Ana Sayfa Blog Sayfa 27

Yemeksepeti işçisi milletvekili adayı Deniz Kondil: “Güvencesiz, sendikasız, esnek çalışmaya hep beraber dur diyelim”

0

Merhaba Deniz. İşçi Demokrasisi Partisi üyesi bir Yemeksepeti işçisi olarak Türkiye İşçi Partisi’nin listesinden İzmir 2. bölge milletvekili adayı oldun. Öncelikle seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Merhaba. Öncelikle teşekkür ederim bu röportaj için. Gazete Nisan okuru işçilerin ve emekçilerin, İşçi Demokrasisi Partisi’nin şu anda sürdürmekte olduğu seçim çalışmalarından birçok şey öğrenebilmesini ve bu çalışmanın genel olarak işçi sınıfının örgütlülüğünü ve bilincini olumlu yönde etkilemesini diliyorum. Ben Deniz Kondil. 26 yaşındayım. Yemeksepeti işçisiyim ve İşçi Demokrasisi Partisi üyesiyim. Aynı zamanda Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) üyesiyim.

Kaç yıldır işçilik yapıyorsun? Yemeksepeti’nde depo işçisi olarak çalışmaya başlamadan önce hangi sektörlerde çalıştın?

Ben işçiliğe bir kompozit alüminyum kaplama dükkanında 13 yaşımda başladım. Lise bitene kadar Manisa Kent Parkı’nın inşaatında çalıştım. Annem bir ev işçisi, babam ise Vestel’de çalışan bir metal işçisi; dolayısıyla emekçi bir ailede dünyaya geldim ve kendimi bildim bileli çalışıyorum. Yemeksepeti’nden önce, ben de babam gibi bir metal işçisiydim. Standart Profil ve Bosch fabrikalarında çalıştım. Metal işçisi olmadan önce ise Enka Plastik’te çalışıyordum.

Yemeksepeti’ndeki sendikal örgütlenmenin öncülerinden biri olduğunu biliyoruz. Peki daha önce çalıştığın fabrikalarda hiç benzer deneyimlere sahip olmuş muydun?

Standart Profil’deyken sendikal örgütlenme faaliyeti içinde yer aldım. Patron, sendikalaştığımızı duyunca, fabrikaya, kendisinin daha iyi anlaşabileceği başka bir sendika, bir sarı sendika soktu. İşçilerin kendi seçtiği sendikada üye kalmayı sürdürdüğüm için işten çıkmaya zorlandım. Bosch fabrikasında sözleşmeli olarak çalıştım ancak kadroya alınmadım ve orada da işime son verildi. Girdiğim bütün fabrikalarda partimin bana sağladığı politik-programatik çerçeve uyarınca işçi dostlarımın sorunlarına örgütlü çözümler yaratmak için seferber oldum.

Yemeksepeti’ndeki mücadeleniz bütün Türkiye tarafından bilinir oldu. Son yıllarda bütün kamuoyunun dikkatle takip ettiği ve sempati hissettiği, dayanıştığı en önemli emekçi seferberliklerinden birisi haline geldi. Bize bu süreci özetleyebilir misin?

Birkaç yıl önce Yemeksepeti’nde depo işçisi olarak çalışmaya başladım. Burada Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin bir parçası olarak, sendikal örgütlenmeye öncülük ettim. Haklısınız, bizim hikâyemiz oldukça popüler oldu. Yemeksepeti patronu bir gecede işkolumuzu değiştirerek bütün sendika üyeliklerini düşürdü. Taşımacılık işkolunda görünmediğimiz için, Covid-19 aşıları sektörümüzün çalışanlarına açıldığında, pandemiyle en çok yüz yüze gelen işçiler olmamıza rağmen, aşı olamadık. Daha sonra mücadele ederek aşı hakkımızı kazandık. Tıpkı sendikal çoğunluk tespitimizi mücadele ederek aldığımız gibi. Ancak Yemeksepeti patronu sendikal çoğunluk tespitine itiraz etti. Şimdi binlerce Yemeksepeti işçisi olarak yıllardır, Türkiye mahkemelerinin sendikamıza hak ettiği yetkiyi vermesini bekliyoruz.

Yemeksepeti işçileri olarak talepleriniz nelerdi?

Aklıma gelen birkaç tanesini hızlıca sayayım: Performans ve hız odaklı çalışma rejimine son verilmesi, Road Runner uygulaması üzerinden kuryelerin performans köleliğine zincirlenmesinin derhal sonlanması, iş güvencemizin yaptığımız hıza ve taşıdığımız paket sayısına bağlı olmasına son verilmesi, mesai saatlerinin keyfi bir şekilde uzatılmasına son verilmesi, ücretlerin tam yatmasının sağlanması ve ücret politikasının işçilere şeffaf olması, fazla mesailerin hastalık raporundan düşülmemesi, maaş bordrolarında uygulanan hukuksuzluklara dur denmesi, mobbinge ve sürgünlere son verilmesi, şubeler ve kuryeler arası yarışın teşvik edilmesine son verilmesi, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmasının sağlanması, bizi hastalıktan, yaralanmadan, sakatlanmadan ve ölümden koruyacak kalitede koruyucu ekipmanların sağlanması ve benzerleri.

Bu taleplerin hayata geçmesi için nasıl çalıştınız?

İşçiler taleplerini ancak mücadele ederek kazanabilirler. Biz de mücadele ettik. İşçi hareketi tarihi bize, bu mücadelelerin birtakım kazanımlarla sonuçlandığını gösteriyor. Mesela toplu iş sözleşmesi ve sendikal örgütlenme, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarıdır. Biz de mücadele ederken bu kazanımlara erişmeyi hedef olarak koyduk önümüze. Bütün bu haklarımızı nasıl kazanabiliriz? Seferber olarak. Bu haklarımızı nasıl kalıcı kılabiliriz? Toplu iş sözleşmesiyle. Türkiye’de toplu iş sözleşmelerini yapma yetkisi hangi kurumlardadır? Sendikalarda.

Sendikalar ve toplu iş sözleşmesi yasalarında köklü değişiklikler talep ederek seferber olmamız gerekiyor.

Siz Yemeksepeti işçileri gibi sosyal hakları için ve sendikalaşmak için mücadele eden işçilere, emekçilere buradan iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Biliyorum, Türkiye’de bizim gibi yüz binlerce işçi var. Sendikalaşmaya öncülük eden işçiler derhal işten atılmakta. Sendika üyelerine baskılar yapılarak işçiler istifaya zorlanmakta. Sendikaların toplu iş sözleşmesi yetkisi almalarına yönelik uzun hukuki süreçlerden yararlanılarak sınıfımızın ücret ve sosyal hak talepleri baskılanmakta. İşte bu nedenle, sendikalar ve toplu iş sözleşmesi yasalarında köklü değişiklikler talep ederek seferber olmamız gerekiyor. Bu seçimlerde İDP’li bir işçi olarak aday olmamın sebeplerinden biri de bu. Bir sendikanın işyerinde yetki alabilmesi için işçilerin irade beyanı yeterli olmalıdır. Diğer bütün sözde yasal gereklilikler ve barajlar, patronların sendikalaşma hakkına karşı gerçekleştirdikleri saldırılardır.

Ücretlerimizin her üç ayda bir otomatik olarak gerçek enflasyon oranında yükseltilmesi için hep beraber mücadele etmeliyiz.

Seçim kampanyan hangi temel talepler üzerinden ilerleyecek?

Az önce bahsettiğim konulardan ilerleyecek olursak, ilk talebimizi şu cümleyle özetleyebilirim: Güvencesiz, sendikasız, esnek çalışmaya hep beraber dur diyelim. Bunun haricinde işçiler sendikalaşırken işsiz kalmaktan doğal olarak çok korkuyorlar. Bunun karşısında da bir önerimiz var: işten atmaların yasaklanması. Ama yetmez: Üç vardiya çalışan işyerlerinde 6 saat işgünü ve 4 vardiya sisteminin uygulanmasını savunarak, işsiz kardeşlerimize iş bulunması için hep beraber mücadele edelim diyorum ben. Bir diğer sorun yoksulluk. Hükümet kaşıkla veriyor ama kepçeyle alıyor. Zenginler daha da zenginleşiyor, bizim ücretlerimizin alım gücü neredeyse her dakika düşüyor artık. Bu yüzden ücretlerimizin her üç ayda bir otomatik olarak gerçek enflasyon oranında yükseltilmesi için hep beraber mücadele etmeliyiz. Başta kadınların ve gençlerin ücretlerinde olmak üzere, eşdeğer işe eşit ücret uygulamasının hayata geçirilmesini sağlamalıyız. Çünkü hepimiz birimiz ve birimiz de hepimiz için mücadele edebilmeliyiz. Kampanyamızın temel sloganı ise “Emekçiler Yönetmeli”. Türkiye’de bir rejim sorunu, bir iktidar sorunu var. Neden işçiler bu iktidar tartışmasına kendi yönetimlerini önererek katılmasınlar ki? O yüzden diyoruz ki, Saray rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuş için Emekçiler Yönetmeli.

***

Editörün önerileri:

Milletvekili adayı Veysel Dönmez: “İnsan onuruna yaraşır bir ücretimiz ve hayatımız olmalı”

0

Veysel, 20 yıldır işçilik yapıyorsun. AKP de 20 yıldır ülkeyi yönetiyor. Senin işçilik tarihin ile AKP’nin iktidar olma tarihi aynı döneme denk geliyor. Bir işçi olarak bu 20 yıllık dönemi nasıl değerlendirirsin?

Evet, 20 yıldır çalışıyorum. Ben çalışmaya başladığımda AKP de Türkiye’yi yönetmeye başladı. Şu an 38 yaşındayım. Türkiye’nin en büyük kargo şirketlerinden birinde işçiyim. Tüm Taşımacılık İşçileri Sendikası (TÜMTİS) üyesiyim.

Söyleyeceğim en temel şey, 20 yılda işçiler olarak haklarımızın hep geri gittiği olur. Örneğin 2002 yılında asgari ücret ile işe başladım. Maaşım 184 liraydı. Bu maaşla yedi tane çeyrek altın alınabiliyordu. Bugün asgari ücret 8500 lira. Demek 20 yılda 46 kat artmış ama dört tane bile çeyrek altın alınamıyor. İstanbul’da yaşayan bir işçi olarak sebze meyveden ete süte, ev kiralarından elektrik ve doğalgaz fiyatlarına dek bu alım gücümüzün düşmesini net bir şekilde yaşıyoruz. AKP 20 yılda biz işçileri çok yoksullaştırdı. Çalışan insanlar olmamıza rağmen artık ihtiyaçlarımızı karşılayamaz durumdayız.

Ben 10 yıldır İşçi Demokrasisi Partisi bayrağı altında mücadele ediyorum. Sendikaya üye olmamın da, bir işçi partisinin üyesi olmamın da nedenleri işte biz işçilere yönelik bu saldırılara, yoksullaştırmaya dur demek istemem. Yıllar önce Yurtiçi Kargo’da işçiydim. Sendikalaştığım için ve aynı zamanda işçi arkadaşlarımı sendikalaştırdığım için işten kovuldum. Daha önce otellerde çalışarak hayatımı kazanıyordum. Bu dönemde de Tüm Emek Sen üyesiydim ve emekçi arkadaşlarımı yine sendikalaştırmak için mücadele veriyordum. 2017 yılında inşaat işçiliği yapıyordum. İnşaatta çalışırken gerekli işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri alınmadığı için bir iş kazası geçirdim ve bir ayak parmağımı kaybettim. İşte bir işçi olarak 20 yıldır bunlara karşı mücadele veriyorum.

Bugün ekonomik krize, Tek Adam rejimine, çürüyen toplumsal duruma karşı verdiğim mücadelelerde bana rehberlik eden sosyalist perspektifi emekçi kardeşlerimle paylaşmak için seçimlerde adayım. Aynı zamanda Hataylıyım. 6 Şubat depremlerinin ardından bütün ailem depremzede oldu. Haftalar boyunca en acil ihtiyaçlarına yanıt alamadılar. Bütün bunlar aday olmamı ve mücadele azmimi artırdı. Çok açık ki en acil sorunlarımız karşısında birlik olmamız, sendikalarımızda ve partilerimizde örgütlenmemiz, ihtiyaçlarımıza odaklanan çözümler için seferber olmamız gerekiyor. Ben de işten atmalara, güvencesizliğe, iş kazaları ile cinayetlerine, emekçileri vuran doğal ve sosyal afetlere, sömürü ve yoksulluğa karşı mücadele etmemizi öneriyorum.

‘İşçinin sorununu işçi çözer’ diyoruz. Çünkü patron işçinin hakkını, hukukunu öncelemez. Önce kârına bakar.

Mücadele ederken birçok kez işten atıldığını söyledin. Türkiye’de işten çıkarma, sendikasız, güvencesiz, düşük ücretle çalıştırma çok yaygın. Nasrettin Hoca damdan düştüğünde başına toplananlara “Bana damdan düşen birini getirin, derdimi ancak yaşayan anlar” demiş. Ne dersin?

Hoca çok haklı! Bizim de düsturumuz benzer, “İşçinin sorununu işçi çözer” diyoruz. Niye? Çünkü patron işçinin hakkını, hukukunu öncelemez. Patron önce kârına bakar. O kârı artırmak için de işçinin emeğinden çalabildiği kadar çalar. Bu amaçla örgütlenir. O güçle kendi sermaye çıkarlarına uygun yasalar yapılmasını sağlar. Kaşıkla verdiğini kepçeyle alacak bir düzen kurar. Emekçinin alın teri patronun kasasına akar. Bu nedenle 20 yıldır biz işçilerin toplam milli gelirden aldığı pay geriliyor. Niye? Çünkü Saray rejimi örneğin vergi dilimlerini olması gerektiği gibi revize etmiyor, çünkü sendikalı işçinin ekonomik kazanımlarını ezmek istiyor. Rejim patronlara vergi affı üzerine vergi affı açıklamakta hiçbir sakınca görmüyor. Patronlara vergi afları layık görülürken, milyonlarca sendikalı işçinin örgütlenerek, mücadele ederek elde ettiği kazanımlarına vergi aracılığıyla el uzatılıyor. İşçilerin vergi matrahı tarafından soyulmasına dur denmeli.

Ben bir işçiyim ve mevcut sefalet koşulları karşısında acil bir önlem olarak, asgari ücrette yapılan tüm kesintilerin kaldırılmasını ve işçilere brüt tutarın tamamının yatırılmasını savunuyorum. Kesintiler işçilerden değil patronlardan yapılmalı. Ayrıca birçok yerde işten çıkarmalar mevcut. Birçok işyerinde kadrosuz, güvencesiz çalışma yaygınlaştırılmak isteniyor. Her işçinin iş güvencesi olmalı. İşten çıkarmalar yasaklanmalı. Kadrosuz, taşeron çalışma biçimi son bulmalı. Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak çalışmak isteyen herkese iş yaratılmalı. Ücretler enflasyon oranında iyileştirilmeli.

İşçilerden hep fedakârlık istenir. AKP 20 yıldır bir yandan “kriz bizi teğet geçti” derken bir yandan da hakkını isteyen işçilere “Sokaklarda asgari ücretin yarısına çalışacak milyonlar var, işinize gelirse” dedi. Bunu kabul etmeyip mücadele eden işçilere de “Ayakların baş olduğu nerede görülmüş” dendi. Ne dersin?

Öncelikle AKP’nin ekonomi modeli işçiden alıp patrona verme, yoksulu daha da yoksul, zengini daha da zengin yapma modelidir. AKP zenginlerin, bürokratik seçkinlerin, ayrıcalıklarını din-inanç-millet kisvesiyle örtmeye çalışan yağmacıların partisidir. AKP’nin ekonomi anlayışında sendikalaşma işten atılma nedenidir, grev suçtur, toplu sözleşme göstermeliktir. Önce bunda anlaşalım.

İkinci olarak Türkiye her anlamda ve alanda Cumhuriyet tarihinin en kötü zamanlarını yaşıyor. Çürüme ve yozlaşma sıradanlaşmış halde. Ar damarı çatlamış bir iktidar arsızlığı, utanç verici bir keyfiyet ve ikiyüzlülük egemen durumda. Diyorlar ya, yaparsa AKP yapar. Evet, aynen yaptılar. Bir laf vardır, “Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş.” Bunlar zengini daha zengin, işçiyi-emekçiyi daha fakir yapmak için darbeyle şunla bunla 40 yıldır Özal’dan Demirel’e, oradan Çiller’e, oradan da bu AKP’lilere Türkiye’yi sermaye için bir ucuz emek cenneti haline getirdiler. Güvencesiz ve esnek çalışma rejimi altında iş cinayetleri bu nedenle bir savaş bilançosuna döndü. Bunların yönetiminde sendikasızlık kural, grev yasağı sıradan, düşük ücretle güvencesiz-esnek çalışma normal hale getirildi. Bir işçi olarak bunun için sendikalı ve örgütlü mücadele ediyorum. Bunun için aday oldum. İşçiler mücadele etmez, örgütlenmez, birlik olmazsa bu düzen böyle gelmiş, böyle gider.

Ekonomik krizden çevre felaketlerine, depremden tarımın çöküşüne ülkeyi savaştan çıkmıştan beter ettiler.

Veysel, birçok işçi-emekçinin bütün bu tabloya rağmen AKP’ye, Erdoğan’a oy verdiğini görüyoruz. Oy veren işçilere sorduğumuzda örneğin “EYT’yi çıkardı”, “Asgari ücreti artırdı”, “Yol-köprü yaptı” gibi açıklamaları oluyor. Bunlara ne dersin?

Hataylı olduğumu söylemiştim. Hatay depremle yıkılmadı. AKP ve öncesindeki sermaye yanlısı, rantçı hükümetlerin onlarca yıl boyunca yapmadıkları nedeniyle yıkıldı. Geçmişte hiçbir hükümet AKP’nin sahip olduğu kaynağa, paraya sahip olmadı. Milyarlarca doları betona gömdüler. Sırf kendilerini ve çevrelerini zenginleştirmek için iş yaptılar. Bunun neticesinde işte on binlerce canımız o betonların altında can verdi. Yüz binlercesi evsiz kaldı. Milyonlarcası yerinden yurdundan oldu.

Türkiye’yi 21 yıldır o kadar kötü yönettiler ki, ekonomik krizden çevre felaketlerine, depremden tarımın çöküşüne ülkeyi savaştan çıkmıştan beter ettiler. Bakın milli gelirimiz artacaktı, borçlarımız arttı. Gelirimiz artacaktı, hepimiz asgari ücretli olduk. Hepimiz iş-aş sahibi olacaktık, evdeki bulgurdan dahi olduk. Sanayi bitti, tarım bitti, hayvancılık bitti, eğitim-sağlık bitti. Onlar ise sadece kendi keselerini doldurdular.

Bugün EYT’lilerden yılını ve prim gününü tamamlayanlar emeklilik hakkı kazandı, doğru. Ama EYT’lilerin yüzde 90’ı çalışmaya devam edecek. Niye? Çünkü o emekli maaşı ile geçinmek imkânsız. Asgari ücretin dahi altında emekli maaşı alıyor emeklilerin yüzde 80’i. Yoksulluk sınırı üstünde maaşı olan emekli oranı yüzde bir bile değildir. Böyle olmaz. Çalışırken de, emekli olduğumuzda da insan onuruna yaraşır bir ücretimiz, insan onuruna yaraşır bir hayatımız olmalı. Bunun için emekçiler yönetmeli!

***

Editörün önerileri:

Milletvekili adayı Görkem Duru: “Bu düzenden kalıcı bir kopuşu yalnızca emekçiler sağlayabilir!”

0

İDP kendini enternasyonalist bir parti olarak tanımlıyor ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in de Türkiye partisi. Sen de uzunca süredir gerek bölgedeki gerekse küresel ölçekte mücadeleleri yakından takip etmeye çalışıyorsun. Dolayısıyla, bunu biraz açabilir misin?

Biz enternasyonalist bir partiyiz. İDP, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye kardeş partisidir. İşçi sınıfının uluslararası sömürüsüne dayanan emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadelenin ancak uluslararası ölçekte yürütülmesiyle nihai hedefine ulaşabileceğine inanır.

Tüm dünya işçilerini tek bir sınıf olarak kabul ediyor ve ulusal sınırların aşılarak dünya emekçi halkları arasında kardeşçe bir ortak mücadele birliğinin gelişmesi için uğraş veriyoruz. Aynı sosyalist ve devrimci ilkeleri paylaşan diğer ulusal parti ve akımlarla, dünya işçi sınıfının sosyalist devrim partisi olan Enternasyonal’in inşası için mücadele ediyoruz.

Bu bağlamda ben de dünya partimizin, 2015 yılından beri Uluslararası Yürütme Kurulu’nda bulunuyorum. Bu çalışmalar için 2015 ve 2017 yılları arasında Tunus’ta yaşadım. Tunus Devrimi’nin ardından, bu ülkede sendikaların ve işçi partilerinin kurulmasına yardımcı olmak üzere çaba gösterdim. Ayrıca Ortadoğu, Kuzey Afrika, Arjantin, Brezilya ve İspanya Devleti’ndeki sınıf mücadelelerine dahil oldum.

Bu eksende Türkiye’de de mücadelemizi sürdürüyoruz. Şimdi de, 14 Mayıs seçimlerinde aday olurken Tek Adam rejiminden ve kapitalizmden kopuş için, barajsız seçimler yoluyla oluşacak Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis uğruna mücadele etmeyi savunuyoruz.

Kurucu Meclis’in 14 Mayıs’ta seçilecek meclisten farkı nedir? Neden bu talebi öne çıkarıyorsunuz?

Karşımızda AKP-MHP ittifakının inşa ettiği bir Tek Adam rejimi var. Bu rejim baskıcı ve emek düşmanı uygulamaları hiç olmadığı kadar derinleştirdi. Emekçi kitleleri, eşi benzeri görülmedik bir sefalete sürükledi. Dahası, 6 Şubat depremlerinde on binlerce canımızı yitirdiğimiz, milyonlarca emekçiyi evsiz bırakan ağır yıkımın da sorumlusu oldu.

Cumhur İttifakı’nın seçimlerde alacağı yenilgi bu nedenle büyük bir önem taşıyor. Bununla birlikte, Tek Adam rejiminin bıraktığı tahribat kısmi çözümlerin ötesinde adımları zorunlu kılıyor. Bugün Millet İttifakı’nda cisimleşen düzen muhalefetinin programı ise, mevcut baskı ve sömürü düzenini onarmaktan, restore etmekten daha fazlasını sunmuyor.

Biz ise burjuva partilerin sunduğu kırıntılara razı olmayalım, bu rejimden köklü ve kalıcı bir çıkışı örgütleyelim, diyoruz. Bunun için ilk adım olarak Tek Adam rejiminin ucube anayasasının derhal yırtılıp atılması gerekiyor. Yeni bir anayasanın demokratik bir şekilde hazırlanmasıysa ancak bir Kurucu Meclis’le mümkün olabilir. 14 Mayıs seçimleri, mevcut Tek Adam rejiminin antidemokratik düzeni altında gerçekleşiyor. Biz ise, barajsız ve eşit propaganda hakkına dayanan seçimler yoluyla emekçilerin, kadınların, Kürtlerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı bir Kurucu Meclis’in toplanması çağrısında bulunuyoruz.

Kurucu Meclis çağrımız aslında emekçilere, ezilen kitlelere demokratik ve sosyal hakları için seferber olma çağrısıdır.

Düzen muhalefeti, Erdoğan’ın seçim yenilgisiyle Tek Adam rejiminin sonlanmasını aynı şeymiş gibi sunuyor. Biz ise, rejim ve anayasa sorununu açıklıkla ortaya koyuyoruz. Gerçekçi olalım, bu düzenden kalıcı bir kopuşu yalnızca emekçiler sağlayabilir. Dolayısıyla, Kurucu Meclis çağrımız aslında emekçilere, ezilen kitlelere demokratik ve sosyal hakları için seferber olma çağrısıdır. Emekçiler siyaset sahnesine çıkmalıdır. Kurucu Meclis doğrultusunda bir seferberlik, bu yönde büyük bir adım olacaktır. Emekçilerin ve ezilenlerin nihai kurtuluşu ise ancak emekçilerin yönetmesiyle, bir işçi-emekçi hükümeti altında mümkün olabilir.

Seçim kampanyanızın ana sloganı “Emekçiler Yönetmeli”. Emekçilerin yönetebilmesi için de bir emek ittifakının gerekli olduğunu vurguluyorsunuz. Bu ittifakın soldaki mevcut ittifaklardan farkı nedir?

Öncelikle, şu anda ağır bir ekonomik krizin içinden geçtiğimizin hepimiz farkındayız. Bu krizden çıkış, ancak emekten yana radikal çözümlerle mümkün olabilir. Bu ise, patronlar ve onların hükümetleri ile emekçi sınıflar arasındaki politik mücadeleye bağlı. Dolayısıyla, burjuva partilerden bağımsız bir emek ittifakına bugün her zaman fazla ihtiyacımız var.

Bugün solda, Emek ve Özgürlük İttifakı ile Sosyalist Güç Birliği bulunuyor. Soldaki birlik girişimlerini hiç şüphesiz olumlu buluyoruz. Ne var ki, iki ittifak da kurulduğundan beri seçim işbirliğinin ötesine geçen bir içerik kazanamadı. Bizim önerimiz ise sandık ve sokak siyasetini birleştiren bir ittifakın hayat bulması. Bunun için tüm emek örgütlerini emekçilerin ve ezilen kitlelerin acil ekonomik ve demokratik talepleri çerçevesinde seferber etmeye dönük bir eylem planı oluşturulması gerekiyor. Bu eylem planının mantığı kitlelerin hakları için harekete geçmesi, seferber olması üzerine kurulmalı. Eğer bunu yapabilirsek, Türkiye’de iki burjuva kutba hapsedilmeye çalışılan siyasi tabloyu hızla değiştirebiliriz. Aygıtların değil sınıfın çıkarlarını öncelediğimizde bu yönde hızla ilerleyebiliriz.

Bu emek ittifakı anlayışımız çerçevesinde seçimlere TİP listelerinden katılıyoruz. Hiç şüphesiz, TİP’le programatik temelde pek çok farklılığımız bulunuyor. Bununla birlikte, TİP’in listelerini diğer sosyalist kesimlere, mücadeleci kesimlere açmasını oldukça olumlu bir gelişme olarak görüyoruz. TİP’ten dostlarımızla sınıf mücadelesinin çeşitli alanlarında, depremzedelerle dayanışma kampanyalarında geliştirdiğimiz eylem birliğini bu çalışmayla bir adım daha ilerletiyoruz. Hedefimiz, bütün bu çalışmaların gerek seçim sürecinde gerekse de sonrasında baskıcı Tek Adam rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden köklü bir kopuşu hedefleyen bir emek ittifakının inşasına katkı sağlaması.

Zamlarla, gerçek ücretlerimizdeki düşüşle, işsizlikle, sosyal haklarımızdaki kısıtlamalarla bu borcun bize ödetilmesini reddetmek zorundayız.

Seçim kampanyasında öne çıkardığınız bir diğer talep dış borç ödemelerinin durdurulması. Bu talebin arkasında yatan mantığı açıklar mısın?

Biz emekçi ve ezilen kitlelere, uğruna mücadeleye atılacakları talepler ve bir siyasi program öneriyoruz. Bu talepler ve program, emekçilerin acil ihtiyaçlarından ve bilinç durumundan yola çıkıyor. Taleplerimizin çıkış noktası, bugünkü siyasi güçler dengesi içerisinde gerçekleştirilebilir olup olmaması değil. Emekçilerin acil talepleri doğrultusunda seferber olmasıyla tam da mevcut siyasi güçler dengelerini değiştirmek yönünde adım atması.

İçinde bulunduğumuz ağır ekonomik ve sosyal yıkım altında öne çıkardığımız iki talep var. Birincisi, ücretlerin insanca yaşayacak bir seviyeye çekilmesi. İkincisiyse, ücretler düşürülmeksizin çalışma saatlerinin kısaltılmasıyla işsizliğe kalıcı bir çözüm bulunması. Bu aynı zamanda, işçilerin daha az çalışmak zorunda kalmasıyla yaşam koşullarının derhal iyileştirilmesi anlamına geliyor.

Bizler bu talepleri dile getirdiğimizde patronlar ve onların kalemşorları, bu taleplerin gerçekleştirilebilir olmadığını, bunun için yeterli kaynak olmadığını söyleyerek itiraz ediyorlar. Biz ise, emekçilerin bu acil talepleri için kaynak var, diyoruz. Yerli ve çokuluslu sermayeye giden kaynaklar emekçilere aktarılırsa bu taleplerimizin karşılanması tamamen mümkündür.

Dış borçlar meselesini bu bağlamda gündeme getiriyoruz. Erdoğan yönetiminin tüm sahte “yerli ve milli” söylemlerinin arkasında yalın bir gerçek duruyor: Ülke ekonomisi bugün hiç olmadığı kadar emperyalizme bağımlı ve ancak dışardan gelecek borçlarla ve yatırımlarla ayakta duruyor. Aynı şekilde, faizle mücadele ediyoruz dedikleri dönemde, emekçilerden toplanan vergilerle, hiç olmadığı kadar yüksek miktarda faiz ödemesi yapılıyor.

Türkiye’nin toplam dış borcu 460 milyar dolara dayandı. Bu borcun üçte ikisi özel sektöre, geri kalan kısmı ise devlete ait. Bu borçların alınmasında da kullanılmasında da biz işçi ve emekçilerin hiçbir iradesi ve söz hakkı olmadı. Ne kadar borçlanılacağı, bu paraların hangi işlere harcanacağı, elde edilen kârların nerelere gideceği ne bize soruldu ne de anlatıldı. Dahası, borçlanılan bu paraların önemli bir kısmının çürük betona gömüldüğünü hepimiz biliyoruz. 6 Şubat depremleri bu korkunç tablonun yalnızca küçük bir parçasını gözler önüne serdi.

İşte bu yüzden zamlarla, gerçek ücretlerimizdeki düşüşle, işsizlikle, sosyal haklarımızdaki kısıtlamalarla bu borcun bize ödetilmesini reddetmek zorundayız. Ne sorumlusu ne de faydalananı olduğumuz borç nedeniyle, ülkenin kaynaklarının bu mekanizmayla yağmalanmasını durdurmanın zamanı çoktan geldi. Bunu gerçekleştirerek temin edilecek kaynaklar, emekçi halkın insanca yaşayabileceği koşulların sağlanması için kullanılacaktır.

***

Editörün önerileri:

Boğaziçi direnişçisi milletvekili adayı Karakaş: “Üniversitelerde söz, yetki, karar; öğrenci, akademisyen ve emekçilere!”

0

Merhaba Enes, öncelikle okurlarımız için kısaca kendini tanıtır mısın?

Ben Enes Karakaş. Aslen Erzincan Kemahlıyım ama İstanbul’da doğdum ve büyüdüm. 24 yaşındayım ve sosyalistim. İşçi Demokrasisi Partisi’nde mücadele veriyorum. 2021 Ocak ayında üniversitemize kayyum rektör atanması sonrasında başlayan direniş, hayatımda önemli bir dönemece tekabül ediyor. Bu seçimlerde Boğaziçi direnişinin mütevazı bir emekçisi olarak, İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi listelerinden 2. bölge milletvekili adayıyım.

Adaylık kampanyanda öne çıkan taleplerden biri “Üniversitelerde söz yetki karar; öğrenci, akademisyen ve emekçilere!” Boğaziçi direnişçisi bir aday olarak bu talebin üniversitelerin yapısı açısından önemini anlatabilir misin?

Üniversitelere kayyum atayan Tek Adam rejimi karşısında “Kayyum Rektör İstemiyoruz!” diyen binlerce öğrenci seferber oldu. Bu kitle seferberliği içerisinde üniversitelerin nasıl yönetilmesi gerektiği sorusu da öne çıkan başlıklardan birisiydi. Yani atama gibi antidemokratik bir yöntem kabul edilmiyordu ama bunun yanında örneğin rektörlük seçimlerinde seçme ve seçilme hakkının akademisyenlerle sınırlı olması da bir tartışma konusuydu. Bu noktada üniversitelerin bileşenlerce yani emekçiler, akademisyenler ve öğrenciler tarafından yönetilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu talep Boğaziçi direnişi içinde de önemli bir karşılık buldu. Ben de bu talebi seçim sürecinde elimden geldiğince yükseltmek istiyorum. Çünkü kampüsteki hayatı ve üretimi bir bütün olarak görüyorum. Yani derslikleri temizleyen emekçiler, yurtlarda yaşayan öğrenciler veya bilimsel araştırma yapan akademisyenler eşit bir şekilde üniversitelerin bileşeni. Dolayısıyla rektörlük seçimlerinde de üniversite senatosunda da akademisyenler, öğrenciler, emekçiler ve onların örgütleri -örneğin sendikalar ve öğrenci temsilci kurulları- söz hakkına sahip olmalı. Bu sayede öğrencilerin yurt ve yemekhane gibi sorunları çözülebilir veya üniversite emekçilerinin ekonomik ve sosyal hakları ilerletilebilir. Keza akademisyenlerin ifade özgürlüğü ve iş güvencesi de bu şekilde garanti altına alınabilir.

Üniversite bütçesinin sermaye lehine değil de laik, demokratik, bilimsel, parasız ve anadilinde eğitime ayrılmasını ve bütün üniversite bileşenlerinin ihtiyaçları için kullanılmasını sağlamalıyız.

Üniversite bütçesinin sermaye lehine değil de laik, demokratik, bilimsel, parasız ve anadilinde eğitime ayrılmasını ve bütün üniversite bileşenlerinin ihtiyaçları için kullanılmasını sağlamalıyız. Bunun yolu da öğrencilerin ve emekçilerin de yönetimde söz sahibi olduğu bir üniversiteden, yani Özgür Emekçiler Üniversitesi’nden geçiyor.

Gençlik hareketinin Türkiye’deki demokrasi mücadelesindeki yerini ve bu mücadeleye katkısını nasıl görüyorsun?

Türkiye’deki öğrenci hareketi, son yıllarda Boğaziçi direnişi ve İstanbul Üniversitesi’nde fakültelerin bölünmesine karşı eylemler gibi örneklerde görüleceği üzere önemli mücadelelerden geçti. Bu eylemler üniversitelerin yerel sorunlarından başlasa da çok hızlı bir biçimde hükümet karşıtı eylemlere dönüştü. Bunun etkisiyle öğrenci hareketi, Tek Adam rejimini teşhir ederek onun antidemokratik karakterini emekçilere göstermeyi başardı. Bununla birlikte, öğrenci hareketi savunmacı bir karakterde ilerliyor. Yani rejimin saldırılarına karşı koyma ve bu saldırıları engelleme noktasına sıkışmış bir durumda. Gençlik hareketi var olan hakların gaspına karşı çıkmaktan öteye geçemiyor ve bu hakları ilerletmeyi de pek başaramıyor. Bu durumun değişmesi için öğrencilerin kendiliğinden eylemlere hapsolan hareket biçiminin yerine öğrencilerin yakıcı ihtiyaçlarını Başkanlık rejiminden çıkarak çözmeyi öneren bir mücadele programı etrafında seferber olmasına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Böylece öğrenci gençlik emekçilerle ve tüm ezilen kesimlerle birlikte rejimden kopuş mücadelesinde asli unsurlardan biri haline gelebilir.

Kayyum rejimine her alanda son verilmesi için mücadeleyi yükseltme çağrısında bulunuyoruz.

Kampanyanda öne çıkan bir diğer slogan “Kayyum rejimine son! Siyasi tutsaklara özgürlük!” Cumhur İttifakı altında Kürt halkı ve siyasi temsilcileri antidemokratik saldırıların daima odağında oldu. Bu konuda neler söylemek istersin?

Cumhur İttifakı’nın temelini her şeyden önce Kürt düşmanı, baskıcı ve yayılmacı politikaların oluşturduğunu söyleyebiliriz. Erdoğan yönetimi, 7 Haziran 2015 seçim yenilgisinin faturasını HDP’ye kesmeye çalıştı. İktidarı elinde tutabilmek için savaş ve korku politikalarını devreye soktu. Kürt halkının demokratik iradesini engellemek için her yöntemi denedi ve denemeye devam ediyor. Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere Kürt halkının seçilmiş binlerce temsilcisi düzmece davalarla cezaevlerine tıkıldı. HDP’nin seçilmiş milletvekillikleri Saray’dan sipariş edilen davalarla düşürüldü. HDP’ye dönük kapatma davası açılarak kendi adıyla seçimlere girmesi engellendi. HDP’nin tüm seçilmiş belediyelerine kayyumlar atandı. Boğaziçi öğrencileri olarak belediyelere atanan kayyumlarla üniversitemize atanan rektör arasında bir fark görmüyoruz. Tek Adam rejiminin aslında bir kayyum rejimine dönüştüğünü söylüyoruz ve bu kayyum rejimine her alanda son verilmesi için mücadeleyi yükseltme çağrısında bulunuyoruz.
Şunu asla unutmayalım. Ülkede demokratik hak ve özgürlüklerin tesis edilebilmesi, Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarının kabulünden geçmektedir. Kalıcı barışın tesisi, halkların özgürce ve kardeşçe yaşayabilmesi ancak bu yolla mümkündür.

“Kurucu Meclis” öneriniz bu açıdan nereye tekabül ediyor?

Toplumun tüm sömürülen ve ezilen kesimlerinin lehine bir çözümün başkanlık rejiminden kopuşu zorunlu kıldığını düşünüyorum. Bu kopuşu temsil edecek, demokratik ve emekten yana yeni bir anayasanın oluşturulmasını sağlayacak yolun ise Kurucu Meclis’ten geçtiğini düşünüyoruz. Barajsız seçimler yoluyla; yalnızca siyasi partilerle sınırlı olmayan, yani sendikaların, işçi ve emekçilerin, kadınların, lgbti+ların, gençlerin ve onların örgütlerinin, Kürt halkının ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı bir Kurucu Meclis’in oluşturulmasını, mücadele deneyimlerimizin doğrudan meclise taşınmasını ve yeni bir anayasanın bu şekilde yazılmasını savunuyoruz. Böyle bir meclis, gençlik hareketinin de talep ve önerileri ile sürece doğrudan müdahil olabileceği bir çözüm olacaktır.

Rejim, antidemokratik saldırılarını lgbti+fobiyle meşrulaştırmak istiyor.

Boğaziçi direnişi gençlik hareketinin yanı sıra lgbti+ hareketinin taleplerini ve rejimin lgbti+fobik karakterini de ortaya koydu. Rejimin, lgbti+lara dönük baskı ve inkâr politikasını nasıl değerlendiriyorsun?

Başından beri patriyarkadan beslenen, cinsiyetçi, ayrımcı politikalar sürdüren AKP, başkanlık rejimine geçişle birlikte lgbti+fobiyi öne çıkarmaya, nefret söylemini meşrulaştırmaya ve baskı ve şiddetle bu alanı daha da sıkıştırmaya başlamıştı. İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekilmesi sürecinde gördüğümüz tablo Boğaziçi direnişinde de karşımıza çıktı. İktidarın sıkışmışlığının da etkisiyle kitle seferberliklerinin meşruluğunu sarsmak için lgbti+fobiye sıkça başvurdu rejim. Çünkü antidemokratik saldırılarını lgbti+fobiyle meşrulaştırmak istiyorlar. Şimdi seçim sürecinde de Türkiye Cumhuriyeti’nin en sağcı ittifak bileşimi ile buna devam ediyorlar. Cumhur İttifakı seçim sürecini yine aynı nefret söyleminin üzerine kuruyor.

Saray rejiminin lgbti+ düşmanı politikalarının özellikle üniversitelerde karşımıza çıkmasının altında yatan sebeplerden birinin, lgbti+ hareketinin geliştiği alanların başını kampüslerin çekiyor olması söylenebilir. Ancak üniversitelerdeki bütün bu baskılara, lgbti+ kulüplerine yönelik yasaklamalara ve doğrudan varoluşlarına yönelik baskıya rağmen lgbti+ların bir yolunu bularak örgütlülüklerini devam ettirme çabaları oldukça önemli ve ben bu deneyimlerini kişisel olarak oldukça etkileyici ve öğretici buluyorum.

Bugün üniversitelerin verdiği eğitimin niteliğini nasıl değerlendirirsin?

Üniversitelerdeki eğitimi değerlendirmeden önce, AKP dönemi eğitim politikalarının genel olarak gerici karakterini ifade etmek isterim. 4+4+4 sistemi, proje okullar, imam hatiplerin yaygınlaştırılması ve eğitimin özelleştirilmesi gibi politikalar yoluyla AKP, eğitim sistemini neredeyse kamusal bir hak olmaktan çıkardı ve dinci-gerici müfredata daha da ağırlık verdi. Üniversitelerdeki eğitim de bu durumdan azade değil. AKP döneminde her şehre açılan üniversiteler yoluyla eğitimin niteliği gerilemiş ve üniversite eğitimi genç işsizliği gizlemek dışında işlevi olmayan bir hale gelmiş durumda. Sermayenin çıkarları doğrultusunda örgütlenen eğitim sistemi anlayışıyla vakıf üniversitelerinin sayısı arttı ve üniversite eğitimi kamusal bir hizmet olma yönünü ciddi oranda kaybetti. Bunun haricinde Tek Adam rejiminin gerici yaklaşımı sebebiyle ODTÜ Evrim Konferansı gibi bilimsel etkinlikler de yasaklanmakta ve evrimsel biyoloji gibi bazı disiplinlere özel bir baskı uygulanmakta.

Öğrenci ve emekçi gençlik arasındaki makas kapandı.

Gençliği daha çok eğitim bağlamında ele aldık ama emekçi gençliğin işsizlik, güvencesizlik gibi birçok sorunu daha var. Bu konularda hangi çözümleri öneriyorsun?

Öğrenciler ve emekçi gençler eskiden özgül yanları daha fazla olan, farklılıkları daha görünür bir ayrıma dayanıyordu. Fakat son yıllarda aradaki makas gitgide kapandı. Artık üniversite öğrencilerinin çok büyük kısmı okurken çalışmak zorunda. Hatta on binlerce öğrenci kazandığı halde kayıt yaptırmıyor, kayıt yaptıranlarsa çalışmaktan okula gitmeye vakit bulamıyor. DİSK-AR 2022 verilerine göre geniş tanımlı genç işsizlik yüzde 32,5 seviyesinde. Yani neredeyse her üç gençten biri işsiz. Bir işe sahip olan emekçi gençlerse sigortasız çalışıyor ve eşdeğer işe eşit ücret alamıyor, sendikalı bir işte çalışmaksa bu tabloda gençler için hayal. Bu tablonun değişmesi için eşdeğer işe eşit ücretin zorunluluk olması, sigortasız-kayıtsız çalışmanın suç sayılması gerekiyor. Genç işsizliğin azaltılması için iş saatlerinin kısaltılması şart. İş saatlerinin ücretler korunarak 6 saate indirilmesi ve 4. vardiyanın tesisi yoluyla genç işsizliği sorunu çözülebilir.

***

Editörün önerileri:

Milletvekili adayı Sedat Durel: “Devasa tekeller işçi denetiminde kamulaştırılmadan gerçekten çevreci bir yönetime sahip olmamız mümkün değil”

0

İşçi Demokrasisi Partisi kurucu üyesi ve çevre mühendisi Sedat Durel, Türkiye İşçi Partisi listelerinden İstanbul 1. bölge milletvekili adayı. Emekten ve doğadan yana bir programı savunan Durel’le seçim kampanyasındaki talepleri üzerine konuştuk.

Enerji, maden ve inşaat tekellerinin tazminatsız kamulaştırılması talebiyle seçimlerde aday oldun. Neden aday olduğunu ve kamulaştırma talebini anlatabilir misin?

Türkiye büyük bir yıkımın tam ortasında ve bu yıkımların yanı sıra küresel iklim krizinin etkileri de en çok biz işçi ve emekçileri vuruyor. İşte tam da bu yüzden, doğal dengenin devamlılığı ve güvenilir bir yaşam için Emekçiler Yönetmeli şiarını yaymak, emekçileri böyle bir mücadelenin parçası haline getirmek için İşçi Demokrasisi Partisi olarak Türkiye İşçi Partisi listelerinden milletvekili adayı olduk. Emekçi halkımızdan yalnızca oy değil, mücadelemizin de bir parçası olmalarını bekliyoruz.

Türkiye’de her sosyal gündem artık bir sorun olarak adlandırılıyor. Eğitim, sağlık, alım gücü, kadınlar, lgbti+lar, Kürtler, depreme dayanıklı güvenli ve sağlıklı barınma, soluduğumuz hava, içtiğimiz su ve hatta yediğimiz gıdanın güvenliği… Tüm bu sorunların AKP iktidarı altında katlanarak büyümesinin aslında yalnızca bir sebebi var. O da şu: Türkiye’nin büyük holdingleri dünya ile rekabet edebilecek yeterlilikte bir sermaye birikimine sahip değil. Agresif bir büyüme için de emeğin toplumdan aldığı payın azaltılması ve hızlı bir döngü ile paraya çevrilebilecek enerji, madencilik ve inşaat sektörleri için doğanın baş döndürücü bir biçimde talana açılması gerekiyor.

Doğal denge, kapitalistlerin yönetiminde her zaman sarsılacak ve devasa yıkımlar yaratılacak. Bunun karşısında doğa dostu bir üretim ve yaşam için de emekçilerin yönetmesi gerekiyor.

Holdingler için tüm sorunların tek çözümü vardır: daha çok kâr etmek. Ve bunun da tek bir sonucu olabilir: yeni devasa yıkımlar. İDP’nin kurucu üyelerinden biri olarak “Emekçiler Yönetmeli” sloganı ile yola çıkıp TİP listelerinden aday olmamın sebeplerinden biri de bu. Doğal denge, kapitalistlerin yönetiminde her zaman sarsılacak ve devasa yıkımlar yaratılacak. Bunun karşısında doğa dostu bir üretim ve yaşam için de emekçilerin yönetmesi gerekiyor. Programımız tam olarak bunu anlatıyor.

Türkiye susuz kalma tehlikesinden tutun da toprak kirliliği nedeniyle yenilemeyecek gıdaların üretildiği, madenler için insansızlaştırılmaya çalışılan Artvin’inden yeniden inşa sırasında insansızlaştırılmaya çalışılan Hatay’ına kadar felaketlerle dolu bir ülke haline gelmek üzere. Ancak tüm bu büyük risklere karşı çaresiz değiliz. Önümüzde kötü gidişatı gerçekten de durdurabilecek, hem ekoloji dostu olup hem de yaralarımızı sarabilecek çok sayıda çözüm var. Bu çözümün anahtarı da tabii ki başta enerji, maden ve inşaat şirketleri olmak üzere yıkım yaratan tüm dev şirketlerin tazminatsız kamulaştırılmasıdır.

Saray rejiminin gerek yaklaşan İstanbul depremi gerekse de mevcut barınma krizi konusunda sermaye yanlısı tutumunu biliyoruz. Bu noktada, seçim kampanyasında öne çıkardığın bir diğer talep olan boş konutların ihtiyaç sahiplerinin kullanımına açılması hakkında neler söylemek istersin? Emekçilerin güvenli konutlarda yaşayabilmesi için neler yapılması gerekiyor?

6 Şubat depremlerini henüz geride bıraktık ve acısı hâlâ içimizde. Şu anda hükümet, İstanbul depremine karşı dayanıklı konut bahanesi ile ilk elden 500 bin konutun yenileneceğini söylüyor. Fakat bunu yaparken Dünya Bankası’ndan krediler alıp dışa bağımlılığımızı artırmaktan bu krediyi bankalara aktarıp bankacılık sektörünü kârlı hale getirmeye ve kaynağı müteahhitlere aktarmaya varan, tüm faturayı halka kesecek yöntemleri belirlediği gibi, uydukent adı altında su havzalarını ve ormanlık arazileri imara açmayı da hedefliyor. 500 bin konuttan çıkacak inşaat atığıyla ne yapacağını da ifade etmiyor. Sağlıklı konut bahanesi ile yoksullaşma ve talanı müjdeliyorlar. Yalnızca doğa dostu bir ülke olmak için değil, deprem, sel gibi afetlere karşı dayanıklı olabilmek için de bu devasa tekellerin kaynaklarının toplumun fayda için kullanılması, bankalar dahil olmak üzere mallarına el konulması gerekiyor.

Sadece İstanbul’da yüz binlerce boş konut var. Boş konutların ihtiyaç sahiplerinin kullanımına açılması, barınma krizinin çözümlerinden biri. Depreme dayanıklı konutlar içinse zemin etüdü ve şehir plancılığı yapılması ve inşaat atıklarının usulüne uygun şekilde yönetilmesi gerekiyor.

Depreme dayanıklı konutlarda yaşamak ve çevreci bir yeniden inşa için kaynak ve yöntem var, bunun yapılabilmesi ancak inşaat tekellerinin kamulaştırılması ile mümkün olabilir.

Bugün deprem tehlikesi banka ve inşaat sektörünün iştahını kabartıyor. ’99 depreminden sonra da bu oldu ve sonuç ortada. Sağlıklı ve dayanıklı konutlarımız olmadı, biz enkaz altında kalırken onlar yalnızca kâr ettiler. Depreme dayanıklı konutlarda yaşamak ve çevreci bir yeniden inşa için kaynak ve yöntem var, bunun yapılabilmesi ancak inşaat tekellerinin kamulaştırılması ile mümkün olabilir.

Hem emek mücadelesinin hem de ekolojik yıkıma karşı verilen mücadelelerin içerisinde olan biri olarak, bu iki mücadele arasında nasıl bir bağ görüyorsun?

Kapitalistlerin zenginleşmesi için emekçilerin sömürüsü ile doğanın talan edilmesi, en başından itibaren hep el ele gitmişti. Dolayısıyla Türkiye’nin emekçilerin çalışma koşulları adına bir cehennem ve bir doğa talanı cenneti haline gelmesi, ayakta duran aynı bedenin iki bacağıdır.

Yeraltı ve yer üstü varlıklarının maden ve enerji tekellerine açılması, büyük bir israf etrafında işleyen enerji sektörü, Türkiye’nin en önemli doğal varlıklarının olduğu bölgelere hançer gibi saplanan rantın en büyük sembolü olan mega projeler, plansız kentleşme, imar afları, su kaynaklarının yitirilmesi, Marmara Denizi’nin müsilaja boğulması, ülkenin en değerli tarım arazilerinin imara açılması, ormanlık arazilerde yapılaşma ve tür çeşitliliğinin azalması işte hep bu emek ve doğa düşmanı politikalar sebebiyle oldu.

Öte yandan burjuva muhalefet kendisine çevreciyim diyerek onlarca vaatten, sıfır atıklardan, sürdürülebilirlikten, yeşil mutabakatlardan, iklim değişikliğine dayanıklı kentlerden bahsedip durdu. Ancak bugüne değin attıkları hiçbir adımın içinde bulunduğumuz yıkımı dönüştürecek belirleyici bir sonucu olmadı. Yaratılan yıkım üzerinden sermayedarlar yeni bir “yeşil ekonomi” tanımlayarak daha da fazla kâr etme peşine düştü ki, bunun sonucu da yepyeni ve devasa ekolojik yıkımlar oldu. Çevreci olduğu iddia edilen geri dönüşüm uğruna Türkiye’nin Avrupa’nın plastik atık deposu haline geldiği belgelendi. Temiz enerji diyerek halka pazarlanan HES’ler Karadeniz’de derelerimizi kuruttu. Rüzgâr gülleri ormanlık alanlarımıza yapıldı, Ege’de jeotermaller kanser saçıyor…

Emekçileri korkunç koşullarda çalıştırıp doğayı talan etmek, yalnızca bu tekellerin faydasına olan bir düzen; bundan faydalanan başka hiçbir kesim söz konusu değil!

Biz diyoruz ki; devasa enerji, maden, inşaat, gıda ve ilaç tekellerinin işçi denetiminde kamulaştırılması ve demokratik bir biçimde yönetilmesi talebi olmaksızın gerçekten çevreci bir yönetime sahip olmamız söz konusu olamaz. Emekçileri korkunç koşullarda çalıştırıp doğayı talan etmek, yalnızca bu tekellerin faydasına olan bir düzen; bundan faydalanan başka hiçbir kesim söz konusu değil!

Bir örnek vermek gerekirse; Türkiye’de eskimiş hatlardan kaynaklı olarak enerjide yüzde 10-15 arasında kayıp söz konusu. Burada devasa bir israf var fakat santral işletmecilerinin alım garantisi varken niçin tasarruf yapılsın ki? Halbuki yalnızca enerji hatlarının yenilenmesi ile dahi ne Rusya’nın tek söz hâkimi olarak işleteceği nükleer santrale ihtiyacınız kalır ne de kirletici diğer santraller işlemeye devam eder. Bir başka örnek olarak, Türkiye genelinde yüzde 40’lara varan bir kullanma suyu, boru sisteminin eskiliğinden kaynaklı olarak kayboluyor. Tarımda kullanılan patentlenmiş GDO’lu tohumlar, zehirli kimyasallar yine sadece büyük tekellerin işine yarıyor. Bunca israf ve yıkım karşısında patronlar zenginleşirken; emekçilerin payına düşen artan faturalar, sağlıksız gıdalar oluyor.

Emekçilere iş garantisi de veren geniş çaplı bir kamulaştırma ile doğru bir planlama yapmak ve her bölgenin kendine özgü koşullarını ele alan, daha çevre dostu bir enerji politikasına geçmek, tasarruf sağlamak ve yaralarımızı sarmak mümkün. Tam da bu yüzden hem emekten hem de doğadan yana bir programa ihtiyacımız var.

AKP’nin 20 yılı aşkın iktidarı altında zaten zengin olan birkaç aile daha da zenginleşti ve bugün 5’li çeteler diye adlandırdığımız, Saray’a yakın sermaye grupları ise devleşti. Tüm bunlar ne pahasına oldu? Rekor iş cinayetleri, sendikasızlaşma, emeğin toplumsal gelirden aldığı payın düşüşü, demokratik hakların kısıtlanması ve elbette ki doğanın tarifsiz talanı ile. Bu yıkım yaratan, sömüren kapitalizmden ve baskıcı rejimden kopuş için çözümün üretenlerde olduğuna inanıyoruz. Bu yüzden emekçileri yönetmeye, sorunları çözmeye davet ediyoruz.

***

Editörün önerileri:

TİP eleştirilerinin eleştirisi ve “TİP eleştirisi”

0

Son birkaç aydır birçok demokrat ve sosyalist yayın organında TİP’i eleştiren birçok metin yayımlandı. Ne var ki, bu eleştirilerin hiçbirisi politik değildi: Yani TİP’in siyasal programını, siyasal stratejisini, seçim politikasının siyasal içeriğini ve taleplerini değil, yalnızca TİP’in seçim taktiklerini eleştiriyorlardı. Elbette taktiler de eleştiriye açıktır. Ancak TİP’in seçim taktiklerinin söz konusu eleştirileri siyasal bir bilançoya değil, kaba bir matematiksel hesaba ve toplama-çıkarma işlemlerine dayanıyordu.

Dolayısıyla polemikler, işçileri seferber etmeyi ve iktidara taşımayı öngören sosyalist strateji tartışmalarını besleyen bir karaktere ne yazık ki sahip olamadı; aksine bunlar, küçükburjuva demokrat kamuoyunun meclisteki temsiliyet sorununu salt sayısal bir yüzeysellikle ele alan histerisini ve bu histerinin bir sonucu olarak aynı kamuoyunun ruhsal durumunun üzerine çöreklenen politik demoralizasyonu besledi.

Durum öyle vahim bir noktada ki, bugün TİP’in izlediği çizginin Marksist bir eleştirisinin şartı, TİP eleştirilerinin Marksist eleştirisine indirgenmiş durumda.

Açıklamaya çalışalım.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak 14 Mayıs’taki parlamento seçimlerinde TİP listelerinden 5 işçi milletvekili adayı gösterdik. Emekçi kamuoyu elbette TİP ile politik farklılıklarımızın var olduğunu biliyor. TİP ile seçimlerde ilan ettiğimiz eylem birliği sırasında, TİP’li mücadele dostlarımıza da elbette danışarak ve onları bilgilendirip ilerleyerek, bu siyasal farklılıklarımızı da yansıtan taleplerimiz ile sloganlarımızı öne çıkarmaktan ve yine bu farklılıkları siyasal-stratejik bir boyuttan değerlendirme gayreti içinde olan metinler kaleme alarak yayımlamaktan imtina etmedik.

Bu politik farklılıklar ve stratejik ayrılıklar temel olarak 3 başlığın altına toplanabilirler: I.) Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tutum; II.) Saray rejiminden kopuşun yolu ve III.) TBMM’ye dönük siyasal yaklaşım.

İDP, 14 Mayıs’ta gerçekleşecek olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Kemal Kılıçdaroğlu da dahil hiç kimseye oy çağrısı yapmadı. Saray rejiminden kopuşun Kılıçdaroğlu’na oy vererek gerçekleşemeyeceğini vurguladı ve bu rejimin varlık şartlarının Türk kapitalizminin ve sermaye birikim modelinin sosyoekonomik niteliklerinde yattığını söyleyerek, rejimden çıkışın yönteminin seçimlerle sınırlandırılmış bir yönelişte değil, sınıf mücadelesi politikalarında yattığını; yani TBMM’nin bugünkü yapısında güçlü bir “halk temsili” olsa dahi, Saray rejiminden kopuşun organize edilemeyeceğini ileri sürdü. Yine İDP, TBMM’nin bugünkü haliyle asla “halkın meclisi” olamayacağını, bu meclisin oldukça aristokratik birtakım sınıfsal çıkarlar üzerine inşa edildiğini söyledi. İDP olarak burjuva demokratik temsiliyet kurumlarından sonuna dek yararlanılması gerektiğini belirttik, ancak bu kurumlar hakkında demokratik yanılgılar yaratmanın işçi hareketi açısından ölümcül tehditler barındırdığı konusunda da uyarıda bulunduk. Son olarak Beştepe-TBMM açmazı karşısında siyasal ve  devrimci bir kopuşun sağlanması için, yasama ile yürütmeyi kendisinde birleştirecek olan bir Kurucu Meclis’in toplanması gerektiği savunduk.

Yukarıda sözünü ettiğimiz TİP eleştirilerinin, yine yukarıda verdiğimiz 3 ayrım noktamız konusunda TİP’e yönelttiği herhangi bir eleştiri yok çünkü bu konularda TİP’ten farklılaştıkları bir yön yok.

Bilindiği üzere TİP ile birlikte YSP, TKP ve Sol Parti de “1 oy Kılıçdaroğlu’na, 1 oy partimize” sloganını kullanıyor (not düşelim, TKP “sol” eliyle “sağ” kulağını göstererek “1 oy Erdoğan gitsin diye…” ifadesini tercih ediyor).

Yine, mücadele dostlarımız olan bu partiler, Saray rejiminden çıkışın ilk adımının Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi olduğunu söyleyerek, rejim karşıtı toplumsal mücadeleleri, sınıf mücadelesinin politik ihtiyaçları ve otoritesi altında yeniden organize edecek şekilde hareket etmiyorlar.

Ve TİP’e dönük birçok eleştiriler yöneltmelerine rağmen, TBMM sorunundaki siyasal yaklaşım noktasında da, bu yapıların TİP ile arasında ciddi stratejik farklılıklar olduğu söylenemez. Okuyucuyu sıkmamak adına, burada yalnızca birkaç kısa alıntı kullanacağım:

“Şu ana kadar aldığımız oyları ikiye, üçe katlamamız gerekiyor ki Meclis’e büyük bir farkla Yeşil Sol’u yansıtalım. Hedefimiz 100 milletvekilinin üzerine çıkmak. Bunu başarabilirsek parlamentoda anahtar bir rol üstlenebilirsek, parlamentoda hiçbir yasanın bizim onayımız dışında geçmeyeceğini herkesin bilmesi gerekiyor.” (Pervin Buldan, Artı Gerçek, 23 Nisan 2023)

“Türkiye meclisle yönetilecek, meclisin üzerinde hiçbir güç olmayacak.” (TKP açıklaması, 21 Eylül 2022)

“Bir parlamentonun güçlü olması ne demek? Emekçi halkla bir bağının olması demek. Ama bunu gözeten yok. Parlamentonun halkla güçlü ilişkileri olmalı denilince sadece esnaf ziyareti akla geliyor. Eğer parlamentonun güçlü olmasını istiyorsak halk örgütlerinin gücünü parlamentoya yansıması gerekir.” (Hakan Öztürk [EHP Genel Başkanı], Gazete Duvar, 25 Nisan 2023)

Başlıktaki “TİP eleştirisi” ibaresini tırnak içine almamız bundandı: Zira İDP olarak TİP’e yönelik eleştirilerimiz ile YSP, TKP, Sol Parti, EHP’ye veya yukarıdaki 3 başlık konusunda bu yapılarla benzer bir siyasal yönelime sahip herhangi bir mücadele örgütüne yönelik eleştirilerimiz arasında politik olarak hiçbir fark yok. Beştepe ve TBMM karşısında proleter sınıfların önüne devrimci bir kopuş perspektifini değil, merkezinde seçimlerin olduğu reform projelerinin konduğu bütün anlayışlara dair eleştirilerimiz aynı.

TİP eleştirilerinin eleştirisinin siyasal anlamı ve önemi burada yatıyor: Devrimci sosyalizm açısından parlamento temsili asla bir nicelik sorunu (milletvekili sayısı) olmadı, daima bir nitelik sorunu (proletaryanın sosyalist eğitimi) oldu. Devrimci politikanın seçim taktiklerine, seçim taktiklerinin ise parlamentoda elde edilecek olan koltuk sayısının yükseltilmesi tartışmasına indirgenmesi, işçi hareketinin öncüsünde derin politik yanılsamalar ve onun bilincinde tarifsiz zararlar bırakıyor. Bütün açıklığımızla şunu diyebiliriz ki, sınıf mücadelesi ve proleter öncü üzerinde, TİP’e dönük meclis temsili merkezli eleştiriler, TİP’in meclis temsili merkezli politikalarından daha derin bir olumsuz etkiye sahip.

İşçi Demokrasisi Partisi’nin bütün bir seçim stratejisi ile taktiklerini belirleyen ilkeler, büyük Marksist öğretmenlerimiz olarak gördüğümüz tarihsel önderlerimiz tarafından şöyle özetleniyor:

“Parlamento (Reichstag) seçimlerine katılıyor olmamızın gerçek amacı, sosyalist eğitimi yaygınlaştırmamıza olanak sağlamaktır. (…) Sendikal ve parlamenter mücadelelerinin sonucunda, proletarya, bu tip mücadeleler yoluyla kökten bir toplumsal değişimi başarıya ulaştırmanın imkansız olduğuna ikna olur ve iktidarın fethinin kaçınılmaz olduğu anlayışına varır.” (Rosa Luxemburg, Reform mu devrim mi?, 1900)

“Seçimlere, her şeyden önce halkın politik olarak aydınlatılmasının bir aracı olarak değer veren sosyal demokrasi açısından temel sorun, elbette ki, halkla ilişki içinde yapılacak olan bütün bir propaganda ile ajitasyonun ideolojik ve politik içeriğidir.” (V. İ. Lenin, “Seçim Kampanyası ve Seçim Programı”, Toplu Eserler, Cilt 17)

“Komünistler, kitlelerle bir bağ olarak Cortes [İspanyol parlamentosu] forumuna ihtiyaç duyar; ve bu bağdan Cortes’i yıkacak olan eylemler gelişir. Parlamentoya ilişkin devrimci diyalektiğin özü budur.” (Lev Troçki, İspanyol Devrimi ve Onu Tehdit Eden Tehlikeler, 28 Mayıs 1931)

“Bir devrimci partinin seçimlere dönük propogandasının üç amacı vardır ve bu üç amaç, bir hedefte sentezlenir: Partiyi geliştirmek ve güçlendirmek. İlk amaç rejimi teşhir etmek ve reddetmektir. İkinci amaç işçi sınıfına, sorunlarının çözümlerinin olası parlamento veya seçim faaliyetlerinde değil, kendi seferberliklerinde yattığını göstermektir. Üçüncü amaç bir sosyalist işçi devrimine duyulan ihtiyacı ve ülkedeki krize karşı tek çıkış yolu olarak işçi sınıfının iktidarı alması gerektiğini göstermektir. (Nahuel Moreno, Sosyalist ve Devrimci Bir Seçim Kampanyası, Aralık 1972)

Tüm olası eksikliklerimiz ve hatalarımızla beraber, biz bu ilkeler ışığında bir seçim kampanyası yürütmek için çalışıyoruz. Bizim açımızdan, yukarıda ifade ettiğimiz eleştiriler, hiçbir şekilde YSP’li veya TİP’li veya başka bir mücadele örgütünden yoldaşlarımızla eylem birlikleri içinde bir araya gelmemenin, dayanışma içinde olmamanın, rejime karşı birlikte mücadele etmemenin mazeretleri olamaz. Bu eleştirileri dile getiriyoruz çünkü bu tartışmaların bizi zayıflatacağına değil, güçlendireceğine; muğlaklığa değil kesinliğe yol açacağına; sömürülen ve ezilen sınıfların elinin altındaki politik araçları törpüleyeceğine değil, zenginleştireceğine inanıyoruz.

***

Editörün önerdikleri

Lüleburgaz Sanofi’den bir işçi: “Haklarımızı almaya kararlıyız!”

0

Merhabalar Gazete Nisan okurları,

Ben Lüleburgaz’da, Sanofi ilaç fabrikasında çalışan bir işçiyim. Biz Petrol-İş sendikasına bağlı örgütlü bir işyeriyiz ve toplu iş sözleşmesi çerçevesinde ocak ayı başından beri toplantılar devam ediyor.

Şu an fabrikada 500 küsur mavi yakalı çalışan var ve 300 civarında kişi asgari ücret altında maaş alıyorduk. Yasalar gereği, sözleşme bitene kadar maaşlarımızı asgari ücretle eşitlediler.

Ücretlerimiz bu denli gerileşmişken, toplu sözleşme masasında işveren bizim istediğimiz oranın çok çok altında bir teklif veriyor. O sebeple biz de yılın üçüncü ayından itibaren hem mesailere kalmama kararı aldık hem de iş yavaşlatma başlattık. Toplu sözleşme görüşmeleri devam ediyor ve henüz grev aşamasına gelinmiş değil. İşçiler olarak taleplerimizin işveren tarafından tanınmasını ve sözleşme sürecinin bir an önce sonuçlanmasını istiyoruz.

Bizler Petrol-İş’in Trakya şubesine bağlı işçileriz. Sendikamızın bu süreçteki kararlı duruşuyla hakkımız olan yaşam seviyesine ulaşacağımızı düşünüyorum.

İDP’li adaylar kendilerini tanıtıyor: Veysel Dönmez

0

İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi için Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden seçimlere girme kararı aldı. Bu karar uyarınca İDP, kendi adaylarının tanıtımlarına da başladı. Aşağıda TİP listesinden İstanbul 3. bölge milletvekili adayı olan, İDP üyesi ve sendikalı bir kargo işçisi Veysel Dönmez’in kendini tanıttığı metni paylaşıyoruz.

***

Merhaba. Ben Veysel Dönmez. 38 yaşındayım ve Türkiye’nin en büyük kargo şirketlerinden birinde kargo işçisiyim. İşçilerin sömürüden ve baskıdan kurtulması için 10 yıldır İşçi Demokrasisi Partisi bayrağı altında mücadele ediyorum. TÜMTİS (Tüm Taşımacılık İşçileri Sendikası) üyesiyim.

Bundan yıllar önce Yurtiçi Kargo’da işçiydim. Sendikalaştığım için ve aynı zamanda işçi arkadaşlarımı sendikalaştırdığım için işten kovuldum.

Daha önce ise otellerde çalışarak hayatımı kazanıyordum. Bu dönemde de Tüm Emek Sen üyesiydim ve yine emekçi arkadaşlarımı sendikalaştırmak için mücadele veriyordum.

2017 yılında inşaat işçiliği yapıyordum. İnşaatta çalışırken gerekli işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri alınmadığı için bir iş kazası geçirdim ve bir ayak parmağımı kaybettim.

Ben aynı zamanda Hataylıyım. 6 Şubat depremlerinin ardından bütün ailem depremzede oldu. Haftalar boyunca en acil ihtiyaçlarına yanıt alamadılar.

İşten atmalar, güvencesizlik, iş kazaları ve cinayetleri, emekçileri vuran doğal ve sosyal afetler, sömürü ve yoksulluk… Bir işçi olarak 20 yıldır bunlara karşı mücadele veriyorum. Bugün ekonomik krize, başkanlık rejimine ve çürüyen toplumsal duruma karşı verdiğim mücadelelerde bana rehberlik eden sosyalist perspektifi emekçi kardeşlerimle paylaşmak için seçimlerde adayım.

Ben, en acil sorunlarımız karşısında birlik olmamızı, sendikalarımızda ve partilerimizde örgütlenmemizi ve ihtiyaçlarımıza odaklanan çözümler için seferber olmamızı, mücadele etmemizi öneriyorum.

Rejim kaşıkla verdiğini kepçeyle alıyor. Patronlara servet transferi için emekçiler soyuluyor. Her geçen yıl işçilerin toplam zenginlikten aldığı pay geriliyor.

Mevcut sefalet koşulları karşısında acil bir önlem olarak, asgari ücrette yapılan tüm kesintilerin kaldırılmasını ve işçilere brüt tutarın tamamının yatırılmasını savunuyorum. Kesintiler işçilerden değil patronlardan yapılmalı.

Saray rejimi, vergi dilimlerini olması gerektiği gibi revize etmiyor çünkü sendikalı işçinin ekonomik kazanımlarını ezmek istiyor. Rejim, patronlara vergi affı üzerine vergi affı açıklamakta hiçbir sakınca görmüyor. Patronlara vergi afları layık görülürken, milyonlarca sendikalı işçinin örgütlenerek, mücadele ederek elde ettiği kazanımlarına vergi aracılığıyla el uzatılıyor. İşçilerin vergi matrahı tarafından soyulmasına dur denmeli.

Birçok yerde işten çıkarmalar mevcut. Birçok işyerinde kadrosuz, güvencesiz çalışma yaygınlaştırılmak isteniyor.

Her işçinin iş güvencesi olmalı. İşten çıkarmalar yasaklanmalı. Kadrosuz, taşeron çalışma biçimi son bulmalı. Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak çalışmak isteyen herkese iş yaratılmalı. Ücretler enflasyon oranında iyileştirilmeli.

Bütün bunlar için kaynak var. Nerede mi? Bizden çalınanlarda. Özelleştirmeler durdurulmalı ve bugüne değin özelleştirilen işletmeler ve kamu malları tazminatsız olarak kamulaştırılmalı. Ayrıca, Yap-İşlet-Devret yöntemiyle patronlara milyarlarca dolarlık servet aktarımına son verilmeli, onlara tahsis edilen işletmeler yine tazminatsız olarak kamu envanterine alınmalı.

Ve son olarak: Emekçiler Yönetmeli!

İDP’li adaylar kendilerini tanıtıyor: Deniz Kondil

0

İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi için Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden seçimlere girme kararı aldı. Bu karar uyarınca İDP, kendi adaylarının tanıtımlarına da başladı. Aşağıda TİP listesinden İzmir 1. bölge milletvekili adayı olan, İDP üyesi ve Yemeksepeti depo işçisi Deniz Kondil’in kendini tanıttığı metni paylaşıyoruz.

***

Merhaba. Ben Deniz Kondil. 26 yaşındayım. Yemeksepeti işçisiyim ve İşçi Demokrasisi Partisi üyesiyim. Aynı zamanda TÜMTİS (Tüm Taşıma İşçileri Sendikası) üyesiyim.

Ben işçiliğe, bir kompozit alüminyum kaplama dükkânında 13 yaşımda başladım. Lisem bitene kadar Manisa Kent Park’ının inşaatında çalıştım. Annem bir ev işçisi, babam ise Vestel’de çalışan bir metal işçisi.

Yemeksepeti’nden önce, ben de babam gibi bir metal işçisiydim. Standart Profil ve Bosch fabrikalarında çalıştım. Metal işçisi olmadan önce ise Enka Plastik’te çalışıyordum.

Standart Profil’deyken sendikal örgütlenme faaliyeti içinde yer aldım. Patron, sendikalaştığımızı duyunca, fabrikaya, kendisinin daha iyi anlaşabileceği başka bir sendika, bir sarı sendika soktu. İşçilerin kendi seçtiği sendikada üye kalmayı sürdürdüğüm için işten çıkmaya zorlandım.

Bosch fabrikasında sözleşmeli olarak çalıştım ancak kadroya alınmayarak, orada da işime son verildi. 

Birkaç yıl önce Yemeksepeti’nde depo işçisi olarak çalışmaya başladım. Burada Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin bir parçası olarak sendikal örgütlenmeye öncülük ettim.

Bizim hikâyemizi biliyorsunuz, değil mi? Yemeksepeti patronu bir gecede işkolumuzu değiştirerek bütün sendika üyeliklerini düşürdü. Taşımacılık işkolunda gözükmediğimiz için, Covid-19 aşıları sektörümüzün çalışanlarına açıldığında, pandemiyle en çok yüz yüze gelen işçiler olmamıza rağmen aşı olamadık. Daha sonra mücadele ederek aşı hakkımızı kazandık. Tıpkı sendikal çoğunluk tespitimizi mücadele ederek aldığımız gibi!

Ancak Yemeksepeti patronu sendikal çoğunluk tespitine itiraz etti. Şimdi binlerce Yemeksepeti işçisi olarak yıllardır, Türkiye mahkemelerinin sendikamıza hak ettiği yetkiyi vermesini bekliyoruz.

Biliyorum, Türkiye’de bizim gibi yüz binlerce işçi var.

Sendikalaşmaya öncülük eden işçiler derhal işten atılmakta. Sendika üyelerine baskılar yapılarak işçiler istifaya zorlanmakta. Sendikaların toplu iş sözleşmesi yetkisi almalarına yönelik uzun hukuki süreçlerden yararlanılarak sınıfımızın ücret ve sosyal hak talepleri baskılanmakta.

İşte bu nedenle, sendikalar ve toplu iş sözleşmesi yasalarında köklü değişiklikler talep ederek seferber olmamıza yardımcı olabilmek için adayım.

Bir sendikanın işyerinde yetki alabilmesi için işçilerin irade beyanı yeterli olmalıdır. Güvencesiz, sendikasız, esnek çalışmaya hep beraber dur diyelim. 

Üç vardiya çalışan işyerlerinde 6 saat işgünü ve 4 vardiya sistemi uygulanmasını savunarak, işsiz kardeşlerimize iş bulunması için hep beraber mücadele edelim.

Ücretlerimizin her üç ayda bir otomatik olarak gerçek enflasyon oranında yükseltilmesi için hep beraber mücadele edelim.

Başta kadınların ve gençlerin ücretlerinde olmak üzere, eşdeğer işe eşit ücret uygulamasının hayata geçirilmesi için mücadele edelim.

Saray rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuş için Emekçiler Yönetmeli!

İDP’li adaylar kendilerini tanıtıyor: Görkem Duru

0

İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi için Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden seçimlere girme kararı aldı. Bu karar uyarınca İDP, kendi adaylarının tanıtımlarına da başladı. Aşağıda TİP listesinden İstanbul 1. bölge milletvekili adayı olan, İDP üyesi ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Yürütme Kurulu üyesi Görkem Duru’nun kendini tanıttığı metni paylaşıyoruz.

***

Ben Görkem Duru. 35 yaşındayım. İşçi Demokrasisi Partisi kurucularındanım.

Biz enternasyonalist bir partiyiz. İDP, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye kardeş partisidir. İşçi sınıfının uluslararası sömürüsüne dayanan emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadelenin ancak uluslararası ölçekte yürütülmesiyle nihai hedefine ulaşabileceğine inanır.

Tüm dünya işçilerini tek bir sınıf olarak kabul ediyor ve ulusal sınırların aşılarak dünya emekçi halkları arasında kardeşçe bir ortak mücadele birliğinin gelişmesi için uğraş veriyoruz. Aynı sosyalist ve devrimci ilkeleri paylaşan diğer ulusal parti ve akımlarla, dünya işçi sınıfının sosyalist devrim partisi olan Enternasyonal’in inşası için mücadele ediyoruz.

Bu bağlamda ben de dünya partimizin, 2015 yılından beri Uluslararası Yürütme Kurulu’nda bulunuyorum. Bu çalışmalar için 2015 ve 2017 yılları arasında Tunus’ta yaşadım. Tunus Devrimi’nin ardından, bu ülkede sendikaların ve işçi partilerinin kurulmasına yardımcı olmak üzere çaba gösterdim. Ayrıca Ortadoğu, Kuzey Afrika, Arjantin, Brezilya ve İspanya Devleti’ndeki sınıf mücadelelerine dahil oldum.

Bu eksende Türkiye’de de mücadelemizi sürdürüyoruz. Şimdi de, 14 Mayıs seçimlerinde aday olurken Tek Adam rejiminden ve kapitalizmden kopuş için, barajsız seçimler yoluyla oluşacak Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis uğruna mücadele etmeyi savunuyoruz. Kurucu Meclis; siyasi partilerin yanı sıra sendikaların, işçi ve emekçilerin, kadınların, lgbti+ların, Kürtlerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı bir mücadele aracıdır. Emekten yana ve gerçekten demokratik bir anayasayı da ancak böyle bir meclis yazabilir.

Saray rejiminden köklü bir kurtuluş, ancak oligarşinin, finans çetelerinin, mafyanın, paramiliter grupların, tarikatların ve cemaatlerinin tüm devlet kurumlarından tasfiyesiyle mümkün olabilir. Bunu başarmak için Kurucu Meclis’i ve bir emek ittifakını savunuyoruz.

Türkiye’nin siyasal demokrasi sorunun yanında bir de ekonomi sorunu mevcut.

Şu an ağır bir ekonomik krizin içinden geçmekteyiz. Bu krizden çıkış, emekçi sınıfların, patronlar ve onların hükümetlerinin saldırı politikalarını birlikte püskürtebilmesine bağlı.

Krizin karşısında mücadeleci sendikaların, sınıf eksenli partilerin ve diğer emekçi örgütlerin birbirlerine yaklaşmasını ve ortak mücadele etmeleri gerektiğini savunuyoruz. Böylece ortaya bir emek ittifakının ilk nüvesini çıkarabiliriz.

Krize karşı çözüme işaret eden bir işçi-emekçi programının hayata geçirilmesi son kertede bir işçi-emekçi hükümetinin kurulmasına bağlı. Mevcut seçim sürecinde ve ekonomik krizin karşısında oluşmakta olan mücadele birliğini güçlendirmek için çalışıyoruz. Bu yolda uğraş verecek tüm işçileri ve emekçileri İDP bayrağı altında toplanmaya davet ediyoruz.

İDP olarak bu seçimlerde “Emekçiler Yönetmeli” şiarını yükseltiyoruz; çünkü işçinin sorununu, işçi çözer.

Seçim sloganları ve iktidar sorunu

0

Devrimci bir siyasi partinin farklı zaman ve mekanlarda kullandığı talepler, mücadelelerin acil ve tarihsel ihtiyaçlarına ve mücadelenin kapsadığı kitlenin politik-örgütsel hazırlık durumuna göre değişkenlik gösterebilir. Talepler, o sırada işçilerin veya ezilen ulusların bugünden yarına acil olarak ihtiyacını hissettiklerini (sendikalaştığı için işten atılan işçilerin geri alınması veya gözaltına alınan Kürt gazetecilerin serbest bırakılması) veya tarihsel olarak gereksinim duydukları çözümleri (başlıca sınai komplekslerin kamulaştırılması veya Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının anayasal güvence altına alınması) ifade edebilir.

Talepler ve sloganlar sorunu, politik olarak program sorununun bir devamıdır: Asgari program mı, azami program mı? Asgari talepler mi, azami talepler mi?

Bu sorun, 19. yüzyılda sosyalist işçi hareketi içinde birçok kez gündeme gelmiş olsa da, çözüme kavuşamadı. Komünist Manifesto’nun sonunda yer alan taleplerden Gotha ve Erfurt programlarına, oradan da Paul Lafargue’ın başını çektiği Fransız partisinin programının sonuna Marx’ın önerdiği taleplere dek, tartışma sürdü.

Program ve talepler ile sloganlar sorununun çözümü, nesnel olarak kapitalizmin en üst aşaması olan emperyalizme (yani kapitalizmden sosyalizme devrimci geçiş dönemine) geçilmesiyle ve öznel olarak da, II. Enternasyonal programının Rus devrimleri karşısında yaşadığı siyasal iflasın neticesinde, işçi sınıfını Rusya’da iktidara taşıyan programın, Komintern’in ilk 4 kongresinde konsolide olmasıyla oldu.

Lenin ile Troçki’nin Komintern’inin vardığı sonuç şuydu: Devrimci partinin programı, talepleri ve sloganları, çağın en belirgin karakterini yansıtmalı; yani tarihsel olarak kapitalizmden sosyalizme geçiş evresinde olunmasını, acil ihtiyaçlar ile tarihsel görevler arasında bir köprü kurarak ifade etmeli. Komintern, bütün taleplerin bu geçişsel mantıkla ele alınmasını; en acil ekonomik ihtiyaçları ifade eden taleplerin ise bir talepler sistemi içinde verilerek, iktidar sorununu gündeme getirmesini savundu. Komintern’in iktidar sorununu gündeme getirmek için önerdiği ve kabul ettiği talep, işçi-köylü hükümeti idi.

Ekonomik kriz ve siyasal baskılar, Türkiye’nin genelinde bir iktidar sorunu gündemi yarattı. 14 Mayıs seçimleri bu gündemi derinleştirdi. Ancak bu iktidar sorunu karşısında Türkiye solunun genelinin benimsediği seçim sloganları ile talepleri, bu fırsatı değerlendirerek rejimden ve kapitalist sömürü düzeninden devrimci bir kopuşu öngörmüyor, aksine mevcut rejimin politik işleyiş mantığı gereği arka plana atılmış olan devletin birtakım eski kurumlarının (özellikle de meclisin) reforme edilmesini, bu kurumların daha “demokratik” ve “etkin” kılınmasını veya bu kurumlarda daha güçlü bir “halk temsili” elde etmeyi öneriyor. Şu an “1 oy Kılıçdaroğlu’na, 1 oy X partisine” sloganını kullanan başlıca 4 sosyalist parti var. “Buradayız, Birlikte Değiştireceğiz” veya “Meclis Senin” gibi sloganlar, sömürülen ve ezilen kitlelerin iktidarı ele almasına yönelik bir çağrı yapmaktan ziyade, sömürülen ve ezilen kitlelerin Türkiye’nin en “radikal” muhalefet partisi olarak organize edilmesini öngörüyor.

İşçi Demokrasisi Partisi’nin merkezi seçim sloganı olarak belirlediği “Emekçiler Yönetmeli” çağrısının altında yatan siyasal mantık, bu iktidar sorunuyla ilişkili. Kitleleri açlığa ve sefalete sürükleyen ekonomik kriz, bir işçi sınıfı pandemisine dönüşen Covid-19 salgını, yoksul halkın canını alan ve onu mülksüzleştiren 6 Şubat depremleri, mücadeleci kesimlerin siyasal baskı ve terörün hedefi olması ve işçilerin-emekçilerin el konulan kaynakları üzerinden organize edilen yolsuzluklar ile bu kaynakların patronlara servet aktarımında kullanılması; bunların hepsi, burjuvazinin toplumsal iktidarının doğal sonuçları. Şimdi, seçim süreci bağlamında, bütün bu başlıklar ve onların yıkıcı sonuçları, geniş kitleler nezdinde, iktidar sorunu prizmasından kırılıp geçerek tartışılıyor.

İDP’nin programı ile talepleri ve sloganları, şu mantık üzerine kurulu: Kitlelerin ihtiyacını hissettikleri ve bu ihtiyaçları uğruna seferber olduğu bütün acil ve asgari sorunları ile, bu sorunların kaynağı olan Türkiye’deki siyasal ve ekonomik krizin biricik çözümü olan bir işçi-emekçi hükümetinin, yani Sosyalist Türkiye’yi inşa edecek olan hükümetin arasında bir köprü oluşturmak.

Parti programımızla, 2023 Eylem Programımız’la, seçim bildirgemiz ve taleplerimiz ile hedeflediğimiz şudur: Hayat pahalılığına karşı, işsizliğe karşı, ezilenlerin demokratik haklarının ilga edilmesine karşı, siyasi tutsaklığa karşı ve daha yüksek ücretler için, sendikalarda işçi demokrasisi için, bütün demokratik haklar için, ifade ve basın özgürlüğü için, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması için, kamusal sağlık ve eğitim için verilen bütün mücadeleleri, Türkiye’deki kapitalist baskı ve sömürü düzeninin yıkılması görevinde birleştirmek, bütün bunları tek bir devrimci hareket olarak inşa etmek.

Belki de iktidar sorununun, seçim sloganları üzerinden işçi sınıfı düzeyinde tartışmaya açılmak istenmesine zamansız denecek. Emekçi kitlelerin böyle bir tasarısının veya düşüncesinin olmadığı tekrarlanacak. Halkın en acil ihtiyaçları ile iktidarın fethi görevi arasında bir köprünün kurulamayacağı söylenecek. Onlara, 19 Eylül 1905’de Rusya’da greve çıkan az sayıda matbaa işçisinin alçakgönüllü taleplerinin, nasıl tarihin ilk işçi-emekçi meclislerini (sovyetleri), yani proletaryanın iktidar organlarını doğurmuş olduğunu anlatarak cevap vereceğiz. Onlara Troçki’nin 1905 kitabındaki satırlarıyla cevap vereceğiz:

“Moskova’da Sytin’in matbaasında çalışan dizgiciler 19 Eylül’de greve gittiler. Daha kısa bir işgünü ve noktalama işaretlerini hariç tutmaksızın, her 1000 harflik set başına daha yüksek bir parça başı ücret istiyorlardı. Bu küçük olay, tam olarak bir tüm Rusya siyasi grevini; noktalama işaretlerinden başlayan ve mutlakiyete diz çöktürerek sona eren grevi tetikledi.”

***

Editörün önerdikleri

https://trockist.net/index.php/2020/05/04/kominternin-dorduncu-kongresinin-komunist-enternasyonalin-programi-uzerine-karari/
https://trockist.net/index.php/2020/05/04/kominternin-ucuncu-kongresinde-kabul-edilen-taktikler-uzerine-tezlerden/
https://trockist.net/index.php/2020/05/04/kominternin-dorduncu-kongresinde-kabul-edilen-taktikler-uzerine-tezlerden/

İDP’li adaylar kendilerini tanıtıyor: Enes Karakaş

0

İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi için Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden seçimlere girme kararı aldı. Bu karar uyarınca İDP, kendi adaylarının tanıtımlarına da başladı. Aşağıda TİP listesinden İstanbul 2. bölge milletvekili adayı olan, İDP üyesi ve Boğaziçi direnişçisi Enes Karakaş’ın kendini tanıttığı metni paylaşıyoruz.

***

Merhaba. Ben Enes Karakaş. 24 yaşındayım. Yıllardır İşçi Demokrasisi Partisi’nde mücadele veriyorum.

Liseden sonra Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım. Bu süreçte üniversiteye ilk kayyum Mehmet Özkan atanmıştı ve ona karşı mücadelelere katıldım. Bu eylemler sürerken Barış İmzacısı hocalar üniversitelerden ihraç edilmeye başladı. Hocalarımız için destek eylemlerine katıldım.

Çok kısa sürede kendi koşullarını mücadele ederek değiştirmeye çalışan öncü işçilerle tanıştım. Merter’deki tekstil işçilerinin örgütlenmesini takip ettim. DHL işçileri TÜMTİS’te örgütlendikleri için işten atılmışlardı ve buna karşı başlattıkları direnişi birkaç kez ziyaret ettim.

2018 yılında üniversitemde Saray rejiminin dış politikada yayılmacı bir çizgi izlemesini eleştiren demokratik bir protestoya katıldım. Birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedef göstermesiyle evlerimiz özel harekat polisleri tarafından basıldı ve 14 Boğaziçi öğrencisi tutuklandı. Ben de bu öğrencilerden biriydim. Aile evim uzun namlulu silahlı polislerce basıldı, yaşlı anneme ve babama kötü muamele edildi.

Gözaltına alınan arkadaşlarıma çıplak arama ve kaba dayak gibi işkenceler uygulandı. Bütün bunlar ve Silivri’de tutuklu kaldığım süreçte yaşadıklarım ve gördüklerim; mevcut sömürü ve zulüm düzeninin bana hayatım boyunca kapitalizme karşı mücadele etmekten başka bir şey bırakmadığını öğretti.

Hayatımın en anlamlı 1 Mayıs’ını Silivri’de kutladım.

Bütün koğuş hep birlikte kâğıtlara tek tek “Yaşasın 1 Mayıs” yazdık ve birlikte bir pankart hazırladık.

Hapisten çıkınca soluğu Flormar ve Cargill işçilerinin direnişlerinde aldım.

2021 Ocak’ında üniversitemize Melih Bulu’nun kayyum olarak atanması, hayatımı değiştiren bir diğer önemli kırılma noktası oldu. “Kayyum Rektör İstemiyoruz!” diyerek başladığımız bu mücadeleye Türkiye emekçilerinden gösterilen destek beni çok mutlu etti ve etmeye de devam ediyor.

Bu seçimlerde Boğaziçi Direnişi’nin mütevazı bir emekçisi olarak adayım.

Yargılandığım davalarda hâkimlere ve savcılara söylediğimi burada da ifade etmek isterim. Anayasal bir hak olan demokratik protesto hakkımı kullandım çünkü Kayyum Rektör İstemiyorum! Kayyum rektör istemediğim gibi üniversitelerde öğrencilerin ve emekçilerin de yönetimde söz hakkına sahip olmasını istiyorum. İşçileri sömüren patronların değil, toplumun çoğunluğunu oluşturan ve bütün hayatı üreten emekçilerin üniversitesini istiyorum. Çünkü biliyorum ki biz öğrencilere nitelikli ve yaşanabilir yurtlar sağlamayan, bizleri sağlığımızı bozan yemekhanelere mahkûm eden ve okumak için güvencesiz-sigortasız şekilde çalışmak zorunda bırakan bu düzen, yani patronların düzeni ihtiyaçlarımıza çözüm üretemez.

Neden adayım? Üniversite bileşenlerine demokratik seçme ve seçilme hakkı verilmesi için, LGBTİ+fobik, cinsiyetçi, ırkçı bütün uygulamaların önüne geçilmesi, üniversite kulüplerinin önündeki bütün bürokratik ve antidemokratik engellerin kaldırılması için, yurt hayatının mevcut cinsiyetçi formunun ilga edilmesi için, bütün güvenlik birimleri ile kolluk kuvvetlerinin kampüslerden uzaklaştırılması için, KHK’larla ve kayyum tarafından görevine son verilen akademisyenlerin işlerine dönmesi için, öğrencilerin en acil demokratik ve sosyal haklarını temel alan kitlesel ve mücadeleci bir öğrenci hareketinin yaratılması için, Özgür Emekçiler Üniversitesi için ama en önemlisi, “Emekçiler Yönetmeli” dediğim için adayım.

İDP’li adaylar kendilerini tanıtıyor: Sedat Durel

0

İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi için Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden seçimlere girme kararı aldı. Bu karar uyarınca İDP, kendi adaylarının tanıtımlarına da başladı. Aşağıda TİP listesinden İstanbul 1. bölge milletvekili adayı olan, İDP kurucularından Sedat Durel’in kendini tanıttığı metni paylaşıyoruz.

***

Merhaba, ben Sedat Durel. 34 yaşındayım. İşçi Demokrasisi Partisi kurucu üyesiyim. 2017’den bu yana Çevre Mühendisleri Odası çalışanıyım.

2011 ile 2015 seneleri arasında bir çağrı merkezi işçisiydim. Çalışma arkadaşlarımla çağrı merkezi çalışanlarının ağır sömürü koşullarına dur demek için örgütlenmeye karar vererek Devrimci İletişim ve Çağrı Merkezi Çalışanları Sendikası’nı kurduk. Dev-İletişim İş, kurulmasının ardından DİSK’e katıldı ve ben de, 2013 ile 2018 arasında bu sendikanın genel sekreterliğini yapma onuruna sahip oldum.

2016 ile 2018 arasında ise Çevre Mühendisleri Odası’nın İstanbul şubesinin 11. dönem yönetim kurulu üyeliğini yaptım.

Sınıf mücadelesinin uluslararası karakterine hep inandım ve Yunanistan, İspanya, Almanya ve savaş halindeki Ukrayna gibi ülkelerdeki sınıf mücadelesini yerinde gözlemleyip buralardaki işçi örgütleri ile dayanışma içerisinde oldum.

Bir çevre mühendisi olarak, ekolojik yıkıma karşı verilen bütün mücadelelerin içerisinde yer almaya çalışıyorum.

Türkiye, iklim krizinin dramatik sonuçlarını dünyanın geri kalanı ile beraber yoğun bir biçimde yaşıyor. İklim krizinden kaynaklı anormal iklim olayları yetersiz altyapıyla birleşerek işçi ve emekçileri büyük bir tehdit altında bırakırken, Türkiye dünyanın en büyük doğa mücadelelerine de ev sahipliği yapıyor. Bu yüzden İDP olarak, Türkiye’de derhal iklim acil durumu ilan edilmesi gerektiğini söylerken öte yandan özelleştirme adı altında Saray yandaşı şirketlerin yağmaladığı enerji sektörünün tazminatsız biçimde yeniden kamulaştırılmasını, enerji iletim hatlarının yenilenmesini savunuyoruz. Böylelikle tasarruf edilecek enerjiye dayanarak bir planlama yapılmalı ve termik santrallerden başlamak üzere en kirletici santrallerin faaliyetine son verilmeli. İyileştirmenin mümkün olmadığı durumlarda, emekçilere iş garantisi verilerek santraller kapatılmalı. Su havzaları ve ormanlık alanların imara açılması engellenmeli.

Başta su kaynakları ve su havzaları olmak üzere tüm doğal kaynaklar üzerindeki özel mülkiyet sonlandırılmalı. Altın, gümüş gibi ölüm ve zehir saçan maden işletmeleri kapatılmalı.

Ve bütün bunlar için Emekçiler Yönetmeli.

1 Mayıs’a doğru: Ortak mücadelemizi güçlendirme zamanı!

0

2023 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’ne kadınlar olarak büyük acı ve kayıplarla giriyoruz. Emeğimizin, bedenimizin, kimliğimizin yok sayılmasına dönük saldırılara karşı mücadelemiz sürerken 6 Şubat’ta yaşanan deprem bizleri yeniden yaşam mücadelesi hattına çekti. On binlerce insanı kaybettik… Sendikalardan, siyasi partilerden, kadın örgütlerinden mücadele arkadaşlarımızı yitirdik… Hayatta kalabilen kadınlar, çocuklar, lgbti+lar ise zorlu koşullarla yüz yüze kaldı. Tek Adam rejiminin 20 yılı aşkındır yürüttüğü rant politikaları, afeti felakete çevirdi.

İşsizlik, eşitsizlik, yoksulluk

DİSK Genel-İş’in Araştırma Dairesi EMAR’ın hazırladığı ve her sene mart ayında yayımlanan Kadın Emeği raporunda, depremle birlikte kadın istihdamının çok ciddi bir şekilde düşeceği öngörülüyor. Zaten deprem öncesinde de Gaziantep, Adıyaman, Kilis, Hatay, Kahramanmaraş gibi illerde kadınların işgücüne ve istihdama katılım oranları düşüktü, kadınların yüzde 52’si kayıtdışı çalıştırılıyordu. Bugün ise bölgede yaşayan kadınlar yaşam savaşı veriyor.

Rapor açıkça toplam kadın işsizliğinin yüzde 10’unun deprem bölgesindeki illerde olduğunu ortaya koyuyor. Bilinen rakamlara göre Türkiye genelinde de geniş tanımlı kadın işsiz sayısı 4 milyonu aşmış durumda. 2022 yılı 4. çeyrek verilerine göre yaklaşık 10 milyon kadın ev işleri nedeniyle çalışma hayatına dahil olamadığını belirtmişken, deprem sonrası ev/çadır içi ve bakım yükü katbekat artan kadınların iş yaşamından daha da uzaklaşacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

Peki ya çalışabilen kadınlar?

Çalışabilen kesimin ise erkeklerden daha az ücret alabildiği herkesçe bilinen acı bir gerçek. Raporda yevmiyeli çalışan erkeklerin, yevmiyeli çalışan kadınlara göre yüzde 47,39 daha fazla kazandığı belirtiliyor. Ücretli düzenli maaşlı çalışanlarda ise bu fark yüzde 16. Yani ücretli çalışan erkekler, kadınlara göre yüzde 16 daha fazla kazanıyor. Kısacası, çalışabilen kadınlar da iş hayatına eşit şekilde katılamıyor. Sadece bu birkaç veri bile iş hayatında cinsiyet ayrımcılığını ve kadınları iş hayatından uzak tutan politikaların varlığını destekler nitelikte. Güvenceli iş, eşdeğer işe eşit ücret taleplerinin, depremden daha eşitsiz şekilde etkilenen kadınlar açısından ne kadar hayati olduğunu da ortaya koyuyor. Konu ev işçileri veya mülteci işçilere geldiğinde, kayıtdışı veya gündelik çalışma biçimleri yaygınlaştığı için koşullar daha da ağırlaşmakta.

Kadınların örgütlenme ve dayanışma anlamında sendikalaşma verilerine bakacak olursak 2023 Ocak ayı verilerine göre bu oran yüzde 10,4 iken, erkeklerin sendikalaşma oranı yüzde 16,1. Sendikal faaliyet yürütmek isteyen kadınların ise erkek egemen sistemin kendisiyle olduğu kadar sendika bürokrasisiyle mücadele ettiği de aşikâr.

1 Mayıs’a doğru…

Bu yıl 1 Mayıs’a giderken her zamankinden daha öfkeliyiz. Kadın ve lgbti+ düşmanlığı, eşitlik karşıtlığı, hukuk dışılık, yasa ve kural tanımazlık konusunda rakipsiz Cumhur İttifakı’nın acilen tüm kaynakları toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeterek, depremzedelerin ve emekçilerin yararına açması gerekiyor. Biz kadın ve lgbti+larınsa kendi ittifakımızı ve ortak mücadelemizi güçlendirmemiz… Deprem bölgesindeki kadın işsizliği ve kayıtdışı istihdam oranının yüksekliği de göz önüne alınarak tüm işsizler için ön koşul aranmaksızın işsizlik ödeneği ve gelir desteği verilmesi için sistematik bir plan-program olması şart!

Kadın ve çocukların uğrayabilecekleri şiddet ve istismara yönelik koruyucu önlemler hayata geçirilmeli. Kadınların kayıtdışı çalıştırılmaları ve eşdeğer iş yapan erkekler ve kadınlar arasındaki ücret farkları yasaklanmalı.

Başta yaşlı, engelli ve çocuk bakımı olmak üzere kadınların sorumluluğuna bırakılan ve kadınları çalışma hayatından uzaklaştıran bakım hizmetleri kamusal olarak desteklenmeli. Parasız kreş ve bakım merkezleri açılmalı.

Kamusal bakım hizmetleriyle birlikte kadın işsizliğinin önlenmesi, istihdamının artırılması ve kadınları aileye hapseden değil güçlendiren sosyal politikalar için bütçe ayrılmalı. Ve tüm bunlar için fazlasıyla kaynak var, yeter ki bütçe, deprem sonrası dağıtılan ihalelerle iş adamlarını daha da zengin etmeye ayrılmasın! “Geleceğimiz bizim” demek için bu 1 Mayıs’ta da alanlarda olacağız!

Vekil adayı Karakaş TİP Eyüp ilçe bürosu açılışında konuştu

0

İDP üyesi ve Boğaziçi direnişçisi, aynı zamanda İDP’nin TİP listelerinden İstanbul 2. bölge milletvekili adayı Enes Karakaş’ın, 23 Nisan’da yapılan TİP Eyüp ilçe Bürosu’nun açılışında yaptığı konuşmayı aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bu 23 Nisan’ı, yani çocuk bayramını, Türkiye’de sayıları 1 milyonun üzerinde olan çocuk işçilik sömürüsüyle, rejime yakın veya değil tarikatların, cemaatlerin, vakıfların sistematik olarak gerçekleştirdiği çocuk istismarı vakalarıyla, gençliğin tarikat yurtlarına mahkûm edilmesiyle, yemekhanelerde aç bırakılmasıyla, sendikasız, güvencesiz işlere mahkûm edilmesiyle karşılıyoruz.  13 yaşında pres makinesine sıkışarak can veren Ahmet Yıldız’ı unuttuk mu?

Hapsediliği tarikat hayatından çıkış göremeyince intihara sürüklenen Enes Kara’yı unuttuk mu?

Ahmet Yıldızlar, Enes Karalar, Ceylan Önkollar bu rejimin altında hayatta kalamadılar. Tek Adam rejimiyle çocuk hakları yan yana yaşayamazlar. Birisinin gitmesi gerekmekte.

Biz diyoruz ki, Saray rejimini gönderelim. Bu da 23 Nisan gününün ikinci tarihsel anlamına getiriyor bizi. Meclisin açıldığı gün. 

Osmanlı anayasası, başkentin, yani İstanbul’un dışında bir meclis toplanmasını yasadışı sayıyordu. Osmanlı Sarayı ve kapatılmış olan Meclis-i Mebusan’ın karşısında başka bir iktidar organı olarak Büyük Millet Meclisi yaratıldı. Öte yandan, açılan yeni meclis emekten yana bir anayasa yazımını gerçekleştiremedi.

Bugün de Beştepe’deki Saray’dan, 16 Nisan 2017 anayasasından, kolu kanadı kırılmış, yetkileri alınmış eski meclisten kopuş bir zorunluluk. Yeni bir anayasa hazırlayacak olan bir kurucu meclise ihtiyacımız var. Çağrımız belli: Emekçi sınıflara ve örgütlere, kadın ve lgbti+ hareketine, ezilen ulusların ve inançların temsilcilerine açık, barajsız seçimlerin belirleyeceği bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis toplanmalı. Bu Kurucu Meclis yeni bir sosyal ve demokratik anayasa, emeğin ve ezilenlerin haklarının güvence altına alınacağı bir anayasa hazırlamalı. 

Tek Adam rejiminden emekçiler ve ezilenler lehine sahici bir kopuş için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis diyoruz. 

Emekçi halkın ve çocukların geleceğini güvence altına almak için “Dış Borç Ödemelerine Son” ve “Tazminatsız Kamulaştırma” diyoruz. 

Kapitalist sömürü düzeninden çıkış için “Emekçiler Yönetmeli” diyoruz.

İDP’li vekil adayı Karakaş: “Kaynak, emekçilere ait olmayan dış borç ödemelerinin reddedilmesindedir”

0

İDP üyesi ve Boğaziçi direnişçisi ve aynı zamanda İDP’nin TİP listelerinden İstanbul 2. bölge milletvekili adayı Enes Karakaş’ın, 17 Nisan’da mahallelinin ve öğrencilerin katılımıyla yapılan TİP Rumeli Hisarüstü/Sarıyer Seçim İrtibat Bürosu’nun açılışında yaptığı konuşmayı aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz. Konuşmacılar arasında TİP İstanbul milletvekili Ahmet Şık ve diğer 2. bölge adayları Mısra Öz, Esmeray Özadikti, Talya Aydın ve Koray Doğan Urbarlı da bulunuyordu.

Sevgili dostlar, emekçiler, öğrenciler hepiniz hoş geldiniz. Sizleri İşçi Demokrasisi Partisi adına selamlıyorum.

Sözlerime öncelikle bugünün tarihsel anlamından bahsederek başlamak istiyorum. Ve hayır, sadece Hisarüstü İrtibat Büromuzun açılışından söz etmiyorum. Bugün günlerden 16 Nisan. Bundan tam yedi yıl önce, 16 Nisan 2017’de Türkiye sandık başına gitti ve başkanlık rejimine evet mi, hayır mı diye oy kullandı. Yedi sene önceki tarihsel referandumda Türkiye hayır oyu kullandı arkadaşlar, hayır! Ancak o akşam siyasal bir suç işlendi: Yüksek Seçim Kurumu (YSK) mühürsüz oyların da geçerli olduğunu, onların da sayılacağını ilan ederek referandum sonuçlarına hile karıştırdı ve sonuçları “evet” oyları lehine manipüle etti.

Bu rejim değişikliğinin sonuçları nelerdi?

Öncelikle meclisin yasama yetkisi elinden alındı; bu yetki, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri adı altında Beştepe’ye verildi. Meclisin yürütme, yani Beştepe üzerindeki denetleme yetkisi ortadan kaldırıldı. Devletin faaliyetleri, meclisin yetki alanından çıkartıldı. Bugün Türkiye’de, patronların demokrasisinin ikiyüzlü temsiliyet organı olan bir parlamento dahi yok! Yapamadılar; düzen muhalefeti, burjuva muhalefeti siyasal demokrasinin Saray tarafından gasp edilmesinin karşısında duramadı, onu engelleyemedi çünkü onlar da, tıpkı Saray gibi, patronların çıkarlarına göbekten bağlı!

Yoldaşlar, bütün yetkileri elinden alınmış bir meclise milletvekili adayıyım. Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin, kadınların, lgbti+ların, Kürt halkının acilen, yakıcı bir şekilde demokrasiye ihtiyacı var. Peki Türkiye’ye demokrasiyi getirecek olan politika nedir? İşte arkadaşlar, bütün fabrikalarda, işyerlerinde, okullarda, sokakta tartışmak istediğimiz sorun budur. Türkiye’ye demokrasiyi getirecek olan politika hangisidir?

Yetkileri elinden alınmış bir meclise suni teneffüs yapma politikası mıdır? İçinden işçilerin, yoksul halkın, sömürülenlerin çıkarına bir tane dahi yasa çıkaramayan bir meclise suni teneffüs yapma politikası mıdır?

Yoksa ölüyü diriltmek yerine, yeni olana yer açan bir politika mıdır Türkiye’ye demokrasi getirecek olan? Yeni bir meclisi; barajın olmadığı ve toplumun bütün sömürülen ve ezilen kesimlerinin temsilcilerinden oluşacak olan, egemen ve bağımsız bir Kurucu Meclis’i var etme politikası mıdır Türkiye’ye demokrasiyi getirecek olan?

Bize göre emekten ve özgürlükten yana çözüm; emek örgütlerinin, kadın örgütlerinin ve lgbti+ların yer aldığı, adalet arayan Mısra Öz’lerin, Meryem Göktepe’lerin yer aldığı bir Kurucu Meclis olabilir.

AKP iktidarının büyüttüğü demokrasi sorununun yanında hepimizi etkileyen bir ekonomik krizin içinden geçiyoruz. Sadece şu iki veri bu krizin boyutlarını oldukça açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Son üç yılda, emeğin milli gelirden aldığı pay yaklaşık yüzde 37’den yüzde yüzde 23’e geriledi. Bir başka veriye göre Türkiye’de en zengin 13 milyarderin serveti, nüfusun yarısının toplam servetinden daha fazla (38,9 milyar dolara karşılık 38,5 milyar dolar). Bir başka anlatımla; 13 kişinin toplam serveti, 44 milyon kişinin servetinden daha fazla.

Bu tablo değişsin diye biz ücretler her üç ayda bir enflasyon oranında otomatik olarak artırılsın diyoruz. Bunu söylediğimizde “İyi söylüyorsunuz, biz de insanlar daha iyi koşullarda yaşasın isteriz” diyecekler ama kaynak nerede sorusunu yükseltecekler. Kaynak var arkadaşlar! Kaynak, emekçilere ait olmayan dış borç ödemelerinin reddedilmesidir. Bizce çözüm 5’li çetelere peşkeş çekilen YİD’lerin tazminatsız bir şekilde kamulaştırılmasıdır. Bakın, altını çizmek istiyorum, tazminatsız bir şekilde kamulaştırma çünkü emekçilerin artık patronlara verecek tek bir kuruşu dahi yok, geçinemiyoruz! İşte bu iki yolla kaynak yaratılabilir. Kaynak var. Emekten yana bakana kaynak var dostlar, kaynak var!

Kamuda TİS süreci

0

Kamuda 700 binden fazla işçiyi ilgilendiren 2023-2025 Dönemi Kamu Toplu İş Sözleşmeleri Çerçeve Protokolü görüşmeleri sürüyor. TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve TÜHİS arasında sürdürülen görüşmeler üç aydır devam ediyor. Erdoğan, seçimlerden önce sözleşmenin kendine avantaj sağlayacak şekilde tamamlanmasını istiyor.

İmzalanacak olan sözleşme, memurlarınki başta olmak üzere özel sektör ve kamu sektöründeki birçok işçinin sözleşmelerinin çerçevesinin belirlenmesi açısından önem taşıyor. Ayrıca önümüzdeki dönemi bağlayan en önemli iş sözleşmelerinden biri olduğunu söylemek gerekiyor.

21 yıllık AKP hükümetlerinin kamu işçilerinin mali ve sosyal haklarıyla ilgili karnesini ele almak bugünü anlamak açısından faydalı olabilir. AKP hükümetleri boyunca kamu işçileri taşeronlaştırıldı, ücret artışları asgari ücret artış oranının hep altında kaldı ve de genel tabloda kamu işçileri enflasyona ezdirildi.

Bununla da kalmadı, ücretler asgari ücrete eşitlendi ya da çok yaklaştı. 696 sayılı KHK ile sürekli işlerde kadroya alınan taşeron işçilerin ücretlerinde bir iyileşme görülmedi ve bu düşük seviyeli ücretler ortalama kamu işçilerinin de ücretlerinin düşmesine yol açtı.

Görüşmelerin gündemleri arasında 10-15 yıllık işçilerin bile ücretlerinin asgari ücrete yaklaşmış olması ve işçi tarafının bu durumun iyileştirilmesi yönündeki talebi başı çekiyor.

TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ’in ilk altı ayda yüzde 45 zam ve taban ücret olarak 15 bin TL önerdiği, TÜHİS’in ise ilk altı ayda yüzde 30 zam ve taban ücret olarak 11.500 TL önerdiği biliniyor.

Diğer gündemler ise KİT’lerdeki taşeron ve geçici işçilerin kadroya alınması. TÜRK-İŞ’in bu konuda hükümete baskısı ise dikkat çekiyor. Bilindiği üzere 696 sayılı KHK ile kamudaki birçok işçi kadroya alınmadan geçici işçi olarak çalıştırılıyordu.

Bir diğer talep ise vergi dilimleri ile ilgili; işçi tarafı ücretlerdeki gelir vergisi yüzde 15’i aşması halinde aşan kısmın işveren tarafından ödenmesini talep ediyor.

Son olarak ise halihazırda 60 günden az olan ikramiyelerin 60 güne tamamlanması ve aylık 2500 TL sosyal yardım talebi bulunuyor.

TÜRK-İŞ Konfederasyonu Genel Başkanı Ergün Atalay geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada “Birinci görevimiz, işçinin masasına bir zeytin daha koymak, işçinin dediğini yapmak. İşçinin yüzde 99’u memnunsa yüzde 1’i kusura bakmasın. Ben yüzde 100 alsam da bir grup var memnun olmayacak, ben bunu biliyorum,” dedi.

Lakin ne ortada işçilerin bu TİS sürecini denetleyebileceği ve taleplerini direkt bir şekilde sunabileceği mekanizmalar var ne de işçilerin imzalanacak TİS’i denetleme yetkisi.

Atalay bir diğer demecinde ise “Arzu ettiğimiz rakam olması halinde biz bu sözleşmeyi 10-15 gün içinde bağıtlamak istiyoruz. Arzu ettiğimiz rakam olmuyorsa altı ay bile sürerse bizim için mesele değil. Bir yerde buluşabilirsek buluşuruz, buluşamazsak grev kararı dahil tüm seçenekler gündeme gelir. İşçinin razı olmayacağı bir şeye imza atmayız,” diye ekleme yaptı.

Fakat önceki deneyimlerden de görüldüğü üzere “buluşulan” o yerlerin işçilerin lehine değil işverenin lehine olduğunu hepimiz biliyoruz. TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ’in işçilerin lehine hükümeti sıkıştırmadığını, hatta ellerinden geldiğince onlara alan açtığı ortada.

Bu noktada yapılacak olanlar belli. Birinci olarak işçiler bu sürece doğrudan denetleyici olarak katılabilmeli. Sürecin her aşamasında işçilerin onayı alınmalı. İşçiler şeffaf şekilde bilgilendirilmeli. Enflasyon ve alım gücü ile çalışan ücretleri arasındaki makas belli. En düşük ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı. Yüksek enflasyon döneminde ücret artışları gerçek enflasyon oranında üç ayda bir gerçekleşmeli. TİS, işçilerin çoğunluğunun onayı alınarak imzalanmalı.

İDP’den “kitlesel ve birleşik 1 Mayıs” çağrısı

0

İşçi Demokrasisi Partisi, işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs için bir bildiri yayımladı. Bildiride “birleşik ve kitlesel bir mücadele günü için 1 Mayıs’ta alanları dolduralım!” çağrısında bulunuldu. Bildirinin tamamı şu şekilde:

Tek Adam rejiminden kopuş ve Emekçiler Yönetmeli demek için;

Kitlesel ve birleşik 1 Mayıs!

1 Mayıs 2023 hem Türkiye hem de dünya işçi sınıfını küresel kapitalizmin yeni saldırıları ve krizleriyle karşılıyor. Artan enflasyon ve hayat pahalılığı, sosyal ve demokratik haklara yönelik saldırılar yeryüzünün bütün köşelerinde mevcut. Ancak bunun karşısında emekçi sınıflar da her yerde seferberliğe geçiyorlar. İran’daki molla rejimi geçtiğimiz aralık ayında, Jina Mahsa Amini’nin güvenlik güçleri tarafından öldürülmesinin ardından, ulusal bir ayaklanma ve grev dalgasıyla sarsıldı. Fransa’da patronların hükümetinin başında bulunan Macron’un emeklilik reformuna karşı milyonlarca işçi günler boyunca greve çıktı ve sokağa döküldü. ABD’de sendikal hareket her geçen gün büyüyor ve kapitalizmin sembolü haline gelmiş Amazon, Starbucks gibi şirketlerde işçiler, sendikal haklarını elde etmek adına mücadelelerini ilerletiyorlar.

Türkiye işçi sınıfı ise 1 Mayıs 2023’e, on binlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonlarca insanın çadırlarda yaşamını sürdürmek zorunda kaldığı 6 Şubat depremlerinin ardından ve kritik 14 Mayıs seçimlerinin arifesinde gidiyor. Bununla birlikte, Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu Türk-İş’in patron ve Saray dostu yönetimi, depremi mazeret olarak kullanarak, bir kez daha birleşik ve kitlesel 1 Mayıs örgütlenmesinden kaçıyor. Halbuki depremin ardından oluşan ekonomik ve toplumsal enkazın altında patronlar değil, emekçiler kaldı.

Ekonomik krizin derinleştiği, milyonlarca emekçiyi evsiz bırakan depremin toplumsal etkilerinin sürdüğü, Tek Adam rejiminin siyasal baskıları ile saldırılarının yoğunlaştığı mevcut durumda, bütün işçi ve memur konfederasyonlarının dahil olacağı ve işçi sınıfının en acil gereksinimlerine cevap veren talepler için seferber olunan kitlesel, birleşik ve mücadeleci bir 1 Mayıs’a ihtiyacımız var. Dahası bu 1 Mayıs, seçimlerden sonra işçi sınıfını bekleyen acil sorunların karşısında inşa edilmesi zaruri olan bir emek ittifakının ilk örneklerinin sahada deneyimlenmesi için de bir fırsat olacak.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, 14 Mayıs seçimleri sürecinde “Emekçiler Yönetmeli” şiarını yükseltiyoruz. Seçimlere Türkiye İşçi Partisi listelerinden katılan emekçi ve sosyalist adaylarımızla düzen partilerinden bağımsız, emekten yana bir seçeneğin yükseltilmesi yönünde çalışmalarımızı büyütüyoruz. Baskıcı Tek Adam rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden gerçek bir kopuşun ancak işçi sınıfının, emekçilerin öncülüğünde gerçekleşebileceğini vurguluyoruz.

Şimdi 2023 1 Mayıs’ını, işçi sınıfının kendi talepleri ve programıyla, emeğin bağımsız gücünü gösterdiği bir mücadele gününe çevirme zamanı! Birleşik ve kitlesel bir mücadele günü için 1 Mayıs’ta alanları dolduralım!

Hayat pahalılığı ve zamlar karşısında işçilerin ve emekçi halkın açlığa ve sefalete sürüklenmemesi için Ücretlere 3 Ayda Bir Enflasyon Oranında Artış.

Emperyalizme bağımlılığın faturası sırtına yüklenen emekçi halkın geleceğini güvence altına almak için Dış Borç Ödemelerine Son.

Oligarşi çetelerinin yağmasına dur demek ve halkın soyulmasının önüne geçmek için Tazminatsız Kamulaştırma.

Tek Adam rejiminden emekçiler lehine sahici bir kopuş için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis.

Kapitalist sömürü düzeninden çıkış için Emekçiler Yönetmeli!

Eski meclisi reforme etmek mi, yeni bir meclis kurmak mı?

0

Bütün siyasi, ekonomik ve toplumsal kurumlar belirli bir sınıfsal karaktere sahiptir. Bu sınıfsal karakter, eski sınıfın karşısında yeni bir devrimci sınıfın yükselişi söz konusu olduğunda birtakım esneklikler sergileyebilir (19. ve 20. yüzyılda işçi sınıfının meclis seçimlerinde oy verme hakkını elde etmesi gibi), ancak sınıfsal karakterin kırmızı çizgileri yerinden oynamaz (aç kitleler, oy verme hakları olmasına rağmen, hala açtırlar). Dolayısıyla, bu kurumlar vasıtasıyla birtakım reformları hayata geçirmek ve kazanımlar elde etmek mümkün olsa da, bu kurumların kendisinin reforma tabi tutularak başlıca sınıfsal-siyasal doğalarının aksine işlev görmelerini sağlamak, mümkün değildir.

Türkiye’de yaklaşan 14 Mayıs seçimleri bağlamında Türkiye Büyük Millet Meclisi, buna benzer bir tarihsel gerilimin ve politik strateji farklılığının konusu durumunda. TBMM, başkanlık rejiminden kopuş temelinde ve emekçi halkın en acil ihtiyaçlarına yanıt geliştirme yeteneğine sahip olacak şekilde, reforma tabi tutulabilir mi? Yoksa başkanlık rejiminden kopuşu ve işçi sınıfının en yakıcı ve tarihsel demokratik ve ekonomik özlemlerini gündeme getirebilmek için yeni bir meclise mi ihtiyaç var?

16 Nisan 2017 referandumunda YSK’nin mühürsüz oyları geçerli sayan hilesiyle birlikte TBMM’nin yasama yetkisinin fiilen önüne geçildi, ‘Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri’ adı altında Beştepe’ye verildi. TBMM’nin yürütme, yani Saray üzerindeki denetim yetkileri kaldırıldı. Devletin faaliyetleri üzerinde kontrol kurması yasaklandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana daima oldukça sınırlı yetkilere sahip olan ve sık sık kapatılan parlamento, bütün siyasal işlevlerinden arındırıldı.

Düzen muhalefetinin iddiası, bu yasal süreci tersine çevireceği ve ‘güçlendirilmiş parlamenter sisteme’ geçiş yapılacağı. Ancak bu iddia dahi kendi içinde bir siyasal itiraf taşıyor: Ancak zayıf ve ilk sarsıntıyla devrilmeye eğilimli olan yapıların ‘güçlendirilmeye’ ihtiyacı vardır. ‘Güçlendirilmiş’ bir parlamenter sistem, temelleri ve kuruluş mantığı zayıf olduğu için ‘güçlendirilmek’ istenmiştir. Gerçek bir siyasal demokrasinin ‘güçlendirilmeye’ ihtiyacı kalmaz.

Tarihte kimi dönemler vardır ve bu dönemlerde, geniş kitlelerin yaşamsal ihtiyaçları ve talepleri ile altında yaşadıkları kurumların siyasal kapasitesi arasında aşılmaz ve şiddetli bir çelişki belirir. Bu kurumlar, üzerine oturtuldukları sınıfsal sektörün çıkarları gereği, kitlelerin gereksinimlerine cevap veremez olurlar ve çürüme evresine girerler. Türkiye’de yaşanmakta olan budur.

Türk demokrasisinin son birkaç yıldır içine girdiği kriz, rejimin temsilcilerinin hukuki normlara uygun davranmıyor oluşuyla, yabancı sermayenin ülkedeki gelişmeleri ‘kaygıyla’ takip ediyor olmasıyla veya mevcut mecliste az veya çok sayıda işçi-emekçi, ezilen milletvekilinin olmasıyla ilgili değil. Türk demokrasisinin krizi, Türk kapitalizminin krizinin siyasal bir sonucu.  Türk kapitalizminin sermaye birikim krizi, kapitalist sınıfların herhangi bir yasal veya hukuki pürüze takılmadan sömürüyü yoğunlaştırma ve doğayı talan etme taleplerini beraberinde getirdi. AKP’nin tek yaptığı bu taleplerin aktarma kayışı rolünü oynamasıydı. Artık Yargıtay’a takılmadan su havzaları üzerine HES’ler yapılabilir, hukuki yaptırımlar hakkında kaygı duymadan sendikalaşan işçiler işten atılabilir, mahkeme kararları beklenmeden mega projelerin inşaatına girişilebilir. Başkanlık rejiminin alamet-i farikası budur:  Anayasa kitapçığını paranın rengine boyamak.

Dolayısıyla emekçi kitlelerin temsil organı, emek gücünü sömüren ve doğal varlıkları yağmalayan bu çıkarlar toplamıyla mücadele edebilme kapasitesine sahip olmalı. Yoksa bu temsil organı, oligarşinin çıkarlarının başka bir taşıyıcısı haline gelmekten kurtulamaz. Siyasal demokrasi krizine son vermek, ancak ve ancak kapitalist sınıfın sömürücü çıkarları karşısında duracak olan emekçi sınıfların mücadele organları ve mücadele örgütleriyle (devrimci parti gibi) mümkün.

Bu bağlamda TBMM emekçilerin meclisi değil, hiçbir zaman da olmayacak. Meclise seçilen bütün işçi-emekçi ve sömürülen adaylar, kendi kurumlarında değil, burjuvazinin alanında mücadele ediyor olacaklar. Dolayısıyla bu meclisin ‘bizim’ olduğuna dönük siyasal ajitasyon ve propaganda da, işçi sınıfı öncüsü içinde demokratik yanılgılar ve kafa karışıklıkları yaratması bakımından ciddi bir politik hata olma özelliğini taşıyor. Bu meclisin üzerine oturtulduğu sınıfsal sektörler ve çıkarlar reforme edilemez, ancak işçilerin seferberliğiyle varlık şartları ortadan kaldırılabilir. Bunun için ise kopuşçu bir perspektifi emekçi sınıflar arasında tartışmaya açabilmeli ve onları bu perspektife kazanabilmeliyiz. Bu noktada, söz konusu kopuşçu perspektifin arkasında sınıfımızı seferber edebilmek için bizim önerdiğimiz slogan ise Kurucu Meclis’tir.

Kurucu Meclis yeni bir anayasa hazırlamak, dolaysıyla da yeni bir ülke inşa etmek için yasama ve yürütme yetkilerini kendisinde birleştirir. En yüksek karar verici ve hukuki organdır. Herhangi bir seçim barajı olmaksızın bütün toplumsal kesimlere açıktır: Emek hareketi, sendikalar, kadın ve LGBTİA örgütleri, ezilen ulus temsilcileri, farklı inanç toplulukları, çevre hareketi ve benzerleri. Kurucu Meclis bileşenleriyle birlikte yeni bir ülke inşa ederken, eskisini enkaz haline getirmiş olan siyasal programla da hesaplaşmak zorundadır. Yürütme ve yasamayı kendisinde bir araya getirmesinin nedeni budur: Köhnemiş toplumsal güçlerin, neden oldukları krizlerin faturasını ödemeden varlıklarını sürdürmesini engellemek.

İşçi Demokrasisi Partisi’nin milletvekili adayları bulundukları bütün alanlarda bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis şeklindeki devrimci ve kopuşçu perspektifi gündeme getiriyorlar.  Rejimle bir politik hesaplaşmanın eşiğinde olan işçi hareketinin, böylesine bir programla siyasal olarak silahlanması yaşamsal önemde.  Bütün çabamız bunun içindir.

İDP’li vekil adayı Karakaş: “Kayyum rektör istemiyoruz”

0

Aşağıda okuyucularımızla, İDP üyesi ve Boğaziçi direnişçisi Enes Karakaş’ın, TİP listesinden İstanbul 2. bölge milletvekili adayı olarak TİP’in Hisarüstü İrtibat Bürosu açılışında yaptığı konuşmanın metnini paylaşıyoruz.

***

Öncelikle hepiniz hoşgeldiniz. Buraya gelirken Selahattin Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın müebbet hapis cezası talebini gördüm. Buraya gelirken Sırrı Süreyya’nın tutuklanma talebini gördüm. Buraya gelirken Cumartesi Anneleri’nin gözaltına alındığını gördüm. Buradan tekrar edelim: Mücadele dostlarımız, müttefiklerimiz, hepsi serbest bırakılsın. Gözaltılar serbest bırakılsın. Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın.

Ben bir Boğaziçi öğrencisiyim; aynı zamanda İşçi Demokrasisi Partisi üyesiyim. Türkiye İşçi Partisi’nin 2. bölgeden milletvekili adayıyım.

Boğaziçi direnişinde belki Kayyum rektörü gönderemedik ama “Kayyum Rektör İstemiyoruz!” talebini kazandık. Yani bugün sokağa çıktığınızda emekçilere sorulsa Boğaziçi Direnişi’nin bir karşılığı olduğunu görebiliriz, Boğaziçi Öğrencilerinin mücadelesi toplumun çoğunluğu tarafından meşru görülürken, iktidarın saldırıları ise gayrimeşru görülüyor. Evet, taleplerimizle istediklerimizi elde edemedik ama taleplerimizi herkese kabul ettirdik, muhatap haline geldik. Bu noktaya gelmemiz de bizlerin yani mücadele edenlerin acil talepleri ekseninde ortak bir mücadele hattını ne kadar hayata geçirebildiğiyle ilgili. Bundan sonrası yine bu acil taleplerimiz üzerinden ortak bir mücadele programına ihtiyaç duyduğumuz kanaatindeyim. 

Yargılandığım davalarda hakimlere ve savcılara söylediğimi burada da ifade etmek isterim. Anayasal bir hak olan demokratik protesto hakkımı kullandım çünkü Kayyum Rektör İstemiyorum! Fakat bununla da yetinmiyorum. Kayyum rektör istemediğim gibi üniversitelerde öğrencilerin ve emekçilerin de yönetimde söz hakkına sahip olmasını istiyorum. İşçileri sömüren patronların değil, toplumun çoğunluğunu oluşturan ve bütün hayatı üreten emekçilerin üniversitesini istiyorum. Çünkü biliyorum ki biz öğrencilere nitelikli ve yaşanabilir yurtlar sağlamayan, bizleri sağlığını bozan yemekhanelere mahkum eden ve okumak için güvencesiz-sigortasiz şekilde çalışmak zorunda bırakan bu düzen yani patronların düzeni ihtiyaçlarımızın çözümü değil.

İktidar seçimlerden önce yine bir anayasa dayatmaya çalıştı. Rejimin eski ve yeni temsilcileri yine mecliste olacak. Onların meclisini değil; işçilerin-emekçilerin, emek örgütlerinin, kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin yer aldığı, barajın olmadığı bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis istiyoruz!

Neden adayım? Burada taleplerimizi bir kere daha hatırlatmak istiyorum. Üniversite bileşenlerine demokratik seçme ve seçilme hakkı verilmeli. LGBTİA+fobik, cinsiyetçi, ırkçı bütün uygulamaların önüne geçilmeli. Üniversite kulüplerinin önündeki bütün bürokratik ve antidemokratik engellerin kaldırılmalı, BÜLGBTİ+ başta olmak üzere kapatılan bütün kulüplerimiz açılmalı. Yurt hayatının mevcut cinsiyetçi formu ilga edilmeli. Polis, bütün güvenlik birimleri ile kolluk kuvvetleri kampüslerden uzaklaştırılmalı. KHK’larla ve kayyum tarafından görevine son verilen akademisyenler işlerine dönmeli.

Öğrencilerin en acil demokratik ve sosyal haklarını temel alan kitlesel ve mücadeleci bir öğrenci hareketinin yaratılması için, Özgür Emekçiler Üniversitesi için ama en önemlisi, “Emekçiler Yönetmeli” dediğim için adayım.

Boğaziçi direnişçisi, İDP’li vekil adayı Karakaş, Rumeli-Hisarüstü gençlik buluşmasına katıldı

0

14 Mayıs 2023’te gerçekleşecek seçimler yaklaşırken parlamento adayları da politikalarını ve programlarını tanıtmak üzere çalışmalara başladı. Seçimlere Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden giren İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) vekil adayları da “Emekçiler Yönetmeli!” şiarıyla başlattıkları kampanyalarına devam ediyor.

Seçim çalışmaları bağlamında 15 Nisan Cumartesi günü Rumeli-Hisarüstü mahallesinde Türkiye İşçi Partisi seçim irtibat bürosunda bir gençlik buluşması gerçekleştirildi. Seçimlere TİP listelerinden İstanbul 2. Bölge milletvekili adayı olarak katılan İDP üyesi ve Boğaziçi direnişçisi Enes Karakaş ve TİP üyesi Atakan Özsan etkinlikte konuşmalar gerçekleştirdi.

“Akademisyenlerin, üniversite emekçilerinin ve öğrencilerin yönetiminde söz sahibi olduğu Özgür Emekçiler Üniversitesi’ni hedefliyoruz”

İDP üyesi, TİP 2. Bölge Milletvekili adayı Enes Karakaş

Enes Karakaş sözlerine hakkında müebbet hapis istenen Selahattin Demirtaş’ı, tutuklanması istenen Sırrı Süreyya Önder’i ve yıllardır polis şiddetine ve baskıya maruz kalan Cumartesi Anneleri’ni selamlayarak başladı. Konuşmasında tüm siyasi tutsaklara özgürlük talebini yineleyen Karakaş sözlerine Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşen “Kayyum Rektör İstemiyoruz” sloganını sahiplenen seferberliğe dair bir değerlendirmeyle devam etti. Üniversiteli öğrencilerin mücadelelerinde, yalnızca kayyum rektörlerden kurtulmayı değil, akademisyenlerin, üniversite emekçilerinin ve öğrencilerin üniversite yönetiminde söz sahibi olduğu Özgür Emekçiler Üniversitesi hedeflediklerini belirtti. Sözlerinin devamında Saray Rejiminin son dönemde tekrardan dolaşıma soktuğu anayasa tartışmasına da değinen Karakaş, rejimin eski ve yeni temsilcilerinin olacağı bu meclisin işçi, emekçi ve ezilenlerin meclisi olamayacağını vurguladı. “Gerici Saray Rejimi’nin suç ortağı patronların ve çetelerin meclisini değil; işçilerin-emekçilerin, emek örgütlerinin, kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin yer aldığı, barajın olmadığı bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis istiyoruz” dedi.

Yüzlerce gencin coşkulu bir katılım gerçekleştirdiği buluşmada İDP adayı Enes Karakaş sözlerini üniversiteye dair taleplerini vurgulayarak sürdürdü. Kayyum rektörün üniversite yurtlarında dayattığı baskı uygulamaları ve cinsiyetçi politikalara son verilmesi gerektiğini, başta BÜLGBTİ+ olmak üzere kapatılan öğrenci kulüplerinin önündeki tüm bürokratik engellerin kaldırılması gerektiğini söyledi. Üniversitede öğrencileri baskı altına alan, en ufak demokratik protesto hakkına bile gayrimeşru saldırılarda bulunan polisin üniversitelerden dışarı çıkmasını istediklerini belirtti. “Yıllar önce KHK ile işlerinden atılan Barış Akademisyenleri dahil olmak üzere görevinden alınan hocaların dersliklerine geri dönmelerini istiyoruz” talebini yineledi. Karakaş sözlerini bitirirken tüm bu taleplerin karşılanması için mücadeleci bir öğrenci hareketi yaratılması gerektiğini, üniversite bileşenlerinin yönetime geçeceği bir Özgür Emekçiler Üniversitesi inşa etmenin gerekliliğini vurguladı.

İDP’li vekil adayı Duru: “Çözüm için emekçiler yönetmeli”

0

Aşağıda okuyucularımızla, İDP kurucusu ve üyesi Görkem Duru’nun, TİP listesinden İstanbul 1. bölge milletvekili adayı olarak TİP’in Pendik İrtibat Bürosu açılışında yaptığı konuşmanın metnini paylaşıyoruz.

***

Dün Kadıköy’de belediye işçileriyleydik, bugün buradayız, buradan da Tuzla’ya geçeceğiz. Türkiye İşçi Partisi’nden mücadele dostlarımız da her yerdeler. Evet, her yere ulaşmaya çalışıyoruz. Tüm gücümüzle. Ve evet nereye gitsek emekçi halkımız sorunlarından bahsediyor. Çünkü sorunumuz çok. Ama unutmayalım, sorunun olduğu yerde çözüm de vardır! O yüzden her yerdeyiz, o yüzden buradayız! Çözüm var demek için!

Evet, Türkiye’de bir demokrasi ve özgürlük sorunu var. İşçilerin sendikalı, güvenceli çalışması fiilen engelleniyor. Hemen her alanda kazanılmış haklarımıza dönük saldırılar var. Hemen her yerde baskıyla karşılaşıyoruz. Kadınlar erkek şiddetine maruz kalıyor, özgürce yaşayamıyor. Gençler gelecek kaygısıyla yaşamaya mahkum. Saray rejiminin yarattığı özgürlük sorunu saymakla bitmez. Ama çözümü yok mu? Elbette var. Sorun rejimse, çözüm yeni anayasa! Haklarımızı, özgürlüklerimizi güvence altına alacak emekten yana yeni bir anayasa. Nasıl mı? Emekçilerin, kadınların, gençlerin, halkların bizatihi katılımıyla yazılacak yeni bir anayasa. Ve bu anayasayı hazırlayacak bir Kurucu Meclis için emekçi kitlelerin seferberliği. 

Türkiye’de ekonomi sorunu var. Evet, ekonomik kriz var. Ama biz emekçiler krizin faturasını ödeyip her gün yoksullaşıyoruz. Fakat patronlar her gün kârına kâr katıp zenginleşiyor. Ekonomide bir paylaşım sorunu var. Ama onun da çözümü var. Çözüm için, alım gücü ezilen biz emekçiler ücretlere 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam talebiyle birleşmeli! 

Çıkarını savunanlar olmaz diyecekler. Kaynak yok diyecekler. Bal gibi de var kaynak. Ama bizler, emeğimiz üzerinden borçlanıp zenginleşenlerin borçlarının sorumlusu değiliz. O nedenle cevabımız, dış borç ödemeleri durdurulmalı! Kaynaklar emekçiler yararına kullanılmalı! Özelleştirilen tüm sektörler tazminatsız kamulaştırılmalı!

Buradayız, bir aradayız! Çünkü sorunlarımızın çözümü var. Birlikte mücadele irademiz var. Emin olun, eğer biz emekçiler birlik olursak, birlikte mücadele edersek çözülmeyecek sorun, aşılmayacak engel yok. Yeter ki birlik olalım. Çünkü biliyoruz, Erdoğan gitmeli ama rejim de değişmeli! Ve bunun için mücadelemiz sürmeli. Çünkü çözüm için emekçiler yönetmeli!

***

Duru’nun konuşmasının tamamını aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:

İDP’li vekil adayı Duru, TİP’in Pendik büro açılışında konuştu

0

14 Mayıs 2023’te gerçekleşecek olan seçimler yaklaşırken adaylar talepleri, politikaları ve programları ile sahaya çıkmaya başladı. Seçimlere Türkiye İşçi Partisi listelerinden giren İşçi Demokrasisi Partisi’nin vekil adayları da “emekçiler yönetmeli!” diyerek çalışmalara başladı.

İDP üyesi olarak TİP listelerinden İstanbul 1. bölge milletvekili adayı olan Görkem Duru, TİP milletvekili ve adayı Sera Kadıgil ile yine TİP adayı İGDAŞ işçisi Anıl Denizci’nin katılımı ile TİP Pendik ilçe örgütünün açılışı gerçekleştirildi.

Açılışta söz alan Görkem Duru, Türkiye’de emekçi halkın demokrasi ve özgürlük sorunu olduğunu, sendikalaşma başta olmak üzere örgütlenme hakkının önünde anti demokratik engeller olduğunu, ancak bunların karşısında emekçilerin çözümünün olduğunu da ifade etti.

Duru, emekçi düşmanı saray rejiminden çıkış için parlamentoya değil, emekçilerin birliğine ve seferberliğine güvenilmesini, bunun için de emekten yana yeni bir anayasa yapılması gerektiğini, bu anayasanın ise ancak bağımsız, egemen ve barajsız bir Kurucu Meclis eliyle yapılabileceğini vurguladı. Rejimin emekçiler aleyhine yürüttüğü ekonomi politikalarının çözümü için kamulaştırma önlemlerinin alınması gerektiğini, ücretlerin üç ayda bir enflasyon oranında arttırılmasının önemini ifade etti. Duru, emekçilerin iktidara gelişinin rejimden kopuş için bir gereklilik olduğuna işaret ederek sözlerini bitirdi.

Halkın ilgisinin yoğun olduğu açılış, ortak mücadele vurgusu ile sonlandırıldı.

Duru’nun konuşmasının tamamını aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:

Interabrasiv fabrikasında TİS sürecine giriliyor

0

Artmaya devam eden hayat pahalılığı, işyerlerinde süregelen güvensizlik ve en temel hakların gaspı doğrultusunda yapılan saldırılara iktidarın göz yumma politikası, işçi emekçilerin yaşamını günbegün ezmeye devam ediyor. Bunun en çarpıcı göstergelerinden biri, tarihi olduğu ilan edilen asgari ücretin dahi açlık sınırının altında kalması.

Bu duruma karşı elbette birçok işyerinde ve fabrikada mücadele veriliyor. İşçi ve emekçiler insanca bir yaşam için sendikalarda örgütlenmeye, haklarına saldıranlara karşı koymaya başlıyorlar. Bu fabrikalardan biri de zımpara üretimi yapan Interabrasiv fabrikası.

Manisa Organize Sanayi Bölgesinde yer alan Interabrasiv fabrikasında uzunca bir süredir devam eden çalışmaların sonucunda Kristal-İş’te örgütlenen işçiler çoğunluğu sağladı. Çoğunluğun ardından sendika, bakanlığa yetki başvurusunda bulundu ve yetkiyi aldı. Interabrasiv işçileri yakın zamanda sözleşme masasına oturacak.

Interabrasiv fabrikası işçileri düşük ücretler, kötü çalışma koşulları ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması nedeniyle uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi veriyordu. Kimi zaman iş bırakma eylemlerine dönüşen mücadeleler sonucu işçiler sendikayı fabrikaya soktu.

Ama mücadele bitmiş değil; işçilerin şu anda birinci gündemi sözleşmede taleplerinin ne kadarının karşılanacağı. Sözleşmenin içeriğinin ne olacağı ve taleplerin ne kadarının karşılanacağı ise işçilerin mücadele kararlılığına bağlı. Örgütlülük ne kadar büyük ve kararlı olursa Interabrasiv işçileri de o derece güçlü olacaktır. Bu örgütlülük, işçilerin taleplerinin sözleşmeye sokulmasının yanı sıra kendi seçtikleri temsilciler ile sendikalarda bulunmanın imkânını da yaratır.

İşçi ve emekçilerin örgütlülüğü sonucunda gelecek iyi bir sözleşme ve işçilerin mücadele kararlılığı, Interabrasiv fabrikası işçilerinin diğer işçilere örnek olmasını olanaklı hale getirebilir. Örgütlü işçilerin öncülüğünde bir mücadele sadece fabrikalarda değil, tüm ülkede insanca bir yaşamı sağlayacaktır.

***

Editörün önerisi:

Destici’nin ırkçılığının politik arka planı

0

Büyük Birlik Partisi (BBP) lideri Mustafa Destici’nin TİP Genel Başkanı Erkan Baş’a yönelik ırkçı açıklaması haklı olarak çok büyük tepki aldı ve kınandı. Destici’nin Baş’a yönelik “Alman ajanı” suçlamasının ve “Tito artığı” iftirasının zaten iler tutar yeri olmadığı açıktı. Nitekim yalan hemen açığa çıktı. Destici’nin nefret dili de başta muhatapları tarafından olmak üzere derhal mahkûm edildi.

Peki Destici ömrü bu kadar kısa olan, kendisine yönelik antipatiyi daha da artıran ve sonuçta rakip safları daha da pekiştiren bu açık nefret dolu ırkçı açıklamaları niye yaptı? Gerçekten bilgisiz olduğu için mi? Zaten ırkçı olduğu için mi?

Aynı gün Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin de grup konuşması sosyalist harekete yönelikti. Bahçeli lafı dolandırmadan (ki enderdir) isim isim sosyalist partileri sayarak “gözümüz üzerinizde” dedi. Bu ülkede sosyalistlere sövmek için halk indirim gününe gerek yok, 7/24 sosyalistlere atış serbest. Peki ama niye şimdi ve bu kadar üst perdeden?

BBP-MHP liderlerinin sosyalist hareketi ve temsilcilerini bu şekilde hedef almasının seçim sürecindeki yenilgi dinamiğiyle doğrudan bir politik bağlamı var. Gidişat, iktidar blokunun seçimleri kaybedeceğine işaret ediyor. Faşist hareket ırkçı açıklamalarla 14 Mayıs öncesi tabanda konsolide olmaya, sonrası için de bir rejim içi direnç noktası oluşturmaya çalışıyor. Esas çağrıları da rejime. “Bakın,” diyor Bahçeli ve Destici, “biz kaybediyoruz, muhalefet ise yükseliyor. Bize çok ihtiyacınız olacak. Devletin imkânlarından, rejimin iltimasından bizi mahrum etmeyin.”

MHP-BBP gibi kurumsal faşist hareketler ancak devlet desteği ve rejim iltimasıyla yaşayabilir. Bürokrasinin kayırma ve koruması olmadan üç gün sokakta açıkta kalamazlar. Bütün o böbürlenme, sırtını devlete yaslamanın konforundan kaynaklı. Sedat Peker ifşaatlarıyla bu işleyişi ve iltiması çizgi roman gibi anlattı.

Kısacası Destici ırkçı olduğu için o ırkçı açıklamaları yapmadı. Söylenen önemsiz değil ama esas mesele söylenme nedeni. Irkçılık söylemi iktidar blokunun ekonomi-politik varlığını sürdürebilmesi için kullanılan politik araçlardan biri. BBP-MHP bu yolla kendini rejime hatırlatıyor.

MHP seçime kendi listeleriyle girmek zorunda kalarak muhtemelen baraj altı kalmayı ve mecliste 25-30 milletvekili ile sınırlanmayı kabul etmiş durumda. Ama bu vitrin. Arka planda, 14 Mayıs sonrası Türkiye’sinde rejimde ana belirleyici olmaktan bürokraside alan savunması yapmaya, ekonomik ayrıcalıkları korumaktan siyasal mevzi savaşlarına dek çok sayıda mücadele alanı mevcut.

14 Mayıs, iktidar bloku seçimleri kaybetse de, düğümü çözmeyecek. 15 Mayıs’la birlikte Türkiye çoklu krizin yoğunlaştığı ve derinleştiği bir türbülansa girecek. Bu süreç Türkiye’nin önüne “tarihinin en önemli seçimi” denilecek yeni seçimleri getirecek. Bugün ertelenen her seçenek daha yüksek maliyetle ülkenin önüne gelecek.

Böylesi bir kaotik sürecin içinden işçi sınıfının önderliği, emekçilerin birlik ve seferberliği olmaksızın toplum yararına bir çıkış, kopuş mümkün değil. Gerçek bir emek ittifakının Türkiye’nin geleceğinde ne derece hayati olduğunu hep birlikte yaşayıp göreceğiz. Emek ittifakı ısrarımız bundan. “Emekçiler yönetmeli” dememiz bundan.

İşçi denetimi… Ama her düzeyde!

0

Şu işe bakar mısınız: Rize Fındıklı Belediyesinde çalışan 72 işçi, üyesi oldukları Türk-İş’e bağlı Belediye-İş’ten istifa edip DİSK’e bağlı Genel-İş’e geçiyorlar, ama yetki yıl sonuna kadar hâlâ Belediye-İş’te. Bu arada belediye yönetimi işçilere ek zam vermek için bir protokol hazırlıyor, fakat Belediye-İş kendisinden istifa eden işçileri cezalandırmak için protokolü imzalamıyor. Bunun üzerine Salih Özkan adlı işçi, Belediye-İş Artvin-Rize Şube Başkanı Yaşar Kaspar’a işçilerin kabul ettiği sözleşmeye neden imza atmadığını soruyor. Kaspar ise yanıt olarak işçi Özkan’a silah çekiyor.

“Bu ne biçim sendikacılık?” demeyin. Koltuklarını korumak için her türlü mafyatik yönteme başvuran sendikacılar elbette var. Ama silahı bir kenara bırakalım, sendika bürokratları ayrıcalıklı mevkilerinde kalabilmek için pek çok başka yollara başvurabiliyorlar. Bunların içinde en klasiği, bağlı işyerlerinde temsilciliklere kendilerine yakın olanları atamak ya da seçtirmek ve onları bir gün kendilerinin de sendika profesyoneli olarak aynı ayrıcalıklara sahip olabilecekleri hayaliyle desteklerinde tutmak. Ya da temsilcilik ve yönetim seçimlerinde bölgecilik, politik ayrımcılık gibi bölücü yöntemler uygulamak. Hatta sendikadan sudan sebeplerle ihraç etmek. Olmadı silah çekmek.

Bu nedenle işçilerin sendikaları üzerinde mutlaka politik ve idari denetim uygulamaları gerekir derken, bu denetimin daha işyerinde temsilciler üzerinden başlaması gerektiğine işaret ediyoruz. İşçilerin oylarıyla seçilen, gene işçi oyuyla her an görevden alınabilen, dönüşümlü temsilcilik ve sendika yöneticiliği kuralı mutlaka sendika tüzüklerinde yer almalı.

Bu denetim zorunluluğunu siyasi planda da gerçekleştirmek gerekiyor. Şimdi genel seçimler yaklaşıyor ve her seçim sürecinde olduğu gibi şimdi de emekçilerin oylarına talip olan adaylar bir dizi vaatlerde bulunuyorlar. Tabii önce bu adayların ve onların partilerinin emekçilere ve genel olarak topluma ne vaat ettiklerine, neleri önerdiklerine dikkatle bakılmalı. Örneğin ücretleri yoksulluk düzeyinin üzerine çekecekler mi; sendikalar ve TİS yasalarını patron yanlısı olmaktan çıkaracaklar mı; işten çıkarmaları yasaklayacaklar mı; işsizliğe karşı iş saatlerini 6 saate indirip dördüncü vardiyaları kuracaklar mı; özelleştirmelere son verip işçi denetiminde kamulaştırmalara gidecekler mi; planlı bir ekonomiye geçecekler mi…? Bu gibi konular emekçiler için oylarını nasıl kullanacaklarında belirleyici olmalı.

Ama daha sonrası da var. İşçilerin meclise yolladıkları vekiller genellikle kendi seçmenlerinden kopuyorlar, emekçiler de onların faaliyetlerini yeterince izlemiyorlar. Oysa denetimi bu konuda da işletmek gerekir. Onların komisyonlarda ve genel kurulda neleri ve nasıl savundukları mutlaka takip edilmeli. Hangi önergeleri verdikleri, bu önergeleri seçmenleriyle birlikte oluşturup oluşturmadıkları, başka partilerden gelen önergelere karşı nasıl bir tutum aldıkları… Bunların hepsi dikkatle takip edilmeli ve atabilecekleri her yanlış veya yetersiz adım eleştirilmeli. Kısacası, vekiller yönlendirilmeli, onlardan seçmen toplantıları düzenleyerek hesap vermeleri istenmeli.

Bunlar yapılmadığı takdirde, örneğin yetersiz ve yeni prim sorunları yaratan Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) yasasına olumlu oy verebiliyorlar. Ya da kendileriyle yapılan röportajlarda patronların sendikal yetki müracaatlarına itiraz haklarının olduğu gibi bir tez ileri sürebiliyorlar. Tecrübesizlik ya da bilgisizlikten kaynaklanabilecek bu tür hatalar ancak işçilerin vekiller üzerindeki denetimiyle önlenebilir veya düzeltilebilir.

Bu takibi ve denetimi her düzeyde uygulayabilmek, her emekçinin kendi sınıf sorunlarına ve geleceğine sahip çıkabilmesinin en önemli yoludur.

Twitter algoritması ve önümüzdeki seçimler

0

Son zamanlarda, neredeyse haftada bir bilişim teknolojilerinde hayatımızı değiştirecek ve kolaylaştırmaya aday olan bir uygulamanın yapıldığı ve yapay zekâya yeni bir boyut getirecek gelişmelerin haberi geliyor. Bunlardan en heyecan verici olanı da OpenAI şirketine bağlı ChatGpt uygulamasının 4. versiyonunun çıkması oldu. Bu versiyonda daha gerçekçi diyaloglar ve daha uzun metinleri analiz ederek hayatımızı kolaylaştıracağını iddia eden bir yapay zekâ var fakat bilgi tutarlılığı ve yaratıcılığı aslında sınırlı ve gerçekdışı kalıyor, çünkü medeniyetin girift yapısı hâlâ yapay zekâlar için aşılması zor bir duvar. Diğer açıdan, insanlığın haberleşmesinin içine dahil olmuş sosyal iletişim ağları ve bunlardan en önemlisi Twitter yine gündem oldu. Bu ayın başında Önerme Algoritmasını halka açık hale getirdiler ve bu sayede sesimizi neden kısıtlı bir çevreye ulaştırabildiğimizi daha iyi anladık. Her aksiyonumuzun bir puan teşkil ettiği, aynı Çin’de kurulmak istenen insan puanlama sistemine benzer bir yapı kurulmuş. Gelin beraber bu sisteme bakalım.

Takipçi sayısı

100 takipçiniz ve 800 takip ettiğiniz varsa, incelenen Twitter algoritmasına göre, bu kötü bir takip/takipçi oranı ve bu yüzden düşük skor alıyorsunuz. Buna göre bir kişinin ve kurumun şöhretini hesapladığını söylenebilir fakat işin görünmeyen kötü tarafı şu: Yazdıklarımız, yeterince takipçiye sahip olmadığımız için geri atılıyor ve bunu bilen yapılar sahte hesaplarla takipçi katıyorlar. Mesela 1000 olan takipçi sayısını 10.000’e çıkarıyorlar. Seçimlere girerken özellikle kararsız seçmeni etkileyecek oldukça kritik bir süreç.

Gruplaştırma

Kendisine yapay zekâ diyen fakat akılcılaştırılmaya çalışan şu anki sosyal iletişim platformları, yeni paylaşımları gösterirken bir tür kategorizasyon yapıyor ve yapmak zorunda. Bizim ilgilendiğimiz veya bizimle ilgili olabilecek konuları bizim her hareketimizden ve ilgili içerikte harcadığımız zamandan çıkarım yaparak hesaplıyorlar. Fakat burada ince bir çizgi var, bunu yapan sistemler sadece bir grup ile ilgili konu ve kişiye ait içerikleri getirmeye başlıyor. Facebook’ta bunu fazlasıyla yaşadığımızı yazmıştık, aslında Twitter da bu incelenen kodlara göre alenen bunu yapmaktaymış. Bunu bilen manipülatif yapılar ise çeşitli truva hesaplarını kritik ana kadar bu grupların içinde besliyor ve gerekli olduğu anda manipülasyonu gerçekleştiriyor.

Yok etme

Şu ana kadar takipçi sayısı oranı ve kısıtlanmış bakış açısından bahsettik; kodda fark edilen bir diğer önemli madde ise yok etme. Hesap şikâyet aldıkça, engellendikçe veya sessize alındıkça toplam puanı düşüyor. Bir süre sonra yazdıkları yakın çevresine bile görünmez hale geliyor. Nasıl, aynı bilim kurgu filminden çıkmış gibi değil mi? Bunu bilen karşıt gruplar, sistematik saldırılarla bu kişileri görünmez hale getiriyorlar, bu da seçimlere girdiğimiz süreçte oldukça önemli.

Metalaştırma

Her beğenme, paylaşma, cevap verme ve diyalog kurma, hatta ilgili içerikte en az 2 dakika geçirme, paylaşımı yapan için olumlu puan olarak geri dönüyor. Beğenme 0,5 puan iken, ziyaretçinin içeriğinizde zaman geçirmesi ve etkileşime girmesi bunun 22 katı olumlu etki yapıyor. Hele ziyaretçi sizinle etkileşime girip kendi sayfasında da paylaşıyorsa değmeyin keyfinize, beğenmeye göre neredeyse 150 katı puan alıyorsunuz. Bu, aslında emeğimizin metalaştırılıp satılması anlamına da geliyor.

Diğer bir metalaştırma unsuru ise Twitter Blue. Ayda 150 lira karşılığında bize mavi bir rozet verip, bizi adımıza açılabilecek sahte hesaplara karşı korurken, bizi mavi rozeti olmayan kullanıcılara göre daha fazla öne çıkardığı ortaya çıktı. Bu, haberleşme hakkı açısından reklamdan da ahlaksızca bir şey çünkü reklamlarda istediğimiz şekilde iyi veya kötü seçme hakkımız var. Fakat tekel olan bu yapı bize böyle bir özgürlük sunmadan bunu bize dayatıyor. Bu işin sonu rengarenk rozetlerin pazarlanması da olabilir. İletişimin temel hak olmasından bahsederken bu gibi yapılara prim verilmemesi lazım. Yapılan çalışmalara göre, seçimlerde ve politik kampanyalarda bu ağların sermayedarları korumak için soldan daha çok sağ politikalar için çalıştığını da unutmamız lazım. Ve bunların yanında verilerimizin işlenerek kendince değerli veri setlerine dönüştürülmesi ve satılması işine girmiyorum, çünkü bu tek başına başka bir inceleme yazısının konusu.

Ne yapmalı?

Seçimler öncesi ve sonrası olarak değerlendireceğimiz bir dönemdeyiz. Seçimlere kadar örgütlenme ve birlikteliğin sadece sosyal ortamlarda olmayacağını bilerek, dokunabildiğimiz her noktada partimizle veya desteklediğimiz adayla sahada olmalıyız. Tabii sosyal ağlarda da bu sanal prangaları kırmak için yukarıda belirttiğim her türlü engellemeyi aşacak birliktelik ve ortak paylaşımı öncelikli olarak artırmalıyız. Direkt beğenip geçmek veya sadece tekrar paylaşmak yerine, alıntılayarak paylaşımlarda bulunmak ve çok fazla insana yaymak eskiden de bildiğimiz gibi bizi hâlâ daha çok görünür yapacaktır. Seçimler sonrası için ise taleplerimiz çok, ama öncelikle bu tür yapıların kamulaştırılması, yani en basitinden kâr amacı gütmeyen kurumlarca yönetilmesi ve algoritmalarının kamusal denetimi şart. Seçimlere sayılı günler kalmış olabilir ama unutmadan, yaşasın 1 Mayıs ve yaşasın emekçilerin yöneteceği bir dünya.

AKP’nin en gerici planı

0

Ardı ardına gelişen bazı olaylar önümüzdeki günlerde, hatta seçimlerden sonra nelerin olabileceğine dair ilk sinyallerini veriyor. Bursa’da Amedspor’a yönelik provokasyon, cumhuriyetçi ilahiyatçı Cemil Kılıç’a yapılan saldırı, kadın düşmanı politikalarıyla öne çıkan Yeniden Refah Partisi’nin Cumhur İttifakı’na katılması, 1990’lı yılların sayısız cinayetiyle ilişkilendirilen Hüda-Par’ın AKP ile anlaşarak onun listelerinde yer alma girişimi, Cumhur İttifakı’nın Kürt karşıtı söylemini ve başta CHP olmak üzere Millet İttifakı’nı PKK ile özdeşleştirme propagandasını yoğunlaştırması, CHP ve İYİ Parti’nin İstanbul il binalarının kurşunlanması…

Bütün bunlar, Tek Adam rejiminin iktidarda kalabilmek için sadece MHP ile yetinmeyip toplumun diğer en gerici politik yapılarıyla oy pazarlığı yaparak birleşmeye yöneldiğini göstermekle kalmıyor. Aynı zamanda, tüm toplumu “inananlar ve inanmayanlar” şeklinde bölerek, (bazılarının ellerindeki kan hâlâ kurumamış olan) tüm bu gericiler yığınıyla seçim kampanyaları sırasında ve bizzat seçim günü nasıl bir tehdit oluşturabileceğinin işaretini veriyor.

Siyaset yelpazesinin merkez sağ ve sosyal demokrat alanları ile sol ve sosyalist bölgeleri muhalefet güçleriyle doldurulunca, bir zamanlar “tüm siyasal güçleri kendinde topladığını” iddia eden AKP’ye kendini kurtarabilmek için en bağnaz emek ve özgürlük düşmanlarına yaslanmaktan başka seçenek kalmamış durumda. Ve bu “kurtarma operasyonunu” Sedat Peker’in ifşaatlarında da yer aldığı şekilde, halkın arasında gezinen karanlık güçleri bir kez daha “aktif” hale getirerek yürütmenin hesabı içindeler. Üstelik bunu sadece sözel propagandayla değil, muhtemelen “ipleri salarak” denemeye hazırlanıyorlar.

Bu plan işler mi? Eğer Millet İttifakı seçim güvenliğini sadece sandık güvenliğine indirgemeyip gerekli kampanya önlemlerini alabilirse ve sol oluşumlar birleşik bir korunma önlemleri sistemi geliştirebilirlerse elbette işlemeyecektir. Daha da önemlisi, tüm emek örgütleri, idari kurumların ve toplumun içinde nüvelenmiş gerici güçlerin olası provokasyonlarına kitlesel yanıtlar üretebilirlerse, iktidarı kurtarma operasyonunun en ufak bir başarı şansı olmayacaktır.

Ama dikkat: Seçimi kaybetseler dahi, başta AKP olmak üzere bütün bu gerici karanlık güçler var olmaya devam edecekler. Ne rantçı oligarşi, ne yolsuzlar, ne mafya, ne silah tüccarları, ne “derin devlet” güçleri, ne çocuk tacizcileri, ne kadın düşmanları bir anda yok olacaklar. Bu kesimler kendi egemenliklerini devlet ve toplum düzeylerinde yeniden tesis edebilmek için, sadece dönemin hükümetlerine değil, tüm emek ve demokrasi güçlerine her fırsatta saldıracaklardır.

Bu nedenle yarını şimdiden hazırlamamız gerekiyor. Seçimlere yönelik olarak tüm eksik ve hatalarıyla birlikte oluşmaya başlamış olan sol-sosyalist güçler işbirliğini, tüm emek güçlerini kapsayacak bir emek ittifakına dönüştürebilmek büyük önem taşıyor. Sadece seçim sürecinde değil, belki de daha önemlisi seçimler sonrasında açılacak yeni (olumlu veya olumsuz) dönemde böylesine bir birlikteliğe her zamankinden daha büyük bir ihtiyaç olacak.

Çözüm, üretenlerin yönetmesinde!

0

En büyük ekonomik-toplumsal küme işçi sınıfı. Bütün dünyada böyle. Örneğin Türkiye’de kayıtlı çalışan sayısı 15 milyonun üzerinde. Sigortasız, güvencesiz, kayıtdışı çalışanlarla birlikte bu sayı 20 milyonun üzerine çıkıyor. Demek ki Türkiye’de işçi-emekçi hane sayısı toplumun büyük çoğunluğunu oluşturuyor. Dünyada da çalışan nüfus dört milyar civarında. Yani emekçiler dünya nüfusunun da büyük çoğunluğunu oluşturuyor.

Peki, buna rağmen dünyanın hiçbir yerinde neden işçiler yönetmiyor? Toplumun çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen işçi ve emekçiler neden karar mekanizmalarında yer almıyor? Üretimin merkezinde yer almalarına rağmen işçi ve emekçiler neden milli gelirin sadece yüzde 25’ini alabiliyor? Milyonların asgari ücreti, emekli maaşı açlık sınırı altındayken milli gelirin çoğunluğu neden bir avuç kaymak tabakaya akıtılıyor? Nasıl oluyor da bölüşüm piramidinin en üstündeki bir avuç zenginin serveti dünya nüfusunun yarısının servetini aşabiliyor?

Hiç kuşkusuz bunun en önemli nedeni, işçi ve emekçilerin siyasal olarak örgütsüz olması. İşçi sınıfının ve emekçi kitlelerin iktidar mekanizmalarından özenle uzak tutulması. İşçi sınıfının siyasal olarak iktidarsız kılınmış olması.

Peki, neden işçi sınıfının iktidar olması istenmiyor? Neden sekiz milyarlık dünyada işçi-emekçiler çoğunlukta olmalarına rağmen bir tane dahi bir işçi-emekçi hükümeti bulunmuyor? Neden 85 milyonluk Türkiye’nin 100 yıllık tarihinde bir işçi-emekçi hükümetinin esamesi dahi okunmuyor?

Çünkü iktidar olmak, kaynakları yönetmektir. Pastayı yani milli geliri bölüştürmektir. Üretimin kimin için, nerede ve nasıl yapılacağına, bölüşümün hangi toplumsal kesimlere, hangi oranlarda verileceğine karar vermek demektir.

Bugüne dek hep kapitalist düzen egemen oldu. Burjuva hükümetler kaynakları patronlara ve ayrıcalıklı kesimlere aktardı. Bugün olduğu gibi işçiler, emekçiler hep unutuldu, kırıntılarla yaşamaları beklendi.

14 Mayıs seçimleri öncesi bir kez daha tablo budur. İşçi ve emekçilerin, sorunların artması ve derinleşmesi karşısında iktidardan feragat etmek bir yana “İşçinin sorununu işçi çözer” diyerek iktidara talip olması gerekiyor. Çözüm, üretenlerin yönetmesinde!

İDP, TİP listelerinden seçimlere katılıyor!

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), 14 Mayıs parlamento seçimlerine ilişkin tutumunu açıkladı. Parlamento seçimlerinde Emek ve Özgürlük İttifakı bileşenlerine desteğini daha önce açıklamış olan İDP, TİP listelerinden seçimlere girme kararı aldı. İDP’nin açıklaması şu şekilde:

14 Mayıs’ta gerçekleşecek parlamento seçimlerinde, Emek ve Özgürlük İttifakı (EÖİ) çatısı altında, iki burjuva düzen ittifakından ayrı bir seçeneğin yükseltiliyor olmasının emekçiler ve ezilen, sömürülen kitleler açısından önemli ve olumlu bir gelişme olduğunu açıklamıştık. Aramızda bulunan çeşitli politik farklılıklarla birlikte, parlamento seçimlerinde EÖİ bileşenlerine oy çağrısında bulunacağımızı belirtmiştik.

Bu tutumumuzu, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) listelerini İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) adaylarına açma önerisi çerçevesinde bir adım öteye taşıdık. İDP olarak, Tek Adam rejiminden emek eksenli bir kopuş seçeneğinin yükseltilmesi yönünde, TİP listelerinden seçimlere girme kararı aldık.

Seçimlere ve sınıf mücadelesinin diğer alanlarına ilişkin, emek ittifakı anlayışımız çerçevesinde, TİP’le uzunca bir süredir yoldaşça bir temelde görüşmeler gerçekleştirmekte ve depremzedelerle dayanışma kampanyalarında olduğu gibi kimi alanlarda ortak faaliyetler yürütmekteydik. Bu görüşmelerin ve faaliyetlerin odağında, burjuva düzen partilerinden bağımsız, sandık ve sokak siyasetini birleştiren emek eksenli bir seçeneğe duyulan yakıcı ihtiyaç bulunuyordu. Bu bağlamda, TİP’in listelerini diğer sosyalist kesimlere açma tutumunu böylesi bir emek ittifakına giden yolda değerli bir adım olarak görüyoruz. 

İDP adayları İstanbul birinci, ikinci ve üçüncü seçim bölgelerinde ve İzmir ikinci bölgede “Emekçiler Yönetmeli” şiarıyla seçim çalışmalarına dahil olacaklar. Bütün bu çalışmaların gerek seçim sürecinde gerekse de sonrasında baskıcı Tek Adam rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden köklü bir kopuşu hedefleyen bir siyasi seçeneğin yükseltilmesine katkı sağlamasını diliyoruz. 

Emekçiler yönetmeli!

İşçi Demokrasisi Partisi

Depremden sonra

0

6 Şubat günü deprem sonrası hükümet yetkilileri, devletin tüm organları ile seferber olduklarını ve yetişilmedik yer bırakılmadığını ifade etmişlerdi. Kendisini her geçen saatte yalanlayan iktidar, depremden sonraki hemen her gün aynı iddiayı o gün için yineledi. Arama kurtarma çalışmalarının zayıflığı yetmezmiş gibi deprem bölgesine yardım için seferber olan halkın, maden işçilerinin ve yurtdışından gelen arama kurtarma ekiplerinin bölgeye intikali, tüm prestiji rejimin altın çocuğu AFAD’a kazandırmak uğruna geciktirildi. Yardımlara el konuldu ve benzersiz bir beceriksizlik örneği sonucunda halkın yardımlara erişimi geciktirildi.

En acı ilk günler bittikten sonra uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmalarının engellendiği, Kızılay’ın AHBAP’a çadır sattığı ve daha nice skandal ortaya çıktı. Depremden haftalar sonra hükümetin doğa düşmanı yapılaşma planının bir başka bilançosu olarak sel baskınları yaşandı. Depremzedelerin zar zor ulaştığı çadırlar bu kez de sel ve fırtına ile sürüklendi…

Deprem sonrası resmi rakamlara göre 50 binin üzerinde canımızı yitirdik, binlerce insan yaralandı, on binlercesi yersiz yurtsuz kaldı. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı depremin maliyetinin iki trilyon TL olduğunu açıkladı. Bu devasa bedel neyin sonucu? Artık hepimizin bildiği bir şey var; afetlerin öncesinde tedbir almak, afetin yaratacağı yıkımdan çok daha ucuz bir maliyete sahip. Bize can, mal ve kamu kaynağı ile ödetilen bu bedeli hükümetin 20 yıllık iktidarı altında sıfıra indirme ihtimali vardı. Yalnızca köprülere geçiş garantisi olarak harcanan para, ülkeyi Rusya’ya bağımlı hale getirecek Akkuyu Nükleer Santrali ve 3. havalimanının maliyeti, Demirören’in devlet bankalarından alıp geri ödemesini yapmadığını öğrendiğimiz kredileri ve 5’li çeteye sağlanan vergi afları için kullanılan kaynak bölgenin depreme karşı dayanıklı hale getirilmesi için kullanılsaydı 6 Şubat’ta kimsenin burnu bile kanamayabilirdi.

Hükümet yoksul halk için değil bir avuç zengini daha da zengin etmek için çalıştı. Hükümetin politikasından aslan payını elbette ki ona en yakın olan firmalar aldı. Ancak 20 yıllık ekonomi politikalarından Türkiye’nin tüm burjuvaları sonuna kadar faydalandı. Şu anda Türkiye’nin sermaye birikim politikası halkın ihtiyaçları yerine tüm kaynakların holdinglere aktarımı üzerine kurulmuş durumda.

Ölümlerimiz ve depremzedelerin yaşadığı zorluklar sadece depremden, AFAD’ın organizasyonsuzluğundan, sonrasındaki büyük yolsuzluklardan veya Kızılay’ın çadır satışlarından kaynaklanmadı. Ekonomi modeli hiçbir zaman halkın sağlıklı koşullarda yaşamasına zemin oluşturacak bir stratejiye sahip değildi! Oyunun bu kuralına diğer düzen partileri de saygı duymaya devam ediyor. Çokuluslu şirketlerin teşviki ve ülkeye davet edilmesi İyi Parti’sinden CHP’sine kadar düzen muhalefetinin de dilinde.

Burjuvazinin bugüne kadar yapmadıkları, bugünden sonra yapmayacaklarının teminatıdır. Depremin ardından nasıl ki daha az zarar görmemiz emekçi halkın seferberliğinin önünün açılması ile mümkün idi ise bundan sonrasında yeniden enkaz altında kalmamamız da ancak emekçi halkın seferberliği ile mümkün olabilir.

Kendi geleceğimizi güvenle inşa etmek stratejik sektörlerin kamulaştırılması, dış borç ödemelerinin sonlandırılması, zenginlerden servet vergisinin alınması gibi talepler ile seferber olan emekçilerin mücadelesi ile mümkün olabilir.

Seçim ekonomisi iktidarı kurtaramıyor

0

Dünyada yaratılan para bolluğu ve üretim zincirinin pandemi ve savaş başta olmak üzere birçok etkenle aksaması sebebiyle (hem arz hem talep eksenli) küresel bir enflasyon sorunu ile yüz yüzeyiz. Bu süreçte iktidar enflasyona karşı önlem almak şöyle dursun; gelir uçurumu, alım gücünün düşüşü ve kitlelerin borçlandırılması pahasına enflasyonu körükleyecek politikaları bir bir uyguladı. Seçimler yaklaşırken ortaya çıkan ekonomik enkaz artık büyük bir toplumsal bölüşüm ve borç sorunu olarak karşımızda duruyor.

Örneğin, İstanbul’da yaşayan ve maaş karşılığı çalışan her emekçinin bu şehirde barınma hakkı fiili olarak elinden alınmış durumda. Bu örnek, bölüşüm sorununda makasın emekçiler aleyhine ne kadar açıldığının en iyi göstergesi. Bunun yanında gelirin çok büyük bölümü barınma dışında gıdaya gitmekte, özetle emekçiler sadece hayatta kalmak için çalışmakta. Daha fazlası için elde tek bir seçenek kalıyor, o da kredi kullanımı yani ileriye dönük borçlanma. İşte iktidarın sermaye lehine bilinçli olarak sürdürdüğü ekonomi politikasının gerçek hayattaki karşılığı bunlar.

Faiz-enflasyon sarmalı ve bunun emekçiler üzerindeki etkilerinden her yazımızda bahsettik. Olası bir iktidar değişiminde gelecek yeni iktidarın hem dış ticarette hem de hayat pahalılığında aleyhimize işleyen bu ekonomik girdaptan ülkeyi çıkarmak için pek bir seçeneği olmayacak.

TL bu kadar değersizken bile ithalat, ihracat lehine artmaya ederken dış açık vermeye devam ediyoruz. Gelecek yeni iktidar tarafından TL’nin bilinçli olarak değerlendirilmesi ithalatı daha da patlatacak, cari açığı artırarak kronik dış finansman ihtiyacını daha da katlayacaktır. Bu kronik soruna karşın, iktidar hedefiyle ilerleyen düzen muhalefetinin herhangi bir program önerdiğini göremiyoruz. Çünkü bu ikilemden kurtulmak, ülkenin finans kapitalden tamamen kopmasıyla mümkün olabilir. Bu da antikapitalist bir program gerektirir.

Çözülmesi gereken bir başka temel sorun da hayat pahalılığı. Türkiye’de enflasyonla faiz arasında, faiz aleyhine, 50 puana yakın fark var. Üstelik son altı ayda gördük ki döviz artmasa bile enflasyon artmaya devam ediyor. Bu da Türkiye’nin artık kronikleşmiş bir enflasyon sorunu olduğunu gösterir. Kronikleşmiş bu sorunu hızlı bir şekilde çözmek için faizi enflasyonun üzerine birden çıkarmak, ekonominin ani olarak durmasına, işsizlik oranlarında ve şirket batışlarında hızla artışa ve kredi mekanizmasının durmasına yol açacaktır. Görüldüğü üzere, sermaye iktidarları hayat pahalılığı altında yaşamak ya da işsizlik ikilemi dışında emekçilere herhangi bir şey vadetmiyor. Ve bu ikilemlerin içinde debelenmek hiçbir sermaye iktidarının aşamayacağı bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor.

Kapitalizm altında emekçiler için bir çıkış yolu yok, derken bunu salt propaganda amacıyla değil son derece somut gerçekliğe denk düştüğü için söylüyoruz. Gelme ihtimali olan yeni iktidarın da bir sermaye iktidarı olarak sermayeyi ürkütecek herhangi bir girişimde bulunmayacağını biliyoruz. Hatta Altılı Masa’nın ekonomik perspektifinde dışarıdan getirilecek doğrudan yatırım sermayesi ön plana çıkarılıyor. Yeni özelleştirme planları da cabası…

“Seçim ekonomisi iktidarı kurtarır mı?” diye daha önceki yazımızda sormuştuk. Net olarak cevap verebiliriz ki yapılan vergi indirimleri, borç silmeler veya emeklilere maaş artışı gibi hamlelerin hiçbiri yaratılan ekonomik enkazı kaldırmaya yetmeyecek. 6 Şubat depremlerinin yol açtığı gerçek enkazın maliyetini de üzerine koyarsak rejim, kendi ekonomi politikalarının altında kalmaya devam ediyor ve edecek. Ama çözüm noktasında her zaman söylediğimiz gibi bu durum 3-5 yasayla ya da bazılarının söylediği gibi yapısal reformlarla çözülecek teknik bir mesele olmanın çok ötesindedir. Sorun, tamamen emekçilerin mücadelesi ve birliği ekseninde siyasal arenada çözülebilecek, sınıf mücadelesindeki güç dengeleriyle bağıtlanabilecek bir konudur. Bu yüzden seçimden hemen önceki 1 Mayıs’ı bu mücadele hattında kurgulamamız, 1 Mayıs’ı ve sonrasını da emekçilerin kaybettikleri alım gücünü ve daha fazlasını geri kazanmak için sürdürecekleri bir mücadele alanı olarak görmemiz gerekmekte.

Avrupa işçi sınıfı, emek düşmanı saldırıları kabul etmiyor

0

Avrupa’da aylardır süren ve kapitalist hükümetlerin grev yasağı gibi düzenlemelerle durdurmaya çalıştığı grev dalgasına emekçilerin cevabı geri adım atmamak oldu.

Almanya’da son 30 yılın en büyük grevi gerçekleşti ve işçiler hayatı durdurdu. Uyarı grevlerinin ardından, ülkenin en büyük sendikalarından olan kamuda Ver.di ve ulaşımda EVG’nin ortak çağrısıyla 27 Mart’ta 24 saatlik genel grev düzenlendi. Greve çıkan yüz binlerce işçi, artan enflasyon karşısında ücretlerin de artırılmasını talep ediyor.

Fransa’da emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkaran ve prim ödeme süresini uzatan reform dayatması emekçileri sokağa dökmüş ve yasaya karşı milyonlarca kişinin katıldığı kitlesel protestolar gerçekleşmişti. Reformun 16 Mart’ta mecliste oylanmadan antidemokratik bir şekilde kabul edilmesi nedeniyle eylemler devam etmekte. Bugüne kadar ulaşımdan kamu hizmetlerine, eğitimden enerjiye kadar onlarca sektörde “Macron defol!” sloganını atan emekçiler 10 tane genel grev gerçekleştirdi. Macron’un istese de istemese de bu reformu yapmak zorunda olduğunu söylemesi, reformun amacını gözler önüne seriyor. Fransa hükümeti, kapitalistlerinin kârlarını yükseltmek uğruna krizin faturasını emekçilere ödetmek istiyor. Eylemlerde kadınlar ön planda, çünkü yarı zamanlı çalışmanın kadınlar arasında daha yaygın olması, erkeklerden daha düşük ücret almaları ve çocuk, hasta bakımı gibi sebeplerle çalışma hayatlarının kesintiye uğraması nedeniyle emeklilik reformu kadınları daha fazla etkiliyor.

İngiltere, Yunanistan, İsviçre, İspanya, İtalya, Portekiz ve daha pek çok Avrupa ülkesinde de emekçiler artan hayat pahalılığı karşısında ücretlerin artırılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve insanca bir yaşam için grev ve eylemlerini sürdürüyor. Çünkü tüm dünyada olduğu gibi Avrupa’da da emekçiler, kapitalist hükümetlerin emek düşmanı saldırılarıyla karşı karşıya. Krizin faturasını ödemek istemeyen ve kemer sıkma uygulamalarını reddeden emekçiler ise bu saldırılara, mücadeleden geri adım atmayarak karşılık veriyor. Sendikaların ortak çağrılarına tanık olsak da, ayrık kalan mücadelelerin ortak bir eylem planı etrafında birleştirilmesi ihtiyacı bir kez daha karşımıza çıkıyor. Ve elbette eylemlerle enternasyonal dayanışmanın yükseltilmesi ve sürdürülmesi, her zamanki önemini koruyor.

İşçilerin insanca ücret ve sendikalaşma mücadeleleri sürüyor!

0

Türkiye’de artık gündem seçimler. Depremin yıkıcı etkisiyle derinleşen çoklu krize karşı seçim sürecinde herkes kendi meşrebince öneriler sunuyor, politikalar öneriyor. Bunlar arasında işçi ve emekçiler lehine olan çözüm önerileri ise pek dillendirilmiyor. Ancak işçi sınıfının çözüm yöntemi, yine onun gündelik mücadeleleri ile ortaya çıkıyor. Tam da bu noktada farklı işyerlerinde farklı taleplerle ortaya çıkan mücadelelerin önemsenmesi ve büyütülmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bu mücadelelerin tamamı önemli dersler barındırıyor ve kazanmaları için dayanışma göstermek gerekiyor. Enflasyon karşısında sürekli olarak azalan ücretler ve çalışma koşullarındaki iyileşmeler için aylardır grevde olan Kartonsan işçileri ve 27 Şubat’ta süresiz iş durdurma kararı alan Mata Otomotiv işçileri bu mücadelelerin önemli örnekleri. Selüloz-İş’in örgütlü olduğu Kartonsan fabrikasında aralık ayında greve çıkan işçiler kararlı mücadelelerinde 100 günü geride bıraktı. Talepleri enflasyon karşısında eriyen ücretlerine zam; yani insanca yaşayacak bir ücret istiyorlar. Ancak sadece ücretler için değil, insanca çalışma koşulları için de mücadele ediyorlar. Birleşik Metal-İş’te örgütlü Mata Otomotiv işçilerinin talepleri de çalışma koşullarında iyileştirme ve ücretlere ek zam idi. İşverenin ise bu taleplere cevabı 700’e yakın Mata işçisini işten çıkarmak oldu. Ancak Mata işçilerinin mücadelesi tüm engellemelere rağmen kararlılıkla sürüyor.

Krizin bir yönü işçi sınıfı için ücretlerin baskılanması ve yoksullaşma iken, diğer yönü demokratik haklarına dönük saldırıları içeriyor. Sendikal haklar bir yana, sendikalaşmanın bile önüne rejim ve patronlar tarafından ciddi engeller çıkarılıyor. Buna karşı kazanımlar ise ancak işçi sınıfının seferberlikleri eliyle gerçekleşebilir. Tam da bu noktada, MKS, Satera Elektrik ve Etkin Plastik işçilerinin sendikal haklar için yürüttükleri mücadeleler oldukça önemli. Çayırova’da bulunan MKS fabrikasında ve İstanbul’daki Satera Elektronik’te Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için, Manisa’da bulunan Etkin Plastik çalışanı işçiler ise Petrol-İş Sendikası’na üye oldukları için işten atılmış ve direnişe geçmişlerdi. MKS’de işçiler hem toplu sözleşme hakları için hem de patronun Özçelik-İş Sendikası’nı dayatmasına karşı mücadele ediyorlar. Bütün bu direnişler sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılması için işçi sınıfı açısından önemli dersler ve deneyimler barındırıyor.

İşçi sınıfı bir yandan sendikalaşmaya çalışırken öte yandan sendikal bürokrasiye karşı da mücadele yürütüyor. İşçi sınıfının ekonomik ve siyasi çıkarlarını savunmak, kazanımları için mücadele etmek yerine kendi koltuklarını koruyan sendika bürokratlarına karşı kazanım da ancak işçilerin söz, yetki ve karar sahibi olduğu bir sendikal anlayışla mümkündür. Ancak bu anlayış salt yasal düzenlemeler ile değil, işçi demokrasisinin etkin kılındığı mücadeleci sendikalar ile mümkündür. Bunun için de işçi sınıfının hakları için savaşı yalnızca patronlara karşı değil, sendika bürokrasisine karşı da olmalıdır. Tam da bu noktada Disk Genel-İş 1 No’lu Şube’de yaşanan deneyim bu mücadelenin önemli bir örneğini teşkil ediyor. Şube seçimlerinde işçi demokrasisi ve toplumsal cinsiyet eşitliğini öne çıkaran Nazan Gevher Çam Ay ve ekibi yakın zamanda şube yönetimini kazanmıştı. Buna karşı sendika bürokrasisinin hamlesi Kartal Belediyesi’ni 1 No’lu şubeden ayırarak şubeyi bölmek ve yeni şubeye eski yönetimi atamak oldu. Şubenin antidemokratik yollarla bölünmesine karşı Genel-İş’e üye işçiler Ankara’ya bir yürüyüş başlattılar. Hem sendika içerisindeki işçi demokrasisi mücadelesi hem de sendikal bürokrasiye karşı mücadele bağlamında bu deneyimin önemi vurgulamak gerekiyor.

İnsan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma koşulları için sürdürülen bütün bu mücadeleler, Tek Adam rejiminden çıkışa dair somut talep ve önerilerin önemli bir ayağını temsil ediyor. Hakları için seferber olan ve mücadele eden işçilerin taleplerini sahiplenmek ve öne çıkarmak, aynı zamanda bu mücadeleleri birleştirmek, rejimden emekçiler lehine çıkışın da yolunu açacaktır.

İsrail: genel grev ve politik kriz

0

İsrail’de Benjamin Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümetinin dayatmaya çalıştığı Siyonist, aşırı sağcı bir sivil diktatörlük kurmak anlamına gelen yargı reformu, ülkede büyük bir siyasi krizi tetikledi.

On milyon nüfuslu bir ülkede yüz bini aşkın kişinin katıldığı yürüyüşler ve ülkenin en büyük sendika merkezi Histadrut’un 27 Mart günü başlattığı güçlü bir genel grev, Netanyahu’yu reformunu askıya almaya zorladı. Grev ulaşım, sağlık, bankacılık ve eğitim sektörlerine yayıldı. Ayrıca yedek askeri birlikler de grev nedeniyle orduda yer almayacaklarını bildirdi.

İsrail’in kuruluşundan bu yana en büyük grev gerçekleşti

İsrail’in 1948’de İngiliz ve ABD emperyalizmlerinin Ortadoğu’daki çıkarlarını garanti altına almak ve bölgeye hâkim olmak için kurduğu bir devlet olduğunu hatırlayalım. Bunun için milyonlarca Filistinliyi topraklarından ve evlerinden sürerek, başka ülkelere veya Batı Şeria ve Gazze’nin küçük bölgelerine göçmeye zorladılar. Ve Avrupalı Yahudi yerleşimcileri, İsrail’in “kendi toprakları” olduğuna dair yanlış bir anlatıyla Avrupa’dan getirdiler.

İsrail, Filistin’i sistematik bir biçimde işgal ederek, Filistinlilere zulmederek ve baskı uygulayarak varlığını sürdürdü. 1948’den beri Filistinlilere yönelik sayısız katliama ve toprak işgaline imza attı. Bugün ise, bir yandan Gazze’ye dönük insanlık dışı ablukasını ve saldırılarını sürdürürken, Batı Şeria bölgesinde Filistinlileri yerlerinden etmeye ve yeni İsrail yerleşimleri kurmaya devam ediyor. İsrail devleti sınırları içerisinde yaşayan Filistinlilere ise ırkçı, ayrımcı uygulamalarını şiddetlendiriyor.

Öte yandan, İsrail’de 27 Mart günü ülke tarihinin en büyük genel grevi gerçekleşti. Bu grev, İsrail işçi sınıfının çok önemli bir bölümü ile ülkeye egemen olan Siyonist kapitalizm arasında bir kırılmayı tetikleyebilir. Bu seferberlik, dünya kapitalist krizinin İsrail’deki bir ifadesidir. İsrail Devleti’nin aşırı sağcı Siyonist hükümeti, artık sadece Filistinlilere karşı bir diktatörlük olmaktan çıkarak, İsrail emekçilerini de hedefine alan bir baskı rejimi olma yolunda ilerliyor.

İsrail işçi sınıfı özgürlüğü için Siyonizm’den kopmalı, ezilen Filistin halkıyla birleşmeye çalışmalıdır. Bu doğrultuda, İsrail’in baskıcı Siyonist kapitalist devletini tasfiye etmek ve Filistin halkının tarihsel talebi olan “laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin” inşa etme hedefine yönelmelidir.

14 Mayıs seçimlerine ilişkin İDP bildirisi

0

14 Mayıs’ta gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine 20 yıllık AKP yönetiminin bıraktığı ağır bir enkaz altında giriyoruz. AKP’nin 20 yıllık iktidarının “ustalık eseri” olan, baskıya ve yağmaya dayanan Tek Adam rejimi, yalnızca emekçi kitleleri eşi benzeri görülmedik bir sefalete sürükleyen bir ekonomik felakete imza atmadı. Aynı zamanda, 6 Şubat depremlerinde on binlerce insanımızın ölümüne, milyonlarcasının sokakta kalmasına neden olan yıkımın da sorumlusu oldu. Emekçilerin Tek Adam rejiminin mimarı olan Cumhur İttifakı partilerinden kopuşu bu dönemde hız kazandı ve rejimin meşruiyeti geniş kitleler nezdinde giderek daha fazla sorgulanır hale geldi.

Mevcut çoklu kriz ortamı, emekten yana bir siyasi seçeneğin yükseltilmesi için de hiç olmadığı kadar uygun koşullar yarattı. Düzen muhalefetinin Saray karşısındaki sinik ve pasif tutumu, mevcut sistemi “sürdürülebilir” hale getirmekten öteye geçmeyen restorasyon programı, baskıcı rejimden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuşu temel alan bir seçeneğin büyütülmesi için fazlasıyla elverişli bir zemin sağladı. Sendikalardan sol politik partilere ve sosyalist akımlara kadar yayılan bir emek ittifakı aracılığıyla devrimci bir seçenek oluşturulabilir ve onun aracılığıyla cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine bu ittifakın adaylarıyla girilebilirdi. Bu nedenle uzunca bir süredir İşçi Demokrasisi Partisi olarak, tüm bu kesimlere dönük, sandık ve sokak siyasetini birleştiren bir bağımsız ittifak çağrısında bulunduk.

Tek Adam rejimi ve onu simgeleyen Erdoğan yönetiminden bir dakika dahi kaybetmeksizin derhal kurtulmak, hiç şüphesiz, İDP olarak bizim de paylaştığımız ortak bir arzu oldu ve olmaya devam ediyor. Bununla birlikte, Tek Adam rejiminden kopuşun “Erdoğan’ın gitmesinden” ibaret görülmemesi gerektiğini ve hem Cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimlerinde emeğin bağımsız seçeneğinin yer almasının gerekliliğini ısrarla vurguladık.

Bu yönde sadece genel bir çağrı yapmakla yetinmedik. Sosyalist ve sendikal hareketin çeşitli kesimleriyle bu doğrultuda görüşmelerde bulunduk. Ekonomik kriz ve pandemi dönemlerinde adımlarını attığımız ittifak girişimlerini sürdürmeye çalıştık. Ne var ki, gerek HDP ve sosyalist hareketin geniş kesimleri gerekse de sendikal önderliklerin çoğunluğu “önce Erdoğan gitmeli” gerekçesiyle, ilk turdan itibaren, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde düzen partilerinden bağımsız, emekten ve özgürlüklerden yana bir aday çıkarılmasının karşısında yer aldılar ve “Tek Adam rejiminden çıkış” görevini Millet İttifakı’nın adayına emanet etmeyi daha “gerçekçi” buldular. Böylelikle, mevcut krizden emek eksenli sınıfsal bir çıkış önerme yönünde önemli bir fırsat kaçırıldı ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri “Erdoğan taraftarlığı veya aleyhtarlığı” biçiminde burjuva seçenekler arasında yaşanacak yüzeysel bir kutuplaşmaya hapsedildi.

Mevcut tabloda, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine burjuva düzen partilerinden bağımsız, emek eksenli bir seçeneğin bulunmadığı koşullarda giriyoruz. Kitlelerin “Erdoğan’ın yenilgisi” arzusunu anlamak ve paylaşmakla birlikte, 14 Mayıs Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde herhangi bir düzen muhalefeti adayına oy çağrısında bulunmuyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında ve sonrasında Tek Adam rejiminden gerçek bir kopuşun ancak bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis ile gerçekleşebileceğini, bunun garantörünün de burjuva partilerinden bağımsız bir emek ittifakı olabileceğini vurgulamaya devam edeceğiz.

Öte yandan, HDP ile başta TİP ve EMEP olmak üzere sosyalist hareketin bir kesimini bir araya getiren Emek ve Özgürlük İttifakı’nın parlamento seçimlerine bir ittifak çatısı altında girmesinin emekçiler ve ezilen, sömürülen kitleler açısından oldukça olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin tutum ve siyasetin diğer başlıklarında bulunan çeşitli farklılıklarımızla birlikte, parlamento seçimlerinde Emek ve Özgürlük İttifakı bileşenlerinin desteklenmesi çağrısında bulunuyoruz. Bu çağrının nasıl somutlaşacağını ve seçim kampanyamızı ne şekilde yürüteceğimizi önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşacağız.

İşçi Demokrasisi Partisi

Arjantin’de Sosyalist Sol lokaline yapılan faşist saldırıyı kınıyoruz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, La Plata’da aşırı sağcı bir grubun İUB-DE’nin Arjantin partisi olan Sosyalist Sol’un lokaline yönelik silahlı saldırısını kınıyoruz.

Sol Cephe-Birlik’in (FIT-U) bir bileşeni olan Sosyalist Sol’dan yoldaşlarımızla dayanışma içerisindeyiz ve Arjantin hükümetinden faillerin soruşturulmasını ve cezalandırılmasını talep ediyoruz.

Bu faşist grupların Arjantin’de ve tüm dünyada suç eylemlerini, demokratik olduğunu iddia eden tüm kesimlerin bu eylemlerin karşısında durması ve birleşik seferberlik örgütlemesi ile kökünden söküp atmalıyız.

İUB-DE Uluslararası Yürütme Komitesi

28 Mart 2023

*****

1976’daki darbenin yıldönümünden birkaç gün sonra, bir grup maskeli kişinin Sol Cephe-Birlik bileşeni Sosyalist Sol’un La Plata lokalini silahla tehdit ettiği bir video elimize geçti.

Videoda binanın kaldırımında duran maskeli iki kişi görünüyor. İçlerinden biri bir silah çıkarıyor ve içerideki insanlara ateş eder gibi yapıyor. Video bundan sonra sonlanıyor ve binadaki insanlar böylesine ciddi bir şiddet ve korkaklık eyleminden asla haberdar olmuyor.

Videonun tamamı, maskelilerin aşırı sağcı lider Javier Milei’nin takipçisi Buenos Aires merkezinden (CABA) bir grup “aşırı sağcı” olduğunu gösteriyor. Görünüşe göre, “Kyle Rittenhouse Kültür Merkezi”nin lideri, neo-faşist, kadın düşmanı ve tacizci Jose Derman ile röportaj yapmak üzere La Plata şehrinde bulunuyorlardı.

Hâlâ azınlıkta ve marjinal olan bu neo-faşist eylemler, Milei’nin koruması ve son askeri diktatörlüğün soykırımını inkar eden kışkırtıcı konuşmaları zemininde ortaya çıkmaktadır. Milei sol partileri tehdit etti: “solcu o.. çocukları, titreyin!”. CABA’nın bölgesel vekili Ramiro Marra, “piqueteros” (yoksulluğa ve işsizliğe karşı protestolar düzenleyen hareket) karşıtı bir hareket çağrısında bulunarak toplumsal protestolara saldırdı. Aşırı sağcı Jose Luis Espert kitle önderlerini alenen “kurşun ya da hapis” ile tehdit etmektedir. Dolayısıyla, bu saldırıdan hepsini sorumlu tutuyoruz.

Peronist Herkesin Cephesi (Frente de Todos) hükümetinin ve liberal sağ Değişim için Birlikte’nin (Juntos Por el Cambio) muhalefetinin büyüyen toplumsal protestolara dönük tutumları bu grupları cesaretlendiriyor. Haftalar önce bir toplantıda başkan yardımcısı Cristina Kirchner Peronizmi “düzenin ve güvenliğin partisi” olduğunu ilan etti. Buenos Aires bölgesini yöneten Peronist Kicillof ise Guernica’daki baskılardan ve Facundo Castro’nun ölümünden sorumlu olan, protestoları “zorbalık” olarak nitelendiren Sergio Berni’yi Güvenlik Bakanı olarak atadı. Cumhuriyetçi Öneri (PRO) lideri ve başkan aday adayı Patricia Bullrich de halk eylemlerinin şiddetle bastırılması çağrısında bulunuyor. Tüm bunlar sola ve toplumsal mücadelenin öncülerine yönelik tehdit ve saldırılar için zemin yaratmaktadır.

Siyasi partileri, kitle örgütlerini, öğrenci ve insan hakları örgütlerini, Sol Cephe-Birlik’ten Sosyalist Sol’a yönelik bu ciddi tehdidi kınamaya çağırıyoruz. Neofaşizmle tüm cephelerde yüzleşmek için en geniş birlik çağrısında bulunuyoruz.

Bir matbaa işçisi: “Matbaa işçilerinin sıkıntıları duyulmuyor”

0

Bazı sektör ve fabrikalara sendikal örgütlenme açısından yeterli ağırlığın verilmediğini düşünüyorum. Sanki sendika bürokrasisi bu işçilerin sıkıntılarına kör, sağır ve dilsiz kalıyor. Matbaa sektörü, tam da böyle bir sektör. Fabrika patronlarının işçileri mesaiye zorlaması, işçinin mesaiye kalmadığı taktirde işçilere mobbing uygulanması, mesailerin gece vardiyasına verilmesi, bir günlük bir tatilin dahi çok görüldüğü aylar, vardiya amirlerinin işçilere patronların ağzından konuşması, iş kazalarına karşı berbat iş güvenliği ve sağlık envanteri, göçmen işçilerin ucuza ve mesaili çalıştırılması ve dahi pek çok eziyet ve rezillik -işçilerden yükselen feryada ve öfkeye rağmen- duyulmuyor, görmezden geliniyor. Oysa bu saydıklarım, biz matbaa işçilerinin her gün yaşadığı sorunların yalnızca ufak bir bölümüdür.

Oysa matbaa işçilerinin nispeten bilinçsizce de olsa çok etkili bir öfkesi ve taşıdığı çok kuvvetli bir dinamizm söz konusudur. Baskıyı iki gün aksattığımızda, fabrikanın tefeci takımının derhal ikramiye hakkını ve maaşa zam talebini tanımasını buna örnek olarak gösterebilirim mesela. Yukarıda saydığım tüm rezillikleri ve matbaa işçisinin tüm bu dinamizmine rağmen sendikaların matbaa işçilerini bünyesinde toplamaya, matbaa işçisinin eksik bilincini gidermeye, matbaa işçilerini tefeci patronlara karşı örgütlemeye yönelik bir çaba içinde olduğunu göremiyorum. Oysa şu koşullarda matbaa işçilerinin ve bütün olarak işçi sınıfının kurtuluşu, işçi demokrasisinin hâkim olduğu, işçilerin özörgütlenmesinden geçiyor.

Interabrasiv’da sendikal çoğunluk sağlandı

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesinde yer alan Interabrasiv fabrikasında, uzunca bir süredir devam eden sendikal çalışmaların sonucunda Kristal-İş’te örgütlenen işçiler çoğunluğu sağladı. Çoğunluğun ardından sendika, bakanlığa yetki başvurusunda bulundu ve yetkiyi aldı. Interabrasiv işçileri yakın zamanda sözleşme masasına oturacak.

Zımpara üretimi yapan ve yaklaşık 350 kişinin çalıştığı Interabasiv’de işçiler düşük ücretler, kötü çalışma koşulları, iş güvenliği önlemlerinin alınmaması nedenleri ile uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi veriyordu. Kimi zaman iş bırakma eylemlerine dönüşen mücadeleler sunucu işçiler sendikayı fabrikaya soktu.

Ama mücadele bitmiş değil; işçilerin şu an birinci gündemi sözleşmede taleplerinin ne kadar karşılanacağı. Sözleşmenin içeriğinin ne olacağı ve taleplerinin ne kadarının karşılanacağı işçilerin mücadele kararlılığına bağlı. Örgütlülük ne kadar büyük ve kararlı olursa Interabrasiv işçileri o derece güçlü olacaktır. Bu örgütlülük işçilerin taleplerinin sözleşmeye sokulmasının yanında kendi seçtikleri temsilciler ile sendikalarda bulunmalarının da imkânını yaratacaktır.

Genel-İş 1 No’lu şubenin bölünmesine karşı basın açıklaması: “Seçilmiş iradeyi yok sayamazsınız”

0

DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu şubeye bağlı işçiler, şubenin bölünerek Kartal Belediyesi’nin şubeden ayrılmasına ve seçimi kaybedenlerin yeni şube yönetimi olarak atanmasına karşı bugün (22 Mart) şube önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Sendika bürokrasisinin bu antidemokratik uygulamasının eleştirildiği açıklamada ve alınan sözlerde işçiler; bunun bir kayyum ataması olduğunu, seçilmiş iradenin yok sayıldığını ve sendika demokratikleşip işçi iradesini tanıyana kadar mücadeleye devam edeceklerini ifade ettiler. 22 Ocak’taki seçimleri kazanan mevcut şube yönetimi “işçi demokrasisi, şeffaflık ve hesap verilebilirlik” gibi ilkelerle yola çıkmıştı. Öncü kadın işçi Nazan Gevher Çam Ay’ın şube başkanı olduğu yönetim ayrıca kadın işçilerin taleplerini de ön plana çıkarmıştı.

Basın açıklaması metnini okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Yıllardır üyesi olup içerisinde yer aldığımız mücadeleci tabandan örgütlülüğe ve işçi demokrasisine dört elle sarıldığımız sınıf mücadelesi tarihiyle Türkiye’deki sendikal harekete öncülük etmiş olan sendikamız Genel-İş Genel Merkez Yönetimi artık maalesef bu olmazsa olmaz değerleri bir kenara bırakarak, yirmi yıldır bu ülkede mazlum halklara ve emekçilere dünyayı dar eden hükümetin uygulamalarını aratmayacak türden enteresan çıkışlarla sendikaya duyulan güveni yok etmektedirler.

Sendikanın tüzüğündeki yetersizlikleri gidermek yerine kendi koltuklarını garanti altına alıp, bireysel çıkarlarını korumak için işçi tabanından kopuk çalışmalara imza atarak benmerkezci tek adamcılıkla sendikacılık diyerek bizlere yutturmaya çalışmaktadırlar.

Ama ne yazık ki eleştirdiğimiz diğer sendikalardan daha kötü bir yönetim mantığıyla işçinin değil işverenin çıkarlarını gözeten, işçilerin değil belediyelerin bütçelerini önemseyen, üyelerinin değil siyasilerin iradesine göre hareket eden, siyasetin arka bahçesinin dik alası olan bir zihniyetle hareket etmektedirler.

Sendikal bürokrasi ve hegemonyasının tavan yaptığı günümüzde koltuk ve mevkileri uğruna işçi iradesini görmezden gelerek seçilmiş şube yönetimleri eğer kendi iradeleriyle değil de genel merkezin iradesiyle hareket ediyorsa her türlü maddi ve manevi desteği vermekten geri durmayan sendikanın bürokrat burjuvası emek diyen, hak diyen, işçi hakkı diyerek kendisini seçen emekçilerin hakları için çabalayan bizler gibi seçilmiş şube yönetimlerini de olağanüstü seçimlerle şube kapatıp açmalar, şube bölüp yeni şubeler açmak gibi her türlü argümanı işlerine geldiği gibi kullanıyorlar. Örneğin Ataşehir’i ayırdığında oradaki şube yapısını orada seçilmiş olanların talepleri doğrultusunda atamalarla şekillendirirken iş Kartal ve Kadıköy’e geldiğinde iki ay önce seçilen bizleri Kartal’da şube kuruluşunda atamak yerine seçimlerde kaybeden iki başkan adayını Ankara’ya çağırarak kapalı kapılar ardında pazarlık ve çıkar ortaklığı ile atama yapmak gibi ikiyüzlü bir irade ortaya koymaktan geri durmamaktadırlar.

Türkiye’de kendinden olmayanı vatan hainliği ve teröristlikle suçlayan, siyasi erkleri kayyumculukla suçlayarak yalandan yere eylem yapan ağalar kendileri de rahatları bozulmasın diye yerellerde içimizde işçi sıfatıyla dolaşan yalan dolan ve ayak oyunlarında Ankara’daki ağaları sendika baronlarını aratmayacak becerilerle işçiyi örgütsüzlüğe asgari ücretlere mahkum ederek kayyumculuğun ve koltukçuluğun zirvesinde kirli ittifaklar kurmaktan geri durmuyorlar.

Belediyelerdeki kayyum zihniyeti ne kadar antidemokratikse sendikadaki kayyumculuk da aynı faşizan mantıkla yürütülmektedir.

Peki sendikamızda bu kadar kirli ayak oyunları dönerken siyaset bu işin neresinde duruyor? Evet, işte sahnelenen tiyatronun as oyuncularından biri de belediye yönetimleri ve daha yukardaki siyasi irade.

İşçi şubesiyle birlikte hak arama mücadelesine başladığı andan itibaren belediye yönetimi hemen alternatif şube arayışına başlayarak sendikanın genel merkez yöneticileri ile kapalı kapılar arkasında pazarlık ve işbirliği yaparak işçiyi değil belediyenin çıkarlarını gözetecek kapı kullarının gelmesi için mücadele vermektedir.

Çünkü asıl derdi karşısında irade gösterip egemenliğini zora sokacak sendikacılar değil kapısında bekleyip aldığı direktifleri işçiye yutturmaya çalışacak kayyumcu çıkarcı ve koltukçuları göreve getirecek çalışmalarla sendika şubesi değil belediye bünyesinde, emrinde şeflik ya da müdürlük benzeri bir şube oluşturmak.

Peki bütün bu tezgâhı kuran sendika ağaları finansmanı nereden sağlıyor, bilin bakalım?

Tabii ki biz işçilerin sırtından topladıkları aidatlardan. Bizden topladıkları paralarla kendi imparatorluklarını kurarak bu paralarla delege kafalayarak rakı sofraları kurdurarak zaafiyetli işçilerin iradesizliklerinden faydalanıp bizlere karşı işçiler için değil kendileri ve belediye yönetimine şubeler kuruyorlar.

Yağma yok, bizler buradayız ve bu harami düzenini yıkarak, yeniden Kemal TÜRKLER, Abdullah BAŞTÜRK’lerin mirasını ve mücadelesini sahiplenerek sırtımızdan semiren sendika ağalarının saltanatını yıkmak için mücadeleye devam edeceğiz.

Yaşasın onurlu sendikal mücadelemiz.

Kahrolsun işçi düşmanları.”

Eğitim emekçisi: “Talebimiz insanca yaşam, güvenceli iş!”

0

Özel sektör çalışanı öğretmenlerin sorunlarının başında güvencesizlik gelmekte. Ancak sektördeki işkolu belirsizliği eğitim emekçilerinin sendikalaşması ve örgütlenmesi önünde bir engel oluşturduğundan dolayı sorunu sadece güvencesizlik olarak tarif etmek de tek başına yeterli olmaz.

Sektörde çalışan öğretmenlerin sorunları her geçen gün artmakta. Özel okul, kurs merkezi ya da rehabilitasyon merkezi gibi yerlerde bir öğretmen 10 saatin üzerinde çalışmakta. Bu uzun çalışma saatleri, kendimize ya da ailemize zaman ayıramadığımız gibi sağlığımızı da etkilemekte. Haftasonu çalışmakta, resmi tatillerde okul yönetimi tarafından ya toplantıya çağrılmakta ya da online ders vermeye zorlanmaktayız. Sözleşmelerimiz 12 ay üzerinden değil 10 ay üzerinden imzalanıyor. Asgari ücretle ya da ona çok yakın düzeyde bir ücretle çalıştırılıyoruz.

Bu kadarla da sınırlı değil… Bir yandan da okul patronları tarafından mobbinge uğrarsın, iş görüşmelerinde medeni durumun sorgulanır ve bu da yetmiyormuş gibi yaşına göre işe alınırsın. Özel sektörde çalışan bir öğretmensen hastalanmayacaksın, cenazen olmayacak. Hastayken çalışmak zorunda kalıyorsun, cenazen varsa 1-2 gün ancak izin alabiliyorsun. Özel sektör o yüzden biz eğitim emekçileri için tam bir kör kuyu. Evet, bu kör kuyunun içinde sıkışıp kalmamızın nedeni sektördeki işkolunun belirsizliği, bir diğeriyse bu kadar zor koşullarda yaşamamıza rağmen bizim dağınık ve örgütsüz olmamızdır.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin dile getirdiği taleplerin başında taban maaş mücadelesi gelmekte. Sektörde çalışan eğitim emekçileri olarak 2014 yılında yürürlükten kaldırılan taban maaş uygulamasını içeren ilgili maddenin tekrar yürürlüğe konmasını istiyoruz. Taban maaş, kısacası, resmi okullarda çalışan öğretmenlerle aynı şartlarda çalışan biz özel okul öğretmenlerinin maaşlarının eşitlenerek taban maaş hakkının elde edilmesidir. Bugün özel-kamu ayrımı yapılmadan sendikal örgütlenmenin önündeki engeller kaldırılarak, eğitim emekçilerinin birlikte mücadele etmesi gerekmektedir. Biz eğitim emekçilerinin talebi gayet açık ve net: “İnsanca yaşam, güvenceli iş!”

İstanbul’dan bir eğitim emekçisi

Gebze’den bir kadın işçi: “Kadın bir işçi olmak, sömürüyü ikiye katlıyor”

0

Ben Ülker fabrikasında çalışan bir kadın işçiydim. Girdiğim ilk andan itibaren bilhassa kadın işçiler üzerinde nasıl tahakküm uygulandığına, uzun dönemli yahut kıdemli işçilerin sınıf bilincinden ne denli uzaklaştığına gözlerimle şahit oldum. İşyerindeki erkek işçilerin bir kısmının kadınlarla yahut şahsımla -kötü amaçlarla- konuşmaya çalıştıklarından, hiyerarşinin bir nebze tepesinde bulunan işçi/formenlerin şahsıma ve diğer kadın işçilere ne denli bağırıp çağırdığından ve tacize yönelik bu gibi pek çok davranıştan söz edebilirim. Sarı sendikalar bu durumu biliyor, fakat tepkisiz kalıyordu. Bu davranışlarda bulunan şahısları fabrika idaresine şikâyet ettiğimizde, fabrika bu sorunlu insanlara karşı bir önlem alacağına, bizi kabahatli görüyordu. Dolayısıyla ben ve diğer kadın işçiler, hem işçi olarak hem de kadın olarak işyerinde iki yönlü bir sömürüye ve baskıya maruz kalıyorduk. İşte kapitalizmin kadına tanıdığı dillere destan özgürlük…

Ardından Ekol Lojistik fabrikasına taşeron bir kadın işçi olarak girdim. Taşeron şirketlerin en sıkıntılı zamanlarda dahi (eşim iş kazası geçirmişti) izne çıkarmamak için defalarca aradığına, fabrikada olan kadroluların baskılarına karşı hiçbir şey yapmayıp, bize bu rezilliğe katlanmak için öğütler verdiğine şahit oldum. Fabrikanın şartları da oldukça berbat. İşçilerin yaptığı işler her gün işçilerin bulunduğu gruplara atılıyor ve işçiler arasında rekabet teşvik ediliyor. Kötü yemekler ve ağır çalışma koşullarına karşın çok sınırlı olan molalar da bunun cabası.

Benim deneyimlerim şunu daha iyi anlamama sebep oldu: Kadın bir işçi olmak, sömürüyü ikiye katlıyor. Pek çok kadın emekçi bu sömürüye evde de maruz kalarak, bu sömürüyü çok daha katmerleşmiş şekillerde yaşayabiliyor. Kadının kurtuluşu, örgütlenmekten ve bu örgütlenmeyi bir sınıf hattı üzerinde inşa etmekten geçiyor.

Silikon Vadisi Bankası’nın çöküşü: kapitalist krizin bir başka ifadesi

0

12 Mart’ta Silikon Vadisi Bankası çöktü. Hafta sonu boyunca süren bir sarsıntıya ve dünya borsalarındaki bankaların hisse fiyatlarında keskin bir düşüşe yol açan bu olay, kronik bir kriz içerisindeki emperyalist kapitalizmin yeni bir işareti. Bu olayın sonucu ne olursa olsun, büyük kapitalistler bunun bedelini işçi sınıfına ve dünya halklarına ödetmeye çalışacaklar.

Silikon Vadisi Bankası, hem büyük şirketlerin hem de daha küçük, yeni kurulmuş ve gelişme aşamasındaki şirketlerin (start-up) finansmanında uzmanlaşmış bir kuruluştu. ABD’nin en büyük 16. bankasıydı. Batması, ABD tarihindeki en büyük ikinci iflas oldu (en büyüğü 2008’de, o zamanki krizin zirvesinde Lehman Brothers’ın iflasıydı).

Start-up şirketlerin büyük çoğunluğu dahil olmak üzere Kaliforniya’nın Silikon Vadisi bölgesindeki teknoloji şirketlerinin yarısından fazlasının bankada parası vardı.

Bankanın iflas ettiğine dair söylentiler, geçtiğimiz perşembe ve cuma günleri bankadan 42 milyar doların çekilmesine neden oldu. Sonunda ABD Merkez Bankası (FED), bankanın iflasını duyurdu. Devlete ait bir kuruluş olan ABD Federal Mevduat Sigorta Kurumu FDIC, toplam mevduatı 175 milyon dolar olan bankaya kayyum atadı. Sorun; mevduatların hesap başına yalnızca 250.000 dolarına teminat sağlanması ve bu durumda bankanın mevduatların yalnızca yüzde 7’sini kapsanmasıydı.

Peki Silikon Vadisi Bankası hesaplarında neden bu kadar büyük mevduat hesapları vardı? Çünkü bunların çoğu start-up olarak adlandırılan yeni teknoloji şirketlerine aitti. Start-up, yeni teknoloji alanında olduğu için hızla büyümeyi hedefleyen, genellikle küçük ve yeni bir şirkettir. Start-up şirketler spekülatörler, diğer büyük şirketler ya da bankalar gibi üçüncü taraf sermayesine dayalıdır. Teminat gereksinimlerini karşılayamadığı için genellikle daha geleneksel bankalardan finansman almakta zorlanır. Silikon Vadisi Bankası böyle “riskli” krediler verme konusunda uzmanlaşmış bir bankaydı.

Start-up’ların nadiren fazla geliri olur: Çalışanlarının ve faturalarının ödemelerini, risk sermayedarlarına hisse satarak elde ettikleri nakitle yapar. Topladığı nakit fazlasını da bir yerlerde tutar. Çoğunun Silikon Vadisi Bankası’nda hesapları vardı, çünkü diğer büyük bankaların reddettiği kredileri onlara veren de bu bankaydı.

Sönen balon

Tüm bu olanlarla, alışkın olduğumuz spekülatif balon patlamasında yeni bir sayfa açıldı. Risk sermayesi sahibi bu teknoloji şirketleri 2021 yılına kadar 330 milyar dolar finansman sağlamıştı. Bütün bunlar, pandemiden sonra hızla büyüdükleri bir bağlamda gerçekleşti. Ancak daha sonra işleri eskisi kadar kâr getirmemeye başladı ve küçüldüler (teknoloji sektöründeki tüm şirketlerde yüz binlerce işçinin işten çıkarılması bunun bir göstergesiydi). Merkez Bankası, enflasyonu düşürmek için faiz oranlarını yükselterek krediyi daha pahalı hale getirdi.

Silikon Vadisi Bankası, mevduatlarını 40 yıllık hazine bonolarına yatırmıştı. Merkez Bankası faiz oranlarını yükselttiğinde, daha düşük oranlı eski tahviller değer kaybetti ve değerleri düştü. Teknoloji şirketlerinin mevduat sahipleri, işlerinin kârlı olmadığını kabul ederek paralarını bankadan çekmeye çalıştılar. Ancak banka onlara geri ödeme yapamadı; elinde sadece değer kaybetmiş tahviller vardı. Silikon Vadisi Bankası nakit toplamak için kendi hisselerini satmaya çalıştı ama bunlar da değer kaybetti. Sonuç olarak hücum ve iflas gerçekleşti.

Silikon Vadisi Bankası’nın iflası, ABD’de yüksek enflasyonu düşürmek için resesyona doğru ilerlemeye hazırlanan Merkez Bankası’nın faiz artırımının bir sonucudur. Yüksek faiz oranları, parayı daha pahalı ve kıt hale getirir; bu da Silikon Vadisi Bankası’nı yok eden hücum gibi olayları tetikler. Ancak bu aynı zamanda teknoloji şirketlerinin spekülatif balonunun sönmekte olduğu ve her yatırımcının can havliyle parasını kurtarmaya çalıştığı gerçeğinin de bir sonucudur.

Denetimsiz bankalar

Burada sorulması gereken soru, Silikon Vadisi Bankası’nın neden bu kadar risk almasına, müşterilerinin mevduatlarını değer kaybeden tahvillere yatırarak kumar oynamasına izin verildiğidir. Bu sorunun yanıtı, 2008 krizinin tekrarlanmasını önlemek için yürürlüğe konan düzenlemelerin neredeyse tamamının Donald Trump yönetimi tarafından 2015 yılında kaldırmış olmasıdır. Silikon Vadisi Bankası’nın Başkanı Greg Becker, sermayesi 250 milyar doların altında olan bankalara yönelik düzenlemelerin azaltılması için ABD Senatosu’nda lobi yapanların başında geliyordu (50 milyar doların üzerinde varlığa sahip tüm bankalar sıkı denetimlere tabiydi). Denetimlerin gevşetilmesiyle birlikte, aralarında Silikon Vadisi Bankası’nın da bulunduğu yüzlerce bankanın önü her türlü spekülatif manevra için açılmış oldu.

Silikon Vadisi Bankası’nın iflası, paralarını geri alamadıkları takdirde çalışanlarının bu ayki maaşlarını bile ödeyemeyecek durumda olan çeşitli büyüklüklerdeki pek çok teknoloji şirketini etkiledi. Roku (düşük ücretli yayın cihazları), Circle (elektronik ödeme yönetimi teknolojisi), ROBLOX (çevrimiçi oyun platformu), BlockFi (kripto para platformu), Compass Coffee (çevrimiçi kahve mağazası), Camp (çevrimiçi oyuncak mağazası), Axsome Therapeutics (ilaç) ve Rippling (ödeme yönetimi) bunların en önemlileri arasında.

Başka bir çöküşe doğru ilk adım mı?

Silikon Vadisi Bankası’nın çöküşü, kuşkusuz en çok ses getiren olay oldu. Ancak daha önce, kripto para alanında uzmanlaşmış Silvergate bankası iflas etmiş ve pazartesi günü Merkez Bankası, Signature Bank’ın kapatıldığını ilan etmek zorunda kalmıştı.

Pazartesi günü, dünyanın önde gelen borsalarında tüm bankaların hisse senedi fiyatları düştü ve bu, bir bulaşma etkisi korkusu yarattı. Durumdan etkilenen şubeler Silikon Vadisi şirketlerinin bulunduğu bölgenin dışında yer alıyor. İsrail ve Hindistan’daki teknoloji şirketleri de işin içinde görünüyor. Ayrıca HSBC’nin, Silikon Vadisi Bankası’nın İngiltere şubesini sadece bir sterlin karşılığında satın aldığı bildirildi.

Merkez Bankası, Hazine Bakanlığı ve Federal Mevduat Sigorta Kurumu paniğin yayılmasını önlemek için ortak bir açıklama yaparak tüm mevduatların ödeneceğini garanti etti. Başkan Joe Biden, yeni düzenlemelerin yapılacağını belirterek bankacılık sistemini savunmak zorunda kaldı, fakat ABD Kongresi’nin mevcut yapısıyla yeni düzenleme yapmak kolay değil. Ne var ki bu açıklamaların hiçbiri sükûnet getirmedi ve pazartesi günü büyük piyasaların kapanışında belirsizlik devam etti.

Emperyalist kapitalizmin 2008’de yaşadığı türden yeni bir çöküşle karşı karşıya olup olmadığımızı ya da büyük bankacıların, emperyalist hükümetlerin ve uluslararası finans kuruluşlarının durumu kontrolü altına alıp almayacağını bilemeyiz. Ancak şunu söyleyebiliriz ki, bu yaşananlar emperyalist kapitalizmin yarım yüzyıldır devam eden ve pek çoğu akut küresel krizlerle sonuçlanan kronik krizinin bir başka aşamasıdır. Her durumda bu kriz, hayali kârların yarattığı spekülatif balonların, üretken sermayede kâr oranlarının düşmeye devam ettiği gerçeği karşısında patlamasıyla başladı. Finans, borsa ve emlak spekülasyonlarına, gereksiz büyüklükteki yeni teknoloji şirketlerine veya kripto para birimlerinin yükselişine ve düşüşüne yatırılan trilyonlarca dolar söz konusu. Bunlar her an patlayabilir. Ardından, her zaman olduğu gibi, krizin faturasını işçilere ve dünyanın sömürülen halklarına ödetmeye çalışacaklar.

Tüm bunlar, kapitalizmin neden daha ileri gidemeyeceğinin bir başka örneğidir; çünkü sunabileceği tek şey kriz, açlık, sefalet ve yağmadır. Sosyalizme giden yolda işçilerin iktidara gelmesi işte bu yüzden hayati önem taşımaktadır.

José Castillo, İUB-DE’nin Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol önderi

13 Mart 2023

Fransa: Macron’un kararnamesine hayır!

0

16 Mart’ta Macron, anayasanın 49.3. maddesine dayanarak emeklilik sistemi reformunu kararname ile hayata geçirmeye çalıştı. Bu madde, yürütmenin meclis onayına ihtiyaç duymadan sistemde reformlar yapmasına izin vermektedir. Hükümetin bu tutumu geniş sokak seferberlikleri, milletvekilleri ve sendikalar tarafından yapılan gösterilerle ifade edildi. Miguel Lamas tarafından kaleme alınan aşağıdaki metin, ilk kez El Socialista gazetesinde 15 Mart’ta yayımlandı.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un emeklilik yasasında yapmaya çalıştığı değişikliğe karşı 7 Mart’ta düzenlenen eylem, kitlesel protestoların altıncısı ve en büyüğü oldu. Ayın 11’inde Cumartesi günü bir başka ulusal yürüyüş düzenlendi. Buna ek olarak, bazı kilit sektörler “uzatılabilir grevlerin” başladığını duyurdu (yani, grevleri yürüten meclisler tarafından, gerekli görülmesi halinde, grevlerin sürelerinin uzatılması). Buna rağmen Senato reformu onayladı ve bu hafta milletvekilleri tarafından onaylanacağı duyuruldu.

Sekiz sendika merkezi tarafından çağrısı yapılan 7 Mart Salı günkü eyleme hükümete göre 1.28 milyon, CGT sendika merkezine göre ise 3.5 milyon kişi katıldı (sadece Paris’te 700 bin kişi). Bu son otuz yılın en büyük protestosuydu. Ve 2.8 milyon kişinin seferber olduğu 31 Ocak’tan daha yüksek bir sayıya tekabül ediyor.

Günün sonunda sendikal cephe Macron’dan “acil” bir toplantı talep etti çünkü “sessizliği daha fazla kabul edilebilir değildi”. Ancak Macron görüşmeyi reddetmekle kalmadı, yasa tasarısı Senato’da onaylandı.

Bunun üzerine rafineriler, demiryolları ve enerji sektörü gibi birçok kilit sektörde uzatılabilir grev kararı alındı.

Emekçiler, emeklilik reformuna karşı grevlerini sürdürdükleri için Paris sokaklarında çöp yığınları oluştu ve rafinerilerden yakıt sevkiyatları engellendi. Elektrik arzı da kesintiye uğradı ve bazı nükleer reaktörlerin bakımı ertelendi.

Tabandan gelen iradenin radikalleşme yönündeki bir başka işareti de ülkenin pek çok yerinde grev gözcülerinin ve barikatların örgütlenmesi oldu.

Sendikalar ayrıca Dünya Kadınlar Günü çerçevesinde 8 Marta Çarşamba günü ve 9 Mart Perşembe günü Fransa genelinde harekete geçen öğrenciler tarafından çağrısı yapılan gösterilere de destek verdi.

Senelerdir deniyorlar

Emeklilik yasası reformu sadece emeklilik yaşının 62’den 64’e yükseltilmesiyle ilgili değil, aynı zamanda emeklilik koşullarının ağırlaştırılması ve giderek daha fazla gencin düzenli bir işe sahip olmadığı bir durumda en az 43 yıllık prim şartı getirilmesiyle de ilgili. Tüm anketler, her üç Fransız’dan ikisi bu reforma karşı olduğunu gösteriyor.

Emeklilik sistemine saldırı, Macron’dan önce de on yıllardır Fransız kapitalistlerinin bir talebiydi. Fransız burjuvazisinin emeklilik sistemine yönelik ilk ciddi saldırı girişimi 1995 yılında, Mayıs 1968’den bu yana Fransa’daki en önemli kitle hareketi tarafından yenilgiye uğratılan meşhur “Juppé Planı” ile olmuştu.

Mevcut cumhurbaşkanı Macron da 2019-2020 yıllarında bunu denedi ve parlamento tarafından onaylanmış olan emeklilik reform planını geri çekmeye zorlayan altı aylık bir demiryolu grevi ve “sarı yeleklilerin” neredeyse bir ayaklanma niteliği taşıyan hareketi de dahil olmak üzere son yirmi yılın en büyük grev dalgasını tetikledi.

Kapitalist krizle birlikte koşullar daha da kötüleşti

Macron 2019’a göre daha zayıf olsa da kapitalizm daha derin bir krizde ve krizin bedelini işçilerin ödemesi gerektiğini varsayıyor. Macron’un taahhüdü, pandemiden sonra Fransız kapitalistlerinin kârlarını artırmak veya geri kazanmaktı. Bu nedenle herhangi bir değişikliği tartışmak için sendika liderleriyle bir araya bile gelmiyor. Emeklilik yasası bunun bir parçası ama sadece emeklilik yasası değil, ücretler ve iş yasaları konusu da gündemde. Milyonlarca insanın hoşnutsuzluğunun nedeni de bu.

Fransa’da hükümet emeklilik reformunu hayata geçirmekte kararlı olduğunu ısrarla vurguluyor.

İşçiler için durumlarını kötüleştiren tek sorun emeklilik maaşları değil. Artan enerji ve gıda fiyatları karşısında ücret meselesi de merkezi bir talep olarak öne çıkıyor. Gerçi sendika merkezlerinin bürokratik liderleri “ilk iş olarak” emeklilik reformunun geri çekilmesi gerektiği argümanıyla bu konuyu ele almıyorlar.

Fransa’da ve dünyada krizinin bedelini işçilere ödetmeye çalışan bir bütün olarak kapitalist ekonominin kendisidir.

Bir mücadele planına ihtiyaç var

Sekiz sendika merkezi ve öğrenci hareketi birleşmiş olsa da, bürokratik sendika liderlikleri, herhangi bir müzakereyi açıkça reddeden Macron ile pazarlık yapmaya çalışırken, eylemlerini hâlâ bir mücadele planıyla derinleştirmiyorlar.

Bu durum aynı zamanda, bu büyük mücadelenin sıcağında, işçilerin ve gençlerin, bu kapitalist felakete son verecek köklü bir değişim için, Macron hükümetine son verecek siyasi bir alternatif için, emekçi halkın hükümetine doğru devrimci bir sosyalist alternatif oluşturma perspektifiyle örgütlenmeleri ihtiyacını da gündeme getirmektedir.

Yakın gelecekte, hükümeti ve planlarını yenilgiye uğratmak için yapılması gereken “ilk şey”, tabandan gelen kesimlerin hâlihazırda ülke çapında yürüttükleri grevler (“uzatılabilir grevler”) ve ablukalarla ortaya koydukları gibi, eylemleri niteliksel olarak sertleştirecek bir mücadele planı hazırlamak olacaktır. Bunun için de tüm işçileri ve gençleri, ücretlerin artırılması ve diğer hak talepleriyle birlikte, emekçi halkın ekonomik planı için birleştirmeliyiz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Fransız emekçi halkının bu büyük mücadelesine tam destek veriyoruz.

Yaşasın halkların özgürlüğü! Newroz pîroz be!

0

2023 Newrozunu, Tek Adam’ın diktatoryal rejimi altında kutladıklarımızın sonuncusu olması dileği, umudu ve heyecanıyla selamlıyoruz.

Başta Kürt halkı olmak üzere tüm ülkenin emekçi halkları son 20 yılı AKP’nin adım adım inşa ettiği bu otokratik rejimin yalanları, aldatmacaları, baskıları ve zorbalıkları altında yaşamak zorunda bırakıldı. Halkın oylarıyla işbaşına gelen belediye başkanları, meclis üyeleri, milletvekilleri, binlerce emekçi ve aydın, yerlerinden edildi, takibata uğradı, işkencelerden geçirildi, hapislere atıldı. Bütün bir halk baskı ve şiddet yöntemleriyle korkutulmaya ve susturulmaya çalışıldı. AKP hükümetlerinin temel amacı, emekçi halkların kendi kaderlerini belirleyebilmelerini engellemekti.

Bu baskıcı rejim, Tek Adam’ın etrafında toplanmış bankerlerin, inşaat ve enerji oligarklarının, silah tacirlerinin kurdukları ve devamı için çırpındıkları bir düzendir. Bu düzen altında egemenler ülkenin tüm kaynaklarını talan ederek emekçi halklarımızı her geçen gün yoksulluğa, yoksulluktan sefalete sürüklediler.

Tek Adam rejiminin yağmacıları, soygunlarıyla ülkeyi ekonomik felaketin içine sürüklemekle kalmadılar. 6 Şubat depremi sırasında, on binlerce insanımızın ölümüne, milyonlarcasının sokakta kalmasına neden olan yıkımın ve sefaletin de sorumlusu oldular. Ve hâlâ cesetlerin ve sefaletin üzerine kuracakları talanın paylaşım çabası içindeler.

Ama artık bütün bunlara son verebileceğimiz koşullar giderek olgunlaşıyor. Baskılarla susturulmaya ve yalanlarla aldatılmaya çalışılan emekçi halklarımız açısından, yüzleştiğimiz sefaletin ve acıların sorumlusunun kapitalist sömürü düzeni ve baskıcı Tek Adam rejimi olduğu giderek daha fazla açıklık kazanıyor.

Bugüne değin tek tek fabrikalarda, işyerlerinde, alanlarda süren mücadelelerin ve direnişlerin ilk sonucunu almak üzereyiz. Tek Adamı tahtından indirmek ve baskı mekanizmasını kırıp atmak kararlılığındayız. 14 Mayıs seçimleri bu doğrultuda, baskı ve sömürü düzeninden kopuşun zeminini sağlamalıdır.

Öte yandan, 20 yıllık bu kâbusun ardından yeni bir yanılsamaya kapılmamalıyız. İşçi ve emekçi halklarımızın içine sürüklendikleri yoksulluktan ve acılardan kurtulabilmesi, devlet düzeyinde gene emekçilerin en acil çıkarları doğrultusunda dönüşümlerin yapılmasına bağlıdır. Unutmayalım ki, oligarklar, onların devlet içindeki ve dışındaki yandaşları ve ırkçı, şeriatçı ve faşizan güçleri direnişlerini sürdürecektir.

Bu nedenle, bugün Newroz ateşi etrafında toplanan tüm emekçilerin ve onların örgütlerinin gerçek ve birleşik bir ittifak kurarak halklarımızın kendi kaderlerini belirleme ve emekten yana bir düzenin kurulması yolundaki umutları ve talepleri doğrultusunda güçlü bir seferberlik yaratmalarını diliyoruz. Yarınları ancak böyle inşa edebiliriz.

Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere tüm siyasi tutsaklara özgürlük!

HDP’ye yönelik baskılara son! Hukuksuz kapatma davası derhal düşürülmelidir.

Kayyumlara hayır! Belediye başkanları derhal görevlerine iade edilsin!

Sınır ötesi operasyonlara son! Savaşa değil halka bütçe!

Kürt halkına kendi kaderini özgürce tayin etme hakkı!

Tek Adam rejiminden çıkış için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis!

Depremzede göçmenlere ikamet sınırlamasına karşı ortak metin

0

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin çağrısı ve 51 kurum imzasıyla depremden etkilenen göçmenlere yönelik 60 günlük ikamet sınırlamasına karşı ortak metin yayınlandı. İmzacı kurumlar metinde depremden etkilenen 11 ilde yaşayan göçmenlerin, yaşamlarını yeniden kurabilecekleri, hak ve hizmetlerden yararlanabilecekleri, barınabilecekleri, çalışabilecekleri, eğitim ve tedavi görebilecekleri kentlerde hak kaybına uğramadan ikamet edebilmelerinin önemine dikkat çekti.

Metnin tamamını ve imzacı kurumları paylaşıyoruz:

“6 Şubat tarihinde Kahramanmaraş merkezli 11 ili etkileyen depremlerde resmi verilere göre en az 46.104 kişi öldü, yüzbinlerce insan yaralandı. Milyonlarca insan yaşadıkları, çalıştıkları, eğitim gördükleri şehirleri, temel gereksinimlerine erişemedikleri ve kendilerini güvende hissetmedikleri için terk etmek zorunda kaldı. Belki de aylarca hatta yıllarca doğdukları, büyüdükleri, yaşadıkları kentlere dönemeyecekler. Buna yüzbinlerce göçmen de dâhil. Onlar da evlerini, okullarını, işyerlerini üstelik ikinci kez kaybettiler. Zaten az sayıda verilen çadırlar onlara neredeyse hiç verilmedi. Deprem karşısındaki yoksulluk, yoksunluk ve güvencesizlik onlar için de geçerli. Üstelik AFAD’ın tahliye planlarından ve hükümetin barınma desteklerinden asla yararlandırılmadılar. Bütün bunlardan öte bir de ayrımcılıkla, göçmenlere yöneltilen düşmanlık ve nefretle mücadele etmeye çalışıyorlar.

Deprem sonrasında depremden etkilenen 11 ilde ikameti/kaydı olan göçmenlere, önce yol izin belgesi olmaksızın 90 gün süreyle başka bir ile gidebilecekleri duyuruldu. Ardından İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Başkanlığı, bu uygulamaya şehir ve süre kısıtlaması getirdi. Göçmenlerin yol izin belgesi olmaksızın sadece Kahramanmaraş, Hatay, Malatya, Adıyaman ve Gaziantep şehirlerinden hareket edebilecekleri ve vardıkları kentlerde eğer kalabilecekleri bir yer (arkadaş, akraba evleri veya kendi imkânları ile kiraladıkları bir yer) varsa sadece 60 günlük bir ikamet izni alabileceklerini duyurdu. Verilen 60 günlük süre sonunda ise göçmenlerin gittikleri şehirlerde sağlık, eğitim, ulaşım, çalışma gibi en temel haklarını kullanamayacakları ve kayıt iptali gibi yaptırımlarla karşılaşacakları belirtiliyor.

Göç İdaresi Müdürlükleri, öte yandan depremden etkilenen göçmenlerin gittikleri şehirlerde istedikleri yerde barınamayacaklarını, Şubat 2022’den bu yana uygulamaya konulan “Seyreltme Projesi”nin devamı niteliğinde ev bulabildikleri herhangi bir mahalleden ev tutamayacaklarını, kayda kapalı mahallelere yerleşemeyeceklerini de ifade etmiştir.

Kuşkusuz depremden etkilenen göçmenlerle yurttaşlar arasındaki bu ayrımcı pratikler ve buna bağlı ortaya çıkan/ çıkabilecek hak ihlalleri; göçmen ve göçmen düşmanlığını derinleştirecek ve göçmenleri ırkçı şiddet tehdidi ve döngüsüne hapsedecektir.

Bu bağlamda biz aşağıda imzası bulunan kurumlar olarak;

  • Depremden etkilenmiş göçmenlere yönelik kayıtlı olduğu kent dışında 60 günlük ikamet sınırlamasının kaldırılmasını talep ediyoruz. Depremden etkilenen 11 ilde yaşayan göçmenler, yaşamlarını yeniden kurabilecekleri, hak ve hizmetlerden yararlanabilecekleri, barınabilecekleri, çalışabilecekleri, eğitim ve tedavi görebilecekleri kentlerde hiç koşulsuz ve hak kaybına uğramadan ikamet edebilmelidirler. Bu anlamda göçmenler için ikamete/kayda kapalı iller, ilçeler, mahalleler; öncelikli olarak depremden etkilenmiş tüm göçmenlere açılmalı; birlikte yaşam anlayışından uzak, ayrıştırıcı ve hukuksuz olan “Seyreltme Projesi” de derhal kaldırılmalıdır.  

Depremin yarattığı her türlü tahribatın, ancak ve ancak insan hayatını önceleyen, ayrım yapmadan eşitliği gözeten, ırkçılığa ve nefret söylemine geçit vermeyen politikalarla üstesinden gelebiliriz.”

İmzacı Kurumlar:

17 Mayıs Derneği

Anadolu Kültür

Ardıç Dayanışma

BoMoVu-Sosyal Güçlendirme için Spor ve Beden Hareketi
Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Civil Rights Defenders

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD)

Demokrasi için Birlik-DİB

Demokratik Alevi Dernekleri- DAD

Ekmek ve Gül

EMEP

Gıda-İş (DİSK)

Göç Araştırmaları Derneği (GAR)

Göç İzleme Derneği (Göç-İz)

Göçmen Dayanışma Derneği

HDK Göç ve Mülteciler Meclisi

HDP Göçmen ve Mülteciler Komisyonu

Halkların Köprüsü Derneği

Hepimiz Göçmeniz, Irkçılığa Hayır Platformu

Hevi LGBTİ

İklim Adaleti Koalisyonu

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP)

İşçinin Kendi Partisi (İKEP)

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi

Jineps Gazetesi

Kadın Savunması Ağı

Kadın Dayanışması

Kadınlar Birlikte Güçlü

Kaos GL Derneği

Kamu Emekçileri Sendikası (KESK)

Kırkyama Kadın Dayanışması

Lubunya Deprem Dayanışması

Maltepeli Kadın+lar

Maya Eğitim Kültür Araştırma Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği – Mersin

Medya ve Göç Derneği

Mor Dayanışma

Muğla Çevre Platformu

Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şubesi

Pembe Hayat LGBTİ+ Dayanışma Derneği 

Polen Ekoloji

Samandağ RES Karşıtı Mücadele

Sınırsız Kadın Dayanışması

Suriye Demokratik Sol Partisi

Tarlabaşı Dayanışma

Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP)

Türkiye İşçi Partisi (TİP)

Validebağ Direnişi

Van Barosu Başkanlığı

Van Çevre Tarihi Eserleri Koruma Araştırma ve Geliştirme Derneği (VAN ÇEVDER)

Yeni Kadın Dünyası

Yeşil Sol Parti Mültecilerle Dayanışma Çalışma Grubu

Bağımsız İran sendikaları ve sivil toplum kuruluşlarının asgari talepler bildirisi

0

İranlı öğretmen, işçi, kadın, öğrenci ve emeklilerden oluşan yirmi bağımsız örgüt ve sendika 14 Şubat 2023’te aşağıdaki asgari talepler bildirisini yayımladı. Bu yazının orjinali Socialist Feminism web sitesinde yayımlanmıştır.

***

İran’ın Onurlu ve Açık Fikirli Halkına:

1979 İran Devrimi’nin kırk dördüncü yıldönümünde, ülkenin ekonomik, siyasi ve sosyal temeli bir kriz ve çözülme girdabıyla sarsılmaktadır.  Dolayısıyla, mevcut siyasi üstyapı çerçevesinde bu durumun sona erdirilmesi için net ve ulaşılabilir bir perspektif öngörmek mümkün değildir.  Bu nedenle, İran’ın ezilen halkı, özgürlük ve eşitlik arayışındaki kadınlar ve gençler, mevcut insanlık dışı koşulların sona ermesi için ülke çapında sokakları tarihi ve belirleyici savaş alanlarına dönüştürmek için görülmemiş bir cesaretle canlarını veriyorlar.  Hükümetin kanlı baskısına rağmen, son beş aydır bir an bile yerlerinde durmadılar.

Bugün kadınlar, üniversite ve lise öğrencileri, öğretmenler, işçiler, adalet arayanlar, sanatçılar, kuirler, yazarlar ve İran’ın ezilen halklarının çoğunluğu, Kürdistan’dan Sistan ve Belucistan eyaletlerine kadar her yerde yükselen protestolar, daha önce görülmemiş düzeyde uluslararası destek topladı. Bu protestolar kadın düşmanlığına, cinsiyet ayrımcılığına, bitmek bilmeyen ekonomik güvensizliğe, emeğin köleleştirilmesine, yoksulluğa, sefalete, sınıfsal baskıya ve milliyet ve din temelli baskıya karşı muhalefet bayrağını yükseltmektedir.  Bu devrim, geçtiğimiz yüzyıl boyunca İran halklarının çoğunluğunu oluşturan bizlere dayatılan her türlü dini ya da seküler diktatörlüğe karşı bir devrimdir.

Bu protestolar kökünden söküp atmayı amaçlamaktadır.  Bu protestolar, büyük ve modern toplumsal hareketlerin geniş bağlamında ve İran’da modern, müreffeh ve özgür bir toplum yaratma idealinin yüzyıllık geri kalmışlığına ve marjinalleştirilmesine son vermeye kararlı yenilmez bir neslin ayaklanmasıyla ortaya çıkmıştır.

Çağdaş İran tarihinin iki büyük devriminden [1906 ve 1979] sonra, şimdi büyük ve ilerici toplumsal hareketler, işçi hareketi, öğretmenler ve emekliler hareketi, eşitlik isteyen kadın hareketi, üniversite ve yüksekokul öğrencileri ve ölüm cezasına karşı hareket, hepsi bir kitle hareketi olarak ve aşağıdan, ülkenin siyasi, ekonomik ve sosyal yapısını şekillendirmek için tarihi ve belirleyici bir konumdadır.

Dolayısıyla bu hareket, tepeden inme herhangi bir gücün oluşumuna kalıcı olarak son vermeyi amaçlamakta ve halkın her türlü baskı, ayrımcılık, sömürü, tiranlık ve diktatörlükten kurtuluşu için modern ve insancıl bir toplumsal devrimin başlangıcını işaret etmektedir.

Bizler, aşağıda imzası bulunan sendikalar ve sivil toplum kuruluşları olarak, toplumsal hareketlerin ve taleplerin birlik ve beraberliğine, mevcut insanlık dışı ve yıkıcı koşulların sona erdirilmesi mücadelesine odaklandığımız için aşağıda sıralanan asgari taleplerin gerçekleştirilmesini İran halkının temel protestolarının öncelikli görevleri olarak görüyoruz. Bu asgari talepleri, bu ülkede yeni, modern ve insancıl bir toplum inşa etmenin yegane yolu olarak görüyoruz. Özgürlük, eşitlik ve kurtuluşu önemseyen tüm duyarlı insanlardan, fabrikalarda, üniversitelerde, okullarda ve küresel sahnedeki komşularımızda bu asgari taleplerin bayrağını yükseltmelerini istiyoruz:

1- Tüm siyasi tutsakların derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması. Siyasi, sendikal ve sivil faaliyetlerin kriminalize edilmesine son verilmesi. Halk protestolarının bastırılmasının failleri ve ajanları için halk mahkemeleri.

2- İfade, düşünce, basın, örgütlenme, mahalle ve ulusal sendikalar ve halk örgütleri, grevler, yürüyüşler, sosyal ağlar ve görsel ve işitsel medya için koşulsuz özgürlük.

3- Her türlü ölüm cezasının ve Tailion Yasasının [kısasa kısas yasası] derhal yürürlükten kaldırılması veya uygulanmaması. Her türlü psikolojik ya da fiziksel işkencenin yasaklanması.

4- Tüm siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve aile alanlarında kadın ve erkek haklarının tam eşitliğinin derhal ilan edilmesi. Cinsel ve toplumsal cinsiyet kimliklerine ve yönelimlerine karşı ayrımcı tüm yasaların koşulsuz olarak yürürlükten kaldırılması. Gökkuşağı “LGBTQ+” topluluğunun tanınması. Tüm cinsiyet kimlikleri ve yönelimlerinin suç olmaktan çıkarılması. Kadınların kendi bedenlerini ve geleceklerini kontrol etme haklarına koşulsuz sadakat ve ataerkil kontrolün uygulanmasının engellenmesi. 

5- Din, insanların özel alanıdır ve siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel yasa ve düzenlemelerde yer almamalıdır.

6- İş güvenliği, istihdam güvencesi ve işçilerin, öğretmenlerin, büro çalışanlarının ve tüm çalışan ve emekli işçilerin ücretlerinin, onların bağımsız ve ülke çapındaki örgütlerinin seçilmiş temsilcilerinin katılımı, müdahalesi ve mutabakatı ile derhal artırılması.

7- Milliyet ya da din temelinde ayrımcılık yapan yasaların ve görüşlerin yürürlükten kaldırılması. Ülkenin her yerinde kültür ve sanatın gelişmesi için devlet olanaklarının adil ve eşit dağılımı için uygun destek altyapısının oluşturulması ve toplumumuzda yaygın olarak konuşulan tüm dillerin öğrenilmesi ve öğretilmesi için gerekli ve eşit olanakların yaratılması.

8- Tüm baskı araçlarının ilgası. Hükümetin yetkilerinin sınırlandırılması. Yerel ve ulusal konseyler aracılığıyla halkın ülke işlerinin yürütülmesine doğrudan ve kalıcı bir şekilde müdahale edebilmesi. Herhangi bir noktada seçmenler tarafından herhangi bir hükümet ve hükümet dışı görevlinin görevden alınması seçmenlerin temel haklarından biri olmalıdır.

9- İran halkının mülkünü ve toplumsal zenginliğini doğrudan soyan veya devlet rantını [devlet tarafından verilen ekonomik fırsatların tekelleştirilmesi] yağmalamak için kullanan tüm gerçek ve tüzel kişiler ile hükümet, kamu ve özel kuruluşların mülklerinin kamulaştırılması. Bu kamulaştırmalardan elde edilen servet derhal eğitim sisteminin modernleştirilmesi ve yeniden inşası, emeklilik fonları, çevre ve gerek İslam Cumhuriyeti gerekse [Pehlevi] monarşisi dönemlerinde mahrum bırakılan ve daha az imkana sahip olan bölgelerin ve halk kesimlerinin ihtiyaçları için harcanmalıdır.

10- Çevrenin tahrip edilmesine son verilmesi. Geçtiğimiz yüz yıl boyunca tahrip edilen çevresel altyapıların yeniden canlandırılması için temel politikaların uygulanması. Meralar, sahiller, ormanlar ve dağ yamaçları gibi doğal bölgelerin müşterek alanlara dönüştürülmesi. Bunlar özelleştirme adı altında halkın elinden alınmış doğal alanlardır.

11- Çocuk işçiliğinin yasaklanması. Ailelerinin ekonomik ve sosyal durumlarına bakılmaksızın çocukların yaşam ihtiyaçlarının ve eğitimlerinin sağlanması. İşsizlik sigortası yoluyla kamu refahının sağlanması, çalışabilecek yaşta olan ve çalışamayacak durumda olan tüm bireyler için güçlü bir sosyal güvence oluşturulması. Eğitim ve sağlık hizmetleri herkes için parasız olmalıdır.

12- Adalet, karşılıklı saygı, nükleer silahlara erişimin yasaklanması ve dünya barışını yaratma çabalarının desteklenmesi temelinde tüm ülkelerle uluslararası ilişkilerin en üst düzeyde normalleştirilmesi.

Bizler, yukarıdaki asgari taleplerin, mevcut ve potansiyel yeraltı zenginliklerinin varlığı, bilinçli ve yetenekli bir halkın olması, mutlu, özgür ve rahat bir yaşama sahip olmak için çok motive olmuş bir gençlik ve gençler kuşağının varlığı göz önüne alındığında, derhal gerçekleştirilebilir ve uygulanabilir olduğuna inanıyoruz.

Yukarıdaki talepler, aşağıda imzası bulunanların taleplerinin genel çerçevesini oluşturmaktadır.  Mücadelenin ve dayanışmanın devamıyla bunları daha ayrıntılı olarak ele alacağız.

İmzacılar:

İran Öğretmen Loncaları Koordinasyon Konseyi

İran Özgür İşçiler Birliği

Müttefik Öğrencilerin Üniversite Öğrenci Örgütleri Birliği

İnsan Hakları Savunucuları Merkezi

Haft Tapeh Şeker Kamışı İşçileri Sendikası

Direnişçi Petrokimya Taşeron İşçileri Konseyi

İranlı Öğretmenler Evi

Bidarzani (Feminist Web Sitesi)

İranlı Kadınların Sesi

Ahvaz Ulusal Çelik Grubu İşçilerinin Bağımsız Sesi

İşçi Haklarının Savunucuları Birliği

Kirmanşah Elektrik ve Çelik İşçileri Birliği

İşçi Örgütlerinin Kurulmasına Destek için Koordinasyon Komitesi

Emekliler Birliği

İranlı Emekliler Konseyi

İlerici Üniversite Öğrencileri Örgütü

İran Özgür Düşünen Lise Öğrencileri Konseyi

Alborz Eyaleti Ressamlar Sendikası

İran’da İşçi Örgütleri Oluşturma Komitesi

Sosyal Güvenlik İdaresi Emekliler Konseyi

8 Mart’ta İran’ın dört bir yanında kadınlar sokaktaydı!

0

Okullar, üniversiteler, sokaklar, fabrikalar ve hapishaneler, İslam Cumhuriyeti’nin İran halkına karşı savaş açtığı alanlar haline geldi; özellikle ve daha şiddetli olarak da kadınlara karşı. İslam Cumhuriyeti’nin kimyasal silah saldırısı altında olan kız okulları ve yurtlarında 99 şehirde 7000’den fazla kız öğrenci zehirlendi; Besiç ise başörtüsü takmayı reddeden kadınlara karşı savaşına bir “sözlü uyarı” manevrası ile devam ederken İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı başörtüsünün “dini bir zorunluluk ve yasal bir gereklilik” olduğunu vurguladı.

8 Mart’ta ise İran’ın dört bir yanında kadınlar; Sistan ve Belucistan eyaletinin Haş şehrinde “Beden özgürlüğü tartışılmaz hakkımızdır” sloganıyla, Tahran’da “Kadın, yaşam, özgürlük”  sloganıyla, Gilan eyaletinin Reşt şehrinden “Nefessiz kalsak da ayaklanmamız devam edecek” sloganı ve eşitlik marşıyla, Kürdistan eyaletindeki Marivan’da “Jin Jiyan Azadi” sloganlarıyla sokaklara döküldü.

Bir grup aktivist Senendec’de sokaktaydılar ve gerçekleştirdikleri açıklamada şu sözlere yer verdiler: “Senendec’de ve tüm İran’da eşitlik arayan kadın ve erkeklerin, ayrımcılığın ve toplumun yarısının insanlık dışı görülmesinin son bulmasına yönelik sürdürdüğü amansız mücadele inişli çıkışlı bir süreçten geçti. ‘Ya başörtüsü ya zulüm’ sloganıyla ve cop zoruyla bize zorunlu başörtüsünü ve kadın karşıtı yasaları dayattılar.”

Geçtiğimiz günlerde ise kız öğrencilere yönelik kimyasal saldırılara tepki olarak öğretmenler Eğitim Bakanlığı önünde toplandı, Tebriz Üniversitesi öğrencileri protesto gösterileri düzenledi ve Şehid Beheşti Üniversitesi’nin kadın öğrencileri bir gösteri gerçekleştirdi.

7 Mart’ta Buşehr’de okullara ve kadınlar gününe yapılan kimyasal saldırılara karşı Devrimci Öğrenci örgütü, İlerici Öğretmenler ile birlikte “öğrenciler, emekçilerin kırmızı çizgisidir” diyerek derslere giriş boykotu/yasağı çağrısında bulundu.

İranlı bir kadın öğrenci

Deprem sonrası krizin sorumlusu göçmenler mi?

0

6 Şubat’ta meydana gelen ve Türkiye ile Suriye’yi etkileyen iki büyük depremde, resmi sayılara göre 44 bini aşkın insanımız yaşamını yitirdi, on binlercesi yaralandı, on ilin önemli bir kısmı adeta enkaza döndü. Hükümetin tamamen aciz kaldığı koşullarda, bir yandan enkaz altında kalan canları kurtarmak ve kurtulanların temel ihtiyaçlarını gidermek için emekçiler görülmemiş bir dayanışma seferberliği örgütlerken, diğer yandan bazı çevreler göçmenlere yönelik büyük bir karalama kampanyası başlattı.

Depremin ilk saatlerinden itibaren, Ümit Özdağ başta olmak üzere çeşitli siyasetçiler ve kişiler, Suriyeli göçmenlerin deprem bölgesindeki ev ve mağazaları yağmaladığına yönelik haberleri sosyal medya üzerinden yaymaya başladılar. Örneğin, 7 Şubat’ta Urfa İpekyol’da, Suriye uyruklu olduğu iddia edilen bir kişinin, arama kurtarma çalışmalarına katılan bir itfaiye erinin cep telefonunu çaldığına dair görüntüler servis edildi; çok geçmeden ortada ne bir hırsızlığın olduğu ne de söz konusu kişinin Suriyeli olduğu anlaşıldı. Özelikle yağma olaylarında Suriyelilerin baş rolü oynadığı ileri sürüldü. Yabancı düşmanlığı öyle bir noktaya vardı ki, ülkenin dört bir yanından gönderilen erzak ve yardımların dağıtımında Suriyelilere öncelik verildiği bile iddia edildi.

Göçmen düşmanlığı, Türk kapitalizmi ve özellikle onun faşizan aparatları için her zamanki gibi çok kullanışlı ve deprem özelinde iki şeye hizmet ediyor. İlk olarak, deprem bölgesinin birçok yerinde günlerdir ortada görülmeyen devlet kurumlarının basiretsizliğini, örgütsüzlüğünü ve hatta bir bakıma sınıfsal tercihlerini maskelemek ve gündemi değiştirmek gerekiyordu. İkincisi, çığ gibi büyüyen ve ilk andan itibaren devlet açısından bir tehdit olarak görülen emekçilerin deprem seferberliği gölgelenmeliydi. Bunun yolu da emekçi halk arasındaki kimlik farklılıklarına oynamak ve ayrıştırma politikası yürütmekti.

Oysa gerçek şu: Türk, Arap, Kürt veya Sünni, Nusayri, Hıristiyan on binlerce insan, emperyalizme bağımlı Türk kapitalizminin çürümüşlüğü nedeniyle yaşamını yitirdi, çok daha fazlası yaralandı, sevdiklerini kaybetti ve doğup büyüdükleri yurtlarının yok olmasına birlikte tanıklık etti. Milyonları ise depremzedelere yardım ulaştırmak için birlikte çalıştı. Şunu açıkça söyleyelim: İster Suriyeli ister bir başka halktan; etnik kimliği, inancı, dili ne olursa olsun bütün emekçiler sınıf kardeşleridir. Türkiye toprakları tarih boyunca sayısız medeniyete ve halka ev sahipliği yapmıştır ve hâlâ da yapmaktadır. Üstelik Suriyelilerin iç savaş nedeniyle son kitlesel göçünden öncesinde bile bu topraklarda Arapça konuşan halklar yaşıyordu, hâlâ da yaşıyor. Bunu anlamak için depremin en büyük yıkıma yol açtığı Antakya’ya bakmak yeterli: Yüzyıllardır Sünni, Nusayri, Süryani başta olmak üzere sayısız topluluk burada birlikte yaşamakta. Tüm bu halklar hasım değildir; eğer illa bir hasım arayanlar varsa, bu insanları enkaz altında bırakan ve temel ihtiyaçların giderilmesini bile örgütleyemeyen sermayedarlar devleti ve onun hükümeti orada durmakta.

Diyarbakır’dan bir depremzede: “Şaşırtıcı olan insanların hâlâ şaşırabilmesi!”

0

Biliyoruz ki 24 Şubat 2022’de Rus rejimi Ukrayna’yı işgale başladı ve işgalin üzerinden bir yıl geçti. Tam bir yıldır Doğu Avrupa’da savaş hayatın bir parçası haline geldi. Biz ise bu savaşın Netflix dizisi olmasını beklemekten başka bir şey yapamadık. Ne yazık ki bu bir yılda BM’nin raporuna göre şu ana kadar 11 binin üzerinde insan hayatını kaybetti ve tabii ki bu sayıların çok da gerçeği yansıtmadığını biliyoruz. Artık ölülerin beşer, onar, yüzer artan ardışık sayılar dışında pek de anlamının kalmadığı bu düzenin mihenk taşlarından biri olan savaşı hatırladıktan sonra bir de kendi ülkemize bakalım. Biz Ukrayna’nın bir yılda savaşta kaybettiği insanın yaklaşık beş katını 80 saniyede kaybettik. Depremi Diyarbakır’da yaşayan biri olarak söylemeliyim ki, evsiz kaldığımızı ifade etmekten utanacağım kadar çok acı bıraktı geride. Evsiz kaldığını söylemenin şımarıklık olduğu bir döneme hiç denk geldiniz mi? Tabii benimle aynı duyguyu yaşayan on binlerce insan var. Çünkü yaşıyoruz ve enkaz altında çocuğumuzun cesediyle 10 gün kalıp susuzluktan ölmedik. Peki buraya nasıl geldik?

Birkaç müteahhidin her binadan birkaç bin lira fazla kazanmak için çaldıklarından dolayı mı, o yapıları yapmalarına izin veren belediyelerden dolayı mı yoksa imar affı çıkaranlardan dolayı mı? Öyle bir noktadayım ki artık neyi eleştirmemiz gerekiyor bilmiyorum. Bir zamanlar deveye sormuşlar “Neren eğri?” diye, şimdi o deveden yüz binlercesi var. Hangisine soralım?

Henüz 30’uma varmadan Sur’da savaşı, Türkiye’de darbeyi, ekonomik krizi, salgını ve en büyük deprem felaketlerinden birini yaşadım/yaşadık. Araya serpiştirilen ırkçılığı, ötekileştirilmeyi, asimilasyonu ve kadın düşmanlığını saymıyorum bile. Ne yaşarsak yaşayalım dünyada daha kötüsünü yaşayanları kendimize referans alıp hayata tutunmaya çalışıyoruz çünkü kapitalizmde her zaman daha kötüsü vardır. Maalesef hiçbirini normalleştirmememiz gerektiğini bildiğimiz halde normalleştiriyoruz ve her şeye şaşırıyoruz.

Şaşırtıcı olan insanların hâlâ şaşırabilmeleri ve bu kadarı da olmaz demeleri. Ya ne bekliyorduk?

İşçilerin, kadınların, emekçilerin, transların, inancı veya etnik kökeni farklı olanın, kısacası insanın ve insanca olanın düşmanı olan bu yönetimden ne bekliyorduk?

Vehhabîlik kültürünü kendine din edinmiş bilim, sanat ve kültür düşmanlarından akılcı bir yaklaşım mı bekliyorduk? Çürük bir sistem üzerine çürük bir iktidar anlayışı inşa edenlerin yaptıkları binaların bu anlayıştan farklı olmasını mı bekliyorduk? İnsanlar çaresizlikten, soğuktan hasarlı binalarına girmek zorunda kalırken, çadır bulamazken Cumhurbaşkanı’nın deprem bölgesindeki konvoyunun düzenlenmesinin telaşından başka bir gelişme olmasını mı bekliyorduk? Yoksa varlığını suç ve kaos üreterek devam ettirenlerin gerçekten halka destek olacağını falan mı? Bu durum artık her gün göle taş atıp taşın batmasına şaşırmak gibi değil mi? Hâlâ yetersiz çadırlardan, gelmeyen yardımlardan, geç kalınmışlıktan dolayı gerçekleşen ölümlerden bahsediyoruz ve yapamadıkları için şaşırıyoruz.

Diğer taraftan iktidar değiştiğinde bu sorunların ortadan kalkacağını da düşünüyoruz. Dünyada her gün 24 bin insanın açlıktan ölmesinin, bize bu sorunun iktidar sorunu değil sistem sorunu olduğunu hatırlatması gerekiyor.

Ve ben uzun zamandır hemen hemen hiçbir şeye şaşırmıyorum. Savaşa da, talana da, kıyıma da, hukuksuzluğa da… Ama şaşırdığım küçük bir şeyler var. Neden hâlâ Saray’da deprem olmuyor?