fazla faiz artırılarak enflasyonun inmesine ve ekonominin daralmasına göz yumulacak; ya da kredilerin yeniden artışı ve insanların geleceğe dönük gelirlerinin ipotek altına alınması pahasına, yeniden faiz indirilip ekonomi şişirilecek. ‘Faize karşıyım’ söyleminin politik bir temeli olduğunu biliyoruz. Faiz artışı sonucundaki ekonomik küçülmenin sorumluluğunu başka mercilere yıkmak, iç ve dış ekonomik aktörlere karşı sürekli bir ‘savaş’ halinde olduğunun mesajını vermek Erdoğan’ın seçim dönemi yaklaştıkça daha fazla kullanacağı argümanlar olacaktır.” (“Yüksek faize karşıyım” ekonomisi, Şubat 2021)

İki yıl önce bu yazı yazıldığında faiz yüzde 17’ydi. Pandemi ortamında tüketimin devamı, KOBİ’lerin ve şirketlerin yüzdürülmesi için gittikçe kademeli olarak düşürüldü. Bol ve ucuz para resmen etrafa saçıldı. Biz de bunu hayat pahalılığıyla zaten fazlasıyla deneyimledik. Peki şimdi faiz artışını nasıl okumak gerekir? Oysa Erdoğan, seçimden kısa bir süre önce 21 Nisan’da “Bu kardeşiniz iktidarda olduğu sürece faiz yükselemez,” demişti. Seçimden hemen sonra Mehmet Şimşek’i göreve atadıktan sonra ise şu açıklamayı yaptı: “Bazı arkadaşlar Cumhurbaşkanı faiz politikalarında ciddi bir değişime mi gidiyor gibi bir yanılgının içine düşmesin ama hazine ve maliye bakanımızın şu andaki düşüncesi noktasında biz kendisinin atacağı adımları kabullendik hayırlı olsun dedik,” diyerek zaten bir faiz artışına yol verdiğini belirtmişti. Neticede dağ fare doğurdu ve göstermelik bir artış yapıldı. Sonuç olarak TL değersizleştirilmeye devam edecek ama daha yavaş ve kademeli bir şekilde.

Burada Erdoğan her zaman faiz konusunda ideolojik bir yaklaşımı varmış gibi davransa da dediğimiz gibi o bir kapitalist ve piyasa kuralları, kendi politik bekası ve sınıf mücadelesinin o anki durumu neyi gerektiriyorsa kararları da o yönde alıyor. Mehmet Şimşek’in 22 Haziran günü attığı tweet her şeyi özetliyor aslında: “…felsefemizin temeli; teşebbüs hürriyeti, piyasa ekonomisi, dışa açık serbest kambiyo rejimi, dalgalı kur sistemi ve enflasyon hedeflemesi modeli ilkeleri tarafından belirlenen çerçeveye dayanmaktadır. Bugün Merkez Bankası’nın aldığı kararı bu çerçevede değerlendirmek gerek.” Bu zikzaklar rasyonel bir ekonominin kapitalizm altında zaten var olamayacağını gösteriyor. Sermaye çevrelerinin istekleri ve kârlılıklarının artması gibi gereklilikler üzerine kurulu bir ekonomide “akılcılık” beklenmemeli.

Neden planlı bir ekonomi?

Ekonomi politikaları da aslında sınıf mücadelesinin bir parçası. Sermayenin serbest piyasası ekonomik büyümeyi sadece patronların hissedeceği bir biçimde dizayn ediyor. Alım gücümüzün gerçekten artması için emek mücadelesini büyütmek şart, yoksa ne kadar artarsa artsın ekonomi büyüse bile her daim açlık sınırı düzeyinde kalan bir asgari ücrete tamah etmek zorunda bırakılacağız. Bu da bizi akıldışı ve plansız işleyen, işçi ve emekçileri ya işsizlik ya da enflasyon ile terbiye eden sermayedarların kâr ekonomisinden işçilerin planlı ekonomisine geçiş yapma zorunluluğuna götürüyor. Evet, bu tarihsel bir zorunluluk çünkü bu, insanlığın ve dünyanın geleceğiyle ilgili bir problem. Ulusal sınırları aşan, dünya ölçeğinde toplumsal işbölümüyle kurulacak planlı bir ekonomide dünya kaynakları da son derece verimli kullanılacak ve üretici güçler hiç olmadığı kadar gelişme yaşayacak koşullara kavuşacaktır.

Bunun için planlı ve merkezi bir sanayiye geçilmesi ve finansal alanı reel sektöre tabi kılacak bir iktisadi anlayışın ve programın yürürlüğe konması gerekir. Dış ticarette devlet tekeli, üretimde işçi denetimi ve tüm bankaların birleştirilmesi, bu programın sacayaklarını oluşturmalıdır. Bu yolun dışında, kâğıt üzerinde büyümenin bile yıkıcı sonuçlarının olduğu kaotik bir kriz ve toplumsal huzursuzluk içinde debelenip durmak zorundayız. Dolayısıyla acil sorunlarımızın gerçekçi çözümünün anahtarı, ekonomide üretenlerin yönetimi ve denetimi olmalı. İşçi sınıfı iktidarında ortalama bir insanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu tüm temel araçlar emtia olmaktan çıkarıldığında, insani gelişme için iktisadi büyüme de bir koşul olmaktan çıkacaktır. İşte o zaman rasyonel bir ekonomiden bahsedebilir hale geleceğiz.

Troçkizmin büyük kurucu önderi Muhittin Karkın’a veda ettik!

0

Canımız, yoldaşımız Muhittin Karkın’ı 24 Haziran günü apansız gelen bir kalp krizi sonucu kaybettik. 26 Haziran günü ailesinin, dostlarının, yoldaşlarının huzurunda ona veda ettik. Yoldaşımızın kaybının ani ve beklenmedik olması nedeniyle üzüntümüz tarifsiz. Varlığıyla bizleri onurlandırdığı için kendisine minnettarız. İDP/İUB-DE olarak onu asla unutmayacağız, politik mirasına sonuna kadar sahip çıkacağız.

Muhittin yoldaşımız sadece devrimci fikirleriyle, devrimci mücadelesiyle değil aynı zamanda hayatın en sıradan ve olağan anlarında da gerçek bir işçi sınıfı devrimcisiydi. Devrimcilik onun için giyilir-çıkarılır bir elbise değildi. İlişki kurduğu herkesi potansiyel yoldaşı olarak görürdü. Yoldaşı yapamadığını işçi sınıfının ve devrimci mücadelenin müttefiki olmasına çabalardı. Muhittin yoldaşımızı tanımış, dostu, yoldaşı olmuş herkes az çok onun bu özelliğine tanık olmuştur.

Muhittin yoldaşımız için işçilerin ve gençlerin hep ayrı bir yeri oldu. İşçilerle, gençlerle yoldaşlık etmek, onların eğitimiyle, fikirlerinin geliştirilmesiyle uğraşmak hayatında en mutlu olduğu zamanlardı. Önderliğin ve partinin inşasının ve sınıf mücadelesinin başarısının işçilerle ve gençlerle olacağına inanırdı.

Muhittin demek enternasyonalizm demekti. Onun için enternasyonalizm politik-örgütsel sürecin belirli bir aşamasında ulaşılacak bir seviye ya da uğrak yeri değildi. Daha en başından enternasyonalist olunması gerekliliğine inanır, ulusal ve uluslararası inşanın bir arada yürümesinin zorunlu olduğunu düşünürdü. Bütün hayatı boyunca da bu anlayış doğrultusunda hareket etti.

Muhittin yoldaşımız Türkiye’de Troçkizmin ana kurucu unsurlarından oldu. Morenist yöntemin ve devrimci Troçkist programın Anadolu topraklarında kök salmasını sağladı. 73 yıllık ömrüne sığdırdığı 55 yıllık mücadelesiyle işçi sınıfı hareketinde ve sosyalist hareket içinde devrimci Marksist bir gelenek inşa etti. 1970’lerde başlayıp bugünlere dek getirdiği kitlelerin devrimci sınıf seferberliği içinde devrimci önderliğin, partinin ve enternasyonalin inşası geleneği artık bizlere emanet…

Asgari ücret ile memur maaşlarına zam aldatmacası

0

Halihazırda 8.500 TL olan net asgari ücret, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun çalışmaları sonucunda 2023 Temmuz-Aralık dönemi için 11.402 TL olarak belirlendi. Bu miktar var olan ücrete göre yüzde 34, geçtiğimiz yılın ikinci yarısına göre de yüzde 107 oranında bir artışa karşılık geliyor. Memur maaşlarına ise temmuz ayı başında benzer bir zam yapılacağı ifade ediliyor.

İşçilerin lehine bir özveri olarak sunulan bu artış, ülkenin içinden geçtiği ekonomik kriz ve yüksek enflasyon koşullarında bir aldatmacadan ibaret. Sayı manipülasyonları nedeniyle hiçbir inandırıcılığı bulunmayan resmi verilere göre bile 2023 yılı enflasyonu, mayıs ayı itibarıyla yüzde 39,59 düzeyinde gerçekleşti. İşçilere büyük bir lütuf olarak ilan edilen asgari ücret artışı bu resmi enflasyonun bile altında. Bu artış, emekçinin günlük yaşamında derin bir şekilde hissettiği gerçek enflasyon karşısında ise hiçbir anlam taşımıyor.

Mevcut asgari ücret artışı, hükümet ve patronların aksi yöndeki propagandalarına rağmen, emekçilerin refah düzeyinde bir iyileştirme sağlamıyor. Belirlenen yeni ücret, olsa olsa var olan sefalet koşullarının devamını sağlayacak. Öyle ki, bu tutar dört kişilik bir aile için öngörülen yoksulluk sınırının (33.788 TL) üçte biri kadar ve açlık sınırı (10.373 TL) düzeyinde. Emeğiyle geçinen milyonlara söylenen şey, insanca bir yaşam sürmeyi sağlamayacak fakat hayatta kalmaya yetecek bir ücretle yetinmeleri. Oysa 14 Mayıs seçimlerinden önce dönemin Çalışma Bakanı Vedat Bilgin, asgari ücretin en az 500 dolar olacağını vaat etmişti. Belirlenen ücret ise açıklamanın yapıldığı tarihte 482 dolarla seçim vaadinin altında kaldı ve dolar kurundaki son artış nedeniyle sadece altı gün içinde 45 dolar eriyerek 437 dolar seviyesine geriledi. Bu eğilim önümüzdeki günlerde devam edecek gibi görünüyor. Nominal artışlar ne olursa olsun on milyonlarca ücretli çalışanın refah düzeyi azalıyor.

İşçilerin içinde bulunduğu sefalet koşulları kader değil. Patronlar kazançlarına kazanç katmaya devam ederken, işçilerin yaşam koşullarına ve ücretlerine gelince kaynak sorununun gündeme getirilmesinin inandırıcılığı yok. Somut talepler etrafında şekillenen, emekten yana bir politikayla insanca yaşamaya elverişli bir ücret pekâlâ mümkün. Her şeyden önce, sürekli artan hayat pahalılığı karşısında işçilerin alım gücünü iyileştirmek için tüm ücretlerin, ocak ve temmuz olmak üzere yılda iki kez yerine, en az her üç ayda bir olmak üzere enflasyon oranında otomatik olarak artırılması gerekiyor. Asgari ücretin belirlenmesi işçilerin ihtiyaçlarını dikkate almayan hükümet, patronlar ve bürokratik sendikadan oluşan bir komisyonun takdirine bırakılmamalı; asgari ücretin bu perspektifle sürekli güncellenmesini teminat altına alacak yasal düzenlemelerin yapılması zorunlu. Ücretlerin belirlenmesinde esas alınan enflasyon verileri ise şaibeli TÜİK değil, sendikalar ve bağımsız emek örgütleri tarafından belirlenmeli. Sendikaların temel gündemlerinden biri de ücret taleplerine yönelik birleşik bir mücadele örmek olmalı.

Kosova’da NATO gücü olmaya hayır!

0

Kosova’da erken genel seçimler, Sırp nüfusun yoğunlukta yaşadığı dört şehirde Sırplar tarafından boykot edilince yüzde 3,47 oranındaki katılımla gerçekleşti. Seçimin ardından belediye başkanlarının göreve başlamak istemesi sonucunda büyük protestolar başladı. Sırplar ile NATO askerleri arasında çıkan çatışma sonucunda onlarca NATO askeri ve Sırp yaralandı. Bunun ardından NATO Kosova Gücü’nün (KFOR) çağrısı ile Türkiye, Lüleburgaz’dan bir tugay komandoyu Kosova’ya “uzlaşı sağlamak” için gönderdi.

2008’de bağımsızlığını tek taraflı olarak ilan eden Kosova’ya dair tartışmaları temel olarak iki kampa ayırabiliriz. Bunlardan biri Sırbistan’ın toprak bütünlüğünü NATO’ya karşı savunan ve Miloşeviç’i antiemperyalist olarak tanımlayan bir kampken, diğeri de Sırbistan’ın Kosova politikalarının NATO’ya meşruiyet kazandırdığını ve ABD ve AB’nin desteğine rağmen Kosova’nın kendi kaderini tayin hakkını savunanların politikasıydı. İşçi Demokrasisi Partisi olarak o dönemde NATO’nun karşısında olmanın Kosovalı Arnavutların kaderini tayin hakkının savunusu ile mümkün olduğunu ifade ediyorduk. Bugün de görüldüğü üzere Balkanların yaraları hâlâ açık ve sorunlar basitçe ülkelere adlarını vermekle çözülemiyor. Kosova’nın bağımsızlığının ardından ABD-AB arabuluculuğu ile gerçekleşen Sırbistan ve Kosova görüşmelerinde Sırpların yoğunlukta yaşadığı dört şehre Kosova’nın Sırplar için belediyeler birliği kurma hakkı tanınması doğrultusunda bir baskı söz konusuydu. Ancak Kosova tarafından tanınmayan bu hak, Sırp nüfusun seçimleri boykotu ve yoğun protestosu ile karşılandı. Tam da bu noktada Sırbistan Cumhurbaşkanı Vučić orduya Kosova sınırına tahkimat yapma emri verdi. Bir kez daha yetersiz kalan NATO güçleri ise destek olarak Türkiye’den asker göndermesini istedi.

Hükümet yanlılarının bu çağrıyı Türkiye’nin gücünü ve etki alanını artıran bir gelişme olarak pazarlama çabası ise tartışılması gereken pek çok başka sorunu örtüyor. NATO bölgeye Amerikan ya da Avrupalı güçlerinin değil, Türkiye’nin sürülmesini isteyerek aslında bir maşa kullanmak istiyor. Öte yandan çatışmaların artması bir kez daha NATO’nun bölgedeki gücünü artırırken Kosova’da yaşayan Sırpların temel demokratik haklarının da çiğnenmesine sebep oluyor. NATO güçlerinin manevra ile Sırpların kimi haklarını tanıması olası olsa da böylesi bir gelişme dahi bir kez daha bölgede NATO’nun etkisini artıracak, bölgeyi istikrarsızlaştıracak bir etmen olarak karşımızda duracak.

Emperyalizmin askeri gücü olan NATO’nun politikaları Balkanlarda yaşayan tüm halklara güvensiz ve yoksul bir yaşamın garantisini veriyor. Tüm işçi ve emekçilerin Kosova’daki Sırpların temel demokratik haklarının yanında olmaları ve bölgeden NATO güçlerinin çekilmesi çağrısında bulunmaları kalıcı bir barış için ilk adımın ne olduğunu bizlere göstermeyi sürdürüyor. Öte yandan “dış güçlere” karşı antiemperyalist bir mücadelenin hamaset dolu sözlerle değil, NATO için gönderilen askerlerin geri çekilmesi ve NATO üslerinin kapatılması ile mümkün olacağı da bir kez daha görülmüş oldu.

İUB-DE’den Muhittin Karkın yoldaş için taziye mesajı

0

Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve gazetemiz yazarlarından Muhittin Karkın’ı 24 Haziran günü ani ve beklenmedik bir şekilde kaybettik. Aşağıda İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), Muhittin Karkın yoldaş için ilettiği taziye mesajını, okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

İşçi Demokrasisi Partisi’nden yoldaşlarımıza,

Ahmet Muhittin Karkın yoldaşın beklenmedik ve elim vefat haberini almış bulunuyoruz. Onu hepimiz kısaca Muhittin olarak bilirdik.

Bu zor zamanda çocuklarının, torununun, tüm ailesinin, dostlarının ve özellikle de İDP’den yoldaşlarının yanında olduğumuzu ifade etmek istiyoruz ve hepinizi selamlıyoruz.

Muhittin’in aramızdan ani ayrılışı hem sizler hem de tüm enternasyonalimiz için büyük bir kişisel ve politik kayıp. 50 yılı aşkın bir zamanını devrimci partinin ve enternasyonalin inşasına adayan büyük bir devrimci öndere veda ediyoruz. Bu 50 yıllık mücadelesini Troçkizm safları içerisinde ve büyük kısmını da Nahuel Moreno tarafından kurulmuş olan akımımız dahilinde sürdürdü.

Kendisi ile İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in bir militanı ve önderi olarak birlikte mücadele etmiş olmaktan onur ve gurur duyuyoruz.

Türkiye’de Troçkizmin kurucularındandı ve işçi hareketi içerisinde partinin inşası yönünde daima tutku ile mücadele etti. Kendisi aynı zamanda bir sendikal önderdi. ’80 darbesinin ardından hapis yattı ve diktatörlük rejimi tarafından idam cezası ile yargılandı. Enternasyonalist militanlığını 20 yıl boyunca İspanya Devleti’nde sürdürdü. Ve 2017’de Türkiye’ye dönerek İDP’nin önderlik ekibine dahil oldu. Ve İDP’nin İUB-DE’ye katılma sürecinde çok önemli katkıları oldu. Çünkü enternasyonalist mücadele onun için her şeyin başında yer alıyordu. Aralık ayında gerçekleşecek İUB-DE kongresine katılmak için hazırlık yaptığını biliyoruz. Bunun için planladığı Arjantin seyahati ne yazık ki gerçekleşemedi.

Muhittin yeni kuşaklara çok önemli bir miras devrediyor. Onun mirası partinin yani İDP’nin ve enternasyonalin yani İUB-DE’nin inşası için mücadele etmektir. Muhittin bize enternasyonalist militanlıkta ısrarın çok önemli bir örneğini gösterdi.

Bir kez daha haykırıyoruz: Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Uluslararası Yürütme Kurulu

Bürokratlardan bir ihanet daha

0

Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve gazetemiz yazarlarından Muhittin Karkın’ı 24 Haziran günü ani ve beklenmedik bir şekilde kaybettik. Muhittin yoldaş vefatından kısa süre önce gazetemizin temmuz sayısı için yazılarını ulaştırmıştı. “Bürokratlardan bir ihanet daha” başlıklı bu yazısında Muhittin yoldaş, sendikal bürokrasinin işçi sınıfını sefalete mahkûm edişini ele alıyor ve “mücadeleci sendikal akımın” kurulmasının acil gerekliliğini vurguluyor.

Geçen aralık ayında asgari ücretin açıklanmasından hemen önce “10 bin lira olsa neye yarar?” diye yazmıştık; açıklanan 8.500 lira iki ay sonra hiçbir işe yaramamış, eriyip gitmişti. Şimdi de tam “15 bin lira olsa neye yarayacaktı?” diyorduk ki, ihanet rakamı 11.402 lira olarak açıklandı. Bu kez iki aya bile kalmadan bu rakamın hiçbir işe yaramayacağı görülecek. Emekçiler daha fazla yoksullaşmaya bir kez daha mahkûm edildiler.

Ama sorunun daha büyüğü başka bir yerde. Yeni Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek patronların kraliyet örgütü TÜSİAD’la görüşüyor ve onlarla “aman patronların kârlarını düşürmeyelim” anlaşmasına varıyor. Öbür yandan sendikal bürokrasinin genel kurmayı Türk-İş, “yıllık ortalama enflasyon yüzde 63,72” yalanıyla (gerçekte yüzde 100’ün üzerinde) masaya oturup yüzde 34’e imza atıyor. Bu arada tabii rejim adına emekçiler üzerinde ahlak polisliği görevini üstlenmiş olan Hak-İş Erdoğan’a ve yeni bakanlara “hayırlı olsun” ziyaretleri yapıyor.

Peki, ya DİSK? DİSK’in “amiral gemisi” Birleşik Metal sendikası “Mayıs 2023 dönemi için dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 10 bin 72 lira, yoksulluk sınırını ise 34 bin 838 lira olarak açıklıyor, bu arada DİSK başkanı Arzu Çerkezoğlu da “Asgari ücret yoksulluk sınırının en az yarısı olmalı” diye demeç veriyor. Başka ne yapıyorlar? Hiçbir şey, açıklanan asgari ücreti lafzen eleştirip olmuş bitmiş kabul ediyorlar.

İşin acı yanı, işçilerin neredeyse yüzde 65’ini ilgilendiren asgari ücretin belirlenmesinde emekçilerin hükümet, patron ve sendika bürokrasisinin cenderesi arasına sıkıştırılmış olması. Hükümet patronlarla anlaşıyor, Türk-İş’le pazarlık mizanseni düzenleniyor, sonra “Al işçi, sana bu kadarını layık gördük,” diyor. İşçilerden de buna “eyvallah” demeleri bekleniyor. Ne öncesinde ne sonrasında lafın ötesinde ne bir protesto ne bir grev ne başka bir eylemlilik. Bu tiyatroya bir son vermek gerekiyor artık.

İşçi sınıfını bu eylemsizliğe, patronlardan bu şekilde inayet beklemeye mahkûm edenler sendika bürokratları. Koca koca sendikalar rejimin çizdiği emek düşmanı sınırlar içinde sınıfa ihanetlerini kolayca gerçekleştiriyorlar. 1970 yılının 15-16 Haziran günlerinde işçiler hükümetin sendikalar ve TİS yasalarında yapmaya çalıştığı emek düşmanı değişiklikleri muhteşem bir seferberlikle çöpe atmayı başarmışlardı. Bugün neden daha da kötüleşen bu yasalara, asgari ücret yasasına ve diğer baskı yasalarına karşı mücadele edilmiyor? Çünkü buna cesaret eden sendika önderlikleri yok. Hepsinin başına bürokratlar çökmüş durumda. Sadece hükümetin ve patronların çizdiği sınırlar içinde körebe oynuyorlar. Kapitalist devlete biat etmiş durumdalar.

Buna bir son vermek gerekiyor. İşçi sınıfı ekonomik, sosyal ve demokratik hakları için seferber olmalı. Ama bu seferberlik için birleşik bir önderliğe ihtiyaç var. Sendika ağalarının cenderesini kırmak, işçilerde “başarabiliriz” cesaretini ve güvenini uyandıran bir önderlik. Sendikalarda sesi kısılmış, azınlıkta bırakılmış dürüst ve militan sendikacılardan; sendika bürokrasisi içinde yükselmeyi değil, sınıf yoldaşlarının haklarını savunan temsilcilerden; işyerlerindeki öncü işçilerden; sınıfın mücadelesine destek veren aktivistlerden oluşacak bir “mücadeleci sendikal akım” kurulabilir ve kurulmalıdır.

İşçi demokrasisine dayalı asgari bir “mücadeleci sendika programı” çerçevesinde el ele veren böylesi bir akım mücadeleye yeni bir nefes, yeni bir cesaret ve yeni bir özgüven getirebilir. Ve tabii meclise girmiş olan emek yanlısı tüm milletvekilleri kendilerini bu mücadelenin hizmetine adayabilir. İşçi sınıfı bürokratların tiyatrosuna mutlaka son vermeli, mücadele tarihinin yeni perdesini açmalı. Hem de hükümetin ve patronların saldırı planlarının daha da sertleştiği bu dönemde.

Türkiye sosyalizminden Muhittin Karkın yoldaş için taziye mesajları

0

İşçi Demokrasisi Partisi kurucularından Muhittin Karkın’ın aramızdan ayrıldığını üzüntüyle öğrendik. Sosyalizm mücadelesinde miras bıraktığı deneyim unutulmayacak. Başta İDP’li yoldaşlarımız olmak üzere tüm işçi sınıfının başı sağolsun.

Türkiye İşçi Partisi

İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komitesi üyesi olan ve yaşamını sınıfların, sömürünün, sınırların, savaşların olmadığı bir dünya mücadelesine adayan Ahmet Muhittin Karkın yaşamını yitirdi. İDP’li yoldaşlarına, mücadele arkadaşlarına, sevenlerine başsağlığı diliyoruz.

UİD-DER

Bu topraklarda devrimci Marksizmin gelişimi için hem ulusal hem de uluslararası alanda çaba gösteren Muhittin Karkın’ın beklenmedik vefat haberini üzüntüyle öğrendik. Kurucusu olduğu İşçi Demokrasisi Partisi’ndeki yoldaşlarına, dostlarına ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz.

Marksist Tutum

İDP kurucularından Ahmet Muhittin Karkın’ın vefatını üzüntüyle öğrendik. Muhittin Karkın, teorik ve tarihsel farklılıklarımıza rağmen Türkiye’de Troçkist mirasın gelişmesi için önemli bir isimdi. SEP olarak tüm İDP üye ve sempatizanlarına başsağlığı diliyoruz.

Sosyalist Emekçiler Partisi

Türkiye’nin ilk Troçkist militanlarından, İDP merkez komite üyesi, ömrünü sosyalist dünya devrimine adamış, değerli mücadele arkadaşımız, yoldaşımız Muhittin Karkın’ın ölüm haberini büyük bir üzüntüyle karşıladık. Yoldaşlarının, yakınlarının, işçi sınıfının başı sağ olsun.

Patronsuz Dünya

Bu topraklarda Devrimci Marksist hareketin kuruluş yıllarında büyük emeği geçmiş, her daim sosyalist mücadelenin içinde yer almış Muhittin Karkın yoldaşımızı yitirdik. Başta UIT-CI ve İşçi Demokrasisi Partisi olmak üzere tüm sosyalist hareketin başı sağ olsun.

İmdat Freni

Türkiye Trotskizminin bilinen ilk kuşağının, 1970’li yıllarda hareketi başlatan kuşağın önde gelen militanlarından, 12 Eylül sonrası dönemde 1987 seçimlerinde Sosyalist Aday kampanyasında yapılan ortak faaliyetin ürünü olarak kurulan Trotskist birlik denemesinde yer almış olan kadrolardan, 1988 yılında Sınıf Bilinci dergisinin kurulmasında aktif bir rol almış aydınlardan, 1989 ayrılığında Patronsuz Generalsiz Bürokratsız Sosyalizm hareketinin kurucularından, 1991’den itibaren hem Sınıf Bilinci’nden hem Patronsuz Generalsiz Bürokratsız Sosyalizm grubundan ayrılarak uluslararası Trotskizmin Nahuel Moreno önderliğinde oluşturulan kanadının Türkiye seksiyonunun inşası yolunda çalışan, Morenocu kanadın kendi içinde bölünmesinden sonra UIT-CI adlı uluslararası örgütle birlikte mücadeleye devam eden ve bu örgütle bağ içinde inşa edilen İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucu önderlerinden olan Muhittin Karkın (Yusuf Barman, Ahmet Muhittin) bir kalp krizi sonucunda hayatını yitirmiş bulunuyor.

Devrimci İşçi Partisi, İşçi Demokrasisi Partisi’nin yönetimine ve bütün üye ve sempatizanlarına bu önemli kayıp dolayısıyla başsağlığı diler ve dayanışma duygularını ifade eder…

Devrimci İşçi Partisi

Ülkemizde sosyalizm mücadelesine değerli katkıları olmuş Muhittin Karkın yoldaşı kaybetmenin üzüntüsünü paylaşıyorum. Ailesine, yoldaşlarına ve sevenlerine sabırlar diliyorum. Muhittin Karkın yoldaşı hep mücadelesiyle hatırlayacağız.

Erkan Baş

Fransa’da isyan: Nahel için adalet!

0

Fransa’da Paris’in batısındaki Nanterre kentinde 27 Haziran günü aracıyla seyrederken dur ihtarına uymaması üzerine polis tarafından infaz edilen Nahel Merzouk için düzenlenen protesto eylemlerinde beşinci gün geride bırakıldı. Henüz 17 yaşında Cezayir asıllı bir genç olan Nahel, kent yoksullarının yoğun olarak yaşadığı Paris banliyölerinden Nanterre’de tek başına annesi tarafından büyütüldü. Devlet şiddetine kurban gittiğinde, eğitimini bir elektrik meslek okulunda sürdüren genç bir işçi çocuğuydu.

Nahel’in ölümü, polisin meşru müdafaa söylemlerinin aksine açık bir infazdır; olay görüntülerinde Nahel’in polis tarafından araç içinde bitişik atış sonucu yaşamını yitirdiği açıkça görülüyor. Nahel’in ölümü münferit bir olay veya kaza değil, aksine devletin emek düşmanı ve ırkçı politikalarının sonucu sistematik bir saldırı dalgasının parçasıdır. 2005 yılında Clichy-sous-Bois’da Zyed Benna ve Bouna Traoré adlı iki gencin polisten kaçarken ölümü üzerine patlak veren büyük seferberlik ile 2016’da polis karakolunda şüpheli bir şekilde ölen Adama Traoré gösterileri başta olmak üzere sayısız mücadele hâlâ akıllarda. Fransız kapitalistleri ve onun devlet aygıtı içindeki temsilcileri toplumsal ve ekonomik saldırılarını başarıya ulaştırmak amacıyla ırkçılığı ve şiddeti, işçi sınıfının bölmek için bir araç olarak kullanıyorlar.

İnfazın ardından özellikle Paris çevresinde göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde patlak veren seferberlik, ırkçılık ve baskı karşıtı nitelik taşıyor; bu bakımdan meşru ve politiktir. Seferberliğin, medyaya yansıyan kundaklama, yağma ve şiddet görüntüleri üzerinden kriminalize edilmesi çabaları boşuna. Ortada bir şiddet varsa bunun asıl sorumlusu polis, İçişleri Bakanı Darmanin, Macron hükümeti ve genel olarak emekçilere yönelik ırkçı ve baskıcı şiddet politikalarını sürdüren kapitalist düzenin tüm aktörleridir.

Irkçılık ve baskı politikaları sınıf mücadelesinden bağımsız değil; ekonomik kriz, artan enflasyon, düşük ücretler, yoksulluk, işsizlik, kamu harcamalarının azaltılması karşısında biriken toplumsal öfkeyi bastırmakta başvurulan araçlardan yalnızca biri. Dolayısıyla Nahel için adalet seferberliği yalnızca ırkçılık, göçmen düşmanlığı ve İslamofobi çerçevesinde anlaşılamaz; genel olarak toplumsal, ekonomik ve ekolojik krizin bir parçası.

Başta Macron olmak üzere siyasiler bir yandan sağduyu ve şiddetin sonlandırılması çağrılarında bulunurken, diğer yandan seferberliği polis şiddetiyle bastırmaya ve olağanüstü hâl ilan etmeye çalışıyor. Sosyalist Parti (PS) ve Fransız Komünist Partisi (PCF) gibi, seferberliğin bu niteliğini görmezden gelerek yalnızca sağduyu ve şiddete son verilmesi çağrısında bulunan birtakım sol partiler, toplumsal mücadelenin keskinleştiği bir dönemeçte ırkçı burjuva düzen yanında saf tutuyorlar. Biz devrimci Marksistler ise emekçi kitleleri sağduyuya ve seferberliği sonlandırmaya değil, bu seferberliğe neden olan devlet şiddetinin hesabını sormaya, Nahel için adalet talebini ve seferberliği yükseltmeye çağırıyoruz.

Emekçi halkın meşru öfkesi, daha çok geceleri açığa çıkan örgütsüz ve dağınık eylemlerle açığa çıkıyor. Ancak bu niteliği, aynı zamanda bu seferberliğin en büyük sınırlılığını oluşturuyor. Seferberliği birleştirip devamlılığını sağlamak ve yeni Nahel’lerin katledilmesinin önüne geçmek sendikaların, emek örgütlerinin ve sosyalist partilerin ırkçılık ve kapitalizm karşıtı bir eylem programı etrafında bir araya gelmesi ve seferberliğin örgütlü biçimde devam ettirilmesiyle mümkün.

Özellikle son on yıl içinde kapitalizmin işçi sınıfına yönelik toplumsal ve ekonomik saldırılarını gerçekleştirmek amacıyla emekçilere yönelik uygulanagelen antidemokratik şiddet politikalarına son verilmeli.

Polisin emekçilere karşı silah kullanma yetkisi dahil olmak üzere 2017’de meclisten geçirilen şiddet yasaları derhal yürürlükten kaldırılmalı, polis halk karşısında silahsızlandırılmalı.

Polis cinayetlerinde polisi koruyan sistematik cezasızlık politikasına son verilmeli, Nahel’leri katleden devlet görevlileri ve sorumlular cezalandırılmalı.

Olağanüstü hâl ilanından vazgeçilmeli. Seferberlik sırasında gözaltına alınan binlerce kişi derhal serbest bırakılmalı.

Polis ve ordu içinde varlığı uzun süredir bilinen aşırı sağcı unsurlar tasfiye edilmeli.

Rusya’nın paralı askerlerle yaşadığı kriz Ukrayna işgalinin başarısızlığını gösteriyor

0

Wagner Grubu lideri Yevgeni Prigojin ile Rus askeri yönetimi arasında Ukrayna’daki çatışmalarla ilgili olarak yaşanan anlaşmazlık, özel askeri gruptan savaşçıların Ukrayna’daki cephe hattını terk ederek Rusya’nın güneyindeki Rostov şehrini ele geçirdiği ve başkente doğru yürüyüşe geçerek Moskova’ya 200 km kadar yaklaştığı bir isyana yol açtı, ancak 24 saat geçmeden 24 Haziran Cumartesi günü Putin ile varıldığı açıklanan bir anlaşmayla geri çekildiler.

Kremlin, Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko’nun (Putin’in müttefiki) arabuluculuğuyla Prigojin ve birliklerinin Belarus’a gideceği ve haklarında herhangi bir cezai kovuşturma yapılmayacağı konusunda anlaşmaya varıldığını bildirdi.

Wagner grubunun isyanından önce Prigojin aylardır Rus generallerini kendilerine mühimmat vermedikleri için eleştiriyor ve suçluyordu.

Bu yazı yayımlanırken, Prigojin ve Putin arasındaki anlaşmazlığın bu anlaşmayla çözülüp çözülmediği hâlâ belirsizliğini koruyor. Ancak bunun ötesinde, bunun Rus devletinde ve Putin rejiminde, büyük ölçüde Ukrayna’nın başarısız işgali tarafından tetiklenen derin bir krizi gösterdiği açıktır.

Şimdi Ukrayna, ülkenin güneyinde Rusların elindeki yüzlerce köyü ele geçirerek karşı saldırıya geçti. Ukrayna halkının askeri direnişi Rusya’nın başarısızlığının temel nedenidir. Çünkü aradaki büyük fark Rusya’nın lehine olan askeri güç değil, moral farktır. Başka bir deyişle, Ukrayna halkının morali çok yüksek, bu yüzden başından beri cephede binlerce gönüllü var, Rusya’nın sahip olmadığı bir halk birliği var. Rus askerlerinin savaşta moralsiz olduklarına dair çok sayıda kanıt var ve bu da gerilemelerinin temel nedenlerinden biri oldu.

Bu nedenle Putin komutanları değiştirmek ve ayrıca neofaşist bir oligark tarafından yönetilen özel bir askeri şirkete, paramiliter Wagner grubuna başvurmak zorunda kaldı. Putin’in izniyle bu grup, paralı askerlerinin çoğunu hapishanelerden, ciddi suçlardan hüküm giymiş ve -paralı orduya katılmaları şartıyla serbest bırakılan- mahkûmlardan topladı.

Emperyalist bir devletin özel paralı ordulara başvurması onun kriz düzeyini göstermektedir. ABD son 30 yıldaki tüm işgallerinde zaten paralı askerler kullanmıştır. Rusya da Suriye, Sudan ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki operasyonlarda Wagner grubunu kullandı. Ancak Wagner grubunda olduğu gibi paralı askerlerin kendilerini kiralayan hükümete karşı silahlı isyan başlatması ve ardından onlarla anlaşmaya varması çok ciddi bir kriz durumunu gösteriyor.

Elbette Wagner grubu ve lideri Prigojin ilerici hiçbir şeyi temsil etmiyor. Aksine, Ukrayna’nın işgalini güçlendirmeyi ve daha acımasız hale getirmeyi amaçlıyorlar. Ancak bu çatışma kuşkusuz Rus emperyalizmini zayıflatmakta ve işgalin başarısızlığını göstermektedir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak; Rus işgalinin başlangıcından bu yana ABD ve NATO emperyalizminin bu çatışmadan yararlanarak ve devlet başkanı Zelenski ile de anlaşarak Ukrayna’yı bir yarısömürge olarak ele geçirmek istediğini ifşa ettik. Ancak her şeyden önce, Rus işgalcileri ciddi bir krize sokan Ukrayna halkının direnişiyle tam dayanışma çağrısında bulunuyoruz. Ukrayna halkının işgale karşı kahramanca direniş mücadelesini selamlıyoruz! Rus emperyalist işgalciler dışarı!

Hugo Blanco, sosyalizme dek, daima!

0

Çevresi tarafından Hugo Blanco olarak tanınan Angel Hugo Blanco Galdós, 25 Haziran’da, 88 yaşında ve akrabalarıyla çevrili bir şekilde İsveç’te vefat etti. Geçtiğimiz yıl sağlığı çok bozulmuştu. Hugo Blanco, geçtiğimiz yüzyılın 60’lı yıllarından bu yana Latin Amerika’nın en önde gelen köylü lideriydi. Mücadele sancaklarını o kadar uzun süre korudu ki, birkaç ay öncesine kadar Peru’nun Cusco kentinde yaşarken, yerel köylü birliğinde çalışmalarını sürdürmeye devam ediyordu. Ancak son süreçte daha iyi tıbbi yardım alabilmek için İsveç’e geçti. Onu kaybıyla, militan eylemleri Peru’nun çok ötesinde tanınan, örnek bir devrimci antikapitalist savaşçıyı yitirmiş olduk.

Yoldaşımız mücadelesine çok genç yaşta başladı. 1957’de Arjantin’in La Plata şehrinde üniversite öğrenciliği yaparken Nahuel Moreno önderliğindeki Troçkist akıma katıldı. O günlerden başlayarak, Cusco Köylü Federasyonu’nun önderi olarak devam ettiği mücadelesini son günlerine dek sürdürdü. Tam da doğduğu bölgede, Morenist akımın rehberliğinde, 1959’da La Convención ve Lares vadilerinin köylüleri arasında örgütlenerek, büyük toprak sahiplerine karşı toprakları ele geçirme eylemlerine katıldı. Bu mücadelede Hugo Blanco, yalnızca toprağın ele geçirilmesini değil, aynı zamanda kitlesel bir sendika örgütlenmesini de teşvik eden tartışmasız bir köylü önderi olacaktı.

Bu mücadele toprak reformu için önemli ilerlemeler kaydetti ve kıtamızın en önemli köylü mücadelelerinden biri oldu. Hugo yoldaş tam da bu nedenle büyük toprak sahiplerinin acımasız şiddetiyle karşı karşıya kaldı. Hugo Blanco, kitlelerin büyük bir Troçkist önderi olmanın yanı sıra zulüm gören bir devrimci olacaktı. Küba Devrimi’nin ve onun fokocu taktiklerinin etkisi bu dönemde zirvedeydi, bu da Peru hükümetinin Hugo Blanco’yu gerilla olmakla suçlamasına zemin oluşturdu. Aynı zamanda Peru partisinin bir kesimi de, Nahuel Moreno’nun köylü mücadelesiyle bağlantıyı sürdürüp, bu mücadeleyi kentlerle birleştirmek için devrimci partiyi inşa ederek süreci ilerletmek konusundaki ısrarına karşı, fokocu teoriyi savunmaya başladı (Bkz: Peru: İki Strateji, Nahuel Moreno*, CEHuS Yayınları, nahuelmoreno.org).

Bu bağlamda Peru hükümeti 1963 yılında Hugo Blanco’yu asılsız suçlamalarla hapse attı ve ölüm cezasına çarptırdı. Ancak dönemin sanatçılarının, sendikal ve siyasi liderlerinin ve entelektüellerinin katıldığı dünya çapında örgütlenen devasa bir kampanya hayatını kurtarmayı başardı. Bu kampanya kapsamında Jean Paul Sartre’ın 28 Kasım 1966’da Paris’te Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen bir eylemde okuduğu mesajı aktarıyoruz:

“Peru’da eski öğrenci ve büyük köylü lider Hugo Blanco kurşuna dizilmekle tehdit ediliyor […] Suçu: Ülkenin en sefil kırsal bölgesinde yaşayan köylüleri ilk kez sendikalaştırmak. [… ]Bu köylüler topraklarını kendilerinden çalan toprak sahiplerinden geri almayı başardı. […] Hugo Blanco ölmeyi hak etmiyor.”

Bu dünya çapındaki kampanya, Peru hükümetini ölüm cezasını 25 yıl hapis cezasına çevirmeye zorladı.

Daha sonra Hugo, 1970 yılında Velazco Alvarado askeri hükümetinin çıkardığı af yoluyla serbest bırakıldı ve Meksika’ya sürgüne yollandı. O yıl kitabı Tierra o Muerte (Toprak ya da Ölüm) yayımlandı ve birkaç dile çevrildi. Tam da o kitapta Nahuel Moreno’dan şu sözlerle bahsediyordu: “Marksist eğitimimi aldığım yer, önderleri olarak Nahuel Moreno’nun öne çıktığı Arjantin’deki Troçkist partiydi.” Daha sonra, Peru partisini (Devrimci Sol Cephe) neredeyse yok eden gerilla sapmasına değinen Hugo Blanco şunları yazıyordu: “İlk tepkiyi gösterip bu sapmaya karşı ciddi bir mücadele başlatmanın hakkı, Latin Amerika Troçkizminin başlıca teorisyeni olan yoldaş Nahuel Moreno’ya verilmelidir.”

Hugo Blanco 1972’de Arjantin’e gitti. Burada Lanusse askeri hükümeti tarafından gözaltına alındı ve İsveç’e iltica ettiği Pinochet darbesine kadar yaşayacağı Şili’ye sınır dışı edildi. 1976’da, Morales Bermudez askeri hükümetine karşı gerçekleşen büyük halk protestolarının ardından Blanco, Peru’ya döndü ve İşçi, Köylü, Öğrenci ve Halk Cephesi’nin (FOCEP) Kurucu Meclisi adayı oldu. Burada, aralarında metal işçisi Enrique Fernandez Chacon’un da bulunduğu Sosyalist İşçi Partisi’ne (PST) katıldı. Bugün Fernández Chacón, Peru’daki İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) seksiyonu PT-UNIOS’un (İşçi Partisi – Birleşelim) önderlerinden biridir. Son günlerine kadar süren bu yoldaşlık ilişkisi, birlikte Lucha Indígena (Yerli Mücadelesi) gazetesini çıkarmalarının zemini oldu. Bahsettiğimiz seçimde Hugo Blanco en yüksek oyu alan Kurucu Meclis vekili olacak ve Peru solunun referansı haline gelecekti. FOCEP’in gerçekleştirdiği bu büyük seçim başarısı, Troçkist köylü önderi Hugo Blanco, Troçkist işçi önderi Enrique Fernández Chacón, Troçkist önder Ricardo Napurí (POMR) ve benzeri isimleri 1978 ile 1980 yılları arasında Kurucu Meclis’e milletvekili olarak yolladı. Blanco, 1980-1985 döneminde milletvekilliği, 1990-92’de ise senatörlük görevi yaptı.

Hugo Blanco şüphesiz dünya çapında bir siyasi figürdü ve birçok yönden bir efsane haline geldi. Siyasi duruşları ne olursa olsun, önemli yazarların onun mücadelesine ses vermiş olmaları tesadüf değildir. Örneğin İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm, İlkel Asiler adlı kitabında Hugo’nun başını çektiği köylü mücadelelerine bir bölüm ayırmıştı. Hayatı, Malena Martínez tarafından çekilen ve ülkesinde sansürlenen “Hugo Blanco, rio profundo” gibi belgesellere konu oldu. 2003 yılında Blanco, yerli ve köylü mücadeleleri deneyimi üzerine başka bir kitap daha kaleme aldı: Nosotros los indios (Bizler Yerlileriz).

Yoldaş Enrique Fernández Chacón’un, yoldaşını etkileyen hastalıkla mücadele için düzenlenen dayanışma kampanyasını organize ederken söylediği gibi: “Siyasetin inişli çıkışlı yolları bizi ayırdı, ancak birliğimizi 50 yıldan fazla bir süre asla engellemedi.” Blanco, 80’li yıllardan sonra akımımızdan uzaklaştı ve zamanla yerliliğe yöneldi, Zapatistalara ve yatay örgütlenmelere sempati duydu. Ama siyasi gelişiminde Nahuel Moreno’nun önemini her zaman ifade etti. Ocak 1987’de Moreno öldüğünde akımımızdan hâlihazırda uzaklaşmış olan Hugo Blanco şu mesajı gönderdi:

“Bugün yoldaş Nahuel’in ölümünü büyük bir şaşkınlık ve acıyla öğrendim. Yıllar önce devrimci mücadelenin iniş ve çıkışlarının yollarımızı ayırmasına rağmen, onu en büyük Marksizm öğretmenim olarak anıyorum ve onu her zaman böyle bildim. Latin Amerika, devrimin yorulmak bilmeyen ve zeki bir savaşçısını kaybetti. Zafere ulaştığımızda geleceğin hatırladığı isimlerden biri şüphesiz Nahuel Moreno’nunki olacak “

Blanco, Moreno’nun Peru: İki Strateji kitabının sunumu vesilesiyle 2015 yılında gerçekleştirdiğimiz etkinliğe de uzun bir selamlama gönderdi:

“[…] Nahuel’in de benim de saygı duyduğumuz Kızıl Ordu’nun kurucusu, ‘Kitlelerin silahlandırılması, bu ihtiyaç gündeme geldiğine yapılmalıdır’ diyordu. Kitlelerden yalıtık, fokocu yöntemden farklı olan bu öğretinin uygulanmasıyla silahlı mücadelenin hayal kırıklığına sebep olması engellenir. […] Ben bir devrimciyim ve nihai hedefim antikapitalist devrimdir, ancak bu özsavunma eylemlerinin şartlarını belirleyen ben değildim; bu şartlar toprak reformu yolunda köylülüğün savunulmasıydu. Bu yüzden sloganımız ‘Devrim ya da Ölüm!’ değildi. Biz basitçe ‘Toprak ya da Ölüm!’ dedik ve bu sloganı takip ettik, toprağı aldık. […] Önderlere veya komutanlara inanmıyorum, Nahuel’in de kitabında savunduğu kolektif eyleme inanıyorum.”

Bu ifadelerin aynısı, “Nahuel Moreno: Bir yaşam, sonsuz mücadeleler”** ismindeki belgesel filmde de kaydedildi (2017, İUB-DE).

Hugo Blanco, mücadelesini ömrü boyunca sürdüren antikapitalist ve antiemperyalist bir devrimci savaşçıydı. Onun telafisi mümkün olmayan kaybı göz önüne alındığında, son günlerine kadar kendisiyle ilgilenen ailesine kardeşçe bir kucaklaşma ve de dayanışma dileklerimizi gönderiyoruz. Sosyalist Sol/İşçilerin ve Solu Cephesi-Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’den sesleniyoruz:

Hugo Blanco sosyalizme dek, daima!

Dipnotlar:

*: Bu kitap, tarihçi Hernán Camarero’nun Periferias dergisinde yayınlanan “Hugo Blanco ve Cusco bölgesindeki Köylü Ayaklanması (1961-1963)” isimli makalesini içermektedir.

**: Belgeseli Türkçe altyazıyla izlemek için, bkz.: https://www.youtube.com/watch?v=deKeXPr2kb0&t=605s&ab_channel=GazeteNisan

Adolfo Santos (Sosyalist Sol / Solun ve İşçilerin Cephesi (FİT) – Arjantin)

Uluslararası Lgbti+ Onur Günü: Stonewall Ayaklanması’ndan 54 yıl sonra

0

28 Haziran 1969’da New York’taki Stonewall Inn barında, polisin acımasız baskısına karşı çoğunluğu Latin ve siyah kökenli, marjinalleştirilmiş, yoksul, evsiz ve seks işçisi olan trans, lezbiyen ve geylerin ayaklanması patlak verdi. Üç gece boyunca yüzlerce kişi sokaklara dökülerek polis kararlarına, mevcut cinsel düzene, kilisenin dayattığı tek eşliliğe, cinsel yönelimlerin patolojikleştirilmesine ve lgbti+ların zulme uğrayıp cinsiyet kimliklerinin kriminalize edilmesine karşı mücadele etti. O zamandan bu yana Lgbti+ Onur Günü uluslararası düzeyde kutlandı ve bu da dünyanın diğer bölgelerinde hâlihazırda gerçekleşmekte olan mücadeleleri pekiştirdi.

Bu mücadele; okullarda, evlerde, işyerlerinde, kamusal alanlarda ayrımcılık ve dışlanmanın yanı sıra topluluğumuzdaki güvencesiz ekonomik koşulların nefret suçlarıyla ve “düzeltici şiddetle” birleştiği kapitalist ve patriyarkal sisteme karşıdır. Taciz, tecavüz ve hatta ölümle sonuçlanan “düzeltici şiddet” [ed.n. failin bireyi cinsel yöneliminden “arındırma, iyileştirme” amacıyla yaptığını iddia ettiği tecavüz suçu], günümüzde birçok kazanıma rağmen hâlâ varlığını sürdürüyor.

Küresel kapitalist krizin derinleştiği koşullarda, bu saldırılar daha da ağırlaşmakta. İspanya’da Vox veya İtalya’da Meloni örneğinde olduğu gibi bazı ülkelerde aşırı sağın ilerlemesi bu tip baskıların yaygınlaşmasına neden oluyor. Dahası, ayrımcılık ve toplumsal marjinalleştirme politikaları yürüten ve bunları teşvik eden gerici hükümetler söz konusu. Öte yandan, sözde ilerici hükümetler de gerici basınçlara boyun eğerek ve seferberliklerin gündeme getirdiği talepleri uygulamaktan kaçınarak lgbti+lara onurlu bir yaşam hakkı sunmakta tamamen yetersiz kalıyorlar.

Artan sefalet ve hükümetler ile IMF’nin kemer sıkma uygulamaları nedeniyle protestoların ve seferberliklerin yükselişi karşısında zayıflayan ve mevcut krizi derinleşen kapitalist emperyalist sistem, lgbti+ hareketini “evcilleştirme”yi sürdürmekte. Sözde “pembe aklama” ve “gökkuşağı kapitalizmi” yoluyla tüketim ve kâr elde etme amacıyla hareketi ele geçirmeye çalışmakta, mücadelemizin siyasi ve toplumsal içeriğini ortadan kaldırmaya çabalamakta.

Hükümetlerin ve IMF’nin kemer sıkma, yağma ve baskı planlarına karşı işçilerin, halkların, köylülerin, gençlerin ve kadınların isyanıyla dünya genelinde yükselen mücadeleler, lgbti+ların taleplerini sahipleniyor. Tıpkı İran’da başörtüsüne ve zulme, Peru’da Dina Boluarte’nin ölümcül baskılarına ya da Fransa’da Macron’un emeklilik reformuna karşı yapılan kitlesel protestolarda olduğu gibi. Bunlar, lgbti+ların da içerisinde yer aldıkları ve onların taleplerini de içeren birleşik, toplumsal mücadelelerdir.

Stonewall ayaklanmasından 54 yıl sonra lgbti+lar, dünya genelinde tüm hükümetlere ve onların kemer sıkma, yağma, baskı ve ayrımcılık politikalarına karşı örgütlenmeye devam etmekte. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak lgbti+ların, feminist hareketin ve tüm ezilenlerin hükümetlere ve IMF’ye karşı ayaklanan işçi sınıfıyla birleşmesi ve örgütlenmesi için uluslararası çağrıda bulunuyoruz. Bu kapitalist ve heteroseksist-patriyarkal sisteme son vermek, gerçek cinsel özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet özgürlüğünü sonsuza dek elde etmek için; sömürünün ve baskının olmadığı bir dünyada yaşamak üzere bir işçi hükümeti ve sosyalizm doğrultusunda mücadele etmeliyiz.

Taleplerimiz doğrultusunda seferber olmaya devam edelim:

Hükümetlerin ve IMF’nin kemer sıkma uygulamalarına son!

Trans cinayetlerine ve nefret suçlarına son!

Tehuel* canlı olarak bulunsun!

Estéfano** serbest bırakılsın! Öz savunma suç değildir!

Kimliklerimizin kriminalize edilmesine, polis baskısına son!

İşçi sınıfının, gençlerin, kadınların ve lgbti+ların hükümeti için!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

28 Haziran 2023

*Arjantin’de Mart 2021’de kaybolan trans Tehuel de la Torre.

**Estéfano González, Şili’de trans erkek olması nedeniyle uğradığı cinsel saldırıda kendini savunurken fail öldüğü için cezaevinde.

Muhalefete kim önderlik edebilir?

0

Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve gazetemiz yazarlarından Muhittin Karkın’ı 24 Haziran günü ani ve beklenmedik bir şekilde kaybettik. Muhittin yoldaş vefatından kısa süre önce gazetemizin temmuz sayısı için yazılarını ulaştırmıştı. “Muhalefete kim önderlik edebilir?” başlıklı bu yazısında Muhittin yoldaş, seçimlerin ardından burjuva muhalefetin çıkmazlarına ve bir emek ittifakının hayati önemine vurgu yapıyor.

Hem meclis hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Cumhur İttifakı’nın kazanması, muhalefet cephesinde oldukça derin bir hayal kırıklığı ve kriz yarattı. Millet İttifakı dağıldı, CHP’den meclise giren diğer küçük partilerin milletvekilleri CHP’den hemen ayrılıp kendi başlarına davranmaya koyuldular, İYİ Parti’den istifalar başladı. CHP’de ise değişim çığlıkları atılıyor. Kılıçdaroğlu eski Merkez Karar ve Yönetim kurulunu değiştirdi ama kendisinin de istifası isteniyor, bir yandan da yeni başkanlık için fraksiyonlar birbirleriyle yarış halindeler. HDP’de de eleştiri ve değişim isteği fırtınası esiyor.

Kısacası muhalefet cephesi darmadağınık halde bir kaosun içine sürüklenmiş durumda. Üstelik dokuz ay kadar sonra yerel seçimler var. Tek Adam rejimi muhalefetin elindeki büyük şehirlerin hepsini almak istiyor. Son seçim sonuçlarına bakıldığında İzmir dışında bunu başarmaları hiç de imkânsız değil. Üstelik daha şimdiden seçim çalışmasına giriştiler. Muhalefetin ana partileri ise iç tartışmalarla uğraşıyor, yenilenme için kongre süreçleri yaşıyor.

Emekçilerin önemlice bir kesimi Tek Adam’dan ve onun kurduğu baskı, sömürü ve yağma sisteminden kurtulmak için umudunu bu muhalefete bağlamıştı. Belki başka koşullarda muhalefet kazanabilirdi de, ama kazansa bile aynı şekilde dağılıp un ufak olmamasının bir garantisi yoktu. Zira muhalefet diye bir araya gelen partilerin hepsi birbirinden ayrı ideolojik ve politik yapıya sahip. Ve hepsi tek tek ve bir bütün halinde bir burjuva muhalefet. Yani hepsinin tek tek ve bir bütün olarak programları ülkedeki kapitalist sömürü ve yağma sistemine son vermeye değil, birazcık düzeltmeye yönelik. Bu nedenle de çoğunluk, kopyasına değil aslına oy verdi. Ve tabii Erdoğan şimdi Mehmet Şimşek’i ekonominin başına getirip muhalefetin programını uygulamaya başladı. Emekçilerin bunu görmesi gerekiyor: İktidar da ana muhalefet de burjuva.

Biz başından beri işçi ve emekçilerin burjuva muhalefete güvenmemelerini, birleşip kendi programlarıyla seçimlere katılmaları gerektiğini savunduk. Ama onların kararlarına da saygı duyacağımızı ve bu deneyimi onlarla birlikte yaşayacağımızı söyledik. Şimdi artık işçi sınıfı kendi önderliğini geliştirme göreviyle karşı karşıya. Burjuva partilerden kopup işçi-emekçi ittifakının inşasına girişmesi gerekiyor. Tüm emekçi topluma gerçek kurtuluş umudunu ve mücadele azmini ancak böylesine bir işçi sınıfı önderliği sunabilir.

Bu önderliği geliştirmek için sıfırdan başlamaya gerek yok. İşçi sınıfının sorunlarını dile getirmek ve taleplerini savunmak amacıyla meclise girmiş emekçi partileri ve sosyalistler var. Meclis dışında da emekçi halkın çıkarları için mücadele eden partiler ve gruplar bulunuyor. Bürokrasiye karşı mücadele eden sendikacıların da bu göreve sarılmaları gerekiyor. İşçi temsilcileri, işyeri komiteleri, tek tek öncü işçiler… Bunlara destek verebilecek tüm sosyalistlerle birlikte bir emekçi programı ve örgütlenmesi inşa etmek çok olanaklı.

Emekçiler mücadelelerinde önlerinde kararlı, aktif ve güvenilir bir önderlik görmek isterler. Onları pasifçe burjuva partilerden medet umma durumundan kurtarıp mücadeleye kararlı bir biçimde atılmalarını sağlayacak olan ancak militan bir işçi öndeliğidir. Buna gidecek olan emek ittifakını kurmanın artık zamanıdır. Yeter ki durumdan ders çıkarılsın.

Troçki’nin torunu Esteban Volkov hayatını kaybetti

0

Lev Troçki’nin siyasi mirasının yürütücüsü vefat etti

İUB-DE Deklarasyonu

Lenin’le birlikte Bolşevik devriminin önderi olan büyük Rus devrimci Lev Troçki’nin torunu Esteban Volkov Meksika’da hayatını kaybetti.

Volkov, dedesinin siyasi ve teorik mirasının uygulayıcısıydı. Uzun ömrünü Lev Troçki’nin Marksist mirasını ve deneyimlerini korumaya ve Stalinizm tarafından her zaman karalanmaya çalışılan anısını lekesiz tutmaya adadı.

Çoğu üyesi Stalinist hapishanelerde ölen ya da Stalinist ajanlar tarafından genç yaşta öldürülen Troçki ailesi için, Volkov, istisnai bir uzun ömür olan 97 yaşında aramızdan ayrıldı.

Henüz 14 yaşındayken Meksika’da büyükbabasının uğradığı iki suikast saldırısının istisnai tanığı oldu. 20 Ağustos 1940’ta okuldan eve dönerken korkunç bir manzarayla karşılaştı: Büyükbabası Lev Troçki evin yemek odasında kanlar içinde yatıyordu. Stalin’in ajanları bu kez Troçki’yi ölümcül bir şekilde yaralamayı başarmışlardı. Troçki ertesi gün, karanlık bir GPU ajanının açtığı yaraların kurbanı olarak öldü.

Sol Muhalefet’in bir militanı olan babası Platon Volkov, Stalinizm tarafından idam edildiği için 7 yaşında yetim kalmıştı. Yine bir Stalin muhalifi olan annesi Zinayda, kişisel kayıplar ile kovuşturmalar nedeniyle ve kızının bulunduğu Rusya’ya dönmesi yasaklandığı için depresyona itilmiş ve Hitler’in iktidara geldiği, kader belirleyici 1933 yılında Berlin’de intihar etmişti.

Bundan sonra, aile içinde ona verilen isimle genç Sieva için yetim olarak bir yolculuk başladı. Viyana’da yatılı bir okula gitti, daha sonra Troçki’nin oğlu ve başlıca yoldaşı olan ve Paris’te bir hastanedeyken Stalinizm tarafından öldürülen amcası Lev Sedov tarafından yanına alındı. Son olarak, bazı aile dostları onu, Troçki ve Natalia Sedova ile sürgünde bulundukları Meksika’ya götürdü.

Esteban Volkov sonunda kendisine kucak açan bir yer buldu. Kimya mühendisi olarak eğitimini tamamladığı Meksika’da büyüdü. Daha sonra Lev Troçki Evi Müzesi’ni ve Siyasi İltica Hukuku Enstitüsü’nü kurdu, bu kurumları birkaç yıl öncesine kadar yönetti.

Esteban Volkov Ocak 2017’de, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE/UIT-CI) Meksika seksiyonu olan Sosyalizme Doğru Hareket’ten (Movimiento Al Socialismo – MAS) yoldaşlar, fiziksel olarak aramızdan ayrılışının 30. yıldönümü vesilesiyle akımımızın kurucusu Nahuel Moreno’ya saygı eylemi düzenlediğinde, Lev Troçki Evi Müzesi’nde bir karşılama töreni düzenlemiş ve bu etkinliğe ev sahipliği yapmıştı.

2010 yılında İUB-DE lideri Miguel Sorans ve Orlando Chirino, Miguel Angel Hernandez ile İUB-DE’nin Venezuela partisi Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (Partido Socialismo y Libertad – PSL) diğer militanları, Caracas şehrinde Esteban ile siyasi tartışmalar yürütme fırsatı buldu.

Bunlar, kendisiyle politik paylaşımlarda bulunabildiğimiz ve onun iş birliğine güvenebildiğimiz pek çok durumdan yalnızca ikisiydi.

İUB-DE olarak, hayattayken Lev Troçki’nin tarihsel ve siyasi anısının tutarlı bir koruyucusu olan bu insanın ölümünden büyük üzüntü duyuyoruz. Aramızdan ayrılışının ardından bize sadece büyükbabasının vasiyetinde dile getirdiği sözleri hatırlamak kaldı:

“İnsanlığın komünist geleceğine olan inancım, gençlik yıllarımda olduğundan daha az ateşli değil; aslında bugün çok daha sağlam… Yaşam güzel. Gelecek kuşaklar onu bütün kötülüklerden, baskılardan ve şiddetten arındırsınlar ve tadını doyasıya çıkarabilsinler.”

Sosyalizme dek daima!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Tarihte Bu Ay: İlk Onur Yürüyüşü yapıldı

0

1969 yılının 28 Haziran’ında New York’ta polisin Stonewall Inn barına saldırması ve lgbti+ların direnerek dört gün sürecek Stonewall Ayaklanması’nı başlatmaları, lgbti+ hak mücadelesi tarihinde bir dönüm olarak anılır. Stonewall Ayaklanması’nın akabinde lgbti+ topluluğunun tüm dünyada görünürlüğünü artırmak, hak mücadelesini ve dayanışmasını güçlendirmek üzere 1970 Haziran’ında ilk Onur Yürüyüşü yapılır ve hareket kendisine gökkuşağı bayrağını seçer.

Türkiye’de Onur Haftası ilk kez 1993 yılında “Cinsel Özgürlük Haftası” adı ile kutlanmak istendi, ancak İstanbul Valiliği etkinliklere izin vermedi ve etkinlikler için yurtdışından gelen konukları sınırdışı etti.

İlk kez 2003’te yaklaşık 30 kişi tarafından düzenlenebilen Onur Yürüyüşü, 2015 yılından beri yasaklanıyor. Lgbti+lar yetkili ağızlarca kriminalize ediliyor, devlet eliyle nefret mitingleri düzenleniyor. Nitekim seçim kampanyasının önemli bir kısmını lgbti+ düşmanlığı ve aile kurumunun muhafaza edilmesi üstünden kurgulayan Erdoğan, Kısıklı’daki zafer konuşmasında da lgbti+ları hedef aldı. Hemen ardından Onur Ayı’nı yasaklar, dava duruşmaları ve polis şiddetiyle karşıladık.

29-30 Mayıs ve 1 Haziran tarihlerinde, geçtiğimiz yıl 9. Boğaziçi Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan 70 kişinin dava duruşması görüldü. Öğrencilerin 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanunu’na muhalefetten yargılandığı dava 2-3 Kasım tarihlerine ertelendi.

2 Haziran tarihinde Ege Üniversitesi’nde yapılmak istenen Onur Pikniği, TÜGVA ve Yeniden Refah Partisi gibi oluşumlar tarafından açıkça tehdit edildi. Emniyet Müdürlüğü’nün pikniğe katılanların güvenliğini sağlayamayacağını bildirmesi üzerine piknik ertelendi. Lgbti+lar, İzmir Barosu önünde konuya ilişkin bir basın açıklaması yapmak istedi. Pikniğe katılanların güvenliğini sağlayamayacağını bildiren İzmir Emniyeti, İzmir Barosu’nu adeta ablukaya aldı; lgbti+lar ve baro önünde bulunan avukatlar darp edildi.

Bu sistemli saldırılar karşısında, “Seçimden sonra ilk işlerimizden bir tanesi aile kurumumuzu anayasal bir zemine oturtmak” diyenlere karşı, aynı somutlukta talepler etrafında örgütlenen kitlesel bir lgbti+ hareketinin, bütün baskılara rağmen güçlü bir mücadele örmesi mümkün. Kapatılmaları seçim vaadi olarak sunulan lgbti+ derneklerinin söylediği gibi; lgbti+ mücadelesi Erdoğan’ın sözlerinden büyüktür ve “Bir kere açıldık, bir daha kapanmayız.”

Lgbti+ların özgür olmadığı bir dünyada özgür olamayacağımızı biliyor ve patriyarkanın yenilgisinin, kadın ve lgbti+ mücadelelerinin birliğinden geçtiğini görüyoruz. Sokakları ve hayatı asla erkek egemen kapitalizme bırakmak niyetinde değiliz. Her evdeyiz; bütün plazalarda, fabrikalarda biz varız.

Onurumuz ve özgürlüğümüz bizimdir. Kutlu olsun Pride!

Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima!

0

Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından ve İDP merkez komite üyesi olan Ahmet Muhittin Karkın yoldaş 24 Haziran günü ani ve beklenmedik bir şekilde hayatını kaybetti. Yoldaş, 26 Haziran günü Karacaahmet Mezarlığı’nda ailesi, yoldaşları ve mücadele arkadaşlarının katıldığı bir törenle defnedildi. Törene Türkiye İşçi Partisi, UİD-DER, Devrimci İşçi Partisi, İşçinin Kendi Partisi, İşçinin Sesi ve Kırmızı Gazete’den mücadele arkadaşları da katıldı.

Törende konuşan yoldaşları onun ölümünün işçi sınıfı ve sosyalizm mücadelesi için yeri doldurulamaz bir kayıp olduğunu ifade etti. Yoldaşın 55 yılı bulan mücadele hayatında edindiği deneyim, sahip olduğu özveri ve sosyalizm mücadelesinde yürüttüğü önderliğin ve devrimci mirasının geride kalan yoldaşlarına ve genç kuşaklara ilham olması gerektiği vurgulandı.

Enternasyonalist bir devrimci olarak devrimci Troçkist partinin inşa sorununu ulusal sınırlara hapsetmeyen, bu uğurda dünya partisinin de inşası için mücadele eden yoldaşın cenaze töreninde İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’den gelen taziye mesajı da okundu. Yine uzun yıllar mücadele yürüttüğü İspanyol devletinden Enternasyonalist Mücadele (LI), yoldaşın ölümü üzerine taziye mesajını iletti.

Okunan mesajların ardından cenaze töreni Enternasyonal Marşı’nın söylenmesi ile sonlandı.

İUB-DE taziye mesajı

İşçi Demokrasisi Partisi’nden yoldaşlarımıza,

Ahmet Muhittin Karkın yoldaşın beklenmedik ve elim vefat haberini almış bulunuyoruz. Onu hepimiz kısaca Muhittin olarak bilirdik.

Bu zor zamanda çocuklarının, torununun, tüm ailesinin, dostlarının ve özellikle de İDP’den yoldaşlarının yanında olduğumuzu ifade etmek istiyoruz ve hepinizi selamlıyoruz.

Muhittin’in aramızdan ani ayrılışı hem sizler hem de tüm Enternasyonalimiz için büyük bir kişisel ve politik kayıp. 50 yılı aşkın bir zamanını devrimci partinin ve Enternasyonalin inşasına adayan büyük bir devrimci öndere veda ediyoruz. Bu 50 yıllık mücadelesini Troçkizm safları içerisinde ve büyük kısmını da Nahuel Moreno tarafından kurulmuş olan akımımız dahilinde sürdürdü.

Kendisi ile İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal bir militanı ve önderi olarak birlikte mücadele etmiş olmaktan onur ve gurur duyuyoruz.

Türkiye’de Troçkizmin kurucularındandı ve işçi hareketi içerisinde partinin inşası yönünde daima tutku ile mücadele etti. Kendisi aynı zamanda bir sendikal önderdi. ’80 darbesinin ardından hapis yattı ve diktatörlük rejimi tarafından idam cezası ile yargılandı. Enternasyonalist militanlığını 20 yıl boyunca İspanya devletinde sürdürdü. Ve 2017’de Türkiye’ye dönerek İDP’nin önderlik ekibine dahil oldu. Ve İDP’nin İUB/UIT’e katılma sürecinde çok önemli katkıları oldu. Çünkü enternasyonalist mücadele onun için her şeyin başında yer alıyordu. Aralık ayında gerçekleşecek İUB-DE kongresine katılmak için hazırlık yaptığını biliyoruz. Bunun için planladığı Arjantin seyahati ne yazık ki gerçekleşemedi.

Muhittin yeni kuşaklara çok önemli bir miras devrediyor. Onun mirası partinin yani İDP’nin ve Enternasyonalin yani İUB-DE’nin inşası için mücadele etmektir. Muhittin bize enternasyonalist militanlıkta ısrarın çok önemli bir örneğini gösterdi.

Bir kez daha haykırıyoruz: Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

Uluslararası Yürütme Kurulu

LI taziye mesajı

Bu zor anda Muhittin yoldaşın ailesine ve İşçi Demokrasisi Partisi’nden yoldaşlara en içten selamlarımızı iletiyoruz. Tam da bu ay parti okulumuza katılacak olmasını büyük bir heyecanla beklerken, aldığımız bu acı ve beklenmedik haber bizi derinden yaraladı.

Muhittin, partimizde 20 yıl boyunca mücadele sürdürmüş bir yoldaşımız ve o dönemde bütün yoldaşlarımızın sevgisini ve saygısını kazanmış biriydi. Onu göçmen emekçilerin hakları için verdiği mücadelelerle, çalıştığı yurtta öğrencilerle yaptığı çalışmalarla, Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimleri için yorulmaz faaliyeti ile hatırlıyoruz.

Muhittin’in aramızdan ayrılışı, İDP ve Enternasyonalist Mücadele (Lİ) ve tüm UIT-CI için büyük bir kayıp. Yorulmaz bir enternasyonalist militan olarak onun mirası, devrimci partilerin inşası ve 4. Enternasyonal’in yeniden inşası yolunda en büyük dayanaklarımızdan biri olacak.

Bize pek çok ders ve asla unutulmayacak gülümsemesini bırakıyor.

Sosyalizme dek daima!

İspanya Devleti’nden Enternasyonalist Mücadele (Lİ)

UİD-DER taziye mesajı

İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komitesi üyesi Ahmet Muhittin Karkın’ın ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybettiğini üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz. Başta İşçi Demokrasisi Partisi’nden siz yoldaşları olmak üzere tüm mücadele arkadaşlarına, sevenlerine başsağlığı diliyoruz. “Bizler için yeri doldurulamaz” diyerek uğurladığınız kaybınızın acısını sizlerle derinden paylaşıyoruz.

İşçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri olacağına inanan, sınıfın bu temelde ve enternasyonal düzeyde örgütlenmesi için mücadelesini yılmadan, yorulmadan sürdüren sosyalistlerin anıları ve mirasları, kapitalizmi yıkma ve sosyalist bir dünyanın kapılarını açma mücadelesine güç vermeye devam ediyor, edecek. Tıpkı Ahmet Muhittin Karkın gibi…

Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği (UİD-DER)

Marksist Tutum taziye mesajı

Yoldaşlar,
Bu topraklarda devrimci Marksizmin gelişimi için hem ulusal düzeyde hem de uluslararası alanda çaba gösteren Muhittin Karkın’ın beklenmedik vefat haberini üzüntüyle öğrendik. Partinize, yoldaşlarınıza ve sosyalist harekete başsağlığı diliyoruz.

Volkan Yaraşır’dan taziye mesajı

Muhittin arkadaşı toprağa verdik. Toprağa emanet ettik. Nazım’ın ifadesiyle arkadaşımız dünyaya elveda dedi, kainata merhaba diyor. Muhittin arkadaşı tanışmaların en muteberi ve en güzeli olan kavganın ve işçilerin içinde tanıdım. İşçi çalışmaları zor zanaatır. Uzun soluk, istikrar, her şeyden önce güven ve sebat gerektirir. Mayanın tutması ve çalışmanın kök salması, gelişmesi işçilerle ontolojik bir ilişkinin kurulmasına bağlıdır. Bu, ruh ve entellektüel donanım gerektirir. Her işçi çalışması bir kristal gibidir, en ufak bir hata çalışmayı paramparça edebilir.

Muhittin arkadaşla tanışır tanışmaz birbirimize ısındık ve birbirimizi sevdik. Tabiki bu ilişkinin tutkalı olan İlhan arkadaşın varlığı ilişkinin sıçramalı gelişmesine yol açtı. Bir işçi cehenneminde 4 yıla yaklaşan bir çalışma yürütüldü. İki önemli, uzun soluklu direniş gerçekleştirildi ve bu cehennemde Termokar gibi bir kale inşa edilldi. Gerçek manada bu sürecin bütününde işçi demokrasisi işledi. Ve itinayla korundu. Kararların bütününü işçiler aldı ve uyguladı.

Çalışma gerçek bir sınıf çalışması hatta siyasal bir çalışma olarak biçimlendi. Bizler işçi arkadaşlara yoldaşlık yaptık, en fazla tecrübelerimizi paylaştık. Birçok işçi önderiyle birlikte aksamadan yıllarca süren, sistematik, periyodik, acil durumlarda spontan sınıf eğitimleri ve komite toplantılarıyla havzaya müdahale edilebilecek koşullar yaratıldı. Belki de yakın dönem sınıf çalışmalarında bir ilk olan, kesintisiz 6 ay süren, her hafta seminer şeklinde öncü metal işçilere yönelik siyasal eğitim çalışmaları yapıldı.

Bütün bu süreçte Muhittin arkadaşla son derece saygılı, birbirine özen gösteren, itinalı davranan, tecrübeleri  kolektifleştiren ve komplekssiz bir ilişki ağı kurduk. Zaten bunu becerebilmek, işçi örgütlenmesinin sıçramasını beraberinde getirdi. İşçi arkadaşlarımızla yoldaşlaştık. Kardeş olduk ve birbirimize bağlandık. Radikal kararlar aldık ve hayata geçirdik. Bu süreç arkadaşların hızla gelişmesini ve politikleşmesini sağladı. 

Duvardaki sarmaşık gibi en olmayacak yerde gerçek bir sınıf çalışmasının nasıl yürütülebiliceğinin pratiğini gösterdik. Çalışmanın sadece bir ayağı sendikal çalışmaydı. Asla uvriyerist bir içerik taşımadı. Biz bildiklerimizi anlattık ve ruhumuzu sürece kattık, işçi arkadaşlarımız da bizi sınıf mücadelesinin ritmi içinde şekillendirdi ve besledi. Bu vurgularım aslında tarihe bir not düşme isteğinden kaynaklanıyor.

Sınıf içinde çalışması 40 yılı bulan ve sınıfın her katmanında faaliyet yürütmüş bir yoldaşınız olarak, bu zamana kadar Muhittin arkadaş kuşağından gelen ve önder konumunda olan hiç bir kimseyi bir fabrika, havza ve sektör çalışmasında görmedim. Ayrıca bir çalışmayı her boyutuyla, uzun yılları kapsayan ve sistematik olarak yürüten ve asla usanmayan aynı kuşaktan ya da daha sonraki kuşaktan önder konumumda yine başka bir kişi görmedim. Sahada çalışan, işçiyle bire bir temasta olan, direnişte onlarla yan yana oturan, acılarına ortak olan Muhittin arkadaşımız oldu. Bu gerçek mana da işçi sınıfı devrimcisi olma özelliğidir. Devrimci komünist önderler böyle yaparlar. Muhittin arkadaş romanlardan çıkıp gelen bir kahraman değildi, gerçek bir devrimcinin nerede olmasını pratiğiyle ve devrimci ısrarıyla gösteren bir yoldaştı.

Bu niteliği onu bence bütün vasıfları yanında müstesna kılan özelliğidir. Hatta vasıflarına mana veren özelliğidir.

Bence yoldaşlarına esas mirasının bu olduğunu düşünüyorum. Yanivarlığınızı  sınıfın içinde kurun, sınıf içinde çalışmayı stratejik bir çalışma olarak ele alın, sınıfın tarihsel rolüne inanın ve sınıftan öğrenmeyi unutmayın…Zaten bu yapıldığında gerçek manada bir enternasyonalist olunur ve devrimci bir ruh inşa edilebilir. Sınıf mücadelesinin ritmi yakalanabilir.

Yoldaşlar, Muhittin arkadaş bize ideolojik- teorik, politik- pratik olarak manamızın sınıfın içinde olduğunu ve onun içinde mana kazanabileceğimizi söylüyor.

Yoldaşa sözümüz olsun devrimci komünistler olarak işçi sınıfının içinde ve kavganın ateşinde varolacağız.

Hoşçakal yoldaş…

Gözün arkada kalmasın…

Volkan Yaraşır

Bir sınıf devrimcisi olarak Muhittin Karkın

0

Muhittin arkadaşı toprağa verdik. Toprağa emanet ettik. Nazımın ifadesiyle arkadaşımız dünyaya elveda dedi, kâinata merhaba diyor. Muhittin arkadaşı tanışmaların en muteberi ve en güzeli olan kavganın ve işçilerin içinde tanıdım. İşçi çalışmaları zor zanaattır. Uzun soluk, istikrar, her şeyden önce güven ve sebat gerektirir. Mayanın tutması ve çalışmanın kök salması, gelişmesi işçilerle ontolojik bir ilişkinin kurulmasına bağlıdır. Bu, ruh ve entelektüel donanım gerektirir. Her işçi çalışması bir kristal gibidir, en ufak bir hata çalışmayı paramparça edebilir.

Muhittin arkadaşla tanışır tanışmaz birbirimize ısındık ve birbirimizi sevdik. Tabii ki bu ilişkinin tutkalı olan İlhan arkadaşın varlığı ilişkinin sıçramalı gelişmesine yol açtı. Bir işçi cehenneminde 4 yıla yaklaşan bir çalışma yürütüldü. İki önemli, uzun soluklu direniş gerçekleştirildi ve bu cehennemde Termokar gibi bir kale inşa edildi. Gerçek manada bu sürecin bütününde işçi demokrasisi işledi. Ve itinayla korundu. Kararların bütününü işçiler aldı ve uyguladı. Çalışma gerçek bir sınıf çalışması hatta siyasal bir çalışma olarak biçimlendi.

Bizler işçi arkadaşlara yoldaşlık yaptık, en fazla tecrübelerimizi paylaştık. Birçok işçi önderiyle birlikte aksamadan yıllarca süren, sistematik, periyodik, acil durumlarda spontan sınıf eğitimleri ve komite toplantılarıyla havzaya müdahale edilebilecek koşullar yaratıldı. Belki de yakın dönem sınıf çalışmalarında bir ilk olan, kesintisiz 6 ay süren, her hafta seminer şeklinde öncü metal işçilere yönelik siyasal eğitim çalışmaları yapıldı. Bütün bu süreçte Muhittin arkadaşla son derece saygılı, birbirine özen gösteren, itinalı davranan, tecrübeleri kolektifleştiren ve komplekssiz bir ilişki ağı kurduk. Zaten bunu becerebilmek, işçi örgütlenmesinin sıçramasını beraberinde getirdi. İşçi arkadaşlarımızla yoldaşlaştık. Kardeş olduk ve birbirimize bağlandık. Radikal kararlar aldık ve hayata geçirdik. Bu süreç arkadaşların hızla gelişmesini ve politikleşmesini sağladı. Duvardaki sarmaşık gibi en olmayacak yerde gerçek bir sınıf çalışmasının nasıl yürütülebileceğinin pratiğini gösterdik.

Çalışmanın sadece bir ayağı sendikal çalışmaydı. Asla uvriyerist bir içerik taşımadı. Biz bildiklerimizi anlattık ve ruhumuzu sürece kattık, işçi arkadaşlarımız da bizi sınıf mücadelesinin ritmi içinde şekillendirdi ve besledi. Bu vurgularım aslında tarihe bir not düşme isteğinden kaynaklanıyor.

Sınıf içinde çalışması 40 yılı bulan ve sınıfın her katmanında faaliyet yürütmüş bir yoldaşınız olarak, bu zamana kadar Muhittin arkadaş kuşağından gelen ve önder konumunda olan hiçbir kimseyi bir fabrika, havza ve sektör çalışmasında görmedim. Ayrıca bir çalışmayı her boyutuyla, uzun yılları kapsayan ve sistematik olarak yürüten ve asla usanmayan, aynı kuşaktan ya da daha sonraki kuşaktan önder konumumda yine başka bir kişi görmedim. Sahada çalışan, işçiyle bire bir temasta olan, direnişte onlarla yan yana oturan, acılarına ortak olan Muhittin arkadaşımız oldu. Bu gerçek manada işçi sınıfı devrimcisi olma özelliğidir. Devrimci komünist önderler böyle yaparlar. Muhittin arkadaş romanlardan çıkıp gelen bir kahraman değildi, gerçek bir devrimcinin nerede olmasını pratiğiyle ve devrimci ısrarıyla gösteren bir yoldaştı.

Bu niteliği onu bence bütün vasıfları yanında müstesna kılan özelliğidir. Hatta vasıflarına mana veren özelliğidir. Ben yoldaşlarına esas mirasının bu olduğunu düşünüyorum. Yani varlığınızı sınıfın içinde kurun, sınıf içinde çalışmayı stratejik bir çalışma olarak ele alın, sınıfın tarihsel rolüne inanın ve sınıftan öğrenmeyi unutmayın… Zaten bu yapıldığında gerçek manada bir enternasyonalist olunur ve devrimci bir ruh inşa edilebilir. Sınıf mücadelesinin ritmi yakalanabilir.

Yoldaşlar, Muhittin arkadaş bize ideolojik- teorik, politik- pratik olarak manamızın sınıfın içinde olduğunu ve onun içinde mana kazanabileceğimizi söylüyor.

Yoldaşa sözümüz olsun devrimci komünistler olarak işçi sınıfının içinde ve kavganın ateşinde var olacağız.

Hoşçakal yoldaş…

Gözün arkada kalmasın…

Muhittin Karkın: kadim bir devrimcinin ardından

0

Yoldaşımız Muhittin Karkın’ı 24 Haziran günü saat 21.20’de kaybettik. Apansız gelen bir kalp krizi onu aramızdan aldı. Üzüntümüz çok ama çok büyük. Hem kadim bir yoldaşımızı kaybettiğimiz için hem de işçi sınıfı ve sosyalist hareket açısından altın değerinde deneyim ve bilgi birikiminin bu ölümle birlikte artık üretemeyecek olmasından dolayı. Tesellimiz ise bize bıraktığı çok kıymetli teorik, politik, örgütsel miras. İşçi Demokrasisi Partisi militanları bu mirasa sonuna kadar sahip çıkacaktır.

Muhittin yoldaş parti eğitimine, özellikle de kadroların politik eğitimine çok önem verirdi. Bu açıdan gençler onun için her zaman birincildi. İşçi/öğrenci gençliğin temel teorik-politik konulara okuyarak ya da dinleyerek vakıf olması ve ama mutlaka fabrika ve okullarda örgütlenme sırasında bu bilgilerin kullanılıp test edilmesi en çok önem verdiği konuların başında gelirdi. Onun için doğru ve yararlı teorik-politik bilginin sınıf mücadelesi içinde kullanılabilmesi ve işçi sınıfı yararına fark yaratması esastı. Sınıf mücadelesinden kopuk, politik-örgütsel işlevi olmayan konulara hep mesafeliydi.

Muhittin yoldaşın hayatta en çok önem verdiği ve olmazsa olmaz kabul ettiği konu enternasyonalizmdi. Enternasyonalist olmayan bir hareketin ulusalcılıktan hareketçiliğe, sekterlikten propagandizme, reformizmden oportünizme dek birçok yöne savrulacağını somut tarihsel örnekleriyle birer birer ortaya koyardı. Enternasyonalizmin dünya partisine giden yolda ana tutkal olduğuna inanır ve bunu bir program ve yöntem sorunu olarak ortaya koyardı.

Önderliğin, partinin ve enternasyonalin inşası bu açıdan Muhittin yoldaş için hep biricik oldu. 1968’den 2023’e dek 55 yıllık birikim ve deneyimin ışığında inşa sorununu merkezi bir politik sorun olarak kavradı. Özellikle 1970’lerin ortasından başlayarak İşçi Cephesi geleneğinde vücut bulan kitlelerin devrimci sınıf seferberliği ve devrimci partinin bu sınıf seferberlikleri içinde inşası meselesini mücadelenin en önemli konusu saydı. Program ve örgüt meselesini, ayrışma ve birleşmeleri bu kavrayış üzerinden tanımladı. İşçi Demokrasisi Partisi, bu anlayışın bir sonucu olarak 2014’te vücut buldu.

Artık Muhittin yoldaşımız fiziken yok ama devrimci Troçkizm/Leninizm olarak adlandırdığımız Morenizmden mülhem zengin teorik-politik mirası bizlere yol göstermeye devam edecek.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi: Dünya Mülteciler Gününde tüm göçmenlerin yanındayız!

0

Dünya Mülteciler Günü kapsamında, Türkiye’de yaşayan göçmenlerin haklarını savunmak ve yaşadıkları haksızlıklara ses yükseltmek üzere kurulmuş olan Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin çağrısıyla saat 19:30’da Kadıköy Süreyya Operası önünde bir basın açıklaması gerçekleştirildi.

“20 Haziran Dünya Mülteciler gününde ırkçılığın ve göçmen düşmanlığının karşısında; ötekileştirilen, hedef gösterilen, hakları yok sayılan tüm göçmenlerin yanındayız” başlığıyla yapılan çağrıya çeşitli sivil toplum kuruluşlarından aktivistler ve siyasi partiler katılım gösterdi.

Yapılan açıklamada Tek Adam rejiminin ve düzen muhalefetinin göçmen karşıtı ve ikiyüzlü politikalarına karşı emek, demokrasi ve özgürlüklerden yana bir mücadele hattının inşa edilmesinin hayati bir önemde olduğu vurgulandı. İnisiyatif, göçmenlerin hayatlarının devletler arasında pazarlık konusu yapılamayacağını belirterek Türkiye ve Avrupa Birliği arasında imzalanan ve göçmenleri Türkiye’ye hapseden Geri Kabul Mutabakatının acilen feshedilmesi ve göçmenlere serbest dolaşım hakkı tanınması talebini yineledi.

Basın açıklamasının tam metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz:

“IRKÇILIĞIN KARŞISINDA, EZİLEN, SÖMÜRÜLEN, HEDEF GÖSTERİLEN TÜM GÖÇMENLERİN YANINDAYIZ!

Bugün 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü. Ülkesindeki zulümden, savaştan, çatışmalardan, ayrımcılıktan, maruz kaldıkları siyasal, ekonomik, etnik, dinsel, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli baskılar nedeniyle göç eden milyonlarca insanın mücadelesini sınırsız, sınıfsız, savaşsız ve sürgünsüz bir dünyayı birlikte kurma ümidiyle selamlıyoruz.

Yıllardır sığınma ve iltica haktır diyerek andığımız bugünü; ırkçılığın ve göçmen düşmanlığının yükseldiği, deprem sonrasında kriminalize edilerek hedef gösterilen göçmen ve mültecilerin seçim sürecinde sürgün tehditlerine maruz kaldığı ve son olarak da 14 Haziran 2023 tarihinde Yunanistan açıklarında yüzlerce göçmenin katledildiği bir süreçte büyüyen öfkemiz ve isyanımızla karşıladık.

Ekonomik krizin, hızlı ve derin yoksullaşmanın, depremin veyahut seçimlerin bahane edilerek göçmen düşmanlığının körüklenmesine, göçmenlerin göç yollarında katledilmesine karşı bugün bir kez daha yan yana geliyor, dayanışmayı büyüteceğimizi duyuruyoruz.

Türkiye’de iktidar göçmenleri yıllardır ucuz iş gücü olarak sömürüyor ve politik hamlelerinin aracı haline getiriyor. Avrupa dışından gelen göçmenler için sığınma mekanizmalarına erişim hemen hemen mümkün değilken Suriyelilere verilen Geçici Koruma statüsü ise çalışma izni gibi temel bir hakka erişimi oldukça sınırlı tutuyor ve böylece göçmenleri sömürüye açık hale getiriyor. İktidar, Kürt halkına, kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik saldırılarını sürdürürken sınır ötesi operasyonlarla da savaş çığırtkanlığını büyütmeye çalışıyor, nefreti ve ayrımcılığı körüklüyor. Böylece, işçi sınıfı göçmen düşmanı ve şoven söylemlerle bölünerek; yoksulluğun, işsizliğin, yüksek kiraların, enflasyonun, ekonomik krizin ve tüm toplumsal sorunların temel sebeplerinin üstü örtülüyor ve bu krizin faturası her geçen gün güvencesizleşen göçmenlere ve yoksul halklara kesiliyor.

Kamplarda, uydu kentlerde, geçici barınma ve geri gönderme merkezlerinde temel insani gereksinimleri bile yeterince karşılanmayan, sağlık hizmetlerinden yararlanamayan, çalışma hakkı tanınmadığı için kayıt dışı ve güvencesiz çalışan, hukuken mülteci statüsünde sayılmadığı için sınır dışı edilme korkusuyla sindirilen ve emeği sömürülen binlerce göçmen bugün katmerlenen sorunlarla boğuşmaktadır. İktidar, göçmenlere yönelik ırkçı saldırılara göz yumarak bu saldırıların artmasına neden olan politikasını sürdürüyor ve bu yolla sömürü düzeninin devamını sağlıyor. Ana muhalefet partisi ve diğer sistem partileri ise göçmenleri hedef göstererek ırkçılığın daha pervasız bir şekilde ana akım siyasete taşınmasına neden oluyor. Seçim sürecinde ise siyasal iktidar, “Seyreltme Projesi” gibi ırkçı, ayrımcı, ikiyüzlü, göçmen düşmanı politikalarını sürdürürken; ana muhalefet ise sürgün tehditleri savurup ırkçı, göçmen düşmanı partilerle ittifaklar kurdu. Bu durum bize, göçmen düşmanlığında ısrar eden ikili sistemin, iktidar ve düzen muhalefetinin tam karşısında duran bir mücadele hattının eksikliğini göstermekte, emek, demokrasi ve özgürlükten yana olan güçleri birleşik bir mücadeleye çağırmaktadır.

Göçmenler için hiçbir zaman güvenli olmayan Türkiye’nin 6 Şubat depremleri sonrasında “güvenli üçüncü ülke” olarak tanımlanması daha da imkânsız hale geldi. Depremden etkilenen göçmenler, arama kurtarma çalışmalarında ayrımcılığa uğradıkları gibi deprem sonrasında sunulan destek ve haklardan da yararlanamadılar. Depremin etkilerini hafifletmek için yer değiştirmek isteyenler ise Göç İdaresi Başkanlığı tarafından engellendiler. Depremin herkesi eşitlediği yalanını söyleyenler, depremin göçmenlerin maruz bırakıldığı eşitsizliği derinleştirmek için hiç zaman kaybetmeden kolları sıvadılar. Öte yandan göç hareketliliğini durdurmak için Avrupa Birliği tarafından güdülen göçmen düşmanı sınır güvenliği politikaları neticesinde her yıl yüzlerce göçmen Ege ve Akdeniz’de boğularak ya da geri itildikleri bölgelerde donarak hayatını kaybetmekte. Emperyalist ikiyüzlü politikalar bir insan hakkı olan sığınma ve iltica hakkını fiilen yok sayıyor, temel haklara erişmek içinse göçmenler insan kaçakçılarının ellerinde şiddeti ve ölümü göze alarak hareket etmeye çalışıyor. Bir yandan ise aynı ülkeler dünyanın en büyük silah ihracatçısı olmaya devam ederek göçmenlerin ülkelerindeki çatışmalardan nemalanmaya devam ediyorlar. Biz, Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi olarak göçmenlerin hayatlarının devletler arasında pazarlık konusu yapılamayacağını, Türkiye ve Avrupa Birliği arasında imzalanan ve göçmenleri Türkiye’ye hapseden Geri Kabul Mutabakatının acilen feshedilmesi gerektiğini bir kez daha ifade ediyor, bu hukuksuzluktan vazgeçilerek göçmenlerin serbest dolaşım haklarının tanınmasını talep ediyoruz.

Bizler birlikte eşit ve özgürce yaşamak mümkün diyoruz ve bu yaşamı göçmenlerle birlikte inşa etmek istiyoruz. Emek demokrasi güçlerini, sendikaları, örgütleri ve siyasi partileri ırkçılığa karşı mücadeleyi yükseltmeye davet ediyoruz. Türkiye’de ve tüm dünyada göçmenlerin ve mültecilerin yaşadığı sorunların çözülmesi için uluslararası baskı mekanizmaları kuran ve sınır tanımayan göçmen dostu bir dayanışmayı gerekli görüyoruz. Bulunduğumuz tüm alanlarda göçmenlerin ve mültecilerin yanında olacağımızı; ırkçılığa, ayrımcılığa, göçmen düşmanlığına karşı mücadelemizi dayanışmayla sürdüreceğimizi bildiririz. 

Sığınma ve iltica haktır!

Geri Kabul Mutabakatı iptal edilsin!

Cenevre Sözleşmesi’ndeki coğrafi çekince kaldırılsın!

Sınırsız, sınıfsız, sürgünsüz bir dünya mümkün!

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

20 Haziran 2023”