Seçim sürecine girildiği bugünlerde tartışılan önemli konulardan birisi de, tüm emekçi halkı dibe doğru çeken ekonomik krizin nasıl üstesinden gelineceği. Öyle ya, ister şimdiki Tek Adam iktidarı işbaşında kalsın, ister muhalefet iktidara gelip sistemi değiştirsin; enflasyon, hayat pahalılığı, yoksullaşma, yani ekonomik krizin etkileri tüm ülke halkını uçurumun eşiğinde tutuyor.
AKP-MHP ittifakının işbaşında kalması durumunda şimdiki politikalarını sürdürecekleri ortada. Zaten yeni bir şey vaat etmiyorlar, dolayısıyla sömürü ve yağma politikaları ile halkın yoksullaştırılması devam edecek. Aslında onlar ortada bir krizin olduğunu da kabul etmiyorlar. Emekçi halk umurlarında değil, seçmenlerinden körü körüne oy istiyorlar.
Buna karşılık Millet İttifakı, ya da Altılı Masa, krizin varlığını kabul ediyor, dolayısıyla masaya bazı çözüm önerileri koyuyor. Söylediklerini kısaca özetleyecek olursak şöyle: Önce enflasyonu frenlemek için ekonomi “soğutulacak”, yani kredi muslukları kesilecek, piyasaya mal ve hizmet arzı azaltılacak, halkın talebi kısılacak. Ardından yurtdışından ülkeye yabancı sermayenin girmesini sağlayacak önlemler alınacak, “sıcak para” bulunacak; bunun, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının sağlanması ve adalet sisteminin daha güvenilir hale getirilmesiyle mümkün olduğunu düşünüyorlar. Ve nihayet, yüksek katma değerli, yani yüksek teknolojili sektörlere yatırım yapılmasını teşvik edecekler, böylece daha değerli ihracat malları sayesinde cari açık ve bütçe açığı dengelenecek. Bu yazıda daha fazla ayrıntıya girmem mümkün değil, ama programlarının ana hattının bu olduğunu söyleyebilirim.
Bu program, 2001 krizinde olduğu gibi ekonomiyi hakikaten 2-3 yıl içinde bir dengeye ulaştırabilir, ama kimin lehine? Dikkat edilecek olursa, bu “çözüm” programında emekçi halkın acil sorunlarına herhangi bir çözüm önerisi yok. Emekçiler gene uzun saatlerle ve boğaz tokluğuna çalışmak durumunda kalacaklar; tabii ekonominin “soğutulması” nedeniyle işlerini kaybetmezlerse. Altılı Masa’nın çözüm programı sermaye için geliştirilmiştir, işçi sınıfı için değil. Onlar kapitalist sömürü sisteminin bekasını amaçlıyorlar.
İşçi sınıfının çözümü ise bambaşkadır. Ücretler için acil çözüm: Asgari ücret yoksulluk düzeyine çıkmalı ve tüm ücretler her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılmalı. İşsizlik için acilen: Çalışma günü 6 saate düşürülmeli, ek dördüncü vardiyalar kurulmalı. Kapanan işyerleri kamulaştırılarak işçi denetimi altında işletilmeli. Eğitim, sağlık ve ulaşım parasız olmalı. Her ailenin barınma ve beslenme hakkı karşılanmalı.
Kaynak var mı? Var: Başta ülkedeki milli gelirin yarısını cebine indiren 13 milyarder olmak üzere, tüm patronlara servet vergisi konmalı. Patronlara getirilen vergi afları iptal edilmeli. Özel yollar, köprüler, hastaneler, okullar tazminatsız kamulaştırılarak beşli çetelerin suyu kesilmeli. Patronlara, gerici vakıf ve kuruluşlara, mafya çetelerine, iktidardaki yolsuzlara karşılıksız veya kredi olarak dağıtılan dış borçların ödemesi durdurulsun, iptal edilsin. Özel bankalar kamulaştırılsın ve tüm bankalar tek Merkez Bankası altında toplansın.
Ve tabii işçi ve emekçi halkın denetiminde ve onların yararına, yeşili ve yüksek teknolojiyi önceleyen bir merkezi ekonomik planlamaya geçilsin.
İşte krize çözüm olarak işçi sınıfının alternatifi budur. Bu plan, sermayenin önerdiği çözümden tamamen farklıdır. Elbette emekçilerin ilk hedefi bu yozlaşmış Tek Adam rejiminden kurtulmaktır. Ama işçi sınıfının önerilerini ve taleplerini sürekli anlatmaya devam ederek ve seçimler sürecinde bu emekçi çözümünü destekleyen adayları destekleyerek…
Türkiye çelişkiler ülkesi. Bir yanda 13 kişinin serveti 44 milyon kişinin servetinden fazla. Öbür yanda insanlar ucuz ekmek için saatlerce kuyrukta. Bir yanda en zengin yüzde 1’in serveti, en alttaki yüzde 90’ın servetinin 1,4 katı. Öbür yanda 6 milyon hane ancak sosyal yardım alarak yaşayabiliyor. Bir yanda açlık sınırı 8.167 lira. Öbür yanda milyonlarca emeklinin de maaşı olan taban aylığı 5.500 lira… Utanç duyulacak bir yoksulluk ve sınıf farklılığı tablosu değil mi bu?
Bu utanç tablosunun nedeni AKP’nin emek düşmanı, sermaye yanlısı politikalarıdır. AKP’nin ekonomi anlayışı, sermayenin milli gelirden aldığı payı yüzde 40’lardan 55’lere çıkarırken emeğin payını yüzde 40’lardan 26’lara geriletmiştir. AKP eliyle zenginler servetine servet katarken, yoksul daha da muhtaç duruma düşürülmüştür.
AKP-MHP eliyle bu utanç tablosunun üstü milliyetçilik ve İslamcılık ile örtülmek istenmektedir. İnsanların bir lira daha ucuz ekmek almak için saatlerce kuyruk beklediği bir ülke milliyetçi olsa ne olur, İslamcı olsa ne olur?
Kuşkusuz bu toprakların hiçbir ferdi bu eşitsizliği hak etmiyor. Bu kabulü mümkün olmayan eşitsizliğin mutlak suretle değişmesi, sona ermesi gerekiyor. Bunun yolunun “verin kardeşinize yetkiyi” ile olmadığı ortada. Yetki verildi, evdeki bulgurdan dahi olundu. Türkiye kriz ve yoksulluk içindeyse sorumlusu ülkeyi yönetenlerdir. Çünkü yetkiyi ülke için değil kendi menfaatleri için kullandılar.
“Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” denir. AKP-MHP’nin karnesi ortada! Yoksullarla dolu bir ülke yarattılar. 13 kişinin servetinin 44 milyon kişiye denk geldiği bir eşitsizlik yarattılar. Sözüm ona “Dünya 5’ten büyüktür” derken yüzde 1’in servetinin toplumun tamamının servetini geçtiği bir garabet yarattılar. Devenin havuduyla yutulduğu bir düzen kurdular. Bu düzene razı değiliz.
Biz razı değiliz ama gelin görün ki eserin sahibi de razı değil ki “Yeter, söz milletindir” diyor! Madem eserinizle iftihar ediyorsunuz niye “Artık söz millette” demiyor da “Yeter, söz milletindir” diyorsunuz? AKP-MHP, kendisi bile eserinden öylesine rahatsız ki suçu muhalefete atarak sorumluluktan kaçmak istiyor. Ülkeyi getirdikleri nokta en nihayetinde yokluktur, eşitsizliktir, utançtır. Razı değiliz…
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde bir yılı geride bırakırken Ukrayna İçin Avrupa Dayanışma Ağı’nın yayımladığı dayanışma çağrısının çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.
Rusya’nın saldırgan savaşını durdurun! Ukrayna için barış!
24 Şubat Cuma günü, Rus ordusunun Putin ve rejiminin emriyle Ukrayna’yı işgal etmesinin üzerinden bir yıl geçmiş olacak. Ukrayna halkı için tarifsiz acıların yaşandığı ve kan döküldüğü bir yılı geride bıraktık.
Tamamen gayrımeşru olan bu işgal daha şimdiden on binlerce Ukraynalı sivilin ve askeri personelin hayatına mal oldu. Ukrayna halkı her gün vahşet ve şiddetle karşı karşıya kalmakta. Milyonlarca sivil ülkesini terk etmek zorunda kaldı, milyonlarcası da ülke sınırları içinde yerinden edildi.
Rus bombardımanı ve hava saldırıları nedeniyle bütün kasaba ve köyler harabeye dönmüş durumda. Sivil altyapı (elektrik ve ısıtma şebekeleri, okullar, hastaneler, demiryolları, limanlar vb.) sistematik olarak tahrip edilmekte ve ülke yaşanmaz hale getirilmekte.
Putin, bağımsız ve yaşanabilir bir Ukrayna’yı imkânsız hale getirmek istiyor:
Rus ordusu birçok yerde sivillere ve Ukraynalı askerlere yönelik toplu katliamlar gerçekleştirdi. Binlerce kişinin akıbeti hâlâ bilinmiyor. Toplu tecavüzler ve tecavüz yoluyla öldürmeler, bilinen saldırı stratejileridir. Kurtarılan her Ukrayna köyü ya da kasabasıyla birlikte yeni suçlar da gün yüzüne çıkmaktadır.
Çok sayıda Ukrayna vatandaşı (yüz binlerce çocuk da dahil olmak üzere) izinsiz bir şekilde ve çoğu zaman zorla Rusya topraklarına sürülmüştür.
Ukrayna halkı haklı olarak bu saldırgan savaşın pasif kurbanları olmayı reddediyor ve elinde silah olsun ya da olmasın işgale karşı aktif ve kitlesel bir şekilde direniyor. Halkın çok geniş çaplı karşılıklı dayanışması ve özörgütlenmesi, pek çok farklı biçimdeki uluslararası destek gibi, bu direnişin devam etmesini sağlamada hayati bir rol oynuyor.
Ukrayna halkının dünyanın gözü önünde öldürülmesi ve bağımsız Ukrayna’nın yok edilmesi sona ermelidir! Rus işgaline karşı mümkün olan en yüksek sesle uluslararası protesto ve Ukrayna halkıyla mümkün olan en geniş dayanışma her zamankinden daha gereklidir.
Bizler, dünyanın dört bir yanından örgütler ve kişiler olarak, 24 Şubat haftasını Rus işgaline karşı ve Ukrayna ile dayanışma için küresel bir eylem haftası haline getirmek üzere bir çağrı başlatıyoruz.
Ukrayna için barış, Rus savaşına hayır! Rus ordusu tarafından gerçekleştirilen bombardıman derhal durdurulsun ve tüm Rus birlikleri Ukrayna’dan çekilsin!
Rus işgaline karşı haklı direnişini sürdüren Ukrayna halkıyla mümkün olan en geniş destek ve dayanışmayı gösterelim.
Kurumunuzun adını bu çağrıya eklemek için info@ukraine-solidarity.eu adresine yazabilirsiniz.
Artık emekçiler için yaşamak daha maliyetli. Maaşlar artsa da alım gücü düştükçe düşüyor. Gelirlerimizin yüzde 85’i barınma ve gıdaya giderken hayat pahalılığı altında ülkenin yarısından fazlası karın tokluğuna emek gücünü satar hale geldi. Peki bu kader mi? Tabii ki değil, sermayenin ve onun sözcüsü iktidarın planlı uyguladığı kredi-faiz politikasının sonucu. Krediyle tüketim enflasyonu, enflasyon ise daha fazla krediyle tüketimi doğuruyor. Bu kısır döngü ancak emekçilerin birliğiyle parçalanabilir.
Asgari ücrete yapılan zamların alım gücünü artırmak şöyle dursun enflasyonu tetiklediğini söyleyenler var. Biz uzun bir süredir ücretlere üç ayda bir düzenli olarak zam yapılması talebimizi dillendiriyoruz. Bu düşünceyle bu talebimiz hayata geçirilirse enflasyon çok daha fazla artar denebilir. Bu eksik ve yanlış bir analiz. Çünkü sermaye işçinin daha fazla tüketmesini isterken alım gücünün yükselmesini istemez. Çünkü bu durum sermayedarın çıkarlarıyla çelişir. Bu yüzden maaş zamları enflasyona yenilir ve alım gücü ya düşer ya da sabit kalır. Emekçinin daha fazla tüketmesi için geriye tek bir seçenek kalıyor; işçinin kredi yoluyla ileriye dönük olarak borçlandırılması. Taksitlendirme ve maaşın çok üzerinde kredi limitleri alım gücümüzün ötesinde daha fazla tüketebilmek için oluşturulmuş finansal araçlardır. Aynı zamanda bu para döngüsünü hızlandırarak iradi para üretimini artırır. Balon şişer ve sonunda patlar. Zarar ise emekçileri daha fazla borçlandırarak topluma yıkılır. Bu ise patlak balonu şişirmeye çalışmaktan farksızdır.
Sermayedarlar işçileri bir maliyet unsuru olarak görürler. Oysaki kârlarını sadece işçilerin emek güçleriyle elde ederler. İşçilerin maaşları arttığında patronun da maliyetleri artar. Böylece açığı kapatmanın yolunu, ürettiği ürünlerin fiyatlarını topyekûn yükseltmekte bulurlar. Bu da enflasyonu doğurur. Fakat enflasyon sadece bu sebepten doğmaz. İktidar, yine sermayenin toplumsal tüketim ihtiyacını karşılayacak şekilde piyasaya bol ve ucuz para verir, verir ki tüketim ve kârlılık artabilsin. Bu da talep yönünde bir enflasyon yaratır. Sermayedar bu durumdan lüks tüketimle sıyrılırken işçi borç ve hayat pahalılığı altında ezilir.
Evet, tüm bunlardan sonra ücretlere her üç ayda bir zam yapılmasının kapitalist üretim biçimi altında enflasyona etki edeceği doğrudur. Ama biz taleplerimizi işçilerin denetiminde ekonominin yeniden yapılandırılması için söyleriz. Jenerik ve havada duran talepler değil, kapitalizmden kopuşu gerekli kılacak taleplerdir bunlar.
Ücretler üç ayda bir düzenli olarak artırılsın. Tüm metaların fiyatları üzerinde tam ve daimi kontrol sağlansın. Bunu mümkün kılacak yegâne şey, üretimi işçilerin denetimine tabi kılmaktır. Ülkenin tüm zenginliği ve parasal birikimi tek ve merkezi kamusal bir banka altında birleştirilerek reel ekonominin planlı bir şekilde işletilmesi sağlanabilir. Kâr amaçlı değil ihtiyaç odaklı bir üretim ve tüketim modeli kurulabildiğinde işte o zaman enflasyon diye bir terimin aslında var olmaması gerektiği ve kapitalizm altında yaşamanın zorunlu bir sonucu olduğu anlaşılır. Üretenlerin tüm yaşamsal ihtiyaçlarının kolaylıkla karşılandığı bir iktisadi ve politik sistem ancak üretenlerin önderliğinde kurulabilir. Enflasyon, sermaye egemenliğinin doğal bir sonucudur. İşçileri her zaman yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkûm eden bir araçtır. Hem de bizzat sermayenin kontrol ettiği bir araç… Böylesi bir durumda işçileri hayat pahalılığı kırbacı ile terbiye ederek kaderimize mahkûm olmamızı isteyenlere karşı tek bir seçenek var. O da emekçilerin birliği ve sermayeye karşı ortak mücadelesidir.
Kadınların iş hayatında karşı karşıya kaldıkları taciz, mobbing, ücret eşitsizliği ve ayrımcılık gibi sorunlarla mücadelede kazanım elde etmeleri için en önemli araçlardan biri sendika. Ancak sendikalar da patriyarkal sistemden muaf yapılar değil, dolayısıyla sendikalarda toplumsal cinsiyet eşitliği tüm dünyada kadın hareketinin önemli gündemlerinden biri. Son olarak Türkiye’de, bu mücadelede ileriye doğru atılan bir adıma yakından tanık olduk.
DİSK Genel-İş 1 No’lu şube seçimlerini, eşit temsil ilkesini savunan ve sendikalarda kadın taleplerini görünür kılan Nazan Gevher Çam Ay ve yol arkadaşları kazandı. Nazan, 2019’daki seçimlerde aday olan Mor Liste’nin de bir parçasıydı. Bu ekip, seçimi kazanmasa da kadın işçilerin taleplerini gündeme getirmeye devam etmiş ve Kadıköy Belediyesi’yle yapılan toplu iş sözleşmesine İstanbul Sözleşmesi’nin tanınması, regl izni, parasız kreş gibi maddeleri ekletmeyi başarmıştı. Bir yandan erkek egemen sendikal anlayışa meydan okuyan, bir yandan da kadın hareketi ile emek hareketi arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya çalışan bu mücadele bizler için önemli bir örnek teşkil ediyor.
Dünya genelinde kadınların sendika içi örgütlenmeleri çeşitli yöntemler izlemekte ve farklı araçlar kullanmakta ancak değişmez olan gerçek şu: Sendikalarda da işyerlerinde de koşullarımız erkeklerle eşit değil! Bir yandan kapitalist sistemin kayıtdışı ve ucuz işgücü olmalarından bir yandan da patriyarkanın dayattığı karşılıksız ev içi emek yükümlülüğünden dolayı kadınlar istihdama katılımda erkeklerle aynı olanaklara sahip olamıyor. Aynı zamanda kadınlarla erkekler arasında ücret eşitsizliği söz konusu ve kadınların sendikalaşma oranı daha düşük. Sendikalarda bağımsız kadın örgütlenmesi ve faaliyeti ihtiyacı işte burada yatıyor. Hak ve taleplerimizi sendikaların gündemine getirmek ve bu doğrultuda harekete geçirmek için kadınların sendikalarda örgütlenmesi hayati önemde.
İşyerlerinde kadına yönelik şiddet ve tacizin önlenmesinden sendikalar da sorumlu ve bu doğrultuda kurulacak kurulların kadınlar tarafından eşit temsil edilmesi, kadının beyanını esas alması ve etkin şekilde işleyen mekanizmalara dönüştürülmesi gerekiyor. Bu kapsamda ILO 190 Sözleşmesi’nin imzalanıp etkin şekilde uygulanabilmesi için sendikalara da büyük bir rol düşüyor. Eşdeğer işe eşit ücret, regl izni ve sadece kadın değil tüm işçiler için parasız ve ulaşılabilir kreş de kadınların doğrudan dahil olması gereken toplu iş sözleşmesi süreçlerinde hedeflediğimiz başlıca talepler arasında.
Sendikalarda kadın örgütlenmesinin önündeki engeller sadece patriyarkayla sınırlı değil. Sendika bürokrasisi, tüm işçiler için olduğu gibi kadın işçiler için de mücadele edilmesi gereken bir olgu. Dolayısıyla bu girift mücadelede sendikalarda işçi demokrasisini savunurken, kadın işçilerin talep ve ihtiyaçları dışarıda bırakılamaz. Sendikaların patriyarkal yapısını ortadan kaldırmak için toplumsal cinsiyet eşitliği birimleri, disiplin kurulları, mobbing ve tacizi önlemeye yönelik işyeri kurulları gibi araçları işler hale getirmek, bununla birlikte eşit temsil ve kadın kotası gibi uygulamaları sendika tüzüklerine yerleştirmek gerekiyor. Ancak bu şekilde kadınların karar alma, denetleme, yönetme ve politika üretme süreçlerine eşit şekilde katılmaları sağlanabilir.
2023 Türkiye açısından yoğun ve stresli bir gündemle başlıyor; seçim sathımailine girmiş bulunuyoruz. 14 Mayıs tarihi sadece otokratik rejimin devrilmesi açısından değil, ayrıca onun nasıl devrileceğinin tarihinin yazılacağı önemli kırılma anlarından biri. Bunda sınıf mücadelesi ve emekten yana politikaların geçiş programıyla kitlelere aktarabileceği kritik bir döneme girmekteyiz. Tabii ülkedeki bu gelişmelerin yanında dünyadaki başka bir kriz yakıcılığını hâlâ korumakta, o da çip krizi.
Neler oldu?
İki sene önce de bu konuya değinmiş; Tayvanlı büyük üretici TMSC’nin taleplere yetişemediğini ve küresel ısınmadan kaynaklı çeşitli sorunlardan dolayı üretimi azalttığını yazmıştık. Rusya-Ukrayna savaşından dolayı hammadde teminindeki sıkıntı, Çin’in en büyük çip üreticisi olan Tayvan’ı işgal ile tehdit etmesi ve küresel ekonomik krizin etkilerini sürdürmesinden dolayı çip krizinin de etkileri hâlâ devam etmekte. Bu belirsizliklere karşın daha düşük transistör boyutlu çipe olan talep ise her geçen gün artmakta.
Çip odaklı gelecek
Özellikle çok ileri teknoloji çiplerin üretimi çok az merkezde yapılmakta, bunlardan en önemlisi de Tayvan’daki çip şirketi. Tabii bunun için çok katmanlı üretim hattı, lojistik ve çevresel planlamalar gerekmekte. Batı ve Uzak Doğu ülkeleri bu krizden sonra kendi çip üretim merkezlerini hayata geçirebilmek için önümüzdeki senelere 446 milyar dolarlık yatırım planladılar. Tabii bu yatırımları, hâlâ Tayvanlı üreticinin 3 nanometre transistör üretim teknolojisi seviyesine erişilecek düzeyde değil.
Nanometre neden önemli ve Türkiye nerede?
Düşük nanometre çip üretimi, daha küçük, daha hızlı ve daha verimli cihazların üretimini mümkün kılar, daha az enerji harcaması ve daha yüksek işlem kapasitesi sunar. Bu sayede, özellikle mobil cihazların kullanım ömürleri uzarken, daha hafif olmaları sayesinde taşınabilirlikleri artar. Bu açıdan nanometre üretim çok önemli. Fakat Türkiye betonda yaptığı yatırımların en ufak kırıntısını ne yazık ki bu çip üretimine yapmadı. 2021 yılında TÜBİTAK tarafından hazırlanan raporda, Türkiye’de çip üretiminin sadece TÜBİTAK’ta yapıldığı gururla açıklanırken, o da ancak mikro metre boyutundaydı, yani 1000 nanometre. Bu boyutlardaki üretime ise yurtdışında 2003 yılında başlanmıştı, yani üretim açısından aramızda şimdiden 20 yıllık fark var.
Ne yapmalı?
Çip üretimi yüksek teknolojili üretim yapısının kurulabilmesi açısından önemli bir konu. Bu, betondan ve katma değer getirmeyecek rantsal yatırımlarla olanaklı değil. Sınırlı kaynakları gelişmekte olan yeni çip modellerine ve üretim teknolojilerine yönlendirmek gerekiyor. Ama bu ancak emekçilerin denetimindeki planlı bir ekonomiyle mümkün. Yoksa dünya kuantum ve MESO gibi çok boyutlu çip üretim teknolojilerinden bahsederken, eldeki kaynaklar gene Türkiye’deki rantçı, vurguncu ve ucuz emek düşkünü kapitalistlerin hizmetine sunulmuş olacaktır.
Geçtiğimiz ay İran üzerine yazdığımız “Kendiliğindenlik ve önderlik” başlıklı yazıda değinmiştik. Diktatörlük rejimi karşıtı seferberlikler esnasında kitlelerin talepleri ve özlemleri arasındaki köprüyü kurabilecek, onları rejimden ve sömürü politikalarından kopuşa sürükleyebilecek devrimci bir önderliğin açığa çıkamaması; farklı grupların farklı taktiklerle bu önderlik boşluğunu doldurmaya soyunma ihtimalini mümkün kılıyor.
Bu taktiklerden bir tanesi de demokratik gericilik. Alamet-i farikası devrimci kriz anlarında devreye girmesi. Amacı ise emperyalizmle işbirliği halinde, kitlelerin taleplerini ve seferberliklerini törpüleyerek, rejimin başını devirip gövdesini korumak suretiyle kitlelere kısmi demokratik haklar sağlamak. Tabii kapitalist sömürü politikalarının devamını garanti altına alarak. Emekçi halkların tüm taleplerine erişmesini engelleyerek. Ya da bir başka deyişle, devrimci ayaklanmayı boğmaya çalışarak.
Tabii konu İran olunca da bu taktiğin uygulanmasına talip olduğunu belirterek ortaya çıkan ana figür de katıksız karşıdevrimci bir karaktere sahip oluyor: tarihin çöplüğünden çıkan, monarşizmin temsilcisi, yurtdışında yaşayan, devrik şahın oğlu Rıza Pehlevi. Yanına aldığı hempaları da yine yurtdışında yaşayan ünlüler, liberaller, sivil toplumcular. Kimi Alman, kimi Fransız, kimi İngiliz, kimi ABD emperyalizmiyle işbirliği halinde. Son bir ay içerisinde geliştirdikleri söylemleri de çok net: “Kitleler İslam Cumhuriyeti rejimini ayaklanmalarıyla devirirlerse ülkeyi yönetmeye adayız.”
Ülke içerisinde eylül ayından bu yana devam eden devrimci ayaklanmanın ön saflarında yer alan kadınlardan, gençlerden, ezilen uluslardan, işçilerden aldıkları cevap da çok net haliyle: “Size mi kaldı?!”
Çünkü kitlelerin talepleri yalnızca molla rejimini yıkmakla sınırlı değil. Onlar aynı zamanda her türlü ayrımcılığa, patriyarkaya, kapitalist sömürü politikalarına karşı da mücadele ediyorlar. Ve şimdi bunlara, seferberlik içerisinde yer almayan, gurbetten ülkedeki devrimci sürece konmaya, “vekalet” etmeye çalışan gericiliğe karşı mücadele de eklendi.
Daha da önemlisi, İran emekçi halkları ne rejimin baskı ve şiddetinden ne de demokratik gerici odakların seferberliğe konma girişimlerinden dolayı geri adım atıyor. Tersine, talep ve mücadelelerini bir adım daha öne taşımaya çalışıyor. Dört ayı geride bırakan ayaklanma esnasında inşa ettiği mahalli/yerel komiteleri, işçi konseylerini talepler etrafından koordine etmeye, birleştirmeye çalışıyor. “Ne rehber ne şah: konseylere dayalı özyönetim!” uğruna seferberliğini sürdürüyor.
2003 yılında kurulan İstanbul merkezli Türk lojistik şirketi Sürat Kargo’da çalışan işçiler, 2023 yılı için belirlenen 42 liralık yemek ücretini kabul etmeyerek, şirket çapında örgütlü olan Öz Taşıma-İş’ten kitlesel olarak istifa etmeye ve şube şube komiteleşerek TÜMTİS’te örgütlenmeye başladılar.
2015 yılına kadar Kaynak Holding’e ait olan Sürat Kargo, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından Kaynak Holding’e kayyum atanmasıyla TMSF’ye (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) devredildi. Sürat Kargo son olarak Halil İbrahim Bacacı’nın sahibi olduğu Port Kargo tarafından satın alındı.
Halil İbrahim Bacacı, Kartal İmam Hatip Lisesi’nde Bilal Erdoğan’ın sınıf arkadaşıydı; Port Kargo, Sürat Kargo’nun ihale ilanından yalnızca üç hafta önce kuruldu. Bacacı geçmişte Ensar Vakfı yöneticiliği yapmıştı. Yine 2022 yılının Nisan ayında Bacacı, Cengiz Holding Yönetim Kurulu üyesi Şeref Cengiz’in de ortaklarından olduğu başka bir şirketiyle (Port Madencilik), Elazığ’da Türkiye tarihinin en büyük maden rezervi ihalesini aldı. Bacacı, İBB’nin otobüs hatlarındaki 5 bin durağın “modernize edilmesi ve içindeki reklam alanlarının intifa (yararlanma) hakkının verilmesi” amacıyla 18 Nisan 2018 tarihinde de bir ihale almıştı. 2019 yerel seçimlerinde İBB yönetiminin değişmesinin ardından, Bacacı’nın şirketi hakkında, 1066 adet akıllı durağı hiç yapmadığı gerekçesiyle 14 milyon liralık icra işlemi başlatıldı.
AKP’ye yakınlığıyla bilinen Hak-İş Konfederasyonu’na bağlı Öz Hava, Kara ve Demiryolu Taşıma İş Sendikası’nın (Öz Taşıma-İş) Sürat Kargo’yla imzaladığı son sözleşmenin başlangıç tarihi 1 Ocak 2022. Ancak Öz Taşıma-İş, mücadeleci sendikaların tercih etmediği ve açıkça karşı çıktığı bir uygulamaya giderek, sözleşmeyi üç yıllık hazırlamış olduğu için, sözleşmenin geçerliliği 31 Aralık 2024’e dek sürüyor. Bu sözleşme, Sürat Kargo işçisinin asgari ücretin yalnızca yaklaşık olarak 100 lira üstüne çıkmasına neden oluyor. Yine sözleşmeye göre Sürat Kargo işçisi 2022 yılında yakacak yardımı olarak 240 lira, çocuk yardımı olarak 25 lira, yemek parası olarak 25,50 lira, aile yardımı olarak 42 lira almış. 2023’te TÜFE oranında artırılan bu sosyal yardımlar, işçilerin cephesinden ciddiye alınır kazanımlar olarak görülmüyor. Zira TÜFE oranında artırılan yemek parası 2023 yılı için 25,50 liradan yalnızca 42 liraya çıktı. Ancak mevcut ekonomik kriz, enflasyon ve durmayan zamlar döneminde, herhangi bir işçinin 42 lirayla bir günde karnını doyurabilmesi mümkün değil.
Yemek parasına gelen komik artıştan sonra birbirleriyle iletişime geçen ve bulundukları şubelerde ve aktarma merkezlerinde komiteleşmeye başlayan Sürat Kargo işçileri DHL, UPS, Aras Kargo ve TÜMTİS’te örgütlü diğer işyerlerindeki kazanımları, ücret artışlarını ve sosyal hakları tartışmaya başlayarak, Öz Taşıma-İş’ten istifa etmeye başladılar. 3800 çalışanı bulunan Sürat Kargo’dan yüzlerce işçi, bir hafta süresince, patron yanlısı sendikadan istifa etti.
Şubelerden bir araya gelen temsilcilerin kendi aralarında aldıkları toplantının ertesinde, işçi temsilcileri Sürat Kargo İşçi Komitesi’nin kurulduğunu kamuoyuna duyurdular ve sosyal medya hesaplarından aşağıdaki açıklamayı yaptılar:
“Merhaba arkadaşlar.
Bugün şubelerden ve aktarma merkezlerinden işçi temsilcisi arkadaşlarla ve TÜMTİS’ten yetkililerle bir araya geldik. Toplantımızda il il, şube şube, merkez merkez işçi komitelerimizi kurma kararı aldık. Sosyal medya hesaplarımızdan gelişmeleri aktaracağız. Hesaplarımız bütün Sürat Kargo işçisi kardeşlerimize açıktır. Bize her türlü sorunuzu ve deneyiminizi mesaj yoluyla iletebilir, paylaşmamızı isteyebilirsiniz.
Mücadeleci ve demokratik bir sendikada, TÜMTİS’te bir araya gelme yönündeki mücadelemiz yeni başladı ve sürecek. Birliğimizi bozmayalım, dedikodulara ve patron ile Öz Taşıma-İş’in aramıza sokmaya çalıştığı insanlara inanmayalım.
Muhakkak hakkımız olanı alacağız. İyi günler, kolaylıklar.”
Sürat Kargo işçisinin talepleri açık ve net: insanca yaşamaya uygun bir ücret, aç bırakmayan bir yemek parası, 20 saat üzeri mesailerin ödenmemesine son verilmesi ve sendika seçme yönündeki demokratik hakkın kullanılmasının önüne geçilmemesi. Sürat Kargo işçileri, yine komitelerinin sosyal medya hesabından yaptıkları açıklamada her şubeden ve aktarmadan temsilci olmasını, toplu iş sözleşmesinin bu temsilci arkadaşlarla yapılmasını ve temsilcilerin çoğunluğunun onay verdiği bir sözleşmenin imzalanmasını istediklerini duyurdular.
Dolayısıyla Sürat Kargo işçilerinin atıldığı bu seferberlik, birçok başlığı kendi içinde birleştiriyor: hem ekonomik refah hem de siyasal-sendikal demokrasi mücadelesini. Bu nedenlerle Sürat Kargo emekçisinin mücadelesinin etrafında bir dayanışma duvarı örmek, seçimlerin yaklaştığı bu aylarda özellikle önemli.
Erdoğan’ın seçim tarihini 14 Mayıs olarak duyurmasıyla seçim sürecine “resmen” girilmiş oldu. Gerçi, seçim tarihi için henüz resmi bir karar alınmış değil. Seçim kararını Erdoğan’ın alması durumunda üçüncü kez aday olmasının anayasaya aykırı olduğu da açıkça ortada. Ne var ki, Tek Adam rejimi altında yasal prosedürlerin Saray’ın güncel ihtiyaçları doğrultusunda eğilip bükülmesi, güncel hukukun yerleşik bir içtihadına dönüşmüş durumda. Dolayısıyla, seçimlerin 14 Mayıs’ta gerçekleşeceğine ve Erdoğan’ın adaylığına kesin gözüyle bakabiliriz.
Cumhur İttifakı seçim kampanyasına çoktan başlamıştı. Bir yandan muhalefetin geniş kesimleri üzerinde baskı politikasını yoğunlaştırarak korku, yıldırma ve çözülme yaratmayı hedefliyor. HDP’ye dönük kapatma davasından İmamoğlu’na kesilen cezaya ve Gezi mahkûmiyetlerine dek bu yönde birçok adımı şimdiden hayata geçirdi. Öte yandan, “seçim rüşveti” niteliğinde açıkladığı ekonomik paketlerle kaybettiği seçmen tabanını geri kazanmaya çalışıyor. Asgari ücret zammından memur maaşlarına ve EYT meselesine, vergi aflarından konut projelerine dek açıkladığı pek çok başlıkta emekçiler adına önemli kazanımlar sağlandığı havası estirmeye çalışıyor. Bu yönde atılan adımlar, Saray’ın sorumlusu olduğu devasa ekonomik yıkımların kayıplarını karşılamaktan çok uzak olduğu gibi açıklanan paketlerin önemli bir kısmı içi boş, göz boyama niteliğinde hamleler olmanın ötesine gitmiyor. Bununla birlikte, iktidar olmanın tüm imkânlarını arkasına alarak Cumhur İttifakı seçimlere bir kez daha güçlü bir odak olarak hazırlanıyor.
Seçim sürecine Cumhur İttifakı’nın karşısındaki en güçlü rakip olarak giren Millet İttifakı ise son olarak Ortak Mutabakat Metni’ni açıkladı. İttifak’ın hükümet programı olarak sunulan metin, Tek Adam rejiminin yarattığı ağır tahribatın kısmi onarımından öte bir reçete sunmuyor. Oysa gerek küresel ekonominin içinde bulunduğu kriz gerekse de Erdoğan yönetiminin oluşturduğu yıkım, emekçilerin eşi benzeri görülmedik sefalet koşullarından çıkabilmesi için “kozmetik çözümlere” olanak tanımıyor. Örneğin, Yap-İşlet-Devret yağmasına son verilip söz konusu işletmeler tazminatsız bir şekilde kamulaştırılacak mı? Halka bir katkısı olmayan, Saray’ın oligarkları için kullanılan ve bütçenin önemli bir kısmını yutan borçların ve faizlerin ödenmesi durdurulacak mı? Eğer emekçi halkın yaşam koşulları iyileştirilecekse, tek çözüm sermayeye giden kaynakların kesilmesi ve bu kaynakların emekçiler için kullanılmasıyla mümkün olabilir. Millet İttifakı ise böyle bir programın değil sömürü ve sefalet düzeninin “sürdürülebilir” hale getirilmesinin siyasi projesi olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Dahası metinde kadın haklarına kısmen değinilmesi, Kürt halkının, Alevilerin, lgbti+ların haklarına hiç yer verilmemesi, sendikalaşmadan, grev yasaklarından bahsedilmemesi Millet İttifakı’nın siyasal demokrasi alanındaki sınırlarını da açıkça gösterdi.
Seçimlerin iki burjuva seçenek arasında kutuplaştığı bir ortamda hem Emek ve Özgürlük İttifakı hem de Sosyalist Güç Birliği bileşenlerine ağır bir sorumluluk düşüyor. Seçimlerde Cumhur İttifakı’nın yenilgiye uğratılması şüphesiz çok büyük bir önem taşıyor. Fakat bundan daha önemlisi, emekçilerin ve ezilenlerin bağımsız siyasi programının yükseltilmesi ve sokakta örgütlenmesi görevidir. Bugüne kadarki tüm kazanımlarımızı örgütlü mücadelemizle elde ettiğimizi unutmayalım. Metal işçilerinin “fiili ve meşru gücü” temelinde greve çıkarak elde ettiği ücret artışları bunun son örneği oldu. Sokak ve sandık siyasetini birleştiren, Cumhur ve Millet İttifakları arasına sıkışmayan bir siyasetin inşası en acil ve hayati ihtiyacımız olmayı sürdürüyor.
Brezilya’nın başkenti Brasília’da 8 Ocak günü, yani Lula da Silva’nın Devlet Başkanlığı görevine gelmesinden bir hafta sonra Bolsonaro destekçileri hükümeti devirme girişimiyle Kongre, Planalto Sarayı ve Anayasa Mahkemesi binalarına saldırı gerçekleştirdi.
Darbe yanlılarının hedefleri Bolsonaro önderliğinde muhalefetin sindirildiği, işçi sınıfının bastırıldığı yeni bir diktatörlüğün kurulması ve bunun için de ordunun harekete geçmesiydi. Bu amaçlar gerçekleşmedi, darbe girişimi bastırıldı. Lakin Lula da Silva iktidarının bu sınavda başarılı bir not aldığını söylemek imkânsız.
Lula’nın başarısızlığı henüz darbe girişimi gerçekleşmeden önce başlamıştı. İçinde olduğu seçim ittifakında daha düne kadar Bolsonaro diktatörlüğünü destekleyen parti ve gruplar vardı. Bu gruplar yalnızca Lula’yı dışarıdan desteklemekle kalmamışlar, yapılan anlaşmalarla seçilen hükümette savunma bakanlığı pozisyonunu alacak kadar da güç kazanmışlardı. İşte Lula’nın sırtını yasladığı güçler bu denli güvenilmez ve Lula’yı zafere taşıyan kitlelerden bu denli kopuk durumdaydılar.
Brezilya’da yüz binler “Bolsonaro hapse!” sloganlarıyla sokağa döküldüler. Diktatöryal bir yönetim kuran ve sayısız suç işleyen Bolsonaro’nun ABD’ye kaçışı onu iktidardan gönderen kitleler için bir zafer değildi. Ne yazık ki Lula bu seferberliğe gereken desteği vermedi. Günler sonra, Bolsonaro’nun Adalet Bakanı başta olmak üzere pek çok kamu görevlisi bu darbe girişiminde payları olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Son olarak, Genelkurmay Başkanı Lula tarafından görevden alındı. Atılan bu adımlar Brezilya’da yükselen kitle seferberliğinin kazanımından başka bir şey değildi.
Yine bu eylemler sonucunda Yüksek Mahkeme, eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro hakkında soruşturma başlattı. Elbette bu soruşturmaların sonuca ulaşması ancak Brezilya işçi sınıfının Bolsonarocu bürokrasi ve burjuvazinin tamamen tasfiyesine yönelik vereceği bir mücadeleyle mümkün olabilir.
Bizler Brezilya’ya baktığımızda bugün dile getirilen “helalleşme” ve “yumuşak geçiş” planlarının işçi sınıfını ve tüm ezilenleri nasıl bir girdabın içine sürükleyebileceğini tüm açıklığı ile görüyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun diktatörleri tatile değil, tarihin çöplüğüne göndermenin yolu Brezilya işçi sınıfının sürdürdüğü seferberliğin izlerini takip etmekten geçiyor.
31 Ocak Salı günü milyonlarca Fransalı işçi, ocak ayının ikinci genel grevini gerçekleştirdi ve bir milyondan fazla işçi sokaklara döküldü. Bir önceki grev 19 Ocak’ta benzer bir büyüklükte gerçekleşmişti. Sendikalar, emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkaran ve emekli olmak için 43 yıl prim ödemeyi şart koşan emeklilik yasası reformunu kabul etmedi.
Ancak emeklilik konusundaki hoşnutsuzluğun yanı sıra, bu genel grevler ve kitlesel eylemler, alım gücünü yitiren, enflasyonun altında artan ücretlerle, enerji maliyetlerindeki büyük artışlarla, özelleştirilen kamu sağlık hizmetlerindeki yetersizliklerle kapitalizmin emekçilerin sırtına yüklediği ekonomik krize karşı duyulan hoşnutsuzluğu ve direnişi ifade ediyor.
Fransa’daki bu büyük grevler, kapitalist krizle birlikte hayata geçirilen kesinti planlarına karşı İngiltere’deki grevlerle ve Avrupa’nın geneline yayılan grev dalgasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşiyor.
Bu kitleselliği sağlayan bir diğer önemli faktör de sendikaların birlik içinde hareket etmesidir. Bu grev ve gösterilerin örgütleyicisi, Fransa’daki sekiz sendika merkezi (CGT, FO, CFDT, CFTC, CFE-CGC, Unsa, Solidaires ve FSU) ile beş gençlik örgütünü bir araya getiren birleşik sendikal platform (Intersyndical) idi. Bu ortak platform ileriye doğru atılmış önemli bir adımdır. Ancak aynı zamanda sendika bürokrasilerinin kendilerini aşma eğiliminde olan hareketi kontrol etme girişimidir. Intersyndical şu ana kadar iki genel grev çağrısı yaptı, ancak ne taban toplantıları çağrısı yapıyor ne de Macron hükümetinin daha önce de belirttiği gibi emeklilik yasa tasarısını geri çekmeyi reddetmesi durumunda mücadelenin büyütülmesi için bir plan öneriyor.
Genel grevlerin yanı sıra petrol rafinerileri, enerji, liman ve demiryolu işçileri ve öğretmenlerin sektörel grevleri devam ediyor. Bu grevlerde de emeklilik yasası reformunun geri çekilmesi talep ediliyor.
Ayrıca, elektrik işçileri “Robin Hood Operasyonu” (efsaneye göre zenginden alıp fakire veren karakter) adını verdikleri bir eylem düzenleyerek okullara, üniversitelere, hastanelere ve düşük gelirli hanelere ücretsiz elektrik dağıttılar.
On yıllardır süren mücadele
Emeklilik sistemine yönelik saldırı on yıllardır Fransız kapitalistlerinin bir talebiydi. Bu konu Chirac, Hollande, Sarkozy ve 2017’de cumhurbaşkanı seçildiğinden beri Macron’un siyasi gündemlerinin bir parçası oldu. Fransız burjuvazisinin emeklilik hakkına dönük ilk ciddi saldırı girişimi 1995 yılında, 1968 Mayıs’ından bu yana Fransa’daki en önemli kitle hareketi tarafından yenilgiye uğratılan meşhur “Juppé Planı” olmuştu.
Şimdiki cumhurbaşkanı Macron da 2019-2020 yıllarında bunu denedi. Bu girişimi, altı ay süren demiryolu grevi de dahil olmak üzere son 20 yılın en büyük grev dalgasını tetikledi. Ayrıca “sarı yeleklilerin” neredeyse ayaklanmaya varan seferberliğini doğuran faktörlerden birisiydi. Sonuçta emeklilik reformu parlamentoda onaylanmasına rağmen, Macron bu projeyi geri çekmek zorunda kaldı.
Bugün, derinleşen küresel kriz karşısında kârlarını korumak isteyen büyük kapitalistlerin baskısı altında olan Macron, 2019’dakinden daha zayıf olmasına rağmen aynı şeyi tekrar deniyor.
Birleşik bir ulusal mücadele planına ihtiyaç var
CGT’ye bağlı rafineri işçileri ve elektrik işçileri 26 Ocak’ta başlattıkları 48 saatlik grevin ardından, 6 Şubat’ta 72 saat sürecek yeni bir grev gerçekleştirecek. Ardından “uzatılabilir” süresiz grev çağrısında bulunuyor (Bu da grevin devam edip etmeyeceğine periyodik olarak meclislerin ve genel kurulların karar vermesi anlamına geliyor). CGT Limanlar ve Tersaneler 26 Ocak’ta bir grev çağrısında bulundu. Eğitim alanında CGT ve Sud sendikaları 31 Ocak’tan itibaren süresiz ve uzatılabilir grev çağrısında bulunurken, demiryolu işçileri de 7 ve 8 Şubat için 48 saatlik grev çağrısında bulundu. Bu grevler büyük ölçüde işçi tabanından gelen doğrudan basıncın sonucudur.
Solun bazı kesimlerinin ve mücadeleci sendikaların önerdiği gibi, hükümeti ve emeklilik yasası girişimini yenilgiye uğratmak için birleşik bir mücadele planına ihtiyaç var. Seferberlik süresiz bir genel greve doğru ilerletilmeli. Bu amaçla, taban meclislerini ve “meslekler arası meclisleri” (Fransa’da farklı sendikal örgütleri bir araya getiren meclislere verilen isim), birleşik mücadele planları üzerinde anlaşmaya varmak ve aynı zamanda krizin bedelini büyük kapitalistlere ödetmek için emekçilerin ekonomik planı doğrultusunda tüm talepleri birleştirmek gerekiyor.
Türkiye büyük bir kuraklık içerisinden geçiyor. Son üç ayın indeksinde renk koyulaştıkça kuraklığın arttığını anlıyoruz. Ocak ayına göre hazırlanacak tablonun daha da karanlık olacağını kestirebiliriz.
Baraj ve göllerde görülmemiş çekilmeler oldu. Su temininden tarıma kadar onlarca etkiden bahsetmek mümkünken kış sporlarında sezonun açılamamasından ötürü kaygı duyanlar da var.
Kuraklık bir doğa olayı ancak kuraklığa hazır olmamak ve su kaynaklarını korumamak tamamen ülkenin nasıl ve kim için yönetildiği ile ilişkili bir durum.
Kişi başına düşen suyla belirlenen kriterlere göre Türkiye hiçbir zaman su zengini bir ülke olmadı. Su stresinde olan bir ülke idi, ama kuraklık coğrafyanın kaderi ile açıklanamaz. Neden mi?
Şekil: Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı 2022 Aralık ayı kuraklık durumu
Göl, dere, yeraltı suyu vb. yalnızca yağışla beslenmez. Kıyısından birkaç kilometre uzağına kadar olan kısma düşen yağışlar bu su kaynağını besler. Bu alanlara su havzası denir. Su havzasına zarar verirseniz elinizde su kalmaz. AKP hükümeti iktidara geldiğinden beri yapılaşmayla su havzalarına büyük zararlar verdi. Bugün çalan alarm, AKP ve öncüllerinin sadece inşaat patronlarına fayda sağlayan projelerinden kaynaklandı.
Erdoğan bu yıkımdan bile fayda sağlamaya çalışarak yeraltı barajları kuracağını açıklıyor. Yani suyun toplanmasını engelleyip, var olan suyu yerin altına çekmek istiyor! Bu yıkımı daha da artıracak bir adım, çünkü böyle giderse yerin altına alabileceği bir su da kalmayacak. Çözüm ise basit. Bir avuç inşaat patronunun kasasını doldurmak yerine, su havzalarının korunması, buralara müdahale eden tüm projelerden vazgeçilmesi gerekiyor. En acil müdahale bu olmalı.
Yeter mi? Hayır, iklim krizi ile de mücadele edilmeli! Hal böyle devam ederse Türkiye’nin su kaynaklarını yitireceğini, tüm toplumun su mültecisi olacağını öngörmek zor değil. Bu acil duruma karşı da çevreye zarar veren tüm işletmelerin derhal işçi denetiminde kamulaştırılması gerekiyor.
Felaket susuzluktan ibaret değil. Hava durumu tahmincileri deniz suyu sıcaklıklarındaki anormal yüksekliğin, bir soğuk hava dalgası ile karşılaşmamız halinde fırtınaya sebep olabileceğini söylüyor. Emekçiden yana bir çözüm biricik, basit ve mümkünken, inşaat ve enerji patronlarının çıkarı adına bize pahalı su faturaları ve kuraklığın ortasında fırtınada boğulmak, bir obruk içerisine gömülmek reva görülüyor.
İngiltere merkezli uluslararası yardım kuruluşu Oxfam, Davos’ta yapılacak Dünya Ekonomik Forumu (WEF) öncesi yayımladığı raporda, dünyanın en zenginleri listesinde yüzde 1’lik kesimde yer alan patronların, 2020 yılından bu yana her gün servetlerine 2,7 milyar dolar kattığını yazıyor. Bir işçinin her gün servetine 2,7 milyar dolar katabilmesi için belki de 10 bin kere doğup her seferinde hiç para harcamadan ücretini biriktirip 30 yıl çalışması gerekirdi. Böylesi bir çelişkinin çözümü çok çalışıp para biriktirmek olamaz!
Üstelik, servetler yalnızca işçilerin alın terinin sömürülmesiyle artmıyor, aynı zamanda bizim verdiğimiz vergiler yoluyla devletin elinde toplanan paralar inşaatçılara, sanayicilere, borsa çakallarına aktarılıyor. Bu durumdan rahatsız olan 200 zengin Davos’ta insafa gelip bir mektup yayımlamışlar! “Aşırı servetle mücadele” ismini verdikleri mektupta “Son 50 yılın tarihi, zenginliğin yukarıya doğru aktığı bir hikâyedir. Son birkaç yılda bu eğilim büyük ölçüde hızlandı… Çözüm, herkesin görmesi için açık. Siz, küresel temsilcilerimiz, biz ultra zenginleri vergilendirmelisiniz.” Ne var ki “bize servet vergisi getirin” diyen kesimler aynı zamanda servetlerini vergi cennetlerine kaçırıp vergi ödememek için her türlü yola başvuranlar.
Servet dedikleri zaten işçilerin emeği. İşçi sınıfı ile patronlar arasındaki karşıtlık servetlerden alınacak vergiyle çözülür mü? Biz aşırılıklarla mücadeleyi değil, servetin esas sahiplerine, işçi ve emekçilere geri verilmesini istiyoruz! Eşitsizlikle gerçek mücadele için trilyonlarca doların kilidi açılmalı.
Avrupa işçi sınıfı hayatı durduruyor!
Patronlar servetlerine servet katıyor, kapitalist hükümetler kemer sıkma uygulamaları dayatıyor ancak buna karşı Avrupa işçi sınıfı aylardır grevde, direnişte. Özel sektörden kamu sektörüne, ulaşımdan eğitime kadar çok geniş bir yelpazede farklı sektörlerden 100 binlerce işçi eşzamanlı eylemler düzenliyor.
Emperyalizmin merkezi ülkelerinden İngiltere’de aralık ayı boyunca hemşireler, öğretmenler ile demiryolu, posta, havayolu çalışanları eylemler yapmıştı. Şimdi 6 Şubat’ta binlerce sağlık emekçisi ve ambulans çalışanı greve çıkacağını açıkladı.
Fransa’da emeklilik yaşının artırılması planlanıyor. 2027’den itibaren tam emekliliğe hak kazanmak için 42 yıl yerine 43 yıl çalışmak gerekecek. Bu yasaya karşı 19 Ocak’ta Fransa’nın neredeyse tamamında genel grev ve yürüyüşler düzenlendi. Paris’teki eyleme katılım 400 bine ulaşırken Marsilya’da 140 bin kişi katıldı. Enerji sektöründeki greve katılım neredeyse yüzde 50’ye ulaştı. 2019 büyük genel grevine ülke çapında katılım yüzde 36 iken, 19 Ocak’ta bu oran yüzde 44,5’e çıktı.
Pandemi boyunca milyonlarca insan aşılara erişemediği veya yeterli sağlık hizmeti alamadığı için öldü. Aynı patronlar “işçiden vergi alınmasın, emekçiler sağlık, ulaşım gibi temel insan haklarından parasız yararlansınlar” demediler. Şimdi Fransız hükümeti sağlık, eğitim, ulaşım gibi sektörlerde grev yapılmasının kamu hizmetlerini aksattığı ve mağduriyet yarattığını söyleyerek bu grevleri yasaklayacak yeni yasalar hazırlıyor. Servet sahiplerinin vicdanı buraya kadar izin verir: “Grev yapmayın demiyoruz ama hayatı durduramazsınız!”
Açlık ve sefaletin hiçbir servet sahibinin insafına terk edilemeyeceğini Avrupa işçi sınıfı en açık şekilde gösteriyor!
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti Gazze, Kudüs, Batı Şeria ve Siyonist ve soykırımcı İsrail devleti tarafından işgal edilen diğer Filistin topraklarında yeni bir terör dalgası başlattı.
26 Ocak’ta Cenin mülteci kampında 10 Filistinlinin kolluk kuvvetleri tarafından öldürülmesi ve 20’den fazla Filistinlinin yaralanması, İsrail ordusunun son yıllarda bir Filistin mülteci kampına yönelik en ciddi saldırısı oldu. 2023 yılında şu ana kadar 36 Filistinli öldürüldü.
Bu katliamdan önceki günlerde İsrail kolluk kuvvetlerinin uyguladığı baskılar artmış; Şufat’ta, Kalkilya’da, Silvan’da ve işgal altındaki Kudüs’te çok sayıda Filistinli genç öldürülmüş veya yaralanmış, İsrailli yerleşimciler de Mescid-i Aksa’ya baskın düzenlemişti.
Sadece 28-29 Ocak tarihleri arasında Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde, Masafer Yatta’da, El Halil’de, Hayfa’da, Nablus’ta, Ramallah’ta ve diğer bölgelerde Filistinlilerin evlerine ve araçlarına yönelik 144 yerleşimci saldırısı gerçekleşti ve bunların birçoğu ateşe verildi. Ayrıca çok sayıda yere baskın düzenlenmiş ve onlarca Filistinli tutuklanmıştı.
İşgal altındaki topraklarda yeni yerleşim yerleri kuran ve sayıları her geçen gün artan yerleşimciler tarafından gerçekleştirilen tüm bu saldırılar, İsrail parlamentosu (Knesset) üyesi Almog Cohen’in kolluk kuvvetleri ve yerleşimcilere “Filistinlileri öldürmeye devam edin” çağrısında bulunmasından anlaşılacağı üzere, bizzat İsrail makamları tarafından teşvik edilmiştir. Öte yandan, 27 Ocak’ta İsrail Hava Kuvvetleri Gazze Şeridi’nde yeni bir bombalama saldırısı gerçekleştirdi.
Bilindiği üzere, geçtiğimiz aralık ayında İsrail’de iktidara gelmiş en sağcı koalisyonu kuran aşırı muhafazakâr ve katil Benjamin Netanyahu yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu koalisyon, iki ultra-ortodoks partinin yanı sıra üç aşırı sağcı partiden oluşuyor: Dini Siyonizm Partisi, Noam Partisi ve Yahudi Gücü. Yahudi Gücü’nin lideri şu anki Ulusal Güvenlik Bakanı ve son günlerde Filistinlilere karşı tırmanan şiddetin mimarı olan Itamar Ben Gvir.
O dönemde İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak kamuoyuna yaptığımız bir açıklamada, bu gerici, saldırgan ve aşırı muhafazakâr kabinenin yükselişiyle birlikte Filistinlileri bekleyen tehlike konusunda uyarıda bulunmuştuk. İsrail’in Haaretz gazetesi bile bu koalisyonu “İsrail tarihindeki en aşırı sağcı, ırkçı, homofobik ve teokratik hükümet” olarak tanımlamaktadır. Bu hükümet, hâlihazırda işgal altında tuttuğu Batı Şeria topraklarını ilhak etme taahhüdünü programına dahil eden ilk İsrail hükümetidir.
Bu durum, işgal altındaki topraklarda yerleşimcilerin ve yeni yerleşimlerin sayısındaki hızlı artışı açıklamaktadır. Yerleşimcilerin sayısının hâlihazırda yarım milyon civarında olduğu tahmin ediliyor.
Yerleşimcilerin sayısı 2011’den bu yana 150 binden fazla artarak yüzde 40’ın üzerinde bir büyüme kaydetti.
Netanyahu hükümeti Batı Şeria’daki yasadışı İsrail yerleşimlerini genişletmeyi, iki yıl içinde 100 bin, 10 yıl içinde ise yarım milyon yerleşimci daha eklemeyi planlıyor.
Bu etnik temizlik politikası, tıpkı bugünkü Siyonist İsrail devletinin 1940’larda kurulduğunda olduğu gibi kan ve ateşle yürütülmektedir: Filistinli çocukları ve gençleri öldürerek, evlerini yıkarak, topraklarını ve mahsullerini alarak, arabalarını ve mülklerini tahrip ederek ve yakarak. İşgal edilen bölgelerde yerleşimciler silahlı bir şekilde dolaşıyorlar.
İUB-DE olarak, kahraman Filistin halkına yönelik bu yeni saldırı dalgasını reddediyor, Cenin’deki katliamı ve İsrail hükümetinin Batı Şeria’yı ilhak etme planlarını lanetliyoruz.
ABD emperyalizminin Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’in dün İsrail’e vardığında hem Netanyahu hükümetine hem de Filistinlilere “gerilimi düşürme” çağrısında bulunan ikiyüzlü açıklamalarını reddediyoruz; çünkü Siyonist ve soykırımcı İsrail oluşumunu tepeden tırnağa silahlandırarak Filistin halkına yönelik kesintisiz bombalamaların ve 26 Ocak’ta Cenin’de olduğu gibi canice saldırıların suç ortağı olan ABD’dir.
İUB-DE olarak Filistin halkının mücadelesini kayıtsız şartsız destekliyor ve birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin’in kurulmasını savunmaya devam ediyoruz.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin birinci yıldönümü yaklaşırken sosyalist politika dergisi Troçkist Ukrayna temalı ikinci özel sayısını yayımladı. Bu özel sayıda sahadan aktarımların ve Ukraynalı sendikacılar, sosyalistler ve devrimcilerle yapılmış röportajların yanı sıra çeşitli gerekçelerle Rusya’nın işgaline destek veren sol kesimlerle polemikler ve işgal karşısında devrimci tutumun ne olması gerektiğine ilişkin analizler yer alıyor. Troçkist’in özel sayısını okumak için tıklayın.
Özel sayının Sunuş yazısı şu şekilde:
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmeye başlamasının hemen ardından, Mart 2022’de Troçkist’in 4. Özel Sayısını tümüyle bu konuya ayırmış ve orada bu emperyalist saldırı karşısında devrimci Marksistlerin tutumunu şu sloganlarda özetlenebilecek biçimde açıklamıştık: “Ukrayna halkıyla uluslararası dayanışmayı sürdürmeliyiz. İşgale, bombardımana hayır! Rus birlikleri Ukrayna’dan dışarı! Hükümetler Rusya ile ilişkilerini kessin! Ukrayna halkının direnişi zafer kazanmalı! İster Rusya’dan ister NATO, ABD veya AB’den gelsin, Ukrayna’daki tüm emperyalist müdahalelere hayır!”
Ve tabii enternasyonalist devrimciler olarak İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) çatısı altında hem Ukrayna emekçi halkıyla dayanışma kampanyasına katıldık hem de bizzat Ukraynalı ilerici ve devrimci güçlerle temaslarımızı sıkılaştırdık. Elinizdeki 5. Özel Sayı bu çalışmaların bir ürünüdür.
Bu özel sayıda öncelikle emperyalist Rusya yanlısı Stalinist ve ulusalcı çevrelerde dile getirilen “Ukrayna halkını desteklemek NATO’nun yanında yer almaktır” biçimindeki yargıya bir yanıt getiriyoruz. Bu tür bir iddia, sahiplerinin enternasyonalist devrimcilerin tam karşısındaki cephede mevzilenmesinden başka bir anlam taşımıyor.
Bunun ardından UİB-DE militanlarının Ukrayna’daki çalışmalarının ürünlerine yer veriyoruz. Yoldaşlarımız Lviv ve Kiev’den Rus birlikleriyle sınır hattına, Zaporijya’ya kadar pek çok ilerici-devrimci çevreyle ve emekçilerle temas kurdular, talep edilmiş olan kampanya ürünü malzemeleri teslim ettiler.
Bu temaslar sırasında gerek enternasyonalist sivil kuruluşlarla gerekse de anarşist ve Marksist grup ve kişilerle görüşmeler gerçekleştirdiler. Özellikle demiryolu, metal ve maden sendikaları ve işçileriyle olan görüşme ve çalışmalar, Ukrayna halkının emperyalist saldırı karşısındaki savunmasına ve sosyalist devrim yolunun açılmasına yönelik olarak stratejik bir önem taşıyordu.
Bu enternasyonalist çalışmaların anlatısını ve konuya ilişkin devrimci Marksist tutumuzu içeren bu sayının, Türkiye’deki sosyalist devrimin ilerletilmesi açısından yararlı olacağını umuyoruz.
2022 yılının başlarında, gerek asgari ücretteki artışın gerekse genel olarak ücretlerin düzeyinin korkunç enflasyonun etkisiyle son derece yetersiz kalması sonucunda, şubat ve mart aylarında güçlü bir ek zam talebi seferberliği yaşanmıştı. Aynı türden bir yeni seferberlik olasılığı karşısında bu yılkı yetersiz asgari ücret artışının ardından hükümet çeşitli manevralarla ön almaya çalıştı.
Asgari ücret artışının (yüzde 54) çok yüksek olduğu algısını yaratmaya yöneldi; memurların maaşlarını önce yüzde 15’ten yüzde 25’e, sonra da yüzde 30’a artırma hokkabazlığına başvurdu, EYT sorununu yaşa bağlı olmaksızın çözdüğünü ilan etti ve nihayet asgari ücretin yıl ortasında yeniden gözden geçirilebileceği vaadini ortaya attı. Bütün bu uygulamaların, enflasyonun düştüğü propagandası eşliğinde, özellikle örgütsüz emekçi sınıflar içinde kısmi ve yetersiz bir tatmin olma duygusu ve bir bekleme ortamı yaratması, bir önceki yılın seferberliklerinin tekrarını oldukça güçleştirdi.
Bununla birlikte, sınıfın öncü sektörlerinden olan metalde MESS’le olan toplu sözleşmeleri devam eden bir dizi işyerinde ek zam talepleriyle hareketlilikler yaşanmaya başladı. DİSK’e bağlı BMİS’in “yeni yıla ek zam talebiyle giriyoruz” açıklamasının yanı sıra, bu talebin Türk Metal ve Özçelik-İş’e bağlı işyerlerinde de duyulmaya başlaması, hareketliliğin tabandan geldiğine işaret etmekteydi.
Geçtiğimiz yıl doğan seferberlikleri işyeri içi ekonomik sorun çerçevesine hapsedip birbirinden yalıtarak sönümlendirme politikası izleyen sendika bürokrasileri, bu kez de birlikte derhal harekete geçip MESS’le anlaştılar ve toplam yüzde 34 zam alındığını ilan ettiler. Oysa bu artışın gerçekte daha düşük olması ve hayat pahalılığının çok gerisinde kalmasının yanı sıra, sendika bürokrasileri bu girişimleriyle hükümetin emekçi sınıfları oyalama politikasına katkıda bulunmuş ve onların demokrasi ve toplumsal kurtuluş mücadelelerinin önüne tekrardan set çekmiş olmuşlardır.
Öte yandan, Birleşik Metal-İş ile geçmişte EMİS’i oluşturan ve daha sonra yeniden MESS’e katılmış olan işletmeler arasında süren TİS görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlanmasının ardından greve çıkılacağı ilan edildi. Bununla birlikte, greve çıkılmadan evvel biri hariç şirketler ile sendika arasında anlaşmaya varıldı. Hükümetin yasaklamasına karşın greve çıkılan Schneider Enerji’de ise, grevin üçüncü günü, 24 Ocak’ta anlaşmaya varıldı. İmzalanan bütün bu sözleşmelere göre, her işletmede kısmi farklılıklar olmakla birlikte, işçiler ikramiyeler ve sosyal haklar dahil yüzde 100 civarında bir zam elde etmiş oldular.
Mevcut koşullar bu anlaşmaların dışında kalan metal fabrikaları ile başka işkollarındaki işçileri de ek zam taleplerinde bulunmaya ve hatta bu amaçla örgütlenmeye itebiliyor. Örneğin, İstanbul Dudullu OSB’de bulunan Omega Motor fabrikasında Türk Metal’e üye olan 18 işçi işten atılırken, patron diğer işçileri sendikadan istifaya zorluyor. Denizli’de Seval Kablo’nun 600 işçisi patronun Türk Metal’in yetkisine itiraz etmesini kapı önü eylemleriyle protesto etti. Kartonsan’da grev sürmekte. Diyarbakır’da yüzlerce fırın işçisi ücret artışı talebiyle iş bıraktı. Tüpraş’ta işçiler ek zam taleplerini duvarlara yazdılar, Petrol-İş Aliağa şubesine aktardılar. Birçok belediyede işçiler ücretlerinde güncelleme istiyorlar. İstanbul ve Mersin’de tekstil işçileri de aynı şekilde ücret taleplerini dile getiriyorlar. LC Waikiki’de düşük ücretleri protesto etmeleri nedeniyle Kod 46 ile işten çıkarılan 7 işçi kapı önündeki protesto eylemleri sonucunda kısmi bir zafer kazandı…
Bu örnekler önümüzdeki günlerde de artabilir. Ne var ki, bir yandan hükümetin ve patronların yaratmaya çalıştıkları algı ve baskı uygulamaları, diğer yandan da bürokratik sendikaların mücadelelerin birleşme ve yaygınlaşmayı önleme yolundaki yoğun çabaları mücadelelerin birleşerek yaygınlaşmasını engelliyor.
Rejimin tüm ekonomik ve antidemokratik baskılarının arttığı bir seçim sürecinde, bu saldırının püskürtülebilmesi, emek hareketinin mücadele gücüne bağlı. Bu nedenle tüm ileri-öncü işçileri işyerlerinden başlayarak örgütlenmeye, varsa sendikal ve politik örgütlerini bir emek cephesinin örgütlenmesi yolunda zorlamaya davet ediyoruz.
Seçimlerin 14 Mayıs’ta gerçekleşeceği Erdoğan tarafından duyurulurken, kilit parti konumundaki HDP’ye dönük baskılar da hız kazanıyor. HDP’nin hazine yardımlarının bloke edilmesinin ardından, HDP yönetiminin kapatma davasının seçim sonrasına bırakılmasına dönük başvurusu da Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildi. Cumhur İttifakı’nın seçim planlarında HDP’nin seçimlerden önce kapatılmasının öncelikli başlıklardan biri olduğu böylelikle tamamen açıklığa kavuştu.
Saray yönetimi bir yandan “seçim rüşveti” niteliğinde birtakım ekonomik hamlelerle kaybettiği oyları kazanmaya çalışırken, diğer yandan da başta HDP olmak üzere muhalefetin tüm kesimlerine dönük baskı, korkutma ve yıldırma politikalarını derinleştiriyor. Erdoğan iktidarı, Kürt oylarının bir kısmını yeniden kazanamazsa veya en azından tarafsızlaştıramazsa seçimleri kazanamayacağının farkında. Bu nedenle HDP’nin kapatılmasıyla HDP seçmeninin bir kısmının sandığa gitmesinin önlenebileceğini umuyor. Dolayısıyla, HDP’nin kapatılmasının engellenmesine dönük en geniş kitle seferberliğinin ve dayanışmanın örülmesi, bu dönemin en hayati siyasi görevlerinden birisine dönüşmüş durumda.
Emek ve Özgürlük İttifakı’nın seçim politikası
HDP ile birlikte aralarında TİP ve EMEP’in de olduğu altı siyasi oluşum tarafından eylülde kuruluşu ilan edilen Emek ve Özgürlük İttifakı (EÖİ), Cumhur ve Millet İttifakları dışında gerçek bir siyasi alternatif olmak ve yalnızca seçim işbirliğiyle sınırlı kalmayan, birleşik bir mücadele zemini inşa etmek gibi güçlü iddialarla yola çıkmıştı. Bununla birlikte, 15 Ocak’ta düzenlenen miting dışında EÖİ, mücadeleyi sokağa taşımak yönünde herhangi bir ortak girişimi hayata geçirmedi. Dahası, gerek Cumhurbaşkanlığı gerekse de parlamento seçimlerinde nasıl bir politika izleyeceği halen belirsizliğini koruyor.
İşçi Demokrasisi Partisi seçim tartışmalarının başından itibaren HDP’nin ve sosyalist hareketin hem cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimlerinde kendi bağımsız adaylarını göstermesi ve ortak seçim kampanyasının ekonomik ve siyasi alana ilişkin acil talepler ekseninde bir mücadele planıyla birlikte örülmesi gerektiğini savundu. Gazete Nisan’ın sayılarında bu politika uzunca bir zamandır ayrıntılı olarak işlendi. Ne var ki, EÖİ bileşenleri cumhurbaşkanlığı seçimleri için Altılı Masa’ya açık çek vererek kendi bağımsız iradesini ortaya koymaktan ısrarla imtina etti. EÖİ’nin 5 Ocak’ta yaptığı toplantıda da “muhalefetin ortak adayı” politikasının devam ettirileceği belirtildi. Ancak bu toplantıdan bir gün sonra HDP Eş Başkanı Pervin Buldan, HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendi adayını göstereceğini duyurdu. HDP kendi adayını göstereceğini ilan etmekle birlikte, Altılı Masa’yla “ortak aday” için görüşmelere hazır olduğunu da yeniden vurguladı.
Sonuç olarak, EÖİ’nin cumhurbaşkanlığı için kendi adayını çıkarması veya Altılı Masa’nın adayını desteklemesi mevcut tablo içerisinde eşit ölçüde ihtimal dahilinde. Asıl mesele ise EÖİ bileşenlerinin siyasi ufkunun “Millet İttifakı yönetimi altında güçlü bir muhalefet olma” sınırlarının ötesine geçmemesinde yatıyor. Oysaki mevcut yıkım tablosu içerisinde, Saray rejiminden ve kapitalizmden kopuş, iç içe geçmiş güncel ve stratejik bir görev olarak önümüzde durmayı sürdürüyor.
Kimi İslami düşünürler, yeryüzünün ahenginin devlet ve onun lideri tarafından temsil edilmesi gerektiğini vurgular. Tek Adam rejiminin bir iddiası da bu.
Oysa yeryüzü ahenkten çok çelişkiler ve değişimler ile anlaşılabilir. Bugün kimi bilim insanları dünya aynı şekilde dönmeye devam ederken dünyanın çekirdeğinin dönüşünde bir değişiklik olduğunu düşünüyor. Eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi doğa yasaları üzerindeki tartışmaların Cumhur İttifakı için de geçerli olabileceğini gösterir nitelikte. Görüyoruz ki Cumhur İttifakı tek yürek olmadığı gibi ahenkli de değil. Bu cinayetin anatomisinde mafya, suçluyu koruyan bürokratlar, devlet organları ve suç örgütlerinin çelişkili çıkarlarını görebiliyoruz.
Suikasta Sinan Ateş ile torbacı gruplar arasında yaşanan bir gerilim süsü vermenin hedeflendiği anlaşılabiliyor. Ancak cinayetin ardından suikastı düzenleyenlerin beklentilerinin aksine dosyanın eşelenmesi ve tutuklamalar başka çatlaklara işaret ediyor.
İçişleri Bakanlığı sessizliğe gömülmüşken soruşturmayı derinleştiren savcının ani izne çıkışı gibi “garip” gelişmelere dair de Adalet Bakanlığı bir açıklama yapmıyor. Suikastçının sabıkalı Erol Özyağcı olduğu, planlayanın ise 62 yıl hapis cezalısı bir firari, Doğukan Çep olduğu ve işin MHP Mersin milletvekili Olcay Kılavuz’dan Ülkü Ocakları ve başka mafyatik örgütlerin yanında bürokratlara kadar uzandığı iddiaları var. Sonuç olarak eli kanlı çetelerin MHP ve devlet bürokrasisi tarafından korunduğu gözler önünde. Peki, suikastın kolayca örtbas edilememesi nasıl açıklanabilir? İttifakın çekirdeğinde yer alan Erdoğan’ın çekirdeğin dönüşünü değiştirerek öne çıkmaya çalışan ve merkezkaçta kalan Soylu, MHP vb. herkesi bu vesile ile çeperinde tutmaya çalışmasıyla. Zira soruşturmanın Saray’dan bağımsız ilerlemesi imkânsız.
Olan bitenin MHP’de binlerce istifaya sebep olduğu söyleniyor. İşçilere, kadınlara, doğaya, lgbti+lara, diğer ezilen ve sömürülen kesimlere yönelik tüm saldırıların hızla gerçekleşmesinin faili olan Tek Adam rejimi, aslında çıkarı faklı alanlarda olan ve açıkça yozlaşmış ve suça bulaşmış aygıtlardan oluşuyor. Birileri cinayeti bir koz olarak kullanmaya çalışırken, muhalefet de her şeyi bildiğini söylemesine rağmen süreci lehine çevirmeye çalışmaktan öteye gitmiyor.
Suikastta rol alan kişilerin adilce yargılanması bu düzen içerisinde bir hayal. Azıcık bilgi ile hepimiz “kral çıplak” diye bağırabilirken soruşturma sonuna kadar ilerletilmiyor. Öte yandan CHP, İYİP ve diğer düzen partileri de MHP’den kopuşları kendilerine çekmenin peşindeler.
Mafya-devlet-AKP-MHP adına kurulan suç ilişkileri ve yüksek enflasyon, işsizlik, keyfiyet… Bize reva görülen düzen işte bu. Her iki kanat da cinayetin anatomisi etrafında devlet kaynaklarını nasıl paylaşacakları, suça bulaşmış kimseleri taraflarına nasıl çekecekleri telaşına kapılmış durumda. Bir kez daha insan onuruna yaraşır koşulları işçi emekçilerden başka hiçbir ittifakın kuramayacağını görmüş oluyoruz. Cinayet, Türkiye kapitalizminin birikim metodu dahilinde suç örgütlerinin devletle iç içe geçtiğini gösteriyor.
Fail belli. Ortadaki akılcı tek dedektif, adaletin tek savunucusu ve adil bir geleceğin tek inşacısı ise işçi sınıfı örgütleri olmayı sürdürüyor.
Emekli maaşlarına 2023 yılı ilk altı ayı için yüzde 30 zam yapıldı. EYT’liler de almaya hazırlandıkları maaşlarının bu oranda artacağını düşündüler. SGK’nın “emekli olduğumda ne kadar maaş alırım” uygulamasına baktıklarında ise yüzde 30 artışı göremediler. Farklılıklar olmakla birlikte sosyal medyadan yapılan paylaşımlar EYT’lilerin artışının ortalama yüzde 17 civarında kaldığını gösterdi. Doğal olarak büyük bir tepki ve hayal kırıklığı oluştu.
SGK bu büyük tepki sonrası kamuoyuna “2023 yılı öncesinden bağlanan aylıklar dahil olmak üzere 2023 yılı talepte bulunanların aylıkları da yüzde 30 oranında artırılmıştır. Aylık hesaplama sisteminde bir değişiklik yapılmamış, mevcut yasal düzenlemelerde yer alan kurallar çerçevesinde aylıklar hesaplanmaktadır. Ayrıca, EYT kapsamındaki sigortalılar için farklı bir aylık hesabı yapılmayacak, hem TÜFE hem de refah payı dikkate alınarak aylıklar ödenecektir,” açıklamasını yaptı.
Yaptı ama bu açıklama kafalardaki soruları gidermediği gibi artırdı. EYT’lilerin sorusu aslında çok açıktı: Yüzde 30 artışı niye görmüyoruz, bu artış olacak mı? Olacak ise artış oranı niye yüzde 17 civarında görünüyor? Maaş bağlanırken mi aradaki yüzde 13 fark maaşlara yansıtılacak? EYT’liler SGK’nın açıklamasında bu soruların cevabını bulamadı.
Aslında SGK, “Aylık hesaplama sisteminde bir değişiklik yapılmamış, mevcut yasal düzenlemelerde yer alan kurallar çerçevesinde aylıklar hesaplanmaktadır,” diyerek EYT’lilerin maaşlarına da yüzde 30 oranında zam yapıldığını ama hesaplama sisteminden dolayı bu artışın yüzde 30 değil yüzde 17 civarında yansıdığını ifade etmiş oldu. Evet, SGK doğru söylüyor ama zaten EYT’lilerin itiraz ettiği de bu aylık bağlanma oranlarındaki adaletsizlik. EYT’liler tam da değiştirilen sistem nedeniyle yaşanan intibak sorunlarının çözülmesini istiyor.
Tekrar ifade edelim: Aylık bağlanma oranları (ABO) iki kez değiştirildi. 2000 yılı öncesi yüzde 70 oranında olan aylık bağlanma oranları yüzde 35’lere dek düşürüldü. Bu yüzden eskiden en düşük emekli aylığı dahi asgari ücretin üzerindeyken şu an emeklilerin çoğunun maaşı, 8500 lira olan asgari ücretin altında kaldı. Ayrıca farklı maaş hesaplama dönem ve katsayıları nedeniyle aynı koşullarda emekli olanların maaşları arasında da büyük farklar oluştu. Çözüm, 2000 yılı öncesi sisteme dönülmesinde.
Vehbi Koç, Kavel işçilerinden neden intikam alamadı?
İşçilerin bu kazanımı, elbette Türkiye’nin en büyük kapitalist aile şirketinin sahibi olan Vehbi Koç’un hoşuna gitmedi. Vehbi Koç’un 17 yıl sonra 12 Eylül Darbesi’ni gerçekleştirecek olan cuntacılara yazdığı mektuptan şunu biliyoruz ki, kendisi işçilerden, grevlerden, komünistlerden ve sendikalardan nefret ediyordu. Bu yüzden hem Vehbi Koç hem de fabrikanın ortağı olan diğer patronlar, öncü işçilerden intikam almak istediler.
12 Mart günü Sarıyer Savcısı, 28 grevci işçi hakkında dava açtı ve 3 ile 5 yıl arasında hapis cezası istedi. Savcı, bu talebini, 1947 tarihli Sendika Kanunu’na ve Ceza Kanunu’nun 201., 258., 266. ve 273. maddelerine dayandırıyordu.
Ne var ki, Kavel işçileri, bütün İstinye halkının ve Türkiye işçi sınıfının öncüsü rolünde sosyal hakları ve grev hakkı için mücadele ederken, TBMM de bir yandan yeni Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nu (TİSGLK) görüşüyordu. Kavel Grevi sayesinde, bu yeni ve 1963 tarihli TİSGLK’ye geçici bir madde eklendi ve 8 Nisan 1963’ten önce 1947 Sendika Kanunu’nu ve TCK’sini ihlal eden sözde “suçların” ve “eylemlerin” hepsi affedildi.
Kavel grevcileri, kendi mücadelelerinin TBMM’nin üzerinde kurduğu emekçi halk basıncı sayesinde, adli takibattan kurtuldu.
1963 TİSGLK’sinin bir bilançosu
Kavel Grevi sürerken Meclis’te tartışılan TİSGLK, 15 Temmuz 1963’te TBMM tarafından kabul edildi ve 24 Temmuz 1963’te yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu yasa iktidarın demokratik bir açılımı değil, son iki yıldır işçilerin verdiği kıyasıya mücadelenin bir sonucuydu. M. Şehmus Güzel şöyle yazar:
“Önce şu noktayı belirtmek gerekiyor: Bu yasaların çıkarılması iktidarın bir lütfu değil, işçi sınıfının yıllardan beri yaptığı savaşımların sonucudur. Nitekim işçi sınıfının en son, 1961-1963 arasında her iki yasanın çıkarılmasını sağlamak amacıyla İstanbul, Ankara, Ereğli, İzmir ve diğer kentlerdeki gösteri, yürüyüş ve mitingleriyle yine birçok ilde düzenlediği grevler, onun anayasal olarak tanınmış sendika, toplu sözleşme ve grev haklarını ne denli benimsediğini, ilgili özel yasaların bir an önce çıkarılması için ne denli kararlı olduğunu, bu konularda her türlü savaşımı vermeye hazır bulunduğunu göstermesi bakımından son derece anlamlıdır. İlgili özel yasaların işçi sınıfının 1961-1963 dönemindeki (ve önceki dönemlerdeki) kararlı ve sürekli savaşımı sonucu çıkarıldıkları yadsınamaz.” (Bkz. Şehmus Güzel, Türkiye’de İşçi Hareketi / 1908-1984, Kaynak Yayınları, Birinci Basım, Şubat 1996, s. 199)
Grev hakkının ilk kez yasal olarak tanınmış olması, devasa bir kazanımı ifade ederken, 1963 TİSGLK’si yine de birçok yönden eksik ve birçok yönden de kısıtlıdır. Bu eksik ve kısıtlı tarafları kısaca özetlemeye çalışarak gerçekçi bir bilanço çıkarmaya çalışalım.
I) Yasanın 17. maddesinde grev hakkı sadece işçilere tanınmıştır, böylece o sırada sayıları 800.000’i bulan memurlar grev hakkından yoksun bırakılmıştır. Dahası, 56. maddeyle birlikte, “işçi niteliği taşımayan kamu hizmeti görevlilerinin” greve çıktıklarında alacakları cezalar belirlenmiştir.
II) 1963 TİSGLK’si yasal ve yasal olmayan grev diye bir ayrıma gider; ekonomik temelli grevleri yasal sayarken, ekonomik olanların haricindeki herhangi bir gerekçeyle gidilen grevleri (yani politik grevleri) yasadışı sayar. Bunun yanı sıra ekonomik grevlere çıkılmasını da bir hayli zorlaştıran, kısıtlayıcı şartlar getirir. Mesela “kısa ve tekrarlanan grevler” ile “verim grevleri” (iş yavaşlatma) yasaklanır ve ağır hapis ve para cezaları ile cezalandırılır. Benzer şekilde işyeri işgalleri de yasaklanır.
III) Yasa, işçilere grev hakkı tanıdığı gibi, patronlara da lokavt hakkı tanır. Söz konusu TİSGLK’nin yürürlüğe girdiği tarih olan 24 Temmuz 1963 ile 1968 yılları arasında yasal olarak örgütlenen 147 greve karşılık, aynı süre içinde patronlar 149 lokavt ilan etti. Halbuki lokavt demokratik bir hak değil, aksine, işçilerin grev hakkını gasp eden bir saldırı politikasıdır. 1963’te lokavtın sözde bir “hak” olarak tanınmasını savunan Türk-İş bürokrasisi, beş yılın ardından ilan edilen lokavtların kendi tabanında yarattığı öfkenin basıncıyla, aşağıdaki açıklamayı yayımlamak durumunda kaldı:
“Kapitalist sınıfın işçi hareketi aleyhine giriştiği tertibin bir diğer örneğine 1961 Anayasasının 47’inci maddesine yöneltilen değişiklik teklifinde rastlanmıştır. Hakim sınıf ‘lokavt’ın Anayasada prensipleştirilmiş bir ‘Hak’ olarak kendisine tanınmasını istemiştir. (…) Lokavt, bir ‘sosyal hak’ değildir, hiçbir ülkede sosyal hak olarak tanınmamıştır. (…) Anayasa Komisyonu da lokavtın hiçbir şekilde bir ‘sosyal hak olmadığını’ saptamıştır. (…) Anayasa, kapitalist sınıfın işçi sınıfı üzerinde tahakkümü arttırıcı bir aracı olarak kullanılamaz.” (Aktaran için bkz. Kemal Sülker, Türkiye’de İşçi Hareketleri, Gerçek Yayınevi, İkinci Baskı, Ağustos 1973, s. 198, 199.)
Kavel Grevi’nin kazanımı tamamlanmayı bekliyor
Bugün Anayasa’nın 54. maddesi ile 2822 sayılı yasa, Türkiye’deki her grev “ertelemesinin”, aslında fiilen bir grev “yasağı” olarak hayata geçirilmesini güvence altına alıyor. Türkiye tarihine damga vurmuş olan ve burjuvazinin sürekli olarak talep ettiği grev yasağı (bugünkü adıyla “grev ertelemesi”) uygulanmaya devam ediyor.
Bu devasa sorun bir kenara, “ertelenen” grevlere çıkmak dahi mevcut yasaların aracılığıyla oldukça zorlaştırılıyor. Bugün Türkiye’de greve çıkmanın şartları kabaca şunlar: işçi ile patron arasında toplu sözleşme görüşmelerinde “uyuşmazlık” olması, “uyuşmazlığın” “barışçıl” yollarla çözülmesi için yasada öngörülen uzun ve bürokratik yöntemlerin denenmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmış olması, grev kararının yetkili bir sendika tarafından alınmasının zorunlu olması (bir sendikanın “yetkili” olabilmesi için hem sektör barajını, hem de işyeri barajını geçmesi gerekmekte) ve grev kararının günler önce patrona ve ilgili çalışma müdürlüklerine yazılı olarak bildirilmesinin zorunlu olması.
Özellikle sonda saydığımız koşul, patronlara hazırlanmaları için belirli bir süre tanımakta ve grevin gizli bir şekilde örgütlenmesini yasadışı saymaktadır. Grev hakkının yalnızca yetkili sendikalara tanınmasıyla, sendikalaşmayı zorlaştıran politikalar eşliğinde, greve çıkmak imkânsız hale getirilmektedir. Yine uzun ve bürokratik “uzlaşma” süreçlerinin dayatılmasıyla, işçilerin yorulması ve morallerini yitirmesi hedeflenmektedir.
Sonuç olarak Kavel Grevi’nin mücadelesi ve kazanımı tamamlanmayı bekliyor. Bu kazanım, patronlar ve onların hükümetleri tarafından tırpanlandı ve kadük bırakıldı. Ama’sız, fakat’sız, şartsız ve yasaksız bir grev yasası için verilen mücadele hâlâ güncel.
***
Kaynakça
– Kemal Sülker, Türkiye’de İşçi Hareketleri, Gerçek Yayınevi, İkinci Baskı, Ağustos 1973.
– Şehmus Güzel, Türkiye’de İşçi Hareketi / 1908-1984, Kaynak Yayınları, Birinci Basım.
– Yıldırım Koç, Türkiye’de İşçi Sınıfı ve Sendikacılık Hareketi, Gerçek Yayınevi, Birinci Baskı, 1998.
Trendyol İşçi Komitesi (TİK) geçtğimiz hafta yaşanan Trendyol kuryelerinin seferberliği üzerine bir açıklama yayımladı. Açıklamada, çalışan temsilcileriyle işletme yönetimi arasında varılan anlaşma sonucu elde edilen ücret artışının önemli olduğunu belirten TİK, buna rağmen kazanımın sınırlı olduğunu ve bu sınırlılığın esnaf kurye modelinden ileri geldiğini vurguladı. Açıklamanın tamamı şu şekilde:
1.) TİK olarak geçtiğimiz hafta başlayan seferberliğimizin bir parçası olduk ve bu mücadeleyi ilerletmek için çalıştık. Kuryelerin mücadelesi sonucunda, hak edişlerin Temmuz 2022’ye göre %60 artması ve günde ortalama 8 saat çalışan bir kuryenin aylık net kazancının 11 bin 400 liraya yükselmesi hiç şüphe yok ki bir kazanımdır. Bu, kuryelerin mücadele ettiklerinde kazanabileceklerini göstermektedir.
2.) Bununla birlikte açlık sınırı 9 bin 796 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 26 bin 994 TL’ye yükselmişken, oldukça değerli olan bu kazanımın yeterli olmadığı açık. Kuryeler olarak Trendyol firmasına milyonlarca lira kazandırıyoruz. Kuruşları değil, yarattığımız kazancı hak ediyoruz. Hak ettiklerimizi kazanmak ise işçi mücadelelerinin yöntemlerini izlemekten geçiyor.
3.) Bu yetersiz ücret artışı ve aynı zamanda sosyal taleplerde ilerleme kaydedilememiş olması, esnaf kurye modelinin çürümüşlüğünün bir göstergesidir. Çok açık ki, kuryeler olarak en acil ve yaşamsal ihtiyaçlarımız, sosyal güvenceden yoksun bırakan bu esnaf kurye modeli çerçevesinde çözülememektedir. Dolayısıyla güvencesiz esnaf kurye modelinin kaldırılması talebiyle desteklenmeyen bütün ücret, giderler ve mola talepleri, kendi içinde yetersiz kalacaktır.
4.) Taleplerimiz baki: Sosyal hakların ve güvencenin olmadığı, şirkete ait olması gereken bütün masrafların emekçilere yüklendiği, anayasanın tanıdığı ücretli izin günleri, hastalık günleri ve benzeri kazanımları yok sayan esnaf kurye modeli kaldırılmalıdır. Trendyol kuryeleri, anayasanın işçi statüsündeki çalışanlara tanıdığı bütün haklardan ve kazançlardan faydalanabilmelidir. Diğer bütün taleplerimizi, yani insanca yaşayacak bir ücret, işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri, mola hakları ve benzerlerini, işte bu çerçevede savunuyoruz. Bu taleplerin kazanılmasının, her işçi mücadelesinde açığa çıkan yöntemler aracılığıyla olabileceğini savunuyoruz. Bu nedenle bütün kuryeleri, sendikalaşma hakkının kazanılacağı bir mücadele planı üzerine tartışmaya davet ediyoruz.
Trendyol İşçi Komitesi açıklaması:
1⃣ – TİK olarak geçtiğimiz hafta başlayan seferberliğimizin bir parçası olduk ve bu mücadeleyi ilerletmek için çalıştık. Kuryelerin mücadelesi sonucunda, hak edişlerin Temmuz 2022’ye göre %60 artması ve…
Kavel Grevi’nin gökyüzünden düşmediği ancak kendisinden önceki büyük ve fedakâr işçi eylemleri tarafından hazırlandığı hatırlanmalı. Kavel, kapsamlı bir ulusal mücadele dalgasının sonuç alan pik noktasıydı. Bu dalganın öne çıkan mücadelelerini anımsatalım.
25 Kasım 1961’de İzmir’deki Sümerbank işletmelerinde çalışan 5000 işçi seferber olarak bir yürüyüş düzenledi ve bu yürüyüş sırasında “Grevsiz sendika olmaz!”, “Haklarımızı vermezseniz biz alırız!” sloganları atıldı. (Kurthan Fişek, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve İşçi Sınıfı, Doğan Yayınları, Ankara, 1969, s. 97.)
31 Aralık 1961’de ise İstanbul, Saraçhane’de İstanbul İşçi Sendikaları Birliği ile Türk-İş’in örgütlediği ve bütün işkollarından 200 binden fazla kadın ve erken işçinin katıldığı büyük bir emekçi mitingi düzenlendi. Amacı grev hakkının tanınması olan bu mitingin organize edildiği sırada İstanbul’un nüfusu bir buçuk milyon civarındaydı.
İstanbul liman işçileri 1961 Aralık sonunda greve çıktılar ve dört gün süren grevde kazanım sağladılar. Aynı yıl işsizler Antalya’da bir miting düzenledi. Ankara’da bundan esinlenen ve yine işsiz kalan 5000 inşaat işçisi Meclis’te sonlanan bir yürüyüş düzenledi.
3 Mayıs 1962’de Yapı-İş Sendikası’nın çağrısıyla Ankara’da bir “Açlık Yürüyüşü” düzenlendi ve 5000’den fazla işçi yalınayak Meclis’e yürüdü. Yürüyüşün talepleri arasında istihdam sağlanması, asgari ücretin saptanması ve çalışma koşullarının düzeltilmesi vardı. Yürüyüş sırasında 500 işçi tutuklandı.
Yine 1962’de İstanbul’daki Gümüş Motor Fabrikası’nda bir grev patlak verdi. Haziran 1962’de Bursa’da otobüs şoförleri greve çıktı. Ağustos-eylül ayları arasında İstanbul’daki Derby lastik fabrikası ile Bozkurt lastik fabrikasında ve İzmir’deki Çiğli Havaalanı’nda işçi eylemleri yaşandı.
25 Temmuz 1962’de ise İzmir’de 300 temizlik işçisi grev yaparak 16 saatlik işgününün 8 saate indirilmesini ve 7 liralık gündeliğin 10 liraya çıkarılmasını talep etti. İşçilerin talepleri bir gün içinde kabul edildi.
Özellikle Zonguldak’taki işçi mitingi, sınıf seferberliğinin yeni boyuta ulaştığını gösteriyordu. Zonguldak, Ereğli’de inşa edilmekte olan İkinci Demir Çelik Fabrikası’nın inşaatını üstlenen Morrison Şirketi (ki bu şirketin Türkiye’deki ortağı Süleyman Demirel’di), sendikalaşan 103 işçiyi işten attı. Yapı-İş Sendikası’nın davetiyle Zonguldak’ta 12 Ağustos’ta büyük bir işçi mitingi örgütlendi.
Kavel Grevi
Kavel Grevi, 1963 tarihli yasalar Meclis’te görüşülürken örgütlendiği için, bu yasaların hazırlanmasında ve onlara son halinin verilmesinde doğrudan belirleyici olmuştur. Kavel bir kablo fabrikasıydı ve sahipleri de Vehbi Koç, E. Burla, E. Aktan ile bir ABD şirketiydi. Grevin çıkış noktası, yılbaşı ikramiyelerinin ödenmesinin geciktirilmesiydi. Erol Toy İmparator adlı romanında, o sırada Meclis’te grev ve toplu sözleşme yasaları tartışıldığı için Vehbi Koç’un bu grevi bilerek kışkırttığını ve böylece TBMM üyelerine “Dikkat edin, kolay bir grev kanunu ülke ekonomisini mahvedici olaylara yol açabilir” mesajı vermek istediğini iddia eder.
28 Ocak 1963’te 220 Kavel işçisi fabrikaya gelir ve makinelerin başına oturarak çalışmayı reddeder. Fabrika yönetimi zabıt tutar ve “kanunsuz grev” şeklindeki klasik şikâyette bulunur. Patronun bu adımıyla beraber grev, yılbaşı ikramiyelerinin ödenmesiyle ilgili olmaktan çıkar ve derhal, kendi yasallığını ve meşruluğunu savunan, bunun Meclis’te onaylanması için mücadele eden bir zemine ilerler.
İşçiler polisler tarafından karakola götürülür, orada tehdit edilir ve öncü işçiler işten atılır. Grevin ikinci gününde, işten atılmayan işçiler bir kere makinelerin başına geçerek çalıştırılmadıklarını denetlerken, işten atılanlar kapıda, aileleriyle birlikte direnişe geçer. Kapıda direnişe geçen işçiler, fabrikanın içine beyaz yakalıları ve kamyonları sokmaz.
Üçüncü gün patron, bir taktik hata yaptığını anlayarak işten atılan işçileri geri alır ve bunun karşılığında üretimin sürmesini ister. İşçiler kabul etmez. İşe geri alımları bir sadaka politikası olarak kurgulayan patron, bunun da işe yaramadığını görünce, aynı gün işçileri yeniden işten çıkarır. İşçiler, grevi bırakmaları için kendilerine teklif edilen rüşveti kabul etmezler.
Grevin beşinci gününde fabrikaya noter gelir. Noterin bu ziyaretiyle ilgili olarak, patron dergisi olan İşveren, o sırada çıkardığı sayısında şu satırlara yer verir:
“Her bir işçiye ayrı ayrı çalışıp çalışmayacağı sorulmaya başlanmış ve teker teker isimleri okunurken öncülerinin işaretiyle topluca çalışmıyoruz demişlerdir.”
Grevin altıncı gününde, fabrika önüne grev çadırı kurulur. Bu grev çadırı kısa süre içinde yalnızca grevci işçilerin değil ancak bütün İstinye halkının, kadınların, esnafın ve çocukların toplanma merkezi haline gelir. Kavel’in grev çadırı, henüz oldukça ilksel aşamalarında da olsa, İstinye halkı için bir İşçi Meclisi, yani Sovyet organı rolü görmeye başlar. Bölgedeki diğer fabrikalardan işçiler sakal bırakmaya başlayarak Kavel’le dayanışma gösterirler. İstinye tersane işçileri öğle molalarını grev çadırında geçirmeye başlar. Mahalle her gün grevci işçilere yemek hazırlamaya ve taşımaya başlar. Maden-İş ve Lastik-İş’in çağrısıyla grevci işçiler için kısa sürede 100 bin liralık bir dayanışma parası toplanır. Grev fonu hazırdır.
Bu durum rejimi kaygılandırır. Polis, grev çadırını ablukaya alır. Yalnızca birkaç dakika içinde İstinye halkında 500 kişilik bir grup çadıra gelerek, işçiler ile polis arasında etten bir barikat örer. Gerginlik yükselirken Vali olay yerine gelmek zorunda kalır. Grevci işçilerin bir tanesinin annesi Hasibe Nine, Vali’nin yakasına yapışır ve bağırır:
“Senin çoluk çocuğun yok mu? Bu insanlar da çoluk çocukları için uğraşıyorlar, ne istiyorsun bunlardan?”
Hasibe Nine, Kavel Grevi boyunca İstinyeli kadınları örgütleyecek ve onları grev çadırına götürecektir.
Grevin 17. gününde (13 Şubat), patron grev kırıcıları kullanmaya karar verir. İşçiler bu grev kırıcıları fabrikaya sokmayınca şiddetli bir polis saldırısı yaşanır. Tabanca kabzalarıyla dövülen işçiler, polis arabaları eşliğinde grev çadırından uzaklaştırılır. Ancak fayda etmez, grev kırıcılar yenilgiye uğratılır.
1 Mart günü. Patron son çare olarak malları fabrikadan kaçırmak ister. Gece yarısı fabrikaya üç kamyon sokar. Ancak sabah olduğunda fabrikanın kapısında, en önde kadınların, arkalarında işçilerin olduğu bir barikat bulurlar. Kamyonların yolları kapatılmıştır. Kaynak işçileri gelmiş ve kapılara bir daha açılmayacak şekilde kaynak yapmıştır. Haber kısa sürede yayılır ve bütün İstinye halkı, Kavel’in önünde toplanır. Kadınlar kamyonların önüne yatar ve hareket etmesini engeller. Bunun üzerine polisler kadınlara saldırır; bu saldırı sırasında, hamile bir kadın bebeğini düşürür. Ancak mücadele geri çekilmez. Tam tersine, polis alandan çekilir ve kamyonlar içeride bırakılır.
Kavel, bütün bir Türkiye işçi sınıfının pusulası olmaya başlarken, dönemin Başbakan Yardımcısı T. Feyzioğlu ile dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit kendilerinin arabuluculuk yapmalarını teklif etti. Bu teklifin ardında yatan kaygı, fabrikanın patronları derhal uzlaşmazsa, Kavel’in büyük bir seferberlik dalgasının başlangıcı olabileceğiydi. Vehbi Koç ve diğer ortakları, Kavel işçileri karşısında aldıkları yenilgiyi kabul ettiler. 2 Mart’ta bir anlaşma yapıldı ve 5 Mart’ta da işbaşı yapıldı. Varılan anlaşmaya göre ikramiyeler ödenecek, atılan 13 işçi işe geri alınacak ve diğer talepler de makul bir süre içinde incelenip adım atılacaktı.
İran’daki son protestoların başlamasından bu yana 90’ı aşkın gün geçti. “Kadın, yaşam, özgürlük” protestolarının kapsamı cinsiyet ayrımcılığıyla sınırlı değil, sınıfsal ve etnik ayrımcılığı da kapsıyor.
Bu ayaklanma; yaygın yoksulluk, enflasyon, yolsuzluk, işsizlik, ideolojik ve dini ayrımcılık, baskı, sansür, hapishane, infaz vb. dahil olmak üzere çok sayıda sebepten ortaya çıkmıştır.
Mevcut hareketin tüm taleplerini bütünlükle ele almak zorunludur, özellikle de bazı siyasi akımlar (monarşistler ve kendi kendini hareketin lideri ilan eden gurbetçiler) güç yapısını mümkün olan en az değişiklikle ele geçirmek için toplumsal cinsiyet sorunlarına yönelik talepleri azaltmayı hedeflediğinden dolayı bunu yapmalıyız. Bu arada, hareketteki bazı siyasi akımlar, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı ile ifade bulan taleplerini dile getirdiler. Bu taleplerin bir derlemesini aşağıda paylaşıyoruz:
Kadın
Mevcut protestoların en temel talepleri arasında kadınların güçlendirilmesi ve tüm sosyal, ekonomik, politik ve kültürel alanlarda toplumsal cinsiyet eşitliğinin kurulması yer alıyor. Bu talepler arasında şunları sayabiliriz: eşdeğer işe eşit ücret, bedensel özerklik ve isteğe bağlı kıyafet hakkı, kadınlar için kendi kaderini tayin hakkı, boşanma ve çocukların velayetini elinde tutma hakkı, eğitim ve çalışma hakkı, kocanın/babanın rızası olmadan ülkeyi terk etme hakkı, çocuk evliliğinin yasaklanması ve hamilelik ayrımcılığının önüne geçilmesi. Özetle: Kadına yönelik şiddete yol açan tüm cinsiyetçi, kadın düşmanı ve ayrımcı yasaların kaldırılmasını talep ediyorlar.
Yaşam
“Kadın, Yaşam, Özgürlük!” sloganında yer alan “Yaşam” vurgusu, toplumun tepesine çöreklenen yüzde birlik kesimin kârına, sermayesine ve çıkarlarına karşı direnen ve bunu devirmeyi amaçlayan bir ekonomik sistemi ifade eder. Bu slogan, halka ait doğal kaynakların yağmalanmasını önlemek üzere bu kesimlerin baskısı altında ezilen nüfusun yüzde 99’unun, bu doğal kaynakların halkın refahına kullanılması için ve çevreyi ve diğer canlıları korumak için verdiği mücadeleyi anlatır.
Yaşam sloganı; cinsiyet, inanç, etnik köken, doğum yeri, cinsel yönelim ve farklı fiziksel ve zihinsel yeteneklerden bağımsız olarak tüm sosyal, ekonomik, politik ve kültürel alanlarda medeni hakların eşitliğine odaklanır. Yaşam sloganı; sınıfsal, cinsiyete dayalı ve etnik baskının ortadan kaldırılmasını hedefler. Ücretsiz eğitim, evrensel sağlık hizmeti, işsizlik ödeneği, uygun emeklilik planları, anadilinde eğitim hakkı, barınma ve istihdam hakkı ve İran’da doğan veya bir İranlı ebeveyni olan herkes için doğum belgesi alınmasını talep eder. Yaşam sloganı temiz suya, elektriğe, doğalgaza ve ücretsiz sınırsız telekomünikasyon ve internet bağlantısına erişim hakkını savunur.
Özgürlük
Özgürlük sloganı; tüm ekonomik, sosyal, kültürel, sanatsal ve sportif alanlarda kolektif ve bireysel özgürlük talep eder. Bu taleplerin en önemlileri ifade ve inanç özgürlüğü, özgür basın, sansürsüz internet, sendikal örgütlenme özgürlüğü, grev özgürlüğü ve izinsiz protesto özgürlüğü olarak sıralanabilir. Özgürlük sloganı aynı zamanda merkeziyetçiliğin ve iktidarın milliyetçilik, şovenizm ve ırkçılığa dayalı olarak yoğunlaşmasını reddeder. Özgürlük sloganı, dini kurumların devletten ve anayasadan ayrılmasını talep eder ve dini toplumsal değil bireysel bir konu olarak ele alır. Bu bağlamda dini içeriği olmayan tüm kamusal alanlarda dini propagandanın yasaklanmasını talep eder.
Bu anlamda “Kadın, Yaşam, Özgürlük”, İran’ın kapitalist, ataerkil ve teokratik sisteminin antitezidir. Bu öyle bir sistemdir ki yaşamın her yönünü metalaştırmış, bireysel ve kolektif özgürlüğü köleleştirmiştir. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganına ve bu slogan çerçevesinde harekete dahil olan mücadeleci sınıfların ve grupların açığa çıkardıkları taleplere bağlılık, herhangi bir oportünistin bu sloganı değersiz çıkarları için ele geçirme çabalarına engel olacaktır. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” başlığı altında hareket etmeleri, bu çeşitli toplumsal tabakaların ve grupların bu sloganı, taleplerinin toplamı olarak gördüklerini göstermektedir. Halk düşmanlarının hareketi dolandırmaya ve ona ihanet etmeye devam etmesini önlemek için bu taleplerin duyurulması gerekmektedir.
15 Aralık 2022
İmzacılar
“Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganını destekleyen bir grup gençlik.
13 Aralık gecesi Birleşik Metal-İş (BMİS) ve Özçelik-İş’in Bekaert Çelik şirketinin iki fabrikasında aldığı grev kararları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın grevleri “Milli Güvenliği Bozucu Nitelikte” görmesi nedeniyle, yine onun tarafından “ertelenmişti”. Böylece AKP hükümetleri döneminde grevleri yasaklanan işçi sayısı 195 bine ulaştı!
Patronlar 100 yıldır işçilerin sendikalaşmasına ve greve çıkmasına karşılar
Türkiye burjuvazisi, kendi tarihi boyunca işçilerin özellikle iki demokratik hakkına sürekli olarak saldırmıştır: 1) işçilerin sendikalaşma hakkı ve 2) işçilerin greve çıkma hakkı. 1909 yılında yürürlüğe giren Cemiyetler Kanunu, işçilerin sendikalaşmasına izin vermezken, onların dernekleşmesine izin veriyordu ve bu derneklerin – sendikaların aksine – grev yapma ve toplu sözleşme imzalama hakları yoktu. Bu kanun, daha sonra Tatil-i Eşgal Kanunu adıyla 1936’ya kadar yürürlükte kaldı. Kurulan işçi dernekleri ise 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun Yasası’yla baskılandı.
Ancak bunlarla yetinilmedi. 1933 yılında, Mussolini İtalya’sının faşist yasalarından esinlenerek, Ceza Yasası’na grev ve benzeri nitelikteki işçi eylemlerine yönelik ağır cezalar içeren düzenlemeler eklendi (bkz. Resmi Gazete, Tarih ve Sayı: 20.06.1933 – 2432). Mesela işçilerin, rejim eliyle kurulmuş olan derneklere üyelikleri zorunlu tutuldu.
1936’da yeni bir İş Kanunu çıkartılır (bkz. Resmi Gazete, Tarih ve Sayı: 15.06.1936 – 3330). Bu kanun da grevi yasaklar. Aynı yıl, grevci işçilere ağır yaptırımlar uygulayan ve Ceza Yasası’na eklenen 141. ve 142. maddeler çıkar (ve bunlar 1991’e kadar yürürlükte kalır) ve 1938’de çıkarılan Dernekler Yasası’yla da, işçilerin örgütlenmesi zorlaştırılır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında rejim, sürmekte olan savaşı mazeret olarak göstererek Milli Korunma Kanunu’nu çıkarır ve dernek veya sendika ayrımı olmaksızın, bütün işçi örgütlenmeleri yasaklanır. Birçok başka konuda birbirleriyle kavgalara sürüklenen meclisteki patron partileri, Milli Korunma Kanunu’nu oybirliğiyle kabul ederler. Bu kanunun 10. maddesine göre sanayi ve maden işletmelerini mazeretsiz terk etmek yasaklanır ve 37. maddesine göre de bu yasağa uymayanlar hapis ve para cezasına çarptırılır.
1946 seçimleri CHP ile DP (Demokrat Parti) arasında kızgın bir rekabete ev sahipliği yaptığı için, aynı yıl çıkarılan Cemiyetler Kanunu işçilerin dernekleşmesine yeniden izin verir (ve böylece birkaç hafta için 100’ün üzerinde işçi örgütü kurulur) ancak seçimler bittikten kısa süre sonra, Aralık 1946’da, sıkıyönetim kapsamında bütün işçi örgütleri ile yayınları yeniden yasaklanır.
Dönemin Çalışma Bakanı, 1946’da işçi derneklerinin kapatılmasıyla ilgili olarak şöyle konuşur:
“Grev esasen bir zümrenin hakkı değildir, bir sınıfın hakkıdır veyahut hak iddia ettiği bir şeydir. (…) Sınıf demek (…) bir tek sınıfın hakimiyetine inanan, dayanan veyahut kendi sınıfının idareyi elinde tutmasını arzu eden bir dünya görüşü (…). Halbuki bizde sınıf yoktur, zümre vardır. Bunların heyeti mecmuası da Türk vatandaşı ve Türk milletidir.” (TBMM Tutanak Dergisi, Dönem, VIII, Cilt: 4, 47. Birleşim, 20.02.1947, s. 304)
İşte işçi derneklerinin yasaklanmasından iki ay sonra çıkarılan, 1947 tarihli Sendika Yasası, tam olarak bu anlayışın üzerine bina edildi:
“İşçi ve işveren sendikaları, sendika olarak, siyasetle, siyasi propaganda ile siyasi yayın faaliyetleriyle iştigal edemezler ve herhangi bir siyasi teşekkülün faaliyetlerine vasıta olamazlar. Sendikalar milli teşekküllerdir. Milliyetçiliğe ve milli menfaatlere aykırı hareket edemezler.” (Madde 5)
1947 yasasının sınırlı ve dayatmacı doğasına rağmen işçiler bu demokratik kırıntılardan faydalanarak sendikalaşmaya başlarlar. Grev hakkı hâlâ yasaktır. Çalışma Bakanı Reşat Şemsettin Sirer, kısıtlanmış sendika hakkının bir kısıtlanmış grev hakkına dönüşmemesi için TBMM Bütçe Komisyonu’nda şunları söyler:
Çalışma Bakanlığı Müsteşarı Fuat Erciyaş daha da ileri gider:
“Grev isteyenler Türk değildir, hatta ahlaksızca rey avcılığı yapan muhalif siyasi partilerin kışkırtmalarıyla harekete geçen siyasi gafillerdir.” (Hürriyet, 26 Ocak 1950)
Fahri Kurtuluş devam eder:
“Grev, komünist partisinin silahıdır. Türkiye’de grev isteyen bir zümre yoktur. Grevin şiddetle aleyhindeyiz. Grev isteyenler katiyyen bizim içimizden değildir.” (27 Ocak 1950, Meclis bütçe görüşmeleri)
Bu görüşler yalnızca CHP’li yöneticilere ait değildir. Demokrat Parti de iktidar olduğu dönem boyunca, yasalarda grev hakkını sıkı bir şekilde yasaklar ve greve çıkan işçilere büyük saldırılar gerçekleştirir.
27 Mayıs 1960 darbesinin hazırladığı 1961 anayasası, grevi demokratik bir hak olarak tanır. Ancak anayasadaki bu ibareye rağmen, bir grev kanunu çıkarılmadığı için, grevler yasadışı olmayı sürdürür ve işçilerin grevlere çıkması bir kere polis ve hukuk tarafından engellenir. 1963’teki Kavel Grevi, böyle bir ortamda yaşanır.
Erdoğan imzaladığı kararnameyle Schneider Enerji işçilerinin grevini “milli güvenliği bozucu nitelikte” gördüğünü ilan ederek grevi 60 gün süreyle ertelediğini duyurdu.
İşçilerin anayasal hakkı olan grev hakkını Erdoğan yönetimi bir kez daha keyfi, hukuksuz bir kararnameyle engellemeye çalışıyor.
Fransız menşeli Schneider Enerji firmasında sefalet ücretlerini reddeden ve insanca yaşam koşulları için greve çıkan işçilerin “milli güvenliği nasıl bozdukları” Erdoğan’ın kararnamesinde açıklanmadı.
Geçtiğimiz ay Belçika menşeli fabrikada da işçilerin grevi Erdoğan tarafından yasaklanmış fakat işçiler bu yasağı tanımayarak mücadelesini kararlılıkla sürdürmüş ve önemli kazanımlarla sonuçlandırmıştı.
Çaresizlik içerisinde Aynı yanlışları tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar bekliyorlar… pic.twitter.com/2psTNFPWYJ
Erdoğan’ın grev yasağı ardından Birleşik Metal-İş “Çaresizlik içerisinde. Aynı yanlışları tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar bekliyorlar…” açıklamasında bulunarak greve devam edeceğini açıkladı.
Saray rejimi işçi sınıfı düşmanıdır! Uydurma "milli güvenlik" bahanesiyle işçilerin anayasal hakkı olan grev ve insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesi engellenemez!
Brezilya’da 8 Ocak’ta aşırı sağ, darbe yanlısı güçlü bir eylem gerçekleştirdi. Patronlar tarafından finanse edilen ve bölgede bulunan ordu tarafından desteklenen grup Planalto Sarayı, Kongre ve Federal Yüksek Mahkeme’yi işgal etti. Bolsonaro destekçileri muhalefetin olmadığı, sendikaların kapatıldığı ve ücretler veya sosyal haklar için eylem yapanların bastırıldığı veya doğrudan öldürüldüğü bir askeri diktatörlük istiyor. Estado Novo’da (Yeni Devlet) ve 1964 diktatörlüğünde de durum böyleydi. Bu kabul edilemez. Bolsonarocuların darbe eylemlerini ve diktatörlük kurma projelerini ezmek için geniş bir eylem birliği örgütleyerek onlara sokaklarda karşılık vermeliyiz. Askeri darbeyi savunan tüm ordu personelini, parlamento üyelerini ve patronları sokakta yenmeliyiz.
Ulusal çapta mücadeleleri ve taban örgütlerini birleştirecek bir meclis toplamalıyız
9 Ocak eylemleri, Brezilya’da darbe çağrısı yapan eylemlere yanıt olarak doğru bir adımdı. Ülkenin başlıca kentlerinde eylemler düzenlendi. Şimdi görevimiz, Bolsonarocuların eylemlerine karşı olan tüm işçi sınıfı ve halk tabanını seferber etmektir.
Ancak 9 Ocak’ta büyük bir zayıflık da vardı: Lula hükümeti ve Geniş Cephe (Frente Amplio, FA), seferberlikleri tüm gücüyle desteklemedi ve sokaklardaki mücadeleyi ettirmedi. Neofaşizm ancak ve ancak sokaklarda gelişen bir halk seferberliği ile yenilebilecekken Lula, İşçi Partisi (Partido dos Trabalhadores, PT) ve Geniş Cephe, düzen içi, kurumsal eylemlere bel bağlayarak hareket ediyor. Büyük bir seferberlik örgütlemek, bu sorunun temel çözümü olacaktır. Bu sebeple Lula, İşçi Partisi ve Federal Hükümetin, Bolsonaro taraftarlarının askeri darbe yanlısı eylemlerine karşı sokak gösterileri çağrısı yapması gerektiğini söylüyoruz.
CUT, CTB, MST, MTST, UNE ve UBES gibi başlıca sendikaların, demokratik özgürlüklerin ve taleplerimizin savunulması için, darbe yanlısı eylemlere karşı sendika ve toplumsal hareketlerin temsilcileriyle halk meclislerinin genel kurul çağrısına devam etmesi gerekiyor: Ücretlerin yeniden düzenlenmesi, gıda fiyatlarının ve vergilerin dondurulması, eğitim ve sağlık için daha fazla fon ayrılması, telefon uygulamalarına bağlı olarak çalışan işçilerin talepleri, siyahların talepleri, kadın ve lgbti+ların talepleri.
Sendikalar ve toplumsal hareketler, yeni bir ulusal mücadele günüyle seferberliğimizi yürüyüşler, özörgütlenmeler ve iş yavaşlatma eylemleriyle destekleyecek demokratik meclisler aracılığıyla her işyerinde ve mahallede mücadeleyi örgütlemelidir. Sendikalar ve halk örgütlenmeleri üzerinden özsavunmamızı da geliştirmeliyiz.
Bolsonarocuların otoyol ablukalarını ve bulundukları yerlerde darbe eylemlerini engelleyen Angra dos Reis işçileri veya Gaol ve Gaviões da Fiel taraftarları gibi örgütlenmeliyiz.
Cezasızlığa son!
Lula, Geniş Cephe, İşçi Partisi ve diğer patron partilerinin Bolsonarocu darbe eylemlerini durduramayacağı gün gibi ortada. Onlar kurumsal yolu, Kongre’yi ve Federal Yüksek Yargı’yı izliyorlar ve bu darbe girişimine konuşmalarla, darbecilere karşı önergeler yayımlayarak cevap veriyorlar. Ancak bu yol yeterince somut eylemlerle sonuçlanmıyor. Pandemi sırasında ve 7 Eylül’deki darbe eylemlerini cezalandırmak için hiçbir şey yapmadılar. Askeri polis eylemlerine, otoyol kontrolünden sorumlu polislere ve ordunun Bolsonarocu bir diktatörlük kurmasını talep ederek kışlaların önünde toplanan insanlara karşı da hiçbir şey yapmadılar. Şimdiye kadar isimleri silahlı yaralama da dahil pek çok skandalla anılan yozlaşmış politikacılar Roberto Jeferson ve Carla Zambeli’ye yönelik neredeyse hiçbir şey yapmadılar.
Federal polisin önünde gerçekleşen darbe eylemleri cezasız kaldı. Terör girişimi ciddiye alınmadı. Bolsonaro ceza almadan ülkeyi terk etti. Bu böyle gitmez! Lula hükümetinin ilk tedbirleri, hiçbir af veya bağışlama tanımadan Bolsonarocular ve onların otoriter projeleriyle hesaplaşmak olmalıydı.
8 Ocak’ta başkent Brasilia’nın valisi Ibaneis ve Savunma Bakanı Jose Mucio’nun bu eylemlerde suç ortağı olduğu açıktı. Brasilia’ya yapılan kısa süreli federal müdahale ve devlet liderliğinin temize çıkarılması, Ibaneis’in görevden alınması ve Anderson Torres’in tutuklanması veya bazı şirketlerin varlıklarının engellenmesi yetersiz önlemlerdir. Bunlar, 8 Ocak darbe eylemlerine karşı yeterli bir niteliği olmayan asgari önlemlerdir.
Brasilia eyalet yönetimini ve federal hükümette bu eylemlerden sorumlu olan herkesi araştırmak ve cezalandırmak gerekmektedir. Bu yüzden Brezilya’nın Adalet Bakanlığı Genel Sekreteri Capelli’nin açıklamalarında: “Sorun yetkililerde ya da kurumlarda değil” derken doğruları söylemediğini belirtiyoruz. Ordunun darbeci kesimlerin aklamaya yönelik herhangi bir girişim, yalnızca neofaşist projeyi ve askeri diktatörlüğü savunanları güçlendirecektir.
Doğru yol; federal hükümetteki milletvekillerini ve Bolsonarocuları hedef almaktan geçiyor: Savunma bakanı, Kurumsal Güvenlik Kabinesi (GSI) ve genel kurmay; hedeflerimiz bunlar olmalı. Ayrıca bu eylemlerin liderlerinin mal varlıklarına el konulmalı ve darbeyi finanse eden şirketler kamulaştırılmalıdır.
Gösteri hakkı kısıtlanamaz! Darbecileri hemen hapse atın!
Yüksek Federal Mahkeme Bakanı Alexandre de Moraes’i ve Yüksek Federal Mahkeme’yi güçlendirmek, Lula/Alckmin hükümetinin ciddi bir hatasıdır. Şimdi bu kurum yürüyüşlerin veya kamu binalarının işgali yoluyla gösteri yapma hakkının geçici olarak kısıtlanmasına karar verdi. Yüksek Federal Mahkeme’nin gösteri yapma özgürlüğünü kısıtlayan kararlarına hiçbir şekilde destek vermiyoruz.
Bolsonarocular gösteri yapma özgürlüklerini kullanmıyorlar; darbe eylemleri düzenliyorlar ve tutuklanmaları gerekiyor. Bolsonarocuları durdurmak için sokaklarda kitlesel olarak seferber olmalı ve gerekirse binaları işgal etmeliyiz. Petrol işçileri, rafinerileri Bolsonarocu saldırılara karşı savunmak için isterlerse rafinerileri işgal etme ve onları çalışır durumda tutma hakkına sahiptir.
Hükümete Bolsonarocu kesimleri almak Lula’nın hatasıdır!
Hükümette aşırı sağ ile ittifak kurmak ciddi bir hatadır. Bu ittifakla hükümet, Savunma Bakanlığını Roberto Jefferson ve Rahip Kelmon’un Brezilya İşçi Partisi’nden (PTB) Jose Mucio’ya ve Turizm Bakanlığını milislerle bağlantılı bir parti olan Birleşik Brezilya’dan (União Brasil) Daniela de Waguinho’ya devretti. Ve Bolsonaro’nun suç ortağı olan ve Bolsonaro’nun görevden alınmasını bizzat engelleyen Arthur Lira ile anlaşıp bütçe görüşmelerini gizlice kapattı. Bolsonarocu kesimlerle yapılan anlaşma; Lula ve İşçi Partisi’nin hem patronlarla hem de ABD ve Avrupa emperyalizminin temsilcileriyle ittifak kuran başkan yardımcısı ve patron temsilcisi Alckmin ile izlediği sınıf uzlaşmacılığının sonucundan başka bir şey değildir. Bu burjuva ittifaklarla, Arthur Lira ve “merkez” partileriyle yapılan anlaşmalarla, işçi sınıfının ve halk kesimlerinin hizmetinde olmak mümkün değildir.
Aynı zamanda, darbecilerin önüne kurumsal kanalları izleyerek geçme çizgisi de yanlıştır. Bu yalnızca sağcıların çoğunlukta olduğu Ulusal Kongre, Tarcisio gibi Bolsonaro valileri ve Yüksek Federal Mahkeme tarafından rehin alınmak anlamına gelecektir. Örneğin Geniş Cephe, 9 Ocak eylemleri için tüm gücünü seferber etmekten kaçındı ve şimdi de bu mücadeleyi devam ettirmiyor. Bolsonaro taraftarlarının kontrol ettiği Kongre ve eyalet yönetimleri üzerinden demokrasiyi savunmak mümkün değildir. İhtiyacımız olan şey, darbeyi tek seferde ve kalıcı olarak yenmek için geniş bir eylem birliği içinde militan ve kitlesel sokak protestolarıdır.
Sınıfçı bir sol ve patronların yer almadığı bir işçi sınıfı hükümeti için savaşıyoruz!
İşte bu saydığımız sebeplerle biz, sınıf bağımsızlığımızı korumanın şart olduğuna inanıyoruz. Lula hükümetine katılmıyor veya onu desteklemiyoruz. İşçi sınıfının ve emekçi halkın talepleri ekseninde bir program öne çıkarıyoruz. Sınıfçı ve devrimci bir solun inşası için mücadele ediyoruz. Ancak böyle bir sol işçi sınıfından ve emekçi halktan yana bir çıkışı sağlayabilir ve patronların yer almadığı bir işçi hükümeti, sosyalist bir Brezilya için savaşım verebilir.
CST (Sosyalist İşçi Akımı – PSOL Eğilimi), ne Lula hükümetine katılır ne de onu destekler. Ancak onu Bolsonarocuların ve aşırı sağın darbe eylemlerine karşı savunur. Bu nedenle, herhangi bir askeri diktatörlük projesine karşı halkın ve demokratik işçi seferberliğinin aktif bir parçasıyız. Bu bağlamda sokak eylemlerinin güçlendirilmesini ve sürekliliğini savunuyoruz.
Sokakları doldurmaya çağırıyoruz ve Lula/Alckmin hükümetinden ulusal seferberlik ilan edip tüm darbecileri cezalandırmasını talep ediyoruz
CUT, CTB gibi ana sendikalardan ve diğer hareketlerle birlikte Lula’dan, İşçi Partisi’nden ve federal hükümetten Bolsonarocuların darbe girişimlerini bertaraf etmek için sokaklarda ulusal bir protesto çağrısı yapmasını talep ediyor ve ayrıca şu talepleri yükseltiyoruz:
– Darbe eylemlerine ve önceki eylemlere karışanlar derhal tutuklansın. Sermayedarların tutuklanmasının yanı sıra tüm mal varlıklarına el konulmasını talep ediyoruz. Bolsonaro, ailesi, eski bakanları ve Kongre’deki liderleri tutuklanmalı ve mal varlıklarına derhal el konulmalıdır.
– Bolsonarocu patronların ve liderlerin (politikacılar, sanatçılar, patronlar, YouTube ünlüleri ve askeriye) banka, vergi, telefon ve elektronik aletler gibi tüm sırları derhal araştırılsın. Bolsonarocu askeri diktatörlüğü destekleyen herkes cezalandırılsın. Bolsonarocu hareketleri finanse eden şirketlerin tamamı kamulaştırılsın!
– Jose Mucio, Savunma Bakanlığından alınsın! Tüm Bolsonarocu parti bakanları görevden alınsın ve tüm Bolsonarocu meclis üyeleri Federal Hükümetten derhal çıkarılsın! Tüm GSI liderliğinin, ordunun, donanmanın ve hava Kuvvetlerinin yöneticileri tasfiye edilsin!
– Marielle, Genivaldo, Dom Phillips, Bruno Pereira ve kırsal kesimde ve şehirde polis saldırısının ve silahlı şiddetin mağduru olan herkes için adalet! Askeri polise, otoyol polislerine, Bolsonarocu milislere ve toprak zenginlerinin çetelerine son!
– Emek ve emeklilik reformları ve kemer sıkma politikaları gibi saldırılara ve Eletrobras’ta olduğu gibi özelleştirmelere son verilsin!
– Hükümette yüksek mevkilerde bulunan ve yüksek öğretim kurumlarında rektörlük yapan tüm Bolsonaro destekçileri ve askerler görevden alınsın ve derhal soruşturmaya tabi tutulsun!
– Ücret artışını, gıda fiyatlarının ve vergilerinin dondurulmasını, eğitim ve sağlığa daha fazla fon ayrılmasını ve telefon uygulaması işçilerinin talep ettiği gündemleri savunuyoruz!
Sosyalist İşçi Akımı Sekreterliği (CST), İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Brezilya seksiyonu, 12 Ocak 2023
Devrim ilerledikçe, egemen ekonomik, siyasi ve kültürel yapıları devirmekten korkanların gerçek yüzleri daha belirgin hale geliyor.
Bu kez, eski Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi’ye “temsil yetkisi” verilmesine dönük köhnemiş senaryo, çeşitli akımların düşüncelerini daha önce hiç olmadığı kadar açık ve şüphe bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur. Elbette bunu memnuniyetle karşılıyoruz. Mücadelelerini ve fedakârlıklarını küçümseyen, görmezden gelen ve kendilerine ataerkil bir lider atayanları halk ve ezilen kitleler tanısın. Bizler, toplumun zenginliğini üreten ve bu devrimin bedelini ödeyen insanlar olarak karşı cephedeyiz; neden bir başkasına yönelelim ki?
Daha önce de söylediğimiz gibi, emperyalist hükümetler tarafından desteklenen koalisyonlar istikrarsız, zira kendi çıkarlarını kendi yöntemleriyle gözeten siyasi simsarlardan oluşan bir ittifak kurmak kolay bir iş değil, özellikle de hem monarşi hem de İslami kapitalizm altında baskı görmüş çileden çıkmış insanların gözleri önünde. Şimdiye kadar Hamit İsmailion koalisyondan ayrıldı ve müttefiklerden üçü majestelerine vekalet verme kampanyasına henüz katılmadı! Her ne kadar bu eylem yasal olarak anlamsız ve daha çok bir propaganda amaçlı olsa da, sağcı alternatifin Rıza Pehlevi’ye vekalet vererek iki amaç güttüğü görülüyor. Birincisi, emperyalistlerin ellerindeki kozlarla ilgili olarak İran’daki kamuoyunu ölçmek ve belki de kendilerine az da olsa taraftar bulabilmek. Gerçi bu politika yeni değil ve henüz hiçbir hedefine ulaşamadı. Tüm ana akım medya, Monarşinin baskıcılığını ve suçlarını aklamak için 7/24 hizmet etmiyor mu? İkincisi, bu şekilde insanları meşgul ederek ve dikkatlerini dağıtarak İslam Cumhuriyetiyle ya da Devrim Muhafızları liderleriyle anlaşmaya varmak için mümkün olduğunca fazla zaman kazanmaya çalışıyorlar.
Kavramsal olarak konuşursak, bizi Parlamento’da temsil etmesi için birkaç kişiye temsil yetkisi vermekle, ülke işlerini yürütmesi için bir kişiye ya da her ikisinin bir kombinasyonuna izin vermek arasında esaslı bir ayrım yapmıyoruz.
Bize göre sağ alternatif, hangi isimden oluşursa oluşsun, sermayenin egemenliğini korumaya devam edecektir. Rıza Pehlevi ya da koalisyon hala toplumu kapitalist üretim biçiminde köleleştirmek ve işçi sınıfını sömürmek istiyor. Sadece devrim yolunda hareket etmemekle kalmıyorlar, tıpkı İslami rejim gibi onlar da bizim gerçek düşmanlarımız ve bu devrimci ayaklanmanın düşmanlarıdır.
Bu nedenle, çabalarımızın ve hedefimizin halkın ve özellikle de işçi sınıfının yaygın ve kitlesel örgütlenmesine yönelik olduğunu bir kez daha tekrarlıyoruz. Örgütlü, istikrarlı, disiplinli ve ülke çapında bir güce dayanırsak bu devrimin başarılabileceğine inanıyoruz. Üretim biçiminin kâr için değil, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için ve halkın doğrudan katılımıyla gerçekleştiği bir devrim için mücadele ediyoruz.
Türk-İş’e bağlı Selüloz-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu, İzmit’te yer alan Kartonsan fabrikası işçileri 22 Aralık’tan bu yana grevdeler. 170 işçinin çalıştığı fabrikada altı aydır devam eden toplu iş sözleşmesi sürecinde patronun emekçilerin taleplerini kabul etmemesi üzerine işçiler grev kararı alarak fabrika önünde mücadeleye başlamışlardı.
İşçi Demokrasisi Partisi olarak grevin 22. günündeKartonsan işçilerine yaptığımız ziyarette işçilerden Özgür Taş’la bir söyleşi gerçekleştirdik. Grev kararının hangi gerekçelerle alındığını, sürecin nasıl devam ettiğini tüm yalınlığıyla anlatan grevci dostumuzun tüm Gazete Nisan okurlarına gönderdiği selamı da iletmeyi borç biliyoruz.
Söyleşi: Alparslan Aydın
Kartonsan işçileri olarak grev kararını nasıl aldınız? Bize o serüveni, taleplerinizi anlatabilir misiniz?
Yeni açıklanan asgari ücretten önceki maaşlarımız zaten ortalamanın çok altında olduğu için bizler patrondan yıllık enflasyon farkını talep ettik ilk önce. Patron tarafıysa bizimle farklı bir pazarlığa oturdu. Enflasyon farkının pazarlığı mı olur? Onun pazarlığını yaptılar bizimle. Bizim teklifimiz yüzde 42 oranındaki yıllık enflasyon farkıydı, onlar “Size yüzde 21 verelim” dediler. Tabii ondan sonra ekonomik şartlar iyice ağırlaşıp enflasyon farkı da yükselince bize yüzde 60’lık enflasyon farkını vermek zorunda kaldılar. Hepimiz asgari ücretin altında kaldık çünkü. Hemen peşinden de zaten bizim yeni sözleşme sürecimiz başladı. Bu yeni sözleşme sürecimizde enflasyon yine artınca buradaki 168 kadrolu işçiden 30-40 kadarının maaşı tekrardan asgari ücretin altında kaldı. Haliyle bizim istediğimiz rakamla işverenin verdiği rakam arasında bir uçurum var. Yani onların kafasında farklı bir plan var belli ki. Şimdiye kadar olan sözleşmelerde de illa son güne kadar uzatırlardı süreci ama bir adım atarlardı. Ben altı tane sözleşme gördüm burada. Mutlaka bir orta yol bulunurdu. Bu sefer arada dediğim gibi bir uçurum olunca kendilerine göre hazırlıklarını yaptılar, stoklarını yaptılar. Biz aralığın başında ocağın siparişlerini üretmeye başlamıştık. Hatta bitirmiştik bile.
Patron grev sürecini öngörüyordu yani.
Tabii, bunun hazırlığını yaptılar tamamen. Görüşmeler hiç olmuyordu başta, sonra İstanbul’da holding binasında 2-3 görüşme yapıldı. Orada holding CEO’su tehditvari konuşmalar yaptı. CEO doğrudan “20-30 kişilik kıyım yapmak gerekecek” gibi söylemler üretmiş. Kendi plan projelerini yaptılar yani grevle ilgili. O arada içeride de inanılmaz bir baskı, mobbing uygulamaya giriştiler. Sadece grev süreciyle alakalı değil, daha öncesinde de sürekli bir psikolojik baskı uyguluyorlardı. Grev sürecinde had safhaya ulaştı yani.
Grev kararı alışınızda ücret anlaşmazlığının yanı sıra içerideki mobbing de etkili oldu diyebilir miyiz?
Tabii, insanın onurunu kırıcı tavırlarla karşılaşıyoruz fabrikada. Ben 13 senedir neredeyse orada çalışıyorum ve çalıştığım şirketin, fabrikanın müdürüyle, mühendisiyle selamlaşmam bile yok. Bir merhaba bile yok. Yani bize bakış açıları o kadar kötü ki. Bizim her konuda art niyetli olduğumuzu düşünüyorlar ve bu fabrika yıllık neredeyse 50 milyon dolar net kâr açıklayan bir fabrika. Bunu biz yapıyoruz. Bizden daha ne bekliyorlar, onu da anlamak mümkün değil.
Buradaki işçilerin de çoğunluğu çok eski işçiler. Genç ve eski diyebiliriz aslında. 40 yaş üstü çok fazla işçi yok burada. Çok arkadaşım var daha 30 yaşında, 35 yaşında. Ve neredeyse en yüksek performansta çalışıyorlar. Düşünebiliyor musunuz, bu fabrika tek karton makinesiyle 500 tane kadrolu çalıştırırken şimdi iki karton makinesiyle 168 kadrolu personel çalıştırıyor. İş yükü iki katına çıkarken işçi sayısı üçte bire iniyor neredeyse. Omuzlardaki yük artıyor. Kârları da delicesine artıyor ama yetmiyor abi, yetmiyor. Yani daha istiyorlar da istiyorlar.
Biraz da grev sürecinden bahsedebilir misiniz? Kararı aldığınızda ne hissettiniz? Moraliniz nasıldı bu geçtiğimiz günler zarfında?
Grevin başlangıç süreciyle ilgili diyeceklerim aslında sadece benim için geçerli değil, birçok arkadaşım için de geçerli. Biz bu greve çıktığımız anda sanki omuzlarımızdan büyük yük kalkmış gibi oldu. İnsan greve çıkıp böyle kavgalı gürültülü bir süreç yürütmek ister mi? İnsan çalışmak ister, evine ekmek götürmek ister. Dediğim gibi, bize bakış açısı bu şekilde olunca bizim başka bir şansımız kalmadı. Yani bu grev sürecine mutlu çıktık diyebilirim. Ben öyle hissediyorum, inanın buradaki 168 arkadaşın yüzde 90’ı da benim gibi düşünüyor.
Kartonsan fabrikasına çok yakın bir noktada Bekaert işçileri de bir grev kararı aldılar ve mücadelelerini zaferle taçlandırdılar. Karşılıklı ziyaretlerde de bulunmuştunuz onlarla. Sizin grev kararı alışınızda belli bir etkileri olduğunu söyleyebilir miyiz? Özellikle grevin ilk günlerinde işçi dostlarımızdan çokça duyduğumuz bir durumdu çünkü bu.
Tabii, kesinlikle. Hatta ilk greve çıktığımız günün sabahında durakta beklerken bir gazeteci arkadaş benimle böyle röportaj yaptı. Orada onların grev yasağına rağmen devam ettiklerini duymak bizi moral motivasyon olarak güçlendirdi diyebilirim. Zaten greve çıktığımız sabah buradan güle oynaya çıktık ama içimizde acaba bize de böyle bir yasaklama yayımlayacaklar mı, bir yazı gönderecekler mi diye tedirginlik vardı. Bunu aşmamızda da Bekaert grevi etkili oldu.
Kartonsan’da çok büyük bir motivasyon görüyoruz, daha önceki ziyaretlerimizde de hep böyle karşılandık. Bundan sonrasında ne gibi bir beklentiniz var? Sendikalara, emekçiden yana kurumlara, basına nasıl bir çağrı yapmak istersiniz?
Arkadaşlarımızla da bazen konuşuyoruz bunu. Yani aslında sanki bir ateşin kıvılcımı gibi bizimki, daha öncesinde de Bekaert’inki öyleydi. Çünkü şu anki ekonomik durumda bizim aldığımız maaşlarla geçinebilmek, yaşayabilmek mümkün değil. Benim oturduğum civarda normal bir dairenin kirası 5 bin, 6 bin lira. Benim şu anda maaşım ikramiyeler dahil 10 bin 300 lira. Yani yarısıyla kira ödemiş oluyorum ben mesela. Bunun daha çok başlangıç olduğunu düşünüyorum ben. O nedenle daha çok işçi arkadaşın, diğer fabrikalarda çalışan işçi arkadaşların buraya gelip grevi görmelerini çok isterim. Ulusal medyada zaten sesimizi duyurmamız neredeyse mümkün değil. Ulusal medya, tarafsız medya diye bir şey kalmadığı için daha çok sosyal medyayla, işte buraya gelen işçi arkadaşlarla, sizlerle bu sesin daha gür, daha yüksek çıkması mümkün.
Gazete Nisan adına çok teşekkür ediyorum bu keyifli söyleşi için. Ekonomik kriz ortamında geçinemeyen, bir çıkış yolu arayan emekçiler için bir umut oluyor Kartonsan grevi. Bu anlamda bizler sesinizin daha gür çıkması için elimizden geleni yapmaya çalışacağız.
Ben de size çok teşekkür ediyorum. Buraya daha önce de geldiniz, bizi yalnız bırakmıyorsunuz. Sizin desteğiniz bizim için çok önemli. Tekrar teşekkür ediyorum.
Peru devlet başkanı Pedro Castillo’nun görevden azledilmesi ve tutuklamasının ardından Peru’da başlayan eylemler devam ediyor. Castillo’nun yardımcısı olan Dina Boluarte aşırı sağcı partilerin çoğunlukta olduğu Kongre’yle anlaşarak kendisini devlet başkanı ilan etti ve seferberlikleri sonlandırmak için ağır bir baskı politikasını devreye soktu. Boluarte ve Kongre’nin gitmesi için yaygınlaşan eylemler karşısında rejim güçleri bugüne dek 50’ye yakın kişiyi katletti.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Peru partisi İşçi Partisi-Birleşelim’in Peru’daki son gelişmelere ilişkin yayımladığı bildiriyi paylaşıyoruz.
Ülkenin emekçileri mücadeleyi bırakmıyor ve cani Boluarte hükümeti, kendisine karşı mücadele edenleri katlederek iktidarda kalmayı planlıyor. Bunun için Silahlı Kuvvetlerin, polisin, kendisine güvenoyu veren sağcı Kongre’nin ve CONFIEP’te gruplanmış ülkenin büyük patronlarının desteğine sahip. Nitekim Dina Boluarte, ulusa son mesajında, bir aylık hükümette işlediği 47 cinayetten dolayı sahte bir özür diledi ancak kimse ona inanmadı. Boluarte protestoları kriminalize etme, mücadele edenleri bastırma ve zulme uğratma çizgisini onaylıyor ve hiçbir şeyin değişmemesi için seçimleri Nisan 2024’e çekerek aldatıcı çıkışını sürdürüyor, böylece aşırı sağcı Fujimori ortaklarına ve diğer müttefiklerine güç veriyor.
Bu nedenle, ülkenin her yerinden derhal öfke seli yükseldi. Yıl sonu şenlikleri için yapılan ateşkesin ardından, Peru’daki yoksulların çektiği acıların, dışlanmanın, sömürünün ve ayrımcılığın bir an önce çözülmesine yönelik mücadele dalgası giderek büyüdü ve Lima’ya ulaştı. Andahuaylas, Cusco, Ayacucho, Puno ile merkez ve kuzey bölgelerinden yayılan ulusal seferberlik, Lima halkının tam desteğini almayı hak ediyor. Lima halkı zaten Boluarte’nin halka karşı zenginlerin yönetimi demek olduğunu biliyor ve giderek büyüyen seferberlikleriyle baskılara ve cinayetlere sessiz kalmayacaklarını gösteriyor.
Öte yandan hükümet, Ayacucho katliamından bir ay sonra Juliaca katliamını kışkırttı ve olağanüstü hali uzatarak Silahlı Kuvvetleri devreye soktu. Silahlı Kuvvetler ve polis doğrudan ateşli silahlar kullanarak ve herhangi bir cezayla muhatap olmadan hareket ediyor. Hükümetin polis veya ordu eliyle yoldaşlarımızı öldürmesi cezasız kalamaz. Hükümet sorumludur ve işlediği suçlardan dolayı cezalandırılmalıdır! Dina Boluarte, tüm katillerle birlikte yargılanmalı ve hapsedilmelidir. Yoldaşlarımızın katillerini hapse atın!
Seferberliğe ve Dört Bölge Yürüyüşü* için mücadele edenleri birleştirmeye devam!
Peru halkı mücadele yolunun zorluklarla dolu olduğunu ve akıtılan kanın yerde bırakılmayacağını gayet iyi biliyor. Bir başka deyişle; seferberliği sürdürmemiz ve Lima’da ve ülkenin her yerinde yol kesmelerle, aktif grup etkinlikleriyle ve diğer eylemlerle bir ulusal seferberlik gerçekleştirmek için mücadele eden örgütlerin eşgüdümünü inşa etmemiz gerekmektedir. Aynı şekilde Puno, Cusco, Andahuyelas ve tüm Peru köylü ve yerli halk toplulukları, savunma cepheleri, grev komiteleri, sendikalar, öğrenci örgütleri ve mücadelenin içinden çıkan yeni örgütlenmelerle birlikte, katil hükümete tek yumruk halinde vurabilmek için birleşmeliyiz. Peru halkının Dina’yı ve onun yandaşlarını alaşağı etme yönündeki temel hedefini gerçekleştirebilmek doğrultusunda ulusal bir mücadele planı geliştirmek için genel toplantılar yapmalıyız. İç bölgelerin halkları bu yolu göstermekte ve örnek olmaktadır. Her ilde, her işyerinde, mahallede ve okulda grev komiteleri kuralım! CGTP ve CUT’un iş durdurma çağrısı, bizleri alıştırdıkları gibi bir gezintiden ve tatil gününden ibaret kalmasın; tüm ülkeyi kapsayan bir ulusal grevin ve birleşik mücadele planının ilk adımı olsun! Fujimori diktatörlüğünün yıkılışından 20 yıl sonra bu kez Dina Boluarte hükümetine ve tüm çürümüş rejime son verecek bir yeni Dört Bölge Yürüyüşünü hayata geçirelim!
Bir kurucu meclis ve işçi ve mücadele örgütleri hükümeti için ileri!
Seferber olmuş binlerce Perulunun ortak hedefi Dina hükümetinin yıkılmasıdır. Emekçi halkın zaferi mümkündür ve bu, tüm hükümetlerin desteklediği Fujimori Anayasası’nı gömecek ve bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis’in kurulmasını olanaklı kılacaktır. Bu meclis sayesinde ülkenin çıkarı için gerekli olan bütün önlemler, örneğin sermayeye sunulan tüm ekonomik ayrıcalıkların ilga edilerek ülke kaynaklarının halkın ihtiyaçlarına yönlendirilmesi tartışılabilecektir.
Hiçbir şeyin değişmemesi ve her zamanki çevrelerin çıkarlarını koruyabilmek için karanlık “demokratik dönüşümlerden” söz eden katil Boluarte’yi ve yolsuzluğa batmış Kongre’yi alaşağı etmeliyiz. Dina Boluarte’yi devirerek ülkeyi krizden çıkarabilecek yegâne gücün iktidar olmasını sağlamalıyız: Bugün krizin faturasını yoksul halkın değil, sömürücü kapitalistlerin ödemesi için köklü önlemler uğruna mücadele etmekte olan işçi, köylü ve yerli halk örgütleridir. Tüm ücretler ve emekli maaşları acil olarak artırılmalıdır! Güvencesizliğe ve kayıtdışılığa son! Ücretlere narh konulmalı, spekülatörler cezalandırılmalı, bankalar millileştirilmeli ve enflasyon önlenmelidir! Büyük servetlere yeni vergiler getirilmelidir! Kaynaklar IMF’ye değil, halkın iş, sağlık ve eğitim ihtiyaçlarının giderilmesine yönlendirilmelidir! Tüm halk için insanca yaşanabilecek konutlar sağlanmalıdır! Doğal kaynaklar işçilerin denetiminde kamulaştırılmalıdır! Yeni bir tarım reformu gerçekleştirilmeli, topraklara el konulması engellenmelidir! Büyük kentlerin gıda maddeleri gereksinimini güvence altına alacak tarımsal gıda planı geliştirilmelidir! Mücadele edenlere yönelik baskılar derhal son bulmalıdır!
İşçi Partisi-Birleşelim
16 Ocak 2023
*Dört Bölge Yürüyüşü, 2000 yılında Fujimori diktatörlüğüne son vermiş olan ulusal seferberliktir. “Dört Bölge” ile, Lima’ya yönelen yürüyüşün ülkenin kuzey, güney, batı ve doğu olmak üzere dört bölgesinden gelmiş olması kastedilmektedir.
Moskova Devlet Üniversitesinde Matematik hocası ve önceki seçimlerde milletvekili adayı Mihail Lobanov evinin kapısı kırılarak ve dövülerek tutuklandı
Rusya Sosyalist Hareketi tarafından kaleme alınan bu metin İmdat Freni tarafından Türkçeye çevrilmiştir.
Hatırlamak, savaşmaktır! Ukrayna’daki emperyal saldırganlığa ve Rusya’daki siyasi teröre karşı!
On yılı aşkın bir süredir, Rus antifaşistleri 19 Ocak’ı dayanışma günü olarak anıyorlar. 2009 yılında bu tarihte, Moskova’nın merkezinde solcu aktivist ve insan hakları savunucusu Stanislav Markelov ile gazeteci ve anarşist Anastasia Baburova neo-Naziler tarafından vurularak öldürüldü.
Markelov ve Baburova cinayeti, 2000’li yıllarda yüzlerce göçmeni ve düzinelerce anti-faşisti öldüren aşırı sağcı terörün doruk noktası oldu. Uzun yıllar, hâlâ mümkün olduğunda, Rus aktivistler 19 Ocak’ta “Hatırlamak mücadele etmektir!” sloganıyla anti-faşist gösteriler ve mitingler düzenlediler.
Bugün, Putin rejimi Ukrayna’yı işgal edip savaşa karşı çıkan kendi vatandaşlarına benzeri görülmemiş bir baskı uygularken, 19 Ocak tarihi yeni bir anlam kazanıyor. O zamanlar tehlike, genellikle yetkililerin göz yummasıyla hareket eden neo-Nazi grupları tarafından temsil ediliyordu.
Bugün sağcı radikallerin ideoloji ve pratikleri, Ukrayna’yı işgal ederken hızla faşist bir rejime dönüşen bizzat Rus rejiminin ideolojisi ve pratikleri haline geldi.
Vladimir Putin, sadece Ukrayna halkına karşı değil, saldırganlığa direnen Rus sivil toplumuna karşı da savaş yürütüyor. Acımasız baskılar, diğerlerinin yanı sıra sol hareketi de vurdu: sosyalistler, anarşistler, feministler, sendikacılar.
Yılbaşından hemen önce Rusya’nın en ünlü solcu politikacısı, demokratik sosyalist Mihail Lobanov tutuklandı ve dövüldü. Oluşturduğu “Adaylık” platformu, Eylül 2022’de Moskova belediye seçimleri sırasında savaş karşıtı muhalefeti birleştirdi.
Kurye sendikasının lideri ve ünlü solcu video blog yazarı Kirill Ukraintsev, Nisan ayından bu yana gözaltında. Bu tutuklama, kuryelerin çalışma koşullarını iyileştirmek için düzenlediği gösteriler ve grevlerden kaynaklandı.
Savaş karşıtı semboller dağıtan feminist, sanatçı ve savaş karşıtı aktivist Alexandra Skochilenko, uzun bir hapis cezasıyla karşı karşıya.
Altı anarşist – Kirill Brik, Deniz Aydın, Yuri Neznamov, Nikita Oleinik, Roman Paklin, Daniil Chertykov – “Tyumen olayı” ile bağlantılı olarak tutuklandı. Sabotaj için hazırlık yaptıklarına dair itirafları alınmaya çalışılırken acımasızca işkence gördüler.
Solcu “Direniş” grubundan bir aktivist olan Daria Polyudova, geçtiğimiz günlerde “aşırılık çağrısı” yapmaktan dokuz (!) yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sol görüşlü gazeteci Igor Kuznetsov, savaş karşıtı ve Putin karşıtı görüşleri nedeniyle “aşırıcılık”la suçlanarak bir yıldır cezaevinde.
Bu liste, son zamanlarda inançları nedeniyle hapsedilen veya zulüm gören Rus solundaki aktörlerin kapsamlı bir listesi değildir. Siyasi nedenlerle Rusya’yı terk etmek zorunda kalan Rus aktivistler olarak, yabancı yoldaşlarımızı ve ilgilenen herkesi 19 Ocak anti-faşist eylemine şu sloganlarla destek vermeye çağırıyoruz:
Savaşa, faşizme ve Putin diktatörlüğüne hayır! Tüm Rus siyasi tutsaklarına özgürlük! Rus anti-faşistleriyle dayanışma!
Trendyol Go işçileri, şirketin sefalet zammı teklifine ve kölece çalışma koşullarına karşı eylem başlattı. Türkiye’nin farklı şehirlerinde başlayan eylemlerin İstanbul’daki durağı Trendyol’un Maslak’taki genel merkezi oldu. Şirketin genel merkezi önünde eylem yapan motokuryeler “Aslan kaplan dediniz; hakkımızı yediniz”, “Kuryeler burada, yönetim nerede?”, “Direne direne kazanacağız”, “Kuryeler burada dimdik ayakta” sloganları attı. Açıklanan zammın reel olarak yüzde 10’a düştüğünü söyleyen işçiler bu zammı kabul etmeyeceklerini ifade ettiler.
Gazete Nisan’a konuşan Trendyol Go kuryesi Hamza, “Sözde en çok kazandıran Trendyol diyorlar. Şu anda en kötü durumda olan biziz. Hastalandığımızda beş parasız kalıyoruz, sigortalarımızı ödeyemiyoruz. Bir arkadaşımız sakatlanıp 2 ay yattı, tek kuruş para alamadı. Ateşli saatlerde, en tehlikeli saatlerde çalışıyoruz. Üst üste birkaç gün çalışmazsan ceza olarak sistemini kapatıyorlar. Ateşli saatlerde çalışmadığında part-time’a çekiyorlar ve hatta sonrasında sözleşmeni feshediyorlar. Bizi mecbur bırakıyorlar.” diye konuştu.
Kazançlarıyla ilgili de konuşan Hamza: “Para kazanmanın tek yolu ‘at yarışı usulü’ çalışmak. Eğer robot gibi sabah 9 gece 2 çalışırsan geçinmen mümkün. Eğer öyle çalışmıyorsan asgari ücrete talim. Bu düzen insani değil. Güvencemiz de yok. Lafta esnafız ama kazancımız belli.” sözlerini sarf etti.
Basın açıklamamızı gerçekleştirdik.
Net konuşuyoruz, 30 paket attığımız bir günde 1300 TL ile eve dönmek istiyoruz. Birazdan Trendyol yetkilileri ile görüşeceğiz. Hakkımızı alana dek geri adım atmak yok!#TrendyolGoZam#TrendyolGopic.twitter.com/tXArGE2ZBB
Kuryeler genel merkez önünde gün boyunca sürdürdükleri eylemde taleplerinden geri adım atmayacaklarını, kazanacaklarına olan inançlarının tam olduğunu dile getirdiler. Burada önceki günden daha kalabalık olduklarını, daha da kalabalıklaşacaklarını, sonuna kadar mücadeleye devam edeceklerini söyleyen işçiler yaptıkları açıklamanın ardından alkışlar ve sloganlarla eylemlerini sonlandırdılar. Trendyol’dan üst düzey bir yetkiliyle görüşerek taleplerini iletmek için eylemlerine devam edecekler.
İşçilerin talepleri şöyle:
– 10 saatlik emeğin karşılığı, 30 paket teslimiyle minimum 1300 TL olsun. (Paket başı, km ve bonuslar dahil) – Alevli saat olacaksa, saatleri eskisi gibi 18 saate indirilsin ve günlük olarak değil haftalık alevliye dönülsün. – Alevli saatlerin çalışma zorunluluğu kaldırılsın. Mola hakkı, ateşlide ya da değil sınırsız olsun. – Mağaza ile müşteri mesafesi toplam 4 km olsun. – Bonus olmaya devam edecekse eski baremlere dönülsün. – Asansör olmayan binalarda çıkma zorunluluğu en fazla 5 kat olsun. – Trendyol kuryesi olduğumuza dair özel kimlik belgesi verilsin. (Bu sayede kimlik isteyen sitelere verebiliriz) – AVM’lerden alınan ve teslim edilen siparişlerde ekstra ücret. – Mağaza ile müşteriye olan yürüme mesafesi maksimum 300 metre olsun. – Mağaza ve restoranlarda bekleme süresi maksimum 10 dakika olsun. – Sipariş kuryeye atandığı zaman müşteri ve mağaza kaynaklı sipariş iptallerinde, iptal olan sipariş bonusa yansıtılsın. – Sipariş atandığı zaman mağazaya olan mesafenin en fazla 2 km olsun. – Kuryenin gideceği müşterilerin eskisi gibi adreslerinin gözükmesi. – İş Kanunu ve hükümleri ve ilgili mevzuat uyarınca bu talepler sebebiyle hiçbir Trendyol kurye işçisi işten çıkarılmayacak. – İşe alımlar 6 ay süreyle yapılacak, Trendyol kurye işçilerine işe alım yapılacağı bildirilecek. – Özel sağlık sigortası Trendyol kurye işçilerinden karşılanmayacak. Trendyol, kuryelerin özel sağlık sigortasını ödeyecek. – Çağrı merkezindeki müşteri temsilcilerinin eğitilerek tekrardan yetkilendirilmesi. – Takım lideri olarak sahadan deneyimli insanlar seçilmeli. – Mağaza ve restoranlardan alınan siparişlerin zarar görmesi ve bozulması durumunda slotların kapanmaması ve ilgili siparişin hem bonusa hem de paket başına eklenmesi. – Akşam vardiya çalışmalarında eksik personel için ateşli saat artırmak yerine akşam çalışma saatleri için teşvik primi verilsin. – Müşteriye teslimatlarda araçla girilemeyen sitelerde ekstra bir paket bonus verilsin. – 15 günlük ücretler, yeni zam üzerinden geçmişe dönük zamlı olarak ödensin. – Artık taşeron olarak DSM lojistik bünyesinde çalışmak istemiyoruz. Trendyol’a bağlı olarak çalışmak istiyoruz.
Sefalet ücretine karşı Trendyol Genel Merkez önünde toplanmaya başladık.
Taleplerimiz;
– Sefalet zammını reddediyoruz! – Paket başına ücretler artırılsın! – Alevli saatlerin çalışma zorunluluğuna hayır! Mola hakkı! – Yakıt giderleri karşılansın!#TrendyolGoZam#TrendyolGopic.twitter.com/J9l0xxqmFl
22 Ocak’ta gerçekleşecek Genel-İş 1 No’lu şube yönetimi seçimleri öncesinde “yeni bir sendikal anlayış için adayız” diyerek yola çıkan Nazan Gevher Çam Ay ile şube yönetimine adaylık sürecini ve işçi demokrasisi ve eşit temsil gibi sendikal anlayışlarının ayırt edici unsurlarını konuştuk. Çam Ay daha önce de DİSK Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube seçimlerinde şube yönetimine aday olan Mor Liste’de yer almıştı. Ayrıca kendisi DİSK’in Şubat 2022’deki eyleminde ek protokol talebini dile getirdikleri ve DİSK yönetimini eleştirdikleri için şube temsilciliği görevinden alınan işçilerden biri.
Genel-İş 1 No’lu şube seçimlerinde şube yönetimi adaylığına giden süreç nasıl gelişti? İhtiyaçlar nelerdi?
Seçime 4 adayla gidiyoruz. Mevcut şube başkanı yeniden aday oldu. Mevcut şube yönetiminin sekreteri aday oldu, ki o da bir kadın aday. Kartal Belediyesi’nden bir arkadaş aday oldu. Ve ekibimizi temsilen ben adayım.
Öncelikle şuradan başlayayım; bu süreç başlamadan önce delege seçimlerimiz oldu ve orada çok demokratik bir yol izlemeye çalıştık. Delege seçimleri başladığı andan itibaren kadın meselesini çok fazla seslendirdik. Özellikle de bizim örgütlü olmadığımız yerlerde kadınların da delege seçimleri için liste çıkarmasına yardımcı olduk. Yardımcı olmaktan kastım şu: Dedik ki bir sürece gidiyoruz, bir şube yönetimi seçilecek ama bizim esas meramımız olarak eşit temsil, kota gibi meseleler var. Sürekli dirsek temasında olduğumuz sizlerle birlikte yürüteceksek bu süreci bu motivasyonun içine girebilmeniz için listelerde yer alın, yeni listeler çıkartın. Bunun sonucunda aslında bizim örgütlü olduğumuz müdürlüklerin yanı sıra pek çok kadın arkadaşımız da böyle listeler çıkardı. Mesela üç kadın arkadaş bizi toplantıya davet etti. “Biz bu kadın meselesini çok önemsiyoruz. Bu nedenle üç kadın gireceğiz, desteğinizi bekliyoruz ve sizinle birlikte hareket etmek istiyoruz,” dedi. Bu politikayı yükseltince delege seçimleri bile heyecanlı ve gergin geçti. Ama bence bu gerginlik işe yarayan bir şey. İttifak kurduğumuz her alanda listelerde kadın kotasını uygulattırdık. Dolayısıyla bayağı yükselmiş bir kadın delege sayımız oldu.
Bunun yanı sıra, işçideki öfkenin arttığı bir süreçti ve işçiler şube yönetimi seçiminin ne kadar önemli bir şey olduğunu fısıldamaya başladılar. Birincisi, Kadıköy işçisi politikleşti. Kadıköy işçisi politikleşince alanda ciddi anlamda çalışan bir kadın potansiyeli ortaya çıktı. Bizimle hiç temas etmemiş ama bu süreci yakından takip eden pek çok kadın arkadaş sürece dahil olmuş oldu.
Sizin bir de DİSK yönetimine yönelik eleştirileriniz sonrasında temsilcilikten alınma süreciniz var. Bunun da bu sürece bir etkisi olduğunu düşünüyor musun?
Evet, düşünüyorum. Bizim daha önce temsilcilik görevinden alınmamız, başka temsilci arkadaşların disipline yollanması gibi süreçlerden dolayı insanlar aslında sendikanın demokratikleşmesi gerektiği fikrinde netti. Yani toplu sözleşmenin kötü geçmesi, toplu sözleşmede yaşanan sıkıntılardan ziyade Genel-İş’in genel tutum ve politikalarına itiraz etmeye başladılar. Aslında herkesin bu sürece temel girme sebeplerinden bir tanesi de bu diye düşünüyorum.
Kadıköy Belediyesi’nde önceki çalışmalarımız neticesinde zaten biliniyorduk. Genel-İş’le ilgili politikamızı beğenen, temsilcilik sürecimizde bizi takip eden insanlar vardı. Dolayısıyla delege sürecinde Kadıköy’ün içerisinde biz bir dağılma yaşamadık.
Kartal daha önce örgütlü olmadığımız bir alandı ama biz sahaya çıktıktan sonra orada da önemli bir etkimiz olduğunu gördük. Kartal’da pek çok konu tartışıldı. Yani sendika siyasetini, bizim sendikal anlayışımızı oraya taşıdık ve şu anda Kartal’da herkes bunu tartışıyor. Seçimin şimdilik en önemli kazanımı bu, yani Kartal cephesinde bunların tartışılması çok güzel. Çok politikler, aidattan tutun genel merkezin işçi iradesine müdahalesine kadar her konuda inanılmaz cesurca konuşuyorlar. “Genel merkez müdahale ettiğinde sen ne yapacaksın?” diye direkt soruyorlar. “İşçiyi bilinçlendirelim” fikri vardır ya, buna gerek olmadığını gördük, işçi zaten süreç içinde yaşayarak bilinçlendi. Kartal’ın dış temizlik birimi toplantısında biri “Sendikanın eğitim vermesi gerekiyor, sizin bunları da yapmanız lazım” falan dedi. “Vallahi sendikanın eğitimlerine bence bu işçilerin ihtiyacı yok, sadece yan yana yürüyecek alanı açmaya ihtiyaç var. Gayet bilinçli ve politik bir işçiyle karşı karşıya toplantı yapıyoruz şu anda,” dedim. Bu aidat meselesini bir işçi bu şekilde tartışıyorsa mesele bitmiş zaten.
Biz, üretimden gelen gücümüz ne kadar büyükse, hem patronlara hem de sendikal bürokrasiye karşı kurduğumuz örgütlülüğümüz de o kadar güçlü olmalı diyerek yola çıktık. Sendikalarda işçi demokrasisini eksiksiz uygulamak adına tüm mekanizmaların işletilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Kampanya sürecinde ilkeli sendikacılık anlayışını öne çıkarıyorsunuz. Ve yeni bir sendikal anlayış için adayız diyorsunuz. İlkeleriniz arasında özellikle de işçi demokrasisi önemli bir yerde duruyor. Bu ilkelerden ve uygulanmasının işçiler için anlamından bahseder misin?
Biz, üretimden gelen gücümüz ne kadar büyükse, hem patronlara hem de sendikal bürokrasiye karşı kurduğumuz örgütlülüğümüz de o kadar güçlü olmalı diyerek yola çıktık. Bunun için de öncelikle her işçi sendikada konuşabilmeli, karar mercilerine etki edebilmelidir, sendika yönetimleri şeffaf olmalı ve işçiye hesap vermelidir diyoruz. Yani şeffaflık en önemli ilkelerimizden biri. Ve sendikalarda işçi demokrasisini eksiksiz uygulamak adına tüm mekanizmaların işletilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Bu sendikaya girdiğimiz günden beri hep tartıştığımız şeyler gerçekten hem maaş meselesi, hem şeffaflık meselesi, hem de eşit temsil meselesi. Bu ilkelerin tamamını, 4-5 yıllık sendikal mücadele içerisinde yaşadığımız her şeyi hesaba katarak hazırladık. Mesela savunduğumuz şeylerden biri şu: “Şube yöneticileri olarak, kendi kadrolarımızda çalışırken aldığımız maaştan fazlasını almayacağız.” Bu kritik bir mesele. Mesela soruyoruz yöneticiye kaç para maaş alıyorsun diye. Cevap veremiyor. “Ben mesaimle birlikte 15.000 lira maaş alıyorum” diyebilmeli bir şube başkanı. Yok, izin vermezler, denetim kurulu buna izin vermez, tüzük buna izin vermiyor, deniyor. Verir. Ben bir işçi arkadaşıma “Ya kardeşim, gel bana sor,” derim. “Al bak benim maaşım bu kadar, ben bunu fona koydum,” derim. Denetim kuruluna bilgi veririm. Çıkıp alanlarda anayasaya karşı mücadele etmiş insanlarız, Genel-İş’in tüzüğüne mi itiraz etmeyeceğiz? Şeffaflık meselesi de kritik. Biz girdiğimiz günden beri “Kaç lira maaş alıyorsunuz? Neden bu kadar para harcıyorsunuz? Neden buna yemek ısmarlıyorsunuz?” diye soruyoruz, bunlar hep konuştuğumuz şeyler. Biz bu ilkeleri, tecrübeler sonucunda, işçilerle birlikte belirledik. Bence temel mesele bu, çünkü işçiler bu duruma itiraz ediyordu.
İlkelerin içinde bizim için en önemli ilkelerden biri de eşit temsil. Bunu uygulanabilir hale getirmekte fayda var. Biz Kartal-Kadıköy hattında masada ittifak yaptığımız herkese şunu söyledik: Bizim kadınlar olarak bir kürsü alıp Genel-İş’in yapısıyla ilgili ciddi eleştiriler sunmamız gerekiyor.
İkincisi, disiplin ve denetleme kurullarını işleten bir mekanizma yok şube yönetiminde. Biz de şunu anlatmaya çalıştık. Bir tanesi şu, ilk defa teknik personellerin olduğu bir komite kuruldu Kadıköy’de. Pek çok arkadaşın emeği var, biz de biraz katkı sunmaya çalıştık. Mor Liste’deki bütün kadın arkadaşları oraya yönlendirdik. Şube yönetimi, teknik komite ile ilgili “paralel yapı” demişti bulunduğu süreç içerisinde. Biz de o zaman çok refleks vermiştik. Biz şube yönetim adayları olarak tam da onları tanıdık. “Gelin biz sizinle toplantı yapmak istiyoruz, çünkü biz işçi komiteleri kurmak istiyoruz,” dedik.
Toplantılarımızı sadece delegelerle yapmıyoruz. Delegelerle birlikte bütün işçileri dahil edebileceğimiz toplantılar yapıyoruz. Yani oy kullanacak delegeler üzerine bir politika yürütmüyor, sahadaki işçilerle birlikte konuşuyoruz sendikal meseleyi.
Toplu sözleşme sürecine girdiğimizde, özellikle denetim kurulunda bulunan arkadaşlarımızın bize raporlar sunması gerekiyor. Belediyenin bütçesi, işçi maliyeti, daha önceki toplu sözleşmeler gibi hesaplamaları yapacak nitelikte arkadaşları bulundurmaya çalışıyoruz orada. Denetimi öyle dizayn ettik. İkincisi, biz maaş almayacağız ama şeffaf olalım dedik. O yüzden de bu arkadaşlarımızı oraya koyduk ve koyarken de şunu söyledik: “Maaşla ilgili oturalım; yoluydu, yemeğiydi, mesaisi, şuydu, buydu karar alalım, işçiye öyle duyuralım.” Maaş meselesi kritik bir mesele çünkü. Bu ilkeleri ittifaklarla konuştuğumuzda önce arkadaşların ne tepki vereceğini bilmiyorduk biz. Yani kariyeri, para muhabbetini göz önüne alarak gelebilirdi diğer arkadaşlar. Şu anda ise alanda şube yönetimi olarak işçiden fazla maaş almayacağımızı söylüyoruz. Yani başka bir şeye dönüştü bu iş. Muhalif yapı, sendikanın maaş meselesini çok konuşuyor oldu. Şimdi bu arkadaşları da böyle bir konuda örgütlemişken dengeyi iyi tutturmak lazım. O yüzden de denetim kurulunu işler bir hale getirmeye çalışıyoruz.
Onun dışında disiplin kurulu meselesi var. Bu ittifaktaki arkadaşlarımızın yarısı şubenin disiplin kuruluna gitti. Oraya bize göbekten bağlı birilerini koymamalıyız, dedik. Ona göre bir hazırlık yapıyoruz. Gerçekten bağımsız, konuya hâkim arkadaşlar orada olmalı diyoruz. Yani listeye yazacağımız her kişiyle ilgili böyle yoğun tartışmalar geçiyor. Bir mantığı, bir politikası olsun diyoruz. Çünkü diğer listeler şube yönetimini alabilir; genel kurulda çıkar, delege ile iyi iletişim kurmuştur, iyi bir şeyler yapmıştır, tak diye şube yönetimini alabilir ama ben yönetebileceklerini düşünmüyorum. Yani biz dört yıl daha kaybetmiş olacağız, işçilere de bunu anlatıyoruz. Çünkü ortada politikaları yok, ilkeleri yok diyoruz. Önümüzde dağılmış bir şube yönetimi var, görüyorsunuz, bunun dağılmaması gerekiyor. Bu insanların politik ve ilkesel olarak yan yana gelmeleri gerek diyoruz.
Sahada nasıl çalışmalar yürütüyorsunuz?
Birincisi şu, toplantılarımızı sadece delegelerle yapmıyoruz. Delegelerle birlikte bütün işçileri dahil edebileceğimiz toplantılar yapıyoruz. Sahadaki en önemli kısım bu bence. Yani oy kullanacak delegeler üzerine bir politika yürütmüyor, sahadaki işçilerle birlikte konuşuyoruz sendikal meseleyi. İlkeleri anlatıyoruz. Çok öfkeli ve sendikaya dair çok ciddi eleştirileri olan işçilerin bu öfkelerini hafızamıza yazıp, şube yönetimini aldıktan sonra neler yapabileceğimize dair buna yönelik yeni eklemeler yapıyoruz.
Sahada işçilerden aldığınız tepkiler nasıl? Hem Mor Liste deneyiminden hem de kadın mücadelesinden gelen bir kadın aday olarak, kadın işçiler dahil sahada işçilerden nasıl tepkiler alıyorsun?
Belediye işçilerinin çoğunluğu erkeklerden oluşuyor. Fakat kadın başkan adayı konusunda olumsuz bir tepki almadık, birincisi bu. Aslında kadın başkan adayının alanda daha olumlu bir etki yarattığını, daha etkili bir iletişim kurduğunu düşünüyoruz. Özellikle dış birimlerde, kadın meselesini konuşabileceğimiz yerlerde bu meseleyi açıyoruz zaten. Ve daha önce giremediğimiz yerlerde, kadın politikamızı anlatamadığımız, Mor Liste’yi anlatamadığımız kadın işçilerin tamamının Mor Liste’yi takip ettiğini ve aynı çalışmanın başka yerlerde de yapılması gerektiği geri bildirimini alıyoruz. Kadınlar zaten kadın başkan adayı olduğu için durumdan çok memnunlar. İki kadın adayın çıkması bile onları çok mutlu ediyor ama orada şuna bakıyorlar: sendikal mücadele geçmişi. Cinsiyet, evet, kadın başkan ama kadın hareketi ve sendikadaki mücadele geçmişini de sorguluyor kadın işçiler. Dolayısıyla sadece cinsiyet üzerine dayalı bir kadın başkan profili değil; kadın delegeler ve işçiler sendikal mücadeledeki payını ve ayrıca kadın mücadelesindeki payını özellikle takip ediyorlar.
2021’deki seçimlerde erkek egemen sendikacılığa karşı kadın işçilerin özgül sorunlarını ve taleplerini de dile getiren Mor Liste’yle aday olmuştunuz. Şu anki kampanyada da eşit temsil ilkesini savunuyorsunuz. Bundan sonrası için toplumsal cinsiyet bağlamında neler planlıyorsunuz? Kadın işçilerin örgütlenmesine yönelik bir çalışma yapmayı hedefliyor musunuz?
Biz son toplu sözleşmeye Mor Liste’nin ilk toplu sözleşmesine koyduklarına ek olarak pek çok madde ekleyecektik ama bu disiplin süreçleri ve toplu sözleşmeye dahil edilmememiz yüzünden bir şey eklemedik. Bir tanesi şu; gerçekten Kartal’a gittiğimizde şunu gördük ki aslında herkes Mor Liste’yi biliyor. Özellikle kadınlar takip etmiş ve Mor Liste’nin öncüsü birinin şube yönetimine aday olması kadınları çok rahatlatıyor. Oradaki kadın işçilerle ana binada sohbet ederken şunu konuştuk. Bir şube yönetimi hazırlanırken kadın hareketi dışarıda bırakılırsa siz yine işin dışında kalacaksınız, dedim. Bu sadece cinsiyetle alakalı bir durum değil. Aslında en çok ezilenin biz olduğumuzu anlatmaya çalıştım. Evet, dış birimlerdeki arkadaşlarımız çok eziliyor çalışırken ama ben de çok eziliyorum. Ezilmeyi karşılaştırmak açısından değil ama kadınların konumunu anlatmaya çalıştım hep sahada. Dolayısıyla şunu söylüyorlar zaten. Mesela “Siz kreşe çocukları ücretsiz yolluyormuşsunuz, hem de kadın erkek bütün işçilerin çocuklarını. Biz 750 TL veriyoruz,” diyorlar. Ve o kadar sürecin dışında bırakılmışlar ki.
Mesela üç kadın delege arkadaşla görüştüm. Görüştükten sonra bana mesaj attılar, “Mor Liste’nin kazanımlarını bize atar mısınız, bizimle irtibatta kalır mısınız?” diye ve kadınlar dönüştü. Sahada olduğun süre içerisinde o kadar önemli bir örgütlülük yaratıyorsun ki, yeter ki bu sahayı örgütlemeye yönelik adım at. Dolayısıyla Mor Liste’nin başarılı olmasının sebebi seçime girip, 30 kişilik listeyle bir şeyler anlatıp sonra sahadan çekilmesi değildi. Biz hep sahadaydık ve kadınların haklarına dair toplu sözleşmede çok ciddi kazanımlar elde ettik. Bu yüzden bizim bugün bir karşılığımız var. Şunu çok net söylüyorum; kadın komitesi, kadın komisyonu vs. konusunda halen netiz. Kadın politikamızda hiçbir değişiklik olmadı. Böyle bir şey istemiyoruz, istemeyeceğiz de zaten. Böyle bir şey kurulmayacak da zaten. Ama kadınların hayatlarını etkileyecek önemli dokunuşlar yapılmak zorunda. Kartal’da eşitlik birimi ve sosyal destek hizmetlerine bağlı bir birimde, yoğun kadının olduğu bir toplantıda “Hepimiz alana çıkıp bağıra çağıra İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmemesi gerektiğini söylerken sendika neredeydi? Siz neredeydiniz?” dedim. Kadınların hepsi bireysel olarak o eyleme katılıyor ama sendikal bir örgütlülük içerisinde değil. Dolayısıyla üst yapıyı sen kurduğun zaman, sendikada örgütlenmesini sağladığın zaman aslında Genel-İş o eyleme gidecek, flaması falan fark etmez ama Genel-İş’li kadınlar o eyleme gidecek. Bu kısmını daha çok önemsiyorum ben.
Israrla şunu anlatıyoruz; emek hareketiyle kadın hareketini yan yana getirecek bir düzenek kurmak zorundayız. Mor Liste’nin başından beri bu ikisini nasıl birleştirmeliyiz diye kafa yorduk biz. Ve o kadar çok görüşme yapmamızın, dışarıda bu kadar çok çalışma yapmamızın, Mor Liste’yi bu kadar çok anlatmamızın sebebi buydu.
Toplu sözleşmede çok ileri adımlar atacağımızı düşünüyorum zaten. Bu kesinlikle bu ekibin işi; hem yeterlilik olarak hem de feminist hareketin deneyimi olarak. Israrla şunu anlatıyoruz; emek hareketiyle kadın hareketini yan yana getirecek bir düzenek kurmak zorundayız. Mor Liste’nin başından beri bu ikisini nasıl birleştirmeliyiz diye kafa yorduk biz. Ve o kadar çok görüşme yapmamızın, dışarıda bu kadar çok çalışma yapmamızın, Mor Liste’yi bu kadar çok anlatmamızın sebebi buydu. Mesela feminist hareket Farplas işçileriyle ilgili bir adım attı ve oraya desteğe gitti. Aslında katkı sağlayan bir şey bu; çok etkili bir şey. Kartal’a dönüp baktığımda bu maddeler bile Kartal’daki kadın örgütlülüğünü artıracak maddeler. Üstüne koyulacak bir sürü şey var kesinlikle toplu sözleşmelerde. Ama bu kadınların sendika siyasetine dahil olmalarını istiyorsak, bu örgütlülüğü ancak öyle yaratabiliriz diye düşünüyorum. Birincisi toplu sözleşmeler üzerinden, ikincisi kadınların örgütlenmesi üzerinden çalışmalar yürüyecek zaten. Ve elbette kadın kotası da bizim için önemli bir başlık. Genel merkeze dair kadın kotasını haykırabilecek bir ekibin olması önemli bir fark yaratacaktır.
Seçimlerin sonucu ne olacak göreceğiz. Ama her iki olasılık için de bir mesaj verecek olursan ne söylemek istersin?
Kazanmadığımız takdirde mücadeleden asla geri adım atmayacağız, yine sahada olacağız. Kadıköy’de zaten sürekli alandayız ama Kartal’daki bütün arkadaşlarımıza şunu söyledik: “Biz 22 Ocak’tan sonra, bu seçimi kazanamazsak bile bu ittifakı bozmayacağız. Size gelmeye devam edeceğiz.” Ve yapacağız bunu. Yapmak zorundayız. Başka bir anlayışı getirmek zorundayız. Birincisi bu. İkincisi, kazanırsak ilk önce kürsüde anlatabileceğimiz her şeyi anlatmak istiyorum. Yani meramımızın ne olduğunu herkesin dinleyeceği o kürsüyü iyi kullanabilmeyi çok istiyorum. Çünkü bu mesele sadece benim özelimde bir mesele değil. Bunlar, belediye işçilerini topyekûn ilgilendiren meseleler ve bu meselelere dair örgütlenmeyi öneren bir ekibin başkan adayıyım ben. Kocaman bir ekibin başkan adayıyım. Asla ve asla alandan çıkmayacağız. Kazandığımız takdirde kesinlikle alandan hiç kopmayacağız. Bence sendikacıların en büyük dezavantajı bu; bürokratlaşıyorlar. Bu bürokratlaşma fikri zaten beni çok iğreti ediyor ve üzüyor. Ve iyi bir organizasyonla 5’li yönetimdeki herkesin alanda olmasına dair bir politika yürütmek zorundayız. Bu yönetimi aldıktan sonra dört yıl boyunca sürekli sahada olmak çok önemli. Ben bunu çok önemsiyorum.
İkincisi, hızlıca kurulların işler hale gelmesini sağlayacağız, kaçarımız yok. Hiçbir kurulda kesinlikle atama yapmayacağız. Şu sendikada temsilci olduğum günden beri sözcü temsilcinin şubenin [yönetimin] altıncı üyesi olmadığını, şubeyle birlikte hareket etmesi gerekmediğini anlatmaktan, onun seçimle gelmesi gerektiğini anlatmaktan gerçekten dilimde tüy bitti. Sözcü temsilci seçilecek. Yöntemini bilmiyorum gerçekten çok iddialı olur belki ama işçilerin arasında o sözcü temsilci seçilecek. Bütün kurumları seçimle getireceğiz. Gerçekten bu çok önemli bir şey. Başka bir kültür yaratacak çünkü. Komiteleri hızlıca oluşturmaya çalışacağız ama alanda biraz çalışma yürüttükten sonra olabilir bu. Ve toplu sözleşmeye şimdiden çalışmaya başlayacağız. Şubeyi alır almaz toplu sözleşmeyle ilgili hazırlıklara başlayacağız. Çünkü bu bizim üçüncü toplu sözleşmemiz. Çok fazla eksiği var ve bu eksiklikleri giderebilmek için çok uzunca bir çalışma dönemi gerekiyor. Ve bunu yaparken alanla birlikte yapmayı planlıyoruz. Çünkü toplu sözleşmeyi dikte eder bir şekilde işçinin önüne koyduğunuzda işçi bunu sahiplenmiyor. Bu benim toplu sözleşmem, demiyor. Hep şunu söyledim alanda. “Arkadaşlar, dört yıl boyunca sizin haklarınız ile ilgili mücadele edecek bir kişiyi seçmiyorsunuz; kocaman bir ekibi seçiyorsunuz. Bir kişi seçiyor olsaydınız biz de Tek Adam gibi yönetirdik,” dedim. “Meselemiz şu, sendika sivil toplum örgütüdür ve siz bir ekibi seçiyorsunuz. O yüzden listelerinin tamamına bakın, başkan dışında da bazı şeyleri değerlendirin,” dedik. Dolayısıyla bu dört yıllık süreçte iki toplu sözleşme yapacak bir ekip; ülkenin ekonomik koşulları ortada, çok iyi mücadeleci bir yöntemle hem masada hem alanlarda mücadele edecek bir organizasyona çevirmek zorundayız bu durumu diye düşünüyorum.
Genel kurulu sadece delegelerin seçim yaptığı bir şeyden çıkartıp bir demokrasi şölenine çevirmek bence bizim temel görevimiz. Son ana kadar da işçilerle birlikte olacağız. Biz sendikal bürokrasiye karşı mücadele etmek zorundayız.
Son viraja girerken, son bir haftaya girerken de ısrarla alanda olacağız. Yani işçilerin arasında olacağız. Birincisi, bütün kadın işçileri bu kongreye davet ediyorum. Burada çok kritik bir mesele var. Sendikal bürokrasiye ve sendikadaki erk yapıya gerçekten ve gerçekten bayrak açmış bir ekip bir şey söyleyecek. Dolayısıyla seçimi kazanıp kazanmamaktan ziyade bu mücadeleyi görebilecek ve bu mücadelenin yanında duracak bütün kadın işçilerin orada olması, süreci takip etmesi gerekiyor. Tabii ki bütün işçiler ama kadın işçilerin özellikle bu süreci takip etmesi gerekiyor. Bence son dakika gelişmeleri olacak, biliyorum. Büyük bir güçle mücadele ediyoruz. O kürsüde bir kadın olarak konuşuyor olabilmek bence dünyanın en kıymetli şeyi zaten. Bu bürokrasiye karşı çıkabilmek. Genel kurulu sadece delegelerin seçim yaptığı bir şeyden çıkartıp gerçekten de, çok samimiyetle söylüyorum, bir demokrasi şölenine çevirmek bence bizim temel görevimiz. Özellikle bu bir hafta boyunca, yani kalan beş günümüz boyunca ne Kartal’da ne de Kadıköy’de alandan çekileceğiz. Son ana kadar da işçilerle birlikte olacağız. Hiçbir çekincemiz yok çünkü. Biz sendikal bürokrasiye karşı mücadele etmek zorundayız.
Son sorumuz seçim ittifakınızın önemli bir bileşeni olduğunu ifade ettiğin kadınlara dair. Bu şube başkanlığı seçiminin kadın hareketi açısından önemi ne sence? Ki bu seçim, Genel-İş 1 No’lu şube tarihinde kadın başkan adaylarının yer aldığı ilk seçim. Bu bağlamda kadın hareketinden bir destek beklentin var mı? Ya da onlara bir çağrın var mı?
Çok net. Türkiye’deki feminist hareketin AKP iktidarına karşı yürüttüğü mücadele, bu ülkenin en büyük muhalefetidir. Benim politik görüşüm bu yönde. AKP iktidarını sallayan ve AKP iktidarına karşı, durmaksızın bu konularla ilgili mücadele eden kadınların hepsi benim yoldaşımdır. Dolayısıyla o yoldaşlık çerçevesi içerisinde, feminist hareketle emek hareketini bir araya getirebilecek ve emek hareketini bu konuda zorlayacak, bütün sendikalarda emek hareketine dahil edecek bir sistem geliştirmek zorundayız. O yüzden feminist hareketteki bütün kadınların 1 No’lu şubenin seçiminde emek mücadelesine katkısını görmek isteriz. Çünkü burada, Genel-İş içerisinde Mor Liste sürecinden itibaren büyük bir mücadele yürütüldü. Bence biz bu konuyu başardık koca bir ekip olarak. Başardığımız bu konuyla ilgili tam finale gelmişken bu başarıyı yükseltmek, feminist harekete de emek hareketine büyük bir katkı sağlayacaktır diye düşünüyorum.
Ama tabii tüzük meselesini de söylemek isterim. Tüzükte çok ciddi değişikliklere ihtiyaç var ve biz Genel-İş’in tüzüğünde özellikle eşit temsille ilgili pek çok şeyi dile getirip emek mücadelesinin içinde eşit temsilinin neden önemli olduğunu anlatmak istiyoruz. Her röportajımızda söyledik, kadın komiteleriyle kadınların sürece dahil olması mümkün değil. Bu şekilde sadece ve sadece bir yere hapsedersiniz kadınları. Kadınların gerçekten emek mücadelesinin içerisinde aktif şekilde yer alması için bütün kapıların açılması gerekiyor. Bütün çalışmaların yapılması gerekiyor. Bence 1 No’lu şubenin en önemli özelliği bu olacak. Bu birikime ve bu deneyime sahip kadın arkadaşların tamamı bu konuyla ilgili özel çalışma yürütecek zaten.
Bu yoğun çalışma içinde bize zaman ayırdığın için çok teşekkür ederiz. Seçim çalışmanızın kendisinin bile sonuçtan bağımsız olarak hem emek ve kadın mücadeleleri adına hem de sendikal bürokrasiye karşı işçi demokrasisi mücadelesi adına önemli bir fark yaratacağını düşünüyoruz. Gazete Nisan olarak bu süreci yakından takip etmeyi sürdüreceğiz.
Devrimci halk ayaklanmalarının kendiliğinden karakterini ve seferberlikler içerisinde devrimci önderlik inşası stratejisini kısaca özetleyen bir cümle.
Tarihteki örneklere baktığımızda da bunun böyle olduğunu görürüz. Kitleler bir parti çağrı yaptı diye ayaklanıp devrimci bir süreç başlatmazlar. Sorunlarının mevcut rejim altında dayanılmaz hale gelmesi ve bunların çözümünün de facto olarak o rejim altında mümkün olmadığı bilinci kışkırtır o seferberliği. Ve bazen bir işaret fişeği yeterli olur buna. Örnek mi? Mahsa Jina Amini…
İşte önderlik inşasının rolü buradan sonra daha belirgin şekilde devreye girer. Önderlikten kastımız 3-5 cesur devrimcinin ortaya çıkması ya da sayıca güçlü bir devrimci partinin varlığı değildir yalnızca. Asıl mesele programdır. Seferberlik halindeki kitlelerin bilinciyle özlemleri arasındaki o dönüştürücü köprüyü kuracak olan devrimci program.
Kitlelere rağmen, kitleler için değil. Kitlelerle, onların özörgütlenmeleriyle birlikte ve onların talepleri içindir mevzu. Ve ancak da bu şekilde olmuştur devrimci ayaklanmaların zafere ulaşması. İşçi sınıfının ve ezilenlerin taleplerine doğru programı sunabilen devrimci önderlikleri kitlelerin benimsemesiyle.
Aksi genelde yenilgiyi doğurmuştur. Ya da bir başka ifadeyle devrimin tamamlanamamasını. Ya da çalınmasını.
Çünkü hayat boşluk kaldırmadığı gibi sınıflar mücadelesi de kaldırmaz. Ve devrimci Marksistler kitleler için o boşluğu dolduramadıkça başkası çıkar ortaya.
İran’da kadınların, gençlerin, ezilen ulusların ve işçi sınıfının 100 günü aşkındır İslam Cumhuriyeti rejimine karşı sürdürdüğü devrimci ayaklanma için de bir hayli geçerli bunlar.
Ayaklanmaya gücünü veren kitlelerin kendiliğindenliğinden seferberliği. Onca baskıya, şiddete, katliama karşı geri çekilmemelerini sağlayan da rejimden kopuş bilinçleri. Molla rejimi içerisinde kriz dinamiklerini yaratan da kitlelerin kendi iradelerine sahip çıkışları. Özellikle Kürdistan’da devrimci gençlerin oluşturduğu komiteleri, başka bölgelerde de kurulmakta olan mahalli şuraları ve işçi sınıfının inşa etmekte olduğu konseyleri açığa çıkartan da ayaklanmanın o devrimci karakteridir.
Ama kendiliğindenliğin de dayandığı bir sınır mevcut. Ve o sınırın çizgilerini kitleler ile rejim arasındaki pat durumu ve emekçi halkların seferberliğini sahiplenmeye çalışan düzen içi güçler çiziyor.
Bu sınırları emekçi halklar yararına kaldıracak olan da seferberlik halindeki kitleleri, ikili iktidar nüvesi özelliği taşıyan özörgütlenme organlarını, diktatörlük rejiminden ve sömürü politikalarından kopuşa doğru birleştirebilecek bir devrimci programın, devrimci bir önderliğin inşasının aciliyeti.
Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış. Gerçekten de yokluk, yoksulluk içindeki insanlar zenginleri ve zenginliği bolca konuşurlar. Nasıl konuşmasınlar ki? Emekçilerin senelerce çalışsalar sahip olamayacakları miktarda paraları zenginler bir lokmada kolayca harcayıverir.
Züğürdün çenesi yorulur ama tersi genelde vaki olmaz. Zenginler oturup, “Ne olacak bu yoksulların hali?” diye pek de hayıflanmazlar. En fazla; işçilerin iş beğenmediğini, çalıştıracak işçi (köle) bulamadıklarını, aslında asgari ücretin çok da güzel para olduğunu söylerler.
Bu durumun istisnası seçim dönemleridir. Seçim oldu mu züğürt yurttaş birden hatırlanır, velinimet olur. Kesenin ağzı da açılır, gaz da bulunur, yerli-milli otomobil de üretilir. Bunları beğenmeyen, yetersiz bulan olursa küfe gösterilir. Israr edenler nankör, çok ısrar edenler hain sınıfına dahil edilir.
Artık seçimin eli kulağında. Resmi tarih 18 Haziran 2023. Kim bilir belki de mayıs ayında kurulacak sandık! O yüzden bir yandan peş peşe konut projeleri, kredi destekleri, borç silmeler, asgari ücret zamları, EYT’ler açıklanıyor. Öte yandan Karadeniz’de bulunan doğalgazın üç ay sonra evlerde kullanılacağı ve o evlerin önüne de TOGG’ların park edeceği muştulanıyor. Öyle mi gerçekten?
Şeytan ayrıntıda gizlidir, denir. Burada gizli saklı bir şey de yok. Devletin kasasından verilen -ki çoğunluğu sermayeye veriliyor- zaten halkın vergisiyle toplanan kendi parası. Ayrıca yoksulluk sınırı 25 bin lirayken, asgari ücret niye 8.500 lira? EYT’liler zaten primini ödemiş, yılını doldurmuşlar. Gecikmiş bir hak söz konusu. Üstelik aylık bağlama oranı (ABO) ile emekli aylıkları kuşa dönmüş durumda. Borçlu değil alacaklıyız!
Gaza ve otoya gelince! Türkiye bugüne kadar sahip olduğu bütün zenginliği eşit şekilde paylaştı da bir tek doğalgaz mı kaldı geride? Yüz liralık milli gelirin sadece 26 lirası emeğin payına düşüyor. Gerisi nerede? Toplumun yüzde 90’ı aileleriyle emekçilerden oluşuyor. Payına düşen niye yüzde 26? Hepsini paylaştırdınız, bir tek doğalgaz kaldı, öyle mi?
TOGG CEO’su “Halkın maddi olarak daha rahat ulaşacağı model 2027’de gelecek,” demiş. Asgari ücretli 15 yıl yemeden içmeden çalışsa dahi 8.500 lira aylıkla ne 2023’tekini ne de 2027’de çıkacak modeli alabilir. Onlar da biliyorlar bunu. TOGG halkın arabası falan değil. Üretmek ayrı, paylaşmak ayrı! Üretenlerin yönettiği, hakça, eşit, adil ve özgür bir düzen istiyoruz. 2023’ten de, seçimlerden de beklentimiz bu! Bunun için mücadeleye devam…
Türk-İş’e bağlı Selüloz-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu, İzmit’te yer alan Kartonsan fabrikası işçileri 22 Aralık’tan bu yana grevdeler. 170 işçinin çalıştığı fabrikada altı aydır devam eden toplu iş sözleşmesi sürecinde patronun emekçilerin taleplerini kabul etmemesi üzerine işçiler üretimden gelen gücünü kullanmaya gitti. İşçi Demokrasisi Partisi, grevlerinin 22. gününde Kartonsan işçilerinin ve sendikaları Selüloz-İş’in haklı mücadelesiyle dayanışmak için grev alanını yeniden ziyaret etti.
Pak Grubu bünyesinde bulunan Kartonsan patronlarının kendilerini “sosyal demokrat” olarak tanımladıkları halde işçilerin hak arayışlarına engel olmak için ellerinden geleni yaptıklarını belirten işçiler, bu ikiyüzlülüğe karşı mücadelede kararlı olduklarını belirtiyor. İşçiler, haftalardır coşkulu bir şekilde sürdürdükleri grevin arkasında kenetlenmiş bir haldeler ve bu deneyimin çok öğretici olduğunu söylüyorlar.
“Kameraları bize çevirdiler”
Grev alanında kurulan çayhanedeki bir sohbette işçilerden biri şöyle belirtiyor: “Şimdi içeridekiler bizim buradaki coşkumuzu gördüklerinde iyice moralleri bozuluyor. Tüm kameraları bizim alana çevirdiler, sürekli izliyorlar. Ama biz coşkuluyuz; madem görmek istiyorlar, kararlılığımızı gösteriyoruz.”
İşçiler, grevin başarıya ulaşması için şu anda en çok ihtiyaç duydukları şeyin diğer sendikaların da Kartonsan işçisiyle dayanışma göstermesi olduğunu söylüyorlar. Kartonsan’ın bulunduğu bölge birçok örgütlü fabrikayla dolu. Çeşitli fabrikalardan işçilerin grev ziyaretleri hem Kartonsan işçisi için moral kaynağı oluyor hem de patronun üzerinde basınç oluşturuyor. İşçiler bu bağlamda konfederasyonların da daha etkin bir çalışma yürütmesi gerektiğinin altını ısrarla çiziyorlar. Kartonsan işçisinin insan onuruna yaraşır bir ücret dahil haklı talepleri için dayanışmayı sürdürmek önemini koruyor.
Kartonsan işçisi yalnız değildir!@SelulozIs üyesi Kartonsan işçilerinin ekonomik çöküşe karşı insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesini destekliyoruz.#KartonsanGrevde @KartonsanGrev
2023 yılı için belirlenen asgari ücretin ardından yapılan birtakım düzenlemelerle, hükümet kaşıkla verip kepçeyle alma politikasını sürdürdüğünü gösterdi. Asgari ücrette bir artış gerçekleşti. Ancak bu artış yalnızca göstermelik. Göstermelik olmasının tek nedeni de ülkedeki hiperenflasyon değil!
Patronlara servet transferi için asgari ücretli soyuluyor
Yeni asgari ücretin aylık brüt tutarı 10.008 lira. Yıllık toplam, yine brüt olarak 120.096 liraya denk geliyor. Ancak çeşitli kesintiler sonucunda asgari ücretlinin eline geçecek olan yıllık net tutar 97.901 liraya, yani yıllık brüt toplamın yüzde 81,52’sine denk düşüyor. 97.901 lira kaç dolar? 5434 dolar. Türkiye’de 2022’de kişi başına milli gelir tutarı 9.961 dolardı. 2023’te bu artacak. Bu şu anlama geliyor: 4527 dolarlık bu fark, patronlar zenginleşmeye devam ederken, işçilerin toplam zenginlikten aldığı payın giderek daha fazla daraldığı anlamına geliyor. Çalışanların neredeyse yüzde 60’ının asgari ücret veya ona çok yakın ücretlerde çalıştığı koşullarda, bu fark daha da hayati bir anlam taşıyor.
Söz konusu EYT, vergi dilimleri, insanca yaşamaya yetecek bir ücret olunca kaynak soranlar gözlerini buraya çevirsin: Kaynak, patronların ve hükümetin talanında.
Mevcut sefalet koşulları karşısında acil bir önlem olarak, asgari ücrette yapılan tüm kesintiler kaldırılsın ve işçilere brüt tutarın tamamı yatırılsın. Kesintiler işçilerden değil patronlardan yapılsın.
Vergide adalet!
Asgari ücretli soyuluyor da onun üzerinde bir ücret kazanan işçiler soyulmuyor mu? Hükümet bunu da garanti altına aldı. Yeni açıklanan vergi dilimlerine göre, 70 bin liralık kümülatif dilimin geçilmesinin ardından, işçiler yüzde 20’lik vergilendirmeye tabi olacaklar. Hükümet vergi dilimlerini olması gerektiği gibi revize etmiyor çünkü sendikalı işçinin ekonomik kazanımlarını ezmek ve böylece diğer işçileri sendikalaşmaktan soğutmak istiyor.
Yüzde 20’lik dilime girilmesini ifade eden 70 bin liralık vergi eşiği, mevcut brüt asgari ücretin 6,9 katı. 12 yıl önce, 2010’da, yüzde 20’lik vergi dilimine denk gelen tutar, o yılın brüt asgari ücretinin 11,5 katıydı. İşte bu aradaki fark, işçilerden çalınanlardır. Hükümet patronlara vergi affı üzerine vergi affı açıklamakta hiçbir sakınca görmüyor. Patronlara vergi afları layık görülürken, milyonlarca sendikalı işçinin örgütlenerek, mücadele ederek elde ettiği kazanımlarına vergi aracılığıyla el uzatılıyor.
Vergide adalet istiyoruz. Nedir bunun yolu? Kümülatif vergi matrahının ilk dilimi, mevcut brüt asgari ücretin yıllık tutarı seviyesine çıkarılmalı. Yani sendikalı işçi ocak ayında ne alıyorsa aralık ayında da onu almalı.
Kıdemde artış!
Hükümet ve patronlar uzun süredir işçilerin kıdem tazminatına göz dikmiş durumda. İşçilerin kıdem tazminatlarını savunması ve işyerlerinde bunun için seferber olması, onları kıdeme doğrudan doğruya saldırmaktan alıkoydu. Bunun yerine hükümet, kıdem tazminatını anlamsızlaştırmak için adımlar atmaya başladı. 2023 yılı için verilen kıdem tavanı kararı, işçinin kıdem hakkına büyük bir saldırı anlamına geliyor.
2022’de 15.371 TL olan kıdem tazminatı tavanı, 2023 için 17.904 TL’ye çıkarıldı. Artış yalnızca yüzde 16,5. Böylece kıdem tavanı, net asgari ücretin neredeyse 2 katına kadar inmiş oldu. Böylece işçilerin yıllarını vererek oluşturdukları birikimleri yok ediliyor, bu kaynaklar yine patronlara aktarılıyor.
Kıdem tazminatı tavanı, derhal 2023 yılı için belirlenmiş SGK tavanı olan 75.060 liraya çıkarılmalı. Kıdem tavanının SGK tavanıyla eşgüdümlü artmasını önleyen ve 12 Eylül darbesinin getirdiği yasal hükümler iptal edilmeli.
İşsizliğe son!
Elde ettikleri rekor kârları açıklamaktan gurur duyan patronlar, aynı zamanda asgari ücretteki artıştan da şikâyetçiler! Yalan söylüyorlar. Türkiye’de, çalışanlara asgari ücret verdi diye iflas edecek bir tane bile kapitalist yok. Neden yalan söylüyorlar? İşten atma dalgasına mazeret hazırlamak için.
Şimdi ücretlerin sözde yüksekliği bahane edilip işten çıkarmalar yapılmak istenecek. Birçok işyerinde kadrosuz, güvencesiz çalışma yaygınlaştırılmak istenecek. Yine birçok işyerinde asgari ücretin üzerinde kalan tutar işçilere elden verilmek istenecek.
Her işçinin iş güvencesi olmalı. İşten çıkarmalar yasaklanmalı. Kadrosuz, taşeron çalışma biçimi son bulmalı. Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak çalışmak isteyen herkese iş yaratılmalı.
***
Elimizde avucumuzda olanın sermayeye peşkeş çekilmemesi için, vergide adaleti ve kıdemde artışı kazanmak için, işsizliğe son vermek ve iş güvencesini sağlamak için sendikalarımızda ve komitelerimizde birlik olmalı; bu mücadele organlarımızı bir mücadele planı çerçevesinde taleplerimiz için hazır kılmalıyız.
Bizi yoksullaştıran ve alım gücümüzü yerle bir eden ekonomik krize karşı; bu ekonomik krizin faturasının işçilere ve emekçilere ödetilmek istenmesine karşı kendimizi koruyabileceğimiz önlemlerin hayata geçirilmesini ancak böyle sağlayabiliriz.
Öngörü elbette gerçekleşti. Asgari ücret zammı henüz işçilerin eline geçmeden zamlar gelmeye başladı. Marketlerde aynı gün değişen etiketler, İstanbul’da toplu taşıma ücretlerine zamlar… Son bir yılda en az iki katına çıkan gıda enflasyonu… Asgari ücret zammı bırakın önümüzdeki dönemde emekçiler için bir rahatlama sağlamayı, kaybı bile telafi etmiş değil.
Ama dikkat ettiniz mi, söz konusu ücretlere zam olduğunda ekonomi için zararlarından uzun uzun bahsedenler, tüketim ürünlerine vd. zamlar söz konusu olduğunda mantığı ne de güzel açıklıyor: “Maliyetler artıyor, zam yapmaya mecbur kalıyoruz.”
Fakat aynı şey emekçinin yaşam maliyeti arttığında söz konusu değil. Oysa Kartonsan işçisi de aynı şeyi söylüyor aslında: Maliyetlerimiz arttı, bu ücretle geçinemiyoruz… Yani şunu diyor; ben sattığım emek gücüm karşılığında aldığım ücretle, temel yaşam maliyetlerimi bile artık karşılayamıyorum. Üstelik benim elimde satabileceğim bu emek gücüm dışında da hiçbir şey yok!
O yüzden ücretine yüzde 150 zam istiyor. Yani 21 yıl kıdemli işçi asgari ücretin iki katına bile denk gelmeyecek bir ücret alabilsin, temel ihtiyaçlarını karşılasın diye mücadele ediyor! Ama yok hayır o alamaz! Peynire haftada iki kez zam gelebilir mesela, bunun için bir komisyonun toplanmasına, tarafların bir araya gelmesine, birbirini ikna etmesine vs. de gerek yoktur. En fazla pazar araştırması yapılır, arz-talep dengesine bakılır, fiyatlandırma yapılır. Bu işçilerin ürettiği kuşeli kartona bir yılda kaç kez zam gelmiştir bir tahmin yürütelim… Ama söz konusu onlara verilecek zam olduğunda bunun görüşülmesi bile altı ay sürer! Patronlar, zarar edeceğinden değil yanlış anlamayın, sırf kârlarının yüzde 1’inden olmasınlar diye… Emekçilerin ücretlerini düşük tutsun ki hammaddeden, makineden kıramadığı maliyeti, işçi ücretleri üzerinden düşürebilsin, kârını korusun hatta artırsın diye kabul etmez…
Bu tutum, o işverenin hırsıyla, mizacıyla vs. de ilgili değildir. Bunun arkasında müthiş bir sınıfsal güdü vardır. Sonucun, sadece kendi işyerinde değil sektördeki, yan sektörlerdeki, civar fabrikalardaki tüm işçileri ve işverenleri etkileyeceğini bilir. Sınıfının güncel ve tarihsel çıkarlarını korumak için pozisyon alır. Bu öyle bir güdüdür ki mesela, lastik teli üreticisi Bekaert’te belki işlerin birkaç gün durması işçilere vereceği zamdan çok daha fazlasını kaybetmesine sebep olur işverenin; ama yine de bunu yeğler.
Ancak aynı şey işçiler için de geçerlidir. Onlar da verilen mücadelenin, sürdürülen grevin, imzalanacak toplu iş sözleşmesinin sonuçlarının sadece kendilerini ilgilendirmeyeceğini bilir.
İşçilerin bir işyerinde ücretleri, yan hakları ve çalışma koşulları için verdikleri mücadele; sefalet düzeni dayatmasına karşı, emeğin milli gelirden aldığı payı sistematik olarak düşürenlere karşı verdikleri mücadeledir de aynı zamanda. O yüzden kazanım tüm işçi sınıfının kazanımı, deneyimi olur. Grevler başta olmak üzere tüm işçi eylemleriyle dayanışmayı büyütmenin esas önemi de burada yatmaktadır.
Ancak kuşkusuz daha da önemlisi, tüm bu mücadeleleri ve talepleri bir emek ittifakının merkezine yerleştirebilmek, bu mücadelenin yaygınlaşması ihtiyacına böylesi bir birliğin acil eylem programı dahilinde cevap üretebilmek olacaktır.
Geçtiğimiz hafta, başını “prens” Rıza Pehlevi’nin çektiği, hepsi yurtdışında yaşayan İranlı “tanınmış” figürler sosyal medyadan ortak bir mesaj yayımladı. Mesajı yayımlayanlar insan hakları, kadın hakları aktivistleri, avukat, ünlü şahıslar ya da eski bir futbolcu gibi geniş bir yelpazeye yayılan sağ ve liberal kanatta yer alanlar. Ve çoğunun ortak noktası AB ya da ABD hükümetleriyle belirli düzeylerde ilişki içerisinde olmaları. Masih Alinejad, Nazanin Boniadi, Hamed Esmaeilion, Ali Karimi, Ammar Maleki, Ladan Boroumand, Golshifteh Farahani, “prens” Rıza Pehlevi ile birlikte bu “koalisyon” çağrısına dahil olanlar.
Bir başka ifadeyle bu isimler, İran devrimci sürecinde “demokratik gericiliğin” temsilcileri. İran emekçi halklarının 100 günü aşkın bir süredir İslam Cumhuriyeti rejimini devirmek amaçlı açtıkları devrimci süreci çalmaya, emperyalizmin ve gerici bölge güçlerinin desteğiyle ona konmaya çalışanlar bunlar. Ve haliyle, bu unsurlar eliyle böylesi bir “koalisyon” çağrısının yapılmış olması, ülke içerisinde İslam Cumhuriyeti rejimine, kapitalist sömürü politikalarına, patriarkaya, ulusal ve dinsel sömürüye, sağcı politikalara karşı ayaklanmasını sürdüren ve bu seferberlik içerisinde kendi özörgütlenme organlarını yaratan İran emekçi halkları tarafından yoğun bir tepkiye neden oldu.
Aşağıda takipçilerimizle, yukarıda bahsi geçen gelişmeler üzerine, devrimci sürecin gerçek sahiplerinden bir tanesi olan Haft Tappeh Şeker Kamışı Endüstrisi İşçileri Sendikası’nın yayımlamış olduğu deklarasyonu paylaşıyoruz.
***
Gerçekten de yurtdışında sağcı bir koalisyon oluşturmak bizim için olumlu ve eğitici bir deneyim oldu. Çünkü koalisyon üyelerinin gerçek renklerini gözler önüne sermelerine olanak tanıyor: Otokratik, komplocu, perde arkasına saklanan, anlaşılmaz ve tek tipleştirici. İpleri elinde tutmaya çalışan, güç peşinde koşan ve bu nedenle gerçek mücadelemizle ilgisiz kalan küçük bir grup.
Mücadelemizin asıl önderi bizleriz, kendimiziz ve tutuklu arkadaşlarımızdır. Bu sözde koalisyon, toplu olarak bile, aktivist işçilerin ya da eğitim emekçilerinin tek bir üyesinden dahi daha az siyasi mücadele deneyimine sahip insanlardan oluşuyor. Bunun yerine, parazit bir azınlık olarak, çalışan çoğunluğu yönetmek istediklerini kanıtlıyorlar! Temsilimiz, kralcılar veya kapitalist devletlerin yandaşları değil, işçilerin ve ücretlilerin çoğunluğudur. İslam Cumhuriyeti hükümetini yeneceğiz ve yeni bir sistemi kendimiz kuracağız.
Sağcı güçlerin yalnızca kendi sınıflarının çıkarları için savaştığını gösteren bu çevrimiçi koalisyonun düzenleyicilerine teşekkür ediyoruz. Devrim, grubunuzun marjinalleşmesine bakılmaksızın devam ediyor ve edecek!
Çok yaşa Devrim!
Haft Tappeh Şeker Kamışı Endüstrisi İşçileri Sendikası
DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube’nin şube başkanlığı, yönetimi ve genel kurul delegeleri seçimi 22 Ocak’ta gerçekleşecek. Haziran 2021’deki olağanüstü kongre ile belirlenen ve o günden itibaren işçiler tarafından çeşitli yönleri ile eleştirilen yönetime karşı Nazan Gevher Çam Ay ve yol arkadaşları, “İlkeli Sendikacılık” vurgusuyla bir açıklama yayımladı. Şube başkanlığı seçimlerinde Çam Ay’ın aday olacağı, “işçi demokrasisi, şeffaflık ve hesap verilebilirlik” vurgularının göze çarptığı bir metinle ilan edildi.
Nazan Gevher Çam Ay daha önce DİSK Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube seçimlerinde şube yönetimine aday olan Mor Liste’de yer alıyordu. Sendikalarda kadın kotası, eşit temsil ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi taleplerle mücadele eden kadınlar tüm sendikalardaki kadın işçiler için bir örnek haline gelmişti. Dahası, yalnızca seçim odaklı olmayan bir örgütlülük anlayışı ile kadınlar ve lgbti+lar adına önemli bir adım atmışlardı. Çam Ay ayrıca, DİSK’in Şubat 2022’deki eyleminde ek protokol talebini dile getirdikleri ve DİSK yönetimini eleştirdikleri için şube temsilciliği görevinden alınan işçilerden biri.
Açıklamayı okurlarımızla paylaşıyoruz.
Yeni Bir Sendikal Mücadele İçin Adayız!
Bizler emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan işçileriz! Hayatı yaratan, dünyayı omuzlarında taşıyan işçi sınıfının onurlu üyeleriyiz. Hep birlikte ürettiğimiz işçi kardeşlerimizi yine hep birlikte örgütlü ve bilinçli bir şekilde mücadele etmeye çağırıyoruz. Önümüze çıkarılan, işçiden kopuk sendika yönetimlerini reddediyoruz. Üretimden gelen gücümüz ne kadar büyükse, hem patronlara hem de sendikal bürokrasiye karşı kurduğumuz örgütlülüğümüzün de o kadar güçlü olmasını istiyoruz.
Bizler 4 yıldır sendika mücadelesinin içerisinde patrondan yana değil işçiden yana tavır sergilediğimiz için haksız disiplin süreçlerine uğrayanlarız. Enflasyon karşısında işçinin daha fazla ezilmemesi için Ek Protokol isteyen, Toplu İş Sözleşmesi süreçlerinde işçinin sesini toplantılara taşıyan işçi temsilcileri olarak sorgusuz sualsiz görevden alınanlarız.
Tek adam rejimi ile yönetilen; yukarıdan emirlerle hazır ola geçen, içi boş yapılara ihtiyacımız yok! Her işçi, sendikada konuşabilmeli, karar mercilerine etki edebilmelidir. Sendika yönetimleri şeffaf olmalı, işçiye hesap vermelidir.
“İşçi demokrasisi en temel sözümüzdür. Sendika içi demokrasiyi eksiksiz bir şekilde uygulayacağız.”
Bizler aşağıdaki ilkeler etrafında bir araya geldik. Bu ilkeleri kabul eden, geliştiren, bunlardan ödün vermeyen her işçi arkadaşımızla kader birliği yapmaya, birlikte yol yürümeye hazırız.
Sendikal mücadelede yeni bir anlayış için adayız! Destek ver hep birlikte kazanalım!
İŞÇİ DEMOKRASİSİ en temel sözümüzdür. Sendika içi demokrasiyi eksiksiz bir şekilde uygulayacağız.
İşçilerin yüzde 75’inin onay vermediği Toplu İş Sözleşmesini imzalamayacağız ve Genel Merkezin de müdahale etmesine asla izin vermeyeceğiz.
Tüm sendikal organlarda eşit temsil ilkesini uygulayacağız.
Şube yöneticileri olarak, kendi kadrolarımızda çalışırken aldığımız maaştan fazlasını almayacağız. Artan bütçeyle fon oluşturarak işçi arkadaşlarımız için değerlendireceğiz.
Toplu İş Sözleşmesi’ne asgari ücret farkının eklenmesi ve enflasyon farkının eklenmesi için mücadele yürüteceğiz.
Sendika aidatının yevmiyenin 10’da 1’i olması için mücadele yürüteceğiz.
Şube harcamalarını şeffaf bir şekilde bütün işçi arkadaşlara açıklayacağız.
Şube yönetimi olarak hiçbir siyasi partinin arka bahçesi olmayacağız.
İşçi sınıfının güçlenmesi için İŞÇİ KOMİTELERİNİ ve TİS KOMİTELERİNİ kuracağız.
Hiçbir şekilde atama yapmayacağız, göreve gelecek olan bütün arkadaşlarımızı seçimle kabul edeceğiz. Ayrıca seçilmiş kişileri görevden almak gibi faşist bir tutum sergilemeyeceğiz.
Şube yönetimi olarak görev süremiz en fazla 2 dönem olacaktır.
Sendika tüzüklerinin değiştirilmesi ve grev fonu kasasının boş olmaması için mücadele yürüteceğiz.
Genel-İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şube Başkan Adayı NAZAN GEVHER ÇAM AY ve YOL ARKADAŞLARI
Geçtiğimiz hafta, başını “prens” Rıza Pehlevi’nin çektiği, hepsi yurtdışında yaşayan İranlı “tanınmış” figürler sosyal medyadan ortak bir mesaj yayımladı. Mesajı yayımlayanlar insan hakları, kadın hakları aktivistleri, avukat, ünlü şahıslar ya da eski bir futbolcu gibi geniş bir yelpazeye yayılan sağ ve liberal kanatta yer alanlar. Ve çoğunun ortak noktası AB ya da ABD hükümetleriyle belirli düzeylerde ilişki içerisinde olmaları. Masih Alinejad, Nazanin Boniadi, Hamed Esmaeilion, Ali Karimi, Ammar Maleki, Ladan Boroumand, Golshifteh Farahani, “prens” Rıza Pehlevi ile birlikte bu “koalisyon” çağrısına dahil olanlar.
Bir başka ifadeyle bu isimler, İran devrimci sürecinde “demokratik gericiliğin” temsilcileri. İran emekçi halklarının 100 günü aşkın bir süredir İslam Cumhuriyeti rejimini devirmek amaçlı açtıkları devrimci süreci çalmaya, emperyalizmin ve gerici bölge güçlerinin desteğiyle ona konmaya çalışanlar bunlar. Ve haliyle, bu unsurlar eliyle böylesi bir “koalisyon” çağrısının yapılmış olması, ülke içerisinde İslam Cumhuriyeti rejimine, kapitalist sömürü politikalarına, patriarkaya, ulusal ve dinsel sömürüye, sağcı politikalara karşı ayaklanmasını sürdüren ve bu seferberlik içerisinde kendi özörgütlenme organlarını yaratan İran emekçi halkları tarafından yoğun bir tepkiye neden oldu.
Aşağıda takipçilerimizle, yukarıda bahsi geçen gelişmeler üzerine, devrimci sürecin gerçek sahiplerinden bir tanesi olan Mahabad Kızıl Devrimci Gençlik Komitesi’nin yayımlamış olduğu deklarasyonu paylaşıyoruz.
***
Devrimci talepler etrafından örgütlü kitle mücadelelerinin birliği ve sürekliliği için:Devrimci güçlere birlik çağrısı
İran toplumunda baskı ve tiranlığın hakimiyetinin, özgürce diyalog kurmayı, iletişim kurmayı ve toplumun tabandan bir devrimci güçler bloğu oluşturmasını zor ve riskli hale getirdiği bir durumda; yurtdışındaki burjuva muhalefet, medya figürlerinden, halk karşıtı partilerin liderlerinde oluşan bir koalisyon ilan ederek, Batı hükümetleri ve dünya güçleri ile lobi yaparak sürgünde bir hükümet kurmaya ve devrimi çalmaya, ezmeye çalışıyor. “Geçiş Yönetimi Konseyi”, “Ulusal Karar Konseyi”, “Kürdistan Partileri İş Birliği Merkezi”, “Prens Pehlevi” ve diğer liberal akım ve unsurlar, Jina devriminin ufkunu ve hedeflerini bozmaya çalışmakla meşgul.
Öte yandan, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ayaklanması sırasında, seferberlikler içerisinde, sokaklarda, mahallelerde ve şehirlerde ülke çapında farklı isimler altında ağlar, komiteler ve örgütlenmeler oluşturuldu. Böylesi bir durumda, genel ve ortak taleplerin belirlenmesi devrimin gerçek güçlerinin ulusal çapta dayanışmasını güçlendirmekte, mücadelelerin derinleşmesinin ve sürekliliğinin sağlanmasında önemli olacaktır. Bir “devrimci talepler manifestosu” etrafında komitelerin, konseylerin, yerel örgütlenmelerin ve önde gelen öncü aktivistlerin bir blok oluşturması, devrime “vekalet” etmeye çalışan güçlere sınır çizmek ve halk egemenliğinin anlamına dair net bir vizyon göstermek adına önemli bir adım olabilir. Böyle bir manifesto, onu oluşturacak güçlerin kamuya açık iletişimine ihtiyaç duymadan, tüm partileri, önceden oluşturulmuş örgütleri, çekirdekleri ve yeni oluşan komiteleri, emek örgütlerini ve adalet ve demokrasi mücadelesi veren tüm bireyleri tek bir blok altında birleştirebilir. İşçi sınıfının günlük protestoları, sokak hareketinin eylemlilikleri, özörgütlenmelerin geliştirilmesi ve halk devriminin zafere ulaşma sürecinde, bu ortak talepler, emekçi halkın ve tüm ezilenlerin mücadelelerinin manşeti haline gelmelidir. Biliyoruz ki, son kertede bu taleplerin tam olarak gerçekleşmesi, özgürlük ve eşitliğin tesisi ve garanti altına alınması devrimle ve emekçi halkın iktidarı ele geçirmesiyle mümkün olacaktır.
Emekçi halkın taleplerine ilişkin on öneri:
1) İdam cezasının iptali ve siyasi tutukluların koşulsuz salıverilmesi!
2) Toplumsal eylemlerde veya rejimin işkence merkezlerinde protestoculara yönelik baskı, şiddet, işkence ve öldürmelere derhal son verilmesi! Ve protestoculara yönelik şiddete ve cinayete karışmış faillerin yargılanması!
3) Zorunlu başörtüsünün ve kadın düşmanı yasaların kaldırılması! Ev içi emeğin sosyal bir hizmete dönüştürülmesi! Kadın bedeni üzerindeki tahakküme son verilmesi! Kadın ve erkek arasında tam eşitliğin sağlanması! Tüm cinsel yönelimlerin haklarının tanınması!
4) Tüm özelleştirmelerin iptali! Geçici sözleşme ile çalışan emekçilerin kadrolu ve kalıcı sözleşmeye geçirilmesi! Asgari ücretin yoksulluk sınırının üzerine çıkartılması!
5) Ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkının tanınması! Ulusal baskının tamamen ortadan kaldırılmasıyla, çifte baskı altında ekonomik anlamda daha da ezilmiş sektörlere tazminat ödenmesi adına koşulların yaratılması!
6) Herkes için sosyal refah! Uygun barınma koşulları, insan onuruna yaraşır bir iş, genel işsizlik sigortasının tesisi, sosyal sigorta sağlanması! Parasız eğitim ve parasız sağlık!
7) Çocuklar için tüm insan haklarının sağlanması! Çocuk işçiliğinin derhal iptal edilmesi! Çocuklar üzerinde iktidar eliyle yaratılan her türlü dini, kültürel baskıya son verilmesi! Pedofili ve çocuk evliliğinin suç sayılması!
8) Koşulsuz ifade özgürlüğü! Örgütlenme, toplantı, protesto ve grev hakkı!
9) Dinin devlet işlerinde ve eğitimden kesin şekilde ayrılması! Her türlü dini ve ideolojik baskıya son verilmesi!
10) İş yerlerinde, üretim ve dağıtımda işçi mülkiyeti ve kontrolü! Sosyal kurumlarda ve kamu sektöründe halk mülkiyeti ve kontrolü!
İktidarın emekçiden alıp zengine veren ve tüm yaşamımızı ipotek altına alan ekonomi politikası, seçimlere kadar hayat pahalılığı ve yüksek enflasyon dışında bir şey vaat etmeyecek. Bizler işçi düşmanı bu iktidarın seçim ekonomisinde emekçiler için göstermelik bile olsa dişe dokunur herhangi bir karar alamayacağını görüyoruz. Acil taleplerimiz için birleşik bir mücadele perspektifiyle hareket etmediğimiz sürece yoksulluk ve hayat pahalılığına mahkûm olarak yaşamaya devam edeceğiz.
Bu ortamda emekçilerin seferber olmasından ve mücadele etmesinden korkan ve onlara seçim gecesi sandık dışında hiçbir yol göstermeyen bir Millet İttifakı var. Öyle ki, ittifak olarak hâlâ ekonomik problemlere ortaklaşa nasıl bir çözüm getireceklerine dair somut adımlar atmadılar. Sadece CHP bu konuda teknokratik bir yol haritası çizdi o kadar. CHP’nin planı özetle şu: iktidar olduklarında İngiltere’den ve ABD’den yatırımcı çekerek doğrudan sermaye girişi sağlamak. Bununla birlikte, ekonominin dümenine popüler kurumsalcı birkaç ekonomist getirerek teknokratik bir ekonomi yönetimi yaratmak. Burada iki temel sorun var. Birincisi, yaşadığımız ekonomik buhran teknik bir sorun değil toplumsal bir sorun; yani sermayenin emekçiler aleyhine güttüğü bilinçli bir seçim. İkincisi, bu yol haritası AKP’nin iktidar olduğu dönemde uyguladığı programın neredeyse aynısı, yeni hiçbir şey yok!
Şu da unutulmasın, Kılıçdaroğlu’nun 2021 yılının bütçe görüşmelerinde söylediği “Türkiye’yi Londra’daki bir avuç tefeciden kurtaracağız” noktasından bugün “İngiltere’den yatırımcı getireceğiz” noktasına gelmesi bir sermaye seçeneği olarak Millet İttifakı’nın çözümsüzlüğünün ve emekçilere vaat edebileceği hiçbir şey olmadığının çok güzel bir göstergesi.
Asgari ücret açıklanırken Erdoğan’nın söylediği “bu devletin sırtında küfe var” sözü sermayenin emekçilere bakışını göstermektedir. Bankalar rekor kârlar açıklarken, büyük şirketlerin vergileri silinirken devletin küfesi boş muydu? Biz kendi yarattığımız zenginlikten pay istiyoruz, lütuf değil.
Unutulmasın, ne Cumhur İttifakı’nın ne de Millet İttifakı’nın çözümsüzlüğüne mahkûmuz. Emekçilerin sırtında, sermayenin ve onun sözcülerinin küfesinden başka bir şey yok. Yapılması gereken işçilerin ve emekçilerin sermaye ittifaklarına karşı emek ittifakını kurarak birleşik bir mücadele ile sırtındaki bu küfeyi atmasıdır. Seçimler yaklaşırken sermaye ittifaklarına karşı emeğin ittifakı için birleşelim!
Avro bölgesinde, enflasyonun uzun bir aradan sonra ilk kez yüzde 10’u aşması üzerine Avrupa’nın pek çok ülkesini saran grev dalgası tüm şiddetiyle devam ederken, kapitalist hükümetler emekçilerin taleplerini karşılamak yerine mücadeleyi her yolla bastırma arayışında. Bir yandan sendikalarla yürütülen görüşmelerde enflasyon oranının altında ücret zamları önerilirken, diğer yandan mevcut grevler yasal tedbirlerle önlenmeye çalışılıyor.
Aralık ayı, Britanya genelinde artan enflasyona karşı hemşireler, öğretmenler ile demiryolu, posta, havayolu ve gümrük çalışanlarının kitlesel grevlerine sahne oldu. Ücretlere zam mücadelesi çok farklı sektörlerden o kadar geniş bir yelpazeye yayıldı ki, ülkede 1926’dan beri ilk kez yasal bir genel grev düzenlenmesi gündeme geldi. Sermaye sınıfının ve onun temsilcisi burjuva hükümet, grevler nedeniyle kamu hizmetlerinin aksadığı bahanesiyle kitlesel grev ve seferberlikleri hukuken engellemeyi hedef koydu. Başbakan Rishi Sunak, grev karşıtı “sert” tedbirler öngören yeni bir yasanın 2023 yılı içinde geçirileceğini duyurdu. Bir yandan hükümet işçi düşmanı yasal tedbirler almaya hazırlanırken, diğer yandan ülkede Avrupa genelindeki grev hakkını en çok sınırlayan yasalar halihazırda yürürlükte. 2016 yılında kabul edilen yasayla, grev kararı almak için gerekli oy oranı önemli ölçüde artırılmış ve oylama süreci çok katı kurallara bağlanmıştı. Son grev dalgası üzerine işverenlerin, grevleri kırmak için işçi bulma kurumlarından işçi istihdam etmesinin ve yasadışı ilan edilen grevler nedeniyle sendikalardan bir milyon sterline varan tazminatlar talep etmesinin yolu açıldı.
Benzer bir süreç Fransa’da da yaşanıyor. Eylül-aralık döneminde, enflasyon karşısında ücret zammı için ulaşım, eğitim, sağlık ve petrol işçileri tarafından çok sayıda önemli grev düzenlendi. Bu koşullarda, son Bakanlar Kurulu toplantısında Macron’un hükümetine, “kamu hizmetlerinin her koşulda sürdürebilmesi amacıyla gerekli hukuki çerçeve üzerine düşünme” talimatı verdiği basına yansıdı. Nitekim büyük demiryolu grevi bağlamında konuşan hükümet sözcüsü de, ulaşım gibi önemli bir kamu hizmetinin aksaması karşısında yeni tedbirlerin düşünülmesi gerektiğini ifade ederek hükümetin grev karşıtı ajandasını açıkladı. Kapitalist hükümet, “asgari çalışma” adı altında, grev süreçlerinde sektör çalışanlarının bir kısmının kamu hizmetlerinin devam etmesi için greve katılmasını önlemeyi hedef olarak koymuş vaziyette.
Avrupa genelinde kapitalist hükümetler, enflasyon karşısında ücretlerin daha fazla baskılanmaması amacıyla düzenlenen grevlere, grev hakkının sınırlanması başta olmak üzere baskı araçlarıyla yanıt veriyor. Kamu hizmetlerinin aksamaması söylemiyle kapitalistler, işçi grevlerine olan halk desteğini azaltmayı ve asgari çalışma adı altında da grevleri bölerek katılım oranıyla eylemin etkisini zayıflatmayı amaçlıyor. Avrupa genelinde grevlerin sürmesi, işçi sınıfının kolaylıkla geri adım atmayacağını gösteriyor.
2019 yılında “milletimin zararına olan bir şeye seçim kaybetsek de yokum” diyen Erdoğan 2023 seçimleri öncesi EYT’nin üstelik yaş şartı olmadan çıkarılacağını ilan etti. Erdoğan’ın fikrini değiştirmesine yol açan iki kritik etmen söz konusu. Bir; EYT’lilerin gerçekten tarihe geçecek nitelikteki kararlı hak mücadelesi. İki; 2023 seçimlerinde, anketlere yansıdığı kadarıyla, Erdoğan’ın seçimleri kaybetmeye çok yakın taraf olması.
Kısacası EYT’liler seçimler öncesi ortamda kararlı mücadeleleriyle Erdoğan’ı EYT’ye evet demeye mecbur bıraktı. Bu kısmın üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü EYT görkemli ama eksik kalan bir hak mücadelesi. Halen hem EYT’lilerin çözülmesi gereken sorunları var hem de genel olarak emeklilik sisteminin düzeltilmesi gereken birçok sorunlu yönü bulunuyor. Bütün bunlar emekçiler ve emekliler lehine bir çözüme kavuşacaksa bu kesinlikle EYT’lilerin örnek alınması gereken kararlı mücadelelerin bir benzeriyle mümkün olabilecek.
Erdoğan 2019 yılında EYT için tam olarak şöyle diyordu: “Niçin erken emeklilik? Ne zaman emekli olması gerekiyorsa o zaman emekli olsun ve parasını en güzel şekliyle alsın. Tutturmuşlar erken yaşta emeklilik, İskandinav ülkeleri bu sistem yüzünden battı. Bizim ülkenin başına da bu erken emekliliği dolayanlar maalesef bunun bedelini ödeyecekler ve ödediler. Milletimin zararına olan bir şeye seçim kaybetsek de yokum.”
İşte bu açıklamasına rağmen Erdoğan EYT’ye evet demek zorunda kaldı. EYT’liler yıllarca süren kararlı mücadeleleriyle bunu sağladı. Ama yakın tarihte bir seçim olmasaydı, Erdoğan seçimleri kazanma konusunda rahat olsaydı, EYT sorununun çözüme kavuşması belki de söz konusu olmayacaktı. Israr, kararlılık, zamanlama ve hep birlikte topyekûn hareket EYT’lileri hedeflerine ulaştırdı. Devam eden hak mücadeleleri için bunun örnek alınması ve unutulmaması gerekir.
En önemli sorun ABO!
Aylık bağlanma oranları (ABO), 2000 yılında katsayı ve gösterge sistemini kaldıran 4447 sayılı ve Ekim 2008’de güncelleme katsayısını emekliler aleyhine değiştiren 5510 sayılı kanunlarla düşürüldü. Bu nedenle emeklilerin aldığı maaşlar yaşamı idame ettirebilmenin çok uzağında kaldı. 2000 yılı öncesi yüzde 70 oranında olan aylık bağlanma oranları yüzde 35’lere dek düşürüldü. Bu nedenle eskiden en düşük emekli aylığı dahi asgari ücretin üzerindeyken şu an emeklilerin çoğu 8500 lira olan asgari ücretin altında bir maaş almakta. 5500 lira olan emekli maaş tabanı açlık sınırının ancak yarısına denk gelmekte. Ayrıca farklı maaş hesaplama dönem ve katsayıları nedeniyle aynı koşullarda emekli olanların aldıkları emekli maaşları arasında büyük farklar oluşmuş durumda. Bu çerçevede mağdur olan emekliler için bir yasal düzenlemeyle intibak sorununun da çözülmesi gerekiyor. Sonuç olarak, en düşük emekli aylığı en az asgari ücret seviyesine çıkmalı. Emekliler milli gelirden ve büyümeden doğrudan paylarını almalı. Aynı koşullara sahip emekliler arasında maaş farkı olmamalı.
Emeklilik yaşı kaç olmalı?
EYT’nin yaş şartı olmadan çıkacağının ilan edilmesi sonrası en önemli tartışma konusu, 8 Eylül 1999 sonrası çalışmaya başlayanların emeklilik yaşı sorunun ne olacağı. Herhangi bir yasal düzenleme yapılmadığı takdirde bir günle EYT’yi kaçıran örneğin 45 yaşındaki bir kişi emekli olmak için 15 yıl daha çalışmak durumunda kalacak. Bu arada ilave 15 yıl çalışmasına rağmen ABO nedeniyle emekli olduğunda alabileceği maaş kendisinden 15 yıl az çalışmış olan emekliden bırakın fazla ya da aynı olmayı, katsayı ve hesap yöntemi nedeniyle muhtemelen daha az olacak. Çalışan yoksulluğunun emekli yoksulluğuyla birlikte hayat boyu sürmesi kabul edilemez. Kuşkusuz öncelikle çalışan yoksulluğuna neden olan düşük maaş politikasının kökten değişmesi gerekli. Asgari ücret en az yoksulluk sınırına çıkmalı. En düşük emekli aylığı bu asgari ücrete denk gelmeli. Emeklilik ülke koşullarına uygun olarak ulaşılabilir olmalı ve bu çerçevede emek örgütlerinin öncülüğünde gerçekçi, sürdürülebilir, uygulanabilir bir emeklilik yaşı ve sistemi kurulmalıdır.
Örgütlenme, sendikalaşma olmadan olmaz!
EYT’lilerin de emekli olmasıyla birlikte Türkiye’deki en büyük sosyal küme emekliler olacak. Bu denli bir toplumsal büyüklüğün örgütsüz olması kabul edilemez. Mevcut tabloda maaşından sağlık hizmetlerine, ikramiyesinden promosyonuna kadar emeklilerin hak ve sorunları emekliler yok sayılarak, tek taraflı olarak ele alınmakta. Emeklilerin gıyabında süren bu sürece dur denilmeli. Emekliler örgütlenmeli, sendikalaşmalı. Buna engel olan yasal engeller kaldırılmalı. Başta maaş artışları, ikramiyeleri ve promosyon hakları olmak üzere emeklilerin tüm hakları toplu sözleşmeyle belirlenmeli.
Emeklilere ve emeklilik sistemine bir sosyal risk ve gereksiz harcama kalemi olarak bakılamaz. Emeklilerin aldıkları maaş ve hizmetlerin karşılığını yıllarca prim ödeyerek vermiş olması bir yana emekliler toplumun tamamının dedesi, ninesi, annesi, babası, kardeşi, arkadaşı durumunda. Gençler de bir gün emekli olacak yaşlara gelecekler. Emekçilerden yana sağlıklı ve insani bir emeklilik sisteminin kurulması bu anlamda hepimiz için ortak bir kazanç ve toplumsal bir değer olarak görülmeli.
Mikro işlemcilerde insanlık belki de şu ana kadar en büyük atılımını son yıllarda gerçekleştirdi. 3 nanometre boyutunda transistörlü işlemcinin, yani 3 hidrojen atomu boyutundaki insan üretimi mantık kapılarının endüstriyel üretimi başladı. Bu, daha 70 sene önce ilk bilgisayarı, 50 sene önce de ilk mikro işlemciyi bulan insanlığın aslında gücünü ve toplumsal zekâsını planlı bir şekilde kullanabilmesiyle neleri başarabileceğine dair inanılmaz bir kanıt. Bu kadar büyüleyici bir başka gelişime ise şu an tanıklık ediyoruz; o da yapay zekâ! Yeni çıkan uygulamaları, her an gündelik hayattaki işlerimizde bize daha pratik kullanım sağlarken belki de bazılarımızı işsiz bırakmaya yakın.
Yapay zekâ nedir?
Yapay zekâ (AI), makine veya bilgisayar sistemlerinin doğal dil, görme, işitme ve düşünme gibi insan benzeri özellikleri geliştirme yeteneğine sahip olmasıdır. Bu özellikler sayesinde makineler, insanlar gibi öğrenebilir, karar verebilir ve çeşitli görevleri yerine getirebilir. 1950’lerde Alan Turing ile gelişimi öngörülen bu teknoloji, artık hayatımızın bir parçası olma yolunda.
Neden gündemde?
Özellikle araçlarda kullanımı yaygınlaşan yapay zekâ teknolojisinin, son dönemde içerik üretiminde de geliştiğine son aylarda lanse edilen uygulamalarda tanıklık ediyoruz. DALL·E 2 ve benzeri uygulamalar ile metinden görsel oluşturmada deneysel olmalarına rağmen oldukça başarılı bir örneğini aşağıya ekledim. Geçtiğimiz günlerde kullanıma açılan ChatGPT ise doğal insan dilini anlayabilen ve oldukça ayrıntılı, insan benzeri yazılı metinler üretebilen, prototip diyalog tabanlı bir yapay zekâ sohbet robotu. Ve o kadar gerçekçi metinler oluşturuyor ki, kısa makale ve haberlerin üretimi için belki de yazarlara gerek kalmayacak.
Ama yapay…
Hepimizin son yıllarda maruz kaldığı “organikse makbul” söylemi şimdilik teknolojinin bu alanı için geçerli değil. Şimdiden araba kazaları ciddi oranda azalmaya ve uzun dönem hava durumu tahminiyle tarımdaki verimlilik artmaya başladı. Tabii tüm bunların sürekli hale gelebilmesi şu anki sistemle ne kadar mümkün, soru işareti barındırıyor çünkü planlı ekonomi ve buna uygun politikalar kapitalizmle mümkün değildir. Tüm bu yenilikler modern Ludistleri de ortaya çıkaracak ve asıl düşmanmış gibi işleri alan yapay zekâya saldıracaklar. Fakat asıl düşman nerede biliyoruz, değil mi?
“Yağmurlu bir günde ıslanmaktan üzülen kediyi, kübik stillinde çiz”
Ne yapmalı?
Sonu belirsiz ama sürekli gelişmenin olduğu bu teknoloji veya sektör, aynı sermaye veya gücün kontrolü gibi eğer evriminde kamulaştırılamazsa, yüzyıllardır yaşadığımız sömürücü düzenin aracı, yani ona hizmet eder hale gelecektir. Özgür seçim hakkı gibi, bilginin demokratikleştirilmesi ve onu üreten araçların denetlenebilmesi insanların önündeki yıllarda ciddi bir mücadele ve sınav alanı; özellikle de tahmin edilemez şekilde gelişen yapay zekâ gibi alanlarda. Yeni yıla merhaba dediğimiz bu günlerde, umut ve mücadele dolu bir yıl dilerim, güç bizimle olsun.
AKP iktidarında Türkiye’de emekçiler için hiçbir şey iyiye gitmedi. Eğitim sisteminden (diplomalı işsiz/diplomalı vasıfsız işçi cumhuriyetine döndük) konut sorununa (ev sahiplerinin nüfus içerisindeki oranı azaldı), emeğin milli gelirden aldığı paydan (2016’da emeğin payı yüzde 40,5’ken, 2022’de yüzde 25,4’e düştü) temel hak ve özgürlüklere büyük bir erozyon yaşandı. Bu tabloya iş cinayetleri, kadın haklarına saldırılar, ekolojik yıkım gibi daha pek çok başlık eklenebilir.
Ülkeye böylesi bir kaderi reva gören iktidara karşı muhalefetin normal şartlar altında tereyağından kıl çeker gibi iktidarı alması gerekirdi. Ancak şu anda düzen muhalefeti işçi emekçileri sarsan bunca soruna dair o denli sessiz kalıyor ki, çantada keklik olabilecek bir zafer sorgulanır bir hale geliyor. CHP’nin “İkinci Yüzyıla Çağrı” başlığı ile yayımladığı vizyon belgesi, Türkiye’de AKP iktidarının politikalarından yara alan hiçbir toplumsal kesim adına gerçekçi bir çözüm sunmadığı gibi heyecan dahi yaratmıyor.
İktidarın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik saldırısı ve Altılı Masa’nın buna geliştirdiği refleksler çok şey anlatıyor, çünkü muhalefet bu süreci, kitleleri geleceklerini kurmak adına seferberliğe çağırmadan yönetmek istiyor. Hal böyle olunca da iktidar için her türlü saldırıyı sürdürmenin hiçbir bedeli olmuyor. Muhalefet saldırılara karşı gerçekçi bir mücadele hattı kurmak yerine homurdanmakla yetinip iktidarın manevra alanını genişletiyor. AKP’nin her saldırısına karşı sandığı işaret eden bir muhalefete yapılan tüm kuraldışı müdahaleler cezasız kalmış oluyor.
Düzen muhalefeti AKP’nin yarattığı yıkımın nasıl onarılacağını anlatmaya ihtiyaç duymuyor, kendi içinde aday tartışması yapıyor. Muhalefetin gözünde, işçi ve emekçiler olarak, Erdoğan iktidarına karşı onların adaylarına oy vermeleri gereken koyunlardan ibaretiz. İBB’ye yönelik saldırı sonrasında gördüğümüz üzere Altılı Masa’nın adaylık tartışmalarının arka planını bu altı aktörün devlet bürokrasisini paylaşma tartışması oluşturuyor. Muhalefet, ülkenin zenginler adına yeniden paylaşımı için pazarlık yapıyor.
Biz ise Türkiye’deki sorunların patronlardan bağımsız bir emek cephesi ile çözülebileceğini vurguluyoruz. Altılı Masa aktörleri iktidarın yenilgiye uğratılması için her şeyi unutup Türkiye’nin geleceğine odaklanmamızı söyleyerek bizim gibi düşünenleri eleştiriyor. Oysa her şeyi unutup yalnızca ülkenin geleceğine odaklanmak ülkenin en acil sorunlarına çözüm üretmekten geçmez mi? Bugün Erdoğan’ın oy desteğini azalarak da olsa hâlâ koruyabiliyor olması ve devleti kontrol edebilmesi, Altılı Masa’nın ülkenin gerçek sorunlarına dair tek bir söz etmeyip koltuk savaşına girmesinden geliyor.
Her şeyi unutup ülkenin geleceğine odaklanmak gerekiyorsa bunun gerçekçi olan tek yolu emekçilerin bağımsız bir cephesini kurmaktan, emekçileri seferberliğe çağırmaktan geçiyor. Aksi her politika, Erdoğan’lı ya da Erdoğan’sız işçi düşmanı baskıcı rejimlere güç katıyor.
29 Kasım’da Bursa’da TEKSİF’in örgütlü olduğu Yeşim Tekstil’de (Alamaxtex) toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine 4.500 işçi greve çıktı. Fabrikadaki ortalama ücretin 8.000 lira olmasını kabul etmeyen işçiler, patronun önerdiği yüzde 5’lik komik ücret zammına karşılık, sendikalarının talep ettiği yüzde 25’lik ücret zammının arkasında durdu. Grevin ikinci gününün akşamında yapılan görüşmeler sonucunda anlaşmaya varıldı ve sendika tarafından yüzde 27 enflasyon farkının üzerine yüzde 15 zam yapılarak ilk altı ay için yüzde 42’lik bir ücret zammının kazanıldığı duyuruldu.
Birleşik Metal-İş (BMİS) ile Özçelik-İş’in örgütlü olduğu İzmit Bekaert fabrikasındaki işçiler ise, toplu iş sözleşmesinde istedikleri ücret artışını alamadıkları için 13 Aralık’ta greve çıktılar. Bunun hemen öncesinde Bekaert işçilerinin grevi, Cumhurbaşkanlığı tarafından “ertelenmiş”, yani yasaklanmıştı. Fiili grevin 12. gününde Özçelik-İş bir anlaşma imzalayarak grevine son verdi. Anlaşmaya göre saat ücreti ortalaması 80 liraya çekildi, diğer altı aylarda ise enflasyon +2 puan alındı ve sosyal haklarda da yüzde 100 oranında bir artış yapıldı. BMİS’e üye olan işçiler ise, patronun önerdiği ilk 6 ay için önerdiği yüzde 50’lik artış karşısında yüzde 84,83 oranında zam alarak grevlerini 18. günde kazanımla sonuçlandırdılar.
22 Aralık’ta Türk-İş’e bağlı Selüloz-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu, İzmit’te yer alan Kartonsan fabrikası işçileri greve çıktı. Altı aydır devam TİS görüşmelerinden sonuç alınamamıştı. Temmuz 2022’de asgari ücrete yapılan ara zammın ardından işçilerin yüzde 70’e yakınının ücreti asgari ücretin altında kalmış, buna karşılık işçiler dört gün boyunca üretimi durdurarak yüzde 60’lık bir ek zam alabilmişti. Kartonsan grevi hâlâ sürüyor.
28 Aralık’ta ise Tekirdağ Çerkezköy’de bulunan ve Petrol-İş’e üye olan Elba Bant işçileri, TİS görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine greve çıktı. Elba Bant’ta temmuzdan beri sürdürülen TİS görüşmelerinde sonuç alınamamıştı. Grevin ilk saatlerinde patrondan gelen görüşme talebi sonucunda masaya yeniden oturuldu ve bir anlaşmaya varıldı. Ancak anlaşmanın detayları Petrol-İş yönetimi tarafından kamuoyuna henüz açıklanmadı.
Greve çıkmanın yasalar aracılığıyla bir hayli zorlaştırıldığı ve böylece grev hakkının oldukça kısıtlandığı şartlar altında, dahası çıkılan grevlerin rejim tarafından sürekli olarak “ertelendiği”, yani fiilen yasaklandığı bir atmosferde, birkaç hafta içinde dört fabrikada ilan edilen söz konusu grev kararları, işçi sınıfının ekonomik kriz karşısında sessiz kalmaya razı olmadığını ve insanca yaşamaya yetecek bir ücret için mücadele etmeye hazır olduğunu gösteriyor.
Patronlar grevler karşısında birleşiyorlar ve birlikte hareket ediyorlar. Mesela Bekaert patronu, MESS’teki diğer kapitalist kardeşleri zora düşmesin diye, Bekaert işçilerine ayrı ve daha yüksek bir ücret zammı vermekten çekiniyor. Patronların bir planı var. Peki ya bizim? Mevcut mücadeleler ile grevleri ve yaklaşmakta olan, ortaya çıkacak olan yeni olası mücadeleler ile grevleri bu bakımdan birleştirmek şart. Grevlerin yaşandığı yerellerde ortak ve birleşik sendikal organların inşası, grev komitelerinin kurularak bu komiteler arasında koordinasyon komitelerinin kurulması ve benzeri birçok yöntem aracılığıyla mücadelelerimizi birleştirebilir ve taleplerimizi kazanmamızı güvence altına alacak olan organları yaratabiliriz.
Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, katıldığı bir televizyon programında fiyat istikrarının yavaş yavaş sağlanacağını vaat ederken, ihracatın artması için Türk Lirası’nın değer kaybetmesi gerektiğini savundu. Bu mantığa göre (yani hâlihazırda uygulanan ve milyonlarca emekçiyi sefalete mahkûm eden bu politika ile) TL’nin değeri artarsa sanayi yavaşlar ve işsizlik artar. TL’nin değeri azalırsa üretim ve ihracat artar – işte optimum bir noktayı bulursak fiyat istikrarının sağlanacağı iddia ediliyor.
İşte bu veciz matematik, iktidarın bilinçli olarak toplumu sefalete sürüklediği süreci iyi özetliyor. Enflasyonla mücadelenin olmadığı bir yerde fiyat istikrarı sağlanamadığı gibi enflasyonun bilerek yüksek tutularak paranın değerinin düşürüldüğü, bunun da ekonomik bir mucize gibi sunulduğu bir durum söz konusu. Yani emekçiler ölüm ve sıtma arasındaki o ince çizgide hayatta kalmaya çalışmak için biraz daha çaba sabretmeliler ki Bakan’ın vaatleri hayata geçsin.
Resmi enflasyon baz etkisi nedeniyle düşüş eğilimine girse de fiyat artışları ve hayat pahalılığı devam ediyor. Enflasyon sepetindeki en büyük kalemlerden olan ve ücretli emekçilerin harcamaları içinde en büyük paya sahip gıda, barınma ve ulaşım hizmetleri son bir yıl içinde en az 2,5 kat arttı. Yani ücretlere ne kadar zam yapılırsa yapılsın alım gücündeki erimenin önüne geçilemiyor. Bu hayat pahalılığı ve alım gücünün düşmesi sonucu emekçiler daha fazla borçlanma yoluna gidiyor. Türkiye Bankalar Birliği’nin son açıkladığı verilere göre, son bir yılda kişi başı ortalama borç kredilerde 38 bin liraya, kredi kartlarında ise 12 bin liraya yükselmiş. Türkiye’de yaşayan 38 milyona yakın kişinin 1,5 trilyon liraya yakın bireysel kredi borcu bulunuyor. Buna, işçilerin asla kazandıkları ile yaşayamadığı, sürekli olarak vergiler ve borçlanma yolu ile bir avuç zengini finanse ettikleri bir kara düzen de diyebiliriz.
İktidar bu gerekçe ile yitirdiği seçmen desteğini seçimler öncesinde açıkladığı çeşitli paketlerle değiştirmeye çalışıyor. Hâlihazırda uyguladığı düşük faiz politikası ile kredi musluğu açılarak düşük faizli kredi kullanımı pompalanarak tüketimi canlandırmaya çalışmakta. Fiyat istikrarı içinse devasa marketlere baskı yapılarak “1000 üründe sabit fiyat”, “bolluktan berekete” gibi tamamen göstermelik kampanyalarla seçmene kırıntı dağıtılmaya çalışılıyor. Bir yandan da vergi afları, işveren teşvikleri gibi paketler açıklanarak Hazine’den patronlara kaynak aktarımı yapılmaya devam ediliyor. Ancak bu seçim ekonomisinin yaratacağı bütçe açığının yılın ilk yarısında 1 trilyon lirayı aşması bekleniyor.
Kaynak paylaşımı siyasi bir tercihtir. Fiyat istikrarı enflasyonu tetikleyen, bir avuç yağmacıyı zengin eden ekonomi politikaları ile sağlanamaz. Artan maliyet baskısına karşı üretimde merkezi planlama ve işçi denetimi sağlanarak fiyatlardaki önlenemez artış kontrol edilebilir. Fiyatların gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri tarafından değil işçi denetiminde belirlenmesi ve takip edilmesi, sefalet kıskacına itilmiş milyonlarca emekçinin refahı için çözüm olabilir.
Seçimler yaklaşırken Cumhur İttifakı baskı politikalarında vitesi artırıyor. Muhalefetin çeşitli kesimlerine dönük saldırılar yoğunlaşıyor. İmamoğlu’na dönük ucube yargı kararıyla bir yandan İBB yönetiminin Cumhur İttifakı’na geçmesi, diğer yandan İmamoğlu’nu seçimler öncesinde siyasi yasaklı hale getirmek hedefleniyor. HDP’ye dönük kapatma davası sürerken, HDP’nin hazine yardımlarının bloke edilmesi kararıyla parti üzerindeki kuşatma derinleştirilmeye çalışılıyor. Demokratik Bölgeler Partisi’ne düzenlenen polis baskınıyla Kürt siyasi hareketinin kriminalizasyonu genişletiliyor.
Gezi Davası’ndaki düzmece suçlamaların İstinaf Mahkemesi’nde onanması, TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın tutukluluğunun devamı ve soruşturmanın TTB’ye dönük olarak genişletilmesi, lgbti+ düşmanı anayasa değişikliğinin meclise getirilmesi, bütün bu adımlar Saray rejiminin muhalefetin geniş kesimlerine dönük yıldırma ve gözdağı politikalarının bir sonucu.
Saray’ın masasında duran bir diğer önemli başlık ise sınır ötesi operasyonlar. Haklarında şeffaf ve ciddi soruşturmaların yapılmadığı ve siyasi ve idari yetkililerin çelişkili açıklamalar yaptığı Mersin ve Taksim saldırılarının ardından hava operasyonlarının yanı sıra yeni bir kara operasyonu da Erdoğan tarafından gündeme getirilmişti. Suriye’deki Kürt bölgelerine dönük hava operasyonları bir yandan devam ederken, kara operasyonu ihtimali şimdilik gündemin arka sıralarına düşmüş görünüyor. Beştepe’nin böylesi bir operasyon için ABD, Rusya ve Şam yönetiminden şimdilik bu yönde bir icazet alamadığı görünüyor. Bununla birlikte, geçtiğimiz günlerde Moskova’da Esad rejimiyle bakanlar düzeyinde yapılan ilk görüşmenin merkezinde Kürt meselesi bulunuyor. Seçimler yaklaşırken, rejimin gerek gündemi kendi lehine değiştirebilmek gerekse de muhalefeti daha fazla kriminalize etmek için sınır ötesi operasyon kartını kullanması ciddi bir tehdit olmaya devam ediyor.
Geçmiş yılların deneyiminin ardından, Erdoğan yönetimi, yalnızca korku ve baskı politikalarıyla seçimleri kazanamayacağının farkında. Bununla birlikte, muhalif kesimleri korkutmak, bölmek, umutsuzluk ve karmaşa yaratmak için elindeki tüm araçları kullanmaktan çekinmeyeceği de ortada. Altılı Masa ise İBB’ye dönük saldırılar karşısında dahi sandığı beklemeyi öğütlemekten öteye geçen bir politika ortaya koymaktan ısrarla kaçınıyor. Saray’ın baskı ve emek düşmanı politikalarının boşa düşürülmesi için Emek ve Özgürlük İttifakı başta olmak üzere demokratik haklardan ve emekten yana tüm kesimlerin ortak bir seferberliğine ve düzen partilerinden bağımsız bir seçeneğin inşasına ihtiyaç var.
Rejimin yalan rakam üretme merkezi Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Ocak 2023 başında da kendinden beklenen hizmeti yaptı ve Aralık 2022 ayının enflasyon oranını yüzde 1,18, 2022 yılı enflasyon oranını da yüzde 64,27 olarak ilan ederek hükümetin memurları ve memur ve işçi emeklilerini yoksulluk, hatta açlık sınırının altında tutmasının sahte gerekçesini hazırlamış oldu.
Gerçek enflasyonun (ENAG’a göre aralıkta yüzde 5,18, yıllık yüzde 137,5) çok altındaki bu uydurma rakamlar uyarınca emekli ve memur maaşlarına yapılacak zam oranı yüzde 15,4 olarak hesaplandı, ama RTE gene büyük bir “alicenaplık” göstererek bu oranı Memur-Sen’in etkinliğinde yüzde 25 olarak ilan etti. Böylece memurlara ve emeklilere yapılan zam, asgari ücrete yapılan yüzde 54’lük zam oranının oldukça altında kalırken, tüm emekliler (işçi, memur ve Bağ-Kur) yoksulluk ve açlık sınırının altında bırakılmış oldu. Bu durum milyonlarca kamu çalışanı ve emekli açısından büyük bir hayal kırıklığı yaratırken, on binlerce vatandaş tepkisini sosyal medyada ifade etti.
Yaklaşan seçimler öncesi milyonlarca memur ve emeklinin gerek sokakta gerekse de sandıktaki tepkisinden çekinmiş olacak ki, yüzde 25 zammı açıklamasının üzerinden henüz 24 saat geçmeden Erdoğan, AKP grup toplantısında zammın “şartların zorlanarak” yüzde 30’a çıkarıldığını, en düşük emekli maaşının ise 5500 TL’ye yükseltildiğini açıkladı. Emekçi halktan toplanan vergilerle oluşturulan bütçenin yandaş patronlara, bankalara, faiz ödemelerine, yolsuzluğa peşkeş çekilmediğinde, tüm çalışanların ve emeklilerin insanca yaşayabileceği kaynaklar fazlasıyla mevcut. Dolayısıyla, mesele Erdoğan’ın kendi hazinesinden “ulufe” dağıtması değil, emekçi halkın hakkı olanı elde etme meselesidir. Ülkeyi derin bir ekonomik sefalete sürükleyen ve seçim korkusuyla panik halinde hareket eden Saray hükümetinin ise bu yolda “şartlarını zorlaması gerektiği” uzun bir liste bulunmaktadır.
Erdoğan yönetiminin EYT’den asgari ücrete son günlerde attığı adımlar, emekçilerin özellikle son beş yıldaki büyük kayıplarını karşılamaktan oldukça uzaktır. Dahası hükümet bu düzenlemeleri ülke kaynaklarını yağmalattığı patronlardan ve bankalardan alarak değil enflasyonu körükleyerek ve borçlanmayı artırarak yapmaktadır. Dolayısıyla insan onuruna yaraşır yaşam koşulları için mücadelemiz hiç olmadığı kadar günceldir.
Tüm işçi, memur ve emekli sendikalarını ve örgütlerini, yaşam koşullarını düzeltme haklarını kullanarak birlikte ve bir eylem planı çerçevesinde mücadele seferberliğine çağırıyoruz.
Tüm maaşlar insanca yaşam düzeyine yükseltilmeli!
En düşük emekli maaşı asgari ücret düzeyine çekilmeli!
Geçtiğimiz hafta, başını “prens” Rıza Pehlevi’nin çektiği, hepsi yurtdışında yaşayan İranlı “tanınmış” figürler sosyal medyadan ortak bir mesaj yayımladı. Mesajı yayımlayanlar insan hakları, kadın hakları aktivistleri, avukat, ünlü şahıslar ya da eski bir futbolcu gibi geniş bir yelpazeye yayılan sağ ve liberal kanatta yer alanlar. Ve çoğunun ortak noktası AB ya da ABD hükümetleriyle belirli düzeylerde ilişki içerisinde olmaları. Masih Alinejad, Nazanin Boniadi, Hamed Esmaeilion, Ali Karimi, Ammar Maleki, Ladan Boroumand, Golshifteh Farahani, “prens” Rıza Pehlevi ile birlikte bu “koalisyon” çağrısına dahil olanlar.
Bir başka ifadeyle bu isimler, İran devrimci sürecinde “demokratik gericiliğin” temsilcileri. İran emekçi halklarının 100 günü aşkın bir süredir İslam Cumhuriyeti rejimini devirmek amaçlı açtıkları devrimci süreci çalmaya, emperyalizmin ve gerici bölge güçlerinin desteğiyle ona konmaya çalışanlar bunlar. Ve haliyle, bu unsurlar eliyle böylesi bir “koalisyon” çağrısının yapılmış olması, ülke içerisinde İslam Cumhuriyeti rejimine, kapitalist sömürü politikalarına, patriarkaya, ulusal ve dinsel sömürüye, sağcı politikalara karşı ayaklanmasını sürdüren ve bu seferberlik içerisinde kendi özörgütlenme organlarını yaratan İran emekçi halkları tarafından yoğun bir tepkiye neden oldu.
Aşağıda takipçilerimizle, yukarıda bahsi geçen gelişmeler üzerine, devrimci sürecin gerçek sahiplerinden bir tanesi olan Kürdistan devrimci gençlik örgütlerinin yayımlamış olduğu deklarasyonu paylaşıyoruz.
***
Rıza Pehlevi gibi bir kişinin başını çektiği, gerek spor alanındaki ünleriyle, gerekse Batı medyasının bombardımanı ve propagandasıyla kamuoyuna mal olmuş birtakım isimlerin koalisyon oluşturması zorunlu ve beklenmedik bir çaba değildi.
Aslında bugün İran halkının ayaklandığı ve yıkmaya çalıştığı rejim, aynı Batı ülkelerinin anlaşmaları ve politikalarının bir ürünüydü. Ve bugün İran’da ve Ortadoğu’da kendi çıkarları doğrultusunda hareket edebilecek, birlikte çalışabilecekleri yeni bir alternatif yaratmaya çalışıyorlar.
İran halkının devrimci hareketinin üç ayı geride bırakması ve bu koalisyonun bugün devreye girmesi, emperyalistlerin ve bölgedeki gerici güçlerin – yıllardır farklı çıkarlara sahip olsalar da – bir alternatif yaratmak için daha güvenle hareket etme olasılıklarını güçlendiriyor. Bunca yıldır yarattıkları çeşitli karakterlere rağmen… Ama işleri kolay değil. Çünkü bir gün Hatemi’nin cübbesinin altından çıkan ve bir diğer gün ABD Senatosu’nda bir aşağı bir yukarı gidip gelen Masih Alinejad ile bunun olamayacağını herkesten daha çok biliyorlar. Ya da siyaseti bilmediğini kendisi de itiraf eden bir eski futbolcuyla ya da zulüm ve suçlarının belgelenmiş bir geçmişi olan ve cinayetlerini, işkencelerini, hapishanelerde yaptıklarını kanıtlayacak birçok canlı tanığın mevcut olduğu Rıza Pehlevi’yle. İnsanları, kendi alternatiflerini kabul etmeye ikna edemezler.
Aslında bu koalisyon zorunluluktan doğan bir koalisyon. Çünkü İran içerisindeki devrimciler her geçen gün mücadelelerini derinleştiriyor ve bu kapitalistlere pahalıya patlıyor. Halkın devrimci mücadelesinin büyüklüğünden ve gücünden dolayı uzun bir süre birçok meseleye boyun eğdiler. Düne kadar rejim ve uluslararası reformistler aracılığıyla halkı devrimden korkutabiliyorlardı. Bugün ise bir şekilde bir araya gelebilmek adına devrime ve devrimciliğe teslim oldular. Sanki sivil itaatsizliğin ötesine geçmeyenler onlar değildi. Bu koalisyonun halkın mücadelesi ve devrimci hareketi ile hiçbir ilgisi olmadığını, halkın üzerine tepeden indirilmeye çalışıldığını ve her bir üyesinin belirli bir sicile sahip kişilerden oluştuğunu düşündüğümüzde, bir süre sonra gerçek sorunlarla karşılaşacaklardır.
Bizler, bu hareketin radikal ve gerçek güçleri, devrimin sahibi kesimler olarak, bu koalisyona ne şaşırıyoruz ne de onları önemsiyoruz. Görevimiz ve stratejimiz belli, bu devrim, bizlerin devrimi. Ezilen ulusların, işçilerin, kadınların, gençlerin, ötekileştirilmişlerin, işsizlerin, tüm cinsel yönelimlerin devrimi. Sokaklarda ve İslam Cumhuriyeti’nin zindanlarında katledilen en sevdiklerimizin canları pahasına, kendi ellerimizle inşa ettiğimiz örgütlenmelerimiz, komitelerimiz, konseylerimiz ve meclislerimizin devrimi!