Ana Sayfa Blog Sayfa 29

Eğitim fırsat değil kamusal bir haktır, özelleştirilemez!

0

Kapitalizmin ilk yıllarında sadece zengin bir azınlığın hakkı olan eğitim hakkı sosyalist ideolojinin ortaya çıkışı ve de özellikle Sovyetler Birliği’nin kurulması ile gerçek anlamda temel bir insan hakkı olmuştur. Sosyalizmin yayılmasını engelleyebilmek için kapitalist ülkeler eğitim ve sağlık gibi hizmet alanlarına uzun süre dokunmamış, bu hizmet alanlarını kamusal bir hak olarak kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak Sovyetlerdeki yozlaşma ve nihayetinde Sovyetlerin çöküşü ile birlikte ortaya konulan neoliberal politikaların ilk göz diktiği alanlar da bunlar olmuştur. Sağlık alanında başlayan bu hakkın sermayeye peşkeş çekilme süreci eğitim alanında da devam etmiştir.

Verilen mücadelelerle temel bir insan hakkı haline gelen eğitim hakkı neoliberal sistem içinde kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp ancak “elde edilebilecek” bir “fırsata” indirgenmiş ve emekçilerin bilinçlerini kirletmek için “fırsat eşitliği” söylemi ortaya atılmıştır. İlk başta kulağa hoş gelen bu “fırsat eşitliği” söylemi, aslında eğitim hakkının alınıp satılabilen bir metaya dönüşmesinin altyapısını hazırlamış ve bu sayede geniş çaplı özelleştirmelerin de temelleri atılmıştır.

Temel bir insan hakkı olan eğitim hakkı kavramı, öğrencileri hayata hazırlamayı, kişisel yeteneklerini geliştirmeyi kapsar ve bunu da kamunun bir görevi olarak belirler. Kapitalizmin ortaya attığı “fırsat eşitliği” söylemi ise eğitimin bu kamusal temellerini dinamitlemektedir. Eğitimin bir fırsat olduğu yalanı ile öğrenciler hayattan ve üretimden kopartılır, sistem içinde sınırlı olan ayrıcalıklı iş pozisyonlarına kabul edilmenin yolu olarak “rekabet” kavramı yüceltilir. Sınırlı sayıdaki bu ayrıcalıklı iş imkânına kavuşabilmek için de varlık seviyelerine göre aileler de bir rekabete sokulur. Zengin ailelerin çocukları daha iyi imkânlarla okumak ister ve kamu okullarında yaratılamayan bu “daha iyi” imkânlar özel okullar vasıtasıyla sağlanır. Böylelikle eğitimin özelleştirilmesi bir zorunluluk olarak gösterilir.

Kapitalist sistemin bir parçası olan ülkemizde de bu neoliberal peşkeş politikaları uzun yıllar önce uygulanmaya başlanmış ancak güçlü dirençlerle karşılaşmıştır. Fakat uzun süre tek başına iktidar olmanın avantajlarını iyi kullanan AKP iktidarı kendilerinden önceki tüm iktidarların tamamından daha fazla bu özelleştirme politikalarını hayata geçirmiştir. AKP’nin iktidara ilk geldiği 2002 yılında yüzde 1,9 olan özel okul oranı şu anda yüzde 25’lere dayanmıştır. Bir yandan özel eğitim kurumlarının hızla yaygınlaşmasını sağlayan AKP iktidarı, diğer yandan da kamuya ait eğitim kurumlarının içini boşaltmaktadır. Hem kendi gerici ideolojisini beslemeyi hem de özel eğitim kurumlarını palazlandırmayı hedefleyen AKP iktidarı her politikası ile kamusal eğitime darbe vurmakta, kamusal eğitim kurumlarının içini boşaltmaktadır.

İmam Hatiplerin yaygınlaştırılması ve öğrencilerin zorla bu okullara kaydedilmesi; eğitim emekçilerinin iş güvencelerini gasp eden uygulamalar; sınav odaklı eğitim anlayışının hâkim kılınması ve sınav sisteminin yaygınlaştırılması; eğitime ayrılan bütçenin sürekli düşürülmesi ve mevcut bütçenin de büyük oranda özel sektöre aktarılması gibi politikalar nedeniyle insanlar kendi bütçelerine göre özel okullara yönelmekte, kamuya ait eğitim kurumlarına ve de eğitim emekçilerine güven azaltılmaktadır. Eğitimdeki gericileşme ile birlikte “laiklik” para ile satın alınabilir bir hak haline getirilmiş, suni bir şekilde yaratılan ücretli, sözleşmeli, kadrolu ayrımları ile eğitim emekçilerinin mesleki itibarları zedelenmiştir. Özel okulların yaygınlaşması ve yarışmaya dayalı, sınav odaklı eğitim anlayışı kamu okullarını da eğitimin asli amacından koparmakta, öğrencileri sınava hazırlamaya odaklamaktadır. Hülasa eğitim artık kişinin hayata hazırlandığı bir hak olmaktan çıkarılıp ayrıcalıklı bir azınlığın ulaşabildiği bir fırsat haline getirilmektedir.

Kapitalizmin kamusal eğitim hakkının temellerini dinamitlediği bu uygulamaları etkisiz hale getirmek için örgütlü, bilinçli ve sınıfsal bir mücadele örmek gerekmektedir. Ancak bu şekilde eğitim tekrar kamusal bir hak haline getirilebilir. Aksi durumda birçok temel hakkımız gibi eğitim hakkımız da küçük bir grup azınlığın ulaşabildiği bir “ayrıcalık” olacaktır.

TOKİ sosyal konut projesi: şapkadan ölü çıkarılan tavşan

0

Türkiye’nin içinde bulunduğu çoklu krizlerin en önemlilerinden biri de konut krizi. Ev ve kira fiyatlarının olması gerekenin çok üzerinde seyretmesi, zaten gelirlerinin çok büyük bir bölümünü gıda ve barınmaya harcayan işçi ve emekçilerin yaşam şartlarını daha çok zorluyor. Bu koşullar altında iktidar tarafından konut krizine çözüm getireceği söylenen “sosyal konut projesi” gerçekten barınma sorununu çözer mi? Yoksa seçime dönük planlanmış balon bir proje mi?

Bir önceki yazımızda ne demiştik hatırlayalım: “İktidar, seçimlere kadar şapkadan tavşan çıkarmaya çalışacak. Belki borç silinmesi, belki ucuz kredi ile emekçilere makyajlı ve süslü ekonomik paketler sunacak…“ İşte tamda öngörülene uygun bir “proje” olarak sunulan TOKİ’nin yeni yatırımı, bizleri elbette şaşırtmadı. Seçimler yaklaşırken barınma sorununu da ancak biz çözeriz algısı yaratmak ve bunu yaparken yüz binlerce insanı borçlandırarak yüksek maliyet nedeniyle daralan inşaat sektörüne can suyu vermek gibi tam da iktidarın ekonomi politikalarına uygun düşen bir proje önümüze serildi.

Sosyal konut projesinin detaylarını ve teknik özelliklerini bu yazıda irdelemeyeceğiz. Fakat hemen hemen her yazıda vurguladığımız iktidarın finans sermayesi lehine kredi hacmini sonuna kadar genişleterek emekçi kitleleri borçlandırma yoluyla geleceklerinin ipotek altına alınması ve bu yapay tüketimle seçimlere kadar sözde ekonomik büyüme sağlama politikasına uygun düşen bir proje olduğunu vurgulamak gerekir. Her ne kadar İstanbul için hane geliri bazında 18 bin TL’nin altı gelire sahip olanların başvurabileceği söylense de kirada oturan asgari ücretli işçilerden öte 10 bin ve üzeri maaşlı beyaz yakalı emekçilerin borçlandırılmasına dönük planlandığı ortada. Üstelik her ay dönecek vadelerin enflasyona endeksli artacak olması düşen alım gücünün üzerine fazladan bir yük yaratacağı da aşikâr. Üstelik bu insanlar ev sahibi değil TOKİ’nin 20 yıl boyunca kiracısı olacaklar.

Özellikle 90’lı yılların başından beri başta konut olmak üzere gayrimenkul ve kentsel mekânlar piyasa dinamiklerince üretilen birer metaya dönüştürülmüş durumda. Finansın her alanda artan ağırlığı borçla yaşamını sürdürmek durumunda kalan emekçilerin sırtında bir kamçı işlevi görmekte. Bir ev sahibi olabilmek için 20 yılını vermeye hazır milyonlarca insanın varlığı, konutu finansal bir yatırım aracı haline getiren ve barınmayı bir menkul kıymet hissesine indirgeyen neoliberal politikalardır. Dolayısıyla sermaye yanlısı bir iktidarın sosyal konut yapma olasılığı zaten yoktur. En azından bizim anladığımız anlamda gerçek sosyal konutlar için konutların bir yatırım aracı olmaktan çıkarılması ve kentleşmede, şehir planlamalarında ve konutlarda finansallaşma olgusunun ilgası gerekir. Aksi halde kapitalist düzen içinde konut fiyatlarındaki artış konut üretmenin maliyetinden yüksek olduğu sürece konut yatırımları devam edecektir. Öyle ki konutta menkul kıymetleştirme politikaları, ABD’de mortgage krizini tetikleyerek 2008 büyük buhranını başlatmıştı. Türkiye de aynı neoliberal politikayı uyguluyor. Üstelik projenin yarım kalma tehlikesi de var. Bunu TOKİ’nin bitememiş projelerinden ve 60 bine yakın davasından biliyoruz.

Şapkadan ölü çıkarılan projeler yerine rant ilişkilerinden arındırılmış bir şekilde depreme dayanıklı, nitelikli ve tamamen barınmaya dönük konutların inşa edilmesi gerekiyor. Bunun yanında satılmayı veya kiralanmayı bekleyen yüz binlerce konut boş dururken finans sermayesi ve inşaat şirketleri lehine yeni beton bloklar yapmak tam da sermaye lehine çalışan iktidardan beklenecek bir hamleydi. Konut sorununu çözmek şöyle dursun; birkaç şirketin kârlılığıyla ama yüz binlerce insanın yeniden borçlanmasıyla sonuçlanacak ve ölü bir seçim yatırımı olmaktan öteye geçemeyecek.

İDP’nin “İran’da kadınların ve emekçi halkın seferberliği” etkinliği düzenlendi

0

İran’da Mahsa Jina Amini’nin ahlak polisi olarak da bilinen İrşad devriyeleri tarafından darp edildikten sonra hayatını kaybetmesinin ardından kadınların öncülüğünde başlayan seferberlik tüm ülkeye yayıldı. İran halkıyla uluslararası destek ve dayanışma sürerken Türkiye’de de destek eylemleri gerçekleştirildi.

İşçi Demokrasisi Partisi, İran’daki seferberliğin durumunu anlamak ve dayanışmanın olanaklarını tartışmak üzere İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Kadın Dayanışması ile birlikte 8 Ekim Cumartesi günü etkinlik düzenledi. Etkinliğe Zoom’dan bağlanan İranlı sosyalist feminist aktivist Fatemeh Masjedi, İran’da kadınların ve emekçi halkın seferberliğini aktardı.

Masjedi konuşmasında, İran’da diktatörlük rejimine karşı seferberliğin tüm ülke çapına yayıldığını, seferberliğe yalnızca kadınların değil emekçi ve ezilen yoksul halkın, erkeklerin de katıldığını ve protestoların kısa sürede rejim karşıtı bir devrimci harekete dönüştüğünü vurguladı.

“Jina’nın öldürülmesi bardağı taşıran son damla oldu” diyen Masjedi, kadınların bedenleri üzerindeki erkek egemen tahakküme karşı isyanlarının, diğer azınlık ulusların ve işçilerin mücadelelerini tetiklediğini, seferberliğe lise-üniversite öğrencilerinden, sanatçılardan, akademisyenlerden ve toplumun çok çeşitli kesimlerinden destek geldiğini aktardı.

Halkın geniş kesimlerinde kısa sürede rejim karşıtı politik bir bilincin oluştuğunu ve bu politik bilincin kendisinin bile çok önemli bir kazanım olduğunu ifade etti. “Bu devrim, önceki seferberliklerden çok farklı. Çünkü öncelikle niceliksel olarak yıllardır biriken öfke şu an patladı ve kolektif, çoğunlukçu ve dönüştürücü bir önderlik yarattı. Yerellerde seferberliği yöneten irili ufaklı önderlikler gelişti, bu nedenle rejimin seferberliği kontrol etmesi ve bastırması daha da güçleşti. Batı medyası da seferberliği manipüle edebilmek adına tek bir önderlik arayışında ve bunu bulamadıklarında önderliksiz bir hareket olduğunu ve bunun için sönümleneceğini söylüyorlar, oysa bu tamamen yanlış!” diyerek seferberliğin potansiyellerini vurguladı. Doğan yeni önderliğin önceki önderliklerde olduğu gibi rejimle pazarlık masasına yanaşmayacağını, zira önceki seferberliklerde bunun denendiğini ve devletin bu pazarlıklarda kadınlara ve emekçilere herhangi bir pay vermediğini açıkladı.

Seferberliğin birleştiği temel talebin rejimin devrilmesi, diktatörün alaşağı edilmesi ve ilk hedefin de anayasayı değiştirecek, kitlelerin ihtiyaçlarını öne çıkaracak bir referandum olduğunu iletti. Katılımcıların benzer sorunları paylaştığımız İranlı sınıf kardeşlerimizle dayanışmak adına neler yapabileceğimizi tartışmasının ardından etkinlik sona erdi.

Erdoğan giderse refah ve demokrasi gelir mi?

0

Erdoğan’ın taban desteğini seçimi kazanamayacak şekilde kaybettiği ve kitleler tarafından başta ekonomideki büyük yıkıntı olmak üzere her türden sosyal krizin Erdoğan’ın politikalarına bağlandığı konuşuluyor.

İşçi emekçilerin alım gücünde yaşanan düşüş sefalet koşullarına dayandı. Köprü ve otoyollara verilen geçiş garantileri, bankaların tarihsel kârlılık rekorları, enflasyon, madenler-enerji santralleri ve mega projelerin enkazı, Kürtlere yönelik inkârcı, kadınlar ve lgbti+lara yönelik düşmanca politikalar… Peki Saray rejimi bu yıkıma rağmen ayakta kalabilir veya rejim Erdoğan kaybederse demokratikleşebilir mi?

Bugüne nasıl geldiğimizi hatırlamakta fayda var. Erdoğan Türkiye burjuvazisinin dünya ile rekabet etmek için yeterli sermaye birikimine sahip olmadığını ve emperyalizmle işbirliği yapılması gerektiğini söylüyordu. Bunun için özelleştirme, emeğin örgütsüzleşmesi ve kamu kaynaklarının burjuvaziye açılması projesi ile iktidara geldi. İktidardayken daha hızlı karar alabilecek bir sisteme ihtiyaç duyduğunu söyleyerek “yeni sistem” çağrılarında bulundu. Hatta bu yola girerken bizim demokratik gericilik dediğimiz, birtakım demokratik hakların gündeme getirilmesi (açılım dönemleri) ile rejimin güçlendirilmesi doğrultusundaki politikaları önerdi.

Sonra ne oldu?

Bu süreç 2008 küresel ekonomik krizi, rejimleri yıkan devrimler ve de Türkiye’deki Gezi seferberliği ile sonlandı. Erdoğan da Gülen cemaati vb. müttefiklerinden kopmak zorunda kaldı. Daha çok demokrasi vaadi ile çıktığı yolda özelleştirme, emeğin örgütsüzleşmesi ve kamu kaynaklarının burjuvaziye açılması programını hayata geçirebilmek için daha da baskıcı olan bir döneme girdi. Nihayetinde aslan payını kendi çeperindeki bir avuç aile alırken, sürdürülen politikalar desteğini almaya çalıştığı diğer burjuva sektörlerini de yeterince tatmin edememeye başladı.

Saray rejiminin iç politikadaki sıkışmışlığı dış politikada da tezahür ediyor. Suriye’ye yönelik bir sınır ötesi operasyonla milliyetçi rüzgârı sırtına alıp baskıcı uygulamaların arttırması için aradığı zemin Rusya’nın “Rejim (yani Esad) ile görüşülmeli” demeci ile şimdilik tıkandı. Hükümet Yunanistan ile dalaşmakla sınırlandı. Öte yandan saray rejiminin aktörleri de yekpare değil. AKP ve Cumhur İttifakı içerisindeki rekabet sürmekte. Süleyman Soylu hakkındaki istifa söylentileri vb. de durumun ciddiyetini gösteriyor.

Ayakta kalabilmek için…

Saray rejiminin hiç olmadığı kadar zor bir dönemde olduğu görülse de bu durum tarihin değişmez yasalarına göre sarayın zamanını doldurduğu anlamına gelmiyor. Bugün Saray rejimini ayakta tutabilecek iki araç var: Muhalefeti baskı ile sindirmek ve meseleyi oy savaşlarına indirgeyerek TOKİ, doğalgaz-nükleer santral müjdesi ve hatta belki de EYT’liler vb. cephelerine çekip oylarını yeniden konsolide etmek.

Millet İttifakı ve onun amiral gemisi CHP’ye bakacak olursak da tüm sorunları Erdoğan’a havale etmekten öteye geçen bir tavırda olmadıklarını görebiliyoruz. Mİ’nin en büyük gücü Erdoğan’ın hakaretleri ve onun yarattığı büyük yıkım. Ancak Erdoğan’ı iktidara taşıyan somut gerçeklik halen yaşıyor. Emperyalizmin, büyük burjuvazinin ve yeni zenginlerin çıkarlarına yanıt vermeyen bir eğilim patron düzenindeki bir Türkiye’yi yönetemez. Kılıçdaroğlu her ne kadar köprü-otoyollar, beşli çete hakkında çeşitli söylemlerde bulunsa da işin niteliğini değiştirecek bir adım atmıyor.

Ultra zenginlerin çıkarına dayalı ekonomik sistem halkın daha da fakirleşmesini istiyor. Geçmişte nitelikli bir işçi veya öğretmen maaşı ile orta halli bir yaşam sürdürüp, çocuk yetiştirip üzerine bir de ev almak mümkünken ultra zenginler tüm bu olanakların kendilerine akmasını talep ediyor. Dünya genelinde hayata açıkça emek merkezli bakmayıp da solcu-demokrat olduğunu iddia eden hiçbir seçenek de bu talebe hayır diyemiyor.

Çözüm nerede?

Saray rejimi zor durumda. Ancak çıkış Erdoğan’ın bir seçim yenilgisi alıp almamasından çok, Saray rejimini gündeme getiren o somut dayanakların karşısında geniş bir cephe örmekten geçiyor. Bu da ancak emek merkezli ve burjuvaziden bağımsız bir birlikle; emperyalizmden ve rejimden kopuş perspektifiyle mümkün olabilir: NATO üslerinin kapatılması; dış borç ödemelerinin sonlandırılması; işçi emekçilere sınırsız örgütlenme hakkının tanınması; kaderini tayin hakkı dâhil tüm demokratik hakların tanınmasını sağlayacak bir anayasa için bağımsız ve egemen bir kurucu meclisin oluşturulması.

Aksi durumda Saray rejimi daha ne kadar köşeye sıkışırsa sıkışsın tahrip gücü hep yüksek kalacak. Erdoğan’ın seçim yenilgisinin ardından gelenler ise gerçek sorunları çözmediği için yeni bir işçi-Kürt-kadın-lgbti+-doğa düşmanı yükselişin önünü açmış olacaklar.

DART, görevimiz tehlike

0

Gündemin yoğunluğu, Altılı Masa adayının kim olacağı sorusu veya sosyalist bir program çerçevesinde nasıl birleşebileceğimizin mücadelesi verilirken, Avrupa enerji kriziyle karşı karşıya. Çoğu üretim ve ısıtma projesini Rusya’dan gelecek doğalgaza göre yapan Avrupa devletleri şimdi kara kara düşünüyor. Aslında biz de buna hazır değiliz, depolarımızda sadece 2 hafta yetecek doğalgaz stoğu var! Tabii bunların yanında bir de dünya ve onun geleceğini ilgilendiren bir uzay görevi gerçekleşti, gerçekleşiyor, adı DART.

“Sakın Yukarı Bakma”

DART projesi yani Çift Asteroit Yönlendirme deneyi, yaklaşık 11 milyon km uzaklıktaki Dimorphos asteroidini hedef almaktaydı ve Kasım 2021’de fırlatılan uzay aracı yaklaşık 10 ay sonra belirtilen asteroidi 26 Eylül sabah saatlerinde vurdu. Bu görev şu açıdan önemli; milyarlarca yıllık dünya tarihi ve insanlık medeniyeti boyunca uzaydan gelecek gök cisimlerine karşı tamamen savunmasızdık, bu deney aslında buna cevap için ilk adım olarak bakılabilir. 540 kg ağırlığa sahip DART uydusunun Dimorphos’a 24 bin km bağıl hızla çarpması planlandı, bu sayede Dimorphos’un Didmyos etrafında dönüş yörüngesini 11 saat 55 dakikadan 11 saat 45 dakikaya düşürmesi öngörülüyor. Bu sapma size küçük gibi görünebilir, ama uzun yörüngesel hareketlerde açısal değişimler, dünyamızı hedef tahtasından alabilir.

Mavi, soluk ve yalnız gezegen

Bu gelişme gezegenimizi, başıboş gök cisimlerine karşı korumak için ilk ciddi adım. Dünya bundan önce beş büyük yok oluş gördü ve bunlardan bize en yakını, yani dinozorların neslinin tükenmesine ve dünyadaki canlı popülasyonun yüzde 75’inden fazlasının yok olmasına neden olan asteroit kaynaklıydı. 43 bin km/sa. hıza ve 12 km çapa sahip olduğu düşünülen asteroit, Dünya’ya çarptığında 180 km genişliğinde krater ve etkisi 100 binlerce yıl sürecek felaket zincirine sebep oldu. Bu açıdan bu misyonun ilk adımı olarak ne kadar değerli olduğunu tahmin edebiliriz.

Amaç sadece gezegen savunması mı?

Ne yazık ki değil, projenin gizli amacı aslında önceki yıllarda da gündeme gelen uzay madenciliği ve sermaye çıkarlarına yönelik yeni sektörler yaratma çabası. Şimdiden asteroitlerdeki altın, gümüş, plütonyum, lityum ve daha çeşitli metallerin analizlerini çıkartıp, onları getirmek için maliyet planlamalarına girişmiş durumdalar. Ve bunları yaparlarken, gezegenimiz de derinleşen iklim krizi ve tükeniş ile karşı karşıya. Ayrıca, NASA’nın bütçe kesintilerinden dolayı, DART uydusunu uzaya çıkartan SpaceX yani Elon Musk’ın şirketi.

Ne yapmalı?

Dünya’ya ufak boyutlu yüz binlerce meteorit çarpıyor ama yapılan tahminlere göre bunların sadece 17 bini atmosferi geçebiliyor. Aslında bu bizim ne kadar hazırlıksız olduğumuza ve emeğimizin ve sermayemizin ne kadar da boş ve yanlış işlerde kullandığına dair bir örnek ve uyarı. Çünkü hazır değiliz ve kapitalizm, sermaye bu hazırlığı gerçekleştiremeyecek. İnsanlık pandemiyle beraber bu plansızlık ve kâr hırsının öngörüsüzlüğünü hem maddi hem de manevi fazlasıyla ödedi. Bunun bir daha olmaması ise örgütlü toplum ve bilim ile doğayı esas almış sosyalist bir programla mümkün.

İşçinin bilinci sorunu

0

Geçen ayki yazımda her işçi mücadelesinin sosyalist devrimin bir parçası olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Öte yandan, bazı öncü işçi arkadaşlarımız genel olarak işçilerin bilincinin çok geri olduğuna dair tespitler yapıyorlar. Bu iki tespitin arasında çelişki mi var? Hem evet hem hayır. Bu, sınıflar mücadelesinin diyalektiğidir, yani zıt durumların birliğidir.

İşçilerin büyük bölümünde sınıf bilincinin epeyce geri olduğu bir gerçek. Yani, işçiler kendilerini patronlar sınıfından (burjuvazi) ve esnaf, küçük toprak sahibi gibi küçük mülk sahibi orta sınıflardan (küçük burjuvazi) ayrı bir toplumsal sınıf olarak algılamıyorlar. Kendilerini sadece genel olarak nüfusun yoksul bireyleri olarak kabul ediyorlar. Oysa işçi sınıfı, sanayide patronlara artık değer üreten işçiler ile devlete ve mülk sahibi işverenlere ticari kâr kazandıran ücretlilerden oluşuyor.

Peki, işçiler bugün neden kendilerini diğerlerinden apayrı bir sınıf olarak göremiyorlar? Neden bu sınıf bilincine sahip değiller? Bunun birkaç nedeni var.

Önce en genelinden başlayalım: Bir toplumda genel olarak tüm sınıflar üzerinde egemen olan ideoloji, egemen sınıfın ideolojisidir. Bugün Türkiye’de egemen sınıf burjuvazidir ve onun ideolojisi de mülkiyetin kutsallığı ve tekil bireyin kutsanması üzerine kuruludur. Dolayısıyla da birey üretim araçlarının özel mülkiyetini normal olarak kabul etmeli ve her fırsatta kendisi için çıkar ve mülk aramaya doğru koşmalıdır. Toplumdaki bireyler bu ideoloji ile koşullanır, bilinci buna göre oluşur.

Bu bilinç Türkiye’de zaman zaman kırılmış ve işçiler sınıf bilinci edinir olmuşlardır (özellikle 1970’li yıllarda). Ne var ki, işçinin kendi sınıf bilinci durduk yerde değil, mücadeleler içinde gelişir. Oysa bugün olgun yaşlardaki bir işçi hemen hemen tüm işçilik ömrünü AKP iktidarları altında yaşamıştır. Ve AKP hükümetleri tüm icraatları ve propagandalarıyla, burjuva ideolojisini sürekli olarak tüm topluma pompalamış, bunun dışına çıkan eğilimleri şiddetle bastırmıştır. Bu yolda dinsel inançları kullanmış, dinsel cemaatleri yaygınlaştırmış, toplumda dinsel ibadeti neredeyse Erdoğan’a ve onun ekibine biat etmeyle eşit kılmaya çalışmıştır.

Bu koşullar altında işçi sınıfı kendi mücadele geleneğinden koparılmıştır. Yani bugün işçiler, 20-30 yıl önceki sınıf mücadelelerinin deneyimlerinden ve derslerinden uzaktır, neredeyse habersizdir. Bu süreç tabii özellikle 12 Eylül askeri darbesiyle başlamış, Özal’ın neoliberal politikalarıyla sürmüş ve AKP tarafından devam ettirilmiştir. Bu yüzden sendikanın, işçi sınıfı partilerinin, hatta grevin ne olduğundan bile habersiz ya da bu örgütlenme ve mücadelelerde yarar görmeyen kitlelerle karşılaşabiliyoruz.

Bir de bunlara bürokratik sendikaların tutumunu ekleyin. Bugün sendika yönetimlerinin çoğu sendikayı sınıfın mücadeleci örgütlenmesi olarak görmüyor. Bürokratlar sendikayı herhangi bir işletme, bir hukuk bürosu olarak görüyorlar, öyle faaliyet göstermesi için uğraşıyorlar. İşçinin bu tip bürokratik örgütlerde ve onların aracılığıyla sınıf bilinci edinmesi imkânsız oluyor. İşçi de sendikacıyı herhangi bir avukat olarak kabul ediyor. Hatta kendi kıstasına göre “iyi” bir ücret aldığı işyerine sendikanın girmesine bile gerek görmüyor. Yani o işçinin bilinci ücretin miktarıyla sınırlanıyor. Tam da patronların ve genel olarak burjuvazinin istediği sınıra takılıyor, burjuva ideolojisinin sınırları içinde hapsolup kalıyor.

Yazının başında belirttiğim diyalektik şu ki, bir yandan da mücadeleler (sınırlı ve yalıtık da olsa) sürüyor. Mücadeleci işçiler arasında sınıf bilinci filizleniyor, öne çıkan işçiler mücadelelerin anlamına dair daha ileri anlayışlara yöneliyorlar. Yani, her mücadelenin aslında sosyalist devrimin bir parçası olduğunu idrak ediyorlar. Bu son derece önemli ileri bir adımdır ve örgütlenmeyle taçlandıkça devrimin daha ileri mevzilerine doğru ilerlemenin yoludur. Bunu bir sonraki yazımızda açımlamaya devam edeceğiz.

Sol ittifaklar neye hizmet etmeli?

0

En geç 2023 yılı Haziran ayı içerisinde gerçekleşecek olan cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri öncesinde sosyalist hareket içerisinde ittifak tartışmaları uzunca bir süredir gündemin temel maddelerinden birini oluşturmaktaydı. İlk olarak 21 Ağustos tarihinde TKP, Sol Parti, TKH ve Devrim Hareketi “Sosyalist Güç Birliği”ni (SGB) kurduklarını ilan etti. Ardından, 25 Ağustos tarihinde ise HDP, TİP, EMEP, EHP, TÖP ve SMF “Emek ve Özgürlük İttifakı” (EÖİ) çatısı altında bir birliktelik oluşturduklarını ilan ettiler ve 24 Eylül günü EÖİ’nin programını ve yol haritasını duyurdular.

Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu çoklu kriz ortamında, sınıflar mücadelesinin Cumhur ve Millet İttifakları gibi iki burjuva kamp arasında sıkıştırılma gayreti karşısında, bu kamplardan bağımsız, sosyalist hareketin ve emek örgütlerinin öncülüğünde bir siyasi alternatifin aciliyetini uzunca bir süredir vurguluyoruz. Buradan hareketle hem SGB hem de EÖİ’nin kendilerini ilan etmiş olmalarını önemsiyoruz. Keza biz, böylesi bir ihtiyacın aciliyetini dile getirirken, eşzamanlı olarak böylesi bir birlikteliğin nasıl bir programatik yaklaşım ve eylem planı ile oluşturulması gerekliliğine dair de tartışmalara katkılar sunduk, sunmaya da devam edeceğiz.

Bu noktada cevaplamamız gereken en temel soru, belki de sosyalist hareket içerisinde oluşturulan ittifakların neye hizmet etmesi gerektiği. Keza, bu soruya verilecek cevap, aslında o ittifakın programatik düzlemine, olası yol haritasına ve kitleleri kapsayıcılığına da ışık tutmak için elzem.

Türkiye emekçi halkları, Tek Adam rejiminin yaratmış olduğu ekonomik, demokratik ve sosyal enkazla yaşamaya mecbur bırakılırken, seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte Cumhur İttifakı açıklamaya başladığı vaatlerle (EYT, konut ve enerji projeleri vb.) birlikte, kaybetmiş olduğu gündemi belirleme özelliğini yeniden ele geçirip inisiyatifi ele alma gayretinde.

Öte yandan restorasyoncu Millet İttifakı ise, en saf haliyle, neredeyse tüm sorunlarının çözümü için sandığı işaret ederken kitlelerin hakları için mücadele edip örgütlenme dürtülerine ket vurarak, adayının kim olacağı tartışmasını yapmakta.

Böylesi bir tabloda, bizce, sosyalist hareketin oluşturacağı bir ittifakın kitlelere sunması gereken en kritik husus ise rejimden ve kapitalizmden kopuş perspektifi olmak durumunda. Sınıf bağımsızlığı temelinde sol ittifaklar, cumhurbaşkanlığı adaylığı da dahil olmak üzere, burjuva kamplardan kendilerini net bir biçimde ayırmalı. Ve yine bu eksende, acil talepler temelinde, bir çıkış yolu arayan kitlelere onları seferber edebilecek bir eylem planı sunmak olmalı.

Rejimden ve kapitalizmden kopuş başlıkları bir arada ele alınmadığı takdirde ise bizleri bekleyen birkaç tehlike mevcut. Bunlardan ilki, Tek Adam rejiminden çıkışın tamamıyla Millet İttifakı’nın iradesine terk edilmesi suretiyle ülkede tüm ezilenlerden yana bir demokrasinin inşa sürecini ertelemek. Bunun sonucunda da ekonomik ve sosyal dönüşümlerin hayata geçirilmesi adına Millet İttifakı’na “soldan basınç” uygulanacak geri bir pozisyona çekilme ihtimali. Ve son olarak da bu iki izleğin bir sonucu olarak, kitlelerde “daha iyi bir kapitalizm mümkün” yanılgısını yaratma potansiyeli.

Tam da bu nedenlerle, sosyalist hareketin oluşturduğu ya da oluşturacağı ittifak girişimlerinde en önemli başlığın, kitlelere yalnızca seçimleri işaret etmeyen, tersine onları acil talepler etrafından bugünden mücadeleye çekebilecek bir eylem planı sunulması gerekliliğini bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Bu perspektif uyarınca, mevcut sömürü ve baskı düzeninin törpülenmesini değil ondan kopulmasını hedefleyen, günün sonunda Millet İttifakı’nı soldan meşrulaştırmak yerine emeğin bağımsız alternatifini yükselten her girişimi sonuna dek desteklemeyi sürdüreceğiz.

Okullar açıldı: Emekçiler için eylül ayı zor geçti

0

12 Eylül’de okullar 2022-2023 eğitim-öğretim yılı için kapılarını açtı. Ancak emekçiler bu ayı çok zor geçirdi. Her geçen yıl istikrarlı bir biçimde artan eğitim harcamaları pandemi dönemi ve ekonomik krizin etkisiyle bu yıl tavan yapmış durumda. Enflasyon koşullarında sürekli eksiye düşen emekçilerin bütçesi okulların açılmasıyla da matematiğin sınırlarını zorlar hale geldi.

Kırtasiye masrafları, servis ücretleri, kıyafet ve çanta gibi harcamalarda geçen yıla oranla yüzde 200, 300 ve hatta 500’lere varan artışlar yaşandı. Bu yıl anaokulu masrafında yüzde 188, ilkokulda yüzde 194, ortaokulda yüzde 202 ve lisede yüzde 198’lik artışlar söz konusu. Devletin eğitim harcamalarına yaptığı katkı istikrarlı bir biçimde azalırken, hanehalkının yaptığı harcamalar ise katlanarak arttı. Ülke emekçilerinin önemli bir kısmının asgari ücretle veya ona yakın ücretlerle çalıştığı göz önüne alındığında emekçilerin eğitim masraflarını karşılamakta zorlandığını, özellikle birden fazla çocuğu okula giden emekçilerin ise zorunlu masrafları dahi karşılayamayacak durumda olduğunu düşünmek zor değil.

Okullara bütçe ayırmayan MEB okulların ihtiyaçlarını velilere yüklüyor

MEB her yıl “kamu okullarına kayıtta para alınmıyor” dese de bağış ve kayıt parası adı altında okul masrafları velilerden çıkartılmaya devam ediyor. Kamu kaynakları kamusal bir hak olan eğitime bilinçli bir biçimde yeterince ayrılmıyor. Bu bir yandan kamu okullarındaki eğitimin niteliğinin düşmesine sebep olurken diğer yandan parasız olması gereken eğitim hakkı, devlet okullarında okuyan öğrenciler için bile el yakan ciddi bir masraf olarak karşımıza çıkıyor.

Kriz yalnızca Türkiye’de değil diye düşünenler için söyleyelim: OECD ülkeleri arasında Meksika ve Kolombiya’dan sonra her bir öğrenci için eğitim kurumlarına en az para harcayan üçüncü ülkeyiz.

Serbest piyasa mı, temel hak mı?

Kamusal alanların serbest piyasa ekonomisine açılması AKP döneminde büyük bir hız kazanmış ve eğitim alanı da bu durumdan nasibini almıştı. Örneğin, hükümetin iktidarı boyunca hayata geçirdiği neoliberal saldırı programının bir ayağı olan eğitimde 4+4+4 uygulaması kamusal eğitimin tasfiyesi adına patronlar ve devlet açısından bir hayli işler vaziyette. 4+4+4 öncesi hanehalkının yaptığı eğitim harcaması 13 milyar civarı iken 2019’da bu miktar 53 milyar civarına yükseldi. 2022 yılı için ise velilerin yaptığı eğitim harcamaları yaklaşık üç katına çıkmış durumda.

Temel bir hak olması gereken eğitim alanı hükümet dönemi boyunca patronlara yeni bir kâr piyasası olarak sunuluyor, devlet okullarına aktarılması gereken kamu kaynakları teşvik adı altında özel okullara aktarılıyor. Herkesin eşit ve parasız olarak yararlanması gereken ulaşılabilir ve nitelikli eğitim hakkı temel bir hak olmaktan çıkartılıp yalnızca imtiyazlı bir grubun edinebileceği bir alan haline geldi. Emekçilerin ödediği vergileri emekçiler için harcamaktan kaçınanlar, eğitim hakkını para ile satmaya çalışanlar, bu durumun gerçek sorumlularıdır. Her yıl eğitim ve diğer kamusal alanlarda farklı isimler altında gerçekleştirilen “büyük soyguna” artık bir son verilmeli; herkes için gerçek anlamda parasız, eşit, ulaşılabilir ve nitelikli eğitim hakkı hayata geçirilmelidir.

Kısırdöngü kırılmalı

0

Sermayenin kâr, emekçilerin can derdinde olduğu olağanüstü koşullardan geçiyoruz. İç içe geçmiş çoklu kriz derinleşirken dünya, kapitalizm kaynaklı, küresel ölümcül bir sınama daha yaşıyor. Toplumlar, denize düşen misali, yılanlara sarılarak günü kurtarmaya çalışırken çok daha yıkıcı süreçlerin kurbanı oluyor.

Kapitalist krizin son zehirli meyvesi İtalya’da Giorgia Meloni oldu. Seçimleri kazanan müstakbel başbakan adayı Meloni faşist Mussolini İtalya’sını vaat ediyor. Hatırlanacağı üzere Brezilya’da başkan Bolsonaro askeri darbelerden övgüyle bahsederken yenik ABD Başkanı Trump da ırkçı, kadın düşmanı, beyaz üstünlükçü politikalarıyla öne çıkıyordu. Benzerleri çok ve liste uzun ama kitleler bu tiplere meftun oldukları, “faşizm” istedikleri için oy ve destek vermiyor. On yıllardır kendilerini sağlı-sollu kandıran patron partileri nedeniyle bu kitlesel bilinç savrulmalarını yaşıyorlar.

Hiç şüphesiz Meloni gibileri birer “aykırılık” ve “sistem” karşıtı olarak görmek de son derece yanlış olur. Bunlar da patron partileri, hepsi kapitalizmin mütemmim cüzü ve emperyalizm, NATO, AB, neoliberalizm, emek sömürüsü, artık değer vs. anılmadan Meloni gibilerin varlığı ve rolü ne anlaşılabilir, ne sistem dışı, emek yanlısı, eşitlikçi ve özgürlükçü bir alternatif çözüm üretilebilir. Kapitalizmin normali ile anormali arasındaki çizginin sanıldığından daha ince olduğu, burjuva demokrasisi ile faşizm arasında simbiyotik bir denge, bir ortak yaşam ilişkisi olduğu unutulmamalı.

Türkiye de dünyadan muaf değil ve bugün ne yaşıyorsa benzer nedenlerle yaşıyor. Üstelik Türkiye yarı sömürge niteliğiyle dünya nezle olduğunda zatürre olan bağımlı bir ülke. Ve bugün dünya, bırakalım zatürreyi, yoğun bakım noktasında. Bunun anlamı Türkiye için entübe olmak demek. Kısacası dışarıdan sıcak para girişi olmadan yaşamaya devam edememek! Hazinenin boşalmasının, kaynağı gelirsiz para girişleriyle ödemeler dengesinin kurulmaya çalışılmasının, darphanenin sürekli para basmasının, dünyanın en yüksek enflasyonlarından birine maruz kalmanın, alım gücünün, paranın ve emeğin pul olmasının nedeni işte bu kapitalist sermaye düzeni.

Tam da bundan dolayı Türkiye, iktidarın yoksullaştırıcı, yozlaştırıcı, yıkıcı ekonomi politikasının yarattığı tahribatı uzun yıllar yaşamak durumunda kalacak. Hatta muhtemeldir ki olası bir iktidar değişimi sonrası tercih edileceği belli olan piyasacı model doğrultusunda, enkaz vurgusu yapılarak, yıkımın faturası, birçok kez yapıldığı gibi, işçi-emekçi kesimlere “gönüllü” olarak fatura edilmek istenecek.

Öyle ki AKP/Erdoğan bile sanki 20 yıldır iktidar değilmiş, sorunları başkası yaratmış da kendisi gelip çözümü ortaya koymuş gibi 2023 yılının ilk aylarından itibaren çözüm vaat ediyor! Kesenin ağzını sonuna kadar açar gibi görünerek, enflasyonda baz etkisini kullanarak “faiz indi, enflasyon düştü, sorunlar çözülmeye başladı” diyerek seçimler öncesi son düzlüğe avantajlı girmek istiyor. Biri bozar, başka biri düzeltir ise bundan marifet ve iltifat hâsıl olur da kişinin kendi bozduğu şeyi düzeltmesi iltifata tabi olmadığı gibi matah bir şey de sayılmaz. Kaldı ki iktidar mevcut tabloyu politik tercihleriyle bile isteye yarattı. Ayinesi işse kişinin, lafa bakılmaz ise AKP/Erdoğan’ın karnesi ortada.

Peki işçiler, emekçiler ne yapacak? Kısırdöngü içinde dönmeye devam mı edecek? Biliyoruz ki sınıf mücadelesinde kestirme yol yok. Taktik tercihler ne olursa olsun işçi sınıfının ve emekçi yoksul kitlelerin öznesi olduğu dönüştürücü ve kurucu bağımsız devrimci sınıf önderlikleri inşa edilmeli.

ETF işçisi ile söyleşi: “Bizim de başımıza geleceğini fark edememişiz”

0

ETF işçileri hakları, alacakları için fabrika önünde mücadeleyi sürdürüyorlar. 63. gününde ziyaret ettiğimiz ETF direnişinde bir kadın işçiyle yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Öncelikle direnişe başlangıç sürecinizi kısaca anlatabilir misiniz?

Patronumuz Sanem Dikmen 1 Haziran’da bize açıklama yaptı, “Ekonomik krizden dolayı yürütemiyoruz artık, fabrikayı kapatma kararı aldık” diye. Önce küçültmeye gideceğini, fabrikayı direkt kapatamadığını söyleyerek aynı günün akşamı 30 arkadaşımızı eledi. Ertesi gün öğleden sonra arkadaşlarımızın arabulucuya gittiğini öğrendik. “Neden arabulucuya gidiliyor?” diye düşündük, kıdemlerde pazarlık yapmak içinmiş. Ve öğrendik ki sözde yüzde 70’ini veriyormuş ama o yüzde 70 içinde ihbar yok, yıllık izin paraları yok, üç buçuk ikramiye yok, diğer sosyal hakların hiçbiri yok. Ne olacağını, ne yapacağımızı çok düşündük, o sırada bayram tatili girdi araya. Bayram dönüşü birkaç arkadaş bir işçi avukatıyla görüştük, o bizi bilgilendirdi. Eylemler için ilk önce kendi aramızda karar aldık, ondan sonra sendikamızı çağırdık. Bir yandan da harıl harıl çalışıyoruz malları yetiştireceğiz diye, fabrika kapanacak ya… Birtakım haklarımız olduğunu öğrendikten sonra daha farklı tutum almaya başladık, toplu eylem hakkımızın olduğunu bilmiyorduk mesela… Sendika aslında alttan alttan bize “yavaşlayın” diyormuş ama biz işçiler hakikaten bazen çok mu safız bilmiyorum… Sonra sendikayı da çağırdık, “Biz çalışmıyoruz” dedik. 22 Temmuz’du hiç unutmuyorum, ilk önce fabrikanın içinde bayağı gezindik falan, sonra sendika geldi, “İşverenle son bir kez görüşelim” dedi, anlaşamadılar sanırım… Biz o gün bugündür direnişteyiz. Çok fazla olay yaşadık, çok üzücü olaylardı…

Polis saldırısı ile karşılaştınız, bir yandan patron polis eşliğinde malları ve makinaları kaçırıyor…

Evet sürekli kaçırıyor…

Bu süreçte mahkemelerdir, polisidir, savcısıdır; devleti de yanınızda bulamadınız…

Bulamadık, üstelik nasıl bulamadık biliyor musunuz? 7/24 burada bekleyen bir polisimiz var. Diyorum ki ben de size suç duyurusunda bulunuyorum ya benim temmuz maaşım ödenmemiş, bana diyor ki “Siz haklısınız ama bizim yapabileceğimiz bir şey yok” diyor… Nasıl yok? O kadın bir günde savcısından çıkartıyor belgesini, buradan göz göre göre işçilerin önünde o malları çıkartıyor, çevik kuvveti yığıyor… Görmeniz lazım burası mahşer yeri gibi oluyor bazen. Ben polise de karşı gelemiyorum. O benim çocuğum ya, benim çocuğum bana karşı kullanılıyor. Böyle bir sistem olamaz. Sözün bittiği yerdeyiz zaten. Benim devletim arkamda durmayacaksa, kim duracak?

Hukuki süreç nasıl ilerliyor?

Ben arabuluculuk sistemini ilk kez duydum, eşim bana sürekli “iyi bir şey” diyordu, evde de tartışmalarını yapıyorduk ara sıra… Tartışma değil de istişare diyeyim. “İşte mahkemeler çok kalabalık, onların önünü açsınlar diye” deniyordu. Ama aslında işçiye vurulmuş bir pranga gibi… İki aydır mahkeme sürecine giremedik biz. Önce patronun arabulucusunu bekledik, zaten bir de öyle bir tarihe denk getirmiş ki -o kadar zeki bir patronumuz var- mahkemeler tatildeyken başlattı süreci, bir aydan fazla bir süre ne teklif ettiğini öğrenemedik. Geçen hafta başlayabildi süreç. Fakat tedbir kararı koyduramadık, bir üst mahkemeye taşınmış şimdi. İçeride tedbir konulacak bir şey kaldı mı onu da bilmiyoruz… Çünkü beş oldu buraya devleti arkasına alarak -artık nasıl bir hakları varsa- kamyonları sokuyor; malları, makinaları kaçırıyor. Benim temmuz maaşım hâlâ içeride, biliyor musunuz? Anlaşan arkadaşlarımız var ve nasıl bir anlaşmaya imza atmışlar biliyor musunuz? Sözde verdiği kıdemi 12 taksite bölmüş, aralık ayında başlıyor taksitler… Hani bu şekilde alacaklar o sözde kıdemi de… Kıdem dediğimiz de, örnek veriyorum 100 lira alacaklarsa, 40 lirasına tamam diyorlar. Tehdit de ediliyorlar, “Bir daha muhatap bulamazsınız, siz bunu en iyisi kabul edin” deniyor onlara. Benim şahsi fikrim, ben bu parayı alamasam da, biz bir yola çıktık, bu yolun sonuna kadar varım. Bir de kadın patron olunca gördük ki sermayenin kadını, erkeği yokmuş.

Bir yandan da çocuk okutmaya çalışıyorsunuz bu ekonomik koşullarda, onun da ayrı bir zorluğu olmalı…

Kesinlikle. Bu sebeplerle çalışmak zorunda olan arkadaşlarımız var, tek başına ev geçindirenler var… Onlar gelemiyor mesela, bazen hafta sonları uğruyorlar. Bayramdan beri maaş girmiyor bizim cebimize. Allah’tan eşlerimiz çalışıyor, bir şekilde döndürmeye çalışıyoruz evi… Benim şu an iki evladım var, biri üniversitede okuyor, diğeri lisede.

Peki direnişte bir kadın olarak bulunmanın zorluklarına ilişkin neler söylemek istersiniz?

Biz eşimle her akşam tartışıyoruz. Bayağı sağcı bir aileden geliyor. Her akşam tartışmasını yaptık, “sen gidemezsin” diyor… Beni de tanıyor, diyor ki bana “Ben bu ailenin reisi değil miyim?” “Ben de bir kadınım, sen ne demek istiyorsun yani, hep benim dediğim olacak mı diyorsun” dedim.

İşyerinde patron, evde de bir reis…

Evet, evde de koca… “Sen beni takmıyor musun, beni sürekli çiğneyerek gidiyorsun, ben burada neciyim, bostan korkuluğu muyum” diyor (gülüyor). Hâlâ daha tartışıyoruz. Başlarda komple “gidemezsin” diyordu. Dokuz gün ara vermiştim direnişe, tatil rezervasyonumuz vardı, orada da “kırmayayım bari” dedim… Eşim de umutlandı “tatilden sonra gitmez artık” diye, ama bırakmayacağımı biliyordu aslında. Bazı akşamlar mağazalarda eylemlilikler oluyor, “ben işten gelmeden gidemezsin” diyor, o da geliyor beraber gidiyoruz ama geceleri burada kesinlikle kalamıyorum. Onun da açıklaması şu “Sen Türkiye toplumundaki erkeklerin zihniyetini bilemezsin, mantığını da çözemezsin. Sen hakikaten saf mısın yoksa öyle mi davranıyorsun, çok iyi niyetlisin.” Ben de sabahın yedisinde işe gider gibi buraya geliyorum, hiç şaşmaz. Hafta sonları bazen gecikebiliyorum çünkü eşim de geliyor. Bağırmaktan eski ses tonum yok, böyle değişik bir ses… Eşim diyor ki “sen artık erkek gibi de seslenirsin bana yakında”.

Dayanışma hissedebildiniz mi bu süreçte?

Ben bu olay başıma gelmeden önce bu kadar müdahil olmazdım hiçbir şeye. Çalışıyordum, eve gidiyordum. Yine ufak tefek şeyler yapmaya çalışıyorsun tabii ama bu kadar içinde değildim… Biz toplum olarak çok duyarsızlaşmışız. Ben bunu burada anladım. Bu zenginler niye bu kadar güçlü diyorum, biz işçiler niye birleşemiyoruz diyorum. Biz aslında kendi gücümüzün farkına varsak… Bir milyon işveren varsa seksen iki milyon işçiyiz. Dün kamyonlar gelmiş… Sen de işçisin ya, gitmeyiver, gitme. Bak bakalım kaçırabilecekler mi malları… Ama işte ekmek davası var ya, herkesi oradan vuruyorlar. “Beni de çıkartırlar” korkusu oluyor hepimizde zaman zaman. Önümüz kış, neyi ne kadar ödeyeceğimiz belli değil… Ben geçen sene 1200 lira ödedim ya doğalgaza…

63 gün uzun bir süre üstelik bu süreçte polis müdahaleleriyle de karşılaştınız… Bu koşullar direnen işçilerin sayısında azalmaya yol açtı mı? Ya da sizdeki mücadele motivasyonunu kırdı mı?

Kimimizde olmadı ama kimimizde oldu… Kadın olarak korkuyorsun mesela. Geçen cuma yine bir müdahale oldu, ters kelepçe yapıldı çoğumuza. Eşim de beni almaya gelmiş o gün, tesadüf… Karakolda gördüm şok oldum, çekim yapıyor diye içeri almışlar onu da. Bu olay bile çok korkuttu arkadaşlarımızı, direnişten kopmalara yol açtı. “Biz ne yapıyoruz ki burada da kelepçe takılıyor” diyorlar. Kimisi de “bu benim sicilime işler mi” diye düşünüyor. Günden güne azalıyoruz gibi bir durum var, önümüz de kış…

Peki bu süreçte başka sendikalardan, işyerlerinden destek görebildiniz mi? Sonuçta bu patronun tavrı münferit değil…

Görmedik açıkçası… Parasal olarak bilmiyorum belki çok cüzi miktarlarda yardımlar olmuştur, bizim sendikamız dayanışma için kart bastırmıştı çünkü. Ama o da anca burayı idare ediyor zaten. İşte o kartların satışlarını yapmaya çalışıyoruz. Hem burada hem dışarıda. Eve gittikten sonra da oturmuyoruz yani. 45 yaşından sonra ben, Twitter kullanmayı öğrendim.

Planlarınız nedir önümüzdeki sürece dair, direnişi nasıl devam ettireceksiniz?

Buna kimse müdahil olamaz, kimse bizi etki altında bırakamaz, bizim kendi komitemiz var. Başkasıyla başlamadı, biz bitti dersek bitecek. Biz karar alacağız yani. Önce kendi aramızda istişare ediyoruz, ondan sonra sendikayla… Ama sendika da olacak, onsuz olmaz.

Başka işçilere de örnek oluyor sizin direnişiniz. Haksızlığa uğrayan, sendikalaştığı için işten çıkarılan, sendikalaşmasına izin verilmeyen, hukuksuzca işten atılan başka işçilere ne söylemek istersiniz?

Kesinlikle vazgeçmesinler. En önemlisi örgütlensinler. Patronun söylediğine inanmasınlar, çünkü onun mutlaka bir çıkarı vardır; bunu biz defalarca gördük, yaşadık da. Kesinlikle birlik olsunlar, mücadelelerinden vazgeçmesinler. Biz birlikte güçlüyüz ama patronlar bizden daha iyi örgütlenebiliyor. Ben bu süreçte bir de bunu anladım, hemencecik örgütleniyorlar İnsan Kaynakları’yla falan… Biz ise sürekli “işten çıkartılırız” korkusu yaşıyoruz. Bir tanesi diyor ki “benim ev kredim var.” Hani demiyor ki ben bir kere fedakarlık edeceğim ama ondan sonra herkes kâr edecek… Bu mantık yok. Bizde de yoktu açıkçası. Aslında işveren 3600’den çıkanları sürekli mahkemelik çıkartmış. Bir tanesine hakkını vermemiş. Emekli olanlarımızın ikramiyelerini hep taksitlendirmiş. Biz hep susmuşuz ya da duymazlıktan gelmişiz. Çalışırken bizim de başımıza gelebileceğini fark edememişiz.

Peki ne zamandır sendikalısınız? Sendikalı oluşunuz bu farkındalığı kazanmanızda etkili oldu mu?

Sendika olmasa biz şu an burada olamazdık. Sendika bu yüzden çok önemli. İşçiler “ben bir günlüğümü onlara ödüyorum” diye çekinmesin, bu günler için ödüyoruz aslında. Bunu artık anlasınlar. Herkes sendikalaşsın. A,B,C sendikası fark etmez ben bir sendika ismi veremem. İşçiler bireysel olarak düşünmesinler. Bütün işçiler kazansın artık, sınıf olarak kazanalım. Meclis de artık işçilerden oluşsun. Bakıyorsunuz milletvekillerinin hepsi zengin. İktidarda gözükenler değil sadece. A partisi, B partisi; hepsi aynı. O mecliste işçiler de olsun artık diyorum ben.

Bu direniş size ne öğretti?

Devletimizin zenginden yana olduğunu! En önemli şey olarak bunu öğrendim ben. İnsanları tanıdım bir de bu süreçte, yanımdaki arkadaşımı tanıdım, kiminle yol yürüyebileceğimi öğrendim. Daha ne diyebilirim ki…

Çok teşekkür ediyoruz, çok faydalı bir sohbet oldu…

Şunu da eklemek istiyorum. Sendikamız Deriteks, Türk-İş’e bağlı. Ama biz burada Türk-İş’i hiç göremiyoruz. Bize sadece erzak dağıtımında bulundu. İlk müdahalede il yönetiminden desteğe geldiler, “biz sizin yanınızdayız” dediler ama yoklar. Buraya Türk-İş bayrağı astık biz ama ben onları yanımda göremiyorum. Onları da yanımda görmek istiyorum ben. Madem biz -Deriteks Sendikası- onlara bağlıyız, bizim bu işimizi çözsünler. Bunu talep ediyorum. Biz işçiler olarak aç da yatarız, bize sadaka dağıtır gibi kumanya dağıtmasınlar. Bizim bu işimizi çözsünler. “Biz işçi sınıfının yanındayız” diyorlar ya, asgari ücreti belirliyorlar… O asgari ücret yetiyor muymuş acaba işçilere bir sorsunlar… El altından pazarlıklar yapmasınlar, artık bunlara karnımız tok bizim.

Taşımacılık işçilerinin küresel intifadası

0

İngiltere’de temmuz ayında greve çıkan 40 bin demiryolu işçisi, ülkenin taşımacılık sektörünün genelinde grevleri tetikleyerek Muhafazakâr Parti önderliğindeki hükümeti zora düşürmüş ve Boris Johson’ın istifasına kadar varan krizin etkenlerinden birisi olmuştu. Demir ve Deniz Yolu ve Ulaşım Sendikası (RMT), yüzde 4’lük ücret artışını reddederek 14 tren şirketinin seferlerini durduran bir grev kararı almış, ardından Ücretli Ulaştırma Çalışanları Derneği de (TSSA) greve dahil olarak, ülkede ulaşımı büyük oranda durdurmuştu. Demiryolu ve taşımacılık işçileri 1 Ekim’de de greve çıktılar; temmuz ayındaki eylemlerden daha etkili olan bu grevde, raporlanana göre tren hizmetlerinin yalnızca yüzde 11’i yapılabildi. Britanya’da taşımacılık işçilerinin grevleri 5, 6 ve 8 Ekim’de de sürecek.

Eylül başında greve çıkan bir başka taşımacılık içi işkolu da havayollarıydı. 2 Eylül’de Almanya’da 5000’den fazla Lufthansa pilotu greve çıktı, 130 bin yolcuyu etkileyecek şekilde 800 uçuş iptal edildi. Kokpit Birliği (VC) sendikasının talebi yüzde 5,5 oranında ücret zammı ve ertesinde de, ücretlerin enflasyon oranında iyileştirilmesiydi. 12 Eylül’de Lufthansa pes etti ve sendikayla bir anlaşmaya varıldı. VC, anlaşmaya göre, kokpit ekiplerinin aylık ücretlerinde, 1 Ağustos 2022’den ve 1 Nisan 2023’ten itibaren, geriye dönük de geçerli olmak üzere iki aşamada gerçekleşecek olan ve her biri 490 avroluk bir artış olacağını söyledi.

Ancak küresel çapta kapitalist ticareti tehdit eden en ciddi grev, bir olasılık olarak ABD’de doğdu. Eylül ayının başında, ABD’nin yolcu taşımacılığını içermeyen uzun mesafe taşımacılığının yüzde 40’ını gerçekleştiren ve 12 sendikada bir araya gelmiş olan 150 bin işçi ücretler, çalışma koşulları ve yetersiz sağlık ve güvenlik önlemleri nedeniyle greve gitme kararı aldı. Bu grevin gerçekleşmemesi için sendikalar ile ulaşım firmaları arasında süren müzakerelere Beyaz Saray ve başkan Joe Biden bizzat müdahale etmek zorunda kaldı. Beyaz Saray daha da ileri giderek, demiryolu işçilerinin hazırlanan sözleşme taslağını kabul etmeyerek greve gitmeyi tercih etmeleri durumunda, Kongre üzerinden bu grevi yasadışı ilan edeceğini ilan etti. Şu an Beyaz Saray’ın hazırladığı sözleşme taslağı, demiryolu işçileri arasında yaygın olarak hoşnutsuzlukla karşılanmış durumda ve işçilerin ezici çoğunluğu bu taslağı kabul etmiyor.

Uluslararası çapta taşımacılık işçilerinin grev biçimini almış olan seferberliklerinin kökeninde yatan olgu, pandemi ve kapitalist ekonomik krizin etkileri sonucunda son birkaç yıldır küresel tedarik sisteminde yaşanan aksaklıklar ve hatta bu tedarik sisteminin kısmen çökmesi oldu. Olağan dönemlerde kapitalist ticaretin başlıca ulaşım araçlarından birisi olan havayolu, pandemiyle beraber gelen kapanmalar ve iptal edilen uçuşlar neticesinde, büyük oranda eski dinamizmini yitirdi. Denizyolu taşımacılığı, uluslararası enerji krizi nedeniyle büyük bir yakıt maliyeti talep etmeye başladı; dahası, Süveyş’te karaya oturan bir yük gemisinin dünya ticaretinde yarattığı durgunluk da bir şok etkisi yarattı.

Bugün kapitalist-emperyalist sistem, 20. yüzyılın başındakine benzer bir biçimde, demiryolu ve karayolu ulaşımının kullanılmasını merkezine almaya başladı. Uzun zamandır ölü yatırımlara ve durağan sermaye gruplarına terk edilmiş olan demiryolları, yavaş yavaş küresel finans aristokrasisinin ilgi alanına giriyor. Sermayenin uluslararası düşünce kuruluşları, geçtiğimiz aylar boyunca, yeni ve olası pandemi ve Süveyş vakalarının yanı sıra, iklim krizinin olası sonuçlarına yönelik olarak da malların ve hizmetin taşınmasında demiryollarının eski önemini kazanabileceğini belirten raporlar kaleme aldılar.

Bunun anlamı, taşımacılık sektörünün uluslararası çapta bir kapitalist reorganizasyonunun gündemde olduğudur. Bu bağlamda hava ve denizyolu işçileri, kendi sektörlerinin eski yakıcılıklarını kaybedebilecek olması dolayısıyla, ücretlerinin baskılanması ve hak kayıplarına uğratılmak istenmeleri gibi saldırılar ile yüzleşecekler. Kara ve demiryolu işçilerinin ise birim zaman başına yarattıkları kâr artacak, yani sömürüleri derinleşecek ve bu işçilerin taleplerinin baskılanması için, sendikalaşmalarının önüne geçilmeye çalışılacak.

Taşımacılık işçilerinin son iki aya yayılan küresel intifadaları, sektör bir yeniden yapılanma dönemine girmişken, işçilerin de kendilerinin çıkarları uyarınca bu süreçte etkili bir biçimde rol oynayabileceklerini ortaya koyuyor. E-ticaret kapsamında taşımacılık işkoluna giren Yemeksepeti ve Trendyol kuryelerinin 2022 Ocak ve Şubat aylarında gerçekleştirdikleri kitlesel eylemler de Türkiye’nin bu süreçten ne şekilde etkilenebileceğini gösteriyor. Bu bakımdan taşımacılık işçileri ile sendikalarını, açılan bu yeni mücadele döneminde ciddi zorluklarla birlikte, önemli fırsatlar ve görevler de bekliyor.

Rus emperyalizminin doğu Ukrayna’yı ilhak etmesi kabul edilemez!

0
Putin ilhak edilen bölgelerin Rusya yanlısı liderleriyle Kremlin'de poz verirken

Tüm emperyalistler ve yayılmacı güçler, Ukrayna’dan elinizi çekin!

Rusya, işgali altındaki Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya bölgelerinde düzenlettiği gayrimeşru referandumun ardından, bu toprakları ilhak etti. Rusya’nın otokrat devlet Başkanı Putin, 30 Eylül günü Kremlin Sarayı’nda düzenlediği törende, bu bölgelerin kukla liderleriyle birlikte ilhak kararını imzalayarak ülkesinin “dört yeni bölgeye sahip olduğunu” duyurdu.

Putin ayrıca “bu dört bölgede yaşayanlar bizim vatandaşlarımızdır” diyerek, o bölgelere yapılacak herhangi bir müdahalenin bizzat Rusya’ya karşı yapılmış sayılacağını ilan etti. Ayrıca Ukrayna yönetimini “müzakere masasına” çağırarak, Kiev yönetiminin bu işgal ve ilhakı tanıyarak teslim olmasını istedi.

Biz enternasyonalist devrimciler olarak, Rus emperyalizminin Ukrayna üzerindeki savaşını ve işgalini olduğu kadar, son düzmece referandum gösterisini ve ilhak kararını kabul edilemez buluyoruz ve tüm dünyanın emekçi kitlelerini ve örgütlerini Rusya’nın emperyalist barbarlığına karşı Ukrayna halkıyla dayanışmaya çağırıyoruz.

Putin’in manevrası

Rus oligarşisinin lideri Putin bu hamlesiyle Ukrayna üzerinden gelişen uluslararası gerginliğin düzeyini yükseltmiş oldu. Aslında Putin yedi aydan beri sürmekte olan işgal girişiminde, Kiev rejiminin yıkılarak Ukrayna’da tamamen kendisine bağlı bir yönetimin kurulması doğrultusundaki hedefi iflas etti. Ukrayna emekçi halkı işgale karşı kahramanca direnerek onun barbar ordularını engelledi ve hatta Rus birliklerini işgal ettikleri bazı bölgelerden püskürtmeyi ve geriletmeyi başardı.

Rus birliklerinin dünya basınına yansıyan başarısızlıklarında, Ukrayna halkının kahramanca direnişinin yanı sıra, yabancı bir ülkenin topraklarında neden savaştıklarını sorgulamaya başlayan Rus askerler arasında yaygınlaşan bozguncu eğilimlerin de payı vardır. Bunlara Rusya’nın büyük kentlerinde yoksul ve emekçi kitleler arasında gelişen savaş karşıtı eğilimler de eşlik etmektedir. Hatta St. Petersburg ve Moskova kentleri belediye meclisi üyeleri, Putin’in istifası etmesini istemiş durumdalar. Sadece Batı emperyalizminin Rusya üzerinde uyguladığı ambargo nedeniyle değil, ama aynı zamanda Rus burjuvazisinin neoliberal yağmacı ekonomik politikaları nedeniyle sarsılan ve emperyalist işgalin ağır yüküyle daha da yoksullaşan Rusya emekçileri arasında Putin’in rejimine karşı muhalefet şiddetlenmekte. Tabii bu arada, mali kayıpları artan ve batıda servetlerine el konulan oligarklar içinde de işgale karşı eleştireler artıyor.

İşte bütün bu başarısızlıklar ve güçlükler altında Putin ve onun bürokrasisi, otokratik rejimi ve kendi iktidarlarını koruyabilmek adına el yükselterek Rus emekçilerini sahte bir “anavatanın savunulması” sloganı altında birleştirmeye yönelmiştir.

Emperyalist savaş mı?

Putin, “ilhak töreninde” mücadelelerinin emperyalizme karşı olduğu yolunda bir konuşma yaparak hem kendi halkını kandırmaya, hem de onu Ukrayna üzerinden ABD emperyalizmi ve NATO emperyalist ittifakı karşısında savaşmakta olduğunu iddia eden sözde solcu karşıdevrimcileri sahte savlarla donatmaya ve tatmin etmeye çabaladı. Bu tür solcular, “bağımsız” Rusya’nın NATO’nun saldırısı altında olduğunu iddia etmekteler. Bu sözde solcular, Ukrayna halkının kendi kaderini tayin ve toprak bütünlüğünü koruma hakkını inkâr ederek Putin rejiminin emperyalist politikalarını meşrulaştırma işlevi görmekteler.

Oysa Rusya ister emperyalist, ister bağımsız, isterse yarı sömürge bir ülke olsun, Ukrayna gibi bağımlı bir ülkeyi işgale yönelen saldırgan taraftır. Ve bu durumda devrimcilerin görevi saldırganın karşısında ve rejiminden ve yönetiminden bağımsız olarak saldırıya uğrayan halkın yanında yer almaktır.

Öte yandan, Rusya’yı emperyalist olarak tanımlayan, dolayısıyla da Rusya’nın Ukrayna işgalini ABD/NATO ile Rusya arasında gerçekleşen bir emperyalist savaş olarak karakterize kesimler bulunmakta. Bunlar da bu “emperyalist savaşta” bozgunculuk, tarafsızlık ya da barışseverlik tutumuna bürünmekteler. Bu sözde tutumlarıyla da Ukrayna halkının Rus barbarlığı karşısında yalnız bırakılmasını savunmaktalar.

Putin yönetiminin yeni ilhak girişimi ve ilhak edilen topraklara dönük saldırı karşısında nükleer silahlar da dâhil olmak üzere her türlü adımı atacağını ifade etmesi yeni bölgesel ve daha geniş ölçekteki savaş risklerini artırıyor. Rusya tarafından Kırım’ın ardından Donbass bölgesinin de ilhak edildiğinin duyurulmasıyla Ukrayna’daki savaşın uzaması ihtimali artık daha fazla gündemde. Bu savaştan ve yeni savaş ihtimallerinden en fazla etkilenecek olan dünya emekçileridir. Kapitalizmin ve emperyalizmin derinleşen krizinin ortaya koyduğu bu tehlikeler karşısında “ya sosyalizm ya felaket” ikilemi insanlığın önündeki temel çelişki olmayı sürdürüyor.

Emperyalistler, Ukrayna’da defolun!

Rusya’nın Ukrayna’nın Kırım dahil Rusça konuşan toplulukların ağırlıkta olduğu doğu bölgelerinde düzenlediği referandum sahte bir tiyatro ve tümüyle gayrimeşru bir oylamadır. Bu toplulukların yaşadığı bölgeler oradaki halkın tarihsel ve kültürel anayurtları değil, Ukrayna’nın doğal ve tarihsel ulusal sınırları içinde kalan kesimleridir. Dolayısıyla kaderini belirleme hakkı elinden alınanlar bu bölgelerdeki nüfus değil bizzat Ukrayna ulusunun kendisidir. Bu nedenle bu referandumu reddediyoruz ve gayrimeşru olarak tanımlıyoruz.

Enternasyonalist devrimcilerin çağrısı, Rusya emperyalizminin işgal ve ilhak politikalarına derhal son verilmesi, NATO’dan ve Zelenski hükümetinden bağımsız bir şekilde Ukrayna emekçi halkının yanında yer alınmasıdır.

Dünya partimiz İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve biz, her türlü emperyalist silahlanmaya tamamen karşıyız. NATO’nun lağvedilmesinden ve onun dünyadaki üslerinin kapatılmasından yanayız. Bu çerçevede Putin’in Ukrayna’dan çıkmasını, Ukrayna direnişine destek verilmesini, NATO’ya hayır denmesini savunuyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi

02.10.2022

28 Eylül küresel yasal kürtaj çağrısı: Haklar sokaklarda savunulur ve kazanılır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in 28 Eylül uluslararası küresel yasal kürtaj günü nezdinde tüm dünyada kadın ve LGBTİ+ kazanımlarını tehdit eden hükümetlere karşı mücadele çağrısı ile yayımladığı bildiriyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Her sene olduğu gibi bu 28 Eylül uluslararası kürtaj hakkı gününde de kadınlar ve LGBTİ+lar olarak sokaklarda kendi bedenlerimiz üzerinde karar verme hakkımızı talep ediyoruz. Dünyanın birçok ülkesinde seferberlikler sonucu kazandığımız bu hak, ekonomik ve sosyal kriz karşısında kapitalist hükümetler, kiliseler ve dini kurumlar ve toplumun en muhafazakâr ve gerici kesimleri tarafından tehdit edilmeye devam ediyor.

ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1973 tarihli ve ülke çapında kürtaj uygulamasına izin veren Roe vs Wade kararının iptal etmesiyle Kuzey Amerika eyaletlerinin çoğunda kürtajın suç kapsamına alınmasının önü açıldı. Trump’ın kutladığı ve Biden’ın seçim malzemesi olarak kullandığı bu karardan en çok etkilenenler, merdiven altı ve güvenli olmayan koşullarda kürtaj olma riskini göze almak zorunda olan yoksul ve göçmen kadınlar oluyor.

ABD’deki bu iptal kararı, şimdi diğer ülkelerdeki gerici sektörler tarafından benzer önlemler almak için kullanılan tehlikeli bir emsal oluşturuyor. Örneğin Macaristan’da yeni muhafazakâr hükümet bir süre önce imzaladığı bir kararname ile artık kürtaj olmak isteyen bireyleri öncesinde fetüsün hayati belirti seslerini dinlemesini zorunlu kıldı. Bu kural, kürtajı tamamen yasaklamak isteyen Kuzey Amerika eyaletlerinin başını çeken Teksas eyaletinde (ABD), 2021’de (eyalet düzeyinde) geçirilen ve kürtaj gerçekleşmeden önce fetüsü ultrasonda görmeyi ve kalp atışlarını dinlemeyi gerektiren yasayı hatırlatıyor.

Dünyanın farklı yerlerinde gerçekleşen kimi seferberlikler ise cinsel ve üreme haklarımızda ve hamileliğin gönüllü olarak sonlandırılmasında çeşitli ilerlemeler kaydedilmesini sağlıyor. Kürtaj yasal olmasına rağmen, ülkenin belirli bölgelerde uygulanmasının önünde çeşitli engellerle karşılaşılan İspanya Devleti’nde, mevcut kürtaj yasasında, örneğin bu hakkın reşit sayılmayan 16-17 yaş altı bireyler için de güvence altına alınması gibi temel hususlarda ilerleme sağlayacak bir reform tasarısı şu anda mecliste görüşülme sürecinde bulunuyor. Bu tasarı, çeşitli diğer konuların yanı sıra, sancılı regl ve kürtaj nedeniyle ücretli hastalık izni, kürtaj hakkın halk sağlığı merkezlerinde güvence altına alınması için bir planlama yapılması ihtiyacı gibi başlıklar da içeriyor. Bu tasarı konusunda sağcı Halk Partisi (PP) ve aşırı sağcı VOX’un en muhafazakâr ve gerici kesimlerinin kendilerini şimdiden hissettiren tepkilerine karşı açık tartışmalar ve mücadele sürüyor. Tam da bu yüzden, her zaman olduğu gibi, bu mücadeleyi nihayete erdirecek güç sokaklardaki seferberlik olacaktır.

Yeşil dalgadan aldığımız güçle Latin Amerika’da ve dünyada kürtajın yasallaştırılması için mücadele vermeye devam edeceğiz. Doğurma kapasitesi olan kadınların ve diğer tüm kimliklerin kürtajın suç olmaktan çıkarılması, yasal ve parasız olabilmesi için hâlâ mücadelede ısrar ettiği ülkeler var. İstenmeyen gebeliklerin sonlandırılmasının metalaştırılarak bir ayrıcalık haline gelmesinin ve bu nedenle emekçi kadınların ve diğer kimliklerin bu meşru haktan men edilmelerinin önüne geçmenin tek yolu kürtajın parasız bir hizmet olmasıdır.

Kadın ve LGBTİ+ sağlığı için dış borçların ödenmemesine dayalı bir bütçe talep ediyoruz. Haklarımızın kriminalize edilmesine son! Mahkûm ve tutuklular için kürtaj hakkı! Kadınların sağlık hizmetlerinden mahrum edilmesine son! Merdiven altı kürtajlar nedeniyle ölmek istemiyoruz!

Cinsiyetçi klişelerden arınmış, feminist bir yaklaşıma, bedenlerimiz üzerindeki özerkliğimizi ve cinselliğimize karar verme özgürlüğünü teşvik eden kapsamlı bir cinsel eğitim programı için eğitime ayrılan bütçe artırılmalıdır!

Karar verme hakkı doğurmaya ya da anne olmaya karar veren bireyler için de güvence altına alınmalıdır. Hükümetler güvenceli ve sağlıklı annelik için ekonomik koşulları sağlamalıdır; bu nedenle çifte veya üç vardiyaya yapan kadınların bu yük altında kalmaması için ev ve bakım işlerinin sosyal olarak tanınmasını, kamusal bakım merkezleri, çamaşırhaneler ve yemekhaneler aracılığıyla hükümetler tarafından üstlenilmesini talep ediyoruz. Tüm emekçi kadınlar için insanca yaşayacak ücret ve güvenceli iş gibi işçi hakları!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, kendi bedenlerimiz üzerinde karar verme hakkı gibi en temel demokratik haklarımız adına mücadele etmek için uluslararası feminist seferberlik çağrısında bulunuyoruz. Bu seferberlikte, başörtüsünü yanlış taktığı için gözaltına alınıp işkence sonucu ölen Masha Amini’nin katlinin inkârı karşısında seferber olan, protesto sembolü olarak saçlarını kesip başörtülerini yakan İranlı kadınların mücadelesini örnek alıyoruz. Dünyanın tüm ülkelerinde, baskı ve sömürünün yok edildiği sosyalist bir toplum inşa edebilecek bir işçi sınıfı hükümetine ulaşma hedefiyle, taleplerimizi yükseltmek ve kazanmak için kadınlar ve LGBTİ+lar olarak hükümetlerden ve uluslararası kuruluşlardan bağımsız bir mücadele için sokaklardaki mücadelemize devam ediyoruz; patriyarka, ırkçılık ve kapitalizmi topyekûn alaşağı edebilmek için örgütleniyoruz.

Tüm ülkelerde yasal, güvenli ve parasız kürtaj hakkı!

Kiliseler ve dini kurumlar devletten etkin bir şekilde ayrılsın!

Dış borçların ödenmesi için değil, sağlık ve eğitim için bütçe!

Karar verebilmek için cinsel eğitim, kürtaj olmamak için doğum kontrol yöntemleri ve ölmemek için dünya çapında yasal kürtaj!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

26.09.22022

Left alliances and class independence

0

Negotiations for possible alliances for the presidential and parliamentary elections, which are to take place within nine months at most, have been going on within the socialist movement for some time now. These talks now reached a certain maturity. First, on August 21, TKP (Communist Party of Turkey), Sol Parti (Left Party), TKH (Communist Movement of Turkey) and Devrim Hareketi (Revolution Movement) announced the establishment of the “Socialist Power Union” (SGB). Subsequently on August 25, HDP (Peoples’ Democratic Party), TİP (Workers’ Party of Turkey), EMEP (Labor Party), EHP (Labor Movement Party), TÖP (Social Freedom Party) and SMF (Federation of Socialist Assemblies) announced that they had formed “Labor and Freedom Alliance” (EÖİ). While the SGB explained the grounds for their alliance ground through a five-point statement, EÖİ stated that they would announce the formal declaration and roadmap of their alliance in late September.

Under circumstances of multiple crises that we have been going through, we expressed the vitality of the necessity of raising a political alternative independent from bourgeois parties under the leadership of socialists and labor organizations multiple times. Having said that, we give great importance to the announcements of the establishment of both SGB and EÖİ. At the same time, we have raised various criticisms against and suggestions towards the constituents of these two alliances, about both the issue of political program and the question of “what kind of alliance?” At the programmatic level, we emphasize the urgency of an independent line that aims to break away from the oppressive regime and capitalism and that does not back itself up to the Nation Alliance. At the organizational level, we stress the exigency of an understanding that avoids contention with a narrow organizing perspective and aims at the broadest unity of socialists and labor organizations. Let’s try to take a closer look at whether these two alliance initiatives can meet these needs.

First of all, it is obvious that the destruction and corruption caused by the AKP-MHP alliance has created massive social discontent and led to a search for alternatives, putting tremendous pressure on the socialist movement. This pressure has been managed, on the one hand, by heading in the direction of initiatives for forming united struggles and establishing alliances, and on the other hand, by supporting of the Table of Six, which is the strongest alternative in sight to the People’s Alliance.

It is understandable that the masses, overwhelmed by the Erdogan regime and desiring to get rid of his administration as soon as possible, turn to the so-called strongest alternative. The socialist movement, on the contrary, needs to be able to distinguish itself clearly from bourgeois alternatives and to define a political line that emphasizes a radical break with the order, precisely in such moments of crisis. However, the founding statements of both the SGB and the EÖİ show that there is no change in their attitude of choosing the “lesser evil.”

Absent in the statements of both alliances are the strategy of a workers’ government and the perspective of a break with capitalism. The proposals for an exit from the current regime are expressed in vague terms such as “popular sovereignty” (EÖİ) or “establishment of integrated mechanisms” (SGB); the call for a Constituent Assembly for the making of a new constitution is avoided by both. Concretely speaking, both alliances refrain from nominating a joint candidate independent of the bourgeoisie for the presidential elections. Instead, they expect the Table of Six to nominate a “non-right-wing” candidate. Clearly, the limits of horizons of both alliances do not go beyond being a “strong left opposition under the rule of Nation Alliance.” Moreover, the fact that the Kurdish issue was not mentioned at all in the statement of the SGB and the attitudes of its constituents to date indicate that what distinguishes them has to do more with Turkish nationalism and contention with a narrow organizing perspective rather than the socialist strategy per se.

We will keep emphasizing that a labor-oriented, independent, and united alliance is urgent and vital, not only for the presidential and parliamentary elections, but also for class struggle and other fields at large. Notwithstanding our criticisms, we hope that both the SGB and the EÖİ will serve this need one way or another. We will continue supporting every attempt and effort that aims to break the current system of exploitation and oppression as opposed to merely eroding it and to raise the independent alternative of workers instead of offering a legitimization to the Nation Alliance from within left.

ÇEVBİR üyesi çevirmenlerle söyleşi: “Çevirmenlerin örgütlenerek alandaki sorunların çözümüne yönelmesi gerekiyor”

0

Ekonomik kriz koşullarında sömürüye en açık mesleklerden biri de çevirmenlik. Edebiyattan teknik çeviriye, altyazı-seslendirme çevirisinden sözlü çeviriye kadar çok çeşitli alanlarda çalışan çevirmenlerin büyük çoğunluğu kayıtdışı işlere ve güvencesizliğe mahkûm edilmiş durumda. Bu koşullar altında kitap çevirmenleri, Çevirmenler Meslek Birliği (ÇEVBİR) çatısı altında toplandılar. 1 Mayıs 2006’da kurulan ve zaman içinde altyazı, seslendirme ve tiyatro çevirmenlerini de bünyesine katan ÇEVBİR, çevirmenlerin maddi ve manevi talepleri adına mücadele yürütüyor. ÇEVBİR üyesi Selen Akhuy ve Nüket Kantürk ile ÇEVBİR’in faaliyetleri üzerine konuştuk.

Söyleşi: Merve Şanlıdağ

Merve Şanlıdağ: Türkiye’de emek mücadelesi böyle yoğun bir saldırı altındayken ÇEVBİR’in nasıl çalışmalar yürüttüğünden bahsedebilir misiniz?

Selen Akhuy: 1 Mayıs 2006’da çevirmenlerin Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında işlenme eser sahipliğinden doğan haklarını korumak amacıyla kurulan ÇEVBİR, 2009 yılındaki Olağanüstü Genel Kurul’da kabul edilen tüzük değişikliğiyle kitap çevirmenlerinin yanı sıra altyazı, seslendirme ve tiyatro çevirisi yapan meslektaşlarımızı da temsil etmeye başladı. Birliğimizin öncelikli amacı çevirmenlerin haklarını korumak olsa da mesleğin tanınırlığını artırmak, meslek standartlarını yükseltmek, yayıncılık piyasasında belli etik ilkelerin savunuculuğunu yapmak, yurtdışındaki çevirmen örgütleriyle ortak çalışmalar yürütmek gibi hedefleri de var. 

ÇEVBİR kurulduğu günden bu yana yayınevleriyle anlaşmazlık yaşayan kitap çevirmenlerinin mali hak takibini yürütüyor, kitap çevirisi alanında sadece bu sene yaklaşık yirmi üyemiz adına hak takibi yürütüldü. Gerek kitap çevirisi gerek altyazı-seslendirme çevirisi alanlarında çalışan çevirmenlerin çalışma koşullarına bir standart getirebilmek adına önerilen tip sözleşmeler ve tarifeler ÇEVBİR’in internet sitesi üzerinden paylaşılıyor. Bunların yanı sıra hem meslektaşlarımızı hem de yeri geldiğinde işverenleri bilgilendirmek adına söyleşiler, bu alanlarda çeviri yapmak isteyenler için atölyeler düzenleniyor.

Temel sorunlarımızdan biri, çevirinin “dil bilme”nin dışında çeşitli beceriler ve uzmanlaşma gerektiren, emek yoğun bir meslek dalı olduğunun göz ardı edilebilmesi.

Nüket Kantürk: Son yıllarda Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durum ÇEVBİR’de yürüttüğümüz mücadeleyi hem zorlaştırıyor hem daha da elzem hale getiriyor. Hızla artan bir enflasyon var ve çevirmenlerin ücretleri gitgide düşüyor ve anlamsızlaşıyor. Mesela ÇEVBİR altyazı-seslendirme çevirisi alanında asgari tarife önerileri ve tip sözleşmeler hazırlayıp sektör bileşenleriyle paylaşıyor. Film festivalleri ÇEVBİR’in açıkladığı tarifeleri çok büyük oranda kabul edip uyguluyor. Yıllar içinde yoğun çalışmalar ve müzakerelerle varılan bu nokta hem çevirmenlerin emeklerinin karşılığını almaları hem de izleyicilerin nitelikli altyazı çevirisine ulaşmaları bakımından çok önemli bir kazanım. Ama bu yıl ekstrem bir durum söz konusu oldu, altyazı-seslendirme çevirisi tarifelerinde yıl içinde iki kez artış yapmak zorunda kaldık. Ben Türkiye dışında olmama rağmen Türkiye’nin her şeyiyle içli dışlıyım çünkü bir gün Türkiye’ye döneceğini biliyorum ve bu meslek mücadelesi durduğunda gelecekte benim çocuğum ya da bir tanıdığım orada çevirmen olmaya kalktığında bu onları etkileyecek. Ben o an çaba göstermediğim için onlar etkilenmiş olacak. Çevirmenlerin eline aldığı güç, ÇEVBİR meslek birliğimiz sayesinde hiçbir yerde durmamalı. Bundan sonra daha da iyi şeyler olabilir.

MŞ: Güvencesizlik, düşük ücretler ve bununla orantısız ağırlıkta iş yükü, çeviri sektörü genelinde en yakıcı sorunlar arasında. ÇEVBİR bunların önüne geçmek için neler öneriyor?

SA: Temel sorunlarımızdan biri, çevirinin “dil bilme”nin dışında çeşitli beceriler ve uzmanlaşma gerektiren, emek yoğun bir meslek dalı olduğunun göz ardı edilebilmesi. Altyazı ve seslendirme çevirisi maalesef bu açıdan bilhassa bahtsız bir alan. 

Altyazı ve seslendirme çevirisi işinin hangi aşamaları içerdiğinden, bunların her biri için günümüz koşullarında önerilebilecek asgari ücret seviyelerinden telif eser hak sahipliğine varıncaya dek mesleki standartlar konusunda tüm taraflarla iletişim içinde olmak ÇEVBİR’in en önemli işlevlerinden biri. Nitekim, çözümler ancak tüm tarafların daha yüksek standartlara ulaşmak için sorumluluk almasıyla üretilebilir. Kamuoyunda meslek koşullarımızın daha iyi bilinmesi de çözüm sürecinde büyük destek olacaktır.

Meslek örgütlerine katılmak önemli. Böylece hem piyasada çevirmenlerin emeğini değersizleştiren uygulamalara karşı mücadele etme şansımız olur, hem de kamu kurumlarından beklediğimiz düzenleme taleplerimizi daha yüksek sesle dile getirebiliriz.

MŞ: Teknik vb. alanlarda çeviri bürolarına çalışan freelance ve hatta kurum içi çevirmenler de aynı sorunlarla karşı karşıya. Çeviri sektörü genelinde çevirmenlerin hakkını gözetmeye, güvenceli çalışma koşullarını sağlama almaya yönelik olarak ne yapılabilir sizce?

SA: ÇEVBİR sadece telifli eser sahibi çevirmenleri temsil edebiliyor ama çevirmenlerin çalıştığı alanlar kitap veya altyazı-seslendirme çevirisiyle sınırlı değil elbette. Çeviri sektörünün farklı alanlarında çalışan meslektaşlarımızın örgütlendiği dernekler, birlikler de var. Örneğin Çeviri Derneği yıllardır mesleki standartları oluşturma yönünde çalışmalar yapıyor. Türkiye Konferans Tercümanları Derneği’nin sözlü çeviri alanında çeşitli düzenlemeleri var.

Çevirmenlerin örgütlenerek fikir birliğiyle, güç birliğiyle alandaki sorunların çözümüne yönelmesi gerekiyor. Meslek örgütlerine katılmak, mümkün olduğunca aktif rol almak önemli. Böylece hem piyasada çevirmenlerin emeğini değersizleştiren uygulamalara karşı mücadele etme şansımız olur, hem de kamu kurumlarından beklediğimiz düzenleme taleplerimizi daha yüksek sesle dile getirebiliriz.

NK: Çevbir üyesi altyazı-seslendirme çevirmenleri olarak biz 2 yıldır her pazar günü yaklaşık 2-3 saatlik toplantılar yapıyoruz. Bu süreçte inanılmaz bilgi alışverişi oldu. Bir araya geldiğimizde gerçekten herkesin derdinin aynı olduğunu gördüm. Şu an ÇEVBİR’in yeni AVTE (Avrupa Altyazı ve Seslendirme Çevirmenleri Federasyonu) üyeliği var, onlarla da görüş alışverişi yaptıktan sonra biraz daha netleşiyor bazı şeyler. Çeviri bürolarına çalışan, teknik çeviri yapan serbest çevirmenlerin de en büyük ihtiyaçlarından biri, o alanlarda çalışan çevirmenlerin haklarını gözeten, asgari standartları belirleyip yerleştirmeye çalışan bir mesleki örgütlenme. Şöyle bir yanı var, benim gördüğüm ve etrafımda duyduğum kadarıyla, bürolara çalışanların ya da edebi çevirmenlerin başka bir mesleği var ve ikinci, ek gelir olarak çevirmenlik yapıyorlar. Aslında altyazı-seslendirme çevirmenliği için de aynısı geçerli. Ben de dahil olmak üzere bir kısmının başka bir geliri var. Ama ikinci bir meslek olarak, geçici olarak görülmesi de mesleki örgütlenmeyi zorlaştırabiliyor bence. Ben o mesleğin içinde değilim, diye düşünüyor çevirmenler. Çünkü sigortalarını yatıran başka bir işleri var ya da kendilerini başka bir meslekle tanımlıyorlar, yan gelir olarak çevirmenlik yapıyorlar. Temelde çevirmenlik mesleğinin, belki de her kolda karşılaştığı asıl sorun bu. Birlikleşmenin, sendikalaşmanın önündeki asıl sorunlardan biri de bu.

MŞ: Freelance çalıştığınızda kayıt yok, güvence yok, insanların bir araya gelmeleri de imkânsız oluyor haliyle. Ben çeviri bürosunda çalışırken mesela Sosyal-İş’e üye olmuştum, mesleğimle alakalı değil ama en azından bir sendikam olsun diye düşünmüştüm ve bürodaki tek sendikalı kişi bendim. Şimdi altyazı meselesine geçersek; ÇEVBİR yakın zamanda altyazı ve seslendirme çevirmenlerinin sorunlarına dikkat çeken bir kampanya başlattı. Bu kampanyadan biraz bahsedebilir misiniz? Festivallerde ÇEVBİR’in tarifesi kabul ediliyor olabilir ama platformlara vs. çeviri yapanlar için korkunç bir durum var. Hatta taşeronun taşeronu gibi bir çalışma sistemi söz konusu.

NK: Evet, taşeronun taşeronu olma sorunu var ve maalesef ki o platformlar buna izin veriyor. Aslında onların da anlaşma yaptıkları şirketlerle sözleşmelerinde sıkıntılı maddeler var, olması gereken ama olmayan maddeler var. Platformlara yaptığımız çeviriler bizim tarifede çoklu gösterim olarak geçiyor. Yani sizin çevirdiğiniz eser sınırlı gösterilmiyorsa biz buna çoklu gösterim diyoruz. Mesela festivallerde, müzelerde vs. kaç kez gösterileceğini biliyoruz. Geçici gösterim yani, bir dönem yapılıp devamı gelmiyor. Ama televizyon kanallarına, platformlara ya da dağıtımcı şirketlere yaptığınız çeviriler defalarca gösterilir. Çevirmenlerin çevirdikleri eserlerin her kullanımından telif ücreti alma hakkı vardır. Dolayısıyla çoklu gösterim yapan işverenlerin çevirmenlerin çeviri emeğinin yanı sıra telif hakkını da karşılayan düzeyde ücret ödemeleri gerekir. Yurtdışı taşeronlar da aynı dijital platformlara çalışıyorlar ama daha makul ücretler ödüyorlar. Yurtiçi taşeronların teklif ettikleri şartlar ise adil olmaktan çok çok uzak, ancak sömürü diye tanımlanabilecek düzeyde. Uluslararası platformlar var şu an Türkiye’de ve bunların yerli taşeronları dolar üzerinden aldıkları çeviri bütçesinin ancak yüzde 5 ila yüzde 8’ini çevirmenlere ayırıyor.

İşaret ettiğimiz ihlallerin sorumlusu en başta çeviri hizmetine aracılık eden kurumlar, zira bu aracı kurumlardan hizmet alan kanal ve platformların çeviriye ayırdıkları bütçenin çevirmenlere ulaşmaması gibi bir sorunla karşı karşıyayız.

Çevirmenlik mesleğinin bu kadar değersizleştirilmesine karşı çevirmenler birlikte mücadele etmedikçe sistemin onları ne kadar ezdiğinin bir kanıtını anlatmak istiyorum kendi tecrübemden. Bir zamanlar çalıştığım bir platform, çok eskiden çok severek çalıştığım çünkü bana düzenli olarak iş ve tatmin edici ücretler veren bir yerdi. Altyazı çevirisi telif hakkı kapsamında gelir vergisi istisnasına tabi olduğu halde bize şirket kurarak makbuz kesme yükümlülüğü getirmeye kalktılar. Benim kendi şirketimi kurmam demek muhasebeci tutmam, stopajımı kendimi ödemem gerek demek. Bu da benim gelirimin üçte birinin gideceği anlamına geliyor. Ben üç film çeviriyorsam birini o şirkete adayacağım demek. Bu bir çevirmen için büyük bir gelir kaybı. Bu yüzden ÇEVBİR olarak toplandık ve orada çalışan, ulaşabildiğimiz diğer insanları topladık. Dedik ki “Bakın hep birlikte işi bırakalım.” Bir de o zamanlar platformlardaki gibi değil, seri iş dönen bir yerdi bu. O şirkette çalışan çevirmen sayısı 15-16’ydı. Bu çevirmenler 1-2 hafta “Biz çeviri yapmıyoruz, durdurduk” deseydi şirket geri adım atacaktı, bunu göze alamazlardı. Ama çevirmenler de bunu göze alamadı. Biz o şirkete çalışan ÇEVBİR üyesi çevirmenler olarak çalışmayı bıraktık. Bugün gelinen noktada yeni tarifelerini öğrendim şirketin ve gözlerime inanamadım. Aradan 10 yıl geçmiş ve tarife düşmüş, yükselmemiş! İş bırakmayan çevirmenlerden bir kısmının bize gösterdikleri gerekçe başka bir yerle anlaşmalarının, düzenli gelirlerinin olmamasıydı. “Orası olmazsa ben biterim” diyorlardı. Ama biz “Ele ele verelim, şu grevi yapalım, iş bırakalım, birbirimize iş paslayalım” diyorduk. İki iş alıyorsak birini işsiz çevirmene verelim, onun da bir geliri olsun. Uluslararası platformlar var şu an Türkiye’de ve yine TL üzerinden yerlerde fiyatlar veriyorlar çevirmenlere.

SA: Bu kampanyayı, altyazı ve seslendirme çevirmenlerinin maruz kaldığı mali ve manevi hak ihlallerini görünür kılmak ve bu ihlallerin giderilmesi için sorumluları harekete geçirmek üzere başlattık. İşaret ettiğimiz ihlallerin sorumlusu en başta çeviri hizmetine aracılık eden kurumlar, zira bu aracı kurumlardan hizmet alan kanal ve platformların çeviriye ayırdıkları bütçenin çevirmenlere ulaşmaması gibi bir sorunla karşı karşıyayız.

Kampanya çerçevesinde, sosyal medya ve basın vasıtasıyla, hem söz konusu aracı kurumlara hem çeviri hizmeti alan kanal ve platformlara hem de birbirinden ve piyasa koşullarından habersiz çalışan meslektaşlarımıza yönelik mesajlarla sorunları görünür kılmayı ve ilgili tarafları harekete geçirmeyi hedefledik.

8 kadın üyemiz, ÇEVBİR’in pozisyonunu ve yaklaşımını netleştiren Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğinin Giderilmesi ve Toplumsal Şiddete Dayalı Şiddeti Önleme Politika Belgesi ile ilgili Komisyon Yönergesi’ni hazırladılar.

MŞ: Geçen yıl yayıncılık dünyasındaki taciz ifşalarından sonra ÇEVBİR’de bir araştırma grubu kurulmuştu. Hem dayanışmayı güçlendirmek hem de meslek örgütlerinin yapabileceklerine örnek teşkil etmesi açısından bence bu çok olumlu bir gelişmeydi. Bu süreci aktarır mısınız? Bu süreçte kadın örgütleri gibi çeşitli kurumlarla birlikte mi hareket ettiniz?

SA: Aralık 2020’de, biz çevirmenlerin de ayrılmaz parçası olduğu yayıncılık alanındaki toplumsal cinsiyete dayalı şiddet olaylarının ifşa edildiği dönem bizi ciddiyetle düşünmeye sevk etti. Meslek birliği içinde yaptığımız değerlendirmede, bu şiddet olaylarına maruz bırakılan kadınları desteklediğimizi, erkek şiddetini kınadığımızı ifade etmekle sınırlı kalan bir açıklamanın yeterli olmayacağına, bu köklü sorunu çözmek için kalıcı somut adımlar atmamız, kurum içi bir mekanizma oluşturmamız gerektiğine karar verdik.

Bu doğrultuda bir çalışma grubu kurulması için üyelere çağrı yapıldı, sekiz kadın üyemiz gönüllü oldu ve Aralık 2020-Ağustos 2021 tarihleri arasında hemen her hafta düzenli toplanarak ÇEVBİR’in pozisyonunu ve yaklaşımını netleştiren Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğinin Giderilmesi ve Toplumsal Şiddete Dayalı Şiddeti Önleme Politika Belgesi ile ilgili Komisyon Yönergesi’ni hazırladılar.

Hazırlık sürecinde ilkin aralarında Birleşik Metal-İş Sendikası, Boğaziçi Üniversitesi Cinsel Tacizi Önleme Koordinatörlüğü (CİTÖK) (bilindiği üzere Boğaziçi Üniversitesi’nin idaresine seçilerek değil atanarak gelen kişiler bu birimi kapattı maalesef) ve Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği’nin (TODAP) de bulunduğu kurum temsilcileriyle çevrimiçi deneyim aktarımı görüşmeleri yapıldı, yanı sıra yurtiçi ve yurtdışındaki sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve meslek örgütlerinin etik yönetmelikleri ve varsa tacize yönelik politika belgeleri incelendi, Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) ve Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) esas alınarak ilerlendi.

Komisyon Yönergesi’nin yazımında ve ÇEVBİR Tüzüğü ile Disiplin Yönergesi’nin Komisyon Yönergesi’yle uyumlandırılması sürecinde feminist hukukçulardan büyük destek gördük. Sonrasında Politika Belgesi ve Komisyon Yönergesi Ağustos 2021’deki olağan genel kurulda tartışıldı, kabul edildi ve yürürlüğe girdi, ilgili Komisyon kuruldu.

Bu aşamada Mor Çatı Vakfı çok kıymetli bir destek sunarak hem Komisyon hem de ÇEVBİR kurullarında görev alan arkadaşlarımıza, başvuru ve inceleme süreçlerine, dikkat edilmesi gereken konulara ilişkin kapsamlı bir eğitim verdi. Aynı şekilde CİTÖK’ten tanıdığımız arkadaşlarımızın kurduğu Cinsiyet Eşitliği Politikaları Derneği de aynı konuda birden fazla eğitimle bizi destekledi, destekliyor. Hepsine büyük teşekkür borçluyuz. ÇEVBİR’in bu konuda attığı adımları çok önemsiyoruz ve başka kurumlar için de örnek oluşturabileceğini düşünüyoruz, dolayısıyla paylaşma fırsatı verdiğiniz için size de teşekkür ederiz.

Ukrayna’nın karşı saldırısı Putin’i yenilginin eşiğine getirdi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve İspanyol Devleti seksiyonu Uluslararası Mücadele (Lucha Internasionalista) liderlerinden Josep Lluis del Alcázar yazdı.

Ukrayna’nın eylül ayında başlattığı karşı saldırı, 8000 km2’den daha fazla bölgenin kontrolünün geri alınmasını sağladı. Rusya’nın Harkov bölgesinden askeri teçhizatlarını geride bırakarak aceleyle çekilmesi içeride tartışmaları körükledi. Bir yanda Putin’in bir savaş durumu ve genel seferberlik ilan etmesini talep eden kesimler varken diğer yanda bölgede Rus birliklerini komuta eden subaylara dönük yaptırımlar uygulanmasını talep edenler ve Putin’in istifasını isteyen 84 belediye meclis üyesi duruyor.

Kiev cephesinin terk edilmesinden sonraki ikinci Rus geri çekilmesi, Putin’i kendi çelişkilerine hapsetti. Şubat ayında halkın tepkisinden korktuğu için resmi olarak savaş ilan etmeyi reddetmişti. Askere alım sorunları ise Putin için bir kabus haline geldi. Öyle ki, Suriye’de de faaliyet gösteren bir paralı asker şirketi olan Wagner Grubu’na başvurmak, hapishanelerdeki mahkûmları orduya almak gibi adımlara yönelmesi gerekti. Bundan önce Rusya’nın en yoksul ve en taşra bölgelerinde doğrudan askere alımları başlatmışlardı, ancak rakamlar askeri operasyonları yürütmek için açıkça yetersizdi. Ordudan firar seviyesi de bir süredir yükselişte. Cepheye gitmek için askere alınanlar tarafından imzalanan sözleşmeler, barış zamanında sözleşmenin tek taraflı olarak feshedilmesine izin veriyor ve şu anda resmen ilan edilmiş bir savaş yok. Her zaman kardeşleri olarak gördükleri ve hatta kan bağları olan insanlarla neden savaşmak zorunda olduklarını anlamayan Rus birlikleri içindeyse demoralizasyon hakim. Rus birliklerinin aksine, kendileri üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan kapitalist bir gücün istilasına karşı ülkelerini, topraklarını, evlerini savunmak için bir araya gelen Ukrayna halkının morali savaşın başından beri hep yüksek düzeyde.

20 Eylül’de Rus Duması, askerleri savaşmaya zorlamak için firar ve teslim olmaya yönelik cezaları sertleştirerek Ceza Kanunu’nda bir değişiklik yaptı. Bu değişiklik ayrıca genel seferberlik, sıkıyönetim ve savaş durumu gibi yeni maddeleri de içeriyor. Çarşamba günü (21 Eylül) Putin, yayımladığı kararnameyle 300 bin kişilik askeri yedek kuvvetin seferber edilmesini emretti ve Rusya’yı nükleer silahlar da dahil olmak üzere her şeyle savunmaya hazır olduğu konusunda ihtar verdi.

Ancak bu kısmi seferberliğe verilen tepki hızlıydı ve Putin’in kararnamesine karşı Rusya’nın 40 şehrinde eylemler gerçekleştirildi. Hükümetin eylemlere cevabı 1400 kişiyi aşkın gözaltı sayısıyla baskı politikası oldu. Rus halkının bu kararnameye bir diğer tepkisiyse olası bir savaş durumunda askere alınmaktan kurtulmak için komşu ülkelere gidiş biletlerinin satıldığı yerlerde artan kuyruklar.

Putin bir yandan da, Donbass bölgesinde işgal altındaki tüm bölgelerde, Herson ve Zaporijya’da bu bölgelerin Rusya Federasyonu tarafından ilhakını onaylatmak amacıyla 23 ve 27 Eylül arasında yeni referandumlar yapılması için çalışmaları hızlandırıyor. Putin bunu zaten 2014’te Kırım’da yaptı. Bu sahtekarca manevrayla bu bölgelerin Rusya toprakları olduğunu ve yapılacak herhangi bir saldırının da “Rusya’ya saldırı” olarak değerlendirilmesini meşrulaştırmayı amaçlıyor. Bu tür düzmece referandumları reddediyoruz. Bu bölgeler Ukrayna ulusunun bir parçası ve tıpkı Kırım’da olduğu gibi askeri işgal aracılığıyla Rusya’nın anklavları haline geldiler.

İUB-DE olarak, Putin’in suç dolu politikalarına karşı çıkan Rus eylemcilerle dayanışmayı artırma çağrısı yapıyoruz. Rusya’da protestoculara yönelik baskıya son! Ukrayna’daki savaşı protesto ettiği gerekçesiyle tutuklanan yüzlerce insan ve siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılsın!

Avrupa hükümetlerinden cepheden ayrılan Rus askerleri ve Putin rejiminin muhalifleri için sığınma hakkı tanımalarını talep ediyoruz.

Rus işgaline karşı mücadelelerinde Ukrayna halkıyla dayanışmamızı yeniden ifade ediyoruz. Zelenski hükümetini ve NATO’yu desteklemeksizin, Rus işgalciyle savaşan Ukrayna solu ve sendikaları ile dayanışmaya devam edeceğiz.

22 Eylül 2022

Solidarity with the revolt of Iranian women and working people against the dictatorship regime!

0

In Tehran, Iran, after 22-year-old Mahsa Amini was detained and beaten by the “morality police” for not wearing her headscarf properly and lost her life on 16 September as a result of the police violence, a wave of anger has spread throughout the whole country within 6 days.

The wave of protests that started with women removing their headscarves and cutting their hair has spread throughout the country, especially in Eastern Kurdistan and Western Azerbaijan. Protests organized by students at universities were accompanied by shopkeepers taking down the shutters and then workers went on strike in some sectors such as oil and glass. Cities such as Keraj, Tabriz, Mashhad, Kish, Kerman, Yazd, Rasht, Kermanshah, Ardabil, Isfahan, Urmia, Qazvin, Zanjan, Ilam, Hamadan, Mahabad, and the capital Tehran are the main centers of protests.

The mass anger of the working people of Iran, especially women, against the dictatorial regime’s violent suppression of the protests has taken on a popular and anti-mullah regime character. With the slogans “We are all Mahsa, we will fight to the end!”, “Women, life, freedom!”, “Death to the dictator!”, “We don’t want the Islamic Republic!” and the demands against Islamist and patriarchal institutions of the regime “Abolish the morality police, close Ministry of Culture and Islamic Guidance!”, “Get rid of the Besij!”, “Abolish Velayat-e Faqih!” (The highest legislative body of the Iranian regime consisting of 14-15 mullahs), the Iranian people burnt posters of Khomeini and Khamenei, the figures of the repressive Ayatollah regime, and occupied municipal buildings in some regions.

As a result of intense police violence (using rubber and real bullets) to suppress the mass mobilization, while at least 7 people lost their lives, the number of injured and detainees is said to be hundreds of people. On the other hand, the dictatorial regime is trying to block internet access and communication applications such as WhatsApp and Instagram in order to prevent working people from communicating.

We, International Workers’ Unity – Fourth International, stand with the women and working people of Iran as they revolt against the repressive, dictatorial and Islamist regime that has been in power for 43 years. The ongoing demonstrations in the country today are a continuation of the mobilizations against capitalist exploitation policies in 2017, the wave of strikes in 2019, and “White Wednesday” protests organized by Iranian women against the compulsory headscarf law. The demands of the Iranian working class against capitalist exploitation, of women and LGBTI+ people against oppression and for gender equality, and of the Kurdish people for self-determination are today united in a wave of anger against the dictatorial regime.

The struggle of women and working people against the Iranian regime, which is one of the most important forces of the counter-revolution in the region, is of critical importance for the peoples of the entire region.

On an international scale, the ongoing mobilization of women and working people of Iran stands on the same ground with many peoples struggling against the deepening world crisis and its consequences on the decline in the standard of living of the masses.

The decisive point in this struggle of the Iranian working class, women and LGBTI+ people, and Kurdish people, whose demands against the dictatorial regime are common, is that during the mobilizations, the masses will be able to build their own self-organization and determine their own will in the way of breaking away from the regime and capitalism within the framework of an action program. Iranian socialists, independent class organizations, women’s organizations, and organizations in Eastern Kurdistan have an important responsibility in this sense.

In line with this perspective, International Workers’ Unity – Fourth International expresses its unconditional solidarity with the struggle of women and the working people of Iran.

On an international scale, we call on all organizations that claim to be democratic, on the left, trade unions, women’s and LGBTI+ organizations to stand in solidarity with the demands and struggle of the Iranian working people and women against the oppression, misogynist policies and increasing state and police violence of the dictatorial regime and to organize common actions, especially in front of Iranian consulates!

Down with the capitalist, dictatorial Iranian regime!

Stop the violence and criminalization of mobilizations!

Stop patriarchal oppression and capitalist exploitation of women!

The people want the fall of the regime!

International Workers’ Unity – Fourth International

22 September 2022

Savaş çanları mı çalıyor?

0

Bazı filmlerde görülür: Zangoç kilisenin çanını çalmak istiyordur, ama çan o kadar ağırdır ki, çanın halatı zangocu bir kaldırıp bir indirir, aşağı yukarı çıkarıp düşürür. Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz” politikası da onu böyle sallayıp duruyor: bir yukarı, bir aşağı.

Erdoğan son sıralarda Yunanistan’ın, Ege’de kimsenin sahibi olmadığı ve Paris ve Lozan Anlaşmaları tarafından silahlandırılması yasaklanmış olan 16 adacığı silahlandırmış olmasını gündeme getirerek tehditler savurmaya başladı. Sanki bu adalar yeni silahlandırılıyor… Hayır, yıllardan beri süregeliyor bu uygulaması Yunanistan’ın, ama Erdoğan için bir türlü gece olmuyor (tıpkı Şam’da namaza gidemediği gibi).

O gece olmayacak da. Zira bu adaları Yunanistan NATO şemsiyesi altında ve ABD’nin onayı ve silahlarıyla donatıyor. Yani, Erdoğan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bu adaları ele geçirmeye yollarsa, karşısına alacağı güç sadece Yunanistan değil, tüm NATO ve ABD olacak. Yani bu koşullarda rejimin göze alamayacağı bir risk.

Tek Adam rejimi bu adaların yıllardan beri silahlandırıldığını biliyordu. Ama uluslararası anlaşmalara aykırı bu uygulamayı durdurmak için gene uluslararası diplomatik araçları harekete geçirmek yerine, sırf Batı finans merkezleriyle arasını açmamak, para gelecek kaynaklara ters düşmemek için duruma ses çıkarmadı. Yani bir anlamda kimsenin sahip olmadığı adacıklar satışa çıkarılmış oldu.

Üstelik bütün bu süreçte Erdoğan ABD ve Batı dünyasına atıp tutuyor, sanki emperyalizme karşıymış gibi tutumlar alıyordu. Tabii bunların hepsi lafzi tutumlardı. Türkiye’nin NATO’dan çıkmadan asla gerçekleştiremeyeceği bir emperyalizm karşıtlığıydı bu. Yani bir aldatmaca. Şimdi Ege adalarına yığılan ABD silahlarına karşı, bırakın NATO’dan çıkmayı, Türkiye’deki NATO üslerini kapatmak gibi bir tepki bile verilemiyor. Çünkü bu rejim emperyalizme göbekten bağlı ve bağımlı. Filmdeki zangoç misali çanın ağırlığıyla bir inip bir kalkıyor.

Neden şimdi?

Erdoğan’ın şimdilerde savaş tehditleri savurmaya başlamasının nedeni çok açık değil mi? Anketler cumhurbaşkanlığının tehlikede olduğunu çok açık ortaya koyuyor. Her geçen gün inanılırlığını yok eden bu erime sürecini durdurabilmek için halkın milliyetçi duygularına, antiemperyalist eğilimlerine hitap etmeye yöneliyor. Bu boş tehditlerle prim yapmaya çabalıyor.

Ama aynı durum Yunanistan’da da geçerli. Yunanistan’ı ekonomik krize, Yunan halkını sefalete sürükleyen neoliberal politikaların sahibi ve öncüsü Yunan başbakan Miçotakis de kendi halkı arasında milliyetçi duyguları kışkırtmak için adaların silahlandırılmasına hız kazandırmış durumda. Bu amaçla ABD’nin desteğini arkasına alıyor ve Türkiye’deki ekonomik krizin ağırlığından yararlanıyor. “Nasılsa Erdoğan bir şey yapamaz” diyor.

Kısacası kendi halklarını sefalete ve yoksulluğa sürükleyen iki lider, kendi sandalyelerini koruyabilmek için iki ülkenin aslında kardeş olması gereken halklarını milliyetçi duygularla birbirlerine karşı kışkırtıyorlar. Her iki taraf da bu amaçla savaş naraları atıyorlar. Türkiye ve Yunanistan emekçilerini birbirlerini kırmaya çağırıyorlar.

Hayır, biz işçi sınıfı olarak iki halkın emekçilerinin aynı sorunları yaşadığını ve bu sorunların asıl sorumlularının iktidardaki sömürücü sınıflar ve onların iktidarları olduğunu biliyoruz. Ve onlar istedi diye birbirimizi boğazlamayı reddediyoruz. Biz enternasyonalist işçiler olarak her iki ülkenin de NATO’dan çıkmasını, Ege Denizi’nin tamamen silahsızlandırılmasını ve tüm emekçilerin kardeşlik denizi haline dönüştürülmesini istiyoruz ve bunun için birlikte mücadele ediyoruz.

İran’da diktatörlük rejimine karşı ayağa kalkan kadınlar ve emekçi halkla dayanışmaya!

0

İran Tahran’da, 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin başörtüsünü düzgün takmadığı gerekçesiyle “ahlak polisi” tarafından gözaltına alınıp darp edilmesi ve kolluk güçlerinin bu şiddeti sonucunda 16 Eylül’de hayatını kaybetmesinin ardından yükselen öfke dalgası 6 gün içerisinde tüm ülkeyi sarmış durumda.

Kadınların başörtüsü çıkarma ve saçlarını kesme eylemleriyle başlayan protesto dalgası Doğu Kürdistan ve Batı Azerbaycan bölgesi başta olmak üzere genişleyerek ülkenin tamamına yayıldı. Üniversitelerde öğrencilerin düzenlediği eylemlere esnaf kepenk kapatarak eşlik etti ve devamında da petrol, cam gibi sektörlerde işçiler greve gitti. Kerec, Tebriz, Meşhed, Kiş, Kirman, Yezd, Reşt, Kirmanşah, Erdebil, İsfahan, Urumiye, Kazvin, Zincan, İlam, Hemedan, Mahabad ve başkent Tahran gibi şehirler seferberliklerin yoğunlaşmış olduğu bölgeler.

Diktatörlük rejiminin eylemleri şiddet yoluyla bastırmaya çalışması karşısında başta kadınlar olmak üzere İran emekçi halkının kitleselleşen öfkesi molla rejimi karşıtı bir karaktere bürünmüş vaziyette. “Hepimiz Mahsa’yız, sonuna kadar savaşacağız!”, “Kadın, yaşam, özgürlük!”, “Diktatöre ölüm!”, “İslam Cumhuriyeti istemiyoruz!” sloganları ve rejimin İslamcı ve patriyarkal normlarının uygulayıcısı kurumlara dönük olarak “Ahlak polisi ilga edilsin, İrşad Bakanlığı kapatılsın!”, “Besic defol!”, “Velayet-i Faki lağvedilsin!” (14-15 molladan oluşan İran rejiminin en üst yasama organı) talepleriyle meydanları dolduran İran halkı baskıcı Ayetullah rejiminin figürleri Humeyni ve Hameney’in posterlerini yakarken, bazı bölgelerde de belediye binalarını işgal etti.

Kitle seferberliklerini ezmek adına kolluk güçlerinin uygulamakta olduğu yoğun şiddet (plastik ve gerçek mermi) sonucunda en az 7 kişi hayatını kaybetmişken, yaralı ve tutuklu sayıları yüzlerle ifade edilmekte. Öte yandan diktatörlük rejimi emekçi halkın iletişim kurmasını engellemek adına da internet erişimini, WhatsApp ve Instagram gibi iletişim uygulamalarını engelleme gayreti içerisinde.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, 43 yıldır iktidarda olan baskıcı, diktatöryel ve islamcı rejime karşı ayaklanmış olan İranlı kadınların ve emekçi halkın yanındayız. Ülkede bugün sürmekte olan eylemler, 2017 yılında kapitalist sömürü politikalarına karşı gelişen seferberliklerin, 2019 yılında gerçekleşen grev dalgasının, İranlı kadınların zorunlu başörtüsü yasasına karşı düzenlediği “Beyaz Çarşamba” eylemlerinin devamı niteliğinde. İran işçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı, kadın ve lgbti+ların baskıya karşı ve toplumsal cinsiyet eşitliği için, Kürt halkının kendi kaderini tayin edebilmek adına talepleri, bugün diktatörlük rejimine yönelen öfke dalgasında birleşmiş vaziyette.

Bölge karşıdevriminin en önemli güçlerinden biri olan İran rejimine karşı kadınların ve emekçi halkın vermekte olduğu mücadele tüm bölge halkları açısından da kritik bir öneme sahip. 

Uluslararası ölçekte ise, İranlı kadınların ve emekçi halkın sürdürmekte olduğu seferberlik, dünya kapitalizminin derinleşen krizine ve kitlelerin yaşam koşullarını gerileten sonuçlarına karşı mücadele eden birçok halkla aynı zemine oturmakta.

Diktatörlük rejimi karşısında talepleri ortaklaşan İran işçi sınıfının, kadın ve lgbti+ların, Kürt halkının bu mücadelesinde belirleyici olacak nokta ise, seferberlikler esnasında kitlelerin kendi öz örgütlenmelerini inşa ederek, oluşturulacak bir eylem programı çerçevesinde rejimden ve kapitalizmden kopuş yolunda kendi kaderlerini tayin edebilmesinden geçecek. İran sosyalistlerine, bağımsız sınıf örgütlerine, kadın örgütlenmelerine ve Doğu Kürdistan’da yer alan örgütlere bu anlamda önemli bir sorumluluk da düşüyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, bu perspektif doğrultusunda İranlı kadınların ve emekçi halkın mücadelesine koşulsuz desteğimizi sunuyoruz.

Uluslararası ölçekte ise tüm demokratik kitle örgütlerini, sol hareketi, sendikaları, kadın ve lgbti+ örgütlerini diktatöryel rejimin baskıları, kadın düşmanı politikaları ve artan devlet ve polis şiddeti karşısında İranlı kadınların talep ve mücadelesiyle dayanışmaya ve bunun için başta İran konsoloslukları önünde olmak üzere ortak eylemler düzenlemeye davet ediyoruz!

Kahrolsun kapitalist, diktatöryel İran rejimi!

Seferberliklere dönük şiddet ve kriminalizasyona son!

Kadınlar üzerindeki patriyarkal baskı ve kapitalist sömürüye son!

Halk rejimin yıkılmasını istiyor!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

22 Eylül 2022 

Ukrayna Bağımsız Maden İşçileri Sendikası önderi Yuri Samoilov ile söyleşi

0

İspanya Devleti kardeş partimiz Lucha Interacionalista’nın (Enternasyonalist Mücadele) Ukrayna Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın Kryvyi Rih’teki yerel önderi Yuri Samoilov ile yaptığı söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz. Samoilov, hayata geçirdikleri sınıf politikasını şu cümleyle özetliyor: “Bir yandan cephede işgale karşı, diğer yandan da Zelenski’nin işçi düşmanı reformlarına karşı savaşıyoruz.”

Lucha Interacionalista (LI): Kryvyi Rih’te durum nedir?

Yuri Samoilov (YS): Kryvyi Rih cepheye çok yakın. Coğrafi olarak çok büyük bir şehir; güneyden kuzeye dek 120 km uzunluğunda. Güneyde yaşayan işçiler çatışmaya sadece 40 km uzaklıkta ve her gün top atışlarını duyuyorlar. Her gün hava saldırısı alarmları çalıyor ama biz buna alıştık. Yüzde 100 olmasa da hemen hemen tüm fabrikalar hâlâ çalışıyor. Şehirde, çoğu Mariupol’den gelmiş olan yaklaşık 100 bin mülteci var. Şehirden ayrılmaya karar verenler kadar, buraya gelmeye devam edenler de var. Siyasi olarak durum ilginç çünkü şehrin yönetimi, işgale karşı çıkan ama eskiden Rus yanlısı olan Hayat İçin Muhalefet Platformu’nda (Yanukoviç’in partisi).

LI: Madenciler sendikası ne yapıyor?

YS: Sendikanın 1000 üyesi ordu veya Bölgesel Savunma Birimleri için seferber oldu ve sendika da onları destekleme kararı aldı. Artık düzenli ordu ile Bölgesel Savunma arasında hiçbir fark yok, hepsi ön cephede. Torunum da o birliklerden birinde. Rus ordusu onları GRAD füzeleriyle bombalıyor. Onları desteklemek ilk görev. İkincisi, hükümetin savaşın ortasında dayatmaya çalıştığı tüm işçi sınıfı karşıtı reformlara karşı mücadele etmek. Sosyal Hareket ve diğer sol ve sendika örgütleriyle birlikte sermayeden gelen bu saldırıları durdurmaya çalışıyoruz. Bugünkü zorluk, bütün sendika önderlerinin askeri seferberlikte olması. Benim durumum farklı çünkü ben 66 yaşındayım. Şimdi kadınlar sendikaların önderliğini üstlendiler ve insani yardım için çalışıyorlar. Oldukça büyük olan Metinwest ve Arcelor Metal’in fabrikalarında mülteciler için kamplar kuruldu ve oraya yemek götürüyoruz.

LI: Cephede olan bu binlerce yoldaşın durumu nedir?

YS: İlk zorluk, cepheye gönderilmeden önce yeterli eğitim almamış olmaları. Silah kullanmayı çok çabuk öğrenmek zorunda kaldılar, eğitmen eksikliği var. Ordu sözcüleri yeterli donanımları olduğunu söylüyorlar ama biz, tabandaki insanlar olarak çok şeyin eksik olduğunu biliyoruz: giysiler, çizmeler…

LI: Zelenski hükümetini nasıl görüyorsunuz?

YS: Zelenski Kryvyi Rih’te doğdu ve babası ve annesini olduğu gibi, onu da şahsen tanıyorum. Tüm cumhurbaşkanlarının başına geldiği gibi, işçilerle uğraşırsa başı belaya girecek. Bu, 2020’de bir maden grevi düzenlediğimizde zaten yaşandı: 46 gün boyunca yeraltında mahsur kaldık ve hükümet madencilerle yüzleşmek zorunda kaldı.

LI: İşçiler şimdi bir işten çıkarma dalgasıyla karşı karşıyalar.

YS: Evet, çünkü mart ayında Ukrayna Rada’sı (parlamento) savaş nedeniyle göç eden tüm mültecilerin işlerinin askıya alındığını söyleyen işçi karşıtı bir yasa çıkardı. Ve bu yasa, işçilerin işlerini nasıl geri alacaklarını açıklamıyor. Oligarklar ve çokuluslu şirketler şimdi tüm mültecilerin 1 Haziran’da işe dönmeleri gerektiğine karar verdi. Birçok insan geri döndü ama diğerleri geri dönemedi ve işini kaybetti; aynı zamanda bazıları geri döndü ancak işlerini geri almalarına izin verilmedi.

LI: Avrupa’nın geri kalanındaki sendikalara mesajınız nedir?

YS: Avrupa’daki yoldaşlarımızın doğrudan desteğine ihtiyacımız var. (…) Avrupa’da daha fazla sendikacı ile görüştükçe Ukrayna hakkında bir bilgi eksikliği olduğunu fark ettik. Bu nedenle, Ukrayna toplumunun imajı, gerçekte olandan çok farklı olabilir. (…) Ben etnik olarak Bulgar’ım ve küçük bir köyden geliyorum. Köyümde, Ukrayna’nın özgürlüğü için birkaç Bulgar öldü. Ukrayna’nın özgürlüğü için artık sadece milliyetçiler değil, aynı zamanda bu ülkenin vatandaşı olan Bulgarlar, Rumenler, Yahudiler ve Ruslar da kendilerini feda ediyorlar. Bu, halkçı bir karaktere sahip bir mücadeledir.

İUB-DE: 23 Eylül küresel iklim grevi gününde seferber olalım

0

Fridays for Future (Gelecek İçin Cumalar) tarafından çağrısı yapılan küresel protesto veya “iklim grevi”, bu 23 Eylül Cuma günü yapılacak. Bu hareket, İsveç Parlamentosu önünde kamp kuran ve iklim değişikliğini durdurmak adına karbon emisyonlarını azaltmak için acil önlemler talep eden 15 yaşındaki Greta Thunberg önderliğinde 2018’de başladı. 2019 yılında dünya çapında dört milyon öğrencinin ve insanın sokaklara döküldüğü bir “iklim grevi” yaşandı. Bu grev, her yıl eylül ayında düzenleniyor.

Bu hareket, ayrıca, aldığı az sayıdaki karara uyulmasını sağlayamadığı için BM iklim zirvelerini bir aldatmaca olarak kınıyor. Zira mevcut tabloya bakıldığında, felakete yol açacak küresel ısınmayı önlemek için 2030 yılına kadar yüzde 45’e düşürülmesi gereken fosil petrol kaynaklı karbondioksit emisyonları artıyor.

Şimdi de Ukrayna’daki savaş nedeniyle Avrupa’da gazın azalmasını bahane ederek, yeniden en berbat çevre kirletici madde olan kömürün üretimine ağırlık veriyorlar. Bir diğer büyük enerji gideri olan silah üretimini de artırdılar.

Avrupa’da bu yaz sıcaklık artışı, kuraklıklar ve orman yangınları açısından son 70 yılın en kötü yazı oldu. Latin Amerika’da da orman yangınları ve kuraklıklarla karşı karşıyayız. Ve anlaşılan o ki, petrol, kömür, gaz veya biyoyakıtların (petrole dönüştürülen sebzeler) kullanımı azaltılmazsa, bu durum daha da kötüleşmeye devam edecek.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak biz, kapitalizmin dünyadaki yaşamı yok ettiğini düşünüyoruz. Kapitalistler ve onların hükümetleri, kârlarını etkileyeceği için yenilenebilir enerjiye hiç ilgi duymuyorlar. Bu nedenle, bu felaketi önlemek için kapitalist-emperyalist sisteme son vermeliyiz; çokuluslu maden, tarım ve petrol tekellerini kamulaştıracak olan, halkın ve çevresel yıkım ile iklim değişikliğine karşı mücadelenin ihtiyaçlarına dayanan bir biçimde, demokratik olarak ekonominin planlandığı işçi-halk hükümetleri inşa etmeliyiz.

Bu stratejik yolda, yalnızca gençlerin ve emekçi ve ezilen halkların uluslararası seferberliği kirletici yakıtları kararlı bir şekilde azaltmayı ve devam eden çevresel yıkıma karşı enerji politikalarının gerçek bir dönüşümünü dayatabilir.

Bu nedenle, 23 Eylül Cuma günü için çağrısı yapılan “iklim grevi” tamamen meşru ve gereklidir. İUB-DE olarak bu küresel greve tam destek verdiğimizi ilan ediyoruz. Herkesi, her ülkedeki seferberliklere ve ortak eylemlere katılmaya çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

21 Eylül 2022

İran’da Mahsa Amini’nin katledilmesine karşı kadınların isyanı

0
Tahran'da protestolar sırasında bir kadın başörtüsünü ateşe veriyor

Genç Mahsa Amini’nin ölümü İran’da kitlesel protestoların fitilini ateşledi. Güvenlik kamerası görüntülerinde Amini’nin kılık kıyafetiyle ilgili “rehberlik” alması için İran ahlak polisi tarafından götürüldüğü “yeniden eğitim” merkezinde yere yığıldığı görülüyor. Bu polis birimi ülkenin kolluk kuvvetlerinin bir parçası. Bu, kadınları kamusal alanda başörtüsü veya hicap takmaya zorlayan kılık kıyafet kurallarını da içeren, İran İslam Cumhuriyeti’nin katı patriyarkal normlarını uygulamayla görevlendirilmiş bir birim.

Genç kadının ölümünden sonra, ülkenin her yanından yüz binlerce kadın saçlarını kestiler ve şehir meydanlarında başörtülerini yaktılar. Başkent Tahran’dan muhafazakârlığın kalesi olarak bilinen Meşhed’e kadar onlarca şehirde protestolar görüntülendi. Mahsa Amini 22 yaşında bir Kürt kadın. Doğu Kürdistan’daki en az on iki şehirde, rejim karşıtı Kürt örgütlerin grev çağrısı yapması üzerine dükkanlar kapatıldı.

Ülkeden bize ulaşan görüntülerde protestocuların “kadın, yaşam, özgürlük” diye slogan attıkları görülüyor. Protestocuların bu zalim baskıya nasıl cesurca karşı koyduklarını ve başörtülerini çıkarıp nasıl yaktıklarını görebiliriz. Bunun yanında, kadınların hükümete ve İran dini lideri ayetullah Ali Hamaney’e karşı cesurca “diktatöre ölüm” diye bağırdıkları görülüyor. Hükümet ise tüm bunların karşısında internete, Whatsapp ve Instagram’a erişimi kesmişti.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınlar olarak, İbrahim Reisi’nin kapitalist ve otoriter yönetimi ve polis teşkilatı tarafından yalnızca başörtüsünü “düzgün takmadığı” gerekçesiyle şiddetle baskı altına alınmaya devam eden kadınların cesur eylemleriyle dayanışıyoruz. Bununla birlikte, insan hakları örgütü Hengaw’ın bildirdiğine göre (22 Eylül 2022) yüzlerce kişinin tutuklandığı ve en az dört kişinin de öldüğü eylem ve seferberlikleri gaddarca bastıran İran polisini lanetliyoruz. Tüm ülkelerden feminist örgütleri, siyasi örgütleri ve insan hakları örgütlerini bu zulmü kabul etmemeye ve hep birlikte kadınlarla ve İran halkıyla dayanışma içinde hareket etmeye çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınlar

ETF işçilerinin direnişi tüm baskılara rağmen sürüyor

0

İşçi Demokrasisi Partisi, fabrika önünde direnen ETF işçilerini direnişlerinin 63. gününde ziyaret etti. Çoğunluğu kadınlardan oluşan ETF Tekstil işçileri, patronun fabrikayı kapatma bahanesi ile işten atılmıştı ve patron, işçilerin hakkı olan kıdem tazminatları ile ödenmemiş maaşlarının yüzde 40’ının ödenmesini teklif etmişti. Bu teklifi kabul etmeyen işçilerin çoğunluğu, üç dönemdir Toplu İş Sözleşmesi (TİS) yaptıkları Deriteks sendikası öncülüğünde direnişe geçtiler.

Fabrika patronu, arabuluculuk sisteminden faydalanarak işçilerin direnişini kırmaya, bir yandan da o süre zarfında fabrika makinelerine tedbir konmasını engellemek için aceleyle makineleri fabrikadan çıkarmaya çalışıyor. Bu nedenle direnişteki işçiler daima polis gözetiminde bulunuyorlar. Makinelerin fabrikadan çıkarıldığı saatlerde kolluk güçlerinin baskısına, tehdide ve gözaltına maruz kalan işçiler tüm baskılara ve yıldırmalara rağmen direnişlerini kararlılıkla sürdürüyorlar.

Direnişteki işçiler arabuluculuk sisteminin işçilerin lehine değil aleyhine olduğunu ve patronların işçilerin haklarına daha kolay bir şekilde el koymalarına yaradığını söylüyor. İşçilerin temel talebi kıdem tazminatlarının ve ödenmemiş maaşlarının yüzde 40’ını değil tamamını alabilmek. Bunun için de yağmur çamur, gece gündüz demeden direnişlerini kararlılıkla sürdüreceklerini ifade ediyorlar. İşçi Demokrasisi Partisi olarak işçilerin taleplerinin ve mücadelelerinin yanındayız. ETF işçilerinin onurlu mücadelesini selamlıyoruz!

Direne direne kazanacağız!

Yaşasın sınıf dayanışması!

Brezilya: Lula’nın seçim kampanyasına neden destek vermiyoruz?

0

Brezilya’da 4 Ekim’de parlamento seçimleri yapılacak. Bugünkü durum, Bolsonaro’nun Kongre’de 52 sandalye kazanarak büyük kazanan olduğu 2018 seçimleriyle benzer değil. En makul senaryo, aşırı sağın krizi nedeniyle, Bolsonaro’nun yenilgisi olabilir.

Kemer sıkma politikaları açlığı, işsizliği ve ücret kesintilerini derinleştirdi. Pandemi inkârcılığıyla birlikte Bolsonaro’nun seçim tabanının çoğu eridi. Bu dönemi 2019 ve 2021 yıllarında aşırı sağa karşı ulusal mücadele günleri izledi. Görev süresinin yarısına geldiğinde Bolsonaro, 2020 belediye seçimlerinde yenildi. Yeniden seçilmek isteyen ve anketlerde önde gitmeyen tarihteki ilk başkan oldu. PT’nin (İşçi Partisi) değerlendirmeleri, Bolsonaro’nun ilk turda yenilmesi olasılığı üzerine spekülasyon yapıyor. Analizlerden bağımsız olarak, en olası eğilim, Lula ve Alckmin’in (Brezilya Sosyal Demokrat Partisi’nden [PSDB] São Paulo’nun eski valisi) Geniş Cephe’sinin (FA) bir zafer kazanabilecek olmasıdır.

Lula ve Alckmin’in Geniş Cephesi çözüm değil

Milyonlarca işçi ve genç, Bolsonaro’yu yenmek için Lula ve FA’ya oy verecek. Onlar bugünkü soykırımcı hükümete öfkeliler ve samimi bir şekilde çözümün Lula-Alckmin’e oy vermek olduğuna inanıyorlar. Bu mantığı anlıyoruz ama onunla aynı fikirde değiliz. CST (Sosyalist İşçi Akımı), FA’nın işçi sınıfı, mücadeleci gençlik ve halk sektörleri için gerçek bir alternatif olmadığını düşünüyor. İşçi sınıfıyla diyaloğumuzda, Lula-Alckim listesini desteklemememizin ve seçim kampanyasında FA’ya katılmamamızın üç nedenini açıkladık.

Birincisi, Lula ve PT, patronların siyasi partileri ve önderleriyle ittifak oluşturuyor çünkü ülkeyi onlarla beraber yönetecekler. Lula’nın başkan yardımcısı adayı Geraldo Alckmin, 1990’larda Brezilya’yı yöneten ve São Paulo’yu onlarca yıldır yöneten, işçi sınıfına ve halk sektörlerine karşı özelleştirmeler ve baskılar uygulayan geleneksel bir burjuva partisi olan PSDB’nin tarihi bir önderi. Alckmin, kadınlara ve LGBTQİA+lara karşı gerici gündemleri destekleyen Vatikan’ın aşırı sağ kanadı Opus Dei ile bağlantılı. FA, Renan Calheiros (eski cumhurbaşkanı Michel Temer’in partisi MDB’den) gibi burjuva politikacıları ve PSD’nin (şimdiki İletişim Bakanlığı’nı Bolsonaro hükümetinde tutan parti) geniş kesimlerini içeriyor. [MDB: Brezilya Demokratik Hareket Partisi, PSD: Brezilya Sosyalist Partisi] Lula, şu anki Senato başkanı PSD’li Rodrigo Pacheco ile yakın zamanda yaptığı bir toplantıda açıkça şunları söyledi: “Benim kampanyam sol değil. Kampanyam Brezilya toplumuna aittir.” (14 Temmuz 2022, globo.com) Benzer açıklamalar Fernando Haddad (2018 başkanlık seçimlerinde PT adayı) ve Gleise Hoffmann (PT’nin şu anki başkanı) tarafından, Brezilya burjuvazisinin üst kademeleriyle yapılan toplantılarda da yapıldı. FA’nın, Brezilya’daki gizli toplumsal baskıyı hafifletmek için bir burjuva emniyet vanası olması amaçlanıyor.

İkincisi, FA’nın hükümet programı, işçi sınıfının ve sömürülen sektörlerin sorunlarını çözmeyecek. Lula ve FA tarafından 20 Haziran 2022’de açıklanan “Brezilya’nın yeniden inşası programı için bir rehber” belgesi, sınıf uzlaşması yoluyla yönetmeye odaklanan bir burjuva programıdır: “Ufkumuz, tüm Brezilyalılara ait bir Brezilya için adil, dayanışma temelli, sürdürülebilir, egemen ve yaratıcı bir proje yaratmaktır.” Bu program, çalışma ve sosyal güvenlik reformlarını yürürlükten kaldırmayı önermemekte, dış ve iç borcun ödenmesi ve ülkemizin emperyalist egemenlik altında olması hakkında sessiz kalmaktadır. Çelik ve madencilik şirketleri CSN ve Vale gibi özelleştirilmiş hizmetlerin yeniden kamulaştırılmasını da önermemektedir. Yine bu programın tarım reformunun gerçekleştirilmesi ve Amazon halkı ile yerli halkların savunulması için gerçek bir önerisi yok. Açlığa, kemer sıkmaya, enflasyona ve işsizliğe gerçek bir çözüm sunmuyor. Diktatörlüğün işkencecilerini cezalandırmak, cani askeri polis ile hesaplaşmak, silahlı kuvvetlerin veya burjuva yargının gücüne karşı savaşmak gibi aşırı sağa karşı önerileri de yok.

Üçüncüsü de, Lula ve PT’nin zamanında ülkeyi patronlarla ittifak içinde yönetmiş olması ve bunun, yoksullar lehine hiçbir sonuç vermemiş olmasıdır. Hem Lula hem de Dilma 13 yıl boyunca iktidardaydı ve onların başkan yardımcıları da PL’den (Liberal Parti) Jose Alencar ve MDB’den Michel Temer’di. Patronlar ve iş dünyası partileriyle on yılı aşkın bir süre boyunca siyasi koalisyonlar oluşturarak, sınıf düşmanlarımızla ittifaklar kurdular.

Ulusal burjuvazi ve çokuluslu şirketlerle birlikte ve onlar için yönettiler, sosyal güvenlik alanında işçi haklarını yok eden reformları uyguladılar, üniversite hastanelerini, limanları, havaalanlarını, otoyolları ve kamu görevlilerinin emekli maaşlarını özelleştirdiler. Petrol havzalarını açık artırmaya çıkardılar, işçi sınıfının protestolarına rağmen kamusal alanlardaki fonları kestiler ve yerlilerin protestolarına rağmen Belo Monte fabrikasında olduğu gibi çokuluslu şirketleri kayırarak kapitalist çevre yıkımını derinleştirdiler. Çevre ve köylü hareketlerine rağmen GDO üretimini de serbestleştirdiler ve orman imtiyazları yasasıyla Amazon’un özelleştirilmesini kolaylaştırdılar. 13 yıl boyunca evanjelik milletvekilleriyle yapılan anlaşmalar nedeniyle feministlerin ve LGBTQİA+ların gündemi için ilerleme kaydedilmedi.

Ulusal Güvenlik Gücü’nün oluşturulması, favelalardaki [gecekondular] ve Haiti’deki askeri işgaller, siyah gençlerin hapsedilmesini artıran uyuşturucu yasası ve terörle mücadele yasası gibi otoriter gerilemelerden bahsetmiyoruz bile.

Patronlarla birlik, Bolsonaro’ya karşı verilen mücadelelere abluka uyguladı

FA’nın kendisinde ifadesini bulan patronlarla ve onların temsilcileriyle birlik, aşırı sağın otoriter ve açlık öngören projelerine karşı mücadeleleri abluka altına aldı. Sermaye ile emperyalizmin temsilcileriyle bir ittifak oluşturabilmek için, sağın sokaklardaki eylemlerini kapsamaları ve 2018’deki #EleNão’daki [“Onu Seçme”, Brezilya’daki feministlerin Bolsonaro karşıtı kampanyası] gibi yeni seferberlik günlerinden kaçınmaları gerekiyordu. Lula, Alckmin ve FA, “barış” merkezli bir kampanya yapmayı önüne koyuyor. Eletrobras’taki özelleştirmelere, Amazon’daki yerli halkın katledilmesine veya Foz do Iguaçu’daki PT yetkilisine karşı bir ulusal protesto çağrısı yapmıyorlar. Otoriter söylemlere veya Bolsonaro’nun elektronik seçim sandıklarına karşı seferber olmayı önermiyorlar.

PSOL, bağımsız bir sol odak inşa etme anlayışını terk ediyor

PSOL’un (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi), Lula ve Alckmin önderliğindeki FA’yı destekleyen çoğunluk çizgisini tam da bu yüzden eleştiriyoruz. PSOL’un başkanlık seçimleri için tarihinde ilk kez bir adayı olmayacak. Bu, çoğunluk kanadındaki bazı sektörlerin veya Direniş akımından Valerio Arcary gibi önderlerin söylediği gibi sadece bir oy verme taktiği değildir. PSOL bağımsızlığını kaybetmiştir. PSOL, FA’nın yasal koalisyonunun ve kampanyasının ulusal koordinasyonunun bir parçasıdır ve Lula-Alckmin için ortak bir hükümet programı formüle etmiştir. İşte bu bağlamda REDE gibi bir burjuva partisi ile federasyon kurma temelinde bir ittifak yapabildi. PSOL’un içindeki bir akım olarak CST, patronların mevcut olmadığı orijinal PSOL’u savunarak bu çizgiye karşı savaşıyor (bkz. Brezilya işçi önderi Babá’dan PSOL militanlarına açık mektup). PSOL’daki çoğunluk politikasına katılmıyoruz ve Vera Lucia’nın başkanlık seçimleri için açıkladığı önadaylığını destekleyerek, bir Devrimci Sosyalist Kutup inşa etmek için mücadele ediyoruz.

Brezilya işçi önderi Babá’dan PSOL militanlarına açık mektup

0

Başkan, Başkan Yardımcısı ve Ulusal Kongre’nin seçileceği Brezilya genel seçimlerinin 2 Ekim 2022’de yapılması planlanıyor. 2018’de seçilen ve hâlâ görevde olan aşırı sağcı başkan Jair Bolsonaro yeniden seçilmek için aday. 2002’de seçilen ve 2006’da yeniden seçilen eski başkan Luiz Inacio Lula da Silva ise, başkanlık seçimlerinde Bolsonaro’nun başlıca rakibi olarak gözüküyor.

PT’den (İşçi Partisi), onun sınıf işbirlikçi ve neoliberal politikaları dolayısıyla yıllar önce kopmuş olan ve sosyalist sol bir kutup oluşturma iddiasındaki PSOL’da (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) geçtiğimiz bahar ve yaz aylarında, yaklaşan genel seçimlerde alınacak tutum hakkında önemli tartışmalar yaşandı.

PSOL’un sağ kanat kesimleri seçimlerde Bolsonaro’nun yenilgisi uğruna, Brezilya işçi sınıfı ve yerli halklarına kendi iktidarı boyunca saldırmaktan geri durmamış olan Lula’nın seçimlerin birinci turundan itibaren desteklenmesi gerektiği görüşünde. Ne yazık ki bu kesimler PSOL’da zafer kazanmış durumda; PSOL şu anda resmen Lula ve onun burjuva ortaklarıyla ittifak halinde. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Brezilya seksiyonu olan Sosyalist İşçi Akımı (CST) ise, sınıf bağımsızlığını merkeze almayan bu uyarlanmacı tutuma karşı birleşik bir sol cephenin inşa edilmesini ve PSOL’un Bolsonaro ile Lula’dan bağımsız bir aday etrafında sosyalist bir seçim kampanyası yürütmesi gerektiğini savunuyor.

Bu bağlamda, CST’nin ve Brezilya işçi sınıfının önderlerinden Babá’nın, PSOL’un nisan ayındaki Seçim Konferansı’ndan önce, parti militanlarına yönelik kaleme aldığı açık mektuptan pasajları aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz. Babá, CUT ve FASUBRA sendikalarının eski bir önderi ve Lula-Alencar hükümeti tarafından önerilen sosyal güvenlik reformuna oy vermeyi reddettiği için 2003 yılında PT’den ihraç edilen eski bir ulusal milletvekilidir. Aynı zamanda PSOL’un kurucuları arasında yer almaktadır. Orijinal başlığı Patronların olmadığı bir PSOL için olan açık mektubun tamamına,  http://cstpsol.com/home/ adresinden ulaşabilirsiniz.

***

“Ulusal Yürütme Kurulu’nun (UYK) son kararları kabul edilemez. UYK, eski cumhurbaşkanı Lula’nın vaatleriyle müzakereler gerçekleştirmeyi kutsamaya karar verdi. Gündem, Geraldo Alckmin, PMDB, DEM ve PSD (Bolsonaro hükümetindeki bakanlıklarla!) ile müzakereleri de içeriyor. Bu ‘ittifaklar’ silsilesi sokakları demobilize ediyor ve aşırı sağa karşı mücadelenin önünde bir engel haline geliyor. Lula’nın ‘Bolsonaro Defol’ yürüyüşlerine hiç katılmamış veya çağrıda bulunmamış olması tesadüf değildi. Neyse ki, Glauber Braga’nın bloğu tam tersi bir pozisyon aldı ve önadaylık olasılığını sürdürdü.

Yürütmenin aynı toplantısında Rede ile bir federasyon kurulması müzakereleri yoğunlaştırıldı. Ne yazık ki, bu konu muhalefet oylarıyla oybirliği ile oylandı ve bu bir hataydı. Rede, Itaú Bank’ın sahipleri tarafından kurulmuş bir burjuva partisidir ve bizim onlarla müzakere edecek hiçbir şeyimiz yok.

Glauber Braga’nın önadaylığı etrafındaki mücadeleyi güçlendirmeliyiz. Rede ile önerilen federasyonu ve Lula-Alckmin geniş cephesini ve onların burjuva programını yenilgiye uğratmalıyız. İşçi sınıfı ve sosyalistler, patronlara karşı savaşmak için sendikalarına, partilerine ve kendi adaylıklarına ihtiyaç duyuyorlar, onlarla ulusal bir uzlaşma içinde bulunmaya değil. Grevlerde ve halk protestolarında varlık gösteren bir mücadele partisini savunan; bankacılar, patronlar veya onların temsilcileriyle ittifak yapmayan bir sınıf partisini savunan PSOL militanlarını birleştirmeliyiz. Ve kuruluşumuzun radikal pozisyonunu muhafaza etmek istiyoruz. Militan ve demokratik bir PSOL’u destekleyen ve PSOL, UP, PCB, PSTU ve Sosyalist Kutup arasında bir Sol Cephe oluşturulmasını savunanları birleştirmeliyiz.

İşçi sınıfının siyasi bağımsızlığını savunmaya yönelik bu girişim, CST’den, bağımsız militanlardan ve mücadele önderlerinden geliyor. Biz, partinin Seçim Konferansı’na yaklaşırken PSOL’un ulusal, eyalet ve belediye önderlikleri içindeki tartışmaya ve PSOL’un siyasi güçleri, bağlı kuruluşları ve militanları ile diyaloğa yönelik bir katkı olmasını amaçlayarak bu girişimi duyuruyoruz. Burası mücadele ve militan eylem için bir platformdur. Bu sosyalist ve devrimci siperde size ihtiyacımız var. Seçiminizi yapın.”

“(…) PSOL’un çoğunluk önderliği, solun temel perspektiflerini terk etti. Buna karşı geliyoruz ve PSOL’un kuruluş ilkelerine geri dönülmesini talep ediyoruz. Muhalefet kampındaki akımların somut ve mücadeleci eylemlerde bulunmak için birleşmesini öneriyoruz. PSOL içinde sınıf bilincine sahip, demokratik, militan ve mücadeleci kesimi güçlendirmek istiyoruz. 2004’te partiyi yaratan ve daha sonra çoğunluk önderliği tarafından terk edilen 1. Ulusal Kongre’de oylanan programı savunuyoruz. Bu orijinal PSOL programı şunları savunmaktaydı: 1) Kapitalist düzenin ilga edilmesinin stratejik ilkesi, demokratik hakların büyüdüğü bir sosyalizmdir, 2) emperyalist tahakkümden kopmadan herhangi bir egemenlik ve gerçek bir ulusal bağımsızlık olamaz, 3) sınıf uzlaşmasının reddedilmesi ve işçi mücadelelerinin desteklenmesi gerekir, 4) mevcut düzenin ötesine geçilmesini sağlayacak olan tarihsel pozisyonların ve mücadelelerin derhal sahiplenilmesi şarttır, 5) aktif bir enternasyonalizmin savunulması elzemdir. Temel konumumuzdan bahsettiğimizde, bu programın yeniden ele alınması gerektiğini savunmamızın nedenleri işte bunlardır. Oportünizmin çoğunluk akımına karşı yüzen işçilerin sosyalist ve enternasyonalist bayrağını yükseltmek istiyoruz. Reformistler, hiçbir zaman bir kopuşa yer yokmuş gibi konuşuyorlar ve konformizmi teşvik ediyorlar. Patronların kapitalizmle yüzleşmenin imkânsız olduğunu söyleyen ve bunun yerine burjuvaziden kırıntılar istemeye yönlendiren söylemlerini yeniden üretiyorlar. Sendikalarda ve toplumsal hareketlerde bu reformistler, geniş Lulacı cephenin sadık yandaşları ve CUT, CTB, UNE ve MST’nin çoğunluk liderlikleriyle ittifak kuruyorlar. (…)”

“(…) her kısmi mücadelede, taleplerimizi ortaya koymak veya saldırılara karşı kendimizi savunmak için hiçbir fırsatı kaçırmamalıyız. Biliyoruz ki, kapitalizmin, onun siyasi rejimlerinin ve hükümetlerinin parçalanıyor oluşu, mevcut durumu iyileştirmeye hiç yer bırakmıyor. Bu nedenle, görevimizin burjuvaziye ve emperyalist çokuluslu şirketlere karşı mücadele etmek olduğunu kabul ediyoruz; böylece sosyalist bir Brezilya’ya doğru ilerlerken, işçilerin ve halk kesimlerinin yönetmesi sağlanabilir. (…)”

Brezilya: Lula’nın adaylığına veya PSOL’a destek yok

0
Başkan adayı Lula ve yardımcısı Alckmin

2021’de “Kahrolsun Bolsonaro!” sloganı etrafında kenetlenen ulusal seferberlik süreci, özellikle başta CUT (Birleşik İşçi Merkezi) ve CTB (Brezilya İşçi Merkezi) olmak üzere sendikal yapılar tarafından ve aynı zamanda da işçi sınıfı ile toplumsal hareketlerin başlıca önderliğini oluşturan PT (İşçi Partisi) ve PCdoB (Brezilya Komünist Partisi) ile PSOL’un (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) çoğunluk eğilimi tarafından parça parça edilip dağıtılmıştı. Seferberliğin dağıtılması, Ekim 2022’de cumhurbaşkanı, valiler ve milletvekillerinin seçileceği genel seçimlerin işaret edilmesiyle gerçekleştirildi; buna, Bolsonaro’yu yenmenin ve “faşizmin ilerleyişini durdurmanın tek olası yolunun” PT’den Lula’ya oy vermek ve onu başkan yapmak olduğunu iddia eden söylem eşlik etti.

Bu söylem, artmayı sürdürerek yüzde 10 seviyesine gelmiş bir enflasyona, sefalet ücretlerine ve 12 milyon işsize sahip bir ülkenin derin krizi karşısında önemli değişikliklere dair hatalı yanılsamalar yaratarak işçi sınıfına empoze edilmekte. Bu yüzden yalıtılmış bir şekilde de olsa mücadeleler devam ediyor. Lula ve PT, burjuvazinin partileriyle ittifaklar kuruyor ve şu an için en olası aday olan Geraldo Alckmin’i başkan yardımcısı olarak öne sürüyorlar. Alckmin, yıllarca Fernando Henrique Cardoso önderliğinde ülkeyi yöneten ve São Paulo burjuvazisinin önemli bir temsilcisi olan Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi’ne (PSDB) bağlıydı. Özelleştirme planlarını uygulamaya koyduğu ve grevleri ve toprak işgallerini sert bir şekilde bastırdığı iki görev döneminde zaten São Paulo’nun valisiydi. 2006 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Lula’nın rakibiydi. Bu yılın mart ayında, Lula’nın, diğer partilerle (PSD, MDB) birlikte kendisinden destek istediği bir burjuva partisi olan Brezilya Sosyalist Partisi’ne (PSB) katıldı.

Bu arka plana karşı, sol partilerin alması gereken duruş üzerine çeşitli tartışmalar yapılmaya başlandı. Tartışmaya katılan taraflardan birisi de PSOL önderliğinin çoğunluğunu oluşturan “Bütün Mücadelelerin PSOL’u” isimli gruptu. Bu grup şu eğilimlerden oluşuyor: Primavera, Revolução solidária de Guilherme Boulos, Semilla, Resistencia (PSTU’dan kopmuş olan bir yapı), Insurgência ve Subverta (halihazırda Birleşik Sekreterlik ile bağlantılı Mandelist bir grup). Bu sektör Lula ve PT ile bir araya geldi, Lula’nın adaylığına destek vereceklerinin sinyalini verdi ve Alckmin’in hiçbir koşulda kabul etmeyeceği bir asgari program sundu. Böylece PSOL, sınıf uzlaşmacı bir projeye teslim olmaya doğru ilerlediği istikametini sürdürmekte.

Bu yol, Rede partisiyle (Itaú bankasının varisi Neca Setubal gibi bankacılar tarafından yönetilen bir burjuva partisi) bir federasyon inşa etmeye yönelik politikalarında da somutlaşmaktadır. Federasyonlar, seçim mahkemesi tarafından yakın zamanda onaylanan yeni bir koalisyon biçimi. Federasyonların tek amacı, kendilerini oluşturan partilerin oylarının ve yasama görevlerinin toplamının, bu partilerin, devletin kendilerine yaptığı ekonomik yardımları kaybetmemelerini sağlayacak sayıya ulaşmasını sağlamak. Bu federasyonlar, tek bir programa ve tüzüğe dayalı bir ittifakı zorunlu kılıyor; bu da partileri, sonunda onların birleşeceği öngörüsüyle, dört yıl boyunca ortak bir parlamenter ve siyasi pozisyonda bulunmaya mecbur kılıyor.

PSOL içindeki Sosyalist İşçi Akımı (CST), bu sınıf uzlaşmacı politikalara karşı çıkmak için siyasi bloklar oluşturuyor. İlk etapta CST, Lula’yı veya PT’nin burjuva ittifakını desteklememeye karar verdi. Partimiz CST, diğer gruplardan MES (Sol Sosyalist Hareket), APS (Halkçı Sosyalist Eylem), Comuna (Komün) ve Fortalecer (São Paulo Ulusal Üniversitesi’nden profesörlerin de aralarında olduğu bir grup entelektüel) ile birlikte PSOL’un kendi başkan adayını öne sürmesi ve şu anda ulusal milletvekilliği yapan Glauber Braga’nın başkanlık için önaday olarak desteklenmesi gerektiğini savundu. Bu blok, son PSOL Kongresi’nde yüzde 44 oranında destek kazanmıştı.

Ne var ki bu blok, Rede ile bir federasyon kurulmasına dair bir tartışma başlatmayı reddetti. CST bu öneriye açıkça karşı. PSOL ise bunu onaylama eğiliminde. Milletvekili Luciana Genro’nun da bir parçası olduğu, Birleşik Sekreterlik bağlantılı MES, bu yüzde 44’lük blok içindeki en büyük akım olarak, PSOL çoğunluğunun Rede ile federasyon kurma önerisini desteklemeye hazır. Mücadele devam ediyor ve PSOL’un militan tabanı içindeki, onun önderliği tarafından seçilen yönü kabul etmeyen sektörlerle bağlantı kurmaya çalışıyoruz. Partinin sınıf bağımsızlığı yönünde hareket etmesi için çalışıyoruz. PT’den ayrıldıktan sonraki ilk etapta PSOL’un kurulmasının temel sebebi de budur çünkü Lula hükümeti ve PT, 2003’te emeklilik reformu lehinde oy verilmesini emretti ancak yoldaşımız Babá (o sırada ulusal milletvekiliydi), bu yönde oy kullanmayı reddettiği için PT’den ihraç edildi. Yoldaş Babá, daha sonra PSOL’un kurucularından biri oldu.

Kadın yoksulluğu ve işsizliği derinleşiyor!

0

Pandemiyle birlikte derinleşen ekonomik kriz, enflasyonun durmaksızın yükselişi ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle bakım işlerinin kadınların sorumluluğuna bırakılması kadınların tüm bu koşullardan daha eşitsiz bir şekilde etkilenmelerine sebep oluyor. Dahası kadınlar, iş yaşamında ikincil konuma itiliyor ya da doğrudan çalışmaktan alıkonuyorlar.

DİSK-AR’ın son açıkladığı verilere göre her 100 kadından sadece 18’i kayıtlı ve tam zamanlı olarak istihdama katılıyor. Genç kadın işsizliği ise yüzde 42,4! TÜİK’e göre de kadın işsizliği tüm işsizlik türlerinde en yüksek kategori olarak görülmeye devam ediyor. Geniş tanımlı işsizlik (atıl işgücü) erkeklerde yüzde 16, kadınlarda ise yüzde 28,3’e ulaşmış durumda. Bu verilerden yola çıkarak ekonomik krizin ve salgının işgücü piyasalarındaki etkisinin kadınların aleyhine devam ettiğini söyleyebiliriz. Bu verilerin ortaya koyduğu üzere Türkiye’de kadın işsizliğinin ortalama işsizlikten daha yüksek, kadın istihdam oranının ise ortalama istihdam oranından daha düşük olduğu gerçeği, eşitsizliği bir kez daha göz önüne seriyor.

Kadınlar ucuz, esnek ve güvencesiz işlere mahkûm ediliyor

Krizin etkisiyle tüm işçilerin korkulu rüyası olan işten atmalarla en fazla karşılaşan ise yine kadınlar. İşverenler için işten çıkarılacaklar listesinin en başında kadınlar yer alıyor. Öte taraftan patriyarkal kapitalist sistemde kadınların formel işlere erişimi çeşitli sebeplerle engellendiğinden kadınlar güvencesiz ve esnek işlere yönelmek durumunda bırakılıyor. Patriyarkal sistem, kadınların hangi sektörlerde ve hangi koşulda çalışacağını belirliyor!

Eğitim masrafları kadınların işten ayrılmasına neden oluyor

Özellikle küçük çocuğu olan ve çalışan kadınlar, yaşanan zamlardan sonra kreş ücretini ödeyemedikleri için işten ayrılmak zorunda kalıyor. Kâğıt üzerinde her işyerinde kreş açma zorunluluğu varken, patronların kreş açmak yerine cezasını ödemeyi daha ucuz bulduğunu biliyoruz. Sözde “en insaflı” uygulama ise işveren tarafından kreş ücretinin bir kısmının karşılanması. İstanbul’da en ucuz kreş fiyatları 4 bin TL’den başlıyor, bu da asgari ücretle çalışan bir kadının maaşının neredeyse tamamını kreşe yatırması anlamına geliyor. Birçok kadın bu ikilemde kalıp çocuğuna bakmak için işten ayrılmak zorunda kalabiliyor.

Artan yoksulluğun gölgesinde kadınların ev içi görünmeyen emek yükü artıyor

Artan yoksullukla birlikte kadınların ev içi emek yükü de katlanarak artıyor. Ev ekonomisinin idaresi kadına yüklendiği için bu durum kadınlar açısından birçok sorunu beraberinde getiriyor. Temel gıda ve yaşamsal ürünlerdeki yüksek zamlar karşısında kadınların ana gündemi evi nasıl döndürecekleri ve tencerenin nasıl kaynayacağı noktasında kilitleniyor. Evin geçimini sağlamak için kadınlar kendi kişisel hijyen ihtiyaçlarını karşılamada dahi fedakârlık yapmak zorunda kalıyor.

Peki, ne istiyoruz?

Tüm bu kötü olumsuz koşullara rağmen kadınlar bu eşitsiz tabloyu değiştirmek için evde, sokakta, işyerinde, yani hem özel hem de kamusal alanda mücadele etmeye devam ediyorlar.

İşyerlerindeki ayrımcılığa karşı eşdeğer işe eşit ücret sloganımızı yükseltiyoruz. Mademki verilen emek aynı, o zaman alınacak ücret de eşit olmalı. Biz kadınlar mobbinge uğramadığımız; esnek değil, güvenceli işler istiyoruz! Annelikten dolayı çalışma hayatından uzaklaştıran uygulamalar değil, bizzat çalışma hayatındaki varlığımızı koruma altına alacak yasalar istiyoruz. Her işyerine parasız kreş açılmasını talep ediyoruz. İşten atmaların gerçekten yasaklanmasını istiyoruz!

Küba Komünist Partisi neden kraliçe II. Elizabeth’in ölümünün yasını tutuyor?

0
Küba Komünist Partisi Politbüro üyesi, ülkenin başbakanı Manuel Marrero Cruz, Birleşik Krallık Konsolosluğunda kraliçe II. Elizabeth'in anısına satırlar kaleme alırken.

Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin birinci sekreteri ve Cumhuriyet’in cumhurbaşkanı Miguel Díaz-Canel Bermúdez, Britanya kraliçesi II. Elizabeth’in ölümünün ardından hanedanlığa ve Britanya hükümetine “en içten baş sağlığı dileklerini ve üzüntüsünü” iletmekte hiç gecikmedi.

Díaz-Canel’in ardından Küba Komünist Partisi (KKP) Politbüro üyesi ve ülkenin başbakanı olan Manuel Marrero Cruz, yanında Dışişleri Bakan Yardımcısı Anayansi Rodríguez Camejo ile birlikte, 13 Eylül’de Havana’da bulunan Britanya Konsolosluğu’na ziyaret gerçekleştirerek başsağlığı dileklerini iletti ve kraliçe II. Elizabeth’in ziyaretlere açık ölüm defterinin üzerine duygulu satırlar kaleme aldı. KKP Merkez Komitesi’nin resmî yayın organı Granma, bu ziyareti şöyle duyurdu:

“Hükümet Başkanı mesajında, İngiliz monarkı ile Karayip adası arasındaki saygılı ilişkiyi ve onun Devlet Başkanı olarak geçirdiği yetmiş yıl boyunca ikili ilişkilerin genişlemesine yaptığı katkıyı vurguladı.”

KKP temsilcisi Cruz’un İngiltere ile bir Karayip adası olarak nitelenen Küba arasındaki “saygılı ilişkilere” yaptığı vurgu, tarihin, Stalinist-kapitalist bürokrasinin çıkarları uyarınca çarpıtılmasından ibaret. İspanyol ve Fransız sömürgeciliğiyle Karayipler pazarında rekabet halinde olan Britanya sömürgeciliği 6 Haziran 1762’de Küba’ya onlarca gemi ve binlerce askerî birlik ile ayak bastı ve ağustosta da Havana’yı kuşatma altına aldı. Havana’nın teslim olmasıyla İngiliz donanmasının amirali George Pocock ve kara kuvvetleri komutanı Albemarle 3. Kontu George Keppel şehre girdi ve Küba’nın batısını derhal Kuzey Amerika ile Karayip sömürgeleri arasındaki ticaret ağına dâhil etti. Britanya’nın Havana’dan vazgeçmesinin tek sebebi, Fransa ve İspanya’yla imzaladığı 1763 Paris Antlaşması’nda, kendisine Küba yerine Florida’nın verilmesiydi.

Ancak anlaşılan o ki KKP, Britanya’nın Küba’ya karşı işlediği sömürgeci suçların hatırlatılmasını ve böylece, bugün bürokrasi ile İngiliz emperyalizmi arasındaki ticari anlaşmaların, finansal “yardımların” ve olası yatırımların engellemesini istemiyor.

İspanyol sömürgeciliği ile rekabet halinde olan Britanya sömürgeciliği, Karayipleri de kapsayan ve kendisinin Britanya Batı Hint Adaları ismini verdiği coğrafyada, sömürgecilik tarihinin en kanlı ve yağmacı işgal örneklerinden birkaçını sergiledi. Britanya toprağı sayılan Batı Hint Adaları’nın kapsamına giren yerlerin listesi şöyleydi: Anguilla, Cayman Adaları, Turks ve Caicos Adaları, Montserrat, Britanya Virjin Adaları, Antigua ve Barbuda, Bahamalar, Barbados, Dominika, Grenada, Jamaika, Saint Kitts ve Nevis, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, İngiliz Guyanası (şimdi Guyana) ve Trinidad ve Tobago.

KKP, Britanya’nın Küba’ya ve Karayiplere yönelik kanlı sömürgecilik tarihini sansürleyerek, yalnızca Küba işçi sınıfının Britanya emperyalizminin yeni saldırıları karşısında politik olarak yanılsamalara kapılmasına yol açmıyor, aynı zamanda Karayipler emekçi sınıflarını İngiltere emperyalizminin yeni kralı karşısında yalnız bırakıyor. Batı Hint Adaları arasından Anguilla, Britanya Virjin Adaları, Cayman Adaları, Montserrat ve Turks ve Caicos Adaları bugün hâlâ Britanya toprağı sayılmaya devam ediliyor. Bu adalar bağımsız değiller ve KKP de, anlaşılan o ki, onların Britanya hanedanlığının otoritesi altında yaşamaya devam etmesini, ülke içindeki bürokratik statüko adına onaylıyor.

Teorik yayın organımız Troçkist’te, Küba’da artık bürokratik bir işçi devletinin varlığını sürdürmediğini ancak kapitalist restorasyonun kritik eşiği çoktan aştığını kaydetmiştik. KKP’nin kraliçe II. Elizabeth’in ardından dile getirdiği yas tutumu, bu kapitalist restorasyon gerçeğinin dışında anlaşılamaz. Birleşik Krallık ile Küba arasındaki toplam mal ve hizmet ticareti (ihracat ve ithalat), 2021 yılının dört çeyreği boyunca ve 2022 yılının ilk çeyreğinin sonuna kadar 118 milyon sterlin hacminde gerçekleşti. Bu, önceki yıla (2020’nin dört çeyreği ve 2021 yılının ilk çeyreğinin sonu) göre %24.2’lik bir artış anlamına geliyor.

İngiltere emperyalizmi aynı zamanda KKP’nin serbest ticaret bölgesi projesi olarak hayata geçen Zed Mariel’in de hevesli katılımcılarından birisi. Bu proje kapsamında Küba ekonomisinin en kritik sektörleri yabancı sermayeye, özellikle de emperyalist sermaye ihracatına açılıyor. 2016’da Reuters, KKP’nin bu neoliberal projesinin detaylarını aşağıdaki gibi özetlemişti:

“Üst düzey bir yetkili Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Küba’nın dış yatırımını artırma arayışı kapsamında geçen yıl içinde Mariel özel geliştirme bölgesi için 11 iş teklifini onayladıklarını söyledi ve şu anda incelenenler arasında iki ABD projesi de var.

Komünist yönetimli ada, şirketlere önemli vergi ve gümrük indirimleri sunan bölgeyi üç yıl önce, Başkan Raul Castro’nun Küba’nın cansız ekonomisini canlandırmaya yönelik daha geniş planının bir parçası olarak yarattı.”

2022’nin yaz ayları, KKP bürokrasisi için zor geçti. Ülke genelini saran bir halk seferberliği, bürokrasiye korkuyla kendi kökenlerini hatırlatacak şekilde 11 Temmuz Hareketi ismini alarak ve daha yüksek ücretler, nitelikli barınma ve demokratik haklar talep ederek, yabancı sermaye girişlerinden aldıkları komisyonlarla semiren Stalinist-kapitalist bürokrasiye meydan okudu.

KKP, Küba işçi sınıfının verdiği kahramanca mücadelelerin anılarını anımsayarak, ülke içinde kendisine karşı gelişen bu emekçi muhalefete karşı sırtını ülke dışındaki karşıdevrimci güçlere yaslamaya çalışıyor. Onun, arkasından yas tutulmayı hiçbir şekilde hak etmeyen ve kanlı bir sömürgecilik mirasının üzerinde ekonomik asalaklar olarak yaşayan Britanya kraliyet ailesine gösterdiği dayanışmasının ardında yatan politik faktör budur.

Tarihte bu ay | Eylül 1908: Osmanlı işçi sınıfları devrime yön gösteriyor

0

Osmanlı Devleti’nde Temmuz 1908’de gerçekleşen devrim, mutlakiyet rejimine son vermiş ve Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (OİTC) bürokrasiye yaslanan stratejisi dolayısıyla bir parlamenter monarşi rejimi doğurmuştu. OİTC’nin devrimin demokratik görevlerine değil, devletin yeniden örgütlenmesine ve yayılmacı çıkarların savunulmasına odaklanan programı, devrimi kısa bir süre içinde zorluklar ve açmazlarla karşı karşıya getirmişti. Bu zorluklara ve açmazlara Osmanlı işçi sınıfları, kendi sınıf çıkarları cephesinden ağustos ayından başlayarak grevler ve mücadeleler ile cevap vermeye başladı. Ağustos ayında sinyallerini veren bu mücadele ruhu, eylül ayında bir grev dalgasına dönüştü.

2 Eylül 1908’de İstanbul Kazlıçeşme’de deri imalathanesi işçileri greve çıktı. 13 Eylül 1908’de Kavala’da Tütün Rejisi’nde çalışan 12 bin işçi greve çıktı. Grevci işçilere daha sonra reji hamalları da katılarak işlenmiş tütün sevkiyatını durdurdu. 14 Eylül’de Anadolu Demiryolu Kumpanyası işçileri de greve çıkarak, ağustostan bu yana grevde olan Rumeli Demiryolu Kumpanyası işçilerine katıldı. 15 Eylül’de İstanbul tramvay işçileri üç hatta birden greve çıktı. 16 Eylül’de fırın işçileri, OİTC’nin arabuluculuğu ile hazırlanan ve Fırın İşverenleri Cemiyeti’yle yapılan anlaşmaya uyulmadığı gerekçesiyle belediyeye başvurarak, kurdukları Ekmekçi ve Amele Cemiyeti’nin kendi örgütleri olarak tanınmasını istedi. Yine 15 Eylül 1908’de İzmir-Kasaba (Turgutlu) Demiryolu Kumpanyası’nın memur ve işçileri ücretlerinin yükseltilmesi, işgününün kısaltılması, hafta tatilinin kabulü, ihtiyarlık sandığının kurulması, terfilerin liyakata göre yapılması talepleriyle greve çıktı. 30 Eylül’de Aydın-İzmir demiryolu hattında grev başladı.

Eylül 1908’de grevler aracılığıyla seferber olan Osmanlı işçi sınıflarının 1908 Devrimi’ne çizdikleri yol, OİTC’nin benimsediği siyasal programla kafa kafaya zıt olan sınıf çıkarlarına dayanıyordu. OİTC, Osmanlı devlet aygıtının güncel küresel rekabete cevap verebilecek biçimde revize edilerek, imparatorluğun eski çıkarlarının yeni yollarla savunulmasını öngörüyordu. Osmanlı işçi sınıfları ise 1908 Devrimi’nin, emekçi sınıfların toplumsal, ekonomik ve politik çıkarları lehinde ilerlemedikçe, gündeme getirdiği demokratik sorunların çözümünde başarısız olacağını söylüyordu. Bu kavgadan zaferle çıkan OİTC, haklı çıkan ise Osmanlı işçi sınıfları oldu.

13 Eylül 1908’de OİTC’nin resmi yayın organında işçi sendikaları üzerine çıkan bir yazı, şu satırlara yer veriyordu:

“Bizde sendikalar için her türlü sosyalist amâlinden (dileklerinden) ictinab eylemek (kaçınmak) vücûb-ı kat’i tahtındadır. Hayatlarını ancak bu suretle muhafaza edebilirler. Son günlerde vuku’ bulan ve yekdiğerini süratle takip eden grev hadisâtı Avrupa tüccarlarından hatta Avrupa ekâbirinde bizde yalnızca sosyalizm değil anarşizm bile nevş ü nemâya başladığı fikrini tevlid eylemiştir…”

OİTC bu birkaç cümlede programını oldukça iyi özetlemişti. İlk olarak sosyalist fikirlerin Osmanlı işçi sınıfları arasında yayılması kabul edilemezdi. Bunun önüne geçilmeliydi. Sendikalar mı? Onlar sınıflarının değil, imparatorluğun çıkarlarını savunduğu müddetçe; yani işçileri sömürü, savaş ve baskı politikalarına ikna edebildikleri müddetçe var olabilirlerdi. Zira Osmanlı işçi sınıfları arasında sosyalizmin bir fikir olarak yayıldığı söylencesi nedeniyle, Avrupa kapitalizminin geniş ve kapsamlı yatırım ve sermaye ithali olanaklarından yararlanmamak kabul edilemezdi.

OİTC, bu düşüncelerini gazetesinin köşe yazılarında duyurmakla sınırlamadı kendisini ve 8 Ekim 1908’de, grev dalgasının etkisi sürerken Tatil-i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanun-ı Muvakkat başlıklı bir KHK çıkararak demiryolu, liman, tramvay, su, elektrik vb. işyerlerinde grevi yapılmasını, işyeri işgallerini, gösterilerin düzenlenmesini ve sendikaların kurulmasını yasakladı; ek olarak, önceden kurulmuş sendikaları da feshetti.

Osmanlı işçi sınıfları devrimin başladığı 24 Temmuz’dan ekim ayının ortasına dek 111 grev örgütledi. Bu, Osmanlı işçi sınıflarının 1908 Devrimi’ne gösterdiği yöndü: istibdat altında ezilen emekçi sınıfların, şimdi de parlamenter istibdadın altında ezilmektense, devrimi kendi talepleri doğrultusunda ilerleterek kurtuluşlarını örgütleyebilecek olmaları. OİTC ise kendi gazetesinin 32. sayısında, bu proleter yönelime cevabını şöyle vermişti: “Müfrit bir siyaset takip edecek olursak ve sosyalizme adım atarsak, emniyet bahşetmek zorunda olduğumuz sermayedarları korkutmuş oluruz.” Bu satırların ruhu, OİTC kadrolarının daha sonra kuracakları Halk Fırkası’nın programında ve 1923 rejiminde de yaşatıldı.

Kayıp ilanı: Bir iş aranıyor!

0

Gazete Nisan okurlarına işsizliğin ne olduğunu anlatmaya gerek olduğunu sanmıyorum. Birçoğumuz bu durumun yıkıcı ağırlığını bizzat yaşamış veya bir yakınımızın, aile bireylerimizden birinin bu çaresizliğe ne denli maruz kaldığına şahit olmuşuzdur. Kimi zaman bu işsizlik hali “yeni mezun”, “ev hanımı” gibi isimlerle örtülebilse de, çoğunlukla girilen onlarca iş görüşmesi, haber beklenilen eş dost, bir türlü geri dönüş alınamayan telefon görüşmeleriyle çekilmez hale gelir. Patronlara sorulduğunda ise işsizlik yoktur, iş beğenmeyenler vardır. Müzmin işsizler varsa da sorun kendilerindedir; ya kendilerini yeterince geliştirmemişlerdir ya da gerçekte çalışmak istemezler!

Resmi kurumların türlü cambazlıklarla değiştirip durduğu işsizlik rakamları hayatımızdaki işsizlik gerçekliğini asla yansıtmaz ama yine de bize bir şeyler söyler. Öncelikle merak etmeyin, size TÜİK’in yayımladığı onlarca farklı oran ve rakamı sunmayacağız sadece. TÜİK şu anda dört farklı işsizlik tanımı yapıyor ve yayımlıyor, yani aldatılmamız işten bile değil! Yine de yalanlara kanmamak, bu yalanlara inanabilecek arkadaşlarımıza bu durumu anlatabilmek ve gerçeklerle mücadele edebilmek için bu rakamları irdelemek şart.

TÜİK’in açıkladığı 2022 2. çeyrek dönemine ait Hanehalkı İşgücü Araştırması’na göre, 15 ve daha büyük yaştaki kişilerde işsizlerin sayısı 3 milyon 654 bin kişi, önceki 3 aylık döneme göre 43 bin kişi azalmış… İşsizlik oranı erkeklerde yüzde 8,9 iken kadınlarda yüzde 13,9. İstihdam edilenlerin ise yüzde 16’sı tarım, yüzde 22’si sanayi, yüzde 5,9’u inşaat, yüzde 56,1’i ise hizmet sektöründe yer alıyor.

DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR), TÜİK’in sonuçlarından hareketle bu rakamların söylemediklerini de ortaya koyuyor. Hem işsizlik hem istihdam verilerini bir arada okuyor. Mevsim etkisi denilerek yarı zamanlı, belirli süreli vb. işleri değil, kayıtlı ve tam zamanlı olarak çalışanların oranını ortaya koyuyor ve sonuç; çalışma çağındaki 64,5 milyon kişinin sadece 21,4 milyonu kayıtlı istihdamda. Bu, çalışabilir durumdaki emekçilerin yalnızca üçte birinin tam zamanlı bir işi olduğu anlamına geliyor. Kadınlarda ise bu rakam daha da düşük. Her 100 kadından sadece 18’i kayıtlı ve tam zamanlı çalışabiliyor. Gençlerde bu rakam 32,5, genç kadın işsizliği ise yüzde 42,4! TÜİK bir yalanı yaşıyor, gerçekler ise bir kabus! Kadınlar olarak neredeyse birimiz çalışabiliyorken, diğerimiz çalışamıyor; peki en iyi durumda olanımız tarım, inşaat, hizmet sektöründe nasıl koşullarda istihdam ediliyor?

Çalışır olmak yetiyor mu?

İşsizliğin sonuçları hem bireysel hem toplumsal olarak oldukça ağırken, işi olanlar için sonuç değişmiyor, çünkü istihdamda olmak güvencesizliği aşmaya yetmiyor. Çünkü patronlar doymak bilmiyor. Pandemiyle birlikte işten çıkarmalar, ücretsiz izinler ve ücret kesintileri çalışma rejiminin olağan hali oldu. Ekonomideki çöküşün, artan kurun nedeni sanki işçilerin eseriymiş gibi sonuçlarına bizim katlanmamızı bekliyorlar. Bu hayat pahalılığı karşısında şans eseri çalışmaya devam edenlerin de maaşı yok denecek düzeye geriledi. Örneğin bugün Türkiye’de dört kişilik bir ailede, iki yetişkinin asgari ücretle çalışması onları yoksulluktan kurtarmaya yetmiyor.

İktidardakiler ise aklımızla dalga geçiyor, göçmenleri kayıtdışı ve ucuza çalıştırıyor ama işsizliği yaratanın göçmenler olduğuna inanmamızı bekliyor. Bu çürümüşlük TÜİK’ten ibaret değil, geçtiğimiz günlerde Ağrı’da İŞKUR İl Müdürü’nün çok sayıda kadınla iş bulma karşılığında cinsel ilişkiye girdiği açığa çıktı. Bu sömürü düzeninin tamiri mümkün değil, tamamen ortadan kalkması gerekiyor. Pekâlâ mevcut tüm işler tüm çalışabilir nüfus arasında çalışma saatleri düşürülerek paylaştırılabilir! İşçi sağlığı ve güvenliği öncelenerek, işçi demokrasisi altında vardiya düzeni oluşturularak herkese iş verilebilir. Gelirsiz tek bir hane dahi kalmayacak şekilde herkes için hayatını insanca devam ettirecek yaşam desteği sunulabilir.

Kaynak mı? Bugüne dek patronlara sunulan teşvikin, desteğin yüzde 1’iyle tümüne kaynak sağlanır. Zenginliğin adil dağıtılması ancak işçi ve emekçilerin örgütlülüğü ve birlikteliği ile başarılabilir.

İBB işçileri direnişlerini kararlılıkla sürdürüyor

0

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde 557 terörist var” diyerek hedef göstermesi sonrası haksız bir şekilde kod 42 bahane edilerek işten çıkarılan İBB işçileri direnişlerini belediye önündeki Saraçhane Parkı’nda sürdürüyor. İşçi Demokrasisi Partisi’nin direnişin 48. gününde ziyaret ettiği işçiler, talepleri karşılana kadar bu mücadeleyi sürdüreceklerini ifade ettiler.

Kendileri dışında içerideki birçok işçinin baskı, mobbing ve esnek çalışmaya maruz bırakıldığını söyleyen işçiler İBB’deki işçi kıyımının önümüzdeki süreç içinde sürebileceğini ilettiler. Ayrıca 48. günde yapılan açıklamada artık bu hukuksuz uygulamaya karşı işçilerin sabrının taştığını ve direnişin sadece Saraçhane Parkı ile sınırlı kalmayacağı belirtildi ve “gerekirse taleplerimizi İBB önünde, CHP il merkezi önünde ya da Belediye Meclisi’nin toplantılarında haykıracağız” denildi.

Direnişteki işçiler “haksız ve hukuksuz bir şekilde işten çıkarılan bütün çalışanlar koşulsuz şartsız işe iade edilmelidir” diyerek bu sorunu İBB ile adil bir şekilde sonuçlandırmak istediklerini belirttiler. Son olarak direnişin başından beri İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile görüşme talepleri reddedilen işçiler İmamoğlu’nun salı günü Makine Mühendisleri Odası’na ziyareti sırasında İmamoğlu’yla yoğun çaba sonrası beş dakika görüşme fırsatı yakaladılar. Fakat “hukuki olarak bunu yapmak zorundaydık” cevabı dışında bir şeyle karşılaşmadılar. İşçiler sürecin devam edeceğini ve bir sonraki hafta içi görüşme ayarlanabileceğini söylediler.

İngiliz emperyalizminin çöküşünün kraliçesi II. Elizabeth öldü

0

İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth, Birleşik Krallık tahtına çıkmasından 70 yıl sonra 96 yaşında hayatını kaybetti. Kraliçe, bu emperyalist ülkenin en uzun süre tahtta kalan hükümdarıydı.

II. Elizabeth’in uzun saltanatı, İngiliz emperyalizmi tarafından ekonomik ve siyasi istikrarla eş anlamlı gibi sergileniyor. Ancak, kraliçenin ölümü Boris Johnson’ın skandal istifası sonrasında ve ülkeyi sarsan grevler dalgası içinde, Birleşik Krallık’ta ciddi bir kriz döneminde gerçekleşti. 

Ölümünün ardından dünya ana akım medyası Elizabeth’i “çağa damgasını vuran kraliçe” olarak, 10. yüzyıldan günümüze uzanan bir Ortaçağ kalıntısı olan İngiliz Kraliyetini tüm zorluklara rağmen muhafaza eden biri olarak gösterip savunuculuğunu yapıyorlar. 

Açık söylemek gerekirse, İngiliz aristokrasisi, Birleşik Krallık’ın başlıca güçlerinden biri olduğu emperyalist kapitalizmin asli bileşenlerinden biridir ve yüz yıllarca süren sömürgeciliğin lideridir.

İlk ismi Elizabeth Alexandra Mary Windsor olan Kraliçe, tahta çıktığı 1953’ten bu yana İngiliz emperyalizminin zayıflaması ve ABD’nin ana kapitalist/emperyalist güç olarak yükselişiyle yüzleşmek zorunda kaldı.

İmparatorluk parçalanıyor

İngiltere muzaffer müttefik güçlerden biri olmasına rağmen, II. Dünya Savaşı sonrasında ülkenin altyapısı büyük ölçüde tahrip olmuş, ülke borçlanmış ve I. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan gerilemeyi derinleştiren ciddi bir ekonomik krize girmişti.

Ancak buna rağmen İngiltere emperyalist bir güç olarak hareket etmeye devam etti. 1956’da Süveyş Kanalı’nı kontrol etmeye çalışmak amacıyla Fransa’yla ittifak halinde Mısır’ı işgal etti, ancak bu askeri saldırı İngiltere’nin emperyalist bir ülke olarak ne kadar zayıfladığını açıkça ortaya koyan bir felaket oldu. Sonuçta, önceden İngilizlerin elinde olan Süveyş Kanalı Arap burjuva milliyetçiliğinin öncüsü, Mısır devlet başkanı Cemal Abdülnasır tarafından kamulaştırıldı.

Bu çerçevede, sömürgelerdeki milliyetçi hareketlerin bağımsızlık mücadeleleri sonucunda imparatorluk parçalanmaya başladı. Onlarca yıldır boyunduruk altında tutulan halklar ayaklanmaya başladılar. İlk önce Hindistan’da 1948’de başladı, bu sırada Kraliçe II. Elizabeth henüz prensesti. Hindistan’ı Myanmar, Seylan, Malezya izledi. Ayrıca, 1948’de Filistin’de ve daha sonra Malta’da İngiliz mandası sona erdi. Sonrasında, 1960’larda Afrika sömürgeleri; 1957’de Gana, 1960’ta Nijerya, 1961’de Sierra Leone ve bugün Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin bir parçası olan Tanganyika, 1962’de Uganda, 1963’te Kenya ve Zanzibar, 1965’te Gambiya, 1966’da Botsvana ve Lesotho, 1968’de Mauritius ve Svaziland, 1976’da Seyşeller; Karayipler’de ise 1962’de Jamaika, Trinidad ve Tobago, 1966’da ise Barbados bağımsızlığını kazandı.

Malvinas Savaşı

2 Nisan 1982’de, Leopoldo Galtieri liderliğindeki Arjantin askeri cuntası, 1833’te İngiliz emperyalizmi tarafından ele geçirilmiş olan Malvinas Adaları’nı geri almak için bir harekât başlattı. İngiltere, Arjantin’in parçası olan bu adalar için derhal büyük bir filo gönderdi. 10 hafta süren kanlı çatışmaların ardından İngiltere, ABD’nin de yardımıyla Arjantin’i mağlup etti. Kraliçe II. Elizabeth, Margaret Thatcher tarafından yürütülen askeri harekâtı onayladı ve bir seferinde “Malvinas Savaşı demokrasi ve özgürlük adına İngiliz kuvvetleri tarafından yapıldı” dedi. Aslında bu, İngiliz emperyalizminin şiddet ve baskı dolu tarihine eklenen bir başka emperyalist yağmacılık örneğiydi.

İngiltere: NATO üyesi ve ABD’nin sadık müttefiki

İngiltere, dünyada başat emperyalist güç olma statüsünü kaybettikten sonra ABD’nin kayıtsız şartsız müttefiki oldu ve şimdi dünyada en önemli emperyalist güç olan ABD’nin tüm askeri müdahalelerinde yanında oldu.

İngiliz ordusundan askerler, NATO’nun bir parçası olarak 1982-1984 yılları arasında Lübnan Savaşı’na ve 1990-1991 yılları arasında Körfez Savaşı’na ve Irak’ın işgaline katıldılar. Aynı şekilde, 1995’te Bosna Hersek’teki saldırıya, 1998’de Çöl Tilkisi Harekâtı’na ve 1998-1999 yılları arasında Kosova’daki müdahaleye katıldılar. İngiltere, New York’taki ikiz kuleler saldırısından sonra gerçekleşen Afganistan işgalinin de bir parçasıydı. 2003’te ise ABD ile birlikte Irak’ı işgal etti.

Kuzey İrlanda’daki baskı, Thatcher’ın kemer sıkma politikası ve Lady Di

İç cephede ise Kraliçe, Britanya ordusunun Kuzey İrlanda’daki İngiliz egemenliği yanlısı paramiliter örgütleri destekleyerek gerçekleştirdiği acımasız müdahaleyi onayladı. Bu çatışma 1968-1998 arasında 30 yıl sürdü. 

İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun (IRA) milliyetçi bir üyesi olan ve örgütten başka aktivistlerle birlikte 1981’de uzun süren bir açlık grevine başlayan Bobby Sands, Thatcher hükümetinin ve Kraliçe II. Elizabeth’in kayıtsızlığı sonucunda açlıktan öldü.

Kraliçe, 1980’lerde Thatcher’ın devlete ait şirketlerin özelleştirilmesi, işgücü üzerinde denetimin kaldırılması ve sosyal harcamaların azaltılması gibi politikalarını destekledi. Bu dönemdeki saltanatı sırasında özellikle İngiliz hükümeti tarafından şiddetle bastırılan 1984-85 maden grevinden sonra sendikaların aşamalı olarak dağıtılması politikasının ortağıydı. Bu da yüzlerce madenin kapatılmasına, geriye kalanların sonradan özelleştirilmesine ve 10 binden fazla madencinin işten çıkarılmasına neden oldu. 

Kraliyet tacını devralan oğlu Charles’ın karısı Galler Prensesi Diana ile anlaşmazlıkları meşhurdur. Lady Di; kraliyeti, onun servetini ve sınıfçı protokollerini eleştirdiği birçok röportaj verdi. Lady Di’nin ölümü düşünüldüğünde, bunun karşısında Kraliçe’nin kayıtsızlığı akıllara gelir. O sırada Londra dışında tatilde olan Kraliçe tatiline devam etmiş, Lady Di’nin trajik ölümünden ancak günler sonra Londra’ya gelmiş ve halktan gelen tepkiler ve baskılar sonucunda başsağlığı dilemişti.

Kraliçenin serveti

Kraliçe II. Elizabeth ve ailesinin aksine, bu gezegendeki erkeklerin ve kadınların çoğu günlük işlerden kazandıkları ücretle geçiniyorlar. Kişisel servetinin yaklaşık 470 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. 

Bu servetin büyük bir kısmı “egemenlik hibesi” denilen, İngiliz hükümetinden gelen bir hibeden sağlanıyor. Bu hibe “Crown Estate” veya “Kraliyet Şirketi” olarak anılan ve arazilere, ticari girişimlere ve diğer ekonomik faaliyetlere sahip olan mali grubun gelirlerinin yüzde 15’ini oluşturuyor. Kraliyet Şirketi, 2020-21 mali yılında 99 milyon dolar gelir elde etti.

Bir diğer gelir kaynağı ise 315 konutun yanı sıra Londra’daki ticari binalardan, 1265’ten beri kraliyet ailesine ait olan ve 2020-2021 mali yılında 23 milyon dolar gelir getiren ve ekseriyeti Lancaster Dükalığı’nda bulunan binlerce hektarlık araziden oluşan sözde “kişisel cüzdan”.

Bunun yanında, II. Elizabeth’in iki özel konutu da var: Kuzeydoğu İskoçya’da bulunan 115 milyon dolar değerindeki Balmoral Kalesi ve yaklaşık 58 milyon dolar değerindeki Sandringham Mülkü. 

Tüm bu varlıkların yanında 115 milyon dolar değerindeki bir pul koleksiyonu, 3,4 milyar dolar değerinde ünlü Kraliyet mücevherleri ve çok sayıda sanat eseri de var. 

II. Elizabeth’in adı 2017’de sızdırılan Paradise Papers’ta yer aldı. O sırada kamuoyuna açıklanan gizli belgelere göre, kraliçe vergi kaçırmak için Lancaster Dükalığı aracılığıyla Cayman Adaları ve Bermuda’daki vergi cennetlerine 11 milyon dolar yatırdı. 

Çelişkili bir şekilde, İngiltere’deki birçok işçi ve İngiliz halkının önemli kesimleri Kraliçe’ye ve monarşiye sempati duyuyor. Ancak, İrlanda ve İskoç halkı, özellikle de İngiliz emperyalizmine karşı birkaç kez savaşmış olan İrlanda halkı için durum böyle değil. Kapitalist sömürü altındaki milyonlarca İngiliz emekçisinin gündelik hayatıyla tezat halindeki abartılı lüksler ve ayrıcalıklardan oluşan gösterişli saray yaşamına rağmen asalak monarşi, emekçilerin vergileriyle var olmaya devam ediyor.

Sendikal mücadelede ortaklaşma mümkün değil mi?

0

Emek Çalışmaları Topluluğu’nun ağustos ayında yayımlanan 2021 İşçi Sınıfı Eylemleri raporu birçok detaylı verinin yanı sıra sendikalaşmanın işverenler açısından korkutucu anlamını bir kez daha ortaya koyması adına oldukça kritik.

Bu rapor 2021 yılında en az 1.634 işçinin sendikalaştığı için işten atıldığına işaret ediyor. Bu sayı 2015’ten beri tespit edilen en yüksek sayı olmanın yanında, “sendikalaşma”yı 2016 yılından bu yana ilk kez işyeri temelli işçi eylemlerinin ilk 3 nedeni arasına yerleştiriyor. 2021 yılı boyu gerçekleşen işyeri temelli 468 eylemin 86’sının sendikalaşma nedeniyle/sonucunda yaşandığı tespit ediliyor. Verilerin de işaret ettiği gibi emekçiler hakları için sendikalaşmaya daha fazla yönelirken, patronların sendika düşmanı tutum ve hamleleri, ülkedeki ucuz ve örgütsüz emeği en büyük kozu olarak gören iktidarın da icazetiyle daha da sertleşiyor.

Sendikalaşma anayasal bir hakkımız olmasına rağmen, işyerlerine sendikanın girmesi önünde patronların bir karşı hamle olarak kullandığı önemli bir hukuki engel zaten var: yetkiye itiraz ve bunun sonucunda yıllara yayılan mahkeme süreçleri… Buna bir de “gerekirse sendikal tazminatımı öderim ama sendikalaşanı işten atarım” anlayışı/rahatlığı da eklenince, sendikalaşmanın neden yasal çerçeve içerisinde değil, ancak ve ancak işçilerin örgütlü mücadelesiyle mümkün olduğu apaçık hale geliyor. Benzer onlarca örnek var, birini hatırlayalım: Baldur’da işverenin yetkiye itirazı sonucu mahkeme süreci 6 yılı aşmıştı. Ardından davanın sendika lehine sonuçlanmasına rağmen, işveren bu sefer de TİS masasına oturmayı reddetti. 280 günü aşkın grev sürecinden sonra ise sendika üyesi 22 işçiye ve grev sırasında hukuksuz biçimde işten çıkarılan 16 işçiye ihbar, kıdem, sendikal tazminatları ödemeyi kabul etti ama yine de TİS masasına oturmadı, sendikayı işyerine sokmadı.

Patronları bu kadar korkutan şey ne? Pek tabii işçilerin işyerinde örgütlü olacak olması, ücret ve hak taleplerini örgütlü bir şekilde savunabilecek olması!

Sendikalaşma, Türkiye işçi sınıfı için her zaman önemli bir mücadele konusuydu ancak pandemi boyunca ve şimdi pandeminin de etkisiyle derinleşen ekonomik kriz karşısında patronların ve iktidarın faturayı emekçilere kesmeye dönük tutumları; bu ihtiyacı daha yakıcı kılmış durumda. İşçiler, talepleri için işyerlerinde patronlara karşı örgütlü olma zorunluluğunun farkındalar ve bu hakkı elde etmek için tüm engellemelere, baskılara, zorluklara karşın sendikalarıyla birlikte -hatta bazen sendika bürokrasilerine rağmen- uzun soluklu bir mücadeleden kaçınmıyorlar.

Ancak bu mücadelenin güçlendirilmesi gereken önemli bir ayağı var. Bu mücadeleye girişmiş her işçinin karşılaştığı sendikalaşma karşıtı tutuma, bu ortak soruna verilen ortak bir cevap eksik. Bugün işçi sınıfı mücadelesinin en önemli sorunlarından biri sendikalaşmaya dönük engellemelerse ve bu, işverenlerin hemen hemen ortak tutumu/politikası haline gelmişse, buna karşı verilen mücadelenin de tek tek işyerlerini ve o işyerindeki muhatap sendikayı aşması gerekmez mi? Mücadeleci sendikal güçlerin, hatta konfederasyonların buna ortak bir cevap üretmesi neden mümkün olmasın?

Sendikalaşmaya engel olan işverenlere ağır hapis cezaları uygulanması ve bir sendikanın işyerinde yetki alabilmesi için işçilerin irade beyanı ve/veya referandumun yeterli olması talebi etrafında bir eylem birliği, işverenlerin bu süreçte öne çıkan iki bariz hamlesi karşısında birleştirici ve ön açıcı olamaz mı? Bu ortaklaşma, işyerlerinde verilen her bir mücadelede işçilerin bastığı zemini güçlendirmez mi? Bu ortaklaşmanın önünde sendikaların kendi iç dinamikleri var mı diyeceksiniz? Herhangi bir iç dinamiğin işçi sınıfının çıkarlarından öteye geçmesi kabul edilebilir mi? Bunu sorgulamak, bulunduğumuz her alanda sorumluluğumuz ve işçi demokrasisinin gereğidir.

Çankaya Belediyesi işçisi: “Ek protokolü yaptırarak, olmaz dediğinizi oldurduk!”

0

“Geçinemiyoruz” dedik diye belediyenin her tarafından küçüklü büyüklü tehditler aldık, bu tehditler “atarız, satarız”ın üstünde söylemlerdi. Ama bilmedikleri bir konu var ki, bu tehditler bizim şeref madalyamızdır ve ne kadar haklı ve doğru yolda olduğumuzun bir göstergesidir. Biliriz ki işverenin bir adı da sürekli “kovarım” kelimesiyken; örgütlü bir yapıda seni sarıp sarmalayacak, haklarını koruyacak, işverenle işçi arasında bağ olup yüz göz etmeyerek işveren tarafından gelebilecek sıkıntılara karşı seni savunacak, güç verecek yer de sendikalardır.

Ancak düşünün ki tarihi mücadelelerle dolu, bedellerin ödendiği, “iş, ekmek, özgürlük” sloganlarının ne anlama geldiğini bilen, işçiye güven patrona korku veren bir işçi dayanışmasından, bugün her konuda ve sürekli olarak “olmaz, ek protokol yapılmaz” diyen bir sendikaya dönüşülebilir mi? Üzüntüyle söylüyorum ki, itibarsızlaşan ve literatürde sarı diye adlandırılan, sınıftan ayrılıp burjuvaziye ve kendi çıkarları uğruna uzun uzadıya bir yol, bir fırsat bahçesine dönüştü.

Bu yolda, bir yandan patron tehdit ederken, sırf kendi çıkarları adına ileride sendika başkanı, milletvekili ya da gözlerine kestirdikleri katmerli yerler için nefes bile almadan kendileri de bizi tehdit edenlere sesleniyorum: Hayat şartlarının her geçen gün zorlaştığı bu dönemde emekçiler üzerinden dolgun maaşlarınızla, huzur haklarınız ve sınırsız faydalarınızla bizleri hor görüp, “dışarıda senden çok var, şükredin ya işveren bunu da vermezse” söylemleriyle patronlara şirinlik yapmayı bırakın. Evet, sizler de uzayda yaşamıyorsunuz ve bizler gibi pazar market alışverişi yapıyorsunuz. Aramızdaki en büyük uçurum; sizler canınızın istediğini ilk gördüğünüz yerden alarak alışveriş yaparken biz işçiler her bir market ve pazara tek tek gidip en ucuz ve uygununu arıyor, sadece karnımızı doyurmayı düşünüyoruz.

Bugün siz sendika ağaları, yüzünüzü işçiye dönmediniz, peki bizler ne yaptık? Sizin olmaz dediğinizi, taban işçi örgütlenmesini yaparak, tenceremizin kaynamadığını söyleyen işçiler olarak sizlere karşı ıslıklarla, alkışlarla DİRENDİK ve kamuoyuna seyyanen brüt olarak açıklanan ücretleri net ücret olarak değiştirterek ve ısrarla “olmaz” dediğiniz ek protokolü yaptırarak olmaz dediğinizi oldurduk. Yetmedi, 2023 yılında uygulanacak olan kademeli taban ücret zamlarını her işçinin yevmiyesinde kabul ettirdik. Yetmedi, yemekhane zamlarını yüzde 100 zam ile 460 TL’den 340 TL’ye düşürdük.

Taleplerimiz sadece bunlarla sınırlı değil! Belediyede çalışan işçilere uygulanan seyyanen zamlar taban ücretlere eklensin ve bütün işçilere aynı tarihte toplu sözleşme yapılsın; altışar ay arayla enflasyon farkları, iyileştirmeler ve yüzdelik zamlar yapılsın. Yeni imzalanacak Çanpaş A.Ş. toplu sözleşmesi 2023 yılı Ocak ayı asgari ücreti belirlendikten sonra imzalansın. Eşit işe eşit ücret uygulansın!

Diyeceklerimiz daha çok ama bu yazıda son olarak şunları ifade etmek istiyorum: Hiçbir sendika şube başkanı veya daire başkanı işçiden kaçmadan; telefon, mail, dilekçe vb. görüşme talebini geri çevirmeden; işçinin gücünü ve bulundukları makamlara biz işçilerin destekleri ile geldiklerini unutmadan; tek taraflı güç ve çıkar ilişkisi kurmadan işçilerle iletişim kurmayı bilecek. İşçiye “gelince görüşürüz, sizi ihraç edeceğiz, delikanlıysanız yüzüme konuşursunuz” tehditlerini savurma, işçilerle sokak ağzıyla konuşma cesareti bulamayacak. Bizler örgütlü olarak isteklerimizin her zaman arkasında ve takipçisi olacağız.
Unutmayın ki “SEL GİDER KUM KALIR!”

Ukrayna’da bağımsız sınıf politikası

0

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi ve bunun devamında başlayan savaşta altı ay geride kaldı. Putin’in emperyalist, işgalci politikası karşısında devrimci Marksistlerin, enternasyonalistlerin nasıl bir tutum alması gerektiğine dair gerek bu sayfalarda gerek internet sitelerimizde detaylı materyaller ürettik.

Köşe taşlarını kısaca hatırlatmak gerekirse, ABD emperyalizminin Afganistan ve Irak yenilgileri ardından girmiş olduğu hegemonya krizinden faydalanmak isteyen Putin Rusya’sı, emperyal çıkarları uğruna Ukrayna’yı işgale girişti. Ancak Ukrayna halkının direnişi karşısında işgal girişiminden hızlı sonuç alamadı. Birçokları bu savaşı NATO-Rusya savaşı/vekalet savaşı olarak karakterize edip iki emperyal kamp arasından birinin yanında konum alma noktasına çekildi.

Ancak böylesi bir savaşta devrimci enternasyonalistlerin, emekçi halkların kapitalizmden bağımsız çizgisini savunanların tutumunun net olması gerekir. Bunun Rusya-Ukrayna savaşına uyarlanmış politikası da Ukrayna’da Rus işgaline, Zelenski iktidarına ve NATO’nun yayılmacılığına karşı mücadeleyi bir arada sürdürmekten geçer.

Neden mi?

Çünkü enternasyonalistler için politika üretirken ana görevlerden biri de ülkelerde devrimci partilerin inşasını ileriye taşımaktır. Bunun yolunun da burjuva kamplar arasında bir seçim yapıp, oportünizme saplanmaktan geçmediği aşikâr.

Ve en önemlisi de, böylesi bir politik çizginin Ukrayna’da karşılığının fazlasıyla olması.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bu politik hat doğrultusunda Ukrayna emekçi halkının mücadelesini desteklemek adına şu ana kadar birçok kampanya örgütledik, birçoğunun da içerisinde yer aldık. Enternasyonalimizden bir delegasyonu ülkeye göndererek Ukrayna sosyalistleri ve sendikalarıyla temaslar kurduk.

İşgalin başlangıcından bu yana bunun bir vekalet savaşı olduğunu ileri sürerek Putin’in yanında konumlanan dünya solunun pozisyonlarını “haklı” çıkarmak için ileri sürdükleri argümanlar kısaca, “Putin aşırı sağa karşı savaşıyor”, “Ukrayna nüfusu zaten NATO’cu”, “Ukrayna’da emekçi halk diye bir şey yok”, “Ukrayna’da Rus güçlerine karşı direnenler emekçiler değil” şeklindeydi. Ancak bunların gerçeği yansıtmadığını söylemek için elde çok fazla veri var.

Örneğin Ukrayna’daki mücadeleci sendikal önderlikler (demiryolu, maden, sağlık, inşaat, nükleer santral işçileri sendikaları vb.) tabanlarıyla birlikte bir yandan cephede, bölgesel savunma komitelerinde Rus güçlerine karşı direnişlerini sürdürürken, öte yandan da Zelenski iktidarının işçi düşmanı kararname ve yasalarına karşı da mücadele ediyorlar. Keza geçtiğimiz ay, Zelenski iktidarının hazırlamış olduğu, esnek ve güvencesiz çalışmanın önünü açan, işten çıkarmalarda keyfiyeti meşrulaştıran ve sendikal örgütlenmeyi, toplu iş sözleşmesi hakkını zorlaştıran 5161 ve 5371 numaralı kararnamelere karşı uluslararası bir kampanya örgütlediler ve ülke içerisinde de bu ve benzeri yasal düzenlemelere karşı mücadeleye devam ediyorlar.

İUB-DE heyeti Kiev’de Ukrayna Demiryolu İşçileri Özgür Sendikası lideri Aleksandr Skiba ve Dayanışma Kolektifi’nden Sergiy’le birlikte

Ayrıca yine ilişki halinde olduğumuz Dayanışma Kolektifi ve Sosyal Hareket gibi sol/sosyalist gruplar da bir yandan cephede ya da bölgesel savunma komitelerinde direnişlerini sürdürüyor. Bunun yanında da Ukrayna’da Rus emperyalizminden, NATO’dan ve Zelenski’den bağımsız bir alternatifi mümkün kılmak adına çalışıyorlar.

Kısacası, görmek isteyen gözler için Ukrayna’da böylesi bir kopuş programının karşılığı mevcut. Bizlere düşen, kötünün iyisine ya da kötünün daha da kötüsüne rıza göstermek istemeyen Ukrayna halkını politik ve örgütsel olarak desteklemeye devam etmek.

Seçimler yaklaşırken güvenlik ve yapay zekâ

0

Her ne kadar yaz mevsimi bitmiş olsa da, küresel ısınma ve buna bağlı olarak dengesini yitiren iklim istikrarından dolayı mevsimler de kaymaya başladı. Batı Avrupa bu yaz sıcaklık rekorları kırarken, Türkiye’de de sıcaklar aynı ağustos-eylül aylarında olduğu gibi devam edeceğe benziyor. Fakat yazın bitmesi bizi diğer bir açıdan daha ilgilendiriyor: Artık seçimlere bir yıldan az süre kaldı ve seçim süreci ile güvenliği hakkında ciddi sorular ve şüpheler var. Bunlara özellikle dijital boyutuyla gelin beraber bakalım.

Mavi mürekkebe dönüş mü?

10-15 yıl öncesine kadar mavi mürekkebin kullanıldığını çok net hatırlıyorum, bu sayede bir kişinin birden fazla oy kullanmasının önüne geçildiği iddia ediliyordu, fakat bu çağdışı bir görüntüydü. Günümüzde sanallaşan sistemlerden dolayı bu tür eylemler sadece bir noktada güvenlik sağlıyor. Özellikle seçim öncesindeki dönemde sansür, yasak ve algoritmaların bilinçli bir şekilde seçmeni yönlendirmesi çok daha büyük tehlikeler barındırıyor. Geçtiğimiz yıl DİSK, KESK, TTB ve çeşitli STK’lar tarafından kurulan Seçim Güvenliği Platformu da bu sorunlara değiniyor ve mart ayında meclisten geçen “dezenformasyonla mücadele” yasasını aslında “sansür yasası” olarak değerlendiriyor. 40 maddelik bu yasadan bahsetmeyeceğim ama neler yapılabileceğini ve aslında algoritmanın bize karşı nasıl kullanabileceğini inceleyelim.

Algoritma nedir?

Algoritma aslında belirli bir problemi çözmek veya belirli bir amaca ulaşmak için tasarlanan yoldur. Şöyle anlatabiliriz; mesela futbol maçında topun kaleyi geçip geçmediğini takip eden bir sistemimiz olsun. Belli bir frekansta sensör bu gözlemi yapıyor ve çıkan sonucu bağlı olduğu her sisteme “evet” veya “hayır” olacak şekilde bildiriyor. Bu en basit algoritmadır ve bütün bilgi işlem dünyamız bu tür basit yaklaşımların saniyede milyar defa tekrarlanması ve sonuca işlenmesine dayanmaktadır. Kendi başına bir şey düşünemeyeceğini öngördüğümüz bu yapılar üstün işlem gücüne ulaştığında iyi ve kötü amaçlar uğruna kullanılabiliyor, mesela seçim öncesinde algımızı yönlendirmek için kurmaca haber düzeni ve dolaylı sansür gibi.

Zekâ yapay, seçim gerçek

Gelişmiş algoritmaların, seçmenin aklını çelmek veya ona bilerek yanlış haber, bilgi vermek amacıyla yönlendirdiğini görüyoruz. Hatırlayacağımız gibi önceki yazılarımızda da dile getirmiştik, Cambridge Analytica skandalında, Facebook kararsız seçmenlerin reklam ve çeşitli kampanyalarla kendi platformu üzerinden manipüle edilmesine göz yummuştu. Trump’ın seçimi kazanmasında bu skandalın da etkisinin olduğu varsayılıyor. Çünkü algoritma, kararsız olan seçmenleri tespit edecek zekâya sahip ve belirlediği seçmen kitlesini yanlış ve yalan haber propagandası ile donatıyor. İşte bu yüzden böylesine büyük platformların kesinlikle kullanıcılarının denetimine tabi olması gerekli. Bunun yanında, kodlarının özellikle bu pazarlama ve veri kullanım kısımlarının açık kaynak kodlu olması elzem.

Bizi neler bekliyor, ne yapmalı?

Bir yıl içerisinde seçim olacağını biliyoruz. Seçimlerin bize her şeyin sonuymuş gibi, kazanılıp kaybedilecek müsabakalar şeklinde sunulması aslında burjuva demokrasisinin bir illüzyonu. Geçmiş mücadelelerden de bildiğimiz gibi, seçim aslında o zamana kadar verilen mücadelenin sonuçlarından sadece biri. Örgütlülük, birliktelik ve mücadele hep beraber olmayı gerektiren unsurlar ve kazanımdan bahsedeceksek ancak bunlarla gelir. Fakat yine de seçim öncesinde bu dezenformasyona neden olan sansürcü yasalarla mücadele etmemiz lazım; seçim güvenliği sadece o gün sandıkları koruyarak olmaz.

Solda ittifaklar ve sınıf bağımsızlığı

0

En geç dokuz ay içerisinde gerçekleşecek cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine ilişkin sosyalist hareket içerisinde uzunca bir süredir ittifak görüşmeleri sürüyordu. Bu görüşmeler artık belirli bir olgunluğa varmış durumda. Önce 21 Ağustos’ta TKP, Sol Parti, TKH ve Devrim Hareketi “Sosyalist Güç Birliği”nin (SGB) kuruluşunu ilan etti. 25 Ağustos’ta ise HDP, TİP, EMEP, EHP, TÖP ve SMF tarafından “Emek ve Özgürlük İttifakı”nın (EÖİ) kurulduğu açıklandı. SGB ittifak zeminini beş maddelik bir bildiriyle açıklarken, EÖİ ise ittifakın deklarasyonunu ve yol haritasını eylül ayı içinde duyuracağını belirtti.

İçinden geçtiğimiz çoklu kriz ortamında, burjuva düzen partilerinden bağımsız bir siyasi seçeneğin sosyalistler ve emek örgütleri öncülüğünde yükseltilmesi gerekliliğinin hayatiyetini bu sayfalarda epeydir dile getiriyoruz. SGB’nin ve EÖİ’nin kuruluşlarını ilan etmelerini de bu bağlamda oldukça önemsiyoruz. Aynı zamanda, gerek SGB gerekse de EÖİ bileşenlerine, gerek siyasal program gerekse de “nasıl bir ittifak” başlıklarında uzunca bir süredir çeşitli eleştiriler ve öneriler yöneltiyoruz. Programatik düzlemde baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuşu hedefleyen ve kendisini Millet İttifakı’na yedeklemeyen bağımsız bir hattın, örgütsel düzlemde ise dar grupçuluktan sakınan, sosyalistlerin ve emek örgütlerinin en geniş birliğini hedefleyen bir anlayışın aciliyetini vurguluyoruz. Bu çerçevede mevcut iki girişim bu ihtiyaçlara yanıt verebilecek mi, biraz daha yakından bakmaya çalışalım.

Öncelikle, AKP-MHP ittifakının neden olduğu yıkım ve çürümenin geniş kitlelerde yarattığı hoşnutsuzluk ve alternatif arayışının sosyalist hareket üzerinde muazzam bir basınç yarattığı ortada. Bu basınç bir yandan birleşik mücadele ve ittifak girişimleri yönünde, diğer taraftan ise Cumhur İttifakı’nın karşısında görünürdeki en güçlü alternatif olan Altılı Masa’nın desteklenmesi doğrultusunda iki yönlü olarak ortaya çıkıyor.

Tek Adam rejiminden bunalan ve Erdoğan yönetiminden bir an evvel kurtulmak isteyen kitlelerin sözde en kuvvetli alternatife yönelmesi anlaşılır. Sosyalist hareketin ise tam da böylesi kriz anlarında kendisini burjuva alternatiflerden net bir şekilde ayrıştırabilmesi ve düzenden köklü bir kopuşu öne çıkaran bir siyasal çizgiyi belirginleştirmesi gerekir. Ne var ki, gerek SGB gerekse de EÖİ’nin kuruluş açıklamaları bu alandaki “ehveni şerci” tutumlarında herhangi bir değişiklik olmadığını gösteriyor.

Her iki ittifakın açıklamalarında bir işçi-emekçi hükümeti stratejisi ve kapitalizmden kopuş perspektifi ortaya konmadığı gibi, mevcut rejimden çıkış önerileri de “halk egemenliği” (EÖİ) veya “bütünlüklü mekanizmaların kurulması” (SGB) gibi muğlak ifadelerle belirtiliyor, yeni bir anayasa yapımı için Kurucu Meclis çağrısından kaçınılıyor. Somut olarak ise, her iki ittifak da cumhurbaşkanlığı seçimleri için burjuvaziden bağımsız ortak bir aday göstermekten imtina ediyor. Bunun yerine Altılı Masa’nın “sağcı olmayan” bir aday göstermesi bekleniyor. Her iki kesimin de ufkunun “Millet İttifakı yönetiminde güçlü bir sol muhalefet” olmaktan öteye geçmediği anlaşılıyor. Dahası, SGB’nin açıklamasında Kürt sorununa hiçbir şekilde değinilmemesi ve bileşenlerinin bugüne kadarki tutumları, ayrımın sosyalist stratejiye ilişkin olmaktan öte, Türk ulusalcılığı ve dar grupçuluktan kaynaklandığına işaret ediyor.

Biz hem cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimlerinde ve dahası sınıf mücadelesinde ve diğer alanlarda emek eksenli, bağımsız ve birleşik bir ittifakın acil ve hayati olduğunu vurguluyoruz. Bütün eleştirilerimizle birlikte gerek SGB’nin gerekse de EÖİ’nin bu ihtiyaca hizmet etmesini dileriz. Mevcut sömürü ve baskı düzeninin törpülenmesini değil ondan kopulmasını hedefleyen, günün sonunda Millet İttifakı’nı soldan meşrulaştırmak yerine emeğin bağımsız alternatifini yükselten her girişimi, çabayı sonuna dek desteklemeyi sürdüreceğiz.

Vergi matrahı sendikalı işçiyi soyup rejimin kasasını dolduruyor

0

Emekçinin milli gelirden aldığı payı tarihsel olarak en düşük seviyesine çeken ağır enflasyon karşısında, hükümet asgari ücrette, ilk olarak Ocak 2022’de yüzde 39,02’lik, ardından da Temmuz 2022’de yüzde 29,32’lik artışa gitti. Aralık 2021’de net 2825 lira (brüt 3577 lira) olan asgari ücret, Temmuz 2022’de net 5500 lira (brüt 6471) oldu. Artış fazla gözükebilir ancak aksine, kaşıkla verilen kepçeyle alındı; işçilerin alım gücü, patronlara servet aktarımını sürdürebilmek için, kasten düşürüldü.

Hükümet 2022’de asgari ücretin vergiden muaf tutulacağını açıkladı. Ancak asgari ücretin bir kuruş dahi üzerinde ücret alanlar, aldıkları brüt ücret üzerinden güncellenmemiş vergi dilimlerine tabi tutulmayı sürdürüyor (asgari ücretin üstündeki kısım vergiye tabi tutulacak şekilde). Ekonomik kriz ve resmi enflasyon oranlarının dahi yüksekliği dolayısıyla asgari ücretteki artışlar da görece yüksek tutulunca, sendikalı işçilerin ücret kazanımları anlamını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bu tehlikeye karşı mücadeleci sendikalar, asgari ücrete verilen artış oranlarını, üye oldukları işyerlerinde birebir olarak mevcut ücretlere yansıtarak, üyeleri olan işçilerin kazanımlarını korumayı başardı.

Ancak hükümet asgari ücret artışlarını gerçekleştirirken vergi dilimlerini revize etmedi. Bu bilinçli saldırının bir sonucu olarak, asgari ücretin üzerinde maaşı olan işçiler (yani genellikle sendikalı işçiler), vergi matrahı dolayısıyla, yılın 5. veya 6. ayından sonra (kamuda çalışanlar yılın 4. ayıyla beraber), gelirlerinin yüzde 20’sine veya yüzde 27’sine devlet tarafından el konulmaya başlandığına tanık oldu. Bugün sendikalı bir işçinin çalıştığı 30 günün en azından 9’una rejim tarafından el konuyor.

AKP iktidarı altında Beşli Oligarşi’ye toplam 128 vergi affı çıktı. 2015’te Güler Sabancı’nın vergi borcunun 8 katrilyon 350 milyar lirası silindi. 2022 Mart’ında rejimin meclisten geçirdiği “Vergi ve Ekonomi Paketi” kapsamında, yurtdışına vergi kaçıran patronlara af geldi.

O halde mevcut tabloya bir bakalım. Rejim, patronların milyar liraları bulan vergilerini affediyor; vergi kaçıranı bağrına basıyor. Bunun karşısında işçinin, emekçinin kazancının her ay neredeyse 3’te 1’ini vergi olarak gasp ediyor. Halkın ihtiyacı olan temel tüketim maddeleri üzerinden yine vergi topluyor. Ve yoksullardan topladığı vergileri, vergilerini affettiği patronlara peşkeş çekiyor.

Ne istiyoruz? Vergide adalet. Nasıl olacak bu? Azdan az, çoktan çok alınarak. Toplumun açlığa ve yokluğa sürüklenmesinden kâr edenlere servet vergisi konarak.

Aynı zamanda sendikalı olmak ekonomik ve politik anlamlarını kaybetmesin diye, sendikalı işçilerin ücret kazanımları korunmalı. Bunun için vergi dilimleri yeniden değerlendirme oranlarına göre revize edilmeli, kümülatif vergi tutarı brüt değil net ücret üzerinden hesaplanmalı, vergi dilimleri revize edilirken emekçilerden alınan vergi oranları da düşürülmeli.

En önemlisi: İşçiler yıl içinde daha yüksek vergi dilimlerine girdikleri bahanesiyle herhangi bir gelir kaybı yaşamamalı.

İki ay içinde Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 2023 yılı asgari ücretini belirlemek için toplanmaya başlayacak. Konfederasyonlarımızdan, rejimin vergi soygununa dur demeleri ve bu yönde Asgari Ücret Tespit Komisyonu içinde mücadele etmeleri veya onun üzerinde basınç oluşturmaları için seferber olmalarını talep edelim.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda 5 patron temsilcisi, 5 hükümet temsilcisi, 5 tane de sendika temsilcisi var. Burada işçilerin elini güçlendirebilmek için, Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplanmadan önce, kasım ayı gibi bütün konfederasyonlar, şube ve sektör ayrımı yapmaksızın vergi dilimlerine adil bir düzenleme getirilmesi için sokaklardan ses verebilmelidir.

Şili: Hayır’ın zaferi, yenilginin bilançosu ve mücadeleyi nasıl sürdürmeliyiz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Şili partisi Sosyalist İşçi Hareketi’nin, ülkede 4 Eylül’de gerçekleşen anayasa referandumu ertesinde yayımladığı açıklama.

Yeni anayasa önerisi, sadece %37 kabul oyuna karşın, ülke çoğunluğunca %62 oyla reddedildi. Bu sonuç, 2019’dan günümüze kadar süren halk ayaklanmasının en önde gelen savaşçıları olan geniş bir yoldaşlar kesimi için ağır bir darbe oldu. Şimdi bir kafa karışıklığı egemen, zira dün kazananlar büyük iş insanları, sağcılar ve Pinochet yanlılarının en berbat kesimleri oldu. Yüz binlerin hayal kırıklığını anlıyor ve paylaşıyoruz.

Bugün önümüzde temel bir görev duruyor: ne olduğunu anlamak, yenilginin gerçek nedenlerini ve bunun halk ve işçi sınıfı için ne sonuçlar doğuracağını tespit etmek. Suçu “cahil ve faşo” halka yüklemek gibisinden eski ve kötü geleneksel açıklamalar hiçbir işe yaramaz. Bugün mücadeleyi tekrar yükseltebilmek için doğru sonuçlara ihtiyacımız var, zira mücadele acil bir görev olmaya devam ediyor.

Seçim yenilgisinin gerçek nedenleri

Son zamanların en önemli halk ayaklanmalarından birine öncülük etmiş, %80’lik bir oyla anayasayı değiştirmeye karar vermiş, bağımsız adayların Kurucu Meclis’te çoğunluk oluşturmasını sağlamış bir halkın şimdi bu çoğunlukla anayasanın değiştirilmesini reddetmiş olması tam anlamıyla bir çelişkiymiş gibi gözükmekte. Ama durum öyle değil.

Bu yenilgi, sağcılar, eski Concertación partilerinin (1990’da yapılan ve askeri yönetimin sonlandığı seçimde iktidara gelen merkezci koalisyon) ve Geniş Cephe’nin, Piñera hükümetini kurtarmak ve seferberliğin gücünü tamamen patronların denetiminde bir anayasa oluşturma sürecine doğru saptırmak ve Kurucu Meclis’in bağımsız ve egemen olmasının önüne geçmek amacıyla 15 Kasım 2019’da imzaladıkları Barıș Antlaşması’yla başladı. Sadece bu değil, aynı zamanda bu antlaşma seferberliğin en mücadeleci kesimlerinin baskılanmasına ve hapsedilerek politik tutuklulara dönüştürülmesine ve bu amaçla polise dokunulmazlık sağlamaya olanak tanıdı. Ve bu durum bugüne değin sürdü.

İlk plebisitte %80’lik bir onayla ve bağımsızları çoğunluk olarak seçerek işçi sınıfı ve halk, her zamanki yolsuzlara karşı koyacak bir kurum oluşturduğuna inanmıştı. Ama öyle olmadı. Bu nedenle ardından hayal kırıklığı ve milyonların kurucu süreçten kopması geldi. Kurucu Meclis Piñera hükümetinin rahatça sürmesine imkân verdi, iş kayıplarına ve yoksulluğun yaygınlaşmasına karşı hiçbir şey yapmadı, politik tutuklular için ve milislerin ve polisin baskılarına karşı hiçbir şey yapmadı. Halk isyanını gerçekleştirenlerin acil taleplerinden tamamen uzak; sağın, eski Concentración’un ve bugünkü hükümeti oluşturanların istediği şekilde herhangi bir parlamento gibi davrandı.

Aynı Kurucu Meclis’te ve kulis oyunlarıyla “bağımsızların” çoğunluğu kontrolü politik partilere bıraktı ve doğal kaynakların millileştirilmesi gibisinden önemli taleplerin yeni anayasa metninin dışında bırakılmasına geçit verdi. Zorlamalar ve manevralar arasında, bazı demokratik kazanımlar getirmesine karşın, ortaya ülkede derin bir yoksulluk yaratan ekonomik modelin aynen devam etmesini öngören bir anayasa çıktı. Bu nedenle yeni anayasa önerisi onu kabul edenler arasında bir heyecan yaratmakla birlikte işçi sınıfı ve halkın beğenisini kazanmadı ve sokaklara çıkmamıza neden olan temel talepleri içermeyen bu öneri karşısında kafa karışıklığı oluştu.

Öte yandan bir başka hayal kırıklığı daha dünkü senaryoyu hazırladı. Yeni işbaşına gelen ve Komünist Parti ve Geniş Cephe’nin başını çektiği hükümet de milyonlar için bir hayal kırıklığına yol açtı. Milyonlarca işçi ailesinin yaşadığı derin ekonomik kriz karşısında Boric ve onun hükümeti felaketi durdurmak için gerekli en temel talepleri karşılamayı reddetti. Enflasyona ve sefalet ücretlerine karşı hiçbir şey yapmadı, devlet yardımı yapmayı reddetti ve büyük sermayenin çıkarlarına dokunmadı. Yaptığı şey ise Mapuche halkını ezmek ve boş vaatlerde bulunmak oldu. Bu nedenle milyonlar bu hükümeti cezalandırmak için plebisit oylamasını kullandı.

Daha da canicesi, kampanya sırasındaki tutumuydu. Binlerce kişi son derece yetersiz kaynaklarla Pinochet taraftarlarının Hayır çalışmasına karşı mücadele ederken, Boric ve onu destekleyen partiler, yeni anayasa metnini sermayenin çıkarları doğrultusunda değiştirmek için alelacele bir anlaşma imzaladılar. “Herkes için bir anayasa” yapmak gerekir iddiasıyla, yeni anayasayı hayırcılarla açıkça ve yüzsüzce pazarlık etmeye koyuldular!

Bu aynı partilerce yönetilen sendikal, öğrenci ve kitle örgütlerinin tutumu da aynıydı; onlar da hayal kırıklığının yaygınlaşmasında menfur bir rol oynadılar. Bu zorlu günlerde işçi aileleri için hiçbir şey yapmayan CUT (Birleşik İşçi Konfederasyonu) veya talepte bulunmak için sadece laf üreten Öğretmenler Birliği, yıllardan beri ortalıkta görünmeyen ve bugün öğrencilere karşı tümüyle hükümetin yanında olan CONFECH (Şili Öğrenciler Konfederasyonu) kabul için doğru dürüst kampanya bile yapmadılar. Soruyoruz: Bu örgütler işçilerle ve öğrencilerle kaç toplantı ve faaliyet gerçekleştirdiler?

Sağın ve Hayırcıların kampanyası, bunların yaydığı zehirli yalanlar ve korku, halk ayaklanması sırasında Piñera’yı kurtaran ve Kurucu Meclis’te sağ ile pazarlık yapan, ardından kabul oyu isteyen bugünkü hükümet partilerinin yarattığı hayal kırıklığının aralıklarından rahatlıkla içeri sızdı. Bu onların yenilgisi oldu. Milyonlarca işçi, öğrenci, kadın, ezilen ve yerli halk bu kafa karışıklığının sonucunda veya doğrudan durumu değiştirmeyi vaat etmiş olan bu hükümetin göstermelik uygulamalarını ve kandırmacalarını cezalandırmak için ret oyu kullandı.

Öte yandan, daha az önemli olmayan bir noktayı daha eklememiz gerekir. Onur Kabulü’nün (Apruebo Dignidad, Boric’in başını çektiği seçim koalisyonu) ve eski partilerin bütün politik süreci bugüne kadar getirebilmelerinin bir nedeni de bizlerin tüm halk isyanı sırasında birlikte mücadele ettiğimiz milyonlar için bir politik seçenek inşa edemeyişimiz oldu. Enflasyona ve sefalet ücretlerine karşı, işçi sınıfının ve halkın en acil talepleri için ve (anı geldiğinde) Kurucu Meclis’teki aldatmacalara ve manevralara karşı mücadele etmemizi olanaklı kılacak bir seçenek; ancak bu yolla Pinochet anayasasına karşı Evet oyu sağlanabilirdi. Böyle bir seçenek olmadığında, durumun açığa çıkardığı gibi, tüm çabalar boşunaydı.

Halka ve işçi sınıfına saldırmak için bu yenilgiden yararlanacaklardır

Bugün Hayır’ın zaferi, zaten Pinochet’cilikle arasında köprüler kurmuş olan bir hükümeti daha da sağa doğru itecektir. Piñera’ya ve halk isyanına terör yağdırmış olan kolluk kuvvetlerine dokunmayacak, Wallmapu’yu militarize edecek ve seferberlikleri bastıracak, ve en önemlisi “herkes için anayasa” oluşturmak için yapılan ulusal anlaşmaya sadakat gösterecektir. Boric, Komünist Parti ve Geniş Cephe hükümeti buydu ve böyle olacaktır.

Plebisiti kazanır kazanmaz ve kendi seçmenlerini heyecanlandırmayan küçük kutlamaların ortasında, ret liderleri Boric’in teklifini kabul etmek için hemen ortaya atıldılar. Her iki taraf da epeyce bir süreden beri, ve tabii halkın sırtından, hangi seçenek kazanırsa kazansın reformlara girişileceğini söylüyorlardı, ama şimdi tamamen yolsuzlarla dolu parlamento tarafından yönlendirilecek reformlar.

“Yeni bir anayasa süreci” vaat etmişti Boric onlara. “80 anayasasına değişiklikler yapmak gerekir” diye yanıtlıyor sağcılar. Her iki kesim de, “sorumlu” değişikliklerin ancak kendileri tarafından, parlamentoya kapanmış halde yapılabileceği hayallerini beslemeyi sürdürmeye ihtiyaçları olduğunu biliyor. Ve bunun için de, ekonomik kriz sonucunda yaşam koşulları gün be gün bozulan milyonlarca işçi ailesini yatıştıracak bir reform senaryosu oluşturmak istiyorlar. Toplumsal huzursuzluk derinleşiyor ve Hayır’ın konjonktürel zaferi bu durumu unutmalarına yetmiyor.

İstedikleri, 2019 halk ayaklanmasının tüm kalıntılarını yok edecek ve ekonomik krizin yükünü işçi sınıfının sırtına bindirecek, adı ne olursa olsun yeni bir ulusal anlaşmanın gerçekleşmesidir. Bu nedenle, 4 Eylül referandumu yenilgisinden gerekli sonuçlarını çıkarmamız ve bu hükümetin ve onu sağ muhalefetteki müttefiklerinin yeni saldırılarına karşı koymak için saflarımızı acilen düzenlemeliyiz.

Hepsine karşı koymalıyız

Pekiyi, yeni anayasa tasarısını kabul etmek neden o kadar önemliydi? Zira reddedilmesi ülkedeki en gerici kesimleri güçlendirecekti, öyle de oldu. En önemli etkinlikleri gerçekleştiren ve kendi gücümüzle kampanyayı sürükleyen bizler, binlerce kişi öyle düşünmüştük. Sadece oy istememiş, aynı zamanda Boric hükümetinin manevralarını teşhir etmiş, enflasyona ve sefalet ücretlerine karşı mücadele çağırılarında bulunmuş, tüm mücadelelerle etkin biçimde dayanışmaya girişmiştik.

Bu nedenle, Pinochet’ciliğe ve retçilere karşı sokaklarda mücadele eden bizler arasında kurulmuş olan bu birliği güçlendirmek önemli bir görevdir. Onların seçim zaferi sadece, faturası bize yüklenen, ama zenginleri daha da zengin yapan ekonomik kriz nedeniyle sefalete sürüklenen milyonlarca işçi ailesi için daha fazla yoksulluk demektir.

Yeniden toparlanmamız, mücadeleleri birleştirmemiz, dostça diyaloglar kurmamız, Hayır’ın zaferini işçi sınıfına ve halka darbeler indirmek için kullananlara karşı birlikte hareket etmemiz gerekiyor. Son yenilgi için üzülmenin zamanı ileride gelecektir, bugün ise 2019 halk ayaklanmasının açtığı yolda yeniden yürümeye başlamanın günüdür.

Enflasyona ve sefalet ücretlerine karşı ulusal bir mücadele planı için…

Wallmapu’nun militarizasyonuna, baskılara karşı ve tutukluların serbest bırakılması için…

Her zamanki yolsuzlar tarafından yönlendirilen sahte bir anayasa süreci başlatmak için Ret yanlıları ile Boric hükümeti arasında gerçekleştirilen pazarlıklara karşı…

Mücadeleleri birleştirelim, sokakları fethedelim, hep birlikte politik seçeneği geliştirelim.

Şilili ve dünyanın kadın ve erkek işçilerinin yönetebilmesi için…

MST Yürütme Komitesi

5 Eylül 2022

İş cinayetleri: Sorun da çözüm de politik!

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin yayınladığı son istatistikler, iş cinayetlerinin neden hâlâ işçi sınıfının en acil gündemlerinden biri olduğu gerçeğini hatırlatıyor: Temmuzda 169, 2022 yılının ilk yedi ayında ise en az 1014 işçi hayatını kaybetti! Bu sayı kaba bir hesapla günde en az 5 işçinin iş cinayeti nedeniyle hayatını kaybetmesi demek. Her gün, her ay sistematik bir biçimde ardı ardına gelen bu ölümler yıllara vurduğumuzda ise -20 yılda 30 binin üzerinde emekçinin hayatına mal olan- adeta bir savaş bilançosunu ortaya koyuyor.

Ölümler; ihmallerle, güvencesizlikle, örgütsüzlükle artıyor. Esnek ve güvencesiz çalışmayı bir model haline getiren neoliberal sistem altında işçi sağlığı ve güvenliği çiğneniyor. 10 yıldır yürürlükte olan 6331 Sayılı İş Sağlığı Güvenliği Yasası da buna çözüm olmadığı gibi tersine durumun vahametini artırıcı bir rol oynuyor. Çünkü yasanın iş kazaları, iş cinayetleri ve meslek hastalıklarını önleyici bir yönü bulunmuyor. Tersine, işçi sağlığı ve güvenliği alanını piyasalaştırarak/taşeronlaştırarak; sermayeyi kollamaya ve devletin kamusal denetim yükümlülüklerinden uzaklaşmasına hizmet ediyor. Sonuç ortada! Yaşanan hiçbir ölüm, hiçbir felaket bir sonrakinin önüne geçemiyor. Her iş cinayeti sonrası tartışılan yine en önce, işçinin bir “ihmali” olup olmadığı oluyor. Oysa en büyük ihmalleri, işveren ve devlet el ele sürdürüyor.

Son verilere baktığımızda, iş cinayetlerinin yine güvencesizliğin en yoğun olduğu sektörlerde yaşandığını görüyoruz. İlk sırada tarım, orman işkolu geliyor. Mevsimlik tarım işçileri için uygun olmayan ulaşım araçları, işçilerin barınma-dinlenme-temizlik alanlarının yetersizliği, kene ısırmaları vb. nedenler ölümlerin önlenebilir ana sebepleri olarak ortaya çıkıyor. İkinci sırada inşaat sektörü var. Yüksekten düşmeler ölümlerin yarıdan fazlasını oluştururken diğer iki temel neden ise ezilme/göçük ile elektrik çarpmaları… En çok işçi ölümünün yaşandığı üçüncü işkolunun ise taşımacılık olduğu görülüyor. Yoğun çalışma, mobbing, uzun çalışma saatleri, uygun olmayan yollar ve araçlar, beslenme ve uyku düzensizliği vb. sorunlar iş cinayetlerine sebep oluyor. Rapor, bu alanda ölümlerin yüzde 75’inin sebebinin trafik kazaları olduğuna işaret ederken, diğer önemli bir neden ise çalışma koşullarına bağlı kalp krizleri olarak öne çıkıyor. Verilerde öne çıkan bir diğer nokta ise 2022 yılının ilk yedi ayında hayatını kaybedenlerin 55’inin mülteci/göçmen işçi olması. Her türlü güvenceden mahrum ve kayıtdışı koşulları, göçmen işçileri iş kazaları ve cinayetleri karşısında daha korunmasız kılıyor.

Bu “nedenlere” baktığımızda iş cinayetlerinin arkasındaki asıl sorunun sistemsel, politik nedenler olduğu apaçık ortada. İşçiler iş cinayetlerinde hayatını kaybederken; mevcut sistemde bu süreçten en az sorumlu olanlar işverenler haline gelmiş durumda. Bu sebeple, birkaç göstermelik düzenlemeyi tamamlayarak, işçi sağlığı ve iş güvenliği için önleyici tedbirler almaktan, bu alana kaynak ayırmaktan uzak duruyorlar. Çalışırken ölmemek için, sendikaların ve sınıf örgütlerinin işçi sağlığı ve güvenliği sorununu, mücadelesinin en başına yerleştirmesi ve işyerlerinde örgütlenme ve işçi denetimi talebiyle seferber olmaları en öncelikli görevlerden biri olarak duruyor.

Güncel işçi eylemleri: kısa bir bilanço denemesi

0

2022 yılının ilk yarısı işçi mücadeleleri açısından son derece hareketli geçti. Bu mücadeleler çokça konuşuldu, tartışıldı ve hatta burjuva basınında bile geniş yer buldu. Bu mücadele dalgasının aynı hararetle sürmemesi, sürmekte olan mücadelelere ilişkin ilginin de gittikçe azalmasına yol açtı. Halbuki son dönemde TPI, ETF Tekstil, Termokar, Standard Profil, Serel, Telateks vb. pek çok işyerinde hiç de azımsanmayacak sayıda işçi harekete geçti, eylemler gerçekleştirdi. Bu eylemlerin detaylarına sayfalarımızda pek çok kez yer vermiştik. Yine de bu mücadelelerin ortaklaşan yönlerine bir göz atmak anlamlı olacaktır.

Son dönemde işyerlerinde verilen mücadelelerin en önemli ortak özelliği ücret zammı talebi etrafında şekillenmeleri. Yükselen enflasyon ve alım gücünde oluşan dramatik düşüş karşısında patronların krizi fırsata çevirmek adına işçilere önerdiği zam oranları pek çok işyerinde tepki ile karşılanıyor. İşçilerin bu zam tekliflerine karşı tepkisi kimi zaman fiili eyleme geçmek, geleneksel yöntemleri kullanarak iş yavaşlatmak vb. olurken, kimi zaman da bu öfke ifadesini bir sendikalaşma çalışmasında buluyor. Sendikalı işyerlerinde de zam tekliflerine karşı işçilerin yer yer sendika bürokrasisini atlatarak mücadeleye geçtiğini, sendikaları da harekete geçmeye zorladığını görebiliyoruz.

Ücret zamları bu mücadelelerin mihenk taşını oluşturuyor fakat işçilerin yükselttiği tek talep bu değil. Ücret zammı talebinin yanında en çok vurgulanan sorun kötü çalışma koşulları. Bu sorun çoğu zaman ücret ödemeleri ile girişik bir şekilde uzun çalışma saatleri ve ödenmeyen mesai ücretleri üzerinden ifade ediliyor. Yazın sıcak, kışın soğuk çalışma ortamı, yetersiz yemekler ve alınmayan işçi güvenliği önlemleri de bu taleplere eşlik eden sorunlardan. Asgari ücretin üzerinde maaş veren pek çok işyeri, işçileri asgari ücretli göstererek kalan ücretleri ve mesai ücretlerini elden veriyor. İşçiler geleceklerine konulan bu ipoteği de mücadelelerinde sık sık dile getiriyorlar.

Tüm bu talep ve sorunlar çalıştıkları işyerinin yeri, çapı, sektörü fark etmeksizin işçiler için ortaklık gösteriyor. Aynı organize sanayi bölgesinde aynı anda farklı sektörlerden birçok fabrikada, tam olarak aynı taleplerle mücadelelere girişildiğini görmek mümkün. Bu durum işçi sınıfı için umut verici potansiyellere gebe olduğu oranda mevcut koşullardaki eksiklerimizi gözler önüne seriyor. Yazının başında atıfta bulunduğumuz mücadele dalgasının büyük oranda bir sendikalaşma eğilimi taşımadığını hatırlatalım. Sendikaların bürokratik ve hantal yapıları aşındırılmadığı sürece de böyle bir eğilimin ortaya çıkması güç duruyor. Bırakalım “konfederasyon, sendika, sektör fark etmeksizin mücadeleleri birleştirelim” demeyi, sendikaların kendi üyelerinin tek tek işyerlerinde sürdürdükleri mücadeleleri bile ortaklaştırma ve mücadeleci işçileri bir araya getirme perspektifinden yoksun olduğunu görüyoruz. O veya bu ekonomik sebeple ayağa kalkan işçiler karşılarında benzer mücadelelerden geçmiş işçi kardeşlerini değil, -eğer şanslılarsa- sendika bürokratlarını ve onların “hukuki destek” vaatlerini görüyorlar. Bu karşılaşmalar nadiren kalıcı bir sendikal örgütlülüğün sağlanması ile sonuçlanıyor.

Bugün bizler mücadeleleri birleştirmekten uzak olsak da, bu mücadelelerin taleplerinin çok büyük oranda ortaklaşmış olması, içinde bulunduğumuz şartlar açısından umut veriyor. Bu bir yanıyla karamsar, bir yanıyla umut verici tablo karşısında bize düşense gerek sendikalar içinde, gerekse tek tek işyerlerinde mücadeleleri birleştirme perspektifini hayata geçirecek bağımsız bir kutbu inşa etmek.

Akkuyu Nükleer Santrali’nde neler oluyor?

0

Saray rejimi muhalefetin tamamını “icraatlarına” engel olmakla, “istemezükçülükle” itham ediyor. Oysa iktidarı sürecindeki tüm icraatları halk için değil, üç beş inşaat şirketini ihya etmek için yapıldı.

Türkiye’deki hangi emekçi daha fazla okul açılmasını istemez? Daha ucuz, çevre dostu yatırımlardan yana olmaz? Saray rejimi bu kisveler altında sürdürdüğü tüm projelerde aslında yalnızca kendi çeperindeki bir avuç zengini düşünüyor.

Erdoğan yaptığı köprü ve yollarla övünüyor. Oysa biliyoruz ki, emekçilerden alınan doğrudan (maaşımızdan kesilen) ve dolaylı (ÖTV’ler, KDV’ler) vergilerle biriken parayı patronlara pompalıyor. Yalnızca geçiş garantili köprülerin günlük maliyeti bile bunun göstergesi. Erdoğan, Türkiye’deki üniversite sayısı ile övünüyor. Oysa bu dershanelerden bozma üniversitelerin hiçbir niteliğinin olmadığını kendisi de bildiği için Boğaziçi gibi var olan üniversiteleri kendi ideolojisi adına devşirmeye çalışıyor.

Erdoğan kaybettiği kitle tabanını yeniden kazanmak adına 2023 yılına “müjdelerle” girmek niyetinde. “Biz bu millete hizmetkâr olmaya geldik” ve “Dış güçlere karşı mücadele ediyoruz” gibi sözlerini tekrarlamak istiyor. Enerji politikaları da bu bağlamda dayandığı en önemli noktalardan biri. Bu hususta Karadeniz doğalgazı ve Akkuyu’daki nükleer santralin seçimlere yetişmesi için ne denli çabaladığını görüyoruz.

Akkuyu’daki nükleer santral örneği Saray rejiminin niçin halk dostu olmadığını, tek dostunun kendi çıkarları olduğunu ve dış güçlere teslim olunduğunu tek kalemde gözler önüne seriyor.

Daha önce Akkuyu’daki nükleer santrale niçin hayır dememiz gerektiğini ifade etmiştik. Projenin dışa bağımlılığı artıracağını, Rusya tarafından yönetilen bu santralin aslında dışarıdan enerji almaktan farksız olacağını söylemiştik. Santralde üretilen enerjinin daha pahalı olacağını, istihdam üretmeyeceğini (çalışanlar Rusya’dan gelecek), bu sayede Türkiye’nin nükleer atık deposu haline gelmesinin önünün açılacağını ifade etmiş, hatta santralin inşası için devletin ödediği para ile işsizliğin sıfıra inebileceğini yazmıştık. Santral henüz faaliyete geçmeden önce bu dediklerimiz bir bir çıkmaya başladı.

Rusya tarafı, Türkiye’den IC İçtaş şirketiyle olan sözleşmesini birden fazla sözleşme ihlali yaptığı gerekçesi ile iptal etti. Bu ihmallerin neler olduğuna dair kamuoyuna yapılmış resmi bir açıklama olmasa da hükümet güçlü söylentileri yanıtlama gayreti içerisinde değil. Epeyce bir zamandır santral inşaatında çatlakların olduğu haberleri vardı. Dahası İnşaat İşçileri Sendikası ve Dev Yapı-İş defalarca Akkuyu’daki çalışma koşullarının cehennemi andırdığını söylüyordu. İşçilerin büyük bir baskı altında çalıştığını da hesaba katacak olursak kamuoyuna yansıyan Akkuyu’daki iş cinayetlerinin buzdağının yalnızca görünen kısmı olduğunu düşünmemiz önünde hiçbir engel yok! Sonuç olarak Rosatom “inşaat ve kurulum konusunda gerekli kaliteyi sağlayacak nükleer yapım alanında uzman becerileri gerektirmesi” gerekçesi ile sözleşmeyi feshedip şu an için Akkuyu’nun tek sahibinin kendisi olduğunu ilan etmiş oldu.

Erdoğan’ın bu durumdan hiç hoşnut olmadığını düşünmek için içeriden bir bilgi almaya gerek yok. Zira şu anda Akkuyu santrali işinden Saray’ın çeperindeki şirketler bir nevi tasfiye olmuş oldular. Ancak Erdoğan santrali 2023 seçimlerine yetiştirmek için elinden geleni yapıyor. Bir yandan kendi taşeron şirketlerinin sürece yeniden dahil olması ve aynı zamanda inşanın 2023’te tamamlanması için Putin’e çok sayıda tavizlerin verildiğini görebiliyoruz.

Her şeye rağmen santral 2023’e yetişirse ne olacak? Türkiye, Rosatom’a kilovat saat başına 12,35 sent (dünya ortalamasının 2-3 kat fazlası) ödeyecek. Yani Saray’ın seçim müjdesi, işçi emekçilerin vergisi ile yapılan santralden emekçilerin çok daha pahalıya elektrik alacağı anlamına geliyor. Dahası inşanın tamamlanması için gizli görüşmelerde Rusya’ya verilen tavizlerle beraber Türkiye’nin dışa bağımlılığının daha da arttığı gün gibi ortada.

Akkuyu’daki nükleer santral emekçiler için gelecek kuşakları da etkileyen çok büyük bir maliyet oluşturmaya devam ediyor. Santralin Saray rejimi ve Rus oligarkları dışında hiç kimseye bir faydası olmayacak. Bu yüzden Akkuyu’daki santralin inşasının durdurulması tüm emekçilerin çıkarına olmayı sürdürüyor.

Enerji sorununa çözüm aranıyorsa bunun da tek yolu emekten geçiyor. Tüm enerji altyapı ve dağıtım sisteminin kamulaştırılarak işçi denetiminde planlanması, Türkiye’nin enerji krizinden tek çıkışı olarak önümüzde durmayı sürdürüyor. Böylece nükleer santralin kapasitesinin iki üç katı olan (eski hatlardan ötürü) kaybolan enerji de geri kazanılabilir, usulüne uygun çalışmayan pek çok santral de kapatılabilir. Ancak bunu yalnızca kâr değil ihtiyaç odaklı ve istihdam garantisi verebilen bir işçi-emekçi hükümeti yapabilir.

Tayvan üzerine Çin-ABD ihtilafı

0

Geçtiğimiz haftalarda ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti ve ardından bu ziyarete “misilleme” niteliğinde olan Çin askeri manevraları ile ihtilaf şiddetlendi.

Bu ihtilafın tarihsel kökeni 70 yılı aşkın bir süre öncesine dayanmasına rağmen, büyüyen ekonomik ve politik kriz ve küresel kapitalist kargaşa ile daha keskin hale geldi. ABD hâlâ dünyanın hâkim emperyalist gücü olmasına rağmen, hegemonik düzenini artık dünyanın birçok bölgesine dayatamıyor. Daha küçük bir emperyalist güç olan Rusya, ABD’nin muhalefetine rağmen Ukrayna’yı işgal etmeye cesaret ediyor. Dünyanın ikinci kapitalist emperyalist gücü olan Çin, son zamanlarda, Çin topraklarının bir parçası olarak gördüğü Tayvan’ı yeniden bünyesine katmak istediğini açıklıyor.

Dünya kapitalist ekonomik krizinin ilerlemesi, emperyalistler arası sürtüşmelerin yeni bir silahlı çatışmaya veya Asya’da bir savaşa sebep olabileceğini göz ardı etmememizi gerektiriyor. Böyle bir senaryo, Çin, Tayvan ve dünyanın işçileri ve sömürülen kesimleri için daha fazla insani ve sosyal felakete neden olacaktır.

Tayvan nasıl ortaya çıktı?

Çin, 1930’lardan itibaren ekonomik olarak en önemli bölgelerinde Japon emperyalizminin işgali altındaydı. Japon işgali, Çin’de 14 milyon insanın ölümüne sebep oldu ve sekiz yıl süren büyük bir halk direnişi ile karşılaştı. Sonunda, Eylül 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya yenildi ve Çin’den çekilmek zorunda kaldı.

Japonya’nın Çin’den çekilmesi ülkeyi, 1928’den beri iktidarda olan ve ülke topraklarında yönetimi tekrar ele geçirmek isteyen diktatör Çan Kay Şek liderliğindeki burjuva Kuomintang partisi ile Çin Komünist Partisi (ÇKP) arasında yeni bir iç savaşa sürükledi. Çan Kay Şek’in amacı, köylüleri sömüren toprak sahiplerinin bölgelerini devasa bir toprak devrimiyle ele geçirmiş olan ve Japon işgaline karşı direnişi yürüten Mao Zedong önderliğindeki Çin Komünist Partisi’ni ve onun gerilla kuvvetlerini ezmekti. Bu iç savaş 1949’da Çin devriminin zaferi ve ÇKP’nin iktidarı ele geçirmesiyle sona erdi. Çan Kay Şek, Çin burjuvazisi ve toprak sahiplerinin birçoğuyla birlikte Amerikan emperyalizminin ekonomik ve askeri desteğine dayanan ve o sırada Çin topraklarının bir parçası olan Tayvan’a kaçtı. Çan Kay Şek orada antikomünist ve Amerikancı bir kale olarak “Çin Cumhuriyeti”ni ilan etti. Tayvan hükümeti, o günden 1972 yılına dek, onu tüm Çin’in “meşru” hükümeti olarak kabul eden ABD tarafından korunuyordu.

Mao ve Nixon mutabakatı

ABD Richard Nixon, 1972 yılında danışmanı Henry Kissinger’ın da tavsiyesiyle ABD’nin bu konudaki siyasetinde radikal bir değişime imza atarak Çin’e gitti ve Mao ile bir anlaşma yaptı. Anlaşma noktalarından biri, Mao hükümetiyle Komünist Parti’nin ve “tek bir Çin”in tanınmasıydı. Anlaşma sonucunda Çin Halk Cumhuriyeti’ne Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip beş üyesinden biri olma ayrıcalığı tanındı (diğerleri SSCB, ABD, Büyük Britanya ve Fransa’ydı). Anlaşmadan önce bu konuma sözde “Çin Cumhuriyeti” Tayvan sahipti.

Böylece ABD-Çin ilişkilerinde yeni bir aşama başlamış oldu. Öyle ki bu ilişkiler 1979’da, Mao Zedong öldükten sonra Deng Şiaoping’in yönetime geçmesi ve çokuluslu şirketlerin ülkeye girişini sağlamasıyla ülkenin yarısömürgeleşme sürecini başlatarak derinleşti ve bu yeni aşama nihayetinde 1992’de kapitalist restorasyonla sonuçlandı.

ABD emperyalizmiyle yapılan bu anlaşma, ABD’yi bugüne kadar, “tek ülke, iki sistem” sloganını sahiplenen ÇKP rejimini tüm Çin’in meşru hükümeti olarak tanımaya götürdü. İlerleyen süreçlerde, 1997’de İngiliz sömürgesi olan Hong Kong’un ve 2001 yılında eski bir Portekiz kolonisi olan Makao’nun kendisine teslim edilmesi konusunda ÇKP dünya emperyalizmiyle mutabakatlara vardı. Böylece Tayvan’ın anakara Çin’e olası entegrasyonunun kapısı açık bırakıldı ve bu sorun somut bir anlaşma olmadan, çözülmemiş bir şekilde günümüze dek vardı.

Şu anda sadece 16 ülke Tayvan’ı diplomatik olarak tanıyor. Vatikan (Avrupa’da tanıyan tek ülke) dışında hepsi dünya çapında ekonomik ve siyasi ağırlığı düşük olan ülkeler: Amerika kıtasından Paraguay, Honduras, Belize, Guatemala, Haiti, Saint Kitts ve Nevis, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler; Afrika kıtasından Esvatini (eski adıyla Svaziland); Okyanusya’dan Tuvalu, Palau, Nauru, Kiribati, Solomon Adaları ve Marshall Adaları.

“Asya Kaplanları”ndan biri olan Tayvan

Tayvan, 23 milyondan biraz fazla nüfusuyla 36.197 km2’lik bir ada. Son dönem Asya kapitalist gelişiminin kutuplarından biri olan sözde “Asya kaplanları”ndan biri. Tayvan, Güney Kore, Singapur ve bugün Çin’in Özel İdari Bölgesi olan Hong Kong ile birlikte, 1960-70’lerden bu yana endüstrisini, daha büyük kâr payları arayışındaki çokuluslu şirketler tarafından yatırımın yeniden yönlendirilmesiyle, Asyalı yarısömürgelerin sunduğu ucuz emeğin aşırı sömürüsü üzerine kurarak geliştirdi. Böylece dünya pazarına ihracat için imalat sanayisinde yoğunlaşarak üretime başladı.

Elbette kapitalist Çin de bu kervana katılacaktı ve öyle de oldu. O zamandan beri ülke ABD’li, Avrupalı ve Japon emperyalist yatırımlarına açık durumda. Bugün Komünist Parti’nin diktatörlüğü altında her şeyi ucuz emekle ve Çinliler için hiçbir sendikal hak ya da örgütlenme özgürlüğü olmadan üreten 70 bin emperyalist şirket var.

Bugün Tayvan, entegre devrelerde dünyanın üçüncü, yarı iletken ve mikroçiplerde de dünyanın en büyük ihracatçısı oldu ve yüksek bir ekonomik yoğunlaşma ile en gelişmiş elektronik ürünleri üretmekte.

Tayvan’ın kişi başına düşen yurtiçi hasılası, Güney Kore’ninkine benzer şekilde 28 bin 400 dolar (Arjantin’in üç ve Brezilya’nın dört katı). Bu gelişme, tüm Asya kapitalizminde olduğu gibi, yabancı yatırıma, emeğin yüksek oranda sömürülmesine ve Avrupa ve ABD’ye kıyasla nitelikli ve nispeten ucuz işgücüne dayanmakta. Tayvan düşük yurtiçi tüketimi olan ve ekonomisi ağırlıklı olarak elektronik ürünlerin ihracatına ayrılmış bir ülke.

Tayvan’ın ticaret yaptığı başlıca ülke, toplam ihracatının üçte birinin gittiği Çin. 2021’de Çin’e 188 milyar dolar ihracat yaptı. 2010 yılından beri Çin ve Tayvan arasında bir serbest ticaret anlaşması var. Tayvan’daki şirketlerin sadece Çin Halk Cumhuriyeti’nde 150 milyar dolarlık yatırımları olduğu ve Tayvan’dan çok daha ucuz işgücüne sahip olan Vietnam, Endonezya, Myanmar, Tayland ve Hindistan gibi diğer Asya ülkelerinde de önemli yatırımları olduğu tahmin ediliyor.

Bu genişlemenin başında, dünyanın gelişmiş çiplerinin yüzde 84’ünü üreten ve Fortune dergisi tarafından dünyanın en değerli 22. şirketi olarak kabul edilen TSMC şirketi geliyor (Clarín verileri, Arjantin, 4 Ağustos 2022).

Çin, ABD ve Tayvan arasındaki silahlanma yarışının tehlikeleri

İhtilaf neden şimdi yeniden yükseliyor? Birçok burjuva yorumcu, Nancy Pelosi’nin, ABD askeri yüksek komutanlığının kendisine aksi yönde tavsiyede bulunmasına rağmen, Ukrayna’nın işgali sırasında, Çin hükümetinin sert bir biçimde tepki gösterdiği Tayvan gezisini neden yaptığını merak ediyor. Belirttiğimiz gibi bu gezinin çerçevesi, Rusya ve Putin’in Ukrayna’yı işgaliyle körüklenen dünya kapitalist ekonomik krizinin keskinleşmesidir.

Bütün veriler hem ABD hem de Çin emperyalizminin bir savaşa dahil olmak istemediğini gösteriyor. Bu olası savaşın başlıca muhalifleri hem Çin’de hem de Tayvan’da kârları olan ve yatırımlarıyla işletme paylarında karşılıklı çıkar ilişkileri olan çokuluslu şirketler ve Çinli, Tayvanlı ve Amerikan büyük burjuvazisidir.

Dünya pazarına en entegre ülkelerden birisi olan Çin’in diktatöryal rejimi, Tayvan Boğazı’ndaki bir savaşın, önemli bir ihracatçı ve ithalatçı olan kendi ekonomisi üzerinde çok ciddi sonuçları olabileceğini biliyor.

Tayvan burjuvazisinin kendisinde de bölünmeler var. Alışılmadık bir şekilde, bugün burjuva liberal hükümete karşı muhalefette olan eski Kuomintang (KMT), yıllardır ÇKP rejimi ile uzlaşma politikası izliyor. Mevcut krizin ortasında, KMT’nin bir temsilcisi şirket sahipleriyle görüşmek için Çin’e seyahat etti.

Tayvan’da “demokrasinin babası” olarak bilinen eski Devlet Başkanı Lee Teng-hui, burjuva demokratik siyasi açılıma izin veren anayasa değişikliklerine öncülük etmişti ve 2000 yılında KMT üyesi olmayan ilk cumhurbaşkanı Chen Şui-bian’ın seçilmesinin önünü açmıştı. O zamandan beri liberal hükümetler Çin’i bağımsızlık ilan etmekle tehdit ettiler. Bu, Tayvan burjuvazisinin hiçbir zaman resmi olarak yapmadığı bir şeydi.

Bölgedeki durumda görülen kontrolsüzlük, hem Biden hükümetinin hem de Çin rejiminin yaşadığı ekonomik ve siyasi krizle ilgili. Çin ekonomisi artık çift haneli bir şekilde büyümüyor. Yabancı yatırım düşüyor, küçük yatırım sahipleri birikimlerini iade etmedikleri için bankalara isyan ediyor. Bunlara ek olarak dünya tüketimindeki düşüş de Çin’i etkileyecek etmenlerden biri.

Örtülü bir ekonomik ve sosyal krizle karşı karşıya olan ÇKP diktatörlüğü, Tayvan’ı geri almanın milliyetçiliği körükleyerek iç krizini bir nebze hafifleteceğini ve ABD ile müzakereler için kullanabileceği bir şantaj kozu işlevi göreceğini düşünüyor. Şi Cinping, üçüncü kez göreve gelmeyi hedeflediği 20. Kongre toplantısı yaklaşırken ÇKP’de iktidarını konsolide etmeye çalışıyor.

Diğer yandan Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti, ancak Biden’ın Demokrat Parti hükümetinin karşılaştığı iç zorluklarla açıklanabilir. Hükümet yükselen enflasyon, çözülemeyen sosyal sorunlar, göçmenlik ve Ukrayna savaşı için yapılan harcamalar gibi başlıklar nedeniyle yıprandı. Kasım ayındaki milletvekili seçimlerinde Cumhuriyetçiler Demokrat Parti’yi geriletirlerse hükümeti iyice zayıflatabilirler. Bu durum Biden’ın, ABD seçmenlerinin büyük bir bölümünü oluşturan muhafazakâr ve gerici seçmen tabanına kendisini Çin’e karşı “kırmızı çizgileri olan” ve “Tayvan’ın yılmaz savunucusu” şeklinde sunmasına sebep oldu.

Hem Biden hem de Şi Cinping, kapitalist emperyalist sistemin küresel krizinin bir ifadesi olarak ateşle oynuyor. Bu, emperyalistler arası sürtüşmelerde ve silahlanma yarışında tehlikeli bir artışa yol açmakta ve kesinlikle reddettiğimiz bir bölgesel savaş tehlikesine sebep olmakta.

Tayvan: ABD emperyalizminin desteklediği yapay bir kapitalist ülke

ABD emperyalizmi, 1949’da soykırımcı Çan Kay Şek tarafından yapay bir şekilde yaratılışından bu yana Tayvan’ı destekledi. O zamandan beri siyasi, askeri ve ekonomik açıdan yakın ilişkiler kurdular ve ABD için burası Asya’da karşıdevrimci bir yığınak işlevi gördü.

Bu nedenle Tayvan, aslında başından beri siyasi ve askeri bir anklav niteliği taşıyan bir Amerikan yarısömürgesi, yapay bir kapitalist ülkedir.

ABD, Japonya ve Avrupa emperyalizminin Çin ve ÇKP diktatörlüğü ile anlaşmasına rağmen, ABD Tayvan’ı korumayı bırakmadı. Yalnızca Çin ile yapılan anlaşmalara bağlı kaldı. Bu nedenle Tayvan bugün aynı zamanda Çin için de bir ticaret ortağı ve yatırımcıdır.

Tayvan, Çin ulusunun bir parçası olmalı. 1972’den itibaren ABD ve BM bile bu durumu resmen kabul etmişti. Bu nedenle Tayvan sadece 16 küçük ülkenin tanıdığı yalıtılmış bir ülke durumunda.

Devrimci sosyalistler olarak Çin ve Tayvan’ın birleşmesi gerektiğini savunuyoruz ve bunu çözülmeyi bekleyen bir ulusal sorun olarak görüyoruz. Bununla birlikte, bu sorunun Çin’in kapitalist diktatörlüğünün yönetimi altında çözülmesini kabul etmiyoruz. Bir işgale veya bölgesel savaşa ise kesinlikle karşıyız.

Aynı zamanda, ABD’nin Tayvan’daki ve tüm Asya’daki tarihi varlığını ve politikasını da reddediyoruz. ABD İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Asya kıtasında 200 askeri üs kurdu. Japonya’da 112, Güney Kore’de 83 ve Filipinler’de beş üssü bulunuyor. Amerikan uçak gemisi Ronald Reagan kalıcı olarak bir Japon üssünde konumlanmış durumda ve Pasifik ve Asya denizlerindeki tüm gözetim hareketlerinin desteği işlevi görüyor.

Halkı değil, şirketlerini ve emperyalist çıkarlarını savunmak ve bölgenin ve dünyanın jandarması olarak hareket etmek isteyen ABD’nin Tayvan ve Asya’daki tüm birliklerini derhal geri çekmesi ve askeri üslerini kapatması gerektiğini savunuyoruz.

Aynı zamanda Çin emekçi halkına aşırı sömürü koşullarını dayatan ve Hong Kong örneğinde olduğu gibi önemli direnişlerle karşılaşan Çin emperyalist diktatörlüğünü de reddediyoruz. Geçmişte Vietnam’a karşı sınırda askeri saldırganlık eylemlerinde bulunmuş olan Çin bugün de Sincan ve Tibet halklarını iç sömürgeler olarak görüp ezmeye devam ediyor. Çin emperyalizmi aynı zamanda halkın isyan ettiği yozlaşmış Sri Lanka rejiminin de temel destekçilerinden biriydi.

İşte bu yüzden Tayvan’a yapılacak her türlü askeri saldırıya karşıyız. Çünkü bu saldırı ancak Çin emperyalist burjuvazisinin çıkarlarını savunacaktır. Tayvan ve Asya’daki askeri ve emperyalist siyasi varlığı da reddediyoruz, çünkü bu da yalnızca ABD emperyalizminin askeri müdahalesinin gerçekleşme ihtimalini körüklüyor.

İşçilerin ve halk kesimlerinin ihtiyaçlarına ve çıkarlarına hizmet ederek Çin ve Tayvan halklarının gerçek anlamda yeniden birleşmesi ancak, öncelikle Çin’de ve aynı zamanda Tayvan’da yaşanacak sosyalist bir dönüşümle mümkün olabilir. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Çin’deki işçi, köylü ve halk mücadelelerini destekliyoruz. Bu mücadeleler sonucunda Çin’in kapitalist diktatörlüğü son bulacak ve bir işçi-emekçi hükümeti kurulabilecektir. Ve yalnızca bir işçi-emekçi hükümeti Çin’de kapitalist sömürüye son vererek işçi demokrasisi temelinde gerçek bir sosyalizmin inşasına girişebilir. Aynı şekilde Tayvan’da da işçi-emekçi hükümetine ulaşmak perspektifiyle işçilerin ve halkın mücadelelerini destekliyoruz.

12 Ağustos 2022

Her mücadele, sosyalist devrimin bir parçasıdır

0

Sosyalizm sınıfsız, sömürüsüz, patronsuz ve özgürlükçü bir sistemin kuruluşunun ilk adımıysa, sosyalist devrim de işçi ve emekçilerin bu amaçla iktidara gelmesidir. Böylesine bir toplumsal sistemin öncülüğünü çağımızda sadece işçi ve emekçi kitleler yapabilir.

Ülkenin (ve tabii dünyanın) pek çok yerinde işçi mücadeleleri var, peki işçiler bu mücadelelerini sosyalist devrim bilinciyle mi gerçekleştiriyorlar? Hayır, bu mücadeleler büyük bölümüyle ekonomik ve sosyal taleplerle sürüyor, sadece bazı yerlerde kısmi bir politik karakter kazanıyor.

O halde neden başlıkta “Her mücadele, sosyalist devrimin bir parçasıdır” diyoruz?

İşçi ve emekçi kitlelerin bilinci henüz sosyalist değil, bu doğru, ama giriştikleri her mücadele sosyalist devrimin zorunlu olduğunu gösteriyor.

Bunun için birkaç örnek verelim:

Örneğin işçiler ücretlerinin iyileştirilmesi için mücadele ediyorlar. Bazen de başarı elde ediyorlar. Ama patronların işçinin emeği üzerindeki sömürüsü, yani işçinin yarattığı değerin büyük bölümüne el koyması sürüyor. Bu durumda işçi ücretini ne kadar yükseltirse yükseltsin, patronlar bunu çeşitli yollarla (iş saatlerinin uzatılması, yeni teknikler, enflasyon vb.) geri alabiliyor, hatta kâr oranlarını, yani sömürü oranını yükseltebiliyorlar. Bunun engellenmesi ancak işçi sınıfının iktidar olup patron sömürüsünü tümüyle yok etmesi halinde mümkün olabilir. Dolayısıyla işçiler ücret mücadelesi verirken bile sosyalist devrim için uğraşıyorlar, ama bugün için büyük bölümü bunun farkında değil.

Bir başka örnek: İşçiler ekonomik ve sosyal koşullarını düzeltebilmek için sendikalaşmak istiyorlar. Ama patronlar sendikalaşmayı başlatanları derhal işten atabiliyorlar. Ya da sendikanın yetki talebine itiraz ederek toplu sözleşme imkânını yıllarca uzatabiliyorlar. Bütün bu baskıları yasaların kendilerine verdiği haklar çerçevesinde gerçekleştirebiliyorlar. Bu nedenle bugün sendikalaşma oranı yüzde 10 gibi çok düşük bir düzeyde. Toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçilerin oranı daha da düşük. İşçiler özgürce sendikalaşamıyor. Grev, direniş yapsalar kolluk kuvvetlerinin baskısıyla karşılaşıyorlar. Yasaları patron partileri yapıyor. Dolayısıyla işçi ve emekçilerin çıkarlarını gözeten yasaların yapılabilmesi için işçi sınıfının iktidar olması, yani sosyalist devrim gerekiyor.

Bu örnekleri pek çok başka kesim için de verebiliriz. Örneğin, emekçiler kendi yaşam alanlarını, hatta bizzat fiziki yaşamlarını rant çetelerine karşı koruyabilmek için HES’lere, JES’lere karşı mücadele ediyorlar, asbest yüklü gemilerin gelmesine, evlerinin ellerinden alınıp yıkılmasına karşı çıkıyorlar. Ama jandarmanın, polisin baskılarıyla karşılaşıyorlar, kadın-erkek yerlerde süründürülüyorlar. Bütün bu mücadelelerin gerçekten kazanılmasının yolu ise çetelerden, rantçılardan, patronlardan temizlenmiş bir sistemin kurulmasından geçiyor. Bunu da patron partilerinin değil, ancak işçi ve emekçi örgütlerinin iktidarı, yani sosyalist devrim gerçekleştirebilir.

Kısacası demek istediğimiz şu: Emekçi kitlelerin bütün mücadeleleri sosyalist devrim gerektiriyor, dolayısıyla onun bir parçası. Buna bir anlamda “bilinçsiz sosyalizm mücadelesi” diyebiliriz.

O halde önümüzdeki görev belli: Mücadeleleri sosyalizm doğrultusunda bilinçli bir savaşıma dönüştürmek. Bunun için bütün bu bilinçteki işçilerin ve emekçilerin örgütlenmeleri ve mücadeleleri birleştirerek sosyalist devrime doğru yönlendirilmesine öncülük etmeleri gerekiyor.

Bu konuya önümüzdeki yazılarımızda devam edeceğiz…

Seçimi kim kazanacak?

0

Dünyanın en yüksek ikinci enflasyonu Türkiye’de. Özellikle son bir yıl içinde gıdadan kiraya, ulaşımdan enerjiye fiyatlar inanılmaz şekilde arttı. Birçok insan neyin pahalı, neyin ucuz ve uygun olduğunu dahi hesap ve takip edemez hale geldi. Bütün bunlara mukabil ücretler ve gelirlerdeki artış hayat pahalılığının çok altında kaldı. Örneğin geçen yıl net 2825 lira olan asgari ücret şu an 5500 lira. Artış oranı neredeyse iki katı ama buna rağmen asgari ücretin alım gücü tersine iki kat azaldı. Kısacası, enflasyon ve hayat pahalılığının faturası başta işçi ve emekçiler olmak üzere toplumun dar gelirli kesimlerine kesildi. Buna mukabil başta bankalar olmak üzere şirketler ise olağanüstü kârlar elde etti. Sonuç; emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 25’lere gerilerken sermayenin payı yüzde 55’lere çıktı. Türkiye’de şu an emekten daha ucuz ve kıymetsiz bir şey yok.

Ülkece emeğimiz, paramız, gelirimiz, varlıklarımız öylesine çöp haline gelmiş durumda ki örneğin Avrupa’nın en fakir ülkelerinden Bulgaristan’ın vatandaşları ucuz diye akın akın Türkiye’ye geliyor. Seksen beş milyonun kahir ekseriyeti için pahalı olan mal ve hizmetler düne kadar doğrudan emek göçü aldığımız Bulgaristan vatandaşları için dahi kelepir muamelesi görüyor. Evet, eski Türkiye, birçok anlamda ve biçimde, artık yok. Ama yeni bir Türkiye de, müstakil manada ve şekilde, kurulmuş değil. Umumi manzaramız, tahliye nedeniyle zararına satış ilanı asmış iflas etmiş dükkân misali. O yüzden bir yandan Körfez sermayesi, bir yandan Rus oligarklar, her daim ABD-AB emperyalizmi, öte yandan resmi/gayri resmi dahili yiyiciler memleketin her bir varlığına ve zenginliğine sökün etmiş durumda.

Ve gözü olan herkesin görebildiği üzere, batan geminin mallarına hücum misali, özellikle son dönemde bu yağma yarışı iyice çığırından çıktı. Çünkü en geç dokuz ay içinde cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri yapılacak. Ve görünen o ki iktidar için Yağma Hasan’ın böreği düzeninin sonuna gelinmek üzere. Muhalefet kazanma iradesini ortaya koyduğu için değil boylu boyunca iktidar iflah olmaz biçimde çürüdüğü için öyle. Örneğin Gülşen’i sözüm ona imam hatip hassasiyeti nedeniyle tutuklamak olası seçimin kaybedileceğinin de bir belgesi niteliğinde. Yasaklanan konserler, Gülşen’i tutuklama, ona buna çemkirmeler, üzerine eklenecek olası sınır ötesi operasyonlarla birlikte iktidarın seçim kampanyasının bizatihi kendisi zaten aşağı yukarı bu. Bunlar Peker’in ifşa ettiği SPK üçkâğıdı gibi pislikleri dahi örtmeye yeter mi? Kaldı ki ekonomik ve sosyal yıkıma merhem olsun. Nitekim dün “Ayakların baş olduğu nerede görülmüş?” diyen müflis iktidar bugün artık “Hepimiz aynı gemideyiz!” deme lüzumunu görüyor.

Ama sorun şu: Yirmi yıllık yıkım (2002-2022), öncesindeki yirmi yıllık (1982-2002) çözülme ve çürümenin ardından geldi. Demokratik ve sosyal hakları paspas gibi çiğneyen, siyaseti saraylar kurmanın aracı haline getiren, sermaye için her şeyi mubah kılarken emekçiler için asgari düzeyde onurlu bir hayat yaşamayı dahi imkânsız kılan bir anlayış ve düzen bunlara yol açtı. Özelleştirmelerle, sendikasızlaştırmayla, esnek ve güvencesiz çalışmayla, kamusal tüm hak ve hizmetleri piyasanın insafına terk etmeyle, kalkınma adına kadim doğayı ve kültürü yok etmeyle buralara dek gelindi. Şimdi bu korkunç tabloyu yaratan müflis anlayış ve düzen sorgulanmadan “seçimi kim kazanacak?” sorusu ne kadar anlamlı ve dönüştürücü olabilir? Son kırk yılın yıkım tablosu yeniden ve daha beter şekillerde yaşanmak istenmiyorsa AKP-MHP’ye değil AKP-MHP’gillere son verecek bir anlayış ve düzen kurmak gerekiyor. Millet İttifakı’na yaslanarak AKP-MHP saltanatına son vermek buna yeter mi?

Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu tüm birikmiş ve güncel demokratik, siyasal, sosyal ve ekonomik sorunları sınıfsal sorunlar. Sınıfsal sorunlar ancak sınıfsal temelde çözülebilir. Emek, özgürlük ve eşitlik diyorsak bu ancak antikapitalist bir program temelinde olabilir. Bunun TÜSİAD ziyaretiyle, “radikal demokrasi” anlayışıyla vs. olması beklenemez. Sınıf mücadelesinde bir yanlış birçok doğruyu götürür. Ortaklaşacağımız nokta milli gelirden aldığı pay yüzde 25’lere gerilemiş emeğin onurunu ve varlığını yeniden ayağa kaldırmak olmalı. Esnek çalışma rejimine son vererek, işten atmayı yasaklayarak, insan onuruna uygun ücret ve çalışma düzeni kurarak, sendikalaşma ve örgütlenme önündeki engelleri kaldırarak, özelleştirilenleri kamulaştırarak ve siyasal demokrasiyi kurumsallaştırarak başlayabiliriz… Sizce de böylesi bir acil program etrafında bir ittifak oluşturmak, seçimi kimin kazanacağından daha öncelikli ve önemli olmaz mı?

İşçilere enflasyon, sermayeye kâr

0

Bazı şeyleri tekrar tekrar hatırlatmakta fayda var. Ne demiştik beş ay önce: “Yaşadığımız hayat pahalılığı, enflasyon ve yoksulluk, sermayeyi kontrol edenlerin tökezlemesinden ve beceriksizliğinden kaynaklanmıyor. Bu durum bizzat sermaye ve onu kontrol edenlerin işçilere ve emekçilere dönük saldırı programları sonucu oluştu. Dağıtılan düşük faizli büyük krediler, büyüyen kârlılık oranları, bankaların tarihteki en büyük kârlı dönemini yaşaması, en zengin kesimin iyice zenginleşmesi vb. tam da bu programın bir sonucu. Bu programın ise özeti şu: Kârı özelleştir, zararı toplumsallaştır!“

Bu ekonomik program iktidar eliyle tıkır tıkır işletiliyor. Seçimlere kadar da işlemeye devam edecek. Çünkü iktidara göre bankaların ve şirketlerin kâr oranlarının rekorlar kırması emekçilerin hayat pahalılığı altında ezilmelerinden daha mühim. Öyle ki enflasyonun rekor kırması ve yoksulluk eğer şirketler ve bankalar için para bolluğu ve ekonomik canlılık getirecekse seçimlere bu tabloda girmek iktidar için bir tercih sebebi haline gelmiş durumda. Çünkü sermayenin iktidarı olmak bunu gerektiriyor. O nedenle yaşadığımız, bize dayatılmış bir kriz; onların yani sermayedarların krizi değil.

Bankaların yüzde 800’ü aşan, bazı şirketlerin yüzde 1000’lere varan kâr oranları ortadayken yaşadığımız bu çoklu krizler dönemini ancak sermaye lehine çalışan bir ekonomi politikasının sonucu olarak açıklayabiliriz. Unutmayalım; bu politika, kamu kaynaklarının bankacılık sektörü başta olmak üzere silah, enerji ve inşaat sektörleri lehine rahatça yağmalanabilmesi ve ortaya çıkan enkazı da emekçilerin üzerine yıkabilmek üzere hayata geçirildi. Merkez Bankası’ndan alınan düşük faizli bol paranın işçi ve emekçilere yüksek faizli kredi olarak verilmesi, dövize endeksli mevduatın yükünün büyük bölümünün bankalardan alınarak hazineye devredilmesi, bazı şirketlerin vergi borçlarının silinmesi ve dış borç yükünün hazine tarafından üstlenilmesi gibi kararlar yukarıda bahsettiğimiz “kârı özelleştir, zararı toplumsallaştır” politikasının ekonomik yaşamdaki karşılıklarıdır.

Olası bir iktidar değişikliği ise hayat pahalılığını engellemeye muktedir olmayacak, çünkü kapitalizmde enflasyonla mücadelenin temel anahtarı yüksek faizdir. Millet İttifakı’nın programı yüksek tefeci faizi ve IMF’den gelecek birçok koşula dayalı paradan geçmektedir. Biz ise mevcut iktidarın sermaye lehine bilinçli uygulandığı bu ucube program yerine planlı ve merkezi bir ekonomi öneriyoruz. “Üretim araçları üzerinde işçi denetimi ile ithalata bağımlılığın yıllara yayılan bir sanayileşme programı ile ortadan kaldırılması ve optimum bir sabit kur rejimiyle dış ticarette devlet tekeli sağlanmalıdır” diyoruz. Sadece bu ikisiyle bile enflasyon denen şey tarihe karışırdı. Fakat biz bununla sınırlı kalamayız. “Kârlılık rekorları kıran banka ve finans sermayesinin tek bir banka çatısı altında birleştirilerek toplumsal artı değerin tanzim ve taksim havuzu olarak işletilmesi gerekir” diyoruz. Yani bu sömürü düzeni içinde sistem içi bir çıkış yolu yok!

Yukarıda sıralanan yüksek kâr oranlarının altında yüksek enflasyonun yarattığı baz etkisi elbette ki var. Bu noktaya dikkat çekenler ise şu soruya cevap veremiyorlar: Emekçiler için neden baz etkisi yok? Bu yüksek enflasyon ortamında bir tek emeğin değeri sabit kaldı, hatta oransal olarak azaldı. Onun dışındaki her şeyin değeri arttı. İşte alım gücümüzdeki zayıflamanın temel sebebi bu. Bu yüzden ücretlere gerçek enflasyon oranında her üç ayda bir zam yapılması bir zorunluluktur! İktidar, seçimlere kadar şapkadan tavşan çıkarmaya çalışacak. Belki borç silinmesi, belki ucuz kredi ile emekçilere makyajlı ve süslü ekonomik paketler sunacak. Ama enflasyon ve hayat pahalılığı altında yaşamaya mahkûm edilerek gelecekleri ipotek edilen işçi ve emekçiler için kurtuluş; bir araya gelmek, örgütlenmek ve mücadele etmekten geçiyor. Ne Cumhur İttifakı’nın emek düşmanı politikalarına ne de Millet İttifakı’nın sahte demokratlığına muhtacız. Emek ittifakı altında bir araya gelmek ve temel taleplerimiz için birleşik bir mücadele hattıyla seçim sürecini yürütmek bizim için bir tercih değil zorunluluktur.

Suriye üzerindeki yağma planı

0

İşçilerin, ülkenin dış politikasına ilişkin haberleri izlerken ve yorumlarken çok dikkatli olmaları, gelişmeleri kendi sınıf çıkarları açısından değerlendirebilmeleri gerekiyor. Hükümet epeyce bir süreden beri, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgelerine askeri bir operasyon yapma hazırlığı içinde olduğunu söylüyor. Ve bu planının amacını Menbiç, Kobanî, Serêkaniye (Ras’ül Ayn), Kamışlo’da bulunan terörist olarak adlandırdığı PKK/YPG güçlerini oralardan atarak “güvenli bir bölge oluşturmak” olarak açıklıyor.

Türkiye’nin o bölgelere bir askeri operasyon düzenlemesine sadece ABD’nin değil, Rusya ve İran’ın da karşı olduğunu haberlerden öğreniyoruz. Tabii Şam hükümetinin de ülkenin kuzey bölgelerine konuşlanmış Türkiye’yi “işgalci” olarak tanımladığı da herkesin malumu. Erdoğan, Soçi’de ve Tahran’da Rus ve İranlı liderlerle görüştü, Putin’le defalarca telefon görüşmesi yaptı, ama bir türlü operasyon izni alamıyor. “Mesele Türkiye’nin güvenliği ise Esad ile görüşün, birlikte halledin” diyorlar. Esad da, “Türkiye önce benim ülkemden çekilsin, sonra oturup konuşalım” diyor.

Bütün bu pazarlıklar neyle sonuçlanır göreceğiz, ama Tek Adam rejiminin neden mutlaka böyle bir askeri operasyon yapmak istediğini iyi anlamamız gerekir. Hükümet bunu milliyetçi argümanlarla sunuyor. “Terörist Kürtler ülkemizin güvenliğini tehdit ediyor” diyor. Bu milliyetçi söylemle tüm emekçi halkı ikna etmek çabasında. Ama bizim tüm bu demagojinin ardındaki asıl sınıfsal nedeni görmemiz gerekiyor.

Asıl nedenler

Türkiye aslında epeyce bir süreden beri, yukarıda adlarını andığımız bölgelerin dışında zaten Suriye’nin kuzeyinde bulunuyor. Orada okullar, hastaneler, konutlar inşa ediyor. Hatta valiler ve kaymakamlar atıyor, güvenlik birimleri kuruyor. Elbette orada sonsuza kadar kalamaz, ama en azından kendisine bağlı kesimlerden oluşan bir bölge yaratabilir. İşte bunun için hükümetin hedefi, Suriye’nin kuzeyini Kürtlerden, Ezidilerden ve diğer farklı ulusal ve dini gruplardan arındırarak, kendisine bağlı olduğunu düşündüğü Suriyeli Sünni Arapları o bölgelere yerleştirmek. Yani bizzat Suriye’nin içinde “kendi arka bahçesini” oluşturmak.

Bu kimin işine yarar? Elbette o bölgelerde yatırım yapacak patronlara yarar. Zaten şimdiden inşaat patronları oralarda okul, hastane, konut vb. yaparak devletin kasasından milyarlarca lira çekiyor. Saray hükümeti, ileride bu tip “Suriye’nin yeniden inşası” projelerinin Birleşmiş Milletler’in fonlarıyla destekleneceğini, dolayısıyla da Türkiyeli patronların daha büyük kârlar elde edebileceğini, tabii bu arada bu yatırımların Saray çevrelerine yeni komisyonlar kazandıracağını tahmin ediyor ve planlıyor.

Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin denetimi altında yaratılacak bu bölgelere yerleştirilecek olan Sünni Araplardan ucuz emek gücü olarak yararlanmak da patronlar açısından ek bir kazanç olacak. Öte yandan, Türkiye’de bulunan Suriyeli sığınmacıların bazılarının da bu bölgelere gönderilmesi, Türkiye’deki yabancı karşıtları gözünde Saray hükümetine oy ve destek kazandırması düşünülüyor. Yani milliyetçi ve ırkçı eğilimler patronların hizmetine sunuluyor. Bir taşla iki kuş vurmak gibi…

Plan işler mi?

Çok zor. Yazının başında, dış politikaya sınıf çıkarları açısından bakmak gerekir, demiştik. Kuzey Suriye’nin kuzeyine düzenlenecek bir askeri operasyondan Türkiyeli emekçilerin hiçbir çıkarı yok. Tam tersine bu tip girişimler için harcanan milyarlarca lira emekçilerin vergilerinden gidiyor, dolayısıyla da emekçiler için yapılabilecek tüm ekonomik ve sosyal harcamalar kesintiye uğruyor. Ama patronlar kazanıyor. Silah üreterek, inşaatlar yaparak, bölgedeki yoksul halkı sömürerek, bu amaçlarla milyarlarca lira krediler alarak.

Ama bölgede gözü olan sadece Türkiyeli patronlar değil. ABD’li, Avrupalı ve Rus, hatta İranlı ve Çinli firmalar da “Suriye’nin yeniden inşası” projelerinde söz sahibi olmak, oralara ayrılacak kaynaklardan ve oralardaki ucuz emek gücünden yararlanmak çabasındalar. Kısacası, bütün emperyalist ve yayılmacı güçler bölgede siyasi, askeri ve ekonomik açıdan aslan payını almaya çalışıyorlar. Yani rekabet ve mücadele patronların ve onların hükümetleri arasında sürüyor. Emekçilerden de “milli duygularla” kendilerini desteklemeleri isteniyor.

Türkiyeli emekçiler bu çekişmenin sadece dışında değil, karşısında olmalı. Türkiyeli patronların Suriye’nin kaynaklarını ve halkını sömürmesi, aynı zamanda bizleri de daha sıkı bir boyunduruk altına almalarını getirecektir. Türkiyeli emekçilerin kardeşleri Suriye’deki tüm ulusal ve dini kesimlerden emekçilerdir. Ortadoğu üzerindeki emperyalist ve yayılmacı patron yağmasına karşı, bölgedeki tüm emekçi halkların birliği izleyebileceğimiz en doğru yol olacaktır.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçileri “Artık yeter” diyor!

0

Uzun süredir iktidarda bulunan AKP hükümeti, kendisinden önceki sermaye iktidarları gibi kamu hizmetlerinin özelleştirmesi konusunda üzerine düşeni yaptı. Üstelik tek başına ve de uzun süre boyunca iktidarda bulunmanın getirdiği avantajla kamu hizmetlerinin sermayeye peşkeş çekilmesi konusunda kendisinden önceki iktidarların başaramadığı pek çok özelleştirmeyi yaptı. Bu dönemde başta sağlık olmak üzere diğer tüm kamu hizmetleri büyük oranda özelleştirildi.

AKP iktidarının “başarılı” olduğu diğer bir peşkeş alanı da eğitim hizmeti oldu. Anayasada eğitim hizmetinin bir insan hakkı olduğu belirtilmesine rağmen AKP iktidarı eğitim alanını büyük oranda özelleştirdi. Mevcut verilere göre özel sektör ile kamu eğitim kurumlarının sayıları neredeyse eşitlenmek üzere. Bu da özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin sayısının her geçen gün artmasına ve bu emekçilerin sorunlarının gün yüzüne çıkmaya başlamasına neden oldu. Bugün özel sektörde çalışan yaklaşık bir milyon eğitim emekçisi uzun yıllardır görmezden gelinen sorunlarını örgütlü bir biçimde dile getirmeye başladı.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin en önemli taleplerinden biri maaşlarının insanca yaşayabilecek bir seviyeye getirilmesi. Bugün özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin belirli bir taban ücreti bulunmamakta. Bu bağlamda pek çok eğitim emekçisi asgari ücretin altında maaşlara mahkûm ediliyor. Özellikle enflasyonun hızla yükselmeye başladığı son bir yılda bu durum özel sektör emekçileri için yaygın bir hal aldı. Patronların kâr hırsı yüzünden pek çok öğretmen bankaya yatırılan asgari ücretin bir kısmını işverenine elden geri veriyor.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi özel sektörde çalışan eğitim emekçileri için belirli bir taban ücret bulunmamakta. Bu nedenle özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin önemli bir talebi 2014 yılında kaldırılan “Taban Ücret” uygulamasının geri getirilmesi ve en azından kamu kurumlarında çalışan öğretmenlerden daha düşük ücret alınmaması.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin bir diğer önemli talebi de iş güvenceleri ile ilgili olan sözleşme sistemi. Bugün özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin pek çoğu “Belirli Süreli Sözleşme” sistemi ile çalıştırılmakta. Bu sözleşme biçimi güvencesizliğin önünü açan, emekçilerin kıdem tazminatı hakkını tırpanlayan bir sözleşme biçimi. Sene başında bu sözleşmeler imzalanırken aynı anda tarihsiz bir istifa dilekçesi de alınıyor eğitim emekçilerinden. Bu sayede, eğitim emekçileri 10 ay çalıştırılıyor, 2 ay işsiz ve sigortasız bir şekilde “izne” çıkarılıyorlar. Bunun yanında tüm özel sektör öğretmenleri her sene sonunda işten çıkarılma ve yeni iş bulma kaygısını yaşamaktalar. Bu yüzden özel sektörde çalışan eğitim emekçileri “Belirli Süreli İş Sözleşmesi” ve 10 aylık sözleşme yalanına dur demekte, iş güvenceli bir çalışma talebini yükseltmekteler.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçileri uzun mesailer ve tatil günlerinde ücretsiz çalıştırılma uygulamalarının kaldırılmasını da istiyor. Çalışma yasalarına göre bir çalışan haftada azami 40 saat çalıştırılabilir ve bu saatin üstünde çalıştırılma durumunda çalışanın izni istenir ve de bu çalışmalar fazla mesai ücreti gerektirir. Ancak özel sektörde çalışan eğitim emekçileri haftada 50-60 saate kadar çalışabilmekte. Ayrıca resmi tatil günlerinde çalıştırılma da yıllar içinde normalleşti. Patronların kâr hırsı nedeniyle az sayıda öğretmenle çok sayıda öğrenciye eğitim vermek sıradanlaştı, işyeri dışına taşan çalışma süreleri olağan hale geldi. Bu duruma “dur” demek isteyen özel sektörde çalışan eğitim emekçileri insanca çalışma süreleri ve fazla mesai ücretleri taleplerini yükseltmekteler.

Bu bağlamda, özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin kurduğu “Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası” yukarıda saydığımız talepleri dile getirmek için 30 Ağustos (Salı) günü Ankara’da bir miting gerçekleştirecek. Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin yükselttiği bu sesi daha da büyütmek, eğitim emekçilerinin insanca yaşayabileceği bir ücret ve sosyal hak taleplerini yükseltmek, emekten yana tüm güçler için bir görevdir.

Ekin Can – Eğitim Emekçisi

Suudi Arabistan’da bir kadın tweet’leri yüzünden 34 yıl hapse mahkûm edildi

0

Selma el Şehab, iki çocuk annesi bir diş hekimi. 15 Ocak 2021’de ailesini ziyarete gittiği ülkesinde tutuklanana kadar İngiltere’de Leeds Üniversitesi’nde ağız ve diş sağlığı üzerine doktora yapıyordu. El Şehab, kadın haklarını savunan tweet’ler attığı için tutuklandı ve sonrasında 34 yıl hapse mahkûm edildi. 

Aylarca gözaltında kalan el Şehab, bu süre boyunca kötü muameleye maruz kaldı ve yargılanmadan önce avukat tutmasına izin verilmedi. Özel olarak terör suçlarına bakan mahkeme, el Şehab’a ilk önce 6 yıl hapis cezası vermişti.

Ancak 9 Ağustos’ta, davayı yeniden inceleyen temyiz mahkemesi tarafından, “toplumsal güvenliği ve devletin bekasını tehdit ettiği”, “isyana teşvik ettiği”, “kamu düzenini bozmak isteyenlere yardım ettiği” ve “Twitter’da yalan yanlış haberler yaydığı” gerekçesiyle 34 yıl hapse mahkûm edildi. Mahkeme buna ek olarak, hapisten çıktıktan sonrasına ilişkin 34 yıl da yurtdışına çıkış yasağı verdi.

Uluslararası Af Örgütü, Körfez İnsan Hakları Merkezi ve başka birçok insan hakları örgütü bu durumu kınayıp hükmün bozulması ve el Şehab’ın serbest bırakılması için imza kampanyaları düzenledi. Verilen bu ceza, Suudi Arabistan’ın terörle mücadele kanununun, ifade özgürlüğünü usulsüzce kısıtlamak ve kriminalize etmek için nasıl kullanılabileceğini gösteren korkutucu bir skandaldır. Bununla birlikte, aşırı gerici Suudi monarşisi, 4. dalga feminizmin rüzgârıyla birlikte eşit hak talebi için mücadele eden kadınları ve lgbti+ları sindirmeye çalışmaktadır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak el Şehab’a verilen bu cezayı kabul etmiyor ve onun derhal serbest bırakılmasını talep etmek için daha geniş bir dayanışmanın çağrısını yapıyoruz. Patriyarkaya karşı savaşan ve eşit haklar için mücadele eden tüm Suudi kadınlarla dayanışıyoruz.

                     İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

22 Ağustos 2022

Termokar direnişçileri fabrika önündeki eylemlerini sonlandırıyor: “Mücadelemiz sürecek!”

0

Termokar’da işverenin, sendikal mücadelede ön saflarda yer alan beş işçiyi hukuksuz uygulamalar ve bahanelerle işten çıkarması üzerine bir direniş başlamıştı. Yaklaşık iki aydır fabrika önünde kurdukları direniş çadırında eylemlerini sürdüren ve DİSK Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlü işçiler bugün itibarıyla mücadelelerini farklı yöntemlerle sürdürme kararı aldılar. Bugüne kadar fabrikadaki işçilerin yoğun desteği ve dayanışması ile mücadelelerini sürdüren direnişçi işçiler, patronun tüm engelleme çalışmalarına rağmen sendikal mücadelenin Termokar’da zaferle sonuçlanacağını vurguladılar. İşçilerin açıklamasını paylaşıyoruz:

“Arkadaşlar,

Bugünden itibaren direnişteki arkadaşlarınız olarak mücadelemiz yeni bir evreye giriyor. Biliyorsunuz, iki aya yakındır fabrikanın kapısında protesto direnişimiz vardı. Amacımız işten atılmaları, patronun Termokar’lı işçiler üzerindeki baskılarını ve sendikalaşma çalışmalarımız karşısındaki hak-hukuk tanımaz tutumunu protesto etmekti.

Artık yarından itibaren bizler mücadelemizi iki kanalda yürütmeye karar verdik.

Birincisi, işten çıkarmalara karşı hukuk mücadelemiz mahkemelerde sürecektir.

İkincisi ise, Termokar’a sendikanın tüm hak ve yetkilerle girmesi için mücadele etmek olacaktır.

Unutmayın ki, bizler bu mücadeleyi bırakmayacağız. Her zaman, her yerde sizlerle birlikte olacağız.

Hem mahkemelerde, hem fabrikada, her yerde bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğiz.

Bugüne kadar bizleri desteklemiş ve yanımızda durmuş olan bütün Termokar’lı kardeşlerimize ve desteğimize koşan emekten yana tüm dostlarımıza ve kuruluşlara teşekkür ederiz.

Zafer er geç Termokar işçisinin olacaktır.

BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ!

İNADINA SENDİKA, İNADINA DİSK!”