Ana Sayfa Blog Sayfa 25

İDP, TİP listelerinden seçimlere katılıyor!

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), 14 Mayıs parlamento seçimlerine ilişkin tutumunu açıkladı. Parlamento seçimlerinde Emek ve Özgürlük İttifakı bileşenlerine desteğini daha önce açıklamış olan İDP, TİP listelerinden seçimlere girme kararı aldı. İDP’nin açıklaması şu şekilde:

14 Mayıs’ta gerçekleşecek parlamento seçimlerinde, Emek ve Özgürlük İttifakı (EÖİ) çatısı altında, iki burjuva düzen ittifakından ayrı bir seçeneğin yükseltiliyor olmasının emekçiler ve ezilen, sömürülen kitleler açısından önemli ve olumlu bir gelişme olduğunu açıklamıştık. Aramızda bulunan çeşitli politik farklılıklarla birlikte, parlamento seçimlerinde EÖİ bileşenlerine oy çağrısında bulunacağımızı belirtmiştik.

Bu tutumumuzu, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) listelerini İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) adaylarına açma önerisi çerçevesinde bir adım öteye taşıdık. İDP olarak, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi yönünde, TİP listelerinden seçimlere girme kararı aldık.

Seçimlere ve sınıf mücadelesinin diğer alanlarına ilişkin, emek ittifakı anlayışımız çerçevesinde, TİP’le uzunca bir süredir yoldaşça bir temelde görüşmeler gerçekleştirmekte ve depremzedelerle dayanışma kampanyalarında olduğu gibi kimi alanlarda ortak faaliyetler yürütmekteydik. Bu görüşmelerin ve faaliyetlerin odağında, burjuva düzen partilerinden bağımsız, sandık ve sokak siyasetini birleştiren emek eksenli bir seçeneğe duyulan yakıcı ihtiyaç bulunuyordu. Bu bağlamda, TİP’in listelerini diğer sosyalist kesimlere açma tutumunu böylesi bir emek ittifakına giden yolda değerli bir adım olarak görüyoruz. 

İDP adayları İstanbul birinci, ikinci ve üçüncü seçim bölgelerinde ve İzmir ikinci bölgede “Emekçiler Yönetmeli” şiarıyla seçim çalışmalarına dahil olacaklar. Bütün bu çalışmaların gerek seçim sürecinde gerekse de sonrasında baskıcı Tek Adam rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden köklü bir kopuşu hedefleyen bir siyasi seçeneğin yükseltilmesine katkı sağlamasını diliyoruz. 

Emekçiler yönetmeli!

İşçi Demokrasisi Partisi

Depremden sonra

0

6 Şubat günü deprem sonrası hükümet yetkilileri, devletin tüm organları ile seferber olduklarını ve yetişilmedik yer bırakılmadığını ifade etmişlerdi. Kendisini her geçen saatte yalanlayan iktidar, depremden sonraki hemen her gün aynı iddiayı o gün için yineledi. Arama kurtarma çalışmalarının zayıflığı yetmezmiş gibi deprem bölgesine yardım için seferber olan halkın, maden işçilerinin ve yurtdışından gelen arama kurtarma ekiplerinin bölgeye intikali, tüm prestiji rejimin altın çocuğu AFAD’a kazandırmak uğruna geciktirildi. Yardımlara el konuldu ve benzersiz bir beceriksizlik örneği sonucunda halkın yardımlara erişimi geciktirildi.

En acı ilk günler bittikten sonra uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmalarının engellendiği, Kızılay’ın AHBAP’a çadır sattığı ve daha nice skandal ortaya çıktı. Depremden haftalar sonra hükümetin doğa düşmanı yapılaşma planının bir başka bilançosu olarak sel baskınları yaşandı. Depremzedelerin zar zor ulaştığı çadırlar bu kez de sel ve fırtına ile sürüklendi…

Deprem sonrası resmi rakamlara göre 50 binin üzerinde canımızı yitirdik, binlerce insan yaralandı, on binlercesi yersiz yurtsuz kaldı. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı depremin maliyetinin iki trilyon TL olduğunu açıkladı. Bu devasa bedel neyin sonucu? Artık hepimizin bildiği bir şey var; afetlerin öncesinde tedbir almak, afetin yaratacağı yıkımdan çok daha ucuz bir maliyete sahip. Bize can, mal ve kamu kaynağı ile ödetilen bu bedeli hükümetin 20 yıllık iktidarı altında sıfıra indirme ihtimali vardı. Yalnızca köprülere geçiş garantisi olarak harcanan para, ülkeyi Rusya’ya bağımlı hale getirecek Akkuyu Nükleer Santrali ve 3. havalimanının maliyeti, Demirören’in devlet bankalarından alıp geri ödemesini yapmadığını öğrendiğimiz kredileri ve 5’li çeteye sağlanan vergi afları için kullanılan kaynak bölgenin depreme karşı dayanıklı hale getirilmesi için kullanılsaydı 6 Şubat’ta kimsenin burnu bile kanamayabilirdi.

Hükümet yoksul halk için değil bir avuç zengini daha da zengin etmek için çalıştı. Hükümetin politikasından aslan payını elbette ki ona en yakın olan firmalar aldı. Ancak 20 yıllık ekonomi politikalarından Türkiye’nin tüm burjuvaları sonuna kadar faydalandı. Şu anda Türkiye’nin sermaye birikim politikası halkın ihtiyaçları yerine tüm kaynakların holdinglere aktarımı üzerine kurulmuş durumda.

Ölümlerimiz ve depremzedelerin yaşadığı zorluklar sadece depremden, AFAD’ın organizasyonsuzluğundan, sonrasındaki büyük yolsuzluklardan veya Kızılay’ın çadır satışlarından kaynaklanmadı. Ekonomi modeli hiçbir zaman halkın sağlıklı koşullarda yaşamasına zemin oluşturacak bir stratejiye sahip değildi! Oyunun bu kuralına diğer düzen partileri de saygı duymaya devam ediyor. Çokuluslu şirketlerin teşviki ve ülkeye davet edilmesi İyi Parti’sinden CHP’sine kadar düzen muhalefetinin de dilinde.

Burjuvazinin bugüne kadar yapmadıkları, bugünden sonra yapmayacaklarının teminatıdır. Depremin ardından nasıl ki daha az zarar görmemiz emekçi halkın seferberliğinin önünün açılması ile mümkün idi ise bundan sonrasında yeniden enkaz altında kalmamamız da ancak emekçi halkın seferberliği ile mümkün olabilir.

Kendi geleceğimizi güvenle inşa etmek stratejik sektörlerin kamulaştırılması, dış borç ödemelerinin sonlandırılması, zenginlerden servet vergisinin alınması gibi talepler ile seferber olan emekçilerin mücadelesi ile mümkün olabilir.

Seçim ekonomisi iktidarı kurtaramıyor

0

Dünyada yaratılan para bolluğu ve üretim zincirinin pandemi ve savaş başta olmak üzere birçok etkenle aksaması sebebiyle (hem arz hem talep eksenli) küresel bir enflasyon sorunu ile yüz yüzeyiz. Bu süreçte iktidar enflasyona karşı önlem almak şöyle dursun; gelir uçurumu, alım gücünün düşüşü ve kitlelerin borçlandırılması pahasına enflasyonu körükleyecek politikaları bir bir uyguladı. Seçimler yaklaşırken ortaya çıkan ekonomik enkaz artık büyük bir toplumsal bölüşüm ve borç sorunu olarak karşımızda duruyor.

Örneğin, İstanbul’da yaşayan ve maaş karşılığı çalışan her emekçinin bu şehirde barınma hakkı fiili olarak elinden alınmış durumda. Bu örnek, bölüşüm sorununda makasın emekçiler aleyhine ne kadar açıldığının en iyi göstergesi. Bunun yanında gelirin çok büyük bölümü barınma dışında gıdaya gitmekte, özetle emekçiler sadece hayatta kalmak için çalışmakta. Daha fazlası için elde tek bir seçenek kalıyor, o da kredi kullanımı yani ileriye dönük borçlanma. İşte iktidarın sermaye lehine bilinçli olarak sürdürdüğü ekonomi politikasının gerçek hayattaki karşılığı bunlar.

Faiz-enflasyon sarmalı ve bunun emekçiler üzerindeki etkilerinden her yazımızda bahsettik. Olası bir iktidar değişiminde gelecek yeni iktidarın hem dış ticarette hem de hayat pahalılığında aleyhimize işleyen bu ekonomik girdaptan ülkeyi çıkarmak için pek bir seçeneği olmayacak.

TL bu kadar değersizken bile ithalat, ihracat lehine artmaya ederken dış açık vermeye devam ediyoruz. Gelecek yeni iktidar tarafından TL’nin bilinçli olarak değerlendirilmesi ithalatı daha da patlatacak, cari açığı artırarak kronik dış finansman ihtiyacını daha da katlayacaktır. Bu kronik soruna karşın, iktidar hedefiyle ilerleyen düzen muhalefetinin herhangi bir program önerdiğini göremiyoruz. Çünkü bu ikilemden kurtulmak, ülkenin finans kapitalden tamamen kopmasıyla mümkün olabilir. Bu da antikapitalist bir program gerektirir.

Çözülmesi gereken bir başka temel sorun da hayat pahalılığı. Türkiye’de enflasyonla faiz arasında, faiz aleyhine, 50 puana yakın fark var. Üstelik son altı ayda gördük ki döviz artmasa bile enflasyon artmaya devam ediyor. Bu da Türkiye’nin artık kronikleşmiş bir enflasyon sorunu olduğunu gösterir. Kronikleşmiş bu sorunu hızlı bir şekilde çözmek için faizi enflasyonun üzerine birden çıkarmak, ekonominin ani olarak durmasına, işsizlik oranlarında ve şirket batışlarında hızla artışa ve kredi mekanizmasının durmasına yol açacaktır. Görüldüğü üzere, sermaye iktidarları hayat pahalılığı altında yaşamak ya da işsizlik ikilemi dışında emekçilere herhangi bir şey vadetmiyor. Ve bu ikilemlerin içinde debelenmek hiçbir sermaye iktidarının aşamayacağı bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor.

Kapitalizm altında emekçiler için bir çıkış yolu yok, derken bunu salt propaganda amacıyla değil son derece somut gerçekliğe denk düştüğü için söylüyoruz. Gelme ihtimali olan yeni iktidarın da bir sermaye iktidarı olarak sermayeyi ürkütecek herhangi bir girişimde bulunmayacağını biliyoruz. Hatta Altılı Masa’nın ekonomik perspektifinde dışarıdan getirilecek doğrudan yatırım sermayesi ön plana çıkarılıyor. Yeni özelleştirme planları da cabası…

“Seçim ekonomisi iktidarı kurtarır mı?” diye daha önceki yazımızda sormuştuk. Net olarak cevap verebiliriz ki yapılan vergi indirimleri, borç silmeler veya emeklilere maaş artışı gibi hamlelerin hiçbiri yaratılan ekonomik enkazı kaldırmaya yetmeyecek. 6 Şubat depremlerinin yol açtığı gerçek enkazın maliyetini de üzerine koyarsak rejim, kendi ekonomi politikalarının altında kalmaya devam ediyor ve edecek. Ama çözüm noktasında her zaman söylediğimiz gibi bu durum 3-5 yasayla ya da bazılarının söylediği gibi yapısal reformlarla çözülecek teknik bir mesele olmanın çok ötesindedir. Sorun, tamamen emekçilerin mücadelesi ve birliği ekseninde siyasal arenada çözülebilecek, sınıf mücadelesindeki güç dengeleriyle bağıtlanabilecek bir konudur. Bu yüzden seçimden hemen önceki 1 Mayıs’ı bu mücadele hattında kurgulamamız, 1 Mayıs’ı ve sonrasını da emekçilerin kaybettikleri alım gücünü ve daha fazlasını geri kazanmak için sürdürecekleri bir mücadele alanı olarak görmemiz gerekmekte.

Avrupa işçi sınıfı, emek düşmanı saldırıları kabul etmiyor

0

Avrupa’da aylardır süren ve kapitalist hükümetlerin grev yasağı gibi düzenlemelerle durdurmaya çalıştığı grev dalgasına emekçilerin cevabı geri adım atmamak oldu.

Almanya’da son 30 yılın en büyük grevi gerçekleşti ve işçiler hayatı durdurdu. Uyarı grevlerinin ardından, ülkenin en büyük sendikalarından olan kamuda Ver.di ve ulaşımda EVG’nin ortak çağrısıyla 27 Mart’ta 24 saatlik genel grev düzenlendi. Greve çıkan yüz binlerce işçi, artan enflasyon karşısında ücretlerin de artırılmasını talep ediyor.

Fransa’da emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkaran ve prim ödeme süresini uzatan reform dayatması emekçileri sokağa dökmüş ve yasaya karşı milyonlarca kişinin katıldığı kitlesel protestolar gerçekleşmişti. Reformun 16 Mart’ta mecliste oylanmadan antidemokratik bir şekilde kabul edilmesi nedeniyle eylemler devam etmekte. Bugüne kadar ulaşımdan kamu hizmetlerine, eğitimden enerjiye kadar onlarca sektörde “Macron defol!” sloganını atan emekçiler 10 tane genel grev gerçekleştirdi. Macron’un istese de istemese de bu reformu yapmak zorunda olduğunu söylemesi, reformun amacını gözler önüne seriyor. Fransa hükümeti, kapitalistlerinin kârlarını yükseltmek uğruna krizin faturasını emekçilere ödetmek istiyor. Eylemlerde kadınlar ön planda, çünkü yarı zamanlı çalışmanın kadınlar arasında daha yaygın olması, erkeklerden daha düşük ücret almaları ve çocuk, hasta bakımı gibi sebeplerle çalışma hayatlarının kesintiye uğraması nedeniyle emeklilik reformu kadınları daha fazla etkiliyor.

İngiltere, Yunanistan, İsviçre, İspanya, İtalya, Portekiz ve daha pek çok Avrupa ülkesinde de emekçiler artan hayat pahalılığı karşısında ücretlerin artırılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve insanca bir yaşam için grev ve eylemlerini sürdürüyor. Çünkü tüm dünyada olduğu gibi Avrupa’da da emekçiler, kapitalist hükümetlerin emek düşmanı saldırılarıyla karşı karşıya. Krizin faturasını ödemek istemeyen ve kemer sıkma uygulamalarını reddeden emekçiler ise bu saldırılara, mücadeleden geri adım atmayarak karşılık veriyor. Sendikaların ortak çağrılarına tanık olsak da, ayrık kalan mücadelelerin ortak bir eylem planı etrafında birleştirilmesi ihtiyacı bir kez daha karşımıza çıkıyor. Ve elbette eylemlerle enternasyonal dayanışmanın yükseltilmesi ve sürdürülmesi, her zamanki önemini koruyor.

İşçilerin insanca ücret ve sendikalaşma mücadeleleri sürüyor!

0

Türkiye’de artık gündem seçimler. Depremin yıkıcı etkisiyle derinleşen çoklu krize karşı seçim sürecinde herkes kendi meşrebince öneriler sunuyor, politikalar öneriyor. Bunlar arasında işçi ve emekçiler lehine olan çözüm önerileri ise pek dillendirilmiyor. Ancak işçi sınıfının çözüm yöntemi, yine onun gündelik mücadeleleri ile ortaya çıkıyor. Tam da bu noktada farklı işyerlerinde farklı taleplerle ortaya çıkan mücadelelerin önemsenmesi ve büyütülmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bu mücadelelerin tamamı önemli dersler barındırıyor ve kazanmaları için dayanışma göstermek gerekiyor. Enflasyon karşısında sürekli olarak azalan ücretler ve çalışma koşullarındaki iyileşmeler için aylardır grevde olan Kartonsan işçileri ve 27 Şubat’ta süresiz iş durdurma kararı alan Mata Otomotiv işçileri bu mücadelelerin önemli örnekleri. Selüloz-İş’in örgütlü olduğu Kartonsan fabrikasında aralık ayında greve çıkan işçiler kararlı mücadelelerinde 100 günü geride bıraktı. Talepleri enflasyon karşısında eriyen ücretlerine zam; yani insanca yaşayacak bir ücret istiyorlar. Ancak sadece ücretler için değil, insanca çalışma koşulları için de mücadele ediyorlar. Birleşik Metal-İş’te örgütlü Mata Otomotiv işçilerinin talepleri de çalışma koşullarında iyileştirme ve ücretlere ek zam idi. İşverenin ise bu taleplere cevabı 700’e yakın Mata işçisini işten çıkarmak oldu. Ancak Mata işçilerinin mücadelesi tüm engellemelere rağmen kararlılıkla sürüyor.

Krizin bir yönü işçi sınıfı için ücretlerin baskılanması ve yoksullaşma iken, diğer yönü demokratik haklarına dönük saldırıları içeriyor. Sendikal haklar bir yana, sendikalaşmanın bile önüne rejim ve patronlar tarafından ciddi engeller çıkarılıyor. Buna karşı kazanımlar ise ancak işçi sınıfının seferberlikleri eliyle gerçekleşebilir. Tam da bu noktada, MKS, Satera Elektrik ve Etkin Plastik işçilerinin sendikal haklar için yürüttükleri mücadeleler oldukça önemli. Çayırova’da bulunan MKS fabrikasında ve İstanbul’daki Satera Elektronik’te Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için, Manisa’da bulunan Etkin Plastik çalışanı işçiler ise Petrol-İş Sendikası’na üye oldukları için işten atılmış ve direnişe geçmişlerdi. MKS’de işçiler hem toplu sözleşme hakları için hem de patronun Özçelik-İş Sendikası’nı dayatmasına karşı mücadele ediyorlar. Bütün bu direnişler sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılması için işçi sınıfı açısından önemli dersler ve deneyimler barındırıyor.

İşçi sınıfı bir yandan sendikalaşmaya çalışırken öte yandan sendikal bürokrasiye karşı da mücadele yürütüyor. İşçi sınıfının ekonomik ve siyasi çıkarlarını savunmak, kazanımları için mücadele etmek yerine kendi koltuklarını koruyan sendika bürokratlarına karşı kazanım da ancak işçilerin söz, yetki ve karar sahibi olduğu bir sendikal anlayışla mümkündür. Ancak bu anlayış salt yasal düzenlemeler ile değil, işçi demokrasisinin etkin kılındığı mücadeleci sendikalar ile mümkündür. Bunun için de işçi sınıfının hakları için savaşı yalnızca patronlara karşı değil, sendika bürokrasisine karşı da olmalıdır. Tam da bu noktada Disk Genel-İş 1 No’lu Şube’de yaşanan deneyim bu mücadelenin önemli bir örneğini teşkil ediyor. Şube seçimlerinde işçi demokrasisi ve toplumsal cinsiyet eşitliğini öne çıkaran Nazan Gevher Çam Ay ve ekibi yakın zamanda şube yönetimini kazanmıştı. Buna karşı sendika bürokrasisinin hamlesi Kartal Belediyesi’ni 1 No’lu şubeden ayırarak şubeyi bölmek ve yeni şubeye eski yönetimi atamak oldu. Şubenin antidemokratik yollarla bölünmesine karşı Genel-İş’e üye işçiler Ankara’ya bir yürüyüş başlattılar. Hem sendika içerisindeki işçi demokrasisi mücadelesi hem de sendikal bürokrasiye karşı mücadele bağlamında bu deneyimin önemi vurgulamak gerekiyor.

İnsan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma koşulları için sürdürülen bütün bu mücadeleler, Tek Adam rejiminden çıkışa dair somut talep ve önerilerin önemli bir ayağını temsil ediyor. Hakları için seferber olan ve mücadele eden işçilerin taleplerini sahiplenmek ve öne çıkarmak, aynı zamanda bu mücadeleleri birleştirmek, rejimden emekçiler lehine çıkışın da yolunu açacaktır.

İsrail: genel grev ve politik kriz

0

İsrail’de Benjamin Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümetinin dayatmaya çalıştığı Siyonist, aşırı sağcı bir sivil diktatörlük kurmak anlamına gelen yargı reformu, ülkede büyük bir siyasi krizi tetikledi.

On milyon nüfuslu bir ülkede yüz bini aşkın kişinin katıldığı yürüyüşler ve ülkenin en büyük sendika merkezi Histadrut’un 27 Mart günü başlattığı güçlü bir genel grev, Netanyahu’yu reformunu askıya almaya zorladı. Grev ulaşım, sağlık, bankacılık ve eğitim sektörlerine yayıldı. Ayrıca yedek askeri birlikler de grev nedeniyle orduda yer almayacaklarını bildirdi.

İsrail’in kuruluşundan bu yana en büyük grev gerçekleşti

İsrail’in 1948’de İngiliz ve ABD emperyalizmlerinin Ortadoğu’daki çıkarlarını garanti altına almak ve bölgeye hâkim olmak için kurduğu bir devlet olduğunu hatırlayalım. Bunun için milyonlarca Filistinliyi topraklarından ve evlerinden sürerek, başka ülkelere veya Batı Şeria ve Gazze’nin küçük bölgelerine göçmeye zorladılar. Ve Avrupalı Yahudi yerleşimcileri, İsrail’in “kendi toprakları” olduğuna dair yanlış bir anlatıyla Avrupa’dan getirdiler.

İsrail, Filistin’i sistematik bir biçimde işgal ederek, Filistinlilere zulmederek ve baskı uygulayarak varlığını sürdürdü. 1948’den beri Filistinlilere yönelik sayısız katliama ve toprak işgaline imza attı. Bugün ise, bir yandan Gazze’ye dönük insanlık dışı ablukasını ve saldırılarını sürdürürken, Batı Şeria bölgesinde Filistinlileri yerlerinden etmeye ve yeni İsrail yerleşimleri kurmaya devam ediyor. İsrail devleti sınırları içerisinde yaşayan Filistinlilere ise ırkçı, ayrımcı uygulamalarını şiddetlendiriyor.

Öte yandan, İsrail’de 27 Mart günü ülke tarihinin en büyük genel grevi gerçekleşti. Bu grev, İsrail işçi sınıfının çok önemli bir bölümü ile ülkeye egemen olan Siyonist kapitalizm arasında bir kırılmayı tetikleyebilir. Bu seferberlik, dünya kapitalist krizinin İsrail’deki bir ifadesidir. İsrail Devleti’nin aşırı sağcı Siyonist hükümeti, artık sadece Filistinlilere karşı bir diktatörlük olmaktan çıkarak, İsrail emekçilerini de hedefine alan bir baskı rejimi olma yolunda ilerliyor.

İsrail işçi sınıfı özgürlüğü için Siyonizm’den kopmalı, ezilen Filistin halkıyla birleşmeye çalışmalıdır. Bu doğrultuda, İsrail’in baskıcı Siyonist kapitalist devletini tasfiye etmek ve Filistin halkının tarihsel talebi olan “laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin” inşa etme hedefine yönelmelidir.

14 Mayıs seçimlerine ilişkin İDP bildirisi

0

14 Mayıs’ta gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine 20 yıllık AKP yönetiminin bıraktığı ağır bir enkaz altında giriyoruz. AKP’nin 20 yıllık iktidarının “ustalık eseri” olan, baskıya ve yağmaya dayanan Tek Adam rejimi, yalnızca emekçi kitleleri eşi benzeri görülmedik bir sefalete sürükleyen bir ekonomik felakete imza atmadı. Aynı zamanda, 6 Şubat depremlerinde on binlerce insanımızın ölümüne, milyonlarcasının sokakta kalmasına neden olan yıkımın da sorumlusu oldu. Emekçilerin Tek Adam rejiminin mimarı olan Cumhur İttifakı partilerinden kopuşu bu dönemde hız kazandı ve rejimin meşruiyeti geniş kitleler nezdinde giderek daha fazla sorgulanır hale geldi.

Mevcut çoklu kriz ortamı, emekten yana bir siyasi seçeneğin yükseltilmesi için de hiç olmadığı kadar uygun koşullar yarattı. Düzen muhalefetinin Saray karşısındaki sinik ve pasif tutumu, mevcut sistemi “sürdürülebilir” hale getirmekten öteye geçmeyen restorasyon programı, baskıcı rejimden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuşu temel alan bir seçeneğin büyütülmesi için fazlasıyla elverişli bir zemin sağladı. Sendikalardan sol politik partilere ve sosyalist akımlara kadar yayılan bir emek ittifakı aracılığıyla devrimci bir seçenek oluşturulabilir ve onun aracılığıyla cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine bu ittifakın adaylarıyla girilebilirdi. Bu nedenle uzunca bir süredir İşçi Demokrasisi Partisi olarak, tüm bu kesimlere dönük, sandık ve sokak siyasetini birleştiren bir bağımsız ittifak çağrısında bulunduk.

Tek Adam rejimi ve onu simgeleyen Erdoğan yönetiminden bir dakika dahi kaybetmeksizin derhal kurtulmak, hiç şüphesiz, İDP olarak bizim de paylaştığımız ortak bir arzu oldu ve olmaya devam ediyor. Bununla birlikte, Tek Adam rejiminden kopuşun “Erdoğan’ın gitmesinden” ibaret görülmemesi gerektiğini ve hem Cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimlerinde emeğin bağımsız seçeneğinin yer almasının gerekliliğini ısrarla vurguladık.

Bu yönde sadece genel bir çağrı yapmakla yetinmedik. Sosyalist ve sendikal hareketin çeşitli kesimleriyle bu doğrultuda görüşmelerde bulunduk. Ekonomik kriz ve pandemi dönemlerinde adımlarını attığımız ittifak girişimlerini sürdürmeye çalıştık. Ne var ki, gerek HDP ve sosyalist hareketin geniş kesimleri gerekse de sendikal önderliklerin çoğunluğu “önce Erdoğan gitmeli” gerekçesiyle, ilk turdan itibaren, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde düzen partilerinden bağımsız, emekten ve özgürlüklerden yana bir aday çıkarılmasının karşısında yer aldılar ve “Tek Adam rejiminden çıkış” görevini Millet İttifakı’nın adayına emanet etmeyi daha “gerçekçi” buldular. Böylelikle, mevcut krizden emek eksenli sınıfsal bir çıkış önerme yönünde önemli bir fırsat kaçırıldı ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri “Erdoğan taraftarlığı veya aleyhtarlığı” biçiminde burjuva seçenekler arasında yaşanacak yüzeysel bir kutuplaşmaya hapsedildi.

Mevcut tabloda, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine burjuva düzen partilerinden bağımsız, emek eksenli bir seçeneğin bulunmadığı koşullarda giriyoruz. Kitlelerin “Erdoğan’ın yenilgisi” arzusunu anlamak ve paylaşmakla birlikte, 14 Mayıs Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde herhangi bir düzen muhalefeti adayına oy çağrısında bulunmuyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında ve sonrasında Tek Adam rejiminden gerçek bir kopuşun ancak bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis ile gerçekleşebileceğini, bunun garantörünün de burjuva partilerinden bağımsız bir emek ittifakı olabileceğini vurgulamaya devam edeceğiz.

Öte yandan, HDP ile başta TİP ve EMEP olmak üzere sosyalist hareketin bir kesimini bir araya getiren Emek ve Özgürlük İttifakı’nın parlamento seçimlerine bir ittifak çatısı altında girmesinin emekçiler ve ezilen, sömürülen kitleler açısından oldukça olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin tutum ve siyasetin diğer başlıklarında bulunan çeşitli farklılıklarımızla birlikte, parlamento seçimlerinde Emek ve Özgürlük İttifakı bileşenlerinin desteklenmesi çağrısında bulunuyoruz. Bu çağrının nasıl somutlaşacağını ve seçim kampanyamızı ne şekilde yürüteceğimizi önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşacağız.

İşçi Demokrasisi Partisi

Arjantin’de Sosyalist Sol lokaline yapılan faşist saldırıyı kınıyoruz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, La Plata’da aşırı sağcı bir grubun İUB-DE’nin Arjantin partisi olan Sosyalist Sol’un lokaline yönelik silahlı saldırısını kınıyoruz.

Sol Cephe-Birlik’in (FIT-U) bir bileşeni olan Sosyalist Sol’dan yoldaşlarımızla dayanışma içerisindeyiz ve Arjantin hükümetinden faillerin soruşturulmasını ve cezalandırılmasını talep ediyoruz.

Bu faşist grupların Arjantin’de ve tüm dünyada suç eylemlerini, demokratik olduğunu iddia eden tüm kesimlerin bu eylemlerin karşısında durması ve birleşik seferberlik örgütlemesi ile kökünden söküp atmalıyız.

İUB-DE Uluslararası Yürütme Komitesi

28 Mart 2023

*****

1976’daki darbenin yıldönümünden birkaç gün sonra, bir grup maskeli kişinin Sol Cephe-Birlik bileşeni Sosyalist Sol’un La Plata lokalini silahla tehdit ettiği bir video elimize geçti.

Videoda binanın kaldırımında duran maskeli iki kişi görünüyor. İçlerinden biri bir silah çıkarıyor ve içerideki insanlara ateş eder gibi yapıyor. Video bundan sonra sonlanıyor ve binadaki insanlar böylesine ciddi bir şiddet ve korkaklık eyleminden asla haberdar olmuyor.

Videonun tamamı, maskelilerin aşırı sağcı lider Javier Milei’nin takipçisi Buenos Aires merkezinden (CABA) bir grup “aşırı sağcı” olduğunu gösteriyor. Görünüşe göre, “Kyle Rittenhouse Kültür Merkezi”nin lideri, neo-faşist, kadın düşmanı ve tacizci Jose Derman ile röportaj yapmak üzere La Plata şehrinde bulunuyorlardı.

Hâlâ azınlıkta ve marjinal olan bu neo-faşist eylemler, Milei’nin koruması ve son askeri diktatörlüğün soykırımını inkar eden kışkırtıcı konuşmaları zemininde ortaya çıkmaktadır. Milei sol partileri tehdit etti: “solcu o.. çocukları, titreyin!”. CABA’nın bölgesel vekili Ramiro Marra, “piqueteros” (yoksulluğa ve işsizliğe karşı protestolar düzenleyen hareket) karşıtı bir hareket çağrısında bulunarak toplumsal protestolara saldırdı. Aşırı sağcı Jose Luis Espert kitle önderlerini alenen “kurşun ya da hapis” ile tehdit etmektedir. Dolayısıyla, bu saldırıdan hepsini sorumlu tutuyoruz.

Peronist Herkesin Cephesi (Frente de Todos) hükümetinin ve liberal sağ Değişim için Birlikte’nin (Juntos Por el Cambio) muhalefetinin büyüyen toplumsal protestolara dönük tutumları bu grupları cesaretlendiriyor. Haftalar önce bir toplantıda başkan yardımcısı Cristina Kirchner Peronizmi “düzenin ve güvenliğin partisi” olduğunu ilan etti. Buenos Aires bölgesini yöneten Peronist Kicillof ise Guernica’daki baskılardan ve Facundo Castro’nun ölümünden sorumlu olan, protestoları “zorbalık” olarak nitelendiren Sergio Berni’yi Güvenlik Bakanı olarak atadı. Cumhuriyetçi Öneri (PRO) lideri ve başkan aday adayı Patricia Bullrich de halk eylemlerinin şiddetle bastırılması çağrısında bulunuyor. Tüm bunlar sola ve toplumsal mücadelenin öncülerine yönelik tehdit ve saldırılar için zemin yaratmaktadır.

Siyasi partileri, kitle örgütlerini, öğrenci ve insan hakları örgütlerini, Sol Cephe-Birlik’ten Sosyalist Sol’a yönelik bu ciddi tehdidi kınamaya çağırıyoruz. Neofaşizmle tüm cephelerde yüzleşmek için en geniş birlik çağrısında bulunuyoruz.

Bir matbaa işçisi: “Matbaa işçilerinin sıkıntıları duyulmuyor”

0

Bazı sektör ve fabrikalara sendikal örgütlenme açısından yeterli ağırlığın verilmediğini düşünüyorum. Sanki sendika bürokrasisi bu işçilerin sıkıntılarına kör, sağır ve dilsiz kalıyor. Matbaa sektörü, tam da böyle bir sektör. Fabrika patronlarının işçileri mesaiye zorlaması, işçinin mesaiye kalmadığı taktirde işçilere mobbing uygulanması, mesailerin gece vardiyasına verilmesi, bir günlük bir tatilin dahi çok görüldüğü aylar, vardiya amirlerinin işçilere patronların ağzından konuşması, iş kazalarına karşı berbat iş güvenliği ve sağlık envanteri, göçmen işçilerin ucuza ve mesaili çalıştırılması ve dahi pek çok eziyet ve rezillik -işçilerden yükselen feryada ve öfkeye rağmen- duyulmuyor, görmezden geliniyor. Oysa bu saydıklarım, biz matbaa işçilerinin her gün yaşadığı sorunların yalnızca ufak bir bölümüdür.

Oysa matbaa işçilerinin nispeten bilinçsizce de olsa çok etkili bir öfkesi ve taşıdığı çok kuvvetli bir dinamizm söz konusudur. Baskıyı iki gün aksattığımızda, fabrikanın tefeci takımının derhal ikramiye hakkını ve maaşa zam talebini tanımasını buna örnek olarak gösterebilirim mesela. Yukarıda saydığım tüm rezillikleri ve matbaa işçisinin tüm bu dinamizmine rağmen sendikaların matbaa işçilerini bünyesinde toplamaya, matbaa işçisinin eksik bilincini gidermeye, matbaa işçilerini tefeci patronlara karşı örgütlemeye yönelik bir çaba içinde olduğunu göremiyorum. Oysa şu koşullarda matbaa işçilerinin ve bütün olarak işçi sınıfının kurtuluşu, işçi demokrasisinin hâkim olduğu, işçilerin özörgütlenmesinden geçiyor.

Interabrasiv’da sendikal çoğunluk sağlandı

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesinde yer alan Interabrasiv fabrikasında, uzunca bir süredir devam eden sendikal çalışmaların sonucunda Kristal-İş’te örgütlenen işçiler çoğunluğu sağladı. Çoğunluğun ardından sendika, bakanlığa yetki başvurusunda bulundu ve yetkiyi aldı. Interabrasiv işçileri yakın zamanda sözleşme masasına oturacak.

Zımpara üretimi yapan ve yaklaşık 350 kişinin çalıştığı Interabasiv’de işçiler düşük ücretler, kötü çalışma koşulları, iş güvenliği önlemlerinin alınmaması nedenleri ile uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi veriyordu. Kimi zaman iş bırakma eylemlerine dönüşen mücadeleler sunucu işçiler sendikayı fabrikaya soktu.

Ama mücadele bitmiş değil; işçilerin şu an birinci gündemi sözleşmede taleplerinin ne kadar karşılanacağı. Sözleşmenin içeriğinin ne olacağı ve taleplerinin ne kadarının karşılanacağı işçilerin mücadele kararlılığına bağlı. Örgütlülük ne kadar büyük ve kararlı olursa Interabrasiv işçileri o derece güçlü olacaktır. Bu örgütlülük işçilerin taleplerinin sözleşmeye sokulmasının yanında kendi seçtikleri temsilciler ile sendikalarda bulunmalarının da imkânını yaratacaktır.

Genel-İş 1 No’lu şubenin bölünmesine karşı basın açıklaması: “Seçilmiş iradeyi yok sayamazsınız”

0

DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu şubeye bağlı işçiler, şubenin bölünerek Kartal Belediyesi’nin şubeden ayrılmasına ve seçimi kaybedenlerin yeni şube yönetimi olarak atanmasına karşı bugün (22 Mart) şube önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Sendika bürokrasisinin bu antidemokratik uygulamasının eleştirildiği açıklamada ve alınan sözlerde işçiler; bunun bir kayyum ataması olduğunu, seçilmiş iradenin yok sayıldığını ve sendika demokratikleşip işçi iradesini tanıyana kadar mücadeleye devam edeceklerini ifade ettiler. 22 Ocak’taki seçimleri kazanan mevcut şube yönetimi “işçi demokrasisi, şeffaflık ve hesap verilebilirlik” gibi ilkelerle yola çıkmıştı. Öncü kadın işçi Nazan Gevher Çam Ay’ın şube başkanı olduğu yönetim ayrıca kadın işçilerin taleplerini de ön plana çıkarmıştı.

Basın açıklaması metnini okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Yıllardır üyesi olup içerisinde yer aldığımız mücadeleci tabandan örgütlülüğe ve işçi demokrasisine dört elle sarıldığımız sınıf mücadelesi tarihiyle Türkiye’deki sendikal harekete öncülük etmiş olan sendikamız Genel-İş Genel Merkez Yönetimi artık maalesef bu olmazsa olmaz değerleri bir kenara bırakarak, yirmi yıldır bu ülkede mazlum halklara ve emekçilere dünyayı dar eden hükümetin uygulamalarını aratmayacak türden enteresan çıkışlarla sendikaya duyulan güveni yok etmektedirler.

Sendikanın tüzüğündeki yetersizlikleri gidermek yerine kendi koltuklarını garanti altına alıp, bireysel çıkarlarını korumak için işçi tabanından kopuk çalışmalara imza atarak benmerkezci tek adamcılıkla sendikacılık diyerek bizlere yutturmaya çalışmaktadırlar.

Ama ne yazık ki eleştirdiğimiz diğer sendikalardan daha kötü bir yönetim mantığıyla işçinin değil işverenin çıkarlarını gözeten, işçilerin değil belediyelerin bütçelerini önemseyen, üyelerinin değil siyasilerin iradesine göre hareket eden, siyasetin arka bahçesinin dik alası olan bir zihniyetle hareket etmektedirler.

Sendikal bürokrasi ve hegemonyasının tavan yaptığı günümüzde koltuk ve mevkileri uğruna işçi iradesini görmezden gelerek seçilmiş şube yönetimleri eğer kendi iradeleriyle değil de genel merkezin iradesiyle hareket ediyorsa her türlü maddi ve manevi desteği vermekten geri durmayan sendikanın bürokrat burjuvası emek diyen, hak diyen, işçi hakkı diyerek kendisini seçen emekçilerin hakları için çabalayan bizler gibi seçilmiş şube yönetimlerini de olağanüstü seçimlerle şube kapatıp açmalar, şube bölüp yeni şubeler açmak gibi her türlü argümanı işlerine geldiği gibi kullanıyorlar. Örneğin Ataşehir’i ayırdığında oradaki şube yapısını orada seçilmiş olanların talepleri doğrultusunda atamalarla şekillendirirken iş Kartal ve Kadıköy’e geldiğinde iki ay önce seçilen bizleri Kartal’da şube kuruluşunda atamak yerine seçimlerde kaybeden iki başkan adayını Ankara’ya çağırarak kapalı kapılar ardında pazarlık ve çıkar ortaklığı ile atama yapmak gibi ikiyüzlü bir irade ortaya koymaktan geri durmamaktadırlar.

Türkiye’de kendinden olmayanı vatan hainliği ve teröristlikle suçlayan, siyasi erkleri kayyumculukla suçlayarak yalandan yere eylem yapan ağalar kendileri de rahatları bozulmasın diye yerellerde içimizde işçi sıfatıyla dolaşan yalan dolan ve ayak oyunlarında Ankara’daki ağaları sendika baronlarını aratmayacak becerilerle işçiyi örgütsüzlüğe asgari ücretlere mahkum ederek kayyumculuğun ve koltukçuluğun zirvesinde kirli ittifaklar kurmaktan geri durmuyorlar.

Belediyelerdeki kayyum zihniyeti ne kadar antidemokratikse sendikadaki kayyumculuk da aynı faşizan mantıkla yürütülmektedir.

Peki sendikamızda bu kadar kirli ayak oyunları dönerken siyaset bu işin neresinde duruyor? Evet, işte sahnelenen tiyatronun as oyuncularından biri de belediye yönetimleri ve daha yukardaki siyasi irade.

İşçi şubesiyle birlikte hak arama mücadelesine başladığı andan itibaren belediye yönetimi hemen alternatif şube arayışına başlayarak sendikanın genel merkez yöneticileri ile kapalı kapılar arkasında pazarlık ve işbirliği yaparak işçiyi değil belediyenin çıkarlarını gözetecek kapı kullarının gelmesi için mücadele vermektedir.

Çünkü asıl derdi karşısında irade gösterip egemenliğini zora sokacak sendikacılar değil kapısında bekleyip aldığı direktifleri işçiye yutturmaya çalışacak kayyumcu çıkarcı ve koltukçuları göreve getirecek çalışmalarla sendika şubesi değil belediye bünyesinde, emrinde şeflik ya da müdürlük benzeri bir şube oluşturmak.

Peki bütün bu tezgâhı kuran sendika ağaları finansmanı nereden sağlıyor, bilin bakalım?

Tabii ki biz işçilerin sırtından topladıkları aidatlardan. Bizden topladıkları paralarla kendi imparatorluklarını kurarak bu paralarla delege kafalayarak rakı sofraları kurdurarak zaafiyetli işçilerin iradesizliklerinden faydalanıp bizlere karşı işçiler için değil kendileri ve belediye yönetimine şubeler kuruyorlar.

Yağma yok, bizler buradayız ve bu harami düzenini yıkarak, yeniden Kemal TÜRKLER, Abdullah BAŞTÜRK’lerin mirasını ve mücadelesini sahiplenerek sırtımızdan semiren sendika ağalarının saltanatını yıkmak için mücadeleye devam edeceğiz.

Yaşasın onurlu sendikal mücadelemiz.

Kahrolsun işçi düşmanları.”

Eğitim emekçisi: “Talebimiz insanca yaşam, güvenceli iş!”

0

Özel sektör çalışanı öğretmenlerin sorunlarının başında güvencesizlik gelmekte. Ancak sektördeki işkolu belirsizliği eğitim emekçilerinin sendikalaşması ve örgütlenmesi önünde bir engel oluşturduğundan dolayı sorunu sadece güvencesizlik olarak tarif etmek de tek başına yeterli olmaz.

Sektörde çalışan öğretmenlerin sorunları her geçen gün artmakta. Özel okul, kurs merkezi ya da rehabilitasyon merkezi gibi yerlerde bir öğretmen 10 saatin üzerinde çalışmakta. Bu uzun çalışma saatleri, kendimize ya da ailemize zaman ayıramadığımız gibi sağlığımızı da etkilemekte. Haftasonu çalışmakta, resmi tatillerde okul yönetimi tarafından ya toplantıya çağrılmakta ya da online ders vermeye zorlanmaktayız. Sözleşmelerimiz 12 ay üzerinden değil 10 ay üzerinden imzalanıyor. Asgari ücretle ya da ona çok yakın düzeyde bir ücretle çalıştırılıyoruz.

Bu kadarla da sınırlı değil… Bir yandan da okul patronları tarafından mobbinge uğrarsın, iş görüşmelerinde medeni durumun sorgulanır ve bu da yetmiyormuş gibi yaşına göre işe alınırsın. Özel sektörde çalışan bir öğretmensen hastalanmayacaksın, cenazen olmayacak. Hastayken çalışmak zorunda kalıyorsun, cenazen varsa 1-2 gün ancak izin alabiliyorsun. Özel sektör o yüzden biz eğitim emekçileri için tam bir kör kuyu. Evet, bu kör kuyunun içinde sıkışıp kalmamızın nedeni sektördeki işkolunun belirsizliği, bir diğeriyse bu kadar zor koşullarda yaşamamıza rağmen bizim dağınık ve örgütsüz olmamızdır.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin dile getirdiği taleplerin başında taban maaş mücadelesi gelmekte. Sektörde çalışan eğitim emekçileri olarak 2014 yılında yürürlükten kaldırılan taban maaş uygulamasını içeren ilgili maddenin tekrar yürürlüğe konmasını istiyoruz. Taban maaş, kısacası, resmi okullarda çalışan öğretmenlerle aynı şartlarda çalışan biz özel okul öğretmenlerinin maaşlarının eşitlenerek taban maaş hakkının elde edilmesidir. Bugün özel-kamu ayrımı yapılmadan sendikal örgütlenmenin önündeki engeller kaldırılarak, eğitim emekçilerinin birlikte mücadele etmesi gerekmektedir. Biz eğitim emekçilerinin talebi gayet açık ve net: “İnsanca yaşam, güvenceli iş!”

İstanbul’dan bir eğitim emekçisi

Gebze’den bir kadın işçi: “Kadın bir işçi olmak, sömürüyü ikiye katlıyor”

0

Ben Ülker fabrikasında çalışan bir kadın işçiydim. Girdiğim ilk andan itibaren bilhassa kadın işçiler üzerinde nasıl tahakküm uygulandığına, uzun dönemli yahut kıdemli işçilerin sınıf bilincinden ne denli uzaklaştığına gözlerimle şahit oldum. İşyerindeki erkek işçilerin bir kısmının kadınlarla yahut şahsımla -kötü amaçlarla- konuşmaya çalıştıklarından, hiyerarşinin bir nebze tepesinde bulunan işçi/formenlerin şahsıma ve diğer kadın işçilere ne denli bağırıp çağırdığından ve tacize yönelik bu gibi pek çok davranıştan söz edebilirim. Sarı sendikalar bu durumu biliyor, fakat tepkisiz kalıyordu. Bu davranışlarda bulunan şahısları fabrika idaresine şikâyet ettiğimizde, fabrika bu sorunlu insanlara karşı bir önlem alacağına, bizi kabahatli görüyordu. Dolayısıyla ben ve diğer kadın işçiler, hem işçi olarak hem de kadın olarak işyerinde iki yönlü bir sömürüye ve baskıya maruz kalıyorduk. İşte kapitalizmin kadına tanıdığı dillere destan özgürlük…

Ardından Ekol Lojistik fabrikasına taşeron bir kadın işçi olarak girdim. Taşeron şirketlerin en sıkıntılı zamanlarda dahi (eşim iş kazası geçirmişti) izne çıkarmamak için defalarca aradığına, fabrikada olan kadroluların baskılarına karşı hiçbir şey yapmayıp, bize bu rezilliğe katlanmak için öğütler verdiğine şahit oldum. Fabrikanın şartları da oldukça berbat. İşçilerin yaptığı işler her gün işçilerin bulunduğu gruplara atılıyor ve işçiler arasında rekabet teşvik ediliyor. Kötü yemekler ve ağır çalışma koşullarına karşın çok sınırlı olan molalar da bunun cabası.

Benim deneyimlerim şunu daha iyi anlamama sebep oldu: Kadın bir işçi olmak, sömürüyü ikiye katlıyor. Pek çok kadın emekçi bu sömürüye evde de maruz kalarak, bu sömürüyü çok daha katmerleşmiş şekillerde yaşayabiliyor. Kadının kurtuluşu, örgütlenmekten ve bu örgütlenmeyi bir sınıf hattı üzerinde inşa etmekten geçiyor.

Silikon Vadisi Bankası’nın çöküşü: kapitalist krizin bir başka ifadesi

0

12 Mart’ta Silikon Vadisi Bankası çöktü. Hafta sonu boyunca süren bir sarsıntıya ve dünya borsalarındaki bankaların hisse fiyatlarında keskin bir düşüşe yol açan bu olay, kronik bir kriz içerisindeki emperyalist kapitalizmin yeni bir işareti. Bu olayın sonucu ne olursa olsun, büyük kapitalistler bunun bedelini işçi sınıfına ve dünya halklarına ödetmeye çalışacaklar.

Silikon Vadisi Bankası, hem büyük şirketlerin hem de daha küçük, yeni kurulmuş ve gelişme aşamasındaki şirketlerin (start-up) finansmanında uzmanlaşmış bir kuruluştu. ABD’nin en büyük 16. bankasıydı. Batması, ABD tarihindeki en büyük ikinci iflas oldu (en büyüğü 2008’de, o zamanki krizin zirvesinde Lehman Brothers’ın iflasıydı).

Start-up şirketlerin büyük çoğunluğu dahil olmak üzere Kaliforniya’nın Silikon Vadisi bölgesindeki teknoloji şirketlerinin yarısından fazlasının bankada parası vardı.

Bankanın iflas ettiğine dair söylentiler, geçtiğimiz perşembe ve cuma günleri bankadan 42 milyar doların çekilmesine neden oldu. Sonunda ABD Merkez Bankası (FED), bankanın iflasını duyurdu. Devlete ait bir kuruluş olan ABD Federal Mevduat Sigorta Kurumu FDIC, toplam mevduatı 175 milyon dolar olan bankaya kayyum atadı. Sorun; mevduatların hesap başına yalnızca 250.000 dolarına teminat sağlanması ve bu durumda bankanın mevduatların yalnızca yüzde 7’sini kapsanmasıydı.

Peki Silikon Vadisi Bankası hesaplarında neden bu kadar büyük mevduat hesapları vardı? Çünkü bunların çoğu start-up olarak adlandırılan yeni teknoloji şirketlerine aitti. Start-up, yeni teknoloji alanında olduğu için hızla büyümeyi hedefleyen, genellikle küçük ve yeni bir şirkettir. Start-up şirketler spekülatörler, diğer büyük şirketler ya da bankalar gibi üçüncü taraf sermayesine dayalıdır. Teminat gereksinimlerini karşılayamadığı için genellikle daha geleneksel bankalardan finansman almakta zorlanır. Silikon Vadisi Bankası böyle “riskli” krediler verme konusunda uzmanlaşmış bir bankaydı.

Start-up’ların nadiren fazla geliri olur: Çalışanlarının ve faturalarının ödemelerini, risk sermayedarlarına hisse satarak elde ettikleri nakitle yapar. Topladığı nakit fazlasını da bir yerlerde tutar. Çoğunun Silikon Vadisi Bankası’nda hesapları vardı, çünkü diğer büyük bankaların reddettiği kredileri onlara veren de bu bankaydı.

Sönen balon

Tüm bu olanlarla, alışkın olduğumuz spekülatif balon patlamasında yeni bir sayfa açıldı. Risk sermayesi sahibi bu teknoloji şirketleri 2021 yılına kadar 330 milyar dolar finansman sağlamıştı. Bütün bunlar, pandemiden sonra hızla büyüdükleri bir bağlamda gerçekleşti. Ancak daha sonra işleri eskisi kadar kâr getirmemeye başladı ve küçüldüler (teknoloji sektöründeki tüm şirketlerde yüz binlerce işçinin işten çıkarılması bunun bir göstergesiydi). Merkez Bankası, enflasyonu düşürmek için faiz oranlarını yükselterek krediyi daha pahalı hale getirdi.

Silikon Vadisi Bankası, mevduatlarını 40 yıllık hazine bonolarına yatırmıştı. Merkez Bankası faiz oranlarını yükselttiğinde, daha düşük oranlı eski tahviller değer kaybetti ve değerleri düştü. Teknoloji şirketlerinin mevduat sahipleri, işlerinin kârlı olmadığını kabul ederek paralarını bankadan çekmeye çalıştılar. Ancak banka onlara geri ödeme yapamadı; elinde sadece değer kaybetmiş tahviller vardı. Silikon Vadisi Bankası nakit toplamak için kendi hisselerini satmaya çalıştı ama bunlar da değer kaybetti. Sonuç olarak hücum ve iflas gerçekleşti.

Silikon Vadisi Bankası’nın iflası, ABD’de yüksek enflasyonu düşürmek için resesyona doğru ilerlemeye hazırlanan Merkez Bankası’nın faiz artırımının bir sonucudur. Yüksek faiz oranları, parayı daha pahalı ve kıt hale getirir; bu da Silikon Vadisi Bankası’nı yok eden hücum gibi olayları tetikler. Ancak bu aynı zamanda teknoloji şirketlerinin spekülatif balonunun sönmekte olduğu ve her yatırımcının can havliyle parasını kurtarmaya çalıştığı gerçeğinin de bir sonucudur.

Denetimsiz bankalar

Burada sorulması gereken soru, Silikon Vadisi Bankası’nın neden bu kadar risk almasına, müşterilerinin mevduatlarını değer kaybeden tahvillere yatırarak kumar oynamasına izin verildiğidir. Bu sorunun yanıtı, 2008 krizinin tekrarlanmasını önlemek için yürürlüğe konan düzenlemelerin neredeyse tamamının Donald Trump yönetimi tarafından 2015 yılında kaldırmış olmasıdır. Silikon Vadisi Bankası’nın Başkanı Greg Becker, sermayesi 250 milyar doların altında olan bankalara yönelik düzenlemelerin azaltılması için ABD Senatosu’nda lobi yapanların başında geliyordu (50 milyar doların üzerinde varlığa sahip tüm bankalar sıkı denetimlere tabiydi). Denetimlerin gevşetilmesiyle birlikte, aralarında Silikon Vadisi Bankası’nın da bulunduğu yüzlerce bankanın önü her türlü spekülatif manevra için açılmış oldu.

Silikon Vadisi Bankası’nın iflası, paralarını geri alamadıkları takdirde çalışanlarının bu ayki maaşlarını bile ödeyemeyecek durumda olan çeşitli büyüklüklerdeki pek çok teknoloji şirketini etkiledi. Roku (düşük ücretli yayın cihazları), Circle (elektronik ödeme yönetimi teknolojisi), ROBLOX (çevrimiçi oyun platformu), BlockFi (kripto para platformu), Compass Coffee (çevrimiçi kahve mağazası), Camp (çevrimiçi oyuncak mağazası), Axsome Therapeutics (ilaç) ve Rippling (ödeme yönetimi) bunların en önemlileri arasında.

Başka bir çöküşe doğru ilk adım mı?

Silikon Vadisi Bankası’nın çöküşü, kuşkusuz en çok ses getiren olay oldu. Ancak daha önce, kripto para alanında uzmanlaşmış Silvergate bankası iflas etmiş ve pazartesi günü Merkez Bankası, Signature Bank’ın kapatıldığını ilan etmek zorunda kalmıştı.

Pazartesi günü, dünyanın önde gelen borsalarında tüm bankaların hisse senedi fiyatları düştü ve bu, bir bulaşma etkisi korkusu yarattı. Durumdan etkilenen şubeler Silikon Vadisi şirketlerinin bulunduğu bölgenin dışında yer alıyor. İsrail ve Hindistan’daki teknoloji şirketleri de işin içinde görünüyor. Ayrıca HSBC’nin, Silikon Vadisi Bankası’nın İngiltere şubesini sadece bir sterlin karşılığında satın aldığı bildirildi.

Merkez Bankası, Hazine Bakanlığı ve Federal Mevduat Sigorta Kurumu paniğin yayılmasını önlemek için ortak bir açıklama yaparak tüm mevduatların ödeneceğini garanti etti. Başkan Joe Biden, yeni düzenlemelerin yapılacağını belirterek bankacılık sistemini savunmak zorunda kaldı, fakat ABD Kongresi’nin mevcut yapısıyla yeni düzenleme yapmak kolay değil. Ne var ki bu açıklamaların hiçbiri sükûnet getirmedi ve pazartesi günü büyük piyasaların kapanışında belirsizlik devam etti.

Emperyalist kapitalizmin 2008’de yaşadığı türden yeni bir çöküşle karşı karşıya olup olmadığımızı ya da büyük bankacıların, emperyalist hükümetlerin ve uluslararası finans kuruluşlarının durumu kontrolü altına alıp almayacağını bilemeyiz. Ancak şunu söyleyebiliriz ki, bu yaşananlar emperyalist kapitalizmin yarım yüzyıldır devam eden ve pek çoğu akut küresel krizlerle sonuçlanan kronik krizinin bir başka aşamasıdır. Her durumda bu kriz, hayali kârların yarattığı spekülatif balonların, üretken sermayede kâr oranlarının düşmeye devam ettiği gerçeği karşısında patlamasıyla başladı. Finans, borsa ve emlak spekülasyonlarına, gereksiz büyüklükteki yeni teknoloji şirketlerine veya kripto para birimlerinin yükselişine ve düşüşüne yatırılan trilyonlarca dolar söz konusu. Bunlar her an patlayabilir. Ardından, her zaman olduğu gibi, krizin faturasını işçilere ve dünyanın sömürülen halklarına ödetmeye çalışacaklar.

Tüm bunlar, kapitalizmin neden daha ileri gidemeyeceğinin bir başka örneğidir; çünkü sunabileceği tek şey kriz, açlık, sefalet ve yağmadır. Sosyalizme giden yolda işçilerin iktidara gelmesi işte bu yüzden hayati önem taşımaktadır.

José Castillo, İUB-DE’nin Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol önderi

13 Mart 2023

Fransa: Macron’un kararnamesine hayır!

0

16 Mart’ta Macron, anayasanın 49.3. maddesine dayanarak emeklilik sistemi reformunu kararname ile hayata geçirmeye çalıştı. Bu madde, yürütmenin meclis onayına ihtiyaç duymadan sistemde reformlar yapmasına izin vermektedir. Hükümetin bu tutumu geniş sokak seferberlikleri, milletvekilleri ve sendikalar tarafından yapılan gösterilerle ifade edildi. Miguel Lamas tarafından kaleme alınan aşağıdaki metin, ilk kez El Socialista gazetesinde 15 Mart’ta yayımlandı.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un emeklilik yasasında yapmaya çalıştığı değişikliğe karşı 7 Mart’ta düzenlenen eylem, kitlesel protestoların altıncısı ve en büyüğü oldu. Ayın 11’inde Cumartesi günü bir başka ulusal yürüyüş düzenlendi. Buna ek olarak, bazı kilit sektörler “uzatılabilir grevlerin” başladığını duyurdu (yani, grevleri yürüten meclisler tarafından, gerekli görülmesi halinde, grevlerin sürelerinin uzatılması). Buna rağmen Senato reformu onayladı ve bu hafta milletvekilleri tarafından onaylanacağı duyuruldu.

Sekiz sendika merkezi tarafından çağrısı yapılan 7 Mart Salı günkü eyleme hükümete göre 1.28 milyon, CGT sendika merkezine göre ise 3.5 milyon kişi katıldı (sadece Paris’te 700 bin kişi). Bu son otuz yılın en büyük protestosuydu. Ve 2.8 milyon kişinin seferber olduğu 31 Ocak’tan daha yüksek bir sayıya tekabül ediyor.

Günün sonunda sendikal cephe Macron’dan “acil” bir toplantı talep etti çünkü “sessizliği daha fazla kabul edilebilir değildi”. Ancak Macron görüşmeyi reddetmekle kalmadı, yasa tasarısı Senato’da onaylandı.

Bunun üzerine rafineriler, demiryolları ve enerji sektörü gibi birçok kilit sektörde uzatılabilir grev kararı alındı.

Emekçiler, emeklilik reformuna karşı grevlerini sürdürdükleri için Paris sokaklarında çöp yığınları oluştu ve rafinerilerden yakıt sevkiyatları engellendi. Elektrik arzı da kesintiye uğradı ve bazı nükleer reaktörlerin bakımı ertelendi.

Tabandan gelen iradenin radikalleşme yönündeki bir başka işareti de ülkenin pek çok yerinde grev gözcülerinin ve barikatların örgütlenmesi oldu.

Sendikalar ayrıca Dünya Kadınlar Günü çerçevesinde 8 Marta Çarşamba günü ve 9 Mart Perşembe günü Fransa genelinde harekete geçen öğrenciler tarafından çağrısı yapılan gösterilere de destek verdi.

Senelerdir deniyorlar

Emeklilik yasası reformu sadece emeklilik yaşının 62’den 64’e yükseltilmesiyle ilgili değil, aynı zamanda emeklilik koşullarının ağırlaştırılması ve giderek daha fazla gencin düzenli bir işe sahip olmadığı bir durumda en az 43 yıllık prim şartı getirilmesiyle de ilgili. Tüm anketler, her üç Fransız’dan ikisi bu reforma karşı olduğunu gösteriyor.

Emeklilik sistemine saldırı, Macron’dan önce de on yıllardır Fransız kapitalistlerinin bir talebiydi. Fransız burjuvazisinin emeklilik sistemine yönelik ilk ciddi saldırı girişimi 1995 yılında, Mayıs 1968’den bu yana Fransa’daki en önemli kitle hareketi tarafından yenilgiye uğratılan meşhur “Juppé Planı” ile olmuştu.

Mevcut cumhurbaşkanı Macron da 2019-2020 yıllarında bunu denedi ve parlamento tarafından onaylanmış olan emeklilik reform planını geri çekmeye zorlayan altı aylık bir demiryolu grevi ve “sarı yeleklilerin” neredeyse bir ayaklanma niteliği taşıyan hareketi de dahil olmak üzere son yirmi yılın en büyük grev dalgasını tetikledi.

Kapitalist krizle birlikte koşullar daha da kötüleşti

Macron 2019’a göre daha zayıf olsa da kapitalizm daha derin bir krizde ve krizin bedelini işçilerin ödemesi gerektiğini varsayıyor. Macron’un taahhüdü, pandemiden sonra Fransız kapitalistlerinin kârlarını artırmak veya geri kazanmaktı. Bu nedenle herhangi bir değişikliği tartışmak için sendika liderleriyle bir araya bile gelmiyor. Emeklilik yasası bunun bir parçası ama sadece emeklilik yasası değil, ücretler ve iş yasaları konusu da gündemde. Milyonlarca insanın hoşnutsuzluğunun nedeni de bu.

Fransa’da hükümet emeklilik reformunu hayata geçirmekte kararlı olduğunu ısrarla vurguluyor.

İşçiler için durumlarını kötüleştiren tek sorun emeklilik maaşları değil. Artan enerji ve gıda fiyatları karşısında ücret meselesi de merkezi bir talep olarak öne çıkıyor. Gerçi sendika merkezlerinin bürokratik liderleri “ilk iş olarak” emeklilik reformunun geri çekilmesi gerektiği argümanıyla bu konuyu ele almıyorlar.

Fransa’da ve dünyada krizinin bedelini işçilere ödetmeye çalışan bir bütün olarak kapitalist ekonominin kendisidir.

Bir mücadele planına ihtiyaç var

Sekiz sendika merkezi ve öğrenci hareketi birleşmiş olsa da, bürokratik sendika liderlikleri, herhangi bir müzakereyi açıkça reddeden Macron ile pazarlık yapmaya çalışırken, eylemlerini hâlâ bir mücadele planıyla derinleştirmiyorlar.

Bu durum aynı zamanda, bu büyük mücadelenin sıcağında, işçilerin ve gençlerin, bu kapitalist felakete son verecek köklü bir değişim için, Macron hükümetine son verecek siyasi bir alternatif için, emekçi halkın hükümetine doğru devrimci bir sosyalist alternatif oluşturma perspektifiyle örgütlenmeleri ihtiyacını da gündeme getirmektedir.

Yakın gelecekte, hükümeti ve planlarını yenilgiye uğratmak için yapılması gereken “ilk şey”, tabandan gelen kesimlerin hâlihazırda ülke çapında yürüttükleri grevler (“uzatılabilir grevler”) ve ablukalarla ortaya koydukları gibi, eylemleri niteliksel olarak sertleştirecek bir mücadele planı hazırlamak olacaktır. Bunun için de tüm işçileri ve gençleri, ücretlerin artırılması ve diğer hak talepleriyle birlikte, emekçi halkın ekonomik planı için birleştirmeliyiz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Fransız emekçi halkının bu büyük mücadelesine tam destek veriyoruz.

Yaşasın halkların özgürlüğü! Newroz pîroz be!

0

2023 Newrozunu, Tek Adam’ın diktatoryal rejimi altında kutladıklarımızın sonuncusu olması dileği, umudu ve heyecanıyla selamlıyoruz.

Başta Kürt halkı olmak üzere tüm ülkenin emekçi halkları son 20 yılı AKP’nin adım adım inşa ettiği bu otokratik rejimin yalanları, aldatmacaları, baskıları ve zorbalıkları altında yaşamak zorunda bırakıldı. Halkın oylarıyla işbaşına gelen belediye başkanları, meclis üyeleri, milletvekilleri, binlerce emekçi ve aydın, yerlerinden edildi, takibata uğradı, işkencelerden geçirildi, hapislere atıldı. Bütün bir halk baskı ve şiddet yöntemleriyle korkutulmaya ve susturulmaya çalışıldı. AKP hükümetlerinin temel amacı, emekçi halkların kendi kaderlerini belirleyebilmelerini engellemekti.

Bu baskıcı rejim, Tek Adam’ın etrafında toplanmış bankerlerin, inşaat ve enerji oligarklarının, silah tacirlerinin kurdukları ve devamı için çırpındıkları bir düzendir. Bu düzen altında egemenler ülkenin tüm kaynaklarını talan ederek emekçi halklarımızı her geçen gün yoksulluğa, yoksulluktan sefalete sürüklediler.

Tek Adam rejiminin yağmacıları, soygunlarıyla ülkeyi ekonomik felaketin içine sürüklemekle kalmadılar. 6 Şubat depremi sırasında, on binlerce insanımızın ölümüne, milyonlarcasının sokakta kalmasına neden olan yıkımın ve sefaletin de sorumlusu oldular. Ve hâlâ cesetlerin ve sefaletin üzerine kuracakları talanın paylaşım çabası içindeler.

Ama artık bütün bunlara son verebileceğimiz koşullar giderek olgunlaşıyor. Baskılarla susturulmaya ve yalanlarla aldatılmaya çalışılan emekçi halklarımız açısından, yüzleştiğimiz sefaletin ve acıların sorumlusunun kapitalist sömürü düzeni ve baskıcı Tek Adam rejimi olduğu giderek daha fazla açıklık kazanıyor.

Bugüne değin tek tek fabrikalarda, işyerlerinde, alanlarda süren mücadelelerin ve direnişlerin ilk sonucunu almak üzereyiz. Tek Adamı tahtından indirmek ve baskı mekanizmasını kırıp atmak kararlılığındayız. 14 Mayıs seçimleri bu doğrultuda, baskı ve sömürü düzeninden kopuşun zeminini sağlamalıdır.

Öte yandan, 20 yıllık bu kâbusun ardından yeni bir yanılsamaya kapılmamalıyız. İşçi ve emekçi halklarımızın içine sürüklendikleri yoksulluktan ve acılardan kurtulabilmesi, devlet düzeyinde gene emekçilerin en acil çıkarları doğrultusunda dönüşümlerin yapılmasına bağlıdır. Unutmayalım ki, oligarklar, onların devlet içindeki ve dışındaki yandaşları ve ırkçı, şeriatçı ve faşizan güçleri direnişlerini sürdürecektir.

Bu nedenle, bugün Newroz ateşi etrafında toplanan tüm emekçilerin ve onların örgütlerinin gerçek ve birleşik bir ittifak kurarak halklarımızın kendi kaderlerini belirleme ve emekten yana bir düzenin kurulması yolundaki umutları ve talepleri doğrultusunda güçlü bir seferberlik yaratmalarını diliyoruz. Yarınları ancak böyle inşa edebiliriz.

Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere tüm siyasi tutsaklara özgürlük!

HDP’ye yönelik baskılara son! Hukuksuz kapatma davası derhal düşürülmelidir.

Kayyumlara hayır! Belediye başkanları derhal görevlerine iade edilsin!

Sınır ötesi operasyonlara son! Savaşa değil halka bütçe!

Kürt halkına kendi kaderini özgürce tayin etme hakkı!

Tek Adam rejiminden çıkış için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis!

Depremzede göçmenlere ikamet sınırlamasına karşı ortak metin

0

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin çağrısı ve 51 kurum imzasıyla depremden etkilenen göçmenlere yönelik 60 günlük ikamet sınırlamasına karşı ortak metin yayınlandı. İmzacı kurumlar metinde depremden etkilenen 11 ilde yaşayan göçmenlerin, yaşamlarını yeniden kurabilecekleri, hak ve hizmetlerden yararlanabilecekleri, barınabilecekleri, çalışabilecekleri, eğitim ve tedavi görebilecekleri kentlerde hak kaybına uğramadan ikamet edebilmelerinin önemine dikkat çekti.

Metnin tamamını ve imzacı kurumları paylaşıyoruz:

“6 Şubat tarihinde Kahramanmaraş merkezli 11 ili etkileyen depremlerde resmi verilere göre en az 46.104 kişi öldü, yüzbinlerce insan yaralandı. Milyonlarca insan yaşadıkları, çalıştıkları, eğitim gördükleri şehirleri, temel gereksinimlerine erişemedikleri ve kendilerini güvende hissetmedikleri için terk etmek zorunda kaldı. Belki de aylarca hatta yıllarca doğdukları, büyüdükleri, yaşadıkları kentlere dönemeyecekler. Buna yüzbinlerce göçmen de dâhil. Onlar da evlerini, okullarını, işyerlerini üstelik ikinci kez kaybettiler. Zaten az sayıda verilen çadırlar onlara neredeyse hiç verilmedi. Deprem karşısındaki yoksulluk, yoksunluk ve güvencesizlik onlar için de geçerli. Üstelik AFAD’ın tahliye planlarından ve hükümetin barınma desteklerinden asla yararlandırılmadılar. Bütün bunlardan öte bir de ayrımcılıkla, göçmenlere yöneltilen düşmanlık ve nefretle mücadele etmeye çalışıyorlar.

Deprem sonrasında depremden etkilenen 11 ilde ikameti/kaydı olan göçmenlere, önce yol izin belgesi olmaksızın 90 gün süreyle başka bir ile gidebilecekleri duyuruldu. Ardından İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Başkanlığı, bu uygulamaya şehir ve süre kısıtlaması getirdi. Göçmenlerin yol izin belgesi olmaksızın sadece Kahramanmaraş, Hatay, Malatya, Adıyaman ve Gaziantep şehirlerinden hareket edebilecekleri ve vardıkları kentlerde eğer kalabilecekleri bir yer (arkadaş, akraba evleri veya kendi imkânları ile kiraladıkları bir yer) varsa sadece 60 günlük bir ikamet izni alabileceklerini duyurdu. Verilen 60 günlük süre sonunda ise göçmenlerin gittikleri şehirlerde sağlık, eğitim, ulaşım, çalışma gibi en temel haklarını kullanamayacakları ve kayıt iptali gibi yaptırımlarla karşılaşacakları belirtiliyor.

Göç İdaresi Müdürlükleri, öte yandan depremden etkilenen göçmenlerin gittikleri şehirlerde istedikleri yerde barınamayacaklarını, Şubat 2022’den bu yana uygulamaya konulan “Seyreltme Projesi”nin devamı niteliğinde ev bulabildikleri herhangi bir mahalleden ev tutamayacaklarını, kayda kapalı mahallelere yerleşemeyeceklerini de ifade etmiştir.

Kuşkusuz depremden etkilenen göçmenlerle yurttaşlar arasındaki bu ayrımcı pratikler ve buna bağlı ortaya çıkan/ çıkabilecek hak ihlalleri; göçmen ve göçmen düşmanlığını derinleştirecek ve göçmenleri ırkçı şiddet tehdidi ve döngüsüne hapsedecektir.

Bu bağlamda biz aşağıda imzası bulunan kurumlar olarak;

  • Depremden etkilenmiş göçmenlere yönelik kayıtlı olduğu kent dışında 60 günlük ikamet sınırlamasının kaldırılmasını talep ediyoruz. Depremden etkilenen 11 ilde yaşayan göçmenler, yaşamlarını yeniden kurabilecekleri, hak ve hizmetlerden yararlanabilecekleri, barınabilecekleri, çalışabilecekleri, eğitim ve tedavi görebilecekleri kentlerde hiç koşulsuz ve hak kaybına uğramadan ikamet edebilmelidirler. Bu anlamda göçmenler için ikamete/kayda kapalı iller, ilçeler, mahalleler; öncelikli olarak depremden etkilenmiş tüm göçmenlere açılmalı; birlikte yaşam anlayışından uzak, ayrıştırıcı ve hukuksuz olan “Seyreltme Projesi” de derhal kaldırılmalıdır.  

Depremin yarattığı her türlü tahribatın, ancak ve ancak insan hayatını önceleyen, ayrım yapmadan eşitliği gözeten, ırkçılığa ve nefret söylemine geçit vermeyen politikalarla üstesinden gelebiliriz.”

İmzacı Kurumlar:

17 Mayıs Derneği

Anadolu Kültür

Ardıç Dayanışma

BoMoVu-Sosyal Güçlendirme için Spor ve Beden Hareketi
Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Civil Rights Defenders

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD)

Demokrasi için Birlik-DİB

Demokratik Alevi Dernekleri- DAD

Ekmek ve Gül

EMEP

Gıda-İş (DİSK)

Göç Araştırmaları Derneği (GAR)

Göç İzleme Derneği (Göç-İz)

Göçmen Dayanışma Derneği

HDK Göç ve Mülteciler Meclisi

HDP Göçmen ve Mülteciler Komisyonu

Halkların Köprüsü Derneği

Hepimiz Göçmeniz, Irkçılığa Hayır Platformu

Hevi LGBTİ

İklim Adaleti Koalisyonu

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP)

İşçinin Kendi Partisi (İKEP)

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi

Jineps Gazetesi

Kadın Savunması Ağı

Kadın Dayanışması

Kadınlar Birlikte Güçlü

Kaos GL Derneği

Kamu Emekçileri Sendikası (KESK)

Kırkyama Kadın Dayanışması

Lubunya Deprem Dayanışması

Maltepeli Kadın+lar

Maya Eğitim Kültür Araştırma Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği – Mersin

Medya ve Göç Derneği

Mor Dayanışma

Muğla Çevre Platformu

Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şubesi

Pembe Hayat LGBTİ+ Dayanışma Derneği 

Polen Ekoloji

Samandağ RES Karşıtı Mücadele

Sınırsız Kadın Dayanışması

Suriye Demokratik Sol Partisi

Tarlabaşı Dayanışma

Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP)

Türkiye İşçi Partisi (TİP)

Validebağ Direnişi

Van Barosu Başkanlığı

Van Çevre Tarihi Eserleri Koruma Araştırma ve Geliştirme Derneği (VAN ÇEVDER)

Yeni Kadın Dünyası

Yeşil Sol Parti Mültecilerle Dayanışma Çalışma Grubu

Bağımsız İran sendikaları ve sivil toplum kuruluşlarının asgari talepler bildirisi

0

İranlı öğretmen, işçi, kadın, öğrenci ve emeklilerden oluşan yirmi bağımsız örgüt ve sendika 14 Şubat 2023’te aşağıdaki asgari talepler bildirisini yayımladı. Bu yazının orjinali Socialist Feminism web sitesinde yayımlanmıştır.

***

İran’ın Onurlu ve Açık Fikirli Halkına:

1979 İran Devrimi’nin kırk dördüncü yıldönümünde, ülkenin ekonomik, siyasi ve sosyal temeli bir kriz ve çözülme girdabıyla sarsılmaktadır.  Dolayısıyla, mevcut siyasi üstyapı çerçevesinde bu durumun sona erdirilmesi için net ve ulaşılabilir bir perspektif öngörmek mümkün değildir.  Bu nedenle, İran’ın ezilen halkı, özgürlük ve eşitlik arayışındaki kadınlar ve gençler, mevcut insanlık dışı koşulların sona ermesi için ülke çapında sokakları tarihi ve belirleyici savaş alanlarına dönüştürmek için görülmemiş bir cesaretle canlarını veriyorlar.  Hükümetin kanlı baskısına rağmen, son beş aydır bir an bile yerlerinde durmadılar.

Bugün kadınlar, üniversite ve lise öğrencileri, öğretmenler, işçiler, adalet arayanlar, sanatçılar, kuirler, yazarlar ve İran’ın ezilen halklarının çoğunluğu, Kürdistan’dan Sistan ve Belucistan eyaletlerine kadar her yerde yükselen protestolar, daha önce görülmemiş düzeyde uluslararası destek topladı. Bu protestolar kadın düşmanlığına, cinsiyet ayrımcılığına, bitmek bilmeyen ekonomik güvensizliğe, emeğin köleleştirilmesine, yoksulluğa, sefalete, sınıfsal baskıya ve milliyet ve din temelli baskıya karşı muhalefet bayrağını yükseltmektedir.  Bu devrim, geçtiğimiz yüzyıl boyunca İran halklarının çoğunluğunu oluşturan bizlere dayatılan her türlü dini ya da seküler diktatörlüğe karşı bir devrimdir.

Bu protestolar kökünden söküp atmayı amaçlamaktadır.  Bu protestolar, büyük ve modern toplumsal hareketlerin geniş bağlamında ve İran’da modern, müreffeh ve özgür bir toplum yaratma idealinin yüzyıllık geri kalmışlığına ve marjinalleştirilmesine son vermeye kararlı yenilmez bir neslin ayaklanmasıyla ortaya çıkmıştır.

Çağdaş İran tarihinin iki büyük devriminden [1906 ve 1979] sonra, şimdi büyük ve ilerici toplumsal hareketler, işçi hareketi, öğretmenler ve emekliler hareketi, eşitlik isteyen kadın hareketi, üniversite ve yüksekokul öğrencileri ve ölüm cezasına karşı hareket, hepsi bir kitle hareketi olarak ve aşağıdan, ülkenin siyasi, ekonomik ve sosyal yapısını şekillendirmek için tarihi ve belirleyici bir konumdadır.

Dolayısıyla bu hareket, tepeden inme herhangi bir gücün oluşumuna kalıcı olarak son vermeyi amaçlamakta ve halkın her türlü baskı, ayrımcılık, sömürü, tiranlık ve diktatörlükten kurtuluşu için modern ve insancıl bir toplumsal devrimin başlangıcını işaret etmektedir.

Bizler, aşağıda imzası bulunan sendikalar ve sivil toplum kuruluşları olarak, toplumsal hareketlerin ve taleplerin birlik ve beraberliğine, mevcut insanlık dışı ve yıkıcı koşulların sona erdirilmesi mücadelesine odaklandığımız için aşağıda sıralanan asgari taleplerin gerçekleştirilmesini İran halkının temel protestolarının öncelikli görevleri olarak görüyoruz. Bu asgari talepleri, bu ülkede yeni, modern ve insancıl bir toplum inşa etmenin yegane yolu olarak görüyoruz. Özgürlük, eşitlik ve kurtuluşu önemseyen tüm duyarlı insanlardan, fabrikalarda, üniversitelerde, okullarda ve küresel sahnedeki komşularımızda bu asgari taleplerin bayrağını yükseltmelerini istiyoruz:

1- Tüm siyasi tutsakların derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması. Siyasi, sendikal ve sivil faaliyetlerin kriminalize edilmesine son verilmesi. Halk protestolarının bastırılmasının failleri ve ajanları için halk mahkemeleri.

2- İfade, düşünce, basın, örgütlenme, mahalle ve ulusal sendikalar ve halk örgütleri, grevler, yürüyüşler, sosyal ağlar ve görsel ve işitsel medya için koşulsuz özgürlük.

3- Her türlü ölüm cezasının ve Tailion Yasasının [kısasa kısas yasası] derhal yürürlükten kaldırılması veya uygulanmaması. Her türlü psikolojik ya da fiziksel işkencenin yasaklanması.

4- Tüm siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve aile alanlarında kadın ve erkek haklarının tam eşitliğinin derhal ilan edilmesi. Cinsel ve toplumsal cinsiyet kimliklerine ve yönelimlerine karşı ayrımcı tüm yasaların koşulsuz olarak yürürlükten kaldırılması. Gökkuşağı “LGBTQ+” topluluğunun tanınması. Tüm cinsiyet kimlikleri ve yönelimlerinin suç olmaktan çıkarılması. Kadınların kendi bedenlerini ve geleceklerini kontrol etme haklarına koşulsuz sadakat ve ataerkil kontrolün uygulanmasının engellenmesi. 

5- Din, insanların özel alanıdır ve siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel yasa ve düzenlemelerde yer almamalıdır.

6- İş güvenliği, istihdam güvencesi ve işçilerin, öğretmenlerin, büro çalışanlarının ve tüm çalışan ve emekli işçilerin ücretlerinin, onların bağımsız ve ülke çapındaki örgütlerinin seçilmiş temsilcilerinin katılımı, müdahalesi ve mutabakatı ile derhal artırılması.

7- Milliyet ya da din temelinde ayrımcılık yapan yasaların ve görüşlerin yürürlükten kaldırılması. Ülkenin her yerinde kültür ve sanatın gelişmesi için devlet olanaklarının adil ve eşit dağılımı için uygun destek altyapısının oluşturulması ve toplumumuzda yaygın olarak konuşulan tüm dillerin öğrenilmesi ve öğretilmesi için gerekli ve eşit olanakların yaratılması.

8- Tüm baskı araçlarının ilgası. Hükümetin yetkilerinin sınırlandırılması. Yerel ve ulusal konseyler aracılığıyla halkın ülke işlerinin yürütülmesine doğrudan ve kalıcı bir şekilde müdahale edebilmesi. Herhangi bir noktada seçmenler tarafından herhangi bir hükümet ve hükümet dışı görevlinin görevden alınması seçmenlerin temel haklarından biri olmalıdır.

9- İran halkının mülkünü ve toplumsal zenginliğini doğrudan soyan veya devlet rantını [devlet tarafından verilen ekonomik fırsatların tekelleştirilmesi] yağmalamak için kullanan tüm gerçek ve tüzel kişiler ile hükümet, kamu ve özel kuruluşların mülklerinin kamulaştırılması. Bu kamulaştırmalardan elde edilen servet derhal eğitim sisteminin modernleştirilmesi ve yeniden inşası, emeklilik fonları, çevre ve gerek İslam Cumhuriyeti gerekse [Pehlevi] monarşisi dönemlerinde mahrum bırakılan ve daha az imkana sahip olan bölgelerin ve halk kesimlerinin ihtiyaçları için harcanmalıdır.

10- Çevrenin tahrip edilmesine son verilmesi. Geçtiğimiz yüz yıl boyunca tahrip edilen çevresel altyapıların yeniden canlandırılması için temel politikaların uygulanması. Meralar, sahiller, ormanlar ve dağ yamaçları gibi doğal bölgelerin müşterek alanlara dönüştürülmesi. Bunlar özelleştirme adı altında halkın elinden alınmış doğal alanlardır.

11- Çocuk işçiliğinin yasaklanması. Ailelerinin ekonomik ve sosyal durumlarına bakılmaksızın çocukların yaşam ihtiyaçlarının ve eğitimlerinin sağlanması. İşsizlik sigortası yoluyla kamu refahının sağlanması, çalışabilecek yaşta olan ve çalışamayacak durumda olan tüm bireyler için güçlü bir sosyal güvence oluşturulması. Eğitim ve sağlık hizmetleri herkes için parasız olmalıdır.

12- Adalet, karşılıklı saygı, nükleer silahlara erişimin yasaklanması ve dünya barışını yaratma çabalarının desteklenmesi temelinde tüm ülkelerle uluslararası ilişkilerin en üst düzeyde normalleştirilmesi.

Bizler, yukarıdaki asgari taleplerin, mevcut ve potansiyel yeraltı zenginliklerinin varlığı, bilinçli ve yetenekli bir halkın olması, mutlu, özgür ve rahat bir yaşama sahip olmak için çok motive olmuş bir gençlik ve gençler kuşağının varlığı göz önüne alındığında, derhal gerçekleştirilebilir ve uygulanabilir olduğuna inanıyoruz.

Yukarıdaki talepler, aşağıda imzası bulunanların taleplerinin genel çerçevesini oluşturmaktadır.  Mücadelenin ve dayanışmanın devamıyla bunları daha ayrıntılı olarak ele alacağız.

İmzacılar:

İran Öğretmen Loncaları Koordinasyon Konseyi

İran Özgür İşçiler Birliği

Müttefik Öğrencilerin Üniversite Öğrenci Örgütleri Birliği

İnsan Hakları Savunucuları Merkezi

Haft Tapeh Şeker Kamışı İşçileri Sendikası

Direnişçi Petrokimya Taşeron İşçileri Konseyi

İranlı Öğretmenler Evi

Bidarzani (Feminist Web Sitesi)

İranlı Kadınların Sesi

Ahvaz Ulusal Çelik Grubu İşçilerinin Bağımsız Sesi

İşçi Haklarının Savunucuları Birliği

Kirmanşah Elektrik ve Çelik İşçileri Birliği

İşçi Örgütlerinin Kurulmasına Destek için Koordinasyon Komitesi

Emekliler Birliği

İranlı Emekliler Konseyi

İlerici Üniversite Öğrencileri Örgütü

İran Özgür Düşünen Lise Öğrencileri Konseyi

Alborz Eyaleti Ressamlar Sendikası

İran’da İşçi Örgütleri Oluşturma Komitesi

Sosyal Güvenlik İdaresi Emekliler Konseyi

8 Mart’ta İran’ın dört bir yanında kadınlar sokaktaydı!

0

Okullar, üniversiteler, sokaklar, fabrikalar ve hapishaneler, İslam Cumhuriyeti’nin İran halkına karşı savaş açtığı alanlar haline geldi; özellikle ve daha şiddetli olarak da kadınlara karşı. İslam Cumhuriyeti’nin kimyasal silah saldırısı altında olan kız okulları ve yurtlarında 99 şehirde 7000’den fazla kız öğrenci zehirlendi; Besiç ise başörtüsü takmayı reddeden kadınlara karşı savaşına bir “sözlü uyarı” manevrası ile devam ederken İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı başörtüsünün “dini bir zorunluluk ve yasal bir gereklilik” olduğunu vurguladı.

8 Mart’ta ise İran’ın dört bir yanında kadınlar; Sistan ve Belucistan eyaletinin Haş şehrinde “Beden özgürlüğü tartışılmaz hakkımızdır” sloganıyla, Tahran’da “Kadın, yaşam, özgürlük”  sloganıyla, Gilan eyaletinin Reşt şehrinden “Nefessiz kalsak da ayaklanmamız devam edecek” sloganı ve eşitlik marşıyla, Kürdistan eyaletindeki Marivan’da “Jin Jiyan Azadi” sloganlarıyla sokaklara döküldü.

Bir grup aktivist Senendec’de sokaktaydılar ve gerçekleştirdikleri açıklamada şu sözlere yer verdiler: “Senendec’de ve tüm İran’da eşitlik arayan kadın ve erkeklerin, ayrımcılığın ve toplumun yarısının insanlık dışı görülmesinin son bulmasına yönelik sürdürdüğü amansız mücadele inişli çıkışlı bir süreçten geçti. ‘Ya başörtüsü ya zulüm’ sloganıyla ve cop zoruyla bize zorunlu başörtüsünü ve kadın karşıtı yasaları dayattılar.”

Geçtiğimiz günlerde ise kız öğrencilere yönelik kimyasal saldırılara tepki olarak öğretmenler Eğitim Bakanlığı önünde toplandı, Tebriz Üniversitesi öğrencileri protesto gösterileri düzenledi ve Şehid Beheşti Üniversitesi’nin kadın öğrencileri bir gösteri gerçekleştirdi.

7 Mart’ta Buşehr’de okullara ve kadınlar gününe yapılan kimyasal saldırılara karşı Devrimci Öğrenci örgütü, İlerici Öğretmenler ile birlikte “öğrenciler, emekçilerin kırmızı çizgisidir” diyerek derslere giriş boykotu/yasağı çağrısında bulundu.

İranlı bir kadın öğrenci

Deprem sonrası krizin sorumlusu göçmenler mi?

0

6 Şubat’ta meydana gelen ve Türkiye ile Suriye’yi etkileyen iki büyük depremde, resmi sayılara göre 44 bini aşkın insanımız yaşamını yitirdi, on binlercesi yaralandı, on ilin önemli bir kısmı adeta enkaza döndü. Hükümetin tamamen aciz kaldığı koşullarda, bir yandan enkaz altında kalan canları kurtarmak ve kurtulanların temel ihtiyaçlarını gidermek için emekçiler görülmemiş bir dayanışma seferberliği örgütlerken, diğer yandan bazı çevreler göçmenlere yönelik büyük bir karalama kampanyası başlattı.

Depremin ilk saatlerinden itibaren, Ümit Özdağ başta olmak üzere çeşitli siyasetçiler ve kişiler, Suriyeli göçmenlerin deprem bölgesindeki ev ve mağazaları yağmaladığına yönelik haberleri sosyal medya üzerinden yaymaya başladılar. Örneğin, 7 Şubat’ta Urfa İpekyol’da, Suriye uyruklu olduğu iddia edilen bir kişinin, arama kurtarma çalışmalarına katılan bir itfaiye erinin cep telefonunu çaldığına dair görüntüler servis edildi; çok geçmeden ortada ne bir hırsızlığın olduğu ne de söz konusu kişinin Suriyeli olduğu anlaşıldı. Özelikle yağma olaylarında Suriyelilerin baş rolü oynadığı ileri sürüldü. Yabancı düşmanlığı öyle bir noktaya vardı ki, ülkenin dört bir yanından gönderilen erzak ve yardımların dağıtımında Suriyelilere öncelik verildiği bile iddia edildi.

Göçmen düşmanlığı, Türk kapitalizmi ve özellikle onun faşizan aparatları için her zamanki gibi çok kullanışlı ve deprem özelinde iki şeye hizmet ediyor. İlk olarak, deprem bölgesinin birçok yerinde günlerdir ortada görülmeyen devlet kurumlarının basiretsizliğini, örgütsüzlüğünü ve hatta bir bakıma sınıfsal tercihlerini maskelemek ve gündemi değiştirmek gerekiyordu. İkincisi, çığ gibi büyüyen ve ilk andan itibaren devlet açısından bir tehdit olarak görülen emekçilerin deprem seferberliği gölgelenmeliydi. Bunun yolu da emekçi halk arasındaki kimlik farklılıklarına oynamak ve ayrıştırma politikası yürütmekti.

Oysa gerçek şu: Türk, Arap, Kürt veya Sünni, Nusayri, Hıristiyan on binlerce insan, emperyalizme bağımlı Türk kapitalizminin çürümüşlüğü nedeniyle yaşamını yitirdi, çok daha fazlası yaralandı, sevdiklerini kaybetti ve doğup büyüdükleri yurtlarının yok olmasına birlikte tanıklık etti. Milyonları ise depremzedelere yardım ulaştırmak için birlikte çalıştı. Şunu açıkça söyleyelim: İster Suriyeli ister bir başka halktan; etnik kimliği, inancı, dili ne olursa olsun bütün emekçiler sınıf kardeşleridir. Türkiye toprakları tarih boyunca sayısız medeniyete ve halka ev sahipliği yapmıştır ve hâlâ da yapmaktadır. Üstelik Suriyelilerin iç savaş nedeniyle son kitlesel göçünden öncesinde bile bu topraklarda Arapça konuşan halklar yaşıyordu, hâlâ da yaşıyor. Bunu anlamak için depremin en büyük yıkıma yol açtığı Antakya’ya bakmak yeterli: Yüzyıllardır Sünni, Nusayri, Süryani başta olmak üzere sayısız topluluk burada birlikte yaşamakta. Tüm bu halklar hasım değildir; eğer illa bir hasım arayanlar varsa, bu insanları enkaz altında bırakan ve temel ihtiyaçların giderilmesini bile örgütleyemeyen sermayedarlar devleti ve onun hükümeti orada durmakta.

Diyarbakır’dan bir depremzede: “Şaşırtıcı olan insanların hâlâ şaşırabilmesi!”

0

Biliyoruz ki 24 Şubat 2022’de Rus rejimi Ukrayna’yı işgale başladı ve işgalin üzerinden bir yıl geçti. Tam bir yıldır Doğu Avrupa’da savaş hayatın bir parçası haline geldi. Biz ise bu savaşın Netflix dizisi olmasını beklemekten başka bir şey yapamadık. Ne yazık ki bu bir yılda BM’nin raporuna göre şu ana kadar 11 binin üzerinde insan hayatını kaybetti ve tabii ki bu sayıların çok da gerçeği yansıtmadığını biliyoruz. Artık ölülerin beşer, onar, yüzer artan ardışık sayılar dışında pek de anlamının kalmadığı bu düzenin mihenk taşlarından biri olan savaşı hatırladıktan sonra bir de kendi ülkemize bakalım. Biz Ukrayna’nın bir yılda savaşta kaybettiği insanın yaklaşık beş katını 80 saniyede kaybettik. Depremi Diyarbakır’da yaşayan biri olarak söylemeliyim ki, evsiz kaldığımızı ifade etmekten utanacağım kadar çok acı bıraktı geride. Evsiz kaldığını söylemenin şımarıklık olduğu bir döneme hiç denk geldiniz mi? Tabii benimle aynı duyguyu yaşayan on binlerce insan var. Çünkü yaşıyoruz ve enkaz altında çocuğumuzun cesediyle 10 gün kalıp susuzluktan ölmedik. Peki buraya nasıl geldik?

Birkaç müteahhidin her binadan birkaç bin lira fazla kazanmak için çaldıklarından dolayı mı, o yapıları yapmalarına izin veren belediyelerden dolayı mı yoksa imar affı çıkaranlardan dolayı mı? Öyle bir noktadayım ki artık neyi eleştirmemiz gerekiyor bilmiyorum. Bir zamanlar deveye sormuşlar “Neren eğri?” diye, şimdi o deveden yüz binlercesi var. Hangisine soralım?

Henüz 30’uma varmadan Sur’da savaşı, Türkiye’de darbeyi, ekonomik krizi, salgını ve en büyük deprem felaketlerinden birini yaşadım/yaşadık. Araya serpiştirilen ırkçılığı, ötekileştirilmeyi, asimilasyonu ve kadın düşmanlığını saymıyorum bile. Ne yaşarsak yaşayalım dünyada daha kötüsünü yaşayanları kendimize referans alıp hayata tutunmaya çalışıyoruz çünkü kapitalizmde her zaman daha kötüsü vardır. Maalesef hiçbirini normalleştirmememiz gerektiğini bildiğimiz halde normalleştiriyoruz ve her şeye şaşırıyoruz.

Şaşırtıcı olan insanların hâlâ şaşırabilmeleri ve bu kadarı da olmaz demeleri. Ya ne bekliyorduk?

İşçilerin, kadınların, emekçilerin, transların, inancı veya etnik kökeni farklı olanın, kısacası insanın ve insanca olanın düşmanı olan bu yönetimden ne bekliyorduk?

Vehhabîlik kültürünü kendine din edinmiş bilim, sanat ve kültür düşmanlarından akılcı bir yaklaşım mı bekliyorduk? Çürük bir sistem üzerine çürük bir iktidar anlayışı inşa edenlerin yaptıkları binaların bu anlayıştan farklı olmasını mı bekliyorduk? İnsanlar çaresizlikten, soğuktan hasarlı binalarına girmek zorunda kalırken, çadır bulamazken Cumhurbaşkanı’nın deprem bölgesindeki konvoyunun düzenlenmesinin telaşından başka bir gelişme olmasını mı bekliyorduk? Yoksa varlığını suç ve kaos üreterek devam ettirenlerin gerçekten halka destek olacağını falan mı? Bu durum artık her gün göle taş atıp taşın batmasına şaşırmak gibi değil mi? Hâlâ yetersiz çadırlardan, gelmeyen yardımlardan, geç kalınmışlıktan dolayı gerçekleşen ölümlerden bahsediyoruz ve yapamadıkları için şaşırıyoruz.

Diğer taraftan iktidar değiştiğinde bu sorunların ortadan kalkacağını da düşünüyoruz. Dünyada her gün 24 bin insanın açlıktan ölmesinin, bize bu sorunun iktidar sorunu değil sistem sorunu olduğunu hatırlatması gerekiyor.

Ve ben uzun zamandır hemen hemen hiçbir şeye şaşırmıyorum. Savaşa da, talana da, kıyıma da, hukuksuzluğa da… Ama şaşırdığım küçük bir şeyler var. Neden hâlâ Saray’da deprem olmuyor?

Hatay’dan aktarımlar: “Koordinasyonsuzluk halen en büyük sorun”

0

Bu benim depremden sonra Antakya’ya -ailemin yanına- ikinci gidişim. Bu yazının yazıldığı sırada, üzerinden geçen bir aya yakın zamana rağmen deprem, yarattığı tüm yıkımın, koordinasyonsuzluğun ve plansız yönetimin de etkisiyle halen tüm çıplaklığıyla insanların hayatının merkezinde duruyor.

Burada ailemle ve köylerdeki depremzedelerle yaptığım sohbetlerden ve gözlemlerimden yola çıkarak güncel durumu sizlere aktarmak istiyorum. Bunları doğrudan birinci ağızdan aktarmak isterdim ama çoğu kişi depremi ve deprem sonrası yaşananları ifade etmekte duygusal olarak çok zorlanıyor.

Antakya’da depremin yarattığı yıkımın köylerde ve şehirde farklı etkileri olduğunu söyleyebilirim. Ancak iki taraf için de ortak olan, depremin ilk anlarından itibaren yaşanan çok büyük bir çaresizlik ve terk edilmişlik hissi…

Depremin ilk günlerinde çok iyi bildiğimiz gibi herkes sevdiklerinin derdine düşmüştü. Köydekiler ise ilk anda canlarını kurtardıktan sonra hemen kent merkezindeki sevdiklerinin yanına koşmaya çalışmışlar; fakat tüm yolların kapalı olması, elektriğin kesilmesi ve o gün çok kuvvetli yağış olması insanların birbirine ulaşmasını engelleyip çok daha büyük bir korkuya sebep olmuş. Ancak devletin imkânlarının bir şekilde şehre ulaşacağını düşünmüşler. 3. gün ise halen ulaşmadığını, yeterli yardımın olmadığını duyduklarında bir şekilde şehre ulaşmaya çalışmışlar ve 4-5 gün enkazdan ses alıp, yeterli yardım olmadığı için bu sesler eşliğinde çaresizce beklemek zorunda kalanlara tanık olmuşlar.

Sevdiklerini enkaz altından çıkarabilenler ise bir yandan da hastane ve sağlık sisteminin çökmüş olmasından dolayı kendi çabalarıyla enkazdan çıkardıklarını yine kendi çabalarıyla hayatta tutmaya çalışmışlar. Merkezde kullanılabilir tek bir hastane mevcuttu ve yakınlarını bu hastaneye yetiştirebilenler müdahalenin çok yetersiz olduğunu, enkazdan çıkanların da genelde iç kanama veya kan kaybından dolayı hayatlarını kaybettiklerini belirtiyorlar.

“Cenazeleri teşhis etmek bile başlı başına bir sorundu,” diyor kardeşini ve yeğenini morga çevrilen hastane önündeki 300 cenaze içinden teşhis etmek zorunda kalan eniştem…

Daha sonra ise şehre sağlıkçılar ve AFAD ekipleri gelmeye başlamış ama bu sefer de hepimizin tanık olduğu gibi yetersiz malzeme ve ekipman sorunları yaşanmış…

Süreç itibarıyla, artık enkaz altında ölümler kabul edilmiş durumda, insanlar artık kendi ayakta durma süreçlerini inşa etmeye çalışıyorlar. Öyle devasa bir acı var ki şu an içlerinde, ama onu düşünmekten bile uzak duruyorlar çünkü bir yandan bir yaşam mücadelesini sürdürmek zorundalar. Herkesin dilinde şu var: “Evet, biz ölülerimizin acısını şu an yaşayamıyoruz. Yaşasak şu an ayakta duramayacağız, hayatımıza devam edemeyeceğiz, sağlıklı bir ortam oluşturamayacağız.” Kimse birbirine kendi acısından, travmasından bahsedemiyor. Tüm acıya rağmen herkes kendisini güçlü durmak zorunda hissediyor. Özellikle de kadınlar…

Çadır ve barınma sorunu bugün halen en önemli sorunlardan biri. Köylerde insanlar çadıra ulaşamadıkları için kendi imkânlarıyla yaptıkları derme çatma barakalar var. Kendi enkazlarından kullanabilecekleri malzemelerle barakalar inşa etmeye çalışmışlar ama hava koşulları nedeniyle bunlar da çok yetersiz ve korunaksız kalmış. Çadır bulabilenler ise bu çadırlarda üçer beşer aile oldukça sağlıksız koşullarda yaşıyorlar.

Benim kaldığım yer, eskiden dışarda odunluk olarak kullanılan derme çatma bir yer. Ve buranın etrafına battaniye, halı gererek bir baraka yapılmış. Çok güvensiz, sıkıntılı bir yer ama başka alternatifimiz olmadığı için şu an insanlar bu şekilde idare ediyor. Burada evlerin çatıları metaldir, onları sökerek barakalarını inşa ediyorlar. Altyapı sıkıntısı çok büyük. Su gelse bile insanların su depoları hasar gördü -burada genelde evlerin damlarında su depoları bulunur- onlar hasar gördü. Su verilse de bunlar tamir edilmedikçe hiçbir faydası yok. Şu an burada çok fazla kuyu suyu kullanılıyor ama güvenli değil. Altyapı çöktüğünden dolayı kanalizasyon ile kuyu suları birbirine karıştı ama maalesef ki insanlar o suyu bile kullanmak zorunda. Mecbur kaldıkları için o suyu kaynatarak ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Duş almadan önce bile o suyu kaynatıp o şekilde kullanmak zorundalar.

Hijyen yine en önemli problemlerden biri. Büyük bir sağlık sıkıntısı da mevcut, şehir merkezinde kurulan konteyner kentlerde bile yeterli sağlık hizmetinin ve hijyen koşullarının olmamasından dolayı salgın hastalıkların yayıldığından söz ediliyor. Hâlâ birçok enkaz kaldırılmamış durumda ve çok sağlıksız ortamlarda enkaz kaldırılmaya devam ediliyor. Şehir merkezi zaten yerle bir olduğundan dolayı şu an bir toz bulutu halinde. İlk günden beri hiçbir şekilde önlem alınamamış, maske dahi bulunamamış. Kendi çabalarıyla ayakta durmaya çalışmışlar. Kiminle konuşsam büyük bir travma yaşadığını görüyorum. İnsanlar travmaları nedeniyle sağlam olan bir eve bile giremiyor, ama bir yandan da girmek zorunda hissediyor, çünkü maalesef ki tuvalet ihtiyaçlarını derme çatma barakalarda ya da tarım için kullanılan seralarda karşılıyorlar. Maalesef ki köylerde kümesler banyo ya da tuvalet olarak kullanılıyor.

Kadınlarla konuştuğumda onların da kendi kişisel ihtiyaçlarının hiçbirini karşılayamamış olduğunu görüyorum. Çoğu kadın enfeksiyon kapmış durumda çünkü yeterli hijyen malzemesi yok. Şu anda hiçbir köyde bir sağlık müdahalesi, taraması vs. yok.

Koordinasyon problemi halen en büyük sorun. Devlet burayı kendi haline terk etmiş durumda. Şu an bir şekilde yardım ediyormuş gibi göstermeye çalışıyor. Ama baktığımızda bir yerde gıda birikimi mevcutken bir yere ulaşmıyor. Ya da bir yerde gıda fazlalığı var ama sağlık malzemesi ihtiyacı çok, oraya sağlık malzemesi ulaşmıyor vs. Yapılan yardımlar da insanlara adeta sadaka misali dağıtılıyor, hatta kafalarına atılıyor.

Depremden hemen sonra buradan ayrılmış ama şimdi geri dönen insanlar olduğunu görüyorum. Nedenini sorduğumda Hatay dışında barınamadıklarını, onlara sığınmacı gibi baktıklarını, sadaka verir gibi davrandıklarını söylüyorlar. Dışarıda karşılaştıkları kötü muamele sonrası “Burada depremle yaşamaya razıyız” diyorlar. Özellikle Hatay’ın demografik yapısı gereği burada yaşayanların çoğu Arap kökenli ve Arapça konuşuyorlar. Ve başka şehirlerde kendilerine Suriyeli/mülteci gözüyle bakıldığını ve Suriyelilere yapılan ayrımcılığın kendilerine de uygulandığını söylediler. Bu sebeple Hatay dışında hiçbir yere gitmek istemiyorlar. Buraya tüm travmalarına, barınma gibi diğer sorunlarına rağmen geri dönüyorlar.

Zaten kiralardaki artıştan dolayı kimse barınacak bir yer de bulamıyor, çoğu kişiye hâlâ devlet yardımı ulaşmamış, ne nakit ödemeler ne maddi yardım gelmiş. İnsanlar bir şekilde hayatlarına devam etmeye çalışıyor ama ekonomik anlamda hiçbir güvenceleri yok. Kesinlikle bir daha betonarme yapılara girmek istemediklerini söylüyorlar, prefabrik ev talepleri var, ücretsiz sağlık ve barınma ihtiyaçlarının uzun dönemli olarak sağlanması gerektiğini söylüyorlar. Şu anda gözle görülür bir şekilde yardımların azaldığını görebiliyoruz. Enkazını çıkarmak isteyenler parayla kepçe tutuyor ve cesetlerine ulaşamadıkları yakınlarını saati 500 ile 1000 TL arasında değişen ücretlerle çıkarmaya çalışıyorlar. Cenazelerini ceplerindeki son paralarla çıkarmaya çalışıyorlar…

Şu anda gündem yeniden inşa süreci ama herkesin kafasında benzer sorular var. Yeni yerleşim alanları nereleri olacak? Bu evler için borçlandırılacaklar mı? İş nasıl bulacaklar? Kendilerine sorulmuyor, bilgi verilmiyor olması, devletin onları muhatap almıyor oluşu ayrı bir çekince yaratıyor. Hiçbir iktidardan veya ana muhalefetten siyasetçinin/yöneticinin kendileriyle görüşmediğini, toplu görüş alışverişi içinde bulunulmadığını ifade ediyorlar. Bundan sonraki hayata, düzene dair büyük bir belirsizlik söz konusu…

Köyde yaşayanların çoğunun evlerinin önü için bireysel çadır ihtiyaçları var. Çünkü burada en azından hayvancılık ve tarımla hayatlarını idame ettirme şansına sahip olduklarını söylüyorlar, onlara bir güvence ve gelecek sağlanamayacağını düşündüklerinden dolayı topraklarından ayrılmak istemiyorlar. Buradan bir kere giderlerse geriye hiçbir şeylerinin kalmayacağını düşünüyorlar.

Şu anda yardım ulaşmayan yerlerde insanlar kolektif olarak bir arada durmaya çalışıp süreci bu şekilde aşmaya çalışıyor. Yemek, çamaşır, yaşlı ve çocukların bakımı, sağlık sorunları, hijyen sorunu, güvenlik kaygısı derken kadınların üzerindeki yük çok artmış durumda, bu süreçleri ve işleri kolektif olarak örgütlemeye çalışıyorlar.

Psikolojik destek ihtiyacı var, özellikle de çocuklar için ama aileler kendilerine psikolojik olarak yetemezken çocuklarına da o desteği veremiyor haliyle.

Benim gözlemim şu: İlk geldiğim zaman çok büyük bir kaos hakimdi. Şu an ortalık görece sakin görünüyor, evet, ama bugün buna rağmen bile koordinasyon sağlanamıyorsa bu çok büyük bir sorun. Koordinasyon eksikliği; barınma, gıda, kadınların, çocukların, yaşlıların temel ihtiyaçlarının karşılanması açısından büyük bir eksiklik. Keza STK’lar ve sol örgütler bir şekilde koordine etmeye çalışıyor süreci ama o kadar büyük bir yıkım var ki sınırlı imkân ve insan gücüyle onların da ihtiyaçlara yetebilmesi mümkün değil. Yine de depremzedeler, onların yaptıklarının yıkıma bir nebze olsun merhem olduğunu söylüyorlar. Öte yandan, konuştuğum çoğu kişi “Biz birbirimize yeteriz” gibi söylemler altında insanların cebindeki paranın alınıp yardım ediliyormuşçasına geri verilmesinden çok rahatsız.

6 Şubat, icraatın niteliği ve sınırı

0

Yitirilen 44 binin üzerinde can, bu canlarının yasını bile tutamadan hayata tutunmaya çalışan yüz binlerce depremzede var. Şimdi çaresizlikle “Bizim her şeyimiz vardı” diyorlar, “Bir anda hepsi gitti…” Bunu biraz da kendilerine sunulan yardımları birer lütuf gibi gösterenlere sitemle söylüyorlar.

“Hepsi gitti” derken, sadece evden barktan bahsetmiyorlar. Belki de yerine en kolay koyulabilecek olanıdır ev; normal şartlarda! Sevdikleriyle, aileleriyle kurdukları, birlikte var ettikleri alanlar, yaşamlar ve hayaller giden… Yüz binlerce insan bu açıdan kelimenin birçok anlamıyla yurtlarını kaybetti. Depremzedelerin ihtiyaç ve önceliklerinin sırasının bir anda tamamen değiştiği bu afet sonrası ortamda bu açıdan en kritik olan şey, diğer yazılarımızda da işlediğimiz gibi çocuklar, yaşlılar, kadınlar gibi çeşitli toplumsal grupların özel gereksinimlerini de göz önünde tutarak nitelikli sosyal ve ekonomi politikalarının geliştirilebilmesi ve planlı şekilde uygulanması olmak mecburiyetinde. En azından insanı ve onun emeğini ve geleceğini merkezine alan bir anlayış için!

Ama gelin görün ki iktidarın bu konudaki icraatının niteliği de sınırı da ortada! Çünkü o bir taraf, onun politikaları bir tarafı temsil ediyor… Bu yıkıma sebep olan tarafı… Bir doğal afetin böylesine büyük bir toplumsal yıkıma sebep olmasına da, ilk birkaç gün yetersiz müdahale sonucu can kayıplarının daha da artmasına da, bugün birçok insanın halen bir çadıra ihtiyaç duymasına da, bazı depremzedelerin geçici yerleştirdikleri şehirdışı kurumlarda “Süreniz doldu” denilerek kapı önüne koyulmasına da bu sebep oluyor!

Mesela iktidarın tarafını; henüz tüm yaralar kanarken, enkaz çalışmaları sürerken, insanlar en temel ihtiyaçlarına ulaşamamışken, daha depremin 10. gününde “1 ay içinde yeni konutları inşa etmeye başlayacağız” çıkışında da görüyoruz. Hani diğer depremler sonrası hak sahibi depremzedeleri 20 yıl borçlandırarak yaptıkları türden konutlar… İktidar, konuya en iyi bildiği yerden dahil olmayı seçiyor bir kez daha: krizleri fırsata çevirme! Bunu Kızılay’ın maliyetine(!) sattığı ortaya çıkan çadırlarda da görüyoruz. Tabii bir de açıkladıkları 15 bin TL taşınma, 10 bin TL hane ve 3 bin ila 5 bin TL kira destekleri var… “Her şeyleri” gitmiş insanların yaralarını saracaklar işte böylece!

Bazen tek bir olay, tüm örüntüleri ortaya koyar. 6 Şubat ve ona bağlı yaşananlar da böyle oldu. 6 Şubat depremleri, Saray rejiminin yıllardır üzerinde yükseldiği tüm politik programın ve sınıfsal tercihlerin apaçık bir ifadesi oldu. Sonuç, toplumsal bir yıkım! Tarihe acı ve öfkeyle, ve aynı zamanda bu iktidarın kârı, rantı, sermayeyi insanca yaşamın önüne koyan yönetim anlayışının ibretlik bir sembolü olarak kazınacak!

Enkazı yalnızca bir emek ittifakı kaldırabilir!

0

6 Şubat depremlerinde kaybettiğimiz insanlarımızın sayısı, 17 Ağustos 1999 depreminde kaybettiklerimizin sayısının iki katını aştı. 45 bine yaklaşan can kaybı sayısıyla 6 Şubat depremlerinde yaşanan ölümler, dünyanın en ölümcül ilk beş depremi arasına girdi. Ancak kayıpların sayısının bu denli yüksek olmasının nedeni, Maraş depremlerinin “asrın felaketi” olması değil. On binlerce insanın hayatını kaybetmesine, çok daha fazlasının yaralanmasına ve evsiz kalmasına neden olan, sermayedarların hukuki pürüzlerle karşılaşmadan inşaat sektörü üzerinden servet biriktirmesine adanmış olan kapitalist yıkım politikalarıdır.

6 Şubat depremlerinin yarattığı toplumsal enkaz, Türkiye nüfusunun genelinde büyük bir öfke ve hoşnutsuzluk yaratmış durumda. Bunun temelinde depreme dönük gerekli önlemlerin alınmaması, deprem vergilerinin sermayeye peşkeş çekilmesi ve Saray rejiminin depremin ardından adeta bir felç yaşayarak binlerce insanın hayatını kurtarma noktasında başarısız olması yatıyor.

Depremzedelerle dayanışmak için AFAD gibi rejim kurumları değil, işçi ve halk inisiyatifleri tercih ediliyor. Bölgeye giden bakanlar, milletvekilleri, Cumhurbaşkanlığı sözcüleri ve hatta MHP Genel Başkanı protestolarla ve hoşnutsuzlukla karşılaşıyor; birçoğu ziyaretlerini keserek olay mahallinden ayrılmak durumunda kalıyor. Futbol maçlarında tribünler hükümeti istifaya çağırıyor; taraftarları cezalandırılmak istenen kulüplerle dayanışmak için, bu sefer “Hükümet istifa!” sloganı bütün maçlara doğru yayılıyor.

Saray rejimi bu öfkenin karşısında her zamanki gibi sopa göstermeye çalışıyor. Erdoğan depremzedelere hakaretler ederken; Bahçeli karşılaştığı protestolar karşısında “Sessizlik olacak! Dağılın gitsin!” çıkışında bulunuyor ve maçların artık taraftarsız oynanmasını gerektiğini söylüyor.

Ancak bu tehditlerin altı boş. Rejim, depremin doğurduğu toplumsal muhalefet dalgasını bastırabilecek güce sahip değil. Savurduğu tehditler, tam da onun bu zayıflığından kaynaklanıyor. Erdoğan’ın Adıyaman’da depremzedelerden “helallik” istemesi, Kızılay başkanının depremzedelere parasız sağlanması gereken çadırların satıldığını kabul etmesi, sosyalist partiler ile meslek odaları ve sendikaların deprem bölgelerinde kurduğu dayanışma alanlarının polis tarafından toplanmak istemesi sonucunda açığa çıkan protestoların ardından karardan vazgeçilmesi ve EYT düzenlemesinin meclisten hızlıca geçirilmesi, iktidarın içinde olduğu korku atmosferini ve güçsüzlüğünü gösteriyor.

6 Şubat depremleri Türkiye çapında büyük bir işçi ve emekçi dayanışması yarattı. Enkazları maden ve inşaat işçileri kaldırdı, sokakları vinç operatörleri temizledi, köylere ve kasabalara yardımları kuryeler ulaştırdı ve depremzedelerle sağlık emekçileri ilgilendi. Bir trajedinin ardından ortaya çıkmış olan bu işçi-emekçi kutbu, aslında kriz anlarında emekçi sınıfların Türkiye’yi girdiği darboğazdan nasıl kurtarabileceğini de anlatıyor.

Yaklaşan seçimlerde, sahada kurulmuş olan bu işçi-emekçi dayanışmasının siyasal bir seçenek olarak vücut bulması yakıcı bir önem taşıyor. İşçi Demokrasisi Partisi olarak uzun bir zamandır seçimlere yönelik olarak sosyalist partilerden, sendikalardan ve meslek odalarından oluşacak bir Emek İttifakı’nın kurulması çağrısını yükseltiyoruz. Türkiye bugün, belki de tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar bu Emek İttifakı’na gereksinim hissediyor. İDP olarak bu gereksinimin karşılanması noktasında üstlenmemiz gereken bütün siyasal sorumlulukları sırtlamaya hazırız. Bu bağlamda sosyalist partileri, sendikaları ve meslek odalarını bu büyük tarihsel görev karşısında ortaklaşmaya ve depremin ardından sahada fiilen ilan edilen Emek İttifakı’na bir gerçeklik kazandırmaya çağırıyoruz.

8 Mart: Haklarımızı kazanacağımız bir küresel mücadele günü için!

0

Kadın cinayetlerine ve trans cinayetlerine karşı, kürtaj hakkı için, cinsel şiddete karşı ve daha pek çok talep için yıllardır öncülük ettiğimiz feminist devrim, kazanımlarımızı elimizden almak isteyen ataerkil gericiliğin ve muhafazakâr kesimlerin saldırılarına karşı direniyor. Bu kadın düşmanı saldırılara karşı koymak için hükümetlerden bağımsız sokak seferberliğine güvenmeye devam etmeli ve bu 8 Mart’ı her bir talebimiz için büyük bir enternasyonalist mücadele günü olarak hazırlamalıyız.

Bu 8 Mart’ta, 1908’de New York’ta ücret artışı için yapılan bir grevin ortasında yakılan tekstil işçilerinin mirasını ve kapitalist emperyalist sisteme, onun hükümetlerine, çokuluslu şirketlere ve onların en çok biz kadınları ve lgbti+ları vuran kemer sıkma planlarına karşı verdiğimiz güncel mücadeleleri savunuyoruz.

Bu kapitalist ve ataerkil dünyada, hükümetler krizlerini bizim sırtımıza yüklediğinde en kötü sonuçları yaşayanlar bizler oluyoruz: İşsizliğe ya da düşük ücretli ve güvencesiz işlere mahkûm ediliyoruz. İş dünyasında ayrımcılığa ve ücret uçurumuna maruz kalırken, evlerimizde ücretsiz temizlik ve bakım işleri bedenlerimize yüklenmeye devam ediyor. İşte bu yüzden diyoruz ki, mücadeleye atılmak için fazlasıyla nedenimiz var.

Bu 8 Mart’ta, genç Kürt kadın Masha Amini’nin öldürülmesinden aylar sonra, teokratik Ayetullah rejimine karşı mücadele etmeye devam eden İranlı kız kardeşlerimizi kucaklıyoruz. İran’daki halk seferberliği devam etmektedir, kadınların ve halkların molla rejiminin diktatörlüğüne karşı zafer kazanması için onu dayanışmayla kuşatmalıyız. Eylemlerde tutuklanan herkesin derhal serbest bırakılmalıdır. Protestoların kriminalize edilmesine son verilmesini ve idam cezalarının durdurulmasını talep ediyoruz.

Aynı zamanda, mücadelenin tüm cephelerinde Rus işgaliyle yüzleşen Ukrayna halkı ve kadınlarıyla dayanışma içindeyiz. Bu 8 Mart’ta Peru halkının, özellikle de polis baskısına karşı direnen ve aşevlerinin kurulmasını örgütleyen kadınların mücadelesine eşlik ediyoruz. Dina Boluarte’nin gayrimeşru katil hükümetinin ve tüm yozlaşmış Kongre’nin gitmesini talep ediyoruz. Lima’da ve Peru’nun tüm bölgelerinde olduğu gibi şu sloganı haykırıyoruz: Katil Dina, halk seni reddediyor!

İspanya’daki lgbti+ hareketinin kısa bir süre önce parlamentoda “Trans Yasası”nın onaylanmasını sağlayan seferberliğini sevinçle karşılıyoruz. Bu, özellikle hakimlerin veya doktorların vesayeti olmaksızın cinsiyet değişikliği kaydına erişebilecek olan translar için ileriye dönük bir adımdır. Bu önemli kazanımın yanı sıra feminist seferberlik, muhafazakâr Halk Partisi hükümetinin 2015 yılında kürtaj yasasında yaptığı gerici değişikliği de iptal ettirmeyi başardı. Artık 16 ila 17 yaşındakiler, sorumlu yetişkinin izni olmadan kürtaj yaptırabilecekler. Kamusal ve özel kurumlarda kürtaj hakkının güvence altına alınmasını engelleyen tüm kısıtlamaların sona erdirilmesi için mücadeleye devam edeceğiz.

Türkiye ve Suriye’deki on binlerce kadın ise bu 8 Mart’a 6 Şubat tarihli depremlerin yarattığı büyük yıkımın içinde giriyor. En az 50 bin insanın hayatını kaybettiği depremlerin üzerinden 1 ay geçmesine rağmen, hayatta kalan milyonlarca insan barınma, ısınma, yiyecek, su bulma gibi en temel ihtiyaçlarına erişmekte zorlanıyor. Savaşlar gibi doğal afetlerde en çok etkilenen grupların başında hâlihazırda eşitsizliğe ve ayrımcılığa uğrayan kesimler geliyor. Yardımlar bu grupların ihtiyaçları önceliklendirilerek yapılmıyor. Lubunyalar, göçmenler yardım isterken ayrımcılığa uğruyor. Tüm bu süreçler bir yandan kadınların üzerindeki yükü artırırken bir yandan da kadınları erkek ve devlet şiddetinin hedefi haline getiriyor. Aynı zamanda depremde ailelerini kaybeden çocuklar dini tarikatlerce sahiplenilmekte, devlet çocukların korunması için hiçbir şey yapmamakta. Bu felaket karşısında dünya feministlerine çağrımız Suriye ve Türkiyeli kadınlarla dayanışmayı sağlamaları ve bu doğrultuda hükümetlerine baskı yapmalarıdır.

Brezilya’da, iktidardayken kadınlara ve muhaliflere karşı her türlü saldırıyı teşvik eden neofaşist Bolsonaro’ya karşı mücadelenin ön saflarında yer aldık. Seçimlerde yenilgiye uğradıktan sonra, başarısızlıkla sonuçlanan bir darbe girişiminde bulundu. Lula hükümetinden Bolsonaro’ya af çıkarmamasını ve haklarımıza yönelik gerçek bir tehdit oluşturdukları için tüm darbe faillerini cezaevine göndermesini talep ediyoruz. Tıpkı #ElleNao ve #ForaBolsonaro dediğimiz gibi, Marielle Franco için adalet ve yasal, güvenli ve parasız kürtaj hakkı adına sokaklarda olmaya devam edeceğiz. Bu talepler için, kiliselerle ittifak halinde, kadınların ve gebelik ihtimali olan kişilerin karar verme hakkına karşı olduğunu çoktan ilan etmiş olan Lula hükümetinden bağımsız bir seferberlik örmemiz gerekiyor.

Venezuela’da, Maduro hükümetinden toplu sözleşme, eşit işe eşit ücret ve yoksulluk sınırının üstünde bir maaş talepleriyle, çoğunluğu kadınlardan oluşan öğretmenlerin grev çağrısına eşlik ediyoruz. Maduro ve bakanı Yelitze Santaella ikiyüzlü bir şekilde eğitim hakkından bahsederek protestoları sönümlendirmeye çalışıyorlar ama okullara su temin etmekten dahi acizler. Bu nedenle, pek çoğu maaşlarıyla ailelerini geçindirmeye çalışan kadın öğretmenlerin Venezuela hükümetinin emek düşmanı politikalarına karşı mücadele ederek gösterdikleri cesareti selamlıyoruz.

Meksika’da kadın hareketi, günde ortalama 12 kadın cinayetinin yanı sıra López Obrador hükümetinin derinleştirdiği militarizme ve kadın cinayetlerini, kadın ve çocuk ticareti ağlarını örten kurumsal cezasızlık karşısında sokaklara çıkmaya devam ediyor. Bu bağlamda, NOTIMEX Emekçilerinin Birleşik Sendikası’nın (SUTNOTIMEX) kadın işçileri, işçi haklarının savunulmasında sembolik bir mücadele olan 3 yıllık grevlerine kararlılıkla devam ediyor.

Panama Sosyal Güvenlik Fonu Çalışanları Sendikası’nın (AECSS) çoğunluğu kadın olan ve emek haklarını savunmak üzere greve gittikleri için işten çıkarılan üyelerine yönelik baskıları bir kez daha reddediyoruz. Sendikanın başkanı ve yoldaşımız Priscilla Vásquez’e dönük keyfi cezaları kınıyoruz. Sendikal mücadelenin kriminalize edilmesine son!

Afganistan’da kadınlara ve kız çocuklarına eğitimi yasaklayan gerici Taliban rejimine karşı, Nikaragua’da onlarca mücadeleci öncü kadını hapse atan Daniel Ortega diktatörlüğüne karşı, Filistin’de İsrail Devleti tarafından gerçekleştirilen işgal ve soykırıma karşı direnen kadınların mücadeleleri başta olmak üzere dünyadaki tüm kadın mücadeleleriyle dayanışma içindeyiz. Hepsine diyoruz ki, sizin mücadeleniz bizim mücadelemizdir.

Tüm bu nedenlerle, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, İşçilerin Uluslararası Birliği- Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, kapitalist hükümetlerin ataerkil şiddeti meşrulaştıran politikalarına ve kapitalist emperyalist sistemin en çok biz kadınları ve lgbti+ları vuran çifte sömürüsüne karşı ortak eylemler düzenlemeye çağırıyoruz. Her birimizin hakları için mücadeleyi güçlendirmek üzere uluslararası feminist greve, sokaklardaki, işyerlerindeki ve eğitim alanındaki tüm seferberlik ve mücadele eylemlerine büyük bir heyecanla dahil oluyoruz. Sosyalist feministler olarak, ataerkil baskıya da kapitalist sistemin sömürüsüne de yer olmayan sosyalist bir toplumun inşasına giden yolda emeğin iktidarı için mücadelede ilerleme ihtiyacını vurgulamaya devam ediyoruz.

  • Kadın ve trans cinayetlerine son! Bir kişi daha eksilmeyeceğiz, cinayetlerin sorumlusu hükümetlerdir.
  • İnsan ticareti ağları derhal dağıtılmalıdır. İnsan ticareti suçuna ortak olan pezevenkler, patronlar, bürokratlar ve dini liderler cezalandırılmalıdır.
  • Kamu bütçesi ücretlerin artırılması, eğitim ve sağlık hakkı ve kadına yönelik şiddetin sonlandırılması için kullanılmalıdır.
  • Dış borçların ödenmesine hayır. Hükümetlerin ve IMF’nin kemer sıkma planlarını reddediyoruz!
  • Feminist aktivistlere yönelik baskılara ve keyfi cezalara son! Feminist tutsaklara özgürlük!
  • Karar verme hakkı için cinsel eğitim. Kürtaja gerek kalmayacak koşullar için parasız ve kaliteli doğum kontrol yöntemleri. Kürtajın yasadışı, paralı ve güvencesiz olmasından ötürü kadınlar ölmeye devam ediyor. Parasız, güvenli ve yasal kürtaj!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

5 Mart 2023

Millet İttifakı’ndaki krizin ardından

0

Bağımsız ve birleşik bir emek ittifakına duyulan ihtiyaç sürüyor!

1. 3-6 Mart tarihleri arasında Millet İttifakı’nın İYİP genel başkanı Meral Akşener’in Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı çıkarak masadan kalkmasıyla yaşamaya başladığı kriz esasında Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi krizin burjuva muhalefet koalisyonunun içine sızmasının bir sonucuydu. Tüm siyasal kurumları derinden sarsan krizin resmi muhalefeti etkilememesi kaçınılmazdı. Muhalefet koalisyonunun şimdilik bu krizi aştığı ve Kılıçdaroğlu’nun adaylığı etrafında yeniden birleştiği doğruysa da, yaşananların sınıf mücadelesinin geleceğini etkileyecek bir dizi etmeni de açığa çıkardı.

2. Akşener’in masadan kalkışı her ne kadar pek çok muhalif çevre tarafından “beklenmedik” bir çıkış olarak görülmüş olsa da, onun “seçilecek bir aday” söylemiyle uzun bir zamandan beri Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı bir tutum içinde olduğu biliniyordu. Burjuva muhalefetin seçimleri kazanma şansı anketlerde artıyor gibi gözüktükçe, İYİP içindeki ve dışındaki finans ve inşaat çevreleriyle bağlantılı kesimlerin Akşener ve parti liderliği üzerindeki basıncı da artmış ve Kılıçdaroğlu’nun Beşli Çete karşıtı ve “418 milyar doları geri getireceğiz” söylemi, oligarşik kesimlerin Altılı Masa’yı dağıtmaya yönelik müdahalelerini hızlandırmıştı. Akşener’i masadan çekilmeye iten de, çoğu eski MHP’li kadrolardan oluşan ve yağmacı finans ve rant çevreleriyle bağlantılı İYİP liderliği olmuştur.

3. Başka partiler aracılığıyla devlet imkanlarından yararlanma fırsatı bulamayan ve şimdi “demokrasi” söylemiyle İYİP önderliğinde çoğunluğu oluşturan bu rantçı kesimlerin iktidar olanaklarından faydalanma hedefi, Akşener’in siyasi fırsatçılığıyla da birleşmiştir. “Ben başbakanlığa adayım” sloganıyla hareket eden Akşener, kendine hedef olarak koyduğu “birinci parti olmak” idealine zaten bagajında taşıdığı Kürt düşmanlığı sayesinde ulaşmayı ve buna yönelik olarak da AKP’den uzaklaşan ama CHP ve Kılıçdaroğlu konularında mütereddit kesimleri kendine çekme stratejisini uygulamayı yeğlemiştir. Masayı terk ederken kullandığı son derece sert ve o güne değin Altılı Masa içinde kurulan uzlaşmacı söylemin dışına taşan tutumu da siyasi oportünizmine güçlü bir destek sağlamak amacına yönelik olmuştur.

4. Başta Akşener olmak üzere İYİP liderliğinin çoğunluk kesiminin bu stratejisi iki ana noktada duvara çarptı. Bunlardan birisi görünen olandı: Akşener’in masadan ayrılmasının ardından, sadece diğer masa bileşenlerinin tabanında değil, ama bizzat İYİP tabanında büyük bir tepki oluştu. Zaten demografik, sosyolojik, ideolojik ve politik bakımlardan tamamen heterojen ve geleneksiz bir parti olan İYİP’in taraftar kitlesini birleştiren en önemli öge Erdoğan ve Tek Adam sistemi karşıtlığıydı ve Akşener’in masadan ayrılmasını onaylamayan bu kitlenin önemli bir kesimi öfkesini on binlere varan üye istifaları biçiminde açığa vurdu. Öte yandan Erdoğan’ın oligarşik politikalarından ağır yaralar alan ve Batı sermayesiyle entegrasyondan yana olan finans ve sanayi burjuvazisi, İYİP liderliğinin burjuva muhalefetin iktidar olma olasılığını zora sokan bu tutumuna karşı özellikle CHP, Deva ve Gelecek partileri aracılığıyla, masanın yeniden birliğinin sağlanması yolundaki çabaları destekleyerek tutumunu belirlemiş oldu. 6 Mart uzlaşmasının hemen ardından pek çok firmanın borsa değerlerinin yükselmesi ve uluslararası piyasalarda Türkiye’nin kredi risk priminin ve Eurobond faizlerinin düşmesi bunun göstergeleri oldu.

5. Akşener ve İYİP yönetiminin geri adım atarak masaya dönmesinin en önemli nedenleri bunlar olmakla birlikte, barış çubuğu olarak CHP’nin uzattığı İstanbul ve Ankara belediye başkanları İmamoğlu ve Yavaş’ın cumhurbaşkanı yardımcıları olmaları önerisinin Akşener tarafından bir can simidi olarak kabullenilmesi, krizin tümüyle çözülmediğine, ama şimdilik sadece üzerinin örtüldüğüne işaret ediyor. Akşener’in İmamoğlu ve Yavaş üzerindeki ısrarı sadece Kılıçdaroğlu’nu devre dışı bırakmak ve parlamentoda CHP’yi daha geri bir temsil düzeyine itmek değil, ama aynı zamanda kendi partisi etrafında toplanmış “muhalif” rantçı burjuva kesimleri ve Millet İttifakı iktidarı altında konumlarını korumak isteyen üst düzey devlet bürokrasisini fazlaca rahatsız etmeyecek bir yönetimin kurulabilmesiydi. Şimdi bu iki isim, varılan anlaşma doğrultusunda “içerden kontrol ve baskı” ögeleri olarak masaya konmuş durumda. Bütün bu çelişkiler önümüzdeki günlerde ve hatta eğer seçimleri kazanırsa Altılı Masa’nın muhtemel iktidarı sırasında da sürecek ve zamanla daha da ağırlaşacaktır. Bu anlamda burjuva muhalefet yaşadığı krizin ardından daha kırılgan bir hale gelmiş durumdadır.

6. Akşener’in masaya dönüşüyle Altılı Masa’nın “birliğinin” yeniden sağlanmış ve Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığının onlar tarafından resmen kabul edilmiş olması, geleneksel tekelci burjuvazinin yanı sıra Tek Adam rejiminden mustarip halk kesimlerce sevinçle karşılandı. Ama aynı zamanda Erdoğan iktidarından kurtulma hedefine kilitlenmiş sol harekette de bir rahatlama yarattı. HDP ve TİP başkanları Kılıçdaroğlu’na tebrik mesajları gönderdi. Biz İDP olarak işçi sınıfının ve tüm emekçi halk kesimlerinin Tek Adam rejiminden bir an önce kurtulma isteğini anlıyoruz ve destekliyoruz, ama Altılı Masa krizinin burjuva muhalefetin ne kadar dengesiz ve kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koyduğunu vurguluyoruz. Emekçi kitlelerin acil ve temel taleplerinin güçlendirilmesi, bu doğrultuda kitle seferberliklerinin örülmesi ve iktidara taşınabilmesi amacıyla hâlâ burjuvaziden bağımsız bir emek ittifakının oluşturulması gerektiği yolundaki görüşlerimizi koruyor ve tüm emekçi örgütlerini bu doğrultuda harekete geçmeye çağırıyoruz. Bu çerçevede, Emek ve Özgürlük İttifakı ile Sosyalist Güç Birliği bileşenleri başta olmak üzere, sosyalist partiler ve emek örgütlerinden oluşacak birleşik ve bağımsız bir siyasi seçeneğe duyulan hayati ihtiyaç varlığını sürdürüyor.

Rejimin yarattığı yıkıma isyanda; eşit, adil, özgür bir yaşam için bir aradayız!

0

On binlerce kişinin canına mal olan, 100 bini aşkın kişinin yaralandığı, milyonlarca insanı etkileyen depremin üzerinden haftalar geçti, ancak yaralar hâlâ sarılabilmiş değil! Tıpkı pandemide olduğu gibi bu zor koşullar en çok kadınlar, çocuklar, lgbti+lar, engelliler ve göçmenler gibi toplumun görünmez kılınmış kesimlerini etkiliyor. Doğal afetin cinsiyeti olur mu demeyin, gayet de oluyor. Başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere tüm yetkililerin kadın ve lgbti+ örgütleri ile birlikte merkezi bir koordinasyon oluşturması ve toplumsal cinsiyet bakış açısıyla planlama yapması hayati önemde.

Çocuklarımız sahipsiz değil!

Deprem sonrası hiçbir kaynağını seferber etmeyen, var olan yardımların da dağıtılmasını engelleyen iktidar aygıtları, depremzede çocuklara psikolojik destek sağlamak, kreş çadırları kurmak yerine Kuran kursu çadırları açmayı tercih ediyor. Üstelik üniversiteli gençleri yurtlarından kovarak onların da eğitim hakkını gasp ediyor. Diyanet, internet sitesinde “evlat edinilen depremzede çocukla evlenme engeli yoktur” diyerek Medeni Kanunu çiğniyor, alenen istismara teşvik ediyor, suç işliyor. Çocukların çıkaramadığı ses olmak, yeniden ve yeniden istismarının önüne geçmek için örgütlü olmamız şart.

Ayrımcılık ve nefret, eşitsizliği derinleştiriyor

Deprem sonrası az sayıda çadır da ailelere dağıtılıyor, bu nedenle lgbti+lar ayrımcılığa uğrama korkusuyla çadır kentlere gitmeye çekiniyorlar. Saray rejiminin ayrımcı ve nefret söylemlerini teşvik etmesi lubunyaları daha da korunaksız hale getiriyor, kimliklerini gizlemelerine veya en temel yardımlara muhtaç şekilde hayatta kalmaya çalışmalarına sebep oluyor. İhtiyaçları ikincil görülen, şiddetle ve tacizle karşı karşıya kalan lubunyalarla dayanışmamız elzem.

Kadınlar, bakım yükü ve şiddet kıskacında

Kadınlar, çocukları beslemek ve yaşlılara bakmanın yanı sıra yaralananların, sakat kalanların da sorumluluğunu üstlenmek zorunda bırakılıyor. Çaresiz durumdaki depremzede kadınlar şiddet gördükleri erkeklerin evine dönmek ya da onlarla aynı çadırı paylaşmak zorunda kalıyorlar.

Devletin tüm bu kesimlerin şiddetten korunması için önlem alması gerekiyor. Devletin bunu yapmadığı noktada sorumluluğunun teşhir edilmesi ve dayanışmanın bizler tarafından örülmesi şart. İhmal, kasıt, baskı, şiddet, yalan dolan, hepsi bir arada! Ne yapmalıyız? Geçit vermemeliyiz; ısrarlı ve kararlı bir şekilde örgütlenmeli ve mücadele etmeliyiz. Bu yıl 8 Mart’a giderken tüm gayemiz kız kardeşlerimizle dayanışma köprüleri kurmak, görevimiz onların çıkaramadığı ses olmak!

İllüstrasyon: Isabel Lunes

İDP konvoyu yeniden Hatay’daydı: “Veda değil, birlik niyetine, hoş geldiniz!”

0

“Biz başaracağız, dümen bizde” ve “Yeniden hoş geldiniz. Sele de bekleriz.”

Deprem bölgesi Hatay için 8 Şubat’ta ilk yola çıkışımızın ardından ikinci kez, bu sefer daha geniş kapsamlı bir yardım toplayarak Hatay’a ulaştık. Bu kez hemen her çeşit gıda ve hijyen malzemesi, çadırların zemini ve ısı yalıtım malzemesi olarak kullanılmak üzere strafor, iç çamaşırı, çorap, çocuk kıyafeti, ayakkabı ve diğer giyim eşyaları, çadır zemini için halı, su, tıbbi malzeme olarak hekimlere iletilmek üzere %50’lik hidrojen peroksit ve suların dezenfeksiyonunda kullanılmak üzere %15’lik sodyum klorür, yetişkin bezi, bebek maması, bebek bezi, ped, çay-şeker, susuz saç ve vücut temizleme boneleri, sokak hayvanları için mama, oyuncak gibi eşyaları 1 Mart’ta İstanbul’da kampanyamız çerçevesinde kullanımımıza sunulan tırımıza yüklüyoruz.

Tüm bu yardımların toplanması parti üyelerimiz, dostlarımız ve deprem bölgesine ellerindekilerin gönderilmesi için seferber olan gönüllülerin olağanüstü bir çabası ile gerçekleşebiliyor. Bir avuç zenginin daha da zenginleşebilmesi uğruna açığa çıkan enkazın kaldırılabileceğine dair olan umutlarımız tüm bu seferberlik içerisinde daha da güçleniyor.

İstanbul’un yanı sıra parti üye ve dostlarımızın el emekleri ile ürettikleri 10 adet kışlık çadır Manisa’dan iki yoldaşımızın eşlik ettiği bir kamyonet ile yola çıkıyor. İstanbul ve Manisa’dan 1 Mart akşamı yola çıkarken Diyarbakır’dan gönderilen çok sayıda ısıtıcı ve battaniye de otobüslere yüklenerek Hatay’dan almamız üzere ertesi gün yola çıkacak.

Tüm yardımların toplanması süreci, tarifi imkânsız bir seferberlik ve dayanışma ruhu ile oluyor. Tüm yardımların doğru noktalara ve doğru ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için kesin bir liste ile çalışmaya çabalıyoruz. Yalnızca yoldaşlarımız değil, parti dostu ve gönüllülerinin inanılmaz bir çabası ile en ucuza gıda ürünlerini bulabileceğimiz haller tespit ediliyor, yardımların parti lokallerine taşınması için pek çok araç ve şoför seferber oluyor. Gönüllüler hafta sonlarını buna hasrediyor, yıllık izinler bunun için kullanılıyor…

1 Mart akşamı saat 20.00’de zincirimizi kurup yardımlarımızı ofisimizden sokağa indirmeye başlıyoruz. Çevreden çalışmamızı gören başka insanlar da zincire dahil oluyor. Yardımın Hatay’a gideceğini öğrenen ve o sırada tanıştığımız Akın, kardeşini ve babasını da arayarak zincire çağırıyor. “Biz İskenderunluyuz, bu kadarız hep beraber geldik, daha kalabalık olsak hepsi ile yine gelirdik,” diyor bize. “İyi ki varsınız, Allah kabul etsin,” diyor. Akın, tırın en yakın noktaya ulaşabilmesi için “Gerekirse ben arabamı yolun başına koyar bu caddeyi kapatırım, en fazla ceza yazarlar. Yazarlarsa da umurumda değil, sizin yardımlar iletilsin yeter, iyi ki varsınız,” diyor. Tam arabasını çalıştırmak üzereyken belediye emekçisi bir dostumuz yolun kapatılması için gerekli işlemleri hemen hallediyor. Tır şoförünün “Ben buraya giremem, çok dar” dediği sokak için “Biz seni buraya sokarız dayı,” diyen başka arkadaşlarımız Can’ın doğal liderliğinde tırın etrafını sarıp direktiflerini veriyorlar. Tüm bunlar yalnızca benim görebildiğim zorluklara verilen yanıtlar. Ve irili ufaklı pek çok sorunun tamamı, seferber olmuş emekçiler tarafından çarçabuk olmasa da nihayetinde çözülebiliyor.

Tırımıza eşyalarımızı yüklüyoruz. Görkem yüklemenin başındaki yerini bir an olsun bırakmıyor ve yola şoför ile beraber çıkıyor. Ardından iki araçla onları takip ediyoruz. İş ve günlük yaşamlarında son derecede titiz olan, aksaklıktan hoşlanmadıkları her hallerinden belli sekiz yoldaş, arkadaş ve dost ile Hatay’a doğru yola çıkıyoruz. Hatay’dan dönene değin karşılaştığımız her aksaklık ve zorluk bu güzel insanlar tarafından yalnızca gülümsemeler ve bazen de sesli gülüşlerle karşılanıyor. Bir kısmımız birbirimizi ilk kez görüyoruz ama durumun aciliyeti ve duygudaşlığımız bizlere ancak ortak geçirilen uzun yılların verebileceği bir uyum sağlıyor. Bir mola yerinde Yağız’ın “Birkaç saattir beraberiz ama şimdi sanki lise arkadaşı gibi rahat konuşabiliyoruz,” dediğini duyuyorum.

Yolda tırın arızalanması ve Manisa’dan gelen kamyonetin ufak bir kaza yapması gibi aksaklıklar oluyor ve Hatay’a planımızdan 8-10 saat kadar geç varabiliyoruz.

Havanın karardığı saatlerde girdiğimiz Hatay’ı ilk görenler kadim kentin bir hayalet şehre döndüğünü söylüyor. Maraş depremlerinin üzerinden üç haftadan uzun bir süre geçmesine rağmen yıkım 20 Şubat’taki 6.4’lük depremin de etkisiyle yalnızca daha da büyümüş durumda. Yanından geçtiğimiz “ayakta kalan” binaların kimilerinde tek tük açık ışık var. Bu da birilerinin burada yaşadığına alamet değil, yalnızca hırsızları caydırmak için alınan bir tedbir. Gece çadırlarına çekilen insanları ise sabah kuyruklarda ve çadır kentlerin önünde göreceğiz. Hatay çok göç vermiş ancak kentte halen çok insan var ve benzetmesi yapılan “hayalet”, dayanışma için kol geziyor.

Yardımlarımızı Türkiye İşçi Partisi’nden (TİP) yoldaşlarımızın kriz merkezi haline getirdikleri Dostluk Çay Bahçesi’ne bırakacağız. Buraya erken gelen araçlardan birindeyim. Demir kapının önündeki nöbetçilerle İşçi Demokrasisi Partisi’nden (İDP) geldiğimizi bildiriyoruz, nöbetçiler geldiğimizi bildirdikten sonra kapıyı açıp bizi hızla ve yoldaşça karşılıyorlar. Yapılacak iş o kadar çok ki her şey çok hızlı gelişmek zorunda. TİP’ten Deniz yoldaş bize sarılarak ilk sorularını sıralıyor: Aç mıyız, kaç kişiyiz, kalacak yer organizasyonumuz var mı? Tamamını önceden planlamışız ve derhal düzeni bozmamaya özen göstererek işe koyuluyoruz. Buraya giremeyeceğini söyleyen tır şoförümüze direksiyon direktifleri vererek aracın merkeze yaklaşmasını sağlıyoruz. Ancak öncesinde bir kamyon ve bir kamyonetin boşaltılması için zincire dahil oluyoruz. Ardından sıra tırımıza geliyor; bu kez tırın içerisine geçip, TİP’ten yoldaşlar ve gönüllülerle beraber bir düzen içerisinde boşaltmaya geçiyoruz. Yardımlar içeriğine göre sınıflandırılıyor. Emekçi halkın seferberliğinin bizleri nasıl da bir emek cephesinin kuruluşu için zorladığını, yalnızca yardım seferberliğinde değil, Türkiye’nin emekçiler için yeniden inşası adına bu emek cephesinin kuruluşunun zorunlu olduğunu düşünüyoruz. Ertesi gün Akşener’in Altılı Masa’dan ayrıldığı haberini almamızla beraber bu tip konuşmaların sayısı artacak.

Manisa’dan yola çıkan kamyonumuz tırımızın boşaltılmasından hemen sonra geliyor. Onun öncesinde de bir kamyonet dolusu yardımın daha indirilmesi için zincirdeki yerimizi alıyoruz.

TİP’in kurduğu koordinasyon merkezi ayrı ayrı gıda, hijyen, battaniye depoları şeklinde düzenlenmiş. Bir revirin yanı sıra ertesi gün göreceğimiz üzere çocuklar için bir oyun alanı da var. Yardımlar indirilirken bir yandan oyuncakların yeri, bir yandan ilaç kolileri için revir veya TTB-Eczacılar Odası’na yönlendirmek üzere ilgili alanlar işaret edilirken bir yandan da Haytap’a yönlendirmek üzere hayvan yemi ve mamaları için de ayrı alanlar gösteriliyor. Kurulan zincirlerde biraz olsun mantıklı bir inisiyatif almak isteyen kişinin önü hemen açılıyor. Gönüllü olarak yardıma gelip üstüne üstlük şoförlük yaparak çok yorulan güzel dostlarımız, onca yolu kendileri yapmamış, günlerdir alışverişleri taşımakla hiç uğraşmamış gibi dinç bir şekilde ve yüzlerinden eksik etmedikleri gülümseme ile zincirden hiç ayrılmıyorlar. Bir ara Yağız bana “Bir araya gelen insanların değiştiremeyeceği hiçbir güç yok!” diyor. Kendi getirdiğimiz yardımları indirmemizin ardından bölgedeki gönüllülerin bize işaret ettiği diğer işlere koşuyoruz. Her kolinin yükü yüreğimizdeki ağırlığı hafifletiyor.

Geceye doğru indirme işlemlerimizi tamamlıyor ve ertesi gün buluşmak üzere daha önceki ziyaretimizde uğradığımız İpek yoldaşımızın ailesinin yaşadığı Balıklıdere Köyü’ne geçiyoruz.

Balıklıdere’de Hatay insanına özgü biçimde sımsıcak bir şekilde karşılanıyoruz. Konaklamamız için döşeklerimiz kurulmuş durumda. Böylesi bir rahatlığı beklemediğimiz için üzerimize şaşkınca bir neşe yapışıyor ve sabaha çok dinç uyanıyoruz. Hatay’ın güzel insanları, devam eden depremlere rağmen, “Yanımızda kumanya var” dememizi dikkate almıyor ve bizimle kahvaltılarını paylaşıyorlar. Göreceğimiz en güzel şey bu diye düşünüyoruz, ancak bu yalnızca başlangıç…

Yardımların dağıtımı

Diyarbakır’dan gelen ve sabaha karşı 05.00’te aldığımız battaniye ve ısıtıcıları da kendimize üs olarak aldığımız TİP Koordinasyon Merkezi’ne indiriyoruz. Burada her an yapılacak tonla iş var. Planlı hareket etmek elzem ancak plana sadık kalmanın ötesinde, eldeki yeni gelişme ve imkânları değerlendirmek gibi bir zorunluluk da var. Yardımlar koordinasyon merkezine geliyor ve öğlen saatlerinde sıraya giren insanlara stoktaki belirlenen sayı oranında dağıtım gerçekleşiyor. Ancak yardıma ulaşamayan ilçe ve köylerde temas kurulan insanlara da tek tek ulaşıp günlük yardımı iletme görevi var ve bunun için ara lojistik desteği sınırlı. Ali Abi’nin transporter’ı ile beraber dağıtıma çıkma hedefimizi paylaştığımızda hemen organize oluyoruz. Hatay’daki ikinci günümüzde önümüzde üç görev var: Elimizdeki çadırları bizim ve TİP’in belirlediği yerlere kurmak, ilçelerde yardımın gitmesi gereken bölgelere ulaşıp yardımları doğrudan insanlara iletmek ve koordinasyon merkezinin önündeki sıraya giren depremzedelere erzak ve hijyen malzemelerinin sağlıklı bir şekilde iletilmesini destek olmak.

Önce yola çıkacak çadırlarımızı yeniden bir kamyonete yüklüyoruz. Manisa’dan gelen yoldaşlarımız Ümit ve Deniz’in yanı sıra tüm mütevazılığı ile “tadilat işlerine hâkim” olduğunu söyleyen Bektaş yoldaşımızı TİP’ten bir yoldaş ile beraber kamyonetle uğurluyoruz. Çadırların dördü Balıklıdere’de kurulacak, altısını da TİP’teki yoldaşlarımızın tespit ettiği yerlere kuracaklar.

Yapılacak tonla işin arasında eldeki imkânlarla planlar revize ediliyor. Görkem bir kez daha kucağında taşıdığı bir koli olduğu halde planın üzerinden geçmek üzere TİP’teki yoldaşlar ile irtibata geçiyor ve plan birkaç dakika içerisinde yenileniyor. Ben, İpek ve Ali Abi ile transporter ile yola çıkmak üzere ellişer adet gıda ve hijyen malzemesinin araca yüklenmesini sağlıyoruz. Güzergâhımız şöyle: Kışlasaray, İnönü, Koçören, Hüseyinli ve Turunçlu mahalleleri. Merkeze gelemeyecek olan kişilere yardımı teslim etmek üzere yola çıkıyoruz.

İlk durağımız tüm mahallenin yıkıldığı, geride bir tek muhtarın kaldığı Elektrik Mahallesi.

Elektrik Mahallesi muhtarı Nihat Derviş: Biz sosyal medya fenomeni değiliz, gerçek insanlarız!

“Seni Elektrik Mahallesi muhtarı ile mutlaka tanıştırmalıyım,” diyor Ali Abi. “Mutlaka röportaj yapmalı, sesini duyurmalısın onun”.

Elektrik Mahallesi büyük bir yıkımın merkezi noktasında. Ayakta duran yalnızca iki şey var, onlar da çadır. Birinci çadırın üzerinde Elektrik Mahallesi Muhtarlığı ve No: 1 yazıyor. Hemen ardındaki ikinci çadırda da No: 2 yazıyor. Elektrik Mahallesi, 2 Mart günü başlayan sert rüzgârların da etkisiyle yalnızca bir enkaz değil, insanı sarmalamayı hiç bırakmayan bir toz dumanı içerisinde. 1 ve 2 No’lu çadırlar ise bir depremzedenin durumunu göstermekten çok yaşama, geleceğe ve adil bir yeniden inşaya inat edercesine ayakta duruyor.

Nihat Derviş’in yalnızca efkârlı yüzü değil, sandalyesindeki oturuşu ve avuçları ile dizlerini kavrayışı dahi acısının boyutlarını anlatıyor. Önce her şeyin ortada olduğu ve sorulacak bir soru olmadığı hissine kapılıyorum. Ona acısını yeniden anlattırmamak için konuşmaktan yana şüpheye düşüyorum. Öte yandan deprem bölgesine uğramayan belediye başkanları, valiler ve diğer yetkililerin karşısında Nihat Derviş’in tüm acısına rağmen heykel gibi görev yerinde duruyor olmasının yarattığı saygınlık iliklerime işliyor. Bir depremzedeyseniz çadır alma sırasına girmek için adınızı önce muhtara yazdırmanız gerekiyor. Karaali’de bir muhtarın enkaz altında ölmesi ve hayatta kalan azalar arasındaki yeni muhtarın kim olacağı tartışmasının bitmemesi, koca bir mahallenin ulaşabileceği az sayıda çadıra da geç ulaşmasına sebep olmuştu. Bu durumda görevini yapan bir muhtarın hayat kurtarıcı olduğunu düşünüp bundan cesaret alarak ondan izin istiyorum. Muhtarın çadırı iktidar ve onun atanmışlarına karşı gerçek bir sembol. Yer yerinden oynadıktan sonra dünya hâlâ dönebiliyorsa Nihat Derviş gibi insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor olmalı.

Nihat Bey’in karşısına geçip “Buyurun lütfen, istediğinizi söyleyin,” diyerek telefonumla kayda başlıyorum:

– Merhabalar. Ben Hatay Defne Elektrik Mahallesi muhtarıyım. Biliyorsunuz 6 Şubat 04.17’deki depremi, herkesin bilgisinde. Şu anda yaklaşık 25-26 günden beri buradayız. Mahallenin tamamı yüzde 90 yedisi zaten yerle bir. 5200 nüfusluyuz. 3900 seçmenimiz var. Kaybımız da 1000’e yakın. Vefat… Bir şey anlatamıyoruz yani şimdi. Bugün AFAD çekildi, kara yolları çekildi. Tahmin ederim mahalle ihalesi var, yıkım ihalesi. Hasar tespit bugün öğleye kadar biter.

Enkazda cenazelerimizin hâlâ olduğunu düşünüyor musunuz?

– Hayır mahalleye vakıf olduğumuz için kimin nerede oturduğunu, kaç kişi oturduğunu, kayıpların tamamını biliyorum. Onun için bu enkazın altında kalanların hemen hemen yüzde 100’ünü çıkardık şu aşamada. Belki dışarıdan gelmiş göçmen, kayıt yaptırmamış insan… Zor yani çıkar ya… Çünkü insan gelip kendi akrabasını sorar mutlaka. Zor durumdayız, çok zor durumdayız.

Şu an özellikle ihtiyaç duyduğunuz, bizlerden talep ettiğiniz şeyler neler?

– İhtiyaç çok tabii. Şu an merkezde tamamında Antakya Defne, çadır yok. İnsanlarımızın yarısı kırsala yarısı da il dışına gitti. Kimse kalmadı burada. Tabii ki kırsala çıkanlar yakın oldukları için çadır talebinde bulunuyor. Yeterli değil yani çalışma. Hiç yeterli değil. Kızılay arıyor, beş gün sonra bir daha arıyor, taleplerimizi sıralıyoruz. On beş gün sonra bir daha arıyor. Böyle bir dünya yok yani. Hâlâ da bizden liste istiyor ama gelen giden yok yani.

Ülkenin başında tek bir istifa eden yokken, sorumlular “kader” derken, Nihat Derviş görev yerini terk etmiyor. Konuşmamız sırasında çok duygulanıyor. Daha fazla soru sormak istemiyor, teşekkür ederek kaydı kapatıyorum. Karşısında durup, “Yalnız değilsiniz, toprağınız sizin ve burayı kültürünüzü en iyi şekilde yaşatmak için yeniden kurarken de yalnız olmayacaksınız”, diyorum. Bu kez daha rahat bir şekilde konuşmaya devam ediyor. Konuşması o kadar güçlü ki, bunu duyan kulaklarım mücadele eden diğer insanlara karşı borçlu kalmasın diye not alıyorum:

“Çok kötü durumdayız ağlamamak için kendimizi zor tutuyoruz. Ama başaracağız, biz başaracağız, dümen bizde. Devlet ve yetkililer bir şey yapmıyor. Burada insanlar neler yaşadı, nelere ihtiyaçları oldu? Bacağı kesildi insanların… Ama biz başaracağız. Biz sosyal medya fenomeni değiliz, gerçek insanlarız biz. Şu çam ağacının atında doğdum ben. Kimseye bir zararımız olmaz, olmadı bizim… Şimdi de bir kibrit çöpünün faydası olur bize değerlendiririz, çünkü biz güçlüyüz. Biz Aleviyiz, sağlam insanlarız, ben olmazsam da Ali Emin gelir, Murat gelir… Ama başaracağız.

Çok yoruldum, en fazla psikolojim bozuldu. Günde 100 tane çocuk, kadın geçer, günaydın derdi bana burada, şimdi o yok. Herkeste bir noksanlık. Herkeste bir fire…

Ama başaracağız. Sağlam insanlarız biz.”

Muhtara inanıyorum. Emekçi halkımızın kentini yeniden inşa etmesi için bir kibrit çöpünü bile değerlendireceğini görüyorum. Enkaza sebep olan zenginler için düzenlenen enkaz kaldırma ihaleleri engel olmasın yeter. Emekçi halkımız bir kibrit çöpünü bile yeniden inşaya dahil eder.

Toygarlı’da ismi olmayan yeni bir mezarlık

Dağıtımımıza devam ederken Ali Abi Toygarlı Mahallesi’nde durmak istiyor ve “Şurada üçüncü gün bir sıra cenaze gömdüm ben, şimdi durum ne bakalım,” diyor. Arabayı sola çekiyoruz. “Uff!” diyor önce. Telefonu eline verip “Anlatabilir misin abi?” diyorum. Sesini kayda alarak şunları diyor:

“Arkadaşlar merhaba, burası Hatay Defne Toygarlı Mahallesi. Depremin üçüncü gününde bu mezarlık oluşturuldu, üçüncü gününde sade bir sıra vardı, maalesef burası altı sıra olmuş. Bu sadece onlarca yeni açılmış mezarlıklardan birisi. Hepsine rahmet diliyoruz.”

Kışlasaray, İnönü, Koçören, Hüseyinli, Turunçlu ve Yenice Mahalleleri

Kışlasaray’dan üç, İnönü’den dört, Koçören’den yedi, Hüseyinli’den iki ve Turunçlu’dan 17 aileye ulaşmak üzere yolumuza devam ediyoruz. Depremzedeler acil ihtiyaçlarının ötesinde geleceklerine de odaklanmak zorundalar. Ellerine ne geçerse kullanmaları gerekiyor. Yardımların azaldığını gören insanlar, doğal olarak, ulaşabildikleri her şeyi biriktirmenin telaşına da düşmüşler. Bu sebeple yardımları insanlara tek tek ulaşarak iletmemiz gerekiyor. İpek yoldaşımız tüm listeyi kendisi arıyor. İnsanların soyadlarına bakıp bir biçimde her biri ile tanışık çıkıyor.

Önce nerede buluşmamız gerektiğini anlamamız gerekiyor. Bunu yapmanın en emin yolu da bir nokta belirlemek. Bu noktayı tarif etmenin ise başka sorunları var. Bir çadır kentin yanındayız. “Ulaştığımız insanları Mavi Market’in köşesine çağıralım,” diyorum İpek’e. Bana gülüyor, bak şimdi, deyip buluşmamız gereken birini arıyor. “Mavi Market’in köşesindeyiz abla!” diyor. Gözümün içine bakarak “Bilmiyor musun?” dedikten sonra marketin bilinen Arapça adını söylüyor. Gülümseyerek bana “Gördün mü?” der gibi jestler yapıyor. Telefonunu kapatıp, “Burada insanlarla Mavi Market’in önünde buluşamazsın, bildiği Arapça adını söylemen lazım,” diyor. Listemizi tamamlayıp geri dönüyoruz.

Hatay’a beraber geldiğimiz ve o gün TİP’in koordinasyon merkezinde çalışan dost ve yoldaşlarımız tüm gün sıraya giren insanlara erzak yardımı yapmışlar. Görkem “Daha fazla isteyene hayır demek çok zor,” diyor bana. Diğer arkadaşlarımız da benzer durumdalar. Ali Abi’nin aracı ile ikinci bir tur yapılacak. Bu kez de araca 50 adet erzak ve hijyen malzemesi dolduruluyor ve arkadaşlarımız yeniden yola çıkıyorlar. İstikamet Yenice Mahallesi. Dağıtımda İpek, Ali Abi ve Gökmen var.

Bu sırada TİP’ten Deniz yoldaş bizi yapımına başladıkları konteynır kente götürüyor. Sorunların derinliği ve zorluklar üzerine daha uzun konuşma fırsatı yakalıyoruz. Her şeyden önce bu rüzgâr çok kötü. Tüm tozu kaldırıyor ve tozun içerisinde asbestin olduğunu kolayca söyleyebiliriz. Devlet asbestin kalkmaması adına enkazın sulanması gibi basit bir önleyici tedbiri dahi almamış durumda. Deniz bizi “İşçi Demokrasisi Partisi’nden arkadaşlar, birkaç gündür beraber çalışıyoruz,” diye tanıtıyor. Bir mimar, bir de peyzaj mühendisinin başında durduğu onlarca konteynır evinin konuşlandırıldığı konteynır kenti geziyoruz. Her şey nizami görünüyor. Konteynırlar artçılara karşı ve Asi Nehri kenarına yapılan setlerdeki çatlaklardan uzakta güvenli yerlere çekilmiş. Özel alanın kalmadığı şu koşullarda nitelikli ortak alanların önemi ve yerleştirileceği yerleri gösteriyorlar bize. İlk sorum tuvaletler oluyor. Çevre Mühendisleri Odası’nda tuvalete dair hazırladığımız çözümleri konuşuyoruz. Çözümlerimize benzer bir yöntemle geçirimli bir foseptik açtıklarını söyleyip orayı gösteriyorlar bana. Bu koşullarda yapılabilecek en doğru yöntemi tercih etmiş durumdalar. Kullanma suyunu soruyorum. “Tankerlerle getireceğiz ama kuyu suyunda sorun var,” diyorlar. “Tanker başka yerden gelse de kuyu suyu taşıyacak, ya orası da kirlenirse?” diyorlar. Çevre Mühendisleri Odası eski yönetim kurulu üyelerinden birinin bağışı olan sodyum hipokloritlerden bahsediyorum, tankerin hacmini sorup dozaj formülü veriyorum, böylece suların İstanbul’da musluğumuzdan akan klorlu sular haline geleceği bilgisi sevinçle karşılanıyor.

Orhanlı

Günü sonlandırmadan önce Orhanlı’ya ilk ziyaretimizde geldiğimiz Veysel yoldaşımızın ailesinin yanına uğruyoruz. Ailenin evi hasarlı ve girilecek durumda değil, çadırlarda yaşıyorlar. Depremden kurtardıkları Tinker Bell adlı kuş için yem ve giyim takviyesini yapıp sohbet ediyoruz. Hatay’ın yeni bir sorununu ilk kez orada öğreniyoruz. İlk hasar tespit çalışmasında orta hasar raporu verilen binaların tamamının 6.4’lük depremin ardından ağır hasarlı bina haline getirildiğini ve binalarının yıkılacağını duyuyoruz. Öğrendiğimiz bir başka husus, evlerin boşaltılması için verilen vinçlerin fahiş fiyatı ve insanlara verilen 40 dakikalık süre oluyor. “40 dakikada evinden ne çıkartabilirsin ki?” diye soruyorlar bize. Bir tuğlanın fiyatı dahi dört kat artmış durumda. “Basit bir bahçe duvarı yapmaya kalksak 300 bin TL ediyor. Verilen 10 bin TL’nin hiçbir anlamı yok,” diyorlar.

Veysel yoldaşımızın ailesi bizi her zamanki soylulukları ile karşılıyorlar. Çadır kurmak için kestikleri portakal ve greyfurt ağaçlarından arta kalan dallarda duran nefis meyveleri ikram etmeden bizi uğurlamıyorlar. Bir süre portakalın kabuğunu nasıl soyduğumuzu konuşuyoruz. Nesrin Abla ve kızı Nisan kaşıkla soyulmuş yarım bir portakal kabuğunun içerisine mum yapılınca yakılan mumdan nasıl bir portakal kokusu yayıldığını anlatıyorlar. Şu anda Hatay’da tüm narenciye yaprakları yıkımın tozları ile dolu. Ama bu insanlar şehirlerini yeniden nasıl portakal kokutacaklarının bilgisine vakıflar ve güzel greyfurtlarını yeniden nasıl yetiştirebileceklerini hiç unutturmayacaklar.

Eski Tekel direnişçisi Nesrin Abla, “Buradan gitmemiz gerekecek, gitmek bana ihanet gibi geliyor ama kızımın okulu var, belki kısa süreliğine Mersin’e gideriz. Hiç içime sinmiyor. Biraz daha düşüneceğiz ama bakalım ne yapacağız?” diyor. Nesrin Abla için kısa süreliğine gitmek bile bir ihanet ama inancı ve bağlılığı Hatay’ın yeniden inşası için ne büyük dinamiklerin olduğunu bir kez daha bize gösteriyor.

Nesrin Abla’ya, kızı Nisan’a ve kardeşlerine sarılıp yeniden görüşeceğimize dair söz vererek vedalaşıyoruz. İlk seferki gibi, en kötü koşullarda bile güzelliklerinden ödün vermeyen bu insanlar geleceğe dair olan umutlarımızı artırıyor. Uyumak üzere Balıklıdere Köyü’ne geri dönüyoruz.

“Bu yemeği ye ve onlarla gül. Bu insanlar yarın yine bir enkaza gidecekler bunun iyi günler için olduğunu bilmeleri gerekir.”

İpek yoldaşın abisine ait “Ali Baba’nın çiftliği” çoktan onlarca depremzede için bir kamp haline gelmiş durumda. Ali Abi her sabah ve akşam sütten kesilen anneler için süt dağıtımına çıkıyor. Bana ineklerini anlatıp “Üç ineğimiz var, ikisi süt ineği değil doğum yapmaları lazımdı, ama deprem oldu süt ineği olamadılar. Yine de vazgeçmeyeceğim onlardan. İnsanımızın ihtiyacı olacak. Bulacağız bir yolunu. Mağrur olmayacağız, bize yeter demeyeceğiz, vazgeçmeyeceğiz, elimizdekileri değerlendireceğiz,” demişti bir önceki gece.

TİP’teki yoldaşlarımızla da Balıklıdere Köyü’nde yeniden karşılaşıyoruz. Barış Atay’ın danışmanı ve TİP Hatay il yöneticisi Şahin Kışlakçı da burada. Depremin dışında Akşener’in masadan çekilmesi ve yeni durum üzerine de hasbıhal ediyoruz. Bizim değerlendirmemizi sorduğunda tam da bu koşullarda patronlardan bağımsız bir emek cephesi ile seçimlere girmenin geleceğin inşası ve sınıf politikasının güçlenmesi adına kritik öneme sahip olduğunu söylüyoruz. Anlaşıp anlaşamadığımız noktalar oluyor. Şahin de oluşan bu seferberliğin yerel seçimlerde emeğin çıkarı için nasıl değerlendirilebileceği konusundaki önemli fikirlerini bizimle paylaşıyor.

Balıklıdere’de yoldaşımızın ailesi bizlere akşam yemeği yedirmek istiyor. Kısıtlı erzaklarını bizimle paylaşmalarını yanlış buluyoruz. Pişmiş yemekleri paylaşmalarını, ellerindekilerini tüketmeyi istemiyoruz ama güzel Hatay’ın güzel insanlarını durduramıyoruz. Her birimiz mahcup mahcup oturur, gönülsüzce sofraya yardım ederken İpek, Görkem ile benim arama giriyor, “Abi yiyin ve bu akşam güzelce gülün!” diyor bize. “Bu insanlar yarın yine bir enkaza gidecekler. Bunun iyi günler için olduğunu bilmeleri gerekir. Hayat devam ediyor ve daha iyi olabilir. Bizimle güzel günleriniz de olacak, bunu da gösterin. Hiç çekinmeyin, sizi çok sevdiler. Biz ancak böyle, paylaşınca mutlu oluruz,” diyor. Bu güzellik karşısında küçücük kalıyoruz ve hayatımız boyunca hiç unutamayacağımız bir akşam geçiriyoruz. Yoldaşlarımızın ailesi başta olmak üzere tüm Hatay’ın emekçi halkı 40 yıllık tanışığımız, yakın akrabamız haline geliyor. Yardım konvoyuna gönüllü gelen her zorlu işe gel demeden koştuğunu gördüğüm Ertuğrul’un gözlerinin içi gülüyor, masanın en koyu sohbetlerini kuruyor. Çadır yapımı sırasında profillerle sert bir el darbesi arasında kalan parmağı mosmor olan Gökmen günün esprilerini yapıyor. Yağız’ın yüzüne her baktığımda “Bu insanlar ne kadar güzel insanlar,” dediğini duyar gibi oluyorum.

Karaali

Ertesi sabah erkenden kalkıp Ümit ve Deniz yoldaşlarımızın öncülüğünde son çadırlarımızın kurulumlarını tamamlıyoruz. TİP’in koordinasyon merkezine son bir kez uğrayıp Karaali’ye götürmek üzere ayrılan erzak ve ısıtıcıları yanımıza alarak dönüş yoluna çıkıyoruz.

Karaali’de İpek’in ablası Serap ve komşuları ile tekrar görüşüyoruz. Bir önceki gelişimizde fiziki yaraları olan herkes çok daha iyi durumda. Serap’ın eşi Tuncer yıkılan evlerinden söktüğü parçalarla tuvaleti, mutfağı ile tam takım, el yapımı bir konteynır ev inşa etmiş bile. Her şey bir adım ileride.

Serap bizleri çok iyi karşılıyor. Durumun iyi olmayan yönlerini de anlatmaktan imtina etmiyor. Depremin dördüncü günü olan ilk ziyaretimizde bizi görür görmez taburesini kapıp tüplerinin başına oturan amcanın iki katı fiyatına tüp satmayı sürdürdüğünü, yan komşusunun başka bir komşuları için alabildikleri çadırı gösterip “Ya çadırınızı bana verirsiniz ya da çadırınızı yakarım,” diye tehdit ettiğini, Tuncay için aldığı tek bir montun elmacık kemiğine vurulan bir dirsek darbesi ile elinden nasıl alındığını anlatıyor. “Ama yine de çok iyi insanımız var,” diyerek tamamlıyor sözlerini.

Tuncay Enişte’yi görmeden gitmek istemiyoruz. Derken Tuncay bir kamyonetle geliyor. Yanında Hüseyin de var. Bir önceki ziyaretimizde ameliyatlı parmağından çıkan teli hiç unutamıyorum. Onu daha iyi görmek beni çok sevindiriyor. Ona ve akrabalarına birkaç kez daha sarılmamak için kendimi zor tutuyorum. Tuncay ile konuşur konuşmaz elleri ile kurduğu yeni evini övüyor ve şimdi ne yapabiliriz diye soruyoruz. “Bi’ el atın kuralım şu çadırı,” diyor, İpek dahil on birimiz geride kalanlara bir dakikaya geliyoruz diyemeden kamyonete atlıyoruz. Engelli kontenjanından faydalanarak aldığı bir çadırı kurması için bir amcamıza yardım ediyoruz. Hızla işe koyuluyoruz. Görkem her zamanki gibi her işe en önde yetişip çadırın kurulacağı alandaki kekikleri yoluyor. Deniz, Bektaş ve Ümit tanımadıkları çadırın planını inceliyor. Gökmen eline bir bel küreği alıp yolunan kekiklerin ardından zemini maharetle düzlüyor. Ertuğrul ve Yağız’ın nerede atlanmış bir iş varsa onun izinde olduklarını görüyorum. Emre en görünür işleri büyük bir sessizlikle halletmiş bile. Ben Tuncay’ın izinde onun direktiflerini takip ediyorum. Komşu çadırlarda bize kahve hazırlayan insanların, ne iş yaparsınız çocuklar, sorusuna yanıtlar veriyoruz. “Her meslekten insan var,” diyor içimizden biri. Aziz, “Öğrenciler de var, biz de sizin yanınızdayız,” diyor gururla. Çadırı bitirip dönüş yoluna hazırlanıyoruz. Amca bize evini gösterip “Benim hayatım boyunca tüm birikimim bu. İlk depremde orta hasar verdiler, 6.4’ten sonra ağır hasar raporu geldi. Bunu nasıl değiştiririm, evim giderse bir şeyim kalmaz,” diye bize soru soruyor. İlk konuşmayı yapan Ertuğrul, Görkem’i çağırıyor. Ben de yanlarına gidiyorum ve amcamızı teskin etmeye çabalıyoruz.

Kamyonete bindiğimizde çocuklar ağlamaya başlıyor. Başta İpek olmak üzere yalnızca onlarla en çok ilgilenenlerimizi sevdiklerinden değil, asıl kamyonete binmek istediklerinden ağlıyorlar. Bir araya gelip bu güzel çocuklarla kısa oyunlar oynuyoruz. Biri Deniz’in iş eldivenlerini gösterip “Bana versene” diye şaka yapıyor. Deniz çıkarıp “Al senin olsun,” deyince güzel çocuk çok şaşırıp mahcup oluyor: “Ama ben şaka yaptım, senin eldivenin o alamam ki,” diyor. Hepimiz kalan temiz eldivenleri çocukların ellerine takıyoruz. Hatay’ın canavar gibi zeki ve gururlu çocuklarının ufacık elleri eldivenin içinde kayboluyor ve parmak kısmı boş kalan eldivenler sallandıkça çocuklarımız için yeni bir oyuncağa dönüşüyor.

Karaali’de herkesi son bir kez sarıp vedalaşıyoruz. Emin Ali Abi bizi uğurlarken: “Arkadaşlar, deprem bir felakettir ve zamanı öngörülemez ama bazı şeyler deneyimle bilinir. Bizim burada ne zaman kurak bir kış geçse yazları sel olur. Deprem oldu geldiniz, hoş geldiniz. Önümüz sel, sizi sele de bekleriz!” diyor. Her birimiz karnımızı tutarak gülüyoruz.

Sorun enkazı kaldırmakla bitmiyor. Emekçilerin birliği sadece gerçekleşen felakette değil, umut için yapılan yeniden inşada ve diğer felaketlere hazır olmak için da korunmalı. Emekçi halkın bu örnek seferberliği geleceğimizin yeniden inşası için devam ettirilmeli.

Hatay’da bizi uğurlayan herkes güle güle değil, güle güle niyetine “Hoş geldiniz” diyor. Emekçi halk ile dayanışmak için bir araya gelen kimse uğurlanmıyor, her zaman hoş gelmek üzere bir yanını orada bırakıyor, kalıcılaşıyor. Mücadele ve dayanışma sadece yüreğimizde değil aklımızda da güzel bir geleceğin kardeşliğini yaratıyor.

Yardım kampanyamız için destek veren her üyemiz, her parti dostumuz ve her gönüllümüze bu mesajı iletmek boynumuzun borcu. Verdiğiniz en ufak destek sizi emekçi halkımızın erdemli varlığından bir daha ayıramamalı! Veda değil, birlik niyetine, hoş geldiniz!

Erken uyarı sistemi olsaydı

0

6 Şubat 2023 Maraş ve Elbistan depremlerinde eğer erken uyarı sistemi olsaydı 10 binlerce can kaybımız olmayacaktı, çünkü depremin yıkıcı dalgaları Gaziantep’e 20, Diyarbakır’a ve Adıyaman’a 40, Hatay merkez ve Samandağ’a 60 saniye sonra ulaştı! Fakat ne Saray’ın ne de yetkililerin gündeminde böyle bir sistem vardı. 2022 Kasım ayında yapılan sözde afet tatbikatında çök-kapan-tutun gibi bilimselliği tartışılan bir pozisyonu depremden korunmak için tek çare olarak milyonlara sunan Saray, gerekli önlemleri ve bu sistemi hayata geçirmeyerek depremde binlerce vatandaşının ölümüne bir de bu açıdan göz yumdu, neden oldu. Erken uyarı sistemi neydi, neler yapılabilirdi ve İstanbul için önemi nedir bakalım.

Erken uyarı sistemi nedir?

Deprem oluştuğunda P ve S adı verilen sismik dalgalar oluşur. P dalgaları depremin ilk işaretidir ve çoğunlukla daha az yıkıcıdır, ortalama hızı 6 km/saniyedir. S dalgaları ise asıl yıkıma sebep olur ve hızları P dalgalarına göre daha yavaştır ve yüzey cinsine göre değişse de ortalaması 3,5 km/s’dir. Çoğu erken uyarı sistemi de P dalgalarını analiz ederek yıkıcı S dalgaları gelmeden şehirleri uyarmak üzerine kurulmuştur. Fiber optik ağ ve kablosuz ağlarla bu bilgiler sisteme iletilir ve öncelik sırasına göre aksiyonlar hayata geçer.

Erken uyarı sistemi ile neler yapılabilir?

Özellikle Japonya ve Meksika başta olmak üzere fay hattı açısında etkin ve tehlike teşkil eden çoğu bölgede erken uyarı sistemi kurulmuş durumda, İstanbul’da bile. Meksika’da kurulan sistemle başkent Meksiko olası büyük bir depremden 80 saniye öncesinden haberdar oluyor. Enerji sistemleri kapatılıyor, tehlikeli operasyonlar ve aciller bunlara göre pozisyon alırken metro, tren gibi sistemler duruyor. Tüm tehlikeli bölgeler alarmla uyarılırken, cep telefonlarına uyarı SMS’leri gidiyor. Tabii alarmın ve planların düzenli uygulanabilmesi için her iki senede bir şehir genelinde tatbikat düzenliyorlar, yani göstermelik çömelmiyorlar.

Beklenen İstanbul depremi için önemi nedir?

İstanbul’da 1999 Gölcük depreminden sonra Kandilli’nin öncülüğünde, ivme ölçerlerle entegre erken uyarı sistemi Marmara Denizi etrafına kuruldu. Fakat bu sistem ne yazık ki yetersiz; çünkü deprem dalgaları ana karaya ulaştığında çalışıyor ama iş işten geçmiş olacak. Eğer akademisyenlerin bahsettiği fay hattı merkezine kurulacak bir erken uyarı sistemi var olsa, denizde oluşan deprem 10-15 saniye önceden tespit edilip alarm haline dönüştürülebilir. Çok az saniye olsa da yukarıda bahsettiğim enerji ve altyapı sistemlerinin kapatılması ve kritik operasyonların durdurulması için çok önemli olacaktır. Fakat saniyelerden daha önemlisi; güvenli evlere, altyapıya ve depremle yaşayabilen şehirlere, planlara ihtiyacımız var. Eğer bu şartlar sağlanırsa erken uyarı sistemi daha çok hayat kurtarıcı olacaktır, özellikle beklenen İstanbul depremi için.

Enkazın üzerine üşüşen vampirler var!

0

Tıpkı savaşlarda olduğu gibi 6 Şubat depremleri de insani ve maddi üretim güçlerinde büyük tahribat yarattı. Ve gene savaşlarda olduğu gibi depremin tahribatı da para hırsıyla gözü dönmüş bir dolu patron için muazzam kâr olanakları yaratıyor. Daha şimdiden molozların ve cesetlerin üzerinde vampirler dolaşmaya başladı.

Önce tahribatın boyutlarına bakalım: Depremin 70,75 milyar doları konut zararı, 10,4 milyar doları milli gelir kaybı ve 2,91 milyar doları işgünü kaybı olmak üzere toplamda 84,06 milyar dolar hasara neden olduğu hesaplanıyor. Afete maruz kalan 10 ilin ihracatının 15 milyar dolar düzeyinin altına düşebileceği öngörülüyor. Mevcut şartlar altında bütçe açığı en azından 1 trilyon TL’nin üzerine çıkacak. Bu da bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 5,4’ün üzerinde gerçekleşmesi demektir. Kısacası, zaten ödemeler dengesi krizine sürüklenmiş olan ekonominin büyüme oranı düşecek ve kriz derinleşecek.

Şimdi dikkat. Hangi hükümet olursa olsun, herhangi bir kapitalist hükümet bu enkazın altından ancak üç yolla kalkmaya çalışır: 1) Para basarak; ki bu enflasyonu iyice azdırır ve emekçi halkı daha da derin bir sefalete sürükler. 2) Dışardan borç alarak; ki bu ülkeyi tüm ekonomisi ve siyaseti ile birlikte IMF, Dünya Bankası, Wall Street gibi emperyalist mali merkezlere daha da bağımlı hale getirir. 3) Üretim maliyetlerini düşürerek, ki bu da işçi ve emekçileri kölelik koşullarına iterek ve baskılayarak mümkün olur. Her kapitalist devlet bu üç yolu da değişik oranlarda birlikte uygular. Türkiye’de de olacak olan budur.

Vampirler

Şu anki Tek Adam hükümeti bunları uygulamaya başladı bile. İlan ettiği OHAL ile birlikte bölgedeki tüm işçi haklarını ve sendikal hakları üç ay süreyle yasakladı. Üç ay sonra hâlâ işbaşındaysa bu süreyi uzatacaktır. Öte yandan sözde işten çıkarma yasağı ilan etti ama “işyerinin herhangi bir sebeple kapanması veya faaliyetinin sona ermesi” durumunu bu yasağın dışında bırakarak patronları rahatlattı. Ve bir yandan da “bir ay içinde yeni konutların inşasına başlayacağız” diyerek ellerini ovuşturarak bekleyen inşaat çetelerine “müjde” verdi.

İşveren örgütleri de hemen durumdan yararlanabilmek için atağa geçtiler. Depremzede halk henüz daha doğru dürüst çadır bulamazken işverenler işyerlerindeki zararların karşılanması için sigorta şirketlerinin hemen harekete geçmesini; işçilerin ücretini ödememek için hükümetin bunlara işsizlik maaşı bağlamasını; 10 yıl faizsiz kredi desteği verilmesi ve mevcut kredilerin 10 yıl vadeyle yapılandırılmasını; elektrik ve doğalgaz faturalarına teşvikler verilerek faturaların sübvanse edilmesini; elektrik ve doğalgaz fatura borçlarının ötelenmesi ve faizsiz taksitlere bölünmesini… ve daha neler neler istiyorlar.

Dahası var. Kahramanmaraş Sanayici ve İş İnsanları Derneği (KASİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Mikail Utlu, işçilerin başka güvenli bölgelere göç etmesinin engellenmesi için hükümetten binlerce konteyner istiyor; bunları işyerinde kurup işçileri orada yatırıp kaldırmayı talep ediyor. Yani, işçiler için toplama kamplarının kurulmasını öneriyor. Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Ayhan Zeytinoğlu da deprem bölgesinde bulunan çalışan nüfusun Kocaeli ve çevre illere gelmemesini söylüyor. İşverenlere “Bunları işe almayın” diyor.

İşte bunların hepsi felaketten nemalanmak isteyen kapitalist vampirlerdir. Ama emekçi halkımız nasıl felaketzedelerin yardımına elbirliğiyle koştuysa, bu kan emicileri da kovmasını bilecektir. Yeter ki tüm işçi ve emekçi örgütleri elbirliğiyle mücadele seferberliği yaratsınlar.

Acil talepler:

Çalışacak durumda olmayan tüm işçilere iki ay ücretli izin verilsin. Tüm işsizlere asgari ücretten az olmamak üzere ayrımsız bir yıl işsizlik maaşı ödensin.

Afet bölgesinde ne gerekçeyle olursa olsun işten çıkarmalar bir yıl boyunca yasaklansın. Faaliyetine son veren işyerleri kamulaştırılsın ve işçi denetiminde çalıştırılsın.

Bölgedeki emeklilik bekleyen EYT’lilerin emeklilik işlemleri öncelikli olarak hemen yapılsın.

Aile ferdini yitiren, evi oturulmaz hale gelen emekçilerin tüm kredi ve vergi borçları silinsin.

Türkiye’deki tüm işletmelere depremzede çalıştırma yükümlülüğü getirilsin. Depremde birinci derece yakınını yitirenlere kamuda kontenjan ayrılsın.

Depremzede aileler nerede yaşıyor olurlarsa olsun bir yıl kira, elektrik, su, doğalgaz ve telefon faturalarından muaf tutulsun. Depremde hayatını kaybeden işçi ailelerine 500 bin lira destek tazminatı ödensin.

Gerekli acil bütçe kurumlar vergisine eklenecek +1 puan ilave vergiyle oluşturulacak deprem kumbarasından karşılansın.

Kalıcı konutlar ve yeniden inşa için YİD projeleri tazminatsız kamulaştırılsın ve zenginlere servet vergisi uygulamasıyla kaynak aktarımı sağlansın.

Deprem ve işçi hareketi

0

Depremde on binlerce can kaybettik. Ülke insani ve maddi açılardan büyük bir üretici güç kaybına uğradı. Yitirdiğimiz hiçbir can arasında elbette ayrım yapamayız, yapmıyoruz. Ama öte yandan, bizzat üretim sürecinde olanlardan ve diğer ücretli emekçilerden kayıpların ne kadar olduğunu da yakında öğreneceğiz. Bu, ihmalkârlığıyla, rantçı zihin yapısıyla ve insandan ziyade sermayeyi ve kârı düşünen politikalarıyla Tek Adam rejiminin ülke işçi sınıfına indirdiği ağır bir darbedir.

Buna karşılık depremin gerçekleştiği andan itibaren işçi sınıfımız derhal arama-kurtarma ve her türlü dayanışma seferberliğine girişti. Madencilerden sağlık emekçilerine, inşaat işçilerinden motokuryelere ve belediye çalışanlarına kadar binlerce işçi sahaya indi. Bu arada sanayinin çeşitli dallarında çalışan işçiler derhal özveriyle çadır, soba, tuvalet gibi acil malzemeleri üretmeye giriştiler. Emekçi mahallelerinde gerekli acil eşyalar ve malzemeler toplandı. Ve daha nice çalışmalar yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Türkiye işçi sınıfı, insani ve sınıfsal dayanışma gücünün imrenilecek bir örneğini gösterdi. Hem de bütün bu seferberliğini, iktidarın bütün merkezci ve tek adamcı zihniyetini aşarak gerçekleştirdi.

Bu arada ilk iki gün sırasında enkazlardan “Asker nerede?” çığlıkları yükselirken, üniformalı halk çocuklarının o nasırlı elleriyle can kurtarma çalışmalarına katılmayı sabırsızlıkla beklediklerinden eminiz.

Bir başka dayanışmayı ve yardımı da uluslararası sınıf güçlerinden, Küba’dan Bangladeş’e kadar düzinelerce ülkeden koşup gelen emekçilerden aldık. Bir canı enkazın içinden çıkarmayı başardığında bir köşeye çekilip, artık sevinç mi hüzün mü nedenini sadece kendisinin bilebileceği bir şekilde ağlayan İspanyol itfaiyeci Türkiye işçi sınıfının hafızasına kazınmıştır.

* * *

Şimdi yaraların sarılması zamanı. Rejimin elbette ders çıkarma gibi bir huyu yok. O sadece sermaye ve rant gelirlerine odaklanmış durumda. Ama bu deprem bize, ülkenin işçi sınıfına dayanışmanın ve örgütlenmenin ne denli büyük bir güç olduğunu, oluşturabileceğini bir kez daha gösterdi.

Eğer işçiler, emekçiler bütün bu dayanışma seferberliğini kendi inisiyatifleriyle ve/veya bağlı oldukları işçi örgütlerinin (sendikalar, partiler, dernekler, kooperatifler vb.) girişimiyle gerçekleştirebildilerse, hatta bunu resmi kuruluşlardan bağımsız olarak, çoğu yerde de onlara rağmen hayata geçirdilerse, patron iktidarlarına ve kurumlarına ihtiyaç duymadan yönetebileceklerini de anlayacaklardır.

Bu deprem seferberliği bir noktayı daha gösterdi: İşçi sınıfı dayanışma ve birlikte seferber olma gücünü bir üst düzeye çekmelidir. Tüm işçi-emekçi grupları ve örgütleri bütün bu çalışmalarını çoğunlukla birbirlerinden bağımsız olarak yürüttü. Elbette hepsi çok değerli çalışmalar yaptı. Ama biz dahil her çevre bu çabalarını birleştirerek daha organize bir faaliyet sürdürebilseydi, sınıf bilincinin ve örgütlülüğünün çok daha üst düzeylerine yükselinebilinirdi. Hem de bunu uluslararası düzeyde birleştirerek sınıfımızın enternasyonal birliğini güçlendirebilirdik.

Bunun için, patronlar sınıfının ve iktidarının daha da ağır bir saldırısına maruz kalacağımız önümüzdeki süreçte, işçi ve emekçilerin birleşik cephesini oluşturmak her zamankinden daha büyük bir önem kazanıyor.

Yıkımın sorumlusu Tek Adam rejimidir

0

Deprem öldürmez, yıkılan binalar öldürür. Ve 43 bini aşkın canımızı kaybettik, enkaz kaldırıldıkça bu sayının artacağından korkuyoruz. Ve on binlerce insanımız, çoğu bazı uzuvlarını kaybederek yaralandı. Bu kayıplarımızın hepsi çöken binalar yüzünden oldu.

İktidarın sorumluluğu ortada. Tüm raporlar gösteriyor ki Maraş depremine dair bilim insanlarının ve uzmanların uyarı ve öngörüleri aslında iktidar tarafından okunmuş, hatta buna dair toplantılar yapılmış, bizzat Soylu tarafından Maraş’ın depreme hazırlık konusunda pilot bölge seçildiği ilan edilmiş. Ama bütün bunlara rağmen işe yarar hiçbir somut hazırlık yapılmamış. Depremin yarattığı yıkımın boyutu ve ilk müdahaledeki gecikme ve yetersizlik bu ihmal ve zafiyeti kanıtlıyor. Deprem olasılığını bildiği halde gereğini yapmayan müteahhitler dahil bütün bu sorumlular kasıtlı ihmal suçu işlemiştir. Sayısız imar affıyla bu süreci destekleyen rant politikalarının üreticisi siyasiler de birinci dereceden sorumludur. Hepsinden hesap sorulsun.

Organizasyon acizliği

Maraş depremleri hazırlıksız, altyapısız, usulsüz çürük binaları yerle bir etti. Bu yıkım iktidarın enkazlara geç müdahale etmesiyle arttı. En az iki gün boyunca deprem bölgelerinde müdahaleler sadece yerel halk ve dayanışma için hızla bölgeye intikal eden insanlar tarafından yapıldı. Binlerce insanı sadece bu yüzden kaybettik.

Ancak üçüncü günle birlikte iktidar deprem bölgesine devlet gücünü intikal ettirmeye başladı ama bu kez de büyük bir koordinasyon sorunu ortaya çıktı. Enkaz altında kalanların kurtarılması için büyük iş makinelerin günlerce sağlanamaması birçok hayatın yitirilmesine yol açtı. Enkaz altında kalmayan ama evsiz barksız bir şekilde ortada kalan milyonlarca depremzedenin soğuk havada barınma, tuvalet, yiyecek-içecek ve üst-baş ihtiyaçları haftalar geçmesine rağmen halen tam anlamıyla çözüme kavuşturulamadı.

Bu sırada iktidar bu sorunları çözmeye öncelik vermek yerine sahada dayanışma için bulunan muhalefet güçlerine ve sivil gönüllülere karşı bir rekabet duygusuyla hasmane davranmaktan çekinmedi. İktidar, deprem sonrası müdahalede de sınıfta kalmıştır.

Ve yine rant arayışı

İktidarın bütün hazırlıksızlığına ve geç müdahalesine rağmen yüzlerce saat sonra dahi enkaz altından kurtarılanların olması, yaşanan ihmalin yarattığı yıkımın bir göstergesidir. Buna rağmen iktidar, enkaz altında kalan insanlar için az da olsa bir umut varken bir an evvel enkaz kaldırmaya girişmekten çekinmedi.

Cenazeler, yaralılar, kayıp çocuklar ve insanlar, bitmeyen artçı depremler, yıkılan binaların yaydığı toz ve diğer zararlılar, temizlik ve hijyenin olmayışının oluşturduğu salgın sorunları devam ederken iktidarın bir an önce inşaatlara başlamak istediği, çoktan sahibine teslim ihalelerin planlandığı, bir yılda bütün yıkım ve kaybın üzerinin örtülerek halktan kaçırılmak istendiği görülmekte.

İktidar yaşananlardan hiçbir şekilde ders almadı, almak istemiyor çünkü rant politikasına kaldığı yerden devam etmek niyetinde. Bu cinai tablo bir an önce seçimlerle sona erdirilmeli, bütün sorumlulardan geriye dönük hesap sorulması mutlak suretle sağlanmalıdır.

Rejim enkazdan çevre yıkımı yaratıyor

0

Maraş depremleri, Tek Adam rejiminin çoklu krizini tek bir olayda yine ortaya koymuş oldu. Yıllarca süren rant ve denetimsizlik, iktidarın gecikmeli ve son derece eksik müdahaleleriyle birleşince 40 bini aşkın insan ve sayısız başka canlı hayatını kaybetti. Bu yıkımın sonucunda da sağlıktan eğitime, barınmadan çevreye pek çok kriz daha en başından açığa çıktı. On binlerce canımızı kaybetmişken, rejimin krizi hayatta kalanları ekolojik açıdan da etkileyecek.

Depremin ardından molozlara ne yapılacağı sorusu soruluyor. “Ne yapılmalı?” sorusundan önce “Ne yapılmamalıydı?” sorusuyla başlayalım. Öncelikle enkaz altında hiçbir canın kalmadığından emin olmadan hafriyat çalışmalarına başlanmamalıydı. Ancak iktidarın acelesi var, çünkü hafriyat ihaleleri için sabırsızlanan patronlar bekliyor. Bir yandan da yarattığı yıkımın görüntüsünü bir an önce ortadan kaldırma derdinde. O yüzden arama-kurtarma çalışmaları bitmeden enkaz kaldırmaya girişiyor. Yıkımın sonucunda tonlarca moloz var ve bunlarla en yapılmaması gereken şeyi yapıyor: Tüm canlı yaşamını hiçe sayarak molozları dere yataklarına döküyor. Çünkü biliyoruz ki iktidar için dere yatakları ya atık ya da inşaat alanıdır.

Deprem bölgesinde atık konusunda etkin bir planlama halen uygulanmadığı için inşaat atığının yanı sıra tıbbi ve tehlikeli atıklar birikiyor. Bu atıkların taşınmasından bertarafına kadar her adımında ilgili meslek odalarının ve uzmanların sürece dahil edilmesi gerekli. Atıkların acilen ve düzenli olarak toplanıp bertaraf edilmemesi bölgedeki depremzedelerin, arama-kurtarma ekiplerinin ve sağlık emekçilerinin sağlığını tehlikeye atmakta. İnşaat malzemelerinde bulunan asbestin gerekli tedbirler alınmadan taşınmaya kalkışılması ise doğrudan kansere kapı aralamak demek.

Çevre Mühendisleri Odası’nın raporlarına göre deprem bölgesinde altyapının acilen onarılması veya yenilenmesi, risklerin tespit edilip çevre ve halk sağlığı açısından en uygun hafriyat işlemlerinin belirlenmesi, atıkların geçici depolama yerlerinde depolanıp ayrıştırılması ve atığın toprağa veya yeraltı sularına karışması önlenmeli. Bunlar yapılmadığı takdirde uzun vadeli olabilecek halk sağlığı sorunları da yeni bir ekolojik yıkım da kaçınılmaz olacak.

Depremin 18. gününde hâlâ çadıra bile ulaşamamış, güvenli barınmaya ve temiz suya erişimi olmayan binlerce insan varken Tek Adam bir OHAL kararnamesi yayımlayarak mera ve ormanlık alanları yapılaşmaya açtı. Rejim, yıkıma sebep olan birikim hırsı ile enkazımızdan da kâr elde etme peşinde. Yeniden inşa süreci de aynı güdülerle sürdürülmek isteniyor. Bu sebeple enkazın kaldırılmasından geleceğimizin inşasına kadar her alanı iktidarın ve patronların kâr hırsından uzak tutmalıyız.

Depremin Suriye’deki etkisi

0

Maraş merkezli depremler Türkiye’de olduğu kadar Suriye’de de büyük bir yıkıma yol açtı. Başta Afrin, İdlib ve Halep kentlerini etkileyen depremde en az 6 bin kişinin öldüğü ve büyük çoğunluğunun Esad karşıtı grupların kontrolündeki kuzeybatıda olduğu biliniyor. Bu bölgedeki altyapı ve hastaneler iç savaş boyunca Rus ve Esad bombardımanları nedeniyle vurulduğundan insani yaşam koşulları hâlihazırda oldukça yetersiz durumdaydı. Bölgede yaşayan yaklaşık 4 milyon kişinin tamamına yakını savaş nedeniyle tahrip olmuş binalarda yaşamakta ve yardımlara muhtaç bir biçimde hayatlarını sürdürmekteydi. Bölgeye depremden önce de Türkiye üzerinden uluslararası yardımlar belli aralıklarla ulaştırılmaktaydı. Depremden sonra bu yardımların Suriye’ye ulaşması oldukça zaman aldı ve gelen yardımlar oldukça yetersizdi. Zira uluslararası yardım kuruluşları ve AB ülkeleri ABD’nin yaptırımları gevşetmesini -ki oluşan tepkiler sonucu ABD 90 günlüğüne yaptırımlarını askıya aldı, Türkiye ise yardım koridoru açmak için Rusya’nın icazetini bekledi.

Bölgede arama-kurtarma Suriyeli gönüllülerden oluşan White Helmets (Beyaz Baretliler) ve halk tarafından sınırlı imkânlarla gerçekleştirildi. Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR), Suriye’nin kuzeybatısındaki bölgelere Birleşmiş Milletler (BM) yardımlarının gecikmesinin ölü sayısının artmasına yol açtığını belirtiyor. BM’nin yardım ulaştırmak için Esad’ın onayını beklemesi, gönderilen yardımların yüzde 90’ına rejim güçleri tarafından el konulması ve kuzeybatıya çok sınırlı sayıda yardımın ulaştırılması Suriye halkının emperyalizm ve Esad rejimi tarafından ölüme terk edildiğini göstermekte. Nitekim gelen yardımlarda ne enkazı kaldırmak için ağır ekipman ne de yaralıları tedavi edebilecek tıbbi malzeme mevcut. Normalde bu bölgedeki ağır hastalar bölgedeki sağlık sisteminin yetersizliğinden dolayı sınırın diğer tarafında Antakya’daki devlet hastanelerine ulaştırılabilirken, şu an bu durum da ihtimal dışı.

Suriye halkının durumu Türkiye’de de oldukça vahim. Deprem bölgesinde yaşayan yaklaşık 2 milyon civarı Suriyeli göçmen var ve pek çoğu hayatlarında ikinci kez evlerini ve yakınlarını kaybetti. Üstelik deprem sonrası ırkçı, faşist gruplar tarafından yaygınlaştırılan “yağmacı” gibi söylemlerle tehdit edilmekte ve yardım istemeye dahi korkmaktalar. Hâlihazırda şehirlerarası dolaşımları kısıtlanmış olan Suriyeli sığınmacıların diğer illere 90 gün süreyle gidebileceğine dair bir karar yayımlandı ancak evlerini kaybetmiş insanları üç ayın ardından bu illere dönmeye mecbur etmek başlı başına bir insanlık suçu!

Yaşadığımız yıkımın sorumluları ne Türkiye’de ne de Suriye’de yaşayan emekçi yoksul halklardır. Öncelikle depremden zarar görmüş bölgeler üzerindeki yaptırımlar kaldırılmalı, sınır kapıları tamamen açılmalı ve derhal acil insani yardım ulaştırılmalıdır. Ülkemizde yaşayan Suriyeli göçmenler üzerinden üretilen nefret söylemlerinin sorumluları ise derhal cezalandırılmalıdır. Suriyeli göçmenlerin seyahat kısıtlama uygulaması süresiz bir şekilde ve ülke çapında kaldırılmalıdır. Enkazdan sağ kurtulan göçmenler tüm ihtiyaçlarına ayrımcılık görmeden erişebilmelidir. Bu yıkımı ancak emekçi halkların dayanışması ile aşabiliriz.

99’dan bugüne çıkarılan dersler: Afet bölgesinde yeniden inşa nasıl olmalı?

0

6 Şubat depremlerinin ardından acımız hâlâ yüreğimizde. Akıllarda ise sıkça sorulan bir soru, 99 depreminden bu yana bir arpa boyu yol kat etmedik mi? Depreme dayanıklı ve sağlıklı konutlar edinme anlamında bu soruya maalesef olumlu bir yanıt verilemese de birilerinin 99 depreminden çıkardığı büyük bir ders var: sermayenin yarattığı yıkımı yine sermaye için değerlendirmek!

İktidara yönelik olarak, bilime kulaklarını tıkamak, uyarıları dinlememek gibi pek çok eleştiri getirildi. En genel anlamı ile bu eleştirilerde haklılık payı olsa da 23 yıllık AKP iktidarı bilimin değil, sermayenin iktidarı oldu ve ne olursa olsun her şeyden önce sermaye birikiminin çıkarlarını ön planda tuttu. Birikim yasaları bağlamında AKP iktidarının cahil olduğunu söylemek hiç de mümkün değil. Erdoğan dahil olmak üzere Bakanlar Kurulu ve tüm iktidar burjuvalardan oluşuyor! Onlar için öncelik dünya ile rekabette yeterli sermaye birikimi olmayan Türkiye için kısa yoldan birikim yaratabilecekleri alanlara yönelmekti. Bunun için de inşaat ve enerji sektörü hep biçilmiş kaftan oldu. Birikime duyulan ihtiyaç doğası gereği bilimi ya da emekçi halkın sağlıklı koşullarda barınma hakkını yok saydı. Bunun için suçlar işlendi, suçlular örtbas edildi.

Örnek mi? Sabah Gazetesi’nin 25 Kasım 1999 tarihli haberinde talancı müteahhit olarak tanıtılan Hamza Cebeci, 3 kat yapılması gereken yere 7 kat bina yapmıştı. Işık Apartmanı adını taşıyan bu bina 17 Ağustos depreminde yüzde 60 hasar gördü. Buna rağmen Cebeci binayı yıktırmayıp makyajını tamamlayarak kiraya verdi. 12 Kasım’da gerçekleşen Düzce depreminin ardından bina yıkıldı ve 20 kişi öldü. Hapis cezası aldığı mahkemede: “Ben müteahhittim. Kat karşılığı iş yaparım. Eğer ben 3 kat yapacağım deseydim iş yapamazdım,” diyerek kendisini savundu. Ortağı Fahri Çakır, Düzce’den milletvekili seçilerek dokunulmazlık sayesinde cezadan kurtuldu. Hamza Cebeci ise bugün cumhurbaşkanı danışmanlığı görevine devam ediyor.

99 depremi sırasında AKP muhalefetteydi. Bugün muhalefette olan Millet İttifakı ise “Ölçüsüz rant hırsı milletimize ölümcül bir fatura ödetmiştir,” diyor. Yani Millet İttifakı ranta değil, “ölçüsüz ranta” karşı. Peki nedir bu ölçülü rant? Fazladan 4 değil, 2 kat çıkılması mı? Rantın kendisine karşı çıkılmadıkça nasıl afetlerden korunma sağlanabilir ki?

Türkiye’de inşaat sektörü tamamen kamulaştırılmadıkça; halkın sağlıklı ve dayanıklı konutlarda barınma hakkı kâra, ranta ve talana kapatılmadıkça gerçekçi bir çözüme ulaşmak mümkün olmayacak.

Depremin yaraları hâlâ taze ve zenginler enkazımızdan bile para kazanma derdinde. Acımızın biraz olsun hafiflemesi, sorunlarımızın azalması için büyük inşaat şirketlerinin kamulaştırılması ve bölgenin yeniden inşasının zemin etütleri tamamlanarak, en dayanıklı ve sağlıklı şekilde ve doğru yerde yapılması, bu sürecin özel sektöre kapatılması gerekiyor. Aksi durumda burjuvazinin her bir kanadı bizim felaketimizi kendi fırsatına çevirmek için can atıyor.

Depremzede işçilerin hakları korunmalı

0

Annemin anısı. Yıkıntılar içinde hayata tutunmaya çalışan depremzedeleri görünce anlattı. 75 yıl önce köylerinde yaşlı bir karı koca tek evlatlarını yitirmiş. Öyle çok üzülmüşler ki aç susuz günlerce gözyaşı dökmüşler. O üzüntüye rağmen bir gün “oğulsuz yaşanıyor, öğünsüz yaşanmıyor. Bir çorba içip ağlamaya öyle devam edelim,” demişler. Acıyla yaşamayı maalesef öğrenmek gerekiyor.

Maraş merkezli depremler milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkiledi. Yüz binlerce insanın kurulu düzeni paramparça oldu. İnsanlar en yakınlarını kaybetti. Evleri başlarına yıkıldı. Depremler sonucu bölgede bir yakınını kaybetmemiş neredeyse hiç kimse kalmadı. Bu derece büyük bir acı, yıkım, keder nasıl sağaltılacak? Bu acıya nasıl dayanılacak? Yaralar nasıl sarılacak? Bu travmalar nasıl atlatılacak? Bunlar nasıl mümkün olacak?

Kuşkusuz işbaşı yapamayan işçiyi tazminatsız işten atarak olmayacak! Bölge artçılarla sallanmaya devam ederken, başını sokacak düzgün bir yer yokken, soğuk hava dondururken akılları ailelerinde olan işçileri çalışmaya zorlayarak da olmayacak. Çalışacak durumda olmayan tüm işçilere en az iki ay ücretli izin verilmeli.

Belli ki bazı patronlar en hızlı şekilde normalleşmek istiyor. Öyle bir normalleşmek ki deprem sırasında dahi işçiler tezgâh başından ayrılmasın istiyorlar artık. Kuşkusuz depremzede işçilerin hak ve hukuku patronların bu insafsızlığına ve kâr hırsına terk edilemez. Afet bölgesinde işten çıkarmalar en az bir yıl boyunca yasaklanmalı.

Emek örgütleri öncülüğünde Çalışma Bakanlığı derhal bir afet bölgesi çalışma mevzuatı oluşturmalı. İşçinin, emekçinin hakkı haramilerden korunmalı. Uymayan işyerleri en ağır şekilde cezalandırılmalı. Mucize, sır gibi boş laflar bir kenara bırakılmalı. İşçinin memurun bir maaşını deprem için vermesini teklif etmeden önce devlet somut adımlar atmalı.

“Biz devlet olmadığımız için…”

0

Kahramanmaraş merkezli depremin üzerinden iki hafta geçti. Tek Adam rejiminin elindeki kaynakları doğru bir biçimde kullanmaması ve koordinasyonsuzluğun yarattığı felaketin etkisiyle resmi verilere göre 40 bini aşkın yurttaşımızı yitirdik. Özellikle ilk 72 saat içerisinde Antakya, Adıyaman, Gaziantep başta olmak üzere birçok şehre devlet namına hiçbir yardım ekibi ve teçhizatı ulaşmadı. Madenciler, inşaat işçileri, üniversite öğrencileri, sosyalist partiler, sendikalar ve meslek örgütleri, yani işçiler ve emekçiler bütün gücüyle ilk andan itibaren depremzedelerle dayanışma için bölgenin yardımına koştu. Emekçilerin fedakâr bir biçimde seferber olması oldukça anlamlıydı, çok sayıda yurttaşımızın hayatını kurtardı, biraz olsun yaralarını sardı ve soğuktan donmasını engelledi. Fakat bütün bunlar ilk 72 saatte doğru müdahalelerle kurtarılabilecek binlerce canı yitirmemizi engellemeye maalesef yetmedi.

Elimizden geldiğince depremzedelerle dayanışırken bölgeden gelmeye başlayan haberlerdeki yardım yakarışlarının da etkisiyle birçok kez hepimiz çaresiz hissettik. Günler boyunca enkaz altında kalan depremzedelere ulaşmayan arama kurtarma ekiplerini ve oldukça yetersiz kalan yardımları izlerken birçoğumuzun aklında ortak bir soru belirdi: Devlet nerede? Hızlı karar almak için geçildiği iddia edilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ne oldu da depremzedelere askeri kurtarma ekiplerini ancak ikinci günde ve oldukça yetersiz sayıda birimle deprem bölgesine gönderdi? Ya da memleketin dört bir yanına yaptıkları ve pek övündükleri duble yollar neden bırakın köyleri, şehir merkezlerine bile yardımların ulaşmasına hizmet etmedi? Madencilerin ivedi bir şekilde bölgeye sevk edilmemesi, vinç, ekskavatör gibi birçok arama kurtarma aracının bölgeye yeterince sevk edilememesi… Bunlar ilk akla gelenler ve liste maalesef oldukça uzun.

Plansızlık, koordinasyonsuzluk öyle vahim bir düzeydeydi ki insanlar yakınlarına, eşlerine, dostlarına ulaşmak için sosyal medyadan, özellikle de Twitter’dan medet umar hale geldi. Gerçekten kimi yurttaşlarımız böyle kurtarıldı ama binlerce canımızı yitirmemizi maalesef sosyal medya da engellemeye yetmedi. El yordamıyla gerçekleşen arama kurtarma girişimlerinin başka türlü bir sonuç vermesi de beklenemezdi. Özellikle ilk birkaç gün sanki devletin onca kaynağı yokmuşçasına insanlar sosyal medya hesaplarından enkaz konumlarını paylaştı. İlk kez deprem olmuş da devlet denilen örgütlenme hiç keşfedilmemiş gibi bir atmosfer oluştu. Çokça söylendi ama biz de tekrar edelim, İstanbul Sözleşmesi için mücadele eden kadın ve lgbti+ların karşısına gayet örgütlü bir biçimde çıkan devlet, deprem bölgesinde pek bir örgütsüzdü. Kayyum rektöre karşı seferber olan Boğaziçi öğrencilerinin evlerini şıp diye bulup gece yarısı basmakta pek mahir olan devlet, depremzedeler geceleri donma tehlikesi yaşarken oldukça beceriksizdi. Devletin hak arayanları ezerken son derece örgütlü oluşu, bunun yanında emekçilerin çıkarları konusunda son derece isteksiz ve işlevsiz olduğu çok açık bir biçimde ortaya çıktı.

Devleti görebildiğimiz ve göremediğimiz hadiseler arasındaki fark, bize yaşattıkları katliamda bütün çıplaklığıyla açığa çıktı. Hakkını arayanlara barikat çeken devlet, enkaz altında bıraktıklarını yetmezmiş gibi bir de yalnız bıraktı. Buna karşın bütün gücüyle seferber olan emekçi kitleler, hem kaynaklarının yetersizliği hem de önüne çıkarılan bürokratik engellerin etkisiyle sınırlı bölgede ama oldukça önemli bir dayanışma sergiledi. Bu dayanışma faaliyeti sürerken süreç içerisinde deprem bölgesiyle koordine olma, acil ihtiyaçların tespiti, tedarik edilmesi ve bölgeye ulaştırılması temel başlıklar olarak öne çıktı. Bu yazıya da başlık olarak seçtiğim ifade de böylesi bir dayanışma toplantısında zikredildi. Emekçiler dişinden tırnağından artırarak el emeği göz nuru bir sınıf dayanışması inşa ediyor. Fakat ne kadar fedakâr olunsa yetmiyor, özkaynaklarımız kısıtlı, bölge geniş. Elbette “Biz devlet olmadığımız için..” diyerek bir kenara çekilecek halimiz yok. Fakat bu durumu da akılda tutarak kamu kaynaklarının ve emekçilerden çalınarak elde edilen servetin bütün depremzedeler için kullanılmasını talep etmeliyiz. Vergilerden düşülen bağışları değil, yüzde 600 oranında kâr eden bankaların servetinin vergilendirilmesini haykıracağız. Deprem vergilerinin peşine düşecek ve toplanan vergilerin depremzedelere tahsisi için mücadele edeceğiz. Yani öfkemizi politikleştirmek ve ördüğümüz dayanışmayı politik mücadele ile birleştirmek zorundayız. Ancak bu sayede gerçekten hesap sorabilir ve acil ihtiyaçların karşılanmasını sağlayabiliriz.

Bütün bunlarla beraber bu devletin bizim yani emekçilerin ve ezilenlerin devleti olmadığı için bunları yaşadığımızı unutmamalıyız. Başka türlüsünü kurmak için sahada inşa edilen emek ittifakını politik arenada da vücuda getirmeli ve emekçilerin en geniş birlikteliğini yaratmalıyız. Emek örgütleri, siyasal partiler ve demokratik kitle örgütlerinin yani bütün emekçi halkın seferberliğini öncelikle deprem bölgesinde, bununla beraber ülke sathında merkezi bir şekilde koordinasyonunu sağlamalıyız. Bu sayede hem bölgedeki ihtiyaçları doğru bir şekilde tespit eder hem de daha hızlı bir şekilde tedarik edip ulaştırmayı başarabiliriz. İnşa ettiğimiz dayanışmanın yanında sorumlulardan hesap sormak ve bütün kaynakların depremzedelere tahsisi ve bir daha böylesine bir katliamı yaşamayacağımız şehirleri inşa edebilmek için işçi-emekçi hükümetini yaratma hedefiyle dayanışmalı ve mücadele etmeliyiz.

Saray rejimi ve deprem: İstifa tasfiye mi oldu?

0

19 Şubat itibarıyla maalesef hayatını kaybeden insan sayımız 41 bini geçti. Yaralı sayımız yüz binlerle ifade ediliyor. Olası rakamlara dair söylenenler, mevcut kayıpları sindirememiş toplumu derinden etkiliyor. Kabulü gerçekten çok zor bir yıkım yaşıyoruz. Tam bu noktada nasıl olup da tek bir istifanın dahi gerçekleşmediği sorgulanıyor.

Kamuoyunda çok sayıda insan tek bir istifa dahi olmamasını anlayamıyor, isyan ediyor. İstifa konusundaki kızgınlık ve eleştiri çok haklı ve anlaşılır. Lakin “Tek Adam” rejiminin inisiyatifi ve özerkliği yok eden aşırı merkezi yapısı nedeniyle istifa hem mümkün değil hem de mevcut yapıda iyileşme yönünde sonuç doğurmayacak olması nedeniyle artık anlamlı da değil.

Saray rejiminde “affını talep etme” dışındaki her istifa sistemin aşırı merkezi yapısı gereği istifa edenin kişisel sorumluluğunun ötesine geçerek tek adam sistemine ve Erdoğan’ın sorumluluğuna işaret edeceği için mümkün değil. Nitekim bugüne kadar Saray’ın onayı ve talebi dışında bir istifa yaşanmadı. İstifa ancak görevden azlini isteme şeklinde gerçekleşti.

Dolayısıyla Erdoğan, yönetimi altındaki herkesin iradesini temsil ettiği, ondan bağımsız bir irade söz konusu olmadığı, ekonomiden dış politikaya kadar doğrudan her karar onun tercihini yansıttığı için Saray rejiminde sadece tek bir kişinin istifası anlamlı olabilir: Erdoğan’ın! Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin alâmetifarikası bu zaten: tüm güçlerin ve yetkinin, dolayısıyla sorumluluğun da tek bir elde toplanması!

Kuşkusuz gerçekte ve pratikte bir tek adam yönetimi söz konusu değil. Saray rejimi ekonomi-politik güçlerin bir koalisyonu. Sistem bu koalisyonu oluşturan güçlerin çıkar ve tercihlerinin üzerine yükseliyor. Ama bu durum Saray rejiminde istifa müessesesi olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Öylesine değiştirmiyor ki ihmal, istismar ve görevi kötüye kullanma olgusu çok açık olan durumlarda dahi, maden facialarından hızlı tren kazalarına, kamu otoritesi izin vermediği için gerekli soruşturma ve yargılamalar çoğunlukla yapılamıyor. Muhtemelen hâkim önüne çıkarılacak kişilerin “Biz sadece yukarıdan verilen talimatı uyguladık” demeleri istenmiyor.

Sonuç olarak istifa hukuki değil siyasi bir mekanizma. İstifa eden siyasi sorumluluğu aldığını kabul ederek bu işlemi yapar. İstifa illaki bir hukuki işlem olmasını da gerektirmez. Cezai işlem gerektiren bir durum varsa zaten engelsiz soruşturma ve dava konusu olması gerekir. Esas itibarıyla istifa siyasi sorumluluğu üstlenmek, siyasi vebali kabul etmek ve çözümünün önünü açmak anlamına gelir. Siyasi irade istifa ile bir tür özeleştiri yapar. Bir anlamda kamuoyuna istifa ile sorunun çözümü konusunda güven verilmek istenir.

Saray rejiminde ise zaten Türk siyasi kültüründe ender olan istifa mekanizması tamamen tasfiye edildi. Saray hiçbir sorumluluğu üstlenmiyor. Hiçbir hatayı kabul etmiyor. Hiçbir konuda özür dilemiyor. Sorun olarak görünen her şeyin sebebini kendi iktidarı dışında arıyor. Deprem felaketi bunu bir kez daha doğruladı. Çözüm için istifa safhası çoktan geçildi. Sandıklar kurulmalı. Bu sistemin kökünden değişmesi gerekiyor. Emekçiler olarak tercihimizi çok doğru yapmalıyız.

Depremzede çocuklara yönelik hak ihlalleri önlenmeli!

0

6 Şubat’ta Maraş merkezli meydana gelen ve 10 ili etkisi altına alan depremlerde resmi açıklamalara göre 40 binin üzerinde insan hayatını kaybetti. Yüz binin üzerinde ise yaralının olduğu belirtiliyor. Kuşkusuz depremden en çok etkilenen grupların başında ise çocuklar gelmekte. UNICEF’in yaptığı açıklamaya göre Türkiye’de 10 ilde yaklaşık 4,6 milyon çocuk farklı biçimlerde depremden etkilendi. Bu açıdan öne çıkan önemli sorunlardan birisi ise refakatsiz kalan çocuklar ve/veya hakkında arama ilanı verilen kayıp çocuklar oldu.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 15 Şubat’ta yaptığı açıklamada depremin ardından refakatçisi olmayan 1396 çocuktan 1114’ünün kimliğinin belirlendiğini açıkladı. Bu çocuklardan 508’i ailelerine teslim edilirken, toplam 282 çocuğun ise kimliği tespit edilemedi. Deprem bölgesinde kaybolan ve farklı şehirlerdeki hastanelere gönderilen ya da kayıp çocukların bilgilerinin tamamı Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığında toplanmalı ve tüm bilgiler çocuk hakları örgütlerinden hukukçulara, sağlıkçılardan toplumun tüm kesimine kadar şeffaf bir şekilde paylaşılmalıdır. Afet Çocuk Sivil Koordinasyon Ekibi’nin belirttiği gibi refakatsiz çocukların güvenliği, olası kaybolmaların önlenmesi ve halihazırda travmatize olmuş çocukların ve yakınlarının kaygı düzeylerinin daha da artmaması için doğru kayıt-takip sürecinin işletilmesi ve çocukların resmi kurumlara ve görevlilere teslim edilmesi kritik önem taşıyor.

Enkazdan kurtulan çocukların ailelerine ulaştırılması konusunda da ciddi sorunlar mevcut. Aileler çocuklarını hastanelerde ararken, tedavi gören çocukların ailelerine ulaşmalarında zorluklar yaşanıyor. Refakatsiz çocukların kaçırıldığına dair spekülasyonlar da artmakta, çocukların birtakım tarikatlara verildiği bilgisi ortalıklarda dolaşmakta. Üstelik Bakanlık, 20 depremzede çocuğun İHH İnsani Yardım Vakfı tarafından ayarlanan evlere yerleştirildiğini doğruladı. Dahası, Diyanet İşleri Başkanlığı evlat edinilecek çocukların istismarını olağanlaştıran ve yasalara aykırı bir açıklamada bulundu. Devlet, ayrımcılık yapmaksızın depremden etkilenen tüm çocukların güvenliğinden sorumludur ve çocukların tarikatların eline bırakılması kabul edilemez. Devlet ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, depremzede çocukları hak ihlalleri, istismar ve şiddete karşı korumakla ve gerekli uzman psikososyal desteği almalarını sağlamakla yükümlüdür.

Devlet kurumlarının yanı sıra, medyanın da bu süreçte çocuk hakları açısından önemli sorumlulukları mevcut. Depremden etkilenmiş ya da enkaz altından çıkarılan çocukların fotoğraf ve videoları sosyal medyada ve televizyon kanallarında yaygın olarak paylaşılıyor. Bu paylaşımlar kimseye bir şey kazandırmadığı gibi çocukların güvenliğini de tehlikeye sokmakta. Dahası, şu unutulmamalıdır ki çocukların güvenlik ve mahremiyet hakları vardır. O yüzden çocukları güçsüz, çaresiz ve acınası bireyler olarak gösteren, çocuğun kimliğini açık eden görseller paylaşılmamalıdır.

Diğer yandan, çocuklar için gönüllü olarak iyi niyetle yapılan birçok çalışma da var ancak doğru şekilde planlanmadığında bunların çocuklarda yeni travmalara yol açabileceği de asla göz ardı edilmemeli, bu konuda ilgili kurumların yönlendirmeleri mutlaka takip edilmeli. Afet Çocuk Sivil Koordinasyon Ekibi, afet bölgesindeki çocuklarla iletişimin nasıl olması gerektiğiyle ilgili gönüllüler için şöyle bir bilgilendirme yaptı: “Deprem bölgesindeki çocuklarla temas etmeden önce hazır hissettiğinizden emin olun. Kendinizi fiziksel ve psikolojik olarak hazır hissetmiyorsanız bulunduğunuz yerden destek çalışmalarına dahil olmaya gayret edin. Amacınız, göreviniz ve yetkinliğiniz, doğrudan çocuklarla çalışmak olmadığı sürece, çocukların talepleri ve ihtiyaçları konusunda mutlaka bir uzman desteği alın.”

Çocukların bir birey olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır. Çocukların güvende olması ve yeni hak ihlallerinin yaşanmaması için çocukların nesne değil özne olduklarını, siyasi propaganda malzemesi haline getirilmemeleri gerektiğini ve önceliğimizin çocuklar olduğunu bir kez daha hatırlamamız gerekir. Çocukların sadece afet dönemlerinde değil her dönemde korumamız gereken hakları vardır. O yüzden çocukların yüksek yararı için, çocuklarla birlikte bir çalışma hayata geçirilmelidir.

Bir sınıf kırımı olarak Maraş depremleri

0

Büyük yıkımlar, hafızalara kazınan bazı kareler ile karakterize olur. O kareler bir yandan yaşananları unutulmaz kılarken bir yandan da yaşananların gerçek niteliğini, sınıfsal özünü gösterir.

Soma maden faciası sonrası ölümden dönmüş bir madencinin ambulansa bindirilirken “Ayakkabılarımı çıkarayım, sedye kirlenmesin” demesi gibi.

En az 301 madencinin kaybının acısıyla aileler kahrolmuşken bu acıyı dillendiren madenci Erdal Kocabıyık’ın Başbakan Erdoğan’ın özel kalem müdürü Yusuf Yerkel tarafından yerde tekmelenmesi gibi.

Nasıl öldürüldük?

On binleri öldüren, yüz binleri yaralayan, milyonları yersiz yurtsuz bırakan Maraş merkezli iki depremin de en unutulmaz görüntülerinden biri, Hatay’da tam 138 saat sonra enkazdan çıkarılan Emine Hanım’ın “Param yok, ne olur beni özel hastaneye götürmeyin” sözüydü.

Bu söz bir bakıma yaşanan her şeyin neden yaşandığının ve nasıl öldürüldüğümüzün de özeti.

Deprem sadece vesile oldu. Deprem değil çürük bina öldürüyorsa yaşadığımız bir sınıfsal cinayettir. Mevcut haliyle bir sınıf kırımıdır.

Her gün üçer beşer iş cinayetlerinde ölmemizin de, Covid-19’un sınıfsal eşitsizlik nedeniyle bir işçi sınıfı salgınına dönmesinin de bir sınıf kırımı olması gibi.

Bu görüntüyü tamamlayan sınıfsal gerçek ise Emine Hanım ve yüz binler enkaz altında kalmadan harekete geçmeyen, harekete geçmeyi de gecikerek ve eksik yapan iktidar ve sermayenin timsah gözyaşlarıdır.

Özünde bir “show business” olan yüz milyar liranın üzerinde paranın toplandığı bağış kampanyası bir dayanışmanın değil, devleti anonim şirket gibi yönetme mantığıyla ortada asgari düzeyde dahi bir sosyal devletin kalmadığının, sermaye birikiminin alabildiğine yoğun bir emek sömürüsüne dayandığının bir tescilidir.

Devlet bir hayırsever kurumu değildir. Emekçi halk sadaka değil hakkı olan sosyal politikaları istiyor. Devlet topladığı vergilerle emekçi halkın can ve mal güvenliğini sağlamak, sosyal politikaları üretmek zorundadır. Bunu yapmayan derhal koltuğunu boşaltsın. Emekçi halkı kırıma uğratan tüm sorumlular hesabını vermeli.

Yürek dayanmayan “ortak yayın”

0

6 Şubat depremlerinin ardından Saray rejiminin plansızlığı ve tercihleri yıkımın boyutunu derinleştirmeyi sürdürüyor.

Devlet eliyle gerekli tedbirler alınmaz; arama-kurtarma çalışmaları ve enkazdan sağ kurtulanların barınma, gıda, sağlık gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması için tüm imkânlar seferber edilmezken, aradan geçen 10 günde emekçi halkımızın olağanüstü seferberliğine tanıklık ediyoruz.

Emekçi halkın öfkesini dayanışma seferberliğine dönüştürmesinin ardından inisiyatifi elinden yitirmekten çekinen rejimin ise bunun karşısında uyguladığı politikalar hepimizin malumu.

Dayanışmayı engellemek için OHAL ilan etmek… Pazarcık Hasankoca koordinasyonunda olduğu gibi meslek ve emek örgütlerinin, HDP ve sosyalist partilerin ve emekçi halkın seferberliğiyle afet bölgelerinde inşa edilen koordinasyonlara kayyum atama girişimleri… Afet bölgesine götürülen dayanışmalara el koyma çabaları ve TKP’li dostlarımızın örneğinde olduğu gibi gönüllüleri gözaltına almalar… Devletin ve özel sektörün tüm kaynaklarını seferber etmek yerine delilleri karartma, patronların kârlarını muhafaza etme… Bu listeyi sayfalarca uzatabiliriz.

Rejimin son hamlesi ise “yürek yiyenlerin” “ortak yayını” oldu. Emekçilerin sırtından kârlarına kâr katan şirketler, rejimin himayesi altında Yap-İşlet-Devret’ler (YİD), mega projeler vasıtasıyla semiren beşli çeteler, rejimin yanında saf tutmuş, emekçilerin aidatlarıyla koltuklarına yapışmış Hak-İş ve Memur-Sen bürokratları ve halkın parasıyla halka caka satan bankalar ve Merkez Bankası…

Deprem vergileriyle sözde duble yol inşa edenler, usulsüz ihalelerle dünyalığını yapanlar, binlerimizin canına kastedenler ve binlerimizi enkaz altında bırakanlar, yargılanması, hesap vermesi gerekenlerin önemli bir kısmı birer birer bağlanıp kefaret ödercesine bağış yapıyor, hem de bizlerin kazancıyla.

Mottosu “aynı gemideyiz”, çıkarı “ihale koparır mıyız”.

Çokça yazdık; acil sorunlar acil tedbirleri zorunlu kılar. Hele böylesi insani, toplumsal, ekonomik ve siyasi çöküş ortamlarında. Ve hele böylesi ikiyüzlü bir rejim karşısında.

Ve emekçiler için bugünün acil sorunu tüm sorumluların yargılanmasıdır. Yüzde 600’lerle kâr eden bankaların bağış yapması değil, en az yüzde 20 servet vergisi ödemeye zorlanmasıdır. YİD’lerle köşeyi dönen beşli çetelerin kefaret ödemesi değil, YİD’lerin tazminatsız kamulaştırılmasıdır. Emekçilerin kaynaklarıyla caka satan kamu kuruluşlarının emekçilerin denetimine açılmasıdır.

Bunun yolu da dayanışma seferberliğine dönen öfkemizi politik bir zeminde buluşturmaktan geçiyor. Sahada kurduğumuz ittifakı acil taleplerle donatmaktan, koordine etmekten, emek ittifakını vücuda getirmekten… İnsan hayatına kasteden Saray rejimine, enkazdan beslenmeye çalışan sermaye sınıfına karşı.

Çünkü yitirdiklerimize sahip çıkmanın, geleceğimizi inşa etmenin yegâne yolu bunu zorunlu kılıyor.

Aynı gemide değiliz! Biz denizleri geri istiyoruz!

Göçmenlere yönelik ayrımcı ve ırkçı uygulamalara karşı ortak basın açıklaması

0

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi, Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi ve Özgürlük için Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi bugün (14 Şubat) İHD İstanbul binasında gerçekleştirdikleri ortak basın açıklamasında deprem sürecinde göçmenlere yönelik açığa çıkan ayrımcı ve ırkçı uygulamalara dikkat çekti.

Yetkililere seslenen ekipler, “Mültecilere dönük tırmandırılan ırkçılık ve nefret dili hususunda önleyici tedbirler alınmasını, İstanbul dahil olmak üzere bütün illerin depremzede mültecilere açılmasını ve barınma sorununa acil çözüm bulunmasının elzem olduğunu belirtiyor ve herkesi bu noktada gerekli adımları atmaya çağırıyoruz,” dedi. Katılımcılar depremin yarattığı yıkımının ancak birlikte aşılabileceğini dile getirdi.

Basın açıklamasının tamamını paylaşıyoruz:

Depremin yarattığı yıkımı birlikte aşacağız, birlikte yaşamak istiyoruz!

Deprem sürecinde göçmenlere yönelik ayrımcı ve ırkçı uygulamalara karşı basın açıklaması:

6 Şubat 2023 tarihinde merkez üssü Kahramanmaraş olan ve birçok ilde hissedilen çok büyük ve ağır yıkıma sebebiyet veren iki büyük deprem meydana geldi. Deprem başta Kahramanmaraş ve Gaziantep olmak üzere Hatay, Adıyaman, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Kilis, Malatya, Şanlıurfa ve Mersin illerinde hissedildi. Deprem Türkiye’nin yanı sıra Suriye’yi de etkiledi, başta Afrin, İdlip ve Halep olmak üzere birçok Suriye kentinde de benzer bir tahribata ve yıkıma neden oldu. Resmi kaynaklardan ulaştığımız son verilere göre Türkiye ve Suriye’de 35binin üzerinde can kaybının olduğu ifade edilmekte, ancak can kayıplarının artacağı öngörülmektedir.

Depremin ardından hem hayatta kalan depremzedeler hem de ülkenin her yerinden gelen gönüllü kişi ve kurumlar depremin etkisini hafifletmek, depremzedelere destek olmak için canla başla çalıştı. Ülkenin her yerinden insanlar hızlıca koordine olarak afet bölgesine temel ihtiyaçları gönderdi ve göndermeye devam ediyor. Pek çok kişi afet bölgesinden gelen depremzedelere evlerini açıyor. Halklar, başına gelen bu depremin sonuçlarını birlikte göğüslüyor ve dayanışmayı örüyor.

Elbette deprem yaratmış olduğu sonuçlar itibariyle dil, din, ırk, cinsiyet, yaş ayrımı yapmadı, bölgede 2 milyonu mülteci olmak üzere 15 milyon insanı etkiledi. Bu depremle; daha önce savaşı, yerinden edilmişliği, yurtsuzluğu ve eşitsizlikleri yaşayan mülteciler bir kez daha ölümün ve kıyımın ortasında kaldı. Enkaz altındaki bir göçmenin neden ses vermedikleri sorulduğunda “Türkçe bilmiyoruz. Arapça seslenirsek bizi kurtarmaktan vazgeçip giderler diye düşündük” demesi, göçmenlerin yaşadığı ayrımcılığın, ötekileştirmenin nasıl ağır sonuçlar doğurduğuna dair acı bir örnektir.

Diğer depremzedeler gibi aileleri için endişelenen, yaralıları ve cenazeleri ile uğraşan, güvenli bir alan bulup temel ihtiyaçlarına erişmeye çalışan mülteciler, bu temel hak ve ihtiyaçlarına dahi eşit bir şekilde erişemiyor. Öte yandan da bazı siyasiler ve sosyal medya kullanıcıları tarafından kendilerine yöneltilen nefret dili ve ırkçı saldırılarla mücadele etmeye çalışıyorlar. Göçmenlere yönelik nefret söylemleri ne yazık ki hızlıca nefret saldırılarına ve işkencelere dönüşmektedir.

Göçmen ve mülteciler hakkında çıkan asılsız haberler, onların her türlü yardımdan ayrıcalıklı olarak yararlandıkları gibi yanlış bilgilerin dolaşıma sokulması, nefret söylemlerini tehlikeli bir boyuta vardırmaktadır. Depremden ağır biçimde etkilenen Suriyeliler ve diğer göçmenler hem hayati olan yardımlardan dışlanmaya çalışılıyor hem de “yağmacılar” olarak damgalanıyorlar. Göçmenlerin bu şekilde etiketlenmesi ırkçılıktır. Bu korkunç yıkımın müsebbibi ve asıl yağmacılar inşaat sermayesi ve buna göz yuman ve destekleyen devlet yetkilileridir. Hükümetin afet yönetmedeki başarısızlığı ve acil yardım ilkelerine göre hareket etmemesi yüzünden afet bölgesinde ortaya çıkan kaos ve karışıklık neticesinde mülteciler günah keçisi ilan edilmekte, adli vakalarla, hırsızlık, gasp gibi suçlarla ilişkilendirilerek nefretin dozajı iyice arttırılmakta ve bu yolla asıl sorumluların üzeri örtülmeye çalışılmaktadır.

İnsan haklarından ve demokrasiden yana olan kamuoyunun tüm uyarılarına rağmen, nefreti köpürtmeye, halklar arasında kin ve düşmanlık üretmeye devam edenler; iktidarın insan haklarını tümüyle askıya alarak OHAL’i daha rahat uygulamasına, işkence ve kötü muamele gibi suçları daha pervasızca işlemesine zemin hazırlamaktadır. Ayrıca, mülteci düşmanlığı afetin sonuçlarının bir siyasal kriz olduğunun üstünü örterek onu kamuoyuna kriminal bir vaka gibi sunma işlevi görmektedir.

Çadır bölgelerinde ırkçı saldırı tehdidi altında olan mülteciler güvenli bir yaşamı kurmak, deprem koşullarının üstesinden gelmek için afet bölgesi dışındaki illere gitmek istiyorlar. Ancak bu süreçte de çeşitli engellerle karşılaşıyor. Afetten etkilenen ve kayıtlı olduğu ilden ayrılmak isteyen mültecilere verilen 90 günlük yol izin belgesi olmadan hareket edebilme hakkının kapsamı ve sonrası belli değildir. Mültecilerin mahkûm edildiği bu belirsizlik, onların yaşamlarını yeniden kurmalarının, eğitim, sağlık ve istihdam gibi temel haklarına erişmelerinin önünde duran en büyük engeldir.

İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Başkanlığı tarafından alınan depremzede mültecilerin kamu kurumlarında konaklayamayacağına ilişkin karar ve yine mültecilerin deprem bölgesinden tahliyesi için tahliye edileceği şehirde onu ağırlayacak bir yakınının bulunması şartı, mültecilere “başınızın çaresine bakın” demektir. Ayrıca mültecilerin tahliyesinin havayolu ile sağlanmayacağı bildirilmiştir. Bu durum, göçmenlerin şehir dışına çıkabilmek için kimi fırsatçı kişilere yüksek meblağlar ödemek zorunda kalmalarına da sebep olmaktadır. Yine bölgedeki Geri Gönderme Merkezleri ve kamplarda kalan göçmenlerin durumları hakkında yetkililer tarafından hiçbir açıklama yapılmamıştır.

Eşitlik ilkesi gereği mülteci veya yurttaş fark etmeksizin tüm depremzedelerin güvenli ve onurlu bir yaşamı kurma hakkı vardır. Zaten afet öncesi ekonomik koşullarda konut sorununun her geçen gün büyüdüğü, barınma hakkına erişim için hükümetin üzerine düşenleri yapmadığı yerde, şimdi de mülteci depremzedelerin barınma imkânlarından yararlandırılmaması daha büyük mağduriyetlere sebep olacaktır. Mülteciler bir kez daha belirsizliğe terkediliyor. Derhal bu ayrımcı uygulamalardan vazgeçilmelidir.

Daha da vahim sonuçlar doğurmadan ayrımcılığın, ırkçılığın ve mülteci düşmanlığının, işkencenin ve kötü muamelenin önlenmesi için hepimize daha büyük bir görev düşüyor. Siyasiler, medya temsilcileri, bazı sosyal medya hesapları üzerinden yukarıdan aşağıya yaygınlaştırılan ve tırmandırılan ırkçılık ile mücadele etmeli, halkın kendiliğinden başlattığı dayanışmaya omuz vermeli ve yurttaş-mülteci demeden depremzedelerle eşit bir yaşamı örmek için çalışmalıyız. Bu uğurda, gerek sahada destek ve çalışmalarını sürdüren, gerekse de her türlü dayanışmayı sergileyen emek ve meslek örgütlerini, sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi partileri ortak bir tutum almaya davet ediyoruz.

Yetkililere sesleniyoruz; Mültecilere dönük tırmandırılan ırkçılık ve nefret dili hususunda önleyici tedbirler alınmasını, İstanbul dahil olmak üzere bütün illerin depremzede mültecilere açılmasını ve barınma sorununa acil çözüm bulunmasının elzem olduğunu belirtiyor ve herkesi bu noktada gerekli adımları atmaya çağırıyoruz.

Depremin yarattığı her türlü tahribatın, ancak ve ancak insan hayatını önceleyen, ayrım yapmadan eşitliği gözeten politika ve uygulamalarla üstesinden gelebiliriz.

  • Bölgedeki Geri Gönderme Merkezleri ve kamplarda kalan göçmenlerin durumları hakkında yetkililer tarafından bir açıklama yapılmalıdır.
  • Enkazdan sağ kurtulan göçmenler, barınma, sağlık, erzak tedariki, ulaşım gibi acil ve temel ihtiyaçlarına eşit bir şekilde erişebilmelidir.
  • Yol izin belgesi 90 günle sınırlandırılamaz. Deprem öncesinde dahi göçmenlerin en temel haklarına erişimini engelleyen seyahat kısıtlaması uygulaması, süresiz bir şekilde ve tüm ülke çapında acilen kaldırılmalıdır.
  • Göçmenlere yönelik ayrımcı, ırkçı uygulamalara geçit vermeyelim! Irkçılık nefret suçu sayılsın, ayrımcı politikalar ve söylemler üretenler hakkında hukuki işlem yapılsın.
  • Depremin yarattığı yıkımı birlikte aşacağız, Birlikte yaşamak istiyoruz!

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi

Özgürlük için Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi

Afet bölgelerinde planlama ve koordinasyon sorunu derhal aşılmalı! Acil tedbirler derhal hayata geçirilmeli!

0

6 Şubat’ta Kahramanmaraş merkezli gerçekleşen ve 10 ilimizi etkileyen depremlerin bilançosu her geçen gün daha ağır hale geliyor. Bu yazının yazıldığı 180. saatte resmi rakamlara göre depremde hayatını kaybedenlerin sayısı en az 31 bin 643. Bir yandan da enkaz çalışmaları sürmeye devam ediyor. Mevcut durum hem büyük bir insanlık dramına hem de başta deprem bölgesindeki halk olmak üzere tüm hayatlarımızı etkileyen ve etkilemeye devam edecek sosyal, ekonomik ve politik bir enkaza işaret ediyor.

Diğer yandan, Erdoğan yönetimi, depremlerin yarattığı büyük yıkımdaki kendi sorumluluğunu “asrın felaketi” gibi açıklamalarla en aza indirgemeye çalışıyor. Depremlerin büyüklüğü ve hava koşulları elbette yıkımın boyutunun nedenleri arasındadır. Ancak Tek Adam rejiminin politik tercihleri, kendini tüm kurumların yerine koyan ve her şeye muktedir sayan, işbirliğini dışlayan yönetim anlayışı, karar alma mekanizmalarındaki hantallığı ve idari yapılanmadaki çürümüşlüğü afet yönetimindeki başarısızlığın sorumluluğunu açıkça işaret ediyor. Üstelik imar barışı, yapı denetim süreçleri, insan yaşamının karşısına koyduğu sermayeden-ranttan yana tüm politikaları bu felaketteki sorumluluğun sadece afet yönetimi süreciyle ilintili olmadığını, çok daha öncesine dayandığını apaçık ortaya koyuyor. Ancak Erdoğan hükümeti, bu sorumluğu kabul etmediği gibi, OHAL ilanı ile bu süreci kendi yetkilerini daha da artırmak adına kullanma çabasına girdi. Oysa AKP’nin 20 yıllık mirası bireysel hak ve hürriyetleri, yerel yönetimlerin yetkilerini daha da kısıtlayacak OHAL’in hangi amaçla ilan edildiğini ortaya koyuyor.

Tüm bu çerçevede, içinde bulunduğumuz 8. günün ihtiyaçları şu tespit ve taleplere ısrarla dikkat çekmemizi gerekli kılıyor:

  1. Afet yönetiminde plansızlık ve koordinasyonsuzluk devam ediyor. Erdoğan yönetiminin, afet yönetimi boyunca izlediği etkin bir planlamadan ve koordinasyondan uzak yöntemi durumun vahametini artırmaya devam ediyor. Erdoğan’ın “İlk günlerde eksiklikler oldu” diyerek kabul ettiği acziyetin ilk günlerle sınırlı kalmadığı ortada. Üstelik bu eksiklikler, kritik saatlerin doğru kullanılmamasına ve enkazlarda kurtarılmayı bekleyen insanlara ulaşmada gecikmelere sebep olarak telafisi olmayan hayati sonuçlar doğurmuş durumda.
  2. İktidarın bu plansızlık ve koordinasyonsuzluğunun bir diğer sonucu da ortaya çıkan kaos ortamı neticesinde bölgede emekçi halkın acil ihtiyaçlara ulaşımının çok zorlu hale gelmiş olmasıdır. Bölgeye emekçi halkın seferberliği aracılığıyla ulaşan birçok yardımın halen bazı mahalle ve köylere ulaşmadığı, ulaşması için yerellerdeki gönüllü inisiyatifleri aşan etkin bir dağıtım ağının oluşturulamadığı biliniyor. Yardımların organizasyonu için yerel idari kurumlara inisiyatif tanınmalı, sivil toplum örgütleri ve bölge halkının dahliyle her alanda kriz masaları daha fazla geç kalınmadan oluşturulmalıdır.
  3. Bölge halkının acil ihtiyaçlarından biri barınma sorunu olmaya devam ediyor. Bölge halkı, geçici barınma alanlarının oluşturulmasında, bölgeye iletilen çadırların kurulmasında bile geç kalındığını ve birçok kişinin halen çadırlara ulaşamadığını ifade ediyor. Depremzedelerin barınma ve ısınma ihtiyacı acilen çözülmelidir. Kısa vadeli hızlı çözümlerin hemen ardından ise bölgeye hava koşullarına uygun prefabrik yaşam üniteleri veya konteynerlerin sevki ve bu alanlarda asgari bir altyapı sağlanması için derhal çalışma başlatılmalıdır.
  4. Depremzedelerin hayatlarını idame koşulları açısından açığa çıkmış en önemli sorunlardan biri hijyen sorunudur. Deprem bölgelerindeki tuvalet sorunu, temiz su kaynaklarına ulaşımda kesinti, çöp ve atık sorunu acilen mücadele edilmesi gereken önemli hijyen sorunları olarak öne çıkıyor. Bu sebeple, birçok bulaşıcı salgın hastalık riski açığa çıkmış durumda ve başta çocuklar olmak üzere bölgedeki herkes büyük tehdit altında. Ayrıca, ped ve menstrüel ürünlerdeki tedarik sıkıntısı kadınları birçok farklı enfeksiyona da açık hale getiriyor. Bu sorunlara acilen müdahale için temiz ve güvenli su tedariki, gıda hijyeninin sağlanması, atıklar, çöpler ve hayvan ölülerinin uygun şekilde toplanması planlanmalı ve tuvaletler yaygınlaştırılmalıdır. Ayrıca temel sağlık hizmetlerinin verilebileceği uygun birinci basamak sağlık birimlerinin kurulması gerekmektedir. Tıbbi malzemelerin ve dezenfektan ürünlerin bölgeye sevki ve bölge halkının bunlara ulaşımı için etkin bir planlama ve koordinasyon sağlanmalıdır.
  5. Afet bölgesindeki halkımızın başta yaşlılar, engelliler, gebeler olmak üzere güvenli bölgelere tahliyesine hızlı bir şekilde devam etmek gerekiyor. Ancak iktidar, mağduriyeti başka mağduriyetler yaratarak çözme yoluna başvuruyor. Depremzedelerin barınma sorununu bahane göstererek, üniversite öğrencilerinin eğitim haklarını elinden almaya çalışıyor. Bu kararın altında yatan esas sebep, depremzedelerin barınma ihtiyacını karşılarken ortaya çıkacak maliyeti özel sektöre yüklememe kaygısıdır. Oysa talebimiz, ülkedeki oteller, barınma merkezleri ve boş konutların parasız bir şekilde ihtiyaç sahiplerine sunulmasıdır.
  6. Depremzedelere ihtiyaçların temini konusunda ırk, din, dil, cinsiyet ayrımı ve cinsel yönelime dayalı hiçbir ayrımcılığa izin verilmemelidir. Depremden etkilenen göçmenlerin gerekli kurtarma, tahliye, barınma ve yardım gibi hizmetlere erişimini engelleyen tüm ayrımcı politikalar derhal son bulmalıdır. Irkçılık insanlık suçu sayılmalı, ayrımcı politikalar ve söylemler üretenler yargılanıp cezalandırılmalıdır!
  7. Depremzede kadın ve lgbti+lar toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve homofobik-transfobik uygulamalar dolayısıyla ihtiyaç ve sıkıntılarını dile getirmekte veya bunlara cevap almakta zorluk çekmektedir. Bölgeden aktarımlar, ihtiyaçlara ulaşma konusunda dahi ayrımcılığa uğrayanlar olduğunu dile getirmektedir. Kadın ve lgbti+ların destek alabilecekleri mekanizmaların oluşturulması bu açıdan oldukça önemlidir. Bu konuda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kadın ve lgbti+ örgütleriyle koordinasyon içinde çalışmalıdır.
  8. Arama kurtarma çalışmalarının tamamlanmasını takiben enkaz kaldırma sürecine geçilecektir. Öncelikle bu süreçte acele edilmemesi, arama-kurtarma çalışmalarının titizlikle sürdürülmeye devam etmesi büyük önem taşımaktadır. Ardından başlanacak hasar tespit çalışmaları ve enkaz kaldırma süreci, muhakkak Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği ve Türkiye Barolar Birliği’nin oluşturduğu Deprem Koordinasyon Kurulu’nun dahli ve yönlendirmesi ile sürdürülmelidir.
  9. 10 ilimizi etkileyen depremlerde hasar gören binalar bir kez daha müteahhit hatalarını, imar affının sonuçlarını, denetleme mekanizmalarındaki usulsüzlükleri ve tüm bunların can kaybındaki sorumluluğunu gözler önüne sermiştir. Deprem bölgelerindeki bina yapım ve denetim süreçlerine ilişkin tüm detaylar şeffaflıkla paylaşılmalı, delillerin yok edilmesi engellenmeli, müteahhitler ve tüm suç ortakları yargılanmalıdır.
  10. Tüm bu ihtiyaçların planlama ve koordinasyonu acil ve hayati sonuçlar içermektedir ve ne ilk fırsatta OHAL yetkilerine sarılmış Tek Adam rejiminin önceliklerine ne de sermayenin tercihlerine terk edilebilir. Emek ittifakının gerekliliği ve potansiyeli bugün sahada bizzat ortaya konmuştur. Bu sebeple, depremin ilk anından itibaren bölgeye koşan, yardımlar için seferber olan emek örgütleri, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri ve tüm emekçi halk bu yönde hem hükümet üzerinde basınç oluşturmalı hem de kendi ortak örgütlenmesini sağlamalıdır. Bu örgütlenmelere hem deprem bölgelerinde hem de o bölgelerle koordinasyon içinde yardımları organize etmeye çalışan illerde ihtiyaç vardır. Tek Adam rejiminin afet bölgelerinde yarattığı muazzam boşluğu tüm ülke çapında ördüğü dayanışma seferberliği ile gidermeye çalışan emekçi halk; iktidarın çözüm olarak karşısına çıkardığı sermayeden yana politikaları da emekten yana ekonomik ve sosyal politikalar etrafında öreceği acil eylem planı etrafında bir seferberlikle aşabilir! Zaman, bir yandan dayanışma ile yaraları sararken, bir yandan da emekten yana bir yeniden inşanın planını yapma zamanıdır!

İşçi Demokrasisi Partisi deprem bölgesinde, Hatay’daydı

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, üyelerimizden ve dostlarımızdan topladığımız yardımı Hatay’da yardımın henüz ulaşmadığını bildiğimiz üç bölgeye iletmek adına dört yoldaşımızla yola çıktık. Aracımız jeneratör, konserve gıda, gıda pişirmeye elverişli olan bir köy için kuru gıda, ilk yardım malzemeleri, fener, pil, iç çamaşırı, ıslak mendil, kadın pedi, çocuk bezi ve mamaları, ayakkabı, battaniye, yakıt, powerbank, kamp ocağı-ocak gazı vb. ile yüklüydü.

Basına yansıyanlar ve Hatay’da yaşayan dostlarımızdan aldığımız haberler oldukça ürkütücü. Yolda olduğumuzun haberi yayıldığından itibaren yardıma ihtiyaç duyan dostları için bize ulaşan onlarca kişiden telefon alıyoruz. Çok sayıda akrabasını depremde kaybeden, ablası ve eniştesi enkazdan kıl payı kurtulup komşularını çıplak elle enkazdan çıkaran İpek yoldaşımızın telefonu ise hiç susmadı. İpek her seferinde çevresini yatıştırmaya çalışırken telefonunu kapattıktan sonra “Ne kadarına yetişeceğiz ki?” diye soruyor. Çalan hemen her telefonu “Evet su getiriyoruz” ile bitiyor. Yardımı taşıyan dört yoldaşız ve her birimizin telefonu yeni bir yardım çağrısı ile ya da “Sizin için ne yapabiliriz?” diye soran canlarımızın sesi ile titriyor.

Yardımı dört yoldaş ile taşıyoruz ve aracımız jeneratör, konserve gıda, kuru gıda, ilk yardım malzemeleri, fener, pil, iç çamaşırı, ıslak mendil, kadın pedi, çocuk bezi ve mamaları, battaniye, yakıt, powerbank, kamp ocakları, ocak gazı vb. ile dolu.

Hatay il sınırını geçtiğimizde İskenderun yönü hınca hınç bir trafik ile dolu. Risk alıp Yumurtalık üzerinden İskenderun’a yönelmeye çabalıyoruz. En büyük sorunun yakıt olduğunu bildiğimizden bulabildiğimiz açık her istasyondan yakıt ikmali yaparak ilerleme planımızı işletiyoruz. Yumurtalık’tan sonra İskenderun’a kadar yol bir hayli sakin. İskenderun’a ya da Hatay’a ulaşmaya çabalayan herkese güzergâh ve yakıt ikmali yapılabilecek yerlerin bilgisini geçiyoruz. Derken yola çıktığımdan haberdar olan annem beni arıyor. O da ağlıyor. “Allah yardımcımız olsun evladım,” dedikten sonra ufak bir sessizlik oluyor. Teyzem ve babamın arkadan gelen “Bozma çocukların planını. Herkes aynı durumda,” diyen seslerini duyuyorum. Sonra annem, “Evladım, bizim hâlâ kızı Saniye Teyzen de İskenderun’da, ona da ulaşabilir misin?” diye soruyor. Saniye Teyze’nin İskenderun’da olduğunu unutmuş olmaktan ötürü kendime kızıyorum. Ulaşımın bir hayli zor olduğunu ama yarın mutlaka ona da ulaşmaya çalışacağımızı söylerken, elimizdeki yakıtın ne kadar mesafe için kullanılabileceğini bir kez daha düşünüyorum. Saniye Teyze’yi arıyor, ulaşamıyorum… Bereket versin birkaç saat sonra Saniye Teyze’den nispeten iyi haberler alıyoruz. Annem ve babam “Çocuklar, planınızdan sapmayın. Kimin daha çok ihtiyacı varsa önce onlara koşun,” diye yazıyorlar bana.

İskenderun Limanı’nda çıkan yangın üç gün sonra kontrol altına alınsa da kara dumanları hâlâ bulutlara kadar yükseliyor.

İskenderun’a giriyoruz. Normal şartlarda büyük haber olması gereken İskenderun Limanı’nın kontrol altına alınmış yangınına bakarken göğe eren dumanın, THK’nın eski tip pervaneli uçaklarının ve yurtdışından kiralanan devasa yangın söndürme uçağının tüm bu yıkım karşısında küçücük kaldığını görüyoruz. İpek yoldaşın telefonu hâlâ susmuyor. En kötü durumdaki akrabalarının şehirden uzaklaştırılması için yapılması gereken düzenlemelerin üzerinden bir kez daha geçerken: “Birazdan göreceksiniz bizim insanımız toprağına çok bağlıdır, biz elimizden geleni yapacağız ama onlar topraklarını yine de terk etmeyecekler,” diyor. Haklı olduğunu daha sonra göreceğiz. Ekliyor: “Yapmamız gereken, yardımın koordinasyonunu sağlamak, sağlıklı düşününler ile iletişim kurup koordineli davranmalarını sağlamak.

İlk durağımız olan Hatay Havalimanı’na çok yakın olan Karaali’ye varıyor ve İpek yoldaşımızın ablası, komşuları ve akrabalarına ulaşıyoruz. İner inmez İpek yoldaş tüm dertlerini yansıtan yüzünü sorumluluk ve umut görüntüsü ile değiştiriyor. Karaali’ye birkaç saat öncesine kadar hiç yardım ulaşmamış. Yardım ulaşsın diye sokağın başına yığdığı lastikleri yakan eniştesi Tuncay Güler bu sayede yardıma ulaşabildiğini söylüyor. Ancak yardım, içinde ne olduğunu bilinmeyen paketlerden oluşuyor ve yardımları onların ve göçükten çıkardıkları komşularının kafalarına attıklarını ifade ediyorlar. Üç gündür durmadan ağlayan İpek’in ablası Serap: “Niye kafamıza koli atıyorlar?” diye soruyor bana. Gelen yardım yalnızca el fenerlerinden oluşuyor ve pilleri yok.

Karaali’de yıkılan evlerden bir şekilde çıkmayı başaranlar çıplak elleri ile kurtarabildikleri komşu ve akrabalarının en azından bir kısmını enkazdan çıkarmayı başarmışlar. Çıkarabildikleri cenazeleri ise çarşamba gününe kadar kimse almamış. Cenazelerinin başında beklemiş, yanlarında uyumuşlar. Geldiğimizde evinin çatı malzemesinden serasındaki barakasına duvar inşa eden Tuncay bu kurtarma çalışmalarının başını çekmiş. Yakınları için enkaza çıplak elle müdahale eden Tuncay’ın el ve ayakları enkaza müdahale eden diğerleri gibi paramparça. Getirdiğimiz konserve gıdalar, powerbank ve hijyen malzemelerini Tuncay’ın yaptığı 30 metrekarelik, içinde tek bir çekyat olan toprak zeminli barakalarına taşıyoruz.

Ekin, Karaali’ye varır varmaz çıkarmamız gereken yardım malzemelerini çıkarıp yapılacak işleri göz açıp kapayana kadar organize ediyor. Çalıştığı işyerindeki arkadaşlarını daha da seferber etmek üzere onların gruplarına ve sosyal medya hesaplarına çok dilli videolar hazırlıyor. Görkem herkese tek tek sarılıp geçmiş olsun der demez gözüne çarpan ihtiyaçlarla kimseye hissettirmeden ilgilenmeye başlıyor. İkimiz o ana kadar hiç müdahale edilmemiş yaralılara yardım etmeye çalışıyoruz. Elimizden geldiği kadarıyla insanların yaralarını yıkayıp oksijenli suyla temizliyoruz. Ben enkazdan çıkan bir kadının mosmor ve şişmiş bacağındaki yaraları temizlemeye çalışırken, kadın oğlunu çağırıyor ve oğlunun elini gösteriyor. Sol el yüzük parmağının ikinci boğumunun orta parmağına doğru olan yönünden çıkan kalınca bir teli gösteriyor. “Yeni ameliyat olmuştu oğlum. Şimdi bu tel çıktı. Doktorlara ulaşamıyoruz, bir şey yapabilir misin?” diye soruyor bana. Bacağıyla ilgilenmemizden önce çocuğunun parmağından çeken tele bakmamızı istiyor bizden. Bu koca enkaz yığını içerisinde bambaşka sağlık sorunları ile ilgilenen insanların halihazırda zorlu olan koşulları arasında depreme yakalandıklarını görüyoruz bir kez daha. Fotoğraflar çekip hekim yoldaşlarımıza gönderiyoruz. İyi yorumlar almıyoruz ve yapabileceğimiz şeyler son derecede kısıtlı.

Serap ve Tuncer’in yıkılan evi. Enkazdan çıkardıkları akraba ve komşularının evi ise tuz buz olmuş durumda.

Hatay’da normal şartlarda araçla on dakikada ulaşılabilecek yerlere birkaç saatte ulaşabileceğimiz için hızla yola koyulup yardımın ulaşmadığını bildiğimiz diğer hedef noktalarımıza doğru yola koyuluyoruz. Karaali’den ayrılırken Hatay’daki devrimci yoldaşlarımızın koordinasyonuna burası hakkında bilgiler geçiyoruz. İstikametimiz Orhanlı Köyü.

Orhanlı’ya varmak için takip ettiğimiz Atatürk Caddesi’ne tam bir kaos hâkim. AFAD tekeline almaya çalıştığı yardımı hiçbir şekilde koordine edemediği için çevrede yaşayan insanların yardıma ulaşması son derecede zorlu. Yardıma ulaşmak için merkeze gelmeleri gerekiyor. Devletin yardım ve müdahale konusunda hiç güven vermemiş olması da insanların yakınlarına ulaşmak için yollara akın etmesine sebep oluyor ve bu da kaosu daha da artırıyor. Kısacası, Hatay devletin bugüne kadar almadığı tedbirler ve hazırlanmadığı afet senaryoları karşısında tam bir kaosa gömülü durumda. İktidarın sebep olduğu bu kaosun karşısında ise gerçekten işe yarayan tek şey emekçi halkın seferberliği… Güzel Hatay, iktidarın sebep olduğu kaos ve emekçilerin dayanışması arasında, yıkım ve umudun yan yana durduğu bir tabloyu yaşıyor…

Amik Ovası üzerine kurulmuş yerleşim yerlerinde her türden yıkılmış bina ile karşılaşmak mümkün. Un ufak olmuş, her bir katını görebildiğiniz katmanları ile katlanmış, yalnızca ilk katları göçmüş, yerin altına girmiş, duvarları pencereleri patlamış ve hatta yana devrilmiş binalar tüm şehri kaplıyor. Görünebilen ayaktaki binaların çoğu da kullanılamaz durumda.

Orhanlı’ya varmadan önce Hatay’da kullanılamaz hale gelen Akademi Hastanesi’nin önünde yoldaşımız Tolga ve hastanenin hemen ardındaki yerle bir olmuş konutlarda enkaz altındaki ailesine ulaşmaya çalışan nişanlısı Yelda’yla buluşuyoruz. Aileleri için kararlı bekleyişlerini ve tüm güçlerini ortaya koymaya devam ediyorlar. İnsanlara ulaşmak için kaldırılması gereken koca enkaz ise kas gücü ile yerinden oynatılacak gibi değil. Buraya iş makinelerinin ulaştırılması dahi ancak Tolga’dan aldığımız haber ile bölgede aktif çalışma sürdüren sosyalistlere ve enkaza müdahale için kurulan gruplara haberi iletmemizle mümkün olabilmişti. Ona yakıt vb. malzemeleri iletip harekete geçmeye devam ediyoruz.

Hatay’da kullanılamaz hale gelen Akademi Hastanesi. Hastanenin arkası ise devasa bir enkaz yığını.

Hükümet sözcüleri ve Saray ilk günden beri her şeyi çok iyi yaptığını iddia etti. Ancak bunu yaparken her seferinde, geçtiğimiz günde kimi aksaklıklar yaşadığını kabul ederek “şimdi” her yere ulaşıldığına dair yalanlar söylüyorlar. Her gün, bugün ulaşılmadık yer kalmadığını ve tüm gücü ile seferber olduğunu iddia eden iktidarı bir sonraki saatlerde kendisi bile yalanlıyor. İktidarın görevi afetlere hazırlıklı olmakken buna hiç hazırlıklı olmadıklarını, uygulanabilir hiçbir felaket protokolüne sahip olmadıklarını tekrar tekrar görüyoruz. Hatay’daki görüntü iktidarın acziyetini bakılan her köşede gözler önüne seriyor. İktidarın sadece kendi imajının derdinde olduğu bu koşullarda ise umutlanmak için çok sebep var. Devletin kısıtlamalarına rağmen emek-meslek örgütleri, devrimci partiler ve emekçi halkın gönüllüleri her yerdeler. Depremin 4. gününe girerken Hatay maden işçileri, inşaat işçileri, devrimci partiler, yardımları içerilere ulaştırmak için bölgeye gelen moto kuryeler ile dolu. Emekçi halkımız için yine emekçi halkımız elindeki her şeyi ile koşuyor. Ancak en büyük sorunumuz bu seferberliğimizin bir koordinasyon ile sürdürülememesi oluyor. Hatay’da kaos kol geziyor.

Birkaç saatlik bir trafikten geçtikten sonra Orhanlı’ya varıyoruz. Burada ulaştığımız bölgede yoğun bir enkaz olmasa da evlerin duvarları ve merdivenleri yıkılmış. Bölge halkı tüm Hatay’da olduğu gibi evlerini terk etmiş durumda, dışarıda yaşıyor ve desteğe ulaşamıyor. Ancak buraya vardığımızda sınıf bilincine sahip emekçilere has bir soylulukla karşılanıyoruz. Dişe dokunur bir yardıma ulaşamamış olmalarına rağmen onlar için hazırladığımız yardımın son derecede kısıtlı bir kısmını kabul edip Balıklıdere’ye hiç yardımın gitmediğini, özellikle gıda yardımını oraya iletmemiz gerektiğini söylüyorlar. Eğer fazla ise -bu koşulu vurgulayarak- elimizdeki powerbank, kampçı ocağı ve gazlarını kabul edebileceklerini söyleyip, kendilerine ulaşan ancak ihtiyaç duymadıkları nevresim ve kutu sütleri başka bölgelere taşımamız için bize teslim ediyorlar.

Burada yaşayan insanlar evlerine giremiyor ve ellerindeki gıda yetersiz olmasına rağmen gerekirse bir şekilde şehir merkezine inip gıda alabileceklerini, yardımların daha ulaşılamaz yerlere gitmesini arzu ettiklerini söylüyorlar. Anlattıkları onlarca üzücü hikâyenin yanında bizi umutla doldurmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Eski bir TEKEL direnişçisi Nesrin Abla ve kızı Nisan bize bakıp “Tinker Bell’i gördünüz mü?” diye soruyorlar. O sırada yalnızca acil sorunlara odaklanan beynimiz duyduklarını doğru yere yerleştiremiyor. Gülümseyen bir yüz içimizi ısıtsa da algılarımız böylesi bir duruma kapalı. Nesrin Abla, Peter Pan’ın Tinker Bell’inin adını taşıyan kuşlarının depremde yere düşen kafesinden nasıl da çıkıp yanlarına geldiğini, onlarla beraber kaçtığını, bu cesur kuşun yanlarında olduğunu anlatıyor. Açık havada öpüp sevdikleri sarışın muhabbet kuşu Tinker Bell’i bize uzatırken “Isırır ama dikkat et” diyorlar. Bu mücadele deneyimine sahip bilinçli işçilerin şimdi bir evleri yok. Yardıma ulaşmaları bir hayli meşakkatli, ancak omuzlarına konan Tinker Bell’leri ile bize enkazın içerisindeki sınıf bilincinden doğan en güzel umutları yüklüyorlar. Yakıtımız sınırlı olduğu ve yardımın acil olduğunu bildiğimiz için Veysel yoldaşımıza göndermek üzere abisi Sertan ve ailesi ile fotoğraf çekilip Orhanlı’dan ayrılıyoruz.

İpek yoldaşın köyü Balıklıdere, Amik Ovası’nın alüvyonlu zemini üzerine kurulmadığı için nispeten daha iyi durumda. Binaların durumunu bakarak anlayamasak da ciddi bir enkaz yok ancak şehir merkezinden buraya sığınan çok sayıda depremzede var. Konaklayabilecekleri yerler çok sınırlı ve gelen yardımlar köy yollarına serilmiş akşam nemiyle hırpalanan giyim yardımı ve gördüğümüz bir kamyondan insanların üzerlerine atılan ne olduğu bilinmeyen yardımlarla sınırlı.

Eski TEKEL direnişçisi Nesrin Abla, omzundaki güçlü muhabbet kuşu Tinker Bell

İpek yoldaşımızın annesi, kardeşleri ve komşularının sığındığı Balıklıdere Köyü’ne varıyoruz. Yoldaşımızın ailesi ahırlarının içerisinde duvarı olmasa da çatısı olan bir yere sığınmışlar. Jeneratör, kuru gıda, hijyen malzemeleri ve fenerlerimizi buraya bırakıyoruz. Bize “Biz kalabalık bir aileyiz, sıraya girsek de kalabalığımızla yardıma ulaşırız ama kalabalık olmayan aileler var, yardımı onlarla değerlendireceğiz,” diye söz veriyorlar. Yardımları barındıkları yere taşıyoruz.

İpek’in abisi Ali Yaşar bizi depremin ilk gününden beri henüz ameliyat olduğu sakat bacağına rağmen koştuğu yardımları anlatarak karşılıyor. Bu güzel emekçi insanların yeterli yatacak yeri olmasa da muazzam bir sorun çözücülükle her seferinde yeni biri için yatacak bir yatak daha bulabiliyorlar. Aklımıza gelebilecek her şeyleri sınırlı fakat bizlere onları düşünmememiz gerektiğini, durumlarının ne kadar da rahat olduğunu anlatıyorlar. Normal şartlarda gelsek şimdi barındıkları bahçelerinde güzel bir sofra kurabileceklerini söyleyip, bu koşullarda gelmiş olmamızdan ötürü çok üzgün olduklarını söylüyorlar. Depremi ve sonuçlarını unutup güzel günlerde gelmemiz için bizlerden söz alıyorlar. Sonrasında hangi bölgenin ne derecede kötü olduğunu, ilettiğimiz yardımları nereler için kullanacaklarını, durumun ne olduğunu açıklıkla özetliyorlar. Dönüş yoluna çıkmadan önce son derecede kısıtlı olan yemeklerini paylaşmamız konusunda ısrar ediyorlar. Acelemiz olduğunu söylüyoruz.

Ali Yaşar ile sonrasında neler yapılabileceğini konuşuyoruz. O da en büyük sorun olarak koordinasyonsuzluğu işaret ediyor. Yağmalar, ırkçılık, işsizlik ve Hatay’ın yeniden inşası konuşmamızın temel başlıklarını oluşturuyor. Koordinasyon sorununa dair bölgede faaliyet gösteren TİP vb. sosyalist örgütler, sendikalar ve TMMOB gibi emek örgütleri ile irtibatı nasıl güçlendirebiliriz, nasıl koordine olabiliriz diye tartışıyoruz. Yalnızca Hatay değil tüm Türkiye’nin geleceği için böylesi bir koordinasyonun ne denli hayati olacağını birbirimize anlatıyoruz.

Ali Yaşar bizlerle konuşurken her şeye ama her şeye ihtiyaç olduğunu tekrar vurgulayıp önümüzdeki dönemde esas olarak büyük bir işsizlik ve göç verme sorunlarına karşı hazırlıklı olmaya dair önerilerini sıralıyor. Yaşadığı onlarca şoka ve kısıtlı imkâna rağmen koordinasyonun önemini ve birleşik mücadelenin gerekliliğini karşılıklı olarak vurguluyoruz.

Bir gün önce, depremden sonraki 3. gün olan çarşamba günü Hatay içerisinde yakıt bulunamıyordu. Orada olduğumuz perşembe günü ise birkaç saatlik bir kuyrukta bidonlarla beklemek kaydıyla yakıta ulaşmak mümkündü. Hatay içerisinde yakıt almamız, ihtiyaç sahiplerinin yakıtını kullanmak anlamına geleceği için acele ediyor, son olarak Hatay’da seferber olan sosyalist ve emek güçleri ile gece saatlerinde temasa geçmeye çaba sarf ediyoruz. Karanlık, soğuk ve gönüllülerin bile ısınma noktaları aradıkları bir koşulda nasıl da canla başla çalıştıklarını görebiliyoruz. Kadınların liderlik ettiği enkaz çalışma grupları ile karşılaşmamızın sonrasında 30 saatlik bir yolculuğun ardından daha güçlü bir konvoy örgütlemek ümidiyle İstanbul’a varabiliyoruz.

Deprem çok sayıda ilde büyük bir yıkım yaratırken iktidar bu yıkımı yalan, küfür ve iftiralarla geçiştirmeye çalışıyor. Bu yazının yazıldığı saatlerde Hatay Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü İmar İzin Dairesi binasının yıkılması teşebbüsüne dair teyitli haberleri alıyoruz. Hükümet enkaza müdahale konusundaki yavaşlığını, enkazın sorumlularını korumaktaki performansına yansıtmıyor…

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, depremden zarar gören tüm canlarımızın acısını yüreğimizde hissediyoruz. Kayıpların telafisi mümkün değil ancak tüm yaralarımızın sarılması için emek güçlerinin seferberliği ve koordineli-örgütlü bir müdahalenin en acil ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Deprem bölgesinin bugüne kadar en acil ihtiyacı, enkaza müdahale ve kurtarabildiğimiz kadar canın kurtarılması ve kurtarılanlara temel yaşam desteği sunulmasıydı. İktidar, bu basit ihtiyaçlara yanıt üretemediğini depremin ardından geçen her an yeniden gösterdi.

Şimdi ise depremden sağ kurtulanların sağlığını korumak, emekçi halkımız için barınma, ısınma, tuvalet vb. temel ihtiyaçların karşılanması gibi yeni, acil ihtiyaçlarla karşı karşıyayız. Partimiz, tüm üye ve dostları sayesinde deprem bölgesindeki hedeflediğimiz emekçilere ulaşarak yardımlarını iletti. Bundan sonra da yeni acil ihtiyaçlar için bölgede bulunmaya, ihtiyaçları iletmeye devam edecek. Her birimizin en ufak katkısı emekçi halkımızın canını ve geleceğini koruyacak.

Ancak acil ihtiyaçlara yönelmekle yetinemeyiz. Bundan sonrası için de bu seferberliğin koordineli biçimde sürdürülmesi adına İşçi Demokrasisi Partisi olarak üzerimize düşenleri emekçi halkımız ile beraber yapmaya devam edeceğiz.

Bilinen Hatay artık yok. Diğer deprem bölgeleri de benzer bir durumda. Emekçi halkımızın evlerini, işyerlerini yeniden inşa etme süreci ile Türkiye’nin emekten yana yeniden kurulması sürecini birleştirme görevi, tüm acılarımızın telafisi için en büyük umut olmayı sürdürüyor. Emekçi halkımız bunun için gerekli seferberliği ortaya koydu bile. Şimdi yapılması gereken, seferberliğin koordinasyonunu ve örgütlenmesini inşa etmektir.

Fotoğraflar: İDP

Depremin faturası öğrencilere ödetilemez: Okullar açılsın!

0

On binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın evsiz kalmasına yol açan depremin yıkıcı etkileri sürerken bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan, yüksek öğretimin bahar döneminde uzaktan eğitim formatında gerçekleştirileceğini söyledi. Gerekçe olarak da depremzedelerin KYK yurtlarına yerleştirilmesini sundu. Bu karar ile enkazın faturası, yine depremden etkilenmiş olan öğrencilere kesilmektedir.

Beştepe’nin ihmallerinden dolayı yaşadığımız bu felaket üniversite öğrencilerinin eğitim haklarını elinden almaya çalışarak tekrar bir ihmal politikası ile giderilmeye çalışılıyor. Bu kararın altından yatan esas sebep; depremzedelerin barınma ihtiyacını karşılarken ortaya çıkacak maliyeti özel sektöre yüklememektir. Oysaki sadece Antalya’da 670 bin kişilik otel kapasitesi bulunmakta, Türkiye genelindeyse TÜİK verilerine göre 1 milyon 629 boş konut stoku mevcuttur. Yani depremzedelerin acil olan barınma ihtiyacını karşılamak için kaynak vardır. Fakat Tek adam rejimi, önlem almayarak yarattığı krizin yükünü öğrencilerin sırtına yüklemek istemekte yani krizi başka krizler yaratarak çözmeye çalışmaktadır.

Uzaktan eğitimin sanıldığının aksine eşitsizliği daha da arttırdığını pandemi döneminde hep beraber deneyimledik. Derslere katılmak için gerekli elektronik cihazlara ve hatta elektriğe dahi ulaşımı olmayan binlerce öğrenci olduğunu çok iyi biliyoruz, bu sayı şu an milyonlara ulaşmış durumda. Öğrencilerin eğitime nasıl devam edebileceği büyük bir muammadır. Bu karar depremzede öğrenciler özelinde sadece eğitim alanında değil aynı zamanda sosyal ve psikolojik açıdan olumsuz etkileri de olacak bir karardır.

Kararın alınmasında kuşkusuz emekçi halkın, öğrencilerin, işçilerin, kadınların benzeri görülmemiş seferberliği de etkilidir. Rejimin hiçbir krizi çözme yeteneği olmadığı, halkın kendi özgücünden, örgütlerinden, sosyalistlerden ve emekçi dostu kesimlerden başka bir güvencesinin olmadığı bu felaketle yeniden ortaya çıkmıştır. Rejim, öğrencilerin üniversitelerde söz konusu seferberliği geliştirmesinden de korkmaktadır.

Bu doğrultuda depremin bütün etkileri ortadan kalkana ve yıkılan yerleşimler yeniden bina edilene dek:

Bütün oteller, barınma tesisleri ve boş evlerin tamamı depremden etkilenen emekçi halk için seferber edilmelidir. Bir turizm ülkesi olmakla övünen ülkemizde kar rekorları kıran tonlarca otel ve pansiyon zincirinin yanı sıra, milyonluk ihalelerle dikilmiş ve cepleri olabildiğince doldurmuş binlerce boş ve kullanılabilecek durumda bina var. Bu kaynaklar depremden etkilenen halkın kullanımına sunulmalıdır.

Depremden etkilenen bütün öğrencilerin kredileri bursa çevrilmeli, kredi borçları iptal edilmelidir. Zaten ağır bir ekonomik krizle uğraşan emekçiler depremin etkisi ile evlerini, işlerini kaybederek daha da ağır bir tablo yaşamaktalar. Depremden etkilenen emekçi ailelerin çocuklarının kredi borçları silinmeli, var olan kredileri hemen bursa çevrilmelidir.

Emekçi halkın seferberliğini engelleyecek her türlü bürokratik girişim ortadan kaldırılmalıdır. Rejimin emekçi düşmanı bürokratik hamleleri halkın yaşadığı yıkıntıyı arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Göçmenler, öğrenciler, emekçiler bu yıkımın sorumlusu değildir. Bilakis emekçi halk bütün sınırlı kaynakları ile depremden etkilenen insanlarımız ile dayanışma göstermektedir. Denetimsizliğin, niteliksiz yapıların ve koordinasyonsuzluğun sebebi olan sermayenin bütün kaynakları emekçi depremzede halkın hizmetine sunulmalıdır!

Irkçı politika ve kampanyalara geçit yok! Felaketi dayanışmamızla, birlikte aşacağız!

0

İşçi Demokrasisi Partisi ve Suriye Demokratik Sol Partisi ortak bildirisi

Depremin ilk gününden itibaren alandan edindiğimiz bilgiler, içerisinde yer aldığımız dayanışma inisiyatiflerine ulaşan haberler, İşçi Demokrasisi Partisi ve Suriye Demokratik Sol Partisi olarak sahada yaptığımız gözlemler göstermektedir ki göçmenler gerek arama-kurtarma çalışmalarından gerekse de bölgeye ulaşan erzak, barınma gibi yardımlardan eşit şekilde faydalanamamakta. Aynı zamanda deprem bölgesinde yaşayıp da bulundukları şehirleri terk etmek zorunda kalan göçmenler de ulaştırma firmalarının ırkçı/ayrımcı uygulamaları nedeniyle bu haklarından da mahrum bırakılıyor. Yani milyonlarca göçmen bilinçli politikalar uyarınca kendi kaderlerine terk edilmiş, kendi ihtiyaçlarını kendileri gidermek zorunda bırakılmış durumda.

Böylesi bir toplumsal, insani bir felaket sürecinde dahi birçok ayrımcı/ırkçı uygulamaların vuku buluyor oluşunun asıl sorumlusu, yıllardır göçmenler konusunda ikiyüzlü bir politika sergileyen iktidarın ta kendisidir! Felakete müdahale sürecinde tüm yetersizliği ayan beyan gözler önüne serilen iktidarın bu ikiyüzlü politikaları da bugün derinleşerek devam etmektedir.

Aynı zamanda, felaketten kendisine vazife çıkarmaya çalışan ırkçı siyasiler de provokatif, yalan haberler vasıtasıyla toplumda göçmen düşmanlığını kışkırtmaya, kendi ırkçı politikalarını yaygınlaştırmaya çabalıyorlar. Birçok basın kuruluşu da yaydığı taraflı ve yanlış haberler ya da ayrımcı söylemler eliyle bu kutuplaşmanın derinleşmesine hizmet ediyor. Depremin yarattığı sosyal yıkımın ortasında göçmenleri ve onların hayatta kalma çabalarını kriminalize etme çabası, bu yıkımın sorumluluğunu rejimden alıp göçmenlere yüklemeye çalışmakta, böylece doğrudan doğruya Saray rejiminin lehine olacak şekilde gerçek sorumluların kamuoyu nezdinde ifşa olmasına engel olmaktadır.

İşçi Demokrasisi Partisi ve Suriye Demokratik Sol Partisi olarak, ülkemizde yaşanmakta olan büyük toplumsal ve insani felaketi ırkçı, ayrımcı politikalar ve nefret söylemiyle derinleştirmeye çalışan uygulama ve politikaların karşısındayız!

İktidar ve onun kurumları eliyle depremden etkilenen göçmenlerin gerekli kurtarma, tahliye, barınma ve yardım gibi hizmetlere erişimini engelleyen tüm ayrımcı politikalar derhal son bulmalı! Seyahat kısıtlamaları acil bir şekilde tüm ülke çapında kaldırılmalı!

Irkçılık insanlık suçu sayılmalı, ayrımcı politikalar ve söylemler üretenler yargılanıp cezalandırılmalı!

Felaket karşısında büyük dayanışmasını sergileyen emekçi halkımız ve sahada çalışan tüm gönüllüler ırk, din, dil, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin sahada birlikte çalışmayı sürdürmeli, ırkçı kampanyalara geçit vermemeli! Sahada büyük desteğini ve dayanışmasını sürdüren emek ve meslek örgütleri, sosyalist partiler ve sivil toplum kuruluşları bu birlikte mücadelenin öncüsü olmalı!

Büyük felaketi dayanışmayla aşacağız: Irkçılık öldürür, dayanışma yaşatır!

İşçi Demokrasisi Partisi

Suriye Demokratik Sol Partisi

11 Şubat 2023

Kritik saatler yitiriliyor… Hayati tedbirler derhal uygulanmalı!

0

10 ilimizi etkileyen depremlerin bilançosu giderek ağırlaşıyor. Bu satırların yazıldığı sırada, resmi rakamlara göre ölü sayısı 8574’e, yaralı sayısı ise 49 bin 133’e yükseldi. İlk depremin üzerinden 48 saati aşan bir zaman geçmesine rağmen halen ulaşılamayan onlarca köy, kasaba ve hiç müdahale edilmemiş binlerce enkaz bulunuyor. Dolayısıyla, gerçek sayıların ne yazık ki resmi rakamların çok daha üzerinde olduğu vahim bir tabloyla karşı karşıyayız.

Depremler yalnızca Türkiye’yi değil Suriye halkını da ağır bir şekilde etkiledi. Suriye’de de binlerce insan hayatını kaybetti ve on binlerce kişi yaralandı. Tıpkı afet bölgesindeki halklarımız gibi acil yardıma ihtiyacı olan Suriye halklarının da acılarını paylaştığımızı ve bölge halklarıyla en içten dayanışma duygularımızı ifade ediyoruz. Suriye’ye insani yardım gitmesini engelleyen ambargo kaldırılmalı, sınırlar insani yardım amacıyla açılmalıdır.

İlk gerçekleşen depremin ardından geçen 24 saatlik süre, enkaz altındaki yaşamların kurtarılması için kritik önemdeydi. Tek Adam rejimi altında tamamen çürümüş siyasi ve idari aygıt, acil tedbirleri hızla alarak gerekli müdahaleleri yapamadı. Devletin, işletmelerin ve halkın elinde bulunan imkânlar acil bir şekilde seferber edilemedi. Depremle birlikte devlet aygıtının da felç olması, olumsuz hava koşulları altında, maalesef binlerce canımızı enkaz altında yitirmemize sebep oldu. Dahası, “her yere ulaşıldığı”, “ulaşılmayan bina olmadığı” açıklamalarıyla açıkça yalan söylendi. Öte yandan, acil müdahale için afet koşullarında hükümetin ve idarenin elinde tüm yasal yetkiler bulunmasına rağmen, Erdoğan’ın depremden yaklaşık 36 saat sonra 10 il için OHAL ilan etmesi, hükümetin önceliklerini ve kaygılarını bir kez daha açıkça ortaya koydu.

Çok değerli zamanların yitirilmesine rağmen halen acilen uygulanması gereken tedbirler var. Her şeyden önce, enkaz altındaki canlara daha fazla gecikmeksizin ulaşılması geliyor. İlk adım olarak, kapanmış olan yolların derhal açılması geliyor. Bunun için ülkedeki tüm gerekli teçhizat ve iş makineleri geçici olarak kamulaştırılmalı ve bölgeye sevk edilmelidir. Yolların açılması ve havayolu da dahil ulaşımın sağlanması için TSK’nın tüm imkânları kullanılmalıdır. Sınır ötesindeki birlikler geri çağrılmalı ve tüm olanaklar yaşamların kurtarılması için kullanılmalıdır. Madencilerin bölgeye sevk edilmesinde halen büyük beceriksizlikler sergilenmektedir. Madencilerin ve diğer gönüllü arama kurtarma uzmanlarının acilen enkazlara müdahalesi sağlanmalıdır.

İkinci hayati başlık, depremden sağ kurtulan vatandaşlarımızın hayatta kalmalarının sağlanması ve güvenli alanlara nakledilmeleridir. Emekçi halkımızın çabalarıyla çok fazla gönüllü ve yardım malzemesinin bölgeye gitmiş olmasına rağmen, devlet kurumlarının organizasyon acziyeti bu yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını engelliyor. Şehir merkezlerinde ve kırsal alanlarda hâlâ temiz suya, gıdaya, kışlık kıyafetlere ve benzine ulaşılamıyor. Dahası, emek örgütlerinin, siyasi partilerin gönüllü inisiyatifleriyle gerçekleştirdiği dayanışma faaliyetleri engellenmeye çalışılıyor. Yerel idari kurumlara yardımların organizasyonu için inisiyatif tanınmalı, sivil toplum örgütleri ve bölge halkının dahliyle her alanda kriz masaları oluşturulmalıdır.

İçinde bulunduğumuz koşullarda dahi hükümet için şirketlerin kârları, özel mülkiyet hakkı, hayatların kurtarılmasından, yaşam hakkından önce gelmektedir. Ülkenin tüm zenginlikleri hayatların kurtarılması için kullanılmalıdır. Bu süreç özel sektörün inisiyatifine veya vicdanına terk edilemez. Tüm imkânlar planlı bir şekilde seferber edilmelidir.

  • Gıda yardımının hızlı ve etkin bir şekilde sağlanması için hükümet zincir marketlerle gerekli düzenlemeleri sağlamalı, marketlerin bölgedeki şubeleri acil ihtiyaç malzemelerini parasız sağlayacak şekilde derhal kullanıma açılmalıdır.
  • Halkın acil ihtiyaç duyduğu kıyafetlere, konaklama, ısınma ve hijyen malzemelerine ilişkin stoklara acilen el koyulmalı ve bunların ihtiyaç sahiplerine dağıtılması organize edilmelidir. Salgın riskine karşı gerekli tedbirler alınmalı, taşınabilir tuvaletler hızla bölgeye sevk edilmelidir.
  • İletişimin etkin bir şekilde sağlanamıyor olması bölgede en acil sorunlardan biri olmaya devam etmektedir. Telefon şebekelerinin, internetin kesintisiz ve etkin bir şekilde çalışması için gerekli tüm önlemler uygulanmalıdır.
  • Tüm özel hastaneler yaralıların tedavilerini parasız bir şekilde sağlamalı; tüm ilaçlar, sağlık ürünleri, tedavi süreçleri yaralılarımıza parasız olarak sunulmalıdır.
  • Yaşlılar, hastalar, engelliler, kadınlar, çocuklar, lgbti+lar, göçmenler için çalışma başlatılmalı! Başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere tüm yetkililerin özel ihtiyaç sahiplerinin hayatlarını idame ettirebilmeleri için acil destek mekanizmaları kurmaları gerekiyor. Bu alanda çalışan tüm STK, sendika, emek örgütü, dernek ve siyasi partilerin liderliğinde bir acil eylem planı oluşturulmalı ve alana girmelerine müsaade edilmelidir.
  • Afet bölgesindeki halkımızın acil bir şekilde güvenli bölgelere tahliyesi gerekmektedir. Tüm ulaşım araçları bu amaç için seferber edilmeli, ülkedeki oteller ve barınma merkezleri bunun için parasız bir şekilde ihtiyaç sahiplerine sunulmalıdır.
  • Göçmenlere dönük ırkçı kampanyalara geçit vermeyelim! Göçmenlere ayrımcılık yapılmasının önüne geçilmeli; hasarlı, yaşanamaz halde olan geri gönderme merkezlerinin ve kampların tahliye edilerek onların da güvenli bölgeye geçmeleri sağlanmalıdır. Seyahat kısıtlamaları ülke çapında kaldırılmalı ve çeviri desteği sağlanmalıdır.

Hükümetin hayatların kurtarılması için bu kritik saatleri etkin bir şekilde kullanamayacağı açık bir şekilde ortadadır. Bu doğrultuda emek örgütleri, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri ve tüm emekçi halk bu yönde hem hükümet üzerinde basınç oluşturmalı hem de kendi örgütlenmesini sağlamalıdır. Hükümetin aczi karşısında halkın yardım çabaları ve seferberliği gurur vericidir. Yardımların daha hızlı bir şekilde sağlanabilmesi ve dayanışmanın daha etkili bir şekilde örülebilmesi için sendikaların, meslek örgütlerinin, emekten yana siyasi partilerin bir acil kriz masası kurması ve afet bölgesi için birbirinden bağımsız bir şekilde ilerleyen çalışmaların birleştirilmesi, koordine edilmesi çağrısında bulunuyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi

8 Şubat 2022

Daha fazla geç kalmadan yapılabilecekler var!

0

Kahramanmaraş ve çevresindeki iki büyük deprem 10 şehri ağır bir enkaz altında bıraktı. Bilindiği kadarıyla 6 binden fazla bina yıkıldı, binlerce insan hayatını kaybetti ve hayatta kalmayı başarabilen yaklaşık 10 milyon insan yardıma muhtaç vaziyette. Ancak görüyoruz ki depremin üzerinden 48 saatten fazlası geçmişken hâlâ hiçbir arama kurtarma ekibinin ve yardımın ulaştırılamadığı bölgeler var. İşçiler, emekçiler, halkın geniş bir kesimi seferber olarak ellerindeki imkânlarla en yakın belediyelere, sendikalara erzak gibi yardımlar ulaştırırken ne acı ki yakınlarını enkazdan çıkarmak için parasıyla hilti, vinç kiralamaya çalışan insanlar var. Daha fazla geç kalmadan yapılabilecekler var!

Acil çağrımızdır! Saray rejimini, muhalefeti, temsil ettikleri işveren örgütlerini tüm yükümlülüklerini yerine getirmeye çağırıyoruz!

  • Enkazlara acil müdahale edilmeli! Müdahale hızının yetersiz kaldığı çok açık. Kritik 72 saat içerisinde devlet tüm imkânlarını seferber etmeli; başta Savunma Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı olmak üzere devletin elindeki tüm malzemelerin (arazi araçları, kepçe vinç gibi inşaat malzemeleri, gıda, barınma ve sağlık ekipmanları) deprem bölgelerine gönderilmesi gerekmektedir. Devlet bu imkânları tekelinde tutan başta bölgede faaliyet yürüten müteahhitler, iş adamları, patronlar olmak üzere tüm kesimlerin bu imkânlarını bölgeye seferber etmesi için yaptırımlar yayımlamalı ve elindeki araçları derhal kamulaştırmalı! İmkânı olup halktan esirgeyen, seferber olmayan herkes bu suça ortak olmaktadır!
  • Hayatta kalanlara acil su, gıda, barınma imkânı sağlanmalı! Gerek enkazdan çıkarılan gerekse sağ kalmayı başarabilmiş halk soğuk kış koşullarında aç biilaç direnmekte. İhtiyaç sahiplerinin işletmelere girerek bu ürünleri almak zorunda kalması yağma değil, devletin yetersizliğini göstermektedir. En temel ihtiyaçlardan olan temiz su, kışlık ekipman, mama, çocuk bezi, ped göndermek için bu sektördeki tüm işletmelerin stoklarını halka açması hayatidir! Halkın kendi ücretiyle marketlerden malzeme alması ve aynı işletme sahiplerinin bundan kâr elde etmesi kabul edilemez!
  • Yaşlılar, hastalar, engelliler, kadınlar, çocuklar, lgbti+lar, göçmenler için çalışma başlatılmalı! Başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere tüm yetkililerin özel ihtiyaç sahiplerini kurtarmaları ve hayatlarını idame ettirebilmeleri için acil destek mekanizmaları kurmaları şart. Bu alanda çalışan tüm STK, sendika, emek örgütü, dernek ve siyasi partilerin liderliğinde bir acil eylem planı oluşturulmalı ve alana girmelerine müsaade edilmelidir.

Daha fazla geç kalmadan yapılabilecekler var! Bu acil görevleri önüne almayan herkes suç işlemektedir. Seferber olmuş işçi ve emekçileri bölgeye almamak, halkı doğru bilgilendirmek amacıyla güvenilir bilgi paylaşanları hedef göstermek suçtur! Önümüzdeki süreçte tüm hakim ve savcıların yapması gereken, depremde hasar gören yollara, kamu binalarına ve konutların projelerine onay veren, bunların müteahhitliğini yapan kurum ve şirketlerin yargılanması için seferber olmaktır.

All means should be mobilized for the disaster area!

0

Thousands of people died and tens of thousands were injured in Turkey and Syria as a result of the earthquake of 7.7 magnitude (with the epicenter in Pazarcık, Kahramanmaras) in the early morning, massive successive earthquakes, and the one of 7.6 magnitude (with the epicenter in Elbistan, Kahramanmaras) in midday on Monday, February 6.

Only three months ago, Süleyman Soylu, the Minister of Internal Affairs, declared a nationwide earthquake drill. At the Provincial Disaster Risk Reduction Plan Introductory Meeting that was organized for Kahramanmaras -which is the epicenter of the earthquake- on August 19, 2020, he said “We have been working intensively here since around May 2019. This effort is an exemplary and pilot study for us. (…) We will establish our search and rescue unit in Kahramanmaras as soon as possible,” by declaring that Kahramanmaras would be an exemplary province for Turkey. Although these words were said around two years and six months ago, which is an adequate time for taking measures, we can see that his speech was only for bragging and there is no measure in place.

According to the President’s statement early in the morning, AFAD (Disaster and Emergency Management Authority) has joined the search and rescue efforts with a team of 9,000 personnel. Although this number was expected to rise, the number of personnel could be increased up to only 10,176 according to AFAD’s General Director Orhan Tatar’s statement at night. Given the population of more than ten millions in the affected region and the region’s width, it could have been understood that this number would not be enough for such effort. It is even covered in the news agencies that there are wreckage areas which have not still received rescue teams. Despite of all earthquake taxes collected so far, urban transformations and introductory meetings, working people are trying to rescue their relatives and neighbors with shovels and bare hands. In the meantime, despite of its huge budget, AFAD says that its rescue teams are partially composed of volunteers and demands financial support from the people.

The government’s acts so far have guaranteed its acts at the time of disaster. While the data is getting outdated every passing minute, it is known that there are places which have not still received any search and rescue teams as well as aids, and some roads are blocked because of the wreckage in addition to the collapsed viaducts, bridges and highways. People who are not trapped in the wreckage are struggling with heavy wind, rain and snow on their own in many residential areas. These very hours have utmost importance in order to save lives in the face of cold weather and wreckages.

Millions of people who live in the disaster region and feel the pain deeply have no more patience left.

There are two urgent needs in the face of this disaster: providing necessary equipment for rescue teams to reach every region in need, and providing protection from cold weather for our people in the affected region. The government has to mobilize all its means to ensure this. Although we are facing the crushing drama of the disaster, the things that we can do in the current situation are much more than the efforts that are being given.

All means of the state have to be mobilized: For this, all sources of the state, notably the ones belonging to the Ministry of Defense (i.e. off-road vehicles, cold weather equipment, food, sheltering and healthcare equipment), should be made available to the rescue experts and miners who have applied to go to the region. People should be saved by speedily reaching the region, and the injured ones should be urgently referred to places where they can receive healthcare. All experts of search and rescue efforts, including the miners, should be directed to the region. This is the most urgent measure that can be taken under the given circumstances, and it can save many lives.

Our working people should continue to join the mobilization of aid: Although we are going through the most grave hours of the disaster and it is not possible to send the aids to the region immediately, the upcoming days will be a period in which the needs will increase, not decrease. Providing the list of needs published by the unions and labor organizations to the affected people will continue to be vital in the upcoming days. Therefore, as the Workers’ Democracy Party, we invite all workers to join the mobilization of aid called by the unions and professional organizations. It is vital that the labor organizations lead this mobilization and ensure coordination.

These two primary steps will be life saving for our working people who are left facing the cruelty of the earthquake and cold weather because of the measures untaken. Mobilizing all means of the state and all resources of the country for the people affected by the earthquake, and delivering the aids to them in the following period have utmost importance above all today.

Besides fulfilling these urgent tasks, we will never forget that the real responsibility of all our casualties belongs to the institutions and companies which constructed and approved the projects of the roads, airports, public buildings, and houses damaged in the earthquake (most of them have been built recently). Not the earthquake but the projects prepared for a bunch of rich people are the main reason of massive casualties.

Workers’ Democracy Party

February 6, 2022

Tüm imkânlar afet bölgesi için seferber edilmeli!

0

6 Şubat 2023 Pazartesi sabaha karşı gerçekleşen Pazarcık merkezli 7.7 büyüklüğündeki deprem, onu takip eden onlarca yüksek şiddetli artçı deprem ve öğlen saatlerinde yaşanan Elbistan merkezli 7.6 büyüklüğündeki deprem sonucunda AFAD’ın açıklamasına göre şu ana dek 2316 kişinin öldüğü, 12 bin 68 kişinin yaralandığı ve 5 bin 606 binanın yıkıldığı ifade ediliyor.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yurt genelinde yapılacağını ilan ettiği deprem tatbikatının üzerinden yalnızca üç ay geçti. 19 Ağustos 2020 tarihinde bugün depremin merkez üssü olan Kahramanmaraş için düzenlenen İl Afet Risk Azaltma Planı Tanıtım Toplantısı’nda Türkiye için Maraş’ın örnek il olacağını ilan eden Soylu’nun: “Yaklaşık 2019 yılı Mayıs ayından itibaren burada hummalı bir çalışma içindeyiz. Bu çalışma bizim için örnek ve pilot bir çalışmadır. (…) Kahramanmaraş’a en kısa sürede arama kurtarma birimimizi kuracağız.” deyişinin üzerinden de iki yıl altı ay gibi tedbir almak için yeterli bir zaman geçmesine rağmen, bakanın söylediği cümlelerin yalnızca süslü sözler olduğunu ve ortada hiçbir tedbirin olmadığını görebiliyoruz.

Cumhurbaşkanı’nın sabah saatlerinde yaptığı ilk açıklamaya göre AFAD’ın 9 bin personelle arama kurtarma çalışmalarına dâhil olduğu ifade edildi. Bu sayının artacağı ifade dilmiş olsa da AFAD genel müdürü Orhan Tatar’ın gece saatlerinde yaptığı açıklamaya göre bu sayı ancak 10 bin 176’ya çıkabildi. Depremden etkilenen nüfusun on milyonun üzerinde olduğu ve alanın oldukça geniş olduğu düşünülecek olursa bu sayının yeterli olamayacağı anlaşılabilirdi. Ancak gece saatlerine gelmiş olmanıza rağmen hiçbir kurtarma ekibinin ulaşmadığı enkaz alanlarının olduğu haber ajanslarına da yansıyor. Bugüne değin toplanan tüm deprem vergilerine, kentsel dönüşüm söylencelerine ve süslü tanıtım toplantılarına rağmen bugün emekçi halkımız akraba ve komşularını kürek ve çıplak elle enkazdan kurtarmaya çalışmaktadır. Öte yandan AFAD devasa bütçesine rağmen, kurtarma ekiplerinin bir kısmının gönüllerden oluştuğunu ifade ediyor ve halktan mali yardım talebinde bulunuyor.

Hükümetin bugüne kadar yaptıkları afet anında yaptıklarının garantisi oldu. Veriler her geçen dakika eskirken, henüz hiçbir arama kurtarma ekibinin ve yardımın ulaştırılamadığı, çöken viyadük, köprü ve otoyolların dışında enkazdan ötürü kapanan yolların var olduğu biliniyor. On binlerce insanın yaşadığı pek çok yerleşim yerinde bir şekilde enkazın altında kalmayan insanlar şiddetli rüzgâr, yağmur ve kara karşı yapayalnız mücadele ediyorlar. İçinde bulunduğumuz saatler soğuk ve enkaza karşın yaşamların kurtarılabileceği altın değerinde saatler olmayı sürdürüyor.

Deprem bölgesinde yaşayan, acıyı yüreğinde hisseden on milyonlarca insanın daha fazla tahammülü yok.

Yaşanan afete karşı iki çok acil ihtiyaç söz konusu. Kurtarma ekiplerinin ihtiyaç duyulan her bölgeye ulaşması için gerekli teçhizatı sağlamak ve depremden etkilenen insanlarımızın soğuğa karşı korunmasını sağlamak. Bunun için hükümetin elindeki tüm imkânları seferber etmesi gerekir. Afetin ezici dramı ile karşı karşıya olsak da içinde bulunduğumuz durumda dâhi yapılabilecekler yapılanlardan daha fazladır.

Devletin elindeki tüm imkânlar seferber edilmelidir: Bunun için başta savunma bakanlığındakiler olmak üzere devletin elindeki tüm imkânların (arazi araçlarının, kışa dayanıklı ekipmanlarının, gıda, barınma ve sağlık ekipmanlarının) arama kurtarma uzmanları ve bölgeye gitmek için başvuruda bulunan maden işçilerinin kullanımına verilmesi gerekmektedir. Bölgeye hızla ulaşılarak canlar kurtarılmalı ve yaralılar sağlıklı hizmet alabilecekleri bölgelere ivedilikle yönlendirilmelidir. Maden işçileri başta olmak üzere arama kurtarma çalışmalarındaki uzmanların afet bölgesine yönlendirilmesi sağlanmalıdır. Eldeki imkânlar içerisinde alınabilecek en acil önlem budur ve bu önlem çok sayıda canı kurtarabilir.

Emekçi halkımız yardım seferberliğine dahil olmayı sürdürmelidir: Depremin en yakıcı saatlerini yaşıyor olsak ve yardımların bölgeye hemen iletilmesi mümkün olmasa da geçen zaman ihtiyaçların azalacağı değil artacağı bir dönem olacaktır. Bunun için depremden etkilenen halk için sendikalar ve emek örgütleri tarafından yayınlanan ihtiyaç listesinin tedarik edilmesi önümüzdeki günlerde de hayati önemini koruyacaktır. Bu sebeple İşçi Demokrasisi Partisi olarak tüm işçi ve emekçileri sendika ve meslek örgütlerinin çağrıcısı olduğu yardım seferberliğine dahil olmaya davet ediyoruz. Emek örgütlerinin yardım seferberliğinde başı çekmeleri ve koordinasyon sağlamalarının hayati bir önemi bulunmaktadır.

Bu iki öncelikli adım, alınmayan tedbirler sonucu deprem ve soğuğun insafsızlığına terk edilen emekçi halkımız için hayat kurtarıcı olacaktır. Bugün her şeyden önce tüm devlet imkânlarının ve ülkenin kaynaklarının gerçekten de depremden zarar gören emekçi halk için seferber edilmesi ve takip eden süreçte depremden etkilenen halka yardımların iletilmesi görevleri söz konusudur.

Bu acil görevleri yaparken yakın dönemde inşa edilmiş olmasına rağmen bugün depremde hasar gören yollar, hava limanları, kamu binaları ve konutların projelerine onay veren, bunların müteahhitliğini yapan kurum ve şirketlerin tüm kayıplarımızın gerçek sorumluları olduğunu, depremin değil, bir avuç zengin için hazırlanan projelerin öldürdüğünü asla unutmayacağız!

İşçi Demokrasisi Partisi

6 Şubat 2022