Ana Sayfa Blog Sayfa 25

Sputnik grevcisi Ali Isıyel ile söyleşi: “Her yerde bu okuduklarınızı, mücadelemizi anlatmanızı istirham ederiz”

0

Sputnik Grevi’nin 32. Gününde İstanbul’da Süzer Plaza’nın önündeki Türkiye Gazeteciler Sendikası’na üye grevci işçileri ziyaret ettik. Grevci işçilerin güler yüzü, olgunluğu ve haklı mücadelelerinin gururu ile karşılandık.

Sputnik grevcilerini grev kararının asıldığı günde, grevin ilk gününde ve sonrasında birkaç kez ziyaret etme şansı bulmuştum. Uzaktan bakanlar koca Rus devlet medyası ile mücadele etmenin son derecede zorlu olduğunu ve zamanla morallerin düşeceğini düşünebilirler. Ancak Sputnik grevcileri ilk günlerinin heyecanına, grevlerinde bir ayı devirmenin olgunluğu ve deneyimini de katmışlar. Yalnızca ekmek parası değil, gazetecilik etiğinin geleceğine dair de bir direniş yaptıklarının bilincindeler ve bu konuyu da tartışmaya açmak niyetindeler.

Ziyaretimiz sırasında Süzer Plaza’nın çok zengin bir “sakini”, geçilecek fazlasıyla yeterli yer olmasına rağmen arabasını direnişin yapıldığı bölgeden geçirmek istiyor. “Burası yol, kimse burada duramaz, çekilsinler benim arabam buradan geçecek” diyen memleketimizin bu ultra zengini 2023 yılında bu lüks plazada işçilerin örgütlenmesinin şokunu atlatamayıp bir hayli provokatif davranıyor. Fakat işçiler bu durumu da son derecede olgunca karşılıyorlar. Olayı büyütmeden yönetmeyi beceriyorlar. Eski mesai arkadaşlarına hakaretlerin yağdığı, haber değeri de taşıyan o anda Sputnik’te greve katılmayıp çalışmayı sürdürerek grev kırıcılığı yapan kişilere daha da şaşırıyorum. İnsan tanıdığı, bildiği kişilerin yanında olmaz mı? Ya da tanımasa dahi hakarete maruz kalan insanları duyduğunda penceresini açıp dışarı çıkmaz, ne yapıyorsun sen demez mi? Bu anda Sputnik grevcilerinin grev kırıcılarına karşı hislerini daha da iyi anlıyorum.

Sputnik grevcisi Ali Isıyel ile 2020 yılından beri tanışıyoruz. Çeşitli ekolojik yıkımlar hakkında birkaç kez çevre mühendisi olarak görüşümü almıştı. Son derecede nazik, iletişimi hızlıca kurup meramını anlatan, “Bana bir video gönderip görüşünü özetleyebilir misin?” gibi tembelliklere kapılmayan ve yayınlarının bitiminde de geri bildirimde bulunacak kadar işini seven, takip eden bir gazeteci Ali. Ama her şeyin ötesinde hayata emek merkezli bakan bir proleter olduğunu hiç unutmayan biri. Ali ile bugüne kadar olan teşrik-i mesaimiz hep konsantre ve sorun odaklı geçti. Bir ekoloji meselesi varsa, aradığında görüş verdim. Halk TV’de işten atıldı, ne yapabiliriz diye sordum. Deprem oldu hafriyat hakkında yayına çağrıldım. Çevre Mühendisleri Odası’ndaki emekçilerin dayanışmaya ihtiyacı vardı, Ali’ye haber verdim. Ama hiç hal hatır soracak denli konuşma fırsatımız olmamıştı Ali ile. Şimdi grevci bir işçi olarak Ali ile konuşma fırsatı buluyorum. Ali başta medya patronları olmak üzere burjuvaziye karşı öfkeyle dolu. Aziz Ahmet’in (3 Hürel) “Haram”ını dinleyerek sabır çektiğini söyleyen biri. Şimdi direnişin sorumluluğu onun kontrollü yönünü daha da güçlendirmiş gibi görünüyor.

Grevin ilk günü Ali’den söyleşmek için söz almıştım. Bu kez yerleri değiştirecektik. Ben soracaktım, o da yanıtlayacaktı. Söyleşiyi yapmak direnişin 32. gününe nasip oldu. Ziyaretimiz sırasında sandalyelerimizi daha az sesli bir yere çekip kayıt tuşuna basıyor, nihayet mücadele sayesinde Ali’nin halini hatırını da sorma şansına kavuşuyorum.

TGS’ye üye proleter bir basın emekçisiyle grev sürecine dair yaptığımız bu söyleşinin hangi sektörde olursa olsun bir araya gelen, örgütlenmeye başlayan herkes için öğretici olmasını dilerim.

Sendika AB’den fon alıyor diye biz grevciler Batı hayranı, liberal ilan edildik. Yani o zaman biz burada Sputnik’te Rus devletinden maaş alırken de Putinci-Rusçu muyduk? Mesela Ceyda Karan kendini Putinci olarak tanımlıyor mu, Ceyda Karan’a bunu sormak isterim.

Sedat Durel: Ali, seninle ilk kez Sakarya’da havai fişek fabrikasındaki patlama hakkında görüşmüştük. Bir gazeteci olarak patlamanın çevreye etkileri hakkında görüş istemiştin benden. Hiç unutmuyorum, burada sen konuyu iki türlü ele almıştın. Bir taraftan acil sorun olarak patlamanın çevreye etkisi ama bir yandan da buradaki emekçilerin çalışma koşulları, bunu atlamadın. Onun ardından depremle ilgili görüştük. Sanırım İstanbul’un su durumu ile ilgili görüştük…

Ali Isıyel: Müsilaj zamanında da görüştük.

Sedat Durel: Evet, müsilajı da konuştuk. Velhasıl ben her görüşmemizde sende şunu fark ettim, sen konu ne olursa olsun hayata emek merkezli bakan bir insansın. Emeği merkezine koyarak meseleye eğiliyorsun. Yani hayatımda tanıdığım liberal denecek en son insanlardan birisin. Üstüne şu an greve çıkmışken şimdi sana birileri liberal diyor. Bu sana nasıl hissettiriyor?

Ali Isıyel: Yani ilk başlarda bir öfkelendim tabii onu gördükten sonra. Çünkü Ceyda Karan’dan beklemiyorduk böyle bir şeyi. Bizim için hayal kırıklığı oldu Ceyda Karan. Sonradan sadece komik gelmeye başladı. Çünkü bizim hayata nereden baktığımız belli. Ki biz zaten bir işçi topluluğuyuz burada. Maaşlı bir şekilde çalışıyorduk, düşük maaşlarla çalışıyorduk, kötü çalışma koşullarında çalışıyorduk. Benim başıma gelmedi ama birçok arkadaşım burada rencide de edildi, onur kırıcı muamelelere de maruz kaldı. Aynı zamanda çok temel anayasal bir hak olan sendikalaşmayı istediğimiz için burada baskılara maruz kaldık. Bazı arkadaşlarımız sendikadan istifa etmediği takdirde işten çıkarılma ile tehdit edildi Türk yöneticilerimiz tarafından. Ben de bunun sonucunda gelinen noktada işten çıkarıldım. İşten çıkarıldıktan sonra işimizi geri istediğimiz ve daha insani koşullarda sendikalı biçimde anayasal olarak çalışmak istediğimiz için mücadele ediyoruz. Ama bu noktada sırf sendika Avrupa Birliği’nden fon alıyor diye biz Batı hayranı, Batıcı liberal ilan edildik. Yani o zaman biz burada Sputnik’te Rus devletinden maaş alırken de Putinci-Rusçu muyduk önce onu bir sorgulamaları lazım. Mesela Ceyda Karan kendini Putinci olarak tanımlıyor mu böyle bir durumda? Ben de Ceyda Karan’a bunu sormak isterim. Kısaca sadece komik geliyor bu söylemler artık bize.

Grev kırıcılar bu yanlışlarından ivedilikle dönmedikleri takdirde bu davranışlarının hiç unutulmayacağını bir kere daha ilan etmek istiyorum.

Sedat Durel: Bir de bana şu çok ilginç geliyor. Kendini sosyalist, antiemperyalist olarak adlandıran insanların mesele emek hareketine geldiği zaman tuhaf bir yaklaşımları oluyor. Hatta sosyalizmin terminolojisini de kullanarak hızlı bir şekilde emek düşmanlığını yeniden üretebiliyorlar. Bunu sıkça yaşamış birisi olarak bu konuda söyleyebileceğin bir şey var mı? Bir de şunu da biliyorum, senin gazetecilikte patronla ilk kavgan değil bu. Daha önce Halk TV de, başka muhalif kanallar da vardı sanki benzer sorunları yaşadığın…

Ali Isıyel: Halk TV’de böyle bir patronla sorun yaşadım. Başka bir işyerinde de benzer bir sorun oluyordu ama o tatlıya bağlanabildi.

Sedat Durel: Sonuçta bu senin basın patronuyla ilk yüzleşmen değil. Bu deneyimlerinden hareketle Türkiye’de kendilerine sosyalist diyenlerin hızla emek düşmanı haline gelmelerini nasıl açıklıyorsun?

Ali Isıyel: Teoriyi gayet iyi bilen çok sayıda insan var. Yani bu bahsettiğimiz insanlar teori konusunda benden çok daha bilgili, çok daha dolu insanlar. Entelektüel insanlar. Fakat demek ki bu bazı şeyleri karşılamıyor. Bir örgütlülük bilinci de gerekiyor. Ben Türkiye’deki sosyalistlerin, daha doğrusu kendine sosyalist diyen o starların sorununu burada görüyorum. Bize en çok sorun çıkaranlar bu ekran yüzleri oldu. Biz burada kendine sosyalist demeyen işçilerle bile bir sorun yaşamadık. Yani buradaki arkadaşlarımıza ideolojik görüşünü sorsak belki ikisi, üçü sosyalist olduğunu söyler. Şöyle bir durum var ekran yüzleri ile işçiler arasında, son 15 yılda özellikle ciddi ve bilinçli bir şekilde patronlar tarafından bir maaş uçurumu oluşturuldu. Yani işçi x maaş alıyorsa bu ekran yüzleri, starlar 5x 6x maaş alıyorlar ve bunun sonucunda artık kendilerini bir işçi olarak görmekten çıkmış durumdalar. Oluşan konfor alanlarından da çıkmak istemiyor, kazandıkları yaşam standartlarını kaybetmek istemiyorlar. Bu işin birinci ayağı. İkinci ayağı şu, “Ben buradan sendika için patronla kavga ederek ayrılırsam başka bir patron bana iş vermez, damgalı eşeğe dönüşürüm” kaygısı taşıyorlar. Üçüncü bir ayağı da bence biraz da şununla ilgili. Türkiye’de basın inanılmaz örgütsüz bir pozisyonda ve buradan örgütlü bir hareketin başarıya ulaşacağına olan inanç çok düşük. Halk da aynı şekilde bunların ilk başlarda başarıya ulaşabileceğini çok fazla inanmıyor. Fakat biz gördük ki her mücadelemizde belli başlı kazanımlar elde ettik. Halk TV’de de bu böyle oldu. Yani Halk TV’de biz bir sendikal örgütlenmeye başlamıştık. Nihayet ben de bu yüzden oradan kovuldum. Fakat sendikal örgütlenme sürecinde başka bazı meselelerle de bire bir kavga ettiğimiz için orada bazı kazanımlar elde edildi. Maaşlarımız, çalışma koşullarımız iyileştirildi. Bir sürü arkadaşımız geceleri en azından servise ulaşabildiler. Yemek parası vermeye başladılar, yakıt vermeye başladılar vesaire. Bu süreçte aslında çok da ufak olmayan kazanımları da yine mücadele ile elde ettik. Bunun atlanması beni üzüyor.

Çok uzun sürdü oradaki sendikal örgütlenme. Buradaki gibi böyle 6-7 ayda tamamlanan bir süreç değildi. Çünkü çok fazla çalışan vardı, Ankara’da ayrı çalışanlar var, burada ayrı çalışanlar var ve hani sürekli bir işçi sirkülasyonu vardı. Halk TV’de giren çıkan hiç eksik olmuyordu. Bu sebeple de örgütlenme birazcık zordu. Belki de bunu bilinçli olarak örgütlenmenin de önüne geçmek için yapıyorlardı. Çünkü biz bunu fabrikalarda, işte Trendyol’da en son gördük. 5-5,5 aylık geçici iş sözleşmeleri yapıyorlar, insanlar örgütlenemeden sürekli değişiyorlar. Yani örgütlenmenin önünde bir engel oluyor bu. Aynı zamanda kıdem tazminatından da kurtuluyorlar. Bir sürü parametresi var tabii ama sonuç olarak Halk TV’de de benzerini yaşadık, burada da benzerini yaşadık. Patronlar işçinin sendikalı olmasını istemiyorlar. Çok basit çünkü örgütlü işçiler öyle kolay kolay kafasına vur al ekmeğini moduna girmezler. O yüzden bugün bu grev kırıcılarının yaptığı şey de aslında basın içindeki sömürüyü yeniden yaratmak noktasına geliyor. Bu sömürünün katmerlenmesine sebep oluyorlar. Mesela biz buradayız, onlar orada çalışıyorlar. Biz burada açız ama onlar paralarını kazanıp çalışmaya devam ediyorlar. Onlar çalıştığı sürece bizim buradaki mücadelemiz anlamsızlaşmaya başlıyor. O yüzden biz oradaki işçi arkadaşlarımıza da oradaki ekran yüzü “star” gazetecilere bir kere daha sesleniyoruz. Grev kırıcılığını bıraksınlar. Bunun bir suç olmasının da ötesinde -böyledir, değildir, bunu hukukçular tartışsın- bu yaptıklarının sınıflarına ihanet olduğunu kavrasınlar.

Sedat Durel: Ben de tam buraya gelecektim. Çünkü siz çok önemli bir mücadele pratiğini de gösteriyorsunuz bize. Yalnızca patrona değil grev kırıcılarına karşı da mücadele ediyorsunuz. Sizin sektörünüzde bu deneyim çok da yaşanan bir deneyim değil bildiğim kadarıyla. Buna rağmen grev kırıcılarına karşı da güçlü bir kampanya sürdürüyorsunuz. Bu grev kırıcılarına karşı nasıl mücadele ettiğinizi anlatmak ister misin? Ayrıca bu söyleşiyi okuyan insanlar bu grev kırıcılara karşı mücadelenizde size nasıl destek olabilirler?

Ali Isıyel: 11 Eylül Pazartesi günü yayınlara başlayacaklarına dair kulağımıza duyumlar gelmeye başladı. Bir gün önce de radyoda tanıtımları döndü yeni yayın döneminin. Ama tarih verilmedi 11 Eylül diye, sadece yeni yayın döneminde bu isimlerle devam edeceğiz diye bir tanıtım vardı. Biz de bunun pazartesi olabileceğine dair duyum aldığımız için pazartesi günü sabah 5.30’da buraya Süzer Plaza’nın önüne geldik. Çünkü Ali Çağatay’ın yayını saat 7’deydi. Yayından önce Ali Çağatay’ı bir görüp konuşmak istedik. Son bir çağrıda bulunduk yayına çıkıp grev kırıcılığı yapmaması için.

Sedat Durel: Ali Çağatay bugüne kadar bir sürü sendikacıyı, direnişçi, işçiyi falan da programına davet etmişti, hani çoğumuzun aklında emek dostu olarak bildiğimiz birisi iken böyle olumsuz bir pratik de göstermiş oldu. Bunu da vurgulamadan geçmek istemiyorum.

Ali Isıyel: Yani yayınlarında sürekli sendika başkanlarını, grev yapan, eylem yapan işçileri, kötü çalışma koşullarına karşı isyan eden işçileri konuk alıyordu. Sürekli sendikalaşmanın anayasal bir hak olduğu hatırlatmasını yapan bir programcıydı. Biz de zaten kendisine bunları söyledik. Yani bundan sonra nasıl anayasa hatırlatması yapacaksın? Eğer içeri girip de burada çalışmaya başlarsan? 5.30’da burada Ali Çağatay ile görüşürken bütün görüşmeyi de kamera kaydına aldık. 15 dakikalık bir görüşmemiz oldu. Arabasından hiç çıkmadı tabii.

Sedat Durel: Çok komik bir durum açığa çıktı o videoda bu arada.

Ali Isıyel: Evet komikti. Yani söz verdiğini söyledi. Sadece çocuklara sözüm var dedi. Evet, 8-10 yaş arasında çocuklar beni dinliyor dedi. Zannetmiyorum 8-10 yaş arasındaki çocukların Ali Çağatay’ı dinlediğini ama…

Sedat Durel: Yani iyice komikleşiyor, dinlese de 8-10 yaşındaki çocuklar da destek olabilir tabii ki grevinize…

Ali Isıyel: Tabii ki yani bence zaten en çok da çocuklar destek olurlar diye tahmin ediyorum. Yani çok basit bir mantıkla bir çocuk bunu çok rahat bir şekilde ayırdına varabilir. Desek ki bir işyeri, gazete var, işyerinde işçiler çok kötü koşullarda çalışıyorlar ve bu yüzden de haklarını aramak için iş bıraktılar. Hakları verilene kadar çalışmayacaklarını söylediler ama başka bir grup işçi gelip onların yerine çalışmaya başladı. Bu işçiler kazanabilir mi ve kim haklı? Çocuklar doğru yanıt verir bu soruya.

Artık gazetecilerin ellerindeki gücün farkına varıp patronlara karşı direnmeleri gerekiyor.

Sedat Durel: Çok güzel bir çocuk kitabı çıkar buradan bence.

Ali Isıyel: Yani buradan çıkacak çok fazla hikâye var. Benim en azından burada 32 günde gördüğüm bu. Tabii ki fabrikalarda çok daha sert, çetin mücadeleler yürütülüyor farkındayım ama bizim de burada elimiz kolumuz bağlı şekilde mücadele etmemizi arzuluyorlar. Bunu söyleyebilirim. Çünkü maalesef basın sektöründe emekçiler örgütlü değiller. Ama gördüğümüz gibi patronlar ve patronun yanında olan insanlar çok daha örgütlü. Biz bütün meslektaşlarımıza bir anda ulaşamazken onlar aynı gün içerisinde yayınları başlatabiliyorlar. Bu yüzden bizim de basın içeresinde daha örgütlü bir yapıya ihtiyacımız var ki artık patronlar böyle ellerini kollarını sallaya sallaya gazetecilere istediklerini yaptıramasınlar. Son 15 yılda özellikle gazetecilerin bundan önceki yıllarda kazandığı bütün kazanımlar ufak ufak tıraşlandı. Çok basit bir örnek, burada Sefa diye bir arkadaşımız var. Kardeşi sınıf öğretmeni. Bundan bir 6-7 yıl önce biz aynı maaşı alırken diyor, bugün o benim iki katı maaşımı almaya başladı. Yani artık gazetecilerin geldiği nokta bu. Biz memurların yarı maaşını alıyoruz. Yani buna karşı da artık örgütlenip bir şekilde ses çıkarmayacaksak başımıza gelenleri hak ediyoruz demektir. O yüzden artık gazetecilerin ellerindeki gücün farkına varıp patronları karşı direnmeleri gerekiyor.

Sanatçıların, aydınların, akademisyenlerin, yazarların, meslek örgütlerinin, sendikaların, siyasetçilerin hepsine çağrı yapıyoruz. Programlara katılmayın. Sizi aradıklarında neden katılmak istemediğinizi de muhakkak belirtin.

Sedat Durel: Bu noktaya gelmeden bir kez daha sormak istiyorum, grev kırıcılarına karşı da örnek bir mücadele veriyorsunuz. Bizler size nasıl katkı verebiliriz?

Ali Isıyel: Şöyle, biz Grev TV’yi kurduk. Grevciler olarak hazır o zaman grev kırıcılar piyasada yokken ve radyo yalnızca müzik yayını yaparken biz de bizi dinleyenlerin hikâyeye Grev TV’den devam etmelerini sağlamaya çalıştık. “Grev TV’yi takip edin, Sputnik’i takip etmeyin” çağrısı yapmıştık, iyi de bir karşılık alabildik. Fakat daha sonra grev kırıcılar programlara başladılar ve biz bu sefer artık grev kırıcılara biraz daha yüklenmeye başladık. Bir grevin grev olabilmesi için işin durması gerekiyor. Sputnik’i kapattırmak gibi bir şeyden bahsetmiyorum tabii ki. Hani bunu da bir dipnot olarak düşeyim. Amacımız grev sürecinde orada iş yapılmamasını sağlamak. Çünkü grevin zaten mantığı, amacı bu üretimden gelen gücünü kullanabilmesi işçinin. Fakat grev kırıcılar işçilerin üretimden gelen gücünü kullanmalarını engelliyorlar. Bunların içinde içeride çalışan teknik arkadaşlarımız var, editör arkadaşlarımız var. İçeride çalışan hatta programcı arkadaşlar özellikle bizim en çok canımızı sıkanlar onlar oldu. Hatta son güne kadar bizim yanımızda olduğunu söyleyen kişiler programa başladılar. Ceyda Karan programlara başladı, Ali Çağatay programına başladı. Dışarıdan yeni gelen Okan Aslan diye bir programcı başladı. Muhabirlerden Osman Nuri Cerit Ankara’da parlamento muhabiri. O hâlâ devam ediyor ve provoke de etmeye çalışıyor bizi. Ama hiç kimse ciddiye almadı Osman Nuri’yi. Yani o ciddiye alınacak bir pozisyonda değildi bizim için. O yüzden hiç umursanmadı. Yani grev kırıcılar burada çalışmaya devam ediyorlar ve bu gerçekten büyük bir leke. Ömürleri boyunca nereye giderlerse gitsinler bu leke onlarla beraber gidecek. Bu sıradan bir şekilde bizim mücadelemizi değersizleştirme gibi bir şey değil. Çok daha ötesi bu grev kırıcılık, gerçekten dünya işçi sınıfının mücadele tarihinde en çok lanetlenen meseledir. Bunlar direkt sınıflarına ihanet ediyorlar. Bunun için de zaten ifşa videolarına başladık. Grev TV’de de yayımlamaya başladık bu videoları. Ali Çağatay’ın videosu vardı orada, Güçlü Özgan’ın videosu vardı. Bu şekilde çalışmaya devam edeceğiz.

Bunun dışında konuklarını iptal ettirmeye çalışıyoruz. Buna da gayret ediyoruz. Yani aslında burada tabii bir baskıyla iptal ettirmekten söz etmiyoruz. Grevden haberi olmayan konuklara bizim burada grevde olduğumuzu anlatıyoruz. Katılacakları programın bir grev kırıcı yayın olduğunu söylüyoruz. Birçoğundan da olumlu dönüş alıyoruz. Konuk olmaktan vazgeçenler, programı iptal edenler oldu. Ya da programa bağlanıp programda bizim grevimizden bahsedip bize destek açıklaması yapanlar oldu. Hepsine de çok teşekkür ediyoruz tekrardan. İşte bizim için en önemli şey bu. İnsanlardan da Radyo Sputnik’i dinlememelerini, Sputnik’in internet sitesine girmemelerini, haberlerini okumamalarını istiyoruz. Aynı zamanda da bununla birlikte buralara bağlanacak olan sanatçıların, aydınların, akademisyenlerin, yazarların, meslek örgütlerinin, sendikaların, siyasetçilerin hepsine çağrı yapıyoruz. Programlara katılmayın, görüş vermeyin, demeç vermeyin. Sizi aradıklarında neden katılmak istemediğinizi de muhakkak belirtin. O kişilere bizim çağrımız bu.

Sedat Durel: Burada mücadele edenler için şöyle bir handikap da olabilir. Sesimizi duyurma olanağımız çok az olduğu için kim gelirse değerlendiriyoruz. Mücadele edenler duyulmak için elimizdeki olanak sınırlı diyorlarsa da sizin GrevTV’niz var. Etkileşimi de çok yüksek bir hesap. Benim gördüğüm de mücadele eden herkesin sesini yükseltmek için de kapınız açık. Grev sürecinde Sputnik yerine size gelebilirler.

Ali Isıyel: Tabii ki. Yani biz daha çok emek eksenli yayınlar yapmaya çalışıyoruz GrevTV’de. Fakat sadece bununla da sınırlı kalmıyoruz. Geçtiğimiz günlerde Doktor Barış Adıbelli bağlandı ve aslında çok kapsamlı bir dış politika yayını yapıldı. Avrupa’dan Asya’ya, Amerika’ya, Atlantik’e kadar çok kapsamlı bir dış politika yayını yaptık. Günce Nur İnce arkadaşımız yaptı yayını, burada yaptı hem de. Bizi takip edenler genelde yüksek takipçili gazeteciler, aydınlar, sanatçılar oldukları için etkileşimi çok yüksek olabiliyor. Sputnik’in bile ulaşamadığı bir etkileşime ulaşmayı başardık.

Sesini duyurmak isteyen, özellikle emek mücadelesi veren, bu ülkenin ileriye gitmesi için, aydınlanması için mücadele veren herkese kapımız açık. Herkesi yayına almaya hazırız. Onlar da herhangi bir konuda seslerini duyurmak istediklerinde, basın bültenleri olduğunda veya herhangi bir şey olduğunda bize ulaşabilirler. Biz de zaten buradaki yoğunluktan arda kalan vakitte gündemi elimizden geldiğince takip edip onlara yönelik de işler yapmaya çalışıyoruz. Bu hafta grev kırıcılarla uğraştık. Pazartesi gününden itibaren de ciddi bir biçimde tekrar Grev TV’de yayınlara başlayacağız.

Sedat Durel: Türkiye’de basın emekçilerinin örgütlülüğü ve mücadelesi aslında artıyor. Bu yıl içerisindeki yanılmıyorsam dördüncü grev kararını astı Türkiye Gazeteciler Sendikası. TGS’nin bu başarıları meslektaşlarınızda bir sınıf bilincinin geliştiğini gösteriyor. Grevinize meslektaş dayanışması ne boyutta? Buradaki beklentiniz, umudunuz ne düzeyde? Bir de sadece gazeteci olmasına gerek yok. Diğer işçi emekçilerden, diğer direnen sektörlerden de bir beklentiniz var mı? Ya da aranızda bir koordinasyon, birlik var mı?

Ali Isıyel: Şöyle, basında ciddi anlamda bir hareketlenme başladı bu süreçte. Çünkü maaşlar gerçekten artık yerlerde sürünüyor. Yani bu zorunluluktan ortaya çıkan bir örgütlenme oldu aslında.

Sedat Durel: Bazıları sizin yüksek maaşlar aldığınızı düşünüyor olabilir. İstersen buna da açıklık getirebilirsin.

Ali Isıyel: Evet, Bizim maaş ortalamamız 13 bin lira dolayındaydı. Sendikalı olan çalışanların maaş ortalaması buydu.

Sedat Durel: 13 bin liraya hem röportaj yapıyorsun, hem yeri geldiğinde tehlike altında kalıyorsun, şiddetle yüzleşiyorsun hem de fişleniyorsun üzerine.

Ali Isıyel: Tabii Rus medyası çalışanı olarak.

Sedat Durel: Ya Rusçusun ya liberalsin bir de. Fişlemenin bir terazisi de yok. Bu kadarlık maaşa karşılık göğüs gerdiğiniz şeyler bunlar…

Ali Isıyel: Yani evet, mesela örnek vereyim. Wagner darbesi gerçekleşirken -üzerime vazife olmadığı halde, çünkü ben dış haberci değilim, kimse de benden bunu talep etmedi- gece yarısına kadar burada biz çalıştık. Özveriyle çalışıyorduk biz burada. Çünkü yaptığımız işten memnunduk. Burada özgür bir ortam vardı. İnsanlar şaşırıyorlar. Hani aslında bir uluslararası medyada, başka bir devletin medyasında sansürün yüksek ama aynı zamanda maaşların da yüksek olması beklenir. Bizde sansür düşük, maaşlar da aynı zamanda düşüktü. Yani ne kadar veriyorsa o kadar tasma takıyorlar gibi bir durum var sanırım, bilmiyorum. Tabii ki biz burada maaşlarımız yükselince böyle bir sansüre uğrayacağımızı düşünmüyoruz yine. Çünkü buranın bir yayın politikası var ve buradaki maaşlar yüksek olduğu zamanlarda da bu politika aynı şekilde devam etmiş. Radyoda en azından, ajans kısmıyla ilgili benim çok fazla bir bilgim olmadığı için yorum yapmam doğru olmaz. Ama radyoda biz çok özgür bir yayıncılık yapabiliyorduk. O yüzden çok seviyordum burada çalışmayı. Fakat gelinen noktada artık çalışamaz hale geldik. Çünkü burada, Süzer Plaza’da bir tabldot yemek 175 lira. Bizim günlük yemek paramız 85 lira. Yani bir gün yiyip bir gün aç geçirmemiz gerekiyordu. Aslında onların verdiği yemek parasıyla geçinmeye kalktığımızda kendi cebimizden yemeye başlıyorduk. Yemek, kira, fatura bilmem ne derken artık ay sonunu getiremez hale geldik. Kredi kartlarıyla, kredilerle ve bir şekilde aileden gelen desteklerle şöyle böyle geçinmeye çalışıyorduk. İstanbul gibi bir yerde hem de.

Bizim kaybetmeye niyetimiz yok. Daha önce de söylediğim gibi biz kararlıyız ve buradayız. Gerisini Sputnik düşünsün.

Sedat Durel: Size bu düşük maaşlar verilirken Süzer Plaza’da çok daha yüksek bir kirayla lüks bir ofise taşındı.

Ali Isıyel: Tabii Sputnik’in kesinlikle mali problemleri yok. Yenibosna’dan Süzer Plaza’ya taşındı. Buranın aylık kirası 600 bin lira civarında. Sendikanın teklifini kabul etselerdi bütün yan haklar, vergiler dahil olmak üzere işverene hepimizin ek maliyeti 500 bin lira civarında olacaktı. Yani buranın bir ay kirasından yüz bin lira daha az olacaktı. Ankara, İstanbul toplam böyle olacaktı. Fakat bunu kabul etmediler. Şimdi verdikleri ve verecekleri tazminatlar (sendikal tazminatlarımızı alacağız, mahkemeyi kazanacağız, işe geri dönüşü alacağız, oradan dolayı bir güçlü tazminat kazanacağız) düşünülünce bizim istediklerimizden çok daha fazla parayı daha şimdiden harcamış oldular. Yeni işçi alıyorlar, yine işçilere para veriyorlar. Muhtemelen içeride kalanları içeride tutabilmek için daha yüksek maaşlara geçtiler. Yani kesinlikle bir maddi problem yok burada. Tamamen sendikalaşmaya karşı bir tutum var.

Sputnik’te başta söylediğim gibi ciddi bir örgütlenme başladı. Bu, zorunluluktan kaynaklanan bir örgütlenmeydi. Çünkü artık basın sektöründe maaşlar çok düşük. Birçok insan güvencesiz çalışıyor. Hatta şöyle şeyler de oluyor. Asgari ücret verip bir kısmını elden geri alan basın kuruluşları dahi var. Yani Türkiye’de çok ciddi sıkıntıların yaşandığı basın kuruluşları var. Birkaç ay maaş alamayanlar var ki bu dönemde bir ay bile maaş alamamak, aç kalmak demek artık. Yani dibine kadar borca girip belki bir sene bu borçtan kurtulamamak demek. Gün geçtikçe, bizim burada direncimiz arttıkça insanların, bizim meslektaşlarımızın da korkularının kırıldığını fark ediyoruz. İlk günden beri zaten birçok kurumda çalışan arkadaşlarımız bize sürecimizi soruyorlar. Kendileri de yaparlarsa neyle karşılaşacaklarını öğrenmek adına dinliyorlar bizi. Biz burada direndik ve bizim bu direnişimiz kamuoyu gözünde meşru. Artık sektördeki arkadaşlarımız da korkmadan bize açıktan destek vermeye başladılar ve bunun sonucunda da belki kendi içlerinde de konuşmaya başlamışlardır. Henüz gerçekten buranın sıcağıyla diğer kurumlardaki arkadaşlarımız ne durumdalar, içerde bir çalışma başlattılar mı bilmiyorum. Bunları konuşamadık. Fakat bize gelen sorular, insanların bize açıktan destek vermeye başlamaları korku duvarının yıkıldığını gösteriyor. Kimse kendi kurumundan dışlanır diye korkmuyor, bize destek verebiliyor. İsim vermek istemiyorum, bir basın kuruluşunda bizim buradaki grevimiz başladıktan 3-4 gün sonra ufak bir iş bırakma tehdidiyle arkadaşlarımız maaşlarına ciddi bir miktarda zam aldılar.

Yani aslında bizim burada verdiğimiz mücadele diğer yerlerde de patronlara bir korku veriyor. Çünkü belki Rus devleti bununla daha güçlü bir şekilde baş edebiliyor ki onların da dayanamayacak bir noktaya geldiğini göreceğiz. Bu da görünüyor artık ufukta.

Diğer basın kuruluşları ile aramızdaki bir fark, direnişimizin zorluğu da şu, bunu da anlatmak isterim. Radyo Sputnik veya haber ajansı herhangi bir şekilde reklam almıyor. Sonuç olarak buradaki etkileşimin düşmesi, yayınların aksaması vs. reklam verenler tarafından bir baskı oluşmasına sebebiyet vermiyor. Biz bununla da yüzleşiyoruz. Fakat diğer kurumlarda böyle bir durum söz konusu değil. Oradaki tıklamalar düştüğü zaman alacakları reklam geliri de düşer. Bazı reklamlar kesilir, bazı yerler grevin olduğu bir yerde reklam vermek istemeyebilir. Mesela belediyelerden bahsediyorum. Bu tarz şeyler yaşanabilir. Aslında bizim meslektaşlarımız bize göre çok daha güçlü bir şekilde örgütlenebilir ve farklı mücadele araçlarını da kullanabilirler. Biz belki burada aylarca duracağız. Yani geri adım atmayacağız hiçbir şekilde. Ve burada olduğumuz sürece de oranın yayınlarının grev sayesinde durması için de elimizden geleni yapacağız. Sonunda da hep beraber kazanacağız. Bütün basın olarak kazanacağız. Biz burada kazanmak zorundayız. Biz bunu bir zorunluluk olarak görüyoruz artık. Bu yüzden de bu kadar dirençliyiz. Biz bunu anladığımız için bu kadar güçlüyüz. Çünkü burada taşıdığımız sorumluluk sadece kendi sorumluluğumuz değil. Bizim mücadelemiz bizden öte bir noktaya gelmeye başladı. Aynı zamanda bizim burada kazanacağımız bir tabloda basın da hareketlenecek, bizim burada kaybedeceğimiz bir tabloda da belki bir umut kırıklığı ortaya çıkacak. O yüzden bizim kaybetmeye niyetimiz yok. Daha önce de söylediğim gibi biz kararlıyız ve buradayız. Gerisini Sputnik düşünsün.

Gerçekten dünya tarihi, sınıfsal ayrımların tarihiymiş.

Sedat Durel: Son sorum şu, 32 gündür direniyorsun. Ve biz biliyoruz ki direniş en büyük okuldur. Bu soruyu zaman geçtikçe sana yeniden sormak istiyorum. Bu 32 gün içerisinde direniş okulundan öğrendiğin en önemli şey ne oldu?

Ali Isıyel: Benim için en büyük ders şu oldu: Herkes her şeyi yapabiliyormuş, onu görmüş oldum! Para çok güçlü bir etkenmiş, onu görmüş oldum insanların davranışlarında ve eylemlerinde. Burada para için, rahat yaşamak için… Rahat yaşamak demeyeyim, daha rahat yaşamak için, işte yazlığı olan, evi olan, son model arabası olan, eşi de çalışan, çocukları okumuş, artık ununu elemiş, eleğini asmış diyebileceğimiz, büyük ihtimalle kenarda da ciddi anlamda birikimi olan gazeteciler maaşı kirasına denk genç gazetecilere akıl vermeye kalkıyorlar. Kendileri tepki görmesin diye bizi yoldan çıkarmaya çalışıyorlar. Kendi ikbali için genç gazetecilerin haklı mücadelesini değersizleştirmeye çalışıyorlar. Bazı insanların hiç değişmediğini gördük. Mesela zamanın “yetmez ama evet”çilerinin, Taraf yazarlarının bugün yine en ufak bir emek mücadelesinde yine patrondan taraf olduklarını gördük. Aynı zamanda daha önce grev kırıcılığı yapan, daha önce birlikte çalıştığı insanların ayağını kaydıran bazı isimlerin yine burada grev kırıcı olarak çalıştıklarını gördük. Aynı zamanda da basın sektörü içinde bencil, egoist olarak tanınan kişilerin, ne kadar kolektif mücadelenin, örgütlü mücadelenin öneminden dem vursa da günü geldiğinde bundan imtina ettiklerini ve bunun için kendilerinin de grev kırıcı konumuna düşmemek için işçileri nasıl acımasızca hedef aldığını gördük. Yani aslında bu grevin bize öğrettiği en önemli şey biz gazetecilerin de mavi yakalılardan hiçbir farkı olmayan birer işçi olduğunu anlamak oldu. Bir de gerçekten ama gerçekten dünya tarihi, sınıfsal ayrımların tarihiymiş, bunu bir kere daha görmüş oldum.

Sedat Durel: İşçi sınıfından yana olan herkes için çok güzel ve düşündürücü bir son söz oldu. Yine de benim sormayı kaçırdığım ve senin eklemek istediğin bir şey var mıdır? Paylaşmak istediğin son bir mesajın?

Ali Isıyel: Süzer Plaza’nın önündeyiz biz her gün, her sabah buraya geliyoruz. Akşama kadar buradayız. İstanbul’da Süzer Plaza’da, Ankara’da Koç Kulelerinin önünde, Söğütözü’nde arkadaşlarımız. Biz dükkânı 10’da açıyoruz, akşam 5’e kadar buradayız. Bazen 5’ten biraz daha 6’ya, 6.30’a sarktığı oluyor. Bazen burada oturmak keyifli geliyor, daha da uzatıyoruz. Bizi burada ziyaret etmeniz bizim için çok önemli. Çünkü uzun süre grev yapmak gerçekten fiziksel olduğu kadar psikolojik olarak da yıpratıcı olabiliyor. Çünkü biz burada sadece oturmuyoruz, aynı zamanda içeriye de bir kavga veriyoruz. Biz nasıl onların sinirlerini bozuyorsak, nasıl onları geriyorsak onlar da aynı şekilde bizim sinirlerimizi bozup bizi geriyorlar. Az önce yaşadığımız olay da bunun en ufak örneklerinden bir tanesiydi. O yüzden buraya gelmeniz çok faydalı. Özellikle Ankara’daki çalışan sayısımız da çok az, işten çıkarılan sayısı da haliyle az. Onların orada yalnız bırakılmaması bizim için çok değerli. Bizi burada yalnız bırakmamamız bize güç verir, motivasyon verir, devam etme azmi verir. Aynı zamanda da sosyal medya üzerinden bu grev kırıcıların attığı tweet’lerin altına yapacakları yorumlara, bize yapacakları destek açıklamalarına, tepkilerimizi kullanarak, #SputnikGrevde ve #SputnikeSendika hashtag’lerini kullanarak atacakları tweet’lere ihtiyacımız var. Aynı zamanda da Sputnik’e çağrılan insanların konuk olmaması, demeç vermemesi bizim için en büyük destek olacaktır. Okurlardan gittikleri her yerde de bu okuduklarınızı, bizim mücadelemizi anlatmalarını isteriz, istirham ederiz.

Deprem bölgesinde asbest bir kez daha raporlandı

0

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, 2-3 Eylül tarihlerinde Hatay’a yaptığı ziyarette aldığı 45 numunenin analiz edilmesi sonucunda 16 numunede asbest bulunduğunu belgeleyen raporunu 20 Eylül Çarşamba günü şube binasında gerçekleştirdiği bir basın açıklaması ile yayımladı.

Basın açıklamasından önce nasıl bir metot uygulayarak numune aldıklarını anlatan ÇMO İstanbul Şube Yönetim Kurulu üyesi Utku Fırat özellikle asbest için alınan numunelerin düzenli bir izleme yapılarak alınmadığını, kısıtlı zaman içerisinde raporda belirlenen kriterlerle alınan 45 toz ve katı numunenin 16’sında asbest bulunmasının son derecede olumsuz bir duruma işaret ettiğini ve düzenli izleme yapılması halinde sorunun daha da ciddi olduğunun anlaşılacağını belirtti.

Fırat “28-29-30 Ağustos tarihlerinde bölgeye düşen yoğun yağışın aldığımız numunelerdeki asbest oranını azaltması beklenirdi. Ancak Adana’da yıkadığımız aracımızdan Hatay’a ulaştığımızda aldığımız toz numuneleri ve dönüş yolunda aracın farklı bir noktasından aldığımız toz numunelerinde dahi asbest ile karşılaşıldı. Yani asbest Hatay’dan Adana’ya araçların üzerindeki tozla bile taşınabiliyor. Hafriyat alanlarından aldığımız katı numunelerin dışında Samandağ ve Serinyol’daki çadırların ve çiçek ve ağaç yapraklarının üzerinden aldığımız toz numunelerinde de asbest ile karşılaştık. Bu durum bölgede ciddi bir asbest maruziyetinin söz konusu olduğunu anlatıyor,” diyerek sonlandırdığı konuşmasının ardından basın açıklamasını okuyup basının sorularını aldı.

ÇMO İstanbul Şube Yönetim Kurulu Üyesi Akan Çelik ise asbestin solunması halinde akciğer kanserine sebep olduğunu, yasaklanan bir madde olmasına rağmen eski yapı stoğunda bulunduğuna dikkat çekti. Yapıların yıkılması haline havaya karışabilen asbeste karşı ise deprem bölgesinde bugüne değin neredeyse hiçbir tedbirin alınmamış olduğunu belirtti.

Salonda dönemin Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakan Yardımcısı Mehmet Emin Binpınar’ın “Çalışma Bakanlığı ile birlikte yaptığımız çalışmalarda havada asbest bulunmadığını tespit ettik. Deprem bölgesindeki vatandaşlarımız rahat olsun, asbest konusunda çok dikkatli çalışıyoruz,” sözü anımsatılınca Utku Fırat, asbest maruziyetinin ciddi bir boyutta olduğunu ve alınabilecek en acil tedbirler arasında özellikle hafriyat atıklarını toplayan işçiler olmak üzere herkesin uygun maskeler kullanması gerektiğini bir kez daha ifade etti. Bunun yanı sıra hafriyat depolama alanlarına yakın bölgelerde hiçbir koşul altında çadır ve konteyner kent yapılmaması gerektiğini vurgularken “Maalesef ki tarım arazileri, su kaynakları ve yerleşim yerlerine çok yakın olan bölgelerde de hafriyat alanları varlığını sürdürmektedir,” dedi.

Basın açıklamasının tam metnine ve ilgili rapora aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

https://cmo.org.tr/teknik-incileme-raporu-deprem-sonrasi-insaat-ve-yikinti-atiklarinda-asbestin-incelenmesi-hatay-oernegi-202309201008

TGS Sputnik işyeri temsilcisi ile söyleşi: “Kaynak var, mesele sendika düşmanlığı”

0

Grevde olan Sputnik çalışanlarından işyeri temsilcisi Nejdet Eksilmez ile grevin 32. gününde yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Merhaba. Gazete Nisan okurları için öncelikle kendini tanıtmanı rica edebilir miyim?

Ben Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) Sputnik işyeri temsilcisiyim. Rejide yönetmen olarak çalışıyorum. Adım Nejdet Eksilmez.

Bize Sputnik’te örgütlenmeye nasıl başladığınızı, daha sonra toplu iş sözleşmesi sürecinin nasıl geliştiğini ve TİS masasından greve giden süreci aktarabilir misin?

Tabii; toplu iş sözleşmemiz sonuçlanamadı, onun için grevdeyiz. Biz yaklaşık bir yıl önce Türkiye’deki ekonomik şartlardan dolayı örgütlenmeye karar verdik. Haklarımızı alabilmek için örgütlenmemiz gerekiyordu. Bunu hep şöyle tanımlıyorum: Örgütlenmenin kurumsallaşması gerekiyor, tek başına yaptığın mücadeleler öne çıkmıyor. Bunun için de sendikalaşmak yönünde bir öneri doğdu aramızda. Bu noktada da TGS’nin son dönemde BBC’de, Reuters’da aldığı başarılar bizi çok motive etti. Bunu da söylemem gerekiyor: Medyada bir dönüşüm olması için sendikanın attığı adımlar bizi çok etkiledi. Biz de örgütlenmeye başladık. Bir yıldan fazla süren bir zamanda arkadaşlarımızı TGS’ye üye yapmaya başladık. Ama ekonomik şartlar o kadar kötüye gidiyordu ki, biz hızlandık. 2022’nin sonunda süreci tamamladık diyebilirim. Sayıyı yakaladık. Ocak başında da Bakanlık’a yetki başvurusunda bulunduk. Bakanlık onayladı. Sputnik işvereni de buna itiraz etmedi. Ardından resmi olarak toplu sözleşme görüşmeleri başladı. Masaya oturduk. Sözleşme görüşmeleri resmi olarak iki ay sürüyor. Bu iki aylık zaman diliminde 6-7 kere görüşme sağladık. Bu süreç olumsuz sonuçlandı; bunun ardından da 15 günlük bir yasal arabulucu süresi var. O da tamamlandı ve oradan da bir sonuç çıkmadı. Arabulucu raporu çıktıktan sonra da bizim greve gitmemiz gerekiyordu. Burada küçük bir ayrıntı var, biz greve hemen çıkmadık. Bir grev kararı ilanı astık. O grev kararı ilanını astıktan sonra da işverene bir uyarıda bulunmak istedik. “Bizim haklarımızı verin, toplu sözleşme maddelerini kabul edin,” demek istedik. Bu süreyi işveren aleyhimize kullandı. 26 kişiyle birlikte basın açıklamasına çıktık. İşveren oradaki 24 sendikalı işçiyi işten atarak bu süreci sonlandırmış oldu. Aslında greve bizi işveren çıkarmış oldu. Mecburen ve acilen greve çıkma kararı aldık. Elbette biz greve çıkacaktık ama bu çok acil ve hızlı oldu. Şu anda da 32. günde grev alanında grevimizi sürdürüyoruz.

Sputnik’in ilk başta Bakanlık’tan yetki geldiğinde itiraz etmediğini söyledin.

Evet.

Dolayısıyla belki ilk aşamada farklı bir tavır söz konusuydu. Daha sonra TİS masasında neden sendikanın maddelerini reddedip 24 işçiyi işten attı? Bu iki aşama arasındaki süreçte patronun kararı mı değişti?

Biz bunu anlamakta zorluk çektik; hatta ben arkadaşlarıma “Bu iş oluyor, imzalayacağız,” diye mesaj atmıştım. Çünkü işveren görüşmeler sırasında bizden bir bütçe istedi. Son görüşmelerde “Biz artık bunu imzalamak istiyoruz; Rusya’dan, merkezden de bununla ilgili bir bütçe çalışması gelmesini bekliyoruz. Ne kadar bir bütçe ayırmamız gerektiği konusunda bize yardımcı olur musunuz?” diyerek masada açık bir teklifte bulundular. Ayrıca bunun haricinde, Sputnik işvereni Türkiye Gazeteciler Sendikası’nı şu anda tanımıyor gözüküyor ama, masada anlaştığımız maddeler de vardı. Yani tutanak altına alınan, “Şu maddelerde müzakere edilmiş, anlaşılmıştır” denen tutanaklar var. Altına imza atılmış maddeler var. O süreçte ne olduğunu biz de açıkçası kendi aramızda tartıştık. Muhtemelen şöyle oldu, bizim iki tane öngörümüz var: Ya “Biz bunlarla sürekli birlikte çalışmak zorunda kalacağız ve bu bir örnek teşkil edecek; bütün medya kuruluşlarında, özellikle Rusya’da bu durum örnek teşkil edecek, biz bunu başından engelleyelim, bir çığ etkisi yaratmasın,” düşüncesiyle süreci bitirdiler ya da (böyle bir seçenek olmamasını diliyorum) içeriden bazı yöneticiler “Biz bu işi çözeriz, böyle bir metot sergileyelim; yeni bir taktik belirleyelim, işten atarız, burada yeni bir yapılanmaya gideriz, yeni işçilerle devam ederiz,” gibi bir düşünceye kapılmış olabilir. Yani Türkiye şartları altında ve mevcut anayasal haklar bağlamında böyle bir karar alınmasını biz de anlamlandıramıyoruz. Ve bunun zaten cevabını bekliyoruz. Neden böyle olduğunun cevabını bekliyoruz.

Tutanak altına alıp anlaştığınız maddeler hangileriydi? Sosyal haklar maddeleri mi, ücret maddeleri mi?

Hem sosyal haklar, hem idari maddeler hem de bir tane maddiyat içeren bir madde vardı anlaşılanlar arasında ama bunu şimdi söylemeyeyim, gizlilik içeren meselelerde avukatlarımız açıklamaları yapıyor. Ama bizim sunduğumuz taslaktan kabul edilen idari, maddi maddeler oldu. Taslağımızdaki maddelerin yüzde 60’ı, yüzde 70’i zaten kabul edilebilir durumdaydı. İdari maddeler de kabul edildi. Maddi konularda çıkan anlaşmazlık gibi gösterilse de, aslında tamamen sendika karşıtlığından dolayı işten çıkarmalara başvuruldu.

Aslında mesele ücret taleplerini kabul etmemek değil, daha ziyade sendika düşmanlığı diyorsun, doğru mu anlıyorum?

Evet çünkü arkadaşlarımızın çoğuna “Sendikadan çıkın, bunu tekrar gözden geçirelim, sendikayı tekrar değerlendirin,” diyerek bir mobbing uygulandı. Bununla ilgili TGS bir suç duyurusunda bulundu. Birçok arkadaşımızla, sendika karşıtı söylemlerle, sendikadan uzaklaştırmak için görüşmeler yapıldı. Kimisinde sonuç verdi, kimisinde sonuç vermedi. İşveren böyle olmadığını ilan ediyor ama bizim gözlemlerimiz, tanık olduklarımız, arkadaşlarımızın aktardıkları tamamen bunun bir sendika karşıtlığı olduğunu ortaya koyuyor.

Siz grevdesiniz ve grev kırıcılar da var. Bu grev kırıcılar kimler? Ve bunlar nasıl bir anlaşma yaptılar Sputnik’le?

Ben grev kırıcıları üçe ayırıyorum. İlk olarak bize destek verip, sendikaya üye olup, işler olumlu gitseydi bundan faydalanacak olan grev kırıcılar var. Biz atıldıktan sonra ve işveren baskıyı artırdıktan sonra sendikadan istifa ederek grev kırıcı durumuna düştüler. İkinci olarak hiç üye olmamış olan (bunlar çok azlar), sözlü olarak bize destek veren ve sonra grev kırıcı olanlar var. Son olarak da dışarıdan alınan personel var; hiç bizimle olmamış olan. Yasal olarak bizi küçülme gerekçesiyle işten çıkardılar. Ardından işe yeni alım yaptılar. Bunlar da grev kırıcı. Bizim için grev kırıcılar bu üç küme. Bunların üçü de çok önemli, kamu tarafından dikkatle izlenmesi gereken gruplar.

24 işçinin işten atılmasının ardından grev kırıcı olarak kaç kişilik bir personel alımı yaptılar?

Bizim belirlediğimiz, tespit ettiğimiz şu anda dört kişi var. Ama arka planda kaç kişi olduğunu bilmiyoruz şu anda. Tespit edebildiğimiz 4-5 civarında yeni personel var.

O halde, Sputnik’in yayın akışını, üretimini ve paylaşımını sistematik olarak gerçekleştiren işçilerin şu an burada, grevde olduğunu düşünürsek, radyo ve internet sitesi işlerinin aksamakta olduğunu düşünebiliriz. Buna karşı ne yapıyorlar? Mesela Rusya bürosundan yardım alıyorlar mı? Bu boşluğu kapamak için ne yapıyorlar?

Grev kararıyla birlikte Moskova’da üç kişiyi işe alacaklarını duymuştuk. Türkçe haber yapacak olan üç kişi. Yeni taktikler belirliyorlar, isimleri gizliyorlar. Mesela web sitesinde bu işi kapatmaları çok kolay, başka isimlerle yayın yapıyor insanlar ama radyo tarafında bu işi kapalı yapamıyorlar çünkü seslerini duyuyoruz, haberleri sunan spikerleri duyuyoruz ve onlar takdim de ediliyorlar; dolayısıyla radyoyu daha iyi kontrol edebiliyoruz ama web tarafını tam kontrol edemiyoruz. Radyo tarafı çok açık, yayınlara çıkıyorlar. Yeni programcı ve yeni teknik personel almışlar ama bu radyo yayınlarını bir kişiyle devam ettirmeleri mümkün değil. Telifle işe aldıklarını duyduklarımız var. Kaçak mı çalışıyorlar, gerçekten sigortaları yapılıyor mu, bunu araştıracağız. Bununla ilgili başvurularımızı yapıyoruz.

Telifle işe alımı parça başı sipariş olarak tarif edebilir miyiz?

Telifle iş yapmak, dışarıdan parça başı iş yapmak gibi; sigortalı değil, tam zamanlı değil. Belki de bir ajans üzerinden sizden iki saatlik bir iş istiyorum.

Moskova bürosu belki de üç kişiyi işe aldı dediniz. Hatırladığım kadarıyla Ukrayna savaşının başlamasının ardından Putin bir gazeteciler sendikasını kapattı. TGS’nin Rusya’da iletişimde olduğu bir basın sendikası var mı? Ya da Rusya’yla kurulabilmiş olan bir sınıf dayanışması ağı mevcut mu? Rusya’da Sputnik sendikalı mı veya Sputnik’in sendikalı olduğu herhangi bir ülke var mı?

Bu bir bilgi olarak değil ama yorum olarak anlaşılsın: Bu konuyu TGS de çok iyi biliyor, Rusya’da sendikalaşmak, buradan daha zor. Bir sendika varmış ancak çok etkisiz duruma düşürülmüş, Sputnik’ten çıkarılmış. Bir tane Putin destekli sendikayla iletişimimiz var ama çok zayıf bir sendika. Buradakiler gibi değil. Rusya’da da sendikalaşma var ama sendikana kendi kendine karar veremiyormuşsun. Çok zayıflar.

Sputnik’in başka bir ülkede sendikalaşması gibi bir örnek de yok sanırım önümüzde.

Yok, Türkiye tek.

Grevinize yardımcı olmak için biz, emek örgütleri, sendikalar, insanlar neler yapabilir?

Bizim en büyük desteğimiz kamuoyu gücü ve yasal mercilere olan basınçlar. Biz burada aslında anayasayı koruyoruz, anayasadan gelen güçle burada duruyoruz. Grevimiz, toplu sözleşme sürecimiz, bunların hepsi yasal. Bunun için yetkilileri daha hızlı adım atmaya çağırabiliriz. Sosyal medya üzerinden bizim başlattığımız çağrılara destek olabilirler. Etiketlerimizi kullanabilirler. Grevi bir kişiye bile duyursak bizim için çok etkili olur. Özellikle Sputnik’e demeç veren, daha önce vermiş olan ve şu anda da vermek isteyen, verecek olan sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, kamu örgütleri, hak savunucuları; bunların hiçbiri Sputnik’e demeç vermemeli, bizim grevimizi böyle desteklemeli.

Son sorum: Sizin ücretleriniz BBC gibi yabancı basın bir yana, ulusal basının dahi altında. Asgari ücret bandında. Ve şirket de bir noktada TİS masasını bozuyor. Bunları Sputnik şu şekilde meşrulaştırmaya çalışıyor mu: Rusya bir savaşta ve bu nedenle işçilerin fedakârlık yapması gerekir.

Bize böyle bir politik cevapla hiç gelmediler ve biz, Rusya’nın bizim maliyetlerimizi çıkarabilecek güçte olduğunu düşünüyoruz. Bu konu hiç gündeme gelmedi. Eğer Rusya’nın maddi olanaksızlıklar üzerinden bir değerlendirme yaptığını düşünseydik buna inanmazdık çünkü yakın zaman önce Yenibosna’da, Ataköy’de bir ofiste çalışıyorduk, şimdi Beşiktaş, Dolmabahçe gibi çok lüks bir semte geldik. Buranın kira ortalamasını az buçuk hepimiz biliyoruz. Küçülme gerekçesiyle işten çıkarmaların yapıldığını ve maddi imkânsızlıklar olduğunu düşünmüyoruz çünkü öyle olsaydı, buraya gelmezlerdi. Kaynak sorunu olduğunu düşünmüyoruz, tamamen sendika karşıtı bir anlayışın sonucu bu.

Çok teşekkür ederiz.

Bir metal işçisi, Muhittin Karkın’ı anlatıyor

0

İş hayatına başladığımda henüz çocuk denilen yaşlarda idim. Belli bir zaman geçtikten sonra özgüvenini kazanmış, yaptığı işlerle övünen megaloman bir işçiye dönüşürken, patronum ve de ustam “Sen kendinden bahsetme! Yaptığın işler seni anlatır,” demişti. Benim için güzel ve özlü bir söz idi. O tarihten itibaren kendimden bahsetmekten ya da bahsedilmesinden hiç haz etmem. Bu sefer durum çok farklı. Bu sefer kendimden o kadar çok bahsetmek istiyorum ki cümlelere, kelimelere sığmayarak sabahlara kadar bahsetmek istiyorum.

Kalburüstü işyerlerinde çalıştıktan sonra, düzenli bir gelir, düzenli bir iş hayatım olsun diye fabrikaların kapılarını aşındırmaya başladım. O kadar çok sert bir sömürü düzeni vardı ki artık bu durumdan rahatsız olmaya başladım. Ayrımcılık, adam kayırma, ücret eşitsizliği, çalışma saatlerinde usulsüzlükler, benim sesli olarak tepki göstermeme neden olmaya başladı. Eski bir sendika üyesi ya da temsilcisi miydi, tam hatırlamıyorum, ama birisi bana yaptığımın yanlış olduğunu, bu işin sendikal mücadele ile daha doğru olacağını ifade etmişti. Ben de bunu kendime bir görev olarak nitelendirdim ve Tirsan Kardan hakkında hiçbir araştırma yapmadan, bir yazı veya makale veya kitap okumadan, çok amatörce, sendikal çalışma yapan bir arkadaşa yardımcı olmaya başladım. Ne var ki kısa sürede kovuldum. Ne geri iade ne de sendikal tazminat için bir hukuk mücadelesi verdim. Çünkü hiçbir bilgi birikimine sahip değildim. Hatta tazminatımı bile taksitle almıştım.

Ne var ki Standart Profil’de bu sendikal mücadele çok farklı boyutlara ulaşmaya başladı. Yarı sosyalist sendikacılarla çalıştık ancak sadece 4857 no’lu iş kanunu ile ilgili bilgilendirmeler yaptılar. Sonunda bu işyerinden de kovuldum ama bu sefer sendikal tazminat için hukuk mücadelesine girdik ve kazandım. Sendikacılara yarı sosyalist dedim çünkü Türk-İş’e e bağlı Petrol-İş idi bu sendika. İzmir’de iki şubesi vardı Petrol-İş’in. İzmir şubesi bilindik, hantal, iş görmez ve koltuklarına bağlı bir bürokratlar takımı tarafından yönetiliyordu ancak Aliağa şubesi, İzmir şubesine nazaran daha hareketli bir şube idi. Aliağa şubesinin bir hedefi vardı: Petrol-İş genel şubenin başına geçmek. Bir toplantıda bunu bilinçli ya da bilinçsiz şekilde Petrol-İş genel şube başkanın yanında haykırdılar. Bunun üzerine şube başkanı Standart Profil’deki örgütlü tüm işçilerin isimlerini vererek işten çıkarılmamıza neden oldu.

Bu tutumu sendikal bürokrasiye bağlayamadık. Bu durum sadece Türk-İş içinde olur diyerek bu sefer çalışmalarımı DİSK ile yapmak istedim. Doğuş Vana’da bunun için elverişli bir durum oluştu ve Birleşik Metal’e üye olup örgütlenmeye başladık. Bu arada kendilerini TOMİS diye adlandıran üniversiteli gençlerden birkaçını bu duruma taş olacak gibi öngördüğümden olaya müdahil oldum. Kendilerinin konfederasyon üyesi olmadığı, yasal olarak haklarımızı alamayacaklarını, bu durumun işçilerin üzerinde tedirginlik yarattığını vurgulayarak TOMİS’çileri ikna etmeye başardım ve Birleşik Metal’de örgütlenme hızlanmaya başladı. Ne var ki yine kovuldum. Ama içeride güçlü bir örgütlenme sağlamıştık ki bu sefer patron Türk Metal’i kendi elleri ile fabrikaya soktu. TİS de imzaladı; olan yine benimle beraber birkaç arkadaşa oldu.

Ailemle aram açılmaya başladı, ailemden destek almamaya başladım. Ayrıca bu sefer bürokrasiyle tam anlamıyla tanıştım. İçim burulmaya ve yoğun bir üzüntüyle sendikalaşma çabalarımın boşuna gittiğini düşünmeye başladım. Bu arada aldığım tazminatlar sayesinde hiçbir birikimim olamadan ev sahibi oldum. Bu durumu bir argüman haline getirerek, düşmemek için çaba içerisinde iken, Telateks’te sendikal mücadelede belli bir seviye gelmiş iş arkadaşlarımın heyecanını görerek, son bir gayretle hevesimi artırarak işin içine katıldım. Örgütlenmeyi başarıp yetkiyi almıştık. Benim de ilk defa kovulmadan örgütlü bir biçimde iş hayatım olacaktı, çok mutluydum. İşveren yetkiye itiraz etmiş, buna karşılık biz de tepkimizi ortaya koyarak işvereni TİS masasına oturtmuştuk. Kötü bir TİS de olsa artık ben de sendikalı olarak çalışıyordum. Bu sefer galiba başarmıştım.

DİSK Tekstil’in başındaki Kazım Kara ile ilgili birçok olumsuz eleştiri gördüm ve bu konuda birçok uyarı aldım. Fakat ne yapacağımı, nasıl bir yol çizeceğimi bilmiyordum. İkinci TİS’te tüm arkadaşlara durumu anlatsam da, Kazım Kara, işçileri manipüle ederek ve korkutarak TİS sürecine müdahale etti. İşçiler işini kaybetmemek için eylem oylamasında çekimser yaklaştı ama İstanbul’daki birkaç sosyalist işçi, TİS sürecine müdahale ederek Kazım Kara’nın kendi keyfine göre imza atmasına engel oldu. İstanbul’daki temsilcileri görevden aldı. Manisa’ya gelerek, yine manipülatif eylemlerde bulunarak, daha sert bir dille işçileri birbirine düşürmeye çalıştı. Sert bir üslup kullanarak kendisine yaptıklarının yanlış olduğunu söyledim. Birbirimizin üzerine yürüyerek sert bir şekilde tartıştık. Bunun sonunda toplantı bitti. Toplantı bitimi sonrasında işten çıkarılmamın, sendikal bürokrasi tarafından günü kesilmişti.

Bu arada İşçi Demokrasisi Partisi’nden birkaç yoldaşla tanışmış ve toplantılarına katılmıştım. Telateks tarafından işime son verildi. Bu sefer sadece ailem değil, ben de yıkıldım. Bu kadar kolay mıydı? Tazminatımı alamadım, 25/2’den atılarak büyük bir mağduriyet yaşadım. Bu maddeden atıldığım için işsizlik maaşı da alamıyordum. Aldığım evin kredi taksitleri duruyor; evin ihtiyaçları, faturalar, taksitler hepsi üst üste geliyordu. O kadar yıkılmıştım ki çaresiz bir şekilde işin içinden çıkmaya çalışıyordum ama başaramıyordum. Ümitsiz bir şekilde sınıftan soğumuş, hayalini kurduğum işçinin özlük hakları için mücadele etmesi vizyonunu kaybetmiş, sendikalardan nefret etmeye başlamıştım.

İçimde böyle fırtınalar koparken, bana inanan birkaç insanla güçlü durmaya çalışıyordum. Düştüğüm olumsuzlukları kimseye itiraf edemiyor, etsem de kimsenin beni anlayacağını düşünmüyordum. Her şeyden, herkesten nefret etmeye başladım.

Manisa’daki İDP’li birkaç yoldaş “İstanbul’dan bir arkadaş geldi, seninle tanışmak istiyor,” dedi. Akşam saatlerinde bir parkta buluşacaktık. Aklımdan geçirdiğim plan, işçinin de işverenin de canı cehenneme deyip yarım saat içerisinde ayrılmaktı. Ve saat 20.00’de buluşma yerine gittiğimde o müthiş insan oradaydı; hafif bir tebessüm, yüzünde meraklı gözlerle beni tanımaya çalışıyordu. “Ben Muhittin Karkın,” diyerek söze başladı. Ben de kendimi tanıtınca, hemen sorularına geçti. Sıradan sorular değildi. Öyle sorular soruyordu ki, yarım saatte uzaklaşmak istediğim ortamda 3 saat geçmişti; sohbetine kapılıp sabaha kadar konuşmak istiyordum. Ama ayrıldık ve bana öyle bir taleple geldi ki, hayır bile diyemedim, hiç düşünmeden evet dedim. İşçi Demokrasisi Partisi’nin eğitim programına katılmamı istedi. Ne var ki o sıralarda pandemi süreci patlak verdi. Ama iletişimimiz kopmadı, o sıralarda Termokar işçilerinin sendikal mücadelelerini izleyip onlara deneyimlerimi anlatmamı istedi. Termokar işçilerinin bu örgütlenme sürecinde, işçiler gibi kendisi de heyecanlanıp, durumu o kadar güzel analiz ediyordu ki. Tüm söylemlerinde haksızlık payı sıfırdı. Bu beni rahatsız ediyor ama heyecanı ve şevki beni hayrete düşüyordu. Oysa o kadar olumsuzluk yaşadım; ama tekrardan beni teşvik ediyordu. Pandemi sürecindeki kısıtlamalar hafiften kalkmaya başladı. Nihayet bir araya geldik, nihai sorusunu sordu: Partili olmak ister misin? Bunu sorduğunda, “Ben hiçbir partiye inanmam, hiçbir partiye de oy vermem,” demiştim.

Çünkü düzen partisi diye adlanlandırdığımız bu popüler partiler aynı bürokrat sendikacılar gibi koltuk sevdasından başka bir şey ifade etmiyordu. Oysa bana işçilerin bir arada olup kendi partileriyle iktidarı ele almasının gerektiğini, devrim sürecini ve işçinin tarihsel rolünü en ince detaylarına kadar anlatmıştı.

Ben de kendisine yaşadığım durumlardan bahsettim, artık sınıfa karşı güvenimi yitirdiğimi söyledim. “Çok işsiz kaldım, zor günler geçirdim,” dediğimde, “Evet, öncü işçilerin durumu böyle olur ne yazık ki,” dedi, “Bu olumsuzluklar senin düşmene sebep olmuştur.” “Ben de senin gibi olumsuzluklar yaşadım,” dediğinde hemen sordum, “Kaç işten kovuldun?” diye. “Ben kovulmadım, idam ile yargılandım,” demişti. Hayatımın en büyük şokuydu. Oysa ben kendimce çok zor günler geçirdiğimi zannediyordum. Muhittin Karkın gibi bir sınıf mücadelecisinin idamla yargılanmasını kabullenememiştim.

“Evet, böyle olumsuzluklar sınıf mücadelesinde her zaman karşımıza çıkacak, işten kovulacağız, hapse gireceğiz ama biz öncü işçiler düşmeyeceğiz. Bizim öyle bir lüksümüz yok,” diyerek beni yerden öyle bir kaldırdı ki, sorularıyla kendimizi ifade etme şeklimizi değiştirdi. Yazı yazmamız gerektiğini söyleyerek talepler yaratmamızı sağladı, bizi konuşmacı yaparak özgüvenimizi artırdı. Kısaca sınıf mücadelesinde öncü işçi olmamız için tüm bilgi ve birikimini aktardı. Bu bize bıraktığı en büyük miras. Öyle bir miras ki çok ağır ama bir o kadar da gerçekçi. Biraz geç oldu tanışmamız ama dolu dolu bir birikim oldu. Biraz sitem, biraz da özlemle, olmadı be yoldaş.

Sosyalizme dek daima, Muhittin Karkın!

Biz bir aile miyiz?

0

“Biz bir aileyiz” argümanının, özellikle küçük işletmelerde daha yoğun kullanıldığı düşüncesiyle yazının temelini buradan kurmaya karar verdim. Patronların işçilere bakışı temelde, onların yaşayan bir alet olmalarıdır. Bu aletleri maksimum seviyede kullanma çabasını güderler. Bunun için de birçok yola başvururlar.

“Biz bir aileyiz” cümlesi de bu kılıflardan biridir. Bu yazıda anlatmak istediğim şey aslında bu cümle ve benzeri cümlelerin altında yatan gerçekler.

Patronlar bu cümleyi teoride savunmaya çalışsalar da bunun bir gerçekliği yoktur; bu aslında bir yönüyle duygusal sömürüdür. Patronun “Bu ay param yok, maaşı geç yatırayım”, “Çok harcamamız oldu, gördünüz, maaşlara zam yapamayacağım” veya “Benim de durumum sizler gibi, görüyorsunuz, zor geçiniyorum” cümlelerini kurması, bu duygusal sömürüye başka örnekler olarak verilebilir. Ama buradaki mesele, bizim patrona emekgücümüzü sattığımız ve bu emeğin karşılığını istememizdir. Nasıl ki patron daha fazla kâr ettiği aylarda bizlere pay vermiyorsa, ettiği zarardan da bizlere pay çıkaramaz.

Çalışanların işi daha fazla sahiplenmelerinin istenmesi ve karşılık beklemeden işyeri için bir şeyler yapmalarının istenmesi de bu cümlenin altında yatan mantıklar arasındadır. Lafın gelişi söylenen bu cümlede, söylenmek istenen şudur: Ben fazla kâr etsem de size bir pay vermeyeceğim ama siz yine de benim daha fazla kâr etmem için daha fazla çalışın. Var olan durumda zaten hakkını alamayan işçilerden daha fazla emek vermelerini ister ve böylece daha fazla haklarını alamamalarını sağlamayı amaçlar.

Mesaiye kalmak, öğle aranı feda etmek, eve iş götürmenin istenmesi… Bunun gibi sayılabilecek onlarca mesele bulunmakta. “Biz bir aileyiz” söylemiyle, bunları bir aile gibi görünme kılıfı altında “rica” etmektedir patron.

Şirket, dükkan, atölye vs. işyerlerinde patronun “sabah sizinle işe geliyorum” sözü veya işyerinde sizinle yakın vakit geçirmesi gibi durumlar patronların güya işçi ile eşit derecede emek sarf ettiği görüntüsü vermektedir. Gerçekte olan ise işçinin başında durup, onu yaptıkları molalarda göz hapsinde tutmak, işyerine ait ürünlerin zarar görmediğinden emin olmak, üretimin maksimum seviyede ilerlemesini sağlamaktır.

Patronun evine alışveriş yapmak, evine eşya taşımak, faturalarını ödemek, arabasını yıkatmaya götürmek, vb. şeklinde iş tanımında yer almayan mesai örnekleri çoğaltılabilir. Bu meselede ele alınması gereken aslında şudur. Bizler işçiyiz ve işimizin tanımlamış bir çerçevesi vardır. Patronların ayak işlerini yapmak bu tanımlara GİRMEMEKTEDİR. Bu bir sömürüdür.

Her şeyin ötesinde “Biz bir aileyiz” cümlesini kabullensek bile, unutmayalım ki aile, sömürü düzeninin en küçük yapıtaşlarından biridir. Yani aile olmak da sömürüden muaf olmak değildir.

Sosyalistlerin önündeki görev

0

Seçimlerin ardından Tek Adam rejimi emekçiler üzerindeki saldırılarını yoğunlaştırıyor. Seçimlerden önce bir tür seçim rüşveti olarak atılan adımların faturası şimdi yeniden emekçilere kesiliyor. Dahası, 2024 yerel seçimlerini kazanabilmek için Erdoğan yönetimi “rasyonel” politikalarını henüz tümüyle hayata geçirmiş değil. Saray yönetimi, belediye seçimlerinin ardından çok daha sert bir kemer sıkma planını hayata geçirmeye hazırlanıyor.

Seçimlerin ardından Erdoğan “görevde olduğum sürece faizler düşecek” sözünü bir kenara attı ve faizler yüzde 8,25’ten şimdilik yüzde 25 düzeyine çekildi. Büyük bir buluş gibi sunulan ve kısa zamanda 100 milyarlarca lirayı yutan bir kara deliğe dönüşen Kur Korumalı Mevduat uygulamasından çıkış için de adımlar hızlandı.

Tek Adam rejiminin ekonomideki bu zikzaklarının faturasını daima emekçiler ve yoksullar ödüyor. “Düşük faiz” politikasının sonucu devasa bir hayat pahalılığı, ücretlerin erimesi ve ancak kredi kartı borçlanmasıyla gündelik hayatın idame ettirilebilmesi olmuştu. “Rasyonel” politikaya geçişin karşılığı ise işten çıkarmaların yaygınlaşması, bankalara ödenen borç faizlerinin yükselmesi, yeni vergiler, zamlar ve sosyal kesintiler olacak. Buna karşılık, Saray’ın kanatları altındaki küçük bir azınlık, her durumda servetini katlamayı sürdürdü, bankalar ve patronlar yüksek kârlılıklarını korudu.

Mevcut tabloda, seçimlerden önce asgari ücrete, emekli maaşlarına yapılan zamlar çoktan eridi ve yaşam maliyetlerinin fazlasıyla gerisinde kaldı. Bu durum karşısında Erdoğan, emekçilere ocak ayına kadar dişlerini sıkmalarını, seçimlerden önce yapılacak “iyileştirmeleri” beklemelerini öğütlüyor. Fakat hayat şartları emekçilere daha fazla “sabredecek” bir alan tanımıyor. Bu nedenle, ücret artışı talebiyle eylemler yaygınlaşıyor. Gaziantep’te tekstil işçilerinin kazanımla sonuçlanan mücadelesi ve belediye işçilerinin ek protokol için seferberlikleri, bu bağlamda son dönemde öne çıkan deneyimler oldu.

Öte yandan, hükümetin kamu emekçileri toplu sözleşme sürecinde enflasyonun altında zam teklifleri sunması ve yetkili yandaş sendikanın tutumu kamu emekçileri arasında önemli bir öfkeye neden oldu. Bu durum, sağlık emekçilerinin başını çekmekte olduğu mücadeleci hatta yeni kesimlerin eklenmesinin ve önümüzdeki dönemde kamu emekçileri hareketinin yeniden canlanmasının zeminini hazırlıyor. Ve belki de en önemlisi, metal işçileri MESS ile toplu sözleşme sürecine hazırlıyor. Tüm işçi sınıfı için bir referans niteliği taşıyan MESS toplu sözleşmesine metal işçisinin güçlü bir biçimde girmesi hayati önemde.

Seçim sonuçlarının enkazı altında kalan burjuva muhalefet ise darmadağın halde. Seçim yenilgisinin hesabını vermeyen muhalefet önderlikleri, topu birbirlerine atarak bu sorumluluktan kurtulmaya çalışıyor. Yerel seçimler için pazarlıklara ise şimdiden girişmiş durumdalar. Muhalefetin olası bir seçim galibiyeti ötesinde bir ufuk geliştiremeyen sol, sosyalist kesimler ise benzer bir karmaşa ve moral bozukluğundan henüz çıkabilmiş değil. Oysa, hükümetin ekonomik yıkım politikası, burjuva muhalefetin krizi ve ücret artışı için gelişen eylemler, sosyalist hareket için yeniden önemli fırsatlar sunuyor.

Seçimlerden önce kurulan Emek ve Özgürlük İttifakı ve Sosyalist Güç Birliği sözcüleri söz konusu ittifakların seçimlerle sınırlı olmadığını, birer “mücadele ittifakı” olarak kurulduklarını birçok kez vurgulamışlardı. Ne var ki, seçim sürecinin ötesine taşan, emekçileri, ezilen kitleleri seferber etmeye dönük bir çalışma bugüne kadar geliştirilmedi. Ücret artışı için başlayan eylemler, yaklaşan toplu sözleşme süreçleri, doğa katliamlarına karşı gerçekleşen direnişler acil bir eylem planı etrafında birleşik bir mücadelenin geliştirebilmesi için gerekli zemini sunuyor. Bu doğrultuda gerçekleştirilecek eylem birlikleri, birleşik kampanyalar ve bir Emek İttifakı’nın inşası yönündeki çağrımızı sürdürüyoruz.

Ekonomik yıkıma karşı emekçilerin birliğini örgütlemeliyiz!

0

Erdoğan yönetimi, yıllardır uyguladığı ekonomi politikaları ile emekçiler için bir sefalet düzeni inşa etti. Bu sürecin birbiriyle doğrudan ilişkili üç ayağı vardı: esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının yaygınlaşması, düşük ücret politikası ile emeğin milli gelirdeki payının azaltılması ve sendikalaşmaya dönük fiili engeller. Ki bu sonuncusu, emekçilerin hâlihazırdaki örgütsüzlüğünün daha da pekiştirilmesi ile ekonomik yıkım politikalarının uygulanması adına sermayenin önündeki en büyük engelin bertaraf edilmesi anlamına geliyordu.

Bugün ise yaşam maliyetlerinin uygulanan ekonomi politikaları ile bilinçli olarak yükseltilmesi sonucunda emekçilerin içinde ayakta kalmaya çalıştığı sefalet düzeninin en çıplak yüzü açığa çıkmış oluyor. Erdoğan, daha önce de defalarca yaptığı gibi bu sonucun siyasi sorumluluğunu almaktan ustaca kaçınsa da sermaye lehine uyguladığı politikalar sonucunda 21 yıllık iktidarının yarattığı ekonomik yıkımın sonuçları emekçiler için apaçık ortada.

Geçtiğimiz ay asgari ücret zammının açıklanmasının ardından yaşanan işçi mücadeleleri bu durumun önemli bir kanıtı. Gaziantep OSB’de, FEDAŞ’ta, Kadıköy Belediyesi’nde, Ağaç AŞ’de, Sputnik’te vd. yaşanan ve bir kısmı halen devam eden mücadelelerin çıkış noktası aynı: İşçiler, hayat pahalılığı karşısında geçinemediklerini ve ücretlerinde iyileştirme istediklerini ifade ediyor. Tekstil işçileri, belediye işçileri, tarım-orman işçileri, enerji işçileri, basın işçileri, kamu emekçileri… Tüm emekçilerin talebi ve mücadelesi aynı noktada kesişiyor: “Geçinemiyoruz, insanca yaşayacak ücret istiyoruz!”

Ağaç AŞ’de olduğu gibi bu süreçte elde edilen kazanımlar mücadeleye geçmenin önemini işaret ediyor. Ancak bu kısmi kazanımların yaygınlaşması ve kalıcılaşması için bugün emekçilerin ücretlerde iyileştirme talebini odağına alan ve bunu ücretlerin enflasyon oranında üç ayda bir otomatik olarak artırılması, sendikalaşma önündeki engellerin kaldırılması vb. taleplerle destekleyen bir birleşik mücadele hattına ihtiyaç var.

Emekçilerin acil talepleri etrafında bir eylem birliğinin mümkün ve zaruri olduğuna işaret ettiğimiz temmuz ayı yazımızda da belirttiğimiz gibi: “Tüm bu saldırı programının durdurulabilmesi ise emek hareketinin mücadele gücüne bağlı. Bu gücün tesisi için mücadeleci sendika ve sektörlerin öncülüğünde işçi sınıfının ivedi sorun ve ihtiyaçları doğrultusunda bir acil eylem programı oluşturmak ve bunun etrafında kurulacak en geniş eylem birliğini sağlamak tüm emek hareketi ve sol/sosyalist hareket için zaruri bir görev olmayı sürdürüyor.”

Sermayenin birliğine karşı emekçilerin birliğini örgütleyebilecek böyle bir perspektifi öncelikle bir eylem birliği hedefiyle somutlaştırmak, sınıf mücadelesi açısından birçok yeni imkânı mümkün kılabilir. Bu çaba; işçi ve emekçilerin acil taleplerinin işyerlerinden başlanarak örgütlenmesini, farklı işyerlerinde yalıtık sürdürülen mücadelelerin birleştirilmesini ve işçilerin bulundukları işyerlerinde tek tek patronlara karşı verdikleri mücadelenin münferit olmaktan çıkarılıp doğrudan iktidarın emek politikalarına yönelmesini sağlayacaktır.

Hatay: deprem ve devam eden sorunlar

0

Kahramanmaraş merkezli depremlerin üzerinden 6 aydan fazla süre geçti, 11 ilde enkaz kaldırma çalışmaları hâlâ bitmedi. En az 33 bin 355 binanın yıkılması ve yüz binlercesinin moloz haline gelmesi yetmezmiş gibi enkazların kaldırılma ve değerlendirilme süreçlerinde ciddi sorunların olduğu sivil toplum örgütleri ve ilgili odalarca dile getirilmekte.

Depremin ülkeye getirdiği ekonomik maliyetten daha büyük bir sorun da, göç etmek ve yeni bir hayat kurmak zorunda olan vatandaşlarımızın depremin getirdiği travmaları hâlâ atlatamamalarının yanında başta altyapı ve barınma olmak üzere ciddi sorunlarla mücadele etmeleri. Tüm bunlar olurken başta İstanbul gibi büyük deprem beklentisi olan şehirlerimiz hâlâ kaderlerini olumsuz bir şekilde değiştirecek depremlere karşı hazırlıksız bir şekilde beklemekteler.

Depremin ilk anından beri kamuoyunu doğru bilgilendirmeyen iktidar, başta Hatay olmak üzere birçok ilde gerekli yardımların götürülememesine ve bu yüzden on binlerce vatandaşımızın enkaz altındaki kritik saatlerde hayat mücadelesinde gerekli desteği alamamasına neden olmuştu. Ayrıca bu, sadece depremden sonraki kritik saatlerde olan kabul edilemez sorumsuzluklarda da sınırlı değil. Ülke genelinde yapı stokunu denetlemekle sorumlu olan siyasi iktidar ve ilgili bakanlıklar, topu vatandaşa, kadere atmak dışında hiçbir şey yapmadı ve kendileri hakkında ne bir dava açıldı ne de yargılandılar ve hatta istifa eden yetkili bile olmadı.

Sadece Hatay’da 6 Şubat’taki depremlerde 13 bin 690 bina tamamen yıkıldı, ağır hasarlı bina sayısı ise 69 bin 950. Geçtiğimiz günlerde şehri ziyaret eden gazetecilere göre yaklaşık 40 bin binanın daha yıkılması lazım. Sadece yıkım sürecinde oraya çıkan inşaat artığı ve insan sağlığına zararlı asbest içeren kimyasallar ve tozlardan dolayı bölge ciddi tehlikeyle karşı karşıya. Temiz Hava Hakkı Platformu, Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Hatay Tabip Odası’nın Hatay Antakya şehir merkezindeki ölçümlerine göre, havadaki ince partiküllü madde değeri ortalama 27 µg/m3 çıktı. Bu değerin Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği referans limitlere göre 5 µg/m3’ü aşmaması lazımdı. Hatay Tabip Odası’na göre kirli hava ve zehirli kimyasallardan dolayı göğüs hastalıklarında belirgin bir artış var. Yıkılan binalardan çıkan kontrol edilmemiş atıklar ise gelişigüzel belirlenen moloz döküm alanlarına atılmakta. Sadece Hatay’dan çıkan moloz 2 milyon metreküpü aşmış durumda. Döküm alanlarının etrafında verimli tarlalar ve hayvancılık devam ediyor, insanlar yaşıyor. Asbest ve benzer kanserojen maddelerin toprağa karışmasının yanı sıra, bu maddeler deniz ve içme suyu kaynaklarını da kirletmekte.

Enkaz kaldırma ve sevkiyatı süreçlerinde yaşanan sorunların yanında, deprem felaketinin yıkıcılığının ardından aynı şehirlerde yaşamaya devam eden yüz binlerce vatandaşımız var. Barınma meselesi, geçtiğimiz 6 ayda bölgede hâlâ koordine edilememiş öncelikli bir sorun halinde. Tüm yaz aşırı sıcaklarla boğuşan depremzedelerin içme ve kullanım sularına erişimi sorunsuz bir şekilde sağlanamadı. Ya uzun kuyruklar oldu ya da birkaç gün su hiç ulaştırılmadı. Su eksikliği yanı sıra, eksik temizlik malzemeleri ve etkisiz haşere ilaçlamaları nedeniyle salgın hastalık riski özellikle Hatay ve çevresinde ciddi bir tehdit oluşturmakta.

Başta en fazla zarar gören şehirlerden biri olan Hatay olmak üzere depremden etkilenen 11 ilin yeniden inşa süreci, kamunun temel ihtiyaçlarını gözeterek, doğayla uyumlu ve tarihi doku korunarak gerçekleştirilmelidir. Bu süreç, işin uzmanı kurullar tarafından belirlenmelidir. Yıkım sürecinde dahi karşımıza çıkan hatalar, taleplerimizin mevcut iktidar tarafından ne kadar dikkate alındığının kanıtıdır. Daha geçtiğimiz günlerde Hatay’ın yanında olduğunu belirten Saray ise sermaye ve ona biat eden kurumların çıkarlarını öncelikli tutmaktadır. Yarını görmek için kaybedecek bir saniyemiz bile yok ve belirttiğimiz maddeler için başta demokratik kitle örgütleri ve sendikalar olmak örgütlü seferberliği acilen örmemiz gerekiyor.

Arjantin ön seçimlerinde aşırı sağın zaferi bize ne anlatıyor?

0

Türkiye ile birlikte dünyada ekonomik krizin emekçiler üzerinde en derin etkiyi yarattığı ülkelerden biri olan Arjantin’de 13 Ağustos tarihinde ön seçimler gerçekleşti. Ön seçimlerde yüzde 1,5 oy oranını geçebilen partiler 22 Ekim’deki asıl seçimlere katılmaya hak kazanıyor. Ayrıca ön seçimlere partiler farklı adaylık listeleriyle katılabilirken, bunlardan en çok oyu olan ikinci aşamada partisini temsil ediyor.

Enflasyonunun yüzde 100’lerin üzerinde olduğu (özellikle gıda enflasyonu), emekçilerin alım gücünün her geçen gün ezildiği ve önceki merkez sol ve merkez sağ hükümetlerin uyguladığı IMF planlarıyla dış borç yükü gittikçe artan ülkede ön seçimlerin galibi ise oyların yüzde 30’unu alan, aşırı sağın adayı Milei oldu. 11 milyon seçmenin sandığa gitmediği, 1 milyonun ise boş oy verdiği seçimlerde Milei 7 milyon oy aldı. Bugün iktidarda olan, 2000’li yıllardan bu yana ülkedeki neoliberal dönüşümün ve bugünkü enkazın baş sorumlusu olan merkez sol/Peronizm yüzde 27 oy oranıyla tarihi bir yenilgi aldı. 2015-2019 yılları arasında iktidarda olup IMF kesinti planlarının altına imzasını koyan merkez sağ ise oyların yüzde 28’ini elde edebildi. Arjantin’de kapitalist sömürü düzeninden emek eksenli bir kopuşu temsil eden kardeş partimiz Sosyalist Sol’un (Izquierda Socialista) da bileşeni olduğu, İşçilerin ve Solun Cephesi – Birlik (FIT) ise 630 bin oy alarak 22 Ekim’deki seçimlere katılmaya hak kazandı.

Milei’nin yükselişi mi, geleneksel düzen partilerinin çöküşü mü?

2008 dünya ekonomik krizinin başlangıcından bu yana kitlesel isyanların yaşanmadığı birçok ülkede merkez sol ve merkez sağ partiler, sandık yoluyla kitlelerin hoşnutsuzluklarını kendilerine döndürmeyi başarabildi. Ancak ikisinden biri bir kez hükümet olduktan sonra, krize karşı uyguladıkları kemer sıkma politikalarıyla sandık yoluyla elde ettikleri desteği hızlı bir şekilde yitirdiler. Tıpkı Arjantin’de olduğu gibi. Ancak tabii ki sandık dışında, bu politikaların çok daha temel bir sonucu oldu: yapısal önlemlerin alınmaması neticesinde emekçi sınıfların kriz karşısında daha da ezilmesi.

Bu ise örneğini birçok ülkede gördüğümüz sonuçları doğurdu: kitlelerin düzen partilerinden uzaklaşması, sandıkta yüzünü popülist aşırı sağ adaylara ya da sola dönme ihtimallerinin artması. Bugün bu örneğin Arjantin’deki aşırı sağ yansıması ise Milei.

Milei’nin asıl oy tabanını orta sınıf, 30 yaş altı ve çoğunlukla erkekler oluştursa da bu seçimlerde yoksul işçi sınıfı kesimlerinde de oylarını yükseltebildi. “Benim kesinti planlarım IMF’den daha da sert olacak” diyen Milei, tüm kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini, Arjantin pesosunun dolara endekslenmesini savunurken, organ satışını da yasallaştırmayı hedeflediğini dile getiriyor. Aşırı sağ tüm hareketlerde olduğu gibi umutsuzluğu örgütlemeye çalışan Milei, aynı zamanda Arjantinli kadınların kitlesel mücadeleleriyle elde ettiği kürtaj hakkını da yasaklamayı hedefliyor.

İşçilerin ve Solun Cephesi’ne düşen

Son dönemde dünya genelinde aşırı sağ, emekçi kitlelerin krizin derinleşmesiyle açığa çıkan radikal eğilimlerini popülist önermeleriyle, birçok örnekte sandık vesilesiyle kendisine yönlendirebildi. Ama birçok örnekte bunu kalıcılaştıramadı. Çünkü bu aşırı sağ hareketlerin birçoğu tabandan değil tepeden gelişti. Yani uzun lafın kısası sağcılaşan kitleler değil, önderlikler.

İşte tam da bu noktada FIT’in üzerindeki sorumluluk daha da fazla artıyor. Ön seçimlere iki listeyle katılan ittifakın bileşenlerinin bu tartışmaları geride bırakıp, dış borç ödemelerinin durdurulması, tazminatsız kamulaştırma gibi krize karşı emekçiler yararına yapısal dönüşümleri barındıran talepleriyle hem birliğini hem de kapsayıcılığını büyütmesi gerekiyor. Arjantin emekçi halkı için gerçek alternatif bunu zorunlu kılıyor.

İngiltere ile sınır bekçiliği anlaşması

0

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) tahminlerine göre 2022 yılında dünya genelinde 28 milyon kişi kaçırıldı. Rapora göre, insan kaçakçılığıyla bağlantılı olarak zorla çalıştırma, fuhşa zorlanma, zorla evlilik gibi muamelelere en açık olan kesimler arasında göçmenler bulunmakta. Yani, göç ettikleri ülkelerden gitmeleri istenen insanların bir kısmı, gelebilmek için korkunç koşullar altında yolculuk ettikten sonra bunlarla karşı karşıya kalıyorlar; yolculuk esnasında kazada ölmedilerse veya sınırdaki kolluk kuvvetleri tarafından öldürülmedilerse şayet.

Yazıya özellikle insan kaçakçılığına dikkat çekerek girmek istedim çünkü yakın zamanda Türkiye ve İngiltere arasında, insan kaçakçılığının ve yasadışı göçün engellenmesi için bir anlaşma yapıldı. İngiltere hükümeti, Ruanda ile yapmaya çalıştığı anlaşma sırasında Türkiye ile de yeni bir “işbirliği” yapmak istediğinin sinyalini vermişti. Anlaşmaya göre Türkiye’nin “düzensiz” göçle mücadele etmesi ve insan kaçakçılığı ağlarını çökertmesi için Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde bir “Mükemmeliyet Merkezi” kurulacak, İngiltere bu merkeze destek verecek ve iki ülkenin kolluk kuvvetleri istihbarat paylaşımı ve ortak operasyonlar yapacak. Kısacası, İngiltere sınırlarını göçmenlere kapatmaya devam ederken Türkiye’nin AB’den sonra İngiltere için de sınır bekçiliği yapması için fon akıtacak.

Peki insan kaçakçılığında hükümetlerin hiç mi sorumluluğu yok? Bu tür şebekelerin ve mafyatik yapıların kapitalist devletlerin yozlaşmış kurumlarıyla, bürokrasiyle ve sermayeyle suç ortaklığı yapmadan faaliyet yürütebileceğine inanmak fazlasıyla iyimser olurdu. Öyleyse ikiyüzlü politikaları reddetmek ve gerçekçi bir politika savunmak şart.

İngiltere’nin sığınmacı hapishanesi işlevi gören Bibby Stockholm gemisi, Teksas-Meksika sınırındaki Rio Grande Nehri’nde olduğu gibi testereli şamandıra kullanacak kadar ileri giden uygulamalar, Yunanistan’daki orman yangınlarında sınırda mahsur kalan mültecilerin ölüme terk edilmeleri, Türkiye’de Geri Gönderme Merkezlerindeki işkence ve kötü muameleler… Bunlar en yalın tabirle insanlık suçudur. Ve göçmen sorununun politik olduğunu görmeyi; sınıf kardeşlerimiz olan göçmenleri düşman bellemeyi değil, onlarla dayanışarak ve haklarını savunarak mücadele etmeyi gerektirir. İşte bu yüzden; baskıcı rejimlerin finansörlüğünü yapan veya göçe zorlayan koşulları yaratan emperyalist ülkelerin sınırlarını açmasını, göçmenlere dönük baskı ve ayrımcılığın son bulmasını ve tüm mülteci haklarının tanınmasını savunuyoruz.

Sıkça söylüyoruz, yine söyleyelim: Kimse nedensiz göçmez. Göçmenler kendi ülkelerinde eşit, özgür, adil ve insanca bir hayat süremedikçe, diktatörlük rejimleri devrilmedikçe, tüm kapitalist ve ırkçı hükümetlerle mücadele etmedikçe dünyada göçmen/mülteci sorunu da bitmeyecek. İşte bu yüzden bu konuda enternasyonalist bir mücadeleyi savunuyoruz.

Sınıf hareketi yükselişe geçerken, metalde TİS süreci başlıyor

0

Türkiye ekonomisinin 3’te 1’ini oluşturan metal sektöründe, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile Birleşik Metal İşçileri Sendikası (BMİS), Türk Metal Sendikası ve Özçelik-İş Sendikası arasındaki toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri başladı.

Metal sektörü yalnızca Türkiye ekonomisinin somut kârlarının üretildiği en kritik sektör değil, aynı zamanda metal işçileri de Türkiye işçi sınıfının en örgütlü kesimlerini oluşturuyor. Tam da bu nedenle patronlar ve hükümet, uzun yıllardır, metal işçilerinin ve sendikalarının kazanımlarının altını boşaltmak için aralıksız bir ekonomik ve sendikal saldırı politikası güdüyor. Son yıllarda, özellikle işçilerin alım gücünü düşüren ekonomik krizle birlikte, bu saldırı politikaları sonuç vermeye başladı.

2010 yılında BMİS’in MESS’e üye işyerlerinden birinde çalışan bir işçi asgari ücretin ortalama yüzde 91 üzerinde alırken, bugün bu oran yüzde 13 düzeyinde. Zira asgari ücret 1 Eylül 2021’den bu yana yüzde 275 oranında artarken, metal işçilerinin ücretleri kümülatif olarak yüzde 228,8 oranında arttı. Aynı zamanda, asgari ücretteki bu görece yüksek artışa rağmen, vergi dilimleri bu artışa uygun düşecek şekilde hükümet tarafından revize edilmediği için, sendikalı metal işçilerine yönelik vergi soygunu da daha derinleşti.

Bunun karşısında ise metal patronları, son 20 yılın en yüksek kârlarını elde etmeye başladılar. Borusan Mannesmann’ın 2022 yılı net kârı yüzde 1329,6, Bosch Fren Sistemleri’nin 2022 yılı net kârı yüzde 169,9, Ford Otosan’ın 2022 yılı net kârı yüzde 111,5, Tofaş’ın 2022 yılı kârı yüzde 160,9, Türk Traktör’ün 2022 yılı kârı yüzde 124,7 ve Otokoç Otomotiv’in 2022 yılı net kârı yüzde 173,7 şeklinde gerçekleşti. Dahası, Fortune 500 Türkiye Araştırması’nın 2022 verilerine göre en büyük 500 şirketin toplam kâr artışı yüzde 245 oranında gerçekleşirken, bu şirketlerdeki istihdam yalnızca yüzde 2,5 düzeyinde arttı. Bu demek oluyor ki, Türkiye’nin en büyük 500 şirketinde çalışan işçiler, birim zaman başına çok daha fazla ürettiler, yani çok daha fazla sömürüldüler.

Bu tablo karşısında metal işçilerinin sendikalarının 2023-2025 MESS Grup TİS teklifleri ise aşağıdaki gibi oldu.

BMİS: İlk 6 aylık dönem için yüzde 140,5, diğer 6’şar aylık dönemler için enflasyon oranına 8 puan eklenmesi. Bu dönemlerde asgari ücrete yapılacak zamlar bu orandan daha yüksek olursa, asgari ücrete gelecek zammın oransal olarak uygulanması. Aynı zamanda TİS görüşmeleri sonlanıp yeni sözleşmedeki oransal artışlar ücretlere yansıyana dek, daha sonra mahsup edilmesi kaydıyla bugünden yüzde 30’luk bir zammın ücretlere uygulanması. Sosyal haklarda ilk 6 ayda yüzde 450 oranında artış ve diğer 6’şar aylık dilimlerde ise sosyal hakların ücretlerin artışı oranında artırılması. Her kıdem yılı için saatlik ücretlere 2,5 TL verilmesi. Yüzde 15’i aşan gelir vergisi payının patron tarafından ödenmesi.

Türk Metal: İlk 6 aylık dönem için yüzde 119,05 (kıdem ve sosyal haklar dahil), diğer 6’şar aylık dönemler için enflasyon oranına 5 puan eklenmesi. Sosyal haklarda yüzde 150 artış, ikinci yıl için ise 31 Ağustos 2024 tarihinde açıklanan yıllık enflasyon oranına 10 puan eklenmesi. Her kıdem yılı için ücretlerde 3 TL artış. Yeni sözleşmenin imzalandığı tarihe dek her ay avans olarak ücretlerle birlikte 5 bin TL verilmesi.

Özçelik-İş: İlk 6 ay için yüzde 80 (Türk Metal’in yalnızca ücretlere teklif ettiği artış oranıyla aynı), diğer 6’şar aylık dilimler için enflasyona 5 puan eklenmesi. Her kıdem yılı 3 TL’lik artış. İlk 6 ay için sosyal haklarda yüzde 150 artış, diğer dönemlerde ücret artışlarıyla aynı oranda artış. Yeni sözleşmenin imzalandığı tarihe dek her ay avans olarak ücretlerle birlikte 5 bin TL verilmesi. Vergi diliminin yüzde 15’te sabitlenmesi, aşan kısmının patron tarafından karşılanması.

Sendikaların bu taleplerinin işçiler arasında tartışmaya açıldığı mevcut dönem, aynı zamanda sınıf hareketindeki yükselişe denk geldi. Bugün irili ufaklı birçok işçi mücadelesi var. Bunların önemli bir çoğunluğu ücret artışı talebi etrafında yaşanırken, bir kısmı da sendikalaşma hakkı, iş güvencesi ve benzeri talepleri yükseltiyor.

Metal işçilerinin önemli bir çoğunluğu yalnızca ücret zamları tekliflerini dikkate alıyor ve bu zam oranı teklifleri üzerinden sözleşme taslaklarını değerlendiriyor. Hiç şüphe yok ki, ücret zammı kritik bir öneme sahip, zira işçilerin, doğrudan doğruya patronların elde ettiği aşırı kârlar üzerindeki hakkını talep etmesini içeriyor.

Ancak mevcut taslaklarda, hem metal işçilerini hem de sınıf hareketinin genelini patronların ve hükümetin ekonomik saldırılarına karşı koruyabilecek iki çok önemli madde bulunmakta: Diğer 6’şar aylık dilimlerde asgari ücrete yapılacak zamlar, puanların eklendiği enflasyon oranından daha yüksek olursa, asgari ücrete gelecek zammın oransal olarak uygulanması ve vergi diliminin yüzde 15’te sabitlenerek, bunu aşan kısmın patron tarafından ödenmesi.

Bu iki talep, bir bütün olarak sendikal işçi hareketinin varlığını koruyacak nitelikte iken, aynı zamanda işçi sınıfının örgütsüz kesimlerinin üzerinde de bir sendikalaşma ihtiyacı yaratmakta. Dolayısıyla bu iki talebin kazanılması, sınıf hareketinin geleceği açısından tarihsel ve politik bir önem taşımakta. Tarihsel çünkü böylece, asgari ücret artışları ve vergi dilimleri karşısında patronlar ile hükümet sendikalaşmanın anlamını yitirmesini sağlamaya çalışıp işçileri örgütsüzleştirmeye çalışırken, bu talepler bu saldırı karşısında koruyucu bir bariyer rolü üstlenecek. Politik çünkü işçiler, patron hükümetinin vergi dilimlerini revize etmemesi durumunda, bu yükü patronlara ödetebileceğini gösterecek ve böylece işyerlerindeki işçilerin özgüveni artacak.

Bu iki talep aynı zamanda, ücret sorunu üzerinden bir yükselişe geçen sınıf hareketinin, daha kapsamlı sosyal ve politik bir perspektifle donanmasına da yardımcı olacak. Sendikalaşmayı teşvik ederek, sınıf hareketinin genelinin ücret sorununu sendika sorunuyla ve işyerlerindeki denetim sorunuyla birlikte ele almasını kolaylaştıracak.

Mevcut TİS sürecinin yarattığı tehlikelerden birisi ise, Türk Metal ve Özçelik-İş’in oldukça düşük kalan tekliflerle ortaya çıkması. Bu tekliflerin duyurulmasının ardından Türk Metal’e bağlı kimi işyerlerinde tepki eylemleri düzenlenmeye başladı. Türk Metal’in ve Özçelik-İş’in tekliflerini işçilerin talepleri etrafında güncellemeleri ve her üç sendikanın bütün metal işçilerini birleştirebilecek ortak bir teklif ve mücadele planı hazırlaması acil bir ihtiyaç.

Ancak bu birlik, geçmişte görüldüğü, yalnızca sendikal önderliklerin kendi aralarında imzalayacağı bir protokolle kurulamaz. Biz, her işçinin, kendi sendikasının teklifini tartışabilmesi ve üzerinde denetim sahibi olabilmesi için işyerlerinde TİS komitelerinin kurulmasını savunuyoruz. Ancak aynı zamanda farklı sendikaların bulunduğu farklı işyerlerinin arasında, metal sendikalarının tek bir teklif etrafında bir araya gelebilmeleri için, konfederasyon farkı gözetmeksizin, bütün sendikalardan işçilerin bir araya geleceği ve bütün sendikaların tekliflerinin tartışılacağı ortak TİS komiteleri koordinasyonlarının kurulmasını savunuyoruz.

Metal patronlarına karşı verilen bu sınıf mücadelesinde farklı sendikalardan işçilerin ortak bir mücadele planı etrafındaki birliği ancak bu yolla tesis edilebilir.

Hak arayanlar kimi tehdit ediyor?

0

Ülkede ekonomik krizin etkileri derinleştikçe Tek Adam rejimi demokratik alanı daha fazla kısıtlamaya, toplumsal muhalefeti bildik sopa politikaları ile kriminalize etmeye, sindirmeye çalışıyor. Akbelen’deki ağaç katliamına direnen ve Erdoğan tarafından “çevreci görünümlü marjinaller” denerek hedef gösterilen İkizköylülerden Hatay Dikmece’de topraklarını savunan ve jandarma saldırısına uğrayan köylülere, Kobane davasında gerçekdışı ve hukuksuz iddialarla senelerdir hapiste tutulan başta HDP’li siyasetçilerden kayıplarının hesabını soran Cumartesi Anneleri’ne dek siyaset yapma, hak arama, kısacası her türlü siyasi demokrasi talebi tutuklama, gözaltı ve şiddet yolu ile bastırılıyor. Basit bir basın açıklaması yapmak adli bir vaka, yürüyüş yapmak kimi koşullarda tamamen imkânsız halde. Hatta söz konusu lgbti+lar olunca salon etkinliği yapmak başlı başına suç unsuru! Gücüne güç katmış, 20 yılı devirmiş bir iktidar karşısında hâlâ neden ağacına, suyuna sahip çıkan köylüler, adalet arayan anneler, hakkını savunan emekçiler ve Kürtler bir tehdit?

Seçim zaferi ile ömrünü uzatan ve meclis çoğunluğunu sağlayan Cumhur İttifakı; Yeniden Refah, Hüdapar ve Sinan Oğan gibi İslamcı, faşizan ve milliyetçi odakları bünyesine katarak daha da sağ, milliyetçi-muhafazakâr, kadın düşmanı bir karaktere büründü. Tam da buradan aldığı güçle kadınların, lgbti+ların ve Kürt halkının demokratik haklarına saldırmaya, işçi sınıfının zaten kırıntı haline gelmiş haklarını gasp etmeye ve tüm toplumsal muhalefeti cezalandırmaya devam edecek. Bu nedenle toplumsal rızayı üretmek ve tabanını korumak için milliyetçiliği-muhafazakârlığı, aile değerlerini dayanak gösteren rejimin, hak taleplerinin görünür olmasına, toplumsal-politik hareketlerin güçlenmesine ve birleşerek mücadele etmesine tahammülü yok.

Hem seçim süresince hem de 28 Mayıs akşamı Tayyip Erdoğan’ın lgbti+ları hedef alan konuşmaları, Onur Yürüyüşü’ne yapılan gözaltılara ilişkin İstanbul Valisi’nin “Aile kurumunu zayıflatacak hiçbir etkinliğe müsaade etmeyeceğiz” açıklaması rejimin önümüzdeki dönemki politikasına dair bir giriş niteliğindeydi. Geçtiğimiz ay görülen Kobane davasında AİHM’nin hak ihlali kararına rağmen adil yargılanma, ifade özgürlüğü, siyasi faaliyette bulunma hakları çiğnenmekte.

CHP başta olmak üzere düzen muhalefeti de sınıf hareketinin yanı sıra toplumsal muhalefetten uzak durarak inşa etmeye çalıştığı ve ikinci turdan itibaren göçmen düşmanlığı sosuna buladığı seçim politikasının hezimetle sonuçlanması ile kitleler nezdinde bir alternatif olamayacağını bir kez daha kanıtladı. Bundan sonrası için de CHP’nin toplumsal muhalefetin önünü açacak herhangi bir politik hatta sahip olmaması, aksine kendi iç krizleri ile uğraşması toplumsal muhalefetin çeşitli kesimlerinde hayal kırıklığına neden oldu. Buna rağmen, henüz birbirlerinden yalıtık da olsa sürmekte olan mücadeleler ve elde edilen kazanımlar kitleler için gerçek çıkış yolunu gösteriyor.

Tüm baskılara rağmen mücadele ve dayanışma en gerçekçi seçenek. Yakın zamanda Pekintaş, Corning Kablo, Ağaç AŞ, Şireci işçilerinin mücadeleleri kazanımla sonuçlandı. Akbelen’i, Dikmece’yi savunanların mücadelesi devam ediyor. Tam da bu nedenle, kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal talep ve mücadelelerini birbirinden ayrıştırmamak, tam tersine birleştirmek gerektiğini savunuyoruz. Ve bunun başlıca yolu da emek hareketinin kopuşçu bir perspektif ile birlikte mücadele etmesinden geçiyor.

“Hayat bilsin ki bizler ondan alacaklıyız, hak ettiğimiz hayatı alana kadar pes etmek yok”

0

Başta Hatay olmak üzere deprem bölgesinde hâlâ yaralar sarılmış değil. Depremin sonuçları özellikle kadınlar açısından çok daha ağır oldu. Kadın Dayanışması olarak, Hatay’dan Serap ile deprem bölgesindeki hijyen, barınma ve sağlık gibi sorunları konuştuk.

Kadın Dayanışması: Depremden bu yana altı aydan fazla zaman geçti. Ancak tüm bu süreye rağmen hâlâ en temel ihtiyaçlara bile ulaşımda zorluk çektiğinizi biliyoruz. Bugün Hatay’da tüm bu zorluklarla nasıl, hangi yollarla baş ettiğinizi anlatabilir misiniz?

Serap G.: Zorluklarla hâlâ kendi başımıza mücadele ediyoruz. Benim evim ilk sarsıntıda yıkıldı ve iki can kaybım var. Ben 3. katta oturmama rağmen nasıl kurtulduk, inanın hatırlayamıyorum artık. Hem can hem mal kaybım olmasına rağmen gönüllüler hariç devletten çok az destek alabildik. Deprem sonrası yardımlar çok dağınık yapıldı ve her yardımda metrelerce kuyruk oluştu. Düşünebiliyor musunuz, o kadar yıkımın ardından hâlâ kuyruklarda saatlerce bekliyoruz. Neden? 10 lt su için, gıda kolisi için, az da olsa hijyen paketi için. Hâlâ her şey büyük bir belirsizlik içinde ve dağınık halde ilerliyor. Bizi hayatta tutan tek şek dayanışma. Devletten önce kardeşim ve siz bana ulaştınız. Destekleriniz hâlâ sürüyor ve bunun için de ayrıca hem ailem adına hem kendi adıma çok teşekkür ederim. Bu destekler de olmasaydı tamamen yalnızlığa terk edilmiş olacaktık.

En büyük sıkıntıyı köydeki kadınlar yaşıyor. 24 saat iş yapmak zorunda kalıyorlar. Sanki köyde güneş batmıyormuşçasına kadınların iş yükü bitmiyor. Tarım ve hayvancılık işi de kadınların omuzlarında, iş hiç biter mi?

KD: Deprem ve sonuçları herkes için çok yıkıcıydı, hayat hiç kimse için eskisi gibi değil. Ancak bir kadın olarak bu sürecin sizin için çok ayrı zorlukları olduğunu da tahmin edebiliyoruz. Deneyimlediğiniz ve gözlemlediğiniz kadarıyla şu an Hatay’da kadınların yaşadığı ekstra zorluklar, sorunlar neler?

SG: Yaşanan sorunları bölerek anlatmam gerekiyor. Çünkü şu an yaşam alanlarımız çadır, konteyner kent ve köy evleri diye ayrılıyor. Her alanda yaşayan kadınların yaşadığı zorluklar farklı. Çadırda yaşan kadınların -ki ben de çadırda yaşıyorum- en büyük sorunu sağlıklı ve güvenli bir barınma alanımızın olmayışı. Çadırda bir düzen yok ki. Çadırın ne işi biter ne de bir düzeni olur. Bir eşya ararken bakıyorsun oradan bir böcek çıkmış, hijyen sıfır. Evde de yoruluyorduk ama çadırda yaşamak daha fazla yoruyor. Yağmur yağar çadırı su basar, sıcak olur çadırın içinde duramazsınız. Havanın ısınması ile yılan, haşere, sinek sorunumuz artmaya başladı. Kişisel bakımımızı çok ilkel ortamlarda karşılamak zorunda kalıyoruz. Bu da beraberinde birçok kadın hastalığını getiriyor. Tuvalet, banyo, mutfağı çadırın içinde sığdıramazsınız. Biz de baraka şeklinde yaptık. İnanır mısınız, gece tuvalete gitmemek için dua ediyorum. Çünkü korkuyorum, her yer karanlık.

Su sıkıntımız var, biliyorsunuz. Suyu idareli kullanmak zorunda kaldığımız için kişisel bakım dahil temizliğimiz yarım yamalak oluyor. Elektrik sürekli kesildiği için neredeyse her şeyi elimizde yıkıyoruz. 39 yaşındayım, şu ellerime bakın. Altı ayda 80 yaşındaki insanın ellerine döndü.

Konteyner kentte yaşayan tanıdıklarım var, orda da sorun bitmiyor. Yemek için saatlerce sırada bekliyorsunuz. Düşünsenize, bir öğün yemek için 35 derece güneşin altında en az yarım saat sıra bekliyorsunuz. Konteyner kent alanında bir tane ağaç yok ki gölgesinde oturasınız. Konteynerlerin çoğunda şükür ki klima var, insanlar sabahtan akşama kadar serin bir yer diye oradan dışarı çıkamıyor. Ama ben bu yüzden gitmek istemedim. Resmen hapishane hayatı yaşıyorsunuz. Bence en büyük sıkıntıyı köydeki kadınlar yaşıyor. 24 saat iş yapmak zorunda kalıyorlar. Şehir merkezi yıkıldı ve çadır alanı bulamayan çoğu insan köydeki yakınlarının yanına taşındı. Haliyle nüfus bayağı arttı. E hizmet, bakım işi yine kadınların yakasına yapıştı. Sanki köyde güneş batmıyormuşçasına kadınların iş yükü bitmiyor. Tarım ve hayvancılık işi de kadınların omuzlarında, iş hiç biter mi? Oradaki kadınların tek tesellisi birbirleriyle yardımlaşma. Yoksa oradaki hayata dayanmak mümkün değil.

Çoğu kadın çalışmak istiyor lakin ulaşım sorunu çok ciddi boyutlarda olduğu için hiçbirimiz çalışamıyoruz. Ulaşımın olduğu yerde iş yok, işin olduğu yerde ise ulaşım yok.

KD: Hayatı idame ettirmek için bir yandan da çalışmak zorundasınız. Peki şu an Hatay’da çalışma imkânları ve koşulları nasıl?

SG: Ben daha önce birçok işte çalıştım fakat gel gör ki hiç sigortam yatırılmamış. Burada çalışan kadınların büyük bölümü hep sigortasız çalıştırılmış. Hatay biliyorsunuz ki tarım şehri aslında ama depremden dolayı şu an o da yapılamayacak durumda. Geçen gün İŞKUR’a başvurdum, malum ekonomik kriz var çalışmak zorundayım. İŞKUR’dan gelen iş tekliflerinin çoğu çadır kentlerde. Yani aşçı, bulaşıkçı, temizlikçi gibi. Görüşmeye gittim fakat iş saatleri çok uzun, iş yükü fazla ve bunun karşılığında asgari ücret alacaksınız. Çoğu kadın çalışmak istiyor lakin ulaşım sorunu çok ciddi boyutlarda olduğu için hiçbirimiz çalışamıyoruz. Ulaşımın olduğu yerde iş yok, işin olduğu yerde ise ulaşım yok. En çok talep ettiğimiz şey aslında sırf kadın işi diye bize sürekli temizlik, bulaşıkçılık, aşçılık gibi işler teklif etmemeleri. Bizler farklı işlerde çalışabiliriz. Bize servis versinler, ulaşım sorunumuzu çözsünler, elbette çalışmak isteriz.

Özellikle kadınlar için güvenli iş alanları istiyoruz. Bizler de üretmek, kendi ayaklarımız üzerinde durmak istiyoruz.

KD: Şu an devletten ve belediyeden öncelikli talepleriniz neler?

SG: Öncelikli talebimiz barınma ihtiyacımızın çözülmesi. Kış kapıda, bu şekilde bir kışı daha çadırda geçiremeyiz. Okullar açılacak ama ailelerin durumu malum, bizler okul ihtiyaçlarını nasıl karşılayalım? Bu ihtiyaçların devlet tarafından karşılanmasını istiyoruz. Bizler deprem öncesine kadar işi gücü olan insanlardık ama deprem sonrası her şeyimiz yerle bir oldu. Borçlarımızın silinmesini talep ediyoruz. İnsanların borçları var, iş yok güç yok, nasıl ödeyelim ki? Aslında bizler toparlanana kadar devletin desteğini talep ediyoruz. Bizler tek başımıza bu sorunların üstesinden gelemeyiz, toparlanamayız. Şehrin yüzde 80’i artık yok. Bizler özellikle kadınlar için güvenli iş alanları istiyoruz. Bizler de üretmek, kendi ayaklarımız üzerinde durmak istiyoruz.

Belediyeler bu süreçte bence sınıfta kaldı. Evet, hep birlikte bir deprem yaşadık ama hepimiz elimizden geldiği kadar hayata bir yerden tutunup devam etmek zorundayız. Bir de bunlar bizi yöneten insanlar, bizlerden daha hızlı toparlanmaları gerekiyordu sonuçta. Bu yüzden yönetici seçiyoruz, değil mi? Çöpler toplanmıyor, ilaçlama neredeyse yok, belediye otobüsleri yetersiz, bunların acilen çözülmesini istiyoruz. Hijyen ciddi bir sorun haline geldi ve birçok insan salgın hastalıklarla boğuşuyor. Erişimi kolay, temiz su talep ediyoruz. Yerel seçimlere az kaldı, özellikle belediyeler artık halkın ihtiyaçlarını duysun.

Desteğinizi deprem bölgesinden çekmeyin. Unutulmamıza izin vermeyin, her yerde sesimiz olun. Bizler arada umudumuzu kaybediyor olabiliriz ama sizler el uzatınca yeniden ayağa kalkıyoruz.

KD: Deprem bölgesinde olmayan kadınlar sizinle nasıl dayanışabilir? Onlara iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

SG: Bu süreçte ilk organize olanlar kadınlardı. Hem deprem bölgesinde hem deprem bölgesi dışında. Bunun için destek olan, ayağa kalkan kadınlara kocaman sarılıyorum. Bir kez daha kadınların ne kadar güçlü olduğunu görmüş olduk. Toplumda hak ettiğimiz yaşamı istemekte ne kadar haklıymışız, yaşayarak gördük. Sohbet etmek bile iyileştiriyor. Şu an bu yaptığımız röportaj bile bizlere iyi geliyor. Desteğinizi, özellikle ellerinizi deprem bölgesinden çekmeyin. Unutulmamıza izin vermeyin, her yerde sesimiz olun, bizden bahsedin. Bizler arada umudumuzu kaybediyor olabiliriz ama sizler el uzatınca yeniden ayağa kalkıyoruz, bunu bilin.

Her birimizin kadın olarak çok zor bir hayatı var biliyorum ama hayat şunu bilsin ki bizler ondan alacaklıyız ve hak ettiğimiz hayatı alana kadar pes etmek yok.

İUB-DE’nin 4. Ukrayna konvoyunun ardından

0

Rusya’nın 2022 Şubat ayında başlayan Ukrayna işgali ile yaygınlaştırılan iki büyük yalana karşı Ukraynalı sosyalistlerin ve bağımsız emek örgütlerinin yanında olduk. Rusya işgale Ukrayna’yı faşistlerden arındırmak için girmiyordu. Ukrayna’yı işgal girişimi kendi emperyal çıkarları içindi. Rus işgali Ukrayna’daki sosyalistlerin ve bağımsız emek örgütlerinin tasfiyesi anlamına gelecekti. Ukrayna’da işgale Rusça konuşulan bölgelerdeki emek örgütleri dahil olmak üzere sosyalistler de karşı çıkıp ilk günlerden itibaren seferber olmuşlardı.

Liberal batılıların yalanları da aynı derecede yanlıştı. Ukrayna barbar Rusya’nın karşısındaki demokrasi beşiği falan değildi. Ukrayna, burjuva liberal bir hükümet tarafından yönetilmekteydi. Zelenski’nin burjuva hükümeti savaşın öncesinde ve savaş sırasında çok sayıda emek düşmanı yasa çıkarmıştı ve emekçiler hükümete karşı da mücadele etmekteydi. Ukrayna’da bir neo-Nazi hareketinin varlığı aşikârdı ve bu faşist hareketleri ezebilecek olan şey yine Ukraynalı sosyalistler ve işçi-emekçilerdi.

Bu iki yalan karşısında Rus işgaline, NATO’ya ve Zelenski hükümetine karşı Ukraynalı sosyalistler ve emek örgütleri ile dayanışma içerisindeydik. Ukrayna’daki bağımsız işçi örgütleri ve sosyalistler ile dayanışmak için daha önce üç kez Ukrayna’ya ulaşmıştık. 2022 Kasım’ındaki ikinci konvoyda Türkiye’den de katılım sağlamıştık.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) dördüncü konvoyu ağustosun ilk günlerinde Ukrayna’ya ulaştı. Konvoy İspanya’dan CGT’nin (Genel İşçi Konfederasyonu), sağlıkçılar sendikası MATS’nin ve kardeş partimiz Enternasyonalist Mücadele’nin (LI) katkıları ile gerçekleşti.

Konvoy ilk olarak Korosten’de tren tekerleği üreten bir fabrikaya ulaştı. Burada Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’na üye işçilere öncesinde talep ettikleri yardımlar iletildi, cephe hattında savaşan sendika üyesi işçilerle bir araya gelindi. Ardından Kryvyi Rih’te Bağımsız Maden İşçileri Sendikası üyeleri ziyaret edilerek bu proleter şehirde maden işçilerinin durumu ve cephedeki işçilerin hali hakkında konuşmalar yapıldı.

Konvoyun üçüncü durağı Ukrayna’nın güneyinde, cepheye 20-30 kilometre uzaklıktaki Mykolaiv şehri oldu. Ukrayna’nın savunması için önemli bir stratejik merkez halinde olan bu şehirde Ukrayna Eğitim ve Bilim Sendikası üyelerinin talep ettikleri yastık, döşek ve yorganlar teslim edildi.

Konvoyun son durağı cepheye 50 km uzaklıktaki Zaporijya oldu. Bu bölgeye yapılan ziyaret sırasında hava saldırısında Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’na üye bir kadın işçinin kızı hayatını kaybetti. Zaporijya Bağımsız Demiryolu Sendikası üyelerine gıda yardımı gerçekleştirildi.

Rus yayılmacılığına karşı Zelenski hükümetine hiçbir politik destek vermeksizin, Ukrayna halkının yanında olmaya devam edeceğiz. Rus yayılmacılığının durdurulması, NATO’nun meşruiyetinin kırılması ve Ukrayna’da hükümetten, oligarklardan ve emperyalizmden bağımsız işçi örgütlerinin ve sosyalistlerin güçlenmesi tüm dünya işçi sınıfının çıkarına olacaktır.

Ey faiz lobisi!

0

Ekonomideki en büyük problem hayat pahalılığı olmaya devam ediyor. Ama çok yakında işsizlik ve ekonomik durgunluk da buna eklenecek.

Bir önceki yazımda IMF’siz IMF programıyla bir soygun politikası uygulandığını şöyle ifade etmiştim: “Toplam tüketici talebini kısmak ama bunu yaparken borç mekanizmasını çalıştırmak ve ihracatı artıracak önlemler alarak ekonomide bir üst basamağa çıkmak… Tabii o basamağa işçi ve emekçilerin sırtına basarak çıkmak… İşte bu, IMF’nin ülkelere borç verirken uyguladığı acı reçetenin neredeyse birebir kopyalanmış hali. Öyle ki tüm liberal iktisatçılar Şimşek’i alkışlama sırasına girdi. Şimdiden sermayeye hizmet eden o çatal dilleriyle ‘Acı reçete zorunlu…’, ‘Şimdi fedakârlık yapmazsak sonrası çok daha kötü olacak’ gibi cümleleri kurmaya başladılar.”

TCMB’nin faizi yüzde 25’e çıkarmasıyla Mehmet Şimşek’i alkışlayanlar sevinç naraları atmaya başladılar. Öyle ki bu kişiler en başından beri ülkenin IMF’ye gitmesini talep eden ekonomistlerdi. Son haberler ise eylülde bir IMF heyetinin Türkiye’ye geleceği, Saray’ın da bu konuda ikna edildiği yönünde. Zaten Mehmet Şimşek’in programının IMF’siz bir IMF programından doğrudan bir IMF programına dönüşmesi bu gidişle kaçınılmaz.

Tüm eksen kaymaları ve yerli-milli ekonomi şiarları altında dönüp dolaşıp gelinen nokta bu; Türkiye’nin emperyalizme bağımlı olduğunun en büyük göstergesi olarak işçi ve emekçilerin IMF dairesine ipotek edilmesi… Kapitalizm altında tarihsel olarak ülke asla ilerleyemiyor, sadece ve sadece daire çiziyor. Tüm o vaatler ve 21 yıllık “değişim” altında bir arpa boyu bile yol gidememek, kapitalizmin dayattığı zorunlu bir durum sadece.

Elbette faizlerin yükselmesi, kredi musluklarının biraz daha kısılması (unutmayın, faizler hâlâ enflasyonun gerisinde, yani reel anlamda ekside) ve yaşama maliyetlerinin bilinçli olarak yükseltilmesi neticesinde talebin daraltılmasının halkta yarattığı hoşnutsuzluğun farkında olan Saray, uygulanan bu ekonomi politikasının ekonominin dümenine geçmiş olan “faizcilerin” bir komplosu olduğunu ve Saray’ın yeri geldiğinde duruma “Ey faiz lobisi” nidalarıyla “el koyacağının” mesajını şimdiden vermeye başladı. Kötü bürokratların “halk düşmanı” kararlarından Saray’ın kendini bilinçli bir şekilde soyutlaması özellikle ekonomik alanda bir politika halini almış durumda. Bu konuda emekçilerin kafa karışıklığını gidermek ve uygulanan politikaların işçi düşmanı rejimin ve Saray’ın denetiminde olduğunu tekrar tekrar belirtmek ve bu politikayı teşhir etmek görevimiz.

Ülke, hayat pahalılığı ve işsizlik sarmalına yani enflasyon-faiz ikilemine hapsedilmiş durumda. Sermaye ise kârlılığına kârlılık katmaya devam ediyor. Emekçiler ise mücadeleye devam ediyor. Hemen hemen her sektörde çalışan işçiler, hayat pahalılığına karşı toplu iş sözleşmeleriyle direniş ve grev gibi araçlarıyla mücadele ediyorlar. Tek sorun, bu direnişlerin ortak bir mücadele programı altında birleşik bir mücadele hattına oturtulmamış olması. Tekrar vurgulamakta fayda var. Kıdem tazminatını kaldırıp tüm emeklilik ve sigorta sisteminin özelleşmesini programına almış, kamunun tüm kaynaklarını sermayenin kullanımına açmaya hazır bir ekonomi yönetimi var. Amaçlarına ulaşmak için son derece örgütlü ve bilinçli hareket ediyorlar. İşçi sınıfı da sendikalarıyla aynı örgütlülük ve seferberlikle birleşik bir mücadele vermeli.

Tarihte bu ay: Dördüncü Enternasyonal 85 yaşında!

0

Bundan 85 yıl önce, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşu ilan edildiğinde, dünya işçi sınıfını kendi tarihinin en zor sınavlarından birkaçı bekliyordu. Zaten İspanya, İtalya ve Almanya gibi ülkelerde büyük yenilgiler alınmış ve faşizm iktidara gelmişti. İşçilerin devleti olması gereken SSCB’de ise, sosyalist mülkiyet ilişkileri korunmuş ancak bürokratik bir diktatörlük kurulmuştu; bu bürokrasi, işçi sınıfının çıkarlarının karşısında bulunan kendi ayrıcalıklarını derinleştirmek için çalışmaktaydı.

Dördüncü Enternasyonal emperyalist kapitalizme uyarlanan, yabancı sınıf önderliklerine yedeklenen ve işçilerin mücadeleleri ile devrimlerine ihanet eden hain önderliklere karşı kapitalizmden sosyalizme geçiş programını sahiplenerek, sosyalist devrimin dünya partisi olarak kuruldu.

Bugün dünya işçi sınıfı, 1938’dekinden çok daha farklı tehlikeler ve tehditlerle yüz yüze. Kemer sıkma politikaları, düşük ücretler, sendikal yasaklar, fiyat artışları ve benzeri süreklilik gösteren sorunların yanı sıra Putin’den Orban’a dek çeşitlilik gösteren baskıcı hükümetler, bölgesel savaşlar (Ukrayna işgali gibi), pandemi, emperyalizmin egemenlik krizi, iklim krizi gibi sorunlarla da yüz yüze.

Bütün bunların karşısında kitleler ise yıllara yayılan mücadeleler ve seferberlikler örgütlüyor ve birçok durumda bu seferberlikler bir ayaklanma halini alırken, azımsanamayacak bir kısmı da devrimlere dönüşüyor.

Emekçilerin 1938’de ve 2023’te yüzleştikleri sorunlar birbirinden farklı olabilir. Ancak bütün bu sorunların kaynağı olan asıl sorun, yani sorunların sorunu hiç değişmemiş bir şekilde, aksine derinleşmiş bir vaziyette varlığını sürdürüyor: devrimci önderlik krizi.

Dördüncü Enternasyonal geçiş programıyla ve uluslararası örgütlenmesiyle bu krize bir yanıt geliştirmek için ilan edildi. Ancak hareket, kendi içindeki revizyonist kutup ve sekter kanatlar tarafından büyük yaralar aldı.

Enternasyonal’imizin kuruluşundan bu yana, revizyonist kutup, bütün ülkelerde burjuvaziden ve bürokrasiden bağımsız devrimci sınıf partilerinin kurulmasının bir tarihsel ve siyasal zorunluluk olmadığını; ama hareketimizi çeşitli bürokratik, küçük burjuva ve toplumsal hareketçi örgütlerin içinde kurmamızın daha doğru olduğunu iddia etti. Bu çizginin sonucunda onlarca ülkede bağımsız örgütsel inşamız tasfiye edildi ve binlerce kadro telef oldu. Revizyonist kutup reformist yapıların içine girerek bağımsız inşadan vazgeçerken, aynı zamanda Dördüncü Enternasyonal’in devrimci programını da terk etti ve böylece, işçi sınıfını siyasal olarak savunmasız bir durumda bıraktı.

Hareketimizin sekter kanatları ise, bu revizyonist projeye bir reaksiyon olarak bu sefer bütün eylem birlikleri, birleşik cephe taktikleri ve ortak parti deneyimlerini reddetti. Sekterizm birçok durumda, yabancı sınıf önderliklerinin varlıklarını mazeret olarak kullanarak kitlesel seferberliklere dahi katılmayı kabul etmeyerek, büyük savrulmalara yol açtı. Bu sekter kanatların işçilere eşlik etmeyi öngören bir yöntemlerinin bulunmayışı ve pratik birlikteliklerden politik pirüpaklık saplantılılığı dolayısıyla uzak durmaları, tıpkı revizyonist kutupta olduğu üzere, şu gerçekle sonuçlandı: bağımsız devrimci partilerin inşa edilmesinden vazgeçilmesi.

Bugün İşçi Demokrasisi Partisi olarak bağlı bulunduğumuz İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak bizler, istisnasız bütün ülkelerde işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin burjuvaziden ve bürokrasiden bağımsız devrimci mücadele partilerini inşa etmek için çalışıyoruz. Bizler işçi sınıfının örgütsel ve politik bağımsızlığı konusunda saplantılıyız. Ancak kapitalizmi ilga edecek ve sosyalizmin inşasının yolunu açacak devrimlere önderlik edebilecek kapasitede bir partiyi de, yalnızca kendi akımımız ile birlikte inşa edebileceğimize inanmıyoruz çünkü kendimizin tek devrimciler olduğuna inanmıyoruz. Bu nedenle başka devrimci akımlarla birleşik cepheler oluşturmaya ve aynı zamanda işçi hareketi içinde reformist önderliklerle de eylem birlikleri kurarak bu önderliklere karşı mücadele etmeye çalışıyoruz. Böylece devrimcilerin birliğini sağlamaya ve işçileri de hain önderliklere terk etmemeye çabalıyoruz.

Dördüncü Enternasyonal’in 85. yaş gününde bir kere daha, emekçi kitlelerin gerçek bir mücadele partisini, proleter öncüyü geçiş programı etrafında merkezileştirecek bir örgütü, seferberliklere eşlik ederek onlardan öğrenecek ve onlara rehberlik edecek bir önderliği ve “diğer partiler gibi olmayan bir partiyi” inşa etmek için devrimcilerin ve işçi sınıfının birliği çağrısını yükseltiyoruz.

Ücret artışı talebiyle eylemler yaygınlaşıyor

0

Temmuz ayında asgari ücretin açıklanmasının ardından pek çok işyerinde irili ufaklı seferberlikler yaşandı. Söz konusu seferberliklere damga vuran esas gündemse düşük ücretler.

Ağustos ayının başında Gaziantep OSB’de birçok işyerini ve binlerce işçiyi ilgilendiren bir eylem dalgası yaşandı. İşverenler bütün çalışanların maaşlarına yapılacak zammı asgari ücrete yapılan yüzde 34’lük zam oranı ile sınırlı tutmak isterken; Asko Tekstil, Koza Halı, Şireci Koton ve Şireci Akrilik gibi işyerlerinde işçiler önerilen ücretler tepki göstererek iş bıraktı. Bütün OSB’yi etkileyecek olan bu eylemler sürerken AKP’li Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin, patronlardan birini ziyaret ettikten sonra işçileri sükunete davet etti ve “fitne”den söz ederek patronun ne kadar baba (!) birisi olduğunu vurguladı. Sonuç olarak direnişler büyük oranda kazanımla sonuçlandı. Belediye Başkanının bu çıplak sınıfsal tavrı ise sermaye sınıfının niteliğine dair büyük bir ders olarak işçi sınıfının hafızasına kazındı.

Belediye çalışanları da ücret artışlarının yetersizliğinden ve geçinme koşullarından mustarip. Kadıköy Belediyesi’nde Genel-İş’te örgütlü işçiler ek protokol talebi için eylem yaptılar. Ücretlerde iyileştirme talep eden işçiler yarım gün iş bırakma eylemi yaparak belediyenin önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. Öte yandan İBB iştiraki olan Ağaç AŞ’de çalışan işçiler ücret artışı ve yan haklar için fiili bir grev gerçekleştirdi. Saraçhane’de direniş alanı kuran binlerce işçi, örgütlü oldukları BTO-SEN’in yetkisi olmamasına rağmen işvereni fiili olarak anlaşmaya zorladı. Genel-İş ve Boğaziçi AŞ arasında imzalanan TİS’te yer alan hakları talep eden Ağaç AŞ işçileri, direnişin 8. gününde eylemi kazanımla sonlandırdı.

TGS’nin örgütlü olduğu Sputnik’in Türkiye ofisinde de çalışanlar grev kararını işyerinin önüne astı. Ücret zammı talebi için müzakereye bile yanaşmayan Sputnik yönetimi çareyi sendikada örgütlü 24 çalışanı işten çıkararak bulurken, grev coşkuyla devam ediyor.

Son dönemde ortaya çıkan işçi direnişleri ve grevler bize işçi hareketine dair bazı önemli çıkarımlar sunuyor. Öncelikle eylemlerin çoğunda ücret talebi öne çıkıyor. Bu durum, Cumhur İttifakı’nın ekonomi politikalarının doğrudan bir sonucu. Yeni kabinenin ortaya koyduğu politikalar ve düzenlemeler çalışanların reel ücretlerindeki düşüşü engellemediği gibi, konut kiralarındaki durdurulamayan artış ve zamlar emekçilerin alım gücünü gittikçe daraltıyor. Bunun yanında henüz yaz aylarında yaşanan bu eylemler önümüzdeki süreçte de ücret teması etrafında seferberliklerin süreceğinin işaretini veriyor.

Direniş gerçekleşen işyerlerinin bazılarında yetkili bir sendika bile bulunmuyor. Buna rağmen Ağaç AŞ işçilerinin direnişinde görüldüğü gibi işçilerin birlik ve kararlılık gösterdiği eylemlerin kazanımla sonuçlanması mümkün. Türkiye’de kanunlar sendikal örgütlenmenin önünde ciddi engeller barındırıyor. Ülke barajı, işyeri barajı gibi engeller yüzünden bir sendikanın yetkili olması, yetki alsa bile TİS yapabilmesi oldukça güç. Öte yandan bu gerici kanunların değişmesinin ve -en azından fiili olarak- işçi sınıfının kazanımlarının artmasının yolu birlik ve dayanışmadan geçiyor.

Ortaya çıkan irili ufaklı seferberliklere ciddiyetle yaklaşmamız gerekiyor. Sınıfın mücadeleci kesimlerine politika taşımamız ve belki de en önemlisi sınıfın öncü sektörlerinin taleplerini iyi anlamamız gerekiyor. Zira birlik ve dayanışmanın yanında işçi sınıfının ekonomik ve sosyal haklarını kazanabilmesinin yegâne yolu, sınıf politikası rehberliğinde mücadele etmesidir.

Okur mektubu: “Hiçbir kamu görevlimizi, çalışanımızı enflasyona ezdirmedik”

0

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi çalışanların Toplu İş Sözleşmesi görüşmeleri 2012-2013 yılından beri gerçekleşiyor. Her 2 yılda bir işveren (hükümet) ve çalışanlar (adına yetkili sendika) önümüzdeki 2 yılı belirleyecek olan görüşmeler için toplanıyor. Memur ve emekli maaşlarına yapılacak zamlar, sosyal haklar vb. konuların konuşulduğu TİS görüşmelerinde bugüne kadar 6 defa toplu sözleşme görüşmesi gerçekleşti. Ağustos ayında başlayan 7. Dönem Toplu Sözleşme görüşmelerinde 2024-2025 yılları için talep edilen zam pazarlığında anlaşma sağlanamamış ve Hakem Heyetine gidilmiştir.

Bu süreçte sendikalar farklı kalemlerde iyileştirmeler talep etmiştir. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

2024 yılı ilk çeyreği için yüzde 25, ikinci çeyreği için yüzde 10, üçüncü çeyreği için yüzde 15 ve 2024 yılı son çeyreği için yüzde 25 oranlarında zam. Yani yetkili sendika 3 ayda bir düzenli olarak zam talep etmektedir. Bunun yanında refah payı, kira yardımı, bayram ikramiyesi gibi yan haklar da TİS görüşmelerinde gündeme geldi. Emekli haklarında ve maaşlarında da belli iyileştirmeler de talepler arasındaydı. Ayrıca sendikalar, hizmet kolları nezdinde de birçok hak talep etmiş ancak birçoğu olumsuz sonuçlanmış ve konu yukarıda da bahsedildiği gibi Hakem Heyetine götürülmüştür.

Peki, hükümet ne teklif etmişti?

Maaş zamları konusunda memur ve memur emeklisine 2024’ün ilk altı ayında yüzde 15, ikinci altı ayında yüzde 10, 2025’in ilk altı ayında yüzde 6 ve ikinci altı ayında 5 artış teklif etti. Arada ne kadar fark olduğunu fark etmişsinizdir.

Özellikle son 2-3 yılda yaşanan yüksek enflasyondan dolayı, enflasyonun altında verilecek her teklif bir kazanım değil kayıptır, çünkü memur ve emeklinin aldığı zam enflasyonun altında ise bir önceki 6 ayda memur eksiye düşmüş ve kayıptadır denilebilir. Ve bu şekilde devam eden süreç ekonomik kaybın nasıl büyüdüğünün göstergesidir. Halbuki memurun talebi, kayıpların telafisi için resmi enflasyon oranları üzerinde zam yapılmasıdır. Yani çözüm enflasyon artı zamdadır.

Peki, kamudaki işçiler talep ettikleri birçok isteği alabiliyorken milyonları aşan memur ve emekliler neden her 2 senede bu tiyatroyu izliyor ve bizzat şahit oluyor?

Bunda en önemli etken kamu işçilerinin grev hakkının olması, memur sendikalarına ise bu hak tanınmadığı için yetkili sendikanın da bu sebepten elinin güçsüzlüğüdür. Memur-Sen sadaka alır gibi işvereni ne verdiyse onu kabul etmeye devam etmektedir. Ya da o ulu Hakem Heyetine gidilir ve o da hükümetin dediği rakamı ya hiç değiştirmez ya da artı 1-2 puanla geçiştirir ve bir sonraki toplu sözleşmeye kadar ah almaya devam eder.

Ve son olarak şu slogan atılır ve alkışlar patlar:

“Hiçbir kamu görevlimizi, çalışanımızı enflasyona ezdirmedik”

Bir ekoloji ve sınıf mücadelesi olarak Akbelen

0

Dünya genelinde milyonlarca kişi iklim krizi sebebiyle aşırı hava olaylarıyla karşı karşıya. Türkiye aşırı sıcaklarla kavrulurken, Slovenya’da ülke tarihinin en büyük seli yaşandı. Çanakkale’de 22 Ağustos’tan bu yana başlayan yangın günler sonra kontrol altına alınabildi. İklim krizi durdurulmadıkça her yıl bir öncekinden daha fazla aşırılıklar yaşayacağız ve seller de orman yangınları da kaçınılmaz olacak.

Hal böyleyken bir özel şirket iki buçuk yıllık bir linyit kömürü rezervini işletebilsin diye ormanlık alanları ranta açmak akıldışı gözüküyor. Hem de Türkiye’nin enerji gereksiniminin yüzde 2’sini bile karşılamayacak olan, çevreye verdiği zarar nedeniyle kullanımı birçok yerde tamamen durdurulan linyit kömürü için… Akla mantığa sığmıyor, değil mi? Aslında sermaye için oldukça mantıklı bir adım. Bakın bu mantığı meşhur Limak Holding’in kurduğu Yeniköy santrallerinin yönetimi nasıl açıklıyor: 3100 işçiyle bölgenin en büyük “işvereni” olduğu, “ruhsat sahası dikkate alındığında 78 hektarlık Akbelen ormanının oldukça küçük bir alanı kapsadığı”, bu yılın eylül ayına kadar madencilik faaliyeti sürmezse elektrik üretiminin 2024’te durmak zorunda kalacağı, bugüne kadar şirket tarafından 3 milyon fidan dikildiğini söylüyor. Yani çok net şekilde “Ben burada size istihdam yaratıp kullandığınız elektriği üretiyorum, bunun için bir 78 hektarı çok görmeyin, ben zaten bir o kadar peyzaj yatırımı yaptım,” diyor! Tabii bunun karşılığında elde ettiği kârdan ve bu talandan beslenen sanayicisinden tüccarına kadar yarattığı ticaret ağından bahsetmiyor.

Devlet bugün Limak için ağaç kesiyor ama sadece bu sermaye grubunu yağmacı olarak görmek ve iktidarla özdeşleştirmek doğru olmaz. Çünkü Eczacıbaşı’ndan Yıldız’a, Çamsan’dan Yıldırım Grup’a kadar tüm sermaye sistemi için hemen her ay Yalova kadar bir alan madencilik için sermayenin hükmüne açılıyor. Orman kesimlerinin henüz sıradanlaşmadığı, HES’ler ve termik santrallerin dört bir yanı sarmadığı 90’ların başında Bergama’daki altın madenini hatırlayalım.

Buradaki temel sorun, toprakların savaş ganimeti gibi sahipsiz görülerek yağmalandığı; kirinin, rüşvetinin, suçunun ülkede kaldığı ve fakat tüm kârının, sermayesinin transfer edildiği yıkım makinesinin kendisi: Bunun adı kapitalizm!

Peki işçilerin payına ne düşüyor?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Ağaç AŞ’de çalışan Birleşik Tarım-Orman Sendikası üyeleri geçen ay çalışma koşullarına karşı direniyordu. Dikenlerin, toprağın içinde, güneşin altında yol kenarlarına çiçek, fidan diken işçiler anlatıyordu: “‘Dışarı çıkmayın’ uyarıları yapıldığında da biz güneşin altında neredeyse 6 aydır asgari ücretin altında çalışıyoruz. Üstümüz başımız çamur diye tuvalete girmek için camilere bile almıyorlar. Yalnızca hakkımız olanı istiyoruz.”

Patronların övünerek bahsettikleri istihdamın bilançosu; asgari ücret dahi alamayan, yol kenarlarına göstermelik yeşillik eken İBB’li peyzaj işçileri, tozdan, talaştan ciğeri sönüp “ıskartaya çıkan” kereste işçileri, maden tünellerinde sıkışarak can veren maden işçileri, orman yangınları sonrası zehirli arazilere girip otel inşaatlarına temel açan inşaat işçileri… Kısaca bizim yaşam hakkımız, onların talan hakkı diyebiliriz. Bu yüzden Akbelen’de emeğe ve doğaya karşı açılmış “iç savaş”a karşı emekçiler sermaye rejimi ile mücadele ediyor. 

Kamuda toplu iş sözleşmesi süreci ne kadar meşru?

0

Ağustos 2023-2025 arasını kapsayacak ve yaklaşık 4 milyon kamu emekçisi ile 2,5 milyon kamu emeklisini ilgilendiren Toplu İş Sözleşmesi süreci devam ediyor. Bu sürecin işveren tarafını 4688 sayılı kanun uyarınca Cumhurbaşkanının görevlendirdiği temsilcilerden oluşan Kamu İşveren Heyeti; kamu emekçileri ve emekliler tarafını ise sarı sendika Memur-Sen oluşturuyor.

Esasında buradaki işveren kavramı doğrudan hükümeti, yani mevcut rejimi belirtiyor. Dolayısıyla bu görüşmelerin işveren tarafı bizzat “Tek Adam rejimi”nce yürütülüyor.

Toplu İş Sözleşmesinin 2 yıl süreyle düzenlenmesi nedeniyle kazanılmış haktan bahsedilemiyor, yalnızca çalışma koşulları açısından geçici bir düzenleme yapılmış oluyor.

Görüşmelerin uzlaşmazlıkla sonuçlanan hükümleri için her iki taraf da Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvurabiliyor. Hakem Kurulu, 11 üyeden oluşuyor ve her toplu sözleşme dönemi için yeniden belirleniyor. Bu 11 üyenin -imza yetkisi bulunan başkan dahil- 6’sı rejim, kalan 5’i ise sendikalar tarafından belirleniyor. Bunca bürokratik zorluğun karşısında kamu emekçilerinin yandaş sarı sendikalarla da mücadele etmesi gerekiyor. Dolayısıyla kamu emekçilerinin insanca yaşayabilmesi için belirlenecek çalışma koşullarına kesin olarak karar verecek olan Hakem Kurulu’nun mevcut rejim ile organik bağı olan bu yapısı, adil ve bağımsız karar vermesini engelliyor.

Hakem Kurulu dilediği şekilde karar verebildiği gibi bu kararlar kesin ve Toplu İş Sözleşmesi hükmündedir. Kararların denetimi mümkün olmadığından Toplu İş Sözleşmesi tek taraflı olarak mevcut rejimin keyfiyetine kalmaktadır. Kamu emekçilerinin grev yasağıyla oluşturulan bu atmosferde yapılan Toplu Sözleşme görüşmeleri göstermelik yazışmalardan ileri gidemiyor. Bu süreç, rejim eliyle sürdürüldüğü gibi üstüne rejimin tüm baskı ve korkutma politikalarının gölgesinde “sarı sendika”larla birlikte yürütülüyor. Kamu emekçileri ve emeklilerinin herhangi bir “söz hakkı” olmaksızın bürokratik yollarla “bir şekilde” ortaya çıkarılan Toplu İş Sözleşmesinin meşruluğundan bahsedilemez. Toplu İş Sözleşmesinin meşruluğundan bahsedebilmemiz için öncelikle kamu emekçilerine grev hakkı tanınmalı, kamu emekçilerinin sendikal örgütlenmesinin önü açılmalı ve Hakem Kurulu’nun yapısı bağımsız, kararları denetime açık olmalıdır.

İşsizlik nasıl yüzde 9,7 oldu?

0

TÜİK nisan-haziran dönemi işgücü istatistiklerine göre birinci çeyrekte yüzde 10 olan işsizlik yüzde 9,7’ye geriledi. 2021 ikinci çeyrekte yüzde 12,4 olan işsizlik oranı böylece iki yıl içinde neredeyse yüzde 3’e yakın bir düşüş gösterdi. Bir ara yüzde 15’lere kadar çıkan işsizlik oranı uzun yıllardır yüzde 10’nun üzerindeydi, genelde de yüzde 12 bandındaydı. Şimdi ise olağanüstü ekonomik koşullara rağmen yüzde 9,7 gibi bir oran söz konusu. Ne oldu da istihdam genişledi, işsizlik nasıl yüzde 9,7 olabildi?

Formül: Bir kişiye iki kişinin işini yaptır. İki kişiye bir kişilik ücret ver. Emekli olunca da…

Olan şu! Hemen bütün işyerlerinde iki hatta üç kişinin işini artık bir kişi yapıyor. Buna mukabil bir kişilik maaş iki-üç kişiye maaş diye veriliyor. Sadece çalışanlar değil emekliler için de durum aynı. Ödenen toplam emekli maaşı gerçekte ancak beş milyon emeklinin insanca yaşamasına yetecek miktarda. Ama bu miktar 15 milyon emekliye dağıtılıyor. O yüzden emeklilerin yarısı maaş diye 7500 lira alıyor. Sonuç olarak emeğin üretimden aldığı pay giderek düşüyor. Nitekim Türkiye’de emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 20’lere dek gerilemiş durumda.

Hükümete ve patronlara sorarsanız işçiler, emekliler enflasyona ezdirilmiyor. Zenginlikten, milli gelirden payları fazlasıyla veriliyor. En son Credit Suisse açıkladı. Türkiye’de tüm servetin yüzde 70’i yüzde 10’luk bir kesimin elinde toplanmış durumda. Sadece yüzde 1’lik kesim Türkiye’deki tüm servetin yüzde 40’ına sahip. Cumhuriyet tarihi boyunca böyle bir sömürü düzeyi, böyle bir toplumsal eşitsizlik hiç olmamıştı. İşte bu koşullar altında işsizlik yüzde 9,7’lere düşebiliyor. Güvencesiz, esnek, bedava işçi çalıştırarak…

Çalışanın dahi yoksul olduğu, asgari ücretin, emekli maaşının açlık sınırının altında kaldığı, bir avuç azınlık dışında herkesin hayat pahalılığı karşısında ezildiği bir ekonomide işsiz olmak açlıktan ölmek demek. Şüphe yok, işsizlik korkunç bir sosyal yıkım. TÜİK’in resmi rakamlarına göre dahi yüzde 9,7 işsizlik 3,4 milyon insanın işsiz olması anlamına geliyor. Bu sürdürülemez.

İşten çıkarmalar yasaklanmalı. İşler çalışma saatleri kısaltılarak tüm çalışanlar arasında pay edilmeli. Hiçbir ücret yoksulluk sınırının altında kalmamalı. Tüm ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmalı. TÜİK verileri sendikalar aracılığıyla işçi denetimine açılmalı. Toplam zenginliğin yüzde 70’ine sahip yüzde 10’luk ultra zenginlerden servet vergisi alınmalı.

Kamu emekçilerine sefalet dayatılıyor

0

Yaklaşık 4 milyon kamu emekçisinin ve 2 buçuk milyon memur emeklisinin 2024 – 2025 yılları arasındaki maaş miktarının belirleneceği 7. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmeleri ağustos başında hükümet ile yetkili sendika Memur-Sen arasında başladı.

Hükümetin kamu emekçileri ve emeklilere yönelik ilk teklifi 2024 yılının ilk 6 ayı için yüzde 14, ikinci altı ayı için yüzde 9, 2025 yılının ilk altı ayı için yüzde 6, ikinci altı ayı için ise yüzde 5 şeklinde oldu. Kamu emekçilerini temsilen masada bulunan yetkili sendika Memur-Sen’in bu teklifi kabul etmemesi üzerine hükümet ikinci teklifini sundu. 2024 yılının ilk 6 ayı için yüzde 15, ikinci 6 ayı için yüzde 10; 2025 yılının ilk 6 ayı için yüzde 6, ikinci 6 ayı için ise yüzde 5 oldu. Merkez Bankası’nın 2024–2025 enflasyon tahminlerinin bile altında kalan bu tekliflere hükümet yanlısı sarı sendika Memur-Sen, kamu emekçilerinin tepkisinden korktuğu için imza atamadı. Bu gelişmeler üzerine muhtemelen kamu hakem heyeti devreye girecek ve ay sonunda sözleşme netlik kazanacak…

Ekonomik krizin yükü kamu emekçilerinin ve emeklilerin sırtına yükleniyor

Mevcut AKP iktidarının şefi Erdoğan’ın “heterodoks” ve “nas”a dayalı ekonomi politikaları ülkeyi uçurumun kenarına getirdi. Enflasyonda hızlı bir artışa neden olan bu ekonomi politikaları tüm emekçileri olumsuz etkiledi, emekçilerin alım güçleri her geçen gün düştü. Özellikle seçim sürecinde yapılan ölçüsüz harcamalar işleri iyice içinden çıkılmaz hale getirdi.

Tüm bu olumsuzlukları gidermek için ekonominin başına Batı emperyalizmi ile iyi ilişkileri bulunan Mehmet Şimşek getirildi. Bu öyle bir gelişti ki, Erdoğan uzun süredir savunduğu naslarından vazgeçti, faiz artışına izin verdi. Ancak kriz, yokuştan aşağı bırakılan bir kartopu gibi her geçen gün büyüdü ve Mehmet Şimşek’in varlığı da bu gidişatı durduramadı. Atılan hiçbir adım işleri düzeltmedi. Bu gidişatı durdurabilmek adına ise burjuva iktisatçılarının aklına gelen ilk şey uygulamaya koyuldu ve krizin tüm yükü emekçilerin sırtına yüklendi. Nitekim geçtiğimiz günlerde TBMM’den geçirilen 1 trilyon 120 milyar TL’lik ek bütçenin yükü dolaylı vergiler ve gelir vergisi ile büyük oranda emekçilerin omuzlarına yıkıldı.

Sarı sendikalar kamu emekçilerinin değil hükümetin yanındadır…

AKP iktidarının ilk yıllarından itibaren hızla palazlanan Memur-Sen ve onun milliyetçi tonu Kamu-Sen 7. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmelerinde kamu emekçilerini temsil etmekte. Daha önceki görüşmelerden farklı olarak bu görüşme sürecinde kamu emekçilerinin ve emeklilerin alım güçleri iyice düştü ve yapılacak pazarlıklar bu nedenle oldukça önem kazandı.

Bu görüşme öncesinde yetkili sendika Memur-Sen, 2024’te toplam yüzde 70, 2025’te ise toplam yüzde 40’lık toplamda yüzde 110’luk zam talebiyle masaya oturdu. Görüşmeler öncesinde yüzde 110’luk zam talebinin haricinde kira desteği, bayram ikramiyesi, temmuz ayında kamu emekçilerine yapılan seyyanen zammın taban ücretlerine dahil edilmesi ve bu seyyanen zammın emekliye de yansıtılması gibi kritik taleplerde dile getirilerek masaya oturuldu. Ancak Memur-Sen ve onun yancısı Kamu-Sen’in sendikal anlayışları bu taleplerin arkasında duracak bir nitelik taşımıyor. Nitekim hükümet tarafının yaptığı komik teklifler karşısında bu iki sendika konfederasyonun yaptığı eylemler göstermelik kaldı. Sadece basın açıklamaları ile geçiştirilen eylemler ya şatafatlı salonlarda ya da steril alanlarda sembolik olarak yapıldı.

Memur-Sen ve Kamu-Sen’in daha önceki görüşmelerde olduğu gibi bu görüşmelerde de emekçilerin tepkisini dindirmek adına sembolik eylemler yapıp son anda kapalı kapılar arkasında kamu emekçilerini satacakları gün gibi açıktır.

Mücadeleci sendikalar süreci yönetememektedir…

AKP iktidarının emekçilere yönelik saldırıları her geçen gün şiddetlenirken maalesef emekten yana, mücadeleci sendikaların güçleri de her geçen gün azaldı. Bu azalışın birtakım içsel nedenleri olsa da azalışın temel nedeni Tek Adam rejiminin emekçiler üzerine kurduğu baskılardır. Kamu hizmetlerindeki özelleştirmeler, KHK’ler ile birçok emekçinin işine son verilmesi ve son dönemde “kurum kararı” adı altında işten atmalar, kamu emekçilerinin üzerinde büyük bir korku iklimi yarattı. Bu korku iklimi nedeniyle hem emekten yana sendikaların üyeleri azaldı hem de mücadeleci unsurların iradeleri kırıldı. Böylesi bir ortamda kamu emekçilerinin en mücadeleci unsurlarını içinde taşıyan KESK’in yaptığı eylemler de herhangi bir ses getiremedi.

Hükümetin verdiği teklifleri protesto etmek amacıyla 16 Ağustos’ta grev kararı alan KESK’in bu çağrısı maalesef işyerlerinde karşılığını bulamadı. Birçok işyerinde sembolik katılımın bile olmadığı bu eylem cılız kaldı ve toplu görüşmelere etki edemedi.

Bu eylemin devamında işyerlerinde grev sandıklarını kuracağını belirten KESK’in bu çağrısı da karşılık bulmadı. Süreç öyle gösteriyor ki tıpkı önceki görüşmelerde olduğu gibi bu görüşmede de KESK’in yaptığı eylemler sembolik bir nitelik taşıyacak ve de sürecin yönetilmesi adına hiçbir etki yaratmayacak.

Emekçiler krizin yükünü üzerlerinden atacak bir mücadele hattında birleşmelidir!

AKP iktidarı ve onun şefi Erdoğan her seçim sürecinde birtakım popülist söylemlerle emekçileri manipüle etti ve göstermelik maaş artışları ile emekçilerin gözlerini perdeledi. Ancak mızrak çuvala sığmamakta artık. Tüm kesimlerce, önümüzdeki yerel seçim öncesinde özellikle emeklilere yönelik popülist bir söylemle görece iyi görünebilecek bir maaş artışı beklenmekte. Kamu emekçilerine yönelik olarak da hakem heyetinin vereceği artış oranının üzerine Erdoğan’ın birkaç puan daha ekleyerek bir artış açıklayacağı beklenmekte. Ancak içinde bulunduğumuz ekonomik atmosferde nasıl bir artış yapılırsa yapılsın en geç bir ay içinde emekçilerin alım gücünün hızla düştüğü görülüyor. Nitekim en düşük memur maaşının 22 bin TL olacağının söylendiği Mayıs 2023 tarihinde 22 bin TL ile 1130 dolar alınırken, aradan geçen bir buçuk ay sonunda bu maaş ile 815 dolar ancak alınabilmekte. Dolayısıyla emekçiler, seçimleri kazanmak uğruna yapılan göstermelik iyileştirmelere kanmamalıdır. Yapılan bu artışların hemen ardından büyük oranlı zamlar, vergi artışları vb. saldırılar hızla artacaktır.

Merkez Bankası’nın önümüzdeki yıllarla ilgili olarak beklediği hedefler birçok burjuva ekonomist tarafından gerçekçi görüldü. Ancak geçmiş pratikler gösteriyor ki ortaya konulan “rasyonel” hedefler hiçbir zaman tutmadı. Bu nedenle Merkez Bankası’nın hedeflediği rakamların altında ya da o seviyede bir oran üzerinden imzalanacak her sözleşme satış sözleşmesi olacaktır. Kamu emekçileri ve emekliler için imzalanacak her sözleşmede maaş tabanları aylık belirlenen yoksulluk sınırı oranları olmalıdır. Bu bağlamda KESK’in de dile getirdiği 2024 yılı Ocak ayından itibaren her üç ayda bir yoksulluk sınırındaki artış oranına göre güncellenmesi talebi bugün emekçiler için yakıcı bir taleptir. Zamların seyyanen olmaması, kira yardımlarının gerçek kira ücretlerine uygun bir hale getirilmesi, eş ve çocuk yardımlarının artırılması gibi talepler de bugün oldukça önemli birer talep niteliği kazanmıştır.

7. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmeleri neticesinde çıkacak her sonuç emekçinin aleyhine olacaktır. Bu nedenle tüm emekçiler yukarıda sıralanan somut talepler üzerine bir mücadele hattında birleşmek zorundadır. Bugün tüm sendikalara, emekten yana tüm siyasi yapılara düşen görev de bu mücadele hattının kurulmasında öncülük etmek olmalıdır.

Arjantin’de aşırı sağın seçim zaferi: Yeni bir Trump’ın yükselişi

0

Bu yazı ilk kez 10Haber‘de yayımlanmıştır.

Arjantin’de 13 Ağustos’ta gerçekleşen ön seçimlerin galibi sürpriz bir biçimde aşırı sağcı aday Javier Milei oldu. Ülkenin ağır bir ekonomik krizin içinden geçtiği dönemde, toplumsal öfkeyi kendisine oy olarak yönlendirmeyi başaran Milei, geleneksel merkez sağ ve sol partilerin adaylarını geride bırakarak oyların %30’unu elde etti. İklim krizini reddetmesi, Merkez Bankası’nın kapatılması ve organ satışının serbestleştirilmesi gibi çıkışlarıyla sıklıkla gündem olan ve “Arjantin’in Trump’ı” olarak anılmaya başlanan Milei, küresel bir fenomen olarak aşırı sağın Arjantin’deki yansıması.

Milei’nin kazandığı ön seçimler, 22 Ekim’de gerçekleşecek asıl seçimlerin ilk basamağını oluşturuyor. PASO (açık, eş zamanlı ve zorunlu ön seçimler) olarak adlandırılan birinci aşamada, partilerin %1.5 oranındaki seçim barajını aşmaları gerekiyor. Ayrıca, partiler farklı adaylık listeleriyle seçimlere katılabiliyor ve en çok oyu alan adaylar ikinci aşamada partileri adına seçimlerde yer alıyor.

Bir “anarkokapitalist” olarak Javier Milei

Milei kendisini “sistem karşıtı” bir “anarkokapitalist” olarak sunuyor. Arjantin’in geleneksel politik partilerini, popülizmin yaygın tabiriyle “siyasi kast” olarak nitelendiriyor ve bu kastı oluşturan “hırsız politikacıların” temizlenmesi gerektiğini söylüyor. “Elektrikli testere planı” olarak sunduğu ekonomi planında kamu harcamalarının radikal bir şekilde kısılması, toplanan vergilerin büyük oranda azaltılması, tüm kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, eğitim, sağlık ve diğer tüm kamusal hizmetlere dönük devlet desteklerinin kaldırılması gibi başlıklar yer alıyor. Dahası, Arjantin pesosunun dolara endekslenmesini ve Merkez Bankası’nın kapatılmasını dile getiriyor.

Milei kendisini ve partisini “özgürlükçü” olarak adlandırmakla birlikte aşırı sağın, muhafazakârlığın temel pozisyonlarının bayraktarlığını yapıyor. Arjantin’de kadın hareketinin yıllar süren ve kararlı mücadelesi sonucu yakın zaman önce yasalaşan kürtajın derhal yasaklanmasını savunuyor, lgbti+ları düşman olarak tanımlıyor. Küresel ısınmanın ve iklim krizinin “Marksistlerin bir uydurması” olduğunu iddia ediyor ve genel olarak solu, komünizmi “bütün kötülüklerin sorumlusu” olarak adres gösteriyor. “Liberteryen”, “anarko” etiketlerinin ve bir rock’n roll star gibi görünme çabalarının yanında neoliberalizmin ve muhafazakârlığın başlıca simgeleri Ronald Reagen ve Margaret Thatcher’a dönük hayranlıklarını gizlemiyor.

Milei öncelikle ekonomik krizden fazlasıyla etkilenen orta sınıflardan destek alıyor. Enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında her gün biraz daha yoksullaşan, IMF direktifleri altında benzer ekonomik programları uygulayan sistem partilerinden yorulan seçmenler için Milei’nin tutarsız ama radikal söylemleri cazip geliyor. Öte yandan, orta sınıf, 30 yaş altı ve çoğunlukla erkeklerden oluşan bir hareket olarak yükselmekle birlikte, son seçimlerde 24 bölgenin 16’sında en çok oy almayı başaran Milei’nin, geleneksel olarak Peronizm’in güçlü olduğu işçi sınıfı ve yoksullar arasında da önemli bir destek sağladığı görülüyor.

Peronizm’in tarihi yenilgisi

Arjantin’de geleneksel olarak merkez solu temsil eden ve mevcut ekonomi bakanı Sergio Massa’nın öncülüğünde seçimlere katılan Peronizm, %27 oy oranı ile tarihinin en kötü seçim sonuçlarını aldı. 2019’da gerçekleşen bir önceki başkanlık ön seçimlerinde %47 oy oranı ile açık bir zafer kazanan Peronizm, 4 yılda 5 buçuk milyon seçmen kaybetti.

Peronizm iktidara Macri başkanlığındaki merkez sağın 4 yıllık deneyimin ardından gelmişti. Macri 2015’te iktidara liberal bir program uygulayarak ekonomik krizi çözme vaadiyle gelmişti. Yüksek enflasyon, dış borç ve işsizlik sarmalı içindeki ekonomiye Macri’nin müdahalesi IMF programlarını harfiyen yerine getirmek oldu. Yoksullara dönük sosyal yardımlar kısıldı, faizler dramatik bir biçimde artırıldı, dış borçlar tamı tamına ödendi. Bununla birlikte, enflasyon daha da yükselirken, vaat edilen uzun vadeli dış yatırımlar asla gelmedi. Sermaye kontrollerinin gevşetilmesiyle zenginlerin ülkeden para çıkarması hızlandı.

Merkez sağ altındaki 4 yıllık acı deneyimin ardından, emekçiler ve yoksullar 2019 seçimlerinde yüzlerini yeniden Peronizm’e döndü. Ne var ki, Alberto Fernandez yönetimindeki 4 yılda ekonomik buhran aynı şekilde sürdü. Arjantin pesosu büyük değer yitirdi, faizler artmaya devam etti, enflasyon oranı %100’ün üzerine tırmandı. Askeri diktatörlük döneminin mirası dış borçlar ödenmeye devam ederken emekçilerin yoksulluğu katmerlendi. İşte Milei’nin yükselişi, merkez sağ ve merkez sol yönetimlerin emekçileri ve orta sınıfları benzer biçimde hayal kırıklığına uğrattığı bu koşullar altında gerçekleşti.

Seçmen sağa mı kaydı?

Aşırı sağ başkanlık seçimlerinde oyların %30’unu kazanırken, toplamda %28 oy alan merkez sağ içerisinde de kampanyasını “güvenlik ve asayiş” için daha sert önlemler alınması üzerine temellendiren eski güvenlik bakanı Bullrich ön seçimleri kazanan isim oldu. Peronizm içerisinde ise, yine hareketin en sağ kanadını temsil eden Massa başkanlık adaylığı için yarışacak. Dolayısıyla, ilk bakışta Arjantin’de siyasetin bir bütün olarak sağa kaydığı görülüyor. Bununla birlikte, seçimlerdeki “sağa kayışın” ideolojik hegemonyaya ve toplumsal örgütlenmeye dayanan kalıcı bir değişim olduğunu söylemek fazlasıyla acelecilik olur.

Milei’nin aldığı 7 milyon oya karşılık tarihi bir rekor olarak 11 milyon seçmenin sandığa gitmediğini ve 1 milyon seçmenin de sandıklarda boş veya geçersiz oy kullandığını, bu bağlamda not etmek gerekiyor. Siyasal yelpazenin diğer ucundaki radikal sol partiler ise toplamda %3.5 oy oranına sahip oldu ve birçok emekçi, yoksul bölgede yüksek oy oranlarına ulaştı. Ekimdeki başkanlık seçimlerinde yarışacak 5 başkan adayından birisi de son dönemde işsizler, sendika ve kadın hareketlerinde önemli seferberliklere öncülük eden Sol Cephe’nin adayı Myriam Bergman olacak.

Küresel ölçekte olduğu gibi Arjantin’de de söz konusu olan, seçmenlerin sağa kayışından öte sistem partilerinden umutlarını yitirmeleri ve yüzleştikleri ekonomik ve toplumsal krize radikal çözüm aramaları. Bu radikalleşmenin nereye evrileceği ve nerede kalıcılaşacağı ise siyasal mücadele içerisinde şekillenecek.

İspanya’da seçimlerin ardından: Rejimin çoklu krizinde yeni aşama

0

Bu yazı ilk kez artıgerçek‘te yayımlanmıştır.

İspanya’da 23 Temmuz’da gerçekleşen genel seçimler, siyasal rejimin krizini bir kez daha ortaya serdi. “Sağ ve sol bloklar” olarak somutlaşan siyasi kutuplaşmada, her iki kesim de hükümeti kurabilecek yeterli çoğunluğu sağlayamadı. Hayat pahalılığı ve resesyonda cisimleşen kapitalist krizin yeni dalgası emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu derinleştirirken, mevcut tabloda hükümet kurulabilmesi merkez sol PSOE’nin bağımsızlıkçı partilerin desteğini alabilmesine bağlı olacak.

“Tarihin en ilerici hükümeti” deneyimi

İspanya’da genel seçimler bu yılın aralık ayında gerçekleşecekti. Ne var ki, Mayıs ayındaki belediye ve özerk yönetimler seçimlerinde, iktidarda bulunan PSOE-Unidas Podemos koalisyonunun aldığı ağır yenilgi sonrasında, PSOE lideri ve hükümet başkanı Pedro Sanchez, seçimleri temmuza çekmeye karar verdi.

Mayıs’taki seçimlerde merkez sağ PP (Halk Partisi) birinci parti olurken, radikal sağ Vox önemli bir yükseliş yaşadı. Daha öncesinde tarihsel kalesi Endülüs’ü yitiren ve diğer tekil bölgesel seçimlerde de mağlup olan PSOE için Mayıs seçimleri, toplumsal desteğinin erime sürecinde yeni bir eşik anlamına geliyordu. Oysaki, Mart 2020’de iktidara gelen sol koalisyon, “tarihin en ilerici hükümeti” olma iddiasıyla kuruluyor, toplumsal ve demokratik alanlara dönük pek çok başlıkta değişim vaat ediyordu.

1936’daki Halk Cephesi hükümetinin ardından, Komünist Parti ve radikal solun temsilcilerinin ilk kez yer bulduğu hükümet, emekçi kitlelerin önemli bir kesiminde radikal bir değişim yönünde bir beklenti oluşturuyordu. Bununla birlikte, aradan geçen üç yılı aşkın sürede, “tarihin en ilerici hükümeti” birkaç ufak reform kırıntısı dışında, mevcut politik sistemi neredeyse harfiyen sürdürdü. Pandemi ve Ukrayna işgaliyle tetiklenen yeni ekonomik ve toplumsal kriz karşısında hükümet, kitlelerin alım gücünü korumak yönünde hiçbir sahici önlem almadı. Bankalar ve şirketler olağanüstü kârlar ederken krizin faturası emekçi halka yüklendi.

Oluşan beklentiler hayal kırıklığına dönüşürken, sol seçmen cezayı öncelikle koalisyonun sol kanadı Podemos’a kesti. Hükümet ortağı olması sonrasında Unidas Podemos ardı ardına seçim hezimetleri yaşadı. Bir dönem büyük umutlar yaratan ve kurulmasından kısa süre sonra büyük seçmen desteği kazanan Podemos, bir politik proje olarak silinme noktasına geldi. Bu sırada muhalefetteki PP kendisini yapılandırarak güçleniyor, aşırı sağ Vox yükseliyordu.

Erken genel seçimler için de anket sonuçları PP ve Vox’tan oluşacak bir sağ-aşırı sağ hükümetin kurulacağına işaret ediyordu. Bu beklentilerle paralel olarak, PP oyların %33’ünü elde ederek seçimlerden birinci parti olarak çıktı ve 350 sandalyeli parlamentoda 136 milletvekili kazandı. Bununla birlikte, aşırı sağ Vox’ın oy oranı öngörülerin altında kaldı ve her iki partinin oy oranı bir sağ-aşırı sağ hükümet ortaklığının kurulması için yeterli olmadı. Ortaya çıkan tablo, PSOE’nin “aşırı sağ iktidara geliyor” korkusu üzerine temellendirdiği seçim kampanyasının, partiye küskün sol seçmenin bir kesimini sandığa çekmeyi başardığını gösteriyor.

Hükümet kurulabilecek mi?

İspanya parlamentosunda “sağ ve sol blokları” temsil eden partiler dışında azınlık milliyetçisi partiler yer alıyor. Bu partilerin aşırı sağ Vox’u arkasına alan PP’yi desteklemeyeceğinin kesinleşmiş olması nedeniyle, PP’nin hükümet kurma şansı bulunmuyor. PSOE’nin ise bu partilerin desteğiyle iktidarını sürdürebilmesi için, her şeyden önce Katalan bağımsızlıkçılarını ikna etmesi gerekiyor. Katalan meselesi ekseninde aşırı kutuplaşmış İspanya siyasetinde, bunun sağlanabilmesi belki de Pedro Sanchez’in bugüne dek yüzleştiği en büyük siyasi meydan okuma olacak. Bunun gerçekleşmemesi durumunda ise, İspanya yeniden genel seçimlere gidecek.

İki partili sisteme dönüş mü?

İspanya’nın içinden geçtiği süreç bir “çoklu kriz” olarak adlandırılabilir. 2008’de başlayan küresel ekonomik krizin en sert vurduğu ülkelerden birisi İspanya’ydı. Tıpkı ABD’de olduğu gibi, 2000’li yıllarda ekonomik büyümesinin temel olarak emlak balonuna dayanması, ülke ekonomisini fazlasıyla kırılgan hale getirmişti. Küresel kriz, ülke mali sisteminin çöküşünü beraberinde getirdi.

Frankizm sonrası İspanya siyasetinin iki ana sütunu olan PSOE ve PP’nin desteğiyle ağır bir kemer sıkma politikasının hayata geçirilmesi ve krizin faturasının emekçilere yıkılması, ekonomik krizin bir toplumsal ve siyasal krize dönüşmesine neden oldu. İki partili siyasal sistem çöktü, radikal sol ve radikal sağ oluşumlar yükselişe geçti. Fakat, bu radikal partilerin bölgesel ve/veya ulusal düzeyde merkez partilerle koalisyon hükümetlerine girmeleri sonrasında, oylar yeniden merkez sol ve sağ partilerde kümelenmeye başladı. 2019’da PP ve PSOE oyların %48’ini elde edebilirken, bu oran 2023’te %64’e çıktı. Ancak bu tablo geçmişe dönüşü değil, filmin yalnızca bir karesini gösteriyor.

Eğer Sanchez hükümet kurmayı başarabilse bile, 2008 öncesinin iki partili sisteminden farklı olarak, bu hükümet oldukça istikrarsız ve her an dağılma ihtimali altında olan zayıf bir iktidar olacak. Her bir yasanın, hükümeti destekleyen tüm partilerin desteğini alması ve Senato’daki mutlak çoğunluğa sahip PP’nin engellemelerini aşması gerekecek. Daha da önemlisi, yeni hükümet, hazırlayacağı 2024 bütçesinde, borçların çevrilebilmesi için Brüksel’den gelen yeni kemer sıkma talimatlarına yer vermekle karşı karşıya kalacak.

“Tarihin en ilerici hükümeti”nin temel “başarısı”, başta sendikalar olmak üzere kitle örgütleri üzerindeki kontrolü ve sol söylemi sayesinde toplumsal mücadeleleri frenleyebilmesiydi. Avrupa’da krizin yeni dalgası başta Fransa ve Büyük Britanya olmak üzere toplumsal seferberlikleri, kitlesel grevleri yeniden sahneye taşırken, İspanya’nın da bu dalgadan muaf kalması mümkün görünmüyor. Seçim sonuçlarının ötesinde önümüzdeki dönemde İspanya siyasetinde; hayat pahalılığı, işsizlik ve yeni kemer sıkma politikaları karşısında işçi ve yoksul halk mücadelelerinin alacağı biçim ve Katalan ulusal mücadelesinin yeniden inşa dinamikleri belirleyici olacak.

Nijer’de darbeye hayır! ABD, Fransa ve Rusya’nın emperyalist müdahalesine hayır!

0

26 Temmuz’da General Abdurrahman Tiani’nin önderlik ettiği Nijer başkanlık muhafızları, silahlı kuvvetlerin çoğunluğunun desteğiyle Başkan Muhammet Bazum’u tutuklayıp devirdi. General Tiani ülke yönetimini üstlendiğini ilan etti. Bu, ülkenin 1960’ta Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasından beri beşinci askeri darbe.

Kölelik ve yağmayla dolu karanlık sömürge tarihi

Fransa, Nijerya sınırı boyunca egemen olan Britanya ile birlikte, Nijer ve Kuzey ile Batı Afrika’nın büyük bölümüne egemen olan emperyalist bir güçtü. Avrupa emperyalizmi, 19. ve 20. yüzyıllar boyunca Afrika’yı yağmaladı, bundan önce de zincirlenmiş Afrikalılarla dolu yüzlerce gemiyi, onları köleleştirmek için Amerika’ya yolladı.

1960’lı yıllarda Nijer ile komşu ülkelerin bağımsızlığı, Afrika üzerindeki Avrupa yağma ve egemenliğine genel olarak son vermedi.

Yarısından fazlasının dönem dönem açlık ve aşırı yoksulluk içinde olduğu ve 23 milyon kişinin yaşadığı Nijer, bugün dünyanın en yoksul ülkelerinden biridir; yoksulluk ve açlık, bugün tarım bölgelerinde iklim değişikliğinin neden olduğu kuraklık yüzünden daha da ağırlaştı. Bu nedenle Nijer nüfusunun büyük bölümündeki Fransa nefreti tamamıyla meşrudur ve tarihi bir arka plana dayanıyor. Rusya ve Çin’in desteğini arkasına alan darbeciler de halkın da desteğini kazanmak için bundan yararlandılar.

Bundan dolayı Nijer’in başkenti Niamey’in sokakları darbe yanlısı binlerce göstericiyle doldu. Bunun nedeni, Nijer halkını gitgide daha fazla sefalete sürüklemiş sömürücü Bazum hükümetine duyulan nefretin yarattığı kafa karışıklığıdır. Pek çok kişi, Fransızların sınır dışı edilmesini talep eden el yazılı posterlerle Fransa’nın neosömürgeci varlığına karşı sokağa indi ve Fransız büyükelçiliğine saldırdı.

Afrika’daki kaotik kriz ve emperyalist kavgalar

Bugün Fransa’nın Nijer’deki asıl ekonomik çıkarı, elektrik üretiminin yüzde 70’ini karşılayan nükleer gücü için vazgeçilmez olan uranyumun çıkarılmasındadır; bu faaliyeti ise Orano adlı Fransa devlet şirketi yürütüyor. Nijer, toplam ihtiyacının yaklaşık üçte biriyle, Fransa’nın başlıca uranyum tedarikçilerinden biri. Aynı zamanda Nijer altın ve petrol de üretiyor.

Geçen haftaki darbeye kadar ABD ve Fransa, Kuzey Afrika boyunca yaşanan kriz koşullarında devrik Nijer hükümetini görece istikrar sağlayan bir etken olarak kullanıyordu. İki ülkenin de Nijer’de askeri üsleri var. Fransa’nın yaklaşık 1500 askeri bulunuyor. Bu birlikler, Libya’dan gelerek ülkeyi işgal eden İslamcı milislere karşı savaşıyor.

El Kaide, “İslam Devleti” ve Boko Haram gibi diğer benzer örgütlerden İslamcı milisler; Nijer, Nijerya ve bölgedeki diğer ülkeleri işgal ettiler.

Devrik Bazum hükümetinin işlevlerinden bir diğeri de açlık ve sefaletten kaçarak, mafyatik örgütlere ait ilkel teknelerle Akdeniz’de yolculuk eden binlerce Afrikalı göçmenin; Nijer, Nijerya ve diğer ülkelerden geçişini ve Avrupa, İtalya, Fransa ve İspanya’ya gitmesini engellemekti.

Öte yandan, maden kaynaklarını ele geçirmek isteyen Rus ve Çin emperyalizmiyle olan bir mücadele de var. Son iki yılda Burkina Faso, Mali ve Gine gibi bölge ülkelerinde Rus yanlısı askeri darbeler oldu ve (Ukrayna’nın işgaline katılan) Rus paralı ordusu Wagner Grubu’nun birlikleri birçok ülkeye yerleştirildi.

Nijer’de emperyalist askeri müdahale tehditleri

ECOWAS (Nijerya’nın başını çektiği ve Benin, Yeşil Burun Adaları, Fildişi Sahili, Gambiya, Gana, Gine, Gine-Bissau, Liberya, Mali, Nijer, Senegal, Sierra Leone ve Togo’dan oluşan Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu), Nijer yeniden Bazum yönetimine girmediği takdirde askeri bir müdahale tehdidinde bulundu. ABD ve Fransa bu askeri müdahaleye olan desteklerini açıkladılar. Bir başka deyişle ECOWAS, Fransa ve ABD’nin emperyalist müdahalesini meşru göstermeye yönelik bir aldatmaca niteliği taşıyor. Bu arada (ECOWAS üyeleri) Mali ve Burkina Faso [bu hareketi] reddettiler ve askeri müdahale halinde Nijer hükümetine askeri destek vereceklerini açıklayıp Rusya’nın Wagner Grubu’nu yardıma çağırdılar.

Bir başka deyişle mevcut durum, geniş çaplı bir savaşa gidebilir.

İUB-DE olarak Muhammed Bazum hükümetine hiçbir politik destek vermeden her şeyden önce darbeye karşı çıkıyoruz. Nijer halkı askeri darbeden hiçbir hayır bekleyemez. İkincisi, Nijer’deki tüm emperyalist müdahalelere (ister ABD ister Fransa ister de Rusya olsun) karşı çıkıyoruz. ABD, Fransız ve Avrupa emperyalizmleri Afrikalıların ECOWAS ittifakı yoluyla askeri müdahalede bulunmaya çalışıyorlar. Demokratik biçimde askeri darbeyi ortadan kaldırması ve istedikleri hükümeti getirmesi gereken, Nijer’in işçi sınıfı ve sömürülen kesimleridir. İster ABD’den ister Fransa’dan ister de Putin-Rusya ile Rus faşist topluluk Wagner’den gelsin, her türlü emperyalist müdahaleye karşı çıkma çağrısında bulunuyoruz. Her türlü emperyalist müdahaleyi önlemeleri ve kendi talepleri için mücadele etmeleri için özellikle Fransız işçi sınıfına çağrıda bulunuyoruz.

Afrika’daki felakete varan bu krizden çıkış yolu, Nijer halkının talep ettiği gibi Avrupa emperyalizmini ülkeden atmak ve Rus ile Çinli emperyalistlere boyun eğmemektir. Asıl çıkış yolu, zenginlikleri yağmalama aracı olan dış borç ödemelerinin reddini ve doğal zenginlikleri Nijer halkının hizmetine sunmak için büyük ekonomik grupların tamamını mülksüzleştirmeyi de kapsıyor. Ancak bu yolla Nijer halkı ile bölge halkları hiçbir emperyalistin yağmalaması olmaksızın ikinci bir bağımsızlık için kendi geleceklerini tayin edebilirler.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Göçmenler: Her biri bir hayat

0

المَرءُ عدوُّ ما جَهِلَ

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de göçmen düşmanlığı her geçen gün artıyor. Ne kadar iyi yaşadıkları, aldıkları devasa sosyal yardımlar, ekonomik krizdeki payları, “yerli” emekçilerin hayatlarında ne gibi felaketlere yol açtıkları gibi söylemlerle bu düşmanlık pekiştiriliyor. Sistemin yoksulluk-yoksunluk kılıfı olarak göçmenlerin işaret edilmesine açtığı alanı siyasetçiler ustalıkla kullanıyor. Seçim dönemi maruz kaldığımız göçmen düşmanı propaganda, yerini çoktan sınırdışı uygulamalarının hızlanmasına bıraktı. Konuya ilişkin istatistiki veriler sunmak, genel geçer “doğru”lardan söz etmek, birtakım sloganlara sıkışmak ne göçmen düşmanlığını kırıcı bir etki ne de göçmenlerin hayatlarında olumlu bir değişim yaratıyor. Somut talepler etrafında bir örgütlenme şart. Fakat bu yazının iddiası çok daha mütevazı. “Göçmenler” diye belirsiz bir toplamdan değil; mahalledeki Suriyeli çocuklardan, Ayşe’den* ve diğer kadınlardan söz etmek istiyorum biraz. Çünkü yazının en başına iliştirdiğimiz Arap atasözü şöyle söylüyor: “İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır.”

Göçmenlerin, özellikle de Suriyeli göçmenlerin yoğun yaşadığı bir bölgede çalışıyorum. Mahalleye girdiğiniz anda sizi “turist rehberliği” yapan göçmen çocuklar karşılıyor. Çoğu Türkiye’de doğmuş, okul çağına gelmiş çocuklar ve azımsanmayacak bir kısmının geçici koruma belgesi dahi yok; dolayısıyla okula da gidemiyorlar. Çalıştığım kurumda göçmenlere yönelik Türkçe ve okuma-yazma kursları veriliyor. Sözünü ettiğim çocuklar herhangi bir kayıtları olmadığı için bu kurslardan da faydalanamıyorlar. Zaten çoğu herhangi bir programa düzenli olarak katılabilecek bir hayata sahip değil. Mesailerinden artakalan zamanda binamızın girişinde duran, tuşlarının yarısı bozuk piyanoyu çalmaya geliyor bazısı.

Türkçe ve okuma-yazma kurslarına gelenler ise ağırlıklı olarak genç kadınlar. Bu kadınların eşleri Türkiye’ye gelir gelmez toplumsal yaşama bir şekilde katılmış, çoğunlukla iş yaşamı vasıtasıyla, yani zorunluluktan. Kadınlar ne yazık ki o kadar da “şanslı” değil. Kimi Türkiye’ye geldikten 10 sene sonra Türkçe öğrenmeye başlamış. İçlerinde Ayşe gibi Türkçesi çok iyi olan, yalnızca sertifika almak için kursa gelenler de var fakat çok çok az. Yıllardır Türkiye’de yaşayan ve ilk kez evinden çıkıp sosyal hayata karışan kadınların ağırlıkta olduğunu söylemek mümkün. Çoğu evinden, mahallesinden uzaklaşmaktan çekiniyor.

Ayşe 32 yaşında, Suriyeli genç bir kadın. Savaştan önce Halep’te yaşıyormuş. O dönem birlikte olduğu sevgilisi ile üniversiteyi bitirir bitirmez soluğu Türkiye’de almış, burada evlenmişler. Durumu şöyle anlatıyor: “Eşim askere gitmek zorundaydı. Ya askere gidecek ya da ‘asker’ olacak. Ya kardeş vuracaksın ya kardeş seni vuracak yani…” Savaşın sebebini, taraflarını anlamakta güçlük yaşadıklarından; herhangi bir tarafa dahil olmak istemediklerinden bahsediyor.

10 senedir burada yaşıyor. Ailesi Halep’te kalmış. Halep Esad kontrolünde olduğu için şehre girişin kolay olmadığını, Türkiye’ye geldiği günden beri ailesini göremediğini söylüyor. 6 ve 8 yaşlarında iki kızı var, Türkiye’de doğmuşlar. Aslında Suriye’yi özlüyor ve dönmek istiyor; ancak çocuklarının adapte olamamasından korkuyor. Öte yandan Halep’te durum hiç de parlak değil. Ailesi ile düzenli olarak haberleşiyor. Şehirde hâlâ elektrik olmadığından, ancak günde bir iki saat elektrik verildiğinden ve bunun da gece vakti herkes uyurken gerçekleştiğinden söz ediyor. Kadınlar çamaşır yıkamak, evi süpürmek gibi işler için gece yarısı uyanıyor. Kışın ısınmak için yakıt ya bulunamıyor ya da çok pahalı. Ekmeğe erişmek bile mesele, karne sistemine benzer bir sistemleri var. Zira ekmek fırınları da un, yağ ve mazota erişmekte zorluk yaşıyor. Ayşe, Suriye’de kalan hemen herkesin başka ülkelerden para gönderen yakınları olduğunu, başka türlü yaşam sürmenin çok zor olduğunu anlatıyor.

Ayşe ve ailesinin koşulları Türkiye’de de pek parlak değil. Kendisi Biyokimya, eşi ise İngilizce Edebiyat mezunu. Eşi bir tekstil atölyesinde çalışıyor; Ayşe çocuklara bakıyor, ev işleri ile ilgileniyor. Suriye’deki evlerinin genişliğinden, ferahlığından bahsederken biraz buruk. Şimdi bir oda bir salon bir evde, evden çıkarılma tedirginliği ile yaşıyorlar.

İki yıldır Türkiye’de yaşayan bir başka kadınla daha konuşuyoruz. Sohbet, telefonundaki çeviri uygulaması vasıtasıyla gerçekleşebiliyor. Konuştuklarımızı yazmak istediğimi söylediğimde önce daha fazla şey anlatmak istediğini, sonrasında ise yazmamı istemediğini söylüyor. “Suriye’ye döndüğümde istihbarat tarafından sorgulanırsam…” diye bir mesaj atıyor.

Kursa gelen bir başka kadın, bir göz evinin duvarındaki küfü gösteriyor cep telefonundan. Harap haldeki bu ev için inanılmaz bir kira zammı isteniyor, “Veremiyorsan çık” diyor ev sahibi.

12-13 yaşlarında iki kız var, geçenlerde okuldaki arkadaşlarıyla aralarının nasıl olduğunu sordum. “Arkadaş?” diye güldüler. Dünyanın herhangi bir köşesinde güven içerisinde yaşamak her insanın hakkıdır da; hadi bunu bir yana bırakarak düşünelim. Sağlam gerekçelere sahip olmayan hangi insan bu muameleyi gördüğü bir yerde yaşamak ister ki?

Türkçe eğitmenimiz farklı zamanlarda farklı öğrencilerinden şu soruyu işittiğini anlatıyor: “Benim yüzümde anormal bir şey mi var?” Kimi otobüste küfür kıyamet saldırıya uğramış, kimi sürekli GBT’ye takılıyor…

Suriye iç savaşının başlangıcı üzerinden 12 yıl geçti. Halen milyonlarca insan Türkiye’de ve başka ülkelerde göçmen durumunda. Mahalledeki çocuklar, Ayşe, kursa gelen diğer kadınlar bu toplamın yalnızca birer parçası; göçmenlerin de etten kemikten insanlar olduğunu anlamak için birer vesile. Halleri ortadayken, birileri çıkıp kolaylıkla “dönsünler” diyebiliyor. Doğup büyüdükleri yerden özlemle bahseden bu insanlar için dönmek maalesef o kadar kolay değil. Suriye’deki yaşam koşullarını bir yana bıraksak, hâlâ can güvenliklerinden endişe etmelerini es geçemiyoruz. Geri dönmek isteyenler için uygun koşulların oluşturulmasını, kalmak isteyenler için eşit bir yaşamın örülmesini sağlamak; bu eksende bir politik mücadele hattı örmek ise bizlerin sorumluluğu.

*Ayşe ismi mahlas olarak kullanılmıştır.

Can Atalay’ın tutukluluğu: bir hukuk faciası

0

Halkın oylarıyla Hatay milletvekili seçilmesinin üzerinden yaklaşık üç ay geçmesine rağmen Can Atalay hâlâ tutuklu. Seçim sırasında da halihazırda cezaevinde bulunan Atalay, seçildikten sonra görevini yerine getirmesi için tahliye edilmedi. Böylelikle, özellikle son 10 yıldır giderek artan Anayasa ihlallerine yeni bir tanesi daha eklenmiş oldu. Anayasaya uygun şekilde milletvekili seçilen bir vatandaş, görevini yerine getirmekten haksız yere alıkonulmakta.

Süreci hatırlamakta fayda var: Gezi gibi toplumsal mücadelenin sembol olaylarına ilişkin davaların avukatı olarak bilinen Can Atalay, bu davaların bizzat sanığı yapılmış ve iki davadan beraat ettikten sonra 25 Nisan 2022’de “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığı başka bir davada 18 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Ancak Can Atalay hakkındaki mahkûmiyet kararı seçim sürecinde henüz kesinleşmemişti. Hâlâ da kesinleşmedi. Dolayısıyla Atalay hukuken hâlâ sanık ve masumiyet karinesi olarak anılan evrensel hukuk ilkesinin koruması altında.

Böyle olmasaydı Atalay’ın milletvekili seçilmesi zaten mümkün olmazdı; çünkü Anayasanın 76. maddesinde taksirli suçlar hariç toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanların milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmadığı düzenleniyor.

Oysa bilindiği üzere tıpkı diğer milletvekili adayları gibi Atalay da Yüksek Seçim Kurulu’na adaylık başvurusunda bulundu ve Türkiye’de seçim sürecinin en üst merci olan bu kurul, Atalay’ın milletvekili seçilmesi önünde herhangi bir hukuki engelin olmadığını tespit etti. Böylelikle Atalay aday listelerinde yer aldı ve 14 Mayıs günü düzenlenen 28. Dönem Milletvekili Genel Seçimleri’nde Türkiye İşçi Partisi’nden birinci sıradan Hatay milletvekili seçildi. Ardından seçim sonuçları kesinleştikten sonra 25 Mayıs’ta milletvekili mazbatası, Atalay’ın avukatları aracılığıyla usulüne uygun olarak alındı. Böylece Atalay milletvekili sıfatını kazandı.

Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrası çok açık: “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.”

Dolayısıyla milletvekili seçilen kimse, yasama dokunulmazlığından yararlanır. Bunun doğal sonucu olarak halihazırda tutuklu bulunan milletvekili derhal tahliye edilir.

Buna rağmen, seçimlerden sonra devlet organları Anayasanın gereğini yerine getirmekten kaçındı. Önce Adalet Bakanı, Atalay’ın durumunun Anayasanın 14. maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlükleri kötüye kullanma yasağı kapsamında kaldığını ve yasama dokunulmazlığının istisnasını oluşturduğunu söyleyerek Atalay’ın tahliye edilmeyeceğinin ilk işaretini verdi. Ardından 13 Temmuz’da Yargıtay 3. Ceza Dairesi, tahliye talebini Anayasanın 14. maddesini gerekçe göstererek reddetti. 18 Temmuz’da ise bu karara yapılan itiraz, bu kez Yargıtay 4. Ceza Dairesince reddedildi. Böylelikle iktidar cenahından gelen, Atalay’ın tahliye edilmeyeceği yönündeki beyanlar, yargı tarafından da tasdik edilmiş oldu.

Anayasanın 14. maddesinin yasama dokunulmazlığının istisnası olarak ileri sürülmesi yeni bir şey değil. Özellikle son dönemde, muhalif milletvekillerinin yasama dokunulmazlığından yararlanmaması için bu madde bir süredir ileri sürülüyordu. İlk derece mahkemeleri ile Yargıtay’ın birçok kararında milletvekili seçilen kişinin tutukluluğunun devam etmesi ya da hakkındaki yargılamanın devam etmesi gibi yasama dokunulmazlığını ihlal eden uygulamalar meşrulaştırılmaya çalışılıyordu.

Peki, neydi bu meşhur 14. madde?.. “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.”

Oysa bizzat Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 14. maddesinin yasama dokunulmazlığının istisnası olarak değerlendirilemeyeceğini karar altına almıştı. Yakın geçmişteki Gergerlioğlu kararında Mahkeme şöyle diyordu: “Anayasanın 14. maddesinin genel ifadeler taşıyan metninden hareketle Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında var olan ‘Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar’ ibaresinin yargı organlarınca belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayacak anlamlı bir şekilde yorumlanması mümkün görünmemektedir.” (§ 95) Görüldüğü gibi, Anayasada belirtilen 14. maddeye öngörülebilir bir yorum getirmek mümkün olmadığı için, bu madde yasama dokunulmazlığını istisnası olarak uygulanamaz. Hiç kimse 14. madde gerekçe gösterilerek yasama dokunulmazlığı kapsamı dışında bırakılamaz.

Böylelikle bizzat Anayasa Mahkemesi, mahkemelerin dayatmaya çalıştığı Anayasaya aykırı yorumu reddetmiş oluyordu. Hükümet açıklamaları ile yargı kararlarında belirtilen savların hiçbir geçerliliği yok. Son tahlilde Anayasanın yorumu Anayasa Mahkemesinin görevidir. Dolayısıyla Can Atalay seçilmiş meşru milletvekilidir ve Anayasaya aykırı olarak tutuklu bulunmaktadır. Can Atalay’ın en kısa sürede tahliye edilip görevine başlaması Anayasanın gereğidir.

İklim krizi, El Niño ve Eyyam-ı Bahur üçgeni arasında

0

Gazetemiz Nisan’da iklim krizi, seller, deprem, kuraklık vb. hakkında çok sayıda yazı yazmışlığım var. Ancak sıcak havalarla ilgili olarak en son 2017 yılında yine Temmuz ayında “Pompeii’nin son günleri: Daha da sıcak olacak!” başlıklı bir yazı yazmışım. Bu yazının yazılmasının sebebi o dönemde Türkiye’nin ait olduğu iklim kuşağı içerisinde en sıcak ülke haline gelmiş olmasıydı. Buradan hareketle Türkiye’nin ne kadar kötü yönetildiğini vurgulayıp, yaratılan ekolojik yıkımların da etkisi ile sıcakların ne denli büyük bir tehlike haline geldiğini anlatarak tüm çözümlerin ancak emekten yana olabileceğini ve emek güçlerinin içerisinden çıkabileceğini söylemiştim.

Aradan altı yıl geçti ve yalnızca Türkiye değil, tüm dünya daha da sıcak oldu. 2023 Temmuz’u art arda ortalama değerlerde kayıt altına alınmış dünyanın en sıcak günleri rekorlarını kırarken, en sıcak haftasını da yaşattı. 2023 Temmuz’u gelmiş geçmiş en sıcak temmuz olma yolunda oldukça iddialı.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından henüz resmiyete dökülmemiş olsa da 26 Temmuz’da yaşanan aşırı sıcaklıkların İstanbul ve Trakya’da kimi rekorları kırmış olabileceği düşünülüyor. Ülke genelindeki en yüksek sıcaklığı (49 derece) gören Cizre’nin rekoru henüz kırılamamış olsa da bu rekorun kırılması ihtimali de belirmiş durumda.

Türkiye sıcaklardan kavrulurken dünyada durum daha da kötü. Florida’da 24 Temmuz’da okyanus suyu sıcaklığının 38,38 derece olarak ölçüldüğü belirtildi. Okyanus sıcaklıklarındaki yükselişin çok sayıda olumsuz sonucu var. Sıcaklık, okyanus akıntılarına etki ettiği gibi sucul canlıların ve özellikle de planktonların dengeli yaşamlarını da bozabiliyor. Öte yandan denizler geç ısınıp geç soğuduğu için, havaların soğuması ile beraber sıcak okyanus-soğuk hava dengesizliğinden ötürü dolu-fırtına gibi aşırı hava olaylarının yaşanmasına da sebep olabiliyor. Kaldı ki temmuz ayında İspanya, Yunanistan ve İtalya’da yüksek sıcaklıkların olduğu günlerde Hırvatistan ve Sırbistan’da büyük zararlar veren dolu fırtınaları yaşanmaktaydı.

Aslında henüz atlattığımız sıcak hava dalgası, dünyada daha önce de belirli periyotlarla görülüp yaşanan bir ilkim olayına da denk düşüyordu. Temmuz ayında El Niño denen sıcak okyanus suyu akıntılarından kaynaklanan bir tür bunaltıcı sıcaklar mevsimine girmiştik. Ancak doğal bir döngü olan sıcak okyanus suyu akıntılarından açığa çıkan bu sıcak hava dalgasının iklim krizi sebebiyle daha vahim sonuçlar doğurduğunu anlamış bunuyoruz. Ayrıca bir kötü haberimiz daha var, Türkiye’de yaşayanlar olarak dünya El Niño sezonunun sonuna gelmişken, şimdi ikinci bir sıcak hava dalgasının arifesindeyiz. Eyyam-ı Bahur denen çöl sıcakları Türkiye’ye yaklaştı. 2 Ağustos günü bu sıcakların içerisine gireceğiz.

İçinden geçtiğimiz sıcak hava dalgalarına dair ilk incelemeleri içeren çalışmalar yayımlanmaya başladı. Çalışmaların sonuçları bundan sonrası için “daha da sıcak olacak” demeyi sürdürmemize el veriyor. Imperial Collage London’ın Grantham Ensitüsü – İklim Değişikliği ve Çevre Bölümü’nün 25 Temmuz’da yayımladığı bilimsel raporu sonuçların ilk değerlendirmelerini içeriyor. Kuzey Amerika, Avrupa ve Çin’de görünen aşırı sıcakların büyük ölçüde iklim değişikliğinden kaynaklandığını ifade edip can alıcı kimi hususlara parmak basıyor. Her şeyden önce benzer sıcak hava dalgalarının bir sonucu olarak daha öncesinde yapılmış çalışmalardan açığa çıkan sonuçlarla kıyaslandığında, ölçülen sıcaklıkların, sıcak hava dalgalarının yaratacağı sonuçlardan Güney Avrupa’da 2,5 °C, Kuzey Amerika’da 2 °C, Çin’de ise 1 °C daha yüksek olduğunu gösteriyor. Yani küresel iklim krizi olmasaydı bizi de kapsayan bu bahsettiğimiz bölgelerde ortalama sıcaklıklar 1 ila 2,5 derece kadar daha düşük olabilirdi.

Rapordan alınan bu görselde sol taraf temmuz sıcaklıkları ortalamasını gösteriyor. Sağ taraf ise 1950-2023 yıllarına göre açığa çıkan anormalliği işaret ediyor. İlk sıra Batı ABD ve Meksika’yı, ikinci sıra Güney Avrupa’yı ve üçüncü sıra Çin’i inceliyor.

Aynı rapora göre sorun, sıcaklık değerlerindeki artış ile sınırlı olmanın da ötesine geçiyor, sıcak hava dalgalarının döngü sıklığında da bir değişiklik tespit ediliyor. Rapor, 2023 Temmuz’unda Çin’de yaşanan bunaltıcı sıcakların 250 yılda bir kez görülmesi ve bu dalganın Avrupa, ABD ve Meksika’daki bunaltıcı sıcaklarla şu anda eşleşmesinin imkânsız olması gerektiğini söylerken içinde bulunduğumuz tablo ile karşı karşıya kaldığımızı ifade ediyor. Sıcak hava dalgalarının görülmesinde yaşanan sıklığın artacağı ve eşleşmelerin de sıklaşacağı söylenirken bu durumun fosil yakıt kullanımı ile doğrudan bir bağının olduğu güçlü şekilde vurgulanıyor.

Sonuç olarak daha da sıcak dönemlere doğru bir adım atmış bulunuyoruz. İklim krizinin sonuçları ise ona sebep olan ultra zenginleri değil de, en yoksullardan başlayarak iklim krizinin hiçbir avantajını yaşamayan işçi emekçileri vurmaya devam edecek.

İklim krizine karşı gezegeni ve işçi emekçileri korumak için derhal iklim acil durumu ilan edilmeli ve yüksek karbon salımı yapan tüm sektörler fosil yakıt kullanımını sonlandırmak maksadı ile işçi denetiminde kamulaştırılmalıdır. Bir insan nasıl ki nefes alıp vermeyi bırakamazsa kapitalistler, çokuluslu şirketler ve onların tüm temsilcileri de kâr etmeyi bırakamazlar. Birleşmiş Milletler gibi kurumlar, her yere taşınabildiği için sürekli üretimi yani kâr etmenin en hızlı yolunu garanti eden fosil yakıtların tüketimini azaltma hedeflerinin tutturulmasını bırakın, yakıt tüketimindeki artışı dahi azaltamazlar. İşte bu yüzden tüm enerji şirketleri ve yüksek emisyonu olan sektörlerin işçi denetiminde kamulaştırılarak fosil yakıtlardan tam bir kopuşu sağlayacak planlanmanın yapılmasından yanayız.

İklim krizi ile mücadele acil bir sorun olarak önümüzde duruyor ancak bu aciliyet yalnızca büyük önlemleri değil, artık gündelik önlemleri de acil olarak dayatıyor. Öyle ki sıcak havalarda sadece bunalmıyoruz, bu sıcak havalarda çalışmaya zorlanan işçi ve emekçiler olarak ölüme de sürükleniyoruz. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yaptığı uyarıların adından valilikler “mümkün olduğunca dışarı çıkmaktan kaçınılması” uyarısında bulunmak dışında bir şey yapmıyor. Oysaki yapılması gereken, olağandışı sıcak hava dalgalarının beklendiği zamanlarda dışarıda çalışan emekçilerin hiç değilse öğlen sıcaklarında çalışmalarının durdurulmasını sağlamak, diğer çalışanlar için de uygun havalandırma sistemlerinin yapılmasını yasal bir zorunluluk haline getirmektir.

İklim krizi çalışma koşullarımızı da zorlaştırıyor. Avrupa’da 2022 yazında 61 bin kişinin sıcak havalardan ötürü öldüğü raporlanmıştı. Türkiye için maalesef hükümet tarafından böylesi veriler yayımlanmıyor olsa da bir tahmin için Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden Halk Sağlığı uzmanı Hazal Cansu Çulpan’ın İstanbul’da 2004-2017 yıllarını incelediği çalışmasına kulak verebiliriz. Çulpan’ın uzmanlık tezine göre 2004-2017 yılları arasında İstanbul’da 4.281 kişi aşırı sıcaklardan ötürü hayatını kaybetti. Aslında sayıların bir önemi yok. Haber-Sen üyesi olduğu için ölüm haberini alabildiğimiz PTT çalışanı 42 yaşındaki Berran Özen Kırmızıgül adlı kardeşimizin, geçtiğimiz 25 Temmuz günü aşırı sıcaklardan kaynaklı olarak dağıtım sırasında beyin kanaması geçirerek yaşamını kaybetmesi halimizin ciddiyetini özetliyor.

Kapitalistlerin iklim krizine karşı “sürdürülebilirlik” dedikleri –siz bunu kârı sürdürmek olarak okuyun– ikiyüzlü yalanlarına tokuz! Öncelikle tüm maden, enerji ve inşaat gibi kirletici sektörlerin kamulaştırılmasını savunuyoruz. Bununla da yetinemeyiz. Bunaltıcı sıcaklarda çalışmaya zorlanarak ölmemek için aşırı sıcaklarda çalışmanın yasaklanması ve çalışma ortamlarımızın sıcağa karşı dayanıklı hale getirilmesini istemek gibi taleplerimizle de mücadelenin içerisinde olmalıyız.

Boris Kagarlitski’ye özgürlük!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) “terörü meşrulaştırma” suçlamasıyla tutuklanan sosyalist militan ve teorisyen Boris Kagarlitski ile dayanışma mesajını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Ünlü entelektüel ve sosyalist militan Boris Kagarlitski, 25 Temmuz günü Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından “terörü meşrulaştırma” suçlamasıyla tutuklandı ve hemen ardından Moskova’ya 1.300 km uzaklıktaki Sıktıvkar şehrine nakledildi. Sıktıvkar’da yapılan kapalı ve avukatın bulunmadığı bir duruşmada mahkeme, eylül ayındaki bir sonraki duruşmaya kadar Kagarlitski’nin tutuklu kalmasına karar verdi. Mahkemenin Kagarlitski’ye 7 yıla kadar hapis cezası vermesi söz konusu.

Kagarlitski’nin tutuklanması ve kendisine atfedilen suçlamalar, Putin yönetiminin hem Ukrayna’nın işgaline hem de içeride uyguladığı politikalara karşı çıkan tüm sesleri susturmak amacıyla yürüttüğü baskıcı kampanyanın bir parçasını oluşturuyor. Geçen yıldan bu yana Putin hükümeti; tanınmış politikacılar, entelektüeller ve militanlardan kendisini sosyal medyada ifade eden sıradan vatandaşlara dek savaşa karşı olduğunu belirten tüm kesimleri kovuşturmalar, tutuklamalar veya sürgüne zorlamalarla yıldırmaya çalıştı. Bizzat Kagarlitski geçen yılın mayıs ayında “yabancı ajan” olarak damgalanmıştı.

Boris Kagarlitski ile dayanışmamızı ifade ediyor ve hem kendisinin hem de siyasi nedenlerle gözaltına alınan herkesin derhal serbest bırakılması çağrısında bulunuyoruz.

Eller yukarı, bu bir IMF programıdır

0

Seçim sonrası Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olması, seçime kadar uygulanan “düşük faiz, yüksek borç ve büyüme” şeklinde özetlenebilecek enflasyonist politikanın sonu anlamına gelmekteydi. “Rasyonel olana dönüş” mottosuyla işe başlayan bakan, daha önce uygulanan programın da rasyonel olmadığını ilan etmiş oldu. Biz de bir önceki yazımızda yeni uygulanacak hiçbir programın rasyonel olmayacağını, hepsinin sermayeye öyle ya da böyle hizmet ettiğini belirtmiştik. Peki soygunu andıran vergi artırımlarını ve durmadan yükselen yaşam maliyetlerini sadece seçim ekonomisinin faturası olarak açıklayabilir miyiz?

Faizler yükseltilmiş olsa da hâlâ enflasyon oranının çok gerisinde. Yine de bu artışla beraber kredi almak biraz daha zorlaştırıldı. Kredi muslukları tümden kapatılıp ekonomiye ani fren yaptırma yoluna gitmeyen iktidar, seçim sonrası “hem enflasyon dizginlensin hem de ekonomi küçülmesin” formülü üzerinde çalışmaya başladı. Toplam tüketici talebini kısmak ama bunu yaparken borç mekanizmasını çalıştırmak ve ihracatı artıracak önlemler alarak ekonomide bir üst basamağa çıkmak… Tabii o basamağa işçi ve emekçilerin sırtına basarak çıkmak… İşte bu, IMF’nin ülkelere borç verirken uyguladığı acı reçetenin neredeyse birebir kopyalanmış hali. Öyle ki tüm liberal iktisatçılar Şimşek’i alkışlama sırasına girdi. Şimdiden sermayeye hizmet eden o çatal dilleriyle “Acı reçete zorunlu…”, “Şimdi fedakârlık yapmazsak sonrası çok daha kötü olacak” gibi cümleleri kurmaya başladılar.

Şimşek, dolaylı vergilerdeki olağandışı artış sinyalini “Vergiyi tabana yayacağız” demeciyle vermişti. Acı reçete yazıldığı gibi uygulamaya konuldu. Zaten alım gücü yerinde sayan emekçiler için yaşam maliyetleri bilinçli bir biçimde artırıldı. Eğer mesele seçim ekonomisi sonrasında yapılan kamu harcamalarından doğan bütçe açığının dengelenmesi meselesi ise bunu geçen yıl süper kârlar açıklayan şirketlerden servet vergisi alarak da çözebilirlerdi. Fakat o zaman şirket kârlılıkları ve üretimleri azalacak, işten çıkarma ve ekonomik küçülme tehlikesi baş gösterecekti. Soygun faturası işçi ve emekçilere acı reçete olarak sunuldu. Altına da “biraz daha fedakârlık” ve “sabır” notu yazıldı. Reçete şu şekilde işliyor: Yaşam maliyeti hızla artırılıp iç talep azaltılacak, borç içinde yüzen bazı KOBİ’ler daha büyük şirketler lehine batacak, iç talebin daralmasından doğan stoklar ihracatçı lehine dış pazara satılacak. Tüm bunlar olurken sıcak para ve doğrudan yatırım için ülkedeki kamusal iktisadi kurumların satışı yapılacak. IMF’den doğrudan borç para almak istememelerinin temel sebebi IMF’den alınan borcun denetime tabi olması fakat Körfez’den borç ve satışlar yoluyla para alıp acı reçeteyi uygulamak iktidar için çok daha cazip.

Ülkedeki vergi yükü çoktan tabana yayılmış vaziyette. Ödediğimiz trilyonlarca vergi ile kamusal sağlık, eğitim, ulaşım gibi temel hizmetlere sahip olabilecekken boşaltılmış bir Merkez Bankası, yüksek bütçe ve cari açıkla karşılaşıyoruz. Vergilerimizle bugüne kadar ne yapıldığını sormak en doğal hakkımız. 1999’dan beri toplanan deprem vergisi yokmuş gibi 6 Şubat depremleri gösterilerek acı reçeteye kılıf uydurmak bu ülkedeki gerçek vergi şampiyonu olan emekçilerle dalga geçmektir. Defterler açılsın! Toplanan vergilerin nereye harcandığını derhal gösterin! Yerli ve milli ekonomi aldatmacasıyla son 21 yılda özelleştirilen tüm kurum ve kuruluşlar derhal tazminatsız kamulaştırılsın! Kaynak yok diye kılıf uydurduğunuz tüm kirli pazarlıklara karşı hazinenin kanını emen yap-işlet-devret modeliyle yapılmış tüm yapıların kamulaştırılması bir zorunluluktur diyoruz!

Hükümet yanlışa başka bir yanlışla cevap vermeyi tercih etti. Bilinçli olarak, enflasyonla mücadeleyi sermayenin lehine emekçilerin aleyhine yapmayı seçti. Oysa enflasyonun en büyük sebeplerinde biri de şirketlerin son iki yıldaki olağandışı kârlılıklarıydı.

Enflasyonla ve dayanılmaz hale gelen hayat pahalılığıyla gerçekten mücadele için süper kâr elde eden şirketlerden sürekli servet vergisi toplanmalıdır. Haraçtan başka hiçbir anlamı olmayan KDV’nin kaldırılması, ÖTV’nin ise ihtiyaç mallarından değil gerçek özel tüketim mallarından alınması gerekmektedir. Cebimizdeki son paraya bile göz koyan mevcut gelir vergisi dilimleri ve kıdem tazminatı tavanı işçiler lehine düzenli olarak düzeltilmelidir. Bunun dışında emekçilerin alım güçlerinin korunması için üç aylık sürelerle ücretlerin enflasyon oranında düzenli olarak artırılması gerekmektedir. İktidarın ve sermayenin birlikte planladığı, IMF soslu soygun planına karşı topyekûn ve birleşik bir mücadele için taleplerimizle bir araya gelelim! Planlı ve birleşik bir saldırıya karşı yine planlı ve birleşik bir cevap vermek dışında bir seçeneğimiz yok.

Cumartesi Anneleri ve siyasal demokrasi ihtiyacı

0

Cumartesi Anneleri’ni, gözaltına alındıktan sonra devlet eliyle “kaybedilen” yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlerle yaşamını yitiren yakınlarının faillerini arayan, bu kapsamda 27 Mayıs 1995’ten günümüze neredeyse her cumartesi günü Galatasaray Lisesi önünde toplanarak insan hakları mücadelesi veren topluluk olarak biliyoruz.

Cumartesi Anneleri’nin taleplerini; hakikatin tanınması, insan haklarına dayalı bir siyasal ve hukuksal rejime geçiş için adalet ve barış, cezasızlık ve adaletsizlik üreten sistemin bütününde yasal, idari ve adli değişiklik, soruşturma ve yargı makamlarının failleri koruyan pratiklerine son vermesi ve uluslararası hukuktan kaynaklanan görevlerini yerine getirmeleri, siyasal iktidarın adil kararlara varacak hukuki teminatlara sahip yargılama sürecini garanti etmesi, gözaltında kaybedilenlerin akıbetini açıklaması, gerçeğe ulaşma hakkının hayat bulması için devletin elindeki bilgilere tam erişim olanağının sağlanması, kaybedilenlerin izini eksiksiz sürecek mekanizmaların yaratılması ve bu doğrultuda acilen BM Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’ye, BM Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşme’ye, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ve Cenevre Sözleşmeleri Ek Protokollerine taraf olunması oluşturuyor.

Cumartesi Anneleri’nin eylemleri, süreklilik göstermesi ve politik olması nedeniyle geçmişten bugüne dek yok sayılmış, günümüzde ise rejimin korku ve baskı politikalarını gözdağı vermek amacıyla uyguladığı bir alan haline gelmiştir.

Nitekim Cumartesi Anneleri’nin 25 Mayıs 2018 tarihinde, tarihsel önemi açısından 700. haftasında gerçekleştirdikleri ve birçok demokratik kitle örgütünün (İnsan Hakları Derneği, DİSK, KESK), parti (Halkların Demokratik Partisi, Emek Partisi, Özgürlük Dayanışma Partisi), sol ve sosyalist grupların sosyal medyadan çağrılarda bulunduğu toplantıya karşı yapılan polis saldırısına ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin iki adet emsal kararı bulunmaktadır (29.03.2023 tarih ve 2020/7092 başvuru numaralı ve 16.11.2022 tarih ve -2019/21721 başvuru numaralı AYM kararları).

Bu kararlarda Cumartesi Anneleri eylemlerine yapılan polis saldırılarının

“İdare, yasaklama kararında kamu düzeni bozulması, bozulma tehlikesi veya başkalarının haklarının korunması gerekliliği gibi zorlayıcı şartlar olduğunu ortaya koymamıştır.”

“Kaybolan yakınlarının bulunması ve kamuoyunda farkındalık yaratılması amacına yönelik oturma eylemi ve basın açıklaması yapmak istemesi demokratik bir toplumda saygı ile karşılanmalıdır.“

“Kolluk görevlilerine bazı cisimlerin atılmasının polisin gerekli olmadığı hâlde toplantıya müdahale etmesi ve aralarında başvurucunun da bulunduğu bir kısım katılımcının yakalanması sonrası gerçekleştirildiği anlaşılmıştır.”

“Bu doğrultuda kolluk görevlilerinin somut olayda etkinliğe müdahale etmesini gerektirecek makul sebep ortaya koymadan ve anılan hakkın kullanılabilmesine yönelik tolerans göstermeden gruba müdahale ettiği sonucuna varılmıştır.”

gerekçeleriyle Anayasa’nın 34. maddesiyle güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlâl ettiğine karar verilmiş ve böylece her daim bildiğimiz gerçek bir kez daha gözler önüne serilmiş, üstelik bu gerçek Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

Ancak bu kararlarda dahi ikircikli bir durum söz konusudur. İkircikli durum ise, kamuoyunun gözü önünde gerçekleşen ve somut birçok delil içeren saldırılar için “darp raporu” arayan ve kötü muamele yasağının ihlâl edilmediğine karar veren AYM’nin dış basınçla oluşan iç çelişkisidir.

Anılan kararlar ilk bakışta mücadelenin somut bir kazanımı olarak yorumlanabilecek ise de aslında mücadelenin; yalnızca herkesin erişebileceği açık ve resmi bir kaynakta sansürlü bir şekilde yer aldığını, bu nedenle büyüyerek devam etmesi gerektiğini göstermektedir.

Mevcut rejim 05.02.2011 tarihinde Cumartesi Anneleri’ni kabul ederek toplulukla görüşmüş ve bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde bir alt komisyon kurulmuş ve rapor hazırlanmıştır. 2014’te yeniden açılan dava dosyası ise 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımı nedeniyle kapatılmıştır.

Bir ceza yargılamasının gerçekleşebilmesi için öncelikle suça konu faillerin gerçek bir soruşturma neticesinde belirlenmesi, suça konu diğer delillerin eksiksiz bir şekilde toplanması, korunması ve açılacak davanın da sonuçlanması gerekmektedir. Ancak az evvel verilen örnekte de olduğu gibi faillerin soruşturulmasının, delillerin toplanmasının sürüncemede bırakılması sonucunda zamanaşımı gibi olgular devreye girmekte ve cezasızlık politikası başarıya ulaşmaktadır.

Her ne kadar TCK md. 77/4’te düzenlenen hüküm gereği “kasten öldürme”, “kasten yaralama” ve “işkence” fiillerinin siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi halinde zamanaşımının işlemeyeceğini, yani bu şekilde işlenen suçlarda zamanaşımı olmadığı belirtilmiş ise de uygulamada gerçekten bir soruşturma yapılmaması, anılan maddenin de gündeme gelememesine, dolayısıyla uygulanamamasına yol açmaktadır.

Keza TCK md. 94/6’da düzenlenen hüküm gereği “işkence ve eziyet” suçunda da zamanaşımının işlemeyeceği belirtilmiş ancak cezasızlık politikasının bir götürüsü olarak münferit birkaç olay dışında bu maddelerin uygulandığına tanık olamıyoruz.

Kaldı ki insan ömrünün sınırlı olması nedeniyle yıllar sonra açılan soruşturmalar zamanaşımı engeliyle karşılaşmasa dahi ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi gereği faillerin hayatta olmama ihtimalleri veya artık faillere ve delilere ulaşmanın imkânsızlaşması nedeniyle yine sonuç doğurmuyor.

Cumartesi Anneleri’nin toplantı ve gösteri yürüyüşüne karşı, bahsi geçen emsal olaya ilişkin AYM kararlarının varlığına ve bu kararların açıkça teşhir edilmesine rağmen polis saldırılarının devam etmesi; rejimin bu ve buna benzer hak ve adalet taleplerinden, üstelik bunun kamuoyuna açık bir şekilde ifade edilerek ortak bir mücadeleye dönüşmesinden ne derece çekindiğinin somut örneklerinden birini teşkil ediyor.

Özetle Cumartesi Anneleri’nin onlarca yıldır süregelen hak mücadelesi mevcut rejim tarafından de facto bir şekilde engellenmektedir.

Bu de facto uygulamalar rejimin antidemokratik baskı politikalarını uygulamak adına almış olduğu kararların dahi göstermelik birer usul işleminden ibaret olduğunu ortaya koymaktadır.

Tam da bu nedenle “Siz yıkın, mahkeme kararları sonradan gelir“ vizyon ve misyonuyla “yaptım oldu” politikasının sürdürebilir olmadığının, antidemokratik alanlarda verilecek bu ve buna benzer birçok mücadelenin örgütlü bir şekilde büyüyerek devam etmesi gerektiğinin önemini yüksek sesle vurgulamamız gerekiyor.

Akbelen Ormanı’ndaki abluka kaldırılsın, kesim kararı durdurulsun! 

0

308 kurumdan ortak açıklama

DİSK, KESK, TMMOB’ye bağlı odalar ve TTB’nin yanı sıra aralarında İşçi Demokrasisi Partisi’nin de olduğu siyasi partilerin ve demokratik kitle örgütlerinin bulunduğu 308 kurumun imzasıyla Akbelen’deki doğa katliamına ilişkin bir açıkama yayımlandı. Açıklamanın tamamı şu şekilde:

İkizköylüler, Muğla, Milas’ta kömür madenciliğine karşı Akbelen Ormanı’nı ve yaşam alanlarını korumak için yıllardır direniyor. Milas ve Yatağan’daki üç kömür yakıtlı termik santral ve onlara yakıt sağlamak için açılan kömür ocakları Muğla’nın tarım alanlarını, ormanlarını yok ediyor, havasını, suyunu kirletiyor. Erken ölümlere, hastalıklara yol açıyor. Konuya ilişkin yapılan çalışmalarda madenciliğinin bölgeye geri dönüşü mümkün olmayan zararlar vereceği bilim insanları tarafından da tespit edilmesine rağmen bu “kirli enerji” yönetim modeli için üstün kamu yararından vazgeçiliyor. Yörede yaşayan halkın talepleri hiçe sayılıyor.

Milas’taki kömür ocakları işletme ruhsat sahası içerisinde 60 köy bulunuyor. Şu ana kadar ruhsat sahası içinde kalan köylerden 8’i tamamen 15’i ise kısmen yok edildi. Bölge halkı yıllardır kömür sebebiyle yaşam alanlarını, geçim kaynaklarını kaybediyor, büyük bir hak gaspına uğruyor. Bunlar yetmezmiş gibi 24 Temmuz’da bölgeye kolluk kuvvetleri  eşliğinde girilerek Akbelen Ormanı’nda ağaç kesimine başlandı. Haftabaşından beri devam eden kesimleri durdurmak isteyen köylüler ve yaşam savunucuları  ise kolluk kuvvetlerinin şiddetine maruz kaldı ve  ve ablukayla karşılaştı. Biber gazı ve tazyikli sularla, coplarla yapılan müdahaleler devam ediyor. 

İktidara sesleniyoruz:

  • Himaye ettiğiniz Limak Holding ve IC Holding ortak iştiraki olan YK Enerji bilimsel gerçeklere rağmen planlı olarak kamuoyunu yanıltıyor ve Akbelen Ormanı’nı kömür için feda ediyor. Biliniz ki halkın çıkarı şirketlerin kârından üstündür. Bu sorumlulukla hareket etmek, sesimizi duymak, Akbelen’i korumak zorundasınız!
  • Tüm Akdeniz havzası kontrol edilemeyen orman yangınlarıyla mücadele ederken, sıcak hava dalgaları gün geçtikce daha dayanılmaz hale gelirken, Türkiye’nin birçok bölgesi aşırı hava olaylarının yarattığı kuraklık, sel gibi afetlerle boğuşurken, doğal bir yutak alanını fosil yakıtlar için gözden çıkarmak tarihi, trajik bir hatadır! İklim kriziyle gerçek anlamda mücadele bakanlık ismine “iklim değişikliği” ekleyerek olmaz, ormanların korunmasıyla, kömüre veda edilmesiyle olur.

Ülke olarak bilimsel olmayan ve ekosistem yararını öncelemeyen çevre politikaları nedeniyle kirlilik ve sağlık problemleriyle boğuşuyor, doğa tahribatının artması ile gıda güvencesizliği ve ekonomik problemlerle karşı karşıya kalıyor, afetlere açık hale gelen yaşam alanlarımızda büyük bir tedirginlikle yaşıyoruz.

Biz yıllardır Türkiye’de ekoloji, emek ve demokrasi mücadelesi veren örgütler olarak, İkizköylülerin yanında olduğumuzu bildiriyor, tüm yetkilileri sorunun çözümü için ivedilikle harekete geçmeye çağırıyoruz:

Akbelen Ormanı’ndaki abluka kaldırılsın, kesim kararı durdurulsun!

Protesto hakkını kullanarak ormanı ve yaşam alanlarını korumaya çalışanlara yönelik uygulanan şiddete ve göz altı kararlarına son verilsin!

Akbelen Ormanı’ndan vazgeçmiyoruz, yaşamı ve doğayı savunuyoruz!

Benzine zam, her şeye zam!

0

Nisan ayında 22 TL bandında olan kurşunsuz benzinin litre fiyatı temmuz ayının sonuna geldiğimizde 36 lirayı geçti. Aynı şekilde mazotun birim fiyatı da 20 liradan 34 liraya ulaştı. Söz konusu zamlar KDV ve ÖTV’ye yapılan artışların hemen üzerine geldi. Ne tesadüf, hepsi hükümetin zaferle çıktığı seçimin ve asgari ücret “lütfunun” hemen ardından yaşandı.

Bu sayfalarda daha evvel birçok kez hükümetin seçim öncesi ekonomik programının seçime endeksli olarak kaynakların dağıtımı olduğunu ifade etmiştik. Enflasyon karşısında eriyen ücretlerin emekçilerin alım gücünü sürekli olarak azalttığı bir durumda hükümetin tek yaptığı seçime kadar süreci idare etmekti. Bu dönemde emeklilere maaş artışı, vergi indirimi gibi gündemler ortaya çıktı. Seçim bittikten sonra ise esas ekonomi programı devreye girdi. Yoksullaşma daha da derinleşmeye, tüketim ürünlerinin fiyatı artmaya devam etti. Son benzin zamları da bunun kesilmeyeceğini gösteriyor.

Hükümetin söz konusu programının Millet İttifakı’nın da uygulayacağı “rasyonel” ekonomi programı ile esasen aynı olduğunu vurgulayalım. İronik bir şekilde Millet İttifakı’nın “fikirleri iktidarda”. Şaka bir yana, Millet İttifakı da Cumhur İttifakı da ekonomide çıkış için bütün yükü emekçilerin sırtına yükleyen bir politika önermekte idi. Bu acı politikaları gündelik hayatımızda hepimiz yaşıyoruz.

Öte yandan benzin zammı herhangi bir ürüne yapılan zamdan daha önemli duruyor. Zira benzin temel bir hammadde olduğundan, tüketim ürünlerinin ulaşımından enerji sektörüne kadar çok geniş bir yelpazede ardı arkası kesilmeyecek bir zam dalgası getirecek gibi duruyor. Bu zamlar ve ekonomik darboğaz karşısında oldukça basit ve emekçiler lehine çözümler mevcut, ancak mevcut iktidar patronlar sınıfının sıkı bir temsilcisi olduğundan bulacağı tüm rasyonel çözümler bizim aleyhimize olacak.

Biz başka bir ekonomi programının emekçileri ekonomik krizden çıkaracağını düşünüyoruz. Bunun için çok önemli bir talebi burada yinelemekte fayda var; ücretler enflasyon oranında üç ayda bir artırılsın. Eğer bu türden bir artış sağlanırsa emekçilerin alım gücünün göreli olarak korunması sağlanabileceği gibi patronların borçlarının ve yatırımlarının enflasyon ile daha da kârlı hale gelmesinin ve pastadan aldıkları payın küçülmesinin yolu açılabilir.

Öte yandan ücretlerin üç ayda bir enflasyon oranında artırılması ya da enerji tekellerinin kamulaştırılması gibi emekçiler lehine alınacak önlemlerin Cumhur İttifakı gibi burjuva hükümetlerin gölgesinde gerçekleşmesi pek mümkün durmuyor. O zaman emekçilerin en geniş eylem birliğini de ekonomik taleplerimizle birlikte savunmamız gerekiyor. Ancak işçi sınıfının ekonomik ve sosyal çıkarlarını savunacak bir mücadele ve bu mücadeleye önderlik edecek bir işçi emekçi ittifakı söz konusu önlemleri alacak politikaları geliştirebilir.

ÖTV: İndirim değil tamamen kaldırılmalı!

0

20 Haziran’da asgari ücrete yapılan zam açıklandıktan hemen sonra her şeye zam geldi desek herhalde abartı olmaz; ekmeğe, ilaca, yakıta, doğalgaza, internete… Fiyat artışları yetmezmiş gibi KDV’nin de yüzde 18’den yüzde 20’ye çıkarıldığını öğrendik, ki bu ürün gruplarının içinde deterjan, sabun, tuvalet kâğıdı, peçete, ped, bebek bezi gibi temel ihtiyaç ürünleri de var. Bu ürünlerin büyük bir kısmı hâlihazırda lüks tüketim ürünleri kapsamında olduğu için KDV yetmezmiş gibi bir de özel tüketim vergisine (“ÖTV”) tabi.

ÖTV nedir?

ÖTV hazineye gelir sağlamak ve bütçe açığını finanse etmek amacıyla ilk kez Tansu Çiller başbakanlığında meclise sunuldu. Meclise sunulan ilk ÖTV kanun tasarısı 18 maddeden oluşuyor ve kanun kapsamına akaryakıt, petrol ürünleri, madeni yağlar, beyaz eşya, alkollü içkiler, tütün mamulleri, meyve suları dahil edilmiş. Ama bu kanun tasarısı 1995 yılında yapılan seçimler nedeniyle sonuçlanamamıştı. İkinci hamle ise 1996’da Başbakan Mesut Yılmaz döneminde geldi. Bu defa kapsamına petrol ürünleri, motorlu araçlar, kolalı içecekler, alkollü içkiler, tütün mamulleri, beyaz eşya gibi tüm lüks tüketim malları girmekteydi. Ama gel gör ki bu tasarı da 18 Nisan 1999 seçimlerinden dolayı öylece olduğu yerde kaldı ve yasalaşamadı. Nihayet bu başarı üçüncü denemesiyle Bülent Ecevit’e ait oldu ve bugünlere kadar gelindi. Bugünlerde ne var diyeceksiniz? Temmuzda Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan karara göre, düzenleme öncesi benzinde litre başına 2,52 TL olan ÖTV tutarı neredeyse dört katına, 7,52 TL’ye çıkarıldı. Başka bir örnekle, 500 bin TL’ye alacağınız ortalama bir aracın vergisiz bedeli 184 bin TL, yani araç için yüzde 130 oranında ÖTV ve yüzde 18 oranında KDV ödeyerek bütçe açığını finanse ediyorsunuz. Benim aracım yok, her yere toplu taşımayla gidiyorum deseniz de ÖTV’den kaçamıyor, kaçınamıyorsunuz zira toplu taşıma yakıtı için de ÖTV ödemeye devam ediyoruz, yani toplu ulaşıma bile ulaşamıyoruz.

Güneş kremi de haktır hijyen de!

Dönem dönem seçim vaadi konseptiyle veya iktidarın politik tercihlerine göre indirilen, azaltılan vergi oranlarının fiyatlara doğrudan yansımadığını zaten biliyoruz. Dolayısıyla KDV’nin de ÖTV’nin de indirilmesini veya bazı ürün grupları için muaf tutulmasını söylemenin aslında biz emekçilere hiçbir faydası yok. Bütçe açığını kapatmak emekçilerin değil, bu açığı yaratan patronların yükümlülüğüdür. 6 Şubat depreminin etkileri hâlâ sürerken, üzerine sel gibi yeni afetler yaşanan Ordu gibi illerde insanlar en temel haklarından mahrum şekilde hayatta kalmaya çalışırken, temel ihtiyaçların vergilendirilmesi kabul edilemez. Devlet patronların çıkarlarını korumak yerine temel ihtiyaçların üzerindeki tüm vergileri kaldırmalı; en başta Hatay, Maraş, Adıyaman, Elazığ, Malatya gibi depremin yaşandığı illerde bu ürünlerin stokları halka açılmalı, halka ücretsiz olarak dağıtılmalıdır. Ped de ihtiyaçtır, güneş kremi de, diş macunu da, şampuan da, daha iyi gıda, daha iyi koşullarda barınma, sağlık ve eğitim de…

Çünkü biz buna değeriz!

Ormana ağıt

0

24 Temmuz sabahı Muğla, Milas’taki Akbelen Ormanı’na jandarma ve kesim ekipleri girdi. Limak Holding’in iştiraki olduğu YK Enerji’nin kömür maden sahasını genişletmek için Akbelen Ormanı’nı talan etmesine karşı İkizköylüler 2019’dan beri direniyordu. İş makineleri ormana girince İkizköylü kadınlar ağıt yaktılar. Çünkü onların mücadelesi yaşam mücadelesi; Akbelen Ormanı onlar için yaşam demek, can demek. Devlet ise canlarına kastediyor.

Biz orman yangınlarıyla boğuşurken hükümetin ormanlara iş makineleri salması şaşırtıcı değil. Ormanlar, Saray rejiminin maden ve inşaat projelerine peşkeş çekmek için en gözde alanlar arasında. Deprem bölgesinde de ormanlık alanları torba yasayla TOKİ’ye vermeye çalışıyor. Konutların yapılacağı bölgelerde 19 bin 920 dönüm ormanlık alan ve 2 bin 578 dönüm zeytinlik bulunuyor. Fırsattan istifade torbaya deprem bölgesi dışında birkaç il de eklenmiş. Elbette deprem bölgesindeki birincil ihtiyaçlardan biri barınma sorununun acilen çözülmesi. Ancak sorun, yeni konut projeleri için ilgili meslek odaları ve belediyelere danışılmamış ve ormanlar ile zeytinliklere alternatif bölgelerin araştırılmamış olmasında. Depremin ardından aylar geçmişken yaralar hâlâ sarılmadı, devletin önceliğiyse yandaş şirketlerin bir an önce kâr elde etmesi.

Saray rejiminin her afeti kâra dönüştürme hırsına yazları orman yangınlarıyla tanık oluyoruz. İki yaz önceki yangınlar, hükümetin orman yangınlarıyla mücadelede ne kadar zayıf/isteksiz olduğunu en net şekilde göstermişti. Kısa sürede gerçekleşen yüzlerce yangın plansızlık, gerekli ekipman yokluğu, çürümeye terk edilen yangın müdahale araçları, hurda diye bekletilen uçaklar nedeniyle acı bilançolarla sonuçlanmıştı. Şunları da hatırlayalım: Bu yangınlar olurken Resmi Gazete’de yayımlanan Turizmi Teşvik Kanunu ile ormanlar “kamu yararı”na turizme açılmıştı. Aynı günlerde Limak Holding Akbelen Ormanı’na girmiş, bahane olarak da yakındaki yangınların sıçramasıyla Akbelen Ormanı’nda da yangın çıkmasını önlemeye çalıştıklarını ifade etmişti.

Her yaz kâbusumuz haline gelen orman yangınları bu yıl da devam ediyor ve deprem bölgesi yangın riskinden muaf değil. İklim krizi durdurulmadıkça her yıl bir öncekini aratan sıcaklar yaşayacağız ve orman yangınları kaçınılmaz olacak. Hal böyleyken ormanlık alanları ranta açıp beton yığınlarına dönüştürmek akıldışı. Ancak kapitalizmde mantık aranmaz. Her yangın sonrasında benzer senaryoları görüyoruz. Yanan alanlar otel vb. yapılar için talan ediliyor ya da bilim insanlarının uyarılarına kulak tıkanarak sırf göz boyamak için birkaç ormanda alelacele ve hatalı rehabilitasyon çalışmalarına girişiliyor. Aynı senaryoyu defalarca daha yaşama lüksümüz yok. Orman yangınlarıyla, daha genel anlamda ise iklim kriziyle mücadele planımızın olması şart. Bu plan doğadan ve emekten yana olmadığı müddetçe bizi daha büyük yıkımlar bekliyor.

Kıdem tazminatının gaspına hayır! Kıdem tavanı derhal güncellenmelidir!

0

İşçilerin en önemli ekonomik güvencelerinden olan kıdem tazminatı tavanı son 40 yılın en düşük seviyesine geriledi. 1982 yılında asgari ücretin 7,5 katı, 1992 yılında da 5,7 katı olan kıdem tazminatı tavanı, temmuz ayında asgari ücretin 1,75 katına geriledi.

İş Kanunu’na tabi çalışanlara, bir yıllık hizmet karşılığı 30 günlük brüt ücret tutarında kıdem tazminatı ödenir. Ancak, işçinin ücreti ne olursa olsun ödenebilecek kıdem tazminatı, altı ayda bir memur maaşı katsayısına göre belirlenen tavanı aşamıyor. Temmuz ayında olduğu gibi memur maaşına yapılan artışın maaş üzerinden değil de ilave ödemeler üzerinden yapılması -ki buna seyyanen zam deniyor- bu artışın gerçeği yansıtmayan resmi enflasyon rakamının dahi altında kalmasına ve kıdem tazminatı tavan ücretinin asgari ücrete yaklaşmasına neden oldu.

Kıdem tazminatının yıllar geçtikçe eriyor olması iş yaşamını güvencesizleştiren, ücretleri baskılayan, toplumun büyük çoğunluğunu sefil hayat koşullarına mahkûm eden iktidarın emek düşmanı politikalarının sonucu. Kıdem tazminatının erimesi demek fiiliyatta bu hakkın gaspı demektir. Zira kıdemin iş yaşamındaki en önemli karşılığı işçilerin işten çıkarılmasına engel olmasıdır. Hatta yıllar geçtikçe işverene önemli bir “külfet yaratması” nedeniyle görece daha yüksek maaşlı kıdemli işçilerin daha ucuz ve güvencesiz çalışma koşullarına razı olmak zorunda kalan yeni işçilerle yer değiştirilebilir olmasına engel olmaktır. Ancak gelinen noktada kıdem tazminatı işçiyi koruyan, işverene yönelik bir yaptırım olmaktan çıkarılmış, hesap oyunları ile kuşa çevrilmiştir. Bu durum aynı zamanda işçilerin sendikalaşmasına da darbe vurmayı amaçlamaktadır. Baraj kısıtı, işkolu değişiklikleri ile engellenen sendikalaşma hakkı sürekli sirkülasyon olan bir işyerinde sendikalaşmayı da fiilen imkânsız hale getirecektir.

Kıdem tazminatının bu şekilde gaspı kamuda ve özel sektörde çalışan mühendis, mimar, yönetici gibi beyaz yakalı personel ile ücret düzeyi ortalamanın üzerinde olan nitelikli işçilere önemli bir darbe anlamına geliyor. Temmuz ayı itibarıyla alınabilecek maksimum kıdem 23.489,83 TL’yi aşamayacak. Brüt ücreti 24 bin lira olan da 60 bin lira olan da aynı tutarda kıdem tazminatı alacak. Bu durum herhangi bir uzmanlığı, iş yaşamındaki deneyimi, ağır işkollarında çalışan emekçileri hiçbir farklılık gözetmeksizin aynı potada eritmekte ve minimum düzeyde kıdem almalarına neden olacak. Hâlihazırda kıdem tazminatına erişimin bile bazen senelerce süren davalar sonucunda olduğu göz önünde bulundurulduğunda işçilerin haklarını aramalarının da önü kapatılmış olacak.

Bir diğer sorun da gelir vergisi dilimlerinin güncellenmemesi ile mevcut zamların da geçersiz hale getirilmesidir. Devletin kasasına giden gelir vergisinin çoğunluğu ücretlilerden gelmektedir. 2000 yılında gelir vergisinin ilk dilimi asgari ücretin 22 katı idi. Şimdi temmuz ayında bu, asgari ücretin 6,1 katına düştü. Bu demek oluyor ki asgari ücretten fazla brüt ücret alan bir çalışan 1 Temmuz’da asgari ücret kadar, yani yüzde 35 civarında zam alsa dahi yılın ikinci yarısında vergi dilimleri arttığı için neti sabit kalıyor.

Bu nedenle gelir vergisi dilimleri ve kıdem tazminatı tavanı sendikalar ve bağımsız emek örgütlerinin belirlediği enflasyon doğrultusunda acilen üç ayda bir güncellenmelidir. Krizi emekçilere fatura etmenin yolu olan başta KDV artışı olmak üzere vergi düzenlemeleri geri çekilmeli, vergiler bankalar, holdingler ve zenginlerden alınmalıdır. Kaynaklar emekçilerin gıda, barınma, ulaşım, sağlık gibi temel ihtiyaçları için kullanılmalıdır. Sermayeye peşkeş çekilen devasa kredilerin ve alınan dış borçların ödenmesi derhal durdurulmalıdır.

Emeklinin açlıkla terbiyesi

0

14 Mayıs’taki seçim öncesinde emekli maaşlarına seyyanen zam yapılmış ve en düşük maaş 7.500 TL’ye yükselmişti. Erdoğan, seçim meydanlarında emekliyi, asgari ücretliyi enflasyona ezdirmeyeceğini vaat etmişti. Seçimden sonra yapılan asgari ücret zammı ile asgari ücret 11.400 TL’ye yükseltilmiş, emekliler de bir beklenti içerisine girmişti. En düşük emekli maaşı olan 7.500 TL ile ev geçindirmenin imkânsız olduğu ve emeklinin açlık sınırının bile daha gerisinde kaldığı durumda beklentiler asgari ücretle paralel olarak yükselmişti. Emekliler olarak asgari ücretin geçim standardının çok gerisinde kaldığını bilmekle birlikte sefalet maaşı olan emekli maaşına da yapılacak zammı sabırsızlıkla beklerken tam bir sukutuhayale uğradık. Seyyanen yapılan zammı dışarda tutarak kök maaştan zam yapılınca esasen hiç zam almamış durumuna düştük. En düşük maaş 5.500 TL’ydi, onun üzerine seyyanen yapılan zamla 7.500 TL olmuştu ve bize zam yapılmış gibi sunuldu.

Tek Adam rejimi emeklileri devletin sırtında yük olarak görüyor. Emeklinin ne durumda olduğu onu pek de ilgilendirmiyor. Çok değil, bundan altı yıl önce asgari ücret 1.404 TL iken emekli maaşım 1.620 TL’ydi. Yani emekli maaşı asgari ücretten fazlaydı. An itibarıyla da emekli maaşım 7.500 TL, asgari ücret 11.400 TL. İstanbul’da en düşük ev kirasının 8-10 bin TL civarında olduğu, 1 kilo peynirin 200 TL’den fazla, 1 kilo kıymanın 400 TL olduğu bir ortamda 7.500 TL, emekliye “açlıktan ölün” demekten farksız. Seçimden önce bu iktidarın halka verebileceği bir şey olmadığını anlatmaya çalışmıştık. Fakat yeterince anlatamadık ya da insanları inandıramadık. Kabahat bizde mi yoksa inanmak istemeyenlerde mi net olarak bilmek zor. Yüzde 52 ile seçilen Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı ileriki dönemlerde bugünlerimizi bile aratacak zam yağmurlarını sürdüreceğe benziyor.

TL’nin seçim sonrası yüzde 40-45 civarında değer kaybetmesi üretim yapılmayan bir ülkede ithalat ekonomisinin, ülkenin para birimini nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor. Sıcak para bulmak için Körfez turuna çıkan Erdoğan, katil dediği Suudi Arabistan prensi Salman ile kucak kucağa gelmek zorunda kaldı. 15 Temmuz darbesinin finansörü olarak gördüğü Birleşik Arap Emirlikleri emirinin huzuruna para için çıktı. Eleştirilere karşı Tayyip Erdoğan “Neyi satıp neyi satmayacağımı sizden daha iyi bilirim,” diyerek ülke varlıklarını Körfez sermayesine pazarlamaya yöneldi. Arap ülkelerinden gelecek sıcak para ile bu işin çözülemeyeceği, bunun ancak geçici bir pansuman niteliği taşıdığı çok açık.

Yeterince tepki göstermezsek kendi bildiklerini okumaya devam edecekler. İşçinin üretimden gelen gücünü göstermesi gerekir. Ya emekli ne yapacak? Emeklinin örgütlülüğü yok, kendi derdine düşmüş. 60-65 yaşında insanlar iş bulabilsem de çalışsam derdinde. Tencere nasıl kaynayacak, kira nasıl ödenecek onun endişesi içerisinde. Emeklinin bırakın dinlenmeyi, yaşaması bile güç. Emekliye insanca yaşanacak ücreti vermek çok da zor olmasa gerek. Beşli çetelere verdikleri garanti ücretli ödemelere geldiğinde parayı bulan iktidar, konu emekliye zam olduğunda “Para yok, nereden bulup da verelim?” diye bahaneler uyduruyor. Bu iktidar sermayenin iktidarıdır. Bunun bilincindeyiz. Umutlu olmak gerekir ve mücadele kaçınılmazdır. En düşük emekli aylığı en az asgari ücret düzeyine çıkmalı. Bu maaş kök maaş olmalı. Tüm emeklilere asgari ücrete yapılan yüzde 34 oranında zam yapılmalı ve memurlara verilenle orantılı seyyanen fark verilmeli.

Erdoğan paranın peşinde Körfez turunda

0

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan 17-19 Temmuz tarihlerinde üç Körfez ülkesi Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni kapsayan bir ziyaret gerçekleştirdi. İlk durak olan Suudi Arabistan’a hareketinden önce Erdoğan bu ziyaretlerin amacını “Şu anda savunma sanayide, altyapı, üst yapı yatırımlarında Türkiye’nin üç ülkeye ciddi bir yatırım imkânı olacak. Bunun yanında bu ülkelerin Türkiye’den belirli ‘asset’leri alma durumları olacak. Ama bazı cambazların söylediği gibi. ‘BOTAŞ’ı satıyorlar’ gibi bir şey yok, neyin satılacağını neyin satılmayacağını çok iyi biliriz,” şeklinde açıkladı.

Bu ziyaretlerde Erdoğan’a Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır ve Ticaret Bakanı Ömer Bolat eşlik etti. Ayrıca geçmişte birinci ağızdan iktidarla hiçbir alakası olmadığı açıklanan SADAT’ın CEO’su Melih Tanrıverdi’nin de Körfez ziyaretine katılan ekip içinde olduğu ortaya çıktı.

Ziyaretin açıklanan amacı ve ziyaret heyetinin bileşimi Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik-politik tabloyu, iktidar blokunun siyasi yönelimini ve Bonapartist rejimin niteliğini bir kez daha teyit ederek gözler önüne seriyor. Ziyaret edilen her ülke liderine birer TOGG hediye edilmesi aynı zamanda her dış politik manevranın iç politika için bir şanlı hikâyeye dönüştürülme çabasına işaret ediyor. Bölge dengelerini belirleyen, oyun kurucu bir devlet ve iktidar gücü anlatısı…

İktidar propagandası bu yönde olsa da eldeki hiçbir gerçek veri bu anlatılan tabloyla uyuşmuyor. Ziyaret edilen ülkelerden Birleşik Arap Emirlikleri, ABD ile birlikte uzun süre 15 Temmuz darbe girişiminin arkasındaki fail olarak işaret edilmişti. Nitekim iki ülke ilişkileri uzun süre kopuk kaldı. Ta ki Sedat Peker’in ifşaatlarına dek… Keza Suudi Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinin azmettiricisi olarak gösterilmişti. Kaşıkçı “şehit” olarak nitelendirilirken Suudi Arabistan ile ilişkiler donmuştu… Peki, sonra ne oldu?

Dünkü “hasım ve düşmanları” bugün “stratejik ortaklık” şemsiyesi altında buluşturan, Türkiye ekonomisinin çok acil kaynak bulma ihtiyacı. Aynı nedenle İsveç’in NATO üyeliğine yönelik veto kaldırıldı. Rusya’ya rağmen hem ABD hem AB ile ilişkiler yeniden onarılmaya çalışılmakta. Çünkü Türkiye ekonomisinin çok acil sıcak paraya ihtiyacı var. Körfez turunun nedeni de para! Fakat bu paranın hem siyasi hem ekonomik maliyeti çok yüksek olacak. Nitekim Erdoğan’ın “…bu ülkelerin Türkiye’den belirli ‘asset’leri alma durumları olacak” açıklaması da buna işaret ediyor. Erdoğan satılacak varlıklar içinde BOTAŞ’ın olmayacağını işaret ediyor ama birçok varlığın satışının gerçekleşeceğini de reddetmiyor. İktidar gemiyi yüzdürebilmek için geleceği ipotek etmeye devam ediyor. Ekonomik bağımlılık arttıkça bağımsız ve egemen bir ülke olma vasfı yitiriliyor. Ülke kaynaklarının bu şekilde yok edilmesine karşı üç temel politika savunulmalı: Dış borç ödemelerinin durdurulması. Başta Yap-İşlet-Devret (YİD) projeleri olmak üzere bütün stratejik sektörlerde işçi denetiminde kamulaştırma ve yönetim. Banka sisteminin tek bir merkez bankası altında birleştirilerek kamulaştırılması…

Manisa’da Muhittin yoldaşın mücadele mirası anıldı

0

Muhittin yoldaşın ani vefatının ardından yoldaşları Manisa İDP il örgütü binasında devrimci mirasını anmak, mücadelesini ileri taşımak için buluştu.

Birçok işyerinden öncü işçinin katılımıyla gerçekleşen etkinlik Muhittin yoldaşın hayatına dair bir sunumla başladı. Enternasyonalizme ve işçi devrimine adadığı ömrünün kesitlerine şahit olmuş yoldaşları anılarını paylaştılar. 1970’li yıllarda ASİS (Ağaç Sanayi İşçileri Sendikası) yöneticisi olarak işçi demokrasisi doğrultusundaki mücadele deneyimlerine ve DİSK başkanlar kurulu üyesi olarak bir askeri darbe girişimine karşı genel grev örgütlenmesi gerekliliği yönündeki görüşlerine ve çabalarına özel bir yer ayrıldı.

Manisa’nın öncü işçileri açısından Muhittin yoldaşın çok özel bir yeri vardı. Mücadele hayatının son beş yılında Manisa’da İDP’nin ve devrimci sendikal mücadelenin inşasına büyük emek vermişti. Başta Termokar işçileri olmak üzere çeşitli fabrikalardan işçiler Muhittin yoldaşla birlikte yaşadıkları mücadele deneyimlerini paylaştılar.

Etkinliğin ikinci bölümünde yoldaşın ölümünden hemen önce Gazete Nisan için kaleme aldığı “Muhalefete kim önderlik edebilir?” ve “Bürokratlardan bir ihanet daha” yazıları işçilerin kendi deneyim ve düşünceleriyle tartışıldı.

Muhittin yoldaşın politik mirasını, partimizi işçi sınıfının içinde inşa edecek, büyütecek yolları beraberce tartışan öncüler, Muhittin yoldaşın anısına bir araya gelişlerini aramızdan hiç ayrılmamışcasına ileri taşımanın sözünü verdi. Sosyalizme dek daima Muhittin yoldaş!

Çevirmen ve edebiyat sever olarak Muhittin Karkın

0

Muhittin Karkın yoldaşımız politik kimliğinin, teorik-politik konulara hakimiyetinin dışında aynı zamanda çok iyi bir edebiyat okuru, meraklı bir bilim sevdalısı ve çevirmendi.

1970’li yıllardan başlayarak çok sayıda politik eserin çevirisini yaptı. Önce Troçki’nin, sonra Moreno’nun birçok eserini ilk kez Türkçeye kazandırdı. Çok sayıda teorik-politik metnin çevirisini gerçekleştirdi. Aynı zamanda birçok genç yoldaşını çevirmen olarak teşvik etti.

Çok uzun yıllar ansiklopediler için bilim-teknik ve tarih maddeleri yazdı. Muhittin için bu bir iş olmanın ötesinde merakla sevdalısı olduğu konularda araştırma, öğrenme ve anlatma imkânıydı.

Çok iyi bir edebiyat okuruydu. Edebiyat sohbetlerinden çok büyük keyif alırdı. Çevirmen olarak çok sayıda eseri İngilizce ve İspanyolcadan Türkçeye kazandırdı.

Bunlar arasında ilk akla gelenler şöyledir: Marx’ların Öyküsü (Juan Goytisolu – İletişim Yayınları), Dal ve Budak (Will Self – İletişim Yayınları), Gece Gelen Kadın (Dan Franck – İletişim Yayınları), Savaş Alanından Canlı Yayın [Ceren Balel ile] (Peter Arnet – İletişim Yayınları), Akan Su Gibi (Marguerite Yourcenar – İletişim Yayınları), İnsan Coğrafyası Atlası (Almudena Grandes – Kanat ve Alfa Yayınları), Dona Flor ve İki Kocası (Jorge Amado – İletişim Yayınları).

Bakteriyofajlar: önemi ve kullanımları

0

Hayatını sosyalizme adamış,
yayın kurulumuzun biricik albayı,
yoldaşımız Muhittin Karkın’ın anısına saygıyla

Pandemi nedeniyle virüs adının geçtiği her şeye fazlasıyla duyarlıyız. Daha 2-3 yıl önce evlerimizde sıkışıp o günlerin nasıl geçeceğini bilmememizin de tabii bunda etkisi var. Ancak, virüslerin çoğunluğu insana zarar vermez. Dahası, bunların çoğu belki de tıp alanının geleceğini oluşturuyor olabilir. Gelecekte doktorlar enfeksiyonlar için antibiyotik yerine virüsleri bize ilaç niyetine sunabilir. Şu ana kadar çoğumuzun adını duymadığı ve gelecekte yeni tedavi yöntemleri için umut ışığı olan bu virüslere yani bakteriyofajlara gelin beraber bakalım.

Bakteriyofaj nedir?

Bakteriyofajlar, daha basit bir deyişle fajlar, belirli bakterileri hedef alıp enfekte ederek onları yok etme yeteneğine sahip virüslerdir. Aslında, “bakteriyofaj” terimi doğrudan çevrildiğinde “bakteri yiyen” anlamına gelir. Bakteriyofajlar teknik olarak canlı değildir, çünkü yaşamak ve çoğalmak için bakterilere bağımlıdır.

Nasıl keşfedildi?

Bakteriyofajların keşfi, 1917 yılında Fransız bilim insanı Félix d’Hérelle tarafından yapıldı. d’Hérelle, Hindistan’da dizanteri salgınına neden olan Shigella bakterilerini incelediği sırada, bazı bölgelerde bakterilerin aniden ortadan kaybolduğunu gözlemledi. Bu durumu araştıran d’Hérelle, hastalıklı dışkı örneklerinden alınan sıvıları filtrasyon yöntemiyle bakterilerden arındırdıktan sonra, bu sıvıların bakterileri öldürdüğünü fark etti. Daha sonra bu sıvının “bakteriyofaj” adını verdiği virüsleri içerdiğini keşfetti. Hatta faj terapisi, Sovyet Rusya’da denenmiş ve bilim insanı Zinaida Yermolyeva tarafından Stalingrad kuşatması sırasında yaralı askerlerin tedavisi için başarılı bir şekilde kullanılmıştır.

Neden önemli?

  •             Biyoteknoloji ve araştırma: Fajlar, genetik mühendislikte önemli araçlar olarak kullanılmaktadır. Genetik materyallerini bakterilere transfer edebilme yetenekleri, gen düzenleme ve genetik araştırmalar için oldukça değerlidir.
  •             Hastalık kontrolü: Antibiyotik dirençli bakteri suşlarının artışı yeni tedavi yöntemlerinin araştırılmasını gerektirmiştir. Faj terapisi, bu bakterilere karşı potansiyel bir çözüm olarak görülmektedir. Fajlar, hedef bakteriye özgü olduğundan, belirli bir bakteriyi öldürürken diğer yararlı bakteriler zarar görmez.
  •             Gıda güvenliği: Bakteriyofajlar gıda üretimi ve korunmasında da kullanılabilir. Bazı fajlar, gıda kaynaklı patojen bakterilere karşı koruma sağlayabilir. Örneğin, fajlar kullanılarak gıdalar Listeria bakterisine karşı korunabilir.
  •             Çevresel izleme: Bakteriyofajlar, belirli bakteri türlerinin varlığını ve yoğunluğunu belirlemek için çevresel izleme araçları olarak kullanılabilir. Bu, su kirliliği veya diğer çevresel sorunları izlemede önemli olabilir.

Özellikle pandemiyle birlikte kâr odaklı sağlık sisteminin bizleri ne kadar zor durumda bıraktığını birlikte tecrübe ettik. Sırf bu yüzden bile planlanmış sektörlere ne kadar fazla ihtiyacımız olduğunu tekrar hatırlamamız gerekir. Kapitalizm doğası gereği kâr odaklı büyümeye dayandığından, insanlığın geleceği için olan sektörlere yani en basitinden yeni antibiyotiklerin geliştirilmesine yanaşmıyor, çünkü kârlı değil. İnsanlığın geleceği büyük krizlerin eşiğindeyken, belki de faj ve diğer küçük dostlarımız hâlâ bizlere can simidi atıyor, ama bunların son uyarılar olduğunu unutmamalıyız.

Yaşat mücadele, yaşat hafıza: Muhittin yoldaşın yaşamına, mücadelesine ve mirasına saygıyla

0

15 Haziran 2023. Günlerden perşembe. Her zaman olduğu gibi, erken kalkan kahveyi demlemiş. Evde sabahın ilk öğünü, kahve ve sigara. Muhittin geceden valizini hazırlamış. Öğlen arkadaşına geçecek. Sonrasında peş peşe birkaç seyahat planı var. Bazısı tatil, bazısı yapılması gerekenlerden ötürü ve bazısı da politik faaliyet. Ağustos başına kadar pek görüşemeyeceğiz. Ama tabii aradaki o bir buçuk aylık zamanda planlamak gereken çok fazla da iş var.

Bir yandan da dışarıda hava oldukça güzel. İkimizin de gözü birbirimizin kahvesinde. Önce bitiren diğerine dikecek gözünü, “Hadi hava almaya çıkalım, bir çay içeriz,” diyecek. Kahvesini önce bitirip sol kaşını kaldıran Muhittin oldu: “Uzun süre görüşemeyeceğiz, haydi çıkıp ‘son’ bir kahvaltı yapalım, ben de oradan Bostancı’ya devam ederim,” dedi. “Hem kahvaltı yaparken de şu yapılacakların bir üzerinden geçeriz,” diye ekleyerek.

Valizi ve sırt çantasıyla çıktı evden. Ver dedim, valizi ben çekeyim. Cevabı net: “Yok oğlum çekiyoruz ya işte. Hem hafif hem de yaşlı muamelesi yapma öyle,” deyip hınzırca gülümsüyor. Normal rutinde birer poğaça ya da sandviç alır, mahallenin çaycısına otururuz, dışarıda kahvaltı edelim dediğimizde. Uzun zamandır oturageldiğimiz çaycının yeni sayılabilecek bir zamanda kapanmış olması (yaklaşık bir ay) huzursuz etmişti Muhittin’i. Alışkanlıklarının, düzeninin bozulmasından, hele ki kendisi dışındaki etmenlerden dolayı bozulmasından hoşlanmazdı. İlk 1-2 hafta sudan çıkmış balık gibi müdavim olunacak yeni bir çaycı arayışındaydı. Neyse, sonunda bulabilmişti bir yer, eskisinden daha fazla gürültülü de olsa…

“Sen geç çaycıya, ben poğaçaları alıp geleyim,” dedim. “Bugün şöyle güzel bir kahvaltı yapalım, bir buçuk ay görüşemeyeceğiz. Menemen yiyelim,” oldu cevabı. Mahalledeki en yakın dostumuz Metin abinin mekanına oturduk. Kahvaltı siparişimizi verdik. Ama önden iki çay söylemeyi ihmal etmedik. Çay, sigara ve not defterleri masada. Önce hangimiz hangi aralıkta evde olacak onları not ediyoruz karşılıklı. Muhittin arkadaşının evine geçtikten sonra 19 ile 21 Haziran arasında üç günlüğüne Bolu’ya gidecekti tatil için. Heyecanlıydı. Anadolu’yu gezmek, gezerken bir köşede bir kahvehaneye oturup insanları izlemek ve mümkünse biraz sohbet etmek en istediği şeylerdendi. Hatta birkaç defa, bir araba kiralayıp üç haftalığına bir Anadolu turu yapmayı konuşmuştuk birlikte. Sadece konuştuk ama planlamadık.

Bolu’nun ardından İstanbul’a dönüp bir gün arkadaşında kalacaktı. 23 Haziran’da da arkadaşıyla birlikte Saroz’a gideceklerdi yine tatil için. Oradan hangi gün döneceği tam belli değildi. 8 Temmuz’daki Merkez Komite toplantısı öncesindeki hafta İstanbul’da olmaktı planı. Belirsizliğin ana nedeni Saroz’da verimli çalışma ortamını bulup bulamayacağı idi. Sıcaklık, bayram kalabalığı, gürültü… Bunları tam kestiremiyordu.

Yüksek ihtimalle zihninden bu sorular geçerken seyahat takvimini bir kenara bırakıp parti çalışmalarında yaz döneminde önümüze koymuş olduğumuz görevlere kaydı muhabbet. Tabii en yakını gazetenin, Gazete Nisan’ın temmuz başına yetişmesi gereken yeni sayısı idi. Gecikmemesi gereken acil işlerle ilgili ayrı bir devrimci disiplini vardı. “Dur ben şu üzerimdeki gazete yazılarını Bolu’ya geçmeden bitirip gruba atayım. Hem orada strese girmemiş olurum hem de diğer yazı üstlenen yoldaşlar da önden iletmeye başlar belki. Ben de mizanpaja girişirim,” diyerek gülümsedi. Keza biz oradan ayrıldıktan birkaç saat sonra “Muhalefete kim önderlik edebilir?” başlıklı yazısını yayın grubuna iletti. O ana tanıklık edememiş olsam da çok yüksek bir olasılıkla yazısını gönderir göndermez bilgisayarının ekranını sertçe indirip masadan kalkarak koltuğa geçip bir sigara yakmıştır. Üstlenmiş olduğu bir görevi, sorumluluğu yerine getirdikten sonra çokça defa yaptığı gibi.

O sırada kahvaltılar geldi. Paylaşmak için bir menemen ve bir kahvaltı tabağı. Hemen ikinci çayları söyledik. Hızlı bir şekilde masadaki erişilebilirlik sorununu çözdük. Benim zeytinle aram iyi olmadığından zeytinleri onun önüne, onun yeşillikle arası iyi olmadığından yeşillikleri benim önüme yerleştirdik. Reçele daha sıra vardı. Ne de olsa daha kahvaltının başıydı.

Bir yandan da yapılacaklar listemize devam ediyorduk. Yaz dönemi için iki ana eğitim programı belirlemiştik Merkez Komite’de. Biri ağustos ayı başında yapmayı düşündüğümüz kadro okulu, diğeri ise aynı ayın sonuna planladığımız parti okulu. Tabii konuşmamız da bu takvimlendirmeye sadık devam etti.

Önce kadro okulu. Yazı kurulumuz kadro okulunun planlanması, gündemlerin ve içeriklerin oluşturulması için toplanmıştı. Ana başlık “Türkiye’de Troçkizm’in ve İşçi Cephesi’nin tarihi” idi. Biri kurucusu diğeri de var edicisi, Muhittin ve Oktay yoldaşlar hazırlıklarını yapıyorlardı. Bu devasa mirası tüm yoldaşlara aktarabilmek ve sonraki kuşaklara da bırakabilmek uzunca bir süredir Merkez Komite’de en çok konuştuğumuz başlıklardan bir tanesiydi. Aynı zamanda Muhittin tüm bu tarihi yazılı hale getirmek için de çalışmalara başlamıştı bir süredir. Hepimizin de yoğun ısrarlarıyla. Hatta bir defasında evde konuşurken yazmakta zorlandığını söylemişti. Olayların merkezinde olmasından ötürü birinci tekil şahısla mı yazsa yoksa daha dışarıdan bir gözle mi yazsa arada kalıyordu. Benim de “bazen” aceleci yanım ağır basıyordu işlerin tamamlanması konusunda. “Yazmakta zorlandığında ses kaydı mı alsan? En azından elimizde kaydı olur, nasıl kullanacağımıza hep birlikte karar veririz,” demiştim. O ise geriye güzel bir eser bırakmak istediğini, ses kaydıyla değil de yazarak ilerlemenin daha iyi olacağını söylemişti.

Kadro okulundan temel hedefimiz, son süreçte parti inşasında daha da fazla sorumluluk almaya başlayan yoldaşlarımıza kadrolaşma, daha fazla politik üretim alanı açma kaygısıydı. “Görkem, belirlediğimiz arkadaşlar üzerinde sen de düşün; nasıl, nerede ve hangi alanda daha fazla inisiyatif almalarının önünü açabiliriz? İyi düşünelim, 8 Temmuz’da Merkez Komite’de konuşalım üzerine,” dedi. Ve ekledi: “Kadro okulunun son gündemi de ‘Örgütlenme Sorunları’ olacak. O başlığın hazırlığına seni yazdık. Sonrasında o hazırlığı da bir yazıya dökersin. Tembelliği bırakıp yazarsın artık,” diyerek gülümsedi. Bir yandan da reçeli önüne çekti. O kahvaltısının sonuna geliyordu. Bense sigaramı yakmıştım.

Muhittin tarihsel önderdi. Ama önderlik vasfının buyurgan bir tavırla yerine getirilemeyeceğini içselleştirecek kadar iyi ve kötü deneyim biriktirmişti. Gerek önderlik ekibinde gerekse de tüm partide yoldaşlarını teşvik etmek için her türlü yolu denerdi. “Örgütlenme sorunları” üzerine Moreno’nun da metnini baz alarak çalışmamı ve bunu parti için bir eğitim dokümanı haline getirmemi konuşmamız 2022 yazına, parti konferansımızın hazırlık sürecine tarihleniyordu. Aradan neredeyse bir yıl geçmişti. Parti inşasında öncelikler sınıf mücadelesinin koşullarına göre yer değiştirebilir ama süreklilik esastır. Muhittin, devrimciliğiyle bunun fikri takibiydi.

Reçel bitmemiş ama ekmek sepetinde ekmek kalmamıştı. Muhittin muzırlık peşindeydi. Aracı da çay kaşığı. Tatlı ile arası fazla iyi idi. Hapishane günlerinde koğuşa arada gelen şekerpare tepsisi ile kurduğu ilişkiyi anlatmayı çok severdi. Şekerparelerin bitiminde önce şerbete banılan ekmek yenirmiş, sonra kalan şerbeti tepsiden içmesi için koğuş arkadaşları tepsiyi Muhittin’e teslim edermiş.

Kahvaltının ardından masamızdaki boşları birlikte toparladık. Muhittin sigarasını yakarken ben tabakları mutfağa bıraktım ve üçüncü çaylarımızı sipariş ettim. Seyahat takvimimize geri dönmüştük.

Ben 25 Haziran sabahı Arjantin’e uçup 5 Temmuz’da İstanbul’a dönecektim. Dünya partimiz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Uluslararası Yürütme Kurulu (UYK) toplantısı olacaktı. Yoğun bir gündemimiz vardı. Keza 2023 yılı Aralık ayında enternasyonalin sekizinci Dünya Kongresi’ni bu UYK toplantısında organize edecektik. En önemlisi de enternasyonalin dünya durum rapor metni hazır edilecekti toplantıda. İUB-DE Latin Amerika ağırlıklı bir seksiyon ağına sahip olduğundan metinleri ilk etapta İspanyolca olarak hazırlıyorduk. Ancak benim İspanyolcam alaylı olduğundan üzerimdeki stres ikiye katlanıyordu genellikle. Özellikle de iki yılda bir Dünya Kongresi’ni örgütlediğimiz UYK toplantılarında. Partinin enternasyonal bürosunda birlikte çalıştığım ve İspanyolcaları benim gibi alaylı olmayan Muhittin ve Atakan yoldaşlarla metinler gelir gelmez paslaşmaya başlar, birlikte hazırlanırdık.

Sohbetimizin gündemi Arjantin seyahatim olduğundan ben yine benzeri bir kaygıyla “Metinler gelir gelmez size de iletirim, birlikte bakarız,” dedim. Ama Muhittin pek oralı olmadı. Konu Arjantin’e gelince onu başka bir heyecan almıştı. Hemen sigarasına davrandı. “UYK toplantısında kongre tarihi netleşince hemen yaz bize, ben de ona göre bilet bakayım,” dedi. Aralık ayında gerçekleşecek olan İUB-DE Dünya Kongresi’ne ilk kez katılacak ve 55 yıllık mücadele yaşantısında enternasyonalin inşası için epeyce seyahat gerçekleştirmiş olsa da Arjantin’e, ustası Nahuel Moreno’nun topraklarına ilk kez adım atacaktı. Dünya Kongresi’ni 2023 yılı Aralık ayında yapacağımızı UYK’da konuşmaya başlayıp seksiyon partilere aktardığımızdan bu yana, yani yaklaşık sekiz aydır hazırlığını ona göre yapıyordu. Kongre her seksiyonun kendi uluslararası konferansını gerçekleştirip seçtiği delegelerin buluşmasıyla hayat buluyordu. Muhittin, İDP’nin tarihsel önderi olsa da alçakgönüllü olan bir devrimciydi. Hemen ekledi: “Biz herhalde burada uluslararası konferansı ekim ayı gibi yapabiliriz. Ben Kongre’ye gitmek istediğimi söyledim ama sakın beni delege olarak önermeyin konferansta. Sen ve Atakan’ın enternasyonalde emekleri çok. Ya da başka yoldaşları delege seçelim. Ben davetli olarak katılır, takip eder, katkımı sunarım. Bir de gitmişken biraz uzun kalır Arjantin’i gezerim.”

Sonra muhabbetimiz hızlıca Arjantin’de gezilecek yerlere kaydı. Dördüncü çaylar ve bilmem kaçıncı sigaralar eşliğinde. Güçlü ihtimallerden biri birlikte gidecek olmamızdı Arjantin’e. Hızlıca sorularını sordu: “Aynı uçakta gidebilir miyiz?”, “Sen oradayken nerede konaklıyorsun, birlikte konaklayabilir miyiz?”, “Gardel [Carlos Gardel: Nam-ı diğer ‘Tango’nun Kralı’] dinleyecek güzel mekânlar var değil mi?”, “Ben 20 gün civarı kalmayı düşünüyorum, sen o kadar kalabilir misin?”

Ben bu soruları cevaplarken çaylar bitmişti. İkimiz de sıranın Türk kahvesine geldiğinin farkındaydık. Ve bu tip durumlarda “Türk kahvesi” demeden ne istediğimizi birbirimize anlatabilecek iletişim seviyesine erişmiştik. “Ee haydi o zaman,” deyip sol kaşını kaldırıp gülümseyerek arkasına yaslandı. Kendim için sade, Muhittin için az şekerli Türk kahvesini sipariş etmem bir dakika sürmedi.

Ağustos ayının sonunda yapmayı planladığımız parti okulunun gündemlerinden birini yaklaşmakta olan Dünya Kongresi sürecine ayırmıştık. Konu hızlıca oraya geldi: “Sen ve Atakan, Arjantin dönüşü, yaz kampının enternasyonal başlığı için bir hazırlık yapabilir misiniz?” diye sordu. Mücadele yaşantısının önemli bir bölümünü dünya partisinin inşasına hasretmiş bir devrimci militan olarak Muhittin, enternasyonalin inşasının parti militanlarının da enternasyonal politikalarla donatılmasını zorunlu kıldığının fazlasıyla bilincinde olarak faaliyet sürdürürdü.

Biraz klasikleşen “hallederiz” cevabımı verdim. Sonra ekledim, “Bir ara da sen, ben ve Atakan’ın şu etaplar tartışması üzerine çalışmamız gerekiyor,” diye. Lenin ve Troçki’nin devamcısı olarak Nahuel Moreno, enternasyonalin ve seksiyonların inşasında talep, slogan ve taktiklerin belirlenmesine katkı sunmak adına dünya sınıflar mücadelesini aşamalandırmıştı. Ancak Moreno’nun aramızdan ayrıldığı 1987 yılından bu yana dünya sınıflar mücadelesinde belirleyici gelişmeler yaşanmış ve Morenist hareket de bu etaplar tartışmasını gündemine almıştı. İUB-DE seksiyonları olarak bazılarımız etaplar tartışmasında farklı görüşler savunsak da dünya sınıflar mücadelesinin acil başlıklarına cevap üretmekte ve seferberliklere talep, slogan ve taktiklerimizle dahil olmakta yek vücut hareket ediyorduk. Ama öte yandan enternasyonalin önderliğinin de politik pekişmesine hizmet etmesi adına bu ve benzeri politik, teorik tartışmaları da derinleştirmek gerekiyordu. Muhittin bir önceki Dünya Kongresi sürecinde Çin’in karakterizasyonu başlığında benzeri bir tartışmayı derinleştirmiş ve bunu “Çin ve Emperyalizm” başlıklı bir broşürde toparlayarak enternasyonalin Çin ile ilintili politikasının belirlenmesine oldukça önemli bir katkı sunmuştu. “Ağustos ayında üçümüz bir otururuz. Şu metinler de bir gelsin, sonra ikiniz etaplarla ilgili yazılı bir çalışma yaparsınız artık. Beni yormayın,” diyerek gülümsedi.

O esnada oturmakta olduğumuz Metin abinin mekânının yanında yer alan eczanenin sahibi Ali Bey, kendisine içeride hazırladığı kahvaltısıyla gelip yanımızdaki masaya oturdu. Biraz hoşbeş ettikten sonra Muhittin’in valizini gören Ali “Yolculuk nereye?” diye sordu. Muhittin gülümseyerek “Havalar ısındı, gezmeyle çalışmayı birleştirmeye,” dedi.

Muhittin için tatlının doldurduğu yeri bende de kafein işgal ediyordu. Kendime filtre kahve almaya kalkarken ona da bir çay söyledim. Masaya döndüğümde sigarasını yakmıştı. Seyahat takvimlendirmesine geri döndük.

10 Temmuz’da Manolo bir arkadaşıyla İstanbul’a gelecekti, Muhittin’i ziyarete. Muhittin’in İspanya Devleti’nde yaşadığı dönemde edindiği en yakın dostlarından biriydi Manolo. İki gün İstanbul’da vakit geçirdikten sonra Mardin, Diyarbakır ve Urfa’ya gideceklerdi birlikte. Geçtiğimiz yaz Muhittin’in yıllardır Amerika’da yaşayan ablası geldiğinde onunla da benzeri bir tur yapmıştı. Dedim ya gezmeyi, insanlarla tanışmayı, sohbet etmeyi severdi. Hatta geçtiğimiz yaz ablasıyla yaptığı seyahat sırasında Antep’te kaldıkları yerde genç bir öğrenciyle tanışmış, politika tartışmış ve birbirlerinin numaralarını değiş tokuş etmişlerdi. Düzenli olmasa da kendisiyle iletişim halinde kalmaya, gazetemizi iletmeye özen gösteriyordu Muhittin. 6 Şubat depremlerinin ardından da aklına ilk ona yazmak gelmişti.

Manolo ve arkadaşıyla tatillerinden döndükten sonra da birlikte İspanya Devleti’ne gideceklerdi. Ülkede uzun yıllar yaşayan Muhittin oradan emekli olmuştu. Pasaportunu yenileme süresi gelmişti. Aynı zamanda orada kaldığı süreçte de şu anda da İUB-DE’nin İspanya Devleti seksiyonu olan Lucha Internacionalista (LI-Enternasyonalist Mücadele) içerisinde militanlık yapmış, özellikle kendisi gibi göçmen emekçilerin örgütlenmesine dönük yoğun bir azimle mücadele etmişti.

Bu seferki seyahati esnasında İspanya Devleti’nde 23 Temmuz seçimleri gerçekleşecekti. “Gitmişken oyumu da kullanırım,” dedi. “Üç ayda iki farklı ülkede üç oy, hey maşallah,” dedim ve gülüştük. Seçimlerin ardından da kardeş partimiz LI’nin düzenleyeceği yaz okuluna katılacaktı İspanya Devleti’nde. Enternasyonal deneyimin tüm yoldaşlarca paylaşılabilmesi için seksiyonların parti okullarına diğer seksiyonlardan yoldaşların katılımı oldukça önemliydi.

Tabii konu Muhittin ve İspanya Devleti olunca hemen ekledi, “Gelirken jamón (bir tür kuru et diyelim) ve Torres (konyak) getiririm,” diye. O konyağı, ben ise viskiyi tercih ederdim. Ama iyi paylaşımcılardandık. O öyle söyleyince ben de eli yükselttim, “Ben de Arjantin’den bir Malbec (menşei Arjantin olan Malbec üzümünden yapılan kırmızı şarap), bir de ucuza bulursam viski getiririm,” diye. Karşılıklı gülüştük. “Desene ağustosta maçlar başlayınca elimizde cephanelik olacak,” demesiyle gülüşmelerimiz kahkahaya dönüştü. Futbol izlemek başat hobilerindendi. Zaten geçmişte bizatihi oynamıştı da.

Benim kahvem, onun da çayı bitmişti. Bir buçuk saate yaklaşmıştı “son” kahvaltımız. Derken aklına bir şey geldi: “Şu Arjantin’e gittiğinde bizimkilerle bir konuşsana, ellerinde ‘Mücadeleci Sendikal Birlik’ ile ilgili doküman falan varsa edinelim. Burada ihtiyacımız olur.” “Aklımda abi,” dedim. Enternasyonalimizin Arjantin seksiyonu Izquierda Socialista (IS-Sosyalist Sol) 2011 yılından bu yana bir seçim ittifakı olan İşçilerin ve Solun Cephesi’nin içerisindeydi. Zaten cephenin kurucu üç partisinden bir tanesiydi. Ama ana hedefimiz cepheyi bir seçim ittifakı olmaktan bir adım öteye taşıyarak, sınıf mücadelesine ve kitle hareketine müdahale edebilecek bir odak haline de getirmekti. “Mücadeleci Sendikal Birlik” de bu amaca hizmet etmesi adına bizim çağrımızla oluşturulmuş bir platformdu. Sendikal bürokrasiye karşı işçi demokrasisi temelli taban örgütlenmelerini, işyeri komitelerini ve mücadeleci sendikal eğilimleri politik bir hat etrafında bir araya getirmekti hedefi.

Bu deneyim bizim için iki açıdan önemliydi. Ve bunu konuşmaya başladık sigaralarımızı yakarken. Partimizin inşa sürecinde, özellikle Manisa’da sendikal alanda bir yandan sendikal bürokrasiyle sorunlar yaşarken öte yandan da işyeri komitesi örgütlenmeleri üzerinden bir deneyimi ilerletmeye çalışıyorduk. Bu mücadelelerin önemli bir yerinde duran İlhan yoldaş da 2022 yazında gerçekleştirdiğimiz son parti konferansımızda sendikalara dönük tutumumuzu derinleştirmek için bir parti içi tartışmanın örgütlenmesini önermişti. Muhittin de Manisa ve İzmir’deki bu örgütlenmelerin merkezinde yer aldığından böylesi bir tartışmanın gerçekleştirilmesinin öneminin farkındaydı. Ama tabii önden yapılacak ciddi bir hazırlıkla. “Sen şu ASİS deneyimini eğitim broşürü haline getirsene abi,” dedim. Muhittin 1980 darbesi öncesinde Ağaç Sanayii İşçileri Sendikası’nın (ASİS) Genel Başkan Yardımcısı idi. Ve burada işçi demokrasisine dayanan bir sendikal anlayış adına önemli bir mücadele birikimi edinmişti.

“Önce şu toplumsal hareket sendikacılığının eleştirisi ile ilgili başladığım metni bitireyim de bir bakarız,” dedi. Bu da önümüzdeki önemli tartışma maddelerinden biriydi sendikal alanda. Tartışmanın özeti, sınıf mücadelesi bir mevzi kazanma ve biriktirme alanı mıydı yoksa herhangi bir toplumsal hareket gibi ele alınıp “hareketçi” bir kavrayışla müdahale alanı mı? “Ben İlhan ile konuşurum, yaz kampı olmaz ama daha sonrası için böyle bir tartışmayı önümüze koyabiliriz hazırlıkları da tamamlarsak,” dedi.

Baktım daha oturuyoruz, bir soda içeyim dedim. Muhittin’e de “Su ister misin?” diye sordum. Herhalde ikimizin de boş olduğu bir günde en az on defa sorardım bu soruyu. Pek su içmezdi. Ama düzenli gittiği doktoru daha fazla içmesini önermişti. Eskiden on defada bir olan olumlu cevap oranım onda ikiye yükselmişti doktor tavsiyesinden sonra. Bu da o anlardan biriydi. Bir su, bir de soda alıp masaya döndüm.

“Siz TİP (Türkiye İşçi Partisi) ile son görüşmenizde de sendikalar meselesini konuşmuştunuz değil mi? Ondan da önemli şu ‘Mücadeleci Sendikal Birlik’” dedi. Keza son Merkez Komite toplantımızda da bu meseleyi ele almıştık. Muhittin heyecanlı bir şekilde, “Mücadeleci bir sendikal program yazmalı ve tartışmaya açmalı TİP ve emek hareketiyle,” demişti. Şimdi de “Sedat ve Kaan’dan böyle bir program üzerine çalışmalarını isteyebilir miyiz?” diye soruyordu bana. Benim Arjantin’den getireceğim dokümanları seve seve onların çalışması için çevireceğini söyleyerek.

Farkında olmaksızın son kahvaltımızı yapmıştık…

Yalnızca şu yarım günü aşmayan son görüşmemiz dahi Muhittin’i, onun devrimci karakterini, onun inşacılığını, onun mirasını, onun yaşam sevincini… Ve daha nicesini özetler nitelikte.

Her şeyin ötesinde Muhittin, devrimciliği bir “iş” olarak görmeyen, hayatını devrimciliğe göre şekillendirmiş yılmaz bir duvar ustasıydı.

Muhittin önder karakterliydi. Sadece bir akımın kurucusu olduğu için değil. O akımın varlığının kendisini aştığını bildiği için. Bu nedenle yoldaşlarını teşvik etmeye çalışırdı.

Muhittin sınıfa yukarıdan bakan bir aydın değildi. Sınıfın içerisinde, sınıfla birlikte çalışan bir sınıf devrimcisiydi.

Muhittin azılı bir enternasyonalistti. Enternasyonalin bir dayanışmadan ibaret olmadığını, devrimci bir dünya partisinin inşasını zorunlu kıldığını içselleştirmişti.

Muhittin hata yapardı. Israrcı bir insandı. Ama politik karakteri onu yanlışlarını kişiselleştirmekten kurtarırdı.

Muhittin dosttu, yoldaştı…

Ve yarım kalan işlerden huzursuz olurdu.

Ancak ardında, bıraktığı mirası ileriye taşıyacak, yarım kalanı bütünleyecek, olmayanı var etmeye çalışacak bir yoldaşlık hikâyesi bıraktı.

“Uff, saat 1’e geliyormuş oğlum, amma oturduk. Daha yapılacak işler var. Haydi son bir sigara içip kalkalım,” dedi. Sessizce sigaralarımızı içtik. Hesabı ödedik ve kalktık. Kuzguncuk sahil ile aramızdaki mesafe 250 metre var yok. Sahile kadar eşlik ettim. O karşıya geçip otobüse binecek ve Üsküdar’a geçecek. Ben ise eve çıkıp bilgisayar başına oturacağım.

Işıklara geldik. “Haydi sen karşıya geçme,” dedi. Uzun süre ayrı kalmayacaksak sarılıp öpüşmezdik. Ağustos başına kadar eve uğramayacaktı. “Eve iyi bak, Cemre’ye selam söyle, bir ihtiyacın olursa haber et, haydi ağustosta görüşürüz,” dedi.

Sarılıp öpüştük. Ve ayrıldık.

Yaşamına, mücadelesine, mirasına saygı duymak borcuyla…

Sosyalizme dek daima Muhittin!

Doğal (mı) afet?

0

Türkiye bir sel ve taşkın ülkesi. Her yıl can ve mal kayıplarına yol açan sel felaketlerinin en sık yaşandığı zaman aralığı ise ilkbahar sonu, yaz aylarının başı. Geçen ay Ankara ve Samsun’da yaşanan sel felaketinde kaldırımlar çöktü, yollar ulaşıma kapandı, insanlar araçlarında mahsur kaldı; bazı mahallelerde zemin kattaki evleri su bastı, kimi ev ve eşyalar kullanılamaz hale geldi.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) verilerine göre Türkiye’de meteorolojik afetlerin oluşum sayısı yıllar içinde artış gösteriyor. Son 12 yıllık dönemde kayda geçen 8 bin 274 meteorolojik karakterli afet arasında fırtına, şiddetli yağış ve sel ile dolu en sık görülen afetlerin başında yer alıyor.

İklim değişikliğinin son yıllarda sel ve taşkınlara ivme kazandırdığı bir gerçek. Fakat bu doğa olayının çoğunlukla felakete dönüşmesini yalnızca iklim değişikliği ile açıklayamayacağımızı; kaldı ki iklim değişikliğinin de kendiliğinden ortaya çıkan “doğal” bir süreç olmadığını, kapitalizmin yarattığı ekolojik tahribatın bir sonucu olduğunu biliyoruz.

Doğanın dengesini koruması için belli sınırlar içinde normal kabul edilen sel bütünüyle önlenebilir olmasa da, toplumsal ve ekonomik alanda yarattığı yıkıcı sonuçların önüne geçmek mümkün. Sel ve su taşkınlarının meydana getirdiği can ve mal kayıpları çoğunlukla yanlış arazi kullanımı, çarpık yerleşme, altyapı yetersizliği, ormanlık alanların tahribatı gibi insan eliyle yapılan/yapılmayan eylemlerin bir sonucu. Şehirlerimizin altyapısı, sel ve taşkınların yıkıcı risklerini taşıyabilecek durumda değil. Türkiye’deki rant odaklı yapılaşma ve bu politikanın bir sonucu olarak doğanın tahribatı ise bu yıkıcı riskleri artırır nitelikte. Kuvvetli yağışları tolere edebilecek toprak, yeşil alan yok. Yer gök beton, asfalt, bina; su çatlağını bulamıyor. Dolayısıyla bu felaketlerin bir sorumlusu var, o da siyasal iktidar.

Günümüzde “gri kent” olarak anılan Ankara’nın derelerini konu eden Asfaltın Altında Dereler Var isimli belgesel şöyle başlıyor: “Ankara’da yaşayanlar; özellikle evleri batı tarafında, Çayyolu tarafında ise ve iş yerleri Çankaya, Kolej, Cebeci, Dikimevi yönünde ise günde en az 20 derenin üzerinden geçmektedirler ve ne yazık ki farkında değiller…” Ankara’da yaşanmış, yaşanacak sel felaketlerinin doğal olduğunu kim söyleyebilir?

Oysa kuvvetli yağışlar, doğru kent planlamaları ile hem ekolojik dengeyi hem de toprağın verimli hale gelmesini sağlayabilir. Odağına kâr ve rantı alan bir sistemde ve bu sistemin bir parçası olan Türkiye’de doğadan ve emekten yana politikaları işler kılmak ise neredeyse imkânsız. Dolayısıyla ekolojik yıkıma karşı mücadele, ancak kapitalist sistemin yıkımını odağına alan bir mücadeleye dönüştüğü takdirde muradına ulaşabilir. Bizler ekolojik yıkıma karşı mücadele etmenin, sınıf mücadelesinin bir parçası olduğunu; her felakette olduğu gibi sel felaketlerinin yıkıcı sonuçlarını ilk elden yaşayanların da işçiler ve emekçiler olduğunu biliyoruz. Türkiye gibi afet riski yüksek bir ülkede, doğadan ve emekten yana bir mücadeleyi örgütlemek, yaşam hakkımızı savunmakla eşdeğer; zira vahşete yol açmayan bir kapitalizm mümkün değil.

Muhittin Karkın: yeri ve mirası

0

Ekim Devrimi’nin büyük önderi Lev Troçki, 25 Mart 1935’te Sürgün Günlüğü’ne şu satırları yazmıştı:

“1917’de orada olmasaydım, Petersburg’da Ekim Devrimi –Lenin’in varlığı ve idaresiyle yönlendirilmiş olarak– gerçekleşirdi. (…) Lenin’in orada olmasıyla, Ekim Devrimi her şartta zafere ulaşırdı. (…) Dolayısıyla 1917-1921 arasındaki dönemde bile, yaptığım işin ‘yeri doldurulamaz’ olduğunu söyleyemem. Halbuki şu anda yaptığım kelimenin tam anlamıyla ‘yeri doldurulamaz’ bir şey. Bu iddiada kesinlikle hiçbir kibir yoktur. (…) İkinci ve Üçüncü Enternasyonal şeflerinin kafaları üzerinden atlayarak yeni bir nesli devrimci yöntemle silahlandırma misyonunu yerine getirecek benden başka kimse yok. Ve bu noktada, Lenin ile (ya da daha doğrusu Turgenyev ile) 55 yaşını geçmekten daha büyük bir kusur olmadığı konusunda hemfikirim. Benim, mirasın devredilmesini sağlamak için, en az bir beş yıl daha aralıksız çalışmam gerekiyor.”

Bu satırların üzerimdeki etkisi daima derin oldu. Ancak, bu pasaj denli tanınıyor olmasa da, beni daha çok etkilemiş olan, Kuzey Amerika Troçkizminin kurucusu, büyük işçi önderi James P. Cannon’un, 13 Şubat 1974’te verdiği bir röportajda, bu pasaj üzerine dile getirdikleri oldu:

“Troçki’nin Sürgün Günlüğü’nde yazdıklarını da hatırlıyorum, Norveç’teyken eli kolu bağlıydı ve sağlığı yerinde değildi ve 55 yaşındaydı. (…) Orada dedi ki: ‘Halefleri hazırlamak için bir beş yıl daha yaşamalıyım.’ Bu sözlerin üzerine sık sık kafa yorarım ve bir önderin en yüce görevinin de halefleri hazırlamak olduğunu düşünürüm. Ve bazılarımız bilinçli olarak bu göreve atıldı, özellikle ben. Tek bir insan her şeyi yapamaz, her ne kadar pek çok kaçık bunu yapabileceğini düşünüyor olsa da. Bir insan sonsuza kadar yaşayamaz ve onun en büyük katkısı, başkalarını kendisinin yerini almaya hazırlamaktır.”

Bu iki alıntıda anlatılmakta olan, Muhittin yoldaşın Türkiye’de Troçkist programın inşası noktasında oynadığı tarihsel rolü iki noktada özetlemektedir: İlk olarak, yeri doldurulamaz olan tarihsel kurucu rolünü anlatmaktadır (ve dahası, bu rolüne sadık kalışını) ve ikinci olarak da, Cannon’un kelimeleriyle “bir önderin en yüce görevini” yerine getirerek, mirasın devredilmesini sağladığını anlatmaktadır.

Onunla girdiğimiz son toplantıda, ona birtakım eleştiriler yöneltmiştim. Daha önce birçok defalar yaptığı üzere, sabırla dinleyip anlamaya çalışmış ve sonra söz alıp, kendi düşüncelerini sistematik olarak açmaya başlamıştı. O, “pek çok kaçık” gibi hiçbir zaman tek başına her şeyi yapabileceğine inanmadı; bu yüzden hayatını bir ekip inşa etmeye, devrimci önderliği inşa etmeye adadı. Moreno’nun sık sık dalga geçtiği “Troçkizmin sahte peygamberlerinden” değildi hiçbir zaman; her zaman ulaşılabilir, her zaman tartışılabilirdi. Kelimenin gerçek anlamıyla bir parti insanıydı.

O, Dördüncü Enternasyonal’in en gururlandıran kadrolarındandı.

Makbul aile değil eşit yaşam hakkı istiyoruz

0

Geçtiğimiz ay Onur Yürüyüşü’nde lgbti+lar ve aktivistler seslerini duyurmak için sokaklardaydı. Meydanlara çıkan tüm yolları tutan emniyet, Onur Yürüyüşü’nü gerçekleştirmek isteyenleri abluka altına aldı. İstanbul ve İzmir’de yüzlerce kişi gözaltına alındı. Tüm engellemelere rağmen sokakta olan lgbti+lar “Vardık, varız, var olacağız”, “Lubunyaya değil katillere barikat”, “Susma haykır, eşcinseller vardır” sloganlarını attı. Türkiye’de ilk kez 2003’te yapılan Onur Yürüyüşü 2015’ten beri yasaklanıyor. Lgbti+lar rejim tarafından kriminalize ediliyor, onlara karşı devlet eliyle nefret mitingleri düzenleniyor.

Yalnızca Türkiye’de değil Polonya, Macaristan, Hindistan ve Rusya gibi başka ülkelerde de lgbti+fobi bir hayli güçlü. Otoriter sağ eğilimli ülkelerde Onur Yürüyüşü ve lgbti+ görünürlüğünün kendisi bir suç haline getirilmeye çalışılıyor. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi dünyada da otoriter rejimler iktidarlarını kurtarabilmek ya da sağlamlaştırabilmek için sanki geçim sıkıntısı hiç yokmuşçasına lgbti+ları düşmanlaştırmakta. Nefret söylemleri bu rejimler için yalnızca istedikleri toplumsal yapıyı inşa etmenin bir aracı değil, aynı zamanda ekonomik krizi gizlemenin ve ona karşı biriken öfkeyi manipüle etmenin de bir yolu.

Seçimlerle araçsallaştırılan lgbti+fobi, AKP için hem seçmene ulaşmak hem de muhalefeti küçük düşürmek ve köşeye sıkıştırmak için bir hayli kullanışlı oldu. Seçimden sonra da yeni anayasa hazırlıklarını işaret eden rejim, lgbti+ düşmanlığından faydalanmaya devam etmeye çalışacak. Ancak yeni anayasayla asıl hedeflerden biri “makbul” aileyi inşa etmek. Saray rejimi eliyle tamamen örgütsüz, atomize edilmiş bir toplum ve bu rejimin taşıyıcıları olacak “toplumun en küçük yapıtaşları olan aileler” kurulmak isteniyor. Bu aile kavramının dışında kalan herkes yok sayılıyor ve bu yok saymanın merkezine de lgbti+ düşmanlığı konuyor. Toplum nezdinde sanki rejimin bekası lgbti+ların varlığıyla tehlikeye giriyor. Bu yüzden onlara karşı yapılan baskı ve şiddetin kimi zaman kollanması kimi zaman da beslenmesiyle patriyarka ve rejim kendini pekiştiriyor.

Geçtiğimiz senenin sonuna doğru da anayasadaki bazı maddeleri değiştirme önerisi veren AKP, MHP ve BBP vekilleri aile kavramını yeniden tanımlamak istemiş, bu yolla lgbti+ları yok saymaya, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığa, muhafazakâr politikaları “kutsal aile” kisvesi altında sürdürmeye, her türlü eşitsizliği ve istismarı bu çatı altında görünmezleştirmeye ve kadınları aileye hapsetmeye devam etmek istemişti.

Lgbti+lara, kadınlara ve örgütlerine sorulmadan yazılan ve yazılacak olan hiçbir anayasayı kabul etmiyoruz. Çünkü yaşam hakkımızın ve özgürlüklerimizin muhafazakâr rejimler tarafından tehdit edilmesine karşıyız. Emeğimize, bedenimize ve kimliğimize dönük her türlü saldırıya karşı birlikte mücadele edeceğiz. Tüm baskı ve yıldırma politikalarına karşı sokaklarda olan lgbti+ların dediği gibi  “Bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıkanlara, bizleri kriminalize edenlere söylüyoruz: Size asla boyun eğmeyeceğiz. Yaşamlarımızdan, varoluşlarımızdan vazgeçmeyeceğiz!” diyoruz. Lgbti+ haklarını savunmak eşit yaşam hakkını savunmaktır. Patriyarkanın yenilgisi için lgbti+ ve kadınlar mücadeleye!

24 saat

0

24 Haziran akşamı son derece uğursuz ve huzursuz hissettiriyordu. Eve döndüğümde üzerimde fiziksel ve ruhsal bir yorgunluk vardı; ne birkaç dakika boyunca bir şeyler izleyebilecek, ne de birkaç satır okuyabilecek konsantrasyon ve enerjiyi kendimde bulamıyordum. Erken uyumaya karar verdim. Zaten gün içinde yine çok sigara içmiş olduğum için arada sırada çarpıntım oluyor, bu da anlamsız bir takıntı olarak sürekli bir şekilde sağ elimle sol göğsümün üzerini sıvazlamamı beraberinde getirip kaygıya yol açıyordu.

Yatağa geçtim ancak kaygı izin vermediği için uyuyamadım. Odanın içi çok sıcaktı ve yatakta dönüp duruyordum. Bir noktada odada nefes alamadığımı, bu yüzden uyuyamadığımı düşündüm; yastığımı ve pikemi alıp salondaki kanepeye geçtim ve oraya uzandım. Salonu çapraz bir şekilde kesen açık camların arasında hafif bir esinti gidip geldiği için ferahlamış hissettim ve uyuyakaldım.

Beni uyandıran, sol kolumun omzumdan parmak uçlarıma kadar feci şekilde uyuşmuş olmasıydı. Akşamın uğursuzluğu ve huzursuzluğu sürüyordu. Bu durumu birkaç ay öncesine dek neredeyse her gece yaşar, kalp krizi geçirdiğimi sanarak uyanır, parmaklarımı açıp kapayarak hareket ettirmek ister ve böylece yaşadığımın basit bir kol uyuşması mı yoksa gerçekten bir kalp krizi mi olduğunu çözmeye çalışırdım. Ancak Nisan ayı civarlarında seçim sürecinin yoğunluğu başladığından bu yana bu durumu hiç yaşamamıştım. Şimdi tekrar yaşanıyor olmasına sinirlendim; o gün çok sigara içtiğim için kendime kızdım ve yine kaygılı bir şekilde bunun bir kalp krizi olup olmadığını anlamak için parmaklarımı kıpırdatmaya çalıştım.

Bu sırada aklımı olası kötü senaryolardan sıyırıp dikkatimi dağıtmak için, sağ elimle telefonumu elime aldım. Saat gece 02.00’ydi. İlk bakışta gözüme birkaç cevapsız arama ve mesajlar çarptı. Mesajları baştan sona ve içeriklerini idrak etmeye çalışarak okumadım ancak gözüme çarpan kelimeler, mesajların kimlerden gelmiş oldukları ve uzunlukları, durumun yarım yamalak bir şekilde zihnimde canlanmasını sağladı.

Telefonu elimden bıraktım ve kendime gelmem gerektiğini düşündüm. Uykudan yeni uyanmıştım, dış dünyayı kavrayışım hala tamamen açık değildi ve dahası sol kolumun uyuşukluğu dolayısıyla kafamın içinde bir yerlerde kalp krizi düşüncesi dolaşıyordu. Mesajlarda gördüklerimi bu yüzden yanlış anlamıştım; zihnim bana acımasız bir oyun oynuyordu, sanrı içindeydim. Kendi durumumu, bana iletilen mesajlara yansıtmıştım.

Nefes aldım. Sol kolum kendine gelmeye başladı, biraz rahatladım. Uyandığımdan ve bilincimin çevremi tamamen algıladığından emin oldum.

Telefona tekrar döndüm. Bu sefer mesajları kelime kelime, bütün cümleleri anlamaya çalışarak, bir kısmını defalarca baştan başlayıp okuyarak, bir kısmını okurken Türkçe diline yabancılaştığımı hissederek ve bir kısmını okurken de gözümün bozuk olduğunu, harfler ile kelimeleri yanlış gördüğümü sanarak taradım.

***

Gece saat 03.00. Aklıma cevapsız aramalar geldi. Bunlardan biri Bektaş yoldaştı. Geri aradım. Telefon belki bir kere çaldı veya çalmadı, hemen açtı. İlk sözü “Can’la sana gelelim.” oldu. “Gelin” dedim ve kapadım.

2023 yılının 24 Haziran’ı 25 Haziran’a bağlayan gecesine dek, hayatımda yaşadığım ölümleri daima kabul etmiştim. Daha doğrusu, bu ölümleri geri döndürme, tıbbî bir mucizenin keşfedilmesini arzulama benzeri bir hissiyatım hiçbir zaman olmamıştı. Veya zaman yolculuğunun fiziksel olarak mümkün olup olmadığı tartışması, hiçbir zaman ilgimi çekmemişti.

O gece ise salonda bir ileri bir geri yürüyor ve bir insanın ölümden döndürülmesinin bilimsel olarak neden mümkün olamayacağını kendime soruyor, bu soruya saf bir şekilde kafamda olumlu cevaplar üretiyor, sanki bu soruları benden önce kimse sormamış gibi hissedip depresif bir coşkuya kapılıyor ve bu yoldan ilerlenmesi gerektiğine giderek kendimi daha fazla ikna ediyordum. Evet, bir çıkış yolu mevcuttu. Henüz son söz söylenmemiş, her şey bitmemişti. Okyanusları aşan, dağlara tüneller yapabilen, kocaman metropoller inşa eden, müthiş tiyatro oyunları kaleme alıp parçalar besteleyen, akarsulardan enerji üreten, uzaya çıkan, mikroorganizmalardan galaksilere dek bütün varlıklara dair bilgisini alabildiğine genişleten insanlığın kültürel birikiminin eli kolu bağlı olamazdı.

Bu düşünceler ayağımı yerden iyice kesmişken Bektaş ve Can yoldaşlar geldi. O sırada, bilinçli olmayan bir şekilde, onun haberleri ve gündemi takip etmek için hep izlediği televizyon kanalını açtım ve televizyonu sessize aldım. Yoldaşlar gelmeden önceki tek kişilik sessizlik, yerini 3 kişilik bir sessizliğe bırakmıştı. Birbirimizle pek konuşmadan sesi kısılmış televizyona bakıyorduk. Arada sırada duvarı izlemeye başlayanlarımız da oluyordu.

Bektaş ve Can yoldaşlar kardeşlerdi. Emekçi bir aileden geliyorlardı; babaları eskiden Ataşehir Belediyesi’nde işçilik yapıyordu. Bektaş yoldaş Boğaziçi direnişçilerindendi ve o süreçte önemli roller üstlenmişti; Can yoldaş da tam bir parti emekçisiydi, şu ana kadar hiçbir sorumluluğu üstlenmekten çekindiğine tanık olmadım.

Televizyon ekranının donuk renkleriyle iyice ağırlaşan sessizlik atmosferi bana fazla geldi. “Yürüyüşe çıkalım.” dedim. Ayakkabılarımızı giyip çıktık. Lili’yi de yanıma aldım. Gece yürüyüşlerini severdi çünkü sokaklar boş oluyordu.

Mahallede dolaşmaya çıktığımızda saat sabaha karşı 04.00’e geliyordu. Bir saati aşkın bir süre boyunca yürüdük ancak bu da fayda etmedi. Sessizlik sürdü ve yaşadığımız şoku da kesinlikle üzerimizden atamadık. Vücutlarımızı uykusuz bırakarak ve harekete zorlayarak iyice yormuştuk ancak bu naif çaba elbette beklenen sonucu vermedi. Yoldaşlar evlerine dönerken, ben de gün ağarana kadar zemindeki halının desenlerini inceleyeceğim salonuma döndüm. Kendimi düşünmekten alıkoymak için başarısız bir belgesel izleme denemem olsa da, halı desenleri daha çekici geldi.

Halı desenleri ve oksijensiz kalmış insan hücrelerinin nasıl yeniden canlılar dünyasına kazandırılabileceği ile ilgili kafamda dönüp duran fanteziler, Görkem yoldaşın beni aramasıyla yarıda kesildi. Karacaahmet’e geçmemi ve yoldaşımızın ailesine birtakım bürokratik işlemlerde yardımcı olmamı rica etti.

Görkem yoldaş partimizin kurucu üyelerindendi. Enternasyonal’imizin yürütme kurulunda görevliydi; bu bağlamda devrimden sonra bir dönem Tunus’ta yaşamış, sık sık diğer ülkelerdeki seksiyonları ziyaret etmişti. Geçtiğimiz seçimlerde partimizin milletvekili adaylarından biriydi.

Evden çıkmadan önce karnımı doyurayım diye düşündüm. Yumurta haşladım, peynir doğradım ve zeytin çıkardım. Masaya dizdim. Duşa girdim ve sonrasında hızlıca evden çıkıp bir taksiye bindim.

***

Karacaahmet’e vardığımda, buraya en son Ahmet Doğançayır yoldaşın ölümünün yıldönümünde yapılan anma için geldiğimi hatırlayarak suratımı ekşittim. O gün, buraya bir sonraki gelişimin bu nedenle olacağını bilseydim acaba neler hissederdim diye düşündüm. Bu düşünce zinciri beni iyice perişan etti. Karacaahmet’i sevmediğime karar verdim. Hem de hiç sevmediğime.

Müdürlük binasının koridorunda beni, yoldaşımızın küçük oğlu (ancak yaşça benden büyük) Can karşıladı. Yapılması gerekenleri ve neden beklediğimizi bana özetledi. Az sonra Can’ın aile büyükleri de aramızdaydı. Aralarında eski İşçi Cephesi’nin önderlik düzeyindeki üyeleri de mevcuttu. Aklıma, yoldaşımızın onlarla ilgili bana anlattığı hem muzip, hem de kahramanlık ve cesaret dolu anıları geldi.

***

Müdürlükte işlemlerin tamamlanmasının ardından defin yerini tespit etmiş ve sonrasında bir çınarın altında çay içmeye geçmiştik. Orada otururken bir anda çamların arkasından çıkıp gelecek ve sol kaşını kaldırarak alaycı ama zekice bir yorumda bulunup içimizi rahatlacakmış gibi hissettim. Kafamı uzattım, ağaçlara baktım, gelmiyordu. İzin istedim ve kalktım.

1-2 saat önce yoldaşlarla haberleşmiş ve büromuzun tüm gün açık tutulmasına karar vermiştik. Yalnız olmak istemeyen, dayanışma ve teselli arayan yoldaşlar büroda buluşacaktı.

Büronun bulunduğu apartmanın önünde Cemre yoldaş ile karşılaştık. Sarıldık. Önce hafifçe titremeye, sonra da sarsılmaya başladı. Bir süre öyle kalakaldık.

Cemre yoldaş 15 yıl aşkın bir süredir partiliydi. Partinin bütün faaliyetlerine dair oldukça titiz ve detaylara önem veren yönüyle tanımıştım ben onu. Her kararın, her adımın üzerinde birkaç defa düşünülmesini sağlar, bütün senaryoları ve alternatifleri masaya yatırarak tartışmaya açar, en doğru olana ulaşılmasında partinin yolunu açardı.

Büroda çayı hazırlamaya giriştim. Ardından büronun ön ve arka odalarının arasında, bir uçtan diğerine yürümeye başladım. Kendimi meşgul etmek için yapacak bir iş arıyordum ancak genellikle temizlikten düzenlemeye kadar birçok ihtiyacı olan büroda, aksi gibi, çay yapmaktan başka yapacak bir iş yoktu. Bu yerimde duramayan halimin, oturmakta olan Cemre yoldaşı huzursuz edebileceği aklıma geldi. Onun karşısına oturdum.

Onunla neler konuştuğumuzu ve bunları nasıl konuşmaya çalıştığımızı okuyucu tahmin edebilir. Sohbetimiz ilerledikçe, benim yerimde durmamı zorlaştıran iradi zaaflarım yeniden üzerimde belirleyici olmaya başladı. Ancak Cemre yoldaşı yalnız bırakmak istemedim. Bu nedenle, büroya birkaç yoldaş daha gelir gelmez, yürüyüş yapmaya dışarı çıktım.

Bir saatlik bir yürüyüşün ardından döndüğümde, büro bıraktığımdan çok daha kalabalıktı. Eyüp, Çağlayan, Üsküdar, Kadıköy, Hisarüstü, Beşiktaş’tan yoldaşlar gelmişlerdi. Manisa’dan yoldaşlar yola çıkmışlardı, İzmir’deki yoldaşlar yola çıkmaya hazırlanıyorlardı ve İspanya partimizden derin bir acı ve üzüntü belirten taziyeler ulaşmaya başlamıştı.

Veysel yoldaşı gördüm. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Her zamanki gibi İDP şapkası takıyordu. Sigarasını içine çekerken başını öne eğip yere bakıyor, sonra tekrar duvarlara çeviriyordu gözlerini. Herkes gibi o da şoktaydı ve gece saatlerinden bu yana yaşananların gerçekliğini kavramakta zorlanıyordu.

Veysel yoldaş sendikalı bir kargo işçisi. Daha önce çalıştığı kargo firmasından, sendikalaşma faaliyeti yürüttüğü için çıkarılmıştı. Türkiye işçi sınıfının gerçek bir temsilcisiydi: Babasını Covid-19’a kaybetmiş ve birkaç yıl önce vahim bir iş kazası geçirmişti. Hataylıydı. 6 Şubat’tan sonra ailesi depremzede olmuştu.

Öğleden sonra büro onlarca yoldaşla doldu. Bayram tatiline çıkmış olanlarımız da haberi aldıkları gibi dönüş yoluna çıkmışlardı, yavaş yavaş büroya geliyorlardı. Ağır bir matem havası büronun koridorunda, balkonunda ve her iki odasında da hissediliyordu. Burun çekme ve peçetelerin koparılma sesleri eksik olmuyordu. Hepimizin göz çevreleri ve burunları kızarık ve ıslaktı. Herkes konuşurken ağlamaktan, böylece başkalarını da ağlatmaktan çekindiği için, uzun sessizlikler oluyordu.

***

Akşam üzeri olunca büromuzu boşalttık ve yakındaki bir restorana oturduk. Onunla ilgili anılarımızı anlatmaya, paylaşmaya başladık.

Bu sırada Deniz yoldaş beni aradı. Manisa’dan öğlen saatlerinde yola çıkmışlardı ve bana vardıklarını, büronun önünde olduklarını haber vermek istemişti. Restorandan büronun önüne doğru yürüdüm. Büronun önüne vardığımda Deniz, Halil, Yusuf, Ümit ve Muhammed yoldaşları gördüm. 

Deniz yoldaş 13 yaşından beri işçilik yapıyordu. Eskiden metal işçisiydi, şu anda ise Yemeksepeti’nde depo işçisiydi ve seçimlerde İzmir’den milletvekili adayımızdı. Muhammed yoldaş da Yemeksepeti’nde depo işçisiydi. Halil yoldaş metal işçisiydi; son 10 yıl boyunca kaç fabrikada sendikalaşma faaliyeti yürüttüğünü ve bu yüzden kaç kez işten atıldığını ben bile unutmuştum. Hiçbir zaman vazgeçmez, sonuna kadar giderdi. Daima tane tane anlatırdı. Gerçek bir öncüydü. Yusuf yoldaş da metal işçisiydi. Anadili Kürtçe’ydi ve bu konuda Manisa’daki emekçi yoldaşlarımızı daima eğitirdi. Son olarak İnterabrasiv’de sendikal örgütlenmeyi başarıya ulaştırarak yetki alınmasını sağlamıştı. Ümit yoldaş 15 yıla yakın zamandır partiliydi. Aynı yıllarda partiyle tanışmıştık. Öğrenciyken Alibeyköy’de çalışma yürütürdü, birkaç sene önce ise Manisa örgütlenmesine katkı sunmak için oraya taşınmıştı. Bir depoda işçilik yapıyordu.

Sarılıp kucaklaştık. Yusuf yoldaşın yüzünde keskin bir şok ifadesi vardı. Sanki İstanbul’a, haberin yalan ve yanlış olduğunu kontrol etmeye gelmiş gibiydi. İzmir’den gelecek olanları sordum. Termokar’dan yoldaşların yarın sabah saatlerinde varacaklarını söylediler. Onları alıp restorana geri döndüm.

Restoranda diğer yoldaşların oturduğu bölmeye Manisalı yoldaşlar hep birlikte girdiklerinde, herkes ayağa kalkıp ağlamaya ve sarılmaya başladı. Çünkü hepimiz biliyorduk ki, Manisa’daki parti inşamız, onun tarifsiz fedakarlıkları ve özverisi sayesinde hayata geçmişti. Her yıl haftalar ve aylar boyunca orada kalmış, bir işçinin evinden diğer işçinin evine geçmiş, büroda saatler süren eğitimler yapmış, yoldaşlarla sabırla tartışmış, fabrika önlerine gitmiş, direnişler planlamış, sendikalaşma faaliyetleri yürütmüş ve partiyi yüzlerce emekçiyle temas ettirmişti. Manisalı yoldaşlarımız, onun öğrencileriydiler. Hepimizin gözü yaşlı ama gururluyduk.

***

Restorandan kalkarken İlyas yoldaş ile karşılaştık. İşten yeni çıkabilmişti ve soluğu yanımızda almıştı. İlyas yoldaş eskiden Yemeksepeti’nde kuryelik yapıyordu. Örgütlenmenin işaret fişeğini o yakmıştı. Daha sonra komitenin önde gelen sözcüsü oldu. Onlarca depo dolaştı.

Halil ve Muhammed yoldaşlar bende konaklayacaklardı. İlyas yoldaştan bizi bırakmasını rica ettik, bizi kırmadı. Ertesi sabah erken saatlerde Karacaahmet’te buluşmak üzere sözleştik.

Eve girdiğimde, masanın üzerinde sabah hazırladığım kahvaltıyı dokunulmamış bir vaziyette buldum: Yumurta, peynir ve zeytin. Donakaldım. Kahvaltıyı hazırlayıp dalgınlıktan yemeyi unutmuştum. Gün içinde ne zaman yemek yediğimi hatırlamaya çalıştım; sadece büroda ağzıma attığım birkaç parça simit, biraz da kuruyemiş geldi aklıma.

Yoldaşlarla salonda oturduk. Saat gece 01.00’e yaklaşıyordu.

“Bu sefer bizi İstanbul’a getirme sebebi hoşuma gitmedi.” dedi Halil yoldaş. Daha sonra torna tezgahında çalışırken, onun kendisine matematik hesaplarında ve mühendislikte hep nasıl yardımcı olduğunu anlattı. Ben gülümsedim çünkü bu ona çok yakışıyordu: Asla bir aydın değildi ve bunun sebebi de bilgi birikimiyle ilgili değildi; aksine, ansiklopedik bir birikime ve müthiş bir zihinsel berraklığa sahipti. Aydın değildi çünkü çalışma hayatından ve emekçilerden asla kopmamıştı. Bir ampulü değiştiremeyecek olan aydınların karşısında, torna tezgahında çalışan yoldaş işçiler için incelikli hesaplar yapabiliyordu.

Saat gece 02.00’ye yaklaşırken Halil yoldaşın anlattıkları, bir durumun farkına varmamı sağladı. Haberi almamın üzerinden 24 saat geçmişti ve bütün bu saatler boyunca, onu artık nerede arayacağımızı, onu nerede bulabileceğimizi düşünmüştüm. Ancak bütün günü onunla geçirdiğim gerçeğinin üzerinden atlamıştım. Bektaş ve  Can yoldaşların adanmışlığında o vardı. Cemre yoldaşın titizliğinde o vardı. Görkem yoldaşın fedakarlığında o vardı. Veysel yoldaşın sınıfına olan inancında o vardı. Deniz yoldaşın çalışkanlığında, Yusuf yoldaşın inatçılığında, Halil yoldaşın soğukkanlılığında, Ümit yoldaşın disiplininde o vardı. Bütün bunları ondan öğrenmiştik. Bunlar, onun bizdeki parçalarıydı. Ve bu parçalardan bizde çok vardı. Hepimizde bulunan ortak parçası ise partiden başka bir şey değildi.

Emekçilerin acil talepleri etrafında bir eylem birliği mümkün ve zaruri!

0

Rejimin bir eliyle tüm ekonomik ve antidemokratik baskıları artırdığı, diğer eliyle de göstermelik uygulama ve vaatlerle emekçilerden oy devşirmeye çalıştığı bir seçim sürecini geride bıraktık. Öte yandan, EYT’den asgari ücrette artışa kadar attığı tüm adımlar, emekçilerin özellikle son yıllardaki büyük kayıplarını telafi etmekten ne kadar uzak olduğunu, bu sebeple de emekçi halk üzerindeki yatıştırıcı etkisinin ne kadar kısa süreli olduğunu her defasında ortaya koydu.

Emekçiler için bir sefalet düzeninden fazlasını işaret etmeyen ve her kararı ile ekonomik yıkımın çapını genişleten Erdoğan yönetimi, elde ettiği seçim zaferine rağmen, ayakta durmaya çalıştığı zeminin iktidarı için bir bataklığa dönüşmeye başladığının farkında. Bu nedenle, ekonomik gidişata kısmi müdahaleler amaçlayan önlemleri hızlıca masaya koydu. Ancak bu önlemler, emekçi halktan ziyade sermayeye yönelik olarak geliştirilmiş önlemler. Emekçiler için ise 21 yıllık iktidarın saldırı programı tüm güncelliğini koruyor: Esnek ve güvencesiz çalışma, sendikalaşmaya ve grev gibi anayasal haklara dönük fiili engeller, emeğin ucuzlatılması ve milli gelirden aldığı payın azaltılması…

Tüm bu saldırı programının durdurulabilmesi ise emek hareketinin mücadele gücüne bağlı. Bu gücün tesisi için mücadeleci sendika ve sektörlerin öncülüğünde işçi sınıfının ivedi sorun ve ihtiyaçları doğrultusunda bir acil eylem programı oluşturmak ve bunun etrafında kurulacak en geniş eylem birliğini sağlamak tüm emek hareketi ve sol/sosyalist hareket için zaruri bir görev olmayı sürdürüyor. Bu konudaki ısrarımızın sebebi, böyle bir eylem programı ve birliğinin işçi hareketinin savunma pozisyonuna sıkışığı böylesi bir dönemde; acil taleplerin işyerlerinden başlanarak örgütlenmesi, farklı işyerlerinde yalıtık sürdürülen mücadelelerin birleştirilmesi, mücadeleci sektörler arasında deneyim aktarımı, sendikal bürokrasiye karşı mücadele araçlarının güçlendirilmesi ve işçilerin bulundukları işyerlerinde tek tek patronlara karşı verdikleri mücadelenin münferit olmaktan çıkarılıp doğrudan iktidarın emek politikalarına yönelmesi gibi önemli imkânlar sunabilecek olmasıdır. Bu, aynı zamanda, işçilerin politik bilincinin gelişimi açısından da kıymetli bir süreç olacaktır.

Böylesi bir acil eylem programı şu sacayakları üzerinde yükselebilir:

  1. İnsan onuruna yaraşır bir ücret için mücadele: Asgari ücret yoksulluk düzeyine çıkmalı ve tüm ücretler her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılmalı!
  2. Güvenceli ve sendikalı bir iş için mücadele: Her işçinin iş güvencesi olmalı. Kadrosuz, taşeron çalışma biçimi ve sendikalılaşma önündeki engeller son bulmalı!
  3. İşsizliğe karşı mücadele: Çalışma günü 6 saate düşürülmeli, ek vardiyalar kurulmalı. Kapanan işyerleri kamulaştırılarak işçi denetimi altında işletilmeli. İşten çıkarmalar yasaklanmalı!

Tüm mücadeleci sendika ve örgütlerin yaşam koşullarını düzeltme hakkını kullanarak yapacağı böylesi bir eylem planı çağrısı ve bu çağrı etrafında oluşacak birleşik bir mücadele olanağı, emekçi halkın karşı karşıya olduğu emek düşmanı ekonomi politikalarına karşı mücadele seferberliğinin önünü açacak en önemli araçtır. Ekonomik krizin ve kendi ekonomik tercihlerinin faturasını işçilere ve emekçilere ödetmek isteyen iktidara ve onun süregiden sefalet politikalarına karşı ancak bu şekilde birlikte ve örgütlü olarak karşı durabiliriz.

Muhittin Karkın anısına hazırlanan Gazete Nisan özel sayısına yoldaşlarından iletilen mesajlar

0

Hayatımda ilk kez bir yoldaşımı kaybettim. Bu bile başlı başına çok büyük bir acı veriyorken aynı zamanda hareketimiz Troçkist-Morenist akımın ülkemizdeki tarihsel önderini de kaybetmiş olduk. Acımız ve kaybımız çok büyük, yerini doldurmak çok güç. Yoldaşı kaybettiğimizin haberini aldığımdan beri bazı anılar aklıma geliyor. Muhittin yoldaşı bir buçuk senedir tanıyor olmama rağmen aklımda yer eden biri oldu. Tanışmamız Manisa’da oldu, bir işçi havzasındaki çalışmada. Aslında Muhittin yoldaşla geçirdiğim vaktin çoğu da farklı zamanlarda fakat yine Manisa’da bu çalışmada gerçekleşti. Muhittin yoldaşın bizlere bıraktığı en büyük mirasın sınıfın içerisinde kökleşmek için mücadele etmek olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İşçi sınıfına çok güvenirdi, aynı zamanda sınıfın geri bilincinin de farkındaydı ve bu durumu değiştirmek için hayatını bu mücadeleye vakfetti. Bunu yaparken çok mutlu olduğuna bizzat şahit oldum. İlerleyen yaşına rağmen işçi sınıfının içinde bulunmaktan, onlarla beraber mücadele etmekten dolayı çok mutluydu, hatta gözleri parlıyordu diyebilirim. Bunun en büyük sebeplerinden biri de belki en küçük bir mücadeleyi bile sosyalist devrim mücadelesine giden yolda bir adım olarak görmesiydi.

Yoldaş, akımımızın metodunun en önemli taşıyıcılarındandı. Öncü işçilerle olan toplantılarda sorduğu sorularla işçi yoldaşları da metodumuza kazanmaya çalışırdı. Örneğin bir fabrikada sendikal faaliyet sürdürüldüğünde yüzlerce işçinin neden sendikalaşma mücadelesi verdiğini sorar ve böylece işçilerin bilinç düzeyini hesap etmemiz gerektiğini hatırlatırdı. Sendikal bürokrasiye karşı zorlandığımızda, canımıza tak ettiğinde yine işçilerin hangi araçlarla mücadele ettiğini sorar ve sendikal bürokrasiye karşı mücadele ederken sendika düşmanlığına savrulma riskine karşı gerekli uyarılarda bulunurdu. Bizler için çok karmaşık olan soruların cevabını Muhitti yoldaş kolaylıkla verirdi. Bunu yaparken geniş kitlelerin seferberliklerine bakar ve buradan çıkan derslere başvururdu. Bu sayede yalnızca sorularımızı cevaplamaz, aynı zamanda bizleri bir metoda kazanmaya çalışırdı yoldaş.

Enes Karakaş

**

Bunu yazacağımızı hiç düşünmedik, en azından bu kadar yakın olacağını bilmiyorduk. Muhittin yoldaş politik kimliğiyle, karakteriyle herkesin gönlünde, zihninde yerini çoktan aldı. Hayatının her anında, her alanında hem parti inşası için hem de işçi sınıfının bu sömürü düzeninden kurtulması için var gücüyle çalıştı. Onun hayatını şekillendiren iki temel olgu, sosyalist devrimin dünya partisinin inşası ve işçi sınıfının nihai kurtuluşuydu. Her an bizlere bir şeyler öğretme, anlatma hevesi bizim için muazzam bir deneyim oldu. Muhittin yoldaştan çok şeyler öğrendik ve biliyoruz ki öğrettikleri yolumuzu aydınlatmaya devam edecek.

Depremden önce ona sözümüz vardı, köyümüzde onu misafir edecektik. Fırsat olmadı. Muhittin abimiz; bu yazıyı gelmek, görmek istediğin yerden yazıyoruz. Şu an fiziken deprem bölgesinde olmasan bile deprem zamanı söylediğin her şeyle düşünsel anlamda buradasın, biliyoruz. Yokluğun doldurulmaz biliyoruz ama şimdi mücadele bayrağını sıkı sıkıya tutacağımıza söz veriyoruz. İyi ki yollarımız kesişti ve seninle yoldaşlığı deneyimledik. Saygı ve çok büyük bir özlemle. Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima.

İpek Deniz ve Veysel Dönmez

**

Troçki’nin gençlere öğüdünde vurguladığı gibi sevgili Muhittin abimiz de asla baştan savma iş yapmazdı. Gündelik hayatındaki titizliğini ve detaycılığını siyasi kişiliğine yansıtarak adeta asıl mesleği olan mühendislik metodolojisi ile politika yapması belki de en ayırt edici özelliğiydi benim için. Örgütsel hayatı ile kişisel yaşamını birbirine kenetleyebilmiş olması da hepimiz için çok önemli bir örnekti.
Onca işin ve sorumluluğun arasında bulduğu ve önemli gördüğü iktisadi güncel verileri her zaman benimle paylaşırdı.

Türkiye’de Troçkizmin kurucusu olmasına rağmen hemen hemen herkesle hiçbir hiyerarşi yaratmadan samimiyetle ilişkiye geçmesi onu ilk tanıdığımda bile hemen dikkatimi çekmişti. Biz devrimci Marksistler sadece önemli bir tarihsel politik figürü kaybetmedik. Samimi, özverili ve çalışkan bir devrimciyi de kaybettik. Işıklar içinde uyusun. Sosyalizme dek daima yoldaş…

Bahadır Bedri

**

Troçkizmin en sağlam kayalarından birini kaybettik. Yalnızca kurucu rolüyle değil, her an ulaşabildiğimiz bir dost oluşuyla bugün olduğumuz devrimciler haline gelebilmemizde büyük katkıları oldu.

Neşeli olmanın devrimcilere yakıştığını gösteren bir kişilikti. Bu özelliği sayesinde tüm tarihsel karizmasına rağmen herkesin eleştirisini derhal ulaştırabildiği biri oldu. Bu da genç yoldaşlarının bağımsız kişilikler olarak kendilerini inşa etmelerine büyük katkı sağladı.

12 Eylül, işkence, idam talebi, hapis, yıpranan dostluklar, karanlık iftiralar, göçmenlik, yaş almak, moral bozukluğu, yorgunluk… Hiçbiri parti inşasından biraz olsun uzaklaşmaya sebep olamazdı. Morenizm düşmanlığını teorileştirme becerisi olmayan kişiler için eleştiriye açık biri olan Muhittin’e saldırmak hep kolay bir yol oldu. En kötü saldırılar altında dahi enternasyonalin gündelik bir inşacısı olmaktan vazgeçmek aklına gelmedi.

Muhittin yoldaş eski kuşağın nesli tükenmekte olan bir örneği falan değil, hâlâ içerisinde bulunduğumuz devrimler ve karşıdevrimler çağının Troçkistlerinden biriydi. Proletaryanın önderlik krizine çözüm arayan gerçek bir insandı.

Kendi ihtiyaçlarını işçi sınıfının ihtiyaçlarının önüne koymayan, rejim tartışmalarındaki çok sert eleştirilerimi dahi dayanıklılıkla karşılayan biricik yoldaşım. Sosyalizme dek daima.

Sedat Durel

**

“Danışmaktan çekinme, ben varım yanımda.” Bu cümle, Muhittin yoldaşla geçirdiğimiz son yılbaşı etkinliğinde hediye olarak kazandığım kitabın içine bıraktığı mektubun son sözleri. Muhittin abiyle yayın faaliyetinde beraber çalışma şansı bulanlardan biriyim. Zaman zaman didişir ama sıkça da ona danışmaya, desteğine ihtiyaç duyardık. Ve hep yanımızdaydı.

Gazetenin bu sayısının hazırlanması yaptığımız en zor işlerden biri oldu. Muhittin’in ardından, Muhittin için… Sesin kulaklarımızda çınlıyor. Umarım hakkını veririz.

Mücadelemize olan inancın, direngenliğin, sabrın ve bize öğrettiğin her şey için sonsuz teşekkürler Muhittin yoldaş. Hayatını adadığın mücadelen bize emanet.

Merve Şanlıdağ

**

Yoldaşımızı bu kadar zamansız kaybetmenin tarifsiz acısını ve şokunu atlatamadık. Onca işimiz var yarım kalan. Her birini tamamlayacak, yeni işler başaracağız. Hiçbiri onun usta elleri değmeden tamamlanmış gibi olmayacak. Ancak devrimci mirasını en iyi şekilde göğüslemeye çalışan pırıl pırıl öğrencileri var geride.
Ömrüne sığdırdığı deneyimleri düşününce bu kadar kibirden uzak bir öğretmen oluşuna şaşıyorum. Yürüdüğümüz yolda ne zaman ayağımıza taş değse ve sendelesek omuzlarımızdan tutacak bir ustanın eksikliğini yaşıyorum. Ne büyük şanstır ki devrime adanmış hayatının deneyimlerini, aşklarını, kavgalarını, korkularını, “keşke”lerini ve vazgeçmemişliğini kendi ağzından uzun uzun dinleyebildik. Şahidiz! Birlikte kurduğumuz devrimci hayallerin yolunda ilerleyeceğim. Sosyalizme dek daima yoldaş…

Deniz Kondil

**

Devrimci mücadelenin içinde rastladım ona. Bilgisi, yaşının olgunluğu, dinlemeye gösterdiği sabrıyla ilk günden güvenimi kazanmıştı. O günden sonra mıknatıs gibi yapışmıştım ona. Kafamdaki soruların yanıtı ondaydı sanki. Konuştukça “daha fazla okuyup tartışmam gerekiyor” diye düşündüm. Öyle de oldu. Biz konuştukça, çizeceğimiz yol aydınlandı. Beraber birkaç fabrikada örgütlenme faaliyeti yürüttük. Bir tanesi 5 senemizi aldı. Başlangıçta hafta bir gün toplanıp konuşalım demiştik ama benim Muhittin yoldaştan alacağım çok şey vardı ve her gün görüşmeye çevirdik.

Ülkenin zorlu koşulları konuşmak için sürekli malzeme veriyordu. Pandemi nedeniyle işsizlik artmıştı. Ekonomik kriz, sağlığı tehdit eden uygulamalar, şehirlerarası seyahatin yasaklanması bize buluşmak için yeni yollar göstermişti. Bu zorlu süreçte Muhittin yoldaş ve Volkan Yaraşır’ın katkılarıyla sayısız internet toplantıları yaptık. Bir yılı aşkın bir süre de eğitim toplantıları yaptık. Bu toplantılardan öncü işçiler çıkarttık. Bu işçi arkadaşlar yoldaşımız oldu. Daha sonra Muhittin yoldaşa Manisa yolları göründü. İşçilerle yüz yüze sendikal mücadele üzerine toplantılar yaptık. O genç bir işçi gibi bizimle fabrikadan fabrikaya, direnişten direnişe koştu. Toplantılar sonrası yaptığımız tartışmalar hep yapıcıydı. İşçilerin ve gençlerin vazgeçilmez lideri oldu. Troçki’yi ve Moreno’yu tanımamın ustası oldu. Bundan sonraki süreçte her örgütlediğimiz fabrikada, her yeni tanıştığım insanda onun eli omzumda olacak. Toplantı çıkışlarında “Muhittin hocam ne derdi?” diye düşünüp gülümseyerek “Başaracağız kral,” diyeceğim. Öğretilerin ışığında yolumuz hep aydınlık olsun. Kral, şimdilik hoşça kal…

Evladın, öğrencin, yoldaşın

İlhan ve Sema Yıldırım

**

Muhittin babayla tanıştığım için çok şanslıyım. Öyle bir çınarı tanımışım ki bana abi, kardeş, baba oldu. O dönemde Termokar’da çalışıyorum, sendika için uğraşıyoruz. Nabızlar yüksek; sıkıntı, stres içindeyiz. Öyle bir dönemde karşılaştık Muhittin babayla… Bize çok desteği oldu ve elini bizden hiç çekmedi. Arkadaşları bir yoldaşını, arkadaşını kaybetti; ama ben babamı kaybettim. Rahat uyu Muhittin baba. Işıklar yoldaşın olsun. Senin yolundan İDP’ye sahip çıkıp partiyi daha iyi günlere taşıyacağız.

İzmir’den metal işçisi Volkan

**

Ekibin ve partinin bir üyesi olmasam da katıldığım etkinliklerde Muhittin abiyi sık sık görürdüm. Onu ne zaman görsem gülümser ve o günün çok daha güzel geçeceğini anlardım. Çünkü herkes onu çok sever, onunla sohbet etmek, şakalaşmak ister, o da hem gençlere çok ayak uydurur hem de şakalaşırken bile bize çok şey öğretirdi. Bazen etkinliklerde kendi kütüphanesinden, okurken etrafına notlar aldığı kitaplar ya da belirli bir konuyla ilgili kendi aldığı notlarını yazdığı defterini hediye ederdi. Bu kitapları ya da defterleri alan kişileri diğer herkes içten içe kıskanırdı. Herkesle sohbet etmeyi seven, güler yüzlü ve çok bilgili bir insandı. Hitabeti de çok iyiydi. Sıradan bir gününü bile anlatsa arada yaptığı esprileriyle, verdiği küçük anekdotlarla konuşmayı daha ilgi çekici hale getirir ve ilgimizi konuşma bitip yerine oturana kadar üstünde tutardı. Onu her gördüğümde, sağlıklı ve iyi olduğuna sevinirdim. Çünkü bizim için, parti için ve Troçkist kesim için çok kıymetli bir insandı. Sadece Türkiye’de değil, İspanya’da yaptıklarıyla da çok önemli şeylere imza atmış ve atmaya devam etmeyi kendine yaşam amacı edinmiş biriydi. Kendisiyle çok uzun konuşmalarım olamasa da onunla aynı ortamda nefes almak bile beni çok mutlu ederdi. Kaybının ne kadar büyük bir kayıp olduğunu söylemeye bile lüzum yok. Her zaman sevgiyle ve saygıyla anılacak mükemmel bir insandı. Onu hep saygı ve sevgiyle anacak, her zaman çok özleyeceğiz.

Nazlı Güllüoğlu Bilgener

**

Yoldaşımız, hocamız, abimiz, işçi dostu, aynı zamanda İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite üyesi, muhteşem insan Ahmet Muhittin Karkın hocamızı geçtiğimiz hafta beklenmedik bir kalp krizi sonucunda kaybetmenin üzüntüsünü yaşamaktayım. Biz İzmir metal işçileri olarak yıllarca yürüttüğümüz sendikal mücadelelerimizin her zaman takipçisi olan, bizi biz gibi anlayan, ufkumuzu genişleten, öğretici ve bilgi birikimi ile bir an olsun biz işçileri yalnız bırakmayan, her zaman işçilerin birlik ve beraberlik içinde olmasını savunan, devrimci, yüce gönüllü kıymetli hocamıza Allah’tan rahmet; ailesine, sevenlerine ve partimize baş sağlığı dileklerimle… Güle güle Hocam, seni hiç unutmayacağız.

İzmir’den metal işçisi İbrahim

**

Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima…

Bir yoldaşın kaybının ardından bir şeyler söylemek bazen gerçekten zor oluyor. İşçi Cephesi saflarına katıldıktan bir süre sonra Muhittin yoldaşın yazılarıyla, İspanya’da yaptıklarıyla, Türkiye’deki konumuyla ilgili arkadaşlarla konuştuğumuzda kendisiyle daha tanışmamıştım. Sanırım İşçi Cephesi’ne katılmam 2001-2002 yıllarıydı. İsmi o zaman İşçi Cephesi olan gazetemizde Muhittin yoldaşın yazdıklarını okur ve bazen analizini arkadaşlarla yapardım. O dönemde onu sadece yazılarıyla tanıyordum. Sanırım 2003 yılında Muhittin yoldaşla tanışma şerefine nail oldum. Muhittin yoldaş gerçekten özel bir insandı. Çünkü karşısındaki kişinin kim olduğuna, ne olduğuna, yaşına bakmadan dikkatle dinler ve dikkatle cevap verirdi. Konuştuğu kişiye çok özen gösterirdi, baştan savma hiçbir cevabını göremezdiniz. O yüzden onunla konuştuğunuzda sizi çok önemsediğini fark ederdiniz. Onunla çok anımız var, o yüzden hangisini anlatacağımı şaşırıyorum. Bizim Mesafe adında aylık çıkarttığımız teorik yayınımız vardı, orada Muhittin yoldaş Kürt sorunuyla ilgili “Rejim ve Kürt Sorunu” isimli bir yazı yazmıştı. O yazıda kendisine katılmadığım bir konuyla ilgili onunla konuşmak istemiştim. Bana “Sakin bir zamanda konuşalım,” demişti. O zaman beni önemsemediğini düşünmüştüm. Sonrasında bana “Bana bir soru sormuştun, ben sana daha sakin, daha geniş bir zamanda cevap vermek istediğim için ertelemiştim. Seni şimdi dinleyebilirim,” demişti. Ben de ona yazıyla ilgili katılmadığım şeyler olduğunu söylemiştim. O da bana sabırla, belki 30-40 dakika boyunca yazdıklarıyla ne demek istediğini anlatarak beni bilgilendirmişti. Onun gibi sizi sabırla anlayıp dinleyen ve usanmadan yanıtlayan birini bulmak gerçekten çok zor. Bu kadar bilgili insanların egosu genelde çok şişkindir. Muhittin yoldaşta hiç ego göremezdiniz. Size izah eder, anlatır, eğer yanıldıysa yanıldığını söylerdi. Onunla sayamayacağım kadar çok anım var. Parti okulunda aynı odayı paylaştık. Orada da sohbetlerimiz çok oldu. Kaybımız çok büyük ve gerçekten çok ani oldu. Sağlıklı olduğunu düşünüyordum, öldüğünü duyduğumda inanamadım. Kaybını kabullenmek çok zor. Muhittin yoldaşın partimizde ve Troçkist kesimlerde asla unutulmayacağına ve onun yazdıkları, ürettikleri ve biriktirdikleriyle yolumuza ışık tutmaya devam edeceğine inanıyorum. O yüzden ben kendi adıma onu asla unutmayacağım, iyi bir yoldaşımdı. Onunla güzel sohbetlerimiz oldu. Aynı zamanda çok neşeli bir insandı. Çok güzel dans eder, güzel şarkı söylerdi. Onun ölümünün bizim açımızdan ne kadar büyük bir kayıp olduğunu ilerleyen dönemlerde daha iyi anlayacağız. Fakat o ürettikleri, biriktirdikleriyle bizim yolumuzu açmaya devam edecek. Ona layık olmaya çalışacağız, gençlerin onun bıraktığı yerden bayrağı devralacağına inanıyorum. Çok güzel yetişen gençlerimiz var. Muhittin yoldaş, asla unutulmayacaksın, asla unutmayacağız. Sana karşı olan sevgimiz asla azalmayacak.

Mustafa Kemal Güllüoğlu

**

Ahmet Muhittin KARKIN tanıdığım en iyi direnişçi, işçi sınıfının daha iyi şartlarda çalışması için kendini feda eden aziz bir liderdi. Ama güzel kalbi buna daha fazla dayanamadı. Ruhun şad olsun güzel yürekli adam.

İzmir’den metal işçisi Eyüp

**

Muhittin Karkın bir dost, bir yoldaş, bir abiydi. Onun gidişiyle birlikte asıl kendi halinize yanarsınız.
Dinleyeniniz kalmamıştır, duyanınız susmuştur. Ucu bucağı olmayan bir yalnızlık hissedersiniz yüreğinizde. Ve yüreğinizdeki odalardan biri boşalmıştır. Böyle bir dost, yoldaş işte. Bize dik duruşu, arkadaşlığı, yoldaşlığı öğreten değerli hocamız, abimiz, seni saygıyla anıyorum. Rahat uyu hocam. Gözün arkada kalmasın. Partimizin bayrağını işçilerle bizlere öğrettiğin gibi fabrika fabrika, işyeri işyeri işyeri dalgalandıracağız.
Yoldaşım hocam.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden işçi Serkan

 

Avrupa’da resesyon: kapitalist krizin yeni bir eşiği

0

Geride bıraktığımız 1 Haziran, şimdilik 20 ülkeyi kapsayan avro projesinin merkezinde bulunan ve büyük beklentilerle kurulan Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) kuruluşunun 25. yıldönümüydü. AMB bu önemli yıldönümünü, Avrupa Birliği’nin (AB) istatistik kurumu Eurostat’ın paylaştığı ve hiç de iç açıcı olmayan verilerle karşıladı. Veriler, AB’de gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) 2023’ün ilk çeyreğinde yüzde 0,1 ve 2022’nin son üç ayında da yüzde 1 oranında düştüğünü gösteriyordu. Burjuva iktisatçılar resesyonu, genellikle iki çeyrek üst üste negatif büyüme yaşanması olarak tanımlarlar: AB şu an resmen resesyonda.

2008 ekonomik krizinin süren etkileri, pandemide varlıklı sınıflara aktarılan kaynaklar ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle enerji fiyatlarında ve ikmalinde yaşanan buhran, avronun tek para birimi olarak belirlenmesinden bu yana Avrupa’nın en yüksek enflasyon oranlarıyla karşı karşıya kalmasına yol açtı. Kıta genelinde bugün enflasyon oranı yüzde 10’a yaklaşırken, kemer sıkma politikaları sertleşiyor ve hayat pahalılığı artıyor. AB’nin ekonomik devi Almanya da resesyona giren ülkeler arasındayken, Fransa yılın ilk üç ayında yüzde 0,2 ile sıfıra oldukça yakın bir büyüme gerçekleştirdi.

Mevcut resesyon bir yol kazası değil, ancak ekonomik örgütlenmenin kapitalist karakterinden kaynaklanan yapısal bir sorun. Yaşanmakta olan, sermayenin kârlılığının düşmeye başlamış olmasıdır. Ve sermaye maliyetindeki, yani borçlanma faizlerindeki artışlarla beraber, kârlılık düşmeyi sürdürecektir. 2023’ün ilk çeyreğinde S&P 500 şirketlerinin kârları yüzde 3,7 oranında düştü; ikinci çeyrekte bu kârların yüzde 7,3 oranında düşeceği tahmin ediliyor. AB şirketleri ise yıllık bazda yüzde 2,5 oranında kâr yitirdi; bu şirketlerin ikinci çeyrekte yüzde 5,4 ve üçüncü çeyrekte yüzde 7,4 oranında kâr kaybetmesi bekleniyor.

2022’nin son çeyreğinde de kârların düşmüş olduğu hesaba katılırsa, mevcut düşüş, pandemide yaşanandan da daha uzun sürebilir. Kârlardaki düşüşün, satış gelirlerindeki düşüşlerden yaklaşık bir çeyrek dönem (üç ay) önce kendisini gösterme eğiliminde olduğunu hesaba katarsak, son iki çeyrekte şirket kârlarının yüzde 13 seviyelerinde düşüş yaşamış olmasının, satış gelirlerini nasıl etkileyeceğini tahmin edebiliriz.

Küresel ölçekte şirketler, pandemi sırasında tarihsel zirvelere ulaşan rekor kâr marjları açıklıyorlardı. İşçi sınıfı ve emekçi halklar, bu virüsün oluşturduğu ölümcül tehdit karşısında can çekişirken, sarsılan toplumsal durumdan etkilenmesin diye milyarlarca dolarlık kaynak aktarılan sermaye grupları eşsiz bir birikim yaşadı.

Şimdi, spekülatif olarak yaratılmış bulunan bu kâr balonları patlamaya başladı. 167 yıllık Credit Suisse’in batışı ve Avrupa’daki resesyon, patlayan balondan çıkan gürültünün ilk yankıları. Ancak küresel finans kapitalin, yalnızca kâğıt üzerinde kalan mali kârlarıyla saklambaç oynamasının faturası bir kere daha emekçi sınıflara kesilmemeli. Bu nedenle Avrupa çapında mücadeleci sendikal koordinasyonların oluşturulması ve sınıf içinde enternasyonalist bir önderliğin inşası yaşamsal olmayı sürdürüyor.

Kadim bir dostun ardından

0

Haberi alınca bir an film şeridini gerisin geriye sardım. Yıl 1973! Bir de baktım ki, şaka değil, tam 50 yıl, yani yarım yüzyıl olmuş Muhittin’le tanışıklığımız. Ben 20 yaşında THKP/C sempatizanı bir genç, o ise gene yirmili yaşlarının başında Ankara’dan İstanbul’a gelmiş bir devrimci. Ama ciddi ciddi Troçkist olduğunu söylüyor. Aynı evde yaşıyoruz, onlar üst katta biz aşağıda. Hemen bana Troçkizm propagandası yapmaya başladı. Etkilendim. Yukarıda onların oturduğu katta bir ara Şirin (Cemgil) de kalıyor. O beni doktorcu (Kıvılcımlı) yapmaya çalışıyor, Muhittin Troçkist! Şirin bir gün baktı ki, biz (çevremde ileride hepsi Troçkist olacak olan arkadaşlarım var) Troçkizme doğru meylediyoruz, hiç unutmam, bana şöyle bir itirafta bulundu: “Bak Şadi bu Troçkizm tehlikeli bir şeydir. Önden burjuvazinin saldırısına uğrarsın, arkadan Stalinistlerin. Troçkist olursan bunu göze almalısın.” Rahmetli belli ki biraz korkutmak istedi kötü yola düşmeyelim(!) diye. Genciz, doktoru da okumakla birlikte, hepimize Troçki daha ilginç geldi -zaten o sıra Ağaoğlu yayınlarından Isaac Deutscher’in Troçki biyografisinin 3. cildi de çıkmış- ve tabii Troçkist olduk. Bunda Muhittin’in payı büyük.

Tam o sıralar Şili’de darbe olmuş, Allende öldürülmüş, Kızıldere ve Denizlerin idamı sonrası ilk uluslararası hayal kırıklığımız. Muhittin derhal Şili üzerine bir makale çevirip bize veriyor. İngilizcesi iyi, ne de olsa ODTÜ mezunu. Şili’de burjuvaziyle anlaşan Halk Birliği’nin (Cephesinin diye okuyun) ihaneti! Bu da bir yorum. Bize ilginç geldi. Sonuçta SP’li Allende elde tüfek öldü, KP’li hükümet ortağı Corvolan askeri darbe yönetiminin SSCB yönetimiyle anlaşmasıyla soluğu Moskova’da aldı!

Daha sonra Muhittin’le birlikte o sıralar renkli ve ofset yayımlanmaya başlanan Günaydın gazetesinin Haber Ekinde çalışmaya başladık. Yarı zamanlı ama o güne göre dolgun ücret alıyoruz. Sigortalı değiliz, H. Simavi bizi sigortalı yapmamış. Muhittin’le benim haricimde bizlerden Orhan Koçak, Orhan Dilber, Ahmet Doğukan var. Ama ayrıca Orhan Bursalı, Melih Aşık, Necati Doğru filanla birlikte çalışıyoruz. Faksları, yabancı gazete ve dergileri tarayıp haberler yapıyoruz. Diyebilirim ki 1974 Portekiz Devrimi’ni ABD istihbaratından sonra en yakından izleyen basın organı olduk. İlginç bir deneyimdi. Hemen o ara Kıbrıs savaşı çıktı. Muhittin gazeteye gece nöbetine gidiyor. Sıkıyönetim var. Gazetenin servis arabası onu eve yakın bir yerde (Levent’te) bırakıyor. O da ordan yürüyerek eve geliyor. Sokak köpeklerinden çok korkardı. Gece sürü onu kuşatıyor. Panikliyor. Benzincide bir arabanın içinde bir çift görüyor. Hiç sormadan kapıyı açıp dalıyor arka koltuğa. Onu eve kadar bırakıyorlar. Ertesi sabah gülerek bize bu durumu anlattıydı, “Ne yapsaydım? Çok korktumdu,” diyerek.

Futbolu çok seviyor, Metin Oktay hayranı koyu bir GS’li, ilk maçta 3-0 yenildikleri İsviçre takımını rövanşta 5-0 yenip elediklerinde sokak ortasında hüngür hüngür ağladığına tanık olduydum.

12 Eylül’de önce Selimiye Kışlası’ndaki eski at ahırlarında, sonra Davutpaşa Kışlası’nda ve sonra da Metris Askeri Cezaevi’nde birlikteyiz. 20 kişilik yatağın olduğu koğuşta 32 kişi kalıyoruz. Dolayısıyla Muhittin, Orhan Dilber ve ben iki kişilik yerde üçümüz yatıyoruz. Ama uyumak ne mümkün, Muhittin öyle horluyor ki. Bütün koğuş kulak tıkaçlarıyla uyuyabiliyoruz. 28 günlük açlık grevi sonrası hepimiz hemoroid olduk. Muhittin diyor ki, “Sanki biri eline çekiç almış şeyimize çivi çakıyor.”

Daha önce Troçkizm içi bir dizi bölünmenin ardından 12 Eylül’ün arifesinde İşçi Cephesi dergisini çıkartıyoruz. Programı Muhittin’le birlikte kaleme alıyoruz. Yazıişleri sorumlusu rahmetli Ahmet Doğançayır. Derginin mizanpajını İstanbul’da yaptırıyoruz -o günün teknolojisiyle 15 gün sürüyor- Cağaloğlu’nda rahmetli Rıfat’la (Ucur) birlikte. Ama İstanbul’da bastıramıyoruz çünkü gene sıkıyönetim ilan edilmiş. Ver elini henüz sıkıyönetim ilan edilmemiş olan İzmir. Moruğun (Hakkı) önayak oluşuyla bastırıyoruz. 10 bin adet. Finansör İbo (Şara). Bütün işyerlerine postalıyoruz. 12 Eylül kapımızda, “Darbeci subaylar tutuklansın!” ve “DİSK ile Türk-İş olası darbeye karşı genel grevde birleşmeli” çağrısı yapıyoruz.

Cezaevi yılları acı ama keyifli gene de, çünkü içeride mücadele var. Diyarbekir cezaevindeki olayları -26 kişi öldü- protesto için bir haftalık açlık grevi yapıyoruz. Açlık grevimize sadece Rızgari, Kawa ve TKP (İşçinin Sesi) katılıyor. Diğer siyasetler yorgun!

Çıkınca önce 1988’de Sınıf Bilinci’ni yayımlıyoruz. İlk yazarları Sungur Savran, Muhittin, ben, Rıza Tura, Nail Satlıgan, Gülnur Savran, Sami Sarı, Dario Navaro… Arada Ergun Aydınoğlu, Demir Küçükaydın, Abdürrahim Gümüştekin, Ersen Olgaç ve Selçuk Eralp de yazıyorlar. 1990-91’de birlikte çıkarttığımız PGBS son politik birlikteliğimiz oluyor Muhittin’le.

2020’de henüz aşı yokken ağır bir Covid geçirdim. İstanbul’dan uzaklaşmak zorunda kaldım. Arada hep telefonla görüşüp en yakın zamanda yüz yüze görüşme temennisinde bulunuyorduk karşılıklı. Yakın bir zaman önce beni arayıp, “Hadi gel sana Kuzguncuk’ta bir içki ısmarlayayım,” demişti. “Tabii, olur,” dediydim. Olmadı, olamadı kadim dostum! Özleyeceğim!