Bu benim depremden sonra Antakya’ya -ailemin yanına- ikinci gidişim. Bu yazının yazıldığı sırada, üzerinden geçen bir aya yakın zamana rağmen deprem, yarattığı tüm yıkımın, koordinasyonsuzluğun ve plansız yönetimin de etkisiyle halen tüm çıplaklığıyla insanların hayatının merkezinde duruyor.
Burada ailemle ve köylerdeki depremzedelerle yaptığım sohbetlerden ve gözlemlerimden yola çıkarak güncel durumu sizlere aktarmak istiyorum. Bunları doğrudan birinci ağızdan aktarmak isterdim ama çoğu kişi depremi ve deprem sonrası yaşananları ifade etmekte duygusal olarak çok zorlanıyor.
Antakya’da depremin yarattığı yıkımın köylerde ve şehirde farklı etkileri olduğunu söyleyebilirim. Ancak iki taraf için de ortak olan, depremin ilk anlarından itibaren yaşanan çok büyük bir çaresizlik ve terk edilmişlik hissi…
Depremin ilk günlerinde çok iyi bildiğimiz gibi herkes sevdiklerinin derdine düşmüştü. Köydekiler ise ilk anda canlarını kurtardıktan sonra hemen kent merkezindeki sevdiklerinin yanına koşmaya çalışmışlar; fakat tüm yolların kapalı olması, elektriğin kesilmesi ve o gün çok kuvvetli yağış olması insanların birbirine ulaşmasını engelleyip çok daha büyük bir korkuya sebep olmuş. Ancak devletin imkânlarının bir şekilde şehre ulaşacağını düşünmüşler. 3. gün ise halen ulaşmadığını, yeterli yardımın olmadığını duyduklarında bir şekilde şehre ulaşmaya çalışmışlar ve 4-5 gün enkazdan ses alıp, yeterli yardım olmadığı için bu sesler eşliğinde çaresizce beklemek zorunda kalanlara tanık olmuşlar.
Sevdiklerini enkaz altından çıkarabilenler ise bir yandan da hastane ve sağlık sisteminin çökmüş olmasından dolayı kendi çabalarıyla enkazdan çıkardıklarını yine kendi çabalarıyla hayatta tutmaya çalışmışlar. Merkezde kullanılabilir tek bir hastane mevcuttu ve yakınlarını bu hastaneye yetiştirebilenler müdahalenin çok yetersiz olduğunu, enkazdan çıkanların da genelde iç kanama veya kan kaybından dolayı hayatlarını kaybettiklerini belirtiyorlar.
“Cenazeleri teşhis etmek bile başlı başına bir sorundu,” diyor kardeşini ve yeğenini morga çevrilen hastane önündeki 300 cenaze içinden teşhis etmek zorunda kalan eniştem…
Daha sonra ise şehre sağlıkçılar ve AFAD ekipleri gelmeye başlamış ama bu sefer de hepimizin tanık olduğu gibi yetersiz malzeme ve ekipman sorunları yaşanmış…
Süreç itibarıyla, artık enkaz altında ölümler kabul edilmiş durumda, insanlar artık kendi ayakta durma süreçlerini inşa etmeye çalışıyorlar. Öyle devasa bir acı var ki şu an içlerinde, ama onu düşünmekten bile uzak duruyorlar çünkü bir yandan bir yaşam mücadelesini sürdürmek zorundalar. Herkesin dilinde şu var: “Evet, biz ölülerimizin acısını şu an yaşayamıyoruz. Yaşasak şu an ayakta duramayacağız, hayatımıza devam edemeyeceğiz, sağlıklı bir ortam oluşturamayacağız.” Kimse birbirine kendi acısından, travmasından bahsedemiyor. Tüm acıya rağmen herkes kendisini güçlü durmak zorunda hissediyor. Özellikle de kadınlar…
Çadır ve barınma sorunu bugün halen en önemli sorunlardan biri. Köylerde insanlar çadıra ulaşamadıkları için kendi imkânlarıyla yaptıkları derme çatma barakalar var. Kendi enkazlarından kullanabilecekleri malzemelerle barakalar inşa etmeye çalışmışlar ama hava koşulları nedeniyle bunlar da çok yetersiz ve korunaksız kalmış. Çadır bulabilenler ise bu çadırlarda üçer beşer aile oldukça sağlıksız koşullarda yaşıyorlar.
Benim kaldığım yer, eskiden dışarda odunluk olarak kullanılan derme çatma bir yer. Ve buranın etrafına battaniye, halı gererek bir baraka yapılmış. Çok güvensiz, sıkıntılı bir yer ama başka alternatifimiz olmadığı için şu an insanlar bu şekilde idare ediyor. Burada evlerin çatıları metaldir, onları sökerek barakalarını inşa ediyorlar. Altyapı sıkıntısı çok büyük. Su gelse bile insanların su depoları hasar gördü -burada genelde evlerin damlarında su depoları bulunur- onlar hasar gördü. Su verilse de bunlar tamir edilmedikçe hiçbir faydası yok. Şu an burada çok fazla kuyu suyu kullanılıyor ama güvenli değil. Altyapı çöktüğünden dolayı kanalizasyon ile kuyu suları birbirine karıştı ama maalesef ki insanlar o suyu bile kullanmak zorunda. Mecbur kaldıkları için o suyu kaynatarak ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Duş almadan önce bile o suyu kaynatıp o şekilde kullanmak zorundalar.
Hijyen yine en önemli problemlerden biri. Büyük bir sağlık sıkıntısı da mevcut, şehir merkezinde kurulan konteyner kentlerde bile yeterli sağlık hizmetinin ve hijyen koşullarının olmamasından dolayı salgın hastalıkların yayıldığından söz ediliyor. Hâlâ birçok enkaz kaldırılmamış durumda ve çok sağlıksız ortamlarda enkaz kaldırılmaya devam ediliyor. Şehir merkezi zaten yerle bir olduğundan dolayı şu an bir toz bulutu halinde. İlk günden beri hiçbir şekilde önlem alınamamış, maske dahi bulunamamış. Kendi çabalarıyla ayakta durmaya çalışmışlar. Kiminle konuşsam büyük bir travma yaşadığını görüyorum. İnsanlar travmaları nedeniyle sağlam olan bir eve bile giremiyor, ama bir yandan da girmek zorunda hissediyor, çünkü maalesef ki tuvalet ihtiyaçlarını derme çatma barakalarda ya da tarım için kullanılan seralarda karşılıyorlar. Maalesef ki köylerde kümesler banyo ya da tuvalet olarak kullanılıyor.
Kadınlarla konuştuğumda onların da kendi kişisel ihtiyaçlarının hiçbirini karşılayamamış olduğunu görüyorum. Çoğu kadın enfeksiyon kapmış durumda çünkü yeterli hijyen malzemesi yok. Şu anda hiçbir köyde bir sağlık müdahalesi, taraması vs. yok.
Koordinasyon problemi halen en büyük sorun. Devlet burayı kendi haline terk etmiş durumda. Şu an bir şekilde yardım ediyormuş gibi göstermeye çalışıyor. Ama baktığımızda bir yerde gıda birikimi mevcutken bir yere ulaşmıyor. Ya da bir yerde gıda fazlalığı var ama sağlık malzemesi ihtiyacı çok, oraya sağlık malzemesi ulaşmıyor vs. Yapılan yardımlar da insanlara adeta sadaka misali dağıtılıyor, hatta kafalarına atılıyor.
Depremden hemen sonra buradan ayrılmış ama şimdi geri dönen insanlar olduğunu görüyorum. Nedenini sorduğumda Hatay dışında barınamadıklarını, onlara sığınmacı gibi baktıklarını, sadaka verir gibi davrandıklarını söylüyorlar. Dışarıda karşılaştıkları kötü muamele sonrası “Burada depremle yaşamaya razıyız” diyorlar. Özellikle Hatay’ın demografik yapısı gereği burada yaşayanların çoğu Arap kökenli ve Arapça konuşuyorlar. Ve başka şehirlerde kendilerine Suriyeli/mülteci gözüyle bakıldığını ve Suriyelilere yapılan ayrımcılığın kendilerine de uygulandığını söylediler. Bu sebeple Hatay dışında hiçbir yere gitmek istemiyorlar. Buraya tüm travmalarına, barınma gibi diğer sorunlarına rağmen geri dönüyorlar.
Zaten kiralardaki artıştan dolayı kimse barınacak bir yer de bulamıyor, çoğu kişiye hâlâ devlet yardımı ulaşmamış, ne nakit ödemeler ne maddi yardım gelmiş. İnsanlar bir şekilde hayatlarına devam etmeye çalışıyor ama ekonomik anlamda hiçbir güvenceleri yok. Kesinlikle bir daha betonarme yapılara girmek istemediklerini söylüyorlar, prefabrik ev talepleri var, ücretsiz sağlık ve barınma ihtiyaçlarının uzun dönemli olarak sağlanması gerektiğini söylüyorlar. Şu anda gözle görülür bir şekilde yardımların azaldığını görebiliyoruz. Enkazını çıkarmak isteyenler parayla kepçe tutuyor ve cesetlerine ulaşamadıkları yakınlarını saati 500 ile 1000 TL arasında değişen ücretlerle çıkarmaya çalışıyorlar. Cenazelerini ceplerindeki son paralarla çıkarmaya çalışıyorlar…
Şu anda gündem yeniden inşa süreci ama herkesin kafasında benzer sorular var. Yeni yerleşim alanları nereleri olacak? Bu evler için borçlandırılacaklar mı? İş nasıl bulacaklar? Kendilerine sorulmuyor, bilgi verilmiyor olması, devletin onları muhatap almıyor oluşu ayrı bir çekince yaratıyor. Hiçbir iktidardan veya ana muhalefetten siyasetçinin/yöneticinin kendileriyle görüşmediğini, toplu görüş alışverişi içinde bulunulmadığını ifade ediyorlar. Bundan sonraki hayata, düzene dair büyük bir belirsizlik söz konusu…
Köyde yaşayanların çoğunun evlerinin önü için bireysel çadır ihtiyaçları var. Çünkü burada en azından hayvancılık ve tarımla hayatlarını idame ettirme şansına sahip olduklarını söylüyorlar, onlara bir güvence ve gelecek sağlanamayacağını düşündüklerinden dolayı topraklarından ayrılmak istemiyorlar. Buradan bir kere giderlerse geriye hiçbir şeylerinin kalmayacağını düşünüyorlar.
Şu anda yardım ulaşmayan yerlerde insanlar kolektif olarak bir arada durmaya çalışıp süreci bu şekilde aşmaya çalışıyor. Yemek, çamaşır, yaşlı ve çocukların bakımı, sağlık sorunları, hijyen sorunu, güvenlik kaygısı derken kadınların üzerindeki yük çok artmış durumda, bu süreçleri ve işleri kolektif olarak örgütlemeye çalışıyorlar.
Psikolojik destek ihtiyacı var, özellikle de çocuklar için ama aileler kendilerine psikolojik olarak yetemezken çocuklarına da o desteği veremiyor haliyle.
Benim gözlemim şu: İlk geldiğim zaman çok büyük bir kaos hakimdi. Şu an ortalık görece sakin görünüyor, evet, ama bugün buna rağmen bile koordinasyon sağlanamıyorsa bu çok büyük bir sorun. Koordinasyon eksikliği; barınma, gıda, kadınların, çocukların, yaşlıların temel ihtiyaçlarının karşılanması açısından büyük bir eksiklik. Keza STK’lar ve sol örgütler bir şekilde koordine etmeye çalışıyor süreci ama o kadar büyük bir yıkım var ki sınırlı imkân ve insan gücüyle onların da ihtiyaçlara yetebilmesi mümkün değil. Yine de depremzedeler, onların yaptıklarının yıkıma bir nebze olsun merhem olduğunu söylüyorlar. Öte yandan, konuştuğum çoğu kişi “Biz birbirimize yeteriz” gibi söylemler altında insanların cebindeki paranın alınıp yardım ediliyormuşçasına geri verilmesinden çok rahatsız.
Yitirilen 44 binin üzerinde can, bu canlarının yasını bile tutamadan hayata tutunmaya çalışan yüz binlerce depremzede var. Şimdi çaresizlikle “Bizim her şeyimiz vardı” diyorlar, “Bir anda hepsi gitti…” Bunu biraz da kendilerine sunulan yardımları birer lütuf gibi gösterenlere sitemle söylüyorlar.
“Hepsi gitti” derken, sadece evden barktan bahsetmiyorlar. Belki de yerine en kolay koyulabilecek olanıdır ev; normal şartlarda! Sevdikleriyle, aileleriyle kurdukları, birlikte var ettikleri alanlar, yaşamlar ve hayaller giden… Yüz binlerce insan bu açıdan kelimenin birçok anlamıyla yurtlarını kaybetti. Depremzedelerin ihtiyaç ve önceliklerinin sırasının bir anda tamamen değiştiği bu afet sonrası ortamda bu açıdan en kritik olan şey, diğer yazılarımızda da işlediğimiz gibi çocuklar, yaşlılar, kadınlar gibi çeşitli toplumsal grupların özel gereksinimlerini de göz önünde tutarak nitelikli sosyal ve ekonomi politikalarının geliştirilebilmesi ve planlı şekilde uygulanması olmak mecburiyetinde. En azından insanı ve onun emeğini ve geleceğini merkezine alan bir anlayış için!
Ama gelin görün ki iktidarın bu konudaki icraatının niteliği de sınırı da ortada! Çünkü o bir taraf, onun politikaları bir tarafı temsil ediyor… Bu yıkıma sebep olan tarafı… Bir doğal afetin böylesine büyük bir toplumsal yıkıma sebep olmasına da, ilk birkaç gün yetersiz müdahale sonucu can kayıplarının daha da artmasına da, bugün birçok insanın halen bir çadıra ihtiyaç duymasına da, bazı depremzedelerin geçici yerleştirdikleri şehirdışı kurumlarda “Süreniz doldu” denilerek kapı önüne koyulmasına da bu sebep oluyor!
Mesela iktidarın tarafını; henüz tüm yaralar kanarken, enkaz çalışmaları sürerken, insanlar en temel ihtiyaçlarına ulaşamamışken, daha depremin 10. gününde “1 ay içinde yeni konutları inşa etmeye başlayacağız” çıkışında da görüyoruz. Hani diğer depremler sonrası hak sahibi depremzedeleri 20 yıl borçlandırarak yaptıkları türden konutlar… İktidar, konuya en iyi bildiği yerden dahil olmayı seçiyor bir kez daha: krizleri fırsata çevirme! Bunu Kızılay’ın maliyetine(!) sattığı ortaya çıkan çadırlarda da görüyoruz. Tabii bir de açıkladıkları 15 bin TL taşınma, 10 bin TL hane ve 3 bin ila 5 bin TL kira destekleri var… “Her şeyleri” gitmiş insanların yaralarını saracaklar işte böylece!
Bazen tek bir olay, tüm örüntüleri ortaya koyar. 6 Şubat ve ona bağlı yaşananlar da böyle oldu. 6 Şubat depremleri, Saray rejiminin yıllardır üzerinde yükseldiği tüm politik programın ve sınıfsal tercihlerin apaçık bir ifadesi oldu. Sonuç, toplumsal bir yıkım! Tarihe acı ve öfkeyle, ve aynı zamanda bu iktidarın kârı, rantı, sermayeyi insanca yaşamın önüne koyan yönetim anlayışının ibretlik bir sembolü olarak kazınacak!
6 Şubat depremlerinde kaybettiğimiz insanlarımızın sayısı, 17 Ağustos 1999 depreminde kaybettiklerimizin sayısının iki katını aştı. 45 bine yaklaşan can kaybı sayısıyla 6 Şubat depremlerinde yaşanan ölümler, dünyanın en ölümcül ilk beş depremi arasına girdi. Ancak kayıpların sayısının bu denli yüksek olmasının nedeni, Maraş depremlerinin “asrın felaketi” olması değil. On binlerce insanın hayatını kaybetmesine, çok daha fazlasının yaralanmasına ve evsiz kalmasına neden olan, sermayedarların hukuki pürüzlerle karşılaşmadan inşaat sektörü üzerinden servet biriktirmesine adanmış olan kapitalist yıkım politikalarıdır.
6 Şubat depremlerinin yarattığı toplumsal enkaz, Türkiye nüfusunun genelinde büyük bir öfke ve hoşnutsuzluk yaratmış durumda. Bunun temelinde depreme dönük gerekli önlemlerin alınmaması, deprem vergilerinin sermayeye peşkeş çekilmesi ve Saray rejiminin depremin ardından adeta bir felç yaşayarak binlerce insanın hayatını kurtarma noktasında başarısız olması yatıyor.
Depremzedelerle dayanışmak için AFAD gibi rejim kurumları değil, işçi ve halk inisiyatifleri tercih ediliyor. Bölgeye giden bakanlar, milletvekilleri, Cumhurbaşkanlığı sözcüleri ve hatta MHP Genel Başkanı protestolarla ve hoşnutsuzlukla karşılaşıyor; birçoğu ziyaretlerini keserek olay mahallinden ayrılmak durumunda kalıyor. Futbol maçlarında tribünler hükümeti istifaya çağırıyor; taraftarları cezalandırılmak istenen kulüplerle dayanışmak için, bu sefer “Hükümet istifa!” sloganı bütün maçlara doğru yayılıyor.
Saray rejimi bu öfkenin karşısında her zamanki gibi sopa göstermeye çalışıyor. Erdoğan depremzedelere hakaretler ederken; Bahçeli karşılaştığı protestolar karşısında “Sessizlik olacak! Dağılın gitsin!” çıkışında bulunuyor ve maçların artık taraftarsız oynanmasını gerektiğini söylüyor.
Ancak bu tehditlerin altı boş. Rejim, depremin doğurduğu toplumsal muhalefet dalgasını bastırabilecek güce sahip değil. Savurduğu tehditler, tam da onun bu zayıflığından kaynaklanıyor. Erdoğan’ın Adıyaman’da depremzedelerden “helallik” istemesi, Kızılay başkanının depremzedelere parasız sağlanması gereken çadırların satıldığını kabul etmesi, sosyalist partiler ile meslek odaları ve sendikaların deprem bölgelerinde kurduğu dayanışma alanlarının polis tarafından toplanmak istemesi sonucunda açığa çıkan protestoların ardından karardan vazgeçilmesi ve EYT düzenlemesinin meclisten hızlıca geçirilmesi, iktidarın içinde olduğu korku atmosferini ve güçsüzlüğünü gösteriyor.
6 Şubat depremleri Türkiye çapında büyük bir işçi ve emekçi dayanışması yarattı. Enkazları maden ve inşaat işçileri kaldırdı, sokakları vinç operatörleri temizledi, köylere ve kasabalara yardımları kuryeler ulaştırdı ve depremzedelerle sağlık emekçileri ilgilendi. Bir trajedinin ardından ortaya çıkmış olan bu işçi-emekçi kutbu, aslında kriz anlarında emekçi sınıfların Türkiye’yi girdiği darboğazdan nasıl kurtarabileceğini de anlatıyor.
Yaklaşan seçimlerde, sahada kurulmuş olan bu işçi-emekçi dayanışmasının siyasal bir seçenek olarak vücut bulması yakıcı bir önem taşıyor. İşçi Demokrasisi Partisi olarak uzun bir zamandır seçimlere yönelik olarak sosyalist partilerden, sendikalardan ve meslek odalarından oluşacak bir Emek İttifakı’nın kurulması çağrısını yükseltiyoruz. Türkiye bugün, belki de tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar bu Emek İttifakı’na gereksinim hissediyor. İDP olarak bu gereksinimin karşılanması noktasında üstlenmemiz gereken bütün siyasal sorumlulukları sırtlamaya hazırız. Bu bağlamda sosyalist partileri, sendikaları ve meslek odalarını bu büyük tarihsel görev karşısında ortaklaşmaya ve depremin ardından sahada fiilen ilan edilen Emek İttifakı’na bir gerçeklik kazandırmaya çağırıyoruz.
Kadın cinayetlerine ve trans cinayetlerine karşı, kürtaj hakkı için, cinsel şiddete karşı ve daha pek çok talep için yıllardır öncülük ettiğimiz feminist devrim, kazanımlarımızı elimizden almak isteyen ataerkil gericiliğin ve muhafazakâr kesimlerin saldırılarına karşı direniyor. Bu kadın düşmanı saldırılara karşı koymak için hükümetlerden bağımsız sokak seferberliğine güvenmeye devam etmeli ve bu 8 Mart’ı her bir talebimiz için büyük bir enternasyonalist mücadele günü olarak hazırlamalıyız.
Bu 8 Mart’ta, 1908’de New York’ta ücret artışı için yapılan bir grevin ortasında yakılan tekstil işçilerinin mirasını ve kapitalist emperyalist sisteme, onun hükümetlerine, çokuluslu şirketlere ve onların en çok biz kadınları ve lgbti+ları vuran kemer sıkma planlarına karşı verdiğimiz güncel mücadeleleri savunuyoruz.
Bu kapitalist ve ataerkil dünyada, hükümetler krizlerini bizim sırtımıza yüklediğinde en kötü sonuçları yaşayanlar bizler oluyoruz: İşsizliğe ya da düşük ücretli ve güvencesiz işlere mahkûm ediliyoruz. İş dünyasında ayrımcılığa ve ücret uçurumuna maruz kalırken, evlerimizde ücretsiz temizlik ve bakım işleri bedenlerimize yüklenmeye devam ediyor. İşte bu yüzden diyoruz ki, mücadeleye atılmak için fazlasıyla nedenimiz var.
Bu 8 Mart’ta, genç Kürt kadın Masha Amini’nin öldürülmesinden aylar sonra, teokratik Ayetullah rejimine karşı mücadele etmeye devam eden İranlı kız kardeşlerimizi kucaklıyoruz. İran’daki halk seferberliği devam etmektedir, kadınların ve halkların molla rejiminin diktatörlüğüne karşı zafer kazanması için onu dayanışmayla kuşatmalıyız. Eylemlerde tutuklanan herkesin derhal serbest bırakılmalıdır. Protestoların kriminalize edilmesine son verilmesini ve idam cezalarının durdurulmasını talep ediyoruz.
Aynı zamanda, mücadelenin tüm cephelerinde Rus işgaliyle yüzleşen Ukrayna halkı ve kadınlarıyla dayanışma içindeyiz. Bu 8 Mart’ta Peru halkının, özellikle de polis baskısına karşı direnen ve aşevlerinin kurulmasını örgütleyen kadınların mücadelesine eşlik ediyoruz. Dina Boluarte’nin gayrimeşru katil hükümetinin ve tüm yozlaşmış Kongre’nin gitmesini talep ediyoruz. Lima’da ve Peru’nun tüm bölgelerinde olduğu gibi şu sloganı haykırıyoruz: Katil Dina, halk seni reddediyor!
İspanya’daki lgbti+ hareketinin kısa bir süre önce parlamentoda “Trans Yasası”nın onaylanmasını sağlayan seferberliğini sevinçle karşılıyoruz. Bu, özellikle hakimlerin veya doktorların vesayeti olmaksızın cinsiyet değişikliği kaydına erişebilecek olan translar için ileriye dönük bir adımdır. Bu önemli kazanımın yanı sıra feminist seferberlik, muhafazakâr Halk Partisi hükümetinin 2015 yılında kürtaj yasasında yaptığı gerici değişikliği de iptal ettirmeyi başardı. Artık 16 ila 17 yaşındakiler, sorumlu yetişkinin izni olmadan kürtaj yaptırabilecekler. Kamusal ve özel kurumlarda kürtaj hakkının güvence altına alınmasını engelleyen tüm kısıtlamaların sona erdirilmesi için mücadeleye devam edeceğiz.
Türkiye ve Suriye’deki on binlerce kadın ise bu 8 Mart’a 6 Şubat tarihli depremlerin yarattığı büyük yıkımın içinde giriyor. En az 50 bin insanın hayatını kaybettiği depremlerin üzerinden 1 ay geçmesine rağmen, hayatta kalan milyonlarca insan barınma, ısınma, yiyecek, su bulma gibi en temel ihtiyaçlarına erişmekte zorlanıyor. Savaşlar gibi doğal afetlerde en çok etkilenen grupların başında hâlihazırda eşitsizliğe ve ayrımcılığa uğrayan kesimler geliyor. Yardımlar bu grupların ihtiyaçları önceliklendirilerek yapılmıyor. Lubunyalar, göçmenler yardım isterken ayrımcılığa uğruyor. Tüm bu süreçler bir yandan kadınların üzerindeki yükü artırırken bir yandan da kadınları erkek ve devlet şiddetinin hedefi haline getiriyor. Aynı zamanda depremde ailelerini kaybeden çocuklar dini tarikatlerce sahiplenilmekte, devlet çocukların korunması için hiçbir şey yapmamakta. Bu felaket karşısında dünya feministlerine çağrımız Suriye ve Türkiyeli kadınlarla dayanışmayı sağlamaları ve bu doğrultuda hükümetlerine baskı yapmalarıdır.
Brezilya’da, iktidardayken kadınlara ve muhaliflere karşı her türlü saldırıyı teşvik eden neofaşist Bolsonaro’ya karşı mücadelenin ön saflarında yer aldık. Seçimlerde yenilgiye uğradıktan sonra, başarısızlıkla sonuçlanan bir darbe girişiminde bulundu. Lula hükümetinden Bolsonaro’ya af çıkarmamasını ve haklarımıza yönelik gerçek bir tehdit oluşturdukları için tüm darbe faillerini cezaevine göndermesini talep ediyoruz. Tıpkı #ElleNao ve #ForaBolsonaro dediğimiz gibi, Marielle Franco için adalet ve yasal, güvenli ve parasız kürtaj hakkı adına sokaklarda olmaya devam edeceğiz. Bu talepler için, kiliselerle ittifak halinde, kadınların ve gebelik ihtimali olan kişilerin karar verme hakkına karşı olduğunu çoktan ilan etmiş olan Lula hükümetinden bağımsız bir seferberlik örmemiz gerekiyor.
Venezuela’da, Maduro hükümetinden toplu sözleşme, eşit işe eşit ücret ve yoksulluk sınırının üstünde bir maaş talepleriyle, çoğunluğu kadınlardan oluşan öğretmenlerin grev çağrısına eşlik ediyoruz. Maduro ve bakanı Yelitze Santaella ikiyüzlü bir şekilde eğitim hakkından bahsederek protestoları sönümlendirmeye çalışıyorlar ama okullara su temin etmekten dahi acizler. Bu nedenle, pek çoğu maaşlarıyla ailelerini geçindirmeye çalışan kadın öğretmenlerin Venezuela hükümetinin emek düşmanı politikalarına karşı mücadele ederek gösterdikleri cesareti selamlıyoruz.
Meksika’da kadın hareketi, günde ortalama 12 kadın cinayetinin yanı sıra López Obrador hükümetinin derinleştirdiği militarizme ve kadın cinayetlerini, kadın ve çocuk ticareti ağlarını örten kurumsal cezasızlık karşısında sokaklara çıkmaya devam ediyor. Bu bağlamda, NOTIMEX Emekçilerinin Birleşik Sendikası’nın (SUTNOTIMEX) kadın işçileri, işçi haklarının savunulmasında sembolik bir mücadele olan 3 yıllık grevlerine kararlılıkla devam ediyor.
Panama Sosyal Güvenlik Fonu Çalışanları Sendikası’nın (AECSS) çoğunluğu kadın olan ve emek haklarını savunmak üzere greve gittikleri için işten çıkarılan üyelerine yönelik baskıları bir kez daha reddediyoruz. Sendikanın başkanı ve yoldaşımız Priscilla Vásquez’e dönük keyfi cezaları kınıyoruz. Sendikal mücadelenin kriminalize edilmesine son!
Afganistan’da kadınlara ve kız çocuklarına eğitimi yasaklayan gerici Taliban rejimine karşı, Nikaragua’da onlarca mücadeleci öncü kadını hapse atan Daniel Ortega diktatörlüğüne karşı, Filistin’de İsrail Devleti tarafından gerçekleştirilen işgal ve soykırıma karşı direnen kadınların mücadeleleri başta olmak üzere dünyadaki tüm kadın mücadeleleriyle dayanışma içindeyiz. Hepsine diyoruz ki, sizin mücadeleniz bizim mücadelemizdir.
Tüm bu nedenlerle, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, İşçilerin Uluslararası Birliği- Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, kapitalist hükümetlerin ataerkil şiddeti meşrulaştıran politikalarına ve kapitalist emperyalist sistemin en çok biz kadınları ve lgbti+ları vuran çifte sömürüsüne karşı ortak eylemler düzenlemeye çağırıyoruz. Her birimizin hakları için mücadeleyi güçlendirmek üzere uluslararası feminist greve, sokaklardaki, işyerlerindeki ve eğitim alanındaki tüm seferberlik ve mücadele eylemlerine büyük bir heyecanla dahil oluyoruz. Sosyalist feministler olarak, ataerkil baskıya da kapitalist sistemin sömürüsüne de yer olmayan sosyalist bir toplumun inşasına giden yolda emeğin iktidarı için mücadelede ilerleme ihtiyacını vurgulamaya devam ediyoruz.
Kadın ve trans cinayetlerine son! Bir kişi daha eksilmeyeceğiz, cinayetlerin sorumlusu hükümetlerdir.
İnsan ticareti ağları derhal dağıtılmalıdır. İnsan ticareti suçuna ortak olan pezevenkler, patronlar, bürokratlar ve dini liderler cezalandırılmalıdır.
Kamu bütçesi ücretlerin artırılması, eğitim ve sağlık hakkı ve kadına yönelik şiddetin sonlandırılması için kullanılmalıdır.
Dış borçların ödenmesine hayır. Hükümetlerin ve IMF’nin kemer sıkma planlarını reddediyoruz!
Feminist aktivistlere yönelik baskılara ve keyfi cezalara son! Feminist tutsaklara özgürlük!
Karar verme hakkı için cinsel eğitim. Kürtaja gerek kalmayacak koşullar için parasız ve kaliteli doğum kontrol yöntemleri. Kürtajın yasadışı, paralı ve güvencesiz olmasından ötürü kadınlar ölmeye devam ediyor. Parasız, güvenli ve yasal kürtaj!
İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
Bağımsız ve birleşik bir emek ittifakına duyulan ihtiyaç sürüyor!
1. 3-6 Mart tarihleri arasında Millet İttifakı’nın İYİP genel başkanı Meral Akşener’in Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı çıkarak masadan kalkmasıyla yaşamaya başladığı kriz esasında Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi krizin burjuva muhalefet koalisyonunun içine sızmasının bir sonucuydu. Tüm siyasal kurumları derinden sarsan krizin resmi muhalefeti etkilememesi kaçınılmazdı. Muhalefet koalisyonunun şimdilik bu krizi aştığı ve Kılıçdaroğlu’nun adaylığı etrafında yeniden birleştiği doğruysa da, yaşananların sınıf mücadelesinin geleceğini etkileyecek bir dizi etmeni de açığa çıkardı.
2. Akşener’in masadan kalkışı her ne kadar pek çok muhalif çevre tarafından “beklenmedik” bir çıkış olarak görülmüş olsa da, onun “seçilecek bir aday” söylemiyle uzun bir zamandan beri Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı bir tutum içinde olduğu biliniyordu. Burjuva muhalefetin seçimleri kazanma şansı anketlerde artıyor gibi gözüktükçe, İYİP içindeki ve dışındaki finans ve inşaat çevreleriyle bağlantılı kesimlerin Akşener ve parti liderliği üzerindeki basıncı da artmış ve Kılıçdaroğlu’nun Beşli Çete karşıtı ve “418 milyar doları geri getireceğiz” söylemi, oligarşik kesimlerin Altılı Masa’yı dağıtmaya yönelik müdahalelerini hızlandırmıştı. Akşener’i masadan çekilmeye iten de, çoğu eski MHP’li kadrolardan oluşan ve yağmacı finans ve rant çevreleriyle bağlantılı İYİP liderliği olmuştur.
3. Başka partiler aracılığıyla devlet imkanlarından yararlanma fırsatı bulamayan ve şimdi “demokrasi” söylemiyle İYİP önderliğinde çoğunluğu oluşturan bu rantçı kesimlerin iktidar olanaklarından faydalanma hedefi, Akşener’in siyasi fırsatçılığıyla da birleşmiştir. “Ben başbakanlığa adayım” sloganıyla hareket eden Akşener, kendine hedef olarak koyduğu “birinci parti olmak” idealine zaten bagajında taşıdığı Kürt düşmanlığı sayesinde ulaşmayı ve buna yönelik olarak da AKP’den uzaklaşan ama CHP ve Kılıçdaroğlu konularında mütereddit kesimleri kendine çekme stratejisini uygulamayı yeğlemiştir. Masayı terk ederken kullandığı son derece sert ve o güne değin Altılı Masa içinde kurulan uzlaşmacı söylemin dışına taşan tutumu da siyasi oportünizmine güçlü bir destek sağlamak amacına yönelik olmuştur.
4. Başta Akşener olmak üzere İYİP liderliğinin çoğunluk kesiminin bu stratejisi iki ana noktada duvara çarptı. Bunlardan birisi görünen olandı: Akşener’in masadan ayrılmasının ardından, sadece diğer masa bileşenlerinin tabanında değil, ama bizzat İYİP tabanında büyük bir tepki oluştu. Zaten demografik, sosyolojik, ideolojik ve politik bakımlardan tamamen heterojen ve geleneksiz bir parti olan İYİP’in taraftar kitlesini birleştiren en önemli öge Erdoğan ve Tek Adam sistemi karşıtlığıydı ve Akşener’in masadan ayrılmasını onaylamayan bu kitlenin önemli bir kesimi öfkesini on binlere varan üye istifaları biçiminde açığa vurdu. Öte yandan Erdoğan’ın oligarşik politikalarından ağır yaralar alan ve Batı sermayesiyle entegrasyondan yana olan finans ve sanayi burjuvazisi, İYİP liderliğinin burjuva muhalefetin iktidar olma olasılığını zora sokan bu tutumuna karşı özellikle CHP, Deva ve Gelecek partileri aracılığıyla, masanın yeniden birliğinin sağlanması yolundaki çabaları destekleyerek tutumunu belirlemiş oldu. 6 Mart uzlaşmasının hemen ardından pek çok firmanın borsa değerlerinin yükselmesi ve uluslararası piyasalarda Türkiye’nin kredi risk priminin ve Eurobond faizlerinin düşmesi bunun göstergeleri oldu.
5. Akşener ve İYİP yönetiminin geri adım atarak masaya dönmesinin en önemli nedenleri bunlar olmakla birlikte, barış çubuğu olarak CHP’nin uzattığı İstanbul ve Ankara belediye başkanları İmamoğlu ve Yavaş’ın cumhurbaşkanı yardımcıları olmaları önerisinin Akşener tarafından bir can simidi olarak kabullenilmesi, krizin tümüyle çözülmediğine, ama şimdilik sadece üzerinin örtüldüğüne işaret ediyor. Akşener’in İmamoğlu ve Yavaş üzerindeki ısrarı sadece Kılıçdaroğlu’nu devre dışı bırakmak ve parlamentoda CHP’yi daha geri bir temsil düzeyine itmek değil, ama aynı zamanda kendi partisi etrafında toplanmış “muhalif” rantçı burjuva kesimleri ve Millet İttifakı iktidarı altında konumlarını korumak isteyen üst düzey devlet bürokrasisini fazlaca rahatsız etmeyecek bir yönetimin kurulabilmesiydi. Şimdi bu iki isim, varılan anlaşma doğrultusunda “içerden kontrol ve baskı” ögeleri olarak masaya konmuş durumda. Bütün bu çelişkiler önümüzdeki günlerde ve hatta eğer seçimleri kazanırsa Altılı Masa’nın muhtemel iktidarı sırasında da sürecek ve zamanla daha da ağırlaşacaktır. Bu anlamda burjuva muhalefet yaşadığı krizin ardından daha kırılgan bir hale gelmiş durumdadır.
6. Akşener’in masaya dönüşüyle Altılı Masa’nın “birliğinin” yeniden sağlanmış ve Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığının onlar tarafından resmen kabul edilmiş olması, geleneksel tekelci burjuvazinin yanı sıra Tek Adam rejiminden mustarip halk kesimlerce sevinçle karşılandı. Ama aynı zamanda Erdoğan iktidarından kurtulma hedefine kilitlenmiş sol harekette de bir rahatlama yarattı. HDP ve TİP başkanları Kılıçdaroğlu’na tebrik mesajları gönderdi. Biz İDP olarak işçi sınıfının ve tüm emekçi halk kesimlerinin Tek Adam rejiminden bir an önce kurtulma isteğini anlıyoruz ve destekliyoruz, ama Altılı Masa krizinin burjuva muhalefetin ne kadar dengesiz ve kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koyduğunu vurguluyoruz. Emekçi kitlelerin acil ve temel taleplerinin güçlendirilmesi, bu doğrultuda kitle seferberliklerinin örülmesi ve iktidara taşınabilmesi amacıyla hâlâ burjuvaziden bağımsız bir emek ittifakının oluşturulması gerektiği yolundaki görüşlerimizi koruyor ve tüm emekçi örgütlerini bu doğrultuda harekete geçmeye çağırıyoruz. Bu çerçevede, Emek ve Özgürlük İttifakı ile Sosyalist Güç Birliği bileşenleri başta olmak üzere, sosyalist partiler ve emek örgütlerinden oluşacak birleşik ve bağımsız bir siyasi seçeneğe duyulan hayati ihtiyaç varlığını sürdürüyor.
On binlerce kişinin canına mal olan, 100 bini aşkın kişinin yaralandığı, milyonlarca insanı etkileyen depremin üzerinden haftalar geçti, ancak yaralar hâlâ sarılabilmiş değil! Tıpkı pandemide olduğu gibi bu zor koşullar en çok kadınlar, çocuklar, lgbti+lar, engelliler ve göçmenler gibi toplumun görünmez kılınmış kesimlerini etkiliyor. Doğal afetin cinsiyeti olur mu demeyin, gayet de oluyor. Başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere tüm yetkililerin kadın ve lgbti+ örgütleri ile birlikte merkezi bir koordinasyon oluşturması ve toplumsal cinsiyet bakış açısıyla planlama yapması hayati önemde.
Çocuklarımız sahipsiz değil!
Deprem sonrası hiçbir kaynağını seferber etmeyen, var olan yardımların da dağıtılmasını engelleyen iktidar aygıtları, depremzede çocuklara psikolojik destek sağlamak, kreş çadırları kurmak yerine Kuran kursu çadırları açmayı tercih ediyor. Üstelik üniversiteli gençleri yurtlarından kovarak onların da eğitim hakkını gasp ediyor. Diyanet, internet sitesinde “evlat edinilen depremzede çocukla evlenme engeli yoktur” diyerek Medeni Kanunu çiğniyor, alenen istismara teşvik ediyor, suç işliyor. Çocukların çıkaramadığı ses olmak, yeniden ve yeniden istismarının önüne geçmek için örgütlü olmamız şart.
Ayrımcılık ve nefret, eşitsizliği derinleştiriyor
Deprem sonrası az sayıda çadır da ailelere dağıtılıyor, bu nedenle lgbti+lar ayrımcılığa uğrama korkusuyla çadır kentlere gitmeye çekiniyorlar. Saray rejiminin ayrımcı ve nefret söylemlerini teşvik etmesi lubunyaları daha da korunaksız hale getiriyor, kimliklerini gizlemelerine veya en temel yardımlara muhtaç şekilde hayatta kalmaya çalışmalarına sebep oluyor. İhtiyaçları ikincil görülen, şiddetle ve tacizle karşı karşıya kalan lubunyalarla dayanışmamız elzem.
Kadınlar, bakım yükü ve şiddet kıskacında
Kadınlar, çocukları beslemek ve yaşlılara bakmanın yanı sıra yaralananların, sakat kalanların da sorumluluğunu üstlenmek zorunda bırakılıyor. Çaresiz durumdaki depremzede kadınlar şiddet gördükleri erkeklerin evine dönmek ya da onlarla aynı çadırı paylaşmak zorunda kalıyorlar.
Devletin tüm bu kesimlerin şiddetten korunması için önlem alması gerekiyor. Devletin bunu yapmadığı noktada sorumluluğunun teşhir edilmesi ve dayanışmanın bizler tarafından örülmesi şart. İhmal, kasıt, baskı, şiddet, yalan dolan, hepsi bir arada! Ne yapmalıyız? Geçit vermemeliyiz; ısrarlı ve kararlı bir şekilde örgütlenmeli ve mücadele etmeliyiz. Bu yıl 8 Mart’a giderken tüm gayemiz kız kardeşlerimizle dayanışma köprüleri kurmak, görevimiz onların çıkaramadığı ses olmak!
“Biz başaracağız, dümen bizde” ve “Yeniden hoş geldiniz. Sele de bekleriz.”
Deprem bölgesi Hatay için 8 Şubat’ta ilk yola çıkışımızın ardından ikinci kez, bu sefer daha geniş kapsamlı bir yardım toplayarak Hatay’a ulaştık. Bu kez hemen her çeşit gıda ve hijyen malzemesi, çadırların zemini ve ısı yalıtım malzemesi olarak kullanılmak üzere strafor, iç çamaşırı, çorap, çocuk kıyafeti, ayakkabı ve diğer giyim eşyaları, çadır zemini için halı, su, tıbbi malzeme olarak hekimlere iletilmek üzere %50’lik hidrojen peroksit ve suların dezenfeksiyonunda kullanılmak üzere %15’lik sodyum klorür, yetişkin bezi, bebek maması, bebek bezi, ped, çay-şeker, susuz saç ve vücut temizleme boneleri, sokak hayvanları için mama, oyuncak gibi eşyaları 1 Mart’ta İstanbul’da kampanyamız çerçevesinde kullanımımıza sunulan tırımıza yüklüyoruz.
Tüm bu yardımların toplanması parti üyelerimiz, dostlarımız ve deprem bölgesine ellerindekilerin gönderilmesi için seferber olan gönüllülerin olağanüstü bir çabası ile gerçekleşebiliyor. Bir avuç zenginin daha da zenginleşebilmesi uğruna açığa çıkan enkazın kaldırılabileceğine dair olan umutlarımız tüm bu seferberlik içerisinde daha da güçleniyor.
İstanbul’un yanı sıra parti üye ve dostlarımızın el emekleri ile ürettikleri 10 adet kışlık çadır Manisa’dan iki yoldaşımızın eşlik ettiği bir kamyonet ile yola çıkıyor. İstanbul ve Manisa’dan 1 Mart akşamı yola çıkarken Diyarbakır’dan gönderilen çok sayıda ısıtıcı ve battaniye de otobüslere yüklenerek Hatay’dan almamız üzere ertesi gün yola çıkacak.
Tüm yardımların toplanması süreci, tarifi imkânsız bir seferberlik ve dayanışma ruhu ile oluyor. Tüm yardımların doğru noktalara ve doğru ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için kesin bir liste ile çalışmaya çabalıyoruz. Yalnızca yoldaşlarımız değil, parti dostu ve gönüllülerinin inanılmaz bir çabası ile en ucuza gıda ürünlerini bulabileceğimiz haller tespit ediliyor, yardımların parti lokallerine taşınması için pek çok araç ve şoför seferber oluyor. Gönüllüler hafta sonlarını buna hasrediyor, yıllık izinler bunun için kullanılıyor…
1 Mart akşamı saat 20.00’de zincirimizi kurup yardımlarımızı ofisimizden sokağa indirmeye başlıyoruz. Çevreden çalışmamızı gören başka insanlar da zincire dahil oluyor. Yardımın Hatay’a gideceğini öğrenen ve o sırada tanıştığımız Akın, kardeşini ve babasını da arayarak zincire çağırıyor. “Biz İskenderunluyuz, bu kadarız hep beraber geldik, daha kalabalık olsak hepsi ile yine gelirdik,” diyor bize. “İyi ki varsınız, Allah kabul etsin,” diyor. Akın, tırın en yakın noktaya ulaşabilmesi için “Gerekirse ben arabamı yolun başına koyar bu caddeyi kapatırım, en fazla ceza yazarlar. Yazarlarsa da umurumda değil, sizin yardımlar iletilsin yeter, iyi ki varsınız,” diyor. Tam arabasını çalıştırmak üzereyken belediye emekçisi bir dostumuz yolun kapatılması için gerekli işlemleri hemen hallediyor. Tır şoförünün “Ben buraya giremem, çok dar” dediği sokak için “Biz seni buraya sokarız dayı,” diyen başka arkadaşlarımız Can’ın doğal liderliğinde tırın etrafını sarıp direktiflerini veriyorlar. Tüm bunlar yalnızca benim görebildiğim zorluklara verilen yanıtlar. Ve irili ufaklı pek çok sorunun tamamı, seferber olmuş emekçiler tarafından çarçabuk olmasa da nihayetinde çözülebiliyor.
Aynı zamanda, Manisa il örgütümüzden metal işçileri ve parti dostu olan gönüllüler, Hatay’da ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmak üzere 10 adet çadırın yapımını tamamladı. Bu çadırlar da onları yapan emekçi yoldaşlarımızla birlikte yola çıktı. pic.twitter.com/g2TCropesE
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) March 2, 2023
Tırımıza eşyalarımızı yüklüyoruz. Görkem yüklemenin başındaki yerini bir an olsun bırakmıyor ve yola şoför ile beraber çıkıyor. Ardından iki araçla onları takip ediyoruz. İş ve günlük yaşamlarında son derecede titiz olan, aksaklıktan hoşlanmadıkları her hallerinden belli sekiz yoldaş, arkadaş ve dost ile Hatay’a doğru yola çıkıyoruz. Hatay’dan dönene değin karşılaştığımız her aksaklık ve zorluk bu güzel insanlar tarafından yalnızca gülümsemeler ve bazen de sesli gülüşlerle karşılanıyor. Bir kısmımız birbirimizi ilk kez görüyoruz ama durumun aciliyeti ve duygudaşlığımız bizlere ancak ortak geçirilen uzun yılların verebileceği bir uyum sağlıyor. Bir mola yerinde Yağız’ın “Birkaç saattir beraberiz ama şimdi sanki lise arkadaşı gibi rahat konuşabiliyoruz,” dediğini duyuyorum.
Yolda tırın arızalanması ve Manisa’dan gelen kamyonetin ufak bir kaza yapması gibi aksaklıklar oluyor ve Hatay’a planımızdan 8-10 saat kadar geç varabiliyoruz.
Havanın karardığı saatlerde girdiğimiz Hatay’ı ilk görenler kadim kentin bir hayalet şehre döndüğünü söylüyor. Maraş depremlerinin üzerinden üç haftadan uzun bir süre geçmesine rağmen yıkım 20 Şubat’taki 6.4’lük depremin de etkisiyle yalnızca daha da büyümüş durumda. Yanından geçtiğimiz “ayakta kalan” binaların kimilerinde tek tük açık ışık var. Bu da birilerinin burada yaşadığına alamet değil, yalnızca hırsızları caydırmak için alınan bir tedbir. Gece çadırlarına çekilen insanları ise sabah kuyruklarda ve çadır kentlerin önünde göreceğiz. Hatay çok göç vermiş ancak kentte halen çok insan var ve benzetmesi yapılan “hayalet”, dayanışma için kol geziyor.
Yardımlarımızı Türkiye İşçi Partisi’nden (TİP) yoldaşlarımızın kriz merkezi haline getirdikleri Dostluk Çay Bahçesi’ne bırakacağız. Buraya erken gelen araçlardan birindeyim. Demir kapının önündeki nöbetçilerle İşçi Demokrasisi Partisi’nden (İDP) geldiğimizi bildiriyoruz, nöbetçiler geldiğimizi bildirdikten sonra kapıyı açıp bizi hızla ve yoldaşça karşılıyorlar. Yapılacak iş o kadar çok ki her şey çok hızlı gelişmek zorunda. TİP’ten Deniz yoldaş bize sarılarak ilk sorularını sıralıyor: Aç mıyız, kaç kişiyiz, kalacak yer organizasyonumuz var mı? Tamamını önceden planlamışız ve derhal düzeni bozmamaya özen göstererek işe koyuluyoruz. Buraya giremeyeceğini söyleyen tır şoförümüze direksiyon direktifleri vererek aracın merkeze yaklaşmasını sağlıyoruz. Ancak öncesinde bir kamyon ve bir kamyonetin boşaltılması için zincire dahil oluyoruz. Ardından sıra tırımıza geliyor; bu kez tırın içerisine geçip, TİP’ten yoldaşlar ve gönüllülerle beraber bir düzen içerisinde boşaltmaya geçiyoruz. Yardımlar içeriğine göre sınıflandırılıyor. Emekçi halkın seferberliğinin bizleri nasıl da bir emek cephesinin kuruluşu için zorladığını, yalnızca yardım seferberliğinde değil, Türkiye’nin emekçiler için yeniden inşası adına bu emek cephesinin kuruluşunun zorunlu olduğunu düşünüyoruz. Ertesi gün Akşener’in Altılı Masa’dan ayrıldığı haberini almamızla beraber bu tip konuşmaların sayısı artacak.
Emekçi halkımızın katkılarıyla oluşturduğumuz dayanışma konvoylarımız Hatay'a vardı. pic.twitter.com/8VCPaMpKk9
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) March 3, 2023
Manisa’dan yola çıkan kamyonumuz tırımızın boşaltılmasından hemen sonra geliyor. Onun öncesinde de bir kamyonet dolusu yardımın daha indirilmesi için zincirdeki yerimizi alıyoruz.
TİP’in kurduğu koordinasyon merkezi ayrı ayrı gıda, hijyen, battaniye depoları şeklinde düzenlenmiş. Bir revirin yanı sıra ertesi gün göreceğimiz üzere çocuklar için bir oyun alanı da var. Yardımlar indirilirken bir yandan oyuncakların yeri, bir yandan ilaç kolileri için revir veya TTB-Eczacılar Odası’na yönlendirmek üzere ilgili alanlar işaret edilirken bir yandan da Haytap’a yönlendirmek üzere hayvan yemi ve mamaları için de ayrı alanlar gösteriliyor. Kurulan zincirlerde biraz olsun mantıklı bir inisiyatif almak isteyen kişinin önü hemen açılıyor. Gönüllü olarak yardıma gelip üstüne üstlük şoförlük yaparak çok yorulan güzel dostlarımız, onca yolu kendileri yapmamış, günlerdir alışverişleri taşımakla hiç uğraşmamış gibi dinç bir şekilde ve yüzlerinden eksik etmedikleri gülümseme ile zincirden hiç ayrılmıyorlar. Bir ara Yağız bana “Bir araya gelen insanların değiştiremeyeceği hiçbir güç yok!” diyor. Kendi getirdiğimiz yardımları indirmemizin ardından bölgedeki gönüllülerin bize işaret ettiği diğer işlere koşuyoruz. Her kolinin yükü yüreğimizdeki ağırlığı hafifletiyor.
Geceye doğru indirme işlemlerimizi tamamlıyor ve ertesi gün buluşmak üzere daha önceki ziyaretimizde uğradığımız İpek yoldaşımızın ailesinin yaşadığı Balıklıdere Köyü’ne geçiyoruz.
Balıklıdere’de Hatay insanına özgü biçimde sımsıcak bir şekilde karşılanıyoruz. Konaklamamız için döşeklerimiz kurulmuş durumda. Böylesi bir rahatlığı beklemediğimiz için üzerimize şaşkınca bir neşe yapışıyor ve sabaha çok dinç uyanıyoruz. Hatay’ın güzel insanları, devam eden depremlere rağmen, “Yanımızda kumanya var” dememizi dikkate almıyor ve bizimle kahvaltılarını paylaşıyorlar. Göreceğimiz en güzel şey bu diye düşünüyoruz, ancak bu yalnızca başlangıç…
Yardımların dağıtımı
Diyarbakır’dan gelen ve sabaha karşı 05.00’te aldığımız battaniye ve ısıtıcıları da kendimize üs olarak aldığımız TİP Koordinasyon Merkezi’ne indiriyoruz. Burada her an yapılacak tonla iş var. Planlı hareket etmek elzem ancak plana sadık kalmanın ötesinde, eldeki yeni gelişme ve imkânları değerlendirmek gibi bir zorunluluk da var. Yardımlar koordinasyon merkezine geliyor ve öğlen saatlerinde sıraya giren insanlara stoktaki belirlenen sayı oranında dağıtım gerçekleşiyor. Ancak yardıma ulaşamayan ilçe ve köylerde temas kurulan insanlara da tek tek ulaşıp günlük yardımı iletme görevi var ve bunun için ara lojistik desteği sınırlı. Ali Abi’nin transporter’ı ile beraber dağıtıma çıkma hedefimizi paylaştığımızda hemen organize oluyoruz. Hatay’daki ikinci günümüzde önümüzde üç görev var: Elimizdeki çadırları bizim ve TİP’in belirlediği yerlere kurmak, ilçelerde yardımın gitmesi gereken bölgelere ulaşıp yardımları doğrudan insanlara iletmek ve koordinasyon merkezinin önündeki sıraya giren depremzedelere erzak ve hijyen malzemelerinin sağlıklı bir şekilde iletilmesini destek olmak.
İkinci dayanışma konvoyumuzla gönderdiğimiz dayanışma kolilerimizin, parti üye ve dostlarımızın imâl ettiği çadırların ardından komşu bölgelerden temin ettiğimiz battaniyeler de Hatay'a ulaştı. Yoldaşlarımız bugün erzaktan yoksun kalan köylere ulaşmak için yollarda olacaklar. pic.twitter.com/iJ9ZSKkcYD
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) March 3, 2023
Önce yola çıkacak çadırlarımızı yeniden bir kamyonete yüklüyoruz. Manisa’dan gelen yoldaşlarımız Ümit ve Deniz’in yanı sıra tüm mütevazılığı ile “tadilat işlerine hâkim” olduğunu söyleyen Bektaş yoldaşımızı TİP’ten bir yoldaş ile beraber kamyonetle uğurluyoruz. Çadırların dördü Balıklıdere’de kurulacak, altısını da TİP’teki yoldaşlarımızın tespit ettiği yerlere kuracaklar.
Manisa il örgütümüzden metal işçileri ve parti dostu gönüllülerin imal ettikleri 10 kışlık çadır, Hatay’ın Balıklıdere, Bostancık ve Harbiye bölgelerinde depremzedelere ulaştırıldı. pic.twitter.com/36UMNMbLKW
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) March 4, 2023
Yapılacak tonla işin arasında eldeki imkânlarla planlar revize ediliyor. Görkem bir kez daha kucağında taşıdığı bir koli olduğu halde planın üzerinden geçmek üzere TİP’teki yoldaşlar ile irtibata geçiyor ve plan birkaç dakika içerisinde yenileniyor. Ben, İpek ve Ali Abi ile transporter ile yola çıkmak üzere ellişer adet gıda ve hijyen malzemesinin araca yüklenmesini sağlıyoruz. Güzergâhımız şöyle: Kışlasaray, İnönü, Koçören, Hüseyinli ve Turunçlu mahalleleri. Merkeze gelemeyecek olan kişilere yardımı teslim etmek üzere yola çıkıyoruz.
İlk durağımız tüm mahallenin yıkıldığı, geride bir tek muhtarın kaldığı Elektrik Mahallesi.
Elektrik Mahallesi muhtarı Nihat Derviş: Biz sosyal medya fenomeni değiliz, gerçek insanlarız!
“Seni Elektrik Mahallesi muhtarı ile mutlaka tanıştırmalıyım,” diyor Ali Abi. “Mutlaka röportaj yapmalı, sesini duyurmalısın onun”.
Yoldaşlarımız Hatay'da Elektrikli, Kışlasaray, İnönü, Koçören, Hüseyinli ve Turunçlu mahallelerinde erzak ve hijyen malzemeleri dağıtımı yaptılar. pic.twitter.com/vYpYqNBKha
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) March 4, 2023
Elektrik Mahallesi büyük bir yıkımın merkezi noktasında. Ayakta duran yalnızca iki şey var, onlar da çadır. Birinci çadırın üzerinde Elektrik Mahallesi Muhtarlığı ve No: 1 yazıyor. Hemen ardındaki ikinci çadırda da No: 2 yazıyor. Elektrik Mahallesi, 2 Mart günü başlayan sert rüzgârların da etkisiyle yalnızca bir enkaz değil, insanı sarmalamayı hiç bırakmayan bir toz dumanı içerisinde. 1 ve 2 No’lu çadırlar ise bir depremzedenin durumunu göstermekten çok yaşama, geleceğe ve adil bir yeniden inşaya inat edercesine ayakta duruyor.
Nihat Derviş’in yalnızca efkârlı yüzü değil, sandalyesindeki oturuşu ve avuçları ile dizlerini kavrayışı dahi acısının boyutlarını anlatıyor. Önce her şeyin ortada olduğu ve sorulacak bir soru olmadığı hissine kapılıyorum. Ona acısını yeniden anlattırmamak için konuşmaktan yana şüpheye düşüyorum. Öte yandan deprem bölgesine uğramayan belediye başkanları, valiler ve diğer yetkililerin karşısında Nihat Derviş’in tüm acısına rağmen heykel gibi görev yerinde duruyor olmasının yarattığı saygınlık iliklerime işliyor. Bir depremzedeyseniz çadır alma sırasına girmek için adınızı önce muhtara yazdırmanız gerekiyor. Karaali’de bir muhtarın enkaz altında ölmesi ve hayatta kalan azalar arasındaki yeni muhtarın kim olacağı tartışmasının bitmemesi, koca bir mahallenin ulaşabileceği az sayıda çadıra da geç ulaşmasına sebep olmuştu. Bu durumda görevini yapan bir muhtarın hayat kurtarıcı olduğunu düşünüp bundan cesaret alarak ondan izin istiyorum. Muhtarın çadırı iktidar ve onun atanmışlarına karşı gerçek bir sembol. Yer yerinden oynadıktan sonra dünya hâlâ dönebiliyorsa Nihat Derviş gibi insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor olmalı.
Nihat Bey’in karşısına geçip “Buyurun lütfen, istediğinizi söyleyin,” diyerek telefonumla kayda başlıyorum:
– Merhabalar. Ben Hatay Defne Elektrik Mahallesi muhtarıyım. Biliyorsunuz 6 Şubat 04.17’deki depremi, herkesin bilgisinde. Şu anda yaklaşık 25-26 günden beri buradayız. Mahallenin tamamı yüzde 90 yedisi zaten yerle bir. 5200 nüfusluyuz. 3900 seçmenimiz var. Kaybımız da 1000’e yakın. Vefat… Bir şey anlatamıyoruz yani şimdi. Bugün AFAD çekildi, kara yolları çekildi. Tahmin ederim mahalle ihalesi var, yıkım ihalesi. Hasar tespit bugün öğleye kadar biter.
Enkazda cenazelerimizin hâlâ olduğunu düşünüyor musunuz?
– Hayır mahalleye vakıf olduğumuz için kimin nerede oturduğunu, kaç kişi oturduğunu, kayıpların tamamını biliyorum. Onun için bu enkazın altında kalanların hemen hemen yüzde 100’ünü çıkardık şu aşamada. Belki dışarıdan gelmiş göçmen, kayıt yaptırmamış insan… Zor yani çıkar ya… Çünkü insan gelip kendi akrabasını sorar mutlaka. Zor durumdayız, çok zor durumdayız.
Şu an özellikle ihtiyaç duyduğunuz, bizlerden talep ettiğiniz şeyler neler?
– İhtiyaç çok tabii. Şu an merkezde tamamında Antakya Defne, çadır yok. İnsanlarımızın yarısı kırsala yarısı da il dışına gitti. Kimse kalmadı burada. Tabii ki kırsala çıkanlar yakın oldukları için çadır talebinde bulunuyor. Yeterli değil yani çalışma. Hiç yeterli değil. Kızılay arıyor, beş gün sonra bir daha arıyor, taleplerimizi sıralıyoruz. On beş gün sonra bir daha arıyor. Böyle bir dünya yok yani. Hâlâ da bizden liste istiyor ama gelen giden yok yani.
Ülkenin başında tek bir istifa eden yokken, sorumlular “kader” derken, Nihat Derviş görev yerini terk etmiyor. Konuşmamız sırasında çok duygulanıyor. Daha fazla soru sormak istemiyor, teşekkür ederek kaydı kapatıyorum. Karşısında durup, “Yalnız değilsiniz, toprağınız sizin ve burayı kültürünüzü en iyi şekilde yaşatmak için yeniden kurarken de yalnız olmayacaksınız”, diyorum. Bu kez daha rahat bir şekilde konuşmaya devam ediyor. Konuşması o kadar güçlü ki, bunu duyan kulaklarım mücadele eden diğer insanlara karşı borçlu kalmasın diye not alıyorum:
“Çok kötü durumdayız ağlamamak için kendimizi zor tutuyoruz. Ama başaracağız, biz başaracağız, dümen bizde. Devlet ve yetkililer bir şey yapmıyor. Burada insanlar neler yaşadı, nelere ihtiyaçları oldu? Bacağı kesildi insanların… Ama biz başaracağız. Biz sosyal medya fenomeni değiliz, gerçek insanlarız biz. Şu çam ağacının atında doğdum ben. Kimseye bir zararımız olmaz, olmadı bizim… Şimdi de bir kibrit çöpünün faydası olur bize değerlendiririz, çünkü biz güçlüyüz. Biz Aleviyiz, sağlam insanlarız, ben olmazsam da Ali Emin gelir, Murat gelir… Ama başaracağız.
Çok yoruldum, en fazla psikolojim bozuldu. Günde 100 tane çocuk, kadın geçer, günaydın derdi bana burada, şimdi o yok. Herkeste bir noksanlık. Herkeste bir fire…
Ama başaracağız. Sağlam insanlarız biz.”
Muhtara inanıyorum. Emekçi halkımızın kentini yeniden inşa etmesi için bir kibrit çöpünü bile değerlendireceğini görüyorum. Enkaza sebep olan zenginler için düzenlenen enkaz kaldırma ihaleleri engel olmasın yeter. Emekçi halkımız bir kibrit çöpünü bile yeniden inşaya dahil eder.
Toygarlı’da ismi olmayan yeni bir mezarlık
Dağıtımımıza devam ederken Ali Abi Toygarlı Mahallesi’nde durmak istiyor ve “Şurada üçüncü gün bir sıra cenaze gömdüm ben, şimdi durum ne bakalım,” diyor. Arabayı sola çekiyoruz. “Uff!” diyor önce. Telefonu eline verip “Anlatabilir misin abi?” diyorum. Sesini kayda alarak şunları diyor:
“Arkadaşlar merhaba, burası Hatay Defne Toygarlı Mahallesi. Depremin üçüncü gününde bu mezarlık oluşturuldu, üçüncü gününde sade bir sıra vardı, maalesef burası altı sıra olmuş. Bu sadece onlarca yeni açılmış mezarlıklardan birisi. Hepsine rahmet diliyoruz.”
Kışlasaray, İnönü, Koçören, Hüseyinli, Turunçlu ve Yenice Mahalleleri
Kışlasaray’dan üç, İnönü’den dört, Koçören’den yedi, Hüseyinli’den iki ve Turunçlu’dan 17 aileye ulaşmak üzere yolumuza devam ediyoruz. Depremzedeler acil ihtiyaçlarının ötesinde geleceklerine de odaklanmak zorundalar. Ellerine ne geçerse kullanmaları gerekiyor. Yardımların azaldığını gören insanlar, doğal olarak, ulaşabildikleri her şeyi biriktirmenin telaşına da düşmüşler. Bu sebeple yardımları insanlara tek tek ulaşarak iletmemiz gerekiyor. İpek yoldaşımız tüm listeyi kendisi arıyor. İnsanların soyadlarına bakıp bir biçimde her biri ile tanışık çıkıyor.
İşçi Demokrasisi Partisi Dayanışma Konvoyları'nda ve çeşitli kampanyalarla toplanan kuru gıdaların ve konservelerin bir kısmı bugün, Türkiye İşçi Partisi'yle [@tipgenelmerkez] ortaklaşa bir şekilde 300 kişiye dağıtıldı. pic.twitter.com/e9y8NWJpFY
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) March 3, 2023
Önce nerede buluşmamız gerektiğini anlamamız gerekiyor. Bunu yapmanın en emin yolu da bir nokta belirlemek. Bu noktayı tarif etmenin ise başka sorunları var. Bir çadır kentin yanındayız. “Ulaştığımız insanları Mavi Market’in köşesine çağıralım,” diyorum İpek’e. Bana gülüyor, bak şimdi, deyip buluşmamız gereken birini arıyor. “Mavi Market’in köşesindeyiz abla!” diyor. Gözümün içine bakarak “Bilmiyor musun?” dedikten sonra marketin bilinen Arapça adını söylüyor. Gülümseyerek bana “Gördün mü?” der gibi jestler yapıyor. Telefonunu kapatıp, “Burada insanlarla Mavi Market’in önünde buluşamazsın, bildiği Arapça adını söylemen lazım,” diyor. Listemizi tamamlayıp geri dönüyoruz.
Hatay’a beraber geldiğimiz ve o gün TİP’in koordinasyon merkezinde çalışan dost ve yoldaşlarımız tüm gün sıraya giren insanlara erzak yardımı yapmışlar. Görkem “Daha fazla isteyene hayır demek çok zor,” diyor bana. Diğer arkadaşlarımız da benzer durumdalar. Ali Abi’nin aracı ile ikinci bir tur yapılacak. Bu kez de araca 50 adet erzak ve hijyen malzemesi dolduruluyor ve arkadaşlarımız yeniden yola çıkıyorlar. İstikamet Yenice Mahallesi. Dağıtımda İpek, Ali Abi ve Gökmen var.
Bu sırada TİP’ten Deniz yoldaş bizi yapımına başladıkları konteynır kente götürüyor. Sorunların derinliği ve zorluklar üzerine daha uzun konuşma fırsatı yakalıyoruz. Her şeyden önce bu rüzgâr çok kötü. Tüm tozu kaldırıyor ve tozun içerisinde asbestin olduğunu kolayca söyleyebiliriz. Devlet asbestin kalkmaması adına enkazın sulanması gibi basit bir önleyici tedbiri dahi almamış durumda. Deniz bizi “İşçi Demokrasisi Partisi’nden arkadaşlar, birkaç gündür beraber çalışıyoruz,” diye tanıtıyor. Bir mimar, bir de peyzaj mühendisinin başında durduğu onlarca konteynır evinin konuşlandırıldığı konteynır kenti geziyoruz. Her şey nizami görünüyor. Konteynırlar artçılara karşı ve Asi Nehri kenarına yapılan setlerdeki çatlaklardan uzakta güvenli yerlere çekilmiş. Özel alanın kalmadığı şu koşullarda nitelikli ortak alanların önemi ve yerleştirileceği yerleri gösteriyorlar bize. İlk sorum tuvaletler oluyor. Çevre Mühendisleri Odası’nda tuvalete dair hazırladığımız çözümleri konuşuyoruz. Çözümlerimize benzer bir yöntemle geçirimli bir foseptik açtıklarını söyleyip orayı gösteriyorlar bana. Bu koşullarda yapılabilecek en doğru yöntemi tercih etmiş durumdalar. Kullanma suyunu soruyorum. “Tankerlerle getireceğiz ama kuyu suyunda sorun var,” diyorlar. “Tanker başka yerden gelse de kuyu suyu taşıyacak, ya orası da kirlenirse?” diyorlar. Çevre Mühendisleri Odası eski yönetim kurulu üyelerinden birinin bağışı olan sodyum hipokloritlerden bahsediyorum, tankerin hacmini sorup dozaj formülü veriyorum, böylece suların İstanbul’da musluğumuzdan akan klorlu sular haline geleceği bilgisi sevinçle karşılanıyor.
Orhanlı
Günü sonlandırmadan önce Orhanlı’ya ilk ziyaretimizde geldiğimiz Veysel yoldaşımızın ailesinin yanına uğruyoruz. Ailenin evi hasarlı ve girilecek durumda değil, çadırlarda yaşıyorlar. Depremden kurtardıkları Tinker Bell adlı kuş için yem ve giyim takviyesini yapıp sohbet ediyoruz. Hatay’ın yeni bir sorununu ilk kez orada öğreniyoruz. İlk hasar tespit çalışmasında orta hasar raporu verilen binaların tamamının 6.4’lük depremin ardından ağır hasarlı bina haline getirildiğini ve binalarının yıkılacağını duyuyoruz. Öğrendiğimiz bir başka husus, evlerin boşaltılması için verilen vinçlerin fahiş fiyatı ve insanlara verilen 40 dakikalık süre oluyor. “40 dakikada evinden ne çıkartabilirsin ki?” diye soruyorlar bize. Bir tuğlanın fiyatı dahi dört kat artmış durumda. “Basit bir bahçe duvarı yapmaya kalksak 300 bin TL ediyor. Verilen 10 bin TL’nin hiçbir anlamı yok,” diyorlar.
Veysel yoldaşımızın ailesi bizi her zamanki soylulukları ile karşılıyorlar. Çadır kurmak için kestikleri portakal ve greyfurt ağaçlarından arta kalan dallarda duran nefis meyveleri ikram etmeden bizi uğurlamıyorlar. Bir süre portakalın kabuğunu nasıl soyduğumuzu konuşuyoruz. Nesrin Abla ve kızı Nisan kaşıkla soyulmuş yarım bir portakal kabuğunun içerisine mum yapılınca yakılan mumdan nasıl bir portakal kokusu yayıldığını anlatıyorlar. Şu anda Hatay’da tüm narenciye yaprakları yıkımın tozları ile dolu. Ama bu insanlar şehirlerini yeniden nasıl portakal kokutacaklarının bilgisine vakıflar ve güzel greyfurtlarını yeniden nasıl yetiştirebileceklerini hiç unutturmayacaklar.
Eski Tekel direnişçisi Nesrin Abla, “Buradan gitmemiz gerekecek, gitmek bana ihanet gibi geliyor ama kızımın okulu var, belki kısa süreliğine Mersin’e gideriz. Hiç içime sinmiyor. Biraz daha düşüneceğiz ama bakalım ne yapacağız?” diyor. Nesrin Abla için kısa süreliğine gitmek bile bir ihanet ama inancı ve bağlılığı Hatay’ın yeniden inşası için ne büyük dinamiklerin olduğunu bir kez daha bize gösteriyor.
Nesrin Abla’ya, kızı Nisan’a ve kardeşlerine sarılıp yeniden görüşeceğimize dair söz vererek vedalaşıyoruz. İlk seferki gibi, en kötü koşullarda bile güzelliklerinden ödün vermeyen bu insanlar geleceğe dair olan umutlarımızı artırıyor. Uyumak üzere Balıklıdere Köyü’ne geri dönüyoruz.
“Bu yemeği ye ve onlarla gül. Bu insanlar yarın yine bir enkaza gidecekler bunun iyi günler için olduğunu bilmeleri gerekir.”
İpek yoldaşın abisine ait “Ali Baba’nın çiftliği” çoktan onlarca depremzede için bir kamp haline gelmiş durumda. Ali Abi her sabah ve akşam sütten kesilen anneler için süt dağıtımına çıkıyor. Bana ineklerini anlatıp “Üç ineğimiz var, ikisi süt ineği değil doğum yapmaları lazımdı, ama deprem oldu süt ineği olamadılar. Yine de vazgeçmeyeceğim onlardan. İnsanımızın ihtiyacı olacak. Bulacağız bir yolunu. Mağrur olmayacağız, bize yeter demeyeceğiz, vazgeçmeyeceğiz, elimizdekileri değerlendireceğiz,” demişti bir önceki gece.
TİP’teki yoldaşlarımızla da Balıklıdere Köyü’nde yeniden karşılaşıyoruz. Barış Atay’ın danışmanı ve TİP Hatay il yöneticisi Şahin Kışlakçı da burada. Depremin dışında Akşener’in masadan çekilmesi ve yeni durum üzerine de hasbıhal ediyoruz. Bizim değerlendirmemizi sorduğunda tam da bu koşullarda patronlardan bağımsız bir emek cephesi ile seçimlere girmenin geleceğin inşası ve sınıf politikasının güçlenmesi adına kritik öneme sahip olduğunu söylüyoruz. Anlaşıp anlaşamadığımız noktalar oluyor. Şahin de oluşan bu seferberliğin yerel seçimlerde emeğin çıkarı için nasıl değerlendirilebileceği konusundaki önemli fikirlerini bizimle paylaşıyor.
Balıklıdere’de yoldaşımızın ailesi bizlere akşam yemeği yedirmek istiyor. Kısıtlı erzaklarını bizimle paylaşmalarını yanlış buluyoruz. Pişmiş yemekleri paylaşmalarını, ellerindekilerini tüketmeyi istemiyoruz ama güzel Hatay’ın güzel insanlarını durduramıyoruz. Her birimiz mahcup mahcup oturur, gönülsüzce sofraya yardım ederken İpek, Görkem ile benim arama giriyor, “Abi yiyin ve bu akşam güzelce gülün!” diyor bize. “Bu insanlar yarın yine bir enkaza gidecekler. Bunun iyi günler için olduğunu bilmeleri gerekir. Hayat devam ediyor ve daha iyi olabilir. Bizimle güzel günleriniz de olacak, bunu da gösterin. Hiç çekinmeyin, sizi çok sevdiler. Biz ancak böyle, paylaşınca mutlu oluruz,” diyor. Bu güzellik karşısında küçücük kalıyoruz ve hayatımız boyunca hiç unutamayacağımız bir akşam geçiriyoruz. Yoldaşlarımızın ailesi başta olmak üzere tüm Hatay’ın emekçi halkı 40 yıllık tanışığımız, yakın akrabamız haline geliyor. Yardım konvoyuna gönüllü gelen her zorlu işe gel demeden koştuğunu gördüğüm Ertuğrul’un gözlerinin içi gülüyor, masanın en koyu sohbetlerini kuruyor. Çadır yapımı sırasında profillerle sert bir el darbesi arasında kalan parmağı mosmor olan Gökmen günün esprilerini yapıyor. Yağız’ın yüzüne her baktığımda “Bu insanlar ne kadar güzel insanlar,” dediğini duyar gibi oluyorum.
Karaali
Ertesi sabah erkenden kalkıp Ümit ve Deniz yoldaşlarımızın öncülüğünde son çadırlarımızın kurulumlarını tamamlıyoruz. TİP’in koordinasyon merkezine son bir kez uğrayıp Karaali’ye götürmek üzere ayrılan erzak ve ısıtıcıları yanımıza alarak dönüş yoluna çıkıyoruz.
Karaali’de İpek’in ablası Serap ve komşuları ile tekrar görüşüyoruz. Bir önceki gelişimizde fiziki yaraları olan herkes çok daha iyi durumda. Serap’ın eşi Tuncer yıkılan evlerinden söktüğü parçalarla tuvaleti, mutfağı ile tam takım, el yapımı bir konteynır ev inşa etmiş bile. Her şey bir adım ileride.
Serap bizleri çok iyi karşılıyor. Durumun iyi olmayan yönlerini de anlatmaktan imtina etmiyor. Depremin dördüncü günü olan ilk ziyaretimizde bizi görür görmez taburesini kapıp tüplerinin başına oturan amcanın iki katı fiyatına tüp satmayı sürdürdüğünü, yan komşusunun başka bir komşuları için alabildikleri çadırı gösterip “Ya çadırınızı bana verirsiniz ya da çadırınızı yakarım,” diye tehdit ettiğini, Tuncay için aldığı tek bir montun elmacık kemiğine vurulan bir dirsek darbesi ile elinden nasıl alındığını anlatıyor. “Ama yine de çok iyi insanımız var,” diyerek tamamlıyor sözlerini.
Tuncay Enişte’yi görmeden gitmek istemiyoruz. Derken Tuncay bir kamyonetle geliyor. Yanında Hüseyin de var. Bir önceki ziyaretimizde ameliyatlı parmağından çıkan teli hiç unutamıyorum. Onu daha iyi görmek beni çok sevindiriyor. Ona ve akrabalarına birkaç kez daha sarılmamak için kendimi zor tutuyorum. Tuncay ile konuşur konuşmaz elleri ile kurduğu yeni evini övüyor ve şimdi ne yapabiliriz diye soruyoruz. “Bi’ el atın kuralım şu çadırı,” diyor, İpek dahil on birimiz geride kalanlara bir dakikaya geliyoruz diyemeden kamyonete atlıyoruz. Engelli kontenjanından faydalanarak aldığı bir çadırı kurması için bir amcamıza yardım ediyoruz. Hızla işe koyuluyoruz. Görkem her zamanki gibi her işe en önde yetişip çadırın kurulacağı alandaki kekikleri yoluyor. Deniz, Bektaş ve Ümit tanımadıkları çadırın planını inceliyor. Gökmen eline bir bel küreği alıp yolunan kekiklerin ardından zemini maharetle düzlüyor. Ertuğrul ve Yağız’ın nerede atlanmış bir iş varsa onun izinde olduklarını görüyorum. Emre en görünür işleri büyük bir sessizlikle halletmiş bile. Ben Tuncay’ın izinde onun direktiflerini takip ediyorum. Komşu çadırlarda bize kahve hazırlayan insanların, ne iş yaparsınız çocuklar, sorusuna yanıtlar veriyoruz. “Her meslekten insan var,” diyor içimizden biri. Aziz, “Öğrenciler de var, biz de sizin yanınızdayız,” diyor gururla. Çadırı bitirip dönüş yoluna hazırlanıyoruz. Amca bize evini gösterip “Benim hayatım boyunca tüm birikimim bu. İlk depremde orta hasar verdiler, 6.4’ten sonra ağır hasar raporu geldi. Bunu nasıl değiştiririm, evim giderse bir şeyim kalmaz,” diye bize soru soruyor. İlk konuşmayı yapan Ertuğrul, Görkem’i çağırıyor. Ben de yanlarına gidiyorum ve amcamızı teskin etmeye çabalıyoruz.
Kamyonete bindiğimizde çocuklar ağlamaya başlıyor. Başta İpek olmak üzere yalnızca onlarla en çok ilgilenenlerimizi sevdiklerinden değil, asıl kamyonete binmek istediklerinden ağlıyorlar. Bir araya gelip bu güzel çocuklarla kısa oyunlar oynuyoruz. Biri Deniz’in iş eldivenlerini gösterip “Bana versene” diye şaka yapıyor. Deniz çıkarıp “Al senin olsun,” deyince güzel çocuk çok şaşırıp mahcup oluyor: “Ama ben şaka yaptım, senin eldivenin o alamam ki,” diyor. Hepimiz kalan temiz eldivenleri çocukların ellerine takıyoruz. Hatay’ın canavar gibi zeki ve gururlu çocuklarının ufacık elleri eldivenin içinde kayboluyor ve parmak kısmı boş kalan eldivenler sallandıkça çocuklarımız için yeni bir oyuncağa dönüşüyor.
Karaali’de herkesi son bir kez sarıp vedalaşıyoruz. Emin Ali Abi bizi uğurlarken: “Arkadaşlar, deprem bir felakettir ve zamanı öngörülemez ama bazı şeyler deneyimle bilinir. Bizim burada ne zaman kurak bir kış geçse yazları sel olur. Deprem oldu geldiniz, hoş geldiniz. Önümüz sel, sizi sele de bekleriz!” diyor. Her birimiz karnımızı tutarak gülüyoruz.
Sorun enkazı kaldırmakla bitmiyor. Emekçilerin birliği sadece gerçekleşen felakette değil, umut için yapılan yeniden inşada ve diğer felaketlere hazır olmak için da korunmalı. Emekçi halkın bu örnek seferberliği geleceğimizin yeniden inşası için devam ettirilmeli.
Hatay’da bizi uğurlayan herkes güle güle değil, güle güle niyetine “Hoş geldiniz” diyor. Emekçi halk ile dayanışmak için bir araya gelen kimse uğurlanmıyor, her zaman hoş gelmek üzere bir yanını orada bırakıyor, kalıcılaşıyor. Mücadele ve dayanışma sadece yüreğimizde değil aklımızda da güzel bir geleceğin kardeşliğini yaratıyor.
Yardım kampanyamız için destek veren her üyemiz, her parti dostumuz ve her gönüllümüze bu mesajı iletmek boynumuzun borcu. Verdiğiniz en ufak destek sizi emekçi halkımızın erdemli varlığından bir daha ayıramamalı! Veda değil, birlik niyetine, hoş geldiniz!
6 Şubat 2023 Maraş ve Elbistan depremlerinde eğer erken uyarı sistemi olsaydı 10 binlerce can kaybımız olmayacaktı, çünkü depremin yıkıcı dalgaları Gaziantep’e 20, Diyarbakır’a ve Adıyaman’a 40, Hatay merkez ve Samandağ’a 60 saniye sonra ulaştı! Fakat ne Saray’ın ne de yetkililerin gündeminde böyle bir sistem vardı. 2022 Kasım ayında yapılan sözde afet tatbikatında çök-kapan-tutun gibi bilimselliği tartışılan bir pozisyonu depremden korunmak için tek çare olarak milyonlara sunan Saray, gerekli önlemleri ve bu sistemi hayata geçirmeyerek depremde binlerce vatandaşının ölümüne bir de bu açıdan göz yumdu, neden oldu. Erken uyarı sistemi neydi, neler yapılabilirdi ve İstanbul için önemi nedir bakalım.
Erken uyarı sistemi nedir?
Deprem oluştuğunda P ve S adı verilen sismik dalgalar oluşur. P dalgaları depremin ilk işaretidir ve çoğunlukla daha az yıkıcıdır, ortalama hızı 6 km/saniyedir. S dalgaları ise asıl yıkıma sebep olur ve hızları P dalgalarına göre daha yavaştır ve yüzey cinsine göre değişse de ortalaması 3,5 km/s’dir. Çoğu erken uyarı sistemi de P dalgalarını analiz ederek yıkıcı S dalgaları gelmeden şehirleri uyarmak üzerine kurulmuştur. Fiber optik ağ ve kablosuz ağlarla bu bilgiler sisteme iletilir ve öncelik sırasına göre aksiyonlar hayata geçer.
Erken uyarı sistemi ile neler yapılabilir?
Özellikle Japonya ve Meksika başta olmak üzere fay hattı açısında etkin ve tehlike teşkil eden çoğu bölgede erken uyarı sistemi kurulmuş durumda, İstanbul’da bile. Meksika’da kurulan sistemle başkent Meksiko olası büyük bir depremden 80 saniye öncesinden haberdar oluyor. Enerji sistemleri kapatılıyor, tehlikeli operasyonlar ve aciller bunlara göre pozisyon alırken metro, tren gibi sistemler duruyor. Tüm tehlikeli bölgeler alarmla uyarılırken, cep telefonlarına uyarı SMS’leri gidiyor. Tabii alarmın ve planların düzenli uygulanabilmesi için her iki senede bir şehir genelinde tatbikat düzenliyorlar, yani göstermelik çömelmiyorlar.
Beklenen İstanbul depremi için önemi nedir?
İstanbul’da 1999 Gölcük depreminden sonra Kandilli’nin öncülüğünde, ivme ölçerlerle entegre erken uyarı sistemi Marmara Denizi etrafına kuruldu. Fakat bu sistem ne yazık ki yetersiz; çünkü deprem dalgaları ana karaya ulaştığında çalışıyor ama iş işten geçmiş olacak. Eğer akademisyenlerin bahsettiği fay hattı merkezine kurulacak bir erken uyarı sistemi var olsa, denizde oluşan deprem 10-15 saniye önceden tespit edilip alarm haline dönüştürülebilir. Çok az saniye olsa da yukarıda bahsettiğim enerji ve altyapı sistemlerinin kapatılması ve kritik operasyonların durdurulması için çok önemli olacaktır. Fakat saniyelerden daha önemlisi; güvenli evlere, altyapıya ve depremle yaşayabilen şehirlere, planlara ihtiyacımız var. Eğer bu şartlar sağlanırsa erken uyarı sistemi daha çok hayat kurtarıcı olacaktır, özellikle beklenen İstanbul depremi için.
Tıpkı savaşlarda olduğu gibi 6 Şubat depremleri de insani ve maddi üretim güçlerinde büyük tahribat yarattı. Ve gene savaşlarda olduğu gibi depremin tahribatı da para hırsıyla gözü dönmüş bir dolu patron için muazzam kâr olanakları yaratıyor. Daha şimdiden molozların ve cesetlerin üzerinde vampirler dolaşmaya başladı.
Önce tahribatın boyutlarına bakalım: Depremin 70,75 milyar doları konut zararı, 10,4 milyar doları milli gelir kaybı ve 2,91 milyar doları işgünü kaybı olmak üzere toplamda 84,06 milyar dolar hasara neden olduğu hesaplanıyor. Afete maruz kalan 10 ilin ihracatının 15 milyar dolar düzeyinin altına düşebileceği öngörülüyor. Mevcut şartlar altında bütçe açığı en azından 1 trilyon TL’nin üzerine çıkacak. Bu da bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 5,4’ün üzerinde gerçekleşmesi demektir. Kısacası, zaten ödemeler dengesi krizine sürüklenmiş olan ekonominin büyüme oranı düşecek ve kriz derinleşecek.
Şimdi dikkat. Hangi hükümet olursa olsun, herhangi bir kapitalist hükümet bu enkazın altından ancak üç yolla kalkmaya çalışır: 1) Para basarak; ki bu enflasyonu iyice azdırır ve emekçi halkı daha da derin bir sefalete sürükler. 2) Dışardan borç alarak; ki bu ülkeyi tüm ekonomisi ve siyaseti ile birlikte IMF, Dünya Bankası, Wall Street gibi emperyalist mali merkezlere daha da bağımlı hale getirir. 3) Üretim maliyetlerini düşürerek, ki bu da işçi ve emekçileri kölelik koşullarına iterek ve baskılayarak mümkün olur. Her kapitalist devlet bu üç yolu da değişik oranlarda birlikte uygular. Türkiye’de de olacak olan budur.
Vampirler
Şu anki Tek Adam hükümeti bunları uygulamaya başladı bile. İlan ettiği OHAL ile birlikte bölgedeki tüm işçi haklarını ve sendikal hakları üç ay süreyle yasakladı. Üç ay sonra hâlâ işbaşındaysa bu süreyi uzatacaktır. Öte yandan sözde işten çıkarma yasağı ilan etti ama “işyerinin herhangi bir sebeple kapanması veya faaliyetinin sona ermesi” durumunu bu yasağın dışında bırakarak patronları rahatlattı. Ve bir yandan da “bir ay içinde yeni konutların inşasına başlayacağız” diyerek ellerini ovuşturarak bekleyen inşaat çetelerine “müjde” verdi.
İşveren örgütleri de hemen durumdan yararlanabilmek için atağa geçtiler. Depremzede halk henüz daha doğru dürüst çadır bulamazken işverenler işyerlerindeki zararların karşılanması için sigorta şirketlerinin hemen harekete geçmesini; işçilerin ücretini ödememek için hükümetin bunlara işsizlik maaşı bağlamasını; 10 yıl faizsiz kredi desteği verilmesi ve mevcut kredilerin 10 yıl vadeyle yapılandırılmasını; elektrik ve doğalgaz faturalarına teşvikler verilerek faturaların sübvanse edilmesini; elektrik ve doğalgaz fatura borçlarının ötelenmesi ve faizsiz taksitlere bölünmesini… ve daha neler neler istiyorlar.
Dahası var. Kahramanmaraş Sanayici ve İş İnsanları Derneği (KASİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Mikail Utlu, işçilerin başka güvenli bölgelere göç etmesinin engellenmesi için hükümetten binlerce konteyner istiyor; bunları işyerinde kurup işçileri orada yatırıp kaldırmayı talep ediyor. Yani, işçiler için toplama kamplarının kurulmasını öneriyor. Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Ayhan Zeytinoğlu da deprem bölgesinde bulunan çalışan nüfusun Kocaeli ve çevre illere gelmemesini söylüyor. İşverenlere “Bunları işe almayın” diyor.
İşte bunların hepsi felaketten nemalanmak isteyen kapitalist vampirlerdir. Ama emekçi halkımız nasıl felaketzedelerin yardımına elbirliğiyle koştuysa, bu kan emicileri da kovmasını bilecektir. Yeter ki tüm işçi ve emekçi örgütleri elbirliğiyle mücadele seferberliği yaratsınlar.
Acil talepler:
Çalışacak durumda olmayan tüm işçilere iki ay ücretli izin verilsin. Tüm işsizlere asgari ücretten az olmamak üzere ayrımsız bir yıl işsizlik maaşı ödensin.
Afet bölgesinde ne gerekçeyle olursa olsun işten çıkarmalar bir yıl boyunca yasaklansın. Faaliyetine son veren işyerleri kamulaştırılsın ve işçi denetiminde çalıştırılsın.
Bölgedeki emeklilik bekleyen EYT’lilerin emeklilik işlemleri öncelikli olarak hemen yapılsın.
Aile ferdini yitiren, evi oturulmaz hale gelen emekçilerin tüm kredi ve vergi borçları silinsin.
Türkiye’deki tüm işletmelere depremzede çalıştırma yükümlülüğü getirilsin. Depremde birinci derece yakınını yitirenlere kamuda kontenjan ayrılsın.
Depremzede aileler nerede yaşıyor olurlarsa olsun bir yıl kira, elektrik, su, doğalgaz ve telefon faturalarından muaf tutulsun. Depremde hayatını kaybeden işçi ailelerine 500 bin lira destek tazminatı ödensin.
Gerekli acil bütçe kurumlar vergisine eklenecek +1 puan ilave vergiyle oluşturulacak deprem kumbarasından karşılansın.
Kalıcı konutlar ve yeniden inşa için YİD projeleri tazminatsız kamulaştırılsın ve zenginlere servet vergisi uygulamasıyla kaynak aktarımı sağlansın.
Depremde on binlerce can kaybettik. Ülke insani ve maddi açılardan büyük bir üretici güç kaybına uğradı. Yitirdiğimiz hiçbir can arasında elbette ayrım yapamayız, yapmıyoruz. Ama öte yandan, bizzat üretim sürecinde olanlardan ve diğer ücretli emekçilerden kayıpların ne kadar olduğunu da yakında öğreneceğiz. Bu, ihmalkârlığıyla, rantçı zihin yapısıyla ve insandan ziyade sermayeyi ve kârı düşünen politikalarıyla Tek Adam rejiminin ülke işçi sınıfına indirdiği ağır bir darbedir.
Buna karşılık depremin gerçekleştiği andan itibaren işçi sınıfımız derhal arama-kurtarma ve her türlü dayanışma seferberliğine girişti. Madencilerden sağlık emekçilerine, inşaat işçilerinden motokuryelere ve belediye çalışanlarına kadar binlerce işçi sahaya indi. Bu arada sanayinin çeşitli dallarında çalışan işçiler derhal özveriyle çadır, soba, tuvalet gibi acil malzemeleri üretmeye giriştiler. Emekçi mahallelerinde gerekli acil eşyalar ve malzemeler toplandı. Ve daha nice çalışmalar yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Türkiye işçi sınıfı, insani ve sınıfsal dayanışma gücünün imrenilecek bir örneğini gösterdi. Hem de bütün bu seferberliğini, iktidarın bütün merkezci ve tek adamcı zihniyetini aşarak gerçekleştirdi.
Bu arada ilk iki gün sırasında enkazlardan “Asker nerede?” çığlıkları yükselirken, üniformalı halk çocuklarının o nasırlı elleriyle can kurtarma çalışmalarına katılmayı sabırsızlıkla beklediklerinden eminiz.
Bir başka dayanışmayı ve yardımı da uluslararası sınıf güçlerinden, Küba’dan Bangladeş’e kadar düzinelerce ülkeden koşup gelen emekçilerden aldık. Bir canı enkazın içinden çıkarmayı başardığında bir köşeye çekilip, artık sevinç mi hüzün mü nedenini sadece kendisinin bilebileceği bir şekilde ağlayan İspanyol itfaiyeci Türkiye işçi sınıfının hafızasına kazınmıştır.
* * *
Şimdi yaraların sarılması zamanı. Rejimin elbette ders çıkarma gibi bir huyu yok. O sadece sermaye ve rant gelirlerine odaklanmış durumda. Ama bu deprem bize, ülkenin işçi sınıfına dayanışmanın ve örgütlenmenin ne denli büyük bir güç olduğunu, oluşturabileceğini bir kez daha gösterdi.
Eğer işçiler, emekçiler bütün bu dayanışma seferberliğini kendi inisiyatifleriyle ve/veya bağlı oldukları işçi örgütlerinin (sendikalar, partiler, dernekler, kooperatifler vb.) girişimiyle gerçekleştirebildilerse, hatta bunu resmi kuruluşlardan bağımsız olarak, çoğu yerde de onlara rağmen hayata geçirdilerse, patron iktidarlarına ve kurumlarına ihtiyaç duymadan yönetebileceklerini de anlayacaklardır.
Bu deprem seferberliği bir noktayı daha gösterdi: İşçi sınıfı dayanışma ve birlikte seferber olma gücünü bir üst düzeye çekmelidir. Tüm işçi-emekçi grupları ve örgütleri bütün bu çalışmalarını çoğunlukla birbirlerinden bağımsız olarak yürüttü. Elbette hepsi çok değerli çalışmalar yaptı. Ama biz dahil her çevre bu çabalarını birleştirerek daha organize bir faaliyet sürdürebilseydi, sınıf bilincinin ve örgütlülüğünün çok daha üst düzeylerine yükselinebilinirdi. Hem de bunu uluslararası düzeyde birleştirerek sınıfımızın enternasyonal birliğini güçlendirebilirdik.
Bunun için, patronlar sınıfının ve iktidarının daha da ağır bir saldırısına maruz kalacağımız önümüzdeki süreçte, işçi ve emekçilerin birleşik cephesini oluşturmak her zamankinden daha büyük bir önem kazanıyor.
Deprem öldürmez, yıkılan binalar öldürür. Ve 43 bini aşkın canımızı kaybettik, enkaz kaldırıldıkça bu sayının artacağından korkuyoruz. Ve on binlerce insanımız, çoğu bazı uzuvlarını kaybederek yaralandı. Bu kayıplarımızın hepsi çöken binalar yüzünden oldu.
İktidarın sorumluluğu ortada. Tüm raporlar gösteriyor ki Maraş depremine dair bilim insanlarının ve uzmanların uyarı ve öngörüleri aslında iktidar tarafından okunmuş, hatta buna dair toplantılar yapılmış, bizzat Soylu tarafından Maraş’ın depreme hazırlık konusunda pilot bölge seçildiği ilan edilmiş. Ama bütün bunlara rağmen işe yarar hiçbir somut hazırlık yapılmamış. Depremin yarattığı yıkımın boyutu ve ilk müdahaledeki gecikme ve yetersizlik bu ihmal ve zafiyeti kanıtlıyor. Deprem olasılığını bildiği halde gereğini yapmayan müteahhitler dahil bütün bu sorumlular kasıtlı ihmal suçu işlemiştir. Sayısız imar affıyla bu süreci destekleyen rant politikalarının üreticisi siyasiler de birinci dereceden sorumludur. Hepsinden hesap sorulsun.
Organizasyon acizliği
Maraş depremleri hazırlıksız, altyapısız, usulsüz çürük binaları yerle bir etti. Bu yıkım iktidarın enkazlara geç müdahale etmesiyle arttı. En az iki gün boyunca deprem bölgelerinde müdahaleler sadece yerel halk ve dayanışma için hızla bölgeye intikal eden insanlar tarafından yapıldı. Binlerce insanı sadece bu yüzden kaybettik.
Ancak üçüncü günle birlikte iktidar deprem bölgesine devlet gücünü intikal ettirmeye başladı ama bu kez de büyük bir koordinasyon sorunu ortaya çıktı. Enkaz altında kalanların kurtarılması için büyük iş makinelerin günlerce sağlanamaması birçok hayatın yitirilmesine yol açtı. Enkaz altında kalmayan ama evsiz barksız bir şekilde ortada kalan milyonlarca depremzedenin soğuk havada barınma, tuvalet, yiyecek-içecek ve üst-baş ihtiyaçları haftalar geçmesine rağmen halen tam anlamıyla çözüme kavuşturulamadı.
Bu sırada iktidar bu sorunları çözmeye öncelik vermek yerine sahada dayanışma için bulunan muhalefet güçlerine ve sivil gönüllülere karşı bir rekabet duygusuyla hasmane davranmaktan çekinmedi. İktidar, deprem sonrası müdahalede de sınıfta kalmıştır.
Ve yine rant arayışı
İktidarın bütün hazırlıksızlığına ve geç müdahalesine rağmen yüzlerce saat sonra dahi enkaz altından kurtarılanların olması, yaşanan ihmalin yarattığı yıkımın bir göstergesidir. Buna rağmen iktidar, enkaz altında kalan insanlar için az da olsa bir umut varken bir an evvel enkaz kaldırmaya girişmekten çekinmedi.
Cenazeler, yaralılar, kayıp çocuklar ve insanlar, bitmeyen artçı depremler, yıkılan binaların yaydığı toz ve diğer zararlılar, temizlik ve hijyenin olmayışının oluşturduğu salgın sorunları devam ederken iktidarın bir an önce inşaatlara başlamak istediği, çoktan sahibine teslim ihalelerin planlandığı, bir yılda bütün yıkım ve kaybın üzerinin örtülerek halktan kaçırılmak istendiği görülmekte.
İktidar yaşananlardan hiçbir şekilde ders almadı, almak istemiyor çünkü rant politikasına kaldığı yerden devam etmek niyetinde. Bu cinai tablo bir an önce seçimlerle sona erdirilmeli, bütün sorumlulardan geriye dönük hesap sorulması mutlak suretle sağlanmalıdır.
Maraş depremleri, Tek Adam rejiminin çoklu krizini tek bir olayda yine ortaya koymuş oldu. Yıllarca süren rant ve denetimsizlik, iktidarın gecikmeli ve son derece eksik müdahaleleriyle birleşince 40 bini aşkın insan ve sayısız başka canlı hayatını kaybetti. Bu yıkımın sonucunda da sağlıktan eğitime, barınmadan çevreye pek çok kriz daha en başından açığa çıktı. On binlerce canımızı kaybetmişken, rejimin krizi hayatta kalanları ekolojik açıdan da etkileyecek.
Depremin ardından molozlara ne yapılacağı sorusu soruluyor. “Ne yapılmalı?” sorusundan önce “Ne yapılmamalıydı?” sorusuyla başlayalım. Öncelikle enkaz altında hiçbir canın kalmadığından emin olmadan hafriyat çalışmalarına başlanmamalıydı. Ancak iktidarın acelesi var, çünkü hafriyat ihaleleri için sabırsızlanan patronlar bekliyor. Bir yandan da yarattığı yıkımın görüntüsünü bir an önce ortadan kaldırma derdinde. O yüzden arama-kurtarma çalışmaları bitmeden enkaz kaldırmaya girişiyor. Yıkımın sonucunda tonlarca moloz var ve bunlarla en yapılmaması gereken şeyi yapıyor: Tüm canlı yaşamını hiçe sayarak molozları dere yataklarına döküyor. Çünkü biliyoruz ki iktidar için dere yatakları ya atık ya da inşaat alanıdır.
Deprem bölgesinde atık konusunda etkin bir planlama halen uygulanmadığı için inşaat atığının yanı sıra tıbbi ve tehlikeli atıklar birikiyor. Bu atıkların taşınmasından bertarafına kadar her adımında ilgili meslek odalarının ve uzmanların sürece dahil edilmesi gerekli. Atıkların acilen ve düzenli olarak toplanıp bertaraf edilmemesi bölgedeki depremzedelerin, arama-kurtarma ekiplerinin ve sağlık emekçilerinin sağlığını tehlikeye atmakta. İnşaat malzemelerinde bulunan asbestin gerekli tedbirler alınmadan taşınmaya kalkışılması ise doğrudan kansere kapı aralamak demek.
Çevre Mühendisleri Odası’nın raporlarına göre deprem bölgesinde altyapının acilen onarılması veya yenilenmesi, risklerin tespit edilip çevre ve halk sağlığı açısından en uygun hafriyat işlemlerinin belirlenmesi, atıkların geçici depolama yerlerinde depolanıp ayrıştırılması ve atığın toprağa veya yeraltı sularına karışması önlenmeli. Bunlar yapılmadığı takdirde uzun vadeli olabilecek halk sağlığı sorunları da yeni bir ekolojik yıkım da kaçınılmaz olacak.
Depremin 18. gününde hâlâ çadıra bile ulaşamamış, güvenli barınmaya ve temiz suya erişimi olmayan binlerce insan varken Tek Adam bir OHAL kararnamesi yayımlayarak mera ve ormanlık alanları yapılaşmaya açtı. Rejim, yıkıma sebep olan birikim hırsı ile enkazımızdan da kâr elde etme peşinde. Yeniden inşa süreci de aynı güdülerle sürdürülmek isteniyor. Bu sebeple enkazın kaldırılmasından geleceğimizin inşasına kadar her alanı iktidarın ve patronların kâr hırsından uzak tutmalıyız.
Maraş merkezli depremler Türkiye’de olduğu kadar Suriye’de de büyük bir yıkıma yol açtı. Başta Afrin, İdlib ve Halep kentlerini etkileyen depremde en az 6 bin kişinin öldüğü ve büyük çoğunluğunun Esad karşıtı grupların kontrolündeki kuzeybatıda olduğu biliniyor. Bu bölgedeki altyapı ve hastaneler iç savaş boyunca Rus ve Esad bombardımanları nedeniyle vurulduğundan insani yaşam koşulları hâlihazırda oldukça yetersiz durumdaydı. Bölgede yaşayan yaklaşık 4 milyon kişinin tamamına yakını savaş nedeniyle tahrip olmuş binalarda yaşamakta ve yardımlara muhtaç bir biçimde hayatlarını sürdürmekteydi. Bölgeye depremden önce de Türkiye üzerinden uluslararası yardımlar belli aralıklarla ulaştırılmaktaydı. Depremden sonra bu yardımların Suriye’ye ulaşması oldukça zaman aldı ve gelen yardımlar oldukça yetersizdi. Zira uluslararası yardım kuruluşları ve AB ülkeleri ABD’nin yaptırımları gevşetmesini -ki oluşan tepkiler sonucu ABD 90 günlüğüne yaptırımlarını askıya aldı, Türkiye ise yardım koridoru açmak için Rusya’nın icazetini bekledi.
Bölgede arama-kurtarma Suriyeli gönüllülerden oluşan White Helmets (Beyaz Baretliler) ve halk tarafından sınırlı imkânlarla gerçekleştirildi. Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR), Suriye’nin kuzeybatısındaki bölgelere Birleşmiş Milletler (BM) yardımlarının gecikmesinin ölü sayısının artmasına yol açtığını belirtiyor. BM’nin yardım ulaştırmak için Esad’ın onayını beklemesi, gönderilen yardımların yüzde 90’ına rejim güçleri tarafından el konulması ve kuzeybatıya çok sınırlı sayıda yardımın ulaştırılması Suriye halkının emperyalizm ve Esad rejimi tarafından ölüme terk edildiğini göstermekte. Nitekim gelen yardımlarda ne enkazı kaldırmak için ağır ekipman ne de yaralıları tedavi edebilecek tıbbi malzeme mevcut. Normalde bu bölgedeki ağır hastalar bölgedeki sağlık sisteminin yetersizliğinden dolayı sınırın diğer tarafında Antakya’daki devlet hastanelerine ulaştırılabilirken, şu an bu durum da ihtimal dışı.
Suriye halkının durumu Türkiye’de de oldukça vahim. Deprem bölgesinde yaşayan yaklaşık 2 milyon civarı Suriyeli göçmen var ve pek çoğu hayatlarında ikinci kez evlerini ve yakınlarını kaybetti. Üstelik deprem sonrası ırkçı, faşist gruplar tarafından yaygınlaştırılan “yağmacı” gibi söylemlerle tehdit edilmekte ve yardım istemeye dahi korkmaktalar. Hâlihazırda şehirlerarası dolaşımları kısıtlanmış olan Suriyeli sığınmacıların diğer illere 90 gün süreyle gidebileceğine dair bir karar yayımlandı ancak evlerini kaybetmiş insanları üç ayın ardından bu illere dönmeye mecbur etmek başlı başına bir insanlık suçu!
Yaşadığımız yıkımın sorumluları ne Türkiye’de ne de Suriye’de yaşayan emekçi yoksul halklardır. Öncelikle depremden zarar görmüş bölgeler üzerindeki yaptırımlar kaldırılmalı, sınır kapıları tamamen açılmalı ve derhal acil insani yardım ulaştırılmalıdır. Ülkemizde yaşayan Suriyeli göçmenler üzerinden üretilen nefret söylemlerinin sorumluları ise derhal cezalandırılmalıdır. Suriyeli göçmenlerin seyahat kısıtlama uygulaması süresiz bir şekilde ve ülke çapında kaldırılmalıdır. Enkazdan sağ kurtulan göçmenler tüm ihtiyaçlarına ayrımcılık görmeden erişebilmelidir. Bu yıkımı ancak emekçi halkların dayanışması ile aşabiliriz.
6 Şubat depremlerinin ardından acımız hâlâ yüreğimizde. Akıllarda ise sıkça sorulan bir soru, 99 depreminden bu yana bir arpa boyu yol kat etmedik mi? Depreme dayanıklı ve sağlıklı konutlar edinme anlamında bu soruya maalesef olumlu bir yanıt verilemese de birilerinin 99 depreminden çıkardığı büyük bir ders var: sermayenin yarattığı yıkımı yine sermaye için değerlendirmek!
İktidara yönelik olarak, bilime kulaklarını tıkamak, uyarıları dinlememek gibi pek çok eleştiri getirildi. En genel anlamı ile bu eleştirilerde haklılık payı olsa da 23 yıllık AKP iktidarı bilimin değil, sermayenin iktidarı oldu ve ne olursa olsun her şeyden önce sermaye birikiminin çıkarlarını ön planda tuttu. Birikim yasaları bağlamında AKP iktidarının cahil olduğunu söylemek hiç de mümkün değil. Erdoğan dahil olmak üzere Bakanlar Kurulu ve tüm iktidar burjuvalardan oluşuyor! Onlar için öncelik dünya ile rekabette yeterli sermaye birikimi olmayan Türkiye için kısa yoldan birikim yaratabilecekleri alanlara yönelmekti. Bunun için de inşaat ve enerji sektörü hep biçilmiş kaftan oldu. Birikime duyulan ihtiyaç doğası gereği bilimi ya da emekçi halkın sağlıklı koşullarda barınma hakkını yok saydı. Bunun için suçlar işlendi, suçlular örtbas edildi.
Örnek mi? Sabah Gazetesi’nin 25 Kasım 1999 tarihli haberinde talancı müteahhit olarak tanıtılan Hamza Cebeci, 3 kat yapılması gereken yere 7 kat bina yapmıştı. Işık Apartmanı adını taşıyan bu bina 17 Ağustos depreminde yüzde 60 hasar gördü. Buna rağmen Cebeci binayı yıktırmayıp makyajını tamamlayarak kiraya verdi. 12 Kasım’da gerçekleşen Düzce depreminin ardından bina yıkıldı ve 20 kişi öldü. Hapis cezası aldığı mahkemede: “Ben müteahhittim. Kat karşılığı iş yaparım. Eğer ben 3 kat yapacağım deseydim iş yapamazdım,” diyerek kendisini savundu. Ortağı Fahri Çakır, Düzce’den milletvekili seçilerek dokunulmazlık sayesinde cezadan kurtuldu. Hamza Cebeci ise bugün cumhurbaşkanı danışmanlığı görevine devam ediyor.
99 depremi sırasında AKP muhalefetteydi. Bugün muhalefette olan Millet İttifakı ise “Ölçüsüz rant hırsı milletimize ölümcül bir fatura ödetmiştir,” diyor. Yani Millet İttifakı ranta değil, “ölçüsüz ranta” karşı. Peki nedir bu ölçülü rant? Fazladan 4 değil, 2 kat çıkılması mı? Rantın kendisine karşı çıkılmadıkça nasıl afetlerden korunma sağlanabilir ki?
Türkiye’de inşaat sektörü tamamen kamulaştırılmadıkça; halkın sağlıklı ve dayanıklı konutlarda barınma hakkı kâra, ranta ve talana kapatılmadıkça gerçekçi bir çözüme ulaşmak mümkün olmayacak.
Depremin yaraları hâlâ taze ve zenginler enkazımızdan bile para kazanma derdinde. Acımızın biraz olsun hafiflemesi, sorunlarımızın azalması için büyük inşaat şirketlerinin kamulaştırılması ve bölgenin yeniden inşasının zemin etütleri tamamlanarak, en dayanıklı ve sağlıklı şekilde ve doğru yerde yapılması, bu sürecin özel sektöre kapatılması gerekiyor. Aksi durumda burjuvazinin her bir kanadı bizim felaketimizi kendi fırsatına çevirmek için can atıyor.
Annemin anısı. Yıkıntılar içinde hayata tutunmaya çalışan depremzedeleri görünce anlattı. 75 yıl önce köylerinde yaşlı bir karı koca tek evlatlarını yitirmiş. Öyle çok üzülmüşler ki aç susuz günlerce gözyaşı dökmüşler. O üzüntüye rağmen bir gün “oğulsuz yaşanıyor, öğünsüz yaşanmıyor. Bir çorba içip ağlamaya öyle devam edelim,” demişler. Acıyla yaşamayı maalesef öğrenmek gerekiyor.
Maraş merkezli depremler milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkiledi. Yüz binlerce insanın kurulu düzeni paramparça oldu. İnsanlar en yakınlarını kaybetti. Evleri başlarına yıkıldı. Depremler sonucu bölgede bir yakınını kaybetmemiş neredeyse hiç kimse kalmadı. Bu derece büyük bir acı, yıkım, keder nasıl sağaltılacak? Bu acıya nasıl dayanılacak? Yaralar nasıl sarılacak? Bu travmalar nasıl atlatılacak? Bunlar nasıl mümkün olacak?
Kuşkusuz işbaşı yapamayan işçiyi tazminatsız işten atarak olmayacak! Bölge artçılarla sallanmaya devam ederken, başını sokacak düzgün bir yer yokken, soğuk hava dondururken akılları ailelerinde olan işçileri çalışmaya zorlayarak da olmayacak. Çalışacak durumda olmayan tüm işçilere en az iki ay ücretli izin verilmeli.
Belli ki bazı patronlar en hızlı şekilde normalleşmek istiyor. Öyle bir normalleşmek ki deprem sırasında dahi işçiler tezgâh başından ayrılmasın istiyorlar artık. Kuşkusuz depremzede işçilerin hak ve hukuku patronların bu insafsızlığına ve kâr hırsına terk edilemez. Afet bölgesinde işten çıkarmalar en az bir yıl boyunca yasaklanmalı.
Emek örgütleri öncülüğünde Çalışma Bakanlığı derhal bir afet bölgesi çalışma mevzuatı oluşturmalı. İşçinin, emekçinin hakkı haramilerden korunmalı. Uymayan işyerleri en ağır şekilde cezalandırılmalı. Mucize, sır gibi boş laflar bir kenara bırakılmalı. İşçinin memurun bir maaşını deprem için vermesini teklif etmeden önce devlet somut adımlar atmalı.
Kahramanmaraş merkezli depremin üzerinden iki hafta geçti. Tek Adam rejiminin elindeki kaynakları doğru bir biçimde kullanmaması ve koordinasyonsuzluğun yarattığı felaketin etkisiyle resmi verilere göre 40 bini aşkın yurttaşımızı yitirdik. Özellikle ilk 72 saat içerisinde Antakya, Adıyaman, Gaziantep başta olmak üzere birçok şehre devlet namına hiçbir yardım ekibi ve teçhizatı ulaşmadı. Madenciler, inşaat işçileri, üniversite öğrencileri, sosyalist partiler, sendikalar ve meslek örgütleri, yani işçiler ve emekçiler bütün gücüyle ilk andan itibaren depremzedelerle dayanışma için bölgenin yardımına koştu. Emekçilerin fedakâr bir biçimde seferber olması oldukça anlamlıydı, çok sayıda yurttaşımızın hayatını kurtardı, biraz olsun yaralarını sardı ve soğuktan donmasını engelledi. Fakat bütün bunlar ilk 72 saatte doğru müdahalelerle kurtarılabilecek binlerce canı yitirmemizi engellemeye maalesef yetmedi.
Elimizden geldiğince depremzedelerle dayanışırken bölgeden gelmeye başlayan haberlerdeki yardım yakarışlarının da etkisiyle birçok kez hepimiz çaresiz hissettik. Günler boyunca enkaz altında kalan depremzedelere ulaşmayan arama kurtarma ekiplerini ve oldukça yetersiz kalan yardımları izlerken birçoğumuzun aklında ortak bir soru belirdi: Devlet nerede? Hızlı karar almak için geçildiği iddia edilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ne oldu da depremzedelere askeri kurtarma ekiplerini ancak ikinci günde ve oldukça yetersiz sayıda birimle deprem bölgesine gönderdi? Ya da memleketin dört bir yanına yaptıkları ve pek övündükleri duble yollar neden bırakın köyleri, şehir merkezlerine bile yardımların ulaşmasına hizmet etmedi? Madencilerin ivedi bir şekilde bölgeye sevk edilmemesi, vinç, ekskavatör gibi birçok arama kurtarma aracının bölgeye yeterince sevk edilememesi… Bunlar ilk akla gelenler ve liste maalesef oldukça uzun.
Plansızlık, koordinasyonsuzluk öyle vahim bir düzeydeydi ki insanlar yakınlarına, eşlerine, dostlarına ulaşmak için sosyal medyadan, özellikle de Twitter’dan medet umar hale geldi. Gerçekten kimi yurttaşlarımız böyle kurtarıldı ama binlerce canımızı yitirmemizi maalesef sosyal medya da engellemeye yetmedi. El yordamıyla gerçekleşen arama kurtarma girişimlerinin başka türlü bir sonuç vermesi de beklenemezdi. Özellikle ilk birkaç gün sanki devletin onca kaynağı yokmuşçasına insanlar sosyal medya hesaplarından enkaz konumlarını paylaştı. İlk kez deprem olmuş da devlet denilen örgütlenme hiç keşfedilmemiş gibi bir atmosfer oluştu. Çokça söylendi ama biz de tekrar edelim, İstanbul Sözleşmesi için mücadele eden kadın ve lgbti+ların karşısına gayet örgütlü bir biçimde çıkan devlet, deprem bölgesinde pek bir örgütsüzdü. Kayyum rektöre karşı seferber olan Boğaziçi öğrencilerinin evlerini şıp diye bulup gece yarısı basmakta pek mahir olan devlet, depremzedeler geceleri donma tehlikesi yaşarken oldukça beceriksizdi. Devletin hak arayanları ezerken son derece örgütlü oluşu, bunun yanında emekçilerin çıkarları konusunda son derece isteksiz ve işlevsiz olduğu çok açık bir biçimde ortaya çıktı.
Devleti görebildiğimiz ve göremediğimiz hadiseler arasındaki fark, bize yaşattıkları katliamda bütün çıplaklığıyla açığa çıktı. Hakkını arayanlara barikat çeken devlet, enkaz altında bıraktıklarını yetmezmiş gibi bir de yalnız bıraktı. Buna karşın bütün gücüyle seferber olan emekçi kitleler, hem kaynaklarının yetersizliği hem de önüne çıkarılan bürokratik engellerin etkisiyle sınırlı bölgede ama oldukça önemli bir dayanışma sergiledi. Bu dayanışma faaliyeti sürerken süreç içerisinde deprem bölgesiyle koordine olma, acil ihtiyaçların tespiti, tedarik edilmesi ve bölgeye ulaştırılması temel başlıklar olarak öne çıktı. Bu yazıya da başlık olarak seçtiğim ifade de böylesi bir dayanışma toplantısında zikredildi. Emekçiler dişinden tırnağından artırarak el emeği göz nuru bir sınıf dayanışması inşa ediyor. Fakat ne kadar fedakâr olunsa yetmiyor, özkaynaklarımız kısıtlı, bölge geniş. Elbette “Biz devlet olmadığımız için..” diyerek bir kenara çekilecek halimiz yok. Fakat bu durumu da akılda tutarak kamu kaynaklarının ve emekçilerden çalınarak elde edilen servetin bütün depremzedeler için kullanılmasını talep etmeliyiz. Vergilerden düşülen bağışları değil, yüzde 600 oranında kâr eden bankaların servetinin vergilendirilmesini haykıracağız. Deprem vergilerinin peşine düşecek ve toplanan vergilerin depremzedelere tahsisi için mücadele edeceğiz. Yani öfkemizi politikleştirmek ve ördüğümüz dayanışmayı politik mücadele ile birleştirmek zorundayız. Ancak bu sayede gerçekten hesap sorabilir ve acil ihtiyaçların karşılanmasını sağlayabiliriz.
Bütün bunlarla beraber bu devletin bizim yani emekçilerin ve ezilenlerin devleti olmadığı için bunları yaşadığımızı unutmamalıyız. Başka türlüsünü kurmak için sahada inşa edilen emek ittifakını politik arenada da vücuda getirmeli ve emekçilerin en geniş birlikteliğini yaratmalıyız. Emek örgütleri, siyasal partiler ve demokratik kitle örgütlerinin yani bütün emekçi halkın seferberliğini öncelikle deprem bölgesinde, bununla beraber ülke sathında merkezi bir şekilde koordinasyonunu sağlamalıyız. Bu sayede hem bölgedeki ihtiyaçları doğru bir şekilde tespit eder hem de daha hızlı bir şekilde tedarik edip ulaştırmayı başarabiliriz. İnşa ettiğimiz dayanışmanın yanında sorumlulardan hesap sormak ve bütün kaynakların depremzedelere tahsisi ve bir daha böylesine bir katliamı yaşamayacağımız şehirleri inşa edebilmek için işçi-emekçi hükümetini yaratma hedefiyle dayanışmalı ve mücadele etmeliyiz.
19 Şubat itibarıyla maalesef hayatını kaybeden insan sayımız 41 bini geçti. Yaralı sayımız yüz binlerle ifade ediliyor. Olası rakamlara dair söylenenler, mevcut kayıpları sindirememiş toplumu derinden etkiliyor. Kabulü gerçekten çok zor bir yıkım yaşıyoruz. Tam bu noktada nasıl olup da tek bir istifanın dahi gerçekleşmediği sorgulanıyor.
Kamuoyunda çok sayıda insan tek bir istifa dahi olmamasını anlayamıyor, isyan ediyor. İstifa konusundaki kızgınlık ve eleştiri çok haklı ve anlaşılır. Lakin “Tek Adam” rejiminin inisiyatifi ve özerkliği yok eden aşırı merkezi yapısı nedeniyle istifa hem mümkün değil hem de mevcut yapıda iyileşme yönünde sonuç doğurmayacak olması nedeniyle artık anlamlı da değil.
Saray rejiminde “affını talep etme” dışındaki her istifa sistemin aşırı merkezi yapısı gereği istifa edenin kişisel sorumluluğunun ötesine geçerek tek adam sistemine ve Erdoğan’ın sorumluluğuna işaret edeceği için mümkün değil. Nitekim bugüne kadar Saray’ın onayı ve talebi dışında bir istifa yaşanmadı. İstifa ancak görevden azlini isteme şeklinde gerçekleşti.
Dolayısıyla Erdoğan, yönetimi altındaki herkesin iradesini temsil ettiği, ondan bağımsız bir irade söz konusu olmadığı, ekonomiden dış politikaya kadar doğrudan her karar onun tercihini yansıttığı için Saray rejiminde sadece tek bir kişinin istifası anlamlı olabilir: Erdoğan’ın! Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin alâmetifarikası bu zaten: tüm güçlerin ve yetkinin, dolayısıyla sorumluluğun da tek bir elde toplanması!
Kuşkusuz gerçekte ve pratikte bir tek adam yönetimi söz konusu değil. Saray rejimi ekonomi-politik güçlerin bir koalisyonu. Sistem bu koalisyonu oluşturan güçlerin çıkar ve tercihlerinin üzerine yükseliyor. Ama bu durum Saray rejiminde istifa müessesesi olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Öylesine değiştirmiyor ki ihmal, istismar ve görevi kötüye kullanma olgusu çok açık olan durumlarda dahi, maden facialarından hızlı tren kazalarına, kamu otoritesi izin vermediği için gerekli soruşturma ve yargılamalar çoğunlukla yapılamıyor. Muhtemelen hâkim önüne çıkarılacak kişilerin “Biz sadece yukarıdan verilen talimatı uyguladık” demeleri istenmiyor.
Sonuç olarak istifa hukuki değil siyasi bir mekanizma. İstifa eden siyasi sorumluluğu aldığını kabul ederek bu işlemi yapar. İstifa illaki bir hukuki işlem olmasını da gerektirmez. Cezai işlem gerektiren bir durum varsa zaten engelsiz soruşturma ve dava konusu olması gerekir. Esas itibarıyla istifa siyasi sorumluluğu üstlenmek, siyasi vebali kabul etmek ve çözümünün önünü açmak anlamına gelir. Siyasi irade istifa ile bir tür özeleştiri yapar. Bir anlamda kamuoyuna istifa ile sorunun çözümü konusunda güven verilmek istenir.
Saray rejiminde ise zaten Türk siyasi kültüründe ender olan istifa mekanizması tamamen tasfiye edildi. Saray hiçbir sorumluluğu üstlenmiyor. Hiçbir hatayı kabul etmiyor. Hiçbir konuda özür dilemiyor. Sorun olarak görünen her şeyin sebebini kendi iktidarı dışında arıyor. Deprem felaketi bunu bir kez daha doğruladı. Çözüm için istifa safhası çoktan geçildi. Sandıklar kurulmalı. Bu sistemin kökünden değişmesi gerekiyor. Emekçiler olarak tercihimizi çok doğru yapmalıyız.
6 Şubat’ta Maraş merkezli meydana gelen ve 10 ili etkisi altına alan depremlerde resmi açıklamalara göre 40 binin üzerinde insan hayatını kaybetti. Yüz binin üzerinde ise yaralının olduğu belirtiliyor. Kuşkusuz depremden en çok etkilenen grupların başında ise çocuklar gelmekte. UNICEF’in yaptığı açıklamaya göre Türkiye’de 10 ilde yaklaşık 4,6 milyon çocuk farklı biçimlerde depremden etkilendi. Bu açıdan öne çıkan önemli sorunlardan birisi ise refakatsiz kalan çocuklar ve/veya hakkında arama ilanı verilen kayıp çocuklar oldu.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 15 Şubat’ta yaptığı açıklamada depremin ardından refakatçisi olmayan 1396 çocuktan 1114’ünün kimliğinin belirlendiğini açıkladı. Bu çocuklardan 508’i ailelerine teslim edilirken, toplam 282 çocuğun ise kimliği tespit edilemedi. Deprem bölgesinde kaybolan ve farklı şehirlerdeki hastanelere gönderilen ya da kayıp çocukların bilgilerinin tamamı Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığında toplanmalı ve tüm bilgiler çocuk hakları örgütlerinden hukukçulara, sağlıkçılardan toplumun tüm kesimine kadar şeffaf bir şekilde paylaşılmalıdır. Afet Çocuk Sivil Koordinasyon Ekibi’nin belirttiği gibi refakatsiz çocukların güvenliği, olası kaybolmaların önlenmesi ve halihazırda travmatize olmuş çocukların ve yakınlarının kaygı düzeylerinin daha da artmaması için doğru kayıt-takip sürecinin işletilmesi ve çocukların resmi kurumlara ve görevlilere teslim edilmesi kritik önem taşıyor.
Enkazdan kurtulan çocukların ailelerine ulaştırılması konusunda da ciddi sorunlar mevcut. Aileler çocuklarını hastanelerde ararken, tedavi gören çocukların ailelerine ulaşmalarında zorluklar yaşanıyor. Refakatsiz çocukların kaçırıldığına dair spekülasyonlar da artmakta, çocukların birtakım tarikatlara verildiği bilgisi ortalıklarda dolaşmakta. Üstelik Bakanlık, 20 depremzede çocuğun İHH İnsani Yardım Vakfı tarafından ayarlanan evlere yerleştirildiğini doğruladı. Dahası, Diyanet İşleri Başkanlığı evlat edinilecek çocukların istismarını olağanlaştıran ve yasalara aykırı bir açıklamada bulundu. Devlet, ayrımcılık yapmaksızın depremden etkilenen tüm çocukların güvenliğinden sorumludur ve çocukların tarikatların eline bırakılması kabul edilemez. Devlet ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, depremzede çocukları hak ihlalleri, istismar ve şiddete karşı korumakla ve gerekli uzman psikososyal desteği almalarını sağlamakla yükümlüdür.
Devlet kurumlarının yanı sıra, medyanın da bu süreçte çocuk hakları açısından önemli sorumlulukları mevcut. Depremden etkilenmiş ya da enkaz altından çıkarılan çocukların fotoğraf ve videoları sosyal medyada ve televizyon kanallarında yaygın olarak paylaşılıyor. Bu paylaşımlar kimseye bir şey kazandırmadığı gibi çocukların güvenliğini de tehlikeye sokmakta. Dahası, şu unutulmamalıdır ki çocukların güvenlik ve mahremiyet hakları vardır. O yüzden çocukları güçsüz, çaresiz ve acınası bireyler olarak gösteren, çocuğun kimliğini açık eden görseller paylaşılmamalıdır.
Diğer yandan, çocuklar için gönüllü olarak iyi niyetle yapılan birçok çalışma da var ancak doğru şekilde planlanmadığında bunların çocuklarda yeni travmalara yol açabileceği de asla göz ardı edilmemeli, bu konuda ilgili kurumların yönlendirmeleri mutlaka takip edilmeli. Afet Çocuk Sivil Koordinasyon Ekibi, afet bölgesindeki çocuklarla iletişimin nasıl olması gerektiğiyle ilgili gönüllüler için şöyle bir bilgilendirme yaptı: “Deprem bölgesindeki çocuklarla temas etmeden önce hazır hissettiğinizden emin olun. Kendinizi fiziksel ve psikolojik olarak hazır hissetmiyorsanız bulunduğunuz yerden destek çalışmalarına dahil olmaya gayret edin. Amacınız, göreviniz ve yetkinliğiniz, doğrudan çocuklarla çalışmak olmadığı sürece, çocukların talepleri ve ihtiyaçları konusunda mutlaka bir uzman desteği alın.”
Çocukların bir birey olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır. Çocukların güvende olması ve yeni hak ihlallerinin yaşanmaması için çocukların nesne değil özne olduklarını, siyasi propaganda malzemesi haline getirilmemeleri gerektiğini ve önceliğimizin çocuklar olduğunu bir kez daha hatırlamamız gerekir. Çocukların sadece afet dönemlerinde değil her dönemde korumamız gereken hakları vardır. O yüzden çocukların yüksek yararı için, çocuklarla birlikte bir çalışma hayata geçirilmelidir.
Büyük yıkımlar, hafızalara kazınan bazı kareler ile karakterize olur. O kareler bir yandan yaşananları unutulmaz kılarken bir yandan da yaşananların gerçek niteliğini, sınıfsal özünü gösterir.
Soma maden faciası sonrası ölümden dönmüş bir madencinin ambulansa bindirilirken “Ayakkabılarımı çıkarayım, sedye kirlenmesin” demesi gibi.
En az 301 madencinin kaybının acısıyla aileler kahrolmuşken bu acıyı dillendiren madenci Erdal Kocabıyık’ın Başbakan Erdoğan’ın özel kalem müdürü Yusuf Yerkel tarafından yerde tekmelenmesi gibi.
Nasıl öldürüldük?
On binleri öldüren, yüz binleri yaralayan, milyonları yersiz yurtsuz bırakan Maraş merkezli iki depremin de en unutulmaz görüntülerinden biri, Hatay’da tam 138 saat sonra enkazdan çıkarılan Emine Hanım’ın “Param yok, ne olur beni özel hastaneye götürmeyin” sözüydü.
Bu söz bir bakıma yaşanan her şeyin neden yaşandığının ve nasıl öldürüldüğümüzün de özeti.
Deprem sadece vesile oldu. Deprem değil çürük bina öldürüyorsa yaşadığımız bir sınıfsal cinayettir. Mevcut haliyle bir sınıf kırımıdır.
Her gün üçer beşer iş cinayetlerinde ölmemizin de, Covid-19’un sınıfsal eşitsizlik nedeniyle bir işçi sınıfı salgınına dönmesinin de bir sınıf kırımı olması gibi.
Bu görüntüyü tamamlayan sınıfsal gerçek ise Emine Hanım ve yüz binler enkaz altında kalmadan harekete geçmeyen, harekete geçmeyi de gecikerek ve eksik yapan iktidar ve sermayenin timsah gözyaşlarıdır.
Özünde bir “show business” olan yüz milyar liranın üzerinde paranın toplandığı bağış kampanyası bir dayanışmanın değil, devleti anonim şirket gibi yönetme mantığıyla ortada asgari düzeyde dahi bir sosyal devletin kalmadığının, sermaye birikiminin alabildiğine yoğun bir emek sömürüsüne dayandığının bir tescilidir.
Devlet bir hayırsever kurumu değildir. Emekçi halk sadaka değil hakkı olan sosyal politikaları istiyor. Devlet topladığı vergilerle emekçi halkın can ve mal güvenliğini sağlamak, sosyal politikaları üretmek zorundadır. Bunu yapmayan derhal koltuğunu boşaltsın. Emekçi halkı kırıma uğratan tüm sorumlular hesabını vermeli.
6 Şubat depremlerinin ardından Saray rejiminin plansızlığı ve tercihleri yıkımın boyutunu derinleştirmeyi sürdürüyor.
Devlet eliyle gerekli tedbirler alınmaz; arama-kurtarma çalışmaları ve enkazdan sağ kurtulanların barınma, gıda, sağlık gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması için tüm imkânlar seferber edilmezken, aradan geçen 10 günde emekçi halkımızın olağanüstü seferberliğine tanıklık ediyoruz.
Emekçi halkın öfkesini dayanışma seferberliğine dönüştürmesinin ardından inisiyatifi elinden yitirmekten çekinen rejimin ise bunun karşısında uyguladığı politikalar hepimizin malumu.
Dayanışmayı engellemek için OHAL ilan etmek… Pazarcık Hasankoca koordinasyonunda olduğu gibi meslek ve emek örgütlerinin, HDP ve sosyalist partilerin ve emekçi halkın seferberliğiyle afet bölgelerinde inşa edilen koordinasyonlara kayyum atama girişimleri… Afet bölgesine götürülen dayanışmalara el koyma çabaları ve TKP’li dostlarımızın örneğinde olduğu gibi gönüllüleri gözaltına almalar… Devletin ve özel sektörün tüm kaynaklarını seferber etmek yerine delilleri karartma, patronların kârlarını muhafaza etme… Bu listeyi sayfalarca uzatabiliriz.
Rejimin son hamlesi ise “yürek yiyenlerin” “ortak yayını” oldu. Emekçilerin sırtından kârlarına kâr katan şirketler, rejimin himayesi altında Yap-İşlet-Devret’ler (YİD), mega projeler vasıtasıyla semiren beşli çeteler, rejimin yanında saf tutmuş, emekçilerin aidatlarıyla koltuklarına yapışmış Hak-İş ve Memur-Sen bürokratları ve halkın parasıyla halka caka satan bankalar ve Merkez Bankası…
Deprem vergileriyle sözde duble yol inşa edenler, usulsüz ihalelerle dünyalığını yapanlar, binlerimizin canına kastedenler ve binlerimizi enkaz altında bırakanlar, yargılanması, hesap vermesi gerekenlerin önemli bir kısmı birer birer bağlanıp kefaret ödercesine bağış yapıyor, hem de bizlerin kazancıyla.
Çokça yazdık; acil sorunlar acil tedbirleri zorunlu kılar. Hele böylesi insani, toplumsal, ekonomik ve siyasi çöküş ortamlarında. Ve hele böylesi ikiyüzlü bir rejim karşısında.
Ve emekçiler için bugünün acil sorunu tüm sorumluların yargılanmasıdır. Yüzde 600’lerle kâr eden bankaların bağış yapması değil, en az yüzde 20 servet vergisi ödemeye zorlanmasıdır. YİD’lerle köşeyi dönen beşli çetelerin kefaret ödemesi değil, YİD’lerin tazminatsız kamulaştırılmasıdır. Emekçilerin kaynaklarıyla caka satan kamu kuruluşlarının emekçilerin denetimine açılmasıdır.
Bunun yolu da dayanışma seferberliğine dönen öfkemizi politik bir zeminde buluşturmaktan geçiyor. Sahada kurduğumuz ittifakı acil taleplerle donatmaktan, koordine etmekten, emek ittifakını vücuda getirmekten… İnsan hayatına kasteden Saray rejimine, enkazdan beslenmeye çalışan sermaye sınıfına karşı.
Çünkü yitirdiklerimize sahip çıkmanın, geleceğimizi inşa etmenin yegâne yolu bunu zorunlu kılıyor.
Aynı gemide değiliz! Biz denizleri geri istiyoruz!
Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi, Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi ve Özgürlük için Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi bugün (14 Şubat) İHD İstanbul binasında gerçekleştirdikleri ortak basın açıklamasında deprem sürecinde göçmenlere yönelik açığa çıkan ayrımcı ve ırkçı uygulamalara dikkat çekti.
Yetkililere seslenen ekipler, “Mültecilere dönük tırmandırılan ırkçılık ve nefret dili hususunda önleyici tedbirler alınmasını, İstanbul dahil olmak üzere bütün illerin depremzede mültecilere açılmasını ve barınma sorununa acil çözüm bulunmasının elzem olduğunu belirtiyor ve herkesi bu noktada gerekli adımları atmaya çağırıyoruz,” dedi. Katılımcılar depremin yarattığı yıkımının ancak birlikte aşılabileceğini dile getirdi.
Deprem sürecinde göçmenlere yönelik ayrımcı uygulamalara ve ırkçı saldırılara karşı İHD İstanbul binasında basın açıklaması gerçekleştirildi.
Depremin yarattığı yıkımı birlikte aşacağız, birlikte yaşamak istiyoruz!
Deprem sürecinde göçmenlere yönelik ayrımcı ve ırkçı uygulamalara karşı basın açıklaması:
6 Şubat 2023 tarihinde merkez üssü Kahramanmaraş olan ve birçok ilde hissedilen çok büyük ve ağır yıkıma sebebiyet veren iki büyük deprem meydana geldi. Deprem başta Kahramanmaraş ve Gaziantep olmak üzere Hatay, Adıyaman, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Kilis, Malatya, Şanlıurfa ve Mersin illerinde hissedildi. Deprem Türkiye’nin yanı sıra Suriye’yi de etkiledi, başta Afrin, İdlip ve Halep olmak üzere birçok Suriye kentinde de benzer bir tahribata ve yıkıma neden oldu. Resmi kaynaklardan ulaştığımız son verilere göre Türkiye ve Suriye’de 35binin üzerinde can kaybının olduğu ifade edilmekte, ancak can kayıplarının artacağı öngörülmektedir.
Depremin ardından hem hayatta kalan depremzedeler hem de ülkenin her yerinden gelen gönüllü kişi ve kurumlar depremin etkisini hafifletmek, depremzedelere destek olmak için canla başla çalıştı. Ülkenin her yerinden insanlar hızlıca koordine olarak afet bölgesine temel ihtiyaçları gönderdi ve göndermeye devam ediyor. Pek çok kişi afet bölgesinden gelen depremzedelere evlerini açıyor. Halklar, başına gelen bu depremin sonuçlarını birlikte göğüslüyor ve dayanışmayı örüyor.
Elbette deprem yaratmış olduğu sonuçlar itibariyle dil, din, ırk, cinsiyet, yaş ayrımı yapmadı, bölgede 2 milyonu mülteci olmak üzere 15 milyon insanı etkiledi. Bu depremle; daha önce savaşı, yerinden edilmişliği, yurtsuzluğu ve eşitsizlikleri yaşayan mülteciler bir kez daha ölümün ve kıyımın ortasında kaldı. Enkaz altındaki bir göçmenin neden ses vermedikleri sorulduğunda “Türkçe bilmiyoruz. Arapça seslenirsek bizi kurtarmaktan vazgeçip giderler diye düşündük” demesi, göçmenlerin yaşadığı ayrımcılığın, ötekileştirmenin nasıl ağır sonuçlar doğurduğuna dair acı bir örnektir.
Diğer depremzedeler gibi aileleri için endişelenen, yaralıları ve cenazeleri ile uğraşan, güvenli bir alan bulup temel ihtiyaçlarına erişmeye çalışan mülteciler, bu temel hak ve ihtiyaçlarına dahi eşit bir şekilde erişemiyor. Öte yandan da bazı siyasiler ve sosyal medya kullanıcıları tarafından kendilerine yöneltilen nefret dili ve ırkçı saldırılarla mücadele etmeye çalışıyorlar. Göçmenlere yönelik nefret söylemleri ne yazık ki hızlıca nefret saldırılarına ve işkencelere dönüşmektedir.
Göçmen ve mülteciler hakkında çıkan asılsız haberler, onların her türlü yardımdan ayrıcalıklı olarak yararlandıkları gibi yanlış bilgilerin dolaşıma sokulması, nefret söylemlerini tehlikeli bir boyuta vardırmaktadır. Depremden ağır biçimde etkilenen Suriyeliler ve diğer göçmenler hem hayati olan yardımlardan dışlanmaya çalışılıyor hem de “yağmacılar” olarak damgalanıyorlar. Göçmenlerin bu şekilde etiketlenmesi ırkçılıktır. Bu korkunç yıkımın müsebbibi ve asıl yağmacılar inşaat sermayesi ve buna göz yuman ve destekleyen devlet yetkilileridir. Hükümetin afet yönetmedeki başarısızlığı ve acil yardım ilkelerine göre hareket etmemesi yüzünden afet bölgesinde ortaya çıkan kaos ve karışıklık neticesinde mülteciler günah keçisi ilan edilmekte, adli vakalarla, hırsızlık, gasp gibi suçlarla ilişkilendirilerek nefretin dozajı iyice arttırılmakta ve bu yolla asıl sorumluların üzeri örtülmeye çalışılmaktadır.
İnsan haklarından ve demokrasiden yana olan kamuoyunun tüm uyarılarına rağmen, nefreti köpürtmeye, halklar arasında kin ve düşmanlık üretmeye devam edenler; iktidarın insan haklarını tümüyle askıya alarak OHAL’i daha rahat uygulamasına, işkence ve kötü muamele gibi suçları daha pervasızca işlemesine zemin hazırlamaktadır. Ayrıca, mülteci düşmanlığı afetin sonuçlarının bir siyasal kriz olduğunun üstünü örterek onu kamuoyuna kriminal bir vaka gibi sunma işlevi görmektedir.
Çadır bölgelerinde ırkçı saldırı tehdidi altında olan mülteciler güvenli bir yaşamı kurmak, deprem koşullarının üstesinden gelmek için afet bölgesi dışındaki illere gitmek istiyorlar. Ancak bu süreçte de çeşitli engellerle karşılaşıyor. Afetten etkilenen ve kayıtlı olduğu ilden ayrılmak isteyen mültecilere verilen 90 günlük yol izin belgesi olmadan hareket edebilme hakkının kapsamı ve sonrası belli değildir. Mültecilerin mahkûm edildiği bu belirsizlik, onların yaşamlarını yeniden kurmalarının, eğitim, sağlık ve istihdam gibi temel haklarına erişmelerinin önünde duran en büyük engeldir.
İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Başkanlığı tarafından alınan depremzede mültecilerin kamu kurumlarında konaklayamayacağına ilişkin karar ve yine mültecilerin deprem bölgesinden tahliyesi için tahliye edileceği şehirde onu ağırlayacak bir yakınının bulunması şartı, mültecilere “başınızın çaresine bakın” demektir. Ayrıca mültecilerin tahliyesinin havayolu ile sağlanmayacağı bildirilmiştir. Bu durum, göçmenlerin şehir dışına çıkabilmek için kimi fırsatçı kişilere yüksek meblağlar ödemek zorunda kalmalarına da sebep olmaktadır. Yine bölgedeki Geri Gönderme Merkezleri ve kamplarda kalan göçmenlerin durumları hakkında yetkililer tarafından hiçbir açıklama yapılmamıştır.
Eşitlik ilkesi gereği mülteci veya yurttaş fark etmeksizin tüm depremzedelerin güvenli ve onurlu bir yaşamı kurma hakkı vardır. Zaten afet öncesi ekonomik koşullarda konut sorununun her geçen gün büyüdüğü, barınma hakkına erişim için hükümetin üzerine düşenleri yapmadığı yerde, şimdi de mülteci depremzedelerin barınma imkânlarından yararlandırılmaması daha büyük mağduriyetlere sebep olacaktır. Mülteciler bir kez daha belirsizliğe terkediliyor. Derhal bu ayrımcı uygulamalardan vazgeçilmelidir.
Daha da vahim sonuçlar doğurmadan ayrımcılığın, ırkçılığın ve mülteci düşmanlığının, işkencenin ve kötü muamelenin önlenmesi için hepimize daha büyük bir görev düşüyor. Siyasiler, medya temsilcileri, bazı sosyal medya hesapları üzerinden yukarıdan aşağıya yaygınlaştırılan ve tırmandırılan ırkçılık ile mücadele etmeli, halkın kendiliğinden başlattığı dayanışmaya omuz vermeli ve yurttaş-mülteci demeden depremzedelerle eşit bir yaşamı örmek için çalışmalıyız. Bu uğurda, gerek sahada destek ve çalışmalarını sürdüren, gerekse de her türlü dayanışmayı sergileyen emek ve meslek örgütlerini, sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi partileri ortak bir tutum almaya davet ediyoruz.
Yetkililere sesleniyoruz; Mültecilere dönük tırmandırılan ırkçılık ve nefret dili hususunda önleyici tedbirler alınmasını, İstanbul dahil olmak üzere bütün illerin depremzede mültecilere açılmasını ve barınma sorununa acil çözüm bulunmasının elzem olduğunu belirtiyor ve herkesi bu noktada gerekli adımları atmaya çağırıyoruz.
Depremin yarattığı her türlü tahribatın, ancak ve ancak insan hayatını önceleyen, ayrım yapmadan eşitliği gözeten politika ve uygulamalarla üstesinden gelebiliriz.
Bölgedeki Geri Gönderme Merkezleri ve kamplarda kalan göçmenlerin durumları hakkında yetkililer tarafından bir açıklama yapılmalıdır.
Enkazdan sağ kurtulan göçmenler, barınma, sağlık, erzak tedariki, ulaşım gibi acil ve temel ihtiyaçlarına eşit bir şekilde erişebilmelidir.
Yol izin belgesi 90 günle sınırlandırılamaz. Deprem öncesinde dahi göçmenlerin en temel haklarına erişimini engelleyen seyahat kısıtlaması uygulaması, süresiz bir şekilde ve tüm ülke çapında acilen kaldırılmalıdır.
Göçmenlere yönelik ayrımcı, ırkçı uygulamalara geçit vermeyelim! Irkçılık nefret suçu sayılsın, ayrımcı politikalar ve söylemler üretenler hakkında hukuki işlem yapılsın.
Depremin yarattığı yıkımı birlikte aşacağız, Birlikte yaşamak istiyoruz!
6 Şubat’ta Kahramanmaraş merkezli gerçekleşen ve 10 ilimizi etkileyen depremlerin bilançosu her geçen gün daha ağır hale geliyor. Bu yazının yazıldığı 180. saatte resmi rakamlara göre depremde hayatını kaybedenlerin sayısı en az 31 bin 643. Bir yandan da enkaz çalışmaları sürmeye devam ediyor. Mevcut durum hem büyük bir insanlık dramına hem de başta deprem bölgesindeki halk olmak üzere tüm hayatlarımızı etkileyen ve etkilemeye devam edecek sosyal, ekonomik ve politik bir enkaza işaret ediyor.
Diğer yandan, Erdoğan yönetimi, depremlerin yarattığı büyük yıkımdaki kendi sorumluluğunu “asrın felaketi” gibi açıklamalarla en aza indirgemeye çalışıyor. Depremlerin büyüklüğü ve hava koşulları elbette yıkımın boyutunun nedenleri arasındadır. Ancak Tek Adam rejiminin politik tercihleri, kendini tüm kurumların yerine koyan ve her şeye muktedir sayan, işbirliğini dışlayan yönetim anlayışı, karar alma mekanizmalarındaki hantallığı ve idari yapılanmadaki çürümüşlüğü afet yönetimindeki başarısızlığın sorumluluğunu açıkça işaret ediyor. Üstelik imar barışı, yapı denetim süreçleri, insan yaşamının karşısına koyduğu sermayeden-ranttan yana tüm politikaları bu felaketteki sorumluluğun sadece afet yönetimi süreciyle ilintili olmadığını, çok daha öncesine dayandığını apaçık ortaya koyuyor. Ancak Erdoğan hükümeti, bu sorumluğu kabul etmediği gibi, OHAL ilanı ile bu süreci kendi yetkilerini daha da artırmak adına kullanma çabasına girdi. Oysa AKP’nin 20 yıllık mirası bireysel hak ve hürriyetleri, yerel yönetimlerin yetkilerini daha da kısıtlayacak OHAL’in hangi amaçla ilan edildiğini ortaya koyuyor.
Tüm bu çerçevede, içinde bulunduğumuz 8. günün ihtiyaçları şu tespit ve taleplere ısrarla dikkat çekmemizi gerekli kılıyor:
Afet yönetiminde plansızlık ve koordinasyonsuzluk devam ediyor. Erdoğan yönetiminin, afet yönetimi boyunca izlediği etkin bir planlamadan ve koordinasyondan uzak yöntemi durumun vahametini artırmaya devam ediyor. Erdoğan’ın “İlk günlerde eksiklikler oldu” diyerek kabul ettiği acziyetin ilk günlerle sınırlı kalmadığı ortada. Üstelik bu eksiklikler, kritik saatlerin doğru kullanılmamasına ve enkazlarda kurtarılmayı bekleyen insanlara ulaşmada gecikmelere sebep olarak telafisi olmayan hayati sonuçlar doğurmuş durumda.
İktidarın bu plansızlık ve koordinasyonsuzluğunun bir diğer sonucu da ortaya çıkan kaos ortamı neticesinde bölgede emekçi halkın acil ihtiyaçlara ulaşımının çok zorlu hale gelmiş olmasıdır. Bölgeye emekçi halkın seferberliği aracılığıyla ulaşan birçok yardımın halen bazı mahalle ve köylere ulaşmadığı, ulaşması için yerellerdeki gönüllü inisiyatifleri aşan etkin bir dağıtım ağının oluşturulamadığı biliniyor. Yardımların organizasyonu için yerel idari kurumlara inisiyatif tanınmalı, sivil toplum örgütleri ve bölge halkının dahliyle her alanda kriz masaları daha fazla geç kalınmadan oluşturulmalıdır.
Bölge halkının acil ihtiyaçlarından biri barınma sorunu olmaya devam ediyor. Bölge halkı, geçici barınma alanlarının oluşturulmasında, bölgeye iletilen çadırların kurulmasında bile geç kalındığını ve birçok kişinin halen çadırlara ulaşamadığını ifade ediyor. Depremzedelerin barınma ve ısınma ihtiyacı acilen çözülmelidir. Kısa vadeli hızlı çözümlerin hemen ardından ise bölgeye hava koşullarına uygun prefabrik yaşam üniteleri veya konteynerlerin sevki ve bu alanlarda asgari bir altyapı sağlanması için derhal çalışma başlatılmalıdır.
Depremzedelerin hayatlarını idame koşulları açısından açığa çıkmış en önemli sorunlardan biri hijyen sorunudur. Deprem bölgelerindeki tuvalet sorunu, temiz su kaynaklarına ulaşımda kesinti, çöp ve atık sorunu acilen mücadele edilmesi gereken önemli hijyen sorunları olarak öne çıkıyor. Bu sebeple, birçok bulaşıcı salgın hastalık riski açığa çıkmış durumda ve başta çocuklar olmak üzere bölgedeki herkes büyük tehdit altında. Ayrıca, ped ve menstrüel ürünlerdeki tedarik sıkıntısı kadınları birçok farklı enfeksiyona da açık hale getiriyor. Bu sorunlara acilen müdahale için temiz ve güvenli su tedariki, gıda hijyeninin sağlanması, atıklar, çöpler ve hayvan ölülerinin uygun şekilde toplanması planlanmalı ve tuvaletler yaygınlaştırılmalıdır. Ayrıca temel sağlık hizmetlerinin verilebileceği uygun birinci basamak sağlık birimlerinin kurulması gerekmektedir. Tıbbi malzemelerin ve dezenfektan ürünlerin bölgeye sevki ve bölge halkının bunlara ulaşımı için etkin bir planlama ve koordinasyon sağlanmalıdır.
Afet bölgesindeki halkımızın başta yaşlılar, engelliler, gebeler olmak üzere güvenli bölgelere tahliyesine hızlı bir şekilde devam etmek gerekiyor. Ancak iktidar, mağduriyeti başka mağduriyetler yaratarak çözme yoluna başvuruyor. Depremzedelerin barınma sorununu bahane göstererek, üniversite öğrencilerinin eğitim haklarını elinden almaya çalışıyor. Bu kararın altında yatan esas sebep, depremzedelerin barınma ihtiyacını karşılarken ortaya çıkacak maliyeti özel sektöre yüklememe kaygısıdır. Oysa talebimiz, ülkedeki oteller, barınma merkezleri ve boş konutların parasız bir şekilde ihtiyaç sahiplerine sunulmasıdır.
Depremzedelere ihtiyaçların temini konusunda ırk, din, dil, cinsiyet ayrımı ve cinsel yönelime dayalı hiçbir ayrımcılığa izin verilmemelidir. Depremden etkilenen göçmenlerin gerekli kurtarma, tahliye, barınma ve yardım gibi hizmetlere erişimini engelleyen tüm ayrımcı politikalar derhal son bulmalıdır. Irkçılık insanlık suçu sayılmalı, ayrımcı politikalar ve söylemler üretenler yargılanıp cezalandırılmalıdır!
Depremzede kadın ve lgbti+lar toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve homofobik-transfobik uygulamalar dolayısıyla ihtiyaç ve sıkıntılarını dile getirmekte veya bunlara cevap almakta zorluk çekmektedir. Bölgeden aktarımlar, ihtiyaçlara ulaşma konusunda dahi ayrımcılığa uğrayanlar olduğunu dile getirmektedir. Kadın ve lgbti+ların destek alabilecekleri mekanizmaların oluşturulması bu açıdan oldukça önemlidir. Bu konuda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kadın ve lgbti+ örgütleriyle koordinasyon içinde çalışmalıdır.
Arama kurtarma çalışmalarının tamamlanmasını takiben enkaz kaldırma sürecine geçilecektir. Öncelikle bu süreçte acele edilmemesi, arama-kurtarma çalışmalarının titizlikle sürdürülmeye devam etmesi büyük önem taşımaktadır. Ardından başlanacak hasar tespit çalışmaları ve enkaz kaldırma süreci, muhakkak Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği ve Türkiye Barolar Birliği’nin oluşturduğu Deprem Koordinasyon Kurulu’nun dahli ve yönlendirmesi ile sürdürülmelidir.
10 ilimizi etkileyen depremlerde hasar gören binalar bir kez daha müteahhit hatalarını, imar affının sonuçlarını, denetleme mekanizmalarındaki usulsüzlükleri ve tüm bunların can kaybındaki sorumluluğunu gözler önüne sermiştir. Deprem bölgelerindeki bina yapım ve denetim süreçlerine ilişkin tüm detaylar şeffaflıkla paylaşılmalı, delillerin yok edilmesi engellenmeli, müteahhitler ve tüm suç ortakları yargılanmalıdır.
Tüm bu ihtiyaçların planlama ve koordinasyonu acil ve hayati sonuçlar içermektedir ve ne ilk fırsatta OHAL yetkilerine sarılmış Tek Adam rejiminin önceliklerine ne de sermayenin tercihlerine terk edilebilir. Emek ittifakının gerekliliği ve potansiyeli bugün sahada bizzat ortaya konmuştur. Bu sebeple, depremin ilk anından itibaren bölgeye koşan, yardımlar için seferber olan emek örgütleri, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri ve tüm emekçi halk bu yönde hem hükümet üzerinde basınç oluşturmalı hem de kendi ortak örgütlenmesini sağlamalıdır. Bu örgütlenmelere hem deprem bölgelerinde hem de o bölgelerle koordinasyon içinde yardımları organize etmeye çalışan illerde ihtiyaç vardır. Tek Adam rejiminin afet bölgelerinde yarattığı muazzam boşluğu tüm ülke çapında ördüğü dayanışma seferberliği ile gidermeye çalışan emekçi halk; iktidarın çözüm olarak karşısına çıkardığı sermayeden yana politikaları da emekten yana ekonomik ve sosyal politikalar etrafında öreceği acil eylem planı etrafında bir seferberlikle aşabilir! Zaman, bir yandan dayanışma ile yaraları sararken, bir yandan da emekten yana bir yeniden inşanın planını yapma zamanıdır!
İşçi Demokrasisi Partisi olarak, üyelerimizden ve dostlarımızdan topladığımız yardımı Hatay’da yardımın henüz ulaşmadığını bildiğimiz üç bölgeye iletmek adına dört yoldaşımızla yola çıktık. Aracımız jeneratör, konserve gıda, gıda pişirmeye elverişli olan bir köy için kuru gıda, ilk yardım malzemeleri, fener, pil, iç çamaşırı, ıslak mendil, kadın pedi, çocuk bezi ve mamaları, ayakkabı, battaniye, yakıt, powerbank, kamp ocağı-ocak gazı vb. ile yüklüydü.
Basına yansıyanlar ve Hatay’da yaşayan dostlarımızdan aldığımız haberler oldukça ürkütücü. Yolda olduğumuzun haberi yayıldığından itibaren yardıma ihtiyaç duyan dostları için bize ulaşan onlarca kişiden telefon alıyoruz. Çok sayıda akrabasını depremde kaybeden, ablası ve eniştesi enkazdan kıl payı kurtulup komşularını çıplak elle enkazdan çıkaran İpek yoldaşımızın telefonu ise hiç susmadı. İpek her seferinde çevresini yatıştırmaya çalışırken telefonunu kapattıktan sonra “Ne kadarına yetişeceğiz ki?” diye soruyor. Çalan hemen her telefonu “Evet su getiriyoruz” ile bitiyor. Yardımı taşıyan dört yoldaşız ve her birimizin telefonu yeni bir yardım çağrısı ile ya da “Sizin için ne yapabiliriz?” diye soran canlarımızın sesi ile titriyor.
Yardımı dört yoldaş ile taşıyoruz ve aracımız jeneratör, konserve gıda, kuru gıda, ilk yardım malzemeleri, fener, pil, iç çamaşırı, ıslak mendil, kadın pedi, çocuk bezi ve mamaları, battaniye, yakıt, powerbank, kamp ocakları, ocak gazı vb. ile dolu.
Hatay il sınırını geçtiğimizde İskenderun yönü hınca hınç bir trafik ile dolu. Risk alıp Yumurtalık üzerinden İskenderun’a yönelmeye çabalıyoruz. En büyük sorunun yakıt olduğunu bildiğimizden bulabildiğimiz açık her istasyondan yakıt ikmali yaparak ilerleme planımızı işletiyoruz. Yumurtalık’tan sonra İskenderun’a kadar yol bir hayli sakin. İskenderun’a ya da Hatay’a ulaşmaya çabalayan herkese güzergâh ve yakıt ikmali yapılabilecek yerlerin bilgisini geçiyoruz. Derken yola çıktığımdan haberdar olan annem beni arıyor. O da ağlıyor. “Allah yardımcımız olsun evladım,” dedikten sonra ufak bir sessizlik oluyor. Teyzem ve babamın arkadan gelen “Bozma çocukların planını. Herkes aynı durumda,” diyen seslerini duyuyorum. Sonra annem, “Evladım, bizim hâlâ kızı Saniye Teyzen de İskenderun’da, ona da ulaşabilir misin?” diye soruyor. Saniye Teyze’nin İskenderun’da olduğunu unutmuş olmaktan ötürü kendime kızıyorum. Ulaşımın bir hayli zor olduğunu ama yarın mutlaka ona da ulaşmaya çalışacağımızı söylerken, elimizdeki yakıtın ne kadar mesafe için kullanılabileceğini bir kez daha düşünüyorum. Saniye Teyze’yi arıyor, ulaşamıyorum… Bereket versin birkaç saat sonra Saniye Teyze’den nispeten iyi haberler alıyoruz. Annem ve babam “Çocuklar, planınızdan sapmayın. Kimin daha çok ihtiyacı varsa önce onlara koşun,” diye yazıyorlar bana.
İskenderun Limanı’nda çıkan yangın üç gün sonra kontrol altına alınsa da kara dumanları hâlâ bulutlara kadar yükseliyor.
İskenderun’a giriyoruz. Normal şartlarda büyük haber olması gereken İskenderun Limanı’nın kontrol altına alınmış yangınına bakarken göğe eren dumanın, THK’nın eski tip pervaneli uçaklarının ve yurtdışından kiralanan devasa yangın söndürme uçağının tüm bu yıkım karşısında küçücük kaldığını görüyoruz. İpek yoldaşın telefonu hâlâ susmuyor. En kötü durumdaki akrabalarının şehirden uzaklaştırılması için yapılması gereken düzenlemelerin üzerinden bir kez daha geçerken: “Birazdan göreceksiniz bizim insanımız toprağına çok bağlıdır, biz elimizden geleni yapacağız ama onlar topraklarını yine de terk etmeyecekler,” diyor. Haklı olduğunu daha sonra göreceğiz. Ekliyor: “Yapmamız gereken, yardımın koordinasyonunu sağlamak, sağlıklı düşününler ile iletişim kurup koordineli davranmalarını sağlamak.”
İlk durağımız olan Hatay Havalimanı’na çok yakın olan Karaali’ye varıyor ve İpek yoldaşımızın ablası, komşuları ve akrabalarına ulaşıyoruz. İner inmez İpek yoldaş tüm dertlerini yansıtan yüzünü sorumluluk ve umut görüntüsü ile değiştiriyor. Karaali’ye birkaç saat öncesine kadar hiç yardım ulaşmamış. Yardım ulaşsın diye sokağın başına yığdığı lastikleri yakan eniştesi Tuncay Güler bu sayede yardıma ulaşabildiğini söylüyor. Ancak yardım, içinde ne olduğunu bilinmeyen paketlerden oluşuyor ve yardımları onların ve göçükten çıkardıkları komşularının kafalarına attıklarını ifade ediyorlar. Üç gündür durmadan ağlayan İpek’in ablası Serap: “Niye kafamıza koli atıyorlar?” diye soruyor bana. Gelen yardım yalnızca el fenerlerinden oluşuyor ve pilleri yok.
Karaali’de yıkılan evlerden bir şekilde çıkmayı başaranlar çıplak elleri ile kurtarabildikleri komşu ve akrabalarının en azından bir kısmını enkazdan çıkarmayı başarmışlar. Çıkarabildikleri cenazeleri ise çarşamba gününe kadar kimse almamış. Cenazelerinin başında beklemiş, yanlarında uyumuşlar. Geldiğimizde evinin çatı malzemesinden serasındaki barakasına duvar inşa eden Tuncay bu kurtarma çalışmalarının başını çekmiş. Yakınları için enkaza çıplak elle müdahale eden Tuncay’ın el ve ayakları enkaza müdahale eden diğerleri gibi paramparça. Getirdiğimiz konserve gıdalar, powerbank ve hijyen malzemelerini Tuncay’ın yaptığı 30 metrekarelik, içinde tek bir çekyat olan toprak zeminli barakalarına taşıyoruz.
Ekin, Karaali’ye varır varmaz çıkarmamız gereken yardım malzemelerini çıkarıp yapılacak işleri göz açıp kapayana kadar organize ediyor. Çalıştığı işyerindeki arkadaşlarını daha da seferber etmek üzere onların gruplarına ve sosyal medya hesaplarına çok dilli videolar hazırlıyor. Görkem herkese tek tek sarılıp geçmiş olsun der demez gözüne çarpan ihtiyaçlarla kimseye hissettirmeden ilgilenmeye başlıyor. İkimiz o ana kadar hiç müdahale edilmemiş yaralılara yardım etmeye çalışıyoruz. Elimizden geldiği kadarıyla insanların yaralarını yıkayıp oksijenli suyla temizliyoruz. Ben enkazdan çıkan bir kadının mosmor ve şişmiş bacağındaki yaraları temizlemeye çalışırken, kadın oğlunu çağırıyor ve oğlunun elini gösteriyor. Sol el yüzük parmağının ikinci boğumunun orta parmağına doğru olan yönünden çıkan kalınca bir teli gösteriyor. “Yeni ameliyat olmuştu oğlum. Şimdi bu tel çıktı. Doktorlara ulaşamıyoruz, bir şey yapabilir misin?” diye soruyor bana. Bacağıyla ilgilenmemizden önce çocuğunun parmağından çeken tele bakmamızı istiyor bizden. Bu koca enkaz yığını içerisinde bambaşka sağlık sorunları ile ilgilenen insanların halihazırda zorlu olan koşulları arasında depreme yakalandıklarını görüyoruz bir kez daha. Fotoğraflar çekip hekim yoldaşlarımıza gönderiyoruz. İyi yorumlar almıyoruz ve yapabileceğimiz şeyler son derecede kısıtlı.
Serap ve Tuncer’in yıkılan evi. Enkazdan çıkardıkları akraba ve komşularının evi ise tuz buz olmuş durumda.
Hatay’da normal şartlarda araçla on dakikada ulaşılabilecek yerlere birkaç saatte ulaşabileceğimiz için hızla yola koyulup yardımın ulaşmadığını bildiğimiz diğer hedef noktalarımıza doğru yola koyuluyoruz. Karaali’den ayrılırken Hatay’daki devrimci yoldaşlarımızın koordinasyonuna burası hakkında bilgiler geçiyoruz. İstikametimiz Orhanlı Köyü.
Orhanlı’ya varmak için takip ettiğimiz Atatürk Caddesi’ne tam bir kaos hâkim. AFAD tekeline almaya çalıştığı yardımı hiçbir şekilde koordine edemediği için çevrede yaşayan insanların yardıma ulaşması son derecede zorlu. Yardıma ulaşmak için merkeze gelmeleri gerekiyor. Devletin yardım ve müdahale konusunda hiç güven vermemiş olması da insanların yakınlarına ulaşmak için yollara akın etmesine sebep oluyor ve bu da kaosu daha da artırıyor. Kısacası, Hatay devletin bugüne kadar almadığı tedbirler ve hazırlanmadığı afet senaryoları karşısında tam bir kaosa gömülü durumda. İktidarın sebep olduğu bu kaosun karşısında ise gerçekten işe yarayan tek şey emekçi halkın seferberliği… Güzel Hatay, iktidarın sebep olduğu kaos ve emekçilerin dayanışması arasında, yıkım ve umudun yan yana durduğu bir tabloyu yaşıyor…
Amik Ovası üzerine kurulmuş yerleşim yerlerinde her türden yıkılmış bina ile karşılaşmak mümkün. Un ufak olmuş, her bir katını görebildiğiniz katmanları ile katlanmış, yalnızca ilk katları göçmüş, yerin altına girmiş, duvarları pencereleri patlamış ve hatta yana devrilmiş binalar tüm şehri kaplıyor. Görünebilen ayaktaki binaların çoğu da kullanılamaz durumda.
Orhanlı’ya varmadan önce Hatay’da kullanılamaz hale gelen Akademi Hastanesi’nin önünde yoldaşımız Tolga ve hastanenin hemen ardındaki yerle bir olmuş konutlarda enkaz altındaki ailesine ulaşmaya çalışan nişanlısı Yelda’yla buluşuyoruz. Aileleri için kararlı bekleyişlerini ve tüm güçlerini ortaya koymaya devam ediyorlar. İnsanlara ulaşmak için kaldırılması gereken koca enkaz ise kas gücü ile yerinden oynatılacak gibi değil. Buraya iş makinelerinin ulaştırılması dahi ancak Tolga’dan aldığımız haber ile bölgede aktif çalışma sürdüren sosyalistlere ve enkaza müdahale için kurulan gruplara haberi iletmemizle mümkün olabilmişti. Ona yakıt vb. malzemeleri iletip harekete geçmeye devam ediyoruz.
Hatay’da kullanılamaz hale gelen Akademi Hastanesi. Hastanenin arkası ise devasa bir enkaz yığını.
Hükümet sözcüleri ve Saray ilk günden beri her şeyi çok iyi yaptığını iddia etti. Ancak bunu yaparken her seferinde, geçtiğimiz günde kimi aksaklıklar yaşadığını kabul ederek “şimdi” her yere ulaşıldığına dair yalanlar söylüyorlar. Her gün, bugün ulaşılmadık yer kalmadığını ve tüm gücü ile seferber olduğunu iddia eden iktidarı bir sonraki saatlerde kendisi bile yalanlıyor. İktidarın görevi afetlere hazırlıklı olmakken buna hiç hazırlıklı olmadıklarını, uygulanabilir hiçbir felaket protokolüne sahip olmadıklarını tekrar tekrar görüyoruz. Hatay’daki görüntü iktidarın acziyetini bakılan her köşede gözler önüne seriyor. İktidarın sadece kendi imajının derdinde olduğu bu koşullarda ise umutlanmak için çok sebep var. Devletin kısıtlamalarına rağmen emek-meslek örgütleri, devrimci partiler ve emekçi halkın gönüllüleri her yerdeler. Depremin 4. gününe girerken Hatay maden işçileri, inşaat işçileri, devrimci partiler, yardımları içerilere ulaştırmak için bölgeye gelen moto kuryeler ile dolu. Emekçi halkımız için yine emekçi halkımız elindeki her şeyi ile koşuyor. Ancak en büyük sorunumuz bu seferberliğimizin bir koordinasyon ile sürdürülememesi oluyor. Hatay’da kaos kol geziyor.
Birkaç saatlik bir trafikten geçtikten sonra Orhanlı’ya varıyoruz. Burada ulaştığımız bölgede yoğun bir enkaz olmasa da evlerin duvarları ve merdivenleri yıkılmış. Bölge halkı tüm Hatay’da olduğu gibi evlerini terk etmiş durumda, dışarıda yaşıyor ve desteğe ulaşamıyor. Ancak buraya vardığımızda sınıf bilincine sahip emekçilere has bir soylulukla karşılanıyoruz. Dişe dokunur bir yardıma ulaşamamış olmalarına rağmen onlar için hazırladığımız yardımın son derecede kısıtlı bir kısmını kabul edip Balıklıdere’ye hiç yardımın gitmediğini, özellikle gıda yardımını oraya iletmemiz gerektiğini söylüyorlar. Eğer fazla ise -bu koşulu vurgulayarak- elimizdeki powerbank, kampçı ocağı ve gazlarını kabul edebileceklerini söyleyip, kendilerine ulaşan ancak ihtiyaç duymadıkları nevresim ve kutu sütleri başka bölgelere taşımamız için bize teslim ediyorlar.
Burada yaşayan insanlar evlerine giremiyor ve ellerindeki gıda yetersiz olmasına rağmen gerekirse bir şekilde şehir merkezine inip gıda alabileceklerini, yardımların daha ulaşılamaz yerlere gitmesini arzu ettiklerini söylüyorlar. Anlattıkları onlarca üzücü hikâyenin yanında bizi umutla doldurmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Eski bir TEKEL direnişçisi Nesrin Abla ve kızı Nisan bize bakıp “Tinker Bell’i gördünüz mü?” diye soruyorlar. O sırada yalnızca acil sorunlara odaklanan beynimiz duyduklarını doğru yere yerleştiremiyor. Gülümseyen bir yüz içimizi ısıtsa da algılarımız böylesi bir duruma kapalı. Nesrin Abla, Peter Pan’ın Tinker Bell’inin adını taşıyan kuşlarının depremde yere düşen kafesinden nasıl da çıkıp yanlarına geldiğini, onlarla beraber kaçtığını, bu cesur kuşun yanlarında olduğunu anlatıyor. Açık havada öpüp sevdikleri sarışın muhabbet kuşu Tinker Bell’i bize uzatırken “Isırır ama dikkat et” diyorlar. Bu mücadele deneyimine sahip bilinçli işçilerin şimdi bir evleri yok. Yardıma ulaşmaları bir hayli meşakkatli, ancak omuzlarına konan Tinker Bell’leri ile bize enkazın içerisindeki sınıf bilincinden doğan en güzel umutları yüklüyorlar. Yakıtımız sınırlı olduğu ve yardımın acil olduğunu bildiğimiz için Veysel yoldaşımıza göndermek üzere abisi Sertan ve ailesi ile fotoğraf çekilip Orhanlı’dan ayrılıyoruz.
İpek yoldaşın köyü Balıklıdere, Amik Ovası’nın alüvyonlu zemini üzerine kurulmadığı için nispeten daha iyi durumda. Binaların durumunu bakarak anlayamasak da ciddi bir enkaz yok ancak şehir merkezinden buraya sığınan çok sayıda depremzede var. Konaklayabilecekleri yerler çok sınırlı ve gelen yardımlar köy yollarına serilmiş akşam nemiyle hırpalanan giyim yardımı ve gördüğümüz bir kamyondan insanların üzerlerine atılan ne olduğu bilinmeyen yardımlarla sınırlı.
Eski TEKEL direnişçisi Nesrin Abla, omzundaki güçlü muhabbet kuşu Tinker Bell
İpek yoldaşımızın annesi, kardeşleri ve komşularının sığındığı Balıklıdere Köyü’ne varıyoruz. Yoldaşımızın ailesi ahırlarının içerisinde duvarı olmasa da çatısı olan bir yere sığınmışlar. Jeneratör, kuru gıda, hijyen malzemeleri ve fenerlerimizi buraya bırakıyoruz. Bize “Biz kalabalık bir aileyiz, sıraya girsek de kalabalığımızla yardıma ulaşırız ama kalabalık olmayan aileler var, yardımı onlarla değerlendireceğiz,” diye söz veriyorlar. Yardımları barındıkları yere taşıyoruz.
İpek’in abisi Ali Yaşar bizi depremin ilk gününden beri henüz ameliyat olduğu sakat bacağına rağmen koştuğu yardımları anlatarak karşılıyor. Bu güzel emekçi insanların yeterli yatacak yeri olmasa da muazzam bir sorun çözücülükle her seferinde yeni biri için yatacak bir yatak daha bulabiliyorlar. Aklımıza gelebilecek her şeyleri sınırlı fakat bizlere onları düşünmememiz gerektiğini, durumlarının ne kadar da rahat olduğunu anlatıyorlar. Normal şartlarda gelsek şimdi barındıkları bahçelerinde güzel bir sofra kurabileceklerini söyleyip, bu koşullarda gelmiş olmamızdan ötürü çok üzgün olduklarını söylüyorlar. Depremi ve sonuçlarını unutup güzel günlerde gelmemiz için bizlerden söz alıyorlar. Sonrasında hangi bölgenin ne derecede kötü olduğunu, ilettiğimiz yardımları nereler için kullanacaklarını, durumun ne olduğunu açıklıkla özetliyorlar. Dönüş yoluna çıkmadan önce son derecede kısıtlı olan yemeklerini paylaşmamız konusunda ısrar ediyorlar. Acelemiz olduğunu söylüyoruz.
Ali Yaşar ile sonrasında neler yapılabileceğini konuşuyoruz. O da en büyük sorun olarak koordinasyonsuzluğu işaret ediyor. Yağmalar, ırkçılık, işsizlik ve Hatay’ın yeniden inşası konuşmamızın temel başlıklarını oluşturuyor. Koordinasyon sorununa dair bölgede faaliyet gösteren TİP vb. sosyalist örgütler, sendikalar ve TMMOB gibi emek örgütleri ile irtibatı nasıl güçlendirebiliriz, nasıl koordine olabiliriz diye tartışıyoruz. Yalnızca Hatay değil tüm Türkiye’nin geleceği için böylesi bir koordinasyonun ne denli hayati olacağını birbirimize anlatıyoruz.
Ali Yaşar bizlerle konuşurken her şeye ama her şeye ihtiyaç olduğunu tekrar vurgulayıp önümüzdeki dönemde esas olarak büyük bir işsizlik ve göç verme sorunlarına karşı hazırlıklı olmaya dair önerilerini sıralıyor. Yaşadığı onlarca şoka ve kısıtlı imkâna rağmen koordinasyonun önemini ve birleşik mücadelenin gerekliliğini karşılıklı olarak vurguluyoruz.
Bir gün önce, depremden sonraki 3. gün olan çarşamba günü Hatay içerisinde yakıt bulunamıyordu. Orada olduğumuz perşembe günü ise birkaç saatlik bir kuyrukta bidonlarla beklemek kaydıyla yakıta ulaşmak mümkündü. Hatay içerisinde yakıt almamız, ihtiyaç sahiplerinin yakıtını kullanmak anlamına geleceği için acele ediyor, son olarak Hatay’da seferber olan sosyalist ve emek güçleri ile gece saatlerinde temasa geçmeye çaba sarf ediyoruz. Karanlık, soğuk ve gönüllülerin bile ısınma noktaları aradıkları bir koşulda nasıl da canla başla çalıştıklarını görebiliyoruz. Kadınların liderlik ettiği enkaz çalışma grupları ile karşılaşmamızın sonrasında 30 saatlik bir yolculuğun ardından daha güçlü bir konvoy örgütlemek ümidiyle İstanbul’a varabiliyoruz.
Deprem çok sayıda ilde büyük bir yıkım yaratırken iktidar bu yıkımı yalan, küfür ve iftiralarla geçiştirmeye çalışıyor. Bu yazının yazıldığı saatlerde Hatay Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü İmar İzin Dairesi binasının yıkılması teşebbüsüne dair teyitli haberleri alıyoruz. Hükümet enkaza müdahale konusundaki yavaşlığını, enkazın sorumlularını korumaktaki performansına yansıtmıyor…
İşçi Demokrasisi Partisi olarak, depremden zarar gören tüm canlarımızın acısını yüreğimizde hissediyoruz. Kayıpların telafisi mümkün değil ancak tüm yaralarımızın sarılması için emek güçlerinin seferberliği ve koordineli-örgütlü bir müdahalenin en acil ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.
Deprem bölgesinin bugüne kadar en acil ihtiyacı, enkaza müdahale ve kurtarabildiğimiz kadar canın kurtarılması ve kurtarılanlara temel yaşam desteği sunulmasıydı. İktidar, bu basit ihtiyaçlara yanıt üretemediğini depremin ardından geçen her an yeniden gösterdi.
Şimdi ise depremden sağ kurtulanların sağlığını korumak, emekçi halkımız için barınma, ısınma, tuvalet vb. temel ihtiyaçların karşılanması gibi yeni, acil ihtiyaçlarla karşı karşıyayız. Partimiz, tüm üye ve dostları sayesinde deprem bölgesindeki hedeflediğimiz emekçilere ulaşarak yardımlarını iletti. Bundan sonra da yeni acil ihtiyaçlar için bölgede bulunmaya, ihtiyaçları iletmeye devam edecek. Her birimizin en ufak katkısı emekçi halkımızın canını ve geleceğini koruyacak.
Ancak acil ihtiyaçlara yönelmekle yetinemeyiz. Bundan sonrası için de bu seferberliğin koordineli biçimde sürdürülmesi adına İşçi Demokrasisi Partisi olarak üzerimize düşenleri emekçi halkımız ile beraber yapmaya devam edeceğiz.
Bilinen Hatay artık yok. Diğer deprem bölgeleri de benzer bir durumda. Emekçi halkımızın evlerini, işyerlerini yeniden inşa etme süreci ile Türkiye’nin emekten yana yeniden kurulması sürecini birleştirme görevi, tüm acılarımızın telafisi için en büyük umut olmayı sürdürüyor. Emekçi halkımız bunun için gerekli seferberliği ortaya koydu bile. Şimdi yapılması gereken, seferberliğin koordinasyonunu ve örgütlenmesini inşa etmektir.
On binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın evsiz kalmasına yol açan depremin yıkıcı etkileri sürerken bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan, yüksek öğretimin bahar döneminde uzaktan eğitim formatında gerçekleştirileceğini söyledi. Gerekçe olarak da depremzedelerin KYK yurtlarına yerleştirilmesini sundu. Bu karar ile enkazın faturası, yine depremden etkilenmiş olan öğrencilere kesilmektedir.
Beştepe’nin ihmallerinden dolayı yaşadığımız bu felaket üniversite öğrencilerinin eğitim haklarını elinden almaya çalışarak tekrar bir ihmal politikası ile giderilmeye çalışılıyor. Bu kararın altından yatan esas sebep; depremzedelerin barınma ihtiyacını karşılarken ortaya çıkacak maliyeti özel sektöre yüklememektir. Oysaki sadece Antalya’da 670 bin kişilik otel kapasitesi bulunmakta, Türkiye genelindeyse TÜİK verilerine göre 1 milyon 629 boş konut stoku mevcuttur. Yani depremzedelerin acil olan barınma ihtiyacını karşılamak için kaynak vardır. Fakat Tek adam rejimi, önlem almayarak yarattığı krizin yükünü öğrencilerin sırtına yüklemek istemekte yani krizi başka krizler yaratarak çözmeye çalışmaktadır.
Uzaktan eğitimin sanıldığının aksine eşitsizliği daha da arttırdığını pandemi döneminde hep beraber deneyimledik. Derslere katılmak için gerekli elektronik cihazlara ve hatta elektriğe dahi ulaşımı olmayan binlerce öğrenci olduğunu çok iyi biliyoruz, bu sayı şu an milyonlara ulaşmış durumda. Öğrencilerin eğitime nasıl devam edebileceği büyük bir muammadır. Bu karar depremzede öğrenciler özelinde sadece eğitim alanında değil aynı zamanda sosyal ve psikolojik açıdan olumsuz etkileri de olacak bir karardır.
Kararın alınmasında kuşkusuz emekçi halkın, öğrencilerin, işçilerin, kadınların benzeri görülmemiş seferberliği de etkilidir. Rejimin hiçbir krizi çözme yeteneği olmadığı, halkın kendi özgücünden, örgütlerinden, sosyalistlerden ve emekçi dostu kesimlerden başka bir güvencesinin olmadığı bu felaketle yeniden ortaya çıkmıştır. Rejim, öğrencilerin üniversitelerde söz konusu seferberliği geliştirmesinden de korkmaktadır.
Bu doğrultuda depremin bütün etkileri ortadan kalkana ve yıkılan yerleşimler yeniden bina edilene dek:
Bütün oteller, barınma tesisleri ve boş evlerin tamamı depremden etkilenen emekçi halk için seferber edilmelidir. Bir turizm ülkesi olmakla övünen ülkemizde kar rekorları kıran tonlarca otel ve pansiyon zincirinin yanı sıra, milyonluk ihalelerle dikilmiş ve cepleri olabildiğince doldurmuş binlerce boş ve kullanılabilecek durumda bina var. Bu kaynaklar depremden etkilenen halkın kullanımına sunulmalıdır.
Depremden etkilenen bütün öğrencilerin kredileri bursa çevrilmeli, kredi borçları iptal edilmelidir. Zaten ağır bir ekonomik krizle uğraşan emekçiler depremin etkisi ile evlerini, işlerini kaybederek daha da ağır bir tablo yaşamaktalar. Depremden etkilenen emekçi ailelerin çocuklarının kredi borçları silinmeli, var olan kredileri hemen bursa çevrilmelidir.
Emekçi halkın seferberliğini engelleyecek her türlü bürokratik girişim ortadan kaldırılmalıdır. Rejimin emekçi düşmanı bürokratik hamleleri halkın yaşadığı yıkıntıyı arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Göçmenler, öğrenciler, emekçiler bu yıkımın sorumlusu değildir. Bilakis emekçi halk bütün sınırlı kaynakları ile depremden etkilenen insanlarımız ile dayanışma göstermektedir. Denetimsizliğin, niteliksiz yapıların ve koordinasyonsuzluğun sebebi olan sermayenin bütün kaynakları emekçi depremzede halkın hizmetine sunulmalıdır!
İşçi Demokrasisi Partisi ve Suriye Demokratik Sol Partisi ortak bildirisi
Depremin ilk gününden itibaren alandan edindiğimiz bilgiler, içerisinde yer aldığımız dayanışma inisiyatiflerine ulaşan haberler, İşçi Demokrasisi Partisi ve Suriye Demokratik Sol Partisi olarak sahada yaptığımız gözlemler göstermektedir ki göçmenler gerek arama-kurtarma çalışmalarından gerekse de bölgeye ulaşan erzak, barınma gibi yardımlardan eşit şekilde faydalanamamakta. Aynı zamanda deprem bölgesinde yaşayıp da bulundukları şehirleri terk etmek zorunda kalan göçmenler de ulaştırma firmalarının ırkçı/ayrımcı uygulamaları nedeniyle bu haklarından da mahrum bırakılıyor. Yani milyonlarca göçmen bilinçli politikalar uyarınca kendi kaderlerine terk edilmiş, kendi ihtiyaçlarını kendileri gidermek zorunda bırakılmış durumda.
Böylesi bir toplumsal, insani bir felaket sürecinde dahi birçok ayrımcı/ırkçı uygulamaların vuku buluyor oluşunun asıl sorumlusu, yıllardır göçmenler konusunda ikiyüzlü bir politika sergileyen iktidarın ta kendisidir! Felakete müdahale sürecinde tüm yetersizliği ayan beyan gözler önüne serilen iktidarın bu ikiyüzlü politikaları da bugün derinleşerek devam etmektedir.
Aynı zamanda, felaketten kendisine vazife çıkarmaya çalışan ırkçı siyasiler de provokatif, yalan haberler vasıtasıyla toplumda göçmen düşmanlığını kışkırtmaya, kendi ırkçı politikalarını yaygınlaştırmaya çabalıyorlar. Birçok basın kuruluşu da yaydığı taraflı ve yanlış haberler ya da ayrımcı söylemler eliyle bu kutuplaşmanın derinleşmesine hizmet ediyor. Depremin yarattığı sosyal yıkımın ortasında göçmenleri ve onların hayatta kalma çabalarını kriminalize etme çabası, bu yıkımın sorumluluğunu rejimden alıp göçmenlere yüklemeye çalışmakta, böylece doğrudan doğruya Saray rejiminin lehine olacak şekilde gerçek sorumluların kamuoyu nezdinde ifşa olmasına engel olmaktadır.
İşçi Demokrasisi Partisi ve Suriye Demokratik Sol Partisi olarak, ülkemizde yaşanmakta olan büyük toplumsal ve insani felaketi ırkçı, ayrımcı politikalar ve nefret söylemiyle derinleştirmeye çalışan uygulama ve politikaların karşısındayız!
İktidar ve onun kurumları eliyle depremden etkilenen göçmenlerin gerekli kurtarma, tahliye, barınma ve yardım gibi hizmetlere erişimini engelleyen tüm ayrımcı politikalar derhal son bulmalı! Seyahat kısıtlamaları acil bir şekilde tüm ülke çapında kaldırılmalı!
Felaket karşısında büyük dayanışmasını sergileyen emekçi halkımız ve sahada çalışan tüm gönüllüler ırk, din, dil, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin sahada birlikte çalışmayı sürdürmeli, ırkçı kampanyalara geçit vermemeli! Sahada büyük desteğini ve dayanışmasını sürdüren emek ve meslek örgütleri, sosyalist partiler ve sivil toplum kuruluşları bu birlikte mücadelenin öncüsü olmalı!
Büyük felaketi dayanışmayla aşacağız: Irkçılık öldürür, dayanışma yaşatır!
10 ilimizi etkileyen depremlerin bilançosu giderek ağırlaşıyor. Bu satırların yazıldığı sırada, resmi rakamlara göre ölü sayısı 8574’e, yaralı sayısı ise 49 bin 133’e yükseldi. İlk depremin üzerinden 48 saati aşan bir zaman geçmesine rağmen halen ulaşılamayan onlarca köy, kasaba ve hiç müdahale edilmemiş binlerce enkaz bulunuyor. Dolayısıyla, gerçek sayıların ne yazık ki resmi rakamların çok daha üzerinde olduğu vahim bir tabloyla karşı karşıyayız.
Depremler yalnızca Türkiye’yi değil Suriye halkını da ağır bir şekilde etkiledi. Suriye’de de binlerce insan hayatını kaybetti ve on binlerce kişi yaralandı. Tıpkı afet bölgesindeki halklarımız gibi acil yardıma ihtiyacı olan Suriye halklarının da acılarını paylaştığımızı ve bölge halklarıyla en içten dayanışma duygularımızı ifade ediyoruz. Suriye’ye insani yardım gitmesini engelleyen ambargo kaldırılmalı, sınırlar insani yardım amacıyla açılmalıdır.
İlk gerçekleşen depremin ardından geçen 24 saatlik süre, enkaz altındaki yaşamların kurtarılması için kritik önemdeydi. Tek Adam rejimi altında tamamen çürümüş siyasi ve idari aygıt, acil tedbirleri hızla alarak gerekli müdahaleleri yapamadı. Devletin, işletmelerin ve halkın elinde bulunan imkânlar acil bir şekilde seferber edilemedi. Depremle birlikte devlet aygıtının da felç olması, olumsuz hava koşulları altında, maalesef binlerce canımızı enkaz altında yitirmemize sebep oldu. Dahası, “her yere ulaşıldığı”, “ulaşılmayan bina olmadığı” açıklamalarıyla açıkça yalan söylendi. Öte yandan, acil müdahale için afet koşullarında hükümetin ve idarenin elinde tüm yasal yetkiler bulunmasına rağmen, Erdoğan’ın depremden yaklaşık 36 saat sonra 10 il için OHAL ilan etmesi, hükümetin önceliklerini ve kaygılarını bir kez daha açıkça ortaya koydu.
Çok değerli zamanların yitirilmesine rağmen halen acilen uygulanması gereken tedbirler var. Her şeyden önce, enkaz altındaki canlara daha fazla gecikmeksizin ulaşılması geliyor. İlk adım olarak, kapanmış olan yolların derhal açılması geliyor. Bunun için ülkedeki tüm gerekli teçhizat ve iş makineleri geçici olarak kamulaştırılmalı ve bölgeye sevk edilmelidir. Yolların açılması ve havayolu da dahil ulaşımın sağlanması için TSK’nın tüm imkânları kullanılmalıdır. Sınır ötesindeki birlikler geri çağrılmalı ve tüm olanaklar yaşamların kurtarılması için kullanılmalıdır. Madencilerin bölgeye sevk edilmesinde halen büyük beceriksizlikler sergilenmektedir. Madencilerin ve diğer gönüllü arama kurtarma uzmanlarının acilen enkazlara müdahalesi sağlanmalıdır.
İkinci hayati başlık, depremden sağ kurtulan vatandaşlarımızın hayatta kalmalarının sağlanması ve güvenli alanlara nakledilmeleridir. Emekçi halkımızın çabalarıyla çok fazla gönüllü ve yardım malzemesinin bölgeye gitmiş olmasına rağmen, devlet kurumlarının organizasyon acziyeti bu yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını engelliyor. Şehir merkezlerinde ve kırsal alanlarda hâlâ temiz suya, gıdaya, kışlık kıyafetlere ve benzine ulaşılamıyor. Dahası, emek örgütlerinin, siyasi partilerin gönüllü inisiyatifleriyle gerçekleştirdiği dayanışma faaliyetleri engellenmeye çalışılıyor. Yerel idari kurumlara yardımların organizasyonu için inisiyatif tanınmalı, sivil toplum örgütleri ve bölge halkının dahliyle her alanda kriz masaları oluşturulmalıdır.
İçinde bulunduğumuz koşullarda dahi hükümet için şirketlerin kârları, özel mülkiyet hakkı, hayatların kurtarılmasından, yaşam hakkından önce gelmektedir. Ülkenin tüm zenginlikleri hayatların kurtarılması için kullanılmalıdır. Bu süreç özel sektörün inisiyatifine veya vicdanına terk edilemez. Tüm imkânlar planlı bir şekilde seferber edilmelidir.
Gıda yardımının hızlı ve etkin bir şekilde sağlanması için hükümet zincir marketlerle gerekli düzenlemeleri sağlamalı, marketlerin bölgedeki şubeleri acil ihtiyaç malzemelerini parasız sağlayacak şekilde derhal kullanıma açılmalıdır.
Halkın acil ihtiyaç duyduğu kıyafetlere, konaklama, ısınma ve hijyen malzemelerine ilişkin stoklara acilen el koyulmalı ve bunların ihtiyaç sahiplerine dağıtılması organize edilmelidir. Salgın riskine karşı gerekli tedbirler alınmalı, taşınabilir tuvaletler hızla bölgeye sevk edilmelidir.
İletişimin etkin bir şekilde sağlanamıyor olması bölgede en acil sorunlardan biri olmaya devam etmektedir. Telefon şebekelerinin, internetin kesintisiz ve etkin bir şekilde çalışması için gerekli tüm önlemler uygulanmalıdır.
Tüm özel hastaneler yaralıların tedavilerini parasız bir şekilde sağlamalı; tüm ilaçlar, sağlık ürünleri, tedavi süreçleri yaralılarımıza parasız olarak sunulmalıdır.
Yaşlılar, hastalar, engelliler, kadınlar, çocuklar, lgbti+lar, göçmenler için çalışma başlatılmalı! Başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere tüm yetkililerin özel ihtiyaç sahiplerinin hayatlarını idame ettirebilmeleri için acil destek mekanizmaları kurmaları gerekiyor. Bu alanda çalışan tüm STK, sendika, emek örgütü, dernek ve siyasi partilerin liderliğinde bir acil eylem planı oluşturulmalı ve alana girmelerine müsaade edilmelidir.
Afet bölgesindeki halkımızın acil bir şekilde güvenli bölgelere tahliyesi gerekmektedir. Tüm ulaşım araçları bu amaç için seferber edilmeli, ülkedeki oteller ve barınma merkezleri bunun için parasız bir şekilde ihtiyaç sahiplerine sunulmalıdır.
Göçmenlere dönük ırkçı kampanyalara geçit vermeyelim! Göçmenlere ayrımcılık yapılmasının önüne geçilmeli; hasarlı, yaşanamaz halde olan geri gönderme merkezlerinin ve kampların tahliye edilerek onların da güvenli bölgeye geçmeleri sağlanmalıdır. Seyahat kısıtlamaları ülke çapında kaldırılmalı ve çeviri desteği sağlanmalıdır.
Hükümetin hayatların kurtarılması için bu kritik saatleri etkin bir şekilde kullanamayacağı açık bir şekilde ortadadır. Bu doğrultuda emek örgütleri, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri ve tüm emekçi halk bu yönde hem hükümet üzerinde basınç oluşturmalı hem de kendi örgütlenmesini sağlamalıdır. Hükümetin aczi karşısında halkın yardım çabaları ve seferberliği gurur vericidir. Yardımların daha hızlı bir şekilde sağlanabilmesi ve dayanışmanın daha etkili bir şekilde örülebilmesi için sendikaların, meslek örgütlerinin, emekten yana siyasi partilerin bir acil kriz masası kurması ve afet bölgesi için birbirinden bağımsız bir şekilde ilerleyen çalışmaların birleştirilmesi, koordine edilmesi çağrısında bulunuyoruz.
Kahramanmaraş ve çevresindeki iki büyük deprem 10 şehri ağır bir enkaz altında bıraktı. Bilindiği kadarıyla 6 binden fazla bina yıkıldı, binlerce insan hayatını kaybetti ve hayatta kalmayı başarabilen yaklaşık 10 milyon insan yardıma muhtaç vaziyette. Ancak görüyoruz ki depremin üzerinden 48 saatten fazlası geçmişken hâlâ hiçbir arama kurtarma ekibinin ve yardımın ulaştırılamadığı bölgeler var. İşçiler, emekçiler, halkın geniş bir kesimi seferber olarak ellerindeki imkânlarla en yakın belediyelere, sendikalara erzak gibi yardımlar ulaştırırken ne acı ki yakınlarını enkazdan çıkarmak için parasıyla hilti, vinç kiralamaya çalışan insanlar var. Daha fazla geç kalmadan yapılabilecekler var!
Acil çağrımızdır! Saray rejimini, muhalefeti, temsil ettikleri işveren örgütlerini tüm yükümlülüklerini yerine getirmeye çağırıyoruz!
Enkazlara acil müdahale edilmeli! Müdahale hızının yetersiz kaldığı çok açık. Kritik 72 saat içerisinde devlet tüm imkânlarını seferber etmeli; başta Savunma Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı olmak üzere devletin elindeki tüm malzemelerin (arazi araçları, kepçe vinç gibi inşaat malzemeleri, gıda, barınma ve sağlık ekipmanları) deprem bölgelerine gönderilmesi gerekmektedir. Devlet bu imkânları tekelinde tutan başta bölgede faaliyet yürüten müteahhitler, iş adamları, patronlar olmak üzere tüm kesimlerin bu imkânlarını bölgeye seferber etmesi için yaptırımlar yayımlamalı ve elindeki araçları derhal kamulaştırmalı! İmkânı olup halktan esirgeyen, seferber olmayan herkes bu suça ortak olmaktadır!
Hayatta kalanlara acil su, gıda, barınma imkânı sağlanmalı! Gerek enkazdan çıkarılan gerekse sağ kalmayı başarabilmiş halk soğuk kış koşullarında aç biilaç direnmekte. İhtiyaç sahiplerinin işletmelere girerek bu ürünleri almak zorunda kalması yağma değil, devletin yetersizliğini göstermektedir. En temel ihtiyaçlardan olan temiz su, kışlık ekipman, mama, çocuk bezi, ped göndermek için bu sektördeki tüm işletmelerin stoklarını halka açması hayatidir! Halkın kendi ücretiyle marketlerden malzeme alması ve aynı işletme sahiplerinin bundan kâr elde etmesi kabul edilemez!
Yaşlılar, hastalar, engelliler, kadınlar, çocuklar, lgbti+lar, göçmenler için çalışma başlatılmalı! Başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere tüm yetkililerin özel ihtiyaç sahiplerini kurtarmaları ve hayatlarını idame ettirebilmeleri için acil destek mekanizmaları kurmaları şart. Bu alanda çalışan tüm STK, sendika, emek örgütü, dernek ve siyasi partilerin liderliğinde bir acil eylem planı oluşturulmalı ve alana girmelerine müsaade edilmelidir.
Daha fazla geç kalmadan yapılabilecekler var! Bu acil görevleri önüne almayan herkes suç işlemektedir. Seferber olmuş işçi ve emekçileri bölgeye almamak, halkı doğru bilgilendirmek amacıyla güvenilir bilgi paylaşanları hedef göstermek suçtur! Önümüzdeki süreçte tüm hakim ve savcıların yapması gereken, depremde hasar gören yollara, kamu binalarına ve konutların projelerine onay veren, bunların müteahhitliğini yapan kurum ve şirketlerin yargılanması için seferber olmaktır.
Thousands of people died and tens of thousands were injured in Turkey and Syria as a result of the earthquake of 7.7 magnitude (with the epicenter in Pazarcık, Kahramanmaras) in the early morning, massive successive earthquakes, and the one of 7.6 magnitude (with the epicenter in Elbistan, Kahramanmaras) in midday on Monday, February 6.
Only three months ago, Süleyman Soylu, the Minister of Internal Affairs, declared a nationwide earthquake drill. At the Provincial Disaster Risk Reduction Plan Introductory Meeting that was organized for Kahramanmaras -which is the epicenter of the earthquake- on August 19, 2020, he said “We have been working intensively here since around May 2019. This effort is an exemplary and pilot study for us. (…) We will establish our search and rescue unit in Kahramanmaras as soon as possible,” by declaring that Kahramanmaras would be an exemplary province for Turkey. Although these words were said around two years and six months ago, which is an adequate time for taking measures, we can see that his speech was only for bragging and there is no measure in place.
According to the President’s statement early in the morning, AFAD (Disaster and Emergency Management Authority) has joined the search and rescue efforts with a team of 9,000 personnel. Although this number was expected to rise, the number of personnel could be increased up to only 10,176 according to AFAD’s General Director Orhan Tatar’s statement at night. Given the population of more than ten millions in the affected region and the region’s width, it could have been understood that this number would not be enough for such effort. It is even covered in the news agencies that there are wreckage areas which have not still received rescue teams. Despite of all earthquake taxes collected so far, urban transformations and introductory meetings, working people are trying to rescue their relatives and neighbors with shovels and bare hands. In the meantime, despite of its huge budget, AFAD says that its rescue teams are partially composed of volunteers and demands financial support from the people.
The government’s acts so far have guaranteed its acts at the time of disaster. While the data is getting outdated every passing minute, it is known that there are places which have not still received any search and rescue teams as well as aids, and some roads are blocked because of the wreckage in addition to the collapsed viaducts, bridges and highways. People who are not trapped in the wreckage are struggling with heavy wind, rain and snow on their own in many residential areas. These very hours have utmost importance in order to save lives in the face of cold weather and wreckages.
Millions of people who live in the disaster region and feel the pain deeply have no more patience left.
There are two urgent needs in the face of this disaster: providing necessary equipment for rescue teams to reach every region in need, and providing protection from cold weather for our people in the affected region. The government has to mobilize all its means to ensure this. Although we are facing the crushing drama of the disaster, the things that we can do in the current situation are much more than the efforts that are being given.
All means of the state have to be mobilized: For this, all sources of the state, notably the ones belonging to the Ministry of Defense (i.e. off-road vehicles, cold weather equipment, food, sheltering and healthcare equipment), should be made available to the rescue experts and miners who have applied to go to the region. People should be saved by speedily reaching the region, and the injured ones should be urgently referred to places where they can receive healthcare. All experts of search and rescue efforts, including the miners, should be directed to the region. This is the most urgent measure that can be taken under the given circumstances, and it can save many lives.
Our working people should continue to join the mobilization of aid: Although we are going through the most grave hours of the disaster and it is not possible to send the aids to the region immediately, the upcoming days will be a period in which the needs will increase, not decrease. Providing the list of needs published by the unions and labor organizations to the affected people will continue to be vital in the upcoming days. Therefore, as the Workers’ Democracy Party, we invite all workers to join the mobilization of aid called by the unions and professional organizations. It is vital that the labor organizations lead this mobilization and ensure coordination.
These two primary steps will be life saving for our working people who are left facing the cruelty of the earthquake and cold weather because of the measures untaken. Mobilizing all means of the state and all resources of the country for the people affected by the earthquake, and delivering the aids to them in the following period have utmost importance above all today.
Besides fulfilling these urgent tasks, we will never forget that the real responsibility of all our casualties belongs to the institutions and companies which constructed and approved the projects of the roads, airports, public buildings, and houses damaged in the earthquake (most of them have been built recently). Not the earthquake but the projects prepared for a bunch of rich people are the main reason of massive casualties.
6 Şubat 2023 Pazartesi sabaha karşı gerçekleşen Pazarcık merkezli 7.7 büyüklüğündeki deprem, onu takip eden onlarca yüksek şiddetli artçı deprem ve öğlen saatlerinde yaşanan Elbistan merkezli 7.6 büyüklüğündeki deprem sonucunda AFAD’ın açıklamasına göre şu ana dek 2316 kişinin öldüğü, 12 bin 68 kişinin yaralandığı ve 5 bin 606 binanın yıkıldığı ifade ediliyor.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yurt genelinde yapılacağını ilan ettiği deprem tatbikatının üzerinden yalnızca üç ay geçti. 19 Ağustos 2020 tarihinde bugün depremin merkez üssü olan Kahramanmaraş için düzenlenen İl Afet Risk Azaltma Planı Tanıtım Toplantısı’nda Türkiye için Maraş’ın örnek il olacağını ilan eden Soylu’nun: “Yaklaşık 2019 yılı Mayıs ayından itibaren burada hummalı bir çalışma içindeyiz. Bu çalışma bizim için örnek ve pilot bir çalışmadır. (…) Kahramanmaraş’a en kısa sürede arama kurtarma birimimizi kuracağız.” deyişinin üzerinden de iki yıl altı ay gibi tedbir almak için yeterli bir zaman geçmesine rağmen, bakanın söylediği cümlelerin yalnızca süslü sözler olduğunu ve ortada hiçbir tedbirin olmadığını görebiliyoruz.
Cumhurbaşkanı’nın sabah saatlerinde yaptığı ilk açıklamaya göre AFAD’ın 9 bin personelle arama kurtarma çalışmalarına dâhil olduğu ifade edildi. Bu sayının artacağı ifade dilmiş olsa da AFAD genel müdürü Orhan Tatar’ın gece saatlerinde yaptığı açıklamaya göre bu sayı ancak 10 bin 176’ya çıkabildi. Depremden etkilenen nüfusun on milyonun üzerinde olduğu ve alanın oldukça geniş olduğu düşünülecek olursa bu sayının yeterli olamayacağı anlaşılabilirdi. Ancak gece saatlerine gelmiş olmanıza rağmen hiçbir kurtarma ekibinin ulaşmadığı enkaz alanlarının olduğu haber ajanslarına da yansıyor. Bugüne değin toplanan tüm deprem vergilerine, kentsel dönüşüm söylencelerine ve süslü tanıtım toplantılarına rağmen bugün emekçi halkımız akraba ve komşularını kürek ve çıplak elle enkazdan kurtarmaya çalışmaktadır. Öte yandan AFAD devasa bütçesine rağmen, kurtarma ekiplerinin bir kısmının gönüllerden oluştuğunu ifade ediyor ve halktan mali yardım talebinde bulunuyor.
Hükümetin bugüne kadar yaptıkları afet anında yaptıklarının garantisi oldu. Veriler her geçen dakika eskirken, henüz hiçbir arama kurtarma ekibinin ve yardımın ulaştırılamadığı, çöken viyadük, köprü ve otoyolların dışında enkazdan ötürü kapanan yolların var olduğu biliniyor. On binlerce insanın yaşadığı pek çok yerleşim yerinde bir şekilde enkazın altında kalmayan insanlar şiddetli rüzgâr, yağmur ve kara karşı yapayalnız mücadele ediyorlar. İçinde bulunduğumuz saatler soğuk ve enkaza karşın yaşamların kurtarılabileceği altın değerinde saatler olmayı sürdürüyor.
Deprem bölgesinde yaşayan, acıyı yüreğinde hisseden on milyonlarca insanın daha fazla tahammülü yok.
Yaşanan afete karşı iki çok acil ihtiyaç söz konusu. Kurtarma ekiplerinin ihtiyaç duyulan her bölgeye ulaşması için gerekli teçhizatı sağlamak ve depremden etkilenen insanlarımızın soğuğa karşı korunmasını sağlamak. Bunun için hükümetin elindeki tüm imkânları seferber etmesi gerekir. Afetin ezici dramı ile karşı karşıya olsak da içinde bulunduğumuz durumda dâhi yapılabilecekler yapılanlardan daha fazladır.
Devletin elindeki tüm imkânlar seferber edilmelidir: Bunun için başta savunma bakanlığındakiler olmak üzere devletin elindeki tüm imkânların (arazi araçlarının, kışa dayanıklı ekipmanlarının, gıda, barınma ve sağlık ekipmanlarının) arama kurtarma uzmanları ve bölgeye gitmek için başvuruda bulunan maden işçilerinin kullanımına verilmesi gerekmektedir. Bölgeye hızla ulaşılarak canlar kurtarılmalı ve yaralılar sağlıklı hizmet alabilecekleri bölgelere ivedilikle yönlendirilmelidir. Maden işçileri başta olmak üzere arama kurtarma çalışmalarındaki uzmanların afet bölgesine yönlendirilmesi sağlanmalıdır. Eldeki imkânlar içerisinde alınabilecek en acil önlem budur ve bu önlem çok sayıda canı kurtarabilir.
Emekçi halkımız yardım seferberliğine dahil olmayı sürdürmelidir: Depremin en yakıcı saatlerini yaşıyor olsak ve yardımların bölgeye hemen iletilmesi mümkün olmasa da geçen zaman ihtiyaçların azalacağı değil artacağı bir dönem olacaktır. Bunun için depremden etkilenen halk için sendikalar ve emek örgütleri tarafından yayınlanan ihtiyaç listesinin tedarik edilmesi önümüzdeki günlerde de hayati önemini koruyacaktır. Bu sebeple İşçi Demokrasisi Partisi olarak tüm işçi ve emekçileri sendika ve meslek örgütlerinin çağrıcısı olduğu yardım seferberliğine dahil olmaya davet ediyoruz. Emek örgütlerinin yardım seferberliğinde başı çekmeleri ve koordinasyon sağlamalarının hayati bir önemi bulunmaktadır.
Bu iki öncelikli adım, alınmayan tedbirler sonucu deprem ve soğuğun insafsızlığına terk edilen emekçi halkımız için hayat kurtarıcı olacaktır. Bugün her şeyden önce tüm devlet imkânlarının ve ülkenin kaynaklarının gerçekten de depremden zarar gören emekçi halk için seferber edilmesi ve takip eden süreçte depremden etkilenen halka yardımların iletilmesi görevleri söz konusudur.
Bu acil görevleri yaparken yakın dönemde inşa edilmiş olmasına rağmen bugün depremde hasar gören yollar, hava limanları, kamu binaları ve konutların projelerine onay veren, bunların müteahhitliğini yapan kurum ve şirketlerin tüm kayıplarımızın gerçek sorumluları olduğunu, depremin değil, bir avuç zengin için hazırlanan projelerin öldürdüğünü asla unutmayacağız!
Seçim sürecine girildiği bugünlerde tartışılan önemli konulardan birisi de, tüm emekçi halkı dibe doğru çeken ekonomik krizin nasıl üstesinden gelineceği. Öyle ya, ister şimdiki Tek Adam iktidarı işbaşında kalsın, ister muhalefet iktidara gelip sistemi değiştirsin; enflasyon, hayat pahalılığı, yoksullaşma, yani ekonomik krizin etkileri tüm ülke halkını uçurumun eşiğinde tutuyor.
AKP-MHP ittifakının işbaşında kalması durumunda şimdiki politikalarını sürdürecekleri ortada. Zaten yeni bir şey vaat etmiyorlar, dolayısıyla sömürü ve yağma politikaları ile halkın yoksullaştırılması devam edecek. Aslında onlar ortada bir krizin olduğunu da kabul etmiyorlar. Emekçi halk umurlarında değil, seçmenlerinden körü körüne oy istiyorlar.
Buna karşılık Millet İttifakı, ya da Altılı Masa, krizin varlığını kabul ediyor, dolayısıyla masaya bazı çözüm önerileri koyuyor. Söylediklerini kısaca özetleyecek olursak şöyle: Önce enflasyonu frenlemek için ekonomi “soğutulacak”, yani kredi muslukları kesilecek, piyasaya mal ve hizmet arzı azaltılacak, halkın talebi kısılacak. Ardından yurtdışından ülkeye yabancı sermayenin girmesini sağlayacak önlemler alınacak, “sıcak para” bulunacak; bunun, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının sağlanması ve adalet sisteminin daha güvenilir hale getirilmesiyle mümkün olduğunu düşünüyorlar. Ve nihayet, yüksek katma değerli, yani yüksek teknolojili sektörlere yatırım yapılmasını teşvik edecekler, böylece daha değerli ihracat malları sayesinde cari açık ve bütçe açığı dengelenecek. Bu yazıda daha fazla ayrıntıya girmem mümkün değil, ama programlarının ana hattının bu olduğunu söyleyebilirim.
Bu program, 2001 krizinde olduğu gibi ekonomiyi hakikaten 2-3 yıl içinde bir dengeye ulaştırabilir, ama kimin lehine? Dikkat edilecek olursa, bu “çözüm” programında emekçi halkın acil sorunlarına herhangi bir çözüm önerisi yok. Emekçiler gene uzun saatlerle ve boğaz tokluğuna çalışmak durumunda kalacaklar; tabii ekonominin “soğutulması” nedeniyle işlerini kaybetmezlerse. Altılı Masa’nın çözüm programı sermaye için geliştirilmiştir, işçi sınıfı için değil. Onlar kapitalist sömürü sisteminin bekasını amaçlıyorlar.
İşçi sınıfının çözümü ise bambaşkadır. Ücretler için acil çözüm: Asgari ücret yoksulluk düzeyine çıkmalı ve tüm ücretler her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılmalı. İşsizlik için acilen: Çalışma günü 6 saate düşürülmeli, ek dördüncü vardiyalar kurulmalı. Kapanan işyerleri kamulaştırılarak işçi denetimi altında işletilmeli. Eğitim, sağlık ve ulaşım parasız olmalı. Her ailenin barınma ve beslenme hakkı karşılanmalı.
Kaynak var mı? Var: Başta ülkedeki milli gelirin yarısını cebine indiren 13 milyarder olmak üzere, tüm patronlara servet vergisi konmalı. Patronlara getirilen vergi afları iptal edilmeli. Özel yollar, köprüler, hastaneler, okullar tazminatsız kamulaştırılarak beşli çetelerin suyu kesilmeli. Patronlara, gerici vakıf ve kuruluşlara, mafya çetelerine, iktidardaki yolsuzlara karşılıksız veya kredi olarak dağıtılan dış borçların ödemesi durdurulsun, iptal edilsin. Özel bankalar kamulaştırılsın ve tüm bankalar tek Merkez Bankası altında toplansın.
Ve tabii işçi ve emekçi halkın denetiminde ve onların yararına, yeşili ve yüksek teknolojiyi önceleyen bir merkezi ekonomik planlamaya geçilsin.
İşte krize çözüm olarak işçi sınıfının alternatifi budur. Bu plan, sermayenin önerdiği çözümden tamamen farklıdır. Elbette emekçilerin ilk hedefi bu yozlaşmış Tek Adam rejiminden kurtulmaktır. Ama işçi sınıfının önerilerini ve taleplerini sürekli anlatmaya devam ederek ve seçimler sürecinde bu emekçi çözümünü destekleyen adayları destekleyerek…
Türkiye çelişkiler ülkesi. Bir yanda 13 kişinin serveti 44 milyon kişinin servetinden fazla. Öbür yanda insanlar ucuz ekmek için saatlerce kuyrukta. Bir yanda en zengin yüzde 1’in serveti, en alttaki yüzde 90’ın servetinin 1,4 katı. Öbür yanda 6 milyon hane ancak sosyal yardım alarak yaşayabiliyor. Bir yanda açlık sınırı 8.167 lira. Öbür yanda milyonlarca emeklinin de maaşı olan taban aylığı 5.500 lira… Utanç duyulacak bir yoksulluk ve sınıf farklılığı tablosu değil mi bu?
Bu utanç tablosunun nedeni AKP’nin emek düşmanı, sermaye yanlısı politikalarıdır. AKP’nin ekonomi anlayışı, sermayenin milli gelirden aldığı payı yüzde 40’lardan 55’lere çıkarırken emeğin payını yüzde 40’lardan 26’lara geriletmiştir. AKP eliyle zenginler servetine servet katarken, yoksul daha da muhtaç duruma düşürülmüştür.
AKP-MHP eliyle bu utanç tablosunun üstü milliyetçilik ve İslamcılık ile örtülmek istenmektedir. İnsanların bir lira daha ucuz ekmek almak için saatlerce kuyruk beklediği bir ülke milliyetçi olsa ne olur, İslamcı olsa ne olur?
Kuşkusuz bu toprakların hiçbir ferdi bu eşitsizliği hak etmiyor. Bu kabulü mümkün olmayan eşitsizliğin mutlak suretle değişmesi, sona ermesi gerekiyor. Bunun yolunun “verin kardeşinize yetkiyi” ile olmadığı ortada. Yetki verildi, evdeki bulgurdan dahi olundu. Türkiye kriz ve yoksulluk içindeyse sorumlusu ülkeyi yönetenlerdir. Çünkü yetkiyi ülke için değil kendi menfaatleri için kullandılar.
“Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” denir. AKP-MHP’nin karnesi ortada! Yoksullarla dolu bir ülke yarattılar. 13 kişinin servetinin 44 milyon kişiye denk geldiği bir eşitsizlik yarattılar. Sözüm ona “Dünya 5’ten büyüktür” derken yüzde 1’in servetinin toplumun tamamının servetini geçtiği bir garabet yarattılar. Devenin havuduyla yutulduğu bir düzen kurdular. Bu düzene razı değiliz.
Biz razı değiliz ama gelin görün ki eserin sahibi de razı değil ki “Yeter, söz milletindir” diyor! Madem eserinizle iftihar ediyorsunuz niye “Artık söz millette” demiyor da “Yeter, söz milletindir” diyorsunuz? AKP-MHP, kendisi bile eserinden öylesine rahatsız ki suçu muhalefete atarak sorumluluktan kaçmak istiyor. Ülkeyi getirdikleri nokta en nihayetinde yokluktur, eşitsizliktir, utançtır. Razı değiliz…
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde bir yılı geride bırakırken Ukrayna İçin Avrupa Dayanışma Ağı’nın yayımladığı dayanışma çağrısının çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.
Rusya’nın saldırgan savaşını durdurun! Ukrayna için barış!
24 Şubat Cuma günü, Rus ordusunun Putin ve rejiminin emriyle Ukrayna’yı işgal etmesinin üzerinden bir yıl geçmiş olacak. Ukrayna halkı için tarifsiz acıların yaşandığı ve kan döküldüğü bir yılı geride bıraktık.
Tamamen gayrımeşru olan bu işgal daha şimdiden on binlerce Ukraynalı sivilin ve askeri personelin hayatına mal oldu. Ukrayna halkı her gün vahşet ve şiddetle karşı karşıya kalmakta. Milyonlarca sivil ülkesini terk etmek zorunda kaldı, milyonlarcası da ülke sınırları içinde yerinden edildi.
Rus bombardımanı ve hava saldırıları nedeniyle bütün kasaba ve köyler harabeye dönmüş durumda. Sivil altyapı (elektrik ve ısıtma şebekeleri, okullar, hastaneler, demiryolları, limanlar vb.) sistematik olarak tahrip edilmekte ve ülke yaşanmaz hale getirilmekte.
Putin, bağımsız ve yaşanabilir bir Ukrayna’yı imkânsız hale getirmek istiyor:
Rus ordusu birçok yerde sivillere ve Ukraynalı askerlere yönelik toplu katliamlar gerçekleştirdi. Binlerce kişinin akıbeti hâlâ bilinmiyor. Toplu tecavüzler ve tecavüz yoluyla öldürmeler, bilinen saldırı stratejileridir. Kurtarılan her Ukrayna köyü ya da kasabasıyla birlikte yeni suçlar da gün yüzüne çıkmaktadır.
Çok sayıda Ukrayna vatandaşı (yüz binlerce çocuk da dahil olmak üzere) izinsiz bir şekilde ve çoğu zaman zorla Rusya topraklarına sürülmüştür.
Ukrayna halkı haklı olarak bu saldırgan savaşın pasif kurbanları olmayı reddediyor ve elinde silah olsun ya da olmasın işgale karşı aktif ve kitlesel bir şekilde direniyor. Halkın çok geniş çaplı karşılıklı dayanışması ve özörgütlenmesi, pek çok farklı biçimdeki uluslararası destek gibi, bu direnişin devam etmesini sağlamada hayati bir rol oynuyor.
Ukrayna halkının dünyanın gözü önünde öldürülmesi ve bağımsız Ukrayna’nın yok edilmesi sona ermelidir! Rus işgaline karşı mümkün olan en yüksek sesle uluslararası protesto ve Ukrayna halkıyla mümkün olan en geniş dayanışma her zamankinden daha gereklidir.
Bizler, dünyanın dört bir yanından örgütler ve kişiler olarak, 24 Şubat haftasını Rus işgaline karşı ve Ukrayna ile dayanışma için küresel bir eylem haftası haline getirmek üzere bir çağrı başlatıyoruz.
Ukrayna için barış, Rus savaşına hayır! Rus ordusu tarafından gerçekleştirilen bombardıman derhal durdurulsun ve tüm Rus birlikleri Ukrayna’dan çekilsin!
Rus işgaline karşı haklı direnişini sürdüren Ukrayna halkıyla mümkün olan en geniş destek ve dayanışmayı gösterelim.
Kurumunuzun adını bu çağrıya eklemek için info@ukraine-solidarity.eu adresine yazabilirsiniz.
Artık emekçiler için yaşamak daha maliyetli. Maaşlar artsa da alım gücü düştükçe düşüyor. Gelirlerimizin yüzde 85’i barınma ve gıdaya giderken hayat pahalılığı altında ülkenin yarısından fazlası karın tokluğuna emek gücünü satar hale geldi. Peki bu kader mi? Tabii ki değil, sermayenin ve onun sözcüsü iktidarın planlı uyguladığı kredi-faiz politikasının sonucu. Krediyle tüketim enflasyonu, enflasyon ise daha fazla krediyle tüketimi doğuruyor. Bu kısır döngü ancak emekçilerin birliğiyle parçalanabilir.
Asgari ücrete yapılan zamların alım gücünü artırmak şöyle dursun enflasyonu tetiklediğini söyleyenler var. Biz uzun bir süredir ücretlere üç ayda bir düzenli olarak zam yapılması talebimizi dillendiriyoruz. Bu düşünceyle bu talebimiz hayata geçirilirse enflasyon çok daha fazla artar denebilir. Bu eksik ve yanlış bir analiz. Çünkü sermaye işçinin daha fazla tüketmesini isterken alım gücünün yükselmesini istemez. Çünkü bu durum sermayedarın çıkarlarıyla çelişir. Bu yüzden maaş zamları enflasyona yenilir ve alım gücü ya düşer ya da sabit kalır. Emekçinin daha fazla tüketmesi için geriye tek bir seçenek kalıyor; işçinin kredi yoluyla ileriye dönük olarak borçlandırılması. Taksitlendirme ve maaşın çok üzerinde kredi limitleri alım gücümüzün ötesinde daha fazla tüketebilmek için oluşturulmuş finansal araçlardır. Aynı zamanda bu para döngüsünü hızlandırarak iradi para üretimini artırır. Balon şişer ve sonunda patlar. Zarar ise emekçileri daha fazla borçlandırarak topluma yıkılır. Bu ise patlak balonu şişirmeye çalışmaktan farksızdır.
Sermayedarlar işçileri bir maliyet unsuru olarak görürler. Oysaki kârlarını sadece işçilerin emek güçleriyle elde ederler. İşçilerin maaşları arttığında patronun da maliyetleri artar. Böylece açığı kapatmanın yolunu, ürettiği ürünlerin fiyatlarını topyekûn yükseltmekte bulurlar. Bu da enflasyonu doğurur. Fakat enflasyon sadece bu sebepten doğmaz. İktidar, yine sermayenin toplumsal tüketim ihtiyacını karşılayacak şekilde piyasaya bol ve ucuz para verir, verir ki tüketim ve kârlılık artabilsin. Bu da talep yönünde bir enflasyon yaratır. Sermayedar bu durumdan lüks tüketimle sıyrılırken işçi borç ve hayat pahalılığı altında ezilir.
Evet, tüm bunlardan sonra ücretlere her üç ayda bir zam yapılmasının kapitalist üretim biçimi altında enflasyona etki edeceği doğrudur. Ama biz taleplerimizi işçilerin denetiminde ekonominin yeniden yapılandırılması için söyleriz. Jenerik ve havada duran talepler değil, kapitalizmden kopuşu gerekli kılacak taleplerdir bunlar.
Ücretler üç ayda bir düzenli olarak artırılsın. Tüm metaların fiyatları üzerinde tam ve daimi kontrol sağlansın. Bunu mümkün kılacak yegâne şey, üretimi işçilerin denetimine tabi kılmaktır. Ülkenin tüm zenginliği ve parasal birikimi tek ve merkezi kamusal bir banka altında birleştirilerek reel ekonominin planlı bir şekilde işletilmesi sağlanabilir. Kâr amaçlı değil ihtiyaç odaklı bir üretim ve tüketim modeli kurulabildiğinde işte o zaman enflasyon diye bir terimin aslında var olmaması gerektiği ve kapitalizm altında yaşamanın zorunlu bir sonucu olduğu anlaşılır. Üretenlerin tüm yaşamsal ihtiyaçlarının kolaylıkla karşılandığı bir iktisadi ve politik sistem ancak üretenlerin önderliğinde kurulabilir. Enflasyon, sermaye egemenliğinin doğal bir sonucudur. İşçileri her zaman yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkûm eden bir araçtır. Hem de bizzat sermayenin kontrol ettiği bir araç… Böylesi bir durumda işçileri hayat pahalılığı kırbacı ile terbiye ederek kaderimize mahkûm olmamızı isteyenlere karşı tek bir seçenek var. O da emekçilerin birliği ve sermayeye karşı ortak mücadelesidir.
Kadınların iş hayatında karşı karşıya kaldıkları taciz, mobbing, ücret eşitsizliği ve ayrımcılık gibi sorunlarla mücadelede kazanım elde etmeleri için en önemli araçlardan biri sendika. Ancak sendikalar da patriyarkal sistemden muaf yapılar değil, dolayısıyla sendikalarda toplumsal cinsiyet eşitliği tüm dünyada kadın hareketinin önemli gündemlerinden biri. Son olarak Türkiye’de, bu mücadelede ileriye doğru atılan bir adıma yakından tanık olduk.
DİSK Genel-İş 1 No’lu şube seçimlerini, eşit temsil ilkesini savunan ve sendikalarda kadın taleplerini görünür kılan Nazan Gevher Çam Ay ve yol arkadaşları kazandı. Nazan, 2019’daki seçimlerde aday olan Mor Liste’nin de bir parçasıydı. Bu ekip, seçimi kazanmasa da kadın işçilerin taleplerini gündeme getirmeye devam etmiş ve Kadıköy Belediyesi’yle yapılan toplu iş sözleşmesine İstanbul Sözleşmesi’nin tanınması, regl izni, parasız kreş gibi maddeleri ekletmeyi başarmıştı. Bir yandan erkek egemen sendikal anlayışa meydan okuyan, bir yandan da kadın hareketi ile emek hareketi arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya çalışan bu mücadele bizler için önemli bir örnek teşkil ediyor.
Dünya genelinde kadınların sendika içi örgütlenmeleri çeşitli yöntemler izlemekte ve farklı araçlar kullanmakta ancak değişmez olan gerçek şu: Sendikalarda da işyerlerinde de koşullarımız erkeklerle eşit değil! Bir yandan kapitalist sistemin kayıtdışı ve ucuz işgücü olmalarından bir yandan da patriyarkanın dayattığı karşılıksız ev içi emek yükümlülüğünden dolayı kadınlar istihdama katılımda erkeklerle aynı olanaklara sahip olamıyor. Aynı zamanda kadınlarla erkekler arasında ücret eşitsizliği söz konusu ve kadınların sendikalaşma oranı daha düşük. Sendikalarda bağımsız kadın örgütlenmesi ve faaliyeti ihtiyacı işte burada yatıyor. Hak ve taleplerimizi sendikaların gündemine getirmek ve bu doğrultuda harekete geçirmek için kadınların sendikalarda örgütlenmesi hayati önemde.
İşyerlerinde kadına yönelik şiddet ve tacizin önlenmesinden sendikalar da sorumlu ve bu doğrultuda kurulacak kurulların kadınlar tarafından eşit temsil edilmesi, kadının beyanını esas alması ve etkin şekilde işleyen mekanizmalara dönüştürülmesi gerekiyor. Bu kapsamda ILO 190 Sözleşmesi’nin imzalanıp etkin şekilde uygulanabilmesi için sendikalara da büyük bir rol düşüyor. Eşdeğer işe eşit ücret, regl izni ve sadece kadın değil tüm işçiler için parasız ve ulaşılabilir kreş de kadınların doğrudan dahil olması gereken toplu iş sözleşmesi süreçlerinde hedeflediğimiz başlıca talepler arasında.
Sendikalarda kadın örgütlenmesinin önündeki engeller sadece patriyarkayla sınırlı değil. Sendika bürokrasisi, tüm işçiler için olduğu gibi kadın işçiler için de mücadele edilmesi gereken bir olgu. Dolayısıyla bu girift mücadelede sendikalarda işçi demokrasisini savunurken, kadın işçilerin talep ve ihtiyaçları dışarıda bırakılamaz. Sendikaların patriyarkal yapısını ortadan kaldırmak için toplumsal cinsiyet eşitliği birimleri, disiplin kurulları, mobbing ve tacizi önlemeye yönelik işyeri kurulları gibi araçları işler hale getirmek, bununla birlikte eşit temsil ve kadın kotası gibi uygulamaları sendika tüzüklerine yerleştirmek gerekiyor. Ancak bu şekilde kadınların karar alma, denetleme, yönetme ve politika üretme süreçlerine eşit şekilde katılmaları sağlanabilir.
2023 Türkiye açısından yoğun ve stresli bir gündemle başlıyor; seçim sathımailine girmiş bulunuyoruz. 14 Mayıs tarihi sadece otokratik rejimin devrilmesi açısından değil, ayrıca onun nasıl devrileceğinin tarihinin yazılacağı önemli kırılma anlarından biri. Bunda sınıf mücadelesi ve emekten yana politikaların geçiş programıyla kitlelere aktarabileceği kritik bir döneme girmekteyiz. Tabii ülkedeki bu gelişmelerin yanında dünyadaki başka bir kriz yakıcılığını hâlâ korumakta, o da çip krizi.
Neler oldu?
İki sene önce de bu konuya değinmiş; Tayvanlı büyük üretici TMSC’nin taleplere yetişemediğini ve küresel ısınmadan kaynaklı çeşitli sorunlardan dolayı üretimi azalttığını yazmıştık. Rusya-Ukrayna savaşından dolayı hammadde teminindeki sıkıntı, Çin’in en büyük çip üreticisi olan Tayvan’ı işgal ile tehdit etmesi ve küresel ekonomik krizin etkilerini sürdürmesinden dolayı çip krizinin de etkileri hâlâ devam etmekte. Bu belirsizliklere karşın daha düşük transistör boyutlu çipe olan talep ise her geçen gün artmakta.
Çip odaklı gelecek
Özellikle çok ileri teknoloji çiplerin üretimi çok az merkezde yapılmakta, bunlardan en önemlisi de Tayvan’daki çip şirketi. Tabii bunun için çok katmanlı üretim hattı, lojistik ve çevresel planlamalar gerekmekte. Batı ve Uzak Doğu ülkeleri bu krizden sonra kendi çip üretim merkezlerini hayata geçirebilmek için önümüzdeki senelere 446 milyar dolarlık yatırım planladılar. Tabii bu yatırımları, hâlâ Tayvanlı üreticinin 3 nanometre transistör üretim teknolojisi seviyesine erişilecek düzeyde değil.
Nanometre neden önemli ve Türkiye nerede?
Düşük nanometre çip üretimi, daha küçük, daha hızlı ve daha verimli cihazların üretimini mümkün kılar, daha az enerji harcaması ve daha yüksek işlem kapasitesi sunar. Bu sayede, özellikle mobil cihazların kullanım ömürleri uzarken, daha hafif olmaları sayesinde taşınabilirlikleri artar. Bu açıdan nanometre üretim çok önemli. Fakat Türkiye betonda yaptığı yatırımların en ufak kırıntısını ne yazık ki bu çip üretimine yapmadı. 2021 yılında TÜBİTAK tarafından hazırlanan raporda, Türkiye’de çip üretiminin sadece TÜBİTAK’ta yapıldığı gururla açıklanırken, o da ancak mikro metre boyutundaydı, yani 1000 nanometre. Bu boyutlardaki üretime ise yurtdışında 2003 yılında başlanmıştı, yani üretim açısından aramızda şimdiden 20 yıllık fark var.
Ne yapmalı?
Çip üretimi yüksek teknolojili üretim yapısının kurulabilmesi açısından önemli bir konu. Bu, betondan ve katma değer getirmeyecek rantsal yatırımlarla olanaklı değil. Sınırlı kaynakları gelişmekte olan yeni çip modellerine ve üretim teknolojilerine yönlendirmek gerekiyor. Ama bu ancak emekçilerin denetimindeki planlı bir ekonomiyle mümkün. Yoksa dünya kuantum ve MESO gibi çok boyutlu çip üretim teknolojilerinden bahsederken, eldeki kaynaklar gene Türkiye’deki rantçı, vurguncu ve ucuz emek düşkünü kapitalistlerin hizmetine sunulmuş olacaktır.
Geçtiğimiz ay İran üzerine yazdığımız “Kendiliğindenlik ve önderlik” başlıklı yazıda değinmiştik. Diktatörlük rejimi karşıtı seferberlikler esnasında kitlelerin talepleri ve özlemleri arasındaki köprüyü kurabilecek, onları rejimden ve sömürü politikalarından kopuşa sürükleyebilecek devrimci bir önderliğin açığa çıkamaması; farklı grupların farklı taktiklerle bu önderlik boşluğunu doldurmaya soyunma ihtimalini mümkün kılıyor.
Bu taktiklerden bir tanesi de demokratik gericilik. Alamet-i farikası devrimci kriz anlarında devreye girmesi. Amacı ise emperyalizmle işbirliği halinde, kitlelerin taleplerini ve seferberliklerini törpüleyerek, rejimin başını devirip gövdesini korumak suretiyle kitlelere kısmi demokratik haklar sağlamak. Tabii kapitalist sömürü politikalarının devamını garanti altına alarak. Emekçi halkların tüm taleplerine erişmesini engelleyerek. Ya da bir başka deyişle, devrimci ayaklanmayı boğmaya çalışarak.
Tabii konu İran olunca da bu taktiğin uygulanmasına talip olduğunu belirterek ortaya çıkan ana figür de katıksız karşıdevrimci bir karaktere sahip oluyor: tarihin çöplüğünden çıkan, monarşizmin temsilcisi, yurtdışında yaşayan, devrik şahın oğlu Rıza Pehlevi. Yanına aldığı hempaları da yine yurtdışında yaşayan ünlüler, liberaller, sivil toplumcular. Kimi Alman, kimi Fransız, kimi İngiliz, kimi ABD emperyalizmiyle işbirliği halinde. Son bir ay içerisinde geliştirdikleri söylemleri de çok net: “Kitleler İslam Cumhuriyeti rejimini ayaklanmalarıyla devirirlerse ülkeyi yönetmeye adayız.”
Ülke içerisinde eylül ayından bu yana devam eden devrimci ayaklanmanın ön saflarında yer alan kadınlardan, gençlerden, ezilen uluslardan, işçilerden aldıkları cevap da çok net haliyle: “Size mi kaldı?!”
Çünkü kitlelerin talepleri yalnızca molla rejimini yıkmakla sınırlı değil. Onlar aynı zamanda her türlü ayrımcılığa, patriyarkaya, kapitalist sömürü politikalarına karşı da mücadele ediyorlar. Ve şimdi bunlara, seferberlik içerisinde yer almayan, gurbetten ülkedeki devrimci sürece konmaya, “vekalet” etmeye çalışan gericiliğe karşı mücadele de eklendi.
Daha da önemlisi, İran emekçi halkları ne rejimin baskı ve şiddetinden ne de demokratik gerici odakların seferberliğe konma girişimlerinden dolayı geri adım atıyor. Tersine, talep ve mücadelelerini bir adım daha öne taşımaya çalışıyor. Dört ayı geride bırakan ayaklanma esnasında inşa ettiği mahalli/yerel komiteleri, işçi konseylerini talepler etrafından koordine etmeye, birleştirmeye çalışıyor. “Ne rehber ne şah: konseylere dayalı özyönetim!” uğruna seferberliğini sürdürüyor.
2003 yılında kurulan İstanbul merkezli Türk lojistik şirketi Sürat Kargo’da çalışan işçiler, 2023 yılı için belirlenen 42 liralık yemek ücretini kabul etmeyerek, şirket çapında örgütlü olan Öz Taşıma-İş’ten kitlesel olarak istifa etmeye ve şube şube komiteleşerek TÜMTİS’te örgütlenmeye başladılar.
2015 yılına kadar Kaynak Holding’e ait olan Sürat Kargo, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından Kaynak Holding’e kayyum atanmasıyla TMSF’ye (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) devredildi. Sürat Kargo son olarak Halil İbrahim Bacacı’nın sahibi olduğu Port Kargo tarafından satın alındı.
Halil İbrahim Bacacı, Kartal İmam Hatip Lisesi’nde Bilal Erdoğan’ın sınıf arkadaşıydı; Port Kargo, Sürat Kargo’nun ihale ilanından yalnızca üç hafta önce kuruldu. Bacacı geçmişte Ensar Vakfı yöneticiliği yapmıştı. Yine 2022 yılının Nisan ayında Bacacı, Cengiz Holding Yönetim Kurulu üyesi Şeref Cengiz’in de ortaklarından olduğu başka bir şirketiyle (Port Madencilik), Elazığ’da Türkiye tarihinin en büyük maden rezervi ihalesini aldı. Bacacı, İBB’nin otobüs hatlarındaki 5 bin durağın “modernize edilmesi ve içindeki reklam alanlarının intifa (yararlanma) hakkının verilmesi” amacıyla 18 Nisan 2018 tarihinde de bir ihale almıştı. 2019 yerel seçimlerinde İBB yönetiminin değişmesinin ardından, Bacacı’nın şirketi hakkında, 1066 adet akıllı durağı hiç yapmadığı gerekçesiyle 14 milyon liralık icra işlemi başlatıldı.
AKP’ye yakınlığıyla bilinen Hak-İş Konfederasyonu’na bağlı Öz Hava, Kara ve Demiryolu Taşıma İş Sendikası’nın (Öz Taşıma-İş) Sürat Kargo’yla imzaladığı son sözleşmenin başlangıç tarihi 1 Ocak 2022. Ancak Öz Taşıma-İş, mücadeleci sendikaların tercih etmediği ve açıkça karşı çıktığı bir uygulamaya giderek, sözleşmeyi üç yıllık hazırlamış olduğu için, sözleşmenin geçerliliği 31 Aralık 2024’e dek sürüyor. Bu sözleşme, Sürat Kargo işçisinin asgari ücretin yalnızca yaklaşık olarak 100 lira üstüne çıkmasına neden oluyor. Yine sözleşmeye göre Sürat Kargo işçisi 2022 yılında yakacak yardımı olarak 240 lira, çocuk yardımı olarak 25 lira, yemek parası olarak 25,50 lira, aile yardımı olarak 42 lira almış. 2023’te TÜFE oranında artırılan bu sosyal yardımlar, işçilerin cephesinden ciddiye alınır kazanımlar olarak görülmüyor. Zira TÜFE oranında artırılan yemek parası 2023 yılı için 25,50 liradan yalnızca 42 liraya çıktı. Ancak mevcut ekonomik kriz, enflasyon ve durmayan zamlar döneminde, herhangi bir işçinin 42 lirayla bir günde karnını doyurabilmesi mümkün değil.
Yemek parasına gelen komik artıştan sonra birbirleriyle iletişime geçen ve bulundukları şubelerde ve aktarma merkezlerinde komiteleşmeye başlayan Sürat Kargo işçileri DHL, UPS, Aras Kargo ve TÜMTİS’te örgütlü diğer işyerlerindeki kazanımları, ücret artışlarını ve sosyal hakları tartışmaya başlayarak, Öz Taşıma-İş’ten istifa etmeye başladılar. 3800 çalışanı bulunan Sürat Kargo’dan yüzlerce işçi, bir hafta süresince, patron yanlısı sendikadan istifa etti.
Şubelerden bir araya gelen temsilcilerin kendi aralarında aldıkları toplantının ertesinde, işçi temsilcileri Sürat Kargo İşçi Komitesi’nin kurulduğunu kamuoyuna duyurdular ve sosyal medya hesaplarından aşağıdaki açıklamayı yaptılar:
“Merhaba arkadaşlar.
Bugün şubelerden ve aktarma merkezlerinden işçi temsilcisi arkadaşlarla ve TÜMTİS’ten yetkililerle bir araya geldik. Toplantımızda il il, şube şube, merkez merkez işçi komitelerimizi kurma kararı aldık. Sosyal medya hesaplarımızdan gelişmeleri aktaracağız. Hesaplarımız bütün Sürat Kargo işçisi kardeşlerimize açıktır. Bize her türlü sorunuzu ve deneyiminizi mesaj yoluyla iletebilir, paylaşmamızı isteyebilirsiniz.
Mücadeleci ve demokratik bir sendikada, TÜMTİS’te bir araya gelme yönündeki mücadelemiz yeni başladı ve sürecek. Birliğimizi bozmayalım, dedikodulara ve patron ile Öz Taşıma-İş’in aramıza sokmaya çalıştığı insanlara inanmayalım.
Muhakkak hakkımız olanı alacağız. İyi günler, kolaylıklar.”
Sürat Kargo işçisinin talepleri açık ve net: insanca yaşamaya uygun bir ücret, aç bırakmayan bir yemek parası, 20 saat üzeri mesailerin ödenmemesine son verilmesi ve sendika seçme yönündeki demokratik hakkın kullanılmasının önüne geçilmemesi. Sürat Kargo işçileri, yine komitelerinin sosyal medya hesabından yaptıkları açıklamada her şubeden ve aktarmadan temsilci olmasını, toplu iş sözleşmesinin bu temsilci arkadaşlarla yapılmasını ve temsilcilerin çoğunluğunun onay verdiği bir sözleşmenin imzalanmasını istediklerini duyurdular.
Dolayısıyla Sürat Kargo işçilerinin atıldığı bu seferberlik, birçok başlığı kendi içinde birleştiriyor: hem ekonomik refah hem de siyasal-sendikal demokrasi mücadelesini. Bu nedenlerle Sürat Kargo emekçisinin mücadelesinin etrafında bir dayanışma duvarı örmek, seçimlerin yaklaştığı bu aylarda özellikle önemli.
Erdoğan’ın seçim tarihini 14 Mayıs olarak duyurmasıyla seçim sürecine “resmen” girilmiş oldu. Gerçi, seçim tarihi için henüz resmi bir karar alınmış değil. Seçim kararını Erdoğan’ın alması durumunda üçüncü kez aday olmasının anayasaya aykırı olduğu da açıkça ortada. Ne var ki, Tek Adam rejimi altında yasal prosedürlerin Saray’ın güncel ihtiyaçları doğrultusunda eğilip bükülmesi, güncel hukukun yerleşik bir içtihadına dönüşmüş durumda. Dolayısıyla, seçimlerin 14 Mayıs’ta gerçekleşeceğine ve Erdoğan’ın adaylığına kesin gözüyle bakabiliriz.
Cumhur İttifakı seçim kampanyasına çoktan başlamıştı. Bir yandan muhalefetin geniş kesimleri üzerinde baskı politikasını yoğunlaştırarak korku, yıldırma ve çözülme yaratmayı hedefliyor. HDP’ye dönük kapatma davasından İmamoğlu’na kesilen cezaya ve Gezi mahkûmiyetlerine dek bu yönde birçok adımı şimdiden hayata geçirdi. Öte yandan, “seçim rüşveti” niteliğinde açıkladığı ekonomik paketlerle kaybettiği seçmen tabanını geri kazanmaya çalışıyor. Asgari ücret zammından memur maaşlarına ve EYT meselesine, vergi aflarından konut projelerine dek açıkladığı pek çok başlıkta emekçiler adına önemli kazanımlar sağlandığı havası estirmeye çalışıyor. Bu yönde atılan adımlar, Saray’ın sorumlusu olduğu devasa ekonomik yıkımların kayıplarını karşılamaktan çok uzak olduğu gibi açıklanan paketlerin önemli bir kısmı içi boş, göz boyama niteliğinde hamleler olmanın ötesine gitmiyor. Bununla birlikte, iktidar olmanın tüm imkânlarını arkasına alarak Cumhur İttifakı seçimlere bir kez daha güçlü bir odak olarak hazırlanıyor.
Seçim sürecine Cumhur İttifakı’nın karşısındaki en güçlü rakip olarak giren Millet İttifakı ise son olarak Ortak Mutabakat Metni’ni açıkladı. İttifak’ın hükümet programı olarak sunulan metin, Tek Adam rejiminin yarattığı ağır tahribatın kısmi onarımından öte bir reçete sunmuyor. Oysa gerek küresel ekonominin içinde bulunduğu kriz gerekse de Erdoğan yönetiminin oluşturduğu yıkım, emekçilerin eşi benzeri görülmedik sefalet koşullarından çıkabilmesi için “kozmetik çözümlere” olanak tanımıyor. Örneğin, Yap-İşlet-Devret yağmasına son verilip söz konusu işletmeler tazminatsız bir şekilde kamulaştırılacak mı? Halka bir katkısı olmayan, Saray’ın oligarkları için kullanılan ve bütçenin önemli bir kısmını yutan borçların ve faizlerin ödenmesi durdurulacak mı? Eğer emekçi halkın yaşam koşulları iyileştirilecekse, tek çözüm sermayeye giden kaynakların kesilmesi ve bu kaynakların emekçiler için kullanılmasıyla mümkün olabilir. Millet İttifakı ise böyle bir programın değil sömürü ve sefalet düzeninin “sürdürülebilir” hale getirilmesinin siyasi projesi olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Dahası metinde kadın haklarına kısmen değinilmesi, Kürt halkının, Alevilerin, lgbti+ların haklarına hiç yer verilmemesi, sendikalaşmadan, grev yasaklarından bahsedilmemesi Millet İttifakı’nın siyasal demokrasi alanındaki sınırlarını da açıkça gösterdi.
Seçimlerin iki burjuva seçenek arasında kutuplaştığı bir ortamda hem Emek ve Özgürlük İttifakı hem de Sosyalist Güç Birliği bileşenlerine ağır bir sorumluluk düşüyor. Seçimlerde Cumhur İttifakı’nın yenilgiye uğratılması şüphesiz çok büyük bir önem taşıyor. Fakat bundan daha önemlisi, emekçilerin ve ezilenlerin bağımsız siyasi programının yükseltilmesi ve sokakta örgütlenmesi görevidir. Bugüne kadarki tüm kazanımlarımızı örgütlü mücadelemizle elde ettiğimizi unutmayalım. Metal işçilerinin “fiili ve meşru gücü” temelinde greve çıkarak elde ettiği ücret artışları bunun son örneği oldu. Sokak ve sandık siyasetini birleştiren, Cumhur ve Millet İttifakları arasına sıkışmayan bir siyasetin inşası en acil ve hayati ihtiyacımız olmayı sürdürüyor.
Brezilya’nın başkenti Brasília’da 8 Ocak günü, yani Lula da Silva’nın Devlet Başkanlığı görevine gelmesinden bir hafta sonra Bolsonaro destekçileri hükümeti devirme girişimiyle Kongre, Planalto Sarayı ve Anayasa Mahkemesi binalarına saldırı gerçekleştirdi.
Darbe yanlılarının hedefleri Bolsonaro önderliğinde muhalefetin sindirildiği, işçi sınıfının bastırıldığı yeni bir diktatörlüğün kurulması ve bunun için de ordunun harekete geçmesiydi. Bu amaçlar gerçekleşmedi, darbe girişimi bastırıldı. Lakin Lula da Silva iktidarının bu sınavda başarılı bir not aldığını söylemek imkânsız.
Lula’nın başarısızlığı henüz darbe girişimi gerçekleşmeden önce başlamıştı. İçinde olduğu seçim ittifakında daha düne kadar Bolsonaro diktatörlüğünü destekleyen parti ve gruplar vardı. Bu gruplar yalnızca Lula’yı dışarıdan desteklemekle kalmamışlar, yapılan anlaşmalarla seçilen hükümette savunma bakanlığı pozisyonunu alacak kadar da güç kazanmışlardı. İşte Lula’nın sırtını yasladığı güçler bu denli güvenilmez ve Lula’yı zafere taşıyan kitlelerden bu denli kopuk durumdaydılar.
Brezilya’da yüz binler “Bolsonaro hapse!” sloganlarıyla sokağa döküldüler. Diktatöryal bir yönetim kuran ve sayısız suç işleyen Bolsonaro’nun ABD’ye kaçışı onu iktidardan gönderen kitleler için bir zafer değildi. Ne yazık ki Lula bu seferberliğe gereken desteği vermedi. Günler sonra, Bolsonaro’nun Adalet Bakanı başta olmak üzere pek çok kamu görevlisi bu darbe girişiminde payları olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Son olarak, Genelkurmay Başkanı Lula tarafından görevden alındı. Atılan bu adımlar Brezilya’da yükselen kitle seferberliğinin kazanımından başka bir şey değildi.
Yine bu eylemler sonucunda Yüksek Mahkeme, eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro hakkında soruşturma başlattı. Elbette bu soruşturmaların sonuca ulaşması ancak Brezilya işçi sınıfının Bolsonarocu bürokrasi ve burjuvazinin tamamen tasfiyesine yönelik vereceği bir mücadeleyle mümkün olabilir.
Bizler Brezilya’ya baktığımızda bugün dile getirilen “helalleşme” ve “yumuşak geçiş” planlarının işçi sınıfını ve tüm ezilenleri nasıl bir girdabın içine sürükleyebileceğini tüm açıklığı ile görüyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun diktatörleri tatile değil, tarihin çöplüğüne göndermenin yolu Brezilya işçi sınıfının sürdürdüğü seferberliğin izlerini takip etmekten geçiyor.
31 Ocak Salı günü milyonlarca Fransalı işçi, ocak ayının ikinci genel grevini gerçekleştirdi ve bir milyondan fazla işçi sokaklara döküldü. Bir önceki grev 19 Ocak’ta benzer bir büyüklükte gerçekleşmişti. Sendikalar, emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkaran ve emekli olmak için 43 yıl prim ödemeyi şart koşan emeklilik yasası reformunu kabul etmedi.
Ancak emeklilik konusundaki hoşnutsuzluğun yanı sıra, bu genel grevler ve kitlesel eylemler, alım gücünü yitiren, enflasyonun altında artan ücretlerle, enerji maliyetlerindeki büyük artışlarla, özelleştirilen kamu sağlık hizmetlerindeki yetersizliklerle kapitalizmin emekçilerin sırtına yüklediği ekonomik krize karşı duyulan hoşnutsuzluğu ve direnişi ifade ediyor.
Fransa’daki bu büyük grevler, kapitalist krizle birlikte hayata geçirilen kesinti planlarına karşı İngiltere’deki grevlerle ve Avrupa’nın geneline yayılan grev dalgasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşiyor.
Bu kitleselliği sağlayan bir diğer önemli faktör de sendikaların birlik içinde hareket etmesidir. Bu grev ve gösterilerin örgütleyicisi, Fransa’daki sekiz sendika merkezi (CGT, FO, CFDT, CFTC, CFE-CGC, Unsa, Solidaires ve FSU) ile beş gençlik örgütünü bir araya getiren birleşik sendikal platform (Intersyndical) idi. Bu ortak platform ileriye doğru atılmış önemli bir adımdır. Ancak aynı zamanda sendika bürokrasilerinin kendilerini aşma eğiliminde olan hareketi kontrol etme girişimidir. Intersyndical şu ana kadar iki genel grev çağrısı yaptı, ancak ne taban toplantıları çağrısı yapıyor ne de Macron hükümetinin daha önce de belirttiği gibi emeklilik yasa tasarısını geri çekmeyi reddetmesi durumunda mücadelenin büyütülmesi için bir plan öneriyor.
Genel grevlerin yanı sıra petrol rafinerileri, enerji, liman ve demiryolu işçileri ve öğretmenlerin sektörel grevleri devam ediyor. Bu grevlerde de emeklilik yasası reformunun geri çekilmesi talep ediliyor.
Ayrıca, elektrik işçileri “Robin Hood Operasyonu” (efsaneye göre zenginden alıp fakire veren karakter) adını verdikleri bir eylem düzenleyerek okullara, üniversitelere, hastanelere ve düşük gelirli hanelere ücretsiz elektrik dağıttılar.
On yıllardır süren mücadele
Emeklilik sistemine yönelik saldırı on yıllardır Fransız kapitalistlerinin bir talebiydi. Bu konu Chirac, Hollande, Sarkozy ve 2017’de cumhurbaşkanı seçildiğinden beri Macron’un siyasi gündemlerinin bir parçası oldu. Fransız burjuvazisinin emeklilik hakkına dönük ilk ciddi saldırı girişimi 1995 yılında, 1968 Mayıs’ından bu yana Fransa’daki en önemli kitle hareketi tarafından yenilgiye uğratılan meşhur “Juppé Planı” olmuştu.
Şimdiki cumhurbaşkanı Macron da 2019-2020 yıllarında bunu denedi. Bu girişimi, altı ay süren demiryolu grevi de dahil olmak üzere son 20 yılın en büyük grev dalgasını tetikledi. Ayrıca “sarı yeleklilerin” neredeyse ayaklanmaya varan seferberliğini doğuran faktörlerden birisiydi. Sonuçta emeklilik reformu parlamentoda onaylanmasına rağmen, Macron bu projeyi geri çekmek zorunda kaldı.
Bugün, derinleşen küresel kriz karşısında kârlarını korumak isteyen büyük kapitalistlerin baskısı altında olan Macron, 2019’dakinden daha zayıf olmasına rağmen aynı şeyi tekrar deniyor.
Birleşik bir ulusal mücadele planına ihtiyaç var
CGT’ye bağlı rafineri işçileri ve elektrik işçileri 26 Ocak’ta başlattıkları 48 saatlik grevin ardından, 6 Şubat’ta 72 saat sürecek yeni bir grev gerçekleştirecek. Ardından “uzatılabilir” süresiz grev çağrısında bulunuyor (Bu da grevin devam edip etmeyeceğine periyodik olarak meclislerin ve genel kurulların karar vermesi anlamına geliyor). CGT Limanlar ve Tersaneler 26 Ocak’ta bir grev çağrısında bulundu. Eğitim alanında CGT ve Sud sendikaları 31 Ocak’tan itibaren süresiz ve uzatılabilir grev çağrısında bulunurken, demiryolu işçileri de 7 ve 8 Şubat için 48 saatlik grev çağrısında bulundu. Bu grevler büyük ölçüde işçi tabanından gelen doğrudan basıncın sonucudur.
Solun bazı kesimlerinin ve mücadeleci sendikaların önerdiği gibi, hükümeti ve emeklilik yasası girişimini yenilgiye uğratmak için birleşik bir mücadele planına ihtiyaç var. Seferberlik süresiz bir genel greve doğru ilerletilmeli. Bu amaçla, taban meclislerini ve “meslekler arası meclisleri” (Fransa’da farklı sendikal örgütleri bir araya getiren meclislere verilen isim), birleşik mücadele planları üzerinde anlaşmaya varmak ve aynı zamanda krizin bedelini büyük kapitalistlere ödetmek için emekçilerin ekonomik planı doğrultusunda tüm talepleri birleştirmek gerekiyor.
Türkiye büyük bir kuraklık içerisinden geçiyor. Son üç ayın indeksinde renk koyulaştıkça kuraklığın arttığını anlıyoruz. Ocak ayına göre hazırlanacak tablonun daha da karanlık olacağını kestirebiliriz.
Baraj ve göllerde görülmemiş çekilmeler oldu. Su temininden tarıma kadar onlarca etkiden bahsetmek mümkünken kış sporlarında sezonun açılamamasından ötürü kaygı duyanlar da var.
Kuraklık bir doğa olayı ancak kuraklığa hazır olmamak ve su kaynaklarını korumamak tamamen ülkenin nasıl ve kim için yönetildiği ile ilişkili bir durum.
Kişi başına düşen suyla belirlenen kriterlere göre Türkiye hiçbir zaman su zengini bir ülke olmadı. Su stresinde olan bir ülke idi, ama kuraklık coğrafyanın kaderi ile açıklanamaz. Neden mi?
Şekil: Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı 2022 Aralık ayı kuraklık durumu
Göl, dere, yeraltı suyu vb. yalnızca yağışla beslenmez. Kıyısından birkaç kilometre uzağına kadar olan kısma düşen yağışlar bu su kaynağını besler. Bu alanlara su havzası denir. Su havzasına zarar verirseniz elinizde su kalmaz. AKP hükümeti iktidara geldiğinden beri yapılaşmayla su havzalarına büyük zararlar verdi. Bugün çalan alarm, AKP ve öncüllerinin sadece inşaat patronlarına fayda sağlayan projelerinden kaynaklandı.
Erdoğan bu yıkımdan bile fayda sağlamaya çalışarak yeraltı barajları kuracağını açıklıyor. Yani suyun toplanmasını engelleyip, var olan suyu yerin altına çekmek istiyor! Bu yıkımı daha da artıracak bir adım, çünkü böyle giderse yerin altına alabileceği bir su da kalmayacak. Çözüm ise basit. Bir avuç inşaat patronunun kasasını doldurmak yerine, su havzalarının korunması, buralara müdahale eden tüm projelerden vazgeçilmesi gerekiyor. En acil müdahale bu olmalı.
Yeter mi? Hayır, iklim krizi ile de mücadele edilmeli! Hal böyle devam ederse Türkiye’nin su kaynaklarını yitireceğini, tüm toplumun su mültecisi olacağını öngörmek zor değil. Bu acil duruma karşı da çevreye zarar veren tüm işletmelerin derhal işçi denetiminde kamulaştırılması gerekiyor.
Felaket susuzluktan ibaret değil. Hava durumu tahmincileri deniz suyu sıcaklıklarındaki anormal yüksekliğin, bir soğuk hava dalgası ile karşılaşmamız halinde fırtınaya sebep olabileceğini söylüyor. Emekçiden yana bir çözüm biricik, basit ve mümkünken, inşaat ve enerji patronlarının çıkarı adına bize pahalı su faturaları ve kuraklığın ortasında fırtınada boğulmak, bir obruk içerisine gömülmek reva görülüyor.
İngiltere merkezli uluslararası yardım kuruluşu Oxfam, Davos’ta yapılacak Dünya Ekonomik Forumu (WEF) öncesi yayımladığı raporda, dünyanın en zenginleri listesinde yüzde 1’lik kesimde yer alan patronların, 2020 yılından bu yana her gün servetlerine 2,7 milyar dolar kattığını yazıyor. Bir işçinin her gün servetine 2,7 milyar dolar katabilmesi için belki de 10 bin kere doğup her seferinde hiç para harcamadan ücretini biriktirip 30 yıl çalışması gerekirdi. Böylesi bir çelişkinin çözümü çok çalışıp para biriktirmek olamaz!
Üstelik, servetler yalnızca işçilerin alın terinin sömürülmesiyle artmıyor, aynı zamanda bizim verdiğimiz vergiler yoluyla devletin elinde toplanan paralar inşaatçılara, sanayicilere, borsa çakallarına aktarılıyor. Bu durumdan rahatsız olan 200 zengin Davos’ta insafa gelip bir mektup yayımlamışlar! “Aşırı servetle mücadele” ismini verdikleri mektupta “Son 50 yılın tarihi, zenginliğin yukarıya doğru aktığı bir hikâyedir. Son birkaç yılda bu eğilim büyük ölçüde hızlandı… Çözüm, herkesin görmesi için açık. Siz, küresel temsilcilerimiz, biz ultra zenginleri vergilendirmelisiniz.” Ne var ki “bize servet vergisi getirin” diyen kesimler aynı zamanda servetlerini vergi cennetlerine kaçırıp vergi ödememek için her türlü yola başvuranlar.
Servet dedikleri zaten işçilerin emeği. İşçi sınıfı ile patronlar arasındaki karşıtlık servetlerden alınacak vergiyle çözülür mü? Biz aşırılıklarla mücadeleyi değil, servetin esas sahiplerine, işçi ve emekçilere geri verilmesini istiyoruz! Eşitsizlikle gerçek mücadele için trilyonlarca doların kilidi açılmalı.
Avrupa işçi sınıfı hayatı durduruyor!
Patronlar servetlerine servet katıyor, kapitalist hükümetler kemer sıkma uygulamaları dayatıyor ancak buna karşı Avrupa işçi sınıfı aylardır grevde, direnişte. Özel sektörden kamu sektörüne, ulaşımdan eğitime kadar çok geniş bir yelpazede farklı sektörlerden 100 binlerce işçi eşzamanlı eylemler düzenliyor.
Emperyalizmin merkezi ülkelerinden İngiltere’de aralık ayı boyunca hemşireler, öğretmenler ile demiryolu, posta, havayolu çalışanları eylemler yapmıştı. Şimdi 6 Şubat’ta binlerce sağlık emekçisi ve ambulans çalışanı greve çıkacağını açıkladı.
Fransa’da emeklilik yaşının artırılması planlanıyor. 2027’den itibaren tam emekliliğe hak kazanmak için 42 yıl yerine 43 yıl çalışmak gerekecek. Bu yasaya karşı 19 Ocak’ta Fransa’nın neredeyse tamamında genel grev ve yürüyüşler düzenlendi. Paris’teki eyleme katılım 400 bine ulaşırken Marsilya’da 140 bin kişi katıldı. Enerji sektöründeki greve katılım neredeyse yüzde 50’ye ulaştı. 2019 büyük genel grevine ülke çapında katılım yüzde 36 iken, 19 Ocak’ta bu oran yüzde 44,5’e çıktı.
Pandemi boyunca milyonlarca insan aşılara erişemediği veya yeterli sağlık hizmeti alamadığı için öldü. Aynı patronlar “işçiden vergi alınmasın, emekçiler sağlık, ulaşım gibi temel insan haklarından parasız yararlansınlar” demediler. Şimdi Fransız hükümeti sağlık, eğitim, ulaşım gibi sektörlerde grev yapılmasının kamu hizmetlerini aksattığı ve mağduriyet yarattığını söyleyerek bu grevleri yasaklayacak yeni yasalar hazırlıyor. Servet sahiplerinin vicdanı buraya kadar izin verir: “Grev yapmayın demiyoruz ama hayatı durduramazsınız!”
Açlık ve sefaletin hiçbir servet sahibinin insafına terk edilemeyeceğini Avrupa işçi sınıfı en açık şekilde gösteriyor!
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti Gazze, Kudüs, Batı Şeria ve Siyonist ve soykırımcı İsrail devleti tarafından işgal edilen diğer Filistin topraklarında yeni bir terör dalgası başlattı.
26 Ocak’ta Cenin mülteci kampında 10 Filistinlinin kolluk kuvvetleri tarafından öldürülmesi ve 20’den fazla Filistinlinin yaralanması, İsrail ordusunun son yıllarda bir Filistin mülteci kampına yönelik en ciddi saldırısı oldu. 2023 yılında şu ana kadar 36 Filistinli öldürüldü.
Bu katliamdan önceki günlerde İsrail kolluk kuvvetlerinin uyguladığı baskılar artmış; Şufat’ta, Kalkilya’da, Silvan’da ve işgal altındaki Kudüs’te çok sayıda Filistinli genç öldürülmüş veya yaralanmış, İsrailli yerleşimciler de Mescid-i Aksa’ya baskın düzenlemişti.
Sadece 28-29 Ocak tarihleri arasında Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde, Masafer Yatta’da, El Halil’de, Hayfa’da, Nablus’ta, Ramallah’ta ve diğer bölgelerde Filistinlilerin evlerine ve araçlarına yönelik 144 yerleşimci saldırısı gerçekleşti ve bunların birçoğu ateşe verildi. Ayrıca çok sayıda yere baskın düzenlenmiş ve onlarca Filistinli tutuklanmıştı.
İşgal altındaki topraklarda yeni yerleşim yerleri kuran ve sayıları her geçen gün artan yerleşimciler tarafından gerçekleştirilen tüm bu saldırılar, İsrail parlamentosu (Knesset) üyesi Almog Cohen’in kolluk kuvvetleri ve yerleşimcilere “Filistinlileri öldürmeye devam edin” çağrısında bulunmasından anlaşılacağı üzere, bizzat İsrail makamları tarafından teşvik edilmiştir. Öte yandan, 27 Ocak’ta İsrail Hava Kuvvetleri Gazze Şeridi’nde yeni bir bombalama saldırısı gerçekleştirdi.
Bilindiği üzere, geçtiğimiz aralık ayında İsrail’de iktidara gelmiş en sağcı koalisyonu kuran aşırı muhafazakâr ve katil Benjamin Netanyahu yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu koalisyon, iki ultra-ortodoks partinin yanı sıra üç aşırı sağcı partiden oluşuyor: Dini Siyonizm Partisi, Noam Partisi ve Yahudi Gücü. Yahudi Gücü’nin lideri şu anki Ulusal Güvenlik Bakanı ve son günlerde Filistinlilere karşı tırmanan şiddetin mimarı olan Itamar Ben Gvir.
O dönemde İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak kamuoyuna yaptığımız bir açıklamada, bu gerici, saldırgan ve aşırı muhafazakâr kabinenin yükselişiyle birlikte Filistinlileri bekleyen tehlike konusunda uyarıda bulunmuştuk. İsrail’in Haaretz gazetesi bile bu koalisyonu “İsrail tarihindeki en aşırı sağcı, ırkçı, homofobik ve teokratik hükümet” olarak tanımlamaktadır. Bu hükümet, hâlihazırda işgal altında tuttuğu Batı Şeria topraklarını ilhak etme taahhüdünü programına dahil eden ilk İsrail hükümetidir.
Bu durum, işgal altındaki topraklarda yerleşimcilerin ve yeni yerleşimlerin sayısındaki hızlı artışı açıklamaktadır. Yerleşimcilerin sayısının hâlihazırda yarım milyon civarında olduğu tahmin ediliyor.
Yerleşimcilerin sayısı 2011’den bu yana 150 binden fazla artarak yüzde 40’ın üzerinde bir büyüme kaydetti.
Netanyahu hükümeti Batı Şeria’daki yasadışı İsrail yerleşimlerini genişletmeyi, iki yıl içinde 100 bin, 10 yıl içinde ise yarım milyon yerleşimci daha eklemeyi planlıyor.
Bu etnik temizlik politikası, tıpkı bugünkü Siyonist İsrail devletinin 1940’larda kurulduğunda olduğu gibi kan ve ateşle yürütülmektedir: Filistinli çocukları ve gençleri öldürerek, evlerini yıkarak, topraklarını ve mahsullerini alarak, arabalarını ve mülklerini tahrip ederek ve yakarak. İşgal edilen bölgelerde yerleşimciler silahlı bir şekilde dolaşıyorlar.
İUB-DE olarak, kahraman Filistin halkına yönelik bu yeni saldırı dalgasını reddediyor, Cenin’deki katliamı ve İsrail hükümetinin Batı Şeria’yı ilhak etme planlarını lanetliyoruz.
ABD emperyalizminin Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’in dün İsrail’e vardığında hem Netanyahu hükümetine hem de Filistinlilere “gerilimi düşürme” çağrısında bulunan ikiyüzlü açıklamalarını reddediyoruz; çünkü Siyonist ve soykırımcı İsrail oluşumunu tepeden tırnağa silahlandırarak Filistin halkına yönelik kesintisiz bombalamaların ve 26 Ocak’ta Cenin’de olduğu gibi canice saldırıların suç ortağı olan ABD’dir.
İUB-DE olarak Filistin halkının mücadelesini kayıtsız şartsız destekliyor ve birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin’in kurulmasını savunmaya devam ediyoruz.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin birinci yıldönümü yaklaşırken sosyalist politika dergisi Troçkist Ukrayna temalı ikinci özel sayısını yayımladı. Bu özel sayıda sahadan aktarımların ve Ukraynalı sendikacılar, sosyalistler ve devrimcilerle yapılmış röportajların yanı sıra çeşitli gerekçelerle Rusya’nın işgaline destek veren sol kesimlerle polemikler ve işgal karşısında devrimci tutumun ne olması gerektiğine ilişkin analizler yer alıyor. Troçkist’in özel sayısını okumak için tıklayın.
Özel sayının Sunuş yazısı şu şekilde:
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmeye başlamasının hemen ardından, Mart 2022’de Troçkist’in 4. Özel Sayısını tümüyle bu konuya ayırmış ve orada bu emperyalist saldırı karşısında devrimci Marksistlerin tutumunu şu sloganlarda özetlenebilecek biçimde açıklamıştık: “Ukrayna halkıyla uluslararası dayanışmayı sürdürmeliyiz. İşgale, bombardımana hayır! Rus birlikleri Ukrayna’dan dışarı! Hükümetler Rusya ile ilişkilerini kessin! Ukrayna halkının direnişi zafer kazanmalı! İster Rusya’dan ister NATO, ABD veya AB’den gelsin, Ukrayna’daki tüm emperyalist müdahalelere hayır!”
Ve tabii enternasyonalist devrimciler olarak İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) çatısı altında hem Ukrayna emekçi halkıyla dayanışma kampanyasına katıldık hem de bizzat Ukraynalı ilerici ve devrimci güçlerle temaslarımızı sıkılaştırdık. Elinizdeki 5. Özel Sayı bu çalışmaların bir ürünüdür.
Bu özel sayıda öncelikle emperyalist Rusya yanlısı Stalinist ve ulusalcı çevrelerde dile getirilen “Ukrayna halkını desteklemek NATO’nun yanında yer almaktır” biçimindeki yargıya bir yanıt getiriyoruz. Bu tür bir iddia, sahiplerinin enternasyonalist devrimcilerin tam karşısındaki cephede mevzilenmesinden başka bir anlam taşımıyor.
Bunun ardından UİB-DE militanlarının Ukrayna’daki çalışmalarının ürünlerine yer veriyoruz. Yoldaşlarımız Lviv ve Kiev’den Rus birlikleriyle sınır hattına, Zaporijya’ya kadar pek çok ilerici-devrimci çevreyle ve emekçilerle temas kurdular, talep edilmiş olan kampanya ürünü malzemeleri teslim ettiler.
Bu temaslar sırasında gerek enternasyonalist sivil kuruluşlarla gerekse de anarşist ve Marksist grup ve kişilerle görüşmeler gerçekleştirdiler. Özellikle demiryolu, metal ve maden sendikaları ve işçileriyle olan görüşme ve çalışmalar, Ukrayna halkının emperyalist saldırı karşısındaki savunmasına ve sosyalist devrim yolunun açılmasına yönelik olarak stratejik bir önem taşıyordu.
Bu enternasyonalist çalışmaların anlatısını ve konuya ilişkin devrimci Marksist tutumuzu içeren bu sayının, Türkiye’deki sosyalist devrimin ilerletilmesi açısından yararlı olacağını umuyoruz.
2022 yılının başlarında, gerek asgari ücretteki artışın gerekse genel olarak ücretlerin düzeyinin korkunç enflasyonun etkisiyle son derece yetersiz kalması sonucunda, şubat ve mart aylarında güçlü bir ek zam talebi seferberliği yaşanmıştı. Aynı türden bir yeni seferberlik olasılığı karşısında bu yılkı yetersiz asgari ücret artışının ardından hükümet çeşitli manevralarla ön almaya çalıştı.
Asgari ücret artışının (yüzde 54) çok yüksek olduğu algısını yaratmaya yöneldi; memurların maaşlarını önce yüzde 15’ten yüzde 25’e, sonra da yüzde 30’a artırma hokkabazlığına başvurdu, EYT sorununu yaşa bağlı olmaksızın çözdüğünü ilan etti ve nihayet asgari ücretin yıl ortasında yeniden gözden geçirilebileceği vaadini ortaya attı. Bütün bu uygulamaların, enflasyonun düştüğü propagandası eşliğinde, özellikle örgütsüz emekçi sınıflar içinde kısmi ve yetersiz bir tatmin olma duygusu ve bir bekleme ortamı yaratması, bir önceki yılın seferberliklerinin tekrarını oldukça güçleştirdi.
Bununla birlikte, sınıfın öncü sektörlerinden olan metalde MESS’le olan toplu sözleşmeleri devam eden bir dizi işyerinde ek zam talepleriyle hareketlilikler yaşanmaya başladı. DİSK’e bağlı BMİS’in “yeni yıla ek zam talebiyle giriyoruz” açıklamasının yanı sıra, bu talebin Türk Metal ve Özçelik-İş’e bağlı işyerlerinde de duyulmaya başlaması, hareketliliğin tabandan geldiğine işaret etmekteydi.
Geçtiğimiz yıl doğan seferberlikleri işyeri içi ekonomik sorun çerçevesine hapsedip birbirinden yalıtarak sönümlendirme politikası izleyen sendika bürokrasileri, bu kez de birlikte derhal harekete geçip MESS’le anlaştılar ve toplam yüzde 34 zam alındığını ilan ettiler. Oysa bu artışın gerçekte daha düşük olması ve hayat pahalılığının çok gerisinde kalmasının yanı sıra, sendika bürokrasileri bu girişimleriyle hükümetin emekçi sınıfları oyalama politikasına katkıda bulunmuş ve onların demokrasi ve toplumsal kurtuluş mücadelelerinin önüne tekrardan set çekmiş olmuşlardır.
Öte yandan, Birleşik Metal-İş ile geçmişte EMİS’i oluşturan ve daha sonra yeniden MESS’e katılmış olan işletmeler arasında süren TİS görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlanmasının ardından greve çıkılacağı ilan edildi. Bununla birlikte, greve çıkılmadan evvel biri hariç şirketler ile sendika arasında anlaşmaya varıldı. Hükümetin yasaklamasına karşın greve çıkılan Schneider Enerji’de ise, grevin üçüncü günü, 24 Ocak’ta anlaşmaya varıldı. İmzalanan bütün bu sözleşmelere göre, her işletmede kısmi farklılıklar olmakla birlikte, işçiler ikramiyeler ve sosyal haklar dahil yüzde 100 civarında bir zam elde etmiş oldular.
Mevcut koşullar bu anlaşmaların dışında kalan metal fabrikaları ile başka işkollarındaki işçileri de ek zam taleplerinde bulunmaya ve hatta bu amaçla örgütlenmeye itebiliyor. Örneğin, İstanbul Dudullu OSB’de bulunan Omega Motor fabrikasında Türk Metal’e üye olan 18 işçi işten atılırken, patron diğer işçileri sendikadan istifaya zorluyor. Denizli’de Seval Kablo’nun 600 işçisi patronun Türk Metal’in yetkisine itiraz etmesini kapı önü eylemleriyle protesto etti. Kartonsan’da grev sürmekte. Diyarbakır’da yüzlerce fırın işçisi ücret artışı talebiyle iş bıraktı. Tüpraş’ta işçiler ek zam taleplerini duvarlara yazdılar, Petrol-İş Aliağa şubesine aktardılar. Birçok belediyede işçiler ücretlerinde güncelleme istiyorlar. İstanbul ve Mersin’de tekstil işçileri de aynı şekilde ücret taleplerini dile getiriyorlar. LC Waikiki’de düşük ücretleri protesto etmeleri nedeniyle Kod 46 ile işten çıkarılan 7 işçi kapı önündeki protesto eylemleri sonucunda kısmi bir zafer kazandı…
Bu örnekler önümüzdeki günlerde de artabilir. Ne var ki, bir yandan hükümetin ve patronların yaratmaya çalıştıkları algı ve baskı uygulamaları, diğer yandan da bürokratik sendikaların mücadelelerin birleşme ve yaygınlaşmayı önleme yolundaki yoğun çabaları mücadelelerin birleşerek yaygınlaşmasını engelliyor.
Rejimin tüm ekonomik ve antidemokratik baskılarının arttığı bir seçim sürecinde, bu saldırının püskürtülebilmesi, emek hareketinin mücadele gücüne bağlı. Bu nedenle tüm ileri-öncü işçileri işyerlerinden başlayarak örgütlenmeye, varsa sendikal ve politik örgütlerini bir emek cephesinin örgütlenmesi yolunda zorlamaya davet ediyoruz.
Seçimlerin 14 Mayıs’ta gerçekleşeceği Erdoğan tarafından duyurulurken, kilit parti konumundaki HDP’ye dönük baskılar da hız kazanıyor. HDP’nin hazine yardımlarının bloke edilmesinin ardından, HDP yönetiminin kapatma davasının seçim sonrasına bırakılmasına dönük başvurusu da Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildi. Cumhur İttifakı’nın seçim planlarında HDP’nin seçimlerden önce kapatılmasının öncelikli başlıklardan biri olduğu böylelikle tamamen açıklığa kavuştu.
Saray yönetimi bir yandan “seçim rüşveti” niteliğinde birtakım ekonomik hamlelerle kaybettiği oyları kazanmaya çalışırken, diğer yandan da başta HDP olmak üzere muhalefetin tüm kesimlerine dönük baskı, korkutma ve yıldırma politikalarını derinleştiriyor. Erdoğan iktidarı, Kürt oylarının bir kısmını yeniden kazanamazsa veya en azından tarafsızlaştıramazsa seçimleri kazanamayacağının farkında. Bu nedenle HDP’nin kapatılmasıyla HDP seçmeninin bir kısmının sandığa gitmesinin önlenebileceğini umuyor. Dolayısıyla, HDP’nin kapatılmasının engellenmesine dönük en geniş kitle seferberliğinin ve dayanışmanın örülmesi, bu dönemin en hayati siyasi görevlerinden birisine dönüşmüş durumda.
Emek ve Özgürlük İttifakı’nın seçim politikası
HDP ile birlikte aralarında TİP ve EMEP’in de olduğu altı siyasi oluşum tarafından eylülde kuruluşu ilan edilen Emek ve Özgürlük İttifakı (EÖİ), Cumhur ve Millet İttifakları dışında gerçek bir siyasi alternatif olmak ve yalnızca seçim işbirliğiyle sınırlı kalmayan, birleşik bir mücadele zemini inşa etmek gibi güçlü iddialarla yola çıkmıştı. Bununla birlikte, 15 Ocak’ta düzenlenen miting dışında EÖİ, mücadeleyi sokağa taşımak yönünde herhangi bir ortak girişimi hayata geçirmedi. Dahası, gerek Cumhurbaşkanlığı gerekse de parlamento seçimlerinde nasıl bir politika izleyeceği halen belirsizliğini koruyor.
İşçi Demokrasisi Partisi seçim tartışmalarının başından itibaren HDP’nin ve sosyalist hareketin hem cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimlerinde kendi bağımsız adaylarını göstermesi ve ortak seçim kampanyasının ekonomik ve siyasi alana ilişkin acil talepler ekseninde bir mücadele planıyla birlikte örülmesi gerektiğini savundu. Gazete Nisan’ın sayılarında bu politika uzunca bir zamandır ayrıntılı olarak işlendi. Ne var ki, EÖİ bileşenleri cumhurbaşkanlığı seçimleri için Altılı Masa’ya açık çek vererek kendi bağımsız iradesini ortaya koymaktan ısrarla imtina etti. EÖİ’nin 5 Ocak’ta yaptığı toplantıda da “muhalefetin ortak adayı” politikasının devam ettirileceği belirtildi. Ancak bu toplantıdan bir gün sonra HDP Eş Başkanı Pervin Buldan, HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendi adayını göstereceğini duyurdu. HDP kendi adayını göstereceğini ilan etmekle birlikte, Altılı Masa’yla “ortak aday” için görüşmelere hazır olduğunu da yeniden vurguladı.
Sonuç olarak, EÖİ’nin cumhurbaşkanlığı için kendi adayını çıkarması veya Altılı Masa’nın adayını desteklemesi mevcut tablo içerisinde eşit ölçüde ihtimal dahilinde. Asıl mesele ise EÖİ bileşenlerinin siyasi ufkunun “Millet İttifakı yönetimi altında güçlü bir muhalefet olma” sınırlarının ötesine geçmemesinde yatıyor. Oysaki mevcut yıkım tablosu içerisinde, Saray rejiminden ve kapitalizmden kopuş, iç içe geçmiş güncel ve stratejik bir görev olarak önümüzde durmayı sürdürüyor.
Kimi İslami düşünürler, yeryüzünün ahenginin devlet ve onun lideri tarafından temsil edilmesi gerektiğini vurgular. Tek Adam rejiminin bir iddiası da bu.
Oysa yeryüzü ahenkten çok çelişkiler ve değişimler ile anlaşılabilir. Bugün kimi bilim insanları dünya aynı şekilde dönmeye devam ederken dünyanın çekirdeğinin dönüşünde bir değişiklik olduğunu düşünüyor. Eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi doğa yasaları üzerindeki tartışmaların Cumhur İttifakı için de geçerli olabileceğini gösterir nitelikte. Görüyoruz ki Cumhur İttifakı tek yürek olmadığı gibi ahenkli de değil. Bu cinayetin anatomisinde mafya, suçluyu koruyan bürokratlar, devlet organları ve suç örgütlerinin çelişkili çıkarlarını görebiliyoruz.
Suikasta Sinan Ateş ile torbacı gruplar arasında yaşanan bir gerilim süsü vermenin hedeflendiği anlaşılabiliyor. Ancak cinayetin ardından suikastı düzenleyenlerin beklentilerinin aksine dosyanın eşelenmesi ve tutuklamalar başka çatlaklara işaret ediyor.
İçişleri Bakanlığı sessizliğe gömülmüşken soruşturmayı derinleştiren savcının ani izne çıkışı gibi “garip” gelişmelere dair de Adalet Bakanlığı bir açıklama yapmıyor. Suikastçının sabıkalı Erol Özyağcı olduğu, planlayanın ise 62 yıl hapis cezalısı bir firari, Doğukan Çep olduğu ve işin MHP Mersin milletvekili Olcay Kılavuz’dan Ülkü Ocakları ve başka mafyatik örgütlerin yanında bürokratlara kadar uzandığı iddiaları var. Sonuç olarak eli kanlı çetelerin MHP ve devlet bürokrasisi tarafından korunduğu gözler önünde. Peki, suikastın kolayca örtbas edilememesi nasıl açıklanabilir? İttifakın çekirdeğinde yer alan Erdoğan’ın çekirdeğin dönüşünü değiştirerek öne çıkmaya çalışan ve merkezkaçta kalan Soylu, MHP vb. herkesi bu vesile ile çeperinde tutmaya çalışmasıyla. Zira soruşturmanın Saray’dan bağımsız ilerlemesi imkânsız.
Olan bitenin MHP’de binlerce istifaya sebep olduğu söyleniyor. İşçilere, kadınlara, doğaya, lgbti+lara, diğer ezilen ve sömürülen kesimlere yönelik tüm saldırıların hızla gerçekleşmesinin faili olan Tek Adam rejimi, aslında çıkarı faklı alanlarda olan ve açıkça yozlaşmış ve suça bulaşmış aygıtlardan oluşuyor. Birileri cinayeti bir koz olarak kullanmaya çalışırken, muhalefet de her şeyi bildiğini söylemesine rağmen süreci lehine çevirmeye çalışmaktan öteye gitmiyor.
Suikastta rol alan kişilerin adilce yargılanması bu düzen içerisinde bir hayal. Azıcık bilgi ile hepimiz “kral çıplak” diye bağırabilirken soruşturma sonuna kadar ilerletilmiyor. Öte yandan CHP, İYİP ve diğer düzen partileri de MHP’den kopuşları kendilerine çekmenin peşindeler.
Mafya-devlet-AKP-MHP adına kurulan suç ilişkileri ve yüksek enflasyon, işsizlik, keyfiyet… Bize reva görülen düzen işte bu. Her iki kanat da cinayetin anatomisi etrafında devlet kaynaklarını nasıl paylaşacakları, suça bulaşmış kimseleri taraflarına nasıl çekecekleri telaşına kapılmış durumda. Bir kez daha insan onuruna yaraşır koşulları işçi emekçilerden başka hiçbir ittifakın kuramayacağını görmüş oluyoruz. Cinayet, Türkiye kapitalizminin birikim metodu dahilinde suç örgütlerinin devletle iç içe geçtiğini gösteriyor.
Fail belli. Ortadaki akılcı tek dedektif, adaletin tek savunucusu ve adil bir geleceğin tek inşacısı ise işçi sınıfı örgütleri olmayı sürdürüyor.
Emekli maaşlarına 2023 yılı ilk altı ayı için yüzde 30 zam yapıldı. EYT’liler de almaya hazırlandıkları maaşlarının bu oranda artacağını düşündüler. SGK’nın “emekli olduğumda ne kadar maaş alırım” uygulamasına baktıklarında ise yüzde 30 artışı göremediler. Farklılıklar olmakla birlikte sosyal medyadan yapılan paylaşımlar EYT’lilerin artışının ortalama yüzde 17 civarında kaldığını gösterdi. Doğal olarak büyük bir tepki ve hayal kırıklığı oluştu.
SGK bu büyük tepki sonrası kamuoyuna “2023 yılı öncesinden bağlanan aylıklar dahil olmak üzere 2023 yılı talepte bulunanların aylıkları da yüzde 30 oranında artırılmıştır. Aylık hesaplama sisteminde bir değişiklik yapılmamış, mevcut yasal düzenlemelerde yer alan kurallar çerçevesinde aylıklar hesaplanmaktadır. Ayrıca, EYT kapsamındaki sigortalılar için farklı bir aylık hesabı yapılmayacak, hem TÜFE hem de refah payı dikkate alınarak aylıklar ödenecektir,” açıklamasını yaptı.
Yaptı ama bu açıklama kafalardaki soruları gidermediği gibi artırdı. EYT’lilerin sorusu aslında çok açıktı: Yüzde 30 artışı niye görmüyoruz, bu artış olacak mı? Olacak ise artış oranı niye yüzde 17 civarında görünüyor? Maaş bağlanırken mi aradaki yüzde 13 fark maaşlara yansıtılacak? EYT’liler SGK’nın açıklamasında bu soruların cevabını bulamadı.
Aslında SGK, “Aylık hesaplama sisteminde bir değişiklik yapılmamış, mevcut yasal düzenlemelerde yer alan kurallar çerçevesinde aylıklar hesaplanmaktadır,” diyerek EYT’lilerin maaşlarına da yüzde 30 oranında zam yapıldığını ama hesaplama sisteminden dolayı bu artışın yüzde 30 değil yüzde 17 civarında yansıdığını ifade etmiş oldu. Evet, SGK doğru söylüyor ama zaten EYT’lilerin itiraz ettiği de bu aylık bağlanma oranlarındaki adaletsizlik. EYT’liler tam da değiştirilen sistem nedeniyle yaşanan intibak sorunlarının çözülmesini istiyor.
Tekrar ifade edelim: Aylık bağlanma oranları (ABO) iki kez değiştirildi. 2000 yılı öncesi yüzde 70 oranında olan aylık bağlanma oranları yüzde 35’lere dek düşürüldü. Bu yüzden eskiden en düşük emekli aylığı dahi asgari ücretin üzerindeyken şu an emeklilerin çoğunun maaşı, 8500 lira olan asgari ücretin altında kaldı. Ayrıca farklı maaş hesaplama dönem ve katsayıları nedeniyle aynı koşullarda emekli olanların maaşları arasında da büyük farklar oluştu. Çözüm, 2000 yılı öncesi sisteme dönülmesinde.
Vehbi Koç, Kavel işçilerinden neden intikam alamadı?
İşçilerin bu kazanımı, elbette Türkiye’nin en büyük kapitalist aile şirketinin sahibi olan Vehbi Koç’un hoşuna gitmedi. Vehbi Koç’un 17 yıl sonra 12 Eylül Darbesi’ni gerçekleştirecek olan cuntacılara yazdığı mektuptan şunu biliyoruz ki, kendisi işçilerden, grevlerden, komünistlerden ve sendikalardan nefret ediyordu. Bu yüzden hem Vehbi Koç hem de fabrikanın ortağı olan diğer patronlar, öncü işçilerden intikam almak istediler.
12 Mart günü Sarıyer Savcısı, 28 grevci işçi hakkında dava açtı ve 3 ile 5 yıl arasında hapis cezası istedi. Savcı, bu talebini, 1947 tarihli Sendika Kanunu’na ve Ceza Kanunu’nun 201., 258., 266. ve 273. maddelerine dayandırıyordu.
Ne var ki, Kavel işçileri, bütün İstinye halkının ve Türkiye işçi sınıfının öncüsü rolünde sosyal hakları ve grev hakkı için mücadele ederken, TBMM de bir yandan yeni Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nu (TİSGLK) görüşüyordu. Kavel Grevi sayesinde, bu yeni ve 1963 tarihli TİSGLK’ye geçici bir madde eklendi ve 8 Nisan 1963’ten önce 1947 Sendika Kanunu’nu ve TCK’sini ihlal eden sözde “suçların” ve “eylemlerin” hepsi affedildi.
Kavel grevcileri, kendi mücadelelerinin TBMM’nin üzerinde kurduğu emekçi halk basıncı sayesinde, adli takibattan kurtuldu.
1963 TİSGLK’sinin bir bilançosu
Kavel Grevi sürerken Meclis’te tartışılan TİSGLK, 15 Temmuz 1963’te TBMM tarafından kabul edildi ve 24 Temmuz 1963’te yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu yasa iktidarın demokratik bir açılımı değil, son iki yıldır işçilerin verdiği kıyasıya mücadelenin bir sonucuydu. M. Şehmus Güzel şöyle yazar:
“Önce şu noktayı belirtmek gerekiyor: Bu yasaların çıkarılması iktidarın bir lütfu değil, işçi sınıfının yıllardan beri yaptığı savaşımların sonucudur. Nitekim işçi sınıfının en son, 1961-1963 arasında her iki yasanın çıkarılmasını sağlamak amacıyla İstanbul, Ankara, Ereğli, İzmir ve diğer kentlerdeki gösteri, yürüyüş ve mitingleriyle yine birçok ilde düzenlediği grevler, onun anayasal olarak tanınmış sendika, toplu sözleşme ve grev haklarını ne denli benimsediğini, ilgili özel yasaların bir an önce çıkarılması için ne denli kararlı olduğunu, bu konularda her türlü savaşımı vermeye hazır bulunduğunu göstermesi bakımından son derece anlamlıdır. İlgili özel yasaların işçi sınıfının 1961-1963 dönemindeki (ve önceki dönemlerdeki) kararlı ve sürekli savaşımı sonucu çıkarıldıkları yadsınamaz.” (Bkz. Şehmus Güzel, Türkiye’de İşçi Hareketi / 1908-1984, Kaynak Yayınları, Birinci Basım, Şubat 1996, s. 199)
Grev hakkının ilk kez yasal olarak tanınmış olması, devasa bir kazanımı ifade ederken, 1963 TİSGLK’si yine de birçok yönden eksik ve birçok yönden de kısıtlıdır. Bu eksik ve kısıtlı tarafları kısaca özetlemeye çalışarak gerçekçi bir bilanço çıkarmaya çalışalım.
I) Yasanın 17. maddesinde grev hakkı sadece işçilere tanınmıştır, böylece o sırada sayıları 800.000’i bulan memurlar grev hakkından yoksun bırakılmıştır. Dahası, 56. maddeyle birlikte, “işçi niteliği taşımayan kamu hizmeti görevlilerinin” greve çıktıklarında alacakları cezalar belirlenmiştir.
II) 1963 TİSGLK’si yasal ve yasal olmayan grev diye bir ayrıma gider; ekonomik temelli grevleri yasal sayarken, ekonomik olanların haricindeki herhangi bir gerekçeyle gidilen grevleri (yani politik grevleri) yasadışı sayar. Bunun yanı sıra ekonomik grevlere çıkılmasını da bir hayli zorlaştıran, kısıtlayıcı şartlar getirir. Mesela “kısa ve tekrarlanan grevler” ile “verim grevleri” (iş yavaşlatma) yasaklanır ve ağır hapis ve para cezaları ile cezalandırılır. Benzer şekilde işyeri işgalleri de yasaklanır.
III) Yasa, işçilere grev hakkı tanıdığı gibi, patronlara da lokavt hakkı tanır. Söz konusu TİSGLK’nin yürürlüğe girdiği tarih olan 24 Temmuz 1963 ile 1968 yılları arasında yasal olarak örgütlenen 147 greve karşılık, aynı süre içinde patronlar 149 lokavt ilan etti. Halbuki lokavt demokratik bir hak değil, aksine, işçilerin grev hakkını gasp eden bir saldırı politikasıdır. 1963’te lokavtın sözde bir “hak” olarak tanınmasını savunan Türk-İş bürokrasisi, beş yılın ardından ilan edilen lokavtların kendi tabanında yarattığı öfkenin basıncıyla, aşağıdaki açıklamayı yayımlamak durumunda kaldı:
“Kapitalist sınıfın işçi hareketi aleyhine giriştiği tertibin bir diğer örneğine 1961 Anayasasının 47’inci maddesine yöneltilen değişiklik teklifinde rastlanmıştır. Hakim sınıf ‘lokavt’ın Anayasada prensipleştirilmiş bir ‘Hak’ olarak kendisine tanınmasını istemiştir. (…) Lokavt, bir ‘sosyal hak’ değildir, hiçbir ülkede sosyal hak olarak tanınmamıştır. (…) Anayasa Komisyonu da lokavtın hiçbir şekilde bir ‘sosyal hak olmadığını’ saptamıştır. (…) Anayasa, kapitalist sınıfın işçi sınıfı üzerinde tahakkümü arttırıcı bir aracı olarak kullanılamaz.” (Aktaran için bkz. Kemal Sülker, Türkiye’de İşçi Hareketleri, Gerçek Yayınevi, İkinci Baskı, Ağustos 1973, s. 198, 199.)
Kavel Grevi’nin kazanımı tamamlanmayı bekliyor
Bugün Anayasa’nın 54. maddesi ile 2822 sayılı yasa, Türkiye’deki her grev “ertelemesinin”, aslında fiilen bir grev “yasağı” olarak hayata geçirilmesini güvence altına alıyor. Türkiye tarihine damga vurmuş olan ve burjuvazinin sürekli olarak talep ettiği grev yasağı (bugünkü adıyla “grev ertelemesi”) uygulanmaya devam ediyor.
Bu devasa sorun bir kenara, “ertelenen” grevlere çıkmak dahi mevcut yasaların aracılığıyla oldukça zorlaştırılıyor. Bugün Türkiye’de greve çıkmanın şartları kabaca şunlar: işçi ile patron arasında toplu sözleşme görüşmelerinde “uyuşmazlık” olması, “uyuşmazlığın” “barışçıl” yollarla çözülmesi için yasada öngörülen uzun ve bürokratik yöntemlerin denenmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmış olması, grev kararının yetkili bir sendika tarafından alınmasının zorunlu olması (bir sendikanın “yetkili” olabilmesi için hem sektör barajını, hem de işyeri barajını geçmesi gerekmekte) ve grev kararının günler önce patrona ve ilgili çalışma müdürlüklerine yazılı olarak bildirilmesinin zorunlu olması.
Özellikle sonda saydığımız koşul, patronlara hazırlanmaları için belirli bir süre tanımakta ve grevin gizli bir şekilde örgütlenmesini yasadışı saymaktadır. Grev hakkının yalnızca yetkili sendikalara tanınmasıyla, sendikalaşmayı zorlaştıran politikalar eşliğinde, greve çıkmak imkânsız hale getirilmektedir. Yine uzun ve bürokratik “uzlaşma” süreçlerinin dayatılmasıyla, işçilerin yorulması ve morallerini yitirmesi hedeflenmektedir.
Sonuç olarak Kavel Grevi’nin mücadelesi ve kazanımı tamamlanmayı bekliyor. Bu kazanım, patronlar ve onların hükümetleri tarafından tırpanlandı ve kadük bırakıldı. Ama’sız, fakat’sız, şartsız ve yasaksız bir grev yasası için verilen mücadele hâlâ güncel.
***
Kaynakça
– Kemal Sülker, Türkiye’de İşçi Hareketleri, Gerçek Yayınevi, İkinci Baskı, Ağustos 1973.
– Şehmus Güzel, Türkiye’de İşçi Hareketi / 1908-1984, Kaynak Yayınları, Birinci Basım.
– Yıldırım Koç, Türkiye’de İşçi Sınıfı ve Sendikacılık Hareketi, Gerçek Yayınevi, Birinci Baskı, 1998.
Trendyol İşçi Komitesi (TİK) geçtğimiz hafta yaşanan Trendyol kuryelerinin seferberliği üzerine bir açıklama yayımladı. Açıklamada, çalışan temsilcileriyle işletme yönetimi arasında varılan anlaşma sonucu elde edilen ücret artışının önemli olduğunu belirten TİK, buna rağmen kazanımın sınırlı olduğunu ve bu sınırlılığın esnaf kurye modelinden ileri geldiğini vurguladı. Açıklamanın tamamı şu şekilde:
1.) TİK olarak geçtiğimiz hafta başlayan seferberliğimizin bir parçası olduk ve bu mücadeleyi ilerletmek için çalıştık. Kuryelerin mücadelesi sonucunda, hak edişlerin Temmuz 2022’ye göre %60 artması ve günde ortalama 8 saat çalışan bir kuryenin aylık net kazancının 11 bin 400 liraya yükselmesi hiç şüphe yok ki bir kazanımdır. Bu, kuryelerin mücadele ettiklerinde kazanabileceklerini göstermektedir.
2.) Bununla birlikte açlık sınırı 9 bin 796 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 26 bin 994 TL’ye yükselmişken, oldukça değerli olan bu kazanımın yeterli olmadığı açık. Kuryeler olarak Trendyol firmasına milyonlarca lira kazandırıyoruz. Kuruşları değil, yarattığımız kazancı hak ediyoruz. Hak ettiklerimizi kazanmak ise işçi mücadelelerinin yöntemlerini izlemekten geçiyor.
3.) Bu yetersiz ücret artışı ve aynı zamanda sosyal taleplerde ilerleme kaydedilememiş olması, esnaf kurye modelinin çürümüşlüğünün bir göstergesidir. Çok açık ki, kuryeler olarak en acil ve yaşamsal ihtiyaçlarımız, sosyal güvenceden yoksun bırakan bu esnaf kurye modeli çerçevesinde çözülememektedir. Dolayısıyla güvencesiz esnaf kurye modelinin kaldırılması talebiyle desteklenmeyen bütün ücret, giderler ve mola talepleri, kendi içinde yetersiz kalacaktır.
4.) Taleplerimiz baki: Sosyal hakların ve güvencenin olmadığı, şirkete ait olması gereken bütün masrafların emekçilere yüklendiği, anayasanın tanıdığı ücretli izin günleri, hastalık günleri ve benzeri kazanımları yok sayan esnaf kurye modeli kaldırılmalıdır. Trendyol kuryeleri, anayasanın işçi statüsündeki çalışanlara tanıdığı bütün haklardan ve kazançlardan faydalanabilmelidir. Diğer bütün taleplerimizi, yani insanca yaşayacak bir ücret, işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri, mola hakları ve benzerlerini, işte bu çerçevede savunuyoruz. Bu taleplerin kazanılmasının, her işçi mücadelesinde açığa çıkan yöntemler aracılığıyla olabileceğini savunuyoruz. Bu nedenle bütün kuryeleri, sendikalaşma hakkının kazanılacağı bir mücadele planı üzerine tartışmaya davet ediyoruz.
Trendyol İşçi Komitesi açıklaması:
1⃣ – TİK olarak geçtiğimiz hafta başlayan seferberliğimizin bir parçası olduk ve bu mücadeleyi ilerletmek için çalıştık. Kuryelerin mücadelesi sonucunda, hak edişlerin Temmuz 2022’ye göre %60 artması ve…