Kavel Grevi’nin gökyüzünden düşmediği ancak kendisinden önceki büyük ve fedakâr işçi eylemleri tarafından hazırlandığı hatırlanmalı. Kavel, kapsamlı bir ulusal mücadele dalgasının sonuç alan pik noktasıydı. Bu dalganın öne çıkan mücadelelerini anımsatalım.
25 Kasım 1961’de İzmir’deki Sümerbank işletmelerinde çalışan 5000 işçi seferber olarak bir yürüyüş düzenledi ve bu yürüyüş sırasında “Grevsiz sendika olmaz!”, “Haklarımızı vermezseniz biz alırız!” sloganları atıldı. (Kurthan Fişek, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve İşçi Sınıfı, Doğan Yayınları, Ankara, 1969, s. 97.)
31 Aralık 1961’de ise İstanbul, Saraçhane’de İstanbul İşçi Sendikaları Birliği ile Türk-İş’in örgütlediği ve bütün işkollarından 200 binden fazla kadın ve erken işçinin katıldığı büyük bir emekçi mitingi düzenlendi. Amacı grev hakkının tanınması olan bu mitingin organize edildiği sırada İstanbul’un nüfusu bir buçuk milyon civarındaydı.
İstanbul liman işçileri 1961 Aralık sonunda greve çıktılar ve dört gün süren grevde kazanım sağladılar. Aynı yıl işsizler Antalya’da bir miting düzenledi. Ankara’da bundan esinlenen ve yine işsiz kalan 5000 inşaat işçisi Meclis’te sonlanan bir yürüyüş düzenledi.
3 Mayıs 1962’de Yapı-İş Sendikası’nın çağrısıyla Ankara’da bir “Açlık Yürüyüşü” düzenlendi ve 5000’den fazla işçi yalınayak Meclis’e yürüdü. Yürüyüşün talepleri arasında istihdam sağlanması, asgari ücretin saptanması ve çalışma koşullarının düzeltilmesi vardı. Yürüyüş sırasında 500 işçi tutuklandı.
Yine 1962’de İstanbul’daki Gümüş Motor Fabrikası’nda bir grev patlak verdi. Haziran 1962’de Bursa’da otobüs şoförleri greve çıktı. Ağustos-eylül ayları arasında İstanbul’daki Derby lastik fabrikası ile Bozkurt lastik fabrikasında ve İzmir’deki Çiğli Havaalanı’nda işçi eylemleri yaşandı.
25 Temmuz 1962’de ise İzmir’de 300 temizlik işçisi grev yaparak 16 saatlik işgününün 8 saate indirilmesini ve 7 liralık gündeliğin 10 liraya çıkarılmasını talep etti. İşçilerin talepleri bir gün içinde kabul edildi.
Özellikle Zonguldak’taki işçi mitingi, sınıf seferberliğinin yeni boyuta ulaştığını gösteriyordu. Zonguldak, Ereğli’de inşa edilmekte olan İkinci Demir Çelik Fabrikası’nın inşaatını üstlenen Morrison Şirketi (ki bu şirketin Türkiye’deki ortağı Süleyman Demirel’di), sendikalaşan 103 işçiyi işten attı. Yapı-İş Sendikası’nın davetiyle Zonguldak’ta 12 Ağustos’ta büyük bir işçi mitingi örgütlendi.
Kavel Grevi
Kavel Grevi, 1963 tarihli yasalar Meclis’te görüşülürken örgütlendiği için, bu yasaların hazırlanmasında ve onlara son halinin verilmesinde doğrudan belirleyici olmuştur. Kavel bir kablo fabrikasıydı ve sahipleri de Vehbi Koç, E. Burla, E. Aktan ile bir ABD şirketiydi. Grevin çıkış noktası, yılbaşı ikramiyelerinin ödenmesinin geciktirilmesiydi. Erol Toy İmparator adlı romanında, o sırada Meclis’te grev ve toplu sözleşme yasaları tartışıldığı için Vehbi Koç’un bu grevi bilerek kışkırttığını ve böylece TBMM üyelerine “Dikkat edin, kolay bir grev kanunu ülke ekonomisini mahvedici olaylara yol açabilir” mesajı vermek istediğini iddia eder.
28 Ocak 1963’te 220 Kavel işçisi fabrikaya gelir ve makinelerin başına oturarak çalışmayı reddeder. Fabrika yönetimi zabıt tutar ve “kanunsuz grev” şeklindeki klasik şikâyette bulunur. Patronun bu adımıyla beraber grev, yılbaşı ikramiyelerinin ödenmesiyle ilgili olmaktan çıkar ve derhal, kendi yasallığını ve meşruluğunu savunan, bunun Meclis’te onaylanması için mücadele eden bir zemine ilerler.
İşçiler polisler tarafından karakola götürülür, orada tehdit edilir ve öncü işçiler işten atılır. Grevin ikinci gününde, işten atılmayan işçiler bir kere makinelerin başına geçerek çalıştırılmadıklarını denetlerken, işten atılanlar kapıda, aileleriyle birlikte direnişe geçer. Kapıda direnişe geçen işçiler, fabrikanın içine beyaz yakalıları ve kamyonları sokmaz.
Üçüncü gün patron, bir taktik hata yaptığını anlayarak işten atılan işçileri geri alır ve bunun karşılığında üretimin sürmesini ister. İşçiler kabul etmez. İşe geri alımları bir sadaka politikası olarak kurgulayan patron, bunun da işe yaramadığını görünce, aynı gün işçileri yeniden işten çıkarır. İşçiler, grevi bırakmaları için kendilerine teklif edilen rüşveti kabul etmezler.
Grevin beşinci gününde fabrikaya noter gelir. Noterin bu ziyaretiyle ilgili olarak, patron dergisi olan İşveren, o sırada çıkardığı sayısında şu satırlara yer verir:
“Her bir işçiye ayrı ayrı çalışıp çalışmayacağı sorulmaya başlanmış ve teker teker isimleri okunurken öncülerinin işaretiyle topluca çalışmıyoruz demişlerdir.”
Grevin altıncı gününde, fabrika önüne grev çadırı kurulur. Bu grev çadırı kısa süre içinde yalnızca grevci işçilerin değil ancak bütün İstinye halkının, kadınların, esnafın ve çocukların toplanma merkezi haline gelir. Kavel’in grev çadırı, henüz oldukça ilksel aşamalarında da olsa, İstinye halkı için bir İşçi Meclisi, yani Sovyet organı rolü görmeye başlar. Bölgedeki diğer fabrikalardan işçiler sakal bırakmaya başlayarak Kavel’le dayanışma gösterirler. İstinye tersane işçileri öğle molalarını grev çadırında geçirmeye başlar. Mahalle her gün grevci işçilere yemek hazırlamaya ve taşımaya başlar. Maden-İş ve Lastik-İş’in çağrısıyla grevci işçiler için kısa sürede 100 bin liralık bir dayanışma parası toplanır. Grev fonu hazırdır.
Bu durum rejimi kaygılandırır. Polis, grev çadırını ablukaya alır. Yalnızca birkaç dakika içinde İstinye halkında 500 kişilik bir grup çadıra gelerek, işçiler ile polis arasında etten bir barikat örer. Gerginlik yükselirken Vali olay yerine gelmek zorunda kalır. Grevci işçilerin bir tanesinin annesi Hasibe Nine, Vali’nin yakasına yapışır ve bağırır:
“Senin çoluk çocuğun yok mu? Bu insanlar da çoluk çocukları için uğraşıyorlar, ne istiyorsun bunlardan?”
Hasibe Nine, Kavel Grevi boyunca İstinyeli kadınları örgütleyecek ve onları grev çadırına götürecektir.
Grevin 17. gününde (13 Şubat), patron grev kırıcıları kullanmaya karar verir. İşçiler bu grev kırıcıları fabrikaya sokmayınca şiddetli bir polis saldırısı yaşanır. Tabanca kabzalarıyla dövülen işçiler, polis arabaları eşliğinde grev çadırından uzaklaştırılır. Ancak fayda etmez, grev kırıcılar yenilgiye uğratılır.
1 Mart günü. Patron son çare olarak malları fabrikadan kaçırmak ister. Gece yarısı fabrikaya üç kamyon sokar. Ancak sabah olduğunda fabrikanın kapısında, en önde kadınların, arkalarında işçilerin olduğu bir barikat bulurlar. Kamyonların yolları kapatılmıştır. Kaynak işçileri gelmiş ve kapılara bir daha açılmayacak şekilde kaynak yapmıştır. Haber kısa sürede yayılır ve bütün İstinye halkı, Kavel’in önünde toplanır. Kadınlar kamyonların önüne yatar ve hareket etmesini engeller. Bunun üzerine polisler kadınlara saldırır; bu saldırı sırasında, hamile bir kadın bebeğini düşürür. Ancak mücadele geri çekilmez. Tam tersine, polis alandan çekilir ve kamyonlar içeride bırakılır.
Kavel, bütün bir Türkiye işçi sınıfının pusulası olmaya başlarken, dönemin Başbakan Yardımcısı T. Feyzioğlu ile dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit kendilerinin arabuluculuk yapmalarını teklif etti. Bu teklifin ardında yatan kaygı, fabrikanın patronları derhal uzlaşmazsa, Kavel’in büyük bir seferberlik dalgasının başlangıcı olabileceğiydi. Vehbi Koç ve diğer ortakları, Kavel işçileri karşısında aldıkları yenilgiyi kabul ettiler. 2 Mart’ta bir anlaşma yapıldı ve 5 Mart’ta da işbaşı yapıldı. Varılan anlaşmaya göre ikramiyeler ödenecek, atılan 13 işçi işe geri alınacak ve diğer talepler de makul bir süre içinde incelenip adım atılacaktı.
İran’daki son protestoların başlamasından bu yana 90’ı aşkın gün geçti. “Kadın, yaşam, özgürlük” protestolarının kapsamı cinsiyet ayrımcılığıyla sınırlı değil, sınıfsal ve etnik ayrımcılığı da kapsıyor.
Bu ayaklanma; yaygın yoksulluk, enflasyon, yolsuzluk, işsizlik, ideolojik ve dini ayrımcılık, baskı, sansür, hapishane, infaz vb. dahil olmak üzere çok sayıda sebepten ortaya çıkmıştır.
Mevcut hareketin tüm taleplerini bütünlükle ele almak zorunludur, özellikle de bazı siyasi akımlar (monarşistler ve kendi kendini hareketin lideri ilan eden gurbetçiler) güç yapısını mümkün olan en az değişiklikle ele geçirmek için toplumsal cinsiyet sorunlarına yönelik talepleri azaltmayı hedeflediğinden dolayı bunu yapmalıyız. Bu arada, hareketteki bazı siyasi akımlar, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı ile ifade bulan taleplerini dile getirdiler. Bu taleplerin bir derlemesini aşağıda paylaşıyoruz:
Kadın
Mevcut protestoların en temel talepleri arasında kadınların güçlendirilmesi ve tüm sosyal, ekonomik, politik ve kültürel alanlarda toplumsal cinsiyet eşitliğinin kurulması yer alıyor. Bu talepler arasında şunları sayabiliriz: eşdeğer işe eşit ücret, bedensel özerklik ve isteğe bağlı kıyafet hakkı, kadınlar için kendi kaderini tayin hakkı, boşanma ve çocukların velayetini elinde tutma hakkı, eğitim ve çalışma hakkı, kocanın/babanın rızası olmadan ülkeyi terk etme hakkı, çocuk evliliğinin yasaklanması ve hamilelik ayrımcılığının önüne geçilmesi. Özetle: Kadına yönelik şiddete yol açan tüm cinsiyetçi, kadın düşmanı ve ayrımcı yasaların kaldırılmasını talep ediyorlar.
Yaşam
“Kadın, Yaşam, Özgürlük!” sloganında yer alan “Yaşam” vurgusu, toplumun tepesine çöreklenen yüzde birlik kesimin kârına, sermayesine ve çıkarlarına karşı direnen ve bunu devirmeyi amaçlayan bir ekonomik sistemi ifade eder. Bu slogan, halka ait doğal kaynakların yağmalanmasını önlemek üzere bu kesimlerin baskısı altında ezilen nüfusun yüzde 99’unun, bu doğal kaynakların halkın refahına kullanılması için ve çevreyi ve diğer canlıları korumak için verdiği mücadeleyi anlatır.
Yaşam sloganı; cinsiyet, inanç, etnik köken, doğum yeri, cinsel yönelim ve farklı fiziksel ve zihinsel yeteneklerden bağımsız olarak tüm sosyal, ekonomik, politik ve kültürel alanlarda medeni hakların eşitliğine odaklanır. Yaşam sloganı; sınıfsal, cinsiyete dayalı ve etnik baskının ortadan kaldırılmasını hedefler. Ücretsiz eğitim, evrensel sağlık hizmeti, işsizlik ödeneği, uygun emeklilik planları, anadilinde eğitim hakkı, barınma ve istihdam hakkı ve İran’da doğan veya bir İranlı ebeveyni olan herkes için doğum belgesi alınmasını talep eder. Yaşam sloganı temiz suya, elektriğe, doğalgaza ve ücretsiz sınırsız telekomünikasyon ve internet bağlantısına erişim hakkını savunur.
Özgürlük
Özgürlük sloganı; tüm ekonomik, sosyal, kültürel, sanatsal ve sportif alanlarda kolektif ve bireysel özgürlük talep eder. Bu taleplerin en önemlileri ifade ve inanç özgürlüğü, özgür basın, sansürsüz internet, sendikal örgütlenme özgürlüğü, grev özgürlüğü ve izinsiz protesto özgürlüğü olarak sıralanabilir. Özgürlük sloganı aynı zamanda merkeziyetçiliğin ve iktidarın milliyetçilik, şovenizm ve ırkçılığa dayalı olarak yoğunlaşmasını reddeder. Özgürlük sloganı, dini kurumların devletten ve anayasadan ayrılmasını talep eder ve dini toplumsal değil bireysel bir konu olarak ele alır. Bu bağlamda dini içeriği olmayan tüm kamusal alanlarda dini propagandanın yasaklanmasını talep eder.
Bu anlamda “Kadın, Yaşam, Özgürlük”, İran’ın kapitalist, ataerkil ve teokratik sisteminin antitezidir. Bu öyle bir sistemdir ki yaşamın her yönünü metalaştırmış, bireysel ve kolektif özgürlüğü köleleştirmiştir. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganına ve bu slogan çerçevesinde harekete dahil olan mücadeleci sınıfların ve grupların açığa çıkardıkları taleplere bağlılık, herhangi bir oportünistin bu sloganı değersiz çıkarları için ele geçirme çabalarına engel olacaktır. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” başlığı altında hareket etmeleri, bu çeşitli toplumsal tabakaların ve grupların bu sloganı, taleplerinin toplamı olarak gördüklerini göstermektedir. Halk düşmanlarının hareketi dolandırmaya ve ona ihanet etmeye devam etmesini önlemek için bu taleplerin duyurulması gerekmektedir.
15 Aralık 2022
İmzacılar
“Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganını destekleyen bir grup gençlik.
13 Aralık gecesi Birleşik Metal-İş (BMİS) ve Özçelik-İş’in Bekaert Çelik şirketinin iki fabrikasında aldığı grev kararları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın grevleri “Milli Güvenliği Bozucu Nitelikte” görmesi nedeniyle, yine onun tarafından “ertelenmişti”. Böylece AKP hükümetleri döneminde grevleri yasaklanan işçi sayısı 195 bine ulaştı!
Patronlar 100 yıldır işçilerin sendikalaşmasına ve greve çıkmasına karşılar
Türkiye burjuvazisi, kendi tarihi boyunca işçilerin özellikle iki demokratik hakkına sürekli olarak saldırmıştır: 1) işçilerin sendikalaşma hakkı ve 2) işçilerin greve çıkma hakkı. 1909 yılında yürürlüğe giren Cemiyetler Kanunu, işçilerin sendikalaşmasına izin vermezken, onların dernekleşmesine izin veriyordu ve bu derneklerin – sendikaların aksine – grev yapma ve toplu sözleşme imzalama hakları yoktu. Bu kanun, daha sonra Tatil-i Eşgal Kanunu adıyla 1936’ya kadar yürürlükte kaldı. Kurulan işçi dernekleri ise 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun Yasası’yla baskılandı.
Ancak bunlarla yetinilmedi. 1933 yılında, Mussolini İtalya’sının faşist yasalarından esinlenerek, Ceza Yasası’na grev ve benzeri nitelikteki işçi eylemlerine yönelik ağır cezalar içeren düzenlemeler eklendi (bkz. Resmi Gazete, Tarih ve Sayı: 20.06.1933 – 2432). Mesela işçilerin, rejim eliyle kurulmuş olan derneklere üyelikleri zorunlu tutuldu.
1936’da yeni bir İş Kanunu çıkartılır (bkz. Resmi Gazete, Tarih ve Sayı: 15.06.1936 – 3330). Bu kanun da grevi yasaklar. Aynı yıl, grevci işçilere ağır yaptırımlar uygulayan ve Ceza Yasası’na eklenen 141. ve 142. maddeler çıkar (ve bunlar 1991’e kadar yürürlükte kalır) ve 1938’de çıkarılan Dernekler Yasası’yla da, işçilerin örgütlenmesi zorlaştırılır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında rejim, sürmekte olan savaşı mazeret olarak göstererek Milli Korunma Kanunu’nu çıkarır ve dernek veya sendika ayrımı olmaksızın, bütün işçi örgütlenmeleri yasaklanır. Birçok başka konuda birbirleriyle kavgalara sürüklenen meclisteki patron partileri, Milli Korunma Kanunu’nu oybirliğiyle kabul ederler. Bu kanunun 10. maddesine göre sanayi ve maden işletmelerini mazeretsiz terk etmek yasaklanır ve 37. maddesine göre de bu yasağa uymayanlar hapis ve para cezasına çarptırılır.
1946 seçimleri CHP ile DP (Demokrat Parti) arasında kızgın bir rekabete ev sahipliği yaptığı için, aynı yıl çıkarılan Cemiyetler Kanunu işçilerin dernekleşmesine yeniden izin verir (ve böylece birkaç hafta için 100’ün üzerinde işçi örgütü kurulur) ancak seçimler bittikten kısa süre sonra, Aralık 1946’da, sıkıyönetim kapsamında bütün işçi örgütleri ile yayınları yeniden yasaklanır.
Dönemin Çalışma Bakanı, 1946’da işçi derneklerinin kapatılmasıyla ilgili olarak şöyle konuşur:
“Grev esasen bir zümrenin hakkı değildir, bir sınıfın hakkıdır veyahut hak iddia ettiği bir şeydir. (…) Sınıf demek (…) bir tek sınıfın hakimiyetine inanan, dayanan veyahut kendi sınıfının idareyi elinde tutmasını arzu eden bir dünya görüşü (…). Halbuki bizde sınıf yoktur, zümre vardır. Bunların heyeti mecmuası da Türk vatandaşı ve Türk milletidir.” (TBMM Tutanak Dergisi, Dönem, VIII, Cilt: 4, 47. Birleşim, 20.02.1947, s. 304)
İşte işçi derneklerinin yasaklanmasından iki ay sonra çıkarılan, 1947 tarihli Sendika Yasası, tam olarak bu anlayışın üzerine bina edildi:
“İşçi ve işveren sendikaları, sendika olarak, siyasetle, siyasi propaganda ile siyasi yayın faaliyetleriyle iştigal edemezler ve herhangi bir siyasi teşekkülün faaliyetlerine vasıta olamazlar. Sendikalar milli teşekküllerdir. Milliyetçiliğe ve milli menfaatlere aykırı hareket edemezler.” (Madde 5)
1947 yasasının sınırlı ve dayatmacı doğasına rağmen işçiler bu demokratik kırıntılardan faydalanarak sendikalaşmaya başlarlar. Grev hakkı hâlâ yasaktır. Çalışma Bakanı Reşat Şemsettin Sirer, kısıtlanmış sendika hakkının bir kısıtlanmış grev hakkına dönüşmemesi için TBMM Bütçe Komisyonu’nda şunları söyler:
Çalışma Bakanlığı Müsteşarı Fuat Erciyaş daha da ileri gider:
“Grev isteyenler Türk değildir, hatta ahlaksızca rey avcılığı yapan muhalif siyasi partilerin kışkırtmalarıyla harekete geçen siyasi gafillerdir.” (Hürriyet, 26 Ocak 1950)
Fahri Kurtuluş devam eder:
“Grev, komünist partisinin silahıdır. Türkiye’de grev isteyen bir zümre yoktur. Grevin şiddetle aleyhindeyiz. Grev isteyenler katiyyen bizim içimizden değildir.” (27 Ocak 1950, Meclis bütçe görüşmeleri)
Bu görüşler yalnızca CHP’li yöneticilere ait değildir. Demokrat Parti de iktidar olduğu dönem boyunca, yasalarda grev hakkını sıkı bir şekilde yasaklar ve greve çıkan işçilere büyük saldırılar gerçekleştirir.
27 Mayıs 1960 darbesinin hazırladığı 1961 anayasası, grevi demokratik bir hak olarak tanır. Ancak anayasadaki bu ibareye rağmen, bir grev kanunu çıkarılmadığı için, grevler yasadışı olmayı sürdürür ve işçilerin grevlere çıkması bir kere polis ve hukuk tarafından engellenir. 1963’teki Kavel Grevi, böyle bir ortamda yaşanır.
Erdoğan imzaladığı kararnameyle Schneider Enerji işçilerinin grevini “milli güvenliği bozucu nitelikte” gördüğünü ilan ederek grevi 60 gün süreyle ertelediğini duyurdu.
İşçilerin anayasal hakkı olan grev hakkını Erdoğan yönetimi bir kez daha keyfi, hukuksuz bir kararnameyle engellemeye çalışıyor.
Fransız menşeli Schneider Enerji firmasında sefalet ücretlerini reddeden ve insanca yaşam koşulları için greve çıkan işçilerin “milli güvenliği nasıl bozdukları” Erdoğan’ın kararnamesinde açıklanmadı.
Geçtiğimiz ay Belçika menşeli fabrikada da işçilerin grevi Erdoğan tarafından yasaklanmış fakat işçiler bu yasağı tanımayarak mücadelesini kararlılıkla sürdürmüş ve önemli kazanımlarla sonuçlandırmıştı.
Çaresizlik içerisinde Aynı yanlışları tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar bekliyorlar… pic.twitter.com/2psTNFPWYJ
Erdoğan’ın grev yasağı ardından Birleşik Metal-İş “Çaresizlik içerisinde. Aynı yanlışları tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar bekliyorlar…” açıklamasında bulunarak greve devam edeceğini açıkladı.
Saray rejimi işçi sınıfı düşmanıdır! Uydurma "milli güvenlik" bahanesiyle işçilerin anayasal hakkı olan grev ve insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesi engellenemez!
Brezilya’da 8 Ocak’ta aşırı sağ, darbe yanlısı güçlü bir eylem gerçekleştirdi. Patronlar tarafından finanse edilen ve bölgede bulunan ordu tarafından desteklenen grup Planalto Sarayı, Kongre ve Federal Yüksek Mahkeme’yi işgal etti. Bolsonaro destekçileri muhalefetin olmadığı, sendikaların kapatıldığı ve ücretler veya sosyal haklar için eylem yapanların bastırıldığı veya doğrudan öldürüldüğü bir askeri diktatörlük istiyor. Estado Novo’da (Yeni Devlet) ve 1964 diktatörlüğünde de durum böyleydi. Bu kabul edilemez. Bolsonarocuların darbe eylemlerini ve diktatörlük kurma projelerini ezmek için geniş bir eylem birliği örgütleyerek onlara sokaklarda karşılık vermeliyiz. Askeri darbeyi savunan tüm ordu personelini, parlamento üyelerini ve patronları sokakta yenmeliyiz.
Ulusal çapta mücadeleleri ve taban örgütlerini birleştirecek bir meclis toplamalıyız
9 Ocak eylemleri, Brezilya’da darbe çağrısı yapan eylemlere yanıt olarak doğru bir adımdı. Ülkenin başlıca kentlerinde eylemler düzenlendi. Şimdi görevimiz, Bolsonarocuların eylemlerine karşı olan tüm işçi sınıfı ve halk tabanını seferber etmektir.
Ancak 9 Ocak’ta büyük bir zayıflık da vardı: Lula hükümeti ve Geniş Cephe (Frente Amplio, FA), seferberlikleri tüm gücüyle desteklemedi ve sokaklardaki mücadeleyi ettirmedi. Neofaşizm ancak ve ancak sokaklarda gelişen bir halk seferberliği ile yenilebilecekken Lula, İşçi Partisi (Partido dos Trabalhadores, PT) ve Geniş Cephe, düzen içi, kurumsal eylemlere bel bağlayarak hareket ediyor. Büyük bir seferberlik örgütlemek, bu sorunun temel çözümü olacaktır. Bu sebeple Lula, İşçi Partisi ve Federal Hükümetin, Bolsonaro taraftarlarının askeri darbe yanlısı eylemlerine karşı sokak gösterileri çağrısı yapması gerektiğini söylüyoruz.
CUT, CTB, MST, MTST, UNE ve UBES gibi başlıca sendikaların, demokratik özgürlüklerin ve taleplerimizin savunulması için, darbe yanlısı eylemlere karşı sendika ve toplumsal hareketlerin temsilcileriyle halk meclislerinin genel kurul çağrısına devam etmesi gerekiyor: Ücretlerin yeniden düzenlenmesi, gıda fiyatlarının ve vergilerin dondurulması, eğitim ve sağlık için daha fazla fon ayrılması, telefon uygulamalarına bağlı olarak çalışan işçilerin talepleri, siyahların talepleri, kadın ve lgbti+ların talepleri.
Sendikalar ve toplumsal hareketler, yeni bir ulusal mücadele günüyle seferberliğimizi yürüyüşler, özörgütlenmeler ve iş yavaşlatma eylemleriyle destekleyecek demokratik meclisler aracılığıyla her işyerinde ve mahallede mücadeleyi örgütlemelidir. Sendikalar ve halk örgütlenmeleri üzerinden özsavunmamızı da geliştirmeliyiz.
Bolsonarocuların otoyol ablukalarını ve bulundukları yerlerde darbe eylemlerini engelleyen Angra dos Reis işçileri veya Gaol ve Gaviões da Fiel taraftarları gibi örgütlenmeliyiz.
Cezasızlığa son!
Lula, Geniş Cephe, İşçi Partisi ve diğer patron partilerinin Bolsonarocu darbe eylemlerini durduramayacağı gün gibi ortada. Onlar kurumsal yolu, Kongre’yi ve Federal Yüksek Yargı’yı izliyorlar ve bu darbe girişimine konuşmalarla, darbecilere karşı önergeler yayımlayarak cevap veriyorlar. Ancak bu yol yeterince somut eylemlerle sonuçlanmıyor. Pandemi sırasında ve 7 Eylül’deki darbe eylemlerini cezalandırmak için hiçbir şey yapmadılar. Askeri polis eylemlerine, otoyol kontrolünden sorumlu polislere ve ordunun Bolsonarocu bir diktatörlük kurmasını talep ederek kışlaların önünde toplanan insanlara karşı da hiçbir şey yapmadılar. Şimdiye kadar isimleri silahlı yaralama da dahil pek çok skandalla anılan yozlaşmış politikacılar Roberto Jeferson ve Carla Zambeli’ye yönelik neredeyse hiçbir şey yapmadılar.
Federal polisin önünde gerçekleşen darbe eylemleri cezasız kaldı. Terör girişimi ciddiye alınmadı. Bolsonaro ceza almadan ülkeyi terk etti. Bu böyle gitmez! Lula hükümetinin ilk tedbirleri, hiçbir af veya bağışlama tanımadan Bolsonarocular ve onların otoriter projeleriyle hesaplaşmak olmalıydı.
8 Ocak’ta başkent Brasilia’nın valisi Ibaneis ve Savunma Bakanı Jose Mucio’nun bu eylemlerde suç ortağı olduğu açıktı. Brasilia’ya yapılan kısa süreli federal müdahale ve devlet liderliğinin temize çıkarılması, Ibaneis’in görevden alınması ve Anderson Torres’in tutuklanması veya bazı şirketlerin varlıklarının engellenmesi yetersiz önlemlerdir. Bunlar, 8 Ocak darbe eylemlerine karşı yeterli bir niteliği olmayan asgari önlemlerdir.
Brasilia eyalet yönetimini ve federal hükümette bu eylemlerden sorumlu olan herkesi araştırmak ve cezalandırmak gerekmektedir. Bu yüzden Brezilya’nın Adalet Bakanlığı Genel Sekreteri Capelli’nin açıklamalarında: “Sorun yetkililerde ya da kurumlarda değil” derken doğruları söylemediğini belirtiyoruz. Ordunun darbeci kesimlerin aklamaya yönelik herhangi bir girişim, yalnızca neofaşist projeyi ve askeri diktatörlüğü savunanları güçlendirecektir.
Doğru yol; federal hükümetteki milletvekillerini ve Bolsonarocuları hedef almaktan geçiyor: Savunma bakanı, Kurumsal Güvenlik Kabinesi (GSI) ve genel kurmay; hedeflerimiz bunlar olmalı. Ayrıca bu eylemlerin liderlerinin mal varlıklarına el konulmalı ve darbeyi finanse eden şirketler kamulaştırılmalıdır.
Gösteri hakkı kısıtlanamaz! Darbecileri hemen hapse atın!
Yüksek Federal Mahkeme Bakanı Alexandre de Moraes’i ve Yüksek Federal Mahkeme’yi güçlendirmek, Lula/Alckmin hükümetinin ciddi bir hatasıdır. Şimdi bu kurum yürüyüşlerin veya kamu binalarının işgali yoluyla gösteri yapma hakkının geçici olarak kısıtlanmasına karar verdi. Yüksek Federal Mahkeme’nin gösteri yapma özgürlüğünü kısıtlayan kararlarına hiçbir şekilde destek vermiyoruz.
Bolsonarocular gösteri yapma özgürlüklerini kullanmıyorlar; darbe eylemleri düzenliyorlar ve tutuklanmaları gerekiyor. Bolsonarocuları durdurmak için sokaklarda kitlesel olarak seferber olmalı ve gerekirse binaları işgal etmeliyiz. Petrol işçileri, rafinerileri Bolsonarocu saldırılara karşı savunmak için isterlerse rafinerileri işgal etme ve onları çalışır durumda tutma hakkına sahiptir.
Hükümete Bolsonarocu kesimleri almak Lula’nın hatasıdır!
Hükümette aşırı sağ ile ittifak kurmak ciddi bir hatadır. Bu ittifakla hükümet, Savunma Bakanlığını Roberto Jefferson ve Rahip Kelmon’un Brezilya İşçi Partisi’nden (PTB) Jose Mucio’ya ve Turizm Bakanlığını milislerle bağlantılı bir parti olan Birleşik Brezilya’dan (União Brasil) Daniela de Waguinho’ya devretti. Ve Bolsonaro’nun suç ortağı olan ve Bolsonaro’nun görevden alınmasını bizzat engelleyen Arthur Lira ile anlaşıp bütçe görüşmelerini gizlice kapattı. Bolsonarocu kesimlerle yapılan anlaşma; Lula ve İşçi Partisi’nin hem patronlarla hem de ABD ve Avrupa emperyalizminin temsilcileriyle ittifak kuran başkan yardımcısı ve patron temsilcisi Alckmin ile izlediği sınıf uzlaşmacılığının sonucundan başka bir şey değildir. Bu burjuva ittifaklarla, Arthur Lira ve “merkez” partileriyle yapılan anlaşmalarla, işçi sınıfının ve halk kesimlerinin hizmetinde olmak mümkün değildir.
Aynı zamanda, darbecilerin önüne kurumsal kanalları izleyerek geçme çizgisi de yanlıştır. Bu yalnızca sağcıların çoğunlukta olduğu Ulusal Kongre, Tarcisio gibi Bolsonaro valileri ve Yüksek Federal Mahkeme tarafından rehin alınmak anlamına gelecektir. Örneğin Geniş Cephe, 9 Ocak eylemleri için tüm gücünü seferber etmekten kaçındı ve şimdi de bu mücadeleyi devam ettirmiyor. Bolsonaro taraftarlarının kontrol ettiği Kongre ve eyalet yönetimleri üzerinden demokrasiyi savunmak mümkün değildir. İhtiyacımız olan şey, darbeyi tek seferde ve kalıcı olarak yenmek için geniş bir eylem birliği içinde militan ve kitlesel sokak protestolarıdır.
Sınıfçı bir sol ve patronların yer almadığı bir işçi sınıfı hükümeti için savaşıyoruz!
İşte bu saydığımız sebeplerle biz, sınıf bağımsızlığımızı korumanın şart olduğuna inanıyoruz. Lula hükümetine katılmıyor veya onu desteklemiyoruz. İşçi sınıfının ve emekçi halkın talepleri ekseninde bir program öne çıkarıyoruz. Sınıfçı ve devrimci bir solun inşası için mücadele ediyoruz. Ancak böyle bir sol işçi sınıfından ve emekçi halktan yana bir çıkışı sağlayabilir ve patronların yer almadığı bir işçi hükümeti, sosyalist bir Brezilya için savaşım verebilir.
CST (Sosyalist İşçi Akımı – PSOL Eğilimi), ne Lula hükümetine katılır ne de onu destekler. Ancak onu Bolsonarocuların ve aşırı sağın darbe eylemlerine karşı savunur. Bu nedenle, herhangi bir askeri diktatörlük projesine karşı halkın ve demokratik işçi seferberliğinin aktif bir parçasıyız. Bu bağlamda sokak eylemlerinin güçlendirilmesini ve sürekliliğini savunuyoruz.
Sokakları doldurmaya çağırıyoruz ve Lula/Alckmin hükümetinden ulusal seferberlik ilan edip tüm darbecileri cezalandırmasını talep ediyoruz
CUT, CTB gibi ana sendikalardan ve diğer hareketlerle birlikte Lula’dan, İşçi Partisi’nden ve federal hükümetten Bolsonarocuların darbe girişimlerini bertaraf etmek için sokaklarda ulusal bir protesto çağrısı yapmasını talep ediyor ve ayrıca şu talepleri yükseltiyoruz:
– Darbe eylemlerine ve önceki eylemlere karışanlar derhal tutuklansın. Sermayedarların tutuklanmasının yanı sıra tüm mal varlıklarına el konulmasını talep ediyoruz. Bolsonaro, ailesi, eski bakanları ve Kongre’deki liderleri tutuklanmalı ve mal varlıklarına derhal el konulmalıdır.
– Bolsonarocu patronların ve liderlerin (politikacılar, sanatçılar, patronlar, YouTube ünlüleri ve askeriye) banka, vergi, telefon ve elektronik aletler gibi tüm sırları derhal araştırılsın. Bolsonarocu askeri diktatörlüğü destekleyen herkes cezalandırılsın. Bolsonarocu hareketleri finanse eden şirketlerin tamamı kamulaştırılsın!
– Jose Mucio, Savunma Bakanlığından alınsın! Tüm Bolsonarocu parti bakanları görevden alınsın ve tüm Bolsonarocu meclis üyeleri Federal Hükümetten derhal çıkarılsın! Tüm GSI liderliğinin, ordunun, donanmanın ve hava Kuvvetlerinin yöneticileri tasfiye edilsin!
– Marielle, Genivaldo, Dom Phillips, Bruno Pereira ve kırsal kesimde ve şehirde polis saldırısının ve silahlı şiddetin mağduru olan herkes için adalet! Askeri polise, otoyol polislerine, Bolsonarocu milislere ve toprak zenginlerinin çetelerine son!
– Emek ve emeklilik reformları ve kemer sıkma politikaları gibi saldırılara ve Eletrobras’ta olduğu gibi özelleştirmelere son verilsin!
– Hükümette yüksek mevkilerde bulunan ve yüksek öğretim kurumlarında rektörlük yapan tüm Bolsonaro destekçileri ve askerler görevden alınsın ve derhal soruşturmaya tabi tutulsun!
– Ücret artışını, gıda fiyatlarının ve vergilerinin dondurulmasını, eğitim ve sağlığa daha fazla fon ayrılmasını ve telefon uygulaması işçilerinin talep ettiği gündemleri savunuyoruz!
Sosyalist İşçi Akımı Sekreterliği (CST), İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Brezilya seksiyonu, 12 Ocak 2023
Devrim ilerledikçe, egemen ekonomik, siyasi ve kültürel yapıları devirmekten korkanların gerçek yüzleri daha belirgin hale geliyor.
Bu kez, eski Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi’ye “temsil yetkisi” verilmesine dönük köhnemiş senaryo, çeşitli akımların düşüncelerini daha önce hiç olmadığı kadar açık ve şüphe bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur. Elbette bunu memnuniyetle karşılıyoruz. Mücadelelerini ve fedakârlıklarını küçümseyen, görmezden gelen ve kendilerine ataerkil bir lider atayanları halk ve ezilen kitleler tanısın. Bizler, toplumun zenginliğini üreten ve bu devrimin bedelini ödeyen insanlar olarak karşı cephedeyiz; neden bir başkasına yönelelim ki?
Daha önce de söylediğimiz gibi, emperyalist hükümetler tarafından desteklenen koalisyonlar istikrarsız, zira kendi çıkarlarını kendi yöntemleriyle gözeten siyasi simsarlardan oluşan bir ittifak kurmak kolay bir iş değil, özellikle de hem monarşi hem de İslami kapitalizm altında baskı görmüş çileden çıkmış insanların gözleri önünde. Şimdiye kadar Hamit İsmailion koalisyondan ayrıldı ve müttefiklerden üçü majestelerine vekalet verme kampanyasına henüz katılmadı! Her ne kadar bu eylem yasal olarak anlamsız ve daha çok bir propaganda amaçlı olsa da, sağcı alternatifin Rıza Pehlevi’ye vekalet vererek iki amaç güttüğü görülüyor. Birincisi, emperyalistlerin ellerindeki kozlarla ilgili olarak İran’daki kamuoyunu ölçmek ve belki de kendilerine az da olsa taraftar bulabilmek. Gerçi bu politika yeni değil ve henüz hiçbir hedefine ulaşamadı. Tüm ana akım medya, Monarşinin baskıcılığını ve suçlarını aklamak için 7/24 hizmet etmiyor mu? İkincisi, bu şekilde insanları meşgul ederek ve dikkatlerini dağıtarak İslam Cumhuriyetiyle ya da Devrim Muhafızları liderleriyle anlaşmaya varmak için mümkün olduğunca fazla zaman kazanmaya çalışıyorlar.
Kavramsal olarak konuşursak, bizi Parlamento’da temsil etmesi için birkaç kişiye temsil yetkisi vermekle, ülke işlerini yürütmesi için bir kişiye ya da her ikisinin bir kombinasyonuna izin vermek arasında esaslı bir ayrım yapmıyoruz.
Bize göre sağ alternatif, hangi isimden oluşursa oluşsun, sermayenin egemenliğini korumaya devam edecektir. Rıza Pehlevi ya da koalisyon hala toplumu kapitalist üretim biçiminde köleleştirmek ve işçi sınıfını sömürmek istiyor. Sadece devrim yolunda hareket etmemekle kalmıyorlar, tıpkı İslami rejim gibi onlar da bizim gerçek düşmanlarımız ve bu devrimci ayaklanmanın düşmanlarıdır.
Bu nedenle, çabalarımızın ve hedefimizin halkın ve özellikle de işçi sınıfının yaygın ve kitlesel örgütlenmesine yönelik olduğunu bir kez daha tekrarlıyoruz. Örgütlü, istikrarlı, disiplinli ve ülke çapında bir güce dayanırsak bu devrimin başarılabileceğine inanıyoruz. Üretim biçiminin kâr için değil, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için ve halkın doğrudan katılımıyla gerçekleştiği bir devrim için mücadele ediyoruz.
Türk-İş’e bağlı Selüloz-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu, İzmit’te yer alan Kartonsan fabrikası işçileri 22 Aralık’tan bu yana grevdeler. 170 işçinin çalıştığı fabrikada altı aydır devam eden toplu iş sözleşmesi sürecinde patronun emekçilerin taleplerini kabul etmemesi üzerine işçiler grev kararı alarak fabrika önünde mücadeleye başlamışlardı.
İşçi Demokrasisi Partisi olarak grevin 22. günündeKartonsan işçilerine yaptığımız ziyarette işçilerden Özgür Taş’la bir söyleşi gerçekleştirdik. Grev kararının hangi gerekçelerle alındığını, sürecin nasıl devam ettiğini tüm yalınlığıyla anlatan grevci dostumuzun tüm Gazete Nisan okurlarına gönderdiği selamı da iletmeyi borç biliyoruz.
Söyleşi: Alparslan Aydın
Kartonsan işçileri olarak grev kararını nasıl aldınız? Bize o serüveni, taleplerinizi anlatabilir misiniz?
Yeni açıklanan asgari ücretten önceki maaşlarımız zaten ortalamanın çok altında olduğu için bizler patrondan yıllık enflasyon farkını talep ettik ilk önce. Patron tarafıysa bizimle farklı bir pazarlığa oturdu. Enflasyon farkının pazarlığı mı olur? Onun pazarlığını yaptılar bizimle. Bizim teklifimiz yüzde 42 oranındaki yıllık enflasyon farkıydı, onlar “Size yüzde 21 verelim” dediler. Tabii ondan sonra ekonomik şartlar iyice ağırlaşıp enflasyon farkı da yükselince bize yüzde 60’lık enflasyon farkını vermek zorunda kaldılar. Hepimiz asgari ücretin altında kaldık çünkü. Hemen peşinden de zaten bizim yeni sözleşme sürecimiz başladı. Bu yeni sözleşme sürecimizde enflasyon yine artınca buradaki 168 kadrolu işçiden 30-40 kadarının maaşı tekrardan asgari ücretin altında kaldı. Haliyle bizim istediğimiz rakamla işverenin verdiği rakam arasında bir uçurum var. Yani onların kafasında farklı bir plan var belli ki. Şimdiye kadar olan sözleşmelerde de illa son güne kadar uzatırlardı süreci ama bir adım atarlardı. Ben altı tane sözleşme gördüm burada. Mutlaka bir orta yol bulunurdu. Bu sefer arada dediğim gibi bir uçurum olunca kendilerine göre hazırlıklarını yaptılar, stoklarını yaptılar. Biz aralığın başında ocağın siparişlerini üretmeye başlamıştık. Hatta bitirmiştik bile.
Patron grev sürecini öngörüyordu yani.
Tabii, bunun hazırlığını yaptılar tamamen. Görüşmeler hiç olmuyordu başta, sonra İstanbul’da holding binasında 2-3 görüşme yapıldı. Orada holding CEO’su tehditvari konuşmalar yaptı. CEO doğrudan “20-30 kişilik kıyım yapmak gerekecek” gibi söylemler üretmiş. Kendi plan projelerini yaptılar yani grevle ilgili. O arada içeride de inanılmaz bir baskı, mobbing uygulamaya giriştiler. Sadece grev süreciyle alakalı değil, daha öncesinde de sürekli bir psikolojik baskı uyguluyorlardı. Grev sürecinde had safhaya ulaştı yani.
Grev kararı alışınızda ücret anlaşmazlığının yanı sıra içerideki mobbing de etkili oldu diyebilir miyiz?
Tabii, insanın onurunu kırıcı tavırlarla karşılaşıyoruz fabrikada. Ben 13 senedir neredeyse orada çalışıyorum ve çalıştığım şirketin, fabrikanın müdürüyle, mühendisiyle selamlaşmam bile yok. Bir merhaba bile yok. Yani bize bakış açıları o kadar kötü ki. Bizim her konuda art niyetli olduğumuzu düşünüyorlar ve bu fabrika yıllık neredeyse 50 milyon dolar net kâr açıklayan bir fabrika. Bunu biz yapıyoruz. Bizden daha ne bekliyorlar, onu da anlamak mümkün değil.
Buradaki işçilerin de çoğunluğu çok eski işçiler. Genç ve eski diyebiliriz aslında. 40 yaş üstü çok fazla işçi yok burada. Çok arkadaşım var daha 30 yaşında, 35 yaşında. Ve neredeyse en yüksek performansta çalışıyorlar. Düşünebiliyor musunuz, bu fabrika tek karton makinesiyle 500 tane kadrolu çalıştırırken şimdi iki karton makinesiyle 168 kadrolu personel çalıştırıyor. İş yükü iki katına çıkarken işçi sayısı üçte bire iniyor neredeyse. Omuzlardaki yük artıyor. Kârları da delicesine artıyor ama yetmiyor abi, yetmiyor. Yani daha istiyorlar da istiyorlar.
Biraz da grev sürecinden bahsedebilir misiniz? Kararı aldığınızda ne hissettiniz? Moraliniz nasıldı bu geçtiğimiz günler zarfında?
Grevin başlangıç süreciyle ilgili diyeceklerim aslında sadece benim için geçerli değil, birçok arkadaşım için de geçerli. Biz bu greve çıktığımız anda sanki omuzlarımızdan büyük yük kalkmış gibi oldu. İnsan greve çıkıp böyle kavgalı gürültülü bir süreç yürütmek ister mi? İnsan çalışmak ister, evine ekmek götürmek ister. Dediğim gibi, bize bakış açısı bu şekilde olunca bizim başka bir şansımız kalmadı. Yani bu grev sürecine mutlu çıktık diyebilirim. Ben öyle hissediyorum, inanın buradaki 168 arkadaşın yüzde 90’ı da benim gibi düşünüyor.
Kartonsan fabrikasına çok yakın bir noktada Bekaert işçileri de bir grev kararı aldılar ve mücadelelerini zaferle taçlandırdılar. Karşılıklı ziyaretlerde de bulunmuştunuz onlarla. Sizin grev kararı alışınızda belli bir etkileri olduğunu söyleyebilir miyiz? Özellikle grevin ilk günlerinde işçi dostlarımızdan çokça duyduğumuz bir durumdu çünkü bu.
Tabii, kesinlikle. Hatta ilk greve çıktığımız günün sabahında durakta beklerken bir gazeteci arkadaş benimle böyle röportaj yaptı. Orada onların grev yasağına rağmen devam ettiklerini duymak bizi moral motivasyon olarak güçlendirdi diyebilirim. Zaten greve çıktığımız sabah buradan güle oynaya çıktık ama içimizde acaba bize de böyle bir yasaklama yayımlayacaklar mı, bir yazı gönderecekler mi diye tedirginlik vardı. Bunu aşmamızda da Bekaert grevi etkili oldu.
Kartonsan’da çok büyük bir motivasyon görüyoruz, daha önceki ziyaretlerimizde de hep böyle karşılandık. Bundan sonrasında ne gibi bir beklentiniz var? Sendikalara, emekçiden yana kurumlara, basına nasıl bir çağrı yapmak istersiniz?
Arkadaşlarımızla da bazen konuşuyoruz bunu. Yani aslında sanki bir ateşin kıvılcımı gibi bizimki, daha öncesinde de Bekaert’inki öyleydi. Çünkü şu anki ekonomik durumda bizim aldığımız maaşlarla geçinebilmek, yaşayabilmek mümkün değil. Benim oturduğum civarda normal bir dairenin kirası 5 bin, 6 bin lira. Benim şu anda maaşım ikramiyeler dahil 10 bin 300 lira. Yani yarısıyla kira ödemiş oluyorum ben mesela. Bunun daha çok başlangıç olduğunu düşünüyorum ben. O nedenle daha çok işçi arkadaşın, diğer fabrikalarda çalışan işçi arkadaşların buraya gelip grevi görmelerini çok isterim. Ulusal medyada zaten sesimizi duyurmamız neredeyse mümkün değil. Ulusal medya, tarafsız medya diye bir şey kalmadığı için daha çok sosyal medyayla, işte buraya gelen işçi arkadaşlarla, sizlerle bu sesin daha gür, daha yüksek çıkması mümkün.
Gazete Nisan adına çok teşekkür ediyorum bu keyifli söyleşi için. Ekonomik kriz ortamında geçinemeyen, bir çıkış yolu arayan emekçiler için bir umut oluyor Kartonsan grevi. Bu anlamda bizler sesinizin daha gür çıkması için elimizden geleni yapmaya çalışacağız.
Ben de size çok teşekkür ediyorum. Buraya daha önce de geldiniz, bizi yalnız bırakmıyorsunuz. Sizin desteğiniz bizim için çok önemli. Tekrar teşekkür ediyorum.
Peru devlet başkanı Pedro Castillo’nun görevden azledilmesi ve tutuklamasının ardından Peru’da başlayan eylemler devam ediyor. Castillo’nun yardımcısı olan Dina Boluarte aşırı sağcı partilerin çoğunlukta olduğu Kongre’yle anlaşarak kendisini devlet başkanı ilan etti ve seferberlikleri sonlandırmak için ağır bir baskı politikasını devreye soktu. Boluarte ve Kongre’nin gitmesi için yaygınlaşan eylemler karşısında rejim güçleri bugüne dek 50’ye yakın kişiyi katletti.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Peru partisi İşçi Partisi-Birleşelim’in Peru’daki son gelişmelere ilişkin yayımladığı bildiriyi paylaşıyoruz.
Ülkenin emekçileri mücadeleyi bırakmıyor ve cani Boluarte hükümeti, kendisine karşı mücadele edenleri katlederek iktidarda kalmayı planlıyor. Bunun için Silahlı Kuvvetlerin, polisin, kendisine güvenoyu veren sağcı Kongre’nin ve CONFIEP’te gruplanmış ülkenin büyük patronlarının desteğine sahip. Nitekim Dina Boluarte, ulusa son mesajında, bir aylık hükümette işlediği 47 cinayetten dolayı sahte bir özür diledi ancak kimse ona inanmadı. Boluarte protestoları kriminalize etme, mücadele edenleri bastırma ve zulme uğratma çizgisini onaylıyor ve hiçbir şeyin değişmemesi için seçimleri Nisan 2024’e çekerek aldatıcı çıkışını sürdürüyor, böylece aşırı sağcı Fujimori ortaklarına ve diğer müttefiklerine güç veriyor.
Bu nedenle, ülkenin her yerinden derhal öfke seli yükseldi. Yıl sonu şenlikleri için yapılan ateşkesin ardından, Peru’daki yoksulların çektiği acıların, dışlanmanın, sömürünün ve ayrımcılığın bir an önce çözülmesine yönelik mücadele dalgası giderek büyüdü ve Lima’ya ulaştı. Andahuaylas, Cusco, Ayacucho, Puno ile merkez ve kuzey bölgelerinden yayılan ulusal seferberlik, Lima halkının tam desteğini almayı hak ediyor. Lima halkı zaten Boluarte’nin halka karşı zenginlerin yönetimi demek olduğunu biliyor ve giderek büyüyen seferberlikleriyle baskılara ve cinayetlere sessiz kalmayacaklarını gösteriyor.
Öte yandan hükümet, Ayacucho katliamından bir ay sonra Juliaca katliamını kışkırttı ve olağanüstü hali uzatarak Silahlı Kuvvetleri devreye soktu. Silahlı Kuvvetler ve polis doğrudan ateşli silahlar kullanarak ve herhangi bir cezayla muhatap olmadan hareket ediyor. Hükümetin polis veya ordu eliyle yoldaşlarımızı öldürmesi cezasız kalamaz. Hükümet sorumludur ve işlediği suçlardan dolayı cezalandırılmalıdır! Dina Boluarte, tüm katillerle birlikte yargılanmalı ve hapsedilmelidir. Yoldaşlarımızın katillerini hapse atın!
Seferberliğe ve Dört Bölge Yürüyüşü* için mücadele edenleri birleştirmeye devam!
Peru halkı mücadele yolunun zorluklarla dolu olduğunu ve akıtılan kanın yerde bırakılmayacağını gayet iyi biliyor. Bir başka deyişle; seferberliği sürdürmemiz ve Lima’da ve ülkenin her yerinde yol kesmelerle, aktif grup etkinlikleriyle ve diğer eylemlerle bir ulusal seferberlik gerçekleştirmek için mücadele eden örgütlerin eşgüdümünü inşa etmemiz gerekmektedir. Aynı şekilde Puno, Cusco, Andahuyelas ve tüm Peru köylü ve yerli halk toplulukları, savunma cepheleri, grev komiteleri, sendikalar, öğrenci örgütleri ve mücadelenin içinden çıkan yeni örgütlenmelerle birlikte, katil hükümete tek yumruk halinde vurabilmek için birleşmeliyiz. Peru halkının Dina’yı ve onun yandaşlarını alaşağı etme yönündeki temel hedefini gerçekleştirebilmek doğrultusunda ulusal bir mücadele planı geliştirmek için genel toplantılar yapmalıyız. İç bölgelerin halkları bu yolu göstermekte ve örnek olmaktadır. Her ilde, her işyerinde, mahallede ve okulda grev komiteleri kuralım! CGTP ve CUT’un iş durdurma çağrısı, bizleri alıştırdıkları gibi bir gezintiden ve tatil gününden ibaret kalmasın; tüm ülkeyi kapsayan bir ulusal grevin ve birleşik mücadele planının ilk adımı olsun! Fujimori diktatörlüğünün yıkılışından 20 yıl sonra bu kez Dina Boluarte hükümetine ve tüm çürümüş rejime son verecek bir yeni Dört Bölge Yürüyüşünü hayata geçirelim!
Bir kurucu meclis ve işçi ve mücadele örgütleri hükümeti için ileri!
Seferber olmuş binlerce Perulunun ortak hedefi Dina hükümetinin yıkılmasıdır. Emekçi halkın zaferi mümkündür ve bu, tüm hükümetlerin desteklediği Fujimori Anayasası’nı gömecek ve bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis’in kurulmasını olanaklı kılacaktır. Bu meclis sayesinde ülkenin çıkarı için gerekli olan bütün önlemler, örneğin sermayeye sunulan tüm ekonomik ayrıcalıkların ilga edilerek ülke kaynaklarının halkın ihtiyaçlarına yönlendirilmesi tartışılabilecektir.
Hiçbir şeyin değişmemesi ve her zamanki çevrelerin çıkarlarını koruyabilmek için karanlık “demokratik dönüşümlerden” söz eden katil Boluarte’yi ve yolsuzluğa batmış Kongre’yi alaşağı etmeliyiz. Dina Boluarte’yi devirerek ülkeyi krizden çıkarabilecek yegâne gücün iktidar olmasını sağlamalıyız: Bugün krizin faturasını yoksul halkın değil, sömürücü kapitalistlerin ödemesi için köklü önlemler uğruna mücadele etmekte olan işçi, köylü ve yerli halk örgütleridir. Tüm ücretler ve emekli maaşları acil olarak artırılmalıdır! Güvencesizliğe ve kayıtdışılığa son! Ücretlere narh konulmalı, spekülatörler cezalandırılmalı, bankalar millileştirilmeli ve enflasyon önlenmelidir! Büyük servetlere yeni vergiler getirilmelidir! Kaynaklar IMF’ye değil, halkın iş, sağlık ve eğitim ihtiyaçlarının giderilmesine yönlendirilmelidir! Tüm halk için insanca yaşanabilecek konutlar sağlanmalıdır! Doğal kaynaklar işçilerin denetiminde kamulaştırılmalıdır! Yeni bir tarım reformu gerçekleştirilmeli, topraklara el konulması engellenmelidir! Büyük kentlerin gıda maddeleri gereksinimini güvence altına alacak tarımsal gıda planı geliştirilmelidir! Mücadele edenlere yönelik baskılar derhal son bulmalıdır!
İşçi Partisi-Birleşelim
16 Ocak 2023
*Dört Bölge Yürüyüşü, 2000 yılında Fujimori diktatörlüğüne son vermiş olan ulusal seferberliktir. “Dört Bölge” ile, Lima’ya yönelen yürüyüşün ülkenin kuzey, güney, batı ve doğu olmak üzere dört bölgesinden gelmiş olması kastedilmektedir.
Moskova Devlet Üniversitesinde Matematik hocası ve önceki seçimlerde milletvekili adayı Mihail Lobanov evinin kapısı kırılarak ve dövülerek tutuklandı
Rusya Sosyalist Hareketi tarafından kaleme alınan bu metin İmdat Freni tarafından Türkçeye çevrilmiştir.
Hatırlamak, savaşmaktır! Ukrayna’daki emperyal saldırganlığa ve Rusya’daki siyasi teröre karşı!
On yılı aşkın bir süredir, Rus antifaşistleri 19 Ocak’ı dayanışma günü olarak anıyorlar. 2009 yılında bu tarihte, Moskova’nın merkezinde solcu aktivist ve insan hakları savunucusu Stanislav Markelov ile gazeteci ve anarşist Anastasia Baburova neo-Naziler tarafından vurularak öldürüldü.
Markelov ve Baburova cinayeti, 2000’li yıllarda yüzlerce göçmeni ve düzinelerce anti-faşisti öldüren aşırı sağcı terörün doruk noktası oldu. Uzun yıllar, hâlâ mümkün olduğunda, Rus aktivistler 19 Ocak’ta “Hatırlamak mücadele etmektir!” sloganıyla anti-faşist gösteriler ve mitingler düzenlediler.
Bugün, Putin rejimi Ukrayna’yı işgal edip savaşa karşı çıkan kendi vatandaşlarına benzeri görülmemiş bir baskı uygularken, 19 Ocak tarihi yeni bir anlam kazanıyor. O zamanlar tehlike, genellikle yetkililerin göz yummasıyla hareket eden neo-Nazi grupları tarafından temsil ediliyordu.
Bugün sağcı radikallerin ideoloji ve pratikleri, Ukrayna’yı işgal ederken hızla faşist bir rejime dönüşen bizzat Rus rejiminin ideolojisi ve pratikleri haline geldi.
Vladimir Putin, sadece Ukrayna halkına karşı değil, saldırganlığa direnen Rus sivil toplumuna karşı da savaş yürütüyor. Acımasız baskılar, diğerlerinin yanı sıra sol hareketi de vurdu: sosyalistler, anarşistler, feministler, sendikacılar.
Yılbaşından hemen önce Rusya’nın en ünlü solcu politikacısı, demokratik sosyalist Mihail Lobanov tutuklandı ve dövüldü. Oluşturduğu “Adaylık” platformu, Eylül 2022’de Moskova belediye seçimleri sırasında savaş karşıtı muhalefeti birleştirdi.
Kurye sendikasının lideri ve ünlü solcu video blog yazarı Kirill Ukraintsev, Nisan ayından bu yana gözaltında. Bu tutuklama, kuryelerin çalışma koşullarını iyileştirmek için düzenlediği gösteriler ve grevlerden kaynaklandı.
Savaş karşıtı semboller dağıtan feminist, sanatçı ve savaş karşıtı aktivist Alexandra Skochilenko, uzun bir hapis cezasıyla karşı karşıya.
Altı anarşist – Kirill Brik, Deniz Aydın, Yuri Neznamov, Nikita Oleinik, Roman Paklin, Daniil Chertykov – “Tyumen olayı” ile bağlantılı olarak tutuklandı. Sabotaj için hazırlık yaptıklarına dair itirafları alınmaya çalışılırken acımasızca işkence gördüler.
Solcu “Direniş” grubundan bir aktivist olan Daria Polyudova, geçtiğimiz günlerde “aşırılık çağrısı” yapmaktan dokuz (!) yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sol görüşlü gazeteci Igor Kuznetsov, savaş karşıtı ve Putin karşıtı görüşleri nedeniyle “aşırıcılık”la suçlanarak bir yıldır cezaevinde.
Bu liste, son zamanlarda inançları nedeniyle hapsedilen veya zulüm gören Rus solundaki aktörlerin kapsamlı bir listesi değildir. Siyasi nedenlerle Rusya’yı terk etmek zorunda kalan Rus aktivistler olarak, yabancı yoldaşlarımızı ve ilgilenen herkesi 19 Ocak anti-faşist eylemine şu sloganlarla destek vermeye çağırıyoruz:
Savaşa, faşizme ve Putin diktatörlüğüne hayır! Tüm Rus siyasi tutsaklarına özgürlük! Rus anti-faşistleriyle dayanışma!
Trendyol Go işçileri, şirketin sefalet zammı teklifine ve kölece çalışma koşullarına karşı eylem başlattı. Türkiye’nin farklı şehirlerinde başlayan eylemlerin İstanbul’daki durağı Trendyol’un Maslak’taki genel merkezi oldu. Şirketin genel merkezi önünde eylem yapan motokuryeler “Aslan kaplan dediniz; hakkımızı yediniz”, “Kuryeler burada, yönetim nerede?”, “Direne direne kazanacağız”, “Kuryeler burada dimdik ayakta” sloganları attı. Açıklanan zammın reel olarak yüzde 10’a düştüğünü söyleyen işçiler bu zammı kabul etmeyeceklerini ifade ettiler.
Gazete Nisan’a konuşan Trendyol Go kuryesi Hamza, “Sözde en çok kazandıran Trendyol diyorlar. Şu anda en kötü durumda olan biziz. Hastalandığımızda beş parasız kalıyoruz, sigortalarımızı ödeyemiyoruz. Bir arkadaşımız sakatlanıp 2 ay yattı, tek kuruş para alamadı. Ateşli saatlerde, en tehlikeli saatlerde çalışıyoruz. Üst üste birkaç gün çalışmazsan ceza olarak sistemini kapatıyorlar. Ateşli saatlerde çalışmadığında part-time’a çekiyorlar ve hatta sonrasında sözleşmeni feshediyorlar. Bizi mecbur bırakıyorlar.” diye konuştu.
Kazançlarıyla ilgili de konuşan Hamza: “Para kazanmanın tek yolu ‘at yarışı usulü’ çalışmak. Eğer robot gibi sabah 9 gece 2 çalışırsan geçinmen mümkün. Eğer öyle çalışmıyorsan asgari ücrete talim. Bu düzen insani değil. Güvencemiz de yok. Lafta esnafız ama kazancımız belli.” sözlerini sarf etti.
Basın açıklamamızı gerçekleştirdik.
Net konuşuyoruz, 30 paket attığımız bir günde 1300 TL ile eve dönmek istiyoruz. Birazdan Trendyol yetkilileri ile görüşeceğiz. Hakkımızı alana dek geri adım atmak yok!#TrendyolGoZam#TrendyolGopic.twitter.com/tXArGE2ZBB
Kuryeler genel merkez önünde gün boyunca sürdürdükleri eylemde taleplerinden geri adım atmayacaklarını, kazanacaklarına olan inançlarının tam olduğunu dile getirdiler. Burada önceki günden daha kalabalık olduklarını, daha da kalabalıklaşacaklarını, sonuna kadar mücadeleye devam edeceklerini söyleyen işçiler yaptıkları açıklamanın ardından alkışlar ve sloganlarla eylemlerini sonlandırdılar. Trendyol’dan üst düzey bir yetkiliyle görüşerek taleplerini iletmek için eylemlerine devam edecekler.
İşçilerin talepleri şöyle:
– 10 saatlik emeğin karşılığı, 30 paket teslimiyle minimum 1300 TL olsun. (Paket başı, km ve bonuslar dahil) – Alevli saat olacaksa, saatleri eskisi gibi 18 saate indirilsin ve günlük olarak değil haftalık alevliye dönülsün. – Alevli saatlerin çalışma zorunluluğu kaldırılsın. Mola hakkı, ateşlide ya da değil sınırsız olsun. – Mağaza ile müşteri mesafesi toplam 4 km olsun. – Bonus olmaya devam edecekse eski baremlere dönülsün. – Asansör olmayan binalarda çıkma zorunluluğu en fazla 5 kat olsun. – Trendyol kuryesi olduğumuza dair özel kimlik belgesi verilsin. (Bu sayede kimlik isteyen sitelere verebiliriz) – AVM’lerden alınan ve teslim edilen siparişlerde ekstra ücret. – Mağaza ile müşteriye olan yürüme mesafesi maksimum 300 metre olsun. – Mağaza ve restoranlarda bekleme süresi maksimum 10 dakika olsun. – Sipariş kuryeye atandığı zaman müşteri ve mağaza kaynaklı sipariş iptallerinde, iptal olan sipariş bonusa yansıtılsın. – Sipariş atandığı zaman mağazaya olan mesafenin en fazla 2 km olsun. – Kuryenin gideceği müşterilerin eskisi gibi adreslerinin gözükmesi. – İş Kanunu ve hükümleri ve ilgili mevzuat uyarınca bu talepler sebebiyle hiçbir Trendyol kurye işçisi işten çıkarılmayacak. – İşe alımlar 6 ay süreyle yapılacak, Trendyol kurye işçilerine işe alım yapılacağı bildirilecek. – Özel sağlık sigortası Trendyol kurye işçilerinden karşılanmayacak. Trendyol, kuryelerin özel sağlık sigortasını ödeyecek. – Çağrı merkezindeki müşteri temsilcilerinin eğitilerek tekrardan yetkilendirilmesi. – Takım lideri olarak sahadan deneyimli insanlar seçilmeli. – Mağaza ve restoranlardan alınan siparişlerin zarar görmesi ve bozulması durumunda slotların kapanmaması ve ilgili siparişin hem bonusa hem de paket başına eklenmesi. – Akşam vardiya çalışmalarında eksik personel için ateşli saat artırmak yerine akşam çalışma saatleri için teşvik primi verilsin. – Müşteriye teslimatlarda araçla girilemeyen sitelerde ekstra bir paket bonus verilsin. – 15 günlük ücretler, yeni zam üzerinden geçmişe dönük zamlı olarak ödensin. – Artık taşeron olarak DSM lojistik bünyesinde çalışmak istemiyoruz. Trendyol’a bağlı olarak çalışmak istiyoruz.
Sefalet ücretine karşı Trendyol Genel Merkez önünde toplanmaya başladık.
Taleplerimiz;
– Sefalet zammını reddediyoruz! – Paket başına ücretler artırılsın! – Alevli saatlerin çalışma zorunluluğuna hayır! Mola hakkı! – Yakıt giderleri karşılansın!#TrendyolGoZam#TrendyolGopic.twitter.com/J9l0xxqmFl
22 Ocak’ta gerçekleşecek Genel-İş 1 No’lu şube yönetimi seçimleri öncesinde “yeni bir sendikal anlayış için adayız” diyerek yola çıkan Nazan Gevher Çam Ay ile şube yönetimine adaylık sürecini ve işçi demokrasisi ve eşit temsil gibi sendikal anlayışlarının ayırt edici unsurlarını konuştuk. Çam Ay daha önce de DİSK Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube seçimlerinde şube yönetimine aday olan Mor Liste’de yer almıştı. Ayrıca kendisi DİSK’in Şubat 2022’deki eyleminde ek protokol talebini dile getirdikleri ve DİSK yönetimini eleştirdikleri için şube temsilciliği görevinden alınan işçilerden biri.
Genel-İş 1 No’lu şube seçimlerinde şube yönetimi adaylığına giden süreç nasıl gelişti? İhtiyaçlar nelerdi?
Seçime 4 adayla gidiyoruz. Mevcut şube başkanı yeniden aday oldu. Mevcut şube yönetiminin sekreteri aday oldu, ki o da bir kadın aday. Kartal Belediyesi’nden bir arkadaş aday oldu. Ve ekibimizi temsilen ben adayım.
Öncelikle şuradan başlayayım; bu süreç başlamadan önce delege seçimlerimiz oldu ve orada çok demokratik bir yol izlemeye çalıştık. Delege seçimleri başladığı andan itibaren kadın meselesini çok fazla seslendirdik. Özellikle de bizim örgütlü olmadığımız yerlerde kadınların da delege seçimleri için liste çıkarmasına yardımcı olduk. Yardımcı olmaktan kastım şu: Dedik ki bir sürece gidiyoruz, bir şube yönetimi seçilecek ama bizim esas meramımız olarak eşit temsil, kota gibi meseleler var. Sürekli dirsek temasında olduğumuz sizlerle birlikte yürüteceksek bu süreci bu motivasyonun içine girebilmeniz için listelerde yer alın, yeni listeler çıkartın. Bunun sonucunda aslında bizim örgütlü olduğumuz müdürlüklerin yanı sıra pek çok kadın arkadaşımız da böyle listeler çıkardı. Mesela üç kadın arkadaş bizi toplantıya davet etti. “Biz bu kadın meselesini çok önemsiyoruz. Bu nedenle üç kadın gireceğiz, desteğinizi bekliyoruz ve sizinle birlikte hareket etmek istiyoruz,” dedi. Bu politikayı yükseltince delege seçimleri bile heyecanlı ve gergin geçti. Ama bence bu gerginlik işe yarayan bir şey. İttifak kurduğumuz her alanda listelerde kadın kotasını uygulattırdık. Dolayısıyla bayağı yükselmiş bir kadın delege sayımız oldu.
Bunun yanı sıra, işçideki öfkenin arttığı bir süreçti ve işçiler şube yönetimi seçiminin ne kadar önemli bir şey olduğunu fısıldamaya başladılar. Birincisi, Kadıköy işçisi politikleşti. Kadıköy işçisi politikleşince alanda ciddi anlamda çalışan bir kadın potansiyeli ortaya çıktı. Bizimle hiç temas etmemiş ama bu süreci yakından takip eden pek çok kadın arkadaş sürece dahil olmuş oldu.
Sizin bir de DİSK yönetimine yönelik eleştirileriniz sonrasında temsilcilikten alınma süreciniz var. Bunun da bu sürece bir etkisi olduğunu düşünüyor musun?
Evet, düşünüyorum. Bizim daha önce temsilcilik görevinden alınmamız, başka temsilci arkadaşların disipline yollanması gibi süreçlerden dolayı insanlar aslında sendikanın demokratikleşmesi gerektiği fikrinde netti. Yani toplu sözleşmenin kötü geçmesi, toplu sözleşmede yaşanan sıkıntılardan ziyade Genel-İş’in genel tutum ve politikalarına itiraz etmeye başladılar. Aslında herkesin bu sürece temel girme sebeplerinden bir tanesi de bu diye düşünüyorum.
Kadıköy Belediyesi’nde önceki çalışmalarımız neticesinde zaten biliniyorduk. Genel-İş’le ilgili politikamızı beğenen, temsilcilik sürecimizde bizi takip eden insanlar vardı. Dolayısıyla delege sürecinde Kadıköy’ün içerisinde biz bir dağılma yaşamadık.
Kartal daha önce örgütlü olmadığımız bir alandı ama biz sahaya çıktıktan sonra orada da önemli bir etkimiz olduğunu gördük. Kartal’da pek çok konu tartışıldı. Yani sendika siyasetini, bizim sendikal anlayışımızı oraya taşıdık ve şu anda Kartal’da herkes bunu tartışıyor. Seçimin şimdilik en önemli kazanımı bu, yani Kartal cephesinde bunların tartışılması çok güzel. Çok politikler, aidattan tutun genel merkezin işçi iradesine müdahalesine kadar her konuda inanılmaz cesurca konuşuyorlar. “Genel merkez müdahale ettiğinde sen ne yapacaksın?” diye direkt soruyorlar. “İşçiyi bilinçlendirelim” fikri vardır ya, buna gerek olmadığını gördük, işçi zaten süreç içinde yaşayarak bilinçlendi. Kartal’ın dış temizlik birimi toplantısında biri “Sendikanın eğitim vermesi gerekiyor, sizin bunları da yapmanız lazım” falan dedi. “Vallahi sendikanın eğitimlerine bence bu işçilerin ihtiyacı yok, sadece yan yana yürüyecek alanı açmaya ihtiyaç var. Gayet bilinçli ve politik bir işçiyle karşı karşıya toplantı yapıyoruz şu anda,” dedim. Bu aidat meselesini bir işçi bu şekilde tartışıyorsa mesele bitmiş zaten.
Biz, üretimden gelen gücümüz ne kadar büyükse, hem patronlara hem de sendikal bürokrasiye karşı kurduğumuz örgütlülüğümüz de o kadar güçlü olmalı diyerek yola çıktık. Sendikalarda işçi demokrasisini eksiksiz uygulamak adına tüm mekanizmaların işletilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Kampanya sürecinde ilkeli sendikacılık anlayışını öne çıkarıyorsunuz. Ve yeni bir sendikal anlayış için adayız diyorsunuz. İlkeleriniz arasında özellikle de işçi demokrasisi önemli bir yerde duruyor. Bu ilkelerden ve uygulanmasının işçiler için anlamından bahseder misin?
Biz, üretimden gelen gücümüz ne kadar büyükse, hem patronlara hem de sendikal bürokrasiye karşı kurduğumuz örgütlülüğümüz de o kadar güçlü olmalı diyerek yola çıktık. Bunun için de öncelikle her işçi sendikada konuşabilmeli, karar mercilerine etki edebilmelidir, sendika yönetimleri şeffaf olmalı ve işçiye hesap vermelidir diyoruz. Yani şeffaflık en önemli ilkelerimizden biri. Ve sendikalarda işçi demokrasisini eksiksiz uygulamak adına tüm mekanizmaların işletilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Bu sendikaya girdiğimiz günden beri hep tartıştığımız şeyler gerçekten hem maaş meselesi, hem şeffaflık meselesi, hem de eşit temsil meselesi. Bu ilkelerin tamamını, 4-5 yıllık sendikal mücadele içerisinde yaşadığımız her şeyi hesaba katarak hazırladık. Mesela savunduğumuz şeylerden biri şu: “Şube yöneticileri olarak, kendi kadrolarımızda çalışırken aldığımız maaştan fazlasını almayacağız.” Bu kritik bir mesele. Mesela soruyoruz yöneticiye kaç para maaş alıyorsun diye. Cevap veremiyor. “Ben mesaimle birlikte 15.000 lira maaş alıyorum” diyebilmeli bir şube başkanı. Yok, izin vermezler, denetim kurulu buna izin vermez, tüzük buna izin vermiyor, deniyor. Verir. Ben bir işçi arkadaşıma “Ya kardeşim, gel bana sor,” derim. “Al bak benim maaşım bu kadar, ben bunu fona koydum,” derim. Denetim kuruluna bilgi veririm. Çıkıp alanlarda anayasaya karşı mücadele etmiş insanlarız, Genel-İş’in tüzüğüne mi itiraz etmeyeceğiz? Şeffaflık meselesi de kritik. Biz girdiğimiz günden beri “Kaç lira maaş alıyorsunuz? Neden bu kadar para harcıyorsunuz? Neden buna yemek ısmarlıyorsunuz?” diye soruyoruz, bunlar hep konuştuğumuz şeyler. Biz bu ilkeleri, tecrübeler sonucunda, işçilerle birlikte belirledik. Bence temel mesele bu, çünkü işçiler bu duruma itiraz ediyordu.
İlkelerin içinde bizim için en önemli ilkelerden biri de eşit temsil. Bunu uygulanabilir hale getirmekte fayda var. Biz Kartal-Kadıköy hattında masada ittifak yaptığımız herkese şunu söyledik: Bizim kadınlar olarak bir kürsü alıp Genel-İş’in yapısıyla ilgili ciddi eleştiriler sunmamız gerekiyor.
İkincisi, disiplin ve denetleme kurullarını işleten bir mekanizma yok şube yönetiminde. Biz de şunu anlatmaya çalıştık. Bir tanesi şu, ilk defa teknik personellerin olduğu bir komite kuruldu Kadıköy’de. Pek çok arkadaşın emeği var, biz de biraz katkı sunmaya çalıştık. Mor Liste’deki bütün kadın arkadaşları oraya yönlendirdik. Şube yönetimi, teknik komite ile ilgili “paralel yapı” demişti bulunduğu süreç içerisinde. Biz de o zaman çok refleks vermiştik. Biz şube yönetim adayları olarak tam da onları tanıdık. “Gelin biz sizinle toplantı yapmak istiyoruz, çünkü biz işçi komiteleri kurmak istiyoruz,” dedik.
Toplantılarımızı sadece delegelerle yapmıyoruz. Delegelerle birlikte bütün işçileri dahil edebileceğimiz toplantılar yapıyoruz. Yani oy kullanacak delegeler üzerine bir politika yürütmüyor, sahadaki işçilerle birlikte konuşuyoruz sendikal meseleyi.
Toplu sözleşme sürecine girdiğimizde, özellikle denetim kurulunda bulunan arkadaşlarımızın bize raporlar sunması gerekiyor. Belediyenin bütçesi, işçi maliyeti, daha önceki toplu sözleşmeler gibi hesaplamaları yapacak nitelikte arkadaşları bulundurmaya çalışıyoruz orada. Denetimi öyle dizayn ettik. İkincisi, biz maaş almayacağız ama şeffaf olalım dedik. O yüzden de bu arkadaşlarımızı oraya koyduk ve koyarken de şunu söyledik: “Maaşla ilgili oturalım; yoluydu, yemeğiydi, mesaisi, şuydu, buydu karar alalım, işçiye öyle duyuralım.” Maaş meselesi kritik bir mesele çünkü. Bu ilkeleri ittifaklarla konuştuğumuzda önce arkadaşların ne tepki vereceğini bilmiyorduk biz. Yani kariyeri, para muhabbetini göz önüne alarak gelebilirdi diğer arkadaşlar. Şu anda ise alanda şube yönetimi olarak işçiden fazla maaş almayacağımızı söylüyoruz. Yani başka bir şeye dönüştü bu iş. Muhalif yapı, sendikanın maaş meselesini çok konuşuyor oldu. Şimdi bu arkadaşları da böyle bir konuda örgütlemişken dengeyi iyi tutturmak lazım. O yüzden de denetim kurulunu işler bir hale getirmeye çalışıyoruz.
Onun dışında disiplin kurulu meselesi var. Bu ittifaktaki arkadaşlarımızın yarısı şubenin disiplin kuruluna gitti. Oraya bize göbekten bağlı birilerini koymamalıyız, dedik. Ona göre bir hazırlık yapıyoruz. Gerçekten bağımsız, konuya hâkim arkadaşlar orada olmalı diyoruz. Yani listeye yazacağımız her kişiyle ilgili böyle yoğun tartışmalar geçiyor. Bir mantığı, bir politikası olsun diyoruz. Çünkü diğer listeler şube yönetimini alabilir; genel kurulda çıkar, delege ile iyi iletişim kurmuştur, iyi bir şeyler yapmıştır, tak diye şube yönetimini alabilir ama ben yönetebileceklerini düşünmüyorum. Yani biz dört yıl daha kaybetmiş olacağız, işçilere de bunu anlatıyoruz. Çünkü ortada politikaları yok, ilkeleri yok diyoruz. Önümüzde dağılmış bir şube yönetimi var, görüyorsunuz, bunun dağılmaması gerekiyor. Bu insanların politik ve ilkesel olarak yan yana gelmeleri gerek diyoruz.
Sahada nasıl çalışmalar yürütüyorsunuz?
Birincisi şu, toplantılarımızı sadece delegelerle yapmıyoruz. Delegelerle birlikte bütün işçileri dahil edebileceğimiz toplantılar yapıyoruz. Sahadaki en önemli kısım bu bence. Yani oy kullanacak delegeler üzerine bir politika yürütmüyor, sahadaki işçilerle birlikte konuşuyoruz sendikal meseleyi. İlkeleri anlatıyoruz. Çok öfkeli ve sendikaya dair çok ciddi eleştirileri olan işçilerin bu öfkelerini hafızamıza yazıp, şube yönetimini aldıktan sonra neler yapabileceğimize dair buna yönelik yeni eklemeler yapıyoruz.
Sahada işçilerden aldığınız tepkiler nasıl? Hem Mor Liste deneyiminden hem de kadın mücadelesinden gelen bir kadın aday olarak, kadın işçiler dahil sahada işçilerden nasıl tepkiler alıyorsun?
Belediye işçilerinin çoğunluğu erkeklerden oluşuyor. Fakat kadın başkan adayı konusunda olumsuz bir tepki almadık, birincisi bu. Aslında kadın başkan adayının alanda daha olumlu bir etki yarattığını, daha etkili bir iletişim kurduğunu düşünüyoruz. Özellikle dış birimlerde, kadın meselesini konuşabileceğimiz yerlerde bu meseleyi açıyoruz zaten. Ve daha önce giremediğimiz yerlerde, kadın politikamızı anlatamadığımız, Mor Liste’yi anlatamadığımız kadın işçilerin tamamının Mor Liste’yi takip ettiğini ve aynı çalışmanın başka yerlerde de yapılması gerektiği geri bildirimini alıyoruz. Kadınlar zaten kadın başkan adayı olduğu için durumdan çok memnunlar. İki kadın adayın çıkması bile onları çok mutlu ediyor ama orada şuna bakıyorlar: sendikal mücadele geçmişi. Cinsiyet, evet, kadın başkan ama kadın hareketi ve sendikadaki mücadele geçmişini de sorguluyor kadın işçiler. Dolayısıyla sadece cinsiyet üzerine dayalı bir kadın başkan profili değil; kadın delegeler ve işçiler sendikal mücadeledeki payını ve ayrıca kadın mücadelesindeki payını özellikle takip ediyorlar.
2021’deki seçimlerde erkek egemen sendikacılığa karşı kadın işçilerin özgül sorunlarını ve taleplerini de dile getiren Mor Liste’yle aday olmuştunuz. Şu anki kampanyada da eşit temsil ilkesini savunuyorsunuz. Bundan sonrası için toplumsal cinsiyet bağlamında neler planlıyorsunuz? Kadın işçilerin örgütlenmesine yönelik bir çalışma yapmayı hedefliyor musunuz?
Biz son toplu sözleşmeye Mor Liste’nin ilk toplu sözleşmesine koyduklarına ek olarak pek çok madde ekleyecektik ama bu disiplin süreçleri ve toplu sözleşmeye dahil edilmememiz yüzünden bir şey eklemedik. Bir tanesi şu; gerçekten Kartal’a gittiğimizde şunu gördük ki aslında herkes Mor Liste’yi biliyor. Özellikle kadınlar takip etmiş ve Mor Liste’nin öncüsü birinin şube yönetimine aday olması kadınları çok rahatlatıyor. Oradaki kadın işçilerle ana binada sohbet ederken şunu konuştuk. Bir şube yönetimi hazırlanırken kadın hareketi dışarıda bırakılırsa siz yine işin dışında kalacaksınız, dedim. Bu sadece cinsiyetle alakalı bir durum değil. Aslında en çok ezilenin biz olduğumuzu anlatmaya çalıştım. Evet, dış birimlerdeki arkadaşlarımız çok eziliyor çalışırken ama ben de çok eziliyorum. Ezilmeyi karşılaştırmak açısından değil ama kadınların konumunu anlatmaya çalıştım hep sahada. Dolayısıyla şunu söylüyorlar zaten. Mesela “Siz kreşe çocukları ücretsiz yolluyormuşsunuz, hem de kadın erkek bütün işçilerin çocuklarını. Biz 750 TL veriyoruz,” diyorlar. Ve o kadar sürecin dışında bırakılmışlar ki.
Mesela üç kadın delege arkadaşla görüştüm. Görüştükten sonra bana mesaj attılar, “Mor Liste’nin kazanımlarını bize atar mısınız, bizimle irtibatta kalır mısınız?” diye ve kadınlar dönüştü. Sahada olduğun süre içerisinde o kadar önemli bir örgütlülük yaratıyorsun ki, yeter ki bu sahayı örgütlemeye yönelik adım at. Dolayısıyla Mor Liste’nin başarılı olmasının sebebi seçime girip, 30 kişilik listeyle bir şeyler anlatıp sonra sahadan çekilmesi değildi. Biz hep sahadaydık ve kadınların haklarına dair toplu sözleşmede çok ciddi kazanımlar elde ettik. Bu yüzden bizim bugün bir karşılığımız var. Şunu çok net söylüyorum; kadın komitesi, kadın komisyonu vs. konusunda halen netiz. Kadın politikamızda hiçbir değişiklik olmadı. Böyle bir şey istemiyoruz, istemeyeceğiz de zaten. Böyle bir şey kurulmayacak da zaten. Ama kadınların hayatlarını etkileyecek önemli dokunuşlar yapılmak zorunda. Kartal’da eşitlik birimi ve sosyal destek hizmetlerine bağlı bir birimde, yoğun kadının olduğu bir toplantıda “Hepimiz alana çıkıp bağıra çağıra İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmemesi gerektiğini söylerken sendika neredeydi? Siz neredeydiniz?” dedim. Kadınların hepsi bireysel olarak o eyleme katılıyor ama sendikal bir örgütlülük içerisinde değil. Dolayısıyla üst yapıyı sen kurduğun zaman, sendikada örgütlenmesini sağladığın zaman aslında Genel-İş o eyleme gidecek, flaması falan fark etmez ama Genel-İş’li kadınlar o eyleme gidecek. Bu kısmını daha çok önemsiyorum ben.
Israrla şunu anlatıyoruz; emek hareketiyle kadın hareketini yan yana getirecek bir düzenek kurmak zorundayız. Mor Liste’nin başından beri bu ikisini nasıl birleştirmeliyiz diye kafa yorduk biz. Ve o kadar çok görüşme yapmamızın, dışarıda bu kadar çok çalışma yapmamızın, Mor Liste’yi bu kadar çok anlatmamızın sebebi buydu.
Toplu sözleşmede çok ileri adımlar atacağımızı düşünüyorum zaten. Bu kesinlikle bu ekibin işi; hem yeterlilik olarak hem de feminist hareketin deneyimi olarak. Israrla şunu anlatıyoruz; emek hareketiyle kadın hareketini yan yana getirecek bir düzenek kurmak zorundayız. Mor Liste’nin başından beri bu ikisini nasıl birleştirmeliyiz diye kafa yorduk biz. Ve o kadar çok görüşme yapmamızın, dışarıda bu kadar çok çalışma yapmamızın, Mor Liste’yi bu kadar çok anlatmamızın sebebi buydu. Mesela feminist hareket Farplas işçileriyle ilgili bir adım attı ve oraya desteğe gitti. Aslında katkı sağlayan bir şey bu; çok etkili bir şey. Kartal’a dönüp baktığımda bu maddeler bile Kartal’daki kadın örgütlülüğünü artıracak maddeler. Üstüne koyulacak bir sürü şey var kesinlikle toplu sözleşmelerde. Ama bu kadınların sendika siyasetine dahil olmalarını istiyorsak, bu örgütlülüğü ancak öyle yaratabiliriz diye düşünüyorum. Birincisi toplu sözleşmeler üzerinden, ikincisi kadınların örgütlenmesi üzerinden çalışmalar yürüyecek zaten. Ve elbette kadın kotası da bizim için önemli bir başlık. Genel merkeze dair kadın kotasını haykırabilecek bir ekibin olması önemli bir fark yaratacaktır.
Seçimlerin sonucu ne olacak göreceğiz. Ama her iki olasılık için de bir mesaj verecek olursan ne söylemek istersin?
Kazanmadığımız takdirde mücadeleden asla geri adım atmayacağız, yine sahada olacağız. Kadıköy’de zaten sürekli alandayız ama Kartal’daki bütün arkadaşlarımıza şunu söyledik: “Biz 22 Ocak’tan sonra, bu seçimi kazanamazsak bile bu ittifakı bozmayacağız. Size gelmeye devam edeceğiz.” Ve yapacağız bunu. Yapmak zorundayız. Başka bir anlayışı getirmek zorundayız. Birincisi bu. İkincisi, kazanırsak ilk önce kürsüde anlatabileceğimiz her şeyi anlatmak istiyorum. Yani meramımızın ne olduğunu herkesin dinleyeceği o kürsüyü iyi kullanabilmeyi çok istiyorum. Çünkü bu mesele sadece benim özelimde bir mesele değil. Bunlar, belediye işçilerini topyekûn ilgilendiren meseleler ve bu meselelere dair örgütlenmeyi öneren bir ekibin başkan adayıyım ben. Kocaman bir ekibin başkan adayıyım. Asla ve asla alandan çıkmayacağız. Kazandığımız takdirde kesinlikle alandan hiç kopmayacağız. Bence sendikacıların en büyük dezavantajı bu; bürokratlaşıyorlar. Bu bürokratlaşma fikri zaten beni çok iğreti ediyor ve üzüyor. Ve iyi bir organizasyonla 5’li yönetimdeki herkesin alanda olmasına dair bir politika yürütmek zorundayız. Bu yönetimi aldıktan sonra dört yıl boyunca sürekli sahada olmak çok önemli. Ben bunu çok önemsiyorum.
İkincisi, hızlıca kurulların işler hale gelmesini sağlayacağız, kaçarımız yok. Hiçbir kurulda kesinlikle atama yapmayacağız. Şu sendikada temsilci olduğum günden beri sözcü temsilcinin şubenin [yönetimin] altıncı üyesi olmadığını, şubeyle birlikte hareket etmesi gerekmediğini anlatmaktan, onun seçimle gelmesi gerektiğini anlatmaktan gerçekten dilimde tüy bitti. Sözcü temsilci seçilecek. Yöntemini bilmiyorum gerçekten çok iddialı olur belki ama işçilerin arasında o sözcü temsilci seçilecek. Bütün kurumları seçimle getireceğiz. Gerçekten bu çok önemli bir şey. Başka bir kültür yaratacak çünkü. Komiteleri hızlıca oluşturmaya çalışacağız ama alanda biraz çalışma yürüttükten sonra olabilir bu. Ve toplu sözleşmeye şimdiden çalışmaya başlayacağız. Şubeyi alır almaz toplu sözleşmeyle ilgili hazırlıklara başlayacağız. Çünkü bu bizim üçüncü toplu sözleşmemiz. Çok fazla eksiği var ve bu eksiklikleri giderebilmek için çok uzunca bir çalışma dönemi gerekiyor. Ve bunu yaparken alanla birlikte yapmayı planlıyoruz. Çünkü toplu sözleşmeyi dikte eder bir şekilde işçinin önüne koyduğunuzda işçi bunu sahiplenmiyor. Bu benim toplu sözleşmem, demiyor. Hep şunu söyledim alanda. “Arkadaşlar, dört yıl boyunca sizin haklarınız ile ilgili mücadele edecek bir kişiyi seçmiyorsunuz; kocaman bir ekibi seçiyorsunuz. Bir kişi seçiyor olsaydınız biz de Tek Adam gibi yönetirdik,” dedim. “Meselemiz şu, sendika sivil toplum örgütüdür ve siz bir ekibi seçiyorsunuz. O yüzden listelerinin tamamına bakın, başkan dışında da bazı şeyleri değerlendirin,” dedik. Dolayısıyla bu dört yıllık süreçte iki toplu sözleşme yapacak bir ekip; ülkenin ekonomik koşulları ortada, çok iyi mücadeleci bir yöntemle hem masada hem alanlarda mücadele edecek bir organizasyona çevirmek zorundayız bu durumu diye düşünüyorum.
Genel kurulu sadece delegelerin seçim yaptığı bir şeyden çıkartıp bir demokrasi şölenine çevirmek bence bizim temel görevimiz. Son ana kadar da işçilerle birlikte olacağız. Biz sendikal bürokrasiye karşı mücadele etmek zorundayız.
Son viraja girerken, son bir haftaya girerken de ısrarla alanda olacağız. Yani işçilerin arasında olacağız. Birincisi, bütün kadın işçileri bu kongreye davet ediyorum. Burada çok kritik bir mesele var. Sendikal bürokrasiye ve sendikadaki erk yapıya gerçekten ve gerçekten bayrak açmış bir ekip bir şey söyleyecek. Dolayısıyla seçimi kazanıp kazanmamaktan ziyade bu mücadeleyi görebilecek ve bu mücadelenin yanında duracak bütün kadın işçilerin orada olması, süreci takip etmesi gerekiyor. Tabii ki bütün işçiler ama kadın işçilerin özellikle bu süreci takip etmesi gerekiyor. Bence son dakika gelişmeleri olacak, biliyorum. Büyük bir güçle mücadele ediyoruz. O kürsüde bir kadın olarak konuşuyor olabilmek bence dünyanın en kıymetli şeyi zaten. Bu bürokrasiye karşı çıkabilmek. Genel kurulu sadece delegelerin seçim yaptığı bir şeyden çıkartıp gerçekten de, çok samimiyetle söylüyorum, bir demokrasi şölenine çevirmek bence bizim temel görevimiz. Özellikle bu bir hafta boyunca, yani kalan beş günümüz boyunca ne Kartal’da ne de Kadıköy’de alandan çekileceğiz. Son ana kadar da işçilerle birlikte olacağız. Hiçbir çekincemiz yok çünkü. Biz sendikal bürokrasiye karşı mücadele etmek zorundayız.
Son sorumuz seçim ittifakınızın önemli bir bileşeni olduğunu ifade ettiğin kadınlara dair. Bu şube başkanlığı seçiminin kadın hareketi açısından önemi ne sence? Ki bu seçim, Genel-İş 1 No’lu şube tarihinde kadın başkan adaylarının yer aldığı ilk seçim. Bu bağlamda kadın hareketinden bir destek beklentin var mı? Ya da onlara bir çağrın var mı?
Çok net. Türkiye’deki feminist hareketin AKP iktidarına karşı yürüttüğü mücadele, bu ülkenin en büyük muhalefetidir. Benim politik görüşüm bu yönde. AKP iktidarını sallayan ve AKP iktidarına karşı, durmaksızın bu konularla ilgili mücadele eden kadınların hepsi benim yoldaşımdır. Dolayısıyla o yoldaşlık çerçevesi içerisinde, feminist hareketle emek hareketini bir araya getirebilecek ve emek hareketini bu konuda zorlayacak, bütün sendikalarda emek hareketine dahil edecek bir sistem geliştirmek zorundayız. O yüzden feminist hareketteki bütün kadınların 1 No’lu şubenin seçiminde emek mücadelesine katkısını görmek isteriz. Çünkü burada, Genel-İş içerisinde Mor Liste sürecinden itibaren büyük bir mücadele yürütüldü. Bence biz bu konuyu başardık koca bir ekip olarak. Başardığımız bu konuyla ilgili tam finale gelmişken bu başarıyı yükseltmek, feminist harekete de emek hareketine büyük bir katkı sağlayacaktır diye düşünüyorum.
Ama tabii tüzük meselesini de söylemek isterim. Tüzükte çok ciddi değişikliklere ihtiyaç var ve biz Genel-İş’in tüzüğünde özellikle eşit temsille ilgili pek çok şeyi dile getirip emek mücadelesinin içinde eşit temsilinin neden önemli olduğunu anlatmak istiyoruz. Her röportajımızda söyledik, kadın komiteleriyle kadınların sürece dahil olması mümkün değil. Bu şekilde sadece ve sadece bir yere hapsedersiniz kadınları. Kadınların gerçekten emek mücadelesinin içerisinde aktif şekilde yer alması için bütün kapıların açılması gerekiyor. Bütün çalışmaların yapılması gerekiyor. Bence 1 No’lu şubenin en önemli özelliği bu olacak. Bu birikime ve bu deneyime sahip kadın arkadaşların tamamı bu konuyla ilgili özel çalışma yürütecek zaten.
Bu yoğun çalışma içinde bize zaman ayırdığın için çok teşekkür ederiz. Seçim çalışmanızın kendisinin bile sonuçtan bağımsız olarak hem emek ve kadın mücadeleleri adına hem de sendikal bürokrasiye karşı işçi demokrasisi mücadelesi adına önemli bir fark yaratacağını düşünüyoruz. Gazete Nisan olarak bu süreci yakından takip etmeyi sürdüreceğiz.
Devrimci halk ayaklanmalarının kendiliğinden karakterini ve seferberlikler içerisinde devrimci önderlik inşası stratejisini kısaca özetleyen bir cümle.
Tarihteki örneklere baktığımızda da bunun böyle olduğunu görürüz. Kitleler bir parti çağrı yaptı diye ayaklanıp devrimci bir süreç başlatmazlar. Sorunlarının mevcut rejim altında dayanılmaz hale gelmesi ve bunların çözümünün de facto olarak o rejim altında mümkün olmadığı bilinci kışkırtır o seferberliği. Ve bazen bir işaret fişeği yeterli olur buna. Örnek mi? Mahsa Jina Amini…
İşte önderlik inşasının rolü buradan sonra daha belirgin şekilde devreye girer. Önderlikten kastımız 3-5 cesur devrimcinin ortaya çıkması ya da sayıca güçlü bir devrimci partinin varlığı değildir yalnızca. Asıl mesele programdır. Seferberlik halindeki kitlelerin bilinciyle özlemleri arasındaki o dönüştürücü köprüyü kuracak olan devrimci program.
Kitlelere rağmen, kitleler için değil. Kitlelerle, onların özörgütlenmeleriyle birlikte ve onların talepleri içindir mevzu. Ve ancak da bu şekilde olmuştur devrimci ayaklanmaların zafere ulaşması. İşçi sınıfının ve ezilenlerin taleplerine doğru programı sunabilen devrimci önderlikleri kitlelerin benimsemesiyle.
Aksi genelde yenilgiyi doğurmuştur. Ya da bir başka ifadeyle devrimin tamamlanamamasını. Ya da çalınmasını.
Çünkü hayat boşluk kaldırmadığı gibi sınıflar mücadelesi de kaldırmaz. Ve devrimci Marksistler kitleler için o boşluğu dolduramadıkça başkası çıkar ortaya.
İran’da kadınların, gençlerin, ezilen ulusların ve işçi sınıfının 100 günü aşkındır İslam Cumhuriyeti rejimine karşı sürdürdüğü devrimci ayaklanma için de bir hayli geçerli bunlar.
Ayaklanmaya gücünü veren kitlelerin kendiliğindenliğinden seferberliği. Onca baskıya, şiddete, katliama karşı geri çekilmemelerini sağlayan da rejimden kopuş bilinçleri. Molla rejimi içerisinde kriz dinamiklerini yaratan da kitlelerin kendi iradelerine sahip çıkışları. Özellikle Kürdistan’da devrimci gençlerin oluşturduğu komiteleri, başka bölgelerde de kurulmakta olan mahalli şuraları ve işçi sınıfının inşa etmekte olduğu konseyleri açığa çıkartan da ayaklanmanın o devrimci karakteridir.
Ama kendiliğindenliğin de dayandığı bir sınır mevcut. Ve o sınırın çizgilerini kitleler ile rejim arasındaki pat durumu ve emekçi halkların seferberliğini sahiplenmeye çalışan düzen içi güçler çiziyor.
Bu sınırları emekçi halklar yararına kaldıracak olan da seferberlik halindeki kitleleri, ikili iktidar nüvesi özelliği taşıyan özörgütlenme organlarını, diktatörlük rejiminden ve sömürü politikalarından kopuşa doğru birleştirebilecek bir devrimci programın, devrimci bir önderliğin inşasının aciliyeti.
Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış. Gerçekten de yokluk, yoksulluk içindeki insanlar zenginleri ve zenginliği bolca konuşurlar. Nasıl konuşmasınlar ki? Emekçilerin senelerce çalışsalar sahip olamayacakları miktarda paraları zenginler bir lokmada kolayca harcayıverir.
Züğürdün çenesi yorulur ama tersi genelde vaki olmaz. Zenginler oturup, “Ne olacak bu yoksulların hali?” diye pek de hayıflanmazlar. En fazla; işçilerin iş beğenmediğini, çalıştıracak işçi (köle) bulamadıklarını, aslında asgari ücretin çok da güzel para olduğunu söylerler.
Bu durumun istisnası seçim dönemleridir. Seçim oldu mu züğürt yurttaş birden hatırlanır, velinimet olur. Kesenin ağzı da açılır, gaz da bulunur, yerli-milli otomobil de üretilir. Bunları beğenmeyen, yetersiz bulan olursa küfe gösterilir. Israr edenler nankör, çok ısrar edenler hain sınıfına dahil edilir.
Artık seçimin eli kulağında. Resmi tarih 18 Haziran 2023. Kim bilir belki de mayıs ayında kurulacak sandık! O yüzden bir yandan peş peşe konut projeleri, kredi destekleri, borç silmeler, asgari ücret zamları, EYT’ler açıklanıyor. Öte yandan Karadeniz’de bulunan doğalgazın üç ay sonra evlerde kullanılacağı ve o evlerin önüne de TOGG’ların park edeceği muştulanıyor. Öyle mi gerçekten?
Şeytan ayrıntıda gizlidir, denir. Burada gizli saklı bir şey de yok. Devletin kasasından verilen -ki çoğunluğu sermayeye veriliyor- zaten halkın vergisiyle toplanan kendi parası. Ayrıca yoksulluk sınırı 25 bin lirayken, asgari ücret niye 8.500 lira? EYT’liler zaten primini ödemiş, yılını doldurmuşlar. Gecikmiş bir hak söz konusu. Üstelik aylık bağlama oranı (ABO) ile emekli aylıkları kuşa dönmüş durumda. Borçlu değil alacaklıyız!
Gaza ve otoya gelince! Türkiye bugüne kadar sahip olduğu bütün zenginliği eşit şekilde paylaştı da bir tek doğalgaz mı kaldı geride? Yüz liralık milli gelirin sadece 26 lirası emeğin payına düşüyor. Gerisi nerede? Toplumun yüzde 90’ı aileleriyle emekçilerden oluşuyor. Payına düşen niye yüzde 26? Hepsini paylaştırdınız, bir tek doğalgaz kaldı, öyle mi?
TOGG CEO’su “Halkın maddi olarak daha rahat ulaşacağı model 2027’de gelecek,” demiş. Asgari ücretli 15 yıl yemeden içmeden çalışsa dahi 8.500 lira aylıkla ne 2023’tekini ne de 2027’de çıkacak modeli alabilir. Onlar da biliyorlar bunu. TOGG halkın arabası falan değil. Üretmek ayrı, paylaşmak ayrı! Üretenlerin yönettiği, hakça, eşit, adil ve özgür bir düzen istiyoruz. 2023’ten de, seçimlerden de beklentimiz bu! Bunun için mücadeleye devam…
Türk-İş’e bağlı Selüloz-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu, İzmit’te yer alan Kartonsan fabrikası işçileri 22 Aralık’tan bu yana grevdeler. 170 işçinin çalıştığı fabrikada altı aydır devam eden toplu iş sözleşmesi sürecinde patronun emekçilerin taleplerini kabul etmemesi üzerine işçiler üretimden gelen gücünü kullanmaya gitti. İşçi Demokrasisi Partisi, grevlerinin 22. gününde Kartonsan işçilerinin ve sendikaları Selüloz-İş’in haklı mücadelesiyle dayanışmak için grev alanını yeniden ziyaret etti.
Pak Grubu bünyesinde bulunan Kartonsan patronlarının kendilerini “sosyal demokrat” olarak tanımladıkları halde işçilerin hak arayışlarına engel olmak için ellerinden geleni yaptıklarını belirten işçiler, bu ikiyüzlülüğe karşı mücadelede kararlı olduklarını belirtiyor. İşçiler, haftalardır coşkulu bir şekilde sürdürdükleri grevin arkasında kenetlenmiş bir haldeler ve bu deneyimin çok öğretici olduğunu söylüyorlar.
“Kameraları bize çevirdiler”
Grev alanında kurulan çayhanedeki bir sohbette işçilerden biri şöyle belirtiyor: “Şimdi içeridekiler bizim buradaki coşkumuzu gördüklerinde iyice moralleri bozuluyor. Tüm kameraları bizim alana çevirdiler, sürekli izliyorlar. Ama biz coşkuluyuz; madem görmek istiyorlar, kararlılığımızı gösteriyoruz.”
İşçiler, grevin başarıya ulaşması için şu anda en çok ihtiyaç duydukları şeyin diğer sendikaların da Kartonsan işçisiyle dayanışma göstermesi olduğunu söylüyorlar. Kartonsan’ın bulunduğu bölge birçok örgütlü fabrikayla dolu. Çeşitli fabrikalardan işçilerin grev ziyaretleri hem Kartonsan işçisi için moral kaynağı oluyor hem de patronun üzerinde basınç oluşturuyor. İşçiler bu bağlamda konfederasyonların da daha etkin bir çalışma yürütmesi gerektiğinin altını ısrarla çiziyorlar. Kartonsan işçisinin insan onuruna yaraşır bir ücret dahil haklı talepleri için dayanışmayı sürdürmek önemini koruyor.
Kartonsan işçisi yalnız değildir!@SelulozIs üyesi Kartonsan işçilerinin ekonomik çöküşe karşı insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesini destekliyoruz.#KartonsanGrevde @KartonsanGrev
2023 yılı için belirlenen asgari ücretin ardından yapılan birtakım düzenlemelerle, hükümet kaşıkla verip kepçeyle alma politikasını sürdürdüğünü gösterdi. Asgari ücrette bir artış gerçekleşti. Ancak bu artış yalnızca göstermelik. Göstermelik olmasının tek nedeni de ülkedeki hiperenflasyon değil!
Patronlara servet transferi için asgari ücretli soyuluyor
Yeni asgari ücretin aylık brüt tutarı 10.008 lira. Yıllık toplam, yine brüt olarak 120.096 liraya denk geliyor. Ancak çeşitli kesintiler sonucunda asgari ücretlinin eline geçecek olan yıllık net tutar 97.901 liraya, yani yıllık brüt toplamın yüzde 81,52’sine denk düşüyor. 97.901 lira kaç dolar? 5434 dolar. Türkiye’de 2022’de kişi başına milli gelir tutarı 9.961 dolardı. 2023’te bu artacak. Bu şu anlama geliyor: 4527 dolarlık bu fark, patronlar zenginleşmeye devam ederken, işçilerin toplam zenginlikten aldığı payın giderek daha fazla daraldığı anlamına geliyor. Çalışanların neredeyse yüzde 60’ının asgari ücret veya ona çok yakın ücretlerde çalıştığı koşullarda, bu fark daha da hayati bir anlam taşıyor.
Söz konusu EYT, vergi dilimleri, insanca yaşamaya yetecek bir ücret olunca kaynak soranlar gözlerini buraya çevirsin: Kaynak, patronların ve hükümetin talanında.
Mevcut sefalet koşulları karşısında acil bir önlem olarak, asgari ücrette yapılan tüm kesintiler kaldırılsın ve işçilere brüt tutarın tamamı yatırılsın. Kesintiler işçilerden değil patronlardan yapılsın.
Vergide adalet!
Asgari ücretli soyuluyor da onun üzerinde bir ücret kazanan işçiler soyulmuyor mu? Hükümet bunu da garanti altına aldı. Yeni açıklanan vergi dilimlerine göre, 70 bin liralık kümülatif dilimin geçilmesinin ardından, işçiler yüzde 20’lik vergilendirmeye tabi olacaklar. Hükümet vergi dilimlerini olması gerektiği gibi revize etmiyor çünkü sendikalı işçinin ekonomik kazanımlarını ezmek ve böylece diğer işçileri sendikalaşmaktan soğutmak istiyor.
Yüzde 20’lik dilime girilmesini ifade eden 70 bin liralık vergi eşiği, mevcut brüt asgari ücretin 6,9 katı. 12 yıl önce, 2010’da, yüzde 20’lik vergi dilimine denk gelen tutar, o yılın brüt asgari ücretinin 11,5 katıydı. İşte bu aradaki fark, işçilerden çalınanlardır. Hükümet patronlara vergi affı üzerine vergi affı açıklamakta hiçbir sakınca görmüyor. Patronlara vergi afları layık görülürken, milyonlarca sendikalı işçinin örgütlenerek, mücadele ederek elde ettiği kazanımlarına vergi aracılığıyla el uzatılıyor.
Vergide adalet istiyoruz. Nedir bunun yolu? Kümülatif vergi matrahının ilk dilimi, mevcut brüt asgari ücretin yıllık tutarı seviyesine çıkarılmalı. Yani sendikalı işçi ocak ayında ne alıyorsa aralık ayında da onu almalı.
Kıdemde artış!
Hükümet ve patronlar uzun süredir işçilerin kıdem tazminatına göz dikmiş durumda. İşçilerin kıdem tazminatlarını savunması ve işyerlerinde bunun için seferber olması, onları kıdeme doğrudan doğruya saldırmaktan alıkoydu. Bunun yerine hükümet, kıdem tazminatını anlamsızlaştırmak için adımlar atmaya başladı. 2023 yılı için verilen kıdem tavanı kararı, işçinin kıdem hakkına büyük bir saldırı anlamına geliyor.
2022’de 15.371 TL olan kıdem tazminatı tavanı, 2023 için 17.904 TL’ye çıkarıldı. Artış yalnızca yüzde 16,5. Böylece kıdem tavanı, net asgari ücretin neredeyse 2 katına kadar inmiş oldu. Böylece işçilerin yıllarını vererek oluşturdukları birikimleri yok ediliyor, bu kaynaklar yine patronlara aktarılıyor.
Kıdem tazminatı tavanı, derhal 2023 yılı için belirlenmiş SGK tavanı olan 75.060 liraya çıkarılmalı. Kıdem tavanının SGK tavanıyla eşgüdümlü artmasını önleyen ve 12 Eylül darbesinin getirdiği yasal hükümler iptal edilmeli.
İşsizliğe son!
Elde ettikleri rekor kârları açıklamaktan gurur duyan patronlar, aynı zamanda asgari ücretteki artıştan da şikâyetçiler! Yalan söylüyorlar. Türkiye’de, çalışanlara asgari ücret verdi diye iflas edecek bir tane bile kapitalist yok. Neden yalan söylüyorlar? İşten atma dalgasına mazeret hazırlamak için.
Şimdi ücretlerin sözde yüksekliği bahane edilip işten çıkarmalar yapılmak istenecek. Birçok işyerinde kadrosuz, güvencesiz çalışma yaygınlaştırılmak istenecek. Yine birçok işyerinde asgari ücretin üzerinde kalan tutar işçilere elden verilmek istenecek.
Her işçinin iş güvencesi olmalı. İşten çıkarmalar yasaklanmalı. Kadrosuz, taşeron çalışma biçimi son bulmalı. Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak çalışmak isteyen herkese iş yaratılmalı.
***
Elimizde avucumuzda olanın sermayeye peşkeş çekilmemesi için, vergide adaleti ve kıdemde artışı kazanmak için, işsizliğe son vermek ve iş güvencesini sağlamak için sendikalarımızda ve komitelerimizde birlik olmalı; bu mücadele organlarımızı bir mücadele planı çerçevesinde taleplerimiz için hazır kılmalıyız.
Bizi yoksullaştıran ve alım gücümüzü yerle bir eden ekonomik krize karşı; bu ekonomik krizin faturasının işçilere ve emekçilere ödetilmek istenmesine karşı kendimizi koruyabileceğimiz önlemlerin hayata geçirilmesini ancak böyle sağlayabiliriz.
Öngörü elbette gerçekleşti. Asgari ücret zammı henüz işçilerin eline geçmeden zamlar gelmeye başladı. Marketlerde aynı gün değişen etiketler, İstanbul’da toplu taşıma ücretlerine zamlar… Son bir yılda en az iki katına çıkan gıda enflasyonu… Asgari ücret zammı bırakın önümüzdeki dönemde emekçiler için bir rahatlama sağlamayı, kaybı bile telafi etmiş değil.
Ama dikkat ettiniz mi, söz konusu ücretlere zam olduğunda ekonomi için zararlarından uzun uzun bahsedenler, tüketim ürünlerine vd. zamlar söz konusu olduğunda mantığı ne de güzel açıklıyor: “Maliyetler artıyor, zam yapmaya mecbur kalıyoruz.”
Fakat aynı şey emekçinin yaşam maliyeti arttığında söz konusu değil. Oysa Kartonsan işçisi de aynı şeyi söylüyor aslında: Maliyetlerimiz arttı, bu ücretle geçinemiyoruz… Yani şunu diyor; ben sattığım emek gücüm karşılığında aldığım ücretle, temel yaşam maliyetlerimi bile artık karşılayamıyorum. Üstelik benim elimde satabileceğim bu emek gücüm dışında da hiçbir şey yok!
O yüzden ücretine yüzde 150 zam istiyor. Yani 21 yıl kıdemli işçi asgari ücretin iki katına bile denk gelmeyecek bir ücret alabilsin, temel ihtiyaçlarını karşılasın diye mücadele ediyor! Ama yok hayır o alamaz! Peynire haftada iki kez zam gelebilir mesela, bunun için bir komisyonun toplanmasına, tarafların bir araya gelmesine, birbirini ikna etmesine vs. de gerek yoktur. En fazla pazar araştırması yapılır, arz-talep dengesine bakılır, fiyatlandırma yapılır. Bu işçilerin ürettiği kuşeli kartona bir yılda kaç kez zam gelmiştir bir tahmin yürütelim… Ama söz konusu onlara verilecek zam olduğunda bunun görüşülmesi bile altı ay sürer! Patronlar, zarar edeceğinden değil yanlış anlamayın, sırf kârlarının yüzde 1’inden olmasınlar diye… Emekçilerin ücretlerini düşük tutsun ki hammaddeden, makineden kıramadığı maliyeti, işçi ücretleri üzerinden düşürebilsin, kârını korusun hatta artırsın diye kabul etmez…
Bu tutum, o işverenin hırsıyla, mizacıyla vs. de ilgili değildir. Bunun arkasında müthiş bir sınıfsal güdü vardır. Sonucun, sadece kendi işyerinde değil sektördeki, yan sektörlerdeki, civar fabrikalardaki tüm işçileri ve işverenleri etkileyeceğini bilir. Sınıfının güncel ve tarihsel çıkarlarını korumak için pozisyon alır. Bu öyle bir güdüdür ki mesela, lastik teli üreticisi Bekaert’te belki işlerin birkaç gün durması işçilere vereceği zamdan çok daha fazlasını kaybetmesine sebep olur işverenin; ama yine de bunu yeğler.
Ancak aynı şey işçiler için de geçerlidir. Onlar da verilen mücadelenin, sürdürülen grevin, imzalanacak toplu iş sözleşmesinin sonuçlarının sadece kendilerini ilgilendirmeyeceğini bilir.
İşçilerin bir işyerinde ücretleri, yan hakları ve çalışma koşulları için verdikleri mücadele; sefalet düzeni dayatmasına karşı, emeğin milli gelirden aldığı payı sistematik olarak düşürenlere karşı verdikleri mücadeledir de aynı zamanda. O yüzden kazanım tüm işçi sınıfının kazanımı, deneyimi olur. Grevler başta olmak üzere tüm işçi eylemleriyle dayanışmayı büyütmenin esas önemi de burada yatmaktadır.
Ancak kuşkusuz daha da önemlisi, tüm bu mücadeleleri ve talepleri bir emek ittifakının merkezine yerleştirebilmek, bu mücadelenin yaygınlaşması ihtiyacına böylesi bir birliğin acil eylem programı dahilinde cevap üretebilmek olacaktır.
Geçtiğimiz hafta, başını “prens” Rıza Pehlevi’nin çektiği, hepsi yurtdışında yaşayan İranlı “tanınmış” figürler sosyal medyadan ortak bir mesaj yayımladı. Mesajı yayımlayanlar insan hakları, kadın hakları aktivistleri, avukat, ünlü şahıslar ya da eski bir futbolcu gibi geniş bir yelpazeye yayılan sağ ve liberal kanatta yer alanlar. Ve çoğunun ortak noktası AB ya da ABD hükümetleriyle belirli düzeylerde ilişki içerisinde olmaları. Masih Alinejad, Nazanin Boniadi, Hamed Esmaeilion, Ali Karimi, Ammar Maleki, Ladan Boroumand, Golshifteh Farahani, “prens” Rıza Pehlevi ile birlikte bu “koalisyon” çağrısına dahil olanlar.
Bir başka ifadeyle bu isimler, İran devrimci sürecinde “demokratik gericiliğin” temsilcileri. İran emekçi halklarının 100 günü aşkın bir süredir İslam Cumhuriyeti rejimini devirmek amaçlı açtıkları devrimci süreci çalmaya, emperyalizmin ve gerici bölge güçlerinin desteğiyle ona konmaya çalışanlar bunlar. Ve haliyle, bu unsurlar eliyle böylesi bir “koalisyon” çağrısının yapılmış olması, ülke içerisinde İslam Cumhuriyeti rejimine, kapitalist sömürü politikalarına, patriarkaya, ulusal ve dinsel sömürüye, sağcı politikalara karşı ayaklanmasını sürdüren ve bu seferberlik içerisinde kendi özörgütlenme organlarını yaratan İran emekçi halkları tarafından yoğun bir tepkiye neden oldu.
Aşağıda takipçilerimizle, yukarıda bahsi geçen gelişmeler üzerine, devrimci sürecin gerçek sahiplerinden bir tanesi olan Haft Tappeh Şeker Kamışı Endüstrisi İşçileri Sendikası’nın yayımlamış olduğu deklarasyonu paylaşıyoruz.
***
Gerçekten de yurtdışında sağcı bir koalisyon oluşturmak bizim için olumlu ve eğitici bir deneyim oldu. Çünkü koalisyon üyelerinin gerçek renklerini gözler önüne sermelerine olanak tanıyor: Otokratik, komplocu, perde arkasına saklanan, anlaşılmaz ve tek tipleştirici. İpleri elinde tutmaya çalışan, güç peşinde koşan ve bu nedenle gerçek mücadelemizle ilgisiz kalan küçük bir grup.
Mücadelemizin asıl önderi bizleriz, kendimiziz ve tutuklu arkadaşlarımızdır. Bu sözde koalisyon, toplu olarak bile, aktivist işçilerin ya da eğitim emekçilerinin tek bir üyesinden dahi daha az siyasi mücadele deneyimine sahip insanlardan oluşuyor. Bunun yerine, parazit bir azınlık olarak, çalışan çoğunluğu yönetmek istediklerini kanıtlıyorlar! Temsilimiz, kralcılar veya kapitalist devletlerin yandaşları değil, işçilerin ve ücretlilerin çoğunluğudur. İslam Cumhuriyeti hükümetini yeneceğiz ve yeni bir sistemi kendimiz kuracağız.
Sağcı güçlerin yalnızca kendi sınıflarının çıkarları için savaştığını gösteren bu çevrimiçi koalisyonun düzenleyicilerine teşekkür ediyoruz. Devrim, grubunuzun marjinalleşmesine bakılmaksızın devam ediyor ve edecek!
Çok yaşa Devrim!
Haft Tappeh Şeker Kamışı Endüstrisi İşçileri Sendikası
DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube’nin şube başkanlığı, yönetimi ve genel kurul delegeleri seçimi 22 Ocak’ta gerçekleşecek. Haziran 2021’deki olağanüstü kongre ile belirlenen ve o günden itibaren işçiler tarafından çeşitli yönleri ile eleştirilen yönetime karşı Nazan Gevher Çam Ay ve yol arkadaşları, “İlkeli Sendikacılık” vurgusuyla bir açıklama yayımladı. Şube başkanlığı seçimlerinde Çam Ay’ın aday olacağı, “işçi demokrasisi, şeffaflık ve hesap verilebilirlik” vurgularının göze çarptığı bir metinle ilan edildi.
Nazan Gevher Çam Ay daha önce DİSK Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube seçimlerinde şube yönetimine aday olan Mor Liste’de yer alıyordu. Sendikalarda kadın kotası, eşit temsil ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi taleplerle mücadele eden kadınlar tüm sendikalardaki kadın işçiler için bir örnek haline gelmişti. Dahası, yalnızca seçim odaklı olmayan bir örgütlülük anlayışı ile kadınlar ve lgbti+lar adına önemli bir adım atmışlardı. Çam Ay ayrıca, DİSK’in Şubat 2022’deki eyleminde ek protokol talebini dile getirdikleri ve DİSK yönetimini eleştirdikleri için şube temsilciliği görevinden alınan işçilerden biri.
Açıklamayı okurlarımızla paylaşıyoruz.
Yeni Bir Sendikal Mücadele İçin Adayız!
Bizler emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan işçileriz! Hayatı yaratan, dünyayı omuzlarında taşıyan işçi sınıfının onurlu üyeleriyiz. Hep birlikte ürettiğimiz işçi kardeşlerimizi yine hep birlikte örgütlü ve bilinçli bir şekilde mücadele etmeye çağırıyoruz. Önümüze çıkarılan, işçiden kopuk sendika yönetimlerini reddediyoruz. Üretimden gelen gücümüz ne kadar büyükse, hem patronlara hem de sendikal bürokrasiye karşı kurduğumuz örgütlülüğümüzün de o kadar güçlü olmasını istiyoruz.
Bizler 4 yıldır sendika mücadelesinin içerisinde patrondan yana değil işçiden yana tavır sergilediğimiz için haksız disiplin süreçlerine uğrayanlarız. Enflasyon karşısında işçinin daha fazla ezilmemesi için Ek Protokol isteyen, Toplu İş Sözleşmesi süreçlerinde işçinin sesini toplantılara taşıyan işçi temsilcileri olarak sorgusuz sualsiz görevden alınanlarız.
Tek adam rejimi ile yönetilen; yukarıdan emirlerle hazır ola geçen, içi boş yapılara ihtiyacımız yok! Her işçi, sendikada konuşabilmeli, karar mercilerine etki edebilmelidir. Sendika yönetimleri şeffaf olmalı, işçiye hesap vermelidir.
“İşçi demokrasisi en temel sözümüzdür. Sendika içi demokrasiyi eksiksiz bir şekilde uygulayacağız.”
Bizler aşağıdaki ilkeler etrafında bir araya geldik. Bu ilkeleri kabul eden, geliştiren, bunlardan ödün vermeyen her işçi arkadaşımızla kader birliği yapmaya, birlikte yol yürümeye hazırız.
Sendikal mücadelede yeni bir anlayış için adayız! Destek ver hep birlikte kazanalım!
İŞÇİ DEMOKRASİSİ en temel sözümüzdür. Sendika içi demokrasiyi eksiksiz bir şekilde uygulayacağız.
İşçilerin yüzde 75’inin onay vermediği Toplu İş Sözleşmesini imzalamayacağız ve Genel Merkezin de müdahale etmesine asla izin vermeyeceğiz.
Tüm sendikal organlarda eşit temsil ilkesini uygulayacağız.
Şube yöneticileri olarak, kendi kadrolarımızda çalışırken aldığımız maaştan fazlasını almayacağız. Artan bütçeyle fon oluşturarak işçi arkadaşlarımız için değerlendireceğiz.
Toplu İş Sözleşmesi’ne asgari ücret farkının eklenmesi ve enflasyon farkının eklenmesi için mücadele yürüteceğiz.
Sendika aidatının yevmiyenin 10’da 1’i olması için mücadele yürüteceğiz.
Şube harcamalarını şeffaf bir şekilde bütün işçi arkadaşlara açıklayacağız.
Şube yönetimi olarak hiçbir siyasi partinin arka bahçesi olmayacağız.
İşçi sınıfının güçlenmesi için İŞÇİ KOMİTELERİNİ ve TİS KOMİTELERİNİ kuracağız.
Hiçbir şekilde atama yapmayacağız, göreve gelecek olan bütün arkadaşlarımızı seçimle kabul edeceğiz. Ayrıca seçilmiş kişileri görevden almak gibi faşist bir tutum sergilemeyeceğiz.
Şube yönetimi olarak görev süremiz en fazla 2 dönem olacaktır.
Sendika tüzüklerinin değiştirilmesi ve grev fonu kasasının boş olmaması için mücadele yürüteceğiz.
Genel-İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şube Başkan Adayı NAZAN GEVHER ÇAM AY ve YOL ARKADAŞLARI
Geçtiğimiz hafta, başını “prens” Rıza Pehlevi’nin çektiği, hepsi yurtdışında yaşayan İranlı “tanınmış” figürler sosyal medyadan ortak bir mesaj yayımladı. Mesajı yayımlayanlar insan hakları, kadın hakları aktivistleri, avukat, ünlü şahıslar ya da eski bir futbolcu gibi geniş bir yelpazeye yayılan sağ ve liberal kanatta yer alanlar. Ve çoğunun ortak noktası AB ya da ABD hükümetleriyle belirli düzeylerde ilişki içerisinde olmaları. Masih Alinejad, Nazanin Boniadi, Hamed Esmaeilion, Ali Karimi, Ammar Maleki, Ladan Boroumand, Golshifteh Farahani, “prens” Rıza Pehlevi ile birlikte bu “koalisyon” çağrısına dahil olanlar.
Bir başka ifadeyle bu isimler, İran devrimci sürecinde “demokratik gericiliğin” temsilcileri. İran emekçi halklarının 100 günü aşkın bir süredir İslam Cumhuriyeti rejimini devirmek amaçlı açtıkları devrimci süreci çalmaya, emperyalizmin ve gerici bölge güçlerinin desteğiyle ona konmaya çalışanlar bunlar. Ve haliyle, bu unsurlar eliyle böylesi bir “koalisyon” çağrısının yapılmış olması, ülke içerisinde İslam Cumhuriyeti rejimine, kapitalist sömürü politikalarına, patriarkaya, ulusal ve dinsel sömürüye, sağcı politikalara karşı ayaklanmasını sürdüren ve bu seferberlik içerisinde kendi özörgütlenme organlarını yaratan İran emekçi halkları tarafından yoğun bir tepkiye neden oldu.
Aşağıda takipçilerimizle, yukarıda bahsi geçen gelişmeler üzerine, devrimci sürecin gerçek sahiplerinden bir tanesi olan Mahabad Kızıl Devrimci Gençlik Komitesi’nin yayımlamış olduğu deklarasyonu paylaşıyoruz.
***
Devrimci talepler etrafından örgütlü kitle mücadelelerinin birliği ve sürekliliği için:Devrimci güçlere birlik çağrısı
İran toplumunda baskı ve tiranlığın hakimiyetinin, özgürce diyalog kurmayı, iletişim kurmayı ve toplumun tabandan bir devrimci güçler bloğu oluşturmasını zor ve riskli hale getirdiği bir durumda; yurtdışındaki burjuva muhalefet, medya figürlerinden, halk karşıtı partilerin liderlerinde oluşan bir koalisyon ilan ederek, Batı hükümetleri ve dünya güçleri ile lobi yaparak sürgünde bir hükümet kurmaya ve devrimi çalmaya, ezmeye çalışıyor. “Geçiş Yönetimi Konseyi”, “Ulusal Karar Konseyi”, “Kürdistan Partileri İş Birliği Merkezi”, “Prens Pehlevi” ve diğer liberal akım ve unsurlar, Jina devriminin ufkunu ve hedeflerini bozmaya çalışmakla meşgul.
Öte yandan, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ayaklanması sırasında, seferberlikler içerisinde, sokaklarda, mahallelerde ve şehirlerde ülke çapında farklı isimler altında ağlar, komiteler ve örgütlenmeler oluşturuldu. Böylesi bir durumda, genel ve ortak taleplerin belirlenmesi devrimin gerçek güçlerinin ulusal çapta dayanışmasını güçlendirmekte, mücadelelerin derinleşmesinin ve sürekliliğinin sağlanmasında önemli olacaktır. Bir “devrimci talepler manifestosu” etrafında komitelerin, konseylerin, yerel örgütlenmelerin ve önde gelen öncü aktivistlerin bir blok oluşturması, devrime “vekalet” etmeye çalışan güçlere sınır çizmek ve halk egemenliğinin anlamına dair net bir vizyon göstermek adına önemli bir adım olabilir. Böyle bir manifesto, onu oluşturacak güçlerin kamuya açık iletişimine ihtiyaç duymadan, tüm partileri, önceden oluşturulmuş örgütleri, çekirdekleri ve yeni oluşan komiteleri, emek örgütlerini ve adalet ve demokrasi mücadelesi veren tüm bireyleri tek bir blok altında birleştirebilir. İşçi sınıfının günlük protestoları, sokak hareketinin eylemlilikleri, özörgütlenmelerin geliştirilmesi ve halk devriminin zafere ulaşma sürecinde, bu ortak talepler, emekçi halkın ve tüm ezilenlerin mücadelelerinin manşeti haline gelmelidir. Biliyoruz ki, son kertede bu taleplerin tam olarak gerçekleşmesi, özgürlük ve eşitliğin tesisi ve garanti altına alınması devrimle ve emekçi halkın iktidarı ele geçirmesiyle mümkün olacaktır.
Emekçi halkın taleplerine ilişkin on öneri:
1) İdam cezasının iptali ve siyasi tutukluların koşulsuz salıverilmesi!
2) Toplumsal eylemlerde veya rejimin işkence merkezlerinde protestoculara yönelik baskı, şiddet, işkence ve öldürmelere derhal son verilmesi! Ve protestoculara yönelik şiddete ve cinayete karışmış faillerin yargılanması!
3) Zorunlu başörtüsünün ve kadın düşmanı yasaların kaldırılması! Ev içi emeğin sosyal bir hizmete dönüştürülmesi! Kadın bedeni üzerindeki tahakküme son verilmesi! Kadın ve erkek arasında tam eşitliğin sağlanması! Tüm cinsel yönelimlerin haklarının tanınması!
4) Tüm özelleştirmelerin iptali! Geçici sözleşme ile çalışan emekçilerin kadrolu ve kalıcı sözleşmeye geçirilmesi! Asgari ücretin yoksulluk sınırının üzerine çıkartılması!
5) Ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkının tanınması! Ulusal baskının tamamen ortadan kaldırılmasıyla, çifte baskı altında ekonomik anlamda daha da ezilmiş sektörlere tazminat ödenmesi adına koşulların yaratılması!
6) Herkes için sosyal refah! Uygun barınma koşulları, insan onuruna yaraşır bir iş, genel işsizlik sigortasının tesisi, sosyal sigorta sağlanması! Parasız eğitim ve parasız sağlık!
7) Çocuklar için tüm insan haklarının sağlanması! Çocuk işçiliğinin derhal iptal edilmesi! Çocuklar üzerinde iktidar eliyle yaratılan her türlü dini, kültürel baskıya son verilmesi! Pedofili ve çocuk evliliğinin suç sayılması!
8) Koşulsuz ifade özgürlüğü! Örgütlenme, toplantı, protesto ve grev hakkı!
9) Dinin devlet işlerinde ve eğitimden kesin şekilde ayrılması! Her türlü dini ve ideolojik baskıya son verilmesi!
10) İş yerlerinde, üretim ve dağıtımda işçi mülkiyeti ve kontrolü! Sosyal kurumlarda ve kamu sektöründe halk mülkiyeti ve kontrolü!
İktidarın emekçiden alıp zengine veren ve tüm yaşamımızı ipotek altına alan ekonomi politikası, seçimlere kadar hayat pahalılığı ve yüksek enflasyon dışında bir şey vaat etmeyecek. Bizler işçi düşmanı bu iktidarın seçim ekonomisinde emekçiler için göstermelik bile olsa dişe dokunur herhangi bir karar alamayacağını görüyoruz. Acil taleplerimiz için birleşik bir mücadele perspektifiyle hareket etmediğimiz sürece yoksulluk ve hayat pahalılığına mahkûm olarak yaşamaya devam edeceğiz.
Bu ortamda emekçilerin seferber olmasından ve mücadele etmesinden korkan ve onlara seçim gecesi sandık dışında hiçbir yol göstermeyen bir Millet İttifakı var. Öyle ki, ittifak olarak hâlâ ekonomik problemlere ortaklaşa nasıl bir çözüm getireceklerine dair somut adımlar atmadılar. Sadece CHP bu konuda teknokratik bir yol haritası çizdi o kadar. CHP’nin planı özetle şu: iktidar olduklarında İngiltere’den ve ABD’den yatırımcı çekerek doğrudan sermaye girişi sağlamak. Bununla birlikte, ekonominin dümenine popüler kurumsalcı birkaç ekonomist getirerek teknokratik bir ekonomi yönetimi yaratmak. Burada iki temel sorun var. Birincisi, yaşadığımız ekonomik buhran teknik bir sorun değil toplumsal bir sorun; yani sermayenin emekçiler aleyhine güttüğü bilinçli bir seçim. İkincisi, bu yol haritası AKP’nin iktidar olduğu dönemde uyguladığı programın neredeyse aynısı, yeni hiçbir şey yok!
Şu da unutulmasın, Kılıçdaroğlu’nun 2021 yılının bütçe görüşmelerinde söylediği “Türkiye’yi Londra’daki bir avuç tefeciden kurtaracağız” noktasından bugün “İngiltere’den yatırımcı getireceğiz” noktasına gelmesi bir sermaye seçeneği olarak Millet İttifakı’nın çözümsüzlüğünün ve emekçilere vaat edebileceği hiçbir şey olmadığının çok güzel bir göstergesi.
Asgari ücret açıklanırken Erdoğan’nın söylediği “bu devletin sırtında küfe var” sözü sermayenin emekçilere bakışını göstermektedir. Bankalar rekor kârlar açıklarken, büyük şirketlerin vergileri silinirken devletin küfesi boş muydu? Biz kendi yarattığımız zenginlikten pay istiyoruz, lütuf değil.
Unutulmasın, ne Cumhur İttifakı’nın ne de Millet İttifakı’nın çözümsüzlüğüne mahkûmuz. Emekçilerin sırtında, sermayenin ve onun sözcülerinin küfesinden başka bir şey yok. Yapılması gereken işçilerin ve emekçilerin sermaye ittifaklarına karşı emek ittifakını kurarak birleşik bir mücadele ile sırtındaki bu küfeyi atmasıdır. Seçimler yaklaşırken sermaye ittifaklarına karşı emeğin ittifakı için birleşelim!
Avro bölgesinde, enflasyonun uzun bir aradan sonra ilk kez yüzde 10’u aşması üzerine Avrupa’nın pek çok ülkesini saran grev dalgası tüm şiddetiyle devam ederken, kapitalist hükümetler emekçilerin taleplerini karşılamak yerine mücadeleyi her yolla bastırma arayışında. Bir yandan sendikalarla yürütülen görüşmelerde enflasyon oranının altında ücret zamları önerilirken, diğer yandan mevcut grevler yasal tedbirlerle önlenmeye çalışılıyor.
Aralık ayı, Britanya genelinde artan enflasyona karşı hemşireler, öğretmenler ile demiryolu, posta, havayolu ve gümrük çalışanlarının kitlesel grevlerine sahne oldu. Ücretlere zam mücadelesi çok farklı sektörlerden o kadar geniş bir yelpazeye yayıldı ki, ülkede 1926’dan beri ilk kez yasal bir genel grev düzenlenmesi gündeme geldi. Sermaye sınıfının ve onun temsilcisi burjuva hükümet, grevler nedeniyle kamu hizmetlerinin aksadığı bahanesiyle kitlesel grev ve seferberlikleri hukuken engellemeyi hedef koydu. Başbakan Rishi Sunak, grev karşıtı “sert” tedbirler öngören yeni bir yasanın 2023 yılı içinde geçirileceğini duyurdu. Bir yandan hükümet işçi düşmanı yasal tedbirler almaya hazırlanırken, diğer yandan ülkede Avrupa genelindeki grev hakkını en çok sınırlayan yasalar halihazırda yürürlükte. 2016 yılında kabul edilen yasayla, grev kararı almak için gerekli oy oranı önemli ölçüde artırılmış ve oylama süreci çok katı kurallara bağlanmıştı. Son grev dalgası üzerine işverenlerin, grevleri kırmak için işçi bulma kurumlarından işçi istihdam etmesinin ve yasadışı ilan edilen grevler nedeniyle sendikalardan bir milyon sterline varan tazminatlar talep etmesinin yolu açıldı.
Benzer bir süreç Fransa’da da yaşanıyor. Eylül-aralık döneminde, enflasyon karşısında ücret zammı için ulaşım, eğitim, sağlık ve petrol işçileri tarafından çok sayıda önemli grev düzenlendi. Bu koşullarda, son Bakanlar Kurulu toplantısında Macron’un hükümetine, “kamu hizmetlerinin her koşulda sürdürebilmesi amacıyla gerekli hukuki çerçeve üzerine düşünme” talimatı verdiği basına yansıdı. Nitekim büyük demiryolu grevi bağlamında konuşan hükümet sözcüsü de, ulaşım gibi önemli bir kamu hizmetinin aksaması karşısında yeni tedbirlerin düşünülmesi gerektiğini ifade ederek hükümetin grev karşıtı ajandasını açıkladı. Kapitalist hükümet, “asgari çalışma” adı altında, grev süreçlerinde sektör çalışanlarının bir kısmının kamu hizmetlerinin devam etmesi için greve katılmasını önlemeyi hedef olarak koymuş vaziyette.
Avrupa genelinde kapitalist hükümetler, enflasyon karşısında ücretlerin daha fazla baskılanmaması amacıyla düzenlenen grevlere, grev hakkının sınırlanması başta olmak üzere baskı araçlarıyla yanıt veriyor. Kamu hizmetlerinin aksamaması söylemiyle kapitalistler, işçi grevlerine olan halk desteğini azaltmayı ve asgari çalışma adı altında da grevleri bölerek katılım oranıyla eylemin etkisini zayıflatmayı amaçlıyor. Avrupa genelinde grevlerin sürmesi, işçi sınıfının kolaylıkla geri adım atmayacağını gösteriyor.
2019 yılında “milletimin zararına olan bir şeye seçim kaybetsek de yokum” diyen Erdoğan 2023 seçimleri öncesi EYT’nin üstelik yaş şartı olmadan çıkarılacağını ilan etti. Erdoğan’ın fikrini değiştirmesine yol açan iki kritik etmen söz konusu. Bir; EYT’lilerin gerçekten tarihe geçecek nitelikteki kararlı hak mücadelesi. İki; 2023 seçimlerinde, anketlere yansıdığı kadarıyla, Erdoğan’ın seçimleri kaybetmeye çok yakın taraf olması.
Kısacası EYT’liler seçimler öncesi ortamda kararlı mücadeleleriyle Erdoğan’ı EYT’ye evet demeye mecbur bıraktı. Bu kısmın üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü EYT görkemli ama eksik kalan bir hak mücadelesi. Halen hem EYT’lilerin çözülmesi gereken sorunları var hem de genel olarak emeklilik sisteminin düzeltilmesi gereken birçok sorunlu yönü bulunuyor. Bütün bunlar emekçiler ve emekliler lehine bir çözüme kavuşacaksa bu kesinlikle EYT’lilerin örnek alınması gereken kararlı mücadelelerin bir benzeriyle mümkün olabilecek.
Erdoğan 2019 yılında EYT için tam olarak şöyle diyordu: “Niçin erken emeklilik? Ne zaman emekli olması gerekiyorsa o zaman emekli olsun ve parasını en güzel şekliyle alsın. Tutturmuşlar erken yaşta emeklilik, İskandinav ülkeleri bu sistem yüzünden battı. Bizim ülkenin başına da bu erken emekliliği dolayanlar maalesef bunun bedelini ödeyecekler ve ödediler. Milletimin zararına olan bir şeye seçim kaybetsek de yokum.”
İşte bu açıklamasına rağmen Erdoğan EYT’ye evet demek zorunda kaldı. EYT’liler yıllarca süren kararlı mücadeleleriyle bunu sağladı. Ama yakın tarihte bir seçim olmasaydı, Erdoğan seçimleri kazanma konusunda rahat olsaydı, EYT sorununun çözüme kavuşması belki de söz konusu olmayacaktı. Israr, kararlılık, zamanlama ve hep birlikte topyekûn hareket EYT’lileri hedeflerine ulaştırdı. Devam eden hak mücadeleleri için bunun örnek alınması ve unutulmaması gerekir.
En önemli sorun ABO!
Aylık bağlanma oranları (ABO), 2000 yılında katsayı ve gösterge sistemini kaldıran 4447 sayılı ve Ekim 2008’de güncelleme katsayısını emekliler aleyhine değiştiren 5510 sayılı kanunlarla düşürüldü. Bu nedenle emeklilerin aldığı maaşlar yaşamı idame ettirebilmenin çok uzağında kaldı. 2000 yılı öncesi yüzde 70 oranında olan aylık bağlanma oranları yüzde 35’lere dek düşürüldü. Bu nedenle eskiden en düşük emekli aylığı dahi asgari ücretin üzerindeyken şu an emeklilerin çoğu 8500 lira olan asgari ücretin altında bir maaş almakta. 5500 lira olan emekli maaş tabanı açlık sınırının ancak yarısına denk gelmekte. Ayrıca farklı maaş hesaplama dönem ve katsayıları nedeniyle aynı koşullarda emekli olanların aldıkları emekli maaşları arasında büyük farklar oluşmuş durumda. Bu çerçevede mağdur olan emekliler için bir yasal düzenlemeyle intibak sorununun da çözülmesi gerekiyor. Sonuç olarak, en düşük emekli aylığı en az asgari ücret seviyesine çıkmalı. Emekliler milli gelirden ve büyümeden doğrudan paylarını almalı. Aynı koşullara sahip emekliler arasında maaş farkı olmamalı.
Emeklilik yaşı kaç olmalı?
EYT’nin yaş şartı olmadan çıkacağının ilan edilmesi sonrası en önemli tartışma konusu, 8 Eylül 1999 sonrası çalışmaya başlayanların emeklilik yaşı sorunun ne olacağı. Herhangi bir yasal düzenleme yapılmadığı takdirde bir günle EYT’yi kaçıran örneğin 45 yaşındaki bir kişi emekli olmak için 15 yıl daha çalışmak durumunda kalacak. Bu arada ilave 15 yıl çalışmasına rağmen ABO nedeniyle emekli olduğunda alabileceği maaş kendisinden 15 yıl az çalışmış olan emekliden bırakın fazla ya da aynı olmayı, katsayı ve hesap yöntemi nedeniyle muhtemelen daha az olacak. Çalışan yoksulluğunun emekli yoksulluğuyla birlikte hayat boyu sürmesi kabul edilemez. Kuşkusuz öncelikle çalışan yoksulluğuna neden olan düşük maaş politikasının kökten değişmesi gerekli. Asgari ücret en az yoksulluk sınırına çıkmalı. En düşük emekli aylığı bu asgari ücrete denk gelmeli. Emeklilik ülke koşullarına uygun olarak ulaşılabilir olmalı ve bu çerçevede emek örgütlerinin öncülüğünde gerçekçi, sürdürülebilir, uygulanabilir bir emeklilik yaşı ve sistemi kurulmalıdır.
Örgütlenme, sendikalaşma olmadan olmaz!
EYT’lilerin de emekli olmasıyla birlikte Türkiye’deki en büyük sosyal küme emekliler olacak. Bu denli bir toplumsal büyüklüğün örgütsüz olması kabul edilemez. Mevcut tabloda maaşından sağlık hizmetlerine, ikramiyesinden promosyonuna kadar emeklilerin hak ve sorunları emekliler yok sayılarak, tek taraflı olarak ele alınmakta. Emeklilerin gıyabında süren bu sürece dur denilmeli. Emekliler örgütlenmeli, sendikalaşmalı. Buna engel olan yasal engeller kaldırılmalı. Başta maaş artışları, ikramiyeleri ve promosyon hakları olmak üzere emeklilerin tüm hakları toplu sözleşmeyle belirlenmeli.
Emeklilere ve emeklilik sistemine bir sosyal risk ve gereksiz harcama kalemi olarak bakılamaz. Emeklilerin aldıkları maaş ve hizmetlerin karşılığını yıllarca prim ödeyerek vermiş olması bir yana emekliler toplumun tamamının dedesi, ninesi, annesi, babası, kardeşi, arkadaşı durumunda. Gençler de bir gün emekli olacak yaşlara gelecekler. Emekçilerden yana sağlıklı ve insani bir emeklilik sisteminin kurulması bu anlamda hepimiz için ortak bir kazanç ve toplumsal bir değer olarak görülmeli.
Mikro işlemcilerde insanlık belki de şu ana kadar en büyük atılımını son yıllarda gerçekleştirdi. 3 nanometre boyutunda transistörlü işlemcinin, yani 3 hidrojen atomu boyutundaki insan üretimi mantık kapılarının endüstriyel üretimi başladı. Bu, daha 70 sene önce ilk bilgisayarı, 50 sene önce de ilk mikro işlemciyi bulan insanlığın aslında gücünü ve toplumsal zekâsını planlı bir şekilde kullanabilmesiyle neleri başarabileceğine dair inanılmaz bir kanıt. Bu kadar büyüleyici bir başka gelişime ise şu an tanıklık ediyoruz; o da yapay zekâ! Yeni çıkan uygulamaları, her an gündelik hayattaki işlerimizde bize daha pratik kullanım sağlarken belki de bazılarımızı işsiz bırakmaya yakın.
Yapay zekâ nedir?
Yapay zekâ (AI), makine veya bilgisayar sistemlerinin doğal dil, görme, işitme ve düşünme gibi insan benzeri özellikleri geliştirme yeteneğine sahip olmasıdır. Bu özellikler sayesinde makineler, insanlar gibi öğrenebilir, karar verebilir ve çeşitli görevleri yerine getirebilir. 1950’lerde Alan Turing ile gelişimi öngörülen bu teknoloji, artık hayatımızın bir parçası olma yolunda.
Neden gündemde?
Özellikle araçlarda kullanımı yaygınlaşan yapay zekâ teknolojisinin, son dönemde içerik üretiminde de geliştiğine son aylarda lanse edilen uygulamalarda tanıklık ediyoruz. DALL·E 2 ve benzeri uygulamalar ile metinden görsel oluşturmada deneysel olmalarına rağmen oldukça başarılı bir örneğini aşağıya ekledim. Geçtiğimiz günlerde kullanıma açılan ChatGPT ise doğal insan dilini anlayabilen ve oldukça ayrıntılı, insan benzeri yazılı metinler üretebilen, prototip diyalog tabanlı bir yapay zekâ sohbet robotu. Ve o kadar gerçekçi metinler oluşturuyor ki, kısa makale ve haberlerin üretimi için belki de yazarlara gerek kalmayacak.
Ama yapay…
Hepimizin son yıllarda maruz kaldığı “organikse makbul” söylemi şimdilik teknolojinin bu alanı için geçerli değil. Şimdiden araba kazaları ciddi oranda azalmaya ve uzun dönem hava durumu tahminiyle tarımdaki verimlilik artmaya başladı. Tabii tüm bunların sürekli hale gelebilmesi şu anki sistemle ne kadar mümkün, soru işareti barındırıyor çünkü planlı ekonomi ve buna uygun politikalar kapitalizmle mümkün değildir. Tüm bu yenilikler modern Ludistleri de ortaya çıkaracak ve asıl düşmanmış gibi işleri alan yapay zekâya saldıracaklar. Fakat asıl düşman nerede biliyoruz, değil mi?
“Yağmurlu bir günde ıslanmaktan üzülen kediyi, kübik stillinde çiz”
Ne yapmalı?
Sonu belirsiz ama sürekli gelişmenin olduğu bu teknoloji veya sektör, aynı sermaye veya gücün kontrolü gibi eğer evriminde kamulaştırılamazsa, yüzyıllardır yaşadığımız sömürücü düzenin aracı, yani ona hizmet eder hale gelecektir. Özgür seçim hakkı gibi, bilginin demokratikleştirilmesi ve onu üreten araçların denetlenebilmesi insanların önündeki yıllarda ciddi bir mücadele ve sınav alanı; özellikle de tahmin edilemez şekilde gelişen yapay zekâ gibi alanlarda. Yeni yıla merhaba dediğimiz bu günlerde, umut ve mücadele dolu bir yıl dilerim, güç bizimle olsun.
AKP iktidarında Türkiye’de emekçiler için hiçbir şey iyiye gitmedi. Eğitim sisteminden (diplomalı işsiz/diplomalı vasıfsız işçi cumhuriyetine döndük) konut sorununa (ev sahiplerinin nüfus içerisindeki oranı azaldı), emeğin milli gelirden aldığı paydan (2016’da emeğin payı yüzde 40,5’ken, 2022’de yüzde 25,4’e düştü) temel hak ve özgürlüklere büyük bir erozyon yaşandı. Bu tabloya iş cinayetleri, kadın haklarına saldırılar, ekolojik yıkım gibi daha pek çok başlık eklenebilir.
Ülkeye böylesi bir kaderi reva gören iktidara karşı muhalefetin normal şartlar altında tereyağından kıl çeker gibi iktidarı alması gerekirdi. Ancak şu anda düzen muhalefeti işçi emekçileri sarsan bunca soruna dair o denli sessiz kalıyor ki, çantada keklik olabilecek bir zafer sorgulanır bir hale geliyor. CHP’nin “İkinci Yüzyıla Çağrı” başlığı ile yayımladığı vizyon belgesi, Türkiye’de AKP iktidarının politikalarından yara alan hiçbir toplumsal kesim adına gerçekçi bir çözüm sunmadığı gibi heyecan dahi yaratmıyor.
İktidarın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik saldırısı ve Altılı Masa’nın buna geliştirdiği refleksler çok şey anlatıyor, çünkü muhalefet bu süreci, kitleleri geleceklerini kurmak adına seferberliğe çağırmadan yönetmek istiyor. Hal böyle olunca da iktidar için her türlü saldırıyı sürdürmenin hiçbir bedeli olmuyor. Muhalefet saldırılara karşı gerçekçi bir mücadele hattı kurmak yerine homurdanmakla yetinip iktidarın manevra alanını genişletiyor. AKP’nin her saldırısına karşı sandığı işaret eden bir muhalefete yapılan tüm kuraldışı müdahaleler cezasız kalmış oluyor.
Düzen muhalefeti AKP’nin yarattığı yıkımın nasıl onarılacağını anlatmaya ihtiyaç duymuyor, kendi içinde aday tartışması yapıyor. Muhalefetin gözünde, işçi ve emekçiler olarak, Erdoğan iktidarına karşı onların adaylarına oy vermeleri gereken koyunlardan ibaretiz. İBB’ye yönelik saldırı sonrasında gördüğümüz üzere Altılı Masa’nın adaylık tartışmalarının arka planını bu altı aktörün devlet bürokrasisini paylaşma tartışması oluşturuyor. Muhalefet, ülkenin zenginler adına yeniden paylaşımı için pazarlık yapıyor.
Biz ise Türkiye’deki sorunların patronlardan bağımsız bir emek cephesi ile çözülebileceğini vurguluyoruz. Altılı Masa aktörleri iktidarın yenilgiye uğratılması için her şeyi unutup Türkiye’nin geleceğine odaklanmamızı söyleyerek bizim gibi düşünenleri eleştiriyor. Oysa her şeyi unutup yalnızca ülkenin geleceğine odaklanmak ülkenin en acil sorunlarına çözüm üretmekten geçmez mi? Bugün Erdoğan’ın oy desteğini azalarak da olsa hâlâ koruyabiliyor olması ve devleti kontrol edebilmesi, Altılı Masa’nın ülkenin gerçek sorunlarına dair tek bir söz etmeyip koltuk savaşına girmesinden geliyor.
Her şeyi unutup ülkenin geleceğine odaklanmak gerekiyorsa bunun gerçekçi olan tek yolu emekçilerin bağımsız bir cephesini kurmaktan, emekçileri seferberliğe çağırmaktan geçiyor. Aksi her politika, Erdoğan’lı ya da Erdoğan’sız işçi düşmanı baskıcı rejimlere güç katıyor.
29 Kasım’da Bursa’da TEKSİF’in örgütlü olduğu Yeşim Tekstil’de (Alamaxtex) toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine 4.500 işçi greve çıktı. Fabrikadaki ortalama ücretin 8.000 lira olmasını kabul etmeyen işçiler, patronun önerdiği yüzde 5’lik komik ücret zammına karşılık, sendikalarının talep ettiği yüzde 25’lik ücret zammının arkasında durdu. Grevin ikinci gününün akşamında yapılan görüşmeler sonucunda anlaşmaya varıldı ve sendika tarafından yüzde 27 enflasyon farkının üzerine yüzde 15 zam yapılarak ilk altı ay için yüzde 42’lik bir ücret zammının kazanıldığı duyuruldu.
Birleşik Metal-İş (BMİS) ile Özçelik-İş’in örgütlü olduğu İzmit Bekaert fabrikasındaki işçiler ise, toplu iş sözleşmesinde istedikleri ücret artışını alamadıkları için 13 Aralık’ta greve çıktılar. Bunun hemen öncesinde Bekaert işçilerinin grevi, Cumhurbaşkanlığı tarafından “ertelenmiş”, yani yasaklanmıştı. Fiili grevin 12. gününde Özçelik-İş bir anlaşma imzalayarak grevine son verdi. Anlaşmaya göre saat ücreti ortalaması 80 liraya çekildi, diğer altı aylarda ise enflasyon +2 puan alındı ve sosyal haklarda da yüzde 100 oranında bir artış yapıldı. BMİS’e üye olan işçiler ise, patronun önerdiği ilk 6 ay için önerdiği yüzde 50’lik artış karşısında yüzde 84,83 oranında zam alarak grevlerini 18. günde kazanımla sonuçlandırdılar.
22 Aralık’ta Türk-İş’e bağlı Selüloz-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu, İzmit’te yer alan Kartonsan fabrikası işçileri greve çıktı. Altı aydır devam TİS görüşmelerinden sonuç alınamamıştı. Temmuz 2022’de asgari ücrete yapılan ara zammın ardından işçilerin yüzde 70’e yakınının ücreti asgari ücretin altında kalmış, buna karşılık işçiler dört gün boyunca üretimi durdurarak yüzde 60’lık bir ek zam alabilmişti. Kartonsan grevi hâlâ sürüyor.
28 Aralık’ta ise Tekirdağ Çerkezköy’de bulunan ve Petrol-İş’e üye olan Elba Bant işçileri, TİS görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine greve çıktı. Elba Bant’ta temmuzdan beri sürdürülen TİS görüşmelerinde sonuç alınamamıştı. Grevin ilk saatlerinde patrondan gelen görüşme talebi sonucunda masaya yeniden oturuldu ve bir anlaşmaya varıldı. Ancak anlaşmanın detayları Petrol-İş yönetimi tarafından kamuoyuna henüz açıklanmadı.
Greve çıkmanın yasalar aracılığıyla bir hayli zorlaştırıldığı ve böylece grev hakkının oldukça kısıtlandığı şartlar altında, dahası çıkılan grevlerin rejim tarafından sürekli olarak “ertelendiği”, yani fiilen yasaklandığı bir atmosferde, birkaç hafta içinde dört fabrikada ilan edilen söz konusu grev kararları, işçi sınıfının ekonomik kriz karşısında sessiz kalmaya razı olmadığını ve insanca yaşamaya yetecek bir ücret için mücadele etmeye hazır olduğunu gösteriyor.
Patronlar grevler karşısında birleşiyorlar ve birlikte hareket ediyorlar. Mesela Bekaert patronu, MESS’teki diğer kapitalist kardeşleri zora düşmesin diye, Bekaert işçilerine ayrı ve daha yüksek bir ücret zammı vermekten çekiniyor. Patronların bir planı var. Peki ya bizim? Mevcut mücadeleler ile grevleri ve yaklaşmakta olan, ortaya çıkacak olan yeni olası mücadeleler ile grevleri bu bakımdan birleştirmek şart. Grevlerin yaşandığı yerellerde ortak ve birleşik sendikal organların inşası, grev komitelerinin kurularak bu komiteler arasında koordinasyon komitelerinin kurulması ve benzeri birçok yöntem aracılığıyla mücadelelerimizi birleştirebilir ve taleplerimizi kazanmamızı güvence altına alacak olan organları yaratabiliriz.
Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, katıldığı bir televizyon programında fiyat istikrarının yavaş yavaş sağlanacağını vaat ederken, ihracatın artması için Türk Lirası’nın değer kaybetmesi gerektiğini savundu. Bu mantığa göre (yani hâlihazırda uygulanan ve milyonlarca emekçiyi sefalete mahkûm eden bu politika ile) TL’nin değeri artarsa sanayi yavaşlar ve işsizlik artar. TL’nin değeri azalırsa üretim ve ihracat artar – işte optimum bir noktayı bulursak fiyat istikrarının sağlanacağı iddia ediliyor.
İşte bu veciz matematik, iktidarın bilinçli olarak toplumu sefalete sürüklediği süreci iyi özetliyor. Enflasyonla mücadelenin olmadığı bir yerde fiyat istikrarı sağlanamadığı gibi enflasyonun bilerek yüksek tutularak paranın değerinin düşürüldüğü, bunun da ekonomik bir mucize gibi sunulduğu bir durum söz konusu. Yani emekçiler ölüm ve sıtma arasındaki o ince çizgide hayatta kalmaya çalışmak için biraz daha çaba sabretmeliler ki Bakan’ın vaatleri hayata geçsin.
Resmi enflasyon baz etkisi nedeniyle düşüş eğilimine girse de fiyat artışları ve hayat pahalılığı devam ediyor. Enflasyon sepetindeki en büyük kalemlerden olan ve ücretli emekçilerin harcamaları içinde en büyük paya sahip gıda, barınma ve ulaşım hizmetleri son bir yıl içinde en az 2,5 kat arttı. Yani ücretlere ne kadar zam yapılırsa yapılsın alım gücündeki erimenin önüne geçilemiyor. Bu hayat pahalılığı ve alım gücünün düşmesi sonucu emekçiler daha fazla borçlanma yoluna gidiyor. Türkiye Bankalar Birliği’nin son açıkladığı verilere göre, son bir yılda kişi başı ortalama borç kredilerde 38 bin liraya, kredi kartlarında ise 12 bin liraya yükselmiş. Türkiye’de yaşayan 38 milyona yakın kişinin 1,5 trilyon liraya yakın bireysel kredi borcu bulunuyor. Buna, işçilerin asla kazandıkları ile yaşayamadığı, sürekli olarak vergiler ve borçlanma yolu ile bir avuç zengini finanse ettikleri bir kara düzen de diyebiliriz.
İktidar bu gerekçe ile yitirdiği seçmen desteğini seçimler öncesinde açıkladığı çeşitli paketlerle değiştirmeye çalışıyor. Hâlihazırda uyguladığı düşük faiz politikası ile kredi musluğu açılarak düşük faizli kredi kullanımı pompalanarak tüketimi canlandırmaya çalışmakta. Fiyat istikrarı içinse devasa marketlere baskı yapılarak “1000 üründe sabit fiyat”, “bolluktan berekete” gibi tamamen göstermelik kampanyalarla seçmene kırıntı dağıtılmaya çalışılıyor. Bir yandan da vergi afları, işveren teşvikleri gibi paketler açıklanarak Hazine’den patronlara kaynak aktarımı yapılmaya devam ediliyor. Ancak bu seçim ekonomisinin yaratacağı bütçe açığının yılın ilk yarısında 1 trilyon lirayı aşması bekleniyor.
Kaynak paylaşımı siyasi bir tercihtir. Fiyat istikrarı enflasyonu tetikleyen, bir avuç yağmacıyı zengin eden ekonomi politikaları ile sağlanamaz. Artan maliyet baskısına karşı üretimde merkezi planlama ve işçi denetimi sağlanarak fiyatlardaki önlenemez artış kontrol edilebilir. Fiyatların gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri tarafından değil işçi denetiminde belirlenmesi ve takip edilmesi, sefalet kıskacına itilmiş milyonlarca emekçinin refahı için çözüm olabilir.
Seçimler yaklaşırken Cumhur İttifakı baskı politikalarında vitesi artırıyor. Muhalefetin çeşitli kesimlerine dönük saldırılar yoğunlaşıyor. İmamoğlu’na dönük ucube yargı kararıyla bir yandan İBB yönetiminin Cumhur İttifakı’na geçmesi, diğer yandan İmamoğlu’nu seçimler öncesinde siyasi yasaklı hale getirmek hedefleniyor. HDP’ye dönük kapatma davası sürerken, HDP’nin hazine yardımlarının bloke edilmesi kararıyla parti üzerindeki kuşatma derinleştirilmeye çalışılıyor. Demokratik Bölgeler Partisi’ne düzenlenen polis baskınıyla Kürt siyasi hareketinin kriminalizasyonu genişletiliyor.
Gezi Davası’ndaki düzmece suçlamaların İstinaf Mahkemesi’nde onanması, TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın tutukluluğunun devamı ve soruşturmanın TTB’ye dönük olarak genişletilmesi, lgbti+ düşmanı anayasa değişikliğinin meclise getirilmesi, bütün bu adımlar Saray rejiminin muhalefetin geniş kesimlerine dönük yıldırma ve gözdağı politikalarının bir sonucu.
Saray’ın masasında duran bir diğer önemli başlık ise sınır ötesi operasyonlar. Haklarında şeffaf ve ciddi soruşturmaların yapılmadığı ve siyasi ve idari yetkililerin çelişkili açıklamalar yaptığı Mersin ve Taksim saldırılarının ardından hava operasyonlarının yanı sıra yeni bir kara operasyonu da Erdoğan tarafından gündeme getirilmişti. Suriye’deki Kürt bölgelerine dönük hava operasyonları bir yandan devam ederken, kara operasyonu ihtimali şimdilik gündemin arka sıralarına düşmüş görünüyor. Beştepe’nin böylesi bir operasyon için ABD, Rusya ve Şam yönetiminden şimdilik bu yönde bir icazet alamadığı görünüyor. Bununla birlikte, geçtiğimiz günlerde Moskova’da Esad rejimiyle bakanlar düzeyinde yapılan ilk görüşmenin merkezinde Kürt meselesi bulunuyor. Seçimler yaklaşırken, rejimin gerek gündemi kendi lehine değiştirebilmek gerekse de muhalefeti daha fazla kriminalize etmek için sınır ötesi operasyon kartını kullanması ciddi bir tehdit olmaya devam ediyor.
Geçmiş yılların deneyiminin ardından, Erdoğan yönetimi, yalnızca korku ve baskı politikalarıyla seçimleri kazanamayacağının farkında. Bununla birlikte, muhalif kesimleri korkutmak, bölmek, umutsuzluk ve karmaşa yaratmak için elindeki tüm araçları kullanmaktan çekinmeyeceği de ortada. Altılı Masa ise İBB’ye dönük saldırılar karşısında dahi sandığı beklemeyi öğütlemekten öteye geçen bir politika ortaya koymaktan ısrarla kaçınıyor. Saray’ın baskı ve emek düşmanı politikalarının boşa düşürülmesi için Emek ve Özgürlük İttifakı başta olmak üzere demokratik haklardan ve emekten yana tüm kesimlerin ortak bir seferberliğine ve düzen partilerinden bağımsız bir seçeneğin inşasına ihtiyaç var.
Rejimin yalan rakam üretme merkezi Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Ocak 2023 başında da kendinden beklenen hizmeti yaptı ve Aralık 2022 ayının enflasyon oranını yüzde 1,18, 2022 yılı enflasyon oranını da yüzde 64,27 olarak ilan ederek hükümetin memurları ve memur ve işçi emeklilerini yoksulluk, hatta açlık sınırının altında tutmasının sahte gerekçesini hazırlamış oldu.
Gerçek enflasyonun (ENAG’a göre aralıkta yüzde 5,18, yıllık yüzde 137,5) çok altındaki bu uydurma rakamlar uyarınca emekli ve memur maaşlarına yapılacak zam oranı yüzde 15,4 olarak hesaplandı, ama RTE gene büyük bir “alicenaplık” göstererek bu oranı Memur-Sen’in etkinliğinde yüzde 25 olarak ilan etti. Böylece memurlara ve emeklilere yapılan zam, asgari ücrete yapılan yüzde 54’lük zam oranının oldukça altında kalırken, tüm emekliler (işçi, memur ve Bağ-Kur) yoksulluk ve açlık sınırının altında bırakılmış oldu. Bu durum milyonlarca kamu çalışanı ve emekli açısından büyük bir hayal kırıklığı yaratırken, on binlerce vatandaş tepkisini sosyal medyada ifade etti.
Yaklaşan seçimler öncesi milyonlarca memur ve emeklinin gerek sokakta gerekse de sandıktaki tepkisinden çekinmiş olacak ki, yüzde 25 zammı açıklamasının üzerinden henüz 24 saat geçmeden Erdoğan, AKP grup toplantısında zammın “şartların zorlanarak” yüzde 30’a çıkarıldığını, en düşük emekli maaşının ise 5500 TL’ye yükseltildiğini açıkladı. Emekçi halktan toplanan vergilerle oluşturulan bütçenin yandaş patronlara, bankalara, faiz ödemelerine, yolsuzluğa peşkeş çekilmediğinde, tüm çalışanların ve emeklilerin insanca yaşayabileceği kaynaklar fazlasıyla mevcut. Dolayısıyla, mesele Erdoğan’ın kendi hazinesinden “ulufe” dağıtması değil, emekçi halkın hakkı olanı elde etme meselesidir. Ülkeyi derin bir ekonomik sefalete sürükleyen ve seçim korkusuyla panik halinde hareket eden Saray hükümetinin ise bu yolda “şartlarını zorlaması gerektiği” uzun bir liste bulunmaktadır.
Erdoğan yönetiminin EYT’den asgari ücrete son günlerde attığı adımlar, emekçilerin özellikle son beş yıldaki büyük kayıplarını karşılamaktan oldukça uzaktır. Dahası hükümet bu düzenlemeleri ülke kaynaklarını yağmalattığı patronlardan ve bankalardan alarak değil enflasyonu körükleyerek ve borçlanmayı artırarak yapmaktadır. Dolayısıyla insan onuruna yaraşır yaşam koşulları için mücadelemiz hiç olmadığı kadar günceldir.
Tüm işçi, memur ve emekli sendikalarını ve örgütlerini, yaşam koşullarını düzeltme haklarını kullanarak birlikte ve bir eylem planı çerçevesinde mücadele seferberliğine çağırıyoruz.
Tüm maaşlar insanca yaşam düzeyine yükseltilmeli!
En düşük emekli maaşı asgari ücret düzeyine çekilmeli!
Geçtiğimiz hafta, başını “prens” Rıza Pehlevi’nin çektiği, hepsi yurtdışında yaşayan İranlı “tanınmış” figürler sosyal medyadan ortak bir mesaj yayımladı. Mesajı yayımlayanlar insan hakları, kadın hakları aktivistleri, avukat, ünlü şahıslar ya da eski bir futbolcu gibi geniş bir yelpazeye yayılan sağ ve liberal kanatta yer alanlar. Ve çoğunun ortak noktası AB ya da ABD hükümetleriyle belirli düzeylerde ilişki içerisinde olmaları. Masih Alinejad, Nazanin Boniadi, Hamed Esmaeilion, Ali Karimi, Ammar Maleki, Ladan Boroumand, Golshifteh Farahani, “prens” Rıza Pehlevi ile birlikte bu “koalisyon” çağrısına dahil olanlar.
Bir başka ifadeyle bu isimler, İran devrimci sürecinde “demokratik gericiliğin” temsilcileri. İran emekçi halklarının 100 günü aşkın bir süredir İslam Cumhuriyeti rejimini devirmek amaçlı açtıkları devrimci süreci çalmaya, emperyalizmin ve gerici bölge güçlerinin desteğiyle ona konmaya çalışanlar bunlar. Ve haliyle, bu unsurlar eliyle böylesi bir “koalisyon” çağrısının yapılmış olması, ülke içerisinde İslam Cumhuriyeti rejimine, kapitalist sömürü politikalarına, patriarkaya, ulusal ve dinsel sömürüye, sağcı politikalara karşı ayaklanmasını sürdüren ve bu seferberlik içerisinde kendi özörgütlenme organlarını yaratan İran emekçi halkları tarafından yoğun bir tepkiye neden oldu.
Aşağıda takipçilerimizle, yukarıda bahsi geçen gelişmeler üzerine, devrimci sürecin gerçek sahiplerinden bir tanesi olan Kürdistan devrimci gençlik örgütlerinin yayımlamış olduğu deklarasyonu paylaşıyoruz.
***
Rıza Pehlevi gibi bir kişinin başını çektiği, gerek spor alanındaki ünleriyle, gerekse Batı medyasının bombardımanı ve propagandasıyla kamuoyuna mal olmuş birtakım isimlerin koalisyon oluşturması zorunlu ve beklenmedik bir çaba değildi.
Aslında bugün İran halkının ayaklandığı ve yıkmaya çalıştığı rejim, aynı Batı ülkelerinin anlaşmaları ve politikalarının bir ürünüydü. Ve bugün İran’da ve Ortadoğu’da kendi çıkarları doğrultusunda hareket edebilecek, birlikte çalışabilecekleri yeni bir alternatif yaratmaya çalışıyorlar.
İran halkının devrimci hareketinin üç ayı geride bırakması ve bu koalisyonun bugün devreye girmesi, emperyalistlerin ve bölgedeki gerici güçlerin – yıllardır farklı çıkarlara sahip olsalar da – bir alternatif yaratmak için daha güvenle hareket etme olasılıklarını güçlendiriyor. Bunca yıldır yarattıkları çeşitli karakterlere rağmen… Ama işleri kolay değil. Çünkü bir gün Hatemi’nin cübbesinin altından çıkan ve bir diğer gün ABD Senatosu’nda bir aşağı bir yukarı gidip gelen Masih Alinejad ile bunun olamayacağını herkesten daha çok biliyorlar. Ya da siyaseti bilmediğini kendisi de itiraf eden bir eski futbolcuyla ya da zulüm ve suçlarının belgelenmiş bir geçmişi olan ve cinayetlerini, işkencelerini, hapishanelerde yaptıklarını kanıtlayacak birçok canlı tanığın mevcut olduğu Rıza Pehlevi’yle. İnsanları, kendi alternatiflerini kabul etmeye ikna edemezler.
Aslında bu koalisyon zorunluluktan doğan bir koalisyon. Çünkü İran içerisindeki devrimciler her geçen gün mücadelelerini derinleştiriyor ve bu kapitalistlere pahalıya patlıyor. Halkın devrimci mücadelesinin büyüklüğünden ve gücünden dolayı uzun bir süre birçok meseleye boyun eğdiler. Düne kadar rejim ve uluslararası reformistler aracılığıyla halkı devrimden korkutabiliyorlardı. Bugün ise bir şekilde bir araya gelebilmek adına devrime ve devrimciliğe teslim oldular. Sanki sivil itaatsizliğin ötesine geçmeyenler onlar değildi. Bu koalisyonun halkın mücadelesi ve devrimci hareketi ile hiçbir ilgisi olmadığını, halkın üzerine tepeden indirilmeye çalışıldığını ve her bir üyesinin belirli bir sicile sahip kişilerden oluştuğunu düşündüğümüzde, bir süre sonra gerçek sorunlarla karşılaşacaklardır.
Bizler, bu hareketin radikal ve gerçek güçleri, devrimin sahibi kesimler olarak, bu koalisyona ne şaşırıyoruz ne de onları önemsiyoruz. Görevimiz ve stratejimiz belli, bu devrim, bizlerin devrimi. Ezilen ulusların, işçilerin, kadınların, gençlerin, ötekileştirilmişlerin, işsizlerin, tüm cinsel yönelimlerin devrimi. Sokaklarda ve İslam Cumhuriyeti’nin zindanlarında katledilen en sevdiklerimizin canları pahasına, kendi ellerimizle inşa ettiğimiz örgütlenmelerimiz, komitelerimiz, konseylerimiz ve meclislerimizin devrimi!
Bolşevik Parti önderliğinde, 1917 yılının 6 Kasım’ı 7 Kasım’a bağlayan gecesi iktidarı ele geçiren Rusya işçi sınıfları, geri kalmış bir kapitalist tarım ülkesinde sosyalist üretim ilişkilerini inşa etmeye ve konsolide etmeye çalışırken, birçok sosyal ve kültürel sorunla karşı karşıya kaldı. İlk zorluk 18 kapitalist ülkenin ordularından ve Çar’ın eski generallerinin emrindeki güçlerin bir kısmından oluşan Beyaz Ordu’nun başlattığı ve 3 yıl kadar süren İç Savaş’tı. Kızıl Ordu Halk Komiseri olan Lev Troçki’nin askerî dehası ve örgütçü kapasitesi ile Rusya işçi sınıflarının fedakarlıkları ve mücadele azimleri sayesinde, İç Savaş’ta zafer devrimin oldu. Ancak İç Savaş’ın kazanılmasıyla sorunlar sona ermemişti.
Lenin ile Troçki’nin önderliğindeki Bolşevikler, Ekim Devrimi’nin hayatta kalmasının ve kazanımlarının güvence altına alınmasının başlıca şartını, Avrupa’dan gelecek olan devrimde, özellikle de Alman işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinde görüyordu. Bu temel hedef doğrultusunda 1919’da Moskova’da, sosyalist dünya devriminin dünya partisi olarak Komünist Enternasyonal’in (Komintern) kuruluşu ilan edildi. Komintern’in Rus partisi İç Savaş’ı kazanmış olsa da, Alman partisi birkaç yıl üst üste verdiği devrimci sınavlarda hatalı taktikleri ve muhafazakar korkuları nedeniyle başarısız oldu. Bu, Rusya’daki genç işçi devletini zora soktu.
Bu işçi devleti, geri kalmış bir kapitalist ülkenin üretici güçlerine sahipken, tarihin gördüğü en ileri üretim ilişkilerini hayata geçirmeye çalışıyordu. Bu çelişki kent ile kır ve sanayi ile tarım arasındaki makasın açılmasında ifadesine kavuşuyordu. Bu makasın açılmasından, yani kentli işçinin kıra bağımlı kalması durumundan faydalanmak isteyen ve bundan faydalanırken ufak bir servet biriktirmeye başlayan yeni bir toplumsal kesim ortaya çıktı. Bu kesimin kırdaki adı Kulak iken, kentteki adı Nepmen oldu. İç Savaş öncü işçilerin önemli bir kısmının katledilmesiyle sonuçlanmıştı. Bunu fırsat bilen yeni varlıklı kesimler, kariyerist dürtülerle partiye doluşmaya başlamış ve partide, kendilerinin çıkarlarına hizmet etmeye hazır bir memurlar (bürokratlar) takımı bulmuştu. Bu yeni ayrıcalıklı kesimler ve bürokratlar, gerek Sovyet devletinin ekonomide aldığı antikapitalist önlemleri delecek olan uygulamaları gündeme getirerek, gerekse de işçi demokrasisi ilkelerini ihlal edip, bürokratik tepeden inmeciliğin işleyiş olarak oturmasını dayatarak, Ekim Devrimi’nin başlıca kazanımlarına karşı bir tehdit teşkil ediyorlardı. Ve son olarak, bu kesim, Ekim Devrimi’nin, Bolşevik Parti’nin ve Komintern’in üzerinde yükseldiği devrimci Marksist ve enternasyonalist ilkelere karşı milliyetçi ve muhafazakar bir endişe duyuyor ve ortodoks Marksist öğretinin kapsamlı bir revizyona tabi tutulması için teorik-politik tahrifatlara imza atmaya hazırlanıyordu.
Lenin oldukça erken bir tarihte bu tehlikenin farkına vardı ve hem parti içinde, hem de parti dışında bu kesime karşı siyasal bir savaş açtı. Lenin, verdiği bu savaşında, başlıca müttefiki olarak Troçki’yi görüyordu. 1922’nin Kasım ve Aralık aylarında Lenin, Gürcistan ve Devlet Planlama Komisyonu (Gosplan) sorunları üzerinden Stalin’e karşı olan mücadelesini başlattı. Zira yukarıda bahsettiğimiz Ekim Devrimi’nin temel ilkelerine ve kazanımlarına karşı olan yeni ayrıcalıklı kesimler, kendilerinin en mükemmel temsilcisini, Stalin’in şahsında bulmuşlardı. Lenin, uğradığı suikast girişimleri dolayısıyla ağır yaralar almıştı ve sağlığı kötüleşmişti. Bu nedenle hükümet ve parti içinde, ortak görüşlerini savunması için Troçki’yle bir blok oluşturdular.
“Aralık’ın başında Lenin Troçki’den, kendisini bir kere daha ziyaret edip görmesini istedi. Sohbetin akışında ‘bürokrasiye karşı bir bloğun’ kurulmasını önerdi (…) Lenin aynı zamanda Troçki’nin, kendisinin hükümetteki vekillerinden birisi olması gerektiğini önerdi.” (Bkz. Lenin’s Last Struggle, Moshe Lewin, Ann Arbor Paperbacks for the Study of Russian and Soviet History and Politics, 2005, The University of Michigan Press, syf. 67.)
Lenin, yine bir mektubunda Troçki’den, onunla “genelde bürokrasiye, özelde ise Örgütlenme Bürosu’na karşı” (V. I. Lenin, Collected Works, c. 33, s. 253) bir ittifak kurmasını istedi. Örgütlenme Bürosu, o sırada Stalin’in yönetimi altındaydı.
Troçki’yle olan antibürokratik sosyalist bloğu oluşturduktan (Sol Muhalefet’in ilk örgütlenmesi) hemen sonra Lenin, hiç gecikmeden, Stalin’e ve onun temsil ettiği bürokrasiye karşı acımasız bir mücadeleye girişir. Öncelikle, dış ticarette devlet tekelini kaldırmak isteyen (ve böylece yabancı sermaye ihracından yağlı komisyonlar almayı hedefleyen kesimlerin temsilcisi olarak öne çıkan) Stalin’e karşı, Troçki’den bu konuda, ortak görüşlerini savunmasını ister: 13 Aralık’ta Troçki’ye şöyle yazar:
“Sizinle tam bir görüş birliğinde olduğumuzu düşünüyorum ve bu durumda Devlet Planlama Komisyonu sorununun, Devlet Planlama Komisyonu’nun yönetsel haklara sahip olması gerekliliği üzerindeki tartışmaları ortadan kaldırdığı (ya da ertelediği) inancındayım. En azından, gelecek toplantıda (plenumda), dış ticaret tekelini mutlaka sürdürme ve güçlendirme gereği üzerindeki ortak görüşümüzü savunma işini üstlenmemizde ısrar ediyorum.”(Bkz. Lenin’in Son Kavgası, V. İ. Lenin, Öteki Yayınevi, Çeviri: Meral Delikara Topçu, Ocak 1999, syf. 176)
15 Aralık’ta Stalin’e yazar:
“Ayrıca dış ticaret tekeli konusundaki görüşlerimi savunmak üzere Troçki ile bir anlaşmaya vardım. (…) Herhangi bir gerekçeyle bu tartışmanın bir sonraki genel toplantıya bırakılması halinde buna kesinlikle karşı çıkarım, çünkü öncelikle, Troçki’nin benim görüşlerimi benim kadar savunacağından eminim…”(Bkz. agy. syf. 183.)
Aynı gün Troçki’ye bir mektup daha iletir:
“Yoldaş Troçki, tam bir görüş birliğine vardığımızı düşünüyorum. Plenumda bu dayanışmamızı ilan etmenizi rica ediyorum sizden.”(Bkz. agy. syf. 185.)
Troçki 21 Aralık’ta zafere ulaşır. Lenin kendisini tebrik etmekte gecikmez:
“Tek bir el ateş etmeden yalnızca basit bir manevra ile mevziyi ele geçirmiş görünüyoruz. Durmamamızı ve saldırıya devam etmemizi, dolayısıyla da parti kongresinde dış ticaretimizi güçlendirme ve uygulamalarında iyileştirmeye dönük önlemler almayı gündeme getirecek bir önergeyi tamamlamamızı öneriyorum.”(Bkz. agy. syf. 188.)
Lenin durmaz. 30 Aralık 1922’de Milliyetler (Uluslar) ya da Otonomizasyon (Özerkleştirme) Sorunu olarak bilinen notlarında, şoven politikaları dolayısıyla Stalin’i topa tutar:
“Stalin’in herkesçe bilinen ‘milliyetçi sosyalizm’ kini ile birlikte aceleciliği ve salt yöneticilik sevdasının, bu noktada çok tehlikeli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Politikada kin genelde en kötü rolü oynar.” (Bkz. agy. syf. 208-209.)
Ertesi gün, 31 Aralık’ta Lenin, Stalin’e olan saldırılarını sürdürür:
“Bu gerçek Büyük Rus Milliyetçiliği hareketinin tüm politik sorumluluğu, elbette ki, Stalin ve Dzerzhinsky’ye yüklenmelidir.” (Bkz. agy. syf. 213.)
Lenin 5 Mart’ta, başına “çok gizli” ve “özel” diye belirttiği Troçki’ye olan mektubunda şöyle yazacaktı:
“Sevgili Yoldaş Troçki. Parti Merkez Komitesi’nde Gürcistan davasının savunmasını üstlenmenizi içtenlikle rica ediyorum. Bugün bu dava, Stalin ve Dzerzhinsky’nin baskıcı ellerindedir ve onların tarafsızlığına güvenemem. Tam tersi. Bunun savunmasını üstlenmeyi kabul ederseniz huzurlu olabilirim. (…) En içten yoldaşça selamlarımla.”(Bkz. agy. syf. 273.)
Bütün bunların ortasında Lenin, Stalin’le olan bütün politik ve kişisel ilişkilerini keser ve bunu, Stalin’e bir mektupla bildirir. Yine bu sıralarda, 4 Ocak 1923’te Lenin, Aralık ayında yaklaşan Kongre için tutmaya başladığı notlarına kritik bir ekleme yapar. Yaptığı bu ekte, Lenin, Stalin’in derhal görevden alınmasını talep eder ve gelecekte Stalin ile Troçki arasında yaşanmaya başlanan politik ayrılığın, devrimin kaderi açısında taşıdığı tehlikeye işaret eder:
“Stalin çok kaba biri ve bu kusur, aramızda ve biz komünistler arasında oldukça hoş görülebilir olsa da, bir genel sekreterde tahammül edilemez hale gelir. Bu nedenle yoldaşlara, Stalin’i bu görevden almanın ve onun yerine, diğer tüm açılardan Stalin yoldaştan tek bir avantajla, yani daha hoşgörülü, daha sadık, daha kibar ve yoldaşlara karşı daha düşünceli, daha az kaprisli vb. olan başka bir kişiyi atamanın bir yolunu düşünmelerini öneriyorum. Bu durum önemsiz bir ayrıntı gibi görünebilir.
Ama bence bir bölünmeye karşı önlemler açısından ve yukarıda Stalin ile Troçki arasındaki ilişki hakkında yazdıklarım açısından bakıldığında, bu [küçük] bir ayrıntı değil, belirleyici önem taşıyabilecek bir ayrıntıdır.” (Bkz. https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1922/dec/testamnt/congress.htm)
Lenin, bu mektupları ile notlarının Pravda’da yayımlanmasını ve yaklaşan Sovyetler Kongresi’nde, Komünist Parti Kongresi’nde ve ulusal soruna dair makalelerinin de SSCB Birinci Sovyetler Kongresi’nde okunmasını ister. Ancak metinler Mayıs 1924’te, yani Lenin’in bu mektupları yazmasından yaklaşık 16 ay sonra ve Lenin’in ölümünden 5 ay sonra, 13. Komünist Parti Kongresi’nin yalnızca Yönetim Heyeti’nde okunur ve toplantı sırasında da not alınmasına izin verilmediği gibi, kayıt cihazları da kapattırılır.
Lenin’in vasiyetinden ve onun, Stalin’in görevden alınmasını talep etmesinden sadece burjuva tarihçiler değil, Stalinist ve sosyal demokrat tarihçiler de nefret eder. Bunun nedeni aynıdır: Bu vasiyet ve Lenin’in bu dönemde yazdığı daha birçok metin, Lenin’in Marksizmini Stalin’in bürokratizmine bağlamayı, ikisini birbirlerine eşitlemeyi olanaksız kılar. Bu vasiyet karşısında bir yandan Stalinist bürokratlar işçi sınıfı düşmanı ve karşıdevrimci suçlarını Lenin’de doğrulayamaz, Lenin’i mazeret olarak kullanıp kendi ihanetlerini haklı çıkaramazlarken; burjuva yöneticiler ile tarihçiler de, antikomünist histerilerinin tatmini noktasında önemli olan Stalinizmin Leninizmden kaynaklandığı iddiasını ileri süremeyerek kudururlar.
Lenin’in hayatının sonunda verdiği devrimci antistalinist mücadelenin metodolojik ve politik geleneği, daha sonra Troçki ile Rakovski önderliğindeki Sol Muhalefet’te ve ondan sonra da 1938’de kurulan Dördüncü Enternasyonal’de korundu ve sürdürüldü. Lenin’in politik vasiyetinin örgütsel devamcısı olan Dördüncü Enternasyonal, 20. yüzyıl boyunca Stalinist gizli polisten aldığı bütün ölümcül darbelere, kadrolarının uğradığı bütün suikastlere rağmen, işçi hareketi içinde bir Marksist kutup olarak kalmayı başardı ve 21. yüzyılda, işçi hareketi içinde militan, enternasyonalist ve devrimci bir eğilim olarak kendisini var edebildi. Bu tarihsel başarıda, Lenin’in verdiği son mücadelenin rolü hiçbir şekilde yadsınamaz.
Mahsa Amini, the 22-year-old Kurdish girl, died on 16 September after being tortured by the so-called Iranian “morality police”. She had been accused of “wearing hijab inappropriately”. This murder triggered a revolutionary uprising of masses, led by women, that created a revolutionary process against the dictatorial regime. At the time of writing this article, the mobilizations in the country had already entered their second month.
Pioneering the protests after Amini’s death, women took to the streets in many cities across the country, removed their hijabs and paved the way to extend the mobilization to the working class and other popular sectors by rebelling against Sharia oppression,[1] patriarchal violence and the capitalist exploitation they have been suffering under the dictatorial regime of 43 years. With the slogans of “Woman, life, freedom!”, “Abolish the morality police, close the Ministry of Irshad (Moral)!”, “Basij (repressive militias), out!” and around their demands, women, youth and workers participated in protests in almost all the cities of the country such as Kurdish, Arab, Baloch and Azerbaijani cities, by targeting the institutions of the regime.
The attempt of the mullah (Islamic priests versed in the Quran) regime, army, Revolutionary Guards, Basij and civilian paramilitary forces to repress the masses through violence quickly turned the popular uprising into one that directly targeted the regime itself. In two months, the regime murdered almost 500 people and arrested over 15,000. However, the fire ignited by the murder of Amini enabled the Iranian peoples to overcome the wall of fear created by 43 years of oppression and violence, and unite the anger of women and working people against the mullah regime.
The past of the revolutionary process
Actually, the peoples of Iran have a significant experience fighting against the mullah regime, the capitalist exploitative order, patriarchal violence and poverty. In 2009, the suppression of the “Green Movement”, led by the reformist wing represented by the former President Khatami, by the conservative wing of the Islamic Republic brought about a process of repression in the country. A period of stagnation in the fight against the regime started as many activists lost their lives and many more were arrested or exiled. However, the failure of the “reformist process” also helped to dissolve the belief that the oppressive and dictatorial regime of the Islamic Republic could be defeated through reforms. The natural result of this is that in all the mobilization processes that have taken place since 2009, they have become relatively independent from the reformist or conservative wings of the regime, which has allowed them to develop their own struggles.
The “White Wednesdays” (i.e., the struggle of Iranian women against the mandatory hijab law), the strike waves of working class that marked the years 2018-2020, and the poverty revolt against price hikes of gasoline in 2019 fit exactly into this plane. Although none of these waves of protest turned into a mobilization directly against the mullah regime, they brought important ruptures in the consciousness of the Iranian people. Against the regime, which did not tolerate any organization with legal excuses, the women developed their own methods of struggle. With the wave of privatizations in the 2000s, which brought more casual, flexible and temporary work, the Iranian working class began to build its own means of struggle. In doing so, they rallied around independent trade union groups by building upon the experiences of the shuras or workers’ committees of the past and the 1979 revolution. More importantly, the Iranian working class has taken the lead in a significant part of the processes of struggle that have been taking place since 2009. And it was precisely this process that made it possible for an anti-regime accumulation of anger and courage to emerge among the population under 30 years of age, which today makes up 60 per cent of Iranian society.
Discontent with the current order, which has become massive but has not yet directly targeted it, also manifested itself in 2019. The uprising, which began in a significant part of the country after the rise in gasoline prices, was crushed by the dictatorial regime with intense violence. According to Amnesty International data, 1,015 people were killed and, according to Iranian sources, almost 4,000 people lost their lives and around 10,000 people were arrested. The counter-revolutionary regime of the mullahs crushed the working people through oppression, but could not erase the 2019 mobilization from the memory of the masses.
So much so that, at the time of writing this article, the working people of Iran, who are mobilizing against the dictatorial regime, have called for a three-day general protest in memory of those who were massacred in the 2019 uprising. In many cities in Iran, from Kurdistan to Baluchistan, the masses are in the streets, university students are boycotting classes, shopkeepers’ shutters are drawn, and the working class is on strike in factories in different sectors. Because today’s uprising has a different dimension from past examples.
The present of the revolutionary process
The working people of Iran have surpassed and developed their past experiences of struggle, which they have accumulated in their memory. Women, youth, the working class, and the oppressed nations turned their democratic, economic and social demands into a popular revolutionary uprising against the regime of the mullahs.
This spontaneous mobilization of the working people of Iran, which is manifested in the slogans “Women, life, freedom!”, “We do not want the Islamic Republic”, “Death to the dictator, death to Khamenei!”, “Death to the tyrant, whether he is the supreme leader or the shah!”, has been going on for two months without relenting. The regime’s massacres and terror arrests reinforced their struggle even more rather than pushing back the masses.
The mullahs know that they have lost their legitimacy in the eyes of the masses and that their regime will not survive if they step back from their policies of oppression and violence. This is why they are trying to increase the dose of repression to intimidate masses. In the Iranian parliament, 227 of its 290 members have called on the judiciary to sentence 14,800 people arrested during the demonstrations to death on charges of “gathering against national security”, “conflict with the Islamic Republic” and “corruption on earth”. However, this call from the representatives of the regime did not scare the masses who were aware that the regime would attack them with greater violence if they retreated and fell into a “defensive position”.
The Islamic Republic regime, which has historically been able to prevent unifying the anger directed at itself by dividing Iranian society into national and religious minorities, has also again resorted to this weapon. During the current uprising, much more intense violence and massacres were carried out against the most oppressed sections of the Iranian population, especially the Kurds and Balochis. Bombings were carried out at the offices of political parties and in some cities in Kurdistan. In Balochistan, it carried out massacres against the civilian population. In this way, by trying to push the organizations in Kurdistan and Balochistan (the most economically, democratically and socially oppressed region of Iran, where predominantly Sunni population lives and averagely 60 per cent of the country’s annual death sentences are applied) to more radical positions (for example, by provoking the radical Islamist organization Jaish al-Adl [Army of Justice] in Balochistan), the regime tried to weaken and divide the struggle of the Iranian working people. The mullahs who attempted this policy, which their brother dictator Bashar al-Assad (Syria) implemented “successfully” with their help, so far have failed in these maneuvers.
The revolutionary uprising did not allow the anger and united struggle against the regime to be divided. Today, in many cities of Iran, the Kurds send messages of solidarity to the Balochis, the Balochis to the Azerbaijanis, the Azerbaijanis to the Arabs and the Arabs to the Persians during the mobilization.
Diminishing of the belief to transform the Islamic Republic through reforms following the defeat of “Green Movement” in 2009 is reflected also on the current struggle of the working people of Iran against the regime. The mobilized masses do not demand anything from the regime. Their common demand is the overthrow of the regime. Another important point of the current revolutionary mobilization is that the masses no longer trust the official opposition whose interest lies in the continuation of the capitalist order of exploitation and which makes propaganda to take advantage of the uprising that shook the mullah regime. And the head of this opposition is the Shahist, pro-monarchist wing, whose voice was very weak at the beginning of the protests in the country and with a weight living abroad. However, the mobilized working people have made a de facto break away with the dictatorial regime and the capitalist system of exploitation. And this breaking away lies in the slogan “Death to the tyrant, whether he is the supreme leader or the shah!”
This revolutionary process bringing about such motives is deepening with demonstrations that have been taking place in more than 138 cities and towns for two months, boycotts organized in more than 137 universities and many high and elementary schools, and strikes in many sectors such as public transport drivers, workers in oil, natural gas, iron and steel, metal, sugar cane, glass, and education. And as the mobilizations deepen, the crisis within the regime increases. One of the two major issues that have come to light in this regard thus far has been the reflection of the presence of elements within law enforcement agencies that refuse to use violence against the masses. Another critical issue is the participation of the Bazaar (the merchants) in the mobilizations in some regions as the merchants occupy an important place in Iranian society and have been one of the ideological pillars in the construction of the regime of the Islamic Republic.
The future of the revolutionary process
The most important factor behind the fact that the mass uprising in the country has continued for so long and is deepening the political crisis of the regime even more is that the mobilized workers have started to create their own self-organizations. The Iranian class struggle, which had the experience of the shuras during the 1979 period, also built important organizations of workers’ councils in the wave of workers’ strikes that took place between 2018-2020. In today’s process, an attempt is being made to develop the previous council-type initiatives in the striking class sectors, on the one hand, and on the other hand, an attempt is made in that direction in the sectors where it has not yet been built. In addition to these class organizations, the workers create their own mobilization bodies through the creation of local/regional committees.
The spread of local committees and workers’ councils, which are the cores of dual power, will be decisive in the evolution of the current panorama, dominated by an impasse between the regime and the masses. The dissemination of these bodies and their transfer to a national coordination point would guarantee the continuity of the struggle of women, youth, the working class and the oppressed peoples.
When the regime of Islamic Republic starts to weaken, it will lead both region countries and imperialism and the bourgeois wing opponent to the regime within the current political atmosphere of the country to attempt to protect their own interests. At this point, we have already mentioned that the mobilized masses in the country do not embrace the reformist and monarchist focal points.
The Islamic Republic of Iran regime has proved that it is one of the most important counter-revolutionary forces in the region, by providing support to oppressive regimes in countries such as Syria, Lebanon and Iraq. It has collaborated in suppressing the revolts in the revolutionary process in North Africa and the Middle East that began in 2010, or by intervening according to its regional interests. Now, the regime itself is going through a similar process. It would be naive not to think that its weakening and danger of falling will push the region’s exploitative powers and imperialism, whose interests depend on the overthrow or survival of the regime, to attempt various maneuvers.
At this point, the statement of the Haft Tappeh Sugarcane workers quotes the best example of the attitude that should be taken for the benefit of the working people of Iran: “Our conflict is with the whole system of exploitation, oppression, crime, discrimination and poverty. We conflict with this whole class system. Not only in Iran but also in Israel, Palestine, Afghanistan, Iraq, Turkey, UK, the United States, Russia, China… We do not need the support of the regimes of these countries. We are the working class. We will wipe them out by uniting with our class brothers and sisters nationally and internationally!”
The victory of such a revolutionary line will be possible through the coordination of local committees and workers’ councils on a national scale, taking the strikes into an organization of a national general strike, providing this coordination with an action program aimed at ending the dictatorial regime and the capitalist order of exploitation, and creating a revolutionary leadership on this path.
One of the pillars of the current struggle is to consign the mullah regime and its oppressive constitution to the dustbin of history, and to establish a new constitution by a Free and Sovereign Constituent Assembly that will guarantee the democratic, social and economic rights of women, youth and the working class as well as all democratic rights of the oppressed peoples including the right to self-determination, and that will be convened by these elements.
But more importantly, to lead the fight for the construction of a workers’ government that will carry the struggle to a definitive breaking away with the regime, the capitalist system of exploitation and imperialism, and that will guarantee the victories of the working class and all the oppressed sections.
As IWU-FI, we call on all organizations in the world that claim to be democratic and leftist, the unions, and the organizations of women and LGBTQ+ to show solidarity by carrying out united actions in support of the mobilization of women, the working class and the peoples of Iran.
[1] Sharia law are rules that that lay down the governing principles for spiritual, mental, and physical behavior that must be followed by Muslims. Sharia law is essentially Islam’s legal system.
AKP, MHP ve BBP’den 336 milletvekili imzasıyla TBMM’ye sunulan teklif, anayasanın 24. ve 41. maddelerini değiştirmeyi öneriyor. Değişikliğin referandum olmadan geçmesi için en az 400, referandum için ise 360 milletvekilinin oyu gerekiyor. Başörtüsü, evlilik ve aile üzerinden kadınların ve lgbti+ların haklarına dönük bir saldırı anlamına gelen değişiklik için Altılı Masa’nın şu ana kadarki eğilimi çoğunlukla kabul etme yönünde. Yani Altılı Masa muhalefeti, erkek egemen siyaseti sürdürerek AKP-MHP çizgisinden pek de farklı bir tutum almıyor.
“Din ve vicdan hürriyeti” başlıklı 24. madde için önerilen değişiklik, kadınları başörtülü ve başörtüsüz olarak ayırarak ayrımcılık yaptığı gibi temel hak ve özgürlükleri güvence altına almak bir yana “dini inanç sebebiyle” diyerek kısıtlıyor; üstelik başörtülü kadınların eğitim ve çalışma haklarını seçim malzemesi haline de getiriyor. Zaten önerilen diğer değişiklik, arka plandaki niyeti doğrudan açığa çıkarıyor. “Ailenin korunması ve çocuk hakları” başlıklı 41. maddede ailenin tanımı için “yalnızca kadın ve erkek olmak üzere iki farklı cinsiyetten bireylerin birbiriyle evlenerek evlilik birliğini oluşturabilmesi, bunun dışındaki hiçbir birlikteliğin evlilik birliği olarak kabul edilmemesi” ifadesi öneriliyor. Gerekçe olarak “aile ve evlilik kurumunun her türlü tehlike, tehdit, saldırı, çürüme ve sapkın akımların dayatmalarına karşı korunması” amacı gösteriliyor. İktidar apaçıkça şunu söylüyor: “Lgbti+ları yok saymaya, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığa, muhafazakâr politikaları ‘kutsal aile’ kisvesi altında sürdürmeye, her türlü eşitsizliği ve istismarı bu çatı altında görünmezleştirmeye ve kadınları aileye hapsetmeye devam edeceğiz.”
Hazırlanırken hiçbir kadının, lgbti+nın, ilgili kurum ve örgütün görüşü alınmayan bu değişiklik tekliflerine kadınlar olarak esastan karşı çıkıyoruz. Peki neden? Çünkü temel hak ve özgürlüklerimizin dini herhangi bir referansla oluşturulmasına ve birer seçim malzemesi yapılmasına itiraz ediyoruz. Emeğimize, bedenimize ve kimliğimize yönelik saldırıları ve bunlar üzerindeki her türlü tahakkümü reddediyoruz. Bu teklifin toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirmeyi hedeflediğini görüyoruz. AKP iktidarı ailenin düzenini korumak için kadınları ev içi köleliğe mahkûm etmeye çalışan yasa ve düzenlemeleri zaten yıllardır uyguladı, uygulamayı denedi. “En az üç çocuk” gibi akıllara kazınan söylemleri de iktidarı boyunca hiç eksik etmedi. Şimdi ise doğrudan kadın bedeni üzerinde tahakküme ve lgbti+lara dönük nefret söylemine dayalı bir anayasa değişikliği yoluyla bir saldırıyla karşı karşıyayız.
Aileyi ve sermayeyi değil kadınları güçlendirecek; bizleri eve hapseden değil iş hayatına eşit ve güvenceli bir şekilde katılmamızı sağlayacak ve ev içi emeği toplumsallaştıracak yasalara ihtiyacımız var. Emekten, kadından, doğadan yana; cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dönük ayrımcılık içermeyen; tüm demokratik haklarımızı güvence altına alan bir anayasaya ihtiyacımız var! Ancak bunların gerçekleşmesi için ne Tek Adam rejimine ne de düzen muhalefetine güvenebiliriz. Böyle bir anayasa ancak kadınların, lgbti+ların, emek örgütlerinin asli unsurlar olarak yer aldığı bağımsız ve egemen bir kurucu meclis tarafından hazırlanabilir. Çünkü haklarımız tek garantisi, erkek egemen kapitalist sisteme karşı mücadele eden bizleriz.
İktidara geldiği 21 yıldan bu yana AKP hükümetleri sermaye yanlısı neoliberal politikalar izleyerek emek rejiminde derin gedikler açtı. Emeklilik yaşından çalışma koşullarına, özelleştirmelerden sendikalaşmaya değin emekçilerin yaşam koşullarını her geçen gün daha da kötü hale getirdi. Bu iktidar aynı zamanda devraldığı 12 Eylül’ün mirası olan emek düşmanı politikaların devamcısı oldu. Grevleri yasaklayarak, sendikalaşmayı zorlaştırarak temsilcisi olduğu sermaye sınıflarının vazgeçilmezi haline geldi. Şimdi yaklaşan seçimlerle gitse dahi arkasında bırakacağı bu enkazın işçi ve emekçiler lehine pek de kolay toparlanamayacağı açık.
Geçtiğimiz ay meclisten geçen 2023 bütçesi bütün bu iflasın gelecek seneler içinde de emekçilere fatura edileceğinin belgesi niteliğinde. Halihazırda vergiler, yüksek enflasyon, işsizlik gibi yıkıcı problemlerle boğuşmakta olan, 8.506 TL gibi bir sefalet ücretiyle hayatta kalması beklenen çalışan nüfusun çoğunluğunun dolaylı ve dolaysız vergilerle sermaye sınıflarını finanse etmeye devam etmesi isteniyor.
Kabul edilen bütçede yer alan hedeflere göre gelir, servet sahibi kesimlerden alınan vergilerden çok, halkın yaşamsal ihtiyaçları için zorunlu tükettiği mal ve hizmetlerin fiyatları içinde yer alan KDV, ÖTV gibi “dolaylı” vergilerle finanse edilecek. Yani yaklaşık 3,2 trilyon lira vergi toplanması bekleniyor. Bunun yaklaşık üçte biri faiz ödemeleri ve kur korumalı mevduat (KKM) hesabı ödemeleri için harcanacak. Milli gelirin dörtte biri büyüklüğünde olması beklenen bütçe harcamalarının yaklaşık yüzde 10’u ise savaş harcamaları için ayrılmış durumda.
Emekçilerden alınan vergiler savaşa ve sermayeye ayrılırken, emeğin milli gelirden aldığı pay ise gün geçtikçe daha da eriyor. 2022 ikinci çeyrekte işgücü ödemelerinin payı TÜİK’e göre yüzde 25,4’e geriledi. 2020’de bu pay 36,8’di. Buna karşılık sermaye kazançlarının payı iki yılda 11,1 puan arttı. Bu oran istihdamdaki paya bakılarak tekrar hesaplandığında AKP döneminde emeğin pastadaki payı 29,1’den yüzde 18’e gerilemiş oldu. Bu tablo devasa bir sömürü ve servet transferi anlamına geliyor. Ücretlerin baskılanıp daha fazla çalışanın asgari ücret etrafında kümelendiği göz önüne alındığında, emeği ile geçinen milyonların üretilen zenginlikten elde ettikleri payın küçülmesi daha anlaşılır hale gelmektedir.
Bu tablo ne Altılı Masa’nın ekonomi reçeteleri ne de “işi bilen” ekonomistleri ile değişebilir. Bu tablonun değişmesi servet vergisi yoluyla kaynakların zenginlerden alınıp emekçilere tahsis edilmesiyle, sermayeye peşkeş çekilen devasa kredilerin ve alınan dış borçların ödenmesinin reddi ile mümkündür. Bu tablo faturayı kabul etmeyip direnen Bekaert, Kartonsan işçileri gibi sınıfın örgütlülüğü ve mücadelesi ile değişebilir. Emekçilerin payına düşenin artması ve bu eşitsizliğin son bulması seçimleri bekleyip ehvenişeri tercih ederek gerçekleşmeyecek. Kendi yaşam koşullarımızı iyileştirmek için mücadele etmek sahip olduğumuz tek çözüm.
Ne ekersen onu biçersin, denir. Bugünün tohumları 1980 askeri darbesiyle atıldı. Tüm muhalif siyaset zapturapt altına alındı. Sermayenin istediği düzenlemeler yapıldı. Bununla da yetinilmedi. Siyasetsizleştirilen topluma din enjekte edildi. Birçok kişi 1980’li yıllarda ailesinden çeşitli bireylerin sofuluk derecesinde dine yöneldiğine tanık olmuştur. Örgütlü toplum yok edilirken tarikatlara yol verildi. Darbe döneminde üç kişi bir araya gelemezken tarikatlar çay ocaklarında, evlerde, vakit namazı dışında camilerde kolaylıkla toplanabildi. Askeri darbeyle tarikatların yükselişine böyle yol verildi. Darbeci Kenan Evren’in din soslu konuşmaları bu sürece eşlik etti. Bu, işçi hareketini ve solu ezmek ve biat eden bir toplum inşa etmek için kurulmuş bir devlet planıydı. Tutar gibi de oldu, sonra kontrolden çıktı. 28 Şubat’lara dek vardı. Sonunda AKP ile boynuz kulağı geçti.
Askeri darbeden sivil yönetime geçiş sürecinde önü açılan tarikatların çoğu doğrudan siyasete müdahil oldu. 1983 seçimleri öncesi hangi partinin destekleneceği tarikatların da ana tartışmalarındandı. Örneğin Nakşibendi tarikatının Menzil kolu Özal’lı Anavatan Partisi’ni destekleme yanlısıydı. Öyle de oldu. Tarikatın gençliğinin bir kısmı ise, sol hareketten de esinle, devlete mesafeli, öncücü bir kavrayışla, sokakta hakimiyet anlayışındaydı. Bu anlayış farklılığı, özellikle 90’lı yıllarda, İBDA-C gibi çeşitli silahlı radikal İslamcı akımların ortaya çıkışına da vesile oldu. Sonra hepsi AKP iktidarında, devlet imkânları ve iltimasıyla, bir araya gelerek en tepeye yerleşti.
Şimdi 40 yıl sonra, işçi hareketini durdurmak ve solu ezmek için yol verilmiş tarikatlar siyasi ve ekonomik nüfuzlarıyla bir devlet gücü olmuş durumda. İşte altı yaşındaki bir kız çocuğunun evlendirilmesi olayı bütün yönleriyle bu tablo içinde bir sonuç. Mesele ne bireysel, ne de pedofiliyle sınırlı. Söz konusu olan şeffaflığın, denetimin, seçme hakkının olmadığı, biatla ayakta duran, ekonomi-politiği olan tarikatlar. Dün ANAP idi siyasi kozaları, bugün AKP. İstedikleri, kendi suretlerinde bir toplumsal düzen. Bu, demokratik-laik toplumun ölümü demek. Askeri darbeyle işçi hareketini ve sol hareketi ezerek işte bu karanlığa yol verdiler. Birleşik bir emek, sol, kadın, gençlik ve lgbti+ hareketi dışında bu karanlığı hiçbir güç durduramaz.
Vakıf üniversitelerinde çalışan akademik personelin eğitim ve bilim işkolundaki kamu sendikalarına üye olmaları için 10 yılı aşkın süredir yürütülen mücadelede yeni bir döneme girildi. Eğitim-Sen üyesi bir vakıf üniversitesi çalışanı özelinde İdare Mahkemesi, vakıf üniversitelerinde görevli akademik personelin kamu sendikalarına üye olabilmesi bakımından olumlu bir karar verdi. Böylelikle kamu sendikalarının vakıf üniversitelerinde örgütlenmesine yönelik fiili engellerin hukuk dışı olduğu teyit edilmiş oldu. Bu karar, eğitim ve bilim emekçilerini çalıştıkları kurumun vakıf veya kamu üniversitesi olmasına göre ayrıştırılmasına karşı mücadele bakımından şüphesiz önemli bir hukuki kazanım oluşturuyor. Emekçiler arasında yaratılmaya çalışılan suni ayrımlar ve statü farklılıkları, eğitim ve bilim emekçilerinin örgütlü mücadelelerinin bölünmesine hizmet etmekte.
Öte yandan bu karar, vakıf üniversitesi çalışanlarının yalnızca örgütlenme hakkı bakımından bir kazanım olmakla kalmıyor, aynı zamanda piyasanın ihtiyaçlarına göre ve hukuka aykırı olarak kâr amaçlı faaliyet yürüten vakıf üniversitelerinin, tıpkı kamu üniversiteleri gibi kamu hizmeti yürütmeleri gerektiğini, vakıf üniversiteleri çalışanlarının da kamu görevi yaptığını dolaylı olarak bir kez daha onaylayan bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle bu kazanım, vakıf üniversitelerinde çalışan akademik personelin sadece örgütleneceği sendika bakımından değil, aynı zamanda ücret ve iş güvencesi bakımından kamu üniversitelerinde çalışan emekçiler ile aynı haklara sahip olmaları için yürütülen mücadele için de önemli bir gelişme. Vakıf üniversitelerindeki güvencesiz çalıştırma yöntemlerine ve dayatılan sefalet ücretlerine karşı mücadele başta olmak üzere eğitim ve bilim emekçilerinin tüm mücadelelerini birleştirmek önümüzde önemli bir görev olarak duruyor.
2022 emekçiler için çok zor bir yıl oldu. Bütün bir yıl boyunca bakanlıkla şaklabanlık arasında salınan Nebati’ye göre bile “2022 en kötü yıl olarak tarihe geçecek”. Nebati’nin de parçası olduğu Erdoğan yönetiminin ekonomik tercihleri sonucu, emekçiler korkunç bir yıkımın içine itildiler.
Türk lirasının değersizleştirilmesi politikasıyla enflasyon tarihi zirvelere ulaştı. Emekçilerin alım gücü ağır bir biçimde ezildi. Bu yıkım politikası sözde dış ticaret açığını kapatmak ve işsizliği azaltmak için hayata geçirilmişti. Ne var ki, enflasyonun ve dövizin fırlamasına, 100 milyar dolara ulaşarak rekor kıran dış ticaret açığı ve resmi rakamlara göre dahi yüzde 10’un altına düşmeyen işsizlik oranları eşlik etti. Erdoğan yönetimi ekonominin, biri hariç, her başlığında tarihsel bir iflasa imza attı.
Saray rejiminin başarılı olduğu tek başlık finans sermayesinin ve kendi kanatları altındaki patronların elde ettiği olağanüstü kârlardı. “Düşük faiz” politikasının en önemli kazananı, kârlarını yüzde 500 oranında artıran bankalar oldu. Emekçilerin ödediği fahiş vergiler, yap-işlet-devret modelleri ve çeşitli hazine yardımlarıyla Saray oligarklarına armağan edildi. Hiç şüphesiz, bu kesimler için 2022 “en kazançlı yıl olarak tarihe geçecek”.
2022’ye damgasını vuran bu ekonomik yıkım tablosu, seçimler yaklaşırken Saray için önemli bir endişe kaynağına dönüşmüş durumda. Cumhur İttifakı’nın toplumsal tabanında ciddi bir hoşnutsuzluğu tetikleyen mevcut durum karşısında, asgari ücret artışı, EYT meselesinin nihayet çözülmesi, vergi dilimlerinin kısmen artırılması gibi adımlarla Erdoğan yönetimi, kaybettiği oyların en azından bir kısmını yeniden kazanma telaşında. Ne var ki, Saray’ın emekçi halka dönük bu kısmi tavizleri son yıllarda yaşanan ağır kaybı telafi etmenin çok uzağında. Mevcut zamlar durdurulmadan ücretlere yapılan artışın bir anlam ifade etmediğinin herkes farkında. Kaldı ki, asgari ücretin artış oranı diğer çalışanlara aynı oranda yansımıyor. Özellikle özel sektördeki örgütsüz nitelikli veya yarı nitelikli çalışanların ücretleri giderek daha fazla asgari ücrete yaklaşıyor. Son asgari ücret zamlarının ardından çalışanların yüzde 70’e yakınının asgari ücret veya ona yakın bir ücretle geçinmesi bekleniyor.
Mevcut tablo 2023 için bizlere ne anlatıyor? Yeni yıla, emekçiler ve ezilenler cephesinden tehlikeler ve fırsatlarla birlikte giriyoruz. Her şeyden önce Cumhur İttifakı’nın yenilgisinin çantada keklik olmadığını unutmamalıyız. Çeşitli ekonomik tavizlerden her türden baskı yöntemine ve sınır ötesi operasyonlara dek Saray, seçimleri kazanmak için elindeki bütün kozları kullanmaya devam edecek. Altılı Masa’nın olası bir seçim zaferinin ise, mevcut sorunlarımıza kalıcı çözümler sağlayabileceği yanılsamasına kesinlikle kapılmamalıyız. Altılı Masa partileri mevcut baskı ve sömürü düzeninin “sürdürülebilir” bir çerçeveye konulmasından öte bir program sunmayacak. Saray rejiminden kökten bir kopuş ancak düzen partilerinden bağımsız bir emek ittifakının inşasıyla gerçeklik kazanabilecek.
2023 aynı zamanda Cumhuriyet’in 100. yıldönümüne denk geliyor. Baskıcı bir siyasal sistem temelinde kapitalist sömürünün derinleştirilmesinden öte Cumhuriyet’in yüz yıllık bilançosunun pek de parlak olduğu söylenemez. Patronların değil emekçilerin ve ezilenlerin iktidarda olduğu bir yüzyıl için mücadelemizi birleştirelim ve büyütelim!
İstanbul Ambarlı limanında faaliyet sürdüren Marport firmasının taşeronu Karhan Gümrük’te çalışan 70 işçi sendikalaştıkları gerekçesiyle işten atıldı. Liman-İş sendikasında örgütlenen 70 işçinin iş akitlerinin dün feshedilmesi üzerine sendika ve işçiler bugün liman önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.
Sendika haktır, engellenemez pankartı önünde toplanan işçiler, “İşçiler burada, patronlar nerede”, “Sendika haktır engellenemez”, İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” sloganları attı.
“Biz hakkımız olanı istedik. Ama hukuk patronların hukuku.”
Geçmişte de çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ücretlerinin düzenlenmesi ve sendikal örgütlenme mücadelesi veren Marport işçileri, 2022 yılında da hak mücadelelerini sürdürdüler. Yedi buçuk yıldır limanda çalışan Veysel İlkılıç: “2022 yılının Mayıs ayında ekonomik krizden ötürü geçinemez hale geldik. Ücretlerimiz çok düşük kalıyordu ve patrondan ek zam talebinde bulunduk. Patron talebimizi görmezden geldi. Temmuz ayındaki asgari ücret zammından sonra ise ücretlerimizi 6000 Tl’ye yükseltti. Ancak bizim Mayıs ayındaki talebimiz dahi 6500 TL idi. Hal böyle olunca hakkımız olanı alabilmek için iş durdurduk.”
Enflasyon karşısında alım güçlerinin eridiğini belirten ve insan onuruna yaraşır bir ücret talep ettiklerini dile getiren İlkılıç patronun bu talepleri görmezden gelmesi sonucunda sendikal örgütlenmeye ağırlık vermeye başladıklarını anlattı: “Zaten aramızda sendikalı olan arkadaşlar vardı. Bizim firmada 70 kişi çalışıyor ve hızlı bir şekilde Liman-İş Sendikası’nda örgütlenerek 55 kişiye ulaştık. Bu süreçte patron bizleri tehdit etti, hukuksuz şekilde e-devlet şifrelerimizi ele geçirmeye çalışarak sendikal örgütlenmeyi kırmaya çalıştı ama başarılı olamadı.”
Tüm baskılara rağmen sendikal örgütlenmeyi tamamladıklarını ve Bakanlık yetkisini alabildiklerini aktaran İlkılıç, toplu iş sözleşmesi ve bugünkü durumla ilgili sözlerine şu şekilde devam etti: “TİS sürecinde de anlaşma sağlanamadı. İşçi arkadaşlarımız ve sendikayla birlikte grev oylamasına gittik. Oylamada greve çıkmayalım kararı ağır bastı ve süreç Yüksek Hakem Kurulu’na gitti. Biz tam kuruldan TİS ile ilgili kararın çıkmasını beklerken de dün işten çıkartıldığımızı öğrendik. Liman’a geldiğimizde içeri alınmadık. Biz burada anayasal hakkımızı kullanmışız, hakkımız olanı istemişiz. Ama hukuk bizlerin hukuku değil ki, patronların hukuku. Şimdi mücadele etmek, direnmekten başka çaremiz yok.”
Pazartesi günü tekrardan Marport önünde toplanacaklarını söyleyen Veysel İlkılıç; “arkadaşlarımızla ve sendikayla konuşup yolumuzu belirleyeceğiz. Direniş çadırı kurup kurmayacağımıza karar vereceğiz. Ama bu süreçte tüm emek dostlarını bizlere destek olmaya çağırıyoruz.” diyerek sözlerini sonlandırdı.
Patronlar ve iktidar ekonomik krizin faturasını emekçilere yıkmaya, işçileri enflasyon altında ezilmeye mahkûm etmeye çalışırken emekçiler de insan onuruna yaraşır bir ücret ve güvenceli bir iş için mücadelelerini sürdürüyor. Ancak en temel hakları olan sendikalı çalışma hakkı dahi gasp edilmeye çalışılıyor.
Baskılara, sendika hakkının engellenmesine ve işten çıkarmalara karşı Marport işçilerinin talep ve mücadelelerinin yanındayız. Dayanışma çağrıları, çağrımızdır.
Yeni asgari ücret 8.506 TL olarak açıklandıktan sonra Çalışma Bakanı Vedat Bilgin “bomba” bir açıklama yaptı: “Sendikalar bize 8 bin liranın üstüne çıkmayın dedi” diye konuştu. Bu “sendikaların” hangileri olduğunu söylemedi, ama asgari ücret masasına zaten iki sendika konfederasyonu oturmuştu; biri Türkiye İşverenler Sendikası, diğeri de Türk-İş. Patronlar sendikasının böyle bir talepte bulunmuş olması gayet normal. Ama Bakan Bilgin’in, her ne kadar daha sonra reddetse de, aslında masada sözde işçileri “temsil” eden Türk-İş yöneticilerini kastettiği herkesin malumu.
Bakan Bilgin sözde “gizli” olması gereken bu bilgiyi neden açığa vurdu? Bir neden elbette, “Bakın sayın cumhurbaşkanımız sendikalardan bile daha yüce gönüllü” demek istemiş olabilir. Ya da asgari ücretin açıklama toplantısına katılmayan Türk-İş yönetimini “cezalandırmak”, onları emekçilerin nezdinde gözden düşürmek için olabilir. Ama bunun için bu açıklamayı yapmasına gerek yoktu ki… İşçiler Türk-İş bürokratlarının emekçi sınıfların ne denli uzağında, hatta karşısında olduklarını zaten biliyorlar.
Türk-İş Başkanı Ergün Atalay’ın pazarlığı açlık sınırından (7.785 TL) başlatması, buna gelen tepkiler üzerine Genel Sekreter Pevrul Kavlak’ın çıtayı 9 bin liraya çıkarması, bu bürokratların AKP, hükümet ve patron yanlısı manevralarından başka bir şey değildi. Karara imza koymamaları da bu gösterilerinin bir parçasıydı. Ve hep birlikte emekçileri bir kez daha açlığa ve yoksulluğa mahkûm ettiler, cumhurbaşkanının ayaklarının altına kırmızı halı olarak serildiler.
Pevrul Kavlak, görüşmeler öncesinde, “Bizim istediğimiz rakamı vermezlerse masadan çekiliriz, imza atmayız. Başkaca yapacak bir şeyimiz yok,” demişti. Elbirliğiyle kararlaştırdıkları asgari ücretin bugünkü açlık düzeyinin altında kalması üzerine oluşan tepkileri frenleyebilmek için de şimdi “Gerekirse işçileri meydanlara davet ederiz,” diyebiliyor. Bunlar hep işçileri yatıştırmak için ortaya atılan sahte vaatler. Tıpkı Erdoğan’ın “Gerekirse temmuzda asgari ücreti yeniden gözden geçirebiliriz,” vaadi gibi.
Türk-İş bürokratları bugün asgari ücretin emekçilerin yüzde 60’ını kapsayan ve açlık düzeyinin altında kalan bir “ortalama ücret” olduğunun farkındalar. Ve toplu sözleşmeli işyerlerinin çoğunluğundaki ücretlerin de yeni asgari ücret düzeyinde kalacağının bilincindeler. Bütün bunların, emekçi sınıflar arasında büyük bir hoşnutsuzluğa neden olabileceğinden ve tıpkı 2022’nin başlarında olduğu gibi, ücret talepli yeni işçi seferberliklerine yol açabileceğinden korkuyorlar.
Evet korkuyorlar… Çünkü sendika bürokratlarının gerçek derdi hükümet ve patronlar değil, onların asıl “baş ağrısı” işçiler emekçiler. Bürokratlar, patronlarla pazarlıklarında işçileri infiale sürüklemeyecek bir ücret elde ederek mevcut sömürü düzeninin korunmasından yanalar. Çünkü sendikalarının görevinin bu olduğunu düşünüyorlar ve kendi koltukları da bu tip sendikaların varlığına bağlı. Ama işçi seferberlikleri başladığında, kendi koltuklarının nasıl sarsılabileceğini de biliyorlar. 2022 yılının başlarında işçi mücadeleleri patlak verdiğinde, bürokratların tavrı derhal yangını çıktığı yerde söndürmek olmuştu. Emekçilere açıkça ihanet etmişlerdi. Şimdi de bunun tekrar etmesinden korkuyorlar. Durumu içi boş vaatlerle, sahte tehditlerle atlatmaya çalışıyorlar. Bugün emekçi sınıfların ekonomik, sosyal, sendikal ve tüm demokratik haklarını elde edebilmelerinin önündeki en büyük engellerden biri bu ve benzeri bürokratlardır. Sendikaları bu bürokratlardan temizlemek de öncü işçilerin başta görevlerinden birisi olarak ortada duruyor.
Türk-İş’e bağlı Selüloz-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu, İzmit’te yer alan Kartonsan fabrikası işçileri 22 Aralık’tan bu yana grevdeler. 170 işçinin çalıştığı fabrikada 6 aydır devam eden toplu iş sözleşmesi sürecinde patronun emekçilerin taleplerini kabul etmemesi üzerine işçiler üretimden gelen gücünü kullanmaya gitti. İşçi Demokrasisi Partisi de grevlerinin üçüncü gününde Kartonsan işçilerinin ve sendikaları Selüloz-İş’in haklı mücadelesiyle dayanışmak için grev alanındaydı.
“Bu defa bıçak kemiğe dayandı”
Geçtiğimiz Temmuz ayında asgari ücrete yapılan ara zammın ardından 170 arkadaşlarından 115’inin ücretinin asgari ücretin altında kaldığını belirten işçiler, o dönemde 4 gün üretimi durdurarak yüzde 60 ek zam alabildiklerini aktardılar. 12 yıldır fabrikada çalışan bir işçi şöyle devam etti: “Eğer o zammı alamasaydık bu ekonomik kriz ortamında ayakta kalma şansımız olmazdı. Ama tabii o zam dahi 2 ay içerisinde eridi gitti. Enflasyon karşısında alım gücümüz kalmıyor ki.”
15 yıldır Kartonsan’da çalışan bir başka işçi arkadaşımız devam etti: “Aslında her toplu sözleşme sürecimiz hararetli geçiyordu. Neredeyse hepsinde greve gittik, gidiyoruz noktasına ulaşıyorduk. Ama bugüne kadar hepsinde son anda anlaşmaya vardık. Ancak bugün durum farklı. Hepimizde bıçak kemiğe dayandı. Asgari ücret zammıyla birlikte büyük bir kısmımızın ücreti asgari ücret bandında ya da onun biraz yukarısında kaldı. O nedenle gemileri yaktık diyerek bu defa greve gittik.”
Grevci Kartonsan işçileriyle ekonomik kriz, asgari ücret ve işçi sınıfının durumu üzerine sohbetimize devam ederken 17 yıldır fabrikada çalışan bir işçi arkadaşımız yanımıza yaklaştı: “Bakın şimdi asgari ücreti 8.506 TL olarak açıkladılar. Neye yarar ki? Ocak ayında her şeye zam gelecek zaten. Şubat dedin mi de aldığın zammın hiçbir değeri kalmayacak. Zaten şimdiden bütün ürünlere zam yapmaya başladılar bile. Ocakta bir anda yüklenmesinler diye önden fiyat düzenliyorlar. Mevzuu sadece elimize geçen ücret olmaktan çıktı. Sen bugün bize 15.000 TL de versen şu enflasyonda o da bir şeye yaramayacak, eriyip gidecek. Bir de bizim için önemli meselelerden bir tanesi vergi dilimi konusu. Yıl sonu geldi mi elimize geçen para epey azalıyor. Ocak ile Aralık maaşlarımız arasında 1000 TL civarında fark oluşuyor.”
“Konu yalnızca ücret de değil. Bizim de bir onurumuz var.”
Pandemi süresince dahi birçok sektör çalışmazken kendilerinin servislerle fabrikaya getirilip gerekli önlemler alınmayarak çalıştırıldıklarını belirtti işçiler. Kronik hastalığı olan arkadaşlarının yerine fazla mesaiye zorlandıklarını dile getirdiler: “Patron sürekli bizim üzerimizden kârına kâr katıyor. Ama konu bize zam yapmaya, hakkımızı vermeye geldi mi yok.”
Ama meseleleri yalnızca ücret değil. Sözü başka bir işçi arkadaşımıza bırakıyoruz: “Siz bir de içerideki koşulları, bize yapılan muameleyi görün. Sanki bu fabrikayı biz var etmiyoruz, bizim sayemizde ayakta kalmıyor burası. Çalışıyorsun, üretiyorsun, sürekli mesaiye kalıyorsun, evinde eşinden, çocuğundan fazla yöneticini patronunu görüyorsun. Ama bir selam vermekten dahi acizler. İnsan muamelesi yapmıyorlar sana. Geliyor, yarım saat başında duruyor, bir selam bile vermiyor. İnsanın onuruna dokunuyor. Yani konu yalnızca ücret de değil bizim için. Bizim de bir onurumuz var.”
“Bekaert’i görünce tamam dedim. Biz de geliyoruz.”
Kartonsan’a ziyarete gitmeden önce 15 dakikalık mesafedeki metal işçisi arkadaşlarının yanındaydık. Lastik telinin milli güvenlik meselesi haline getirilerek grevlerinin iktidar tarafından yasaklandığı ama iradelerine ve birliklerine sahip çıkan, grev yasağını hükümsüz kılan Birleşik Metal-İş Sendikası üyesi Bekaert işçilerini ziyaret etmiştik. Zaten iki fabrika işçileri de birbirlerinin grevlerini ziyaret edip mücadelelerinin ortak olduğunu belirtmişlerdi. Biz yine de Bekaert işçilerinin selamlarını Kartonsan işçilerine yeniden ilettik. Hemen bir işçi arkadaşımız devreye girdi: “Düşünebiliyor musunuz lastik teli milli güvenlik meselesiymiş. Neyin milli güvenliği bu? Bizim çocuklarımızın güvenliği ne olacak? Ya da karınları nasıl doyacak, bir sağlık sorunuyla karşılaşsak nasıl karşılayacağız bunu? Böyle milli güvenlik mi olur? Bizler burada hakkımız olanı istiyoruz. Ama grev yasağına rağmen hakkına sahip çıkan Bekaert beni çok etkiledi. Bekart’i görünce tamam dedim. Biz de geliyoruz. Bizim grevimizi de yasaklamaya kalksalar fire vermeden biz de çıkardık greve.”
Her bir işçinin sözünde ayrı ayrı karşılık bulan kararlılık ve direnç tüm grev alanına yansımıştı. Grevdeki işçilerin hepsi büyük bir coşkuyla ailelerini de alarak grev alanına gelmişti.
Selüloz-İş Kocaeli Şube Başkanı Murat Yürük ve sendika işçi temsilcileri ise grevlerinin önemini şu sözlerle dile getirdi: “Bizim inancımız tam, bize dayatmaya çalıştıkları kabul etmiyoruz. Sefalet içinde yaşamaya zorlamaya çalışıyorlar bizi. Bekaert ile beraber gerek Kocaeli için gerek tüm Türkiye için bir yola koyulduk. İnşallah işçi sınıfı için bir ateş olur bunlar. Bu düzen böyle gitmez. Birilerinin buna dur demesi lazım.”
Diğer yandan, resmi ifadeleriyle “Türkiye’nin lider ve Avrupa’nın önde gelen” kuşeli karton üreticisi olan Kartonsan’ın son 9 ayda bir önceki döneme göre yüzde 268 artışla 666 milyon TL kâr ettiği belirtiliyor. Yürük, bu kârın işçiye yansımadığını, oysa istedikleri ücret zammını almaları durumunda bunun kârın yüzde 1’ine bile denk gelmeyeceğini ifade ediyor. Yeri gelmişken, Türkiye’nin alanında lider üreticisi olan bu şirketin 21 yıllık kıdemli işçisinin temmuzda aldığı %60 zam sonrası ücretinin ancak 9100 TL’ye ulaştığını belirtmiş olalım. İşçiler insanca yaşayacak bir ücret için grevlerini bir kazanım elde edinceye kadar ısrarla sürdüreceklerini belirtiyor.
Kartonsan işçisi yalnız değildir!
Bugün grevin 3. gününde @selulozis üyesi Kartonsan işçilerini ve ailelerini grev meydanında ziyaret ettik, haklı mücadelelerini selamladık.
İşçi Demokrasisi Partisi grevlerinin 12. gününde Bekaert işçilerine bir ziyaret gerçekleştirdi.
Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu İzmit Bekaert fabrikasında işçiler, toplu iş sözleşmesinde istedikleri maaş artışını alamadıkları için 13 Aralık’ta greve çıktılar. Hemen öncesinde Cumhurbaşkanlığı tarafından yasaklanan grev kararını tanımayan işçiler; “bu bizim anayasal hakkımız, hakkımız olan ücret artışını istiyoruz” diyorlar. Ziyaret sırasında işçiler grevlerinin “milli güvenlik” gibi içi boş gerekçelerle yasaklanmasını işçi düşmanı ve yasakçı politikaların bir göstergesi olduğunu belirttiler.
Otomobil lastik teli üreten Belçika sermayeli fabrikada işçiler saatlik ücret olarak 100 TL istiyor. İş veren ise 65 TL öneriyor ki bu hayat pahalılığı ortamında sadaka bile denecek bir para değil. Yıllarca fabrikada çalışıp hala asgari ücret düzeyinde maaş alan birçok işçinin olduğu hatta yeni asgari ücret ile birlikte bazı işçilerin maaşlarının asgari ücret altında kaldığı görülüyor.
Fabrikada üretim tamamen durmuş durumda. İşçiler, patronun 12 gündür uğradığı zararın kendilerine vermesi gereken maaş zammından çok daha fazla olduğunu belirttiler. Patronun işçilere istedikleri ücret artışını vermek yerine onları, grevi yasaklatarak cezalandırmayı seçmesi şüphesiz ki, işçilerin örgütlü bir şekilde haklarını almasından duyulan korkuyu göstermektedir.
Son olarak Bekaert işçilerinin grevi sadece maaş artışı ve yan haklar mücadelesi değil, en temel anayasal hakları olan grev hakkını gasp etmeye çalışanlara karşı da üretimden gelen güçlerini kullanmayı seçen işçiler grevlerinin yasaklayanlara karşı da mücadele ediyorlar.
İşçi Demokrasisi Partisi adına yapılan konuşmada Bekaert işçilerinin tüm taleplerini destekledikleri ve onların haklı mücadelelerinin her zaman yanında oldukları vurgulandı.
Haklı mücadelelerini sürdüren #Bekaert işçilerine yaptığımız dayanışma ziyaretinde İDP Genel Başkanı @OktayBenol:
Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS), 22 Aralık saat 11.00’de, Fatih’te bulunan İran İslam Cumhuriyeti Başkonsolosluğu önünde, 18 Mayıs 2022’den beri tutuklu bir halde Evin Hapishanesi’nde tutulan ve sağlık durumu giderek kötüleşen Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası Yönetim Kurulu Üyesi Rıza Şahabi’nin serbest bırakılması talebiyle bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasına, TÜMTİS’in örgütlü olduğu işyerlerinden birçok temsilci işçi katıldı. Basın açıklamasını TÜMTİS İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı Ersin Türkmen gerçekleştirdi.
Basın açıklamasında aynı zamanda tutuklu bulunan diğer sendikacıların ve işçi önderlerinin serbest bırakılması ve şu an İran’ın birçok eyaletinde yayılmış bulunan taşımacılık işçilerinin grev dalgasıyla dayanışma çağrısı da yapıldı.
Basın açıklaması henüz başlamadan, emniyet güçleri İran Konsolosluğu önünde barikatlar oluşturdu ve daha sonrasında da, basın açıklamasının konsolosluğun önünde yapılamayacağını, İranlı yetkililerin talebinin bu yönde olduğunu belirtti. Bu, İran’ın kadınları ile işçilerini bugün idam sehpalarına gönderen İslam Cumhuriyeti rejiminin yaşadığı kriz ile korkunun, birçok ifadesinden yalnızca bir tanesi. Mollaların diktatörlüğü İran’da sendikalara izin vermediği gibi, diğer ülkelerdeki temsiliyet binaların önlerinde de sendikaların kendilerini protesto etmesini istemiyor.
“Rıza’ya özgürlük istiyoruz!”, “Yaşasın enternasyonal dayanışma!”, “İranlı işçiler yalnız değildir!” sloganlarının atıldığı basın açıklamasının ardından, okunan basın açıklamasının İngilizce ve Farsça çevirileri de konsolosluktan bir yetkiliye teslim edildi.
Rıza Şahabi 30 Ekim 2022 tarihinde Evin Hapishanesi’nden bir açık mektup yayımlamış ve rejimin kendisine yönelttiği düzmece suçlamaları reddederek, İran’da sürmekte olan halk devrimiyle olan dayanışmasını ilan etmişti:
“Bugünlerde hükümet ajanlarının tarif edilemez boyuttaki örgütlü zulmünün ve vahşetinin karşısında duran muhterem İran halkının haklı taleplerini bastırmak için hükümetin umutsuz çabalarını kınıyorum ve halkımızın sebat ederek geri adım atmadığını hatırlatıyorum. Ben Rıza Şahabi, bu tür organize ve düşüncesizce yapılan zulümlere yıllarca müsamaha gösteren tüm dostlarımın ve sevdiklerimin yanında olduğumu ve dimdik ayakta durmaya devam edeceğimizi, haklı çabalarımızdan vazgeçmeyi kabul etmeyeceğimizi de belirtmek isterim.”
Bu açık mektubun Türkçe çevirisini yayımlamamızın ardından, İranlı işçi örgütleri Gazete Nisan muhabirlerine, Şahabi’nin güncel sağlık durumunu özetleyen ve Şahabi’nin İslamcı diktatörlüğün işkencesi altında hayatını kaybetme riski taşıdığını açıklayan bir rapor ulaştırdılar:
“Tetkikleri yapan hekimin, C4 ve C5 omurlarındaki disklerin ciddi şekilde hasar gördüğünü ve bu disklerdeki yırtılmanın boyutu nedeniyle C1 ve C2 omurlarının da şiddetli baskı altında olduğunu tespit ettiği belirtildi. Acil önlem alınmadığı takdirde Rıza Şahabi’nin durumunun daha da kötüleşebileceği belirtildi.
Rıza Şahabi’nin tutuklanması ve sorgulanması sırasında maruz kaldığı işkence sonucu aldığı yaralar nedeniyle daha önceden sırt ve boyun ameliyatı geçirdiğini tekrardan belirtmeliyiz. Ne yazık ki Evin Hapishanesi’ndeki kötü yaşam koşulları ve uzun sorgulamalar esnasında uygulanan şiddet, Rıza Şahabi’nin boyun ve omuz ağrılarının daha da artmasına neden oldu.”
İran’da Rıza Şahabi’nin ve onun gibi yüzlerce sendikacının tutulanmasının ve binlerce devrimcinin gözaltına alınmasının hiçbir meşru gerekçesi bulunmamakta. Bu baskı ve kovuşturma vakaları, mollaların iktidarda kalmak için başvurdukları acınası siyasi hamlelerden başka bir anlama gelmiyor. Ancak Mahsa Jina Amini’nin katlinin üzerinden 3 ay geçmiş olmasına rağmen İranlı işçilerin, kadınların ve halkların seferberlikleri ile grevleri geri çekilmiyor ve gerek Evin Hapishanesi’nde olsun, gerek başka bir zindanda, İranlı emekçiler sınıf savaşçılarının özgür bırakılmaları ve demokratik haklarına kavuşmak için mücadele etmeyi sürdürüyorlar.
Bu bağlamda TÜMTİS’in eylemi, uluslararası dayanışma çerçevesinde büyük bir önem taşıyor. İran’daki süreç adım adım bir işçi devrimine doğru yaklaşırken ve İran sınıf hareketi büyük fedakarlıklar göstererek tepesinde despotik rejimi alaşağı etmeye çalışırken, TÜMTİS’in bu eylemi, şu ana kadar Türkiye’de sendikal hareket içinden gösterilen biricik dayanışma eylemi oldu.
Rıza Şahabi’ye özgürlük!
İranlı taşımacılık işçilerinin greviyle dayanışmaya! İranlı işçiler yalnız değildir!
***
Aşağıda okuyucularımızla TÜMTİS’in İran Başkonsolosluğu önünde okuduğu basın açıklamasının Türkçe ve Farsça metinlerini paylaşıyoruz:
SENDİKA HAKKI EVRENSEL BİR HAKTIR ENGELLENEMEZ. TAHRAN TAŞIMACILIK İŞÇİLERİ SENDİKASI YÖNETİCİSİ ŞAHABİ’NİN DERHAL SERBEST BIRAKILMASINI, ÖZGÜRLÜĞÜ VE SAĞLIĞI ÖNÜNDEKİ ENGELLERE VE BASKILARA SON VERİLMESİNİ TALEP EDİYORUZ.
Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası Yönetim Kurulu Üyesi Rıza Şahabi ve çok sayıda sendika aktivisti ve üyesi, sendikacılık faaliyetleri gerekçesiyle tutuklanarak cezaevine konulmuştur.
Rıza Şahabi, dünyada 20 milyonu aşkın taşımacılık işçisini temsil eden ve Türkiye’den sendikamız TÜMTİS’in de üyesi olduğu Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu-ITF’ye bağlı Tahran merkezli taşımacılık işçileri sendikasının yöneticisidir.
Rıza Şahabi, 2022 yılı 1 Mayıs’ında insanca ücret talebiyle yapılan hak alma grevinin ardından; 18 Mayıs 2022 tarihinde, kendisi gibi çok sayıda sendika yöneticisi ve üyesiyle birlikte gözaltına alınıp tutuklanmıştır.
Şahabi’yle birlikte 11 otobüs işçisi, aralarında öğretmen ve çeşitli işkollarından işçilerin de olduğu sendika üyeleri ve yöneticileri tutuklanmıştır. Bunlardan biri yine Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası’nın tanınmış bir üyesi olan Hassan Sayidi’dir. Bu tarihten beri Evin Cezaevi’nde tutulan sendika aktivistleri, aileleri ve yakınlarıyla görüştürülmemekte, adil yargılanma ve haber alma hakları engellenmektedir.
Rıza Şahabi, sendikacılık faaliyetleri yürüttüğü 2010-2017 yıllarında da defalarca kez gözaltına alınmıştır. Bu dönem, hapishanede gördüğü darp ve kötü muameleye bağlı, şiddetli sırt ağrısı, karaciğer ve böbrek fonksiyonu bozukluğu gibi sağlık sorunları nedeniyle hastaneye kaldırılmıştır. Mart 2018’de serbest bırakılan Şahabi, 2022 Mayısında tekrar hapse konulmuş ve adil olmayan bir yargılama sonucu 6 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.
Şu anda İran’da, Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından başlayan protesto dalgasıyla birlikte binlerce taşımacılık işçisi hakları için grevdedir. Grevdeki taşımacılık işçileri, daha iyi ücret, sosyal haklar, sigorta ve sendikalaşma hakkı talep etmekte; aynı zamanda sendika yöneticisi Rıza Şahabi’nin serbest bırakılmasını istemektedirler. Taşıma işçisi kardeşlerimizin haklı taleplerinin yanında olduğumuzu ve onlarla dayanışma içinde olduğumuzu belirtiyoruz.
Temel bir insan hakkı olan ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan sendika hakkı ve sendikacılık faaliyetlerinin tutuklanma ve hapis gerekçesi yapılması, bu gerekçeye dayanılarak Rıza Şahabi ve arkadaşlarının tutuklanıp hürriyetinden yoksun bırakılması kabul edilemez bir durumdur.
Şahabi, günlerdir açlık grevinde ve sağlık durumu giderek kötüleşmektedir. Şahabi, maruz kaldığı hukuksuzluğa son verilmesi halinde, açlık grevini sonlandıracağını duyurmuştur. Bu çağrıya derhal cevap verilmeli, Şahabi özgürlüğüne kavuşmalıdır.
Rıza Şahabi, tutuklanması ve sorgulanması sırasında gördüğü şiddet ve cezaevindeki insanlık dışı muamele nedeniyle ağır sağlık sorunlarıyla karşı karşıyadır. Acil önlem alınamadığı takdirde durumunun daha da kötüleşeceği ortadadır.
Buradan sesleniyoruz; Vicdana, evrensel hukuka, insan haklarına aykırı bu duruma derhal son verilmelidir. Rıza Şahabi ve diğer sendika üyeleri ve aktivistleri derhal serbest bırakılmalıdır.
Yöneticiliğini yaptığı sendikasıyla birlikte çoğu kez Türkiye’deki taşıma işçilerinin mücadelesi ve sendikamız TÜMTİS’le dayanışma içinde olmuş dostumuz Rıza Şahabi’nin, ağır sömürü altındaki taşıma işçilerinin insanca çalışma ve insanca yaşama mücadelesinin yanında olmaktan, onların hak ve çıkarlarını korumaktan başka bir gayreti olmamıştır.
Bizler, her türlü insanlık dışı muamelenin karşısında olmaya, Rıza Şahabi’nin ve İran taşıma işçilerinin hak alma mücadelesinin yanında olmaya devam edeceğiz.
Kamuoyunun bilgisine saygıyla bildiririz.
Ersin Türkmen
TÜMTİS İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı
***
***
TÜMTİS’in Rıza Şahabi’ye özgürlük talep ettiği basın açıklaması, İran sürgün basınında birçok yayın organı tarafından haberleştirildi:
🔴۱ دی: تجمع اعتراضی سندیکای کارگران حمل و نقل #ترکیه در مقابل کنسولگری جمهوری اسلامی ایران در استانبول در حمایت از #رضا_شهابی، عضو هیئت مدیره سندیکای کارگران اتوبوسرانی تهران، که به دلیل فعالیتهای کارگری زندانی است و در همبستگی با دیگر اعضای زندانی سندیکا و کارگران و مردم #ایرانpic.twitter.com/lT9VHKmukH
— Vahed Syndicate سندیکای کارگران شرکت واحد (@VahedSyndicate) December 22, 2022
روز پنجشنبه اول دیماه ۱۴۰۱ اتحادیه کارگران حمل و نقل #ترکیه (TÜMTİS )برای همبستگی با رضا شهابی، عضو هیاتمدیره سندیکای کارگران #اتوبوسرانی تهران، در مقابل کنسولگری جمهوری اسلامی در استانبول تجمع کردند.#رضا_شهابی#مهسا_امینیhttps://t.co/GgTeL50a6N
تجمع اعتراضی اعضای سندیکای کارگران حمل و نقل ترکیه TÜMTİS در مقابل کنسولگری جمهوری اسلامی ایران در استانبول در حمایت از #رضا_شهابی، عضو هیئت مدیره سندیکای کارگران اتوبوسرانی تهران و در همبستگی با اعضای زندانی سندیکا، کارگران و مردم ایران.#مهسا_امینی#ژینا_امینیpic.twitter.com/N0tg2miN7n
Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in 6 yaşındaki kızını 29 yaşındaki müridi Kadir İstekli’yle “evlendirdiği”, “oyun” diye kandırarak seneler boyunca cinsel istismara uğrattığı ortaya çıktı. Yıllarca maruz kaldığı istismarı normal zanneden HKG yaşadıklarının istismar olduğunu yıllar sonra bir radyo programı aracılığıyla kavradı ve adalet mücadelesine başvurdu. Bu adalet arayışı ile birlikte çocuğa yapılan cinsel istismarın nasıl sistematikleştiği ve ailesi, babasının kurucusu olduğu tarikatın ve yargının bunun üzerini nasıl örttüğü ortaya çıktı. 14 yaşındayken başvurduğu doktorun istismarı ihbar etmesine rağmen yapılan kemik testine aile üyeleri ve tarikat çevresi tarafından başka biri sokuldu. Çocuğun ifadesiyle kemik testi uyuşmamasına rağmen savcılık doğum belgesi istemedi ve olay takipsizlikle sonuçlandı. Bu ülkede çocuk istismarına sadece aile, yakındaki erkekler ortak olmuyor; yargı, hastane, kolluk kuvvetleri, bu tarikatın kurucusu ile fotoğraf çektiren AKP il başkanları, çocuk istismarını affetmeye dönük yasa çıkarmaya çalışan milletvekilleri, “çocuğun rızasından bahseden” Adalet Bakanı da ortak oluyor aynı zamanda.
Bu olayın da gösterdiği üzere çocuk istismarı münferit değil. Ve çocukları korumayan, şiddet faillerini cezalandırmayan, çocuk istismarını dini vecibelere dayandırarak normalleştiren, laik ve parasız eğitimi ortadan kaldırarak küçük çocukların tarikatların kurslarında, yurtlarında okumalarının önünü açan başta siyasi iktidar ve kurumları bu ve çok sayıda suçun ortağı. Daha da somutlaştıracak olursak; çok küçük yaşta dini nikahın yaygın olması ve tarikatlarca teşvik edilmesi, kadınları, lubunyaları ve çocukları koruyan İstanbul Sözleşmesi’nin iptali, 2016 yılında meclise getirilen ve tepkiler üzerine geri çekilen, çocuk cinsel istismarı suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 103. maddesi ile ilgili af girişiminin düzenli aralıklarla meclis gündemine getirilmesi, istismarın cezasız kalmasına ve hatta yaygınlaşmasına yol açıyor. Davaya müdahil olan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık’ın “Çocuk istismarı, çocuğa yönelik istismar vakaları siyasetin konusu değildir. Bunlar son derece insani ve her zeminde, her toplumda karşılaşılabilecek meseleler” açıklamasında olduğu gibi meselenin her seferinde normalleştirilmesi, devletin hiçbir sorumluluğu yokmuşcasına davranılması ve yayın yasağı getirilerek üzerinin kapatılması, başlı başına örgütlenen bir çürümüşlüğün göstergesidir. Nitekim Ensar Vakfı’nda yaşanan çocuk tecavüzleri ortaya çıktığında da dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, istismarın ortaya çıkmasının ardından “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz. Biz Ensar Vakfı’nı da tanıyoruz, hizmetlerini de takdir ediyoruz” açıklamasında bulunmuştu.
Nitekim çocuklar “rüşt yaşına gelene kadar evlendirilmez” diyen Diyanet de, daha birkaç yıl önce Dini Kavramlar Sözlüğü’nde bulûğ çağına girenlerin dini nikahlanabileceğini, bunun alt sınırının kız çocukları için 9 yaş olduğunu söyleyerek istismarı açıkça meşrulaştırmıştı. Benzer şekilde cinsiyet değiştirmeyi yasaklamak için yasa tasarısı sunan MHP Diyarbakır İlçe Başkanı Cihan Kayaalp’in çocuk istismar faili olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak çocuğun rızası olduğu iddiasıyla beraat ettirilmişti!
Son 7 yılda onlarca çocuk istismarı davası kamuoyuna yansıdı. Neredeyse bu davaların çoğunda yargılanan kişiler ya somut delil bulunmadığı gerekçesi ile beraat etti ya da birkaç kişiye ceza verilerek davalar kapatıldı. Nitekim çocuk istismarı davalarında “somut delil arama” şartı da İstanbul Sözleşmesi İptali’nin hemen ardından Temmuz 2021’de TBMM tarafından yasalaştırılan 4. Yargı Paketi ile hayatımıza girdi. Ensar Vakfı’nda yalnızca sanık Muharrem Büyüktürk tutuklandı. Diyarbakır Kulp’ta zihinsel engelli çocuğu istismar etme sebebiyle tutuklanan 22 şüphelinin hepsi serbest bırakıldı. Fıkıh-Der vakasında yalnızca 3 sanık tutuklandı. 2 çocuğun istismar edildiği Elmalı Davası’nda ise tüm sanıklar beraat etti. Konya’da 17 yaşındaki bir çocuk aralarında okul müdürlerinin de olduğu kişiler tarafından kandırılıp cinsel istismara maruz bırakıldı. Okul müdürü serbest bırakıldı. Çocuğunu istismar eden babaya, öğrencisini istismar eden öğretmene, torununu istismar eden dedeye, dayıya “somut delil olmadığı” için beraat verildi ve verilmeye devam ediliyor!
Hiranur Vakfı gibi tarikatların içinde geçen bu olay ne yazık ki ilk de değil. Ensar Vakfı, Fıkıh-Der tarikat bağlantısı nedeniyle öğrendiğimiz istismar davalarından birkaçı, bunlar da toplumda infial yaratması sebebi ile öğrendiklerimiz yalnızca. Zira bu denli kapalı ve devletle ilişkileri güçlü kurumlardan bilgi sızması oldukça güç. Örneğin, Hiranur Vakfı’nın kaçak inşaat yapabilmesi ve bunun Seyrantepe Belediyesi tarafından reklamının yapılması, AKP Ataşehir İlçe Başkanı İsmail Erdem’in Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’le fotoğraflarının olması bu ilişkileri ziyadesi ile özetliyor. Zira 90’lardan itibaren tarikatların yoğun biçimde kurslar, yurtlar, öğrenci evleri vb. faaliyetlerle eğitime erişimi maddi nedenlerle kısıtlı olan yoksul ve alt sınıftan gelen muhafazakâr ailelerin çocuklarını örgütleyerek ideolojik ve mali ağlarını genişletmesi ve bu vakıfların devlet tarafından bizzat Diyanet eliyle desteklenmesi içerisinde yaşanan istismar ve şiddet olaylarının da örtülüp gizlenmesine yol açıyor. Zira HKG’nin defalarca şikayetçi olması, bulunduğu sığınma evinden kaçırılmaya çalışılması, davasının Mayıs’a ertelenip tepkiler üzerine 30 Ocak 2023’e çekilmesi yargının ve kolluğun alaka düzeyini gözler önüne seriyor.
Çocuk istismarına yol açan başta erkekler ve onları koruyan erkek egemen iktidar, yargı ve onun tüm kurumları bu olayın sorumlusu ve failidir. Devlet istismarcıyı her seferinde bilmekte ve yıllarca korumaktadır. İstismarcıların yargılanmadığı bir ülkede hiçbir çocuk güvende değildir. Devlet yapması gerekeni yani çocukları korumalı ve istismarcıları bu suça ortak olan tüm kurum ve kuruluşları cezalandırılmalıdır. Bizler çocukların sesi olmak için de durmadan bu gerçekleri haykırmaya ve faillerden hesap sormaya devam edeceğiz.
Hükümet ve patronlar birlikte asgari ücreti net 8.506 TL olarak belirlediler ve bu rakamı sanki kendisinin kişisel ulufesiymiş gibi RTE ilan etti. Gerek asgari ücretin açıklanan düzeyi, gerekse bu kararın alınış biçimi, düzenin emekçi karşıtı niteliğini bir kez daha açığa vurdu.
Gerçek enflasyon, özellikle de gıda enflasyonu yüzde 150’lerin üzerinde olduğu halde asgari ücret artışının yüzde 54,6 düzeyinde kalması, sadece emekçilerin yaşam düzeylerinin daha da kötüleşmesi anlamına gelmiyor, ama aynı zamanda yeni ücretin fiyat artışlarının etkisiyle bir-iki ay içinde eriyip yok olacağına işaret ediyor; hatta Birleşik Kamu-İş sendikasının açıkladığı Aralık 2022 açlık sınırının (9.059 TL) bile altında kalmış durumda.
Açlık düzeyi bir kişinin asgari yaşam harcamasıdır. Oysa emekçilerin önemli bir kesimi bu ücretle en az 3 ya da 4 kişilik bir aile geçindiriyor. Ve Türk-İş bile bir ailenin yoksulluk sınırının 23.365 TL olduğunu belirledi (Birleşik Kamu-İş’e göre Aralık 2022’de 26.124 TL). Yani aynı evde iki kişi çalışıyor olsa bile, emekçi ailelerinin büyük çoğunluğu derin yoksulluğa mahkûm edilmiş demektir.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nu hükümetin ve patronların elinde emekçileri açlığa ve yoksulluğa mahkûm etme aracı olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Üstelik Cumhurbaşkanı’nın bu komisyonda yeri olmamasına rağmen, sanki onun başkanıymış gibi açıklamada bulunması, bir kez daha Tek Adam rejiminin patronların çıkarları için çalıştığının açık bir kanıtını oluşturmuştur.
Türk-İş bürokrasisinin Komisyon’un son toplantısına katılmayıp karara imza koymaması da bu yöneticilerin kaçamak ve patronlarla uzlaşmacı tavrını gizleyemez. Zaten görüşmelere açlık sınırı rakamıyla katılmışlar; sonra gelen eleştiriler sonucunda bu rakamı 9.000 TL’ye yükseltmişlerdi. “Bu rakamı vermezlerse imza atmayız, başka yapacak bir şeyimiz olmaz” demişlerdi. Ülkedeki en büyük işçi konfederasyonunun yöneticilerinin daha baştan böylesine teslimiyetçi bir tutum almaları, onların bırakın emekçi yığınları temsil etme meşruiyetini, aslında sınıfın önünde birer engel oluşturduğunu göstermektedir.
Bu gerçekler çerçevesinde. 1) Hükümetler ile patronların el ele verip karar aldıkları Asgari Ücret Tespit Komisyonu derhal lağvedilmeli. Asgari ücret tüm sendika konfederasyonları ile patron örgütü arasında yapılacak görüşmeler ile belirlenmeli. Ve tabii sendikaların uyuşmazlık halinde genel grev hakkı olmalı. 2) Asgari ücret asla sendikaların ve bağımsız araştırma gruplarının belirlediği yoksulluk sınırı altında olmamalı ve her üç ayda bir otomatik olarak artırılmalı. 3) Asgari ücretin ortalama ücret olmaktan çıkması gerekiyor. Zammın ardından ortaya çıkacak olan yeni asgari ücretle beraber, halihazırda %50’nin üzerinde olan asgari ücretli çalışan oranı, yüksek ihtimalle %60’lar, %70’ler seviyesine yükselecektir. Bu durumdan kurtulmanın yolu, sendikalaşmanın ve TİS imzalayabilmenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasından, tüm işyerlerinde sendika üyeliğinin zorunlu hale getirilmesinden, bunun anayasa ve yasalarla güvence altına alınmasından geçiyor. 4) Fiyatlar gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri tarafından değil sendika ve işçi denetiminde belirlenmeli ve kontrol edilmelidir. 5)Vergi dilimleri ücretler yıl içinde bir üst dilime geçmeyecek şekilde yeniden düzenlenmeli ve vergi yükünün büyük servetlere bindirildiği bir adil vergi sistemi kurulmalıdır. 6) Asgari ücret artışı bahane edilerek işten çıkarmalara izin verilmemelidir.
Bütün bunları gerçekleştirebilmek, hayata geçirebilmek için mücadele etmemiz, seferber olmamız, sendikalarımızda örgütlenmemiz, sendika bürokratlarını sendikalardan uzaklaştırmamız şart. Biz mücadele etmedikçe hükümet ve patronlar kaşıkla verdiklerini kepçeyle almaya devam edecekler. Mücadele etmedikçe yoksullaşmamızın önüne geçemeyeceğiz.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Ukrayna ziyareti sonrası Dayanışma Kolektifi (Solidarity Collectives) tarafından yayımlanan kısa metnin Türkçesini okurlarımızla paylaşıyoruz.
“Size İUB-DE tarafından düzenlenen uluslararası dayanışma kampanyası sayesinde yapılabilen bir başka seyahatten söz etmek istiyoruz. Küçük Türk-Katalan-Ukraynalı grubumuz Kryvbas’ta maden ve demiryolu sendikası üyeleriyle görüşmek için bir haftalık bir gezi yaptı. Kryvyi Rih ve Zaporijya işçilerine, azalan ücretler nedeniyle hayati önem taşıyan ekipmanlar, kışlık giysiler ve insani yardım ulaştırıldı.
KZRK ve ArcelorMittal gibi Kryvyi Rih sanayi işletmelerinde işçilerin yaklaşık yüzde 10’u seferber olmuş durumda. Ukrzaliznytsia’da (Ukrayna Demiryolları) da benzer bir durum var. Sendika liderlerine göre ilk mobilize olanların yüzlercesi bağımsız sendika üyesi. Onlara temel katman kıyafetleri, kışlık üniforma, sırt çantaları, kışlık eldivenler, taşınabilir şarj aletleri, kamp tüpleri ve çadır ulaştırdık. Ayrıca ordudaki demiryolu çalışanları için dört adet Hytera bd615 dijital telsiz aldık.
Lokomotif sürücüsü ve Zaporijya’daki bağımsız sendikanın başkanı Sergei, ‘Önceleri ayda 15.000 UAH kazanıyordum, şimdi daha az iş var ve 8.000 kazanıyorum,’ diyor. ‘Eşim daha da az alıyor, 3.400 UAH.’ Natalia savaşın ilk üç ayında çocuklarıyla İtalya’daydı fakat sonra geri döndü. Şu an, eşiyle lokomotif deposunda çalışıyor ve trenlere yakıt verilmesinin kontrolüyle ilgileniyor.
Sendika, gelirlerindeki büyük düşüş sebebiyle 79 üyesi için gıda paketleri için yardım istedi. Biz de bu konuda yardım ettik.
Ukrayna’ya gelmekten korkmayan Sedat, Jose ve Esther’e ve bu seyahati olanaklı kılan herkese minnettarız. Bunların yanında bize çok yardımcı olan Arjantinli demiryolu işçilerine de teşekkür ediyoruz.”
Thanks to solidarity campaign by @UitCi made a trip to Kryvbas, meeting mining and railway union members. Passed military equipment, warm clothes and humanitarian aid to Kryvyi Rih and Zaporizhya workers. 🧵👇 pic.twitter.com/CUSp3fvcY6
Çoğumuzun ya evde beraber yaşadığı hayvan dostu ya da sokakta beslediği ve bakımıyla ilgilendiği bir kedisi, köpeği vardır. Özellikle son günlerde sosyal medya sayesinde haberdar olduğumuz, barınaklarda yaşamak zorunda bırakılan köpeklere yönelik artan sistematik şiddet hepimizi şoke etti. Barınakların aslında hayvanların huzurlu ve şehirdeki sefil hayatlarından uzakta mutlu yaşamalarını sağlayan yapılar olmak yerine, belediyeler ve iktidar tarafından toplama ve ıslah kampı olarak planlandığının ne yazık ki göstergesi bu. Ve bu aslında iktidarın sorunlara bakış açısının ve krizi nasıl yönetemediğinin de bir işareti. Ekonomi alanında ise başka bir kriz, tüm dünyayı ve Türkiye’de kripto paraları kullananları ciddi bir şekilde sarstı. Dünyanın en büyük kripto borsalarından biri olan FTX iflas etti. Gelin bunun nasıl olduğuna ve kripto paraların yatırım açısından ne kadar güvenilir olduğuna bakalım.
FTX neden battı?
Hepimizin bir şekilde duyduğu veya aşina olduğu kripto paralar, merkezi bankalar ve uluslararası yaptırımlara karşı ekonomik özgürlük ve para transferi amacıyla kullanılması için yaratılmıştı. Fakat günümüzde bu asıl amacının dışında neredeyse tamamen spekülatif para işlemleri ve bir tür kumar borsası olarak hizmet etmekte. Bu işlemlerin kayıtlarını tutan ve hızlı ve güvenli(!) yapılabilmesi için aracılık eden, dünya çapında günde milyonlarca işlemin yapıldığı milyarlarca dolarlık hacme sahip sözde borsalar var. FTX de bunlardan biriydi ve hakkında çıkan usulsüzlük ve buna bağlı gelişen güven kaybı ile sermaye yetersizliğinden dolayı iflas noktasına geldi. Kullanıcıların veya daha doğru tabirle oyuncuların toplamda 50 milyar dolara yakın sermayesi de bu iflasla beraber hiç olmuş durumda. Peki bu kriz önceden tespit edilemez miydi? Edilebilirdi ve denetlenebilirdi bile ama bu, finans kapitalin işine gelmedi, gelmeyecek de.
Riskli olduğunu bile bile…
Ekonomik kriz ve dünyada içinden geçmekte olduğumuz resesyondan dolayı yoksullaşan kitleler, riskli olduğunu bile bile geleceklerini kurtarmak için aşırı ekonomik riskleri, ne idiği belirsiz kumarlar oynamayı göze alacak hale geldi. Aslında kripto paralar, Marksist bir bakış açısıyla incelendiğinde, sınıfsal sistemi ve servetin eşitsiz dağılımını güçlendirici bir rol oynuyor. Örneğin, madencilikle veya sınırlı sayıda paraya yüksek sermayesiyle sahip olan zenginlerin paranın değerini istedikleri gibi belirle imkânları var. İşlem anonimliğini kullanarak da servetlerini gizliyorlar ve vergiden kaçınıyorlar.
Ne yapmalı?
Ne yazık ki kripto paraların ortaya çıkışıyla ve şu anki kullanımı arasında dramatik bir fark var. Hatta yakın dönemde Türkiye’deki kripto borsaları batmış ve çoğu insan mağdur olmuştu. Bu tür kripto paralar veya çeşitli finansal araçlar toplumların refahına ve kalkınmasına hizmet etmiyor, tam tersi bir avuç sermayedarı daha zengin ediyor, tıpkı bildiğimiz borsalar gibi. Bu tür kumar borsaları ne kadar iyi denetlenirse denetlensin kaybeden her zaman küçük yatırımcı, yani milyarlarca insan olacak. Buna karşı ise daha esaslı bir çıkış yolu var, o da örgütlü mücadele ve birlikteliğimiz. Bugünlerde bu yolda canını ortaya koyan ve bize ışık tutan İran halkına bin selam olsun.
Bilanço yıllardır değişmiyor. Bu bilançoda sermayeye hep kâr, emekçilere ise zarar yazılıyor. 2022 de böyle bir yıl oldu. Kazananlar kazanmaya, kaybedenler kaybetmeye devam etti. Kazanan kârına kâr kattı; kaybeden emeğinden, ekmeğinden verdi.
Şimdi 5 kişiden 3’ü geliri ile temel harcamalarını bile yapabilmekte zorlanıyor. Asgari ücret açlık sınırını dahi karşılamıyor. İşsizlik maaşına başvuranların yarısı bu destekten yararlanamıyor… Ama dedik ya kazanan nasılsa kazanmaya devam ediyor: Aynı anda, bankaların 10 aylık net kârında yüzde 400 artış yaşanıyor.
Büyümüşüz! İşte o büyüme ancak bu şekilde mümkün oluyor. Tek Adam rejimi, bu bilançoyla her defasında ekonomik, sosyal, demokratik hak ve taleplerimize eksi yazıp duruyor.
İşçiler olarak kaybediyoruz; daha güvencesiz, daha esnek çalışıyoruz; iş güvenliğinden yoksunuz, sendikal haklarımıza dahi erişemiyoruz, yoksullaşıyoruz, işgücümüz her gün daha da değersizleşiyor. Gençler olarak kaybediyoruz; nitelikli, bilimsel ve herkes için ulaşılabilir bir eğitim sisteminden yoksunuz; diplomalı işsiz ya da ucuz işgücü olma arasında salınıp duruyoruz. Kadınlar olarak kaybediyoruz; ücretli emeğimiz değersizleşiyor, bakım emeğimiz hepten yok sayılıyor; erkek şiddeti karşısında cezasızlık politikaları ile sindiriliyoruz. Haklarımıza, mücadelemize karşı sistematik bir saldırıyla karşı karşıyayız. Lubunyalar olarak kaybediyoruz; lgbti+fobi ve nefret suçlarıyla yüz yüzeyiz. Yok sayılıyor, sistematik baskı ve ayrımcılığa maruz kalıyoruz. Kürtler, Aleviler ve tüm ezilenler olarak kaybediyoruz; demokratik haklarımız yok sayılıyor. Marjinalleştiriliyoruz.
Birlikte kaybediyoruz; Tek Adam rejiminin ve politikalarının bedelini birlikte ödüyoruz. Ama tabiri caizse kasa/kasanın başında duranlar hep kazanıyor! Çünkü her defasında oyunun kurallarını onların koymasına bir şekilde izin veriyoruz. Bu sebeple, bu durumu bunca yıl birçok değişkene rağmen sürdürebildiler. Şimdi ise denklemdeki ana değişkenin kendimiz olduğunu, sonucu değiştirebilecek olanın bizler olduğunu görme vaktimiz.
Bu, iktidarın da burjuva muhalefetin de tüm programını ayakta tutan denklemi bozmak demek. Kârı esas alan, ekonomik ve sosyal enkazın faturasını hep emekçi kitlelere yazan ve bu formülle aktörleri değişse bile bir şekilde hep kazanan siyasal anlayışın yerine emeğin, emekçinin, adaletin, özgürlüğün esas olduğu bir düzen için yeni formülasyonun kurulması demek. Bu ise emekçiler olarak birliğimizden ve bağımsız sınıf hattına dayalı mücadelemizden geçiyor. Doğrudan bu sistemi karşısına almayan, arabuluculuk oynayan, onu makyajlamaya çalışan, sopa yerine havuç sunan her programa da “artık bunlara karnımız tok” demek gerekiyor!
Belki de tüm bu yıllardan ve bilançodan şu dersle yol almak gerek 2023’e: Onlar kazandığı için kaybetmedik biz; biz kaybettiğimiz için onlar kazandı! Ve yine ancak biz kaybedersek onlar kazanacak!
Pedro Castillo’nun görevden alınması ve tutuklanması ve sonrasında Başkan Yardımcısı Dina Boularte’nin göreve başlamasının ardından Peru’da eylemler, bölgesel grevler, yol kapamalar, el koymalar ve havaalanı ve üniversite işgalleri yaşanıyor.
Eylemler doğrudan, sağcı liderler, yozlaşmış patron partileri ve büyük şirketler tarafından kuşatılmış olan ve Fujimori diktatörlüğünden bu yana tüm hükümetlerce sürdürülen açlık ve yağmaya dayalı ekonomik gidişatı onaylayan Boularte hükümetine karşı ilerliyor. Hükümet ise Silahlı Kuvvetlere ve PNP’ye (Peru Ulusal Polisi) güvenerek protestoları bastırmak için olağanüstü hâl ilan etti.
Bugünlerde on binlerce insan sokaklara dökülüyor. Ülkenin 24 bölgesinin 20’sinde kitlesel eylemler patlak verdi. Baskı da artıyor: Geçen Pazar gününden bu yana, 20’den fazla kişi öldü ve 200 kişi yaralandı; binlerce de tutuklu var.
Başlangıçta 2026’ya kadar iktidarda kalma niyetini dile getiren Cumhurbaşkanı Dina Boularte, bu gelişmeler sonrası seçimleri önce 2024’e, ardından 2023’e çekmekten bahsediyor. Eylemler karşısında uygulanan ağır baskı politikalarından dolayı şimdiden iki bakan istifa etmiş durumda.
Ancak seferberlik durmuyor, kitleler hükümetin, parlamenterlerin derhal gitmesini ve demokratik seçimleri talep ediyor.
Biz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, ülke genelinde gerçekleşen eylemlere, yol kesme eylemlerine ve işgallere tam destek veriyoruz. Baskıyı reddediyor ve Dina Boularte hükümetinin ve yozlaşmış kongrenin gitmesi talebine eşlik ediyoruz. “Hepsi gitsin!” kitlesel bir slogana dönüşmüş durumda. Kendisine veya hükümetine herhangi bir siyasi destek sunmaksızın, Pedro Castillo’nun serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Savunma komitelerini, merkezi ve demokratik mücadele komitelerini ve seferberliği geliştirmek için mücadele veren siyasi örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarını ve onların ulusal koordinasyonlarını aşağıdaki taleplerle ulusal bir greve doğru ilerlemek için mücadelelerini birleştirmeye çağırıyoruz:
Dina Boularte hükümeti defol! Hepsi gitsin!
Baskıya son! Olağanüstü hâl kaldırılsın! Ölüm ve yaralanmaların sorumluları cezalandırılsın!
Pedro Castillo ve diğer siyasi tutuklular serbest bırakılsın!
Fujimori anayasasından kopuş için bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis!
Emekçi halkın için ihtiyaç duyduğu köklü değişiklikleri emekçilerden yana alternatif bir ekonomi planıyla hayata geçirecek bir işçi ve halk hükümeti!
İUB-DE olarak Perulu işçi, köylü ve yerli halkın mücadelesini desteklemek için en geniş uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz. Bunun için dünyanın dört bir yanında büyükelçilikler ve konsolosluklar önünde gösteriler yapma ve birleşik eylemde bulunma çağrısı yapıyoruz.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
İran İslam Cumhuriyeti tarafından idam edilmeden önce Macit Rıza'nın vasiyeti olarak bıraktığı son sözleri: "Ağlamayın, Kuran okumayın, dua etmeyin. Neşe dolu olun. Mutlu müzikler çalın."
“Ağlamayın, Kuran okumayın, dua etmeyin. Neşe dolu olun. Mutlu müzikler çalın!”
– Macit Rıza Rahnavard’in idam edilmeden önceki son sözleri
“Direndiği için tutsak edilenlerin hayatlarını kurtarmak ve hükümetin cinayet döngüsünü durdurmak için ayağa kalkalım ve onları yalnız bırakmayalım. Gençlerimizin boynundaki ipi koparmak ve darağaçlarını ezmek için ayaklanalım.”
– Evin Hapishanesi’ndeki 18 kadın siyasi tutsağın mektubundan / mektubun tamamı için (açıklama için burayı tıklayınız)
“Bizim ana amacımız, rejimin baskı ve infazına karşı acil bir yanıt geliştirmektir. Ve bu yanıt, petrol işçilerinin grevinden ve petrol musluklarının kapatılmasından başka bir şey değildir.”
– İran Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi (açıklama için burayı tıklayınız)
“… Hayır, bizim kavramsallaştırmamızda, sanatın toplumun kaderi üstünde reddedilmesi mümkün olmayan bir etkiye sahip olduğunu vurgulamak vardır. Özellikle yaşadığımız şu zaman diliminde, sanatın asıl işlevi, toplumu devrime hazırlamada aktif ve bilinçli bir görev almaktır…”
– Lev Troçki ve Andre Breton imzalı Bağımsız ve Devrimci bir Sanat için Manifesto’dan
16 Eylül 2022’nin üzerinden üç ay geçti. Mahsa Jina Amini’nin “ahlak polisi” tarafından katledilmesinin ardından İran’da İslam Cumhuriyeti rejimi karşısında başlayan devrimci halk ayaklanması üç ayı geride bıraktı bir başka deyişle.
Aradan geçen üç ay süresince İran emekçi halklarının seferberliğini birçok farklı açıdan değerlendirdik. Bunları diğer tüm yazılarımızda ya da İran kitle özörgütlenmelerine ait çevirdiğimiz metinlerde detaylıca görebilirsiniz.
Yayımladığımız ve yayımlamaya devam edeceğimiz metinlerin tamamı farklı saikler üzerinden İran emekçi halklarının mücadelesini anlamaya ışık tutuyor. Ama tüm metinlerde öne çıkan başat bir motif mevcut. Ki bu motif metinlere direkt olarak sokaktan, seferberlikten hücum ediyor: Kitlelerin rejimden zihinsel kopuşu.
Ferzin Mefuni’nin mezarı başındaki doğum günü.
Kadınların, gençlerin, ezilen ulusların, emekçilerin 43 yıllık diktatörlük rejiminin tüm garabetinden kopuşları. İdeolojik, politik, toplumsal, dini, kültürel bir kopuş. İslam Cumhuriyeti rejiminin giydirdiği deli gömleğine sığmayan, sığmadığını yıllarca farklı mücadelelerle ifade eden ve onların birikimiyle bugün o gömlekten taşan, onun düğmelerini patlatan ve onu yırtıp tarihin çöplüğüne atmaya çalışan bir bilincin açığa çıkışı ve seferberlik içerisinde somutlanışı bu. Mücadelenin, gündelik hayatın, sokağın ta kendisinde yankısını bulan…
Korku duvarını aşmak
Ve bu yankının mümkün kıldığı olgu, korku duvarını aşmak olarak karşımıza çıkıyor. Kitlelerin üç aydır geri adım atmamasını, rejimin tüm baskısına, şiddetine, katliam ve infazlarına karşı sinmemesini sağlayan şey.
Macit Rıza Rahnavard’a infazından dakikalar önce o yukarıdaki sözleri söyleten… Tahran’da seferberlikler esnasında öldürülen Ferzin Marufi’nin ailesinin doğum günü vesilesiyle mezarı başında “dinlenmen kutlu olsun” yazılı bir pastayla toplanıp, babasına oğlunun yanı başında müzik eşliğinde dans ettiren… İran’ın en kanlı hapishanelerinden biri olan Evin’deki siyasi tutsak kadınlara ayaklanma çağrısı yaptıran… Molla rejiminin hakkında idam istediği 17 yaşındaki genç kadın Sonia Sharifi’nin kefaletle serbest bırakılmasını mümkün kılan kitle basıncını yaratan… Kadınların zorunlu baş örtüsü yasasını de facto bir şekilde ortadan kaldırmasına vesile olan… Tüm ezilen ulusları ortak bir hedef etrafında birleştiren… Sanatçıların üç ay içerisinde onlarca marş, şarkı üretmesini, yüzlerce grafiti, resim, tasarım hazırlamasını kışkırtan yaratıcılığı somutlayan… Kitleleri sokağa davet eden…
43 yıllık diktatörlüğün krizini derinleştiren, dengesini bozan ve ayakta kalmasını zorlaştıran etmen de tam olarak bu.
Tam da bu nedenle ellerinde kalan en temel güce başvuruyorlar. Şiddet, baskı, işkence, katliam ve infaz… Muhsin Şekari’yi ve Macit Rıza Rahnavard’ı infaz ederek ve 26 kişiyi daha idam cezasıyla yargılayarak (bu 26 kişiden 11’i idam cezası aldı, 15 kişinin yargılanması ise sürüyor) suç, sömürü ve istismar makinalarını ayakta tutmaya çalışıyorlar. Uzun lafın kısası, ülkeyi yıkarak, devrimi boğarak iktidarlarını sürdürme gayretindeler.
Ancak rejim ülkeyi yıkıp kendini kurtarmak peşindeyken kitleler rejimi yıkıp toplumu yeniden inşa etme mücadelesinden ödün vermiyor. İdam cezalarına karşı sinmek yerine daha güçlü, daha kitlesel bir şekilde sokağa çağrı yapıyor. İşçi sınıfı birçok sektörde infazlara karşı grev çağrıları yayınlıyor. Öğrenciler 19, 20 ve 21 Aralık günleri için kitleleri 3 günlük genel eyleme çağırıyor. Macit Rıza’nın vasiyetinden feyz alan sanatçılar idamlara karşı marş besteleyerek sokağa davet ediyor.
Kitleler, rejimin 43 yıl boyunca kendisini üzerine inşa ettiği ne varsa ortadan kaldırmak uğruna mücadele ediyor. Toplumsal, kültürel, gündelik tüm ritüelleri sorguluyor. Ve sadece sorgulamakla kalmıyor. Kopuş bilincinin açığa çıkarttığı somut pratiklerle kendi özgün deneyimini inşa etmeye çabalıyor.
“Duvar ustası” olmak
Korku duvarını aşan İran emekçi halkları, İslam Cumhuriyeti rejimi karşısında kendi duvarlarını inşa ediyorlar. Üç aylık seferberlik süreci içerisinde somutladıkları devrimci dönüşümü özörgütlenme organları vesilesiyle vücuda getirmeye gayret ediyorlar. Mahalli şuralar bölgesel koordinasyonlar kurmaya, işçi konseyleri farklı sınıf sektörlerini kapsamaya başlıyor.
Toplumun topyekûn devrimci dönüşümünü mümkün kılabilecek kurumlarını bina ediyorlar. Ve bunların kalıcılaşabilmesi için rejimi alaşağı etme mücadelesini daha da güçlendirmeyi hedefliyorlar.
Tam da bu noktada, bizlere düşen ise bu dönüşüm süreciyle dayanışmak, ondan beslenmek ve onu beslemek. Bu zihinsel kopuşu, ezen, sömüren herhangi bir odaktan bağımsız bir şekilde üreten kadınların, gençlerin, emekçi halkların mücadelesine yine kendi bağımsız politik kopuşlarını inşa edebilmeleri adına eşlik edebilmek. Duvar ustası olabilmek…
Çünkü Macit Rıza’nın sözleri yalnızca bir vasiyet değil, daha ziyade bir çağrı aslında!
17 Aralık 2022
“Bir devrimciyi tutuklayabilirsiniz, ancak bir devrimi asla!”
Aşağıda okuyucularımızla, İran’daki devrimci mücadele örgütlerinin 19, 20 ve 21 Aralık tarihleri için yaptığı eylem çağrısının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.
***
Öğrencilere, gençlere, kadınlara, sanayi işçilerine, eğitim ve sağlık personeline ve tüm emekçilere çağrı:
19, 20 ve 21 Aralık’taki eylemlerimizle devrimimizi sağlamlaştıracağız!
İslam Cumhuriyeti, iki savaşçımızı öldürerek vahşetini bir kez daha kanıtladı. Muhsin Şikari ve Macid Rıza Rahnavard’ın infazları, devrimimizin ilerlemesinin İslam Cumhuriyeti’nin köklerini kuruttuğunun ve onları ne kadar korkuttuğunun bir göstergesi. Hükümet bu tür vahşi suçlar işleyerek devrimimizi durdurmak ve bizlere gözdağı vermek için bizlere açık bir mesaj verdi.
5, 6 ve 7 Aralık tarihlerindeki üç günlük eylem ve grev çağrıları devrimimizi ilerletti. Ülke çapındaki grevler, mahalli temelli protestolar ve 7 Aralık akşamı gerçekleşen kitlesel protestolar bunun kanıtı. Tahran, İsfahan ve diğer bazı büyük nüfuslu şehirlerin ana caddelerini ve meydanlarını kitlelerin işgal etmesi ya da araçlarıyla meydanları kilitlemeleri, devrimin bir sonraki adımını bizim için netleştirdi.
Bu eylem, hedeflerimiz için ilerlemek ve İslam Cumhuriyeti’ni yıkılma noktasına itmek doğrultusunda yapılmıştı. Evet, fethettiğimiz önceki kaleleri elimizde tutmalı ve bir sonraki kaleyi ele geçirmek için sürekli hazır olmalıyız. Çünkü ancak bu savaşı kazanırsak ve İslam Cumhuriyeti’ni tamamen yok edersek kazanacağız.
İslam Cumhuriyeti’nin infaz, baskı, tutuklama ve tecavüz gibi suçlarını durdurmalı, hükümeti devirmeli ve devrimimizin zaferini hızlandırmalıyız. Bu hedefler ülke çapındaki genel eylem ve genel grev sürecini genişleterek mümkün olacaktır.
Bu bağlamda ve İran’daki mevcut devrimin ilerlemesi için, 19, 20 ve 21 Aralık günlerini (Pazartesi-Çarşamba) bir kez daha ulusal eylem ve grev günleri olarak ilan etmeyi gerekli görüyoruz.
Bizler, ülke çapındaki bu çağrıya imza atanlar, toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerini ve tüm toplumsal hareketleri bu çağrıya eşlik etmeye davet ediyoruz.
Anılan günler için duyurumuz;
– Başta sanayi merkezleri, fabrikalar ve işyerleri olmak üzere şehirlerde ülke çapında grev, üniversite ve okullarda boykotlar ve protesto yürüyüşleri,
– Akşamları ise kent meydanlarında kitlesel yürüyüş ve protestolar,
gerçekleştirmektir.
Baskı ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak için el ele vererek söz konusu eylemleri örgütlemeliyiz. Daha büyük grev ve eylemlerle ve daha kitlesel kalabalıklarla bir sonraki adımı daha güçlü bir şekilde atabiliriz!
İmzacılar:
Öncü Öğrenciler Örgütü
İsfahan Teknoloji Enstitüsü Birliği
Tahran Devrimci Öğrenci Örgütü
Kürdistan Ulusal Komitesi
Kürdistan Üniversitesi
Kürdistan Azad Üniversitesi
Kürdistan Payam Noor Üniversitesi
Kürdistan Teknik ve Meslek Üniversitesi
Kürdistan Farhangian Üniversitesi
Kürdistan Uygulamalı Bilimler Üniversitesi
İsfahan Üniversitesi
Beheshti Üniversitesi
Kirman Bahoner Üniversitesi
Tarbiat Modares Üniversitesi
Tahran Üniversitesi
Jundishapur Üniversitesi, Ahvaz
Harezmi Üniversitesi
Shahrekord Üniversitesi
Şiraz Üniversitesi
İsfahan Teknoloji Üniversitesi
İsfahan Tıp Bilimleri Üniversitesi
İsfahan Azad Üniversitesi
Eşrefi İsfahani Üniversitesi
Flowerjan Azad Üniversitesi
Azad Üniversitesi Araştırmalı Bilimler Birimi
Necef Abad Azad Üniversitesi
Kürdistan’ın Mücadeleci ve Devrimci Kadınları
Zahidan Devrimci Gençlik Çekirdeği
Senendec Mahallelerinin Devrimci Gençlik Koordinasyonu
17 Aralık 2010’da Tunus polisi tarafından tezgâhına el konulmasını ve polisler tarafından aşağılanarak kötü muameleye maruz bırakılmasını protesto etmek isteyen sokak satıcısı Muhammed Buazizi, Sidi Bu Zeyd’de kendini yakarak intihar etti. Buazizi’nin hayatı pahasına gerçekleştirdiği bu intihar eylemi, 23 yıldır Zeynel Abidin Bin Ali diktatörlüğü altında ezilen ve sömürülen Tunuslu işçilerin ve emekçi halkın sabrını taşıran damla oldu. Tek geçinme aracı olan tezgâha Bin Ali rejiminin polisleri tarafından el konulmasına isyan eden Buazizi’nin adalet arayışı, Tunus halkının işaret fişeği oldu ve Buazizi’nin trajik ölümünün haberi ülkenin dört bir köşesine ulaşırken, kitleler seferber olmaya başladı. Buazizi’nin ölümünün üzerinden henüz bir ay geçmeden, Tunus halkı onun intikamını aldı ve 14 Ocak 2011’de diktatör Bin Ali ülkeden kaçtı.
Ancak Bin Ali’nin Tunus’tan kaçışı, emekçi kitlelerin diktatörlük rejimlerine dönük öfkelerini dindirmedi. Ayaklanma dalgası Mısır’a, Libya’ya, Suriye’ye, Bahreyn’e, Ürdün’e ve daha birçok ülkeye sıçradı. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu bir devrim ve devrimci ayaklanma dalgası kapladı.
Bu devrimci dalganın parçası ve katılımcısı olan emekçi halk kitleleri, aslında Buazizi’de ve onun Tunus polis rejimi tarafından erken sonlandırılmaya zorlanan hayatında, kendilerinin bir yansımasını, kendilerinin bir sınıf kardeşini görüyorlardı. Buazizi bir işçi ailesinde doğmuştu. Babası bir inşaat işçisiydi ve ailesini geçindirebilmek için göçmen işçi olarak gittiği Libya’da, Buazizi henüz 3 yaşındayken kalp krizi geçirerek ölmüştü.
Bunun ardından Buazizi’ye amcası bakmaya başladı. Ancak amcasının kötüleşen sağlığı, Babusa’yı (arkadaşlarının Buazizi’ye verdikleri takma isim) 10 yaşından itibaren çalışmak mecburiyetinde bıraktı. Babusa, 6 kardeşine ve amcasına bakmak için okulu bırakarak çeşitli işyerlerinde düzensiz işlerde çalışmaya başladı.
Buazizi ailesi, Bin Ali rejiminin IMF planlarına uygun olarak Tunus tarımını kapitalizme ve büyük tekellere açma politikasının bir sonucu olarak, kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden babalarından kalan ufak parça bir tarım arazisini Tunus bankalarına kaptırdı. Bankanın bu araziyi haczetmesiyle Buazizi sokak satıcılığı yapmaya başladı.
Buazizi, Sidi Bu Zeyd merkezine 20 dakikalık yürüme mesafesinde olan sıvalı bir evde yaşıyordu. Sidi Bu Zeyd o sırada iki yönüyle meşhurdu: Birincisi, yerel yönetimin gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış olmasıyla ve ikincisi de, kentteki işsizlik oranının yüzde 30’a dayanmış olmasıyla.
Buazizi ilk önce asker olarak düzenli bir maaş altında çalışmak için orduya başvurdu ancak kabul edilmedi. Ertesinde başvurduğu işlerden de kabul almadı ve böylece, ayda yaklaşık 140 dolar kazanacağı sokak satıcılığı işine sürüklendi. Babusa, 16 Aralık 2010 günü, saat 22.00 civarında, ertesi gün satacağı ürünü satın almak için yaklaşık 200 dolarlık bir borç sözleşmesi imzaladı. Ertesi sabah 10.30 gibi polisin tacizleri ve rüşvet talepleri başladı. Babusa polislere rüşvet ödeyemeyince tezgâhına el kondu. Bir saat sonra, 11.30’da, Babusa trafiğin ortasında arabaların karşısına geçerek “Nasıl geçimimi sağlamamı bekliyorsunuz?” diye bağırdı ve kendini ateşe verdi. Cenazesine 5 bin kişi katıldı ve cenaze alayı boyunca atılan sloganlar, Bin Ali’den Buazizi’nin intikamının alınmasına çağrı yaptı.
Nasıl ki tüm bölge işçileri Buazizi’nin hayat hikâyesinde kendilerini buldular ise, bugün İranlı kadınlar ve emekçiler de 16 Eylül 2022’de başörtüsünü “doğru” takmadığı için ahlak polisi tarafından katledilen Mahsa Jina Amini’de kendilerini görerek ayaklandılar. 22 yaşındaki Jina da, tıpkı 27 yaşındaki Buazizi gibi, Ortadoğu devrimci sürecinin, halkların hafızasından silinmeyecek bir sembolüne dönüştü. Buazizi’den Mahsa Jina’ya Ortadoğu işçileri ve emekçi halkları, devrim şehitlerine sahip çıkmayı ve onların isimleri ile anılarını mücadelelerinde yaşatmayı sürdürüyor.