Ana Sayfa Blog Sayfa 24

Ambarlı limanında “İsrail ile tüm ilişkiler kesilsin!” çağrısı

0

Filistin halkı bombalarla, açlık, susuzlukla ve ağır bir abluka ile katil İsrail devleti tarafından öldürülmeye devam ediyor.

Devletlerin katil İsrail ile ticari, diplomatik ve askeri ilişkileri kesmesini bütün alanlarda haykırıyoruz. Erdoğan’ın sözde Filistin yanlısı söylemlerine rağmen, Türkiye de İsrail ile ilişkilerini artırarak sürdürüyor. Bu çerçevede, “Filistin’de işgale son!” diyen demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler, İstanbul Avcılar’da bulunan Ambarlı limanında İsrail ile ticaret yapan şirketleri protesto etmek için bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Bugün yine İsrail’den aldığı malları getiren ve yeni mallar alarak geri götürecek olan Mario A adlı gemi Ambarlı limanına demirledi. Gazze halkının gıda, elektrik, su, internet gibi insani ihtiyaçlara ulaşamaması için ablukayı genişleten saldırılarını artıran İsrail devleti bütün ihtiyaçlarına ulaşımını kolaylıkla sağlıyor. Türkiye’nin birçok limanından İsrail’e malzeme götürün gemiler hız kesmeden katillere ihtiyaç duydukları malzemeleri taşımaya devam ediyor.

Limanda çalışan işçiler de desteklerini göstermek için basın açıklamasına katıldılar. Liman güvenliğinin bütün engelleme çabalarına rağmen işçilerin desteği ile basın açıklaması gerçekleştirildi.

Filistin halkının haklı davalarında yanlarında olduğumuzu haykırmaya devam edeceğiz. İsrail ile bütün ilişkiler kesilmeli, nehirden denize özgür Filistin devleti kurulana dek mücadele sürmelidir.

Çeteler ve çürüme dönemi

0

Neredeyse bir suçlu cennetine dönüşmüş, uyuşturucu baronlarının, mafyanın cirit attığı bir ülke haline gelen Türkiye’de, bilhassa son kabine değişimi ile, bu çetelerin çökertileceğine dair birtakım haberlere tanık oluyoruz. Sedat Peker’in ifşaları ile gündeme gelen ancak tam anlamıyla üzerine gidilmeyen, çıkar çatışmaları sonucu ifşa olan bazı kesimleri sosyal medyadan dahi takip edebiliyoruz. Nitekim zamanında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da TRT ekranlarından “En azılılar bize geliyor” diyerek durumu açıklığa kavuşturmuştu. Kendisinin bakanlığı boyunca suçlarla ilgili açılan davaların hepsinde artış olurken “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçuyla açılan davalar son bir senede yüzde 32 düşmüştü.

Türkiye son 21 yılda dünyanın mafya üssüne dönüştürüldü ve her gün bu gerçeğin dramatik örnekleriyle karşılaşıyoruz. Peki narkotrafikten kara para aklamaya uzanan geniş suç skalasında Türkiye nasıl bu denli cazip hale geldi?

Vatandaşlık almanın, mülk edinmenin, para getirmenin olabildiğince kolaylaştırıldığı, yakalanan tonlarca kokainin soruşturulmadığı, tüm bu suç şebekelerinin bizzat devlet kurumlarında koruyucu ve icracıları olduğu bilinen bir gerçek. Milliyetçi muhafazakâr AKP-MHP iktidarı 500 bin dolarlık yatırım ile TC vatandaşı olmayı mümkün kılmıştı. Bir kez vatandaş olduktan sonra kırmızı bültenle aransalar dahi uluslararası suç baronları, suç örgütü liderleri TC vatandaşı oldukları gerekçesi ile iade edilmiyorlar. Çünkü Türkiye devleti, yasaları ve kurumları ile vatandaşını “korumakla” yükümlü (!). Aynı zamanda, bu suç örgütleri Türkiye’de kara paranın çok kolay dolaştığını biliyorlar. Sosyal medyada günde bir milyon lira harcadığını paylaşan ve saçına dolarlar takan Dilan Polat’ın yaptığının iddia edildiği gibi bu kara para da, kolay para olarak, bir şekilde aklanabiliyor.

Aslında tam bir çürüme döneminin hızlandırılmış fragmanını izliyoruz. İnsanın aklının almadığı bu çürüme AKP iktidarının inşa ettiği 21 yıllık serüvenin bilançosu. Ekonomik kriz ve doğal afetlerin yarattığı amansız yıkımlarla sefalete itilen milyonlarca emekçi, bozuk asansörlerde can veren öğrenci gençler bu çarpıklığın bedelini ödüyor. Hiçbir yargı mensubunun soruşturmak istemediği, adalet ve demokrasi talep eden avukatların, siyasilerin hapiste tutulduğu, altta kalanın canının iktidarın sorumluluğunda olmadığı ve hesabının sorulamadığı bir düzen yaratıldı. Bu emek düşmanı rant rejiminin teminatı hukuksuzluk ile yoğruldu, bu rant paylaşımı mafyalaşmayı, organize suçu devletin bekası için gerekli kıldı. Yaşadığımız manzara tam olarak bu şekilde. Bu suç düzeninin temizlenmesi, adaletin ve özgürlüklerin sağlanması yalnızca bu rejimden kopuş ile mümkün.

İDP’nin Filistin sorunundaki tutumu: 3 önemli nokta

0

1) Savaşın ve katliamların sorumlusu direniş örgütleri değil, Siyonist İsrail’dir.

İsrail 1948’de, Filistin Kurtuluş Örgütü 1964’te kuruldu. İsrail, 1967’de Gazze ve Batı Şeria’yı işgal ve ilhak etti, Hamas 1982’de kuruldu. İsrail 1978’de Lübnan’ı işgal etti, Hizbullah 1982’de kuruldu.

Direniş örgütleri İsrail’in etnik temizlik programına, işgallerine, Siyonist ırkçılığa ve ilhaklara verilmiş olan haklı ve meşru yanıtlardır.

1. Dünya Savaşı’nın sonunda Filistin’de 56 bin Yahudi ve 700 bin Arap yaşıyordu. 1948’e dek ırkçı Siyonist çetelerin katliamlarıyla Filistin’de yerleşimcilere alan açılmak istendi. 1948’de İsrail kurulduğunda 840 binin üzerinde Filistinli zorla topraklarından sürüldü.

Bu nedenle İsrail, bir işgal devletidir. Üzerinde kurulduğu toprakları terörle, katliamlarla, soykırımla, zorla göçle işgal etmiştir.

Bu nedenle sloganlarımız şunlardır: Filistin direnişine tam destek! Filistin’de işgale son! Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

2) Türkiye devleti, Siyonist İsrail’in stratejik ortağıdır.

Ortadoğu ülkeleri arasında İsrail’le en iyi ilişkiye sahip olan devlet Türkiye’dir. Ortadoğu ülkeleri arasında İsrail’i tanıyan ilk ülke Türkiye’dir.

Türkiye ve İsrail 1996’da askeri bir anlaşma imzaladı. 2012’de Türkiye (Mavi Marmara katliamından sadece iki yıl sonra) İsrail’in, NATO’nun askeri tatbikat ve faaliyetler dışındaki işbirliği mekanizmalarına katılmasına onay verdi.

İsrail ve Türkiye karşılıklı pilot eğitimi yapıyorlar. İsrail pilotları Konya’da tatbikat yapıyor.

İki ülke, aralarında askeri istihbarat paylaşıyor. Türkiye İsrail’den ileri teknolojili silahlar satın alıyor. Türk jet uçakları İsrail Uçak Endüstrisi tarafından onarılıyor. Bu yenilemenin maliyeti 600 milyon doların üzerinde.

Kürecik Üssü, İsrail’e saldırı amacıyla fırlatılan füzeleri düşürmekle görevli. İncirlik Üssü, ABD’nin İsrail’e gönderdiği askeri yardımlara ev sahipliği yapıyor.

Manavgat suyu İsrail’e taşınıyor.

2010’daki Mavi Marmara katliamından sonra bile Türkiye, İsrail’le diplomatik ilişkileri kesmedi. En son İsrail Cumhurbaşkanı Yitzhak Herzog ve Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde 9 Mart 2022’de bir araya geldiler ve birçok konuda yeni anlaşmalar sağladılar.

Türkiye, İsrail’in altıncı en büyük ihracat durağı. Türkiye, İsrail ordusunun botlarını ve üniformalarını üretiyor.

Bu nedenle sloganlarımız şunlardır: Kınamak yetmez, ilişkileri kes! İsrail’le bütün ekonomik, askeri, diplomatik, kültürel ilişkiler kesilsin!

3) Gazze’ye dönük soykırımı durduralım.

Gazze Şeridi, dünyanın en yoğun nüfuslu bölgesi; 42 kilometre uzunluğunda, 5 ila 12 kilometre eninde bir toprak parçası. 2,3 milyon insana ev sahipliği yapıyor. Nüfusun çoğunluğu 19 yaşından küçük.

Etnik temizlik ve ırkçı katliam politikaları üzerine inşa edilmiş bulunan işgalci ve korsan Siyonist İsrail devleti, Gazze’de abluka altına alınmış 2,3 milyon Filistinliye yönelik bir soykırım planını hayata geçirmeye başladı.

Elektrik yok, gıda yok, su yok, yakıt yok. Hastaneler, okullar, evler bombalanıyor.

7 Ekim’den bu yana Gazze’ye 25 bin ton ağırlığında bomba atıldı. Bu, iki adet atom bombasına eşdeğer bir yıkım. Atılan bombaların yüzde 85’i ABD tarafından İsrail’e verilmişti.

İnsan Hakları İzleme Merkezi, Siyonizmin Gazze saldırılarında beyaz fosfor kullandığını doğruladı. Filistinli çocukların derileri ve ciğerleri bu kimyasal silahla yanıyor.

Filistin direnişini sahiplenen ve onunla dayanışma içinde olan bütün güçler, bu soykırım planını durdurmak için derhal birlikte seferber olmalı.

Bu nedenle sloganlarımız şunlardır: Gazze ablukası ve ambargosu derhal kaldırılsın! Yiyecek, su, elektrik, ilaç, tıbbi malzemeler, yakıt ve diğer tüm ihtiyaçlar derhal Gazze’ye sevk edilsin! İsrail Güvenlik Güçleri hava bombardımanlarını ve kimyasal silah kullanımını derhal durdursun! Kara harekatına hayır! İsrail Güvenlik Güçleri, Gazze sınırından çekilsin! ABD ve AB emperyalizmlerinin hükümetleri, İsrail’in işgal ve soykırım planlarına verdiği askeri ve ekonomik desteği derhal geri çeksin!

Özgürlük ve seferberlik

0

14 Mayıs seçimlerinde depremzede Hatay halkının oylarıyla, Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden meclise girmeye hak kazanan Can Atalay hukuksuz bir şekilde halen cezaevinde tutuluyor. Can Atalay’ın özgürlüğüne kavuşması, seçmen iradesinin tecelli etmesi için TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın Hatay’dan Ankara’ya başlattığı ve bizim de İşçi Demokrasisi Partisi olarak desteklediğimiz Özgürlük Yürüyüşü 28 Ekim günü sona erdi.

Yürüyüş sona ermezden evvel, 25 Ekim tarihinde ise Anayasa Mahkemesi (AYM) Can Atalay’ın tutukluluk halinin devamının hak ihlali olduğu kararını açıkladı. Daha açık bir ifadeyle, Can Atalay’ın serbest bırakılmasına karar verdi. Ancak AYM tahliye kararı vermiş olsa da aradan geçen zamana rağmen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi bu kararı uygulamamakta direniyor.

Mevzubahis Türkiye, mevzubahis Tek Adam rejimi olduğundan en temel demokratik haklardan bir tanesi olan seçme ve seçilme hakkının dahi gasp edilmesi artık şaşırtmıyor. Tek Adam rejiminin kendi varlığını “meşrulaştırdığı” sandık iradesinin sadece yine kendisi için geçerli olduğu da. Ya da yargının en üst mahkemesinin kararının uygulanmaması da.

Çünkü memleketin demokratik alanının en temel eksikliği siyasal demokrasinin olmayışı.

Ve siyasal demokrasinin olmadığı yerde, en basit bir hak ve özgürlük sorununun çözümü dahi maalesef ki teşhir ve protestonun da ötesinde, demokratik talepler eksenli bir kitlesel seferberliği zorunlu kılıyor.

İDP olarak, Türkiye İşçi Partisi’nden mücadele dostlarımızın gerçekleştirdiği Özgürlük Yürüyüşü’nü tam da bu yaklaşımla destekledik ve Can Atalay özgürlüğüne kavuşana dek bu mücadelenin bir parçası olacağız.

Ancak gerek Can Atalay’a özgürlük mücadelesinin gerekse de Özgürlük Yürüyüşü’nün, taşıdığı büyük imkânlara rağmen en temel eksikliğinin, siyasal demokrasi konusunda kitleleri içerisine çekmekte, onları seferber etmekteki zayıflığı olduğu kanaatindeyiz.

Bizler için; Can Atalay’ın, Gezi tutsaklarının, Kürt siyasi hareketinin mücadeleci kadrolarının ve tüm siyasi tutsakların özgürlüklerine kavuşabilmesi, Tek Adam rejiminde gedik açabilecek, kitlelerin demokrasi mücadelesinin öznesi haline getirilebileceği, ülkede siyasal demokrasinin tesisi ve rejimden kopuş eksenli bir talepler manzumesi etrafında tüm güçlerin seferber edilebilmesinden geçiyor.

Karşısında mücadele etmekte olduğumuz baskıcı Tek Adam rejimi, böylesi bir seferberlik hattını dayatıyor.

Şirket kârları beklentileri aşıyor. Peki nasıl? Kriz yok muydu?

0

Şirketlerin üçüncü çeyrek bilançoları “beklentileri aşan” kârlarla açıklanmaya devam ediyor. Örneğin Yapı Kredi Bankası üçüncü çeyrekte net kârını beşe katlayarak 16,1 milyar TL dönem kârı açıkladı! YKB’nin 2023 yılı ilk dokuz aylık net kârı 35,2 milyar TL’ye ulaşmış. Benzer şekilde Şişecam piyasa beklentisinin yüzde 43 üzerinde kâr elde etmiş. Şirketin ilk dokuz aylık net kârı 13,3 milyar TL. 3,5 milyar TL net kâr açıklayan Vestel ise yüzde 144 kâr artışı sağlamış. Üçüncü çeyrek net kârını yüzde 82 artıran Koç Holding 36 milyar TL net kâr açıkladı. Koç’un dokuz aylık net kârı 73 milyar TL.

Bütün şirket bilançolarını burada sıralayacak değiliz. Sermaye tarafında genel tablo bu! Peki, bu nasıl mümkün olabiliyor? Kriz yok muydu? Her maaş artışında dünya ile rekabet edemeyiz diye sızlanan, açlık sınırının altındaki asgari ücrete dahi itiraz edip batarız diyen bu şirketler değil miydi? Evet, nasıl oluyor!

Tabii ki emekçiler için beklentileri aşan sömürü ve yoksullaşmanın devam etmesi sağlanarak. Dilimizde tüy bitti. Emeğin milli gelirden aldığı payın sermaye lehine sürekli geriletilmesi işte bu yüzden. Zaten kırpılmış TÜİK enflasyon oranının yanına bir de tarihinde tutmamış “beklenen enflasyon oranına göre maaş artışı” yapılacak denilerek sağlanıyor bu kârlar. Günün sonunda bütçe yok diye emekçiden, emekliden esirgenen kaynak Hazine destekli olarak şirketlere akıtılıyor. Her biri hem kamudan ucuz kaynak alıyor hem de yetmez gibi ballı teşviklerle ihya ediliyor.

Kaynak da, teşvik de sermayeye aktarıldığı için şirketler beklentilerin üzerinde kâr etmeye devam ediyor. Emekçi döktüğü alın terinin karşılığını alamazken emekli de yıllarca ödediği prime rağmen 7500 lira gibi akıl almaz bir taban maaşa mahkûm edilebiliyor.

Defaatle söyledik, yine söyleyelim: Kaynak var! Ama aslan payı sermaye için kullanılıyor. Adil ve eşit bir paylaşım asla yok. Sermayeye kaynak aktarımına son verilmeli. Milyarlarca lira kâr açıklayan şirketlerden, ultra zenginlerden servet vergisi alınmalı. Çok kazanan çok vergi vermeli. En düşük maaş yoksulluk sınırının üzerinde olmalı. Bölüşüm faciası ancak böyle biraz olsun dengeye gelebilir.

Zorla emekli edilen Ataşehir Belediyesi işçileri direnişte

0

Ataşehir Belediyesi’nde, kamuda emeklilik yaşının gelmesi durumunda zorunlu emeklilik yasasının kaldırılmış olmasına rağmen bu yasada bulunan açıklardan yararlanılarak 9 işçi keyfi bir şekilde işten çıkarıldı. İşten çıkarmanın yasal dayanağı da, Belediye Başkanı’nın inisiyatifinde olan Kod-8 olarak gösterildi. Bu bilgi işçilere bir telefon edilerek verildi. Böylece işçiler hiç beklemedikleri bir anda işsiz kaldıklarını öğrendiler ve 7500 TL emekli maaşına mahkûm edildiler. İşçilere artık işyerine girerken kullandıkları kartların geçersiz olduğu söylendi. İşten çıkarılan çalışanlar farklı birimlerden özellikle seçilerek birleşik bir mücadele hattının kurulmasının önüne geçmeye çalışıldı.

DİSK Genel-İş 3 No’lu şubeye bağlı olan işçiler, şube başkanını arayarak sendikanın sürece dahil olmasını istediler. İşçiler, sendikanın başlangıçta yanlarında olduklarını söylemesine rağmen kısa bir süre sonra işçilerin dava açıp hukuken kendi başlarına haklarını aramalarını söylediğini aktarıyor. Bunun üzerine işçiler, işten atılmalarına karşı belediye önünde eylem yapmaya başladılar. Yaklaşık bir aydır direnen işçiler, son olarak direnişin 25. gününde gerçekleştirdikleri basın açıklamasında işçilerin durumlarını aktardılar ve taleplerini dile getirdiler.

İşten çıkarılan Ataşehir Belediyesi işçileri, belediye yönetiminin yaptığı yanlıştan bir an önce vazgeçmesi çağrısında bulunuyor ve işlerine iade edilene kadar mücadeleyi sürdüreceklerini söylüyorlar.

ÇMO çalışanları iş bırakıyor: “Sefalet ücreti istemiyoruz!”

0

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) çalışanları daha önce 29 Ağustos tarihinde Çevre Mühendisleri Odası Genel Merkezi önünde bir basın açıklaması düzenlemiş, “Oda emekçileri olarak geçim sıkıntısı çekiyoruz. Oda Yönetim Kurulu tarafından yok sayılıyoruz,” diyerek ek protokol taleplerini ifade etmişlerdi. Gelinen noktada ÇMO yönetim Kurulu’nun ek protokol talebine yanıt vermemesi üzerine emekçiler yeniden ÇMO Genel Merkezi önünde bir basın açıklaması yaparak taleplerini yineledi.

Oda yönetimine sundukları ek protokol talebinin başından beri görmezden gelindiğini ifade eden oda çalışanları 30 Ekim günü öğleden sonra iş bırakma eylemini başlattılar.

Ankara’nın yanı sıra İstanbul, İzmir, Bursa, Samsun, Adana, Antep, Antalya, Kocaeli, Mersin ve Diyarbakır’da şubeleri bulunan ÇMO’nun tüm çalışanların Tez Koop-İş sendikasında örgütlü. Tüm işyerlerinde örgütlü olan emekçiler, oda yönetiminin ek protokol talebini yerine getirmemesi durumunda 1 Kasım Çarşamba gününde tam gün iş bırakma eylemine geçeceklerini belirterek dayanışma çağrısında bulunuyorlar.

FHKC: “Özgürlük savaşına birlikte başlayalım”

0

Aşağıda okuyucularımızla Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin Siyasi Bürosu tarafından yapılan önemli açıklamadan satır başlarının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

Sömürgeci NATO ittifakından çıkan Siyonist işgalciler karşısında imkânsıza meydan okuyan, efsanevi vatan sevgisini ortaya koyan, yaşama, onurlu olma, hayatta kalma ve topraklarında kök salma değerini teyit eden kahraman Filistin halkına selam olsun.

Tüm şehitlere, bu halkın seçkinlerine, büyük liderlerine, kahraman direnişçilerine, yüce evlatlarımıza, cesaretin, umudun, haysiyetin, kararlılığın generallerine ve tarihi kayıtlarda ölümsüz kalacak onurlu ailelere, silinmeyen ve silinmeyecek olan isimlere bir zafer selamı.

Ve hastanelerdeki sağlık personeline, yaşam uğruna ölümle savaşan insanlığın habercileri beyaz ordumuza ve medyadaki gerçeğin asil askerlerine, suçluyu takip eden ve katilin yüzünden maskeyi düşüren objektiflere selam olsun.

İnisiyatifi yeniden ele geçiren, savaşın zamanlaması ve işgalle mücadelenin doğası üzerinde kontrol sahibi olan, onu tepkisel önlemler döngüsünden ve dayatılan angajman şartlarından çıkaran ve sürekli günlük şiddetin rehinesi olmayı reddeden tüm gruplarıyla Filistin direnişine bin selam.

Bu mücadelenin uzun vadeli ve Filistin mücadelesi tarihinde çok önemli olduğu göz önünde bulundurularak, Filistin halkımız için her yerde kapsamlı bir ulusal seferberlik ilan ediyoruz. Düşmanın 1948’deki savaşını tamamlama ve yeni bir Nakba yapma çağrılarını engellemek için kararlılık, direnç ve artan direniş eylemleri gerektirmektedir.

Saf kanla, canlı etle ve Filistin rüyasıyla yazılan bu kahramanlık destanı, sonuçları ve günlük yaşamıyla, varlığa varoluşsal bir tehdit oluşturmuş, Filistinlilerin ve Arapların Filistin kurtuluş planını yeniden kurma umudunu canlandırmış ve İsrail’in yenilmez ordu imajını paramparça etmiştir.

Hem Arap dünyası hem de uluslararası düzeyde halk ve kitle hareketlerinin devam etmesi ve örgütlerden, güçlerden, dost ve müttefik ülkelerden, solcu ve ilerici Arap ve uluslararası partilerden davanın destekçilerinin ve özgür insanların seslerinin daha yüksek çıkması çağrısında bulunuyoruz. Bu oluşumu ve normalleştirenleri tecrit etmeye çağırıyoruz.

Düşman; moral bozmak, direnişin halk beşiğini cezalandırmak, zaferi yenilgiye dönüştürmek ve halkımızın elde ettiği başarıyı ve kararlılığını kırmak için çılgınca bombardımanlar düzenliyor. Sahanın gösterdiği şey, Filistin direniş eyleminin ilk aşamasından bu yana mükemmelleştiği ve işgal saflarına önemli kayıplar verdirdiğidir.

Siyasi Büro, savaşın devam ettiğini, direnişin sürdüğünü ve kara işgalinin, özellikle de işgal devletinin korkuluğunun düşmesinden sonra, imajı paramparça olan ve asla eskisi gibi geri dönmeyecek olan gelecekteki gelişmeleri şekillendirmede belirleyici faktör olacağını doğrulamaktadır.

İşgalle mücadele henüz bitmedi. Hiçbir ses direnişin sesinin, ulusal duruşun birliğinin sesinin, sahadaki tercümesinin ve sahadaki ortak eyleminin, kapsamlı ulusal söylemin ve bu savaşın tüm fraksiyonları, yelpazeleri ve bileşenleriyle Filistin halkının savaşı olduğu vurgusunun üzerine çıkamaz.

Saldırganlık devam ediyor ve işgalle savaş henüz bitmedi. Zorluklar ve sorumluluklar büyüktür. Gelin özgürlük savaşına birlikte başlayalım. Birlikte zafere ulaşalım. Kaderimiz birdir, geleceğimiz birdir, düşmanımız birdir. Gelecek olan daha şiddetli olabilir, ancak zafer iradesi daha büyüktür.

Filistin sorununda barış talep etmek doğru mu veya barış nasıl mümkün olabilir?

0

7 Ekim gününde El Aksa Tufanı başladığından bu yana sosyalist hareketten, kadın hareketinden, sivil toplum kuruluşlarından ve demokratik hak örgütlerinden birçok yapı, İsrail’in Gazze’ye ve Batı Şeria’ya yönelik saldırıları karşısında “barış” talebini yükseltmeye başladı. İnsanların öldüğü ve yaralandığı, savaş bütçelerine milyonlarca doların ayrıldığı, silahlı çatışmaların yeni silahlı çatışmalar doğurabileceği şartlar altında “barış” talebinin makul ve mantıklı gelmesi elbette doğal. Ancak her makul ve mantıklı talep, siyasal olarak doğru olmayabilir. Tıpkı mevcut durum altında “barış” talebinin kullanımının doğru olmaması gibi.

Barış talebi, mantığı gereği insanların “ölmemesini”, silahların kullanılmamasını, askerlerin kışlada kalmasını, Batılı metropollerin küçük burjuva kamuoyunu şoke edecek vahşet görüntülerinin oluşmamasını öngördüğü için, bir soykırım ajandasına sahip olan İsrail’in katliam planları karşısında siyasal geçerliliğe sahipmiş gibi durabilir. Ancak bu doğru değil. 

Kuzey Amerika kıtasının, nasıl yerlilerin kıyımdan geçirilerek sömürgeleştirildiğini ve daha sonra bugünkü Amerika Birleşik Devletleri adı verilen ülke haline geldiği anımsamak, bu noktada faydalı olabilir. Koloniciler yerlilerle bir savaş halindeyken yükseltilen barış talebi, “insanların” değil yerlilerin ölmeye devam etmesini, “silahların” değil yerlilerin silahlarının kullanılmamasını beraberinde getirmişti. Filistin için de, barış talebinin benzer bir işlev taşıyabileceği düşüncesindeyiz.

Burada sözde Oslo “barış sürecinin” ilk 10 yılında, bu “barışın” Filistinlilere bir bilanço olarak ne getirmiş olduğunu bir kere daha hatırlatma ihtiyacı hissediyoruz: Oslo’dan sonraki 10 yıl içinde 400.000’e yakın yerleşimci Batı Şeria’ya yerleşti (yani işgal devam etti), Batı Şeria’ya 20.731 yeni yerleşimci konutu inşa edildi, Batı Şeria’daki Siyonist yerleşim oranı %62 oranında arttı, Doğu Kudüs faşist yerleşimcilere açıldı ve bunun sonucunda 150.000 yerleşimci Doğu Kudüs’ü işgal etti, Filistinlilere ait 50.000 ağaç söküldü, Filistinlilerin binlerce dönümlük toprakları istimlak edildi, Filistinlilerin 2000 evi yıkıldı, 120.000 Filistinlinin ve 450 Yahudi’nin yaşadığı El Halil kentinin (bugün işgalciler oraya “Hebron” diyor) yönetimi Siyonist devlete verildi, El Halil’de nüfusun %0.3’ünü oluşturan Yahudilere toprakların %20’si verildi, Oslo “Barış” Anlaşması’nın çerçevesinde İsrail 10 yıl içinde işgal altındaki Filistin’de 67 yeni askerî üs açtı.(1)

Oslo Anlaşması’na göre Filistinlilerin bütün ihraç ve ithal malları İsrail’den geçmek zorunda ve Filistinliler mallarının İsrail’den geçişi için vergi vermek zorunda.

Oslo görüşmeleri başladığında, Filistinli yetkililere Filistin devletinin toprakları olarak Batı Şeria’nın %3’ü önerildi. Daha sonra bu oran %17 oldu. Halbuki 1988’de Batı Şeria’nın yalnızca %55’si ve Gazze’nin de %30’u işgalci İsrail’in elindeydi.

Oslo “barışı” ile ilgili olarak dönemin İsrail cumhurbaşkanı Şimon Peres şöyle der: “Bu, bizim hiçbir şey kaybetmediğimiz bir barış sürecidir.” İsrail’in Haaretz gazetesine konuşan bir tankçı subay da gözlemlerini şöyle aktarır: “Bir askerî birlik çekiliyor, televizyonlar onu çekip yayınlıyor. O sırada bir başka birlik mevziye giriyor.”(2)

Bir işgalci ile onun sömürgesi arasındaki hemen hemen bütün “barış” denemeleri, eğer işgalci taraf ağır ve utanç verici bir askerî yenilgi almamışsa ve sömürgeden çekilmeyi kabul etmemişse, ancak ve ancak Oslo “barışının” çeşitli türevleri ve benzerleri olabilir; yani bir barış değil ama bütün yönleriyle işgalin ağırlaşması ve sertleşmesi olabilir.

Barış talebinin politik olarak tek anlamı Filistin topraklarının işgalinin normalleştirilmesi, bu işgalin hukuki bir çerçevede tanınması, düşük veya orta yoğunluklu Siyonist soykırım politikalarının olağanlaştırılması ve korsan devletin varlığının fiilen korunarak genişletilmesidir. Bu bağlamda politik ve diplomatik anlamıyla barış, İsrail’in Apartheid rejiminin meşrulaştırılmasıdır.

Akımımız Nazizmi, tarihsel olarak sürekli bir iç savaş rejimi olarak tanımlar. İsrail bu noktada tanımlamamızı yenilememizi gerektiriyor çünkü İsrail, üzerinde bulunduğu toprakların meşru ve tarihsel sahibi olmadığı için İsrail’deki Nazi rejimi de sürekli bir iç savaş rejimi değil, aslında sürekli bir “dış savaş” rejimi. Zira o bir koloni; Filistin’de iktidara gelmiş bir Nazi partisi değil. O, emperyalizmin Filistin ordusunu ve halkını silahsızlandırmasıyla, kilometrelere yayılan ve içinde okulların, hastanelerin, otoyolların, kanalizasyon sistemlerinin, radyo istasyonlarının, alışveriş merkezlerinin bulunduğu devasa bir askerî üs.

İç savaş durumu (İsrail örneğinde “dış savaş”) Nazizme içkindir. Dolayıyla Filistin’de barışın hayata geçirilmesinin tek gerçekçi siyasal önkoşulu şudur: Siyonist İsrail devletinin yıkılması. Hayır, reforme edilmesi değil, uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler’in kararlarına saygılı bir devlet haline getirilmesi değil, “iyi” ırkçıların yönettiği “güler yüzlü” bir Siyonizme dönüştürülmesi değil; yıkılması.

Bu nedenle Siyonist İsrail devletinin yok edilmesinden bahsetmeden, Filistin’de barış hakkında konuşamayız. Zira Filistin’de barış talep etmeden önce İsrail’in ırkçı ve yerleşimci devletinin yıkılmasını talep etmeyen her önerme, Filistin’de boğulması gereken Apartheid rejimine atılmış bir can simididir.

Ancak dahası da var. Tek devletli çözümün savunucusu olan Filistin direniş güçleri, emperyalizm tarafından mali olarak desteklenen ve askerî olarak donatılan Siyonist düşmanla mümkün olan her cephede çarpışırken ve Siyonist düşmanın askerî yenilgisini hedefi ve görevi olarak açıklamışken, barış talebini dile getirmek bir tür grev kırıcılıktır ve bozgunculuktur. Zira direnişin bizden talebi, düşmanla arasındaki barış elçisi olmamız veya düşmanı barışa çağırmamız değildir; düşmanın askerî yenilgisinin koşullarını hazırlayacak olan dayanışma eylemlerini ve mücadeleleri örgütlememizdir.

Filistin’in işgalcilere karşı verdiği kahramanlık ve fedakarlık dolu kurtuluş savaşında öne sürülebilecek tek meşru talep şudur: Filistin’in askerî zaferi, Siyonist İsrail devletinin imhası. Barış değil, Siyonist düşman karşısında zafer talep ediyoruz. Silahların susmasını değil, Filistin direnişinin cephaneliğin doldurulmasını talep ediyoruz. Filistinlilerin Nazizmin silahları ve bombaları karşısında pasifist bir ölüme kavuşmalarını değil, kendilerini öldürmeye çalışan düşmanın karşısında zora ve şiddete başvurma haklarının olduğunu savunuyoruz. Bu sırada bir tür ateşkes denebilecek duruma dair taleplerimizi ise direnişe değil, işgalciye yönlendiriyoruz: Gazze’nin bombalanmasına son verilsin, Gazze Ablukası kaldırılsın, Gazze’ye gıda, yakıt, ilaç, su derhal iletilsin.

Şunu savunuyoruz: Tek bir laik, demokratik ve birleşik Filistin yoksa, barış da yok.

Elbette Siyonist İsrail devletini yıkacak ve onun varlığını sona erdirecek nihai savaşa dek iki taraflı konjonktürel barış veya ateşkes anlaşmaları yapılabilir. Ancak bunu talep edecek olan ve etmesi gerekenler bizler değiliz, Filistin halkıdır.

Filistin sorunu üzerinden “Ortadoğu’da barış” sloganı ile talebi bir hayli kullanılıyor ve popülerlik kazanması için çalışılıyor ancak bu slogan, Ortadoğulu emekçi sınıfların ve ezilen ulusların kendi diktatoryal rejimlerine, işgalcilerine, emperyalizme ve Siyonizme karşı verdikleri ölümcül mücadele karşısında korkunç derecede gerici bir rol oynuyor. 

Binlerce yıl önce göklerden indiği varsayılan bir kutsal kitabın içinde yer alan teokratik emirlerle uyumlu bir jeopolitik çizgi izleyen, yurttaşlık ölçütünün ırksal ve etnik kökenlere bağlı olduğu, sistematik ırkçı terörün bir devlet politikası olarak uygulandığı, doğası gereği işgalci olması gereken ve hayatta kalabilmek için Araplara yönelik soykırım planlarını uygulamaya zorlanan bir devlet, barışçıl olmayan ve hatta son derece zora dayanan yöntemlerle yok edilmedikçe, Ortadoğu’da ezilenlerin seferberliklerini güçlendirecek sahici bir barışın tesis edilebileceğine gerçekten inanılıyor mu? 

Eğer öyleyse, bu kimseler, Tevrat’larındaki sözde vaat edilen toprakların peşinde Filistinli avına çıkan Siyonist yerleşimcilere kıyasla, daha vahim birtakım fantastik inançların takipçisi durumundadırlar.

***

Dipnotlar:

1.) Bkz., Direnen Filistin / Siyonizm, İsrail ve İntifada, Doğan Tarkan, Z Yayınları, Birinci Baskı, Nisan 2002.

2.) Bkz., agy.

Siyonizmin materyalist açıklaması

0

Aşağıda okuyucularımız ile paylaştığımız metin, Troçkist‘te yayımlanan ve “Abraham Leon: Troçkist, Yahudi, anti-Siyonist, şehit” başlığını taşıyan makaleden alınmıştır. Makalenin tamamını okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

***

Abraham Leon, Eylül 1944’te, henüz 26 yaşındayken Naziler tarafından öldürüldü. 26 yaşına gelene dek daha sonra saflarından Ernest Mandel’i çıkartacak olan Belçika Troçkizmini inşa etmiş, Avrupa Troçkizminin kıta çapında örgütlü ve koordine kalmasını sağlamış, Belçika’da ve Nazilerin ordusu içinde çıkartılan devrimci gazetelerin genel yayın yönetmenliğini veya yazarlığını yapmış, Alman ordusu için proleter propaganda faaliyetleri yürütmüş, Belçika’daki yasadışı fabrika komitelerinde parti inşasına girişmiş ve Nazizmin Yahudi Soykırımı’nı gerçekleştirmekte olduğu, bunun yanı sıra Stalinizmin Siyonist projeye siyasal desteğini açıkladığı şartlar altında Troçkist bir Yahudi olarak, Dördüncü Enternasyonal’in anti-Siyonist pozisyonlarının politik ve teorik çerçevesini çizen, tarihsel öneme sahip bir eser kaleme almıştı.

Abraham Leon’un Yahudi Sorunu: Marksist bir Yorumlama adlı eseri, Yahudi halkının sosyoekonomik tarihi, antisemitizmin sınıflı toplumdaki kökenleri, Siyonizmin politik eleştirisi, Marksizmin anti-Siyonist tutumunun teorik açıklamaları başlıklarında, hala tarihsel olarak aşılabilmiş bir metin değildir.

Leon bu eserinde Yahudi ticari topluluklarının tarihsel materyalist bir analizini yapar ve Yahudileri, Marx’ın daha önce kendi Yahudi Sorunu kitapçığında yaptığına yaklaşan bir şekilde, bir “halk-sınıf” olarak tarif eder. Leon, Siyonizmin Yahudi sorununu, yalnızca antisemitizmin sebep olduğu acılarla sınırlı bir şekilde ele almaya çalışan yöntemini yerle bir eder ve tarihsel üretim ilişkilerinin evriminden erken dönem şehirleşmenin etkilerine dek, Yahudi sorununa dair kapsamlı bir açıklama getirir. Yahudi halkının ilkçağlarda yaşadığı büyük refah dönemlerini ortaya koyar, Yahudi ticaret sermayesinin genişleme olanağını bulduğu kapitalizm öncesi dönemleri kaydeder ve ekonomik işlevlerine bağlı olarak Yahudilerin tarihte sık sık krallar ve prensler tarafından korunduklarını aktarır. Bütün bunlar, Siyonizmin vakanivüslerinin resmi tarih yazımlarıyla aşılmaz bir çelişki içerir.

Leon öncelikle Siyonizmin, MS 70’te İkinci Tapınağın yıkılışı sonrasında yaşanan ve Filistin’in işgali için mazeret olarak kullanılan sözde “Yahudilerin sürgünü” yalanını çürütür. “Sürgün” tanımlaması bir uydurmadır zira Roma İmparatorluğu’nda ve dışında gelişen bir diaspora halihazırda mevcuttur. Leon şöyle yazar: “Yahudilerin çoğunluğu Roma eyaleti Judaea’nın dışında yaşıyordu”.

Ve Siyonizmin, son 2000 yıldır Yahudi halkının ancak Filistin topraklarında bir araya gelmesiyle korunabileceğini ve varlığını devam ettirebileceğini iddia etmesine karşın, ilkçağlar boyunca Yahudilerin asimile olmadan nasıl kültürlerini ve değerlerini koruduğu inceleyen Leon, Siyonizmin ideologlarını çıldırtan şu sonuca varır: “Yahudiler dağılmalarına rağmen değil, bu sayede korunmuştur.”

Ticari kapitalizmin ve ulus devletlerin gelişimi, yerel tüccarları doğurur ve bu, Yahudilerin bir halk olarak ekonomide oynadıkları rolü tehlikeye sokmaya başlar. Bu dönemle beraber Yahudilerin ülkelerden kovulması ve krallar ile prenslerin korumasını kaybetmesi başlar. Kapitalizm doğarken Yahudilerin geliştirdiği ekonomik ilişkileri ve ağları kullanır. Ancak onları bir kere kullandıktan sonra, bu araçlardan yerel varlıklı sınıfların yararlanmasını sağlamak için, Yahudileri sosyal bir ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz bırakır. Bu nedenle Leon şöyle yazar: 

“Yahudileri modern kapitalizmin kurucuları olarak görmek (…) yanlış. Yahudiler kesinlikle Avrupa’da mübadele ekonomisinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır ancak onların özel işlevleri tam olarak modern kapitalizmin başladığı yerde sona ermektedir.”

Leon’un da ortaya koyduğu üzere Yahudilerin sürgünlerini mitolojide aramak saçmalıktır; bu halkın sürgünü ticari kapitalizmin yerel ve ulusal birimlerinin güçlenmesiyle başlar. Avrupa soylularının bankacıları rolüyle Yahudilerin kendi aralarında oluşturduğu ekonomik ekosistem, kapitalizmin olgunlaşmaya başlamasıyla çöker. Lev Troçki bu durumu şöyle tarif eder:

“Yükseliş çağında kapitalizm Yahudi halkını gettonun dışına çıkardı ve ticari genişlemesinde bir araç olarak kullandı. Bugün çürüyen kapitalist toplum, Yahudi halkını tüm gözeneklerinden sıkıştırmanın çabasındadır.” (Lev Troçki, “Imperialist War and the Proletarian World Revolution”, Mayıs 1940)

Leon’un analizleri burada Yahudi sorununun ve Siyonizmin kökenlerine ışık tutar ve bu konuya o dönemde, ondan daha tutarlı bir materyalist açıklama getirmiş kimse yoktur. 

Yahudiler 1290’da, resmî olarak kralın bankacısı oldukları İngiltere’den sürgün edilirler. İspanya’nın Amerika kıtasını keşfetmesiyle başlayan ticari zenginleşme, hemen ardından Yahudilerin bu ülkeden sürgününü getirir. Dolayısıyla Akdeniz tipi olsun, Anglo-Sakson tipi olsun, kapitalizmin gelişmeye başladığı coğrafyalarda, yeni ayrıcalıklı ticari sınıfların ve varlıklı sosyal kastların doğumuyla beraber, Yahudilerin eski ekonomik işlevlerinden mülksüzleştirilmeleri için, Yahudi halkının sürgün edilmesi başlar.

Leon, Yahudilerin feodal üretim ilişkilerinin daha güçlü bir şekilde muhafaza edildiği Doğu Avrupa’ya, özellikle de Polonya’ya ve Rusya’nın bazı bölgelerine göçünü, işte böyle açıklar. Leon, Siyonizmin köklerini, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Doğu Avrupa Yahudi topluluklarının özgün tarihinde ve sosyal şartlarında bulur; bu Yahudi topluluklar, kapitalizmin ticari ve sınai bir gönenç yaşamaya başlamasıyla, eski ekonomik rollerinin ilgası hedefiyle Doğu Avrupa’ya sürülürler. Yahudilere karşı işlenen pogromlar ve ortaya çıkan siyasal antisemitist akımlar Doğu Avrupa’da ve Rusya’da doğar.

Geç kapitalistleşen ülkelerden Almanya, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin, kendi sınai altyapılarını, ordularını ve sermaye ihraçlarını Batı Avrupa emperyalizmlerinin seviyesine çıkarma girişimleri ve sömürgecilik yarışında rakiplerine yetişme arzuları Nazizmi, Mussolini’yi, Franco’yu ve Salazar’ı yaratmıştı. Yahudi burjuvazisinin, eski ticari ayrıcalıklarına kapitalizm altında da sahip olma ve küresel ticarette Batı emperyalizmiyle rekabet edebilir hale gelme isteği de, faşizmin Alman, İtalyan, İspanyol ve Portekizli varyanlarının yanında, onun yeni bir türünü doğurmuştu: Siyonizm.

İşte Troçkist, Yahudi, anti-Siyonist Abraham Leon’a, akımımızın ve dünya işçi hareketinin borçlu olduğu Siyonizmin materyalist açıklanması budur. Bu perspektif sayesinde Dördüncü Enternasyonal, Kremlin’deki Stalinist bürokrasinin vahim ve trajik hatalarını, günahlarını ve sapmalarını deneyimlemek zorunda kalmaksızın, 1948’in öncesinde de sonrasında da, işçi hareketi içindeki en tutarlı ve devrimci anti-Siyonist kutup olmayı başarabilmiştir.

BDS Türkiye çağrısıyla “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Boykot” eylemi

0

22 Ekim Pazar günü BDS Türkiye’nin çağrısıyla Şişli Cevahir AVM önünde bir araya gelen İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri, İsrail işgal güçlerinin Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarını protesto etti.

İşçi Demokrasisi Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Sosyalist Emekçiler Partisi, Halkevleri, Kaldıraç, Çağrı, BDSP, Mücadele Birliği, Emekçi Hareket Partisi ve HEDEP dahil sol ve sosyalist örgütlerin katıldığı eylemde BDS imzalı “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Boykot” ve İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri imzalı “İsrail’le Tüm İlişkiler Kesilsin” pankartları açıldı. Grup adına basın açıklamasını okuyan BDS Gönüllüsü Ümit Doğru, Filistinlilerin uzun yıllardır saldırı altında olduğuna dikkat çekerek, “Yıllardır yaptığımız, İsrail’in topyekûn boykot ve tecrit edilmesi, yatırımların geri çekilmesi ve İsrail’e yaptırım uygulanması çağrılarının karşılık bulması bugün hiç olmadığı kadar hayati hale gelmiştir,” diye konuştu.

“Nehirden denize özgür Filistin”, “Her yer Filistin, her yer direniş” ve “Yıkılsın Siyonist İsrail devleti” sloganlarının atıldığı eylemde başlıca talepler şöyle sıralandı:

  • İsrail’le tüm diplomatik ilişkiler kesilmeli, İsrail işgal rejiminin Türkiye’de bulunan tüm diplomatik temsilcileri sınır dışı edilmelidir.
  • İsrail’le tüm ticari ilişkiler kesilmeli; Gazze’de iki milyondan fazla Filistinli açlık ve susuzluktan ölüme sürüklenirken İsrail rejimine yardım tedarik eden gemiler durdurulmalı ve halihazırda bu işlevi gören gemiler geri çağrılmalıdır.
  • Başta ABD olmak üzere İsrail’e destek veren tüm ülkelerin askeri varlıkları Türkiye’den çıkarılmalıdır.

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu’ndan OVP, vergi adaleti ve Filistin’e destek konulu kitlesel basın açıklaması

0

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu (İİSŞP), 22 Ekim Pazar günü işçi düşmanı Orta Vadeli Plan ile kıdem tazminatının gaspına karşı durmak ve Filistin halkıyla dayanışmak için Taksim’de AKM önünde toplantı. Buradan Sputnik grevcilerinin grev çadırının bulunduğu Süzer Plaza’nın önüne yürüyüp burada bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Yürüyüş ve açıklamaya DERİTEKS, Gıda-İş, Liman-İş, Sağlık-İş, TGS, TÜMTİS ve DİSK’e bağlı Sosyal-İş sendikalarının İstanbul şubeleri katılım gösterdi.

Üzerinde “Kıdem Tazminatımız Gasp Edilemez! OVP Değil İnsanca Yaşam, Vergide Adalet İstiyoruz!” ve “Katil İsrail, Filistin’den Defol! İsrail ile Yapılan Tüm Anlaşmalar İptal Edilsin!” yazılı iki pankartın taşındığı yürüyüş süresince “OVP Değil İnsanca Yaşam”, “Kıdem Hakkımız Gasp Edilemez”, “Katil İsrail Ortadoğu’dan Defol” gibi sloganlar atıldı. Yürüyüş kolunun en önünde grevci Sputnik işçileri yer aldı.

“Sputnik İşçisi Yalnız Değildir” sloganı ile varılan grev çadırının önünde yüzlerce işçinin konumlanmasıyla basın açıklamasına başlandı. Basın açıklaması Deriteks Sendikası Tuzla Şube Başkanı ve İİSŞP Dönem Sözcüsü Hikmet Numanoğlu tarafından okundu. İsrail’in Gazze’de etnik temizlik niteliğindeki saldırıları kınanıp hükümete İsrail ile yaptığı tüm anlaşmaları iptal etmesi çağrısı ile başlayan basın açıklamasında tüm konfederasyonların Filistin’de yaşanan katliam karşısında bir araya gelme gerekliliği vurgulandı.

Basın açıklamasında krizin tüm faturasının emekçilere kesilmek istendiği ifade edilirken “OVP denen bu çıkış yolunda, yine işçi ve emekçilere kemer sıkmaları önerilmektedir. Patronlar kârlarını katlarken işçi sınıfı açlığa mahkûm edilmektedir. OVP ile birlikte kıdem tazminatı da yeniden gündeme getirilmiştir,” dendi. Aranan çıkış yolu için de emekçilere yönelik saldırıların durdurulmasının yanı sıra “Vergide adalet sağlanmalı; çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi alınmalıdır. Vergi dilimleri düşürülmeli ve ekonomik programlar sendikaların önerileri alınarak planlanmalı ve düzenlenmelidir,” dendi.

Basın açıklamasında son söz Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş’a verildi. Durmuş, Rus devletine ait olan bir haber ajansının Türkiye’de yasaları çiğneyebildiğini vurgulayarak direnişlerinin kararlılıkla devam edeceğini söyledi. Tüm yürüyüş ve basın açıklaması süresince yüzlerce işçinin kararlılığı ve Sputnik grevcilerinin coşkusu bu kitlesel açıklamaya karakterini veren şeyler oldu.

DİSK’in çağrısıyla Kartal’da “Vergide Adalet” mitingi düzenlendi

0

DİSK’in çağrısını yaptığı “Vergide Adalet” mitingi 21 Ekim Cumartesi günü İstanbul Kartal Meydanı’nda gerçekleştirildi. Filistin direnişiyle dayanışma sloganlarının yükseltildiği mitinge Genel-İş, Lastik-İş, Sosyal-İş, Limter-İş, Birleşik Metal-İş gibi DİSK sendikalarının yanı sıra sol ve sosyalist örgütler de katılım gösterdi. İşçi Demokrasisi Partisi mitinge “Vergide Adalet, Kıdemde Artış, İşsizliğe Son!” pankartıyla katıldı.

DİSK’in adaletli vergilendirme çağrısında bulunduğu mitingde DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, zenginlerden alınmayan vergilerin emekçi kitlelerin sırtına yüklendiğini belirtti. 70.000 liraya kadar olan gelir vergisi braketinin gerçek değerinin 180.000 liraya kadar olması gerektiğini vurguladı. Gerçek enflasyonun altında kalan ücret artışlarının dahi emekçilere çok görüldüğünü belirten Çerkezoğlu, kasım ayındaki asgari ücretin belirlenme sürecine işaret etti. Son olarak DİSK’in Meclis’teki siyasi partilere vergide adaletin sağlanması amacıyla oluşturduğu bir yasa teklifi sunduğunu aktaran Çerkezoğlu, yasa teklifinin temel başlıklarını sıraladı:

  • Gelir vergisi ilk dilim oranı ücretlilerde yüzde 10’a düşürülsün!
  • Vergi tarife dilimleri en az yeniden değerleme oranı veya asgari ücret artış oranı kadar artırılsın!
  • Asgari ücret vergi istisnası vergiden indirim yoluyla değil matrahtan indirim yoluyla uygulansın!
  • İşverenlere sağlanan 5 puanlık SGK prim desteği işçilere de sağlansın!
  • Çağdışı damga vergisi tümüyle kaldırılsın!

İşgalci İsrail, Batı Şeria’da Filistinlileri kaçırıyor

0

Aşağıda okuyucularımızla Filistinli Tutsaklar Komisyonu’nun 19 Ekim tarihinde yayımladığı açıklamanın Türkçe çevirisini okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

İşgal güçleri Batı Şeria’da en az 120 vatandaşı hedef alan büyük bir kaçırma girişimi başlattı.

Bugün sayı 7 Ekim’den bu yana en yüksek seviyesine ulaştı.

Dün (Çarşamba) gece ve Perşembe sabahı, “İsrail” işgal güçleri Batı Şeria’da aralarında Yasama Konseyi temsilcileri, liderler ve yıllarını işgal hapishanelerinde geçirmiş eski mahkumların yanı sıra gazetecilerin de bulunduğu en az 120 vatandaşı hedef alan büyük bir kaçırma kampanyası başlattı.

Tutuklamaların El Halil vilayetinde yoğunlaştığı, diğer kaçırma olaylarının ise Batı Şeria’daki vilayetlerin büyük bir kısmına yayıldığı belirtilirken, bugünkü sayının Aksa Tufanı harekatının başlangıcından bu yana en yüksek sayı olduğu kaydedildi.

Bu durum, Ekim ayının yedisinden bu yana halkımıza karşı yürütülen kapsamlı saldırı ve sistematik kitlesel cezalandırma operasyonlarının ışığında gerçekleşmiştir.

Batı Şeria’da kaçırma eylemlerinin son yılların en yüksek seviyesinde. Aksa Tufanı’nın başlangıcından bu yana kaçırılanların sayısı 850’yi aştı. Bu sayın El Halil ve Kudüs vilayetlerinde yoğunlaşıyor. Ayrıca alıkonulan işçiler var. Sayıları ve kimlikleri henüz tam olarak bilinmeyen Gazze’den gelen tutuklular da kaçırıldı.

Bu yılın başından bu yana kaçırma vakalarının 6000’den fazla olması dikkat çekici.

Manisa’da “İş Hukuku ve Haklarımız” etkinliği

0

15 Ekim Pazar günü İşçi Demokrasisi Partisi’nin Manisa il bürosunda “İş Hukuku ve Haklarımız” başlıklı bir etkinlik gerçekleşti. Etkinliğe Manisa ve İzmir’den başta petrokimya ve metal olmak üzere çeşitli sektörden işçiler katıldı.

Etkinlik İDP Manisa il yönetimi adına etkinliği açan ve modere eden İlhan Yıldırım’ın konuşmasıyla başladı. Yıldırım öncelikle, Filistin’de İsrail’in sürdürmekte olduğu bombardımanlara ve katliamlara dikkat çekerek, “İşçiler olarak daima direnen Filistin halkının yanında olduğumuzu, Gazze’ye dönük katliamların ve saldırıların derhal son bulması için seferber olmamız gerektiğini” vurguladı. Yıldırım’ın ardından sözü iş hukuku uzmanı avukat İmdat Ataş aldı.

İmdat Ataş kıdem tazminatı, fazla mesai, sendikalaşma hakkı gibi işçilerin en sık sorun yaşadığı başlıklara ilişkin bir sunum yaptı. Ataş sunumunu mevcut yasal haklarımızı uygulatabilmemiz ve savunabilmemiz için bile örgütlü mücadele yürütmek zorunda olduğumuz vurgusuyla tamamladı. Sunumun ardından soru-cevap bölümüne geçildi. Fabrikalarda, işyerlerinde yüzleşilen sorunlara ilişkin işyeri komiteleri üzerinden sendikalaşmanın önemi ve sendikaların işçi denetiminde olmasının gerekliliği tartışma sırasında ortaklaşılan noktalar arasındaydı. Bir sonraki ay gerçekleşecek işçi buluşmasının sendikal örgütlenme deneyimleri üzerine yapılması kararlaştırılarak etkinlik sonlandırıldı.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi: “Bu mücadele Filistinlilerin varoluş ve haysiyet mücadelesidir”

0

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin 17 Ekim tarihli açıklamasının çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz. Açıklamada kınanan, Ürdün’ün ev sahipliğinde ABD, Ürdün, Filistin Yönetimi ve Mısır’ın katılımıyla yapılacak olan zirvenin açıklamadan birkaç saat sonra iptal edilmiş olduğunu not düşmek isteriz.

***

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, bugün (salı) Gazze Şeridi’ndeki kararlı halkımıza karşı yürütülen soykırım savaşının baş sorumlusu olan Amerikalı savaş suçlusu Joe Biden ile yapılan toplantılara Arap ya da Filistinlilerin katılımını kınamaktadır.

Siyonist düşman tarafından gerçekleştirilen El Mamadani [El-Ehli] Hastanesi katliamındaki masum şehitlerin kanı, Amerikalı savaş suçlusu Joe Biden ve Siyonist müttefiklerinin ellerinden damlıyor.

Hastanenin bombalanması kararı, suçlu Joe Biden’ın bugün savaş suçlusu müttefiklerine yaptığı ziyaret sırasında hazır bulunduğu Siyonist savaş odası tarafından verilmiştir.

Diğerlerini aşan bu katliamlar, Siyonist oluşumun liderleri ile onların Amerikan yönetimindeki ve Avrupa Birliği liderliğindeki müttefiklerinin özünde olan ırkçı suç eğilimlerinin sonucudur.

Arap onuruna ve kimliğine asgari saygı olarak yapılması gereken; Arap yetkililerin çocuk, kadın ve yaşlı katili Biden ile utanç zirvesinden çekilerek ortak bir duruş sergilemeleri, Amerikan yönetimini boykot etmeleri, askeri üslerini kovmaları ve bölgedeki büyükelçiliklerini kapatmalarıdır. Elbette bunun öncesinde saldırgan ve Siyonist savaş suçlarını işleyen devletin büyükelçiliklerinin tamamen kapatılması gerekmektedir.

Cephe; Batı Şeria, Kudüs ve 1948 topraklarındaki halk kitlelerimizi, bu cani düşmana ve Gazze Şeridi’ndeki halkımızı ve insanlarımızı katleden yerleşimci sürülerine karşı topyekûn bir intifadayı harekete geçirmeye ve ateşlemeye çağırıyor.

Cephe ayrıca Arap kitlelerini Amerikan elçiliklerini, Avrupa Birliği ülkelerinin ve Siyonist oluşumun elçiliklerini ve tüm Arap başkentlerindeki temsilciliklerini kuşatmaya çağırıyor. Bu çağrıyı dünyanın dört bir yanında halkımızla dayanışma içinde olan güçlere; saldırganlığa ve bu saldırganlığın ortakları olan Siyonist oluşumun, Amerikan yönetiminin ve Avrupalı güçlerin elçiliklerine karşı eylem ve mücadeleleri yükseltmeleri için de yapıyor.

Bu mücadele Filistinlilerin ve Arapların varoluş ve haysiyet mücadelesidir. Bu savaşta gönülsüz tutumlar kabul edilemez. Halkımız topraklarını, haklarını, Arap ulusunun onurunu ve varlığının özünü savunarak kararlı, gururlu ve dimdik ayakta kalacaktır.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi

17/10/2023

Birzeit Üniversitesi Öğretmenler ve İşçiler Sendikası: Hepimiz Filistinliyiz

0

Aşağıda okuyucularımızla Birzeit Üniversitesi Öğretmenler ve İşçiler Sendikası’nın 11 Ekim’de gerçekleştirdiği açıklamanın Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

2023, Filistinlilerin sömürgeci faşizmin karşısında cesurca durduğu ve evlerini, insanlığı ve yaşamı savunmak için haykırdığı yıl olarak tarihe geçecektir. Filistinliler bir halk olarak yüzyılı aşkın bir süredir yerleşimci sömürgeci şiddete göğüs germektedir. Bir halk olarak ayakta kaldık ve kalmaya da devam edeceğiz. Direnme hakkımızdan bahsetmemize gerek yok, çünkü bu bir hak değil, Filistinliler için bir var olma ve hayatta kalma biçimidir.

Siyonizm, yerleşimci devlet ve bu faşist ideolojinin bir ürünü olan tüm sömürgeci sistem artık hümanizm pelerininin altında sahte bir şekilde saklanamaz. Filistin’de, 2023’te, anlatma hakkımızı talep etmiyoruz. Anlatım yeteneğimiz hiçbir zaman elimizden alınmadı ve tüm tezahürleri ve biçimleriyle direnişin statik uluslararası hukuk kodlarının ön onayına ihtiyacı yok. Ezilenlerin kendi ezilmişlikleri üzerinde otorite talep etmesine gerek yoktur, tarihin devam eden olayları – bizim tarihimiz – bize bu otoriteyi sağlayan şeydir. Siyonizmin kanlı barbarlığını ifşa etme görevimizin olmadığını düşünüyoruz, faşist bir devlet ve acımasız bir ordu olarak eylemleri bu görevi üstlenmek için fazlasıyla yeterlidir. Bu anı kurbanlar olarak değil, onu hatırlayacak, kaydedecek, hayatta kalacak ve direnecek insanlar olarak kaydetmek bizim görevimizdir.

Tarihimiz bu eylemlerin hikayesini sadece sömürgeci vahşetin bir kaydı olarak değil, aynı zamanda yaşamak ve direnmek için cesur kararlılığımızın bir kaydı olarak da anlatacaktır. Biz hala Filistinli Araplar olarak topraklarımıza ve insanlığımıza bağlıyız – insanlığını kaybetmiş olanlara insanlığımızı kanıtlamaya gerek yok.

Yine de kendimize ve başkalarına Filistin’de işlenmiş ve işlenmekte olan suçları hatırlatmak faydalı olabilir – bu suçlar Siyonizm’in Filistin topraklarına ve halkına şiddet ve zorbalıkla girmesiyle başlamıştır. Bu liste uzundur ve basit bir şekilde özetlenemez, ancak ezilenlerin yanında durmayı, mücadelemizle dayanışmayı seçenler için, özgürlük ve kurtuluş fikrinden bahsederken bu noktaları aklınızda tutmanızı rica ediyoruz – şehitlerimizin kanına ve davamızın doğruluğuna karşı duyduğumuz görevle her zaman olduğu gibi başlarımız ve ruhlarımız yüksekte. Bu listeyi derlerken, “savaş suçları”, “soykırım”, “apartheid”, “suç” ve “insanlık dışı” gibi ifadelerin İsrail devletinin yaptıklarını ve yapmaya devam ettiklerini tanımlamak için uygun olmadığını ve acımasızca yetersiz kaldığını fark ettik:

  • İşgalci bir sömürgeci güç, acımasız işgali altındaki insanlara karşı meşru müdafaa hakkı iddia edemez. Medya her ne kadar aksini iddia etmeye çalışsa da, sömürgeci ile sömürgeleştirilen arasında ahlaki bir eşdeğerlik yoktur;
  • İsrail ordusu, Gazze’ye karşı yürüttüğü savaşta, her zaman olduğu gibi, evleri, hastaneleri, yetimhaneleri, oyun alanlarını, okulları, üniversiteleri, camileri, kiliseleri ve kamusal alanları savaşçı bir şekilde bombalayarak halkımızı doğrudan hedef almış ve mezarlıklardaki ölüler de dahil olmak üzere ellerinden gelen tüm Filistinlileri kasten öldürmüştür. Su hatlarının, elektrik motorlarının, acil durum hizmetlerinin ve diğer önemli hizmetlerin ve sivil tesislerin kesilmesi ve hedef alınması, Siyonistlerin “silahların saflığı” iddialarının ironisi altında daha da cüretkar hale gelen soykırımcı bir gücün eylemleridir: bu saflık açıkça sadece silahlarının her zaman tüm Filistinlilere karşı kullanıma hazır olduğu fikrini ifade etmektedir;
  • Zalimin suçları için mazlumu suçlamakta ısrar eden Siyonist medya yayınlarının (küresel olarak benimsenen) mutlak suçluluğu. Siyonistlerin mağduriyet iddialarındaki büyük ironi, Filistin’i Filistinlilerden temizleme hedeflerini gerçekleştiren orduları tarafından işlenen soykırımda ortaya çıkmaktadır. Her zaman trajik olsa da, bu suçlar Siyonizmin ayrılmaz bir parçasıdır ve yeni değildir; zira şu anda bile Filistinli mültecilerin katledilmesi ve yerlerinden edilmesine dünya seyirci kalmaya devam etmektedir;
  • İsrail siyasi söyleminin bariz ve cesur soykırımcı ırkçılığı: yerleşimci Siyonist politikacılar tarafından siyasi çizgilerin ötesinde Araplara yönelik pornografik ölüm çağrıları faşizmdir ve bu ideolojinin tarihini tanımlayan daha fazla soykırımcı şiddete ve yerleşimci sömürgeci faşizme destekten başka bir şey olarak tanımlanamaz;
  • Gazze hapishanesinin vahşice inşası, Gazze ablukası ve kuşatması şeklinde tüm bir nüfus için on altı yıllık bir hücre hapsi cezasının suç olarak dayatılmasıdır;
  • Dökülen tüm kanın mazlumların üzerine yıkıldığı ve yerleşimci sömürgeci işgal ve mülksüzleştirme suçlarının tamamen görmezden gelindiği direniş hakkının kendi kendini kriminalize etmesi de dahil olmak üzere direnişin kriminalize edilmesi;
  • Amerikan dayatmalarının baskıcı gücü altındaki Arap ve Müslüman rejimler de dahil olmak üzere tüm dünya tarafından sürdürülen akıl almaz sessizlik ve suç ortaklığı eylemi, soykırımı açıkça desteklemekte ya da yerleşimcilerin suçlarına sessiz tanıklık etmektedir;
  • Bütün bir halkın soykırıma uğratılmasında Amerika’nın en bariz suç ortaklığı. Siyonist ve Amerikan sömürgecileri, Arap rejimlerinin suç ortaklığıyla Filistin halkına karşı 21. yüzyılda faşizmi tanımlayan suçlar işlemiştir
  • Filistin ulusunun var olma, direnme, geri dönme ve kendi kaderini tayin etme gibi siyasi haklarının tamamen inkâr edilmesi süregelen tarihi bir suçtur;

Biz Filistinlilerin özgürlük hakkı vardır. Bu hak, hukuk kurallarının güvencesiz kelimelerinde yer alan bir hak değil, özgürlük için mücadele eden insanlık onurumuzdur. Filistin direnişi, Filistin’in yerleşimci sömürgeci işgalinin başından beri kriminalize edilmiştir. Direnişimiz gerilla savaşı taktiklerini kullandığına göre, şimdi biz mi zalim olduk? İsrail ordusu neyi başarmak için savaşıyor? Direniş savaşçılarına karşı koyamayan uçaklar, kuşatma altındaki Gazze’yi bombalayarak hiçbir şeyi ve her şeyi aynı anda hedef alıyor! Siyonistlerin topraklarımıza gelmesiyle başlayan soykırım savaşını boşuna mı sürdürmeye çalışıyorlar? 1948’in silinmesini tamamlamaya mı çalışıyorlar?

Tüm bildiklerimiz ve gördüklerimiz ışığında harekete geçmeli, adaleti ve insanlığı seçmeli ve sömürgeci alçalmanın baskısıyla mücadele etmeliyiz. Artık hepimiz Filistinliyiz ve hepimiz gerçek suçlulara karşı derhal harekete geçmeli ve bu canavar ve barbarca eylemleri karşısında çığlık atmalıyız. Siyonizm, Filistin’de soykırımcı bir yerleşimci projesidir. Sahte bir mitoloji üzerine inşa edilen ve Filistin’deki yerli halka karşı sürekli ve bitmek bilmeyen bir şiddetle ayakta duran bu devlet, bu şekilde görülmeli ve bu şekilde muamele görmelidir. Gerçek suçlular bu şekilde adlandırılmadıkça ve bu şekilde muamele görmedikçe – siyasi, akademik veya sosyal – özgürlükten bahsetmek sağır kulaklara düşer.

İşgal altındaki Filistin’de bizler ve tüm Filistinliler, kalemin kılıç üzerindeki zaferine dair şiirsel hayallere kapılmıyoruz, çünkü kılıç, ikiyüzlü uluslararası toplum ve emperyal tarihin kaderi tarafından hem kılıç (öldürme eylemini gerçekleştiren) hem de kalem (öldürme eylemlerini anlatan) üzerinde tekel kurma hakkı tanınan bir düşmanın ellerinde etimizi çok derinden kesti. İşgal altındaki Filistin’de çalışan entelektüeller ve akademisyenler olarak, böylesi kritik zamanlarda ne kadar beyhude olursa olsun kelimelerimizi kullanmak zorundayız. Ayrıca halkımızın cesur ruhuna, direnişimize, özgürlüğün zaferine ve devredilemez haklarımıza olan inancımız tamdır. Bu kritik ve acil tarihi kavşakta, üstesinden geleceğimizi biliyor ve ilan ediyoruz – adalet üstesinden gelecektir. Bizler sizin pasif kurbanlarınız değiliz, çılgın bir nefret ve kanlı şiddet ideolojisiyle hareket eden bir devlet tarafından öldürüldük, sakat bırakıldık ve yerimizden edildik ama susmayacağız. Direnişimiz bize ileriye giden yolu gösteriyor ve biz kararlıyız ve zafer kazanacağız.

11 Ekim 2023

Birzeit Üniversitesi Öğretmenler ve İşçiler Sendikası, İşgal Altındaki Filistin

Ücretlere yılda dört zam mümkün mü?

0

Seçimlerden sonra ekonominin başına getirilen Mehmet Şimşek yaptığı son açıklamalardan birinde vatandaşı enflasyona ezdirmeyeceklerini vurgulayarak gerekli önlemlerin alındığını söyledi. Ancak ekonomide uygulanan yeni programın hedefi ve sonuçları bunun pek doğru olmadığını göstermekte.

Bugüne kadar açıklanan her şeye rağmen yeni ekonomik programın bir IMF programı olduğunu daha önce gazetemizde yazmıştık. İktidar, seçimlerden önce uyguladığı politikalarla patronların tarihi kârlar elde etmesini sağlarken bizleri yoksulluğa sürüklemişti. Şimdi de 180 derece dönerek, Erdoğan’ın önderliğinde uygulanan ekonomi politikalarının sonucu olan krizi işçi ve emekçilerin sırtına yükleyerek aşmaya çalışıyorlar.

Peki, gerçekten düşük faiz uygulaması ile yaratılmış bu sefaletten tek kurtuluş yolu bu mu? TL’nin değer kazanması için bir süre daha derinleşecek yoksulluğa, alım gücünün düşmesine ve artan vergilere katlanmak zorunda mıyız?

Her şeyden önce şu gerçeğin açıkça söylenmesi gerekiyor: Eğer ekonomiyi düzeltmek için bugün uygulanan politikalar zorunlu ise bundan önce uygulanan politikaların ısrarcıları ve uygulayıcıları, içinde bulunduğumuz koşulların sorumlularıdır. Ve bugün bizi bu hale getirenlerle kurtaracağını söyleyenler aynı kişiler. Gerçekte, dün de bugün de tek bir amaçları var: sefaleti toplumun geniş kesimine yaymak ve patronların kârlarını artırmak.

Düşük faiz uygulamaları bizler için sefalet yaratırken şirketler için yüzde 1000’lere varan kârlara ve cirolara olanak sağlamıştı. Yoksulluk toplum genelinde yaygınlaştıkça zenginlik azınlığın elinde birikti. Bu zenginliğin kendisi ülkede yaşanan birçok ekonomik sorunun çözümü için kaynak olarak kullanılabilecekken iktidar ücretleri düşük tutarak ve vergileri artırarak yükü doğrudan işçi ve emekçilerin sırtına yükleyeceğini seçimlerin hemen ardından gösterdi. Anayasa Mahkemesi’nin MTV kararının iptalini reddetmesi, devletin bu saldırı politikalarını tüm kurumları ile şiddetle uygulayacağının bir sinyali. Oysa sefaleti derinleştirmeden, yaratılan zenginliği paylaşarak kaynak sağlanabilir. Türkiye’nin en zenginlerinden alınacak vergilerle toplumun tamamı için çok daha iyi koşullar sağlanabilir. Ancak Tek Adam rejimi her zaman olduğu gibi patronların çıkarları için herkesi sefalete sürüklüyor.

Bu sefaleti her maaş alımında tekrar tekrar hissediyoruz. Asgari ücrete yapılan ikinci zam daha ağustos maaşları alınmadan erimeye başlamıştı. Seçim sonrası yapılan açıklamada asgari ücret zammının yine yalnızca yeni yılda uygulanacağı söylenerek seçim öncesi başlatılan altı ayda bir zam uygulaması rafa kaldırıldı. O uygulama düşük faiz uygulamasının yarattığı hayat pahalılığına karşı hükümetin aldığı bir önlem olarak uygulamaya konulmuştu. Bu önleme rağmen açıklanan tüm veriler asgari ücretin yoksulluk sınırının altında olduğunu gösteriyor ve artmakta olan enflasyon göz önünde bulundurulduğunda her ay alım gücünün erimekte olduğu ortada. Peki buna bir çözüm yok mu?

Asgari ücrete yılda iki kez zam yapılması, ücret zamlarının yılda bir değil de daha farklı periyotlarla da yapılabileceğinin bir göstergesi. Kriz koşulları arttıkça bir seçim stratejisi olarak bu uygulamaya geçilmesi, Cumhur İttifakı’nın seçim zaferi sonrası kenara kaldırıldı. Ücretler, çalışanların ihtiyaçlarını karşılamak için değil, patronların çıkarları hesaba katılarak belirlenmeye devam etmekte. Tarihi kârlar elde etmelerine rağmen yoksulluk sınırının altında kalan maaşların kendilerini zorladığını ve “çalışma barışı” için ücretlerin yoksulluk sınırı altında kalması gerektiğini ilan eden patronlar, aynı zamanda, tüm ücretleri asgari ücret bandına yaklaştırarak gelir düzeylerindeki uçurumun açılmasına neden olmaktalar.

Bu uçurumun kapanması ve insanca bir yaşamın olanaklı olması için en başta yapılması gereken asgari ücretin yoksulluk sınırı üzerine çıkarılması olmalı. Ayrıca artan hayat pahalılığına karşı tüm ücretler üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılmalı. Bunun imkânsız olduğunu iddia edenler daha önce yılda iki kere zam olamayacağını da söylüyorlardı. Oysa iktidar kendi uzun vadeli çıkarı için bunun bir kanun olmadığını ve ücretlerin belirlenmesinde değişikliğe gidilebileceğini bize gösterdi. Şimdi mesele bu değişikliği bizim örgütlü mücadelemiz ile kendi çıkarlarımız için yapabilmemiz.

Bu yıl asgari ücret görüşmeleri ile birlikte metal işçilerinin toplu sözleşmeleri de gerçekleşecek. Bizim önümüzdeki en temel görevlerden biri, başta toplu iş sözleşmelerine üç ayda bir enflasyon zammını koymak. Ayrıca bu talebi bir yasa haline getirmek için mücadele vermek olmalı.

Hepimiz yaşamak için çalışıyoruz. Güvencesiz ve uzun çalışmaların sonunda elimize geçen yalnızca sefalet oluyor. Buna mecbur değiliz! Her iktidarın işi insanca bir yaşamı olanaklı kılmak olmalı. Cumhur İttifakı, bırakın iyi bir yaşamı, bizleri daha da sefalete sürüklemek için her türlü baskı ve şiddeti kullanıyor. Belli ki eğer mücadele etmezsek önümüzdeki günlerde daha çok çalışacak ve daha büyük bir sefaletin içine gireceğiz. Öyle ise biz de daha iyi ücretler, daha iyi çalışma koşulları için örgütlenmeliyiz. Mevcut iktidarlar insanca bir yaşamı sağlayamıyorsa bunu örgütlülüğümüzle biz inşa etmeliyiz.

El Ehli Hastanesi Katliamı’nı lanetliyoruz! Siyonist İsrail’le ilişkileri kesin! Filistin Direnişi’ne tam destek!

0

Siyonist devlet bu akşam saat 20.00 sularında, içinde doktorların, hemşirelerin, sivil görevlilerin, hastaların, yaralıların, çocukların, yaşlı kadın ve erkeklerin olduğu El Ehli Hastanesi’ni havadan bombaladı. Filistin Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı ilk verilere göre can kaybı 800’ün üzerinde.

Filistin’in işgal altındaki bütün köşelerinde, Batı Şeria’da ve Gazze’de Nazi İsrail devletinin soykırımcı ve ırkçı saldırganlıkları hız kesmeden sürüyor. Batı Şeria’da Filistinliler ve işgal altındaki Filistin’de de İsrail “vatandaşı” Araplar ırkçı kolluk kuvvetleri tarafından tutuklanıyorlar. Gazze’de su, gıda, yakıt ve ilaç yok. Gazze’nin kahraman doktorları, Siyonist devletin saldırılarında yaralananları anestezi ve ağrı kesiciler olmadan tedavi ediyor. İsrailli yerleşimciler havaalanlarında kuyruklar oluştururken, Filistinliler bombaların patlayıcı insafına bırakılmış olan evlerini terk etmeyi reddediyorlar.

Bu esnada Filistin direnişi geri çekilmiş değil. İsrail işgali altındaki şehirlere direniş güçlerinin saldırıları sürüyor. Teknik ve teknolojik olarak tepeden tırnağa teçhizatlı olan, emperyalist ülkeler tarafından ekonomik ve askerî yardımlara boğulan işgalci ordusu ve istihbarat servisi, 7 Ekim’de aldığı yüz kızartıcı yenilginin travmasını üzerinden atabilmiş değil. 7 Ekim sabahı 48 saat içinde kara harekatına başlayacağını duyuran Siyonist ordu, aradan geçen 10 günün ardından henüz kendi sözde başkentinde dahi duruma bütün yönleriyle hakim olamıyor.

ABD emperyalizminin onyıllar boyunca içinden çıkamadığı Vietnam Sendromu’nun bütün belirtileri, korsan devlet İsrail’in beti benzi atmış suretinden okunuyor. ABD ve Avrupa emperyalizmlerinin genelkurmayları, dış işleri ve savunma bakanları, hastayı ellerinde reçetelerle ziyaret ediyorlar ancak fayda etmiyor. Hiçbir ekonomik yardım paketi, hiçbir uçak gemisi, hiçbir bomba, hiçbir diplomatik hile, hiçbir medya yalanı hastayı iyileştiremiyor.

17 Ekim 2023 tarihinde Siyonist devlet tarafından işlenmiş olan tarihsel savaş suçu, İsrail’in çaresizliğinin ve korkaklığının bir göstergesidir. Bu savaş suçu, İsrail’in 1948’deki kuruluşundan bu yana hayata geçirdiği etnik temizlik politikasının bir parçasıdır. Bu savaş suçu, İsrail’in soykırımcı politikası çerçevesinde bir anomali değil, normdur; istisna değil, kuraldır. 

Filistinli direnişçilerle sahada yüz yüze gelmekten korkan düşman, Filistinlileri havadan bombalayarak onları korkutmaya, yıldırmaya ve vazgeçirmeye çalışıyor. Ve bunu yapamayınca da işlediği suçların kapsamını genişletmekten başka yol bulamıyor.

7 Ekim sabahı, Filistin direnişinin haklı ve meşru saldırısı başladıktan birkaç dakika sonra, bu şiddet karşısında şoke olmuş gibi davranan emperyalist ikiyüzlüler nerede? İçindeki yüzlerce insana mezar olan bir hastanenin vurulmasını kınayan Washington, Londra, Brüksel ve Paris merkezli hükümet protestoları nerede? Bu hükümetlerin, Filistinlilerin direnişini “terörizm” manşetleriyle dünyaya duyuran gazeteleri nerede?

Onların hepsi sessiz çünkü onların hepsi bu kirli savaş suçunun ortaklarılar. Onların hepsi sessiz çünkü onların hepsi Gazze Soykırımı’nın bir sonraki adımını planlıyorlar. Onların hepsi sessiz çünkü onlar, söz konusu Filistinlilerin direnişi olunca başvurdukları ahlaki mülahazaları, Siyonizmin imha savaşına uygulamaktan yana değiller. Onların hepsi sessiz çünkü onlar, Siyonizmin savaş suçlarını gizleme uğraşında Hamas’ı bir incir yaprağı olarak kullanmak istediler ancak şu an kral çıplak!

İşçi Demokrasisi Partisi olarak Siyonist devletin El Ehli Hastanesi’nde gerçekleştirdiği katliamı, tarihsel bir savaş suçu olarak lanetliyoruz. Filistin direnişine koşulsuz destek verdiğimizi bir kere daha yineliyoruz ve 15 Ekim’de, aramızdaki siyasal farklılıklar ne denli büyük olsa da, Filistin direnişini sahiplenen ve onunla dayanışma içinde olan bütün güçlere yaptığımız çağrıyı bir kere daha yapıyoruz: Gazze’deki soykırım planını durdurmak, Filistin halkının canını ve topraklarını, Siyonizmin katliam ve işgal planları karşısında tavizsiz bir şekilde korumak için derhal birlikte seferber olalım.

Tek devletli çözümün ve intifadanın safına!

Kahrolsun Siyonist İsrail devleti, yaşasın Filistin halkının intifadası!

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

Siyonist İsrail’le bütün ilişkileri kesin!

İsrail’e silah sevkiyatına son!

Yaşasın nehirden denize laik, ırkçı olmayan, birleşik Filistin!

Filistin sendikalarından acil eylem çağrısı

0

Tüm suç ortaklığına son verin, İsrail’i silahlandırmayı durdurun!

İsrail, sürekli bombardımana maruz bıraktığı 1,1 milyon Filistinlinin Gazze’nin kuzeyini tahliye etmesini talep etti. Bu zalim hamle, İsrail’in, ABD ve Avrupa devletlerinin çoğunluğunun tereddütsüz desteği ve aktif katılımıyla gerçekleştirdiği Gazze’deki 2,3 milyon Filistinliye karşı benzeri görülmemiş ve acımasız katliamlar gerçekleştirme ve burayı tamamen etnik temizliğe uğratma planının bir parçası. Cumartesi gününden bu yana İsrail, Gazze’yi hiçbir ayrım gözetmeksizin ve yoğun bir şekilde bombaladı; yakıtı, elektriği, suyu, gıdayı ve tıbbi malzemeleri kesti. İsrail, 724’ü çocuk olmak üzere 2.600’den fazla Filistinliyi öldürdü, mahalleleri yerle bir etti, aileleri yok etti ve 10.000’den fazla insanı yaraladı. Bazı uluslararası hukuk uzmanları İsrail’in soykırım eylemlerine karşı uyarılarda bulunmaya başladı.

Diğer yerlerde İsrail’in aşırı sağ hükümeti, Filistinlilere karşı artan saldırıları ve pogromları kolaylaştırmak için Filistin’in 1948’deki topraklarında ve işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan aşırılıkçı yerleşimcilere 10.000’den fazla tüfek dağıttı. İsrail’in eylemleri, katliamları ve söylemleri, onun uzun zamandır vaat ettiği ikinci Nakba’yı gerçekleştirme, mümkün olduğu kadar çok Filistinliyi sürgün etme ve Filistinlilerin ebedi olarak boyun eğdirildiği bir ‘Yeni Ortadoğu’ yaratma niyetine işaret ediyor.

Batılı devletlerin tepkisi, uluslararası hukuka göstermelik bir selam bile vermeden, İsrail Devleti’ne tam ve eksiksiz destek oldu. Bu, İsrail’in dokunulmazlığını güçlendirdi ve ona soykırım savaşını sınırsız bir şekilde yürütme konusunda tam yetki verdi. Batılı devletler diplomatik desteğin ötesinde İsrail’e silah sağlıyor ve İsrail silah şirketlerinin kendi sınırları içindeki operasyonlarına onay veriyor.

İsrail askeri seferberliğini artırırken, Filistinli sendikalar uluslararası meslektaşlarımıza ve vicdan sahibi tüm insanlara, İsrail’in suçlarıyla her türlü suç ortaklığına son vermeleri, en acil olarak İsrail ile silah ticaretinin yanı sıra tüm finansmanın ve askeri araştırmaların durdurulması için çağrıda bulunuyor. Şimdi harekete geçme zamanı; Filistinlilerin hayatları tehlikede.

Bu acil öneme sahip, soykırıma varan durum ancak Filistin halkıyla küresel dayanışmanın kitlesel olarak artmasıyla önlenebilir ve bu, İsrail savaş makinesini dizginleyebilir. İsrail devletinin ve ablukanın altyapısında yer alan şirketlerin silahlanmasını önlemek için dünyanın neresinde olursanız olun acilen harekete geçmenizi istiyoruz. İtalya, Güney Afrika ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sendikaların daha önceki seferberliklerinden, İtalya’nın 1930’larda Etiyopya’yı işgaline ve 1970’lerde Şili’deki faşist diktatörlüğe karşı yapılan ve küresel dayanışmanın sömürgeci vahşetin boyutunu sınırlandırdığı başka yerlerdeki benzer uluslararası seferberliklerden ilham alıyoruz.

İlgili sektörlerdeki sendikalara çağrıda bulunuyoruz:

1. İsrail’e yönelik silah üretimini reddedin.

2. İsrail’e silah nakliyatını reddedin.

3. Sendikalarda bu yönde kararlar alınmasını sağlayın.

4. Özellikle kurumunuzla sözleşmeleri varsa, İsrail’in acımasız ve yasa dışı kuşatmasının uygulanmasına karışan suç ortağı şirketlere karşı harekete geçin.

5. Hükümetlere İsrail ile tüm askeri ticareti durdurmaları yönünde baskı yapın. ABD örneğinde, İsrail’e finansman sağlanmasına karşı çıkın.

Filistin halkıyla her türlü dayanışmayı yasaklama ve susturma girişimlerini gördüğümüz için bu çağrıyı yapıyoruz. Sendikaların geçmişte yaptığı gibi bugün de adaletsizlik karşısında sesini yükseltmesini ve harekete geçmesini istiyoruz. Filistin için adalet ve kurtuluş mücadelesinin sadece bölgesel ve küresel olarak belirlenmiş bir mücadele olmadığı inancıyla bu çağrıyı yapıyoruz. Bu, dünyanın tüm mülksüzleştirilmiş ve sömürülen halklarının kurtuluşu için bir kaldıraçtır.

Filistin Genel Sendikalar Federasyonu, Gazze

Kamu Hizmeti ve Meslek Erbabları Genel Birliği

Belediye Çalışanları Genel Sendikası

Anaokulu Çalışanları Genel Sendikası

Petrokimya İşçileri Genel Sendikası

Tarım İşçileri Genel Sendikası

Filistin Kadın Komiteleri Birliği

Medya ve Matbaa Çalışanları Genel Sendikası

Filistin Genel Sendikalar Federasyonu (PGFTU)

Filistinli Öğretmenler Genel Birliği

Filistinli Kadınlar Genel Birliği

Filistinli Mühendisler Genel Birliği

Filistin Muhasebeciler Derneği

Meslek Odaları Birliği, Kudüs

Filistin Diş Hekimleri Birliği – Kudüs Şubesi

Filistin Eczacılar Birliği – Kudüs Şubesi

Tabipler Birliği – Kudüs Şubesi

Mühendisler Birliği – Kudüs Şubesi

Ziraat Mühendisleri Birliği – Kudüs Şubesi

Veterinerler Sendikası – Kudüs Şubesi

Filistinli Gazeteciler Sendikası

Filistin Barolar Birliği

Filistin Hemşirelik ve Ebelik Derneği

Anaokulu Çalışanları Sendikası

Filistin Posta Hizmetleri İşçileri Sendikası

Filistin Üniversiteleri Profesörleri ve Çalışanları Birlikleri Federasyonu

Bağımsız Sendikalar Genel Federasyonu, Filistin

Filistin Yeni Sendikalar Federasyonu

Filistin Yazarlar Genel Birliği

Filistin Müteahhitler Birliği

Sağlık Çalışanları Sendikaları Federasyonu

Filistin Psikologlar ve Sosyal Hizmet Uzmanları Birliği

Onların Filistin davası, bizim Filistin davamız

0

Filistin direnişinin 7 Ekim Cumartesi günü başlattığı “Aksa Tufanı” adlı meşru saldırının ardından Siyonist İsrail Gazze’yi günlerdir bombardıman altına aldı ve adeta bir soykırım planı çerçevesinde hareket ediyor. Emperyalist güçlerin soykırımcı İsrail’e desteğine ve Filistin yanlısı eylemleri engelleme çabasına rağmen dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de Filistin’le dayanışma eylemleri gerçekleşti. Bu yazıda bahsedeceğim eylemse bu eylemlerden oldukça farklı çünkü eylem iktidara yakınlığıyla bilinen ve bileşenleri arasında Ensar Vakfı, TÜRGEV, TÜGVA, Deniz Feneri Derneği gibi dernek ve vakıfların bulunduğu Milli İrade Platformu tarafından organize edildi. Filistin’den Türkiye’ye okumaya gelmiş arkadaşlarla takip ettiğim yürüyüş boyunca dikkatimi çekenleri ve gözlemlerimi elimden geldiğince sizlerle paylaşacağım.

14 Ekim Cumartesi günü öğlen saatlerinde İşçi Emekçi Birliği’nin çağrısıyla İsrail Konsolosluğu önünde gerçekleşen eylemde tanıştığım Filistinli öğrencilerle eylemin ardından uzunca bir süre Gazze’deki durum üzerine konuştuk, yıkımın büyüklüğünü ve yakınlarına dair kaygılarını dile getirdiler. Sonrasında Beyazıt’ta da bir eylem olacağını duyduklarını ve oraya da katılacaklarını söylediler. Ben de hem onlarla daha fazla vakit geçirmek ve dayanışmak hem de yürüyüşü gözlemlemek adına eşlik etmeye karar verdim.

Beyazıt’a henüz yürürken birkaç saat önce yaptığımız eylemden oldukça farklı bir tabloyla karşılaşacağımız kendini belli etti. Birkaç saat önce katıldığımız eylem sona erdiğinde sivil polisler tarafından takip edilmiş ve Filistin bayrağını kapatarak alanı terk etmemiz istenmişken burada insanlar Filistin bayraklarıyla rahatça dolaşabiliyor ve polis kimseyi taciz etmiyordu.

Yürüyüş alanına girer girmez rahatlıkla binlerle ifade edebileceğim bir kalabalık olduğunu gözlemledim. Yürüyüş alanının girişinde eylem sorumluları Türkiye ve Filistin bayraklarını birlikte dağıtıyordu. Beyazıt meydanındaki bekleyiş ve yürüyüş boyunca defalarca kez sloganlar atıldı. Bu sloganların başını tekbir vb. dini referanslı sloganlar çekiyordu. Filistinlilerin çok büyük kısmı Müslüman ve Arap olsa da eylemi birlikte takip ettiğim arkadaşlar Filistin meselesinin dini bir sorun olmadığını, bir toprak sorunu olduğunu yani topraklarının Siyonistler tarafından işgal altında olduğunu ifade etti. 

İktidar yanlısı kurumlar tarafından düzenlenen eyleme Bilal Erdoğan, Süleyman Soylu, Mustafa Şentop ve Selçuk Bayraktar gibi isimler de katılmıştı. Yürüyüşte içi boş hamasi sloganlar dışında pek bir şey gördüğümü söyleyemem. Örneğin “Dişe diş kana kan, intikam intikam!”, “İstanbul’dan Gazze’ye direnişe bin selam” gibi sloganlar çokça kez atıldı ama Filistin direnişinin acil ihtiyaçları ve taleplerine dair neredeyse hiçbir şey söylenmedi. Defalarca “Katil İsrail, Filistin’den defol!” sloganları atıldı ve direnişe selamlar gönderildi fakat Filistin direnişinin temel talepleri gözardı edildi. Direnişin özellikle diğer ülke halklarının dayanışmasından beklediği İsrail’le askeri, diplomatik, ticari, akademik ve kültürel bütün ilişkilerin sonlandırılması talebi yürüyüş boyunca dillendirilmedi. Ben de eylem boyunca özellikle bu vurguya kulak kesilmiştim fakat İsrail’le ilişkilerini gün geçtikçe normalleştiren, sürekli bir biçimde iki ülke arasındaki ticari hacmi artırmaya çalışan ve siyasi ilişkileri normalleştiren hükümete karşı bir söz söylenmedi. Belki de hükümet yetkililerinin ve milletvekillerinin katıldığı bir yürüyüşten böylesi bir politik çerçeve beklemek de abes olacaktır. Ne de olsa bir hükümetin kendi kendine basınç oluşturması düşünülemez. İsterlerse çok övündükleri Cumhurbaşkanlığı sistemi sayesinde bir gece kararnamesiyle İsrail’le ilişkileri kesebilirler. Fakat anladığım kadarıyla niyetleri Filistin’le gerçek bir dayanışma örmek ve direnişin talepleri ekseninde seferber olmak değil meseleyi iç politika malzemesi yapmak.

Yürüyüşün bir noktasında Filistinli arkadaşım artık dayanamayıp “Nehirden Denize Özgür Filistin!” diye, konuşmakta zorlandığı Türkçesiyle, slogan atmaya başladı. O esnada onun öfkesine şahit olmak çok ilginçti çünkü öfkesi sadece Siyonist İsrail’e karşı değil, yürüyüşü düzenleyenlere de yöneliyor gibiydi. Sloganın hemen ardından konuştuğumda bir kere bile Filistin’in özgürlüğünü talep etmediklerinden dert yandı ve bu yüzden bu sloganı attığını söyledi. Eylemin ardından basın metnine baktığımda da bir Filistin devletinin kurulması talebi yer alsa da İsrail’in durumunun belirsiz bırakıldığını gördüm. Nehirden denize özgür bir Filistin talebinin mi yoksa bir tür iki devletli çözümün mü önerildiği sanki kasten muğlak bırakılmak istenmişti. Ya da böyle bir muğlaklık bir şeyleri gizlemek adına tercih edilmişti.

Belli bir süre sonra Filistinli arkadaşlar eylemden çıkmak istediğini söyledi ve birlikte ayrıldık. İlk gözlemlerini sorduğumda cevapları oldukça keskin ve duruydu. İlk eylemle bu eylemi kıyasladıklarında ilk eylemin Filistin direnişinin taleplerine ve ihtiyaçlarına çok daha odaklı ve onu merkeze alan politik bir eylem olduğunu, ikincisininse belli açılardan anlamlı olsa da oldukça yetersiz olduğunu söylediler. İktidar eliyle örgütlenen yürüyüşe katılan insanların samimi olduğunu düşünseler de ortamda bir tür kendini tatmin etme gayesi gördüklerini söylediler ve bu yüzden daha da çaresiz hissettiklerini dile getirdiler. Özellikle Türkiye’nin İsrail’le bütün ilişkilerini kesmesini beklediklerini ve bu talebin hiç yer bulmadığını, bunun yerine sürekli içi boş sloganlar atıldığını ifade ettiler.

Yine eylem sonrasında bir başka Filistinli arkadaşla sosyalist partilerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin Filistin konusunda kitleleri seferber etmek için daha fazla uğraşması gerektiğini konuştuk. Aksi takdirde Türkiye’deki Filistinlilerin de, memleketlerinde ölüm kalım savaşı Gazzelilerin de Erdoğan rejiminin dayanışma yalanlarına inanmalarının mümkün olduğunda ortaklaştık. Filistin halkı yıllardan beri o kadar yalnız bırakılmış durumda ki sembolik dayanışma mesajları bile onlar için çok şey ifade ediyor ve bunun karşısına devrimciler olarak gerçek bir dayanışmayı inşa etmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde Filistinlilerle gerici rejimlerin ikiyüzlü dayanışma gösterilerini teşhir edebilir ve gerçek bir enternasyonalist hattı hayata geçirebiliriz. 

Türkiye entelijansiyasının Filistin sorunundaki düşünsel sefaleti

0

7 Ekim günü gazeteci Fatih Altaylı, İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Rami Hatan ile 11 dakikalık bir röportaj gerçekleştirdi. Altaylı 11 dakika boyunca, Hamas’ın sivillere yönelik saldırılarını üzerine basa basa eleştirirken, bu 11 dakika boyunca Hatan’a İsrail güvenlik güçlerinin ve faşist yerleşimcilerinin sivillere dönük işlediği katliamlarla ilgili hiçbir soru sormadı; Altaylı Hatan’a İsrail ordusunun tarihsel ve güncel birçok savaş suçunu kınayıp kınamadığını sormadı; Altaylı Hatan’a İsrail hukukunun barbarlık anlamına gelen ırkçı uygulamaları ve bir soykırıma doğru ilerleyen Gazze Ablukası’na dair hiçbir soru sormadı.

9 Ekim günü gazeteci Nevşin Mengü ise, kendi Youtube kanalında yaptığı yayın sırasında, şu sözleri sarf etti ve Filistin halkının varlığını doğrudan doğruya inkar etti:

“Bakın, bunu kimse söylemez ama Filistin meselesinin temelinde şu gerçek vardır:  Filistinlilik diye bir olgu oluşa gelmedi. Yoktur yani Filistinlilik diye bir şey. Bir milli bilinç, bir milli şuur… Bir Filistinlilik meselesi yoktur.”

Oğuzhan Uğur’un Mevzular Açık Mikrofon programına katılan jeolog Celal Şengör ise, 1948’e dek Filistinlilerin “toprak satıp satmadığının” sorulması üzerine “Büyük ölçüde toprak satılmıştır. Satılmadı diyen zır cahillerdir.” yanıtını verirken, aynı programda bulunan tarihçi İlber Ortaylı da “Eskiden Filistinli demek arazi satıp yaşayan insan demekti. İki harp arası Filistinli tipi arazi satar, sattıkça Beyrut’ta yer, harcardı.” yorumunda bulundu. Böylece alanlarının önde gelen iki ismi olan Şengör ile Ortaylı, 20. yüzyılın ilk yarısındaki Filistinli toprak sahiplerinin rant üzerinden servet kazanma girişimlerinin (o da oldukça kısmî ve sınırlı), bugün Filistin halkının mahkum edildiği soykırımın mazereti olarak kullanılması yönündeki alçak girişime, hiçbir muhalefet sergilemediler.

Bir süre önce Türkiye’de tutsak olan, daha sonra Merkel ile Erdoğan arasındaki özel bir anlaşmayla serbest bırakılan gazeteci Deniz Yücel ise sosyal medya platformu X’ten “ İsrail’e, devletine ve insanlarına yaşam hakkı tanımayan” çizgiyi ve Türkiye İşçi Partisi’nin konuya ilişkin açıklamasında “75 yıllık siyonist işgalden” söz edilmesini eleştirdi. Yücel’in pozisyonu, herhangi bir Siyonist ırkçının ideolojik dünyasının sınırlarını aşmıyor: Yücel de İsrail Nazizmi’nin, Filistin halkını soykırımdan geçirmesinin bir taraftarı.

Bu örnekler çoğaltılabilir ancak gerek yok. Önemli olan şudur: Türkiye’de kendi alanlarında öne çıkmış birçok aydın, entelektüel, bilim insanı ve gazeteci, 20. yüzyıldan 21. yüzyıla miras kalmış olan tek Nazi devletinin ve bu devletin uyguladığı sistematik ırkçı ve işgalci politikaların karşısında, en sıradan ve basit siyasal dayanışma refleksini dahi gösterememiştir.

İsrail’in soykırımcı katliamlarının arkasında hizaya giren her entelektüel, aslında kendi uzmanlık alanına, mesleğine ve disiplinine ihanet ediyor. Mesela İlber Ortaylı, Filistinlilerin topraklarının işgal edilmesini haklı göstermek için kullanılan ırkçı bir tarih yalanının ve tarihin Siyonist revizyonizminin arkasında durarak, 21. yüzyılın en büyük tarihsel tahrifat ekollerinden birisinin katılımcısı ve destekçisi halini aldı. Ortaylı, kendi duruşuyla Siyonist tarihsel falsifikasyon ekolü arasına hiçbir sınır çizmedi; tarihin, bir bilim dalı olarak, ırkçı ve işgalci hedefler uğruna çarpıtılması ve kullanılması karşısında hiçbir itiraz geliştirmedi.

Benze şekilde Şengör de, insanlığın mevcut sorunlarından kurtuluşunun adresi olarak gösterdiği bilimin, İsrail devleti tarafından insanlığın bir kısmının yok edilmesi ve ayrımcılığa uğraması için kullanılmasına herhangi bir şekilde ses çıkarmadı. Çok yüksek ihtimalle Şengör, Tel Aviv’in, devletin resmî şeriatçı görüşlerini, yani “vaat edilen kutsal topraklar” zırvasını (!) meşrulaştırmak ve tarihi revize etmek için jeolojik ve arkeolojik bulguları nasıl çarpıttığını yakından biliyor. İsrail devleti, son 2000 senedir üzerinde yaşamadığı toprakları işgal altında tutmasını meşrulaştırmak uğruna, arkeolojik ve jeolojik bulguları, müzelerinde “İsrail Dönemi”, “İbrani Dönem” gibi suni ve yanlış tarihsel çağlar başlığı altında tanıtıyor. Şengör, kendi alanında böylesine bir entelektüel şarlatanlığın Filistinli Arapların öldürülmesini meşrulaştırmak için kullanılması karşısında rahatsızlık hissetmiyor.

Siyonizme karşı asgari düzeyde dahi olsa siyasal bir itiraz geliştiremeyen entelektüellerin bu durumu, söz konusu olan gazeteciler ve gazetecilik olunca, daha da ağırlaşıyor.

İsrail’in Nazi medyası ve Batı emperyalizminin kara propaganda makineleri, 7 Ekim günü Filistin Direnişi’nin haklı saldırısı başladığından bu yana, sayısız yalan üretti. Bu sistematik yalan üretimi öyle bir noktaya ulaştı ki, ABD başkanı Biden’ın ağzından dahi yankılandı. Bu yalanların neler olduklarını burada tekrarlayarak, Gazete Nisan’ı Siyonizmin kirli, çarpık ve yoz iddialarının daha da yayıldığı bir basın organına dönüştürmeye gerek yok.

Türkiye rejimine “muhalif” gazeteciler olarak (dolayısıyla da Beştepe’nin güdümündeki medyaya karşı “doğru haber” ve “özgür basın” ilkelerini temsil ettikleri iddiasında olan) Altaylı, Mengü ve Yücel, İsrail Nazizmi ile Batı emperyalizminin kurguladığı, hiçbir kaynağa dayanmayan ve sahadaki aktarımlar ve kurumlar tarafından defalarca çürütülmüş olan bu yalanlar hakkında hiçbir eleştirel tutum almadı. Bu yalanların yalan olduklarını gündeme dahi getirmediler.

Ancak dahası da var.

Bu gazeteciler, hepsi de büyük bir şevkle Filistinlilerin “terörizmini” liberal hezeyanlarla yererken, neden 7 Ekim ile 10 Ekim tarihleri arasında, İsrail’in Gazze’yi havadan korkakça bombalamasının neticesinde 6 Filistinli gazetecinin soğukkanlılıkla katledilmesini bir kere dahi protesto etmedi?

Bu isimler, 11 Mayıs 2022’de Al Jazeera muhabiriŞirin Ebu Akile’nin, İsrail Savunma Kuvvetleri ismini kullanan işgal güçleri tarafından kafasından vurularak infaz etmiş olması karşısında, neden Filistinlilerin “terör eylemleri” karşısında hissettiklerine benzer tiksinti duyguları hissetmemektedir?

Türkiye’nin beyin takımının bir kısmı, 21. yüzyılın en ciddi ve örgütlü ırkçı suçları ile bu ırkçı suçlara maruz kalanların meşru müdafaa kapsamındaki fiziksel cevaplarını aynı siyasal kategorinin içinde değerlendirmeyi, demokratik ilkelere bağlılık olarak görebilir. Ancak bu yalnızca onların demokratik ilkelerden hiçbir şey anlamadıklarını gösterir. Soykırım, abluka, savaş suçları, etnik temizlik ve ırkçı yasalar demokratik haklar kapsamında değildir; soykırıma, ablukaya, savaş suçlarına, etnik temizliğe ve ırkçı yasalara karşı bütün araçlarla mücadele etmek demokratik haklar kapsamındadır. Politikada bu basit ayrımın ayırdına varmayan ve bu meşru ayrımı gözardı ederek ezen ile ezilenin eylemlerini birbirlerine eşitleyen bir kafa emekçisinin veya aydının, insanlığın diğer kültürel ve entelektüel birikim alanlarından herhangi birisine niteliksel bir katkı sunabilmesi bir hayli zordur. Çünkü o zaten, bütün bu kültürel ve entelektüel birikimi belirleyen biricik bilimde, politikada sınıfta kalmıştır.

İktidarın yoksullukla mücadele planının yeni adı aileyi güçlendirmek(!)

0

Derinleşen ekonomik kriz ve yarattığı ağır sosyal yıkım, toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle kadınların tüm bu koşullardan daha eşitsiz bir şekilde etkilenmelerine sebep oluyor. Bilhassa kriz dönemlerinde kadınlar çocuk bakımı ve “aile geçindirmemesi” bahane edilerek işten çıkarma listelerinin başında yer alıyor.

TÜİK verilerine göre 2022’de işgücüne dahil olmayan 30,5 milyon kişinin yüzde 70’ini kadınlar oluşturuyor ve Türkiye OECD ülkeleri içinde açık ara en düşük orana sahip. Temmuz ayı itibarıyla işsiz kadın sayısı 1,5 milyon olarak açıklansa da iş bulma ümidini kaybeden veya çalışabilir durumda olup iş aramayan 2 milyon kadın daha söz konusu. Son 3 çeyrekte bu sayı artarken genç kadın işsizliği ise son 15 yılda yüzde 40 ile zirveyi gördü.

Tüm bu sosyal politik yıkım karşısında AKP şaşırtmayacak bir biçimde ailenin elden gittiği yaygarasını koparıyor. Erdoğan, tüm kurumları aile müessesinin korunmasına davet ediyor. 81 ilde aile çalıştayları düzenleniyor. “Aileyi güçlendirmek, toplumsal değerleri korumak” amacıyla düzenlenen aile çalıştayları “iş ve aile yaşamının uyumlaştırılmasına yönelik geliştirilebilecek politikalar ve ailenin korunmasına ilişkin çalışmaları” masaya yatırıyor. İstanbul Sözleşmesi’ne, nafaka hakkına, 6284’e saldırıların, lgbti+ düşmanlığının ardından aile çalıştayları düzenlenmesi tesadüf müdür? Bizce hayır.

Zira aile; kadınların emeğinin gasp edildiği, evde harcadığı karşılıksız emeğin güçlendirildiği bir yer. Artan yoksulluğun psikolojik ve maddi yükünü kadınların ev içinde yüklenmesi istenir. Artan yoksullukla birlikte kadınların ev içi emek yükü katlanarak artar. Bilhassa büyük şehirlerde yaşama masrafını karşılayamayan pek çok aile şu dönemde şehirleri terk etmekte. Göç edilen şehirde iş bulmak, bir kadın için erkeğe göre oldukça zor. Ayrıca göç nedeniyle evdeki bakım yükü artıyor, çocukları yeni okullara yerleştirmeden yeni koşullara maaile adapte olmak kadının görevi oluyor. Ev ekonomisinin idaresi kadına yüklendiği için bu durum kadınlar açısından birçok sorunu beraberinde getiriyor. Temel gıda ve yaşamsal ürünlerdeki yüksek zamlar karşısında kadınların ana gündemi evi nasıl döndürecekleri ve tencerenin nasıl kaynayacağı noktasında kilitleniyor. Evin geçimini sağlamak için kadınlar kendi ihtiyaçlarını karşılamada dahi fedakârlık yapmak zorunda kalıyor. Buna isyan etmek başlı başına kadınları şiddetin hedefi haline getiriyor. Öte taraftan patriyarkal kapitalist sistemde kadınların formel işlere erişimi çeşitli sebeplerle engellendiğinden kadınlar güvencesiz ve esnek işlere yönelmek durumunda bırakılıyor.

Mücadele ederek kazandığımız İstanbul Sözleşmesi’nden “Aileler dağılıyor, lgbti+ olmak özendiriliyor” yaygarası ile çıkan iktidar, kadınları şiddet dolu ilişkilere mahkûm etmek ve boşanmaları engellemek için nafaka hakkını gasp etmeye çalışıyor. Şimdi ise amaç; aileyi güçlendirme adı altında kadınların var olan koşullara itiraz etmelerini engellemek, bu yükün altında daha fazla ezilmelerine neden olarak sosyal yıkımı sürdürülebilir kılmak, lgbti+lar üzerinden nefret söylemi geliştirerek toplumsal mücadeleleri marjinalize etmek ve milliyetçi muhafazakâr kitlesini bir arada tutmaya çalışmak. İşte bu nedenle ailenin güçlendirilmesi politikalarına itiraz ediyoruz! Ailenin güçlendirilmesi politikası, daha fazla şiddet ve daha fazla sömürüden başka bir şey değildir.

İUB-DE: “Gazze’deki bombalamaları ve cani kuşatmayı durdurun! Kahraman Filistin halkına tam destek!”

0

İsrail, Demir Kılıçlar adını verdiği operasyonla Gazze Şeridi’ne yeni bir soykırım saldırısı başlattı. Savaş uçakları ve Siyonist örgütün ordusu Gazze Şeridi’ni bombalıyor. Bugüne kadar 2000’den fazla Filistinlinin öldürüldüğü, 6500’den fazla Filistinlinin yaralandığı ve 340.000’den fazlasının evlerinden olduğu tahmin ediliyor. Kuzey Gazze’den ayrılan binlerce insanın yerinden edilmesi nedeniyle bu sayılar artıyor. Saat saat bu sayı artacak.

İsrail’in acımasız eyleminin boyutu, bir hafta içinde yaklaşık 6000 bombanın atılmış olmasından ve toplam ağırlığı 4000 ton olan 2000’den fazla hava bombardımanının gerçekleştirilmiş olmasından anlaşılabilir (AFP, EFE AP ve Clarín verileri).

Netanyahu, sadece 43 kilometre uzunluğunda ve 10 kilometre genişliğindeki Gazze Şeridi’ni “harabeye çevirme” sözü verdi ve oradaki tutsak nüfusa, bunu yapamayacaklarını bilmesine rağmen “kaçmalarını” söyledi.

İsrail Savunma Bakanı, uluslararası savaş hukukunu açıkça ihlal ederek, “Gazze’ye su, elektrik ve yakıt arzını kesmeye karar verdik” diyerek övünüyor ve böylece Gazze’ye yönelik hava, kara ve deniz ablukasını derinleştiriyor. Gazze, 2007’den bu yana “dünyanın en büyük açık hava hapishanesine” dönüştü. 2.300.000 Filistinli, onlarca yıldır Siyonist İsrail devletinin ordusu tarafından kuşatılmış halde, aşırı kalabalık bir halde yaşıyor. Bu yüzden yaşananlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında Auschwitz toplama kampının veya Varşova Gettosu’nun bombalanacağını söylemeye benziyor. Yaşanmakta olan yeni bir ırkçı katliamdır ve de Filistin halkına yöneliktir.

Gazze’deki sahneler tüyler ürpertici. Gazze sakinleri, özellikle kadın ve erkek çocukları, cani Netanyahu ve onun sözde “ulusal birlik hükümeti” liderliğindeki İsrail Siyonizminin füze, bomba ve gelişmiş silah yağmuru altında katlediliyor. Sınır Tanımayan Doktorlar (STD), İsrail uçaklarının ambulanslara saldırdığına dikkat çekerek, Gazze’deki hastaların büyük bir kısmının “10 ila 14 yaş arası çocuklar olduğunu, bunun nedeninin de yaralananların çoğunun kadınlar ve çocuklar olduğunu çünkü çoğu zaman bombalanan evlerde kadınların ve çocukların bulunduğunu” ifade etti (STD Koordinatörü Aymar Al Djaronucha, 10.12.2023, Clarín). Siyonizmin hedefi hastaneler, mahalleler, üniversiteler ve enerji santralleridir. Bütün bunlar gerçek bir insani krize neden oluyor. Hatta BM Genel Sekreteri bile Gazze ablukasını kınadı ve kaldırılması çağrısında bulundu.

Emperyalizm ile Siyonizm Filistin’e karşı “topyekün savaş” ilan etti, askeri işgal tehdidinde bulundu ve 350.000 yedek askeri göreve çağırdı. Siyonizm, diğer kapitalist hükümetlerin yanı sıra Kuzey Amerika emperyalizminin ve Avrupa Birliği’nin de desteğine sahip.

Joe Biden, Netanyahu ile temasa geçti ve “İsrail’in kendisini savunmak için ihtiyaç duyduğu her şeye sahip olacağı” konusunda güvence verdi. ABD hükümeti, İsrail’in Filistin halkına yönelik saldırısını desteklemek için Doğu Akdeniz’e gemiler, savaş uçakları ve nükleer uçak gemisi gönderdi.

Joe Biden, Avrupa Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen ve NATO genel sekreteri ikiyüzlü bir şekilde İsrail’in “kendini savunma hakkına sahip olduğunu” söylediler. Bu şekilde İsrail’i sözde mağdur haline getiriyorlar ve 1948’de Siyonist devletin tarihinin Filistin topraklarını gasp ederek başlamasından, bugünkü mevcut soykırımcı saldırıya dek, İsrail’in suçlarını meşrulaştırıyorlar. İsrail, kendi şakşakçılarının iddia ettiği üzere Ortadoğu’da bir “demokrasi” değil; aksine bu devlet, bugüne kadar insanlığa karşı işlenen suçlar üzerinden gerçekleştirdiği sömürgeleştirme, apartheid ve etnik temizlik politikasını sürdürüyor.

Bu zulümlere karşı “kendini savunma hakkına” sahip olan ise Filistin halkıdır! Bu sene, sadece Batı Şeria’da şu ana kadar yerleşimciler ve İsrail ordusu tarafından 44’ü çocuk olmak üzere 250 Filistinli öldürüldü. Siyonist rejimin 4500’den fazla Filistinli tutsağı var ve bunların çoğu 25 ile 30 yıl arasında hapis cezasına çarptırılmış durumda. 1967’den bu yana 750.000 Filistinlinin Siyonist hapishanelere atıldığı tahmin ediliyor.

Güvenlik güçleri tarafından silahlandırılan ve desteklenen yerleşimciler Filistinlilerin mülklerine saldırıyor ve Filistinlileri öldürüyor; etnik temizlik ise evleri yıkılan Filistinlilerin sınır dışı edilmesiyle amansız bir şekilde ilerliyor. Aşırı sağ ve aşırı dinci örgütlerin desteklediği düzinelerce İsrailli yerleşimci, işgal altındaki Doğu Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya defalarca ve zorla girdi. Bu cami, Müslümanlar için dünyanın üçüncü kutsal mekanı.

Bu bağlamda, Gazze’den Hamas’ın öncülüğündeki Filistin saldırısı geçtiğimiz Cumartesi günü, 7 Ekim’de başladı. Bu, boyun eğdirilmiş bir halkın kendi üzerindeki külfete verdiği bir tepkiden başka bir şey değildi. Bu, Filistin halkının savaş suçlarına ve soykırıma karşı kendilerini savunma yönündeki meşru hakkının bir başka ifadesiydi.

İsrailli sivillerin, kadınların ve çocukların ölümü için üzgünüz. Ama bu savaşın sorumlusu kim? Hamas ya da Filistinliler değil. ABD’nin desteklediği Siyonist ve Apartheid İsrail devleti, Filistin halkına zulmetmektedir. Bu savaş 7 Ekim Cumartesi günü Filistin direnişinin ilerleyişiyle başlamadı. Ama her şey 75 yıl önce ABD’nin desteklediği Siyonizm’in toprakları, evleri işgal etmesiyle başladı. Savaştan ve İsrailli ve Filistinli sivil kurbanlardan onlar sorumludur.

İUB-DE ‘den sosyalistler olarak Filistin direnişini koşulsuz destekliyoruz. Biz Hamas’a ve onun Gazze’deki hükümetine siyasi destek vermiyoruz. Öte yandan, Batı Şeria’daki Mahmud Abbas başkanlığındaki ve El Fetih-FKÖ liderliğindeki Filistin Yönetimi’nin kalıcı ihaneti kınıyoruz. Ancak bugün için Hamas Siyonizm’le askeri olarak çatışan kampta yer alıyor. İran’ı ve Katar’ı destekleyen, İsrail’in yerine dindar, teokratik bir Filistin devletini getirmek isteyen burjuva-İslamcı bir akım olması açısından Hamas ile büyük farklılıklarımız var. Apartheid İsrail’inin yıkılması ve tarihi Filistin topraklarında, Arapların, Yahudilerin, Hıristiyanların ve diğer dinlerin tam anlamıyla bir arada yaşayabileceği laik, ırkçı olmayan ve demokratik tek bir Filistin devletinin kurulması için mücadele ediyoruz.

Hamas’la olan bu farklılıklarımızın ötesinde hepimiz büyük Filistin direniş hareketinin bir parçasıyız. Bu nedenle direnişi koşulsuz destekliyoruz ve onunla uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz.

Lübnan ve Tunus başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerinde, ABD’de, İngiltere’de, İspanyol Devleti’nde, Türkiye’de, Latin Amerika’da ve dünyanın birçok yerinde Filistin halkıyla dayanışmak için binlerin sokaklara döküldüğü büyük seferberlikler yaşandı. Paris’te gerici ve ırkçı Macron’un yasağına rağmen binlerce protestocu, Filistin’le dayanışmalarını ifade etmek için gösteri yasağına ve baskıya karşı çıktı. New York’ta Filistin halkına destek amacıyla düzenlenen yürüyüşlerde genç Yahudilerin “Yahudiler Apartheid’e karşı”, “Holokost’tan sağ kurtulanların Yahudi torunları İsrail Apartheid’ına karşı”, “İsrail’e bu kadar silah yeter” veya “Bizim adımıza hareket edemezsin” yazılı pankartlarla hazır bulunması kamuoyunu şaşırttı.

Bu dayanışmacı seferberlikleri dünya çapında iki kat güçlendirmeliyiz. Halklar hükümetlerinden şunları talep ediyor: İsrail’le yapılan tüm ekonomik, siyasi ve askeri anlaşmaların feshedilmesi; İsrail’e silah gönderilmesine ve ABD’den İsrail’e mali ve askeri yardıma hayır; ABD filosunun İsrail ve Orta Doğu’dan çekilmesi; Arap halklarının, seferberlikler yoluyla, hükümetlerinin Filistin direnişini her konuda desteklemesini talep etmeleri ve özellikle de İsrail’i tanıyan Arap ülkelerinin (Mısır, Fas, Birleşik Arap Emirlikleri gibi) ilişkilerini derhal kesmeleri; Filistin halkıyla tam dayanışma gösterilmesi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, İsrail’in soykırım planlarını sona erdirmek için birleşik seferberlik çağrısında bulunuyoruz.

Gazze’ye yönelik savaş suçu niteliğindeki bombalamaları durdurun!

Soykırımcı kuşatma sonlansın!

İsrail’le bütün ilişkiler kesilsin!

Filistinli tutsaklara özgürlük!

Filistin direnişine tam destek!

İDP: “Gazze’ye dönük soykırımı durdurmak için derhal seferber olalım!”

0

Etnik temizlik ve ırkçı katliam politikaları üzerine inşa edilmiş bulunan işgalci ve korsan Siyonist İsrail devleti, Gazze’de abluka altına alınmış 2.3 milyon Filistinliye yönelik bir soykırım planını hayata geçirmeye başladı. Böylesine bir soykırım planının benzerine tarihte rastlamak kolay değil: İsrail’in işlemeye başladığı bu barbarca suç, ancak ve ancak Belçika emperyalizminin 19. yüzyılda Kongo’da işlediği ve milyonlarca insanın öldürülmesiyle sonuçlanan soykırımla veya İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazizmin Yahudi halkına karşı işlediği ve yine milyonların katledilmesiyle sonuçlanan Holokost’la karşılaştırılabilinir.

Bütün dünyanın gözü önünde devasa bir insanlık suçu işleniyor ve işlenmek üzere. ABD ve Avrupa Birliği emperyalizmi bu devasa insanlık suçunun destekçileri olmakla kalmıyor, aynı zamanda onun ortakları. Siyonist İsrail’e, soykırım girişiminde yardımcı olması için dış işleri bakanlarını, genelkurmay yetkililerini, diplomatlarını, hukukçularını, silahlarını ve bombalarını gönderiyorlar. Kahrolsun her fırsatta “insan hakları” üzerine atıp tutan bu “demokratik” emperyalizmlerin katliamcı ikiyüzlülükleri! Avrupa ve ABD emekçi halkları ile işçi sınıfları, Filistin halkının haklı ve meşru direnişinin yanında.

Gazze’de dün itibariyle yakıt tükendi. Yakıtın tükenmesiyle beraber su da tükendi. AB emperyalizmi, Gazze’ye gönderdiği birkaç ekmek kırıntısından oluşan yardımları da kesmeye çalışıyor. Şu an 2.3 milyon insan açlığa ve susuzluğa terk edilmiş durumda. Mısır’daki askeri diktatörlük sınır kapısını açmayarak, emperyalist ve Siyonist efendilerine en iyi şekilde hizmet etmeye çalışıyor. Gazze’nin her santimi, korkak İsrail güçleri tarafından havadan bombalarla dövülüyor. Hastaneler, okullar ve konvoylar hedef alınıyor. İnsan Hakları İzleme Merkezi, Siyonizmin Gazze saldırılarında beyaz fosfor kullandığını doğruladı. Filistinli çocukların derileri ve ciğerleri bu kimyasal silahla yanıyor.

Yaşanmakta olanlar bir soykırım suçudur: Filistinliler, Filistinli oldukları ve tarihsel topraklarını direnerek savunmak istedikleri için kıtlık, susuzluk, elektriksizlik, hava bombardımanları, kimyasal silahlar, açık hava hapishaneleri ve ölümcül bir ambargo ile öldürülmek istenmektedir. Siyonist İsrail, bunların üzerine, mümkün olduğunca fazla Filistinliyi öldürmeyi hedeflediği bir kara harekatı planlamaktadır.

Gazze’nin yeryüzü üzerinde bir tane dostu var: Uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halklar. Emperyalizm, İsrail’in soykırım planlarını durduramaz ve durdurmayacak; onlar bu planın kirli ortakları. Bu cani planı yalnızca işçiler, emekçiler ve ezilen halklar ile uluslar durdurabilir.

Bu bağlamda İşçi Demokrasisi Partisi olarak, aramızdaki siyasal farklılıklar ne denli büyük olsa da, Filistin direnişini sahiplenen ve onunla dayanışma içinde olan bütün güçlere, bu soykırım planını durdurmak için derhal birlikte seferber olma çağrısı yapıyoruz. Tek bir hedefimiz olmalı: Filistin halkının canını ve topraklarını, Siyonizmin katliam ve işgal planları karşısında tavizsiz bir şekilde korumak.

İDP olarak aşağıdaki yakıcı ve acil talepler etrafında, Gazze’ye dönük soykırımcı saldırıların durdurulması amacıyla bir mücadele ve dayanışma planı oluşturulmasını savunuyoruz:

— Gazze ablukası ve ambargosu derhal kaldırılsın.

— Yiyecek, su, elektrik, ilaç, tıbbi malzemeler, yakıt ve diğer tüm ihtiyaçlar derhal Gazze’ye sevk edilsin.

— İsrail Güvenlik Güçleri hava bombardımanlarını ve kimyasal silah kullanımını derhal durdursun. Kara harekatına hayır. İsrail Güvenlik Güçleri, Gazze sınırından çekilsin.

— ABD ve AB emperyalizmlerinin hükümetleri, İsrail’in işgal ve soykırım planlarına verdiği askeri ve ekonomik desteği derhal geri çeksin.

— Türkiye, İsrail’le bütün askeri, diplomatik, ekonomik ilişkilerini kessin.

İDP olarak, Gazze Soykırımı’nı durdurmak için seferber olma çağrımızı, Filistin direnişinin bütün aktörlerine ve destekçilerine yapıyoruz. Geçen her dakika ve saat aleyhimize. 

21. yüzyılın bugüne dek işlenmeye çalışılan en büyük insanlık suçunu durdurmaya yardımcı olabilmemiz için, Gazze halkının canını ve topraklarını savunmaya adanmış bir mücadele ve dayanışma planı etrafında, hep birlikte seferber olalım.

Nehirden denize özgür Filistin!

Sol Muhalefet’in kuruluşunun 100. yılında Siyonizm ve Stalinizm ilişkisi

0
İsrail Komünist Partisi'nin bir kamyonu Stalin'in resmini taşıyor, Tel Aviv, 1 Mayıs 1949. (Hans Pin/GPO)

15 Ekim 1923’te, tarihin ilk proletarya diktatörlüğü deneyimi olan genç Sovyetler Birliği’nin ve Lenin’in partisinin bürokratikleşmeye başlamasına, bu bürokrasinin küresel işçi hareketi ile dünya devrimine hain ve yenilgici bir politik çizgi dayatmaya başlamasına karşı; ve Ekim Devrimi’ni var eden siyasal zeminin başlıca parçaları olan sürekli devrim stratejisi, enternasyonalizm ve Bolşevik parti modelini sahiplenmek için Sol Muhalefet kuruluşunu ilan etti. Sol Muhalefet’in başlıca iki önderi Lenin ile Troçki’ydi.

15 Ekim 1923’te Bolşevik Parti’nin 46 önderi, yönetime bir mektup gönderdi. Bu 46 Bolşevik arasında Preobrajenski, Breslav, Serebryakov, Beloborodov, Antonov-Ovseenko, I. N. Smirnov, Piyatakov, Muralov, Sapronov, Osinski gibi isimler mevcuttu. Mektupta şu ifadelere yer veriliyordu:

“Durumun olağanüstü ciddiyeti bizi — partimizin ve işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda — Siyasi Büro’nun çoğunluğunun  politikasının devamının, Parti’nin tamamı için çok büyük felaketlerin habercisi olduğunu açıkça belirtmeye zorlamaktadır.”

Troçki’nin otoritesi ve Lenin’in çizgisi uyarınca kurulan ve ilerleyen Sol Muhalefet’e, kuruluşunun ertesinde dokunulamadı. Ancak birkaç ay sonra, Ocak 1924’te Lenin’in ölümüyle beraber, Stalin-Buharin hizbi, bu hiziple hareket eden Zinovyev-Kamenev ve bu iki kliğin arkasına aldığı Nepmenler ile Kulaklar, Sol Muhalefet’e ilk saldırılarını başlattı. Saldırıların öznel koşulunu Lenin’in ölümü yaratmıştı. Ancak saldırıların nesnel koşulunu yaratan, Troçki’nin de belirttiği üzere, 1923 Alman Devrimi’nin kesin yenilgisiydi.

Sol Muhalafet, Stalinist bürokrasiye karşı ulusal ve küresel birçok konuda mücadele verdi.

Ulusal alanda Sovyet sanayisi ile tarımı arasındaki makasın kapatılması, Kulakların mülksüzleştirilmesi, Nepmenlerin ve bürokratların ayrıcalıklarından arındırılması, kırsal alanda kolektifleştirmenin zorla değil rızayla yapılması, dış ticaret tekelinin korunması, ekonomik planlamanın merkezi ve demokratik olması, parti içinde işçi demokrasisi rejiminin yeniden tesis edilmesi, ulusal sorunda kaderini tayin hakkı ilkesinin uygulanması gibi başlıklar, başlıca politik çatışma alanlarıydı.

Uluslararası alandaki ayrımlar ise Sol Muhalefet’in daha sonra Uluslararası Sol Muhalefet’e ve oradan da Dördüncü Enternasyonal’e sıçramasının önünü açacaktı.

Sol Muhalefet öncelikle 1925-1927 Çin Devrimi’nde, Stalin-Buharin’in “4 sınıf bloku” şeklinde ifade edilen sınıf işbirlikçi ve aşamacı politikaya karşı savaştı. Kuomintang’a uyarlanan Stalinist çizgi, Çin Devrimi’ni ve Çin Komünist Partisi’ni kanlı bir felakete sürükledi.

Daha sonra akımımız, 1926 Britanya Genel Grevi’nde, Stalinist bürokrasinin İngiliz sendikal bürokrasisine ihanet noktasına varan kapitülasyonlar tanımasına karşı mücadele etti. 1926 Genel Grevi, İngiliz ve Sovyet bürokrasilerinin ortaklığı eliyle yenilgiye taşındı.

Bu ağır yenilgilerin ardından Fransa ve İspanya Halk Cepheleri deneyimleri yaşandı. 1936’da kitlesel şekilde militan genel grevler örgütleyen Fransız işçi sınıfı, Halk Cephesi aracılığıyla Fransız burjuvazisinin sözde “ilerici” partilerinin politik-örgütsel otoritesinin altına alındı ve sistem içi mevzilere çekildi. Bu politika Kremlin’den dikte edilmişti.

İspanya’da bilanço daha trajikti çünkü orada faşist Franco’ya karşı verilmekte olan bir iç savaş mevcuttu. Kremlin, İspanyol komünistleri ile işçi örgütlerine, bu sefer sözde “cumhuriyetçi” olan İspanyol burjuvazisiyle aynı Halk Cephesi hükümetinde yer almayı dayattı. Sonuç Çin’dekinin aynısıydı: İşçi sınıfı ile örgütlerinin bir katliamdan geçirilmesi.

Sol Muhalefet ile Uluslararası Sol Muhalefet’in kendi örgütsel varlığını bir sonraki seviyeye sıçratma gereksinimini hissetmesi, 1933’te Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesiyle yaşandı. Uluslararası Sol Muhalafet en ciddi ve tarihsel mücadelesini, Nazizmin iktidara gelmesini engellemeye çalışmasında verdi. Akımımız sosyal demokrat ve komünist işçi partileri arasında bir birleşik işçi cephesi kurulmasını ve Kızıl Ordu’nun seferberliğe hazır hale getirilmesini savundu. Kremlin ise sosyal demokrat işçileri “sosyal faşistler” ilan etti ve “sosyal faşistlere” karşı Nazilere oy çağrısı yapacak kadar yozlaştı. Bu sırada Kızıl Ordu generallerini düzmece mahkemelerde kurşuna dizmekle meşgullerdi.

Almanya Komünist Partisi tek bir kurşun sıkmadan ve tek bir grev örgütlemeden Hitler’in iktidarını kabul etti. Partinin resmi sloganı şuydu: “Hitler’den sonra sıra bizde!” Stalinist bürokrasinin korkak, sekter ve oportünist politik çizgisi, Alman işçi sınıfının Nazizm karşısındaki yenilgisini hazırladı. 

Yukarıda saydığımız uluslararası deneyimlerimiz kadar bilinmiyor olsa da, uluslararası akımımız bir başlıkta daha Stalinizmle büyük bir mücadele verdi: Siyonizm. Stalin ve Stalinizm, tarihsel Yahudi sorununun, Yahudilerin Filistin topraklarına gönderilip, orada bir devlet kurmalarıyla çözüleceğini savunuyordu. Stalinizmin Siyonizm yanlısı politik programı, onun antisemitist siyasetinin bir parçasıydı. Akımımızın birçok kereler dile getirdiği üzere, Siyonizm ile antisemitizm, aynı Nazizmin iki farklı tezahürüdür.

Akımımız, Üçüncü Enternasyonal’in (Komintern) İkinci Kongresi’nde şu kararı aldı:

“Ezilen ulusların emekçi halkının, İtilaf Devletleri emperyalizminin birleşik güçleri ve bu ulusların burjuvazisi tarafından aldatılmasının göze çarpan bir örneği, Siyonistler (ve genel olarak Siyonizm) tarafından ileri sürülen Filistin macerasıdır. Filistin’de bir Yahudi devleti kurmayı iddia etmek, pratikte Arap emekçi halkının, Yahudi işçilerin yalnızca önemsiz bir azınlık oluşturduğu Filistin’den sürülmesinin savunulması anlamına gelir ve Yahudi işçilerin önemsiz bir azınlık oluşturması da, İngiltere tarafından istismar edilmektedir.”

Stalinist bürokrasi, Komintern’de çizilen bu çerçeveyi tamamen ihlal eden bir siyasetin takipçisi oldu. 

Stalin’in iktidarı altındaki SSCB, 1947’de Birleşmiş Milletler’de Filistin’in paylaştırılması lehinde oy kullandı. 17 Mayıs 1948’de, İsrail kurulduktan sadece 3 gün sonra, Stalin İsrail’i diplomatik olarak tanıdı (ABD’nin İsrail’i tanıması aylar sürmüştü). Stalin bununla kalmadı ve Çekoslovakya üzerinden Siyonist paramiliter çete Haganah’a silah yardımında bulundu. Bunun anlamı, Stalin ile Stalinizmin Filistinlilerin soykırıma uğratılmasına ve Nakba’ya maddi destek vermiş olmasıdır.

Birkaç ay gibi kısa bir sürede, dünyadaki bütün Komünist Partiler, Kremlin’in direktifleri doğrultusunda Filistin’de başlanmış olan Siyonist etnik temizliğe politik desteklerini açıklamaya başladılar. Stalinist KP’ler İsrail’in varlığını meşru ve haklı buluyorlardı.

Bu canice politikanın ilk sonucu Arap halklarının ve emekçilerinin sosyalizmden uzaklaşması ve siyasal İslamcı akımlara yaklaşmasıydı. Öyle ki, Stalinist diplomat Gromiko’nun Birleşmiş Milletler’de Filistin’in bölünmesi ve paylaştırılması lehinde konuşma yapmasının ardından Suriye’de, Şam’da yerel Komünist Parti’nin ofisleri yağmalandı.

Dünya partimiz Dördüncü Enternasyonal’in Filistin partisi Devrimci Komünist Birlik, Mayıs 1948’de Stalin İsrail’i diplomatik olarak tanırken, Akıntıya Karşı başlıklı deklarasyonunda şu satırlara yer veriyordu:

“Siyonist ‘Sosyalist’ partiler kısa sürede anti-emperyalist söylemlerini ve “ülkenin paramparça edilmesine” karşı kararlı “direniş” çağrılarını “düzelterek” emperyalist bölünme politikasına coşkuyla destek vermeye yöneldiler. Önemsiz bir konuydu bu onlar için, söz konusu olan sadece Siyonist taktiğin değiştirilmesiydi. 

Buna karşılık, Filistin Komünist Partisi’nin (FKP) farklı bir tutum alması beklenebilirdi. Bir Yahudi devletinin kurulmasının yol açacağı ölümcül sonuçlara ilişkin daha önce defalarca uyarılarda bulunmamışlar mıydı?

(…)

Ama plan Sovyet temsilcilerinin desteğiyle zafer kazandıktan sonra, Kol Ha’Am (Stalinistlerin merkezi yayın organı) aceleyle ‘demokrasi ve adaletin kazandığını (!)’ duyurdu. Ve bir gecede, yeni vaftiz edilmiş bir parti çıktı ortaya: Filistin Komünist Partisi’nin adı, Eretz İsrail Komünist Partisi’ne dönüştü (İbrani Ülkesinin Komünist Partisi). Böylece Arap nüfusuyla son bağlantı kalıntıları koparılmış, ve Siyonizm ile aralarındaki son ayrılık da giderilmiş oldu. FKP, Arap ve Yahudi kitlelerin anti-emperyalist mücadelesinin öncüsü olmak yerine, ‘sol’ Siyonistlerin ‘komünist’ kuyruğu haline geldi. Hem de Siyonizmin herkese karşı-devrimci yüzünü, emperyalizme olan köleliğini gösterdiği bir anda yaptı bunu. Böylece Komünist Parti, bizzat kendisinin teşhir etmiş olduğu emperyalist ve Siyonist sahtekarlıkların soytarı bir temsilcisi haline geldi.

(…)

Bu yüzden, milliyetçi savaş çığırtkanlarına cevaben, Filistin halkına diyoruz ki: Yahudiler ve Araplar arasındaki bu savaş emperyalizme hizmet ediyor, onu emperyalizme karşı iki ulusun ortak savaşına dönüştürelim!” (Bkz. https://trockist.net/index.php/2019/03/21/belge-akintiya-karsi/)

Stalinizmin, Filistin ve Yahudi işçi sınıfına karşı Siyonizmle kurmuş olduğu siyasal ittifak kimseyi şaşırtmamalı. Bu karşıdevrimci akım, 23 Ağustos 1939’da Alman Nazileriyle bir saldırmazlık paktı imzaladı ve birkaç yıl sonra da “demokratik” emperyalistler olan ABD ve İngiltere ile birlikte ortak bir cephe oluşturdu. 1948’de ise Siyonist İsrail’in varlığını tanıyan ilk devletlerden oldu. 1939’dan 1948’e, 10 yıldan kısa bir süre içinde, Nazi Almanyası’ndan emperyalist ABD’ye ve Siyonist İsrail’e, Stalinizm proletaryanın bütün ölümcül düşmanlarına siyasal desteğini sundu ve onlarla hain birliktelikler inşa etti. Buna karşı uluslararası devrimci Marksist akımımız, en elverişsiz ve zor şartlar altında dahi, işçi sınıfının politik ve örgütsel bağımsızlığını savundu.

Bir Apartheid rejiminin ne olduğunu yakından deneyimlemekte olan Güney Afrikalı yoldaşlarımız, Siyonist sömürgeleştirmenin Filistin işçi sınıfı için ne anlama geleceğini, 1938’de yayın organları Kıvılcım’da şöyle açıklıyorlardı:

“Eski Siyonist-emperyalist gidişatın devamı, nefret ve şovenizmi daha da derinleştirecek, Arap ile Yahudi arasındaki uçurumu genişletecek ve Yahudi cemaatinin varlığını tehlikeye atarak sürekli çatışma ve iç savaşı teşvik edecek. Ve Yahudi cemaatini tehlikeye atacak derken, aklımızdakiler Siyonistler değil. Yahudi işçilerin ve küçük köylülerin oluşturduğu büyük kitleyi kastediyoruz. Filistin’deki Yahudi sorunu çok rahat çözülebilir. İhtiyaç duyulan şey, Yahudi ve Arap işçi ve köylülerin dayanışması ve işbirliği ile emperyalizm-kapitalizmin prangalarından kurtulmuş bağımsız, özgür bir işçi ve köylü Filistin’i için birleşik mücadeledir.”

Stalinizmin Apartheid İsrail’ini savunurken kullandığı argüman, Siyonizmin bölgedeki Britanya emperyalizmi yanlısı Arap şeyhlerine karşı savaştığıydı. Çok az politik analiz ve öngörü, bu denli keskin ve trajik bir şekilde yanlışlanmıştır.

1939’da Nazi Ribbentrop ile saldırmazlık paktını imzalamış olan Molotov, SSCB’nin Arap komünist partilerinden desteğini çekmesini ve Siyonistleri desteklemesini savunan isimlerin başında geliyordu. Molotov’un kaygısı, bölge işçi sınıfının ihtiyaçlarına ve taleplerine yanıt verecek bir politika geliştirmek değil, kurulacak olan yeni Yahudi devletinin “Finlandiyalılaştırılması” yoluyla, Stalinist bürokratik kastın Ortadoğu’daki yayılmacı hedefleri için uygun araçları yaratmaktı. Merkez Komite’ye uluslararası ilişkiler konusunda danışmanlık yapan tarih profesörü Peter Vladimirovich Milogradov bu politikanın çökmeye mahkum olduğunu dile getirdiğinde, görevinden alındı. SSCB’nin Londra büyükelçisi Ivan Michailovich Maisky 1943’te Filistin’i ziyaret edip Siyonist yetkililer ile görüştüğünde, Molotov’a benzer bir rapor verdi ve kurulacak olan devletin, kesin bir şekilde Batı emperyalizminin etkisi altında olacağını kaydetti. Maisky’nin raporu ciddiye alınmadı.

Ne sosyal demokrasi, ne de Stalinizm, Filistin toprakları üzerinde Siyonist proje uyarınca soykırımcı bir İsrail’in kurulmasına karşı çıktı. Bu akımlar, küresel emperyalist sistemin ve bürokrasinin ekonomik ve diplomatik çıkarları gereğince Filistin’in Arap ve Yahudi işçi sınıflarına ihanet ederek, İsrail projesiyle özdeş olan etnik temizlik programına desteklerini sundular. 

Dünya işçi hareketi içinde, Siyonist İsrail’in kuruluşuna karşı çıkma yönündeki haklı gurura sahip olan tek akım, uluslararası Troçkist akımdır. Bugün de “birleşik, laik, ırkçı olmayan ve tek bir Filistin” sloganını yükseltmeyi, “iki devletli çözüm” adı verilen demokratik gericilik tuzağına düşmemeyi başaran sayılı akımdan birisidir.

Termokar’da sendikal yetki Yargıtay’da onandı

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Termokar fabrikasında, uzun yıllardır mahkemelerde süren sendikal yetkiye itiraz süreci nihai olarak işçiler lehine sonuçlandı. Yargıtay 9. Dairesi’nin aldığı kararla, Birleşik Metal-İş’in (BMİS) işyerindeki sendikal yetki belgesi kesinlik kazandı.

Altı yıla yayılan sendikal mücadelesinde Termokar işçisi sayısız engelle yüzleşti. Önüne konulan tüm zorluklar karşısında Termokar’ın öncü işçileri bu süreç boyunca pek çok örnek mücadeleye imza attı. İşçilerin öz gücüne dayanan büyük bir çabanın ve iradenin sonucunda bu hukuki kazanıma ulaşıldı.

Bununla birlikte, Yargıtay’ın bu kararı Termokar’da sendikal sürecin tamamlandığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, Termokar işçisi şimdi işvereni toplu sözleşme masasına oturtmak ve sendikalaşma nedeniyle işten atılan işçilerin geri alınmasını sağlamak için yeni bir mücadele aşamasına giriyor.

Öncü işçilerin işten atılması, uzayan yargı süreci, sendikanın pasif ve mücadeleyi yargı sürecinden ibaret gören anlayışı Termokar’da sendikalaşma sürecini zayıflatan başlıca etkenler oldu. Bu nedenle, toplu sözleşme sürecinin başarıya ulaşması için BMİS’in Ege şubesine ve Termokar’ın öncü işçilerine önemli görevler düşüyor.

Her şeyden önce sendikanın bugüne kadar sürdürdüğü edilgen, işçinin iradesine güven duymayan tutumunu derhal değiştirmesi gerekiyor. Sendika vakit kaybetmeksizin işçilere toplu sözleşme sürecine ilişkin gerekli eğitimi sağlamalı ve toplu sözleşme sürecini şeffaf, demokratik bir şekilde yürütmelidir. İşverenin toplu sözleşme masasına oturmaya yanaşmaması veya işçilerin taleplerini kabul etmemesi durumunda işçileri greve götürecek bir hazırlığın ve iradenin oluşturulması gerekiyor. Eğer BMİS metal sanayinin önemli bir merkezi olan Manisa’da güçlenmek ve Türk Metal’den ayrışmak istiyorsa, sendikal mücadelenin bu temel gerekliliklerini yerine getirmek ve metal işçisinin güvenini kazanmak zorunda.

İşverenin her türden sendika düşmanı tutumuna maruz kalan öncü Termokar işçilerine bu süreçte bir kez daha önemli sorumluluklar düşüyor. İşçilerin toplu sözleşme sürecine güçlü bir şekilde hazırlanması, sendikanın bu doğrultuda harekete geçirilmesi, işverenin bu süreçte atabileceği yeni sendika düşmanı adımların boşa çıkarılması, ancak Termokar işçisinin öz iradesiyle hayata geçirilebilir.

Neler olmuştu?

Isıtma, soğutma ve klima cihazları üreten Termokar’da işçilerin örgütlenme süreci 2017’de başlamıştı. Düşük ücretlere, elden verilen mesai ücretlerine ve hukuksuz işten çıkarmalara karşı örgütlenmeye başlayan işçiler Nisan 2018’de yeterli çoğunluğa ulaşmayı başarmıştı.

Bunun üzerine işveren yetki itirazı için dava açmış ve 2017 ile 2018 yıllarında 30’dan fazla öncü işçiyi “yüz kızartıcı suç, ahlaksızlık ve iç huzuru bozmak” iddiasıyla tazminatsız olarak işten çıkarmıştı. İlk derece mahkemesinin sendikal yetkiyi onaylamasının ardından işveren önce Bölge İdare Mahkemesi’ne ve son olarak da Yargıtay’a itirazda bulundu. Bu süreçte işveren, dört sendikal öncüyü daha tazminatsız olarak işten attı, sendikalı işçilere ağır bir yıldırma politikası uyguladı. Beş yılı aşan yargı süreci ise Yargıtay’ın nihai kararıyla son buldu.

Metal işçileri sömürü düzenini değiştirebilir!

0

Çalışma hayatımın büyük bir bölümünü metal sektöründe, talaşlı imalat makinalarında, metale şekil vererek geçirdim. Talaşlı imalatta farklı işyerlerinde manuel ve otomatik tezgâhlarda çalıştım. Metale şekil veren biz talaşlı imalat çalışanlarına çeşitli imtiyazlar, unvanlar ve taban ücretten bir tık fazla ücret verseler de sömürünün en şiddetlisinin, hukuksuzluğun ve eşitsizliğin dayanılmaz boyutta olduğu açıkça hissediliyor. Patronlar metal sektöründen çok çılgın paralar kazanırken biz çalışanlara açlık sınırın altında ücret vermeye ortak karar almışlar. Ne kadar tecrüben olursa olsun, işini ne kadar iyi yaparsan yap ücretler her yerde aynı.

Talaşlı imalat çalışanlarının yaşadıkları en büyük sorunlardan biri meslek hastalıklarıdır. Birçok işyerinde makinaya bağlanacak metal parçalarını biz çalışanlara elle kaldırttırdıkları için belimizde, omzumuzda ve vücudumuzun çeşitli bölgelerinde iyileşmesi zor, günlük yaşantımızı etkileyen, ileride ise çalışma hayatımızı etkileyecek rahatsızlıklar meydana gelmekte. Birçoğumuz bunun farkına bile varmıyoruz, varsak bile geçinmek için çalışmaya mecbur olduğumuzdan önemsemiyoruz. Bu sorunlar sadece biz talaşlı imalat çalışanlarının problemi değil; ayrıca imalattan çıkan metali montajlayan, birleştirmek için kaynak yapan, boyama ve kaplama gibi birçok istasyonda görev yapan metal çalışanları için de geçerli. Çünkü birçok işletmede metal kaldırma araç ve aparatları yetersiz. Bunu işverenler bilinçli olarak ya almamakta ya da ertelemekte. Metal kaldırma araç ve aparatları patronlara çok maliyetli geldiği gibi çalışma süresi içerisinde bu araç ve aparatları hantal, yavaş, hızlı üretime engel olarak görüyorlar. Patronlar için insan hayatının bir önemi olmadığı açıkça görülüyor. Birçok arkadaşımız bel fıtığı, boyun fıtığı gibi yaşantımızı zora sokan hastalıklara yakalanmış durumdalar.

Bir otomatik makinanın (CNC) saatlik faturalandırılmış ücreti 600 TL ile 750 TL arasındadır. Patronlar bu kadar dehşet miktarda kazanırken biz metal işçilerine ise en iyi ihtimalle 1 saatlik makinanın ücretini 1 günlük yevmiye olarak veriyorlar. Bununla yetinmeyip “Ya bu tezgâhın işi çok uzun sürüyor, başında boş durmanın bir anlamı yok” diyerek başka bir tezgâha daha baktırıyor yahut senden başka bir işle meşgul olmanı istiyorlar. Alınan ücretlerde hiçbir değişiklik olmadan patronlar bizi her alanda sömürebildikleri kadar sömürmek istiyorlar.

Metal sektöründe çalışanlar asgari ücretten bir miktar daha fazla ücret alsalar bile iş hayatının sürekliliğinin bir garantisi yoktur. Bunu patronlar kanunlar sayesinde istedikleri gibi kullanmaktalar. Bir makinada çalışırken işlenen metal bozulduğunda (ölçüm dışı – ret olduğunda) çalışana altından kalkamayacağı miktarda faturalandırıyorlar, yani zararlarını işçiye yüklüyor veya günlük brüt yevmiyenin 10 katını aştığı için tazminatsız işten atıyorlar. Bu durumu o kadar iyi kullanıyorlar ki sözde bozduğun parçanın değerinde ücretsiz bir şekilde mesaiye bıraktıkları bile oluyor. Bizim dinlenme saatlerimizden, ailemizle geçireceğimiz zamanımızdan çalarak kat ve kat fazlasını çıkartıyorlar. Bu duruma birçok çalışan kayıtsız kalmakta, çünkü yükselen enflasyondan dolayı evine ekmek götürebilmek için bu sömürü düzenine direnmemekte ya da ses çıkarmamakta.

Biz metal işçilerine verilen unvanlar ve imtiyazlara kanmayıp çalıştığımız işyerlerinde örgütlenmeliyiz. Örgütlü isek etrafımızdaki fabrikalarda çalışan metal işçilerini, örgütsüz arkadaşlarımızı örgütlemeliyiz. Metal kolunda yaklaşan toplu iş sözleşmesinden faydalanabiliriz. Sözleşmeye müdahil olup taleplerimizi dile getirerek, ağırlaşan bu sömürü düzeninden kurtulabiliriz.

Amazon ve Google işçileri, İsrail apartheid’ı için teknoloji üretmeyi reddediyor

0

Amazon ve Google işçilerinin, #NoTechForApartheid (Apartheid için teknolojiye hayır) kampanyası kapsamında yayımladığı deklarasyonun çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

***

Şu anda, Filistin ve İsrail’deki şiddetten etkilenen bütün topluluklarımız halihazırda kaybedilen hayatların yasını tutuyor ve gelecek acı ve ölümlerin korkusuyla yaşıyor. Amazon ve Google çalışanları olarak, tüm yaşamın kutsal kabul edildiği ve teknolojinin tarifi güç bir şiddete hizmet etmek yerine toplumları kalkındırmak için kullanıldığı bir geleceğe olan bağlılığımızla duruşumuz hâlâ geçerli.

İsrail ordusu ve hükümetinin Filistinlileri gözetlemeye, ayrımcılığa tabi tutmaya ve öldürmeye devam etmesi için teknoloji araçları geliştirmeyi reddediyoruz. Bu araçlar bizi bu şiddet anına getiren ırksal tahakküm ve acımasız askeri işgal sistemini güçlendirdi. Amazon ve Google teknolojileri İsrail apartheid hükümetine ve ordusuna güç vermeye devam ettiği sürece, Filistinli ailelerin ve Gazze’deki mahallelerin tamamını yok eden ve ayrım gözetmeksizin yapılan konut bombardımanları da dahil olmak üzere, bu yıkımın suç ortağıdır.

Emekçiler olarak etnik temizliğin suç ortağı olmayı reddediyoruz.

Amazon ve Google’daki patronlarımızın, İsrail ordusu ve hükümetine, son birkaç gündür gördüğümüz tarifsiz şiddetin temel nedenleri olan apartheid ve işgali güçlendiren sofistike teknoloji sağlayan “Project Nimbus” adlı 1,2 milyar dolarlık sözleşmeyi derhal iptal etmelerini talep ediyoruz.

Filistin halkının 75 yıllık işgale karşı direnişinde, yaşam ve özgürlük mücadelesinde onlarla tam dayanışma içindeyiz. Vicdan sahibi tüm teknoloji çalışanlarını talebimize katılmaya çağırıyoruz.

Apartheid İçin Teknolojiye Hayır. Etnik Temizlik İçin Teknolojiye Hayır.

AMAZON VE GOOGLE ÇALIŞANLARI, APARTHEID İÇİN TEKNOLOJİYE HAYIR KAMPANYASININ YANINDA.

***

Çevirmenin notu:

Nimbus Projesi, İsrail hükümeti ve ordusunun bir bulut bilişim projesidir. İsrail Maliye Bakanlığı Nisan 2021’de sözleşmenin “hükümete, savunma kuruluşuna ve diğerlerine her şeyi kapsayan bir bulut çözümü sağlamak” olduğunu duyurdu.” Sözleşme kapsamında şirketler, “bilgileri İsrail sınırları içinde sıkı güvenlik kuralları altında tutacak” yerel bulut siteleri kuracak.

Nimbus Projesi’nin planlanan dört aşaması var: Birincisi, bulut altyapısının satın alınması ve inşa edilmesi, ikincisi operasyonların buluta taşınması için hükümet politikasının oluşturulması, üçüncüsü operasyonların buluta taşınması ve dördüncüsü bulut operasyonlarının uygulanması ve optimize edilmesi. 1,2 milyar dolarlık bir sözleşme kapsamında, teknoloji şirketleri Google (Google Cloud Platform) ve Amazon (Amazon Web Services), İsrail devlet kurumlarına yapay zekâ ve makine öğrenimi de dahil olmak üzere bulut bilişim hizmetleri sağlamak üzere seçildi.

İsrail’in proje için belirlediği şartlara göre Amazon ve Google’ın boykot baskısı nedeniyle hizmetlerini durdurması sözleşmeyle yasaklanıyor. Teknoloji şirketlerinin herhangi bir devlet kurumuna hizmet vermeyi reddetmesi de yasaklanmış durumda.

Sputnik’te grev kararlılıkla sürüyor

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak Sputnik’te sendikalaştıkları için işten atılan işçileri, grevlerinin 56. gününde ziyaret ettik. Sputnik’te çalışan gazeteciler ekonomik krize karşı daha iyi şartlar için bir yıl kadar süren bir örgütlenme çalışması sonrası Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda (TGS) örgütlenmiş ve bakanlıktan yetkiyi alarak toplu iş sözleşmesi görüşmelerine başlamışlardı. Ancak birkaç görüşme sonrası işverenin tutum değiştirmesi sonucu işçiler grev kararı almış, Sputnik tarafı ise bu karara 24 sendikalı işçiyi işten atarak cevap vermişti. İşçiler grevi erkene alarak o tarihten bugüne mücadelelerini sürdürüyor.

İşverenin sendikaya karşı saldırıları, grev çadırının işyeri önünden uzaklaştırılmaya çalışılması, grev kırıcılar, işveren lehine hukuki ve bürokratik süreçler olsa da işçiler mücadelelerini sürdürmekte kararlılar. Bu kararlılığın arkasında örgütlülüğün gücü ve insanca yaşamak için verdikleri mücadelenin haklılığı yatıyor. Ayrıca burada elde edilecek bir zaferin, başta gazeteciler olmak üzere, işçiler arasında bir örnek teşkil edebilecek olması da grevin devamlılığında işçiler için önemli bir motivasyon kaynağı.

Sputnik işçileri tıpkı Agrobay, Trendyol ve daha birçok işyerindeki işçi gibi daha iyi bir ücret ve daha iyi çalışma koşulları için anayasal hakkı olan sendikalaşmaya gittiler ve hukuksuzca işten atıldılar. İşe geri alınma, istedikleri sendikada örgütlenme ve daha iyi çalışma koşulları talepleri karşılanana kadar mücadeleye devam edecekler.

Sputnik grevinin sadece grevdeki işçilerin değil hepimizin mücadelesi olduğu gerçeğini en güzel gösteren olaylardan biri, grev çadırında otururken yoldan geçen otobüs şoförlerinin, belediye işçilerinin, inşaat işçilerinin ve birçok emekçinin kornalarla verdikleri destek olabilir.

***

Editörün önerileri:

Kıdem tazminatına yönelik tüm müdahalelere hayır!

0

Emekçilerin kazanılmış haklarının gaspına yönelik dönem dönem söylemlerde bulunan rejim, son olarak gözünü tekrar kıdem tazminatına dikti. Emekçilerin ürettiği servet, “Nas” politikalarının gölgesinde sermaye için oluşturulan araçlar vasıtasıyla patronlara transfer edilmiyormuş, emekçiler enflasyon karşısında ezilmiyormuş gibi tavan ücret uygulamalarıyla kuşa dönen kıdem tazminatı kaldırılmak isteniyor. Yani fatura yine emekçilere kesilmek isteniyor.

Neredeyse tüm ömrünü sermayeye hasretmek zorunda kalan emekçiler ise patronların Kod-29 bahanesiyle halihazırda “tazminatsız” olarak işten çıkarılıyor ve haklarına ulaşmak adına yasal yollara başvurmak zorunda kalıyor.

Dava açmadan evvel bir ay sürecek arabuluculuk müessesine başvurmak zorunda olan emekçiler ya yıllar süren dava süreci yüzünden bir an önce haklarına ulaşmak için bir kısım haklarından feragat ederek patron ile anlaşmak zorunda kalıyor ya da patronun gülünç teklifini reddetmek durumunda kalıyor.

Arabuluculukta anlaşılamaması halinde açılabilen dava 1,5-2 sene sürüyor. Nihayet haklarına ulaşacağını düşünen emekçinin karşısında bu sefer “icranın geri bırakılması” müessesi var. Patron karara itiraz ederek bu müesseseyi işletiyor ve 2-2,5 sene sürecek istinaf sürecini, bu sürece ek olarak şartları oluşuyor ise 1-1,5 sene sürecek temyiz sürecini başlatıyor. Toplamda 4,5-5 sene süren bu süreçte patron yalnızca karara itiraz edip teminat göstererek emekçinin haklarına kavuşmasını engelliyor. Tüm bu yargı sürecinin uzunluğu yetmezmiş gibi emekçiler bir de itiraz süreçlerinde kararın çeşitli nedenlerle bozulup bir önceki sürecin yeniden başlama riski ile karşı karşıya. Gerçek enflasyona oranla çok düşük faizler işletilen tazminata uzun seneler sonrasında ulaşan emekçinin hakkı ise yüksek enflasyon karşısında yine kuşa dönmüş oluyor. Mevcut yasal düzenlemeleri kendisine kalkan olarak kullanan patronun cebinden günün sonunda gülünç tazminatlar çıkıyor. Dolayısıyla kıdem tazminatı zaten kısmen gasp edilmiş oluyor.

Emekçilerin kazanılmış haklarının kâğıt üzerinde kalmasına sebep olan bürokratik zorluklar üzerine kıdem tazminatına yapılan saldırılar, kaynakların emek eksenli dağıtımına ket vurmakla birlikte keyfi işten çıkarmaların önünün açılmasına da hizmet ediyor.

Kıdem tazminatı bürokratik yollarla zaten kısmen erişilemez hale gelmişken; açıklanan Orta Vadeli Ekonomik Plan içinde yer alan Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi’ne ilişkin düzenleme de kıdem tazminatı tartışmalarını derinleştirmiş durumda. Emeklilik ile bağlantı olarak yapılması öngörülen düzenlemeler ile emekçilerin en önemli güvencelerinden biri olan kıdem tazminatının fiilen gaspı hedeflenmektedir.

Emekçiler olarak kıdem tazminatına yönelik saldırılara derhal son verilmesini, kıdem tazminatının şarta bağlı olmaktan çıkarılmasını, bu konudaki yargı süreçlerinin hızlı bir şekilde sonuçlandırılmasını, işçilik alacaklarına kavuşmayı geciktiren düzenlemelerin kaldırılmasını ve son 40 yılın en düşük seviyesine gerileyen kıdem tazminatı tavanının gerçek enflasyon oranında derhal güncellenmesini talep ediyoruz. Bu doğrultuda tüm emekçi örgütlerin seferberliğinde bir mücadele hattının kurulması acil ihtiyacımız!

Filistin halkının direnişinin zaferi için! Siyonist devletin katliamlarına son!

0

Filistin direnişinin 7 Ekim cumartesi günü Hamas öncülüğünde Gazze Şeridi’nden İsrail’e binlerce roket fırlatarak gerçekleştirdiği büyük saldırı dünyayı şok etti.

Bu sürpriz saldırıda Filistin direnişi, İsrail’in güney sınırındaki 25 farklı noktaya milislerle birlikte karadan sızdı. Filistinli direnişçiler 100’den fazla sivil ve askeri personeli rehin aldı. İsrail’de 200 kişinin öldüğü ve binlerce kişinin yaralandığı tahmin ediliyor. Görüntülerde Filistinli milislerin bir İsrail tankını yaktıkları ve içindekileri alıkoydukları, İsrail ordusundan ele geçirdikleri askeri araçlarla Gazze Şeridi’nde halk toplulukları arasında ilerledikleri görülüyor. Böyle bir şey daha önce hiç yaşanmamıştı.

İsrail, özellikle de aşırı sağcı Netanyahu hükümeti, tarihinin en aşağılayıcı saldırılarından birine maruz kaldı. Silahları ve teknolojisiyle övünen Siyonist işgalci aygıt ağır bir darbe aldı. Tüm istihbarat ve güvenlik birimleri başarısız oldu. Demir Kubbe ve Davut’un Sapanı’ndan anti balistik füze sistemlerine kadar savunma sistemleri etkisiz kaldı. İsrail’in hava savunma sistemleri o kadar sofistike ve başarılı olarak anılıyordu ki Finlandiya ve Almanya bile bunları İsrail’den satın almıştı.

Bu başarısızlık sadece iki nedenle açıklanabilir: 1) Netanyahu’nun, İsrail halkının haftalık kitlesel eylemleriyle reddedilen ve güvenlik ve askeri güçleri bile bölen bir yargı reformunu hayata geçirmek istemesinden bu yana işgalcilerin yaşadığı akut siyasi kriz ve 2) 75 yıldır apartheid devletine karşı mücadele eden Filistin direnişinin olağanüstü ve sarsılmaz gücü ve kitleselliği.

Gazze Şeridi’nden gelen bu beklenmedik saldırı, 1948 ve öncesinden bu yana Gazze’de, Batı Şeria’da ve İsrail Siyonizmi tarafından işgal edilen tüm topraklarda genç, yaşlı, çocuk ve kadınların öldürülmesinden her gün acı çeken Filistin halkının öfkesi karşısında verilen doğal bir tepkiden başka bir şey değildir. Topraklarının çalınmasından, zeytin ağaçlarının yakılmasından, evlerinin yıkılmasından, araçlarının yakılmasından ve İsrail’in Gazze ve işgal altındaki topraklarla olan sınırlarında kurduğu kontrol noktalarında her türlü taciz ve aşağılanmadan Filistin halkı bıkmış durumda. Gazze Şeridi, nüfusun büyük bir kısmının yoksulluk seviyesinin altında yaşadığı, İsrail’in vahşi ablukası altındaki bir “açık hava hapishanesi” konumunda.

2023 yılında şu ana kadar 38’i Batı Şeria’da, 6’sı Gazze’de olmak üzere 44’ü çocuk 250 Filistinli öldürüldü. Son iki yılda İsrail askeri güçleri tarafından rekor sayıda Filistinli öldürüldü.

Batı Şeria’da, güvenlik güçleri tarafından desteklenen (ve Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti tarafından teşvik edilen) silahlı yerleşimciler her gün Filistinlileri öldürüp mülklerine saldırırken, evleri yıkılan Filistinlilerin yerlerinden edilmesiyle etnik temizlik hız kesmeden devam ediyor.

Son birkaç gün içinde yerleşimcilerin ve Siyonist ordunun saldırıları yoğunlaştı. Aşırı sağcı ve aşırı dinci örgütler tarafından desteklenen düzinelerce yerleşimci, son beş gün içinde işgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya zorla girdi. Bu cami, Müslümanlar için dünyanın en kutsal üçüncü mekânıdır.

Bugünkü saldırı, soykırımcı Siyonist İsrail devletinin onlarca yıldır işlediği suç ve soykırıma karşı Filistin halkının kendini savunma meşru hakkının ifadesinden başka bir şey değildir.

Bunun karşısında ABD emperyalizmi, Avrupa Birliği, dünyanın farklı burjuva hükümetleri ve büyük medyadan oluşan kutsal bir ittifak kuruldu ve Filistinli milisler terörist olarak damgalandı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, eylemi “anlamsız” ve “terörizm” olarak nitelendirirken, ırkçı ve soykırımcı İsrail varlığının “kendini savunma hakkı olduğunu” söyledi. Biden, Netanyahu ile temasa geçti ve ona “İsrail’in kendini savunmak için ihtiyaç duyduğu her şeye sahip olacağını” söyledi. Sahte “solcu” Lula bile Filistinlilerin eylemlerini “terörizm” olarak kınamak ve İsrail’i savunmak için utanç verici bir şekilde ortaya çıktı.

Terörist olan yetmiş yılı aşkın bir süredir Filistinlilere baskı uygulayan ve etnik temizlik yapan apartheid devleti, işgalci ve ırkçı Siyonizm yani İsrail’dir. Filistin direnişinin eylemleri terörizm değil, topraklarının, yaşamlarının ve onurlarının meşru savunmasıdır.

Şimdi Amerikan ve Avrupa emperyalizmi tarafından desteklenen Netanyahu, Gazze Şeridi halkını açıkça bombalayarak ve yeni bir kara işgali tehdidinde bulunarak yeni bir kirli savaş ilan ediyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), topraklarını ve haklarını Siyonist işgalcilere karşı cesaretle savunan Filistin halkıyla sınırsız dayanışma içindedir.

İUB-DE olarak, bölgedeki tek olası çözümün, Siyonist ve soykırımcı İsrail devletinin yıkılması ve Filistinlilerden çalınan toprakların ve evlerin geri verilmesinden başlayarak, Filistin’in tüm tarihi topraklarında tüm toplulukların birlikte tüm inançlara saygılı bir yaşam sürebileceği laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir devlet için mücadele etmekten geçtiğini bir kez daha vurguluyoruz.

Dünya halklarını, Türkiye’de ve diğer ülkelerde olduğu gibi, Filistinliler için harekete geçmeye ve desteklerini göstermeye çağırıyoruz. Sendikaları, demokratik ve sol örgütleri Filistin halkıyla aktif dayanışmalarını göstermeye, mevcut direnişlerini desteklemeye ve Siyonist İsrail devleti tarafından işlenen canice saldırıları reddetmeye çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonel (İUB-DE)

7 Ekim 2023

Depreme de kuraklığa da hazır değiliz

0

Türkiye, son 33 yılın en kurak ağustos ayını geçirdi. İSKİ’nin verilerine göre baraj doluluk oranları kritik seviyelerde. Ekrem İmamoğlu’nun referans verdiği Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün Türkiye kuraklık haritası da korkunç bir tablo çiziyor. Elbette suyu israf etmemeliyiz ancak ne var ki kuraklık sorunu, İSKİ’nin ve İmamoğlu’nun çağrısını yaptığı gibi bireysel tasarrufla çözülemez. Çünkü kuraklık sorunu, sorumluluğu bireylere yüklemenin çok ötesinde tedbirler gerektiriyor. Bu noktada asıl sorumluluk iktidara, yerel yönetimlere ve kirletici şirketlere ait.

Sorunun çaresi Erdoğan’ın söylediği gibi sadece “baraj, baraj, baraj” kadar basit de değil. Mevcut su kaynaklarını korumak yerine yeni çılgın projeler yapmak, yıkımdan başka bir şeyle sonuçlanmaz. Su havzalarının yapılaşmaya açılması, Kanal İstanbul için Sazlıdere Barajı’nın feda edilmesi, Alibeyköy Barajı’nın hafriyat atıklarına terk edilecek kadar bakımsız bırakılması bunun örnekleri arasında. İstanbul’da 11 tane baraj var ancak şehrin suyu için Melen Çayı’ndan su çekiliyor, hem de çok büyük bir enerji maliyetiyle.

Doğadan ve emekten yana atılmayan her adım, iklim krizinin derinleşmesine neden oluyor. Türkiye’de kuraklığın sebebini iklim krizine bağlayıp bir kenara çekilmek sorumluluktan kaçmaktan başka bir şey değil zira ülkede kuraklığın temel sebebi yanlış su (ve çevre) politikaları. Bunu kâr ve rant uğruna yapılan projelerle doğal varlıkların talan edilmesi, su havzalarının imara açılması, suda endüstriyel kirliliğin önlenmemesi ve ormansızlaşma olarak açımlayabiliriz.

Bir yandan da deprem kapıda. Sadece Marmara için değil Konya, Erzurum ve Gaziantep için de deprem uyarıları yapılıyor. Yıkım senaryoları hazır, peki ne yok? Depreme hazırlık. Bu noktada sorumluluk sadece iktidara değil belediyelere de ait. Olası bir afet durumunda afet sonrasının da ne kadar kritik olduğunu ve yönetmeliklere uygun olmayan binalara belediyelerin nasıl da ruhsat verdiğini 6 Şubat depremlerinden sonra bir kez daha çok acı bir şekilde gördük. Belediyelerin afete hazırlık ve afet sonrası onarım planlarının olması, altyapıların afet senaryosuna uygun hale getirilmesi, yapıların deprem yönetmeliklerine uygunluğunun denetlenmesi ve riskli binaların tespit edilip mümkünse güçlendirilmesi belediyelerin alması gereken en önemli tedbirler arasında. Beklenen İstanbul depreminde yaklaşık 500 bin binanın hasar göreceği tahmin ediliyor. Bu, milyonlarca insan demek.

Sorunların aciliyeti ortada. Ancak yerel seçimler yaklaşırken bu ihtiyaçlar için yapılacakları değil, düzen partilerinin parti içi çekişmelerini, iktidarın ise boş vaatlerini dinliyoruz. Dahası, konu ister deprem ister kuraklık olsun, mesele emekçileri ve doğayı önceleyen değil, yalnızca kâr odaklı inşaat, enerji ve maden şirketlerinde düğümleniyor. İşte bu yüzden çözüm bu şirketlerin kamulaştırılmasından, doğal varlıklar üzerindeki özel mülkiyetin son bulmasından, somut ve gerçekçi adımların atılabilmesi için işçi denetiminde bir yerel yönetim anlayışından geçiyor. Doğal afetlerin göz göre göre gelen yıkımlarla sonuçlanmaması için kuraklığa ve depreme hazırlığı da kapsayan bir ekolojik yıkımla mücadele programı benimsenmesi gerekiyor.

Her masada varız çünkü bahisler üzerimize oynanıyor

0

Daha önce bu sayfalarda Tek Adam rejiminin dış politikasını defalarca ikiyüzlü olarak nitelendirmiştik. Dış politikada zaman zaman değişen söylemler olsa da rejim bu ikiyüzlü karakterini hiç kaybetmedi.

Erdoğan önce Körfez turuyla “eski düşmanlarından” medet umarken bir taraftan da gözünü Esad ve Sisi ile normalleşmeye dikmişti. Kazandığı seçimin ardından Mısır ile diplomatik düzey 10 yıl sonra tekrardan büyükelçilik seviyesine çıkarıldı. Masada Akdeniz var.

Erdoğan, 4’lü görüşmeler yoluyla Şam’ın kapılarını zorluyor. Suriye tarafı, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinden tamamen çekilmesini şart koşuyor. Tek Adam rejimi “Kürt anasını görmesin” politikasına sıkı sıkıya bağlı, Baas rejimine bile bu konuda güvenmiyor. Tabii bölgenin yeniden “imarı”, sanayileşmesi, tarlaların, zeytinliklerin ve bilumum kaynağın yağmalanması yoluyla hızlı sermaye birikimi gibi bazı “duygusal” meseleler de burada kritik önem taşıyor. Masada Kürtlerin özgürlüğü ve bölgenin zenginliği var.

Türkiye, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali konusunda da ikircikli bir tavır takınıyor. Erdoğan kendini Putin ve Zelenski arasında bir arabulucu olarak konumlandırarak hem iç politikadaki Bonapart görünümünü sağlamlaştırıyor hem de dışarıda kilit adam rolüne bürünmekten geri kalmıyor. Bunu yaparken Ukrayna’nın NATO üyeliğine sıcak baktığını dile getirmekten de pek çekinmiyor. Masada Ukrayna’nın bağımsızlığı var.

Seçim öncesinde Yunanistan ile gerginliği artıran Erdoğan, seçimin ardından ise daha yumuşak bir politika izliyor. Miçotakis de benzer bir yaklaşım içinde, hatta Türkiye’nin yıllardır “terör yuvası” olduğunu söylediği Lavrion Kampı’nı boşaltarak bir nevi zeytin dalı bile uzattı. Masada Türkiye ve Yunanistan emekçilerine ait zenginlikler var.

Kendini Filistinlilerin koruyucusu olarak lanse etmeye devam eden Erdoğan, Netanyahu ile son görüşmesinde de “barışın egemen olduğu bir dünya için hep birlikte çalışacaklarını” söyledi. Masada Filistinli emekçilerin canı, malı, özgürlüğü var.

Gelişmeler elbette bunlarla sınırlı değil fakat bunlar olan biteni anlamak için bize yeterli bir perspektif sunuyor. Erdoğan ve masasına oturduğu herkes kumar oynuyor. Bu kumarda farklı olan bir şey var; kimse ortaya kendine ait bir şey koymuyor. Filistinlilerin, Kürtlerin, Ukraynalıların canları masada, Afrin’in zeytinlikleri, Ukrayna’nın tahılı, işçilerin alın teri, işledikleri, ürettikleri her şey masada. Kiminin özgürlüğü, kiminin kışın ısınma, kiminin temiz suya ulaşma hakkı. Buna dur demenin, bu saldırganlığı, bu ikiyüzlülüğü bitirmenin tek yolu, bizim gibi her şeyi kumar masasında ipotek edilen diğer ülkelerden kardeşlerimizle birlikte mücadele etmek. Ancak o zaman bu masayı dağıtabiliriz.

1928 Tramvay Grevi’nin 95. yıldönümü: yenilgiden doğan dersler

0

2023’ün Ekim ayı, Cumhuriyet tarihinin en önemli işçi grevlerinden birinin 95. yıldönümüne ev sahipliği yapıyor. 8 Ekim 1928’de İstanbul’da 2000 tramvay işçisi greve çıktı. O sıralarda Kemalist tek parti rejimi altında Türkiye burjuvazisi hem azınlıkların hem de Zonguldak madencileri örneğinde olduğu üzere kölece çalışma şartlarına mahkûm edilen işçilerin mülksüzleştirilmesi ve sömürülmesi üzerinden palazlanmaya ve ilksel sermaye birikimini oluşturmaya çalışırken, İstanbul tramvay işçileri de günlük 8 saati geçmeyen işgünü, ücretlerin yükseltilmesi, yerli ve yabancı işçiler arasında yapılan ayrımcılığın kaldırılması gibi taleplerle greve çıkıyorlardı.

İstanbul tramvay hattı Dersaadet Tramvay Şirketi tarafından işletiliyordu. 1928’e gelindiğinde işe yeni başlayan bir biletçi günlük 126 kuruş alıyordu. Aylığı ortalama 45 liraya geliyordu. Vatman ise ayda 60 lira alıyordu. Altı yılını doldurmuş işçiler kıdem hakkı kazanıyor ve 9 liralık bir zam elde ediyordu. Yine altı yılını dolduranlara 180 kuruş fazla mesai ücreti veriliyordu.

O zamanlarda, Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1909 yılında yasalaştırdığı Tatil-i Eşgal (Grev) Kanunu’nun devamcısı sayılan yasal düzenlemeler, sendika kurmayı ve sendikalara üye olmayı ve greve çıkmayı yasadışı kabul ediyordu. İstanbul Tramvay İşleri Amelesi Cemiyeti bu nedenle kâğıt üzerinde bir “cemiyet” olarak gözüküyordu ancak aslında bir sendika işliyordu.

1928’in Eylül ayının sonunda sendika yüzde 50 zam ve mesai saatlerinin düzenlenmesi, işe giriş ile çıkışların tespit edilmesi talebinde bulundu (tramvay işçilerinin mesaileri o sıralarda günlük 17 saate kadar varabiliyordu). Şirket bu talepleri reddetti. Bunun ardından işçiler Valilik’e başvurdu ve Valilik de, kanun uyarınca bir hakem heyeti atayarak tarafları toplantıya davet etti. Şirket, bu toplantının sonucunda işçilerin taleplerinin hiçbirini kabul etmeyeceğini ifade etti.

Bunun üzerine işçiler 6 Ekim’de greve çıkma kararı aldılar. Vali vekili Muhittin Üstündağ, 6 Ekim’in İstanbul’un kurtuluş yıldönümü olması nedeniyle, grev gününün değiştirilmesini talep etti. İşçiler greve 8 Ekim günü çıkma kararı aldılar. 7 Ekim gecesi, Şişli Tramvay Deposu’nda bir araya gelen 2000 işçi bir toplantı aldı. Toplantı tartışmalı geçti ve sabaha kadar sürdü. Ancak alınan karardan dönülmedi: 8 Ekim’de greve çıkılıyordu.

Tramvay işçileri bundan önce, 1920’nin Mayıs ayında da sendikaları üzerinden şirkete taleplerini iletmiş ve greve çıkmışlardı. Bu grev sırasındaki talepleri günde 8 saatten ve haftada 48 saatten fazla çalışılmaması, haftada bir gün ücretli tatile sahip olmaları, gündeliklerinin 150 kuruşa çıkarılmasıydı. 11 Mayıs’tan 17 Mayıs’a dek süren grev, şirketin grev kırıcı faaliyetleri nedeniyle yenilgiye uğramıştı. İşçiler küçük bir zam aldılar ve şirket de bilet fiyatlarına zam yaparak bu ücret artışından etkilenmemeye çalıştı.

3 Kasım 1920’de tramvay işçileri ikinci atılımlarını gerçekleştirdiler: Bu sefer iş güvenliği, yüzde 100 ücret zammı, işçilerin çocuklarının parasız eğitim görmesi için şirket tarafından bir okul yapılmasını ve şirkette 20 yıl aralıksız çalışan her işçiye şirket tarafından bir ev alınmasını talep ediyorlardı. Şirket genel müdürü Kendorf 8 saatlik işgünü uygulamasını asla kabul etmeyeceklerini belirtti. Ücretlere yüzde 15 zam, haftada bir gün ücretli tatil, yılda bir kez 10 liradan 30 liraya kadar ikramiye önerisinde bulundu. 2 Şubat 1921’de anlaşmaya varılmasına rağmen şirket, ücret zammı dışındaki sözlerinin hiçbirini tutmadı.

Verilen sözler tutulmadığı için tramvay işçileri 30 Eylül 1921’de bir günlüğüne uyarı grevi örgütlediler. Anlaşma sağlanamadığı için 26 Ocak 1922’de bir grev daha örgütlendi. Ancak şirketin yine grev kırıcılığına başvurması, bu mücadelenin de yenilgiyle sonuçlanmasını beraberinde getirdi.

8 Ekim 1928’de, bir pazartesi günü İstanbul tramvay işçileri greve çıkmaya hazırlanırlarken, işte bu olumsuz ancak oldukça öğretici deneyimlerin içinden geçerek örgütlenmişlerdi. Sabah yola çıkması gereken arabalar depolardan ayrılmadı; birçok İstanbullu işlerine veya gitmeleri gereken yerlere gidemedi. Şirket bir ültimatom verdi: Öğlen vaktine kadar işine dönmemiş olan işçiler işten atılacaklardı. Daha önce şirkette çalışmış olup da işten ayrılanların yeni başvurularını kabul ederek onları işe aldı ve greve çıkmamış olan personele (özellikle masa başı çalışanlarına) biletçilik ve vatmanlık yaptırmaya başladı. Şirket aynı zamanda Valilik’ten depo çevrelerinde güvenlik önlemleri alarak işçileri kovmasını istemişti. Valilik denileni yaptı. Aksaray deposunu savunmaya çalışan işçilerle çıkan kavga haricinde, şirket depoları tekrar kontrol eder hale gelmiş ve tramvay seferlerini yine başlatmıştı.

Şirketin açıkladığı verilere göre atölye işçilerinin yüzde 35’i, hareket kısmının yüzde 30’u, diğer kısımların da yüzde 47’si greve katılmıştı. O dönemde gazetelerin aktardığına göre ise toplam araç sayısının yüzde 48’i hatlarına çalışmayı sürdürüyordu. Şişli-Tünel, Harbiye-Fatih, Aksaray-Eminönü, Bebek-Eminönü işlemeye başlamıştı. Grevin ilk gününün ardından gazeteler şöyle yazacaktı: “Dünkü vaziyetten çıkan netice tamamıyla amelenin aleyhine tecelli etmiştir.”

Şirket, grevin ikinci gününde, grevden vazgeçip işe geri dönecek olan işçilere çift yevmiye vereceğini açıkladı. Bu, grevci işçilerin fireler vermesine neden oldu. Ancak diğer yandan da, az işgücüyle bütün hatları işler halde tutmaya çalışan grev kırıcı işçiler arasından, yoğunluk ve yorgunluk dolayısıyla bayılarak hastaneye kaldırılanlar oldu. Şirketin bütün grev kırıcı çabalarına ve rüşvet tekliflerine rağmen, grevin ikinci gününde, ilk günden daha az sayıda tramvay çalışabildi. Grevin ilk günü, vatmanlık ehliyeti olmayanların vatmanlık yapmaya çalışması nedeniyle kazalar meydana gelmişti. İkinci gün, trafik memurlarının vatmanlık ehliyeti olmayanların vatmanlık yapmalarına izin vermemeleri, seferlerde büyük aksamalara yol açtı. 1920 yılındaki grevde, şirketin benzer bir taktik izlemiş olmasında dolayı, vatmanlık ehliyeti olmamasına rağmen tramvayı işleten grev kırıcıların hatalı kullanımı sonucunda bir tramvay tamamen yanmış, yolcuların hayatı zor kurtarılmıştı.

Bu sırada, şirketin uyguladığı grev kırıcı uygulamaların karşısında, İstanbul işçi sınıfı da grevci kardeşleriyle bir dayanışma örmeye başladılar. Otomobil işçileri aralarında grev için 4 bin lira topladılar ve ürettikleri her araba başına greve 1 lira bağışta bulunma sözü verdiler. Demiryolu işçileri 2 bin lira toplayarak bağışladılar. 45 bin tütün işçisi, bir günlük yevmiyelerini toplu halde greve bağışladı.

Bu sırada, tek partili rejimin basın-yayın bürosu olarak çalışan Cumhuriyet gazetesi, aşağıdaki satırlara yer vererek işçilerin moralini bozmak ve cesaretlerini kırmak istedi: “Grevlerin menfi [olumsuz] neticesini gören tramvay amelesine samimiyetle tavsiye ederiz. Ameleler! Verilen mühletten istifade ediniz. İşinizin başına gidiniz. Aksi takdirde işsiz ve sefalet içinde kalırsınız.” Milliyet gazetesi de benzer bir ikazda bulundu: “Tramvaycı Türk ameleye tekrar tekrar tavsiye ederiz. Derhal iş başına avdet ediniz [dönünüz]. Çocuklarınızı aç bırakmak vebalini boynunuza almayınız.”

Şirket grevin gücünü kırmak için durmadı. Çift yevmiye uygulamasının yanına, gün içinde özel lokantalardan yemek sipariş etme hakkı eklendi. Yoğunluk dolayısıyla iş bırakan grev kırıcı vatmanlara, işe geri dönmeleri durumunda 1 lira fazla ücret vereceğini duyurdu. Bütün bunlara rağmen, günün ilk tramvay seferi saati sabah 05.30’dan 07.30’a ve günün son tramvay seferi saati de 24.00’den 22.00’ye alındı. Seferlerin birbirleri arasındaki aralık giderek açılıyordu. At arabaları çoğalmıştı.

Cumhuriyet Halk Fırkası, bu noktada Bonapartist rolünü bir kere daha oynayarak, 12. Bölge Müfettişi Hakkı Şinasi Paşa’yı tarafları uzlaştırması için görevlendirdi. Şinasi Paşa işçi temsilcilerini dinledikten sonra, şirketle üç saat süren bir toplantı yaptı ve ardından şu açıklamayı gerçekleştirdi: “Kendimde tebellür eden [beliren] kanaate göre tavassuttan vazgeçmeyi muvafık buldum. Grevcilere, grevi bırakmaları vesayesindeyim [vasiyetinde bulundum].”

Grevin ilk haftasının sonunda şirketin, rejimin ve basının toplu saldırısına uğrayan grev önderleri bir toplantı aldılar. 14 Ekim’de tramvayların yüzde 85’i işlemişti. Grevci işçilerin sayısı her geçen gün azalıyordu. Grevin önderleri, grevcilerin işten atılmaması talebiyle işe dönme kararı aldılar. Şirket bu talebi kabul etti. Aynı zamanda grevin önderleri şunu da eklemişlerdi: “Haklarımızın savunmasını kayıtsız şartsız Cumhuriyet Hükümeti’ne bırakarak göreve başlamaya karar verdik.”

İşçiler, kendilerine grevlerini sonlandırmasını söyleyen “Cumhuriyet Hükümeti’nden”, kendilerini korumalarını istiyordu. Ancak tek partili ve Bonapartist “Cumhuriyet” rejimi, işçilerin bu talebine kulak asmadı. Şirket, grevci işçilerin tamamını kara listeye almıştı ve iki yıllık bir süre içinde, çeşitli bahanelerle bu grevci işçilerin hepsini işten çıkardı.

1928 Tramvay Grevi işçilere şirketlerin, siyasi rejimin ve basının birleşik bir patronlar cephesi oluşturduğunu gösterdi. Bu tip bir birleşik patronlar cephesine karşı, işçi sınıfının da kendi cephesine ihtiyaç duyduğunu; bu cephenin sendikalar, emek örgütleri, devrimci sosyalist partiler ve dernekler tarafından oluşturulabileceğini gösterdi.

Yine bu grev, grevci işçilerin grev kırıcılara karşı almayı istediği veya öngördüğü istisnasız bütün önlemlerin tarihsel olarak meşru olduğunu kanıtlamış oldu. Tramvay işçileri, şirketin ve rejimin grev kırıcı uygulamalarına karşı mücadele edememişlerdi çünkü bu incelikli mücadeleyi örgütleyebilecek bir sendikal ve politik önderlikten yoksunlardı. Ancak görüldüğü üzere, bir grevin kazanımla sonuçlanması greve hazır olan işçilerin varlığı kadar, o işçilere rehberlik edebilecek olan mücadeleci bir politik önderliğin varlığına da bağlı.

Sınır ötesi operasyonlara son! Çözümün anahtarı siyasal demokraside ve demokratik hakların tanınmasındadır!

0

5 Ekim günü TSK tarafından Suriye’de Rojava bölgesine geniş çaplı hava saldırısı düzenlendi. Ankara saldırısıyla ilişkilendirilerek başlatılan bu operasyon, Dışişleri Bakanı’nın yaptığı, “PKK/YPG’ye ait bütün altyapı, üstyapı tesisleri, enerji tesisleri bundan sonra güvenlik güçlerimizin, silahlı kuvvetlerimizin, istihbarat unsurlarımızın topyekün meşru hedefidir” açıklamasıyla başladı. 

Dış politikanın iç politikanın bir devamı olduğunu biliyoruz. Bu operasyonun asıl hedefi yurt içinde yerel seçimler öncesi kayyum rejimini güçlendirmek, muhalefete dönük baskı politikalarının meşrulaştırarak artırmak ve Kürt siyasal hareketini inkâr ve baskı politikalarıyla terörize etmektir. Siyasal çözümü dışlayan, siyasal demokrasiyi gündemine almayan ve tüm demokratik kanalları kapatan bu politikanın karşısındayız. 

Öte yandan dış politikada İsrail, Mısır ve Suriye rejimiyle ilişkilerin güçlendirilmeye çalışıldığı bir dönemde yapılan bu operasyon sırasında, TSK’ya ait bir SİHA’nın ABD tarafından düşürülmesi, hükümetin dış politikadaki kırılgan konumunu bir kez daha ortaya koydu. Özellikle petrol tesislerinin, nakil noktalarının ve enerji tesislerinin hedef alınmasına izin verilmeyeceği ABD tarafından açıkça belirtildi.

İDP olarak savaş politikalarının, ekonomik krizle boğuşan Kürt ve Türk emekçilerine hiçbir fayda sağlamadığı gibi sermayenin saldırılarına karşı işçi sınıfının birliğine de ket vurduğunu belirtiyoruz. Demokratik hakların ve taleplerin açıkça tartışılıp tanındığı bir zemin yaratılmadan çözüm olanaksızdır. Siyasal demokrasinin hiçe sayıldığı, siyasal örgütlenme ve protesto haklarının engellendiği bir ortamda ne Kürt ne de Türk emekçileri özgür olabilir. Kürt siyasal hareketine dönük baskı politikalarına son verilmeli. Keyfi gözaltı uygulamaları son bulmalı, tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılmalıdır. Çözüm, demokratik hakların köklü bir şekilde tesis edilmesinde, diyoruz.  

Demokratik alanın güçlendirilmesi için sınıf siyasetinin merkeze alınması gerektiğinin altını bir kez daha çiziyoruz. Tüm bunlar için emekçi halkların kardeşliği ve ortak mücadelesi ve birliği gerekmektedir.

Refah ve eşitlik için emekçiler yönetmeli!

0

Türkiye ekonomik ve sosyal açıdan en kötü zamanlarından birini yaşıyor. Ama akılsız başın cezasını sorumluları değil işçi ve emekçiler çekiyor. Erdoğan liderliğindeki AKP hükümetleri yıllardır Türkiye’yi uyduruk modellerle deneme tahtasına döndürdü. Her bir deneme ekonomik krizin daha da derinleşmesine, enflasyonun ve hayat pahalılığının daha da artmasına, emekçilerin alım güçlerinin daha da düşmesine yol açtı. Bugün olduğu gibi! Kuşkusuz krizin sorumlusu işçiler-emekçiler değil. Sorumlu sermaye düzeni, patronlar ve basiretsiz iktidar!

Niye? Çünkü kaynakların nasıl kullanılacağına, nasıl dağıtılacağına onlar karar veriyor. Yıllarca AKP işçiden alıp patrona verdi. Yoksulu daha da yoksul, zengini daha da zengin yaptı. Türkiye’yi sermaye için ucuz emek cenneti haline getirdi. En zengin yüzde 10, servetin yüzde 70’ine işte bu şekilde sahip hale geldi. Emeğin milli gelirden aldığı pay işte bu şekilde en düşük seviyeye indi.

AKP sendikasızlığın kural, grev yasağının sıradan, düşük ücretle güvencesiz-esnek çalışmanın normal, toplu sözleşmenin göstermelik olduğu bir çalışma düzeni kurdu! İşte en son milyonlarca kamu emekçisine “beklenen enflasyona göre” bile daha geride bir “toplu sözleşme” böyle dayatılabildi.

Eğri zemine doğru bina olmaz. İşçi sınıfının mücadelesi ve önderliği dışındaki tüm çözüm önerileri birer yanılsamadır. Kapitalist yıkım ve ekonomik sefalet sınıf işbirlikleriyle, ödünlerle, geçici yöntemlerle durdurulamaz. İç içe geçmiş iklim yıkımı ve insani yıkım karşısında, ekonomik krizden savaşlara, sağlık krizinden gıda krizine yaşadığımız ölümcül çoklu krizin çözümü ancak emekçilerin yönetmesiyle mümkün olabilir. Bu artık tercih değil, zorunluluk.

Yoksulluğa, işsizliğe, eşitsizliğe, sömürüye, dış borç ödemelerine, özelleştirmelere, sendikasızlaştırmaya son vermek, baskıcı ve yağmacı rejimden emekçiler lehine gerçek bir kopuşun yolunu açmak için sınıf siyasetinde, sınıf seferberliğinde, sınıf mücadelesinde buluşalım.

Hedef değil, gerçek enflasyon oranında zam!

0

Türk-İş ağustos ayında açlık sınırını 12.198 TL, yoksulluk sınırını 39.733 TL ve yıllık mutfak enflasyonunu %107,89 olarak açıkladı.

İşçi ve emekçiler olarak nerede buluşur, nerede karşılaşırsak sohbetimizin temel gündemi pahalılık ve eriyen maaşlarımız oluyor. Hepimizin gözü şimdiden ocak ayında yapılacak olan asgari ücret zammında. Çoğumuz yaklaşan yerel seçimlerden ötürü son bir kez yüksek zammın yapılacağı beklentisi içerisinde. Fakirin ekmeği umut dahi olsa ona bile gözünü diken hükümet, geçtiğimiz günlerde memur ve işçi maaşlarına yapılacak zammın gerçekleşen değil “hedeflenen enflasyon” üzerinden yapılacağını söyledi. Söz konusu işçilere yapılacak zam olduğunda, hedeflenen enflasyonun ne kadar düşebildiğini TÜİK pratiği üzerinden biliyoruz.

Önümüzdeki üç yılın hedeflerini içeren Orta Vadeli Program’da 2023 yılı enflasyon tahmini yüzde 65 olarak açıklandı. Oysa yalnızca mutfak enflasyonu dahi yüzde 100’ün üzerinde! Enflasyon tahmini 2024 için yüzde 33, 2025 için yüzde 15,2, 2026 için yüzde 8,5. Saray rejimi gerçekte enflasyon uçarken zam oranlarımızın önümüzdeki üç yıl için 2024’te yüzde 33, 2025’te yüzde 15,2 ve 2026’da yüzde 8,5 olmasını istiyor.

Aynı programın Türkiye için büyüme tahmini 2023 için yüzde 4,4, 2024 için yüzde 4, 2025 için yüzde 4,5 ve 2026 için ise yüzde 5. Büyümeye paralel şekilde işçilerin gelirlerinde akmasa da damlayacak bir gelişme bekleyebilir miyiz? Maalesef hayır. DİSK-AR’ın araştırmasına göre Türkiye 2022’de yüzde 5,5 büyümüşken sermayenin 2022’de 2021’e göre toplumsal servetten aldığı pay yüzde 1,4 artmış, emeğin aldığı pay ise yüzde 3,7 azalmış. Aynı rapor başkanlık sisteminin hayata geçtiği 2016 yılında emeğin aldığı payın yüzde 36,3’ten 2022’de yüzde 26,3’e gerilediğini, sermayenin payının ise yüzde 47,5’ten yüzde 53,7’ye çıktığını gösteriyor. Yani Saray rejiminin politikaları sonucunda büyüme, emeğin payının küçülüp sermayenin payının büyümesi anlamına da geliyor.

Enflasyon ve kriz gerçekliğine rağmen zenginler daha da zenginleşmeyi, rekor kârlar elde etmeyi sürdürüyor. Krizi en ağır şekilde işçi emekçiler yaşıyor ve üzerimizdeki yükü daha da artırma planı yapılıyor. Mehmet Şimşek’in emperyalistlere seslenmek için Financial Times’a verdiği mülakatta “Doğru yoldayız, sabırlı olmalıyız,” dediği yol bu!

Ultra zenginlerin serveti büyüyor ama bizim için bıçak kemikte. Hakkımızı alabilmek için neler yapmalıyız? Her şeyden önce sendikalarımızda bir araya gelip, bahane tanımaksızın emek örgütlerini bu artan saldırılara karşı ortak bir seferberliğe zorlamalıyız. Sefaletten korunmamızın ilk formülü belli: maaşlarımıza üç ayda bir enflasyon oranında zam!

Saldırı dalgasına karşı emekçilerin birleşik mücadelesinde bizleri zırhlandıracak diğer taleplerimiz neler olabilir? Zenginlerden servet vergisi alınması, kâr rekorları kıran bankaların kamulaştırılması, yeni deprem/kentsel dönüşüm vurgunlarının ve ekolojik yıkımların önüne geçmek için inşaat-maden-enerji tekellerinin işçi denetiminde kamulaştırılması!

OVP üzerine: onların planı ve bizim planımız

0

Bakan Şimşek öncülüğünde hazırlanan Orta Vadeli Program (OVP), IMF’siz IMF programının planlı bir şekilde uygulanabilmesi için hazırlanmış çerçevenin adı. Kıdem tazminatı gaspından tüketimi kısmak için alım gücünün daha da düşürülmesine, emeklilik ve tüm sigorta sisteminin özelleştirilmesinden tüm kamu kaynaklarının ve ülke zenginliklerinin sermayenin kullanıma açılmasına kadar geniş bir yelpazesi olan bir plan bu. Peki şu soruya cevap vermek gerek: Mayıs genel seçimlerinin öncesine göre ne değişmiş durumda? Bu programı farklı kılan ne?

Her şeyden önce rejimin ihtiyaçları değişti. 2017 ve sonrasında yeni rejimin birincil ihtiyacı art arda gelen seçimleri kazanarak meşru ve kurumsal hale gelmekti. Bunun için ülke ekonomisinde “ne pahasına olursa olsun büyüme” politikası izlendi. Bunun sonucu ise düşük faiz, bol kredi idi. Emperyalizmin tam da para bolluğunu kıstığı döneme denk gelen bu politika TL’nin değersizleşmesi ve faturanın hayat pahalılığı yoluyla emekçilere kesilmesi ile sonuçlandı. Bu sürede finans ve ihracat sektörü ise tarihi kâr miktarlarıyla ihya oldu.

Seçim sonrası yaşadıklarımızı ise şöyle özetleyebiliriz: Türkiye’nin yarı bağımlılığı Erdoğan yönetimi için emperyalizmle kopuşu değil, tam tersine ona daha fazla entegre olma ve finans kapital ile organik bir bağ kurmayı gerektiriyor. Tüm dünyada bir sorun haline gelen enflasyonu, tüketimi kısıp ekonomiyi frenleyerek yani faizleri yükselterek baskılayan emperyalizm, birçok ülkede emekçilerin son kazanımlarını da (özellikle emeklilik ve sigorta sistemini) törpülemek istiyor. Rejim, emperyalizmin emekçilere dönük bu planlı saldırısının bir parçası haline gelerek bunu ülke içinde uygulamak amacında ve onun bir parçası olmak istiyor. Böylece hem iç politikadaki ihtiyaçlarına (enflasyonu frenlemek, kredileri baskılamak) hem de onun bir uzantısı olan dış politikadaki ihtiyaçlarına (çevre ülkeler ile bozulan ilişkileri düzeltmek, yeni yapılan ticaret anlaşmalarına entegre olmak) denk düşecek şekilde OVP işletmeye koyuldu.

Bizim planımız

Bir önceki yazımda onlar “Amaçlarına ulaşmak için son derece örgütlü ve bilinçli hareket ediyorlar. İşçi sınıfı da sendikalarıyla aynı örgütlülük ve seferberlikle birleşik bir mücadele vermeli,” demiştim. Bu mesele sınıf mücadelesinin bir parçası ve ancak siyasal arenada çözülebilir. Örgütlü saldırıya karşı örgütlü bir şekilde cevap vermek dışında bir seçenek yok. Emekçilerin birliği acil bir zorunluluk. Kendini yerel seçim süreçleriyle sınırlamayan, daha uzun vadede rejimin saldırılarına karşı ortak acil talepler etrafında işçi sınıfının sendikaları ve diğer örgütleri bir araya gelmeli ve yumruklarını birleştirmelidir. OVP’nin tarihe karışması, kaybedilmiş haklarımızın geri alınması ve alım gücümüzün yükseltilmesi için: Ücretlere enflasyon oranında üç ayda bir zam! Dış borç ödemelerini derhal durdurun! Tüm bankaları kamulaştırın! Tüm üretim ve kaynaklar işçiler ve emekçiler yararına, işçilerin denetiminde kullanılmalıdır.

Sendika düşmanlığının değil, örgütlülüğün maliyetinden korkuyorlar!

0

21 yıllık AKP iktidarının en önemli dayanaklarından biri kuşkusuz işçi düşmanı politikaları oldu. İşçi sınıfının kazanılmış haklarına dönük saldırılar hep gündemdeydi. Diğer yandan da işçilerin ellerindeki tek kozu ve güvencesi olan sendikalaşma hakkı fiili, yasa tanımaz yollarla engellenmeye çalışıldı.

Sendikal örgütlenmenin yaşandığı hemen hemen her örnekte birbirine çok benzer süreçler yaşandı. Baskı yoluyla sindirmeye çalışma, sendikalaşan işçileri işten çıkarma, işveren bunlara rağmen amacına ulaşamadıysa bu sefer yetkiyi tanımama vb. gibi hukuki manevralarla süreci uzatma…

Bu açıdan, tek başına ders niteliğinde olabilecek son örneklerden biri Sputnik çalışanlarının grevi. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda (TGS) örgütlü Sputnik çalışanları 17 Ağustos’tan beri grevdeler. Süreç pek tabii yine çalışanların çalışma koşullarını iyileştirebilmek için sendikalaşmaları ile başlıyor. Kısa zamanda başarıyor ve sendikal yetkiyi de alıyorlar. Ancak sendika ve Sputnik toplu iş sözleşmesi yapmak için masaya oturduğunda işin rengi yeniden değişiyor. Altı aydan uzun süren görüşmeler sonrasında işveren anlaşmaya yanaşmıyor. Üstelik içlerinde işyeri temsilcisinin de bulunduğu sendikalı 24 işçiyi toplu olarak işten çıkarıyor. Tabii işten atma gerekçesi olarak “sendikalaşma” demiyor. Yine birçok örnekte gördüğümüz gibi ekonomik gerekçeler sunuyor. Oysa ekonomik gerekçelerle işten çıkarma yaptığını iddia eden işveren aynı anda başka işçileri işe alıyor.

İşveren (bu örnekte Sputnik) her adımında hem anayasayı hem de Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununu çiğniyor. Gazete Nisan’da yer alan iki ayrı söyleşide grevdeki işçiler bu tutumu çok net bir şekilde özetliyor: sendika düşmanlığı! Bu düşmanlık pek tabii Sputnik’e özgü değil… Bugün bir başka direnişe, mesela Tarım-Sen’de örgütlendikleri için işten çıkarılan Agrobay işçilerine kulak verdiğinizde de aynı tespiti duyuyorsunuz! Ya da işverenin toplu iş sözleşmesi görüşme talebini kabul etmemesi üzerine grev sürecine giren Tez-Koop-İş’te örgütlü Goethe Enstitüsü çalışanlarına… İşçiler, çalışma koşullarını düzeltme ihtiyacı ile örgütlü güçlerine, sendikalaşmaya yöneldikleri her an, karşılarında işverenin aynı sendika düşmanı tutumunu buluyorlar!

Patronlar, yasalar karşısında suçlu olduklarını bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar! Ama tazminat ödeyerek kurtulabileceklerini de biliyorlar. Ve bunun maliyetinden, örgütlülüğün maliyeti kadar korkmuyorlar!

Oysa sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçtur ve cezası Türk Ceza Kanununun 118. maddesinde düzenlenmiştir; altı aydan iki yıla kadar hapis cezası söz konusudur. Ancak birçok örnekte gördüğümüz gibi bunun uygulanması, işçi ve emekçilerin örgütsüzlüğünü sömürü ve baskı koşullarını fütursuzca sürdürmek için en büyük avantajları olarak gören sermayenin iktidarı altında mücadelemiz olmadan mümkün değildir. Bu sebeple, sendikal hakların engellenmesine karşı mücadele bugün tüm mücadeleci sendikaların ve emek örgütlerinin ortak eylem hattı olmak zorundadır. Sputnik işçileriyle de Agrobay işçileriyle de gerçek bir dayanışmanın öncelikli yolu budur!

TİS süreci ve ek zam talebi: Metalde mücadeleyi birleştirmek mümkün mü?

0

Türkiye ekonomisinin can alıcı sektörlerinden olan metalde 150 bin işçiyi ilgilendiren toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci kapsamında ilk görüşme gerçekleşti. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile Birleşik Metal-İş (BMİS), Türk Metal Sendikası ve Özçelik-İş Sendikası arasında yapılan ilk görüşmede 15 idari madde üzerinde anlaşıldı. Bir sonraki görüşmenin ise 10 Ekim Salı günü gerçekleştirileceği ilan edildi.

Üç sendikanın tekliflerini gazetemizin bir önceki sayısında detaylıca işlemiştik. Keza MESS ile sendikalar arasında yapılan ilk görüşmenin ertesinde henüz ücret artış talepleriyle ilgili kamuoyuna yansıyan net bir tartışma olmadı. Ancak önümüzdeki görüşmeler metal işçilerinin ana talepleri ve sendikalar ile patronların bu talepler karşısında alacağı pozisyonlara dair daha net verileri önümüze çıkaracak.

Ülkede derinleşen ekonomik kriz, artan enflasyon ve emekçilerin alım gücündeki hayati kayıplar, sınıfın birçok sektöründe yaz döneminden bu yana ek zam talepli ücret mücadelelerinin önünü açmıştı. Ülke sınıflar mücadelesinin en örgütlü ve belirleyici sektörü metaldeki TİS süreci ise tam da bu dönemin üzerine geldi ve sınıfın farklı sektörleri arasında benzer taleplerle mücadelelerin birleştirilebilmesi perspektifini bir defa daha önümüze çıkarmış oldu.

Metal işçileri patronların artan devasa kârlarından kendi paylarını, insan onuruna yaraşır bir ücret ve sosyal hak taleplerini TİS süreçlerine taşırken bir yandan diğer sınıf kardeşleri gibi ek zam talebiyle de mücadelelerini sürdürüyorlar. Metal TİS’i kapsamına giren ve özellikle BMİS’in örgütlü olduğu fabrikalarda eylül ayı ile TİS’in yürürlüğe gireceği süreç arasını kapsayan ek zam talebi tabanda önemli bir hareketlilik dinamiğini karşımıza çıkarıyor. Tabii bu ek zam talebinin Türk Metal ve Özçelik-İş tabanındaki metal işçileri arasında da bir yankı uyandırma olasılığı, metal işçilerinin farklı konfederasyonları da aşan bir ortaklaşmasını mümkün kılması adına oldukça kritik.

Türk Metal ve Özçelik-İş’in TİS taleplerinin tabandaki işçiler içerisinde yetersiz bulunması, geçtiğimiz süreçte fabrikalar bazlı bazı eylemleri açığa çıkarmıştı. BMİS üyesi işçilerde ise TİS süreci ile birlikte ek zam talepli bir mücadele dinamiği mevcut. Hem ek zam hem de TİS süreci, metal işçilerinin taleplerine erişebilmeleri adına, tabanda birleşik bir mücadeleyi zorunlu kılmakta. Ve metal sektöründe böylesi bir birlikteliğin tabandan inşa edilebilmesi, sınıfın diğer tüm sektörlerinin de ekonomik krize ve iktidar ile patronların saldırı politikalarına karşı yekvücut hareket etmesini olanaklı kılacaktır.

Yenilgi ruh halinden çıkmak

0
Fotoğraf: Murat Uysal/Evrensel

Seçim yenilgisinin ardından düzen muhalefetinin krizi derinleşerek sürüyor. Özgüven tazeleyen Erdoğan ve AKP, inisiyatifi elinde tutmak için adımlarını sıklaştırıyor. “IMF’siz IMF programı” ile ekonomik enkazı bir kez daha emekçilere fatura ederken, içeride ve dışarıda düzen güçleriyle ilişkilerini tamir etmek için yeni hamleler geliştiriyor. Kürt hareketi ve sosyalistler ise “seçim yenilgisi” ruh halinden henüz çıkabilmiş değil. Yerel seçimler öncesinde “siyasal strateji ve ittifaklar” tartışması solun temel gündemi olmayı sürdürüyor. Solun bu ruh hali ve sendikal önderliklerin sinikliği, yeni ekonomik saldırı programına karşı emekçilerin seferber edilebilmesi önündeki temel engeller. Gezi davası tutsakları için Yargıtay’da çıkan sonuç ve Can Atalay’ın milletvekilliği hakkının gasp edilmesi, antidemokratik ve işçi düşmanı saldırılar karşısında, birleşik mücadeleyi yükseltmek için kaybedecek bir dakika dahi olmadığını gösteriyor.

Düzen muhalefetinin çürümüşlüğü

Seçim yenilgisinin ardından, başta Kılıçdaroğlu ve CHP olmak üzere, Millet İttifakı partilerinin liderlerinden ve yönetimlerinden hiçbiri sorumluluklarını kabul edip kenara çekilmeye yanaşmadı. “Türkiye’nin kaderini belirleyecek seçimlere” gittiğimizi, bu seçimlerin “hayat memat meselesi” olduğunu vurgulayıp duran muhalefet liderleri, sonuçların ardından mezarlıkta ıslık çalmaya başladılar. Kılıçdaroğlu seçimleri “kazanamadık ama kaybetmedik de” diyebildi. Seçimlerin hemen ardından gerçekleşen İYİ Parti kongresinde, genel başkanlığını tazeleyen Akşener, sorumluluğu İttifak’ın diğer bileşenlerine atarak “ruhunu kurtardı”; yerel seçimlere Millet İttifakı olarak değil, tek başlarına gireceklerini duyurdu. 5 Kasım’da gerçekleşecek CHP kurultayında ise, büyük bir sürpriz yaşanmazsa, Kılıçdaroğlu genel başkanlığını devam ettirecek.

Muhalefetin mevcut tablosu en az Cumhur İttifakı kadar çürümüş olduğunu ve emekçi halka sahici bir seçenek sunamadığını açıkça ortaya koyuyor. Ekonomik yıkımın ve baskıcı politikaların kitleleri bunalttığı, AKP yönetiminin en zayıf düştüğü bir dönemde, Millet İttifakı’nın politik yönelişinin, iktidarı Cumhur İttifakı’na hediye etmiş olduğunun ısrarla altını çizmemiz gerekiyor. Toplumsal hoşnutsuzluğu yalnızca seçimlere kanalize ederek seferberliklerin önüne geçen, ekonomi ve demokratik haklar alanında sinik ve heyecan yaratmayan bir program sunan düzen muhalefeti, iktidarın altın tepside kendisine sunulacağını hayal ediyordu. Ne var ki, toplumsal ve siyasal gerçekliğin Millet İttifakı’nın pembe ve pürüzsüz hayal dünyasından daha karmaşık olduğu tescillendi.

HDP ve sosyalist hareket

Millet İttifakı’nın siyaseti seçimlere indirgeyen politikasına uyarlanan, ilk turdan itibaren Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayına politik destek sunan HDP ve sosyalist hareketin geniş kesiminde demoralizasyon havası sürüyor. Son dönemin politik sonuçları, çoğunlukla, yalnızca seçim sonuçları ekseninde değerlendiriliyor ve önümüzdeki dönemin politik yönelişi de yerel seçimlerde bağımsız aday çıkarıp çıkarmama çerçevesinde düğümleniyor.

Oysaki mevcut tablonun her şeyden önce, işçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisinde sistematik örgütlenmeyi; düzen muhalefetinden bağımsız, kopuşçu bir iktidar perspektifini önüne koymayan solun, seçim sonuçlarından da umduğunu bulamayacağını göstermiş olması gerekiyor. Sosyalistler için gerçekçi ve inşacı bir mücadele planına dayanmayan “kestirme çözümler” bulunmuyor. Hükümetin ekonomik yıkımı derinleştiren programı, burjuva muhalefetin dağınıklığı, Gezi davası ve Can Atalay örneğinde somutlaşan baskıcı politikalar, toplumsal seferberliği ana eksenine alan birleşik bir mücadele hattının geliştirilmesi için çıkış noktalarını oluşturuyor.

İşçiler ücretleri ve sendikal hakları için mücadeleyi sürdürüyor!

0

Eylül ayı ile birlikte okullar açıldı, emekçileri ise yeni bir “dönem” bekliyor. Enflasyonun bütün harcama kalemlerini doğrudan etkilemesi ile öğrencilerin okul masrafları da katlanarak artıyor. Bu tablo içerisinde çalışan nüfusun alım gücü ise düşmeye devam ediyor. Kira, okul masrafları, yol ücretleri derken hayat pahalılığı derinleşiyor. Örneğin asgari ücret 11 bin liranın biraz üzerindeyken, İstanbul’da şehir içi ulaşım için kullanılan aylık abonman kartının ücreti 1.177 lira. Emlak şirketlerinin verilerine göre İstanbul’da ortalama bir konutun kiralık ücreti ise 15 bin lira civarında. Asgari ücretli çalışanlar için durum böyle iken daha yüksek maaş alan işçilerin durumu da parlak değil, zira reel ücretler günden güne düşüyor.

Tam da bu bağlamda temmuz ayında asgari ücret güncellemesinin ardından başlayan farklı sektör ve işyerlerindeki eylemlerin belli bir süreklilik arz ediyor olması oldukça önemli. Pek çok işyerinde ek zam talebiyle yapılan eylemler sürüyor. Bunun yanında son günlerde yapılan işçi eylemlerinin tek gündemi ek zam değil, aynı zamanda ekonomik hakların güvence altına alınması için sendikal alanda mücadele ve seferberlikler de sürüyor. Ücret mücadelelerinin artması ile patronların sendikalaşmaya dönük saldırıları da artmış görünüyor.

Sputnik Türkiye ofisinde 17 Ağustos’ta başlayan grev halen sürüyor. Sputnik, sendikalaşan çalışanları işten attığı gibi herhangi bir uzlaşmaya da yanaşmamıştı. Sendikal hakları, çalışma koşulları ve ücret iyileştirmesi için mücadele eden Sputnik çalışanlarının grevi devam ediyor.

Trendyol depo çalışanlarının mücadelesi de ağustos ayından bu yana sürüyor. DGD-SEN üyesi olduğu için işten atılan işçiler şirketten bir muhatap bile bulamazken direnişlerini sürdürüyor. Öte yandan İzmir’de bulunan Agrobay Seracılık’ta sendikalaştığı için işten atılan işçilerin eylemleri de devam ediyor. Agrobay’ın patronu, zor şartlarda çalışan işçiler için “Hepimiz biliyoruz ki işçi zaten bu ülkede 1-0 önde başlıyor” derken herhangi bir anlaşmaya yanaşmıyor. Bunun yanında mücadeleci işçilerin eylemleri sürüyor.

Fırat Elektrik ve Dağıtım AŞ (FEDAŞ) çalışanı işçilerin düşük ücretler karşısındaki direnişi de iki ayı geçkin süredir devam ediyor. Daha önce DİSK Enerji-Sen üyesi 17 işçiyi işten atan şirkete karşı işçiler atılan çalışanların iadesini, düşük ücretlerin düzeltilmesini ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini talep ediyor.

Ortaya çıkan tabloda ücret artışı ve sendikalaşma yönündeki mücadelelerin süreceği öngörülebilir. Biz bütün bu irili ufaklı seferberliklerin başarıya ulaşması için ısrarla bütün seferberliklerin ve emekçilerin mücadelesinin birleştirilmesini savunuyoruz. Bu yüzden hangi sendika ve sektörde olduğuna bakmaksızın bütün emekçiler için önemli gördüğümüz birleştirici sloganları tekrar etme ihtiyacı duyuyoruz: Ücretlerde eşel mobil sistemi! Sınırsız sendika ve eylem özgürlüğü! Kaynaklar emekçiler lehine seferber edilsin!

Yeni anayasa özgürlük mü vaat ediyor?

0

Darbe anayasası da denilen mevcut 1982 Anayasasının yerine, demokratik ve sivil yeni bir anayasa hazırlanması gerektiği söylenegelir. Son dönemde de yeni anayasa, Cumhur İttifakı eliyle yeniden gündeme getirildi. Eylül ayı sonunda TBMM Başkanı Kurtulmuş ile Erdoğan, yeni yasama döneminde anayasa hazırlıklarının hız kazanacağını duyurdular. Peki, bu çalışmadan, demokratik ve özgürlükçü bir anayasa çıkabilir mi?

Demokrasi ve özgürlük vaat ediledursun, Cumhur İttifakı yönetimi ile rejimin emekçi halkın özgürlüklerini teminat altına alma arayışında olmadıkları icraatlarından açıkça anlaşılıyor. Malum, Ziya Paşa’nın şu beyti meşhurdur: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı”. Halihazırda her kademeden binlerce Kürt siyasetçi, sosyalist ve öğrencinin hak ve özgürlükleri savundukları için tutsak olduğu, işçilerin grev ve sendikalaşma haklarının sistematik olarak engellendiği, kadınların ve lgbti+ların her türlü eylem ve gösterilerinin polis zoruyla bastırıldığı bir ülkede, iktidar cenahından gelen özgürlük vaadi ne kadar inandırıcı olabilir? HDP’nin eski lideri Selahattin Demirtaş’ın başkanlık sistemine muhalefeti nedeniyle hapiste tutulması, halkın oylarıyla seçilmiş milletvekili Can Atalay’ın tahliye edilmeyerek görevinin yerine getirmesinin engellenmesi başka bir ülkede gerçekleşmiyor.

2016’daki darbe girişiminden sonra temelleri atılan ve 2017 Anayasa Referandumu ile hukuki görünüm kazanan Türk tipi başkanlık sistemi, demokratik ve özgürlükçü bir arayış olarak değil, tam tersine siyasal demokrasiyi olabildiğince daraltarak patronların kârlarını garanti altına alma amacıyla tesis edildi. Bu süreçte, darbeci denilen mevcut anayasanın “özgürlükçü” düzenlemeleri bile bizzat bu yönetim tarafından ihlal edildi, başta Can Atalay örneği olmak üzere sayısız halde ihlal edilmeye de devam ediyor. Aslında yeni anayasa arayışı, tam da antidemokratik Türk tipi başkanlık sistemini güçlendirmeye; bu yolla demokratik, sosyal ve ekonomik hakların savunusuna dayanan her türlü toplumsal muhalefeti tamamen ezmek için gerekli hukuki araçları yaratmaya hizmet ediyor.

Nitekim bizzat Bahçeli, 4 Mayıs 2021’de verdiği bir röportajda, yeni anayasa çalışmasının amacının başkanlık sistemini kurumsallaştırmak olduğunu söylüyordu. Basına yansıyan yeni anayasa maddeleri arasında, utangaç hak ihlalleri kararlarıyla bile iktidarın tepkisini çeken Anayasa Mahkemesinin statüsünün değiştirilmesi, halkın seçilmiş milletvekillerinin bölücülük bahanesiyle görev yapmalarını engelleyecek bir düzenleme yapılması, Diyanet’e yeni ve ayrıcalıklı bir statü tanınması, başörtüsünün açıkça düzenlenmesi gibi öneriler yer alıyor. Bunların hiçbiri, her gün yoksulluk ve siyasi baskılarla yüzleşen on milyonlarca emekçinin ihtiyacı değil. Emekçi halkın hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak demokratik ve sosyal bir anayasa, demokratik şekilde seçilen ve halkın gerçek temsilcilerinden oluşan bir kurucu meclis tarafından hazırlanabilir.

Can Atalay ve bütün siyasi tutsaklar için Özgürlük Yürüyüşü’nde buluşalım

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Türkiye İşçi Partisi genel başkanı Erkan Baş’ın, TİP’in Hatay milletvekili Can Atalay’ın serbest bırakılması için başlattığı Özgürlük Yürüyüşü’nü destekliyoruz. Can Atalay’ın serbest bırakılması ve Gezi tutsakları ile bütün siyasi mahkûmların özgürlüğüne kavuşması için Özgürlük Yürüyüşü’nün yanında durup, onun içinde yer alacağız.

İDP olarak siyasi tutsaklar sorununun, Türkiye’deki siyasal demokrasi meselesinin sacayaklarından birisi olduğu inancındayız. Bu nedenle Özgürlük Yürüyüşü’nün yalnızca teşhir ve protesto çerçevesinde kalmaması ve siyasal demokrasi konusunda bir seferberlik yaratması için çalışacağız.

Saray rejimi, kendi baskı ve korku politikalarına ve patronların çıkarlarına karşı gelen veya muhalefet eden her insanın üzerinde bir kovuşturma terörü yaratıyor. Rejim yarattığı bu korku iklimini, siyasi tutsaklar aracılığıyla canlı tutmak istiyor. Siyasi tutsak sorunu üzerinden, demokrasi ve ekonomik refah için mücadele edenlerin cezalandırılacağı mesajı veriliyor.

Saray rejimi Türkiye devriminin ve Kürt siyasi hareketinin en mücadeleci kadrolarının da içinde yer aldığı on binlerce siyasi tutsağı hapishanelerde insanlık dışı şartlar altında tutuyor. Ziyaretlerin kısıtlanması, kötü muamele, siyasi tutsakların yaşamsal ve kültürel ihtiyaçlarına yönelik bürokratik engeller ve kısıtlamalar, Covid-19 ve benzeri hastalıklara karşı gerekli önlemlerin alınmıyor oluşu, kötü muameleden sorumlu kişilerin cezalandırılmaması ama aksine çoğu zaman ödüllendirilmesi, hukuk dışı keyfi uygulamalar ve benzerleri, sözünü ettiğimiz bu şartların yalnızca bir kısmı.

Ancak siyasi tutsaklar sorunu yalnızca başkanlık rejimi dönemiyle sınırlı değil. Bu, Türkiye’nin tarihsel bir sorunudur ve siyasal örgütlenme, toplanma, yürüyüş, protesto hakları ve düşünce özgürlüğü ile ilgilidir. Bu hakların ve özgürlüklerin siyasal demokrasi kapsamında kullandırılmaması ve kullananların da cezalandırılması, patronların devletinin geleneksel bir politikasıdır. Emperyalizmin Ortadoğu ülkelerinde “AKP modelini”, “siyasal İslamcı demokrat” bir seçenek olarak pazarladığı ve parlattığı dönemlerde dahi, hapishaneler binlerce devrimci ve aktivist tutsak ile doluydu.

Siyasi tutsakların özgürlüğü Türkiye devriminin başlıca görevlerinden birisidir. Bu bir siyasal demokrasi sorunudur ve biz, Türkiye’de siyasal demokrasi sorunuyla ilişkili olan bütün konuların, ancak Türkiye devriminin politik görevleri ve programı çerçevesinde çözülebileceğini savunuyoruz.

Özgürlük Yürüyüşü’ne İDP olarak bu perspektifle destek vereceğiz.

Can Atalay’a, Gezi tutsaklarına ve siyasi mahkûmlara özgürlük!

Örgütlenme ve protesto hakkı önündeki bütün engeller kaldırılsın!

Bütün siyasi tutsakların serbest bırakılmasını sağlayacak, işçilerden yana yeni bir anayasa!

Örgütlenme, yürüyüş, protesto ve düşünce özgürlüğü haklarını garanti altına alacak, işçilerden yana yeni bir anayasa!

Yeni bir anayasa için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis!

Karadeniz Holding, Dominik Cumhuriyeti’nden dışarı! Dominik emekçilerinin mücadelesiyle tam dayanışma!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye seksiyonu olan İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Türkiye merkezli Karadeniz Holding’in mavnalarının Dominik Cumhuriyeti’nin güney kıyısında yol açtığı toplumsal ve çevresel felakete karşı Dominik işçi sınıfıyla, yerli halklarıyla, yıkıma karşı mücadele eden bölge emekçileriyle ve İUB-DE’nin ülkedeki seksiyonu olan, kardeş partimiz Sosyalist İşçi Hareketi’yle tam ve koşulsuz olan dayanışmamızı ilan ediyoruz.

Karadeniz Holding enerji, finans, gemi inşası ve gayrimenkul dahil olmak üzere çeşitli sektörlerde faaliyet gösteriyor ve karada konuşlu enerji santralleri ve enerji gemilerinin işletmeciliğini yapıyor.

Holding, Dominik Cumhuriyet’inin güney kıyılarında bulunan iki mavnasında yakıt yakarak elektrik üretmekte, böylece atmosfere büyük sera gazları yaymakta ve Dominik’te korunmakta olan birçok doğal alanı yok etmekte. Son olarak 31 Ağustos’ta meydana gelen yakıt sızıntısı neticesinde, sahil şeridi boyunca oldukça kirletici ve zehirli bir atık yayılmış oldu.

Karadeniz Holding, yarattığı kirliliğin plajlara ulaşmadığını iddia eden bir açıklama yayımlamış olsa da, güney kıyısındaki yerli halkların ve çevre aktivistlerinin hazırladıkları ve yayımladıkları videolar tam tersine işaret ediyor. Dominik’in kolluk kuvveti olan Ulusal Polis Gücü, 31 Ağustos sızıntısını fotoğraflar ve videolar ile kayıt altına alan veya almaya çalışan gazeteciler ile aktivistlere saldırmakla kalmadı, onları tehdit de etti.

Bu, Dominik Cumhuriyeti’ndeki Karadeniz Holding mavnalarında gerçekleşen en az yedinci sızıntı. Holding, kapitalist Abinader hükümetiyle ve Türkiye’deki başkanlık rejimiyle yakın ve samimi ilişkilere sahip olduğu için, ekolojik ve toplumsal bir yıkım anlamına gelen zehirli yakıt sızıntıları nedeniyle hiçbir zaman cezalandırılmadı.

Karadeniz Holding’in neden olduğu bu kirlilik dalgası, Mayıs ve Ağustos aylarının arasında asit yağmurlarına yol açarak, binlerce insanın sağlığını olumsuz yönde etkiledi ve bölgedeki çiftçilerin mahsullerini yok etti. Haziran ayında ise, holdingin mavnaları, bölgedeki balıkların ölümüne sebep oldu. Karadeniz Holding’in emek ve çevre düşmanı enerji politikası ile uygulamaları, Puerto Viejo Mangrove Yaban Hayatı Koruma Alanı’nı tehdit etmeyi sürdürüyor.

Holding, Dominik Cumhuriyeti’nde yolsuzlukla suçlanan politikacılarla bir ittifak halinde. Dominik Cumhuriyeti’ni 19 milyon pesoya kadar dolandırmış olan ve bir yolsuzluk şebekesiyle bağlantısı nedeniyle ev hapsine alınan Ángel Lockward, firmanın en ateşli savunucularından. Ekim 2022’de Karadeniz Holding sözcüsü Lockward, kirletici mavnaların operasyon yeri olarak Los Negros de Azua bölgesini belirleyen kişinin merhum Bakan Orlando Jorge Mera olduğunu itiraf etti. Dolayısıyla Karadeniz Holding’in Dominik’te yarattığı sosyal ve çevresel felaketin doğrudan ortaklarından iki tanesi, kapitalist Abinader hükümeti ile Dominik egemen sınıfları.

Holding, tam da Dominik işçi sınıfının düşmanı olan hükümetle sahip olduğu bu yakın ilişki sayesinde, mavnalarını kıyılarına kurduğu kentlerin ve kasabaların askerîleştirilmesine neden oldu. Eylül 2022’de Karadeniz Holding’e karşı patlak veren eylemlerde, holdingin talebi neticesinde organize edilen polis saldırısında üç kişi yaralandı.

Karadeniz Holding, neden olduğu ekonomik, toplumsal ve çevresel yıkımın karşılığında Dominik ve Türk hükümetleri tarafından tazminata ve yaptırıma tabi tutulmalıdır. Holding, Dominik Cumhuriyeti topraklarını ve denizlerini derhal terk etmelidir.

Yaşasın uluslararası sınıf dayanışması!

28 Eylül: Kadınların kendi bedenleri üzerinde karar verme mücadelesi sokaklarda sürmelidir

0

Kapitalist ve patriyarkal krizin, hükümetlerin ve IMF gibi emperyalist kuruluşların kemer sıkma planları yoluyla giderek daha fazla insanı yoksulluğa ve şiddete mahkûm etmesine karşı kadınlar bu 28 Eylül Uluslararası Yasal Kürtaj Günü’nde de haklarını savunmak için örgütleniyor ve harekete geçiyor.

Arjantin’de 2020 yılında kürtajın yasallaşmasını sağlayan kadınların tarihi zaferinden bu yana, Yeşil Dalga Latin Amerika’yı kasıp kavurmaya devam ediyor. Yakın zamanda Meksika’da ülke genelinde kürtajın suç olmaktan çıkarılarak kamu kurumlarında kürtaj hizmetinin verilmesi sağlandı. Geçen yıl Kolombiya da bu hakkı elde etti.

Ancak tüm kadınların kendi bedenleri üzerinde karar verme hakkına tam anlamıyla saygı gösterilmesi için daha kat edilmesi gereken uzun bir yol var. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her yıl 25 milyon güvensiz kürtaj yapılmakta, 39 bin kadın bu yüzden hayatını kaybetmekte ve milyonlarca kadın da komplikasyonlar nedeniyle hastaneye kaldırılmakta. Bu ölümlerin çoğu Afrika (yüzde 60) ve Asya’daki (yüzde 30) yoksul ülkelerde yoğunlaşmakta. Kürtaj, sosyal eşitsizliği yansıtan bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ederken; en yoksul ve güvencesiz kadınlar güvenli olmayan kürtajlar nedeniyle ölmeye veya kriminalize edilmeye devam ediyor.

Hareketin elde ettiği bazı kazanımlar olsa da kiliselerden, dini kurumlardan ve kürtaj karşıtı kesimlerden gelen tepkiler nedeniyle bu kazanımların geri alınacağı yönünde bir tehdit söz konusu. Sağcı hükümetler ve adaylar sürekli olarak kadınların ve lgbti+ların haklarına karşı olduklarının sinyallerini veriyor. ABD’de Yüksek Mahkeme’nin Roe v. Wade kararını bozması, 50 yılı aşkın bir süredir yürürlükte olan anayasal kürtaj hakkının iptali ve bu konudaki kararın eyaletler tarafından belirlenmesi anlamına geliyordu. Kürtaj şu anda sekiz eyalette yasaklanmış durumda. Bu durum ABD’yi, Yeşil Dalga hareketinin kazanımlar elde ettiği ülkelerin gerisine düşürmektedir. Arjantin’de yaklaşan seçimlerde aşırı sağcı bir başkan adayı olan Javier Milei, kürtajın yasallığını iptal etme tehdidinde bulunuyor. Latin Amerika ülkelerinin çoğunda kürtaj suç sayılıyor ya da kısıtlanıyor; Dominik Cumhuriyeti, Nikaragua, Haiti ve El Salvador’da ise tamamen yasak. Brezilya’daki Başkan Lula gibi “ilerici” olarak adlandırılan hükümetler bile, dini kesimlerin desteğini korumak için kürtaj lehine olan tutumlarını değiştirdi. Benzer şekilde Venezuela’da da devlet ve kiliseler arasındaki kurumsal bağların güçlenmesiyle, seferberliğin baskısıyla sağlanan kürtajın suç olmaktan çıkarılmasına yönelik görüşmelerde ciddi bir gerileme yaşandı. Türkiye’de ise kürtaj yasal olmasına rağmen devlet hastanelerinde kürtajın önünde pek çok engel söz konusu. Çoğu kadın parasız ve güvenli kürtaja kolayca erişememekte.

Mücadeleyle elde ettiklerimizi korumaları için hükümetlere güvenemeyiz. Kürtajın suç olmaktan çıkarıldığı ülkelerde bile, kadınlara ve doğurma kapasitesine sahip kişilere evrensel ve onurlu hizmetler sunmak için gerekli kaynaklar ayrılmamış durumda; kamu hizmeti olması gerektiği yok sayılarak sadece parasını verebilenlerin erişebildiği özel klinikler aracılığıyla bu hizmetten kâr elde edilmesine izin verildiği için hâlâ ayrımcılık söz konusu. İspanya’da son istatistikler, kürtajın yasallaşmasının üzerinden 10 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen 11 bölgede hiçbir vakanın kaydedilmediğini, hakların ihlal edildiğini ve bu durumun kadınların ve hamile kişilerin yerinden edilmesine neden olduğunu göstermektedir. Dahası kürtajın sadece yaklaşık yüzde 15’inin kamusal sağlık kurumlarında yapıldığı tahmin edilmektedir. Tüm hükümetlerden kürtajı yasallaştırmalarını, kliniklerde ve hastanelerde parasız, güvenli ve yaygın olarak yapılmasını garanti etmelerini ve kürtajı önlemek için parasız doğum kontrol yöntemleri sağlamalarını talep etmek gerekmekte. Ancak bunun için hükümetlerin IMF gibi kuruluşlara dış borç ödemeye devam etmek yerine halk sağlığı sistemlerini güçlendirecek bütçeler ayırması gerekiyor.

Kadınların ve doğurma kapasitesine sahip kişilerin bedenleri, cinsellikleri ve yaşamları üzerinde karar verme hakkı, eğitimin her kademesinde cinsiyetçi önyargılar olmaksızın kapsamlı cinsellik eğitim verilmesini gerektirir. Ayrıca, kürtaj yaptırdığı için hapsedilen tüm kadınların serbest bırakılması ve kriminalize edilmelerine son verilmesinin yanı sıra kürtaj yaptırmaya karar verenleri damgalayan obstetrik şiddete de son verilmesini talep ediyoruz. Hiçbir kız çocuğunun anne olmaya zorlanmaması için anneliğin özgürce ve seçime bağlı olması yolunda mücadele ediyoruz. Devletlerin yeniden üretim emeğini görmezden gelmeyerek kamusal kreş ve yemekhanelere kaynak ayırmasını, çalışan annelerin insan onuruna yaraşır maaş ve sosyal haklara erişmelerini talep ediyoruz.

Bu 28 Eylül Uluslararası Yasal Kürtaj Günü’nde İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bu talepleri yükseltiyoruz, ancak kapitalist ve patriyarkal sistemde bu taleplerin tam olarak karşılanmayacağının da farkındayız. Burjuva egemenliği ve onun hükümetleri, bize daha fazla sömürüyü dayatabilmek için, kadınların yeniden üretim emeğine hapsedilmelerini ve seçimimiz ne olursa olsun patriyarkanın bizleri anne olmaya zorlamasını uygun buluyor. Bu nedenle, tüm kadınların ve lgbti+ların cinselliklerini özgürce ve tam anlamıyla yaşayabilmeleri, bedenleri hakkında kendileri karar verebilmeleri için işçi sınıfının yönetiminde halk sağlığı ve eğitim kurumları kurulması gerektiğine inanıyoruz.

Tüm dünyada güvenli ve parasız kürtaj yasallaştırılsın! 

Gizli kürtaj nedeniyle bir ölüm daha olmasın! 

Kürtaj yaptırdığı için hapsedilen herkese özgürlük! 

Kürtajı önlemek için doğum kontrol yöntemleri! 

Karar vermek için cinsel eğitim! 

Özgür ve seçilmiş annelik! 

Sağlık ve eğitim için daha fazla bütçe! 

Kilise ve dini kurumlar devletten ayrılmalıdır!

Dünya devriminin merkezinde metal grevi (II)

0

ABD’de toplam 146 bin işçilik bir işgücüne sahip “Üç Büyüklerde” (General Motors, Ford, Stellantis), Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası’nın (UAW) parçalı da olsa greve çıkma kararı alması sonucunda, şu anda 18 bin metal işçisi, fabrikalarındaki üretimi durdurarak, sendikalarının toplu sözleşme görüşmeleri sırasında masaya getirdiği taleplerinin kabul edilmesi için mücadele halinde.

ABD’de metal işçilerinin alım gücü, son 50 yıl içinde yüzde 30 oranında düştü. Bu, sömürü oranlarının tarihsel bir zirveye çıktığını anlamına geliyor çünkü yarım yüzyıl öncesine kıyasla, gelişen teknik ve teknolojik olanaklar sayesinde metal işçilerin birim zaman başına daha fazla birim parça üretmeye başlamış olmalarına rağmen, bu durum onların mesai saatlerinin kısalmasını ve ücretlerinin yükselmesini beraberinde getirmedi; ancak tam tersine mesai saatleri uzadı, güvencesizlik ve esnek çalışmak biçimleri yaygınlaştı ve ücretlerde niteliksel bir düşüş yaşandı. ABD’de yaşanmakta olan enflasyon artışı, bu durumu daha da ağırlaştırıyor.

Bunun karşısında ise UAW’nun talebi, Üç Büyüklerin CEO’larının maaş artış oranlarını yakalayan bir çift haneli oransal ücret artışı ve enflasyonun göz önünde tutularak ücretlerin iyileştirilmesi. Bu talebin karşısında Ford 4.5 yıl için yüzde 20’lik bir artış, GM 4.5 yıl için yüzde 18’lik bir artış ve Stellantis ise 4.5 yıl için yüzde 17.5’lik bir artış öneriyor. Bu öneriler geçmiş kayıpları telafi etmek bir yana, 4.5 yıl boyunca herhangi bir metal işçisinin alım gücünü enflasyon karşısında korumayı dahi öngörmüyor.

Ford’un CEO’su Jim Farley, yalnızca 2022’de 21 milyon dolar kazandı. Stellantis CEO’su Carlos Tavares geçen yıl yüzde 22’lik bir ücret zammı aldı ve şimdi yılda 25 milyon dolar kazanıyor. General Motors CEO’su Mary Barra geçtiğimiz sene 29 milyon doların üzerinde kazandı ve 8 yıllık CEO’luk kariyeri boyunca, 200 milyon doların üzerinde bir servet biriktirdi.

Üç Büyüklerin CEO’ları, Üç Büyüklerin ortalama bir işçisinden 400 (dört yüz) kat daha fazla para kazanıyor. Bu, on yıllar boyunca savunmasız kalmış bir işçi sınıfına ve bu işçi sınıfının politik ve ekonomik haklarına saldırmış olan dünya tarihinin en varlıklı oligarşisinin çıkarlarını korumaya adanmış bir toplumsal örgütlenme modelinin sonucu olan derin bir toplumsal eşitsizlik tablosudur.

2023’ün ilk yarısında Üç Büyükler 21 milyar dolar kâr açıkladılar; bu, geçen senenin aynı dönemine kıyasla yüzde 80’lik bir artış anlamını taşıyor. Geçtiğimiz on yıl boyunca Üç Büyükler, sadece Kuzey Amerika’da (ABD ve Kanada) 250 milyar dolarlık bir kâr elde ettiler. Yine bu firmalar geçen yıl, varlıklı hissedarlarını daha da varlıklı kılmak için hisse geri alımları ve temettü ödemelerine 9 milyar dolar ayırdılar.

Dolayısıyla metal işçilerinin ücret taleplerinin karşılanabileceği kaynak mevcut: Bu kaynak, metal işçilerinin bizzat kendilerinin ürettiği ancak firmalar tarafından artı değer olarak el konulan ve kâr olarak açıklanan zenginlikte yatıyor. Bu zenginlik, ABD işçi sınıfına ve emekçilerine ait.

Sendikanın kabul görmeyen tek talebi ücretlerle ilgili değil. UAW aynı zamanda emeklilik ikramiyelerinde de niteliksel bir artış talep etmiş olmasına rağmen, Üç Büyüklerin hepsi bu talebi reddetti. Sendika geçici işçilik ve taşeronluk uygulamasına son verilmesini ve işe alınan geçici veya taşeron işçinin, bu işte 90 gün çalışmasının ardından kadroya alınarak sözleşmenin getirdiği bütün haklardan faydalanmasını talep etti. Ford bu talebi kabul ederken, GM ise kadrolaşmanın yıllar boyunca çalışmayı gerektirmesini, geçici/taşeron işçilere kârdan bölüşüm yapılmamasını ve bu işçilerin saatlik 20 dolar almasını savundu. Stellantis ise geçici/taşeron işçilik pozisyonundan kalıcı/kadrolu işçilik pozisyonuna herhangi bir geçişi reddetti ve geçici/taşeron işçilere kârdan bölüşüm yapılmamasını ve bu işçilerin saatlik 20 dolar almasını talep etti.

UAW, açıkladığı İşçi Ailelerini Koruma Programı çerçevesinde iş güvenliği talep ettiği ve fabrikaların kapatılması durumunda işçilerin greve çıkma hakkının olduğu bir teklif gerçekleştirdi. Ford ve GM bu teklifi bütün yönleriyle reddederken, Stellantis bunun üzerine, onlarca dağıtım deposu ile işletmenin de bağlı olduğu 18 fabrikasının hepsini birden satma ve kapatma hakkının tek taraflı bir şekilde kendisine tanınmasını talep etti. Üç Büyükler bugüne dek, on yıllar içinde ABD’de toplam 65 fabrikalarını kapatarak, kitlesel ve akut bir işsizliğe neden oldular.

Üç Büyükler benzer şekilde, UAW’nun tatil günlerindeki artış taleplerini de reddetti. Sadece Ford, yalnızca 2 haftalık babalık iznini kabul etti.

Sendika hisse geri alımları, özel temettü ve normal temettü artışlarına harcanan her 1 milyon dolar için işçilere 2 dolar sağlanarak kâr paylaşımının artırılmasını istedi. Üç Büyükler ise şirket yöneticilerine ve zengin hissedarlara daha fazlasını bırakan imtiyazlı kâr paylaşımı formülünü öneriyorlar. Ford’un formülüne göre bu paylaşım, son iki yılda işçi çeklerinin yüzde 21 oranında, GM’nin formülüne göre ise son yılda yüzde 29 oranında daha küçük olmasına neden olacak. Stellantis ise kâr paylaşımını önemli oranda durdurmayı öngörüyor. Firma, “gizli bilgi” mazeretiyle kullandığı formülü sendikayla paylaşmayı reddettiği için, işçilerin kayıplarının ne kadar olacağı tam hesaplanamıyor.

Sendikanın en önemli taleplerinden birisi de COLA şeklinde kısaltılan ve Türkçedeki tam açılımı Yaşam Maliyeti Düzenlemesi olan sistem. Bu sistem, enflasyon karşısında işçi ücretlerinin korunmasını öngörüyor. GM ve Stellantis bu sistemi baştan reddetmiş durumda. Ford ise sistemin oldukça kısmî bir kullanımını kabul etti; Ford’un kabul ettiği haliyle bu sistem, önümüzdeki 4.5 yıl boyunca enflasyon karşısında saatlik işçi ücretlerinin yalnızca 1 doların altında kalan bir tutar kadar artmasını öngörüyor. Bu, anlamlı bir artış olmadığı gibi, işçilerin eski alım gücünü yeni enflasyon karşısında korumaktan dahi aciz.

En önemli sorunlardan birisi de, İngilizcede “tiers system” olarak adlandırılan ve Türkçe’ye “katmanlar/kategoriler sistemi” olarak çevirebileceğimiz ve aslında kalıcılaştırılmış bir taşeron model olarak tanımlayabileceğimiz sistem. Bu sisteme göre, fabrika içindeki işçiler farklı kategorilere ayrılıyor. Dolayısıyla bütün işçiler yasal olarak aynı haklara sahip olma hakkından mahrum bırakılıyor. Özetle işçiler arasında eşitsizlik ve bölünme doğuran bir hiyerarşi kuruluyor. Alt katmanlar ve kategoriler, sözleşmenin üst katmanlara tanıdığı haklardan ve artışlardan faydalanamıyorlar. Onların hakları ile artışları daha kısıtlı tutuluyor.

Okuyucularımızın aklına Türkiye’deki kıdem sistemi gelebilir ancak bu doğru bir karşılaştırma olmaz. Zira Türkiye’de kıdem, eğer işçi geçici bir iş ilişkisine sahip değilse, çalışılan yıl tutarında, herhangi bir ayrımcılık gösterilmeksizin uygulanır. ABD’de ise Üç Büyüklerin herhangi bir fabrikasında, şirketlerin karar verdiği yıl sayısı kadar alt katmanlarda ve kategorilerde çalışıyor olabilirsiniz. Çalıştığınız yıl sayısı, sizin fabrika içindeki kategorik yasal pozisyonunuzda herhangi bir iyileşme getirmez.

UAW bu sözleşmede katmanlar/kategoriler sisteminin tamamen kaldırılmasını talep ediyor. 90 gün çalışmış olan her işinin, aynı kategoride sayılmasını istiyor. Üç Büyüklerin hepsi ise, alt katmandan üst katmana geçişin şartının 4 yıl çalışma olmasını talep ediyorlar. Ford bu 4 yıl boyunca alt katmanların emeklilik ikramiyesi ve sağlık haklarından muaf olmasını istiyor. GM ile Stellantis de alt katmanların emeklilik ve sağlık haklarından muaf olmasını talep ediyor ancak aynı zamanda, bu katmandaki işçilerin ücretlerinin, sektörün genelindeki ücretlerin altında olmasını istiyor.

ABD’nin en zengin 3 insanı, bugün ülkenin toplam nüfusunun yarısının toplam servetinden daha büyük bir servete sahip. Bu, 2023 yılında kapitalist emperyalist sistemin, sınai ve mali aristokrasinin kârlarını ve ekonomik-politik ayrıcalıklarını korumak ve derinleştirmek pahasına yol açtığı kitlesel sefaletin ve toplumsal eşitsizliğin vardığı barbarca boyutların basit bir yansıması.

Bu barbarlığın merkezinin ABD olması, bu barbarlığa karşı yükselen dünya devriminin merkezinin de ABD olmasını beraberinde getiriyor. Londra, Paris ve Brüksel, sırtlarını, Wall Street’teki kalelerine yaslıyorlar. Bu nedenle ABD metal işçilerinin grevi, yalnızca ABD işçi sınıfının önümüzdeki dönemde kendi egemen sınıflarına karşı vereceği mücadelelerden nasıl sonuçlar alarak çıkacağını değil, ancak doğrudan doğruya dünya devriminin gelişimini ve küresel sınıflar mücadelesindeki güç dengelerini de derinden etkileyecek.

Üç Büyüklerin yalnızca ABD toplumuna değil ancak bütün bir dünyaya tıpkı bir parazit gibi yapışmış olan asalak sömürücülüğü, metal işçilerinin kazanılan her talebiyle mevzi kaybedecek iken; dünya işçi sınıfını da kemer sıkma, borçlandırma, güvencesizleştirme ve yoksullaştırma saldırıları karşısında mücadeleci bir alternatifin yaratılabileceğine olan inancını pekiştirecek.

Suriye: Esad karşıtı halk protestolarıyla tam dayanışma!

0

Aşağıda okurlarımızla İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ile Devrimci Komünist Uluslararası Eğilim’in (DKUE) 17 Eylül 2023’te yayımladıkları ortak deklarasyonu paylaşıyoruz.

16 Eylül’de Suriye’deki halk protestolarının birinci ayı doluyor. Hükümetin petrol ve akaryakıt sübvansiyonlarını kaldırması ve yaşam koşullarını kötüleştirmesi nedeniyle 16 Ağustos’ta Suriye’nin Süveyda kentinde protestolar başlamıştı.

Protestolar, para biriminin yüzde 50 devalüe edilmesinin ardından patlak verdi ve kayıtdışı piyasa kuru, ABD dolarına karşılık 15.000 Suriye lirasına yükseldi. Suriye hükümeti benzin sübvansiyonlarını kaldırarak yakıt fiyatlarını litre başına 3.000 Suriye lirasından 8.000 Suriye lirasına çıkardı. Kalıcı elektrik kesintileri, günlük yaşam üzerindeki yansımalarıyla birlikte bu durumu daha da ağırlaştırdı. Bu, diktatörlüğü sorgulayan bir siyasi dinamiğe hızla bürünen protestoları tetikledi.

Hayat pahalılığı karşıtı protestolar Süveyda şehrinde başladı ve Beşar Esad diktatörlüğüne meydan okudu. Protestolar buradan diğer şehir ve kasabalara da sıçradı. Her gün halk eylemleri yapılmaya devam ediliyor.

ABD’li bir “think tank” kuruluşu olan Savaş Araştırmaları Enstitüsü’nün (ISW) yeni bir raporuna göre, ülke genelinde yaklaşık 8 ilde protestolar gerçekleşti. Yerel medya organı Suwayda 24, protestoların güneydeki Dera kenti ve Lazkiye kıyı kenti yakınındaki Cebele kasabasının yanı sıra, kuzeybatıda muhaliflerin kontrolündeki İdlib şehrine ve vilayetin diğer bölgelerine de yayıldığını bildirdi.

Ancak protestolar ekonomik sorunlarla sınırlı kalmadı, kısa sürede Esad rejiminin devrilmesi çağrısında bulunarak siyasi bir boyut kazandı. İnsanlar, Suriye devriminin başladığı 2011 yılından bu yana popüler hale gelen meşhur sloganları atıyorlar. Göstericiler aynı zamanda “Özgür Suriye” bayrakları da kullanıyor.

14 Eylül’de göstericiler Süveyda’nın merkezi meydanında toplanarak “Suriye özgürlük istiyor” veya “İnsanlığın düşmanı Beşar defol” gibi sloganlar attılar. Beşar Esad’ın diktatörlük hükümeti protestoları durdurmak için baskıyı artırdı. Ancak şimdilik protestolar devam ediyor.

Mart 2011’de Suriye halkı “Kahrolsun Esad” sloganıyla devrimci bir seferberlik başlattı. Bu, ocak ayında Tunus’ta başlayıp Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya yayılan ve eski diktatörleri deviren devrim dalgasının bir parçasıydı. Putin ve Rus birliklerinin desteklediği Beşar Esad, tanklarla soykırıma varan bir savaş başlattı ve şehirleri bombaladı, katletti ve bu şehirleri yok etti. Bu tür baskılar Türkiye, İran ve ABD tarafından da desteklendi. Bu sayede rejim, yıllarca süren iç savaşa ve kahramanca halk direnişine rağmen çöküşünü önleyebildi.

Esad diktatörlüğü 6,7 milyon Suriyelinin ülke içinde yerinden edilmesine, 5,6 milyon Suriyelinin ise komşu ülkeler ve Avrupa’da mülteci durumuna düşmesine neden oldu. Nüfusun yaklaşık yüzde 90’ı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Aylar önce yaşanan deprem Türkiye’yi ve isyancı İdlib bölgesini harap etmişti. Soykırımcı Esad, deprem bölgelerine uluslararası yardımın serbest akışının önüne her türlü engeli koydu.

Şimdi Suriye halkının geniş kesimleri bir kez daha seferber olmak için dışarı çıkıyor ve 2011’de başlayan devrimin pankartlarını taşıyor.

İUB-DE ve DKUE, Suriye halkının kitlesel protestolarını ve onların taleplerini güçlü bir şekilde destekliyor.

Bu protestoları destekliyoruz çünkü Suriye halkının 2011 halk devriminde açılan yolu yeniden izleyerek, diktatörlüğü sona erdirmek ve kendi kaderini tayin etmek için kendi hükümetini kurabileceğine inanıyoruz. Devrimci sosyalistler olarak, işçi sınıfı ve Suriye halkı için kesin çözümün, tüm halkların ulusal ve dini haklarına saygı duyan bir işçi hükümetinin ve sosyalist bir Suriye’nin elinden geleceğini biliyoruz.

İUB-DE ve DKUE olarak Suriye halkının mücadelesiyle tam dayanışma çağrısı yapıyoruz. Suriye halkı ekonomik kemer sıkma önlemlerine karşı; siyasi mahkûmların özgürlüğü, sosyal adalet ve ezilenlerin hakları için mücadele ediyor. Esad diktatörlüğünü sona erdirmek, işgalci emperyalist güçler olan Rusya ve ABD’nin yanı sıra Türkiye, İran, İsrail gibi bölgesel güçlerin geri çekilmesi için de mücadele ediyorlar.

İşçi ve halk örgütleri ile sol partileri, Suriye halkının Beşar Esad’ı devirme mücadelesiyle ve tüm emperyalist müdahaleler ile Türkiye, İran ve İsrail gibi bölgesel güçlerin müdahalelerini durdurma mücadelesiyle uluslararası düzlemde dayanışmaya ve bu dayanışma kampanyası için güçlerini birleştirmeye çağırıyoruz!

Dünya devriminin merkezinde metal grevi (I)

0

ABD’de 15 Eylül günü, Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası’nın (UAW) başlıca sözleşme taleplerini kabul etmeyen üç büyük otomobil firması General Motors, Ford ve Stellantis’in (Fiat ile Peugeot’nun birleşmesinden doğan çokuluslu şirket) Michigan, Ohio ve Missouri fabrikalarında 13 bin işçi greve çıktı. Bu üç otomobil firması, İngilizcede “Üç Büyükler” olarak adlandırılıyor ve küresel otomobil üretiminin önemli bir kısmının üzerinde tekelci bir kontrole sahip.

Üç Büyükler’in ABD’deki fabrikalarında toplam çalışan işçi sayısı 146 bini buluyor. Ancak UAW başkanı Shawn Fain, firmalara karşı pazarlık gücünü kademeli bir şekilde artırmak isteyerek, 14 Eylül günü yayımladığı bir videoda, 146 bin işçiyle beraber her üç firmanın üçünde de aynı anda greve çıkmayacaklarını, sendikal şubesi grev listesinde olmayan işçilerin hiçbir koşul altında çalışmayı bırakmamaları gerektiğini ifade etti. Aynı videoda Fain, geleneksel grevden ziyade metal işçilerinin kendilerini gösterecekleri bir grev örgütleyeceklerini; yani üretimden gelen sınıfsal gücü kullanmak yerine, birkaç binlik bölükler halinde greve çıkarılan metal işçilerinin kamuoyu görüşü ve Beyaz Saray üzerinde basınç yaratması için çalışılacağını belirtti.

Fain’in bu kararı, grevdeki ve henüz greve çıkmamış olan fabrikalardaki öncü işçilerden itirazlarla karşılaştı. Öncü işçiler, sendikanın bu taktiğinin grevin geleceğini ve işçilerin morali ile motivasyonunu tehlikeye attığını savunuyorlar. Sektörlerinin en büyüklerinden olan bu üç otomobil firmasına karşı 13 bin işçinin izole kalması ve yalnızlaşması oldukça olasıyken, elinin altında ekonomik ve politik olarak zengin bir araç listesine sahip olan Üç Büyükler’e karşı birkaç bin işçinin, sendikanın taleplerini kazanması da mümkün olmayabilir. Bu durumda sendika, greve çıktıklarında dahi talep ettiklerini kazanamadıkları bahanesiyle firmaların dayattığı ve sefalet anlamına gelen sözleşmenin altına imza atabilir ve bu, yalnızca metal işçileri arasında değil, ABD ve dünya işçi sınıfı içinde de bir demoralizasyon yaratabilir.

Tabandaki öncü işçilerden gelen bu basınç sonucunda, 22 Eylül itibarıyla UAW, Stellantis ile General Motors’un parça üretimi ve dağıtımı yapan 38 işyerinde daha greve çıkma kararı aldı ve 20 eyalete yayılan 5 bin işçi daha sürmekte olan metal grevine dahil oldu. Ancak UAW, 146 bin işçinin tamamının greve dahil olması noktasında hâlâ önleyici bir role sahip.

Sendikanın başkanı Shawn Fain, bu pozisyona geçen sene gerçekleşen seçimle geldi. UAW büyük yolsuzluk skandallarıyla yıpranmasının ardından, yeni genel başkanın sendikanın tabanındaki işçiler tarafından seçileceğini duyurmuştu. Seçimlerde dört aday arasından (adaylarından birisi de Mack Trucks kamyon fabrikasında çalışan Troçkist işçi Will Lehman’dı) seçilen Fain oldu (seçimlere katılımın düşük olduğunu ve birçok işçinin, nasıl oy verebileceği hakkında bile sendika tarafından bilgilendirilmediğini söyleyelim).

Fain, UAW içindeki orta kademeli sendika görevlilerinin oluşturduğu Demokrasi İçin Bütün İşçileri Birleştirin isimli bir inisiyatifin adayıydı. Fain, adaylığı sırasında sendikanın firmalarla iyi geçiniyor olmasını ve tabandan yükselen sesleri bastırıyor olmasını eleştirmişti. Fain’in temel talebi, işçileri bir maaştan diğer maaşa kadar hayatta kalmaya çalışmaya mahkûm eden koşulların değiştirilmesiydi.

UAW seçimlerinde, eski genel başkan Curry’nin değil Fain’in seçilmesi ve şimdi de sendikanın, Üç Büyükler’in arsız taleplerini kabul etmeyerek parçalı da olsa greve çıkmayı kabul etmek zorunda kalması, küresel sınıflar mücadelesinin radikalleşme eğilimiyle uyumlu. Metal işçilerinin mücadelesi, şu anda ABD kamuoyunun ezici bir çoğunluğunun sempatisine de sahip; yapılan son anket, ABD toplumunun yüzde 75’inin UAW’nin taleplerini ve metal işçilerinin grevini desteklediğini gösteriyor. Bu, Wall Street oligarşisi için korkunç bir yenilgi; zira bütün medya organları, bakanlıklar ve propaganda araçları ellerinin altındayken, Üç Büyükler’in emek düşmanlığında sembolleşen sosyal parazit rollerini yine de toplum nezdinde meşrulaştırmayı başaramıyorlar.

Tam da bu nedenle Beyaz Saray’da alarm zilleri çalmaya başladı. Grevin başladığı gün (15 Eylül 2023), Demokrat Parti senatörü Bernie Sanders, UAW’nin Detroit’teki protesto yürüyüşüne katılarak, ardından kürsüden metal işçilerine seslendi. Sanders konuşmasında UAW’nin “Amerikan orta sınıfının yeniden oluşturulması ve genişletilmesi çabalarında başı çektiğini” söyleyerek, yaşanmakta olanı bir sınıfın bir diğerine karşı mücadelesi olarak yorumlamadığını ama mevcut durumu, bir sınıfın bir diğerinden daha fazla kırıntı alarak, aslında sınıf atlayabileceği şeklinde okuduğunu ifade etmiş oldu. Sanders konuşmasının sonunda bir kere daha “kaybolan orta sınıfı yeniden inşa etmek için yan yana durma” çağrısı yaptı.

Ancak Beyaz Saray’da çalan alarm zilleri, metal işçilerinin militan mücadelesinin varabileceği radikal sonuçların yalnızca Vermont senatörü eliyle sistem içi mevzilere çekilebileceğine işaret etmiyor. Bu sebeple ABD başkanı Joe Biden 26 Eylül günü Michigan’daki grevci işçileri ziyaret etme kararı aldı. Eskiden Twitter olarak bilinen sosyal medya platformu X’te ABD başkanı şu açıklamayı yaptı: “Salı günü Michigan’a gidip grev hattına katılacağım ve yaratılmasına katkıda bulundukları değerden adil bir pay almak için mücadele eden UAW’li kadın ve erkeklerle dayanışma içinde olacağım. Artık bir kazan-kazan anlaşmasının zamanı geldi. Amerikan otomobil üretimi, iyi ücretli UAW işleriyle gelişir.” On yıllardır bütün büyük sendikaların seçim öncesi dönemlerde Demokrat Parti’ye destek açıklamaları bir gelenek halini almışken, UAW şu an içinde bulunulan seçim öncesi dönemde Demokrat Parti’ye herhangi bir destek açıklaması henüz yapmamıştı.

Bu sırada yaklaşan 2024 başkanlık seçimlerinde yüksek ihtimalle Biden’ın rakibi olacak olan eski başkan Donald Trump da 27 Eylül günü Michigan’da grev hattında olacağını ifade etmişti. Biden’ın metal grevini ziyaret etme kararı, Trump’ın bu açıklamasının ardından geldi.

Amerikan politik elitlerinin, 18 bin metal işçisinin grevde olması ve 146 bin metal işçisinin greve çıkma olasılığı karşısında grev çadırından grev çadırına koşturmalarının altında yatan neden, hizmet ettikleri sınai ve mali oligarşinin çıkarlarını daha iyi savunabilmek ve onların sözde prestijinin toplumun geneli nezdinde daha da büyük bir krize girmesinin önüne geçmeye çalışmak. Metal işçilerinin grevi, 2008 ekonomik buhranının ardından patlak veren bir radikal mücadeleler dalgasının ertesinde gerçekleşiyor: İlk olarak Wall Street’i İşgal Et hareketiyle başlayan, Irak Savaşı’na gösterilen muhalefetle ve Bush döneminin “güvenlik” politikalarına karşı duyulan hoşnutsuzlukla birleşen, fast food işçilerinin ve öğretmenlerin eyaletlerarası kitlesel grevleriyle ilerleyen, Trump’ın cinsiyetçi uygulamaları karşısında milyonları bulan bir kadın seferberliğiyle öne çıkan, George Floyd ayaklanmasıyla ABD burjuvazisini tarihinde ilk defa savunmacı bir pozisyona geri çeken ve şimdi de Amazon’dan Starbucks’a dek genişleyen bir sendikalaşma mücadelesiyle örgütsel zemin kazanmaya başlayan bu mücadeleler dalgasının gelecekte izleyeceği rol ve edineceği kazanımlar, bugün birkaç bin metal işçisinin grevinin ulaşacağı sonuçlara bağlı.

Bu yüzden, elinin altında milyarca dolarlık bir servet ve insanlık tarihinin en güçlü sınai-militer altyapısına sahip bir devlet bulunan Üç Büyükler’in, 146 bin metal işçisinin potansiyel sınıfsal gücüyle sarsılmaya başlayan sömürücü ayrıcalıkları ve sosyal parazit rolleri karşısında, ABD politik elitleri kan ter içinde, bu oligarşinin varlığını sürdürebilmesini sağlayacak toplumsal koşulların tesis edilmesi için, grev hattının hangi tarafında olduklarına dair işçilerde yanılsamalar yaratmaya çalışıyorlar.