Ana Sayfa Blog Sayfa 23

Sudan’da neler oluyor?

0

Afrika’nın en büyük ülkesi, uzun zamandır farklı taraflar arasında veya hükümet ile küçük etnik kabileler arasında çözülemeyen çatışmalarla boğuşuyor. Geçmişte birikmiş tüm çatışmalar, Abdülfettah el-Burhan liderliğindeki Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Muhammed Hamdan Dagalo’nun (Hemedti) liderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) milisleri arasında 15 Nisan’dan bu yana süren iç savaşta bugün kendini gösteriyor.

RSF’nin kısa bir arka planı

2003 yılında Darfur’da, Ömer el-Beşir hükümetinin Arap olmayan etnik gruplara yönelik ırkçılığına ve bu grupları yok saymasına karşı isyan hareketleri ortaya çıktı. El-Beşir, Darfur’daki isyancılarla savaşmak için “el Cancevid” adlı silahlı grubu destekledi. Bugünkü RSF’nin kökeni el Cancevid milislerine dayanıyor. Sonuç olarak, yüz binlerce sivilin el Cancevid tarafından soykırıma uğratılması ve milyonların Darfur’da yerinden edilmesi, savaş suçlusu el-Beşir’in yönlendirmesiyle gerçekleşti.

El-Burhan hakkında

30 yıllık diktatörlüğünün ardından el-Beşir, Sudan devrimi sonrasında görevden alındı. El-Beşir, başka bir askeri general olan Abdülfettah el-Burhan tarafından devrildi. 2019 yılından bu yana el-Burhan, Sudan’ın fiili yöneticisi konumunda.

15 Nisan’dan bugüne

Savaş, Sudan’ın başkenti Hartum’da patlak verdi ve tüm şehir yıkıldı. Siviller ülke içinde ve dışında kaçmak zorunda kaldı. Bundan sonra RSF askerleri, savaşın başında Hartum’dan sığınacak yer arayan yüz binlerce sivilin bulunduğu Darfur, Vad Medeni, El Cezire gibi daha fazla şehri işgal edebildi ve görünüşe göre RSF, karadaki savaşı kontrol ediyor ve kazanıyor. RSF askerlerinin işgal ettiği her şehirde hastaneler ve okullar hizmet dışı bırakılıyor, evler ve mülkler yağmalanıp soyuluyor, siviller öldürülüyor, etnik gruplar hedef alınıyor ve öldürülüyor (örneğin Darfur’daki Masalit kabileleri). Her felakette olduğu gibi bunda da kadınlar en savunmasız durumdalar. Kadınlar, RSF askerleri tarafından ailelerinin gözü önünde cinsel tacize uğruyor ve tecavüze uğruyorlar.

Yaklaşık 6,7 milyon Sudanlı zorla yerinden edildi, 19 milyon çocuk okula gidemiyor, siviller yeterli hastane ve gıda tedariki olmadan ciddi hastalık salgını tehditleriyle karşı karşıya kalmakla birlikte sürekli fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalıyorlar.

Sudanlı siviller sekiz aydır korku, açlık ve istismar içinde yaşıyorlar. Her ne kadar SAF, iki kötülük arasında ehven-i şer olarak görülse de, Sudanlıların ölü bedenlerini merdiven olarak kullanarak iktidara yükselmeye çalışanlar arasında belirleyici bir fark bulunmuyor. Sudan halkı son yıllarda gerçekleştirdiği seferberliklerle artık ordu generalleri tarafından yönetilmek istemediğini açıkça ortaya koydu. Savaş sona ermeli, RSF işlediği savaş suçlarından sorumlu tutulmalı ve nihayetinde Sudan’ı kimin yöneteceğine sadece Sudanlılar karar vermelidir.

İUB-DE kongresi başarıyla tamamlandı

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), sekizinci dünya kongresini 7-10 Aralık tarihleri arasında Buenos Aires’te gerçekleştirdi. Kongreye sunulan belgeler ve parti üyelerinin hazırladığı iç bültenlerle yaptıkları katkılar üzerine dört gün boyunca yoğun tartışmalar yürütüldü.

Oturumlar, mevcut delegeler tarafından oylanan bir onursal başkanlık önerisiyle başladı. Bu onursal başkanlığı, Siyonizmin uyguladığı soykırıma karşı direnen kahraman Filistin halkı ve geçtiğimiz dönemde hayatını kaybeden yoldaşlarımız oluşturdu. İUB-DE sekretaryasının bir üyesi olan Silvia Santos “Pestaña” yoldaşı; Şili seksiyonumuz MST önderliğinden Carmen Moncada’yı; Türkiye seksiyonumuz İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) önderliğinden Ahmet Muhittin yoldaşı; Panama seksiyonumuz Sosyalist Öneri lideri Virgilio Arauz “Villo” yoldaşı özellikle anıyoruz. Sosyalist Sol (IS) üyesi Victor Muller ve Gabriel Zadunaisky gibi uzun yıllardır akımımıza dahil olan yoldaşlarımızı anıyoruz. Yoldaşlar, Peru’da toprak mücadelelerinin tarihsel önderlerinden Hugo Blanco’yu da onursal başkanlığa dahil etmeyi önerdiler.

Delegelerin sayımının ve onaylanmasının ardından, geçtiğimiz dünya kongresinden bu yana görev yapan Uluslararası Yürütme Komitesi’nin üyeleri delegeler tarafından 8. Dünya Kongremizin yürütülmesi görevine atandı. Kısa bir süre önce İUB-DE bünyesine katılan Portekiz MAS delegasyonunun ve Kolombiya Unir’i temsil eden bir davetlimizin varlığının önemli vurgulandı. Çeşitli ülkelerden gelen selamlamalar ve mesajlar okundu ve dinlendi. Oldukça kapsamlı bir niteliğe sahip olan gündemler oylandıktan sonra, Panama Sosyal Güvenlik Çalışanları Derneği ve Sosyalist Öneri önderliğinden yoldaş Priscila Vasquez, Türkiye partimiz İDP önderliğinden Atakan ve Dominik Cumhuriyeti MST’den bir yoldaşın sanal katılımıyla Kongremiz başladı.

Tartışmalar

Dünya siyasi durumu tartışmasında, Enternasyonal liderliği tarafından hazırlanmış olan kapsamlı taslak belgeyi temel aldık. İlk raporun sunumunu Arjantin partisi Sosyalist Sol önderliğinden Miguel Sorans yoldaş yaptı.

İkinci gündem, İUB-DE bilanço ve yönelişiydi. Venezuela Sosyalizm ve Özgürlük Partisi önderlerinden Miguel Angel Hernandez yoldaş raporu sundu. Bilançoyu oluşturan dönemin ilk yılı pandemi ile geçmesine rağmen, bilanço genel olarak olumluydu. Bu dönemin en önemli gelişmelerinden biri, Avrupa’daki varlığımızı güçlendiren Portekiz Sosyalist Alternatif Hareketi’nin (MAS) İUB-DE bünyesine katılmasıydı. Ayrıca Kolombiya Devrimci Sol Birlik (UNIR) gibi grup ve akımlarla ve Siyonist saldırılara karşı seferber olan Filistin’den ilişkilerde yaşanan ilerleme de dikkat çekiciydi.

Bu dönemde, İspanya seksiyonumuz Enternasyonalist Mücadele’nin inisiyatifiyle, Putin’in işgaline karşı Ukrayna halk direnişiyle dayanışma için dört dayanışma konvoyu gerçekleştirildi. Bu kampanya, Zelenski’nin burjuva hükümetinden mutlak bağımsızlık ve NATO’yu reddetme perspektifiyle hayata geçirildi. Bu önemli faaliyet sayesinde, ülkenin sendikal, sosyal ve siyasi liderleri ve öncüleriyle, önümüzdeki dönem yürüteceğimiz zorlu mücadelelerin önemli bir parçası olacak ilişkiler kurduk. Ancak hiç kuşkusuz, Enternasyonalimizin gelişiminde en önemli nokta, Lizbon, Porto, Braga ve Barcelos’ta faaliyet gösteren ve sendikalar, gençlik, kadın ve lgbti+ mücadelesi alanlarında çalışmalar yürüten Portekiz MAS’ın bünyemize katılması oldu.

Görev tamam!

Son gün, İUB-DE ve Enternasyonalist Mücadele önderlerinden Josep Lluis del Alcazar tarafından sunulan İUB-DE tüzüğünün güncellenmesine ilişkin tartışmaya, Kongre sırasında ortaya çıkan görev ve kampanyalara ilişkin kararların oylanmasına ve Enternasyonalimizin Uluslararası Yürütme Komitesinin seçilmesine ayrılmıştı. Enternasyonal marşını söyleyerek coşkulu bir kapanışla sonuçlanan ve yoğun bir çalışmayla geçen dört gün oldu. Tüm yorgunluğa rağmen, Dördüncü Enternasyonali yeniden inşa etmek üzere devrimcileri birleştirme mücadelesine devam etmek için kendi ülkelerine dönmeye hazırlanan delegelerin memnuniyeti yüzlerinden okunuyordu. Önümüzdeki mücadelelere tüm gücümüzle müdahale etmek için güçlenmiş ve iyimser bir şekilde kongreden ayrıldık. Bu nedenle gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz: Görev tamam!

Önemli katılımlar ve selamlamalar

Kongre’nin açılışı sırasında delegasyonların bir raporu hazırlandı. Mevcut seksiyonlarımızın delegeleri şöyleydi: Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Meksika, Panama, Peru, Portekiz, İspanyol Devleti, Türkiye, Dominik Cumhuriyeti ve Venezuela. Avustralya, Norveç, Amerika Birleşik Devletleri ve İtalya’dan yoldaşlar ise ne yazık ki kongreye fiziksel olarak katılamadılar. Delegelerimiz arasında, Sosyalist Sol/Sol Cephe’den milletvekili Juan Carlos Giordano’nun da yer aldığı Arjantin delegasyonunu belirtmek gerekir. Nahuel Moreno tarafından kurulan akımımızda uzun bir geçmişi olan, eski metal işçisi lideri ve çeşitli defalar milletvekilliği yapmış Enrique Fernández Chacón, Peru seksiyonumuz Uníos/PT’yi temsil etti. Brezilya’nın dört bir yanından üniversite emekçilerini bir araya getiren federasyon Fasubra’nın lideri, CUT ve PT’nin kurucusu ve birkaç dönem milletvekilliği yapmış olan Joao Batista de Oliveira, “Babá”, Brezilya CST delegasyonununda yer aldı. İUB-DE Türkiye seksiyonu İDP önderliğinden, geçtiğimiz dönem İstanbul’dan milletvekili adayı olan Görkem Duru aramızdaydı. Ayrıca, üniversite profesörü ve Venezuela PSL lideri Miguel Angel Hernandez ve İspanya Devleti seksiyonumuz Enternasyonalist Mücadele’nin ve eğitim emekçileri hareketi önderlerinden Josep Lluis del Alcazar da diğer delegeler arasındaydı.

Ülkelerinde son derece ağır süreçlerden geçen yoldaşlar sanal olarak bağlantı kurduklarında kongrede oldukça duygusal anlar yaşandı. İkisi de Filistinli Sanayi İşçileri Komitesi Birliği üyesi olan Gazze Şeridi’nden yoldaş Fayez ve yoldaş Amal kongreye mesajlarını ilettiler. Ek olarak Kudüs’ten Dayanışma Kolektifi koordinatörü yoldaş Hala’nın selamını aldık. Aynı şekilde, Putin Rusyası tarafından işgal edilen Ukrayna’nın Kiev kentinden Sergei Movçan yoldaşın ve Senegal’den, bu ülkenin öğretmenler sendikasının Genel Sekreteri İbrahima’nın selamlarını dinlemek çok önemliydi. İtalya’daki PCL’nin Dördüncü Enternasyonal eğiliminden gelen bir selamlama da okundu. Delegeler bu mesajların hepsini alkışlarla karşıladı.

Bu önemli katılımlar, sanal katılımlar ve selamlamalar Enternasyonalimiz için sadece bir gurur kaynağı olmakla kalmıyor, aynı zamanda bizlerden işçi sınıfı ve ezilen halkları savunmak için uluslararası mücadeleye katkıda bulunma çabalarımızı iki katına çıkarmamızı talep ediyor ve devrimci önderlik krizini aşmak için yürüttüğümüz mücadelede tüm dünyadaki devrimcilerin birliğine güvenmeye devam etme gerekliliğini ortaya koyuyor.

Kadınlar ve lubunyalar olarak ısrar ve inatla mücadeleye sarılma zamanı!

0

2022 yılının Kadın Dayanışması imzalı son yazısında “Ne baskıcı politikalarınız bizi sindirir ne de biz mücadelemizden vazgeçeriz! Bir kişi daha eksilmemek için, erkek şiddetinin ve nefret suçlarının önlenmesi için mücadele etmeye devam edeceğiz!” diyerek yeni yılı umut ve iradeyle karşılamışız.

Nitekim öyle de oldu. Şiddet, erkek yargı, kolluk ve siyasetin patriyarkal kapitalist işbirliği tarafından sistematik olarak sindirilmeye çalışsak da birlikte mücadele etmekten bir gün dahi vazgeçmedik. Bu yıl 25 Kasım’da, şiddete karşı uluslararası mücadele günümüzde, Türkiye’nin pek çok ilinde yağmura, soğuğa, polise ve barikatlara rağmen kadınlar ve lgbti+lar olarak bir araya gelmeyi başardık. Taksim olmazsa Mecidiyeköy olur, biz yeter ki yan yana olalım, gücümüz birliğimizden gelir dedik ve dediğimizi yaptık. Bu yıl İstanbul Mecidiyeköy’ü, Ankara Kızılay’ı, İzmir Alsancak’ı, Antep’i, Diyarbakır’ı mora boyadık. Depremin neredeyse sene-i devriyesi gelmiş olmasına rağmen hâlâ enkazların arasında yaşam mücadelesi veren Hataylı kadınlar da 25 Kasım’da bir aradaydılar ve yeni bir yaşamı kurma iradesiyle toplandılar.

Sadece kendi topraklarımızla yetinmedik, 25 Kasım’ın uluslararası mücadele günü olduğunu bir kez daha egemenlere hatırlattık. Bu yıl 25 Kasım’da, Siyonist İsrail Devleti’nin 75 yılı aşkın süredir Filistin halkına uyguladığı soykırımı ve işgali kınamak için yönümüzü Filistin’e çevirdik. Binlerce kadın ve çocuğun katledildiği, yerinden yurdundan edildiği koşullarda Filistinli kadınlar ve Filistin direnişi için dayanışmanın sesini yükselttik.

Erkek egemen kapitalist iktidarların kadın düşmanı planlarını görüyoruz. ABD’de kürtaj hakkına dönük saldırının ve Arjantin’de aşırı sağcı Milei’nin zaferinin tüm dünyada kadınların kazanımlarına dönük bir tehdit olduğunu biliyoruz. Bu yüzden de birlikte mücadele etmekten bir gün bile geri durmuyor ve daha fazlasını istiyoruz! Baskı ve sömürünün olmadığı bir toplum için; hükümetlerden bağımsız, işçi sınıfıyla birlikte mücadele eden, enternasyonalist ve sosyalist bir feminist hareket için örgütlenmemizi sürdürüyoruz.

İktidar 2024’e hazırlanıyor, biz de!

Derinleşen ekonomik kriz ve yarattığı ağır sosyal yıkım, depremin yarattığı ekonomik ve sosyal enkazın hâlâ kaldırılamamış olması iktidarı her zamankinden daha fazla kadın düşmanı politikalara teşvik ediyor. 2024 için kemer sıkma politikalarıyla kadını ailenin içine hapseden bir plan devreye çoktan sokulmuş durumda! Artan yoksulluğun psikolojik ve maddi yükünü kadınlar ev içinde yüklenecek ki erkekler işgücü piyasasında daha iyi sömürülebilsinler! Nafaka hakkı ortadan kalkacak ki kadınlar daha da güvencesiz ve aile içinde kalmaya mecbur bırakılsınlar! Öte yandan, “Aileyi güçlendirmek, toplumsal değerleri korumak” adı altında patronlarla birlikte kadınlar için daha esnek ve güvencesiz çalışma şartlarının hazırlıkları yapılıyor. Kamu kaynakları gitgide kesiliyor, sadece KYK yurtlarında yaşanan süreci dahi düşündüğümüzde barınma, eğitim, sağlık gibi en temel haklarımız bile tehdit altında.

Bu koşulları görüyor ve biz de eli yükseltiyoruz. Zira bu planların başarısı bizim mücadelemizin seyrine bağlı. Umutsuzluğa kapılma lüksümüz yok, kadınlar ve lubunyalar olarak ısrar ve inatla mücadeleye sarılma zamanı!

Belediye şirket işçileri ve taşeron kamu işçileri kadro ve güvence talepleri için Kadıköy’deydi

0

Taşeron belediye ve kamu işçilerini temsil eden farklı sektörlerden sendika ve işçi örgütlerinin ortak çağrısı ile 17 Aralık günü İstanbul Kadıköy’de “Kadrolu ve Güvenceli Çalışma İstiyoruz” talebiyle basın açıklaması gerçekleştirildi. Açıklama sırasında taşeron işçilerin gıyabında getirilen tabut ile bir cenaze namazı kılındı. Cenaze töreni, düzen siyasetçilerinin ve sarı sendikaların işçiyi nasıl gördüklerinin teatral bir sunuşuydu.

Yapılan basın açıklamasında işçilere verilen hiçbir taahhüdün yerine getirilmediği vurgulandı. Gelecek seçimler için de boş vaatlere kanılmayacağı, başta kadro ve güvenceli iş olmak üzere taleplerin acil olarak karşılanması gerektiği ifade edildi.

Basın açıklamasında, direnişte olan Özak Tekstil işçileri, Agrobay işçileri ve Filistin direnişiyle dayanışma mesajı verildi. Basın metninde öne çıkan talepler ise şu şekilde:

“Norm Kadro: 5393 Sayılı Belediyeler Kanunu’nun 49. Maddesi yeniden düzenlenmeli, belediyelerde hizmet üreten işçilerin çalışma statüsü Norm Kadro esaslarına göre düzenlenmeli, Norm Kadro sayıları revize ile artırılmalıdır.

Taban Ücret: Sendikalar tarafından her ay açıklanan “Yoksulluk Sınırı” tüm belediye işçilerinin net taban ücreti olmalıdır.

İlave Tediye: Belediyelerde hizmet üreten tüm işçiler kamu işçisi olarak kabul edilmeli, 6772 Sayılı kanuna göre, 52 günlük ilave tediye ayrım gösterilmeksizin her işçiye ödenmelidir. Ayrıca geriye dönük hakkedişlerimiz de teslim edilmelidir. Belediyelerde çalışma barışı sağlanmalıdır.

İş Güvencesi: Haksız, hukuksuz, keyfi şekilde işten çıkarmalara son verilmelidir. İş davaları “Bölge İdare Mahkemeleri”nde görülmeli, davayı kazanan işçi işine kesin suretle ve hemen dönmelidir. Dosya masraflarının ağır olması, işten çıkarılan işçilerin hak aramasındaki en büyük engeldir. İşten çıkarılan her işçiye, Baro tarafından ücretsiz avukat sağlanmalı ve iş davaları dosya harçlarından muaf tutulmalıdır.

Vergi Adaleti:Toplu İş Sözleşmelerinde paraya taalluk eden tüm mali ve sosyal haklar “Brüt” yerine “Net” olarak belirtilmelidir. Belediye işçileri “Gelir Vergisi” yükü altında ezdirilmemelidir. İşçiye vergi muafiyeti sağlanmalı ve vergiler işveren tarafından karşılanmalıdır. İşçi, ocakta ne kadar ücret alıyorsa, aralık ayında da aynısını almalıdır.

Eşit İşe Eşit Ücret: Belediyelerdeki kadın erkek eşitsizliği, kadın istihdamının arttırılması ile çözülecek kadar basit bir sorun değildir. Belediyelerdeki cinsiyetçi iş bölümü ve ücretlendirme son bulmalı, kadınların güvenceli ve güvenli çalışabilmeleri için şartlar yerine getirilmelidir. Belediye çalışanlarının çocukları için kreş hakkı, günün koşullarına uygun ve gerçekçi biçimde karşılanmalıdır. Doğum iznine ayrılan kadın işçiler, döndüklerinde işlerini kaybetme endişesi taşımak zorunda kalmamalı. Bunların dışında 60 günlük sendikal ikramiye, haftalık 35 Saat çalışma, enflasyon oranında zam, refah payı, meslek pirimi, eşit yemek ve ulaşım ücreti, tayin hakkı verilmelidir.”

Özak Tekstil işçileri neden direniyor?

0

Özak Tekstil fabrikası aslında DİSK’e bağlı tekstil sendikasında örgütlüyken, pandemi döneminde patronun ayak oyunları ile işyerindeki yetkili sendika değişmişti. Pandemiyi bahane ederek DİSK’li işçileri ücretsiz izne çıkartan patron, izin dönüşünde işçilere Hak-İş’e bağlı Öz İplik-İş’e üye olmayı şart koşmuş ve bu süreçte patron yandaşı sendika fabrikada yetkili sendika olmuştu.

6 yılın ardından işçiler BİRTEK-SEN’de örgütlenmeye başladılar. Çalışma koşullarının ağırlığı ve kendilerine yapılan kötü muameleye rağmen, sendikanın işçi haklarını savunmuyor olması, işçileri sendika değiştirmeye yöneltmişti.

İşçiler sürekli mesaiye zorlanıyor, mesai gece 3’te bittiğinde bile eve dönmek için yürümek zorunda kalıyordu. Zaten kötü olan yemeklerden, kıl-böcek türü şeyler çıkıyor, yemek tabldotlarında köpeklere de yemek veriliyordu. Tuvalete gittiklerinde dakika tutuluyor, insanlık-dışı koşullarda çalışmaya zorlanıyorlardı. Beş yıllık çalışanlar bile asgari ücret alıyordu; üstelik fabrikada şiddet, hakaret ve mobbinge maruz kalıyorlardı. Kadın işçiler, “bizim adımız yokmuş gibi davranılıyor, ‘köroğlu körler, balık hafızalılar’ diye bağırıyorlardı” diyorlar. Hakaret edenler sadece patronlarla ya da müdürlerle sınırlı da değil; işçiler fabrikadaki muhasebecinin bile kendilerine hakaret ettiğini söylüyor. Mesailer öylesine yoğun ki, işçiler “direnişe başladığımızdan beri güneş görüyoruz, öncesinde sürekli karanlık saatte işe gidip geliyorduk” diyorlar. Dahası tazminatsız işten atma çok sık yapılıyor. İşçilerin aktarımına göre ise Öz İplik-İş, ne insanlık-dışı çalışma koşullarını düzeltmek için ne de işten atılanların haklarını almak için bir şey yapmıyor.

Bu koşullarda işçiler, Ekim ayından itibaren sendikayı değiştirmek üzere harekete geçiyorlar. Bunun üzerine yöneticilerin saldırganlıkları da artıyor. İşçiler tek tek odalara çekilerek sendika ve fabrika yöneticileri tarafından tehdit ediliyor. Bu sürecin sonucunda bir kadın işçi işten atılınca, 27 Kasım günü işçiler üretimi durdurarak direnişe başlıyorlar. Fabrikadaki 700 işçiden 500 kadarı direnişin içinde yer alıyor.

Patronun tüm temsilcilerine karşı mücadele

Özak Tekstil direnişi, sermayenin devletle iç içe geçmişliğini de, devletin işçileri değil patronları korumak için var olduğunu da çok çarpıcı biçimde gösteriyor.

Direnişin başlamasından bugüne, Özak Tekstil işçisi birçok defa jandarmanın saldırısına uğradı, gözaltına alındı. Bu saldırılarda, patronun jandarmaları yönettiğini, patronun yeğeni Hamit Akbalık’ın jandarmalara “sen oraya geç, sen burada dur” diyerek emir verdiğini gördüler. Jandarma da oraya kimi korumak için gittiğini, kimin emrine uyması gerektiğini iyi biliyor!

İŞKUR da patronlar için çalışıyor. Yasalara göre, işçiler sendika değişikliği nedeniyle direnişteyken yeni işçi alımı yapılamaz. Ama direnişteki işçilerin çıkışı yapılmamışken, İŞKUR’un resmi kağıtları farklı bir firma içinmiş gibi düzenleyerek Özak Tekstil’e işçi alımı yapılıyor. İşçiler bunu öğrenince İŞKUR’la görüşüyor ve konunun üzerine gidiyorlar. Bunun sonucunda, İŞKUR geri çekilmek zorunda kalıyor; ancak işçi alımlarının gizlice devam ettiği söyleniyor.

Valilik de bir başka patron destekçisi. Özak direnişi başlayınca, valilik bir açıklama yayınlayarak 29 Kasım-2 Aralık tarihleri arasında kentte 4 gün eylem yasağı ilan etti, kentin tamamında açık alandaki tüm etkinlikleri yasakladı. O süreçteki jandarma saldırılarında valiliğin bu yasağına uyulmaması gerekçe gösterildi; ama valiliğin yasaklama kararına gerekçe gösterilemedi. Elbette bu gerekçe, Özak patronunu korumaktı!

Öyle bir işbirliği var ki işçiler karşısında, direnişin 11. gününde, henüz jandarma saldırısı başlamadan önce, işçiler yağan yağmurdan korunmak için OSB içindeki caminin avlusuna girdiğinde bu sefer de il müftüsü duruma müdahale ederek, işçilere camide bekleyemeyeceklerini söyledi. İşçiler “Bizi Allah’ın evinden de çıkarmaya çalışıyorlar” diyerek bu duruma tepki gösterdi.

Ardından aynı gün (11 Aralık) işçiler jandarmanın coplu ve biber gazlı saldırısına maruz kaldı. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in de aralarında olduğu 100 işçi bu saldırıda gözaltına alındı. Jandarmanın saldırısı yetmedi, valilik de işçilerin kanuna aykırı şekilde eylem yaptığını söyleyerek işçiler hakkında adli işlem başlatıldığını duyurdu. Bazı işçiler aynı gün gözaltından bırakılırken, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, 3 sendika yöneticisi ve 4 Özak Tekstil işçisi, 13 Aralık gününe kadar gözaltında tutuldu. Mahkemeye çıkan işçiler ve sendikacılar, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldılar.

Engellemeler devam etti, direnişin 17. gününde jandarma barikatı, bu kez OSB’nin (Organize Sanayi Bölgesi) girişine kurulmuştu. İşçilerin kararlı duruşu sonucunda OSB girişindeki barikat kaldırıldı, ancak fabrikaya giden yol da kapatılmıştı. İşçiler ara sokaklardan fabrikaya ulaşmaya çalıştılar; fakat ara sokaklarda jandarma, tomalardan tazyikli gazlı su sıkarak işçilere saldırdı. Saldırı sırasında BİRTEK-SEN Genel Sekreteri Mikail Kılıçalp dahil 20 kişi gözaltına alındı. İşçilerle dayanışmak için orada bulunan EMEP Milletvekilleri Sevda Karaca ile İskender Bayhan da tomadan sıkılan gazlı suya maruz kaldı, yerlerde sürüklendi. Gözaltına alınan işçiler akşam saatlerinde serbest bırakıldılar.

Tomalar, coplar, biber gazları, gözaltılar, sendika başkanının tutuklanmasını isteyen savcılar, işçilere ve sendikacılara adli kontrol kararı veren hakimler de patronun çıkarları için harekete geçirilmişti. Devlet, bütün gücüyle ve tüm kollarıyla Özak Tekstil patronunu korumaya çalışıyordu.

Öz İplik-İş sendikası ise direniş boyunca “işbirlikçi” sıfatına uygun davrandı. İşçilere dönük tehditleri işe yaramayınca, işçilerin aileleri ile görüşerek eylemi baltalamaya çalıştılar.

Patronu neden koruyorlar?

Peki, Özak Tekstil patronunu neden koruyorlar, direnişin kazanımla sonuçlanmasından niye bu kadar korkuyorlar? Çünkü Özak Tekstil’de sendikal mücadele kazandığında, Urfa OSB başta olmak üzere bölgedeki bütün fabrikalarda kölelik koşullarında çalışan işçiler için örnek oluşturacak, diğer patronlar da işçilerin mücadelesi ile karşı karşıya kalacaktı. İkincisi, Özak patronu AKP döneminde palazlanmış yandaşlardan biriydi. Özak Global Holding’in temelini oluşturan Özak Tekstil, 3 fabrikada 5 bine yakın kişinin çalıştığı bir şirket. Sahibi Ahmet Akbalık, Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) Başkan Yardımcısı. Özak Global, AKP’li yıllarda üstüste aldığı teşviklerle palazlanmış, turizm ve gayrimenkul alanlarında ballı ihalelerle uçuşa geçen, Emek Sineması’nın yıkımını üstlenen Kamer İnşaat’ın yarı hissesine sahip, Erdoğan’ın ürettiği “Cumhurbaşkanlığı sistemi”nin propagandasını yapan, Erdoğan ailesini otellerinde ağırlayacak kadar yandaş olan bir şirket.

Patronlar, Özak direnişini yenilgiye uğratmak için devletin bütün olanaklarıyla savaşıyorlar. İşçi ve emekçiler de bu direnişin kazanması için sınıf bilinciyle savaşımı yükseltmelidir. Neredeyse günaşırı saldırıya uğrayan, gözaltına alınan, dört bir yandan kuşatılmış olan Özak işçileri direnişlerini kararlılıkla sürdürürken, diğer alanlarda dayanışma eylemleri yükseltilmelidir.

Özak Tekstil işçileriyle İstanbul’da dayanışma eylemi

0

Özak Tekstil işçileri 21 gündür sarı sendika-patron işbirliğine karşı direniyor. Patronun çıkarları doğrultusunda işçilerin sömürüsünü meşrulaştıran sendikadan istifa eden işçilerin BİRTEK-SEN’e üye olmak istemeleri üzerine bir kadın çalışan 27 Kasımda işten hukuksuzca kovulmuştu. Bu yaşananların üzerine bütün çalışanlar direniş kararı alarak fabrikanın önünde haklarını aramaya başlamışlardı. Direnişteki işçilerinin önlerini kesebilmek için fabrika yakınında bulunan cami bile süresiz kapatılmıştı. Patronun çeteleri ve jandarmanın saldırılarına rağmen kararlı duruşlarından taviz vermeden direnişlerini sürdürmeye devam etmekteler.

Ülkenin birçok yerinden direnen işçilere destek eylemleri yapılmakta. 15 Aralık günü 16 sendikanın çağrısı ile İstanbul’da Özak Tekstil işçilerine destek amaçlı basın açıklaması gerçekleştirildi. Birçok meslek örgütü ve sosyalist parti de bu çağrıya destek vererek basın açıklamasında buluştu. Basın açıklamasında, Özak Tekstil işçilerinin haklı direnişlerinde yanlarında oldukları açıkça belirtildi. İşçilere dönük baskıların sona erdirilmesi, sendika seçme özgürlüğünün derhal tanınması talep edildi.

Depremden etkilenen illerde çağrı merkezi çalışanlarına mobbing uygulanıyor

0

Türkiye’de emekçilerin sömürüsü, çalışma yaşamının her alanında derinleşerek sürüyor. Çalışma koşulları zaten zor olan çağrı merkezlerinde çalışmak ise günden güne daha da çekilmez bir hal alıyor.

Özellikle pandemi döneminde evden çalışmaya geçilmesinin ardından çağrı merkezlerinde çalışan emekçilerin durumları kötüye gittiği gibi, bir de şirketin karşılaması gereken birçok gider çalışana yüklendi. Emekçilerin evden çalışmasıyla birlikte şirketler elektrik, doğalgaz, su gibi birçok giderden kurtuldular. Bununla birlikte patronlar, çalışanlar üzerinde ciddi bir mobbing uygulamayı sürdürüyor.

Urfa ve Adıyaman gibi 6 Şubat depremlerinden etkilenen illerde çağrı merkezi çalışanlarının kayıplarını, acılarını hiçe sayan şirketlerin operasyon takım liderleri, işçileri arayıp “Acınızı anlıyoruz ancak hatta girip çağrı almanız gerekiyor; çağrı almayacaksanız istifa dilekçenizi gönderin’’ gibi tehdit içeren mesajlar vermişti.

Adıyaman ve Urfa’daki iki şirkette bir süredir örgütlenmeye çalışan çağrı merkezi çalışanları, depremin ardından yapılan mobbinge karşı öğleden önce ve sonra ikişer saat hatta girmeme eylemi gerçekleştirerek haklarını almak için harekete geçtiler. Depremden kısa süre sonra SGK’den deprem bölgesindeki çağrı merkezi çalışanlarına yönelik çift maaş promosyonları yatırıldı ve bunların geri ödenek olarak iade edilmeyeceği duyuruldu. Buna rağmen çağrı merkezi işverenleri işçilere, bu paranın SGK’den borç olarak alındığını, deprem nedeniyle çalışılmayan günler için kendilerine nakit avans olarak verildiğini ve promosyonun maaşlarından kesileceğini söylüyor.

Adıyaman ve Urfa’da yapılan tüm bu haksızlıklar karşısında yaklaşık 15-20 bin işçinin çalıştığı her iki şirkette de işçiler örgütlenme çalışmalarını sürdürüyor. İşveren ve operasyon takım liderlerinin, çağrı merkezi çalışanlarının hak ve taleplerini karşılamak yerine, 6 Şubat’tan bu yana gün geçtikte artan keyfi tutum ve mobbing uygulamaları insani bir boyut taşımıyor. Bu nedenle, artık emeğimize saygıları olmadığını düşünerek hak ve taleplerimizi duyurabilmek adına bu süreçte sendikal mücadele girişiminde bulunduk. İnsanı olanaklardan uzak, esnek ve yoğun koşullarda çalışmak zorunda olan çağrı merkezi çalışanlarının örgütlenmesinin, ülke genelinde bu sektörde çalışan binlerce işçi için önemli bir umut kaynağı olacağını düşünüyoruz.

Adıyaman ve Urfa’dan çağrı merkezi çalışanları

Yunus Emre Göçer cinayetinin ardından: Somali-Türkiye ilişkilerine kısa bir bakış

0
Göçer cinayetinin ardından kısa bir süre sonra Türkiye Mogadişu Büyükelçisi Somali Cumhurbaşkanını ziyaret etti. Görüşmede Göçer cinayetinin görüşülüp görüşülmediğine ilişkin herhangi bir açıklama yapılmadı.

Somali-Türkiye ilişkileri oldukça eski tarihlere dayanıyor. Ama bu yazıda asıl ele almak istediğim süreç, 2011’de Somali’nin başkenti olan Mogadişu’da yıllar sonra yeniden Büyükelçilik açılışının sonrasıdır.

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından bizzat açılışı yapılan Büyükelçilik iç savaş sebebi ile 1991 yılında kapatılmıştı. Büyükelçilik açılışından sonra devletlerarası ilişkiler derinleşmeye devam etti. Türkiye’den Somali’ye ekonomik yatırımlar yapıldı, askeri üsler kuruldu. Bunların en önemlilerinden biri ise 2017 yılında açılan ve yine başkent Mogadişu’da bulunan Turksom askeri üssüdür. Bu üssü önemli kılan orada Somali askerlerinin eğitim alıyor olmasıdır. Bununla beraber Somali özel kuvvetler birimlerinin büyük bir kısmına da Türkiye’ye getirilerek eğitim verilmektedir.

Türkiye birçok defa Somali’ye hem doğrudan para hibesi hem de askeri teçhizat (zırhlı araçlar, silahlar vs.) hibesi yapmıştır.

Türkiye’nin Somali üzerinde ilk askeri hesapları bu tarihle başlamıyor elbette ki. Türkiye, vaktiyle, iç savaş sürecine müdahil olan Birleşmiş Milletler (BM) güçlerinin içerisinde yer almış ve 1993-1994 yılları arasında BM Barış Gücü komutanlığı Çevik Bir tarafından yürütülmüştür.

Somali’nin coğrafi konum olarak Kızıldeniz’in çıkış kısmında olması da Türkiye’nin askeri yatırımlarında önemli rol oynamaktadır. Burası, petrol ve ticaret yolları açısından oldukça stratejik olan Kızıldeniz’in kontrolünden pay almak için de kullanılan bir bölgedir.

Bu kısa anlatının asıl amacı, Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu Muhammed Hasan Şeyh Mahmud’un, kısa bir süre önce Türkiye’de bir motokuryenin ölümüne sebep olup rahat bir şekilde kaçabilmesinin arka planını sergilemektir.

İsmi Yunus Emre Göçer olan kuryenin katili Türkiye tarafından bu kadar değerli görülüp yatırımlarla ve hediyelerle göklere çıkarılan bir ülkenin zengin ailelerinden birine mensup olmasaydı da sıradan bir dünya vatandaşı olsaydı konu aynı şekilde ele alınır mıydı? Cinayetin açık ve net bir şekilde ortada olduğu bir durumda sadece ifadesi alınıp serbest bırakılır mıydı? Veya şans odur ki davanın sonuçlanmasına birkaç gün kala ülkeden kaçması bu kadar kolay olur muydu?

Sorularımızı o kadar çok artırabiliriz ki! Burada asıl görmemiz gereken mesele hangi millete mensup olduğun değil hangi sınıfa mensup olduğundur. Burjuvazi hangi ülkede olursa olsun sınıfsal gücü sayesinde bütün yasaların üzerinde durur.  

Türkiyeli emekçi bir genç, Türk devletinin dünyadaki askeri ve politik çıkarlarına feda edilmiştir. Emekçilerin canları paradan değersiz ve kolayca vazgeçilebilir görülmektedir.

Termokar’da “ücretsiz izin” saldırısı

0

Termokar’da işverenin sendika düşmanı uygulamaları hız kesmeden sürüyor. 6 yıllık mücadelemiz sonucunda kazandığımız sendikal yetki belgesinin ardından, patron sendikayı tanımamakta direniyor. İşverenin son saldırısı, sendikanın işyeri temsilcilerini önce zorunlu olarak ücretli izne, ardından da ücretsiz izne çıkmaya zorlamak oldu.

İşveren işlerin yavaşladığı bahanesiyle sendikalı işçileri ücretsiz izne çıkarmaya çalışıyor. Oysaki iş kanununa göre işverenin böyle bir hakkı bulunmuyor. Ayrıca işlerin yavaşlaması da söz konusu değil. İşçiler mesaiye kalarak çalışmaya devam ediyor.

Termokar işçileri olarak işverenin sendika düşmanı uygulamalarına karşı kenetlenmeli, işvereni toplu sözleşme masasına oturtmak için mücadeleyi yükseltmeliyiz. Yetkili sendika Birleşik Metal-İş pasif konumunu bırakmalı; işverenin hukuksuz saldırılarını durdurmak ve toplu sözleşme masasını kurabilmek için üzerine düşeni yapmalıdır.

Bir Termokar İşçisi

Saray’ın emek düşmanı, keyfi yönetiminden kopuş mümkün ve zorunlu!

0

Saray rejiminin 2024 için hazırladığı bütçe bu ay meclis genel kurulunda görüşülüyor. AKP-MHP iktidarı bütçenin tüm yükünü bir kez daha ücretlilerin ve yoksulların omuzlarına yıkıyor. İktidar patronları yeni vergi teşvikleri ve indirimleriyle ödüllendirirken, ücretlilerin üzerindeki gelir vergisi, KDV ve ÖTV yükleri tarihi zirvelere çıkıyor. Bütçede aslan payını, faiz ödemeleri ve yap-işlet-devret adı altında Saray patronlarına yapılan ödemeler alıyor. Emeğin milli gelirden aldığı pay ise gerilemeye devam edecek.

Bütçe görüşmelerine paralel olarak ilerleyen bir diğer başlık asgari ücret. Asgari ücret bir kez daha gerçek enflasyona göre değil TÜİK’in oynanmış sayılarına göre belirlenecek. Dahası, Erdoğan yönetimi asgari ücrete yapılan zammı yılda iki seferden tek sefere düşüreceğini açıkladı. Merkez Bankası’nın asla tutmayan tahminlerine göre bile 2024 sonunda enflasyonun yüzde 36 olacağı koşullarda, yıl sonuna doğru işçilerin alım gücü tamamen erimiş olacak.

Saray rejimi sorumlusu olduğu ekonomik iflasın faturasını emekçilere yıkmakta kararlı hareket ediyor. Bunun için yürütme üzerindeki tüm denetleme ve denge araçlarını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Beştepe emek düşmanı, hesap vermeyen, keyfi yönetime dayanan yapısını tamamen kalıcı hale getirmeyi hedefliyor.

Bu çerçevede, bütçenin mevcut haliyle TBMM’de onaylanması da son tahlilde pek bir anlam ifade etmiyor. Yıl içinde hazırlanan ek bütçelerle, Cumhurbaşkanı’na tanınan vergi artırma veya azaltma yetkileriyle, Sayıştay’ın denetleme yetkilerinin ortadan kaldırılmasıyla Saray yönetimi, emekçilerden toplanan kaynaklarla oluşturulan kamu bütçesini dilediği gibi harcayabiliyor.

Saray rejimi bu yağmacı, keyfi yönetimini demokratik hakları giderek daha fazla baskılayarak hayata geçirebiliyor. Erdoğan yönetimi, TİP milletvekili Can Atalay’ı tamamen hukuksuz bir şekilde hapiste tutmaya devam etmesini, yeni anayasa tartışmaları arasında unutturmaya çalışıyor. Türk Tabipleri Birliği (TTB) yönetimine kayyum atama girişimiyle tüm demokratik kitle örgütlerine ve muhalefete yeni bir gözdağı veriyor. Rejimin bu keyfi, emek düşmanı niteliğinden güç alan patronlar, kölece çalışma koşullarını dayatan hukuksuz uygulamaları, sendika düşmanlığını yaygınlaştırıyor.

Öte yandan, Saray rejimi asıl büyük saldırısını yerel seçimler sonrasına saklıyor. Erdoğan yönetimi, büyükşehirleri yeniden kazanmak hedefiyle kemer sıkma politikasında şimdilik frene basarak ilerliyor. Seçimlerin ardından çok daha sert tedbirler bizleri bekliyor.

İşçi sınıfının geniş kesimleri Erdoğan yönetiminin bu emek düşmanı niteliğinin farkında. Bununla birlikte, burjuva muhalefetin basiretsizliği ve sinikliği ile sosyalist hareketin burjuva odaklardan bağımsız bir seçenek inşa edememiş olması, Cumhur İttifakı’nı hayatta tutan en temel unsurlar olmayı sürdürüyor. Emekçiler ülkenin dört bir yanında, onurlu çalışma ve yaşam koşulları talebiyle örgütlenmeye, sendikalaşmaya, haklarını korumaya veya ilerletmeye çalışıyor. Bu mücadelelerin birbirinden kopukluğu ve ortak bir eylem planı ekseninde birleşememesi en büyük eksikliğimiz olmaya devam ediyor.

Saray rejiminin giderek daha fazla saldırganlaşan emek düşmanı politikaları kaçınılmaz olarak yeni eylemleri ve seferberlikleri tetikleyecek. Mevcut tablo, sosyalist hareketin önüne iki temel görev koyuyor. İlk olarak, “insan onuruna yaraşır bir yaşam ve çalışma koşulları” ekseninde sendikal konfederasyonların üzerindeki basıncın artırılarak, başta asgari ücret ve bütçenin emekten yana düzenlenmesi başlıkları olmak üzere, tabandan yükselen birleşik bir mücadele planının örgütlenmesinin sağlanması. İkinci olarak, yerel seçimler sürecine burjuva odaklardan bağımsız, emek eksenli bir seçim ittifakıyla girilmesi. Bu iki alanda sağlayacağımız ilerlemeler emek düşmanı, baskıcı Saray rejiminden kopuş yönünde atılan çok değerli adımlar olacaktır.

Patronun taleplerinin “arası” bulunamaz: Metalde arabulucu süreci başlarken mücadeleye hazırlanalım

0

Metal sanayinin patronları ve Türk Metal Sendikası, Birleşik Metal-İş, Özçelik-İş üyesi 259 bin metal işçisi arasında eylül ayında başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmeleri, anlaşma sağlanamaması sonucunda arabulucu sürecine girdi. Arabulucu sürecinin yeni yılın ocak ayının ortasına dek sürmesi bekleniyor.

Toplu sözleşme görüşmelerinin sonuçsuz kalmasının başlıca nedenini, metal patronlarının sömürüyü derinleştirmeyi, çalışma koşullarını ağırlaştırmayı ve işçilerin güvencesini yok etmeyi öngören teklifleri oluşturuyor.

Metal patronlarının sendikası olan MESS, ilk altı ay için yüzde 35, geri kalan dönemler için TÜFE oranında artış önerdi. Bu, işçi sendikalarının önerdiği ücret zammı oranından yaklaşık yüzde 85 daha düşük.

MESS aynı zamanda, tıpkı geçen yıllarda yaptığı üzere, sözleşmenin iki yıllık değil, üç yıllık olmasını dayatmaya çalışıyor. Sözleşmeler arası dönem uzadıkça metal işçilerinin ücretlerinin güncellenme sıklığı azalacak, böylece sömürü yoğunlaşacak ve patronlar kârlarına kâr katacaklar.

MESS, patron tarafından fabrika içinde hafif işlerde çalışabilir raporu olanlara dayatılan işin kabul edilmemesi durumunda, ihbar tazminatı ödenmeksizin çalışanın işten çıkartılmasının sözleşmeye dahil edilmesini, böylece iş güvencesinin yok edilmesini istiyor.

Yine MESS tamamlayıcı sağlık sigortasının kaldırılmasını, işçilerin işe alımdaki deneme sürelerinin iki aydan dört aya çıkartılmasını talep etti.

Metal patronlarının bu taleplerinin “arası” nasıl bulunabilir ki? Bu taleplerin hedefi metal işçisini yoksullaştırmak, işçinin üzerindeki sömürüyü derinleştirmek, kazanılmış haklarına saldırmak ve hayatta kalma şartlarını kötüleştirmektir. Saldırı niteliğindeki bu taleplerin “arası” bulunamaz. Arabulucu süreci, her zaman olduğu üzere, yine işçiyi oyalamak, onu yormak ve moralini bozmak için kullanılıyor.

Bu arabulucu sürecini, önümüzdeki mücadeleye hazırlanarak geçirmeliyiz. Patronlar, ülke ekonomisinin kriz halindeki şartlarını işçileri susturmak ve onlara baskı uygulamak için kullanıyor. Ekonomik kriz bir sopa gibi işçilerin başının üzerinde sallandırılıyor, böylece işçiler işlerinden edilmekle tehdit ediliyor.

Ekonomik krize ve patronun işten çıkarma tehditlerine karşı tek güvencemiz, sendikal mücadele birliğimizi sağlamak olabilir. Danışıklı dövüşe son verelim: Sendikalarımızda işçilerin görüşünün alınması, işçi demokrasisi ilkelerinin uygulanması için bir araya gelip mücadele verelim. Bu nedenle konfederasyon farkı gözetmeyen toplu iş sözleşmesi komitelerinin kurulmasını öneriyoruz. Bir fabrikadaki arkadaşlarımız mesaiye kalmama kararı verdikleri takdirde onları yalnız bırakmamak, onlarla birlikte hareket edebilmek ve sendikalarımızı da bu yönde hareket etmeye zorlayabilmek için.

Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’nın verilerine göre Bursa’nın en büyük 250 fabrikasında çalışan tek bir işçi dahi kendi fabrikasına 4 milyon liraya yakın gelir sağlıyor. Bu gelir, metal fabrikalarında ikiye, hatta üçe katlanıyor.

Evet, mevcut sözleşme taslağı bu korkunç toplumsal eşitsizliği sona erdirmekten veya ihtiyaçlarımızı karşılamaktan dahi çok uzakta. Kayıplarımızı karşılamak ve taslakları bizzat işçi inisiyatifi altında oluşturabilmek için MESS’in arsızlığını yenilgiye uğratmamız ve sendikalarımızda işçi demokrasisi için mücadele etmemiz şart.

Bütün bunlar bizim kararlı ve cüretkâr bir birlik oluşturabilmemizle mümkün. Uzlaşmaya eğilimli ve mücadeleden çekinen sendikal önderliklerimizi de ancak kendi birliğimiz eliyle denetim altında tutabiliriz. Sözde arabulucu sürecini bu nedenlerle, birliğimizi sağlayacak TİS komitelerini oluşturmakla ve buralarda mücadeleye hazırlanmakla geçirmek önemli.

Belirleyici olacak olan, metal işçisinin seçeceği yol olacaktır.

Türk kapitalizmi gece kurtla sürüye dalıyor, gündüz çobanla ağıt yakıyor

0

Siyonist İsrail 75 yıldır Filistin’i işgal altında tutuyor ve Filistinlilere yönelik etnik temizlik politikaları uyguluyor. Bu durum dünyanın geri kalanının olduğu gibi Türkiye’nin de korsan devlet İsrail’i tanımasının ve ilişki kurmasının önüne geçmeye yetmiyor. Yine de zaman zaman İsrail’in işlediği suçların dünya kamuoyunda ifşa edilmesi ve kimi seferberlikler, devletleri bu konuda adım atmaya zorlayabiliyor. Türk kapitalizminin ve devletinin İsrail ile geliştirdiği ilişki de bu şekilde.

7 Ekim’de Filistin’de direniş örgütlerinin gerçekleştirdiği El-Aksa Tufanı ve ardından Siyonist varlığın bu haklı ayaklanmaya karşılık uyguladığı etnik temizlik hedefi, Türkiye’nin İsrail ile kurduğu ilişkilerde de sürtünmeler yarattı.

Erdoğan İsrail’i kınadı ve Hamas’ı bir terör örgütü olarak nitelendirmeyeceklerini söyledi. Erdoğan’ın kabinesinden de benzer sesler çıktı. AKP Gençlik Kolları, İsrail’in saldırılarını protesto etmek amacıyla çeşitli eylemler gerçekleştirdi.

Erdoğan “iki devletli çözüm” taraftarı olduğunu hep dile getiriyordu; İsrail savaş makinasının saldırıları sürerken bu düşüncesini yine dile getirdi.

Peki tüm bu söylemler ne kadar gerçek? Erdoğan’ın İsrail’e yönelik “Mavi Marmara” dönemini andıran hamasi söylemleri gerçeklikle pek örtüşmüyor. Tıpkı Mavi Marmara krizinden İsrail ile ilişkilerini güçlendirerek çıktığı gibi, şu anda da İsrail ile köprüleri atmadan ve yalnızca Netanyahu hükümetini hedefe alarak süreci atlatmayı önüne koymuş görünüyor.

Türkiye, Siyonist varlığa bu yılın ilk 11 ayında yaklaşık 6 milyar dolar ihracat gerçekleştirdi. Bu ihracat İsrail’in Filistinli çocukları katledebilmesi için gerekli olan çelikten Siyonist işgal güçlerinin ayaklarındaki postallara, Siyonist yerleşimcilerin gündelik ihtiyaçlarına kadar geniş bir yelpazede ürünler içeriyor. Petrol, çimento, demir-çelik, kimyasal maddeler, İsrail ordusu için sebze-meyve vb. Türkiye’den İsrail’e yapılan sevkiyatın temel girdilerini oluşturuyor. Bunlar devletin kendi kurumu olan TÜİK tarafından yayımlanan veriler.

Zorlu, AkçanSA, Eren Holding, MNG Air, Kalyonlar, Kalkavanlar, Tosçelik, Kardemir, İsdemir, Erdemir, Çolakoğlu, Kocaer, Pamukkale Kablo, Limak gibi pek çoğu iktidara yakınlıkları ile bilinen şirketler İsrail ile ticaret yapmayı sürdürüyor.

Türkiye limanlarından taşınan petrol İsrail’in sanayi altyapısının, savaş makinalarının düzenli olarak işlemesini sağlıyor.

TÜİK dış ticaret verilerine göre ekim ayında “Silahlar ve mühimmat, bunların aksam, parça ve aksesuarı” kapsamında İsrail’e 105 bin dolarlık malzeme gönderildi. Eylül ayında ise yine bu kapsamda 103 bin dolarlık malzeme gönderilmiş. Yani Tek Adam Rejimi gece kurtla sürüye dalıyor, gündüz çobanla ağıt yakıyor. Biz ise şunu söylüyoruz: Siyonist varlık ile tüm ilişkiler kesilsin!

Makineler üzülür mü?

0

Sosyal medyada veya herhangi bir sitede bir süre okuduğumuz veya ilgilendiğimiz ürünler, hatta telefon yanımızdayken “Bu kafeye gitsek mi?” veya “Bu gözlük bana yakışır mı?” dediğimiz her adımımız, bize bir şekilde X, Instagram, Facebook veya benzeri sosyal platformlar tarafından pazarlanıyor. Fakat adım adım bizi takip eden birisi olmadığına göre, bunu yapan ciddi ve zeki bir sistem var. Bu aslında, yapay zekânın şirketlerin yararına nasıl kullanıldığına dair ufak bir örnek. Hepimiz buna benzer tartışmaları ve haberleri son günlerde daha çok duyar olduk. Peki, yapay zekâ (AI) nedir, neden birdenbire bir şirket gündemimiz oldu ve bizi neler bekliyor, gelin bakalım.

Yapay zekâ nedir?

AI, bilgisayar sistemlerinin insan zekâsının bazı işlevlerini taklit etme yeteneğidir. Makine öğrenimi, derin öğrenim ve doğal dil işleme gibi birçok alt konusu vardır. AI’ın fikren ortaya çıkışı aslında çok yeni değil; bilgisayar biliminin kurucusu Alan Turing tarafından 1950 yılında “Makineler düşünebilir mi?” sorusuyla gündeme gelmişti. 1990’ların başına kadar AI açısından teoriler ve varsayımlar dışında ciddi ilerlemeler olmazken, 1993 yılıyla beraber AI’ın hayatlarımıza hızlı şekilde etki ettiğini teknoloji ve finans gibi sektörlerde görebiliriz.

Yapay zekânın seviyeleri

AI, genellikle üç ana seviyeye ayrılır: Zayıf AI, Genel AI ve Süper AI. Bu seviyeler, AI sistemlerinin karmaşıklığı ve yetenekleri açısından farklılık gösterir. 2010’lara kadar çoğunlukla Zayıf AI ürünlerini hayatımızda gördük; bunlar sesli asistanlar, görüntü tanıma sistemleri ve içerik öneri sistemleri gibi önceden tanımlanmış sistemlerdir. Günümüzde Genel AI’ın ilk ürünlerini görmeye başladık; bu zekâ türü, insan zekâsının geniş çaplı görevlerdeki yeteneklerini taklit edebilen AI sistemleri olarak tanımlanır. Örnek olarak OpenAI’ın sahip olduğu ChatGPT ve DALL-E ile Google’ın ürünü olan BERT gösterilebilir.

OpenAI: Şirket mi, vakıf mı?

Fark ettiğiniz gibi, AI’a öncülük yapan kurumlardan biri OpenAI. Şu anda dünyanın kaderini etkileyebileceği söylenen bir AI geliştirme teknolojisine sahip olan bu kurum, son günlerde yönetimsel konular üzerinden gündeme geldi. Yönetim kurulu, kurumun başkan ve yardımcısını önce görevden aldı, ancak gelen baskılar yüzünden geri almak zorunda kaldı. Kurumun “vakıf” olarak adlandırılmasının nedeni, ilk önce AI’ı denetlemek amacıyla vakıf olarak kurulmuş olması. Daha sonra, kendi geliştirdiği ürünleri bir şirket altında pazarlamaya başladı. Microsoft gibi büyük bir şirketin bu teknolojiye ortak olmak için OpenAI’a milyarlarca dolar yatırım yaptığını ve yapmaya devam ettiğini görüyoruz. Yönetim kurulundaki tartışmada, teknik uzmanlardan oluşan Ilya Sutskever liderliğindeki ekip çalışmaların daha kontrollü ilerlemesini savunurken, başkan Sam Altman ve Greg Brockman liderliğindeki diğer ekip, yeni yatırımlarla hızlı ürün geliştirmeyi hedefliyordu. Sonuçta, Altman ve Brockman’ın ekibi kazandı. Bu durum, OpenAI’ın hedefinin kamusal yarar yerine büyük şirketlerin ve sermaye sahiplerinin kârını önceliklendiren bir yöne kaymasına yol açtı.

Nasıl olmalı?

AI teknolojisinin hızlı gelişimi, kapitalist sistem içinde hem fırsatları hem de tehlikeleri barındırmakta. Bu teknoloji, iş dünyasında verimlilik ve kârlılık artışı sağlarken, aynı zamanda işçi sınıfının iş güvenliği ve mahremiyet hakları üzerinde baskı yaratmakta. OpenAI gibi kurumların yaşadığı yönetimsel değişiklikler, bu teknolojinin sadece teknik bir mesele olmadığını, aynı zamanda sosyal ve ekonomik etkileriyle kapitalist sistemin temel dinamiklerini de yansıttığını göstermekte. Bu nedenle, AI gelişimi sadece teknolojik bir başarı olarak değil, aynı zamanda sınıfsal açıdan ve eşitlik perspektifinden de ele alınmalı ve bu alandaki politikalar, işçi haklarını ve toplum yararını gözeterek şekillendirilmelidir.

Yemeksepeti’nde ücret mücadelesi devam ediyor

0

Pandemi günlerinde iyice trend olan eve teslim market alışverişinde önce motokuryelerin aşı hakkı için mücadelesi, daha sonra sendika hakları için yükselttikleri mücadele tüm Türkiye’de karşılık bulmuş, dört bir yandan işçiler sokaklara dökülmüştü. İşçilerin mücadeleleri türlü saldırılarla sindirilmiş, anayasal sendikal yetkileri türlü oyunlarla hiç edilmişti.

Ancak ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz işçileri yeniden mücadeleye itti. Sendika haklarına saldırıldığı dönemde bütün kadrolu kuryeler işten çıkarılmış, yerleri esnaf kuryeyle doldurulmuştu. İçeride sigortalı çalışan olarak kalan depocular geçirdikleri darboğaz günlerini ve taleplerini yazarak eksiksiz imzayla genel müdürlüğe iletti ve kamuoyuyla paylaştı. Hemen ardından esnaf kuryeler de güvencesiz çalışma karşılığında aldıkları “daha iyi” ücretin artırılması için yerel bir mücadeleye başladı. Dilekçede yazanlar oldukça anlaşılır ve haklıydı. Aldıkları ücret, bulundukları şehirdeki kiraların yarısını bile karşılamıyor. Buna gelen ilk tepki, üç esnaf kurye ve bir depocunun işten çıkarılması oldu.

Bu sorunlar sadece Yemeksepeti işçilerinin sorunları değil, Türkiye işçi sınıfının sorunları. Türkiye’de ve dünyada işçiler açlıkla mücadele ediyor. Kriz derinleştikçe en temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geliyor. Patronlardan canını iste, parasını isteme! Her türlü işçi mücadelesini her türlü ahlaksızlıkla bozguna uğratmaya çalışıyor. 

Yeni ekonomi bakanı Şimşek, getirildiği andan itibaren ekonomik krizden çıkışın faturasını işçi sınıfına kesti. Kazanılmış bütün haklarımız tehlikede! Kıdem tazminatı, sigorta hakkı, asgari ücret, hepsi krizden çıkış için hesaba eklendi. Asgari ücret belirleme komisyonu önümüzdeki günlerde toplanacak, 2024’teki sefalet ücretimizi belirleyecek. Yerel seçimden sonra ne olacak peki? Bizi nasıl saldırılar bekliyor? Belli ki en ağır faturayı bizler ödeyeceğiz. Enseyi karartmamak lazım yine de, büyük etkiler büyük tepkiler doğurur.

Genel seçimden önce tahmin ettiğimiz gibi krizin faturası en ağır işçi sınıfına ödetilmeye çalışılacak ama kirasını ödeyemeyen, evine ekmek götüremeyen işçiler ücret seferberliklerine başlayacak. Yemeksepeti işçileri bunun sadece bir örneği. Yaprak kımıldamıyor değil, ortalığın alev alev yanması an meselesi. Biz işçilerin mücadelesini baskılamaya çalışan kan emici patronlar, yasalarıyla ve kolluk kuvvetiyle önümüze çıkan işbirlikçi devlet, teslimiyetçi sendikalar oluşan bu çığın önünde dayanamayacaklar. Bizler mücadelelerimizde pişecek, piştikçe kemikleşeceğiz. Mücadelelerimizi işyerlerimizin dışına, illerimizin dışına, tüm ülkeye ve dünyaya yayacağız. Ancak böyle kazanabiliriz. O pastada hepimizin payı var. Sendikalarımız bizim öz örgütlerimizdir, sendikacı asalak bürokratların değil! İşyerleri bizsiz dört duvardan ibaret boş kutulardır. Bu dünyayı her şeyiyle biz yarattık! Biz yöneteceğiz…

Bir Yemeksepeti işçisi

Ekolojik yıkımı yoksullar değil zenginler yaratıyor

0

Oxfam’ın yakın zamanda yayımlanan İklim Eşitliği raporu, kapitalist yağmaya dair çok çarpıcı veriler sunuyor. Rapora göre 2019 yılında dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesimi tüm insan nüfusunun üçte ikisi kadar karbon kirliliğine neden olmuş. Daha basitçe şöyle ifade edelim: Dünya nüfusuyla kıyaslandığında bir avuç kalan bu süper zenginler, gezegeni 5 milyar insan kadar kirletmiş. En zengin yüzde 10’luk kesim ise tüm karbon salımının yüzde 50’sinden sorumlu.

Burjuvazi ve emekçiler arasındaki olağanüstü eşitsizlikler, iklim krizindeki payımızda da çok derin. Mesela, en zengin yüzde 1’in neden olduğu karbon salımlarının gelecek yıllarda aşırı sıcaklık nedeniyle 1,3 milyon insanın ölmesine yol açacağı öngörülmüş. Yüzde 99’luk kesimdeki bir emekçinin, en zengin milyarderlerin sadece bir yılda ürettiği karbonu üretebilmesinin yaklaşık 1500 yıl süreceği hesaplanmış!

Peki süper zenginler bu devasa kirliliği nasıl üretebiliyor? Fosil yakıt gibi kirletici endüstri yatırımları ve faaliyetlerinden özel jet ve yat gibi “kişisel” harcamalara kadar pek çok yolla bunu yapıyorlar. Ne var ki iklim krizinin sonuçlarını en ağır şekilde yaşayanlar yine emekçiler ve yoksullar oluyor, olacak. İklim krizine bağlı aşırı sıcaklardan, sellerden, kuraklıktan, açlıktan en çok biz etkileniyoruz.

Bu derin uçurumu ülkeler düzeyinde de görüyoruz. İklim zirvelerinde karbon salımını düşürme vaatleri veren yüksek gelirli ülkeler küresel karbon salımının yüzde 40’ından sorumluyken, yoksul ülkelerin payı sadece yüzde 0,4. Kısacası bu gezegeni yaşanamaz kılan bizzat kapitalizmin kendisi. Dolayısıyla kapitalist hükümetlerin kendiliğinden doğa dostu ve adil politikalar uygulamaya başlamalarını bekleyemeyiz. Çünkü iklim krizine karşı gerçek bir “adil dönüşüm” hiçbir zaman kapitalistlerin çıkarına olmayacak. Kapitalist hükümetler “sürdürülebilirlik” derken sadece kapitalizmi sürdürmeye çalışacaklar.

Bizim Elon Musk gibi dünya yaşanamaz hale geldiğinde başka bir gezegene kaçma lüksümüz yok, bir B planımız yok. Bu da bizi emekten ve doğadan yana bir ekoloji mücadelesine zorunlu kılıyor. Bu mücadelemizin başlıca taleplerini de enerji, maden ve inşaat sektörünün tazminatsız kamulaştırılması, doğanın talanına yol açan mega projelere son verilmesi ve doğal varlıklar üzerindeki özel mülkiyetin sonlandırılması oluşturuyor.

İllüstrasyon: Matt Chinworth

Çeteler, mafyalar tasfiye mi ediliyor?

0

İçişleri Bakanlığının çetelere yönelik operasyonları sürüyor. Süleyman Soylu’ya yakın olduğu iddiasıyla gündeme gelen suç örgütü lideri Ayhan Bora Kaplan’ın tutuklanması ile başlayan süreç (ki bu kişinin Soylu’nun talimatı ile 15 Temmuz’da silahlı adamlarını toplayıp Ankara TRT Genel Müdürlüğü’ne gittiği biliniyor) farklı suç örgütlerinden uyuşturucu baronlarına, yargı ve emniyetten kara para aklayan pek çok sosyal medya fenomenine kadar uzandı.

Bu operasyonlar bürokrasideki tasfiye ve kadro değişimiyle birlikte yürütülüyor. Ve her operasyonda Soylu’nun çetelerle bağlantısına dair haberler ortaya çıkıyor. Son olaraksa “Sarallar” isimli organize suç örgütünün çökertildiği duyuruldu. Hakkında 2017’de hazırlanan bir iddianamede 35-40 bin sempatizanı olduğu belirtilen örgütün 1990’lı yıllardan bu yana sayısız suça karıştığı biliniyor. Benzer şekilde bu tip suç örgütlerinin yargı, emniyet ve siyaset bağlantıları da ayyuka çıktı. Bilindiği üzere MİT’in yargıdaki çürümeyi anlatan bir rapor hazırladığı ve raporda 5-6 yıldır büyük kentlerdeki adliyelerde yaşanan skandal kararlar, işlemler ve uygulamaların yer alması çürümenin devlet nezdinde ele alındığını gösteriyor.

Son 20 senede devlet-mafya-yargı mekaniğinin nasıl bu denli büyüdüğü, asıl sorulması gereken soru.

Devletin mafyaya ihtiyaç duyması, yani güvenlik bürokrasisi ile bu çetelerin ilişkisi Türkiye rejiminin her zaman bir parçası olageldi. 90’lar ve Susurluk skandalı bu sürecin zirvesiydi, ancak o dönemle kristalleşen “Aydınlık Türkiye” söylemi hiçbir zaman gerçekliğe kavuşmadı. Zira rejimlerin kırılganlığının arttığı, baskıya, zora ihtiyaç duyduğu dönemlerde mafya ilişkileri de çok daha girift hale gelmekte; yani rejimin bekası için bu çürümüş yapı ayakta tutulmakta. Ancak elbette bu operasyonların neden şu an hızlandığı bir diğer soru. Durum, Yerlikaya’nın “iyi biri” olması veya “devletin temiz düzen yaratmak istemesi” ile şüphesiz açıklanamaz. Kaldı ki Soylu döneminde İstanbul Valisi olan Yerlikaya’nın bugün “Cumartesi Annelerine, 25 Kasım yürüyüşüne izin veriyorum” algısı yaratması yanıltıcı olmamalı. Kendisinin valilik dönemi bu eylemlerin sopadan geçirildiği bir dönem olmuştu.

Bilindiği üzere, geçtiğimiz dönemde Orta Vadeli Program açıklandı. Mehmet Şimşek ile başlayan dönem ile 2018’den beri uygulanan ekonomik model değiştirilmeye çalışılıyor. Çünkü Türkiye ekonomisi kelimenin gerçek anlamı ile batık hale getirildi. Bu yeni ekonomik model şu an dış kaynağa çok fazla ihtiyaç duymakta ve Türkiye’nin dünya kapitalizmi ile daha entegre hareket etmesini gerektiriyor. Yabancı yatırımcı, özel mülkiyetinin güvenliğini garanti altına almak ister; derdi demokrasi veya antidemokratik uygulamalar değil özel mülkiyet garantisidir…

İnsanın aklının almadığı bu çürüme, AKP iktidarının inşa ettiği 21 yıllık serüvenin bilançosu. Bu suç düzeninin temizlenmesi, adaletin ve özgürlüklerin sağlanması yalnızca bu rejimden kopuş ile mümkün.

Hukuksuzca işten atılan, direnişteki Özak Tekstil işçileri anlatıyor

0

Ben Merve Dizgin. 24 yaşındayım. 18 yaşımda liseden mezun olur olmaz Özak Tekstil’de çalışmaya başladım. Beş yıla yakın çalıştım; kısaca çalışma sürecini anlatayım. Haftanın 6 günü aralıksız her gün çalışıp mesailere aralıksız kaldım (resmi tatiller ve dini günler de bunlara dahil). Hiçbir sağlık sorunum yokken yoğun çalışma ve aralıksız mesailer sonucu bel fıtığı ve varis oluşmaya başladı. Lakin tüm bunlara rağmen çalışma hayatına devam ettim. Rahatsızlığımı dile getirmeme rağmen zorunlu mesailere kalmaya devam ettim. Bu arada mesai demişken, 2-3 saatlik uzama değil 7-8 saatlik mesailerden bahsediyoruz. Hatta çoğu kez sabahlara kalıp sonra eve gönderilip 2-3 saatlik dinlenme sonrası tekrar işe gelip yeni güne başlar gibi aynı adet ve performans istenildi. Üstelik tüm bunların yanında sözlü, psikolojik şiddete ve hakarete her zaman devam edildi.

Sonra ise 5 yıla yakın emeğin sonucunda bir pazar günü işe gelmemiz istendi, rahatsızlığımdan dolayı gidemedim ve pazartesi günü fabrika müdürü Hamit Akbalık tarafından hiçbir suçum yokken Kod 50 ile işten çıkarıldım. Hukuk mücadelesi başlatıp dava açtım fakat Nisan 2021’den beri hiçbir çözüm bulunmuş değil.

Dosyam sürekli Gaziantep-Şanlıurfa arası gidip geliyor. Beş yıllık emeğim çöpe atılıp göz ardı edildi. Bundan dolayı bu kişilerden şikâyetçi ve davacıyım. Adaletin yerini bulacağı günü bekliyorum.

Merve Dizgin

***

Özetle 5 yıla yakın çalıştım. Gece gündüz geç saatlere kadar mesaiye kalıyorduk. Cumartesi günleri tam gün mesai yapıyorduk sabahlara kadar, bazen bazı bayan arkadaşlarımız orada yatıyordu. Bunlar onlara yetmedi; üstüne bize hakaretler ediyorlar, tehditler yağdırıyorlardı. Yemekleri de düzgün değildi, Ramazan’da dışarıdan yemek siparişi veriyorduk. Servis sıkıntısı hep vardı, nerede kötü servis varsa Özak’taydı. Yetmedi üstüne pazar günleri de mesaiye geleceksiniz dedi Hamit Akbalık ve “Gelmeyeni işten çıkarırım,” dedi. Pazar günü mesaiye gitmedim diye beni işten attı. Bu hukuksuzluğa karşı dava açtım, dava hâlâ devam ediyor. Adaletin yerini bulacağı günü bekliyorum.

Fatma Sağın

Kod 46 ile işten çıkarılan ODTÜ işçisi Serdal Delibal: “Yılların emeğinin lekelenmesine izin vermeyeceğim”

0

ODTÜ yemekhane işçisi Serdal Delibal, 20 yıllık emeğinin ardından, “Kod 46″ya tabi tutularak hırsızlık bahanesiyle işten çıkarıldı. Delibal ile işten çıkarılma sürecini ve işini geri alma mücadelesini konuştuk.

Öncelikle Gazete Nisan okurları için kendinizi tanıtır mısınız?

Adım Serdal Delibal, 41 yaşındayım. Daha önceleri yine ODTÜ’de kantinlerde çalışıyordum. 2004’ten şimdiki işten atılma sürecime kadar ise yemekhane personeli olarak çalıştım.

Bize işten atılma sürecinin nasıl başladığını anlatabilir misiniz?

Sabah işe geldiğimde karın ağrısı ve sancım vardı. Çalışmaya başladım, birkaç kez karın ağrısı yüzünden tuvalete gittim. Akşamcılar için hazırladığım malzemeleri dolaba koyacaktım ve çöpleri de çöpe atacaktım. Dolap tarafı kapalıydı, ben de sancılandım ve acilen tuvalete gitmem gerekti, birçok personel arkadaşım da gördü. Hatta “altına edeceksin” diye şakalaşanlar da oldu, aşçıbaşım da rahatsız olduğumu biliyordu. Tuvaletten geldikten sonra depocu arkadaş dolabı kilitleyeceğini söyleyince hemen işimin başına döndüm. Malzemeleri unuttum ama zaten yerine koyacaktım. Dolabın orada olan arkadaşlar da koyduğumu gördüler. İşi bitirmek için acele ederken bıçak kemikten kaçıp karnımı kesti. Kanamayı durdurmak için bolca peçete bastım. Elimde etin bezi vardı, ben de üzerine bastırıp tekrar lavaboya koştum. O esnada ise resmen kumpas kurulmuş gibi bir arkadaş müdürü aramış, onlar da daire başkanıyla güvenliği çağırmış. Dolaplar aranıyor diyerek herkesi çağırmışlar, yani tezgâhı kurmuşlar. Ben tuvaletteyken dolaplar aranıyor dediler. Her şey planlanmış; bana sorulmadan, sebeplerim dinlenmeden, şahitlere sorulmadan düzmece bir disiplin kuruluyla usulsüzce işimden atıldım. Mesai saatlerinde malzeme çıkarmakla suçlandım. Şahit varken sözde hırsızlık suçlamasıyla Kod 46 ile işsizlik maaşı ve tazminat hakkım gasp edilerek işten çıkarıldım.

İşten atılmanız için adeta bir kumpas kurulduğundan bahsediyorsunuz. Hem yemekhane hem rektörlük tarafından, yönetimin size karşı bu tavrını neye bağlıyorsunuz?

Biz önceleri yemekhanede taşeron olarak çalışıyorduk. Taşeron firma değişiyordu ama biz değişmiyorduk. O dönem zaten taşeron olduğumuz için baskı, mobbing altında uzun süreler çalıştık. Kadrolu olanlar ve taşeron olanlar arasında ayrım yapılıyordu. Sonrasında KHK ile kadrolu olarak işe başladık. Bu sefer de KHK’lı olanlar ve olmayanlar gibi ayrımlar yapılmaya başlandı. Son 1-1,5 senede daire başkanımız ve müdürümüz değişti. Son dönemlerde daha fazla sorumluluk almamızı istemeye başladılar. Biz ise uzun süredir personel, aşçı eksiği vb. dolayısıyla zaten fazla çalışmaktan yorgunduk. Yine de öğrencilerin mağdur olmasını istemediğimiz için işlere yetişmeye çalışıyorduk. İdare değiştikten sonra, çalışan arkadaşlarımı koruduğum zaman idare bana karşı cephe almaya başladı. Eksiklerimizi istediğimiz zaman gerginlik oluyordu. İstiyorlardı ki köle gibi çalışalım ve hiç sesimizi çıkarmayalım. Bu baskılar hâlâ devam ediyor.

Şu anda işyerimde beni savunan, “Serdal kesinlikle böyle bir şey yapmaz” diyen ve içlerinde benim için şahitlik yapacak personel arkadaşlarımı bir bahane uydurup başka bölümlere sürüyorlar ve diğer arkadaşlara da gözdağı veriyorlar, mobbing uyguluyorlar. Öte yandan öğrenci yanlısı tutumum da onları rahatsız ediyordu. Örneğin, bazen kütüphane önünde yemek dağıtıyordum, bu tür şeyler idarecilerin kulağına gidince “Sen niye bu öğrencilere bu kadar yardım ediyorsun? Yarın öbür gün bunlar seni ortada bırakır,” diyorlardı. Ama görüyoruz ki öyle değil; bugün okulun bileşenleri, özellikle öğrenciler bana çok destek oluyor. Bu kumpastan sonra kimsenin arkamda durmayacağını düşündüler ama öyle olmadı.

Kod 46 ile işten atıldınız. Bu aynı zamanda tüm ülkede işçilere karşı kullanılan bir silah haline gelmiş durumda. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Tabii. Kod 46 aslında işçi durduk yere işten atılamayacağı için hükümetin işverenlere ve patronlara sunduğu ve işçinin birçok hakkını gasp eden bir düzenleme. Daha önce Kod 29 adıyla duyuyorduk, pandemide patronlar tarafından çokça kullanılmıştı. İşyerindeki işleyişi dışarı aktarmak, hırsızlık, işyerinde düzensizlik çıkarmak, güveni kötüye kullanmak gibi sebepler kullanarak işçileri işten çıkarmak için uydurdukları bir bahane. Öyle ki eğer bundan dolayı işten atıldıysanız, sonradan herhangi bir iş başvurusunda bile sizi işe almamak için kullanılabiliyor. İşçi-emekçi için çok kötü bir durum. Herkesin şunu düşünmesini istiyorum: Aynı şey sizin ya da bir yakınınızın başına gelse ne hissederdiniz? Bugün bana, yarın başkasına. Umarım yakın zamanda bunun farkına varıp buna karşı birlikte bir mücadele verebiliriz.

Peki üyesi olduğunuz sendikanın (Tez-Koop-iş) bu süreçteki tutumu ne oldu?

Olayın olduğu gün ben sendikayla iletişime geçtim ve durumu anlattım. Bana verdikleri ilk cevap “Oradan bir şey çıkmaz,” oldu. Sonradan “Biz çok uğraştık, ettik,” dediler ama uğraşma böyle olmaz. Ben işten çıkarılırken imza bile vermişler. Sebebini sorduğumda “Çoğunluk imzaladığı için biz de mecbur kaldık, imzaladık,” dediler ama böyle bir mecburiyet falan yok. Ondan sonra da birkaç kez birlikte bir şeyler yapabilmek için aradım fakat beni sadece uzaktan yönlendirmekle yetindiler. Ama arkamda durmadıktan sonra bunların bir anlamı yok. Bana normalde avukat atamaları lazımdı ama onu bile yapmadılar. Şimdi ne arıyorlar ne de soruyorlar, açıkçası ben de istemiyorum. Beni zaten baştan yalnız bıraktılar.

Peki sendikalaşma süreciniz nasıl başlamıştı?

Biz daha önceleri Genel-İş’teydik. Buraya getirmek için de çok mücadeleler verdik taşeronken. Sonrasındaki mücadelemizde çokça kazanımlarımız da oldu. Kadro aldıktan sonra kod değişimlerinden dolayı bizi Türk-İş’e bağlı kurumlara, hükümet yanlısı sendikalara verdiler. Biz de sonrasında Tez-Koop-İş için burada çok mücadeleler verdik. Gerçekten o dönemde arkadaşlarımızın çoğu, başkanlarımız vs. bizden, ODTÜ’den kişilerdi, iyi mücadele ediyorlardı. Son zamanlarda öyle oldu ki şu an çoğu arkadaşımız mecburiyetten bu sendikada. Sendikada bizden olan, seçilerek gelen arkadaşlarımız istifa ediyor, onların yerine kendi adamları geliyor. Çalışanlar arasında da istifa oldukça yaygınlaştı, özellikle benim işten atılma sürecimden sonra da birçok arkadaş istifa etti.

Şu anda hem yasal zeminde hem de pratikte süreçten beklentileriniz neler? Ne yapmayı planlıyorsunuz?

Zaten en başta yasal süreci başlattık, devlet bir arabulucu atadı ama işe iadem kabul edilmedi. Şimdi usulsüzlükten dolayı işe iadem için dava açtık. Dava süreci 19 Ocak’ta başlayacak. Öyle şaka gibi bir durum ki denilene göre gizli şahit varmış, anlattığımız avukatlar bile gülüyor. Yahu bu bir terör davası mı? Öncelikle bu işleyişin düzelmesi lazım. Bunun yanında ODTÜ bileşenleri ve öğrenciler ile imza kampanyası olsun, basın açıklamaları olsun mücadelemizi devam ettiriyoruz. Medyada da mücadelemiz çokça ses getirdi. Bir yandan ODTÜ gibi mücadeleci geçmişiyle bilinen bir üniversitenin bu tür şeylerle gündeme gelmesi üzücü. Öğrencilere, personele, akademisyenlere kapılarını kapatmış bir üniversite haline geldik. Yine de her hâlükârda mücadelemize devam edeceğiz. Öğrencilerden, farklı üniversitelerden gelen destekleri görmemeleri, medyada ve kampüste yankılanan sesimizi duymamaları imkânsız.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Benim amacım öncelikle işimi geri almak ve adımı temize çıkarmak. Yılların emeğinin lekelenmesine izin vermek istemiyorum. Ama bu süreç bundan ibaret değil. Biz bu süreci kazanırsak öğrenci, işçi kazanmış olacak. Onlar benim kaybettiğimi zannediyorlar ama biz büyük bir sevgi ve umut ortaya çıkardık. Sırf bu umut için bile mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.

Rejim nereye gidiyor?

0

Roma’dan kaçan Havari Petrus’un, Appius yolunda dirilmiş İsa ile karşılaşınca, Roma’ya gitmekte olan önderine “Nereye gidiyorsun, efendim?” (Quo vadis, domine?) diye sorduğu, İsa’nın da ona yeniden çarmıha gerilmeye gittiğini söylediği yazar Yuhanna İncili’nde. Bu yüzden birinin şüpheli niyetini sorgulamak için “Nereye gidiyorsun?” diye sormak âdet olmuştur. Aynı soruyu bugün Türk tipi başkanlık rejimi için de sorabiliriz.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin (CD) AYM’nin Can Atalay’ın tutukluluğu hakkındaki ihlal kararını uygulamayı reddetmesi ve hatta AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunması, rejimin içinde bulunduğu krizin boyutunu gözler önüne seriyor. Daha önce yüksek yargı kararlarının yargı ve idare bürokrasisi tarafından uygulanmadığına birçok kez tanıklık ettik; ancak AYM’nin anayasal yetkisinin reddedilmesi ve suç işlediğinin iddia edilmesi, rejim güçlerinin kendi içindeki çatışmalarının yeni bir ifadesi olarak gün ışığına çıktı. Ortada rejimin sınırlarının tartışmaya açıldığı anayasal bir kriz mevcut.

Saray çevresi ile MHP, Yargıtay 3. CD’sinin kararına olan desteklerini açıkladılar; buna karşın, AKP içinde üst düzey isimler alenen kararı eleştirerek anayasal sınırların aşılmaması çağrısında bulundular. Rejimin kendi içinde bir bölünme söz konusu.

Kriz, rejimin doğasından kaynaklanıyor. Türk Bonapartizmi, burjuvazinin kâr oranlarını teminat almak amacıyla işçi-emekçilerin geriye kalan kazanımlarını yok etmek zorunda. Bunun yolu da her türlü toplumsal muhalefeti ezmekten geçiyor. Can Atalay, Osman Kavala ve diğerleri, Gezi isyanına rejimin verdiği yanıtın sonucunda hukuksuzca tutuklu bulunuyorlar. Sermaye yanlısı ajandasını hayata geçirmek isteyen rejim, Gezi gibi bir toplumsal isyana bir daha izin veremez. İçinde bulunduğu kriz nedeniyle güçsüzlüğü, yeni Gezi’lerden sağ çıkacağını şüpheli hale getiriyor. Tam da bu nedenle Bahçeli uzun süredir AYM’nin statüsünün değiştirilmesi gerektiğini söyleyerek aslında mahkemenin ilgasını talep ediyor. AYM’nin sorgulanması, her şeye muktedir bir rejimin güç gösterisi değil, tam tersine kriz içindeki bir rejimin sıkışmışlığını ifade ediyor.

Cumhurbaşkanının %50+1 yerine basit çoğunluk tarafından seçilmesi teklifi de bu çerçeveye oturuyor. Rejimin sürekliliği garanti altına alınmaya çalışılıyor ancak Cumhur İttifakı’nın diğer bileşenleri, bu öneriye açıktan karşı çıktılar. Özellikle Bahçeli’nin çıkışında, ortakların kendi aralarındaki güç dengelerinin de önemli bir payı var: Saray, MHP’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor. Fakat bu tasarı, en nihayetinde işçi-emekçi düşmanı rejimi bir tahkim etme girişimidir.

Bize düşen görev, rejimden tam bir kopuş perspektifiyle, emekçilerin haklarını garanti altına alınacak yeni bir anayasa hazırlamak için barajsız ve yasaksız seçimler yoluyla bir Kurucu Meclis toplanmasını talep etmektir.

CHP başarılı olur mu ve işçiler nasıl kurtulur?

0

CHP’de Özgür Özel’in genel başkan olmasıyla beraber çoğu kişinin aklında aynı soru var: CHP başarılı olabilir mi?

Peki bir siyasi partiyi neye göre başarılı ya da başarısız olarak görebiliriz?

Başarı deyince insanın aklına genellikle zafer geliyor. Türkiye’de başarılı kişi ya da örgütlere baktığımızda aklımıza az sayıdaki olimpiyat şampiyonları ya da kadın voleybol takımı gelebilir. Yani başarı, rakiplerini alt etmekle kıyaslanabilir. Ancak biz emekçiler siyaseti spor müsabakası gibi kazananın başarılı olması ile değerlendirme lüksüne sahip değiliz. Yoksa Armağan Çağlayan’ın ekonomi hakkındaki sorusuna Osman Gökçek’in verdiği şu yanıt ile karşılaşırız: “Ekonomi kötü olsaydı halk bize oy vermezdi.”

Bizim için başarı, seçimde çok oy almaktansa eve ekmek götürmek, güvenli ve özgür bir geleceğe sahip olmak, doğa katliamlarının ve kadın cinayetlerinin son bulması gibi şeyler olabilir mi?

Başarı=zafer şeklinde düşünürsek sporda bile başarılı olanlar her zaman kazananlar olmuyor. Gündemdeki meşhur dolandırıcılık davasından görüyoruz ki son yıllarda hiçbir başarısı olmayan birkaç eski futbolcunun maceracı bir yatırıma sevk edebildiği milyonlarca doları varmış! Futbolun bile yalnızca futbol olmadığı bu küresel düzende siyaseti ve CHP’deki değişimi “Acaba seçimlerde bir fark yaratabilirler mi?” sorusunun ötesinde değerlendirmemiz gerekir.

Biz işçilere göre bir siyasi partinin başarısı, başarısızlıklara rağmen kazançları artan sporculardaki gibi ölçülmemeli. Bizim için bir siyasi partinin başarısı emekçilerin ve ormanı, köyü talan edilip suyu, havası zehirlenen halkımızın mücadelesinin ne kadar içerisinde olduğuyla ölçülebilir. Bu yüzden onca seçim zaferine rağmen AKP bir avuç zenginin lehine yarattığı bu derin sefaletten ötürü emekçilerin gözünde Türkiye’nin gelmiş geçmiş en başarısız partisidir!

CHP’ye dönelim. Kurultayda değişen parti liderliğine rağmen CHP, emekçilerin sorunlarının müsebbibi olan zenginlerle arasına mesafe koymuyor. Üstelik Özgür Özel bugün günah keçisi ilan edilen Kılıçdaroğlu’nun seçimlere kadarki tüm hatalarında onunla aynı safta yer alan biri.

Kılıçdaroğlu için de Özel için de sorun, zenginleri kendi programlarına kazanmak oldu. CHP’nin yeni yönetiminin Kılıçdaroğlu ile arasındaki fark, Kılıçdaroğlu’nun seçim yenilgisi almış olması. Öyle ki, Özgür Özel’in kurultay konuşmasının başlıklarını farklı yer ve zamanda Kılıçdaroğlu da dillendirmişti.

Kurultayda gördüğümüz şu oldu: CHP, ultra zenginlerin yoksulları daha da yoksul eden düzenini değiştirmemek için genel başkanları dahil her şeyi değiştirmeye hazır bir partidir. O kadar.

Peki işçi nasıl kurtulur? O güzel enternasyonal marşımızda dendiği gibi “Bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdır” ve yapmamız gereken patronlardan bağımsız, işçi-emekçi hükümetini hedefleyen partinin inşasına omuz vermektir. Bizim tek başarımız bu olabilir. Ve bu başarı da insanlığın görebileceği en büyük zaferlerden biridir.

Filistin’de soykırımı durdurmak için küresel seferberliği derinleştirelim

0

İsrail’in Siyonist rejimi, Gazze’de 47 gün süren suç niteliğindeki bombalamaların ardından, neredeyse yüzde 70’i çocuk ve kadın olmak üzere 14 binden fazla Filistinliyi öldürdü. Yapılan ateşkes İsrail açısından geriye doğru bir adımdır.

Batı Şeria’da, hükümet tarafından silahlandırılan yerleşimcilerin saldırıları ve İsrail güvenlik güçlerinin baskınları, 7 Ekim’den bu yana 52’si reşit olmayan 200’den fazla Filistinlinin ölümüne, ayrıca binlerce kişinin yaralanmasına ve gözaltına alınmasına neden oldu. Bu, Hamas’ın varlığının çok az olduğu bir bölgede yaşanıyor; bu da İsrail’in hedefinin 2,3 milyon Filistinliyle Gazze’yi, 2,9 milyon Filistinliyle de işgal altındaki Batı Şeria’nın geri kalanını alarak Filistin halkına karşı etnik temizliği tamamlamak olduğunu gösteriyor. Filistinlilerin mücadelesi, 75 yıl önce 800 bin Filistinlinin kan ve ateşle topraklarından sürülmesiyle başladı.

İsrail, 27 Ekim’de Gazze Şeridi’ni karadan işgal etmeye başladı ve aynı anda 40 km uzunluğunda ve 10 km genişliğindeki küçük bölgeyi, suyu, elektriği, yiyecek ve yakıt girişini ve dış dünyayla iletişimi kesen insanlık dışı bir kuşatmayla abluka altına altına aldı. Gazze’ye yönelik bu kuşatma 16 yıldır sürüyor ancak Siyonist ordusunun karaya konuşlanmasıyla birlikte durum daha da kötüleşti ve sivil halka yönelik gelişigüzel bombardımanların yol açtığı soykırımı daha da ağırlaştırdı.

İsrail, savaşların çerçevesini belirleyen düzenlemelerin en temel kurallarını açıkça ihlal ederek, yakın zamanda Gazze’deki en büyük hastane olan El Şifa Hastanesi’nde olduğu gibi yerleşim yerlerini, okulları, Birleşmiş Milletler sığınaklarını ve hastaneleri bombalamaya yoğunlaştı. Hastanelerdeki yaralı insanlar ve şehrin kuzeyinden yerinden edilmiş binlerce insan bombalanıyor.

İsrail, bodrumlarında Hamas tünelleri olduğu iddiasıyla sağlık merkezlerine saldırdı. El Rantisi Çocuk Hastanesi, Endonezya Hastanesi, kuzeyden gelen yaklaşık 14.000 yerinden edilmiş kişinin bulunduğu mahalleler, Siyonist ordusunun füze ve bombalarının hedefi oldu. Bölgedeki 34 hastaneden 18’i İsrail’in bombalaması veya yakıt ve tıbbi malzeme eksikliği nedeniyle hizmet dışı.

İşgal altındaki Batı Şeria’da Siyonist ordunun baskınlarına buldozerler eşlik ediyor ve Filistinlilerin evlerinin yanı sıra Siyonist işgale karşı direnişin merkez üssü olan Batı Şeria’nın kuzeyinde yer alan Cenin, Nablus, Balata başta olmak üzere farklı kasabalardaki yol ve sokaklar da yok ediliyor.

Ateşkes İsrail için geriye doğru bir adımdır

Bir buçuk ay süren soykırımcı bombardımanların ardından İsrail ve Hamas, İsrail hapishanelerindeki Filistinli rehinelerin ve mahkumların değiş tokuşuna devam etmek için dört günlük bir ateşkes anlaşması imzaladı. İsrail gazetesi Haaretz, bu anlaşmanın daha önce Hamas tarafından teklif edildiğini ancak Netanyahu’nun bunu reddettiğini bildirdi. Aynı zamanda her gün harekete geçen ve geçtiğimiz günlerde Tel Aviv’den Kudüs’e beş gün yürüyüş yapan rehine yakınlarının yoğun baskıları karşısında Netanyahu, bombardımanlar sonucunda çok sayıda rehinenin öldüğünü öğrenince teslim olmak zorunda kaldı.

Siyonist hükümet içindeki tartışmalar, serbest bırakılmaları için müzakere talebinde bulunan rehine ailelerinin baskısı ve ABD gibi müttefiklerin uluslararası baskısının bir sonucu olarak ortaya çıkan siyasi kriz günlerdir devam ediyordu. Avrupa Birliği de giderek daha uzlaşmacı bir konuma çekiliyor.

Bu ateşkes, başlangıçta Hamas’la müzakere yapmayı reddeden İsrail açısından geriye doğru bir adımdır. Bu; İsrail’deki iç baskının, Filistin davasını desteklemek için halkların güçlü küresel mücadelesinin, İngiltere İçişleri Bakanı’nın düşmesine neden olan güçlü küresel seferberliğin ve Filistin halkının kahramanlığının doğrudan bir sonucu olan kısmi bir başarıdır. Filistin halkı, Siyonist ordunun yarattığı vahşi katliamın karşısında durarak her şeye rağmen direnmeye devam ediyor.

Bu yalnızca insani bir duraklamadır. Ancak mücadele henüz hedeflerine ulaşmadığı için dünya halklarının seferberliğinin devam etmesi ve giderek yaygınlaşması gerekiyor. İsrail, ateşkesin ardından Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’da bombardımana ve karadan askeri operasyonlara devam edeceğini zaten duyurdu.

ABD ve Avrupa Birliği’nin emperyalist hükümetleri İsrail’i kayıtsız şartsız desteklerken, Arap ve Müslüman ülkelerin hükümetleri kendilerini, somut bir yardım anlamına gelmeyen kınamalar ve açıklamalarla sınırlıyorlar. İran da Çin de hiçbir şey yapmıyor. Yalnızca Filistinlilere sözde destek verdiklerine dair açıklamalar yapmaktan mutluluk duyuyorlar.

7 Ekim’den sonra ABD, İsrail’e hâlihazırda sağladığı askeri yardımı artırmayı taahhüt etti. Böylece ABD’nin İsrail’e askeri yardım 2028’e dek yılda 3,8 milyar dolara çıkacak. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği’nin diplomasi başkanı Josep Borrell şunları söyledi: “Avrupa Birliği yanınızdadır ve (meşru) savunma hakkınız konusunda sizi desteklemektedir.”

Birkaç gün önce Çin’de Filistin Ulusal Yönetimi, Suudi Arabistan, Mısır, Endonezya ve Ürdün’den dışişleri bakanlarıyla bir toplantı yapılmış, burada “İsrail’in Gazze’deki suçlarına karşı” bir açıklama yapılmış ve “iki devletli çözümün” gerekliliğinden bahsedilmişti. Daha önce Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan birçok ülke Suudi Arabistan’da toplanmış, burada “iki devletli çözüm”de ısrar etmiş ve yaşananlardan İsrail’i sorumlu tutmuştu.

1993 Oslo anlaşmalarıyla kurulan, Filistinli ve İsrailli iki devletin barış içinde bir arada yaşaması fikri hiçbir zaman hayata geçirilemedi. Otuz yıl sonra, bunun yalnızca işgalin hizmetinde olan Filistin Yönetimi’ne ve Batı Şeria’nın kasaba ve şehirlerini gettolara dönüştüren kolonilerin genişlemesiyle Filistin’deki sömürgeleştirmeyi derinleştirmeye hizmet ettiği açıktır.

Bugüne kadar yalnızca Bolivya ve Belize Siyonist varlıkla ilişkilerini kesti; bu uygulama daha sonra Güney Afrika parlamentosu tarafından da onaylandı. Kolombiya, Şili, Honduras, Bahreyn, Ürdün ve Türkiye gibi bazı ülkeler de büyükelçilerini geri çekti.

Filistin halkına destek için küresel seferberliği artıralım

Ancak Filistin’in kahramanca mücadelesine destek verenler Avrupa’nın, Ortadoğu’nun, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Kanada’nın, Asya’nın ve Latin Amerika’nın farklı şehirlerinde milyonlarcası sokaklara dökülen dünya halklarıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, İsrail’in gerçekleştirdiği soykırımı sona erdirmek için Filistin’le dayanışma seferberliklerini derinleştirmeye ve giderek kitleselleştirmeye çağırıyoruz. Daha önce de söylediğimiz gibi, şu anda insani bir duraklama var ama İsrail canice saldırılarına ve bombardımanlarına devam edecek. Çeşitli feminist örgütlerin 25 Kasım Kadına Karşı Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü çerçevesinde Filistin için küresel bir feminist eylem gerçekleştireceklerini duyurmalarında olduğu gibi küresel seferberliğin devam etmesi gerekiyor.

Aynı şekilde, 29 Kasım Uluslararası Filistin Halkıyla Dayanışma Günü’nde, İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım bombardımanlarının reddi ve kahraman Filistin direnişinin desteklenmesi için büyük bir küresel seferberlik gününü teşvik etmeliyiz.

İUB-DE, halkları hükümetlerinden şunları talep etmeye çağırıyor: İsrail’le yapılan tüm ekonomik, ticari, kültürel ve askeri anlaşmalar feshedilsin. İsrail’e silah gönderilmesine son. ABD’nin Siyonist varlığa mali ve askeri yardım yapması engellensin. ABD filosu İsrail ve Ortadoğu’dan çekilsin. Halklar, seferber olarak kendi hükümetlerinden, özellikle de Arap hükümetlerinden, İsrail’le ilişkileri kesmelerini ve Filistin direnişinin ihtiyaçlarını desteklemelerini talep etmelidir.

Gazze’ye yönelik canice bombardımanı durdurun!

İsrail ordusu Gazze’den dışarı!

Soykırımcı ablukaya son!

İsrail’le siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri ilişkiler kesilsin!

Filistinli tutsaklara özgürlük!

Filistin direnişine tam destek!

23 Kasım 2023

Papatya falı: Emekliye 5 bin lira ikramiye!

0

Cumhuriyetin 100. yılı vesilesiyle emeklilere verileceği ilan edilen 5 bin lira ikramiyeyi şu ana kadar sadece çalışmayan emekliler alabildi. Çünkü cumhurbaşkanlığı kararıyla, çalışan emeklilere ikramiye verilmemesi belirlenmişti. Bu nedenle 10,5 milyon çalışmayan emekliye ve 1,7 milyon hak sahibine 100. yıl ikramiyeleri ödenirken 4,7 milyon çalışan emeklinin payına hayal kırıklığı düşmüştü.

Kısa sürede, ikramiye ödenmeyen emekliler içinde Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı olan 1,6 milyon çiftçinin de olduğu anlaşıldı. Dönüm başına birkaç yüz lira destek aldıkları için çalışan emekli sayılan ve bu nedenle ikramiyeden yararlanamayan çiftçiler tam anlamıyla şoke olmuşlardı. Emekli çiftçilerin öfke ve hayal kırıklığı kısa sürede Saray’a ulaştı ve Erdoğan durumu inceleteceğini açıklamak zorunda kaldı. Ardından emekli çiftçilerin de ikramiye alacağı basına yansıdı.

Tabii tuhaflık bununla da kalmadı. Emekli çiftçilerin de ikramiye alacağının açıklanmasıyla ikramiye kapsamına 14 milyon emekli girmiş oldu. Diğer bir ifadeyle emeklilerin yüzde 95’inin 100. yıl ikramiyesi almasının söz konusu olacağı anlaşıldı. Peki geri kalan yüzde 5 emeklinin günahı neydi? Nitekim kısa sürede Erdoğan’ın tüm emeklilerin ikramiye alması için çalışma yapılması talimatı verdiği açıklandı. Böylece papatya falı tamamlanmış oldu.

Şu birkaç haftalık tablo, Türk tipi başkanlık sisteminin ne derece keyfiyete dayalı, plansız, programsız, öngörüsüz bir sistem olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Oysa basit bir ön çalışma ile en baştan bütçe ve kapsam belirlenebilir, milyonlarca emekli mağdur edilmeyebilirdi. Kuşkusuz çoğunluğu 7500 lira maaş alan emeklilerin mağduriyeti 5 bin lira ikramiye vermekle çözülemez. Bunun için 2000 yılı öncesi maaş bağlama oranlarına dönülmesi şart.

Sözün özü, Türkiye’nin bu garabet Türk tipi başkanlık sistemden bir an önce kurtulması gerekiyor. Emekli ikramiyesini dahi doğru dürüst planlayamayan bu sistemin yeni bir anayasa yapması ise zaten söz konusu olamaz. Hayatlarımız papatya falına dönmesin diyorsak emekçiler yönetmeli!

MND İzolasyon’da sendika düşmanlığı!

0

Yükselen enflasyon ve olumsuz hayat koşullarından dolayı çalıştığımız işyeri MND İzolasyon’da birkaç arkadaşla beraber sendikada örgütlenmeye karar verdik. Yaşam koşulları bizi zorlarken bir de işverenin hukuksuz tutumu bize başka bir çıkar yol bırakmadı.

MND İzolasyon’da ücretler asgari ücret düzeyinde. Her şey o kadar pahalandı ki aldığımız ücretler ev kirasına dahi yetmez oldu. Bu durumu iyi bilen MND patronu, biz çalışanları fazla mesaiye zorluyordu. Ama ne yazık ki, kümülatif vergi matrahı dilimlerine takıldığımız için o kadar çok kesinti oluyordu ki ana paramızı bile alamadığımız günler bile oluyordu. Bu yetmezmiş gibi bir de şirket yöneticileri maaşlarımızda usulsüzlükler yapıp maaşlarımızı eksik yatırıyorlar.

Durumu yöneticilere anlatmaya çalıştığımızda da bizi geçiştirmeye çalışıyor, hatta hakarete varan sözlerle üstü kapalı bir şekilde tehdit ediyorlardı. Bu durumdan birçok arkadaş şikâyetçi olmaya başladı.

Böyle hukuksuz bir ortamda ancak sendikal mücadele ile kazanım elde edebilirdik. Ve örgütlenmeye başladık. Petrokimya işkolu olan MND İzolasyon’da Lastik-İş sendikası ile irtibata geçtik. İşyerinde daha önce de sendikalaşma girişimi olduğunu öğrendik. İşveren öncü işçileri işten atarak ve sendikayla masayı oturmayı kesin olarak reddederek, türlü ayak oyunlarıyla sendikalaşmanın önüne geçmişti. Fakat bu kez sendikanın işyerine girmesi için kararlıydık. Yoğun çabalarımızın karşılığını yavaş yavaş almaya başladık. Birçok arkadaşımız üye olmaya başladı. Anayasal hakkımız olan sendikal örgütlenmemiz sırasında yine patronun hukuk tanımayan davranışları ile karşı karşıya kaldık. Örgütlenmeye çalıştığımızı duyan patron ilk etapta benimle beraber altı kişiyi farklı gerekçelerle işten attı.

Fakat bu bizim için olumsuz bir etken değildi. Artık iş MND İzolasyon’da sendikal çoğunluğu sağlamak, hukuksuz davranışlara bir son vermekti. Sendikal örgütlenme için bildiri bastırıp soyunma dolaplarına koydurduk. Servis duraklarında bildiriler dağıttık. Bizleri işten çıkarmış olabilirler ama mücadelemiz bitmedi. MND İzolasyon’a sendika girinceye kadar da bitmeyecek!

İşten atılan bir MND İzolasyon işçisi

Asgari ücreti mücadelemiz belirleyecek

0

Bu ay asgari ücret belirlenecek. Her yıl olduğu gibi işçi, işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun kararıyla Türkiye’deki emekçilerin yarısına yakını açlık sınırına mahkûm edilecek. Bunu asgari ücret ile açlık sınırının yıllar içinde paralel bir şekilde ilerlemesinden biliyoruz. Kaşıkla verilen zamlar yıl bitmeden kepçe ile çoktan geri alınmış oluyor. Bu asgari ücret politikası aslında işçi sınıfının alım gücünü düşürme, bu yapılamıyorsa da mümkünse olabildiğince sabit tutma politikasıdır. Hükümetten gelen son açıklamalara bakılırsa bakanlar, hem enflasyonun düştüğü gerekçesiyle hem de enflasyonun daha fazla artmaması bahanesiyle şimdiden asgari ücrete minimum zam yapmak için kılıf bulmanın peşine düşmüş durumdalar.

Bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi Mehmet Şimşek’e göre enflasyonun asıl sebebi ücretlere yapılan zamlar ve bu bahaneyle ücret zamları düşük tutulmak isteniyor. Yine Şimşek daha önce asgari ücret artışı baz alınırken “beklenen enflasyon kıstas alınmalı” demişti. Son olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan da “enflasyonun düştüğünü”, bu nedenle 2022 öncesindeki gibi yılda bir kez zam yapılması gerektiği açıklamasını yaptı. İktidardan peş peşe gelen bu açıklamalarla asgari ücret artışında “beklentiyi fazla tutmayın” mesajı verilmek istense de yerel seçim sürecinde olduğumuzu unutmayalım. İktidar acı reçeteyi tam anlamıyla uygulamak için seçim sonrasını bekliyor. Bu nedenle seçim süreci, istenen düzeylerden daha fazla ücret zammını zorunlu kılabilir. Emeklilere verilen 5 bin TL’nin çalışan emeklilere verilecek şekilde genişletilmesi örneğinde olduğu gibi bu tip geri vitesleri seçime yaklaşırken daha sık görebiliriz.

2022 yılının Temmuz ayında yapılan asgari ücret artışı yüzde 29’du. 4 bin 253 liralık asgari ücret, 5 bin 500 lira olmuştu. 2022’nin Haziran ayında yıllık enflasyon ise yüzde 78’in üzerindeydi. 1 Temmuz 2023’ten beri asgari ücret 11 bin 402 TL. Bu rakam, sene başında açıklanan 8 bin 506 liradan yüzde 34 daha yüksek. Bu artış bile o dönem enflasyonun altındaydı. Bugün ise enflasyon karşısında çok daha fazla erimiş durumda. 1 Temmuz’da 437 dolar olan asgari ücret bugün yine 394 dolara geriledi. Ücretler artıyor gözükse de reelde yerinde saydığı bir gerçek.

Türkiye’de asgari ücret ortalama ücrete her yıl biraz daha yaklaşıyor. İşçi sınıfı bu ortalama ücrette gittikçe daha fazla homojenleşiyor. Biz yıllardır enflasyon karşısında işçi sınıfının alım gücünün yükseltilmesi için her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında ücretlere zam yapılması gerektiğini söylüyoruz. Bunun yanında ücretlere yapılacak bir zammın enflasyonu otomatik olarak artırmadığını ve rekor kâr elde eden şirketlerin ürünlere çok daha fazla zam yaptığını belirtmiştik. Bu nedenle enflasyonu dizginlenmesi ve alım gücünün korunması amacıyla düzenli ücret artışı yanında servet vergisini de zaruri görüyoruz.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu, Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmış durumda. Her şeyden önce asgari ücret sendikalar ve bağımsız emek örgütlerince belirlenmelidir. Baz alınacak enflasyon verileri şaibeli TÜİK’in değil bağımsız kuruluşların açıkladığı oranlar olmalıdır.

Vergi ve sigorta prim teşvikleri ücret maliyetlerinin bir bölümü bütçeden veya işsizlik sigortası fonundan karşılanıyor. Asgari ücretin maliyeti bizzat iktidar tarafından işverenlerden alınıp topluma ve işçilere yansıtılıyor. Bu durumda sendikalar ücret belirleme sürecinde tabanlarıyla birlikte birleşik bir hat örmek zorundalar. Asgari ücretin işçilerin lehine sonuçlanmasının tek koşulu birleşik mücadeledir.

***

Yeniden Değerleme Oranı belirlendi

Tüm vergilere ve harçlara yapılacak zammı belirleyen yeniden değerleme oranı (YDO) bu yıl yüzde 58,6 oldu. Yani 2024 başında tüm vergi, harç ve cezalara bu oranda zam yapılacak. Cumhurbaşkanı’nın, YDO’yu yüzde 50’ye kadar azaltma ve yüzde 50’ye kadar artırma yetkisi bulunuyor. 2023 başında bu oran yüzde 122,9 idi. Asgari ücretin 2022 yılı başıyla 2023 yılı arası artış oranı ortalamada yüzde 99 olmuştu, yani YDO’nun altında kalmıştı. Bu yıl belirlenecek asgari ücret de YDO’nun altında kalırsa alım gücü gerçekleşmiş enflasyona göre daha da azalmış olacak. Geçen yıl belirlenmiş olan yüzde 122,9’luk oran, geçen yıl ekim ayında önceki 12 aylık üretici fiyat endeksi (ÜFE) oranı ile aynıydı. Bu yıl açıklanan YDO (yüzde 58,6) ise yine bu yılın ekim ayına göre son 12 aylık ÜFE oranıyla aynı. Bunun anlamı şu: Devlet tüm ceza, harç ve vergilere ÜFE oranında zam yaparken, ücretlere ondan çok daha düşük olan TÜFE’yi bile çok görüyor. ÜFE baz alınarak yapılan YDO bir sonraki yıl hayat pahalılığını belirlerken, alım gücümüz TÜFE kıstas alınarak gerçekleşiyor. Bu makas, alım gücünün gerçekte düştüğünün en iyi kanıtıdır.

Özak Tekstil direnişçisi kadın işçi: “Bu mücadeleden dönmeyeceğiz”

0

Özak Tekstil’de çalıştığım sırada 27 Kasım’da bir kadın işçi olarak işten çıkarıldım. İşten çıkarılma sebebim, patronun istediği sendikaya üye olmamamdı. Sarı sendika biz işçi-emekçilerin taleplerini karşılamıyordu. Sürekli sendika değiştirmek istemedik. Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) üzerinden ilerleme kararı aldık.

Sarı sendika, patronla işbirliği yaparak kendisini dayatıyordu. Sendika patronla işbirliği içinde olduğu için iş güvencemiz yok oldu. Yine bu işbirliği nedeniyle vardiyalar düzensiz olmaya ve ücretler eksik yatmaya başladı.

Özetle sarı sendika, bir sendika olarak yapması gerekenleri hiçe saydı. Taleplerimizi görmezlikten geldi. Patron da sarı sendikaya boyun eğmemizi istedi.

Kadın işçi arkadaşlarımızın sarı sendikaya üye olmamaları nedeniyle işten çıkarılmasının ertesinde, duruma tepki göstererek ayaklandık. Şimdi 4 gündür nöbetteyiz.

Bu mücadeleyi kazanana kadar, taleplerimiz karşılanana kadar buradayız. Geri dönmeyi veya pes etmeyi düşünmüyoruz.

Jandarma ve valilik bizi sürekli tehdit ediyor. Usulsüz şekilde gözaltı yapıyorlar. Ancak biz bu mücadeleden dönmeyeceğiz.

İçerideki arkadaşlarımıza sesleniyoruz: Bu mücadele hepimizin. Hepimizin ailesi var. Hepimiz, ekonomik sorunları olan yoksul aile çocuklarıyız. Evde bizleri bekleyen anne, baba, kardeş, eş, çocuklarımız var.

Buna rağmen emeklerimizin karşılığını talep etmekten çekinmiyoruz. Arkadaşlar; siz de bize katılın, mücadeleyi birlikte büyütelim istiyoruz.

Sputnik grevinin 100. gününde basın açıklaması

0

Sputnik Türkiye çalışanlarının sendikalaşma ve ücret artışı talebi ile başlattıkları grev 3 ayı geride bıraktı. 17 Ağustos’ta çıkılan grevin önemli taleplerinden birisi de işten atılan sendikalı işçilerin geri alınması, zira patron ücret konusunu sendikayla konuşmak yerine doğrudan sendikalı işçileri işten atmıştı. İşten çıkarmalar toplu iş sözleşmesi (TİS) sürecinin hemen öncesinde gerçekleşti.

Grev boyunca çalışanlar, işçi düşmanı patrona karşı mücadele ettikleri gibi, grev kırıcılara karşı da mücadele etmek zorunda kaldılar. Sputnik Türkiye ofisinde çalışan bazı “gazeteciler” çalışma arkadaşları grevde iken çalışmaya devam ettiler. Öte yandan meslek örgütleri, sendikalar, sosyalist partiler grevcilerin sesi olmaya devam etti. Grev kırıcılık karşısında yine dayanışma en önemli araç oldu.

24 Kasım’a geldiğimizde grevin 100. günü vesilesi ile grev alanında bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Aralarında İDP, TİP, SEP, EMEP, TÜMTİS, Tek Gıda-İş gibi sendika ve partilerin temsilcileri grevdeki işçilerle dayanışma için basın açıklamasına katıldı.

Okunan basın açıklamasında, işverenin grevin yasal olmadığı iddiası ile mahkemeye başvuru yaptığı ve birkaç gün önce yapılan mahkeme ile grevin yasal olduğunun tescil edildiği ifade edildi. Öte yandan TGS’nin işyeri temsilcisi olan Nejdet Eksilmez, işten atılmasına karşı açtığı işe iade davasını ilk duruşmada kazandığı da basın açıklamasında vurgulandı. Bu kararın diğer üyeler içinde bir emsal oluşturması bekleniyor. Söz konusu kararlar, grevin ne kadar haklı taleplerle yapıldığını bir kez daha gözler önüne seriyor.

Basın açıklaması yaşanan sürecin aktarılması ve geleceğe yönelik kararlılık mesajı verildikten sonra şu sloganlar ile sonlandırıldı: “Yaşasın sınıf dayanışması!”, “Grev haktır engellenemez!”

Yemeksepeti’nde “esnaf kurye” ücret artışı ve güvenceli çalışma talep ediyor!

0

Yemeksepeti depo işçilerinin insan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma koşulları için başlattığı mücadeleye motokuryelerden de destek geldi. “Esnaf kurye” adı altında güvencesiz çalışmaya itilen kuryeler paket başı ücretlerin derhal artırılmasını ve güvenceli çalışma koşulları talep ediyor. Yemeksepeti “esnaf kuryelerinin”, Yemeksepeti İşçi Komitesi aracılığıyla yayımladıkları metni okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

Ülkemizdeki ekonomik kriz her geçen gün derinleşiyor. Kira, ev masrafları, yaşamın kendisi sürdürülemez hale geliyor. Bu krizi fırsata çevirmek için işverenler işçilerin bugüne kadar edindiği kazanılmış haklarına saldırmaya devam ediyor. Bin bir güçlükle kazanılmış sigorta, kıdem tazminatı gibi haklar “patron kurye” denilen çalışma modeli ile elimizden alınıyor.

Bu model “asgari ücretten biraz daha iyi kazanma” süsüyle pazarlanıyor. Geçinme zorluklarına dayanamayıp güvencesiz çalışmayı kabul etmiş bizlere bir fırsat gibi sunuluyor. Ancak ister “esnaf kurye” ister “patron kurye” densin bizler aslında güvencesiz işçiler olduğumuzu biliyoruz. Çalışma düzenimiz amirlerin tercihlerine göre belirleniyor. Kimi zaman çalışma saatlerimiz işlerin özellikle tenha olduğu zamanlara konuyor. Kimi zaman da seçmediğimiz vardiya için aniden yataktan kaldırılıp mesaiye gelmemiz talep ediliyor. İşler karıştığında ulaşamadığımız amirler, ilk karşılaşmamızda sorunlarımızı çözmek yerine vardiyalarımızı keyfi bir şekilde kapatıp kendilerince bizleri cezalandırabiliyor. İşyerinde yöneticilerin keyfi ve baskıcı uygulamaların son bulmasını talep ediyoruz! Sorunlar karışışında ulaşabileceğimiz sorumlular istiyoruz!

Ülkenin dört bir yanından her gün kuryelerin ölüm haberleri geliyor. Bir hafta geçmedi ki Manisa’da bir kurye kardeşimizi daha toprağa verdik. Bizi teslim süreleri ile baskı altına alan işveren gerekli ekipmanları de bizlere derhal sağlamalıdır! Trafikte ölmek istemiyoruz!

Bizlerin ne dükkanları var ne de ne tarlaları. Motor üstünde paket atıyoruz ama Bağ-Kur’luyuz. Bizler patron değil parça başı çalışanlarız. Yaşamlarımızı biraz da olsa güvence altına almak istiyoruz. İlk adım olarak, kaldırılmış olan esnaf kuryeye özel sağlık sigortası uygulamasının geri gelmesini istiyoruz. 

Manisa ekonomik krizin en yoğun hissedildiği kentlerden biri. Depocu işçi dostlarımızın ücret mücadelesini destekliyoruz. Bizler de göze aldığımız bu güvencesizliğin hakkını almak istiyoruz. Yıl başından itibaren büyükşehir statüsünde paket ücretlendirmesi, yağmurlu havalarda ek paket ücreti talep ediyoruz!

***

٢٥ نوفمبر: ضد العنف الأبوي والقمع الإمبريالي! نقف مع شعب و نساء فلسطين!

0

في ٢٥ نوفمبر ١٩٦٠ قتلن الأخوات مينيرفا ، و باتريا ، و ماريا تيريزا ، ميرابال؛ بوحشية في جمهورية الدومينيكان كونهن نساء ، و لأنهن تجرأن على مواجهة ديكتاتورية تروخيو. في هذا اليوم، تحيي نساء العالم ذكرى نضالهن ويخرجن للنضال ضد العنف الأبوي والرأسمالي الذي يضايقنا ويقتلنا في جميع أنحاء العالم.

في العام الماضي، قادت نساء إيران الطريق بصرختهن “المرأة ، الحياة ، الحرية” بحشد تاريخي ردًا على مقتل الفتاة ماهسا أميني وضد النظام الديكتاتوري. وفي الآونة الأخيرة، نجحت النساء في المكسيك في إلغاء تجريم الإجهاض في جميع أنحاء البلاد، متبعات مسيرة “المد الأخضر” في الأرجنتين. احتشدت النساء في إسبانيا على نطاق واسع للدفاع عن لاعبة المنتخب الوطني لكرة القدم جيني هيرموسو للتنديد بالعدوان وإساءة استخدام السلطة من جانب رئيس اتحاد كرة القدم لويس روبياليس و في نيكاراغوا، يواصل الرفاق مواجهة دكتاتورية دانييل أورتيجا، الذي قام بسجن ونفي الكثير من النشطاء الاجتماعيين. قبل أسابيع، قادت النساء السوريات أياماً من الاحتجاجات ضد الأزمة الاقتصادية واستعادن صرخة الحرية والكرامة. في ٢٤ أكتوبر الماضي، دعت الحركة النسوية في أيسلندا إلى إضراب عمالي ضد العنف الذكوري والفجوة بين الجنسين. في تركيا، تتحد النساء ومجتمع الميم-عين ضد خطة الحكومة لتغيير الدستور وسياسات تعزيز الأسرة التي تتجاهل حقوقنا وحريتنا. مما لا شك فيه و بالرغم من ردود الفعل الرجعية التي تجتاح العالم، إلا أن الحركة النسوية مستمرة في النضال.

في ٢٥ نوفمبر الجاري ، نوجه أنظارنا نحو فلسطين، للتنديد بالاحتلال والإبادة الجماعية التي يعاني منها الشعب الفلسطيني منذ أكثر من ٧٥ عامًا على يد الاحتلال الإسرائيلي الصهيوني. ندين بشكل خاص تواطؤ ودعم الإمبريالية الأمريكية والأوروبية التي تمول وتدعم إسرائيل كأداة للتدخل في الشرق الأوسط. إننا نرفض أي محاولة لتقديم إسرائيل على أنها “الديمقراطية الوحيدة في الشرق الأوسط” في حين أنها تطبق نظام الفصل العنصري ضد شعب بأكمله. منذ السابع من أكتوبر قتلت إسرائيل أكثر من ١١ ألف شخص بالاضافة الى آلاف الجرحى والمفقودين ٧٠% منهم نساء و اطفال. من الحركة النسوية كحركة تناضل ضد الظلم، نعرب عن دعمنا لنضال ومقاومة الشعب الفلسطيني ضد المستعمر. لقد كنا وسنظل بجانب المضطهدين في نضالهم من أجل التحرر. إننا نستعيد أكثر من أي وقت مضى، الطابع الأممي لنضالنا ونرفع صرخة التضامن، خاصة مع النساء والأطفال في غزة، الذين هم أكثر عرضة للخطر.

اليوم ٢٥ نوفمبر، نحتشد أيضًا ضد الإفلات من العقاب والتستر على الحكومات التي تسببت في تصاعد العنف ضد النساء. نحن ندين أن يتم تفضيل تخصيص ميزانيات أكبر للقوات المسلحة و لسداد الديون الخارجية، بدلا من تخصيص ميزانيات أكبر للصحة والتعليم والبرامج العامة التي تهتم بضحايا العنف القائم على أساس النوع الاجتماعي. النساء و مجتمع الميم-عين هم الأشخاص الأكثر تعرضاً للمخاطر و هم أول من يتم الاستغناء عنهم في الأزمات، ونحن من يتحمل وطأة التعديل الذي تطبقه جميع الحكومات ضد الطبقة العاملة. نحن المسؤولات عن أكثر البيوت تواضعاً ونضطر إلى الهجرة من أراضينا مع بناتنا وأبنائنا، وأحياناً نضطر إلى الابتعاد عن عائلاتنا.

لكننا أيضًا في مقدمة النضال ضد تسريح العمال، والتعديلات، ونهب الموارد الطبيعية، والتلوث البيئي. كما هو الحال في بنما، حيث تشكل النساء جزءًا نشطًا من الحشد ضد شركة التعدين العابرة للحدود الوطنية التي تنوي نهب الموارد الطبيعية للبلاد، مما يؤدي إلى تدمير السكان وإفقارهم.

من خلال الحشد في الشوارع والمنظمات المستقلة، يجب علينا تعزيز النضال في جميع أنحاء العالم من أجل حقوقنا؛ تلك التي لم نحصل عليها بعد، ولكن أيضًا ضد عدوان الحكومات والقطاعات المحافظة التي تسعى إلى سلب الحقوق التي اكتسبناها على مدى عقود مثلما في حالة الولايات المتحدة واعتدائها على الحق في الإجهاض أو التهديد الذي يشكله مايلي اليميني المتطرف في الأرجنتين.

لذلك، ندعو من اتحاد العمال العالمي – الأممية الرابعة (IWU-FI) إلى تنظيم إجراءات ضد جميع الحكومات التي تضفي الشرعية على العنف الأبوي للنظام الرأسمالي الإمبريالي الذي يضربنا نحن النساء وأفراد مجتمع الميم-عين بشدة. دعونا نخرج لانتزاع كل حق من حقوقنا بينما نواصل النضال من أجل مجتمع خال من الاضطهاد والاستغلال، من أجل تحرير شعوب العالم المضطهدة، من أجل مجتمع حيث نكون متساوون اجتماعيًا ومختلفون إنسانيًا وأحرارًا تمامًا؛ كما قالت روزا لوكسمبورج.

نطالب بميزانية عاجلة لمكافحة العنف الجنسي والأبوي.

لا خطوة واحدة إلى الوراء. في مواجهة رد الفعل المحافظ، نواصل النضال في الشوارع من أجل حقوقنا.

أوقفوا الإبادة الجماعية ضد الشعب الفلسطيني. حكومات العالم متواطئة ومسؤولة. اقطعوا العلاقات مع دولة إسرائيل الصهيونية. من أجل فلسطين حرة علمانية ديمقراطية في كل أراضيها التاريخية.

25 Kasım: Patriyarkal şiddete ve emperyalist baskıya karşıyız! Filistin halkının ve Filistinli kadınların yanındayız!

0

Aşağıda okuyucularımızla, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınların 25 Kasım deklarasyonunu paylaşıyoruz.

25 Kasım 1960’ta Dominik Cumhuriyeti’nde Minerva, Patria ve Terese Mirabal kardeşler, kadın oldukları ve Trujillo diktatörlüğüne karşı çıkmaya cesaret ettikleri için vahşice öldürüldüler. Tüm dünyada kadınlar bu tarihte Mirabal kız kardeşlerin mücadelesini anıyor; bizi taciz eden ve öldüren patriyarkal ve kapitalist şiddetle mücadele ediyor.

Geçtiğimiz yıl İran’daki kadınlar, genç Mahsa Jina Amini’nin öldürülmesine ve diktatörlük rejimine karşı “kadın, yaşam, özgürlük” çığlığıyla tarihi bir seferberliğin başını çektiler. Yakın zamanda Meksika’da kadınlar, Arjantin’deki Yeşil Dalga’nın yolundan giderek tüm ülkede kürtajın suç olmaktan çıkarılmasını sağladılar. İspanya’da kadınlar, futbol federasyonu başkanı Luis Rubiales’in milli futbol takımı oyuncusu Jenni Hermoso’ya saldırısı ve Hermoso üzerinde gücünü kötüye kullanmasını kınamak için Hermoso’yu savunarak kitlesel bir seferberlik sergilediler. Nikaragua’da onlarca aktivisti hapse atan ve sürgün eden Daniel Ortega diktatörlüğüne karşı mücadele sürüyor. Haftalar önce Suriye’de kadınlar ekonomik krize karşı günlerce süren protestoların başını çektiler ve özgürlük ve insan onuruna yaraşır bir yaşam çığlığını yükselttiler. 24 Ekim’de İzlanda’da feminist hareket, erkek şiddetine ve ücret eşitsizliğine karşı grev çağrısında bulundu. Türkiye’de kadınlar ve lgbti+lar, hükümetin haklarımızı ve özgürlüklerimizi yok sayan aileyi güçlendirme politikalarına ve anayasayı değiştirme planlarına karşı örgütleniyor. Etki alanı büyüyen gerici müdahalelere rağmen hiç şüphesiz feminist hareket mücadeleye devam ediyor.

Bu 25 Kasım’da, Siyonist İsrail Devleti’nin 75 yılı aşkın süredir Filistin halkına uyguladığı soykırımı ve işgali kınamak için yönümüzü Filistin’e çeviriyoruz. Özellikle, İsrail’i Ortadoğu’ya müdahale aracı olarak finanse eden ve destekleyen ABD ve Avrupa emperyalizminin suç ortaklığını kınıyoruz. İsrail’i tüm Filistin halkına yönelik apartheid rejimi uygularken “Ortadoğu’daki tek demokrasi” olarak sunma girişimlerinin hepsini reddediyoruz. İsrail 7 Ekim’den beri 11 binden fazla insanı katletti, binlerce insan yaralandı veya kayboldu ve bunların yüzde 70’i kadın veya çocuk. Baskıyla mücadele eden feminist hareket olarak, Filistin halkının sömürgeciye karşı mücadelesini ve direnişini destekliyoruz. Özgürlük mücadelesinde daima ezilenin yanında olduk ve olacağız. Mücadelemizin enternasyonalist karakterini hiç olmadığı kadar sahipleniyor; özellikle çok daha savunmasız durumda olan kadınlar ve çocuklarla dayanışmanın sesini yükseltiyoruz.

Bu 25 Kasım, aynı zamanda kadına yönelik şiddeti cezalandırmayarak, örtbas ederek bu şiddetin artmasına neden olan hükümetlere karşı da harekete geçiyoruz. Sağlık, eğitim ve toplumsal cinsiyet şiddeti mağdurlarıyla ilgilenen kamu programları yerine silahlı kuvvetlere ve dış borçların ödenmesine daha fazla bütçe ayırmayı tercih etmelerini reddediyoruz. Kadınlar ve lgbti+’lar olarak en güvencesiz ve geçici işlerde çalıştırılan, kriz ortamlarında ilk işten çıkarılan ve tüm hükümetlerin işçi sınıfına karşı uyguladığı kemer sıkma politikalarının yükünü en çok çekenler bizleriz. Yoksullukla sınanan hanelerin bakım yükü bizlerin sırtında. Kimi zaman çocuklarımızla birlikte yerlerinden edilen ve göçe zorlanan, ve bazı durumlarda ailesini terk etmek zorunda bırakılanlar da bizleriz.

Ama aynı zamanda işten çıkarmalara, kemer sıkma programlarına, doğal kaynakların yağmalanmasına ve çevre kirliliğine karşı verilen mücadelelerin de ön saflarında yer alıyoruz. Tıpkı Panama’da, kadınların ülkenin doğal kaynaklarını yağmalayarak halkı yıkıma uğratmayı ve yoksullaştırmayı amaçlayan ulusötesi bir maden şirketine karşı yürütülen eylemlerin aktif bir parçası olduğu gibi.

ABD’de kürtaj hakkına dönük saldırı ve Arjantin’de aşırı sağcı Milei’nin tehditlerinin de gösterdiği gibi haklarımız hükümetlerin ve muhafazakâr kesimlerin saldırı tehdidi altında. Bir kısmı onlarca yıl önce kazanılmış olan haklarımızın savunusu ve aynı zamanda henüz elde edemediğimiz haklarımız için sokaklardaki seferberlikler ve bağımsız örgütlenmelerimiz ile mücadeleyi dünya çapında güçlendirmeliyiz.

Bütün bunlardan ötürü, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak en sert şekilde biz kadın ve lgbti+’lara darbe vuran kapitalist emperyalist sistemin patriyarkal şiddetini meşrulaştıran bütün hükümetlere karşı örgütlü mücadele vermeye çağırıyoruz.

Baskı ve sömürünün olmadığı bir toplum için, dünyanın ezilen halklarının kurtuluşu için, Rosa Luxemburg’un dediği gibi toplumsal olarak eşit, insani olarak farklı ve tamamen özgür olduğumuz bir toplum için mücadele etmeye devam ederken, her bir hakkımızı elde etmek için sokaklara çıkalım.

Cinsiyetçi ve patriyarkal şiddete karşı mücadele için kaynak ayrılmasını talep ediyoruz!

Tek bir adım bile geri atmayacağız. Muhafazakâr gericiliğe karşı sokaklarda haklarımız için mücadeleye devam.

Filistin halkına yönelik soykırıma son. Dünya çapında hükümetler bu soykırımın suç ortağı ve sorumlusudur. Siyonist İsrail devleti ile bütün ilişkileri kesin. Tarihsel sınırları içerisinde özgür, laik ve demokratik bir Filistin için!

Hükümetlerden bağımsız, işçi sınıfıyla birlikte mücadele eden, enternasyonalist ve sosyalist bir feminist hareket için.

Arjantinli sosyalistler: Aşırı sağcı Milei kazandı. İşçilere saldırı planıyla yüzleşmeye!

0

Aşağıda okuyucularımızla, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu olan Sosyalist Sol’un (Izquierda Socialista), Arjantin başkanlık seçimlerinin aşırı sağcı aday Javier Milei tarafından kazanılmasının ardından yayımladığı deklarasyonu, okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

Soykırım savunucusu Victoria Villarruel ile birlikte aşırı sağcı Milei oylamayı kazandı ve yeni hükümeti kuracak. Soykırımı meşrulaştıran, işçilere, kadınlara, lgbti+lara, gençlere yönelik bir saldırı planının hayata geçirilmesini öneren son derece tehlikeli bir aşırı sağ formülün zaferi maalesef bu şekilde tamamlandı.

Alberto Fernández, Cristina Kirchner ve başkan adayı Sergio Massa liderliğindeki Peronist “Anavatan için Birlik” hükümetinin neden olduğu felaket öyle bir boyutta ki, bu felaket halkın nefretini yanlış bir şekilde aşırı sağcı bir seçeneğe kanalize etti ve böylece Bolsonaro tipi yeni bir karakterin iktidara erişmesine olanak sağladı.

Kitleler, bu dört yıl boyunca bizi %140’lık bir enflasyona sürükleyen, ücretlerimizin ve emekli maaşlarımızın gerçek anlamda talan edilmesine neden olan, IMF ile yapılan anlaşma uyarınca bizi aşırı yoksulluğa sürükleyen bir hükümete karşı oy kullandı. Bütün bunlar olurken şirketler, bankalar, çok uluslu şirketler ve uluslararası tefeciler muazzam servetler elde etti. CGT’nin, CTA’nın ve tüm hain sendika bürokrasisinin kınamakta olduğumuz suç ortaklığına dayanan yeni kemer sıkma politikaları uygulandı.

Buna, Milei’nin ortaya çıkışı ve zaferi için bir üreme alanı olarak önceki tüm patron hükümetlerinin sorumluluğu da ekleniyor ve ne yazık ki, PASO’nun (ön seçimlerin) daha önce gösterdiği gibi, işçi sınıfının ve halkın büyük kesimlerinin yanlış bir şekilde onun bir çıkış yolu olabileceğine inanarak zaten Milei’ye oy verdiğini gösteriyor. Ancak Milei ve Villarruel, diktatörlüğü, bizi yeni bir felakete ve dört yıllık Macrizm’e sürükleyen 1990’ların Menemist hükümetini savunduklarını gösterdiler. Bizi boyunduruk altına alan ve sömüren Amerikan emperyalizmini ve Filistin halkına karşı gerçek bir soykırım uygulayan Siyonist İsrail Devletini model olarak öneren de aynı Milei’dir.

PASO’lardan sonra milyonlarca insan genel seçimlerde oy kullandı; ardından ikinci turda Milei’ye karşı, istemeyerek de olsa Massa’ya oy verdiler (biz Sosyalist Sol olarak bu oylamada kitlelere eşlik ettik), ancak sonunda hükümete duyulan öfke galebe çaldı.

Bugün ülkede yeni bir sayfa açılıyor. Biz, herhangi bir siyasi destek vermeden, Milei’ye karşı Massa’ya eleştirel oy vermeye çağrı yapmıştık. Solun ve İşçilerin Cephesi – Birlik (FIT-U) üyesi Sosyalist Sol olarak işçilere, militan toplumsal örgütlere ve sendikalara, işsizlere, öğrenci hareketine, sokaklarda yasal kürtaj hakkını kazanan kadın hareketine ve gençliğe, Milei ve Villarruel’in öne sürdüğü daha kapsamlı kemer sıkma, yağma ve köleleştirme politikasıyla, birlik içinde yüzleşilmesi çağrısında bulunuyoruz. Ücretleri ve emekli maaşlarını, kamu sağlığını ve eğitimi savunalım; özelleştirmelere, işten çıkarmalara ve açıklanan tüm kemer sıkça politikalarına karşı çıkalım.

Ayrıca, bu seçim yılı boyunca ve Solun ve İşçilerin Cephesi – Birlik’in mücadelelerinde öne çıkardığımız üzere, IMF ile bağları koparmak ve işçiler için tek çıkış yolu olan tefeci borçların ödemesinin durdurulması için mücadele etmeye çağrıda bulunuyoruz. Ayrıca protestoların kriminalize edilmesine karşı duruyoruz. Darbecilerin cezasızlıkla ödüllendirilmesine karşı mücadele ettiğimiz geçmiş yıllarda yaptığımız gibi bugün de, soykırımı reddeden Hafıza, Hakikat ve Adalet Buluşması ile demokratik özgürlükleri, gösteri yapma hakkını savunuyoruz.

Sosyalist Sol, Milei ve Villarruel’in uyguladığı işçi karşıtı ve halk karşıtı politikalarla, işçiler, militan sendikacılık ve sol aracılığıyla yüzleşilmesini savunuyor. Bu bağlamda tüm hükümetlerin karşısındaki tek siyasi alternatifin, yani Solun ve İşçilerin Cephesi – Birlik’in güçlendirilmesi çağrısında bulunuyor ve işçiler için kalıcı bir çözümün yaratılması için mücadele ediyor.

19 Kasım 2023

Yemeksepeti depo işçileri haklarını talep ediyor!

0

Yemeksepeti depo işçileri, Yemeksepeti İşçi Komitesi aracılığıyla yayımladıkları bir metinle ücretlerinde iyileştirme ve sosyal haklar talep ettiler. Depo işçilerinin komiteleri aracılığıyla yayımladıkları metni, aşağıda okuyucularımızda paylaşıyoruz.

***

Yemeksepeti depo işçileri haklarını talep ediyor!

Geçtiğimiz çalışma dönemi içinde Yemeksepeti firması farklı departmanlarda birtakım değişiklikler gerçekleştirdi. Bunlardan en göze çarpanı lojistik departmanının kapatılması ve motokuryelerin tamamen esnaf kurye modeline dönmesi oldu. Bu değişiklikler kuryeleri güvenceli çalışma biçiminin dışına çıkartırken, bu sistem “paket başı ücretlerin tatmin edici düzeye çekildiği, asgari ücret miktarının bir haftada kazanılabildiği” gibi ifadelerle işçilere ve kamuoyuna duyuruldu.

Ancak bu değişikliklerin en az yansıdığı ve firmanın görünür yüzü olmayan depo işçileri asgari ücret ile çalışmaya devam etti. Yol ve yemek destekleri cüzi miktarda kalırken, satışları artırmak adına uygulanan indirim politikaları depo çalışanlarının iş yükünü katladı.

Kuryeler arasında paket başı çalışma sisteminde paket artışı olumlu karşılansa da bu durum, depocu için daha fazla yoğunluk, daha fazla esnek çalışma, daha fazla sömürü anlamına geliyor. Hizmet sektörünün bayramlarda, tatillerde, özel günlerde, düzensiz vardiyalarda çalışma gibi tüm olumsuz yanlarını yaşarken, bunların karşılığı olan insanca geçinecek bir yaşam ücretinden mahrum bırakıldık. Özellikle mevcut asgari ücret ile geçinmenin mümkün olmadığı yerlerde, ücret iyileştirmesi ve yeni işçi alımı yapmak yerine, başka bölgelerden işçi taşınarak, bir işçinin bir aylık ücreti ederinde otel masrafları göze alınıp üç günlük geçici çözümler ile değirmen döndürülmeye çalışıldı. 

Bulunduğumuz depo Manisa’nın kenar mahallesi sayılabilecek bir köşesinde. Size çektiğimiz ekonomik zorluğu bir örnekle açıklamak istiyoruz. Deponun bulunduğu binadaki kiralık bir dairenin ücreti 15.500 lira, satılık bir dairenin fiyatı 3 milyon lira civarında. Biz ise 11.500 lira artı yol yemek desteği alıyoruz. Her gün değişen vardiyalarda bayram seyran demeden neredeyse bir hiç uğruna çalışıyoruz. Her gün değişen fiyatlarla doyamıyor, barınamıyor, geçinemiyoruz! 

Yemeksepeti’nden talebimiz, bu depoları her koşulda açık tutan, temizleyen, düzenleyen bütün süreci eksiksiz yerine getirip firmayı ayakta tutan bizlere insan onuruna yaraşır bir ücret politikası uygulanmasıdır! Ücretlerimiz gerçek enflasyon oranında artırılsın! Promosyon hakkımız banka ve işveren arasında talan edilmesin! Promosyon hakkımızı istiyoruz! Fazla mesai ücretleri artırılsın ve zamanında yatırılsın! Ailelerimizden, sevdiklerimizden ayrı geçirdiğimiz bayram ve özel günlerin hakkını istiyoruz! Yol ve yemek ücretleri mevcut hayat pahalılığı dikkate alınarak derhal artırılsın!

***

Bir petrokimya işçisi: “Haklarımız için örgütleniyoruz”

0

Yeni girdiğim işyerinde belli bir zaman geçtikten sonra birçok çalışan arkadaş memnuniyetsizliklerini dile getirmeye başlayınca, daha fazla dayanamayıp sınıf çalışması için kolları sıvadık. Hatta gemileri dahi yaktık.

İşyerinde olumsuzluklar saymakla bitmez. Her ay sözde yanlış hesaplamalar yaparak maaşlarımızı eksik yatırıyorlar. Mesai çokça yapıldığı için ya mesailerden kesiyorlar ya da mesai yapmasak da ana ücretimizden kesiyorlar. İşyerinin kolu petrokimya olduğu için ortamda ağır bir koku var. Havalandırma sistemi yok. Sağlıksız koşullarda çalışmaya mecbur kalıyoruz. Yemekler ise o kadar kötü ki bazı zamanlar işyerindeki arkadaşlarla beraber evden yemek götürdüğümüz de oluyor. İşveren neredeyse her ay bir makine alırken, bize asgari ücreti layık görüyor.

Sömürü düzeni artık dayanılamaz bir hale geldi. Yeni işbaşı yapan arkadaşlar memnun olmayıp aynı gün işten ayrılıyorlar. Bu nedenle fazla mesaiye zorlanıyoruz. Ama mesailerden kazanım o kadar kötü ki, yüzde 50 mesai ücreti ne mutfak masrafını karşılıyor ne de kiramıza yetiyor.

Hal böyle olunca 3-5 arkadaş oturup bu konu hakkında yorumlar yapıp tartışmaya başladık. Bir arkadaşımız güzel fabrikalara geçmeyi önerdi. Başka bir arkadaşımız ise “Neden güzel fabrikalara gitmek zorundayız? Güzeli fabrikaya getirelim,” deyince sınıf çalışmasına yani sendikal örgütlenmeye karar verdik. Bu şiarla yola çıktık. Vardiyalarda arkadaşlarla konuşma çabasında bulunduk ama ne yazık ki geri dönüşler olumsuz olduğu için biraz umudumuz kırıldı. Sonrasında, İşçi Demokrasisi Partisi’nden arkadaşlarla irtibata geçmeye karar verdik. Bu konuda bize yardımcı olmalarını, kişileri ikna etmede ne gibi bir yol izlememiz konusunda önerilerde bulunmalarını ve eğitim toplantıları düzenlemeleri için talepte bulunduk. Birlikte bu konularda belli aralıklarla toplantılar yapmaya karar verdik. İlk toplantımızı iş hukuku ve haklarımız konusunda, iş hukukunda uzmanlaşmış bir avukatla gerçekleştirdik.

Bu ilk toplantı bizler için çok olumlu oldu. İş yasalarındaki temel haklarımızı öğrenmemiz moralimizi ve özgüvenimizi artırdı. İşyerindeki çalışmamıza güç kattı. Bir sonraki eğitim toplantımızı sendikal haklar ve sendikaların mevcut durumu üzerine yapmaya karar verdik.

Yaptığımız eğitim çalışmalarıyla kendimizi bilinçlendirmeyi ve işyerinde sendikal örgütlülüğü sağlayarak insanca yaşayacak koşullara ulaşmayı hedefliyoruz.

Bir izolasyon fabrikasında çalışan işçi

HMS Makina’dan bir işçi: “TİS’e müdahil olmalıyız”

0

Bir işçi kenti olan Manisa’da bulunan ve Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu HMS Makina’da toplu sözleşme sürecindeyiz. İhracat ağırlıklı çalışan ve çeşitli alanlarda üretim yapan fabrikada yaklaşık 400 kişi çalışıyoruz. Fabrikada ayrıca çıraklık eğitimi veriliyor ve yaklaşık 100-150 çırak haftanın 4 günü üretimde yer alıyor.

Fabrikaya sendika 11-12 sene önce girmiş. Ama fabrikanın sendikalı olmasına rağmen örgütlü olduğunu söylemek güç. Çıplak ücretler asgari ücret düzeyinde. Bir yılı dolduran işçilere yılda 4 ikramiye veriliyor. İkramiyeler 12 aya bölünerek maaşlara ekleniyor.

Bu maaşlarla geçinmek mümkün olmadığı için mesailere kalmak zorundayız. Mesai ücretleri ise yüzde 60 farkla ödeniyor. Yani sendikalı olan pek çok işyerine göre, mesai ücretlerimiz de oldukça düşük kalıyor.

Son toplu sözleşme 3 yıllığına kabul edilmiş. Maaşlarımızın asgari ücret düzeyinde olmasının sebebi de bu. Toplu sözleşmeler neredeyse bütün metal fabrikalarında 2 yıllığına imzalarken, Birleşik Metal’in burada 3 yıllık sözleşmeyi kabul etmesi oldukça düşündürücü.

Peki şu anki toplu sözleşme sürecinde ne durumdayız? Maalesef ne sendikanın ne de biz işçilerin iyi bir sınav verdiğimizi söylemek mümkün. Sendikanın hazırladığı taslağa ilişkin işçilere dönük bir bilgilendirmesi olmadı. Taleplerin kabul edilmemesi durumunda işçileri eylemlere, gerekirse greve götürecek bir hazırlık söz konusu bile değil.

Sendikanın hali buyken, biz işçiler ne yapıyoruz? Sendika ve işveren arasındaki pazarlığı kollarımızı bağlayıp izleyecek miyiz? Sorumluluğu sendikaya atıp mevcut sefalet koşullarını kabul mu edeceğiz?

İşyerinde sendika olması tek başına yeterli olmuyor. İşçiler olarak toplu sözleşme süreçlerinde aktif bir şekilde yer almalıyız. Kaderimizi sendika yönetimlerine teslim edemeyiz. Sendikalarımıza sahip çıkmalıyız. İnsanca yaşayacak ücretlere, çalışma koşullarına ancak bu şekilde ulaşabiliriz.

HMS Makina’dan bir işçi

Patriyarka ve devletin evliliğinden doğan Türkiye Yüzyılı ailesi

0

İktidarın “aileyi güçlendirme” adı altında mevcut sosyal ve ekonomik yıkımı aile içinde örtbas etme projesi devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde 8. Aile Şurası düzenlendi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan muhafazakâr yeni nesillerin yeniden üretimi için ailenin önemini vurgulayan konuşmalar yaptı. Lgbti+ düşmanlığını yineledi. Bir sonraki buluşmanın 3 Kasım’da Aile Sempozyumu’nda olacağını Adalet Bakanı’nın duyurusundan öğrendik. Adalet Bakanı’nın bu bileşende yeri ne derseniz, Türkiye Yüzyılı aile projesinin önemli hedeflerinden biri de “nafaka sorununu çözmek”.

Nafaka karşıtı siyasi ittifakın öncülerinden Yeniden Refah Partisi (YRP), Cumhur İttifakı çatısı altında girdiği Meclis’te verdiği ilk yasa teklifinin konusunu kadınların nafaka hakkının kısıtlanması hedefine ayırdı. Verdiği teklifin gerekçesinde nafaka kelimesinin geçtiği her yere “süresiz” ifadesini ekleyerek bir algı oyunu yaratılmaya çalışıldığı muhakkak.

Teklifte Medeni Kanun’a eklenmesi önerilen fıkra şöyle: “Nafakanın kesilmesi sonunda, alacaklı tarafın mağduriyetinin devamı halinde, mağduriyet Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığınca oluşturulacak fondan karşılanır.” Erkek egemenliğinin devlet eliyle nasıl korunduğu bir cümleyle ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi! Türkiye Yüzyılı ailesi projesinde; evlilik süresi içinde hiçbir karşılık almadan ev içi emek yükünü üstlenen kadınlar en iyi ihtimalde kayıtdışı ve güvencesiz işlerde çalışabilmişken, erkeğin yıllarca çalışmasına engel olduğu kadının ve bakım emeğini üstlenmediği çocuğun sorumluluğu Bakanlıkça oluşturulacak bir fona yüklenmiş durumda. Üstelik bu fon da aslında kamu kaynaklarına işaret ediyor, yani boşanan erkeğin sorumluluklarını hep birlikte üstleniyoruz. Oysa yoksulluk nafakası, evlilik süresince erkeklerin görünmeyen kadın emeğinden yararlanarak kazandıkları gelirin evlilik bittikten sonra görünürlüğünün sağlanıp kadına hakkının iade edilmesini mümkün kılan bir düzenlemedir. Pek tabii ki kazanılmış nafaka hakkımız haricinde boşandıktan sonra yoksulluğa düşen kadınların güvenceli iş bulabilmesi, babadan kocadan bağımsız sağlık sigortasının olması, kalacak yer bulabilmesi devletin de yükümlülüğündedir, ancak bu nafaka hakkıyla takas edilemez, erkeğin yükümlülüğü ortadan kaldırılamaz. YRP’nin nafaka yükümlüsü erkeklere ödül gibi verilen nafaka düzenlemesine esastan itirazımız var!

H.K.G. davasında adalet sağlandı mı?

Cumhurbaşkanı yine 8. Aile Şurası’nda “Anayasamızın 41. Maddesi çok açık ve nettir. Aile, Türk toplumunun temelidir. Devletin sorumluluklarını da ifade etmiştir. (…) Ahlak ailede kuşanılır. İnanç ailede yerleşir. Merhamet, şefkat, hürmet, sevgi ailede edinilir,” diyor. Oysa Türkiye Yüzyılı ailesinde şiddet, sömürü ve istismar var. Devletin çocukların ihmal ve istismardan korunmaları için önlem alıp almadığını yalnızca H.K.G. davasına bakarak bile görebiliriz. Faillere toplamda 66 yıl hapis cezası verilmesi vicdanları rahatlatmamalı. Daha önce iddianamesi HSK tarafından reddedilmiş, reşit olup boşandıktan sonra kendi davasını takip eden ve mahkemeyi ancak 6 yaşındaki nişan fotoğraflarını sunarak ikna edebilen bir kadının hukuk mücadelesinden bahsediyoruz. Ve elbette bu davayı sahiplenen onlarca kadın örgütünün yıllardır sürdürdüğü destek ve dayanışmadan… Oysa soruşturma genişlemedi, istismarda işbirliği olan kamu görevlilerine hiçbir ceza verilmedi. Ne çocuğun yaşını büyüten idari kurumlar ne de çocuğun hamileliğini gizleyen sağlık kurumları denetlendi.

Peki başka H.K.G’lerin olmadığının veya olmayacağının garantisi nedir? Zira çok açık ki kadınların, çocukların ve lgbti+ların maruz bırakıldıkları hak ihlalleri çoğu kez kamu kurumlarınca örtbas ediliyor. Bu yüzden H.K.G. kararı kimsenin vicdanını rahatlatmayacağı gibi, tüm kamu kurumlarının denetlemesi ihtiyacını ortaya çıkarıyor. Bu da bizi yeniden, devletin sorumluluklarını da sıralayan Anayasa’nın gerçekten uygulanması ve çocukları, kadınları, lgbti+ları erkek şiddetinden koruyacak denetim mekanizması öngören İstanbul Sözleşmesi’ne olan ihtiyaca götürüyor.

Termokar’da sonuna kadar haklı davamız

0

Sendikal örgütlenmenin anayasal hak olması maalesef hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çalıştığımız işyerlerinde, fabrikalarda bu anayasal hakkımızı kullanmak son yıllarda AKP’nin Tek Adam rejiminin ve sendikal bürokrasinin engellere takılıyor. Bu da yetmezmiş gibi işverenlerin hukuksuzluklarına göz yumulması da ayrı bir mücadele konusudur.

Termokar’da başlattığımız sendikal mücadelemiz yıllar süren hukuk mücadelesi sonucunda kazanımla sonuçlandı. Ancak yargı her alanda olduğu gibi sendikal mücadele alanında da çok ağır işledi. Onurlu ve haklı geçen altı yıllık hukuki süreç sonucunda birçok arkadaşımız ya işten atıldı ya da işverenin baskısına boyun eğip işten ayrıldı.

Biz öncü işçiler olarak uğradığımız tüm baskılara ve sendikal bürokrasiye rağmen direnmeye devam ettik. Bu süreçte işveren, pandemi döneminde sendikal örgütlenmeyi kırmak için ücretsiz izin silahını kullanarak biz öncü işçileri cezalandırmaya çalıştı. Bizler yine yılmadık, pandemi döneminde kendi göbeğimizi kendimiz kestik ve fabrika önünde direnişe geçtik. Bu süreçte birçok demokratik kitle örgütü ve siyasal parti direnişimizi destekledi. Herkese, her şeye rağmen yaptığımız direnişimize deneyimleriyle, bilgi ve birikimleriyle hem bizleri donatan hem de maddi manevi anlamda bir an yanımızdan ayrılmayan, ömrünü işçilerin birliğine adayan ve elim bir kalp krizi sonucu aramızdan ayrılan Muhittin Karkın hocamız, Volkan Yaraşır hocamız ve İşçi Demokrasisi Partisi bizlerin her anlamda destekçisi oldu.

Fabrika önü direnişimiz sonuç verdi. İşveren bizlere işbaşı yaptırmak zorunda kaldı. Hiçbir baskıya boyun eğmedik. Fabrika yönetiminin ahlaki olmayan teliflerine kapılarımızı kapattık. Ücretsiz izinle alakalı açtığımız davaları kazandık. Aylarca yoksun kaldığımız ücretleri yargı yoluyla kazandık. İşveren ayrıca bir yıllık ücret karşılığı sendikal tazminat ödemekle cezalandırıldı.

İşbaşı yaptıktan sonra saldırılara devam eden işveren ve yönetimi bizleri işten atmak için fırsat kollamaya devam etti. Sonunda başka bir adrese bir atölye açarak bizlerin sendikal örgütlülüğünü kırmak için yaptığı hamle işten atmak için iyi bir fırsat oldu. Hiçbirimizin görüşü alınmadan “Ya gösterdiğimiz adrese gidersiniz ya da işten çıkartırız” tehdidinde bulundular ve haksız, hukuksuz ve gayri ahlaki şekilde işten atıldık.

Yine fabrika önü direnişine geçtik. İki aylık onurlu direnişimiz sonucunda eylemimizi bize yakışır bir şekilde bitirdik. Ardından mahkeme süreçleri başlamış oldu. İşe iade davasını kazandık. İşveren bir kez daha sendikal tazminat ödemeye mahkûm edildi. Bundan sonra da mücadelemiz her alanda devam edecektir. 

Termokar direnişçisi

“Kusursuz fırtına” yaklaşırken

0

AKP yönetimi 2024 için çok sert bir kemer sıkma programına hazırlanıyor. Bu planın önündeki tek engel 2024 yerel seçimleri. “Rasyonel” bakan Mehmet Şimşek, mayıs seçimlerinin hemen ardından patronlarla yaptığı görüşmede “keşke yerel seçimler yarın olup bitseydi” demiş ve patronlardan “sabır” istemişti. Kemer sıkma politikası şimdilik “yumuşak ve zamana yayılarak” hayata geçiriliyor. Erdoğan iktidarı, büyükşehirleri kazanmak için seçim öncesi son bir kez daha göstermelik ücret artışlarına gidecek ve “seçim rüşveti” mantığıyla çeşitli hamlelerde bulunacak. Seçimlerin ardından da Şimşek’in hayalini kurduğu “rasyonel politikalar” bir kusursuz fırtına gibi emekçilerin üzerinde estirilecek.

Saray yönetiminin zenginleri daha zengin eden, ülke ekonomisini yıkıma sürükleyen politikalarının faturası yine emekçilere kesilecek. “Düşük faiz” politikasının bedeli aşırı hayat pahalılığı, ücretlerin erimesi olarak emekçilere ödetilmişti. Şimdi ise, kredilerin kesilmesi, vergi artışları, kamu harcamalarının kısılması, yeni bir özelleştirme dalgası gibi adımlarla “IMF’siz IMF programı” hayata geçiriliyor.

AKP’nin ekonomi politikasındaki zikzakların sonucu bankaların ve şirketlerin olağanüstü kârlar elde etmesi, ücretlilerin milli gelirden aldığı payın tarihin en düşük seviyesine geriletilmesiydi. Benzer zikzaklar iç ve dış politikada da gerçekleştirildi. Bir dönem Saray yönetimi “yerlilik ve millilik” söylemiyle dış politikada gerilimi artırmış, çeşitli maceracı girişimlerde bulunmuştu.

Ne var ki, bütün saldırgan ve maceracı girişimlerinin hüsrana uğramasıyla ve ülke ekonomisinin iflas ettirilmesiyle, bu politikalardan da 180 derecelik bir dönüş yapıldı ve yeniden “güvenilir ve yatırım yapılabilir bir partner” pozisyonu alındı. Dış borçların ve cari açığın finanse edilmesi için derhal ve umutsuzca ihtiyaç duyulan yeni dış krediler ve yatırımlar için Mehmet Şimşek hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir dünya turuna çıkarıldı. “Asrın lideri” geçtiğimiz ay Netanyahu ile ikili görüşme yapacak kadar makas değiştirdi ve İsrail’i ziyaret edeceği açıklamasında bulundu. 7 Ekim’de başlayan El Aksa Tufanı ve sonrasında İsrail’in yeni bir etnik temizlik ve soykırım girişimine başlamasıyla, bu ziyaret şimdilik ertelendi. Bununla birlikte, Erdoğan’ın oldukça geç gelen birtakım hamasi söylemlerinin ötesinde, Türkiye ile İsrail arasındaki ekonomik ve askeri ilişkiler tüm ivmesiyle sürüyor.

Cumhur İttifakı’nın seçim zaferinin ardından, iktidar bloku ferahlamış görünse de yolsuzluğun ve çürümenin vardığı boyut, iç hesaplamaları ve yeni düzenlemeleri açığa çıkarıyor ve iktidarın kırılganlığını ortaya koyuyor. Yargı içi rüşvet mekanizmaları, kirli ilişkiler bizzat AKP’nin muteber yargı mensupları tarafından ifşa ediliyor. Bu çürüme halini en bayağı, yalın ve şeffaf halde temsil etmeyi başaran Dilan-Ergin Polat çiftinin yol açtığı skandalla yolsuzluk ağları, ülkede aklanan kara paranın devasa miktarı yeniden ortalığa saçılıyor. Bu politik ve ahlaki iflasın üzerini örtmek için Saray; muhalif gazetecilere, siyasetçilere, toplumsal hareketlere dönük yeni bir baskı kampanyasını devreye sokuyor.

Mayıs seçimlerinin ardından Saray rejimi dikensiz bir gül bahçesinde hareket etmiyor. Tam tersine, bir yandan emekçileri hazırladığı kusursuz fırtınaya iterken, diğer yandan kendisi de bu kusursuz fırtınanın içine sürükleniyor. Ne var ki, bu fırtınadan kimin ne şekilde çıkacağı, politik alanda verilecek mücadeleyle belirlenecek. Ekonomik yıkım politikalarına karşı emekçilerin seferberliğinin örgütlenmesi, yerel seçimlerde emekçilerin ve ezilenlerin burjuva odaklardan bağımsız bir politik seçeneğinin yükseltilmesi, sosyalistlerin ve sınıf hareketinin önündeki acil görevler olarak yükseliyor.

Emekliler sadaka değil hakkını istiyor!

0

Emeklilerin maaş zammı sorun olmaya devam ediyor. Emekliler yılın altıncı ayında ve yılbaşında zam alıyor. Normalde böyle olması gerekiyor. Asgari ücret de aynı periyodu sürdürüyor. Emekliler 2023 yılbaşında bir önceki yıla göre yüzde 30 oranında zam almıştı. Enflasyonun çok gerisinde kalan bu zam oranının emeklilerin beklentisi olarak temmuz ayında telafi edileceği umuluyordu. 2023 Mayıs’ında seçim öncesi emeklilere seyyanen zam yapılmıştı ve en düşük emekli maaşı 7500 TL olarak belirlenmişti. Temmuz ayında emeklilere zam yapılması gerekiyordu. İktidar, seyyanen verdiği zammı da emeklilere zam olarak uygulayınca en düşük maaş olan 7500 TL’yi alan milyonlarca emekli, hiç zam alamamış oldu. Asgari ücretin 11.400 TL olarak belirlenmesi ve emekliye zam verilmemesi, en düşük emekli maaşıyla asgari ücret arasındaki farkı daha da artırdı.

Emekliler zaten geçinemez durumdayken kelimenin tam anlamıyla açlıkla terbiye edilir hale geldi. Emeklilerin durumu açlık sınırının çok çok altında. İktidardan beklenti içerisinde olan emekli, temmuz ayında uğradığı hayal kırıklığının şokunu hâlâ yaşarken geçinebilmenin, mutfağında bir kap çorbayı kaynatabilmenin derdine düşer duruma geldi. Birçok emekli, çevresinin ve çocuklarının yardımı ile geçinmeye çalışıyor. İktidar partisi, Cumhuriyet’in 100. Yılı dolayısıyla emekliye sadaka niteliğinde 5000 TL’lik bir ikramiye öngördü. Bu ikramiyeyi verirken de şeytanın aklına gelmeyecek taklalar atıp, çalışan emekliye ikramiye vermeme kararı aldı. Meclisten de geçen bu karar sonrası çalışan emekliler hayal kırıklığına uğradı. Bu karar öncelikle anayasanın eşitlik ilkesine aykırıdır. Çalışan emekliler buna mutlaka itiraz edecektir ve etmelidir. Burada asıl sorun iktidarın, emeklinin hakkı olan zammı yapmama meselesidir. İktidar, özel sektörün verdiği asgari ücret zammını belirlerken elini emekli maaşına zam yaparkenki kadar korkak alıştırmıyor. Kaldı ki asgari ücretliler de açlık sınırının altında yaşamak zorunda.

İktidar 3-4 yıldır emekli maaşlarına yapılan zammı düşük tutuyor. Daha önce en düşük emekli maaşı asgari ücretin bile üstündeyken, bugün asgari ücretin 3’te 2’si durumunda. Emekli artık torunlarına harçlık veremez durumda. Sokağa çıkarken zorluk yaşıyor. Bir yerde oturup bir çay içmek emekli için lüks olmaya başladı. Emeklilerin yüzü gülmüyor. Sürekli stres ve geçim sıkıntısı altında. 30-35 yıl çalışmanın karşılığının bu olmaması gerektiğini düşünen emekli, iktidarın insafsızlığına isyan eder duruma geldi. Biz emekliler olarak iktidardan sadaka değil, seyyanen zam değil, asıl maaşımıza hakkımız olan enflasyon + refah payı zammı istiyoruz. Açlık sınırının altındaki maaşa itiraz ediyoruz. İktidar bizi dilenci yerine koymamalı. Emeklinin hakkı olan, açlık sınırının üzerinde maaş talep ediyoruz. Bu maaş bizim hakkımız, hakkımızın koşulsuz olarak ödenmesini istiyoruz.

Asansör denetimi neden kamu ve meslek örgütleri tarafından yapılmalı?

0

İktidarın inşaat sektörüne önemli miktarda teşviklerini ve önüne çıkartılabilecek engelleri ortadan kaldırmak için attığı adımları saymakla bitiremeyiz. Bunlardan biri, asansör teftişinin ve onayının bir meslek örgütü olan Makina Mühendisleri Odası’na bağlı olarak yapılmasının engellenmesi ve bu sürecin özel sektöre devredilmesidir. Yapılarda güvenli asansör kullanımının önemi son zamanlarda yaşadığımız kazalarla beraber daha açık bir şekilde görüldü.

İnşaatlarda asansörlere onay verme süreci Makina Mühendisleri Odası (MMO) tarafından yürütülmekteydi. Odanın kurallara uygun bir işleyişi uygulamaya çalışması, bu işten haksız kazanç elde etmek ve malzemeden çalarak ekstra maliyet düşüşü yaratmak isteyenleri kötü etkilemekteydi. İktidar bu meseleye el atarak denetim sürecini özelleştirdi.

İlgili değişiklikler 4 Mayıs 2018 tarihli ve 30411 sayılı resmi gazetede yayımlanarak hayata geçti. Bu değişiklikle A tipi muayene firmalarının yetkilendirilmesi onaylandı. A tipi muayene firmaları, özel şahıs şirketleri olarak faaliyet yürütmekte ve gerekli yerlerden (bakanlık, belediye vs.) aldığı izinlerle asansörlerde onay yetkisi bulunmakta.

Belediyeler, Makine Mühendisleri Odası ile olan protokolleri iptal ederek özel şirketlerle anlaşmalar imzaladı. Bu durum, iktidar partisi belediyelerine özgü bir durum olmayıp bütün burjuva partilerin yaptığı bir işleyiş. Birçok CHP’li belediye elle tutulur sebepler sunmaksızın protokolleri tek taraflı olarak iptal etti.

Birçok müteahhit kendisine ait asansör denetim firması kurarak kendi inşaatını kendisi denetlemekte. Aslında kurallara uygun olmayan asansörleri yaparak hem başvuran hem onaylayan kişi olarak imza atıyorlar. Elbette ki bu cümle fazlasıyla basitleştirilmiş bir tanım oldu. Bu durumu biraz daha açarak şöyle açıklayabiliriz.

A firması belli bir bölgede inşaat işi yapıyor. Bu firma, asansör onay süreci için başka bir firmaya ihtiyaç duyuyor ve bu firmayı oğlu, eşi, arkadaşı vs. birine kurdurtuyor, tıpkı yapı denetim firmalarında olduğu gibi. Bu asansör denetim firmasına B firması diyelim. Normal şartlarda Makine Mühendisleri Odası’nın gerçekleştireceği denetimi B firması yapmaya devam ediyor. Belediyelerin, bu denetimi yapması için Bakanlık onaylı izin verdiği özel firmalar bulunuyor. B firması bu izni aldıktan sonra, A firmasının yapmış olduğu inşaatın asansör denetimini gerçekleştiriyor. Hâlihazırda kendi inşaatında bulunan asansöre kendi farklı firmasıyla onay veren müteahhit bütün prosedürleri atlayarak işini kolaylıkla yapıyor.

İnşaat bitirilince özel şirket üzerinden alınmış olan onay ile asansöre yeşil etiket yapıştırılır. Yeşil etiket, asansörün sorunsuz çalıştığı ve güvenli olduğu anlamına gelir. Bu özel şirketlerin asansör denetimi yıllık olarak devam ettirilir. Asansörde yaşanan sorunlara ve asansörün durumuna göre yeşil, mavi ve kırmızı olmak üzere üç farklı kategoride etiket yapıştırılır. Kısaca yeşil etiket çok iyi, mavi etiket iyi ve kırmızı etiket kötü olarak adlandırılabilir. Bu özel firmalar, denetimleri sonucu yapılması gereken değişiklikleri bir belge ile bina yönetimine sunarak etiketi yapıştırır. Süreçte yeşil veya mavi etiket alınmış ise sorunsuz kullanımın devam edebileceği söylenir. Kırmızı etiket durumunda gerekli değişimler yapılana kadar asansör kullanımının kapatılması söylenir ve gerekli değişimlerin yapılması durumunda yeniden gelinerek denetim gerçekleştirilip etiket değiştirilir.

Bütün bu süreçlerle beraber asansörlere aylık düzenli bakım yaptırılması önem arz etmektedir. Asansörlerin düzenli kontrolleri arıza yaşanma riskini minimuma indirir.

Buradan çıkartılacak sonuç; devletin denetim mekanizmasını ortadan kaldırarak konu hakkında bilgisi dahi olmayan şahısların şirket kurarak yapabileceği bir süreç işletmeye başladığı. Aynı şekilde, sorunlu asansörlerin mühürlenmesi süreci de denetimden uzak bırakılıyor. Denetimci firmanın işi asansöre kırmızı etiketi yapıştırmakla bitiyor.

Son zamanlarda KYK yurtlarında yaşanan asansör kazalarında, benzer süreçlerin yaşanmış olmasının da etkisi var. Aydın Işıklı KYK yurdunda, Zeren Ertaş’ın hayatını kaybetmesine neden olan kaza açık bir şekilde denetimsizliğin sonucudur. Aydın Efeler ilçesinde bulunan bu yurdun asansör denetimi özel bir şirket tarafında gerçekleştirilmişti. Efeler belediyesi, Makina Mühendisleri Odası ile olan protokolü tek taraflı olarak feshetmiş ve özel bir şirket ile anlaşmıştı. Denetimler bu şirket üzerinden yapılmıştı. Sonrasında yıllık kontroller de bu şirketin denetimi altında gerçekleşmişti. Denetimi yapması gereken firmanın hataları veya firmanın salt kâr için kurulmuş olması, kazayı beraberinde getirdi.

Aydın KYK yurdunda yaşanan kazada denetimi gerçekleştiren Irmak Asansör adlı firma daha bir yılını dahi doldurmadan bir devlet kurumunun ihalesini alabildi. Buradan da anlaşılacağı üzere özelleştirme süreci sadece tabeladan oluşan, bir internet sitesi dahi bulunmayan içi boş firmaların önünü açmıştır. Bu firmanın ihale almak için kimler tarafından kurulduğu çok barizdir.

Güvenli yapı ve asansörler için, denetimin özel şirketlerce ve ticari kaygılarla yapılmasının önüne geçilmesi ve denetim-onay yetkilerinin kamu ve meslek örgütlerine verilmesi gerekmektedir.

Sermaye 2024’e hazırlanırken…

0

İki önceki yazımızı söyle bitirmiştik: “Kıdem tazminatını kaldırıp tüm emeklilik ve sigorta sisteminin özelleşmesini programına almış, kamunun tüm kaynaklarını sermayenin kullanımına açmaya hazır bir ekonomi yönetimi var. Amaçlarına ulaşmak için son derece örgütlü ve bilinçli hareket ediyorlar. İşçi sınıfı da sendikalarıyla aynı örgütlülük ve seferberlikle birleşik bir mücadele vermeli.” Bu hedefe ulaşmak için uygulamaya koyulan OVP’nin ise işçiler ve emekçiler için bir saldırı programı olduğunu da bir önceki yazımızda vurgulamıştık. Bakan Mehmet Şimşek de tüm söylediklerimizi doğrularcasına enflasyonun temel sebebinin ücret artışları olduğunu söyleyerek yılsonu ücret artışı beklentisinin düşük tutulması imasında bulundu.

Bu söylemin birbiriyle bağlantılı iki sebebi var. Birincisi, tüketimin kısılması hedefleniyor çünkü kontrolden çıkan enflasyonun tüm ekonomiyi toparlanamaz bir hale sürükleme imkânı var. Bu yüzden tüketim kısılarak talep azaltılıyor. Seçimin hemen ertesinde kademeli olarak uygulanmaya başlayan bu politikada ulaşılmak istenen hedef için emekçiler günah keçisi olarak seçilmiş durumda. Oysaki enflasyonun en büyük sebebi olan muazzam şirket kârlılıklarına dokunmadan suçlayıcı bir şekilde emekçilerin maaş artışlarını tartışmaya açmak kabul edilemez. Biz ücretlere enflasyon oranında üç ayda bir düzenli maaş artışı talebimizin sermayeyi rahatsız ettiğini biliyoruz. Aynı şekilde servet vergisi talebimiz için de bu geçerli. Bu taleplerimizin ne kadar doğru olduğu ve hayat pahalılığı karşısında acil çözüm sunduğu, Tek Adam rejiminin sermaye lehine tutumuyla bir kez daha kanıtlamış oldu.

Ücretlerin artışı enflasyonu tetiklemedi; uygulanan sermaye yanlısı ve büyüme odaklı ekonomik politikalar enflasyonu oluşturdu. Bu durum, ücretleri geriden gelerek ve gerçek enflasyonun altında bir yere kadar (açlık sınırı) artırmış oldu. Şimşek, sapla samanı birbirine karıştırmıyor. Hayat pahalılığından yılmış kitlelerin zihinlerinde bilinçli bir tahrifat yapıyor. Onlara, gerçek problem sizin ücret artışınızdır diyerek sermaye lehine tutumunu bir kez daha sergiliyor.

İkinci neden kredi mekanizmasının kısılmak istenmesi. Hâlihazırda düşen alım gücü nedeniyle tüketmek için borçlanmak zorunda olan emekçilerin krediye erişimlerinin kısılması hedefleniyor. Yıllar içinde taksitli borçlanma, yani krediye ulaşım emekçiler için olmazsa olmaz hale getirildi. Hane halkı tüketiminde kredi kartları önemli bir yer tutmaya devam ediyor. Öte yandan, hane halkı tüketimini kısmak için harekete geçen rejim, sermayenin krediye erişimi söz konusu olduğunda kolaylık sağlamaktan geri durmuyor. Bankacılık sektörünün kredi hacmi büyürken KOBİ’lere dönük kolay kredinin önü açılmaya çalışılıyor.

OVP’deki hedeflerden biri de kıdem tazminatının peyderpey kaldırılması. OVP’de açıkça “Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) daha cazip hâle getirilerek fon tutarı ve katılımcı sayısı artırılacak, Otomatik Katılım Sistemi (OKS) işveren katkısını içerecek şekilde geliştirilecek ve fon çeşitliliği sağlanacaktır. OKS’nin işveren katkısını da içeren ikinci basamak emeklilik sistemine dönüşeceği tamamlayıcı emeklilik sistemi kurulacaktır,” deniyor. Emekliliğin özelleştirilmesine giden yolda bir adım daha atılmış olacak. Mehmet Şimşek zaten kıdem tazminatının fona devredilmesi tartışmalarını önceki bakanlık döneminde de başlatan kişiydi. Fakat Şimşek bunu aleni yapmak istemiyor. Tüm sendikaların kırmızı çizgi olarak belirttiği kıdem tazminatının sendika bürokrasisini de süslü kelimelerle ikna ederek sessiz sedasız parça parça kaldırılması hedefinde.

Acı reçeteyi çoktan ilan ederek bu çerçeve plan ile 2024 yılına hazırlanan sermayeye ve onun temsilcilerine karşı daha örgütlü ve birleşik mücadeleye hiç olmadığı kadar sarılmalıyız. IMF’siz IMF programına karşı başka bir seçeneğimiz yok.

Filistin’de neden tek devletli çözümü savunuyoruz?

0

7 Ekim’de Filistin Direniş güçlerinin ortak bir şekilde başlattığı El Aksa Tufanı operasyonu, Filistin-İsrail çatışmasının dünyanın gündemine oturmasını sağladı. Özellikle son yıllarda Arap rejimlerinin İsrail’le diplomatik ilişkilerini ilerlettiği ve İbrahim Anlaşmaları adı verilen normalleşme sürecine girildiği bir dönem Filistin direnişinin müdahalesiyle duraklamış oldu. Devletler arasındaki gelişmelerin yanında El Aksa Tufanı, sorunun kökenlerine ve çözümün nerede aranması gerektiğine ilişkin tartışmanın önemini tekrar hatırlattı. Biz de bu bağlamda neden Filistin’in yanında saf tuttuğumuzu, direnişe koşulsuz destek verdiğimizi, nehirden denize özgür bir Filistin devletinin kurulmasını ve Siyonist İsrail’in yıkılmasını savunduğumuzu anlatmaya çalışacağız.

Öncelikle Filistin ve İsrail arasında on yıllardan beri sürmekte olan çatışmaları iki eşit gücün arasında cereyan eden bir çatışma olarak ele almak bizce doğru değil. Burada eşit olmadığını söyleyerek kast ettiğimiz husus güçler arasındaki dengesizlik değil. Kastımız, bir tarafın ırkçı bir proje dahilinde ve paramiliter çeteler tarafından kurulan bir koloni olması; diğer tarafın yani Filistin’inin ise toprakları kan ve ateşle çalınan bir halk olmasıdır. Bu noktada Filistin’de 1948 öncesinde hiç mi Yahudi nüfusun olup olmadığı sorusu akıllara gelebilir. Elbette Siyonist koloni projesi dahilinde bölgeye gelen yerleşimci nüfusundan önce de Yahudi nüfus mevcuttu. Fakat bölgede büyük çoğunluğu Filistinli Arapların oluşturduğu çok çeşitli bir etnik yapı söz konusuydu. Örneğin Ermeni soykırımından kurtulan Ermeniler Filistin’de mahalleler kurmuştu. Sorunun kökeni farklı etnik veya dinsel toplulukların arasındaki çatışmada aranamaz, sorunun kökeni işgalciler ve işgal edilenler arasında cereyan etmektedir. Dolayısıyla tarihte her zaman ezilenlerin yanında saf tutmayı görev bilen devrimci Marksizme göre emperyalizmin desteğini arkasına alan işgalciler işgal ettikleri Filistin’den sökülüp atılmalıdır. Ayrıca akımımızın veya başkaca akımların savunup savunmamasından bağımsız olarak da milyonlarca Filistinli mülteci, hem mülteci kamplarında hem de çeşitli ülkelerdeki diasporada topraklarına dönmeyi beklemekte ve bunun için mücadele etmektedir.

Bu politikamıza karşı temelde iki başlıkta özetlenebilecek eleştiriler geliyor. İlki ve en çok karşımıza çıkanı “iki devletli çözümün” neden mümkün olmadığı üzerinden şekilleniyor. Bu eleştiriye yukarıda cevap verdiğimizi düşünüyoruz. İki halktan değil kolonicilerden ve toprakları işgal edilen bir halktan söz ediyoruz. Dolayısıyla işgalci hiçbir gücün kendini savunma hakkı söz konusu olamaz. İki devlet formülüyle “barışçıl birlikteliğin” bir hayal olduğunu ve bunun Filistin halkına hiçbir çıkış ve gelecek sağlamayacağını savunuyoruz. Bölgede barış ancak ve ancak laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devleti aracılığıyla sağlanabilir. Bu noktada soykırımcı ve korsan devletin karakterini irdelemek faydalı olacaktır. İsrail hukuku tamamıyla ırkçı bir temel üzerine bina edilmiş sistematik ve kurumsal bir apartheid rejimidir. 48 Arapları olarak bilinen ve İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan Arapların en temel vatandaşlık haklarından mahrum olduğu açıktır. 48 Araplarının mülkiyet edinme, seyahat ve hatta Batı Şerialı biriyle evlenme hakkı gibi birçok temel hakkı ya kısıtlı ya da tamamen yasaklanmış durumdadır. Bunun karşısında herhangi bir ülkeden bir Yahudi hiçbir gerekçeye ihtiyaç olmaksızın istediği anda İsrail vatandaşlığını alabilir ve İsrail işgal güçlerinin çaldığı bir Filistinlinin evine yerleşebilir. Biz herhangi bir coğrafyada bir apartheid rejiminin var olma hakkının olmadığını düşünüyoruz, bu sebeple de İsrail’in de var olma hakkına esastan karşıyız ve onu korsan devlet olarak nitelendiriyoruz.

Tek devletli çözüm önerisine karşı geliştirilen ikinci eleştiri ise yalnızca Filistin’in kurulacağı bir denklemin oldukça güç olduğu ve hiç değilse İsrail’in de var olacağı ama en azından Filistin’in de tanınacağı senaryonun daha gerçekçi olduğu yönündedir. Biz bu önermenin de tamamen yanlış olduğunu düşünüyoruz. İddia edilenin aksine İsrail iki devletli çözümü savunmamaktadır. İki devletli çözümün en çok gündeme geldiği 1993’teki Oslo görüşmelerinden bu yana işgal düzenli bir şekilde genişliyor. Netanyahu hükümeti El Aksa Tufanı operasyonundan önce bile Batı Şeria’daki yasadışı İsrail yerleşimlerini genişletmeyi, iki yıl içinde 100 bin, 10 yıl içinde ise yarım milyon yerleşimci daha eklemeyi planlıyordu. Sonuç olarak esas gerçekçi olmayan, iki devletli çözüm yalanıdır. Siyonist İsrail, özü itibarıyla sistematik katliamlar yoluyla genişleme hedefi olan bir soykırım ajandası ile hareket etmektedir. Dolayısıyla barışın tek yolu Filistin’in özgürlüğünden ve İsrail’in ırk ayrımcısı, Siyonist bir devlet yapısı olarak yok edilmesinden geçmektedir.

İş cinayetlerinde savaş bilançosu devam ediyor!

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG Meclisi) raporuna göre 2023’ün ilk dokuz ayında en az 1409 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Yani geçtiğimiz dokuz ayda günde en az beş işçi cinayete kurban gitmiş.

Kapitalizm tarafından “iş kazası” olarak kavramlaştırılan, patronlar tarafından “fıtrat” açıklamalarıyla meşrulaştırılıp görmezden gelinmeye çalışılan bu cinayetlerde hayatını kaybeden işçilerin yüzde 19’u barınma ve ulaşım ihtiyacımızı karşılayan yapıları inşa eden, diğer yüzde 19’u beslenmemiz için üreten, yüzde 12’si ise taşımacılık ile temel birçok ihtiyacımıza ulaşmamızı sağlayan işçilerden oluşuyor.

Elbette bu ölümler herhangi bir işkoluna öncelik tanınarak ayırt edilemez. Zira ölümlerin sebepleri yalnızca fiziki ekipman (uygun iskele, korkuluk, güvenlik ağı, yeterli bakım, aydınlatma vb.) yetersizliğinden kaynaklanmıyor.

Patronların işsizlik korkusuyla taşeron ve güvencesiz çalışmak zorunda olan işçiler üzerindeki performans baskısı ve kasten tercih ettiği yetersiz kadrolar doğrultusunda oluşan yoğun iş temposu da işçileri ölüme sürüklüyor.

Özellikle son yıllarda yaşanan iklim krizi nedeniyle artan sıcaklıklar karşısında uzmanlar tarafından öğle saatlerinde dışarı çıkılmaması, bol sıvı alınması, güneşte kalınmaması uyarıları yapılırken tarım, inşaat, tersane gibi birçok işkolunda işçilerin dışarıda veya kapalı, havasız, kalabalık ortamlarda çalışmaya mahkûm edilmesi; patronların kâr hırsının işçilerin yaşam hakkından üstün tutulduğunu göstermektedir.

Örneğin İzmir’de bir kadın PTT işçisi öğle sıcağında dağıtım yaparken beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetmişti. Tarım işçilerinin çalışma koşullarındaki dayatmalar karşısında serinlemek için girdikleri gölet ve kanallarda boğularak hayatlarını kaybetmeleri de cabası.

Patronlar kârlarını katlayabilsin diye işçinin emekçinin cebinden oluşturulan fonlar, işçilerin sendikal örgütlenme, grev, eylem hakkını gasp etmek üzere yine patronlar için çıkarılan yasalar ve durmadan artmaya devam eden iş cinayetleri gösteriyor ki işçilerin yaşamak için bile birlik olmaya ihtiyacı var!

İş cinayetlerinin en fazla yaşandığı alanlar trajik bir şekilde işçilerin en örgütsüz, dolayısıyla en güvencesiz olduğu alanlar (ölen işçilerin yüzde 96’sı sendikasız!). Bu alanlardaki ölümler ise patronların sermayeleri ile orantılı olarak artmaya devam ediyor.

Mevcut rejimin ucuz işgücü politikaları, patronların kârlarından değil işçinin hayatından kıstıklarını ve işsizliğin neden çözüme kavuşturulmadığını anlatıyor.

Savaş bilançosu olarak adlandırabileceğimiz bu ağır gerçeklik karşısında işkolu fark etmeksizin iş cinayetlerine dur demek için tüm sorumluların yargılanması, işyerlerinin işçi denetiminde tazminatsız şekilde kamulaştırılması, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin işçi denetiminde alınabilmesi için tüm emek örgütlerinin seferber olması gerekmektedir.

Demokrasiyi yalnızca işçi sınıfı ve işçi örgütleri koruyabilir

0

Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay milletvekili Can Atalay’ın serbest bırakılmaması hakkında Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) verdiği ihlal kararını tanımadığını açıklarken, AYM üyeleri hakkında da suç duyurusunda bulundu. Yargıtay 3. Ceza Dairesi yaptığı açıklamada AYM’nin “kararlarında anayasal veya yasal bir yetkisi olmamasına karşın hiçbir organ tarafından denetlenmemenin vermiş olduğu rahatlıkla, içtihat yoluyla anayasal yetkisini sürekli artırdığı ve bunu kötüye kullandığını” iddia etti. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Türk Ceza Kanunu (TCK) maddelerinin bir kısmının anayasanın 14. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, açıklamasında şu satırlara yer verdi: “Aksi halde Türkiye Cumhuriyeti’nin devleti ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne kasteden, pek çok kanlı terör eylemi ile irtibatlandırılan ve haklarında yukarıda sayılan mutlak terör suçlarından soruşturma veya kovuşturma bulunup, henüz yakalanamayan ve kırmızı bültenle aranan Fethullah Gülen, Adil Öksüz, Ekrem Dumanlı, Cemil Bayık, Murat Karayılan, Duran Kalkan ve bunlar gibi şüpheli ya da sanıkların, milletvekili seçilmelerinin, yemin ederek göreve başlamalarının ve TBMM’ye girmelerinin önü açılır ki bu durumun hukuken isabetli olduğunu savunmanın izahı kabil olduğunu söylemek mümkün değil.”

TİP milletvekili Can Atalay’ın serbest bırakılmaması için Saray rejimi, anayasayı iki kere çiğnedi

Anayasa uyarınca, 14 Mayıs 2023 meclis seçimlerinde Can Atalay’ın Hatay milletvekili olarak seçilmiş olduğu kesinleştiğinde, serbest bırakılması gerekiyordu. Can Atalay’ın serbest bırakılması için, kendisi artık yasama organına seçilmiş olduğunda dolayı, herhangi bir başvuruya veya mahkemeye dahi gerek yoktu. Bu süreç yürütülmedi ve Saray rejimi anayasayı çiğnemiş oldu.

Ardından yerel mahkeme ile Yargıtay, anayasayı fiilen ihlal eden bu sürecin yürütücü organları olarak işlev gördüler. Konu AYM tarafından ele alındı ve AYM, Can Atalay’ın haklarının ihlal edildiğine ve derhal serbest bırakılmasına hükmetti. Anayasanın 153. maddesi şöyle der: “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”

Bu nedenle İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak 25 Ekim 2023’te yayımladığımız açıklamamızın başlığı şu ifadelere yer veriyordu: “Can Atalay bugün serbest bırakılmalı! Can Atalay’a özgürlük!”

Ancak Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 8 Kasım 2023 akşamı yayımladığı açıklamayla, anayasanın ikinci kez ihlal edilmesini tercih etmiş oldu.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyeleri, işledikleri suç kapsamında yargılanmalıdır

Yargıtay 3. Ceza Dairesi, anayasanın 153. maddesinde belirtilen yargı organlarından birisidir. Dolayısıyla söz konusu dairenin üyeleri, AYM kararına hukuken katılsalar da katılmasalar da, AYM’nin kararına anayasa uyarınca bağlıdır.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin AYM’nin kararına uyulmaması çağrısı yapmış olması, aslında fiilen anayasanın 153. maddesinin yürürlükten kaldırılmasına yapılmış olan bir çağrıdır. Anayasa maddelerinin değiştirilmesi veya yürürlükten kaldırılması ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) yetki alanındadır.

Bu nedenle Türkiye Barolar Birliği (TBB), 8 Kasım 2023 akşamı yayımladığı bildiride, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin açıklamasının “anayasal düzeni değiştirme teşebbüsü” ve “darbe” olduğunu duyurdu ve bu dairenin üyelerine “‘görevden el çekmeye davet’ yaptırımının uygulanması için Yargıtay Yüksek Disiplin Kurulu’na” gerekli başvuruların yapılacağını açıkladı.

İDP olarak TBB’nin ve TBB’nin barolarının toplantılarında aldığı suç duyurusu ve eylem planı kararlarını ve hukuki müracaatlarını destekliyor; bu kararlar ile müracaatların demokratik protestolar ile desteklenmesi gerektiğini ifade ediyor ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyelerinin derhal yargılanmaları gerektiğini söylüyoruz.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin gerekçeleri bir demagojidir ve Can Atalay’ı ve Türkiye İşçi Partisi’ni kriminalize etmeye yöneliktir

Yargıtay 3. Ceza Dairesi yayımladığı açıklamada, TİP milletvekili Can Atalay’ın anayasaya aykırı bir şekilde serbest bırakılmaması kararını Fethullah Gülen, Adil Öksüz, Ekrem Dumanlı, Cemil Bayık, Murat Karayılan, Duran Kalkan gibi figürlerin milletvekili seçilmeleri durumunda TBMM’ye girmelerinin “önünün açılacağını” ifade ederek meşrulaştırmaya çalışmıştır.

Bu gerekçe bir komedidir ancak bir komedi olmasının da ötesinde Türkiye İşçi Partisi ile onun milletvekili Can Atalay’ı, Saray rejimi tarafından terörist olarak kabul edilen yapılar ve kişiler ile bir tutarak, kriminalize etmeyi hedeflemektedir.

İDP olarak Türkiye İşçi Partisi ile onun milletvekili Can Atalay’ın bu şekilde hedef gösterilmesine ve kriminalize edilmesine karşı çıkıyoruz ve Atalay’ın milletvekilliğini icra etmesinin, tartışmaya açılamayacak olan bir demokratik hak olduğunu bir kere daha kaydediyoruz.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin gerekçeleri aynı zamanda bir demagojidir zira kişilere seçme ve seçilme yeterliliği verilmesi Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) sorumluluğundadır. Can Atalay bu yeterliliği YSK’dan almıştır. Olur da bir yasama organı seçimine milletvekili adayları olarak katılmaya karar verirlerse, Fethullah Gülen, Adil Öksüz ve diğer ismi geçen kişilerin bu yeterliliği alıp alamayacakları Yargıtay ya da AYM’nin değil, YSK’nın karar vermesi gereken bir konu olacaktır.

Bu bağlamda Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin açıklaması, aynı zamanda seçme ve seçilme hakkına yönelik bir saldırıdır. Söz konusu dairenin de atıfta bulunduğu TCK’nın 53. maddesine göre, kısıtlılığı olmayan her birey seçime girme, seçilme ve seçme hakkına sahiptir.

Bu nedenle İDP olarak, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin yayımladığı açıklamanın, rejimin keyfî olarak dilediği bireyi “terörle” ilişkilendirerek onun seçme ve seçilme hakkını ihlal etmesine kapı aralayacağını, bunun antidemokratik ve baskıcı bir gözdağı olduğunu vurguluyoruz ve bu gözdağı politikasına karşı yasalarla belirlenmiş seçme ve seçilme hakkının sınırsız ve engelsiz bir şekilde kullanılabilmesini savunduğumuzu ifade ediyoruz.

Anayasayı, burjuva demokrasisini ve AYM’yi rejimden ve sağdan gelen tehditlere karşı korumak için seferber olmayı öneriyoruz

Türkiye Cumhuriyeti’nin, son halini 16 Nisan 2017 referandumunda alan anayasası antidemokratik, işçi ve emekçi düşmanı bir niteliğe sahiptir. Bu anayasa asker-polis rejimini ihya etmekte, özgürlükleri kısıtlamakta, ekonomiden siyasete kadar her alanda Türkiye egemen sınıflarının çıkarlarının savunuculuğunu yapmakta ve bu bağlamda işçi sınıfına ve ezilenlere karşı bir baskı, sansür ve denetim aracı olarak kullanılmaktadır.

Kapitalist Türkiye demokrasisi ise, bütün eksiklikleri ve yetersizlikleri ile can çekişmektedir. Yürütme neredeyse tamamen Cumhurbaşkanlığı’nın elinde toplanmış, bu da bir yürütme erki diktatörlüğüne varan duruma yol açmıştır. Türkiye burjuva demokrasisi bu süreci durduramamış, aksine kararsızlığı, eylemsizliği ve basiretsizliği ile bu süreci hazırlamış ve hızlandırmıştır. Bu sözde demokrasi işçileri, kadınları ve Kürt halkını dışlamak üzerine kurulmuştur.

AYM ise hiçbir şekilde özgürlüklerin savunucusu değildir. Bu kurum verdiği birçok kararla teyit olduğu üzere daha çok, devletin içinde ve dışında çeşitli rejim fraksiyonlarının vermekte olduğu mücadelelerin bir denge mekanizması olarak çalışmakta ve toplumsal sınıflar karşısında bir “hakem” rolü üstlenmeye çabalamaktadır. AYM, 2014’te Cumhurbaşkanı partili kimliğini korurken harekete geçmemiştir. AYM 2016’da OHAL kapsamında hayata geçirilen düzenlemeler ve Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) karşısında harekete geçmemiştir.

Son olarak AYM, kendisi hakkında suç duyurusunda bulunulan 8 Kasım günü toplanmış ve Ekim 2022’de Türk Ceza Yasası’na eklenen 217/A maddesini (“halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma”), yani gazeteci sendikalarının deyimiyle sansür yasasını görüşmeye almış ve bu antidemokratik yasanın iptal istemini oy çokluğu ile reddetmiştir.

Daha da önemlisi AYM, Can Atalay’ın haklarının ihlal edildiği kararını da oy çokluğuyla almıştır. Hâlbuki içtihat olduğu gibi uygulansaydı, bu kararın oy birliği ile çıkması gerekirdi. Bunun anlamı şudur: AYM içinde Can Atalay’ın serbest bırakılmamasını, yani anayasanın çiğnenmesini ve demokratik hakların ilga edilmesini savunan üyeler mevcuttur.

Ancak bunların hiçbirisi İDP’nin, anayasayı, burjuva demokrasisini ve AYM’yi rejimden gelen antidemokratik ve despotik saldırılar karşısında korumayacağı anlamını taşımaz. Bütün zayıflıklarına ve yetersizliklerine karşın anayasal haklar ile özgürlükleri ve AYM kararını, Saray rejiminin saldırıları karşısında savunuyoruz; işçi sınıfı ile emek örgütlerini bu çerçevede seferber olmaya ve Saray rejiminin zayıf diktatörlüğünü sağlamlaştırmaya yönelik olan bu adımlarının karşısında durmaya davet ediyoruz. Bugün var olan cılız demokratik haklar ile özgürlüklerin, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadeleleri sonucunda kazanılmış olduğunu hatırlatıyor ve bu demokratik haklar ile özgürlüklerin savunulması ve genişletilmesi için, saldırılara karşı birlikte mücadele etme çağrısı yapıyoruz. Ancak bu birlik çağrımızın, patronlar ve düzen muhalefeti ile kalıcı siyasal bloklar oluşturulması anlamına gelmediğini ısrarla vurguluyoruz. İşçi sınıfının politik ve örgütsel bağımsızlığının korunduğu, demokratik hakların savunulmasına odaklanan bir eylem birliği öneriyoruz.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin kararı, başkanlık rejiminin inşa edilmesi sürecinin bir parçasıdır ve yeni anayasa tartışmaları çerçevesinde ele alınmalıdır

Mayıs 2021’de, Cumhur İttifakı’nın ortaklarından olan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), yeni bir anayasa taslağı yayımladı. Bu taslağa göre Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan yetkisi elinden alınarak yetkileri önemli ölçüde kısılıyor ve Yüce Divan yetkisinin, henüz rejime ne gibi organik ve kurumsal ilişkiler ile bağlanacağı açık olmayan bir özel mahkemeye verilmesi öngörülüyor. Yine bu taslağa göre bakanlar ile bakan yardımcılarının milletvekili olmasının önü açılıyor – böylece yürütme erkinin temsilcilerinin doğrudan doğruya yasamada rol üstlenmesi hedefleniyor. Düzen muhalefetinin, Saray koalisyonunun meclise getirdiği yasa önerilerine dönük engelleyici uygulamalarına son veriliyor (ki Saray’dan gelen yasa önerilerinin durdurulması 16 Nisan’ın getirdiği sistem uyarınca zaten oldukça zor). Sosyal medya özgürlüğü, dolayısıyla basın ve propaganda özgürlüğü önemli ölçüde kısıtlanıyor. Sözde “tarafsızlık” görevi Cumhurbaşkanı’na (bugünkü sistem altında başkan) değil, meclis başkanına veriliyor. Milletvekillerinin, bugün zaten fiili olarak hiçbir koruyucu anlamı kalmamış olan dokunulmazlıkları hukuki olarak da kaldırılıyor. Türkiye Diyanet Kurumu kuruluyor ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu yerine Yargı Yüksek Kurulu oluşturuluyor.

Saray rejiminin anayasanın çiğnenmesini destekleyici bir tavır alması, onun, 16 Nisan 2017 referandumunda ortaya çıkan başkanlık rejiminin hukuki çerçevesinden dahi memnun olmadığını; başkanlık rejiminin inşasını, daha da antidemokratik ve baskıcı önlemleri kalıcılaştırarak ve yasallaştırarak sürdürmeye çalıştığını ve bunu, yeni bir işçi düşmanı, despotik anayasa teklifi üzerinden hayata geçirmeye çalışacağını gösteriyor.

Başkanlık rejimi mevcut biçimiyle sürdürülebilir gözükmüyor; ancak bu sürdürülemezlik otomatik olarak bir demokratik reformlar silsilesini veya sistem içi liberal araçlarla eski yarı-parlementer sistemin kendisini değil, başkanlık rejiminin, bütün demokratik mevzilerin saldırı altında olacağı bir projeyle çok daha katı bir biçimde inşa edilmesini gündeme taşıyor. MHP’nin bir devlet fraksiyonu-bürokratlar örgütü olarak buradaki rolü, yeni rejimin en sağcı mantıksal sonuçlarına vardırılarak inşa edilmesi. Vurgulamak gerekir ki, MHP’nin üstlenmiş olduğu bu rolün başarıya ulaşacağını gösteren hiçbir nesnel yasa yoktur. MHP’nin yönelimi planlı değildir ancak olayların karşısında rejimin sağ kanadı olarak mevcut despotik rejimin daha da derinlemesine bir biçimde kurulmasını talep etmeye zorlanmaktadır. Zira bir parti olarak onun varlık nedeni budur: Türkiye egemen bloklarının, mümkün olan en diktatoryal rejim biçimi eşliğinde örgütlenmesi ve yönetmesi.

MHP, sahip olduğu oy oranıyla ters orantılı bir şekilde devlet aygıtı, rejim ve bürokraside büyük bir ağırlığa sahip ve bu bakımdan Türkiye burjuva siyasal yelpazesinde de biricik bir konumda. Bu biricikliği onun programatik olarak aslında faşist bir parti olmasından kaynaklanıyor çünkü oy oranı her ne kadar erise de, Türk kapitalizmi tarafından bu parti ile onun yetkilileri, kitlesel seferberlik ve devrimci kriz gibi ihtimallere karşı devlet ile rejimde, oy oranlarının çapının çok ötesinde olan pozisyonlara getiriliyorlar. Bu durumun tamamen antidemokratik doğası bir kenara, bu, MHP’nin kendisinin de giderek bir siyasal partiden çok, devlet ve bürokrasiyle iç içe geçmiş bir tümör olmasını beraberinde getiriyor. Düzen muhalefeti, bu tümörü bir ameliyatla vücuttan çıkarabilecek operatörlük yeteneklerine sahip değil.

Saray rejiminin antidemokratik saldırılarının ve bu saldırıların hukuki karşılığının yeni bir anayasa taslağında bir uygulama alanı bulması için çalışılmasının anlamı, Saray’ın işçilerin, kadınların, Kürt halkının ve diğer ezilen kesimlerin daha sıkı ve daha fazla sömürülmeleri ve ezilmeleri gerektiğine inandığını gösteriyor. Açık ki rejim, 16 Nisan referandumunda YSK’nın marifetiyle kabul ettirilen sözleşmenin, potansiyel mücadeleler, seferberlikler ve ayaklanmalar karşısında yeterli olacağı kanaatinde değil. Böylece işçi sınıfının gelecekte atılması muhtemel olan mücadelelerine karşı yeterli olacağı düşünülen öneriler tartışılmaya başlanıyor. Rejimden gelecek olan muhtemel yeni anayasa taslaklarının işçi hareketi açısından ciddi bir tehdit olmasının sebeplerinden biri de bu.

İDP olarak, Saray rejiminin yeni anayasa taslaklarına sadece karşı çıkarak sonuç alıcı bir mücadele verilebileceğine inanmıyoruz. Anayasanın değişimi bir tartışma başlığı olarak toplumun gündemindeyken, işçi sınıfının ve emekçilerin kendi ulusal alternatif önerilerini geliştirmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu bakımdan bütün demokratik hak ve özgürlüklerin sınırsız bir şekilde kullanılmasının öngörüldüğü, özellikle de işçi sınıfının örgütlenme, sendikalaşma ve greve çıkma haklarının hiçbir engel ve şart aranmaksızın korunduğu yeni bir anayasanın hazırlanması göreviyle bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis’in toplanması için seferber olma çağrısı yapıyoruz.

Sendikaların, meslek odalarının ve bütün emek örgütlerinin anayasayı ve siyasal demokrasiyi savunmak için eylem birliği yapması ve bir mücadele planı hazırlaması yönündeki çağrımızı bir kere daha hatırlatıyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi

11 Kasım 2023

Ölümsüzlük arayışı: Kâr mı daha önemli sağlık mı?

0

Yaş aldıkça veya etrafımızı saran teknoloji ya da bilmediğimiz bir karadeliğin yaklaşmasından ötürü, zaman bana her an daha hızlı geçiyor gibi geliyor. Daha yazın başlangıcını dün, yeni yılı da geçen hafta gibi hatırlıyorum, fakat bazı şeyler de bir o kadar uzak: mesela yaşadığımız deprem felaketi veya seçimlerdeki hüsran. Her nedense umutla veya üzüntüyle baş etmek için beynimiz belki de bize çeşitli oyunlar oynuyor, ve bunu sahnelerken sanki kaderimiz kendi elimizdeymiş gibi zamanı umursamıyor. Belki de haklı çünkü insan veya herhangi bir canlının ömrü, insanlığın son yüzyılda ömür beklentisine göre bir artışa girmemiş. Ve bu, tahmin edeceğiniz gibi kapitalizm tarafından fethedilmemiş bir kıta gibi pazarlanmaya şimdiden başlandı. Gelin bizi neler bekliyor, gerçeği nedir ve ne yapmalıyız beraber bakalım. 

Nereden nereye… 

Daha 1900’lerin başında, dünya genelinde beklenen yaşam süresi 31-32 yıl kadardı, fakat bu sürenin bu kadar düşük olmasının nedeni, doğum ve bebeklik sürecinde gerçekleşen ölümlerin fazlalıydı. Eğer bunu yalıtırsak beklenen yaşam süresi ortalama 55 yıl denebilir. Fakat Batılı gelişmiş kapitalist ülkelerde günümüzde bunu, geçtiğimiz yıllarda pandemi geçirmiş olmalarına rağmen, 83 yıl civarına çıkarmış durumdalar. Fakat tahmin edeceğiniz gibi sağlık hizmetlerine doğru düzgün ulaşamayan, su ve yemeğin sınırlı olduğu ve hâlâ sömürülen Afrika toplumlarında ortalama yaşam süresi ne yazık ki 50 yılı zar zor geçiyor.

Şirketlerin avcu kaşınıyor

İlaç ve sağlık sektörü, ortaya çıkış nedeni olan kamusal yarardan çok farklı bir noktaya geldi, o da kâr odaklı gelecek. Kapitalizmin yol açtığı sağlıksız beslenme ve yaşam koşullarının sonucu olarak insanlığın en büyük sorunlarından biri haline gelen obeziteye karşı yine sistemin kendisi yukarıda bahsettiğim mantıkla bir çözüm buldu; o da zayıflama iğneleri. Yani anlayacağınız sorunu ortadan kaldırmak yerine yeniden bir masraf (gelir?) kapısı açıyor ve bunun bedelini sistemin kendisi ödemek yerine yine çalışanlara, emekçilere ödetiyor.

Bu kâr odaklı yaklaşım sadece obezite gibi sağlık sorunlarına değil, aynı zamanda yaşam süresini uzatma çabalarına da yansımakta. Başta Amazon kurucusu Jeff Bezos, Google’ın ve Paypal’ın kurucuları ve diğer “vizyoner” sermayedarlar, Silikon Vadisi start-up‘ları ile işaret fişeğini ateşlediler. Mesela yaşam süresini 10 yıl uzatacağını iddia eden Retro Biosciences şirketi şimdiden 180 milyon dolar yatırım aldı.

Evrimin bir bildiği var

Uzun ve sağlıklı bir yaşam dileği, insanlığın sürekli peşinden gittiği bir arayıştır. Ancak evrimin kendi mantığı içerisinde, sürekli ve sınırsız bir yaşamın evrimsel bir avantaj sağlamayacağı görülmektedir. Evrim, canlıların üreme ve nesillerini devam ettirme kapasitelerine odaklanır. Yaşlandıkça bu kapasitemiz azaldığı için evrim, yaşlandığımızda bize pek yardımcı olmaz. Bu nedenle Alzheimer, Parkinson, retina dejenerasyonu, tip 2 diyabet ve farklı kanser türleri gibi hastalıkların yaşlandıkça artmasının nedeni, evrimsel mekanizmaların bizi gençken koruma altına alıp yaşlandığımızda bu korumayı azaltması olabilir. Evrimin, onarım sistemlerini işler halde tutmakla ilgilenmiyor olması bunun yapılamayacağı değil, sadece biraz daha akıl ve kurnazlık gerektiği anlamına geliyor.

Ne yapmalı?

İnsanlık, kapitalizme rağmen ilerlemeyi ve gelecek adına ümit etmeyi sürdürüyor. Bunu kötü anıları çabucak unutmasından ve iyileri bir şekilde yaşamında saklamaya çalışmasından anlayabiliriz. Yaşlanma, ölüm ve ona karşı verdiği Donkişotvari savaş da aslında bunun bir parçası. Bilimle artık o yel değirmenini döndüren mekanizmayı anlamanın şafağında olduğumuzu söyleyebiliriz. Ve bunun devletler tarafından kamu sağlığı gözetilerek yapılması, desteklenmesi gerekirken bir avuç sermayedarın eline kalmış olması kabul edilemez bir durum. Eğer ilaç ve sağlık sektörleri kamulaştırılırsa, bu sektörlerin amacı toplumun geneline fayda sağlamak olacaktır. Bu da, kapitalizmin olumsuz etkilerini sınırlayarak toplumun genel sağlık seviyesini artıracak, ömürlerimiz uzayacaktır. Bu kadar basit aslında.

Metalde TİS süreci devam ediyor

0

Ülke ekonomisinin en önemli sektörlerinden biri olan metalde toplu sözleşme dönemindeyiz. İşçi sınıfının önemli bir örgütlülüğe sahip olduğu bu kritik sektörde patron sendikası MESS ile Birleşik Metal-İş, Türk Metal ve Özçelik-İş sendikaları arasındaki görüşmeler sürüyor. Eylül ayında başlayan görüşmelerde şimdilik idari ve teknik maddeler üzerinde anlaşma sağlanmış görünüyor. Ücret zammı, kıdem ve vergi dilimi gibi esas maddeler üzerinde anlaşma sağlanması ise birkaç ayı bulabilir.

Ekonomik krizin emekçiler aleyhine derinleşmesiyle metal işçilerinin ortalama ücretleri asgari ücret bandına yaklaştı. Bu sebeple TİS görüşmelerindeki ücret başlığı ağırlıklı bir yer tutuyor. Sendikaların toplu sözleşme için sundukları tekliflere gelince; ilk altı aylık dönem için Birleşik Metal yüzde 140,5, Türk Metal yüzde 119,05 ve Özçelik-İş yüzde 80’lik zam talep ediyor. Öte yandan MESS’in teklifi ise yüzde 80. Bunun yanında kıdem zammı, vergi payı gibi maddeler de masada. Birleşik Metal ve Özçelik-İş’in sunduğu taslakta yer alan vergi diliminin yüzde 15’te sabitlenmesi talebi, enflasyon karşısında eriyen ücretler karşısında ufak da olsa bir bariyer görevi görebilir. Bu anlamda oldukça önemli görünüyor.

Sendika bürokratları ile patronlar arasında süren görüşmelerin metal işçisi lehine anlamlı bir sonuç doğurmasının zor olduğu kanaatindeyiz. İşyerlerinde, tabandan başlayarak TİS görüşmeleri için işçilerin söz, karar ve yetkiye sahip olmasını savunuyoruz. Bu yüzden işyeri düzeyindeki örgütlenmelerin, işyeri komitelerinin ve işçi demokrasisinin burada da hayati önem taşıdığını söylüyoruz. Bunun yanı sıra görüşmelerin nihayetinde işçilerin lehine her türlü kazanımın da önemini görüyoruz.

Son birkaç aydır farklı sektörlerde ücret ve sendikalaşma mücadelelerinin yoğunlaştığına şahit olduk. Sınıf hareketindeki bu önemli dinamik bağlamında metaldeki TİS süreci daha da belirleyici bir hale geliyor. Metal sektöründe tabandan birleşik bir mücadele ve kazanım oldukça kritik. Bunun yanında TİS görüşmelerinin başlamasıyla özellikle Birleşik Metal’in örgütlü olduğu bazı fabrikalarda yapılan kısa süreli uyarı eylemlerinin devam edip etmeyeceğini takip etmeliyiz. İşçi sınıfının en örgütlü olduğu referans sektörlerden biri olması sebebiyle metal işçisinin birliği ve eylemi kendi gücünü de aşan olumlu sonuçlar doğuracaktır. Metal işçilerinin talepleri uğruna girişecekleri olası seferberliklerde sınıfın yanında olmak görevimiz.

Eylem birliğinde ısrar gerekiyor

0

Emekçilerin en büyük mücadelesi yoksullukla. Gıdası, barınması, ulaşımı, giyimi, sağlığı derken zorunlu ihtiyaçlarını bile zar zor karşılıyorlar. Tek başına yaşayan bir işçinin yaşama maliyeti aylık 17 bin 803 lira oldu. Yoksulluk sınırı ise 45 bin liraya kadar dayandı. Milyonlar yoksul, milyonlar aç… Ancak yetmiyor. İktidar, her defasında faturayı emekçiye çıkaran politikalardan vazgeçmiyor.

Emekçiler enflasyonun durmasını, zamların geri alınmasını, alım güçlerinin artmasını istiyor. Enflasyonu durduramıyorsanız, ücretlerimizi enflasyon oranında artırın ki yaşayabilelim, diyor. İnsanca yaşayacak ücret istiyor. Ancak göstermelik zamlarla emekçinin bir cebine giren diğer cebinden alınıyor. Ne temel ihtiyaçların fiyatları kontrol altına alınabiliyor ne emekçilerin alım gücünü artıracak çözümler üretilebiliyor. Elindeki ile zaten zar zor geçinen emekçiler bir de ağır vergi yükü altında eziliyor.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) “Vergide Adalet, Gelirde Adalet” talebiyle uzun zamandır emekçilerin vergilendirildikleri gelir diliminin artırılması ihtiyacını gündemde tutuyor. Geçtiğimiz ay ise İzmir ve İstanbul’da gerçekleştirdiği eylemlerin yanı sıra vergide adalet için alınması gereken acil önlemlere dair yasa taslağını mecliste bulunan siyasi partilere sundu.

DİSK’in yasa teklifi, gelir vergisi ilk dilim oranının ücretlilerde yüzde 10’a düşürülmesini; vergi tarife dilimlerinin en az yeniden değerleme oranı veya asgari ücret artış oranı kadar artırılmasını; asgari ücret vergi istisnasının vergiden indirim yoluyla değil matrahtan indirim yoluyla uygulanmasını; işverenlere sağlanan 5 puanlık SGK prim desteğinin işçilere de sağlanmasını ve damga vergisinin tümüyle kaldırılmasını içeriyor.

Şu anda gelir vergisi tarifesi 5 dilimden oluşuyor. İlk dilime göre yılda 70 bin TL’ye kadar gelir elde edenlerin yüzde 15 gelir vergisi ödemesi gerekiyor. 70 bin liralık kümülatif dilimin geçilmesinin ardından, işçiler yüzde 20’lik vergilendirmeye tabi oluyorlar. Vergi dilimlerinin enflasyon, ücret artışları veya yeniden değerleme oranından daha düşük artırılması yani bilerek düşük belirlenmesi emekçilerin daha fazla vergi ödemesine yol açıyor.

Bu adaletsizlik emekçilerin her alanda karşı karşıya kaldığı saldırıların yalnızca bir ayağı. Bu açıdan DİSK’in sürdürdüğü çalışma önemli bir yerde duruyor ancak sınırlarını da görmek gerekiyor. Bu talep ortak bir çalışma olarak örülmediği ve alanlarda işçi sınıfının insanca yaşayacak ücret ve güvenceli bir iş talebi başta olmak üzere, acil talep ve ihtiyaçlarını birlikte ele alan ortak bir zeminde örgütlenmediği sürece yeterli etkiye ulaşmaktan da uzak kalıyor. Elbette bunun zorluklarının farkındayız ancak koşulların dayattığı zorunlulukların da farkındayız. Sınıf örgütlerinin öncülüğünde işçi sınıfının acil gündemlerini ve sınıfın bağımsızlığını esas alan bir eylem birliğinde ısrara her zamankinden çok ihtiyaç var.

Manisa’da “İşçiler Sendikalarını Arıyor” etkinliği

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Manisa il bürosunda, 5 Kasım Pazar günü,  “İşçiler Sendikalarını Arıyor” başlıklı bir toplantı düzenlendi. Petrokimya, metal, eğitim, taşımacılık gibi çeşitli sektörden işçilerle gerçekleşen etkinliğe, Türkiye İşçi Partisi’nin Manisa il yöneticileri de katılım gösterdi.

Gazete Nisan yazarı Sedat Durel üç ana başlık etrafında bir sunum gerçekleştirdi. Durel ilk olarak sendikaların işçi örgütleri olarak nasıl doğduklarını ve geliştiklerini özetledi. İşçilerin mücadelesi sayesinde sendikaların yasallaştığını ve kitleselleştiğini vurguladı. İkinci olarak, sendikaların içinden zamanla neden ve nasıl sendikal bir bürokrasi doğduğunu ve bu bürokrasinin sendikaları mücadele örgütleri olmaktan nasıl uzaklaştırdığını ele aldı. Bununla birlikte, bürokratikleşmenin sendikalar için kaçınılmaz bir kader olmadığını, işçilerin sendikalarda işçi demokrasisi yönünde mücadelesinin vazgeçilmez zorunluluğunu ifade etti. Son olarak, Türkiye’de ve dünyada işçi sınıfının önünde ikili bir görev olduğunu belirtti. En temel haklarımızı savunabilmek için yürüttüğümüz sendikalaşma mücadelesiyle, sendikaların sendikal demokrasi temelinde işlemesi mücadelesinin ayrılmaz bir bütün oluşturduğunun altını çizdi.

Sunumun ardından işçiler işyerlerindeki sorunları, örgütlenme deneyimlerini ve örgütlenme sırasında yaşadıkları zorlukları paylaştı. Oldukça canlı geçen soru-cevap ve tartışma bölümünün ardından bir sonraki ay benzer bir tema etrafında yeniden buluşmak üzere sözleşildi.

İçinde bulunduğumuz kriz günlerinden en çok etkilenen işçi sınıfı hakları için birleşiyor. Bir işçi kenti Manisa’da geçtiğimiz ay avukat İmdat Ataş ile “İş Hukuku ve Haklarımız” başlığıyla açılan etkinlikler dizisi, bir sonraki buluşmada toplu sözleşme sürecini odağına alan bir tartışmayla devam edecek.

Üniversite gençliği ne durumda?

0

Üniversite öğrencileri her geçen gün yaşam standartlarının düştüğü bir dönemden geçiyor. 4-5 sene eğitim alıp sonrasında insan onuruna yaraşır bir ücretle çalışacak işler bulmakken hayalimiz; son derecede düşük ücretlerle geçici ve güvencesiz işlere mecbur bırakıldığımız bir geleceğe layık görülüyoruz. Kampüslerde ve yaşam alanlarımızda baskının ve antidemokratik uygulamaların her geçen gün arttığına tanıklık ediyoruz. Ve bu zor koşullar gençlik olarak bizleri yalnızlaşmaya, umutsuzluğa itebiliyor.

Öğrencilerin bugünkü sorunları saymakla bitmez fakat ufak bir deneme aydınlatıcı olacaktır. Ülkenin emekçilerine yöneltilmiş ekonomik kriz namlusu öğrencileri de es geçmiyor. Bu krizin sonucu olarak hem ev hem de öğrenci yurdu kiraları akıl almaz boyutlara ulaşmış ve bir öğrencinin sadece kirasını ödeyebilmek için güvencesiz bir şekilde günlerce çalışmasını mecbur kılar bir hale getirmiş durumda. Bir diğer ekonomik sorun ise beslenme. Bu sorun ne kadar üniversite yemekhaneleri tarafından çözülüyor gibi görünse de aslında öyle değil. Devlet tarafından verilen KYK bursunun miktarını düşündüğümüz zaman bunun ancak yemekhanede yendiği takdirde öğrencilerin aylık yemek parasını zar zor karşıladığını görüyoruz. Bu demek oluyor ki devlet, öğrencileri sadece karnını zar zor doyuracak düzeyde umursuyor. Dahası öğrenciler yaşam alanlarında ve eğitimini aldıkları müfredatlarda her geçen gün artan gerici unsurlarla boğuşuyor. Haftalar boyunca organize edilmeye çalışılan bir etkinlik rektörlükten gelen bir yazıyla yasaklanabiliyor. Tek Adam rejiminin sureti üniversitelerde de kayyumlar aracılığıyla kendini gösteriyor.

Bütün bu ekonomik sorunlar, hayatlarımız üzerinde yıkıcı sonuçlarda bulunuyor. Geçtiğimiz ay, 10 gün içerisinde üniversitelerden üç sıra arkadaşımız canına kıydı! Aydın’daki Kredi Yurtlar Kurumu Güzelhisar Kız Öğrenci Yurdu’nda ise yurt müdürlüğü gerekli bakım işlemlerini gerçekleştirmediği için asansörün düşmesi sonucu Zeren Ertaş hayatını kaybetti!

Öğrenci intiharlarının ve Aydın’da yaşanan katliamın ardından, ülkenin dört bir yanında, 150’ye yakın KYK yurdunda öğrenci seferberlikleri patlak verdi. Bu, yeni bir öğrenci hareketinin doğmakta oluşunun işaretiydi. Bu seferberlikler neticesinde, öğrencilerin birçok talebi kazanımla sonuçlandı: yemekhanelerde öğrenci denetimi, odalarda kalan öğrenci sayılarının düşürülmesi, asansör ve tesisat bakımlarının yapılması, yurtlarda psikolojik destek, eylemlere katılan öğrencilere açılan soruşturmaların düşürülmesi vb.

Yukarıda saydığımız sorunlar birleşince öğrencilerin yaşadığı büyük zorlukların varlığını görmek zor olmamalı. Geçim ve gelecek kaygısı bugünlerde neredeyse bütün öğrencilerin ana gündemi. Bunu zaten intihar eden arkadaşlarımızın durumunda, Zeren Ertaş’ın ölümünde ve insan onuruna yaraşır koşullardan mahrum bırakıldığı için her geçen gün bizlerden koparılan bütün arkadaşlarımızda görüyoruz.

Geleceksizlik değil insanca bir yaşam istiyoruz! Peki bunun için ne yapmalı? Bunun için sorunlarımızı çözecek talepler etrafında birleşmeliyiz. Sorunlarımızın çözümü mücadeleci bir öğrenci-gençlik hareketi yaratmaktan geçiyor. Biliyoruz ki sorunlarımız sadece bize özel değil, bizler bu ülkenin emekçileriyle, kadınlarıyla ve ezilen bütün kesimleriyle aynı kaderi yaşıyoruz ve hayatlarımızdaki zorlukları yaratanlar aynı güçler. Tıpkı emekçilerin ihmaller yüzünden yaşadıkları iş cinayetlerinde, tıpkı erkek şiddeti ve cezasızlık politikaları nedeniyle kadın cinayetlerinde olduğu gibi bizler de yurtlarımızda ihmaller yüzünden ya ölüyoruz ya da ölümle burun buruna yaşıyoruz. Mücadelemiz de yaşadıklarımız gibi ortak olmalıdır.

İşçi eylemlerinin ortak talebi insanca yaşam hakkı

0

Türk-İş’in verilerine göre ekim ayı açlık sınırı 13.684 TL’ye yükseldi, yoksulluk sınırı ise 44.573 TL. Hayat pahalılığı bu denli artmışken krizin faturası emekçilere kesilmeye devam ediyor. Ancak emekçiler dört bir yanda sefalet ücretlerine karşı çıkıyor ve çeşitli taleplerle grevler, eylemler yapıyorlar. Hepsinin ortak talebi ise aslında insanca yaşam hakkı.

Sendikalaştıkları için işten atılan ve mücadeleleri devam eden Sputnik ve Agrobay örneklerinde olduğu gibi patronlar, örgütlenen işçileri adeta cezalandırmaya çalışıyor. Bursa’da Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu Şahinkul fabrikasında patronun Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmesi çağrılarına yanıt vermemesi üzerine işçiler 25 Ekim’de fabrika önünde eylem yaptılar. Sendika üyelerinin işten çıkarmayla tehdit edildiği fabrikada işçiler grev örgütlemeyi planlıyor. Sakarya’da ise Çiftçiler Birlik Kağıtçılık fabrikasında yetki alan Türk-İş’e bağlı Ağaç-İş, patronun TİS masasına oturmayı reddetmesi üzerine 30 Ekim’de fabrikada grev kararı aldı.

Sömürünün yoğun olduğu sektörlerden biri de özel eğitim kurumları. Bu kurumların kârları her yıl artmaya devam ederken eğitim emekçileri enflasyon altında eziliyor. Bir süredir eşit işe eşit ücret, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve taban maaş gibi taleplerle çalışmalar yürüten Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’na üye İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları öğretmenleri hal ihlallerinin düzeltilmesi ve zam talebiyle kalem bırakma eylemi yaptı. İstek Vakfı öğretmenleri ise yoksulluk sınırı altında kalan ücretler ve mobbing gibi sorunlarını kamuya açıklayarak dayanışma çağrısında bulundular.

Tez Koop-İş’te örgütlü Çevre Mühendisleri Odası çalışanları, 30 Ekim’de sefalet ücretlerine karşı iş bırakma eylemi yaptı. Ağustos ayında basın açıklaması yapıp ek protokol talebini oda yönetim kuruluna ileten oda çalışanlarının talebi reddedilmişti. Doğa, bilim ve aynı zamanda emek mücadelesinin bir parçası olan oda çalışanları, meslek odasının var oluş amaçları arasında emeğin haklarını savunmak da olduğunu hatırlattı.

Belediye emekçileri de işçi düşmanı tutumdan muaf değil. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan ve DİSK Genel-İş’te örgütlü yaklaşık 11 bin İZENERJİ işçisi, ikramiyelerin ödenmesi ve sosyal hakların verilmesiyle talepleriyle 17 Ekim’de iş bıraktı. Genel-İş üyesi Balıkesir Edremit Belediyesi işçileri ise 19 Ekim’de eylem yaparak maaş ve ikramiyelerin eksik yattığını ve emekli olan işçilerin kıdem tazminatlarının ödenmediğini ifade ettiler. Ataşehir Belediyesi’nde zorla emekli edilen 9 işçinin mücadelesi sürüyor.

Farklı mücadelelerin ortak talepleri bizlere mücadelemizin de ortak olması gerektiğini gösteriyor. Tek Adam rejimine ve kapitalist sömürüye karşı sınıfın birliğine ve seferberliğine ihtiyacımız var!

Gazze’deki soykırıma son! Filistin direnişine destek! Dünya halklarının seferberliğini derinleştirelim!

0

Şu anda İsrail, Kuzey Amerika emperyalizminin ve Avrupa Birliği’nin koşulsuz desteği ve cezasız bırakmasıyla, dünyanın en büyük açık hava hapishanesi olan Gazze’de yoğunlaşan Filistin halkına karşı acımasız bir soykırım yürütüyor. Bu açıklamanın yazıldığı sırada halihazırda 3.542’si çocuk, 2.187’si kadın olmak üzere 8.525 kişi öldürülmüştü; yani öldürülenlerin %68’i reşit olmayan çocuklar ve kadınlardı;  21.500 kişi de yaralandı . UNICEF temsilcisi James Elder, “Gazze binlerce çocuk için mezarlığa, geri kalan herkes için de cehenneme dönüştü” diye konuştu. Her gün 420 çocuk ölüyor, 940 çocuk ise kayboluyor.

Bombalamaların yoğunlaşması ve Siyonist ordunun karadan şeride girmesiyle bu sayılar sürekli artıyor. İşgal altındaki Batı Şeria’da İsrail ordusu 7 Ekim’den bu yana 180 Filistinliyi öldürdü. Siyonist hükümet, Gazze’deki katliamın derhal sona ermesi talebiyle 1 Kasım Çarşamba günü gerçekleşen büyük genel grevin ardından Batı Şeria’daki baskının yoğunlaştırılması emrini verdi.

Tüm ailelerini kaybetmenin ardından harap olan ebeveynlerin görüntüleri tüyler ürpertici ve dokunaklı: Enkaz altından kurtarılan çocuklar, tüm ailesini kaybedenler, bombalamaların yoğunluğundan dolayı yanmış ve parçalanmış cesetler. 

Şeridin 2 milyondan fazla sakini gökten, denizden ve havadan bombalanıyor. İsrail, tüm uluslararası yasaları ihlal ederek su, elektrik, yakıt ve gıda tedarikini keserek Gazze halkını hayal bile edilemeyecek bir çileye maruz bırakıyor. Hatta, daha önce günde, insani yardım taşıyan yaklaşık 100 kamyonun Gazze Şeridi’ne girdiği, 7 Ekim’den bu yana ise yalnızca 94 kamyonun gıda ve tıbbi malzemeyle giriş yaptığı Mısır’la olan Refah sınır kapısını bile bombaladı. 

Öte yandan İsrail, geçtiğimiz Cuma gecesi ve Cumartesi sabahın erken saatlerinden bu yana, Gazze’nin kuzeyi üzerinden, geniş çaplı kara saldırısının başlangıcı olan “Demir Kılıçlar” Harekatı’na başladığından bu yana en yoğun bombardımanını gerçekleştirdi. İsrail daha önce telefon ve internet iletişimini keserek bölgeyi dış dünyadan izole etmişti. 

Dört başarısız girişimin ardından geçen Cuma günü Birleşmiş Milletler (BM), 120 ülkenin oyuyla, kendisinin bir özelliği olan eylemsizlik halinden çıktı ve Gazze’ye insani yardımın girişine izin veren ateşkesi onayladı; ayrıca, şeridin kuzeyinin boşaltılması ve nüfusun güneye aktarılması şeklinde olan İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri müdahale emrini iptal etmesini talep etti. Ancak ABD alınan kararı veto etti. Bu son BM kararı, Siyonistlerin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Gilad Erdan tarafından “rezillik günü” olarak etiketlendi .

Günler önce, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, bir güvenlik konseyi toplantısında, “Hamas saldırısının birdenbire gelmediğini” ve bunun onlarca yıllık işgalin, İsrail’in uyguladığı şiddetin, Filistin topraklarının çalınmasının ve zorla yerinden edilmenin sonucu olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen’in yanı sıra BM Büyükelçisi Gilad Erdan da buna öfkeyle tepki gösterdi ve genel sekreterin istifasını talep etti.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği New York Ofisi Direktörü Craig Mokhiber, örgütün Gazze’deki soykırımı durdurma konusundaki başarısızlığını protesto etmek amacıyla görevinden istifa etti. 

BM içindeki çelişkiler, İsrail’in gerçekleştirmekte olduğu vahşi katliamın medyaya ve sosyal ağlara yansımasıyla daha da kötüleşen küresel kapitalist-emperyalizmin kurumlarında yaşanan büyük krizi yansıtıyor. Bu, dünya çapında protestoları körüklüyor. Türkiye’de ve Ürdün, Mısır, Yemen gibi tüm Arap ülkelerinde büyük seferberlikler mevcut. Avrupa’nın başlıca şehirlerinde; binlerce insanın Filistinliler lehine gösteri yapma yasağına karşı geldiği Londra, Madrid, Barselona, ​​Roma, hatta Almanya ve Fransa’da binlerce kişi seferber oldu.

Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de büyük seferberlikler mevcut. New York’ta 200’den fazla Siyonizm karşıtı Yahudi, ateşkes talebiyle ve “bizim adımıza değil” sloganıyla sembolik bir şekilde merkez tren istasyonunu ele geçirdi. Daha önce Washington’da da benzer bir protesto düzenlenmiş ve 300’den fazla Yahudi, Kongre Binası’ndaki ofisleri işgal etmişti. Her iki protesto da ABD’deki Siyonist olmayan Yahudilerin en büyük örgütü olan Barış İçin Yahudi Sesi tarafından örgütlendi. Tel Aviv’de protestolar her gün yaşanıyor. Hamas’ın elindeki rehinelerin yakınları, Netanyahu hükümetini sert bir şekilde sorguluyor, durumdan hükümeti sorumlu tutuyor ve rehinelerin geri verilmesini talep ediyor. Kudüs’te bile Siyonizm’e karşı çıkan Ortodoks Yahudiler seferber oldu.

Dünya kapitalizminin kurumlarında gelişen krizin ifadeleri, İsrail’i Filistinlilere karşı “toplu cezalandırma” uygulamakla suçlayan BM Filistinli Mülteciler Ajansı (UNRWA) Direktörü Philippe Lazzarini’nin açıklamalarında da görülüyor. Uluslararası Af Örgütü, Norveç Mülteci Konseyi, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Sınır Tanımayan Doktorlar gibi diğer insan hakları örgütleri İsrail’in savaş suçu işlediğini bildirdi.

İsrail’in 75 yıldır sürdürdüğü etnik temizliği derinleştirmek amacıyla soykırım yaptığı giderek daha açık hale geliyor. Filistinliler, İsrail Devleti’nin kurulmasından önce, 1947-48’de neredeyse bir milyon insanın topraklarından sürüldüğünü ve katledildiğini bildiğinden, durumun yeni bir Nakba’ya (felaket) doğru ilerlediğini biliyorlar.

İşçilerin Uluslararası Birliği — Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak diyoruz ki: Gazze’ye yönelik canice bombalamalara son verin! Soykırımcı ablukaya son!

Filistin direnişini destekliyoruz fakat bugün Siyonist işgalciye karşı mücadeleye öncülük eden, ancak burjuva-İslamcı, kapitalizm yanlısı bir örgüt olması nedeniyle büyük siyasi farklılıklarımız olan Hamas’a siyasi destek vermiyoruz. Hamas, Siyonist apartheid devletinin yerine İslami teokratik bir devlet geçirmek istiyor. 

İUB-DE, tarihi Filistin topraklarında, mültecilerin kendi topraklarına geri dönebileceği, Arapların, Yahudilerin, Hıristiyanların ve diğer dinlerin veya dindar olmayanların bir arada var olabilecekleri, laik, ırkçı olmayan ve demokratik tek bir Filistin devleti için mücadele ediyor. Aynı zamanda, işgal altındaki Batı Şeria’daki Filistinliler üzerinde İsrail’le anlaşarak polisiye bir kontrol uygulayan El Fetih-FKÖ ve Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Ulusal Otoritesi’nin ihanetini de kınıyoruz. 

Emperyalizmin desteklediği Siyonist saldırganlığı yenmek için dünya halklarının seferberliğini derinleştirmeye devam etmeliyiz. İUB-DE olarak bulunduğumuz ülkelerde tüm enerjimizi bu göreve veriyoruz. Tüm hükümetlerden İsrail’le diplomatik, ekonomik, ticari ve kültürel ilişkileri kesmesini talep ediyoruz. 

Bolivya hükümeti Siyonist varlıkla ilişkilerini çoktan kesti; Şili ve Kolombiya hükümetleri büyükelçilerini istişare için çağırdı, her iki ülke halkı da ilişkilerin kesilmesini talep etmeli! 

ABD’den Siyonist yapıya silah ve mali yardım gönderilmesinin durdurulmasını talep ediyoruz. İsrail’e silah sevkiyatını engelleyecek Belçika sendikalarının örneğini takip etmeliyiz.

Kuzey Amerika filosunun Ortadoğu’dan çekilmesini istiyoruz.

Gazze’ye yönelik canice bombalamayı durdurun! Soykırımcı ablukaya son!

İsrail’le bütün ilişkiler kesilsin!

Filistinli tutsaklara özgürlük!

Siyonist orduyu Gazze Şeridi’nden çıkarın!

Filistin direnişine tam destek!

HEDEP özeleştirisi seçim bilançosunu yansıtıyor mu?

0

Erdoğan’ın seçim zaferinin ardından Kürt politikasında bir değişiklik olmadı. Antidemokratik bir biçimde kayyum atanan belediyelerde, etki alanını artırma umuduna sahip olduğu illere özellikle kaynak aktarımı yapılırken, HDP’nin ezici bir biçimde üstün olduğu illerde ise cezalandırma politikaları devam etmekte.

Diğer yandan Selahattin Demirtaş dahil binlerce siyasi tutuklunun karşısında “makbul Kürtler” olarak görünen Hüda Par’ın önünü açma çabaları devam ediyor. Saray bunları yaparken Türkiye’deki işçi ve emekçilerin mücadelesini de güçlendirecek Kürt halkının en temel demokratik haklarının tanınmasından ise tabii ki asla bahsetmiyor.

HDP-Yeşil Sol’un 11 Haziran’da yayımlanan özeleştiri metni ve ismini değiştirerek HEDEP olan Yeşil Sol’un 15 Ekim’deki 4. Olağan Büyük Konferansı sonuç bildirgesi birbirine paralel bir içerik taşıyor. Yayımlanan metinlerin seçim bilançosunu ne kadar yansıttığı tartışmalı. Bilançolarda, Demirtaş’ın Kürt halkı ve solun ortak cumhurbaşkanı adayı çıkarılmaması, bürokrasi vb. eleştirilerine dahi herhangi bir değinme yapılmazken her iki metinde de Öcalan’a özgürlük kampanyası ön plana alındı.

Bunların arasında, 1 Ekim günü Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan saldırının HPG tarafından üstlenilmesi ise sınır ötesi operasyonların ivmelenmesine ve 17 Ekim günü Meclis’teki Suriye Irak tezkeresini uzatma oylamasının iktidar tarafından daha da güçlü şekilde kullanılmasına yol açtı.

Bu noktada, Ankara saldırısı gibi işçi ve emekçilerin birliğine zarar verebilecek her türden eylemin karşısında olduğumuzu hatırlatırken, Saray rejimi bir gövde ise onu ayakta tutan bacakların iki zemini ezdiğini de aynı şekilde unutmamalıyız: Saray rejimi bir yandan Kürtlerin bir yandan da işçi sınıfının üzerine basarak ayakta durabiliyor. Bu yüzden bizler için işçi emekçilerin mücadelesi kadar Kürt halkının demokratik hakları da aynı derecede önemli. Emekçilerin garantör olabileceği özgür ve adil bir barış için bunu tekrar etmekten bıkmayacağız.

Tezkerenin uzatılmasına geri dönecek olursak, rejimin Rojava’yı hedef aldığını açıkça görebiliriz. Aynı sırada HEDEP’in Demirtaş ve onlarca siyasi tutsağın adını anmaksızın Öcalan’a özgürlük kampanyasını öne çıkarması da Kürt siyasal önderliğinin de aynı yere odaklandığını gösteriyor.

Cumhur İttifakı’nın kazandığı seçimler, Türkiye’de demokratik haklar mücadelesinin rakibine benzeyerek değil ondan ayrışarak, söylemlerini gizleyerek değil açığa çıkararak olabileceğini göstermiş oldu. Türkiye işçi sınıfı ve Kürt halkının ortak adayı ile yapılabilecek bir çalışma fırsatı kaçırıldı. Bu yüzden HEDEP’in özeleştirisinin seçim sürecinin en mühim eksikliğini göz ardı ettiğini söyleyebiliriz.

Ekonomik krize karşı taleplerimiz ile işçi sınıfı ve Kürt halkının siyasal demokrasi taleplerinin daha da yakınlaştığı içinde bulunduğumuz koşullarda, seçimlerde kaçırılan fırsattan doğru dersler çıkararak mücadele etmeye devam etmeliyiz.