Ana Sayfa Blog Sayfa 27

4 Ocak 1923: Lenin, Stalin’in görevden alınmasını istedi

0

Bolşevik Parti önderliğinde, 1917 yılının 6 Kasım’ı 7 Kasım’a bağlayan gecesi iktidarı ele geçiren Rusya işçi sınıfları, geri kalmış bir kapitalist tarım ülkesinde sosyalist üretim ilişkilerini inşa etmeye ve konsolide etmeye çalışırken, birçok sosyal ve kültürel sorunla karşı karşıya kaldı. İlk zorluk 18 kapitalist ülkenin ordularından ve Çar’ın eski generallerinin emrindeki güçlerin bir kısmından oluşan Beyaz Ordu’nun başlattığı ve 3 yıl kadar süren İç Savaş’tı. Kızıl Ordu Halk Komiseri olan Lev Troçki’nin askerî dehası ve örgütçü kapasitesi ile Rusya işçi sınıflarının fedakarlıkları ve mücadele azimleri sayesinde, İç Savaş’ta zafer devrimin oldu. Ancak İç Savaş’ın kazanılmasıyla sorunlar sona ermemişti.

Lenin ile Troçki’nin önderliğindeki Bolşevikler, Ekim Devrimi’nin hayatta kalmasının ve kazanımlarının güvence altına alınmasının başlıca şartını, Avrupa’dan gelecek olan devrimde, özellikle de Alman işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinde görüyordu. Bu temel hedef doğrultusunda 1919’da Moskova’da, sosyalist dünya devriminin dünya partisi olarak Komünist Enternasyonal’in (Komintern) kuruluşu ilan edildi. Komintern’in Rus partisi İç Savaş’ı kazanmış olsa da, Alman partisi birkaç yıl üst üste verdiği devrimci sınavlarda hatalı taktikleri ve muhafazakar korkuları nedeniyle başarısız oldu. Bu, Rusya’daki genç işçi devletini zora soktu.

Bu işçi devleti, geri kalmış bir kapitalist ülkenin üretici güçlerine sahipken, tarihin gördüğü en ileri üretim ilişkilerini hayata geçirmeye çalışıyordu. Bu çelişki kent ile kır ve sanayi ile tarım arasındaki makasın açılmasında ifadesine kavuşuyordu. Bu makasın açılmasından, yani kentli işçinin kıra bağımlı kalması durumundan faydalanmak isteyen ve bundan faydalanırken ufak bir servet biriktirmeye başlayan yeni bir toplumsal kesim ortaya çıktı. Bu kesimin kırdaki adı Kulak iken, kentteki adı Nepmen oldu. İç Savaş öncü işçilerin önemli bir kısmının katledilmesiyle sonuçlanmıştı. Bunu fırsat bilen yeni varlıklı kesimler, kariyerist dürtülerle partiye doluşmaya başlamış ve partide, kendilerinin çıkarlarına hizmet etmeye hazır bir memurlar (bürokratlar) takımı bulmuştu. Bu yeni ayrıcalıklı kesimler ve bürokratlar, gerek Sovyet devletinin ekonomide aldığı antikapitalist önlemleri delecek olan uygulamaları gündeme getirerek, gerekse de işçi demokrasisi ilkelerini ihlal edip, bürokratik tepeden inmeciliğin işleyiş olarak oturmasını dayatarak, Ekim Devrimi’nin başlıca kazanımlarına karşı bir tehdit teşkil ediyorlardı. Ve son olarak, bu kesim, Ekim Devrimi’nin, Bolşevik Parti’nin ve Komintern’in üzerinde yükseldiği devrimci Marksist ve enternasyonalist ilkelere karşı milliyetçi ve muhafazakar bir endişe duyuyor ve ortodoks Marksist öğretinin kapsamlı bir revizyona tabi tutulması için teorik-politik tahrifatlara imza atmaya hazırlanıyordu.

Lenin oldukça erken bir tarihte bu tehlikenin farkına vardı ve hem parti içinde, hem de parti dışında bu kesime karşı siyasal bir savaş açtı. Lenin, verdiği bu savaşında, başlıca müttefiki olarak Troçki’yi görüyordu. 1922’nin Kasım ve Aralık aylarında Lenin, Gürcistan ve Devlet Planlama Komisyonu (Gosplan) sorunları üzerinden Stalin’e karşı olan mücadelesini başlattı. Zira yukarıda bahsettiğimiz Ekim Devrimi’nin temel ilkelerine ve kazanımlarına karşı olan yeni ayrıcalıklı kesimler, kendilerinin en mükemmel temsilcisini, Stalin’in şahsında bulmuşlardı. Lenin, uğradığı suikast girişimleri dolayısıyla ağır yaralar almıştı ve sağlığı kötüleşmişti. Bu nedenle hükümet ve parti içinde, ortak görüşlerini savunması için Troçki’yle bir blok oluşturdular.

“Aralık’ın başında Lenin Troçki’den, kendisini bir kere daha ziyaret edip görmesini istedi. Sohbetin akışında ‘bürokrasiye karşı bir bloğun’ kurulmasını önerdi (…) Lenin aynı zamanda Troçki’nin, kendisinin hükümetteki vekillerinden birisi olması gerektiğini önerdi.” (Bkz. Lenin’s Last Struggle, Moshe Lewin, Ann Arbor Paperbacks for the Study of Russian and Soviet History and Politics, 2005, The University of Michigan Press, syf. 67.)

Lenin, yine bir mektubunda Troçki’den, onunla “genelde bürokrasiye, özelde ise Örgütlenme Bürosu’na karşı” (V. I. Lenin, Collected Works, c. 33, s. 253) bir ittifak kurmasını istedi. Örgütlenme Bürosu, o sırada Stalin’in yönetimi altındaydı.

Troçki’yle olan antibürokratik sosyalist bloğu oluşturduktan (Sol Muhalefet’in ilk örgütlenmesi) hemen sonra Lenin, hiç gecikmeden, Stalin’e ve onun temsil ettiği bürokrasiye karşı acımasız bir mücadeleye girişir. Öncelikle, dış ticarette devlet tekelini kaldırmak isteyen (ve böylece yabancı sermaye ihracından yağlı komisyonlar almayı hedefleyen kesimlerin temsilcisi olarak öne çıkan) Stalin’e karşı, Troçki’den bu konuda, ortak görüşlerini savunmasını ister: 13 Aralık’ta Troçki’ye şöyle yazar:

“Sizinle tam bir görüş birliğinde olduğumuzu düşünüyorum ve bu durumda Devlet Planlama Komisyonu sorununun, Devlet Planlama Komisyonu’nun yönetsel haklara sahip olması gerekliliği üzerindeki tartışmaları ortadan kaldırdığı (ya da ertelediği) inancındayım. En azından, gelecek toplantıda (plenumda), dış ticaret tekelini mutlaka sürdürme ve güçlendirme gereği üzerindeki ortak görüşümüzü savunma işini üstlenmemizde ısrar ediyorum.”(Bkz. Lenin’in Son Kavgası, V. İ. Lenin, Öteki Yayınevi, Çeviri: Meral Delikara Topçu, Ocak 1999, syf. 176) 

15 Aralık’ta Stalin’e yazar:

“Ayrıca dış ticaret tekeli konusundaki görüşlerimi savunmak üzere Troçki ile bir anlaşmaya vardım. (…) Herhangi bir gerekçeyle bu tartışmanın bir sonraki genel toplantıya bırakılması halinde buna kesinlikle karşı çıkarım, çünkü öncelikle, Troçki’nin benim görüşlerimi benim kadar savunacağından eminim…”(Bkz. agy. syf. 183.)

Aynı gün Troçki’ye bir mektup daha iletir:

“Yoldaş Troçki, tam bir görüş birliğine vardığımızı düşünüyorum. Plenumda bu dayanışmamızı ilan etmenizi rica ediyorum sizden.”(Bkz. agy. syf. 185.)

Troçki 21 Aralık’ta zafere ulaşır. Lenin kendisini tebrik etmekte gecikmez:

“Tek bir el ateş etmeden yalnızca basit bir manevra ile mevziyi ele geçirmiş görünüyoruz. Durmamamızı ve saldırıya devam etmemizi, dolayısıyla da parti kongresinde dış ticaretimizi güçlendirme ve uygulamalarında iyileştirmeye dönük önlemler almayı gündeme getirecek bir önergeyi tamamlamamızı öneriyorum.”(Bkz. agy. syf. 188.)

Lenin durmaz. 30 Aralık 1922’de Milliyetler (Uluslar) ya da Otonomizasyon (Özerkleştirme) Sorunu olarak bilinen notlarında, şoven politikaları dolayısıyla Stalin’i topa tutar:

“Stalin’in herkesçe bilinen ‘milliyetçi sosyalizm’ kini ile birlikte aceleciliği ve salt yöneticilik sevdasının, bu noktada çok tehlikeli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Politikada kin genelde en kötü rolü oynar.” (Bkz. agy. syf. 208-209.)

Ertesi gün, 31 Aralık’ta Lenin, Stalin’e olan saldırılarını sürdürür:

“Bu gerçek Büyük Rus Milliyetçiliği hareketinin tüm politik sorumluluğu, elbette ki, Stalin ve Dzerzhinsky’ye yüklenmelidir.” (Bkz. agy. syf. 213.)

Lenin 5 Mart’ta, başına “çok gizli” ve “özel” diye belirttiği Troçki’ye olan mektubunda şöyle yazacaktı:

“Sevgili Yoldaş Troçki. Parti Merkez Komitesi’nde Gürcistan davasının savunmasını üstlenmenizi içtenlikle rica ediyorum. Bugün bu dava, Stalin ve Dzerzhinsky’nin baskıcı ellerindedir ve onların tarafsızlığına güvenemem. Tam tersi. Bunun savunmasını üstlenmeyi kabul ederseniz huzurlu olabilirim. (…) En içten yoldaşça selamlarımla.”(Bkz. agy. syf. 273.)

Bütün bunların ortasında Lenin, Stalin’le olan bütün politik ve kişisel ilişkilerini keser ve bunu, Stalin’e bir mektupla bildirir. Yine bu sıralarda, 4 Ocak 1923’te Lenin, Aralık ayında yaklaşan Kongre için tutmaya başladığı notlarına kritik bir ekleme yapar. Yaptığı bu ekte, Lenin, Stalin’in derhal görevden alınmasını talep eder ve gelecekte Stalin ile Troçki arasında yaşanmaya başlanan politik ayrılığın, devrimin kaderi açısında taşıdığı tehlikeye işaret eder:

“Stalin çok kaba biri ve bu kusur, aramızda ve biz komünistler arasında oldukça hoş görülebilir olsa da, bir genel sekreterde tahammül edilemez hale gelir. Bu nedenle yoldaşlara, Stalin’i bu görevden almanın ve onun yerine, diğer tüm açılardan Stalin yoldaştan tek bir avantajla, yani daha hoşgörülü, daha sadık, daha kibar ve yoldaşlara karşı daha düşünceli, daha az kaprisli vb. olan başka bir kişiyi atamanın bir yolunu düşünmelerini öneriyorum. Bu durum önemsiz bir ayrıntı gibi görünebilir.

Ama bence bir bölünmeye karşı önlemler açısından ve yukarıda Stalin ile Troçki arasındaki ilişki hakkında yazdıklarım açısından bakıldığında, bu [küçük] bir ayrıntı değil, belirleyici önem taşıyabilecek bir ayrıntıdır.” (Bkz. https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1922/dec/testamnt/congress.htm)

Lenin, bu mektupları ile notlarının Pravda’da yayımlanmasını ve yaklaşan Sovyetler Kongresi’nde, Komünist Parti Kongresi’nde ve ulusal soruna dair makalelerinin de SSCB Birinci Sovyetler Kongresi’nde okunmasını ister. Ancak metinler Mayıs 1924’te, yani Lenin’in bu mektupları yazmasından yaklaşık 16 ay sonra ve Lenin’in ölümünden 5 ay sonra, 13. Komünist Parti Kongresi’nin yalnızca Yönetim Heyeti’nde okunur ve toplantı sırasında da not alınmasına izin verilmediği gibi, kayıt cihazları da kapattırılır.

Lenin’in vasiyetinden ve onun, Stalin’in görevden alınmasını talep etmesinden sadece burjuva tarihçiler değil, Stalinist ve sosyal demokrat tarihçiler de nefret eder. Bunun nedeni aynıdır: Bu vasiyet ve Lenin’in bu dönemde yazdığı daha birçok metin, Lenin’in Marksizmini Stalin’in bürokratizmine bağlamayı, ikisini birbirlerine eşitlemeyi olanaksız kılar. Bu vasiyet karşısında bir yandan Stalinist bürokratlar işçi sınıfı düşmanı ve karşıdevrimci suçlarını Lenin’de doğrulayamaz, Lenin’i mazeret olarak kullanıp kendi ihanetlerini haklı çıkaramazlarken; burjuva yöneticiler ile tarihçiler de, antikomünist histerilerinin tatmini noktasında önemli olan Stalinizmin Leninizmden kaynaklandığı iddiasını ileri süremeyerek kudururlar.

Lenin’in hayatının sonunda verdiği devrimci antistalinist mücadelenin metodolojik ve politik geleneği, daha sonra Troçki ile Rakovski önderliğindeki Sol Muhalefet’te ve ondan sonra da 1938’de kurulan Dördüncü Enternasyonal’de korundu ve sürdürüldü. Lenin’in politik vasiyetinin örgütsel devamcısı olan Dördüncü Enternasyonal, 20. yüzyıl boyunca Stalinist gizli polisten aldığı bütün ölümcül darbelere, kadrolarının uğradığı bütün suikastlere rağmen, işçi hareketi içinde bir Marksist kutup olarak kalmayı başardı ve 21. yüzyılda, işçi hareketi içinde militan, enternasyonalist ve devrimci bir eğilim olarak kendisini var edebildi. Bu tarihsel başarıda, Lenin’in verdiği son mücadelenin rolü hiçbir şekilde yadsınamaz. 

The revolution of the women and peoples of Iran

0

Mahsa Amini, the 22-year-old Kurdish girl, died on 16 September after being tortured by the so-called Iranian “morality police”. She had been accused of “wearing hijab inappropriately”. This murder triggered a revolutionary uprising of masses, led by women, that created a revolutionary process against the dictatorial regime. At the time of writing this article, the mobilizations in the country had already entered their second month.

Pioneering the protests after Amini’s death, women took to the streets in many cities across the country, removed their hijabs and paved the way to extend the mobilization to the working class and other popular sectors by rebelling against Sharia oppression,[1] patriarchal violence and the capitalist exploitation they have been suffering under the dictatorial regime of 43 years. With the slogans of “Woman, life, freedom!”, “Abolish the morality police, close the Ministry of Irshad (Moral)!”, “Basij (repressive militias), out!” and around their demands, women, youth and workers participated in protests in almost all the cities of the country such as Kurdish, Arab, Baloch and Azerbaijani cities, by targeting the institutions of the regime.

The attempt of the mullah (Islamic priests versed in the Quran) regime, army, Revolutionary Guards, Basij and civilian paramilitary forces to repress the masses through violence quickly turned the popular uprising into one that directly targeted the regime itself. In two months, the regime murdered almost 500 people and arrested over 15,000. However, the fire ignited by the murder of Amini enabled the Iranian peoples to overcome the wall of fear created by 43 years of oppression and violence, and unite the anger of women and working people against the mullah regime.

The past of the revolutionary process

Actually, the peoples of Iran have a significant experience fighting against the mullah regime, the capitalist exploitative order, patriarchal violence and poverty. In 2009, the suppression of the “Green Movement”, led by the reformist wing represented by the former President Khatami, by the conservative wing of the Islamic Republic brought about a process of repression in the country. A period of stagnation in the fight against the regime started as many activists lost their lives and many more were arrested or exiled. However, the failure of the “reformist process” also helped to dissolve the belief that the oppressive and dictatorial regime of the Islamic Republic could be defeated through reforms. The natural result of this is that in all the mobilization processes that have taken place since 2009, they have become relatively independent from the reformist or conservative wings of the regime, which has allowed them to develop their own struggles.

The “White Wednesdays” (i.e., the struggle of Iranian women against the mandatory hijab law), the strike waves of working class that marked the years 2018-2020, and the poverty revolt against price hikes of gasoline in 2019 fit exactly into this plane. Although none of these waves of protest turned into a mobilization directly against the mullah regime, they brought important ruptures in the consciousness of the Iranian people. Against the regime, which did not tolerate any organization with legal excuses, the women developed their own methods of struggle. With the wave of privatizations in the 2000s, which brought more casual, flexible and temporary work, the Iranian working class began to build its own means of struggle. In doing so, they rallied around independent trade union groups by building upon the experiences of the shuras or workers’ committees of the past and the 1979 revolution. More importantly, the Iranian working class has taken the lead in a significant part of the processes of struggle that have been taking place since 2009. And it was precisely this process that made it possible for an anti-regime accumulation of anger and courage to emerge among the population under 30 years of age, which today makes up 60 per cent of Iranian society.

Discontent with the current order, which has become massive but has not yet directly targeted it, also manifested itself in 2019. The uprising, which began in a significant part of the country after the rise in gasoline prices, was crushed by the dictatorial regime with intense violence. According to Amnesty International data, 1,015 people were killed and, according to Iranian sources, almost 4,000 people lost their lives and around 10,000 people were arrested. The counter-revolutionary regime of the mullahs crushed the working people through oppression, but could not erase the 2019 mobilization from the memory of the masses.

So much so that, at the time of writing this article, the working people of Iran, who are mobilizing against the dictatorial regime, have called for a three-day general protest in memory of those who were massacred in the 2019 uprising. In many cities in Iran, from Kurdistan to Baluchistan, the masses are in the streets, university students are boycotting classes, shopkeepers’ shutters are drawn, and the working class is on strike in factories in different sectors. Because today’s uprising has a different dimension from past examples.

The present of the revolutionary process

The working people of Iran have surpassed and developed their past experiences of struggle, which they have accumulated in their memory. Women, youth, the working class, and the oppressed nations turned their democratic, economic and social demands into a popular revolutionary uprising against the regime of the mullahs.

This spontaneous mobilization of the working people of Iran, which is manifested in the slogans “Women, life, freedom!”, “We do not want the Islamic Republic”, “Death to the dictator, death to Khamenei!”, “Death to the tyrant, whether he is the supreme leader or the shah!”, has been going on for two months without relenting. The regime’s massacres and terror arrests reinforced their struggle even more rather than pushing back the masses.

The mullahs know that they have lost their legitimacy in the eyes of the masses and that their regime will not survive if they step back from their policies of oppression and violence. This is why they are trying to increase the dose of repression to intimidate masses. In the Iranian parliament, 227 of its 290 members have called on the judiciary to sentence 14,800 people arrested during the demonstrations to death on charges of “gathering against national security”, “conflict with the Islamic Republic” and “corruption on earth”. However, this call from the representatives of the regime did not scare the masses who were aware that the regime would attack them with greater violence if they retreated and fell into a “defensive position”.

The Islamic Republic regime, which has historically been able to prevent unifying the anger directed at itself by dividing Iranian society into national and religious minorities, has also again resorted to this weapon. During the current uprising, much more intense violence and massacres were carried out against the most oppressed sections of the Iranian population, especially the Kurds and Balochis. Bombings were carried out at the offices of political parties and in some cities in Kurdistan. In Balochistan, it carried out massacres against the civilian population. In this way, by trying to push the organizations in Kurdistan and Balochistan (the most economically, democratically and socially oppressed region of Iran, where predominantly Sunni population lives and averagely 60 per cent of the country’s annual death sentences are applied) to more radical positions (for example, by provoking the radical Islamist organization Jaish al-Adl [Army of Justice] in Balochistan), the regime tried to weaken and divide the struggle of the Iranian working people. The mullahs who attempted this policy, which their brother dictator Bashar al-Assad (Syria) implemented “successfully” with their help, so far have failed in these maneuvers.

The revolutionary uprising did not allow the anger and united struggle against the regime to be divided. Today, in many cities of Iran, the Kurds send messages of solidarity to the Balochis, the Balochis to the Azerbaijanis, the Azerbaijanis to the Arabs and the Arabs to the Persians during the mobilization.

Diminishing of the belief to transform the Islamic Republic through reforms following the defeat of “Green Movement” in 2009 is reflected also on the current struggle of the working people of Iran against the regime. The mobilized masses do not demand anything from the regime. Their common demand is the overthrow of the regime. Another important point of the current revolutionary mobilization is that the masses no longer trust the official opposition whose interest lies in the continuation of the capitalist order of exploitation and which makes propaganda to take advantage of the uprising that shook the mullah regime. And the head of this opposition is the Shahist, pro-monarchist wing, whose voice was very weak at the beginning of the protests in the country and with a weight living abroad. However, the mobilized working people have made a de facto break away with the dictatorial regime and the capitalist system of exploitation. And this breaking away lies in the slogan “Death to the tyrant, whether he is the supreme leader or the shah!”

This revolutionary process bringing about such motives is deepening with demonstrations that have been taking place in more than 138 cities and towns for two months, boycotts organized in more than 137 universities and many high and elementary schools, and strikes in many sectors such as public transport drivers, workers in oil, natural gas, iron and steel, metal, sugar cane, glass, and education. And as the mobilizations deepen, the crisis within the regime increases. One of the two major issues that have come to light in this regard thus far has been the reflection of the presence of elements within law enforcement agencies that refuse to use violence against the masses. Another critical issue is the participation of the Bazaar (the merchants) in the mobilizations in some regions as the merchants occupy an important place in Iranian society and have been one of the ideological pillars in the construction of the regime of the Islamic Republic.

The future of the revolutionary process

The most important factor behind the fact that the mass uprising in the country has continued for so long and is deepening the political crisis of the regime even more is that the mobilized workers have started to create their own self-organizations. The Iranian class struggle, which had the experience of the shuras during the 1979 period, also built important organizations of workers’ councils in the wave of workers’ strikes that took place between 2018-2020. In today’s process, an attempt is being made to develop the previous council-type initiatives in the striking class sectors, on the one hand, and on the other hand, an attempt is made in that direction in the sectors where it has not yet been built. In addition to these class organizations, the workers create their own mobilization bodies through the creation of local/regional committees.

The spread of local committees and workers’ councils, which are the cores of dual power, will be decisive in the evolution of the current panorama, dominated by an impasse between the regime and the masses. The dissemination of these bodies and their transfer to a national coordination point would guarantee the continuity of the struggle of women, youth, the working class and the oppressed peoples.

When the regime of Islamic Republic starts to weaken, it will lead both region countries and imperialism and the bourgeois wing opponent to the regime within the current political atmosphere of the country to attempt to protect their own interests. At this point, we have already mentioned that the mobilized masses in the country do not embrace the reformist and monarchist focal points.

The Islamic Republic of Iran regime has proved that it is one of the most important counter-revolutionary forces in the region, by providing support to oppressive regimes in countries such as Syria, Lebanon and Iraq. It has collaborated in suppressing the revolts in the revolutionary process in North Africa and the Middle East that began in 2010, or by intervening according to its regional interests. Now, the regime itself is going through a similar process. It would be naive not to think that its weakening and danger of falling will push the region’s exploitative powers and imperialism, whose interests depend on the overthrow or survival of the regime, to attempt various maneuvers.

At this point, the statement of the Haft Tappeh Sugarcane workers quotes the best example of the attitude that should be taken for the benefit of the working people of Iran: “Our conflict is with the whole system of exploitation, oppression, crime, discrimination and poverty. We conflict with this whole class system. Not only in Iran but also in Israel, Palestine, Afghanistan, Iraq, Turkey, UK, the United States, Russia, China… We do not need the support of the regimes of these countries. We are the working class. We will wipe them out by uniting with our class brothers and sisters nationally and internationally!”

The victory of such a revolutionary line will be possible through the coordination of local committees and workers’ councils on a national scale, taking the strikes into an organization of a national general strike, providing this coordination with an action program aimed at ending the dictatorial regime and the capitalist order of exploitation, and creating a revolutionary leadership on this path.

One of the pillars of the current struggle is to consign the mullah regime and its oppressive constitution to the dustbin of history, and to establish a new constitution by a Free and Sovereign Constituent Assembly that will guarantee the democratic, social and economic rights of women, youth and the working class as well as all democratic rights of the oppressed peoples including the right to self-determination, and that will be convened by these elements.

But more importantly, to lead the fight for the construction of a workers’ government that will carry the struggle to a definitive breaking away with the regime, the capitalist system of exploitation and imperialism, and that will guarantee the victories of the working class and all the oppressed sections.

As IWU-FI, we call on all organizations in the world that claim to be democratic and leftist, the unions, and the organizations of women and LGBTQ+ to show solidarity by carrying out united actions in support of the mobilization of women, the working class and the peoples of Iran.


[1]              Sharia law are rules that that lay down the governing principles for spiritual, mental, and physical behavior that must be followed by Muslims. Sharia law is essentially Islam’s legal system.

Anayasa değişikliği teklifine kadınlar olarak esastan karşıyız

0

AKP, MHP ve BBP’den 336 milletvekili imzasıyla TBMM’ye sunulan teklif, anayasanın 24. ve 41. maddelerini değiştirmeyi öneriyor. Değişikliğin referandum olmadan geçmesi için en az 400, referandum için ise 360 milletvekilinin oyu gerekiyor. Başörtüsü, evlilik ve aile üzerinden kadınların ve lgbti+ların haklarına dönük bir saldırı anlamına gelen değişiklik için Altılı Masa’nın şu ana kadarki eğilimi çoğunlukla kabul etme yönünde. Yani Altılı Masa muhalefeti, erkek egemen siyaseti sürdürerek AKP-MHP çizgisinden pek de farklı bir tutum almıyor.

“Din ve vicdan hürriyeti” başlıklı 24. madde için önerilen değişiklik, kadınları başörtülü ve başörtüsüz olarak ayırarak ayrımcılık yaptığı gibi temel hak ve özgürlükleri güvence altına almak bir yana “dini inanç sebebiyle” diyerek kısıtlıyor; üstelik başörtülü kadınların eğitim ve çalışma haklarını seçim malzemesi haline de getiriyor. Zaten önerilen diğer değişiklik, arka plandaki niyeti doğrudan açığa çıkarıyor. “Ailenin korunması ve çocuk hakları” başlıklı 41. maddede ailenin tanımı için “yalnızca kadın ve erkek olmak üzere iki farklı cinsiyetten bireylerin birbiriyle evlenerek evlilik birliğini oluşturabilmesi, bunun dışındaki hiçbir birlikteliğin evlilik birliği olarak kabul edilmemesi” ifadesi öneriliyor. Gerekçe olarak “aile ve evlilik kurumunun her türlü tehlike, tehdit, saldırı, çürüme ve sapkın akımların dayatmalarına karşı korunması” amacı gösteriliyor. İktidar apaçıkça şunu söylüyor: “Lgbti+ları yok saymaya, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığa, muhafazakâr politikaları ‘kutsal aile’ kisvesi altında sürdürmeye, her türlü eşitsizliği ve istismarı bu çatı altında görünmezleştirmeye ve kadınları aileye hapsetmeye devam edeceğiz.”

Hazırlanırken hiçbir kadının, lgbti+nın, ilgili kurum ve örgütün görüşü alınmayan bu değişiklik tekliflerine kadınlar olarak esastan karşı çıkıyoruz. Peki neden? Çünkü temel hak ve özgürlüklerimizin dini herhangi bir referansla oluşturulmasına ve birer seçim malzemesi yapılmasına itiraz ediyoruz. Emeğimize, bedenimize ve kimliğimize yönelik saldırıları ve bunlar üzerindeki her türlü tahakkümü reddediyoruz. Bu teklifin toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirmeyi hedeflediğini görüyoruz. AKP iktidarı ailenin düzenini korumak için kadınları ev içi köleliğe mahkûm etmeye çalışan yasa ve düzenlemeleri zaten yıllardır uyguladı, uygulamayı denedi. “En az üç çocuk” gibi akıllara kazınan söylemleri de iktidarı boyunca hiç eksik etmedi. Şimdi ise doğrudan kadın bedeni üzerinde tahakküme ve lgbti+lara dönük nefret söylemine dayalı bir anayasa değişikliği yoluyla bir saldırıyla karşı karşıyayız.

Aileyi ve sermayeyi değil kadınları güçlendirecek; bizleri eve hapseden değil iş hayatına eşit ve güvenceli bir şekilde katılmamızı sağlayacak ve ev içi emeği toplumsallaştıracak yasalara ihtiyacımız var. Emekten, kadından, doğadan yana; cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dönük ayrımcılık içermeyen; tüm demokratik haklarımızı güvence altına alan bir anayasaya ihtiyacımız var! Ancak bunların gerçekleşmesi için ne Tek Adam rejimine ne de düzen muhalefetine güvenebiliriz. Böyle bir anayasa ancak kadınların, lgbti+ların, emek örgütlerinin asli unsurlar olarak yer aldığı bağımsız ve egemen bir kurucu meclis tarafından hazırlanabilir. Çünkü haklarımız tek garantisi, erkek egemen kapitalist sisteme karşı mücadele eden bizleriz.

2022’yi kapatırken emeğin sefaleti

0

İktidara geldiği 21 yıldan bu yana AKP hükümetleri sermaye yanlısı neoliberal politikalar izleyerek emek rejiminde derin gedikler açtı. Emeklilik yaşından çalışma koşullarına, özelleştirmelerden sendikalaşmaya değin emekçilerin yaşam koşullarını her geçen gün daha da kötü hale getirdi. Bu iktidar aynı zamanda devraldığı 12 Eylül’ün mirası olan emek düşmanı politikaların devamcısı oldu. Grevleri yasaklayarak, sendikalaşmayı zorlaştırarak temsilcisi olduğu sermaye sınıflarının vazgeçilmezi haline geldi. Şimdi yaklaşan seçimlerle gitse dahi arkasında bırakacağı bu enkazın işçi ve emekçiler lehine pek de kolay toparlanamayacağı açık.

Geçtiğimiz ay meclisten geçen 2023 bütçesi bütün bu iflasın gelecek seneler içinde de emekçilere fatura edileceğinin belgesi niteliğinde. Halihazırda vergiler, yüksek enflasyon, işsizlik gibi yıkıcı problemlerle boğuşmakta olan, 8.506 TL gibi bir sefalet ücretiyle hayatta kalması beklenen çalışan nüfusun çoğunluğunun dolaylı ve dolaysız vergilerle sermaye sınıflarını finanse etmeye devam etmesi isteniyor.

Kabul edilen bütçede yer alan hedeflere göre gelir, servet sahibi kesimlerden alınan vergilerden çok, halkın yaşamsal ihtiyaçları için zorunlu tükettiği mal ve hizmetlerin fiyatları içinde yer alan KDV, ÖTV gibi “dolaylı” vergilerle finanse edilecek. Yani yaklaşık 3,2 trilyon lira vergi toplanması bekleniyor. Bunun yaklaşık üçte biri faiz ödemeleri ve kur korumalı mevduat (KKM) hesabı ödemeleri için harcanacak. Milli gelirin dörtte biri büyüklüğünde olması beklenen bütçe harcamalarının yaklaşık yüzde 10’u ise savaş harcamaları için ayrılmış durumda.

Emekçilerden alınan vergiler savaşa ve sermayeye ayrılırken, emeğin milli gelirden aldığı pay ise gün geçtikçe daha da eriyor. 2022 ikinci çeyrekte işgücü ödemelerinin payı TÜİK’e göre yüzde 25,4’e geriledi. 2020’de bu pay 36,8’di. Buna karşılık sermaye kazançlarının payı iki yılda 11,1 puan arttı. Bu oran istihdamdaki paya bakılarak tekrar hesaplandığında AKP döneminde emeğin pastadaki payı 29,1’den yüzde 18’e gerilemiş oldu. Bu tablo devasa bir sömürü ve servet transferi anlamına geliyor. Ücretlerin baskılanıp daha fazla çalışanın asgari ücret etrafında kümelendiği göz önüne alındığında, emeği ile geçinen milyonların üretilen zenginlikten elde ettikleri payın küçülmesi daha anlaşılır hale gelmektedir.

Bu tablo ne Altılı Masa’nın ekonomi reçeteleri ne de “işi bilen” ekonomistleri ile değişebilir. Bu tablonun değişmesi servet vergisi yoluyla kaynakların zenginlerden alınıp emekçilere tahsis edilmesiyle, sermayeye peşkeş çekilen devasa kredilerin ve alınan dış borçların ödenmesinin reddi ile mümkündür. Bu tablo faturayı kabul etmeyip direnen Bekaert, Kartonsan işçileri gibi sınıfın örgütlülüğü ve mücadelesi ile değişebilir. Emekçilerin payına düşenin artması ve bu eşitsizliğin son bulması seçimleri bekleyip ehvenişeri tercih ederek gerçekleşmeyecek. Kendi yaşam koşullarımızı iyileştirmek için mücadele etmek sahip olduğumuz tek çözüm.

Tarikatların önü askeri darbeyle açıldı!

0

Ne ekersen onu biçersin, denir. Bugünün tohumları 1980 askeri darbesiyle atıldı. Tüm muhalif siyaset zapturapt altına alındı. Sermayenin istediği düzenlemeler yapıldı. Bununla da yetinilmedi. Siyasetsizleştirilen topluma din enjekte edildi. Birçok kişi 1980’li yıllarda ailesinden çeşitli bireylerin sofuluk derecesinde dine yöneldiğine tanık olmuştur. Örgütlü toplum yok edilirken tarikatlara yol verildi. Darbe döneminde üç kişi bir araya gelemezken tarikatlar çay ocaklarında, evlerde, vakit namazı dışında camilerde kolaylıkla toplanabildi. Askeri darbeyle tarikatların yükselişine böyle yol verildi. Darbeci Kenan Evren’in din soslu konuşmaları bu sürece eşlik etti. Bu, işçi hareketini ve solu ezmek ve biat eden bir toplum inşa etmek için kurulmuş bir devlet planıydı. Tutar gibi de oldu, sonra kontrolden çıktı. 28 Şubat’lara dek vardı. Sonunda AKP ile boynuz kulağı geçti.

Askeri darbeden sivil yönetime geçiş sürecinde önü açılan tarikatların çoğu doğrudan siyasete müdahil oldu. 1983 seçimleri öncesi hangi partinin destekleneceği tarikatların da ana tartışmalarındandı. Örneğin Nakşibendi tarikatının Menzil kolu Özal’lı Anavatan Partisi’ni destekleme yanlısıydı. Öyle de oldu. Tarikatın gençliğinin bir kısmı ise, sol hareketten de esinle, devlete mesafeli, öncücü bir kavrayışla, sokakta hakimiyet anlayışındaydı. Bu anlayış farklılığı, özellikle 90’lı yıllarda, İBDA-C gibi çeşitli silahlı radikal İslamcı akımların ortaya çıkışına da vesile oldu. Sonra hepsi AKP iktidarında, devlet imkânları ve iltimasıyla, bir araya gelerek en tepeye yerleşti.

Şimdi 40 yıl sonra, işçi hareketini durdurmak ve solu ezmek için yol verilmiş tarikatlar siyasi ve ekonomik nüfuzlarıyla bir devlet gücü olmuş durumda. İşte altı yaşındaki bir kız çocuğunun evlendirilmesi olayı bütün yönleriyle bu tablo içinde bir sonuç. Mesele ne bireysel, ne de pedofiliyle sınırlı. Söz konusu olan şeffaflığın, denetimin, seçme hakkının olmadığı, biatla ayakta duran, ekonomi-politiği olan tarikatlar. Dün ANAP idi siyasi kozaları, bugün AKP. İstedikleri, kendi suretlerinde bir toplumsal düzen. Bu, demokratik-laik toplumun ölümü demek. Askeri darbeyle işçi hareketini ve sol hareketi ezerek işte bu karanlığa yol verdiler. Birleşik bir emek, sol, kadın, gençlik ve lgbti+ hareketi dışında bu karanlığı hiçbir güç durduramaz.

Vakıf üniversitelerinde çalışan akademik personele kamu sendikasına üyelik yolu açılıyor

0

Vakıf üniversitelerinde çalışan akademik personelin eğitim ve bilim işkolundaki kamu sendikalarına üye olmaları için 10 yılı aşkın süredir yürütülen mücadelede yeni bir döneme girildi. Eğitim-Sen üyesi bir vakıf üniversitesi çalışanı özelinde İdare Mahkemesi, vakıf üniversitelerinde görevli akademik personelin kamu sendikalarına üye olabilmesi bakımından olumlu bir karar verdi. Böylelikle kamu sendikalarının vakıf üniversitelerinde örgütlenmesine yönelik fiili engellerin hukuk dışı olduğu teyit edilmiş oldu. Bu karar, eğitim ve bilim emekçilerini çalıştıkları kurumun vakıf veya kamu üniversitesi olmasına göre ayrıştırılmasına karşı mücadele bakımından şüphesiz önemli bir hukuki kazanım oluşturuyor. Emekçiler arasında yaratılmaya çalışılan suni ayrımlar ve statü farklılıkları, eğitim ve bilim emekçilerinin örgütlü mücadelelerinin bölünmesine hizmet etmekte.

Öte yandan bu karar, vakıf üniversitesi çalışanlarının yalnızca örgütlenme hakkı bakımından bir kazanım olmakla kalmıyor, aynı zamanda piyasanın ihtiyaçlarına göre ve hukuka aykırı olarak kâr amaçlı faaliyet yürüten vakıf üniversitelerinin, tıpkı kamu üniversiteleri gibi kamu hizmeti yürütmeleri gerektiğini, vakıf üniversiteleri çalışanlarının da kamu görevi yaptığını dolaylı olarak bir kez daha onaylayan bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle bu kazanım, vakıf üniversitelerinde çalışan akademik personelin sadece örgütleneceği sendika bakımından değil, aynı zamanda ücret ve iş güvencesi bakımından kamu üniversitelerinde çalışan emekçiler ile aynı haklara sahip olmaları için yürütülen mücadele için de önemli bir gelişme. Vakıf üniversitelerindeki güvencesiz çalıştırma yöntemlerine ve dayatılan sefalet ücretlerine karşı mücadele başta olmak üzere eğitim ve bilim emekçilerinin tüm mücadelelerini birleştirmek önümüzde önemli bir görev olarak duruyor.

2023 ve emeğin yüzyılı için!

0

2022 emekçiler için çok zor bir yıl oldu. Bütün bir yıl boyunca bakanlıkla şaklabanlık arasında salınan Nebati’ye göre bile “2022 en kötü yıl olarak tarihe geçecek”. Nebati’nin de parçası olduğu Erdoğan yönetiminin ekonomik tercihleri sonucu, emekçiler korkunç bir yıkımın içine itildiler.

Türk lirasının değersizleştirilmesi politikasıyla enflasyon tarihi zirvelere ulaştı. Emekçilerin alım gücü ağır bir biçimde ezildi. Bu yıkım politikası sözde dış ticaret açığını kapatmak ve işsizliği azaltmak için hayata geçirilmişti. Ne var ki, enflasyonun ve dövizin fırlamasına, 100 milyar dolara ulaşarak rekor kıran dış ticaret açığı ve resmi rakamlara göre dahi yüzde 10’un altına düşmeyen işsizlik oranları eşlik etti. Erdoğan yönetimi ekonominin, biri hariç, her başlığında tarihsel bir iflasa imza attı.

Saray rejiminin başarılı olduğu tek başlık finans sermayesinin ve kendi kanatları altındaki patronların elde ettiği olağanüstü kârlardı. “Düşük faiz” politikasının en önemli kazananı, kârlarını yüzde 500 oranında artıran bankalar oldu. Emekçilerin ödediği fahiş vergiler, yap-işlet-devret modelleri ve çeşitli hazine yardımlarıyla Saray oligarklarına armağan edildi. Hiç şüphesiz, bu kesimler için 2022 “en kazançlı yıl olarak tarihe geçecek”.

2022’ye damgasını vuran bu ekonomik yıkım tablosu, seçimler yaklaşırken Saray için önemli bir endişe kaynağına dönüşmüş durumda. Cumhur İttifakı’nın toplumsal tabanında ciddi bir hoşnutsuzluğu tetikleyen mevcut durum karşısında, asgari ücret artışı, EYT meselesinin nihayet çözülmesi, vergi dilimlerinin kısmen artırılması gibi adımlarla Erdoğan yönetimi, kaybettiği oyların en azından bir kısmını yeniden kazanma telaşında. Ne var ki, Saray’ın emekçi halka dönük bu kısmi tavizleri son yıllarda yaşanan ağır kaybı telafi etmenin çok uzağında. Mevcut zamlar durdurulmadan ücretlere yapılan artışın bir anlam ifade etmediğinin herkes farkında. Kaldı ki, asgari ücretin artış oranı diğer çalışanlara aynı oranda yansımıyor. Özellikle özel sektördeki örgütsüz nitelikli veya yarı nitelikli çalışanların ücretleri giderek daha fazla asgari ücrete yaklaşıyor. Son asgari ücret zamlarının ardından çalışanların yüzde 70’e yakınının asgari ücret veya ona yakın bir ücretle geçinmesi bekleniyor.

Mevcut tablo 2023 için bizlere ne anlatıyor? Yeni yıla, emekçiler ve ezilenler cephesinden tehlikeler ve fırsatlarla birlikte giriyoruz. Her şeyden önce Cumhur İttifakı’nın yenilgisinin çantada keklik olmadığını unutmamalıyız. Çeşitli ekonomik tavizlerden her türden baskı yöntemine ve sınır ötesi operasyonlara dek Saray, seçimleri kazanmak için elindeki bütün kozları kullanmaya devam edecek. Altılı Masa’nın olası bir seçim zaferinin ise, mevcut sorunlarımıza kalıcı çözümler sağlayabileceği yanılsamasına kesinlikle kapılmamalıyız. Altılı Masa partileri mevcut baskı ve sömürü düzeninin “sürdürülebilir” bir çerçeveye konulmasından öte bir program sunmayacak. Saray rejiminden kökten bir kopuş ancak düzen partilerinden bağımsız bir emek ittifakının inşasıyla gerçeklik kazanabilecek.

2023 aynı zamanda Cumhuriyet’in 100. yıldönümüne denk geliyor. Baskıcı bir siyasal sistem temelinde kapitalist sömürünün derinleştirilmesinden öte Cumhuriyet’in yüz yıllık bilançosunun pek de parlak olduğu söylenemez. Patronların değil emekçilerin ve ezilenlerin iktidarda olduğu bir yüzyıl için mücadelemizi birleştirelim ve büyütelim!

Marport’ta sendika düşmanlığı ve işçi kıyımı!

0

İstanbul Ambarlı limanında faaliyet sürdüren Marport firmasının taşeronu Karhan Gümrük’te çalışan 70 işçi sendikalaştıkları gerekçesiyle işten atıldı. Liman-İş sendikasında örgütlenen 70 işçinin iş akitlerinin dün feshedilmesi üzerine sendika ve işçiler bugün liman önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Sendika haktır, engellenemez pankartı önünde toplanan işçiler, “İşçiler burada, patronlar nerede”, “Sendika haktır engellenemez”, İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” sloganları attı.

“Biz hakkımız olanı istedik. Ama hukuk patronların hukuku.”

Geçmişte de çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ücretlerinin düzenlenmesi ve sendikal örgütlenme mücadelesi veren Marport işçileri, 2022 yılında da hak mücadelelerini sürdürdüler. Yedi buçuk yıldır limanda çalışan Veysel İlkılıç: “2022 yılının Mayıs ayında ekonomik krizden ötürü geçinemez hale geldik. Ücretlerimiz çok düşük kalıyordu ve patrondan ek zam talebinde bulunduk. Patron talebimizi görmezden geldi. Temmuz ayındaki asgari ücret zammından sonra ise ücretlerimizi 6000 Tl’ye yükseltti. Ancak bizim Mayıs ayındaki talebimiz dahi 6500 TL idi. Hal böyle olunca hakkımız olanı alabilmek için iş durdurduk.” 

Enflasyon karşısında alım güçlerinin eridiğini belirten ve insan onuruna yaraşır bir ücret talep ettiklerini dile getiren İlkılıç patronun bu talepleri görmezden gelmesi sonucunda sendikal örgütlenmeye ağırlık vermeye başladıklarını anlattı: “Zaten aramızda sendikalı olan arkadaşlar vardı. Bizim firmada 70 kişi çalışıyor ve hızlı bir şekilde Liman-İş Sendikası’nda örgütlenerek 55 kişiye ulaştık. Bu süreçte patron bizleri tehdit etti, hukuksuz şekilde e-devlet şifrelerimizi ele geçirmeye çalışarak sendikal örgütlenmeyi kırmaya çalıştı ama başarılı olamadı.”

Tüm baskılara rağmen sendikal örgütlenmeyi tamamladıklarını ve Bakanlık yetkisini alabildiklerini aktaran İlkılıç, toplu iş sözleşmesi ve bugünkü durumla ilgili sözlerine şu şekilde devam etti: “TİS sürecinde de anlaşma sağlanamadı. İşçi arkadaşlarımız ve sendikayla birlikte grev oylamasına gittik. Oylamada greve çıkmayalım kararı ağır bastı ve süreç Yüksek Hakem Kurulu’na gitti. Biz tam kuruldan TİS ile ilgili kararın çıkmasını beklerken de dün işten çıkartıldığımızı öğrendik. Liman’a geldiğimizde içeri alınmadık. Biz burada anayasal hakkımızı kullanmışız, hakkımız olanı istemişiz. Ama hukuk bizlerin hukuku değil ki, patronların hukuku. Şimdi mücadele etmek, direnmekten başka çaremiz yok.”

Pazartesi günü tekrardan Marport önünde toplanacaklarını söyleyen Veysel İlkılıç; “arkadaşlarımızla ve sendikayla konuşup yolumuzu belirleyeceğiz. Direniş çadırı kurup kurmayacağımıza karar vereceğiz. Ama bu süreçte tüm emek dostlarını bizlere destek olmaya çağırıyoruz.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Patronlar ve iktidar ekonomik krizin faturasını emekçilere yıkmaya, işçileri enflasyon altında ezilmeye mahkûm etmeye çalışırken emekçiler de insan onuruna yaraşır bir ücret ve güvenceli bir iş için mücadelelerini sürdürüyor. Ancak en temel hakları olan sendikalı çalışma hakkı dahi gasp edilmeye çalışılıyor. 

Baskılara, sendika hakkının engellenmesine ve işten çıkarmalara karşı Marport işçilerinin talep ve mücadelelerinin yanındayız. Dayanışma çağrıları, çağrımızdır.

“8 binin üzerine çıkmayın”

0

Yeni asgari ücret 8.506 TL olarak açıklandıktan sonra Çalışma Bakanı Vedat Bilgin “bomba” bir açıklama yaptı: “Sendikalar bize 8 bin liranın üstüne çıkmayın dedi” diye konuştu. Bu “sendikaların” hangileri olduğunu söylemedi, ama asgari ücret masasına zaten iki sendika konfederasyonu oturmuştu; biri Türkiye İşverenler Sendikası, diğeri de Türk-İş. Patronlar sendikasının böyle bir talepte bulunmuş olması gayet normal. Ama Bakan Bilgin’in, her ne kadar daha sonra reddetse de, aslında masada sözde işçileri “temsil” eden Türk-İş yöneticilerini kastettiği herkesin malumu.

Bakan Bilgin sözde “gizli” olması gereken bu bilgiyi neden açığa vurdu? Bir neden elbette, “Bakın sayın cumhurbaşkanımız sendikalardan bile daha yüce gönüllü” demek istemiş olabilir. Ya da asgari ücretin açıklama toplantısına katılmayan Türk-İş yönetimini “cezalandırmak”, onları emekçilerin nezdinde gözden düşürmek için olabilir. Ama bunun için bu açıklamayı yapmasına gerek yoktu ki… İşçiler Türk-İş bürokratlarının emekçi sınıfların ne denli uzağında, hatta karşısında olduklarını zaten biliyorlar.

Türk-İş Başkanı Ergün Atalay’ın pazarlığı açlık sınırından (7.785 TL) başlatması, buna gelen tepkiler üzerine Genel Sekreter Pevrul Kavlak’ın çıtayı 9 bin liraya çıkarması, bu bürokratların AKP, hükümet ve patron yanlısı manevralarından başka bir şey değildi. Karara imza koymamaları da bu gösterilerinin bir parçasıydı. Ve hep birlikte emekçileri bir kez daha açlığa ve yoksulluğa mahkûm ettiler, cumhurbaşkanının ayaklarının altına kırmızı halı olarak serildiler.

Pevrul Kavlak, görüşmeler öncesinde, “Bizim istediğimiz rakamı vermezlerse masadan çekiliriz, imza atmayız. Başkaca yapacak bir şeyimiz yok,” demişti. Elbirliğiyle kararlaştırdıkları asgari ücretin bugünkü açlık düzeyinin altında kalması üzerine oluşan tepkileri frenleyebilmek için de şimdi “Gerekirse işçileri meydanlara davet ederiz,” diyebiliyor. Bunlar hep işçileri yatıştırmak için ortaya atılan sahte vaatler. Tıpkı Erdoğan’ın “Gerekirse temmuzda asgari ücreti yeniden gözden geçirebiliriz,” vaadi gibi.

Türk-İş bürokratları bugün asgari ücretin emekçilerin yüzde 60’ını kapsayan ve açlık düzeyinin altında kalan bir “ortalama ücret” olduğunun farkındalar. Ve toplu sözleşmeli işyerlerinin çoğunluğundaki ücretlerin de yeni asgari ücret düzeyinde kalacağının bilincindeler. Bütün bunların, emekçi sınıflar arasında büyük bir hoşnutsuzluğa neden olabileceğinden ve tıpkı 2022’nin başlarında olduğu gibi, ücret talepli yeni işçi seferberliklerine yol açabileceğinden korkuyorlar.

Evet korkuyorlar… Çünkü sendika bürokratlarının gerçek derdi hükümet ve patronlar değil, onların asıl “baş ağrısı” işçiler emekçiler. Bürokratlar, patronlarla pazarlıklarında işçileri infiale sürüklemeyecek bir ücret elde ederek mevcut sömürü düzeninin korunmasından yanalar. Çünkü sendikalarının görevinin bu olduğunu düşünüyorlar ve kendi koltukları da bu tip sendikaların varlığına bağlı. Ama işçi seferberlikleri başladığında, kendi koltuklarının nasıl sarsılabileceğini de biliyorlar. 2022 yılının başlarında işçi mücadeleleri patlak verdiğinde, bürokratların tavrı derhal yangını çıktığı yerde söndürmek olmuştu. Emekçilere açıkça ihanet etmişlerdi. Şimdi de bunun tekrar etmesinden korkuyorlar. Durumu içi boş vaatlerle, sahte tehditlerle atlatmaya çalışıyorlar. Bugün emekçi sınıfların ekonomik, sosyal, sendikal ve tüm demokratik haklarını elde edebilmelerinin önündeki en büyük engellerden biri bu ve benzeri bürokratlardır. Sendikaları bu bürokratlardan temizlemek de öncü işçilerin başta görevlerinden birisi olarak ortada duruyor.

Kartonsan işçileri insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam için grevde

0

Türk-İş’e bağlı Selüloz-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu, İzmit’te yer alan Kartonsan fabrikası işçileri 22 Aralık’tan bu yana grevdeler. 170 işçinin çalıştığı fabrikada 6 aydır devam eden toplu iş sözleşmesi sürecinde patronun emekçilerin taleplerini kabul etmemesi üzerine işçiler üretimden gelen gücünü kullanmaya gitti. İşçi Demokrasisi Partisi de grevlerinin üçüncü gününde Kartonsan işçilerinin ve sendikaları Selüloz-İş’in haklı mücadelesiyle dayanışmak için grev alanındaydı.

“Bu defa bıçak kemiğe dayandı”

Geçtiğimiz Temmuz ayında asgari ücrete yapılan ara zammın ardından 170 arkadaşlarından 115’inin ücretinin asgari ücretin altında kaldığını belirten işçiler, o dönemde 4 gün üretimi durdurarak yüzde 60 ek zam alabildiklerini aktardılar. 12 yıldır fabrikada çalışan bir işçi şöyle devam etti: “Eğer o zammı alamasaydık bu ekonomik kriz ortamında ayakta kalma şansımız olmazdı. Ama tabii o zam dahi 2 ay içerisinde eridi gitti. Enflasyon karşısında alım gücümüz kalmıyor ki.”

15 yıldır Kartonsan’da çalışan bir başka işçi arkadaşımız devam etti: “Aslında her toplu sözleşme sürecimiz hararetli geçiyordu. Neredeyse hepsinde greve gittik, gidiyoruz noktasına ulaşıyorduk. Ama bugüne kadar hepsinde son anda anlaşmaya vardık. Ancak bugün durum farklı. Hepimizde bıçak kemiğe dayandı. Asgari ücret zammıyla birlikte büyük bir kısmımızın ücreti asgari ücret bandında ya da onun biraz yukarısında kaldı. O nedenle gemileri yaktık diyerek bu defa greve gittik.”

Grevci Kartonsan işçileriyle ekonomik kriz, asgari ücret ve işçi sınıfının durumu üzerine sohbetimize devam ederken 17 yıldır fabrikada çalışan bir işçi arkadaşımız yanımıza yaklaştı: “Bakın şimdi asgari ücreti 8.506 TL olarak açıkladılar. Neye yarar ki? Ocak ayında her şeye zam gelecek zaten. Şubat dedin mi de aldığın zammın hiçbir değeri kalmayacak. Zaten şimdiden bütün ürünlere zam yapmaya başladılar bile. Ocakta bir anda yüklenmesinler diye önden fiyat düzenliyorlar. Mevzuu sadece elimize geçen ücret olmaktan çıktı. Sen bugün bize 15.000 TL de versen şu enflasyonda o da bir şeye yaramayacak, eriyip gidecek. Bir de bizim için önemli meselelerden bir tanesi vergi dilimi konusu. Yıl sonu geldi mi elimize geçen para epey azalıyor. Ocak ile Aralık maaşlarımız arasında 1000 TL civarında fark oluşuyor.”

“Konu yalnızca ücret de değil. Bizim de bir onurumuz var.”

Pandemi süresince dahi birçok sektör çalışmazken kendilerinin servislerle fabrikaya getirilip gerekli önlemler alınmayarak çalıştırıldıklarını belirtti işçiler. Kronik hastalığı olan arkadaşlarının yerine fazla mesaiye zorlandıklarını dile getirdiler: “Patron sürekli bizim üzerimizden kârına kâr katıyor. Ama konu bize zam yapmaya, hakkımızı vermeye geldi mi yok.” 

Ama meseleleri yalnızca ücret değil. Sözü başka bir işçi arkadaşımıza bırakıyoruz: “Siz bir de içerideki koşulları, bize yapılan muameleyi görün. Sanki bu fabrikayı biz var etmiyoruz, bizim sayemizde ayakta kalmıyor burası. Çalışıyorsun, üretiyorsun, sürekli mesaiye kalıyorsun, evinde eşinden, çocuğundan fazla yöneticini patronunu görüyorsun. Ama bir selam vermekten dahi acizler. İnsan muamelesi yapmıyorlar sana. Geliyor, yarım saat başında duruyor, bir selam bile vermiyor. İnsanın onuruna dokunuyor. Yani konu yalnızca ücret de değil bizim için. Bizim de bir onurumuz var.”

“Bekaert’i görünce tamam dedim. Biz de geliyoruz.”

Kartonsan’a ziyarete gitmeden önce 15 dakikalık mesafedeki metal işçisi arkadaşlarının yanındaydık. Lastik telinin milli güvenlik meselesi haline getirilerek grevlerinin iktidar tarafından yasaklandığı ama iradelerine ve birliklerine sahip çıkan, grev yasağını hükümsüz kılan Birleşik Metal-İş Sendikası üyesi Bekaert işçilerini ziyaret etmiştik. Zaten iki fabrika işçileri de birbirlerinin grevlerini ziyaret edip mücadelelerinin ortak olduğunu belirtmişlerdi. Biz yine de Bekaert işçilerinin selamlarını Kartonsan işçilerine yeniden ilettik. Hemen bir işçi arkadaşımız devreye girdi: “Düşünebiliyor musunuz lastik teli milli güvenlik meselesiymiş. Neyin milli güvenliği bu? Bizim çocuklarımızın güvenliği ne olacak? Ya da karınları nasıl doyacak, bir sağlık sorunuyla karşılaşsak nasıl karşılayacağız bunu? Böyle milli güvenlik mi olur? Bizler burada hakkımız olanı istiyoruz. Ama grev yasağına rağmen hakkına sahip çıkan Bekaert beni çok etkiledi. Bekart’i görünce tamam dedim. Biz de geliyoruz. Bizim grevimizi de yasaklamaya kalksalar fire vermeden biz de çıkardık greve.”

Her bir işçinin sözünde ayrı ayrı karşılık bulan kararlılık ve direnç tüm grev alanına yansımıştı. Grevdeki işçilerin hepsi büyük bir coşkuyla ailelerini de alarak grev alanına gelmişti.

Selüloz-İş Kocaeli Şube Başkanı Murat Yürük ve sendika işçi temsilcileri ise grevlerinin önemini şu sözlerle dile getirdi: “Bizim inancımız tam, bize dayatmaya çalıştıkları kabul etmiyoruz. Sefalet içinde yaşamaya zorlamaya çalışıyorlar bizi. Bekaert ile beraber gerek Kocaeli için gerek tüm Türkiye için bir yola koyulduk. İnşallah işçi sınıfı için bir ateş olur bunlar. Bu düzen böyle gitmez. Birilerinin buna dur demesi lazım.”

Diğer yandan, resmi ifadeleriyle “Türkiye’nin lider ve Avrupa’nın önde gelen” kuşeli karton üreticisi olan Kartonsan’ın son 9 ayda bir önceki döneme göre yüzde 268 artışla 666 milyon TL kâr ettiği belirtiliyor. Yürük, bu kârın işçiye yansımadığını, oysa istedikleri ücret zammını almaları durumunda bunun kârın yüzde 1’ine bile denk gelmeyeceğini ifade ediyor. Yeri gelmişken, Türkiye’nin alanında lider üreticisi olan bu şirketin 21 yıllık kıdemli işçisinin temmuzda aldığı %60 zam sonrası ücretinin ancak 9100 TL’ye ulaştığını belirtmiş olalım. İşçiler insanca yaşayacak bir ücret için grevlerini bir kazanım elde edinceye kadar ısrarla sürdüreceklerini belirtiyor.

Grevdeki Bekaert işçilerine ziyaret

0

İşçi Demokrasisi Partisi grevlerinin 12. gününde Bekaert işçilerine bir ziyaret gerçekleştirdi.

Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu İzmit Bekaert fabrikasında işçiler, toplu iş sözleşmesinde istedikleri maaş artışını alamadıkları için 13 Aralık’ta greve çıktılar. Hemen öncesinde Cumhurbaşkanlığı tarafından yasaklanan grev kararını tanımayan işçiler; “bu bizim anayasal hakkımız, hakkımız olan ücret artışını istiyoruz” diyorlar. Ziyaret sırasında işçiler grevlerinin “milli güvenlik” gibi içi boş gerekçelerle yasaklanmasını işçi düşmanı ve yasakçı politikaların bir göstergesi olduğunu belirttiler.

Otomobil lastik teli üreten Belçika sermayeli fabrikada işçiler saatlik ücret olarak 100 TL istiyor. İş veren ise 65 TL öneriyor ki bu hayat pahalılığı ortamında sadaka bile denecek bir para değil. Yıllarca fabrikada çalışıp hala asgari ücret düzeyinde maaş alan birçok işçinin olduğu hatta yeni asgari ücret ile birlikte bazı işçilerin maaşlarının asgari ücret altında kaldığı görülüyor.

Fabrikada üretim tamamen durmuş durumda. İşçiler, patronun 12 gündür uğradığı zararın kendilerine vermesi gereken maaş zammından çok daha fazla olduğunu belirttiler. Patronun işçilere istedikleri ücret artışını vermek yerine onları, grevi yasaklatarak cezalandırmayı seçmesi şüphesiz ki, işçilerin örgütlü bir şekilde haklarını almasından duyulan korkuyu göstermektedir.

Son olarak Bekaert işçilerinin grevi sadece maaş artışı ve yan haklar mücadelesi değil, en temel anayasal hakları olan grev hakkını gasp etmeye çalışanlara karşı da üretimden gelen güçlerini kullanmayı seçen işçiler grevlerinin yasaklayanlara karşı da mücadele ediyorlar.

İşçi Demokrasisi Partisi adına yapılan konuşmada Bekaert işçilerinin tüm taleplerini destekledikleri ve onların haklı mücadelelerinin her zaman yanında oldukları vurgulandı.

***

Editörün seçtikleri:

TÜMTİS, İran Konsolosluğu önünde Şahabi’yle dayanışma eylemi düzenledi

0

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS), 22 Aralık saat 11.00’de, Fatih’te bulunan İran İslam Cumhuriyeti Başkonsolosluğu önünde, 18 Mayıs 2022’den beri tutuklu bir halde Evin Hapishanesi’nde tutulan ve sağlık durumu giderek kötüleşen Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası Yönetim Kurulu Üyesi Rıza Şahabi’nin serbest bırakılması talebiyle bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasına, TÜMTİS’in örgütlü olduğu işyerlerinden birçok temsilci işçi katıldı. Basın açıklamasını TÜMTİS İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı Ersin Türkmen gerçekleştirdi.

Basın açıklamasında aynı zamanda tutuklu bulunan diğer sendikacıların ve işçi önderlerinin serbest bırakılması ve şu an İran’ın birçok eyaletinde yayılmış bulunan taşımacılık işçilerinin grev dalgasıyla dayanışma çağrısı da yapıldı.

Basın açıklaması henüz başlamadan, emniyet güçleri İran Konsolosluğu önünde barikatlar oluşturdu ve daha sonrasında da, basın açıklamasının konsolosluğun önünde yapılamayacağını, İranlı yetkililerin talebinin bu yönde olduğunu belirtti. Bu, İran’ın kadınları ile işçilerini bugün idam sehpalarına gönderen İslam Cumhuriyeti rejiminin yaşadığı kriz ile korkunun, birçok ifadesinden yalnızca bir tanesi. Mollaların diktatörlüğü İran’da sendikalara izin vermediği gibi, diğer ülkelerdeki temsiliyet binaların önlerinde de sendikaların kendilerini protesto etmesini istemiyor.

“Rıza’ya özgürlük istiyoruz!”, “Yaşasın enternasyonal dayanışma!”, “İranlı işçiler yalnız değildir!” sloganlarının atıldığı basın açıklamasının ardından, okunan basın açıklamasının İngilizce ve Farsça çevirileri de konsolosluktan bir yetkiliye teslim edildi.

Rıza Şahabi 30 Ekim 2022 tarihinde Evin Hapishanesi’nden bir açık mektup yayımlamış ve rejimin kendisine yönelttiği düzmece suçlamaları reddederek, İran’da sürmekte olan halk devrimiyle olan dayanışmasını ilan etmişti:

“Bugünlerde hükümet ajanlarının tarif edilemez boyuttaki örgütlü zulmünün ve vahşetinin karşısında duran muhterem İran halkının haklı taleplerini bastırmak için hükümetin umutsuz çabalarını kınıyorum ve halkımızın sebat ederek geri adım atmadığını hatırlatıyorum. Ben Rıza Şahabi, bu tür organize ve düşüncesizce yapılan zulümlere yıllarca müsamaha gösteren tüm dostlarımın ve sevdiklerimin yanında olduğumu ve dimdik ayakta durmaya devam edeceğimizi, haklı çabalarımızdan vazgeçmeyi kabul etmeyeceğimizi de belirtmek isterim.”

Bu açık mektubun Türkçe çevirisini yayımlamamızın ardından, İranlı işçi örgütleri Gazete Nisan muhabirlerine, Şahabi’nin güncel sağlık durumunu özetleyen ve Şahabi’nin İslamcı diktatörlüğün işkencesi altında hayatını kaybetme riski taşıdığını açıklayan bir rapor ulaştırdılar:

“Tetkikleri yapan hekimin, C4 ve C5 omurlarındaki disklerin ciddi şekilde hasar gördüğünü ve bu disklerdeki yırtılmanın boyutu nedeniyle C1 ve C2 omurlarının da şiddetli baskı altında olduğunu tespit ettiği belirtildi. Acil önlem alınmadığı takdirde Rıza Şahabi’nin durumunun daha da kötüleşebileceği belirtildi.

Rıza Şahabi’nin tutuklanması ve sorgulanması sırasında maruz kaldığı işkence sonucu aldığı yaralar nedeniyle daha önceden sırt ve boyun ameliyatı geçirdiğini tekrardan belirtmeliyiz. Ne yazık ki Evin Hapishanesi’ndeki kötü yaşam koşulları ve uzun sorgulamalar esnasında uygulanan şiddet, Rıza Şahabi’nin boyun ve omuz ağrılarının daha da artmasına neden oldu.”

İran’da Rıza Şahabi’nin ve onun gibi yüzlerce sendikacının tutulanmasının ve binlerce devrimcinin gözaltına alınmasının hiçbir meşru gerekçesi bulunmamakta. Bu baskı ve kovuşturma vakaları, mollaların iktidarda kalmak için başvurdukları acınası siyasi hamlelerden başka bir anlama gelmiyor. Ancak Mahsa Jina Amini’nin katlinin üzerinden 3 ay geçmiş olmasına rağmen İranlı işçilerin, kadınların ve halkların seferberlikleri ile grevleri geri çekilmiyor ve gerek Evin Hapishanesi’nde olsun, gerek başka bir zindanda, İranlı emekçiler sınıf savaşçılarının özgür bırakılmaları ve demokratik haklarına kavuşmak için mücadele etmeyi sürdürüyorlar.

Bu bağlamda TÜMTİS’in eylemi, uluslararası dayanışma çerçevesinde büyük bir önem taşıyor. İran’daki süreç adım adım bir işçi devrimine doğru yaklaşırken ve İran sınıf hareketi büyük fedakarlıklar göstererek tepesinde despotik rejimi alaşağı etmeye çalışırken, TÜMTİS’in bu eylemi, şu ana kadar Türkiye’de sendikal hareket içinden gösterilen biricik dayanışma eylemi oldu.

Rıza Şahabi’ye özgürlük!

İranlı taşımacılık işçilerinin greviyle dayanışmaya! İranlı işçiler yalnız değildir!

***

Aşağıda okuyucularımızla TÜMTİS’in İran Başkonsolosluğu önünde okuduğu basın açıklamasının Türkçe ve Farsça metinlerini paylaşıyoruz:

SENDİKA YÖNETİCİSİ RIZA ŞAHABİ’YE ÖZGÜRLÜK!

GREVDEKİ TAHRAN TAŞIMACILIK İŞÇİLERİNİN HAKLI TALEPLERİNİN YANINDAYIZ!

Basına ve kamuoyuna

SENDİKA HAKKI EVRENSEL BİR HAKTIR ENGELLENEMEZ. TAHRAN TAŞIMACILIK İŞÇİLERİ SENDİKASI YÖNETİCİSİ ŞAHABİ’NİN DERHAL SERBEST BIRAKILMASINI, ÖZGÜRLÜĞÜ VE SAĞLIĞI ÖNÜNDEKİ ENGELLERE VE BASKILARA SON VERİLMESİNİ TALEP EDİYORUZ.

Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası Yönetim Kurulu Üyesi Rıza Şahabi ve çok sayıda sendika aktivisti ve üyesi, sendikacılık faaliyetleri gerekçesiyle tutuklanarak cezaevine konulmuştur.

Rıza Şahabi, dünyada 20 milyonu aşkın taşımacılık işçisini temsil eden ve Türkiye’den sendikamız TÜMTİS’in de üyesi olduğu Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu-ITF’ye bağlı Tahran merkezli taşımacılık işçileri sendikasının yöneticisidir. 

Rıza Şahabi, 2022 yılı 1 Mayıs’ında insanca ücret talebiyle yapılan hak alma grevinin ardından; 18 Mayıs 2022 tarihinde, kendisi gibi çok sayıda sendika yöneticisi ve üyesiyle birlikte gözaltına alınıp tutuklanmıştır.

Şahabi’yle birlikte 11 otobüs işçisi, aralarında öğretmen ve çeşitli işkollarından işçilerin de olduğu sendika üyeleri ve yöneticileri tutuklanmıştır. Bunlardan biri yine Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası’nın tanınmış bir üyesi olan Hassan Sayidi’dir. Bu tarihten beri Evin Cezaevi’nde tutulan sendika aktivistleri, aileleri ve yakınlarıyla görüştürülmemekte, adil yargılanma ve haber alma hakları engellenmektedir.

Rıza Şahabi, sendikacılık faaliyetleri yürüttüğü 2010-2017 yıllarında da defalarca kez gözaltına alınmıştır. Bu dönem, hapishanede gördüğü darp ve kötü muameleye bağlı, şiddetli sırt ağrısı, karaciğer ve böbrek fonksiyonu bozukluğu gibi sağlık sorunları nedeniyle hastaneye kaldırılmıştır. Mart 2018’de serbest bırakılan Şahabi, 2022 Mayısında tekrar hapse konulmuş ve adil olmayan bir yargılama sonucu 6 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.

Şu anda İran’da, Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından başlayan protesto dalgasıyla birlikte binlerce taşımacılık işçisi hakları için grevdedir. Grevdeki taşımacılık işçileri, daha iyi ücret, sosyal haklar, sigorta ve sendikalaşma hakkı talep etmekte; aynı zamanda sendika yöneticisi Rıza Şahabi’nin serbest bırakılmasını istemektedirler. Taşıma işçisi kardeşlerimizin haklı taleplerinin yanında olduğumuzu ve onlarla dayanışma içinde olduğumuzu belirtiyoruz.

Temel bir insan hakkı olan ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan sendika hakkı ve sendikacılık faaliyetlerinin tutuklanma ve hapis gerekçesi yapılması, bu gerekçeye dayanılarak Rıza Şahabi ve arkadaşlarının tutuklanıp hürriyetinden yoksun bırakılması kabul edilemez bir durumdur.

Şahabi, günlerdir açlık grevinde ve sağlık durumu giderek kötüleşmektedir. Şahabi, maruz kaldığı hukuksuzluğa son verilmesi halinde, açlık grevini sonlandıracağını duyurmuştur. Bu çağrıya derhal cevap verilmeli, Şahabi özgürlüğüne kavuşmalıdır.

Rıza Şahabi, tutuklanması ve sorgulanması sırasında gördüğü şiddet ve cezaevindeki insanlık dışı muamele nedeniyle ağır sağlık sorunlarıyla karşı karşıyadır. Acil önlem alınamadığı takdirde durumunun daha da kötüleşeceği ortadadır.

Buradan sesleniyoruz; Vicdana, evrensel hukuka, insan haklarına aykırı bu duruma derhal son verilmelidir. Rıza Şahabi ve diğer sendika üyeleri ve aktivistleri derhal serbest bırakılmalıdır.

Yöneticiliğini yaptığı sendikasıyla birlikte çoğu kez Türkiye’deki taşıma işçilerinin mücadelesi ve sendikamız TÜMTİS’le dayanışma içinde olmuş dostumuz Rıza Şahabi’nin, ağır sömürü altındaki taşıma işçilerinin insanca çalışma ve insanca yaşama mücadelesinin yanında olmaktan, onların hak ve çıkarlarını korumaktan başka bir gayreti olmamıştır.

Bizler, her türlü insanlık dışı muamelenin karşısında olmaya, Rıza Şahabi’nin ve İran taşıma işçilerinin hak alma mücadelesinin yanında olmaya devam edeceğiz.

Kamuoyunun bilgisine saygıyla bildiririz.

Ersin Türkmen

TÜMTİS İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı

***

***

TÜMTİS’in Rıza Şahabi’ye özgürlük talep ettiği basın açıklaması, İran sürgün basınında birçok yayın organı tarafından haberleştirildi:

https://www.instagram.com/p/Cmera_tu9dl/?igshid=OGQ2MjdiOTE=

https://www.instagram.com/p/CmeR9CctR81/?igshid=OGQ2MjdiOTE=

https://www.instagram.com/p/Cme9g_QNxHE/?igshid=OGQ2MjdiOTE=

https://www.instagram.com/p/Cme-fpuKlru/?igshid=OGQ2MjdiOTE=

https://www.instagram.com/p/CmfMQdVtQKy/?igshid=OGQ2MjdiOTE=

***

Basın açıklamasının tamamının video kaydı:

***

Basın açıklamasının Farsça seslendirmesi:

Devlet çocuk istismarını biliyor ve yıllarca koruyor

0

Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in 6 yaşındaki kızını 29 yaşındaki müridi Kadir İstekli’yle “evlendirdiği”, “oyun” diye kandırarak seneler boyunca cinsel istismara uğrattığı ortaya çıktı. Yıllarca maruz kaldığı istismarı normal zanneden HKG yaşadıklarının istismar olduğunu yıllar sonra bir radyo programı aracılığıyla kavradı ve adalet mücadelesine başvurdu. Bu adalet arayışı ile birlikte çocuğa yapılan cinsel istismarın nasıl sistematikleştiği ve ailesi, babasının kurucusu olduğu tarikatın ve yargının bunun üzerini nasıl örttüğü ortaya çıktı. 14 yaşındayken başvurduğu doktorun istismarı ihbar etmesine rağmen yapılan kemik testine aile üyeleri ve tarikat çevresi tarafından başka biri sokuldu. Çocuğun ifadesiyle kemik testi uyuşmamasına rağmen savcılık doğum belgesi istemedi ve olay takipsizlikle sonuçlandı. Bu ülkede çocuk istismarına sadece aile, yakındaki erkekler ortak olmuyor; yargı, hastane, kolluk kuvvetleri, bu tarikatın kurucusu ile fotoğraf çektiren AKP il başkanları, çocuk istismarını affetmeye dönük yasa çıkarmaya çalışan milletvekilleri, “çocuğun rızasından bahseden” Adalet Bakanı da ortak oluyor aynı zamanda.

Bu olayın da gösterdiği üzere çocuk istismarı münferit değil. Ve çocukları korumayan, şiddet faillerini cezalandırmayan, çocuk istismarını dini vecibelere dayandırarak normalleştiren, laik ve parasız eğitimi ortadan kaldırarak küçük çocukların tarikatların kurslarında, yurtlarında okumalarının önünü açan başta siyasi iktidar ve kurumları bu ve çok sayıda suçun ortağı. Daha da somutlaştıracak olursak; çok küçük yaşta dini nikahın yaygın olması ve tarikatlarca teşvik edilmesi, kadınları, lubunyaları ve çocukları koruyan İstanbul Sözleşmesi’nin iptali, 2016 yılında meclise getirilen ve tepkiler üzerine geri çekilen, çocuk cinsel istismarı suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 103. maddesi ile ilgili af girişiminin düzenli aralıklarla meclis gündemine getirilmesi, istismarın cezasız kalmasına ve hatta yaygınlaşmasına yol açıyor. Davaya müdahil olan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık’ın “Çocuk istismarı, çocuğa yönelik istismar vakaları siyasetin konusu değildir. Bunlar son derece insani ve her zeminde, her toplumda karşılaşılabilecek meseleler” açıklamasında olduğu gibi meselenin her seferinde normalleştirilmesi, devletin hiçbir sorumluluğu yokmuşcasına davranılması ve yayın yasağı getirilerek üzerinin kapatılması, başlı başına örgütlenen bir çürümüşlüğün göstergesidir. Nitekim Ensar Vakfı’nda yaşanan çocuk tecavüzleri ortaya çıktığında da dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, istismarın ortaya çıkmasının ardından “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz. Biz Ensar Vakfı’nı da tanıyoruz, hizmetlerini de takdir ediyoruz” açıklamasında bulunmuştu.

Nitekim çocuklar “rüşt yaşına gelene kadar evlendirilmez” diyen Diyanet de, daha birkaç yıl önce Dini Kavramlar Sözlüğü’nde bulûğ çağına girenlerin dini nikahlanabileceğini, bunun alt sınırının kız çocukları için 9 yaş olduğunu söyleyerek istismarı açıkça meşrulaştırmıştı. Benzer şekilde cinsiyet değiştirmeyi yasaklamak için yasa tasarısı sunan MHP Diyarbakır İlçe Başkanı Cihan Kayaalp’in çocuk istismar faili olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak çocuğun rızası olduğu iddiasıyla beraat ettirilmişti!

Son 7 yılda onlarca çocuk istismarı davası kamuoyuna yansıdı. Neredeyse bu davaların çoğunda yargılanan kişiler ya somut delil bulunmadığı gerekçesi ile beraat etti ya da birkaç kişiye ceza verilerek davalar kapatıldı. Nitekim çocuk istismarı davalarında “somut delil arama” şartı da İstanbul Sözleşmesi İptali’nin hemen ardından Temmuz 2021’de TBMM tarafından yasalaştırılan 4. Yargı Paketi ile hayatımıza girdi. Ensar Vakfı’nda yalnızca sanık Muharrem Büyüktürk tutuklandı. Diyarbakır Kulp’ta zihinsel engelli çocuğu istismar etme sebebiyle tutuklanan 22 şüphelinin hepsi serbest bırakıldı. Fıkıh-Der vakasında yalnızca 3 sanık tutuklandı. 2 çocuğun istismar edildiği Elmalı Davası’nda ise tüm sanıklar beraat etti. Konya’da 17 yaşındaki bir çocuk aralarında okul müdürlerinin de olduğu kişiler tarafından kandırılıp cinsel istismara maruz bırakıldı. Okul müdürü serbest bırakıldı. Çocuğunu istismar eden babaya, öğrencisini istismar eden öğretmene, torununu istismar eden dedeye, dayıya “somut delil olmadığı” için beraat verildi ve verilmeye devam ediliyor!

Hiranur Vakfı gibi tarikatların içinde geçen bu olay ne yazık ki ilk de değil. Ensar Vakfı, Fıkıh-Der tarikat bağlantısı nedeniyle öğrendiğimiz istismar davalarından birkaçı, bunlar da toplumda infial yaratması sebebi ile öğrendiklerimiz yalnızca. Zira bu denli kapalı ve devletle ilişkileri güçlü kurumlardan bilgi sızması oldukça güç. Örneğin, Hiranur Vakfı’nın kaçak inşaat yapabilmesi ve bunun Seyrantepe Belediyesi tarafından reklamının yapılması, AKP Ataşehir İlçe Başkanı İsmail Erdem’in Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’le fotoğraflarının olması bu ilişkileri ziyadesi ile özetliyor. Zira 90’lardan itibaren tarikatların yoğun biçimde kurslar, yurtlar, öğrenci evleri vb. faaliyetlerle eğitime erişimi maddi nedenlerle kısıtlı olan yoksul ve alt sınıftan gelen muhafazakâr ailelerin çocuklarını örgütleyerek ideolojik ve mali ağlarını genişletmesi ve bu vakıfların devlet tarafından bizzat Diyanet eliyle desteklenmesi içerisinde yaşanan istismar ve şiddet olaylarının da örtülüp gizlenmesine yol açıyor. Zira HKG’nin defalarca şikayetçi olması, bulunduğu sığınma evinden kaçırılmaya çalışılması, davasının Mayıs’a ertelenip tepkiler üzerine 30 Ocak 2023’e çekilmesi yargının ve kolluğun alaka düzeyini gözler önüne seriyor.

Çocuk istismarına yol açan başta erkekler ve onları koruyan erkek egemen iktidar, yargı ve onun tüm kurumları bu olayın sorumlusu ve failidir. Devlet istismarcıyı her seferinde bilmekte ve yıllarca korumaktadır. İstismarcıların yargılanmadığı bir ülkede hiçbir çocuk güvende değildir. Devlet yapması gerekeni yani çocukları korumalı ve istismarcıları bu suça ortak olan tüm kurum ve kuruluşları cezalandırılmalıdır. Bizler çocukların sesi olmak için de durmadan bu gerçekleri haykırmaya ve faillerden hesap sormaya devam edeceğiz.

Emekçiler bir kez daha açlığa ve yoksulluğa mahkûm edildi

0

Hükümet ve patronlar birlikte asgari ücreti net 8.506 TL olarak belirlediler ve bu rakamı sanki kendisinin kişisel ulufesiymiş gibi RTE ilan etti. Gerek asgari ücretin açıklanan düzeyi, gerekse bu kararın alınış biçimi, düzenin emekçi karşıtı niteliğini bir kez daha açığa vurdu.

Gerçek enflasyon, özellikle de gıda enflasyonu yüzde 150’lerin üzerinde olduğu halde asgari ücret artışının yüzde 54,6 düzeyinde kalması, sadece emekçilerin yaşam düzeylerinin daha da kötüleşmesi anlamına gelmiyor, ama aynı zamanda yeni ücretin fiyat artışlarının etkisiyle bir-iki ay içinde eriyip yok olacağına işaret ediyor; hatta Birleşik Kamu-İş sendikasının açıkladığı Aralık 2022 açlık sınırının (9.059 TL) bile altında kalmış durumda.

Açlık düzeyi bir kişinin asgari yaşam harcamasıdır. Oysa emekçilerin önemli bir kesimi bu ücretle en az 3 ya da 4 kişilik bir aile geçindiriyor. Ve Türk-İş bile bir ailenin yoksulluk sınırının 23.365 TL olduğunu belirledi (Birleşik Kamu-İş’e göre Aralık 2022’de 26.124 TL). Yani aynı evde iki kişi çalışıyor olsa bile, emekçi ailelerinin büyük çoğunluğu derin yoksulluğa mahkûm edilmiş demektir.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nu hükümetin ve patronların elinde emekçileri açlığa ve yoksulluğa mahkûm etme aracı olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Üstelik Cumhurbaşkanı’nın bu komisyonda yeri olmamasına rağmen, sanki onun başkanıymış gibi açıklamada bulunması, bir kez daha Tek Adam rejiminin patronların çıkarları için çalıştığının açık bir kanıtını oluşturmuştur.

Türk-İş bürokrasisinin Komisyon’un son toplantısına katılmayıp karara imza koymaması da bu yöneticilerin kaçamak ve patronlarla uzlaşmacı tavrını gizleyemez. Zaten görüşmelere açlık sınırı rakamıyla katılmışlar; sonra gelen eleştiriler sonucunda bu rakamı 9.000 TL’ye yükseltmişlerdi. “Bu rakamı vermezlerse imza atmayız, başka yapacak bir şeyimiz olmaz” demişlerdi. Ülkedeki en büyük işçi konfederasyonunun yöneticilerinin daha baştan böylesine teslimiyetçi bir tutum almaları, onların bırakın emekçi yığınları temsil etme meşruiyetini, aslında sınıfın önünde birer engel oluşturduğunu göstermektedir.

Bu gerçekler çerçevesinde. 1) Hükümetler ile patronların el ele verip karar aldıkları Asgari Ücret Tespit Komisyonu derhal lağvedilmeli. Asgari ücret tüm sendika konfederasyonları ile patron örgütü arasında yapılacak görüşmeler ile belirlenmeli. Ve tabii sendikaların uyuşmazlık halinde genel grev hakkı olmalı. 2) Asgari ücret asla sendikaların ve bağımsız araştırma gruplarının belirlediği yoksulluk sınırı altında olmamalı ve her üç ayda bir otomatik olarak artırılmalı. 3) Asgari ücretin ortalama ücret olmaktan çıkması gerekiyor. Zammın ardından ortaya çıkacak olan yeni asgari ücretle beraber, halihazırda %50’nin üzerinde olan asgari ücretli çalışan oranı, yüksek ihtimalle %60’lar, %70’ler seviyesine yükselecektir. Bu durumdan kurtulmanın yolu, sendikalaşmanın ve TİS imzalayabilmenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasından, tüm işyerlerinde sendika üyeliğinin zorunlu hale getirilmesinden, bunun anayasa ve yasalarla güvence altına alınmasından geçiyor. 4) Fiyatlar gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri tarafından değil sendika ve işçi denetiminde belirlenmeli ve kontrol edilmelidir. 5) Vergi dilimleri ücretler yıl içinde bir üst dilime geçmeyecek şekilde yeniden düzenlenmeli ve vergi yükünün büyük servetlere bindirildiği bir adil vergi sistemi kurulmalıdır. 6) Asgari ücret artışı bahane edilerek işten çıkarmalara izin verilmemelidir.

Bütün bunları gerçekleştirebilmek, hayata geçirebilmek için mücadele etmemiz, seferber olmamız, sendikalarımızda örgütlenmemiz, sendika bürokratlarını sendikalardan uzaklaştırmamız şart. Biz mücadele etmedikçe hükümet ve patronlar kaşıkla verdiklerini kepçeyle almaya devam edecekler. Mücadele etmedikçe yoksullaşmamızın önüne geçemeyeceğiz.

Dayanışma Kolektifi: “Bu seyahati olanaklı kılan herkese minnettarız”

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Ukrayna ziyareti sonrası Dayanışma Kolektifi (Solidarity Collectives) tarafından yayımlanan kısa metnin Türkçesini okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Size İUB-DE tarafından düzenlenen uluslararası dayanışma kampanyası sayesinde yapılabilen bir başka seyahatten söz etmek istiyoruz. Küçük Türk-Katalan-Ukraynalı grubumuz Kryvbas’ta maden ve demiryolu sendikası üyeleriyle görüşmek için bir haftalık bir gezi yaptı. Kryvyi Rih ve Zaporijya işçilerine, azalan ücretler nedeniyle hayati önem taşıyan ekipmanlar, kışlık giysiler ve insani yardım ulaştırıldı.

KZRK ve ArcelorMittal gibi Kryvyi Rih sanayi işletmelerinde işçilerin yaklaşık yüzde 10’u seferber olmuş durumda. Ukrzaliznytsia’da (Ukrayna Demiryolları) da benzer bir durum var. Sendika liderlerine göre ilk mobilize olanların yüzlercesi bağımsız sendika üyesi. Onlara temel katman kıyafetleri, kışlık üniforma, sırt çantaları, kışlık eldivenler, taşınabilir şarj aletleri, kamp tüpleri ve çadır ulaştırdık. Ayrıca ordudaki demiryolu çalışanları için dört adet Hytera bd615 dijital telsiz aldık.

Lokomotif sürücüsü ve Zaporijya’daki bağımsız sendikanın başkanı Sergei, ‘Önceleri ayda 15.000 UAH kazanıyordum, şimdi daha az iş var ve 8.000 kazanıyorum,’ diyor. ‘Eşim daha da az alıyor, 3.400 UAH.’ Natalia savaşın ilk üç ayında çocuklarıyla İtalya’daydı fakat sonra geri döndü. Şu an, eşiyle lokomotif deposunda çalışıyor ve trenlere yakıt verilmesinin kontrolüyle ilgileniyor.

Sendika, gelirlerindeki büyük düşüş sebebiyle 79 üyesi için gıda paketleri için yardım istedi. Biz de bu konuda yardım ettik.

Ukrayna’ya gelmekten korkmayan Sedat, Jose ve Esther’e ve bu seyahati olanaklı kılan herkese minnettarız. Bunların yanında bize çok yardımcı olan Arjantinli demiryolu işçilerine de teşekkür ediyoruz.”

Para sanal, kriz gerçek

0

Çoğumuzun ya evde beraber yaşadığı hayvan dostu ya da sokakta beslediği ve bakımıyla ilgilendiği bir kedisi, köpeği vardır. Özellikle son günlerde sosyal medya sayesinde haberdar olduğumuz, barınaklarda yaşamak zorunda bırakılan köpeklere yönelik artan sistematik şiddet hepimizi şoke etti. Barınakların aslında hayvanların huzurlu ve şehirdeki sefil hayatlarından uzakta mutlu yaşamalarını sağlayan yapılar olmak yerine, belediyeler ve iktidar tarafından toplama ve ıslah kampı olarak planlandığının ne yazık ki göstergesi bu. Ve bu aslında iktidarın sorunlara bakış açısının ve krizi nasıl yönetemediğinin de bir işareti. Ekonomi alanında ise başka bir kriz, tüm dünyayı ve Türkiye’de kripto paraları kullananları ciddi bir şekilde sarstı. Dünyanın en büyük kripto borsalarından biri olan FTX iflas etti. Gelin bunun nasıl olduğuna ve kripto paraların yatırım açısından ne kadar güvenilir olduğuna bakalım.

FTX neden battı?

Hepimizin bir şekilde duyduğu veya aşina olduğu kripto paralar, merkezi bankalar ve uluslararası yaptırımlara karşı ekonomik özgürlük ve para transferi amacıyla kullanılması için yaratılmıştı. Fakat günümüzde bu asıl amacının dışında neredeyse tamamen spekülatif para işlemleri ve bir tür kumar borsası olarak hizmet etmekte. Bu işlemlerin kayıtlarını tutan ve hızlı ve güvenli(!) yapılabilmesi için aracılık eden, dünya çapında günde milyonlarca işlemin yapıldığı milyarlarca dolarlık hacme sahip sözde borsalar var. FTX de bunlardan biriydi ve hakkında çıkan usulsüzlük ve buna bağlı gelişen güven kaybı ile sermaye yetersizliğinden dolayı iflas noktasına geldi. Kullanıcıların veya daha doğru tabirle oyuncuların toplamda 50 milyar dolara yakın sermayesi de bu iflasla beraber hiç olmuş durumda. Peki bu kriz önceden tespit edilemez miydi? Edilebilirdi ve denetlenebilirdi bile ama bu, finans kapitalin işine gelmedi, gelmeyecek de.

Riskli olduğunu bile bile…

Ekonomik kriz ve dünyada içinden geçmekte olduğumuz resesyondan dolayı yoksullaşan kitleler, riskli olduğunu bile bile geleceklerini kurtarmak için aşırı ekonomik riskleri, ne idiği belirsiz kumarlar oynamayı göze alacak hale geldi. Aslında kripto paralar, Marksist bir bakış açısıyla incelendiğinde, sınıfsal sistemi ve servetin eşitsiz dağılımını güçlendirici bir rol oynuyor. Örneğin, madencilikle veya sınırlı sayıda paraya yüksek sermayesiyle sahip olan zenginlerin paranın değerini istedikleri gibi belirle imkânları var. İşlem anonimliğini kullanarak da servetlerini gizliyorlar ve vergiden kaçınıyorlar.

Ne yapmalı?

Ne yazık ki kripto paraların ortaya çıkışıyla ve şu anki kullanımı arasında dramatik bir fark var. Hatta yakın dönemde Türkiye’deki kripto borsaları batmış ve çoğu insan mağdur olmuştu. Bu tür kripto paralar veya çeşitli finansal araçlar toplumların refahına ve kalkınmasına hizmet etmiyor, tam tersi bir avuç sermayedarı daha zengin ediyor, tıpkı bildiğimiz borsalar gibi. Bu tür kumar borsaları ne kadar iyi denetlenirse denetlensin kaybeden her zaman küçük yatırımcı, yani milyarlarca insan olacak. Buna karşı ise daha esaslı bir çıkış yolu var, o da örgütlü mücadele ve birlikteliğimiz. Bugünlerde bu yolda canını ortaya koyan ve bize ışık tutan İran halkına bin selam olsun.

Biz kaybettiğimiz için onlar kazandı!

0

Bilanço yıllardır değişmiyor. Bu bilançoda sermayeye hep kâr, emekçilere ise zarar yazılıyor. 2022 de böyle bir yıl oldu. Kazananlar kazanmaya, kaybedenler kaybetmeye devam etti. Kazanan kârına kâr kattı; kaybeden emeğinden, ekmeğinden verdi.

Şimdi 5 kişiden 3’ü geliri ile temel harcamalarını bile yapabilmekte zorlanıyor. Asgari ücret açlık sınırını dahi karşılamıyor. İşsizlik maaşına başvuranların yarısı bu destekten yararlanamıyor… Ama dedik ya kazanan nasılsa kazanmaya devam ediyor: Aynı anda, bankaların 10 aylık net kârında yüzde 400 artış yaşanıyor.

Büyümüşüz! İşte o büyüme ancak bu şekilde mümkün oluyor. Tek Adam rejimi, bu bilançoyla her defasında ekonomik, sosyal, demokratik hak ve taleplerimize eksi yazıp duruyor.

İşçiler olarak kaybediyoruz; daha güvencesiz, daha esnek çalışıyoruz; iş güvenliğinden yoksunuz, sendikal haklarımıza dahi erişemiyoruz, yoksullaşıyoruz, işgücümüz her gün daha da değersizleşiyor. Gençler olarak kaybediyoruz; nitelikli, bilimsel ve herkes için ulaşılabilir bir eğitim sisteminden yoksunuz; diplomalı işsiz ya da ucuz işgücü olma arasında salınıp duruyoruz. Kadınlar olarak kaybediyoruz; ücretli emeğimiz değersizleşiyor, bakım emeğimiz hepten yok sayılıyor; erkek şiddeti karşısında cezasızlık politikaları ile sindiriliyoruz. Haklarımıza, mücadelemize karşı sistematik bir saldırıyla karşı karşıyayız. Lubunyalar olarak kaybediyoruz; lgbti+fobi ve nefret suçlarıyla yüz yüzeyiz. Yok sayılıyor, sistematik baskı ve ayrımcılığa maruz kalıyoruz. Kürtler, Aleviler ve tüm ezilenler olarak kaybediyoruz; demokratik haklarımız yok sayılıyor. Marjinalleştiriliyoruz.

Birlikte kaybediyoruz; Tek Adam rejiminin ve politikalarının bedelini birlikte ödüyoruz. Ama tabiri caizse kasa/kasanın başında duranlar hep kazanıyor! Çünkü her defasında oyunun kurallarını onların koymasına bir şekilde izin veriyoruz. Bu sebeple, bu durumu bunca yıl birçok değişkene rağmen sürdürebildiler. Şimdi ise denklemdeki ana değişkenin kendimiz olduğunu, sonucu değiştirebilecek olanın bizler olduğunu görme vaktimiz.

Bu, iktidarın da burjuva muhalefetin de tüm programını ayakta tutan denklemi bozmak demek. Kârı esas alan, ekonomik ve sosyal enkazın faturasını hep emekçi kitlelere yazan ve bu formülle aktörleri değişse bile bir şekilde hep kazanan siyasal anlayışın yerine emeğin, emekçinin, adaletin, özgürlüğün esas olduğu bir düzen için yeni formülasyonun kurulması demek. Bu ise emekçiler olarak birliğimizden ve bağımsız sınıf hattına dayalı mücadelemizden geçiyor. Doğrudan bu sistemi karşısına almayan, arabuluculuk oynayan, onu makyajlamaya çalışan, sopa yerine havuç sunan her programa da “artık bunlara karnımız tok” demek gerekiyor!

Belki de tüm bu yıllardan ve bilançodan şu dersle yol almak gerek 2023’e: Onlar kazandığı için kaybetmedik biz; biz kaybettiğimiz için onlar kazandı! Ve yine ancak biz kaybedersek onlar kazanacak!

Peru: Emekçilerin ve köylülerin seferberliğine destek ve dayanışma!

0

Pedro Castillo’nun görevden alınması ve tutuklanması ve sonrasında Başkan Yardımcısı Dina Boularte’nin göreve başlamasının ardından Peru’da eylemler, bölgesel grevler, yol kapamalar, el koymalar ve havaalanı ve üniversite işgalleri yaşanıyor.

Eylemler doğrudan, sağcı liderler, yozlaşmış patron partileri ve büyük şirketler tarafından kuşatılmış olan ve Fujimori diktatörlüğünden bu yana tüm hükümetlerce sürdürülen açlık ve yağmaya dayalı ekonomik gidişatı onaylayan Boularte hükümetine karşı ilerliyor. Hükümet ise Silahlı Kuvvetlere ve PNP’ye (Peru Ulusal Polisi) güvenerek protestoları bastırmak için olağanüstü hâl ilan etti.

Bugünlerde on binlerce insan sokaklara dökülüyor. Ülkenin 24 bölgesinin 20’sinde kitlesel eylemler patlak verdi. Baskı da artıyor: Geçen Pazar gününden bu yana, 20’den fazla kişi öldü ve 200 kişi yaralandı; binlerce de tutuklu var.

Başlangıçta 2026’ya kadar iktidarda kalma niyetini dile getiren Cumhurbaşkanı Dina Boularte, bu gelişmeler sonrası seçimleri önce 2024’e, ardından 2023’e çekmekten bahsediyor. Eylemler karşısında uygulanan ağır baskı politikalarından dolayı şimdiden iki bakan istifa etmiş durumda.

Ancak seferberlik durmuyor, kitleler hükümetin, parlamenterlerin derhal gitmesini ve demokratik seçimleri talep ediyor.

Biz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, ülke genelinde gerçekleşen eylemlere, yol kesme eylemlerine ve işgallere tam destek veriyoruz. Baskıyı reddediyor ve Dina Boularte hükümetinin ve yozlaşmış kongrenin gitmesi talebine eşlik ediyoruz. “Hepsi gitsin!” kitlesel bir slogana dönüşmüş durumda. Kendisine veya hükümetine herhangi bir siyasi destek sunmaksızın, Pedro Castillo’nun serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Savunma komitelerini, merkezi ve demokratik mücadele komitelerini ve seferberliği geliştirmek için mücadele veren siyasi örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarını ve onların ulusal koordinasyonlarını aşağıdaki taleplerle ulusal bir greve doğru ilerlemek için mücadelelerini birleştirmeye çağırıyoruz:

Dina Boularte hükümeti defol! Hepsi gitsin!

Baskıya son! Olağanüstü hâl kaldırılsın! Ölüm ve yaralanmaların sorumluları cezalandırılsın!

Pedro Castillo ve diğer siyasi tutuklular serbest bırakılsın!

Fujimori anayasasından kopuş için bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis!

Emekçi halkın için ihtiyaç duyduğu köklü değişiklikleri emekçilerden yana alternatif bir ekonomi planıyla hayata geçirecek bir işçi ve halk hükümeti!

İUB-DE olarak Perulu işçi, köylü ve yerli halkın mücadelesini desteklemek için en geniş uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz. Bunun için dünyanın dört bir yanında büyükelçilikler ve konsolosluklar önünde gösteriler yapma ve birleşik eylemde bulunma çağrısı yapıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

17 Aralık 2022

Macit Rıza’nın vasiyeti, İran devriminin bakiyesi

0
İran İslam Cumhuriyeti tarafından idam edilmeden önce Macit Rıza'nın vasiyeti olarak bıraktığı son sözleri: "Ağlamayın, Kuran okumayın, dua etmeyin. Neşe dolu olun. Mutlu müzikler çalın."

“Ağlamayın, Kuran okumayın, dua etmeyin. Neşe dolu olun. Mutlu müzikler çalın!”

– Macit Rıza Rahnavard’in idam edilmeden önceki son sözleri

“Direndiği için tutsak edilenlerin hayatlarını kurtarmak ve hükümetin cinayet döngüsünü durdurmak için ayağa kalkalım ve onları yalnız bırakmayalım. Gençlerimizin boynundaki ipi koparmak ve darağaçlarını ezmek için ayaklanalım.”

– Evin Hapishanesi’ndeki 18 kadın siyasi tutsağın mektubundan / mektubun tamamı için (açıklama için burayı tıklayınız)

“Bizim ana amacımız, rejimin baskı ve infazına karşı acil bir yanıt geliştirmektir. Ve bu yanıt, petrol işçilerinin grevinden ve petrol musluklarının kapatılmasından başka bir şey değildir.”

– İran Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi (açıklama için burayı tıklayınız)

“… Hayır, bizim kavramsallaştırmamızda, sanatın toplumun kaderi üstünde reddedilmesi mümkün olmayan bir etkiye sahip olduğunu vurgulamak vardır. Özellikle yaşadığımız şu zaman diliminde, sanatın asıl işlevi, toplumu devrime hazırlamada aktif ve bilinçli bir görev almaktır…”

– Lev Troçki ve Andre Breton imzalı Bağımsız ve Devrimci bir Sanat için Manifesto’dan

16 Eylül 2022’nin üzerinden üç ay geçti. Mahsa Jina Amini’nin “ahlak polisi” tarafından katledilmesinin ardından İran’da İslam Cumhuriyeti rejimi karşısında başlayan devrimci halk ayaklanması üç ayı geride bıraktı bir başka deyişle.

Aradan geçen üç ay süresince İran emekçi halklarının seferberliğini birçok farklı açıdan değerlendirdik. Bunları diğer tüm yazılarımızda ya da İran kitle özörgütlenmelerine ait çevirdiğimiz metinlerde detaylıca görebilirsiniz.

Yayımladığımız ve yayımlamaya devam edeceğimiz metinlerin tamamı farklı saikler üzerinden İran emekçi halklarının mücadelesini anlamaya ışık tutuyor. Ama tüm metinlerde öne çıkan başat bir motif mevcut. Ki bu motif metinlere direkt olarak sokaktan, seferberlikten hücum ediyor: Kitlelerin rejimden zihinsel kopuşu.


Ferzin Mefuni’nin mezarı başındaki doğum günü.

Kadınların, gençlerin, ezilen ulusların, emekçilerin 43 yıllık diktatörlük rejiminin tüm garabetinden kopuşları. İdeolojik, politik, toplumsal, dini, kültürel bir kopuş. İslam Cumhuriyeti rejiminin giydirdiği deli gömleğine sığmayan, sığmadığını yıllarca farklı mücadelelerle ifade eden ve onların birikimiyle bugün o gömlekten taşan, onun düğmelerini patlatan ve onu yırtıp tarihin çöplüğüne atmaya çalışan bir bilincin açığa çıkışı ve seferberlik içerisinde somutlanışı bu. Mücadelenin, gündelik hayatın, sokağın ta kendisinde yankısını bulan…

Korku duvarını aşmak  

Ve bu yankının mümkün kıldığı olgu, korku duvarını aşmak olarak karşımıza çıkıyor. Kitlelerin üç aydır geri adım atmamasını, rejimin tüm baskısına, şiddetine, katliam ve infazlarına karşı sinmemesini sağlayan şey.

Macit Rıza Rahnavard’a infazından dakikalar önce  o yukarıdaki sözleri söyleten… Tahran’da seferberlikler esnasında öldürülen Ferzin Marufi’nin ailesinin doğum günü vesilesiyle mezarı başında “dinlenmen kutlu olsun” yazılı bir pastayla toplanıp, babasına oğlunun yanı başında müzik eşliğinde dans ettiren… İran’ın en kanlı hapishanelerinden biri olan Evin’deki siyasi tutsak kadınlara ayaklanma çağrısı yaptıran… Molla rejiminin hakkında idam istediği 17 yaşındaki genç kadın Sonia Sharifi’nin kefaletle serbest bırakılmasını mümkün kılan kitle basıncını yaratan… Kadınların zorunlu baş örtüsü yasasını de facto bir şekilde ortadan kaldırmasına vesile olan… Tüm ezilen ulusları ortak bir hedef etrafında birleştiren… Sanatçıların üç ay içerisinde onlarca marş, şarkı üretmesini, yüzlerce grafiti, resim, tasarım hazırlamasını kışkırtan yaratıcılığı somutlayan… Kitleleri sokağa davet eden…

43 yıllık diktatörlüğün krizini derinleştiren, dengesini bozan ve ayakta kalmasını zorlaştıran etmen de tam olarak bu.

Tam da bu nedenle ellerinde kalan en temel güce başvuruyorlar. Şiddet, baskı, işkence, katliam ve infaz… Muhsin Şekari’yi ve Macit Rıza Rahnavard’ı infaz ederek ve 26 kişiyi daha idam cezasıyla yargılayarak (bu 26 kişiden 11’i idam cezası aldı, 15 kişinin yargılanması ise sürüyor) suç, sömürü ve istismar makinalarını ayakta tutmaya çalışıyorlar. Uzun lafın kısası, ülkeyi yıkarak, devrimi boğarak iktidarlarını sürdürme gayretindeler.

Ancak rejim ülkeyi yıkıp kendini kurtarmak peşindeyken kitleler rejimi yıkıp toplumu yeniden inşa etme mücadelesinden ödün vermiyor. İdam cezalarına karşı sinmek yerine daha güçlü, daha kitlesel bir şekilde sokağa çağrı yapıyor. İşçi sınıfı birçok sektörde infazlara karşı grev çağrıları yayınlıyor. Öğrenciler 19, 20 ve 21 Aralık günleri için kitleleri 3 günlük genel eyleme çağırıyor. Macit Rıza’nın vasiyetinden feyz alan sanatçılar idamlara karşı marş besteleyerek sokağa davet ediyor.

Kitleler, rejimin 43 yıl boyunca kendisini üzerine inşa ettiği ne varsa ortadan kaldırmak uğruna mücadele ediyor. Toplumsal, kültürel, gündelik tüm ritüelleri sorguluyor. Ve sadece sorgulamakla kalmıyor. Kopuş bilincinin açığa çıkarttığı somut pratiklerle kendi özgün deneyimini inşa etmeye çabalıyor.

“Duvar ustası” olmak

Korku duvarını aşan İran emekçi halkları, İslam Cumhuriyeti rejimi karşısında kendi duvarlarını inşa ediyorlar. Üç aylık seferberlik süreci içerisinde somutladıkları devrimci dönüşümü özörgütlenme organları vesilesiyle vücuda getirmeye gayret ediyorlar. Mahalli şuralar bölgesel koordinasyonlar kurmaya, işçi konseyleri farklı sınıf sektörlerini kapsamaya başlıyor.

Toplumun topyekûn devrimci dönüşümünü mümkün kılabilecek kurumlarını bina ediyorlar. Ve bunların kalıcılaşabilmesi için rejimi alaşağı etme mücadelesini daha da güçlendirmeyi hedefliyorlar. 

Tam da bu noktada, bizlere düşen ise bu dönüşüm süreciyle dayanışmak, ondan beslenmek ve onu beslemek. Bu zihinsel kopuşu, ezen, sömüren herhangi bir odaktan bağımsız bir şekilde üreten kadınların, gençlerin, emekçi halkların mücadelesine yine kendi bağımsız politik kopuşlarını inşa edebilmeleri adına eşlik edebilmek. Duvar ustası olabilmek…

Çünkü Macit Rıza’nın sözleri yalnızca bir vasiyet değil, daha ziyade bir çağrı aslında!

17 Aralık 2022    

 


“Bir devrimciyi tutuklayabilirsiniz, ancak bir devrimi asla!”

İran işçileri çağırıyor: “19, 20 ve 21 Aralık’taki eylemlerimizle devrimimizi sağlamlaştıracağız!”

0

Aşağıda okuyucularımızla, İran’daki devrimci mücadele örgütlerinin 19, 20 ve 21 Aralık tarihleri için yaptığı eylem çağrısının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

Öğrencilere, gençlere, kadınlara, sanayi işçilerine, eğitim ve sağlık personeline ve tüm emekçilere çağrı:

19, 20 ve 21 Aralık’taki eylemlerimizle devrimimizi sağlamlaştıracağız!

İslam Cumhuriyeti, iki savaşçımızı öldürerek vahşetini bir kez daha kanıtladı. Muhsin Şikari ve Macid Rıza Rahnavard’ın infazları, devrimimizin ilerlemesinin İslam Cumhuriyeti’nin köklerini kuruttuğunun ve onları ne kadar korkuttuğunun bir göstergesi. Hükümet bu tür vahşi suçlar işleyerek devrimimizi durdurmak ve bizlere gözdağı vermek için bizlere açık bir mesaj verdi.

5, 6 ve 7 Aralık tarihlerindeki üç günlük eylem ve grev çağrıları devrimimizi ilerletti. Ülke çapındaki grevler, mahalli temelli protestolar ve 7 Aralık akşamı gerçekleşen kitlesel protestolar bunun kanıtı. Tahran, İsfahan ve diğer bazı büyük nüfuslu şehirlerin ana caddelerini ve meydanlarını kitlelerin işgal etmesi ya da araçlarıyla meydanları kilitlemeleri, devrimin bir sonraki adımını bizim için netleştirdi.

Bu eylem, hedeflerimiz için ilerlemek ve İslam Cumhuriyeti’ni yıkılma noktasına itmek doğrultusunda yapılmıştı. Evet, fethettiğimiz önceki kaleleri elimizde tutmalı ve bir sonraki kaleyi ele geçirmek için sürekli hazır olmalıyız. Çünkü ancak bu savaşı kazanırsak ve İslam Cumhuriyeti’ni tamamen yok edersek kazanacağız.

İslam Cumhuriyeti’nin infaz, baskı, tutuklama ve tecavüz gibi suçlarını durdurmalı, hükümeti devirmeli ve devrimimizin zaferini hızlandırmalıyız. Bu hedefler ülke çapındaki genel eylem ve genel grev sürecini genişleterek mümkün olacaktır.

Bu bağlamda ve İran’daki mevcut devrimin ilerlemesi için, 19, 20 ve 21 Aralık günlerini (Pazartesi-Çarşamba) bir kez daha ulusal eylem ve grev günleri olarak ilan etmeyi gerekli görüyoruz.

Bizler, ülke çapındaki bu çağrıya imza atanlar, toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerini ve tüm toplumsal hareketleri bu çağrıya eşlik etmeye davet ediyoruz.

Anılan günler için duyurumuz;

– Başta sanayi merkezleri, fabrikalar ve işyerleri olmak üzere şehirlerde ülke çapında grev, üniversite ve okullarda boykotlar ve protesto yürüyüşleri,

– Akşamları ise kent meydanlarında kitlesel yürüyüş ve protestolar,

gerçekleştirmektir.

Baskı ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak için el ele vererek söz konusu eylemleri örgütlemeliyiz. Daha büyük grev ve eylemlerle ve daha kitlesel kalabalıklarla bir sonraki adımı daha güçlü bir şekilde atabiliriz!

İmzacılar:

Öncü Öğrenciler Örgütü

İsfahan Teknoloji Enstitüsü Birliği

Tahran Devrimci Öğrenci Örgütü

Kürdistan Ulusal Komitesi

Kürdistan Üniversitesi

Kürdistan Azad Üniversitesi

Kürdistan Payam Noor Üniversitesi

Kürdistan Teknik ve Meslek Üniversitesi

Kürdistan Farhangian Üniversitesi

Kürdistan Uygulamalı Bilimler Üniversitesi

İsfahan Üniversitesi

Beheshti Üniversitesi

Kirman Bahoner Üniversitesi

Tarbiat Modares Üniversitesi

Tahran Üniversitesi

Jundishapur Üniversitesi, Ahvaz

Harezmi Üniversitesi

Shahrekord Üniversitesi

Şiraz Üniversitesi

İsfahan Teknoloji Üniversitesi

İsfahan Tıp Bilimleri Üniversitesi

İsfahan Azad Üniversitesi

Eşrefi İsfahani Üniversitesi

Flowerjan Azad Üniversitesi

Azad Üniversitesi Araştırmalı Bilimler Birimi

Necef Abad Azad Üniversitesi

Kürdistan’ın Mücadeleci ve Devrimci Kadınları

Zahidan Devrimci Gençlik Çekirdeği

Senendec Mahallelerinin Devrimci Gençlik Koordinasyonu

Sorkh Mahabad Devrimci Gençlik Komitesi

Javrod’un Devrimci Gençliği

Desli Devrimci Gençlik

Piranşehr’in Devrimci Gençliği

Kamyaran Mahallelerinin Devrimci Gençleri

14 Aralık 2022

Tarihte bu ay | 17 Aralık 2010: Muhammed Buazizi bir devrimin fitilini ateşledi

0

17 Aralık 2010’da Tunus polisi tarafından tezgâhına el konulmasını ve polisler tarafından aşağılanarak kötü muameleye maruz bırakılmasını protesto etmek isteyen sokak satıcısı Muhammed Buazizi, Sidi Bu Zeyd’de kendini yakarak intihar etti. Buazizi’nin hayatı pahasına gerçekleştirdiği bu intihar eylemi, 23 yıldır Zeynel Abidin Bin Ali diktatörlüğü altında ezilen ve sömürülen Tunuslu işçilerin ve emekçi halkın sabrını taşıran damla oldu. Tek geçinme aracı olan tezgâha Bin Ali rejiminin polisleri tarafından el konulmasına isyan eden Buazizi’nin adalet arayışı, Tunus halkının işaret fişeği oldu ve Buazizi’nin trajik ölümünün haberi ülkenin dört bir köşesine ulaşırken, kitleler seferber olmaya başladı. Buazizi’nin ölümünün üzerinden henüz bir ay geçmeden, Tunus halkı onun intikamını aldı ve 14 Ocak 2011’de diktatör Bin Ali ülkeden kaçtı.

Ancak Bin Ali’nin Tunus’tan kaçışı, emekçi kitlelerin diktatörlük rejimlerine dönük öfkelerini dindirmedi. Ayaklanma dalgası Mısır’a, Libya’ya, Suriye’ye, Bahreyn’e, Ürdün’e ve daha birçok ülkeye sıçradı. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu bir devrim ve devrimci ayaklanma dalgası kapladı.

Bu devrimci dalganın parçası ve katılımcısı olan emekçi halk kitleleri, aslında Buazizi’de ve onun Tunus polis rejimi tarafından erken sonlandırılmaya zorlanan hayatında, kendilerinin bir yansımasını, kendilerinin bir sınıf kardeşini görüyorlardı. Buazizi bir işçi ailesinde doğmuştu. Babası bir inşaat işçisiydi ve ailesini geçindirebilmek için göçmen işçi olarak gittiği Libya’da, Buazizi henüz 3 yaşındayken kalp krizi geçirerek ölmüştü.

Bunun ardından Buazizi’ye amcası bakmaya başladı. Ancak amcasının kötüleşen sağlığı, Babusa’yı (arkadaşlarının Buazizi’ye verdikleri takma isim) 10 yaşından itibaren çalışmak mecburiyetinde bıraktı. Babusa, 6 kardeşine ve amcasına bakmak için okulu bırakarak çeşitli işyerlerinde düzensiz işlerde çalışmaya başladı.

Buazizi ailesi, Bin Ali rejiminin IMF planlarına uygun olarak Tunus tarımını kapitalizme ve büyük tekellere açma politikasının bir sonucu olarak, kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden babalarından kalan ufak parça bir tarım arazisini Tunus bankalarına kaptırdı. Bankanın bu araziyi haczetmesiyle Buazizi sokak satıcılığı yapmaya başladı.

Buazizi, Sidi Bu Zeyd merkezine 20 dakikalık yürüme mesafesinde olan sıvalı bir evde yaşıyordu. Sidi Bu Zeyd o sırada iki yönüyle meşhurdu: Birincisi, yerel yönetimin gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış olmasıyla ve ikincisi de, kentteki işsizlik oranının yüzde 30’a dayanmış olmasıyla.

Buazizi ilk önce asker olarak düzenli bir maaş altında çalışmak için orduya başvurdu ancak kabul edilmedi. Ertesinde başvurduğu işlerden de kabul almadı ve böylece, ayda yaklaşık 140 dolar kazanacağı sokak satıcılığı işine sürüklendi. Babusa, 16 Aralık 2010 günü, saat 22.00 civarında, ertesi gün satacağı ürünü satın almak için yaklaşık 200 dolarlık bir borç sözleşmesi imzaladı. Ertesi sabah 10.30 gibi polisin tacizleri ve rüşvet talepleri başladı. Babusa polislere rüşvet ödeyemeyince tezgâhına el kondu. Bir saat sonra, 11.30’da, Babusa trafiğin ortasında arabaların karşısına geçerek “Nasıl geçimimi sağlamamı bekliyorsunuz?” diye bağırdı ve kendini ateşe verdi. Cenazesine 5 bin kişi katıldı ve cenaze alayı boyunca atılan sloganlar, Bin Ali’den Buazizi’nin intikamının alınmasına çağrı yaptı.

Nasıl ki tüm bölge işçileri Buazizi’nin hayat hikâyesinde kendilerini buldular ise, bugün İranlı kadınlar ve emekçiler de 16 Eylül 2022’de başörtüsünü “doğru” takmadığı için ahlak polisi tarafından katledilen Mahsa Jina Amini’de kendilerini görerek ayaklandılar. 22 yaşındaki Jina da, tıpkı 27 yaşındaki Buazizi gibi, Ortadoğu devrimci sürecinin, halkların hafızasından silinmeyecek bir sembolüne dönüştü. Buazizi’den Mahsa Jina’ya Ortadoğu işçileri ve emekçi halkları, devrim şehitlerine sahip çıkmayı ve onların isimleri ile anılarını mücadelelerinde yaşatmayı sürdürüyor.

Bir kadın okurumuz anlatıyor: “Eşimin sendikal mücadelesine önce öfkelendim…”

0

İlk evlendiğim yıllarda eşim sıradan bir eş, bir baba gibi işine gidip gelirdi. Onun bu sermaye-işçi çekişmesinde ön saflarda yer alacağı aklıma bile gelmezdi. Zaten bunlara ilişkin bilgim ve alakam yoktu. Bir süre sonra işine gidip gelirken bazı toplantılara katılmaya başladı. İlk önce pek önemsemedim ama bu toplantılar sıklaşmaya başladı. Sonra bir gün çalışma saatleri sırasında işyerinde olması gerekirken eve dönmeye başladığını fark ettim.

İlk önce rahatsız ya da hasta olduğunu düşündüm, ama öyle değilmiş. Sendikalaştıkları için patron o ve onun gibi hakkını arayan birçok işçiyi işten çıkarmış. İçime bir korku düştü, tarif edilemeyen duygularla beraber birden öfkelenmeye başladım. Oysa bu sendikalaşma çabaları yasak veya kanunsuz davranış değilmiş, aksine anayasal hakmış. Patronları sırf kârlarından kayba uğramamak amacıyla saçma sapan nedenlerle onları işten atmış.

Öfkem aslında patrona ama ona yapabileceğim bir şey olmadığından çaresizliğimden dolayı öfkemi kocama yöneltmeye başladım: “Sana ne sendikadan, sana ne milletin alacağı üç kuruş fazla maaştan” dedim. Bir işe daha girdi. Ne yazık ki sonuç yine değişmedi. Belli bir süre çalıştıktan sonra yine kovulmuştu. Onun yüzünden hep mağdur oluyorduk. İkinci çocuğumuz olmuştu, durumumuz gerçekten çok zordu. Bu sefer öfkem doğrudan onaydı: “Hani o uğruna işinden olduğun arkadaşların nerede, neden sana yardım etmiyorlar? Sen onlar için geceni gündüzüne katarken onlar en zor anında yanında yoklar,” diyordum. O ise “Meraklanma, korktukları için yanıma gelemediler yoksa elimi hiç bırakmazlar,” deyip yeni bir iş daha bulmak için yollara düştü.

Neden sonra ben yapmak istediklerini anlamaya başladım. Ekonomi denilen illet mutfağımıza zarar vermeye başladığında çabasını anladım. Ne kadar çok çalışırsa çalışsın, ne kadar mesai yaparsa yapsın eline üç kuruştan fazla para geçmezdi. Ve o para da artık yetmez olunca sendikalaşma çabasını, işyerindeki iş arkadaşlarına politik bilinç aşılama çabasını anladım. İşçilerin ne kadar çok bir araya gelip seslerini gür bir şekilde çıkarırlarsa kazanımlarının da o kadar çok artacağını kabullendim. İlk başlarda tuhafıma giden bu hareketlerini, çabalarını, “boş iş” dediğim gayretini, “hayal” dediğim bu kutsal mücadelesini desteklemeye başladım.

Artık biliyorum; ben o işyerinde, o sendikal mücadelenin doğrudan içinde olmayabilirim ama bu mücadele benim de mücadelem ve bu mücadele, kazanım olmadıkça bitmeyecek.

Manisa’dan Gazete Nisan okuru bir kadın

İran’da emekçi halklar yararına kopuşun dinamikleri

0

Gazetemizin geçen sayısındaki yazımızda İran’da Mahsa Jina Amini’nin katledilmesiyle başlayan kitlesel ayaklanmanın hızlı bir şekilde İslam Cumhuriyeti rejimine karşı devrimci bir sürece evrildiğini yazmıştık. Ayrıca bu devrimci halk ayaklanmasına karakterini veren ana etmenleri analiz etmiştik.

Aradan geçen bir aylık süreçte, devrimci halk ayaklanması ikinci ayını geride bırakırken seferberlikler kitleselleşerek devam ediyor. Kadınların, gençlerin başını çektiği sürece işçi sınıfının farklı sektörleri grevlerle; tarihsel olarak molla rejiminin ideolojik tabanını oluşturan pazar esnafı ve tüccar kesimi ise boykotlarla, kepenk kapatma eylemleriyle dahil oluyor. Devrimci halk ayaklanması rejimin politik krizini her geçen gün derinleştirirken İran emekçi halkları arasındaki birleşik mücadele de perçinleniyor.

Kitleler nezdinde meşruiyetini yitiren rejim ise ayakta kalmak adına en iyi bildiği yola başvurarak şiddetin dozunu artırıyor. Ve bu noktada da özellikle İran emekçi halkları arasındaki birliği bölmek adına özellikle Kürtlere ve Belucilere dönük olarak sivil katliamlar gerçekleştiriyor. Ancak geri çekilirse inisiyatifi rejime devredeceğinin de bilincinde olan İran emekçi halkları da savunma pozisyonuna çekilmiyor.

Aksine, kitleler seferberlikler içerisinde kendi özörgütlenme organlarını inşa ederek mücadeleye süreklilik kazandırıyor. İşçi sınıfı fabrikalarda konseyler inşa ederken, emekçi halklar yerellerde mahalli komiteler etrafında örgütlenmeye çalışıyor. İşte tam da bu organların ülke çapında yaygınlaşması, devrimci süreci pat durumundan çıkartıp İran emekçi halkları lehine döndürebilecek en temel etmen.

İkili iktidar nüvesi taşıyan bu organların yaygınlaşıp ülke çapında bir koordinasyona erişebilmesi ve bu yolla bir genel grevin örgütlenebilmesi, kitlelerin temel talebi olan molla rejiminden kopuşun sağlanabilmesi adına oldukça kritik. Yine böylesi bir koordinasyonun İran emekçi halklarının demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerini gündemine alan bir eylem programı ile donatılabilmesi rejimden, kapitalist sömürü düzeninin temsilcilerinden ve emperyalizmden kopuşun sağlanabilmesi için hayati önemde. Emekçilerin, kadınların, gençlerin ve ezilen ulusların taleplerini içeren yeni bir anayasanın hazırlanabilmesi ve şuralar eliyle bir işçi-emekçi iktidarının inşa edilmesinin gündeme gelmesi ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Senendec Devrimci Gençlik Koordinasyonu: İnfaz makinenizi kıracağız!

0

Aşağıda okuyucularımızla, Senendec Devrimci Gençlik Koordinasyonu’nun, İran’daki molla rejiminin eylemcileri idam etmeye başlamasına karşı, 10 Aralık’ta gerçekleştirdiği açıklamasının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

Hükümdarlığın yaralı yılanı bir çıkış yolu bulmak için kafasını kapıya ve duvara vuruyor. İslam Cumhuriyeti’nin infaz makinesi, devrimci hareketin lokomotifini korkutmak ve durdurmak için elleri kelepçeli ve kendilerini savunma hakkı olmayan tutsaklarımızı kullandı. Yanlış bir sanrı…

Bu hareketin lokomotifinin İran’daki İslami kapitalist sistemi yıkana, yani zafere ulaşana kadar durmak istemediğini daha önce söylemiştik. 

Tutuklananları sistematik ve organize bir şekilde öldürerek, sokak protestocularına ateş ederek, insanların evlerine gece baskınları yaparak, akranlarımızın yaralı ve ölülerini kaçırarak ve çalarak, öğrencileri, öğretmenleri ve işçileri tehdit ederek ve sindirerek İslam Cumhuriyeti her türlü insanlık dışı oyunlar ve alçaklıklarla sadece havanda su dövüyor. Bu yolla bırakın halkı korkutmayı, kendi paralı askerlerine bile moral veremiyor. 

Muhsin Şikari’nin idam cezasına çarptırılması ve infazı yozlaşmanın boyutunun göstergesidir. Bu aynı zamanda hükümetin çaresizliğinin de doruk noktasıdır. Ve bunlar kitleleri korkutmuyor. Tersine binlerce insan sokaklarda yerlerini alıyor. Devrimcilerin Homan Abdulahi’nin ailesiyle dayanışma içinde bir araya gelmesi… Kum Azad Üniversitesi öğrencilerinin Emir-Hüseyin Ghazizadeh Hashemi’nin bu üniversiteye girişini protesto etmesi ve “Yozlaşmış bir sistem ve cani misafirler istemiyoruz” gibi sloganlar atması… Rasam Karaj Üniversitesi’nin protesto toplantısı… Senendec halkının greve çıkan dükkanların rejim tarafından kapatılmasını önlemede sergilediği birlik ve beraberlik… Kermanşah, Zahidan, Tahran, Senendec, Sagguz, Karaj, Arak ve diğer şehirlerde son birkaç gecedir güçlü bir şekilde yapılan eylemler… Ülke çapında gelişen dayanışma… Javanrud ve Mahabad dahil olmak üzere Kürdistan şehirlerine dayanışma için ilaç paketleri gönderilmesi… İslam Cumhuriyeti rejimine duyulan öfke, tiksinti ve mücadelenin merkezi haline gelen cenaze törenleri ve 40. gün anmaları… Bunlar rejim çetelerinin kalbine öyle bir korku salmıştır ki, cenazeleri kaçırıp geceleri gömmeye, mezarlık girişlerini kapatarak insanların toplanmasını engellemeye ve törenlere saldırmaya çalışmaktalar. 

Kasten adam öldürmek, infaz bu rejimin son silahıdır. İnfaz kararlarının arkasında siper olanların, uyduruk egemenliklerinin son setidir!

Geride bıraktığımız 80 gün boyunca özgürlük ve eşitliği sağlamak, kapitalizmin egemenliğini yıkmak, özgür ve eşit bir dünya kurmak için zincirlerimizle birlikte korkularımızı da bir kenara attığımızı gösterdik.

Ölüm makinenizi, infaz ve işkence makinenizi, Ortaçağ ceza kurumlarınızı yerle bir edeceğiz.

Sonuna kadar dik duracağız; arkadaşlarımızın kanları üzerine yemin ediyoruz!

Bastırma, tehdit ve hapis artık bizleri korkutmuyor. Esirlerimizi serbest bırakın, katliam ve infaz sisteminizi durdurun ve Muhsin Şikari’nin infazı ve dökülen diğer kanlar için İran halkından bir an önce özür dileyin. Bu acil talebimizdir.

Yaşasın özgürlük, yaşasın eşitlik, yaşasın cinayetin, şiddetin ve infazın olmadığı bir dünya!

Senendec Mahallelerinin Devrimci Gençlik Koordinasyonu

10 Aralık 2022

Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası: İnfazları durdurun!

0

Aşağıda okuyucularımızla, Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası’nın, İran’daki molla rejiminin eylemcileri idam etmeye başlamasına karşı, 10 Aralık’ta gerçekleştirdiği açıklamasının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

Bir kez daha bu ülkenin gençlerinin yasını tutuyoruz.

Muhsin Şikari’nin, bu 23 yaşındaki genç adamın “suçu” neydi ki, onu bu kadar alelacele ve acımasızca infaz ettiniz? Ülkedeki içler acısı duruma karşı bu genç gösterici insanlığa karşı hangi suçu işledi ki, siz kendi hukuki süreç ve kanunlarınıza bile uymadınız?

Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası olarak Muhsin Şikari’nin acımasız infazının ardından kederli ailesine ve ülkenin ezilen halkına başsağlığı diliyoruz. Biz, diğer İran işçi sınıfı örgütleriyle birlikte ve dünya işçi hareketiyle hemfikir olarak, ölüm cezasının kaldırılmasını istiyor ve yasadışı mahkemelerin kararlarını reddediyor ve şiddetle kınıyoruz. Ve dünya işçi örgütlerini de bu konuda ses çıkartmaya davet ediyoruz.

Tüm emek aktivistleri, öğretmenler, öğrenciler ve kadın hareketi aktivistleri, tutuklanan protestocular ve siyasi tutuklular serbest bırakılmalıdır. İşkenceyi, zorla itirafları ve infazları durdurun.

İran’da ve tüm dünyada barış ve adaletin yayılması ümidiyle

Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası 

10 Aralık 2022

Eğitim emekçileri ÖMK’ye karşı mücadeleye devam edecek

0

Uzunca bir süredir eğitim emekçilerinin önemli bir gündemi Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) ve bu yasanın en problemli maddesi olan “kariyer” sınavıydı. Ve bu sınav tüm protestolara, tüm eylemlere rağmen 19 Kasım Cumartesi günü yapıldı.

Eğitim emekçilerinin iradesi hiçe sayıldı…

Eğitim emekçilerinin örgütlü olduğu sendikalara, derneklere, alanla ilgili akademik çevrelere hiç danışılmadan oldu bittiye getirilerek çıkarılan ÖMK, bu yönüyle en baştan güdük bir şekilde doğmuştu. Özellikle yasa içerisinde yer alan kariyer sınavı ise en çok tepki çeken uygulama oldu. Eğitim emekçilerinin tüm yaz tatilini zehir eden sınav hazırlıkları, kısa sürede bitirilmesi istenen zorunlu hizmet içi eğitim uygulamaları büyük tepkilere neden oldu.

Uygulamaya yönelik en büyük eleştiri ise hiç şüphesiz kariyer uygulamasının eğitim emekçilerinin kendi içlerinde bölünme yaratacağı endişesiydi. Halihazırda ücretli, sözleşmeli, kadrolu vb. parçalara bölünen eğitim emekçilerinin karşısına bir uzman, başöğretmen gibi yeni hiyerarşik basamaklar dayatılmaktaydı. Oysa ücretli, sözleşmeli, kadrolu, uzman, başöğretmen diye sayılan tüm kademelerdeki eğitim emekçileri aslında aynı işi aynı zamanda, aynı nitelikte ve de aynı mekânda yapmaktalar. Dolayısıyla ortaya atılan her hiyerarşik sıralama “eşit işe eşit ücret” kavramının aşınmasına ve de eğitim emekçilerinin kendi içlerinde anlamsız bir rekabetle bölünmesine neden olmaktadır.

Eğitim emekçilerinin zekâsıyla alay edildi

Tüm bu eleştiriler eğitim emekçilerinin uzun süre sonra ilk kez bütünlüklü bir şekilde tepki vermelerine neden oldu. Her ne kadar bu tepkiler son dönemde tüm dünyada yaygınlaşmaya başlayan “sosyal medya” eylemleri biçiminde olsa da oldukça ses getirdi. Hükümet yetkilileri ara ara sınavın kolay olacağına, herkesin başarılı olacağına yönelik açıklamalar yapmaya başladı ve de nihayetinde denildiği gibi oldu… Sınav, eğitim emekçilerinin zekâsıyla alay edecek kadar kolay bir şekilde yapıldı. Hiç şüphesiz bunun diğer bir nedeni de yükselen tepkileri bu şekilde bir taviz vererek dindirmek, eğitim emekçilerinin bölünmesini sağlamaktı.

Sosyal medya eylemleri sokağa yansıtılamadı

Yukarıda da belirtildiği gibi bir süredir tüm dünyada, toplumsal hareketlerin en önemli çıkış noktası sosyal medya platformları olmakta. Bu imkân emekçilerin hızlı biçimde bir araya gelmelerini ve de etkili kitlesel eylemlerin ortaya çıkmasını sağlamakta. Ancak eğitim emekçileri için maalesef aynı durum ortaya çıkmadı.

Yapılan etkili sosyal medya eylemleri sokaklara yansımadı, kitlesel mitingler, protestolar gerçekleştirilemedi. 13 sendikanın bir araya gelerek gerçekleştirdiği basın açıklamaları ve bir günlük grev de istenilen etkiyi maalesef yaratamadı. Ve en nihayetinde sınavın çok kolay olması ile birlikte yükselen tepki de yavaş yavaş sönümlenmeye başladı.

Mücadeleye devam!

Eğitim emekçilerinin tepkilerini sokağa yansıtamamaları, örgütlenmek ya da örgütlü oldukları sendikaları sarmak yerine sendikasızlığın yüceltilmesi, sınavın boykot edilmeyişi gibi nedenlerle maalesef ÖMK bir ölçüde meşrulaştırılmış oldu. Bu durum eğitim emekçilerinin kendi içlerinde yeni bölünmelere neden olacaktır. Bu sayede sermaye iktidarları, eğitim emekçilerinin haklarını kolayca gasp edebilecektir.

ÖMK ve bu yasanın getirdiği kariyer sistemi, eğitim emekçilerinin geleceği açısından büyük tehlikeler barındırmaktadır. Bu nedenle ÖMK’ye karşı örgütlü bir mücadele örmek eğitim emekçileri için oldukça önemli bir görevdir.

Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi’nin açıklaması: Macit Rıza Rahnavard ve Muhsin Şikari’nin infazlarına karşı grev!

0

Aşağıda okuyucularımızla, Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi’nin 13 Aralık tarihli açıklamasının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

12 Aralık’ta iktidar, 23 yaşındaki Macit Rıza Rahnavard’ı idam etti.

İktidarın bu eylemi, 43 yılı aşkın süredir yaşamları ve geçim kaynakları ellerinden alınan, yok edilen biz işçiler dahil tüm insanlara kılıç çekmektir.

Bu infazın anlamı, yoksulluğa, adaletsizliğe, açlığa, talana karşı çıkan her sesi boğmaktır.

“Kadın, yaşam, özgürlük” diye bağıranların sesini kesmek demektir.

Bu nedenle artık düşünmeye gerek yok. Bu infazlar ve gözaltında bulunanların yakınlarına yönelik ölüm tehditleri tüm toplumun protesto konusu olmalıdır.

Bu suç o kadar iğrenç ki, hükümetin kendi içinde bile çekişmeler yaşanmasına neden oluyor. Artık bu baskılara müsamaha göstermeyeceğiz; artık yoksulluğa, güvensizliğe, hırsızlıklara ve yağmaya müsamaha göstermeyeceğiz.

Ne mutlu ki diğer meslektaşlarımızdan da grev çağrıları geldi. Kadrolu işçi arkadaşlarımız, 17 Aralık için ülke çapında büyük bir protesto mitingi çağrısında bulundular. Ve petrol rafinerilerindeki diğer işçiler Ocak ayının üçüncü, dördüncü ve beşinci günlerinde grev çağrısında bulundular.

Sözleşmeli Petrol İşçilerinin Konseyi olarak, biz tüm bu çağrıları destekliyoruz. Çözümün genel grevin koordine edilmesi ve örgütlenmesiyle mümkün olacağını düşünüyoruz.

Bizim ana amacımız, rejimin baskı ve infazına karşı acil bir yanıt geliştirmektir. Ve bu yanıt, petrol işçilerinin grevinden ve petrol musluklarının kapatılmasından başka bir şey değildir.

Biz, Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi, bazı yerlerde bu hazırlığı oluşturabildik ama ülke çapında bir grev için ülke çapında hazırlıklara ihtiyaç var. Bu nedenle Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi olarak, tüm sektörlerdeki tüm sınıf kardeşlerimizi aktif bir şekilde koordine olmaya davet ediyoruz. Bu suçlara bir son verelim!

Bu cinayete, suça ve infaza son vermek için greve!

Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi, 13 Aralık 2022

Enflasyon vergisi

0

Yılı yüksek bir enflasyon ve yüksek bir cari açıkla kapatıyoruz. Düşük faiz, para bolluğu yaratıyor. O da borçlanarak bir çeşit kredi tüketimini artırıyor. Herkesin tüketime yöneldiği bir dönemde eğer ekonomi bu tüketim talebinin tamamını karşılayacak yeterlilikte arza sahip değilse ithalat da önü alınamaz bir şekilde yükseliyor. Turizm gelirleri rekor kırsa da cari açığı kapatacak düzeyde değil. Tam tersine, 2022’de cari açıkta tarihi bir rekor kırılmış durumda.

Seçime giderken uygulanan ekonomi politikasının topluma maliyeti cari açıkla sınırlı değil. Kesenin ağzını ilk olarak bankalar için açtılar. Kredi koruma mevduatının maliyetinin büyük bir bölümünü Hazine üstlenirken düşük faizle bankalar paraya boğuldu. Sonuç; banka kârlarının rekor kırması oldu. Hazine cari açığı da dahil ettiğimizde üstlendiği bu yükü yaklaşık bir yıldır emekçilerden çıkarıyor. Bizim saldırı politikası olarak addettiğimiz bu durum, enflasyonun bir vergi biçimi olarak uygulanması ve toplumsal alım gücümüzü düşürmesiyle sonuçlanıyor. Seçime giderken bu politika azalmak şöyle dursun artarak sürecek.

Türkiye’de yaşamanın bedeli yükseldi. Artık yaşamak için daha çok para harcamak zorundayız. 2023 için asgari ücret artırıldığında bu durum katlanarak artacak. Her şeyden önce yaşamak için daha fazla harcamamız, daha fazla ÖTV ve KDV vereceğimiz anlamına geliyor. TL bilinçli olarak değersizleştirildi. Bu durum TL’yi elinde tutan halk açısından adeta bir vergi gibi etki yaratmaya başladı. Enflasyon devletin nominal borçlarının reel değerini azalttığı için, yüksek enflasyonda devletin reel geliri dolaylı olarak da olsa artar. Yani iktidarlar borçlarının anapara ve faizlerini yüksek enflasyon yüzünden değeri düşen ulusal para ile geri ödediklerinden, reel olarak bir gelir sağlamış gibi olurlar. Buna şirketlerin TL cinsinden borçları da dahildir.

Kısaca özel borçlar emekçilerin alım gücü düşürülerek topluma enflasyon yoluyla ödettiriliyor. Süreç emekçiyi yoksullaştırırken, sermayedarları zenginleştiriyor ve servet elde etme süreci bir kumara dönüşüyor. İktidarın oynadığı bu kumarın bedelini ödemek zorunda değiliz. Ya enflasyonu durdurun ya da o koltuklardan inin!

Çokuluslu Bekaert’in kârları, Saray rejiminin grev yasaklarıyla korunmak isteniyor

0

13 Aralık gecesi Birleşik Metal-İş (BMİS) ve Özçelik-İş’in Bekaert Çelik şirketinin iki fabrikasında aldığı grev kararları, cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, grevleri “Millî Güvenliği Bozucu Nitelikte” görmesi nedeniyle, yine onun tarafından “ertelendi”. Ancak Anayasa’nın 54. maddesi ile 2822 sayılı yasa, Türkiye’deki her grev “ertelenmesinin”, aslında fiilen bir grev “yasağı” olarak hayata geçirilmesini güvence altına alıyor. Dolayısıyla bu bir erteleme değil; ama işçi sınıfının, mevcut derin ekonomik ve siyasi kriz karşısında alım gücünü koruyabilmesi için başvurması gereken ve başvurmaya sonuna kadar hakkı olan grev silahından men edilmesidir. AKP hükümetleri döneminde bugüne kadar 87 bin işçi greve çıkmışken, grevi yasaklanan işçi sayısı 195 bine ulaştı! Aralık 2018’de konuşan Erdoğan, tam olarak bununla övünmemiş miydi?

“Bizimle beraber grev denilen olaylar ortadan kalktı. (…) Grevsiz bir toplum meydana geliyor.” (Aralık 2018)

Ancak “grev denilen olayın” ortadan kalkmış olmasının sebebi, işçi sınıfının, greve çıkmaya ihtiyaç duymayacak bir sosyal ve ekonomik refaha erişmiş olması değil; bunun sebebi, “grev denilen olayın”, rejim tarafından, onun kararnameleri ve polisleriyle, ortadan kaldırılmak isteniyor olması.

Resmi verilere göre Kasım ayındaki artışla birlikte Türkiye’deki yıllık enflasyon %84,39’a yükseldi. ENAG’a göre enflasyon %181’in üzerinde. Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu olan Türk-İş’in Kasım ayı raporu ise, yoksulluk sınırını 25.365 TL olarak açıkladı. Yine bu rapora göre işçinin yıllık mutfak enflasyonu %137,38’e çıktı ve bekar bir işçinin aylık maliyeti de 10.170 TL olarak gerçekleşti.

BMİS üyesi 440 Bekaert işçisi ile Özçelik-İş üyesi 560 Bekaert işçisinin aldıkları grev kararının ardında yatan motivasyon, işte bu ekonomik enkazla açıklanabilir. Ekonomik krizin etkisi pandemiyle derinleşirken, rejim, sermaye gruplarına üst üste kurtarma programları açıkladı ve enflasyonu kullanarak emekçilerin alım gücünü düşürdü. Böylece Türkiye tarihinde emek gücü ilk kez, milli gelirin %27’sini almaya başladı. Bu oran 2019’da %31,4’tü.

Bekaert grevinin yasaklanması, bu tarihsel sömürü oranlarının patronların çıkarına olacak şekilde rejim tarafından korunmak istenmesinin yalnızca bir başka ifadesi. Bu bakımdan Saray rejimi, sınai ve mali oligarşinin taleplerinin aktarma kayışı rolünü oynamaktan daha fazlasını yapmıyor. Zira kriz işçi sınıfını yokluğa sürüklerken, rejimin mali ve polisiye koruması altında sermaye, kârlarını katlayarak artırdı.

Bekaert, merkezi Belçika’da bulunan ve dünya çapında 28 bin kişiyi istihdam eden küresel bir şirket. Uluslararası bir çelik devi olan şirket, Nazi işgali altındaki Belçika’da Zwevegem kentinin valiliğini yapan (babasından devralarak) ve yine Nazi işgali altında Belçika Ulusal Bankası’nın naipliğini üstlenen Léon Bekaert’in kanlı ve kirli mirasının bir parçası. Soykırıma, savaş suçlarına ve işgallere ortak olunarak birikimi sağlanmış olan bu kirli sermayenin çıkarlarının bugün de korunabilmesi için Saray rejimi düzmece gerekçelerle Bekaert işçilerinin grevlerinin “ertelendiğini” duyuruyor.

Bekaert’in 2021 yılı mali raporu, hisse sahiplerine, firmanın ne denli kâr ettiğini açıklayan bir övgü belgesi. İşte bu mali raporda öne çıkan birkaç veri:

– 4,8 milyar avroyu bulan konsolide satışlar (%28’lik bir artış) ve 5,9 milyar avroluk kombine satışlar (%32’lik artış).

– FAVÖK (faiz ve vergi öncesi kâr), geçen yıla oranla %89’luk artışla 515 milyon avroluk bir yükselişle %10,6’lık bir marjla sonuçlandı.

– 2020’nin sonundaki bilançoyu ikiye katlayarak ve %10,6’lık bir marj oluşturarak 513 milyon avroluk FAVÖK.

– ROCE’de (kullanılan sermayenin getirisi) %23,7’lik artış, 2020 performansının neredeyse iki katı.

– Hisse başına 7,14 avroluk kazanç, önceki yılın üç katı.

Bunların yanı sıra Bekaert, Haziran 2022’den bu yana, yani son 3 aylık dönemde, gelirlerinde %23,97’lik ve net gelirlerinde de %14,3’lük kazanç elde etti. 

Hissedarlarına yaptıkları kârlarla övünen bir firmanın, Türk rejiminden grev yasaklamasını talep etmesi çelişkili bir olay değil; tam aksine, bunlar birbirlerini tamamlayan iki olgu. Toplumun kullanımına açılmayan, ama ufacık bir parazitin semirmesi için kullanılan bu kârlar, tam da işçilerin sosyal ve demokratik haklarının engellenmesiyle elde ediliyor.

AKP hükümetleri döneminde 12 Eylül’ün darbeci anayasası birçok kez revize edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan birçok defa, bu anayasa revizyonlarını, kendi iktidarlarının demokratik başarıları olarak gördüğünü kaydetti. Ancak bu doğru değil. Fiili grev yasaklarının hala sürmesinden de anlayabileceğimiz üzere, 12 Eylül anayasasının patronların ve oligarşinin çıkarına olan işçi düşmanı ve antidemokratik maddelerine hiçbir zaman dokunulmadı. Türkiye İşverenleri Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) 1982’de, cunta diktatörlüğünün yönetim kadrolarına hazırladığı bir raporda şöyle yazıyordu: “Grev ve lokavtın erteleme sebepleri genişletilmeli, kamu düzenine, kamu yararına ve genel ekonomik yarara aykırı noktaya geldiğinde Bakanlar Kurulu tarafından ertelenebilmelidir. Erteleme grev başlamadan da yapılabilmelidir. ” Patronların bu talepleri hiç ikiletilmeden kabul edildi ve Anayasa’nın 54. maddesi ile 2822 sayılı yasada karşılandı.

Genel seçimlerin yaklaştığı şu sıralarda, Cumhur İttifakı anayasa değişikliği gündemini bir kere daha emekçilerin huzuruna sunmaya çalışıyor. O halde şimdi, grevleri yasaklanan Bekaert işçilerinin, Cumhur İttifakı’na şu soruları sormaya hakkı olacaktır:

– Yeni anayasada grev “ertelemeleri”, yani yasaklamaları kaldırılacak mı?

– Yeni anayasada, arabulucu atanması benzeri bekletici ve yorucu süreçler öngörülmeksizin, greve çıkmak hak olarak güvence altına alınacak mı?

– Yeni anayasada sendikalı olmadan da ve işyerinde, yasaların dayattığı bürokratik çoğunluğu sağlamadan da greve çıkmak hak olarak güvence altına alınacak mı?

– Yeni anayasada, işçiler sendikalaştığı için veya fiili greve çıktığı için işten atmalara başvurmak yasaklanacak mı?

Bekaert işçileri bu soruların cevaplarını hak ediyor çünkü Cumhur İttifakı, tıpkı Bekaert işçileri gibi bütün işçilerden, hazırladıkları yeni anayasadan razı olmalarını talep ediyor. Ne var ki, rejim bu noktada dilediği cevabı alabilecek gibi durmuyor, zira grevlerin yasaklanabildiği, greve çıkmanın imkansız hale getirildiği, sendikalı ve grevci işçilerin cezalandırılabildiği bir anayasaya razı değiliz.

“Milli güvenlik” gerekçesiyle grevlerin yasaklanabilir oluşu, daima, rejimin birkaç kurumu tarafından dahi itinayla yorumlanan düzmece bir mazeret olageldi. Bu konuda düşülen şerhleri hatırlamak önemli.

Danıştay’ın 2006/2551 sayılı kararında der ki, 

“(…) yasal bir grevin yasada öngörülen anlamda milli güvenliği bozucu nitelikte görülebilmesi için, ülke ve devletin özel savunma ve güvenlik altına alınmasını zorunlu kılacak ciddi tehlikelerin ortaya çıkması gerekmektedir.”

Anayasa Mahkemesi de 1974/13 sayılı kararında şöyle bir itirafta bulunmaktadır: 

“Oysa ‘milli güvenlik’ ve ‘kamu düzeni’ uygulayıcıların kişisel görüş ve anlayışlarına göre genişleyebilecek, öznel yorumlara elverişli, bu nedenle de keyfiliğe dek varabilir çeşitli ve aşamalı uygulamalara yol açacak genel kavramlardır.”

Şimdi Bekaert işçileri, rejimin keyfi ve düzmece grev yasağını tanımayarak, 13 Aralık’ta saat 13.00’te grevlerine çıkacaklarını ve grevlerini sürdüreceklerini duyurdu. Rejimin grev yasağının tanınmaması ve ekonomik krizin faturasının işçi sınıfına ödetilmemesi için Bekaert işçilerinin başlattıkları bu mücadelenin etrafında bütün bir işçi hareketi, sendikalar, demokratik hak örgütleri ve sosyalist partiler kenetlenmeli. BMİS ile Özçelik-İş’in grev kararı, demokratik ve meşru bir karar olarak sonuna dek savunulmalı; bu iki sendikanın, tabanları bölmeyecek ama bir araya getirecek olan birleşik bir eylem ve mücadele planı açıklaması için çalışabilmeliyiz. Bu grevlerle dayanışmak ve grevlere yardım toplamak için okullarda, mahallelerde, işyerlerinde, kafelerde, evlerde tanıdıklarımızı ve çevremizi grevin meşruiyetine ve taleplerine kazanmalıyız. 

Grev bir eşiktir. Yasaklanan bir greve çıkmak ise bambaşka bir eşiktir. Bekaert işçileri bu eşiği geçmeyi göze aldıysa, onların bu azmini ve kararlılığını hak edebilmeliyiz. Onları hak etmek için, onlarla birlikte yılmadan mücadele etmeliyiz. Zira Engels’in de yazdığı üzere:

“Bir grev için gereken cesaret, gerçekte çoğu zaman bir ayaklanma için gerekenden daha yüksek bir cesarettir, daha yürekli, daha kararlı bir cesaret olduğu açıktır. İşin doğrusu, yoksunluğu deneyimiyle bilen bir emekçi için, onu eşi ve çocuklarıyla birlikte göğüslemek, aylarca açlığa ve sefilliğe dayanmak ve bütün bunlar sırasında da sağlam ve sarsılmamış durmak pek de azımsanacak bir şey değildir. Adım adım açlıktan ölümle, açlıktan ölmekte olan bir ailenin gündelik manzarasıyla, burjuvazinin gelecekte intikam alacağını bile bile, İngiliz emekçinin, mülk sahibi sınıfın boyunduruğu altına girmektense bütün bunları seçmesiyle karşılaştırıldığı zaman, bir Fransız devrimcinin ölmesi ya da kadırgada kürek mahkumluğu nedir ki? (…) Tek bir burjuvayı eğebilmek için bu kadar şeye dayanan bir halk, tüm burjuvazinin gücünü kırmayı başaracaktır.” (İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu)

انقلاب ایران ادامه دارد! حمایت بینالمللی از جنبش کارگران ایران علیه دیکتاتوری رژیم

0


خیزش سراسری که دو ماه پیش آغاز شد حرکتی انقلابی را علیه رژیم در ایران رقم زده است. این خیزش که پس از کشته شدن مهسا امینی و به رهبری زنان آغاز شد فراگیر و بزرگ شده و حذف نهادهای رژیم آخوندی همچون پلیس امنیت اخلاقی، وزارت ارشاد، بسیج و ولایت فقیه را هدف قرار داده.
با پیوستن بخش‌های مختلف جامعه به جنبش در واکنش به تلاش جمهوری اسلامی برای سرکوب اعتراضات با اعمال خشونت نیروهای مسلح، سپاه، بسیج، و لباس شخصی‌ها، خواست توده‌ها از حذف نهادهای رژیم فراتر رفته، به نقطه‌ای رسیده که در پی پایان دادن به ۴۳ سال دیکتاتوری رژیم است.


مطالبات زنان ایران علیه خفقان و ستم مذهبی، خشونت‌های مردسالارانه، و استثمار سرمایه داری… مطالبات دموکراتیک طبقه‌ی کارگر… مطالبات دموکراتیک و اجتماعی اقلیت‌های قومی و مذهبی همچون اقوام کرد، بلوچ، آذری، و عرب که طی سالیان مورد استثمار مضاعف رژیم بوده‌اند… خواست آزادی جوانان، افراد زیر سی سال جامعه، که ۶۰ درصد جامعه را تشکیل می‌دهند… و خواست کلی جامعه‌ی ایران برای خلاصی از خفقان تحمیلی… تمام این خواست‌ها در دو ماه اخیر منجر به خیزشی فراگیر شده که بر سر «مردم سرنگونی این رژیم را می‌خواهند» در توافق است و با شعارهای «مرگ بر دیکتاتور» «جمهوری اسلامی نمی‌خوایم نمیخوایم» «زن زندگی آزادی» «مرگ بر ستمگر، چه شاه باشه چه رهبر» هم آوا شده.


جنبش زنان و مردم در ایران را سر باز ایستادن نیست


گرچه رژیم آخوندی از هیچ گونه فشار و خشونتی دریغ نکرده و منجر به کشته شدن نزدیک به ۵۰۰ نفر (برخی این شمار را نزدیک به ۱۰۰۰ نفر اعلام می‌کنند) و دستگیر شدن بیش از ۱۵۰۰۰ نفر شده، کارگران ایران در مقابله با رژیم عقب نمی‌نشینند. رژیم جمهوری اسلامی، که مشروعیتش را در چشمان توده‌ها از دست داده، آگاه است که در صورت عقب نشینی از سیاست خشونت خود، قادر به باقی ماندن در قدرت نخواهد بود. از این رو، همواره در تلاش برای افزایش شدت سرکوب توده‌هاست. از همین روست که ۲۲۷ تن از ۲۹۰ عضو مجلس شورای اسلامی درخواست اعدام ۱۴۸۰۰ نفر از معترضان دستگیر شده را با جرم انگاری‌ اعتراضات تحت عناوین «تبانی و اقدام علیه امنیت ملی» «محاربه»، و «فساد فی‌ الارض»  به دستگاه قضا اعلام کردند. از سویی دیگر، رژیم خواهان جلوگیری از اتحاد خشم مردم، با استفاده از اختلافات قومی و مذهبی‌ای که طی سالیان به وجود آورده، است و از این رو با اعمال فشار بر سازمان‌ها برای جهت گیری شدید‌تر دست به حملات شدیدتری بر جنبش‌ها در کردستان و بلوچستان زده‌ است.
در حالی که برای بیش از دو ماه کشتار شهروندان در بسیاری از شهرهای کردستان و بلوچستان در حال وقوع بود گزارشهایی از استفاده از گازهای شیمیایی  توسط نیروهای رژیم در کشتار شهرهای کردستان به دست رسید. همچنین معترضان اعلام کردند که رژیم در زندان‌ها از خشونت جنسی علیه بازداشت شدگان استفاده کرده است.


با این حال، تمامی مانورها و تلاش‌های رژیم برای غلبه بر مردم با شکست رو به رو شده. نمونه‌ی اخیر این شکست، فراخوان سراسری ۲۴, ۲۵, ۲۶ آبان بود. در این سه روز اعتراضات، که به مناسبت سالگرد ۴۰۰۰ کشته‌ شده‌ی آبان ۹۸ توسط رژیم در جنبشی که در اعتراض بر افزایش قیمت بنزین شکل گرفت بود برگزار شد، تظاهرات ضد رژیم متعددتر شد. اخیرا جوانان در دانشگاه‌ها و دبیرستان‌ها دست به اعتصابات زده‌اند. زنان، کردها، بلوچ‌ها، و کارگران ایران در بسیاری از شهر‌ها و شهرستان‌ها به تظاهرات ادامه‌ میدهند. در همین حال، تاجران و بازاریان، که در زمان انقلاب اسلامی و شکل گیری جمهوری اسلامی از لحاظ ایدئولوژی، اقتصادی، و سیاسی از بزرگترین طرفداران آخوندها بودند هم در همراهی با جنبش کرکره‌های خود را پایین آورده‌اند.

پایان دادن به دیکتاتوری رژیم! بیایید یک سازمان ملی کارگران و کمیته‌ی مبارزه تشکیل دهیم!


تمامی این بخش‌ها، در حالی که به بیان خواسته‌های خود می‌پردازند، مبارزه‌ی خود را با سرنگونی رژیم می‌آمیزند. خیزش انقلابی ضد رژیم، که به صورت خودجوش به وجود آمد، هم چنین تمامی عاملان سیستم استثماری سرمایه‌داری را هدف قرار می‌دهد. توده‌های هماهنگ مردم بنیانگذاران نظام برژوازی، از جمله اصلاح طلبان و سلطنت طلبان را نیز در کنار جمهوری اسلامی هدف قرار می‌دهند چرا که سود این گروه‌ها نیز در ادامه‌ی استثمار سرمایه‌دارانه‌ است و در اوج بحران پیش آمده برای رژیم تنها به دنبال بهره برداری از خیزش مردم در جهت خواست خود هستند. آگاهی بیرون آمدن از زیر بار دیکتاتوری رژیم و سیستم استثمار سرمایه‌داری، که کارگران ایران به آن رسیده‌اند، در شعار «مرگ بر ستمگر چه شاه باشه چه رهبر» متبلور شده.


ما اتحادیه‌ی بین المللی کارگران – بین الملل چهارم، به خیزش انقلابی کارگران ایران علیه دیکتاتوری، سرمایه‌داری، و رژیم ضد انقلاب جمهوری اسلامی درود می‌فرستیم و حمایت همه جانبه‌ی بین‌المللی خود را اعلام می‌داریم.

ما باور داریم که پایه‌ای ترین عنصری که که به جنبش افراد کارگر ایران خاصیت انقلابی می‌دهد این است که توده‌های هماهنگ شروع به سازماندهی خود با تشکیل شوراهای کارگری و کمیته‌های محلی  کرده‌اند. مبارزات طبقاتی ایران، که تجربه‌ی شوراها را در سال ۵۸ و در سال‌های ۹۶ تا ۹۹ در جریان اعتصابات کارگری داراست، همچنان در تلاش است که قدرت دوگانه‌ی هسته‌های اولیه‌ی خود را علیه دیکتاتوری با استفاده از این تجربیات ایجاد کند.
ما بر این باوریم که ایجاد و توسعه‌ی این سازمان‌ها از اهمیت حیاتی‌ای برای استمرار مبارزات زنان، جوانان، طبقه‌ی کارگر، کردها، بلوچ‌ها، آذری‌ها، عرب‌ها، و تمامی طبقات‌ ستمدیده برخوردار است. روند انقلابی همچنین نیازمند ایجاد و گسترش خود-سازماندهی‌ها و دفاع از خود متحد کارگران در مقابل فشار و خشونت اعمال شده توسط رژیم آخوندهاست. به هم پیوستن این سازمان‌ها حول هماهنگی ملی و رساندن آن به نقطه‌‌ای که قادر به سازماندهی اعتصاب همگانی باشد در سرنگونی جمهوری اسلامی نقشی تعیین کننده دارد.

به عنوان اتحادیه‌ی بین‌المللی کارگران- بین الملل چهارم، بر این باوریم که این سازماندهی باید طی حرکتی انقلابی صورت گیرد تا توان بیرون آمدن مردم از زیر یوغ دیکتاتوری و استثمار سرمایه‌داری را فراهم آورد. از این رو مبارزه برای ساخت رهبری سوسیالیست انقلابی برای اطمینان از نتیجه‌ای همسو با انتفاع طبقه‌ی کارگر لازم می‌نماید. همچنین تلاش برای ایجاد مجمع مستقل قانون اساسی که اساس جمهوری اسلامی را به زباله دان تاریخ بفرستد و بنایی نو برای مطالبات زنان، طبقه‌ی کارگر، و مردم ایجاد کند الزامی است.

ما، اتحادیه‌ی بین المللی کارگران- بین الملل چهارم، به حمایت بی قید و شرط از مبارزه‌ی کارگران ایران، زنان، جوانان، طبقه‌ی کارگر، کردها، بلوچ‌ها، آذری‌ها، عرب‌ها، و تمام طبقات ستم‌دیده، تا زمان رهایی از دیکتاتوری و سرنگونی رژیم ادامه میدهیم.


برای پیروزی این خیزش انقلابی، ما، اتحادیه‌ی بین الملل، اتحادیه‌ها، سازمان‌های زنان و جوانان، احزاب سیاسی که با اهداف دموکراتیک برقرار هستند، و احزاب سوسیالیست جهان را به حمایت بین‌المللی فرا می‌خوانیم. ما از آن‌ها دعوت می‌کنیم تا در تمام جهان تظاهرات متحدی را در مقابل سفارت‌ها و کنسولگری‌ها و خیابان‌ها سازمان دهند.



در این راه مبارزه باید در جهت تشکیل دولتی کارگری باشد تا به رهایی مطلق از رژیم، سیستم استثمار سرمایه‌داری، و امپریالیسم منتج شود و از پیروزی طبقه‌ی کارگر و تمامی طبقات ستم دیده محافظت نماید.

اتمام جرم انگاری جنبش‌ها و صدور حکم اعدام!


آزادی فوری تمامی زندانیان!

اتمام ستم مذهبی، خشونت مردسالارانه، و استثمار سرمایه داری علیه زنان و جامعه‌ی کوییر!


حذف قانون حجاب اجباری!


اتمام دیکتاتوری رژیم آخوندها!


اتحادیه‌ی بین المللی کارگران – بین الملل چهارم
۱۹ نوامبر ۲۰۲۲



Asgari ücret sürecinin sendikalar açısından tehditleri ve fırsatları

0

Ekonomik kriz ve enflasyon sebebiyle asgari ücrette son bir yıldır gerçekleştirilen göstermelik “yüksek” artışlar (göstermelik çünkü alım gücünün düşüşü sürüyor), bir bütün olarak toplu iş sözleşmesi düzenini tehdit ediyor. Yaklaşmakta olan yeni artış da, TİS kazanımlarının tehdit altında olması durumunu derinleştirecek.

Aralık ayında tespit edilecek olan yeni asgari ücretle beraber, Türkiye’de çalışanların büyük bir çoğunluğu asgari ücretle çalışmaya başlayacak. Eskiden birkaç yıldır aynı işletmede çalışan bir işçi asgari ücretin 2-3 katını kazanabilirken, bugün sendikalı veya sendikasız, eski veya yeni çalışan olsun, bütün ücretler birbirlerine yaklaşmış durumda.

Özetle, asgari ücretin tespiti, Türkiye’nin en büyük TİS süreci haline gelmiş durumda.

Bunu, asgari ücretin artık Cumhurbaşkanı tarafından açıklanmasından da anlıyoruz. Eskiden bu ücret Çalışma Bakanı, ondan önce de Çalışma Genel Müdürü tarafından açıklanırdı.

Rejim ve patronlar, bütün işçileri asgari ücret seviyesine yaklaştırarak, işçilerde, aslında ücretlerini yükseltmek için bir sendikaya ihtiyaç duymadıkları yanılgısını yaratmaya çalışıyor. Ancak bu doğru olmadığı gibi, bu beklentinin sonuç vermesi de olası değil.

Neden? Çünkü ücretler eşitlenmeye yaklaştığı için, örgütlenerek işini kaybetmekten korkan bir işçi, artık işini kaybetme kaygısı yaşamamaya başlıyor. Bir işyerinde 10 yıldır çalışan bir işçiyi düşünelim: 10 yıldır burada çalışıyor olması nedeniyle bu işçinin ücreti, hem yeni girişli işçilerden fazla olacaktı hem de içeride birikmiş kıdemi olacaktı. Bu haklarını, tazminatsız işten çıkarılarak kaybetmek istemeyeceği için, sendikalaşmaya uzak duracaktı.

Ancak bu durum bugün ekonomik krizle tersine döndü. İlk olarak, asgari ücret artışı işyerlerindeki farklı kademedeki ücretleri birbirlerine yaklaştırdı. İkincisi, asgari ücret artışının yanında 15 bin liralık kıdem tavanı komik bir meblağ olarak gözükmeye başladı. Kıdem tavanı asgari ücretin 7,5 katı olması gerekirken, 12 Eylül Darbesi bunu 15 bini lirada sabitlemişti.

Bu, Türk kapitalizminin nitelikli işgücüne ihtiyaç duyduğu ve bir işçinin girdiğinde içinde yıllar boyunca çalıştığı fabrikalar ile işyerlerinde sendikal örgütlenmelerin başarıya ulaşması için önümüze tarihsel bir fırsat çıkarıyor. Zorlu’nun Manisa’da bulunan 36 bin işçinin çalıştığı Vestel fabrikasında Türk Metal’in sendikal çoğunluk tespitini almış olması, tam da bahsettiğimiz bu dinamikle alakalı.

Rejim ve patronlar, ekonomik krizi sendikasızlaşmayı yaymak için kullanmayı planlıyordu. Ancak kendi silahlarını onlara karşı kullanmak mümkün. İşçiler arasındaki ücret ve sosyal hak ayrımlarının silikleştiği bir dönemde, Türkiye tarihinin görmüş olduğu en kitlesel sendikalaşma mücadelesinin zeminini yaratmak mümkün.

Avrupa’da hayat pahalılığına karşı işçi mücadelesi yükseliyor

0

Avrupa’da pandemi sonrasında başlayan küresel enerji krizi derinleşerek devam ediyor. Ukrayna’nın işgali nedeniyle Rusya’ya uygulanan yaptırımların ve süregelen iklim krizinin de etkisiyle, başta elektrik ve doğal gaz olmak üzere tüketim maddelerinin fiyatlarında görülmemiş bir artış meydana geldi. Euro bölgesinde ekim ayı enflasyon oranı yüzde 10,6 ile çift hanelere yükselerek rekor bir düzeye ulaştı. Artan enflasyon ve yoksullaşmaya karşı aylardır belirli aralıklarla düzenlenen gösteri ve grevler, ekim ve kasım aylarında önemli bir artış gösterdi. Almanya, Fransa ve Britanya’nın yanı sıra Euro bölgesindeki pek çok ülkede yüksek enflasyona karşı emekçi halk, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesine yönelik sayısız eylem ve grev düzenledi, düzenlemeye devam ediyor.

Politik skandallarla çalkalanan Britanya’da, enflasyonun son 40 yılın en yüksek düzeyine ulaşması karşısında işçi eylemleri uzun zamandır görülmemiş bir yoğunluğa erişti. 18 Kasım’da havayolu işçileri üç günlük iş bırakma eylemi düzenlediler. İletişim işçileri sendikası CWU, ülkenin posta hizmeti Royal Mail’in yüzde 2’lik gülünç zam teklifi nedeniyle 24-25 Kasım’da posta işçilerinin yoğun katılımıyla önemli bir grev örgütledi ve aralık ayı içinde kargo sektörünün en yoğun olduğu Noel döneminde birden çok greve çıkmaya hazırlanıyor. 24 Kasım’da İskoçya’da öğretmenler, hayat pahalılığı karşısında yüzde 10’luk zam talebiyle greve gittiler ve ülkede okullara kilit vuruldu. İngiltere’de ise toplam 400 binden fazla üyesi olan pek çok öğretmen sendikası, yeni yılda büyük bir grev düzenlemeye hazırlanıyorlar. Ayrıca yüzde 80’e varan enerji zamlarına karşı, ekim ayında, 193 bin kişinin imzasıyla enerji faturalarının ödenmemesine yönelik “Don’t Pay” (Ödeme) adlı bir kampanya başlatıldı. 100 bini aşkın kamu çalışanını temsil eden kamu işçi sendikası PCS, hükümetin yüzde 1-1,5 zam teklifine karşı yüzde 10 zam talebiyle aralık ayı boyunca çeşitli grevler düzenlemeyi planlıyor.

Fransa işçi sınıfı, mevcut enflasyona karşı mücadelede başı çekiyor. Eylül ayının sonunda TotalEnergies adlı petrol şirketi çalışanlarının grevine destek vermek ve tüm işçi ücretlerine artış talep etmek için düzenlenen 18 Ekim grevinin ardından, 10 Kasım’da ülkenin en büyük sendikası CGT, başta ulaşım, sağlık, eğitim sektörlerinde olmak üzere 100 binlerin katılımıyla büyük bir grev örgütledi ve hayat felç edildi. Bu grevlerin dışında, ekim ve kasım aylarında çeşitli sektörlerde irili ufaklı onlarca grev düzenlendi. Aralık ve ocak aylarında çok çeşitli sektörlerde onlarca yeni grev hazırlığı devam ediyor.

Almanya’da da artan enerji maddeleri fiyatlarına karşı tepki büyüyor. 20 Kasım’da işçi ve çevre örgütlerinin girişimiyle altı farklı kentte enerji ve tüketim maddelerindeki fiyat artışı protesto edildi. Alman hükümetinin enerji fiyatlarını kontrol etmek için hazırladığı 200 milyar avroluk bütçe planına karşı, yardımların zenginlerden ziyade bu maddelere ihtiyaç duyan ve karşılamakta zorlanan yoksul kesimlere dağıtılması talebi yükseltildi.

Sıradışı bir yoğunluğa ulaşan bu grevler, Avrupa işçi sınıfının artan hayat pahalılığına ve sefalet koşullarına karşı önemli bir mücadeleye giriştiğini gösteriyor. Özel sektörden kamu sektörüne, ulaşımdan eğitime kadar çok geniş bir yelpazede farklı sektörlerden 100 binlerce işçinin eşzamanlı katılımı, eylemlere yakın geçmiştekinden daha farklı bir nitelik kazandırıyor. Önümüzdeki aylarda planlanan onlarca yeni grev, Avrupa işçi sınıfının kararlılığına ve işçi mücadelesinde yeni bir döneme girilebileceğine işaret ediyor.

Ukrayna’da aşırı sağın durumu | Ukrayna Söyleşileri 4

0

Söyleşi: Sedat Durel

Sergei Movchan, Ukrayna’da Dayanışma Kolektifi’nden dostumuz, yoldaşımız. Gazete Nisan takipçileri kendisini 9 Nisan 2022’de İstanbul’da yaptığımız “Ukrayna’daki güncel durumu ve Enternasyonalimiz İUB-DE’nin öncülüğünde başlatılan uluslararası destek kampanyasını tartışıyoruz” konulu etkinlikten anımsayabilirler.

Ukrayna’daki aşırı sağın durumu gibi önemli bir konuyu Ukrayna’dan biri ile görüşmenin gerekli olduğu aşikâr. Ancak söyleşiyi konunun bir uzmanı ile yaptığımızı da belirtmek isterim. Sergei, Dayanışma Kolektifi’ndeki faaliyetlerinin dışında aynı zamanda Ukrayna’daki faşistlerin eylemlerinin raporlandığı bir çalışmanın yürütücülerinden biri. Bunun dışında Sergei’nin kardeşi aşırı sağcılar tarafından hedef gösterildiği için Ukrayna’da yaşayamıyor. Yani kendisinin Ukrayna faşistleri ile ilişkisi aktivizm ve akademik bağın çok ötesinde hayati önem taşıyan bir konu. Okurların bu bilgiyi akıllarında tutarak söyleşiyi değerlendirmelerinin önemli olacağını düşünüyorum. Sergei’nin de hazırlayıcılarından biri olduğu, Ukrayna’da aşırı sağın eylem istatistikleri, çeşitliliği ve eylemlerinin hedeflerinin yer aldığı rapora buradan ulaşabilirsiniz.

Rapordan görüleceği üzere 2021’de Ukrayna genelinde aşırı sağ tarafından gerçekleştirilen 179 çatışmacı eylem yapılmış. Sokağı kontrol eden aşırı sağın gücünü bu tip istatistiklerle değerlendirmek her ne kadar yanıltıcı olabilse de söyleşiyi okumadan önce bir mukayese yapmakta fayda olabilir. Söyleşimiz biter bitmez benimle bu sayıları ve raporu paylaşan Sergei, sayıların özellikle Avrupa ile kıyaslandığında bir hayli düşük olduğunu vurgulamayı elden bırakmamıştı. Şimdi kontrol ettiğimde, Almanya’nın resmi verilerine göre aşırı sağ günde ortalama 55 suç işlerken, 2020 yılında Almanya’daki toplam suç sayısı 20.201 olarak kayıtlarda görülüyor.[1] Bu mukayeseyi yaparken aşırı sağın etkisinin niceliksel olarak değerlendirmenin yaratacağı handikapları da göz önünde bulundurmak gerektiğini, sayıların bütünü anlamada yanıltıcı olabileceğini de bir kez daha vurgulamalıyım. Yine de Ukrayna ve Almanya arasındaki bu uçurumun bir anlamının olabileceğini akılda tutmaktan yanayım.

Sergei Movchan

Sergei yoldaş, enternasyonalimizin Ukraynalı emekçiler için yaptığı 2. yardım konvoyu kampanyasında sürekli bizlerin yanında oldu. Sendikalar ve sosyalistlerle yaptığımız tüm görüşmelerde bizlerle beraberdi. Ukraynalı emekçilere verilecek en ufak bir destek için tarifi mümkün olmayan bir sabır ve sözcüklerle ifadesi zor bir mutlulukla çalıştı.

Kendisi ile Zaporijya ve Kiev’de gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Sedat Durel: Pek çok kişi Ukrayna’nın aşırı sağ partiler tarafından yönetildiğini düşünüyor. Biz bu fikirde değiliz ama aşırı sağın Ukrayna’da bir gerçek olduğunun da farkındayız. Sen Ukrayna’nın aşırı sağ tarafından yönetildiği fikri hakkında ne düşünüyorsun?

Sergei Movchan: Bu kesinlikle yanlış bir fikir. Zelenski’nin partisi popülist söylemlere sahip ideolojisiz bir parti. Eğer iktisadi yaklaşımlarından bahsediliyorsa da belki liberal diyebilirim. Ancak onların politik görüşlerinden, partinin arka planındaki onu tanımlayan fikirden bahsediliyorsa bu asla aşırı sağ değil. Sadece popülizm. Parti ana akım politikaları takip etmeye çalışıyor.

Sedat: Bu noktada sana bir soru sormak istiyorum. Zelenski Yahudi, aşırı sağ için bir Yahudinin devlet başkanı olması kabul edilir bir durum mu?

Sergei: Genellikle kimse bunu umursamıyor. Ama yine de bu çok iyi ve derinlikli bir soru. Evet, Zelenski bir Yahudi ama Yahudi gelenekleri ile yaşayan biri değil. O daha çok Sovyet döneminin ve o dönemin Ukrayna’sının fikirleri ile yetişmiş biri. Bugünlerde bunu inkâr etse de…

(Sergei ile söyleşimizi Zaporijya’dan dönüş yolunda geciken trenimizi beklerken yapma şansımız oluyor. Koca şehirde elektriğin olduğu tek nokta tren istasyonu. Söyleşinin tam da bu noktasına geldiğimizde dışarıdan boğuk sesler duyuyoruz. Artık bu seslere her ne kadar aşina olsak da yine de tüm iyimserliğimizle seslerin tren raylarından gelmiş olabileceğini düşünüp konuşmaya devam ediyoruz. Ardından Rusya’nın geniş kapsamlı bir hava saldırısı başlattığını, seslerin de hava savunma sisteminin imha ettiği füzelerden geldiğini anlıyoruz. Tam bu noktada garda yapılan duyurunun ardından ‘Ok, evacuation! (Tamam, tahliye)’ diyor Sergei. Sakinliğini hiç bozmayan kalabalığa uyarak valizlerimizi alıp vakit kaybetmeden sığınağa çekiliyoruz. Merdivenlerden inerken bana ‘Sence de çok ironik bir an değil mi? Pek çok insan Ukrayna’nın aşırı sağı hakkında bilgi istiyor. Evet, Ukrayna’daki aşırı sağ sorunu çok önemli bir konu ama sence de bundan daha acil sorunlarımız yok mu? Bu an çok şey anlatmıyor mu?’ diyor. Söyleşiye iki gün sonra vardığımız Kiev’de çok kısıtlı bir zaman aralığı içerisinde devam edebiliyoruz.)

Sedat: İki gün önce aşırı sağ hakkında seninle bir söyleşi yapıyorduk ve sohbetimiz Rusya tarafından bölünmüştü. Neyse, devam edelim. Ukrayna’daki aşırı sağ partilerin durumu hakkında neler söyleyebilirsin?

Sergei: Şu anda Ukrayna parlamentosunda neredeyse hiç aşırı sağ yok. Yalnızca aşırı sağ parti Svoboda kökenli bir kişi parlamentoda. Ama o da partinin listesinden seçilemedi. Bizde karma listeler de olabiliyor, bir bölgeden bu sayede parlamentoya girebildi. Sağ parti koalisyonu ki içlerinde Özgürlük Hareketi[2], Azov Hareketi’nin[3] politik ayağı olan Ulusal Kolordu[4], Sağ Sektör[5] ve kimi başka aşırı sağ partiler bulunuyor. Bunlar genel seçimde toplamda ancak yüzde 2,5 kadar oy alabildiler. Ama Ukrayna’da barajı geçebilmek için en az yüzde 5 oy alınması gerekiyor. Bu koalisyon genel seçimlerde beklentilerinin altında oy alarak yenildi. Parlamento için konuşursak durum bu ama aynı zamanda bazı oblast[6] merkezlerinde, şehir ve yerel konseylerde 3 tane temsilcileri seçilebildi.

Sedat: Bana daha önce bir önceki seçimlerde aşırı sağın yüzde 10 civarında bir oy aldıklarını söylemiştin. Ardından son seçimlerde yüzde 2,5 gibi bir düzeye düşmüş…

Sergei: Evet, öncesinde daha iyi sonuçlar elde etmişlerdi. Bu seçimlerde aynı şekilde koalisyonla değil de en eski ulusalcı parti ile seçimlere girmişlerdi. Bu parti de Natsionalnyi Korpus gibi radikal bir parti değil. Daha geleneksel bir sağ partiydi. Sonradan bu parti de isim değiştirerek daha da radikal bir pozisyona kaydı. Önce adlarını değiştirdiler. Ukrayna Nasyonal Sosyalist Partisi değil de, Ukrayna Sosyal-Ulusal Partisi[7] olarak adlandırdılar kendilerini. Bu değişiklik ve aldıkları büyük destek Meydan ayaklanması öncesindeki politik durumun sonucu olarak ortaya çıktı. Bir sürü insan onlara oy verdi çünkü Viktor Yanukoviç’ten (Ukrayna Eski Devlet Başkanı) nefret ediyorlardı ve bunun için Svoboda’yı istediler. Parlamentoda Yanukoviç’in üstesinden gelebileceğini düşündüler. Ama aynı zamanda bu parti aslında Yanukoviç’in partisinden de çok destek aldı. Çünkü Yanukoviç için bunlar çok kullanışlı bir düşmandı. Yanukoviç’in taraftarlarına bunları rakip olarak göstermesi büyük bir fayda sağlayacaktı. Öyle ki onlar [rejim] ana akım medyada da onlara ciddi şekilde yer açtı. Ana akım medyayı kullanmalarına müsaade etti. Büyük olasılıkla Svoboda’nın liderinin başkanlık seçiminde ana rakip olmasını çok istediler. Çünkü böyle bir rakip Yanukoviç tarafından kolaylıkla yenilebilirdi. Çünkü çok ulusalcı bir figürdü ve insanlar genel olarak böyle birini Ukrayna’nın devlet başkanı olarak görmek istemeyecekti. Hatta Svoboda’ya para teklif ettiklerine dair bilgilerimiz bile var ama Svoboda bunu kabul etmemiş.

Sonuçta [aşırı sağın] en büyük zaferi Meydan öncesindeydi. Meydan sonrasında da parlamentoya seçilip kimi ulusalcı bakanları bile olmuştu. Şimdi ise böyle iyi sonuçlar alamıyorlar. Niçin? Şu anda ulusalcı söylemin kendisi ana akım haline geldi. Elbette ki kırmızı çizgiler geçilmiyor. Ana akım liberal ve popülist olmasına rağmen ulusalcı söylemler toplumun genelinde kolayca kabul görebiliyor. Bu, Pedro Proşenko (Ukrayna Eski Devlet Başkanı) gibi klasik bir iş insanı, bir şeker üreticisinin Yanukoviç’i nasıl olup da yenebildiğini de açıklıyor. Onlar beş yıl içerisinde Ukrayna’nın başat ulusalcıları olabildiler. Proşenko’nun -ana akım adayın- sloganı “Ordu, inanç ve dil” iken kim niçin Proşenko yerine Svoboda’ya oy verir ki? Pek çok insan için bu durum geçerliydi. Aşırı sağın son genel seçimlerde popülaritesini, desteğini kaybetmesinin sebebi de buydu. Sıradan insanların desteklediği temel ve en basit söylemler zaten ana akım siyaset tarafından kullanılmaktaydı. Daha radikal fikirleri ise zaten insanların çoğu tarafından benimsenmiyordu. Bu fikirler sadece ülkenin batı bölgelerinde destek bulabiliyordu. Bu yüzden Avrupa’daki aşırı sağ ile mukayese edildiğinde böylesi düşük seçim sonuçları alıyorlar. Yine de onları parlamentodaki düşük oylarından ötürü küçümsememeliyiz. Bunların temel silahı parlamento değil, oradan gelebilecek tehdit burada değil. Bir sonraki seçimlerde seçmenin yüzde 5’i onlara oy verebilir de.

Sedat: Bu nokta bence çok önemli. Daha önce söylediğin gibi parlamentoda var olmamalarına rağmen aslında sokakta güçlüler. Daha önce sokakta insanları yakalayıp bir direğe-ağaca bağlayıp döven insanları da görmüştük. Bunlar gerçek. Öte yandan Ukrayna hükümetinin zayıf bir hükümet olduğunu ve aşırı sağın bundan faydalandığını da söylüyordun. Bu iki olgu arasındaki bağı nasıl görüyorsun?

Sergei: 2013 yılından sonra devlet daha da güçsüz bir hale geldi. Meydan’ın ilk yılındaki kötü imajından ötürü polis neredeyse saklandı. Sokaklardaki politik gösterilerle sürtüşmek istemediler. Sokaklardaki temel politik unsur da aşırı sağdı. Polisi vurup üzerlerine patlayıcılar atıyorlardı ve buna karşı polis hiçbir şey yapmadı. Meydan’dan sonra da sokağın kontrolü aşırı sağa kaldı, sokak şiddetini tekele aldılar. Bundan önce de antifaşistler oldukça güçsüzdü ama Meydan’dan sonra iyice kayboldular. Böylece sokaklar aşırı sağa kaldı ve istediklerini yapabildiler. Elbette ki zaman geçtikçe, polis yeniden güçlendikçe durum değişti. Polisi kontrol eden İçişleri Bakanı Arsen Avakov’un aşırı sağ ile çok yakın bağları vardı. Onları bazen korudu, bazen de doğrudan destekledi. Böylece sokaklarda bir denge oluştu ama bu denge elbette İçişleri Bakanlığının kontrolündeydi. Bakan, Ulusal Kolordu gibi aralarında güçlü tarihsel ilişkilerin olduğu grupları kontrol edebiliyor. Buna rağmen daha küçük ve kontrol edilemeyen kimi gruplar da var ve sokaklarda insanlara saldırabiliyorlar. Netice olarak aşırı sağın sokaklarda hâlâ bir ağırlığı var, kontrol edebiliyorlar ve bunu politikacılara baskı uygulamak için kullanıyorlar. Şehir konseylerini basıp “Bizim dediğimiz oyu kullanana kadar kimse salondan çıkmayacak” dedikleri 2-3 olay dahi yaşandı. Parlamentonun yakınlarında Donbas konusunda şiddet dolu eylemler yaptılar. “Eğer Donbas konusunda anlaşırsanız şiddete hazır olun” mesajı verdiler. Böylece ciddi bir tehdit haline geldiler. Sadece solcular ve feministler için değil tüm muhalefet, özellikle de Rus destekçileri için ciddi bir tehdit haline geldiler. Hükümet ve partiler için ise şiddet potansiyeli doğrultusunda bir tehdit oluşturuyorlar. Açıktan demeseler de herkes anladı ki Minsk Protokolü[8] gibi bir şey lehine oy verirseniz ayaklanacağız, diyorlar. Bu mesajı veriyorlar.

Sedat: Bu noktada küçük bir sorum var. Aşırı sağ örgütler işçi sınıfı içinde, endüstri bölgelerinde güce sahipler mi? Şimdiye dek hiç bir işçi direnişine saldırdıkları oldu mu?

Sergei: Bildiğim kadarıyla hayır, öyle bir saldırı olmadı. Hatta tam tersinden burası ile bağ kurmaya bile çalıştılar. Mesela Svoboda sosyalistçilik oynamaya da çalışıyor. Bir sloganları var: “Patronsuz, efendisiz bir Ukrayna için”, bu epey solcu bir slogan aslında. Bence bunu Fransa’daki Le Pen’in partisinden öğrendiler çünkü Le Pen Putin destekçisi olana kadar onlarla çok güçlü bağları vardı. Ekonomi alanında da sosyalist görünmeye çalışıyorlar. Ulusal Kolordu bağımsız işçi sendikaları federasyonu ile bağlar kurmaya çalıştı mesela. Neden? Çünkü bir sokak güçleri var ve bunu tüm örgütlere önermek istiyorlar. “Bir protesto mu yapmak istiyorsunuz? Biz orada sizlerle oluruz. Polisle kavga eder, belediye binalarını işgal edebiliriz” vb. Bunu önerdiler ama bu hiçbir zaman kabul görmedi. Yine de benim de katıldığım işçi eylemlerine aşırı sağın bayrakları, amblemleri vb. ile katıldıklarını görebildim. Ama devam eden dönemde bu işbirliği denemesi bitti. Başaramadılar.

İşçi bölgelerine gelince Harkov’da güçlüler. Azak Alayları’nın çıktığı yer Harkov. Burası Rusça konuşulan bir yer ve birçok Rus yanlısı örgüt de var burada, onlarla çatışıyorlardı. Harkov’da güçlü bir durumdalar. Kryvyi Rih’te ise az sayıda insanla bir sendika örgütlemeye giriştiler ama başaramadılar. Genellikle bu tip işlere karışmıyorlar.

Bir ideoloji ile tanımlanamayan böyle bir partiyi birileri aşırı sağ olarak tanımlıyorsa başkalarına ne denebilir hiç bilmiyorum! Evet, bugün vatanseverler. Ama bugün vatanseverlik konusunda Ukrayna’da bir yarış var. Herkes bir numaralı vatansever olmaya çalışıyor.

Sedat: Peki Zelenski hükümetini ve partisini nasıl tanımlarsın? Onu ve partisini aşırı sağ olarak tanımlayan çok insan var.

Sergei: Bu tam bir saçmalık! Onların bir ideolojileri olduğunu düşünmüyorum. Partisi bile tam anlamı ile gerçek bir parti değil, sadece arkadaşları, meslektaşları yani yakın çevresinin birinci-ikinci halkalarından oluşan bir parti. Bu insanların nereden çıktığını bile anlayamıyorum. Bazıları parlamentoya girmek için bu pozisyonu satın almış iş insanları. Başkanlık seçimi parlamento seçiminden önceydi ve pek çok insan Zelenski’nin kazanacağından emindi. İnsanların çoğu ise Zelenski’ye oy verirken partide kimin olduğunu bile bilmiyordu. Gerçeklikte ortada adını hak eden bir parti yok bile. Parlamentodaki vekilleri de çok sayıda fraksiyona bölünmüş durumda. Çok farklı fikirleri destekleyen, farklı oligarklar tarafından kontrol edilen temsilcileri mevcut. Yani bu parti bir ideoloji ile tanımlanamayacak bir parti. Kimileri çok neoliberal, buna gerçekten inanan insanlar. Bu kişiler temel olarak partiyi ve hükümetteki kilit noktaları kontrol ediyorlar. Bir ideoloji ile tanımlanamayan böyle bir partiyi birileri aşırı sağ olarak tanımlıyorsa başkalarına ne denebilir hiç bilmiyorum! Evet, bugün vatanseverler. Ama bugün vatanseverlik konusunda Ukrayna’da bir yarış var. Herkes bir numaralı vatansever olmaya çalışıyor.

Zelenski’den bahsedecek olursak, başarısının kaynağı tüm ülkenin başkanı olma niyetinde olduğunu söylemesiydi. Ukraynaca konuşabiliyordu, Rusça konuşabiliyordu. İlk yıllarında yaşanan bir tartışmasında “Sokağın ismi fark etmez. Lenin sokağı da Bandera[9] sokağı da olabilir,” demişti. Bunu hâlâ hatırlıyoruz.

Sedat: Savaşın, Rus istilasının farklı sonuçlarına/senaryolarına göre Ukrayna’da aşırı sağın geleceğini nasıl görüyorsun? Olasılıklar neler?

Sergei: Bir öngörüde bulunmak çok zor. Bir tahminde bulunsam da her şey öyle olacak anlamına gelmemeli. Bana göre Ukrayna kazanır ya da çok iyi bir müzakere sürecine girerse bu, halka büyük bir zafer olarak sunulacak. Sonuç olarak da bu zaferin sahibi Zelenski olacak. Bundan sonra yeniden başkan olacağı kesin olur. Sonrasında da her zaman olduğu gibi desteğini yitirmeye başlayacak. Çok büyük ekonomik ve sosyal sorunlar yaşıyoruz. Şu anda lider rolünü iyi oynuyor ama mesele sosyal ve ekonomik sorunları çözmeye gelince kesinlikle eminim ki başarısız olacak. Zelenski gelecekte kısa bir dönemin lideri olabilir. Bu sözde zaferin ardından herkes Zelenski’yi suçlayıp Ukrayna’nın geleceğine kendileri karar vermek isteyecek. Bu sürecin az çok demokratik olabileceğini düşünüyorum. Temel ihtiyaçların her şeyi belirlediğini ve zamanla her şeyin değişebileceğini biliyoruz. Bu dönemde rekabet kesin olacak.

Sedat: Aşırı sağın geleceği hakkındaki fikirlerin ne? Bir keresinde “Eğer Rusya kazanırsa bu, aşırı sağın daha da güçlenmesine sebep olur” demiştin bana.

Sergei: Elbette. Ukrayna kazansa dahi bunu kullanmaya çalışacaklar. Zaferi kendilerine mal etmeye çabalayacaklar. Ama 2013 ile kıyaslayacak olursanız bugün çok büyük bir rekabetle karşı karşıyalar. 2013’te kendilerini ana kahraman olarak ilan edip gönüllü birliklere katılıyorlardı. Bu gönüllü birlikler çok dikkat çekmişti ama şu anda temel kahraman Ukrayna ordusu oldu. Bugün herkes “Ordu için dua et, bu birlikler için değil,” diyor. Şimdi aşırı sağın çok fazla rakibi var. Vatanseverlik konusunda da durum bu.

Eğer Ukrayna kaybeder ya da kötü bir müzakere sürecine girerse Ukrayna toplumu kendisini Zelenski tarafından ihanete uğramış hissedecek. Çok eminim ki toplumda bir rövanşizm başlayacak ve bunu da aşırı sağ yönetebilir. Bunu daha önce kapitülasyonlara karşı başlayan hareket sırasında da yaşadık. Böylesi bir durumda eğer insanların aşırı sağa desteği olur, kendilerini güçlü hissederlerse barışçıl olmayan gösteriler hatta iç savaşa kadar uzanacak sonuçlar oluşabilir. Zelenski hain ilan edilir ve devrilebilir. Aşırı sağın gönüllü birlikleri sahip oldukları silahlarla Zelenski ve parlamentoya karşı başlayan protestoları yönetebilirler. Bu sayede ülkede gerçekten de gücü ellerine alabilirler. Bu gerçekçi bir senaryo. Eğer Ukrayna kaybederse, insanların rövanşist duygularla dolup taştığı, yıkılmış bir ülkede aşırı sağ çok daha güçlü bir hale gelir.

Eğer Ukrayna kazanırsa da bu kadar büyük şansları olmayacak. Hiç olmazsa çok fazla rakiple yüzleşmek zorunda kalacaklar. Bir numaralı kahraman onlar olmayacak. Diğer kahramanlarla yarışmak, kavga etmek zorunda kalacaklar. Feminist, lgbti+, hatta liberal kahramanlarla ve de Zelenski ve ekibiyle rekabet halinde kalacaklar.

Tüm hareketler savaşın aktif bir katılımcısı olarak kendilerini temsil etmeye çabalıyorlar. Lgbti+ savaşçılarımız var. Ordunun temeli işçi sınıfından oluşuyor. Solcular, feministler, anarşistler aktif olarak savaştalar.

Sedat: Bunu sorduğum için kusura bakma, fikrim olmadığından değil ama senin yanıtını yazmak zorundayım. Maalesef ki hâlâ pek çok insan Ukrayna’da sadece aşırı sağın savaştığını düşünüyor. Şu anda sahiden lgbti+ kahramanlar, feminist kahramanlar var mı?

Sergei: Şu anda herkes savaşıyor. 2013 ile kıyaslayalım. O dönemde aşırı sağ kendi gönüllü birlikleri ile savaşmaktaydı, şimdi ise halkın kendisi savaşıyor. Toplumumuzun her bileşeni, oligarklar hariç olmak üzere diyebilirim, seferber olmuş durumda. Tüm hareketler savaşın aktif bir katılımcısı olarak kendilerini temsil etmeye çabalıyorlar. Evet, bizim gerçekten de lgbti+ savaşçılarımız var. Elbette ki var. Elbette pek çok işçi gönüllü olarak savaşa katıldı. Ordunun temeli işçi sınıfından oluşuyor. Sendikalar seferberliğe büyük bir destekte bulundu. Solcular, feministler, anarşistler aktif olarak savaştalar. Elbette ki kadınlar da savaşıyor. Şu anda ordunun yüzde 20’si kadınlardan oluşuyor. Çoğu kadın elbette ki cephenin en önünde olmayabiliyor. Ama kadınlar ve feministler de savaşta varlar. Bizim yoldaşlarımız da savaşta. Mesela bizim çok cesur bir kadın yoldaşımız var, yakında kendi birliğinin yöneticisi olacak. Şu anda kimi bürokratik işlemlerin tamamlanmasını bekliyor. Dron operatörü olarak orduda bulunuyor. Başka bir kadın yoldaşımız savaşta üç parmağını kaybetti ve cephede en önde savaşıyordu. Bunlar istisnalar değil. Bu şekilde orduda çok büyük sayıda örnek var.

Bu insanlar birdenbire kaybolmayacaklar. Politikada kalacaklar. Terhis olduklarında politik faaliyetlerini sürdürmeye devam edecekler. O zaman aşırı sağ sahada yalnız olmayacak. Kendisini bir rekabet içerisinde bulacak.

Ukrayna’da aşırı sağın durumu, gücü hakkında bilgi almak istiyorsanız bize sorun. Bize, Ukraynalılara ve Ukraynalı solculara sorun. Gerçek tabloyu, sayıları, grupları bu probleme sebep olan insanları biz biliyoruz. “Bütün Ukrayna faşisttir” fantezisi bunları yenmek için bize hiç de yardımcı olmuyor. Biz sahadayız, burada mücadele ediyoruz.

Sedat: Son sözü istemek her zaman en zoru biliyorum ama yine de sormalıyım. Son söz olarak bir şeyler daha söylemek ister misin?

Sergei: Şurası çok önemli, ben her iki popüler hikâyeye de katılmıyorum. Bunlardan birincisini Rusya propagandası yarattı. “Aşırı sağ Ukrayna hükümetini kontrol ediyor. Ukrayna’da neredeyse herkes faşist. Aşırı sağ sokakları dolduruyor.” Bunlar tamamen yanlış. Elbette ki ulusalcı fikirler son yıllarda daha popüler. Ama niçin, gerçek düşman olan Putin ve Rusya sayesinde. Gelip ülkemizi işgale kalkıştılar. Bundan sonra ulusalcılar zeki, geleceği öngörebilen insanlar olarak göründüler. “Size ülkemizin Ruslar tarafından işgal edileceğini söylemiştik. 70 yıl önce Bandera ‘Asıl düşmanımız Rusya’dır,’ demişti. Ve görüyorsunuz, haklıydı,” diyorlar. Böylece bugüne dek yalnızca ülkenin batısında yerel bir figür olan Bandera halk kahramanı haline geldi ve tüm ülkede bir figür olarak kabul görmeye başladı. Elbette ki insanlar onun kim olduğunu ve gerçek fikirlerini bilmiyorlar ama bu sayede Ukrayna direnişinin bir kahramanı olarak görebiliyorlar.   

Aynı şekilde Ukrayna liberallerinin yarattığı hikâyeye de karşıyım. Liberaller diyor ki, “Ukrayna’da aşırı sağ ve faşist yoktur. Tek faşist Putin’dir ve biz de dünyadaki tek gerçek şeytana karşı savaşıyoruz.” Bu da elbette ki doğru değil. Ben de Rusya’nın otoriter, neredeyse faşist bir devlet olduğunu düşünüyorum ama bu, Ukrayna’da faşistlerin olmadığı anlamına gelmiyor. Elbette ki Ukrayna’da orduda ve gönüllü birliklerinde aşırı sağ tarafından örgütlenmiş kişiler var. Elbette ki biz ulusalcı bir söylemin hegemonyası altındayız. Bu bizim için devasa bir sorun. Ama ne olur bırakın bu sorunla Rus askerleri olmaksızın biz mücadele edelim! Onlar bunu çözme konusunda yardımcı falan olmuyorlar. Tek yaptıkları şey savaş çıkarmak. Başka bir şey değil.

Son olarak eğer Ukrayna’da aşırı sağın durumu, gücü hakkında bilgi almak istiyorsanız bize sorun. Bize, Ukraynalılara ve Ukraynalı solculara sorun. Gerçek tabloyu, sayıları, grupları bu probleme sebep olan insanları biz biliyoruz. “Bütün Ukrayna faşisttir” fantezisi bunları yenmek için bize hiç de yardımcı olmuyor. Biz sahadayız, burada mücadele ediyoruz. Bize sorun. Bu hepimiz için en iyisi olur.

Teşekkür ederim.

Sedat: Ben çok teşekkür ederim.


[1] Alman İç İstihbarat Teşkilatı (BfV) verileri için bkz. https://www.verfassungsschutz.de/DE/themen/rechtsextremismus/zahlen-und-fakten/zahlen-und-fakten_node.html;jsessionid=A73DC78D3E856253489D7662BC868228.internet282#doc679030bodyText2

Ancak bu verilerin gerçeğin neredeyse yarısını ifade ettiğine dair görüşler de mevcut: https://verband-brg.de/rechte-rassistische-und-antisemitische-gewalt-in-deutschland-2021-jahresbilanzen-der-opferberatungsstellen/#pressemitteilung

[2] Hareket ismiyle anılan bu partinin Ukraynaca adı Svoboda.

[3] Türkçe çevirisi “Azak Alayları” olabilecek paramiliter oluşum. Kendisini şimdi yerle bir olan Mariupol şehrine dayandırıyor. Bu aşırı sağ örgüt özellikle 2014’te kurduğu gönüllü tugayları ile oldukça popüler olmuştu.

[4] Kendisini Ukrayna’nın Kahramanları olarak tanıtan bu partinin Ukraynaca adı Natsionalnyi Korpus.

[5] Ukraynaca Pravyi Sector.

[6] Ukrayna’nın idari bölümlerine verilen ad. Türkiye’deki valilik-belediye sisteminden farkı, kısıtlı yetkileri olan bir meclislerinin bulunması ve her oblastın ayrıca bir başkentinin olmasıdır.

[7] Bu parti bir kez daha isim değiştirerek yukarıda ismi geçen Svoboda (Özgürlük Hareketi olarak da tanınan Tüm Ukrayna’nın Birliği Partisi) adını alacak.

[8] Minsk Protokolü, Luhansk ve Donetsk’te ağır silahların kullanılmasının bırakılması ve ateşkesin sağlanması üzerine toplanan başarısız girişimler silsilesi. Bu süreçte Luhansk ve Donetsk’ten Rusya’nın çekilmesi sağlanamadığı gibi Rusya’nın tüm Ukrayna’yı işgal girişimi de durdurulamamış oldu. Ukrayna halkının gözünde bu girişim büyük bir başarısızlık olarak değerlendirildi.

[9] Stefan Bandera (1909-1959): Ukrayna’daki faşistlerin tarihsel lideri. Avusturya Macaristan’a bağlı Galiçya’da doğdu. 1. Dünya Savaşı sonunda bugünkü Batı Ukrayna Polonya’ya bırakıldı. Bandera 1918-1919’da Ukrayna-Polonya savaşında Ukrayna tarafında savaşa katıldı. Savaşın kaybedilmesinin ardından Ukrayna Ulusalcıları Örgütü’ne dahil oldu. Polonya’ya karşı Ukrayna’nın bağımsızlığı için eylemlere girişti ve tutuklandı. Nazilerin Polonya’yı işgali ile serbest kaldı ve Ukrayna Ulusalcıları Örgütü-B (B harfi Bandera’yı temsil ediyor) fraksiyonunu kurup Yahudi düşmanı, etnik temizlikçi faşist fikirlerini yaydı. Hitler’in desteğini isteyerek, Nazilerin Sovyetlere savaş açmasının ardından 1941’de Lviv’e geçti. Faşist bir Bağımsız Ukrayna Devleti’ni ilan etti ve Sovyetlere karşı karşıdevrimci bir direniş başlattı. Nazi işgali döneminde Nazilerle doğrudan işbirliği yapsa da Naziler tarafından bile tehdit olarak görülüp toplama kampına kapatıldı. Sovyetlerin Nazileri püskürtüp ilerlemeye başlaması ile beraber Naziler tarafından serbest bırakıldı. Yenilginin net olduğunu anlayınca direnişi reddetti. Batı Almanya’ya gidip burada antikomünist faaliyetlerini sürdürdü. 1959’da KGB tarafından gerçekleştirilen bir suikastla öldürüldü.

***

Editörün önerileri:

Cumhur İttifakı’nın yenilgisi için…

0

Seçim vakti yaklaştıkça Cumhur İttifakı, pek de şaşırtıcı olmayan hamlelerini hayata geçirmeye başladı. Hükümet bir yandan İstanbul saldırısını bütün muhalefeti terörize etmenin ve yeni bir sınır ötesi operasyon hazırlığının bahanesi olarak kullanıyor. Diğer yandan, HDP ile mecliste görüşme gerçekleştirerek, Öcalan’la görüşmelerin yeniden başlayacağına ilişkin haberler sızdırarak kaybettiği Kürt seçmenin en azından bir kısmını geri kazanmayı umuyor. Bir taraftan asgari ücret artışı, EYT düzenlemesi gibi adımlarla birtakım ekonomik tavizlere hazırlanırken, öte taraftan Saray oligarklarının ve bankaların kârlarını katlayan düzenlemeleri aralıksız sürdürüyor. Cumhur İttifakı, panik halinde adeta klavyenin bütün tuşlarına aynı anda basarak içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma çabası içerisinde.

Saray’ın seçim hazırlığı

Bir önceki sayımızda, 2015 Haziran seçimlerinden sonra olduğu gibi birtakım kirli ve karanlık planların devreye sokulmasının hiç kimse için sürpriz olmayacağını belirtmiştik. Mersin’deki saldırı sonrası İstanbul’da gerçekleşen bombalı saldırı ve ardından hükümetin aldığı tutum tam da bu zemine oturuyor. Her iki saldırıya ilişkin hükümet ve devlet yetkililerinden gelen çelişkili açıklamalar soru işaretlerini artırırken, tıpkı daha önceki örneklerde olduğu gibi kamuoyunu tatmin edici, şeffaf bir soruşturma yürütmekten özenle kaçınılıyor. Dahası hükümet, gerçekleştirilen hava operasyonlarının yanı sıra Suriye’de yeni bir kara harekâtının hazırlığında olduğunu duyuruyor. Bu sırada Erdoğan “Şehit edilen 3 yaşındaki yavrumuzun kanını yerde bırakmayalım derken aynı zamanda sandıkta da bırakmayalım” sözleriyle bütün muhalefeti kriminalize etmeye devam ediyor.

Altılı Masa’nın “uslu muhalefeti”

DEVA Partisi lideri Babacan “Niçin uzunca bir süredir, ‘Bir gece ansızın gelebilirim’ deyip de seçime altı ay kala bu operasyonları başlatmak istiyorsunuz. (…) ‘Burada siyasi hedefiniz nedir’ diye soruyoruz.”  açıklamasıyla Cumhur İttifakı’nın niyetini bir yönüyle açığa çıkartıyor. Bununla birlikte, hem aynı konuşmasında kendisi hem de parçası olduğu Altılı Masa sınır ötesi operasyonlara destek vererek bir kez daha Tek Adam rejiminin şoven, yayılmacı politikalarına destek sunuyorlar. Yakın geçmişte yaşanan deneyimlerin de gösterdiği gibi, çözüm sınır ötesi operasyonlardan değil, baskı politikalarının sonlandırılmasından, Kürt halkının demokratik taleplerinin tanınmasından ve yayılmacı dış politikaya son verilmesinden geçmektedir. Altılı Masa’nın bu yakıcı başlıklarda Saray’ın “uslu muhalefeti” olma konumundan bir adım öteye gitmediğinin bir kez daha altını çizmek gerekiyor.

Emek örgütleri sahneye!

Tek Adam rejimine karşı gerçek bir muhalefeti temsil edebilecek Emek ve Özgürlük İttifakı (EÖİ) ise, kuruluş ilanının ardından geçen yaklaşık üç aylık sürede bu yönde herhangi bir ilerleme kaydetmekten uzak görünüyor. EÖİ bileşenleri ısrarla kurulan ittifakın yalnızca bir seçim işbirliği olmadığını, aynı zamanda bir birleşik mücadele zemini olduğunu vurguluyorlardı. Bununla birlikte, EÖİ şu ana dek Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tutumunu netleştirmediği gibi emekçilerin acil ekonomik ve demokratik taleplerine ilişkin herhangi bir eylem planı da oluşturabilmiş değil. Tek Adam rejiminin baskı ve sefalet düzeninden gerçek bir kopuş için düzen partilerinden bağımsız bir siyasi seçeneğe ihtiyacımız var. Asgari ücretin insan onuruna yaraşır bir seviyeye çekilmesi için tüm emek örgütlerinin acil bir eylem etrafında yürüteceği birleşik bir kampanyanın bu seçeneğin inşasına önemli bir katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası lideri Viacheslav Fedorenko ile görüşme | Ukrayna Söyleşileri 3

0

Söyleşi: Sedat Durel

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyeti olarak Ukrayna’ya gerçekleştirdiğimiz dayanışma ziyaretinin 2. durağında Kryvyi Rih şehrindeydik. Şehir Sovyet döneminde demir madeninin etrafında kurulmuş devasa bir proleter şehri. Şehre esas karakterini kazandıran şey madeni olmasına rağmen şehir çok güçlü bir endüstri şehri de. Çıkarılan demir madeninin işlenip zenginleştirilmesi, bundan metal plakaların elde edilmesi vb. gibi başka pek çok büyük endüstriye de ev sahipliği yapıyor.

Şehrin alametifarikası maden ve endüstrileri olsa da ürünlerin taşımacılığı demiryolu ile yapıldığı için demiryolu işçilerinin tüm Ukrayna için oldukça kritik bir öneme sahip olduğunu görebiliyoruz.

Rusya’nın yayılmacı politikasının şehirde yaşayan proleterlerin hayatını tüm Ukrayna’da olduğu gibi baştan sona değiştirdiğinin altını çizmeliyiz. Şehir merkezine 15 km kadar yaklaşan Rus ordusuna karşı, başta öncü işçiler olmak üzere, oligarklar hariç şehrin tamamının seferberliği hayatın en önemli değişikliği olmuştu. Proleterlerin seferber olmasının son derecede temel bir sebebi vardı: evlerini, ailelerini ve kendi hayatlarını korumak. Rusya istilasının başarısını hayatları ile ödeyecekleri gibi örgütlerinin de yok olacağı kesindi.

Rus ordusunun büyük bir seferberlikle karada yenilgiye uğratılıp geri çekilmeye zorlanması sonrasında şehir en kötü günlerini geride bıraktı. Şimdi ise, tükenmez altyapı bombalamaları nedeniyle şehirde proleterlerin günlük hayatı halen zorda. Büyük elektrik kesintileri, internet bağlantısında saatler süren kopmalar, mobil şebekelerin işlememesi, hava saldırıları ve hayat pahalılığı emekçilerin günlük hayatlarının değişmez bir parçası olmuş durumda.

Kryvyi Rih’teki ilk durağımız Bağımsız Maden İşçileri Sendikası olmuştu (bkz. Ukrayna Söyleşileri 2). Bu sendikaya yaptığımız ziyaretin hemen ardından, 2018’deki büyük grevleri ve demiryollarındaki çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve de özelleştirme saldırısının durdurulması için verdikleri büyük mücadele ile tanıdığımız Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’na yardımımızı iletmek üzere ziyarette bulunduk. Ukrayna’da demiryolları özel değil, hâlâ devletin. Ancak uzun zamandır açığa çıkan özelleştirme tartışmaları savaş sırasında da durmuyor. Bir farkla. Savaş sırasında yolcu taşımacılığı ciddi şekilde azaldığı için demiryollarının yolcu değil de hâlâ kârlı olan kargo taşımacılığı kesiminin özelleştirilmesi konuşuluyor. Bir bilgi daha vermekte fayda var: Ukrayna’da tren rayları kargo ve yolcu taşımacılığının yanı sıra tır, tank vb. tekerlek genişliğine de uygun şekilde yapılmış durumda. Sovyet standartları halen geçerli ve demiryolu işçileri bunların tamamını kullanabilir durumda. “Demiryolları Kızıl Ordu’nun Kardeş Gücüdür” deyişini hâlâ anımsıyorlar. Dolayısıyla demiryolu işçileri pek çok başka stratejik alan ile de dolaylı olarak ilişkili halde çalışıyorlar.

Sovyetlerin çöküşü Ukrayna’da emekçiler adına sömürünün daha da artması sonucunu doğurmuş durumda. Madenler ve fabrikalara “çöken” oligarklar buralardan devasa gelirler elde ederken devlet kaynakları da aynı zenginlere aksın diye devlet mülkiyetindeki işletmelerde de bakım-onarım-gelişme hususları inanılmaz ihmal edilmiş durumda. Sovyetlerin mirasçısı sarı sendikalar (Ukrayna’da sarı sendika yerine muz sendikası diyorlar) ve demiryolları yönetimine karşı verilen mücadele ise Ukrayna işçi sınıfının en önemli direnç noktalarından biri.

Viacheslav Fedorenko, Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’nın liderlerinden. Onunla maden sendikası ziyaretimizin hemen ardından verdiğimiz yemek molasında buluşuyoruz. Cephede olan sendikalı işçilerin sağlıklarının güvence altına alınabilmesi için bizden istedikleri termal içlik, kışlık kıyafet, kışlık eldiven ve haberleşmenin kesilmemesi için de radyolardan oluşan yardım paketlerimizi elektriğin olmadığı konaklama noktamıza gelip beraberce sendikanın lokaline taşıyoruz. Viacheslav bizi derhal sendikasının ofisine götürüyor. Tüm yardım paketlerini orada açıyoruz. Özellikle radyoları gördüğünde çok seviniyor. Mobil ağın sıkça kesildiği koşullarda bize “Bunlarla pek çok işçinin hayatını kurtarmış olacaksınız,” diyor.

Yardımı teslim ettikten hemen sonra Viacheslav bizi işyerinde geziye çıkarıyor. Demiryolu işçilerinin spor odası, kışları ısınmak için kullandıkları çadır, diğer şehirlerden gelenlerin 1-2 gün konakladıkları odalar… Her birini tek tek anlatıp koşulların daha iyi olabilmesi için nelerin gerektiğini bizlere sıralıyor. Sonrasında bir makinistin yola çıkmadan önce yapması gerekenleri bize tek tek gösteriyor. Sağlık durumunun lokomotif kullanmaya uygun olduğunu teyit etmek için testlerin yapıldığı sağlıkçı odasına giriyoruz. Bizleri Ukrayna işçileri ve halkı ile dayanışmaya gelen aktivistler olarak tanıtıyor. Sonrasında bizi ne koşullarda çalıştığımızı anlamamız için lokomotiflere götürüyor. Lokomotiflerin her birinden bahsederken Vladimir İlyiç diyor. Önce anlamıyoruz, sonra fark ediyoruz ki bu, lokomotiflerin modelinin/serisinin adı. 60 yıllık lokomotifleri hâlâ kullanıyorlar. Yeni lokomotiflerin önünde fotoğrafımızı çekerken ben eski olanını gösterip “Ben Vladimir İlyiç ile fotoğraf çekmek istiyorum,” diyorum. Bana bakıp “These all Vladimir İlyiç” (Bunların hepsi Vladimir İlyiç) diyor. En genç lokomotif 30 yaşından bir hayli büyük.

Bir lokomotifin içinin yenilenmiş olması onu çok sevindiriyor. Eskilerinin içine bizi sokup tek tek ekipmanları tanıttıktan hemen sonra yenilenmiş olan lokomotife doğru yol alıyoruz. Yolda trenine giden bir makinistle karşılaşıyoruz. Viacheslav gerçek bir işçi lideri. Herkesi tanıyor, herkesle sıcak konuşmalar yapıyor, dahası herkesin derdini biliyor. İşe koyulan makinisti durdurup hemen bizi tanıtıyor. Çalışma koşullarını anlat, diyor. Benden bir hayli uzun ve iri olan dev makinistin elinde eski tip koca bir bez valiz var ve içi aletlerle dolu. Valiz arıza halinde onarım için gerekli ekipmanlarla dolu (yolculuğumuzun büyük çoğunluğunu hem daha güvenli olduğu hem de demiryolu işçileri ile bir arada olabilmek için bizler de trenle yaptık. Her seferde birden çok arıza olduğuna şahidiz). Çantayı taşıyabilecek miyim diye görmek için bana veriyorlar. Çanta 15 kg civarında olmalı. Taşıyabildiğimi görünce bir uyarı ile birlikte yeni bir iş teklifi alıyorum. Uyarı da şu: “Trenler bozulduğunda sen onarmak zorundasın ve onaramazsan bunun bedelini maaşından kesiyorlar.”

Viacheslav ile son olarak trenlerin kalkışlarının planlandığı lokomotiflerin durumunu bildiren notlar ve her makinistin teslim ettiği not defterlerinin olduğu; dolabından panosuna, not defterlerine, zeminine, pencere pervazına kadar her şeyi ile 1980’lerde dondurulmuş hissi veren odaya giriyoruz. Güzel Kryvyi Rih şehrinin tamamında kapılabileceğiniz bir duygu bu. Oligarklar ve burjuva hükümetler işçi devriminin kolektif mirasını tek bir cıvatasını bile değiştirmeksizin hâlâ kemirmeye devam ediyorlar. Eşyalar ve binalar eskidikçe işçilerin yaşamları daha da zorlaşıyor. Bulunduğumuz odada Viacheslav hareketini daha da vurgulu gösteren büyük jestleri ile eskiliği bize gösteriyor. “Lokomotifler korkunç durumda ama kalkması için iyi notlar yazmamız gerekiyor. Bu yüzden biz bu odaya yalan odası diyoruz,” diyor.

Viacheslav bizi turistik bir geziye çıkarmaktan çok, başka bir şehirden gelen kardeşini karşılayıp ona işyerini gösteren biri gibi davranıyor. Ama bunu yaparken bize lüksünü değil, gururlu bir Ukrayna işçisinin çalışma koşullarını herkese anlatmamız isteğiyle yapıyor. Tüm bunların yapılabilmesi için bir düzine bürokratik izni alma zahmetine de çoktan katlanmış durumda. Viacheslav sınıf mücadelesinde ve Rusya’nın yıkıcı saldırılarına karşı yanında olmamızdan ötürü bize gerçekten de kardeş gibi davranıyor.

Gezi bittikten sonra sendikanın deposuna dönüp kalan az vaktimizde aşağıdaki söyleşiyi gerçekleştiriyoruz. İngilizce sorduğum soruları ve yanıtlarını tüm yorgunluğuna rağmen bir an olsun oflamayan dostumuz, yoldaşımız Sergei çeviriyor. Rusça-Ukraynaca ve İngilizcenin yanı sıra ara ara kulağımıza çalınan İspanyolca süren uzun diyaloglarımızın verdiği yorgunluğa rağmen çevirilerinde bazen durup, “Bunu daha iyi şu şekilde anlatabilirim…” diyerek Viacheslav’ın sözlerini sorumluluk dolu büyük bir özveri ile iki, bazen de üç kez yeniden çeviriyor.

Kryvyi Rih‘te sergilenen Rus tanklarından biri

Söyleşimiz bitince şehir merkezine gidiyoruz. Burada etkisizleştirilmiş Rus tanklarının sergilendiği alanı görüp günü bitiriyoruz. Artık alıştığımız sesli gülüşlerine eşlik eden büyük jestleri ile tankları gösteren Viacheslav “İşte bizim Ukrayna Kazaklarının Rusya’ya tokadı ve koleksiyonumuzun yalnızca küçük bir kısmı” diyerek gururla gülüyor.

Son bir not: Bir önceki söyleşimizden bileceğiniz üzere Kryvyi Rih Rusça konuşulan bir şehir. Viacheslav’ın ana dili de Rusça. Ancak Rus işgalinin yıkıcı sonuçlarını gördükten sonra artık ağırlıklı olarak Ukraynaca konuşmaya özen gösteriyor. Söyleşi boyunca da daha iyi konuştuğu Rusçayı değil Ukraynacayı tercih ediyor.

Bize biraz kendinden bahsedebilir misin?

Viacheslav: Uzun yıllardır demiryolunda makinist olarak çalışıyorum ve burada Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’nı örgütlüyorum. Özellikle 2016’dan beri çabalarımız çok arttı.

Seni bağımsız bir sendika örgütlemeye iten ne oldu?

Viacheslav: Burada çalışma koşullarımız oldukça kötü. 2018’deki büyük grevimizin temel gündem maddeleri de bu oldu. Az önce gördüğünüz gibi kimi lokomotiflerin koltukları, bırakın saatlerce oturmayı biraz dinlenmek için bile uygun değil. Direnişimizde en önemli taleplerimizden birisi lokomotiflerde uygun bir havalandırma sisteminin olmasıydı. Sefere çıkmadan önce sağlık kontrolünden geçmemize rağmen özellikle yaz aylarında lokomotifin içi o kadar sıcak oluyor ki bazı arkadaşımız burada kalp krizi geçirdi. Bu yüzden de çok sayıda kaza oldu. Düşünün, yaz aylarında sıcaklık 50 °C’ye kadar çıkabiliyor. Bu sorunlara karşı örgütlenmemiz gerekti. Ben de her zaman başı çekenlerden biri oldum.

Burada sınıf mücadelesi oldukça zorlu. Bu sebeple mücadelede özellikle hukuki kısımları iyi bilmek çok önemli. Çünkü buradan çok saldırı oluyor. Mahkeme salonları şu anda benim ikinci evim gibi. Sürekli mahkemeye çıkıyorsunuz. Bu sebeple ben de işin bu kısmını da öğrenmek zorunda kaldım. Bu konudaki pratiğim o kadar yükseldi ki hukuk alanında bir eğitim aldım ve sınavdan rahatlıkla geçtim, şimdi sertifikamı bekliyorum.

Burada büyük direnişleri de gerçekleştirdiğimiz oldu ancak şu dönemlerde en çok yapmamız gereken şey işçilerin günlük hayatlarında yaşadıkları sorunlara dair hukuki yanıtları eldeki yasalar imkânınca geliştirmek. Bu yüzden şu anda sendikadaki en büyük uğraşım bu. Kimi zaman bunlarla neredeyse tek başıma uğraştığım zamanlar da oldu. Ama mesafe kat edebildik.

Şu anda bağımsız sendikaların hiçbir desteği, hiçbir geliri yok. Muz sendikalarının ise var. Çünkü bu muz sendikaları demiryollarının yöneticileriyle kimi sosyal hakların kesilmesi doğrultusunda da bir anlaşma yaptılar.

Daha önce bana bahsettiğin bir konu vardı. Sovyetlerden kalan sendikaların demiryolları yönetimleriyle ciddi şekilde işbirliği yapıp işçiden yana tavır almadığını söylüyordun. Bu sendikaların geçmişten kalan büyük mirasları, binaları, parası vb. de olmalı. Onlarla aranızda özellikle mali imkânlar açısından ne gibi farklılıklar var? Ya da bu düşüncem doğru mu?

Dediklerin doğru, böyle bir varlıkları var ama bunların kesinlikle daha da büyük ayrıcalıkları var… Bir örnek vermek istiyorum; bu muz sendikalarının (yukarıda bahsedildiği gibi sarı sendika yerine muz sendikası diyorlar) yöneticilerinin de özellikle ayrıcalıkları var. Mesela ben makinistim ve çalışıyorum. Bu sendikanın buradaki temsilcisi ise bir asistan makinist. Ama kâğıt üzerinde asistan makinist. Bu adam asistan makinist maaşı alıyor ama gerçeklikte hiç çalıştığını görmedik. Temel işi muz sendikasında çalışmak bu insanın. Ukrayna demiryolları ile muz sendikaları arasında bir anlaşma var. Kurumun kendisi bu sendikayı destekliyor. Düşünsenize, aylık sekiz milyon Grivna[1] destek alıyorlar kurumdan. Ama bizim bağımsız sendikalarımız onlar için koca bir engel oluşturuyor tabii. Çünkü bağımsız sendikalar sadece anlaşma yapıp çekilmiyor. Haklarımızı da istiyoruz. Bir başka örnek vereyim, bundan önce sendikalar için bir bütçe vardı. Kurum gelirinin yüzde 0,03’lük kısmı tüm sendikalara verilmeliydi. Ama Rus işgali başladığında bu hakkımız da kesilmiş oldu. Şu anda bağımsız sendikaların hiçbir desteği, hiçbir geliri yok. Muz sendikalarının ise var. Çünkü bu muz sendikaları demiryollarının yöneticileriyle kimi sosyal hakların kesilmesi doğrultusunda da bir anlaşma yaptılar.

Viacheslav Fedorenko

Bizim bağımsız sendikalar olarak temel faaliyetimiz şu anda mahkeme önünde yasal kavgamızı vermek. Yönetimin muz sendikası ile beraber yaptığı sosyal hak kesintileri vb. tüm saldırılara bu şekilde direniyoruz. Biz de işçilerin haklarını bu çerçevede savunup haklarını almalarını sağlamaya çalışıyoruz. Dürüst olmak gerekirse yönetimle muz sendikası arasında bir fark olmadığını söylemeliyim. Gerçekte ve işçilerin gözünde tamamen aynı şeyler.

Geleneksel olarak işverenin herkese en uygun koşulu oluşturması, tatil hakkı vermesi, sosyal hakları vermesi gerekir. İnsanlar bir denizi görüp, dinlenip bu sayede yenilenmelidirler. Ama burada bu işi muz sendikası dediğimiz yapıyor, işveren değil. Güneye-batıya gidip denizi görmek, dinlenmek herkesin hakkı olmalıyken bu sendikanın üyelerinin ayrıcalıkları oluyor. Tatil biletlerinin yüzde 99’u muz sendikası tarafından karşılanıyor. Buralarda da büyük tatil merkezleri var. Sonuç olarak bir tatil yapmak, bir yere gitmek istiyorsanız mutlaka bu geleneksel sendikanın üyesi olmanız gerekiyor. Yoksa tatil bile yapamıyorsunuz. Önümüzdeki zorluklardan biri de bu.

Siz şu durumda hem muz sendikasına hem de işletmeye karşı savaşıyorsunuz, aynı zamanda üyeleriniz de şu anda cephede. Kaç üyeniz cephede ve cephede ne kadar demiryolu işçisi var?

Bu depoda mı, genel olarak mı?

Eğer paylaşabilirseniz her ikisi de.

Bundan önce şunu söylemek istiyorum. Ukrayna’nın savunulması konusunda da sorumluluk bize düştü. Savaş başlar başlamaz öncelikle bağımsız sendikaların üyelerini cepheye göndermek, mobilize etmek istediler. Diğer sendikanın değil.

Bunu yapan kim? Hükümet mi, işletme mi, sendika mı?

Elimizde doğrudan bir kanıt yok, anlayabiliyoruz. Seferberlik kurulu bakıyor normalde bu işe. Ama şunu söyleyebilirim ki, bence demiryollarının idarecileri kimin mobilize olması gerektiğine karar veriyor. Ellerinde kritik işlerde çalışan insanların listesi var. Bu işçilerin hiçbir koşulda askere alınmaması gerekir, yoksa işler durur. Demiryolları da bu listeyi teslim ediyor. Ama görüyoruz ki kurum buraya müdahalelerde bulunabiliyor, en azından bu listeye istedikleri birilerini ekleyebiliyorlar, istemediklerini de kimi zaman çıkarabiliyorlar. Bu tercih durumundan ötürü yönetim muz sendikasının önceliklerini ön plana çıkarmış oluyor. Sendikaların normalde işçilerin haklarını koruyup onlar için mücadele etmesi lazım ama bunlar tam tersini yapıyor. İşçilerin haklarını kaybetmesine sebep olacak anlaşmaları imzalıyorlar. Kötü koşullara gözlerini kapatıyorlar.

Bugün Yuri bize maden sahiplerinin özellikle öncü işçilerin askere alınması için çalışma yaptığını, seferberliği onlardan kurtulmanın bir yolu olarak gördüğünü söyledi. Burada da benzer bir durum var mı?

Tabii ki. Ama bu yeni bir durum değil. 2018’de benzer bir durum yaşamıştık. Askeri inzibatlar gelip birçok öncüyü askere almaya zorlamışlardı. Buna biraz benzer bir şey benim bile başıma geldi. 2018’de askeri inzibat bu ofise gelip benim askere alınma emrimi gösterdi. O sırada daha önce sana bahsettiğim o çok büyük direnişin içerisindeydik. Ben de kâğıdı alıp imzaladım ama sonrasında gidip bunu reddedebilmiştim.

2018’de burada çok büyük bir direniş vardı. Bu direnişi yine siz bağımsız sendikalar mı örgütlediniz yoksa başka kimseler de yardımcı olmuş muydu? Kim örgütledi bu grevi?

(Viacheslav elini kaldırarak beden dilini kullanıp haklı bir gururla “ben” diyor. Uzun uzun gülüşüyoruz.)

Temel talepleriniz neydi?

Bu sadece buradaki değil genel olarak yaşanan en büyük direnişti. 2018’de Lviv’dekiler bile katılmıştı. Başka şehirler de katıldı. Ukrayna geneline yayıldı.

Greve kaç kişi katılmıştı?

Lokomotiflerin yüzde 80’ini çalıştırmayacak kadar çok ciddi bir katılım vardı. Makinist, asistan makinistler ve diğer görevliler buna dahil oldular. Ancak bu başlangıçtaki gücümüzü sonrasında yavaş yavaş kaybettik. Bir ay sürdü direnişimiz ama gücümüz azaldı. Yönetim de bu sırada işçilerin eşlerine SMS’ler göndermeye başladı. SMS’te “Eşiniz yasaları çiğniyor ve bu yüzden işten atılacak” yazıyor ve bu SMS’ler bilinmeyen numaralardan atılıyordu.

Deponun şefi de polise benim işçileri yasaları çiğnemesi için örgütlediğimi ve bir radikal olup herkesi kontrol ettiğimi yazan bir not göndermiş. Başta belirttiğim yasal haklarımızı kullanarak yasal direnişler yapma konusu burada devreye giriyor. Burada önemli olan şey, biz bu sırada trenleri sürmeyeceğimizi söylemiştik. Evet, bunu yasal olarak yapmaya hakkımız yok görünüyordu ama bizim yaptığımız grevin türü İtalyan grevi olarak bilinen bir grev. Bizim genel olarak iş bırakmamızı sağlamıyor yasalar ama biz, bize verilen direktifleri iyice inceliyoruz. Eğer bu direktifleri harfiyen uygularsanız lokomotiflerin hiçbirini kullanamazsınız. Biz trenleri tabii ki de bahsettiğimiz haklarımızı almak için çalıştırmıyorduk ama kendimize yasal zemin olarak lokomotiflerin durumunu gösterme şansını bulduk. Lokomotiflerin her birinde mutlaka problemler var. Biz de bu talimatları göstererek lokomotifleri kullanamayacağımızı, direktiflerin bize lokomotifleri kullanmamızı yasakladığını söyledik. Ama depo şefi de bu sırada bize karşı olarak hâlâ her şeyin çok iyi olduğunu, trenlerin çalışabileceğini söylüyordu.

Viacheslav’ın gezdirdiği hâlâ kullanılan eski lokomotiflerden biri

Peki sonunda ne oldu?

Nihayetinde doğrudan Altyapı Bakanlığı düzeyinde görüşmelere başladık. Burada bir tür anlaşmaya varıldı. Çalışmaya geri dönmek doğrultusunda birtakım kararlar alındı. Bunun karşılığında hiçbir işçiye dava açılmayacağının, polise şikâyet olmayacağının ve işten atılmayacağımızın garantisini aldık. Bu ilk anlaşmaydı ama ben bu anlaşmayı imzalamadım mesela. Diğer kısımda da iş koşullarında birtakım iyileştirmeler sağlandı. Örneğin çoğumuzun işkolu tehlikeli işkolu sınıfına dahil edildi. Bu önemli bir kazanımdı ve yasal haklarımızın artmasını sağladı. Bu sayede pek çok hakkı da talep edebilir hale gelmiştik. Ama buna rağmen çalışma koşullarının iyileştirilmesi çok da kolay değildi. Çünkü çoğunlukla ekipmanlar çok eskiydi. Genel olarak düzenlemeler çok az sayıda yerde yapılabildi. Örneğin burada yapılabildi ama kazanımın genele yayıldığını tam olarak söyleyemeyiz. Kurumun kendisi aynı zamanda bütçe sorunlarından ötürü de bu iyileştirmelerin hepsini karşılayamadı. İşler direnişimizin ötesinde de epey karışık bir haldeydi yani.

Bağımsız işçi sendikaları olarak hem muz sendikalarına hem de demiryolları kurumuna karşı mücadele ediyordunuz. Ama işgal başladığında bir de Ruslara karşı savaşmaya başladınız. İşgale karşı seferber olmanızın, savaşa katılmanızın motivasyonu neydi? Şu anda durum ne, kaç üyeniz cephede?

Tüm depo işçilerinin yüzde 10’u şu anda cephede. Durum ise zorlu. Ordunun ikmali ile ilgili çok sayıda sorun yaşanıyor. Bazen çok basit şeylerin eksikliği görülebiliyor. Özellikle ilk iki ay durum çok kötüydü. Şimdi ise biraz daha düzeldi. Başlangıçta kurşungeçirmez zırh bile yoktu. Biz burada eski arabaların uygun parçalarını alarak el yapımı koruyucu zırhlar yapmaya çabaladık. Hükümet ve ordu tamamen saldırıya hazırlıksızdı. Burada, Kryvyi Rih’te sahada ne olduğu, ne olacağı hakkında hiçbir bilgimiz yoktu. Hiçbir hazırlık yoktu ve Şubat 2022’de işgal başladı. 25 Şubat’ta da burada insanlarla kendiliğinden bir örgütlenmeye girdik. Siperler kazdık ve kendimize tahkimatlar yaptık. Tamamı el yapımıydı. Bu sırada hiçbir ordu yöneticisi, kumandan vb. yoktu. Hepsini biz yaptık. Buralara konuşlanıp direnişe geçtiğimizde de yemek sorunun çözülmesi için insanlar nöbetçilere, direnişçilere yemekler getirmeye başladı. Bir ara o kadar çok yemek geldi ki biz yardım dursun diye yalvarmaya bile başlamıştık. Ama yemek yardımı kesintisizce sürdü. Herkes o düzeyde motiveydi. Öyle bir hal vardı ki hep beraber nereye çukur kazacağımıza, makineli tüfekleri nereye koyacağımıza kendimiz karar vermeye başladık. Savaş pozisyonumuzu kendi kendimize belirledik. Ancak bu sırada yeterli silahımız hiçbir şekilde yoktu.

Bu süreç Rusya’nın şehre 15 km yaklaşması sırasında mı yoksa daha önce mi başladı?

Hayır, öncesinde başladı. Hazırlık yapmaya hemen başladık ama Ruslar 2-3 haftada şehir merkezine 15 km kadar gelebildiler. Bu dönemde Ruslar, Ukrayna tarafından helikopterlerle epey yavaşlatıldı, biraz zaman kazandık. Sanıyorum buradaki çocukların büyük çoğunluğu o sırada ölmüştür…

Bana göre Rusların doğudan buraya girmek istemelerinin sebebi, burayı güney ordusu ve kuzey ordusu ile birleşmek için istemeleriydi. Herkesin yönü bu noktaydı. Güneyden kuzeye, kuzeyden güneye yapılan Rus müdahaleleri burada buluşup ülkeyi parçalara ayırmış olacaktı. Bu sebeple önemli bir saldırı noktasıydı Kryvyi Rih. Buna rağmen Baş Kumandanımız Zelenski’nin nasıl olur da bu iş başlamadan önce seferberlik için çağrıda bulunmadığını anlayamıyorum. Bir iki ay önce söylemiş olsaydı biz çoktan hazır olabilirdik. Bir iki haftalık hazırlık yapabildik. Bir iki ayımız olsa Rus güçlerini çok daha önce durdurabilirdik. Bunu hiçbir zaman aklım almayacak. Öyle ki benim babam bile Ukrayna’ya bir gün Rus hükümetinin saldıracağını, savaşa hazır olmamız gerektiğini söylerdi. 200 yıldır bu durumdayız. Hükümet buna nasıl hazırlıksız yakalanabilir?

Bu savaşı kazanacağımıza dair artık hiç şüphem kalmadı. Ama sorun şu, ne pahasına kazanacağız? Canlar pahasına. İşçilerin sağlığı ve yaşamları pahasına.

Bu noktada son bir soru sormak istiyorum. Anlıyor ve hak veriyoruz ki birincil önceliğiniz Rus işgalinin sonlanması. Biz de İUB-DE olarak bunu anlıyoruz ve bu yüzden sizlere bu insani yardımı iletiyoruz. Bu konudaki çabamızı da sürdürmek niyetindeyiz. Bir diğer yandan da muz sendikasına ve kuruma karşı verdiğiniz mücadele bizim için oldukça önemli. Sizin önümüzdeki süreçte vereceğiniz bu iki mücadele hakkında bizden istediğiniz başka bir şey var mıdır?

(Derin bir iç çekiyor.) İnsanları aydınlatmanız, bunun için çalışıp ne yaşadığımızı, nasıl birlik olduğumuzu söylemeniz çok önemli. Ama tabii ki birinci öncelik bu savaşı kazanmamız. Ancak zaferden sonra barış geldiğinde işçiler için savaşımız sürebilir. Bu savaşı kazanacağımıza dair artık hiç şüphem kalmadı. Ama sorun şu, ne pahasına kazanacağız? Canlar pahasına. İşçilerin sağlığı ve yaşamları pahasına kazanacağız. Sorun bu bedel. Bize yapabileceğiniz yardım çeşitli teknik ve materyal destekler. İşçilerin sağlığının ve canlarının korunmasında bu destek çok önemli. Diğer yandan Rusya’ya mesela Türkiye hükümetinin ve diğer hükümetlerin baskısı da çok önemli. Rusya’nın Ukrayna’yı güçsüz gördüğü için ve diğer ülkelerin Ukrayna’ya destek olmayacağını düşünerek işgale giriştiğinden eminim. Bizi yalnız görüyordu. İşte bu yüzden hem cephede hem de ekonomik olarak güçlü olmak zorundayız. Ama Ukrayna tek başına dayanamaz. Bu savaşı durdurmanın ise tek yolu var. O da Rusya’nın kesin bir yenilgi alması. Çünkü tarihsel olarak sadece kaybettiği zaman müzakereye açılan, ama biraz güçlendiğinde müzakereyi sonlandırıp saldıran bir gelenek ile karşı karşıyayız. Şu anda dahi bu savaşı bu yıl içerisinde bitirme şansımız var. Ama bunun için dünyadan yeterince askeri malzeme desteği alamıyoruz. Bazen neden diye düşünüyorum. Sanıyorum dünya bizim Ruslara yaptıklarımızı görmekten, Rusların bu hale düşmesini izlemekten keyif alıyor ki daha fazla destek iletmiyor.


[1] 1 TL=1,97 Ukrayna grivnası

Fotoğraflar: İUB-DE heyeti

***

Editörün önerileri:

HDP’yi dövmenin dayanılmaz cazibesi

0

Rejim için “varlığına bir dakika dahi tahammül edilemeyen” bir parti HDP. Hakkında Anayasa Mahkemesi’nde devam eden bir kapatma davası da söz konusu. Terörün siyasi ayağı olmakla suçlanıyor, yıllardır. Öncülleri gibi kapatılırsa yerine bir yenisi daha kurulmasın diye “temelli” kapatılması dahi isteniyor. Ama Cumhur İttifakı’nda vücut bulan rejim, HDP ile ne yapacağına bir türlü karar veremiyor. Bu yüzden, anayasa değişikliği için görüşülen HDP bir hafta sonra “varlığına tahammül edilemeyen” bir parti haline gelebiliyor. 2023 seçimleri öncesi HDP için her ihtimal masada.

Peki, rejimin bu “ince” işçiliği neden?

HDP 2018 yılındaki son genel seçimde 5 milyon 867 bin 302 oy aldı. Yüzde 11,70 ile Türkiye’nin en büyük üçüncü partisi oldu. Kamuoyu yoklamalarına göre 2023 seçimlerinde oy oranını yüzde 15’e dek yükseltmesi, 8 milyon civarı oy alması şaşırtıcı olmayacak. HDP kapatılabilir ama bu seçmen ne olacak? Buharlaşacak mı? “İnce” işçiliğin nedeni işte bu! Cumhur İttifakı seçimlerde kaderini belirleyecek bu oy potansiyelini yanına çekmek, en azından “tarafsız” kılmak, sandıktan uzak tutmak istiyor.

Peki, rejim bunu nasıl yapacak?

Bir yol buzları eritmek olabilir. Öyle ya, “çıkar varsa düşmanlık yoktur!” İsrail, Suudi Arabistan, BAE, şimdi Sisi/Mısır, hatta sırada Beşar Esad. Bahçeli de onay verdi, dönülmez akşamın ufkundan pekâlâ dönülüverdi. Kürtlerle niye olmasın! Lakin liderlik düzeyinde bir sorun var. 2019 İstanbul seçimlerinde İmralı “tarafsızlık” çağrısı yapmış olsa da “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisine devam eden Demirtaş “bağrımıza taş basıp” diyerek İstanbul’da 25 yıllık AKP saltanatının yıkılmasına yol açmıştı. Son olarak “mekikle Mars’a gönderseler” tavrının değişmeyeceğini ilan etti. Araştırmalara göre HDP seçmeninin yüzde 75’i de Demirtaş’ı takip etme eğiliminde. Yani buzlar erimeyecek.

O zaman döv, herkesi ortak et, Kürtleri küstür!

AKP-MHP, Kürtler olmasa hezeyan dolu salı grup toplantılarında konuşacak konu bulamayabilir. Kürt meselesi; ekonomik krizden mafyaya, işsizlikten enflasyona, eğitimden sağlık sistemindeki çöküşe, tarımdan çevresel yıkıma dek her şeyin üzerini örtebilecek bir şal vazifesi görebiliyor. İstiklal’deki terör saldırısı Suriye’nin kuzeyine sınır ötesi askeri harekât gerekçesi oldu bile. Ve bütün burjuva partiler hazır ola geçti. AKP-MHP dövüyor, CHP-İYİP ortak oluyor, Kürtler hepsine küsüyor! Yedi ay içinde kurulacak sandıklar öncesi AKP-MHP’nin umduğu tablo da bu olsa gerek! Millet İttifakı da tutumuyla, bir kez daha, bu tabloda yerini alma eğiliminde.

Şerden hayır çıkacaksa bu işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin, gençlerin, kadınların kendi bağımsız seçeneğini yaratma iradesiyle mümkün. Bin nasihatten değerli günlerdeyiz…

Ukrayna Bağımsız Maden İşçileri Sendikası ile görüşme | Ukrayna Söyleşileri 2

0

Hazırlayan: Sedat Durel

Kryvyi Rih, Avrupa’nın en uzun şehri olduğu söylenen şehir. Yaşayanları Kryvyi Rih’in 125 km uzunluğunda olduğunu söylüyor. Şehir pek çok maden ve endüstriye ev sahipliği yaparken gerçekten de bir merkezden diğerine gitmesi epey zaman alıyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyeti olarak başlattığımız yardım kampanyası kapsamında Kiev’den yola çıkıp Kryvyi Rih’e varıyoruz. Yardımlarımız yalnızca Ukrayna Bağımsız Maden İşçileri Sendikası ve Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’nın talep ettiği insani yardımları içeriyor: kışlık kıyafet, ilkyardım malzemeleri, eldivenler, termal içlik, taşınabilir şarj aleti ve radyolar.

Sabaha karşı vardığımız şehir bizi elektrik kesintisi ile karşılıyor. Rusya ordusu daha öncesinde buraya 15 km kadar yaklaşmış. Halkının büyük direnişi karşısında kara operasyonunda yenilgi belirdiği anda şehir Rus ordusu tarafından çok yoğun bir bombardımana tabi tutulmuş. Barajlardan birinin bombalanması sonucunda şehrin bir kısmını -en yoksullarının yaşadığı kesimini- sular basmış. Sonuç olarak işgalci-yayılmacı Rusya politikalarının bir kez daha en çok işçi ve emekçileri hedef aldığını ve olası bir Rusya galibiyetinin, direngen bir geleneğe sahip olan bu bağımsız sendikaların imhası anlamına geleceğini bir kez daha vurgulamalıyız.

Kryvyi Rih Ukrayna’nın Rusça konuşulan şehirlerinden biri. Bu şehirde Rusça konuşan insanlar Rus istilasına karşı seferber olarak saldırıyı geri püskürtmeyi başardılar. Sadece Kryvyi Rih’e bakarak bile Rusya’nın Ukrayna’daki Rusları ve Rusça konuşanları “Nazi”lerden kurtarmak için hareket ettiği söyleminin ne büyük bir yalan olduğunu anlaşılabilir.

Kryvyi Rih’in tarihi pogromlar, yıkım, çalışma seferberlikleri gibi acılı olaylarla dolu. 17. yüzyılda kurulmasına ve 1880’lerde endüstrileşmenin başlamasına rağmen Sovyetler döneminde tam manası ile bir işçi şehri haline gelmiş.

Gün içerisinde defalarca hava saldırısına karşı sirenler çalıyor. Kryvyi Rih’te sirenlere, elektriksizliğe ve mobil bağlantı kesintilerine rağmen hayat devam ediyor. Siren seslerinin arasında yaşamda olağanüstü bir değişiklik görmüyoruz. Yuri’nin arabası, hava saldırısına karşı uyarıda bulunan son siren sesinden yalnızca iki dakika sonra geliyor. Sonradan anlayacağımız üzere o sırada Rusya tarafından Ukrayna geneline çok ciddi bir füze saldırısı gerçekleşmiş. Koşulların en iyi olduğu yer olan Kiev dahi karanlığa gömülecek. Ertesi gün gideceğimiz Zaporijya’da gün boyu devam eden ve akşam saatlerinde yoğunlaşıp hayatı kilitleyen saldırılara şahit olacağız. O sırada Putin, içinde bulunduğu duruma inanamayarak Ukrayna halkının direnişine ceza kesercesine eldeki tüm füzelerin aynı anda Ukrayna’ya yağdırılması emrini veriyor olmalı.

Bizi sendika lokaline götüren Bağımsız Maden İşçileri Sendikası lideri Yuri bizlere Troçki’nin buradan yalnızca 80 km güneydeki Bobrynets’te doğduğu bilgisini veriyor. Yuri’nin arabasında “en uzun şehir”de yaptığımız zaman alan yolculukta gayet iyi bir blues rock ve klasik rock müziği seçkisinden oluşan çalma listesi eşliğinde konuşmaya devam ediyoruz. Söyleşinin bir noktasında bu bilginin önemini kavrayacaksınız. Yuri bize Troçki hakkında başka bilgiler de veriyor. Troçki’nin politik faaliyetleri ve ilk hapishane deneyimini nerede yaşadığını yol üzerinden yönleri göstererek anlatıyor. Bulunduğumuz bölgenin Rus devrimi sırasında ünlü anarkokomünist Nestor Mahno’nun faaliyet alanı olduğunu söylüyor.

19. yüzyılda Kryvyi Rih’teki en büyük bina bir sinagogken Çarlık propagandası ile şehirde büyük bir pogrom yaşandı. Her yanına işçi kültürü sinmiş şehir I. Dünya Savaşı ve Rus Devrimi sırasında büyük acıların yaşandığı bir yer olmayı sürdürdü. Rusya, Avusturya-Macaristan, anarşistler, Beyaz Ordu ve nihayetinde Bolşevikler tarafından kontrol edilirken büyük zararlar gördü. 2. Dünya Savaşı’nda ise Nazi işgali altında kalıp büyük acılar çeken, Nazi yanlıları tarafından yönetilen şehir ancak Sovyet ordusu tarafından neredeyse tamamen yıkıldıktan sonra yeniden inşa edilebildi.

Kryvyi Rih‘teki bir maden binası

Yuri’nin bizi aldığı, bulunduğumuz bölgenin merkezinde gökdelene benzeyen koca bir bina var. Bakınca plazaya benzetiyorsunuz, ama hayır. Burası yerin 1,5 km derinine inilen madenin bir parçası. Bina da madenin giriş yapısı. Bulunduğumuz bölgenin merkezinden madenciler parkını ve maden işçileri kültür merkezini yürüyerek geçip madene kadar ilerleyebiliyoruz. Tüm şehir madenlerin etrafında kurulmuş ve gelişmiş. Kryvyi Rih’te dört maden var. Burası Avrupa’nın en büyük demir-çelik endüstrisinin olduğu merkez. Demir-çelik ihracatı Ukrayna’nın tarım ürünlerinden sonraki en büyük ihracat kalemi ve Kryvyi Rih bu üretimin başını neredeyse tek başına çekiyor.

Aşağıda okuyacağınız “söyleşi” aslında tam olarak yazılı bir söyleşi olsun diye hazırladığımız bir şey değil. Bu yüzden diyaloglardaki kopukluklar ve kimi yerlerde kırılan devamlılık günlük sohbetin doğasına verilmeli. Cevaplanmamış kimi önemli soruları da hiç değilse okurun aklında kalması adına elemedim. Bu teknik sorunlara rağmen Ukrayna Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nda yapılan görüşmenin okurlar için de çok değerli bilgiler içerdiğini düşünüyorum. Okuduğunuz metin serbest bir konuşmada elimden geldiğince cümle cümle tutmaya çabaladığım notlarımın temize çekilmiş hali. Verileri düzenli olarak kontrol etmeye çabaladım, bir hata olduğunu sanmıyorum ama yazılanlarda en ufak bir teknik hata dahi olsa bu konuşanın değil benim üzerime yüklenmeli.

Sohbetimize sendikadan üç kişi aktif olarak dahil oldu. Konuşmayı baştan sonra dinleyen iki kadın sendikacı da sürekli masamızdaydı. Bu iki kadından biri veda vakti geldiğinde bizi gözyaşları ile uğurladı. Yaptığımızın çok önemli olduğunu ve bugünleri beraber atlatacağımızı söylerken bizi “cesur insanlar” diyerek selamladı. Oysa -en azından benim- üzerimdeki cesaret Ukrayna oligarklarına ve Rus emperyalizmine karşı kahramanca savaşan örgütlü emekçilerden bulaşmıştı.

Sohbetimizi sizlere aktarırken işçilerin Rus işgalini, sınıf mücadelesini sürdürebilmek adına yenilgiye uğratmak zorunda oldukları bilincini ve oligarşiye duydukları nefreti biraz olsun eksik iletmemiş olmayı umuyorum.

Sohbetin tüm çevirisini yorgunluk tanımaz ve erdemli bir çaba ile Sergei yoldaş yaptı. Masada sadece Viktor Sergeyoviç Ukraynaca konuşurken geri kalan herkes Rusça konuştu.

Yuri Samoilov: Kryvyi Rih maden bölgesi içerisindeyiz. Bu şehirde dört maden var ve toplam 6.000 maden işçisi çalışıyor burada. Onların 700’ü bizim sendikamıza üye. 6.000 maden işçisinin 1.000’i şu anda cephede. Bunların 130-140 kadarı bizim üyemiz. Ayrıca yüzlercemizin yakını, akrabası da cephede.

Sendikamız 30 yıldır burada örgütleniyor. Kryvyi Rih’teki demir madeninde ana sendika biziz. Biz bağımsız bir sendikayız ve burası henüz özel değilken bile vardık. Sovyetler çöktükten sonra madenler oligarklar tarafından ele geçirildi. Bu sürecin ardından bulunduğumuz fabrikalarda neredeyse her yıl direniş oldu. Savaş başlayana kadar durumumuz buydu. Durum o kadar kötüydü ki 2020’de işçilerle 48 günlük bir maden işgali yapmıştık. Bu hâlâ bir dünya rekoru. Başlangıçta 500 işçi madenden çıkmayı reddetmişti. Ukrayna hükümeti de o dönemde bizi yasaları çiğnemekle suçlamıştı ancak direnişimizi sürdürerek davaları da kazandık. Biz sürekli mücadele halinde olan bir sendikayız.

Bir sendika olarak buradaki tek örgüt tabii ki biz değiliz. Stalinist sendika sisteminin devamcıları da burada olmaya devam ediyorlar. Bunlar inanılmaz eski kafalı sendikalar. Şimdi bir biçimde madenlerde de faaliyet göstermeye çaba sarf ediyorlar.

Kryvyi Rih şehri, öylesine demiyorum, gerçekten de işçi hareketinin kalbi. Sizin yaptığınız şey, buraya gelmeniz de göstermelik bir iş yapmadığınızı ispatlıyor. Burada olmanız gerçekten de çok anlamlı, önemli.

Ukrayna’da genel olarak işçi mücadelesinin seyri oldukça zorlu. Bir de şu anda Rusların saldırısı ile de uğraşmak zorundayız. Bu zorlu noktada sizin gibi uluslararası bağlantılar bize uluslararası işçi mücadelesinin varlığını gösteriyor. Bu mücadelenin karşısında da emperyalistlerin saldırıları duruyor.

İUB-DE heyeti, Yuri Samoilov ve Sergei ile sendika merkezi önünde

Josep Lluis: Sizinle ortak olarak bulunduğumuz bir önceki toplantıda (Mayıs 2022) bir söyleşi yapabilmiştik ve o söyleşide cephedeki işçilerin durumu hakkında çok endişeli olduğunuzu söylemiştiniz. Hem savaş sırasındaki durumları hem de savaş bitince dönüp ne yapacakları ile ilgili kaygılarınız vardı. Şu anda durum nedir?

Yuri Samoilov: Birkaç ek bilgi de vermeliyim. Bizim sadece bir madende 100’ün üzerinde üyemiz cephede. Demir zenginleştirme yapan başka bir fabrikada 500 kadar işçi daha cephede. Bu fabrika da Ukrayna’nın en büyük oligarkı Ahmedov’un fabrikası. Onun fabrikasında meşru bir varlığımız var, istediğimizi yaptırabiliyoruz ama yasal olarak örgütlenmemizi tamamlayamadık. Böyle bir fabrikadaki işçiler dahi cephede.

Büyük fabrikalarda, çok işçinin çalıştığı fabrikalarda seferberliğe dahil olmak kolay. Büyük işletmelerin her birinde seferberlik için sorumlu tuttuğumuz birileri var. Bu süreçte savaşın ilk aylarında örgütlenmek çok kolay olmuştu. Büyük fabrikalarda cepheye gidenlerin sayıca ve oran olarak yüksek olmasının sebebi bu.

Şimdiye dek 42 üyemiz cephede yaşamını kaybetti. Bunların ikisini iki gün önce kaybettik. Fabrika sahiplerinin stratejisi şimdi de şu: bizim öncü işçilerimizi Rusların kurşunu ile öldürtmek!

Vladimir Paulin: Benim bu konuda iyi bir örneğim var. Bizim bir fabrikamızda bir işçi seferberliğe katılıp cepheye gitmek istedi. Ama patron “Sana ihtiyacımız var, sen çok kilit bir işçisin” diyerek onu durdurdu. Gerçekten de kalifiye bir işçiydi. Ama bununla karşılaşınca bu işçi arkadaşımız işyerinde sorular sormaya başladı. Koşullar niçin kötü, havalandırma ve ışıklandırma sistemleri niçin böyle vb. Bir gün içerisinde madende bu soruları sormaya başlayınca madenden çıkar çıkmaz bu kilit önemdeki işçinin seferberliğe katılmasına izin verildi. Bu durumda bizim de bir numaralı görevimiz cephedeki üyelerimize destek olup hayatta kalma şanslarını artırmak.

Viktor Sergeyoviç: Bu durum, şirket yönetimlerinin işçilerin direnişlerine karşı mücadelede kullandıkları bir strateji. Bakın biz çok direnişe geçtik. Mesela 2020’de örgütlediğimiz başarılı grev çok ses getirdi. Madenler çok derin, yerin 1,5 km derinine gidiyor. İndikçe de koşullar berbatlaşıyor. Buna karşı işçiler kendilerini günlerce madene kapattılar. Günlerce orada kalmanın yaratacağı sağlık sorunlarını bilip göze alarak bunu yaptılar.

Emek karşıtı yeni yasayla sendikaların pek çok yetkisi kısılmaya çalışıldı. Biz bu koşullarda bu yasalara karşı da mücadele ediyoruz.

Yuri Samoilov: Rus istilasından sonra durum daha da kötüleşti. Bu kez hükümet işçilere yönelik saldırılara başladı. Emek karşıtı yeni yasa uyarınca sendikaların pek çok yetkisi kısılmaya çalışıldı. Mesela eskiden patron istediği gibi işçiyi işten atamıyordu. Sendikanın onayını alması lazımdı. Şimdi hükümet bunu değiştirdi ve biz bu koşullarda bu yasalara karşı da mücadele ediyoruz. Şimdi patron sendikaya sormadan işçi atabiliyor yasal olarak. Buna rağmen biz tepkimizi çok net gösterdiğimiz için, güçlü bir örgütlülüğümüz olduğu için birini atmadan önce patron hâlâ bize sormaya devam ediyor. Sormazsa hemen eylem yapacağımızı biliyor çünkü.

Josep Lluis: Biz de bu konuda İspanya’da Avrupa sendikaları ile beraber Zelenski’nin işçi düşmanı yasalarına karşı bir kampanya yapmıştık…

Yuri Samoilov: Genel olarak biliyoruz ki bu tip saldırılar 60’ların sonundaki Şikago Okulu saldırıları. Şili’deki bunun ilk örneğiydi, şimdi burada da bunu uygulamaya çalışıyor mevcut Ukrayna hükümeti. Yarın başka ülkelerde de benzer denemeleri yapacaklar. Durumu anlatmak çok kolay değil. Hükümet temsilcileri iyi konuşuyor, iyi giyiniyor ve çok güçlü uluslararası bağları var. Bizim ise buna karşı tek silahımız var: örgütlülüğümüz.

Sergei: Cephedeki duruma geri dönecek olursak…

Viktor Sergeyoviç: Durum ve ihtiyaçlarımız şöyle değerlendirilebilir: Her bir birliğin içinde bulunduğu durum ve ihtiyaçlar farklı. Hükümet de bunlara faklı ölçülerde tedarik gönderiyor. Tabii ki cephenin en önünde, sıfır noktasında olanlara daha çok destek gitmeli. Bunu anlayabiliyoruz ancak sıfır noktasının gerisinde 1-2-3. seviyede olanlar için de koşullar aslında aynı. Kış herkes için kış. Pek çoğunun kışlık kıyafetleri, eldivenleri ve uyku tulumu yok. Bunun dışında çok büyük bir yozlaşma içerisindeyiz. Cephedeki askerlerin, üyelerimizin yeterli kıyafeti yokken bu kışlık asker kıyafetleri görüyoruz ki mağazalarda var! Bu çok yanlış bir şey. Bu durum da eski Stalinist geleneğin bir mirası. Yetkililere bu nasıl olur diye sorduğumuzda kimse sorumluluk almak, yanıt vermek istemiyor.

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası üyelerine yardım malzemelerinin teslimi

Esther del Alcazar: Cephedeki işçiler nasıl maaş alıyor? Devlet mi yoksa şirket mi maaşlarını karşılıyor?

Yuri Samoilov: Şu anda bizim en güçlü olduğumuz, burada bahsettiğimiz maden yüzde 50 kapasite ile çalışıyor. Ahmedov’unkisi ise yüzde 30 kapasite ile. Öte yandan maaşlar da kendiliğinden, enflasyondan ötürü eriyor. Cephedeki işçilerin maaşı da birkaç parçadan oluşuyor. 20.000-40.000 Grivna arasında bir meblağ hükümet-Savunma Bakanlığı tarafından işçilere veriliyor. Cephedeki durumlarına, yaralanmalarına vb. göre maaşları değişiyor.

Bana sorduğunuz kaygıya gelince. Bu yaz çıkan yasaya göre işçiler savaştayken de resmen eski çalıştıkları yerin işçileri olmayı sürdürecekler ve dönebilecekler. Biz bu yasanın geçmesinden önce de bastırarak fabrikanın cephedeki işçilere bir miktar daha ödeme yapmalarını sağladık. Üyelerimiz işletmeden de bir miktar maaş alabiliyorlar. Ancak çoğu işletme bunu yapamıyor.

Viktor Sergeyoviç: Yeni emek yasası imzalanınca durum epey değişti. Kapitalizmin temsilcileri daha çok haklara sahip oldular. İşçilerin aleyhine durumları güçlendi. İşçilerin durumu biraz daha zor. Şimdilik üretim yarı yarıya düştü, ArcelorMittal’de[1] ise yüzde 20-30’a kadar düşmüş olsa da tam ücret almaya devam edebiliyoruz.

Cephedeki işçiler için ise başka bir sorunumuz daha var. Cephedeki işçiler savaştan dönünce ne olacak? Sakatlanan, kalıcı hastalıkları olan kişiler nasıl çalışacaklar? Resmi statüde onlar hâlâ buranın işçileri evet ama sorun şu, burası tehlikeli işkolu sınıfında. Sakatlanırlarsa yasa onların madende çalışmalarını yasaklıyor. Bu büyük sorunu çözmek için ortak bir yol, yeni bir çalışma koşulu bulmak zorundayız. Bu sorun sadece cephede sakatlananlar için değil çalışırken kaza geçirip sakat kalanlar için de yeni bir çözüm yaratabilir. Yeni bir çalışma koşulu bulmalıyız.

Bir de siz Ukrayna’da oligarklar ne durumda, gittiler mi diye sordunuz daha önce. Onu da yanıtlamak isterim. Oligarkların hepsi gitti. Zelenski bile bunu söylüyor, onlara soruyor. Monako’da olanlar bile var ve ülkeleri için hiçbir şey yapmıyorlar. Tamam, Monako’dasın, savaşmıyorsun ama bari parayla falan yardım gönder. Bunu bile yapmıyorlar. Oligarkların kaçıp hiçbir şey yapmaması ve benim ailemin cephede olması anlaşılır gibi değil! Benim durumumu çok kişisel görebilirsiniz ama yine de söylemek istiyorum. Oligarkların kendi iyilikleri için her neredelerse hep orada kalmaları, asla geri gelmemeleri çok iyi olur! Gelmesinler. Bizim de onların gelirlerine el koymamız gerekiyor. Niçin buradan onlara para gitsin ki? Alamasınlar buradan hiç para. Benim çocuğum cephede, Yuri’nin damadı cephede, bu masadaki herkesin ailesinde cephede birileri var. Bizim durumumuz bu ama oligarkların böyle bir durumu yok!

Durumumuzun sınıf mücadelesi ile ilişkisi ne? Bunu da konuşmalıyız. Mücadeleci sendikalarda savaş deneyimi olan işçilerin olması çok önemli.

Yuri Samoilov: Tüm bunların, savaşın yanı sıra, durumumuzun sınıf mücadelesi ile ilişkisi ne? Bunu da konuşmalıyız. Sonuçta bizler de politik insanlarız. Öncelikle üyelerimizi sendikaya üye tutmayı sürdürmeliyiz. Şu anda bir asker (er) sendikası kurmak imkânsız. Ama alt tabakadaki rütbesiz askerlerin büyük çoğunluğu sendika üyesi. Bir gün bunların hepsi geri dönecek. Hem de askeri bir deneyimle dönecekler. Mücadeleci sendikalarda savaş deneyimi olan işçilerin olması çok önemli bir şey. İşçilerin içerisinde olduğu sosyal medya gruplarına erişimimiz var. Şimdi askerlerin de böyle grupları var. Burada enformasyon ilk elden geliyor. Örneğin maaşların ödenmesi ile ilgili sorun, maaş ödemelerinin sonlandırılması ihtimali var. Askerde olan işçiler, bununla ilgili olarak sendikayı derhal hazırlamamız gerektiğini söylüyorlar. Kryvyi Rih’te 2012’deki ilk seferberlik de sosyal medya üzerinden örgütlenmişti. Facebook değil de Rus Facebook’u üzerinden haberleşiyorduk. 2018-2020 arası bu platform Ukrayna’da kapanınca Facebook’tan örgütlenmeye başladık. Bu gruplarda 6.000 aboneli gruplar var. Neredeyse tüm fabrikalardan işçiler var buralarda. E dolayısıyla sendikaların da buralarda etkisi oluyor.

Esther del Alzacar: Maaşların alınamaması gibi bir ihtimal var ve buna karşı hazırlık yapılıyor dediniz. Nasıl bir hazırlık yapılıyor?

Yuri Samoilov: Bu fabrikada nasıl çalışıldığını anlatayım. Örnek olarak, bir sorun varsa sosyal medyada küçük bir paylaşım yapıp ufak bir eyleme çağrıda bulunuyoruz. Bu çağrıyı yapınca zaten herkes geliyordu. Şimdi de bu gruplarda şu konuşuluyor: Şimdi maaşlarımızın bir kısmını kaybedebiliriz. Biz ne yapacağız veya sendika ne yapacak?

Viktor Sergeyoviç: İşyerlerinde oligarklar bütün öncü işçileri işten atmak için mazeret arıyor. 2020’den beri biraz öne çıkan herkes için geçerli bir durum bu. Sorduğunuz hazırlıklar da bu süreçlerle ilgili. Tartışıyoruz ve eyleme geçebileceğimizi gösteriyoruz.

Sedat Durel: Siz hem Zelenski’nin işçi düşmanı yasalarına, hem oligarklara hem de Rus istilasına karşı mücadele ediyorsunuz? Sizce bu üç mücadele arasında nasıl bir bağ var?

Vladimir Paulin: Zelenski’ye karşı savaşıyoruz demeyelim. Biz işçi sınıfına karşı olan tüm yasalara karşı çıkıyoruz, onlarla mücadele ediyoruz. Biz işçilerin daha iyi koşullarda yaşamaları için, iyi bir iş yasası için kavga veriyoruz. Örneğin yasal olarak 7 saat çalışmamız lazım ama biz 10 saat çalışıyoruz. Bir de yeraltına inip çıkmanın hazırlığı var, iş için 14 saat zaman geçiriyoruz. Eskiden 7 saatte bir tane su alma hakkımız vardı. Şimdi daha çok çalışmamıza rağmen daha çok su vermiyor şirket. 12 saat çalışmamıza rağmen ekstra bir su bile alamıyoruz. Bunun için mücadele ediyoruz.

Yuri Samoilov: Zelenski konusuna gelince. Biz buradaki işçiler olarak Zelenski’nin büyükanne ve büyükbabasını tanıyoruz. Büyükannesi doktordu, büyükbabası da polisti. Beni 70’lerde uzun saçlı olduğum ve rock dinlediğim için köşeye çeker laf söylerdi. Batı medeniyetinin yozlaşmış değerlerine kanıp onları temsil ettiğimi ifade ederdi. O dönemlerde küçük Zelenski’yi görüyorduk. Tanıyoruz. O zamanlar herkes sıkı bir komünizm eğitiminden geçmek zorundaydı. Zelenski de dedesinden bu eğitimi çok ciddi şekilde aldı. Ama şimdi bu geçmişini saklıyor. Muhtemelen büyükbabası onu Lenin okumaya epey zorlamıştır. Şimdi Zelenski bunun konuşulmasından pek zevk almaz. Zelenski buralı. O yüzden genel olarak işçiler ona karşı söz söylemek istemiyorlar. Bu da normal.

Josep Lluis: Biz İUB-DE olarak yardımları sürdürmeyi istiyoruz ama şu koşullarda ülkenin yeniden inşası süreci bağlamında oldukça endişeliyiz. Şu anda savaş bitince sorunlar bitecek diye bir yanılgı var. Biz bunu Bosna’da da gördük. Oraya yardım götürürken de bu tartışmayı sürdürmeye çabaladık. Yeniden inşa zorlu bir süreç.

(Bu noktada Yuri, Ukrayna’daki etnik çeşitlilik hakkında bilgiler veriyor. Yugoslavya’da ise sorunun farklılığını anlatıyor. Yugoslavya halklarını sayıp ayrıntılandırırken Esther benim Boşnak olduğumu söyleyince açıklamayı bırakıyor. Gülüşüyoruz. Bu önemli tartışma o an için masada derinleşemiyor. İsmini not almayı atladığım masadakilerden biri araya girip şunu söylüyor.)

Rusya’ya karşı savaşımız niçin önemli? Biz burada Gestapo istemiyoruz. Biz gerçekten de demokratik bir toplum olabiliriz. Rusya’ya karşı koymak birincil görevimiz. Savaş zamanı ülkenin ekonomik sorunları ve savaşın ihtiyaçları arasındayız.

Önceliğimiz bu savaşı kazanmak, yoksa yaşayamayız. Ama savaş biter bitmez oligarkları yenmemiz gerekiyor.

Viktor Sergeyoviç: Önceliğimiz bu savaşı kazanmak, yoksa yaşayamayız. Ama savaş biter bitmez oligarkları yenmemiz gerekiyor. Şimdiden de buna hazırlanıyoruz. İşyerlerimiz eğer bugünkü gibi vahşi olursa bizim de cevap vermemiz, buna hazırlıklı olmamız gerekiyor. Yine de şu an bunun için harekete geçmenin zamanı değil.

Şimdi benim hakkımda oligarkların açtığı iki dava var. Sendika ve işçi haklarını savunuyorum diye oluyor bunlar. Ruslar çocuklarımı öldürmeye çalışırlarken oligarklar da peşimde. Tüm sendika liderleri benzer bir durumda. Rahata kapılma şansımız yok. Genel olarak durumumuz bu ve hazırlıklı olmak için çalışıyoruz. Sizlerin de bu destekleri bize daha çok dayanma gücü veriyor.


[1] ArcelorMittal, dünyanın en büyük çelik üreticilerinden biri. Şirket 2018’den beri Hindistan menşeli bir firma tarafından satın alınmış durumda. Kryvyi Rih’teki ArcelorMittal ise 2004’te özelleşirken oldukça düşük bir miktara, sözü sıkça geçen Ahmedov’a satılıyor. Yozlaşmanın boyutu açığa çıkınca yeniden satışa çıkarılarak Hindistanlı dev tröstün eline geçiyor.

Fotoğraflar: İUB-DE heyeti

***

Editörün önerileri:

Seçim ekonomisi iktidarı kurtarır mı?

0

İktidar seçime giderken eli kolu bağlı beklemiyor demiştik. Ekonomik anlamda da bu böyle. KYK kredi faizlerinin silinmesi, belirli borçların iptali ya da ötelenmesi, TOKİ konut projesi, yeni yılda ise (tıpkı geçen yıl olduğu gibi) asgari ücret artışını iktidarın reklam kampanyasının bir parçası haline getirerek sunması gibi tüm göz boyayıcı bu hamleler alım gücü düşen emekçilerin zararını karşılayacak düzeyde değil. Bugüne kadar kaşıkla ne verdilerse kepçeyle aldılar. Bizzat yarattıkları enflasyon yoluyla cebimizden çalmaya devam edilirken verdikleri her şeyi yine misliyle alacaklarını biliyoruz.

İktidar ayyuka çıkan enflasyonun yarattığı toplumsal hoşnutsuzluğun farkında ve seçime giderken bir şeyler yapma zorunluluğu hissediyor. Salt ekonomik paketlerle yetinmiyor, para ve kaynak bulabilmek için dış politikadan da yararlanıyor. Mısır, Suriye ve İsrail politikalarındaki “U” dönüşü ve Rusya’ya uygulanan ambargo nedeniyle Türkiye’nin Rusya’nın arka pazarı haline gelmesi, kısa vadeli de olsa, iktidarın ihtiyaç duyduğu kaynakların bir kısmını sağlayabilecek bir ortam yaratıyor. İktidar da eli kolu bağlı beklemiyor; bu kaynaklara ulaşabilmek için fırsat kolluyor. Seçime giderken içeride toplumsal muhalefete yönelik baskıyı artırırken dışarıda da bugüne kadar tükürdüklerini yalayarak bir dış politika değişikliğine gitmesi iktidarın ekonomik açmazının zorunlu bir sonucu olarak okunabilir.

İktidar doğabilecek bir ödemeler dengesi krizini seçim sonrasına öteleyebilmek için tüm dış politika hamlelerini yapmaya hazır. Rusya’nın Türkiye’de doğalgaz merkezi kurmayı planladığı, Almanya’nın cari açık verdiği, İsveç’in NATO’ya üye olabilmek için Türkiye’nin zorlamasıyla anayasa değiştirdiği bir ortamda kimse demokrasiden bahsetmiyor. Bu durum iktidar için içeride muhalefete dönük saldırıları daha fazla artırabilmenin uygun koşullarını yaratıyor.

İktidar 2023 seçimlerinde değişsin ya da değişmesin bugünü kurtarma pahasına geleceğe bir enkaz bırakmakta. Geleceğimizin çalındığı ve bir şey yapılmadığı takdirde çok uzun yıllar sürecek hayat pahalılığı ve yoksullaşma sürecine girdiğimiz düşünülürse yerli otomobil, yerli SİHA ya da bir dış kaynak iktidarı kurtarmaya yetmeyecek. Tüm kaynaklarını ekonomiyi sermayedarlar lehine bir cennete çevirmeye adayan bu iktidarın seçimler öncesinde kurguladığı makyajlı kırıntılara karnımız tok!

Biz yaratılan tüm kaynakların emekçiler için -onların alım güçlerinin enflasyon karşısında ezilmemesi için- kullanılmasını istiyoruz. Dış borç ödemeleri durdurulmalı, enflasyon dizginlenmeli ve ücretlere her üç ayda bir düzenli olarak zam yapılmalıdır.

İran Özgür İşçiler Birliği’nden 7 Aralık İran Öğrenci Günü açıklaması

0

Aşağıda okuyucularımız, İran Özgür İşçiler Birliği’nin 7 Aralık İran Öğrenci Günü için yayımladığı bildirinin Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

İran halkının, ezilenlerin özgürlük ve eşitlik talebiyle ülke çapındaki ayaklanmasının ardından öğrenci hareketi bir kez daha yükselirken, 7 Aralık günü geliyor.

İran halkının ülke çapındaki ayaklanmasından bu yana geçen yaklaşık üç ay boyunca, ülkenin dört bir yanındaki üniversitelerin öğrencileri, bu ayaklanma süresince heyecan verici direniş, birliktelik ve mücadele sahneleri yarattılar. Üniversitelerdeki seferberlikler bir an olsun dinmedi, üniversiteleri özgürlük ve eşitliğin ağırlık merkezi haline getirdi.

Onlar, zorbalığa, yoksulluğa, sefalete, sınıfsal baskıya, cinsel ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığına ve üzerinde insanın köleleştirilmesinin mührü olan her şeye son verilmesi ve zafere ulaşılması için verilen mücadelenin direği olan yenilmezlerin neslidir.

Bu yılki Öğrenci Günü, üç günlük grev ve sokak eylemleri çağrılarında kristalleşen İran halklarının işçi, öğretmen, kadın, öğrenci ve ezilen kitlelerinin dayanışması için büyük ve tarih yazan bir gün olacak. İran halkının ülke çapındaki özgürlükçü ve eşitlikçi başkaldırısını ileriye doğru taşıyacak bir adım olacak.

İran Özgür İşçiler Birliği olarak, ülke genelindeki işçileri öğrenci hareketi ve ülke çapındaki protesto ve grevlerle dayanışmaya çağırıyoruz! Bizler kendimizi, İran’ın ezilen halklarının baskı ve zulmü sona erdirmek için ülke çapındaki mücadelesinin ve ayaklanmasının bir parçası olarak görüyoruz. Her türlü ayrımcılık ve eşitsizliğin son bulması, grev ve protesto hakkının kazanılması ve rejimin değiştirilmesi talebinin, işçilerin, kadınların, öğretmenlerin ve öğrencilerin ve genel olarak İran halklarının mevcut baskı koşullarını aşarak hiç olmadığı kadar gündemde olduğunu duyuruyoruz!

Bu hareket durdurulamaz!

İran halkının ülke çapındaki seferberliklerinin koordinasyonu için!

Yaşasın özgürlük ve eşitlik!

İran Özgür İşçiler Birliği, 6 Aralık 2022

***

7 Aralık İran Öğrenci Günü’nden bir protesto:

Asgari ücret zammı yetmez, alım gücü korunsun!

0

Türkiye 2000’li yılların en yüksek enflasyon dönemini yaşarken yapılan zamlar görülmemiş boyutlara ulaştı. TÜİK verilerine göre fiyatlarda yıllık yüzde 80’i aşan artışlar, ENAG’a göre yüzde 185’i buldu. Haziran ayında asgari ücrete ikinci artış yapılmasına rağmen asgari ücretin alım gücü ocak ayındaki asgari ücretin altında kaldı. Yani 7785 TL olarak açıklanan açlık sınırı, asgari ücreti uzun süredir aşmış durumda.

Hükümet önce yazın enflasyonun düşeceğini, gıda fiyatlarının gerileyeceğini iddia etti, şimdi ise beklentileri yeni yıla ertelemekte. Bir yandan da MTV, ehliyet, pasaport gibi vergi, harç ve cezaların yeni yıl zammı yüzde 122,93 olarak ilan edildi. Bu demek oluyor ki bütün vergiler en az iki kat artacak. Diğer yandan suya, elektriğe, doğalgaza, deyim yerindeyse iğneden ipliğe zam geldi ve gelmeye devam etmekte.

Yaklaşan seçimler kapsamında başta asgari ücret olmak üzere yaratılan zam beklentisi işçi ve emekçileri aldatan bir tablodan ibaret. Yani zamlar katlanarak devam ederken ve alım gücü ekseriyetle erirken, asgari ücret zammı ile içi boş bir beklenti yaratılmakta, dar gelirlinin enflasyon karşısında ezdirilmeyeceği propagandası yapılmakta. Asgari ücrete yapılan “büyük” zamlar AKP iktidarları için yeni bir durum değil. 2002-2022 yılları arasında asgari ücretin kağıt üzerinde 30 kat arttığı bilinen bir gerçek. Aynı zamanda asgari ücretin genel ücret haline gelmesi de uzun bir zamandır işçi sınıfı ücretlerini baskılamaya dönük genel bir politika. Ne var ki emeğin ülke büyümesinden aldığı pay son yıllarda hızla düşmekte, ücretliler bilinçli olarak fakirleştirilmekte. Düşüş sadece pandemi dönemine özgü değil, AKP döneminde ciddi bir gerileme söz konusu. Ne yaman çelişkidir ki asgari ücret zamlanırken işçiler fakirleşmeye devam ediyor.

Dolayısıyla asgari ücret zammının yara bandı bile ol(a)mayacağını söylüyoruz. Kamu hizmetlerine ve temel tüketim maddelerine yapılan zamlar geri alınmadıkça satın alma gücü bir ayı geçmeden erimeye devam edecektir. Aynı zamanda piyasayı belirleyen aracı ve spekülatörlerin üzerine gidilmeden, yasal yaptırımlar uygulanmadan göstermelik denetimlerin hiçbir anlamı yoktur. Fiyatlar gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri tarafından değil işçi denetiminde belirlenmeli ve kontrol edilmelidir. Maliyet baskısına karşı üretimde merkezi planlama ve işçi denetimi, sefalet kıskacına itilmiş milyonlarca işçinin refahı için yegâne çözümdür.

Kiev’de Rus işgaline karşı savaşan anarşistlerle söyleşi | Ukrayna Söyleşileri 1

0
Ukraynalı anarşist sanatçı David Chichkan’ın "Ukrayna’nın antiotoriter güçleri” adlı suluboya çalışması.

Söyleşi: Sedat Durel

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyeti olarak Ukrayna için başlattığımız insani yardım kampanyasının ilk durağında Kiev’deydik. Kiev’de ilk iş olarak, sendikalara iletmek üzere hazırladığımız insani yardımı kampanyamızı beraber örgütlediğimiz Dayanışma Kolektifi ile buluşuyoruz. Dayanışma Kolektifi’nin tüm dünyadan topladığı yardımları depolayıp ihtiyaca göre dağıtımını yaptığı ofisine geçiyoruz.

İUB-DE heyeti olarak Ukrayna ile 2. dayanışma konvoyumuzda Kiev’de Dayanışma Kolektifi ile ilk temasımızı gerçekleştiriyoruz.

Kolektifin tamamı gönüllülerden oluşurken içlerindeki pek çok insan da kendilerini anarşist olarak tanımlıyor. Grubun birincil önceliği Rus işgalinin yenilgiye uğratılması için gereken desteği dünyanın dört bir yanındaki sendikalar, işçi örgütleri, bağımsız antifaşist dernekler, sanatçılar vb.den temin edip ülke içerisinde dağıtmak.

Kiev’e geldiğimizde oldukça moralli bir hava ile karşı karşıya kalıyoruz. Şehir iyi günlerinden birini yaşıyor. Şehrin en azından bir kısmında elektriğe ulaşılabiliyor ve mobil bağlantı var. Ama bu durum sürekli değil. Tam ayrıldığımız gün şehrin altyapısı yeni bir füze saldırısına maruz kalıyor ve yalnızca beş gün sonra geri döndüğümüzde şehir hâlâ büyük bir karanlık altında duruyor. Rusya’nın “altyapıyı bombalıyoruz” diyerek gerçekleştirdiği füze saldırıları Ukrayna’yı askeri olarak çökertmekten çok, moral üstünlüğe sahip Ukrayna halkını bezdirmek ve motivasyonlarını kırmak üzerine kurulu. Zira altyapı bombardımanının cephe savaşına etkisi sınırlıyken Rusya’nın yenilmesi için seferber olan sıradan halk için doğrudan etkileri oluyor. Bu füze saldırıları sırasında sivil ölümler de gerçekleşirken yalnızca elektrik değil aynı zamanda ısıtma sisteminde de sorunlar yaşanıyor. Henüz kış gelmedi ancak Kiev’de ve güzergâhımız üzerinde sıcaklık -4 °C’nin altına sık sık düşüyor.

Kiev’de partileşme aşamasında olan sosyalist örgüt Sosyal Hareket ile yaptığımız görüşme sırasında Ukrayna’nın içerisinde bulunduğu durum, emek hareketinin durumu vb. hakkında daha derin tartışmalara girme şansına ulaşıyoruz. Sosyal Hareket’in birinci önceliği, tüm Ukrayna’nın birincil önceliği ile aynı: Rus yayılmacılığını sonlandırmak, bunun için de kesin bir zafer kazanmak. Aksi halde başlattıkları bağımsız proleter inşalarının yok olacağı ve yenilginin dünya sınıf mücadelesi açısından da baskıcı rejimlerin güçlenmesi ve NATO emperyalizminin kendisini meşrulaştırması doğrultusunda yıkıcı sonuçları olacağı aşikâr. Öte yandan Sosyal Hareket’in önemli bir gündemi daha var. Ülkenin en büyük zenginleri olan oligarklar ülkeyi çoktan terk etmiş durumda. Bu koşul altında, savaşın yarattığı büyük yıkım sonrasında Ukrayna’nın yeniden inşasını şimdiden tartışmak istiyorlar. Ukrayna’nın yeniden inşası sürecinde işçi sınıfı ve onun bağımsız örgütlerinin çok daha büyük bir rol oynama olasılığı dün ile kıyaslanmayacak kadar yüksek. Ukrayna’nın yeniden inşası sürecinde yoksul ülkenin dış borçlarının ödenmemesi, başta oligarklar olmak üzere ülkedeki stratejik sektörlerin yeniden inşa için kamulaştırılması ve işçi sınıf örgütlerinin bu yeniden inşa sürecine daha güçlü bir şekilde dahil olması gibi tartışmaları sürdürüyorlar. Türkiye’de yapılan NATO-Rus savaşı şeklindeki sığ okumalara karşı Sosyal Hareket’in bağımsız devrimci politik tutumu ve son konferanslarındaki sonuç dokümanları, Ukrayna’nın gerçek durumunu ve bağımsız devrimci bir inşanın tartışma konularını değerlendirmek açısından önemli katkılar sağlıyor.

Ukrayna’da sosyalist partilerin inşası ve emek hareketinin bağımsızlığı bugün her şeyden çok Rusya işgalinin yenilgiye uğratılması ile mümkün. Bu doğrultuda seferber olan Ukrayna emekçi halkı da fiilen bu inşanın olanaklarını desteklemiş oluyor.

Dayanışma Kolektifi’nin ofisinde yaptığımız görüşmelerden sonra cephedeki durumu, Rus yayılmacılığına karşı cepheye gönüllü olarak giden askerlerin halini daha iyi anlayabilmek için izne gelmiş askerlerle görüşüp kısa bir söyleşi yapıyoruz. Söyleşimizin “Ukrayna’da aşırı sağ mobilize oldu ve zafer ancak onların işine yarar” şeklindeki yanlış fikre yanıtlar üretebileceğini ve zorluklarla beraber mevcut durumu anlamamıza biraz daha olanak sunabileceğini düşünüyoruz.

Söyleşiye katılan kişilerden Sasha cephede savaşan bir asker. Arkadaşları Sergei ve Kata ise cephedeki gönüllü askerlerin ihtiyaç duyduğu yardımları (ilkyardım malzemesi, jeneratör, kıyafet vb. sivil materyaller) uluslararası kampanyalar ve bağışlarla temin eden iki aktivist.

Rusya saldırısı başladığı sırada çok sayıda bölgesel savunma komitesi kurulmuştu. Bunların içerisinde anarşistler de vardı. Peki şu aşamada bu bölgesel savunma komiteleri varlıklarını sürdürebiliyorlar mı, yoksa düzenli orduya katıldılar mı?

Sergei: Bahsettiğin bu bağımsız bölge savunma komiteleri Rusya saldırısı başlar başlamaz açığa çıktı. Çoğu kendi bölgelerini koruyor, bir kısmı da arada sınır bölgelerine gidiyorlardı. Ama Rusların geri çekilişi ile beraber bölgesel savunma komitelerinin önemi azaldı. Bu komitedeki insanlar da sınıra gitmeye başladılar. Benim arkadaşlarımın çoğu da önce askerlik için bir sözleşme yaptılar. Bir kısmı da düzenli orduya geçti. Sorun şuydu: Bu insanlar nasıl yaşayacak? Başlangıçta kendi imkânlarımızla ayaktaydık ama sonrasında süreç uzadıkça ihtiyaçlar arttı. Burada düzenli orduya yazılıp bir sözleşme yapma şansınız var. Bu sözleşmeyi yapınca da aylık maaş alabiliyorsunuz. Yaklaşık olarak söylüyorum, cephede olmayan askerler için bu meblağ 770 avro. Savaşanlar için de bu meblağ 2.300 avro ve bu sayede sosyal güvenceye dahil olabiliyorsunuz. Benim de pek çok arkadaşım bu yüzden sözleşmeyi imzaladı. Genel olarak durum böyle diyebilirim.

Peki bu insanlar cephede hâlâ kendi siyasi fikirlerini ifade edebiliyorlar mı? Burada da politika yapmak mümkün mü?

Sergei: Kendinizi istediğiniz gibi anlatmanızda bir sorun yok ama şunun çok iyi anlaşılması gerekiyor. Savaş sırasında siyaset yapmak, hele ki cephede hiç kolay değil. İnsanlar buraya çağrıldıkları için değil; evlerini, ailelerini korumak için kendileri katılıyorlar ve savaş çok vakit alan bir şey. İnsanların cephede savaşmaktan siyaset yapmaya vakitleri kalmıyor. Buna rağmen başta anarşistler olmak üzere kimi insanlar cephede şu anda rahatça fikirlerini ifade edebiliyorlar. Mesela çoğu birliklerinde “Kendi birliklerimizdeki komutanlarımızı kendimiz seçelim” diye başlangıç seviyesinde de olsa açıkça fikir belirtebiliyorlar. Ama tekrar söylemeliyim; cephedeki vaziyet o kadar zorlu ki hayatta kalmakla meşgul olmak ve savaşmak dışında genellikle başka bir vakit kalmıyor.

Peki rütbelilerin, generallerin siyaset yaptığını görüyor musunuz? Mesela popüler olan bir generalin gelecekte siyasete atılabileceğini ya da generallerin Zelenski’ye uyarılarda vb. bulunduğuna şahit oluyor musunuz?

Sergei: Ukrayna devleti şu aşamada oldukça güçsüz bir devlet. Polisin bile yetkileri oldukça kısıtlı. Aşırı sağın sokaklarda yer alabilmesini sağlayan etmenlerden biri de bu aslında. Aynı şekilde generallerden ciddi bir müdahale olmadı şimdiye kadar. Genel olarak da böyle bir politik çıkışları olmaz Ukrayna’da generallerin. Ne onların kendilerini siyasette görmek isteyeceklerini ne de halkın onları destekleyeceğini düşünüyorum. En meşhur olanları için bile geçerli bu durum. Bizde Türkiye’de olduğu gibi ordunun siyasete müdahale ettiği bir tarih, bir gelenek yok. Gelecekte ne olur bilemeyiz ama şu anda generaller sadece savaşla meşgul. Popülaritesi artan generaller oluşmaya başladı ancak onların da siyaset yapacak vakitleri yok. Savaşıyorlar ve siyasetle ilgili bir çıkışları olmadı şimdiye kadar.

Sasha seni biraz tanıyabilir miyiz? Askerdesin ve nerede görev alıyorsun?

Sasha: Şimdi kısa bir süre için Kiev’deyim. Görevimle ilgili birtakım bürokratik işleri halletmek için buradayım. Luhansk’ta görev alıyorum.

Savaşa ne zaman katıldın?

Sasha: Aslında baştan başlamalıyım. Luhansk’ta cephenin en zorlu olduğu yerde görev yapıyorum. Savaşa Belaruslu savaşçılar olarak arkadaşlarımla beraber katıldım. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin gönüllü kampına gidip başvuruda bulunduk. Savaşta dron operatörü olarak görev alıyorum.

Kendini tanımladığınız bir ideoloji var mı?

Sasha: Belarus’tan gelen arkadaşlarımızla biz anarşistiz. İçimizde kendisine anarşist demeyen arkadaşlarımız da var ama genel olarak kendimizi böyle tanımlayabiliriz.

Ukrayna’da savaşanların çoğunluğunun sağcılar olduğuna dair bir yargı var. Bu konuda senin fikrin ne?

Sasha: Bir kere savaş sırasında insanların ideolojisini ayırmak hiç kolay bir iş değil. Burada insanlar savaşmaya kendi evlerini, topraklarını korumak için katılıyorlar. Kaybederlerse ne olacağını biliyorlar. Bu yüzden bu ayrımı yapmak hiç kolay değil. Tabii ki cephede ulusalcılar var. Ama herkesin savaştığını, büyük bir seferberlik olduğunu söylemeliyim. Yalnızca benim cephemde antiotoriter eğilimli iki birim var. Sadece benim cephemde durum bu.

Ukrayna’da Rus işgaline karşı savaşan antiotoriter birliklerden, söyleşide adı geçen Direniş Komitesi üyeleri. Fotoğrafı “Rus emperyalizminin kapınıza gelmesini beklemeden mücadeleye katılın, hemen! Birlikte kazanacağız!” notu ile paylaşmışlar. Benzer fotoğraflara internet araştırması ile kolaylıkla ulaşılabilir. Bir örnek için: https://www.instagram.com/p/Cas5oJvKgA7/

Kata: Ben de cephedeki anarşist arkadaşlarım için onların kampanyalarını sürdürüyorum. Sasha sadece iki birlikten bahsetti ama benim bildiğim daha pek çok cephede arkadaşlarımız var. Buradan onlara yardım kampanyaları yapıyoruz. Bahsettiği iki antiotoriter birlik sadece Luhansk’ta yani.

Sergei: Bu durumu anlamak için size daha önce bahsettiğim insanları da düşünebilirsin. Direniş Komitesi’nde bir araya gelip kendilerini Cephenin Anarşist Sesi olarak adlandırıyorlardı. Eskiden bir aradaydılar ancak şimdi farklı cephelere dağıldılar.

Bu oluşuma kimler katılıyor?

Sergei: Futbol taraftarları, faşistlerle kavgayı sevenler, antifaşistler ve tüm bunların altındaki daha küçük gruplar.

Peki bu gruplar nerelerde varlar?

Sergei: Daha fazlası da vardır ama benim hemen aklıma gelen dört oblast var. Doğrudan onlarla çalışıyoruz. Buralarda var olduklarını kesinlikle biliyoruz. Buradaki yardımları da onlara götürüyoruz. Aynı zamanda sadece savaşta değil başka şekillerde de seferber olan, internetten bağışlar toplayan arkadaşlarımız var. Merkezi bir biçimde hareket etmiyoruz ama neredeyse her yerdeyiz.

Peki cephede durum nasıl?

Sasha: Benim ve yoldaşlarımın cephede pek çok sorunu var. Her şeyden önce savaşmak zor bir iş. Ölüm tehlikesi ile günler, aylar geçirmek çok zor bir iş. Sadece sivillerin değil askerlerin de morali bozulabiliyor. Çoğu kez savaşmaktan dinlenmeye vakit kalmıyor. Bunlar işin zor tarafları. Ama öte yandan ülkenin doğusundan batısına büyük bir dayanışmanın organize edildiğini görmek, dayanışmayı almak yepyeni bir umut. Burada tüm farklılıklarımıza rağmen aynı amaç için bir aradayız. Bu büyük bir moral kaynağı. Bir anarşist olarak bu birliğe umutla bakıyorum.

Senin cephedeki durumun ne, neler yapıyorsun?

Sasha: Belarus’tan arkadaşlarımızla dron operatörü olarak geldik. Yoldaşlarımızla beraber dron operatörlüğü yapıyoruz. Bu sayede düşmanla onlar yaklaşmadıkça yüz yüze gelmiyoruz. Genellikle güvenli bir mesafede oluyoruz. Bizim yaşadığımız tehlike, yerleşkemize yapılan füze saldırıları.

Her bir birlikte işler farklı yürüyebiliyor. Sonuç olarak ordu hiyerarşik bir yapı. Buna rağmen ben de kendi komutanımı seçmeyi, birliğimizde bunun seçiminin yapılmasını istiyorum ve bunu söylüyoruz da. Benim tarafımda durumlar genel olarak böyle ama cephede en önde olanların, düşmanla yüz yüze olanların durumu en zor olanı. Onlar günde 8-12 saat kadar savaşıyorlar. Sonra bu birlik değişip yerine yenisi geliyor. Bu saati verdiğime bakmayın, ne zaman dinlendikleri belli olmuyor onların. Biz ise dron operatörü olarak 3 gün çalışıyoruz, 3 gün boşuz ve güneş doğduktan batana kadar görev yapıyoruz. Bu zorluklara rağmen morallerin çok yüksek olduğunu söylemeliyim.

Önemli bir ek daha yapmak istiyorum. Kış geliyor, şimdiden hava çok soğuk ama bizim ekipmanlarımız gönüllü ekipmanları, hükümette gerekli ekipmanı alacak bütçe yok. Bu sebeple tüm ekipmanlarımız bağışla toplandı.

Kata: Bizim bu eksikleri gidermek için oldukça geniş bir ağımız var. Daha geçtiğimiz haftalarda ABD’deki bir sivil toplum kuruluşundan bile epeyce yardım gelebildi bize ve bu sayede pek çok eksiğimizi giderdik. Bu gibi hiç beklemediğimiz yerlerden bile yardım gelebiliyor. Pek çok başka anonim yardımlar da mevcut.

Dayanışma Kolektifi’nin ofisinde Ukraynalı anarşist sanatçı David Chichkan’ın motor kuryeler hakkında yaptığı resim duruyor. Kapak görselindeki çalışmanın da sahibi olan Chichkan, eserlerinden kazandığı gelirlerin yarısını eserin konusu ile ilgili organizasyonlara dayanışma için gönderiyor. Chichkan’ın çalışmaları için bkz. https://www.instagram.com/davidchichkan/

Sendikaların durumu ve bizim işçi sendikalarına yönelik kampanyamız hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Kata: Sendikaların durumu çok kötü. İşçilerin mali durumları da öyle. Biz kendi bütçemizden bir şeyler ayırmaya çabalıyoruz ama maalesef yetmiyor. Sizin kampanyanız oldukça önemli. Savaş için destek bulmak daha kolay ama çalışan sıradan insanlar, bağımsız sendikalar için destek bulmak çok daha zor. Medya da diğer örgütler de bunu küçümsüyor. Savaş içerisinde işçilerin durumu gerçekten de kör nokta gibi kalıyor. Gerçi bu sadece savaşta değil her koşulda böyle. İşçilerin durumu hep göz ardı ediliyor. Bu yüzden buraya yaptığınız dayanışma kampanyası çok önemli.

Sizden son olarak bir isteğimiz daha olacak. İspanya’daki anarşist örgütler Ukrayna’da anarşistlerin varlığını tam olarak kabul etmiyorlar. Onları inandırmakta zorlanıyoruz. Bunun için bize onlara iletmek üzere yazılı bir not veya mesaj iletebilir misiniz? Benzer ve hatta daha kötü bir yaklaşım Türkiye için de geçerli, Türkiye’de de siz hiç var olamazmışsınız gibi bir ön kabul var.

(Kata’ya söyleşiyi not aldığım not defterimi uzatıyorum, ayakta yazmak yerine bir masaya geçiyor. Yüzünde ciddiyeti kaybolmayan bir tebessümle aşağıda görselini paylaştığımız notu yazmaya koyuluyor.)

Notun Türkçesi: Kata’dan mesaj. Biz varız. Burada birkaç anarşist kolektif var. Bunların hepsi gönüllü ve savaşıyor. Sizin dayanışmanıza hepimizin ihtiyacı var çünkü dayanışma bu dünyayı kurtaracak.

Dayanışma Kolektifi hakkında bilgi için bkz. https://operation-solidarity.org/2022/07/06/solidarity-collectives/

***

Editörün önerileri:

İUB-DE’nin Ukrayna’ya ikinci ziyareti başarıyla tamamlandı

Ukrayna: İUB-DE’den direnişçilere destek ziyareti

Dayanışma Operasyonu, Ukraynalıların direniş hareketini desteklemeye çağırıyor

COP27: İklim zirveleri kimin işine yarıyor?

0

Bu yıl BM İklim Zirvesi COP27 Mısır’da düzenlendi. Konferans Coca-Cola sponsorluğunda gerçekleşti, hiç olmadığı kadar fazla fosil yakıt lobicisi katıldı, zirve öncesinde ve boyunca sayısız protestocu tutuklandı. 27. kez düzenlenmiş olmasına rağmen bugüne kadar gerek gezegen için gerekse de ekolojik yıkımdan en çok etkilenen emekçiler yararına gerçekçi bir çözüm üretilmemiş olduğunu teslim etmeden önce, bu yılki zirvenin sonuçlarına kısaca bakmakta fayda var.

Yoksul ülkelerin iklim değişikliği nedeniyle zararlarını tazmin etmek için kurulmasına karar verilen fonun hayata geçirilmesi için bir sonraki zirveye kadar beklenecek. Bir önceki zirvenin küresel sıcaklık artışını 1,5 °C’de tutma hedefi tekrarlandı ancak fosil yakıt kullanımının bırakılmasına dair somut bir karar alınmadı. Ülkeler, 2030 hedeflerini yeniden gözden geçirmeye davet edildi. Avrupa ülkelerinin enerji krizi nedeniyle Afrika’nın doğalgaz ve petrol rezervlerine göz diktiği de gözlemlendi.

2026 yılında yapılacak COP31’in ev sahipliği için adaylığını ilan eden Türkiye ise yine birtakım hesaplarla emisyonu düşürme değil artırma hedefi koymuş oldu. Hükümetin küresel yeşil ekonomiden payını almak ve fon desteklerinden yararlanmak için geçen yıl onayladığı Paris Anlaşması’nın uygulanma “zaruretinin” beyan edilmesine rağmen kömürden vazgeçme planı da söz konusu değil. Kısacası, zirvenin hükümetin çevre politikalarında bugüne kadar izlediği yıkım çizgisini değiştireceğine dair herhangi bir çıktısı yok.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum “Pakistan’da sel oldu, suyun akacak yeri yok” diyor. Peki, Karadeniz’de rant uğruna yapılaşmaya açılan derelerin yol açtığı selleri bugüne kadar hangi anlaşma, hangi zirve engelledi? Dünya liderleri ve patronlar çıkarları için müzakereler ededursun, maden için delik deşik edilen dağlardan Amazon ormanlarına dünyanın dört bir yanındaki talan hangi zirveyle önlendi? Kapitalist hükümetlerin ve çokuluslu şirketlerin iklim krizini kendi yararına çevirme çabalarına hizmet eden iklim zirveleri, içinde bulunduğumuz durum için gerçekçi bir çözüm değil. “İklim adaleti” denilen şeyi mevcut sistemde hayata geçirmek imkânsız. Ekolojik yıkımı ve doğanın talanını durduracak, acil sorunları ötelemeyen, doğadan ve emekçiden yana bir acil iklim planına ihtiyacımız var. Ve böylesi bir planı ancak sosyalist bir program doğrultusunda emekçiler başarabilir.

10 bin lira olsa neye yarar…

0

ASGARİ ÜCRET GERÇEK ENFLASYON ORANINDA 3 AYDA BİR ARTIRILMALI!

Tek Adam rejimi seçim sürecine girdik diye ulufe dağıtacağını vaat ediyor. Bu arada tabii aralık ayında Asgari Ücret Tespit Komisyonu görüşmeleri başlayacağı için, asgari ücretle çalışanları enflasyon karşısında ezdirmeyecek bir artış yapılacağını söylüyor. Ve de ortalıkta 8.500 lira gibisinden rakamlar dolaşıyor. Amaç, emekçileri içi boş propagandayla “uyutmaya” çalışmak.

Şimdi bakalım: Resmi enflasyon oranı %84. Asgari Ücret Tespit Komisyonu bu oranda artış yapsa asgari ücret net 10.120 lira olur. Peki, bu ücret neye yarar ki? Türk-İş’in araştırmasına göre yıllık mutfak enflasyonu %130, yani resmi enflasyonu katlıyor. Gene aynı araştırmaya göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 23.600 lira. Demek ki, asgari ücret 10 bin lira olsa bile bu tutar ne mutfak enflasyonuna yetiyor, ne de açlık sınırının yarısına ulaşabiliyor.

Üstelik bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti 9.470 liraya ulaşmış durumda. Yani bu emekçiler aylardan beri yaşayabilmek için borç harç ile geçinmeye çalışıyorlar.

Şimdi rakamları bir yana bırakalım. İşçiler, emekçiler zaten ne çektiklerini biliyorlar. Bu soruna emekçiler lehine nasıl bir çözüm aramamız gerekiyor?

Birincisi, hükümetler ile patronların el ele verip karar aldıkları Asgari Ücret Tespit Komisyonu derhal lağvedilmeli. Asgari ücret tüm sendika konfederasyonları ile patron örgütü arasında yapılacak görüşmeler ile belirlenmeli. Ve tabii sendikaların uyuşmazlık halinde genel grev hakkı olmalı. Bu anayasal bir hak olarak belirlenmeli.

İkincisi, asgari ücret asla sendikaların ve bağımsız araştırma gruplarının belirlediği yoksulluk sınırı altında olmamalı.

Üçüncüsü, asgari ücret (diğer tüm ücretlerle birlikte) gene sendikaların ve bağımsız kuruluşların belirleyeceği gerçek enflasyon oranında her üç ayda bir otomatik olarak artırılmalı.

Dördüncüsü, asgari ücret altında işçi çalıştıran veya asgari ücretin üzerinde kalan tutarı elden veren işletmeler ve patronlar ağır şekilde cezalandırılmalı.

Beşincisi, asgari ücretin ortalama ücret olmaktan çıkması gerekiyor. Zammın ardından ortaya çıkacak olan yeni asgari ücretle beraber, halihazırda %50’nin üzerinde olan asgari ücretli çalışan oranı, yüksek ihtimalle %60’lar, %70’ler seviyesine yükselecek. Bu durumdan kurtulmanın yolu, sendikalaşmanın ve TİS imzalayabilmenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasından, tüm işyerlerinde sendika üyeliğinin zorunlu hale getirilmesinden, bunun anayasa ve yasalarla güvence altına alınmasından geçiyor.

Altıncısı, fiyatlar gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri tarafından değil sendika ve işçi denetiminde belirlenmeli ve kontrol edilmelidir.

Yedincisi, asgari ücret ne kadar artırılırsa artırılsın, enflasyon devam ettikçe ve özellikle gıda maddelerindeki fiyat artışları durdurulamazsa ücret zamları sürekli olarak alım gücünü aşındıracak ve yoksulluğu yoğunlaştıracaktır. Bu nedenle ekonominin yönetiminin patron partilerinin yönetiminden kurtarılıp emekçilerden yana ekonomi politikaları uygulanmalıdır. Bu da ancak, işçi sınıfının denetiminde merkezi bir planlamayla olanaklıdır.

Sekizincisi, asgari ücret artışıyla doğru orantılı olarak vergi dilimleri de revize edilmeli. Hükümet asgari ücreti artırarak ama vergi dilimlerine dokunmayarak sendikalaşmanın önüne geçmek, asgari ücretin tespit edildiği süreci bütün işçi sınıfının toplu iş sözleşmesine dönüştürmek istiyor. Patronlara sürekli vergi afları çıkarken, sendikalı işçilerin ücretleri üzerinden soyulmasını kabul etmiyor, vergide adalet talep ediyoruz.

Dokuzuncusu, patronlar SGK priminin asgari ücretin 7,5 katından, 5 katına indirilmesini talep ediyor. Bunu kabul etmeyelim. Aksine 12 Eylül darbesinin getirdiği kıdem tavanının revize edilmesini ve bu kıdem tavanının 7.5 katına çıkmasını istiyoruz. 15.000 liralık kıdem tavanı yeterli değildir.

Onuncusu, bütün bunları gerçekleştirebilmek, hayata geçirebilmek için mücadele etmemiz, seferber olmamız, sendikalarımızda örgütlenmemiz şart. Biz mücadele etmedikçe hükümet ve patronlar kaşıkla verdiklerini kepçeyle almaya devam edecekler. Mücadele etmedikçe yoksullaşmamızın önüne geçemeyeceğiz.

Şimdi seçim sürecinden geçiyoruz. Biz iktidara aday olduklarını söyleyen partilerin ve ittifakların bu talepleri önerme ve savunma cesaretini veya iradesini gösterebileceklerine inanmıyoruz. Tek Adam rejiminin emekçiler üzerindeki saldırılarını zaten biliyoruz, ama Millet İttifakı’nın yeni Anayasa değişikliği önerileri de emekçilerin çalışma, ücret, örgütlenme ve sosyal hakları konusunda devlete herhangi bir zorunlu görev yüklemiyor.

Şurası açık ki, gerek Cumhur İttifakı gerekse Millet İttifakı ya patron örgütlerinin doğrudan yandaşı ya da onların baskısı altında.

Ama biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak, işçi ve emekçilerin yaşam, çalışma ve örgütlenme haklarını sonuna kadar savunmaktan ve talep etmekten vazgeçmeyeceğiz.

Kadınlar hakları için mücadeleyi bırakmıyor!

0

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde İstanbul’da valilik kararı ile ulaşım kısıtlandı; Taksim, Karaköy ve çevresi polis ablukasına alındı. Fakat rejimin tüm baskı ve yasaklarına rağmen kadınlar ve lgbti+lar İstanbul dahil birçok şehirde bir araya gelmeyi başardı. Mücadeleden vazgeçmeyen kadınlar birkaç noktada toplanıp pankart açtılar, yan yana durmaktan korkmadıklarını sloganlarla gösterdiler. “Kadınları değil erkek şiddetini engelle”, “Hayatımız bizim aileniz sizin olsun”, “Mücadelemiz engellenemez” pankartları açıldı, Haliç Köprüsü’ne “Kadın Cinayetlerine İsyandayız” pankartı asıldı; basın açıklaması parça parça dahi olsa okunabildi. Yoğun polis ablukası altında “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz!”, “Erkek adalet değil gerçek adalet!”, “Savaşa hayır, barış hemen şimdi!”, “Kadınlar birlikte birlikte güçlü!” sloganları yankılandı.

Kadınlar hep bir ağızdan şiddetin her türlüsüne karşı çıkıp omuz omuza dayanışırken bir yandan da devlet şiddetiyle mücadele etmek durumunda kaldılar. O gün yüzlerce kadın ve lubunya gözaltına alınırken darp edildi, ters kelepçeye maruz bırakıldı. Eylemi takip eden gazeteciler ve karakol işlemlerinde kadınlara refakat etmek isteyen avukatlar da bu şiddete maruz kaldı. Gözaltına alınan kadınlardan iki tanesi ise Türkiyeli olmadığı için ayrımcılığa maruz kaldı, geri gönderme merkezine gönderildi ve haklarında sınırdışı kararı çıkarıldı. 25 Kasım Kadın Platformu, eylemde pek çok hak ihlali yaşandığına, gözaltı ve sağlık kontrolleri sırasında şiddetin devam ettiğine dair 28 Kasım’da bir basın açıklaması gerçekleştirdi. 30 Kasım’da ise Taksim’deki kadınlara dönük polis şiddetine ilişkin suç duyurusunda bulunarak şiddete sessiz kalmayacaklarını, bunu normalleştirmeyeceklerini belirtti.

Tek Adam rejiminin kadınların sorunlarını çözmeye niyeti hiçbir zaman olmadı. Hatta birçok kez erkek egemen sistemin ayrıcalıklarından nasıl beslenmeye çalıştığını gördük, görüyoruz. Yarattıkları baskı politikaları da bunun birer göstergesi. Ancak baskıları ne denli sertleştirirlerse sertleştirsinler, bizi korkutmak bir yana, bizden daha da korktuklarını anlıyoruz. Çünkü kadın mücadelesinin ne kadar haklı, meşru ve güçlü olduğunun onlar da farkındalar. Bizleri ablukaya alıp, korku iklimi yaratıp sesimizi kısabileceklerini sanıyorlar. Fakat gücümüzün mücadelemizden geldiğini unutuyorlar. Artan hoşnutsuzluğa karşı, kadınların ve lgbti+ların eşit ve özgür yaşamalarını sağlayıp, şiddeti önleyici tedbirler ile etkin ceza politikaları geliştirmek yerine, cevap olarak gün geçtikçe sertleşen politikalarını sunabiliyorlar.

Ne baskıcı politikalarınız bizi sindirir ne de biz mücadelemizden vazgeçeriz! Bir kişi daha eksilmemek için, erkek şiddetinin ve nefret suçlarının önlenmesi için, ekonomik sömürü düzeninin son bulması için mücadele etmeye devam edeceğiz!

Senendecli devrimcilerden açıklama: “Devrimden sonra iktidarın, onun asıl sahipleri olan halk kitleleri elinde kalmasına kararlıyız!”

0

Aşağıda okuyucularımızla, İran’dan Senendecli devrimci bir oluşumun yayımladığı ve tarafımıza ulaştırdığı açıklamalarını paylaşıyoruz.

***

Bizler, diğer Beluc, Türk, Arap, Türkmen, Fars ve diğer tüm ezilen unsurlar gibi son yıllarda İran İslam Cumhuriyeti rejiminin baskıcı güçleriyle sürekli olarak sokaklarda savaşan Senendecli bir grup devrimciyiz. Geçtiğimiz iki ay boyunca da bu mücadelemizi sürdürüyoruz ve çok sayıda yoldaşımızı bu kavgada yitirdik.

Bazı konularda görüşümüzü açık ve şeffaf bir şekilde ifade etmeyi gerekli görüyoruz.

Amacımız, hükümete karşı ayaklanmayı yaymak ve onu devirmek, baskıyı, cinsiyet ayrımcılığını, ekonomik, etnik ve dini ayrımcılığı yeniden üreten tüm yapıları ortadan kaldırmak.

Siyasi eğilimlerimiz ve inançlarımız dışında, insan haklarına olan bağlılığımızı tam olarak beyan ediyor ve bu bağlamda İran siyasi coğrafyası halkları arasında herhangi bir birlikteliğin mümkün olabilmesi için “ulusal” ve benzeri kavramlarda yapısal dönüşümün gerekli olduğuna inanıyoruz. Herkesin özgür bir şekilde ulusal kimliğini ifade etme özgürlüğüne sahip olması, anadil ve din özgürlüğüne sahip olması kaçınılmazdır. Ayrıca bizler kutsallığın dinde, toprakta veya bayrakta değil, bu topraklarda yaşayan tüm halkların toplu insanlık onurunda ve birlikteliğinde olduğunu görüyoruz.

Gücün merkezde toplanması yerine ademi merkeziyetçi hale gelmesi gerektiğini ve merkez-çevre ilişkilerinin son bulmasını ve çevrenin merkez lehine sömürgeleştirilmesinin sona ermesini talep ediyoruz. Cinsiyet ve cinsel yönelim gözetmeksizin tüm insanların hak ve özgürlüklerinin eşit olacağı bir yapının oluşturulmasını istiyoruz. Dil, din, ikamet yeri veya başka herhangi bir koşula bakılmaksızın tam eşitlik talep ediyoruz.

Tüm sosyal, ekonomik ve siyasi meselelerde kadın, erkek ve diğer cinsiyetlerin yasalarda ve pratikte eşitliğini talep ediyoruz.

İnsanlığın sömürülmesine, boyun eğdirilenlerin kanından ve alın terinden zenginlik elde edilmesine son veren, parasız eğitim ve sağlık kadar, insanın toplumsal yaşamının tüm alanlarının özelleştirilmesine ve metalaştırılmasına son verecek bir siyasi ve ekonomik sistem için mücadele ediyoruz. Barınma ve çalışmanın, her insanın en temel hakkı olarak kabul edileceği bir düzen için savaşıyoruz.

Son olarak, herhangi bir siyasi partiye veya akıma bağlılığı reddederken, tüm militan gruplara ve halk kesimlerine dostluk eli uzatıyoruz. Ve devrimden sonra iktidarın, onun gerçek sahiplerinde kalacağında kararlıyız. Yani halk kitlelerinde.

Son yüz yıllık sömürü ilişkilerini devam ettirmek ve sadece yöneticileri değiştirmek isteyen gerici, faşist herhangi bir unsurla bağımız, sempatimiz, ittifakımız, koalisyonumuz olmadığı gayet açıktır.

Senendecli bir grup devrimci

1 Aralık 2022

Taşımacılık işçileri önderi sendikacı Rıza Şahabi’nin sağlık durumu kritik

0

Aşağıda okuyucularımızla, İran işçi örgütleri tarafından hazırlanan ve tarafımıza ulaştırılan, Rıza Şahabi’nin sağlık durumunu özetleyen raporu aktarıyoruz.

***

Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası’nın açıklamasına göre Rıza Şahabi, ağrılarının artması üzerine İmam Humeyni Hastanesi’ne sevk edildi. Yine aynı açıklamada, tutuklu işçi önderini tedavi eden doktorun, kendisine acilen ameliyat olması gerektiğini bildirdiği aktarıldı. Tetkikleri yapan hekimin, C4 ve C5 omurlarındaki disklerin ciddi şekilde hasar gördüğünü ve bu disklerdeki yırtılmanın boyutu nedeniyle C1 ve C2 omurlarının da şiddetli baskı altında olduğunu tespit ettiği belirtildi. Acil önlem alınmadığı takdirde Rıza Şahabi’nin durumunun daha da kötüleşebileceği belirtildi.

Rıza Şahabi’nin tutuklanması ve sorgulanması sırasında maruz kaldığı işkence sonucu aldığı yaralar nedeniyle daha önceden sırt ve boyun ameliyatı geçirdiğini tekrardan belirtmeliyiz. Ne yazık ki Evin Hapishanesi’ndeki kötü yaşam koşulları ve uzun sorgulamalar esnasında uygulanan şiddet, Rıza Şahabi’nin boyun ve omuz ağrılarının daha da artmasına neden oldu.

29 Kasım 2022

Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası’nın tutuklu önderi Rıza Şahabi’den açık mektup

0

Aşağıda okuyucularımızla, İran taşımacılık işçileri önderi Rıza Şahabi’nin Evin Hapishanesi’nden 30 Ekim 2022 tarihinde yayımladığı açık mektubun Türkçe çevirisini yayımlıyoruz. Şahabi, İran rejimi tarafından hapishanede gördüğü işkence nedeniyle ağır sağlık sorunları yaşamakta.

***

Kamuoyunu, onurlu ve çalışkan halkımızı ve tüm ücretli işçileri bilgilendirmek amacıyla bu satırları kaleme alıyorum;

Birincisi: Sahte ve mide bulandırıcı komplolar kullanarak sözde ulusal medyanın (İslam Cumhuriyeti Radyo ve Televizyonu), tamamen hiçbir beklenti olmaksızın ortaya çıkan emekçi eylemlerini ve her özgür insanın işçi sınıfının (hem İranlı hem de İranlı olmayan) sorunları hakkındaki endişelerini, kamuoyunu yanlış bir şekilde etkilemek için dış mihraklar kategorisine bağlamasını tiksinti içinde reddediyorum.

İkincisi: 13 Temmuz 2022’de güvenlik teşkilatı tarafından açılan ve kovuşturulan kendi davamın, benim, yani Reza Şahabi’nin herhangi bir suç işlemiş olmasıyla herhangi bir bağlantısı bulunmamakta; bu dava, sadece itibarımı sarsmak için önceden yazılmış bir senaryo. Benim bütün faaliyetlerim, tamamen rasyonellikten doğdu ve işçi sınıfına ve emekçilere yönelik birkaç yüz yıllık kurumsallaşmış baskının acısından ve benim ve benim gibi insanların ekonomik olarak boyun eğdirilmesinden kaynaklandı. Neticede teşhir olan ve zaten başarısız olan bu senaryo, akıbeti zaten açık ve ortada olduğu için, usulsüz toplantı ve gizli anlaşma suçundan 5 yıl, rejim aleyhine propaganda yapmak suçundan bir yıl hapis cezasıyla sonuçlandı. Aynı zamanda Tahran ve komşu illere iki yıllığına girişin yasaklanması, sendikal faaliyetlerden iki yıl men ve yurt dışına seyahat yasağı da davamın sonuçlarındandı.

Üçüncüsü: Bugünlerde hükümet ajanlarının tarif edilemez boyuttaki örgütlü zulmünün ve vahşetinin karşısında duran muhterem İran halkının haklı taleplerini bastırmak için hükümetin umutsuz çabalarını kınıyorum ve halkımızın sebat ederek geri adım atmadığını hatırlatıyorum. Ben Rıza Şahabi, bu tür organize ve düşüncesizce yapılan zulümlere yıllarca müsamaha gösteren tüm dostlarımın ve sevdiklerimin yanında olduğumu ve dimdik ayakta durmaya devam edeceğimizi, haklı çabalarımızdan vazgeçmeyi kabul etmeyeceğimizi de belirtmek isterim.

Ne yazık ki mevcut durumda ben ve sendikadan yoldaşlarım, ülke çapında her türlü haber alma imkanından mahrum kalan halkımızın diğer kesimleri gibi, Ulusal Radyo ve Televizyon’da haksız, tek taraflı ve hiçbir geçerliliği olmayan, asılsız ithamlardan ve yalanlardan kaçınamadık; hatta sanıkların mahkeme karşısında insani ve hukuki hakları dahi gözetilmedi ve bu asılsız suçlamaların ulusal medyada yayınlamasına izin verildi.

Ulusal Radyo ve Televizyon’a, yargıya ve devlet makamlarına yaptığımız şikayetler herhangi biri sonuç vermeyeceğinden, şikayetimizi, uğradığımız zulmü ve masumiyet iddiamızı mücadeleci halkımızın takdirine ve tarihe bırakıyoruz.

Emekçilerin çözümü birlik ve örgüttür!

Tahran ve Banliyö Otobüs İşçileri Sendikası yönetim kurulu üyesi;

Rıza Şahabi

30 Ekim 2022

4. koğuş, 3. salon, Evin Hapishane Merkezi

Reform yetmez

0

Halk tarafından hazırlanan yepyeni bir anayasa için…

Altılı Masa, anayasa değişiklikleri paketini açıkladı. Başkanlık rejiminden parlamenter sisteme geçişe, devlet organlarının şeffaflaşmasına, ifade özgürlüğünün güçlenmesine ve yargı erkinin tarafsızlaşmasına yönelik bazı önemli maddeler içeriyor.

Ama bütün bu değişiklik önerileri, 1982’de askeri diktatörlük tarafından yapılmış olan ve daha sonra Tek Adam rejimi tarafından daha da otoriter hale getirilen mevcut anayasanın kısmen de olsa reforme edilmesine yönelik. Yani diktatörlük anayasası yerinde durmaya devam ediyor.

Millet İttifakı’nın bu önerileri kabul edilse dahi, bu anayasa işçi ve emekçilerin değil, patronların sistemi olan kapitalizmi temel alıyor. Öneriler, emekçilerin çalışma, ücret, örgütlenme ve sosyal hakları konusunda devlete herhangi bir zorunlu görev yüklemiyor. Sadece emekçilerin bunlara “hakkı vardır” demekle yetiniliyor. Ama kapitalist sömürü sisteminde bu hakların kullanılabilmesi patronların ve onların hükümetlerinin yetkisine devrediliyor.

Bunun nedeni anayasaların ya diktatörlükler ya da patron partileri tarafından hazırlanıyor olmasıdır. İşçilerden ve emekçilerden yana gerçekten demokratik bir anayasa ancak ağırlıklı olarak emekçilerin ve onların örgütlerinin aktif katılımıyla hazırlanabilir. Ancak o zaman çalışma ve insanca ücret hakkı devletin uygulamakla yükümlü olduğu bir zorunluluk haline gelebilir. Ancak o zaman sendikalaşmanın ve toplu sözleşme yapabilmenin önündeki bütün engeller temizlenebilir. Ancak o zaman öncü işçileri işten çıkaran patronlar cezalandırılabilir. Ancak o zaman emekçi örgütlenmeleri güçlenebilir, gerçek ifade ve gösteri hakkı hayata geçirilebilir.

Biz böylesi bir anayasanın kapitalizm yanlısı partilerden oluşan bir parlamento tarafından değil; tüm emekçi örgütlerinin serbestçe katılacakları bir seçim sonucunda oluşacak bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis tarafından yapılabileceğine ve yapılması gerektiğine inanıyoruz.

Tek Adam rejiminin reformlarla parlamenter sisteme dönüştürülmesi asla yeterli olmayacaktır. Emekçilerin acil ekonomik, sosyal ve demokratik taleplerinin ve haklarının anayasal güvence altına alınması, ancak onların örgütlenmelerinin ve mücadelelerinin sonucunda mümkün olacaktır.

İTÜ’de İran halkıyla dayanışma eylemi

0

İran’da kadınların, işçilerin ve öğrencilerin ayaklanması 2 ayı geride bıraktı. Bu ayaklanma bağlamında İranlı öğrenciler dünyanın dört bir yanında sokaklarda ve kampüslerde İran halklarının devrimiyle dayanışıyor ve destek oluyor. Bizler de Türkiyeli öğrenciler olarak bu dayanışmaya katılmaya gayret ediyoruz. Kampüslerimizde İran halkalarının ayaklanmasının olasılıklarını ve sonuçlarını tartışıyoruz.

30 Kasım’da dünyanın her tarafından 150’ye yakın üniversitede İran halkları ve özellikle de öğrencileri ile dayanışmak için etkinlikler düzenlendi. Biz de İranlı öğrencilerle birlikte İstanbul Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen bu etkinliğe katıldık.

Etkinlik başlamadan önce Özel Güvenlik Birimleri etkinliğin yapılmasına engel olacaklarını söylese de İranlı dostlarımızın kararlılığı bu engeli aştı. Etkinlikte İranlı dostlarımız 2 pankart ve onlarca döviz taşıdılar. Pankartlarda bugüne kadar İran’daki ayaklanmada katledilen başta Jina Mahsa Amini olmak üzere isimler ve farklı dillerde “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ifadeleri yer alıyordu. Öğrenciler birlikte marşlar ve şarkılar söyleyerek sonrasında ise sloganlar atarak etkinliği gerçekleştirdiler. Sloganlarından bazıları “Kadın, Yaşam, Özgürlük”, “Diktatöre Ölüm” ve “İslam Cumhuriyeti İstemiyoruz” gibi seferberliğin ortak taleplerini belirten sloganlardı. Etkinlik bir öğrencinin basın açıklamasını okumasıyla birlikte sloganlarla sona erdi.

Türkiyeli öğrenciler olarak İranlı kadınların, öğrencilerin ve emekçilerin ayaklanması bize büyük bir ilham veriyor. Ayaklanmanın öncülüğü büyük oranda öğrenciler ve genç işçiler tarafından çekiliyor. Bizler de onların mücadelelerini görerek kendi hayatlarımızdaki sorunları çözmek için onların kararlılığı ve cesaretlerinden ilham alıyor ve mücadelelerimizi büyütmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Emekçi öğrenciler olarak kampüslerde ve işyerlerinde emek ve kadın düşmanı rejimlerimizden kopuş perspektifimizle mücadelelerimizi sürdürüyoruz.

Gazete Nisan okuru bir öğrenci

Çin’de kapitalist diktatörlüğe karşı halk protestolarına destek!

0

26 Kasım Cumartesi gününden beri Çin genelinde çeşitli şehir ve üniversite kampüslerinde protestolar gerçekleşmekte. Binlerce kişi, hükümetin “sıfır Covid” politikasına ve zorunlu kitlesel karantinalara karşı öfkeyle sokakları doldurdu.

Çin’in en kalabalık şehri Şanghay da evlerde zorunlu karantinanın son bulması talebiyle 27 Kasım Pazar günü protestolara katıldı. Sokağa çıkan bazı kesimler “Özgürlük istiyoruz”, “Tüm kısıtlamalar kaldırılsın” sloganları atarken bazıları da öfkeyle “Şi Cinping istifa et” ve “Komünist Parti istifa et” sloganlarını atıyor.

Protestoları tetikleyen, bölgesel başkent Urumçi’deki bir apartmanda 10’dan fazla kişinin ölmesine ve onlarcasının ciddi şekilde yaralanmasına yol açan ölümcül yangın oldu. Yerel makamların, “alevlerin yoğunluğuna rağmen karantina kurallarının çiğnenmemesi için” insanların binadan hızla çıkmasına engel olması eleştirildi.

Protesto gösterileri Pekin, Şian ve Nankin’deki üniversitelere yayıldı. Videolarda Pekin Tsinghua Üniversitesi’nden bir öğrenci kalabalığının “Demokrasi, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü” yazılı bir pankart taşıdığı, bazılarının milli marş ve Enternasyonal marşını söylediği görülüyor.

Günler öncesinde, çokuluslu şirket Foxconn’da ücretler için ve karantina karşıtı kitlesel bir işçi protestosu gerçekleşmişti. Yüzlerce fabrika işçisi eylem yaptı ve çevik kuvvete meydan okudu.

Aşırı karantina uygulamaları, kapitalist Çin Komünist Partisi (ÇKP) diktatörlüğünün baskıcı politikalarının bir parçası. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak; işçilerin, öğrencilerin ve halkın Çin Komünist Partisi ve Şi Cinping diktatörlüğüne karşı protestolarını destekliyoruz. Zorunlu ve baskıcı karantina uygulamalarına karşı ve ifade özgürlüğü ile grev yapma ve örgütlenme özgürlüğü için verilen halk mücadelesini desteklemek üzere en geniş uluslararası dayanışma çağrısı yapıyoruz. Çin Komünist Partisi ve Şi Cinping diktatörlüğüne son!