Ana Sayfa Blog Sayfa 26

Rejim, kitleler ve kopuş

0

Kapitalist emperyalizmin küresel ekonomik krizi derinleştikçe birçok ülkede siyasal rejimlerde de Bonapartistleşme eğilimlerinde artışa, baskı politikalarında yükselişe ve sağın güçlenişine tanıklık ediyoruz. Sağın güçlenişi dışında kalan diğer iki başlığın iki ana nedeni mevcut. Kapitalist iktidarlar krizi emekçi halklara fatura etmek isterken uygulamak zorunda oldukları kesinti planlarına karşı daha Bonapartist rejimlere ihtiyaç duyuyorlar. Ayrıca, krizle birlikte artan sınıfsal kutuplaşmayı suni bir bölünmeye uğratmak için de baskı politikalarına başvuruyorlar. Bu yolla bazı toplumsal kesimleri hedef tahtasına koyarak, onlara dönük daha yoğun baskı politikaları uygulayarak, toplumsal kesimler içerisinde de kendileri lehine bir bölünmeyi kışkırtıyorlar. Kadınlar, lgbti+lar, göçmenler ve tabii ki ezilen uluslar ekonomik krizin derinleşmesi ile birlikte rejimlerin daha fazla hedef tahtasında.

Bu, dünya üzerinde hâlihazırda baskıcı rejimlerin egemen olduğu ülkelerde de bu şekilde. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi. Bonapartist bir karaktere sahip olan Tek Adam rejimi, ülkede ekonomik krizin etkileri derinleştikçe demokratik alanı daha fazla kısıtlamaya, baskıcı niteliklerini daha görünür kılmaya çalışıyor.

Tabii ki buradan, baskıcı karakterin artması ve seçimlerin sonucunda Erdoğan’ın iktidarda kalmasından, Tek Adam rejiminin topyekûn konsolide olduğu gibi bir otomatik sonuç çıkaramayız. Rejim önümüzdeki süreçte ekonomik krizin kendisini de içerisine çekmiş olduğu buhrana cevaplar üretmeye çalışacak ve bu cevapların kendi iç dengesini sarsma olasılığı da oldukça mevcut.

Ama yapmayı sürdüreceğinden emin olduğumuz nokta, kitleler nezdinde rejimden duyulan hoşnutsuzluğu ve bu hoşnutsuzluğun taşıyıcısı olan toplumsal muhalefet kesimlerini kutuplaştırıcı, baskıcı politikalarını sürdüreceği.

Kadınların, lgbti+ların ve Kürt halkının demokratik haklarına saldırmaya, işçi sınıfının zaten kırıntı haline gelmiş haklarını gasp etmeye devam edecek. Ama bunu yaparken de kutuplaştırıcı söylemiyle hem toplumsal muhalefetin birleşmesini engellemeye hem de kendi tabanını milliyetçi, muhafazakâr eksende tutmaya gayret edecek.

Keza ipleri Erdoğan’ın elinde olan Cumhur İttifakı; Yeniden Refah, Hüdapar ve Sinan Oğan gibi İslamcı, faşizan ve milliyetçi odakları bünyesine katarak daha da sağ, muhafazakâr, kadın düşmanı bir karaktere büründü. Buna Millet İttifakı bünyesinde yer alan ve bugün de parlamentoya giren diğer sağ ve muhafazakâr sektörleri kattığımızda karşımıza belki de Türkiye tarihinin en sağ bileşimli parlamentosu çıkıyor.

Ama unutmayalım, dünyada da bir fenomen olan sağın güçlenişi burada da geçerliyken, bunun nedeni emekçi kitlelerin topyekûn olarak sağcılaşması değil. Tam tersine, kitlelerin, ekonomik krizin sonuçlarından ve baskı rejiminden kurtuluş yolunda önlerinde net bir alternatif görememesinden kaynaklı.

Çünkü Türkiye’de olduğu gibi dünyanın birçok ülkesinde de sosyalist hareket rejimden kopuş iradesini burjuva muhalefetlere teslim etme eğiliminde.

İşte biz tam da bu nedenle, emekçi kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal talep ve mücadelelerini birbirinden ayrıştırmamak, tam tersine birleştirmek gerektiğini savunuyoruz. Ve bunun başlıca yolu da rejimin bizatihi kendisinin başlatmış olduğu “yeni anayasa” tartışmasında sosyalist güçlerin ve emek hareketinin kopuşçu bir perspektifi öne çıkarmasından geçiyor; emekçi kitleleri Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis talebi etrafından seferber etmekten.

Muhittin yoldaş nasıl Troçkist oldu?

0

Büyük ustamız, yoldaşımız Muhittin Karkın, dünya sınıflar mücadelesinin büyük bir yükselişte olduğu gençlik yıllarında sosyalist oldu. Türkiye’de radikalleşen gençlik hareketinin, ‘68 kuşağının bir parçasıydı.

‘60’lı yılların ikinci yarısında, Türkiye’de de sınıflar mücadelesi ve sosyalizm yükselişteydi. Sol hareket henüz Türkiye İşçi Partisi (TİP) çatısı altında birlik halindeydi. Muhittin yoldaş da 18 yaşında ODTÜ’de öğrenciyken TİP’e katıldı.

Muhittin yoldaşın TİP’e katıldığı dönem, aynı zamanda parti içerisinde stratejik ayrışmaların derinleştiği, yoğun bir siyasi tartışmanın olduğu zamana denk geliyordu. En büyük mücadele, sosyalist devrim ile milli demokratik devrim (MDD) taraftarları arasındaydı.

TİP’in resmi görüşü, Türkiye’de kapitalizmin yerleştiği ve azımsanmayacak bir işçi sınıfının var olduğu tespitinden hareketle, sosyalist devrim için koşulların uygun olduğu biçimindeydi. Stratejik görev olarak önüne işçi sınıfı iktidarını koyuyordu. Döneme hâkim Stalinist aşamalı devrim anlayışına kıyasla bu yaklaşım, ilerici bir nitelik taşıyordu. Bununla birlikte, bu stratejinin uygulaması olarak parlamenter faaliyeti ana çizgi olarak görüyorlardı. 1965 seçimlerinde TİP’in parlamentoya 15 milletvekili sokması bu eğilimi güçlendirmişti. Dolayısıyla, sosyalist devrim stratejisi reformist ve parlamentarist bir sapma olarak somutlanıyordu. İşçi devrimi için, toplumuzun ezilen ve sömürülen kesimlerinin işçilerin öncülüğünde seferber edilmesi, ikili iktidar organlarının geliştirilmesi, kapitalist devlet aygıtının parçalanması gibi başlıkların adı geçmiyordu.

MDD çizgisi ise Türkiye’de henüz kapitalizmin olgunlaşmadığını ve sosyalist devrime öncülük edebilecek bir işçi sınıfının var olmadığını savunuyordu. Temel görev, feodal egemenlik biçimlerine ve emperyalist egemenliğe son verecek bir “milli demokratik devrim”di. Bu devrimin öncüsü, başta gençlik, aydınlar ve ordu olmak üzere geniş halk kesimleriydi. MDD’ciler stratejik çizgi olarak TİP’in resmi görüşünden çok daha geri bir çizgiyi savunuyorlardı. Bununla birlikte, TİP’in dinamik kanadını oluşturan gençlik hareketi MDD’yi savunuyor ve devrimci eylemleri, sokak seferberliklerini geliştirmek için çabalıyordu.

Muhittin ve yakın yoldaşları her iki anlayışı de eleştiriyorlardı. TİP’in liderliğinin reformist eğiliminin, MDD’cilerinse işçi sınıfının öncü rolünü yadsıyan tutumunun karşısında yer alıyorlardı. Bu çelişkili durum, Muhittin yoldaşı devrim stratejisi üzerine daha fazla araştırma yapmaya itti. Bu sırada Ankara’da bir kitapçıda, Troçki’nin Sürekli Devrim kitabının İngilizce baskısını bulacaktı. Daha sonraki yıllarda Türkçe çevirisini de yaptığı bu kitap, onun hayatını tümüyle değiştirecekti.

Troçki’nin sürekli devrim kuramı, TİP içerisindeki strateji tartışmalarının devrimci ve diyalektik bir şekilde aşılabilmesinin temellerini fazlasıyla sunuyordu. Kapitalizmin emperyalist aşamasında geç kapitalistleşmiş, yarısömürge ve sömürge ülkelerde, demokratik devrim ve ulusal bağımsızlık görevleriyle sosyalist devrimin görevleri iç içe geçmiş, ayrılmaz bir bütündü. Burjuvazinin “ilerici” olarak adlandırılabilecek bir kanadı söz konusu değildi. İşçi sınıfı, köylülüğe, kent yoksullarına ve toplumun diğer ezilen ve sömürülen kesimlerine öncülük ederek iktidarı almalı ve bir işçi devletinin inşasına girişmeliydi. Böylesi bir işçi devrimi, dünya sosyalist devriminin yalnızca bir halkası olabilirdi. Dünya kapitalizmi yıkılmadan sosyalizmin zaferinden söz etmek mümkün olamazdı.

Lenin ve Troçki’nin önderliğindeki Ekim Devrimi’nde ve Komünist Enternasyonal’de hayat bulan bu program, Troçki’nin sürekli devrim kuramıyla Türkiye’deki devrimci öncüyle geç de olsa bu şekilde buluşuyordu. İşte bu program temelinde Muhittin ve yoldaşları ‘70’li yıllarda Türkiye’de devrimci Marksist bir hareketin oluşumuna öncülük ettiler. Bu programı işçi sınıfına ve emekçi mahallerine taşımayı başardılar.

Muhittin yoldaş, ne toplumsal mücadelelerden yalıtık bir entelektüel kaygıyla ne de Türkiye sosyalist hareketine “yeni bir renk” katma hevesiyle Troçkist oldu. Türkiye’de Troçkizm strateji, politik yöneliş, inşa çizgisi ve taktikler üzerine en sert tartışmaların yaşandığı bir dönemde, bu başlıklara devrimci Marksist bir yanıt üretebilmek için doğdu. Devrimci Marksizmin Türkiye’deki uzun yürüyüşüne en büyük katkıları yapma onuru da Muhittin Karkın’a ait olacaktı.

https://trockist.net/index.php/2020/08/16/1968-trocki-turkiyede/

DİSK Genel-İş üyesi belediye işçilerinden insanca yaşayacak ücret talebiyle iş bırakma eylemi

0

DİSK’e bağlı Genel-İş sendikasının çağrısıyla, sendikaya bağlı olan belediye işçileri Türkiye genelinde 11 Temmuz Salı günü iş bırakma eylemi gerçekleştirdi. İşçilerin acil sorunlarının çözüme kavuşturulması için dört ana talep ekseninde gelişen eylemler sendika genel merkezinin kararıyla ülke genelinde 2 saat ile sınırlı tutulurken Kadıköy Belediyesi işçileri bir tam gün iş bırakma kararı aldı.

Kadıköy Belediyesi ana binasının önünde kurulan eylem çadırında toplanan işçiler halaylar ve şarkılarla taleplerini haykırdı. Genel-İş 1 No’lu şube başkanı Nazan Gevher Çam Ay’ın okuduğu basın açıklamasında iktidara ve mecliste bulunan tüm siyasi parti gruplarına 696 sayılı KHK ile belediye işçilerine karşı geliştirilen ayrımcı uygulamanın derhal kaldırılması çağrısında bulunuldu. Yüzlerce işçinin toplandığı eylem alanında okunan talepler işçilerin coşkulu ve gür sloganlarıyla yankılandı.

“Talebimiz eşitlik ve insanca yaşayacak bir ücrettir. Bu talep sadece üyelerimizin değil yüz binlerce belediye işçisinin talebidir. Tüm belediye işçilerini dört ana talebimiz etrafında mücadele etmeye çağırıyoruz,” diyerek duyurulan başlıca talepler ise şöyle:

-İnsanca yaşayacak bir ücret için tüm ücretler iyileştirilmelidir!

-Belediye şirket işçilerine uygulanan ayrımcılık son bulmalıdır!

-Kadro ve ilave tediye haklarımız derhal verilmelidir!

-Vergide adalet sağlanmalı, ücretlerdeki gelir vergisi kesintisi düşürülmelidir!

Basın açıklamasının tam metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz:

“BELEDİYE İŞÇİLERİ OLARAK SESİMİZİ YÜKSELTİYORUZ, HAKLARIMIZ İÇİN İŞ BIRAKIYORUZ!

Ülkemizdeki ekonomik kriz derinleşerek devam ediyor. İşçilerin ve emekçilerin geçim sorunları ise buna bağlı olarak gün geçtikçe büyüyor.

‘Dövizi kontrol altına aldık’, ‘Enflasyon düşüyor’ söylemlerinin boş bir laftan ibaret olduğunu hep birlikte yaşayarak görüyoruz. Döviz tarihi rekorlar kırarken, enflasyon ise yalnızca TÜİK sepetinde düşüyor. Çarşıda, pazarda, markette ise zamlar hız kesmeden devam ediyor. Hayat pahalılığı artıyor, alım gücümüz her geçen gün düşüyor. İşçiler ve emekçiler sebebi olmadıkları bir krizin tüm yükünü çekmeye mecbur bırakılıyor.

İktidar, ekonomi yönetiminde ‘rasyonel politikalara’ dönmek adına yine finans ve sermaye çevrelerini önceleyen bir politikayı hayata geçirmeye koyuluyor. İşçi sınıfı ve emekçilerin temel talepleri olan gelir dağılımındaki adaletin, vergide adaletin, insanca yaşanabilir bir ücretin sağlanması, sendikal hak ve özgürlüklerin genişletilmesi gibi konularda ne yazık ki bir adım atılmıyor.

Ücretlerdeki erime ise her geçen gün artıyor. Toplu iş sözleşmeleri ile bağıtlanan ücret artışları, artan hayat pahalılığı karşısında zaman içinde eriyor; kaşıkla verilen, vergilerle, zamlarla kepçeyle geri alınıyor. Ekmeğin 8 lira, simidin 10 lira, kiraların ortalama 15 bin lira olduğu ve vergilerin her geçen gün arttığı bu ortamda işçiler 11 bin 402 TL asgari ücrete mahkum ediliyor.

İşverenlerse ekonomik ve siyasal belirsizlikleri ileri sürerek toplu sözleşmelerde işçi ücretlerini baskılamaya çalışıyor. Ülke genelinde sendikalı ve toplu iş sözleşmeli işçi sayısının yüzde 10’u bulmadığı bir ortamda ücretler yasal asgari ücret düzeyine sıkışıyor. Tüm sektörlerde yaygın temel ücret haline dönen yasal asgari ücret sendikalı işyerlerini de kuşatıyor. Geçmiş yıllarda asgari ücretin birkaç katı ücret alan belediyelerin kadrolu işçileri bile bugün asgari ücret civarına yaklaşmış durumdadır. Belediye şirketlerinde çalışan işçiler için ise durum çok daha vahim bir hale dönmüştür. Belediye şirketlerinin büyük bir bölümünde ücretler yasal asgari ücret düzeyindedir. Toplu sözleşmeler ile kazanılan sosyal haklar dışında belediyelerdeki tüm işçilerin ücretleri asgari ücret düzeyine sıkışmaktadır.

Merkezi idareye bağlı kamu kurum ve kuruluşlarında en düşük işçi ücretinin net 20 bin TL’nin üzerine çıktığı, en düşük memur maaşının ise net 22 bin TL seviyesine geldiği bir ortamda tüm belediye işçilerinin ücretlerinde iyileştirme yapılması artık kaçınılmazdır.

Sendikamız DİSK/Genel-İş, siyasal iktidarın ve belediye işverenlerinin işçilere reva gördüğü düşük ücret dayatmasını kırmaya kararlıdır. Bugünden itibaren örgütlü olduğumuz tüm işyerlerinde insanca yaşayacak bir ücret için mücadelemizi yükselteceğimizi herkese ilan ediyoruz.

Tüm belediye işverenlerine çağrı yapıyoruz!

Belediye yönetimleri her şeyden önce kendi çalışanlarına karşı sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır. Ekonomik kriz ve düşük ücret kıskacında çalışan yüzbinlerce belediye işçisinin sesine kulak verin. Tercihlerinizi ve önceliklerinizi işçilerin yaşam koşullarını iyileştirmekten yana kullanın. Toplu iş sözleşmesi görüşmeleri devam eden işyerlerinde işçilerin taleplerini karşılayarak insanca yaşayacak bir ücret düzeyi için gereken adımları atın. Toplu iş sözleşmesi yürürlükte olan tüm işyerlerinde ise belediye işçilerinin ücret ve sosyal haklarını iyileştirecek ek protokol görüşmelerini derhal başlatın!

Siyasal iktidara ve Meclisteki tüm siyasi parti gruplarına çağrı yapıyoruz!

696 sayılı KHK ile belediye işçilerine yapılan ayrımcılık derhal kaldırılmalıdır. Belediye şirket işçileri de kadroya geçirilmeli, yıllardır mahrum bırakılan 52 günlük ilave tediye hakkı bir an evvel verilmelidir.

Belediyelerin önemli bir bölümünde var olan ekonomik zorlukları ortadan kaldırmak için belediye gelirlerinin arttırılması, İller Bankası paylarında kesinti yapılmaması, merkezi bütçeden belediyelere işçi ücretlerine ilişkin pay aktarılması, personel giderlerine ilişkin getirilen bütçe sınırlamalarının kaldırılması gibi bir dizi düzenlemeler bir an evvel hayata geçirilmelidir. Ayrıca kıdem tazminat tavanı uygulaması, işçilerin mağduriyetine neden olmaktadır. Son memur maaş uygulamasından doğacak, düşük kıdem tazminatı tavanına ilişkin mağduriyetlerin giderilmesini talep ediyoruz.

Yüz binlerce belediye işçisine çağrı yapıyoruz!

Talebimiz eşitlik ve insanca yaşayacak bir ücrettir. Bu talep sadece üyelerimizin değil yüz binlerce belediye işçisinin talebidir. Tüm belediye işçilerini 4 ana talebimiz etrafında mücadele etmeye çağırıyoruz.

-İnsanca yaşayacak bir ücret için tüm ücretler iyileştirilmelidir!

-Belediye şirket işçilerine uygulanan ayrımcılık son bulmalıdır!

-Kadro ve ilave tediye haklarımız derhal verilmelidir!

-Vergide adalet sağlanmalı ücretlerdeki gelir vergisi kesintisi düşürülmelidir!

Belediye işçileri olarak sesimizi yükseltelim. Taleplerimiz için hep birlikte mücadele edelim ve kazanalım.

YAŞASIN DİSK YAŞASIN GENEL-İŞ”

Teknik arızalar ve işçi denetimi

0

Çocuğu var mıydı? Kaç çocuğu vardı? Okula gidiyor muydu çocuklar? Nişanlı mıydı? Yeni ev almak için çektiği kredinin kaçıncı taksitini ödüyordu?

Medyada savaş ve çatışmalarda ölen askerlerin ardından sorulan bu soruları sıkça duyarız. Savaş politikalarında hayatını kaybeden genç insanların birer istatistikten ibaret olmadığını hatırlatan fakat esas niyeti şovenizmi kışkırtmak olan bu soruları bir de başkaları için soralım: iş cinayetlerinde katledilen işçiler için. Ölen işçiler istatistiksel birer veriden mi ibaret? Yoksa onların da geride bıraktıkları sevdikleri, aileleri, çocukları yok mu? Elbette katledilen her bir işçinin hayatının ne kadar kıymetli olduğunu biliyoruz. İş kazası adı verilen olgunun nasıl ortadan kalkacağını da biliyoruz.

İş cinayetleri verilerini derleyen İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporuna göre yılın ilk beş ayında Türkiye’de en az 730 işçi iş cinayetinde hayatını kaybetti. Bunun yanında meslek hastalıklarına bağlı ölümlere dair veri bulmakta da zorlanıyoruz. Fakat bilinen bir şey, her yıl binlerce işçinin çalışmak zorunda olduğu için öldüğü. Şimdi 2023 yılının ilk beş ayının bilançosuna daha dikkatli bakalım. Buna göre ölen işçilerin en az 11’i çocuk işçi. Ölümlerin büyük bir kısmı servis ve trafik başlığı altında toplanıyor. Bunun yanında bu yıl depremle bağlantılı olarak en az 110 işçi iş cinayetlerinde katledildi. İstatistik olarak görünen bu verilerin içerisinde kayıtdışı çalışan kesimlere dair bilgi edinmenin zorluğunu ekleyelim. Örneğin mevsimlik çalışan işçiler, göçmenler, sigortasız ve kayıtdışı çalışanlar hem çalışma koşulları açısından hem de hayatta kalabilmek açısından daha büyük güçlüklerle karşılaşıyor. İş cinayetlerinin en büyük sebebi ise kâr marjını yükseltme kaygısı olarak göze çarpıyor. İş güvenliği önlemlerinin maliyeti, hız, rekabet gibi meseleler işçilerin bedenleri ile hallediliyor. O bedenler patronlar için birer aparat gibi görünüyor.

Bir yanda bu iş cinayetleri yaşanırken, öte yanda patronların gözünde işçiler birer “harcama kalemi” olarak görülmeye devam ediyor. Henüz geçtiğimiz günlerde İstanbul’da bir Marmaray istasyonunda 26 yaşında bir işçi, iş cinayetinde hayatını kaybetti, Marmaray ise resmi hesabından “teknik bir arıza” yaşandığını ifade etti. İşte böyle; istatistik, teknik arıza, yol kazası… Fakat başta sorduğumuz soruları tekrar hatırlatalım ve teknik arızaların neden sadece işçilerin hayatına mal olduğunu soralım. Sahi, neden patronlar teknik arızalar ile ölmüyor?

Şimdi, açık bir savaş görüntüsünü andıran bu tabloyu nasıl değiştireceğiz? Elbette sihirli formüllerimiz yok. Elimizde işçi sınıfının mücadele ile kazandığı deneyim ve politikamız var. İş cinayetlerine karşı da bir politika öneriyoruz. İş güvenliği önlemleri artırılmalı ve işyerinde işçi denetimi olmalı. Zira işyerlerinde üretenlerin denetimi olmaksızın, kâr ve verimlilik gibi gerekçelerle işçilerin sağlığı hiçbir önem arz etmeyecek. İşçileri teknik bir detay olarak gören ve maliyet kısmak dışında işçilere bir şey sunmayan patronlar işçi güvenliğini de arka plana atmaya devam edecek. Öyle ise bize, üretenlerin denetlediği bir işyeri anlayışı gerekiyor.

Emekçilerin işyerinden başlamak üzere bütün hayatı yönetmesi gerektiğini savunuyoruz. İşyerinde işçi denetimi hem bu yönetme işinin bir adımı hem de iş cinayetlerinin son bulması için olmazsa olmaz bir adımdır. Bu yüzden çalışanların, evden işe gidişten işyerinde çalışmaya kadar her alanda söz, yetki ve karar hakkı olmalı.

Çıkış solda, emek siyasetinde!

0

Seçimlerin ardından oluşan toz duman yavaşça dağılıyor. Burjuva muhalefet bir yandan kendi hesaplaşması içerisinde, diğer yandan yerel seçimler için pazarlıklar, çekişmeler şimdiden başlamış durumda. Sol, HDP ve emek hareketi de bu sürecin bilançosunu çıkarmaya ve yeni döneme hazırlanmaya çalışıyor. Siyasal strateji tartışmasının gerekliliği sıklıkla vurgulanıyor.

Böylesi bir tartışmanın gerekliliği apaçık ortada. Ne var ki, bu tartışma, yaşanan hayal kırıklıklarının etkisiyle, seçim sonuçlarının yüzeysel ve tepkisel bir değerlendirmesi üzerinden değil, sınıflar mücadelesinin ve siyaset sahnesinin bütünsel bir kavrayışı üzerinden yapılmalı.

Yüzeysel, tepkisel bir bilançodan kaçınmak

Yeni bir stratejik yöneliş ihtiyacı çokça vurgulansa da şu ana dek yapılan değerlendirmelerin büyük çoğunluğunun seçim sonuçları eksenli olduğunu ve temelde Mart 2024’te gerçekleşecek yerel seçimlere ilişkin olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.

Haziran 2018’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri için genel olarak muhalefetin taktiği, ilk turda her kesimin kendi adayını çıkarması ve seçimlerin ikinci tura götürülmesi, ardından Erdoğan karşısındaki adaya oy verilmesi şeklindeydi. Ne var ki, Erdoğan’ın ilk turda seçimleri kazanmasıyla bu hesap boşa düştü. Bu seçim sonuçlarından sol ve HDP de dahil olmak üzere genel olarak muhalefetin çıkardığı sonuç, 2023 seçimlerine ilk turdan itibaren “ortak aday”la girilmesi biçiminde oldu. 2019 belediye seçimlerinde büyükşehirleri muhalefet adaylarının kazanması, bu taktiğin başarılı olacağı algısını güçlendirdi. Gelgelelim, tıpkı 2018’de olduğu gibi hesaplar yine tutmadı ve muhalefetin adayı seçimleri ilk turda bitirmek şöyle dursun, Erdoğan’ın 2,5 milyon oy gerisinde kaldı.

2018 seçim sonuçlarından çıkarılan sonuç mekanik, yüzeysel ve tepkiseldi. Sorun ilk turda aday çıkarılmasında değil, siyaset sahnesinde emekten ve ezilenlerden yana bir kırılma yaratabilecek seçeneğin inşa edilememesinden geçiyordu. Böylesi bir seçenek; fabrikalarda, işyerlerinde, emekçi mahallelerinde, toplumsal hareketlerin içerisinde, birleşik bir mücadele ve eylem programıyla örülebilirdi. Seçimler, bu siyasal iddianın ve inşa çabasının yalnızca çarpık bir yansımasını sunabilirdi.

Mayıs 2023 seçimleri öncesinde, Erdoğan iktidarının en zayıf olduğu anda, bunun için koşullar hiç olmadığı kadar elverişliydi. Sandık ve sokak siyasetini birleştirerek, burjuvaziden bağımsız temelde örülecek bir ittifak, siyasi alandaki geleneksel dengeleri değiştirebilir, temel çelişkinin baskıdan ve sömürüden yana partilerle, emekten ve ezilenlerden yana bir seçenek haline gelmesini sağlayabilirdi. Ne var ki, solun, HDP’nin ve emek hareketinin siyaseti seçimlere kanalize etmesi ve “önce Erdoğan gitsin” politikası, bu kırılmayı yaratmayı başaramayacaktı.

Stratejik görev: Burjuva partilerden bağımsız emek ittifakı!

Eğer bir strateji tartışmasından bahsedeceksek, her şeyden önce, siyaseti seçimlerden ibaret gören anlayışın reddinden yola çıkmalıyız. Kapitalist üretim ilişkilerinden arındırılan bir “Erdoğan karşıtlığının” ve onun seçim yenilgisiyle elde edilecek bir “aşamalı devrim” stratejisinin yanlışlığı zemininden hareket etmeliyiz. Bu temelde, vakit kaybetmeksizin, burjuva ittifaklardan bağımsız bir emek ittifakının inşasına girişmeliyiz. Önümüzdeki dönemde, Erdoğan hükümetinin yüzleştiği zorluklar ve sınıflar mücadelesinin dinamikleri bu yönde fazlasıyla imkân sunmakta.

Titan denizaltısı, Kızıl Yıldız ve Demir Ökçe

0

Dünya basını, Titanik gemisinin enkazını ziyaret etmeye çalışırken imha olan Titan denizaltsıını konuşuyor. Buzdağına çarparak batan Titanik gemisinin Atlas Okyanusu’ndaki enkazını görmek için yola çıkan ve içinde beş milyarderi taşıyan denizaltının büyük bir patlamayla imha olduğu düşünülüyor. ABD donanması dahil tüm devlet kaynaklarının seferber edildiği arama kurtarma çalışmalarına karşın denizaltından geriye bir enkazın kaldığını bile söylemek zor. Aslında daha önce defalarca ziyaret edilebilen Titanik enkazının bu kez dünyanın en zenginlerinden olan beş erkek tarafından görülememesinin sebebi denizaltının uyması gerekli bilimsel standartlara uymaması. Denizaltı karbon fiber malzemeden yapılmış ve bir oyun kumandasıyla yönetiliyor. Denizaltını yapan şirketin CEO’su “çiğnediğiniz kurallar kadar hatırlanırsınız” diyerek bu denizaltının yüksek inovasyon eseri olduğunu belirtiyor. İşçiler olarak kapitalizmin kural tanımazlığının sonuçlarının ne kadar acı olabileceğini kendi hayatlarımızdan biliyoruz. Alınmayan önlemler, maliyet hesabı yapılan koruma malzemeleri sonucu her gün onlarca işçi hayatını kaybediyor. Ancak pek tabii bunun beş milyarder kadar haber değeri olamıyor.

Kapitalistlerin insanlığın ortak mirası olan gezegeni, okyanusları kendi arka bahçesi gibi kullanabilmesi, çevreyi kendi oyun alanı gibi kirletebilmesi ve en önemlisi teknolojik ve bilimsel gelişmeye ayrılacak kaynağı insanlığın ortak gelişimine değil maceraperest çılgın projelere kullanması oldukça bencilce. Pek tabii kaynaklar ancak sosyalist bir işçi devleti altında insanlığın ortak faydasına harcanabilir.

Bilim ve insanlığın gelişimini tartışan Sovyet bilimkurgu romanlarından biri Aleksandr Bogdanov’un Kızıl Yıldız isimli kitabıdır. Bogdanov, Mars’taki canlıların bilimsel-teknolojik donanımlara sahip ileri bir sosyalizm düzenine kavuştuğunu ve Dünya’ya ulaşıp aynı idealler için mücadele eden devrimci partilerin temsilcilerini kendi gezegenlerinde konuk etmelerini konu edinir. Biz de bu heyecanlı yolculuğa seçilen bir parti militanının gözünden Mars’ta kurulan yeni düzene tanıklık ederiz. Romanda atom enerjisi, üretimin otomatikleştirilmesi gibi en ilgisiz kimselerin bile dikkatini çekecek bilimsel gelişmeler anlatılır. Marslılar çevre kirliliği ve doğal kaynakların tükenmesi sonucunda ortaya çıkacak olan zorlukların farkındadırlar ve kurdukları toplum, üretim biçimi bunlarla toptan mücadele eder. Nitekim, bilim, doğa ve insanlar arasındaki uyumlu birliktelik, insan emeğinin ve doğal zenginliklerin heba olmasını ortadan kaldıracaktır.

Peki herhangi birimize Mars’tan böylesi bir davet gelmediğine göre biz ne yapacağız? Kapitalist sistemin adaletsizliği altında ezilmeye devam mı edeceğiz? Elbette hayır, bu sistemden devrimci bir kopuş için birlikte okuyacağız, tartışacağız, örgütlü mücadele vereceğiz. Böylesi bir mücadeleyi ise Jack London’ın anlatımından Demir Ökçe’de okuyabilirsiniz. Romanın kahramanı Ernest Everhard, yakın arkadaşı Jackson’ın işini daha iyi yapabilmek için kolunu kaybetmesi ama yine de işten kovulmasıyla dehşete düşer ve emek sömürüsü üzerine düşünmeye başlar. “Gam ve kasvet dolu bu dünya tiyatrosunda sahnelerin peşi sıra değişmesinden miden bulanır ilkin. Ama sabırlı ol. Oyun yazarı bu Vahşi Drama’nın ne anlama geldiğini belki de beşinci perdede sana gösterir,” önsözüyle açılan bu kitabı tüm okurlarımıza tavsiye ederiz.

Tarihte bu ay | Çorlu Tren Katliamı’nın 5. yıldönümü

0

8 Temmuz 2018’de Uzunköprü-Halkalı seferini yapan TCDD yolcu treninin Çorlu yakınlarından geçerken yağış nedeniyle 5 vagonu devrildi. Burada 25 insanımızı kaybettik, 317 kişi ise yaralandı.

Çorlu bir tren kazası değildi ama katliamıydı. Katliamın arkasında açık ihmaller ve jeoteknik hatalar mevcuttu. Eğer bölgede meteorolojik araştırma yapılıp gerekli zemin tedbirleri alınmış olsaydı Çorlu Tren Katliamı yaşanmayacaktı. Katliamın yaşandığı menfez geçişinde başlıca mühendislik parametrelerinin dikkate alınmamış oluşu ve de üzerine, söz konusu alanda toprak dolgu yapılmış olması, hâlihazırda yaklaşmakta olan bir felaketi zaten çağırıyordu.

2013 yılına kadar demiryolu güzergâhlarında görevli olan “yol bekçileri”nin maliyet kapsamında işlerine son verilmesi; rutin günlük kontrollerin yapılmaması; TCDD Yapım ile TCDD Taşımacılık dairelerinin 14 Haziran 2016 yılında ayrılması sonucunda yapım ve taşımacılık plan ve hedeflerinin birlikte değerlendirilmemesi; şartname kriterlerinin müteahhit firmaların insafına bırakılması; demiryollarının, çalışanlarının ve emekçi halkın ihtiyaçlarının merkeze alınarak işletilmiyor oluşu ve ülkedeki kritik konumların kadrolaşmaya açılarak zenginleşmenin ve servet biriktirmenin kanalları haline getirilmiş olması; bütün bunlar Çorlu’da yaşanan katliamın sebepleri olmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni tren katliamlarının da daima gündemde olduğuna işaret ediyor.

Henüz bir ay önce, haziran ayının başında Türkiye, Çorlu’da yaşanana benzer bir tren katliamının ucundan döndü. Şiddetli yağışlar nedeniyle taşan sular, tarım arazileriyle birlikte İzmir-Aydın-Denizli demiryoluna ağır bir şekilde zarar vermişti. Pamukkale ilçesine bağlı Goncalı ve Korucuk mahalleleri arasında oluşan su birikintisi, demiryolunda çökmelere neden oldu. Yoğun yağmur nedeniyle Denizli’de rayların altında boşalma oldu ve toprak kaydı. Bölge halkının seferber olmasıyla hareket halindeki bir tren son anda durdurulabildi ve onlarca hayat kurtarıldı.

Çorlu’nun üzerinden beş yıl geçmiş olmasına rağmen bugüne dek tutuklanan bir sorumlu bile olmadı. İhmallerden, plansızlıktan ve insanlarımızın hayatlarını kaybetmelerinden sorumlu olan siyasetçiler, bürokratlar ve TCDD’nin üst yönetiminde yer alan kişiler hakkında kovuşturma başlatılmadı.

Demiryolu Bakım Müdürü, Yol Bakım ve Onarım Şefi, Hat Bakım ve Onarım Memuru ve yıllık umumi muayene raporunda imzası bulunan Köprüler Şefi hakkında ise taksirle ölüme ve yaralanmaya sebebiyet verme nedeniyle açılan dava sürüyor.

Muhittin Karkın: Mücadeleye adanmış bir ömür!

0

Ahmet Muhittin Karkın, 7 Temmuz 1950 tarihinde Ankara’da doğdu. TED Ankara Koleji’nden sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Metalürji mühendisliğini bitirdi. Öğrenciliği sırasında siyasi faaliyetlere başladı ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi oldu.

Üniversiteden mezun olduktan sonra 1970’lerin başında Seydişehir Alüminyum Tesisleri’nde çalışmaya ve yine bu fabrikada işçi örgütlenmesi ve sendikalaşma çalışmalarına başladı. Fabrikada ilişki kurduğu işçiler aracılığıyla aynı zamanda köy ve kasabalarda siyasi faaliyetler geliştirdi. 15-16 Haziran 1970 büyük işçi seferberliklerinin içinde yer aldı. Bu dönem, ömrü boyunca ana politik hattı olacak işçi sınıfı içinde ve sınıf ekseninde devrimci sosyalist mücadele anlayışının şekillendiği dönem oldu.

1972’den itibaren sermayeye, devlete ve her türden bürokrasiye karşı bağımsız, devrimci, sosyalist, proleter ve enternasyonalist bir program ve örgüt inşası fikrini geliştirmeye girişti. Fabrikada işçi örgütlenmesi içinde edindiği sınıf mücadelesi deneyimlerini 1970’lerin başında Türkiye’de hemen hiç basılı eseri bulunmayan Troçki’den yaptığı çevirilerle birleştirmesi 55 yıllık mücadele hayatının ana rotasını çizdi.

O noktadan itibaren bütün ideolojik-teorik-politik-örgütsel çabası Türkiye’de Sürekli Devrim kuramının geliştirilmesi, Geçiş Programı anlayışının sınıf mücadelesine tercüme edilmesi, kendi kaderini tayin hakkı temelinde Kürt ulusal sorununun çözümü/tanımı ve Türkiye’de bağımsız devrimci, komünist, proleter ve enternasyonalist bir program ve örgüt inşa edilmesine yönelik oldu.

Yoldaşlarıyla 1978’e dek bu uğurda verdiği mücadele, Türkiye Troçkizminin kurucu dönemi oldu. Bu dönemde Troçki’nin birçok eserinin ilk kez çevrilmesine, basılmasına, dağıtılmasına bizzat öncülük etti. Bu amaçla yayınevleri kurulmasına (Eleştiri), politik çevreler oluşturulmasına (Sürekli Devrim) emek verdi. Troçkizm ve Dördüncü Enternasyonal bu çalışmalar sayesinde Anadolu topraklarında teorik, politik ve örgütsel olarak tanınmaya ve yerleşmeye başladı.

Aynı zamanda bu dönemde hep işçi sınıfı mücadelesi içinde fiilen yer aldı. DİSK üyesi oldu. Türkiye işçi sınıfının büyük önderlerinden Cenan Bıçakçı’yla omuz omuza çalıştı ve Ağaç Sanayi İşçileri Sendikası (ASİS) Genel Başkan Yardımcılığı yaptı. Çok sayıda işyeri örgütlenmesini sağladı. Türkiye işçi sınıfı tarihinin en militan mücadelelerinden Elka grevi başta olmak üzere birçok grev ve direnişin en başında yer aldı. Bir yandan da Türkiye’de bir Troçkist önderliğin ve partinin inşası çabasını kesintisiz devam ettirdi.

Nitekim 1978’den itibaren devrimci Troçkist İşçi Cephesi örgütü, beş yıllık bir kurucu dönemin ardından, çeşitli tartışma, birleşme ve ayrışmaların sonucu olarak ete kemiğe bürünmeye başladı. Bu aynı zamanda Morenizmin Türkiye’de ilk politik-örgütsel varoluşunun tarihsel adımıydı. İşçi Cephesi, 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesinde işçi sınıfı mücadelesi içinde bağımsız bir devrimci komünist örgüt olarak var oldu. Şubat 1980 tarihinde İşçi Cephesi’nin ilk sayısı bir askeri darbenin geldiği öngörüsüyle ve darbeye karşı genel grev çağrısıyla çıktı.

İşçi Cephesi’nin birçok militanı askeri cezaevlerinde ağır işkencelere maruz kaldı, idamla yargılandı. Muhittin Karkın biri DİSK/sendika, diğer İşçi Cephesi/örgüt olmak üzere iki davadan iki idamla yargılandı. Toplamda dört yıl askeri cezaevlerinde yattı. Ağır cezaevi koşullarına ve anti-Troçkist bir sol hareket gerçeğine rağmen İşçi Cephesi’nin temsilcileri teorik-politik birikimiyle ve duruşuyla sosyalist hareketin cezaevinde yatan birçok unsurunu etkilemeyi ve saflarına kazanmayı başardı.

1980’lerin ortasından itibaren sol/sosyalist hareketin yeniden yapılanma ve kümelenme döneminde 11. Tez, Zemin, Sınıf Bilinci gibi teorik-politik yayınlarda referans değerinde inceleme ve yazılarıyla yer aldı. Lakin amacı, yarım kalanı görevi tamamlamak ve devrimci Marksizmin uzun yürüyüşüne yeniden yol vermekti.

Bu doğrultuda Mayıs 1988’de ilk sayısı yayımlanan İşçi Sözü gazetesinin kurucularından oldu. İşçi sınıfı hareketine yönelik çok önemli çabaların adresi olan İşçi Sözü gazetesi işçi sınıfı içinde çalışma yöntemi, örgüt inşa anlayışı ve devrimci program konusunda bir ayrışma yaşadı.

Yürüyüş devam etmeliydi. Haziran 1990 tarihinde Sosyalizm gazetesinin kurucu kadrosunda yer aldı. Büyük Zonguldak maden yürüyüşü gibi tarihsel işçi mücadelelerine de tanıklık eden gazete başta enternasyonalizm kavrayışına dönük derin farklılıklar, yöntem ve program sorunları nedeniyle bölündü.

Şubat 1992 tarihinde, tarihsel İşçi Cephesi’nin organik devamı olan Enternasyonal Bülten’in kuruluşuna önderlik etti. Morenizmi Anadolu topraklarında bir gerçeklik haline getirdi. Enternasyonal Bülten’in 1994 yılında LIT’in seksiyonu olmasını sağladı. Eylül 1995 tarihinde Ufuklar gazetesini yayımladı.

Ağustos 2003 tarihinden başlayarak İşçi Cephesi’nin önce dergi, sonra gazete formatında 15 sene kesintisiz yayımlanmasının en önemli bileşeni oldu. 2018’den itibaren Gazete Nisan‘ın yayımlanmasını organize etti. Troçkist dergisini yayın hayatına kazandırdı.

1995’in sonundan 2017 yılı başına dek 21 yıl boyunca İspanya Devleti’nde yaşadı. Bu süre boyunca Enternasyonalist Mücadele örgütünün parçası oldu. Göçmen işçiler içinde ve uzun yıllar çalıştığı üniversite yurdunda öğrenci gençlik içinde etkisi halen devam eden çalışmalar yürüttü.

Ulusal ve uluslararası işçi sınıfı hareketine, sol/sosyalist harekete on yıllarca referans ve rehber olmaya devam edecek binlerce teorik-politik-pratik ürün verdi.

En önemli eseri, kurduğu İşçi Cephesi geleneğinin temeli üzerine yükselen İşçi Demokrasisi Partisi’dir. İDP’nin İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye seksiyonu olması, bütün ömrünü vakfettiği devrimci partinin inşası ve Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası çabasının muazzam bir buluşmasıdır. 24 Haziran 2023 saat 21.20’de bütün bu politik mirasını yoldaşlarına emanet ederek aramızdan ayrıldı.

Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima…

İşgal altındaki Batı Şeria’ya düzenlenen yeni Siyonist saldırıyı kınıyoruz

0

Soykırımcı Siyonist İsrail devleti, işgal altındaki Batı Şeria’ya son 20 yılın en ölümcül saldırısını gerçekleştirdi. Bu saldırının sonuçları şimdiye dek Filistinliler arasından 12 ölü ve 120 yaralı oldu. İsrail güvenlik güçlerinin Batı Şeria ve Cenin mülteci kampına yönelik bombardımanları ve baskınları, Pazartesi sabahı erken saatlerde çok sayıda asker ve zırhlı araçla başladı ve keskin nişancılar çok sayıda evin çatısına yerleştirildi. İsrail ayrıca en az 10 drone hava saldırısı düzenledi.

İsrail saldırısıyla karşı karşıya kalan yaklaşık 4.000 Filistinli Cenin’den kaçtı ve binlercesi de yerel hastanelere sığındı.

İsrail birlikleriyle birlikte çok sayıda inşaat makinesi şehre girerek Filistinlilerin evlerini yıktı, yollarda moloz bıraktı, trafiği engelledi, ambulansların ve acil servislerin yaralıları tahliye etmek için şehre ulaşmasını zorlaştırdı.

İsrail güçleri Cenin’de ayrım gözetmeksizin Filistinlilere saldırırken, El Halil gibi diğer yerlerde Filistin direnişini desteklemek için yüzlerce protestocu seferber oldu.

Filistin direnişiyle iki gün süren yoğun çatışmalar ve şiddetli bombardımanlardan sonra, Siyonist saldırganlık 5 Temmuz’da sona erdi. İsrail zırhlı birliklerinin geri çekilmesinden önce binlerce Filistinli, bu şiddet dolu Siyonist saldırganlığı protesto etmek için sokaklara döküldü ve ardından, saldırının sona erdirilmesiyle, kutlamalar için sokaklara çıkıldı.

Cenin baskını sona erdikten sonra Siyonist uçaklar Gazze Şeridi’ni bombaladı.

İşçilerin Uluslarası Birliği — Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bu Siyonist saldırıyı kınıyor ve kahraman Filistin halkıyla olan bütün dayanışmamızı ilan ediyoruz. Laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin talep etmeye devam ediyoruz.

İşçilerin Uluslarası Birliği — Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Akdeniz artık suç mahalli

0

Titanik batığına turistik gezi düzenleyen Titan denizaltısındaki beş ultra zenginin kurtarılması için milyonlarca dolar harcandı. Yolculardan her biri bu gezi için 250 bin ABD doları ödemişti. O sıralarda son zamanların en büyük göçmen facialarından biri yaşanıyordu. 750 göçmeni taşıyan tekne Yunanistan açıklarında batmıştı, yüzlerce göçmen kayıptı ve katliam sadece izlendi. “Akdeniz artık ölü deniz” diye boşuna demiyoruz. Son on yılda Akdeniz’de hayatını kaybeden göçmen sayısı en az 25 bin.

Akdeniz artık aynı zamanda bir suç mahalli. Sadece Akdeniz’de değil, sınırlarda da cinayet işleniyor. Bu suçların başlıca sorumluları arasında insan kaçakçıları kadar (belki de daha fazla) göçmen düşmanı sınırlar ören ve ikiyüzlü politikalar uygulayan Avrupa hükümetleri ve Avrupa için sınır bekçiliği yapıp çıkarcı politikalarını hayata geçiren Türkiye hükümeti var. Avrupa Birliği ülkelerinin işlemekte olduğu insanlık suçları sayısız. Örneğin Yunanistan, sınırlarında göçmenleri su ve gıda olmadan Türkiye’ye geri itme yöntemi uyguluyor. AB ülkelerinin uluslararası hukuka aykırı geri itme gibi uygulamaları nedeniyle kaybolan veya hayatını kaybeden göçmen sayısı binlerle ifade edilmekte. Geçen yıl Fas-İspanya sınırındaki Mellila’da sınırı geçmek isteyen 2 bin mülteciden 37’si katledilmiş, 77’si kaybolmuştu. 2015 yılında Macaristan polisinin sınırda mültecilere saldırması hâlâ akıllarda.

İngiltere, Ruanda ile işbirliği yaparak sığınmacıları “yeni bir hayat kurmaları” için Ruanda’ya göndermeyi planlıyor. Hükümet, Ruanda’yı son derece güvenli ve dünyanın en gelişmekte olan ülkelerinden biri olarak adeta pazarlıyor ve yalnızca uluslararası anlaşmaları ihlal etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu işbirliğine arsızca “yeni küresel model” diyerek ticari perspektifini de ortaya koyuyor. Temyiz Mahkemesi, Ruanda’nın riskli bir yer olduğu gerekçesiyle İngiliz hükümetinin bu planını reddetti. Ancak Başbakan Rishi Sunak, ülkeye gelen göçmen teknelerini durdurmakta ve ülkedeki sığınmacıları geri göndermekte kararlı.

İngiltere’nin sığınmacıları Ruanda’ya gönderme girişimi yeni değil. Geçen yıl Ruanda’yla yapılan bir anlaşmada sığınmacıların İngiltere’de iltica başvurusu yapmadan doğrudan Ruanda’ya gönderilmesi hedeflenmişti. Hatta Dışişleri Bakanı Liz Truss, bu programa Türkiye gibi ülkeleri eklemeyi önermişti. Bu tür planlar elbette “Türkiye gibi ülkeler”in iştahını kabartır, ne de olsa AB ve Birleşik Krallık ev sahipliği ve mülteci haklarının karşılanması gibi yükümlülükleri Türkiye gibi ülkelere bırakarak tonlarca fon veriyor ve ellerini temiz tutuyor. Bu fonların ne kadarının gerçekten sığınmacılar için kullanıldığı ise büyük bir soru işareti.

Son olarak Haziran ayında 27 AB ülkesinin içişleri bakanlarıyla yapılan Lüksemburg zirvesinde iltica reformu düzenlendi. Anlaşmaya göre AB sınırlarına gelmeyi başaran sığınmacılar 12 hafta gözaltı kamplarında tutulacak, iltica başvurusu kabul edilmeyenler ya geri ya da Türkiye gibi “güvenli” üçüncü ülkelere gönderilecek. Ondan sonrası artık sığınma ve iltica hakkı ihlalleri ve hükümetler arası pazarlıklar demek.

Göçmenlerin hayatının rejimler arasında pazarlık konusu olması kabul edilemez. Türkiye, Cenevre Sözleşmesi’ne coğrafi sınırlamayla taraf. Bu sınırlama doğrultusunda hükümet yalnızca Avrupalı sığınmacılara mültecilik statüsü veriyor. Mülteci olarak tanımadığı göçmenler içinse şartlı mülteci, geçici koruma gibi uydurma statüler uygulanıyor. Dolayısıyla ülkedeki milyonlarca göçmenin çoğu pek çok haktan mahrum kalıyor. Bu ihlalin son bulması için Cenevre Sözleşmesi’ndeki coğrafi sınırlama kaldırılmalıdır. Avrupa hükümetlerinin Türkiye’yi göçmen hapishanesi olarak kullanması sonlandırılmalı, sınırlar açılmalı ve AB ile Türkiye arasındaki Geri Kabul Anlaşması iptal edilmelidir. Hangi ülkede olurlarsa olsunlar göçmenlerin tüm hakları tanınmalı, hak ihlallerine son verilmelidir. Emperyalizmin kışkırttığı/desteklediği/yol açtığı savaşlardan, diktatörlük rejimlerinden ve yoksulluktan kaçmak zorunda kalan insanların haklarını savunmak yalnızca insani bir görev değil, aynı zamanda politik bir sorumluluktur.

Sol Köşe’de yerin daim Muhittin yoldaş!

0

Muhittin yoldaşımın teşviki ve desteği ile yazmaya başladığım bu köşede şimdi onun bu beklenmedik vedasının ardından bir yazı yazmak öyle zor ki… Ancak bunu, çok kıymetli yoldaşıma, ustama bir borç biliyorum.

Bu, kuşkusuz kişisel olandan daha da fazla, onun devrimci mücadele hayatı boyunca teorik-politik üretime ve yayına verdiği önem ve muazzam emek karşısında duyduğum bir borç.

Çünkü onun için işçi sınıfına yönelik devrimci Marksist bir yayın, önderliğin ve partinin inşası çabasının olmazsa olmazıydı; politik yayın tüm örgütsel faaliyetin merkezinde yer almalıydı. 1980 darbesi öncesinde çıkan İşçi Cephesi, sonrasında İşçi Sözü gazetesi (1988), Enternasyonal Bülten (1992), Ufuklar (1995) ve 2003 itibarıyla yeniden yayımlanmaya başlanan İşçi Cephesi bu anlayışının en önemli göstergeleri.

Onunla 2007 yılında tanışmamın ardından bu yayın faaliyetlerinin bir kısmında kendisiyle bizzat çalışma şansı yakaladım. Teorik-politik yayın Mesafe, İşçi Cephesi gazetesi ve son olarak 2018 Mart ayından beri birçok başka yoldaşımızla birlikte büyük çaba ile çıkardığımız Gazete Nisan.

Bu yayınların hazırlanış süreçleri, bizler için onun deneyiminden, sarih analiz ve Marksist çözümleme yönteminden faydalandığımız en kıymetli süreçlerdi. Öte yandan, o bu süreçleri kendisi de dahil her bir yoldaşın daha fazla tartışması, araştırması, yazması ve bunu politik/örgütsel faaliyetinin ayrılmaz bir parçası haline getirmesi için bir fırsat olarak görür ve bunu sonuna kadar zorlardı.

Onunla böylesi bir yayın faaliyeti içinde çalıştığınızda ilk fark ettiğiniz şey, onun yayını asla bir entelektüel faaliyet olarak görmemesiydi. O, yayın içeriğine de, üretilen ve ürettiği her bir yazıya da, öncü işçileri politik olarak donatma ve parti programı ile arasında bağ kurma; sürekli devrim ve geçiş programı anlayışını güncel politik sorunlar karşısında somutlaştırma ve yine işçi sınıfının güncel ihtiyaçları bağlamında propaganda ve ajitasyon alanını geliştirme ve genişletme kavrayışı ile bakardı. Tüm yazılarında, en yoğun analiz içerenlerinde bile bu kavrayışın apaçık yansımalarını görmek mümkün. 2018’den bu yana bu gazetede yazdığı Sol Köşe’deki yazılarında ise doğrudan öncü işçilere seslendiğini, onlarla alanda sürdürdüğü örgütlenme faaliyetlerinde açığa çıkan sorulara, tespit ettiği ihtiyaçlara cevap üretme çabasında olduğunu görebilirsiniz.

Hatta bir keresinde gazetemizin yıldönümü etkinliğinde eğlence amaçlı düzenlediğimiz bir “bilgi yarışması”nda katılanlara biraz da muzipçe bir soru sormuştuk: “Muhittin Karkın’ın sendikalardan bahsetmediği bir köşe yazısını söyleyiniz.” Çünkü böyle bir yazısını bulmak öylesine zordu ki! Kendisi böylesi anların çoğunda olduğu gibi bir kaşını havaya kaldırarak güya kızar gibi gülmüştü: “Aslında Dünya Kupası’nı yazmak istiyorum.”

Konu seçimlerindeki böylesi bir yönelim, onun gibi biri için elbette bir tesadüf veya kolaycılık değildi. İşçi sınıfının acil sorun ve ihtiyaçları içinde sendikalaşmayı, sendikalarda işçi demokrasisini ve sendikal bürokrasiye karşı mücadeleyi çok önemserdi. İşçilerin, işçi sınıfının en önemli araçlarından biri olan sendikaları sahiplenmesini ve dönüştürmesini zaruri bulurdu. Hatta temmuz sayısı için ilettiği son köşe yazısı da yine “mücadeleci sendikalar programının hayata geçirilmesi için” acil ihtiyacı hatırlatıyordu.

Yazacağı, yapacağı, ihtiyaç olarak gördüğü daha çok fazla konu vardı ancak maalesef ani kaybı ile şimdi sol köşemiz onsuz kaldı. Ancak yoldaşları, mücadele dostları olarak ne şanslıyız ki, devrimci partinin ve enternasyonalin inşası yolunda tüm yaşamını adadığı devrimci mücadelesinin bakiyesi olan politik ve örgütsel mirasını bizlere emanet bıraktı. Şimdi onu korumak ve geliştirmek büyük bir görev ve sorumluluk olarak önümüzde duruyor.

Ekonomi gerçekten rasyonel mi?

0

İki yıldan fazla bir süredir düşük faiz politikasıyla her koşulda ekonomik büyüme amacı güden ve ekonomi politikalarını buna göre biçimlendiren iktidar, “rasyonel ekonomi”ye dönüyoruz diyerek 27 ay sonra yeniden faiz artırdı. Biz de 27 ay önce tam olarak şöyle demiştik:

“Ya daha fazla faiz artırılarak enflasyonun inmesine ve ekonominin daralmasına göz yumulacak; ya da kredilerin yeniden artışı ve insanların geleceğe dönük gelirlerinin ipotek altına alınması pahasına, yeniden faiz indirilip ekonomi şişirilecek. ‘Faize karşıyım’ söyleminin politik bir temeli olduğunu biliyoruz. Faiz artışı sonucundaki ekonomik küçülmenin sorumluluğunu başka mercilere yıkmak, iç ve dış ekonomik aktörlere karşı sürekli bir ‘savaş’ halinde olduğunun mesajını vermek Erdoğan’ın seçim dönemi yaklaştıkça daha fazla kullanacağı argümanlar olacaktır.” (“Yüksek faize karşıyım” ekonomisi, Şubat 2021)

İki yıl önce bu yazı yazıldığında faiz yüzde 17’ydi. Pandemi ortamında tüketimin devamı, KOBİ’lerin ve şirketlerin yüzdürülmesi için gittikçe kademeli olarak düşürüldü. Bol ve ucuz para resmen etrafa saçıldı. Biz de bunu hayat pahalılığıyla zaten fazlasıyla deneyimledik. Peki şimdi faiz artışını nasıl okumak gerekir? Oysa Erdoğan, seçimden kısa bir süre önce 21 Nisan’da “Bu kardeşiniz iktidarda olduğu sürece faiz yükselemez,” demişti. Seçimden hemen sonra Mehmet Şimşek’i göreve atadıktan sonra ise şu açıklamayı yaptı: “Bazı arkadaşlar Cumhurbaşkanı faiz politikalarında ciddi bir değişime mi gidiyor gibi bir yanılgının içine düşmesin ama hazine ve maliye bakanımızın şu andaki düşüncesi noktasında biz kendisinin atacağı adımları kabullendik hayırlı olsun dedik,” diyerek zaten bir faiz artışına yol verdiğini belirtmişti. Neticede dağ fare doğurdu ve göstermelik bir artış yapıldı. Sonuç olarak TL değersizleştirilmeye devam edecek ama daha yavaş ve kademeli bir şekilde.

Burada Erdoğan her zaman faiz konusunda ideolojik bir yaklaşımı varmış gibi davransa da dediğimiz gibi o bir kapitalist ve piyasa kuralları, kendi politik bekası ve sınıf mücadelesinin o anki durumu neyi gerektiriyorsa kararları da o yönde alıyor. Mehmet Şimşek’in 22 Haziran günü attığı tweet her şeyi özetliyor aslında: “…felsefemizin temeli; teşebbüs hürriyeti, piyasa ekonomisi, dışa açık serbest kambiyo rejimi, dalgalı kur sistemi ve enflasyon hedeflemesi modeli ilkeleri tarafından belirlenen çerçeveye dayanmaktadır. Bugün Merkez Bankası’nın aldığı kararı bu çerçevede değerlendirmek gerek.” Bu zikzaklar rasyonel bir ekonominin kapitalizm altında zaten var olamayacağını gösteriyor. Sermaye çevrelerinin istekleri ve kârlılıklarının artması gibi gereklilikler üzerine kurulu bir ekonomide “akılcılık” beklenmemeli.

Neden planlı bir ekonomi?

Ekonomi politikaları da aslında sınıf mücadelesinin bir parçası. Sermayenin serbest piyasası ekonomik büyümeyi sadece patronların hissedeceği bir biçimde dizayn ediyor. Alım gücümüzün gerçekten artması için emek mücadelesini büyütmek şart, yoksa ne kadar artarsa artsın ekonomi büyüse bile her daim açlık sınırı düzeyinde kalan bir asgari ücrete tamah etmek zorunda bırakılacağız. Bu da bizi akıldışı ve plansız işleyen, işçi ve emekçileri ya işsizlik ya da enflasyon ile terbiye eden sermayedarların kâr ekonomisinden işçilerin planlı ekonomisine geçiş yapma zorunluluğuna götürüyor. Evet, bu tarihsel bir zorunluluk çünkü bu, insanlığın ve dünyanın geleceğiyle ilgili bir problem. Ulusal sınırları aşan, dünya ölçeğinde toplumsal işbölümüyle kurulacak planlı bir ekonomide dünya kaynakları da son derece verimli kullanılacak ve üretici güçler hiç olmadığı kadar gelişme yaşayacak koşullara kavuşacaktır.

Bunun için planlı ve merkezi bir sanayiye geçilmesi ve finansal alanı reel sektöre tabi kılacak bir iktisadi anlayışın ve programın yürürlüğe konması gerekir. Dış ticarette devlet tekeli, üretimde işçi denetimi ve tüm bankaların birleştirilmesi, bu programın sacayaklarını oluşturmalıdır. Bu yolun dışında, kâğıt üzerinde büyümenin bile yıkıcı sonuçlarının olduğu kaotik bir kriz ve toplumsal huzursuzluk içinde debelenip durmak zorundayız. Dolayısıyla acil sorunlarımızın gerçekçi çözümünün anahtarı, ekonomide üretenlerin yönetimi ve denetimi olmalı. İşçi sınıfı iktidarında ortalama bir insanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu tüm temel araçlar emtia olmaktan çıkarıldığında, insani gelişme için iktisadi büyüme de bir koşul olmaktan çıkacaktır. İşte o zaman rasyonel bir ekonomiden bahsedebilir hale geleceğiz.

Troçkizmin büyük kurucu önderi Muhittin Karkın’a veda ettik!

0

Canımız, yoldaşımız Muhittin Karkın’ı 24 Haziran günü apansız gelen bir kalp krizi sonucu kaybettik. 26 Haziran günü ailesinin, dostlarının, yoldaşlarının huzurunda ona veda ettik. Yoldaşımızın kaybının ani ve beklenmedik olması nedeniyle üzüntümüz tarifsiz. Varlığıyla bizleri onurlandırdığı için kendisine minnettarız. İDP/İUB-DE olarak onu asla unutmayacağız, politik mirasına sonuna kadar sahip çıkacağız.

Muhittin yoldaşımız sadece devrimci fikirleriyle, devrimci mücadelesiyle değil aynı zamanda hayatın en sıradan ve olağan anlarında da gerçek bir işçi sınıfı devrimcisiydi. Devrimcilik onun için giyilir-çıkarılır bir elbise değildi. İlişki kurduğu herkesi potansiyel yoldaşı olarak görürdü. Yoldaşı yapamadığını işçi sınıfının ve devrimci mücadelenin müttefiki olmasına çabalardı. Muhittin yoldaşımızı tanımış, dostu, yoldaşı olmuş herkes az çok onun bu özelliğine tanık olmuştur.

Muhittin yoldaşımız için işçilerin ve gençlerin hep ayrı bir yeri oldu. İşçilerle, gençlerle yoldaşlık etmek, onların eğitimiyle, fikirlerinin geliştirilmesiyle uğraşmak hayatında en mutlu olduğu zamanlardı. Önderliğin ve partinin inşasının ve sınıf mücadelesinin başarısının işçilerle ve gençlerle olacağına inanırdı.

Muhittin demek enternasyonalizm demekti. Onun için enternasyonalizm politik-örgütsel sürecin belirli bir aşamasında ulaşılacak bir seviye ya da uğrak yeri değildi. Daha en başından enternasyonalist olunması gerekliliğine inanır, ulusal ve uluslararası inşanın bir arada yürümesinin zorunlu olduğunu düşünürdü. Bütün hayatı boyunca da bu anlayış doğrultusunda hareket etti.

Muhittin yoldaşımız Türkiye’de Troçkizmin ana kurucu unsurlarından oldu. Morenist yöntemin ve devrimci Troçkist programın Anadolu topraklarında kök salmasını sağladı. 73 yıllık ömrüne sığdırdığı 55 yıllık mücadelesiyle işçi sınıfı hareketinde ve sosyalist hareket içinde devrimci Marksist bir gelenek inşa etti. 1970’lerde başlayıp bugünlere dek getirdiği kitlelerin devrimci sınıf seferberliği içinde devrimci önderliğin, partinin ve enternasyonalin inşası geleneği artık bizlere emanet…

Asgari ücret ile memur maaşlarına zam aldatmacası

0

Halihazırda 8.500 TL olan net asgari ücret, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun çalışmaları sonucunda 2023 Temmuz-Aralık dönemi için 11.402 TL olarak belirlendi. Bu miktar var olan ücrete göre yüzde 34, geçtiğimiz yılın ikinci yarısına göre de yüzde 107 oranında bir artışa karşılık geliyor. Memur maaşlarına ise temmuz ayı başında benzer bir zam yapılacağı ifade ediliyor.

İşçilerin lehine bir özveri olarak sunulan bu artış, ülkenin içinden geçtiği ekonomik kriz ve yüksek enflasyon koşullarında bir aldatmacadan ibaret. Sayı manipülasyonları nedeniyle hiçbir inandırıcılığı bulunmayan resmi verilere göre bile 2023 yılı enflasyonu, mayıs ayı itibarıyla yüzde 39,59 düzeyinde gerçekleşti. İşçilere büyük bir lütuf olarak ilan edilen asgari ücret artışı bu resmi enflasyonun bile altında. Bu artış, emekçinin günlük yaşamında derin bir şekilde hissettiği gerçek enflasyon karşısında ise hiçbir anlam taşımıyor.

Mevcut asgari ücret artışı, hükümet ve patronların aksi yöndeki propagandalarına rağmen, emekçilerin refah düzeyinde bir iyileştirme sağlamıyor. Belirlenen yeni ücret, olsa olsa var olan sefalet koşullarının devamını sağlayacak. Öyle ki, bu tutar dört kişilik bir aile için öngörülen yoksulluk sınırının (33.788 TL) üçte biri kadar ve açlık sınırı (10.373 TL) düzeyinde. Emeğiyle geçinen milyonlara söylenen şey, insanca bir yaşam sürmeyi sağlamayacak fakat hayatta kalmaya yetecek bir ücretle yetinmeleri. Oysa 14 Mayıs seçimlerinden önce dönemin Çalışma Bakanı Vedat Bilgin, asgari ücretin en az 500 dolar olacağını vaat etmişti. Belirlenen ücret ise açıklamanın yapıldığı tarihte 482 dolarla seçim vaadinin altında kaldı ve dolar kurundaki son artış nedeniyle sadece altı gün içinde 45 dolar eriyerek 437 dolar seviyesine geriledi. Bu eğilim önümüzdeki günlerde devam edecek gibi görünüyor. Nominal artışlar ne olursa olsun on milyonlarca ücretli çalışanın refah düzeyi azalıyor.

İşçilerin içinde bulunduğu sefalet koşulları kader değil. Patronlar kazançlarına kazanç katmaya devam ederken, işçilerin yaşam koşullarına ve ücretlerine gelince kaynak sorununun gündeme getirilmesinin inandırıcılığı yok. Somut talepler etrafında şekillenen, emekten yana bir politikayla insanca yaşamaya elverişli bir ücret pekâlâ mümkün. Her şeyden önce, sürekli artan hayat pahalılığı karşısında işçilerin alım gücünü iyileştirmek için tüm ücretlerin, ocak ve temmuz olmak üzere yılda iki kez yerine, en az her üç ayda bir olmak üzere enflasyon oranında otomatik olarak artırılması gerekiyor. Asgari ücretin belirlenmesi işçilerin ihtiyaçlarını dikkate almayan hükümet, patronlar ve bürokratik sendikadan oluşan bir komisyonun takdirine bırakılmamalı; asgari ücretin bu perspektifle sürekli güncellenmesini teminat altına alacak yasal düzenlemelerin yapılması zorunlu. Ücretlerin belirlenmesinde esas alınan enflasyon verileri ise şaibeli TÜİK değil, sendikalar ve bağımsız emek örgütleri tarafından belirlenmeli. Sendikaların temel gündemlerinden biri de ücret taleplerine yönelik birleşik bir mücadele örmek olmalı.

Kosova’da NATO gücü olmaya hayır!

0

Kosova’da erken genel seçimler, Sırp nüfusun yoğunlukta yaşadığı dört şehirde Sırplar tarafından boykot edilince yüzde 3,47 oranındaki katılımla gerçekleşti. Seçimin ardından belediye başkanlarının göreve başlamak istemesi sonucunda büyük protestolar başladı. Sırplar ile NATO askerleri arasında çıkan çatışma sonucunda onlarca NATO askeri ve Sırp yaralandı. Bunun ardından NATO Kosova Gücü’nün (KFOR) çağrısı ile Türkiye, Lüleburgaz’dan bir tugay komandoyu Kosova’ya “uzlaşı sağlamak” için gönderdi.

2008’de bağımsızlığını tek taraflı olarak ilan eden Kosova’ya dair tartışmaları temel olarak iki kampa ayırabiliriz. Bunlardan biri Sırbistan’ın toprak bütünlüğünü NATO’ya karşı savunan ve Miloşeviç’i antiemperyalist olarak tanımlayan bir kampken, diğeri de Sırbistan’ın Kosova politikalarının NATO’ya meşruiyet kazandırdığını ve ABD ve AB’nin desteğine rağmen Kosova’nın kendi kaderini tayin hakkını savunanların politikasıydı. İşçi Demokrasisi Partisi olarak o dönemde NATO’nun karşısında olmanın Kosovalı Arnavutların kaderini tayin hakkının savunusu ile mümkün olduğunu ifade ediyorduk. Bugün de görüldüğü üzere Balkanların yaraları hâlâ açık ve sorunlar basitçe ülkelere adlarını vermekle çözülemiyor. Kosova’nın bağımsızlığının ardından ABD-AB arabuluculuğu ile gerçekleşen Sırbistan ve Kosova görüşmelerinde Sırpların yoğunlukta yaşadığı dört şehre Kosova’nın Sırplar için belediyeler birliği kurma hakkı tanınması doğrultusunda bir baskı söz konusuydu. Ancak Kosova tarafından tanınmayan bu hak, Sırp nüfusun seçimleri boykotu ve yoğun protestosu ile karşılandı. Tam da bu noktada Sırbistan Cumhurbaşkanı Vučić orduya Kosova sınırına tahkimat yapma emri verdi. Bir kez daha yetersiz kalan NATO güçleri ise destek olarak Türkiye’den asker göndermesini istedi.

Hükümet yanlılarının bu çağrıyı Türkiye’nin gücünü ve etki alanını artıran bir gelişme olarak pazarlama çabası ise tartışılması gereken pek çok başka sorunu örtüyor. NATO bölgeye Amerikan ya da Avrupalı güçlerinin değil, Türkiye’nin sürülmesini isteyerek aslında bir maşa kullanmak istiyor. Öte yandan çatışmaların artması bir kez daha NATO’nun bölgedeki gücünü artırırken Kosova’da yaşayan Sırpların temel demokratik haklarının da çiğnenmesine sebep oluyor. NATO güçlerinin manevra ile Sırpların kimi haklarını tanıması olası olsa da böylesi bir gelişme dahi bir kez daha bölgede NATO’nun etkisini artıracak, bölgeyi istikrarsızlaştıracak bir etmen olarak karşımızda duracak.

Emperyalizmin askeri gücü olan NATO’nun politikaları Balkanlarda yaşayan tüm halklara güvensiz ve yoksul bir yaşamın garantisini veriyor. Tüm işçi ve emekçilerin Kosova’daki Sırpların temel demokratik haklarının yanında olmaları ve bölgeden NATO güçlerinin çekilmesi çağrısında bulunmaları kalıcı bir barış için ilk adımın ne olduğunu bizlere göstermeyi sürdürüyor. Öte yandan “dış güçlere” karşı antiemperyalist bir mücadelenin hamaset dolu sözlerle değil, NATO için gönderilen askerlerin geri çekilmesi ve NATO üslerinin kapatılması ile mümkün olacağı da bir kez daha görülmüş oldu.

İUB-DE’den Muhittin Karkın yoldaş için taziye mesajı

0

Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve gazetemiz yazarlarından Muhittin Karkın’ı 24 Haziran günü ani ve beklenmedik bir şekilde kaybettik. Aşağıda İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), Muhittin Karkın yoldaş için ilettiği taziye mesajını, okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

İşçi Demokrasisi Partisi’nden yoldaşlarımıza,

Ahmet Muhittin Karkın yoldaşın beklenmedik ve elim vefat haberini almış bulunuyoruz. Onu hepimiz kısaca Muhittin olarak bilirdik.

Bu zor zamanda çocuklarının, torununun, tüm ailesinin, dostlarının ve özellikle de İDP’den yoldaşlarının yanında olduğumuzu ifade etmek istiyoruz ve hepinizi selamlıyoruz.

Muhittin’in aramızdan ani ayrılışı hem sizler hem de tüm enternasyonalimiz için büyük bir kişisel ve politik kayıp. 50 yılı aşkın bir zamanını devrimci partinin ve enternasyonalin inşasına adayan büyük bir devrimci öndere veda ediyoruz. Bu 50 yıllık mücadelesini Troçkizm safları içerisinde ve büyük kısmını da Nahuel Moreno tarafından kurulmuş olan akımımız dahilinde sürdürdü.

Kendisi ile İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in bir militanı ve önderi olarak birlikte mücadele etmiş olmaktan onur ve gurur duyuyoruz.

Türkiye’de Troçkizmin kurucularındandı ve işçi hareketi içerisinde partinin inşası yönünde daima tutku ile mücadele etti. Kendisi aynı zamanda bir sendikal önderdi. ’80 darbesinin ardından hapis yattı ve diktatörlük rejimi tarafından idam cezası ile yargılandı. Enternasyonalist militanlığını 20 yıl boyunca İspanya Devleti’nde sürdürdü. Ve 2017’de Türkiye’ye dönerek İDP’nin önderlik ekibine dahil oldu. Ve İDP’nin İUB-DE’ye katılma sürecinde çok önemli katkıları oldu. Çünkü enternasyonalist mücadele onun için her şeyin başında yer alıyordu. Aralık ayında gerçekleşecek İUB-DE kongresine katılmak için hazırlık yaptığını biliyoruz. Bunun için planladığı Arjantin seyahati ne yazık ki gerçekleşemedi.

Muhittin yeni kuşaklara çok önemli bir miras devrediyor. Onun mirası partinin yani İDP’nin ve enternasyonalin yani İUB-DE’nin inşası için mücadele etmektir. Muhittin bize enternasyonalist militanlıkta ısrarın çok önemli bir örneğini gösterdi.

Bir kez daha haykırıyoruz: Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Uluslararası Yürütme Kurulu

Bürokratlardan bir ihanet daha

0

Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve gazetemiz yazarlarından Muhittin Karkın’ı 24 Haziran günü ani ve beklenmedik bir şekilde kaybettik. Muhittin yoldaş vefatından kısa süre önce gazetemizin temmuz sayısı için yazılarını ulaştırmıştı. “Bürokratlardan bir ihanet daha” başlıklı bu yazısında Muhittin yoldaş, sendikal bürokrasinin işçi sınıfını sefalete mahkûm edişini ele alıyor ve “mücadeleci sendikal akımın” kurulmasının acil gerekliliğini vurguluyor.

Geçen aralık ayında asgari ücretin açıklanmasından hemen önce “10 bin lira olsa neye yarar?” diye yazmıştık; açıklanan 8.500 lira iki ay sonra hiçbir işe yaramamış, eriyip gitmişti. Şimdi de tam “15 bin lira olsa neye yarayacaktı?” diyorduk ki, ihanet rakamı 11.402 lira olarak açıklandı. Bu kez iki aya bile kalmadan bu rakamın hiçbir işe yaramayacağı görülecek. Emekçiler daha fazla yoksullaşmaya bir kez daha mahkûm edildiler.

Ama sorunun daha büyüğü başka bir yerde. Yeni Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek patronların kraliyet örgütü TÜSİAD’la görüşüyor ve onlarla “aman patronların kârlarını düşürmeyelim” anlaşmasına varıyor. Öbür yandan sendikal bürokrasinin genel kurmayı Türk-İş, “yıllık ortalama enflasyon yüzde 63,72” yalanıyla (gerçekte yüzde 100’ün üzerinde) masaya oturup yüzde 34’e imza atıyor. Bu arada tabii rejim adına emekçiler üzerinde ahlak polisliği görevini üstlenmiş olan Hak-İş Erdoğan’a ve yeni bakanlara “hayırlı olsun” ziyaretleri yapıyor.

Peki, ya DİSK? DİSK’in “amiral gemisi” Birleşik Metal sendikası “Mayıs 2023 dönemi için dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 10 bin 72 lira, yoksulluk sınırını ise 34 bin 838 lira olarak açıklıyor, bu arada DİSK başkanı Arzu Çerkezoğlu da “Asgari ücret yoksulluk sınırının en az yarısı olmalı” diye demeç veriyor. Başka ne yapıyorlar? Hiçbir şey, açıklanan asgari ücreti lafzen eleştirip olmuş bitmiş kabul ediyorlar.

İşin acı yanı, işçilerin neredeyse yüzde 65’ini ilgilendiren asgari ücretin belirlenmesinde emekçilerin hükümet, patron ve sendika bürokrasisinin cenderesi arasına sıkıştırılmış olması. Hükümet patronlarla anlaşıyor, Türk-İş’le pazarlık mizanseni düzenleniyor, sonra “Al işçi, sana bu kadarını layık gördük,” diyor. İşçilerden de buna “eyvallah” demeleri bekleniyor. Ne öncesinde ne sonrasında lafın ötesinde ne bir protesto ne bir grev ne başka bir eylemlilik. Bu tiyatroya bir son vermek gerekiyor artık.

İşçi sınıfını bu eylemsizliğe, patronlardan bu şekilde inayet beklemeye mahkûm edenler sendika bürokratları. Koca koca sendikalar rejimin çizdiği emek düşmanı sınırlar içinde sınıfa ihanetlerini kolayca gerçekleştiriyorlar. 1970 yılının 15-16 Haziran günlerinde işçiler hükümetin sendikalar ve TİS yasalarında yapmaya çalıştığı emek düşmanı değişiklikleri muhteşem bir seferberlikle çöpe atmayı başarmışlardı. Bugün neden daha da kötüleşen bu yasalara, asgari ücret yasasına ve diğer baskı yasalarına karşı mücadele edilmiyor? Çünkü buna cesaret eden sendika önderlikleri yok. Hepsinin başına bürokratlar çökmüş durumda. Sadece hükümetin ve patronların çizdiği sınırlar içinde körebe oynuyorlar. Kapitalist devlete biat etmiş durumdalar.

Buna bir son vermek gerekiyor. İşçi sınıfı ekonomik, sosyal ve demokratik hakları için seferber olmalı. Ama bu seferberlik için birleşik bir önderliğe ihtiyaç var. Sendika ağalarının cenderesini kırmak, işçilerde “başarabiliriz” cesaretini ve güvenini uyandıran bir önderlik. Sendikalarda sesi kısılmış, azınlıkta bırakılmış dürüst ve militan sendikacılardan; sendika bürokrasisi içinde yükselmeyi değil, sınıf yoldaşlarının haklarını savunan temsilcilerden; işyerlerindeki öncü işçilerden; sınıfın mücadelesine destek veren aktivistlerden oluşacak bir “mücadeleci sendikal akım” kurulabilir ve kurulmalıdır.

İşçi demokrasisine dayalı asgari bir “mücadeleci sendika programı” çerçevesinde el ele veren böylesi bir akım mücadeleye yeni bir nefes, yeni bir cesaret ve yeni bir özgüven getirebilir. Ve tabii meclise girmiş olan emek yanlısı tüm milletvekilleri kendilerini bu mücadelenin hizmetine adayabilir. İşçi sınıfı bürokratların tiyatrosuna mutlaka son vermeli, mücadele tarihinin yeni perdesini açmalı. Hem de hükümetin ve patronların saldırı planlarının daha da sertleştiği bu dönemde.

Türkiye sosyalizminden Muhittin Karkın yoldaş için taziye mesajları

0

İşçi Demokrasisi Partisi kurucularından Muhittin Karkın’ın aramızdan ayrıldığını üzüntüyle öğrendik. Sosyalizm mücadelesinde miras bıraktığı deneyim unutulmayacak. Başta İDP’li yoldaşlarımız olmak üzere tüm işçi sınıfının başı sağolsun.

Türkiye İşçi Partisi

İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komitesi üyesi olan ve yaşamını sınıfların, sömürünün, sınırların, savaşların olmadığı bir dünya mücadelesine adayan Ahmet Muhittin Karkın yaşamını yitirdi. İDP’li yoldaşlarına, mücadele arkadaşlarına, sevenlerine başsağlığı diliyoruz.

UİD-DER

Bu topraklarda devrimci Marksizmin gelişimi için hem ulusal hem de uluslararası alanda çaba gösteren Muhittin Karkın’ın beklenmedik vefat haberini üzüntüyle öğrendik. Kurucusu olduğu İşçi Demokrasisi Partisi’ndeki yoldaşlarına, dostlarına ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz.

Marksist Tutum

İDP kurucularından Ahmet Muhittin Karkın’ın vefatını üzüntüyle öğrendik. Muhittin Karkın, teorik ve tarihsel farklılıklarımıza rağmen Türkiye’de Troçkist mirasın gelişmesi için önemli bir isimdi. SEP olarak tüm İDP üye ve sempatizanlarına başsağlığı diliyoruz.

Sosyalist Emekçiler Partisi

Türkiye’nin ilk Troçkist militanlarından, İDP merkez komite üyesi, ömrünü sosyalist dünya devrimine adamış, değerli mücadele arkadaşımız, yoldaşımız Muhittin Karkın’ın ölüm haberini büyük bir üzüntüyle karşıladık. Yoldaşlarının, yakınlarının, işçi sınıfının başı sağ olsun.

Patronsuz Dünya

Bu topraklarda Devrimci Marksist hareketin kuruluş yıllarında büyük emeği geçmiş, her daim sosyalist mücadelenin içinde yer almış Muhittin Karkın yoldaşımızı yitirdik. Başta UIT-CI ve İşçi Demokrasisi Partisi olmak üzere tüm sosyalist hareketin başı sağ olsun.

İmdat Freni

Türkiye Trotskizminin bilinen ilk kuşağının, 1970’li yıllarda hareketi başlatan kuşağın önde gelen militanlarından, 12 Eylül sonrası dönemde 1987 seçimlerinde Sosyalist Aday kampanyasında yapılan ortak faaliyetin ürünü olarak kurulan Trotskist birlik denemesinde yer almış olan kadrolardan, 1988 yılında Sınıf Bilinci dergisinin kurulmasında aktif bir rol almış aydınlardan, 1989 ayrılığında Patronsuz Generalsiz Bürokratsız Sosyalizm hareketinin kurucularından, 1991’den itibaren hem Sınıf Bilinci’nden hem Patronsuz Generalsiz Bürokratsız Sosyalizm grubundan ayrılarak uluslararası Trotskizmin Nahuel Moreno önderliğinde oluşturulan kanadının Türkiye seksiyonunun inşası yolunda çalışan, Morenocu kanadın kendi içinde bölünmesinden sonra UIT-CI adlı uluslararası örgütle birlikte mücadeleye devam eden ve bu örgütle bağ içinde inşa edilen İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucu önderlerinden olan Muhittin Karkın (Yusuf Barman, Ahmet Muhittin) bir kalp krizi sonucunda hayatını yitirmiş bulunuyor.

Devrimci İşçi Partisi, İşçi Demokrasisi Partisi’nin yönetimine ve bütün üye ve sempatizanlarına bu önemli kayıp dolayısıyla başsağlığı diler ve dayanışma duygularını ifade eder…

Devrimci İşçi Partisi

Ülkemizde sosyalizm mücadelesine değerli katkıları olmuş Muhittin Karkın yoldaşı kaybetmenin üzüntüsünü paylaşıyorum. Ailesine, yoldaşlarına ve sevenlerine sabırlar diliyorum. Muhittin Karkın yoldaşı hep mücadelesiyle hatırlayacağız.

Erkan Baş

Fransa’da isyan: Nahel için adalet!

0

Fransa’da Paris’in batısındaki Nanterre kentinde 27 Haziran günü aracıyla seyrederken dur ihtarına uymaması üzerine polis tarafından infaz edilen Nahel Merzouk için düzenlenen protesto eylemlerinde beşinci gün geride bırakıldı. Henüz 17 yaşında Cezayir asıllı bir genç olan Nahel, kent yoksullarının yoğun olarak yaşadığı Paris banliyölerinden Nanterre’de tek başına annesi tarafından büyütüldü. Devlet şiddetine kurban gittiğinde, eğitimini bir elektrik meslek okulunda sürdüren genç bir işçi çocuğuydu.

Nahel’in ölümü, polisin meşru müdafaa söylemlerinin aksine açık bir infazdır; olay görüntülerinde Nahel’in polis tarafından araç içinde bitişik atış sonucu yaşamını yitirdiği açıkça görülüyor. Nahel’in ölümü münferit bir olay veya kaza değil, aksine devletin emek düşmanı ve ırkçı politikalarının sonucu sistematik bir saldırı dalgasının parçasıdır. 2005 yılında Clichy-sous-Bois’da Zyed Benna ve Bouna Traoré adlı iki gencin polisten kaçarken ölümü üzerine patlak veren büyük seferberlik ile 2016’da polis karakolunda şüpheli bir şekilde ölen Adama Traoré gösterileri başta olmak üzere sayısız mücadele hâlâ akıllarda. Fransız kapitalistleri ve onun devlet aygıtı içindeki temsilcileri toplumsal ve ekonomik saldırılarını başarıya ulaştırmak amacıyla ırkçılığı ve şiddeti, işçi sınıfının bölmek için bir araç olarak kullanıyorlar.

İnfazın ardından özellikle Paris çevresinde göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde patlak veren seferberlik, ırkçılık ve baskı karşıtı nitelik taşıyor; bu bakımdan meşru ve politiktir. Seferberliğin, medyaya yansıyan kundaklama, yağma ve şiddet görüntüleri üzerinden kriminalize edilmesi çabaları boşuna. Ortada bir şiddet varsa bunun asıl sorumlusu polis, İçişleri Bakanı Darmanin, Macron hükümeti ve genel olarak emekçilere yönelik ırkçı ve baskıcı şiddet politikalarını sürdüren kapitalist düzenin tüm aktörleridir.

Irkçılık ve baskı politikaları sınıf mücadelesinden bağımsız değil; ekonomik kriz, artan enflasyon, düşük ücretler, yoksulluk, işsizlik, kamu harcamalarının azaltılması karşısında biriken toplumsal öfkeyi bastırmakta başvurulan araçlardan yalnızca biri. Dolayısıyla Nahel için adalet seferberliği yalnızca ırkçılık, göçmen düşmanlığı ve İslamofobi çerçevesinde anlaşılamaz; genel olarak toplumsal, ekonomik ve ekolojik krizin bir parçası.

Başta Macron olmak üzere siyasiler bir yandan sağduyu ve şiddetin sonlandırılması çağrılarında bulunurken, diğer yandan seferberliği polis şiddetiyle bastırmaya ve olağanüstü hâl ilan etmeye çalışıyor. Sosyalist Parti (PS) ve Fransız Komünist Partisi (PCF) gibi, seferberliğin bu niteliğini görmezden gelerek yalnızca sağduyu ve şiddete son verilmesi çağrısında bulunan birtakım sol partiler, toplumsal mücadelenin keskinleştiği bir dönemeçte ırkçı burjuva düzen yanında saf tutuyorlar. Biz devrimci Marksistler ise emekçi kitleleri sağduyuya ve seferberliği sonlandırmaya değil, bu seferberliğe neden olan devlet şiddetinin hesabını sormaya, Nahel için adalet talebini ve seferberliği yükseltmeye çağırıyoruz.

Emekçi halkın meşru öfkesi, daha çok geceleri açığa çıkan örgütsüz ve dağınık eylemlerle açığa çıkıyor. Ancak bu niteliği, aynı zamanda bu seferberliğin en büyük sınırlılığını oluşturuyor. Seferberliği birleştirip devamlılığını sağlamak ve yeni Nahel’lerin katledilmesinin önüne geçmek sendikaların, emek örgütlerinin ve sosyalist partilerin ırkçılık ve kapitalizm karşıtı bir eylem programı etrafında bir araya gelmesi ve seferberliğin örgütlü biçimde devam ettirilmesiyle mümkün.

Özellikle son on yıl içinde kapitalizmin işçi sınıfına yönelik toplumsal ve ekonomik saldırılarını gerçekleştirmek amacıyla emekçilere yönelik uygulanagelen antidemokratik şiddet politikalarına son verilmeli.

Polisin emekçilere karşı silah kullanma yetkisi dahil olmak üzere 2017’de meclisten geçirilen şiddet yasaları derhal yürürlükten kaldırılmalı, polis halk karşısında silahsızlandırılmalı.

Polis cinayetlerinde polisi koruyan sistematik cezasızlık politikasına son verilmeli, Nahel’leri katleden devlet görevlileri ve sorumlular cezalandırılmalı.

Olağanüstü hâl ilanından vazgeçilmeli. Seferberlik sırasında gözaltına alınan binlerce kişi derhal serbest bırakılmalı.

Polis ve ordu içinde varlığı uzun süredir bilinen aşırı sağcı unsurlar tasfiye edilmeli.

Rusya’nın paralı askerlerle yaşadığı kriz Ukrayna işgalinin başarısızlığını gösteriyor

0

Wagner Grubu lideri Yevgeni Prigojin ile Rus askeri yönetimi arasında Ukrayna’daki çatışmalarla ilgili olarak yaşanan anlaşmazlık, özel askeri gruptan savaşçıların Ukrayna’daki cephe hattını terk ederek Rusya’nın güneyindeki Rostov şehrini ele geçirdiği ve başkente doğru yürüyüşe geçerek Moskova’ya 200 km kadar yaklaştığı bir isyana yol açtı, ancak 24 saat geçmeden 24 Haziran Cumartesi günü Putin ile varıldığı açıklanan bir anlaşmayla geri çekildiler.

Kremlin, Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko’nun (Putin’in müttefiki) arabuluculuğuyla Prigojin ve birliklerinin Belarus’a gideceği ve haklarında herhangi bir cezai kovuşturma yapılmayacağı konusunda anlaşmaya varıldığını bildirdi.

Wagner grubunun isyanından önce Prigojin aylardır Rus generallerini kendilerine mühimmat vermedikleri için eleştiriyor ve suçluyordu.

Bu yazı yayımlanırken, Prigojin ve Putin arasındaki anlaşmazlığın bu anlaşmayla çözülüp çözülmediği hâlâ belirsizliğini koruyor. Ancak bunun ötesinde, bunun Rus devletinde ve Putin rejiminde, büyük ölçüde Ukrayna’nın başarısız işgali tarafından tetiklenen derin bir krizi gösterdiği açıktır.

Şimdi Ukrayna, ülkenin güneyinde Rusların elindeki yüzlerce köyü ele geçirerek karşı saldırıya geçti. Ukrayna halkının askeri direnişi Rusya’nın başarısızlığının temel nedenidir. Çünkü aradaki büyük fark Rusya’nın lehine olan askeri güç değil, moral farktır. Başka bir deyişle, Ukrayna halkının morali çok yüksek, bu yüzden başından beri cephede binlerce gönüllü var, Rusya’nın sahip olmadığı bir halk birliği var. Rus askerlerinin savaşta moralsiz olduklarına dair çok sayıda kanıt var ve bu da gerilemelerinin temel nedenlerinden biri oldu.

Bu nedenle Putin komutanları değiştirmek ve ayrıca neofaşist bir oligark tarafından yönetilen özel bir askeri şirkete, paramiliter Wagner grubuna başvurmak zorunda kaldı. Putin’in izniyle bu grup, paralı askerlerinin çoğunu hapishanelerden, ciddi suçlardan hüküm giymiş ve -paralı orduya katılmaları şartıyla serbest bırakılan- mahkûmlardan topladı.

Emperyalist bir devletin özel paralı ordulara başvurması onun kriz düzeyini göstermektedir. ABD son 30 yıldaki tüm işgallerinde zaten paralı askerler kullanmıştır. Rusya da Suriye, Sudan ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki operasyonlarda Wagner grubunu kullandı. Ancak Wagner grubunda olduğu gibi paralı askerlerin kendilerini kiralayan hükümete karşı silahlı isyan başlatması ve ardından onlarla anlaşmaya varması çok ciddi bir kriz durumunu gösteriyor.

Elbette Wagner grubu ve lideri Prigojin ilerici hiçbir şeyi temsil etmiyor. Aksine, Ukrayna’nın işgalini güçlendirmeyi ve daha acımasız hale getirmeyi amaçlıyorlar. Ancak bu çatışma kuşkusuz Rus emperyalizmini zayıflatmakta ve işgalin başarısızlığını göstermektedir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak; Rus işgalinin başlangıcından bu yana ABD ve NATO emperyalizminin bu çatışmadan yararlanarak ve devlet başkanı Zelenski ile de anlaşarak Ukrayna’yı bir yarısömürge olarak ele geçirmek istediğini ifşa ettik. Ancak her şeyden önce, Rus işgalcileri ciddi bir krize sokan Ukrayna halkının direnişiyle tam dayanışma çağrısında bulunuyoruz. Ukrayna halkının işgale karşı kahramanca direniş mücadelesini selamlıyoruz! Rus emperyalist işgalciler dışarı!

Hugo Blanco, sosyalizme dek, daima!

0

Çevresi tarafından Hugo Blanco olarak tanınan Angel Hugo Blanco Galdós, 25 Haziran’da, 88 yaşında ve akrabalarıyla çevrili bir şekilde İsveç’te vefat etti. Geçtiğimiz yıl sağlığı çok bozulmuştu. Hugo Blanco, geçtiğimiz yüzyılın 60’lı yıllarından bu yana Latin Amerika’nın en önde gelen köylü lideriydi. Mücadele sancaklarını o kadar uzun süre korudu ki, birkaç ay öncesine kadar Peru’nun Cusco kentinde yaşarken, yerel köylü birliğinde çalışmalarını sürdürmeye devam ediyordu. Ancak son süreçte daha iyi tıbbi yardım alabilmek için İsveç’e geçti. Onu kaybıyla, militan eylemleri Peru’nun çok ötesinde tanınan, örnek bir devrimci antikapitalist savaşçıyı yitirmiş olduk.

Yoldaşımız mücadelesine çok genç yaşta başladı. 1957’de Arjantin’in La Plata şehrinde üniversite öğrenciliği yaparken Nahuel Moreno önderliğindeki Troçkist akıma katıldı. O günlerden başlayarak, Cusco Köylü Federasyonu’nun önderi olarak devam ettiği mücadelesini son günlerine dek sürdürdü. Tam da doğduğu bölgede, Morenist akımın rehberliğinde, 1959’da La Convención ve Lares vadilerinin köylüleri arasında örgütlenerek, büyük toprak sahiplerine karşı toprakları ele geçirme eylemlerine katıldı. Bu mücadelede Hugo Blanco, yalnızca toprağın ele geçirilmesini değil, aynı zamanda kitlesel bir sendika örgütlenmesini de teşvik eden tartışmasız bir köylü önderi olacaktı.

Bu mücadele toprak reformu için önemli ilerlemeler kaydetti ve kıtamızın en önemli köylü mücadelelerinden biri oldu. Hugo yoldaş tam da bu nedenle büyük toprak sahiplerinin acımasız şiddetiyle karşı karşıya kaldı. Hugo Blanco, kitlelerin büyük bir Troçkist önderi olmanın yanı sıra zulüm gören bir devrimci olacaktı. Küba Devrimi’nin ve onun fokocu taktiklerinin etkisi bu dönemde zirvedeydi, bu da Peru hükümetinin Hugo Blanco’yu gerilla olmakla suçlamasına zemin oluşturdu. Aynı zamanda Peru partisinin bir kesimi de, Nahuel Moreno’nun köylü mücadelesiyle bağlantıyı sürdürüp, bu mücadeleyi kentlerle birleştirmek için devrimci partiyi inşa ederek süreci ilerletmek konusundaki ısrarına karşı, fokocu teoriyi savunmaya başladı (Bkz: Peru: İki Strateji, Nahuel Moreno*, CEHuS Yayınları, nahuelmoreno.org).

Bu bağlamda Peru hükümeti 1963 yılında Hugo Blanco’yu asılsız suçlamalarla hapse attı ve ölüm cezasına çarptırdı. Ancak dönemin sanatçılarının, sendikal ve siyasi liderlerinin ve entelektüellerinin katıldığı dünya çapında örgütlenen devasa bir kampanya hayatını kurtarmayı başardı. Bu kampanya kapsamında Jean Paul Sartre’ın 28 Kasım 1966’da Paris’te Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen bir eylemde okuduğu mesajı aktarıyoruz:

“Peru’da eski öğrenci ve büyük köylü lider Hugo Blanco kurşuna dizilmekle tehdit ediliyor […] Suçu: Ülkenin en sefil kırsal bölgesinde yaşayan köylüleri ilk kez sendikalaştırmak. [… ]Bu köylüler topraklarını kendilerinden çalan toprak sahiplerinden geri almayı başardı. […] Hugo Blanco ölmeyi hak etmiyor.”

Bu dünya çapındaki kampanya, Peru hükümetini ölüm cezasını 25 yıl hapis cezasına çevirmeye zorladı.

Daha sonra Hugo, 1970 yılında Velazco Alvarado askeri hükümetinin çıkardığı af yoluyla serbest bırakıldı ve Meksika’ya sürgüne yollandı. O yıl kitabı Tierra o Muerte (Toprak ya da Ölüm) yayımlandı ve birkaç dile çevrildi. Tam da o kitapta Nahuel Moreno’dan şu sözlerle bahsediyordu: “Marksist eğitimimi aldığım yer, önderleri olarak Nahuel Moreno’nun öne çıktığı Arjantin’deki Troçkist partiydi.” Daha sonra, Peru partisini (Devrimci Sol Cephe) neredeyse yok eden gerilla sapmasına değinen Hugo Blanco şunları yazıyordu: “İlk tepkiyi gösterip bu sapmaya karşı ciddi bir mücadele başlatmanın hakkı, Latin Amerika Troçkizminin başlıca teorisyeni olan yoldaş Nahuel Moreno’ya verilmelidir.”

Hugo Blanco 1972’de Arjantin’e gitti. Burada Lanusse askeri hükümeti tarafından gözaltına alındı ve İsveç’e iltica ettiği Pinochet darbesine kadar yaşayacağı Şili’ye sınır dışı edildi. 1976’da, Morales Bermudez askeri hükümetine karşı gerçekleşen büyük halk protestolarının ardından Blanco, Peru’ya döndü ve İşçi, Köylü, Öğrenci ve Halk Cephesi’nin (FOCEP) Kurucu Meclisi adayı oldu. Burada, aralarında metal işçisi Enrique Fernandez Chacon’un da bulunduğu Sosyalist İşçi Partisi’ne (PST) katıldı. Bugün Fernández Chacón, Peru’daki İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) seksiyonu PT-UNIOS’un (İşçi Partisi – Birleşelim) önderlerinden biridir. Son günlerine kadar süren bu yoldaşlık ilişkisi, birlikte Lucha Indígena (Yerli Mücadelesi) gazetesini çıkarmalarının zemini oldu. Bahsettiğimiz seçimde Hugo Blanco en yüksek oyu alan Kurucu Meclis vekili olacak ve Peru solunun referansı haline gelecekti. FOCEP’in gerçekleştirdiği bu büyük seçim başarısı, Troçkist köylü önderi Hugo Blanco, Troçkist işçi önderi Enrique Fernández Chacón, Troçkist önder Ricardo Napurí (POMR) ve benzeri isimleri 1978 ile 1980 yılları arasında Kurucu Meclis’e milletvekili olarak yolladı. Blanco, 1980-1985 döneminde milletvekilliği, 1990-92’de ise senatörlük görevi yaptı.

Hugo Blanco şüphesiz dünya çapında bir siyasi figürdü ve birçok yönden bir efsane haline geldi. Siyasi duruşları ne olursa olsun, önemli yazarların onun mücadelesine ses vermiş olmaları tesadüf değildir. Örneğin İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm, İlkel Asiler adlı kitabında Hugo’nun başını çektiği köylü mücadelelerine bir bölüm ayırmıştı. Hayatı, Malena Martínez tarafından çekilen ve ülkesinde sansürlenen “Hugo Blanco, rio profundo” gibi belgesellere konu oldu. 2003 yılında Blanco, yerli ve köylü mücadeleleri deneyimi üzerine başka bir kitap daha kaleme aldı: Nosotros los indios (Bizler Yerlileriz).

Yoldaş Enrique Fernández Chacón’un, yoldaşını etkileyen hastalıkla mücadele için düzenlenen dayanışma kampanyasını organize ederken söylediği gibi: “Siyasetin inişli çıkışlı yolları bizi ayırdı, ancak birliğimizi 50 yıldan fazla bir süre asla engellemedi.” Blanco, 80’li yıllardan sonra akımımızdan uzaklaştı ve zamanla yerliliğe yöneldi, Zapatistalara ve yatay örgütlenmelere sempati duydu. Ama siyasi gelişiminde Nahuel Moreno’nun önemini her zaman ifade etti. Ocak 1987’de Moreno öldüğünde akımımızdan hâlihazırda uzaklaşmış olan Hugo Blanco şu mesajı gönderdi:

“Bugün yoldaş Nahuel’in ölümünü büyük bir şaşkınlık ve acıyla öğrendim. Yıllar önce devrimci mücadelenin iniş ve çıkışlarının yollarımızı ayırmasına rağmen, onu en büyük Marksizm öğretmenim olarak anıyorum ve onu her zaman böyle bildim. Latin Amerika, devrimin yorulmak bilmeyen ve zeki bir savaşçısını kaybetti. Zafere ulaştığımızda geleceğin hatırladığı isimlerden biri şüphesiz Nahuel Moreno’nunki olacak “

Blanco, Moreno’nun Peru: İki Strateji kitabının sunumu vesilesiyle 2015 yılında gerçekleştirdiğimiz etkinliğe de uzun bir selamlama gönderdi:

“[…] Nahuel’in de benim de saygı duyduğumuz Kızıl Ordu’nun kurucusu, ‘Kitlelerin silahlandırılması, bu ihtiyaç gündeme geldiğine yapılmalıdır’ diyordu. Kitlelerden yalıtık, fokocu yöntemden farklı olan bu öğretinin uygulanmasıyla silahlı mücadelenin hayal kırıklığına sebep olması engellenir. […] Ben bir devrimciyim ve nihai hedefim antikapitalist devrimdir, ancak bu özsavunma eylemlerinin şartlarını belirleyen ben değildim; bu şartlar toprak reformu yolunda köylülüğün savunulmasıydu. Bu yüzden sloganımız ‘Devrim ya da Ölüm!’ değildi. Biz basitçe ‘Toprak ya da Ölüm!’ dedik ve bu sloganı takip ettik, toprağı aldık. […] Önderlere veya komutanlara inanmıyorum, Nahuel’in de kitabında savunduğu kolektif eyleme inanıyorum.”

Bu ifadelerin aynısı, “Nahuel Moreno: Bir yaşam, sonsuz mücadeleler”** ismindeki belgesel filmde de kaydedildi (2017, İUB-DE).

Hugo Blanco, mücadelesini ömrü boyunca sürdüren antikapitalist ve antiemperyalist bir devrimci savaşçıydı. Onun telafisi mümkün olmayan kaybı göz önüne alındığında, son günlerine kadar kendisiyle ilgilenen ailesine kardeşçe bir kucaklaşma ve de dayanışma dileklerimizi gönderiyoruz. Sosyalist Sol/İşçilerin ve Solu Cephesi-Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’den sesleniyoruz:

Hugo Blanco sosyalizme dek, daima!

Dipnotlar:

*: Bu kitap, tarihçi Hernán Camarero’nun Periferias dergisinde yayınlanan “Hugo Blanco ve Cusco bölgesindeki Köylü Ayaklanması (1961-1963)” isimli makalesini içermektedir.

**: Belgeseli Türkçe altyazıyla izlemek için, bkz.: https://www.youtube.com/watch?v=deKeXPr2kb0&t=605s&ab_channel=GazeteNisan

Adolfo Santos (Sosyalist Sol / Solun ve İşçilerin Cephesi (FİT) – Arjantin)

Uluslararası Lgbti+ Onur Günü: Stonewall Ayaklanması’ndan 54 yıl sonra

0

28 Haziran 1969’da New York’taki Stonewall Inn barında, polisin acımasız baskısına karşı çoğunluğu Latin ve siyah kökenli, marjinalleştirilmiş, yoksul, evsiz ve seks işçisi olan trans, lezbiyen ve geylerin ayaklanması patlak verdi. Üç gece boyunca yüzlerce kişi sokaklara dökülerek polis kararlarına, mevcut cinsel düzene, kilisenin dayattığı tek eşliliğe, cinsel yönelimlerin patolojikleştirilmesine ve lgbti+ların zulme uğrayıp cinsiyet kimliklerinin kriminalize edilmesine karşı mücadele etti. O zamandan bu yana Lgbti+ Onur Günü uluslararası düzeyde kutlandı ve bu da dünyanın diğer bölgelerinde hâlihazırda gerçekleşmekte olan mücadeleleri pekiştirdi.

Bu mücadele; okullarda, evlerde, işyerlerinde, kamusal alanlarda ayrımcılık ve dışlanmanın yanı sıra topluluğumuzdaki güvencesiz ekonomik koşulların nefret suçlarıyla ve “düzeltici şiddetle” birleştiği kapitalist ve patriyarkal sisteme karşıdır. Taciz, tecavüz ve hatta ölümle sonuçlanan “düzeltici şiddet” [ed.n. failin bireyi cinsel yöneliminden “arındırma, iyileştirme” amacıyla yaptığını iddia ettiği tecavüz suçu], günümüzde birçok kazanıma rağmen hâlâ varlığını sürdürüyor.

Küresel kapitalist krizin derinleştiği koşullarda, bu saldırılar daha da ağırlaşmakta. İspanya’da Vox veya İtalya’da Meloni örneğinde olduğu gibi bazı ülkelerde aşırı sağın ilerlemesi bu tip baskıların yaygınlaşmasına neden oluyor. Dahası, ayrımcılık ve toplumsal marjinalleştirme politikaları yürüten ve bunları teşvik eden gerici hükümetler söz konusu. Öte yandan, sözde ilerici hükümetler de gerici basınçlara boyun eğerek ve seferberliklerin gündeme getirdiği talepleri uygulamaktan kaçınarak lgbti+lara onurlu bir yaşam hakkı sunmakta tamamen yetersiz kalıyorlar.

Artan sefalet ve hükümetler ile IMF’nin kemer sıkma uygulamaları nedeniyle protestoların ve seferberliklerin yükselişi karşısında zayıflayan ve mevcut krizi derinleşen kapitalist emperyalist sistem, lgbti+ hareketini “evcilleştirme”yi sürdürmekte. Sözde “pembe aklama” ve “gökkuşağı kapitalizmi” yoluyla tüketim ve kâr elde etme amacıyla hareketi ele geçirmeye çalışmakta, mücadelemizin siyasi ve toplumsal içeriğini ortadan kaldırmaya çabalamakta.

Hükümetlerin ve IMF’nin kemer sıkma, yağma ve baskı planlarına karşı işçilerin, halkların, köylülerin, gençlerin ve kadınların isyanıyla dünya genelinde yükselen mücadeleler, lgbti+ların taleplerini sahipleniyor. Tıpkı İran’da başörtüsüne ve zulme, Peru’da Dina Boluarte’nin ölümcül baskılarına ya da Fransa’da Macron’un emeklilik reformuna karşı yapılan kitlesel protestolarda olduğu gibi. Bunlar, lgbti+ların da içerisinde yer aldıkları ve onların taleplerini de içeren birleşik, toplumsal mücadelelerdir.

Stonewall ayaklanmasından 54 yıl sonra lgbti+lar, dünya genelinde tüm hükümetlere ve onların kemer sıkma, yağma, baskı ve ayrımcılık politikalarına karşı örgütlenmeye devam etmekte. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak lgbti+ların, feminist hareketin ve tüm ezilenlerin hükümetlere ve IMF’ye karşı ayaklanan işçi sınıfıyla birleşmesi ve örgütlenmesi için uluslararası çağrıda bulunuyoruz. Bu kapitalist ve heteroseksist-patriyarkal sisteme son vermek, gerçek cinsel özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet özgürlüğünü sonsuza dek elde etmek için; sömürünün ve baskının olmadığı bir dünyada yaşamak üzere bir işçi hükümeti ve sosyalizm doğrultusunda mücadele etmeliyiz.

Taleplerimiz doğrultusunda seferber olmaya devam edelim:

Hükümetlerin ve IMF’nin kemer sıkma uygulamalarına son!

Trans cinayetlerine ve nefret suçlarına son!

Tehuel* canlı olarak bulunsun!

Estéfano** serbest bırakılsın! Öz savunma suç değildir!

Kimliklerimizin kriminalize edilmesine, polis baskısına son!

İşçi sınıfının, gençlerin, kadınların ve lgbti+ların hükümeti için!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

28 Haziran 2023

*Arjantin’de Mart 2021’de kaybolan trans Tehuel de la Torre.

**Estéfano González, Şili’de trans erkek olması nedeniyle uğradığı cinsel saldırıda kendini savunurken fail öldüğü için cezaevinde.

Muhalefete kim önderlik edebilir?

0

Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve gazetemiz yazarlarından Muhittin Karkın’ı 24 Haziran günü ani ve beklenmedik bir şekilde kaybettik. Muhittin yoldaş vefatından kısa süre önce gazetemizin temmuz sayısı için yazılarını ulaştırmıştı. “Muhalefete kim önderlik edebilir?” başlıklı bu yazısında Muhittin yoldaş, seçimlerin ardından burjuva muhalefetin çıkmazlarına ve bir emek ittifakının hayati önemine vurgu yapıyor.

Hem meclis hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Cumhur İttifakı’nın kazanması, muhalefet cephesinde oldukça derin bir hayal kırıklığı ve kriz yarattı. Millet İttifakı dağıldı, CHP’den meclise giren diğer küçük partilerin milletvekilleri CHP’den hemen ayrılıp kendi başlarına davranmaya koyuldular, İYİ Parti’den istifalar başladı. CHP’de ise değişim çığlıkları atılıyor. Kılıçdaroğlu eski Merkez Karar ve Yönetim kurulunu değiştirdi ama kendisinin de istifası isteniyor, bir yandan da yeni başkanlık için fraksiyonlar birbirleriyle yarış halindeler. HDP’de de eleştiri ve değişim isteği fırtınası esiyor.

Kısacası muhalefet cephesi darmadağınık halde bir kaosun içine sürüklenmiş durumda. Üstelik dokuz ay kadar sonra yerel seçimler var. Tek Adam rejimi muhalefetin elindeki büyük şehirlerin hepsini almak istiyor. Son seçim sonuçlarına bakıldığında İzmir dışında bunu başarmaları hiç de imkânsız değil. Üstelik daha şimdiden seçim çalışmasına giriştiler. Muhalefetin ana partileri ise iç tartışmalarla uğraşıyor, yenilenme için kongre süreçleri yaşıyor.

Emekçilerin önemlice bir kesimi Tek Adam’dan ve onun kurduğu baskı, sömürü ve yağma sisteminden kurtulmak için umudunu bu muhalefete bağlamıştı. Belki başka koşullarda muhalefet kazanabilirdi de, ama kazansa bile aynı şekilde dağılıp un ufak olmamasının bir garantisi yoktu. Zira muhalefet diye bir araya gelen partilerin hepsi birbirinden ayrı ideolojik ve politik yapıya sahip. Ve hepsi tek tek ve bir bütün halinde bir burjuva muhalefet. Yani hepsinin tek tek ve bir bütün olarak programları ülkedeki kapitalist sömürü ve yağma sistemine son vermeye değil, birazcık düzeltmeye yönelik. Bu nedenle de çoğunluk, kopyasına değil aslına oy verdi. Ve tabii Erdoğan şimdi Mehmet Şimşek’i ekonominin başına getirip muhalefetin programını uygulamaya başladı. Emekçilerin bunu görmesi gerekiyor: İktidar da ana muhalefet de burjuva.

Biz başından beri işçi ve emekçilerin burjuva muhalefete güvenmemelerini, birleşip kendi programlarıyla seçimlere katılmaları gerektiğini savunduk. Ama onların kararlarına da saygı duyacağımızı ve bu deneyimi onlarla birlikte yaşayacağımızı söyledik. Şimdi artık işçi sınıfı kendi önderliğini geliştirme göreviyle karşı karşıya. Burjuva partilerden kopup işçi-emekçi ittifakının inşasına girişmesi gerekiyor. Tüm emekçi topluma gerçek kurtuluş umudunu ve mücadele azmini ancak böylesine bir işçi sınıfı önderliği sunabilir.

Bu önderliği geliştirmek için sıfırdan başlamaya gerek yok. İşçi sınıfının sorunlarını dile getirmek ve taleplerini savunmak amacıyla meclise girmiş emekçi partileri ve sosyalistler var. Meclis dışında da emekçi halkın çıkarları için mücadele eden partiler ve gruplar bulunuyor. Bürokrasiye karşı mücadele eden sendikacıların da bu göreve sarılmaları gerekiyor. İşçi temsilcileri, işyeri komiteleri, tek tek öncü işçiler… Bunlara destek verebilecek tüm sosyalistlerle birlikte bir emekçi programı ve örgütlenmesi inşa etmek çok olanaklı.

Emekçiler mücadelelerinde önlerinde kararlı, aktif ve güvenilir bir önderlik görmek isterler. Onları pasifçe burjuva partilerden medet umma durumundan kurtarıp mücadeleye kararlı bir biçimde atılmalarını sağlayacak olan ancak militan bir işçi öndeliğidir. Buna gidecek olan emek ittifakını kurmanın artık zamanıdır. Yeter ki durumdan ders çıkarılsın.

Troçki’nin torunu Esteban Volkov hayatını kaybetti

0

Lev Troçki’nin siyasi mirasının yürütücüsü vefat etti

İUB-DE Deklarasyonu

Lenin’le birlikte Bolşevik devriminin önderi olan büyük Rus devrimci Lev Troçki’nin torunu Esteban Volkov Meksika’da hayatını kaybetti.

Volkov, dedesinin siyasi ve teorik mirasının uygulayıcısıydı. Uzun ömrünü Lev Troçki’nin Marksist mirasını ve deneyimlerini korumaya ve Stalinizm tarafından her zaman karalanmaya çalışılan anısını lekesiz tutmaya adadı.

Çoğu üyesi Stalinist hapishanelerde ölen ya da Stalinist ajanlar tarafından genç yaşta öldürülen Troçki ailesi için, Volkov, istisnai bir uzun ömür olan 97 yaşında aramızdan ayrıldı.

Henüz 14 yaşındayken Meksika’da büyükbabasının uğradığı iki suikast saldırısının istisnai tanığı oldu. 20 Ağustos 1940’ta okuldan eve dönerken korkunç bir manzarayla karşılaştı: Büyükbabası Lev Troçki evin yemek odasında kanlar içinde yatıyordu. Stalin’in ajanları bu kez Troçki’yi ölümcül bir şekilde yaralamayı başarmışlardı. Troçki ertesi gün, karanlık bir GPU ajanının açtığı yaraların kurbanı olarak öldü.

Sol Muhalefet’in bir militanı olan babası Platon Volkov, Stalinizm tarafından idam edildiği için 7 yaşında yetim kalmıştı. Yine bir Stalin muhalifi olan annesi Zinayda, kişisel kayıplar ile kovuşturmalar nedeniyle ve kızının bulunduğu Rusya’ya dönmesi yasaklandığı için depresyona itilmiş ve Hitler’in iktidara geldiği, kader belirleyici 1933 yılında Berlin’de intihar etmişti.

Bundan sonra, aile içinde ona verilen isimle genç Sieva için yetim olarak bir yolculuk başladı. Viyana’da yatılı bir okula gitti, daha sonra Troçki’nin oğlu ve başlıca yoldaşı olan ve Paris’te bir hastanedeyken Stalinizm tarafından öldürülen amcası Lev Sedov tarafından yanına alındı. Son olarak, bazı aile dostları onu, Troçki ve Natalia Sedova ile sürgünde bulundukları Meksika’ya götürdü.

Esteban Volkov sonunda kendisine kucak açan bir yer buldu. Kimya mühendisi olarak eğitimini tamamladığı Meksika’da büyüdü. Daha sonra Lev Troçki Evi Müzesi’ni ve Siyasi İltica Hukuku Enstitüsü’nü kurdu, bu kurumları birkaç yıl öncesine kadar yönetti.

Esteban Volkov Ocak 2017’de, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE/UIT-CI) Meksika seksiyonu olan Sosyalizme Doğru Hareket’ten (Movimiento Al Socialismo – MAS) yoldaşlar, fiziksel olarak aramızdan ayrılışının 30. yıldönümü vesilesiyle akımımızın kurucusu Nahuel Moreno’ya saygı eylemi düzenlediğinde, Lev Troçki Evi Müzesi’nde bir karşılama töreni düzenlemiş ve bu etkinliğe ev sahipliği yapmıştı.

2010 yılında İUB-DE lideri Miguel Sorans ve Orlando Chirino, Miguel Angel Hernandez ile İUB-DE’nin Venezuela partisi Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (Partido Socialismo y Libertad – PSL) diğer militanları, Caracas şehrinde Esteban ile siyasi tartışmalar yürütme fırsatı buldu.

Bunlar, kendisiyle politik paylaşımlarda bulunabildiğimiz ve onun iş birliğine güvenebildiğimiz pek çok durumdan yalnızca ikisiydi.

İUB-DE olarak, hayattayken Lev Troçki’nin tarihsel ve siyasi anısının tutarlı bir koruyucusu olan bu insanın ölümünden büyük üzüntü duyuyoruz. Aramızdan ayrılışının ardından bize sadece büyükbabasının vasiyetinde dile getirdiği sözleri hatırlamak kaldı:

“İnsanlığın komünist geleceğine olan inancım, gençlik yıllarımda olduğundan daha az ateşli değil; aslında bugün çok daha sağlam… Yaşam güzel. Gelecek kuşaklar onu bütün kötülüklerden, baskılardan ve şiddetten arındırsınlar ve tadını doyasıya çıkarabilsinler.”

Sosyalizme dek daima!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Tarihte Bu Ay: İlk Onur Yürüyüşü yapıldı

0

1969 yılının 28 Haziran’ında New York’ta polisin Stonewall Inn barına saldırması ve lgbti+ların direnerek dört gün sürecek Stonewall Ayaklanması’nı başlatmaları, lgbti+ hak mücadelesi tarihinde bir dönüm olarak anılır. Stonewall Ayaklanması’nın akabinde lgbti+ topluluğunun tüm dünyada görünürlüğünü artırmak, hak mücadelesini ve dayanışmasını güçlendirmek üzere 1970 Haziran’ında ilk Onur Yürüyüşü yapılır ve hareket kendisine gökkuşağı bayrağını seçer.

Türkiye’de Onur Haftası ilk kez 1993 yılında “Cinsel Özgürlük Haftası” adı ile kutlanmak istendi, ancak İstanbul Valiliği etkinliklere izin vermedi ve etkinlikler için yurtdışından gelen konukları sınırdışı etti.

İlk kez 2003’te yaklaşık 30 kişi tarafından düzenlenebilen Onur Yürüyüşü, 2015 yılından beri yasaklanıyor. Lgbti+lar yetkili ağızlarca kriminalize ediliyor, devlet eliyle nefret mitingleri düzenleniyor. Nitekim seçim kampanyasının önemli bir kısmını lgbti+ düşmanlığı ve aile kurumunun muhafaza edilmesi üstünden kurgulayan Erdoğan, Kısıklı’daki zafer konuşmasında da lgbti+ları hedef aldı. Hemen ardından Onur Ayı’nı yasaklar, dava duruşmaları ve polis şiddetiyle karşıladık.

29-30 Mayıs ve 1 Haziran tarihlerinde, geçtiğimiz yıl 9. Boğaziçi Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan 70 kişinin dava duruşması görüldü. Öğrencilerin 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanunu’na muhalefetten yargılandığı dava 2-3 Kasım tarihlerine ertelendi.

2 Haziran tarihinde Ege Üniversitesi’nde yapılmak istenen Onur Pikniği, TÜGVA ve Yeniden Refah Partisi gibi oluşumlar tarafından açıkça tehdit edildi. Emniyet Müdürlüğü’nün pikniğe katılanların güvenliğini sağlayamayacağını bildirmesi üzerine piknik ertelendi. Lgbti+lar, İzmir Barosu önünde konuya ilişkin bir basın açıklaması yapmak istedi. Pikniğe katılanların güvenliğini sağlayamayacağını bildiren İzmir Emniyeti, İzmir Barosu’nu adeta ablukaya aldı; lgbti+lar ve baro önünde bulunan avukatlar darp edildi.

Bu sistemli saldırılar karşısında, “Seçimden sonra ilk işlerimizden bir tanesi aile kurumumuzu anayasal bir zemine oturtmak” diyenlere karşı, aynı somutlukta talepler etrafında örgütlenen kitlesel bir lgbti+ hareketinin, bütün baskılara rağmen güçlü bir mücadele örmesi mümkün. Kapatılmaları seçim vaadi olarak sunulan lgbti+ derneklerinin söylediği gibi; lgbti+ mücadelesi Erdoğan’ın sözlerinden büyüktür ve “Bir kere açıldık, bir daha kapanmayız.”

Lgbti+ların özgür olmadığı bir dünyada özgür olamayacağımızı biliyor ve patriyarkanın yenilgisinin, kadın ve lgbti+ mücadelelerinin birliğinden geçtiğini görüyoruz. Sokakları ve hayatı asla erkek egemen kapitalizme bırakmak niyetinde değiliz. Her evdeyiz; bütün plazalarda, fabrikalarda biz varız.

Onurumuz ve özgürlüğümüz bizimdir. Kutlu olsun Pride!

Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima!

0

Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından ve İDP merkez komite üyesi olan Ahmet Muhittin Karkın yoldaş 24 Haziran günü ani ve beklenmedik bir şekilde hayatını kaybetti. Yoldaş, 26 Haziran günü Karacaahmet Mezarlığı’nda ailesi, yoldaşları ve mücadele arkadaşlarının katıldığı bir törenle defnedildi. Törene Türkiye İşçi Partisi, UİD-DER, Devrimci İşçi Partisi, İşçinin Kendi Partisi, İşçinin Sesi ve Kırmızı Gazete’den mücadele arkadaşları da katıldı.

Törende konuşan yoldaşları onun ölümünün işçi sınıfı ve sosyalizm mücadelesi için yeri doldurulamaz bir kayıp olduğunu ifade etti. Yoldaşın 55 yılı bulan mücadele hayatında edindiği deneyim, sahip olduğu özveri ve sosyalizm mücadelesinde yürüttüğü önderliğin ve devrimci mirasının geride kalan yoldaşlarına ve genç kuşaklara ilham olması gerektiği vurgulandı.

Enternasyonalist bir devrimci olarak devrimci Troçkist partinin inşa sorununu ulusal sınırlara hapsetmeyen, bu uğurda dünya partisinin de inşası için mücadele eden yoldaşın cenaze töreninde İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’den gelen taziye mesajı da okundu. Yine uzun yıllar mücadele yürüttüğü İspanyol devletinden Enternasyonalist Mücadele (LI), yoldaşın ölümü üzerine taziye mesajını iletti.

Okunan mesajların ardından cenaze töreni Enternasyonal Marşı’nın söylenmesi ile sonlandı.

İUB-DE taziye mesajı

İşçi Demokrasisi Partisi’nden yoldaşlarımıza,

Ahmet Muhittin Karkın yoldaşın beklenmedik ve elim vefat haberini almış bulunuyoruz. Onu hepimiz kısaca Muhittin olarak bilirdik.

Bu zor zamanda çocuklarının, torununun, tüm ailesinin, dostlarının ve özellikle de İDP’den yoldaşlarının yanında olduğumuzu ifade etmek istiyoruz ve hepinizi selamlıyoruz.

Muhittin’in aramızdan ani ayrılışı hem sizler hem de tüm Enternasyonalimiz için büyük bir kişisel ve politik kayıp. 50 yılı aşkın bir zamanını devrimci partinin ve Enternasyonalin inşasına adayan büyük bir devrimci öndere veda ediyoruz. Bu 50 yıllık mücadelesini Troçkizm safları içerisinde ve büyük kısmını da Nahuel Moreno tarafından kurulmuş olan akımımız dahilinde sürdürdü.

Kendisi ile İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal bir militanı ve önderi olarak birlikte mücadele etmiş olmaktan onur ve gurur duyuyoruz.

Türkiye’de Troçkizmin kurucularındandı ve işçi hareketi içerisinde partinin inşası yönünde daima tutku ile mücadele etti. Kendisi aynı zamanda bir sendikal önderdi. ’80 darbesinin ardından hapis yattı ve diktatörlük rejimi tarafından idam cezası ile yargılandı. Enternasyonalist militanlığını 20 yıl boyunca İspanya devletinde sürdürdü. Ve 2017’de Türkiye’ye dönerek İDP’nin önderlik ekibine dahil oldu. Ve İDP’nin İUB/UIT’e katılma sürecinde çok önemli katkıları oldu. Çünkü enternasyonalist mücadele onun için her şeyin başında yer alıyordu. Aralık ayında gerçekleşecek İUB-DE kongresine katılmak için hazırlık yaptığını biliyoruz. Bunun için planladığı Arjantin seyahati ne yazık ki gerçekleşemedi.

Muhittin yeni kuşaklara çok önemli bir miras devrediyor. Onun mirası partinin yani İDP’nin ve Enternasyonalin yani İUB-DE’nin inşası için mücadele etmektir. Muhittin bize enternasyonalist militanlıkta ısrarın çok önemli bir örneğini gösterdi.

Bir kez daha haykırıyoruz: Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

Uluslararası Yürütme Kurulu

LI taziye mesajı

Bu zor anda Muhittin yoldaşın ailesine ve İşçi Demokrasisi Partisi’nden yoldaşlara en içten selamlarımızı iletiyoruz. Tam da bu ay parti okulumuza katılacak olmasını büyük bir heyecanla beklerken, aldığımız bu acı ve beklenmedik haber bizi derinden yaraladı.

Muhittin, partimizde 20 yıl boyunca mücadele sürdürmüş bir yoldaşımız ve o dönemde bütün yoldaşlarımızın sevgisini ve saygısını kazanmış biriydi. Onu göçmen emekçilerin hakları için verdiği mücadelelerle, çalıştığı yurtta öğrencilerle yaptığı çalışmalarla, Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimleri için yorulmaz faaliyeti ile hatırlıyoruz.

Muhittin’in aramızdan ayrılışı, İDP ve Enternasyonalist Mücadele (Lİ) ve tüm UIT-CI için büyük bir kayıp. Yorulmaz bir enternasyonalist militan olarak onun mirası, devrimci partilerin inşası ve 4. Enternasyonal’in yeniden inşası yolunda en büyük dayanaklarımızdan biri olacak.

Bize pek çok ders ve asla unutulmayacak gülümsemesini bırakıyor.

Sosyalizme dek daima!

İspanya Devleti’nden Enternasyonalist Mücadele (Lİ)

UİD-DER taziye mesajı

İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komitesi üyesi Ahmet Muhittin Karkın’ın ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybettiğini üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz. Başta İşçi Demokrasisi Partisi’nden siz yoldaşları olmak üzere tüm mücadele arkadaşlarına, sevenlerine başsağlığı diliyoruz. “Bizler için yeri doldurulamaz” diyerek uğurladığınız kaybınızın acısını sizlerle derinden paylaşıyoruz.

İşçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri olacağına inanan, sınıfın bu temelde ve enternasyonal düzeyde örgütlenmesi için mücadelesini yılmadan, yorulmadan sürdüren sosyalistlerin anıları ve mirasları, kapitalizmi yıkma ve sosyalist bir dünyanın kapılarını açma mücadelesine güç vermeye devam ediyor, edecek. Tıpkı Ahmet Muhittin Karkın gibi…

Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği (UİD-DER)

Marksist Tutum taziye mesajı

Yoldaşlar,
Bu topraklarda devrimci Marksizmin gelişimi için hem ulusal düzeyde hem de uluslararası alanda çaba gösteren Muhittin Karkın’ın beklenmedik vefat haberini üzüntüyle öğrendik. Partinize, yoldaşlarınıza ve sosyalist harekete başsağlığı diliyoruz.

Volkan Yaraşır’dan taziye mesajı

Muhittin arkadaşı toprağa verdik. Toprağa emanet ettik. Nazım’ın ifadesiyle arkadaşımız dünyaya elveda dedi, kainata merhaba diyor. Muhittin arkadaşı tanışmaların en muteberi ve en güzeli olan kavganın ve işçilerin içinde tanıdım. İşçi çalışmaları zor zanaatır. Uzun soluk, istikrar, her şeyden önce güven ve sebat gerektirir. Mayanın tutması ve çalışmanın kök salması, gelişmesi işçilerle ontolojik bir ilişkinin kurulmasına bağlıdır. Bu, ruh ve entellektüel donanım gerektirir. Her işçi çalışması bir kristal gibidir, en ufak bir hata çalışmayı paramparça edebilir.

Muhittin arkadaşla tanışır tanışmaz birbirimize ısındık ve birbirimizi sevdik. Tabiki bu ilişkinin tutkalı olan İlhan arkadaşın varlığı ilişkinin sıçramalı gelişmesine yol açtı. Bir işçi cehenneminde 4 yıla yaklaşan bir çalışma yürütüldü. İki önemli, uzun soluklu direniş gerçekleştirildi ve bu cehennemde Termokar gibi bir kale inşa edilldi. Gerçek manada bu sürecin bütününde işçi demokrasisi işledi. Ve itinayla korundu. Kararların bütününü işçiler aldı ve uyguladı.

Çalışma gerçek bir sınıf çalışması hatta siyasal bir çalışma olarak biçimlendi. Bizler işçi arkadaşlara yoldaşlık yaptık, en fazla tecrübelerimizi paylaştık. Birçok işçi önderiyle birlikte aksamadan yıllarca süren, sistematik, periyodik, acil durumlarda spontan sınıf eğitimleri ve komite toplantılarıyla havzaya müdahale edilebilecek koşullar yaratıldı. Belki de yakın dönem sınıf çalışmalarında bir ilk olan, kesintisiz 6 ay süren, her hafta seminer şeklinde öncü metal işçilere yönelik siyasal eğitim çalışmaları yapıldı.

Bütün bu süreçte Muhittin arkadaşla son derece saygılı, birbirine özen gösteren, itinalı davranan, tecrübeleri  kolektifleştiren ve komplekssiz bir ilişki ağı kurduk. Zaten bunu becerebilmek, işçi örgütlenmesinin sıçramasını beraberinde getirdi. İşçi arkadaşlarımızla yoldaşlaştık. Kardeş olduk ve birbirimize bağlandık. Radikal kararlar aldık ve hayata geçirdik. Bu süreç arkadaşların hızla gelişmesini ve politikleşmesini sağladı. 

Duvardaki sarmaşık gibi en olmayacak yerde gerçek bir sınıf çalışmasının nasıl yürütülebiliceğinin pratiğini gösterdik. Çalışmanın sadece bir ayağı sendikal çalışmaydı. Asla uvriyerist bir içerik taşımadı. Biz bildiklerimizi anlattık ve ruhumuzu sürece kattık, işçi arkadaşlarımız da bizi sınıf mücadelesinin ritmi içinde şekillendirdi ve besledi. Bu vurgularım aslında tarihe bir not düşme isteğinden kaynaklanıyor.

Sınıf içinde çalışması 40 yılı bulan ve sınıfın her katmanında faaliyet yürütmüş bir yoldaşınız olarak, bu zamana kadar Muhittin arkadaş kuşağından gelen ve önder konumunda olan hiç bir kimseyi bir fabrika, havza ve sektör çalışmasında görmedim. Ayrıca bir çalışmayı her boyutuyla, uzun yılları kapsayan ve sistematik olarak yürüten ve asla usanmayan aynı kuşaktan ya da daha sonraki kuşaktan önder konumumda yine başka bir kişi görmedim. Sahada çalışan, işçiyle bire bir temasta olan, direnişte onlarla yan yana oturan, acılarına ortak olan Muhittin arkadaşımız oldu. Bu gerçek mana da işçi sınıfı devrimcisi olma özelliğidir. Devrimci komünist önderler böyle yaparlar. Muhittin arkadaş romanlardan çıkıp gelen bir kahraman değildi, gerçek bir devrimcinin nerede olmasını pratiğiyle ve devrimci ısrarıyla gösteren bir yoldaştı.

Bu niteliği onu bence bütün vasıfları yanında müstesna kılan özelliğidir. Hatta vasıflarına mana veren özelliğidir.

Bence yoldaşlarına esas mirasının bu olduğunu düşünüyorum. Yanivarlığınızı  sınıfın içinde kurun, sınıf içinde çalışmayı stratejik bir çalışma olarak ele alın, sınıfın tarihsel rolüne inanın ve sınıftan öğrenmeyi unutmayın…Zaten bu yapıldığında gerçek manada bir enternasyonalist olunur ve devrimci bir ruh inşa edilebilir. Sınıf mücadelesinin ritmi yakalanabilir.

Yoldaşlar, Muhittin arkadaş bize ideolojik- teorik, politik- pratik olarak manamızın sınıfın içinde olduğunu ve onun içinde mana kazanabileceğimizi söylüyor.

Yoldaşa sözümüz olsun devrimci komünistler olarak işçi sınıfının içinde ve kavganın ateşinde varolacağız.

Hoşçakal yoldaş…

Gözün arkada kalmasın…

Volkan Yaraşır

Bir sınıf devrimcisi olarak Muhittin Karkın

0

Muhittin arkadaşı toprağa verdik. Toprağa emanet ettik. Nazımın ifadesiyle arkadaşımız dünyaya elveda dedi, kâinata merhaba diyor. Muhittin arkadaşı tanışmaların en muteberi ve en güzeli olan kavganın ve işçilerin içinde tanıdım. İşçi çalışmaları zor zanaattır. Uzun soluk, istikrar, her şeyden önce güven ve sebat gerektirir. Mayanın tutması ve çalışmanın kök salması, gelişmesi işçilerle ontolojik bir ilişkinin kurulmasına bağlıdır. Bu, ruh ve entelektüel donanım gerektirir. Her işçi çalışması bir kristal gibidir, en ufak bir hata çalışmayı paramparça edebilir.

Muhittin arkadaşla tanışır tanışmaz birbirimize ısındık ve birbirimizi sevdik. Tabii ki bu ilişkinin tutkalı olan İlhan arkadaşın varlığı ilişkinin sıçramalı gelişmesine yol açtı. Bir işçi cehenneminde 4 yıla yaklaşan bir çalışma yürütüldü. İki önemli, uzun soluklu direniş gerçekleştirildi ve bu cehennemde Termokar gibi bir kale inşa edildi. Gerçek manada bu sürecin bütününde işçi demokrasisi işledi. Ve itinayla korundu. Kararların bütününü işçiler aldı ve uyguladı. Çalışma gerçek bir sınıf çalışması hatta siyasal bir çalışma olarak biçimlendi.

Bizler işçi arkadaşlara yoldaşlık yaptık, en fazla tecrübelerimizi paylaştık. Birçok işçi önderiyle birlikte aksamadan yıllarca süren, sistematik, periyodik, acil durumlarda spontan sınıf eğitimleri ve komite toplantılarıyla havzaya müdahale edilebilecek koşullar yaratıldı. Belki de yakın dönem sınıf çalışmalarında bir ilk olan, kesintisiz 6 ay süren, her hafta seminer şeklinde öncü metal işçilere yönelik siyasal eğitim çalışmaları yapıldı. Bütün bu süreçte Muhittin arkadaşla son derece saygılı, birbirine özen gösteren, itinalı davranan, tecrübeleri kolektifleştiren ve komplekssiz bir ilişki ağı kurduk. Zaten bunu becerebilmek, işçi örgütlenmesinin sıçramasını beraberinde getirdi. İşçi arkadaşlarımızla yoldaşlaştık. Kardeş olduk ve birbirimize bağlandık. Radikal kararlar aldık ve hayata geçirdik. Bu süreç arkadaşların hızla gelişmesini ve politikleşmesini sağladı. Duvardaki sarmaşık gibi en olmayacak yerde gerçek bir sınıf çalışmasının nasıl yürütülebileceğinin pratiğini gösterdik.

Çalışmanın sadece bir ayağı sendikal çalışmaydı. Asla uvriyerist bir içerik taşımadı. Biz bildiklerimizi anlattık ve ruhumuzu sürece kattık, işçi arkadaşlarımız da bizi sınıf mücadelesinin ritmi içinde şekillendirdi ve besledi. Bu vurgularım aslında tarihe bir not düşme isteğinden kaynaklanıyor.

Sınıf içinde çalışması 40 yılı bulan ve sınıfın her katmanında faaliyet yürütmüş bir yoldaşınız olarak, bu zamana kadar Muhittin arkadaş kuşağından gelen ve önder konumunda olan hiçbir kimseyi bir fabrika, havza ve sektör çalışmasında görmedim. Ayrıca bir çalışmayı her boyutuyla, uzun yılları kapsayan ve sistematik olarak yürüten ve asla usanmayan, aynı kuşaktan ya da daha sonraki kuşaktan önder konumumda yine başka bir kişi görmedim. Sahada çalışan, işçiyle bire bir temasta olan, direnişte onlarla yan yana oturan, acılarına ortak olan Muhittin arkadaşımız oldu. Bu gerçek manada işçi sınıfı devrimcisi olma özelliğidir. Devrimci komünist önderler böyle yaparlar. Muhittin arkadaş romanlardan çıkıp gelen bir kahraman değildi, gerçek bir devrimcinin nerede olmasını pratiğiyle ve devrimci ısrarıyla gösteren bir yoldaştı.

Bu niteliği onu bence bütün vasıfları yanında müstesna kılan özelliğidir. Hatta vasıflarına mana veren özelliğidir. Ben yoldaşlarına esas mirasının bu olduğunu düşünüyorum. Yani varlığınızı sınıfın içinde kurun, sınıf içinde çalışmayı stratejik bir çalışma olarak ele alın, sınıfın tarihsel rolüne inanın ve sınıftan öğrenmeyi unutmayın… Zaten bu yapıldığında gerçek manada bir enternasyonalist olunur ve devrimci bir ruh inşa edilebilir. Sınıf mücadelesinin ritmi yakalanabilir.

Yoldaşlar, Muhittin arkadaş bize ideolojik- teorik, politik- pratik olarak manamızın sınıfın içinde olduğunu ve onun içinde mana kazanabileceğimizi söylüyor.

Yoldaşa sözümüz olsun devrimci komünistler olarak işçi sınıfının içinde ve kavganın ateşinde var olacağız.

Hoşçakal yoldaş…

Gözün arkada kalmasın…

Muhittin Karkın: kadim bir devrimcinin ardından

0

Yoldaşımız Muhittin Karkın’ı 24 Haziran günü saat 21.20’de kaybettik. Apansız gelen bir kalp krizi onu aramızdan aldı. Üzüntümüz çok ama çok büyük. Hem kadim bir yoldaşımızı kaybettiğimiz için hem de işçi sınıfı ve sosyalist hareket açısından altın değerinde deneyim ve bilgi birikiminin bu ölümle birlikte artık üretemeyecek olmasından dolayı. Tesellimiz ise bize bıraktığı çok kıymetli teorik, politik, örgütsel miras. İşçi Demokrasisi Partisi militanları bu mirasa sonuna kadar sahip çıkacaktır.

Muhittin yoldaş parti eğitimine, özellikle de kadroların politik eğitimine çok önem verirdi. Bu açıdan gençler onun için her zaman birincildi. İşçi/öğrenci gençliğin temel teorik-politik konulara okuyarak ya da dinleyerek vakıf olması ve ama mutlaka fabrika ve okullarda örgütlenme sırasında bu bilgilerin kullanılıp test edilmesi en çok önem verdiği konuların başında gelirdi. Onun için doğru ve yararlı teorik-politik bilginin sınıf mücadelesi içinde kullanılabilmesi ve işçi sınıfı yararına fark yaratması esastı. Sınıf mücadelesinden kopuk, politik-örgütsel işlevi olmayan konulara hep mesafeliydi.

Muhittin yoldaşın hayatta en çok önem verdiği ve olmazsa olmaz kabul ettiği konu enternasyonalizmdi. Enternasyonalist olmayan bir hareketin ulusalcılıktan hareketçiliğe, sekterlikten propagandizme, reformizmden oportünizme dek birçok yöne savrulacağını somut tarihsel örnekleriyle birer birer ortaya koyardı. Enternasyonalizmin dünya partisine giden yolda ana tutkal olduğuna inanır ve bunu bir program ve yöntem sorunu olarak ortaya koyardı.

Önderliğin, partinin ve enternasyonalin inşası bu açıdan Muhittin yoldaş için hep biricik oldu. 1968’den 2023’e dek 55 yıllık birikim ve deneyimin ışığında inşa sorununu merkezi bir politik sorun olarak kavradı. Özellikle 1970’lerin ortasından başlayarak İşçi Cephesi geleneğinde vücut bulan kitlelerin devrimci sınıf seferberliği ve devrimci partinin bu sınıf seferberlikleri içinde inşası meselesini mücadelenin en önemli konusu saydı. Program ve örgüt meselesini, ayrışma ve birleşmeleri bu kavrayış üzerinden tanımladı. İşçi Demokrasisi Partisi, bu anlayışın bir sonucu olarak 2014’te vücut buldu.

Artık Muhittin yoldaşımız fiziken yok ama devrimci Troçkizm/Leninizm olarak adlandırdığımız Morenizmden mülhem zengin teorik-politik mirası bizlere yol göstermeye devam edecek.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi: Dünya Mülteciler Gününde tüm göçmenlerin yanındayız!

0

Dünya Mülteciler Günü kapsamında, Türkiye’de yaşayan göçmenlerin haklarını savunmak ve yaşadıkları haksızlıklara ses yükseltmek üzere kurulmuş olan Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin çağrısıyla saat 19:30’da Kadıköy Süreyya Operası önünde bir basın açıklaması gerçekleştirildi.

“20 Haziran Dünya Mülteciler gününde ırkçılığın ve göçmen düşmanlığının karşısında; ötekileştirilen, hedef gösterilen, hakları yok sayılan tüm göçmenlerin yanındayız” başlığıyla yapılan çağrıya çeşitli sivil toplum kuruluşlarından aktivistler ve siyasi partiler katılım gösterdi.

Yapılan açıklamada Tek Adam rejiminin ve düzen muhalefetinin göçmen karşıtı ve ikiyüzlü politikalarına karşı emek, demokrasi ve özgürlüklerden yana bir mücadele hattının inşa edilmesinin hayati bir önemde olduğu vurgulandı. İnisiyatif, göçmenlerin hayatlarının devletler arasında pazarlık konusu yapılamayacağını belirterek Türkiye ve Avrupa Birliği arasında imzalanan ve göçmenleri Türkiye’ye hapseden Geri Kabul Mutabakatının acilen feshedilmesi ve göçmenlere serbest dolaşım hakkı tanınması talebini yineledi.

Basın açıklamasının tam metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz:

“IRKÇILIĞIN KARŞISINDA, EZİLEN, SÖMÜRÜLEN, HEDEF GÖSTERİLEN TÜM GÖÇMENLERİN YANINDAYIZ!

Bugün 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü. Ülkesindeki zulümden, savaştan, çatışmalardan, ayrımcılıktan, maruz kaldıkları siyasal, ekonomik, etnik, dinsel, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli baskılar nedeniyle göç eden milyonlarca insanın mücadelesini sınırsız, sınıfsız, savaşsız ve sürgünsüz bir dünyayı birlikte kurma ümidiyle selamlıyoruz.

Yıllardır sığınma ve iltica haktır diyerek andığımız bugünü; ırkçılığın ve göçmen düşmanlığının yükseldiği, deprem sonrasında kriminalize edilerek hedef gösterilen göçmen ve mültecilerin seçim sürecinde sürgün tehditlerine maruz kaldığı ve son olarak da 14 Haziran 2023 tarihinde Yunanistan açıklarında yüzlerce göçmenin katledildiği bir süreçte büyüyen öfkemiz ve isyanımızla karşıladık.

Ekonomik krizin, hızlı ve derin yoksullaşmanın, depremin veyahut seçimlerin bahane edilerek göçmen düşmanlığının körüklenmesine, göçmenlerin göç yollarında katledilmesine karşı bugün bir kez daha yan yana geliyor, dayanışmayı büyüteceğimizi duyuruyoruz.

Türkiye’de iktidar göçmenleri yıllardır ucuz iş gücü olarak sömürüyor ve politik hamlelerinin aracı haline getiriyor. Avrupa dışından gelen göçmenler için sığınma mekanizmalarına erişim hemen hemen mümkün değilken Suriyelilere verilen Geçici Koruma statüsü ise çalışma izni gibi temel bir hakka erişimi oldukça sınırlı tutuyor ve böylece göçmenleri sömürüye açık hale getiriyor. İktidar, Kürt halkına, kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik saldırılarını sürdürürken sınır ötesi operasyonlarla da savaş çığırtkanlığını büyütmeye çalışıyor, nefreti ve ayrımcılığı körüklüyor. Böylece, işçi sınıfı göçmen düşmanı ve şoven söylemlerle bölünerek; yoksulluğun, işsizliğin, yüksek kiraların, enflasyonun, ekonomik krizin ve tüm toplumsal sorunların temel sebeplerinin üstü örtülüyor ve bu krizin faturası her geçen gün güvencesizleşen göçmenlere ve yoksul halklara kesiliyor.

Kamplarda, uydu kentlerde, geçici barınma ve geri gönderme merkezlerinde temel insani gereksinimleri bile yeterince karşılanmayan, sağlık hizmetlerinden yararlanamayan, çalışma hakkı tanınmadığı için kayıt dışı ve güvencesiz çalışan, hukuken mülteci statüsünde sayılmadığı için sınır dışı edilme korkusuyla sindirilen ve emeği sömürülen binlerce göçmen bugün katmerlenen sorunlarla boğuşmaktadır. İktidar, göçmenlere yönelik ırkçı saldırılara göz yumarak bu saldırıların artmasına neden olan politikasını sürdürüyor ve bu yolla sömürü düzeninin devamını sağlıyor. Ana muhalefet partisi ve diğer sistem partileri ise göçmenleri hedef göstererek ırkçılığın daha pervasız bir şekilde ana akım siyasete taşınmasına neden oluyor. Seçim sürecinde ise siyasal iktidar, “Seyreltme Projesi” gibi ırkçı, ayrımcı, ikiyüzlü, göçmen düşmanı politikalarını sürdürürken; ana muhalefet ise sürgün tehditleri savurup ırkçı, göçmen düşmanı partilerle ittifaklar kurdu. Bu durum bize, göçmen düşmanlığında ısrar eden ikili sistemin, iktidar ve düzen muhalefetinin tam karşısında duran bir mücadele hattının eksikliğini göstermekte, emek, demokrasi ve özgürlükten yana olan güçleri birleşik bir mücadeleye çağırmaktadır.

Göçmenler için hiçbir zaman güvenli olmayan Türkiye’nin 6 Şubat depremleri sonrasında “güvenli üçüncü ülke” olarak tanımlanması daha da imkânsız hale geldi. Depremden etkilenen göçmenler, arama kurtarma çalışmalarında ayrımcılığa uğradıkları gibi deprem sonrasında sunulan destek ve haklardan da yararlanamadılar. Depremin etkilerini hafifletmek için yer değiştirmek isteyenler ise Göç İdaresi Başkanlığı tarafından engellendiler. Depremin herkesi eşitlediği yalanını söyleyenler, depremin göçmenlerin maruz bırakıldığı eşitsizliği derinleştirmek için hiç zaman kaybetmeden kolları sıvadılar. Öte yandan göç hareketliliğini durdurmak için Avrupa Birliği tarafından güdülen göçmen düşmanı sınır güvenliği politikaları neticesinde her yıl yüzlerce göçmen Ege ve Akdeniz’de boğularak ya da geri itildikleri bölgelerde donarak hayatını kaybetmekte. Emperyalist ikiyüzlü politikalar bir insan hakkı olan sığınma ve iltica hakkını fiilen yok sayıyor, temel haklara erişmek içinse göçmenler insan kaçakçılarının ellerinde şiddeti ve ölümü göze alarak hareket etmeye çalışıyor. Bir yandan ise aynı ülkeler dünyanın en büyük silah ihracatçısı olmaya devam ederek göçmenlerin ülkelerindeki çatışmalardan nemalanmaya devam ediyorlar. Biz, Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi olarak göçmenlerin hayatlarının devletler arasında pazarlık konusu yapılamayacağını, Türkiye ve Avrupa Birliği arasında imzalanan ve göçmenleri Türkiye’ye hapseden Geri Kabul Mutabakatının acilen feshedilmesi gerektiğini bir kez daha ifade ediyor, bu hukuksuzluktan vazgeçilerek göçmenlerin serbest dolaşım haklarının tanınmasını talep ediyoruz.

Bizler birlikte eşit ve özgürce yaşamak mümkün diyoruz ve bu yaşamı göçmenlerle birlikte inşa etmek istiyoruz. Emek demokrasi güçlerini, sendikaları, örgütleri ve siyasi partileri ırkçılığa karşı mücadeleyi yükseltmeye davet ediyoruz. Türkiye’de ve tüm dünyada göçmenlerin ve mültecilerin yaşadığı sorunların çözülmesi için uluslararası baskı mekanizmaları kuran ve sınır tanımayan göçmen dostu bir dayanışmayı gerekli görüyoruz. Bulunduğumuz tüm alanlarda göçmenlerin ve mültecilerin yanında olacağımızı; ırkçılığa, ayrımcılığa, göçmen düşmanlığına karşı mücadelemizi dayanışmayla sürdüreceğimizi bildiririz. 

Sığınma ve iltica haktır!

Geri Kabul Mutabakatı iptal edilsin!

Cenevre Sözleşmesi’ndeki coğrafi çekince kaldırılsın!

Sınırsız, sınıfsız, sürgünsüz bir dünya mümkün!

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

20 Haziran 2023”

Kuantum devrine girerken

0

Bu mayıs ayı nasıl geçti açıkçası anlamadım, çoğumuzun benim yaşadığım bu ruh halinden farklı olduğunu düşünmüyorum. Hem iş, hayat mücadelesi devam ederken hem de seçimlerin yarattığı beklenti, stres ve buna bağlı gerçekleşen “hayal kırıklığı” aslında zamanın ne kadar narin olduğunu ve planlanması gerektiğini gösteriyor. Bu sene deprem felaketi ve bu seçim kargaşasından değinemediğimiz önemli bir bilim gelişmesi kuantumda, yani atomaltı parçacık fiziğinde yaşandı. İlk defa kuantum dolanıklık teorisinin kanıtları keşfedildi. Bu bizim için neden değerli ve gelecekte neleri değiştirecek bakalım.

Kuantum nedir?

Klasik fizikte, nesnelerin davranışı genellikle sürekli ve belirlenmiş olarak kabul edilirken kuantum fiziği, mikroskobik düzeyde tamamen farklı bir davranış sergiler. Kuantum fiziğine göre, parçacıklar hem parçacık hem de dalga özelliklerine sahiptir. Yani, bir parçacık hem bir nokta gibi davranabilir hem de dalga gibi yayılabilir. Bu aslında ışıkla olan gözlemlerimize paralellik teşkil eder.

Kuantum fiziğinde önemli bir kavram da kuantum süperpozisyonudur. Bir sistem, belirli bir özelliği için aynı anda birden fazla değere sahip olabilir. Ancak bir ölçüm yapıldığında, süperpozisyon durumu çözülür ve belirli bir değer elde edilir.

Fakat buradaki can alıcı ve şu ana kadar kanıtlanamayan en önemli nokta, kuantum dolanıklık durumuydu. Eğer bir iki benzer parçacığın pozisyonları gözlemlenmek istenirse, zaman ve mekân fark etmeksizin, birbirinden etkileniyorlar. Bu Einstein’in bize bıraktığı ışık hızının geçilemezliğiyle ters gibi duruyor, değil mi?

Kuantum dolanıklığını nasıl kanıtladılar?

Şu ana kadar önemli olan üç tane bilimsel teori ve deneysel bakış vardı. Einstein-Podolsky-Rosen ve Aspect hipotez ve deneyleri, foton üzerinden polarizasyon ve birbirlerinden etkileşimi deneysel olarak direkt gözleme dayanırdı ve bunlar klasik fiziği yok sayarak, “evrenin temelini oluşturan hiçbir şey ışık hızından daha hızlı olamaz” ilkesinin altına dinamit döşemeye adaylardı. Fakat bilim insanlarına Nobel’i kazandıran Bell deneyi, parçacıklara eklenen yerel gizli değişkenle birlikte aslında ışık hızından daha hızlı bir iletim olmadığını, yani sadece şu an doğasını kanıtlayamadığımız bir atomaltı parçacık fiziğinin var olduğunu bizlere deneysel olarak sundu. John Bell bunu 1960’larda deneysel olarak tasarlamıştı, fakat bunun Alain Aspect, John Clauser ve Anton Zeilinger tarafından bilimsel olarak kanıtlanabilmesi ancak geçtiğimiz yıllarda oldu!

Neden önemli?

Kuantum dolanıklık teknolojisi dünyamızı ve insanlığın gelişimini kökten değiştirmeye aday, hatta insanlığın belki de şu ana kadar attığı en büyük adım olabilir. Kuantum iletişim sayesinde mesafe tanımaksızın noktalar arasında veri transferi yapabileceğiz, kuantum bilgisayarlar ile de çözülmesi sonsuz zaman alacak problemleri paralel çalışacak, sonsuz sayıda atom ile çözümleyebileceğiz.

Eğer kapitalizm ve ranta dayalı bilimsel ilerleme şu anki kültürümüzün egemen parçası olmasaydı, belki de yıllar önce kuantum üzerine daha fazla bütçeler ayrılarak, silikona dayalı fiziksel yapılar yerine hesaplamada atomları kullanıyor olacaktık. Bu bile kapitalizmin primitif doğasının insanlığın ve yaşamın gelişimi için ne kadar tehlike teşkil ettiğine çok somut bir kanıt.

Neden Emek İttifakı?

0

Biz devrimci Marksistler için işçi sınıfı siyaseti yapmanın birkaç olmazsa olmazı vardır. Sınıf kitlelerine ulaşmaya, politikamızı onlara taşımaya gayret ederiz. Propagandist bir sekt inşa etmek değildir derdimiz.

Emekçi kitlelerin haklarını savunmalarının ya da kazanım elde etmelerinin bizatihi onların mücadelesinden geçtiğine inanırız. Ve bu mücadelenin de seferberliği zorunlu kıldığını biliriz. Seferberlik ise o mücadele için harekete geçirici talep ve politikanın açığa çıkmasıyla/çıkarılmasıyla mümkün olabilir.

Bu da bizi bir diğer olmazsa olmaza getiriyor. Derdi sınıf siyaseti olan sosyalistler talep ve politikalarını hangi bileşenler üzerine kurmalı? Bu soruya en genel anlamda iki cevap verilebilir. Birincisi, talep ya da politikayı öne çıkaran parti ya da grubun ihtiyacı. Bu ilk cevap, genelde sekterizmle, kitleden kopuklukla hem şekillenir hem de sonuçlanır. Kitle seferberliğine inanmaz, kendisini seferberliğin üzerinde görür.

Verilebilecek ikinci cevap ise talep ve politikaların emekçi kitlelerin acil ihtiyaçları ve bilinç düzeyleri üzerine kurulmasıdır. Ama genel olarak sosyalist harekette kitlelerin ihtiyaçları üzerine talep ve politika geliştirmek de iki ayrı perspektiften ele alınır. Bunlardan ilki ve belki de daha basit olanı kitlelere uyarlanmak olarak karşımıza çıkar. Uyarlanmacılık kitlenin acil ihtiyacını olduğu gibi alır. Kitle bilincini o verili anda dondurur çünkü kitle bilincini oluşturanın da mevcut anın siyasal güçler dengesi olduğunu göz ardı eder. Ve haliyle burada da uyarlanma, kitleleri seferber etmenin önüne geçer.

Bir diğer perspektif ise yine kitlelerin acil ihtiyaç ve bilinç düzeylerini bu defa ona uyarlanmadan ele almaktır. Emekçi kitlelerin talep ve özlemleri ile onlara ulaşmak için köprü vazifesi görecek bir mücadele programı açığa çıkarmaktır temel mantığı. Amaç bu talep ve politikaların mevcut siyasal güçler dengesinde gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyecek olması değildir. Mevcut siyasal güçler dengesini de teşhir ederek kitlelerin acil talepleri uyarınca seferberliğe adım atmalarını ve siyasi güçler dengesini de kendi lehlerine değiştirebilmelerinin koşullarını yaratmaktır. Çünkü mevcut bilinç düzeyini ileriye taşıyacak olan da seferberliktir, güncel ihtiyaçlar ve nihai hedefler arasındaki bağı kuracak olan da.

İşte biz, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, tam da bu perspektif uyarınca uzunca bir süredir Tek Adam rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuş doğrultusunda bir mücadele ittifakının, Emek İttifakı’nın inşa edilmesi çağrısında bulunuyoruz. Ve bu uğurda da mücadele dostlarımızla tartışıyoruz.

Seçimlerin ardından da bu çağrımızı sürdüreceğiz. Çünkü başka birçok sonucunun yanında seçimler şu iki noktayı daha çıplaklığıyla ortaya koydu. Sosyalistler olarak, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday göstermeyerek, kitlelerin Tek Adam rejiminden kopma arzularını, onların önüne bir alternatif sunarak seferber etmek yerine bu arzuyu düzen muhalefetinin yozlaştırmasının yolunu açtık. İkinci husus ise, mevcut ekonomik kriz koşullarında, sömürü politikalarına karşı emekçilere birleşik bir mücadele zemini sunamamış olmamızın, kitleleri Tek Adam rejiminin ve düzen muhalefetinin yaratmış olduğu çarpık kutuplaşmaya teslim olmak zorunda bırakmış olması.

Ve şimdi önümüzde iki temel görev bulunmakta. Birincisi toplumda yaratılmış bu çarpık kutuplaştırmayı emek ekseninde bütünleştirmek. Ve ikincisi, bu emek eksenli bütünleşmeyi sağlamak adına antidemokratik Tek Adam rejimine ve kapitalist sömürü politikalarına karşı mücadeleleri birleştirebilmek.

Bizim için Emek İttifakı’nın inşa edilmesi bunu zorunlu kılıyor. İşçi sınıfının sendikal hakları, sendikal bürokrasiye karşı mücadelesi, ekonomik yıkım politikalarına karşı duruşunu bir araya getirebilmek… Toplumun ezilen ve sömürülen tüm kesimlerinin demokratik ve sosyal haklarına birlikte sahip çıkmak… Ve böylesi bir ittifakı, dar grup çıkarları yerine kitlelerin acil talepleri etrafında, sınıfın bağımsız politik hattının inşası perspektifiyle, kitleleri seferber edebilecek bir eylem programı doğrultusunda vücuda getirmek. Çünkü ancak böylesi bir inşa ile emekçi kitleler özne haline gelerek seferberliğe adım atabilir, siyasal güçler dengesinde emekçiler lehine bir kırılma yaratılabilir, güncel ihtiyaçlar ve nihai hedefler arasındaki bağ kurulabilir ve kitlelere rejimden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuş mücadelesinde bir alternatif sunulabilir.

Böylesi bir Emek İttifakı’nın inşası tartışmasının en açık şekilde yapılması, bugün sosyalist hareket ve emek örgütleri için, bizler için en acil sorumluluk. Ve İDP olarak bizim de bu tartışmaya ve böylesi bir inşaya tüm katkımızı sunmak en büyük görevimiz.

Uçurumun eşiğindeyiz

0

Türkiye ekonomisi bir avuç patronu kollayan Tek Adam rejimi sayesinde uçurumdan aşağı yuvarlanmanın eşiğine getirildi. Tüm fatura emekçilerin sırtına yüklenecek. Bu nedenle durumun ne olduğunu iyi bilmek gerekiyor.

Durumu bilelim

Merkez Bankası’nın politika faizi yüzde 19’dan yüzde 8,5’e düşürülürken resmi verilere göre tüketici enflasyonu yüzde 85’e, üretici enflasyonu ise yüzde 157’ye kadar çıktı. Türkiye bu oranla bile G-20 ülkeleri içerisinde Arjantin’den sonraki en yüksek enflasyona sahip ülke oldu. Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) tarafından hesaplanan yıllık enflasyon ise hâlâ yüzde 100’ün üzerinde seyrediyor.

“Yüksek kur-düşük faiz” modeli ile dış ticarette fazla verme hedefi, gelinen noktada tarihi bir cari açık ve dış ticaret açığına neden oldu. 2023’ün ilk çeyreğinde cari işlemler hesabı, ocak-mart arasını kapsayan yılın ilk çeyreğinde 23,6 milyar dolar açık vererek rekora imza attı. 12 aylık cari açık ise 54,2 milyar dolar oldu.

Öte yandan 2022’nin ilk çeyreğinde 30,8 milyar TL olan ocak-mart dönemindeki bütçe açığı ise 2023’te 250 milyar TL’ye çıkarak rekor kırdı. Swap (yani emanet paralar) hariç net rezervler ise eksi 79 milyar dolar oldu. Yani kasa tamtakır. Borç gırtlakta.

İktidar ne yapacak?

Kasada para olmadığı için hükümet ödemeler sorunuyla karşı karşıya. Başta deprem harcamaları, memur maaşları ve iç borçlar olmak üzere devlet harcamalarını ödeyebilmek için para basmaya devam edecek. Yani üretimde karşılığı olmayan kâğıt paralar kaplayacak ortalığı. Bu da yüzde 100’leri aşan enflasyonu ve hayat pahalılığını daha da kışkırtacak. Emekçilerin alım gücü daha da düşecek.

Hükümet boşalttığı kasaya biraz para çekebilmek için yeni vergiler salacak. Elektrikten suya ve doğalgaza kadar tüm faturalarda görülen vergiler artırılacak. Hatta halkın elindeki avucundaki ufak tefek birikimleri bile cebe indirebilmek için zoralım uygulamasını hayata geçirebilecek. Soyguncuların buna da ihtiyacı olacak.

Tabii hükümet bir de dışarıdan borç para arayacak. Bu iktidarın uluslararası güvenirliği olmadığı için de bunu dolarla yüzde 10’lara varan bir faizle toplamaya çalışacak. Sonuçta bugün (acilen ödenmesi gereken 161,4 milyar dolar da dahil) 459 milyar dolar olan toplam dış borç daha da artacak. Bunun yükü gene ek vergiler ve enflasyon yoluyla emekçi halkın sırtına yüklenecek.

Emekçilerin durumu

Yukarıda saydığımız önlemlere ek olarak hükümetin alacağı bir diğer “önlem” de “tasarruf” adı altında sağlık, eğitim, ulaştırma gibi alanlarda kesintilere gidilmesi. Böylece emekçilerin bu alanlardaki harcamaları artacak.

Zaten gırtlak boyu olan yoksulluk daha da derinleşecek. Türk-İş’in mayıs ayına ilişkin açıkladığı “Açlık ve Yoksulluk Araştırması”na göre son 36 aydır aralıksız artan gıda fiyatları aileleri daha da yoksullaştırmış durumda. 2023 Mayıs ayında dört kişilik ailenin açlık sınırı 10 bin 360 lira olurken tüm ihtiyaçlarını insan onuruna yaraşır şekilde ve yoksunluk hissi çekmeden karşılayabilmesi için yapması gereken harcama tutarı ise 33 bin 750 liraya çıktı. Zaten gelişmekte olan 37 ülke içinde 10. sırada yer alan Türkiye bu sıralamada başa güreşmeye başlayacak.

Türkiye’deki gelir dağılımı adaletsizliği de artıyor. TÜİK’in 2022 yılına ilişkin Gelir Dağılımı İstatistikleri’ne göre, en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay, 2022’de bir önceki yıla kıyasla 1,3 puan artarak yüzde 48 oldu. Aynı dönemde en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay ise yüzde 6’ya geriledi. Bankerlerin, çeteci sanayicilerin, inşaat patronlarının ve silah tüccarlarının gelirleri daha da artacak, ücretliler iyiden iyiye kuyunun dibine itilecek.

Ve tabii işsizlik… Güncel resmi verilere göre, Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 10 seviyesinde seyrediyor. Ama tarafsız gözlemciler tarafından “gerçek işsizlik oranı” olarak gösterilen ve iş aramaktan vazgeçmiş kimseleri de kapsayan geniş tanımlı işsizlik ise yüzde 21,8 ile çok yüksek bir seviyede bulunuyor. Bir başka deyişle, Türkiye’de çalışabilir durumdaki her beş kişiden biri işsiz durumda. Yeni yatırım yok, var olanlar da ya düşük kapasitede çalışıyor ya da iflas edip dükkânı kapatıyor. İşsizlik daha da artacak, işsizlik ödentilerinde “tasarruf”a gidilecek. Özetle, ülke sadece ekonomik çöküntüye sürüklenmiyor, aynı zamanda oligarşinin çıkarları adına yeni bir saldırı dalgası hazırlanıyor. Bu saldırıya karşı tüm emekçilerin birleşik bir direniş cephesini oluşturmak her zamankinden daha zorunlu bir hale gelmiş durumda.

Buradan yeni bir fırsat doğabilir mi?

0

Seçimler bitti, seçim sonuçlarının analizi ise daha uzun bir süre devam edecek belli ki. Çünkü özellikle muhalefet için tüm hesapların ve taktiklerin yıkıldığını söylemek abartmak olmayacaktır. Bunun için de çok fazla neden sayılabilir. Ama belki de en güçlü sebep, oyunu bir kez daha iktidarın kurmasına, muhalefet etme alanını bile çokça onun belirlemesine izin vermiş olmaktır.

Bunun en açık yansıması, tüm süreci Erdoğan ve Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurmak oldu. En geniş muhalefetin bu karşıtlığın belirlediği zemin üzerinde kurulması, aritmetik hesaplarca mümkün görüldü. Onlar birleşir, Erdoğan da biraz oy kaybederse niye olmasındı? Aynı görüşe göre, düzen muhalefetine belediye seçimlerinde ilk kazanımı sağlayan bu “birleşirsek yeneriz” taktiği, daha da güçlü bir seçim ittifakı örülebilirse cumhurbaşkanlığı seçimleri için de geçerli olabilirdi. Bu taktik, tabanın “Bölündüğümüz için kaybediyoruz” çıkarımına ve 21 yıllık AKP yönetiminin saldırıları ile yaşadığı özgüven kaybına da bir cevap olarak görüldü. Aynı masa etrafına oturmayı başaran Millet İttifakı bileşenleri, tüm benzemezliklerine rağmen, muhalif kesimlerin bir çıkış umuduyla bu projeye bel bağlamasını sağladı. Bu durum ve beklenti öyle bir etki yarattı ki sol-sosyalist kesimlerin ve HDP’nin kendisi üzerinde bile önemli bir basınç yarattı. İlk turda bağımsız bir politik alternatifin inşasına girişmeyerek ayrı bir aday çıkarmama kararında, programatik ve taktik kavrayışın yanı sıra bu basıncın etkisini de hesaba katmak gerek. Tabii bu programatik anlayışın bu basınç karşısında kendi pozisyonlarını daha kırılgan hale getirdiğini de…

Ancak nihayetinde evdeki hesap çarşıya uymadı. Vaat edilen olmadığı gibi, yaratılan beklenti ve sandığa sığdırılmaya çalışılan seferberlik yenilginin daha ağır olmasına da sebep oldu. Bu sonucun, birçok alanda geri çekilme, pozisyonları gözden geçirme ve yeniden yapılanma ihtiyacını gündeme getirdiğini kabul etmek gerek.

Öte yandan bu her zaman kötü bir şey değil. Hatta üzerinde durulan zeminin tahlilini yapmak, hataları belirlemek, mücadele hattını yeniden çizmek için iyi bir fırsat olabilir.

Burjuva muhalefetin muhasebesini kendilerine bırakalım. Sol-sosyalist unsurlar olarak bir muhasebe yapacak olursak, en başa yazacağımız eksikliği bağımsız politik bir hatta ortaklaşamamak olarak ortaya koymak durumundayız. Öte yandan, bu sadece seçim sürecinin sorunu değildi kuşkusuz; ekonomik krize karşı, pandemiye karşı, demokratik haklarımıza dönük saldırılara karşı ve son olarak depremin sonuçlarına karşı bile ortak basın açıklamasını ancak zorlayan ortak mücadele kavrayışımız, seçim sürecindeki ortaklaşma girişimlerinin de daha en başından ölü doğmasına sebep oldu. Bu konuda önemli bir girişim olarak heyecan yaratan Emek ve Özgürlük İttifakı da aynı sorundan mustaripti. Tüm seçim süreci liste tartışmalarında kitlenirken, ortak listenin getireceği iddia edilen avantajdan çok daha fazlası yitirildi. Üstelik tersine bir eylem ve anlayış birliği üzerine kurulacak bir ittifakın sahici kazanımı, böylesi bir tartışmayı çok daha tali kılabilirdi.

Burjuva muhalefet, seçimleri ve toplum içi ana çelişkiyi Erdoğan ve Erdoğan karşıtlığına indirmişken ve daha demokratik olma iddiasıyla farklı bir burjuva programı emekçilerinin önüne seçenek olarak sunarken; sol-sosyalistler olarak ana çelişkiyi yani emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi öne çıkarabilmek ve rejimden kopuş için emekten yana bir programı ortaya koyabilmek işçi sınıfının uzun dönem çıkarları için çok kritikti. Mesela sandığa sığdırılmaya çalışılan demokrasi sorunu grev yasaklarıyla, örgütlenme hakkıyla, sendikalaşma mücadelesi ile bağlanamadı. Aynı şekilde, mevcut mücadelelerin ana taleplerinin neredeyse hiçbiri seçim kampanyasının başat söylemlerine yansımadı. İşçilerin, kadınların, lgbti+ların, gençlerin zaten oldukça izole edilmiş, kıstırılmış alanlarda verdiği mücadeleler Erdoğan karşıtlığı ekseninde eritilmeye, sandıktan çıkacak bir “demokrasi zaferinin” gidişatına havale edilmeye çalışıldı.

Bunlar yapılabilseydi belki bugün “sonuç” yine değişmezdi, ama Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurulan kutuplaşmanın eksenini temelden değiştirecek farklı bir kırılma söz konusu olabilirdi. Bir politik özne olarak işçi sınıfının denkleme dahil olması ve bağımsız sınıf hattının güçlenmesi sonucu olmasa bile bugünün dengelerini kesinlikle değiştirmiş olacaktı. Önümüzdeki süreci buradan örmek, bir emek ittifakında ısrar etmek bizim için bu sebeple en kritik görev ve önümüzdeki tek fırsat olmayı sürdürüyor.

Asıl sorun neydi?

0

Seçimler bitti ve Tek Adam rejimi iktidarını korudu. Rejimin az da olsa yeterli bir çoğunluk elde etmesinde elbette tüm devlet olanaklarını kullanmasının, uydurduğu yalanların, attığı iftiraların, uyguladığı baskıların ve seçim yolsuzluklarının payı büyüktü. Muhalefetin seçimi kaybetmesine ilişkin başka gerekçeler de dile getirilebilir: aday seçiminin yanlış olması, kampanya stratejilerinin yanlışlığı ve yetersizliği, kültürel bölünmüşlük, milliyetçiliğin yükselmesi vb. Bunların hepsi tartışılabilir ama gerçekçi olacak olursak, asıl sorun muhalefetin ittifaklar ve tek tek partiler olarak emekçi halka sunduğu önderliğin niteliğinde ve halka sunduğu programın kendisindeydi.

Bunu neden böyle diyorum? Dikkat edilecek olursa, emekçi sınıfların yoğunlaştığı büyük şehirlerin çoğunda muhalefet kazandı. Ama, İzmir’in dışında, bu zafer neredeyse kıl payı oldu. Kent merkezinden dış semtlere ve ilçelere doğru gidilince AKP-MHP ittifakının oylarının arttığı görülüyor. Yani bu partiler emekçi sınıflardan da ciddi miktarlarda oy topluyor. Bunun dindarlıkla veya milliyetçilikle doğrudan bir ilgisi yok, zira iki kesimde de dindar ve milliyetçi insanlar var. Peki o halde neden işçiler kendilerini bunca yoksullaştıran ve baskılayan bir ittifaka oy verdiler?

Birincisi, önlerinde kendilerine güven veren, köklü sınıfsal dönüşümler öneren, birleşik ve mücadeleci bir emek cephesi göremediler. Kendilerine muhalefet olarak sunulan, biraz daha demokratik, biraz daha sosyal yardımcı ama neticede aynı şekilde kapitalist bir “çözüm” önerisiydi. Emekçi kitleler sorunlarının çözümü için güçlü ve kararlı önderlikler arar. Bunu şimdilik, diğer burjuva muhalefeti “ezmeye hazır” olan alternatifte gördüler ve oylarını ona verdiler.

İkincisi, muhalefet yıllardan beri tüm çalışmasını sandığa endeksledi, kampanyasını da öyle yürüttü. İktidar grevleri yasaklarken, sendikalaşmanın önüne bin bir engel çıkartırken, iş cinayetlerine göz yumarken, işten çıkarmaları desteklerken, zam üzerine zam yaparken, kadınları gençleri kelepçelerken, cezaevlerini demokratlarla ve sosyalistlerle doldururken, önde gelen tüm muhalefet liderleri “Aman sokağa çıkmayın” tavsiyeleriyle iktidar çetelerinin mahalle egemenliğine göz yumdular.

Şimdi dokuz ay sonra yeni seçimlere gidilecek, mahalli seçimlere. Tek Adam rejimi daha şimdiden hazırlığını yapıyor. Aynı baskı ve yıldırma uygulamalarıyla, yalanlarla ve iftiralarla yürüyecektir. Dün ona oy vermiş olan emekçileri onun etkisinden çekip çıkaracak olan yeni bir burjuva muhalefet değil aktif, militan ve kararlı bir mücadele verecek olan bir emek cephesidir. Yarım yamalak sosyal yardım ve burjuva demokrasisi önerilerine değil, emekçi sınıfların radikal dönüşüm taleplerine dayalı bir program üzerinde kenetlenmiş birleşik bir önderliğe ihtiyaç var.

Ancak önümüzdeki dokuz ay boyunca grev çadırlarını, miting meydanlarını, sokakları, tüm mücadele alanlarını sloganlarımızla, bayraklarımızla, toplantılarımızla doldurarak kazanabiliriz. Sorun provokasyona gelmemek değil, provokatörleri ve çeteleri etkisiz hale getirebilmektir. İşçi sınıfının anayasal haklarını kullanarak girişeceği her türlü aktif mücadele hem kendisine hem de ondan önderlik bekleyen diğer toplum kesimlerine güven verecektir.

Emeğin sınıfsal gücünün sandıklara yansıması ancak böyle mümkündür.

Gerçek düşmanımız göçmenler değil

0

AKP yıllardır göçmenleri AB karşısında koz olarak kullanarak ikiyüzlü ve çıkarcı bir politika izlemekte; düzen muhalefeti ise ekonomik krizden barınmaya, erkek şiddetinden beka sorununa kadar hemen her konuda göçmenleri sorumlu ilan ediyor. Ancak özellikle seçim süreci olmak üzere son zamanlarda Millet İttifakı ile Ümit Özdağ, Sinan Oğan gibi isimlerin göçmen düşmanı çıkışları toplumda ırkçılığın alanını genişleterek meşruiyet zemini yaratıyor. Meseleye bir de işçi ve kadın perspektifinden bakalım.

İSİG Meclisi’nin raporuna göre son 3 yılda göçmen işçi ölümleri artış gösterdi. Bu artış, Türkiyeli işçi cinayetleriyle paralellik gösteriyor elbette. Bu neden önemli? Çünkü bu doğrudan iktidarın istihdam politikalarıyla alakalı. Ucuz emek cenneti olan Türkiye’de göçmen işçiler de bizim gibi güvencesiz, insan onuruna yaraşmayan koşullarda çalıştırılıyor. Göçmenlerin yoğunlukla sanayi, inşaat, tekstil ve tarım gibi işkollarında olmak üzere sigortasız, daha düşük ücretlere ve hiçbir sosyal güvence olmaksızın çalıştırılmaları daha kolay olduğu için öncelikli olarak tercih edilmeleri, iş fırsatlarını elimizden almaları olarak yorumlanıyor. Daha büyük bir sömürüyle karşı karşıya olmalarına rağmen hedef haline getiriliyorlar. Bu durum patronlardan başka kimsenin çıkarına değil. Dahası, yarattığı yerli işçi-göçmen işçi ayrımıyla sınıfın zararına. Halbuki gerçek düşmanımız göçmenler değil, emeğimizi sömüren Tek Adam rejimi ve emek düşmanı politikaları destekleyen burjuva partileridir.

Göçmen sorununun en çok öne çıkarıldığı alanlardan biri kadınların güvenliği. Göçmenlerin hepsinin potansiyel cinsel şiddet faili olduğu, bu nedenle kadınların tehlike altında olduğu iddia ediliyor. Önce şunu söyleyelim: Türkiye’de kadınlar, lgbti+lar ve çocuklar zaten tehlike altında. Her yıl yüzlerce kadın öldürülürken Tek Adam rejimi kadına yönelik şiddette cezasızlık politikaları uyguluyor, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıyor, erkek şiddetini önleyecek hiçbir politikayı hayata geçirmiyor, eşit ve özgür bir yaşam mücadelesi veren kadın ve lgbti+ hareketini kriminalize ediyor. Dolayısıyla bu iddia, patriyarka gerçeğini göz ardı ettiği gibi Türkiye’deki sığınmacı kadın ve çocukların uğradığı şiddetin ve istismarın da üstünü kapatıyor. Faili ister göçmen ister Türk olsun, erkek şiddeti topyekûn mücadeleyi gerektirir çünkü erkek şiddetinin kökeni ve dayanağı patriyarkadır; ırkı ve milliyeti yoktur. Ve yine gerçek düşmanımız göçmenler değil, kadın düşmanı politikaları sürdüren Tek Adam rejimi ve patriyarkadır. Sorumluları görmezden gelerek göçmenleri günah keçisi ilan eden milliyetçi histeriye karşı çıkmamız; ısrarla hatırlatmamız, anlatmamız gerekiyor: Göçmen emekçiler sınıf kardeşimiz, göçmen kadınlar kız kardeşlerimizdir. Karşımıza yerinden edilmiş milyonlarca insanı değil, patriyarkal kapitalist sistemi almamız gerekiyor. Göçmenlerle birlikte yaşamanın nasıl olanaklı kılınacağı ve AKP’nin ikiyüzlü göçmen politikası ise bir başka yazının konusu olacak.

“Son tahlilde” seçimler, ekonomik sağaltma, işçi sınıfı ve son ütü/cü

0

Biz devrimci Marksistlere göre ekonomi “son tahlilde” toplumsal olan her şeyi belirler. Egemen üretim biçimi hem üretim ilişkilerini hem de tüm toplumsal hayatı şekillendirir. Ama bu şıp diye olmaz. “Son tahlilde” dememizin sebebi ekonominin belirleyeciliğinin otomatik olmaması, son derece dolaylı ve karmaşık gerçekleşmesindendir. Altyapı üstyapıyı belirleyip şekillendirirken “bireyin” rolü de bir son ütü/cü gibi çalışır. Tabii yine sayısız dolayımla, eşitsiz ve bileşik şekilde.

Mayıs seçimlerinde ortaya çıkan sonuçlar kafaları karıştırdı. Artık ekonomi dışı faktörlerin (ideoloji, psikoloji, değerler, kimlik, coğrafya vb.) temel belirleyici hale geldiği yorumlarına sebep oldu. Nedeni de açık: enflasyon, hayat pahalılığı, düşük ücretler, işsizlik, yoksulluk, önce salgının sonra depremin ekonomik ve sosyal yıkıma eklenmesi ve üzerine kayyum ve OHAL eksenli ceberut Tek Adam yönetimi. Kusursuz fırtına!

Tablo bu iken ve üstüne 21 yıllık yıpranmış bir iktidar söz konusuyken kitleler hâlâ iktidara meylediyorsa, çözümü ondan bekliyorsa “artık ekonomi dışı faktörlerle durumu açıklamak gerekir” denmekte. Muhtemelen durumu böyle analiz edenlerin çözüm önerileri de bu minvalde olacak. Bu faktörler tabii ki çok önemli. Biz ekonominin bu faktörleri de şekillendirdiğini söylüyoruz.

Devlet gücünün ve kaynaklarının iktidar lehine, muhalefet aleyhine aşırı eşitsiz kullanımı ve buna bağlı hileler de haklı olarak vurgulanıyor. Şüphesiz bunlar da seçimin sonucunu tayin etmede çok etkili oldu. Ama 27 milyon oyu/rızayı sadece baskı ve hile ile izah etmek doğru olmaz.

Peki rızayı diri tutan, aklı karışan seçmen için rızayı yeniden üreten neydi?

Meseleye yakından ve sınıf ekseninden bakınca iktidar blokunun kurmay heyetiyle ön planda Ayasofya’da görüntü vs. verirken, arka planda beka-terör temalı montajlı propaganda filmlerini kapalı gişe oynatırken, kitleler içinde yakın markaj bir başka “ince” çalışmayı daha yaptığını görüveriyoruz: ekonomik sağaltma!

Son düzlükte yoksullara büyük bir kaynak aktarımı yapılması, 3,5 milyon yoksul hane ile tek tek yakın markaj ilişki kurulması, sosyal desteklerin çeperinin çalışanlara dek genişletilmesi ve devamı için sözler verilmesi, maaş artışlarından EYT’ye ilave diğer iyileştirmelerle de tablonun tamamlanması… İktidar, kaybetmekte olduğu seçimi kazanmak için bekanın, milliyetçiliğin ötesine geçerek hazinenin musluğunu açıp böyle büyük bir çaba içine de girmiş.

Şüphesiz bu ekonomik sağaltma geçici ve kısmi nitelikte. Ama pansuman sayesinde istenen rıza sağlanmış. Esas ironik olan ise bu çabaların iktidar blokunun sadece “beka, terör, din, milliyetçilik” söylemi ile seçimleri kazanamayacağını bildiğini göstermesi. Son düzlükte girilen milliyetçilik yarışını düşününce iktidarın sağ gösterip sol vurarak istediğini aldığını görüyoruz.

Somut durum/sonuç “son tahlilde” ekonomi-politiğin halen ne derece belirleyici ve geçerli olduğuna işaret ediyor. Kısacası, “boş tencere” halen çok işlevsel. Sınıf mücadelesi hep geçerli. Emek-sermaye kutuplaşması halen temel belirleyici. Amma velakin yine görüyoruz ki “son tahlilde” bütün bunlar ancak devrimci bir önderlikle ve kitle seferberlikleri ile birlikte istenen emek eksenli dönüşümün olabileceğini gösteriyor. Kıssadan hisse, son ütü/cü olmadan olmayacak. Bu gerçek bize seçimlerden fazlasını ve ötesini anlatıyor.

Ücretlere gerçek enflasyon oranında 3 ayda bir otomatik zam! Güvencesiz, sendikasız çalışmaya son!

0

14 Mayıs genel seçimlerinde İşçi Demokrasisi Partisi olarak Türkiye İşçi Partisi listelerinden 4 seçim bölgesinde 5 adayla seçimlere katıldık. Tarihi seçimlere gidilirken, Tek Adam rejiminden kopuş ve ekonomik krizin faturasının emekçilere ödetilmemesi için bir emek ittifakının inşasının hayati olduğunu vurguladık. İki burjuva programa mahkûm edilmeye çalışılan topluma emek eksenli bir kopuşun mümkün olduğunu anlatabilmek ve burjuva düzen partilerinden bağımsız, sandık ve sokak siyasetini birleştiren emek eksenli bir seçeneği de vurgulamak için ben de İstanbul 3. seçim bölgesinde bir işçi aday olarak seçim çalışması yürüttüm.

Türkiye’nin en büyük kargo firmasında sendikalı bir kargo işçisi adayı olarak katıldığım 3. bölgede afiş ve bildiri çalışmalarının yanı sıra işçi toplantıları ve halk buluşmalarında söz alarak seçimlerde işçi sınıfının temel sorunlarına çare olacak üç temel talebimizi dile getirdik: Sendikasız, güvencesiz, esnek çalışmaya son vermek için emekçileri birleşik mücadeleye çağırdık. Enflasyon karşısında eriyen ücretlerimizin insanca bir seviyeye getirilmesi için gerçek enflasyon oranında 3 ayda bir ücretlere zam talep ettik. İşsizlikle mücadele için 6 saat 4 vardiya sisteminin gerekliliğini vurguladık.

Esenyurt ve Küçükçekmece’de işçi toplantıları ve halk buluşmalarına katılırken, Avcılar ve Esenyurt başta olmak üzere birçok noktada afiş ve bildiri çalışmaları gerçekleştirdik. Cumartesi Anneleri’nin Küçükçekmece Adliyesi’nde görülen davalarına katılarak onların adalet taleplerinin işçi ve emekçilerin ekmek mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladık.

Ve yine seçim sonucu ne olursa olsun, Tek Adam rejiminden kopuş ve demokratik bir anayasa için Kurucu Meclis talebimizi vurgulayarak emekçileri seçimlerden sonra mücadeleye çağırdık.

Bu bağlamda seçim çalışmaları bizim için işçi ve emekçilerle bir buluşma aracı ve onların deneyimlerine eşlik ederek karşılıklı öğrenme tecrübesi oldu. Şimdi geldiğimiz noktada işçi ve emekçilerin derinleşen ekonomik krize karşı mücadelelerini büyütmek ve birleştirmek için yılmadan mücadele edeceğimizi beyan ediyoruz.

Kayyum rejimine son!

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak 14 Mayıs seçimlerinin öncesinde Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) teklifi üzerine TİP listelerinden 5 milletvekili adayıyla “Emekçiler Yönetmeli” başlıklı bir çalışma gerçekleştirdik. Ben de İDP adına ve aynı zamanda bir Boğaziçi öğrencisi olarak milletvekili adayı oldum. Yürüttüğümüz çalışmada özellikle emekçilerin yoğun olarak yaşadığı semtlere ağırlık verdik. Gerek semt pazarlarında bildiri dağıtımlarıyla gerekse emekçilerin evlerine ziyaretlerle oldukça verimli bir süreci geride bıraktık. TİP’li dostlarımızın örgütlediği halk buluşmaları ve irtibat bürolarının açılışlarında İDP adına yaptığımız konuşmalarda emekçi halkın siyasal demokrasi ve ekonomi başlıkları altında özetlenebilecek sorunlarına karşı emek eksenli çözüm önerilerimizi sıraladık. Özellikle emekten yana taleplerimiz üzerinden bir çalışma yapmamızın sebebi, seçimlerin yalnızca aritmetik hesabına indirgenemeyeceğini düşünmemizdendi. Erdoğan’ın kazanması da bu yaklaşımımızı acı bir şekilde doğrulamış oldu.

Çalışmalarımız boyunca Kürt halkının demokratik iradesine darbe vurmak için HDP belediyelerine atanan kayyumların derhal geri çekilmesi talebimizi vurguladık. Bununla birlikte kayyum saldırısının yalnızca HDP belediyelerine gerçekleştirilmediğini, örneğin Boğaziçi Üniversitesi başta olmak üzere birçok üniversiteye atanan kayyumların HDP belediyelerine atanan kayyumlardan ayrı görülemeyeceğini ifade ettik. Tek adamın emekçi halkı bastırmak ve iktidarını sürdürmek için inşa ettiği düzene karşı “Kayyum Rejimine Son!” sloganını kampanyamızda öne çıkardık. Çünkü ülkede demokratik hakların ve özgürlüklerin ilerletilmesinin yolu başta Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarını kısıtlamak için inşa edilen kayyum rejiminin ilgasından geçmektedir. Üniversitelerdeki kayyum uygulamasının yerineyse kampüslerde söz, yetki ve karar hakkının öğrenci, emekçi ve akademisyenlere bırakılması gerekiyor. Ancak bu yolla üniversite bileşenleri eşit bir şekilde temsil edilebilir ve demokratik ve sosyal haklarını koruyup ilerletebilir.

Seçim çalışmaları boyunca bir diğer önemli vurgumuz da siyasi tutsakların özgür bırakılmasıydı. Erdoğan’ın balkon konuşmasında kendi iktidarında Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmayacağının altını çizmesi ve Can Atalay’ın milletvekili seçilmesine rağmen serbest bırakılmaması bu talebin ne kadar hayati olduğunu bize gösterdi.

Erdoğan’ın kazanması elbette istediğimiz sonuç değildi fakat seçimlerin de tabi olduğu sınıflar mücadelesi devam ediyor. Biz sosyalistlere düşen görevse emekçi halkın ihtiyaçlarını ifade eden talepler ekseninde yaratılacak kitle seferberlikleriyle Tek Adam rejimine karşı mücadeleyi sürdürmekten geçiyor.

Felakete karşı nasıl bir mücadele?

0

Yeni Tek Adam iktidarının emekçiler üzerinde yoğunlaştıracağı ekonomik saldırının kısa sürede yol açacağı bir dizi sorun var.

Bunların başında tüm çalışanların alım gücünde yaşanacak düşüşler geliyor. Bir yandan enflasyonun ve zamların etkisiyle, diğer yandan da yeni konacak ve artırılacak vergiler nedeniyle tüm ücretli çalışanların yaşam koşulları kötüleşecek. Asgari ücrette yapılacak “güncellemeler” kesinlikle bu gidişi değiştirmeyecek. Bu nedenle ücretler konusunda çok daha aktif ve kitlesel mücadelelere girişmek zorunlu olacak. Tüm ücretlerin her 3 ayda bir devletten bağımsız kuruluşlarca tespit edilecek enflasyon oranında artırılması talebi daha da büyük bir önem kazanmak zorunda.

Öte yandan ücretlerde iyileşme yaşanabilmesinin en önemli kaldıracı sendikalaşma ve toplu iş sözleşmeleri bağıtlayabilmek. Tüm emek örgütlerinin yaygın, aktif ve militan bir sendikalaşma kampanyası içinde olmaları gerekecek.

İkinci büyük bir sorun, patronların ekonomik kriz ortamında kendi kâr oranlarını koruyabilmek açısından “emek tasarrufu”na yönelmeleri sonucunda giderek artan işsizlik olacak. Şu anda yüzde 10’ları aşan gerçek işsizlik iki katına doğru yol alacak. Bu nedenle her şeyden önce işten atmalara karşı mutlaka sağlam bir biçimde direnebilmemiz gerekiyor. Öte yandan, işsizliği önleyebilmek veya en aza indirebilmek için ücretlerde kısıntı olmadan iş saatlerinin kısaltılması ve işyerlerinde ek vardiyaların kurulması uğruna mücadele etmek kaçınılmaz olmalı.

Tabii bir de kriz nedeniyle kapanan işyerleri olacak. Buna karşı o işletmelerin kamulaştırılarak işçilerin yönetiminde işletilmeye devam etmesini talep etmeliyiz. Hatta bu talebi bizzat kendi gücümüzle hayata geçirebilmeliyiz. Ama bu arada işsizliğin gerçek çözümünün de planlı ve merkezi bir yatırım ekonomisinde yattığını da unutmayalım.

Bir de elbette çoğu dar gelirli 20 milyon emekçinin kredi borçları sorunu var. Çoğu insan haciz sorunuyla karşı karşıya. Gene çoğunluk iktidardan faizlerin silinmesi, borcun yapılandırılması gibisinden “iyilikler” bekliyor. Oysa, bunu yapsalar bile emekçiler yarın geçim derdiyle gene aynı girdaba kapılmak zorunda kalacaklar. Ne yazık ki çoğu emekçi bu sorunun çözümünün politik olduğunun farkında değil. Sorun sadece ücretlerin insanca bir düzeye çekilmesinde değil; asıl sorun banka oligarşisinin halkı soymasının önüne geçilebilmesi. Bunun yolu da sadece tüm bankaların kamulaştırılmasından ve kredi sisteminin merkezi devlet bankası tarafından ve halkın yararına yeniden örgütlenmesinden geçiyor.

Ve gene ne yazık ki çoğu emekçinin sanki kendisiyle ilgili bir şey değilmiş gibi gördükleri dış borçlar sorunu var. Oysa hayatımızı doğrudan ve yakından etkiliyor. Bütün bu borçlanmalar, büyük patronlar ve ekonomik çetelere hizmet eden hükümet tarafından yapılıyor. Bu borçların yüklü faizleriyle birlikte ödenmesi için de ücretler kısıtlanıyor, işçi çıkarılıyor, ek vergiler getiriliyor, halkın yararına sosyal harcamalardan kesintiler yapılıyor. Dolayısıyla bu borçların faturası emekçi halka ödettiriliyor. Bunun için dış borç ödemelerine tüm emekçi örgütleriyle birlikte hayır dememiz ve bu uğurda güçlü bir mücadele örgütleyebilmemiz önümüzdeki dönemin en yaşamsal sorunlarından biridir.

Çalışma saatleri kısaltılsın! İşsizliğe karşı 6 saat 4 vardiya!

0

14 Mayıs seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nin listelerinden seçime girerek emekçiler yönetmeli diyen, bir emek cephesinden bahseden sözümüzü, birlikte iş yapma kültürünü güçlendirerek geçirdiğimiz seçim kampanyasını geride bıraktık.

Enflasyon, kriz, deprem, yolsuzluk, keyfi yargı uygulamaları gibi saldırılar altında bir seçim süreci yaşadık.

Patronlar muhalefeti, kapitalizme ve düzene zarar vermeden yan yana gelmesi imkânsız kimseleri bir araya getirdi. Açlıkla terbiye edilmiş, yaşamları burunlarından getirilmiş, sınıf kini dolu bizlere bu beş benzemez “Hepimiz birleşirsek bunları göndeririz, bize oy verin” diyerek “AKP’yi gönderelim, ondan sonrasına bakarız” dediler. Tarikatçı, liberal, muhafazakâr, faşist olan ve kadın, Kürt, mülteci ve emek düşmanı eski AKP’lilerle beraber bizi kurtaracaklarını iddia ettiler! Eksik kalsınlar.

Biz ise İDP olarak patronların asalak olduklarını söyledik. Gerçek çözümün emekçilerin yönetmesinden geçtiğini vurguladık. Emekçilerin acil ihtiyaçlarını gündeme getirmek amacıyla parlamenter demokrasiye geçiş diyenlere karşı emekçilerin seslerinin bağımsız ve egemen bir kurucu mecliste çıkabileceğinden bahsettik. İşçi sınıfının yaşamsal çıkarları doğrultusunda ücretlerin her üç ayda bir enflasyon oranında artırılmasını, çalışma saatlerinin kısaltılmasını, bir kuruşu bile bizim için kullanılmayan dış borç ödemelerinin sonlandırılması istedik. Haklı taleplerimizi haykırdık, haykırmaya devam edeceğiz.

Bir kısmımız seçim sonuçlarından ötürü umutsuzluğa kapıldı. Halbuki geçen ay yaşadığımız ülkenin aynısında yaşıyoruz. Aynı problemleri yaşayıp aynı evde kalıyoruz, aynı yatakta uyanıyoruz. Seçim sonuçları farklı olsaydı da yine ay sonunu getiremeyecek, kiramızı ödeyemeyecektik. 22 yıllık AKP’nin bıktığımız usandığımız isimleri belirleyecekti maaşımızı. Emekçilere, doğaya, Kürtlere, kadınlara, lgbti+lara, göçmenlere saldırarak bizi kandırmaya çalışacaklardı. İş cinayetleri durmayacak, ölmeye devam edecektik. Bugün hiçbir şey kaybetmedik. Aksine çözümün ne olduğunu daha çok emekçiye duyurabildik.

Taleplerimiz güncel. Patronların başka bir politikası kazanamadı diye yas tutacak halimiz yok. Tek kurtuluşumuz kendi ellerimizle olacak.

Seçimlerin ardından sol ve emek hareketi

0

14-28 Mayıs seçimleri Cumhur ve Millet İttifakları arasında yoğun bir kutuplaşmaya sahne olarak tamamlandı. Derin bir ekonomik krizin ortasında ve antidemokratik baskıların yoğunlaştığı bir dönemde emek eksenli birleşik bir siyasal ittifak, güçlü ve güvenilir bir iktidar seçeneği olarak yükseltilemedi. Emek ve Özgürlük İttifakı ile Sosyalist Güç Birliği bileşenleri parlamento seçimlerinde ayrı ittifaklar olarak yer alırken, her iki ittifak da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk turdan itibaren Millet İttifakı adayı Kılıçdaroğlu’na desteğini açıkladı.

“Önce Erdoğan gitmeli” politikası

Tek Adam rejiminin sorumlusu olduğu ağır ekonomik ve toplumsal enkaz, emekten yana bir siyasi seçeneğin yükseltilebilmesi için fazlasıyla uygun bir zemin yaratmıştı. Dahası, Millet İttifakı’nın kapitalist restorasyon programı, sinik ve pasif siyasi profili burjuva partilerinden bağımsız bir emek ittifakının büyütülmesi için hiç olmadığı kadar uygun koşullar sağlamıştı.

Ne var ki, gerek HDP gerekse de başta TİP olmak üzere sosyalist hareketin geniş kesimleri ve sendikal önderliklerin çoğunluğu “önce Erdoğan gitmeli” gerekçesiyle, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bağımsız bir aday çıkarılması fikrine karşı çıktılar. Dolayısıyla, “Tek Adam rejiminden kurtulma” görevi Millet İttifakı’nın adayına baştan terk edilmiş oldu. Böylece, mevcut krizden emek eksenli sınıfsal bir çıkış önerme yönünde önemli bir fırsat kaçırıldı. Oğan’ın yüzde 5 oyuyla ikinci tur sürecinde oluşturduğu ağırlık, bağımsız bir güç olarak ortaya çıkmayarak kaçırılan fırsatlara ilişkin önemli ipuçları verdi.

Parlamento sonuçları

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday çıkarmamakta uzlaşan sol, parlamento seçimlerine ortak bir ittifak çatısı altında girmekte anlaşamadı. Bu başarısızlıkta HDP liderliğinin Türkiye soluyla araçsal bir temelde kurduğu ilişkinin de etkisi olmakla birlikte, asıl sorumlunun ulusalcı politikalarıyla HDP ile yan yana gelmekten kaçınan Sosyalist Güç Birliği bileşenleri olduğunu belirtmemiz gerekiyor.

Bütün bu handikapların yanı sıra HDP seçim sürecine rejimin oldukça ağır baskılar altında girmek zorunda kaldı. Partinin kapatılma tehlikesi karşısında seçimlere Yeşil Sol Parti listelerinden katıldı ve yüzde 8,8 oranında oy elde etti. Mevcut baskılar altında bu oy oranı önemli olsa da, HDP hedeflediği sonuçların oldukça gerisinde kaldı. Tabanı seferber edecek açık bir siyasi program sunulamadı ve güçlü bir seçim kampanyası örülemedi.

Yüzde 1,7 oy elde eden TİP, 4 milletvekili çıkarmayı başardı. Yüzünü sola ve emekten yana siyasete dönmek isteyen kitleler açısından TİP’in varlığı önemli bir seçenek oldu. Bununla birlikte, oy talep etmenin ötesine geçerek seferberlik çağrısını büyüten ve emek eksenli acil taleplere dayalı bir kampanyanın örülebilmesi çok daha etkili sonuçlar alınabileceğine işaret etti.

Yeni mücadele dönemi

İDP olarak İstanbul ve İzmir’de TİP listelerinden gösterdiğimiz milletvekili adaylarıyla aktif bir seçim kampanyası yürüttük. Emekçi mahalleleri odağımıza aldığımız kampanyamızda “Emekçiler Yönetmeli” şiarını yükselttik. Kopuş eksenli bir acil eylem programı ortaya koyduk ve kitleleri bu yönde seferberliğe davet eden talepleri görünür kılmaya çalıştık. TİP’li dostlarımızla birleşik mücadele adına örnek sayılabileceğini düşündüğümüz bir çalışma yürüttük.

Seçimlerin ardından zorluklar ve çelişkilerle dolu yeni bir mücadele dönemine giriyoruz. Saray rejiminin antidemokratik ve emek düşmanı saldırıları derinleştirmeye çalışacağı bu dönemde, birleşik bir emek ittifakına ve eylem programına duyulan ihtiyaç her zamankinden fazla olacak.

Mücadele taleplerimiz seçimlerden sonra hâlâ geçerli

0

Seçimlerin ardından işçiler, kadınlar, lgbti+lar, başta Kürtler olmak üzere tüm azınlıklar ve doğa açısından kaygı verici bir dönemin açığa çıktığı söylenebilse de mücadele zeminimiz açısından daha net ve elverişli bir döneme girdiğimiz de bir gerçek.

14 Mayıs parlamento seçimleri bizlere siyaseti taleplerimizle yapmanın ve bu talepler etrafında bir mücadele çağrısında bulunmanın önemini gösterdi. Siyaset bir toplama işleminden çok halat çekme oyununa benziyor. Millet İttifakı’nda olduğu gibi ipi zıt yönlere çekenlerin yarattığı net kuvvet güçlerin toplamı ile değil, çıkarılması ile hesaplanabiliyor.

28 Mayıs seçimlerinin bize öğrettiği şey ise şu: Bugüne kadar Erdoğan’a karşı her şey denendi. Erdoğan’a karşı Erdoğan (E. İhsanoğlu), Erdoğan’a karşı Atatürkçü (M. İnce) ve Erdoğan’a karşı “herkes” (K. Kılıçdaroğlu). Hiçbiri beklenen sonucu vermezken böylelikle baskıcı rejime karşı bir şey hariç her şey denenmiş oldu: emek merkezli bir birlik kurarak baskıcı rejim ve sömürücü kapitalist düzenden kopmak.

TİP listelerinden vekil adayı olarak girdiğimiz seçim kampanyamız boyunca pek çok talebimizden bahsederken “Enerji, maden ve inşaat tekelleri tazminatsız kamulaştırılsın” ve “Depreme karşı boş konutlar ihtiyaç sahiplerinin kullanımına açılsın” diyen taleplerimizi de ifade edebildik.

Cumhur İttifakı seçimleri kazandı. Şimdi Saray’ın çeperindeki bir avuç aile ve Türkiye’nin diğer ultra zenginleri ile beraber çok uluslu emperyalist şirketler için yeni kâr ve yağma olanaklarını için çalışacaklar.

Bu yağmanın birinci sırasında doğal varlıkların talana açılması duruyor. Dışa bağımlılığı artıracak olan Mersin’deki Rus santralinin yanı sıra Sinop ve İğneada projeleri, Artvin’in insansızlaştırılarak maden havzası haline getirilmesi, su havzalarının, ormanlık arazilerin, yeraltı ve yer üstü kaynaklarının talanı iktidarın ajandasında. Bu talanlara dur demeyi sürdürmek birinci dereceden görevimiz. Ancak bu yağmaya sadece dur demek yeter mi? Bugün Millet İttifakı seçimi kazansaydı bu yağmanın tamamen duracağına inanabilir miydik? Zira bugün Türkiye’de enerji, maden ve inşaattan beslenmeyen tek bir büyük holding yok! Bu sebeple bugünden sonra da “Enerji, maden ve inşaat tekelleri tazminatsız kamulaştırılsın!” demeyi sürdüreceğiz.

Bizim için felaket olan zenginler için fırsat anlamına gelebiliyor. 6 Şubat depremleri bunu bize tekrar gösterdi. Bugün İstanbul depremi için iktidar 500 bin konutun dönüşümü projesinden bahsederken burada yaşayan insanlara İstanbul’un akciğerleri anlamına gelen Kuzey ormanlarına uydu kentler yapmak suretiyle çözüm üreteceklerini söylüyor, Yenikapı ve Maltepe dolgu alanlarının onlarca katı olan hafriyat atığını ne yapacaklarını da hiçbir şekilde ifade etmiyorlar. Bu yüzden “Depreme karşı boş konutlar ihtiyaç sahiplerinin kullanımına açılsın!” demeye devam ediyoruz.

Zaman, her şeyden çok taleplerimizi en net şekilde ifade edip bu netlikle mücadelemizi birleştirme zamanıdır. Umut yoktan var olmaz, mücadele ile yeşerir. Bu sebeple bizim umudumuz hâlâ güçlü ve eskisinden daha net.

Seçimlerin ardından: Kadın ve lgbti+ düşmanı politikalara karşı ortak mücadele büyümeli!

0

Seçimler, bir önceki döneme göre koltuk sayısı azalsa da parlamentoda çoğunluğu sağlamayı başaran Cumhur İttifakı’nın ve Erdoğan’ın seçim başarısıyla sonuçlandı. Ancak bu başarının baskının, yalanın, sandık hilelerinin gölgesinde elde edildiğini ve toplumun yarısının –üstelik kadınların, lubunyaların, gençlerin, işçi sınıfının öncü kesimlerinin büyük bir çoğunluğunun– bu baskı rejimini reddetmiş olduğunu da muhakkak sonucun analizine dahil etmek gerek.

Diğer yandan, 14 ve 28 Mayıs seçim sonuçları, Tek Adam iktidarının sahte zaferinin yanı sıra bir olguyu daha açıkça ilan etti. Kadın ve lgbti+ düşmanlığı, temel haklara dönük saldırılar ve nefret söylemi, Cumhur İttifakı’nın seçim kampanyasının –ki bunun başlangıcını İstanbul Sözleşmesi kararına kadar çekmek mümkün– en işlevsel rıza üretim araçlarından biri haline gelmiştir. Bunu yaparken, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ve cinsiyetçi işbölümünün yeniden üretildiği bir yapı olarak kutsadıkları ve sınırladıkları aile ise en kolay başvuru kaynağı durumunda. Ve bu “araca” önümüzdeki dönemde de, yarattığı ekonomik ve toplumsal enkazın sebep olduğu meşruiyet kaybını azaltmak adına sıkça başvurabileceğinin sinyallerini Erdoğan zafer konuşmasından itibaren vermeye başladı.

Keza, meclis bileşimi de kadın düşmanı politikaları ve nefret politikalarını derinleştirme girişimlerinin habercisi durumunda. Programları açıkça kadın düşmanlığı ve kadınların toplumsal yaşamdaki varlığının kısıtlanması üzerine kurulmuş İslamcı faşizan HÜDA-PAR’ın ve radikal İslamcı Yeniden Refah Partisi’nin mecliste toplamda 9 milletvekili ile temsil edilecek olması ve meclisin çoğunluğunun Cumhur İttifakı’nda olması bizler açısından tablonun en olumsuz yanı.

Bu tabloyu daha da zorlaştıran ise düzen muhalefetinin de bu saldırılar karşısında duracak tutarlı bir toplumsal cinsiyet eşitliği politikasından ve hatta hedefinden oldukça uzak olması. Hele söz konusu lgbti+ hakları olduğunda Cumhur İttifakı ile birlikte pozisyon alacak bileşimlerin varlığı gizlenen bir durum değil. Seçim sürecinde de görüldü ki muhalefet, kadınların ve lgbti+ların “gelecek kaygısı ve korkusu”nu ve Tek Adam rejimini zayıflatma arzusunu kendisine oy vermeleri için yeterli gördü. Kampanyalarında toplumsal cinsiyet eşitliğini öne çıkardıkları bir tane talep/vaat bile saymak kolay değil; lgbti+lara dönük nefret söylemleri karşısında ise seçim meydanlarında sergiledikleri utanç verici performanslar hafızalarda.

Kadın ve lgbti+ düşmanlığı karşısında, toplumsal cinsiyet eşitliğinden yana bir mücadelenin yeni parlamentodaki savunusu için; bu sorunu ve çözüm önerilerini doğrudan programlarında ele alan ve bu mücadelenin kendisini ve kazanımlarını sahiplenme iddiasındaki Emek ve Özgürlük İttifakı bileşenlerine ise büyük sorumluluk düşüyor. Bu açıdan doğrudan kadın mücadelesinden/feminist hareket içinden öznelerin meclisteki varlığı bizler için elbette çok önemli bir kazanım. Ancak seçim sürecinde EÖİ bileşenlerine dönük olarak dile getirilen bu konuyu gündemlerinde yeterince tutmadıkları konusundaki haklı eleştirileri de göz ardı etmemek gerek. Ve yeri gelmişken, Onur Ayı ve haftasına dönük ortak bir tutum ve çalışma olasılığı bu açıdan hem meclisteki EÖİ bileşenleri hem de tüm sol-sosyalist kesimler için yeni dönemin ilk sınavı olarak önümüzde duruyor.

Öte yandan, mevcut tablo kadınlar ve lubunyalar olarak ısrar ve inatla terk etmediğimiz, talep ve politikalarımızı taşıdığımız mücadele alanlarımızın –sokakların, işyerlerinin, kamusal ve özel tüm alanların– önemini ve zaruretini bir kez daha tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Baskıcı Tek Adam rejiminden ve ekonomik çöküşten kopuşun yolu için politik özneleri olduğumuz, düzen partilerinden bağımsız, seçim hesaplarını değil mücadelelerimizi ve taleplerimizi temel alan bir acil eylem planına ve ortak mücadeleye ihtiyacımız var. Buna hemen şimdi ihtiyacımız var! Bugüne kadar birbirimizden aldığımız cesaret gücümüz oldu, bugünden sonra da yarına duyduğumuz umudu birlikte yeşertebiliriz!

Taleplerimiz üzerine

0

14 Mayıs seçimleri sürecinde, adaylık kampanyamız boyunca öne çıkardığımız iki ana talep mevcuttu. Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis ile dış borç ödemelerinin durdurulması. Tabii bunlar yalnızca seçim sürecinde kullanmaya başladığımız değil, tam tersine partimizin uzunca bir süredir vurguladığı taleplerdi. Ve daha da önemlisi 14 Mayıs ve 28 Mayıs seçimlerinin sonuçları ışığında bu iki talep, önümüzdeki mücadele döneminde de yakıcılığını sürdürecek.

Neden mi?

Öncelikle, bizim temel çıkış noktamızı, kitlelerin ekonomik ve sosyal sorunlarının çözümünün ve demokratik haklarına yönelik baskılar karşısında Tek Adam rejiminden kurtulma özlemlerinin, onları pasif seçmenler olmaktan çıkartarak, aktif kurucu güç haline getirmekten geçtiği oluşturuyor. Bu ise, mevcut tablodan hareketle oluşturulacak ve sandığı da aşan bir şekilde, emekçileri birlikteliğe ve seferberliğe davet edebilecek taleplerin öne çıkartılmasını zorunlu kılıyor.

Seçim öncesi süreçte ve seçim döneminde de bizler bu talepleri vurgulasak dahi maalesef ki sosyalist hareketin ve sınıf hareketinin genelinde kitlelerin acil talepleri üzerinden bir mücadele hattının oluşturulması ihtiyacının üzerinden atlandı.

Şimdi seçimler geride kaldı. Ve Tek Adam, cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı, Cumhur İttifakı ise parlamentoda çoğunluğu elde etti. Seçim sonuçları ışığında, önümüzdeki süreçte bizleri bekleyen iki temel mücadele alanı bulunmakta.

Bunlardan biri, Tek Adam rejiminin, kitlelerin yaşam koşullarına, sosyal ve demokratik haklarına yönelik olarak baskısını derinleştirecek olması. Düzen muhalefeti uzunca bir süredir Erdoğan’ın olası bir seçim yenilgisiyle Tek Adam rejiminin sonlanmasını eş tutarak kitlelerin bilincinde bir yanılsama yaşanmasına neden oldu. Sosyalist hareketin geniş kesimleri ise Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bağımsız bir pozisyon almayarak rejim değişikliğinin yalnızca sandık yoluyla sağlanabileceği algısını pekiştirdi.

Ancak bizim için mevcut rejimden kopuş ve onun anayasasını tarihin çöplüğüne gönderebilmek seçimlerden de öte bir mücadelenin, bir seferberliğin örülebilmesini zorunlu kılıyor. Dolayısıyla, öne çıkarmayı sürdüreceğimiz Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis talebi bizim için tam da bu düzleme oturmakta. Bu aslında, emekçilere, ezilen kitlelere demokratik ve sosyal hakları için seferber olma çağrısıdır. Ve ancak, kitlelerin talepleri için örgütlenmesi ve seferber olmasıyla emekçilerin, Kürt halkının, kadınların, lgbti+ların, gençlerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin demokratik ve sosyal haklarına sahip çıkabilir, Tek Adam rejiminden kopuş mücadelemizi ilerletebiliriz.

İkinci mücadele alanını ise ekonomik yıkım oluşturmakta. Bugün, ülkenin toplam dış borcu 460 milyar dolar. Bu tablonun sorumlusu Tek Adam rejimi ve patronlar “yerli ve milli” söylemlerine sığınarak ekonominin emperyalizme bağımlığını derinleştirmiş ve ülkeyi milli gelirinin yarısı kadar borç batağına sürüklemiş durumda. Ve bu enkazı zamlarla, gerçek ücretlerimizdeki düşüşle, işsizlikle, sosyal haklarımızdaki kısıtlamalarla biz emekçilere fatura etmeyi sürdürecekler.

Biz ise, bu tablo karşısında, krizin faturasının bizlere ödetilmesini reddetmek ve ülke kaynaklarının emekçiler yararına kullanılması adına birleşik bir mücadelenin örülebilmesi için alınmasında da kullanılmasında da hiçbir irade ve söz hakkımız olmayan dış borçların ödemelerinin durdurulması talebi etrafında seferber olunmasını önermeyi sürdüreceğiz.

Çünkü önümüzdeki mücadele döneminin temel belirleyeni bu ve benzeri acil taleplerimiz etrafında emekçilerin en geniş mücadele hattını örmek olacak.

Emek seferberliğinden başka çözüm yok!

0

Ülkenin politik gündemini uzunca bir süredir kilitlemiş olan seçim süreci, Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerinin de tamamlanmasıyla son buldu. Oylarındaki düşüşe rağmen seçimlerin kazananı Erdoğan ve Cumhur İttifakı oldu. Seçimler öncesinde yaymış olduğu beklentinin aksine Millet İttifakı parlamento çoğunluğunu ve cumhurbaşkanlığını kazanmayı başaramadı.

Seçim süreci, sınıflar mücadelesi açısından pek çok boyutuyla önemli dersler içerdiği gibi, sol ve sosyalist hareketin, sınıfın öncüsünün yeni mücadele dönemine nasıl bir politikayla girmesi gerektiğine ilişkin de önemli sonuçlar barındırıyor.

Tek Adam rejimi altında seçimler

Seçim sürecinin her şeyden önce Cumhur İttifakı lehine oldukça eşitsiz koşullarda gerçekleştiğini vurgulamak gerekiyor. Erdoğan ve müttefikleri, iktidarlarını sürdürebilmek adına devlet aygıtının tüm olanaklarını seferber ettiler. Muhalefete dönük baskılardan Hazine ve Merkez Bankası’nın tüm kaynakları kullanılarak gerçekleştirilen ekonomik hamlelere, yaygın medyanın Cumhur İttifakı’nın propaganda makinesi olarak çalışmasından seçim usulsüzlüklerine ve iftira kampanyalarına dek bu alanda pek çok başlık sayılabilir.

Bütün bu eşitsiz koşullarla birlikte iktidar azımsanmayacak bir oy kaybı yaşadı. 2018 seçimlerine göre AKP yüzde 7 oy kaybetti. Metropollerde ve Kürt illerinde muhalefet partileri oyların çoğunluğunu almayı başardı. Yine de, AKP yüzde 35 ile birinci parti oldu. Cumhur İttifakı’nın parlamentodaki milletvekili sayısı 322’ye düşmekle birlikte, meclis çoğunluğunu korudu. Erdoğan ilk kez ilk turda kazanamadı. İkinci turda ise, yüzde 52’lik oranla rakibinden yaklaşık 2,3 milyon fazla oy aldı.

Saray’ın baskıcı önlemleri, tüm muhalefeti kriminalize eden söylemleri ve uygulamaları oy kaybını bir ölçüde yavaşlatan önemli etmenler oldu. Ancak özellikle seçim sürecinde Saray’ın hayata geçirdiği ekonomik tavizlerin ve vaatlerin geçmişte Cumhur İttifakı’na oy veren emekçi, yoksul kesimlerin önemli bir kesimi üzerindeki etkisi belirleyiciydi. Millet İttifakı’nın emekçi, yoksul kesimlere seslenmeyen ve onları ikna edemeyen politikası karşısında; Saray’ın sorumlusu olduğu derin yoksullaşmaya rağmen, EYT’den ücret zamlarına, düşük faizlerle borçlandırmadan doların yapay biçimde düşük tutulmasına dek uygulanan seçim ekonomisi “yaparsa yine Reis yapar” algısı ve söylemine güç verdi. Dolayısıyla, Saray’ın beklenen baskı politikaları burjuva muhalefetin yenilgisini açıklamaktan fazlasıyla uzak kaldığı gibi “seçmenin sağcılaşması” gibi analizler bu yenilgiyi meşrulaştırma girişiminden öte bir anlam taşımıyor. “Sağcılaşan” seçmen değil siyasal partilerdir, CHP’nin ve Millet İttifakı’nın tamamen sağa kıran siyasetidir.

Millet İttifakı’nın yenilgi stratejisi

CHP 2023 seçimlerine, 2019’da başarılı olmuş görünen Millet İttifakı stratejisiyle hazırlandı. Deva ve Gelecek partilerinin de ittifaka dahil olmasıyla Altılı Masa ortaya çıktı. HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı göstermemesi ve Millet İttifakı adayına oy çağrısı yapması da sağlanabildi. Böylece oluşan aritmetik toplamla mecliste çoğunluk sağlanması ve cumhurbaşkanlığının kazanması hedeflendi.

Millet İttifakı oylarını artırmakla birlikte, bu hesaplarının oldukça uzağında kaldı. “Beş benzemez”i bir arada tutma çabasıyla sinik ve solgun bir siyasi platform yarattı. Emekçilerin acil ekonomik ve toplumsal meselelerine dönük açık ve güvenilir bir program sunmadı. Bunun yerine, mevcut sefalet düzenini “sürdürülebilir” hale getirmekten öteye geçmeyecek neoliberal temelde bir kapitalist programı savundu. Grev ve toplu sözleşme hakkından söz etmeyen, Kürtlerin, Alevilerin haklarına, İstanbul Sözleşmesi’ne, lgbti+lara yer vermeyen Ortak Mutabakat Metni ise, burjuva muhalefetin demokrasi dünyasının sınırlarının darlığını ortaya koydu. İkinci tur kampanyasında göçmen ve Kürt düşmanlığı temelinde bir kampanya yürütülmesiyle bu sınırlar daha da daraldı.

Daha önemlisi, geçtiğimiz dönem boyunca, Millet İttifakı’nın siyaseti sandığa hapsetmeye dönük stratejisiydi. İktidara yönelik büyüyen toplumsal hoşnutsuzluk yalnızca seçimlere kanalize edilerek pasifize edildi. Kitlesel seferberliklerin örgütlenmesine fren konuldu. Demokratik dönüşümü oy kullanmaktan ibaret gören bir tutumun sınırlılıkları bir kez daha açığa çıktı.

Yeni dönemin yol haritası

Seçimlerin ardından Saray yönetimi emek düşmanı, baskıcı, ayrımcı ve gerici politikalarını kaldığı yerden sürdürmeye çalışacak. Bununla birlikte, önünde aşması gereken pek çok zorluk ve çelişki bulunuyor. Her şeyden önce toplumun yarısının Tek Adam rejimini reddettiği bir kez daha ortaya çıktı. Bir diğer azımsanmayacak kesim ise, seçim rüşvetleri ve sert kutuplaştırma politikalarıyla tutulabildi. Ekonomideki acı fatura emekçi halka daha yoğun bir şekilde ödetildiğinde, bu kesimlerin hoşnutsuzluğu da görünür hale gelebilecek. Yerel seçimlere giderken Cumhur İttifakı, başta ekonomi olmak üzere pek çok alanda ağır çelişkilerle yüzleşecek.

Yeni dönemde de temel görev değişmeden sürüyor: burjuva partilerinden bağımsız bir emek ittifakının, emekçilerin ve ezilen kesimlerin acil talepleri ekseninde bir eylem programının örülmesi. Başta sendikalar olmak üzere emek örgütlerinin ve sosyalistlerin birleşik mücadele doğrultusunda ilerlemesi hayati önemini koruyor.

Umutsuzluk değil birlik için; Emek İttifakı’nın inşası için!

0

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tur sonuçlarına ilişkin İşçi Demokrasisi Partisi’nin ilk değerlendirmesinde, Saray’ın seçim başarısının bir “sahte zafer” olduğuna dikkat çekildi ve yeni dönemde bir Emek İttifakı’na dönük ihtiyacın artarak devam edeceği vurgulandı. Değerlendirmede, “Ülkenin içerisinde bulunduğu tablo bizlere gösteriyor ki, baskıcı Tek Adam rejiminden ve ekonomik çöküşten kopuşun yolu acil taleplerimiz ekseninde bir mücadele ittifakının, Emek İttifakı’nın inşasını dayatmakta.” ifadelerine yer verildi. Açıklamanın tamamı şu şekilde:

Değerli işçi-emekçi kardeşlerimiz,

Tek Adam iktidarının Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda elde ettiği sonuçlar, tüm devlet olanaklarının, her türlü kanunsuzluğun, baskının, yalanın, sandık hilelerinin ve iftiraların kullanılmasına dayanmaktadır.

Ama Saray’ın bu “başarısı” bizleri yanıltmasın. Bu sahte bir zaferdir. Çünkü sadece toplumun yarısı değil, işçi sınıfının öncü kesimlerinin büyük bir çoğunluğu bu baskı rejimini reddetmiş ve yeni mücadele dönemine hazır olduğunun iradesini göstermiştir.

Evet, önümüzdeki mücadele döneminde, Tek Adam rejiminin sorumlusu olduğu ekonomik ve toplumsal enkaz derinleşerek karşımızda durmayı sürdürecek. Bugün, hazine boşalmış durumda ve iktidar bir ödemeler dengesiyle karşı karşıya. Soygun çeteleri kârlarından vazgeçmeyecekleri için, tüm faturayı emekçilerin üzerine yıkmaya çalışacaklar. Önümüzdeki süreçte yüksek faizli dış borçların yükü bizlerin sırtına bindirilecek. Tek Adam rejiminin kapitalist sömürü politikalarının devamıyla hayat pahalılığı karşısında ücretlerimiz enflasyon karşısında erimeyi sürdürecek.

Emekçilerin sendikal, sosyal ve siyasal taleplerinin baskılanması ve her türlü devlet gücü kullanılarak ekonomik yıkıma karşı mücadelelerin bastırılma gayreti devam edecek.

Baskıcı Tek Adam rejimi, bu sahte zaferini ayakta tutmak adına toplumun tüm ezilen kesimleri üzerinde uyguladığı antidemokratik ve kutuplaştırıcı politikalarını da önümüzdeki süreçte derinleştirecek.

Önümüzdeki mücadele dönemi için sandıktan karşımıza iki önemli sonuç çıktı. Birincisi, bugün umutsuzluğa kapılmanın değil, birliğimize daha fazla güvenmenin zamanı. Ve ikincisi, Tek Adam rejiminin ve burjuva muhalefetin toplum üzerinde yarattığı çarpık kutuplaşmayı emek ekseninde bütünleştirme zamanı.

Ve biz, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, yeni mücadele döneminde de Emek İttifakı çağrımızı yineliyoruz.

Ülkenin içerisinde bulunduğu tablo bizlere gösteriyor ki, baskıcı Tek Adam rejiminden ve ekonomik çöküşten kopuşun yolu acil taleplerimiz ekseninde bir mücadele ittifakının, Emek İttifakı’nın inşasını dayatmakta.

Ancak böylesi bir mücadele ittifakını inşa edebilirsek, emekçilerin, Kürt halkının, kadınların, lgbti+ların, gençlerin ve ezilen tüm kesimlerin hâlihazırda açığa çıkarmış oldukları iradelerini bir adım daha ileriye taşıyabiliriz.

“Emekçiler Yönetmeli” şiarımız gerçekleşene dek mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.

İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komitesi

28 Mayıs 2023

15 Mayıs günü ve bankalar

0

14 Mayıs seçimlerinden bir gün sonra Merkez Bankası kararı ile bankalar müşterilerine nakit avans kısıtlaması getirdi. Bunun yanı sıra kredi limitleri düşürüldü. Çoğu banka nakit avansı tümden kaldırdı, bazıları ise 5 bin TL ile sınırlandırdı. Fakat kredi daralması anlamına gelen bu hamleden birkaç gün içinde vazgeçildi. Anlık duran kredi mekanizması kararının seçimden hemen sonra alınması ve kısa süre içinde geri adım atılması, 28 Mayıs sonrası için ekonominin gideceği yönle ilgili önemli ipuçları veriyor.

Seçim ekonomisi kesenin ağzını açmıştı. Fakat bu politika rejim eliyle neredeyse pandeminin başından beri farklı seviyelerde uygulanıyor. Keseni ağzı yeri geldiğinde biraz daraltılsa da hiç kapatılmadı. Bu politikanın neden uygulandığını ve sonuçlarının neden enflasyon ve hayat pahalılığıyla sonuçlandığını birçok yazımızda anlatmıştık. Faizlerin düşük tutularak kredi mekanizmasının büyümesinin hane halkı ve dış borçların katlanarak artmasına, Türk lirasının tarihin gördüğü en değersiz seviyelere inmesine, kısaca paranın hızla pul olmasına yol açtığını defalarca dile getirdik.

Bu politikanın sürekliliği olmadığı gibi uzun vadeli sürdürülmesi için de dışarıdan düzenli ve bol paraya ihtiyaç duyuluyor. Fakat toplumsal ve politik risklerin artması, dışarıdan gelecek bu paranın sigortalanması maliyetlerini de artırıyor. Değersiz TL’ye rağmen artan cari açık ve seçim ekonomisi harcamalarının katmerlediği bütçe açığı da cabası… Yani her daim dışardan sürekli döviz girdisi mümkün değil. Son tahlilde sürekli ve artan oranda dövize ve döviz satışına bu derece bağımlı olan hastalıklı bir ekonomik düzen yarattılar.

Rezervleri satarak erittiler, yetmedi. İhracatçının kazancından pay alarak satmaya devam ettiler, yetmedi. Kur korumalı mevduatla döviz hesaplarını TL’ye çevirdiler, yetmedi. Kapalıçarşı’ya altın satarak döviz alıp sattılar, o da yetmedi. Öyle bir noktaya geldik ki, artık döviz satılamadığı her an bir kur şoku ile karşılaşmamız çok olası. Bu kadar hamle sonrasında son 7-8 aydır fiyatı en az artan şey dolar oldu haliyle. Fakat artık kronikleşmiş hale gelen döviz satma zorunluluğu sürdürülemez bir hal almış durumda. Sürdürülemez çünkü enflasyon, onu durduracak bir fren mekanizmasının olmadığı her ortamda şişmeye devam ediyor. Artık iktidar çok zorlu bir ikilem içinde. Enflasyonu frenlemek ve TL’nin değerini artırmak için atılacak her adım tüm ekonominin anlık durmasına yol açmak zorunda. Yani iktidarın durumu, duvara çarpmamak için son dakikada ani fren yapan sürücüye benziyor.

Seçimden önce frene basmak yerine seçimin ertesi gününü tercih ettiler. Tüketimi kısmak, işsizliğin artması, ticaret ve tüketim kredilerinin daralması gibi hamleleri seçim öncesi uygulamak istemeyen iktidar seçim sonrasına çok acı bir reçete hazırlıyor. Kendi yarattıkları ve bir avuç sermayedarı zengin edip emekçileri hayat pahalılığıyla borç kazanında yüzdüren ekonomi politikasıyla iktidar, seçimlerde kazandığı takdirde tehlikeli bir seviyeye gelen enflasyonla “mücadele etmeyi” planlıyor. Çünkü artık iktidarını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu koşullar farklılaştı. Yani yeni politikada da emekçiler için bir çıkış olmayacak. Bu kez hayat pahalılığıyla değil belki ama kitlesel işsizlikle sınanacağız. Dolayısıyla 15 Mayıs’ta yaşananlar 29 Mayıs’ta yaşanacak olanların belki de bir tatbikatıydı. Seçimin ikinci tura kalması sebebiyle 10 günlük ötelenen tehlikeli bir ekonomik durum bizleri bekliyor. Seçim sonuçları ne olursa olsun sermaye iktidarlarının kendi araçlarıyla düzeltemeyecekleri kadar bozulmuş bir ekonomi var. Acı reçeteleri artık bizim değil sermayedarların içmesi için mücadele etmeyi sürdüreceğiz.

14 Mayıs seçimlerinin ardından

0
Fotoğraf: Muhammed Selim Korkutata/AA

14 Mayıs’ta gerçekleşen seçimler, Cumhur İttifakı’nın (Cİ) genel beklentilerin üstünde bir seçim başarısıyla sonuçlandı. Cİ parlamento seçimlerinde oyların yüzde 49,5’ini alarak 323 sandalyeye sahip oldu. Böylelikle bir önceki döneme göre koltuk sayısı azalsa da parlamentoda çoğunluğu sağlamayı başardı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise Erdoğan, oyların yüzde 49,5’ini elde ederek ilk turda en çok oy alan aday oldu.

Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı (Mİ) arasındaki yoğun kutuplaşmaya sahne olan seçim süreci, katılım oranlarında da karşılık buldu ve toplam seçmenin yüzde 88’i sandığa giderek oy kullandı. “Seçimleri ilk turda bitirme” iddiasıyla yola çıkarak Mİ’nin adayı olan ve Emek ve Özgürlük İttifakı’nın (EÖİ) da destek verdiği Kılıçdaroğlu, oyların yüzde 44,9’unu alarak ikinci sırada yer aldı. Göçmen ve Kürt düşmanlığını bayrak edinen Sinan Oğan ise yüzde 5,2’lik oyla beklentilerin üstünde bir oy almayı başardı. 28 Mayıs’ta gerçekleşecek ikinci tur seçimleri, Erdoğan ve Kılıçdaroğlu arasında bir düelloya sahne olacak.

Cumhur İttifakı ikinci tura önde giriyor

Erdoğan yönetimi seçimlere 21 yıllık iktidar yorgunluğuyla girdi. Uygulanan ekonomi politikaları emekçi kitleler üzerinde benzeri görülmedik bir tahribat yarattı. Alım gücü hiç olmadığı kadar düşerken, en zengin kesim servetini bu dönemde katladı. Dahası, Maraş merkezli depremlerin neden olduğu yıkım, AKP’nin ranta dayalı politikalarının sonuçlarını dramatik bir biçimde ortaya koydu. Rejimin baskıcı politikaları gençleri, kadınları, Kürtleri, kentli kesimleri Cİ’den giderek daha fazla uzaklaştırdı. Bunun sonuçları sandığa da yansıdı.

2018 seçimlerine göre AKP yüzde 7 oy kaybetti. Metropollerde ve Kürt illerinde muhalefet partileri oyların çoğunluğunu almayı başardı. Bununla birlikte, Cİ’nin gerilemesi anketlere ve genel toplumsal beklentilere göre düşük seviyede kaldı. Yaşadığı oy kaybına rağmen AKP yüzde 35 oranıyla seçimlerin birinci partisi oldu. Müttefiki MHP yüzde 10 oy oranıyla 50 milletvekiline sahip olmayı başardı. İslamcı faşizan Hüda-Par 4, radikal İslamcı Yeniden Refah da 5 milletvekiliyle parlamentoda temsil edilecek. Erdoğan ise, 2018’e göre oylarında 3 puanlık bir düşüş olmakla birlikte, Kılıçdaroğlu’ndan 2,5 milyon fazla oy elde etti.

Seçim sonuçlarını değerlendirirken, öncelikle partilerin eşit şartlar altında mücadele etmediğini hatırlamak gerekiyor. Erdoğan’ın Anayasa’ya aykırı şekilde üçüncü kez aday olmasından devletin tüm imkânlarının Cumhur İttifakı’nın seçim propagandası için hasredilmesine, yaygın medyanın tamamen AKP propaganda aygıtı gibi çalışmasından muhalefete dönük pek çok baskıcı uygulamaya dek iktidar lehine sayısız ihlal ve hukuksuzluk örnekleri yaşandı. Dahası Erdoğan yönetimi, muhalefetin ekonomiye ilişkin vaatlerini boşa düşürmek için Hazine’yi ve Merkez Bankası rezervlerini tümüyle seferber etti. EYT yasasından emekli maaşlarının artırılmasına, kamu işçileri ve memurlara görece yüksek zam vaatlerinden doların Merkez Bankası rezervleri eritilerek yapay biçimde düşük tutulmasına dek, oy kaybını önlemek için pek çok adım atıldı. Bütün bunlara tüm muhalefeti terörist olmakla itham eden söylemleri ve HDP’nin kapatma davasıyla seçimlere giremez hale getirilmesini de eklemek gerekiyor.

Erdoğan yönetiminin baskıcı önlemleri ve ekonomik tavizleri oy kaybını bir ölçüde engellemiş görünüyor. Bununla birlikte, ne Erdoğan yönetiminin bu beklenen uygulamaları ne de “seçmenin sağcılaşması” gibi analizler, muhalefetin Cİ’nin gerisinde kalmasını yeterince açıklayabilir. Derin ekonomik sefalete, tüm sistemi kaplayan yolsuzluklara ve çürümeye rağmen Mİ’nin arzuladığı oranlara ulaşamamasında, siyaseti seçim aritmetiğine indirgeyen sermaye yanlısı programı yatıyor.

Millet İttifakı hedeflediği seçim başarısının uzağında kaldı

CHP cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine, 2019 belediye seçimlerinde işe yaramış görünen Millet İttifakı formülüyle hazırlandı. İYİP, Demokrat Parti ve Saadet’in yanına AKP’den ayrılan Deva ve Gelecek Partileri de eklendi ve böylece Altılı Masa ortaya çıktı. Bir yandan da HDP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday çıkarmayıp Mİ’nin adayını desteklemesi sağlandı. Oluşan bu aritmetik toplamla cumhurbaşkanlığının ilk turda kazanılacağı, mecliste Cİ’nin çoğunluğu yitireceği hesaplandı.

Mİ bir önceki seçimlere göre oylarını artırmakla birlikte bu hedeflerinin uzağında kaldı. Bunun arkasında, temelde, ittifakın güçlü ve net bir siyasi program sunmak yerine “beş benzemez”i bir arada tutma gerekçesiyle, oluşturduğu sinik ve renksiz platform yatıyor. Başta emekçilerin acil sorunları olmak üzere muhalefet, ülkenin temel sorunlarına ilişkin net ve ikna edici bir tutum almaktan özenle kaçındı, mevcut sistemi “sürdürülebilir” hale getirmekten öteye geçmeyen kapitalist restorasyon programının sınırları içerisinde hareket etti. Krize karşı sermaye yanlısı neoliberal bir program öneren; emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin ve toplumun diğer ezilen, sömürülen kesimlerinin taleplerine yer vermeyen Ortak Mutabakat Metni, Millet İttifakı’nın demokrasi tahayyülünün sınırlarını da açıkça ortaya koydu.

Mİ’nin bir diğer önemli tutumu, iktidara karşı büyüyen toplumsal hoşnutsuzluğu pasifize ederek siyaseti sandıkla sınırlamasıydı. Sokağı ve toplumsal seferberlikleri reddeden söylemleri ve tüm toplumsal muhalefeti seçimlere kanalize etme stratejisiyle, toplumsal protestoların örgütlenmesinde etkili bir bariyere dönüştü. Yurttaşları seçmenden ibaret gören bir siyasal anlayışın toplumsal bilinçte sağlayabileceği dönüşümün sınırları böylelikle bir kez daha ortaya çıktı.

Tüm bu gelişmelerin ardından, 14 Mayıs sonuçlarından Mİ liderliğinin çıkardığı başlıca dersin “söylemini daha da sağcılaştırması gerekliliği” biçiminde olduğu görünüyor. Emekten yana, demokratik haklardan yana söylemleri güçlendirmek yerine, sözde Oğan’a giden oyları kazanmak adına seçimlerin ikinci turunu göçmen düşmanlığını, milliyetçi, şoven politikaları azdırarak kazanmayı hesaplıyor. Bu “sağcı tablo”nun ortaya çıkmasında, emeğin ve solun bu sürece güçlü ve birleşik bir alternatif olarak girememesinin de önemli bir payı bulunuyor.

Emek ve Özgürlük İttifakı sıçrama yapamadı

HDP seçim sürecine rejimin oldukça ağır baskı koşulları altında girmek zorunda kaldı. Başta Demirtaş olmak üzere yöneticileri ve üyelerinin düzmece davalarla cezaevlerinde tutulduğu, belediyelerine kayyum atandığı, milletvekilliklerinin düşürüldüğü ve son olarak da kapatma davasıyla seçime giremez hale getirildiği bir süreçten geçti. Partinin kapatılma tehlikesi altında HDP, seçimlere Yeşil Sol Parti listelerinden katılma kararı aldı ve oyların yüzde 8,8’ini elde etti.

Tüm bu baskılar karşısında Yeşil Sol Parti’nin aldığı oy önemli görünse de, HDP umduğu sonuçların uzağında kaldı. Net bir siyasi program ortaya koyamadı, tabanını seferber edecek bir seçim kampanyası öremedi. Yeşil Sol Parti listelerinden seçimlere katılan sosyalist partiler de emeğin sesini sahaya yansıtan aktif bir çalışma örgütleyemedi. EÖİ’nin bir diğer bileşeni olan Türkiye İşçi Partisi’yle (TİP) seçime katılma süreci iyi yönetilemedi, listelerin netleşmesinden sonra TİP’e yönelik eleştirilerin sürmesi, EÖİ kampanyasında tahribat yarattı.

Güçlü bir siyasi kampanya örülememesinde, ilk turdan Mİ’nin Cumhurbaşkanı adayının desteklenmesi ve bağımsız bir siyasi çalışma yürütülmesinin önemli bir etkisi oldu. Oysaki ilk turda, emekten ve ezilenlerden yana bağımsız bir cumhurbaşkanı adaylığı kampanyası hem EÖİ’nin çalışmalarına büyük bir ivme kazandırabilir hem de siyasi tabloda ağırlığın emekten ve özgürlüklerden yana kayması yönünde önemli bir kaldıraç olabilirdi. Oğan’ın yüzde 5 oyuyla ikinci tur sürecinde yarattığı etki, EÖİ’nin bağımsız bir güç olarak ortaya çıkmamakla kaçırılan fırsatlara ilişkin önemli ipuçları verdi.

EÖİ listelerinden seçimlere katılan bir diğer parti olan TİP ise, yüzde 1,7 oy elde ederek 4 milletvekili çıkarmayı başardı. 3 milletvekilliği ise çok küçük oy farklarıyla kaybedildi. Yüzünü sol siyasete ve emekten yana politikalara çevirmek isteyen kitleler açısından TİP’in varlığı önemli bir alternatif oldu ve bu yönde başarılı bir seçim kampanyası gerçekleştirdi. Bununla birlikte, süreç boyunca seçimlerde oy istemenin ötesine geçerek toplumsal örgütlenmenin diğer alanlarına dönük bir seferberlik çağrısında bulunulması; emekçilerin, ezilenlerin acil taleplerini odağına alan bir söylemin öne çıkarılması, kampanyanın çok daha etkili bir sonuç vermesini sağlayabilirdi.

İDP’nin seçim politikası

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, seçimlerde TİP’e ve genel düzeyde EÖİ’ye oy çağrısında bulunduk. İstanbul ve İzmir’de TİP listelerinden gösterdiğimiz milletvekili adaylarıyla aktif bir seçim kampanyası yürüttük. İstanbul’un ve İzmir’in emekçi mahallelerini odağımıza aldığımız kampanyamızda “Emekçiler Yönetmeli” şiarını yükselttik. Tek Adam rejiminden ve kapitalizmden kopuş ekseninde bir acil eylem programı ortaya koyduk ve kitleleri bu yönde seferberliğe davet eden talepleri görünür kılmaya çalıştık. TİP’li dostlarımızla birleşik mücadele adına örnek sayılabileceğini düşündüğümüz bir çalışma yürüttük. Politik farklılıklarımızı tanıyarak ve bunlara saygı göstererek, mümkün olan tüm alanlarda ortak bir çalışma yürüttük. Bütün bu çalışmaların seçimlerin sonrasında da baskı rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden köklü bir kopuşu hedefleyen bir siyasi seçeneğin yükseltilmesine katkı sağlayacağına inanıyoruz.

İkinci tura giderken

Cumhur İttifakı ikinci tura önde girmekle birlikte, önemli bir gerileme içerisinde olduğu da ortaya çıktı. Şimdi, Erdoğan tüm imkânları seferber ederek emek düşmanı, baskıcı, ayrımcı ve gerici politikalarını sürdürebilmek için güvenoyu kazanmayı ve inşa ettiği Tek Adam rejimini sağlamlaştırmayı hedefliyor. Bunun karşısında, Saray yönetimini reddeden milyonlarca emekçi, genç, kadın, Kürt, Alevi ve lgbti+ ikinci turda sandığa gitmeye hazırlanıyor.

Erdoğan’ın alternatifi Kılıçdaroğlu’nun kapitalist restorasyonu temel alan gerici programına yukarıda değindik. Bununla birlikte, 28 Mayıs’ın Tek Adam rejiminin oylamasına dönüştüğü koşullarda, Erdoğan’ın karşıdevrim projesinin geriletilmesi büyük önem taşıyor. Bu nedenle, Kılıçdaroğlu’na politik destek verilmeksizin eleştirel oy çağrısında bulunuyoruz.

Tek Adam iktidarı son bulsun veya bulmasın, önümüzdeki dönemde, bağımsız bir emek ittifakına, emeğin ve ezilenlerin acil talepleri etrafında seferberliklerin örülmesine duyulan yakıcı ihtiyaç artacak. Seçimlerden gerekli sonuçları da çıkararak, emek örgütlerinin, sosyalistlerin birleşik mücadele yönünde adımlarını sıklaştırması hayati önemini sürdürecek.

İDP Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna ilişkin tutumunu açıkladı

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna ilişkin tutumunu açıkladı. Açıklamada “Mevcut tabloda cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu, inşa ettiği baskı rejimini şahsında cisimleştiren Erdoğan’ın gerici projesinin bir 5 yıl daha devam etmesinin onaylanıp onaylanmaması anlamı taşımaktadır. Erdoğan’ın inşa ettiği Tek Adam rejimini geriletmek ve bu doğrultuda ilk turda sandıklara giderek seferber olan ve Erdoğan’ı istemediklerini ortaya koyan milyonlarca emekçiyle dayanışmak adına, Millet İttifakı adayına hiçbir politik destek sunmaksızın, eleştirel oy çağrısında bulunuyoruz. Bu bağlamda, Kılıçdaroğlu’na eleştirel oy tutumumuz onun politik projesine onay değil, Erdoğan’ın Saray yönetimini reddetme çağrısıdır.” ifadelerine yer verildi. Açıklamanın tamamı şu şekilde:

Değerli emekçi kardeşlerimiz, sevgili yoldaşlar,

Türkiye halklarının geniş kesimleri, bugüne değin yaşadıkları yoksulluğun, baskıların ve yolsuzlukların baş sorumlusu olarak gördükleri Erdoğan’ın artık daha fazla başta kalmasını istemediklerini sandıklarda gösterdi. Bununla birlikte, cumhurbaşkanlığı seçiminde herhangi bir aday yüzde 50 sınırını aşamadı ve seçim ikinci tura kaldı.

Seçimlerde Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın oyları gerilemekle birlikte, Millet İttifakı, oluşturduğu beklentinin oldukça altında kaldı. Kılıçdaroğlu ilk turda Erdoğan’dan yaklaşık 2 buçuk milyon daha az oy alarak oyların yüzde 45’ini elde edebildi. 21 yıllık Erdoğan yönetiminin sorumlusu olduğu ağır enkaza rağmen, CHP’nin sağ partilerle oluşturduğu Millet İttifakı’nın sermaye yanlısı programı emekçi kitlelere yeterince güven vermekten uzak kaldı. Üstelik sandık güvenliği ve oy takip sistemi konusunda da yetersiz kalarak seçmenlere güvenilir bilgiyi ulaştırma iddiasında da başarısız oldu.

Öte yandan, Cumhur İttifakı ile parlamento çoğunluğunu sağlayan Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimlerini ikinci turda kazanmanın peşinde. Böylelikle emek düşmanı, baskıcı, ayrımcı ve gerici politikalarını sürdürebilmek için güvenoyu kazanmayı hedefliyor. Dolayısıyla, mevcut tabloda cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu, inşa ettiği baskı rejimini şahsında cisimleştiren Erdoğan’ın gerici projesinin bir 5 yıl daha devam etmesinin onaylanıp onaylanmaması anlamı taşımaktadır.

Erdoğan’ın karşısında yer alan Kılıçdaroğlu ve ekibinin işbaşına gelmeleri halinde izleyecekleri politikaların, gerçekten demokratik ve emekten yana dönüşümleri gerçekleştirme doğrultusunda olmayacağı açıkça ortadadır. Millet İttifakı’nın programının bir kapitalist restorasyon süreci olduğunu ve politik olarak desteklenmemesi gerektiğini başından beri ifade ediyoruz. Bu nedenle, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunda bir aday çıkarmayarak kitleleri doğrudan Millet İttifakı’nın adayı etrafında bir araya gelmeye çağırmanın, bağımsız sınıf mücadelesinin örülmesi açısından hatalı olduğunu da çokça vurguladık. Bununla birlikte, karşı karşıya olduğumuz ikinci turda, Erdoğan’ın inşa ettiği Tek Adam rejimini geriletmek ve bu doğrultuda ilk turda sandıklara giderek seferber olan ve Erdoğan’ı istemediklerini ortaya koyan milyonlarca emekçiyle dayanışmak adına, Millet İttifakı adayına hiçbir politik destek sunmaksızın, eleştirel oy çağrısında bulunuyoruz. Bu bağlamda, Kılıçdaroğlu’na eleştirel oy tutumumuz onun politik projesine onay değil, Erdoğan’ın Saray yönetimini reddetme çağrısıdır.

Tek Adam iktidarı son bulsun veya bulmasın, baskı ve sömürü rejiminden gerçekten kurtulabilmek, emekçilerin önümüzdeki dönemdeki mücadelelerine bağlı olacaktır. Biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak gelecek günlerin en önemli mücadele talepleri olarak şunları görüyoruz:

  1. Demokrasinin savunusu Millet İttifakı’nın önderliklerine teslim edilemez! Başta emekçiler olmak üzere tüm ülke halklarının baskıcı, ucube Tek Adam rejiminin derhal son bulmasına ve bunun için yepyeni demokratik bir anayasaya ihtiyacı var. Yeni meclis çoğunluğu halka bazı kırıntılar sağlar gibi gözükebilecek, ama gerçekte soyguncu ve talancı oligarşinin çıkarlarını koruyan bir yeni anayasa önerebilir. Oysa gerçekten emekçi halklardan yana bir anayasa, başta emekçiler olmak üzere toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerinin aktif katılımıyla gerçekleştirilmelidir. Bu açıdan tüm gücümüzle, siyasi partilerin yanı sıra sendikaların, işçi ve emekçilerin, kadınların, lgbti+ların, Kürtlerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin serbestçe katılacakları barajsız bir seçim yoluyla bir Kurucu Meclis’in oluşturulması için mücadele etmeliyiz.
  2. Yeni meclisin gerici çoğunluğu, yıllardan beri süren ağır kapitalist krizin derin yoksulluğa sürüklediği işçi ve emekçi kitleler üzerindeki ekonomik baskıları sürdürecektir. Bizler ise en acil taleplerimizden biri olarak derhal ücretlerin 3 ayda bir sendikaların ve bağımsız kuruluşların tespit ettiği enflasyon oranında artırılması için mücadeleyi sürdürmeliyiz.
  3. Gene yeni meclis çoğunluğu ülkenin beşli çeteler ve kapitalistler tarafından soyulmasını sürdürmek için elinden geleni yapacaktır. Biz ise kaynakların emekçi kitlelere tahsis edilmesi amacıyla tüm dış borç ödemelerine son verilmesi ve kapitalist çetelerin çöktüğü tüm kamu-özel işbirliği yatırımlarının tazminatsız kamulaştırılması için mücadeleye devam edeceğiz.
  4. Rejimin işçi-emekçi yığınların üzerindeki saldırılarına aynı güçle yanıt verebilmeliyiz. Bu nedenle derhal yeni bir sendika ve toplu sözleşme yasasının hazırlanması, sendikalaşmanın önündeki tüm engellerin temizlenmesi ve sendikalaşmanın zorunlu hale getirilmesi için savaşmalıyız.

Emekçi kardeşlerimiz,

Bunlar ilk elde bizleri biraz da olsa rahatlatabilecek en acil taleplerimizdir. Bu taleplerimizin yerine getirilmesini, yeni meclise yolladığımız azınlıktaki milletvekillerinin çabalarına bırakamayız. Mutlaka örgütlülüğümüzü, mücadelemizi ve ortak seferberliğimizi güçlendirmeliyiz. Bu amaçla cesaretle işyerlerimizde sendikalaşmaya ve komiteler halinde örgütlenmeye hız vermeliyiz.

Ayrıca gözlerimiz meclise yolladığımız vekillerin üzerinde olmalı. Onların bizlerin bu acil taleplerimizin yerine getirilmesi doğrultusunda çalışıp çalışmadıklarını dikkatle izlemeliyiz ve taleplerimizin arkasında durmalıyız.

Önümüzde yepyeni bir mücadele dönemi açılıyor. Emekçilerden yana tüm örgütlenmeler ile birlikte seferber olmamız halinde zafer er ya da geç işçi sınıfının olacaktır. Bir kez daha vurguluyoruz: Mevcut baskı ve sömürü düzeninden kopuş için EMEKÇİLER YÖNETMELİ.

İDP Merkez Komitesi

Mısra Öz, Veysel Dönmez ve Deniz Kondil’den açık mektup: Demiryolları işçi denetiminde işletilmeli

0

Türkiye İşçi Partisi’nin milletvekili adayları kamuoyuna yönelik bir açık mektup yayımlayarak, Türkiye’de demiryollarının işçilerin demokratik denetimi altında işletilmesini talep etti. Mektubun imzacıları arasında Çorlu Tren Katliamı Aileleri’nden Mısra Öz ve İşçi Demokrasisi Partisi üyeleri olarak TİP’ten aday olan sendikalı kargo işçisi Veysel Dönmez ile Yemeksepeti işçisi Deniz Kondil var. Aşağıda okuyucularımızla bu mektubu paylaşıyoruz.

***

Bu açık mektubun imzacıları olan Çorlu ailelerinden Mısra Öz, taşımacılık işçileri ve taşımacılık sendikalarındaki görevliler olarak bizler, Türkiye’deki demiryollarının, işçilerin demokratik denetimi altında işletilmesi gerektiğini söylüyoruz. Demiryollarında işçi denetiminin kurulması, hem ülkenin en önemli ulaşım ve taşıma ağlarından ve araçlarından birisinin emekçi halkın ihtiyaçlarının merkeze alınarak yeniden organize edilmesini getirecek; hem çalışanlardan yolculara dek, herkes için gerekli güvenlik ve sağlık önlemlerinin alınmasını sağlayacak; hem de mevcut rejim tarafından masraf ve maliyet olarak görülmesine rağmen, emekçi halkın yaşamını derinden etkileyen ekolojik yıkıma ve iklim krizine karşı taşımacılık sektöründe sahici ve kalıcı önlemlerin alınmasının önünü açacaktır.

Türkiye işçi sınıfı ve emekçi aileleri, gerekli ve yaşamsal tedbirlerin alınmadığı ve gerekli altyapı hazırlıkları tamamlanmamış olmasına rağmen patron partileri kendi prestijlerini korumak uğruna ölümcül taşımacılık projelerinin reklamını yapmak istediği için, demiryollarında onlarca insanını kaybetti.

22 Temmuz 2004’te İstanbul-Ankara seferini yapan Yakup Kadri Karaosmanoğlu adlı hızlandırılmış tren, Sakarya’nın Pamukova İlçesi yakınlarında Mekece Köyü mevkiinde raydan çıkarak 36 kişinin ölümüne ve 74 kişinin yaralanmasına neden oldu.

11 Ağustos 2004’te İstanbul-Adapazarı seferini yapan Adapazarı Ekspresi ve Ankara – İstanbul seferini yapan Başkent Ekspresi, Kocaeli’nin Gebze ilçesinin Tavşancıl mevkiinde kafa kafaya çarpışarak 8 kişinin ölümüne ve 88 kişinin yaralanmasına neden oldu.

27 Ocak 2008’de İstanbul-Denizli seferini yapan Pamukkale Ekspresi Çöğürler-Değirmenözü (Kütahya) istasyonları arasında seyrederken raydan çıkarak 9 kişinin ölümüne ve 37 kişinin yaralanmasına neden oldu.

8 Temmuz 2018’de ise Uzunköprü-Halkalı seferini yapan yolcu treninin, Çorlu yakınlarından geçerken, yağış nedeniyle 5 vagonu devrildi. 25 insanımızı kaybettik, 317 kişi ise yaralandı.

Türkiye tarihindeki toplam tren “kazalarının” yaklaşık %30’u, mevcut Saray rejiminin iktidarı altında yaşandı. Ancak bunları “kaza” olarak adlandırmak mümkün değil. Kazalar insan denetiminin dışında yaşanan ve sonuçları olumsuz olan olaylara denir. Bu sözde “kazaların” hiçbirisinde, insan denetiminin sınırlarını aşan faktörler mevcut değildi. Aksine bunlar denetimsizliğin bir sonucuydu. Taşımacılık sektöründe ulusal çapta bir merkezî bir planlamanın yapılmamış olması; demiryollarının, çalışanlarının ve emekçi halkın ihtiyaçlarının merkeze alınarak işletilmiyor oluşu ve ülkedeki kritik konumların kadrolaşmaya açılarak zenginleşmenin ve servet biriktirmenin kanalları haline getirilmiş olması, bizlere, bu kazalara birer cinayet ve katliam demek için yeterli sebebi sunuyor.

Ve yeni katliamların da eli kulağında. Daha birkaç hafta önce Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası bir açıklama yayımlayarak, seferlerine başlayan Ankara-Sivas tren hattının bitirilmemiş olduğuna ve Ankara-Kırıkkale arasında 70 kilometrelik hat kesiminde sinyalizasyon bulunmadığına dikkat çekti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2015 yılında Balıkesir Ekonomi Ödülleri töreninde aşağıdaki gibi konuşmuştu:

“Sizden benim istirhamım şudur: Yeni Türkiye’yi, başkanlık sistemini, yeni anayasayı her fırsatta milletimize anlatın. Sizler, bir iş adamı gibi bu ülkenin yönetilmesini istemez misiniz? Değerli arkadaşlarım, benim derdim ne, biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir. (…) Bu başkanlık sisteminin ülkemizde yerleşmesi gerekiyor.”

Erdoğan bu sözlerinde samimiydi. Saray rejimi ülkeyi, dolayısıyla demiryollarını da bir anonim şirket gibi yönetti, yönetiyor. Mevcut iktidar altında yaşadığımız bütün tren katliamları, bu anlayışın ve Türk kapitalizminin demiryolu altyapısını, ranta açarak rekor kârlar elde etmek için ihmal etmesinin bir sonucudur.

6 Mart 2013 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın (TCDD) “serbestleştirilmesini” öngören bir yasa tasarısı Meclis’e sunuldu. 24 Nisan 2013 tarihinde bu tasarı Meclis tarafından kabul edildi. Bu yasayla beraber devlet, demiryollarındaki altyapı-üstyapı işletmeciliğinden çekildi ve bu alanlar, özel sektöre terk edildi. TCDD’ye ait limanlar, Beştepe Oligarşisi’ne satıldı. İskenderun Limanı 2007’de Limak A.Ş.’ye, Bandırma Limanı da Çelebi’ye satıldı. TCDD’nin Mersin Limanı ise 2007 yılında yapılan ihaleyle 36 yıllığına PSA-Akfen ortaklığına devredildi. Yeni şirketin Mersin Limanı’nda ilk yaptığı, bu metnin imzacısı olan taşımacılık işçilerinin de sendikası olan Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’na (TÜMTİS) üye işçilerin sendikal örgütlülüğünü dağıtmak, işçilerin yeniden örgütlenmelerinin önüne geçmek için limanda yapılan işlerin bir bölümünü taşeron firmalara yaptırmaya başlamak oldu. Sendikal mücadelenin geri çekilmediği görüldüğünde ise rejim devreye girdi ve taşımacılık sektörüyle lojistik-liman ulaşımı sektörü birbirlerinden yapay olarak ayrılarak, farklı işkolları olarak ilan edildi.

Millet İttifakı’nın,12 Eylül 1980’nin askerî diktatörlüğü ile bugünkü Saray rejiminin tarihsel özlemi olan demiryollarını özelleştirme projesi, bu bakımdan bizleri şaşırtmıyor; çünkü bu ittifak da, söz konusu demiryolları olunca, taşımacılık işçilerinin ve ulaşım hakkına parasız ve güvenli erişim hakkı olması gereken emekçi halkın değil, patronların çıkarlarını takip ediyor. Millet İttifakı, Ocak 2023’te yayımladığı Mutabakat Metni’nde şu satırlara yer verdi:

“TCDD ve TCDD Taşımacılık A.Ş.’ni çağdaş yönetim sistemlerinin gerektirdiği kar ve maliyet odaklı şirket yönetim uygulamalarına kavuşturacağız.

Özel sektörün demiryolu taşımacılığına doğrudan tren ve dizi sahibi olarak girmesi için öngörülebilir, rekabetçi ve şeffaf bir piyasa düzeni kuracak, gerekli destek ve teşvikleri sağlayacağız.”

Kamu yatırımları alan demiryolu ulaştırması, uzun zamandır özel kesimin iştahını kabartacak bir konumda. Ancak buradan geleceğin bütün olası iktidarlarına seslenmeyi bir kere daha gerekli görüyoruz: Demiryollarının özelleştirilme planlarına karşı sendikalarımız ve mücadele örgütlerimizle birlikte, bu planların geri çekildiği açıklanana dek mücadele edeceğiz. Türkiye halkının ulaşım hakkına ve taşımacılık işçilerinin sendikal ve sosyal haklarına karşı yapılan bütün saldırıların karşısında birlikte duracağız.

Saray rejimi, hiçbir emekçinin alım gücünün yetmediği TOGG’la övünürken, daha emekçi halkın parasız ve güvenli demiryolu ulaşımı hakkını hayata geçirebilmiş değil. Aksine demiryolu ulaşımı her geçen gün pahalılaşıyor ve demiryolları üzerindeki denetim mekanizmaları ile güvenlik önlemleri de, her geçen gün aşınıyor.

Kemal Kılıçdaroğlu binlerce kilometrelik karayolu ve demiryolu yapımlarının vaat edildiği yeni projeler açıklıyor. Ancak bu yolları yapacak olan inşaat işçilerinin ve bu yolların üzerinde çalışacak olan taşımacılık işçilerinin sendikalılaşma, greve çıkma, insanca ücret alma hakkından söz etmiyor. Bu yapılması gereken binlerce kilometrelik demiryolu ağları, ancak işçilerin denetiminde yönetilirse Türkiye emekçi halklarına refah sağlayacaktır; yoksa, tıpkı Saray rejimi altında olduğu üzere, patronların daha da zenginleşmesinden başka bir sonucu olmayacaktır.

Derin bir ekonomik krizin içinden geçiyoruz. Bu krize karşı, taşımacılık işçilerinin kendi önerilerini geliştirmeye hakkı var. Genel olarak malları ve yükleri, uzun mesafelere verimli ve hızlı bir şekilde taşıyabilmek, ulusal ekonominin sağlığı açısından çok önemlidir. Taşımacılık işçileri bu bilinçle, yani patronların değil, emekçi halkın ekonomisinin yeniden inşa edilmesi bilinciyle hareket ediyorlar ve bu nedenle, demiryolları üzerinde kendi demokratik denetim mekanizmalarının kurulmasını öneriyorlar. Eknominin sosyalist yeniden inşasını öneriyoruz ve buna taşımacılık sektöründen başlayabiliriz.

Mürettebat sayılarının azaltılması, zorunlu fazla mesailerin artırılması, ulaşımın merkezî düzeyde planlanmıyor oluşu ve demiryollarında çalışma koşullarının kötüleştirilmesi, demiryolu işçileri ile yolcuların sağlığını ve güvenliğini tehlikeye atıyor. Emekçilerin çıkarlarının ve yoksul halkın parasız ve güvenli ulaşım hakkının güvence altına alınması için demiryollarının özelleştirilmesi planının karşısında durmalı, halihazırda TCDD’nin “serbestleştirilen” bütün görevleri tazminatsız kamulaştırılmalı ve demiryolları, işçilerin demokratik denetimi altında işletilmeli.

İklim krizine verilmesi gereken sosyalist cevabın bir parçası olarak, toplu taşımanın güçlendirilmesi ve bireysel ulaşım aracı kullanımının azaltılması için, bölgesel düzeyde hafif ve ağır raylı sistemlere geçmeye ve daha fazla yolcu rayına ihtiyacımız var. Fosil yakıtların tüketilmesi yerine, hem yük hem de yolcu taşıyan demiryolu ulaşım araçlarının elektrikli trenlere dönüştürülmesi gerekiyor. Yüksek hızlı demiryolu hatlarının, inşaat ve taşımacılık işçilerinin denetimi altında ve sendikaların gözetiminde bütün gerekli sağlık ve güvenlik önlemleri alınarak inşa edilmesi gerekiyor. Araştırmalar tipik bir yolcu aracının, 1.5 kilometre başına 404 gram karbondioksit yaydığını, demiryolu ulaşımının ise 1.5 kilometre başına 66 gram karbondioksit yaydığını gösteriyor. Dolayısıyla demiryolları, kamusal bir ekolojik toplu taşıma sisteminin yaratılması için kritik önemde.

Demiryollarında işgücü alanında maliyet kısılmasına gidilirken, bir yandan da ülke çapında işgücünün hacminde azalmaya gidiliyor; teftişler ve bakımlar erteleniyor veya gerekli şekilde yapılmıyor. Bütün bunlar demiryollarında mücadeleci bir taşımacılık sendikasına duyulan ihtiyaca işaret ediyor. Demiryolu emekçilerinin insanca yaşayacak ücretler, sendikada işçi demokrasisi, yeterli personel, düzenli ve nitelikli bakım mücadeleleri sonuç almadıkça, emekçi halkın daha iyi ve daha güvenli koşullarda yolculuk etme hakkı için verdiği mücadelenin başarılar elde etmesi oldukça zordur. Bu nedenle mücadelelerimizi birleştirmeyi öneriyoruz.

Demiryollarında emekçilerin sosyal hakları ve güvenlik-bakım önlemleri Saray rejimine terk edilemez. Çalışma koşulları ve güvenlik-bakım önlemleri üzerinde demokratik bir işçi denetiminin kurulması zorunludur. Demiryollarında söz, yetki ve kararın işçilerin demokratik karar alma mekanizmalarına devredilmesi gerektiğini söylüyoruz.

İmzacılar:

Mısra Öz, Çorlu Aileleri’nden, TİP İstanbul 2. bölge milletvekili adayı

Veysel Dönmez, Sendikalı kargo işçisi, TİP İstanbul 3. bölge milletvekili adayı

Deniz Kondil, Sendikalı Yemeksepeti işçisi, TİP İzmir 2. bölge milletvekili adayı

Kaan Gündeş, TÜMTİS Uluslararası İlişkiler Uzmanı

***