Ana Sayfa Blog Sayfa 30

Bir kadın okurumuz anlatıyor: “Eşimin sendikal mücadelesine önce öfkelendim…”

0

İlk evlendiğim yıllarda eşim sıradan bir eş, bir baba gibi işine gidip gelirdi. Onun bu sermaye-işçi çekişmesinde ön saflarda yer alacağı aklıma bile gelmezdi. Zaten bunlara ilişkin bilgim ve alakam yoktu. Bir süre sonra işine gidip gelirken bazı toplantılara katılmaya başladı. İlk önce pek önemsemedim ama bu toplantılar sıklaşmaya başladı. Sonra bir gün çalışma saatleri sırasında işyerinde olması gerekirken eve dönmeye başladığını fark ettim.

İlk önce rahatsız ya da hasta olduğunu düşündüm, ama öyle değilmiş. Sendikalaştıkları için patron o ve onun gibi hakkını arayan birçok işçiyi işten çıkarmış. İçime bir korku düştü, tarif edilemeyen duygularla beraber birden öfkelenmeye başladım. Oysa bu sendikalaşma çabaları yasak veya kanunsuz davranış değilmiş, aksine anayasal hakmış. Patronları sırf kârlarından kayba uğramamak amacıyla saçma sapan nedenlerle onları işten atmış.

Öfkem aslında patrona ama ona yapabileceğim bir şey olmadığından çaresizliğimden dolayı öfkemi kocama yöneltmeye başladım: “Sana ne sendikadan, sana ne milletin alacağı üç kuruş fazla maaştan” dedim. Bir işe daha girdi. Ne yazık ki sonuç yine değişmedi. Belli bir süre çalıştıktan sonra yine kovulmuştu. Onun yüzünden hep mağdur oluyorduk. İkinci çocuğumuz olmuştu, durumumuz gerçekten çok zordu. Bu sefer öfkem doğrudan onaydı: “Hani o uğruna işinden olduğun arkadaşların nerede, neden sana yardım etmiyorlar? Sen onlar için geceni gündüzüne katarken onlar en zor anında yanında yoklar,” diyordum. O ise “Meraklanma, korktukları için yanıma gelemediler yoksa elimi hiç bırakmazlar,” deyip yeni bir iş daha bulmak için yollara düştü.

Neden sonra ben yapmak istediklerini anlamaya başladım. Ekonomi denilen illet mutfağımıza zarar vermeye başladığında çabasını anladım. Ne kadar çok çalışırsa çalışsın, ne kadar mesai yaparsa yapsın eline üç kuruştan fazla para geçmezdi. Ve o para da artık yetmez olunca sendikalaşma çabasını, işyerindeki iş arkadaşlarına politik bilinç aşılama çabasını anladım. İşçilerin ne kadar çok bir araya gelip seslerini gür bir şekilde çıkarırlarsa kazanımlarının da o kadar çok artacağını kabullendim. İlk başlarda tuhafıma giden bu hareketlerini, çabalarını, “boş iş” dediğim gayretini, “hayal” dediğim bu kutsal mücadelesini desteklemeye başladım.

Artık biliyorum; ben o işyerinde, o sendikal mücadelenin doğrudan içinde olmayabilirim ama bu mücadele benim de mücadelem ve bu mücadele, kazanım olmadıkça bitmeyecek.

Manisa’dan Gazete Nisan okuru bir kadın

İran’da emekçi halklar yararına kopuşun dinamikleri

0

Gazetemizin geçen sayısındaki yazımızda İran’da Mahsa Jina Amini’nin katledilmesiyle başlayan kitlesel ayaklanmanın hızlı bir şekilde İslam Cumhuriyeti rejimine karşı devrimci bir sürece evrildiğini yazmıştık. Ayrıca bu devrimci halk ayaklanmasına karakterini veren ana etmenleri analiz etmiştik.

Aradan geçen bir aylık süreçte, devrimci halk ayaklanması ikinci ayını geride bırakırken seferberlikler kitleselleşerek devam ediyor. Kadınların, gençlerin başını çektiği sürece işçi sınıfının farklı sektörleri grevlerle; tarihsel olarak molla rejiminin ideolojik tabanını oluşturan pazar esnafı ve tüccar kesimi ise boykotlarla, kepenk kapatma eylemleriyle dahil oluyor. Devrimci halk ayaklanması rejimin politik krizini her geçen gün derinleştirirken İran emekçi halkları arasındaki birleşik mücadele de perçinleniyor.

Kitleler nezdinde meşruiyetini yitiren rejim ise ayakta kalmak adına en iyi bildiği yola başvurarak şiddetin dozunu artırıyor. Ve bu noktada da özellikle İran emekçi halkları arasındaki birliği bölmek adına özellikle Kürtlere ve Belucilere dönük olarak sivil katliamlar gerçekleştiriyor. Ancak geri çekilirse inisiyatifi rejime devredeceğinin de bilincinde olan İran emekçi halkları da savunma pozisyonuna çekilmiyor.

Aksine, kitleler seferberlikler içerisinde kendi özörgütlenme organlarını inşa ederek mücadeleye süreklilik kazandırıyor. İşçi sınıfı fabrikalarda konseyler inşa ederken, emekçi halklar yerellerde mahalli komiteler etrafında örgütlenmeye çalışıyor. İşte tam da bu organların ülke çapında yaygınlaşması, devrimci süreci pat durumundan çıkartıp İran emekçi halkları lehine döndürebilecek en temel etmen.

İkili iktidar nüvesi taşıyan bu organların yaygınlaşıp ülke çapında bir koordinasyona erişebilmesi ve bu yolla bir genel grevin örgütlenebilmesi, kitlelerin temel talebi olan molla rejiminden kopuşun sağlanabilmesi adına oldukça kritik. Yine böylesi bir koordinasyonun İran emekçi halklarının demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerini gündemine alan bir eylem programı ile donatılabilmesi rejimden, kapitalist sömürü düzeninin temsilcilerinden ve emperyalizmden kopuşun sağlanabilmesi için hayati önemde. Emekçilerin, kadınların, gençlerin ve ezilen ulusların taleplerini içeren yeni bir anayasanın hazırlanabilmesi ve şuralar eliyle bir işçi-emekçi iktidarının inşa edilmesinin gündeme gelmesi ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Senendec Devrimci Gençlik Koordinasyonu: İnfaz makinenizi kıracağız!

0

Aşağıda okuyucularımızla, Senendec Devrimci Gençlik Koordinasyonu’nun, İran’daki molla rejiminin eylemcileri idam etmeye başlamasına karşı, 10 Aralık’ta gerçekleştirdiği açıklamasının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

Hükümdarlığın yaralı yılanı bir çıkış yolu bulmak için kafasını kapıya ve duvara vuruyor. İslam Cumhuriyeti’nin infaz makinesi, devrimci hareketin lokomotifini korkutmak ve durdurmak için elleri kelepçeli ve kendilerini savunma hakkı olmayan tutsaklarımızı kullandı. Yanlış bir sanrı…

Bu hareketin lokomotifinin İran’daki İslami kapitalist sistemi yıkana, yani zafere ulaşana kadar durmak istemediğini daha önce söylemiştik. 

Tutuklananları sistematik ve organize bir şekilde öldürerek, sokak protestocularına ateş ederek, insanların evlerine gece baskınları yaparak, akranlarımızın yaralı ve ölülerini kaçırarak ve çalarak, öğrencileri, öğretmenleri ve işçileri tehdit ederek ve sindirerek İslam Cumhuriyeti her türlü insanlık dışı oyunlar ve alçaklıklarla sadece havanda su dövüyor. Bu yolla bırakın halkı korkutmayı, kendi paralı askerlerine bile moral veremiyor. 

Muhsin Şikari’nin idam cezasına çarptırılması ve infazı yozlaşmanın boyutunun göstergesidir. Bu aynı zamanda hükümetin çaresizliğinin de doruk noktasıdır. Ve bunlar kitleleri korkutmuyor. Tersine binlerce insan sokaklarda yerlerini alıyor. Devrimcilerin Homan Abdulahi’nin ailesiyle dayanışma içinde bir araya gelmesi… Kum Azad Üniversitesi öğrencilerinin Emir-Hüseyin Ghazizadeh Hashemi’nin bu üniversiteye girişini protesto etmesi ve “Yozlaşmış bir sistem ve cani misafirler istemiyoruz” gibi sloganlar atması… Rasam Karaj Üniversitesi’nin protesto toplantısı… Senendec halkının greve çıkan dükkanların rejim tarafından kapatılmasını önlemede sergilediği birlik ve beraberlik… Kermanşah, Zahidan, Tahran, Senendec, Sagguz, Karaj, Arak ve diğer şehirlerde son birkaç gecedir güçlü bir şekilde yapılan eylemler… Ülke çapında gelişen dayanışma… Javanrud ve Mahabad dahil olmak üzere Kürdistan şehirlerine dayanışma için ilaç paketleri gönderilmesi… İslam Cumhuriyeti rejimine duyulan öfke, tiksinti ve mücadelenin merkezi haline gelen cenaze törenleri ve 40. gün anmaları… Bunlar rejim çetelerinin kalbine öyle bir korku salmıştır ki, cenazeleri kaçırıp geceleri gömmeye, mezarlık girişlerini kapatarak insanların toplanmasını engellemeye ve törenlere saldırmaya çalışmaktalar. 

Kasten adam öldürmek, infaz bu rejimin son silahıdır. İnfaz kararlarının arkasında siper olanların, uyduruk egemenliklerinin son setidir!

Geride bıraktığımız 80 gün boyunca özgürlük ve eşitliği sağlamak, kapitalizmin egemenliğini yıkmak, özgür ve eşit bir dünya kurmak için zincirlerimizle birlikte korkularımızı da bir kenara attığımızı gösterdik.

Ölüm makinenizi, infaz ve işkence makinenizi, Ortaçağ ceza kurumlarınızı yerle bir edeceğiz.

Sonuna kadar dik duracağız; arkadaşlarımızın kanları üzerine yemin ediyoruz!

Bastırma, tehdit ve hapis artık bizleri korkutmuyor. Esirlerimizi serbest bırakın, katliam ve infaz sisteminizi durdurun ve Muhsin Şikari’nin infazı ve dökülen diğer kanlar için İran halkından bir an önce özür dileyin. Bu acil talebimizdir.

Yaşasın özgürlük, yaşasın eşitlik, yaşasın cinayetin, şiddetin ve infazın olmadığı bir dünya!

Senendec Mahallelerinin Devrimci Gençlik Koordinasyonu

10 Aralık 2022

Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası: İnfazları durdurun!

0

Aşağıda okuyucularımızla, Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası’nın, İran’daki molla rejiminin eylemcileri idam etmeye başlamasına karşı, 10 Aralık’ta gerçekleştirdiği açıklamasının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

Bir kez daha bu ülkenin gençlerinin yasını tutuyoruz.

Muhsin Şikari’nin, bu 23 yaşındaki genç adamın “suçu” neydi ki, onu bu kadar alelacele ve acımasızca infaz ettiniz? Ülkedeki içler acısı duruma karşı bu genç gösterici insanlığa karşı hangi suçu işledi ki, siz kendi hukuki süreç ve kanunlarınıza bile uymadınız?

Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası olarak Muhsin Şikari’nin acımasız infazının ardından kederli ailesine ve ülkenin ezilen halkına başsağlığı diliyoruz. Biz, diğer İran işçi sınıfı örgütleriyle birlikte ve dünya işçi hareketiyle hemfikir olarak, ölüm cezasının kaldırılmasını istiyor ve yasadışı mahkemelerin kararlarını reddediyor ve şiddetle kınıyoruz. Ve dünya işçi örgütlerini de bu konuda ses çıkartmaya davet ediyoruz.

Tüm emek aktivistleri, öğretmenler, öğrenciler ve kadın hareketi aktivistleri, tutuklanan protestocular ve siyasi tutuklular serbest bırakılmalıdır. İşkenceyi, zorla itirafları ve infazları durdurun.

İran’da ve tüm dünyada barış ve adaletin yayılması ümidiyle

Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası 

10 Aralık 2022

Eğitim emekçileri ÖMK’ye karşı mücadeleye devam edecek

0

Uzunca bir süredir eğitim emekçilerinin önemli bir gündemi Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) ve bu yasanın en problemli maddesi olan “kariyer” sınavıydı. Ve bu sınav tüm protestolara, tüm eylemlere rağmen 19 Kasım Cumartesi günü yapıldı.

Eğitim emekçilerinin iradesi hiçe sayıldı…

Eğitim emekçilerinin örgütlü olduğu sendikalara, derneklere, alanla ilgili akademik çevrelere hiç danışılmadan oldu bittiye getirilerek çıkarılan ÖMK, bu yönüyle en baştan güdük bir şekilde doğmuştu. Özellikle yasa içerisinde yer alan kariyer sınavı ise en çok tepki çeken uygulama oldu. Eğitim emekçilerinin tüm yaz tatilini zehir eden sınav hazırlıkları, kısa sürede bitirilmesi istenen zorunlu hizmet içi eğitim uygulamaları büyük tepkilere neden oldu.

Uygulamaya yönelik en büyük eleştiri ise hiç şüphesiz kariyer uygulamasının eğitim emekçilerinin kendi içlerinde bölünme yaratacağı endişesiydi. Halihazırda ücretli, sözleşmeli, kadrolu vb. parçalara bölünen eğitim emekçilerinin karşısına bir uzman, başöğretmen gibi yeni hiyerarşik basamaklar dayatılmaktaydı. Oysa ücretli, sözleşmeli, kadrolu, uzman, başöğretmen diye sayılan tüm kademelerdeki eğitim emekçileri aslında aynı işi aynı zamanda, aynı nitelikte ve de aynı mekânda yapmaktalar. Dolayısıyla ortaya atılan her hiyerarşik sıralama “eşit işe eşit ücret” kavramının aşınmasına ve de eğitim emekçilerinin kendi içlerinde anlamsız bir rekabetle bölünmesine neden olmaktadır.

Eğitim emekçilerinin zekâsıyla alay edildi

Tüm bu eleştiriler eğitim emekçilerinin uzun süre sonra ilk kez bütünlüklü bir şekilde tepki vermelerine neden oldu. Her ne kadar bu tepkiler son dönemde tüm dünyada yaygınlaşmaya başlayan “sosyal medya” eylemleri biçiminde olsa da oldukça ses getirdi. Hükümet yetkilileri ara ara sınavın kolay olacağına, herkesin başarılı olacağına yönelik açıklamalar yapmaya başladı ve de nihayetinde denildiği gibi oldu… Sınav, eğitim emekçilerinin zekâsıyla alay edecek kadar kolay bir şekilde yapıldı. Hiç şüphesiz bunun diğer bir nedeni de yükselen tepkileri bu şekilde bir taviz vererek dindirmek, eğitim emekçilerinin bölünmesini sağlamaktı.

Sosyal medya eylemleri sokağa yansıtılamadı

Yukarıda da belirtildiği gibi bir süredir tüm dünyada, toplumsal hareketlerin en önemli çıkış noktası sosyal medya platformları olmakta. Bu imkân emekçilerin hızlı biçimde bir araya gelmelerini ve de etkili kitlesel eylemlerin ortaya çıkmasını sağlamakta. Ancak eğitim emekçileri için maalesef aynı durum ortaya çıkmadı.

Yapılan etkili sosyal medya eylemleri sokaklara yansımadı, kitlesel mitingler, protestolar gerçekleştirilemedi. 13 sendikanın bir araya gelerek gerçekleştirdiği basın açıklamaları ve bir günlük grev de istenilen etkiyi maalesef yaratamadı. Ve en nihayetinde sınavın çok kolay olması ile birlikte yükselen tepki de yavaş yavaş sönümlenmeye başladı.

Mücadeleye devam!

Eğitim emekçilerinin tepkilerini sokağa yansıtamamaları, örgütlenmek ya da örgütlü oldukları sendikaları sarmak yerine sendikasızlığın yüceltilmesi, sınavın boykot edilmeyişi gibi nedenlerle maalesef ÖMK bir ölçüde meşrulaştırılmış oldu. Bu durum eğitim emekçilerinin kendi içlerinde yeni bölünmelere neden olacaktır. Bu sayede sermaye iktidarları, eğitim emekçilerinin haklarını kolayca gasp edebilecektir.

ÖMK ve bu yasanın getirdiği kariyer sistemi, eğitim emekçilerinin geleceği açısından büyük tehlikeler barındırmaktadır. Bu nedenle ÖMK’ye karşı örgütlü bir mücadele örmek eğitim emekçileri için oldukça önemli bir görevdir.

Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi’nin açıklaması: Macit Rıza Rahnavard ve Muhsin Şikari’nin infazlarına karşı grev!

0

Aşağıda okuyucularımızla, Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi’nin 13 Aralık tarihli açıklamasının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

12 Aralık’ta iktidar, 23 yaşındaki Macit Rıza Rahnavard’ı idam etti.

İktidarın bu eylemi, 43 yılı aşkın süredir yaşamları ve geçim kaynakları ellerinden alınan, yok edilen biz işçiler dahil tüm insanlara kılıç çekmektir.

Bu infazın anlamı, yoksulluğa, adaletsizliğe, açlığa, talana karşı çıkan her sesi boğmaktır.

“Kadın, yaşam, özgürlük” diye bağıranların sesini kesmek demektir.

Bu nedenle artık düşünmeye gerek yok. Bu infazlar ve gözaltında bulunanların yakınlarına yönelik ölüm tehditleri tüm toplumun protesto konusu olmalıdır.

Bu suç o kadar iğrenç ki, hükümetin kendi içinde bile çekişmeler yaşanmasına neden oluyor. Artık bu baskılara müsamaha göstermeyeceğiz; artık yoksulluğa, güvensizliğe, hırsızlıklara ve yağmaya müsamaha göstermeyeceğiz.

Ne mutlu ki diğer meslektaşlarımızdan da grev çağrıları geldi. Kadrolu işçi arkadaşlarımız, 17 Aralık için ülke çapında büyük bir protesto mitingi çağrısında bulundular. Ve petrol rafinerilerindeki diğer işçiler Ocak ayının üçüncü, dördüncü ve beşinci günlerinde grev çağrısında bulundular.

Sözleşmeli Petrol İşçilerinin Konseyi olarak, biz tüm bu çağrıları destekliyoruz. Çözümün genel grevin koordine edilmesi ve örgütlenmesiyle mümkün olacağını düşünüyoruz.

Bizim ana amacımız, rejimin baskı ve infazına karşı acil bir yanıt geliştirmektir. Ve bu yanıt, petrol işçilerinin grevinden ve petrol musluklarının kapatılmasından başka bir şey değildir.

Biz, Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi, bazı yerlerde bu hazırlığı oluşturabildik ama ülke çapında bir grev için ülke çapında hazırlıklara ihtiyaç var. Bu nedenle Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi olarak, tüm sektörlerdeki tüm sınıf kardeşlerimizi aktif bir şekilde koordine olmaya davet ediyoruz. Bu suçlara bir son verelim!

Bu cinayete, suça ve infaza son vermek için greve!

Sözleşmeli Petrol İşçileri Konseyi, 13 Aralık 2022

Enflasyon vergisi

0

Yılı yüksek bir enflasyon ve yüksek bir cari açıkla kapatıyoruz. Düşük faiz, para bolluğu yaratıyor. O da borçlanarak bir çeşit kredi tüketimini artırıyor. Herkesin tüketime yöneldiği bir dönemde eğer ekonomi bu tüketim talebinin tamamını karşılayacak yeterlilikte arza sahip değilse ithalat da önü alınamaz bir şekilde yükseliyor. Turizm gelirleri rekor kırsa da cari açığı kapatacak düzeyde değil. Tam tersine, 2022’de cari açıkta tarihi bir rekor kırılmış durumda.

Seçime giderken uygulanan ekonomi politikasının topluma maliyeti cari açıkla sınırlı değil. Kesenin ağzını ilk olarak bankalar için açtılar. Kredi koruma mevduatının maliyetinin büyük bir bölümünü Hazine üstlenirken düşük faizle bankalar paraya boğuldu. Sonuç; banka kârlarının rekor kırması oldu. Hazine cari açığı da dahil ettiğimizde üstlendiği bu yükü yaklaşık bir yıldır emekçilerden çıkarıyor. Bizim saldırı politikası olarak addettiğimiz bu durum, enflasyonun bir vergi biçimi olarak uygulanması ve toplumsal alım gücümüzü düşürmesiyle sonuçlanıyor. Seçime giderken bu politika azalmak şöyle dursun artarak sürecek.

Türkiye’de yaşamanın bedeli yükseldi. Artık yaşamak için daha çok para harcamak zorundayız. 2023 için asgari ücret artırıldığında bu durum katlanarak artacak. Her şeyden önce yaşamak için daha fazla harcamamız, daha fazla ÖTV ve KDV vereceğimiz anlamına geliyor. TL bilinçli olarak değersizleştirildi. Bu durum TL’yi elinde tutan halk açısından adeta bir vergi gibi etki yaratmaya başladı. Enflasyon devletin nominal borçlarının reel değerini azalttığı için, yüksek enflasyonda devletin reel geliri dolaylı olarak da olsa artar. Yani iktidarlar borçlarının anapara ve faizlerini yüksek enflasyon yüzünden değeri düşen ulusal para ile geri ödediklerinden, reel olarak bir gelir sağlamış gibi olurlar. Buna şirketlerin TL cinsinden borçları da dahildir.

Kısaca özel borçlar emekçilerin alım gücü düşürülerek topluma enflasyon yoluyla ödettiriliyor. Süreç emekçiyi yoksullaştırırken, sermayedarları zenginleştiriyor ve servet elde etme süreci bir kumara dönüşüyor. İktidarın oynadığı bu kumarın bedelini ödemek zorunda değiliz. Ya enflasyonu durdurun ya da o koltuklardan inin!

Çokuluslu Bekaert’in kârları, Saray rejiminin grev yasaklarıyla korunmak isteniyor

0

13 Aralık gecesi Birleşik Metal-İş (BMİS) ve Özçelik-İş’in Bekaert Çelik şirketinin iki fabrikasında aldığı grev kararları, cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, grevleri “Millî Güvenliği Bozucu Nitelikte” görmesi nedeniyle, yine onun tarafından “ertelendi”. Ancak Anayasa’nın 54. maddesi ile 2822 sayılı yasa, Türkiye’deki her grev “ertelenmesinin”, aslında fiilen bir grev “yasağı” olarak hayata geçirilmesini güvence altına alıyor. Dolayısıyla bu bir erteleme değil; ama işçi sınıfının, mevcut derin ekonomik ve siyasi kriz karşısında alım gücünü koruyabilmesi için başvurması gereken ve başvurmaya sonuna kadar hakkı olan grev silahından men edilmesidir. AKP hükümetleri döneminde bugüne kadar 87 bin işçi greve çıkmışken, grevi yasaklanan işçi sayısı 195 bine ulaştı! Aralık 2018’de konuşan Erdoğan, tam olarak bununla övünmemiş miydi?

“Bizimle beraber grev denilen olaylar ortadan kalktı. (…) Grevsiz bir toplum meydana geliyor.” (Aralık 2018)

Ancak “grev denilen olayın” ortadan kalkmış olmasının sebebi, işçi sınıfının, greve çıkmaya ihtiyaç duymayacak bir sosyal ve ekonomik refaha erişmiş olması değil; bunun sebebi, “grev denilen olayın”, rejim tarafından, onun kararnameleri ve polisleriyle, ortadan kaldırılmak isteniyor olması.

Resmi verilere göre Kasım ayındaki artışla birlikte Türkiye’deki yıllık enflasyon %84,39’a yükseldi. ENAG’a göre enflasyon %181’in üzerinde. Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu olan Türk-İş’in Kasım ayı raporu ise, yoksulluk sınırını 25.365 TL olarak açıkladı. Yine bu rapora göre işçinin yıllık mutfak enflasyonu %137,38’e çıktı ve bekar bir işçinin aylık maliyeti de 10.170 TL olarak gerçekleşti.

BMİS üyesi 440 Bekaert işçisi ile Özçelik-İş üyesi 560 Bekaert işçisinin aldıkları grev kararının ardında yatan motivasyon, işte bu ekonomik enkazla açıklanabilir. Ekonomik krizin etkisi pandemiyle derinleşirken, rejim, sermaye gruplarına üst üste kurtarma programları açıkladı ve enflasyonu kullanarak emekçilerin alım gücünü düşürdü. Böylece Türkiye tarihinde emek gücü ilk kez, milli gelirin %27’sini almaya başladı. Bu oran 2019’da %31,4’tü.

Bekaert grevinin yasaklanması, bu tarihsel sömürü oranlarının patronların çıkarına olacak şekilde rejim tarafından korunmak istenmesinin yalnızca bir başka ifadesi. Bu bakımdan Saray rejimi, sınai ve mali oligarşinin taleplerinin aktarma kayışı rolünü oynamaktan daha fazlasını yapmıyor. Zira kriz işçi sınıfını yokluğa sürüklerken, rejimin mali ve polisiye koruması altında sermaye, kârlarını katlayarak artırdı.

Bekaert, merkezi Belçika’da bulunan ve dünya çapında 28 bin kişiyi istihdam eden küresel bir şirket. Uluslararası bir çelik devi olan şirket, Nazi işgali altındaki Belçika’da Zwevegem kentinin valiliğini yapan (babasından devralarak) ve yine Nazi işgali altında Belçika Ulusal Bankası’nın naipliğini üstlenen Léon Bekaert’in kanlı ve kirli mirasının bir parçası. Soykırıma, savaş suçlarına ve işgallere ortak olunarak birikimi sağlanmış olan bu kirli sermayenin çıkarlarının bugün de korunabilmesi için Saray rejimi düzmece gerekçelerle Bekaert işçilerinin grevlerinin “ertelendiğini” duyuruyor.

Bekaert’in 2021 yılı mali raporu, hisse sahiplerine, firmanın ne denli kâr ettiğini açıklayan bir övgü belgesi. İşte bu mali raporda öne çıkan birkaç veri:

– 4,8 milyar avroyu bulan konsolide satışlar (%28’lik bir artış) ve 5,9 milyar avroluk kombine satışlar (%32’lik artış).

– FAVÖK (faiz ve vergi öncesi kâr), geçen yıla oranla %89’luk artışla 515 milyon avroluk bir yükselişle %10,6’lık bir marjla sonuçlandı.

– 2020’nin sonundaki bilançoyu ikiye katlayarak ve %10,6’lık bir marj oluşturarak 513 milyon avroluk FAVÖK.

– ROCE’de (kullanılan sermayenin getirisi) %23,7’lik artış, 2020 performansının neredeyse iki katı.

– Hisse başına 7,14 avroluk kazanç, önceki yılın üç katı.

Bunların yanı sıra Bekaert, Haziran 2022’den bu yana, yani son 3 aylık dönemde, gelirlerinde %23,97’lik ve net gelirlerinde de %14,3’lük kazanç elde etti. 

Hissedarlarına yaptıkları kârlarla övünen bir firmanın, Türk rejiminden grev yasaklamasını talep etmesi çelişkili bir olay değil; tam aksine, bunlar birbirlerini tamamlayan iki olgu. Toplumun kullanımına açılmayan, ama ufacık bir parazitin semirmesi için kullanılan bu kârlar, tam da işçilerin sosyal ve demokratik haklarının engellenmesiyle elde ediliyor.

AKP hükümetleri döneminde 12 Eylül’ün darbeci anayasası birçok kez revize edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan birçok defa, bu anayasa revizyonlarını, kendi iktidarlarının demokratik başarıları olarak gördüğünü kaydetti. Ancak bu doğru değil. Fiili grev yasaklarının hala sürmesinden de anlayabileceğimiz üzere, 12 Eylül anayasasının patronların ve oligarşinin çıkarına olan işçi düşmanı ve antidemokratik maddelerine hiçbir zaman dokunulmadı. Türkiye İşverenleri Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) 1982’de, cunta diktatörlüğünün yönetim kadrolarına hazırladığı bir raporda şöyle yazıyordu: “Grev ve lokavtın erteleme sebepleri genişletilmeli, kamu düzenine, kamu yararına ve genel ekonomik yarara aykırı noktaya geldiğinde Bakanlar Kurulu tarafından ertelenebilmelidir. Erteleme grev başlamadan da yapılabilmelidir. ” Patronların bu talepleri hiç ikiletilmeden kabul edildi ve Anayasa’nın 54. maddesi ile 2822 sayılı yasada karşılandı.

Genel seçimlerin yaklaştığı şu sıralarda, Cumhur İttifakı anayasa değişikliği gündemini bir kere daha emekçilerin huzuruna sunmaya çalışıyor. O halde şimdi, grevleri yasaklanan Bekaert işçilerinin, Cumhur İttifakı’na şu soruları sormaya hakkı olacaktır:

– Yeni anayasada grev “ertelemeleri”, yani yasaklamaları kaldırılacak mı?

– Yeni anayasada, arabulucu atanması benzeri bekletici ve yorucu süreçler öngörülmeksizin, greve çıkmak hak olarak güvence altına alınacak mı?

– Yeni anayasada sendikalı olmadan da ve işyerinde, yasaların dayattığı bürokratik çoğunluğu sağlamadan da greve çıkmak hak olarak güvence altına alınacak mı?

– Yeni anayasada, işçiler sendikalaştığı için veya fiili greve çıktığı için işten atmalara başvurmak yasaklanacak mı?

Bekaert işçileri bu soruların cevaplarını hak ediyor çünkü Cumhur İttifakı, tıpkı Bekaert işçileri gibi bütün işçilerden, hazırladıkları yeni anayasadan razı olmalarını talep ediyor. Ne var ki, rejim bu noktada dilediği cevabı alabilecek gibi durmuyor, zira grevlerin yasaklanabildiği, greve çıkmanın imkansız hale getirildiği, sendikalı ve grevci işçilerin cezalandırılabildiği bir anayasaya razı değiliz.

“Milli güvenlik” gerekçesiyle grevlerin yasaklanabilir oluşu, daima, rejimin birkaç kurumu tarafından dahi itinayla yorumlanan düzmece bir mazeret olageldi. Bu konuda düşülen şerhleri hatırlamak önemli.

Danıştay’ın 2006/2551 sayılı kararında der ki, 

“(…) yasal bir grevin yasada öngörülen anlamda milli güvenliği bozucu nitelikte görülebilmesi için, ülke ve devletin özel savunma ve güvenlik altına alınmasını zorunlu kılacak ciddi tehlikelerin ortaya çıkması gerekmektedir.”

Anayasa Mahkemesi de 1974/13 sayılı kararında şöyle bir itirafta bulunmaktadır: 

“Oysa ‘milli güvenlik’ ve ‘kamu düzeni’ uygulayıcıların kişisel görüş ve anlayışlarına göre genişleyebilecek, öznel yorumlara elverişli, bu nedenle de keyfiliğe dek varabilir çeşitli ve aşamalı uygulamalara yol açacak genel kavramlardır.”

Şimdi Bekaert işçileri, rejimin keyfi ve düzmece grev yasağını tanımayarak, 13 Aralık’ta saat 13.00’te grevlerine çıkacaklarını ve grevlerini sürdüreceklerini duyurdu. Rejimin grev yasağının tanınmaması ve ekonomik krizin faturasının işçi sınıfına ödetilmemesi için Bekaert işçilerinin başlattıkları bu mücadelenin etrafında bütün bir işçi hareketi, sendikalar, demokratik hak örgütleri ve sosyalist partiler kenetlenmeli. BMİS ile Özçelik-İş’in grev kararı, demokratik ve meşru bir karar olarak sonuna dek savunulmalı; bu iki sendikanın, tabanları bölmeyecek ama bir araya getirecek olan birleşik bir eylem ve mücadele planı açıklaması için çalışabilmeliyiz. Bu grevlerle dayanışmak ve grevlere yardım toplamak için okullarda, mahallelerde, işyerlerinde, kafelerde, evlerde tanıdıklarımızı ve çevremizi grevin meşruiyetine ve taleplerine kazanmalıyız. 

Grev bir eşiktir. Yasaklanan bir greve çıkmak ise bambaşka bir eşiktir. Bekaert işçileri bu eşiği geçmeyi göze aldıysa, onların bu azmini ve kararlılığını hak edebilmeliyiz. Onları hak etmek için, onlarla birlikte yılmadan mücadele etmeliyiz. Zira Engels’in de yazdığı üzere:

“Bir grev için gereken cesaret, gerçekte çoğu zaman bir ayaklanma için gerekenden daha yüksek bir cesarettir, daha yürekli, daha kararlı bir cesaret olduğu açıktır. İşin doğrusu, yoksunluğu deneyimiyle bilen bir emekçi için, onu eşi ve çocuklarıyla birlikte göğüslemek, aylarca açlığa ve sefilliğe dayanmak ve bütün bunlar sırasında da sağlam ve sarsılmamış durmak pek de azımsanacak bir şey değildir. Adım adım açlıktan ölümle, açlıktan ölmekte olan bir ailenin gündelik manzarasıyla, burjuvazinin gelecekte intikam alacağını bile bile, İngiliz emekçinin, mülk sahibi sınıfın boyunduruğu altına girmektense bütün bunları seçmesiyle karşılaştırıldığı zaman, bir Fransız devrimcinin ölmesi ya da kadırgada kürek mahkumluğu nedir ki? (…) Tek bir burjuvayı eğebilmek için bu kadar şeye dayanan bir halk, tüm burjuvazinin gücünü kırmayı başaracaktır.” (İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu)

انقلاب ایران ادامه دارد! حمایت بینالمللی از جنبش کارگران ایران علیه دیکتاتوری رژیم

0


خیزش سراسری که دو ماه پیش آغاز شد حرکتی انقلابی را علیه رژیم در ایران رقم زده است. این خیزش که پس از کشته شدن مهسا امینی و به رهبری زنان آغاز شد فراگیر و بزرگ شده و حذف نهادهای رژیم آخوندی همچون پلیس امنیت اخلاقی، وزارت ارشاد، بسیج و ولایت فقیه را هدف قرار داده.
با پیوستن بخش‌های مختلف جامعه به جنبش در واکنش به تلاش جمهوری اسلامی برای سرکوب اعتراضات با اعمال خشونت نیروهای مسلح، سپاه، بسیج، و لباس شخصی‌ها، خواست توده‌ها از حذف نهادهای رژیم فراتر رفته، به نقطه‌ای رسیده که در پی پایان دادن به ۴۳ سال دیکتاتوری رژیم است.


مطالبات زنان ایران علیه خفقان و ستم مذهبی، خشونت‌های مردسالارانه، و استثمار سرمایه داری… مطالبات دموکراتیک طبقه‌ی کارگر… مطالبات دموکراتیک و اجتماعی اقلیت‌های قومی و مذهبی همچون اقوام کرد، بلوچ، آذری، و عرب که طی سالیان مورد استثمار مضاعف رژیم بوده‌اند… خواست آزادی جوانان، افراد زیر سی سال جامعه، که ۶۰ درصد جامعه را تشکیل می‌دهند… و خواست کلی جامعه‌ی ایران برای خلاصی از خفقان تحمیلی… تمام این خواست‌ها در دو ماه اخیر منجر به خیزشی فراگیر شده که بر سر «مردم سرنگونی این رژیم را می‌خواهند» در توافق است و با شعارهای «مرگ بر دیکتاتور» «جمهوری اسلامی نمی‌خوایم نمیخوایم» «زن زندگی آزادی» «مرگ بر ستمگر، چه شاه باشه چه رهبر» هم آوا شده.


جنبش زنان و مردم در ایران را سر باز ایستادن نیست


گرچه رژیم آخوندی از هیچ گونه فشار و خشونتی دریغ نکرده و منجر به کشته شدن نزدیک به ۵۰۰ نفر (برخی این شمار را نزدیک به ۱۰۰۰ نفر اعلام می‌کنند) و دستگیر شدن بیش از ۱۵۰۰۰ نفر شده، کارگران ایران در مقابله با رژیم عقب نمی‌نشینند. رژیم جمهوری اسلامی، که مشروعیتش را در چشمان توده‌ها از دست داده، آگاه است که در صورت عقب نشینی از سیاست خشونت خود، قادر به باقی ماندن در قدرت نخواهد بود. از این رو، همواره در تلاش برای افزایش شدت سرکوب توده‌هاست. از همین روست که ۲۲۷ تن از ۲۹۰ عضو مجلس شورای اسلامی درخواست اعدام ۱۴۸۰۰ نفر از معترضان دستگیر شده را با جرم انگاری‌ اعتراضات تحت عناوین «تبانی و اقدام علیه امنیت ملی» «محاربه»، و «فساد فی‌ الارض»  به دستگاه قضا اعلام کردند. از سویی دیگر، رژیم خواهان جلوگیری از اتحاد خشم مردم، با استفاده از اختلافات قومی و مذهبی‌ای که طی سالیان به وجود آورده، است و از این رو با اعمال فشار بر سازمان‌ها برای جهت گیری شدید‌تر دست به حملات شدیدتری بر جنبش‌ها در کردستان و بلوچستان زده‌ است.
در حالی که برای بیش از دو ماه کشتار شهروندان در بسیاری از شهرهای کردستان و بلوچستان در حال وقوع بود گزارشهایی از استفاده از گازهای شیمیایی  توسط نیروهای رژیم در کشتار شهرهای کردستان به دست رسید. همچنین معترضان اعلام کردند که رژیم در زندان‌ها از خشونت جنسی علیه بازداشت شدگان استفاده کرده است.


با این حال، تمامی مانورها و تلاش‌های رژیم برای غلبه بر مردم با شکست رو به رو شده. نمونه‌ی اخیر این شکست، فراخوان سراسری ۲۴, ۲۵, ۲۶ آبان بود. در این سه روز اعتراضات، که به مناسبت سالگرد ۴۰۰۰ کشته‌ شده‌ی آبان ۹۸ توسط رژیم در جنبشی که در اعتراض بر افزایش قیمت بنزین شکل گرفت بود برگزار شد، تظاهرات ضد رژیم متعددتر شد. اخیرا جوانان در دانشگاه‌ها و دبیرستان‌ها دست به اعتصابات زده‌اند. زنان، کردها، بلوچ‌ها، و کارگران ایران در بسیاری از شهر‌ها و شهرستان‌ها به تظاهرات ادامه‌ میدهند. در همین حال، تاجران و بازاریان، که در زمان انقلاب اسلامی و شکل گیری جمهوری اسلامی از لحاظ ایدئولوژی، اقتصادی، و سیاسی از بزرگترین طرفداران آخوندها بودند هم در همراهی با جنبش کرکره‌های خود را پایین آورده‌اند.

پایان دادن به دیکتاتوری رژیم! بیایید یک سازمان ملی کارگران و کمیته‌ی مبارزه تشکیل دهیم!


تمامی این بخش‌ها، در حالی که به بیان خواسته‌های خود می‌پردازند، مبارزه‌ی خود را با سرنگونی رژیم می‌آمیزند. خیزش انقلابی ضد رژیم، که به صورت خودجوش به وجود آمد، هم چنین تمامی عاملان سیستم استثماری سرمایه‌داری را هدف قرار می‌دهد. توده‌های هماهنگ مردم بنیانگذاران نظام برژوازی، از جمله اصلاح طلبان و سلطنت طلبان را نیز در کنار جمهوری اسلامی هدف قرار می‌دهند چرا که سود این گروه‌ها نیز در ادامه‌ی استثمار سرمایه‌دارانه‌ است و در اوج بحران پیش آمده برای رژیم تنها به دنبال بهره برداری از خیزش مردم در جهت خواست خود هستند. آگاهی بیرون آمدن از زیر بار دیکتاتوری رژیم و سیستم استثمار سرمایه‌داری، که کارگران ایران به آن رسیده‌اند، در شعار «مرگ بر ستمگر چه شاه باشه چه رهبر» متبلور شده.


ما اتحادیه‌ی بین المللی کارگران – بین الملل چهارم، به خیزش انقلابی کارگران ایران علیه دیکتاتوری، سرمایه‌داری، و رژیم ضد انقلاب جمهوری اسلامی درود می‌فرستیم و حمایت همه جانبه‌ی بین‌المللی خود را اعلام می‌داریم.

ما باور داریم که پایه‌ای ترین عنصری که که به جنبش افراد کارگر ایران خاصیت انقلابی می‌دهد این است که توده‌های هماهنگ شروع به سازماندهی خود با تشکیل شوراهای کارگری و کمیته‌های محلی  کرده‌اند. مبارزات طبقاتی ایران، که تجربه‌ی شوراها را در سال ۵۸ و در سال‌های ۹۶ تا ۹۹ در جریان اعتصابات کارگری داراست، همچنان در تلاش است که قدرت دوگانه‌ی هسته‌های اولیه‌ی خود را علیه دیکتاتوری با استفاده از این تجربیات ایجاد کند.
ما بر این باوریم که ایجاد و توسعه‌ی این سازمان‌ها از اهمیت حیاتی‌ای برای استمرار مبارزات زنان، جوانان، طبقه‌ی کارگر، کردها، بلوچ‌ها، آذری‌ها، عرب‌ها، و تمامی طبقات‌ ستمدیده برخوردار است. روند انقلابی همچنین نیازمند ایجاد و گسترش خود-سازماندهی‌ها و دفاع از خود متحد کارگران در مقابل فشار و خشونت اعمال شده توسط رژیم آخوندهاست. به هم پیوستن این سازمان‌ها حول هماهنگی ملی و رساندن آن به نقطه‌‌ای که قادر به سازماندهی اعتصاب همگانی باشد در سرنگونی جمهوری اسلامی نقشی تعیین کننده دارد.

به عنوان اتحادیه‌ی بین‌المللی کارگران- بین الملل چهارم، بر این باوریم که این سازماندهی باید طی حرکتی انقلابی صورت گیرد تا توان بیرون آمدن مردم از زیر یوغ دیکتاتوری و استثمار سرمایه‌داری را فراهم آورد. از این رو مبارزه برای ساخت رهبری سوسیالیست انقلابی برای اطمینان از نتیجه‌ای همسو با انتفاع طبقه‌ی کارگر لازم می‌نماید. همچنین تلاش برای ایجاد مجمع مستقل قانون اساسی که اساس جمهوری اسلامی را به زباله دان تاریخ بفرستد و بنایی نو برای مطالبات زنان، طبقه‌ی کارگر، و مردم ایجاد کند الزامی است.

ما، اتحادیه‌ی بین المللی کارگران- بین الملل چهارم، به حمایت بی قید و شرط از مبارزه‌ی کارگران ایران، زنان، جوانان، طبقه‌ی کارگر، کردها، بلوچ‌ها، آذری‌ها، عرب‌ها، و تمام طبقات ستم‌دیده، تا زمان رهایی از دیکتاتوری و سرنگونی رژیم ادامه میدهیم.


برای پیروزی این خیزش انقلابی، ما، اتحادیه‌ی بین الملل، اتحادیه‌ها، سازمان‌های زنان و جوانان، احزاب سیاسی که با اهداف دموکراتیک برقرار هستند، و احزاب سوسیالیست جهان را به حمایت بین‌المللی فرا می‌خوانیم. ما از آن‌ها دعوت می‌کنیم تا در تمام جهان تظاهرات متحدی را در مقابل سفارت‌ها و کنسولگری‌ها و خیابان‌ها سازمان دهند.



در این راه مبارزه باید در جهت تشکیل دولتی کارگری باشد تا به رهایی مطلق از رژیم، سیستم استثمار سرمایه‌داری، و امپریالیسم منتج شود و از پیروزی طبقه‌ی کارگر و تمامی طبقات ستم دیده محافظت نماید.

اتمام جرم انگاری جنبش‌ها و صدور حکم اعدام!


آزادی فوری تمامی زندانیان!

اتمام ستم مذهبی، خشونت مردسالارانه، و استثمار سرمایه داری علیه زنان و جامعه‌ی کوییر!


حذف قانون حجاب اجباری!


اتمام دیکتاتوری رژیم آخوندها!


اتحادیه‌ی بین المللی کارگران – بین الملل چهارم
۱۹ نوامبر ۲۰۲۲



Asgari ücret sürecinin sendikalar açısından tehditleri ve fırsatları

0

Ekonomik kriz ve enflasyon sebebiyle asgari ücrette son bir yıldır gerçekleştirilen göstermelik “yüksek” artışlar (göstermelik çünkü alım gücünün düşüşü sürüyor), bir bütün olarak toplu iş sözleşmesi düzenini tehdit ediyor. Yaklaşmakta olan yeni artış da, TİS kazanımlarının tehdit altında olması durumunu derinleştirecek.

Aralık ayında tespit edilecek olan yeni asgari ücretle beraber, Türkiye’de çalışanların büyük bir çoğunluğu asgari ücretle çalışmaya başlayacak. Eskiden birkaç yıldır aynı işletmede çalışan bir işçi asgari ücretin 2-3 katını kazanabilirken, bugün sendikalı veya sendikasız, eski veya yeni çalışan olsun, bütün ücretler birbirlerine yaklaşmış durumda.

Özetle, asgari ücretin tespiti, Türkiye’nin en büyük TİS süreci haline gelmiş durumda.

Bunu, asgari ücretin artık Cumhurbaşkanı tarafından açıklanmasından da anlıyoruz. Eskiden bu ücret Çalışma Bakanı, ondan önce de Çalışma Genel Müdürü tarafından açıklanırdı.

Rejim ve patronlar, bütün işçileri asgari ücret seviyesine yaklaştırarak, işçilerde, aslında ücretlerini yükseltmek için bir sendikaya ihtiyaç duymadıkları yanılgısını yaratmaya çalışıyor. Ancak bu doğru olmadığı gibi, bu beklentinin sonuç vermesi de olası değil.

Neden? Çünkü ücretler eşitlenmeye yaklaştığı için, örgütlenerek işini kaybetmekten korkan bir işçi, artık işini kaybetme kaygısı yaşamamaya başlıyor. Bir işyerinde 10 yıldır çalışan bir işçiyi düşünelim: 10 yıldır burada çalışıyor olması nedeniyle bu işçinin ücreti, hem yeni girişli işçilerden fazla olacaktı hem de içeride birikmiş kıdemi olacaktı. Bu haklarını, tazminatsız işten çıkarılarak kaybetmek istemeyeceği için, sendikalaşmaya uzak duracaktı.

Ancak bu durum bugün ekonomik krizle tersine döndü. İlk olarak, asgari ücret artışı işyerlerindeki farklı kademedeki ücretleri birbirlerine yaklaştırdı. İkincisi, asgari ücret artışının yanında 15 bin liralık kıdem tavanı komik bir meblağ olarak gözükmeye başladı. Kıdem tavanı asgari ücretin 7,5 katı olması gerekirken, 12 Eylül Darbesi bunu 15 bini lirada sabitlemişti.

Bu, Türk kapitalizminin nitelikli işgücüne ihtiyaç duyduğu ve bir işçinin girdiğinde içinde yıllar boyunca çalıştığı fabrikalar ile işyerlerinde sendikal örgütlenmelerin başarıya ulaşması için önümüze tarihsel bir fırsat çıkarıyor. Zorlu’nun Manisa’da bulunan 36 bin işçinin çalıştığı Vestel fabrikasında Türk Metal’in sendikal çoğunluk tespitini almış olması, tam da bahsettiğimiz bu dinamikle alakalı.

Rejim ve patronlar, ekonomik krizi sendikasızlaşmayı yaymak için kullanmayı planlıyordu. Ancak kendi silahlarını onlara karşı kullanmak mümkün. İşçiler arasındaki ücret ve sosyal hak ayrımlarının silikleştiği bir dönemde, Türkiye tarihinin görmüş olduğu en kitlesel sendikalaşma mücadelesinin zeminini yaratmak mümkün.

Avrupa’da hayat pahalılığına karşı işçi mücadelesi yükseliyor

0

Avrupa’da pandemi sonrasında başlayan küresel enerji krizi derinleşerek devam ediyor. Ukrayna’nın işgali nedeniyle Rusya’ya uygulanan yaptırımların ve süregelen iklim krizinin de etkisiyle, başta elektrik ve doğal gaz olmak üzere tüketim maddelerinin fiyatlarında görülmemiş bir artış meydana geldi. Euro bölgesinde ekim ayı enflasyon oranı yüzde 10,6 ile çift hanelere yükselerek rekor bir düzeye ulaştı. Artan enflasyon ve yoksullaşmaya karşı aylardır belirli aralıklarla düzenlenen gösteri ve grevler, ekim ve kasım aylarında önemli bir artış gösterdi. Almanya, Fransa ve Britanya’nın yanı sıra Euro bölgesindeki pek çok ülkede yüksek enflasyona karşı emekçi halk, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesine yönelik sayısız eylem ve grev düzenledi, düzenlemeye devam ediyor.

Politik skandallarla çalkalanan Britanya’da, enflasyonun son 40 yılın en yüksek düzeyine ulaşması karşısında işçi eylemleri uzun zamandır görülmemiş bir yoğunluğa erişti. 18 Kasım’da havayolu işçileri üç günlük iş bırakma eylemi düzenlediler. İletişim işçileri sendikası CWU, ülkenin posta hizmeti Royal Mail’in yüzde 2’lik gülünç zam teklifi nedeniyle 24-25 Kasım’da posta işçilerinin yoğun katılımıyla önemli bir grev örgütledi ve aralık ayı içinde kargo sektörünün en yoğun olduğu Noel döneminde birden çok greve çıkmaya hazırlanıyor. 24 Kasım’da İskoçya’da öğretmenler, hayat pahalılığı karşısında yüzde 10’luk zam talebiyle greve gittiler ve ülkede okullara kilit vuruldu. İngiltere’de ise toplam 400 binden fazla üyesi olan pek çok öğretmen sendikası, yeni yılda büyük bir grev düzenlemeye hazırlanıyorlar. Ayrıca yüzde 80’e varan enerji zamlarına karşı, ekim ayında, 193 bin kişinin imzasıyla enerji faturalarının ödenmemesine yönelik “Don’t Pay” (Ödeme) adlı bir kampanya başlatıldı. 100 bini aşkın kamu çalışanını temsil eden kamu işçi sendikası PCS, hükümetin yüzde 1-1,5 zam teklifine karşı yüzde 10 zam talebiyle aralık ayı boyunca çeşitli grevler düzenlemeyi planlıyor.

Fransa işçi sınıfı, mevcut enflasyona karşı mücadelede başı çekiyor. Eylül ayının sonunda TotalEnergies adlı petrol şirketi çalışanlarının grevine destek vermek ve tüm işçi ücretlerine artış talep etmek için düzenlenen 18 Ekim grevinin ardından, 10 Kasım’da ülkenin en büyük sendikası CGT, başta ulaşım, sağlık, eğitim sektörlerinde olmak üzere 100 binlerin katılımıyla büyük bir grev örgütledi ve hayat felç edildi. Bu grevlerin dışında, ekim ve kasım aylarında çeşitli sektörlerde irili ufaklı onlarca grev düzenlendi. Aralık ve ocak aylarında çok çeşitli sektörlerde onlarca yeni grev hazırlığı devam ediyor.

Almanya’da da artan enerji maddeleri fiyatlarına karşı tepki büyüyor. 20 Kasım’da işçi ve çevre örgütlerinin girişimiyle altı farklı kentte enerji ve tüketim maddelerindeki fiyat artışı protesto edildi. Alman hükümetinin enerji fiyatlarını kontrol etmek için hazırladığı 200 milyar avroluk bütçe planına karşı, yardımların zenginlerden ziyade bu maddelere ihtiyaç duyan ve karşılamakta zorlanan yoksul kesimlere dağıtılması talebi yükseltildi.

Sıradışı bir yoğunluğa ulaşan bu grevler, Avrupa işçi sınıfının artan hayat pahalılığına ve sefalet koşullarına karşı önemli bir mücadeleye giriştiğini gösteriyor. Özel sektörden kamu sektörüne, ulaşımdan eğitime kadar çok geniş bir yelpazede farklı sektörlerden 100 binlerce işçinin eşzamanlı katılımı, eylemlere yakın geçmiştekinden daha farklı bir nitelik kazandırıyor. Önümüzdeki aylarda planlanan onlarca yeni grev, Avrupa işçi sınıfının kararlılığına ve işçi mücadelesinde yeni bir döneme girilebileceğine işaret ediyor.

Ukrayna’da aşırı sağın durumu | Ukrayna Söyleşileri 4

0

Söyleşi: Sedat Durel

Sergei Movchan, Ukrayna’da Dayanışma Kolektifi’nden dostumuz, yoldaşımız. Gazete Nisan takipçileri kendisini 9 Nisan 2022’de İstanbul’da yaptığımız “Ukrayna’daki güncel durumu ve Enternasyonalimiz İUB-DE’nin öncülüğünde başlatılan uluslararası destek kampanyasını tartışıyoruz” konulu etkinlikten anımsayabilirler.

Ukrayna’daki aşırı sağın durumu gibi önemli bir konuyu Ukrayna’dan biri ile görüşmenin gerekli olduğu aşikâr. Ancak söyleşiyi konunun bir uzmanı ile yaptığımızı da belirtmek isterim. Sergei, Dayanışma Kolektifi’ndeki faaliyetlerinin dışında aynı zamanda Ukrayna’daki faşistlerin eylemlerinin raporlandığı bir çalışmanın yürütücülerinden biri. Bunun dışında Sergei’nin kardeşi aşırı sağcılar tarafından hedef gösterildiği için Ukrayna’da yaşayamıyor. Yani kendisinin Ukrayna faşistleri ile ilişkisi aktivizm ve akademik bağın çok ötesinde hayati önem taşıyan bir konu. Okurların bu bilgiyi akıllarında tutarak söyleşiyi değerlendirmelerinin önemli olacağını düşünüyorum. Sergei’nin de hazırlayıcılarından biri olduğu, Ukrayna’da aşırı sağın eylem istatistikleri, çeşitliliği ve eylemlerinin hedeflerinin yer aldığı rapora buradan ulaşabilirsiniz.

Rapordan görüleceği üzere 2021’de Ukrayna genelinde aşırı sağ tarafından gerçekleştirilen 179 çatışmacı eylem yapılmış. Sokağı kontrol eden aşırı sağın gücünü bu tip istatistiklerle değerlendirmek her ne kadar yanıltıcı olabilse de söyleşiyi okumadan önce bir mukayese yapmakta fayda olabilir. Söyleşimiz biter bitmez benimle bu sayıları ve raporu paylaşan Sergei, sayıların özellikle Avrupa ile kıyaslandığında bir hayli düşük olduğunu vurgulamayı elden bırakmamıştı. Şimdi kontrol ettiğimde, Almanya’nın resmi verilerine göre aşırı sağ günde ortalama 55 suç işlerken, 2020 yılında Almanya’daki toplam suç sayısı 20.201 olarak kayıtlarda görülüyor.[1] Bu mukayeseyi yaparken aşırı sağın etkisinin niceliksel olarak değerlendirmenin yaratacağı handikapları da göz önünde bulundurmak gerektiğini, sayıların bütünü anlamada yanıltıcı olabileceğini de bir kez daha vurgulamalıyım. Yine de Ukrayna ve Almanya arasındaki bu uçurumun bir anlamının olabileceğini akılda tutmaktan yanayım.

Sergei Movchan

Sergei yoldaş, enternasyonalimizin Ukraynalı emekçiler için yaptığı 2. yardım konvoyu kampanyasında sürekli bizlerin yanında oldu. Sendikalar ve sosyalistlerle yaptığımız tüm görüşmelerde bizlerle beraberdi. Ukraynalı emekçilere verilecek en ufak bir destek için tarifi mümkün olmayan bir sabır ve sözcüklerle ifadesi zor bir mutlulukla çalıştı.

Kendisi ile Zaporijya ve Kiev’de gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Sedat Durel: Pek çok kişi Ukrayna’nın aşırı sağ partiler tarafından yönetildiğini düşünüyor. Biz bu fikirde değiliz ama aşırı sağın Ukrayna’da bir gerçek olduğunun da farkındayız. Sen Ukrayna’nın aşırı sağ tarafından yönetildiği fikri hakkında ne düşünüyorsun?

Sergei Movchan: Bu kesinlikle yanlış bir fikir. Zelenski’nin partisi popülist söylemlere sahip ideolojisiz bir parti. Eğer iktisadi yaklaşımlarından bahsediliyorsa da belki liberal diyebilirim. Ancak onların politik görüşlerinden, partinin arka planındaki onu tanımlayan fikirden bahsediliyorsa bu asla aşırı sağ değil. Sadece popülizm. Parti ana akım politikaları takip etmeye çalışıyor.

Sedat: Bu noktada sana bir soru sormak istiyorum. Zelenski Yahudi, aşırı sağ için bir Yahudinin devlet başkanı olması kabul edilir bir durum mu?

Sergei: Genellikle kimse bunu umursamıyor. Ama yine de bu çok iyi ve derinlikli bir soru. Evet, Zelenski bir Yahudi ama Yahudi gelenekleri ile yaşayan biri değil. O daha çok Sovyet döneminin ve o dönemin Ukrayna’sının fikirleri ile yetişmiş biri. Bugünlerde bunu inkâr etse de…

(Sergei ile söyleşimizi Zaporijya’dan dönüş yolunda geciken trenimizi beklerken yapma şansımız oluyor. Koca şehirde elektriğin olduğu tek nokta tren istasyonu. Söyleşinin tam da bu noktasına geldiğimizde dışarıdan boğuk sesler duyuyoruz. Artık bu seslere her ne kadar aşina olsak da yine de tüm iyimserliğimizle seslerin tren raylarından gelmiş olabileceğini düşünüp konuşmaya devam ediyoruz. Ardından Rusya’nın geniş kapsamlı bir hava saldırısı başlattığını, seslerin de hava savunma sisteminin imha ettiği füzelerden geldiğini anlıyoruz. Tam bu noktada garda yapılan duyurunun ardından ‘Ok, evacuation! (Tamam, tahliye)’ diyor Sergei. Sakinliğini hiç bozmayan kalabalığa uyarak valizlerimizi alıp vakit kaybetmeden sığınağa çekiliyoruz. Merdivenlerden inerken bana ‘Sence de çok ironik bir an değil mi? Pek çok insan Ukrayna’nın aşırı sağı hakkında bilgi istiyor. Evet, Ukrayna’daki aşırı sağ sorunu çok önemli bir konu ama sence de bundan daha acil sorunlarımız yok mu? Bu an çok şey anlatmıyor mu?’ diyor. Söyleşiye iki gün sonra vardığımız Kiev’de çok kısıtlı bir zaman aralığı içerisinde devam edebiliyoruz.)

Sedat: İki gün önce aşırı sağ hakkında seninle bir söyleşi yapıyorduk ve sohbetimiz Rusya tarafından bölünmüştü. Neyse, devam edelim. Ukrayna’daki aşırı sağ partilerin durumu hakkında neler söyleyebilirsin?

Sergei: Şu anda Ukrayna parlamentosunda neredeyse hiç aşırı sağ yok. Yalnızca aşırı sağ parti Svoboda kökenli bir kişi parlamentoda. Ama o da partinin listesinden seçilemedi. Bizde karma listeler de olabiliyor, bir bölgeden bu sayede parlamentoya girebildi. Sağ parti koalisyonu ki içlerinde Özgürlük Hareketi[2], Azov Hareketi’nin[3] politik ayağı olan Ulusal Kolordu[4], Sağ Sektör[5] ve kimi başka aşırı sağ partiler bulunuyor. Bunlar genel seçimde toplamda ancak yüzde 2,5 kadar oy alabildiler. Ama Ukrayna’da barajı geçebilmek için en az yüzde 5 oy alınması gerekiyor. Bu koalisyon genel seçimlerde beklentilerinin altında oy alarak yenildi. Parlamento için konuşursak durum bu ama aynı zamanda bazı oblast[6] merkezlerinde, şehir ve yerel konseylerde 3 tane temsilcileri seçilebildi.

Sedat: Bana daha önce bir önceki seçimlerde aşırı sağın yüzde 10 civarında bir oy aldıklarını söylemiştin. Ardından son seçimlerde yüzde 2,5 gibi bir düzeye düşmüş…

Sergei: Evet, öncesinde daha iyi sonuçlar elde etmişlerdi. Bu seçimlerde aynı şekilde koalisyonla değil de en eski ulusalcı parti ile seçimlere girmişlerdi. Bu parti de Natsionalnyi Korpus gibi radikal bir parti değil. Daha geleneksel bir sağ partiydi. Sonradan bu parti de isim değiştirerek daha da radikal bir pozisyona kaydı. Önce adlarını değiştirdiler. Ukrayna Nasyonal Sosyalist Partisi değil de, Ukrayna Sosyal-Ulusal Partisi[7] olarak adlandırdılar kendilerini. Bu değişiklik ve aldıkları büyük destek Meydan ayaklanması öncesindeki politik durumun sonucu olarak ortaya çıktı. Bir sürü insan onlara oy verdi çünkü Viktor Yanukoviç’ten (Ukrayna Eski Devlet Başkanı) nefret ediyorlardı ve bunun için Svoboda’yı istediler. Parlamentoda Yanukoviç’in üstesinden gelebileceğini düşündüler. Ama aynı zamanda bu parti aslında Yanukoviç’in partisinden de çok destek aldı. Çünkü Yanukoviç için bunlar çok kullanışlı bir düşmandı. Yanukoviç’in taraftarlarına bunları rakip olarak göstermesi büyük bir fayda sağlayacaktı. Öyle ki onlar [rejim] ana akım medyada da onlara ciddi şekilde yer açtı. Ana akım medyayı kullanmalarına müsaade etti. Büyük olasılıkla Svoboda’nın liderinin başkanlık seçiminde ana rakip olmasını çok istediler. Çünkü böyle bir rakip Yanukoviç tarafından kolaylıkla yenilebilirdi. Çünkü çok ulusalcı bir figürdü ve insanlar genel olarak böyle birini Ukrayna’nın devlet başkanı olarak görmek istemeyecekti. Hatta Svoboda’ya para teklif ettiklerine dair bilgilerimiz bile var ama Svoboda bunu kabul etmemiş.

Sonuçta [aşırı sağın] en büyük zaferi Meydan öncesindeydi. Meydan sonrasında da parlamentoya seçilip kimi ulusalcı bakanları bile olmuştu. Şimdi ise böyle iyi sonuçlar alamıyorlar. Niçin? Şu anda ulusalcı söylemin kendisi ana akım haline geldi. Elbette ki kırmızı çizgiler geçilmiyor. Ana akım liberal ve popülist olmasına rağmen ulusalcı söylemler toplumun genelinde kolayca kabul görebiliyor. Bu, Pedro Proşenko (Ukrayna Eski Devlet Başkanı) gibi klasik bir iş insanı, bir şeker üreticisinin Yanukoviç’i nasıl olup da yenebildiğini de açıklıyor. Onlar beş yıl içerisinde Ukrayna’nın başat ulusalcıları olabildiler. Proşenko’nun -ana akım adayın- sloganı “Ordu, inanç ve dil” iken kim niçin Proşenko yerine Svoboda’ya oy verir ki? Pek çok insan için bu durum geçerliydi. Aşırı sağın son genel seçimlerde popülaritesini, desteğini kaybetmesinin sebebi de buydu. Sıradan insanların desteklediği temel ve en basit söylemler zaten ana akım siyaset tarafından kullanılmaktaydı. Daha radikal fikirleri ise zaten insanların çoğu tarafından benimsenmiyordu. Bu fikirler sadece ülkenin batı bölgelerinde destek bulabiliyordu. Bu yüzden Avrupa’daki aşırı sağ ile mukayese edildiğinde böylesi düşük seçim sonuçları alıyorlar. Yine de onları parlamentodaki düşük oylarından ötürü küçümsememeliyiz. Bunların temel silahı parlamento değil, oradan gelebilecek tehdit burada değil. Bir sonraki seçimlerde seçmenin yüzde 5’i onlara oy verebilir de.

Sedat: Bu nokta bence çok önemli. Daha önce söylediğin gibi parlamentoda var olmamalarına rağmen aslında sokakta güçlüler. Daha önce sokakta insanları yakalayıp bir direğe-ağaca bağlayıp döven insanları da görmüştük. Bunlar gerçek. Öte yandan Ukrayna hükümetinin zayıf bir hükümet olduğunu ve aşırı sağın bundan faydalandığını da söylüyordun. Bu iki olgu arasındaki bağı nasıl görüyorsun?

Sergei: 2013 yılından sonra devlet daha da güçsüz bir hale geldi. Meydan’ın ilk yılındaki kötü imajından ötürü polis neredeyse saklandı. Sokaklardaki politik gösterilerle sürtüşmek istemediler. Sokaklardaki temel politik unsur da aşırı sağdı. Polisi vurup üzerlerine patlayıcılar atıyorlardı ve buna karşı polis hiçbir şey yapmadı. Meydan’dan sonra da sokağın kontrolü aşırı sağa kaldı, sokak şiddetini tekele aldılar. Bundan önce de antifaşistler oldukça güçsüzdü ama Meydan’dan sonra iyice kayboldular. Böylece sokaklar aşırı sağa kaldı ve istediklerini yapabildiler. Elbette ki zaman geçtikçe, polis yeniden güçlendikçe durum değişti. Polisi kontrol eden İçişleri Bakanı Arsen Avakov’un aşırı sağ ile çok yakın bağları vardı. Onları bazen korudu, bazen de doğrudan destekledi. Böylece sokaklarda bir denge oluştu ama bu denge elbette İçişleri Bakanlığının kontrolündeydi. Bakan, Ulusal Kolordu gibi aralarında güçlü tarihsel ilişkilerin olduğu grupları kontrol edebiliyor. Buna rağmen daha küçük ve kontrol edilemeyen kimi gruplar da var ve sokaklarda insanlara saldırabiliyorlar. Netice olarak aşırı sağın sokaklarda hâlâ bir ağırlığı var, kontrol edebiliyorlar ve bunu politikacılara baskı uygulamak için kullanıyorlar. Şehir konseylerini basıp “Bizim dediğimiz oyu kullanana kadar kimse salondan çıkmayacak” dedikleri 2-3 olay dahi yaşandı. Parlamentonun yakınlarında Donbas konusunda şiddet dolu eylemler yaptılar. “Eğer Donbas konusunda anlaşırsanız şiddete hazır olun” mesajı verdiler. Böylece ciddi bir tehdit haline geldiler. Sadece solcular ve feministler için değil tüm muhalefet, özellikle de Rus destekçileri için ciddi bir tehdit haline geldiler. Hükümet ve partiler için ise şiddet potansiyeli doğrultusunda bir tehdit oluşturuyorlar. Açıktan demeseler de herkes anladı ki Minsk Protokolü[8] gibi bir şey lehine oy verirseniz ayaklanacağız, diyorlar. Bu mesajı veriyorlar.

Sedat: Bu noktada küçük bir sorum var. Aşırı sağ örgütler işçi sınıfı içinde, endüstri bölgelerinde güce sahipler mi? Şimdiye dek hiç bir işçi direnişine saldırdıkları oldu mu?

Sergei: Bildiğim kadarıyla hayır, öyle bir saldırı olmadı. Hatta tam tersinden burası ile bağ kurmaya bile çalıştılar. Mesela Svoboda sosyalistçilik oynamaya da çalışıyor. Bir sloganları var: “Patronsuz, efendisiz bir Ukrayna için”, bu epey solcu bir slogan aslında. Bence bunu Fransa’daki Le Pen’in partisinden öğrendiler çünkü Le Pen Putin destekçisi olana kadar onlarla çok güçlü bağları vardı. Ekonomi alanında da sosyalist görünmeye çalışıyorlar. Ulusal Kolordu bağımsız işçi sendikaları federasyonu ile bağlar kurmaya çalıştı mesela. Neden? Çünkü bir sokak güçleri var ve bunu tüm örgütlere önermek istiyorlar. “Bir protesto mu yapmak istiyorsunuz? Biz orada sizlerle oluruz. Polisle kavga eder, belediye binalarını işgal edebiliriz” vb. Bunu önerdiler ama bu hiçbir zaman kabul görmedi. Yine de benim de katıldığım işçi eylemlerine aşırı sağın bayrakları, amblemleri vb. ile katıldıklarını görebildim. Ama devam eden dönemde bu işbirliği denemesi bitti. Başaramadılar.

İşçi bölgelerine gelince Harkov’da güçlüler. Azak Alayları’nın çıktığı yer Harkov. Burası Rusça konuşulan bir yer ve birçok Rus yanlısı örgüt de var burada, onlarla çatışıyorlardı. Harkov’da güçlü bir durumdalar. Kryvyi Rih’te ise az sayıda insanla bir sendika örgütlemeye giriştiler ama başaramadılar. Genellikle bu tip işlere karışmıyorlar.

Bir ideoloji ile tanımlanamayan böyle bir partiyi birileri aşırı sağ olarak tanımlıyorsa başkalarına ne denebilir hiç bilmiyorum! Evet, bugün vatanseverler. Ama bugün vatanseverlik konusunda Ukrayna’da bir yarış var. Herkes bir numaralı vatansever olmaya çalışıyor.

Sedat: Peki Zelenski hükümetini ve partisini nasıl tanımlarsın? Onu ve partisini aşırı sağ olarak tanımlayan çok insan var.

Sergei: Bu tam bir saçmalık! Onların bir ideolojileri olduğunu düşünmüyorum. Partisi bile tam anlamı ile gerçek bir parti değil, sadece arkadaşları, meslektaşları yani yakın çevresinin birinci-ikinci halkalarından oluşan bir parti. Bu insanların nereden çıktığını bile anlayamıyorum. Bazıları parlamentoya girmek için bu pozisyonu satın almış iş insanları. Başkanlık seçimi parlamento seçiminden önceydi ve pek çok insan Zelenski’nin kazanacağından emindi. İnsanların çoğu ise Zelenski’ye oy verirken partide kimin olduğunu bile bilmiyordu. Gerçeklikte ortada adını hak eden bir parti yok bile. Parlamentodaki vekilleri de çok sayıda fraksiyona bölünmüş durumda. Çok farklı fikirleri destekleyen, farklı oligarklar tarafından kontrol edilen temsilcileri mevcut. Yani bu parti bir ideoloji ile tanımlanamayacak bir parti. Kimileri çok neoliberal, buna gerçekten inanan insanlar. Bu kişiler temel olarak partiyi ve hükümetteki kilit noktaları kontrol ediyorlar. Bir ideoloji ile tanımlanamayan böyle bir partiyi birileri aşırı sağ olarak tanımlıyorsa başkalarına ne denebilir hiç bilmiyorum! Evet, bugün vatanseverler. Ama bugün vatanseverlik konusunda Ukrayna’da bir yarış var. Herkes bir numaralı vatansever olmaya çalışıyor.

Zelenski’den bahsedecek olursak, başarısının kaynağı tüm ülkenin başkanı olma niyetinde olduğunu söylemesiydi. Ukraynaca konuşabiliyordu, Rusça konuşabiliyordu. İlk yıllarında yaşanan bir tartışmasında “Sokağın ismi fark etmez. Lenin sokağı da Bandera[9] sokağı da olabilir,” demişti. Bunu hâlâ hatırlıyoruz.

Sedat: Savaşın, Rus istilasının farklı sonuçlarına/senaryolarına göre Ukrayna’da aşırı sağın geleceğini nasıl görüyorsun? Olasılıklar neler?

Sergei: Bir öngörüde bulunmak çok zor. Bir tahminde bulunsam da her şey öyle olacak anlamına gelmemeli. Bana göre Ukrayna kazanır ya da çok iyi bir müzakere sürecine girerse bu, halka büyük bir zafer olarak sunulacak. Sonuç olarak da bu zaferin sahibi Zelenski olacak. Bundan sonra yeniden başkan olacağı kesin olur. Sonrasında da her zaman olduğu gibi desteğini yitirmeye başlayacak. Çok büyük ekonomik ve sosyal sorunlar yaşıyoruz. Şu anda lider rolünü iyi oynuyor ama mesele sosyal ve ekonomik sorunları çözmeye gelince kesinlikle eminim ki başarısız olacak. Zelenski gelecekte kısa bir dönemin lideri olabilir. Bu sözde zaferin ardından herkes Zelenski’yi suçlayıp Ukrayna’nın geleceğine kendileri karar vermek isteyecek. Bu sürecin az çok demokratik olabileceğini düşünüyorum. Temel ihtiyaçların her şeyi belirlediğini ve zamanla her şeyin değişebileceğini biliyoruz. Bu dönemde rekabet kesin olacak.

Sedat: Aşırı sağın geleceği hakkındaki fikirlerin ne? Bir keresinde “Eğer Rusya kazanırsa bu, aşırı sağın daha da güçlenmesine sebep olur” demiştin bana.

Sergei: Elbette. Ukrayna kazansa dahi bunu kullanmaya çalışacaklar. Zaferi kendilerine mal etmeye çabalayacaklar. Ama 2013 ile kıyaslayacak olursanız bugün çok büyük bir rekabetle karşı karşıyalar. 2013’te kendilerini ana kahraman olarak ilan edip gönüllü birliklere katılıyorlardı. Bu gönüllü birlikler çok dikkat çekmişti ama şu anda temel kahraman Ukrayna ordusu oldu. Bugün herkes “Ordu için dua et, bu birlikler için değil,” diyor. Şimdi aşırı sağın çok fazla rakibi var. Vatanseverlik konusunda da durum bu.

Eğer Ukrayna kaybeder ya da kötü bir müzakere sürecine girerse Ukrayna toplumu kendisini Zelenski tarafından ihanete uğramış hissedecek. Çok eminim ki toplumda bir rövanşizm başlayacak ve bunu da aşırı sağ yönetebilir. Bunu daha önce kapitülasyonlara karşı başlayan hareket sırasında da yaşadık. Böylesi bir durumda eğer insanların aşırı sağa desteği olur, kendilerini güçlü hissederlerse barışçıl olmayan gösteriler hatta iç savaşa kadar uzanacak sonuçlar oluşabilir. Zelenski hain ilan edilir ve devrilebilir. Aşırı sağın gönüllü birlikleri sahip oldukları silahlarla Zelenski ve parlamentoya karşı başlayan protestoları yönetebilirler. Bu sayede ülkede gerçekten de gücü ellerine alabilirler. Bu gerçekçi bir senaryo. Eğer Ukrayna kaybederse, insanların rövanşist duygularla dolup taştığı, yıkılmış bir ülkede aşırı sağ çok daha güçlü bir hale gelir.

Eğer Ukrayna kazanırsa da bu kadar büyük şansları olmayacak. Hiç olmazsa çok fazla rakiple yüzleşmek zorunda kalacaklar. Bir numaralı kahraman onlar olmayacak. Diğer kahramanlarla yarışmak, kavga etmek zorunda kalacaklar. Feminist, lgbti+, hatta liberal kahramanlarla ve de Zelenski ve ekibiyle rekabet halinde kalacaklar.

Tüm hareketler savaşın aktif bir katılımcısı olarak kendilerini temsil etmeye çabalıyorlar. Lgbti+ savaşçılarımız var. Ordunun temeli işçi sınıfından oluşuyor. Solcular, feministler, anarşistler aktif olarak savaştalar.

Sedat: Bunu sorduğum için kusura bakma, fikrim olmadığından değil ama senin yanıtını yazmak zorundayım. Maalesef ki hâlâ pek çok insan Ukrayna’da sadece aşırı sağın savaştığını düşünüyor. Şu anda sahiden lgbti+ kahramanlar, feminist kahramanlar var mı?

Sergei: Şu anda herkes savaşıyor. 2013 ile kıyaslayalım. O dönemde aşırı sağ kendi gönüllü birlikleri ile savaşmaktaydı, şimdi ise halkın kendisi savaşıyor. Toplumumuzun her bileşeni, oligarklar hariç olmak üzere diyebilirim, seferber olmuş durumda. Tüm hareketler savaşın aktif bir katılımcısı olarak kendilerini temsil etmeye çabalıyorlar. Evet, bizim gerçekten de lgbti+ savaşçılarımız var. Elbette ki var. Elbette pek çok işçi gönüllü olarak savaşa katıldı. Ordunun temeli işçi sınıfından oluşuyor. Sendikalar seferberliğe büyük bir destekte bulundu. Solcular, feministler, anarşistler aktif olarak savaştalar. Elbette ki kadınlar da savaşıyor. Şu anda ordunun yüzde 20’si kadınlardan oluşuyor. Çoğu kadın elbette ki cephenin en önünde olmayabiliyor. Ama kadınlar ve feministler de savaşta varlar. Bizim yoldaşlarımız da savaşta. Mesela bizim çok cesur bir kadın yoldaşımız var, yakında kendi birliğinin yöneticisi olacak. Şu anda kimi bürokratik işlemlerin tamamlanmasını bekliyor. Dron operatörü olarak orduda bulunuyor. Başka bir kadın yoldaşımız savaşta üç parmağını kaybetti ve cephede en önde savaşıyordu. Bunlar istisnalar değil. Bu şekilde orduda çok büyük sayıda örnek var.

Bu insanlar birdenbire kaybolmayacaklar. Politikada kalacaklar. Terhis olduklarında politik faaliyetlerini sürdürmeye devam edecekler. O zaman aşırı sağ sahada yalnız olmayacak. Kendisini bir rekabet içerisinde bulacak.

Ukrayna’da aşırı sağın durumu, gücü hakkında bilgi almak istiyorsanız bize sorun. Bize, Ukraynalılara ve Ukraynalı solculara sorun. Gerçek tabloyu, sayıları, grupları bu probleme sebep olan insanları biz biliyoruz. “Bütün Ukrayna faşisttir” fantezisi bunları yenmek için bize hiç de yardımcı olmuyor. Biz sahadayız, burada mücadele ediyoruz.

Sedat: Son sözü istemek her zaman en zoru biliyorum ama yine de sormalıyım. Son söz olarak bir şeyler daha söylemek ister misin?

Sergei: Şurası çok önemli, ben her iki popüler hikâyeye de katılmıyorum. Bunlardan birincisini Rusya propagandası yarattı. “Aşırı sağ Ukrayna hükümetini kontrol ediyor. Ukrayna’da neredeyse herkes faşist. Aşırı sağ sokakları dolduruyor.” Bunlar tamamen yanlış. Elbette ki ulusalcı fikirler son yıllarda daha popüler. Ama niçin, gerçek düşman olan Putin ve Rusya sayesinde. Gelip ülkemizi işgale kalkıştılar. Bundan sonra ulusalcılar zeki, geleceği öngörebilen insanlar olarak göründüler. “Size ülkemizin Ruslar tarafından işgal edileceğini söylemiştik. 70 yıl önce Bandera ‘Asıl düşmanımız Rusya’dır,’ demişti. Ve görüyorsunuz, haklıydı,” diyorlar. Böylece bugüne dek yalnızca ülkenin batısında yerel bir figür olan Bandera halk kahramanı haline geldi ve tüm ülkede bir figür olarak kabul görmeye başladı. Elbette ki insanlar onun kim olduğunu ve gerçek fikirlerini bilmiyorlar ama bu sayede Ukrayna direnişinin bir kahramanı olarak görebiliyorlar.   

Aynı şekilde Ukrayna liberallerinin yarattığı hikâyeye de karşıyım. Liberaller diyor ki, “Ukrayna’da aşırı sağ ve faşist yoktur. Tek faşist Putin’dir ve biz de dünyadaki tek gerçek şeytana karşı savaşıyoruz.” Bu da elbette ki doğru değil. Ben de Rusya’nın otoriter, neredeyse faşist bir devlet olduğunu düşünüyorum ama bu, Ukrayna’da faşistlerin olmadığı anlamına gelmiyor. Elbette ki Ukrayna’da orduda ve gönüllü birliklerinde aşırı sağ tarafından örgütlenmiş kişiler var. Elbette ki biz ulusalcı bir söylemin hegemonyası altındayız. Bu bizim için devasa bir sorun. Ama ne olur bırakın bu sorunla Rus askerleri olmaksızın biz mücadele edelim! Onlar bunu çözme konusunda yardımcı falan olmuyorlar. Tek yaptıkları şey savaş çıkarmak. Başka bir şey değil.

Son olarak eğer Ukrayna’da aşırı sağın durumu, gücü hakkında bilgi almak istiyorsanız bize sorun. Bize, Ukraynalılara ve Ukraynalı solculara sorun. Gerçek tabloyu, sayıları, grupları bu probleme sebep olan insanları biz biliyoruz. “Bütün Ukrayna faşisttir” fantezisi bunları yenmek için bize hiç de yardımcı olmuyor. Biz sahadayız, burada mücadele ediyoruz. Bize sorun. Bu hepimiz için en iyisi olur.

Teşekkür ederim.

Sedat: Ben çok teşekkür ederim.


[1] Alman İç İstihbarat Teşkilatı (BfV) verileri için bkz. https://www.verfassungsschutz.de/DE/themen/rechtsextremismus/zahlen-und-fakten/zahlen-und-fakten_node.html;jsessionid=A73DC78D3E856253489D7662BC868228.internet282#doc679030bodyText2

Ancak bu verilerin gerçeğin neredeyse yarısını ifade ettiğine dair görüşler de mevcut: https://verband-brg.de/rechte-rassistische-und-antisemitische-gewalt-in-deutschland-2021-jahresbilanzen-der-opferberatungsstellen/#pressemitteilung

[2] Hareket ismiyle anılan bu partinin Ukraynaca adı Svoboda.

[3] Türkçe çevirisi “Azak Alayları” olabilecek paramiliter oluşum. Kendisini şimdi yerle bir olan Mariupol şehrine dayandırıyor. Bu aşırı sağ örgüt özellikle 2014’te kurduğu gönüllü tugayları ile oldukça popüler olmuştu.

[4] Kendisini Ukrayna’nın Kahramanları olarak tanıtan bu partinin Ukraynaca adı Natsionalnyi Korpus.

[5] Ukraynaca Pravyi Sector.

[6] Ukrayna’nın idari bölümlerine verilen ad. Türkiye’deki valilik-belediye sisteminden farkı, kısıtlı yetkileri olan bir meclislerinin bulunması ve her oblastın ayrıca bir başkentinin olmasıdır.

[7] Bu parti bir kez daha isim değiştirerek yukarıda ismi geçen Svoboda (Özgürlük Hareketi olarak da tanınan Tüm Ukrayna’nın Birliği Partisi) adını alacak.

[8] Minsk Protokolü, Luhansk ve Donetsk’te ağır silahların kullanılmasının bırakılması ve ateşkesin sağlanması üzerine toplanan başarısız girişimler silsilesi. Bu süreçte Luhansk ve Donetsk’ten Rusya’nın çekilmesi sağlanamadığı gibi Rusya’nın tüm Ukrayna’yı işgal girişimi de durdurulamamış oldu. Ukrayna halkının gözünde bu girişim büyük bir başarısızlık olarak değerlendirildi.

[9] Stefan Bandera (1909-1959): Ukrayna’daki faşistlerin tarihsel lideri. Avusturya Macaristan’a bağlı Galiçya’da doğdu. 1. Dünya Savaşı sonunda bugünkü Batı Ukrayna Polonya’ya bırakıldı. Bandera 1918-1919’da Ukrayna-Polonya savaşında Ukrayna tarafında savaşa katıldı. Savaşın kaybedilmesinin ardından Ukrayna Ulusalcıları Örgütü’ne dahil oldu. Polonya’ya karşı Ukrayna’nın bağımsızlığı için eylemlere girişti ve tutuklandı. Nazilerin Polonya’yı işgali ile serbest kaldı ve Ukrayna Ulusalcıları Örgütü-B (B harfi Bandera’yı temsil ediyor) fraksiyonunu kurup Yahudi düşmanı, etnik temizlikçi faşist fikirlerini yaydı. Hitler’in desteğini isteyerek, Nazilerin Sovyetlere savaş açmasının ardından 1941’de Lviv’e geçti. Faşist bir Bağımsız Ukrayna Devleti’ni ilan etti ve Sovyetlere karşı karşıdevrimci bir direniş başlattı. Nazi işgali döneminde Nazilerle doğrudan işbirliği yapsa da Naziler tarafından bile tehdit olarak görülüp toplama kampına kapatıldı. Sovyetlerin Nazileri püskürtüp ilerlemeye başlaması ile beraber Naziler tarafından serbest bırakıldı. Yenilginin net olduğunu anlayınca direnişi reddetti. Batı Almanya’ya gidip burada antikomünist faaliyetlerini sürdürdü. 1959’da KGB tarafından gerçekleştirilen bir suikastla öldürüldü.

***

Editörün önerileri:

Cumhur İttifakı’nın yenilgisi için…

0

Seçim vakti yaklaştıkça Cumhur İttifakı, pek de şaşırtıcı olmayan hamlelerini hayata geçirmeye başladı. Hükümet bir yandan İstanbul saldırısını bütün muhalefeti terörize etmenin ve yeni bir sınır ötesi operasyon hazırlığının bahanesi olarak kullanıyor. Diğer yandan, HDP ile mecliste görüşme gerçekleştirerek, Öcalan’la görüşmelerin yeniden başlayacağına ilişkin haberler sızdırarak kaybettiği Kürt seçmenin en azından bir kısmını geri kazanmayı umuyor. Bir taraftan asgari ücret artışı, EYT düzenlemesi gibi adımlarla birtakım ekonomik tavizlere hazırlanırken, öte taraftan Saray oligarklarının ve bankaların kârlarını katlayan düzenlemeleri aralıksız sürdürüyor. Cumhur İttifakı, panik halinde adeta klavyenin bütün tuşlarına aynı anda basarak içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma çabası içerisinde.

Saray’ın seçim hazırlığı

Bir önceki sayımızda, 2015 Haziran seçimlerinden sonra olduğu gibi birtakım kirli ve karanlık planların devreye sokulmasının hiç kimse için sürpriz olmayacağını belirtmiştik. Mersin’deki saldırı sonrası İstanbul’da gerçekleşen bombalı saldırı ve ardından hükümetin aldığı tutum tam da bu zemine oturuyor. Her iki saldırıya ilişkin hükümet ve devlet yetkililerinden gelen çelişkili açıklamalar soru işaretlerini artırırken, tıpkı daha önceki örneklerde olduğu gibi kamuoyunu tatmin edici, şeffaf bir soruşturma yürütmekten özenle kaçınılıyor. Dahası hükümet, gerçekleştirilen hava operasyonlarının yanı sıra Suriye’de yeni bir kara harekâtının hazırlığında olduğunu duyuruyor. Bu sırada Erdoğan “Şehit edilen 3 yaşındaki yavrumuzun kanını yerde bırakmayalım derken aynı zamanda sandıkta da bırakmayalım” sözleriyle bütün muhalefeti kriminalize etmeye devam ediyor.

Altılı Masa’nın “uslu muhalefeti”

DEVA Partisi lideri Babacan “Niçin uzunca bir süredir, ‘Bir gece ansızın gelebilirim’ deyip de seçime altı ay kala bu operasyonları başlatmak istiyorsunuz. (…) ‘Burada siyasi hedefiniz nedir’ diye soruyoruz.”  açıklamasıyla Cumhur İttifakı’nın niyetini bir yönüyle açığa çıkartıyor. Bununla birlikte, hem aynı konuşmasında kendisi hem de parçası olduğu Altılı Masa sınır ötesi operasyonlara destek vererek bir kez daha Tek Adam rejiminin şoven, yayılmacı politikalarına destek sunuyorlar. Yakın geçmişte yaşanan deneyimlerin de gösterdiği gibi, çözüm sınır ötesi operasyonlardan değil, baskı politikalarının sonlandırılmasından, Kürt halkının demokratik taleplerinin tanınmasından ve yayılmacı dış politikaya son verilmesinden geçmektedir. Altılı Masa’nın bu yakıcı başlıklarda Saray’ın “uslu muhalefeti” olma konumundan bir adım öteye gitmediğinin bir kez daha altını çizmek gerekiyor.

Emek örgütleri sahneye!

Tek Adam rejimine karşı gerçek bir muhalefeti temsil edebilecek Emek ve Özgürlük İttifakı (EÖİ) ise, kuruluş ilanının ardından geçen yaklaşık üç aylık sürede bu yönde herhangi bir ilerleme kaydetmekten uzak görünüyor. EÖİ bileşenleri ısrarla kurulan ittifakın yalnızca bir seçim işbirliği olmadığını, aynı zamanda bir birleşik mücadele zemini olduğunu vurguluyorlardı. Bununla birlikte, EÖİ şu ana dek Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tutumunu netleştirmediği gibi emekçilerin acil ekonomik ve demokratik taleplerine ilişkin herhangi bir eylem planı da oluşturabilmiş değil. Tek Adam rejiminin baskı ve sefalet düzeninden gerçek bir kopuş için düzen partilerinden bağımsız bir siyasi seçeneğe ihtiyacımız var. Asgari ücretin insan onuruna yaraşır bir seviyeye çekilmesi için tüm emek örgütlerinin acil bir eylem etrafında yürüteceği birleşik bir kampanyanın bu seçeneğin inşasına önemli bir katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası lideri Viacheslav Fedorenko ile görüşme | Ukrayna Söyleşileri 3

0

Söyleşi: Sedat Durel

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyeti olarak Ukrayna’ya gerçekleştirdiğimiz dayanışma ziyaretinin 2. durağında Kryvyi Rih şehrindeydik. Şehir Sovyet döneminde demir madeninin etrafında kurulmuş devasa bir proleter şehri. Şehre esas karakterini kazandıran şey madeni olmasına rağmen şehir çok güçlü bir endüstri şehri de. Çıkarılan demir madeninin işlenip zenginleştirilmesi, bundan metal plakaların elde edilmesi vb. gibi başka pek çok büyük endüstriye de ev sahipliği yapıyor.

Şehrin alametifarikası maden ve endüstrileri olsa da ürünlerin taşımacılığı demiryolu ile yapıldığı için demiryolu işçilerinin tüm Ukrayna için oldukça kritik bir öneme sahip olduğunu görebiliyoruz.

Rusya’nın yayılmacı politikasının şehirde yaşayan proleterlerin hayatını tüm Ukrayna’da olduğu gibi baştan sona değiştirdiğinin altını çizmeliyiz. Şehir merkezine 15 km kadar yaklaşan Rus ordusuna karşı, başta öncü işçiler olmak üzere, oligarklar hariç şehrin tamamının seferberliği hayatın en önemli değişikliği olmuştu. Proleterlerin seferber olmasının son derecede temel bir sebebi vardı: evlerini, ailelerini ve kendi hayatlarını korumak. Rusya istilasının başarısını hayatları ile ödeyecekleri gibi örgütlerinin de yok olacağı kesindi.

Rus ordusunun büyük bir seferberlikle karada yenilgiye uğratılıp geri çekilmeye zorlanması sonrasında şehir en kötü günlerini geride bıraktı. Şimdi ise, tükenmez altyapı bombalamaları nedeniyle şehirde proleterlerin günlük hayatı halen zorda. Büyük elektrik kesintileri, internet bağlantısında saatler süren kopmalar, mobil şebekelerin işlememesi, hava saldırıları ve hayat pahalılığı emekçilerin günlük hayatlarının değişmez bir parçası olmuş durumda.

Kryvyi Rih’teki ilk durağımız Bağımsız Maden İşçileri Sendikası olmuştu (bkz. Ukrayna Söyleşileri 2). Bu sendikaya yaptığımız ziyaretin hemen ardından, 2018’deki büyük grevleri ve demiryollarındaki çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve de özelleştirme saldırısının durdurulması için verdikleri büyük mücadele ile tanıdığımız Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’na yardımımızı iletmek üzere ziyarette bulunduk. Ukrayna’da demiryolları özel değil, hâlâ devletin. Ancak uzun zamandır açığa çıkan özelleştirme tartışmaları savaş sırasında da durmuyor. Bir farkla. Savaş sırasında yolcu taşımacılığı ciddi şekilde azaldığı için demiryollarının yolcu değil de hâlâ kârlı olan kargo taşımacılığı kesiminin özelleştirilmesi konuşuluyor. Bir bilgi daha vermekte fayda var: Ukrayna’da tren rayları kargo ve yolcu taşımacılığının yanı sıra tır, tank vb. tekerlek genişliğine de uygun şekilde yapılmış durumda. Sovyet standartları halen geçerli ve demiryolu işçileri bunların tamamını kullanabilir durumda. “Demiryolları Kızıl Ordu’nun Kardeş Gücüdür” deyişini hâlâ anımsıyorlar. Dolayısıyla demiryolu işçileri pek çok başka stratejik alan ile de dolaylı olarak ilişkili halde çalışıyorlar.

Sovyetlerin çöküşü Ukrayna’da emekçiler adına sömürünün daha da artması sonucunu doğurmuş durumda. Madenler ve fabrikalara “çöken” oligarklar buralardan devasa gelirler elde ederken devlet kaynakları da aynı zenginlere aksın diye devlet mülkiyetindeki işletmelerde de bakım-onarım-gelişme hususları inanılmaz ihmal edilmiş durumda. Sovyetlerin mirasçısı sarı sendikalar (Ukrayna’da sarı sendika yerine muz sendikası diyorlar) ve demiryolları yönetimine karşı verilen mücadele ise Ukrayna işçi sınıfının en önemli direnç noktalarından biri.

Viacheslav Fedorenko, Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’nın liderlerinden. Onunla maden sendikası ziyaretimizin hemen ardından verdiğimiz yemek molasında buluşuyoruz. Cephede olan sendikalı işçilerin sağlıklarının güvence altına alınabilmesi için bizden istedikleri termal içlik, kışlık kıyafet, kışlık eldiven ve haberleşmenin kesilmemesi için de radyolardan oluşan yardım paketlerimizi elektriğin olmadığı konaklama noktamıza gelip beraberce sendikanın lokaline taşıyoruz. Viacheslav bizi derhal sendikasının ofisine götürüyor. Tüm yardım paketlerini orada açıyoruz. Özellikle radyoları gördüğünde çok seviniyor. Mobil ağın sıkça kesildiği koşullarda bize “Bunlarla pek çok işçinin hayatını kurtarmış olacaksınız,” diyor.

Yardımı teslim ettikten hemen sonra Viacheslav bizi işyerinde geziye çıkarıyor. Demiryolu işçilerinin spor odası, kışları ısınmak için kullandıkları çadır, diğer şehirlerden gelenlerin 1-2 gün konakladıkları odalar… Her birini tek tek anlatıp koşulların daha iyi olabilmesi için nelerin gerektiğini bizlere sıralıyor. Sonrasında bir makinistin yola çıkmadan önce yapması gerekenleri bize tek tek gösteriyor. Sağlık durumunun lokomotif kullanmaya uygun olduğunu teyit etmek için testlerin yapıldığı sağlıkçı odasına giriyoruz. Bizleri Ukrayna işçileri ve halkı ile dayanışmaya gelen aktivistler olarak tanıtıyor. Sonrasında bizi ne koşullarda çalıştığımızı anlamamız için lokomotiflere götürüyor. Lokomotiflerin her birinden bahsederken Vladimir İlyiç diyor. Önce anlamıyoruz, sonra fark ediyoruz ki bu, lokomotiflerin modelinin/serisinin adı. 60 yıllık lokomotifleri hâlâ kullanıyorlar. Yeni lokomotiflerin önünde fotoğrafımızı çekerken ben eski olanını gösterip “Ben Vladimir İlyiç ile fotoğraf çekmek istiyorum,” diyorum. Bana bakıp “These all Vladimir İlyiç” (Bunların hepsi Vladimir İlyiç) diyor. En genç lokomotif 30 yaşından bir hayli büyük.

Bir lokomotifin içinin yenilenmiş olması onu çok sevindiriyor. Eskilerinin içine bizi sokup tek tek ekipmanları tanıttıktan hemen sonra yenilenmiş olan lokomotife doğru yol alıyoruz. Yolda trenine giden bir makinistle karşılaşıyoruz. Viacheslav gerçek bir işçi lideri. Herkesi tanıyor, herkesle sıcak konuşmalar yapıyor, dahası herkesin derdini biliyor. İşe koyulan makinisti durdurup hemen bizi tanıtıyor. Çalışma koşullarını anlat, diyor. Benden bir hayli uzun ve iri olan dev makinistin elinde eski tip koca bir bez valiz var ve içi aletlerle dolu. Valiz arıza halinde onarım için gerekli ekipmanlarla dolu (yolculuğumuzun büyük çoğunluğunu hem daha güvenli olduğu hem de demiryolu işçileri ile bir arada olabilmek için bizler de trenle yaptık. Her seferde birden çok arıza olduğuna şahidiz). Çantayı taşıyabilecek miyim diye görmek için bana veriyorlar. Çanta 15 kg civarında olmalı. Taşıyabildiğimi görünce bir uyarı ile birlikte yeni bir iş teklifi alıyorum. Uyarı da şu: “Trenler bozulduğunda sen onarmak zorundasın ve onaramazsan bunun bedelini maaşından kesiyorlar.”

Viacheslav ile son olarak trenlerin kalkışlarının planlandığı lokomotiflerin durumunu bildiren notlar ve her makinistin teslim ettiği not defterlerinin olduğu; dolabından panosuna, not defterlerine, zeminine, pencere pervazına kadar her şeyi ile 1980’lerde dondurulmuş hissi veren odaya giriyoruz. Güzel Kryvyi Rih şehrinin tamamında kapılabileceğiniz bir duygu bu. Oligarklar ve burjuva hükümetler işçi devriminin kolektif mirasını tek bir cıvatasını bile değiştirmeksizin hâlâ kemirmeye devam ediyorlar. Eşyalar ve binalar eskidikçe işçilerin yaşamları daha da zorlaşıyor. Bulunduğumuz odada Viacheslav hareketini daha da vurgulu gösteren büyük jestleri ile eskiliği bize gösteriyor. “Lokomotifler korkunç durumda ama kalkması için iyi notlar yazmamız gerekiyor. Bu yüzden biz bu odaya yalan odası diyoruz,” diyor.

Viacheslav bizi turistik bir geziye çıkarmaktan çok, başka bir şehirden gelen kardeşini karşılayıp ona işyerini gösteren biri gibi davranıyor. Ama bunu yaparken bize lüksünü değil, gururlu bir Ukrayna işçisinin çalışma koşullarını herkese anlatmamız isteğiyle yapıyor. Tüm bunların yapılabilmesi için bir düzine bürokratik izni alma zahmetine de çoktan katlanmış durumda. Viacheslav sınıf mücadelesinde ve Rusya’nın yıkıcı saldırılarına karşı yanında olmamızdan ötürü bize gerçekten de kardeş gibi davranıyor.

Gezi bittikten sonra sendikanın deposuna dönüp kalan az vaktimizde aşağıdaki söyleşiyi gerçekleştiriyoruz. İngilizce sorduğum soruları ve yanıtlarını tüm yorgunluğuna rağmen bir an olsun oflamayan dostumuz, yoldaşımız Sergei çeviriyor. Rusça-Ukraynaca ve İngilizcenin yanı sıra ara ara kulağımıza çalınan İspanyolca süren uzun diyaloglarımızın verdiği yorgunluğa rağmen çevirilerinde bazen durup, “Bunu daha iyi şu şekilde anlatabilirim…” diyerek Viacheslav’ın sözlerini sorumluluk dolu büyük bir özveri ile iki, bazen de üç kez yeniden çeviriyor.

Kryvyi Rih‘te sergilenen Rus tanklarından biri

Söyleşimiz bitince şehir merkezine gidiyoruz. Burada etkisizleştirilmiş Rus tanklarının sergilendiği alanı görüp günü bitiriyoruz. Artık alıştığımız sesli gülüşlerine eşlik eden büyük jestleri ile tankları gösteren Viacheslav “İşte bizim Ukrayna Kazaklarının Rusya’ya tokadı ve koleksiyonumuzun yalnızca küçük bir kısmı” diyerek gururla gülüyor.

Son bir not: Bir önceki söyleşimizden bileceğiniz üzere Kryvyi Rih Rusça konuşulan bir şehir. Viacheslav’ın ana dili de Rusça. Ancak Rus işgalinin yıkıcı sonuçlarını gördükten sonra artık ağırlıklı olarak Ukraynaca konuşmaya özen gösteriyor. Söyleşi boyunca da daha iyi konuştuğu Rusçayı değil Ukraynacayı tercih ediyor.

Bize biraz kendinden bahsedebilir misin?

Viacheslav: Uzun yıllardır demiryolunda makinist olarak çalışıyorum ve burada Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’nı örgütlüyorum. Özellikle 2016’dan beri çabalarımız çok arttı.

Seni bağımsız bir sendika örgütlemeye iten ne oldu?

Viacheslav: Burada çalışma koşullarımız oldukça kötü. 2018’deki büyük grevimizin temel gündem maddeleri de bu oldu. Az önce gördüğünüz gibi kimi lokomotiflerin koltukları, bırakın saatlerce oturmayı biraz dinlenmek için bile uygun değil. Direnişimizde en önemli taleplerimizden birisi lokomotiflerde uygun bir havalandırma sisteminin olmasıydı. Sefere çıkmadan önce sağlık kontrolünden geçmemize rağmen özellikle yaz aylarında lokomotifin içi o kadar sıcak oluyor ki bazı arkadaşımız burada kalp krizi geçirdi. Bu yüzden de çok sayıda kaza oldu. Düşünün, yaz aylarında sıcaklık 50 °C’ye kadar çıkabiliyor. Bu sorunlara karşı örgütlenmemiz gerekti. Ben de her zaman başı çekenlerden biri oldum.

Burada sınıf mücadelesi oldukça zorlu. Bu sebeple mücadelede özellikle hukuki kısımları iyi bilmek çok önemli. Çünkü buradan çok saldırı oluyor. Mahkeme salonları şu anda benim ikinci evim gibi. Sürekli mahkemeye çıkıyorsunuz. Bu sebeple ben de işin bu kısmını da öğrenmek zorunda kaldım. Bu konudaki pratiğim o kadar yükseldi ki hukuk alanında bir eğitim aldım ve sınavdan rahatlıkla geçtim, şimdi sertifikamı bekliyorum.

Burada büyük direnişleri de gerçekleştirdiğimiz oldu ancak şu dönemlerde en çok yapmamız gereken şey işçilerin günlük hayatlarında yaşadıkları sorunlara dair hukuki yanıtları eldeki yasalar imkânınca geliştirmek. Bu yüzden şu anda sendikadaki en büyük uğraşım bu. Kimi zaman bunlarla neredeyse tek başıma uğraştığım zamanlar da oldu. Ama mesafe kat edebildik.

Şu anda bağımsız sendikaların hiçbir desteği, hiçbir geliri yok. Muz sendikalarının ise var. Çünkü bu muz sendikaları demiryollarının yöneticileriyle kimi sosyal hakların kesilmesi doğrultusunda da bir anlaşma yaptılar.

Daha önce bana bahsettiğin bir konu vardı. Sovyetlerden kalan sendikaların demiryolları yönetimleriyle ciddi şekilde işbirliği yapıp işçiden yana tavır almadığını söylüyordun. Bu sendikaların geçmişten kalan büyük mirasları, binaları, parası vb. de olmalı. Onlarla aranızda özellikle mali imkânlar açısından ne gibi farklılıklar var? Ya da bu düşüncem doğru mu?

Dediklerin doğru, böyle bir varlıkları var ama bunların kesinlikle daha da büyük ayrıcalıkları var… Bir örnek vermek istiyorum; bu muz sendikalarının (yukarıda bahsedildiği gibi sarı sendika yerine muz sendikası diyorlar) yöneticilerinin de özellikle ayrıcalıkları var. Mesela ben makinistim ve çalışıyorum. Bu sendikanın buradaki temsilcisi ise bir asistan makinist. Ama kâğıt üzerinde asistan makinist. Bu adam asistan makinist maaşı alıyor ama gerçeklikte hiç çalıştığını görmedik. Temel işi muz sendikasında çalışmak bu insanın. Ukrayna demiryolları ile muz sendikaları arasında bir anlaşma var. Kurumun kendisi bu sendikayı destekliyor. Düşünsenize, aylık sekiz milyon Grivna[1] destek alıyorlar kurumdan. Ama bizim bağımsız sendikalarımız onlar için koca bir engel oluşturuyor tabii. Çünkü bağımsız sendikalar sadece anlaşma yapıp çekilmiyor. Haklarımızı da istiyoruz. Bir başka örnek vereyim, bundan önce sendikalar için bir bütçe vardı. Kurum gelirinin yüzde 0,03’lük kısmı tüm sendikalara verilmeliydi. Ama Rus işgali başladığında bu hakkımız da kesilmiş oldu. Şu anda bağımsız sendikaların hiçbir desteği, hiçbir geliri yok. Muz sendikalarının ise var. Çünkü bu muz sendikaları demiryollarının yöneticileriyle kimi sosyal hakların kesilmesi doğrultusunda da bir anlaşma yaptılar.

Viacheslav Fedorenko

Bizim bağımsız sendikalar olarak temel faaliyetimiz şu anda mahkeme önünde yasal kavgamızı vermek. Yönetimin muz sendikası ile beraber yaptığı sosyal hak kesintileri vb. tüm saldırılara bu şekilde direniyoruz. Biz de işçilerin haklarını bu çerçevede savunup haklarını almalarını sağlamaya çalışıyoruz. Dürüst olmak gerekirse yönetimle muz sendikası arasında bir fark olmadığını söylemeliyim. Gerçekte ve işçilerin gözünde tamamen aynı şeyler.

Geleneksel olarak işverenin herkese en uygun koşulu oluşturması, tatil hakkı vermesi, sosyal hakları vermesi gerekir. İnsanlar bir denizi görüp, dinlenip bu sayede yenilenmelidirler. Ama burada bu işi muz sendikası dediğimiz yapıyor, işveren değil. Güneye-batıya gidip denizi görmek, dinlenmek herkesin hakkı olmalıyken bu sendikanın üyelerinin ayrıcalıkları oluyor. Tatil biletlerinin yüzde 99’u muz sendikası tarafından karşılanıyor. Buralarda da büyük tatil merkezleri var. Sonuç olarak bir tatil yapmak, bir yere gitmek istiyorsanız mutlaka bu geleneksel sendikanın üyesi olmanız gerekiyor. Yoksa tatil bile yapamıyorsunuz. Önümüzdeki zorluklardan biri de bu.

Siz şu durumda hem muz sendikasına hem de işletmeye karşı savaşıyorsunuz, aynı zamanda üyeleriniz de şu anda cephede. Kaç üyeniz cephede ve cephede ne kadar demiryolu işçisi var?

Bu depoda mı, genel olarak mı?

Eğer paylaşabilirseniz her ikisi de.

Bundan önce şunu söylemek istiyorum. Ukrayna’nın savunulması konusunda da sorumluluk bize düştü. Savaş başlar başlamaz öncelikle bağımsız sendikaların üyelerini cepheye göndermek, mobilize etmek istediler. Diğer sendikanın değil.

Bunu yapan kim? Hükümet mi, işletme mi, sendika mı?

Elimizde doğrudan bir kanıt yok, anlayabiliyoruz. Seferberlik kurulu bakıyor normalde bu işe. Ama şunu söyleyebilirim ki, bence demiryollarının idarecileri kimin mobilize olması gerektiğine karar veriyor. Ellerinde kritik işlerde çalışan insanların listesi var. Bu işçilerin hiçbir koşulda askere alınmaması gerekir, yoksa işler durur. Demiryolları da bu listeyi teslim ediyor. Ama görüyoruz ki kurum buraya müdahalelerde bulunabiliyor, en azından bu listeye istedikleri birilerini ekleyebiliyorlar, istemediklerini de kimi zaman çıkarabiliyorlar. Bu tercih durumundan ötürü yönetim muz sendikasının önceliklerini ön plana çıkarmış oluyor. Sendikaların normalde işçilerin haklarını koruyup onlar için mücadele etmesi lazım ama bunlar tam tersini yapıyor. İşçilerin haklarını kaybetmesine sebep olacak anlaşmaları imzalıyorlar. Kötü koşullara gözlerini kapatıyorlar.

Bugün Yuri bize maden sahiplerinin özellikle öncü işçilerin askere alınması için çalışma yaptığını, seferberliği onlardan kurtulmanın bir yolu olarak gördüğünü söyledi. Burada da benzer bir durum var mı?

Tabii ki. Ama bu yeni bir durum değil. 2018’de benzer bir durum yaşamıştık. Askeri inzibatlar gelip birçok öncüyü askere almaya zorlamışlardı. Buna biraz benzer bir şey benim bile başıma geldi. 2018’de askeri inzibat bu ofise gelip benim askere alınma emrimi gösterdi. O sırada daha önce sana bahsettiğim o çok büyük direnişin içerisindeydik. Ben de kâğıdı alıp imzaladım ama sonrasında gidip bunu reddedebilmiştim.

2018’de burada çok büyük bir direniş vardı. Bu direnişi yine siz bağımsız sendikalar mı örgütlediniz yoksa başka kimseler de yardımcı olmuş muydu? Kim örgütledi bu grevi?

(Viacheslav elini kaldırarak beden dilini kullanıp haklı bir gururla “ben” diyor. Uzun uzun gülüşüyoruz.)

Temel talepleriniz neydi?

Bu sadece buradaki değil genel olarak yaşanan en büyük direnişti. 2018’de Lviv’dekiler bile katılmıştı. Başka şehirler de katıldı. Ukrayna geneline yayıldı.

Greve kaç kişi katılmıştı?

Lokomotiflerin yüzde 80’ini çalıştırmayacak kadar çok ciddi bir katılım vardı. Makinist, asistan makinistler ve diğer görevliler buna dahil oldular. Ancak bu başlangıçtaki gücümüzü sonrasında yavaş yavaş kaybettik. Bir ay sürdü direnişimiz ama gücümüz azaldı. Yönetim de bu sırada işçilerin eşlerine SMS’ler göndermeye başladı. SMS’te “Eşiniz yasaları çiğniyor ve bu yüzden işten atılacak” yazıyor ve bu SMS’ler bilinmeyen numaralardan atılıyordu.

Deponun şefi de polise benim işçileri yasaları çiğnemesi için örgütlediğimi ve bir radikal olup herkesi kontrol ettiğimi yazan bir not göndermiş. Başta belirttiğim yasal haklarımızı kullanarak yasal direnişler yapma konusu burada devreye giriyor. Burada önemli olan şey, biz bu sırada trenleri sürmeyeceğimizi söylemiştik. Evet, bunu yasal olarak yapmaya hakkımız yok görünüyordu ama bizim yaptığımız grevin türü İtalyan grevi olarak bilinen bir grev. Bizim genel olarak iş bırakmamızı sağlamıyor yasalar ama biz, bize verilen direktifleri iyice inceliyoruz. Eğer bu direktifleri harfiyen uygularsanız lokomotiflerin hiçbirini kullanamazsınız. Biz trenleri tabii ki de bahsettiğimiz haklarımızı almak için çalıştırmıyorduk ama kendimize yasal zemin olarak lokomotiflerin durumunu gösterme şansını bulduk. Lokomotiflerin her birinde mutlaka problemler var. Biz de bu talimatları göstererek lokomotifleri kullanamayacağımızı, direktiflerin bize lokomotifleri kullanmamızı yasakladığını söyledik. Ama depo şefi de bu sırada bize karşı olarak hâlâ her şeyin çok iyi olduğunu, trenlerin çalışabileceğini söylüyordu.

Viacheslav’ın gezdirdiği hâlâ kullanılan eski lokomotiflerden biri

Peki sonunda ne oldu?

Nihayetinde doğrudan Altyapı Bakanlığı düzeyinde görüşmelere başladık. Burada bir tür anlaşmaya varıldı. Çalışmaya geri dönmek doğrultusunda birtakım kararlar alındı. Bunun karşılığında hiçbir işçiye dava açılmayacağının, polise şikâyet olmayacağının ve işten atılmayacağımızın garantisini aldık. Bu ilk anlaşmaydı ama ben bu anlaşmayı imzalamadım mesela. Diğer kısımda da iş koşullarında birtakım iyileştirmeler sağlandı. Örneğin çoğumuzun işkolu tehlikeli işkolu sınıfına dahil edildi. Bu önemli bir kazanımdı ve yasal haklarımızın artmasını sağladı. Bu sayede pek çok hakkı da talep edebilir hale gelmiştik. Ama buna rağmen çalışma koşullarının iyileştirilmesi çok da kolay değildi. Çünkü çoğunlukla ekipmanlar çok eskiydi. Genel olarak düzenlemeler çok az sayıda yerde yapılabildi. Örneğin burada yapılabildi ama kazanımın genele yayıldığını tam olarak söyleyemeyiz. Kurumun kendisi aynı zamanda bütçe sorunlarından ötürü de bu iyileştirmelerin hepsini karşılayamadı. İşler direnişimizin ötesinde de epey karışık bir haldeydi yani.

Bağımsız işçi sendikaları olarak hem muz sendikalarına hem de demiryolları kurumuna karşı mücadele ediyordunuz. Ama işgal başladığında bir de Ruslara karşı savaşmaya başladınız. İşgale karşı seferber olmanızın, savaşa katılmanızın motivasyonu neydi? Şu anda durum ne, kaç üyeniz cephede?

Tüm depo işçilerinin yüzde 10’u şu anda cephede. Durum ise zorlu. Ordunun ikmali ile ilgili çok sayıda sorun yaşanıyor. Bazen çok basit şeylerin eksikliği görülebiliyor. Özellikle ilk iki ay durum çok kötüydü. Şimdi ise biraz daha düzeldi. Başlangıçta kurşungeçirmez zırh bile yoktu. Biz burada eski arabaların uygun parçalarını alarak el yapımı koruyucu zırhlar yapmaya çabaladık. Hükümet ve ordu tamamen saldırıya hazırlıksızdı. Burada, Kryvyi Rih’te sahada ne olduğu, ne olacağı hakkında hiçbir bilgimiz yoktu. Hiçbir hazırlık yoktu ve Şubat 2022’de işgal başladı. 25 Şubat’ta da burada insanlarla kendiliğinden bir örgütlenmeye girdik. Siperler kazdık ve kendimize tahkimatlar yaptık. Tamamı el yapımıydı. Bu sırada hiçbir ordu yöneticisi, kumandan vb. yoktu. Hepsini biz yaptık. Buralara konuşlanıp direnişe geçtiğimizde de yemek sorunun çözülmesi için insanlar nöbetçilere, direnişçilere yemekler getirmeye başladı. Bir ara o kadar çok yemek geldi ki biz yardım dursun diye yalvarmaya bile başlamıştık. Ama yemek yardımı kesintisizce sürdü. Herkes o düzeyde motiveydi. Öyle bir hal vardı ki hep beraber nereye çukur kazacağımıza, makineli tüfekleri nereye koyacağımıza kendimiz karar vermeye başladık. Savaş pozisyonumuzu kendi kendimize belirledik. Ancak bu sırada yeterli silahımız hiçbir şekilde yoktu.

Bu süreç Rusya’nın şehre 15 km yaklaşması sırasında mı yoksa daha önce mi başladı?

Hayır, öncesinde başladı. Hazırlık yapmaya hemen başladık ama Ruslar 2-3 haftada şehir merkezine 15 km kadar gelebildiler. Bu dönemde Ruslar, Ukrayna tarafından helikopterlerle epey yavaşlatıldı, biraz zaman kazandık. Sanıyorum buradaki çocukların büyük çoğunluğu o sırada ölmüştür…

Bana göre Rusların doğudan buraya girmek istemelerinin sebebi, burayı güney ordusu ve kuzey ordusu ile birleşmek için istemeleriydi. Herkesin yönü bu noktaydı. Güneyden kuzeye, kuzeyden güneye yapılan Rus müdahaleleri burada buluşup ülkeyi parçalara ayırmış olacaktı. Bu sebeple önemli bir saldırı noktasıydı Kryvyi Rih. Buna rağmen Baş Kumandanımız Zelenski’nin nasıl olur da bu iş başlamadan önce seferberlik için çağrıda bulunmadığını anlayamıyorum. Bir iki ay önce söylemiş olsaydı biz çoktan hazır olabilirdik. Bir iki haftalık hazırlık yapabildik. Bir iki ayımız olsa Rus güçlerini çok daha önce durdurabilirdik. Bunu hiçbir zaman aklım almayacak. Öyle ki benim babam bile Ukrayna’ya bir gün Rus hükümetinin saldıracağını, savaşa hazır olmamız gerektiğini söylerdi. 200 yıldır bu durumdayız. Hükümet buna nasıl hazırlıksız yakalanabilir?

Bu savaşı kazanacağımıza dair artık hiç şüphem kalmadı. Ama sorun şu, ne pahasına kazanacağız? Canlar pahasına. İşçilerin sağlığı ve yaşamları pahasına.

Bu noktada son bir soru sormak istiyorum. Anlıyor ve hak veriyoruz ki birincil önceliğiniz Rus işgalinin sonlanması. Biz de İUB-DE olarak bunu anlıyoruz ve bu yüzden sizlere bu insani yardımı iletiyoruz. Bu konudaki çabamızı da sürdürmek niyetindeyiz. Bir diğer yandan da muz sendikasına ve kuruma karşı verdiğiniz mücadele bizim için oldukça önemli. Sizin önümüzdeki süreçte vereceğiniz bu iki mücadele hakkında bizden istediğiniz başka bir şey var mıdır?

(Derin bir iç çekiyor.) İnsanları aydınlatmanız, bunun için çalışıp ne yaşadığımızı, nasıl birlik olduğumuzu söylemeniz çok önemli. Ama tabii ki birinci öncelik bu savaşı kazanmamız. Ancak zaferden sonra barış geldiğinde işçiler için savaşımız sürebilir. Bu savaşı kazanacağımıza dair artık hiç şüphem kalmadı. Ama sorun şu, ne pahasına kazanacağız? Canlar pahasına. İşçilerin sağlığı ve yaşamları pahasına kazanacağız. Sorun bu bedel. Bize yapabileceğiniz yardım çeşitli teknik ve materyal destekler. İşçilerin sağlığının ve canlarının korunmasında bu destek çok önemli. Diğer yandan Rusya’ya mesela Türkiye hükümetinin ve diğer hükümetlerin baskısı da çok önemli. Rusya’nın Ukrayna’yı güçsüz gördüğü için ve diğer ülkelerin Ukrayna’ya destek olmayacağını düşünerek işgale giriştiğinden eminim. Bizi yalnız görüyordu. İşte bu yüzden hem cephede hem de ekonomik olarak güçlü olmak zorundayız. Ama Ukrayna tek başına dayanamaz. Bu savaşı durdurmanın ise tek yolu var. O da Rusya’nın kesin bir yenilgi alması. Çünkü tarihsel olarak sadece kaybettiği zaman müzakereye açılan, ama biraz güçlendiğinde müzakereyi sonlandırıp saldıran bir gelenek ile karşı karşıyayız. Şu anda dahi bu savaşı bu yıl içerisinde bitirme şansımız var. Ama bunun için dünyadan yeterince askeri malzeme desteği alamıyoruz. Bazen neden diye düşünüyorum. Sanıyorum dünya bizim Ruslara yaptıklarımızı görmekten, Rusların bu hale düşmesini izlemekten keyif alıyor ki daha fazla destek iletmiyor.


[1] 1 TL=1,97 Ukrayna grivnası

Fotoğraflar: İUB-DE heyeti

***

Editörün önerileri:

HDP’yi dövmenin dayanılmaz cazibesi

0

Rejim için “varlığına bir dakika dahi tahammül edilemeyen” bir parti HDP. Hakkında Anayasa Mahkemesi’nde devam eden bir kapatma davası da söz konusu. Terörün siyasi ayağı olmakla suçlanıyor, yıllardır. Öncülleri gibi kapatılırsa yerine bir yenisi daha kurulmasın diye “temelli” kapatılması dahi isteniyor. Ama Cumhur İttifakı’nda vücut bulan rejim, HDP ile ne yapacağına bir türlü karar veremiyor. Bu yüzden, anayasa değişikliği için görüşülen HDP bir hafta sonra “varlığına tahammül edilemeyen” bir parti haline gelebiliyor. 2023 seçimleri öncesi HDP için her ihtimal masada.

Peki, rejimin bu “ince” işçiliği neden?

HDP 2018 yılındaki son genel seçimde 5 milyon 867 bin 302 oy aldı. Yüzde 11,70 ile Türkiye’nin en büyük üçüncü partisi oldu. Kamuoyu yoklamalarına göre 2023 seçimlerinde oy oranını yüzde 15’e dek yükseltmesi, 8 milyon civarı oy alması şaşırtıcı olmayacak. HDP kapatılabilir ama bu seçmen ne olacak? Buharlaşacak mı? “İnce” işçiliğin nedeni işte bu! Cumhur İttifakı seçimlerde kaderini belirleyecek bu oy potansiyelini yanına çekmek, en azından “tarafsız” kılmak, sandıktan uzak tutmak istiyor.

Peki, rejim bunu nasıl yapacak?

Bir yol buzları eritmek olabilir. Öyle ya, “çıkar varsa düşmanlık yoktur!” İsrail, Suudi Arabistan, BAE, şimdi Sisi/Mısır, hatta sırada Beşar Esad. Bahçeli de onay verdi, dönülmez akşamın ufkundan pekâlâ dönülüverdi. Kürtlerle niye olmasın! Lakin liderlik düzeyinde bir sorun var. 2019 İstanbul seçimlerinde İmralı “tarafsızlık” çağrısı yapmış olsa da “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisine devam eden Demirtaş “bağrımıza taş basıp” diyerek İstanbul’da 25 yıllık AKP saltanatının yıkılmasına yol açmıştı. Son olarak “mekikle Mars’a gönderseler” tavrının değişmeyeceğini ilan etti. Araştırmalara göre HDP seçmeninin yüzde 75’i de Demirtaş’ı takip etme eğiliminde. Yani buzlar erimeyecek.

O zaman döv, herkesi ortak et, Kürtleri küstür!

AKP-MHP, Kürtler olmasa hezeyan dolu salı grup toplantılarında konuşacak konu bulamayabilir. Kürt meselesi; ekonomik krizden mafyaya, işsizlikten enflasyona, eğitimden sağlık sistemindeki çöküşe, tarımdan çevresel yıkıma dek her şeyin üzerini örtebilecek bir şal vazifesi görebiliyor. İstiklal’deki terör saldırısı Suriye’nin kuzeyine sınır ötesi askeri harekât gerekçesi oldu bile. Ve bütün burjuva partiler hazır ola geçti. AKP-MHP dövüyor, CHP-İYİP ortak oluyor, Kürtler hepsine küsüyor! Yedi ay içinde kurulacak sandıklar öncesi AKP-MHP’nin umduğu tablo da bu olsa gerek! Millet İttifakı da tutumuyla, bir kez daha, bu tabloda yerini alma eğiliminde.

Şerden hayır çıkacaksa bu işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin, gençlerin, kadınların kendi bağımsız seçeneğini yaratma iradesiyle mümkün. Bin nasihatten değerli günlerdeyiz…

Ukrayna Bağımsız Maden İşçileri Sendikası ile görüşme | Ukrayna Söyleşileri 2

0

Hazırlayan: Sedat Durel

Kryvyi Rih, Avrupa’nın en uzun şehri olduğu söylenen şehir. Yaşayanları Kryvyi Rih’in 125 km uzunluğunda olduğunu söylüyor. Şehir pek çok maden ve endüstriye ev sahipliği yaparken gerçekten de bir merkezden diğerine gitmesi epey zaman alıyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyeti olarak başlattığımız yardım kampanyası kapsamında Kiev’den yola çıkıp Kryvyi Rih’e varıyoruz. Yardımlarımız yalnızca Ukrayna Bağımsız Maden İşçileri Sendikası ve Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’nın talep ettiği insani yardımları içeriyor: kışlık kıyafet, ilkyardım malzemeleri, eldivenler, termal içlik, taşınabilir şarj aleti ve radyolar.

Sabaha karşı vardığımız şehir bizi elektrik kesintisi ile karşılıyor. Rusya ordusu daha öncesinde buraya 15 km kadar yaklaşmış. Halkının büyük direnişi karşısında kara operasyonunda yenilgi belirdiği anda şehir Rus ordusu tarafından çok yoğun bir bombardımana tabi tutulmuş. Barajlardan birinin bombalanması sonucunda şehrin bir kısmını -en yoksullarının yaşadığı kesimini- sular basmış. Sonuç olarak işgalci-yayılmacı Rusya politikalarının bir kez daha en çok işçi ve emekçileri hedef aldığını ve olası bir Rusya galibiyetinin, direngen bir geleneğe sahip olan bu bağımsız sendikaların imhası anlamına geleceğini bir kez daha vurgulamalıyız.

Kryvyi Rih Ukrayna’nın Rusça konuşulan şehirlerinden biri. Bu şehirde Rusça konuşan insanlar Rus istilasına karşı seferber olarak saldırıyı geri püskürtmeyi başardılar. Sadece Kryvyi Rih’e bakarak bile Rusya’nın Ukrayna’daki Rusları ve Rusça konuşanları “Nazi”lerden kurtarmak için hareket ettiği söyleminin ne büyük bir yalan olduğunu anlaşılabilir.

Kryvyi Rih’in tarihi pogromlar, yıkım, çalışma seferberlikleri gibi acılı olaylarla dolu. 17. yüzyılda kurulmasına ve 1880’lerde endüstrileşmenin başlamasına rağmen Sovyetler döneminde tam manası ile bir işçi şehri haline gelmiş.

Gün içerisinde defalarca hava saldırısına karşı sirenler çalıyor. Kryvyi Rih’te sirenlere, elektriksizliğe ve mobil bağlantı kesintilerine rağmen hayat devam ediyor. Siren seslerinin arasında yaşamda olağanüstü bir değişiklik görmüyoruz. Yuri’nin arabası, hava saldırısına karşı uyarıda bulunan son siren sesinden yalnızca iki dakika sonra geliyor. Sonradan anlayacağımız üzere o sırada Rusya tarafından Ukrayna geneline çok ciddi bir füze saldırısı gerçekleşmiş. Koşulların en iyi olduğu yer olan Kiev dahi karanlığa gömülecek. Ertesi gün gideceğimiz Zaporijya’da gün boyu devam eden ve akşam saatlerinde yoğunlaşıp hayatı kilitleyen saldırılara şahit olacağız. O sırada Putin, içinde bulunduğu duruma inanamayarak Ukrayna halkının direnişine ceza kesercesine eldeki tüm füzelerin aynı anda Ukrayna’ya yağdırılması emrini veriyor olmalı.

Bizi sendika lokaline götüren Bağımsız Maden İşçileri Sendikası lideri Yuri bizlere Troçki’nin buradan yalnızca 80 km güneydeki Bobrynets’te doğduğu bilgisini veriyor. Yuri’nin arabasında “en uzun şehir”de yaptığımız zaman alan yolculukta gayet iyi bir blues rock ve klasik rock müziği seçkisinden oluşan çalma listesi eşliğinde konuşmaya devam ediyoruz. Söyleşinin bir noktasında bu bilginin önemini kavrayacaksınız. Yuri bize Troçki hakkında başka bilgiler de veriyor. Troçki’nin politik faaliyetleri ve ilk hapishane deneyimini nerede yaşadığını yol üzerinden yönleri göstererek anlatıyor. Bulunduğumuz bölgenin Rus devrimi sırasında ünlü anarkokomünist Nestor Mahno’nun faaliyet alanı olduğunu söylüyor.

19. yüzyılda Kryvyi Rih’teki en büyük bina bir sinagogken Çarlık propagandası ile şehirde büyük bir pogrom yaşandı. Her yanına işçi kültürü sinmiş şehir I. Dünya Savaşı ve Rus Devrimi sırasında büyük acıların yaşandığı bir yer olmayı sürdürdü. Rusya, Avusturya-Macaristan, anarşistler, Beyaz Ordu ve nihayetinde Bolşevikler tarafından kontrol edilirken büyük zararlar gördü. 2. Dünya Savaşı’nda ise Nazi işgali altında kalıp büyük acılar çeken, Nazi yanlıları tarafından yönetilen şehir ancak Sovyet ordusu tarafından neredeyse tamamen yıkıldıktan sonra yeniden inşa edilebildi.

Kryvyi Rih‘teki bir maden binası

Yuri’nin bizi aldığı, bulunduğumuz bölgenin merkezinde gökdelene benzeyen koca bir bina var. Bakınca plazaya benzetiyorsunuz, ama hayır. Burası yerin 1,5 km derinine inilen madenin bir parçası. Bina da madenin giriş yapısı. Bulunduğumuz bölgenin merkezinden madenciler parkını ve maden işçileri kültür merkezini yürüyerek geçip madene kadar ilerleyebiliyoruz. Tüm şehir madenlerin etrafında kurulmuş ve gelişmiş. Kryvyi Rih’te dört maden var. Burası Avrupa’nın en büyük demir-çelik endüstrisinin olduğu merkez. Demir-çelik ihracatı Ukrayna’nın tarım ürünlerinden sonraki en büyük ihracat kalemi ve Kryvyi Rih bu üretimin başını neredeyse tek başına çekiyor.

Aşağıda okuyacağınız “söyleşi” aslında tam olarak yazılı bir söyleşi olsun diye hazırladığımız bir şey değil. Bu yüzden diyaloglardaki kopukluklar ve kimi yerlerde kırılan devamlılık günlük sohbetin doğasına verilmeli. Cevaplanmamış kimi önemli soruları da hiç değilse okurun aklında kalması adına elemedim. Bu teknik sorunlara rağmen Ukrayna Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nda yapılan görüşmenin okurlar için de çok değerli bilgiler içerdiğini düşünüyorum. Okuduğunuz metin serbest bir konuşmada elimden geldiğince cümle cümle tutmaya çabaladığım notlarımın temize çekilmiş hali. Verileri düzenli olarak kontrol etmeye çabaladım, bir hata olduğunu sanmıyorum ama yazılanlarda en ufak bir teknik hata dahi olsa bu konuşanın değil benim üzerime yüklenmeli.

Sohbetimize sendikadan üç kişi aktif olarak dahil oldu. Konuşmayı baştan sonra dinleyen iki kadın sendikacı da sürekli masamızdaydı. Bu iki kadından biri veda vakti geldiğinde bizi gözyaşları ile uğurladı. Yaptığımızın çok önemli olduğunu ve bugünleri beraber atlatacağımızı söylerken bizi “cesur insanlar” diyerek selamladı. Oysa -en azından benim- üzerimdeki cesaret Ukrayna oligarklarına ve Rus emperyalizmine karşı kahramanca savaşan örgütlü emekçilerden bulaşmıştı.

Sohbetimizi sizlere aktarırken işçilerin Rus işgalini, sınıf mücadelesini sürdürebilmek adına yenilgiye uğratmak zorunda oldukları bilincini ve oligarşiye duydukları nefreti biraz olsun eksik iletmemiş olmayı umuyorum.

Sohbetin tüm çevirisini yorgunluk tanımaz ve erdemli bir çaba ile Sergei yoldaş yaptı. Masada sadece Viktor Sergeyoviç Ukraynaca konuşurken geri kalan herkes Rusça konuştu.

Yuri Samoilov: Kryvyi Rih maden bölgesi içerisindeyiz. Bu şehirde dört maden var ve toplam 6.000 maden işçisi çalışıyor burada. Onların 700’ü bizim sendikamıza üye. 6.000 maden işçisinin 1.000’i şu anda cephede. Bunların 130-140 kadarı bizim üyemiz. Ayrıca yüzlercemizin yakını, akrabası da cephede.

Sendikamız 30 yıldır burada örgütleniyor. Kryvyi Rih’teki demir madeninde ana sendika biziz. Biz bağımsız bir sendikayız ve burası henüz özel değilken bile vardık. Sovyetler çöktükten sonra madenler oligarklar tarafından ele geçirildi. Bu sürecin ardından bulunduğumuz fabrikalarda neredeyse her yıl direniş oldu. Savaş başlayana kadar durumumuz buydu. Durum o kadar kötüydü ki 2020’de işçilerle 48 günlük bir maden işgali yapmıştık. Bu hâlâ bir dünya rekoru. Başlangıçta 500 işçi madenden çıkmayı reddetmişti. Ukrayna hükümeti de o dönemde bizi yasaları çiğnemekle suçlamıştı ancak direnişimizi sürdürerek davaları da kazandık. Biz sürekli mücadele halinde olan bir sendikayız.

Bir sendika olarak buradaki tek örgüt tabii ki biz değiliz. Stalinist sendika sisteminin devamcıları da burada olmaya devam ediyorlar. Bunlar inanılmaz eski kafalı sendikalar. Şimdi bir biçimde madenlerde de faaliyet göstermeye çaba sarf ediyorlar.

Kryvyi Rih şehri, öylesine demiyorum, gerçekten de işçi hareketinin kalbi. Sizin yaptığınız şey, buraya gelmeniz de göstermelik bir iş yapmadığınızı ispatlıyor. Burada olmanız gerçekten de çok anlamlı, önemli.

Ukrayna’da genel olarak işçi mücadelesinin seyri oldukça zorlu. Bir de şu anda Rusların saldırısı ile de uğraşmak zorundayız. Bu zorlu noktada sizin gibi uluslararası bağlantılar bize uluslararası işçi mücadelesinin varlığını gösteriyor. Bu mücadelenin karşısında da emperyalistlerin saldırıları duruyor.

İUB-DE heyeti, Yuri Samoilov ve Sergei ile sendika merkezi önünde

Josep Lluis: Sizinle ortak olarak bulunduğumuz bir önceki toplantıda (Mayıs 2022) bir söyleşi yapabilmiştik ve o söyleşide cephedeki işçilerin durumu hakkında çok endişeli olduğunuzu söylemiştiniz. Hem savaş sırasındaki durumları hem de savaş bitince dönüp ne yapacakları ile ilgili kaygılarınız vardı. Şu anda durum nedir?

Yuri Samoilov: Birkaç ek bilgi de vermeliyim. Bizim sadece bir madende 100’ün üzerinde üyemiz cephede. Demir zenginleştirme yapan başka bir fabrikada 500 kadar işçi daha cephede. Bu fabrika da Ukrayna’nın en büyük oligarkı Ahmedov’un fabrikası. Onun fabrikasında meşru bir varlığımız var, istediğimizi yaptırabiliyoruz ama yasal olarak örgütlenmemizi tamamlayamadık. Böyle bir fabrikadaki işçiler dahi cephede.

Büyük fabrikalarda, çok işçinin çalıştığı fabrikalarda seferberliğe dahil olmak kolay. Büyük işletmelerin her birinde seferberlik için sorumlu tuttuğumuz birileri var. Bu süreçte savaşın ilk aylarında örgütlenmek çok kolay olmuştu. Büyük fabrikalarda cepheye gidenlerin sayıca ve oran olarak yüksek olmasının sebebi bu.

Şimdiye dek 42 üyemiz cephede yaşamını kaybetti. Bunların ikisini iki gün önce kaybettik. Fabrika sahiplerinin stratejisi şimdi de şu: bizim öncü işçilerimizi Rusların kurşunu ile öldürtmek!

Vladimir Paulin: Benim bu konuda iyi bir örneğim var. Bizim bir fabrikamızda bir işçi seferberliğe katılıp cepheye gitmek istedi. Ama patron “Sana ihtiyacımız var, sen çok kilit bir işçisin” diyerek onu durdurdu. Gerçekten de kalifiye bir işçiydi. Ama bununla karşılaşınca bu işçi arkadaşımız işyerinde sorular sormaya başladı. Koşullar niçin kötü, havalandırma ve ışıklandırma sistemleri niçin böyle vb. Bir gün içerisinde madende bu soruları sormaya başlayınca madenden çıkar çıkmaz bu kilit önemdeki işçinin seferberliğe katılmasına izin verildi. Bu durumda bizim de bir numaralı görevimiz cephedeki üyelerimize destek olup hayatta kalma şanslarını artırmak.

Viktor Sergeyoviç: Bu durum, şirket yönetimlerinin işçilerin direnişlerine karşı mücadelede kullandıkları bir strateji. Bakın biz çok direnişe geçtik. Mesela 2020’de örgütlediğimiz başarılı grev çok ses getirdi. Madenler çok derin, yerin 1,5 km derinine gidiyor. İndikçe de koşullar berbatlaşıyor. Buna karşı işçiler kendilerini günlerce madene kapattılar. Günlerce orada kalmanın yaratacağı sağlık sorunlarını bilip göze alarak bunu yaptılar.

Emek karşıtı yeni yasayla sendikaların pek çok yetkisi kısılmaya çalışıldı. Biz bu koşullarda bu yasalara karşı da mücadele ediyoruz.

Yuri Samoilov: Rus istilasından sonra durum daha da kötüleşti. Bu kez hükümet işçilere yönelik saldırılara başladı. Emek karşıtı yeni yasa uyarınca sendikaların pek çok yetkisi kısılmaya çalışıldı. Mesela eskiden patron istediği gibi işçiyi işten atamıyordu. Sendikanın onayını alması lazımdı. Şimdi hükümet bunu değiştirdi ve biz bu koşullarda bu yasalara karşı da mücadele ediyoruz. Şimdi patron sendikaya sormadan işçi atabiliyor yasal olarak. Buna rağmen biz tepkimizi çok net gösterdiğimiz için, güçlü bir örgütlülüğümüz olduğu için birini atmadan önce patron hâlâ bize sormaya devam ediyor. Sormazsa hemen eylem yapacağımızı biliyor çünkü.

Josep Lluis: Biz de bu konuda İspanya’da Avrupa sendikaları ile beraber Zelenski’nin işçi düşmanı yasalarına karşı bir kampanya yapmıştık…

Yuri Samoilov: Genel olarak biliyoruz ki bu tip saldırılar 60’ların sonundaki Şikago Okulu saldırıları. Şili’deki bunun ilk örneğiydi, şimdi burada da bunu uygulamaya çalışıyor mevcut Ukrayna hükümeti. Yarın başka ülkelerde de benzer denemeleri yapacaklar. Durumu anlatmak çok kolay değil. Hükümet temsilcileri iyi konuşuyor, iyi giyiniyor ve çok güçlü uluslararası bağları var. Bizim ise buna karşı tek silahımız var: örgütlülüğümüz.

Sergei: Cephedeki duruma geri dönecek olursak…

Viktor Sergeyoviç: Durum ve ihtiyaçlarımız şöyle değerlendirilebilir: Her bir birliğin içinde bulunduğu durum ve ihtiyaçlar farklı. Hükümet de bunlara faklı ölçülerde tedarik gönderiyor. Tabii ki cephenin en önünde, sıfır noktasında olanlara daha çok destek gitmeli. Bunu anlayabiliyoruz ancak sıfır noktasının gerisinde 1-2-3. seviyede olanlar için de koşullar aslında aynı. Kış herkes için kış. Pek çoğunun kışlık kıyafetleri, eldivenleri ve uyku tulumu yok. Bunun dışında çok büyük bir yozlaşma içerisindeyiz. Cephedeki askerlerin, üyelerimizin yeterli kıyafeti yokken bu kışlık asker kıyafetleri görüyoruz ki mağazalarda var! Bu çok yanlış bir şey. Bu durum da eski Stalinist geleneğin bir mirası. Yetkililere bu nasıl olur diye sorduğumuzda kimse sorumluluk almak, yanıt vermek istemiyor.

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası üyelerine yardım malzemelerinin teslimi

Esther del Alcazar: Cephedeki işçiler nasıl maaş alıyor? Devlet mi yoksa şirket mi maaşlarını karşılıyor?

Yuri Samoilov: Şu anda bizim en güçlü olduğumuz, burada bahsettiğimiz maden yüzde 50 kapasite ile çalışıyor. Ahmedov’unkisi ise yüzde 30 kapasite ile. Öte yandan maaşlar da kendiliğinden, enflasyondan ötürü eriyor. Cephedeki işçilerin maaşı da birkaç parçadan oluşuyor. 20.000-40.000 Grivna arasında bir meblağ hükümet-Savunma Bakanlığı tarafından işçilere veriliyor. Cephedeki durumlarına, yaralanmalarına vb. göre maaşları değişiyor.

Bana sorduğunuz kaygıya gelince. Bu yaz çıkan yasaya göre işçiler savaştayken de resmen eski çalıştıkları yerin işçileri olmayı sürdürecekler ve dönebilecekler. Biz bu yasanın geçmesinden önce de bastırarak fabrikanın cephedeki işçilere bir miktar daha ödeme yapmalarını sağladık. Üyelerimiz işletmeden de bir miktar maaş alabiliyorlar. Ancak çoğu işletme bunu yapamıyor.

Viktor Sergeyoviç: Yeni emek yasası imzalanınca durum epey değişti. Kapitalizmin temsilcileri daha çok haklara sahip oldular. İşçilerin aleyhine durumları güçlendi. İşçilerin durumu biraz daha zor. Şimdilik üretim yarı yarıya düştü, ArcelorMittal’de[1] ise yüzde 20-30’a kadar düşmüş olsa da tam ücret almaya devam edebiliyoruz.

Cephedeki işçiler için ise başka bir sorunumuz daha var. Cephedeki işçiler savaştan dönünce ne olacak? Sakatlanan, kalıcı hastalıkları olan kişiler nasıl çalışacaklar? Resmi statüde onlar hâlâ buranın işçileri evet ama sorun şu, burası tehlikeli işkolu sınıfında. Sakatlanırlarsa yasa onların madende çalışmalarını yasaklıyor. Bu büyük sorunu çözmek için ortak bir yol, yeni bir çalışma koşulu bulmak zorundayız. Bu sorun sadece cephede sakatlananlar için değil çalışırken kaza geçirip sakat kalanlar için de yeni bir çözüm yaratabilir. Yeni bir çalışma koşulu bulmalıyız.

Bir de siz Ukrayna’da oligarklar ne durumda, gittiler mi diye sordunuz daha önce. Onu da yanıtlamak isterim. Oligarkların hepsi gitti. Zelenski bile bunu söylüyor, onlara soruyor. Monako’da olanlar bile var ve ülkeleri için hiçbir şey yapmıyorlar. Tamam, Monako’dasın, savaşmıyorsun ama bari parayla falan yardım gönder. Bunu bile yapmıyorlar. Oligarkların kaçıp hiçbir şey yapmaması ve benim ailemin cephede olması anlaşılır gibi değil! Benim durumumu çok kişisel görebilirsiniz ama yine de söylemek istiyorum. Oligarkların kendi iyilikleri için her neredelerse hep orada kalmaları, asla geri gelmemeleri çok iyi olur! Gelmesinler. Bizim de onların gelirlerine el koymamız gerekiyor. Niçin buradan onlara para gitsin ki? Alamasınlar buradan hiç para. Benim çocuğum cephede, Yuri’nin damadı cephede, bu masadaki herkesin ailesinde cephede birileri var. Bizim durumumuz bu ama oligarkların böyle bir durumu yok!

Durumumuzun sınıf mücadelesi ile ilişkisi ne? Bunu da konuşmalıyız. Mücadeleci sendikalarda savaş deneyimi olan işçilerin olması çok önemli.

Yuri Samoilov: Tüm bunların, savaşın yanı sıra, durumumuzun sınıf mücadelesi ile ilişkisi ne? Bunu da konuşmalıyız. Sonuçta bizler de politik insanlarız. Öncelikle üyelerimizi sendikaya üye tutmayı sürdürmeliyiz. Şu anda bir asker (er) sendikası kurmak imkânsız. Ama alt tabakadaki rütbesiz askerlerin büyük çoğunluğu sendika üyesi. Bir gün bunların hepsi geri dönecek. Hem de askeri bir deneyimle dönecekler. Mücadeleci sendikalarda savaş deneyimi olan işçilerin olması çok önemli bir şey. İşçilerin içerisinde olduğu sosyal medya gruplarına erişimimiz var. Şimdi askerlerin de böyle grupları var. Burada enformasyon ilk elden geliyor. Örneğin maaşların ödenmesi ile ilgili sorun, maaş ödemelerinin sonlandırılması ihtimali var. Askerde olan işçiler, bununla ilgili olarak sendikayı derhal hazırlamamız gerektiğini söylüyorlar. Kryvyi Rih’te 2012’deki ilk seferberlik de sosyal medya üzerinden örgütlenmişti. Facebook değil de Rus Facebook’u üzerinden haberleşiyorduk. 2018-2020 arası bu platform Ukrayna’da kapanınca Facebook’tan örgütlenmeye başladık. Bu gruplarda 6.000 aboneli gruplar var. Neredeyse tüm fabrikalardan işçiler var buralarda. E dolayısıyla sendikaların da buralarda etkisi oluyor.

Esther del Alzacar: Maaşların alınamaması gibi bir ihtimal var ve buna karşı hazırlık yapılıyor dediniz. Nasıl bir hazırlık yapılıyor?

Yuri Samoilov: Bu fabrikada nasıl çalışıldığını anlatayım. Örnek olarak, bir sorun varsa sosyal medyada küçük bir paylaşım yapıp ufak bir eyleme çağrıda bulunuyoruz. Bu çağrıyı yapınca zaten herkes geliyordu. Şimdi de bu gruplarda şu konuşuluyor: Şimdi maaşlarımızın bir kısmını kaybedebiliriz. Biz ne yapacağız veya sendika ne yapacak?

Viktor Sergeyoviç: İşyerlerinde oligarklar bütün öncü işçileri işten atmak için mazeret arıyor. 2020’den beri biraz öne çıkan herkes için geçerli bir durum bu. Sorduğunuz hazırlıklar da bu süreçlerle ilgili. Tartışıyoruz ve eyleme geçebileceğimizi gösteriyoruz.

Sedat Durel: Siz hem Zelenski’nin işçi düşmanı yasalarına, hem oligarklara hem de Rus istilasına karşı mücadele ediyorsunuz? Sizce bu üç mücadele arasında nasıl bir bağ var?

Vladimir Paulin: Zelenski’ye karşı savaşıyoruz demeyelim. Biz işçi sınıfına karşı olan tüm yasalara karşı çıkıyoruz, onlarla mücadele ediyoruz. Biz işçilerin daha iyi koşullarda yaşamaları için, iyi bir iş yasası için kavga veriyoruz. Örneğin yasal olarak 7 saat çalışmamız lazım ama biz 10 saat çalışıyoruz. Bir de yeraltına inip çıkmanın hazırlığı var, iş için 14 saat zaman geçiriyoruz. Eskiden 7 saatte bir tane su alma hakkımız vardı. Şimdi daha çok çalışmamıza rağmen daha çok su vermiyor şirket. 12 saat çalışmamıza rağmen ekstra bir su bile alamıyoruz. Bunun için mücadele ediyoruz.

Yuri Samoilov: Zelenski konusuna gelince. Biz buradaki işçiler olarak Zelenski’nin büyükanne ve büyükbabasını tanıyoruz. Büyükannesi doktordu, büyükbabası da polisti. Beni 70’lerde uzun saçlı olduğum ve rock dinlediğim için köşeye çeker laf söylerdi. Batı medeniyetinin yozlaşmış değerlerine kanıp onları temsil ettiğimi ifade ederdi. O dönemlerde küçük Zelenski’yi görüyorduk. Tanıyoruz. O zamanlar herkes sıkı bir komünizm eğitiminden geçmek zorundaydı. Zelenski de dedesinden bu eğitimi çok ciddi şekilde aldı. Ama şimdi bu geçmişini saklıyor. Muhtemelen büyükbabası onu Lenin okumaya epey zorlamıştır. Şimdi Zelenski bunun konuşulmasından pek zevk almaz. Zelenski buralı. O yüzden genel olarak işçiler ona karşı söz söylemek istemiyorlar. Bu da normal.

Josep Lluis: Biz İUB-DE olarak yardımları sürdürmeyi istiyoruz ama şu koşullarda ülkenin yeniden inşası süreci bağlamında oldukça endişeliyiz. Şu anda savaş bitince sorunlar bitecek diye bir yanılgı var. Biz bunu Bosna’da da gördük. Oraya yardım götürürken de bu tartışmayı sürdürmeye çabaladık. Yeniden inşa zorlu bir süreç.

(Bu noktada Yuri, Ukrayna’daki etnik çeşitlilik hakkında bilgiler veriyor. Yugoslavya’da ise sorunun farklılığını anlatıyor. Yugoslavya halklarını sayıp ayrıntılandırırken Esther benim Boşnak olduğumu söyleyince açıklamayı bırakıyor. Gülüşüyoruz. Bu önemli tartışma o an için masada derinleşemiyor. İsmini not almayı atladığım masadakilerden biri araya girip şunu söylüyor.)

Rusya’ya karşı savaşımız niçin önemli? Biz burada Gestapo istemiyoruz. Biz gerçekten de demokratik bir toplum olabiliriz. Rusya’ya karşı koymak birincil görevimiz. Savaş zamanı ülkenin ekonomik sorunları ve savaşın ihtiyaçları arasındayız.

Önceliğimiz bu savaşı kazanmak, yoksa yaşayamayız. Ama savaş biter bitmez oligarkları yenmemiz gerekiyor.

Viktor Sergeyoviç: Önceliğimiz bu savaşı kazanmak, yoksa yaşayamayız. Ama savaş biter bitmez oligarkları yenmemiz gerekiyor. Şimdiden de buna hazırlanıyoruz. İşyerlerimiz eğer bugünkü gibi vahşi olursa bizim de cevap vermemiz, buna hazırlıklı olmamız gerekiyor. Yine de şu an bunun için harekete geçmenin zamanı değil.

Şimdi benim hakkımda oligarkların açtığı iki dava var. Sendika ve işçi haklarını savunuyorum diye oluyor bunlar. Ruslar çocuklarımı öldürmeye çalışırlarken oligarklar da peşimde. Tüm sendika liderleri benzer bir durumda. Rahata kapılma şansımız yok. Genel olarak durumumuz bu ve hazırlıklı olmak için çalışıyoruz. Sizlerin de bu destekleri bize daha çok dayanma gücü veriyor.


[1] ArcelorMittal, dünyanın en büyük çelik üreticilerinden biri. Şirket 2018’den beri Hindistan menşeli bir firma tarafından satın alınmış durumda. Kryvyi Rih’teki ArcelorMittal ise 2004’te özelleşirken oldukça düşük bir miktara, sözü sıkça geçen Ahmedov’a satılıyor. Yozlaşmanın boyutu açığa çıkınca yeniden satışa çıkarılarak Hindistanlı dev tröstün eline geçiyor.

Fotoğraflar: İUB-DE heyeti

***

Editörün önerileri:

Seçim ekonomisi iktidarı kurtarır mı?

0

İktidar seçime giderken eli kolu bağlı beklemiyor demiştik. Ekonomik anlamda da bu böyle. KYK kredi faizlerinin silinmesi, belirli borçların iptali ya da ötelenmesi, TOKİ konut projesi, yeni yılda ise (tıpkı geçen yıl olduğu gibi) asgari ücret artışını iktidarın reklam kampanyasının bir parçası haline getirerek sunması gibi tüm göz boyayıcı bu hamleler alım gücü düşen emekçilerin zararını karşılayacak düzeyde değil. Bugüne kadar kaşıkla ne verdilerse kepçeyle aldılar. Bizzat yarattıkları enflasyon yoluyla cebimizden çalmaya devam edilirken verdikleri her şeyi yine misliyle alacaklarını biliyoruz.

İktidar ayyuka çıkan enflasyonun yarattığı toplumsal hoşnutsuzluğun farkında ve seçime giderken bir şeyler yapma zorunluluğu hissediyor. Salt ekonomik paketlerle yetinmiyor, para ve kaynak bulabilmek için dış politikadan da yararlanıyor. Mısır, Suriye ve İsrail politikalarındaki “U” dönüşü ve Rusya’ya uygulanan ambargo nedeniyle Türkiye’nin Rusya’nın arka pazarı haline gelmesi, kısa vadeli de olsa, iktidarın ihtiyaç duyduğu kaynakların bir kısmını sağlayabilecek bir ortam yaratıyor. İktidar da eli kolu bağlı beklemiyor; bu kaynaklara ulaşabilmek için fırsat kolluyor. Seçime giderken içeride toplumsal muhalefete yönelik baskıyı artırırken dışarıda da bugüne kadar tükürdüklerini yalayarak bir dış politika değişikliğine gitmesi iktidarın ekonomik açmazının zorunlu bir sonucu olarak okunabilir.

İktidar doğabilecek bir ödemeler dengesi krizini seçim sonrasına öteleyebilmek için tüm dış politika hamlelerini yapmaya hazır. Rusya’nın Türkiye’de doğalgaz merkezi kurmayı planladığı, Almanya’nın cari açık verdiği, İsveç’in NATO’ya üye olabilmek için Türkiye’nin zorlamasıyla anayasa değiştirdiği bir ortamda kimse demokrasiden bahsetmiyor. Bu durum iktidar için içeride muhalefete dönük saldırıları daha fazla artırabilmenin uygun koşullarını yaratıyor.

İktidar 2023 seçimlerinde değişsin ya da değişmesin bugünü kurtarma pahasına geleceğe bir enkaz bırakmakta. Geleceğimizin çalındığı ve bir şey yapılmadığı takdirde çok uzun yıllar sürecek hayat pahalılığı ve yoksullaşma sürecine girdiğimiz düşünülürse yerli otomobil, yerli SİHA ya da bir dış kaynak iktidarı kurtarmaya yetmeyecek. Tüm kaynaklarını ekonomiyi sermayedarlar lehine bir cennete çevirmeye adayan bu iktidarın seçimler öncesinde kurguladığı makyajlı kırıntılara karnımız tok!

Biz yaratılan tüm kaynakların emekçiler için -onların alım güçlerinin enflasyon karşısında ezilmemesi için- kullanılmasını istiyoruz. Dış borç ödemeleri durdurulmalı, enflasyon dizginlenmeli ve ücretlere her üç ayda bir düzenli olarak zam yapılmalıdır.

İran Özgür İşçiler Birliği’nden 7 Aralık İran Öğrenci Günü açıklaması

0

Aşağıda okuyucularımız, İran Özgür İşçiler Birliği’nin 7 Aralık İran Öğrenci Günü için yayımladığı bildirinin Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

İran halkının, ezilenlerin özgürlük ve eşitlik talebiyle ülke çapındaki ayaklanmasının ardından öğrenci hareketi bir kez daha yükselirken, 7 Aralık günü geliyor.

İran halkının ülke çapındaki ayaklanmasından bu yana geçen yaklaşık üç ay boyunca, ülkenin dört bir yanındaki üniversitelerin öğrencileri, bu ayaklanma süresince heyecan verici direniş, birliktelik ve mücadele sahneleri yarattılar. Üniversitelerdeki seferberlikler bir an olsun dinmedi, üniversiteleri özgürlük ve eşitliğin ağırlık merkezi haline getirdi.

Onlar, zorbalığa, yoksulluğa, sefalete, sınıfsal baskıya, cinsel ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığına ve üzerinde insanın köleleştirilmesinin mührü olan her şeye son verilmesi ve zafere ulaşılması için verilen mücadelenin direği olan yenilmezlerin neslidir.

Bu yılki Öğrenci Günü, üç günlük grev ve sokak eylemleri çağrılarında kristalleşen İran halklarının işçi, öğretmen, kadın, öğrenci ve ezilen kitlelerinin dayanışması için büyük ve tarih yazan bir gün olacak. İran halkının ülke çapındaki özgürlükçü ve eşitlikçi başkaldırısını ileriye doğru taşıyacak bir adım olacak.

İran Özgür İşçiler Birliği olarak, ülke genelindeki işçileri öğrenci hareketi ve ülke çapındaki protesto ve grevlerle dayanışmaya çağırıyoruz! Bizler kendimizi, İran’ın ezilen halklarının baskı ve zulmü sona erdirmek için ülke çapındaki mücadelesinin ve ayaklanmasının bir parçası olarak görüyoruz. Her türlü ayrımcılık ve eşitsizliğin son bulması, grev ve protesto hakkının kazanılması ve rejimin değiştirilmesi talebinin, işçilerin, kadınların, öğretmenlerin ve öğrencilerin ve genel olarak İran halklarının mevcut baskı koşullarını aşarak hiç olmadığı kadar gündemde olduğunu duyuruyoruz!

Bu hareket durdurulamaz!

İran halkının ülke çapındaki seferberliklerinin koordinasyonu için!

Yaşasın özgürlük ve eşitlik!

İran Özgür İşçiler Birliği, 6 Aralık 2022

***

7 Aralık İran Öğrenci Günü’nden bir protesto:

Asgari ücret zammı yetmez, alım gücü korunsun!

0

Türkiye 2000’li yılların en yüksek enflasyon dönemini yaşarken yapılan zamlar görülmemiş boyutlara ulaştı. TÜİK verilerine göre fiyatlarda yıllık yüzde 80’i aşan artışlar, ENAG’a göre yüzde 185’i buldu. Haziran ayında asgari ücrete ikinci artış yapılmasına rağmen asgari ücretin alım gücü ocak ayındaki asgari ücretin altında kaldı. Yani 7785 TL olarak açıklanan açlık sınırı, asgari ücreti uzun süredir aşmış durumda.

Hükümet önce yazın enflasyonun düşeceğini, gıda fiyatlarının gerileyeceğini iddia etti, şimdi ise beklentileri yeni yıla ertelemekte. Bir yandan da MTV, ehliyet, pasaport gibi vergi, harç ve cezaların yeni yıl zammı yüzde 122,93 olarak ilan edildi. Bu demek oluyor ki bütün vergiler en az iki kat artacak. Diğer yandan suya, elektriğe, doğalgaza, deyim yerindeyse iğneden ipliğe zam geldi ve gelmeye devam etmekte.

Yaklaşan seçimler kapsamında başta asgari ücret olmak üzere yaratılan zam beklentisi işçi ve emekçileri aldatan bir tablodan ibaret. Yani zamlar katlanarak devam ederken ve alım gücü ekseriyetle erirken, asgari ücret zammı ile içi boş bir beklenti yaratılmakta, dar gelirlinin enflasyon karşısında ezdirilmeyeceği propagandası yapılmakta. Asgari ücrete yapılan “büyük” zamlar AKP iktidarları için yeni bir durum değil. 2002-2022 yılları arasında asgari ücretin kağıt üzerinde 30 kat arttığı bilinen bir gerçek. Aynı zamanda asgari ücretin genel ücret haline gelmesi de uzun bir zamandır işçi sınıfı ücretlerini baskılamaya dönük genel bir politika. Ne var ki emeğin ülke büyümesinden aldığı pay son yıllarda hızla düşmekte, ücretliler bilinçli olarak fakirleştirilmekte. Düşüş sadece pandemi dönemine özgü değil, AKP döneminde ciddi bir gerileme söz konusu. Ne yaman çelişkidir ki asgari ücret zamlanırken işçiler fakirleşmeye devam ediyor.

Dolayısıyla asgari ücret zammının yara bandı bile ol(a)mayacağını söylüyoruz. Kamu hizmetlerine ve temel tüketim maddelerine yapılan zamlar geri alınmadıkça satın alma gücü bir ayı geçmeden erimeye devam edecektir. Aynı zamanda piyasayı belirleyen aracı ve spekülatörlerin üzerine gidilmeden, yasal yaptırımlar uygulanmadan göstermelik denetimlerin hiçbir anlamı yoktur. Fiyatlar gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri tarafından değil işçi denetiminde belirlenmeli ve kontrol edilmelidir. Maliyet baskısına karşı üretimde merkezi planlama ve işçi denetimi, sefalet kıskacına itilmiş milyonlarca işçinin refahı için yegâne çözümdür.

Kiev’de Rus işgaline karşı savaşan anarşistlerle söyleşi | Ukrayna Söyleşileri 1

0
Ukraynalı anarşist sanatçı David Chichkan’ın "Ukrayna’nın antiotoriter güçleri” adlı suluboya çalışması.

Söyleşi: Sedat Durel

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyeti olarak Ukrayna için başlattığımız insani yardım kampanyasının ilk durağında Kiev’deydik. Kiev’de ilk iş olarak, sendikalara iletmek üzere hazırladığımız insani yardımı kampanyamızı beraber örgütlediğimiz Dayanışma Kolektifi ile buluşuyoruz. Dayanışma Kolektifi’nin tüm dünyadan topladığı yardımları depolayıp ihtiyaca göre dağıtımını yaptığı ofisine geçiyoruz.

İUB-DE heyeti olarak Ukrayna ile 2. dayanışma konvoyumuzda Kiev’de Dayanışma Kolektifi ile ilk temasımızı gerçekleştiriyoruz.

Kolektifin tamamı gönüllülerden oluşurken içlerindeki pek çok insan da kendilerini anarşist olarak tanımlıyor. Grubun birincil önceliği Rus işgalinin yenilgiye uğratılması için gereken desteği dünyanın dört bir yanındaki sendikalar, işçi örgütleri, bağımsız antifaşist dernekler, sanatçılar vb.den temin edip ülke içerisinde dağıtmak.

Kiev’e geldiğimizde oldukça moralli bir hava ile karşı karşıya kalıyoruz. Şehir iyi günlerinden birini yaşıyor. Şehrin en azından bir kısmında elektriğe ulaşılabiliyor ve mobil bağlantı var. Ama bu durum sürekli değil. Tam ayrıldığımız gün şehrin altyapısı yeni bir füze saldırısına maruz kalıyor ve yalnızca beş gün sonra geri döndüğümüzde şehir hâlâ büyük bir karanlık altında duruyor. Rusya’nın “altyapıyı bombalıyoruz” diyerek gerçekleştirdiği füze saldırıları Ukrayna’yı askeri olarak çökertmekten çok, moral üstünlüğe sahip Ukrayna halkını bezdirmek ve motivasyonlarını kırmak üzerine kurulu. Zira altyapı bombardımanının cephe savaşına etkisi sınırlıyken Rusya’nın yenilmesi için seferber olan sıradan halk için doğrudan etkileri oluyor. Bu füze saldırıları sırasında sivil ölümler de gerçekleşirken yalnızca elektrik değil aynı zamanda ısıtma sisteminde de sorunlar yaşanıyor. Henüz kış gelmedi ancak Kiev’de ve güzergâhımız üzerinde sıcaklık -4 °C’nin altına sık sık düşüyor.

Kiev’de partileşme aşamasında olan sosyalist örgüt Sosyal Hareket ile yaptığımız görüşme sırasında Ukrayna’nın içerisinde bulunduğu durum, emek hareketinin durumu vb. hakkında daha derin tartışmalara girme şansına ulaşıyoruz. Sosyal Hareket’in birinci önceliği, tüm Ukrayna’nın birincil önceliği ile aynı: Rus yayılmacılığını sonlandırmak, bunun için de kesin bir zafer kazanmak. Aksi halde başlattıkları bağımsız proleter inşalarının yok olacağı ve yenilginin dünya sınıf mücadelesi açısından da baskıcı rejimlerin güçlenmesi ve NATO emperyalizminin kendisini meşrulaştırması doğrultusunda yıkıcı sonuçları olacağı aşikâr. Öte yandan Sosyal Hareket’in önemli bir gündemi daha var. Ülkenin en büyük zenginleri olan oligarklar ülkeyi çoktan terk etmiş durumda. Bu koşul altında, savaşın yarattığı büyük yıkım sonrasında Ukrayna’nın yeniden inşasını şimdiden tartışmak istiyorlar. Ukrayna’nın yeniden inşası sürecinde işçi sınıfı ve onun bağımsız örgütlerinin çok daha büyük bir rol oynama olasılığı dün ile kıyaslanmayacak kadar yüksek. Ukrayna’nın yeniden inşası sürecinde yoksul ülkenin dış borçlarının ödenmemesi, başta oligarklar olmak üzere ülkedeki stratejik sektörlerin yeniden inşa için kamulaştırılması ve işçi sınıf örgütlerinin bu yeniden inşa sürecine daha güçlü bir şekilde dahil olması gibi tartışmaları sürdürüyorlar. Türkiye’de yapılan NATO-Rus savaşı şeklindeki sığ okumalara karşı Sosyal Hareket’in bağımsız devrimci politik tutumu ve son konferanslarındaki sonuç dokümanları, Ukrayna’nın gerçek durumunu ve bağımsız devrimci bir inşanın tartışma konularını değerlendirmek açısından önemli katkılar sağlıyor.

Ukrayna’da sosyalist partilerin inşası ve emek hareketinin bağımsızlığı bugün her şeyden çok Rusya işgalinin yenilgiye uğratılması ile mümkün. Bu doğrultuda seferber olan Ukrayna emekçi halkı da fiilen bu inşanın olanaklarını desteklemiş oluyor.

Dayanışma Kolektifi’nin ofisinde yaptığımız görüşmelerden sonra cephedeki durumu, Rus yayılmacılığına karşı cepheye gönüllü olarak giden askerlerin halini daha iyi anlayabilmek için izne gelmiş askerlerle görüşüp kısa bir söyleşi yapıyoruz. Söyleşimizin “Ukrayna’da aşırı sağ mobilize oldu ve zafer ancak onların işine yarar” şeklindeki yanlış fikre yanıtlar üretebileceğini ve zorluklarla beraber mevcut durumu anlamamıza biraz daha olanak sunabileceğini düşünüyoruz.

Söyleşiye katılan kişilerden Sasha cephede savaşan bir asker. Arkadaşları Sergei ve Kata ise cephedeki gönüllü askerlerin ihtiyaç duyduğu yardımları (ilkyardım malzemesi, jeneratör, kıyafet vb. sivil materyaller) uluslararası kampanyalar ve bağışlarla temin eden iki aktivist.

Rusya saldırısı başladığı sırada çok sayıda bölgesel savunma komitesi kurulmuştu. Bunların içerisinde anarşistler de vardı. Peki şu aşamada bu bölgesel savunma komiteleri varlıklarını sürdürebiliyorlar mı, yoksa düzenli orduya katıldılar mı?

Sergei: Bahsettiğin bu bağımsız bölge savunma komiteleri Rusya saldırısı başlar başlamaz açığa çıktı. Çoğu kendi bölgelerini koruyor, bir kısmı da arada sınır bölgelerine gidiyorlardı. Ama Rusların geri çekilişi ile beraber bölgesel savunma komitelerinin önemi azaldı. Bu komitedeki insanlar da sınıra gitmeye başladılar. Benim arkadaşlarımın çoğu da önce askerlik için bir sözleşme yaptılar. Bir kısmı da düzenli orduya geçti. Sorun şuydu: Bu insanlar nasıl yaşayacak? Başlangıçta kendi imkânlarımızla ayaktaydık ama sonrasında süreç uzadıkça ihtiyaçlar arttı. Burada düzenli orduya yazılıp bir sözleşme yapma şansınız var. Bu sözleşmeyi yapınca da aylık maaş alabiliyorsunuz. Yaklaşık olarak söylüyorum, cephede olmayan askerler için bu meblağ 770 avro. Savaşanlar için de bu meblağ 2.300 avro ve bu sayede sosyal güvenceye dahil olabiliyorsunuz. Benim de pek çok arkadaşım bu yüzden sözleşmeyi imzaladı. Genel olarak durum böyle diyebilirim.

Peki bu insanlar cephede hâlâ kendi siyasi fikirlerini ifade edebiliyorlar mı? Burada da politika yapmak mümkün mü?

Sergei: Kendinizi istediğiniz gibi anlatmanızda bir sorun yok ama şunun çok iyi anlaşılması gerekiyor. Savaş sırasında siyaset yapmak, hele ki cephede hiç kolay değil. İnsanlar buraya çağrıldıkları için değil; evlerini, ailelerini korumak için kendileri katılıyorlar ve savaş çok vakit alan bir şey. İnsanların cephede savaşmaktan siyaset yapmaya vakitleri kalmıyor. Buna rağmen başta anarşistler olmak üzere kimi insanlar cephede şu anda rahatça fikirlerini ifade edebiliyorlar. Mesela çoğu birliklerinde “Kendi birliklerimizdeki komutanlarımızı kendimiz seçelim” diye başlangıç seviyesinde de olsa açıkça fikir belirtebiliyorlar. Ama tekrar söylemeliyim; cephedeki vaziyet o kadar zorlu ki hayatta kalmakla meşgul olmak ve savaşmak dışında genellikle başka bir vakit kalmıyor.

Peki rütbelilerin, generallerin siyaset yaptığını görüyor musunuz? Mesela popüler olan bir generalin gelecekte siyasete atılabileceğini ya da generallerin Zelenski’ye uyarılarda vb. bulunduğuna şahit oluyor musunuz?

Sergei: Ukrayna devleti şu aşamada oldukça güçsüz bir devlet. Polisin bile yetkileri oldukça kısıtlı. Aşırı sağın sokaklarda yer alabilmesini sağlayan etmenlerden biri de bu aslında. Aynı şekilde generallerden ciddi bir müdahale olmadı şimdiye kadar. Genel olarak da böyle bir politik çıkışları olmaz Ukrayna’da generallerin. Ne onların kendilerini siyasette görmek isteyeceklerini ne de halkın onları destekleyeceğini düşünüyorum. En meşhur olanları için bile geçerli bu durum. Bizde Türkiye’de olduğu gibi ordunun siyasete müdahale ettiği bir tarih, bir gelenek yok. Gelecekte ne olur bilemeyiz ama şu anda generaller sadece savaşla meşgul. Popülaritesi artan generaller oluşmaya başladı ancak onların da siyaset yapacak vakitleri yok. Savaşıyorlar ve siyasetle ilgili bir çıkışları olmadı şimdiye kadar.

Sasha seni biraz tanıyabilir miyiz? Askerdesin ve nerede görev alıyorsun?

Sasha: Şimdi kısa bir süre için Kiev’deyim. Görevimle ilgili birtakım bürokratik işleri halletmek için buradayım. Luhansk’ta görev alıyorum.

Savaşa ne zaman katıldın?

Sasha: Aslında baştan başlamalıyım. Luhansk’ta cephenin en zorlu olduğu yerde görev yapıyorum. Savaşa Belaruslu savaşçılar olarak arkadaşlarımla beraber katıldım. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin gönüllü kampına gidip başvuruda bulunduk. Savaşta dron operatörü olarak görev alıyorum.

Kendini tanımladığınız bir ideoloji var mı?

Sasha: Belarus’tan gelen arkadaşlarımızla biz anarşistiz. İçimizde kendisine anarşist demeyen arkadaşlarımız da var ama genel olarak kendimizi böyle tanımlayabiliriz.

Ukrayna’da savaşanların çoğunluğunun sağcılar olduğuna dair bir yargı var. Bu konuda senin fikrin ne?

Sasha: Bir kere savaş sırasında insanların ideolojisini ayırmak hiç kolay bir iş değil. Burada insanlar savaşmaya kendi evlerini, topraklarını korumak için katılıyorlar. Kaybederlerse ne olacağını biliyorlar. Bu yüzden bu ayrımı yapmak hiç kolay değil. Tabii ki cephede ulusalcılar var. Ama herkesin savaştığını, büyük bir seferberlik olduğunu söylemeliyim. Yalnızca benim cephemde antiotoriter eğilimli iki birim var. Sadece benim cephemde durum bu.

Ukrayna’da Rus işgaline karşı savaşan antiotoriter birliklerden, söyleşide adı geçen Direniş Komitesi üyeleri. Fotoğrafı “Rus emperyalizminin kapınıza gelmesini beklemeden mücadeleye katılın, hemen! Birlikte kazanacağız!” notu ile paylaşmışlar. Benzer fotoğraflara internet araştırması ile kolaylıkla ulaşılabilir. Bir örnek için: https://www.instagram.com/p/Cas5oJvKgA7/

Kata: Ben de cephedeki anarşist arkadaşlarım için onların kampanyalarını sürdürüyorum. Sasha sadece iki birlikten bahsetti ama benim bildiğim daha pek çok cephede arkadaşlarımız var. Buradan onlara yardım kampanyaları yapıyoruz. Bahsettiği iki antiotoriter birlik sadece Luhansk’ta yani.

Sergei: Bu durumu anlamak için size daha önce bahsettiğim insanları da düşünebilirsin. Direniş Komitesi’nde bir araya gelip kendilerini Cephenin Anarşist Sesi olarak adlandırıyorlardı. Eskiden bir aradaydılar ancak şimdi farklı cephelere dağıldılar.

Bu oluşuma kimler katılıyor?

Sergei: Futbol taraftarları, faşistlerle kavgayı sevenler, antifaşistler ve tüm bunların altındaki daha küçük gruplar.

Peki bu gruplar nerelerde varlar?

Sergei: Daha fazlası da vardır ama benim hemen aklıma gelen dört oblast var. Doğrudan onlarla çalışıyoruz. Buralarda var olduklarını kesinlikle biliyoruz. Buradaki yardımları da onlara götürüyoruz. Aynı zamanda sadece savaşta değil başka şekillerde de seferber olan, internetten bağışlar toplayan arkadaşlarımız var. Merkezi bir biçimde hareket etmiyoruz ama neredeyse her yerdeyiz.

Peki cephede durum nasıl?

Sasha: Benim ve yoldaşlarımın cephede pek çok sorunu var. Her şeyden önce savaşmak zor bir iş. Ölüm tehlikesi ile günler, aylar geçirmek çok zor bir iş. Sadece sivillerin değil askerlerin de morali bozulabiliyor. Çoğu kez savaşmaktan dinlenmeye vakit kalmıyor. Bunlar işin zor tarafları. Ama öte yandan ülkenin doğusundan batısına büyük bir dayanışmanın organize edildiğini görmek, dayanışmayı almak yepyeni bir umut. Burada tüm farklılıklarımıza rağmen aynı amaç için bir aradayız. Bu büyük bir moral kaynağı. Bir anarşist olarak bu birliğe umutla bakıyorum.

Senin cephedeki durumun ne, neler yapıyorsun?

Sasha: Belarus’tan arkadaşlarımızla dron operatörü olarak geldik. Yoldaşlarımızla beraber dron operatörlüğü yapıyoruz. Bu sayede düşmanla onlar yaklaşmadıkça yüz yüze gelmiyoruz. Genellikle güvenli bir mesafede oluyoruz. Bizim yaşadığımız tehlike, yerleşkemize yapılan füze saldırıları.

Her bir birlikte işler farklı yürüyebiliyor. Sonuç olarak ordu hiyerarşik bir yapı. Buna rağmen ben de kendi komutanımı seçmeyi, birliğimizde bunun seçiminin yapılmasını istiyorum ve bunu söylüyoruz da. Benim tarafımda durumlar genel olarak böyle ama cephede en önde olanların, düşmanla yüz yüze olanların durumu en zor olanı. Onlar günde 8-12 saat kadar savaşıyorlar. Sonra bu birlik değişip yerine yenisi geliyor. Bu saati verdiğime bakmayın, ne zaman dinlendikleri belli olmuyor onların. Biz ise dron operatörü olarak 3 gün çalışıyoruz, 3 gün boşuz ve güneş doğduktan batana kadar görev yapıyoruz. Bu zorluklara rağmen morallerin çok yüksek olduğunu söylemeliyim.

Önemli bir ek daha yapmak istiyorum. Kış geliyor, şimdiden hava çok soğuk ama bizim ekipmanlarımız gönüllü ekipmanları, hükümette gerekli ekipmanı alacak bütçe yok. Bu sebeple tüm ekipmanlarımız bağışla toplandı.

Kata: Bizim bu eksikleri gidermek için oldukça geniş bir ağımız var. Daha geçtiğimiz haftalarda ABD’deki bir sivil toplum kuruluşundan bile epeyce yardım gelebildi bize ve bu sayede pek çok eksiğimizi giderdik. Bu gibi hiç beklemediğimiz yerlerden bile yardım gelebiliyor. Pek çok başka anonim yardımlar da mevcut.

Dayanışma Kolektifi’nin ofisinde Ukraynalı anarşist sanatçı David Chichkan’ın motor kuryeler hakkında yaptığı resim duruyor. Kapak görselindeki çalışmanın da sahibi olan Chichkan, eserlerinden kazandığı gelirlerin yarısını eserin konusu ile ilgili organizasyonlara dayanışma için gönderiyor. Chichkan’ın çalışmaları için bkz. https://www.instagram.com/davidchichkan/

Sendikaların durumu ve bizim işçi sendikalarına yönelik kampanyamız hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Kata: Sendikaların durumu çok kötü. İşçilerin mali durumları da öyle. Biz kendi bütçemizden bir şeyler ayırmaya çabalıyoruz ama maalesef yetmiyor. Sizin kampanyanız oldukça önemli. Savaş için destek bulmak daha kolay ama çalışan sıradan insanlar, bağımsız sendikalar için destek bulmak çok daha zor. Medya da diğer örgütler de bunu küçümsüyor. Savaş içerisinde işçilerin durumu gerçekten de kör nokta gibi kalıyor. Gerçi bu sadece savaşta değil her koşulda böyle. İşçilerin durumu hep göz ardı ediliyor. Bu yüzden buraya yaptığınız dayanışma kampanyası çok önemli.

Sizden son olarak bir isteğimiz daha olacak. İspanya’daki anarşist örgütler Ukrayna’da anarşistlerin varlığını tam olarak kabul etmiyorlar. Onları inandırmakta zorlanıyoruz. Bunun için bize onlara iletmek üzere yazılı bir not veya mesaj iletebilir misiniz? Benzer ve hatta daha kötü bir yaklaşım Türkiye için de geçerli, Türkiye’de de siz hiç var olamazmışsınız gibi bir ön kabul var.

(Kata’ya söyleşiyi not aldığım not defterimi uzatıyorum, ayakta yazmak yerine bir masaya geçiyor. Yüzünde ciddiyeti kaybolmayan bir tebessümle aşağıda görselini paylaştığımız notu yazmaya koyuluyor.)

Notun Türkçesi: Kata’dan mesaj. Biz varız. Burada birkaç anarşist kolektif var. Bunların hepsi gönüllü ve savaşıyor. Sizin dayanışmanıza hepimizin ihtiyacı var çünkü dayanışma bu dünyayı kurtaracak.

Dayanışma Kolektifi hakkında bilgi için bkz. https://operation-solidarity.org/2022/07/06/solidarity-collectives/

***

Editörün önerileri:

İUB-DE’nin Ukrayna’ya ikinci ziyareti başarıyla tamamlandı

Ukrayna: İUB-DE’den direnişçilere destek ziyareti

Dayanışma Operasyonu, Ukraynalıların direniş hareketini desteklemeye çağırıyor

COP27: İklim zirveleri kimin işine yarıyor?

0

Bu yıl BM İklim Zirvesi COP27 Mısır’da düzenlendi. Konferans Coca-Cola sponsorluğunda gerçekleşti, hiç olmadığı kadar fazla fosil yakıt lobicisi katıldı, zirve öncesinde ve boyunca sayısız protestocu tutuklandı. 27. kez düzenlenmiş olmasına rağmen bugüne kadar gerek gezegen için gerekse de ekolojik yıkımdan en çok etkilenen emekçiler yararına gerçekçi bir çözüm üretilmemiş olduğunu teslim etmeden önce, bu yılki zirvenin sonuçlarına kısaca bakmakta fayda var.

Yoksul ülkelerin iklim değişikliği nedeniyle zararlarını tazmin etmek için kurulmasına karar verilen fonun hayata geçirilmesi için bir sonraki zirveye kadar beklenecek. Bir önceki zirvenin küresel sıcaklık artışını 1,5 °C’de tutma hedefi tekrarlandı ancak fosil yakıt kullanımının bırakılmasına dair somut bir karar alınmadı. Ülkeler, 2030 hedeflerini yeniden gözden geçirmeye davet edildi. Avrupa ülkelerinin enerji krizi nedeniyle Afrika’nın doğalgaz ve petrol rezervlerine göz diktiği de gözlemlendi.

2026 yılında yapılacak COP31’in ev sahipliği için adaylığını ilan eden Türkiye ise yine birtakım hesaplarla emisyonu düşürme değil artırma hedefi koymuş oldu. Hükümetin küresel yeşil ekonomiden payını almak ve fon desteklerinden yararlanmak için geçen yıl onayladığı Paris Anlaşması’nın uygulanma “zaruretinin” beyan edilmesine rağmen kömürden vazgeçme planı da söz konusu değil. Kısacası, zirvenin hükümetin çevre politikalarında bugüne kadar izlediği yıkım çizgisini değiştireceğine dair herhangi bir çıktısı yok.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum “Pakistan’da sel oldu, suyun akacak yeri yok” diyor. Peki, Karadeniz’de rant uğruna yapılaşmaya açılan derelerin yol açtığı selleri bugüne kadar hangi anlaşma, hangi zirve engelledi? Dünya liderleri ve patronlar çıkarları için müzakereler ededursun, maden için delik deşik edilen dağlardan Amazon ormanlarına dünyanın dört bir yanındaki talan hangi zirveyle önlendi? Kapitalist hükümetlerin ve çokuluslu şirketlerin iklim krizini kendi yararına çevirme çabalarına hizmet eden iklim zirveleri, içinde bulunduğumuz durum için gerçekçi bir çözüm değil. “İklim adaleti” denilen şeyi mevcut sistemde hayata geçirmek imkânsız. Ekolojik yıkımı ve doğanın talanını durduracak, acil sorunları ötelemeyen, doğadan ve emekçiden yana bir acil iklim planına ihtiyacımız var. Ve böylesi bir planı ancak sosyalist bir program doğrultusunda emekçiler başarabilir.

10 bin lira olsa neye yarar…

0

ASGARİ ÜCRET GERÇEK ENFLASYON ORANINDA 3 AYDA BİR ARTIRILMALI!

Tek Adam rejimi seçim sürecine girdik diye ulufe dağıtacağını vaat ediyor. Bu arada tabii aralık ayında Asgari Ücret Tespit Komisyonu görüşmeleri başlayacağı için, asgari ücretle çalışanları enflasyon karşısında ezdirmeyecek bir artış yapılacağını söylüyor. Ve de ortalıkta 8.500 lira gibisinden rakamlar dolaşıyor. Amaç, emekçileri içi boş propagandayla “uyutmaya” çalışmak.

Şimdi bakalım: Resmi enflasyon oranı %84. Asgari Ücret Tespit Komisyonu bu oranda artış yapsa asgari ücret net 10.120 lira olur. Peki, bu ücret neye yarar ki? Türk-İş’in araştırmasına göre yıllık mutfak enflasyonu %130, yani resmi enflasyonu katlıyor. Gene aynı araştırmaya göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 23.600 lira. Demek ki, asgari ücret 10 bin lira olsa bile bu tutar ne mutfak enflasyonuna yetiyor, ne de açlık sınırının yarısına ulaşabiliyor.

Üstelik bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti 9.470 liraya ulaşmış durumda. Yani bu emekçiler aylardan beri yaşayabilmek için borç harç ile geçinmeye çalışıyorlar.

Şimdi rakamları bir yana bırakalım. İşçiler, emekçiler zaten ne çektiklerini biliyorlar. Bu soruna emekçiler lehine nasıl bir çözüm aramamız gerekiyor?

Birincisi, hükümetler ile patronların el ele verip karar aldıkları Asgari Ücret Tespit Komisyonu derhal lağvedilmeli. Asgari ücret tüm sendika konfederasyonları ile patron örgütü arasında yapılacak görüşmeler ile belirlenmeli. Ve tabii sendikaların uyuşmazlık halinde genel grev hakkı olmalı. Bu anayasal bir hak olarak belirlenmeli.

İkincisi, asgari ücret asla sendikaların ve bağımsız araştırma gruplarının belirlediği yoksulluk sınırı altında olmamalı.

Üçüncüsü, asgari ücret (diğer tüm ücretlerle birlikte) gene sendikaların ve bağımsız kuruluşların belirleyeceği gerçek enflasyon oranında her üç ayda bir otomatik olarak artırılmalı.

Dördüncüsü, asgari ücret altında işçi çalıştıran veya asgari ücretin üzerinde kalan tutarı elden veren işletmeler ve patronlar ağır şekilde cezalandırılmalı.

Beşincisi, asgari ücretin ortalama ücret olmaktan çıkması gerekiyor. Zammın ardından ortaya çıkacak olan yeni asgari ücretle beraber, halihazırda %50’nin üzerinde olan asgari ücretli çalışan oranı, yüksek ihtimalle %60’lar, %70’ler seviyesine yükselecek. Bu durumdan kurtulmanın yolu, sendikalaşmanın ve TİS imzalayabilmenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasından, tüm işyerlerinde sendika üyeliğinin zorunlu hale getirilmesinden, bunun anayasa ve yasalarla güvence altına alınmasından geçiyor.

Altıncısı, fiyatlar gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri tarafından değil sendika ve işçi denetiminde belirlenmeli ve kontrol edilmelidir.

Yedincisi, asgari ücret ne kadar artırılırsa artırılsın, enflasyon devam ettikçe ve özellikle gıda maddelerindeki fiyat artışları durdurulamazsa ücret zamları sürekli olarak alım gücünü aşındıracak ve yoksulluğu yoğunlaştıracaktır. Bu nedenle ekonominin yönetiminin patron partilerinin yönetiminden kurtarılıp emekçilerden yana ekonomi politikaları uygulanmalıdır. Bu da ancak, işçi sınıfının denetiminde merkezi bir planlamayla olanaklıdır.

Sekizincisi, asgari ücret artışıyla doğru orantılı olarak vergi dilimleri de revize edilmeli. Hükümet asgari ücreti artırarak ama vergi dilimlerine dokunmayarak sendikalaşmanın önüne geçmek, asgari ücretin tespit edildiği süreci bütün işçi sınıfının toplu iş sözleşmesine dönüştürmek istiyor. Patronlara sürekli vergi afları çıkarken, sendikalı işçilerin ücretleri üzerinden soyulmasını kabul etmiyor, vergide adalet talep ediyoruz.

Dokuzuncusu, patronlar SGK priminin asgari ücretin 7,5 katından, 5 katına indirilmesini talep ediyor. Bunu kabul etmeyelim. Aksine 12 Eylül darbesinin getirdiği kıdem tavanının revize edilmesini ve bu kıdem tavanının 7.5 katına çıkmasını istiyoruz. 15.000 liralık kıdem tavanı yeterli değildir.

Onuncusu, bütün bunları gerçekleştirebilmek, hayata geçirebilmek için mücadele etmemiz, seferber olmamız, sendikalarımızda örgütlenmemiz şart. Biz mücadele etmedikçe hükümet ve patronlar kaşıkla verdiklerini kepçeyle almaya devam edecekler. Mücadele etmedikçe yoksullaşmamızın önüne geçemeyeceğiz.

Şimdi seçim sürecinden geçiyoruz. Biz iktidara aday olduklarını söyleyen partilerin ve ittifakların bu talepleri önerme ve savunma cesaretini veya iradesini gösterebileceklerine inanmıyoruz. Tek Adam rejiminin emekçiler üzerindeki saldırılarını zaten biliyoruz, ama Millet İttifakı’nın yeni Anayasa değişikliği önerileri de emekçilerin çalışma, ücret, örgütlenme ve sosyal hakları konusunda devlete herhangi bir zorunlu görev yüklemiyor.

Şurası açık ki, gerek Cumhur İttifakı gerekse Millet İttifakı ya patron örgütlerinin doğrudan yandaşı ya da onların baskısı altında.

Ama biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak, işçi ve emekçilerin yaşam, çalışma ve örgütlenme haklarını sonuna kadar savunmaktan ve talep etmekten vazgeçmeyeceğiz.

Kadınlar hakları için mücadeleyi bırakmıyor!

0

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde İstanbul’da valilik kararı ile ulaşım kısıtlandı; Taksim, Karaköy ve çevresi polis ablukasına alındı. Fakat rejimin tüm baskı ve yasaklarına rağmen kadınlar ve lgbti+lar İstanbul dahil birçok şehirde bir araya gelmeyi başardı. Mücadeleden vazgeçmeyen kadınlar birkaç noktada toplanıp pankart açtılar, yan yana durmaktan korkmadıklarını sloganlarla gösterdiler. “Kadınları değil erkek şiddetini engelle”, “Hayatımız bizim aileniz sizin olsun”, “Mücadelemiz engellenemez” pankartları açıldı, Haliç Köprüsü’ne “Kadın Cinayetlerine İsyandayız” pankartı asıldı; basın açıklaması parça parça dahi olsa okunabildi. Yoğun polis ablukası altında “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz!”, “Erkek adalet değil gerçek adalet!”, “Savaşa hayır, barış hemen şimdi!”, “Kadınlar birlikte birlikte güçlü!” sloganları yankılandı.

Kadınlar hep bir ağızdan şiddetin her türlüsüne karşı çıkıp omuz omuza dayanışırken bir yandan da devlet şiddetiyle mücadele etmek durumunda kaldılar. O gün yüzlerce kadın ve lubunya gözaltına alınırken darp edildi, ters kelepçeye maruz bırakıldı. Eylemi takip eden gazeteciler ve karakol işlemlerinde kadınlara refakat etmek isteyen avukatlar da bu şiddete maruz kaldı. Gözaltına alınan kadınlardan iki tanesi ise Türkiyeli olmadığı için ayrımcılığa maruz kaldı, geri gönderme merkezine gönderildi ve haklarında sınırdışı kararı çıkarıldı. 25 Kasım Kadın Platformu, eylemde pek çok hak ihlali yaşandığına, gözaltı ve sağlık kontrolleri sırasında şiddetin devam ettiğine dair 28 Kasım’da bir basın açıklaması gerçekleştirdi. 30 Kasım’da ise Taksim’deki kadınlara dönük polis şiddetine ilişkin suç duyurusunda bulunarak şiddete sessiz kalmayacaklarını, bunu normalleştirmeyeceklerini belirtti.

Tek Adam rejiminin kadınların sorunlarını çözmeye niyeti hiçbir zaman olmadı. Hatta birçok kez erkek egemen sistemin ayrıcalıklarından nasıl beslenmeye çalıştığını gördük, görüyoruz. Yarattıkları baskı politikaları da bunun birer göstergesi. Ancak baskıları ne denli sertleştirirlerse sertleştirsinler, bizi korkutmak bir yana, bizden daha da korktuklarını anlıyoruz. Çünkü kadın mücadelesinin ne kadar haklı, meşru ve güçlü olduğunun onlar da farkındalar. Bizleri ablukaya alıp, korku iklimi yaratıp sesimizi kısabileceklerini sanıyorlar. Fakat gücümüzün mücadelemizden geldiğini unutuyorlar. Artan hoşnutsuzluğa karşı, kadınların ve lgbti+ların eşit ve özgür yaşamalarını sağlayıp, şiddeti önleyici tedbirler ile etkin ceza politikaları geliştirmek yerine, cevap olarak gün geçtikçe sertleşen politikalarını sunabiliyorlar.

Ne baskıcı politikalarınız bizi sindirir ne de biz mücadelemizden vazgeçeriz! Bir kişi daha eksilmemek için, erkek şiddetinin ve nefret suçlarının önlenmesi için, ekonomik sömürü düzeninin son bulması için mücadele etmeye devam edeceğiz!

Senendecli devrimcilerden açıklama: “Devrimden sonra iktidarın, onun asıl sahipleri olan halk kitleleri elinde kalmasına kararlıyız!”

0

Aşağıda okuyucularımızla, İran’dan Senendecli devrimci bir oluşumun yayımladığı ve tarafımıza ulaştırdığı açıklamalarını paylaşıyoruz.

***

Bizler, diğer Beluc, Türk, Arap, Türkmen, Fars ve diğer tüm ezilen unsurlar gibi son yıllarda İran İslam Cumhuriyeti rejiminin baskıcı güçleriyle sürekli olarak sokaklarda savaşan Senendecli bir grup devrimciyiz. Geçtiğimiz iki ay boyunca da bu mücadelemizi sürdürüyoruz ve çok sayıda yoldaşımızı bu kavgada yitirdik.

Bazı konularda görüşümüzü açık ve şeffaf bir şekilde ifade etmeyi gerekli görüyoruz.

Amacımız, hükümete karşı ayaklanmayı yaymak ve onu devirmek, baskıyı, cinsiyet ayrımcılığını, ekonomik, etnik ve dini ayrımcılığı yeniden üreten tüm yapıları ortadan kaldırmak.

Siyasi eğilimlerimiz ve inançlarımız dışında, insan haklarına olan bağlılığımızı tam olarak beyan ediyor ve bu bağlamda İran siyasi coğrafyası halkları arasında herhangi bir birlikteliğin mümkün olabilmesi için “ulusal” ve benzeri kavramlarda yapısal dönüşümün gerekli olduğuna inanıyoruz. Herkesin özgür bir şekilde ulusal kimliğini ifade etme özgürlüğüne sahip olması, anadil ve din özgürlüğüne sahip olması kaçınılmazdır. Ayrıca bizler kutsallığın dinde, toprakta veya bayrakta değil, bu topraklarda yaşayan tüm halkların toplu insanlık onurunda ve birlikteliğinde olduğunu görüyoruz.

Gücün merkezde toplanması yerine ademi merkeziyetçi hale gelmesi gerektiğini ve merkez-çevre ilişkilerinin son bulmasını ve çevrenin merkez lehine sömürgeleştirilmesinin sona ermesini talep ediyoruz. Cinsiyet ve cinsel yönelim gözetmeksizin tüm insanların hak ve özgürlüklerinin eşit olacağı bir yapının oluşturulmasını istiyoruz. Dil, din, ikamet yeri veya başka herhangi bir koşula bakılmaksızın tam eşitlik talep ediyoruz.

Tüm sosyal, ekonomik ve siyasi meselelerde kadın, erkek ve diğer cinsiyetlerin yasalarda ve pratikte eşitliğini talep ediyoruz.

İnsanlığın sömürülmesine, boyun eğdirilenlerin kanından ve alın terinden zenginlik elde edilmesine son veren, parasız eğitim ve sağlık kadar, insanın toplumsal yaşamının tüm alanlarının özelleştirilmesine ve metalaştırılmasına son verecek bir siyasi ve ekonomik sistem için mücadele ediyoruz. Barınma ve çalışmanın, her insanın en temel hakkı olarak kabul edileceği bir düzen için savaşıyoruz.

Son olarak, herhangi bir siyasi partiye veya akıma bağlılığı reddederken, tüm militan gruplara ve halk kesimlerine dostluk eli uzatıyoruz. Ve devrimden sonra iktidarın, onun gerçek sahiplerinde kalacağında kararlıyız. Yani halk kitlelerinde.

Son yüz yıllık sömürü ilişkilerini devam ettirmek ve sadece yöneticileri değiştirmek isteyen gerici, faşist herhangi bir unsurla bağımız, sempatimiz, ittifakımız, koalisyonumuz olmadığı gayet açıktır.

Senendecli bir grup devrimci

1 Aralık 2022

Taşımacılık işçileri önderi sendikacı Rıza Şahabi’nin sağlık durumu kritik

0

Aşağıda okuyucularımızla, İran işçi örgütleri tarafından hazırlanan ve tarafımıza ulaştırılan, Rıza Şahabi’nin sağlık durumunu özetleyen raporu aktarıyoruz.

***

Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası’nın açıklamasına göre Rıza Şahabi, ağrılarının artması üzerine İmam Humeyni Hastanesi’ne sevk edildi. Yine aynı açıklamada, tutuklu işçi önderini tedavi eden doktorun, kendisine acilen ameliyat olması gerektiğini bildirdiği aktarıldı. Tetkikleri yapan hekimin, C4 ve C5 omurlarındaki disklerin ciddi şekilde hasar gördüğünü ve bu disklerdeki yırtılmanın boyutu nedeniyle C1 ve C2 omurlarının da şiddetli baskı altında olduğunu tespit ettiği belirtildi. Acil önlem alınmadığı takdirde Rıza Şahabi’nin durumunun daha da kötüleşebileceği belirtildi.

Rıza Şahabi’nin tutuklanması ve sorgulanması sırasında maruz kaldığı işkence sonucu aldığı yaralar nedeniyle daha önceden sırt ve boyun ameliyatı geçirdiğini tekrardan belirtmeliyiz. Ne yazık ki Evin Hapishanesi’ndeki kötü yaşam koşulları ve uzun sorgulamalar esnasında uygulanan şiddet, Rıza Şahabi’nin boyun ve omuz ağrılarının daha da artmasına neden oldu.

29 Kasım 2022

Tahran ve Banliyösü Otobüs İşçileri Sendikası’nın tutuklu önderi Rıza Şahabi’den açık mektup

0

Aşağıda okuyucularımızla, İran taşımacılık işçileri önderi Rıza Şahabi’nin Evin Hapishanesi’nden 30 Ekim 2022 tarihinde yayımladığı açık mektubun Türkçe çevirisini yayımlıyoruz. Şahabi, İran rejimi tarafından hapishanede gördüğü işkence nedeniyle ağır sağlık sorunları yaşamakta.

***

Kamuoyunu, onurlu ve çalışkan halkımızı ve tüm ücretli işçileri bilgilendirmek amacıyla bu satırları kaleme alıyorum;

Birincisi: Sahte ve mide bulandırıcı komplolar kullanarak sözde ulusal medyanın (İslam Cumhuriyeti Radyo ve Televizyonu), tamamen hiçbir beklenti olmaksızın ortaya çıkan emekçi eylemlerini ve her özgür insanın işçi sınıfının (hem İranlı hem de İranlı olmayan) sorunları hakkındaki endişelerini, kamuoyunu yanlış bir şekilde etkilemek için dış mihraklar kategorisine bağlamasını tiksinti içinde reddediyorum.

İkincisi: 13 Temmuz 2022’de güvenlik teşkilatı tarafından açılan ve kovuşturulan kendi davamın, benim, yani Reza Şahabi’nin herhangi bir suç işlemiş olmasıyla herhangi bir bağlantısı bulunmamakta; bu dava, sadece itibarımı sarsmak için önceden yazılmış bir senaryo. Benim bütün faaliyetlerim, tamamen rasyonellikten doğdu ve işçi sınıfına ve emekçilere yönelik birkaç yüz yıllık kurumsallaşmış baskının acısından ve benim ve benim gibi insanların ekonomik olarak boyun eğdirilmesinden kaynaklandı. Neticede teşhir olan ve zaten başarısız olan bu senaryo, akıbeti zaten açık ve ortada olduğu için, usulsüz toplantı ve gizli anlaşma suçundan 5 yıl, rejim aleyhine propaganda yapmak suçundan bir yıl hapis cezasıyla sonuçlandı. Aynı zamanda Tahran ve komşu illere iki yıllığına girişin yasaklanması, sendikal faaliyetlerden iki yıl men ve yurt dışına seyahat yasağı da davamın sonuçlarındandı.

Üçüncüsü: Bugünlerde hükümet ajanlarının tarif edilemez boyuttaki örgütlü zulmünün ve vahşetinin karşısında duran muhterem İran halkının haklı taleplerini bastırmak için hükümetin umutsuz çabalarını kınıyorum ve halkımızın sebat ederek geri adım atmadığını hatırlatıyorum. Ben Rıza Şahabi, bu tür organize ve düşüncesizce yapılan zulümlere yıllarca müsamaha gösteren tüm dostlarımın ve sevdiklerimin yanında olduğumu ve dimdik ayakta durmaya devam edeceğimizi, haklı çabalarımızdan vazgeçmeyi kabul etmeyeceğimizi de belirtmek isterim.

Ne yazık ki mevcut durumda ben ve sendikadan yoldaşlarım, ülke çapında her türlü haber alma imkanından mahrum kalan halkımızın diğer kesimleri gibi, Ulusal Radyo ve Televizyon’da haksız, tek taraflı ve hiçbir geçerliliği olmayan, asılsız ithamlardan ve yalanlardan kaçınamadık; hatta sanıkların mahkeme karşısında insani ve hukuki hakları dahi gözetilmedi ve bu asılsız suçlamaların ulusal medyada yayınlamasına izin verildi.

Ulusal Radyo ve Televizyon’a, yargıya ve devlet makamlarına yaptığımız şikayetler herhangi biri sonuç vermeyeceğinden, şikayetimizi, uğradığımız zulmü ve masumiyet iddiamızı mücadeleci halkımızın takdirine ve tarihe bırakıyoruz.

Emekçilerin çözümü birlik ve örgüttür!

Tahran ve Banliyö Otobüs İşçileri Sendikası yönetim kurulu üyesi;

Rıza Şahabi

30 Ekim 2022

4. koğuş, 3. salon, Evin Hapishane Merkezi

Reform yetmez

0

Halk tarafından hazırlanan yepyeni bir anayasa için…

Altılı Masa, anayasa değişiklikleri paketini açıkladı. Başkanlık rejiminden parlamenter sisteme geçişe, devlet organlarının şeffaflaşmasına, ifade özgürlüğünün güçlenmesine ve yargı erkinin tarafsızlaşmasına yönelik bazı önemli maddeler içeriyor.

Ama bütün bu değişiklik önerileri, 1982’de askeri diktatörlük tarafından yapılmış olan ve daha sonra Tek Adam rejimi tarafından daha da otoriter hale getirilen mevcut anayasanın kısmen de olsa reforme edilmesine yönelik. Yani diktatörlük anayasası yerinde durmaya devam ediyor.

Millet İttifakı’nın bu önerileri kabul edilse dahi, bu anayasa işçi ve emekçilerin değil, patronların sistemi olan kapitalizmi temel alıyor. Öneriler, emekçilerin çalışma, ücret, örgütlenme ve sosyal hakları konusunda devlete herhangi bir zorunlu görev yüklemiyor. Sadece emekçilerin bunlara “hakkı vardır” demekle yetiniliyor. Ama kapitalist sömürü sisteminde bu hakların kullanılabilmesi patronların ve onların hükümetlerinin yetkisine devrediliyor.

Bunun nedeni anayasaların ya diktatörlükler ya da patron partileri tarafından hazırlanıyor olmasıdır. İşçilerden ve emekçilerden yana gerçekten demokratik bir anayasa ancak ağırlıklı olarak emekçilerin ve onların örgütlerinin aktif katılımıyla hazırlanabilir. Ancak o zaman çalışma ve insanca ücret hakkı devletin uygulamakla yükümlü olduğu bir zorunluluk haline gelebilir. Ancak o zaman sendikalaşmanın ve toplu sözleşme yapabilmenin önündeki bütün engeller temizlenebilir. Ancak o zaman öncü işçileri işten çıkaran patronlar cezalandırılabilir. Ancak o zaman emekçi örgütlenmeleri güçlenebilir, gerçek ifade ve gösteri hakkı hayata geçirilebilir.

Biz böylesi bir anayasanın kapitalizm yanlısı partilerden oluşan bir parlamento tarafından değil; tüm emekçi örgütlerinin serbestçe katılacakları bir seçim sonucunda oluşacak bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis tarafından yapılabileceğine ve yapılması gerektiğine inanıyoruz.

Tek Adam rejiminin reformlarla parlamenter sisteme dönüştürülmesi asla yeterli olmayacaktır. Emekçilerin acil ekonomik, sosyal ve demokratik taleplerinin ve haklarının anayasal güvence altına alınması, ancak onların örgütlenmelerinin ve mücadelelerinin sonucunda mümkün olacaktır.

İTÜ’de İran halkıyla dayanışma eylemi

0

İran’da kadınların, işçilerin ve öğrencilerin ayaklanması 2 ayı geride bıraktı. Bu ayaklanma bağlamında İranlı öğrenciler dünyanın dört bir yanında sokaklarda ve kampüslerde İran halklarının devrimiyle dayanışıyor ve destek oluyor. Bizler de Türkiyeli öğrenciler olarak bu dayanışmaya katılmaya gayret ediyoruz. Kampüslerimizde İran halkalarının ayaklanmasının olasılıklarını ve sonuçlarını tartışıyoruz.

30 Kasım’da dünyanın her tarafından 150’ye yakın üniversitede İran halkları ve özellikle de öğrencileri ile dayanışmak için etkinlikler düzenlendi. Biz de İranlı öğrencilerle birlikte İstanbul Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen bu etkinliğe katıldık.

Etkinlik başlamadan önce Özel Güvenlik Birimleri etkinliğin yapılmasına engel olacaklarını söylese de İranlı dostlarımızın kararlılığı bu engeli aştı. Etkinlikte İranlı dostlarımız 2 pankart ve onlarca döviz taşıdılar. Pankartlarda bugüne kadar İran’daki ayaklanmada katledilen başta Jina Mahsa Amini olmak üzere isimler ve farklı dillerde “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ifadeleri yer alıyordu. Öğrenciler birlikte marşlar ve şarkılar söyleyerek sonrasında ise sloganlar atarak etkinliği gerçekleştirdiler. Sloganlarından bazıları “Kadın, Yaşam, Özgürlük”, “Diktatöre Ölüm” ve “İslam Cumhuriyeti İstemiyoruz” gibi seferberliğin ortak taleplerini belirten sloganlardı. Etkinlik bir öğrencinin basın açıklamasını okumasıyla birlikte sloganlarla sona erdi.

Türkiyeli öğrenciler olarak İranlı kadınların, öğrencilerin ve emekçilerin ayaklanması bize büyük bir ilham veriyor. Ayaklanmanın öncülüğü büyük oranda öğrenciler ve genç işçiler tarafından çekiliyor. Bizler de onların mücadelelerini görerek kendi hayatlarımızdaki sorunları çözmek için onların kararlılığı ve cesaretlerinden ilham alıyor ve mücadelelerimizi büyütmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Emekçi öğrenciler olarak kampüslerde ve işyerlerinde emek ve kadın düşmanı rejimlerimizden kopuş perspektifimizle mücadelelerimizi sürdürüyoruz.

Gazete Nisan okuru bir öğrenci

Çin’de kapitalist diktatörlüğe karşı halk protestolarına destek!

0

26 Kasım Cumartesi gününden beri Çin genelinde çeşitli şehir ve üniversite kampüslerinde protestolar gerçekleşmekte. Binlerce kişi, hükümetin “sıfır Covid” politikasına ve zorunlu kitlesel karantinalara karşı öfkeyle sokakları doldurdu.

Çin’in en kalabalık şehri Şanghay da evlerde zorunlu karantinanın son bulması talebiyle 27 Kasım Pazar günü protestolara katıldı. Sokağa çıkan bazı kesimler “Özgürlük istiyoruz”, “Tüm kısıtlamalar kaldırılsın” sloganları atarken bazıları da öfkeyle “Şi Cinping istifa et” ve “Komünist Parti istifa et” sloganlarını atıyor.

Protestoları tetikleyen, bölgesel başkent Urumçi’deki bir apartmanda 10’dan fazla kişinin ölmesine ve onlarcasının ciddi şekilde yaralanmasına yol açan ölümcül yangın oldu. Yerel makamların, “alevlerin yoğunluğuna rağmen karantina kurallarının çiğnenmemesi için” insanların binadan hızla çıkmasına engel olması eleştirildi.

Protesto gösterileri Pekin, Şian ve Nankin’deki üniversitelere yayıldı. Videolarda Pekin Tsinghua Üniversitesi’nden bir öğrenci kalabalığının “Demokrasi, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü” yazılı bir pankart taşıdığı, bazılarının milli marş ve Enternasyonal marşını söylediği görülüyor.

Günler öncesinde, çokuluslu şirket Foxconn’da ücretler için ve karantina karşıtı kitlesel bir işçi protestosu gerçekleşmişti. Yüzlerce fabrika işçisi eylem yaptı ve çevik kuvvete meydan okudu.

Aşırı karantina uygulamaları, kapitalist Çin Komünist Partisi (ÇKP) diktatörlüğünün baskıcı politikalarının bir parçası. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak; işçilerin, öğrencilerin ve halkın Çin Komünist Partisi ve Şi Cinping diktatörlüğüne karşı protestolarını destekliyoruz. Zorunlu ve baskıcı karantina uygulamalarına karşı ve ifade özgürlüğü ile grev yapma ve örgütlenme özgürlüğü için verilen halk mücadelesini desteklemek üzere en geniş uluslararası dayanışma çağrısı yapıyoruz. Çin Komünist Partisi ve Şi Cinping diktatörlüğüne son!

The Iranian revolution continues! International solidarity with the revolutionary mobilization of the working peoples of Iran against the dictatorship regime!

0

The popular uprising that started two months ago in Iran has opened up a revolutionary process in the country against the regime of the Islamic Republic. The uprising has become massive which is led by women after the murder of Mahsa Jina Amini and now has demands aiming at the abolition of the institutions of the mullah regime such as the moral police, the Ministry of Guidance, Basij and Velayat-e Faqih.

The demands of the masses exceeded the abolition of the regime’s institutions and reached the point of overthrowing the 43-year-old dictatorship while wider sections of Iranian society have begun to participate in the mobilizations in response to the Islamic Republic regime’s attempt to crush the protests by using oppression and violence through the army, Revolutionary Guards, Basij and civilian paramilitary forces.

Demands of Iranian women against sharia oppression, patriarchal violence and capitalist exploitation… Democratic and economic demands of the Iranian working class… Democratic, economic and social demands of the ethnic and religious minorities of the country, such as Kurds, Baluchis and Azeris, who have been subjected to further exploitation by the regime over the years… Demand for freedom of the population under the age of 30, that is, the youth, who make up 60 percent of the population… And demand of the Iranian society as a whole to get rid of the straitjacket imposed on it by the regime… All these demands in the past two months have turned into a revolutionary popular uprising by uniting around the demand of “The people want the overthrow of the regime” with the slogans “Death to the dictator!”, “We do not want the Islamic Republic!”, “Woman, life, freedom!”, “Death to the tyrant, whether he is the supreme leader or the shah!”

The mobilizations of women and peoples could not be stopped in Iran

Although the intense pressure and violence by the mullah regime towards the mobilizations has led to the death of around 500 people (sources in conflict in Iran state that this number is close to 1000) and the arrest of more than 15 thousand people, working peoples of Iran do not back down on their struggle against the regime. The Islamic Republic regime, which has lost its legitimacy in the eyes of the masses, is aware that it will not be able to maintain its power if it steps back from its policies of violence. For this reason, it constantly strives to increase the oppression on the masses. It is also in this context that 227 of the 290 deputies of the Iranian parliament called the judiciary to sentence 14,800 people arrested during the mobilizations to death on charges of “gathering against national security”, “conflict with the Islamic Republic” and “corruption on earth”. On the other hand, the regime is trying to divide the united anger of the Iranian peoples towards itself by using the ethnic and religious tensions it has created historically on Iranian society by applying a more intense attack on the mobilizations, especially in Kurdistan and Balochistan, by pushing the organizations there to take more radical positions. While massacres against civilians were carried out in many cities of Kurdistan and Balochistan for more than two months, there is information that chemical gas was used by the regime forces in these massacres in Kurdish provinces. In addition, the protesters also state that the dictatorship regime uses sexual violence in prisons against those arrested during the mobilizations.

However, all these maneuvers and attempts of the regime to intimidate the masses have so far been let down by the struggle. The closest example of this is the general action process announced in the country on November 15, 16 and 17. This three-day protest, which was announced on the occasion of the anniversary of the revolt that started after the increase in gasoline prices in Iran in 2019, and in the memory of nearly 4,000 people who were killed by the regime in this uprising, made the anti-regime protests even more massive. Currently, the youth continue to organize boycotts at many universities, high schools and secondary schools. Women, Kurds, Baluchis and Iranian working people continue their protests in many cities and towns. The Iranian working class is organizing strikes in many sectors such as oil, natural gas, metal, iron and steel, glass, food, education and transportation. At the same time, the merchants and tradespeople, who were ideologically, economically and politically among the biggest partners of the mullah class during the construction of the Islamic Republic regime, have also closed their stores and participated in the mobilizations.

End to the dictatorship regime! Let’s establish a national coordination of workers’ and struggle committees!

All these sectors, while expressing their own demands, combine their struggles with the point of overthrowing the dictatorship regime. The anti-regime revolutionary uprising, which started spontaneously, also de facto targets all the representatives of the capitalist exploitation system. The mobilized masses are also targeting the representatives of the bourgeois order, such as the reformist wing or the shahist, pro-monarchy sectors within the Islamic Republic regime, whose interests lie in the continuation of the capitalist exploitation order in the face of the deepening crisis of the regime and who want to benefit from the uprising for this purpose. The consciousness of breaking away from the dictatorship regime and the capitalist exploitation system, which the working people of Iran reached in their mobilization, is crystalized in the slogan of “Death to the tyrant, whether he is the supreme leader or the shah!”

As the International Workers’ Unity – Fourth International (IWU-FI), we salute the revolutionary uprising of the working peoples of Iran against the dictatorial, capitalist, counter-revolutionary Islamic Republic regime and convey our full internationalist solidarity!

We believe that one of the most fundamental elements that gives a revolutionary character to the uprising of the Iranian working people is that the mobilized masses have begun to build their own self-organizations, workers’ councils and local committees within action. The Iranian class struggle, which had the experience of shuras (councils) during the 1979 process and of councils during the worker strikes that marked the years of 2017-2020, is still trying to create its own dual power organ cores against the dictatorship regime by using these examples.

We think that the development and spread of these organizations is of vital importance in terms of ensuring the continuity of the struggle of women, youth, working class, Kurds, Baluchis, Azeris, Arabs and all oppressed sectors. The revolutionary process also necessitates the development and spread of these mass self-organizations for the self-defense of the mobilized working people in the face of the intense pressure and violence applied by the mullah regime. Bringing these organizations together around a national coordination and bringing them to the point of organizing a general strike will be decisive in the overthrow of the Islamic Republic regime.

As the International Workers’ Unity – Fourth International (IWU-FI), precisely for these reasons, we believe that this coordination should be equipped with a revolutionary action program to make the masses break away from the dictatorship and capitalist exploitation system. And accordingly, it is necessary to continue struggle for the construction of a revolutionary socialist leadership in order to ensure breaking away in favor of the workers and working class.

A struggle for an Independent and Sovereign Constitutional Assembly which will consign the Islamic Republic’s constitution to the dustbin of the history and create a new constitution for the needs of women, working class and peoples is necessary.

In this line, the struggle should be directed towards the construction of a worker-laborer government which will carry it to an absolute breaking away from the regime, capitalist exploitation system and imperialism, and protect the victories of the working class and all oppressed sections.

As IWU-FI, we’ll continue to unconditionally support the struggle of the Iranian working people, women, youth, working class, Kurds, Baluchis, Azeris, Arabs and all other oppressed sections to break away from the dictatorship and exploitation system.

In order for the revolutionary uprising to be victorious, as IWU-FI, we call the unions, women and youth organizations, political parties which embrace the democratic demands and the world left for an international solidarity. We invite them to organize unified protests in front of the embassies and consulates, and on the streets in all countries.

End to the criminalization of mobilizations and the execution of death penalty!

Release all prisoners immediately!

End to the sharia oppression, patriarchal violence and capitalist exploitation of women and LGBTIQ!

Repeal of the mandatory hijab law!

Entitlement of all the democratic rights of the oppressed nations, including the right to self-determination!

End to the dictatorship regime of mullahs!

International Worker’s Unity – Fourth International

November 19, 2022

İran devrimi sürüyor! İran emekçi halklarının diktatörlük rejimi karşısındaki devrimci seferberliğiyle uluslararası dayanışmaya!

0

İran’da iki ay önce başlayan halk ayaklanması, ülkede İslam Cumhuriyeti rejimine karşı gelişen bir devrimci süreç açtı. Mahsa Jina Amini’nin katledilmesinin ardından öncülüğünü kadınların üstlendiği ve ahlak polisi, İrşad Bakanlığı, Besiç ve Velayet-i Fakih gibi molla rejiminin kurumlarının ilgasını hedefleyen taleplere başlayan isyan hızlı bir şekilde toplumsallaştı.

İslam Cumhuriyeti rejiminin eylemleri ordu, Devrim Muhafızları, Besiç ve sivil paramiliter güçleri eliyle baskı ve şiddet yoluyla ezmeye çalışması karşısında İran toplumunun daha geniş kesimleri seferberliklere dahil olmaya başlarken, kitlelerin talepleri de rejimin kurumlarının ilgasını aşarak 43 yıllık diktatörlüğün devrilmesi noktasına ulaştı.

İranlı kadınların şeriatçı baskı, patriyarkal şiddet ve kapitalist sömürüye karşı talepleri… İran işçi sınıfının demokratik ve ekonomik talepleri… Rejim tarafından yıllar boyu daha fazla sömürüye maruz bırakılan Kürtler, Beluciler, Azeriler gibi ülkenin etnik ve dinsel azınlıklarının demokratik, ekonomik ve sosyal talepleri… İran nüfusunun yüzde 60’ını oluşturan 30 yaş altı nüfusun, yani gençlerin özgürlük talebi… Ve bir bütün olarak İran toplumunun, rejimin kendisine dayattığı deli gömleğinden sıyrılma talebi… İşte tüm bu talepler geride kalan iki aylık süreçte, “Diktatöre ölüm!”, “İslam Cumhuriyeti istemiyoruz!”, “Kadın, yaşam, özgürlük!”, “Rehber de olsa, şah da olsa zalime ölüm!” sloganları eşliğinde “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!” talebi etrafından birleşerek devrimci bir halk ayaklanmasına dönüştü.

İran’da kadınların ve halkların seferberlikleri durdurulamadı

Molla rejiminin seferberliklere dönük uyguladığı yoğun baskı ve şiddet şu ana kadar 500’e yakın kişinin hayatını kaybetmesine (İran içerisinde mücadele halindeki kaynaklar bu sayının 1000’e yaklaştığını ifade etmekte), 15 binden fazla kişinin de tutuklanmasına yol açsa da İran emekçi halkları rejim karşıtı mücadele azimlerinden geri adım atmıyor. Kitlelerin gözünde meşruiyetini önemli ölçüde yitiren İslam Cumhuriyeti rejimi ise, şiddet politikalarından geri adım attığı takdirde iktidarını koruyamayacağının farkında. Bu nedenle kitlelere dönük baskının dozunu sürekli olarak artırma gayretinde. İran parlamentosunun 290 milletvekilinden 227’sinin, “milli güvenliğe karşı toplanma”, “İslam Cumhuriyeti ile çatışma” ve “yeryüzünde yolsuzluk” suçlamalarıyla, seferberlikler sırasında tutuklanan 14.800 kişinin idama mahkûm edilmesi amacıyla yargıyı göreve çağırması da bu düzleme oturmakta. Öte yandan rejim, özellikle Kürdistan ve Belucistan’da seferberliklere dönük daha yoğun bir saldırı uygulayarak buradaki örgütleri daha radikal pozisyonlar almaya iterek İran toplumu üzerinde tarihsel olarak yaratmış olduğu etnik ve dini gerilimleri kullanıp İran halklarının kendisine yönelmiş olan birleşik öfkesini bölmeye çabalıyor. İki ayı aşkın süre zarfında Kürdistan ve Belucistan’ın birçok şehrinde sivil halka dönük katliamlar gerçekleştirilirken, Kürt illerinde bu katliamlarda rejim güçleri tarafından kimyasal gaz kullanıldığı bilgileri ulaşmakta. Ayrıca diktatörlük rejiminin, seferberlikler esnasında tutukladığı kişilere dönük olarak hapishanelerde cinsel şiddet uyguladığı da protestocular tarafından dile getiriliyor.

Ancak rejimin tüm bu manevraları ve kitleleri sindirme girişimleri bizatihi mücadelenin kendisi tarafından şu ana kadar boşa düşürülmüş durumda. Bunun en yakın örneğini, ülkede 15-16 ve 17 Kasım günlerinde ilan edilen genel eylemlilik süreci oluşturuyor. 2019 yılında İran’da benzin fiyatlarına yapılan zammın ardından başlayan isyanın yıl dönümü vesilesiyle ve bu ayaklanmada rejim tarafından katledilen 4000’e yakın kişinin anısına ilan edilen bu üç günlük eylemlilik, rejim karşıtı protestoların daha da kitleselleşmesini sağladı. Halihazırda gençlik, birçok üniversite, lise ve ortaokulda boykotlar düzenlemeyi sürdürüyor. Kadınlar, Kürtler, Beluciler ve İran emekçi halkları birçok şehir ve kasabada eylemlerine devam ediyor. İran işçi sınıfı petrol, doğalgaz, metal, demir-çelik, cam, gıda, eğitim, ulaşım gibi birçok sektörde grevler örgütlüyor. Aynı zamanda İslam Cumhuriyeti rejiminin inşası sürecinde ideolojik, ekonomik ve politik olarak molla sınıfının en büyük ortaklarından olan tüccar sınıfı ve pazar esnafı da kepenk kapatarak seferberliklere dahil olmuş durumda.

Diktatörlük rejimine son! İşçi ve mücadele komitelerinin ulusal koordinasyonunu sağlayalım!

Tüm bu sektörler bir yandan kendi taleplerini de dile getirirken, mücadelelerini diktatörlük rejiminin alaşağı edilmesi noktasında birleştiriyor. Kendiliğinden bir şekilde başlayan rejim karşıtı devrimci ayaklanma bir yandan da de facto bir şekilde kapitalist sömürü düzeninin temsilcilerinin tamamını hedefine koyuyor. Seferberlik halindeki kitleler, rejimin derinleşen krizi karşısında çıkarı kapitalist sömürü düzeninin devamında yatan ve bu amaçla ayaklanmadan kendi yararına faydalanmak isteyen İslam Cumhuriyeti rejimi içerisindeki reformist kanat ya da şahçı, monarşi yanlısı odaklar gibi burjuva düzen temsilcilerini de hedefe koyuyor. İran emekçi halklarının seferberlik içerisinde ulaşmış olduğu, diktatörlük rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuş bilinci “Rehber de olsa, şah da olsa zalime ölüm!” sloganında kristalize oluyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, İran emekçi halklarının diktatöryel, kapitalist, karşı devrimci İslam Cumhuriyeti rejimi karşısında sergilemekte olduğu devrimci ayaklanmayı selamlıyor ve tüm enternasyonalist dayanışmamızı iletiyoruz!

İran emekçi halklarının ayaklanmasına devrimci karakterini veren en temel unsurlardan bir tanesinin de seferberlik halindeki kitlelerin eylem içerisinde kendi öz örgütlenmelerini, işçi konseylerini ve mahalli/yerel komitelerini inşa etmeye başlaması olduğu kanaatindeyiz. 1979 sürecinde şuralar, 2017-2020 yıllarına damgasını vuran işçi grevleri sürecinde de konseyler deneyimine sahip olan İran sınıflar mücadelesi bugün de bu örneklere başvurup diktatörlük rejimi karşısında kendi ikili iktidar organı nüvelerini yaratma gayretinde.

Bu organların gelişip yayılmasının kadınların, gençlerin, işçi sınıfının, Kürtler’in, Beluciler’in, Azeriler’in, Araplar’ın ve tüm ezilen unsurların mücadelesinin sürekliliğini kılması bakımından hayati önemde olduğunu düşünüyoruz. Devrimci süreç aynı zamanda, molla rejiminin uygulamakta olduğu yoğun baskı ve şiddet karşısında bu kitle öz örgütlenmelerinin seferberlik halindeki emekçi halkların öz savunması bakımından geliştirilip yaygınlaştırılmasını da zorunlu kılıyor. Yine bu organların ulusal çapta bir koordinasyon etrafından bir araya getirilebilmesi ve bir genel grevin örgütlenmesi noktasına taşınabilmesi İslam Cumhuriyeti rejiminin alaşağı edilmesinde belirleyici nitelikte olacak.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, tam da bu nedenlerle, bu koordinasyonun kitlelerin diktatörlüğe ve kapitalist sömürü düzenine son vermesine yönelik bir eylem programıyla donanması gerektiğine inanıyoruz. Ve bu yolda, işçi sınıfından ve emekçilerden yana bir çıkış sağlamak için devrimci sosyalist bir önderliğin inşası için mücadeleyi sürdürmek gerekiyor.

İslam Cumhuriyeti anayasasını tarihin çöplüğüne atacak, kadınların, işçi sınıfının ve halkların ihtiyaçlarına hizmet edecek yeni bir anayasa oluşturacak Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis için mücadele etmek gerekiyor.

Ve bu yolda, mücadeleyi, rejimden, kapitalist sömürü sisteminden ve emperyalizmden kesin bir kopuşa götüren, işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin kazanımlarını koruyacak bir işçi-emekçi hükümetinin inşasına ilerletmek gerekiyor.

İUB-DE olarak, tüm bu çerçeve uyarınca İran emekçi halklarının, kadınların, gençlerin, işçi sınıfının, Kürtler’in, Beluciler’in, Azeriler’in, Araplar’ın ve diğer tüm ezilen unsurların diktatörlük rejiminden ve sömürü düzeninden kopuş mücadelesini koşulsuz bir şekilde desteklemeyi sürdüreceğiz.

Devrimci ayaklanmanın zafer kazanması için, İUB-DE olarak sendikalara, kadın ve gençlik örgütlerini, demokratik talepleri sahiplenen siyasi partilere ve dünya soluna uluslararası dayanışma çağrısı yapıyoruz. Her ülkede büyükelçiliklerin, konsoloslukların önünde ve sokaklarda birleşik eylemler düzenleme davetinde bulunuyoruz.

Seferberliklerin kriminalize edilmesine, idam cezası uygulamasına son!

Tüm tutsaklar derhal serbest bırakılsın!

Kadınlar ve lgbti+lar üzerindeki şeriatçı baskı, patriyarkal şiddet ve kapitalist sömürüye son!

Zorunlu başörtüsü yasası kaldırılsın!

Ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı dahil tüm demokratik hakları tanınsın!

Mollaların diktatörlük rejimine son!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

19 Kasım 2022

Campus Rally for Iran: Istanbul Technical University

0

Yesterday on November 30th, dozens of Istanbul Technical University students came together for a united campus rally to support women, students, workers, and all the people of Iran in a united action with the students of more than 200 universities around the globe.

In this gathering, that was held in the most crowded open air area of the university, Iranian students alongside Turkish students sang revolutionary shanties while holding banners including the names of all who have been killed (the ones that we know of), the pictures of some of the imprisoned and killed, and “the woman_life_freedom” slogan. A number of tutors, activists, and reporters also joined the rally.

This gathering aimed to raise awareness among the academic community about the continuation and importance of the Jina uprising and to seek the academic community to stand in solidarity and declare their support of the movement. In the end, students read a statement on the mentioned subject, and the university echoed with revolutionary chants.

As the university had refused to officially give permission to this rally, more than 20 students who had come from the other universities of Istanbul could not enter the university. Hopefully, considering the peacefulness of the gathering, the university would collaborate with the students in the next event, seeing that till the fall of tyrants, the students will be in defiance.

We, the Iranian students, call on students, tutors, and all the academic community to believe in the importance of the support of the academia and stand with us for woman, for life, and for freedom.

İran işçi sınıfı, ayaklanmaya grevlerle katılıyor

0
Demir-çelik işçileri 15 Kasım 2022'de İsfahan'da grevde.

İran’da geçtiğimiz 1 ay boyunca işçi sınıfı grevlerle, İslam Cumhuriyeti rejimi karşısında gelişen seferberliklere daha da aktif bir şekilde dahil oldu. Hazırlanan bu haritada eksikler olsa dahi sınıfın ülkenin birçok bölgesinde mücadale içerisinde olduğunu görmek mümkün.

1 Aralık 2022, İran’daki grevler haritası. Haritada taşımacılık işçilerinin mevcut grevleri gösterilmemiştir. Kaynak: The Revolution Times.

Demir-çelik, metal, petrol rafinerileri, taşımacılık (kamyon şoförleri, rafineri tankerleri, vb.), gıda, eğitim emekçileri gibi birçok farklı sektörde grev ve mücadeleler sürüyor. Molla rejiminin kitle seferberliklerine dönük yoğun baskısı karşısında İran işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanarak mücadele sahnesine çıkması, ülkede diktatörlük rejimi karşısında süren kitlesel seferberliklerin kaderinde belirleyici unsurlardan biri.

Kitleler ve rejim arasında seferberlikler sonucunda açığa çıkan “pat durumundan”, İran emekçi halkları yararına bir çıkışın yaratılmasında, belleğinde ciddi mücadele ve örgütlenme birikimi olan ülke işçi sınıfının rolü belirleyici olacak.

Tabii mevcut grevlerin önemli bir kesiminin kendi aralarında tam anlamıyla bir koordinasyona sahip olmadığını da belirtmemiz gerekiyor. Bu 43 yıllık diktatörlük rejiminin sınıf örgütlenmesi üzerinde uyguladığı baskıcı politikanın bir sonucu.

Öte yandan mücadele halindeki işçi sınıfının elinde 1979’un şuraları, 2018-2020 grev dalgalarının örgütlenme deneyimleri mevcut. Ve bugün de özellikle 2018 yılından beri var olan kendi özörgütlenmelerini geliştiriyorlar.

Fabrika komiteleri, konseyler, şuralar yoluyla işyerlerinde, sektörlerinde ve aynı zamanda da yaşadıkları bölgelerde kitle özörgütlenme araçlarını inşa çabası içerisindeler. Keza bu örgütlenmelerin gelişip ulusal bir koordinasyon seviyesine erişebilmesi mevcut grevlerin de koordinasyonunu mümkün kılacak. Ve bu vesileyle, zaten İran işçi sınıfının halihazırda gündeminde olan bir genel grevin örgütlenebilmesini açığa çıkartacak.

Böylesi bir süreç molla rejiminden ve sömürü politikalarından İran emekçi halkları yararına bir kopuş için anahtar nitelikte.

Ve yine rejimin karşısında kadınların, gençlerin, emekçi halkların, kitlelerin kendi özörgütlenmelerini yaygınlaştırarak, kendi ikili iktidar pratiklerini açığa çıkartmalarında da belirleyici.

***

Bu yazı ilk olarak Twitter’da yayımlanmıştır:

İUB-DE heyeti Ukrayna’da solla ve militan sendikalarla bir araya geldi

0
İUB-DE heyeti savaş bölgesine 40 kilometre mesafede Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası'yla bir araya geldi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyeti, sol partiler ile gruplara ve militan sendika sektörlerine yardım etmek için ikinci kez Ukrayna’ya bir ziyaret gerçekleştirdi. Bir önceki dayanışma ziyareti Mayıs ayındaydı. Heyete İspanya Devleti seksiyonumuz olan Enternasyonalist Mücadele’den M. Esther del Alcázar ile Josep Lluís del Alcázar ve Türkiye seksiyonumuz İşçi Demokrasisi Partisi’nden Sedat Durel katıldı.

19 Kasım’da Ukrayna’nın başkenti Kiev’e varan heyet, işgal karşıtı Ukraynalı savaşçıların gönüllü ağının sözcüsü Sergei Movchan tarafından, ilk ziyarette olduğu üzere bir kere daha karşılandı.

Kyvy Ryh madencilerine ve demiryolu işçilerine topladığımız yardımları ulaştırdık

İUB-DE heyeti, başkent Kiev’den, Ukrayna’nın en önemli şehirlerinden biri olan ve bir madencilik ve metalurji şehri Kyvy Rih’e ulaşmak için bir gece treni ile Ukrayna’nın güneydoğusuna gitti. Heyet Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’na, sendikanın cephede bulunan yoldaşlarına göndermek istediği telsizleri ve kışlık termal giysileri orada teslim etti. Madenciler sendikasının 1000’i cephede olmak üzere 6000 üyesi var. Sendika, İUB-DE heyetine birkaç gün önce cephede iki madencinin öldüğünü aktardı. Bu sendika cephede şimdiden 42 şehit vermiş durumda. Sendikanın aynı zamanda aynı şehirde bulunan büyük çelik fabrikasında örgütlenme faaliyetleri ve cephede çalışan üyeleri de var.

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası, mücadelelerinin Rus yenilgisini ön planda tuttuğunu ancak madenlerin sahibi olan bir oligarşi ile sendikal hakları kısıtlayan yasalar uygulayan Zelenski hükümeti ile hala karşı karşıya olduklarını da unutmadıklarını aktardılar. Bu ikili mücadeleyi bize açıklayan sendikalı işçiler, “asıl odak noktasının cephe olduğunu ama kendilerinin hükümet politikalarını unutmadığını ve mücadeleden vazgeçmeyeceklerini” ilettiler. Ayrıca hükümetin cephedeki askerlere çok az kış malzemesi göndermesini de kınadılar. Bu nedenle ikmal kaynaklarına sahip olmak oldukça önemli; zira İUB-DE heyeti havanın gerçekten çok soğuk olduğunu ve kışın kapıda olmasının ülke içinde kaosa neden olduğunu raporladı.

Kryvy Rih’de Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’na da ikinci teslimatımızı ilettik. Sendikalı işçiler, Ukrayna’da 200 bin demiryolu işçisi olduğu için demiryolu işçilerinin taşıdığı ekonomik ve sosyal ağırlığın önemini vurguladılar. Ukrayna’da demiryolları devlete ait ve bu nedenle de muhtemelen Avrupa’nın en büyük halka açık şirketi. Sendika, İUB-DE heyetine aynı zamanda hükümetin demiryollarını özelleştirme planlarını engellemeye çalıştıklarını aktardı. Şu anda demiryollarının çok kârlı bir bölümü var ki, o da mal taşımacılığının yapıldığı bölüm ve hükümet de bu bölümün tamamını özelleştirmek istiyor. Sendika daha sonra heyetimize, lokomotifleri tamir ettikleri atölyeleri de gösterdi.

Cepheden 40 kilometre uzaklıktaki Zaporijya ziyaretimiz

Ardından İUB-DE heyeti otobüsle birkaç saat içinde Ukrayna’nın elinde bulunan Zaporijya şehrine vardı. Heyet, Zaporijya’da cephe hattına en yakın yerdeydi. Şehir, Dnipro Nehri üzerinde yer almakta. Şehrin 40 kilometre güneyinde cephe hattı bulunmakta ve nehrin diğer tarafında da Rus işgali altındaki ünlü nükleer santral mevcut.

Heyetimiz orada yerel demiryolu sendikası ile bir araya geldi. Burada sendikanın sahip olduğu Direniş Evi’ne gıda yardımı yaptık. Şehirdeki bir toptan satış merkezinden satın aldığımız gıda yardımını alacak olan çok muhtaç haldeki 79 aile mevcuttu. Heyet olarak sendikanın talep ettiği ürün listesine uyduk. Her biri un, yağ, şeker, konserve et içeren 79 parçalık alışveriş kutuları, aynı zamanda makarna, mercimek ve çocuklu aileler için süt konsantresi de içeriyordu. Bunlar, İUB-DE seksiyonlarının dayanışmayla topladığı mali yardımlarla satın alındı.

İUB-DE’nin bu yardımları derhal kamyonla, Zaporijya demiryolu terminalinin bulunduğu lokomotif depolarının içindeki sendika ofislerine taşındı. Her birinin teslimatı aldığına dair bir belge imzaladığı ve herkese aynı miktarın verildiği bir yardım listesinde yer alan yoldaşlar sendikanın ofisine gelmeye başladı ve yardımlarını aldılar. Yardım kutuları arasındaki tek fark, küçük çocuklu aileler için ekstra verilen süt ürünleriydi. Bunun haricinde bütün yardımlar herkese aynı miktarda verildi ve bunların karşılığında bir makbuz imzalandı. Ukrayna’da şu anda bir gıda krizi yaşanmakta ve bu, sosyal olarak kaotik bir durum yaratıyor.

İUB-DE heyetinin yardım malzemeleri kamyonlara yükleniyor.

Yardım malzemeleri dağıtılmaya başlandığında, bazı uçaksavar bataryaları, İUB-DE heyetinin bulunduğu yerde bir Rus füzesini düşürdü. Rus füzesinin düşürülmesi alkışlarla karşılandı. Heyetteki yoldaşlarımız bunun büyük bir duygusal an yarattıklarını kaydetti. Ardından, yardım için bir minnettarlık göstergesi olarak, sendikalı aileler İUB-DE heyetine birkaç gün önce yakınlara düşen bir Rus füzesinden parçalar hediye ettiler ve bunun için, füzeden demir parçaları kesildi. Bütün bu saldırılar, esas olarak ülkenin doğu kesimini vuran füze saldırıları dalgasının bir parçası. 

Heyetimiz gece trenle Kiev’e geri döndü. Bu tur boyunca yoldaşımız Sergei rehberlik görevini üstlendi ve çeviriye yardımcı olmak için heyetimize eşlik etti.

İUB-DE heyetinin yardım malzemeleri sendikanın ofisinde işçi ailelerine dağıtılıyor.

Bu malzeme teslimatlarının dışında, gezinin tamamı Ukrayna solu ve bağımsız ve militan sendikalarla ilişkilerin derinleştirilmesine hizmet etti. Mayıs ayındaki ilk teslimattan bu yana, mevcut ziyaretimiz içinde birlikte çalıştığımız dayanışma kampanyası çevresinde yer alan gençlik sektörleri hakkında daha fazla bilgi edinmek, deneyimlerini ve yaptıkları çalışmaları öğrenmek için bir fırsat oldu. Bu gençlik sektörü kendisini anti-otoriter olarak tanımlıyor ve içinde anti-faşist ve anarşist kesimler de mevcut; aynı zamanda cephede çarpışan yoldaşları da bulunmakta.

Ele geçirilen bir Rus füzesinin kalıntıları.

Öte yandan bu ziyaret, kısa bir süre önce ilk ulusal etkinliğini gerçekleştiren Sosyal Hareket ile tartışmamızı derinleştirmemizi de sağladı. Sosyal Hareket, işçi ve emekçilerin bir partisini inşa etmek isteyen ve sosyalizmi hedefleyen bir hareket. Ve bu hareket, programını yalnızca Rus işgaline karşı mücadeleyi desteklemek için değil, aynı zamanda ülkenin gelecekteki yeniden inşası sorununu da belirlemek için tartışmaya başladı. Çünkü yeniden yapılanma meselesi şu anda Ukrayna’da tartışılıyor. Ukrayna’da nasıl bir yeniden yapılanma olacak? İşgal başlayınca ülkeden kaçan aynı oligarkları, yine ülkedeki denetim merkezlerine geri getirecek bir yeniden yapılanma mı olacak? Yoksa yeniden yapılanma anı geldiğinde ihtiyaçlarına cevap verilecek olanlar, direnen ve cephenin ön saflarında yer alan işçiler mi olacaklar? Bu ikilem bugün temel önemde. Dolayısıyla artık mesele sadece savaş meselesi değil, yeniden yapılanma da masaya yatırılıyor ve bu, Sosyal Hareket’ten yoldaşlarla yaptığımız dostça tartışmanın bir parçası.

İUB-DE heyeti, topladığı maddi yardımları Ukrayna sendikalarına iletti

0
Maden işçileri önderi Yuri Smoilov ile birlikte Bağımsız Maden İşçileri Sendikası üyelerine yardım malzemelerinin teslimi, Kasım 2022.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyetinin, Ukrayna’daki halk direnişiyle dayanışmak için gerçekleştirdiği Ukrayna ziyaretinin kapsamında, sendikalı işçiler de dahil olmak üzere Putin’in işgaline karşı direnen ve işgale karşı savaşanlara, toplanan maddi yardımlar iletildi. İUB-DE heyeti, İspanya Devleti partimiz olan Enternasyonalist Mücadele’den Josep Lluis del Alcázar ve Maria Esther del Alcázar ile Türkiye partimiz İşçi Demokrasisi Partisi’nden Sedat Durel’den oluşuyordu.

Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası üyelerine malzeme teslimi, Kasım 2022.

İUB-DE heyeti Ukrayna’nın güneyinde yer alan Kryvyi Rih kentindeki Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’yla bir araya geldi. Bu sendikanın şu anda cephede savaşan 1000 üyesi bulunmakta; sendika bugüne dek işgal karşıtı mücadelede 42 şehit verdi, son 2 şehit ise birkaç gün önce hayatını kaybetmişti. İUB-DE heyetinin sendikanın önderi Yuri Smoilov ve diğer işçi önderleriyle gerçekleştirdiği görüşme sırasında savaşın durumu, işgalin başlamasıyla yerel oligarkların Ukrayna’dan kaçmış olması ve işgal karşıtı mücadeleyle başkan Zelenski’nin işçi düşmanı politikalarına karşı verilen mücadelenin paralelliği tartışıldı. 

Kryvyi Rih kentindeki savaş bölgesinde terk edilmiş bir Rus tankı. Fotoğraf: İUB-DE heyeti.

İUB-DE heyeti maden işçilerine topladığı yardımları ilettikten sonra Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’yla da görüştü ve bu sendikaya radyo telsizler ile işgalcilere karşı savaş sürerken Ukrayna kışına hazır olunabilmesi için termal giyecekler iletildi.

Heyetteki yoldaşlarımız, faaliyetler sırasında muharebe bölgelerinden kurtarılan tahrip olmuş Rus ağır araçlarının sergilendiği parkı da ziyaret edebildiklerini raporladılar. Ayrıca heyetimiz, hava saldırılarını bildiren uyarı alarmlarını iki kez duyarak sığınaklara çekilmek durumunda da kaldı.

Kryvyi Rih kentindeki çatışma bölgesinden bir Rus savaş aracı. Fotoğraf: İUB-DE heyeti.

30 Kasım 1990: Büyük madenci yürüyüşünü başlatan grev

0

Bartın’da sermaye ve rejim işbirliğiyle canlarına kastedilen 41 maden işçisi kardeşimizin anısına…

30 Kasım 1990 tarihinde Genel Maden İş Sendikası’nda (GMİS) örgütlü olan maden işçileri 2,5 milyon lira maaş ve 85 bin lira yevmiye talebiyle greve çıktılar. Grevin merkezi Zonguldak olsa da, çevre illerden madenciler de greve katıldılar. Zonguldak, ocak ayının başına dek bir grev kenti olacak ve hükümete karşı verilen mücadelenin üssü rolünü oynayacaktı. Maden işçilerinin öncülüğünde, madenci aileleri, kent esnafı, öğrenciler ve aydınlar da grevin arkasında, grevin kazanması için hizaya girecekti.

Grevci maden işçilerinin taleplerine karşılık olarak, ANAP (Anavatan Partisi) hükümetinin önerisi 1,2 milyon lira maaş ve 64 bin lira yevmiyeydi. 1989 bahar yerel seçimlerinde, uyguladığı emek düşmanı politikalar nedeniyle hezimete uğramış olan Özal, madenlerin kamu kontrolü altında kaldıkça kâr edemediklerini, bu nedenle madenlerin devletin elinden çıkarılması gerektiğini iddia ediyor; madenlerdeki üretimi bilerek düşürecek politikalar uygulayarak hatalı ve yalancı bilançolar açıklıyor ve böylece IMF ile Dünya Bankası’nın dayattığı özelleştirme paketlerini hayata geçirmeye çalışıyordu. Özal, maden işçilerinin talepleri söz konusu olduğunda şöyle konuşuyordu:

“Zonguldak kömür havzasında işçiye verilen ücret, sattığınız kömürün bedelini karşılamıyor… Zararı 500-600 milyarı buluyorsa yarın yüzde 60 zam verdiğiniz zaman bu açık, bu zarar 1 trilyonun üstüne çıkar. Kim ödeyecek bu parayı. Üretim olmayan yere haddinden fazla para verirseniz enflasyonu körüklersiniz.”

Hükümet maden işçilerinin pes edeceğini düşünüyordu; işçileri teslim alma sürecini hızlandırmak için madenleri kapatacağına dair bir şantaja dahi başvurdu. GMİS’in bağlı olduğu Türk-İş, madencilere destek için 3 Ocak 1991 günü yurt genelinde bir genel grev gerçekleştirdi. Bunun üzerine maden işçileri hükümet üzerindeki baskıyı artırmak istediler. 30 Kasım’da başlayan grev 35. gününü doldurmuştu: Ankara’ya yürüme ve Çankaya’daki “tek adama” işçi sınıfının gücünü hatırlatma kararı alındı.

Maden işçilerini Ankara’ya götürecek olan otobüslerin yolu devlet zoruyla kesildi, böylece otobüsler Zonguldak kent merkezine giremedi. 4 Ocak sabahı, on binlerce işçi, sendikanın Zonguldak şubesinin önünde toplandı. Doğal bir işçi mitingine dönüşen eylemde, işçiler Ankara’ya yürüme kararı aldılar. Böylece herhangi bir ön hazırlık yapılmaksızın, maden işçileri ile ailelerinden oluşan 100 bin kişilik bir proleter ordusu, Ankara’ya yürümeye başladı.

Büyün madenci yürüyüşü, 1989’un baharında patlak vermiş olan işçi mücadelelerinin zirve noktasını temsil ediyordu. Bu yürüyüş,12 Eylül 1980 darbesinde generallerin getirdiği ve ardından liberal, milliyetçi ve İslamcı düzen partileri tarafından korunan işçi düşmanı ve patron dostu paylaşım sözleşmesine karşı, Türkiye işçi sınıfının ortaya koyduğu en militan mücadeleydi. Yürüyüş yalnızca düşük ücret politikalarına karşı değil, aynı zamanda madenler ile enerji sektörünün özelleştirilmesi ve kamu yatırımlarının yağmalanmasına karşı da bir ayaklanmaydı.

Hiç şüphe yok ki Özal hükümeti ile Türk burjuvazisi de bunu bir ayaklanma olarak gördü: Ankara sınırına ordu çıkartma yaptı, tanklar ve tüfeklerle Türk kapitalizminin başkenti koruma altına alındı. Zira işçilerin Devrek ziyareti, ayaklanmanın büyüdüğüne işaret ediyordu. Devrek bir bütün olarak evlerini, fırınlarını, kahvehanelerini işçilere açtı; fırınlar işçilere ekmek dağıttı, proleter aileler grevci kardeşlerini evlerinde ağırladı. Madenciler kentten ayrılırken Devreklilerin attığı slogan “Devrek burada, devlet nerede?” idi.

Yürüyüş halinde olan maden işçilerinin Zonguldak-Botan sloganı atarak Kürt hareketiyle kardeşleşmeleri, Ankara’dan büyük bir kaygıyla izlendi ve hükümetin eli ayağı birbirine dolandı. Bugüne kadar “terör” korkusunu kullanarak ve araçsallaştırarak işçileri ve işçi hareketini dizginlemeye çalışmış olan rejim, şok ve histeri içinde Zonguldaklı maden işçilerinin Botan’la devrimci dayanışmasını ilan ettiğine tanık oluyordu. Ankara açısından işçiler derhal, ne pahasına olursa olsun durdurulmalıydı.

Dönemin Başbakanı Yıldırım Akbulut Bolu’ya gidip, sendikanın başkanı Denizer’le görüştü. Sonuçsuz kalan bu görüşme Özal’ı sinirlendirdi. Sermayenin bu kibirli uşağı şöyle konuşuyordu: “Nasıl olur da başbakan işçilerin ayağına gider!”

İşçiler Mengen’e ulaştıklarında, hükümet işçilerin yollarının üzerine iş makineleri çıkarttı. İşçiler bu engeli aştı. Ardından hükümet işçilerin karşısında jandarmayı çıkarttı. İşçiler yürüyüşe devam etmek istediğinde çıkan çatışmada, 201 maden işçisi gözaltına alındı. Zonguldak’tan yola çıkan battaniye, ilaç ve yiyecek yardımı jandarma tarafından durduruldu; işçiler soğukta, aç ve susuz bırakıldı.

Ankara’dan gelen yeni görüşme teklifi Denizer tarafından kabul edildi ve Zonguldak’a geri dönme kararı alındı. Madenci yürüyüşünü jandarmayla, şantajlarla, yalanlarla, aç bırakarak ve tehditler savurarak bastıran hükümet ve hükümetin baskılarına teslim olan sendika bürokrasisi ortaklığında yenilgiye uğratılan büyük madenci yürüyüşünün faturası, Türkiye işçi sınıfı açısından ağır oldu. Öncelikle rejim işçilerden intikam almak için, TİS sırasında verdiği ilk teklifin de altına düşerek, ücretleri 1 milyon 100 bin lira ve yevmiyeyi de 49 bin lira olarak verdi. Ancak bunun da ötesinde, 16 Ocak’ta ABD’nin Irak’a savaş açması bahane edilerek, 25 Ocak’ta grevler için iki aylık erteleme kararı alındı.

Ancak tek intikam alan hükümet değildi. İşçi hareketinin hedeflerine kazanılmış olan Türkiye, 10 ay sonraki genel seçimlerde ANAP’ı iktidardan attı ve Özal’ı, Çankaya’da oturmasına rağmen yürütme üzerinde gücü kalmamış olan, işçi hareketinin altında ezilmiş zavallı bir süse dönüştürdü.

İUB-DE’nin Ukrayna’ya ikinci ziyareti başarıyla tamamlandı

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Ukrayna solu ve sendikalarına yönelik düzenlediği destek kampanyasının ikincisi başarıyla tamamlandı. Ukrayna’da oligarşiye ve Rus yayılmacılığına karşı mücadele veren bağımsız sendikaların bizden talep ettikleri insani yardım malzemelerinin iletildiği kampanyada İUB-DE’nin İspanya devleti partisi Enternasyonalist Mücadele’den (LI) M. Esther del Alcázar ve Josep Lluís de Alcázar ve Türkiye’den yoldaşımız Sedat Durel hazır bulundu.

Trenle Lviv’e vardıktan sonra Kiev’e geçen heyet, burada ilk olarak Ukraynalı sosyalistler ve Rus işgaline karşı seferber olan anarşistlerle bir araya geldi. Oligarkların yurtdışında olduğu ülkede bağımsız bir devrimci partinin inşası olanakları ele alınırken, Ukrayna’nın yeniden inşası sürecinde işçi sınıfının bağımsız rolü üzerine değerlendirmeler yapıldı. Bu süreçte konvoyun tüm güzergâhı boyunca yanımızda olan Dayanışma Kolektifi ve partileşme aşamasındaki Sosyal Hareket grubu ile görüşüldü.

Kiev’deki temaslarının ardından büyük bir maden şehri olan Kryvyi Rih’e ulaşan heyet, burada Ukrayna’nın en zengin oligarklarına karşı mücadele veren ve üyelerinin büyük kısmı cephede olan Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nı ziyaret etti. 42 üyesi cephede ölen sendikanın yöneticileri ile Ukrayna’nın yeniden inşasında işçi sınıfının rolü, cephedeki durum ve oligarklara karşı verdikleri mücadele konuşuldu. Sendikaya termal içlikler ve kışlık kıyafetler teslim edildi. Sendikanın yöneticileri Ukrayna’daki işçi sınıfı örgütlerine uluslararası işçi örgütlerinden, devrimci örgütlerden gelen yardımların hayati önemini vurguladı.

Aynı şehirdeki bir diğer durağımız da Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası oldu. Özelleştirmeler ve bürokratik sarı sendikalar ile mücadelenin yanı sıra şimdi de üyelerinin yüzde 10’u cephede savaşan sendikanın liderleri ile görüşme sağlandı. Maden işçilerine iletilen benzer yardımların yanı sıra mobil telefon altyapısının ve elektriğin olmadığı koşullarda demiryolu işçilerine iletişim kurabilmeleri için telsiz yardımında bulunuldu.

Konvoyun son durağı, nükleer santrali Rus işgali altında bulunan ve Rusya birliklerinin şehir merkezine 50 km yakınında olan Zaporijya şehri oldu. Şehir düzenli olarak yoğun bir füze saldırısı altındayken, kentin çok küçük bir kısmında elektriğe erişim bulunuyor. Burada da Ukrayna Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’nın isteği ile işçilere erzak yardımında bulunuldu. Gıda eksikliğinin olmadığı Ukrayna’da savaşın etkisi ile işçilerin 100 avronun altındaki maaşları ile ulaşmakta zorluk yaşadıkları erzaklar teslim edildi. Gün boyu füze saldırısının yaşandığı şehirde bir gün önce bir bebek bu nedenle yaşamını yitirmişti.

Bu zorlu koşullara rağmen bağımsız işçi örgütlerinin hayatta kalabilmesi adına bu gibi yardımlar hayati bir önem taşımayı sürdürüyor. İUB-DE olarak Ukrayna’ya düzenlediğimiz yardım konvoylarını sürdüreceğiz. Tüm bu dayanışmanın, Ukrayna’da bağımsız bir devrimci kutbun inşası için çabalayan devrimcilerin mücadelesine destek vermek ve hem Ukraynalı oligarklara hem de Rus işgaline karşı direniş halinde olan bağımsız sendikaları ve işçi liderlerini desteklemek adına önemli bir katkı sunacağına inanıyoruz.

Yaşasın sınıf dayanışması!

Yaşasın 4. Enternasyonal!

İran şeker işçilerinden açıklama: “İsrail bizimle dayanışamaz”

0

İran’daki Haft Tappeh şeker kamışı işçilerinin komitesi yayımladıkları bir bildiriyle, İsrailli politikacıların İran’daki ayaklanmayla “dayanışma” ilan etmelerine yanıt verdiler. Aşağıda bu açıklamanın Türkçe çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

***

“Yüreğiniz nasıl bizimle olabilir ki? Ülkemizdeki baskıyı, suçu, yoksulluğu ve sömürüyü protesto ediyoruz. Siz aynı şeyi kendi ülkenizdeki Filistinlilere ve işçi sınıfına karşı yapıyorsunuz. Biz neredeyiz, siz neredesiniz?

Biz sadece birkaç kişiye karşı değiliz, bütün bir sisteme ve rejime karşıyız. Sistan’da, Tahran’da, Kürdistan’da, Mazenderan’da, Gilan’da, Huzistan’da aynı sistemin başındaki yetkililer protestocu halka ateş ediyor, siz de aynı zalim sistemin başındasınız ve Filistin halkını öldürüyorsunuz.

Sizinle temel bir çelişkimiz var. İran’da, İsrail’de, Filistin’de, Afganistan’da, Irak’ta, Türkiye’de, İngiltere’de, Amerika’da, Rusya’da, Çin’de olsun, tüm sömürü, baskı, suç, ayrımcılık, yoksulluk sistemiyle ve bu sınıfsal sistemin bütünüyle çatışıyoruz.

Zalimlerin desteğine ihtiyacımız yok. Sizin desteğinize ihtiyacımız yok; Amerika, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, vs. başkanlarının desteğine ihtiyacımız yok.

Biz işçi sınıfıyız, ücretli emekçileriz ve ulusal düzeyde birleşerek, diğer ülkelerdeki diğer işçilerle birleşerek hepinizi kökünden sökeceğiz!

İran şeker işçileri, emek örgütleri ve emeklileri: “Kürdistan’daki katliamı lanetliyoruz”

0

Aşağıda okuyucularımızla Haft Tappeh Şeker Kamışı İşçileri Sendikası, İşçi Örgütlerinin Kurulmasına Yardım İçin Koordinasyon Komitesi ve Emekliler Birliği Grubu’nun İran rejiminin Kürdistan şehirlerinde gerçekleştirdiği katliamı lanetleyen bildirisini paylaşıyoruz.

***

Ezilen ulusları destekliyor ve Kürdistan şehirlerinde halkın katledilmesini lanetliyoruz!

Özgürlük aşığı olan soylu halkımız;

İran’ın çoğu şehrine yayılan ülke çapındaki yeni ayaklanmanın üzerinden yetmiş günden fazla zaman geçti.

Kadın ve erkeklerin sokaklardaki kitlesel varlığı, İran’da ezilen ve baskılanan halkın taleplerini gerçekleştirmek için ayağa kalkma kararı aldığını gösteriyor.

İfade özgürlüğü, siyasi partiler halinde örgütlenme hakkı, geçim kaynağına sahip olma ve insan onuruna yaraşır ve insanca bir yaşam için yeterli ücret, hem kadınlar hem de erkekler için zorunlu örtünmenin kaldırılması gibi toplumsal refah getirecek çeşitli özgürlükler, nitelikli ve parasız eğitime erişim sağlamak, refah sigortası sahibi olmak ve uygun ve parasız sağlık hizmetlerine erişmek, son kırk yıldır sokaklarda mücadele edenlerin hak ettiği birçok talep arasında yer alıyor.

Ne yazık ki İran’da hükümetler ve düzen en temel talepleri dinlememekle de kalmıyor, her talebe kurşunla karşılık veriyor.

Kendilerini halkın temsilcisi olarak sunan hükümetler, onların iradesine karşılık vermek yerine onlara saldırmayı tercih etmektedirler.

1979’da Kürdistan halkının katledilmesine, Türkmen bölgesindeki Sahra ve Huzistan’a yapılan saldırıya ve geçen hafta da Mahabad, Javanrud, Oshnavieh, Piranshahr, Sanandaj’ın ve Kamyaran ile Kürdistan’ın diğer şehir ve köylerinin onurlu ve özgürlük tutkunu halkının vahşice katledilmesi gibi örneklere tanık olduk.

Bu metnin imzacıları olan bizler, Kürdistan’da ve İran’ın tüm şehirlerinde özgürlük ve eşitlik kurbanlarına başsağlığı dilerken, hangi mazeret ve argümanla yapılmış olursa olsun, bu katliamları kınıyoruz.

İran’da işçi ve emekçilerin, baskıcı ve yozlaşmış hükümetlerde temsil edilen hiçbir çıkarı yoktur.

Bizim çıkarımız kolektif bir çıkardır. Kürdistan işçileri bizim kardeşlerimizdir. Biz işçiler olarak bu ortak acıları paylaşıyor ve zulmün her türlüsüne karşı çıkıyoruz. Ulusal baskıya, cinsiyet baskısına ve son olarak da sömürüye karşıyız!

İran’ın neresinde olursak olalım Kürt kardeşlerimizle bir olacağız. Ortak acılarımız, tüm ayrımcı ilişkileri ortadan kaldırarak, bir arada durmamızı zorunlu kılıyor.

Tüm baskıcı silahlı güçlerin Kürdistan’dan ve tüm Kürt şehirlerinden derhal geri çekilmesini, tüm tutukluların koşulsuz olarak serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Irak Kürdistan Bölgesi’nde roket fırlatmalarına, savaş tellallığına ve kriz yaratmaya karşıyız.

Özgürlük ve eşitlik yolunda, baskı ve sömürünün olmadığı bir dünyaya ulaşmak için canlarını feda eden tüm yoldaşlarımızı saygıyla anıyoruz.

26 Kasım 2022

Haft Tappeh Şeker Kamışı İşçileri Sendikası

İşçi Örgütlerinin Kurulmasına Yardım İçin Koordinasyon Komitesi

Emekliler Birliği Grubu

355. kez çalan alarm!

0

Taner Şen. 30 Yaşında. Maden işçisi. Genel Maden-İş üyesi. 14 Ekim tarihinde Bartın Amasra’da Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait madendeki grizu patlamasında ağır yaralandı. Üç hafta yoğun bakımda kaldı. Hayata tutunamadı. Hayatını kaybeden 42. maden işçisi oldu. Sevenlerinin, işçi sınıfının başı sağ olsun. Kamuoyu çoktan başka gündemlerle meşgul olsa da ağır yaralanan maden işçilerinden üçü halen yoğun bakımda, yaşam mücadelesi veriyor. 42 madenci ailesi yastayken, üç madenci ailesi umut ediyor.

Evet, yaşamanın değil ama ölmenin kolay olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu ülkede insanların başına gelebilecek en kolay şeylerden biri ölmek. Görünmez değil, gayet görünür, önlenebilir nedenlerle insanlarımız maalesef hayatlarını yitiriyor. Beklenen, öngörülebilir, engellenebilir nedenlerle insanlarımız ölüyorsa buna kaza denilemez. Bu cinayettir. 42 kişi birden ölüyorsa bunun adı katliamdır.

42 insanın hayatını alan böylesi bir facianın tüm yönleriyle araştırılması gerekir. Sorumlularının en ağır şekilde cezalandırılması başta aileler olmak üzere kamuoyu vicdanı açısından şarttır. Ayrıca tekrarlanmaması, benzerlerinin yaşanmaması açısından soruşturmanın çok açık ve şeffaf yapılması gerekir. Elde edilen sonuçlar başta madenler olmak üzere ilgili tüm işyerlerinde geçerli kılınmalıdır. Sayısız maden faciasına rağmen halen 301 madencinin hayatını kaybettiği Soma gibi katliamlar yaşanabiliyor. Bu artık işçinin, mühendisin, vardiya amirinin sorumluluğunun ötesinde siyasi bir sorumluluktur. Vebal ve sorumluluk hükümetin omzundadır.

Bartın Emniyet Müdürlüğü’nün hazırladığı fezlekeye göre 42 madencinin hayatını kaybettiği Amasra faciasında patlama öncesi detektörler yüksek metan gazı nedeniyle 355 kez alarm vermiş. Çünkü madende metan gazını tahliye eden, havayı temizleyen havalandırma fanı arızalıymış. 235 sayfalık fezlekeye göre sistemler 355 kez uyarı vermesine rağmen gerekli müdahale yapılmamış. İşçiler çalışmaya devam ettirilmiş. Taner Şen ve çoğu 20’li yaşlarında 41 maden işçisi arkadaşı işte böyle öldürülmüş.

Aslında o alarm çarşıdan pazara, ekonomiden tarıma her yerde çalıyor. Hükümet duymuyor, umursamıyor. Biz umursayalım, kanıksamayalım, yitirdiklerimizi unutmayalım, müdahil olalım, hesap soralım, hep birlikte değiştirebiliriz…

Futbol, Dünya Kupası ve emekçiler

0

Çoğumuz ekranlara yapışmış halde 2022 Dünya Kupası maçlarını izliyoruz. Messi, Neymar, Mbappe… Hangi ulusal takım kazanacak… Kim hangi harika vuruşları yapacak… Meraktayız.

Biliyorum, futbol kitleleri etkiliyor. Hatta gündelik hayatın sorunlarını unutmaya yarıyor. Ama tehlike de burada; emekçileri gerçek sorunlarından uzaklaştırmasında. Evet, futbol afyon, hatta eroin etkisine sahip. Ama şimdi ben burada “izlemeyin” dersem biliyorum ki yazının devamını çoğu kişi okumayacak. Onun için onlara (hatta itiraf edeyim, kendime bile) sadece “şunları da aklınızda tutun” diyeceğim.

Futbol artık hepimizin bir konserve kutusuyla sokak arasında oynadığımız “dünyanın en demokratik sporu” olmaktan çıktı. Evet biz emekçiler hâlâ pikniklerde top oynuyoruz, ama dünya futbolu bir sanayi, büyük bir patronlar ticareti haline geldi. Bazı semt takımlarının dışında, büyük paraların döndüğü futbol dünyası artık büyük patronların, oligarkların ve çokuluslu şirketlerin denetiminde ve sahipliğinde.

Futbolcuların bazıları büyük paralar kazanıyor, ama büyük çoğunluğu ailelerini geçindirebilmek için kaderlerini patronlarının inayetine bağlamış halde. Otuzlu yaşlarının ortalarında bir kenara atılıveriyorlar. Ve de hepsi, futbol baronları için birer meta, yani alınıp satılan birer “mal”.

Dünyanın en önemli futbol turnuvası olarak bilinen Dünya Kupası da büyük çokuluslu şirketler için milyarlarca dolarlık kazanç kaynağı. Adidas, Coca-Cola, Katar Enerji, Hyundai, Kia, Visa, Wanda, Katar Havayolları gibi birçok milyarlık firma, kendi markalarını tanıtabilmek ve bundan büyük kârlar elde edebilmek için turnuvanın sponsorluğunu üstlenmiş durumdalar.

Bu arada turnuva için Katar’da büyük altyapı kuruluşlarının yanı sıra yedi yeni stadyum inşa edildi ve bunların yapımında çokuluslu inşaat şirketleri kasalarına 200 milyar dolar indirdi (Türkiye’deki milli gelirin en az dörtte biri).

Bu inşaatların yapımında Hindistan, Nepal, Bangladeş, Filipinler, Pakistan ve bazı Afrika ülkelerinden getirilen 1 milyona yakın kişi kölelik koşullarında çalıştırıldı. Bunların en az 6.500’ü son derece kötü çalışma koşullarında, iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirdi.

Gerek Katar’daki monarşik diktatörlüğe gerekse işçilerin kölece çalıştırılmasına tüm dünyadan eleştiriler yağsa da, ne ülke yönetimleri ne de turnuvadan kâr bekleyen yatırımcı ve sponsor çokuluslu şirketler bu eleştirilere kulak astı. Katar’da emekçilerin kölece yaşamı ve uğradıkları iş cinayetleri hız kesmeden sürdü.

İşte eğer arada bir de olsa Dünya Kupası maçlarına göz atacak olursak bu gerçekleri unutmayalım. Maçlar biz emekçilerin içinde bulunduğumuz sömürü düzenini unutmamıza neden olmasın.

Bir zamanların işçi sporu olan futbolu büyük şirketlerin ve onların patronlarının egemenliğinden ancak sosyalizm çerçevesinde kurtarabileceğimizi unutmayalım.

Sadece futbol değil, hiçbir spor patronların kölelerini kâr amacıyla birbirleriyle yarıştırdıkları bir etkinlik olmamalı.

Sporu bir kardeşlik ve dayanışma festivali olarak yeniden düzenlemeliyiz.

Her daldaki spor, spor emekçilerinin denetiminde ve emekçi halkın desteğiyle örgütlenmeli.

İran: Sanandaj elektrik santrali işçilerinin toplu açıklaması

0

Sanandaj’ın asil ve savaşçı halkı,

Jina Amini’nin ölümüyle özgürlük mücadelesinin ve çabasının radikal ve kapsayıcı bir başkaldırıya dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. İki ayı aşkın bir süredir devam eden ve toplumun farklı katman ve sınıflarının desteğini alan bu ayaklanma, yüreklerdeki özgürlük, insanca bir yaşam ve onurlu bir topluma sahip olma umudunu ateşlemiştir.

Bizler, Sanandaj Elektrik Santrali’nin farklı kademe ve departmanlardaki işçiler olarak, bu özgürlük hareketini destekler ve eşlik ederken, halkın ihtiyacı olan elektriği üretmek için işyerinde var gücümüzle çalışıyoruz.

Ne yazık ki güvenlik kurumlarının yanlış politikaları, santral içinde askeri ve paramiliter güçlerin konuşlanmasına ve bir denetim/güvenlik ortamının oluşmasına yol açmıştır. Bu aynı zamanda, santralde ve santralin bulunduğu bölgede huzursuzluk ve tedirginlik yaratmış, Qalian ve Nanleh köyleri için tehlikeli ve hassas bir durumun oluşmasına neden olmuştur.

Halkın zenginliğinin bir parçası olan, Sanandaj santralinin ve herhangi bir üretim merkezinin rejimin işbirlikçi güçlerinin varlığına ihtiyaç duymadığını belirtmek istiyoruz. Bizler, işyerinin güvenliğini sağlamanın o işyerinin çalışanlarının ve bölge insanlarının sorumluluğunda olması gerektiğine inanıyoruz.

Biz işçiler, güvenlik güçlerinin santrali bir an önce terk etmesi ve durumu normalleştirmesi gerektiğini duyururken, güvenlik politikalarının zararlı sonuçlarının kendilerini de etkileyeceği konusunda santral yöneticisini ve güvenlik kurumlarını uyarıyoruz.

Bir grup Sanandaj elektrik santrali işçisi

25 Kasım 2022

İran: Kürdistan İnşaat İşçileri Derneği’nden işçilerin ve halkların taleplerine ilişkin açıklama

0

Değerli meslektaşlar, malumunuz işçi sigortaları kanunu çıkalı 3 yıl oldu ama hala sigorta kuyrukları görüyorsunuz. Biz inşaat işçileri, işçi sınıfını aşağılamanın, yok saymanın kabul edilemez olduğunu ilan ediyoruz.

Artık sabır göstermeyeceğiz ve her işçinin sigortalı olmasını istiyoruz. Bu dönemde ekonomik krizi, eşitsizliği ve işsizliği protesto eden çok sayıda işçi vurularak öldürüldü. İnsanların yanındayız ve açıklama istiyoruz.

Rejimin protestoculara yönelik her türlü şiddetini kınıyor, bu baskılara derhal son verilmesini ve protesto hakkının tanınmasını talep ediyoruz. İnşaat işçileri derneği, sivil taleplerinde insanların yanındadır ve hiçbir hükümet toplantısına veya seminerine katılmayacağız.

İnşaat İşçileri Derneği: Sanandaj, Baneh, Divan Darre, Dehgolan, Saqez, Marivan, Qorve

24 Kasım 2022

İran Yazarlar Merkezi açıklaması: Kürt halkına dönük kanlı baskı ve direniş

0

Son günlerde özgürlük ve kurtuluş hareketinde halk direnişinin en ateşli sahnelerinden biri olan İran’ın Kürt bölgeleri, şimdi en iğrenç hükümet baskılarının alanı haline geldi. Bu şehirlerden yayınlanan görüntüler, savunmasız şehirlere yapılan savaş saldırılarını anımsatıyor. Sokaklarda insanları öldürmek, evleri işgal etmek, yaralıları kaçırmak, şehirlere giden yolları kapatmak, protestoculara karşı savaş silahları kullanmak… Hükümetin interneti kesip sansür uygulamasına rağmen bu bariyerleri aşan haberlerde açıkça görünüyor.

Mahsa Jina Amini’nin öldürülmesi, Tahran’da Kasrai Hastanesi önünde toplanan halkın protestosu, memleketi Saqqez’deki cenaze töreninde “Kadın, Yaşam, Özgürlük” (Jen, Xian, Azadi) sloganları atılması ve ardından Sanandaj’ın bir kıvılcımı ateşlemesi. Hızla tüm İran’ı saran büyük özgürlük hareketi; Kadınların öncülük ettiği, devlet baskısından bir an olsun kurtulmayan bir hareket; En ilerici sahnelerini Kürt şehirlerinin halk direnişinin yarattığı bir hareket bu.

Bugün insanların başına gelen, azınlık karşıtı ve güvensizlik yaratarak, muhalifleri tutuklayıp idam ederek, dili, dini ve ritüel inançları ezerek 43 yıl ayakta kalabilmiş bir iktidarın yıllarca süren sistematik baskı ve işkencesinin devam etmesidir. Ve bugün, empati çığlığını bastırmak için, halkların birliğini ve özgürlük arzusunu bölmek adına, demagojiden, kirli propagandadan ve asılsız “bölücülük” suçlamasından tutuklamaya kadar her türlü yola başvurmaktan geri durmuyor. Ve savunmasız insanları katlediyor. Bu iki ayda benzeri bir şekilde, özgürlük sevdalısı Belucistan halkı aynı taktiklerle bastırıldı ve kana bulandı.

Şimdi Javanrud, Mahabad, Sanandaj, Bukan, Kamiyaran, Piranshahr, Paveh, Saqez, Diwandre, Baneh, Dehgolan, Qorveh, vs.’de protestocuları ve savunmasız insanları öldürmenin ve bastırmanın en şiddetli yöntemleri uygulanıyor. Haberler ciddi bir ilaç ve sıhhi malzeme sıkıntısına işaret ediyor ve insanlara göre bazı şehirlerde fiilen askeri rejim var.

İran Yazarlar Merkezi olarak, Kürt kentleri ve İran’ın diğer kentlerindeki savunmasız halka yönelik örgütlü baskıyı kınarken, ifade ve protesto özgürlüğü hakkının tartışmasız olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. İran halkının özgürlük hareketiyle dayanışmamızı bu vesileyle tekrardan ilan ediyor ve özgürlüğe çağrıda bulunuyoruz. İran’ın ve dünyanın dört bir yanındaki özgürlük destekçilerini bu katliama sessiz kalmamaya ve protestocuların sesini tüm dünyaya duyurmaya davet ediyoruz.

Bu hareket durdurulamaz!

İran Yazarlar Merkezi

23 Kasım 2022

İslamşehir Öğretmenler Sendikası’ndan İran’ın Kürdistan bölgesinde halka yönelik katliam ve kanlı baskıları kınayan açıklama

0

İranlıların ülke çapındaki protestoları üçüncü ayına girerken, tüm İran için “özgürlük ve eşitlik” bayrağı ve sloganı altında dili, dini, etnik kökeni ne olursa olsun protestolara katılan şehir ve bölgelerin sayısı her geçen gün artıyor. Bundan önce dağınık seyreden grevler, daha geniş boyutlar kazanarak önemli sektörlere sıçradı. Büyük petrol ve petrokimya sanayileri, parça imalatı, otomobil imalatı ve karayolu taşımacılığı sektörleri de grevlere dahil oldu. Tüm bunlar, bu düzenin yıkımının bir işaretidir. Halkı aşağılamayı ve ikiyüzlülüğü temel edinmiş devlete karşı halkın güvensizliği uzun süredir derinleşiyor.

Devlet, keyfi ve akıl dışı tutuklamalara ve binlerce insanı asgari insani standart ve imkanlara sahip olmayan gözaltı merkezlerine göndermeye, özgür ve bağımsız medyanın bulunmadığı mahkemeler kurmaya ve “dünya üzerinde savaş ve yolsuzluk” gibi, içi boş hükümler vermeye, kitleleri ölesiye dövmeye devam ediyor!

Ordu, Besiç gibi ülke güvenlik güçleri tarafından ülkemizin birçok ilinde Kürt vatandaşlara yönelik kanlı baskı ve yarı ağır silahlar ile savaş silahlarının kullanılması Milli Güvenlik Yüksek Kurulu ve hükümet gibi kurumların meşruiyetinin sorgulanmasını artırıyor.

Vahşice öldürmeler, insanların evlerine baskınlar, evlere ateş açma ve vatandaşların mallarına zarar verme, hükümetin günlük ve gece programında yer alan menfur eylemlerdir.

Aylardır halkı Suriyeleşme uyarısı ve korkusuyla beslemeye çalışan propaganda aslında ordu ve halk karşıtı güçler tarafından uygulanmakta ve özellikle Kürt şehirlerindeki rejim yöneticilerinin denetiminde gerçekleşmektedir.

Devlet görevlilerinin kanlı elleriyle, katlettiklerinin cenazelerini çalmaya çalışması ve yas merasimlerine saldırması İslami ve insani ölçülerin hiçbiriyle bağdaşmamakta. Dini merkeze alan bir dünya inşa etmeyi hedefleyen hükümetin dini ritüelleri işte bunlar.

Hükümetin bu yaslı insanları boğmayı bırakması ve insanlık tarihinin yazılı deneyiminin sayfalarını çevirerek tarihin adil aynasında hiçbir silahın milletlerin iradesine hakim olamayacağını görmesi gerekmektedir. Devlet, belki sınırlı bir süre için süngü ile hüküm sürmenin mümkün olduğunu düşünüyor, ancak biz buna asla güvenilemeyeceğine, İran halklarını bu şekilde yönetemeyeceğine derinden inanıyoruz.

İslamşehir Öğretmenler Sendikası olarak, rejimin yöneticilerini, güvenlik ve kolluk güçlerini, Devrim Muhafızlarını, Kürt bölgelerindeki şehirlerden bir an önce çekmeleri ve bu toprakların çocuk ve gençlerini öldürmeye son vermeleri konusunda kesin bir şekilde uyarıyoruz. Kürdistan ve Belucistan sokaklarında insanların katledilmesi mevcut durumu açığa çıkartan sebepleri ortadan kaldırmayacak ve halkların öfkesini söndürmeyecektir.

İslamşehir Öğretmenler Sendikası olarak, hükümetin başta Kürtler olmak üzere halka karşı işlediği barbarca suçları kınarken, Kürdistan halkının ve İran’ın asil halkının protesto ve grevlerine desteğimizi bir kez daha açıklıyoruz. Çalışan ve emekli tüm öğretmenlere çağrıda bulunuyoruz. Toplumun etkili kesimleri, iktidar tarafından işlenen suçlara tepki vermeli, Kürdistan’ın farklı bölgelerinde özellikle çocuk ve gençlerin katledilmesine sessiz kalmamalı ve mazlumların sesini duyurmak için tüm imkanlarını kullanmalıdır.

Bizler, İran’daki UNICEF ofisi ve diğer uluslararası kuruluşların sessizliğini kınayarak, iki ayı aşkın bir süredir iktidarın insanlık dışı uygulamalarının derinleşip yaygınlaşmaya devam ettiği olaylarla ilgili gereken tepkinin gösterilmesini ve önlemlerin alınmasını talep ettik.

İktidar, ülkenin çeşitli etnik gruplarına yönelik asılsız suçlamalarda bulunurken, bizler bu direnişçilerin İran toplumunun bir parçası, vatanın kırmızı çizgisi olduğunu söylüyoruz.

“Kürdistan’dan Zahidan’a İran için canımı feda ediyorum” sloganı İran halklarının bütünlüğü ve birliği için bir onay mührüdür.

İslamşehir Öğretmenler Sendikası Merkezi

23 Kasım 2022

25 Kasım: Kapitalist hükümetlerin şiddetine karşı kadınlar ön safta

0

Dominik Cumhuriyeti’nde 25 Kasım 1960’ta Minerva, Patria ve María Teresa Mirabal kardeşler, kadın oldukları ve Trujillo diktatörlüğüne karşı çıkmaya cesaret ettikleri için vahşice katledildiler. 25 Kasım’da tüm dünyada kadınlar, Mirabal kardeşlerin mücadelesini anmak ve haklarımızı kısıtlayıp bizi öldüren patriyarkal ve kapitalist şiddetle mücadele etmek için sokaklara çıkıyorlar.

İran’dan çok güçlü bir çığlık duyuluyor: 40 yıldır işçi sınıfına ve İran halklarına zulmederken bir yandan da kadın ve lgbti+lara özellikle şiddet uygulayan diktatöryal ve İslami rejime karşı “kadın, yaşam, özgürlük”. Genç Mahsa Jina Amini’nin ölümü, hükümetin patriyarkal şiddeti ne kadar ileriye taşımaya niyetli olduğunu açığa çıkaran bir dönüm noktası oldu. Buna karşılık kadınlar; adalet talep etmek için ve kamusal alanda zorunlu kıyafet ve davranış kuralları dayatan ahlak polisine karşı sokaklara çıktılar. Başörtülerini atarak alanlara döküldüler ve bu güçlü seferberlikleriyle Ali Hamaney rejimine karşı tüm ülkede haftalardır sürmekte olan ayaklanmayı başlatmış oldular. Bu kadınlar, tıpkı 62 yıl önce 25 Kasım’da diktatörlük tarafından vahşice katledilen Mirabal kardeşler gibi, diktatörlüğe karşı mücadelenin ön saflarındalar.

Brezilya’da da hükümetiyle kadın ve lgbti+lara karşı her türlü saldırıyı destekleyen, ırkçı, homofobik ve kadın düşmanı nefret söylemlerini yayan neofaşist Bolsonaro’ya karşı kitlesel bir şekilde oy kullanan kadınlar en önde mücadele etmekteler. Feministler #ElleNao (“Onu Seçme”, Bolsonaro’ya karşı feministlerin başını çektiği kampanya) ve #ForaBolsonaro (“Bolsonaro Defol”) diyerek sokaklardaydı; bugünse yeni hükümete karşı taleplerini yükseltmek için yine sokaklarda olacaklar.

Sadece kazanmamız gereken haklar için değil; aynı zamanda Türkiye’de hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çekmesi veya ABD’de kürtaj hakkına saldırılar gibi on yıllarca süren mücadeleler sonucunda kazanılmış hakları geri almaya çalışan hükümetlerin ve muhafazakâr kesimlerin saldırganlığına karşı da bu 25 Kasım’da tüm dünyada haklarımız için mücadeleyi güçlendiriyoruz.

Aynı zamanda, kapitalist sömürü ve patriyarkal baskıyla en önde mücadele eden kadın sendika önderlerine yönelik artan kriminalizasyona karşı da tetikteyiz. Örneğin Meksika’da Notimex İşçi Sendikası üyesi greve çıkan (ve çoğu kadın olan) işçiler zulme maruz kaldı. Panama’da Sosyal Güvenlik Fonu İşçileri Birliği (AECSS) üyesi yine çoğu kadın olan işçiler de zulüm ve misillemeyle karşı karşıya. Aralarında birliğin başkanı olan yoldaşımız Priscilla Vásquez’in de olduğu işçiler, işçi haklarını savunmak için greve çıkmaları nedeniyle işten atıldılar veya keyfi cezai kavuşturmalarla karşılaştılar.

Bu 25 Kasım’da, kadın cinayetlerinin yeniden yükselmesine sebep olan cezasızlığa ve suçların hükümet eliyle örtbas edilmesine karşı da seferber oluyoruz. Sağlık, eğitim ve şiddet mağdurlarına kamusal destek yerine silahlı kuvvetlere ve dış borçların ödenmesine büyük bütçeler ödemeyi tercih eden hükümetleri kınıyoruz.

Dominik Cumhuriyeti’nde Luis Abinader hükümetinin, Mirabal kardeşlerin mücadele ettiği Trujillo diktatörlüğünün korkunç eylemlerini hatırlatan patriyarkal, ırkçı ve yabancı düşmanı şiddetini de kınıyoruz. Dominik hükümeti; hamile kadınları sınırdışı edip tıbbi bakım almalarını engelleyecek kadar ileri giderek ve kitlesel sınırdışı emri vererek Haitili göçmen topluluğuna yönelik vahşi bir av başlattı.

Tüm hükümetlerin işçi sınıfına karşı uyguladıkları kemer sıkma programları ve ekonomik kriz bağlamında en güvencesiz olanlar, ilk işten çıkarılanlar biz kadınlarız. Yoksul evleri idare eden yine biz kadınlarız ve çocuklarımızla yaşadığımız yerlerden göçmeye ve ailelerimizden uzaklaşmaya zorlananlar da bizleriz. İşten çıkarmalarla, kemer sıkma uygulamalarıyla, doğal kaynakların yağmalanmasıyla ve çevre kirliliğiyle mücadelenin ön safında biz varız.

Tüm bu nedenlerden dolayı İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, bu 25 Kasım Kadın Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde, en çok kadınları ve lgbti+ları etkileyen kapitalist emperyalist sistemin patriyarkal şiddetini meşrulaştıran tüm hükümetlere karşı eylemler organize etmeye çağırıyoruz.

Bir kişi daha eksilmeyeceğiz!

Hükümetlerin cezasızlık politikalarına son!

Mücadele edenlerin kriminalize edilmesine son!

Dış borçların ödenmesine hayır! IMF’ye değil bize borçlusunuz! Eğitime, sağlığa ve şiddetle mücadeleye daha fazla bütçe!

Kapitalist, ırkçı ve patriyarkal şiddete karşı seferber olalım ve örgütlenelim!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınlar (İUB-DE)

18 Kasım 2022

Sınır ötesi askeri operasyonlar siyasal çözüm olanaklarını öldürüyor, sorunları büyütüyor, çözümsüzlüğe hizmet ediyor! Çözüm sınır ötesi askeri operasyonlarda değil, demokratik hakların tanınmasında!

0

Türk savaş jetleri Suriye’nin kuzeydoğu bölgesine askeri bir harekât gerçekleştirdi. Milli Savunma Bakanı Akar, harekâtı “hesap zamanı” açıklamasıyla duyurdu. Akar’ın bu ifadesi, Pençe-Kilit adı verilen hava harekâtının İstiklal Caddesi’ndeki vahşi terör saldırısıyla ilişkili olarak gerçekleştirildiği anlamına geliyor.

Biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak İstanbul’daki terör eylemini elbette lanetledik, ne var ki hükümet tarafından kurulan bu bağın da, çıkarılan sonucun da, izlenen yöntemin de yanlış olduğunu düşünüyoruz. Sınır ötesi askeri harekâtların hudut güvenliğini ve bölgesel istikrarı sağlamak yerine bozduğuna inanıyoruz.

Karşı karşıya olduğumuz kaotik tablo Cumhur İttifakı’nın izlediği maceracı, mezhepçi, müdahaleci, öngörüsüz dış politikanın bir sonucudur. Son sınır ötesi askeri harekâtı da bu yanlış politikanın bir devamı olarak değerlendiriyoruz. Bu yanlış politikanın çözüme değil, her anlamda çözümsüzlüğe hizmet ettiğine inanıyoruz.

Ekonomik krizi derinleştiren, toplumsal huzursuzluğu artıran, siyasal demokrasi alanını daraltan bu yanlış politikanın işçi sınıfına, emekçilere, ezilenlere, çiftçisinden esnafına krizle boğuşan toplum kesimlerine ve bölgesel istikrara en küçük bir faydasını görmüyoruz.

Aksine hep görüldüğü ve ifade edildiği üzere eğitime, sağlığa, sosyal haklara ve altyapıya harcanması gereken kamusal kaynağın bu gayya kuyusunda heba olduğuna yıllardır hep birlikte tanık oluyoruz.

Bu yanlış politikadan içeride-dışarıda güç ve meşruiyet devşirdiğine inanan aktörler malum. Bölgede barış içinde bir arada yaşanmasını istemeyen emperyalist güçler ve reel politik çıkarlar adına onlarla ilişkilenen yapılar bir vaka. Bunları görüyor ve tespit ediyoruz.

Sorunların çözümü sınır ötesi operasyonlarda değil, Kürt emekçi halkının demokratik taleplerinin korkusuzca gündeme alınıp tartışılmasında ve karşılanmasındadır. Aksi bir durumun ülkedeki emekçi halklar arasında bölünmeler yarattığını düşünüyoruz. Sınır ötesi operasyonların da buna katkıda bulunduğuna tanık oluyoruz. Bu çerçevede Gaziantep ve Kilis’e yönelik sivil kayıplara neden olan roket saldırılarını da kabul edilemez bulduğumuzu ifade etmek isteriz. Çocuklar dahil can kayıplarına yol açan bu saldırılar derhal son bulmalıdır.

Demokratik sorunların çözümü, başta Türk ve Kürt emekçilerinin birlikte gerçekleştirecekleri aktif devrimci siyasetle mümkün olacaktır. Bu politikayı benimseyen ve cesurca dile getiren aktörlere alan açılmalı, kulak verilmeli, uzattıkları el havada bırakılmamalı. 2023 seçimlerine giderken bu demokratik seçeneğin güçlenmesi, emek siyasetinin de merkezi unsurlarından biri olmalı…

Çocuk işçiliğine son! Çocukların özne olduğu bir yaşam istiyoruz!

0

Dicle ve Fidan… Biri 14, diğeri 15 yaşındaydı… Biri Diyarbakır’dan diğeri Urfa’dan çalışmak için Hatay’a gitmişti. Dicle çalıştığı narenciye fabrikasında elbisesini makinaya kaptırdı; Fidan’ın ise çalıştığı narenciye bahçesinde kaybolduktan sonra cansız bedeni bulundu. İkisi de çocuk! İkisi de çocuk işçi! İkisi de iş cinayetine kurban gitti.

Çocuk işçiler Türkiye’de güvencesiz, korumasız şekilde çalıştırılıyor. Emekleri sömürülürken aynı zamanda şiddete de uğruyorlar. İşçi sınıfının büyük bir çoğunluğunu oluşturan çocuk işçiler, bir taraftan da patronlar tarafından ucuz emek olarak görülüyor. Rakamlar bile net bir şey söyleyemiyor, dünyada çok işçi sayısı gün geçtikçe milyonları aşıyor.

Patronlar için ucuz emek olarak görülen çocuk işçiler, okullarını bıraktıkları için eğitim haklarından yararlanamıyor, bir taraftan da saatlerce çalışmaya terk ediliyor. Çocukların yeri fabrikalar, tarlalar, sanayi siteleri değil okullar olmalı. Çocuk işçiliği kapitalizmin ve rejimin gerçek yüzünü gösteriyor.

Türkiye’de 14 yaş ve altı çocuğun çalıştırılması yasak. Ancak TÜİK’in 2019 yılında yaptığı Çocuk İşgücü Anketi Sonuçlarına göre, 146 bini 14 yaş ve altı, 574 bini 15-17 yaş aralığında olmak üzere 720 bin çocuk işçi var. Bu çocukların birçoğu tarım, sanayi ve hizmet sektöründe çalıştırılırken, çalışan çocukların sadece yüzde 65,7’si eğitimine devam edebilmekte.

SGK kayıtlarına göre, 2013-2021 yılları arasında 102 çocuk çalışırken hayatını kaybetti. İSİG Meclisi verilerine göre ise son 10 yılda 611 çocuk iş cinayetleri sonucu yaşamını yitirdi, en az 210’u 14 yaş veya altındaydı.

Türkiye’de çocuk işçiliği çok küçük yaşlarda başlıyor. Çocuklar tarımda mevsimlik işçi olarak çalışırken, sokaktaysa ya mendil satıyor ya da cam siliyor. Son zamanlarda mevsimlik işçi olarak çalışan çocukların sayısında bir artış varken aynı zamanda bu artış tekstil ve sanayide de kendini göstermekte.

Göçmen çocukların ise durumu çok daha zor. Suriye’deki savaştan dolayı göç eden çocukların birçoğu eğitimlerine devam edemezken, merdiven altı tekstil atölyelerinde ucuz işgücü olarak uzun çalışma saatlerine maruz bırakılmaktalar. Tarımda ve sanayide çalışan göçmen çocuklar patronlar tarafından şiddete uğrarken bir taraftan da ücretlerini zamanında alamamaktalar. Her türlü ayrımcılığa uğrayan göçmen çocuk işçilerin tüm çocuk işçi ölümlerindeki oranı yüzde 10-12 aralığında.

Bugün çocukların okula aç gitmelerinin, iş cinayetlerinde hayatlarını kaybetmelerinin, okul terklerinin ve çocuk yoksulluğunun nedeninin bu kapitalist sistem olduğunu çok iyi biliyoruz. Devrimci Marksistler olarak “çocuk işçiliği” yasaklanmalı ve çocuk emeğinin sömürüsüne son verilmeli diyoruz. Devletin savaşlara değil çocuklara yönelik bir bütçe ayırmasını istiyoruz. O yüzden biz çocukların özne olduğu, kendi yaşamları hakkında birlikte karar aldığımız bir dünya istiyoruz.

Fotoğraf: Kerem Yücel

Interview with the leader of the Free Union of Iranian Workers: “Death to the tyrant, whether he is the supreme leader or the shah!”

0

The protests which started under the leadership of women after Mahsa Jina Amini was murdered by the “morality police” in Iran have quickly spread across the country. And they have evolved into a mass popular uprising, a revolutionary mobilization against the 43-year dictatorship and the regime of the Islamic Republic of Iran. Peoples, workers, women and youth of Iran have been protesting in the streets, workplaces, schools and universities for more than 40 days. We have talked with our friend, who is one of the leaders of the Free Union of Iranian Workers (FUIW), about the current situation and the popular uprising which we have been supporting and in solidarity as the Workers’ Democracy Party (IDP/Turkey) and our International Workers’ Unity-Fourth International (IWU-FI) since the beginning.

Below, we share with our followers the interview done by Görkem Duru, a member of Executive Committee of IWU-FI on October 24, 2022.

Görkem Duru: Hello. To begin with, thank you very much for this interview. As IDP and IWU-FI, we attach great importance to the popular uprising in Iran in terms of both the struggle of the peoples of the region and the struggle of the world classes. It is a very important opportunity for us to be able to discuss together the current mobilization in the country today and the conditions that have revealed it. And of course, we have witnessed significant experiences of strikes and struggles within the Iranian working class in the past years. Perhaps, these experiences paved the way for the process that has evolved into today’s revolutionary mobilization. You are an important labor leader who has taken a part in the working class struggles in recent years, and you have also built the Free Union of Iranian Workers, of which you are a member, during this process. If you wish, let’s start the conversation by getting to know you before we talk about current uprising.

Free Union of Iranian Workers: Hello. First of all, I am very pleased to be having this interview. Your interest in this critical uprising process that Iran is going through is also very important to us. It is also critical for the conditions that created the uprising to be heard, and for the growth of international solidarity with the mobilizations. But first, let me start by introducing myself.

I worked at Ahvaz Steel factory (a factory with 4000 employees) for 15 years. This factory was owned by the state, but was also managed by an intermediary firm. During this period, we organized protests and strikes in order to get our rights. In 2011, the factory was privatized. (In this period, under the name of “privatization”, the Iranian regime was transferring the companies it directly owned to the constructors who were the true extensions of the state and the revolutionary guards.) One year after the privatization, the new owner of the company was found guilty of corruption and executed by the regime. After that, the company was confiscated by the judiciary. For five years, the company was run under confiscation, while what we produced was given to the revolutionary guards at very cheap prices or, at times, for free. In 2016, we decided to go on strike because we could not get our wages for 7 months, and we organized three separate strikes during the year. These strikes were much more massive and effective than those we had before 2011. We also organized demonstrations in the city center to spread our struggle. As a result of our strikes in 2016, we were able to expel all government officials from the factory and this situation dealt a great blow to the government of the Islamic Republic of Iran. After our last strike which lasted for 17 days, the regime forces and the judiciary announced that they handed over the factory to the National Bank with 780 billion tomans in their accounts. The reason why I tell this part so long is that it was one of my first important experiences of organizing and struggle. Together with a few friends of mine, we were the organizers of this struggle. In this process, we built a group of workers called the Free Union of Iranian Workers. Until 2018, we organized 4 more strikes. During this period of struggle, I was arrested 4 times and subjected to torture and beating 7 times.

While we continued our struggle for our rights as Ahvaz Steel workers, Haft Tapeh workers were also on strike. We aimed to establish coordination in order to unite our struggles. Again in this period, there were worker demonstrations also in Arak province, and we tried to communicate and coordinate with the workers there. The regime of the Islamic Republic applied all kinds of pressure to prevent workers from different sectors and regions from uniting in contact. For example, when I was arrested, the accusation against me was to try to establish contact between workers in different cities of Iran. They also tortured me to confess that I was working with communist and socialist organizations abroad. These were the reasons why they tried to imprison me.

GD: Maybe at this point it would be good to open up a little more about how these actions are organized. After all, the Iranian regime does not allow any organization on legal grounds. But in the workers’ mobilizations of the past years, an important accumulation of organization was seen. This may also be a development that can transfer experience to the current situation.

FUIW: It is illegal for workers to join any organization in Iran and it is brutally punished by the regime. This is one of the main problems facing the Iranian working class. Any kind of organization, building unions, associations or similar bodies is absolutely unacceptable by the regime. But of course, this does not prevent the workers from coming together and organizing secretly, uniting around council-like bodies. For example, we also had a secret council in our factory. Of course, although we tried to keep these organizations secret at the beginning, when the moment of struggle came, we as the pioneer workers were exposed. This is an inevitable situation for us and workers who organized similar struggles and still continue to organize such in other factories. But under the regime of the Islamic Republic, we do not have another choice. For this reason, the leading workers need to build secret committees and councils in the factories and bring the workers together for the struggle for the rights of the Iranian working class. In addition to establishing secret groups in factories, workers also lead similar organizations in their neighborhoods. Of course, this also serves to enable pioneer workers from different factories to communicate with each other through local groups. This was the case with the mobilizations in 2018, 2019 and 2020, and there is a similar organization today. We built the Free Union of Iranian Workers during such a process. And there are many organizations like ours in Iran such as the unions of Haft Tapeh workers, the committees of bus drivers and the organizations of educational workers. But of course, since all of these organizations are illegal, they are subject to intense pressure, prosecution and arrest by the regime. In general, pioneers of these organizations are sentenced to 8 to 10 years in prison.

GD: First of all, we would like to thank you for your detailed report on the mobilizations and organizing attempts of the Iranian working class in recent years. In fact, the mass mobilizations and riots in 2018, 2019 and 2020 lie in the background of the popular uprising in Iran today. Of course, there are also differences between the struggles of the past years and the ongoing mobilization today. The protests that have begun after Mahsa Jina Amini was murdered by the morality police quickly turned into a popular uprising against the dictatorial regime. Youth, university and high school students accompanied the struggle which is led primarily by women. In the last two weeks, we have been witnessing that the working class has joined the struggle with strikes from different sectors such as oil, sugar, steel and education. In fact, when we look at the struggle experiences of the past years, we can say that the current popular uprising has surpassed them. How do you evaluate this process?

FUIW: First, I can say that the uprisings in the past years were the results of the struggle and organization initiatives led by the Iranian working class. In the 10-year period from 2009 to 2019, there has been no attempt that we can consider as a popular uprising or revolt in Iran. In that 10-year period, there was a very stagnant environment in terms of opposition to the regime. The reason for this 10-year stagnation was the crushing of all civil and political activists and formations against the regime after the defeat of the Green Movement that emerged in 2009. And during these 10 years, the working class was almost the only section that struggled for rights, spoke out and took action. The rise of the workers’ movement, on the other hand, helped to lift the veil of that retreat in society, to believe and trust in itself again, and to regain its ability to rebel against injustices and the oppression by the regime. For these reasons, the uprisings in 2019 were shaped by the dynamism of the workers’ movement. The struggles in 2020 were particularly suppressed by the Islamic Republic regime through a very violent massacre. In these massacres, more than 200 people lost their lives according to the Iranian regime while the Amnesty International explains the number as 1015 people. However, the number of casualties that we, who are active in Iran, were able to reach was around 4000 people. And more than 10 thousand people were arrested and imprisoned. Naturally, this massacre, violence and oppression caused the society to withdraw for a short time. But no matter how heavy is the oppression, the cruelty, inequality and poverty are at such high levels that people were waiting for an event or a spark to take to the streets and take action against this regime. And the murder of Mahsa Jina Amini was that spark.

About the differences with the recent examples of the ongoing popular uprisings: In the uprisings of 2019 and 2020, the society did not take a position against the regime as united as today. But today the society is standing up against the state by openly and very strongly saying “We don’t want the dictatorship”, “We don’t want the Islamic republic”. In fact, people today not only say reject the Islamic Republic, but they also reject Islam itself. This is one of the main differences between the uprisings of the past and the present. The regime used violence, beating, bullets, and killed also in previous uprisings, but the people did not have the organization to defend themselves against the regime back then. Now people have learned to defend themselves against the police and the state’s law enforcement officers, and they practice it. As you see in many videos, for example, while the police are trying to arrest a woman or a young person, the people there attack the police and prevent protesters from being detained.

Another difference between the current popular uprising and the one in the past is that Iranians living outside Iran like in Germany, Australia, USA and Canada, have taken to the massively in the countries they live in, taken action and written petitions to the regimes of the countries they live in to cut off the relations with the Islamic Republic of Iran. And these have increased the pressure up to that level.

As for the role of the working class in the ongoing mass uprising: For example, on October 10, oil industry workers working on temporary status in South Pars province of Iran went on a 3-day strike. But these strikes have a significant difference from the previous ones. Previous strikes were generally based on the economic rights and working conditions of the working class. However, today the workers are going on strike against the murder of Mahsa Jina Amini. We are witnessing such a thing almost for the first time. These are totally political strikes. For example, more than 100,000 oil workers are working on temporary status in the South Pars region, which went on strike for three days. The government was very afraid that this strike would spread to other regions, and after the first day of this strike, it raided the settlements where the workers lived at night. Although many workers were arrested that night, the strike continued on the second and third days, and the regime also continued to arrest workers. More than 250 temporary oil workers were arrested during the three-day strike. And as a result of this pressure by the regime, the workers had to end the strike. Again, during this process, there were other strikes in Haft Tapeh and many other factories and industries. Although economic demands are emphasized in these strikes, the reason why the workers prefer this is because they are suppressed much more violently by the regime in strikes with political demands. Therefore, we may have seen economic demands in a significant part of these strikes, but these were essentially anti-regime strikes with a political content.

Besides women and industrial workers, there are strikes by education workers and boycotts by the university, high school and secondary school students. Today in Iran it is said: “The heart of the protests is in universities and high schools.”

Although the workers organized many strikes on different days and in different sectors during the popular uprising that has started after the murder of Mahsa Jina Amini, these strikes could not be sustained for the reasons I mentioned above. It is not a question of whether workers want to strike or not. Moreover, one of the most frequently shouted slogans on the streets is “Workers to the strike!” In the current situation, the level of oppression and violence applied by the state is extremely high. On the other hand, almost 90 percent of the Iranian working class works as temporary workers and lives with the effort of earning a living. Altogether, calling an indefinite strike becomes hard. However, if the popular uprising reaches such a level and the working class is convinced that the regime can no longer stand, then the way will be opened for workers to unite and go on a political strike.

GD: At this point, I want to make a small contribution to what you have said. In fact, the frame you are drawing have many similarities with the revolutionary process in North African and the Middle Eastern that started in 2010 and affected the entire region. In countries such as Tunisia, Egypt and Syria, which were ruled by dictatorships for at least 30 years, the basic demands of the masses such as “job, bread, freedom” quickly turned into revolutionary mobilizations around the slogan “The people want the regime to be overthrown”. And when we look at the examples of Tunisia and Egypt, which overthrew the Ben Ali and Mubarak regimes, it became possible for the uprisings to overthrow the dictatorship when the working classes of both countries took the stage with strikes. This happened when the working class was convinced that the regime could no longer stand, just as you said. Because, another issue that we should always keep in mindis that the social organization and the organization of the working class in the countries which are ruled by dictatorships of 30-40 years including Iran, are almost atomized. Yet, another issue we encounter is whether an alternative to power can be created that can realize the demands that enable workers, women, youth and all the oppressed sections to mobilize in case they can break away from the regime. In cases where such an alternative is not revealed, the way is opened for the bourgeoisie of the country to absorb the demands of the masses with democratic reactionary tactics. When we look at Iran, there are factors such as shah supporters or the reformist wing in the Islamic Republic that can come into play for the continuation of capitalist exploitation and oppressive policies even if the current regime is destroyed. In this context, how do you evaluate the balance of forces in Iran today? How do you see the possibilities of breaking away from the regime and building an alternative that can embrace the demands of workers, women, youth and all the oppressed sections?

FUIW: Workers have been on the streets since the beginning of the protests. But they are not participating in the protests as a working class yet. I think this is because the uprising has not yet reached that political level. Rather, workers take to the streets as citizens. We are now in contact with people who are actively participating in the mobilizations in Iran. As they tell us, there are workers leading the protests in addition to women and youth in many regions now. But of course, we should not deduce from this leadership that there is a very strong level of organization. But a significant part of those who lead the organization of actions in the local areas are young pioneer workers. Again, unlike the previous uprisings, local committees have been established during the mobilizations today. Those who lead these committees are also young, pioneer workers.

The Iranian bourgeoisie, on the other hand, is in a rush. However, in the meantime, it is trying very hard to make the uprising serve its own interests. Since the beginning of the protests, the voice of the supporters of the shah regime was very weak and such a demand was not even voiced in many regions. The youth, women, workers and their local committees mobilized on the streets at the moment do not allow the representatives of the capitalist order to influence the protests. For example, one of the most popular slogans in mobilizations today is: “Death to the tyrant, whether he is the supreme leader or the shah!”

I don’t suggest that this widely used slogan covers the entire people of Iran, but the fact that it is at the center of the uprising shows what the Iranian people want. Neither a reactionary mullah regime nor the previous shah regime.

But the bourgeoisie is using all its means. Especially through the media organizations such as BBC Farsi, Radio Azad, Manoto and Iran International, which have very large financial resources and can reach a wide audience. They are making dirty propaganda claiming that the people of Iran want Reza Pahlavi, the son of the former shah Mohammad Reza Pahlavi, to come to power again as the shah.

On the other hand, there is an intense increase in interest in socialism among the Iranian people, especially among the youth. For example, “Death to the tyrant, whether he is the leader or the shah”, which is one of the most prominent slogans in the uprising, is a slogan originated from the socialist and communist movement of Iran, and is shouted not only in the streets but also in universities and high schools. Today, people are constantly talking about equality, justice and rights, and the bourgeoisie in Iran cannot meet these demands. Indeed, people are very inclined to the idea of socialism while shouting these demands, even if they cannot express it consciously. But unfortunately, we should not forget that the bourgeoisie has a great power in its hands. Representatives of the capitalist order will naturally make great efforts to prevent the establishment of a socialist regime which would be for the benefit of the working people in Iran.

GD: Actually, we have a similar understanding on many points. This is how we approach the issue. In the age we live in, the most basic democratic demands of the masses such as equality, justice, freedom and bread cannot be met permanently by the bourgeoisie. In other words, after the capitalist crisis that started in 2008, we have seen quite a few examples in many countries where the masses spontaneously revolted at different moments. In most of these examples, the masses opposed capitalist exploitation policies and oppressive regimes. However, on the other hand, based on these experiences, we can identify a shortcoming which we describe as a crisis of revolutionary leadership. The lack of a revolutionary alternative that would unite the demands of the struggling workers, youth, women and all the oppressed sections around an action program. If we connect it to Iran; a significant part of the Iranian socialist movement is unfortunately in exile. But how do you evaluate the Iranian socialist movement at the moment? What are its strengths and influence within Iran? Besides, you are a worker leader whohas been trained in struggles and strikes. You are part of the Free Union of Iranian Workers, which you founded during the Ahvaz Steel strike. So, are there other similar organizations in Iran at the moment?

FUIW: The regime of the Islamic Republic of Iran has been struggling with socialism in the country for 43 years. Tens of thousands of honorable Iranian socialists were executed by this regime. As you can guess, it is a crime to read a book about socialism in Iran. It is a crime to meet in public to talk about socialism. Therefore, Iranian society could not been very familiar with socialist ideas during these 43 years. The regime made a great effort to break the familiarity of the society with socialism. And of course, it constantly made the propaganda of its own ideology to the society through the Islamic government. This environment made things very difficult for the socialist and communist organizations in Iran. Young students are the most inclined ones to socialist ideas in Iran today. They discuss socialist ideas among themselves and communicate with each other through social media. However, no revolutionary party or group is allowed to be active in the country. And as you said, all revolutionary organizations are operating outside of Iran. Of course, there are some sections that many groups in exile have relations with. And these organizations, although in a secret way, try to continue their activities such as education and organization with the sections they are in contact with within the country. However, due to the current conditions, we cannot say that any of these organizations are very strong and effective in the country.

As for your second question: Yes, other workers’ organizations such as the Free Union of Iranian Workers continue to work. We try to stay in touch with them. We are also in contact with socialist groups.

GD: As you mentioned when characterizing the current popular uprising, Iranians living outside Iran are trying to offer their best support by organizing solidarity actions in the countries they are in. However, until now, a critical international campaign organized outside of the Iranians abroad has not taken place unfortunately. On the other hand, the mobilization of the working people of Iran against the 43-year dictatorship regime is of vital importance. And we, as the International Workers’ Unity-Fourth International, think that international solidarity with this popular uprising must be absolutely increased. We think that it is very important to embrace the demands of the Iranian people for the overthrow of the dictatorship regime, the end of violence, massacres and oppression by the law enforcement forces, and the release of the detainees, in a wide spectrum such as class organizations, trade unions, socialist parties, women’s and youth organizations in the international arena. Likewise, it is certain that, through organizing such an extensive campaign, the pressure to be created by demanding their countries’ regimes to end their economic, diplomatic and military relations with the Islamic Republic of Iran will certainly contribute to the mobilization of the working people of Iran. Of course, it is also very important that organizations in Iran make this call jointly for an inclusive organization of such an international campaign. In this context, what are your thoughts in terms of international support? What are your expectations from the international public, especially as organizations in Iran?

FUIW: As you said, we attach great importance to the international solidarity of class organizations, political groups and other mass organizations with the mobilization in Iran. This emphasis on unity and solidarity is one of the points that the Iranian people most need today. This solidarity is also necessary for the mobilized people in many parts of Iran. On the other hand, those who were arrested and imprisoned by the regime during the protests also need such solidarity. Because Mahsa Jina Amini also died after being tortured by the police while in custody, and today there is such a risk for anyone who are arrested in protests. I think that an international campaign for solidarity with the popular uprising has two important points. One is to embrace the struggle against the regime and the other is to pressurize for the release of the prisoners. Of course, one of the most important things is that class organizations, socialists and mass organizations in other countries put pressure on their own states to cut relations with the regime of the Islamic Republic of Iran. The overthrow of the regime of the Islamic Republic of Iran as a result of mobilizations will have a significant impact not only in nearby countries such as Turkey, Iraq and Syria, but also in the Middle East and North Africa region, and even on the international scale, on behalf of the working class. That’s why we all have to fight for this uprising to succeed. This is not just the uprising of the Iranian people, it is also an uprising for the peoples of the region. And in the context of international solidarity, we demand from institutions to offer all the support they can. At this point, I would like to thank both the Workers’ Democracy Party and the International Workers’ Unity-Fourth International for your interest in and solidarity with the popular uprising in Iran.

GD: We also thank you. The main perspective of both IDP and IWU-FI is building a revolutionary international. One of the ways to build this is to form alliances with revolutionaries in different countries around urgent demands. Of course, the other way is the effort of creating alternatives that can embrace and carry forward the demands of the masses within these mobilizations, and being in solidarity with such mobilizations of the peoples of the world, workers, women, youth and all the oppressed sections. And this is the most fundamental responsibility of us as revolutionary internationalists.

Ne yamalı bohça bir anayasa, ne de kâğıt üzerinde kalan tek bir hak!

0

İktidardakiler var olan yasaları tam uygulamayı geçti, bir kez daha yeni anayasa tartışmalarını başlattılar. CHP başörtülü kadınlar üzerinden oy kazanma kaygılarıyla başörtüsü özgürlüğünü yasal teminat altına almak adına yeni bir anayasa teklifi getirdi. Din ve vicdan hürriyetini düzenleyen 24. maddeye, “Kadınların başlarının açık veya örtülü olması (…) eğitim öğretim hakkına ve çalışma hakkına engel olamaz” hükmünü eklemeyi öneriyor. Erkek egemen siyasetin hiçbir aşamasına bizi dahil etmeden yazdığı yasalara, tamamen oy kaygısıyla yaptığı siyasi hamlelere karnımız tok. Başörtülü kadınların eğitim ve çalışma haklarını seçim malzemesi haline getiren anlayışı kabul etmiyoruz. Anayasa değişecekse onu yazacak olanlar bizleriz. İran’da başörtüsünü çıkarmak isteyen kadınlarla, başörtüsü takan kadınların haklarının yegâne garantisi erkek egemen kapitalizme karşı birlikte vereceğimiz ortak mücadelemizdir.

İktidar ise aynı kaygılarla kendi tabanına lgbti+ karşıtlığını bir kez daha gösterme derdinde. Ailenin Korunması başlıklı 41. maddedeki aile tanımına “kadın” ve “erkek” ifadesinin ekleneceğini söylüyor. Daha da kötüsü “aile kadın ve erkeğin birlikteliğinden oluşan birimdir” gibi önerilerle resmi nikahın aile kurmak için zorunlu olmaktan çıkması gibi Medeni Kanun’un bazı kazanımlarına da göz dikiyor. Nihayetinde geleneksel cinsiyet rollerini pekiştirerek, cinsiyetçi uygulama ve söylemlerin dozunu artırarak kadınların ve lgbti+ların haklarını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Çünkü Tek Adam rejimi için, ekonomik kriz koşullarında kadınlara ev içi emek köleliğini, ömür boyu bakıcılığı, şiddeti ve baskıyı reva gören bugünkü aile düzenini korumak her zamankinden daha gerekli.

Bizlerse bu tartışmaya esastan karşı çıkıyoruz. Zira anayasada bu tartışmalarla yapılacak her tadil tahkime çıkıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çeken, erkek şiddetini cezalandırmayan bir iktidardan ancak ve ancak mevcut yasaları tam uygulamasını bekleyebiliriz.

Bu yıl 25 Kasım’da eşit ve özgür bir düzen istiyoruz!

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü. Yalnızca kadınlara yönelik değil, lgbti+lara da… Erkek egemen sistemin koruyup kolladığı şiddetin her türüne ama en çok da cezasızlık politikalarına karşı öfkenin her dilde dile geldiği bir gün… Uygulanmayan yasalar, alınmayan önlemler, artan yoksulluk bizleri kıskaca alıyor. Buna rağmen, maruz bırakıldığımız şiddete ne İran’da ne Afganistan’da ne de Türkiye’de boyun eğiyoruz. Bu yıl da 25 Kasım’da gerçek adalet için; erkek ve devlet şiddetine, homofobi ve transfobiye, göçmen karşıtı politikalara karşı sokakları terk etmiyoruz!

Bu 25 Kasım’da her zamankinden de güçlü haykırıyoruz: Önce kadınları, lgbti+ları şiddetten koru, şiddetin ortaya çıkmasını önleyici tedbirler geliştir, şiddet mağdurlarını destekleyecek mekanizmaları işlet ve şiddet uygulayanları cezalandır! İktidar olarak bununla yükümlüsün, bundan sorumlusun!

İstanbul Sözleşmesi bizimdir! Kadın ve lgbti+ cinayetleri nitelikli hal sayılsın! Dünyanın dört bir yanındaki kapitalist hükümetlerin kriz faturalarını biz ödemeyeceğiz! Ülkenin kaderini değiştirecek olan oylarımız değil, mücadelemizdir. Patronlara değil, erkek şiddetiyle mücadeleye bütçe! Tüm haklarımızı söke söke almak için 25 Kasım’da kadın ve lgbti+ların eşitlik ve özgürlük mücadelesini yükseltelim!