Bu mayıs ayı nasıl geçti açıkçası anlamadım, çoğumuzun benim yaşadığım bu ruh halinden farklı olduğunu düşünmüyorum. Hem iş, hayat mücadelesi devam ederken hem de seçimlerin yarattığı beklenti, stres ve buna bağlı gerçekleşen “hayal kırıklığı” aslında zamanın ne kadar narin olduğunu ve planlanması gerektiğini gösteriyor. Bu sene deprem felaketi ve bu seçim kargaşasından değinemediğimiz önemli bir bilim gelişmesi kuantumda, yani atomaltı parçacık fiziğinde yaşandı. İlk defa kuantum dolanıklık teorisinin kanıtları keşfedildi. Bu bizim için neden değerli ve gelecekte neleri değiştirecek bakalım.
Kuantum nedir?
Klasik fizikte, nesnelerin davranışı genellikle sürekli ve belirlenmiş olarak kabul edilirken kuantum fiziği, mikroskobik düzeyde tamamen farklı bir davranış sergiler. Kuantum fiziğine göre, parçacıklar hem parçacık hem de dalga özelliklerine sahiptir. Yani, bir parçacık hem bir nokta gibi davranabilir hem de dalga gibi yayılabilir. Bu aslında ışıkla olan gözlemlerimize paralellik teşkil eder.
Kuantum fiziğinde önemli bir kavram da kuantum süperpozisyonudur. Bir sistem, belirli bir özelliği için aynı anda birden fazla değere sahip olabilir. Ancak bir ölçüm yapıldığında, süperpozisyon durumu çözülür ve belirli bir değer elde edilir.
Fakat buradaki can alıcı ve şu ana kadar kanıtlanamayan en önemli nokta, kuantum dolanıklık durumuydu. Eğer bir iki benzer parçacığın pozisyonları gözlemlenmek istenirse, zaman ve mekân fark etmeksizin, birbirinden etkileniyorlar. Bu Einstein’in bize bıraktığı ışık hızının geçilemezliğiyle ters gibi duruyor, değil mi?
Kuantum dolanıklığını nasıl kanıtladılar?
Şu ana kadar önemli olan üç tane bilimsel teori ve deneysel bakış vardı. Einstein-Podolsky-Rosen ve Aspect hipotez ve deneyleri, foton üzerinden polarizasyon ve birbirlerinden etkileşimi deneysel olarak direkt gözleme dayanırdı ve bunlar klasik fiziği yok sayarak, “evrenin temelini oluşturan hiçbir şey ışık hızından daha hızlı olamaz” ilkesinin altına dinamit döşemeye adaylardı. Fakat bilim insanlarına Nobel’i kazandıran Bell deneyi, parçacıklara eklenen yerel gizli değişkenle birlikte aslında ışık hızından daha hızlı bir iletim olmadığını, yani sadece şu an doğasını kanıtlayamadığımız bir atomaltı parçacık fiziğinin var olduğunu bizlere deneysel olarak sundu. John Bell bunu 1960’larda deneysel olarak tasarlamıştı, fakat bunun Alain Aspect, John Clauser ve Anton Zeilinger tarafından bilimsel olarak kanıtlanabilmesi ancak geçtiğimiz yıllarda oldu!
Neden önemli?
Kuantum dolanıklık teknolojisi dünyamızı ve insanlığın gelişimini kökten değiştirmeye aday, hatta insanlığın belki de şu ana kadar attığı en büyük adım olabilir. Kuantum iletişim sayesinde mesafe tanımaksızın noktalar arasında veri transferi yapabileceğiz, kuantum bilgisayarlar ile de çözülmesi sonsuz zaman alacak problemleri paralel çalışacak, sonsuz sayıda atom ile çözümleyebileceğiz.
Eğer kapitalizm ve ranta dayalı bilimsel ilerleme şu anki kültürümüzün egemen parçası olmasaydı, belki de yıllar önce kuantum üzerine daha fazla bütçeler ayrılarak, silikona dayalı fiziksel yapılar yerine hesaplamada atomları kullanıyor olacaktık. Bu bile kapitalizmin primitif doğasının insanlığın ve yaşamın gelişimi için ne kadar tehlike teşkil ettiğine çok somut bir kanıt.
Biz devrimci Marksistler için işçi sınıfı siyaseti yapmanın birkaç olmazsa olmazı vardır. Sınıf kitlelerine ulaşmaya, politikamızı onlara taşımaya gayret ederiz. Propagandist bir sekt inşa etmek değildir derdimiz.
Emekçi kitlelerin haklarını savunmalarının ya da kazanım elde etmelerinin bizatihi onların mücadelesinden geçtiğine inanırız. Ve bu mücadelenin de seferberliği zorunlu kıldığını biliriz. Seferberlik ise o mücadele için harekete geçirici talep ve politikanın açığa çıkmasıyla/çıkarılmasıyla mümkün olabilir.
Bu da bizi bir diğer olmazsa olmaza getiriyor. Derdi sınıf siyaseti olan sosyalistler talep ve politikalarını hangi bileşenler üzerine kurmalı? Bu soruya en genel anlamda iki cevap verilebilir. Birincisi, talep ya da politikayı öne çıkaran parti ya da grubun ihtiyacı. Bu ilk cevap, genelde sekterizmle, kitleden kopuklukla hem şekillenir hem de sonuçlanır. Kitle seferberliğine inanmaz, kendisini seferberliğin üzerinde görür.
Verilebilecek ikinci cevap ise talep ve politikaların emekçi kitlelerin acil ihtiyaçları ve bilinç düzeyleri üzerine kurulmasıdır. Ama genel olarak sosyalist harekette kitlelerin ihtiyaçları üzerine talep ve politika geliştirmek de iki ayrı perspektiften ele alınır. Bunlardan ilki ve belki de daha basit olanı kitlelere uyarlanmak olarak karşımıza çıkar. Uyarlanmacılık kitlenin acil ihtiyacını olduğu gibi alır. Kitle bilincini o verili anda dondurur çünkü kitle bilincini oluşturanın da mevcut anın siyasal güçler dengesi olduğunu göz ardı eder. Ve haliyle burada da uyarlanma, kitleleri seferber etmenin önüne geçer.
Bir diğer perspektif ise yine kitlelerin acil ihtiyaç ve bilinç düzeylerini bu defa ona uyarlanmadan ele almaktır. Emekçi kitlelerin talep ve özlemleri ile onlara ulaşmak için köprü vazifesi görecek bir mücadele programı açığa çıkarmaktır temel mantığı. Amaç bu talep ve politikaların mevcut siyasal güçler dengesinde gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyecek olması değildir. Mevcut siyasal güçler dengesini de teşhir ederek kitlelerin acil talepleri uyarınca seferberliğe adım atmalarını ve siyasi güçler dengesini de kendi lehlerine değiştirebilmelerinin koşullarını yaratmaktır. Çünkü mevcut bilinç düzeyini ileriye taşıyacak olan da seferberliktir, güncel ihtiyaçlar ve nihai hedefler arasındaki bağı kuracak olan da.
İşte biz, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, tam da bu perspektif uyarınca uzunca bir süredir Tek Adam rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuş doğrultusunda bir mücadele ittifakının, Emek İttifakı’nın inşa edilmesi çağrısında bulunuyoruz. Ve bu uğurda da mücadele dostlarımızla tartışıyoruz.
Seçimlerin ardından da bu çağrımızı sürdüreceğiz. Çünkü başka birçok sonucunun yanında seçimler şu iki noktayı daha çıplaklığıyla ortaya koydu. Sosyalistler olarak, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday göstermeyerek, kitlelerin Tek Adam rejiminden kopma arzularını, onların önüne bir alternatif sunarak seferber etmek yerine bu arzuyu düzen muhalefetinin yozlaştırmasının yolunu açtık. İkinci husus ise, mevcut ekonomik kriz koşullarında, sömürü politikalarına karşı emekçilere birleşik bir mücadele zemini sunamamış olmamızın, kitleleri Tek Adam rejiminin ve düzen muhalefetinin yaratmış olduğu çarpık kutuplaşmaya teslim olmak zorunda bırakmış olması.
Ve şimdi önümüzde iki temel görev bulunmakta. Birincisi toplumda yaratılmış bu çarpık kutuplaştırmayı emek ekseninde bütünleştirmek. Ve ikincisi, bu emek eksenli bütünleşmeyi sağlamak adına antidemokratik Tek Adam rejimine ve kapitalist sömürü politikalarına karşı mücadeleleri birleştirebilmek.
Bizim için Emek İttifakı’nın inşa edilmesi bunu zorunlu kılıyor. İşçi sınıfının sendikal hakları, sendikal bürokrasiye karşı mücadelesi, ekonomik yıkım politikalarına karşı duruşunu bir araya getirebilmek… Toplumun ezilen ve sömürülen tüm kesimlerinin demokratik ve sosyal haklarına birlikte sahip çıkmak… Ve böylesi bir ittifakı, dar grup çıkarları yerine kitlelerin acil talepleri etrafında, sınıfın bağımsız politik hattının inşası perspektifiyle, kitleleri seferber edebilecek bir eylem programı doğrultusunda vücuda getirmek. Çünkü ancak böylesi bir inşa ile emekçi kitleler özne haline gelerek seferberliğe adım atabilir, siyasal güçler dengesinde emekçiler lehine bir kırılma yaratılabilir, güncel ihtiyaçlar ve nihai hedefler arasındaki bağ kurulabilir ve kitlelere rejimden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuş mücadelesinde bir alternatif sunulabilir.
Böylesi bir Emek İttifakı’nın inşası tartışmasının en açık şekilde yapılması, bugün sosyalist hareket ve emek örgütleri için, bizler için en acil sorumluluk. Ve İDP olarak bizim de bu tartışmaya ve böylesi bir inşaya tüm katkımızı sunmak en büyük görevimiz.
Türkiye ekonomisi bir avuç patronu kollayan Tek Adam rejimi sayesinde uçurumdan aşağı yuvarlanmanın eşiğine getirildi. Tüm fatura emekçilerin sırtına yüklenecek. Bu nedenle durumun ne olduğunu iyi bilmek gerekiyor.
Durumu bilelim
Merkez Bankası’nın politika faizi yüzde 19’dan yüzde 8,5’e düşürülürken resmi verilere göre tüketici enflasyonu yüzde 85’e, üretici enflasyonu ise yüzde 157’ye kadar çıktı. Türkiye bu oranla bile G-20 ülkeleri içerisinde Arjantin’den sonraki en yüksek enflasyona sahip ülke oldu. Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) tarafından hesaplanan yıllık enflasyon ise hâlâ yüzde 100’ün üzerinde seyrediyor.
“Yüksek kur-düşük faiz” modeli ile dış ticarette fazla verme hedefi, gelinen noktada tarihi bir cari açık ve dış ticaret açığına neden oldu. 2023’ün ilk çeyreğinde cari işlemler hesabı, ocak-mart arasını kapsayan yılın ilk çeyreğinde 23,6 milyar dolar açık vererek rekora imza attı. 12 aylık cari açık ise 54,2 milyar dolar oldu.
Öte yandan 2022’nin ilk çeyreğinde 30,8 milyar TL olan ocak-mart dönemindeki bütçe açığı ise 2023’te 250 milyar TL’ye çıkarak rekor kırdı. Swap (yani emanet paralar) hariç net rezervler ise eksi 79 milyar dolar oldu. Yani kasa tamtakır. Borç gırtlakta.
İktidar ne yapacak?
Kasada para olmadığı için hükümet ödemeler sorunuyla karşı karşıya. Başta deprem harcamaları, memur maaşları ve iç borçlar olmak üzere devlet harcamalarını ödeyebilmek için para basmaya devam edecek. Yani üretimde karşılığı olmayan kâğıt paralar kaplayacak ortalığı. Bu da yüzde 100’leri aşan enflasyonu ve hayat pahalılığını daha da kışkırtacak. Emekçilerin alım gücü daha da düşecek.
Hükümet boşalttığı kasaya biraz para çekebilmek için yeni vergiler salacak. Elektrikten suya ve doğalgaza kadar tüm faturalarda görülen vergiler artırılacak. Hatta halkın elindeki avucundaki ufak tefek birikimleri bile cebe indirebilmek için zoralım uygulamasını hayata geçirebilecek. Soyguncuların buna da ihtiyacı olacak.
Tabii hükümet bir de dışarıdan borç para arayacak. Bu iktidarın uluslararası güvenirliği olmadığı için de bunu dolarla yüzde 10’lara varan bir faizle toplamaya çalışacak. Sonuçta bugün (acilen ödenmesi gereken 161,4 milyar dolar da dahil) 459 milyar dolar olan toplam dış borç daha da artacak. Bunun yükü gene ek vergiler ve enflasyon yoluyla emekçi halkın sırtına yüklenecek.
Emekçilerin durumu
Yukarıda saydığımız önlemlere ek olarak hükümetin alacağı bir diğer “önlem” de “tasarruf” adı altında sağlık, eğitim, ulaştırma gibi alanlarda kesintilere gidilmesi. Böylece emekçilerin bu alanlardaki harcamaları artacak.
Zaten gırtlak boyu olan yoksulluk daha da derinleşecek. Türk-İş’in mayıs ayına ilişkin açıkladığı “Açlık ve Yoksulluk Araştırması”na göre son 36 aydır aralıksız artan gıda fiyatları aileleri daha da yoksullaştırmış durumda. 2023 Mayıs ayında dört kişilik ailenin açlık sınırı 10 bin 360 lira olurken tüm ihtiyaçlarını insan onuruna yaraşır şekilde ve yoksunluk hissi çekmeden karşılayabilmesi için yapması gereken harcama tutarı ise 33 bin 750 liraya çıktı. Zaten gelişmekte olan 37 ülke içinde 10. sırada yer alan Türkiye bu sıralamada başa güreşmeye başlayacak.
Türkiye’deki gelir dağılımı adaletsizliği de artıyor. TÜİK’in 2022 yılına ilişkin Gelir Dağılımı İstatistikleri’ne göre, en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay, 2022’de bir önceki yıla kıyasla 1,3 puan artarak yüzde 48 oldu. Aynı dönemde en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay ise yüzde 6’ya geriledi. Bankerlerin, çeteci sanayicilerin, inşaat patronlarının ve silah tüccarlarının gelirleri daha da artacak, ücretliler iyiden iyiye kuyunun dibine itilecek.
Ve tabii işsizlik… Güncel resmi verilere göre, Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 10 seviyesinde seyrediyor. Ama tarafsız gözlemciler tarafından “gerçek işsizlik oranı” olarak gösterilen ve iş aramaktan vazgeçmiş kimseleri de kapsayan geniş tanımlı işsizlik ise yüzde 21,8 ile çok yüksek bir seviyede bulunuyor. Bir başka deyişle, Türkiye’de çalışabilir durumdaki her beş kişiden biri işsiz durumda. Yeni yatırım yok, var olanlar da ya düşük kapasitede çalışıyor ya da iflas edip dükkânı kapatıyor. İşsizlik daha da artacak, işsizlik ödentilerinde “tasarruf”a gidilecek. Özetle, ülke sadece ekonomik çöküntüye sürüklenmiyor, aynı zamanda oligarşinin çıkarları adına yeni bir saldırı dalgası hazırlanıyor. Bu saldırıya karşı tüm emekçilerin birleşik bir direniş cephesini oluşturmak her zamankinden daha zorunlu bir hale gelmiş durumda.
Seçimler bitti, seçim sonuçlarının analizi ise daha uzun bir süre devam edecek belli ki. Çünkü özellikle muhalefet için tüm hesapların ve taktiklerin yıkıldığını söylemek abartmak olmayacaktır. Bunun için de çok fazla neden sayılabilir. Ama belki de en güçlü sebep, oyunu bir kez daha iktidarın kurmasına, muhalefet etme alanını bile çokça onun belirlemesine izin vermiş olmaktır.
Bunun en açık yansıması, tüm süreci Erdoğan ve Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurmak oldu. En geniş muhalefetin bu karşıtlığın belirlediği zemin üzerinde kurulması, aritmetik hesaplarca mümkün görüldü. Onlar birleşir, Erdoğan da biraz oy kaybederse niye olmasındı? Aynı görüşe göre, düzen muhalefetine belediye seçimlerinde ilk kazanımı sağlayan bu “birleşirsek yeneriz” taktiği, daha da güçlü bir seçim ittifakı örülebilirse cumhurbaşkanlığı seçimleri için de geçerli olabilirdi. Bu taktik, tabanın “Bölündüğümüz için kaybediyoruz” çıkarımına ve 21 yıllık AKP yönetiminin saldırıları ile yaşadığı özgüven kaybına da bir cevap olarak görüldü. Aynı masa etrafına oturmayı başaran Millet İttifakı bileşenleri, tüm benzemezliklerine rağmen, muhalif kesimlerin bir çıkış umuduyla bu projeye bel bağlamasını sağladı. Bu durum ve beklenti öyle bir etki yarattı ki sol-sosyalist kesimlerin ve HDP’nin kendisi üzerinde bile önemli bir basınç yarattı. İlk turda bağımsız bir politik alternatifin inşasına girişmeyerek ayrı bir aday çıkarmama kararında, programatik ve taktik kavrayışın yanı sıra bu basıncın etkisini de hesaba katmak gerek. Tabii bu programatik anlayışın bu basınç karşısında kendi pozisyonlarını daha kırılgan hale getirdiğini de…
Ancak nihayetinde evdeki hesap çarşıya uymadı. Vaat edilen olmadığı gibi, yaratılan beklenti ve sandığa sığdırılmaya çalışılan seferberlik yenilginin daha ağır olmasına da sebep oldu. Bu sonucun, birçok alanda geri çekilme, pozisyonları gözden geçirme ve yeniden yapılanma ihtiyacını gündeme getirdiğini kabul etmek gerek.
Öte yandan bu her zaman kötü bir şey değil. Hatta üzerinde durulan zeminin tahlilini yapmak, hataları belirlemek, mücadele hattını yeniden çizmek için iyi bir fırsat olabilir.
Burjuva muhalefetin muhasebesini kendilerine bırakalım. Sol-sosyalist unsurlar olarak bir muhasebe yapacak olursak, en başa yazacağımız eksikliği bağımsız politik bir hatta ortaklaşamamak olarak ortaya koymak durumundayız. Öte yandan, bu sadece seçim sürecinin sorunu değildi kuşkusuz; ekonomik krize karşı, pandemiye karşı, demokratik haklarımıza dönük saldırılara karşı ve son olarak depremin sonuçlarına karşı bile ortak basın açıklamasını ancak zorlayan ortak mücadele kavrayışımız, seçim sürecindeki ortaklaşma girişimlerinin de daha en başından ölü doğmasına sebep oldu. Bu konuda önemli bir girişim olarak heyecan yaratan Emek ve Özgürlük İttifakı da aynı sorundan mustaripti. Tüm seçim süreci liste tartışmalarında kitlenirken, ortak listenin getireceği iddia edilen avantajdan çok daha fazlası yitirildi. Üstelik tersine bir eylem ve anlayış birliği üzerine kurulacak bir ittifakın sahici kazanımı, böylesi bir tartışmayı çok daha tali kılabilirdi.
Burjuva muhalefet, seçimleri ve toplum içi ana çelişkiyi Erdoğan ve Erdoğan karşıtlığına indirmişken ve daha demokratik olma iddiasıyla farklı bir burjuva programı emekçilerinin önüne seçenek olarak sunarken; sol-sosyalistler olarak ana çelişkiyi yani emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi öne çıkarabilmek ve rejimden kopuş için emekten yana bir programı ortaya koyabilmek işçi sınıfının uzun dönem çıkarları için çok kritikti. Mesela sandığa sığdırılmaya çalışılan demokrasi sorunu grev yasaklarıyla, örgütlenme hakkıyla, sendikalaşma mücadelesi ile bağlanamadı. Aynı şekilde, mevcut mücadelelerin ana taleplerinin neredeyse hiçbiri seçim kampanyasının başat söylemlerine yansımadı. İşçilerin, kadınların, lgbti+ların, gençlerin zaten oldukça izole edilmiş, kıstırılmış alanlarda verdiği mücadeleler Erdoğan karşıtlığı ekseninde eritilmeye, sandıktan çıkacak bir “demokrasi zaferinin” gidişatına havale edilmeye çalışıldı.
Bunlar yapılabilseydi belki bugün “sonuç” yine değişmezdi, ama Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurulan kutuplaşmanın eksenini temelden değiştirecek farklı bir kırılma söz konusu olabilirdi. Bir politik özne olarak işçi sınıfının denkleme dahil olması ve bağımsız sınıf hattının güçlenmesi sonucu olmasa bile bugünün dengelerini kesinlikle değiştirmiş olacaktı. Önümüzdeki süreci buradan örmek, bir emek ittifakında ısrar etmek bizim için bu sebeple en kritik görev ve önümüzdeki tek fırsat olmayı sürdürüyor.
Seçimler bitti ve Tek Adam rejimi iktidarını korudu. Rejimin az da olsa yeterli bir çoğunluk elde etmesinde elbette tüm devlet olanaklarını kullanmasının, uydurduğu yalanların, attığı iftiraların, uyguladığı baskıların ve seçim yolsuzluklarının payı büyüktü. Muhalefetin seçimi kaybetmesine ilişkin başka gerekçeler de dile getirilebilir: aday seçiminin yanlış olması, kampanya stratejilerinin yanlışlığı ve yetersizliği, kültürel bölünmüşlük, milliyetçiliğin yükselmesi vb. Bunların hepsi tartışılabilir ama gerçekçi olacak olursak, asıl sorun muhalefetin ittifaklar ve tek tek partiler olarak emekçi halka sunduğu önderliğin niteliğinde ve halka sunduğu programın kendisindeydi.
Bunu neden böyle diyorum? Dikkat edilecek olursa, emekçi sınıfların yoğunlaştığı büyük şehirlerin çoğunda muhalefet kazandı. Ama, İzmir’in dışında, bu zafer neredeyse kıl payı oldu. Kent merkezinden dış semtlere ve ilçelere doğru gidilince AKP-MHP ittifakının oylarının arttığı görülüyor. Yani bu partiler emekçi sınıflardan da ciddi miktarlarda oy topluyor. Bunun dindarlıkla veya milliyetçilikle doğrudan bir ilgisi yok, zira iki kesimde de dindar ve milliyetçi insanlar var. Peki o halde neden işçiler kendilerini bunca yoksullaştıran ve baskılayan bir ittifaka oy verdiler?
Birincisi, önlerinde kendilerine güven veren, köklü sınıfsal dönüşümler öneren, birleşik ve mücadeleci bir emek cephesi göremediler. Kendilerine muhalefet olarak sunulan, biraz daha demokratik, biraz daha sosyal yardımcı ama neticede aynı şekilde kapitalist bir “çözüm” önerisiydi. Emekçi kitleler sorunlarının çözümü için güçlü ve kararlı önderlikler arar. Bunu şimdilik, diğer burjuva muhalefeti “ezmeye hazır” olan alternatifte gördüler ve oylarını ona verdiler.
İkincisi, muhalefet yıllardan beri tüm çalışmasını sandığa endeksledi, kampanyasını da öyle yürüttü. İktidar grevleri yasaklarken, sendikalaşmanın önüne bin bir engel çıkartırken, iş cinayetlerine göz yumarken, işten çıkarmaları desteklerken, zam üzerine zam yaparken, kadınları gençleri kelepçelerken, cezaevlerini demokratlarla ve sosyalistlerle doldururken, önde gelen tüm muhalefet liderleri “Aman sokağa çıkmayın” tavsiyeleriyle iktidar çetelerinin mahalle egemenliğine göz yumdular.
Şimdi dokuz ay sonra yeni seçimlere gidilecek, mahalli seçimlere. Tek Adam rejimi daha şimdiden hazırlığını yapıyor. Aynı baskı ve yıldırma uygulamalarıyla, yalanlarla ve iftiralarla yürüyecektir. Dün ona oy vermiş olan emekçileri onun etkisinden çekip çıkaracak olan yeni bir burjuva muhalefet değil aktif, militan ve kararlı bir mücadele verecek olan bir emek cephesidir. Yarım yamalak sosyal yardım ve burjuva demokrasisi önerilerine değil, emekçi sınıfların radikal dönüşüm taleplerine dayalı bir program üzerinde kenetlenmiş birleşik bir önderliğe ihtiyaç var.
Ancak önümüzdeki dokuz ay boyunca grev çadırlarını, miting meydanlarını, sokakları, tüm mücadele alanlarını sloganlarımızla, bayraklarımızla, toplantılarımızla doldurarak kazanabiliriz. Sorun provokasyona gelmemek değil, provokatörleri ve çeteleri etkisiz hale getirebilmektir. İşçi sınıfının anayasal haklarını kullanarak girişeceği her türlü aktif mücadele hem kendisine hem de ondan önderlik bekleyen diğer toplum kesimlerine güven verecektir.
Emeğin sınıfsal gücünün sandıklara yansıması ancak böyle mümkündür.
AKP yıllardır göçmenleri AB karşısında koz olarak kullanarak ikiyüzlü ve çıkarcı bir politika izlemekte; düzen muhalefeti ise ekonomik krizden barınmaya, erkek şiddetinden beka sorununa kadar hemen her konuda göçmenleri sorumlu ilan ediyor. Ancak özellikle seçim süreci olmak üzere son zamanlarda Millet İttifakı ile Ümit Özdağ, Sinan Oğan gibi isimlerin göçmen düşmanı çıkışları toplumda ırkçılığın alanını genişleterek meşruiyet zemini yaratıyor. Meseleye bir de işçi ve kadın perspektifinden bakalım.
İSİG Meclisi’nin raporuna göre son 3 yılda göçmen işçi ölümleri artış gösterdi. Bu artış, Türkiyeli işçi cinayetleriyle paralellik gösteriyor elbette. Bu neden önemli? Çünkü bu doğrudan iktidarın istihdam politikalarıyla alakalı. Ucuz emek cenneti olan Türkiye’de göçmen işçiler de bizim gibi güvencesiz, insan onuruna yaraşmayan koşullarda çalıştırılıyor. Göçmenlerin yoğunlukla sanayi, inşaat, tekstil ve tarım gibi işkollarında olmak üzere sigortasız, daha düşük ücretlere ve hiçbir sosyal güvence olmaksızın çalıştırılmaları daha kolay olduğu için öncelikli olarak tercih edilmeleri, iş fırsatlarını elimizden almaları olarak yorumlanıyor. Daha büyük bir sömürüyle karşı karşıya olmalarına rağmen hedef haline getiriliyorlar. Bu durum patronlardan başka kimsenin çıkarına değil. Dahası, yarattığı yerli işçi-göçmen işçi ayrımıyla sınıfın zararına. Halbuki gerçek düşmanımız göçmenler değil, emeğimizi sömüren Tek Adam rejimi ve emek düşmanı politikaları destekleyen burjuva partileridir.
Göçmen sorununun en çok öne çıkarıldığı alanlardan biri kadınların güvenliği. Göçmenlerin hepsinin potansiyel cinsel şiddet faili olduğu, bu nedenle kadınların tehlike altında olduğu iddia ediliyor. Önce şunu söyleyelim: Türkiye’de kadınlar, lgbti+lar ve çocuklar zaten tehlike altında. Her yıl yüzlerce kadın öldürülürken Tek Adam rejimi kadına yönelik şiddette cezasızlık politikaları uyguluyor, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıyor, erkek şiddetini önleyecek hiçbir politikayı hayata geçirmiyor, eşit ve özgür bir yaşam mücadelesi veren kadın ve lgbti+ hareketini kriminalize ediyor. Dolayısıyla bu iddia, patriyarka gerçeğini göz ardı ettiği gibi Türkiye’deki sığınmacı kadın ve çocukların uğradığı şiddetin ve istismarın da üstünü kapatıyor. Faili ister göçmen ister Türk olsun, erkek şiddeti topyekûn mücadeleyi gerektirir çünkü erkek şiddetinin kökeni ve dayanağı patriyarkadır; ırkı ve milliyeti yoktur. Ve yine gerçek düşmanımız göçmenler değil, kadın düşmanı politikaları sürdüren Tek Adam rejimi ve patriyarkadır. Sorumluları görmezden gelerek göçmenleri günah keçisi ilan eden milliyetçi histeriye karşı çıkmamız; ısrarla hatırlatmamız, anlatmamız gerekiyor: Göçmen emekçiler sınıf kardeşimiz, göçmen kadınlar kız kardeşlerimizdir. Karşımıza yerinden edilmiş milyonlarca insanı değil, patriyarkal kapitalist sistemi almamız gerekiyor. Göçmenlerle birlikte yaşamanın nasıl olanaklı kılınacağı ve AKP’nin ikiyüzlü göçmen politikası ise bir başka yazının konusu olacak.
Biz devrimci Marksistlere göre ekonomi “son tahlilde” toplumsal olan her şeyi belirler. Egemen üretim biçimi hem üretim ilişkilerini hem de tüm toplumsal hayatı şekillendirir. Ama bu şıp diye olmaz. “Son tahlilde” dememizin sebebi ekonominin belirleyeciliğinin otomatik olmaması, son derece dolaylı ve karmaşık gerçekleşmesindendir. Altyapı üstyapıyı belirleyip şekillendirirken “bireyin” rolü de bir son ütü/cü gibi çalışır. Tabii yine sayısız dolayımla, eşitsiz ve bileşik şekilde.
Mayıs seçimlerinde ortaya çıkan sonuçlar kafaları karıştırdı. Artık ekonomi dışı faktörlerin (ideoloji, psikoloji, değerler, kimlik, coğrafya vb.) temel belirleyici hale geldiği yorumlarına sebep oldu. Nedeni de açık: enflasyon, hayat pahalılığı, düşük ücretler, işsizlik, yoksulluk, önce salgının sonra depremin ekonomik ve sosyal yıkıma eklenmesi ve üzerine kayyum ve OHAL eksenli ceberut Tek Adam yönetimi. Kusursuz fırtına!
Tablo bu iken ve üstüne 21 yıllık yıpranmış bir iktidar söz konusuyken kitleler hâlâ iktidara meylediyorsa, çözümü ondan bekliyorsa “artık ekonomi dışı faktörlerle durumu açıklamak gerekir” denmekte. Muhtemelen durumu böyle analiz edenlerin çözüm önerileri de bu minvalde olacak. Bu faktörler tabii ki çok önemli. Biz ekonominin bu faktörleri de şekillendirdiğini söylüyoruz.
Devlet gücünün ve kaynaklarının iktidar lehine, muhalefet aleyhine aşırı eşitsiz kullanımı ve buna bağlı hileler de haklı olarak vurgulanıyor. Şüphesiz bunlar da seçimin sonucunu tayin etmede çok etkili oldu. Ama 27 milyon oyu/rızayı sadece baskı ve hile ile izah etmek doğru olmaz.
Peki rızayı diri tutan, aklı karışan seçmen için rızayı yeniden üreten neydi?
Meseleye yakından ve sınıf ekseninden bakınca iktidar blokunun kurmay heyetiyle ön planda Ayasofya’da görüntü vs. verirken, arka planda beka-terör temalı montajlı propaganda filmlerini kapalı gişe oynatırken, kitleler içinde yakın markaj bir başka “ince” çalışmayı daha yaptığını görüveriyoruz: ekonomik sağaltma!
Son düzlükte yoksullara büyük bir kaynak aktarımı yapılması, 3,5 milyon yoksul hane ile tek tek yakın markaj ilişki kurulması, sosyal desteklerin çeperinin çalışanlara dek genişletilmesi ve devamı için sözler verilmesi, maaş artışlarından EYT’ye ilave diğer iyileştirmelerle de tablonun tamamlanması… İktidar, kaybetmekte olduğu seçimi kazanmak için bekanın, milliyetçiliğin ötesine geçerek hazinenin musluğunu açıp böyle büyük bir çaba içine de girmiş.
Şüphesiz bu ekonomik sağaltma geçici ve kısmi nitelikte. Ama pansuman sayesinde istenen rıza sağlanmış. Esas ironik olan ise bu çabaların iktidar blokunun sadece “beka, terör, din, milliyetçilik” söylemi ile seçimleri kazanamayacağını bildiğini göstermesi. Son düzlükte girilen milliyetçilik yarışını düşününce iktidarın sağ gösterip sol vurarak istediğini aldığını görüyoruz.
Somut durum/sonuç “son tahlilde” ekonomi-politiğin halen ne derece belirleyici ve geçerli olduğuna işaret ediyor. Kısacası, “boş tencere” halen çok işlevsel. Sınıf mücadelesi hep geçerli. Emek-sermaye kutuplaşması halen temel belirleyici. Amma velakin yine görüyoruz ki “son tahlilde” bütün bunlar ancak devrimci bir önderlikle ve kitle seferberlikleri ile birlikte istenen emek eksenli dönüşümün olabileceğini gösteriyor. Kıssadan hisse, son ütü/cü olmadan olmayacak. Bu gerçek bize seçimlerden fazlasını ve ötesini anlatıyor.
14 Mayıs genel seçimlerinde İşçi Demokrasisi Partisi olarak Türkiye İşçi Partisi listelerinden 4 seçim bölgesinde 5 adayla seçimlere katıldık. Tarihi seçimlere gidilirken, Tek Adam rejiminden kopuş ve ekonomik krizin faturasının emekçilere ödetilmemesi için bir emek ittifakının inşasının hayati olduğunu vurguladık. İki burjuva programa mahkûm edilmeye çalışılan topluma emek eksenli bir kopuşun mümkün olduğunu anlatabilmek ve burjuva düzen partilerinden bağımsız, sandık ve sokak siyasetini birleştiren emek eksenli bir seçeneği de vurgulamak için ben de İstanbul 3. seçim bölgesinde bir işçi aday olarak seçim çalışması yürüttüm.
Türkiye’nin en büyük kargo firmasında sendikalı bir kargo işçisi adayı olarak katıldığım 3. bölgede afiş ve bildiri çalışmalarının yanı sıra işçi toplantıları ve halk buluşmalarında söz alarak seçimlerde işçi sınıfının temel sorunlarına çare olacak üç temel talebimizi dile getirdik: Sendikasız, güvencesiz, esnek çalışmaya son vermek için emekçileri birleşik mücadeleye çağırdık. Enflasyon karşısında eriyen ücretlerimizin insanca bir seviyeye getirilmesi için gerçek enflasyon oranında 3 ayda bir ücretlere zam talep ettik. İşsizlikle mücadele için 6 saat 4 vardiya sisteminin gerekliliğini vurguladık.
Esenyurt ve Küçükçekmece’de işçi toplantıları ve halk buluşmalarına katılırken, Avcılar ve Esenyurt başta olmak üzere birçok noktada afiş ve bildiri çalışmaları gerçekleştirdik. Cumartesi Anneleri’nin Küçükçekmece Adliyesi’nde görülen davalarına katılarak onların adalet taleplerinin işçi ve emekçilerin ekmek mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladık.
Ve yine seçim sonucu ne olursa olsun, Tek Adam rejiminden kopuş ve demokratik bir anayasa için Kurucu Meclis talebimizi vurgulayarak emekçileri seçimlerden sonra mücadeleye çağırdık.
Bu bağlamda seçim çalışmaları bizim için işçi ve emekçilerle bir buluşma aracı ve onların deneyimlerine eşlik ederek karşılıklı öğrenme tecrübesi oldu. Şimdi geldiğimiz noktada işçi ve emekçilerin derinleşen ekonomik krize karşı mücadelelerini büyütmek ve birleştirmek için yılmadan mücadele edeceğimizi beyan ediyoruz.
İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak 14 Mayıs seçimlerinin öncesinde Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) teklifi üzerine TİP listelerinden 5 milletvekili adayıyla “Emekçiler Yönetmeli” başlıklı bir çalışma gerçekleştirdik. Ben de İDP adına ve aynı zamanda bir Boğaziçi öğrencisi olarak milletvekili adayı oldum. Yürüttüğümüz çalışmada özellikle emekçilerin yoğun olarak yaşadığı semtlere ağırlık verdik. Gerek semt pazarlarında bildiri dağıtımlarıyla gerekse emekçilerin evlerine ziyaretlerle oldukça verimli bir süreci geride bıraktık. TİP’li dostlarımızın örgütlediği halk buluşmaları ve irtibat bürolarının açılışlarında İDP adına yaptığımız konuşmalarda emekçi halkın siyasal demokrasi ve ekonomi başlıkları altında özetlenebilecek sorunlarına karşı emek eksenli çözüm önerilerimizi sıraladık. Özellikle emekten yana taleplerimiz üzerinden bir çalışma yapmamızın sebebi, seçimlerin yalnızca aritmetik hesabına indirgenemeyeceğini düşünmemizdendi. Erdoğan’ın kazanması da bu yaklaşımımızı acı bir şekilde doğrulamış oldu.
Çalışmalarımız boyunca Kürt halkının demokratik iradesine darbe vurmak için HDP belediyelerine atanan kayyumların derhal geri çekilmesi talebimizi vurguladık. Bununla birlikte kayyum saldırısının yalnızca HDP belediyelerine gerçekleştirilmediğini, örneğin Boğaziçi Üniversitesi başta olmak üzere birçok üniversiteye atanan kayyumların HDP belediyelerine atanan kayyumlardan ayrı görülemeyeceğini ifade ettik. Tek adamın emekçi halkı bastırmak ve iktidarını sürdürmek için inşa ettiği düzene karşı “Kayyum Rejimine Son!” sloganını kampanyamızda öne çıkardık. Çünkü ülkede demokratik hakların ve özgürlüklerin ilerletilmesinin yolu başta Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarını kısıtlamak için inşa edilen kayyum rejiminin ilgasından geçmektedir. Üniversitelerdeki kayyum uygulamasının yerineyse kampüslerde söz, yetki ve karar hakkının öğrenci, emekçi ve akademisyenlere bırakılması gerekiyor. Ancak bu yolla üniversite bileşenleri eşit bir şekilde temsil edilebilir ve demokratik ve sosyal haklarını koruyup ilerletebilir.
Seçim çalışmaları boyunca bir diğer önemli vurgumuz da siyasi tutsakların özgür bırakılmasıydı. Erdoğan’ın balkon konuşmasında kendi iktidarında Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmayacağının altını çizmesi ve Can Atalay’ın milletvekili seçilmesine rağmen serbest bırakılmaması bu talebin ne kadar hayati olduğunu bize gösterdi.
Erdoğan’ın kazanması elbette istediğimiz sonuç değildi fakat seçimlerin de tabi olduğu sınıflar mücadelesi devam ediyor. Biz sosyalistlere düşen görevse emekçi halkın ihtiyaçlarını ifade eden talepler ekseninde yaratılacak kitle seferberlikleriyle Tek Adam rejimine karşı mücadeleyi sürdürmekten geçiyor.
Yeni Tek Adam iktidarının emekçiler üzerinde yoğunlaştıracağı ekonomik saldırının kısa sürede yol açacağı bir dizi sorun var.
Bunların başında tüm çalışanların alım gücünde yaşanacak düşüşler geliyor. Bir yandan enflasyonun ve zamların etkisiyle, diğer yandan da yeni konacak ve artırılacak vergiler nedeniyle tüm ücretli çalışanların yaşam koşulları kötüleşecek. Asgari ücrette yapılacak “güncellemeler” kesinlikle bu gidişi değiştirmeyecek. Bu nedenle ücretler konusunda çok daha aktif ve kitlesel mücadelelere girişmek zorunlu olacak. Tüm ücretlerin her 3 ayda bir devletten bağımsız kuruluşlarca tespit edilecek enflasyon oranında artırılması talebi daha da büyük bir önem kazanmak zorunda.
Öte yandan ücretlerde iyileşme yaşanabilmesinin en önemli kaldıracı sendikalaşma ve toplu iş sözleşmeleri bağıtlayabilmek. Tüm emek örgütlerinin yaygın, aktif ve militan bir sendikalaşma kampanyası içinde olmaları gerekecek.
İkinci büyük bir sorun, patronların ekonomik kriz ortamında kendi kâr oranlarını koruyabilmek açısından “emek tasarrufu”na yönelmeleri sonucunda giderek artan işsizlik olacak. Şu anda yüzde 10’ları aşan gerçek işsizlik iki katına doğru yol alacak. Bu nedenle her şeyden önce işten atmalara karşı mutlaka sağlam bir biçimde direnebilmemiz gerekiyor. Öte yandan, işsizliği önleyebilmek veya en aza indirebilmek için ücretlerde kısıntı olmadan iş saatlerinin kısaltılması ve işyerlerinde ek vardiyaların kurulması uğruna mücadele etmek kaçınılmaz olmalı.
Tabii bir de kriz nedeniyle kapanan işyerleri olacak. Buna karşı o işletmelerin kamulaştırılarak işçilerin yönetiminde işletilmeye devam etmesini talep etmeliyiz. Hatta bu talebi bizzat kendi gücümüzle hayata geçirebilmeliyiz. Ama bu arada işsizliğin gerçek çözümünün de planlı ve merkezi bir yatırım ekonomisinde yattığını da unutmayalım.
Bir de elbette çoğu dar gelirli 20 milyon emekçinin kredi borçları sorunu var. Çoğu insan haciz sorunuyla karşı karşıya. Gene çoğunluk iktidardan faizlerin silinmesi, borcun yapılandırılması gibisinden “iyilikler” bekliyor. Oysa, bunu yapsalar bile emekçiler yarın geçim derdiyle gene aynı girdaba kapılmak zorunda kalacaklar. Ne yazık ki çoğu emekçi bu sorunun çözümünün politik olduğunun farkında değil. Sorun sadece ücretlerin insanca bir düzeye çekilmesinde değil; asıl sorun banka oligarşisinin halkı soymasının önüne geçilebilmesi. Bunun yolu da sadece tüm bankaların kamulaştırılmasından ve kredi sisteminin merkezi devlet bankası tarafından ve halkın yararına yeniden örgütlenmesinden geçiyor.
Ve gene ne yazık ki çoğu emekçinin sanki kendisiyle ilgili bir şey değilmiş gibi gördükleri dış borçlar sorunu var. Oysa hayatımızı doğrudan ve yakından etkiliyor. Bütün bu borçlanmalar, büyük patronlar ve ekonomik çetelere hizmet eden hükümet tarafından yapılıyor. Bu borçların yüklü faizleriyle birlikte ödenmesi için de ücretler kısıtlanıyor, işçi çıkarılıyor, ek vergiler getiriliyor, halkın yararına sosyal harcamalardan kesintiler yapılıyor. Dolayısıyla bu borçların faturası emekçi halka ödettiriliyor. Bunun için dış borç ödemelerine tüm emekçi örgütleriyle birlikte hayır dememiz ve bu uğurda güçlü bir mücadele örgütleyebilmemiz önümüzdeki dönemin en yaşamsal sorunlarından biridir.
14 Mayıs seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nin listelerinden seçime girerek emekçiler yönetmeli diyen, bir emek cephesinden bahseden sözümüzü, birlikte iş yapma kültürünü güçlendirerek geçirdiğimiz seçim kampanyasını geride bıraktık.
Enflasyon, kriz, deprem, yolsuzluk, keyfi yargı uygulamaları gibi saldırılar altında bir seçim süreci yaşadık.
Patronlar muhalefeti, kapitalizme ve düzene zarar vermeden yan yana gelmesi imkânsız kimseleri bir araya getirdi. Açlıkla terbiye edilmiş, yaşamları burunlarından getirilmiş, sınıf kini dolu bizlere bu beş benzemez “Hepimiz birleşirsek bunları göndeririz, bize oy verin” diyerek “AKP’yi gönderelim, ondan sonrasına bakarız” dediler. Tarikatçı, liberal, muhafazakâr, faşist olan ve kadın, Kürt, mülteci ve emek düşmanı eski AKP’lilerle beraber bizi kurtaracaklarını iddia ettiler! Eksik kalsınlar.
Biz ise İDP olarak patronların asalak olduklarını söyledik. Gerçek çözümün emekçilerin yönetmesinden geçtiğini vurguladık. Emekçilerin acil ihtiyaçlarını gündeme getirmek amacıyla parlamenter demokrasiye geçiş diyenlere karşı emekçilerin seslerinin bağımsız ve egemen bir kurucu mecliste çıkabileceğinden bahsettik. İşçi sınıfının yaşamsal çıkarları doğrultusunda ücretlerin her üç ayda bir enflasyon oranında artırılmasını, çalışma saatlerinin kısaltılmasını, bir kuruşu bile bizim için kullanılmayan dış borç ödemelerinin sonlandırılması istedik. Haklı taleplerimizi haykırdık, haykırmaya devam edeceğiz.
Bir kısmımız seçim sonuçlarından ötürü umutsuzluğa kapıldı. Halbuki geçen ay yaşadığımız ülkenin aynısında yaşıyoruz. Aynı problemleri yaşayıp aynı evde kalıyoruz, aynı yatakta uyanıyoruz. Seçim sonuçları farklı olsaydı da yine ay sonunu getiremeyecek, kiramızı ödeyemeyecektik. 22 yıllık AKP’nin bıktığımız usandığımız isimleri belirleyecekti maaşımızı. Emekçilere, doğaya, Kürtlere, kadınlara, lgbti+lara, göçmenlere saldırarak bizi kandırmaya çalışacaklardı. İş cinayetleri durmayacak, ölmeye devam edecektik. Bugün hiçbir şey kaybetmedik. Aksine çözümün ne olduğunu daha çok emekçiye duyurabildik.
Taleplerimiz güncel. Patronların başka bir politikası kazanamadı diye yas tutacak halimiz yok. Tek kurtuluşumuz kendi ellerimizle olacak.
14-28 Mayıs seçimleri Cumhur ve Millet İttifakları arasında yoğun bir kutuplaşmaya sahne olarak tamamlandı. Derin bir ekonomik krizin ortasında ve antidemokratik baskıların yoğunlaştığı bir dönemde emek eksenli birleşik bir siyasal ittifak, güçlü ve güvenilir bir iktidar seçeneği olarak yükseltilemedi. Emek ve Özgürlük İttifakı ile Sosyalist Güç Birliği bileşenleri parlamento seçimlerinde ayrı ittifaklar olarak yer alırken, her iki ittifak da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk turdan itibaren Millet İttifakı adayı Kılıçdaroğlu’na desteğini açıkladı.
“Önce Erdoğan gitmeli” politikası
Tek Adam rejiminin sorumlusu olduğu ağır ekonomik ve toplumsal enkaz, emekten yana bir siyasi seçeneğin yükseltilebilmesi için fazlasıyla uygun bir zemin yaratmıştı. Dahası, Millet İttifakı’nın kapitalist restorasyon programı, sinik ve pasif siyasi profili burjuva partilerinden bağımsız bir emek ittifakının büyütülmesi için hiç olmadığı kadar uygun koşullar sağlamıştı.
Ne var ki, gerek HDP gerekse de başta TİP olmak üzere sosyalist hareketin geniş kesimleri ve sendikal önderliklerin çoğunluğu “önce Erdoğan gitmeli” gerekçesiyle, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bağımsız bir aday çıkarılması fikrine karşı çıktılar. Dolayısıyla, “Tek Adam rejiminden kurtulma” görevi Millet İttifakı’nın adayına baştan terk edilmiş oldu. Böylece, mevcut krizden emek eksenli sınıfsal bir çıkış önerme yönünde önemli bir fırsat kaçırıldı. Oğan’ın yüzde 5 oyuyla ikinci tur sürecinde oluşturduğu ağırlık, bağımsız bir güç olarak ortaya çıkmayarak kaçırılan fırsatlara ilişkin önemli ipuçları verdi.
Parlamento sonuçları
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday çıkarmamakta uzlaşan sol, parlamento seçimlerine ortak bir ittifak çatısı altında girmekte anlaşamadı. Bu başarısızlıkta HDP liderliğinin Türkiye soluyla araçsal bir temelde kurduğu ilişkinin de etkisi olmakla birlikte, asıl sorumlunun ulusalcı politikalarıyla HDP ile yan yana gelmekten kaçınan Sosyalist Güç Birliği bileşenleri olduğunu belirtmemiz gerekiyor.
Bütün bu handikapların yanı sıra HDP seçim sürecine rejimin oldukça ağır baskılar altında girmek zorunda kaldı. Partinin kapatılma tehlikesi karşısında seçimlere Yeşil Sol Parti listelerinden katıldı ve yüzde 8,8 oranında oy elde etti. Mevcut baskılar altında bu oy oranı önemli olsa da, HDP hedeflediği sonuçların oldukça gerisinde kaldı. Tabanı seferber edecek açık bir siyasi program sunulamadı ve güçlü bir seçim kampanyası örülemedi.
Yüzde 1,7 oy elde eden TİP, 4 milletvekili çıkarmayı başardı. Yüzünü sola ve emekten yana siyasete dönmek isteyen kitleler açısından TİP’in varlığı önemli bir seçenek oldu. Bununla birlikte, oy talep etmenin ötesine geçerek seferberlik çağrısını büyüten ve emek eksenli acil taleplere dayalı bir kampanyanın örülebilmesi çok daha etkili sonuçlar alınabileceğine işaret etti.
Yeni mücadele dönemi
İDP olarak İstanbul ve İzmir’de TİP listelerinden gösterdiğimiz milletvekili adaylarıyla aktif bir seçim kampanyası yürüttük. Emekçi mahalleleri odağımıza aldığımız kampanyamızda “Emekçiler Yönetmeli” şiarını yükselttik. Kopuş eksenli bir acil eylem programı ortaya koyduk ve kitleleri bu yönde seferberliğe davet eden talepleri görünür kılmaya çalıştık. TİP’li dostlarımızla birleşik mücadele adına örnek sayılabileceğini düşündüğümüz bir çalışma yürüttük.
Seçimlerin ardından zorluklar ve çelişkilerle dolu yeni bir mücadele dönemine giriyoruz. Saray rejiminin antidemokratik ve emek düşmanı saldırıları derinleştirmeye çalışacağı bu dönemde, birleşik bir emek ittifakına ve eylem programına duyulan ihtiyaç her zamankinden fazla olacak.
Seçimlerin ardından işçiler, kadınlar, lgbti+lar, başta Kürtler olmak üzere tüm azınlıklar ve doğa açısından kaygı verici bir dönemin açığa çıktığı söylenebilse de mücadele zeminimiz açısından daha net ve elverişli bir döneme girdiğimiz de bir gerçek.
14 Mayıs parlamento seçimleri bizlere siyaseti taleplerimizle yapmanın ve bu talepler etrafında bir mücadele çağrısında bulunmanın önemini gösterdi. Siyaset bir toplama işleminden çok halat çekme oyununa benziyor. Millet İttifakı’nda olduğu gibi ipi zıt yönlere çekenlerin yarattığı net kuvvet güçlerin toplamı ile değil, çıkarılması ile hesaplanabiliyor.
28 Mayıs seçimlerinin bize öğrettiği şey ise şu: Bugüne kadar Erdoğan’a karşı her şey denendi. Erdoğan’a karşı Erdoğan (E. İhsanoğlu), Erdoğan’a karşı Atatürkçü (M. İnce) ve Erdoğan’a karşı “herkes” (K. Kılıçdaroğlu). Hiçbiri beklenen sonucu vermezken böylelikle baskıcı rejime karşı bir şey hariç her şey denenmiş oldu: emek merkezli bir birlik kurarak baskıcı rejim ve sömürücü kapitalist düzenden kopmak.
TİP listelerinden vekil adayı olarak girdiğimiz seçim kampanyamız boyunca pek çok talebimizden bahsederken “Enerji, maden ve inşaat tekelleri tazminatsız kamulaştırılsın” ve “Depreme karşı boş konutlar ihtiyaç sahiplerinin kullanımına açılsın” diyen taleplerimizi de ifade edebildik.
Cumhur İttifakı seçimleri kazandı. Şimdi Saray’ın çeperindeki bir avuç aile ve Türkiye’nin diğer ultra zenginleri ile beraber çok uluslu emperyalist şirketler için yeni kâr ve yağma olanaklarını için çalışacaklar.
Bu yağmanın birinci sırasında doğal varlıkların talana açılması duruyor. Dışa bağımlılığı artıracak olan Mersin’deki Rus santralinin yanı sıra Sinop ve İğneada projeleri, Artvin’in insansızlaştırılarak maden havzası haline getirilmesi, su havzalarının, ormanlık arazilerin, yeraltı ve yer üstü kaynaklarının talanı iktidarın ajandasında. Bu talanlara dur demeyi sürdürmek birinci dereceden görevimiz. Ancak bu yağmaya sadece dur demek yeter mi? Bugün Millet İttifakı seçimi kazansaydı bu yağmanın tamamen duracağına inanabilir miydik? Zira bugün Türkiye’de enerji, maden ve inşaattan beslenmeyen tek bir büyük holding yok! Bu sebeple bugünden sonra da “Enerji, maden ve inşaat tekelleri tazminatsız kamulaştırılsın!” demeyi sürdüreceğiz.
Bizim için felaket olan zenginler için fırsat anlamına gelebiliyor. 6 Şubat depremleri bunu bize tekrar gösterdi. Bugün İstanbul depremi için iktidar 500 bin konutun dönüşümü projesinden bahsederken burada yaşayan insanlara İstanbul’un akciğerleri anlamına gelen Kuzey ormanlarına uydu kentler yapmak suretiyle çözüm üreteceklerini söylüyor, Yenikapı ve Maltepe dolgu alanlarının onlarca katı olan hafriyat atığını ne yapacaklarını da hiçbir şekilde ifade etmiyorlar. Bu yüzden “Depreme karşı boş konutlar ihtiyaç sahiplerinin kullanımına açılsın!” demeye devam ediyoruz.
Zaman, her şeyden çok taleplerimizi en net şekilde ifade edip bu netlikle mücadelemizi birleştirme zamanıdır. Umut yoktan var olmaz, mücadele ile yeşerir. Bu sebeple bizim umudumuz hâlâ güçlü ve eskisinden daha net.
Seçimler, bir önceki döneme göre koltuk sayısı azalsa da parlamentoda çoğunluğu sağlamayı başaran Cumhur İttifakı’nın ve Erdoğan’ın seçim başarısıyla sonuçlandı. Ancak bu başarının baskının, yalanın, sandık hilelerinin gölgesinde elde edildiğini ve toplumun yarısının –üstelik kadınların, lubunyaların, gençlerin, işçi sınıfının öncü kesimlerinin büyük bir çoğunluğunun– bu baskı rejimini reddetmiş olduğunu da muhakkak sonucun analizine dahil etmek gerek.
Diğer yandan, 14 ve 28 Mayıs seçim sonuçları, Tek Adam iktidarının sahte zaferinin yanı sıra bir olguyu daha açıkça ilan etti. Kadın ve lgbti+ düşmanlığı, temel haklara dönük saldırılar ve nefret söylemi, Cumhur İttifakı’nın seçim kampanyasının –ki bunun başlangıcını İstanbul Sözleşmesi kararına kadar çekmek mümkün– en işlevsel rıza üretim araçlarından biri haline gelmiştir. Bunu yaparken, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ve cinsiyetçi işbölümünün yeniden üretildiği bir yapı olarak kutsadıkları ve sınırladıkları aile ise en kolay başvuru kaynağı durumunda. Ve bu “araca” önümüzdeki dönemde de, yarattığı ekonomik ve toplumsal enkazın sebep olduğu meşruiyet kaybını azaltmak adına sıkça başvurabileceğinin sinyallerini Erdoğan zafer konuşmasından itibaren vermeye başladı.
Keza, meclis bileşimi de kadın düşmanı politikaları ve nefret politikalarını derinleştirme girişimlerinin habercisi durumunda. Programları açıkça kadın düşmanlığı ve kadınların toplumsal yaşamdaki varlığının kısıtlanması üzerine kurulmuş İslamcı faşizan HÜDA-PAR’ın ve radikal İslamcı Yeniden Refah Partisi’nin mecliste toplamda 9 milletvekili ile temsil edilecek olması ve meclisin çoğunluğunun Cumhur İttifakı’nda olması bizler açısından tablonun en olumsuz yanı.
Bu tabloyu daha da zorlaştıran ise düzen muhalefetinin de bu saldırılar karşısında duracak tutarlı bir toplumsal cinsiyet eşitliği politikasından ve hatta hedefinden oldukça uzak olması. Hele söz konusu lgbti+ hakları olduğunda Cumhur İttifakı ile birlikte pozisyon alacak bileşimlerin varlığı gizlenen bir durum değil. Seçim sürecinde de görüldü ki muhalefet, kadınların ve lgbti+ların “gelecek kaygısı ve korkusu”nu ve Tek Adam rejimini zayıflatma arzusunu kendisine oy vermeleri için yeterli gördü. Kampanyalarında toplumsal cinsiyet eşitliğini öne çıkardıkları bir tane talep/vaat bile saymak kolay değil; lgbti+lara dönük nefret söylemleri karşısında ise seçim meydanlarında sergiledikleri utanç verici performanslar hafızalarda.
Kadın ve lgbti+ düşmanlığı karşısında, toplumsal cinsiyet eşitliğinden yana bir mücadelenin yeni parlamentodaki savunusu için; bu sorunu ve çözüm önerilerini doğrudan programlarında ele alan ve bu mücadelenin kendisini ve kazanımlarını sahiplenme iddiasındaki Emek ve Özgürlük İttifakı bileşenlerine ise büyük sorumluluk düşüyor. Bu açıdan doğrudan kadın mücadelesinden/feminist hareket içinden öznelerin meclisteki varlığı bizler için elbette çok önemli bir kazanım. Ancak seçim sürecinde EÖİ bileşenlerine dönük olarak dile getirilen bu konuyu gündemlerinde yeterince tutmadıkları konusundaki haklı eleştirileri de göz ardı etmemek gerek. Ve yeri gelmişken, Onur Ayı ve haftasına dönük ortak bir tutum ve çalışma olasılığı bu açıdan hem meclisteki EÖİ bileşenleri hem de tüm sol-sosyalist kesimler için yeni dönemin ilk sınavı olarak önümüzde duruyor.
Öte yandan, mevcut tablo kadınlar ve lubunyalar olarak ısrar ve inatla terk etmediğimiz, talep ve politikalarımızı taşıdığımız mücadele alanlarımızın –sokakların, işyerlerinin, kamusal ve özel tüm alanların– önemini ve zaruretini bir kez daha tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Baskıcı Tek Adam rejiminden ve ekonomik çöküşten kopuşun yolu için politik özneleri olduğumuz, düzen partilerinden bağımsız, seçim hesaplarını değil mücadelelerimizi ve taleplerimizi temel alan bir acil eylem planına ve ortak mücadeleye ihtiyacımız var. Buna hemen şimdi ihtiyacımız var! Bugüne kadar birbirimizden aldığımız cesaret gücümüz oldu, bugünden sonra da yarına duyduğumuz umudu birlikte yeşertebiliriz!
14 Mayıs seçimleri sürecinde, adaylık kampanyamız boyunca öne çıkardığımız iki ana talep mevcuttu. Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis ile dış borç ödemelerinin durdurulması. Tabii bunlar yalnızca seçim sürecinde kullanmaya başladığımız değil, tam tersine partimizin uzunca bir süredir vurguladığı taleplerdi. Ve daha da önemlisi 14 Mayıs ve 28 Mayıs seçimlerinin sonuçları ışığında bu iki talep, önümüzdeki mücadele döneminde de yakıcılığını sürdürecek.
Neden mi?
Öncelikle, bizim temel çıkış noktamızı, kitlelerin ekonomik ve sosyal sorunlarının çözümünün ve demokratik haklarına yönelik baskılar karşısında Tek Adam rejiminden kurtulma özlemlerinin, onları pasif seçmenler olmaktan çıkartarak, aktif kurucu güç haline getirmekten geçtiği oluşturuyor. Bu ise, mevcut tablodan hareketle oluşturulacak ve sandığı da aşan bir şekilde, emekçileri birlikteliğe ve seferberliğe davet edebilecek taleplerin öne çıkartılmasını zorunlu kılıyor.
Seçim öncesi süreçte ve seçim döneminde de bizler bu talepleri vurgulasak dahi maalesef ki sosyalist hareketin ve sınıf hareketinin genelinde kitlelerin acil talepleri üzerinden bir mücadele hattının oluşturulması ihtiyacının üzerinden atlandı.
Şimdi seçimler geride kaldı. Ve Tek Adam, cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı, Cumhur İttifakı ise parlamentoda çoğunluğu elde etti. Seçim sonuçları ışığında, önümüzdeki süreçte bizleri bekleyen iki temel mücadele alanı bulunmakta.
Bunlardan biri, Tek Adam rejiminin, kitlelerin yaşam koşullarına, sosyal ve demokratik haklarına yönelik olarak baskısını derinleştirecek olması. Düzen muhalefeti uzunca bir süredir Erdoğan’ın olası bir seçim yenilgisiyle Tek Adam rejiminin sonlanmasını eş tutarak kitlelerin bilincinde bir yanılsama yaşanmasına neden oldu. Sosyalist hareketin geniş kesimleri ise Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bağımsız bir pozisyon almayarak rejim değişikliğinin yalnızca sandık yoluyla sağlanabileceği algısını pekiştirdi.
Ancak bizim için mevcut rejimden kopuş ve onun anayasasını tarihin çöplüğüne gönderebilmek seçimlerden de öte bir mücadelenin, bir seferberliğin örülebilmesini zorunlu kılıyor. Dolayısıyla, öne çıkarmayı sürdüreceğimiz Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis talebi bizim için tam da bu düzleme oturmakta. Bu aslında, emekçilere, ezilen kitlelere demokratik ve sosyal hakları için seferber olma çağrısıdır. Ve ancak, kitlelerin talepleri için örgütlenmesi ve seferber olmasıyla emekçilerin, Kürt halkının, kadınların, lgbti+ların, gençlerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin demokratik ve sosyal haklarına sahip çıkabilir, Tek Adam rejiminden kopuş mücadelemizi ilerletebiliriz.
İkinci mücadele alanını ise ekonomik yıkım oluşturmakta. Bugün, ülkenin toplam dış borcu 460 milyar dolar. Bu tablonun sorumlusu Tek Adam rejimi ve patronlar “yerli ve milli” söylemlerine sığınarak ekonominin emperyalizme bağımlığını derinleştirmiş ve ülkeyi milli gelirinin yarısı kadar borç batağına sürüklemiş durumda. Ve bu enkazı zamlarla, gerçek ücretlerimizdeki düşüşle, işsizlikle, sosyal haklarımızdaki kısıtlamalarla biz emekçilere fatura etmeyi sürdürecekler.
Biz ise, bu tablo karşısında, krizin faturasının bizlere ödetilmesini reddetmek ve ülke kaynaklarının emekçiler yararına kullanılması adına birleşik bir mücadelenin örülebilmesi için alınmasında da kullanılmasında da hiçbir irade ve söz hakkımız olmayan dış borçların ödemelerinin durdurulması talebi etrafında seferber olunmasını önermeyi sürdüreceğiz.
Çünkü önümüzdeki mücadele döneminin temel belirleyeni bu ve benzeri acil taleplerimiz etrafında emekçilerin en geniş mücadele hattını örmek olacak.
Ülkenin politik gündemini uzunca bir süredir kilitlemiş olan seçim süreci, Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerinin de tamamlanmasıyla son buldu. Oylarındaki düşüşe rağmen seçimlerin kazananı Erdoğan ve Cumhur İttifakı oldu. Seçimler öncesinde yaymış olduğu beklentinin aksine Millet İttifakı parlamento çoğunluğunu ve cumhurbaşkanlığını kazanmayı başaramadı.
Seçim süreci, sınıflar mücadelesi açısından pek çok boyutuyla önemli dersler içerdiği gibi, sol ve sosyalist hareketin, sınıfın öncüsünün yeni mücadele dönemine nasıl bir politikayla girmesi gerektiğine ilişkin de önemli sonuçlar barındırıyor.
Tek Adam rejimi altında seçimler
Seçim sürecinin her şeyden önce Cumhur İttifakı lehine oldukça eşitsiz koşullarda gerçekleştiğini vurgulamak gerekiyor. Erdoğan ve müttefikleri, iktidarlarını sürdürebilmek adına devlet aygıtının tüm olanaklarını seferber ettiler. Muhalefete dönük baskılardan Hazine ve Merkez Bankası’nın tüm kaynakları kullanılarak gerçekleştirilen ekonomik hamlelere, yaygın medyanın Cumhur İttifakı’nın propaganda makinesi olarak çalışmasından seçim usulsüzlüklerine ve iftira kampanyalarına dek bu alanda pek çok başlık sayılabilir.
Bütün bu eşitsiz koşullarla birlikte iktidar azımsanmayacak bir oy kaybı yaşadı. 2018 seçimlerine göre AKP yüzde 7 oy kaybetti. Metropollerde ve Kürt illerinde muhalefet partileri oyların çoğunluğunu almayı başardı. Yine de, AKP yüzde 35 ile birinci parti oldu. Cumhur İttifakı’nın parlamentodaki milletvekili sayısı 322’ye düşmekle birlikte, meclis çoğunluğunu korudu. Erdoğan ilk kez ilk turda kazanamadı. İkinci turda ise, yüzde 52’lik oranla rakibinden yaklaşık 2,3 milyon fazla oy aldı.
Saray’ın baskıcı önlemleri, tüm muhalefeti kriminalize eden söylemleri ve uygulamaları oy kaybını bir ölçüde yavaşlatan önemli etmenler oldu. Ancak özellikle seçim sürecinde Saray’ın hayata geçirdiği ekonomik tavizlerin ve vaatlerin geçmişte Cumhur İttifakı’na oy veren emekçi, yoksul kesimlerin önemli bir kesimi üzerindeki etkisi belirleyiciydi. Millet İttifakı’nın emekçi, yoksul kesimlere seslenmeyen ve onları ikna edemeyen politikası karşısında; Saray’ın sorumlusu olduğu derin yoksullaşmaya rağmen, EYT’den ücret zamlarına, düşük faizlerle borçlandırmadan doların yapay biçimde düşük tutulmasına dek uygulanan seçim ekonomisi “yaparsa yine Reis yapar” algısı ve söylemine güç verdi. Dolayısıyla, Saray’ın beklenen baskı politikaları burjuva muhalefetin yenilgisini açıklamaktan fazlasıyla uzak kaldığı gibi “seçmenin sağcılaşması” gibi analizler bu yenilgiyi meşrulaştırma girişiminden öte bir anlam taşımıyor. “Sağcılaşan” seçmen değil siyasal partilerdir, CHP’nin ve Millet İttifakı’nın tamamen sağa kıran siyasetidir.
Millet İttifakı’nın yenilgi stratejisi
CHP 2023 seçimlerine, 2019’da başarılı olmuş görünen Millet İttifakı stratejisiyle hazırlandı. Deva ve Gelecek partilerinin de ittifaka dahil olmasıyla Altılı Masa ortaya çıktı. HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı göstermemesi ve Millet İttifakı adayına oy çağrısı yapması da sağlanabildi. Böylece oluşan aritmetik toplamla mecliste çoğunluk sağlanması ve cumhurbaşkanlığının kazanması hedeflendi.
Millet İttifakı oylarını artırmakla birlikte, bu hesaplarının oldukça uzağında kaldı. “Beş benzemez”i bir arada tutma çabasıyla sinik ve solgun bir siyasi platform yarattı. Emekçilerin acil ekonomik ve toplumsal meselelerine dönük açık ve güvenilir bir program sunmadı. Bunun yerine, mevcut sefalet düzenini “sürdürülebilir” hale getirmekten öteye geçmeyecek neoliberal temelde bir kapitalist programı savundu. Grev ve toplu sözleşme hakkından söz etmeyen, Kürtlerin, Alevilerin haklarına, İstanbul Sözleşmesi’ne, lgbti+lara yer vermeyen Ortak Mutabakat Metni ise, burjuva muhalefetin demokrasi dünyasının sınırlarının darlığını ortaya koydu. İkinci tur kampanyasında göçmen ve Kürt düşmanlığı temelinde bir kampanya yürütülmesiyle bu sınırlar daha da daraldı.
Daha önemlisi, geçtiğimiz dönem boyunca, Millet İttifakı’nın siyaseti sandığa hapsetmeye dönük stratejisiydi. İktidara yönelik büyüyen toplumsal hoşnutsuzluk yalnızca seçimlere kanalize edilerek pasifize edildi. Kitlesel seferberliklerin örgütlenmesine fren konuldu. Demokratik dönüşümü oy kullanmaktan ibaret gören bir tutumun sınırlılıkları bir kez daha açığa çıktı.
Yeni dönemin yol haritası
Seçimlerin ardından Saray yönetimi emek düşmanı, baskıcı, ayrımcı ve gerici politikalarını kaldığı yerden sürdürmeye çalışacak. Bununla birlikte, önünde aşması gereken pek çok zorluk ve çelişki bulunuyor. Her şeyden önce toplumun yarısının Tek Adam rejimini reddettiği bir kez daha ortaya çıktı. Bir diğer azımsanmayacak kesim ise, seçim rüşvetleri ve sert kutuplaştırma politikalarıyla tutulabildi. Ekonomideki acı fatura emekçi halka daha yoğun bir şekilde ödetildiğinde, bu kesimlerin hoşnutsuzluğu da görünür hale gelebilecek. Yerel seçimlere giderken Cumhur İttifakı, başta ekonomi olmak üzere pek çok alanda ağır çelişkilerle yüzleşecek.
Yeni dönemde de temel görev değişmeden sürüyor: burjuva partilerinden bağımsız bir emek ittifakının, emekçilerin ve ezilen kesimlerin acil talepleri ekseninde bir eylem programının örülmesi. Başta sendikalar olmak üzere emek örgütlerinin ve sosyalistlerin birleşik mücadele doğrultusunda ilerlemesi hayati önemini koruyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tur sonuçlarına ilişkin İşçi Demokrasisi Partisi’nin ilk değerlendirmesinde, Saray’ın seçim başarısının bir “sahte zafer” olduğuna dikkat çekildi ve yeni dönemde bir Emek İttifakı’na dönük ihtiyacın artarak devam edeceği vurgulandı. Değerlendirmede, “Ülkenin içerisinde bulunduğu tablo bizlere gösteriyor ki, baskıcı Tek Adam rejiminden ve ekonomik çöküşten kopuşun yolu acil taleplerimiz ekseninde bir mücadele ittifakının, Emek İttifakı’nın inşasını dayatmakta.” ifadelerine yer verildi. Açıklamanın tamamı şu şekilde:
Değerli işçi-emekçi kardeşlerimiz,
Tek Adam iktidarının Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda elde ettiği sonuçlar, tüm devlet olanaklarının, her türlü kanunsuzluğun, baskının, yalanın, sandık hilelerinin ve iftiraların kullanılmasına dayanmaktadır.
Ama Saray’ın bu “başarısı” bizleri yanıltmasın. Bu sahte bir zaferdir. Çünkü sadece toplumun yarısı değil, işçi sınıfının öncü kesimlerinin büyük bir çoğunluğu bu baskı rejimini reddetmiş ve yeni mücadele dönemine hazır olduğunun iradesini göstermiştir.
Evet, önümüzdeki mücadele döneminde, Tek Adam rejiminin sorumlusu olduğu ekonomik ve toplumsal enkaz derinleşerek karşımızda durmayı sürdürecek. Bugün, hazine boşalmış durumda ve iktidar bir ödemeler dengesiyle karşı karşıya. Soygun çeteleri kârlarından vazgeçmeyecekleri için, tüm faturayı emekçilerin üzerine yıkmaya çalışacaklar. Önümüzdeki süreçte yüksek faizli dış borçların yükü bizlerin sırtına bindirilecek. Tek Adam rejiminin kapitalist sömürü politikalarının devamıyla hayat pahalılığı karşısında ücretlerimiz enflasyon karşısında erimeyi sürdürecek.
Emekçilerin sendikal, sosyal ve siyasal taleplerinin baskılanması ve her türlü devlet gücü kullanılarak ekonomik yıkıma karşı mücadelelerin bastırılma gayreti devam edecek.
Baskıcı Tek Adam rejimi, bu sahte zaferini ayakta tutmak adına toplumun tüm ezilen kesimleri üzerinde uyguladığı antidemokratik ve kutuplaştırıcı politikalarını da önümüzdeki süreçte derinleştirecek.
Önümüzdeki mücadele dönemi için sandıktan karşımıza iki önemli sonuç çıktı. Birincisi, bugün umutsuzluğa kapılmanın değil, birliğimize daha fazla güvenmenin zamanı. Ve ikincisi, Tek Adam rejiminin ve burjuva muhalefetin toplum üzerinde yarattığı çarpık kutuplaşmayı emek ekseninde bütünleştirme zamanı.
Ve biz, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, yeni mücadele döneminde de Emek İttifakı çağrımızı yineliyoruz.
Ülkenin içerisinde bulunduğu tablo bizlere gösteriyor ki, baskıcı Tek Adam rejiminden ve ekonomik çöküşten kopuşun yolu acil taleplerimiz ekseninde bir mücadele ittifakının, Emek İttifakı’nın inşasını dayatmakta.
Ancak böylesi bir mücadele ittifakını inşa edebilirsek, emekçilerin, Kürt halkının, kadınların, lgbti+ların, gençlerin ve ezilen tüm kesimlerin hâlihazırda açığa çıkarmış oldukları iradelerini bir adım daha ileriye taşıyabiliriz.
“Emekçiler Yönetmeli” şiarımız gerçekleşene dek mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.
İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komitesi
28 Mayıs 2023
Umutsuzluk değil birlik için; Emek İttifakı’nın inşası için!
Değerli işçi-emekçi kardeşlerimiz,
Tek Adam iktidarının Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda elde ettiği sonuçlar, tüm devlet olanaklarının, her türlü kanunsuzluğun, baskının, yalanın, sandık hilelerinin ve… pic.twitter.com/ZXQWu0U5hp
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) May 28, 2023
14 Mayıs seçimlerinden bir gün sonra Merkez Bankası kararı ile bankalar müşterilerine nakit avans kısıtlaması getirdi. Bunun yanı sıra kredi limitleri düşürüldü. Çoğu banka nakit avansı tümden kaldırdı, bazıları ise 5 bin TL ile sınırlandırdı. Fakat kredi daralması anlamına gelen bu hamleden birkaç gün içinde vazgeçildi. Anlık duran kredi mekanizması kararının seçimden hemen sonra alınması ve kısa süre içinde geri adım atılması, 28 Mayıs sonrası için ekonominin gideceği yönle ilgili önemli ipuçları veriyor.
Seçim ekonomisi kesenin ağzını açmıştı. Fakat bu politika rejim eliyle neredeyse pandeminin başından beri farklı seviyelerde uygulanıyor. Keseni ağzı yeri geldiğinde biraz daraltılsa da hiç kapatılmadı. Bu politikanın neden uygulandığını ve sonuçlarının neden enflasyon ve hayat pahalılığıyla sonuçlandığını birçok yazımızda anlatmıştık. Faizlerin düşük tutularak kredi mekanizmasının büyümesinin hane halkı ve dış borçların katlanarak artmasına, Türk lirasının tarihin gördüğü en değersiz seviyelere inmesine, kısaca paranın hızla pul olmasına yol açtığını defalarca dile getirdik.
Bu politikanın sürekliliği olmadığı gibi uzun vadeli sürdürülmesi için de dışarıdan düzenli ve bol paraya ihtiyaç duyuluyor. Fakat toplumsal ve politik risklerin artması, dışarıdan gelecek bu paranın sigortalanması maliyetlerini de artırıyor. Değersiz TL’ye rağmen artan cari açık ve seçim ekonomisi harcamalarının katmerlediği bütçe açığı da cabası… Yani her daim dışardan sürekli döviz girdisi mümkün değil. Son tahlilde sürekli ve artan oranda dövize ve döviz satışına bu derece bağımlı olan hastalıklı bir ekonomik düzen yarattılar.
Rezervleri satarak erittiler, yetmedi. İhracatçının kazancından pay alarak satmaya devam ettiler, yetmedi. Kur korumalı mevduatla döviz hesaplarını TL’ye çevirdiler, yetmedi. Kapalıçarşı’ya altın satarak döviz alıp sattılar, o da yetmedi. Öyle bir noktaya geldik ki, artık döviz satılamadığı her an bir kur şoku ile karşılaşmamız çok olası. Bu kadar hamle sonrasında son 7-8 aydır fiyatı en az artan şey dolar oldu haliyle. Fakat artık kronikleşmiş hale gelen döviz satma zorunluluğu sürdürülemez bir hal almış durumda. Sürdürülemez çünkü enflasyon, onu durduracak bir fren mekanizmasının olmadığı her ortamda şişmeye devam ediyor. Artık iktidar çok zorlu bir ikilem içinde. Enflasyonu frenlemek ve TL’nin değerini artırmak için atılacak her adım tüm ekonominin anlık durmasına yol açmak zorunda. Yani iktidarın durumu, duvara çarpmamak için son dakikada ani fren yapan sürücüye benziyor.
Seçimden önce frene basmak yerine seçimin ertesi gününü tercih ettiler. Tüketimi kısmak, işsizliğin artması, ticaret ve tüketim kredilerinin daralması gibi hamleleri seçim öncesi uygulamak istemeyen iktidar seçim sonrasına çok acı bir reçete hazırlıyor. Kendi yarattıkları ve bir avuç sermayedarı zengin edip emekçileri hayat pahalılığıyla borç kazanında yüzdüren ekonomi politikasıyla iktidar, seçimlerde kazandığı takdirde tehlikeli bir seviyeye gelen enflasyonla “mücadele etmeyi” planlıyor. Çünkü artık iktidarını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu koşullar farklılaştı. Yani yeni politikada da emekçiler için bir çıkış olmayacak. Bu kez hayat pahalılığıyla değil belki ama kitlesel işsizlikle sınanacağız. Dolayısıyla 15 Mayıs’ta yaşananlar 29 Mayıs’ta yaşanacak olanların belki de bir tatbikatıydı. Seçimin ikinci tura kalması sebebiyle 10 günlük ötelenen tehlikeli bir ekonomik durum bizleri bekliyor. Seçim sonuçları ne olursa olsun sermaye iktidarlarının kendi araçlarıyla düzeltemeyecekleri kadar bozulmuş bir ekonomi var. Acı reçeteleri artık bizim değil sermayedarların içmesi için mücadele etmeyi sürdüreceğiz.
14 Mayıs’ta gerçekleşen seçimler, Cumhur İttifakı’nın (Cİ) genel beklentilerin üstünde bir seçim başarısıyla sonuçlandı. Cİ parlamento seçimlerinde oyların yüzde 49,5’ini alarak 323 sandalyeye sahip oldu. Böylelikle bir önceki döneme göre koltuk sayısı azalsa da parlamentoda çoğunluğu sağlamayı başardı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise Erdoğan, oyların yüzde 49,5’ini elde ederek ilk turda en çok oy alan aday oldu.
Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı (Mİ) arasındaki yoğun kutuplaşmaya sahne olan seçim süreci, katılım oranlarında da karşılık buldu ve toplam seçmenin yüzde 88’i sandığa giderek oy kullandı. “Seçimleri ilk turda bitirme” iddiasıyla yola çıkarak Mİ’nin adayı olan ve Emek ve Özgürlük İttifakı’nın (EÖİ) da destek verdiği Kılıçdaroğlu, oyların yüzde 44,9’unu alarak ikinci sırada yer aldı. Göçmen ve Kürt düşmanlığını bayrak edinen Sinan Oğan ise yüzde 5,2’lik oyla beklentilerin üstünde bir oy almayı başardı. 28 Mayıs’ta gerçekleşecek ikinci tur seçimleri, Erdoğan ve Kılıçdaroğlu arasında bir düelloya sahne olacak.
Cumhur İttifakı ikinci tura önde giriyor
Erdoğan yönetimi seçimlere 21 yıllık iktidar yorgunluğuyla girdi. Uygulanan ekonomi politikaları emekçi kitleler üzerinde benzeri görülmedik bir tahribat yarattı. Alım gücü hiç olmadığı kadar düşerken, en zengin kesim servetini bu dönemde katladı. Dahası, Maraş merkezli depremlerin neden olduğu yıkım, AKP’nin ranta dayalı politikalarının sonuçlarını dramatik bir biçimde ortaya koydu. Rejimin baskıcı politikaları gençleri, kadınları, Kürtleri, kentli kesimleri Cİ’den giderek daha fazla uzaklaştırdı. Bunun sonuçları sandığa da yansıdı.
2018 seçimlerine göre AKP yüzde 7 oy kaybetti. Metropollerde ve Kürt illerinde muhalefet partileri oyların çoğunluğunu almayı başardı. Bununla birlikte, Cİ’nin gerilemesi anketlere ve genel toplumsal beklentilere göre düşük seviyede kaldı. Yaşadığı oy kaybına rağmen AKP yüzde 35 oranıyla seçimlerin birinci partisi oldu. Müttefiki MHP yüzde 10 oy oranıyla 50 milletvekiline sahip olmayı başardı. İslamcı faşizan Hüda-Par 4, radikal İslamcı Yeniden Refah da 5 milletvekiliyle parlamentoda temsil edilecek. Erdoğan ise, 2018’e göre oylarında 3 puanlık bir düşüş olmakla birlikte, Kılıçdaroğlu’ndan 2,5 milyon fazla oy elde etti.
Seçim sonuçlarını değerlendirirken, öncelikle partilerin eşit şartlar altında mücadele etmediğini hatırlamak gerekiyor. Erdoğan’ın Anayasa’ya aykırı şekilde üçüncü kez aday olmasından devletin tüm imkânlarının Cumhur İttifakı’nın seçim propagandası için hasredilmesine, yaygın medyanın tamamen AKP propaganda aygıtı gibi çalışmasından muhalefete dönük pek çok baskıcı uygulamaya dek iktidar lehine sayısız ihlal ve hukuksuzluk örnekleri yaşandı. Dahası Erdoğan yönetimi, muhalefetin ekonomiye ilişkin vaatlerini boşa düşürmek için Hazine’yi ve Merkez Bankası rezervlerini tümüyle seferber etti. EYT yasasından emekli maaşlarının artırılmasına, kamu işçileri ve memurlara görece yüksek zam vaatlerinden doların Merkez Bankası rezervleri eritilerek yapay biçimde düşük tutulmasına dek, oy kaybını önlemek için pek çok adım atıldı. Bütün bunlara tüm muhalefeti terörist olmakla itham eden söylemleri ve HDP’nin kapatma davasıyla seçimlere giremez hale getirilmesini de eklemek gerekiyor.
Erdoğan yönetiminin baskıcı önlemleri ve ekonomik tavizleri oy kaybını bir ölçüde engellemiş görünüyor. Bununla birlikte, ne Erdoğan yönetiminin bu beklenen uygulamaları ne de “seçmenin sağcılaşması” gibi analizler, muhalefetin Cİ’nin gerisinde kalmasını yeterince açıklayabilir. Derin ekonomik sefalete, tüm sistemi kaplayan yolsuzluklara ve çürümeye rağmen Mİ’nin arzuladığı oranlara ulaşamamasında, siyaseti seçim aritmetiğine indirgeyen sermaye yanlısı programı yatıyor.
Millet İttifakı hedeflediği seçim başarısının uzağında kaldı
CHP cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine, 2019 belediye seçimlerinde işe yaramış görünen Millet İttifakı formülüyle hazırlandı. İYİP, Demokrat Parti ve Saadet’in yanına AKP’den ayrılan Deva ve Gelecek Partileri de eklendi ve böylece Altılı Masa ortaya çıktı. Bir yandan da HDP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday çıkarmayıp Mİ’nin adayını desteklemesi sağlandı. Oluşan bu aritmetik toplamla cumhurbaşkanlığının ilk turda kazanılacağı, mecliste Cİ’nin çoğunluğu yitireceği hesaplandı.
Mİ bir önceki seçimlere göre oylarını artırmakla birlikte bu hedeflerinin uzağında kaldı. Bunun arkasında, temelde, ittifakın güçlü ve net bir siyasi program sunmak yerine “beş benzemez”i bir arada tutma gerekçesiyle, oluşturduğu sinik ve renksiz platform yatıyor. Başta emekçilerin acil sorunları olmak üzere muhalefet, ülkenin temel sorunlarına ilişkin net ve ikna edici bir tutum almaktan özenle kaçındı, mevcut sistemi “sürdürülebilir” hale getirmekten öteye geçmeyen kapitalist restorasyon programının sınırları içerisinde hareket etti. Krize karşı sermaye yanlısı neoliberal bir program öneren; emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin ve toplumun diğer ezilen, sömürülen kesimlerinin taleplerine yer vermeyen Ortak Mutabakat Metni, Millet İttifakı’nın demokrasi tahayyülünün sınırlarını da açıkça ortaya koydu.
Mİ’nin bir diğer önemli tutumu, iktidara karşı büyüyen toplumsal hoşnutsuzluğu pasifize ederek siyaseti sandıkla sınırlamasıydı. Sokağı ve toplumsal seferberlikleri reddeden söylemleri ve tüm toplumsal muhalefeti seçimlere kanalize etme stratejisiyle, toplumsal protestoların örgütlenmesinde etkili bir bariyere dönüştü. Yurttaşları seçmenden ibaret gören bir siyasal anlayışın toplumsal bilinçte sağlayabileceği dönüşümün sınırları böylelikle bir kez daha ortaya çıktı.
Tüm bu gelişmelerin ardından, 14 Mayıs sonuçlarından Mİ liderliğinin çıkardığı başlıca dersin “söylemini daha da sağcılaştırması gerekliliği” biçiminde olduğu görünüyor. Emekten yana, demokratik haklardan yana söylemleri güçlendirmek yerine, sözde Oğan’a giden oyları kazanmak adına seçimlerin ikinci turunu göçmen düşmanlığını, milliyetçi, şoven politikaları azdırarak kazanmayı hesaplıyor. Bu “sağcı tablo”nun ortaya çıkmasında, emeğin ve solun bu sürece güçlü ve birleşik bir alternatif olarak girememesinin de önemli bir payı bulunuyor.
Emek ve Özgürlük İttifakı sıçrama yapamadı
HDP seçim sürecine rejimin oldukça ağır baskı koşulları altında girmek zorunda kaldı. Başta Demirtaş olmak üzere yöneticileri ve üyelerinin düzmece davalarla cezaevlerinde tutulduğu, belediyelerine kayyum atandığı, milletvekilliklerinin düşürüldüğü ve son olarak da kapatma davasıyla seçime giremez hale getirildiği bir süreçten geçti. Partinin kapatılma tehlikesi altında HDP, seçimlere Yeşil Sol Parti listelerinden katılma kararı aldı ve oyların yüzde 8,8’ini elde etti.
Tüm bu baskılar karşısında Yeşil Sol Parti’nin aldığı oy önemli görünse de, HDP umduğu sonuçların uzağında kaldı. Net bir siyasi program ortaya koyamadı, tabanını seferber edecek bir seçim kampanyası öremedi. Yeşil Sol Parti listelerinden seçimlere katılan sosyalist partiler de emeğin sesini sahaya yansıtan aktif bir çalışma örgütleyemedi. EÖİ’nin bir diğer bileşeni olan Türkiye İşçi Partisi’yle (TİP) seçime katılma süreci iyi yönetilemedi, listelerin netleşmesinden sonra TİP’e yönelik eleştirilerin sürmesi, EÖİ kampanyasında tahribat yarattı.
Güçlü bir siyasi kampanya örülememesinde, ilk turdan Mİ’nin Cumhurbaşkanı adayının desteklenmesi ve bağımsız bir siyasi çalışma yürütülmesinin önemli bir etkisi oldu. Oysaki ilk turda, emekten ve ezilenlerden yana bağımsız bir cumhurbaşkanı adaylığı kampanyası hem EÖİ’nin çalışmalarına büyük bir ivme kazandırabilir hem de siyasi tabloda ağırlığın emekten ve özgürlüklerden yana kayması yönünde önemli bir kaldıraç olabilirdi. Oğan’ın yüzde 5 oyuyla ikinci tur sürecinde yarattığı etki, EÖİ’nin bağımsız bir güç olarak ortaya çıkmamakla kaçırılan fırsatlara ilişkin önemli ipuçları verdi.
EÖİ listelerinden seçimlere katılan bir diğer parti olan TİP ise, yüzde 1,7 oy elde ederek 4 milletvekili çıkarmayı başardı. 3 milletvekilliği ise çok küçük oy farklarıyla kaybedildi. Yüzünü sol siyasete ve emekten yana politikalara çevirmek isteyen kitleler açısından TİP’in varlığı önemli bir alternatif oldu ve bu yönde başarılı bir seçim kampanyası gerçekleştirdi. Bununla birlikte, süreç boyunca seçimlerde oy istemenin ötesine geçerek toplumsal örgütlenmenin diğer alanlarına dönük bir seferberlik çağrısında bulunulması; emekçilerin, ezilenlerin acil taleplerini odağına alan bir söylemin öne çıkarılması, kampanyanın çok daha etkili bir sonuç vermesini sağlayabilirdi.
İDP’nin seçim politikası
İşçi Demokrasisi Partisi olarak, seçimlerde TİP’e ve genel düzeyde EÖİ’ye oy çağrısında bulunduk. İstanbul ve İzmir’de TİP listelerinden gösterdiğimiz milletvekili adaylarıyla aktif bir seçim kampanyası yürüttük. İstanbul’un ve İzmir’in emekçi mahallelerini odağımıza aldığımız kampanyamızda “Emekçiler Yönetmeli” şiarını yükselttik. Tek Adam rejiminden ve kapitalizmden kopuş ekseninde bir acil eylem programı ortaya koyduk ve kitleleri bu yönde seferberliğe davet eden talepleri görünür kılmaya çalıştık. TİP’li dostlarımızla birleşik mücadele adına örnek sayılabileceğini düşündüğümüz bir çalışma yürüttük. Politik farklılıklarımızı tanıyarak ve bunlara saygı göstererek, mümkün olan tüm alanlarda ortak bir çalışma yürüttük. Bütün bu çalışmaların seçimlerin sonrasında da baskı rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden köklü bir kopuşu hedefleyen bir siyasi seçeneğin yükseltilmesine katkı sağlayacağına inanıyoruz.
İkinci tura giderken
Cumhur İttifakı ikinci tura önde girmekle birlikte, önemli bir gerileme içerisinde olduğu da ortaya çıktı. Şimdi, Erdoğan tüm imkânları seferber ederek emek düşmanı, baskıcı, ayrımcı ve gerici politikalarını sürdürebilmek için güvenoyu kazanmayı ve inşa ettiği Tek Adam rejimini sağlamlaştırmayı hedefliyor. Bunun karşısında, Saray yönetimini reddeden milyonlarca emekçi, genç, kadın, Kürt, Alevi ve lgbti+ ikinci turda sandığa gitmeye hazırlanıyor.
Erdoğan’ın alternatifi Kılıçdaroğlu’nun kapitalist restorasyonu temel alan gerici programına yukarıda değindik. Bununla birlikte, 28 Mayıs’ın Tek Adam rejiminin oylamasına dönüştüğü koşullarda, Erdoğan’ın karşıdevrim projesinin geriletilmesi büyük önem taşıyor. Bu nedenle, Kılıçdaroğlu’na politik destek verilmeksizin eleştirel oy çağrısında bulunuyoruz.
Tek Adam iktidarı son bulsun veya bulmasın, önümüzdeki dönemde, bağımsız bir emek ittifakına, emeğin ve ezilenlerin acil talepleri etrafında seferberliklerin örülmesine duyulan yakıcı ihtiyaç artacak. Seçimlerden gerekli sonuçları da çıkararak, emek örgütlerinin, sosyalistlerin birleşik mücadele yönünde adımlarını sıklaştırması hayati önemini sürdürecek.
İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna ilişkin tutumunu açıkladı. Açıklamada “Mevcut tabloda cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu, inşa ettiği baskı rejimini şahsında cisimleştiren Erdoğan’ın gerici projesinin bir 5 yıl daha devam etmesinin onaylanıp onaylanmaması anlamı taşımaktadır. Erdoğan’ın inşa ettiği Tek Adam rejimini geriletmek ve bu doğrultuda ilk turda sandıklara giderek seferber olan ve Erdoğan’ı istemediklerini ortaya koyan milyonlarca emekçiyle dayanışmak adına, Millet İttifakı adayına hiçbir politik destek sunmaksızın, eleştirel oy çağrısında bulunuyoruz. Bu bağlamda, Kılıçdaroğlu’na eleştirel oy tutumumuz onun politik projesine onay değil, Erdoğan’ın Saray yönetimini reddetme çağrısıdır.” ifadelerine yer verildi. Açıklamanın tamamı şu şekilde:
Değerli emekçi kardeşlerimiz, sevgili yoldaşlar,
Türkiye halklarının geniş kesimleri, bugüne değin yaşadıkları yoksulluğun, baskıların ve yolsuzlukların baş sorumlusu olarak gördükleri Erdoğan’ın artık daha fazla başta kalmasını istemediklerini sandıklarda gösterdi. Bununla birlikte, cumhurbaşkanlığı seçiminde herhangi bir aday yüzde 50 sınırını aşamadı ve seçim ikinci tura kaldı.
Seçimlerde Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın oyları gerilemekle birlikte, Millet İttifakı, oluşturduğu beklentinin oldukça altında kaldı. Kılıçdaroğlu ilk turda Erdoğan’dan yaklaşık 2 buçuk milyon daha az oy alarak oyların yüzde 45’ini elde edebildi. 21 yıllık Erdoğan yönetiminin sorumlusu olduğu ağır enkaza rağmen, CHP’nin sağ partilerle oluşturduğu Millet İttifakı’nın sermaye yanlısı programı emekçi kitlelere yeterince güven vermekten uzak kaldı. Üstelik sandık güvenliği ve oy takip sistemi konusunda da yetersiz kalarak seçmenlere güvenilir bilgiyi ulaştırma iddiasında da başarısız oldu.
Öte yandan, Cumhur İttifakı ile parlamento çoğunluğunu sağlayan Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimlerini ikinci turda kazanmanın peşinde. Böylelikle emek düşmanı, baskıcı, ayrımcı ve gerici politikalarını sürdürebilmek için güvenoyu kazanmayı hedefliyor. Dolayısıyla, mevcut tabloda cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu, inşa ettiği baskı rejimini şahsında cisimleştiren Erdoğan’ın gerici projesinin bir 5 yıl daha devam etmesinin onaylanıp onaylanmaması anlamı taşımaktadır.
Erdoğan’ın karşısında yer alan Kılıçdaroğlu ve ekibinin işbaşına gelmeleri halinde izleyecekleri politikaların, gerçekten demokratik ve emekten yana dönüşümleri gerçekleştirme doğrultusunda olmayacağı açıkça ortadadır. Millet İttifakı’nın programının bir kapitalist restorasyon süreci olduğunu ve politik olarak desteklenmemesi gerektiğini başından beri ifade ediyoruz. Bu nedenle, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunda bir aday çıkarmayarak kitleleri doğrudan Millet İttifakı’nın adayı etrafında bir araya gelmeye çağırmanın, bağımsız sınıf mücadelesinin örülmesi açısından hatalı olduğunu da çokça vurguladık. Bununla birlikte, karşı karşıya olduğumuz ikinci turda, Erdoğan’ın inşa ettiği Tek Adam rejimini geriletmek ve bu doğrultuda ilk turda sandıklara giderek seferber olan ve Erdoğan’ı istemediklerini ortaya koyan milyonlarca emekçiyle dayanışmak adına, Millet İttifakı adayına hiçbir politik destek sunmaksızın, eleştirel oy çağrısında bulunuyoruz. Bu bağlamda, Kılıçdaroğlu’na eleştirel oy tutumumuz onun politik projesine onay değil, Erdoğan’ın Saray yönetimini reddetme çağrısıdır.
Tek Adam iktidarı son bulsun veya bulmasın, baskı ve sömürü rejiminden gerçekten kurtulabilmek, emekçilerin önümüzdeki dönemdeki mücadelelerine bağlı olacaktır. Biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak gelecek günlerin en önemli mücadele talepleri olarak şunları görüyoruz:
Demokrasinin savunusu Millet İttifakı’nın önderliklerine teslim edilemez! Başta emekçiler olmak üzere tüm ülke halklarının baskıcı, ucube Tek Adam rejiminin derhal son bulmasına ve bunun için yepyeni demokratik bir anayasaya ihtiyacı var. Yeni meclis çoğunluğu halka bazı kırıntılar sağlar gibi gözükebilecek, ama gerçekte soyguncu ve talancı oligarşinin çıkarlarını koruyan bir yeni anayasa önerebilir. Oysa gerçekten emekçi halklardan yana bir anayasa, başta emekçiler olmak üzere toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerinin aktif katılımıyla gerçekleştirilmelidir. Bu açıdan tüm gücümüzle, siyasi partilerin yanı sıra sendikaların, işçi ve emekçilerin, kadınların, lgbti+ların, Kürtlerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin serbestçe katılacakları barajsız bir seçim yoluyla bir Kurucu Meclis’in oluşturulması için mücadele etmeliyiz.
Yeni meclisin gerici çoğunluğu, yıllardan beri süren ağır kapitalist krizin derin yoksulluğa sürüklediği işçi ve emekçi kitleler üzerindeki ekonomik baskıları sürdürecektir. Bizler ise en acil taleplerimizden biri olarak derhal ücretlerin 3 ayda bir sendikaların ve bağımsız kuruluşların tespit ettiği enflasyon oranında artırılması için mücadeleyi sürdürmeliyiz.
Gene yeni meclis çoğunluğu ülkenin beşli çeteler ve kapitalistler tarafından soyulmasını sürdürmek için elinden geleni yapacaktır. Biz ise kaynakların emekçi kitlelere tahsis edilmesi amacıyla tüm dış borç ödemelerine sonverilmesi ve kapitalist çetelerin çöktüğü tüm kamu-özel işbirliği yatırımlarının tazminatsız kamulaştırılması için mücadeleye devam edeceğiz.
Rejimin işçi-emekçi yığınların üzerindeki saldırılarına aynı güçle yanıt verebilmeliyiz. Bu nedenle derhal yeni bir sendika ve toplu sözleşme yasasının hazırlanması, sendikalaşmanın önündeki tüm engellerin temizlenmesi ve sendikalaşmanın zorunluhale getirilmesi için savaşmalıyız.
Emekçi kardeşlerimiz,
Bunlar ilk elde bizleri biraz da olsa rahatlatabilecek en acil taleplerimizdir. Bu taleplerimizin yerine getirilmesini, yeni meclise yolladığımız azınlıktaki milletvekillerinin çabalarına bırakamayız. Mutlaka örgütlülüğümüzü, mücadelemizi ve ortak seferberliğimizi güçlendirmeliyiz. Bu amaçla cesaretle işyerlerimizde sendikalaşmaya ve komiteler halinde örgütlenmeye hız vermeliyiz.
Ayrıca gözlerimiz meclise yolladığımız vekillerin üzerinde olmalı. Onların bizlerin bu acil taleplerimizin yerine getirilmesi doğrultusunda çalışıp çalışmadıklarını dikkatle izlemeliyiz ve taleplerimizin arkasında durmalıyız.
Önümüzde yepyeni bir mücadele dönemi açılıyor. Emekçilerden yana tüm örgütlenmeler ile birlikte seferber olmamız halinde zafer er ya da geç işçi sınıfının olacaktır. Bir kez daha vurguluyoruz: Mevcut baskı ve sömürü düzeninden kopuş için EMEKÇİLER YÖNETMELİ.
Türkiye İşçi Partisi’nin milletvekili adayları kamuoyuna yönelik bir açık mektup yayımlayarak, Türkiye’de demiryollarının işçilerin demokratik denetimi altında işletilmesini talep etti. Mektubun imzacıları arasında Çorlu Tren Katliamı Aileleri’nden Mısra Öz ve İşçi Demokrasisi Partisi üyeleri olarak TİP’ten aday olan sendikalı kargo işçisi Veysel Dönmez ile Yemeksepeti işçisi Deniz Kondil var. Aşağıda okuyucularımızla bu mektubu paylaşıyoruz.
***
Bu açık mektubun imzacıları olan Çorlu ailelerinden Mısra Öz, taşımacılık işçileri ve taşımacılık sendikalarındaki görevliler olarak bizler, Türkiye’deki demiryollarının, işçilerin demokratik denetimi altında işletilmesi gerektiğini söylüyoruz. Demiryollarında işçi denetiminin kurulması, hem ülkenin en önemli ulaşım ve taşıma ağlarından ve araçlarından birisinin emekçi halkın ihtiyaçlarının merkeze alınarak yeniden organize edilmesini getirecek; hem çalışanlardan yolculara dek, herkes için gerekli güvenlik ve sağlık önlemlerinin alınmasını sağlayacak; hem de mevcut rejim tarafından masraf ve maliyet olarak görülmesine rağmen, emekçi halkın yaşamını derinden etkileyen ekolojik yıkıma ve iklim krizine karşı taşımacılık sektöründe sahici ve kalıcı önlemlerin alınmasının önünü açacaktır.
Türkiye işçi sınıfı ve emekçi aileleri, gerekli ve yaşamsal tedbirlerin alınmadığı ve gerekli altyapı hazırlıkları tamamlanmamış olmasına rağmen patron partileri kendi prestijlerini korumak uğruna ölümcül taşımacılık projelerinin reklamını yapmak istediği için, demiryollarında onlarca insanını kaybetti.
22 Temmuz 2004’te İstanbul-Ankara seferini yapan Yakup Kadri Karaosmanoğlu adlı hızlandırılmış tren, Sakarya’nın Pamukova İlçesi yakınlarında Mekece Köyü mevkiinde raydan çıkarak 36 kişinin ölümüne ve 74 kişinin yaralanmasına neden oldu.
11 Ağustos 2004’te İstanbul-Adapazarı seferini yapan Adapazarı Ekspresi ve Ankara – İstanbul seferini yapan Başkent Ekspresi, Kocaeli’nin Gebze ilçesinin Tavşancıl mevkiinde kafa kafaya çarpışarak 8 kişinin ölümüne ve 88 kişinin yaralanmasına neden oldu.
27 Ocak 2008’de İstanbul-Denizli seferini yapan Pamukkale Ekspresi Çöğürler-Değirmenözü (Kütahya) istasyonları arasında seyrederken raydan çıkarak 9 kişinin ölümüne ve 37 kişinin yaralanmasına neden oldu.
8 Temmuz 2018’de ise Uzunköprü-Halkalı seferini yapan yolcu treninin, Çorlu yakınlarından geçerken, yağış nedeniyle 5 vagonu devrildi. 25 insanımızı kaybettik, 317 kişi ise yaralandı.
Türkiye tarihindeki toplam tren “kazalarının” yaklaşık %30’u, mevcut Saray rejiminin iktidarı altında yaşandı. Ancak bunları “kaza” olarak adlandırmak mümkün değil. Kazalar insan denetiminin dışında yaşanan ve sonuçları olumsuz olan olaylara denir. Bu sözde “kazaların” hiçbirisinde, insan denetiminin sınırlarını aşan faktörler mevcut değildi. Aksine bunlar denetimsizliğin bir sonucuydu. Taşımacılık sektöründe ulusal çapta bir merkezî bir planlamanın yapılmamış olması; demiryollarının, çalışanlarının ve emekçi halkın ihtiyaçlarının merkeze alınarak işletilmiyor oluşu ve ülkedeki kritik konumların kadrolaşmaya açılarak zenginleşmenin ve servet biriktirmenin kanalları haline getirilmiş olması, bizlere, bu kazalara birer cinayet ve katliam demek için yeterli sebebi sunuyor.
Ve yeni katliamların da eli kulağında. Daha birkaç hafta önce Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası bir açıklama yayımlayarak, seferlerine başlayan Ankara-Sivas tren hattının bitirilmemiş olduğuna ve Ankara-Kırıkkale arasında 70 kilometrelik hat kesiminde sinyalizasyon bulunmadığına dikkat çekti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2015 yılında Balıkesir Ekonomi Ödülleri töreninde aşağıdaki gibi konuşmuştu:
“Sizden benim istirhamım şudur: Yeni Türkiye’yi, başkanlık sistemini, yeni anayasayı her fırsatta milletimize anlatın. Sizler, bir iş adamı gibi bu ülkenin yönetilmesini istemez misiniz? Değerli arkadaşlarım, benim derdim ne, biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir. (…) Bu başkanlık sisteminin ülkemizde yerleşmesi gerekiyor.”
Erdoğan bu sözlerinde samimiydi. Saray rejimi ülkeyi, dolayısıyla demiryollarını da bir anonim şirket gibi yönetti, yönetiyor. Mevcut iktidar altında yaşadığımız bütün tren katliamları, bu anlayışın ve Türk kapitalizminin demiryolu altyapısını, ranta açarak rekor kârlar elde etmek için ihmal etmesinin bir sonucudur.
6 Mart 2013 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın (TCDD) “serbestleştirilmesini” öngören bir yasa tasarısı Meclis’e sunuldu. 24 Nisan 2013 tarihinde bu tasarı Meclis tarafından kabul edildi. Bu yasayla beraber devlet, demiryollarındaki altyapı-üstyapı işletmeciliğinden çekildi ve bu alanlar, özel sektöre terk edildi. TCDD’ye ait limanlar, Beştepe Oligarşisi’ne satıldı. İskenderun Limanı 2007’de Limak A.Ş.’ye, Bandırma Limanı da Çelebi’ye satıldı. TCDD’nin Mersin Limanı ise 2007 yılında yapılan ihaleyle 36 yıllığına PSA-Akfen ortaklığına devredildi. Yeni şirketin Mersin Limanı’nda ilk yaptığı, bu metnin imzacısı olan taşımacılık işçilerinin de sendikası olan Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’na (TÜMTİS) üye işçilerin sendikal örgütlülüğünü dağıtmak, işçilerin yeniden örgütlenmelerinin önüne geçmek için limanda yapılan işlerin bir bölümünü taşeron firmalara yaptırmaya başlamak oldu. Sendikal mücadelenin geri çekilmediği görüldüğünde ise rejim devreye girdi ve taşımacılık sektörüyle lojistik-liman ulaşımı sektörü birbirlerinden yapay olarak ayrılarak, farklı işkolları olarak ilan edildi.
Millet İttifakı’nın,12 Eylül 1980’nin askerî diktatörlüğü ile bugünkü Saray rejiminin tarihsel özlemi olan demiryollarını özelleştirme projesi, bu bakımdan bizleri şaşırtmıyor; çünkü bu ittifak da, söz konusu demiryolları olunca, taşımacılık işçilerinin ve ulaşım hakkına parasız ve güvenli erişim hakkı olması gereken emekçi halkın değil, patronların çıkarlarını takip ediyor. Millet İttifakı, Ocak 2023’te yayımladığı Mutabakat Metni’nde şu satırlara yer verdi:
“TCDD ve TCDD Taşımacılık A.Ş.’ni çağdaş yönetim sistemlerinin gerektirdiği kar ve maliyet odaklı şirket yönetim uygulamalarına kavuşturacağız.
Özel sektörün demiryolu taşımacılığına doğrudan tren ve dizi sahibi olarak girmesi için öngörülebilir, rekabetçi ve şeffaf bir piyasa düzeni kuracak, gerekli destek ve teşvikleri sağlayacağız.”
Kamu yatırımları alan demiryolu ulaştırması, uzun zamandır özel kesimin iştahını kabartacak bir konumda. Ancak buradan geleceğin bütün olası iktidarlarına seslenmeyi bir kere daha gerekli görüyoruz: Demiryollarının özelleştirilme planlarına karşı sendikalarımız ve mücadele örgütlerimizle birlikte, bu planların geri çekildiği açıklanana dek mücadele edeceğiz. Türkiye halkının ulaşım hakkına ve taşımacılık işçilerinin sendikal ve sosyal haklarına karşı yapılan bütün saldırıların karşısında birlikte duracağız.
Saray rejimi, hiçbir emekçinin alım gücünün yetmediği TOGG’la övünürken, daha emekçi halkın parasız ve güvenli demiryolu ulaşımı hakkını hayata geçirebilmiş değil. Aksine demiryolu ulaşımı her geçen gün pahalılaşıyor ve demiryolları üzerindeki denetim mekanizmaları ile güvenlik önlemleri de, her geçen gün aşınıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu binlerce kilometrelik karayolu ve demiryolu yapımlarının vaat edildiği yeni projeler açıklıyor. Ancak bu yolları yapacak olan inşaat işçilerinin ve bu yolların üzerinde çalışacak olan taşımacılık işçilerinin sendikalılaşma, greve çıkma, insanca ücret alma hakkından söz etmiyor. Bu yapılması gereken binlerce kilometrelik demiryolu ağları, ancak işçilerin denetiminde yönetilirse Türkiye emekçi halklarına refah sağlayacaktır; yoksa, tıpkı Saray rejimi altında olduğu üzere, patronların daha da zenginleşmesinden başka bir sonucu olmayacaktır.
Derin bir ekonomik krizin içinden geçiyoruz. Bu krize karşı, taşımacılık işçilerinin kendi önerilerini geliştirmeye hakkı var. Genel olarak malları ve yükleri, uzun mesafelere verimli ve hızlı bir şekilde taşıyabilmek, ulusal ekonominin sağlığı açısından çok önemlidir. Taşımacılık işçileri bu bilinçle, yani patronların değil, emekçi halkın ekonomisinin yeniden inşa edilmesi bilinciyle hareket ediyorlar ve bu nedenle, demiryolları üzerinde kendi demokratik denetim mekanizmalarının kurulmasını öneriyorlar. Eknominin sosyalist yeniden inşasını öneriyoruz ve buna taşımacılık sektöründen başlayabiliriz.
Mürettebat sayılarının azaltılması, zorunlu fazla mesailerin artırılması, ulaşımın merkezî düzeyde planlanmıyor oluşu ve demiryollarında çalışma koşullarının kötüleştirilmesi, demiryolu işçileri ile yolcuların sağlığını ve güvenliğini tehlikeye atıyor. Emekçilerin çıkarlarının ve yoksul halkın parasız ve güvenli ulaşım hakkının güvence altına alınması için demiryollarının özelleştirilmesi planının karşısında durmalı, halihazırda TCDD’nin “serbestleştirilen” bütün görevleri tazminatsız kamulaştırılmalı ve demiryolları, işçilerin demokratik denetimi altında işletilmeli.
İklim krizine verilmesi gereken sosyalist cevabın bir parçası olarak, toplu taşımanın güçlendirilmesi ve bireysel ulaşım aracı kullanımının azaltılması için, bölgesel düzeyde hafif ve ağır raylı sistemlere geçmeye ve daha fazla yolcu rayına ihtiyacımız var. Fosil yakıtların tüketilmesi yerine, hem yük hem de yolcu taşıyan demiryolu ulaşım araçlarının elektrikli trenlere dönüştürülmesi gerekiyor. Yüksek hızlı demiryolu hatlarının, inşaat ve taşımacılık işçilerinin denetimi altında ve sendikaların gözetiminde bütün gerekli sağlık ve güvenlik önlemleri alınarak inşa edilmesi gerekiyor. Araştırmalar tipik bir yolcu aracının, 1.5 kilometre başına 404 gram karbondioksit yaydığını, demiryolu ulaşımının ise 1.5 kilometre başına 66 gram karbondioksit yaydığını gösteriyor. Dolayısıyla demiryolları, kamusal bir ekolojik toplu taşıma sisteminin yaratılması için kritik önemde.
Demiryollarında işgücü alanında maliyet kısılmasına gidilirken, bir yandan da ülke çapında işgücünün hacminde azalmaya gidiliyor; teftişler ve bakımlar erteleniyor veya gerekli şekilde yapılmıyor. Bütün bunlar demiryollarında mücadeleci bir taşımacılık sendikasına duyulan ihtiyaca işaret ediyor. Demiryolu emekçilerinin insanca yaşayacak ücretler, sendikada işçi demokrasisi, yeterli personel, düzenli ve nitelikli bakım mücadeleleri sonuç almadıkça, emekçi halkın daha iyi ve daha güvenli koşullarda yolculuk etme hakkı için verdiği mücadelenin başarılar elde etmesi oldukça zordur. Bu nedenle mücadelelerimizi birleştirmeyi öneriyoruz.
Demiryollarında emekçilerin sosyal hakları ve güvenlik-bakım önlemleri Saray rejimine terk edilemez. Çalışma koşulları ve güvenlik-bakım önlemleri üzerinde demokratik bir işçi denetiminin kurulması zorunludur. Demiryollarında söz, yetki ve kararın işçilerin demokratik karar alma mekanizmalarına devredilmesi gerektiğini söylüyoruz.
İmzacılar:
Mısra Öz, Çorlu Aileleri’nden, TİP İstanbul 2. bölge milletvekili adayı
Veysel Dönmez, Sendikalı kargo işçisi, TİP İstanbul 3. bölge milletvekili adayı
Deniz Kondil, Sendikalı Yemeksepeti işçisi, TİP İzmir 2. bölge milletvekili adayı
Merhaba Deniz. İşçi Demokrasisi Partisi üyesi bir Yemeksepeti işçisi olarak Türkiye İşçi Partisi’nin listesinden İzmir 2. bölge milletvekili adayı oldun. Öncelikle seni kısaca tanıyabilir miyiz?
Merhaba. Öncelikle teşekkür ederim bu röportaj için. Gazete Nisan okuru işçilerin ve emekçilerin, İşçi Demokrasisi Partisi’nin şu anda sürdürmekte olduğu seçim çalışmalarından birçok şey öğrenebilmesini ve bu çalışmanın genel olarak işçi sınıfının örgütlülüğünü ve bilincini olumlu yönde etkilemesini diliyorum. Ben Deniz Kondil. 26 yaşındayım. Yemeksepeti işçisiyim ve İşçi Demokrasisi Partisi üyesiyim. Aynı zamanda Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) üyesiyim.
Kaç yıldır işçilik yapıyorsun? Yemeksepeti’nde depo işçisi olarak çalışmaya başlamadan önce hangi sektörlerde çalıştın?
Ben işçiliğe bir kompozit alüminyum kaplama dükkanında 13 yaşımda başladım. Lise bitene kadar Manisa Kent Parkı’nın inşaatında çalıştım. Annem bir ev işçisi, babam ise Vestel’de çalışan bir metal işçisi; dolayısıyla emekçi bir ailede dünyaya geldim ve kendimi bildim bileli çalışıyorum. Yemeksepeti’nden önce, ben de babam gibi bir metal işçisiydim. Standart Profil ve Bosch fabrikalarında çalıştım. Metal işçisi olmadan önce ise Enka Plastik’te çalışıyordum.
Yemeksepeti’ndeki sendikal örgütlenmenin öncülerinden biri olduğunu biliyoruz. Peki daha önce çalıştığın fabrikalarda hiç benzer deneyimlere sahip olmuş muydun?
Standart Profil’deyken sendikal örgütlenme faaliyeti içinde yer aldım. Patron, sendikalaştığımızı duyunca, fabrikaya, kendisinin daha iyi anlaşabileceği başka bir sendika, bir sarı sendika soktu. İşçilerin kendi seçtiği sendikada üye kalmayı sürdürdüğüm için işten çıkmaya zorlandım. Bosch fabrikasında sözleşmeli olarak çalıştım ancak kadroya alınmadım ve orada da işime son verildi. Girdiğim bütün fabrikalarda partimin bana sağladığı politik-programatik çerçeve uyarınca işçi dostlarımın sorunlarına örgütlü çözümler yaratmak için seferber oldum.
Yemeksepeti’ndeki mücadeleniz bütün Türkiye tarafından bilinir oldu. Son yıllarda bütün kamuoyunun dikkatle takip ettiği ve sempati hissettiği, dayanıştığı en önemli emekçi seferberliklerinden birisi haline geldi. Bize bu süreci özetleyebilir misin?
Birkaç yıl önce Yemeksepeti’nde depo işçisi olarak çalışmaya başladım. Burada Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin bir parçası olarak, sendikal örgütlenmeye öncülük ettim. Haklısınız, bizim hikâyemiz oldukça popüler oldu. Yemeksepeti patronu bir gecede işkolumuzu değiştirerek bütün sendika üyeliklerini düşürdü. Taşımacılık işkolunda görünmediğimiz için, Covid-19 aşıları sektörümüzün çalışanlarına açıldığında, pandemiyle en çok yüz yüze gelen işçiler olmamıza rağmen, aşı olamadık. Daha sonra mücadele ederek aşı hakkımızı kazandık. Tıpkı sendikal çoğunluk tespitimizi mücadele ederek aldığımız gibi. Ancak Yemeksepeti patronu sendikal çoğunluk tespitine itiraz etti. Şimdi binlerce Yemeksepeti işçisi olarak yıllardır, Türkiye mahkemelerinin sendikamıza hak ettiği yetkiyi vermesini bekliyoruz.
Yemeksepeti işçileri olarak talepleriniz nelerdi?
Aklıma gelen birkaç tanesini hızlıca sayayım: Performans ve hız odaklı çalışma rejimine son verilmesi, Road Runner uygulaması üzerinden kuryelerin performans köleliğine zincirlenmesinin derhal sonlanması, iş güvencemizin yaptığımız hıza ve taşıdığımız paket sayısına bağlı olmasına son verilmesi, mesai saatlerinin keyfi bir şekilde uzatılmasına son verilmesi, ücretlerin tam yatmasının sağlanması ve ücret politikasının işçilere şeffaf olması, fazla mesailerin hastalık raporundan düşülmemesi, maaş bordrolarında uygulanan hukuksuzluklara dur denmesi, mobbinge ve sürgünlere son verilmesi, şubeler ve kuryeler arası yarışın teşvik edilmesine son verilmesi, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmasının sağlanması, bizi hastalıktan, yaralanmadan, sakatlanmadan ve ölümden koruyacak kalitede koruyucu ekipmanların sağlanması ve benzerleri.
Bu taleplerin hayata geçmesi için nasıl çalıştınız?
İşçiler taleplerini ancak mücadele ederek kazanabilirler. Biz de mücadele ettik. İşçi hareketi tarihi bize, bu mücadelelerin birtakım kazanımlarla sonuçlandığını gösteriyor. Mesela toplu iş sözleşmesi ve sendikal örgütlenme, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarıdır. Biz de mücadele ederken bu kazanımlara erişmeyi hedef olarak koyduk önümüze. Bütün bu haklarımızı nasıl kazanabiliriz? Seferber olarak. Bu haklarımızı nasıl kalıcı kılabiliriz? Toplu iş sözleşmesiyle. Türkiye’de toplu iş sözleşmelerini yapma yetkisi hangi kurumlardadır? Sendikalarda.
Sendikalar ve toplu iş sözleşmesi yasalarında köklü değişiklikler talep ederek seferber olmamız gerekiyor.
Siz Yemeksepeti işçileri gibi sosyal hakları için ve sendikalaşmak için mücadele eden işçilere, emekçilere buradan iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Biliyorum, Türkiye’de bizim gibi yüz binlerce işçi var. Sendikalaşmaya öncülük eden işçiler derhal işten atılmakta. Sendika üyelerine baskılar yapılarak işçiler istifaya zorlanmakta. Sendikaların toplu iş sözleşmesi yetkisi almalarına yönelik uzun hukuki süreçlerden yararlanılarak sınıfımızın ücret ve sosyal hak talepleri baskılanmakta. İşte bu nedenle, sendikalar ve toplu iş sözleşmesi yasalarında köklü değişiklikler talep ederek seferber olmamız gerekiyor. Bu seçimlerde İDP’li bir işçi olarak aday olmamın sebeplerinden biri de bu. Bir sendikanın işyerinde yetki alabilmesi için işçilerin irade beyanı yeterli olmalıdır. Diğer bütün sözde yasal gereklilikler ve barajlar, patronların sendikalaşma hakkına karşı gerçekleştirdikleri saldırılardır.
Ücretlerimizin her üç ayda bir otomatik olarak gerçek enflasyon oranında yükseltilmesi için hep beraber mücadele etmeliyiz.
Seçim kampanyan hangi temel talepler üzerinden ilerleyecek?
Az önce bahsettiğim konulardan ilerleyecek olursak, ilk talebimizi şu cümleyle özetleyebilirim: Güvencesiz, sendikasız, esnek çalışmaya hep beraber dur diyelim. Bunun haricinde işçiler sendikalaşırken işsiz kalmaktan doğal olarak çok korkuyorlar. Bunun karşısında da bir önerimiz var: işten atmaların yasaklanması. Ama yetmez: Üç vardiya çalışan işyerlerinde 6 saat işgünü ve 4 vardiya sisteminin uygulanmasını savunarak, işsiz kardeşlerimize iş bulunması için hep beraber mücadele edelim diyorum ben. Bir diğer sorun yoksulluk. Hükümet kaşıkla veriyor ama kepçeyle alıyor. Zenginler daha da zenginleşiyor, bizim ücretlerimizin alım gücü neredeyse her dakika düşüyor artık. Bu yüzden ücretlerimizin her üç ayda bir otomatik olarak gerçek enflasyon oranında yükseltilmesi için hep beraber mücadele etmeliyiz. Başta kadınların ve gençlerin ücretlerinde olmak üzere, eşdeğer işe eşit ücret uygulamasının hayata geçirilmesini sağlamalıyız. Çünkü hepimiz birimiz ve birimiz de hepimiz için mücadele edebilmeliyiz. Kampanyamızın temel sloganı ise “Emekçiler Yönetmeli”. Türkiye’de bir rejim sorunu, bir iktidar sorunu var. Neden işçiler bu iktidar tartışmasına kendi yönetimlerini önererek katılmasınlar ki? O yüzden diyoruz ki, Saray rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuş için Emekçiler Yönetmeli.
Veysel, 20 yıldır işçilik yapıyorsun. AKP de 20 yıldır ülkeyi yönetiyor. Senin işçilik tarihin ile AKP’nin iktidar olma tarihi aynı döneme denk geliyor. Bir işçi olarak bu 20 yıllık dönemi nasıl değerlendirirsin?
Evet, 20 yıldır çalışıyorum. Ben çalışmaya başladığımda AKP de Türkiye’yi yönetmeye başladı. Şu an 38 yaşındayım. Türkiye’nin en büyük kargo şirketlerinden birinde işçiyim. Tüm Taşımacılık İşçileri Sendikası (TÜMTİS) üyesiyim.
Söyleyeceğim en temel şey, 20 yılda işçiler olarak haklarımızın hep geri gittiği olur. Örneğin 2002 yılında asgari ücret ile işe başladım. Maaşım 184 liraydı. Bu maaşla yedi tane çeyrek altın alınabiliyordu. Bugün asgari ücret 8500 lira. Demek 20 yılda 46 kat artmış ama dört tane bile çeyrek altın alınamıyor. İstanbul’da yaşayan bir işçi olarak sebze meyveden ete süte, ev kiralarından elektrik ve doğalgaz fiyatlarına dek bu alım gücümüzün düşmesini net bir şekilde yaşıyoruz. AKP 20 yılda biz işçileri çok yoksullaştırdı. Çalışan insanlar olmamıza rağmen artık ihtiyaçlarımızı karşılayamaz durumdayız.
Ben 10 yıldır İşçi Demokrasisi Partisi bayrağı altında mücadele ediyorum. Sendikaya üye olmamın da, bir işçi partisinin üyesi olmamın da nedenleri işte biz işçilere yönelik bu saldırılara, yoksullaştırmaya dur demek istemem. Yıllar önce Yurtiçi Kargo’da işçiydim. Sendikalaştığım için ve aynı zamanda işçi arkadaşlarımı sendikalaştırdığım için işten kovuldum. Daha önce otellerde çalışarak hayatımı kazanıyordum. Bu dönemde de Tüm Emek Sen üyesiydim ve emekçi arkadaşlarımı yine sendikalaştırmak için mücadele veriyordum. 2017 yılında inşaat işçiliği yapıyordum. İnşaatta çalışırken gerekli işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri alınmadığı için bir iş kazası geçirdim ve bir ayak parmağımı kaybettim. İşte bir işçi olarak 20 yıldır bunlara karşı mücadele veriyorum.
Bugün ekonomik krize, Tek Adam rejimine, çürüyen toplumsal duruma karşı verdiğim mücadelelerde bana rehberlik eden sosyalist perspektifi emekçi kardeşlerimle paylaşmak için seçimlerde adayım. Aynı zamanda Hataylıyım. 6 Şubat depremlerinin ardından bütün ailem depremzede oldu. Haftalar boyunca en acil ihtiyaçlarına yanıt alamadılar. Bütün bunlar aday olmamı ve mücadele azmimi artırdı. Çok açık ki en acil sorunlarımız karşısında birlik olmamız, sendikalarımızda ve partilerimizde örgütlenmemiz, ihtiyaçlarımıza odaklanan çözümler için seferber olmamız gerekiyor. Ben de işten atmalara, güvencesizliğe, iş kazaları ile cinayetlerine, emekçileri vuran doğal ve sosyal afetlere, sömürü ve yoksulluğa karşı mücadele etmemizi öneriyorum.
‘İşçinin sorununu işçi çözer’ diyoruz. Çünkü patron işçinin hakkını, hukukunu öncelemez. Önce kârına bakar.
Mücadele ederken birçok kez işten atıldığını söyledin. Türkiye’de işten çıkarma, sendikasız, güvencesiz, düşük ücretle çalıştırma çok yaygın. Nasrettin Hoca damdan düştüğünde başına toplananlara “Bana damdan düşen birini getirin, derdimi ancak yaşayan anlar” demiş. Ne dersin?
Hoca çok haklı! Bizim de düsturumuz benzer, “İşçinin sorununu işçi çözer” diyoruz. Niye? Çünkü patron işçinin hakkını, hukukunu öncelemez. Patron önce kârına bakar. O kârı artırmak için de işçinin emeğinden çalabildiği kadar çalar. Bu amaçla örgütlenir. O güçle kendi sermaye çıkarlarına uygun yasalar yapılmasını sağlar. Kaşıkla verdiğini kepçeyle alacak bir düzen kurar. Emekçinin alın teri patronun kasasına akar. Bu nedenle 20 yıldır biz işçilerin toplam milli gelirden aldığı pay geriliyor. Niye? Çünkü Saray rejimi örneğin vergi dilimlerini olması gerektiği gibi revize etmiyor, çünkü sendikalı işçinin ekonomik kazanımlarını ezmek istiyor. Rejim patronlara vergi affı üzerine vergi affı açıklamakta hiçbir sakınca görmüyor. Patronlara vergi afları layık görülürken, milyonlarca sendikalı işçinin örgütlenerek, mücadele ederek elde ettiği kazanımlarına vergi aracılığıyla el uzatılıyor. İşçilerin vergi matrahı tarafından soyulmasına dur denmeli.
Ben bir işçiyim ve mevcut sefalet koşulları karşısında acil bir önlem olarak, asgari ücrette yapılan tüm kesintilerin kaldırılmasını ve işçilere brüt tutarın tamamının yatırılmasını savunuyorum. Kesintiler işçilerden değil patronlardan yapılmalı. Ayrıca birçok yerde işten çıkarmalar mevcut. Birçok işyerinde kadrosuz, güvencesiz çalışma yaygınlaştırılmak isteniyor. Her işçinin iş güvencesi olmalı. İşten çıkarmalar yasaklanmalı. Kadrosuz, taşeron çalışma biçimi son bulmalı. Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak çalışmak isteyen herkese iş yaratılmalı. Ücretler enflasyon oranında iyileştirilmeli.
İşçilerden hep fedakârlık istenir. AKP 20 yıldır bir yandan “kriz bizi teğet geçti” derken bir yandan da hakkını isteyen işçilere “Sokaklarda asgari ücretin yarısına çalışacak milyonlar var, işinize gelirse” dedi. Bunu kabul etmeyip mücadele eden işçilere de “Ayakların baş olduğu nerede görülmüş” dendi. Ne dersin?
Öncelikle AKP’nin ekonomi modeli işçiden alıp patrona verme, yoksulu daha da yoksul, zengini daha da zengin yapma modelidir. AKP zenginlerin, bürokratik seçkinlerin, ayrıcalıklarını din-inanç-millet kisvesiyle örtmeye çalışan yağmacıların partisidir. AKP’nin ekonomi anlayışında sendikalaşma işten atılma nedenidir, grev suçtur, toplu sözleşme göstermeliktir. Önce bunda anlaşalım.
İkinci olarak Türkiye her anlamda ve alanda Cumhuriyet tarihinin en kötü zamanlarını yaşıyor. Çürüme ve yozlaşma sıradanlaşmış halde. Ar damarı çatlamış bir iktidar arsızlığı, utanç verici bir keyfiyet ve ikiyüzlülük egemen durumda. Diyorlar ya, yaparsa AKP yapar. Evet, aynen yaptılar. Bir laf vardır, “Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş.” Bunlar zengini daha zengin, işçiyi-emekçiyi daha fakir yapmak için darbeyle şunla bunla 40 yıldır Özal’dan Demirel’e, oradan Çiller’e, oradan da bu AKP’lilere Türkiye’yi sermaye için bir ucuz emek cenneti haline getirdiler. Güvencesiz ve esnek çalışma rejimi altında iş cinayetleri bu nedenle bir savaş bilançosuna döndü. Bunların yönetiminde sendikasızlık kural, grev yasağı sıradan, düşük ücretle güvencesiz-esnek çalışma normal hale getirildi. Bir işçi olarak bunun için sendikalı ve örgütlü mücadele ediyorum. Bunun için aday oldum. İşçiler mücadele etmez, örgütlenmez, birlik olmazsa bu düzen böyle gelmiş, böyle gider.
Ekonomik krizden çevre felaketlerine, depremden tarımın çöküşüne ülkeyi savaştan çıkmıştan beter ettiler.
Veysel, birçok işçi-emekçinin bütün bu tabloya rağmen AKP’ye, Erdoğan’a oy verdiğini görüyoruz. Oy veren işçilere sorduğumuzda örneğin “EYT’yi çıkardı”, “Asgari ücreti artırdı”, “Yol-köprü yaptı” gibi açıklamaları oluyor. Bunlara ne dersin?
Hataylı olduğumu söylemiştim. Hatay depremle yıkılmadı. AKP ve öncesindeki sermaye yanlısı, rantçı hükümetlerin onlarca yıl boyunca yapmadıkları nedeniyle yıkıldı. Geçmişte hiçbir hükümet AKP’nin sahip olduğu kaynağa, paraya sahip olmadı. Milyarlarca doları betona gömdüler. Sırf kendilerini ve çevrelerini zenginleştirmek için iş yaptılar. Bunun neticesinde işte on binlerce canımız o betonların altında can verdi. Yüz binlercesi evsiz kaldı. Milyonlarcası yerinden yurdundan oldu.
Türkiye’yi 21 yıldır o kadar kötü yönettiler ki, ekonomik krizden çevre felaketlerine, depremden tarımın çöküşüne ülkeyi savaştan çıkmıştan beter ettiler. Bakın milli gelirimiz artacaktı, borçlarımız arttı. Gelirimiz artacaktı, hepimiz asgari ücretli olduk. Hepimiz iş-aş sahibi olacaktık, evdeki bulgurdan dahi olduk. Sanayi bitti, tarım bitti, hayvancılık bitti, eğitim-sağlık bitti. Onlar ise sadece kendi keselerini doldurdular.
Bugün EYT’lilerden yılını ve prim gününü tamamlayanlar emeklilik hakkı kazandı, doğru. Ama EYT’lilerin yüzde 90’ı çalışmaya devam edecek. Niye? Çünkü o emekli maaşı ile geçinmek imkânsız. Asgari ücretin dahi altında emekli maaşı alıyor emeklilerin yüzde 80’i. Yoksulluk sınırı üstünde maaşı olan emekli oranı yüzde bir bile değildir. Böyle olmaz. Çalışırken de, emekli olduğumuzda da insan onuruna yaraşır bir ücretimiz, insan onuruna yaraşır bir hayatımız olmalı. Bunun için emekçiler yönetmeli!
İDP kendini enternasyonalist bir parti olarak tanımlıyor ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in de Türkiye partisi. Sen de uzunca süredir gerek bölgedeki gerekse küresel ölçekte mücadeleleri yakından takip etmeye çalışıyorsun. Dolayısıyla, bunu biraz açabilir misin?
Biz enternasyonalist bir partiyiz. İDP, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye kardeş partisidir. İşçi sınıfının uluslararası sömürüsüne dayanan emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadelenin ancak uluslararası ölçekte yürütülmesiyle nihai hedefine ulaşabileceğine inanır.
Tüm dünya işçilerini tek bir sınıf olarak kabul ediyor ve ulusal sınırların aşılarak dünya emekçi halkları arasında kardeşçe bir ortak mücadele birliğinin gelişmesi için uğraş veriyoruz. Aynı sosyalist ve devrimci ilkeleri paylaşan diğer ulusal parti ve akımlarla, dünya işçi sınıfının sosyalist devrim partisi olan Enternasyonal’in inşası için mücadele ediyoruz.
Bu bağlamda ben de dünya partimizin, 2015 yılından beri Uluslararası Yürütme Kurulu’nda bulunuyorum. Bu çalışmalar için 2015 ve 2017 yılları arasında Tunus’ta yaşadım. Tunus Devrimi’nin ardından, bu ülkede sendikaların ve işçi partilerinin kurulmasına yardımcı olmak üzere çaba gösterdim. Ayrıca Ortadoğu, Kuzey Afrika, Arjantin, Brezilya ve İspanya Devleti’ndeki sınıf mücadelelerine dahil oldum.
Bu eksende Türkiye’de de mücadelemizi sürdürüyoruz. Şimdi de, 14 Mayıs seçimlerinde aday olurken Tek Adam rejiminden ve kapitalizmden kopuş için, barajsız seçimler yoluyla oluşacak Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis uğruna mücadele etmeyi savunuyoruz.
Kurucu Meclis’in 14 Mayıs’ta seçilecek meclisten farkı nedir? Neden bu talebi öne çıkarıyorsunuz?
Karşımızda AKP-MHP ittifakının inşa ettiği bir Tek Adam rejimi var. Bu rejim baskıcı ve emek düşmanı uygulamaları hiç olmadığı kadar derinleştirdi. Emekçi kitleleri, eşi benzeri görülmedik bir sefalete sürükledi. Dahası, 6 Şubat depremlerinde on binlerce canımızı yitirdiğimiz, milyonlarca emekçiyi evsiz bırakan ağır yıkımın da sorumlusu oldu.
Cumhur İttifakı’nın seçimlerde alacağı yenilgi bu nedenle büyük bir önem taşıyor. Bununla birlikte, Tek Adam rejiminin bıraktığı tahribat kısmi çözümlerin ötesinde adımları zorunlu kılıyor. Bugün Millet İttifakı’nda cisimleşen düzen muhalefetinin programı ise, mevcut baskı ve sömürü düzenini onarmaktan, restore etmekten daha fazlasını sunmuyor.
Biz ise burjuva partilerin sunduğu kırıntılara razı olmayalım, bu rejimden köklü ve kalıcı bir çıkışı örgütleyelim, diyoruz. Bunun için ilk adım olarak Tek Adam rejiminin ucube anayasasının derhal yırtılıp atılması gerekiyor. Yeni bir anayasanın demokratik bir şekilde hazırlanmasıysa ancak bir Kurucu Meclis’le mümkün olabilir. 14 Mayıs seçimleri, mevcut Tek Adam rejiminin antidemokratik düzeni altında gerçekleşiyor. Biz ise, barajsız ve eşit propaganda hakkına dayanan seçimler yoluyla emekçilerin, kadınların, Kürtlerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı bir Kurucu Meclis’in toplanması çağrısında bulunuyoruz.
Kurucu Meclis çağrımız aslında emekçilere, ezilen kitlelere demokratik ve sosyal hakları için seferber olma çağrısıdır.
Düzen muhalefeti, Erdoğan’ın seçim yenilgisiyle Tek Adam rejiminin sonlanmasını aynı şeymiş gibi sunuyor. Biz ise, rejim ve anayasa sorununu açıklıkla ortaya koyuyoruz. Gerçekçi olalım, bu düzenden kalıcı bir kopuşu yalnızca emekçiler sağlayabilir. Dolayısıyla, Kurucu Meclis çağrımız aslında emekçilere, ezilen kitlelere demokratik ve sosyal hakları için seferber olma çağrısıdır. Emekçiler siyaset sahnesine çıkmalıdır. Kurucu Meclis doğrultusunda bir seferberlik, bu yönde büyük bir adım olacaktır. Emekçilerin ve ezilenlerin nihai kurtuluşu ise ancak emekçilerin yönetmesiyle, bir işçi-emekçi hükümeti altında mümkün olabilir.
Seçim kampanyanızın ana sloganı “Emekçiler Yönetmeli”. Emekçilerin yönetebilmesi için de bir emek ittifakının gerekli olduğunu vurguluyorsunuz. Bu ittifakın soldaki mevcut ittifaklardan farkı nedir?
Öncelikle, şu anda ağır bir ekonomik krizin içinden geçtiğimizin hepimiz farkındayız. Bu krizden çıkış, ancak emekten yana radikal çözümlerle mümkün olabilir. Bu ise, patronlar ve onların hükümetleri ile emekçi sınıflar arasındaki politik mücadeleye bağlı. Dolayısıyla, burjuva partilerden bağımsız bir emek ittifakına bugün her zaman fazla ihtiyacımız var.
Bugün solda, Emek ve Özgürlük İttifakı ile Sosyalist Güç Birliği bulunuyor. Soldaki birlik girişimlerini hiç şüphesiz olumlu buluyoruz. Ne var ki, iki ittifak da kurulduğundan beri seçim işbirliğinin ötesine geçen bir içerik kazanamadı. Bizim önerimiz ise sandık ve sokak siyasetini birleştiren bir ittifakın hayat bulması. Bunun için tüm emek örgütlerini emekçilerin ve ezilen kitlelerin acil ekonomik ve demokratik talepleri çerçevesinde seferber etmeye dönük bir eylem planı oluşturulması gerekiyor. Bu eylem planının mantığı kitlelerin hakları için harekete geçmesi, seferber olması üzerine kurulmalı. Eğer bunu yapabilirsek, Türkiye’de iki burjuva kutba hapsedilmeye çalışılan siyasi tabloyu hızla değiştirebiliriz. Aygıtların değil sınıfın çıkarlarını öncelediğimizde bu yönde hızla ilerleyebiliriz.
Bu emek ittifakı anlayışımız çerçevesinde seçimlere TİP listelerinden katılıyoruz. Hiç şüphesiz, TİP’le programatik temelde pek çok farklılığımız bulunuyor. Bununla birlikte, TİP’in listelerini diğer sosyalist kesimlere, mücadeleci kesimlere açmasını oldukça olumlu bir gelişme olarak görüyoruz. TİP’ten dostlarımızla sınıf mücadelesinin çeşitli alanlarında, depremzedelerle dayanışma kampanyalarında geliştirdiğimiz eylem birliğini bu çalışmayla bir adım daha ilerletiyoruz. Hedefimiz, bütün bu çalışmaların gerek seçim sürecinde gerekse de sonrasında baskıcı Tek Adam rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden köklü bir kopuşu hedefleyen bir emek ittifakının inşasına katkı sağlaması.
Zamlarla, gerçek ücretlerimizdeki düşüşle, işsizlikle, sosyal haklarımızdaki kısıtlamalarla bu borcun bize ödetilmesini reddetmek zorundayız.
Seçim kampanyasında öne çıkardığınız bir diğer talep dış borç ödemelerinin durdurulması. Bu talebin arkasında yatan mantığı açıklar mısın?
Biz emekçi ve ezilen kitlelere, uğruna mücadeleye atılacakları talepler ve bir siyasi program öneriyoruz. Bu talepler ve program, emekçilerin acil ihtiyaçlarından ve bilinç durumundan yola çıkıyor. Taleplerimizin çıkış noktası, bugünkü siyasi güçler dengesi içerisinde gerçekleştirilebilir olup olmaması değil. Emekçilerin acil talepleri doğrultusunda seferber olmasıyla tam da mevcut siyasi güçler dengelerini değiştirmek yönünde adım atması.
İçinde bulunduğumuz ağır ekonomik ve sosyal yıkım altında öne çıkardığımız iki talep var. Birincisi, ücretlerin insanca yaşayacak bir seviyeye çekilmesi. İkincisiyse, ücretler düşürülmeksizin çalışma saatlerinin kısaltılmasıyla işsizliğe kalıcı bir çözüm bulunması. Bu aynı zamanda, işçilerin daha az çalışmak zorunda kalmasıyla yaşam koşullarının derhal iyileştirilmesi anlamına geliyor.
Bizler bu talepleri dile getirdiğimizde patronlar ve onların kalemşorları, bu taleplerin gerçekleştirilebilir olmadığını, bunun için yeterli kaynak olmadığını söyleyerek itiraz ediyorlar. Biz ise, emekçilerin bu acil talepleri için kaynak var, diyoruz. Yerli ve çokuluslu sermayeye giden kaynaklar emekçilere aktarılırsa bu taleplerimizin karşılanması tamamen mümkündür.
Dış borçlar meselesini bu bağlamda gündeme getiriyoruz. Erdoğan yönetiminin tüm sahte “yerli ve milli” söylemlerinin arkasında yalın bir gerçek duruyor: Ülke ekonomisi bugün hiç olmadığı kadar emperyalizme bağımlı ve ancak dışardan gelecek borçlarla ve yatırımlarla ayakta duruyor. Aynı şekilde, faizle mücadele ediyoruz dedikleri dönemde, emekçilerden toplanan vergilerle, hiç olmadığı kadar yüksek miktarda faiz ödemesi yapılıyor.
Türkiye’nin toplam dış borcu 460 milyar dolara dayandı. Bu borcun üçte ikisi özel sektöre, geri kalan kısmı ise devlete ait. Bu borçların alınmasında da kullanılmasında da biz işçi ve emekçilerin hiçbir iradesi ve söz hakkı olmadı. Ne kadar borçlanılacağı, bu paraların hangi işlere harcanacağı, elde edilen kârların nerelere gideceği ne bize soruldu ne de anlatıldı. Dahası, borçlanılan bu paraların önemli bir kısmının çürük betona gömüldüğünü hepimiz biliyoruz. 6 Şubat depremleri bu korkunç tablonun yalnızca küçük bir parçasını gözler önüne serdi.
İşte bu yüzden zamlarla, gerçek ücretlerimizdeki düşüşle, işsizlikle, sosyal haklarımızdaki kısıtlamalarla bu borcun bize ödetilmesini reddetmek zorundayız. Ne sorumlusu ne de faydalananı olduğumuz borç nedeniyle, ülkenin kaynaklarının bu mekanizmayla yağmalanmasını durdurmanın zamanı çoktan geldi. Bunu gerçekleştirerek temin edilecek kaynaklar, emekçi halkın insanca yaşayabileceği koşulların sağlanması için kullanılacaktır.
Merhaba Enes, öncelikle okurlarımız için kısaca kendini tanıtır mısın?
Ben Enes Karakaş. Aslen Erzincan Kemahlıyım ama İstanbul’da doğdum ve büyüdüm. 24 yaşındayım ve sosyalistim. İşçi Demokrasisi Partisi’nde mücadele veriyorum. 2021 Ocak ayında üniversitemize kayyum rektör atanması sonrasında başlayan direniş, hayatımda önemli bir dönemece tekabül ediyor. Bu seçimlerde Boğaziçi direnişinin mütevazı bir emekçisi olarak, İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi listelerinden 2. bölge milletvekili adayıyım.
Adaylık kampanyanda öne çıkan taleplerden biri “Üniversitelerde söz yetki karar; öğrenci, akademisyen ve emekçilere!” Boğaziçi direnişçisi bir aday olarak bu talebin üniversitelerin yapısı açısından önemini anlatabilir misin?
Üniversitelere kayyum atayan Tek Adam rejimi karşısında “Kayyum Rektör İstemiyoruz!” diyen binlerce öğrenci seferber oldu. Bu kitle seferberliği içerisinde üniversitelerin nasıl yönetilmesi gerektiği sorusu da öne çıkan başlıklardan birisiydi. Yani atama gibi antidemokratik bir yöntem kabul edilmiyordu ama bunun yanında örneğin rektörlük seçimlerinde seçme ve seçilme hakkının akademisyenlerle sınırlı olması da bir tartışma konusuydu. Bu noktada üniversitelerin bileşenlerce yani emekçiler, akademisyenler ve öğrenciler tarafından yönetilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu talep Boğaziçi direnişi içinde de önemli bir karşılık buldu. Ben de bu talebi seçim sürecinde elimden geldiğince yükseltmek istiyorum. Çünkü kampüsteki hayatı ve üretimi bir bütün olarak görüyorum. Yani derslikleri temizleyen emekçiler, yurtlarda yaşayan öğrenciler veya bilimsel araştırma yapan akademisyenler eşit bir şekilde üniversitelerin bileşeni. Dolayısıyla rektörlük seçimlerinde de üniversite senatosunda da akademisyenler, öğrenciler, emekçiler ve onların örgütleri -örneğin sendikalar ve öğrenci temsilci kurulları- söz hakkına sahip olmalı. Bu sayede öğrencilerin yurt ve yemekhane gibi sorunları çözülebilir veya üniversite emekçilerinin ekonomik ve sosyal hakları ilerletilebilir. Keza akademisyenlerin ifade özgürlüğü ve iş güvencesi de bu şekilde garanti altına alınabilir.
Üniversite bütçesinin sermaye lehine değil de laik, demokratik, bilimsel, parasız ve anadilinde eğitime ayrılmasını ve bütün üniversite bileşenlerinin ihtiyaçları için kullanılmasını sağlamalıyız.
Üniversite bütçesinin sermaye lehine değil de laik, demokratik, bilimsel, parasız ve anadilinde eğitime ayrılmasını ve bütün üniversite bileşenlerinin ihtiyaçları için kullanılmasını sağlamalıyız. Bunun yolu da öğrencilerin ve emekçilerin de yönetimde söz sahibi olduğu bir üniversiteden, yani Özgür Emekçiler Üniversitesi’nden geçiyor.
Gençlik hareketinin Türkiye’deki demokrasi mücadelesindeki yerini ve bu mücadeleye katkısını nasıl görüyorsun?
Türkiye’deki öğrenci hareketi, son yıllarda Boğaziçi direnişi ve İstanbul Üniversitesi’nde fakültelerin bölünmesine karşı eylemler gibi örneklerde görüleceği üzere önemli mücadelelerden geçti. Bu eylemler üniversitelerin yerel sorunlarından başlasa da çok hızlı bir biçimde hükümet karşıtı eylemlere dönüştü. Bunun etkisiyle öğrenci hareketi, Tek Adam rejimini teşhir ederek onun antidemokratik karakterini emekçilere göstermeyi başardı. Bununla birlikte, öğrenci hareketi savunmacı bir karakterde ilerliyor. Yani rejimin saldırılarına karşı koyma ve bu saldırıları engelleme noktasına sıkışmış bir durumda. Gençlik hareketi var olan hakların gaspına karşı çıkmaktan öteye geçemiyor ve bu hakları ilerletmeyi de pek başaramıyor. Bu durumun değişmesi için öğrencilerin kendiliğinden eylemlere hapsolan hareket biçiminin yerine öğrencilerin yakıcı ihtiyaçlarını Başkanlık rejiminden çıkarak çözmeyi öneren bir mücadele programı etrafında seferber olmasına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Böylece öğrenci gençlik emekçilerle ve tüm ezilen kesimlerle birlikte rejimden kopuş mücadelesinde asli unsurlardan biri haline gelebilir.
Kayyum rejimine her alanda son verilmesi için mücadeleyi yükseltme çağrısında bulunuyoruz.
Kampanyanda öne çıkan bir diğer slogan “Kayyum rejimine son! Siyasi tutsaklara özgürlük!” Cumhur İttifakı altında Kürt halkı ve siyasi temsilcileri antidemokratik saldırıların daima odağında oldu. Bu konuda neler söylemek istersin?
Cumhur İttifakı’nın temelini her şeyden önce Kürt düşmanı, baskıcı ve yayılmacı politikaların oluşturduğunu söyleyebiliriz. Erdoğan yönetimi, 7 Haziran 2015 seçim yenilgisinin faturasını HDP’ye kesmeye çalıştı. İktidarı elinde tutabilmek için savaş ve korku politikalarını devreye soktu. Kürt halkının demokratik iradesini engellemek için her yöntemi denedi ve denemeye devam ediyor. Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere Kürt halkının seçilmiş binlerce temsilcisi düzmece davalarla cezaevlerine tıkıldı. HDP’nin seçilmiş milletvekillikleri Saray’dan sipariş edilen davalarla düşürüldü. HDP’ye dönük kapatma davası açılarak kendi adıyla seçimlere girmesi engellendi. HDP’nin tüm seçilmiş belediyelerine kayyumlar atandı. Boğaziçi öğrencileri olarak belediyelere atanan kayyumlarla üniversitemize atanan rektör arasında bir fark görmüyoruz. Tek Adam rejiminin aslında bir kayyum rejimine dönüştüğünü söylüyoruz ve bu kayyum rejimine her alanda son verilmesi için mücadeleyi yükseltme çağrısında bulunuyoruz. Şunu asla unutmayalım. Ülkede demokratik hak ve özgürlüklerin tesis edilebilmesi, Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarının kabulünden geçmektedir. Kalıcı barışın tesisi, halkların özgürce ve kardeşçe yaşayabilmesi ancak bu yolla mümkündür.
“Kurucu Meclis” öneriniz bu açıdan nereye tekabül ediyor?
Toplumun tüm sömürülen ve ezilen kesimlerinin lehine bir çözümün başkanlık rejiminden kopuşu zorunlu kıldığını düşünüyorum. Bu kopuşu temsil edecek, demokratik ve emekten yana yeni bir anayasanın oluşturulmasını sağlayacak yolun ise Kurucu Meclis’ten geçtiğini düşünüyoruz. Barajsız seçimler yoluyla; yalnızca siyasi partilerle sınırlı olmayan, yani sendikaların, işçi ve emekçilerin, kadınların, lgbti+ların, gençlerin ve onların örgütlerinin, Kürt halkının ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı bir Kurucu Meclis’in oluşturulmasını, mücadele deneyimlerimizin doğrudan meclise taşınmasını ve yeni bir anayasanın bu şekilde yazılmasını savunuyoruz. Böyle bir meclis, gençlik hareketinin de talep ve önerileri ile sürece doğrudan müdahil olabileceği bir çözüm olacaktır.
Boğaziçi direnişi gençlik hareketinin yanı sıra lgbti+ hareketinin taleplerini ve rejimin lgbti+fobik karakterini de ortaya koydu. Rejimin, lgbti+lara dönük baskı ve inkâr politikasını nasıl değerlendiriyorsun?
Başından beri patriyarkadan beslenen, cinsiyetçi, ayrımcı politikalar sürdüren AKP, başkanlık rejimine geçişle birlikte lgbti+fobiyi öne çıkarmaya, nefret söylemini meşrulaştırmaya ve baskı ve şiddetle bu alanı daha da sıkıştırmaya başlamıştı. İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekilmesi sürecinde gördüğümüz tablo Boğaziçi direnişinde de karşımıza çıktı. İktidarın sıkışmışlığının da etkisiyle kitle seferberliklerinin meşruluğunu sarsmak için lgbti+fobiye sıkça başvurdu rejim. Çünkü antidemokratik saldırılarını lgbti+fobiyle meşrulaştırmak istiyorlar. Şimdi seçim sürecinde de Türkiye Cumhuriyeti’nin en sağcı ittifak bileşimi ile buna devam ediyorlar. Cumhur İttifakı seçim sürecini yine aynı nefret söyleminin üzerine kuruyor.
Saray rejiminin lgbti+ düşmanı politikalarının özellikle üniversitelerde karşımıza çıkmasının altında yatan sebeplerden birinin, lgbti+ hareketinin geliştiği alanların başını kampüslerin çekiyor olması söylenebilir. Ancak üniversitelerdeki bütün bu baskılara, lgbti+ kulüplerine yönelik yasaklamalara ve doğrudan varoluşlarına yönelik baskıya rağmen lgbti+ların bir yolunu bularak örgütlülüklerini devam ettirme çabaları oldukça önemli ve ben bu deneyimlerini kişisel olarak oldukça etkileyici ve öğretici buluyorum.
Bugün üniversitelerin verdiği eğitimin niteliğini nasıl değerlendirirsin?
Üniversitelerdeki eğitimi değerlendirmeden önce, AKP dönemi eğitim politikalarının genel olarak gerici karakterini ifade etmek isterim. 4+4+4 sistemi, proje okullar, imam hatiplerin yaygınlaştırılması ve eğitimin özelleştirilmesi gibi politikalar yoluyla AKP, eğitim sistemini neredeyse kamusal bir hak olmaktan çıkardı ve dinci-gerici müfredata daha da ağırlık verdi. Üniversitelerdeki eğitim de bu durumdan azade değil. AKP döneminde her şehre açılan üniversiteler yoluyla eğitimin niteliği gerilemiş ve üniversite eğitimi genç işsizliği gizlemek dışında işlevi olmayan bir hale gelmiş durumda. Sermayenin çıkarları doğrultusunda örgütlenen eğitim sistemi anlayışıyla vakıf üniversitelerinin sayısı arttı ve üniversite eğitimi kamusal bir hizmet olma yönünü ciddi oranda kaybetti. Bunun haricinde Tek Adam rejiminin gerici yaklaşımı sebebiyle ODTÜ Evrim Konferansı gibi bilimsel etkinlikler de yasaklanmakta ve evrimsel biyoloji gibi bazı disiplinlere özel bir baskı uygulanmakta.
Öğrenci ve emekçi gençlik arasındaki makas kapandı.
Gençliği daha çok eğitim bağlamında ele aldık ama emekçi gençliğin işsizlik, güvencesizlik gibi birçok sorunu daha var. Bu konularda hangi çözümleri öneriyorsun?
Öğrenciler ve emekçi gençler eskiden özgül yanları daha fazla olan, farklılıkları daha görünür bir ayrıma dayanıyordu. Fakat son yıllarda aradaki makas gitgide kapandı. Artık üniversite öğrencilerinin çok büyük kısmı okurken çalışmak zorunda. Hatta on binlerce öğrenci kazandığı halde kayıt yaptırmıyor, kayıt yaptıranlarsa çalışmaktan okula gitmeye vakit bulamıyor. DİSK-AR 2022 verilerine göre geniş tanımlı genç işsizlik yüzde 32,5 seviyesinde. Yani neredeyse her üç gençten biri işsiz. Bir işe sahip olan emekçi gençlerse sigortasız çalışıyor ve eşdeğer işe eşit ücret alamıyor, sendikalı bir işte çalışmaksa bu tabloda gençler için hayal. Bu tablonun değişmesi için eşdeğer işe eşit ücretin zorunluluk olması, sigortasız-kayıtsız çalışmanın suç sayılması gerekiyor. Genç işsizliğin azaltılması için iş saatlerinin kısaltılması şart. İş saatlerinin ücretler korunarak 6 saate indirilmesi ve 4. vardiyanın tesisi yoluyla genç işsizliği sorunu çözülebilir.
İşçi Demokrasisi Partisi kurucu üyesi ve çevre mühendisi Sedat Durel, Türkiye İşçi Partisi listelerinden İstanbul 1. bölge milletvekili adayı. Emekten ve doğadan yana bir programı savunan Durel’le seçim kampanyasındaki talepleri üzerine konuştuk.
Enerji, maden ve inşaat tekellerinin tazminatsız kamulaştırılması talebiyle seçimlerde aday oldun. Neden aday olduğunu ve kamulaştırma talebini anlatabilir misin?
Türkiye büyük bir yıkımın tam ortasında ve bu yıkımların yanı sıra küresel iklim krizinin etkileri de en çok biz işçi ve emekçileri vuruyor. İşte tam da bu yüzden, doğal dengenin devamlılığı ve güvenilir bir yaşam için Emekçiler Yönetmeli şiarını yaymak, emekçileri böyle bir mücadelenin parçası haline getirmek için İşçi Demokrasisi Partisi olarak Türkiye İşçi Partisi listelerinden milletvekili adayı olduk. Emekçi halkımızdan yalnızca oy değil, mücadelemizin de bir parçası olmalarını bekliyoruz.
Türkiye’de her sosyal gündem artık bir sorun olarak adlandırılıyor. Eğitim, sağlık, alım gücü, kadınlar, lgbti+lar, Kürtler, depreme dayanıklı güvenli ve sağlıklı barınma, soluduğumuz hava, içtiğimiz su ve hatta yediğimiz gıdanın güvenliği… Tüm bu sorunların AKP iktidarı altında katlanarak büyümesinin aslında yalnızca bir sebebi var. O da şu: Türkiye’nin büyük holdingleri dünya ile rekabet edebilecek yeterlilikte bir sermaye birikimine sahip değil. Agresif bir büyüme için de emeğin toplumdan aldığı payın azaltılması ve hızlı bir döngü ile paraya çevrilebilecek enerji, madencilik ve inşaat sektörleri için doğanın baş döndürücü bir biçimde talana açılması gerekiyor.
Doğal denge, kapitalistlerin yönetiminde her zaman sarsılacak ve devasa yıkımlar yaratılacak. Bunun karşısında doğa dostu bir üretim ve yaşam için de emekçilerin yönetmesi gerekiyor.
Holdingler için tüm sorunların tek çözümü vardır: daha çok kâr etmek. Ve bunun da tek bir sonucu olabilir: yeni devasa yıkımlar. İDP’nin kurucu üyelerinden biri olarak “Emekçiler Yönetmeli” sloganı ile yola çıkıp TİP listelerinden aday olmamın sebeplerinden biri de bu. Doğal denge, kapitalistlerin yönetiminde her zaman sarsılacak ve devasa yıkımlar yaratılacak. Bunun karşısında doğa dostu bir üretim ve yaşam için de emekçilerin yönetmesi gerekiyor. Programımız tam olarak bunu anlatıyor.
Türkiye susuz kalma tehlikesinden tutun da toprak kirliliği nedeniyle yenilemeyecek gıdaların üretildiği, madenler için insansızlaştırılmaya çalışılan Artvin’inden yeniden inşa sırasında insansızlaştırılmaya çalışılan Hatay’ına kadar felaketlerle dolu bir ülke haline gelmek üzere. Ancak tüm bu büyük risklere karşı çaresiz değiliz. Önümüzde kötü gidişatı gerçekten de durdurabilecek, hem ekoloji dostu olup hem de yaralarımızı sarabilecek çok sayıda çözüm var. Bu çözümün anahtarı da tabii ki başta enerji, maden ve inşaat şirketleri olmak üzere yıkım yaratan tüm dev şirketlerin tazminatsız kamulaştırılmasıdır.
Saray rejiminin gerek yaklaşan İstanbul depremi gerekse de mevcut barınma krizi konusunda sermaye yanlısı tutumunu biliyoruz. Bu noktada, seçim kampanyasında öne çıkardığın bir diğer talep olan boş konutların ihtiyaç sahiplerinin kullanımına açılması hakkında neler söylemek istersin? Emekçilerin güvenli konutlarda yaşayabilmesi için neler yapılması gerekiyor?
6 Şubat depremlerini henüz geride bıraktık ve acısı hâlâ içimizde. Şu anda hükümet, İstanbul depremine karşı dayanıklı konut bahanesi ile ilk elden 500 bin konutun yenileneceğini söylüyor. Fakat bunu yaparken Dünya Bankası’ndan krediler alıp dışa bağımlılığımızı artırmaktan bu krediyi bankalara aktarıp bankacılık sektörünü kârlı hale getirmeye ve kaynağı müteahhitlere aktarmaya varan, tüm faturayı halka kesecek yöntemleri belirlediği gibi, uydukent adı altında su havzalarını ve ormanlık arazileri imara açmayı da hedefliyor. 500 bin konuttan çıkacak inşaat atığıyla ne yapacağını da ifade etmiyor. Sağlıklı konut bahanesi ile yoksullaşma ve talanı müjdeliyorlar. Yalnızca doğa dostu bir ülke olmak için değil, deprem, sel gibi afetlere karşı dayanıklı olabilmek için de bu devasa tekellerin kaynaklarının toplumun fayda için kullanılması, bankalar dahil olmak üzere mallarına el konulması gerekiyor.
Sadece İstanbul’da yüz binlerce boş konut var. Boş konutların ihtiyaç sahiplerinin kullanımına açılması, barınma krizinin çözümlerinden biri. Depreme dayanıklı konutlar içinse zemin etüdü ve şehir plancılığı yapılması ve inşaat atıklarının usulüne uygun şekilde yönetilmesi gerekiyor.
Depreme dayanıklı konutlarda yaşamak ve çevreci bir yeniden inşa için kaynak ve yöntem var, bunun yapılabilmesi ancak inşaat tekellerinin kamulaştırılması ile mümkün olabilir.
Bugün deprem tehlikesi banka ve inşaat sektörünün iştahını kabartıyor. ’99 depreminden sonra da bu oldu ve sonuç ortada. Sağlıklı ve dayanıklı konutlarımız olmadı, biz enkaz altında kalırken onlar yalnızca kâr ettiler. Depreme dayanıklı konutlarda yaşamak ve çevreci bir yeniden inşa için kaynak ve yöntem var, bunun yapılabilmesi ancak inşaat tekellerinin kamulaştırılması ile mümkün olabilir.
Hem emek mücadelesinin hem de ekolojik yıkıma karşı verilen mücadelelerin içerisinde olan biri olarak, bu iki mücadele arasında nasıl bir bağ görüyorsun?
Kapitalistlerin zenginleşmesi için emekçilerin sömürüsü ile doğanın talan edilmesi, en başından itibaren hep el ele gitmişti. Dolayısıyla Türkiye’nin emekçilerin çalışma koşulları adına bir cehennem ve bir doğa talanı cenneti haline gelmesi, ayakta duran aynı bedenin iki bacağıdır.
Yeraltı ve yer üstü varlıklarının maden ve enerji tekellerine açılması, büyük bir israf etrafında işleyen enerji sektörü, Türkiye’nin en önemli doğal varlıklarının olduğu bölgelere hançer gibi saplanan rantın en büyük sembolü olan mega projeler, plansız kentleşme, imar afları, su kaynaklarının yitirilmesi, Marmara Denizi’nin müsilaja boğulması, ülkenin en değerli tarım arazilerinin imara açılması, ormanlık arazilerde yapılaşma ve tür çeşitliliğinin azalması işte hep bu emek ve doğa düşmanı politikalar sebebiyle oldu.
Öte yandan burjuva muhalefet kendisine çevreciyim diyerek onlarca vaatten, sıfır atıklardan, sürdürülebilirlikten, yeşil mutabakatlardan, iklim değişikliğine dayanıklı kentlerden bahsedip durdu. Ancak bugüne değin attıkları hiçbir adımın içinde bulunduğumuz yıkımı dönüştürecek belirleyici bir sonucu olmadı. Yaratılan yıkım üzerinden sermayedarlar yeni bir “yeşil ekonomi” tanımlayarak daha da fazla kâr etme peşine düştü ki, bunun sonucu da yepyeni ve devasa ekolojik yıkımlar oldu. Çevreci olduğu iddia edilen geri dönüşüm uğruna Türkiye’nin Avrupa’nın plastik atık deposu haline geldiği belgelendi. Temiz enerji diyerek halka pazarlanan HES’ler Karadeniz’de derelerimizi kuruttu. Rüzgâr gülleri ormanlık alanlarımıza yapıldı, Ege’de jeotermaller kanser saçıyor…
Emekçileri korkunç koşullarda çalıştırıp doğayı talan etmek, yalnızca bu tekellerin faydasına olan bir düzen; bundan faydalanan başka hiçbir kesim söz konusu değil!
Biz diyoruz ki; devasa enerji, maden, inşaat, gıda ve ilaç tekellerinin işçi denetiminde kamulaştırılması ve demokratik bir biçimde yönetilmesi talebi olmaksızın gerçekten çevreci bir yönetime sahip olmamız söz konusu olamaz. Emekçileri korkunç koşullarda çalıştırıp doğayı talan etmek, yalnızca bu tekellerin faydasına olan bir düzen; bundan faydalanan başka hiçbir kesim söz konusu değil!
Bir örnek vermek gerekirse; Türkiye’de eskimiş hatlardan kaynaklı olarak enerjide yüzde 10-15 arasında kayıp söz konusu. Burada devasa bir israf var fakat santral işletmecilerinin alım garantisi varken niçin tasarruf yapılsın ki? Halbuki yalnızca enerji hatlarının yenilenmesi ile dahi ne Rusya’nın tek söz hâkimi olarak işleteceği nükleer santrale ihtiyacınız kalır ne de kirletici diğer santraller işlemeye devam eder. Bir başka örnek olarak, Türkiye genelinde yüzde 40’lara varan bir kullanma suyu, boru sisteminin eskiliğinden kaynaklı olarak kayboluyor. Tarımda kullanılan patentlenmiş GDO’lu tohumlar, zehirli kimyasallar yine sadece büyük tekellerin işine yarıyor. Bunca israf ve yıkım karşısında patronlar zenginleşirken; emekçilerin payına düşen artan faturalar, sağlıksız gıdalar oluyor.
Emekçilere iş garantisi de veren geniş çaplı bir kamulaştırma ile doğru bir planlama yapmak ve her bölgenin kendine özgü koşullarını ele alan, daha çevre dostu bir enerji politikasına geçmek, tasarruf sağlamak ve yaralarımızı sarmak mümkün. Tam da bu yüzden hem emekten hem de doğadan yana bir programa ihtiyacımız var.
AKP’nin 20 yılı aşkın iktidarı altında zaten zengin olan birkaç aile daha da zenginleşti ve bugün 5’li çeteler diye adlandırdığımız, Saray’a yakın sermaye grupları ise devleşti. Tüm bunlar ne pahasına oldu? Rekor iş cinayetleri, sendikasızlaşma, emeğin toplumsal gelirden aldığı payın düşüşü, demokratik hakların kısıtlanması ve elbette ki doğanın tarifsiz talanı ile. Bu yıkım yaratan, sömüren kapitalizmden ve baskıcı rejimden kopuş için çözümün üretenlerde olduğuna inanıyoruz. Bu yüzden emekçileri yönetmeye, sorunları çözmeye davet ediyoruz.
Son birkaç aydır birçok demokrat ve sosyalist yayın organında TİP’i eleştiren birçok metin yayımlandı. Ne var ki, bu eleştirilerin hiçbirisi politik değildi: Yani TİP’in siyasal programını, siyasal stratejisini, seçim politikasının siyasal içeriğini ve taleplerini değil, yalnızca TİP’in seçim taktiklerini eleştiriyorlardı. Elbette taktiler de eleştiriye açıktır. Ancak TİP’in seçim taktiklerinin söz konusu eleştirileri siyasal bir bilançoya değil, kaba bir matematiksel hesaba ve toplama-çıkarma işlemlerine dayanıyordu.
Dolayısıyla polemikler, işçileri seferber etmeyi ve iktidara taşımayı öngören sosyalist strateji tartışmalarını besleyen bir karaktere ne yazık ki sahip olamadı; aksine bunlar, küçükburjuva demokrat kamuoyunun meclisteki temsiliyet sorununu salt sayısal bir yüzeysellikle ele alan histerisini ve bu histerinin bir sonucu olarak aynı kamuoyunun ruhsal durumunun üzerine çöreklenen politik demoralizasyonu besledi.
Durum öyle vahim bir noktada ki, bugün TİP’in izlediği çizginin Marksist bir eleştirisinin şartı, TİP eleştirilerinin Marksist eleştirisine indirgenmiş durumda.
Açıklamaya çalışalım.
İşçi Demokrasisi Partisi olarak 14 Mayıs’taki parlamento seçimlerinde TİP listelerinden 5 işçi milletvekili adayı gösterdik. Emekçi kamuoyu elbette TİP ile politik farklılıklarımızın var olduğunu biliyor. TİP ile seçimlerde ilan ettiğimiz eylem birliği sırasında, TİP’li mücadele dostlarımıza da elbette danışarak ve onları bilgilendirip ilerleyerek, bu siyasal farklılıklarımızı da yansıtan taleplerimiz ile sloganlarımızı öne çıkarmaktan ve yine bu farklılıkları siyasal-stratejik bir boyuttan değerlendirme gayreti içinde olan metinler kaleme alarak yayımlamaktan imtina etmedik.
Bu politik farklılıklar ve stratejik ayrılıklar temel olarak 3 başlığın altına toplanabilirler: I.) Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tutum; II.) Saray rejiminden kopuşun yolu ve III.) TBMM’ye dönük siyasal yaklaşım.
İDP, 14 Mayıs’ta gerçekleşecek olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Kemal Kılıçdaroğlu da dahil hiç kimseye oy çağrısı yapmadı. Saray rejiminden kopuşun Kılıçdaroğlu’na oy vererek gerçekleşemeyeceğini vurguladı ve bu rejimin varlık şartlarının Türk kapitalizminin ve sermaye birikim modelinin sosyoekonomik niteliklerinde yattığını söyleyerek, rejimden çıkışın yönteminin seçimlerle sınırlandırılmış bir yönelişte değil, sınıf mücadelesi politikalarında yattığını; yani TBMM’nin bugünkü yapısında güçlü bir “halk temsili” olsa dahi, Saray rejiminden kopuşun organize edilemeyeceğini ileri sürdü. Yine İDP, TBMM’nin bugünkü haliyle asla “halkın meclisi” olamayacağını, bu meclisin oldukça aristokratik birtakım sınıfsal çıkarlar üzerine inşa edildiğini söyledi. İDP olarak burjuva demokratik temsiliyet kurumlarından sonuna dek yararlanılması gerektiğini belirttik, ancak bu kurumlar hakkında demokratik yanılgılar yaratmanın işçi hareketi açısından ölümcül tehditler barındırdığı konusunda da uyarıda bulunduk. Son olarak Beştepe-TBMM açmazı karşısında siyasal ve devrimci bir kopuşun sağlanması için, yasama ile yürütmeyi kendisinde birleştirecek olan bir Kurucu Meclis’in toplanması gerektiği savunduk.
Yukarıda sözünü ettiğimiz TİP eleştirilerinin, yine yukarıda verdiğimiz 3 ayrım noktamız konusunda TİP’e yönelttiği herhangi bir eleştiri yok çünkü bu konularda TİP’ten farklılaştıkları bir yön yok.
Bilindiği üzere TİP ile birlikte YSP, TKP ve Sol Parti de “1 oy Kılıçdaroğlu’na, 1 oy partimize” sloganını kullanıyor (not düşelim, TKP “sol” eliyle “sağ” kulağını göstererek “1 oy Erdoğan gitsin diye…” ifadesini tercih ediyor).
Yine, mücadele dostlarımız olan bu partiler, Saray rejiminden çıkışın ilk adımının Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi olduğunu söyleyerek, rejim karşıtı toplumsal mücadeleleri, sınıf mücadelesinin politik ihtiyaçları ve otoritesi altında yeniden organize edecek şekilde hareket etmiyorlar.
Ve TİP’e dönük birçok eleştiriler yöneltmelerine rağmen, TBMM sorunundaki siyasal yaklaşım noktasında da, bu yapıların TİP ile arasında ciddi stratejik farklılıklar olduğu söylenemez. Okuyucuyu sıkmamak adına, burada yalnızca birkaç kısa alıntı kullanacağım:
“Şu ana kadar aldığımız oyları ikiye, üçe katlamamız gerekiyor ki Meclis’e büyük bir farkla Yeşil Sol’u yansıtalım. Hedefimiz 100 milletvekilinin üzerine çıkmak. Bunu başarabilirsek parlamentoda anahtar bir rol üstlenebilirsek, parlamentoda hiçbir yasanın bizim onayımız dışında geçmeyeceğini herkesin bilmesi gerekiyor.” (Pervin Buldan, Artı Gerçek, 23 Nisan 2023)
“Türkiye meclisle yönetilecek, meclisin üzerinde hiçbir güç olmayacak.” (TKP açıklaması, 21 Eylül 2022)
“Bir parlamentonun güçlü olması ne demek? Emekçi halkla bir bağının olması demek. Ama bunu gözeten yok. Parlamentonun halkla güçlü ilişkileri olmalı denilince sadece esnaf ziyareti akla geliyor. Eğer parlamentonun güçlü olmasını istiyorsak halk örgütlerinin gücünü parlamentoya yansıması gerekir.” (Hakan Öztürk [EHP Genel Başkanı], Gazete Duvar, 25 Nisan 2023)
Başlıktaki “TİP eleştirisi” ibaresini tırnak içine almamız bundandı: Zira İDP olarak TİP’e yönelik eleştirilerimiz ile YSP, TKP, Sol Parti, EHP’ye veya yukarıdaki 3 başlık konusunda bu yapılarla benzer bir siyasal yönelime sahip herhangi bir mücadele örgütüne yönelik eleştirilerimiz arasında politik olarak hiçbir fark yok. Beştepe ve TBMM karşısında proleter sınıfların önüne devrimci bir kopuş perspektifini değil, merkezinde seçimlerin olduğu reform projelerinin konduğu bütün anlayışlara dair eleştirilerimiz aynı.
TİP eleştirilerinin eleştirisinin siyasal anlamı ve önemi burada yatıyor: Devrimci sosyalizm açısından parlamento temsili asla bir nicelik sorunu (milletvekili sayısı) olmadı, daima bir nitelik sorunu (proletaryanın sosyalist eğitimi) oldu. Devrimci politikanın seçim taktiklerine, seçim taktiklerinin ise parlamentoda elde edilecek olan koltuk sayısının yükseltilmesi tartışmasına indirgenmesi, işçi hareketinin öncüsünde derin politik yanılsamalar ve onun bilincinde tarifsiz zararlar bırakıyor. Bütün açıklığımızla şunu diyebiliriz ki, sınıf mücadelesi ve proleter öncü üzerinde, TİP’e dönük meclis temsili merkezli eleştiriler, TİP’in meclis temsili merkezli politikalarından daha derin bir olumsuz etkiye sahip.
İşçi Demokrasisi Partisi’nin bütün bir seçim stratejisi ile taktiklerini belirleyen ilkeler, büyük Marksist öğretmenlerimiz olarak gördüğümüz tarihsel önderlerimiz tarafından şöyle özetleniyor:
“Parlamento (Reichstag) seçimlerine katılıyor olmamızın gerçek amacı, sosyalist eğitimi yaygınlaştırmamıza olanak sağlamaktır. (…) Sendikal ve parlamenter mücadelelerinin sonucunda, proletarya, bu tip mücadeleler yoluyla kökten bir toplumsal değişimi başarıya ulaştırmanın imkansız olduğuna ikna olur ve iktidarın fethinin kaçınılmaz olduğu anlayışına varır.” (Rosa Luxemburg, Reform mu devrim mi?, 1900)
“Seçimlere, her şeyden önce halkın politik olarak aydınlatılmasının bir aracı olarak değer veren sosyal demokrasi açısından temel sorun, elbette ki, halkla ilişki içinde yapılacak olan bütün bir propaganda ile ajitasyonun ideolojik ve politik içeriğidir.” (V. İ. Lenin, “Seçim Kampanyası ve Seçim Programı”, Toplu Eserler, Cilt 17)
“Komünistler, kitlelerle bir bağ olarak Cortes [İspanyol parlamentosu] forumuna ihtiyaç duyar; ve bu bağdan Cortes’i yıkacak olan eylemler gelişir. Parlamentoya ilişkin devrimci diyalektiğin özü budur.” (Lev Troçki, İspanyol Devrimi ve Onu Tehdit Eden Tehlikeler, 28 Mayıs 1931)
“Bir devrimci partinin seçimlere dönük propogandasının üç amacı vardır ve bu üç amaç, bir hedefte sentezlenir: Partiyi geliştirmek ve güçlendirmek. İlk amaç rejimi teşhir etmek ve reddetmektir. İkinci amaç işçi sınıfına, sorunlarının çözümlerinin olası parlamento veya seçim faaliyetlerinde değil, kendi seferberliklerinde yattığını göstermektir. Üçüncü amaç bir sosyalist işçi devrimine duyulan ihtiyacı ve ülkedeki krize karşı tek çıkış yolu olarak işçi sınıfının iktidarı alması gerektiğini göstermektir. (Nahuel Moreno, Sosyalist ve Devrimci Bir Seçim Kampanyası, Aralık 1972)
Tüm olası eksikliklerimiz ve hatalarımızla beraber, biz bu ilkeler ışığında bir seçim kampanyası yürütmek için çalışıyoruz. Bizim açımızdan, yukarıda ifade ettiğimiz eleştiriler, hiçbir şekilde YSP’li veya TİP’li veya başka bir mücadele örgütünden yoldaşlarımızla eylem birlikleri içinde bir araya gelmemenin, dayanışma içinde olmamanın, rejime karşı birlikte mücadele etmemenin mazeretleri olamaz. Bu eleştirileri dile getiriyoruz çünkü bu tartışmaların bizi zayıflatacağına değil, güçlendireceğine; muğlaklığa değil kesinliğe yol açacağına; sömürülen ve ezilen sınıfların elinin altındaki politik araçları törpüleyeceğine değil, zenginleştireceğine inanıyoruz.
Ben Lüleburgaz’da, Sanofi ilaç fabrikasında çalışan bir işçiyim. Biz Petrol-İş sendikasına bağlı örgütlü bir işyeriyiz ve toplu iş sözleşmesi çerçevesinde ocak ayı başından beri toplantılar devam ediyor.
Şu an fabrikada 500 küsur mavi yakalı çalışan var ve 300 civarında kişi asgari ücret altında maaş alıyorduk. Yasalar gereği, sözleşme bitene kadar maaşlarımızı asgari ücretle eşitlediler.
Ücretlerimiz bu denli gerileşmişken, toplu sözleşme masasında işveren bizim istediğimiz oranın çok çok altında bir teklif veriyor. O sebeple biz de yılın üçüncü ayından itibaren hem mesailere kalmama kararı aldık hem de iş yavaşlatma başlattık. Toplu sözleşme görüşmeleri devam ediyor ve henüz grev aşamasına gelinmiş değil. İşçiler olarak taleplerimizin işveren tarafından tanınmasını ve sözleşme sürecinin bir an önce sonuçlanmasını istiyoruz.
Bizler Petrol-İş’in Trakya şubesine bağlı işçileriz. Sendikamızın bu süreçteki kararlı duruşuyla hakkımız olan yaşam seviyesine ulaşacağımızı düşünüyorum.
İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi için Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden seçimlere girme kararı aldı. Bu karar uyarınca İDP, kendi adaylarının tanıtımlarına da başladı. Aşağıda TİP listesinden İstanbul 3. bölge milletvekili adayı olan, İDP üyesi ve sendikalı bir kargo işçisi Veysel Dönmez’in kendini tanıttığı metni paylaşıyoruz.
***
Merhaba. Ben Veysel Dönmez. 38 yaşındayım ve Türkiye’nin en büyük kargo şirketlerinden birinde kargo işçisiyim. İşçilerin sömürüden ve baskıdan kurtulması için 10 yıldır İşçi Demokrasisi Partisi bayrağı altında mücadele ediyorum. TÜMTİS (Tüm Taşımacılık İşçileri Sendikası) üyesiyim.
Bundan yıllar önce Yurtiçi Kargo’da işçiydim. Sendikalaştığım için ve aynı zamanda işçi arkadaşlarımı sendikalaştırdığım için işten kovuldum.
Daha önce ise otellerde çalışarak hayatımı kazanıyordum. Bu dönemde de Tüm Emek Sen üyesiydim ve yine emekçi arkadaşlarımı sendikalaştırmak için mücadele veriyordum.
2017 yılında inşaat işçiliği yapıyordum. İnşaatta çalışırken gerekli işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri alınmadığı için bir iş kazası geçirdim ve bir ayak parmağımı kaybettim.
Ben aynı zamanda Hataylıyım. 6 Şubat depremlerinin ardından bütün ailem depremzede oldu. Haftalar boyunca en acil ihtiyaçlarına yanıt alamadılar.
İşten atmalar, güvencesizlik, iş kazaları ve cinayetleri, emekçileri vuran doğal ve sosyal afetler, sömürü ve yoksulluk… Bir işçi olarak 20 yıldır bunlara karşı mücadele veriyorum. Bugün ekonomik krize, başkanlık rejimine ve çürüyen toplumsal duruma karşı verdiğim mücadelelerde bana rehberlik eden sosyalist perspektifi emekçi kardeşlerimle paylaşmak için seçimlerde adayım.
Ben, en acil sorunlarımız karşısında birlik olmamızı, sendikalarımızda ve partilerimizde örgütlenmemizi ve ihtiyaçlarımıza odaklanan çözümler için seferber olmamızı, mücadele etmemizi öneriyorum.
Rejim kaşıkla verdiğini kepçeyle alıyor. Patronlara servet transferi için emekçiler soyuluyor. Her geçen yıl işçilerin toplam zenginlikten aldığı pay geriliyor.
Mevcut sefalet koşulları karşısında acil bir önlem olarak, asgari ücrette yapılan tüm kesintilerin kaldırılmasını ve işçilere brüt tutarın tamamının yatırılmasını savunuyorum. Kesintiler işçilerden değil patronlardan yapılmalı.
Saray rejimi, vergi dilimlerini olması gerektiği gibi revize etmiyor çünkü sendikalı işçinin ekonomik kazanımlarını ezmek istiyor. Rejim, patronlara vergi affı üzerine vergi affı açıklamakta hiçbir sakınca görmüyor. Patronlara vergi afları layık görülürken, milyonlarca sendikalı işçinin örgütlenerek, mücadele ederek elde ettiği kazanımlarına vergi aracılığıyla el uzatılıyor. İşçilerin vergi matrahı tarafından soyulmasına dur denmeli.
Birçok yerde işten çıkarmalar mevcut. Birçok işyerinde kadrosuz, güvencesiz çalışma yaygınlaştırılmak isteniyor.
Her işçinin iş güvencesi olmalı. İşten çıkarmalar yasaklanmalı. Kadrosuz, taşeron çalışma biçimi son bulmalı. Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak çalışmak isteyen herkese iş yaratılmalı. Ücretler enflasyon oranında iyileştirilmeli.
Bütün bunlar için kaynak var. Nerede mi? Bizden çalınanlarda. Özelleştirmeler durdurulmalı ve bugüne değin özelleştirilen işletmeler ve kamu malları tazminatsız olarak kamulaştırılmalı. Ayrıca, Yap-İşlet-Devret yöntemiyle patronlara milyarlarca dolarlık servet aktarımına son verilmeli, onlara tahsis edilen işletmeler yine tazminatsız olarak kamu envanterine alınmalı.
İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi için Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden seçimlere girme kararı aldı. Bu karar uyarınca İDP, kendi adaylarının tanıtımlarına da başladı. Aşağıda TİP listesinden İzmir 1. bölge milletvekili adayı olan, İDP üyesi ve Yemeksepeti depo işçisi Deniz Kondil’in kendini tanıttığı metni paylaşıyoruz.
***
Merhaba. Ben Deniz Kondil. 26 yaşındayım. Yemeksepeti işçisiyim ve İşçi Demokrasisi Partisi üyesiyim. Aynı zamanda TÜMTİS (Tüm Taşıma İşçileri Sendikası) üyesiyim.
Ben işçiliğe, bir kompozit alüminyum kaplama dükkânında 13 yaşımda başladım. Lisem bitene kadar Manisa Kent Park’ının inşaatında çalıştım. Annem bir ev işçisi, babam ise Vestel’de çalışan bir metal işçisi.
Yemeksepeti’nden önce, ben de babam gibi bir metal işçisiydim. Standart Profil ve Bosch fabrikalarında çalıştım. Metal işçisi olmadan önce ise Enka Plastik’te çalışıyordum.
Standart Profil’deyken sendikal örgütlenme faaliyeti içinde yer aldım. Patron, sendikalaştığımızı duyunca, fabrikaya, kendisinin daha iyi anlaşabileceği başka bir sendika, bir sarı sendika soktu. İşçilerin kendi seçtiği sendikada üye kalmayı sürdürdüğüm için işten çıkmaya zorlandım.
Bosch fabrikasında sözleşmeli olarak çalıştım ancak kadroya alınmayarak, orada da işime son verildi.
Birkaç yıl önce Yemeksepeti’nde depo işçisi olarak çalışmaya başladım. Burada Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin bir parçası olarak sendikal örgütlenmeye öncülük ettim.
Bizim hikâyemizi biliyorsunuz, değil mi? Yemeksepeti patronu bir gecede işkolumuzu değiştirerek bütün sendika üyeliklerini düşürdü. Taşımacılık işkolunda gözükmediğimiz için, Covid-19 aşıları sektörümüzün çalışanlarına açıldığında, pandemiyle en çok yüz yüze gelen işçiler olmamıza rağmen aşı olamadık. Daha sonra mücadele ederek aşı hakkımızı kazandık. Tıpkı sendikal çoğunluk tespitimizi mücadele ederek aldığımız gibi!
Ancak Yemeksepeti patronu sendikal çoğunluk tespitine itiraz etti. Şimdi binlerce Yemeksepeti işçisi olarak yıllardır, Türkiye mahkemelerinin sendikamıza hak ettiği yetkiyi vermesini bekliyoruz.
Biliyorum, Türkiye’de bizim gibi yüz binlerce işçi var.
Sendikalaşmaya öncülük eden işçiler derhal işten atılmakta. Sendika üyelerine baskılar yapılarak işçiler istifaya zorlanmakta. Sendikaların toplu iş sözleşmesi yetkisi almalarına yönelik uzun hukuki süreçlerden yararlanılarak sınıfımızın ücret ve sosyal hak talepleri baskılanmakta.
İşte bu nedenle, sendikalar ve toplu iş sözleşmesi yasalarında köklü değişiklikler talep ederek seferber olmamıza yardımcı olabilmek için adayım.
Bir sendikanın işyerinde yetki alabilmesi için işçilerin irade beyanı yeterli olmalıdır. Güvencesiz, sendikasız, esnek çalışmaya hep beraber dur diyelim.
Üç vardiya çalışan işyerlerinde 6 saat işgünü ve 4 vardiya sistemi uygulanmasını savunarak, işsiz kardeşlerimize iş bulunması için hep beraber mücadele edelim.
Ücretlerimizin her üç ayda bir otomatik olarak gerçek enflasyon oranında yükseltilmesi için hep beraber mücadele edelim.
Başta kadınların ve gençlerin ücretlerinde olmak üzere, eşdeğer işe eşit ücret uygulamasının hayata geçirilmesi için mücadele edelim.
Saray rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuş için Emekçiler Yönetmeli!
İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi için Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden seçimlere girme kararı aldı. Bu karar uyarınca İDP, kendi adaylarının tanıtımlarına da başladı. Aşağıda TİP listesinden İstanbul 1. bölge milletvekili adayı olan, İDP üyesi ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Yürütme Kurulu üyesi Görkem Duru’nun kendini tanıttığı metni paylaşıyoruz.
***
Ben Görkem Duru. 35 yaşındayım. İşçi Demokrasisi Partisi kurucularındanım.
Biz enternasyonalist bir partiyiz. İDP, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye kardeş partisidir. İşçi sınıfının uluslararası sömürüsüne dayanan emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadelenin ancak uluslararası ölçekte yürütülmesiyle nihai hedefine ulaşabileceğine inanır.
Tüm dünya işçilerini tek bir sınıf olarak kabul ediyor ve ulusal sınırların aşılarak dünya emekçi halkları arasında kardeşçe bir ortak mücadele birliğinin gelişmesi için uğraş veriyoruz. Aynı sosyalist ve devrimci ilkeleri paylaşan diğer ulusal parti ve akımlarla, dünya işçi sınıfının sosyalist devrim partisi olan Enternasyonal’in inşası için mücadele ediyoruz.
Bu bağlamda ben de dünya partimizin, 2015 yılından beri Uluslararası Yürütme Kurulu’nda bulunuyorum. Bu çalışmalar için 2015 ve 2017 yılları arasında Tunus’ta yaşadım. Tunus Devrimi’nin ardından, bu ülkede sendikaların ve işçi partilerinin kurulmasına yardımcı olmak üzere çaba gösterdim. Ayrıca Ortadoğu, Kuzey Afrika, Arjantin, Brezilya ve İspanya Devleti’ndeki sınıf mücadelelerine dahil oldum.
Bu eksende Türkiye’de de mücadelemizi sürdürüyoruz. Şimdi de, 14 Mayıs seçimlerinde aday olurken Tek Adam rejiminden ve kapitalizmden kopuş için, barajsız seçimler yoluyla oluşacak Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis uğruna mücadele etmeyi savunuyoruz. Kurucu Meclis; siyasi partilerin yanı sıra sendikaların, işçi ve emekçilerin, kadınların, lgbti+ların, Kürtlerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı bir mücadele aracıdır. Emekten yana ve gerçekten demokratik bir anayasayı da ancak böyle bir meclis yazabilir.
Saray rejiminden köklü bir kurtuluş, ancak oligarşinin, finans çetelerinin, mafyanın, paramiliter grupların, tarikatların ve cemaatlerinin tüm devlet kurumlarından tasfiyesiyle mümkün olabilir. Bunu başarmak için Kurucu Meclis’i ve bir emek ittifakını savunuyoruz.
Türkiye’nin siyasal demokrasi sorunun yanında bir de ekonomi sorunu mevcut.
Şu an ağır bir ekonomik krizin içinden geçmekteyiz. Bu krizden çıkış, emekçi sınıfların, patronlar ve onların hükümetlerinin saldırı politikalarını birlikte püskürtebilmesine bağlı.
Krizin karşısında mücadeleci sendikaların, sınıf eksenli partilerin ve diğer emekçi örgütlerin birbirlerine yaklaşmasını ve ortak mücadele etmeleri gerektiğini savunuyoruz. Böylece ortaya bir emek ittifakının ilk nüvesini çıkarabiliriz.
Krize karşı çözüme işaret eden bir işçi-emekçi programının hayata geçirilmesi son kertede bir işçi-emekçi hükümetinin kurulmasına bağlı. Mevcut seçim sürecinde ve ekonomik krizin karşısında oluşmakta olan mücadele birliğini güçlendirmek için çalışıyoruz. Bu yolda uğraş verecek tüm işçileri ve emekçileri İDP bayrağı altında toplanmaya davet ediyoruz.
İDP olarak bu seçimlerde “Emekçiler Yönetmeli” şiarını yükseltiyoruz; çünkü işçinin sorununu, işçi çözer.
Devrimci bir siyasi partinin farklı zaman ve mekanlarda kullandığı talepler, mücadelelerin acil ve tarihsel ihtiyaçlarına ve mücadelenin kapsadığı kitlenin politik-örgütsel hazırlık durumuna göre değişkenlik gösterebilir. Talepler, o sırada işçilerin veya ezilen ulusların bugünden yarına acil olarak ihtiyacını hissettiklerini (sendikalaştığı için işten atılan işçilerin geri alınması veya gözaltına alınan Kürt gazetecilerin serbest bırakılması) veya tarihsel olarak gereksinim duydukları çözümleri (başlıca sınai komplekslerin kamulaştırılması veya Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının anayasal güvence altına alınması) ifade edebilir.
Talepler ve sloganlar sorunu, politik olarak program sorununun bir devamıdır: Asgari program mı, azami program mı? Asgari talepler mi, azami talepler mi?
Bu sorun, 19. yüzyılda sosyalist işçi hareketi içinde birçok kez gündeme gelmiş olsa da, çözüme kavuşamadı. Komünist Manifesto’nun sonunda yer alan taleplerden Gotha ve Erfurt programlarına, oradan da Paul Lafargue’ın başını çektiği Fransız partisinin programının sonuna Marx’ın önerdiği taleplere dek, tartışma sürdü.
Program ve talepler ile sloganlar sorununun çözümü, nesnel olarak kapitalizmin en üst aşaması olan emperyalizme (yani kapitalizmden sosyalizme devrimci geçiş dönemine) geçilmesiyle ve öznel olarak da, II. Enternasyonal programının Rus devrimleri karşısında yaşadığı siyasal iflasın neticesinde, işçi sınıfını Rusya’da iktidara taşıyan programın, Komintern’in ilk 4 kongresinde konsolide olmasıyla oldu.
Lenin ile Troçki’nin Komintern’inin vardığı sonuç şuydu: Devrimci partinin programı, talepleri ve sloganları, çağın en belirgin karakterini yansıtmalı; yani tarihsel olarak kapitalizmden sosyalizme geçiş evresinde olunmasını, acil ihtiyaçlar ile tarihsel görevler arasında bir köprü kurarak ifade etmeli. Komintern, bütün taleplerin bu geçişsel mantıkla ele alınmasını; en acil ekonomik ihtiyaçları ifade eden taleplerin ise bir talepler sistemi içinde verilerek, iktidar sorununu gündeme getirmesini savundu. Komintern’in iktidar sorununu gündeme getirmek için önerdiği ve kabul ettiği talep, işçi-köylü hükümeti idi.
Ekonomik kriz ve siyasal baskılar, Türkiye’nin genelinde bir iktidar sorunu gündemi yarattı. 14 Mayıs seçimleri bu gündemi derinleştirdi. Ancak bu iktidar sorunu karşısında Türkiye solunun genelinin benimsediği seçim sloganları ile talepleri, bu fırsatı değerlendirerek rejimden ve kapitalist sömürü düzeninden devrimci bir kopuşu öngörmüyor, aksine mevcut rejimin politik işleyiş mantığı gereği arka plana atılmış olan devletin birtakım eski kurumlarının (özellikle de meclisin) reforme edilmesini, bu kurumların daha “demokratik” ve “etkin” kılınmasını veya bu kurumlarda daha güçlü bir “halk temsili” elde etmeyi öneriyor. Şu an “1 oy Kılıçdaroğlu’na, 1 oy X partisine” sloganını kullanan başlıca 4 sosyalist parti var. “Buradayız, Birlikte Değiştireceğiz” veya “Meclis Senin” gibi sloganlar, sömürülen ve ezilen kitlelerin iktidarı ele almasına yönelik bir çağrı yapmaktan ziyade, sömürülen ve ezilen kitlelerin Türkiye’nin en “radikal” muhalefet partisi olarak organize edilmesini öngörüyor.
İşçi Demokrasisi Partisi’nin merkezi seçim sloganı olarak belirlediği “Emekçiler Yönetmeli” çağrısının altında yatan siyasal mantık, bu iktidar sorunuyla ilişkili. Kitleleri açlığa ve sefalete sürükleyen ekonomik kriz, bir işçi sınıfı pandemisine dönüşen Covid-19 salgını, yoksul halkın canını alan ve onu mülksüzleştiren 6 Şubat depremleri, mücadeleci kesimlerin siyasal baskı ve terörün hedefi olması ve işçilerin-emekçilerin el konulan kaynakları üzerinden organize edilen yolsuzluklar ile bu kaynakların patronlara servet aktarımında kullanılması; bunların hepsi, burjuvazinin toplumsal iktidarının doğal sonuçları. Şimdi, seçim süreci bağlamında, bütün bu başlıklar ve onların yıkıcı sonuçları, geniş kitleler nezdinde, iktidar sorunu prizmasından kırılıp geçerek tartışılıyor.
İDP’nin programı ile talepleri ve sloganları, şu mantık üzerine kurulu: Kitlelerin ihtiyacını hissettikleri ve bu ihtiyaçları uğruna seferber olduğu bütün acil ve asgari sorunları ile, bu sorunların kaynağı olan Türkiye’deki siyasal ve ekonomik krizin biricik çözümü olan bir işçi-emekçi hükümetinin, yani Sosyalist Türkiye’yi inşa edecek olan hükümetin arasında bir köprü oluşturmak.
Parti programımızla, 2023 Eylem Programımız’la, seçim bildirgemiz ve taleplerimiz ile hedeflediğimiz şudur: Hayat pahalılığına karşı, işsizliğe karşı, ezilenlerin demokratik haklarının ilga edilmesine karşı, siyasi tutsaklığa karşı ve daha yüksek ücretler için, sendikalarda işçi demokrasisi için, bütün demokratik haklar için, ifade ve basın özgürlüğü için, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması için, kamusal sağlık ve eğitim için verilen bütün mücadeleleri, Türkiye’deki kapitalist baskı ve sömürü düzeninin yıkılması görevinde birleştirmek, bütün bunları tek bir devrimci hareket olarak inşa etmek.
Belki de iktidar sorununun, seçim sloganları üzerinden işçi sınıfı düzeyinde tartışmaya açılmak istenmesine zamansız denecek. Emekçi kitlelerin böyle bir tasarısının veya düşüncesinin olmadığı tekrarlanacak. Halkın en acil ihtiyaçları ile iktidarın fethi görevi arasında bir köprünün kurulamayacağı söylenecek. Onlara, 19 Eylül 1905’de Rusya’da greve çıkan az sayıda matbaa işçisinin alçakgönüllü taleplerinin, nasıl tarihin ilk işçi-emekçi meclislerini (sovyetleri), yani proletaryanın iktidar organlarını doğurmuş olduğunu anlatarak cevap vereceğiz. Onlara Troçki’nin 1905 kitabındaki satırlarıyla cevap vereceğiz:
“Moskova’da Sytin’in matbaasında çalışan dizgiciler 19 Eylül’de greve gittiler. Daha kısa bir işgünü ve noktalama işaretlerini hariç tutmaksızın, her 1000 harflik set başına daha yüksek bir parça başı ücret istiyorlardı. Bu küçük olay, tam olarak bir tüm Rusya siyasi grevini; noktalama işaretlerinden başlayan ve mutlakiyete diz çöktürerek sona eren grevi tetikledi.”
İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi için Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden seçimlere girme kararı aldı. Bu karar uyarınca İDP, kendi adaylarının tanıtımlarına da başladı. Aşağıda TİP listesinden İstanbul 2. bölge milletvekili adayı olan, İDP üyesi ve Boğaziçi direnişçisi Enes Karakaş’ın kendini tanıttığı metni paylaşıyoruz.
***
Merhaba. Ben Enes Karakaş. 24 yaşındayım. Yıllardır İşçi Demokrasisi Partisi’nde mücadele veriyorum.
Liseden sonra Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım. Bu süreçte üniversiteye ilk kayyum Mehmet Özkan atanmıştı ve ona karşı mücadelelere katıldım. Bu eylemler sürerken Barış İmzacısı hocalar üniversitelerden ihraç edilmeye başladı. Hocalarımız için destek eylemlerine katıldım.
Çok kısa sürede kendi koşullarını mücadele ederek değiştirmeye çalışan öncü işçilerle tanıştım. Merter’deki tekstil işçilerinin örgütlenmesini takip ettim. DHL işçileri TÜMTİS’te örgütlendikleri için işten atılmışlardı ve buna karşı başlattıkları direnişi birkaç kez ziyaret ettim.
2018 yılında üniversitemde Saray rejiminin dış politikada yayılmacı bir çizgi izlemesini eleştiren demokratik bir protestoya katıldım. Birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedef göstermesiyle evlerimiz özel harekat polisleri tarafından basıldı ve 14 Boğaziçi öğrencisi tutuklandı. Ben de bu öğrencilerden biriydim. Aile evim uzun namlulu silahlı polislerce basıldı, yaşlı anneme ve babama kötü muamele edildi.
Gözaltına alınan arkadaşlarıma çıplak arama ve kaba dayak gibi işkenceler uygulandı. Bütün bunlar ve Silivri’de tutuklu kaldığım süreçte yaşadıklarım ve gördüklerim; mevcut sömürü ve zulüm düzeninin bana hayatım boyunca kapitalizme karşı mücadele etmekten başka bir şey bırakmadığını öğretti.
Hayatımın en anlamlı 1 Mayıs’ını Silivri’de kutladım.
Bütün koğuş hep birlikte kâğıtlara tek tek “Yaşasın 1 Mayıs” yazdık ve birlikte bir pankart hazırladık.
Hapisten çıkınca soluğu Flormar ve Cargill işçilerinin direnişlerinde aldım.
2021 Ocak’ında üniversitemize Melih Bulu’nun kayyum olarak atanması, hayatımı değiştiren bir diğer önemli kırılma noktası oldu. “Kayyum Rektör İstemiyoruz!” diyerek başladığımız bu mücadeleye Türkiye emekçilerinden gösterilen destek beni çok mutlu etti ve etmeye de devam ediyor.
Bu seçimlerde Boğaziçi Direnişi’nin mütevazı bir emekçisi olarak adayım.
Yargılandığım davalarda hâkimlere ve savcılara söylediğimi burada da ifade etmek isterim. Anayasal bir hak olan demokratik protesto hakkımı kullandım çünkü Kayyum Rektör İstemiyorum! Kayyum rektör istemediğim gibi üniversitelerde öğrencilerin ve emekçilerin de yönetimde söz hakkına sahip olmasını istiyorum. İşçileri sömüren patronların değil, toplumun çoğunluğunu oluşturan ve bütün hayatı üreten emekçilerin üniversitesini istiyorum. Çünkü biliyorum ki biz öğrencilere nitelikli ve yaşanabilir yurtlar sağlamayan, bizleri sağlığımızı bozan yemekhanelere mahkûm eden ve okumak için güvencesiz-sigortasız şekilde çalışmak zorunda bırakan bu düzen, yani patronların düzeni ihtiyaçlarımıza çözüm üretemez.
Neden adayım? Üniversite bileşenlerine demokratik seçme ve seçilme hakkı verilmesi için, LGBTİ+fobik, cinsiyetçi, ırkçı bütün uygulamaların önüne geçilmesi, üniversite kulüplerinin önündeki bütün bürokratik ve antidemokratik engellerin kaldırılması için, yurt hayatının mevcut cinsiyetçi formunun ilga edilmesi için, bütün güvenlik birimleri ile kolluk kuvvetlerinin kampüslerden uzaklaştırılması için, KHK’larla ve kayyum tarafından görevine son verilen akademisyenlerin işlerine dönmesi için, öğrencilerin en acil demokratik ve sosyal haklarını temel alan kitlesel ve mücadeleci bir öğrenci hareketinin yaratılması için, Özgür Emekçiler Üniversitesi için ama en önemlisi, “Emekçiler Yönetmeli” dediğim için adayım.
İDP üyesi Boğaziçi direnişçisi ve 14 Mayıs seçimlerinde TİP (@tipgenelmerkez) listesinden, #EmekçilerYönetmeli demek için İstanbul 2. bölge milletvekili adayımız olan Enes Karakaş (@eneskarakas_idp) kendisini tanıtıyor.
İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi için Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden seçimlere girme kararı aldı. Bu karar uyarınca İDP, kendi adaylarının tanıtımlarına da başladı. Aşağıda TİP listesinden İstanbul 1. bölge milletvekili adayı olan, İDP kurucularından Sedat Durel’in kendini tanıttığı metni paylaşıyoruz.
***
Merhaba, ben Sedat Durel. 34 yaşındayım. İşçi Demokrasisi Partisi kurucu üyesiyim. 2017’den bu yana Çevre Mühendisleri Odası çalışanıyım.
2011 ile 2015 seneleri arasında bir çağrı merkezi işçisiydim. Çalışma arkadaşlarımla çağrı merkezi çalışanlarının ağır sömürü koşullarına dur demek için örgütlenmeye karar vererek Devrimci İletişim ve Çağrı Merkezi Çalışanları Sendikası’nı kurduk. Dev-İletişim İş, kurulmasının ardından DİSK’e katıldı ve ben de, 2013 ile 2018 arasında bu sendikanın genel sekreterliğini yapma onuruna sahip oldum.
2016 ile 2018 arasında ise Çevre Mühendisleri Odası’nın İstanbul şubesinin 11. dönem yönetim kurulu üyeliğini yaptım.
Sınıf mücadelesinin uluslararası karakterine hep inandım ve Yunanistan, İspanya, Almanya ve savaş halindeki Ukrayna gibi ülkelerdeki sınıf mücadelesini yerinde gözlemleyip buralardaki işçi örgütleri ile dayanışma içerisinde oldum.
Bir çevre mühendisi olarak, ekolojik yıkıma karşı verilen bütün mücadelelerin içerisinde yer almaya çalışıyorum.
Türkiye, iklim krizinin dramatik sonuçlarını dünyanın geri kalanı ile beraber yoğun bir biçimde yaşıyor. İklim krizinden kaynaklı anormal iklim olayları yetersiz altyapıyla birleşerek işçi ve emekçileri büyük bir tehdit altında bırakırken, Türkiye dünyanın en büyük doğa mücadelelerine de ev sahipliği yapıyor. Bu yüzden İDP olarak, Türkiye’de derhal iklim acil durumu ilan edilmesi gerektiğini söylerken öte yandan özelleştirme adı altında Saray yandaşı şirketlerin yağmaladığı enerji sektörünün tazminatsız biçimde yeniden kamulaştırılmasını, enerji iletim hatlarının yenilenmesini savunuyoruz. Böylelikle tasarruf edilecek enerjiye dayanarak bir planlama yapılmalı ve termik santrallerden başlamak üzere en kirletici santrallerin faaliyetine son verilmeli. İyileştirmenin mümkün olmadığı durumlarda, emekçilere iş garantisi verilerek santraller kapatılmalı. Su havzaları ve ormanlık alanların imara açılması engellenmeli.
Başta su kaynakları ve su havzaları olmak üzere tüm doğal kaynaklar üzerindeki özel mülkiyet sonlandırılmalı. Altın, gümüş gibi ölüm ve zehir saçan maden işletmeleri kapatılmalı.
2023 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’ne kadınlar olarak büyük acı ve kayıplarla giriyoruz. Emeğimizin, bedenimizin, kimliğimizin yok sayılmasına dönük saldırılara karşı mücadelemiz sürerken 6 Şubat’ta yaşanan deprem bizleri yeniden yaşam mücadelesi hattına çekti. On binlerce insanı kaybettik… Sendikalardan, siyasi partilerden, kadın örgütlerinden mücadele arkadaşlarımızı yitirdik… Hayatta kalabilen kadınlar, çocuklar, lgbti+lar ise zorlu koşullarla yüz yüze kaldı. Tek Adam rejiminin 20 yılı aşkındır yürüttüğü rant politikaları, afeti felakete çevirdi.
İşsizlik, eşitsizlik, yoksulluk
DİSK Genel-İş’in Araştırma Dairesi EMAR’ın hazırladığı ve her sene mart ayında yayımlanan Kadın Emeği raporunda, depremle birlikte kadın istihdamının çok ciddi bir şekilde düşeceği öngörülüyor. Zaten deprem öncesinde de Gaziantep, Adıyaman, Kilis, Hatay, Kahramanmaraş gibi illerde kadınların işgücüne ve istihdama katılım oranları düşüktü, kadınların yüzde 52’si kayıtdışı çalıştırılıyordu. Bugün ise bölgede yaşayan kadınlar yaşam savaşı veriyor.
Rapor açıkça toplam kadın işsizliğinin yüzde 10’unun deprem bölgesindeki illerde olduğunu ortaya koyuyor. Bilinen rakamlara göre Türkiye genelinde de geniş tanımlı kadın işsiz sayısı 4 milyonu aşmış durumda. 2022 yılı 4. çeyrek verilerine göre yaklaşık 10 milyon kadın ev işleri nedeniyle çalışma hayatına dahil olamadığını belirtmişken, deprem sonrası ev/çadır içi ve bakım yükü katbekat artan kadınların iş yaşamından daha da uzaklaşacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
Peki ya çalışabilen kadınlar?
Çalışabilen kesimin ise erkeklerden daha az ücret alabildiği herkesçe bilinen acı bir gerçek. Raporda yevmiyeli çalışan erkeklerin, yevmiyeli çalışan kadınlara göre yüzde 47,39 daha fazla kazandığı belirtiliyor. Ücretli düzenli maaşlı çalışanlarda ise bu fark yüzde 16. Yani ücretli çalışan erkekler, kadınlara göre yüzde 16 daha fazla kazanıyor. Kısacası, çalışabilen kadınlar da iş hayatına eşit şekilde katılamıyor. Sadece bu birkaç veri bile iş hayatında cinsiyet ayrımcılığını ve kadınları iş hayatından uzak tutan politikaların varlığını destekler nitelikte. Güvenceli iş, eşdeğer işe eşit ücret taleplerinin, depremden daha eşitsiz şekilde etkilenen kadınlar açısından ne kadar hayati olduğunu da ortaya koyuyor. Konu ev işçileri veya mülteci işçilere geldiğinde, kayıtdışı veya gündelik çalışma biçimleri yaygınlaştığı için koşullar daha da ağırlaşmakta.
Kadınların örgütlenme ve dayanışma anlamında sendikalaşma verilerine bakacak olursak 2023 Ocak ayı verilerine göre bu oran yüzde 10,4 iken, erkeklerin sendikalaşma oranı yüzde 16,1. Sendikal faaliyet yürütmek isteyen kadınların ise erkek egemen sistemin kendisiyle olduğu kadar sendika bürokrasisiyle mücadele ettiği de aşikâr.
1 Mayıs’a doğru…
Bu yıl 1 Mayıs’a giderken her zamankinden daha öfkeliyiz. Kadın ve lgbti+ düşmanlığı, eşitlik karşıtlığı, hukuk dışılık, yasa ve kural tanımazlık konusunda rakipsiz Cumhur İttifakı’nın acilen tüm kaynakları toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeterek, depremzedelerin ve emekçilerin yararına açması gerekiyor. Biz kadın ve lgbti+larınsa kendi ittifakımızı ve ortak mücadelemizi güçlendirmemiz… Deprem bölgesindeki kadın işsizliği ve kayıtdışı istihdam oranının yüksekliği de göz önüne alınarak tüm işsizler için ön koşul aranmaksızın işsizlik ödeneği ve gelir desteği verilmesi için sistematik bir plan-program olması şart!
Kadın ve çocukların uğrayabilecekleri şiddet ve istismara yönelik koruyucu önlemler hayata geçirilmeli. Kadınların kayıtdışı çalıştırılmaları ve eşdeğer iş yapan erkekler ve kadınlar arasındaki ücret farkları yasaklanmalı.
Başta yaşlı, engelli ve çocuk bakımı olmak üzere kadınların sorumluluğuna bırakılan ve kadınları çalışma hayatından uzaklaştıran bakım hizmetleri kamusal olarak desteklenmeli. Parasız kreş ve bakım merkezleri açılmalı.
Kamusal bakım hizmetleriyle birlikte kadın işsizliğinin önlenmesi, istihdamının artırılması ve kadınları aileye hapseden değil güçlendiren sosyal politikalar için bütçe ayrılmalı. Ve tüm bunlar için fazlasıyla kaynak var, yeter ki bütçe, deprem sonrası dağıtılan ihalelerle iş adamlarını daha da zengin etmeye ayrılmasın! “Geleceğimiz bizim” demek için bu 1 Mayıs’ta da alanlarda olacağız!
İDP üyesi ve Boğaziçi direnişçisi, aynı zamanda İDP’ninTİP listelerinden İstanbul 2. bölge milletvekili adayı Enes Karakaş’ın, 23 Nisan’da yapılan TİP Eyüp ilçe Bürosu’nun açılışında yaptığı konuşmayı aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.
Bu 23 Nisan’ı, yani çocuk bayramını, Türkiye’de sayıları 1 milyonun üzerinde olan çocuk işçilik sömürüsüyle, rejime yakın veya değil tarikatların, cemaatlerin, vakıfların sistematik olarak gerçekleştirdiği çocuk istismarı vakalarıyla, gençliğin tarikat yurtlarına mahkûm edilmesiyle, yemekhanelerde aç bırakılmasıyla, sendikasız, güvencesiz işlere mahkûm edilmesiyle karşılıyoruz. 13 yaşında pres makinesine sıkışarak can veren Ahmet Yıldız’ı unuttuk mu?
Ahmet Yıldızlar, Enes Karalar, Ceylan Önkollar bu rejimin altında hayatta kalamadılar. Tek Adam rejimiyle çocuk hakları yan yana yaşayamazlar. Birisinin gitmesi gerekmekte.
Biz diyoruz ki, Saray rejimini gönderelim. Bu da 23 Nisan gününün ikinci tarihsel anlamına getiriyor bizi. Meclisin açıldığı gün.
Osmanlı anayasası, başkentin, yani İstanbul’un dışında bir meclis toplanmasını yasadışı sayıyordu. Osmanlı Sarayı ve kapatılmış olan Meclis-i Mebusan’ın karşısında başka bir iktidar organı olarak Büyük Millet Meclisi yaratıldı. Öte yandan, açılan yeni meclis emekten yana bir anayasa yazımını gerçekleştiremedi.
Bugün de Beştepe’deki Saray’dan, 16 Nisan 2017 anayasasından, kolu kanadı kırılmış, yetkileri alınmış eski meclisten kopuş bir zorunluluk. Yeni bir anayasa hazırlayacak olan bir kurucu meclise ihtiyacımız var. Çağrımız belli: Emekçi sınıflara ve örgütlere, kadın ve lgbti+ hareketine, ezilen ulusların ve inançların temsilcilerine açık, barajsız seçimlerin belirleyeceği bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis toplanmalı. Bu Kurucu Meclis yeni bir sosyal ve demokratik anayasa, emeğin ve ezilenlerin haklarının güvence altına alınacağı bir anayasa hazırlamalı.
Tek Adam rejiminden emekçiler ve ezilenler lehine sahici bir kopuş için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis diyoruz.
Emekçi halkın ve çocukların geleceğini güvence altına almak için “Dış Borç Ödemelerine Son” ve “Tazminatsız Kamulaştırma” diyoruz.
Kapitalist sömürü düzeninden çıkış için “Emekçiler Yönetmeli” diyoruz.
İDP üyesi ve Boğaziçi direnişçisi ve aynı zamanda İDP’ninTİP listelerinden İstanbul 2. bölge milletvekili adayı Enes Karakaş’ın, 17 Nisan’da mahallelinin ve öğrencilerin katılımıyla yapılan TİP Rumeli Hisarüstü/Sarıyer Seçim İrtibat Bürosu’nun açılışında yaptığı konuşmayı aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz. Konuşmacılar arasında TİP İstanbul milletvekili Ahmet Şık ve diğer 2. bölge adayları Mısra Öz, Esmeray Özadikti, Talya Aydın ve Koray Doğan Urbarlı da bulunuyordu.
Sevgili dostlar, emekçiler, öğrenciler hepiniz hoş geldiniz. Sizleri İşçi Demokrasisi Partisi adına selamlıyorum.
Sözlerime öncelikle bugünün tarihsel anlamından bahsederek başlamak istiyorum. Ve hayır, sadece Hisarüstü İrtibat Büromuzun açılışından söz etmiyorum. Bugün günlerden 16 Nisan. Bundan tam yedi yıl önce, 16 Nisan 2017’de Türkiye sandık başına gitti ve başkanlık rejimine evet mi, hayır mı diye oy kullandı. Yedi sene önceki tarihsel referandumda Türkiye hayır oyu kullandı arkadaşlar, hayır! Ancak o akşam siyasal bir suç işlendi: Yüksek Seçim Kurumu (YSK) mühürsüz oyların da geçerli olduğunu, onların da sayılacağını ilan ederek referandum sonuçlarına hile karıştırdı ve sonuçları “evet” oyları lehine manipüle etti.
Bu rejim değişikliğinin sonuçları nelerdi?
Öncelikle meclisin yasama yetkisi elinden alındı; bu yetki, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri adı altında Beştepe’ye verildi. Meclisin yürütme, yani Beştepe üzerindeki denetleme yetkisi ortadan kaldırıldı. Devletin faaliyetleri, meclisin yetki alanından çıkartıldı. Bugün Türkiye’de, patronların demokrasisinin ikiyüzlü temsiliyet organı olan bir parlamento dahi yok! Yapamadılar; düzen muhalefeti, burjuva muhalefeti siyasal demokrasinin Saray tarafından gasp edilmesinin karşısında duramadı, onu engelleyemedi çünkü onlar da, tıpkı Saray gibi, patronların çıkarlarına göbekten bağlı!
Yoldaşlar, bütün yetkileri elinden alınmış bir meclise milletvekili adayıyım. Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin, kadınların, lgbti+ların, Kürt halkının acilen, yakıcı bir şekilde demokrasiye ihtiyacı var. Peki Türkiye’ye demokrasiyi getirecek olan politika nedir? İşte arkadaşlar, bütün fabrikalarda, işyerlerinde, okullarda, sokakta tartışmak istediğimiz sorun budur. Türkiye’ye demokrasiyi getirecek olan politika hangisidir?
Yetkileri elinden alınmış bir meclise suni teneffüs yapma politikası mıdır? İçinden işçilerin, yoksul halkın, sömürülenlerin çıkarına bir tane dahi yasa çıkaramayan bir meclise suni teneffüs yapma politikası mıdır?
Yoksa ölüyü diriltmek yerine, yeni olana yer açan bir politika mıdır Türkiye’ye demokrasi getirecek olan? Yeni bir meclisi; barajın olmadığı ve toplumun bütün sömürülen ve ezilen kesimlerinin temsilcilerinden oluşacak olan, egemen ve bağımsız bir Kurucu Meclis’i var etme politikası mıdır Türkiye’ye demokrasiyi getirecek olan?
Bize göre emekten ve özgürlükten yana çözüm; emek örgütlerinin, kadın örgütlerinin ve lgbti+ların yer aldığı, adalet arayan Mısra Öz’lerin, Meryem Göktepe’lerin yer aldığı bir Kurucu Meclis olabilir.
AKP iktidarının büyüttüğü demokrasi sorununun yanında hepimizi etkileyen bir ekonomik krizin içinden geçiyoruz. Sadece şu iki veri bu krizin boyutlarını oldukça açık bir şekilde ortaya koyuyor.
Son üç yılda, emeğin milli gelirden aldığı pay yaklaşık yüzde 37’den yüzde yüzde 23’e geriledi.Bir başka veriye göre Türkiye’de en zengin 13 milyarderin serveti, nüfusun yarısının toplam servetinden daha fazla (38,9 milyar dolara karşılık 38,5 milyar dolar). Bir başka anlatımla; 13 kişinin toplam serveti, 44 milyon kişinin servetinden daha fazla.
Bu tablo değişsin diye biz ücretler her üç ayda bir enflasyon oranında otomatik olarak artırılsın diyoruz. Bunu söylediğimizde “İyi söylüyorsunuz, biz de insanlar daha iyi koşullarda yaşasın isteriz” diyecekler ama kaynak nerede sorusunu yükseltecekler. Kaynak var arkadaşlar! Kaynak, emekçilere ait olmayan dış borç ödemelerinin reddedilmesidir. Bizce çözüm 5’li çetelere peşkeş çekilen YİD’lerin tazminatsız bir şekilde kamulaştırılmasıdır. Bakın, altını çizmek istiyorum, tazminatsız bir şekilde kamulaştırma çünkü emekçilerin artık patronlara verecek tek bir kuruşu dahi yok, geçinemiyoruz! İşte bu iki yolla kaynak yaratılabilir. Kaynak var. Emekten yana bakana kaynak var dostlar, kaynak var!
Kamuda 700 binden fazla işçiyi ilgilendiren 2023-2025 Dönemi Kamu Toplu İş Sözleşmeleri Çerçeve Protokolü görüşmeleri sürüyor. TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve TÜHİS arasında sürdürülen görüşmeler üç aydır devam ediyor. Erdoğan, seçimlerden önce sözleşmenin kendine avantaj sağlayacak şekilde tamamlanmasını istiyor.
İmzalanacak olan sözleşme, memurlarınki başta olmak üzere özel sektör ve kamu sektöründeki birçok işçinin sözleşmelerinin çerçevesinin belirlenmesi açısından önem taşıyor. Ayrıca önümüzdeki dönemi bağlayan en önemli iş sözleşmelerinden biri olduğunu söylemek gerekiyor.
21 yıllık AKP hükümetlerinin kamu işçilerinin mali ve sosyal haklarıyla ilgili karnesini ele almak bugünü anlamak açısından faydalı olabilir. AKP hükümetleri boyunca kamu işçileri taşeronlaştırıldı, ücret artışları asgari ücret artış oranının hep altında kaldı ve de genel tabloda kamu işçileri enflasyona ezdirildi.
Bununla da kalmadı, ücretler asgari ücrete eşitlendi ya da çok yaklaştı. 696 sayılı KHK ile sürekli işlerde kadroya alınan taşeron işçilerin ücretlerinde bir iyileşme görülmedi ve bu düşük seviyeli ücretler ortalama kamu işçilerinin de ücretlerinin düşmesine yol açtı.
Görüşmelerin gündemleri arasında 10-15 yıllık işçilerin bile ücretlerinin asgari ücrete yaklaşmış olması ve işçi tarafının bu durumun iyileştirilmesi yönündeki talebi başı çekiyor.
TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ’in ilk altı ayda yüzde 45 zam ve taban ücret olarak 15 bin TL önerdiği, TÜHİS’in ise ilk altı ayda yüzde 30 zam ve taban ücret olarak 11.500 TL önerdiği biliniyor.
Diğer gündemler ise KİT’lerdeki taşeron ve geçici işçilerin kadroya alınması. TÜRK-İŞ’in bu konuda hükümete baskısı ise dikkat çekiyor. Bilindiği üzere 696 sayılı KHK ile kamudaki birçok işçi kadroya alınmadan geçici işçi olarak çalıştırılıyordu.
Bir diğer talep ise vergi dilimleri ile ilgili; işçi tarafı ücretlerdeki gelir vergisi yüzde 15’i aşması halinde aşan kısmın işveren tarafından ödenmesini talep ediyor.
Son olarak ise halihazırda 60 günden az olan ikramiyelerin 60 güne tamamlanması ve aylık 2500 TL sosyal yardım talebi bulunuyor.
TÜRK-İŞ Konfederasyonu Genel Başkanı Ergün Atalay geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada “Birinci görevimiz, işçinin masasına bir zeytin daha koymak, işçinin dediğini yapmak. İşçinin yüzde 99’u memnunsa yüzde 1’i kusura bakmasın. Ben yüzde 100 alsam da bir grup var memnun olmayacak, ben bunu biliyorum,” dedi.
Lakin ne ortada işçilerin bu TİS sürecini denetleyebileceği ve taleplerini direkt bir şekilde sunabileceği mekanizmalar var ne de işçilerin imzalanacak TİS’i denetleme yetkisi.
Atalay bir diğer demecinde ise “Arzu ettiğimiz rakam olması halinde biz bu sözleşmeyi 10-15 gün içinde bağıtlamak istiyoruz. Arzu ettiğimiz rakam olmuyorsa altı ay bile sürerse bizim için mesele değil. Bir yerde buluşabilirsek buluşuruz, buluşamazsak grev kararı dahil tüm seçenekler gündeme gelir. İşçinin razı olmayacağı bir şeye imza atmayız,” diye ekleme yaptı.
Fakat önceki deneyimlerden de görüldüğü üzere “buluşulan” o yerlerin işçilerin lehine değil işverenin lehine olduğunu hepimiz biliyoruz. TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ’in işçilerin lehine hükümeti sıkıştırmadığını, hatta ellerinden geldiğince onlara alan açtığı ortada.
Bu noktada yapılacak olanlar belli. Birinci olarak işçiler bu sürece doğrudan denetleyici olarak katılabilmeli. Sürecin her aşamasında işçilerin onayı alınmalı. İşçiler şeffaf şekilde bilgilendirilmeli. Enflasyon ve alım gücü ile çalışan ücretleri arasındaki makas belli. En düşük ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı. Yüksek enflasyon döneminde ücret artışları gerçek enflasyon oranında üç ayda bir gerçekleşmeli. TİS, işçilerin çoğunluğunun onayı alınarak imzalanmalı.
İşçi Demokrasisi Partisi, işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs için bir bildiri yayımladı. Bildiride “birleşik ve kitlesel bir mücadele günü için 1 Mayıs’ta alanları dolduralım!” çağrısında bulunuldu. Bildirinin tamamı şu şekilde:
Tek Adam rejiminden kopuş ve Emekçiler Yönetmeli demek için;
Kitlesel ve birleşik 1 Mayıs!
1 Mayıs 2023 hem Türkiye hem de dünya işçi sınıfını küresel kapitalizmin yeni saldırıları ve krizleriyle karşılıyor. Artan enflasyon ve hayat pahalılığı, sosyal ve demokratik haklara yönelik saldırılar yeryüzünün bütün köşelerinde mevcut. Ancak bunun karşısında emekçi sınıflar da her yerde seferberliğe geçiyorlar. İran’daki molla rejimi geçtiğimiz aralık ayında, Jina Mahsa Amini’nin güvenlik güçleri tarafından öldürülmesinin ardından, ulusal bir ayaklanma ve grev dalgasıyla sarsıldı. Fransa’da patronların hükümetinin başında bulunan Macron’un emeklilik reformuna karşı milyonlarca işçi günler boyunca greve çıktı ve sokağa döküldü. ABD’de sendikal hareket her geçen gün büyüyor ve kapitalizmin sembolü haline gelmiş Amazon, Starbucks gibi şirketlerde işçiler, sendikal haklarını elde etmek adına mücadelelerini ilerletiyorlar.
Türkiye işçi sınıfı ise 1 Mayıs 2023’e, on binlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonlarca insanın çadırlarda yaşamını sürdürmek zorunda kaldığı 6 Şubat depremlerinin ardından ve kritik 14 Mayıs seçimlerinin arifesinde gidiyor. Bununla birlikte, Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu Türk-İş’in patron ve Saray dostu yönetimi, depremi mazeret olarak kullanarak, bir kez daha birleşik ve kitlesel 1 Mayıs örgütlenmesinden kaçıyor. Halbuki depremin ardından oluşan ekonomik ve toplumsal enkazın altında patronlar değil, emekçiler kaldı.
Ekonomik krizin derinleştiği, milyonlarca emekçiyi evsiz bırakan depremin toplumsal etkilerinin sürdüğü, Tek Adam rejiminin siyasal baskıları ile saldırılarının yoğunlaştığı mevcut durumda, bütün işçi ve memur konfederasyonlarının dahil olacağı ve işçi sınıfının en acil gereksinimlerine cevap veren talepler için seferber olunan kitlesel, birleşik ve mücadeleci bir 1 Mayıs’a ihtiyacımız var. Dahası bu 1 Mayıs, seçimlerden sonra işçi sınıfını bekleyen acil sorunların karşısında inşa edilmesi zaruri olan bir emek ittifakının ilk örneklerinin sahada deneyimlenmesi için de bir fırsat olacak.
İşçi Demokrasisi Partisi olarak, 14 Mayıs seçimleri sürecinde “Emekçiler Yönetmeli” şiarını yükseltiyoruz. Seçimlere Türkiye İşçi Partisi listelerinden katılan emekçi ve sosyalist adaylarımızla düzen partilerinden bağımsız, emekten yana bir seçeneğin yükseltilmesi yönünde çalışmalarımızı büyütüyoruz. Baskıcı Tek Adam rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden gerçek bir kopuşun ancak işçi sınıfının, emekçilerin öncülüğünde gerçekleşebileceğini vurguluyoruz.
Şimdi 2023 1 Mayıs’ını, işçi sınıfının kendi talepleri ve programıyla, emeğin bağımsız gücünü gösterdiği bir mücadele gününe çevirme zamanı! Birleşik ve kitlesel bir mücadele günü için 1 Mayıs’ta alanları dolduralım!
Hayat pahalılığı ve zamlar karşısında işçilerin ve emekçi halkın açlığa ve sefalete sürüklenmemesi için Ücretlere 3 Ayda Bir Enflasyon Oranında Artış.
Emperyalizme bağımlılığın faturası sırtına yüklenen emekçi halkın geleceğini güvence altına almak için Dış Borç Ödemelerine Son.
Oligarşi çetelerinin yağmasına dur demek ve halkın soyulmasının önüne geçmek için Tazminatsız Kamulaştırma.
Tek Adam rejiminden emekçiler lehine sahici bir kopuş için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis.
Kapitalist sömürü düzeninden çıkış için Emekçiler Yönetmeli!
Bütün siyasi, ekonomik ve toplumsal kurumlar belirli bir sınıfsal karaktere sahiptir. Bu sınıfsal karakter, eski sınıfın karşısında yeni bir devrimci sınıfın yükselişi söz konusu olduğunda birtakım esneklikler sergileyebilir (19. ve 20. yüzyılda işçi sınıfının meclis seçimlerinde oy verme hakkını elde etmesi gibi), ancak sınıfsal karakterin kırmızı çizgileri yerinden oynamaz (aç kitleler, oy verme hakları olmasına rağmen, hala açtırlar). Dolayısıyla, bu kurumlar vasıtasıyla birtakım reformları hayata geçirmek ve kazanımlar elde etmek mümkün olsa da, bu kurumların kendisinin reforma tabi tutularak başlıca sınıfsal-siyasal doğalarının aksine işlev görmelerini sağlamak, mümkün değildir.
Türkiye’de yaklaşan 14 Mayıs seçimleri bağlamında Türkiye Büyük Millet Meclisi, buna benzer bir tarihsel gerilimin ve politik strateji farklılığının konusu durumunda. TBMM, başkanlık rejiminden kopuş temelinde ve emekçi halkın en acil ihtiyaçlarına yanıt geliştirme yeteneğine sahip olacak şekilde, reforma tabi tutulabilir mi? Yoksa başkanlık rejiminden kopuşu ve işçi sınıfının en yakıcı ve tarihsel demokratik ve ekonomik özlemlerini gündeme getirebilmek için yeni bir meclise mi ihtiyaç var?
16 Nisan 2017 referandumunda YSK’nin mühürsüz oyları geçerli sayan hilesiyle birlikte TBMM’nin yasama yetkisinin fiilen önüne geçildi, ‘Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri’ adı altında Beştepe’ye verildi. TBMM’nin yürütme, yani Saray üzerindeki denetim yetkileri kaldırıldı. Devletin faaliyetleri üzerinde kontrol kurması yasaklandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana daima oldukça sınırlı yetkilere sahip olan ve sık sık kapatılan parlamento, bütün siyasal işlevlerinden arındırıldı.
Düzen muhalefetinin iddiası, bu yasal süreci tersine çevireceği ve ‘güçlendirilmiş parlamenter sisteme’ geçiş yapılacağı. Ancak bu iddia dahi kendi içinde bir siyasal itiraf taşıyor: Ancak zayıf ve ilk sarsıntıyla devrilmeye eğilimli olan yapıların ‘güçlendirilmeye’ ihtiyacı vardır. ‘Güçlendirilmiş’ bir parlamenter sistem, temelleri ve kuruluş mantığı zayıf olduğu için ‘güçlendirilmek’ istenmiştir. Gerçek bir siyasal demokrasinin ‘güçlendirilmeye’ ihtiyacı kalmaz.
Tarihte kimi dönemler vardır ve bu dönemlerde, geniş kitlelerin yaşamsal ihtiyaçları ve talepleri ile altında yaşadıkları kurumların siyasal kapasitesi arasında aşılmaz ve şiddetli bir çelişki belirir. Bu kurumlar, üzerine oturtuldukları sınıfsal sektörün çıkarları gereği, kitlelerin gereksinimlerine cevap veremez olurlar ve çürüme evresine girerler. Türkiye’de yaşanmakta olan budur.
Türk demokrasisinin son birkaç yıldır içine girdiği kriz, rejimin temsilcilerinin hukuki normlara uygun davranmıyor oluşuyla, yabancı sermayenin ülkedeki gelişmeleri ‘kaygıyla’ takip ediyor olmasıyla veya mevcut mecliste az veya çok sayıda işçi-emekçi, ezilen milletvekilinin olmasıyla ilgili değil. Türk demokrasisinin krizi, Türk kapitalizminin krizinin siyasal bir sonucu. Türk kapitalizminin sermaye birikim krizi, kapitalist sınıfların herhangi bir yasal veya hukuki pürüze takılmadan sömürüyü yoğunlaştırma ve doğayı talan etme taleplerini beraberinde getirdi. AKP’nin tek yaptığı bu taleplerin aktarma kayışı rolünü oynamasıydı. Artık Yargıtay’a takılmadan su havzaları üzerine HES’ler yapılabilir, hukuki yaptırımlar hakkında kaygı duymadan sendikalaşan işçiler işten atılabilir, mahkeme kararları beklenmeden mega projelerin inşaatına girişilebilir. Başkanlık rejiminin alamet-i farikası budur: Anayasa kitapçığını paranın rengine boyamak.
Dolayısıyla emekçi kitlelerin temsil organı, emek gücünü sömüren ve doğal varlıkları yağmalayan bu çıkarlar toplamıyla mücadele edebilme kapasitesine sahip olmalı. Yoksa bu temsil organı, oligarşinin çıkarlarının başka bir taşıyıcısı haline gelmekten kurtulamaz. Siyasal demokrasi krizine son vermek, ancak ve ancak kapitalist sınıfın sömürücü çıkarları karşısında duracak olan emekçi sınıfların mücadele organları ve mücadele örgütleriyle (devrimci parti gibi) mümkün.
Bu bağlamda TBMM emekçilerin meclisi değil, hiçbir zaman da olmayacak. Meclise seçilen bütün işçi-emekçi ve sömürülen adaylar, kendi kurumlarında değil, burjuvazinin alanında mücadele ediyor olacaklar. Dolayısıyla bu meclisin ‘bizim’ olduğuna dönük siyasal ajitasyon ve propaganda da, işçi sınıfı öncüsü içinde demokratik yanılgılar ve kafa karışıklıkları yaratması bakımından ciddi bir politik hata olma özelliğini taşıyor. Bu meclisin üzerine oturtulduğu sınıfsal sektörler ve çıkarlar reforme edilemez, ancak işçilerin seferberliğiyle varlık şartları ortadan kaldırılabilir. Bunun için ise kopuşçu bir perspektifi emekçi sınıflar arasında tartışmaya açabilmeli ve onları bu perspektife kazanabilmeliyiz. Bu noktada, söz konusu kopuşçu perspektifin arkasında sınıfımızı seferber edebilmek için bizim önerdiğimiz slogan ise Kurucu Meclis’tir.
Kurucu Meclis yeni bir anayasa hazırlamak, dolaysıyla da yeni bir ülke inşa etmek için yasama ve yürütme yetkilerini kendisinde birleştirir. En yüksek karar verici ve hukuki organdır. Herhangi bir seçim barajı olmaksızın bütün toplumsal kesimlere açıktır: Emek hareketi, sendikalar, kadın ve LGBTİA örgütleri, ezilen ulus temsilcileri, farklı inanç toplulukları, çevre hareketi ve benzerleri. Kurucu Meclis bileşenleriyle birlikte yeni bir ülke inşa ederken, eskisini enkaz haline getirmiş olan siyasal programla da hesaplaşmak zorundadır. Yürütme ve yasamayı kendisinde bir araya getirmesinin nedeni budur: Köhnemiş toplumsal güçlerin, neden oldukları krizlerin faturasını ödemeden varlıklarını sürdürmesini engellemek.
İşçi Demokrasisi Partisi’nin milletvekili adayları bulundukları bütün alanlarda bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis şeklindeki devrimci ve kopuşçu perspektifi gündeme getiriyorlar. Rejimle bir politik hesaplaşmanın eşiğinde olan işçi hareketinin, böylesine bir programla siyasal olarak silahlanması yaşamsal önemde. Bütün çabamız bunun içindir.
Aşağıda okuyucularımızla, İDP üyesi ve Boğaziçi direnişçisi Enes Karakaş’ın, TİP listesinden İstanbul 2. bölge milletvekili adayı olarak TİP’in Hisarüstü İrtibat Bürosu açılışında yaptığı konuşmanın metnini paylaşıyoruz.
***
Öncelikle hepiniz hoşgeldiniz. Buraya gelirken Selahattin Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın müebbet hapis cezası talebini gördüm. Buraya gelirken Sırrı Süreyya’nın tutuklanma talebini gördüm. Buraya gelirken Cumartesi Anneleri’nin gözaltına alındığını gördüm. Buradan tekrar edelim: Mücadele dostlarımız, müttefiklerimiz, hepsi serbest bırakılsın. Gözaltılar serbest bırakılsın. Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın.
TİP listesinden partimizin vekil adayı olan Boğaziçi direnişçisi @eneskarakas_idp Hisarüstü İrtibat Bürosu açılışında konuştu:
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) April 15, 2023
Ben bir Boğaziçi öğrencisiyim; aynı zamanda İşçi Demokrasisi Partisi üyesiyim. Türkiye İşçi Partisi’nin 2. bölgeden milletvekili adayıyım.
Boğaziçi direnişinde belki Kayyum rektörü gönderemedik ama “Kayyum Rektör İstemiyoruz!” talebini kazandık. Yani bugün sokağa çıktığınızda emekçilere sorulsa Boğaziçi Direnişi’nin bir karşılığı olduğunu görebiliriz, Boğaziçi Öğrencilerinin mücadelesi toplumun çoğunluğu tarafından meşru görülürken, iktidarın saldırıları ise gayrimeşru görülüyor. Evet, taleplerimizle istediklerimizi elde edemedik ama taleplerimizi herkese kabul ettirdik, muhatap haline geldik. Bu noktaya gelmemiz de bizlerin yani mücadele edenlerin acil talepleri ekseninde ortak bir mücadele hattını ne kadar hayata geçirebildiğiyle ilgili. Bundan sonrası yine bu acil taleplerimiz üzerinden ortak bir mücadele programına ihtiyaç duyduğumuz kanaatindeyim.
Yargılandığım davalarda hakimlere ve savcılara söylediğimi burada da ifade etmek isterim. Anayasal bir hak olan demokratik protesto hakkımı kullandım çünkü Kayyum Rektör İstemiyorum! Fakat bununla da yetinmiyorum. Kayyum rektör istemediğim gibi üniversitelerde öğrencilerin ve emekçilerin de yönetimde söz hakkına sahip olmasını istiyorum. İşçileri sömüren patronların değil, toplumun çoğunluğunu oluşturan ve bütün hayatı üreten emekçilerin üniversitesini istiyorum. Çünkü biliyorum ki biz öğrencilere nitelikli ve yaşanabilir yurtlar sağlamayan, bizleri sağlığını bozan yemekhanelere mahkum eden ve okumak için güvencesiz-sigortasiz şekilde çalışmak zorunda bırakan bu düzen yani patronların düzeni ihtiyaçlarımızın çözümü değil.
İktidar seçimlerden önce yine bir anayasa dayatmaya çalıştı. Rejimin eski ve yeni temsilcileri yine mecliste olacak. Onların meclisini değil; işçilerin-emekçilerin, emek örgütlerinin, kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin yer aldığı, barajın olmadığı bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis istiyoruz!
"Rejimin eski ve yeni temsilcileri yine mecliste olacak. Onların meclisini değil; işçilerin-emekçilerin, emek örgütlerinin, kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin yer aldığı, barajın olmadığı bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis istiyoruz!"#EmekçilerYönetmelipic.twitter.com/IH3hRogcWN
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) April 15, 2023
Neden adayım? Burada taleplerimizi bir kere daha hatırlatmak istiyorum. Üniversite bileşenlerine demokratik seçme ve seçilme hakkı verilmeli. LGBTİA+fobik, cinsiyetçi, ırkçı bütün uygulamaların önüne geçilmeli. Üniversite kulüplerinin önündeki bütün bürokratik ve antidemokratik engellerin kaldırılmalı, BÜLGBTİ+ başta olmak üzere kapatılan bütün kulüplerimiz açılmalı. Yurt hayatının mevcut cinsiyetçi formu ilga edilmeli. Polis, bütün güvenlik birimleri ile kolluk kuvvetleri kampüslerden uzaklaştırılmalı. KHK’larla ve kayyum tarafından görevine son verilen akademisyenler işlerine dönmeli.
Öğrencilerin en acil demokratik ve sosyal haklarını temel alan kitlesel ve mücadeleci bir öğrenci hareketinin yaratılması için, Özgür Emekçiler Üniversitesi için ama en önemlisi, “Emekçiler Yönetmeli” dediğim için adayım.
"Üniversite bileşenlerine demokratik seçme ve seçilme hakkı! Nitelikli, parasız yurt! Yurtlarda cinsiyetçi uygulamalara son! Polisin üniversiteleri terk etmesini istiyoruz! KHK'lılar geri dönecek! Özgür Emekçiler Üniversitesi için mücadeleci bir öğrenci hareketi yaratalım!" pic.twitter.com/M50EWMNHIh
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) April 15, 2023
14 Mayıs 2023’te gerçekleşecek seçimler yaklaşırken parlamento adayları da politikalarını ve programlarını tanıtmak üzere çalışmalara başladı. Seçimlere Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden giren İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) vekil adayları da “Emekçiler Yönetmeli!” şiarıyla başlattıkları kampanyalarına devam ediyor.
Seçim çalışmaları bağlamında 15 Nisan Cumartesi günü Rumeli-Hisarüstü mahallesinde Türkiye İşçi Partisi seçim irtibat bürosunda bir gençlik buluşması gerçekleştirildi. Seçimlere TİP listelerinden İstanbul 2. Bölge milletvekili adayı olarak katılan İDP üyesi ve Boğaziçi direnişçisi Enes Karakaş ve TİP üyesi Atakan Özsan etkinlikte konuşmalar gerçekleştirdi.
“Akademisyenlerin, üniversite emekçilerinin ve öğrencilerin yönetiminde söz sahibi olduğu Özgür Emekçiler Üniversitesi’ni hedefliyoruz”
İDP üyesi, TİP 2. Bölge Milletvekili adayı Enes Karakaş
Enes Karakaş sözlerine hakkında müebbet hapis istenen Selahattin Demirtaş’ı, tutuklanması istenen Sırrı Süreyya Önder’i ve yıllardır polis şiddetine ve baskıya maruz kalan Cumartesi Anneleri’ni selamlayarak başladı. Konuşmasında tüm siyasi tutsaklara özgürlük talebini yineleyen Karakaş sözlerine Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşen “Kayyum Rektör İstemiyoruz” sloganını sahiplenen seferberliğe dair bir değerlendirmeyle devam etti. Üniversiteli öğrencilerin mücadelelerinde, yalnızca kayyum rektörlerden kurtulmayı değil, akademisyenlerin, üniversite emekçilerinin ve öğrencilerin üniversite yönetiminde söz sahibi olduğu Özgür Emekçiler Üniversitesi hedeflediklerini belirtti. Sözlerinin devamında Saray Rejiminin son dönemde tekrardan dolaşıma soktuğu anayasa tartışmasına da değinen Karakaş, rejimin eski ve yeni temsilcilerinin olacağı bu meclisin işçi, emekçi ve ezilenlerin meclisi olamayacağını vurguladı. “Gerici Saray Rejimi’nin suç ortağı patronların ve çetelerin meclisini değil; işçilerin-emekçilerin, emek örgütlerinin, kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin yer aldığı, barajın olmadığı bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis istiyoruz” dedi.
Yüzlerce gencin coşkulu bir katılım gerçekleştirdiği buluşmada İDP adayı Enes Karakaş sözlerini üniversiteye dair taleplerini vurgulayarak sürdürdü. Kayyum rektörün üniversite yurtlarında dayattığı baskı uygulamaları ve cinsiyetçi politikalara son verilmesi gerektiğini, başta BÜLGBTİ+ olmak üzere kapatılan öğrenci kulüplerinin önündeki tüm bürokratik engellerin kaldırılması gerektiğini söyledi. Üniversitede öğrencileri baskı altına alan, en ufak demokratik protesto hakkına bile gayrimeşru saldırılarda bulunan polisin üniversitelerden dışarı çıkmasını istediklerini belirtti. “Yıllar önce KHK ile işlerinden atılan Barış Akademisyenleri dahil olmak üzere görevinden alınan hocaların dersliklerine geri dönmelerini istiyoruz” talebini yineledi. Karakaş sözlerini bitirirken tüm bu taleplerin karşılanması için mücadeleci bir öğrenci hareketi yaratılması gerektiğini, üniversite bileşenlerinin yönetime geçeceği bir Özgür Emekçiler Üniversitesi inşa etmenin gerekliliğini vurguladı.
TİP listesinden partimizin vekil adayı olan Boğaziçi direnişçisi @eneskarakas_idp Hisarüstü İrtibat Bürosu açılışında konuştu:
Aşağıda okuyucularımızla, İDP kurucusu ve üyesi Görkem Duru’nun, TİP listesinden İstanbul 1. bölge milletvekili adayı olarak TİP’in Pendik İrtibat Bürosu açılışında yaptığı konuşmanın metnini paylaşıyoruz.
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) April 11, 2023
***
Dün Kadıköy’de belediye işçileriyleydik, bugün buradayız, buradan da Tuzla’ya geçeceğiz. Türkiye İşçi Partisi’nden mücadele dostlarımız da her yerdeler. Evet, her yere ulaşmaya çalışıyoruz. Tüm gücümüzle. Ve evet nereye gitsek emekçi halkımız sorunlarından bahsediyor. Çünkü sorunumuz çok. Ama unutmayalım, sorunun olduğu yerde çözüm de vardır! O yüzden her yerdeyiz, o yüzden buradayız! Çözüm var demek için!
Evet, Türkiye’de bir demokrasi ve özgürlük sorunu var. İşçilerin sendikalı, güvenceli çalışması fiilen engelleniyor. Hemen her alanda kazanılmış haklarımıza dönük saldırılar var. Hemen her yerde baskıyla karşılaşıyoruz. Kadınlar erkek şiddetine maruz kalıyor, özgürce yaşayamıyor. Gençler gelecek kaygısıyla yaşamaya mahkum. Saray rejiminin yarattığı özgürlük sorunu saymakla bitmez. Ama çözümü yok mu? Elbette var. Sorun rejimse, çözüm yeni anayasa! Haklarımızı, özgürlüklerimizi güvence altına alacak emekten yana yeni bir anayasa. Nasıl mı? Emekçilerin, kadınların, gençlerin, halkların bizatihi katılımıyla yazılacak yeni bir anayasa. Ve bu anayasayı hazırlayacak bir Kurucu Meclis için emekçi kitlelerin seferberliği.
Türkiye’de ekonomi sorunu var. Evet, ekonomik kriz var. Ama biz emekçiler krizin faturasını ödeyip her gün yoksullaşıyoruz. Fakat patronlar her gün kârına kâr katıp zenginleşiyor. Ekonomide bir paylaşım sorunu var. Ama onun da çözümü var. Çözüm için, alım gücü ezilen biz emekçiler ücretlere 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam talebiyle birleşmeli!
Çıkarını savunanlar olmaz diyecekler. Kaynak yok diyecekler. Bal gibi de var kaynak. Ama bizler, emeğimiz üzerinden borçlanıp zenginleşenlerin borçlarının sorumlusu değiliz. O nedenle cevabımız, dış borç ödemeleri durdurulmalı! Kaynaklar emekçiler yararına kullanılmalı! Özelleştirilen tüm sektörler tazminatsız kamulaştırılmalı!
Buradayız, bir aradayız! Çünkü sorunlarımızın çözümü var. Birlikte mücadele irademiz var. Emin olun, eğer biz emekçiler birlik olursak, birlikte mücadele edersek çözülmeyecek sorun, aşılmayacak engel yok. Yeter ki birlik olalım. Çünkü biliyoruz, Erdoğan gitmeli ama rejim de değişmeli! Ve bunun için mücadelemiz sürmeli. Çünkü çözüm için emekçiler yönetmeli!
***
Duru’nun konuşmasının tamamını aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:
TİP listesinden partimizin sosyalist vekil adayı olan @gorkemduru Pendik İrtibat Bürosu açılışında konuştu:
"Türkiye'de bir demokrasi sorunu var. İşçiler sendikalı çalışamıyor. Sendikalı oldukları için işten atılıyorlar. Ama sorun varsa, çözümü de var."#EmekçilerYönetmelipic.twitter.com/uAOjMIrSBR
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) April 15, 2023
14 Mayıs 2023’te gerçekleşecek olan seçimler yaklaşırken adaylar talepleri, politikaları ve programları ile sahaya çıkmaya başladı. Seçimlere Türkiye İşçi Partisi listelerinden giren İşçi Demokrasisi Partisi’nin vekil adayları da “emekçiler yönetmeli!” diyerek çalışmalara başladı.
İDP üyesi olarak TİP listelerinden İstanbul 1. bölge milletvekili adayı olan Görkem Duru, TİP milletvekili ve adayı Sera Kadıgil ile yine TİP adayı İGDAŞ işçisi Anıl Denizci’nin katılımı ile TİP Pendik ilçe örgütünün açılışı gerçekleştirildi.
Açılışta söz alan Görkem Duru, Türkiye’de emekçi halkın demokrasi ve özgürlük sorunu olduğunu, sendikalaşma başta olmak üzere örgütlenme hakkının önünde anti demokratik engeller olduğunu, ancak bunların karşısında emekçilerin çözümünün olduğunu da ifade etti.
Duru, emekçi düşmanı saray rejiminden çıkış için parlamentoya değil, emekçilerin birliğine ve seferberliğine güvenilmesini, bunun için de emekten yana yeni bir anayasa yapılması gerektiğini, bu anayasanın ise ancak bağımsız, egemen ve barajsız bir Kurucu Meclis eliyle yapılabileceğini vurguladı. Rejimin emekçiler aleyhine yürüttüğü ekonomi politikalarının çözümü için kamulaştırma önlemlerinin alınması gerektiğini, ücretlerin üç ayda bir enflasyon oranında arttırılmasının önemini ifade etti. Duru, emekçilerin iktidara gelişinin rejimden kopuş için bir gereklilik olduğuna işaret ederek sözlerini bitirdi.
Halkın ilgisinin yoğun olduğu açılış, ortak mücadele vurgusu ile sonlandırıldı.
Duru’nun konuşmasının tamamını aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:
TİP listesinden partimizin sosyalist vekil adayı olan @gorkemduru Pendik İrtibat Bürosu açılışında konuştu:
"Türkiye'de bir demokrasi sorunu var. İşçiler sendikalı çalışamıyor. Sendikalı oldukları için işten atılıyorlar. Ama sorun varsa, çözümü de var."#EmekçilerYönetmelipic.twitter.com/uAOjMIrSBR
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) April 15, 2023
Artmaya devam eden hayat pahalılığı, işyerlerinde süregelen güvensizlik ve en temel hakların gaspı doğrultusunda yapılan saldırılara iktidarın göz yumma politikası, işçi emekçilerin yaşamını günbegün ezmeye devam ediyor. Bunun en çarpıcı göstergelerinden biri, tarihi olduğu ilan edilen asgari ücretin dahi açlık sınırının altında kalması.
Bu duruma karşı elbette birçok işyerinde ve fabrikada mücadele veriliyor. İşçi ve emekçiler insanca bir yaşam için sendikalarda örgütlenmeye, haklarına saldıranlara karşı koymaya başlıyorlar. Bu fabrikalardan biri de zımpara üretimi yapan Interabrasiv fabrikası.
Manisa Organize Sanayi Bölgesinde yer alan Interabrasiv fabrikasında uzunca bir süredir devam eden çalışmaların sonucunda Kristal-İş’te örgütlenen işçiler çoğunluğu sağladı. Çoğunluğun ardından sendika, bakanlığa yetki başvurusunda bulundu ve yetkiyi aldı. Interabrasiv işçileri yakın zamanda sözleşme masasına oturacak.
Interabrasiv fabrikası işçileri düşük ücretler, kötü çalışma koşulları ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması nedeniyle uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi veriyordu. Kimi zaman iş bırakma eylemlerine dönüşen mücadeleler sonucu işçiler sendikayı fabrikaya soktu.
Ama mücadele bitmiş değil; işçilerin şu anda birinci gündemi sözleşmede taleplerinin ne kadarının karşılanacağı. Sözleşmenin içeriğinin ne olacağı ve taleplerin ne kadarının karşılanacağı ise işçilerin mücadele kararlılığına bağlı. Örgütlülük ne kadar büyük ve kararlı olursa Interabrasiv işçileri de o derece güçlü olacaktır. Bu örgütlülük, işçilerin taleplerinin sözleşmeye sokulmasının yanı sıra kendi seçtikleri temsilciler ile sendikalarda bulunmanın imkânını da yaratır.
İşçi ve emekçilerin örgütlülüğü sonucunda gelecek iyi bir sözleşme ve işçilerin mücadele kararlılığı, Interabrasiv fabrikası işçilerinin diğer işçilere örnek olmasını olanaklı hale getirebilir. Örgütlü işçilerin öncülüğünde bir mücadele sadece fabrikalarda değil, tüm ülkede insanca bir yaşamı sağlayacaktır.
Büyük Birlik Partisi (BBP) lideri Mustafa Destici’nin TİP Genel Başkanı Erkan Baş’a yönelik ırkçı açıklaması haklı olarak çok büyük tepki aldı ve kınandı. Destici’nin Baş’a yönelik “Alman ajanı” suçlamasının ve “Tito artığı” iftirasının zaten iler tutar yeri olmadığı açıktı. Nitekim yalan hemen açığa çıktı. Destici’nin nefret dili de başta muhatapları tarafından olmak üzere derhal mahkûm edildi.
Peki Destici ömrü bu kadar kısa olan, kendisine yönelik antipatiyi daha da artıran ve sonuçta rakip safları daha da pekiştiren bu açık nefret dolu ırkçı açıklamaları niye yaptı? Gerçekten bilgisiz olduğu için mi? Zaten ırkçı olduğu için mi?
Aynı gün Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin de grup konuşması sosyalist harekete yönelikti. Bahçeli lafı dolandırmadan (ki enderdir) isim isim sosyalist partileri sayarak “gözümüz üzerinizde” dedi. Bu ülkede sosyalistlere sövmek için halk indirim gününe gerek yok, 7/24 sosyalistlere atış serbest. Peki ama niye şimdi ve bu kadar üst perdeden?
BBP-MHP liderlerinin sosyalist hareketi ve temsilcilerini bu şekilde hedef almasının seçim sürecindeki yenilgi dinamiğiyle doğrudan bir politik bağlamı var. Gidişat, iktidar blokunun seçimleri kaybedeceğine işaret ediyor. Faşist hareket ırkçı açıklamalarla 14 Mayıs öncesi tabanda konsolide olmaya, sonrası için de bir rejim içi direnç noktası oluşturmaya çalışıyor. Esas çağrıları da rejime. “Bakın,” diyor Bahçeli ve Destici, “biz kaybediyoruz, muhalefet ise yükseliyor. Bize çok ihtiyacınız olacak. Devletin imkânlarından, rejimin iltimasından bizi mahrum etmeyin.”
MHP-BBP gibi kurumsal faşist hareketler ancak devlet desteği ve rejim iltimasıyla yaşayabilir. Bürokrasinin kayırma ve koruması olmadan üç gün sokakta açıkta kalamazlar. Bütün o böbürlenme, sırtını devlete yaslamanın konforundan kaynaklı. Sedat Peker ifşaatlarıyla bu işleyişi ve iltiması çizgi roman gibi anlattı.
Kısacası Destici ırkçı olduğu için o ırkçı açıklamaları yapmadı. Söylenen önemsiz değil ama esas mesele söylenme nedeni. Irkçılık söylemi iktidar blokunun ekonomi-politik varlığını sürdürebilmesi için kullanılan politik araçlardan biri. BBP-MHP bu yolla kendini rejime hatırlatıyor.
MHP seçime kendi listeleriyle girmek zorunda kalarak muhtemelen baraj altı kalmayı ve mecliste 25-30 milletvekili ile sınırlanmayı kabul etmiş durumda. Ama bu vitrin. Arka planda, 14 Mayıs sonrası Türkiye’sinde rejimde ana belirleyici olmaktan bürokraside alan savunması yapmaya, ekonomik ayrıcalıkları korumaktan siyasal mevzi savaşlarına dek çok sayıda mücadele alanı mevcut.
14 Mayıs, iktidar bloku seçimleri kaybetse de, düğümü çözmeyecek. 15 Mayıs’la birlikte Türkiye çoklu krizin yoğunlaştığı ve derinleştiği bir türbülansa girecek. Bu süreç Türkiye’nin önüne “tarihinin en önemli seçimi” denilecek yeni seçimleri getirecek. Bugün ertelenen her seçenek daha yüksek maliyetle ülkenin önüne gelecek.
Böylesi bir kaotik sürecin içinden işçi sınıfının önderliği, emekçilerin birlik ve seferberliği olmaksızın toplum yararına bir çıkış, kopuş mümkün değil. Gerçek bir emek ittifakının Türkiye’nin geleceğinde ne derece hayati olduğunu hep birlikte yaşayıp göreceğiz. Emek ittifakı ısrarımız bundan. “Emekçiler yönetmeli” dememiz bundan.
Şu işe bakar mısınız: Rize Fındıklı Belediyesinde çalışan 72 işçi, üyesi oldukları Türk-İş’e bağlı Belediye-İş’ten istifa edip DİSK’e bağlı Genel-İş’e geçiyorlar, ama yetki yıl sonuna kadar hâlâ Belediye-İş’te. Bu arada belediye yönetimi işçilere ek zam vermek için bir protokol hazırlıyor, fakat Belediye-İş kendisinden istifa eden işçileri cezalandırmak için protokolü imzalamıyor. Bunun üzerine Salih Özkan adlı işçi, Belediye-İş Artvin-Rize Şube Başkanı Yaşar Kaspar’a işçilerin kabul ettiği sözleşmeye neden imza atmadığını soruyor. Kaspar ise yanıt olarak işçi Özkan’a silah çekiyor.
“Bu ne biçim sendikacılık?” demeyin. Koltuklarını korumak için her türlü mafyatik yönteme başvuran sendikacılar elbette var. Ama silahı bir kenara bırakalım, sendika bürokratları ayrıcalıklı mevkilerinde kalabilmek için pek çok başka yollara başvurabiliyorlar. Bunların içinde en klasiği, bağlı işyerlerinde temsilciliklere kendilerine yakın olanları atamak ya da seçtirmek ve onları bir gün kendilerinin de sendika profesyoneli olarak aynı ayrıcalıklara sahip olabilecekleri hayaliyle desteklerinde tutmak. Ya da temsilcilik ve yönetim seçimlerinde bölgecilik, politik ayrımcılık gibi bölücü yöntemler uygulamak. Hatta sendikadan sudan sebeplerle ihraç etmek. Olmadı silah çekmek.
Bu nedenle işçilerin sendikaları üzerinde mutlaka politik ve idari denetim uygulamaları gerekir derken, bu denetimin daha işyerinde temsilciler üzerinden başlaması gerektiğine işaret ediyoruz. İşçilerin oylarıyla seçilen, gene işçi oyuyla her an görevden alınabilen, dönüşümlü temsilcilik ve sendika yöneticiliği kuralı mutlaka sendika tüzüklerinde yer almalı.
Bu denetim zorunluluğunu siyasi planda da gerçekleştirmek gerekiyor. Şimdi genel seçimler yaklaşıyor ve her seçim sürecinde olduğu gibi şimdi de emekçilerin oylarına talip olan adaylar bir dizi vaatlerde bulunuyorlar. Tabii önce bu adayların ve onların partilerinin emekçilere ve genel olarak topluma ne vaat ettiklerine, neleri önerdiklerine dikkatle bakılmalı. Örneğin ücretleri yoksulluk düzeyinin üzerine çekecekler mi; sendikalar ve TİS yasalarını patron yanlısı olmaktan çıkaracaklar mı; işten çıkarmaları yasaklayacaklar mı; işsizliğe karşı iş saatlerini 6 saate indirip dördüncü vardiyaları kuracaklar mı; özelleştirmelere son verip işçi denetiminde kamulaştırmalara gidecekler mi; planlı bir ekonomiye geçecekler mi…? Bu gibi konular emekçiler için oylarını nasıl kullanacaklarında belirleyici olmalı.
Ama daha sonrası da var. İşçilerin meclise yolladıkları vekiller genellikle kendi seçmenlerinden kopuyorlar, emekçiler de onların faaliyetlerini yeterince izlemiyorlar. Oysa denetimi bu konuda da işletmek gerekir. Onların komisyonlarda ve genel kurulda neleri ve nasıl savundukları mutlaka takip edilmeli. Hangi önergeleri verdikleri, bu önergeleri seçmenleriyle birlikte oluşturup oluşturmadıkları, başka partilerden gelen önergelere karşı nasıl bir tutum aldıkları… Bunların hepsi dikkatle takip edilmeli ve atabilecekleri her yanlış veya yetersiz adım eleştirilmeli. Kısacası, vekiller yönlendirilmeli, onlardan seçmen toplantıları düzenleyerek hesap vermeleri istenmeli.
Bunlar yapılmadığı takdirde, örneğin yetersiz ve yeni prim sorunları yaratan Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) yasasına olumlu oy verebiliyorlar. Ya da kendileriyle yapılan röportajlarda patronların sendikal yetki müracaatlarına itiraz haklarının olduğu gibi bir tez ileri sürebiliyorlar. Tecrübesizlik ya da bilgisizlikten kaynaklanabilecek bu tür hatalar ancak işçilerin vekiller üzerindeki denetimiyle önlenebilir veya düzeltilebilir.
Bu takibi ve denetimi her düzeyde uygulayabilmek, her emekçinin kendi sınıf sorunlarına ve geleceğine sahip çıkabilmesinin en önemli yoludur.
Son zamanlarda, neredeyse haftada bir bilişim teknolojilerinde hayatımızı değiştirecek ve kolaylaştırmaya aday olan bir uygulamanın yapıldığı ve yapay zekâya yeni bir boyut getirecek gelişmelerin haberi geliyor. Bunlardan en heyecan verici olanı da OpenAI şirketine bağlı ChatGpt uygulamasının 4. versiyonunun çıkması oldu. Bu versiyonda daha gerçekçi diyaloglar ve daha uzun metinleri analiz ederek hayatımızı kolaylaştıracağını iddia eden bir yapay zekâ var fakat bilgi tutarlılığı ve yaratıcılığı aslında sınırlı ve gerçekdışı kalıyor, çünkü medeniyetin girift yapısı hâlâ yapay zekâlar için aşılması zor bir duvar. Diğer açıdan, insanlığın haberleşmesinin içine dahil olmuş sosyal iletişim ağları ve bunlardan en önemlisi Twitter yine gündem oldu. Bu ayın başında Önerme Algoritmasını halka açık hale getirdiler ve bu sayede sesimizi neden kısıtlı bir çevreye ulaştırabildiğimizi daha iyi anladık. Her aksiyonumuzun bir puan teşkil ettiği, aynı Çin’de kurulmak istenen insan puanlama sistemine benzer bir yapı kurulmuş. Gelin beraber bu sisteme bakalım.
Takipçi sayısı
100 takipçiniz ve 800 takip ettiğiniz varsa, incelenen Twitter algoritmasına göre, bu kötü bir takip/takipçi oranı ve bu yüzden düşük skor alıyorsunuz. Buna göre bir kişinin ve kurumun şöhretini hesapladığını söylenebilir fakat işin görünmeyen kötü tarafı şu: Yazdıklarımız, yeterince takipçiye sahip olmadığımız için geri atılıyor ve bunu bilen yapılar sahte hesaplarla takipçi katıyorlar. Mesela 1000 olan takipçi sayısını 10.000’e çıkarıyorlar. Seçimlere girerken özellikle kararsız seçmeni etkileyecek oldukça kritik bir süreç.
Gruplaştırma
Kendisine yapay zekâ diyen fakat akılcılaştırılmaya çalışan şu anki sosyal iletişim platformları, yeni paylaşımları gösterirken bir tür kategorizasyon yapıyor ve yapmak zorunda. Bizim ilgilendiğimiz veya bizimle ilgili olabilecek konuları bizim her hareketimizden ve ilgili içerikte harcadığımız zamandan çıkarım yaparak hesaplıyorlar. Fakat burada ince bir çizgi var, bunu yapan sistemler sadece bir grup ile ilgili konu ve kişiye ait içerikleri getirmeye başlıyor. Facebook’ta bunu fazlasıyla yaşadığımızı yazmıştık, aslında Twitter da bu incelenen kodlara göre alenen bunu yapmaktaymış. Bunu bilen manipülatif yapılar ise çeşitli truva hesaplarını kritik ana kadar bu grupların içinde besliyor ve gerekli olduğu anda manipülasyonu gerçekleştiriyor.
Yok etme
Şu ana kadar takipçi sayısı oranı ve kısıtlanmış bakış açısından bahsettik; kodda fark edilen bir diğer önemli madde ise yok etme. Hesap şikâyet aldıkça, engellendikçe veya sessize alındıkça toplam puanı düşüyor. Bir süre sonra yazdıkları yakın çevresine bile görünmez hale geliyor. Nasıl, aynı bilim kurgu filminden çıkmış gibi değil mi? Bunu bilen karşıt gruplar, sistematik saldırılarla bu kişileri görünmez hale getiriyorlar, bu da seçimlere girdiğimiz süreçte oldukça önemli.
Metalaştırma
Her beğenme, paylaşma, cevap verme ve diyalog kurma, hatta ilgili içerikte en az 2 dakika geçirme, paylaşımı yapan için olumlu puan olarak geri dönüyor. Beğenme 0,5 puan iken, ziyaretçinin içeriğinizde zaman geçirmesi ve etkileşime girmesi bunun 22 katı olumlu etki yapıyor. Hele ziyaretçi sizinle etkileşime girip kendi sayfasında da paylaşıyorsa değmeyin keyfinize, beğenmeye göre neredeyse 150 katı puan alıyorsunuz. Bu, aslında emeğimizin metalaştırılıp satılması anlamına da geliyor.
Diğer bir metalaştırma unsuru ise Twitter Blue. Ayda 150 lira karşılığında bize mavi bir rozet verip, bizi adımıza açılabilecek sahte hesaplara karşı korurken, bizi mavi rozeti olmayan kullanıcılara göre daha fazla öne çıkardığı ortaya çıktı. Bu, haberleşme hakkı açısından reklamdan da ahlaksızca bir şey çünkü reklamlarda istediğimiz şekilde iyi veya kötü seçme hakkımız var. Fakat tekel olan bu yapı bize böyle bir özgürlük sunmadan bunu bize dayatıyor. Bu işin sonu rengarenk rozetlerin pazarlanması da olabilir. İletişimin temel hak olmasından bahsederken bu gibi yapılara prim verilmemesi lazım. Yapılan çalışmalara göre, seçimlerde ve politik kampanyalarda bu ağların sermayedarları korumak için soldan daha çok sağ politikalar için çalıştığını da unutmamız lazım. Ve bunların yanında verilerimizin işlenerek kendince değerli veri setlerine dönüştürülmesi ve satılması işine girmiyorum, çünkü bu tek başına başka bir inceleme yazısının konusu.
Ne yapmalı?
Seçimler öncesi ve sonrası olarak değerlendireceğimiz bir dönemdeyiz. Seçimlere kadar örgütlenme ve birlikteliğin sadece sosyal ortamlarda olmayacağını bilerek, dokunabildiğimiz her noktada partimizle veya desteklediğimiz adayla sahada olmalıyız. Tabii sosyal ağlarda da bu sanal prangaları kırmak için yukarıda belirttiğim her türlü engellemeyi aşacak birliktelik ve ortak paylaşımı öncelikli olarak artırmalıyız. Direkt beğenip geçmek veya sadece tekrar paylaşmak yerine, alıntılayarak paylaşımlarda bulunmak ve çok fazla insana yaymak eskiden de bildiğimiz gibi bizi hâlâ daha çok görünür yapacaktır. Seçimler sonrası için ise taleplerimiz çok, ama öncelikle bu tür yapıların kamulaştırılması, yani en basitinden kâr amacı gütmeyen kurumlarca yönetilmesi ve algoritmalarının kamusal denetimi şart. Seçimlere sayılı günler kalmış olabilir ama unutmadan, yaşasın 1 Mayıs ve yaşasın emekçilerin yöneteceği bir dünya.
Ardı ardına gelişen bazı olaylar önümüzdeki günlerde, hatta seçimlerden sonra nelerin olabileceğine dair ilk sinyallerini veriyor. Bursa’da Amedspor’a yönelik provokasyon, cumhuriyetçi ilahiyatçı Cemil Kılıç’a yapılan saldırı, kadın düşmanı politikalarıyla öne çıkan Yeniden Refah Partisi’nin Cumhur İttifakı’na katılması, 1990’lı yılların sayısız cinayetiyle ilişkilendirilen Hüda-Par’ın AKP ile anlaşarak onun listelerinde yer alma girişimi, Cumhur İttifakı’nın Kürt karşıtı söylemini ve başta CHP olmak üzere Millet İttifakı’nı PKK ile özdeşleştirme propagandasını yoğunlaştırması, CHP ve İYİ Parti’nin İstanbul il binalarının kurşunlanması…
Bütün bunlar, Tek Adam rejiminin iktidarda kalabilmek için sadece MHP ile yetinmeyip toplumun diğer en gerici politik yapılarıyla oy pazarlığı yaparak birleşmeye yöneldiğini göstermekle kalmıyor. Aynı zamanda, tüm toplumu “inananlar ve inanmayanlar” şeklinde bölerek, (bazılarının ellerindeki kan hâlâ kurumamış olan) tüm bu gericiler yığınıyla seçim kampanyaları sırasında ve bizzat seçim günü nasıl bir tehdit oluşturabileceğinin işaretini veriyor.
Siyaset yelpazesinin merkez sağ ve sosyal demokrat alanları ile sol ve sosyalist bölgeleri muhalefet güçleriyle doldurulunca, bir zamanlar “tüm siyasal güçleri kendinde topladığını” iddia eden AKP’ye kendini kurtarabilmek için en bağnaz emek ve özgürlük düşmanlarına yaslanmaktan başka seçenek kalmamış durumda. Ve bu “kurtarma operasyonunu” Sedat Peker’in ifşaatlarında da yer aldığı şekilde, halkın arasında gezinen karanlık güçleri bir kez daha “aktif” hale getirerek yürütmenin hesabı içindeler. Üstelik bunu sadece sözel propagandayla değil, muhtemelen “ipleri salarak” denemeye hazırlanıyorlar.
Bu plan işler mi? Eğer Millet İttifakı seçim güvenliğini sadece sandık güvenliğine indirgemeyip gerekli kampanya önlemlerini alabilirse ve sol oluşumlar birleşik bir korunma önlemleri sistemi geliştirebilirlerse elbette işlemeyecektir. Daha da önemlisi, tüm emek örgütleri, idari kurumların ve toplumun içinde nüvelenmiş gerici güçlerin olası provokasyonlarına kitlesel yanıtlar üretebilirlerse, iktidarı kurtarma operasyonunun en ufak bir başarı şansı olmayacaktır.
Ama dikkat: Seçimi kaybetseler dahi, başta AKP olmak üzere bütün bu gerici karanlık güçler var olmaya devam edecekler. Ne rantçı oligarşi, ne yolsuzlar, ne mafya, ne silah tüccarları, ne “derin devlet” güçleri, ne çocuk tacizcileri, ne kadın düşmanları bir anda yok olacaklar. Bu kesimler kendi egemenliklerini devlet ve toplum düzeylerinde yeniden tesis edebilmek için, sadece dönemin hükümetlerine değil, tüm emek ve demokrasi güçlerine her fırsatta saldıracaklardır.
Bu nedenle yarını şimdiden hazırlamamız gerekiyor. Seçimlere yönelik olarak tüm eksik ve hatalarıyla birlikte oluşmaya başlamış olan sol-sosyalist güçler işbirliğini, tüm emek güçlerini kapsayacak bir emek ittifakına dönüştürebilmek büyük önem taşıyor. Sadece seçim sürecinde değil, belki de daha önemlisi seçimler sonrasında açılacak yeni (olumlu veya olumsuz) dönemde böylesine bir birlikteliğe her zamankinden daha büyük bir ihtiyaç olacak.
En büyük ekonomik-toplumsal küme işçi sınıfı. Bütün dünyada böyle. Örneğin Türkiye’de kayıtlı çalışan sayısı 15 milyonun üzerinde. Sigortasız, güvencesiz, kayıtdışı çalışanlarla birlikte bu sayı 20 milyonun üzerine çıkıyor. Demek ki Türkiye’de işçi-emekçi hane sayısı toplumun büyük çoğunluğunu oluşturuyor. Dünyada da çalışan nüfus dört milyar civarında. Yani emekçiler dünya nüfusunun da büyük çoğunluğunu oluşturuyor.
Peki, buna rağmen dünyanın hiçbir yerinde neden işçiler yönetmiyor? Toplumun çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen işçi ve emekçiler neden karar mekanizmalarında yer almıyor? Üretimin merkezinde yer almalarına rağmen işçi ve emekçiler neden milli gelirin sadece yüzde 25’ini alabiliyor? Milyonların asgari ücreti, emekli maaşı açlık sınırı altındayken milli gelirin çoğunluğu neden bir avuç kaymak tabakaya akıtılıyor? Nasıl oluyor da bölüşüm piramidinin en üstündeki bir avuç zenginin serveti dünya nüfusunun yarısının servetini aşabiliyor?
Hiç kuşkusuz bunun en önemli nedeni, işçi ve emekçilerin siyasal olarak örgütsüz olması. İşçi sınıfının ve emekçi kitlelerin iktidar mekanizmalarından özenle uzak tutulması. İşçi sınıfının siyasal olarak iktidarsız kılınmış olması.
Peki, neden işçi sınıfının iktidar olması istenmiyor? Neden sekiz milyarlık dünyada işçi-emekçiler çoğunlukta olmalarına rağmen bir tane dahi bir işçi-emekçi hükümeti bulunmuyor? Neden 85 milyonluk Türkiye’nin 100 yıllık tarihinde bir işçi-emekçi hükümetinin esamesi dahi okunmuyor?
Çünkü iktidar olmak, kaynakları yönetmektir. Pastayı yani milli geliri bölüştürmektir. Üretimin kimin için, nerede ve nasıl yapılacağına, bölüşümün hangi toplumsal kesimlere, hangi oranlarda verileceğine karar vermek demektir.
Bugüne dek hep kapitalist düzen egemen oldu. Burjuva hükümetler kaynakları patronlara ve ayrıcalıklı kesimlere aktardı. Bugün olduğu gibi işçiler, emekçiler hep unutuldu, kırıntılarla yaşamaları beklendi.
14 Mayıs seçimleri öncesi bir kez daha tablo budur. İşçi ve emekçilerin, sorunların artması ve derinleşmesi karşısında iktidardan feragat etmek bir yana “İşçinin sorununu işçi çözer” diyerek iktidara talip olması gerekiyor. Çözüm, üretenlerin yönetmesinde!