Ana Sayfa Blog Sayfa 30

Yoldaş Gabriel, sosyalizme dek daima!

0

Yoldaşımız Gabriel Zadunaisky’nin 22 Ağustos günü aramızdan ayrılışını üzülerek öğrenmiş bulunuyoruz. İUB-DE Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi olarak, ailesine, Arjantin kardeş partimiz Sosyalist Sol’dan yoldaşlarımıza ve enternasyonalimizin tüm militanlarına en içten baş sağlığı dileklerimizi iletiyoruz.

70 yaşında aramızdan ayrılan Gabriel, hayatının büyük bir kısmını işçi sınıfının mücadelelerine, devrimci partinin inşasına ve sosyalizm için devrimci bir enternasyonalin kurulmasına vakfetmişti.

Morenist akımın Arjantin’deki tarihsel partilerinden PST’de (Emekçilerin Sosyalist Partisi) 1970’li yıllarda başlayan militan faaliyetini aramızdan ayrılana kadar sürdürdü. Gabriel yoldaş, Morenist metodolojinin önemli propagandacılarından ve inşacılarındandı. Enternasyonalist bir militan olarak yalnızca Arjantin’de değil aynı zamanda Kolombiya ve Bolivya’da da akımımızın parti inşa süreçlerine katkılar sundu. Propaganda ve eğitim çalışmaları kapsamında birçok materyalin üretilmesine katkı yapan Gabriel’in bu alandaki en önemli çalışmalarından biri “Filistin, bir sömürgeleştirmenin tarihi” başlıklı eseriydi.

Yoldaş Gabriel; sosyalizme dek daima!

İşçi Demokrasisi Partisi

Erkek şiddetinin suç ortakları: iktidar ve yargı

0

Geçtiğimiz günlerde Danıştay, İstanbul Sözleşmesi’nin feshine ilişkin Cumhurbaşkanı kararının iptal istemini 3’e karşı 2 oyla reddetti. Yani beş üyenin üçü, İstanbul Sözleşmesi’nin feshine dair Tek Adam kararını hukuka uygun buldu. Danıştay kararı sisteme yüklenmeden önce, üstünde düzeltmeler olan taslak bir karar olarak basına sızdırıldı. Bu da karara yapılan siyasi müdahaleyi gözler önüne seriyor, zira bundan önceki duruşmalarda Danıştay fesih kararının iptal edilmesi yönünde görüş bildirmişti. Sonuç olarak, iptal isteminin reddedilmesiyle, iktidar ve erkek yargı bir kez daha erkek şiddetinde suç ortağı olduklarını ilan etmiş oldular.

İstanbul Sözleşmesi’nin feshi gündeme getirildiğinden beri Saray rejimi “yerli ve milli” yeni düzenlemeler yapacağı iddiasındaydı. O zamanki Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un 24 Mart 2021’de, yani fesih kararı yayımlandıktan birkaç gün sonra “kadınlarımızı korumak, kadına yönelik şiddetle mücadele etmek için gerekli bütün araçlarımız mevcut” demesinin boş laf olduğunu biliyorduk. Zira fesih kararından bu yana artarak devam eden erkek şiddeti, sonu gelmeyen kadın cinayetleri ve cezasızlık politikaları gün gibi ortada.

İddia edilen yerli ve milli düzenleme henüz gelmedi ancak yakın zamanda “Kadına yönelik şiddetin sebeplerinin tüm yönleriyle araştırılması ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi” amacıyla kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nun hazırladığı Kadına Karşı Şiddet ve Sağlıkta Şiddetle Mücadele Kapsamında Yapılması Öngörülen Değişiklikler Hakkında Kanun Teklifi kabul edildi. Kanun, ısrarlı takibin ceza kapsamına alınması gibi meseleyi sadece cezalandırma üzerinden ele alan birkaç göz boyama hamlesi içeriyor. Yani -göçmen ve mülteciler dahil- kadınları ve LGBTİ+ları şiddetten korumayı, şiddetin ortaya çıkmasını önleyici tedbirler geliştirmeyi, mağdurları destekleyecek mekanizmaları işletmeyi amaçlayan; toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifine dayanan, kadını aileden ibaret görmeyen İstanbul Sözleşmesi’nin yerini dolduracak bir kanun değil bu.

6284 sayılı kanunun İstanbul Sözleşmesi’nin yerini dolduracağı iddialarına da kanmıyoruz. Bunun sebebi, 6284’le İstanbul Sözleşmesi’nin hukuki içerik olarak farklılıklara sahip olmasının ötesinde, iktidarın ve erkek egemen sistemin ta kendisi! Çünkü kazanılmış tüm haklarımıza olduğu gibi 6284’e yönelik de saldırılar devam ediyor. Çünkü 6284 zaten uygulanmıyor!

Kadın cinayetlerinin acilen önlenmesi gündemimizden düşmüyor, düşmeyecek. Yasaların, sözleşmelerin etkin şekilde uygulanması bunu önlemenin araçlarından yalnızca biri. Bununla birlikte cezasızlık politikalarının son bulması, kadın ve LGBTİ+lara dönük şiddetle mücadele için kaynak ayrılması, nitelikli ve donanımlı sığınmaevleri açılıp sayılarının artırılması, cinsel şiddet/tecavüz kriz merkezleri açılması gibi hayati ve acil taleplerimizi ısrarla sürdürmekten; erkek egemen kapitalist sistemle mücadeleye devam etmekten başka çaremiz yok. Çünkü bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok.

Okur mektubu: “Bizler söküp almadıkça o hakları bize vermeyecekler”

0

Bugünlerde ekonomik kriz nedeniyle işçileri çıkarma oranı bir hayli yüksek. Çoğu şirket küçülmeye gitme adı altında işçi çıkarıyor ve bu oran her geçen gün artıyor. Bunun yanında, işçiyi tazminatsız çıkarmak için yıldırmaya çalışıp mobbing altında çalıştırdıkları işçi oranı daha da yüksek. Ben de o birçok işçiden biriyim. Bir anda iş tanımımız dışında her işi yaptığımız, ağzımızı açsak kapının gösterildiği, yaptığımız işin her gün artmasına karşın aldığımız ücretin düştüğü, her şirketin 8-10 şehrin ihalesini almasından kaynaklı bizi ihalesini aldıkları her şehre ya da ilçeye istedikleri zamanda gönderdikleri bir ortamda bulduk kendimizi. Tabii bunlar bir anda mı oldu, uzunca düşünmek gerekir.

Böyle bir ortamda ne yapabiliriz diye düşünüp sorarken birkaç cevaba denk geldim. 1) İşten çıkarılana kadar bu duruma direnmek ve çıkardıkları gibi mahkemeye başvurmak. 2) Direkt çalışırken mahkemeye başvurmak, sonrasında tabii ki işten atılmak. 3) Herhangi bir sendikaya üye olup, sonrasında muhtemelen işten atılmak ve mahkemeye başvurmak vesaire. Tüm bu seçeneklere bakıp neden kimse iş ve işyeri koşullarını iyileştirebilecek durumlardan söz etmiyor diye düşünmek üzereydim ki faydasız olduğu aklıma gelince düşünmekten vazgeçtim. Ardından ise evet, mahkemeye başvurabilirim fakat nedir haklarım, diye şöyle bir araştırmaya başladım.

Öncelikle devletimiz sosyal ve demokratik bir cumhuriyetmiş, bunu öğrendim. İşçilerin yanında; ama arada bir patronların hakkını da gözeten sosyal devlet anlayışını benimseyip özümseyen bir devletmiş. Yani en azından yasalarda öyle yazıyor! Sonra sosyal devlet anlayışının gereği olan birçok işçi ve işveren ile ilgili yasaları, mevzuatı okudum. Bir de ne göreyim? Bizi idare etsin diye seçtiğimizi zannettiğimiz ve oluşturduğumuz ulusal siyasi örgütümüz veya adı her neyse bütün bu organizasyonun adı devlet değil de aslında tipik bir şirketmiş. Starbucks gibi, fakat birkaç farklılık var tabii. Mesela bu şirketin sermayesi doğa. Sonra doğan her insan bu şirketin ürünü yani metası, mahkemeler şirketin ne kadar iyi olduğunu göstermeye çalışan reklam ajansı ve vergilerimiz ise bu şirketin kârıymış. Yani aslında ben bir şirketin içinde kurulan bir şirkette çalışıyormuşum. Ve bu şirkette hukukun da karton pipetler gibi bir işlevi olduğunu gördüm. Alakasız görünebilir. Starbucks’ta oturulan sandalyeden tutun da ürünlerin geldiği poşetler ve servislerinde kullandıkları malzemelere kadar hemen hemen hepsi plastikken, kâr uğruna dünyayı yok edenler kendileri değilmiş gibi, doğaya olan hassasiyetlerini göstermek için plastikten değil de kartondan pipetler üretiyorlarmış. Ve yaptıkları reklamlar sayesinde insanlar karton pipet dışında plastikleri görmüyor haliyle. Yani Starbucks doğayı korumak için nasıl ki karton pipet üretiyorsa bizim devletimiz de aynı duyarlılıkta işçi hakları için kanunlar koymuş. Ve öncelikle bu kanunların işçiyi koruduğuna kendilerini inandırmışlar. Bu kanunlar işçinin haklarını gözetiyormuş gibi görünse de aslında bir gün her şeyin iyi olacağına dair umutlarımızı diri tutup köleliğe devam edecek takatimiz kalsın diye arada bir verilen çay molaları gibi. Bu yüzdendir ki o hakkı bizler söküp almadıkça ne herhangi bir dinin hukukuyla ne de kapitalizmin hukukuyla o hakları bize verecekler.

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi

Krediyle tüketmek

0

2008’den bu yana sürmekte olan küresel ölçekli krize karşı sermaye, düşük faiz ile para basıp sorunu ötelemeyi tercih etti. Fakat bu ötelemenin sonuna geldik. Bol para, dünyadaki finansallaşmayı ve borçluluk oranlarını artırdı. Sorunu ötelemek krizin daha ağır bir şekilde kendini göstermesine yol açtı. Kanseri yok etmek yerine semptomları engelleyen bu politika gerçek bir kanser haline gelmiş kapitalizmin en ileri seviyesinde tüm dünya halklarını mülksüzleştiriyor ve en temel yaşam ihtiyaçlarını dahi elinden alıyor.

Hane halkları için kredi, öne çekilmiş taleptir. Yani bugün kazandığınızı değil yarın kazanacağınız parayı bugünden harcamaktır. Borç denilen olgu işte bu öne çekilmiş parayla tüketmenizi sağlar. Bununla da kalmaz, yarınınızı çalar. Gün çektikçe geleceğiniz için çalışmaya başlarsınız. İleride üreteceğiniz artı değerleri bugünden satmış olursunuz. Bu durum emekçileri sermayenin boyunduruğu altına daha çok sokar. Unutmayalım, borç aynı zamanda bir servet transferidir. Alım gücü bizzat sermayenin saldırıları ve iktidarın uyguladığı politikalarla düşen emekçilerin tüketimi devam edebilsin diye, talepleri öne çekilerek yani krediyle borçlandırılarak geleceklerinin ipotek altına alındığını her yazımızda vurguluyoruz.

70’li yıllarda başlayıp 80’lerde yaygınlaşan kredi kartı kullanımı, paranın küresel ölçekte serbestleşmesi ve alım gücü düşen ya da sabit kalan emekçi yığınların daha çok tüketebilmeleri için geliştirilmiş bir finansal araçtı. Şişen borç balonu her yeni krizle (2008, pandemi) daha da şişirildi. Ama artık oyunun sonuna geldik. Küresel kriz hiç olmadığı kadar küresel. Artırılmış para bolluğu enflasyonu ve hayat pahalılığını tüm dünyada bir sorun haline getirdi. Borçların borçlarla kapatıldığı bu sarmal tüm dünyada emekçilerin seferberliklerini tetikliyor. Tüm dünyada emperyalist finansal sisteme bağımlı ülkelerin halklarının yarattıkları zenginliğin gelişmiş ülkelere aktarım kayışı olarak çalışan dış borç aktarımının reddedilmesi, dünya işçi sınıfının küresel ölçekte temel talebi haline gelmiş durumda. Bu talebin yaygınlaştırılması, seferberliklerin ana sloganı haline gelmesi çok önemli.

Borç-alacak ilişkisinde borcun ödenmeme riskini hesaplamak için kullanılan CDS primi bir ülkenin dış borç alabilmesinin maliyetini gösterir. Yani CDS primi yüksek olan ülkelerde kredi maliyeti de yüksek olur. CDS primi 300 puan üzerindeki ülkeler aşırı kırılgan ekonomiler olarak kabul ediliyor. Türkiye’nin CDS primi 900’ü geçti. Borç almak zorlaştıkça temerrüde düşme riski de artmakta, bu da ülkenin ekonomik ve finansal bağımlılığını daha da güçlendirmektedir.

Türkiye’nin dış borç stoku artarken bir yandan da GSYH dolar cinsinden küçüldüğü için dış borç yükü de artmaktadır. Bir önceki yazımızda dış borcun kefilinin Türkiye’deki işçi ve emekçiler olduğundan, bu borçtan hiçbir fayda görülmediği gibi alınan borcun çoğu zaman kamunun üstlenmesiyle özel sektörden hazineye aktarıldığından bahsetmiştik. Sosyal kesintiler, vergi artışları ve enflasyonla bu borç zorla bizlere ödettiriliyor. Dolayısıyla bu borçların reddedilmesi bağımsız bir ekonominin temel koşullarından biri olmakla birlikte, dış borçların reddi basit bir teknik ve mali meselenin ötesinde kapitalizmden kopuş yolunda atılmış en önemli politik hamlelerden biri olacaktır.

Dış borca vereceğimiz paraların bu ülkenin emekçileri için kullanılması, emekçiler için kaynak yaratılması iktidarlar için bir zorunluluk olmalıdır. Dış borçların reddedilmesi ile tüm bankaların kamulaştırılarak merkezileşmesi ekonomide görülmemiş bir itki yaratacak; tüketim, üretim ve dağıtım planlama yoluyla gerçekleşebilecektir. Böylece üretenlerin alım güçleri gerçek anlamda artacak, hayat pahalılığı bir sorun olmaktan çıkacaktır. Unutulmaması gereken nokta ise dış borçların reddinin dünyada seferberlik halinde olan kitlelerin ortak talebi olması gerektiği ve kapitalizmden kopuş amacıyla ekonomide planlamanın enternasyonal düzeyde gerçekleşmesinin bir zorunluluk olduğudur.

Sendikalar da mı seçimleri bekliyor?

0

Sonda soracağımı başta sorayım: 1 Mayıs’ta “birlikte değiştireceğiz” diyen sendika konfederasyonları şu an neredeler? Birlikte neyi değiştiriyorduk?

Gıda ve yakıt fiyatları artıyor, alım gücü düşüyor, işsizlik ve güvencesizlik daha da artıyor. İşçi ve emekçiler büyük bir yıkımla karşı karşıyalar. Buna karşın, iki büyük işçi sendikaları konfederasyonunda anlaşılması zor bir bekleyiş hâkim. İşçi ve emekçilerin ücretlerinde, alım gücünde, çalışma koşullarında muazzam bir gerilemenin olduğu şu dönemde, göstermelik/sembolik kalan açıklamaların ötesine geçen bir faaliyet söz konusu değil.

Türk-İş bürokrasisinin asgari ücret görüşmeleri sırasında da bir kez daha açığa çıkan iktidar yanlısı ve sınıf uzlaşmacı pozisyonu zaten malumumuz. Asgari ücret zammının belirlenmesinin hemen sonrasında “Asgari ücret zammı beş aylık kaybı bile karşılamadı” tespitini yapan DİSK ise tepkisini belli ki yazılı açıklamaya sığdırmakla yetiniyor. İki gün sonra ise TÜİK önüne koyduğu eylemde, sorunun kaynağı da muhatabı da sanki TÜİK’miş gibi, onu gerçek rakamları açıklamaya davet ediyor. Gerçek rakamların, gerçek enflasyonun açıklanması elbette önemli, ancak sendikanın asgari ücret açıklandıktan iki gün sonra tercih ettiği eylemin içeriği de biçimi de DİSK bürokrasisinin sınırlarını ve pozisyonunu ortaya seriyor.

Bunun bir tercih olduğunu tespit etmek gerek. Ekonomik krizin sonuçları yoksulluğu ve güvencesizliği katmerlemişken; iktidarın ve patronların emek ve sendika düşmanı tutumları yoğunlaşmış, çıplak birer politika halinde ortadayken; sendikaların, bürokratları tarafından savunma pozisyonunun bile gerisinde konumlandırılmaya çalışılması; üstelik bunu birçok işyerinde işçiler oldukça kısıtlı olanaklarla sendikalaşma ve insanca ücret mücadelesi verir ve bunun sonuçlarıyla yüzleşirken yapabilmesi açık bir tercihtir.

Tüm sınırlılıklarını ve maruz kaldıkları sistematik sendika düşmanı politikaları elbette görmezden gelmiyoruz. Ancak her ne koşulda olursa olsun, işçi ve emekçilerin son dönemlerin en büyük yıkımı ile karşı karşıya kaldığı bu süreçte konfederasyonların bu denli sessiz ve edilgen kalması, işçi ve emekçilerin tepki ve taleplerini örgütlemekten bu kadar imtina etmesi kabul edilemez.

Anlaşılıyor ki onlar da düzen muhalefetinin çağrısını dinleyerek seçimleri beklemeye karar verdiler. Oysa 1 Mayıs’ın hemen ardından da sormuştuk: “Sendikalar, ittifaklara göre pozisyon almayı beklerse; işçi ve emekçilerin bugünkü acil ihtiyaçlarını odağına alan bağımsız sınıf perspektifine dayalı bir mücadele hattı nasıl örülecek?” Bağımsız sınıf perspektifi ihtiyacını odağına alan bu soru, belli ki sendika bürokrasisinin gündeminde değil, işçi ve emekçiler için ise hayati niteliğini koruyor. Ekonomik kriz karşısında, yoksullaşmaya, işsizliğe, güvencesizliğe karşı acil bir eylem programı ve birleşik mücadele ihtiyacımız her geçen gün daha da kritik hale geliyor. Sendikalar ve emek örgütleri bu mücadelede en önemli araçlarımızdan biri. Bu nedenle, onları bürokrasinin edilgen ve sınıf uzlaşmacı çizgilerine teslim etmeden, işçilerin denetim ve yönetiminde bu sürece bağımsız sınıf politikası perspektifiyle müdahil örgütler haline getirebilmek için de mücadeleden vazgeçmemeliyiz.

12 Ağustos 1953: Troçkistler, Sri Lanka’da hayatı durdurdu

0

1935 yılında Sri Lanka henüz bir Britanya sömürgesi iken, 1933’te Dördüncü Enternasyonal’in bayrağı altında bir araya gelme çağrısı yapan Uluslararası Sol Muhalefet’in takipçisi olan 50 kişilik bir işçi ve öğrenci grubu, hem Britanya emperyalizmini kovmak, hem de Sri Lanka kapitalizmini ilga ederek Asya’daki ilk işçi iktidarını kurmak hedefiyle, Lanka Sama Samaja Partisi’ni (LSSP) kurdular.

Sri Lanka’nın Stalinist partisi (Komünist Parti), Moskova Hitler’e karşı “demokratik” emperyalistler olan İngiltere ve ABD ile ilkesiz bir ittifak kurmuş olduğu için, Sri Lanka’da Britanya sömürgeciliğine karşı mücadeleyi reddetti. LSSP, Britanya’ya karşı mücadeleyi hiçbir zaman salt bir ulusal kurtuluş mücadelesi olarak görmedi; Britanya emperyalizmine karşı politikası, daima bir sınıf mücadelesi politikası oldu. Bunun bir sonucu olarak LSSP kısa süre içinde 7 milyon Sri Lankalı işçi ve köylünün bağlılığını kazandı.

Parti, Demiryolu İşçileri Sendikası ve Genel Emekçiler ve Plantasyon İşçileri Sendikası’nı kurdu. Girdiği ilk seçimlerde Seylan Eyalet Meclisi’ne iki milletvekili soktu. Eylül 1939’da II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, partinin parlamentodaki milletvekilleri, dokunulmazlık hakları çiğnenerek tutuklandı. Yine bu sırada LSSP’nin iki önderi tutuklandı; partinin matbaaları basıldı ve yayınları yasaklandı. Seylan Plantasyon Sahipleri Birliği’nde (SPSB) merkezileşmiş olan ülkenin toprak sahipleri ile burjuvazisi, SPSB’nin Silahlı Birlikleri’ni kurarak, Troçkist işçiler ve köylüler üzerinde terör estirmeye başladı. 13 Mart 1942’de, adaya atanmış olan Britanyalı Vali Sir Andrew Caldecott, LSSP’yi yasadışı ilan etti.

LSSP’yi siyasal olarak kurtaran, onun Dördüncü Enternasyonal’e olan bağlılığıydı. Nisan 1942’de, LSSP önderleri, tutuldukları zindandaki gardiyanı partiye kazanarak, hapisten toplu bir kaçış gerçekleştirdiler. Britanya emperyalizmi, kaçak LSSP önderlerinin başına ödül koydu. LSSP önderleri 15 Temmuz tarihine dek yakalanamadılar; onların yakalanmalarına sebep olan ise, Moskova’nın LSSP’nin içine soktuğu Kulkarni isimli Stalinist ajanın, Britanya emperyalizminin yetkililerine, parti önderlerinin saklandığı yeri ifşa etmesiydi. (O sıralarda Stalinist hareket Avrupa’da, ABD’de, Asya’da ve Latin Amerika’da Troçkist hareketlerin bastırılmasında, emperyalist odaklar ve burjuva istihbarat servisleriyle birlikte hareket ediyordu.) Britanya, LSSP önderlerini 8 Şubat 1944 tarihine kadar mahkeme önüne çıkarmadı. Daha sonra bu mahkemede yapılan savunmalar, uluslararası işçi hareketinin klasikleri arasındaki yerini aldı.

II. Dünya Savaşı’nın ardından Sri Lanka, 1950’li yılların başında Britanya’dan bağımsızlığını geri kazandı. Ülkeye geri dönen LSSP önderlerini, 12 bin kişilik bir işçi grubu karşıladı. Bu sırada Sri Lanka kapitalizmi bir ekonomik büyüme dönemine girdi.

Kore Savaşı sırasında emperyalistlerin ihtiyacını hissettikleri hammaddeleri Sri Lanka karşıladı, bu da ihracatta bir patlamayı beraberinde getirdi. 1953’te, o sırada iktidarda olan UNP pirinç sübvansiyonunu kesmeye karar verdi ve ardından pirinç fiyatı neredeyse yüzde 300 arttı. LSSP bu durumdan, bir proleter ayaklanma örgütlemek için faydalanmaya karar verdi.

Sri Lanka dilinde genel grev anlamına gelen Hartal için LSSP hazırlanmaya başladı. İki hafta içinde LSSP kadroları, hükümetin kemer sıkma önlemlerini protesto eden bir metne 70 bin imza topladılar. Pirinç fiyatlarının artmasının ertesi günü, 21 Temmuz’da Balapitiya’da köylüler yolları kapadı. O haftanın ilerleyen günleri sırasında bu eylem diğer köylere yayıldı ve hafta biterken, bu eylemci ruh hali kent emekçilerine ulaşmıştı. İlerleyen haftalarda LSSP, sendikaların tabanlarındaki işçilerin toplu dilekçelerle, sendikalarının önderliklerini genel greve zorlamaları için örgütledi. LSSP bir yandan da işçi-köylü ittifakının politik çerçevesini çizmeye ve araçlarını hazırlamaya girişti.

Bu sırada burjuvazi, hükümet ve ordu LSSP’nin Hartal çalışmalarına karşı önleyici korku politikalarını hayata geçirmeye başladı. 11 Ağustos’ta Peradeniya Üniversitesi öğrencileriyle polis arasında büyük çaplı bir çatışma çıktı. Basın antikomünist demagojiyle bezenmiş bir Hartal karşıtı kara propagandaya başladı. Ordu tehdit edici açıklamalar yapmaya başladı.

12 Ağustos 1953 sabahını, LSSP önderlerinden Colvin R. de Silva şöyle tarif eder:

“12’si sabahında güneş, LSSP önderleri sokakta ve en önemli hükümet kurumlarının ve özel işyerlerinin kapılarındayken, Kolombo’da doğdu. Limanlar greve çıktı. Ratmalana Demiryolu greve çıktı. Tramvaylar greve çıktı. Kolonnawa’daki PWD fabrikası greve çıktı. DI Marangozluk-Mobilya greve çıktı. Wellawatte İplik ve Dokuma Fabrikaları greve çıktı. Walker’s fabrikası greve çıktı. Kibrit işçileri greve çıktı. Kamyoncular greve çıktı. Bir dizi küçük işyeri greve çıktı. Çığ gibi büyüyen bir grev dalgası vardı.”

Grevin önderlerinden biri olmasına rağmen, de Silva’nın greve çıkan işyerleri ve fabrikalar listesi, Hartal boyunca ayaklanmaya katılan fabrikalar ile işyerlerinin tam listesinin yanında oldukça ufak kalıyor. Hartal sırasında Sri Lanka’da hayat durdu; toplu taşıma ve iletişim araçları çalışmadı. Kolombo Belediye binası işgal edildi. Kimi yerellerde kapitalistlerin özel mülklerine karşı silahlı sabotaj eylemlerine gidildi.

LSSP’nin önderliğindeki Hartal’dan korkan UNP Hükümeti, Kolombo Limanı’ndaki HMS Newfoundland gemisine kaçtı. Bu gemiden ülkede OHAL ilan ettiler. 13 Ağustos’ta şiddet dalgası başladı: Ülkede bütün Troçkist gazeteler, dergiler, broşürler, bildiriler yasaklandı; Troçkist kadroların evlerine baskınlar yapıldı, polisle çatışmalar sırasında şehit düşenler oldu; kitlesel tutuklamalar yapıldı. Ancak hükümetin baskıları başarıya ulaşamadı. LSSP boyun eğmedi ve kazanımlar elde etti.

Bolşevik Parti’nin 1905’i ne ise, LSSP için de Hartal oydu. Ancak LSSP, yönettiği bu büyük ayaklanmadan sonra parti içinde politik konsolidasyonunu sağlayamadı ve sağa kaymaya başladı. İlk olarak Tamil ulusal kurtuluş mücadelesine dönük olarak (önceki yöneliminin tam tersi şekilde) soğuk bir yaklaşım benimsemeye başladı. Bu, parti içinde güçlü bir kanat olan Tamil işçilerinin partiden uzaklaşmasıyla sonuçlandı. Kitleler LSSP’ye akmayı sürdürürken, LSSP gerekli siyasal ve örgütsel önlemleri alamadığı için, kitleleri kazanan değil, onlara uyarlanan bir pozisyona sürüklendi.

LSSP 1964’te, bir burjuva koalisyon hükümeti kurarak Sri Lanka’da iktidara geldi. Bu, Dördüncü Enternasyonal açısından bardağı taşıran son damla oldu. Zira Nahuel Moreno’nun da vurguladığı üzere, “bizim partilerimiz”, yani Leninist-Troçkist partiler “işçi sınıfı iktidara gelmeden iktidara gelmezler”. Eğer gelmişlerse tıpkı Stalinist, Maoist, Castrocu veya Hocacı partiler gibi, bunu işçi sınıfına ihanet ederek ve proletaryanın iktidarı mücadelesine sırt çevirerek yapmışlardır. Dördüncü Enternasyonal bu Leninist ilkeye sımsıkı bir şekilde bağlı olduğunu kanıtlayarak, belki başka hiçbir önderliğin atamayacağı bir adım atarak, milyonlarca işçiyi kendi çatısı altında bir araya getiren en güçlü seksiyonunu, bir burjuva koalisyon hükümetine katıldığı için ihraç etti.

1953 Sri Lanka Hartal’ında Troçkist partinin iktidara devrimci yollarla gelmesi bir gündem halini almışken, ondan bir sene önce, 1952’de de, Dördüncü Enternasyonal’in Bolivya seksiyonu iktidarı fethetmenin kıyısına kadar gelmişti. Bolivya partisi ülkenin fiilen yönetiminde olan COB’un (Bolivya İşçi Merkezi) önderliğini elinde tutuyordu ve COB’un içindeki Madenciler Sendikası’nı silahlandırarak, burjuva ordunun etkisini kırmıştı. Ancak o sırada Enternasyonal’in önderliğinde bulunan ve Mandel-Pablo isimleriyle anılan revizyonist hat, Nahuel Moreno’nun muhalefetine rağmen Bolivya partisinin iktidarı ele geçirmek yerine, küçük burjuva milliyetçi gerilla hareketini desteklemesi gerektiğini ilan etti. Bu politika Bolivya partimizi yıkıma sürükledi.

Hem 1953 Hartal’ı hem de 1952 Bolivya’sı kitlesel etkiye sahip, işçi sınıfının devrimci savaş aygıtı sıfatına layık Leninist-Troçkist partilerin inşa edilmesi noktasında, bugünkü mücadeleci kuşaklara birçok ders öğretiyor. Sadece nelerin nasıl yapılması gerektiği konusunda değil; hangi kritik virajlarda nelerin yapılmaması ve hangi uyarlanmacı politikaların izlenmemesi gerektiği konusunda da.

Emekçilerin ve ezilenlerin ortak adayı olmalı!

0

AKP-MHP ortaklığının yarattığı yıkım ve sefalet her geçen gün derinleşir ve toplumsal desteği erirken, Altılı Masa’nın cumhurbaşkanı adayı ve politik programı tartışması siyasi gündemi giderek daha fazla belirliyor. Altılı Masa partileri önümüzdeki seçimlerin “diktatörlükten yana” Cumhur İttifakı ile “demokrasiden yana” tüm kesimleri birleştiren “muhalefetin ortak adayı” arasında geçeceği şeklinde bir tablo çiziyor. HDP ve sosyalistlerin önemli bir kesimi de bu söylemi güçlendiren bir politika izliyorlar. Eleştirileri bu ikilemin kendisine dönük olmaktan öte, muhalefetin “ortak adayının” çok sağcı ve/veya milliyetçi olmaması gerektiği yönünde. Peki, gerçekten de böylesi bir ikilemle mi karşıyayız? Altılı Masa partileri de dahil olmak üzere, Demirtaş’ın deyimiyle, muhalefetin ortak adayı “tek bir ideolojinin değil, gerçek demokrasinin temsilcisi” olabilir mi?

Öncelikle şu noktanın altını çizelim: Tek Adam rejiminden bir dakika bile kaybetmeden kurtulmak gerekliliği apaçık ortada duran bir gerçek. Bununla birlikte, bugünkü siyasi tartışmayı sadece bu eksene indirgemek ve bunun üzerinden “kazanması en güçlü adayı” desteklemek sonucunu çıkarmak yalnızca kolaycıların veya safların analizi olabilir. Siyasette çoğu zaman zıt güçlerin bir araya gelmesinin aritmetik bir artış sağlamadığı gibi bu güçlerin zıt bileşkelerinin birbirlerini sıfırlaması örneklerine de çoklukla rastlanmıştır. Somutlayacak olursak, içinde bulunduğumuz bugünkü durumda, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunda “tüm muhalefetin ortak adayı” projesi HDP ve sosyalistlerin Altılı Masa’nın burjuva partilerine yedeklenmesinden başka bir anlam taşımayacaktır.

Tek Adam rejiminin mirası olan eşi benzeri görülmedik ekonomik yıkım ve baskı ortamında, Altılı Masa partileri seçimlere kadar sabretmemiz ve seçimlerde kendilerini desteklememiz gerektiğini ve bunun ardından her şeyin düzeleceğini vaat ediyorlar. Peki, ya bu gerçekleşmezse? Ya Altılı Masa partileri emekçi halkın sefalet koşullarını ve antidemokratik saldırıları sonlandırmazsa? Bu durumda, bir beş sene daha bir sonraki seçimleri mi beklememiz gerekecek?

İçinde bulunduğumuz ekonomik yıkım ve siyasal çürümüşlük hali, birtakım ufak rötuşlarla “normale dönüş” ihtimallerini çoktan gündemden çıkarmış durumda. Bu çoklu kriz ortamı, en küçük reformlar için dahi radikal dönüşümleri gerekli kılıyor. Örneğin, kamu kaynaklarının Saray oligarşisine aktarılmasından başka bir anlamı olmayan Yap-İşlet-Devret projelerinin ve yağmayla semirmiş “beşli çete” ve diğer şirketlerin tazminatsız kamulaştırılması gerekiyor. Ancak bu ve benzeri önlemlerle emekçiler lehine dönüşüm sağlamak adına kaynak yaratılabilir. Millet İttifakı ve müttefikleri bu tip girişimleri hayata geçirebilir mi? “Beşli çeteyi” eleştirmekle birlikte, “özel mülkiyetin dokunulmazlığı”, “uzlaşma ve istikrar” gibi söylemlerin arkasına saklanarak göstermelik birkaç adım dışında devasa yolsuzlukların aklanacağı ve mevcut sömürü sisteminin farklı biçimleriyle devam edeceği açıkça ortada. Sendikal örgütlenme önündeki engellerin kaldırılmasından Kürt halkının en temel demokratik taleplerinin tanınmasına kadar liste uzatılabilir. Bütün bu konularda Altılı Masa anlamlı sessizliğini koruyor.

Peki, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP ve sosyalistlerin ortak aday çıkarması seçimlerin ikinci tura kalmasına ve dolayısıyla Saray’ın işine yaramaz mı? Bundan önce sorulması gereken soru, düzenin iki alternatifinden bağımsız olarak emekçileri ve ezilenleri temsil edecek bir siyasi seçeneği nasıl inşa etmemiz gerektiğidir. Bu da her şeyden önce sınıfsal ve politik bağımsızlığı gerektirir. Mevcut sömürü ve baskı düzeninin törpülenmesi değil ondan kopulması ekseninde inşa edilecek birleşik ve güçlü bir siyasal alternatif, her koşulda emekçilerin ve ezilenlerin kazanımlarının garantisi anlamına gelecektir. Burjuva politikanın diplomatik labirentleri içerisinde kaybolmak yerine düzen güçlerinden bağımsız bir ittifakın inşasına odaklanmalıyız. Bunun için de parlamentoda emekçileri ve ezilenleri temsil ettiği iddiasındaki HDP ve TİP başta olmak üzere sosyalistler ve emek örgütleri hem cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimlerinde kendi bağımsız ve birleşik gücünü siyaset sahnesine çıkarmak zorunda.

Taşeron belediye işçileri hakları için eylemde!

0

Türkiye’deki tüm belediyelerde kadrosuz çalıştırılan belediye şirket işçilerinin örgütlenmesi olan Taşeron Belediye İşçileri Birliği (TABİB), “Tahammülümüz kalmadı, geçinemiyoruz” diyerek sokağa çıkıyor. TABİB 14 Ağustos Pazar günü saat 15.30’da Beşiktaş İskelesi önünde basın açıklaması yapacak.

Tüm belediye işçilerinin ve destek veren herkesin dayanışmaya çağrıldığı basın açıklamasında; haftalık 40 saat çalışma, 52 günlük tediye, 6 ayda bir güncellenecek gerçek enflasyon oranında zam, zorunlu emekliliğin kaldırılması, gerçek kadrolu istihdam ve tüm sendikalarda gerçek, eşit temsil hakkı talepleri dile getirilecek.

TARİH: 14 Ağustos Pazar

SAAT: 15.30

YER: BEŞİKTAŞ İSKELESİ (Beşiktaş)

TABİB nedir?

TABİB; sendikaların işçilerin taleplerini karşılamadığı için belediye şirket işçilerinin tabandan doğan öz örgütlenmesidir. Sendikası veya siyasi kimliği fark etmeksizin Türkiye’nin dört bir yanındaki belediyelerde çalışan belediye işçilerinin deneyimlerini paylaştığı ortak bir zemindir. Lideri yoktur, herkes eşit söz hakkına sahiptir. Bizi ortaklaştıran, işçi sınıfı olmamız, ücret karşılığında kamuda hizmet üreten insanlar olmamızdır.

Tarihte bu ay | 10 Ağustos 1927 Adana Demiryolları Grevi’nin 95. yıldönümü

0

Yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin genç işçi sınıfının, Halk Fırkası rejimiyle ilk büyük hesaplaşması 10 Ağustos 1927 tarihinde Adana Demiryolları’nda patlak veren grevle başladı. Yeni rejimin kendisini ilan etmesinin üzerinden henüz dört yıl geçmişti. 1927’de demiryollarındaki iki büyük şebeke hâlâ emperyalizmin elindeydi. Bunlardan birincisi Şark Demiryolları’nın (Paris-İstanbul) Trakya bölümüydü. İkincisi ise, bir Fransız firmasının elinde olan ve 10 Ağustos grevinin yapıldığı Anadolu Demiryolları’ydı (İstanbul-Bağdat).

İşçiler arasındaki ilk huzursuzluk emareleri 10 Haziran’da, bayram dolayısıyla verilmesi gereken ve bir yevmiyeye eşdeğer olan avansın verilmemesiyle başlar. İş bırakan işçilerin karşısına geçen polis müdürü şu sözleri sarf eder: “Yaptığınız bu hareketin gayr-i kanunî olduğunu bildiğiniz halde ısrar etmeniz hepinizi uçuruma sürüklüyor. Halbuki siz kumpanyadan istediğiniz hakla hükümetin kanunlarına da karşı geliyorsunuz.” Buna işçilerin cevabı ise şöyle oldu: “Biz o kanunları okuduk ve biliyoruz. Siz o kanunları şu karşıda gülen kumpanya direktörüne okutunuz. Biz açız ve ölüme mahkûm işçiler olduğumuzu bildiğimiz halde tahammül ediyoruz. Fakat bir haftadan beri avans verilecek diye aldatılıp bizim çalışmamızdan istifade etmeye çalışan patrona karşı da, elinizdeki kanunları istimal edecek olursanız, fena olmaz zannederiz. Yok ellerinizdeki kanunlarla hakkımızı almaktan vazgeçirmek istiyorsanız, yanılıyorsunuz. Biz bu hakkımızı kendi kuvvetimizle alırız.” (Amele Murahhası Alaaddin’in hatıratı)

Bu çekişmenin neticesinde işçiler avanslarını alırlar; bu sırada Fransız şirket, işçi muhalefetinin büyüyeceğini tahmin ederek polis müdürü ile polislere 500 lira vererek, onları rüşvete bağlar. Avanslar alınmış olmasına rağmen işçilerin 15 maddelik talep listesi tartışmaya açılmamıştır. Bunun üzerine depo işçileri kendi aralarında toplantılar almaya başlarlar ve bayramı, diğer işçilerle buluşarak ve onları taleplere ikna ederek geçirirler.

İşçiler talep listesini genişletirler; bu listenin 29. maddesine göre demiryollarında asgari ücretin 45 lira olması, 100 liraya kadar maaş alanlara yüzde 25 zam yapılması ve 100 liradan fazla maaş alanlara da yüzde 15 zam yapılması istenmektedir.

10 Ağustos’ta 650 işçiyle başlayan grev, 15 Ağustos’ta 1200 işçiye çıkar. Grev kısa sürede Adana’dan Mersin ve Tarsus hatlarına sıçrar. Yalnızca bir hafta içerisinde, Türkiye’deki hammadde dolaşımı ve ticaret grevden ciddi şekilde etkilenir: “Münakalat yok. Pahalılık başladı. Fabrikalar mahrukatsızlıktan işleyemeyecek. Ticaret odasında içtima yapıldı. Vekaletlere telgraflar yazıldı. İhraç mevsiminde ve pamuğun pazara sevki hengamında şimendifer idaresinin bu lakaydisi çok şayan-ı dikkattir.” (Yeni Adana, 17 Ağustos 1927)

Bu sırada firma, askerleri ve grev kırıcıları kullanarak tren seferlerini tekrar yapmaya çalışır ancak işçiler buna izin vermezler. Rejim, milliyetçi bir dil kullanarak Fransız firmasını kınayıcı bir tutum almaya çabalasa da, aslında firmayla ortak olarak grevi ezmeye çalışır. 23 Ağustos günü Adana Valisi ile görüşen işçiler, valiye 10 Haziran’da polislerin kendilerine karşı silahlarını ateş ettiklerinden bahsederler. Valinin cevabı şu olur: “Bütün kabahat sizde imiş. Zabıtaya siz karşı gelmişsiniz. Onlar da silah istimal etmek mecburiyetinde kalmışlar. (…) Fakat dua ediniz ki ben o zaman burada yoktum. Burada olsaydım, o havaya atılan kurşunlara acırdım. Ben ete atardım!”

Fransız firmasının, hükümetin ve kolluk kuvvetlerinin ortak saldırıları karşısında yalnız kalan işçiler, grevlerini ancak 14 gün boyunca sürdürebildiler ve firmanın dayattığı yüzde 7’lik zammı kabul etmek zorunda kaldılar. İşçiler son çare olarak greve katılan hiçbir işçinin işten atılmamasını talep ettiler ancak firma öncü ve grevin başını çeken işçileri işe geri almadı. Mersin deposu kapatıldı ve 30-40 işçi ortada bırakıldı.

Türkiye Komünist Fırkası’ndan işçi temsilcisi Alaaddin şöyle yazar: “Ve hiçbir şey yapılamadı. Hükümetin amele aleyhine geçmesiyle, amele bir şey kazanamadı. Velâkin biz ameleyi kazanmış olduk.”

Adana Demiryolları grevi, bir bakıma Türkiye’de sürekli devrim stratejisinin Türkiye işçi sınıfının içinde en keskin ve köşeli biçimiyle gündeme gelişini ifade etmektedir. Zira verilmiş olan ulusal kurtuluş savaşlarının ardından emperyalizmi kovmakla övünen ve Türkiye’ye özgü bir ulusal refah yaratma iddiasında olan bir rejim, Anadolu Demiryolları’nı elinde tutan bir Fransız firmasının karşısında dahi dik duramamıştır. Lozan Antlaşması’nda Fransa’yla olan diplomatik ilişkilerini tazeleyen ve iyileştiren rejim, emperyalizme olan sadakatini Adana demiryolu işçisine saldırarak göstermek istemiştir.

Ancak Adana Demiryolları Grevi’nin yenilgisinin, bir de uluslararası bir kaynağı mevcuttur: O sırada Kremlin’deki Stalinist bürokrasinin izlediği ve çeşitli komünist partilere dayattığı işbirlikçi ve uyarlanmacı çizgi, birçok proleter ayaklanmayı felakete sürüklemişti. Adana grevinden bir sene önce, 1926’da İngiltere’de büyük bir genel grev yaşandı ve grev, doğrudan doğruya Stalinizmin İngiliz sendika bürokrasisine uyarlanmasıyla yenilgiye uğradı. Yine 1925-1927 Çin Devrimi, Komintern’in izlediği korkunç ve ölümcül Stalinci-Buharinci çizginin neticesinde kana boyandı. Adana, Mersin ve Tarsus demiryolu işçileri, akıntıya karşı kürek çekmeye çalışıyorlardı ancak bunun için onların bir devrimci önderliğe ihtiyaçları vardı.

Mücadele eden Standart Profil işçisi: Sektör, sendika farkı gözetmeden birlikte mücadele etmek gerekiyor

0

Aşağıda okuyucularımızla, Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren Standart Profil fabrikasında çalışan ve insanca yaşanacak bir ücret ve daha güvenli koşullar talep ederek mücadeleye atılan işçilerden birisiyle gerçekleştirdiğimiz röportajı paylaşıyoruz. Bu röportaj yapıldıktan saatler sonra Standart Profil işçilerine gelen bir mesajla ücretlere %30’luk bir zam yapıldığı öğrenildi ve bu sabah 07.00 vardiyası ile üretim tekrar başladı. Anlaşmanın detaylarının Petrol-İş Sendikası tarafından açıklanması bekleniyor. Petrol-İş sendikasının örgütlü olduğu işyerinde 1500 kadar işçi üretimi durdurmuş ve hakları için eylem yapmaya başlamıştı. Süreci, yaşananları anlatması için sorularımızı 5 yıldır bu işletmede çalışan bir Standart Profil işçisine yönelttik.

***

1) Standart Profil’de ücretlerin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle üretimi durdurdunuz ve fabrikaya kapandınız. Süreci daha iyi anlayabilmemiz için öncelikle bize Standart Profil’de işçiler hangi koşullarda çalışıyor ve temel sorunlar nelerdi anlatabilir misiniz?

Öncelikle Standart Profil’de örgütlü bir sendika var. Buna rağmen işyeri ücret konusunda sürekli beklentinin altında kaldı. Civardaki sendikalı fabrikaların çok çok altında, asgari ücretle çalışmak zorunda kaldık çoğunlukla. Sendika girdiğinde belli bir miktar zam aldık ama yaptığımız sözleşme yüzünden asgari ücrete zam geldiğinde ücretlerimiz asgari ücretin altında kaldı. İşveren asgari ücretin altında ödeme yapamayacağı için maaşlarımız asgari ücret seviyesine çıkarıldı. Şu an mücadele etmemizin sebebi de bu, şu anda hepimiz asgari ücret almak zorundayız.

İş yoğunluğu konusunda da sorunlar yaşıyoruz. Geçtiğimiz yaz sezonunda Standart Profil çok sayıda işçiyi işten çıkardı. Bu işçilerin yerleri tam olarak doldurulamadı ama buna rağmen işveren fabrikada yeni bölümler de açıyor. Kısacası işveren, işçilere az ücretle çok iş yaptırmaya çalışıyor. İşçi sayısı çok ama ücret yok.

2)  Standart Profil’de kaç işçi çalışıyor?

Standart Profil’de şu anda beyaz yakalılar hariç aşağı yukarı 1500 işçi çalışıyor. 

3) Üretimi durdurma sürecine nasıl geldiniz? Bu kararı nasıl aldınız?

Bu kararda en büyük faktör son zamanlarda ekonominin altüst olması ve buna bağlı olarak gelen asgari ücret zammıydı. Bu sene başında yaptığımız sözleşme ile birlikte aldığımız zam, asgari ücrete gelen zamla birlikte tamamen ortadan kalktı. İşveren de yeniden bir sözleşme yapmak istemedi. Zaten şirket pandemi sürecinde olsun, pandemiden önce olsun hiçbir zaman işçisinin yanında olmadı. Bu, kaç yıldır bu şekilde devam ediyor. Standart Profil pandemi döneminde hiç zarar etmeyen şirketlerden biri.

Şu anda Standart Profil işçilerine yalnızca asgari ücret  veriyor ve sendika aidatı ile birlikte düşününce işçilerin eline geçen para asgari ücretin dahi altında. Bu durumdan işçilerin tümü rahatsız oldu. Önce muhasebeye giderek tepkilerimizi dile getirdik ama oradan sonuç çıkmayınca Petrol-İş sendikasına giden işçiler oldu. Aslında işçilerin tabandan yükseltiği tepki sendikayı da harekete geçmeye zorladı. İşçilerin yaşadığı sorunları sendikaya iletmesi ve kararlılık mesajı vermeleriyle birlikte süreç ilerlemeye başladı. Sendika işverenle görüştü ve olumlu sonuç çıkmayınca mücadele başladı. İş durdurma kararında Düzce Standart Profil’de 4 gündür iş durduran ve fabrikaya kapanan arkadaşlarımızın kararlılığı da etkili oldu. 

4) Bugün üretimi durdururken öne çıkardığınız taleplerden biri ücretlerin iyileştirilmesi. Ne kadar iyileştirme istediniz, bu konuda yönetimin tutumu ne oldu? 

Aslında biz oturup “şu kadar ücret isteyelim” gibi bir şey konuşmadık. Öğrendiğimiz kadarıyla sendika da böyle bir rakam ortaya koymamış. Şu anda sadece “ücretlerin düzeltilmesini” talep ediyoruz ama tabii ortada bir rakam yok.

5) Çalışma koşullarıyla ilgili olarak ücretlerin dışında öncelikle nelerin düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Tüm fabrikalarda yaşanan sorunları yaşıyoruz. Çay molaları, yemek molası sorunları… Az işçi ile çok iş yaptırmaya çalışılması önemli bir sorun. Bir personelin 2-3 işi birlikte yapmasını bekliyorlar. Benim çalıştığımız bölümde 9-10 kişiydik ama şimdi aynı işi 5-6 kişi yapmaya çalışıyoruz. Güvenlik önlemlerinin alınmıyor. Aklıma bile gelmiyor böyle sorulunca çünkü bunlar o kadar normalleşmiş ki.

6) Sendikanın bu süreçte tutumu ne oluyor?

Sendikanın tutumunu belirleyen şey bizim mücadelemiz. Biz vardiyaların 3’ten 2’ye düşürülmesine karşı ses çıkarmıştık. Bu aylardır böyleydi. Üretimde artış oldu ve bizi mesaili çalıştırmaya başladılar. Bunlara karşı, yaşanan sorunlara karşı bizim ses çıkarmamız sendikayı da harekete geçiriyor. Özellikle son dönemde. Sendika fabrikaya yeni girdiğinde ücret konusunda çok bir şey yapamayacağımızı biliyorduk. Bunu açık açık konuşmuştuk. Sosyal haklar bakımından sendikalı olduğumuz belli oluyordu ama. Son süreçte ekonominin kötüye gitmesi bizi gerçekten çok zorladı.

7) Üretimi durdurmanızın ardından fabrika yönetimi ile bir görüşmeniz oldu mu? 

Fabrika durmadan önce, gece 03.00 sularında bir görüşme yapıldı. Bu görüşmeden hiçbir sonuç elde edilemedi. Bunun üzerine gece vardiyası işe başlamadı. Bugün saat 10.00 sularında bir görüşme daha gerçekleşti. Bu sefer patron %30 gibi bir zam teklifi ile masaya geldi. Bu teklif de aslında maaş zammı olarak değil, prim olarak öneriliyor. Yani patron gelecek sene yapacağı zamda bu primleri hesaba katmamayı, açıklanan enflasyondan bu miktarları düşmeyi planlıyor. Elbette hiçbir güvence sağlamayan bu zam teklifi de reddedildi ve şu anda mücadele sürüyor.

8) Ekonomik kriz bağlamında alım gücünün düşmesiyle ücretlerin iyileştirilmesi işçilerin en öncelikli taleplerinden biri oldu. Bugün birçok işyerinde işçiler benzer taleplerle mücadele ediyorlar. Onlara vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Hepimiz aynı yolda mücadele ediyoruz. Onlara verebileceğim mesaj geri adım atmamak olmalı. İşveren diyor ki ben onlarca işçi çalıştırıyorum, zam yapamam ama aslında sattığı şeye de zam yapıyor. Sadece kendi ceplerini düşünmeseler bize zam da yapabilirler. Sonuçta bu bizim alnımızın teri, biz buraya emek veriyoruz. Yapabileceğimiz en güzel mücadeleyi vermemiz gerekiyor. Şu sektörün işçisi, bu sendikanın işçisi diye ayırt etmeden kenetlenmemiz gerekiyor. Sonuçta hepmiz aynı mücadeleyi veriyoruz. Maalesef biz bunu başaramıyoruz. Aslında hep beraber olmamız, birlikte mücadele etmemiz gerekiyor. Mücadeleden pes etmemek gerekiyor, olabilecek en kötü durumdayız. 

Gazze’ye yönelik Siyonist saldırılara son!

0

Filistin halkıyla dayanışmaya!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Siyonist ve ırkçı İsrail ordusu kahraman Filistin halkına karşı yeni bir saldırı gerçekleştirdi. İsrail Hava Kuvvetleri, geçtiğimiz Cuma “Şafak Operasyonu” adını verdikleri operasyonla Gazze Şeridine büyük bir hava saldırısı başlattı. Saldırı sonucunda aralarında 5 yaşında bir kız çocuğu ve Filistin İslami Cihat Örgütü komutanı Taysir el Caberi de olmak üzere 15 Filistin vatandaşı öldü ve yetmişi aşkın kişi yaralandı.

Siyonist İsrail devleti, Cenin’de genç bir Filistinliyi öldürdükten ve İslami Cihat’ın üst düzey yöneticilerinden Besam Saadi’yi tutukladıktan sonraki günler boyunca yüksek alarm durumundaydı çünkü Filistinli örgüt bu olaylar üzerine intikam yemini etmişti.

Bu operasyon, İsrail devletinin Gazze Şeridi’nde yaşayan nüfusa yönelik süregelen saldırı ve bombardımanlarla işlediği şiddet suçlarına bir yenisini eklemiş oldu. Geçen yıl Mayıs ayında gerçekleşen son geniş çaplı saldırı 255 Filistinlinin ölümüne ve bölgede hâlihazırda zayıf olan alt yapıda geniş çaplı bir tahribata sebep olmuştu.

İslami Cihat örgütü İsrail’in saldırılarının yüzü aşkın roketle karşılık bulduğunu bildirdi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Siyonist devletin Gazze Şeridi’ndeki Filistin halkına dönük gerçekleştirdiği bu yeni kanlı saldırıları şiddetle kınıyoruz. İUB-DE olarak “iki devlet” formülüyle “barışçıl birlikteliğin” bir hayal olduğunu ve bunun Filistin halkına hiçbir çıkış ve gelecek sağlamayacağını vurguluyoruz. Bölgede barış ancak ve ancak laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devleti aracılığıyla sağlanabilir.

Dünya halklarını Filistin halkıyla dayanışmaya ve kendi hükümetlerinin İsrail ile tüm ilişkilerini kesmesi talebini yükseltmeye çağırıyoruz.

Gazze’deki hava saldırılarına son!

Tüm Filistinli tutsaklar serbest bırakılsın!

Emperyalizm Filistin’den ve Ortadoğu’dan defol!

Filistin halkının direnişine koşulsuz destek!

6 Ağustos 2022

İşsizlik ve borç sarmalı içinde üniversiteliler

0

Erdoğan, üniversite mezunlarının işsiz kalacaklarını kendi tarzıyla ifade ederken son derece dürüsttü. Elbette “geniş tanımlı genç işsizlik yüzde 41’i bulacak”, “üniversite mezunları ya işsiz kalacak ya da asgari ücretle ve güvencesiz işlerde çalışacaklar” dememişti. Yine de “dünyanın hiçbir yerinde her üniversite mezununa hemen iş hazırlığı diye bir şey söz konusu değildir” derken başka ne anlatmak istiyor olabilirdi ki?

DİSK-AR, yayımladığı araştırmayla geniş tanımlı genç işsizliği oranının yüzde 41 olduğunu ve bu oranın genç kadınlarda yüzde 49,7’yi bulduğunu ortaya koydu. Yaşadığımız hayat maalesef bu oranları “inanılması güç” olmaktan çıkarıyor. Ne de olsa bu günlerde ne kadar yüksek olursa olsun rakamlar bizi pek şaşırtmıyor.

Genç işsizlerin önemli bir bölümünü diplomalı işsizler oluşturuyor. Bir diploma almaya hak kazanmak için ter döken, bir yandan çalışmak bir yandan da borçlanmak zorunda kalan gençler mezun olduklarında iş bulma umutlarını çoktan kaybetmiş durumdalar. Üstelik bu gençler emekçi ailelerinin emekleri ile kurulan devlet üniversitelerinden ya da yine milyonlarca emekçinin emeğinin üzerinde yükselen vakıf üniversitelerinden mezunlar. Yine bu gençler üniversite eğitimleri boyunca devletin kasasından, yani emekçilerin alın teri üzerinden borçlandırılıyorlar.

Türkiye’de yaklaşık 5 buçuk milyon KYK borçlusu var ve bu borçluların yaklaşık 600 bini icralık durumda. Öğrenci ve mezunların toplam KYK borcu ise 5 buçuk milyar lirayı buluyor. 5 buçuk milyar lira, çoğu işsizlik ve asgari ücret sarmalı içinde debelenen gençler için çok büyük bir miktar. Oysaki bu para Kanal İstanbul denilen doğa soykırımının 20 milyar dolarlık maliyetinin yalnızca yüzde 1’ine tekabül ediyor.

Erdoğan’ın tüm bu borçlulara müjdesi, Kılıçdaroğlu’nun ise vaadi “faizlerin silinmesi” ile sınırlı. Erdoğan’ın bu müjdesinin gerçek olmadığı, sözde silinecek olan faiz tutarları ödenecek anaparaya eklendiğinde ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu’nun vaadinin çözüm olmadığını da üniversitelilerin işsizliğinden, artan yoksulluktan, üniversitelileri okurken borçlandıran ve eğitim hakkını paralı hale getiren düzenden biliyoruz.

Gençlerin içinde olduğu işsizlik ve borç sarmalını ortadan kaldırmak elbette mümkün fakat atılması gereken adımlar sermayenin çıkarları ile ters düşüyor. Erdoğan işsizlik karşısında gençlere “özel sektöre yönelmelerini” öğütlese de biz çözümün bu olmadığını biliyoruz. Üniversite gençliğinin bir kamu çalışma programı oluşturulması ve 6 saat 4 vardiya sistemine geçilmesi için seferber olması gerekiyor. Üniversiteliler aynı zamanda her yaştan sınıf kardeşleri ile birlikte işten atmaların yasaklanması ve işsizlik fonunun işsizler için kullanılması mücadelesine omuz vermeli. KYK borçlarının silinerek tüm kredilerin bursa çevrilmesi, aileleri emekçi olan öğrencilere burs verilmesi de yükseltilmesi gereken talepler arasında.

Kapitalizmin kendisi pandemi!

0

Artık nezle/grip mertebesinde bir hastalık olarak var olacağı söylenen ve neredeyse bittiği ilan edilen Covid-19, Omicron’un alt varyantlarıyla birlikte yeniden arzı endam etti. Öyle etti ki sonbaharda yeniden pik yapmasından, kapanma gibi önlemlerin geri gelmesinden bahsediliyor. Şimdiden maske, aşı, mesafe uyarıları yeniden yapılıyor. Bu sırada çoğunluğu Afrika’daki gibi yoksul ülkeler olmak üzere dünya nüfusunun yüzde 40’ı ise tek doz dahi aşı olmuş değil. Maske, el dezenfektanı gibi koruyucu ürünler de yine bu yoksul ülkelere en az şekilde ulaşmış durumda. Oysa emperyalist ABD, Kanada, AB ve benzer ülkeler ihtiyaçlarının çok üzerinde milyonlarca aşı stokladı, hatta bir kısmı beklerken bozuldu. Yine patent nedeniyle bütün dünya nüfusunun yaygın, eşit ve parasız aşılanması mümkün olmadı. Zengin ve yoksulların aşıya ve koruyucu ekipmanlara ulaşması da en eşitsiz şekilde oldu. İşçi sınıfı mensupları ve yoksul emekçiler pandemiye rağmen çalışmak zorunda kalırken para ve imkân sahipleri ise kendilerini koruyabildi. Bu yüzden her kesimden insan hastalansa ve ölse de esas olarak pandemi yoksulların pandemisi oldu.

Covid-19’un ortaya çıkışı ve bir pandemiye dönmesi nasıl doğrudan kapitalist sistemden kaynaklıysa tedavi imkânlarının tüm dünya nüfusuna eşit ve etkin şekilde ulaşamaması da yine kapitalist sistemden kaynaklandı. Tam da bu nedenlerle benzer hatta daha tehlikeli virüslerin gelecekte ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor. Ve mevcut eşitsiz koşullardan kaynaklı nedenlerle yine öncelikle yoksulları kırıp geçirmesi sürpriz olmayacak. İnsanlığın bu nedenle Covid-19 ve benzeri pandemilerle değil, bizatihi hepsinin kaynağı olan kapitalist pandemiye karşı mücadele etmesi ve bu yıkıcı sisteme son vermesi gerekiyor.

Nitekim küresel iklim değişikliğinin yarattığı yıkım her geçen gün yıkıcı etkilerini ortaya koyuyor. Seller, orman yangınları, su kaynaklarının tükenmesi, doğanın geri dönüşsüz tahribatı, bitki ve hayvan türlerinin yok olması küresel iklim değişikliğinin doğrudan sonuçları. Örneğin Avrupa ülkelerinin birçoğu tarihlerinin en yüksek sıcaklıklarına maruz kalıyor. Kavurucu sıcaklar nedeniyle binlerce insan hayatını kaybediyor. Sıcak, sel, yangın başlı başına gıda krizini küresel bir gıda pandemisi haline getirmeye aday. Hiç kuşkusuz bütün dünya bu yıkımdan etkilense de öncelikle ve en yoğun şekilde etkilenenler yine en yoksul insanlar, bölgeler ve ülkeler oluyor. Küresel iklim krizinin ardında fosil yakıtlar, yani kapitalizmin bizatihi kendisi var. İklim krizinin en azından yavaşlatılması için karbondioksit emisyonlarının azaltılması gerekiyor. Bunun için ise fosil yakıtların, birçok iklim zirvesinde temrin edildiği üzere, azaltılması ve zamanla kullanımına son verilmesi şart. Güneş, rüzgâr başta olmak üzere alternatif enerji kaynaklarına yatırımların artırılmasıyla bu mümkün ama bunlar fosil yakıtlar kadar kârlı değil. O yüzden dünya, kapitalistlerin yüksek kârları uğruna göz göre göre yok oluyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte ortaya çıkan tablo başta kömür olmak üzere fosil yakıtların kullanımını kısıtlamak bir yana artışına yol açtı bile. Kömür madenlerini kapatmış ya da sayısını azaltmış ülkeler dahi yeniden kömür üretimine geçme hazırlığı yapmaya başlamış durumda. Dünya felaketlerden uzaklaşmak bir yana mevcutları derinleştirirken, yenilerine de davetiye çıkarmakta… Bu yüzden kapitalizmin kendisi pandemi diyoruz. Kapitalizme karşı gerçek bir kopuş mücadelesi verilmedikçe kalıcı ve eşitlikçi bir çözüm üretmek mümkün değil. Kapitalizm oldukça dünya asla güvende olmayacak. Antikapitalist bir programa sahip bir enternasyonalist sol-sosyalist hareket ve birleşik bir emek ittifakının kurulması hayati önemde. Önümüzde daha önemli ve öncelikli bir görev yok.

BTK bizi gözetliyor mu?

0

İki yıldır bir şekilde kaçmayı başardığım Covid-19, sonunda bir şekilde beni de buldu. Her ne kadar hafif atlatsam da aşılar olmasaydı hastanelik olabileceğimi, sonrasında yaşattığı 2-3 haftalık yorgunluktan rahatlıkla tahmin edebiliyorum. Aşının çıkması ve hızla ülkemizde uygulanmasının yanında, aşı karşıtlarının hâlâ “muhaliflik” adı altında safsata ve akıldışı savlarla aşı olmaması, aslında gerçekdışı yaklaşımların sermaye veya iktidarla mücadelede bizi ne kadar zor duruma düşürdüğünü gösterebilir. Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan, BTK’nın internet servis sağlayıcılarından bizim iznimiz olmadan kişisel verilerimizi topladığına dair iddia da yukarıda bahsettiğim duruma benzer şüpheler barındırıyor.

Skandal mı?

Lafı uzatmadan, BTK’nın yaptığı aslında internet sağlayıcımız, IP ve bizlere ait fiziksel ilişkili verileri log‘lamak. Bunun devlet tarafından yapılması tartışılabilir ama herhangi bir anlaşmazlık ya da acil durumda bu veriler kanıt ve yardım teşkil ediyor. Ayrıca geçtiğimiz günlerde ortaya atılan büyük skandal iddiasının, yazışmalarımıza kadar kiminle ne konuştuğumuzun bilindiğine dair BTK suçlamalarının tamamen gerçekdışı olduğunu, mevcut teknolojinin bahsedilen log ve paket dinlemeyle bunu yapamayacağını gönül rahatlığıyla belirtmek isterim. Ve fakat, son dönemde kişisel verilerimizin çalınması ve bunların çeşitli ortamlarda pazarlanması, aslında devletin bu verileri koruyamadığını gösteriyor.

Güven vermezlik

Ne yazık ki, şu anki bilişim yönelimi ve anlayışı hakkında devletin beyan ettiği bir tutum yok. Bundan dolayı da Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK), kurumların göstermelik olarak kullanıcı bilgilerini koruduğu bir anlayıştan ileri gidemiyor. Kişilerin örüntü haritası veya lokasyon bazlı site trafiği bilgilerinin nasıl korunduğunu bilmiyoruz. Her geçen gün artan “İnternet paketiniz bitmiş, yeni tarifeye geçmek ister misiniz?” gibi ya da kaynağını bilmediğimiz ama aramalarımızla, hatta konuşmalarımızla şekillenen reklamlar aslında KVKK’nın uygulanmamasından, hatta uygulanamaz olmasından kaynaklanmakta.

Asıl tehlike…

Google, Facebook veya çeşitli hiper internet sağlayıcı ve sosyal medya platformları, BTK’nın yaptığı iddia edilenlerin kat ve kat fazlasını uzun süredir yapmakta, uygulamakta. Önceki yazılarımızda da bahsettiğimiz Facebook Cambridge Analytica skandalından da hatırlayacağımız gibi, seçimlere etki edecek kadar kişisel verilerimizi satmayı göze alabiliyorlar. Ya da geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkan casus Pegasus yazılımında da olduğu gibi, WhatsApp gibi uçtan uca şifreli haberleşmeyi kusursuz yapan uygulamaların, cep telefonu işletim sistemlerinin açıklarından dolayı Pegasus gibi kötü niyetli uygulamalarca kırılabileceğini gördük.

Ne yapmalı?

Saray’ın kendi iktidarını korumak için her şeyi yapabileceğini öngörmemiz, bizi bu son çıkan BTK yazışmalarında olduğu gibi tedirgin ediyor. Bu oldukça haklı bir endişe; en basitinden, Twitter’da temel düzeyde görüş içeren bir mesajın bile eleştirileri susturmak için yargılandığını biliyoruz. Yani “devlet” sadece bizi gözetlemiyor, ayrıca bizim anayasal haklarımızı da görmezden geliyor. Tabii bunun yanında, tekrar ve tekrar altını çizdiğimiz üzere, açık kaynak kodlu yazılımlar ve bağımsız kurumlarca denetlenebilir platformlar olmazsa, aslında sözü edilen veri gizliliği ve anonimleştirmenin koca bir yalan olduğunu unutmayalım.

Hükümetin yalpalamadığı tek konu

0

Geçtiğimiz dönem hükümetin pek çok konuda yalpaladığına, güçsüz bir görüntü verdiğine şahit olduk. Her şeyden önce 15 Temmuz kutlamaları dahi kimsenin beklemediği kadar kalabalıktan uzak geçti. Erdoğan’ın Kayseri ve Eyüp mitingleri de benzer bir cılızlıkta idi.

Merkez Bankası, faiz politikaları ve kurda önlenemeyen yükseliş de hükümetin yalpaladığı bir başka nokta.

Erdoğan dünyadaki tahıl sorununun çözümü için Ukrayna ve Rusya’yı bir araya getirerek yaptırdığı anlaşma ile övünürken anlaşmadan 19 saat sonra Rusya Ukrayna’nın Karadeniz’deki limanlarını bombaladı. Milli Savunma Bakanı “Saldırıyı Rusların yapmadığı teyidini aldık” der demez Rus Dışişleri saldırıyı üstlenip Türkiye’yi zor bir pozisyona itiverdi.

Erdoğan “Yavuz Sultan Selim Köprüsü yapılırken denizden motorla geldiler, eylem yaptılar ama biz kararlıydık yaptık. …Oradan arabalar, TIR’lar geçmeye devam ediyor. Herkesin altında arabası var,” ve “Lapseki’den geçmek için gece boyu arabada beklerdik. Şimdi 6 dakikada geçiyorsun. Bu köprü şimdi boynumuzda altın kolye. Orayı kullananlar bize dua ediyorlar,” diye övünmesine rağmen gerçekler onu yalanlıyor. Bayram gibi yılın olabilecek en yoğun döneminde dahi her iki köprü de zarar etti! 45 bin geçiş garantisi verilen Çanakkale’den en fazla 14 bin araç geçmiş. Osmangazi’de ise geçiş garanti sayısına ulaşılsa da kur farkından ötürü yine ödeme yapılmış. Sonuç olarak da dokuz günlük tatil süresince köprülerin işçi emekçilere maliyeti 239,6 milyon TL olmuş!

Erdoğan göz önündeki tüm başarısızlıklara, yalpalamalara ve parti içerisindeki çatışmalara rağmen “Bay Kemal”e çatmayı hiç ihmal etmiyor. Ancak Saray rejimi enflasyon altında ezilen, sefalet koşullarında yaşayan yığınlara karşı ikna ediciliğini o denli kaybetti ki Kılıçdaroğlu’nun vaatlerini derhal hayata geçirmek durumunda kalıyor. Kılıçdaroğlu öğrencilerin KYK borçları, ÖTV’ler vb. konusunda neredeyse fikri iktidarda bir pozisyonda kalıyor.

Tüm emareler iktidarın sorunları çözmekten çok onları büyütmeye devam ettiğini gösteriyor ancak hükümetin hiç yalpalamadığı ve çok ısrarcı olduğu tek bir konu var. O da işçi düşmanlığı! Hükümet, işçi düşmanı politikaları uygulamada bir adım bile geri atmıyor. Sendikalaşma oranlarının azalması, sefalet ücretlerinin yaygınlaşması, iş cinayetlerinin kalıcılaşması gibi en can alıcı sorunlarda Saray rejimi çok kararlı. Düzen muhalefeti ise Saray rejiminin tüm sorunların yaratıcısı olduğunu söyleyerek “güçlendirilmiş parlamenter sistem” sayesinde bu sorunların hafifleyeceğini, kimilerinin ise tarihe karışacağını iddia ediyor. Ancak Millet İttifakı da Saray’ın bu emek düşmanı politikalarına karşı tek söz söylemiyor. Millet İttifakı ne ücretlerin insan onuruna yakışır seviyeye çekilmesi, ne iş cinayetlerinin sonlandırılması ne de emeğin sınırsız örgütlenme hakkına dair tek söz söylüyor. Anlaşılan o ki bugün tüm vaatleri hızla hayata geçen muhalefet, iktidara geldiğinde Saray rejiminin emek politikasının mirasını sahiplenecek.

İşte bu yüzden gelecekte “2020’lerin başı bile daha iyiydi” dememek için, patronlardan bağımsız bir emek ittifakının inşası için çabalamak başat önemini koruyor.

Enflasyon acilen düşürülmeli, ücretler 3 aylık olarak düzenlenmeli!

0

Temmuz ayı itibarıyla asgari ücrete yapılan yüzde 29’luk zam işçilerin beklentilerini karşılamazken, bu zammın akabinde geçen bir ayda dahi satın alım gücünde ciddi bir düşüş oldu. Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı yıllık enflasyon temmuz ayında yüzde 80’e 7 aylık enflasyon ise yüzde 45’e dayandı. Tüm bu resmi veriler asgari ücretle çalışan bir kişinin temmuz ayında yapılan zamma rağmen Ocak 2022’deki kadar gıda ürünü alamadığını gösteriyor. ENAG’a göre ise yıllık enflasyon oranı yüzde 176.

Yüksek enflasyon, zamlar ve hayat pahalılığı emekçilerin kronikleşen gündemi olmayı sürdürürken, Erdoğan yeni asgari ücretin “insanların omuzlarına binen hayat pahalılığı yükünü” azalttığını savunup halka sabırlı olmayı telkin ediyor. Bir yandan da Diyanet aracılığıyla “fiyatları tayin eden de rızkı veren de Allah’tır” mesajı verilerek ekonomik yıkımın sorumluluğu baştan savılıyor. Bunların kitleler nezdinde inandırıcı olmadığını ve onları sükunete sürüklemediğini, iktidarın erimekte olan tabanına ve mevcut toplumsal desteğine bakarak söylemek mümkün. Ancak kitlelerin acil sorunlarına herhangi bir çözüm önermeyen, toplumsal huzursuzluğu yalnızca seçimlere kanalize etmeye çalışan 6’lı ittifak gibi burjuva muhalefet anlayışı da örtülü bir sabra teşvik etmenin ötesine geçmiyor.

Patronların kârları yükseliyor, zararları hazineden yapılan teşviklerle toplumsallaştırılıyor

İktidarın Merkez Bankası rezervleri ve faiz politikası sonrası tırmanışa geçen dövizi kontrol altına almak için uygulamaya başladığı Kur Korumalı Mevduat (KKM) için bütçeden ödenen tutardan 85 milyon vatandaşın her birine binen yük yılın ilk dört ayı için 436 lira oldu. Bu mevduattan kazanç sağlayan şirketlere tanınan vergi istisnası ile toplam yük 555 liraya çıkıyor. Ve bu vergi istisnası geçtiğimiz ay çıkan Cumhurbaşkanı kararına göre de uzatıldı. İktidarın seçimleri esas alan ekonomi politikası enflasyonu azaltan önlemlere yönelmek bir yana, aksine artıran, zira sözde “büyümeyi” temel alan bir hat izliyor. Bu politika her geçen gün sermaye ile emekçi kitleler arasındaki gelir uçurumunu artırıp, ücretli çalışanları daha fazla yoksulluğa mahkûm ederken, ülkenin geleceğini de ipotek altına alıyor. Zira şu an sadece devletin borçlarının faiz yükü bir yılda 1 trilyon TL’den 3 trilyon TL’ye çıktı. Sosyal kesintiler, vergi artışları ve enflasyonla bu borç zorla bizlere ödettiriliyor.

Bir diğer sorun ise yükselen konut fiyatları. Yüksek kiraların başrol oynadığı satın alma gücündeki erozyon nedeniyle büyük kentlerden ve sahil beldelerinden tayinlerini isteyen kamu personeli ve doktor sayısındaki artış, meslek örgütlerinin de gündeminde. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, reel anlamda kamu çalışanlarının ücretlerindeki değer kaybının büyük kentlerde yaşamayı daha da zorlaştırdığını; özellikle İstanbul, Ankara, İzmir ve gözde sahil kentlerinde çalışan bir memurun maaşının yüzde 70’ini kiraya vermek zorunda olduğunu belirtiyor. Kiralara getirilen azami yüzde 25 artış, sorunu ev sahipleri ile kiracıların üzerine yıkarken, özellikle üniversite öğrencilerinin metropollere dönüş yapacağı eylül ayından itibaren, çok büyük bir barınamama sorunu ile karşı karşıya kalacağız.

Yaşadığımız hayat pahalılığı yani yüksek enflasyon, aynı zamanda borcun enflasyon yoluyla halka ödettirilmesidir. Krizin faturasını emekçiler değil patronlar ödemeli! Sadece servetlerin vergilendirilmesiyle bile işsizlik sorunu çözülebilir, hem de insanca yaşam geliri sağlayacak kaynaklar yaratılabilir. Enflasyon acilen düşürülmeli, emekçilerin alım gücünün düşmesi engellenmelidir. İşçi denetiminde üretime dayalı yeni bir ekonomik düzen kurmak için kaynak var ve bu kaynak yoksul halka, işçi ve emekçi kitlelere aktarılmalıdır.

İşten atılan İBB işçileri direnişte

0

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kod 42, yani işe başlarken işçinin kendisine dair gerçeğe uygun olmayan bilgiler verdiği gerekçesiyle işine son verdiği emekçiler direnişe geçti. İBB’nin hukuksuz bir şekilde işten attığı işçiler arasında OHAL döneminde KHK ile atılan Barış Akademisyenlerinin de yer almasına rağmen emekçilerin işe başvururken kendilerine dair güvenlik soruşturması hususunda yanlış bilgi verdiklerinin iddia edilmesi dikkat çeken nokta oldu.  Bu sebeple de işten atılma gerekçesinin esasen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun İBB’de 557 teröristin olduğunu iddia ettiği sözlerinin İBB üzerinde yarattığı basınç olduğu ifade edildi. İçişleri Bakanı’nın açıklamaları sonrasında çözümü keyfi işten atmalarda bulunan İBB, işçileri üzerindeki baskı ve mobbingi de devam ettiriyor. Direnişe geçen işçiler, işten atılanların kendileriyle sınırlı kalmayabileceğini ve birçok emekçinin de benzer sebeplerle mobbing yoluyla istifa etmeye zorlandığını ifade ettiler.

İBB’nin hukuksuz bir şekilde işine son verdiği emekçiler, talepleri karşılanana kadar süresiz olarak oturma eylemine geçtiklerini duyururken taleplerini dile getirdiler. Direnişe geçen işçilerin 3 talebi ise şöyle sıralandı:

· Haksız uygulamalar nedeniyle yaşatılan mağduriyetler için İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun kamuoyu önünde özür dilemesi

· Haksız ve hukuksuz bir şekilde işten çıkarılan bütün çalışanlar koşulsuz şartsız işe iade edilmesi

· İBB’deki hukuksuz işten çıkarmaların sona ermesi.

Düşük ücretlere, güvencesizliğe karşı mücadeleler sürüyor

0

Hükümetin politikalarının sonuçları ortada; patronlar rekor kârlar kazanırken işçi ve emekçiler her gün daha fazla yoksullaşıyor. Artan hayat pahalılığı, uzun çalışma saatleri, güvencesizlik ve denetimsizlik, artan vaka sayıları ve en ufak mücadeleye karşı ağır saldırı işçi ve emekçiler için normalleştirilmeye çalışılıyor.

Elbette bu o kadar kolay değil. İşçi ve emekçiler, özellikle düşük ücretlere, güvencesizliğe ve hak gasplarına karşı, henüz yalıtık olsa bile, Türkiye’nin dört bir yanında mücadele ediyorlar.

Atışkan Alçı, Termokar, TPI, İmece Plastik, Mos-Def, Çankaya Belediyesi, Billur Tuz, Kangal Termik Santrali ve daha birçok işyerinde işçiler sendikal haklar ve ücret zammı için direniş, işgal, grev gibi yöntemlerle mücadeleyi sürdürüyorlar.

Bu fabrikalardan Petrol-İş’in örgütlü olduğu TPI fabrikasında 3600 işçinin kararlı mücadelesi zafere ulaştı ve tüm talepleri kabul edildi. Ancak henüz tüm mücadeleler zafere ulaşabilmiş değil. Bu durumun sebeplerinden biri, mücadelelerin yerellikler içinde sınırlı kalmasıyken bir diğer sebebi de birçok işyerinde örgütlü sendikaların bürokratlar tarafından ele geçirilmiş olması ve bürokrasinin mücadelelerde fren rolü görmesi. Çankaya Belediyesi işçileri de yaptıkları ek protokol eyleminde bu duruma dikkat çekerek DİSK Genel-İş 1 No’lu şubeye “işçinin yanında ol” çağrısı yaptılar.

Asgari yaşam şartlarını korumaya yönelik mücadelelerin yanı sıra patronların işçilerin haklarını gasp etmelerine ve hak isteyen işçilere saldırmalarına karşı da mücadeleler veriliyor.

ETF Tekstil, 3F Tekstil, Sivas Demir Çelik, Gür Yapı, Yapı işçileri ödenmeyen ücretler ve primler için eylemlilik halindeler. Koç Üniversitesi’nde ise taşeron temizlik işçilerinin sosyal haklar ve bayram ikramiyesi talebi sonrası sürgün edilmesi üzerine direniş başladı. Direnişin ilk gününde işçiler jandarma tarafından gözaltına alındılar. Soma’da ise Eynez maden ocağının özelleştirilmesine karşı işçiler Ankara’ya yürüyüşe geçtiler.

İktidarın bizi yoksulluğa mahkûm eden ekonomi politikalarında ısrarı önümüzdeki günlerin bizler için çok zor geçeceğinin habercisi. Artık her alana yayılmış ve gittikçe derinleşmekte olan krizin faturasını işçi ve emekçilerin sırtına yüklemeye devam ederken aynı zamanda tüm güçleriyle her türlü mücadeleyi bastırmak için ellerinden geleni yapacaklar. Peki biz ne yapacağız?

TPI işçilerinin mücadelesi bize bir gerçeği gösteriyor: Örgütlülüğümüz ve kararlılığımız, zaferlerin ve insanca bir yaşamın imkânlarını yaratıyor. O yüzden atılacak ilk adımlardan biri işyerlerimizde, fabrikalarımızda bir araya gelmek ve sorunlarımızı tartışarak örgütlülüğümüzü inşa etmek olmalı. İşyerlerinden kurduğumuz bu birliktelik sendika bürokrasisinin önümüze çıkaracağı engelleri de aşmanın anahtarı olacaktır.

Ayrı ayrı mücadelelerin hepsinin bir ortak özelliği var: Hepimiz aynı talepler için mücadele ediyoruz. Bu mücadelelerin birleştirilmesi için elimizden geleni yapmak bir diğer adımımız olmalı. Sefalet koşullarını yaratanlar birlikte hareket ederken bizim ayrı ayrı mücadele etmemiz en fazla kısmi kazanımlar elde etmemizi sağlayacaktır. Ancak ortak bir hat üzerinden vereceğimiz mücadele, yalnızca bir miktar ücret zammı ya da küçük –ama elbette yine de önemli– kazanımlarla yetinmemizin ötesine geçerek, krizin faturasını gerçek sahiplerine yani patronlara kesebilmemizi sağlayabilir.

Dünya ekonomik krizinde yeni aşama ve seferberlikler

0

Dünya ekonomik krizinde yeni bir aşamaya doğru hızla ilerliyoruz. Tüm dünyada yükselen enflasyon, faizlerin artırılması, bağımlı ve yarısömürge ülkelerden emperyalist ülkelere sermaye kaçışının hızlanması ve dış borç sarmalı bugünkü krizin somut yansımaları. Ne var ki, bugün yüzleştiğimiz problemlerin 2008’de başlayan küresel kapitalist krizin bir devamı olduğunun altını çizmek gerekiyor. 2008 ve sonrasında burjuva hükümetlerin uyguladığı politikalar kapitalizmin yapısal krizine cevap üretmek değil krizin faturasının emekçilere yıkılması ve sorunların bir süreliğine hasıraltı edilmesi üzerine kurulmuştu. Halı altına süpürülen başlıklar bugün çok daha şiddetli bir biçimde karşımıza çıkıyor.

2008’de ABD’de başlayıp tüm dünyaya yayılan krizin ardından hükümetler faizleri dramatik bir şekilde düşürerek ve piyasaya para pompalayarak ekonomik büyümeyi yeniden sağlamak biçiminde bir politika benimsemişlerdi. Pandemi döneminde bu politika daha da derinleştirildi. Temel olarak mali sermayenin muazzam kârlar sağladığı bu politikanın bir noktada enflasyonu tetiklemesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Pandemi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, bu süreci yalnızca hızlandıran etkenlerdi.

Parasal genişleme politikalarının doğrudan sonucu tüm dünyada borçluluk oranlarının devasa oranda artmasıydı. Enflasyondaki ciddi yükselişle bu politikanın sonuna gelinmesi mevcut borçların daha yüksek faiz oranlarıyla çevrilmesi, geri ödenmesi gerekliliği anlamına geliyor. Peki, bu gerçekleşebilecek mi? Kapitalizmin efendilerini kara kara düşündüren sorunların başında bu geliyor. Bizzat IMF Başkanı, emperyalist ülkelerdeki faiz artışlarıyla birlikte, “gelişmekte olan ülkelerin üçte birinin ve düşük gelirli ülkelerin üçte ikisinin büyük bir borç yükü altında olduğunu” belirtiyor ve alacaklı ülkelerin bu ülkelerin borçlarında yeniden yapılandırmaya gitmediği durumda büyük bir kriz sarmalının içerisine yuvarlanılacağı uyarısında bulunuyor.

Sri Lanka: krizin ilk halkası

IMF Başkanı bu uyarılarını boşlukta değil, borç krizi içindeki Sri Lanka’da halkın başkanlık sarayını ele geçirdiği sırada yapıyordu. Boğazına kadar yolsuzluğa batmış baskıcı rejimin dış borçları ödeyemez hale gelmesi ve halkı bir sefaletin içine sürüklemesinin ardından Sri Lanka’da marttan itibaren kitlesel eylemler ve grevler gerçekleşiyordu. Bu seferberlikler ülke tarihinin en görkemli ayaklanmalarından birine dönüşerek cumhurbaşkanlığı sarayının ve başbakanlığın işgal edilmesi ve rejimin liderlerinin ülkeden kaçmasıyla sonuçlandı. Şimdi başta düzen muhalefeti olmak üzere rejim kurumları mevcut sistemi devam ettirmek ve kitleleri evlerine döndürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Düzen güçleri IMF’yle yeni bir anlaşma yaparak mevcut sefalet koşullarını süreklileştirmeyi hedefliyorlar. Kitlelerin talep ettiği ekonomik ve politik dönüşümlerse ancak mevcut sistemden tam bir kopuşu gerçekleştirecek bir siyasal alternatifle mümkün olabilir.

Borç, hayat pahalılığı ve yaygınlaşan seferberlikler

IMF Başkanı aynı konuşmasında “gelişmekte olan ülkelerden” sermaye kaçışının bu ülkelerin borçlanma faizlerini ciddi oranda artırdığını ve borçlarını ödeyemez duruma gelen Sri Lanka ve Malawi’yi diğer ülkelerin takip edebileceğini belirtiyordu. Borç sarmalının derinleşmesiyle kemer sıkma politikalarının yaygınlaşması, enflasyonla birlikte emekçilerin tüm dünyada alım gücünün düşmesi Sri Lanka’nın bu krizde yalnızca bir ilk halka olduğunu ve seferberliklerin küresel ölçekte yaygınlaştığını ortaya koydu.

Uzunca bir süredir ağır bir dış borç krizinin içinde bulunan Arjantin’de, merkez sol hükümetin yeni bir kemer sıkma politikasına ve IMF’yle anlaşma girişimine karşı kitleler uzunca bir süredir seferberlik halindeler. Bu eylemler Arjantin’de ekonomi bakanının istifasını getirirken iktidardaki Peronist hükümetin krizini derinleştirdi. Panama’da hayat pahalılığına karşı sendikaların öncülüğünde militan bir seferberlik yaşanıyor. Ekvador’da yeni zam dalgasına, emekçilerin sefaleti derinleşirken IMF’yle anlaşma çerçevesinde dış borçların harfiyen ödenmesine karşı geçtiğimiz haftalarda yeni bir kitlesel mücadele patlak verdi. Arnavutluk’ta hayat pahalılığına karşı binlerce kişi hükümetin istifası talebiyle meydanları doldurdu. Yozlaşmış rejimlere ve hayat pahalılığına karşı Lübnan’dan Tunus’a, Kenya’dan Malawi’ye birçok ülkede kitleler benzer taleplerle sokaklara çıkıyor. Kapitalizmin krizi derinleştikçe –IMF Başkanı bunu kibarca “ekonomik görünümün önemli ölçüde karardığı” şeklinde ifade ediyor– seferberlik dalgasının yaygınlaşacağı ve radikalleşeceği bir dönem bizi bekliyor.

Avrupa’da grev dalgası

Üstelik bu seferberlikler emperyalizmin kalbinde de filizleniyor. Enflasyonun çok altında gerçekleşen ücret artışları ve çalışma koşullarının gerilemesi Avrupa’da bir grev dalgasının fitilini ateşliyor. İngiltere’de neredeyse son 40 yıldır görülmedik bir grev hareketi yaşanıyor. Demiryolundan iletişim işçilerine, eğitim ve kamu çalışanlarına dek yüz binlerce emekçi ücret artışı ve iş güvencesi için grev kararı aldı. Havacılık sektöründe ise, çalışma koşullarına yönelik ağır saldırılara karşı neredeyse kıta ölçeğinde on binlerce havayolu emekçisi greve çıktı, şu ana dek 16 binden fazla uçuş iptal edildi.

Bütün bu tablo içerisinde Türkiye, borçların çevrilebilirliği açısından en riskli ülkelerden biri konumunda. Benzer biçimde, hayat pahalılığının, yoksullaşmanın en derin biçimde hissedildiği yerlerin başında geliyor. Emekçiler ve ezilenler seçim gündemiyle bekle-gör konumuna itilseler de, bugün sürmekte olan yerel eylemliliklerin Türkiye’de de genelleşmiş bir seferberliğe dönüşmesi kaçınılmaz. Temel görev; sendikalar, emek örgütleri ve sosyalist partiler öncülüğünde birleşik mücadelenin zemininin hazırlanması olmaya devam ediyor.

Gizli diplomasiye SON!

0

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Biden ile baş başa görüşmesinde yanına Merve Kavakçı’nın Fatma Abhushanab’ı almış olması muhalefet çevrelerince ve eski diplomatlar tarafından çok sert olarak eleştirildi. Eleştiriler şu noktada haklı: Fatma Abhushanab ne bir diplomat ne dış işlerinde deneyimli birisi. Sadece “anadili gibi” İngilizce biliyormuş. Gerçekten de iki devlet başkanının son derece önemli, iki devleti ilgilendiren önemli bir görüşmede Abhushanab gibi meslekten olmayan birinin kullanılması son derece yanlış.

Ama eleştirilerde bir nokta daha var, ki bu bence daha önemli. Erdoğan’ın “baş başa” görüşmesinin kaydı yok. Ne konuşuldu? Ne alındı, ne verildi? Hangi noktalarda anlaşmaya varıldı? Hangi konular anlaşmazlık olarak kaldı? Bütün bunlar 83 milyonluk Türkiye halkının kaderi üzerinde ne derece etkili olacak?

Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Baş emperyalist ve aynı zamanda NATO’nun motor gücü olan bir ülkeyle yapılan görüşmede tüm halkı ilgilendiren konuların bırakın basını, diplomatlardan bile gizli yapılması ve ardından herhangi bir kaydın olmaması kabul edilemez. Bu durum elbette emekçiler tarafından reddedilmeli ve CB’nin derhal halka gerekli açıklama yapması istenmeli.

Ama gizli diplomasi sadece Tek Adam’ın huyu değil. Burjuva hükümetler dünya politikalarını her zaman kendi sınıflarının çıkarları doğrultusunda gerçekleştirirler ve halka açıkladıkları tümüyle gerçekler değil, sadece duyurmak istedikleridir. Emekçi halkımıza hükümetlerin diğer ülkelerle ekonomik, politik, ticari ve askeri alanlarda yaptıkları tüm görüşmeleri ve anlaşmaları açıklamazlar.

Örneğin, devlet ve hükümet yetkilileri kimi zaman bir uçak dolusu iş insanıyla yabancı ülkelere giderler ve orada çeşitli görüşmeler ve anlaşmalar yaparlar. Ve biz de, hangi kredi ve borçların istendiğini; hangi özelleştirme sözleriyle ülke kaynaklarının emperyalistlere nasıl peşkeş çekildiğini; hangi askeri taahhütlerde bulunulduğu vb. bilemeyiz. Oysa bütün bu görüşmeler ve anlaşmalar tüm halkın geleceğini belirleyen konulardır.

Gene örneğin bizler Madrid’deki NATO toplantılarının, Tahran’daki Astana görüşmelerinin kamuya açıklanan bildirilerini biliyoruz, ama kapı arkasında yapılmış olabilecek anlaşmaları veya anlaşmazlıkları bilmiyoruz. Ve bütün bunların sonunda da asker üniforması giydirilmiş işçi-emekçi çocukları belki de hiç bilmedikleri cephelere sürülecek. Bilmedikleri anlaşmalar sonucunda, belki de hiç istemedikleri halde yabancı üniformalı emekçilere kurşun sıkmaya mecbur edilecekler. Ve bunun için kendilerine milliyetçi propagandadan başka bir açıklama sunulmayacak. Bu kabul edilebilir mi?

Bu nedenle biz, başlıkta yazdığımız gibi “Gizli Diplomasiye Son!” diyoruz. Halkın vergileriyle memurluk yapan tüm diplomatlar ve gene ancak halkın onayıyla işbaşında olan politik yetkililer, diğer ülke temsilcileriyle yaptıkları tüm diplomatik görüşmeleri, tartışmaları ve anlaşmaları, bütün ayrıntılarıyla halka açıklamalıdırlar. Bütün bu ilişkiler parlamentoda, basında ve tüm kamuoyunda açıkça tartışılabilmeli, hatta tüm ülke adına alınacak kararlar halk oylamasına sunulmalı. Tabii bu arada, başta CB olmak üzere hiç kimsenin herhangi bir anlaşmaya veya anlaşmadan çıkılmasına tek başına yetkisi olmamalı.

Gizli diplomasi derken, işçileri yakından ilgilendiren bir başka gizli görüşmeler adetine de değinelim: Hiçbir sendika yönetiminin, patronlarla üyelerinden gizli görüşmesi olmamalı, buna izin verilmemeli. Örneğin, tüm toplu iş sözleşmesi görüşmeleri ilgili tüm işçilere açık olarak ve onların katılımıyla yapılmalı. Varılacak anlaşmalar da, ancak işçilerce tartışıldıktan ve onay aldıktan sonra imzalanmalı.

Kısacası, hem sendikal alanda hem de tüm ülke politikasında işçi demokrasisi için mücadele etmeliyiz.

Termokar’da direniş sürüyor

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu Termokar fabrikasında DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’e (BMİS) üye olma ve sendikalaşma çalışmaları nedeniyle işten çıkarılan işçilerin 30 Haziran günü başlattıkları direniş bir ayı aşkın süredir sürüyor.

Termokar’da yaklaşık beş yıldır süren sendikalaşma mücadelesi, başladığı andan beri işverenin baskı ve yıldırma politikasına maruz kaldı. 2017 yılında sendikalaşma çalışmalarını öğrenen Termokar işvereni 14 işçiyi işten atmıştı. İşten atmalara rağmen fabrika içerisindeki örgütlülüğü artarak devam eden emekçiler, Nisan 2018’de yetki tespiti için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurdu. Yetki başvurusu, bakanlık tarafından Termokar’da çoğunluğun sağlandığının ilanıyla kabul edilmiş oldu. Ne var ki, sendika ve toplu sözleşme yasalarının tümüyle işveren yanlısı olması nedeniyle, yetkinin kesinleşmesine yönelik hukuki süreç hâlâ tamamlanmış değil. Bir sonraki dava 15 Eylül’de görülecek.

Termokar işvereni bütün bu uzatmalı dönemden yararlanarak öncü işçileri tasfiye etmeye ve BMİS üyelerini sendikadan uzaklaştırmaya yönelik baskılarını sürdürmekte.

Ama direnişçi işçiler işe iade ve yasal haklarını elde etme doğrultusundaki tutumlarını kararlılıkla sürdürmekteler. Bu doğrultuda, içeride çalışmakta olan arkadaşlarının ve çevre fabrika işçilerinin, ayrıca emekten yana diğer örgütlerin desteğini almaktalar.

Bu destekler uluslararası arenaya da yayıldı. Pek çok Latin Amerika ve Avrupa sendikalarından, emek örgütlerinden, hatta milletvekillerinden destek mesajları gelmekte.

Son gelen mesajlardan biri de, Termokar’ın İspanya’da iş yapmakta olduğu Trox fabrikasının sendika temsilcilerinin yolladığı dayanışma mektubu oldu. Trox temsilcileri mesajlarında, hukuksuz yere işten çıkarılan işçilerin derhal işe iade edilmelerini talep ediyor ve Termokar’lı direnişçilerin yanında olduklarını belirtiyorlar.

NATO Ortadoğu’ya yayılıyor

0

Son günlerde Ortadoğu’da diplomatik ve askeri trafik hızlandı. ABD başkanı Biden 13-16 Temmuz tarihlerinde bölgeyi ziyaret etti, Suudi Arabistan’da Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) toplantısına katıldı, burada KİK’i oluşturan altı ülkenin (Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Umman, Katar, Kuveyt) yanı sıra toplantıya davet edilen Mısır, Ürdün ve Irak liderleriyle de görüştü; tabii bu arada Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman ile el sıkışarak onun “Cemal Kaşıkçı’nın Katili” unvanını geri aldı.

Biden’ın bu ziyareti, Ürdün kralı II. Abdullah’ın deyimiyle ve baş gönüllüsü olduğu “Ortadoğu NATO”sunun kurulmasına yönelik önemli bir adım olarak yorumlandı. Peki, ABD’nin öncülük ettiği NATO neden Ortadoğu’ya yayılmak istiyor?

Bilindiği gibi NATO, 1949’da ABD, İngiltere ve Fransa tarafından diğer emperyalist ülkeleri Sovyetler Birliği’ne karşı birleştiren bir askeri ittifak olarak kurulmuştu. İttifakın yegâne Ortadoğu ülkesi olan Türkiye de bu ittifaka 1952 yılında katılmıştı. Bu haliyle NATO, Sovyet ülkelerine karşı bir “soğuk savaş” ittifakı olarak işlev gördü. Ama 1989’dan itibaren Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte NATO emperyalist bir ittifak olarak yeni işlevinin ne olacağını araştırmaya koyuldu.

Ve nihayet NATO’nun haziran sonunda Madrid’de gerçekleştirdiği ve 2030 stratejik konsept belgesinin açıklandığı toplantısında, emperyalistler bu ittifakın hedefini Rusya ve Çin olarak belirledi. Toplantı nihai belgesinde Rusya “önemli ve doğrudan tehdit”, Çin ise daha önce bir ticaret ortağı ve üretim üssü olarak anılırken bu kez “küresel tehdit unsuru” olarak tanımlandı.

Ortadoğu daha I. Dünya Savaşı’ndan beri emperyalistler açısından çok önemli bir petrol bölgesiydi ve her zaman petrol zengini bölge devletlerini egemenlikleri altında tutmaya gayret etmişlerdi ve hâlâ da ediyorlar. Hatta onların başına jandarma olarak Siyonist İsrail devletini de dikmişlerdi.

Ama şimdi NATO emperyalizminin ek bir kaygısı var: hızla güçlenen Çin ve Suriye’deki iç savaş nedeniyle bölgeye girerek Akdeniz’e kadar inmiş olan Rusya. Bu anlamda Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Basra Körfezi ABD öncülüğündeki emperyalist NATO ittifakı açısından hayati önem kazandı. Yani, petrol bölgelerinin denetiminin yanı sıra Rusya ve Çin’in yayılmalarını engellemeye yönelik jeostratejik bir cephe haline gelmiş durumda bölge.

Türkiye’nin konumu

Emperyalist dünya, tarafların kendi yanlarına çektikleri veya çekmeye çalıştıkları ülkelerle birlikte sanki iki ana cepheye ayrılır gibi gözüküyor. Bir yanda ABD öncülüğündeki NATO var. NATO cephesi şimdi İsveç ve Finlandiya’yı da içine alarak genişleme eğiliminde. Ukrayna savaşı sonrasında onu da yutmaya çalışacaktır. Ortadoğu NATO’su da Batı emperyalizminin bu genişlemeye yönelik stratejik bir politikası.

Diğer yanda ise Rusya ve Çin cephesi yer alıyor. Bu kesim ise Avrasya Ekonomik Birliği, Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) gibi oluşumları kendi cephesine katmaya çalışıyor. Buna dahil ülkelerin hepsi NATO karşıtı bir ittifaka katılmasalar bile mesela BRICS’e katılmak isteyen İran gibi ABD karşıtı blokta yer almak isteyen başka ülkeler de var.

Türkiye ise tarihsel olarak NATO ittifakının bir parçası. Ama bugün artık söz konusu olan Türkiye devletinin stratejik ve geleneksel politikaları değil, AKP’nin, hatta Tek Adam’ın yalpalayan, iki cami arasında binamaz kalan çıkarları ve tutkuları. Suriye’ye yönelik gerici ve Kürt düşmanı yayılmacı politikası bugün ABD, Rusya ve İran’a toslamış durumda. Bunların hepsinin çıkarları birbiriyle çelişiyor. CB ve onun dış işlerindeki vasıfsız diplomatları bu çelişen çıkarlar arasında nasıl bir yol izleyeceklerini bilemiyorlar. CB, kâh Biden’la kâh Putin’le görüşüyor ama her seferinde boş elle Ankara’ya dönüyor.

Bununla birlikte Madrid toplantısında CB Türkiye’nin NATO cephesinde yer aldığını açıkça ilan etti. Aslında her şey bu toplantıdan önce halledilmişti. Erdoğan’ın Suudi Arabistan gezisi, Mısır ile diplomatik ilişkilerin kurulmaya başlaması, İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un Türkiye ziyareti vb. NATO’nun Madrid toplantısından önce gerçekleştirilerek Ankara’nın bir Ortadoğu NATO’sunun kurulmasında belki de koçbaşı olacağına işaret ediyordu. Erdoğan’ın Biden’la samimi fotoğrafları da bu tabloyu perçinledi. F-16’lar ve İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliği gibi konular her ne kadar basında ön plana çıktıysa da, Madrid toplantısının Türkiye açısından en önemli sonucu, Türkiye hükümetinin ülkenin emperyalist NATO ittifakına olan bağlılığını bir kez daha ilan etmiş olması oldu. Oysa başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu’nun emekçi halklarının ne NATO emperyalizminden ne de Rusya-Çin’in emperyal yayılmacılığından en ufak bir çıkarı vardır, olmamalıdır. Bu emperyalistlerin yegâne amacı, bölge halklarının ve onların doğal kaynaklarının sömürüsünden başka bir şey değildir. Bölgedeki tüm baskıcı, monarşist ve diktatoryal iktidarlar da bu emperyalist kampların aracıları, uzantıları ve taşeronlarıdır. Türk, Kürt, Arap, Acem, Farsi… tüm bölge halklarının çıkarları ve barış içinde birlikte yaşayabilmelerinin yolu, bu yönetimlerden kurtularak emekçi iktidarları altında kurulacak devrimci yönetimlerin gerçekleştireceği Ortadoğu Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu’ndan geçiyor.

Brezilya’nın asbestli gemisi niçin Aliağa’da sökülmemeli?

0

Brezilya donanmasına ait NAe São Paulo adlı savaş gemisinin Aliağa’da Sök Denizcilik tarafından sökülecek olması büyük bir tepki ile karşılandı. En büyük tepki, geminin barındırdığı iddia edilen yüzlerce ton asbest içeriğinden kaynaklandı. Bakanlık söküm izni verdiğini doğrularken firma ile beraber, ortada hiçbir sorunun olmadığını, geminin azıcık bir asbeste sahip olduğunu ifade eden inandırıcılıktan çok uzak açıklamalar yapmaktan da geri durmadı.

Sorunun sadece büyük değil, çok büyük olduğunu biliyor ve bölge halkının NAe São Paulo’nun sökümüne karşı verdiği mücadeleyi destekliyoruz. Şimdi birkaç madde halinde bu mücadelenin niçin önemli olduğunu anlatmaya çalışalım. Ancak her şeyden önce vurgulayalım; Saray rejimi Türkiye’yi bir ucuz emek cehennemine dönüştürüp zehirli madenler, asbest, orman ve kıyı talanları ile bir zehir cenneti haline getirerek bir avuç zenginin birikim modelini sürdürmeye çalışıyor. Sorunun temelinde bu yatarken Türkiye’de bu yıkımlardan beslenmeyen tek bir ultra zenginin olmadığını da vurgulamak gerekiyor. Bugün yaşam mücadelesi, emek mücadelesi ile hiç olmadığı kadar yakınlaşıp patronlardan ve onların tüm partilerinden ayrışan bir mücadele olarak karşımızda duruyor.

1) Asbest nedir?

Kanser yapıcılığı bilinene kadar asbest, granit kadar sert ve ipek kadar yumuşak yapısı ile büyülü bir mineral olarak tanınmaktaydı. Kumaştan yapı malzemelerine, sigara filtrelerinden pudralara, itfaiye kıyafetlerinden masa örtülerine kadar neredeyse her türlü kullanım alanına sahipti. Derken asbestin durduğu yerde bir zararı olmamasına rağmen parçalanıp solunması halinde 1 ila 99 yıl içerisinde kuşkuya yer bırakmayacak bir kesinlikte kansere yol açtığının keşfedilmesiyle kullanımı yasaklandı. Şimdi asbest sadece illegal olarak kullanılıyor ve eski yapıların içerisinde bulunduğu için bina yıkımlarında ciddi bir halk sağlığı sorununa işaret ediyor. TMMOB’nin 2018 yılı raporuna göre İstanbul’daki konutların dörtte birinde asbest bulunuyor. Dolayısıyla Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın bırakalım asbestli gemi sökümüne onay vermesine, ülke genelinde tüm yıkımlarda asbest kontrolünü sağlaması gerekirdi. Ancak bakanlığın tercihinin halk sağlığı değil, müteahhitlerin-ihracatçıların kârı olduğunu burada da görebiliyoruz.

2) Gemide asbest nerede bulunur?

Esnek, dayanıklı, yanmaz ve oldukça iyi bir ısı yalıtım malzemesi olan asbest gemilerin her yerinde bulunabilir. Geminin teknik aksamının büyük bir kısmında asbest bulunabiliyor. (Geminin sıcak hatları, yakıt hattı, seperatör hatları, boru ve vana contaları, yakıt tanklarının duvar yüzeyleri, yağ hatları, kazan duvar malzemeleri, fren balataları…) Bunun yanı sıra özellikle eski gemilerde geminin yaşam mahallerinde de asbest mevcut. Tavan, duvar, yer malzemesi, tuvalet ve banyolardaki fayans ve derzler, makine kontrol odasının kapıları da asbest barındırabiliyor. Sökülüp toz halinde havaya karıştığında kesin kanser sonucu doğuran bu mineral, özellikle eski gemilerde geniş bir kullanım alanına sahip. Dolayısıyla asbest barındıran bir geminin sökümü ekstra bir çevre ve halk sağlığı sorunu olarak karşımızda duruyor. NAe São Paulo uçak gemisi üzerinden bakacak olursak da eski bir geminin asbest kısıtlamalarının daha az olmasından ötürü daha fazla asbeste sahip olabileceği gibi, donanmaya ait olduğu için de asbeste dair kısıtlamaların dışında kaldığı korkutucu gerçeğini de anımsamak gerekiyor.

3) Güvenli bir asbest sökümü yapılabilir mi?

Teorik olarak evet. Asbestin bulunduğu her alanın kademeli olarak karantinaya alınması, atmosferle ilişkisinin kesilmesi ve söküm gerçekleşirken bölgedeki havanın EPA filtreli pompalarla havada hiç lif kalmayana kadar temizlenmesi gerekiyor. Ancak bu denli geniş bir asbest içeriği için bu yöntemi uygulamak kolay olmayabilir. Böylesi bir durumda asbestli gemilerin karaya çıkarılıp, tamamını içerisine alıp havayla temasını kesecek büyüklükte bir seranın kurulması gerekiyor. Söküm kesinlikle asbest söküm uzmanı önderliğinde eğitimli ve ekipman donanımlı asbest söküm çalışanları ile gerçekleştirilmeli. Söküm sırasında seranın içine pompalar kurarak içerideki kirli havanın çekilmesi gibi büyük bir maliyete de katlanılmalı… Söküm sürecinin ayrıntılarına boğmadan kabaca burada bırakacak olursak, koca savaş gemisindeki asbest söküm işleminin sağlıklı bir biçimde gerçekleştirilebilmesi için Aliağa’da 300 metrelik bir seranın kurulup hava pompalarının çalıştırılması ve tüm işlemin doğru bir personelle yapılması gerekiyor. Tüm bunların ciddi bir maliyet olduğunu düşünürsek de firmanın bunu yapmayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Öyle ki bakanlık da “gerekeni yapacağız” sözünün arkasına sığınarak bu yasal zorunlulukları açıkça sıralamaktan dahi imtina ediyor.

4) Aliağa’da asbest nasıl sökülüyor?

Aliağa’da asbest sökümü gerçekleştiriliyor ancak bugüne değin yukarıda saydığımız sera alanını gösteren bir bulguya ulaşamadım. Hatta geçtiğimiz şubat ayında iş bırakan Aliağa işçileri o dönemde bize tedbirlerin son derecede yetersiz olduğunu, hatta sökülen asbestlerin doğrudan denize bırakıldığını dahi ifade etmişlerdi.

Asbestin bir başka problemi de bertaraf edilememesi. Asbestin tutuşma sıcaklığı çok yüksek olduğu için, eldeki fırınlar bunu karşılayamıyor. Dolayısıyla yapılardan kazılarak sökülen asbestin sonsuza dek dokunulmayacak bir yere gömülmesi gerekiyor! Halihazırda eski yapı stokundan kaynaklı olarak ciddi bir asbest sorunu ile karşı karşıya olan Türkiye’nin dışarıdan asbesti alarak bir de ona toprağın altında sürekli depolanacak yeni alan yaratması da ayrıca katlanılmaması gereken bir durum. Olması gereken, asbestle mücadelede her ülkenin kendi asbest envanterini (nerede ne kadar asbestin bulunduğunu anlatan raporlar) çıkarıp bunlarla ilgili bir planlama yapmasıdır.

Atlamadan geçmeyelim, bir işin nasıl yapılacağı işçilerin nasıl çalıştığına bakarak fazla söze gerek bırakmaksızın açıklanabilir. İSİG Meclisi’nin “Aliağa İş Cinayetleri Raporu” 2013-2022 yılları arasında Aliağa’da en az 97 işçinin hayatını kaybettiğini belgeliyor. Her yıl, 10 işçiyi ölümlü bir kaza ile katleden bir çalışma rejiminin asbest bombası ile önümüzdeki onlarca yıl binlerce insanı katledeceğini ve çevreye geri dönüşü olmayan zararlar vereceğini düşünmek hiç de akıldışı değil.

5) NAe São Paulo ve bakanlığın araştırması

NAe São Paulo uçak gemisinin ikizi olarak tanımlanan (yani birebir aynı şekilde yapılmış olan) Clemenceau adlı uçak gemisinin söküm öncesi hazırlanan raporunda gemide 760 ton asbest bulunduğu belirtilmiş. Bakan Kurum ise bu verinin abartı olduğunu ve asbest miktarının 9 ton olduğunu ifade ediyor. Ancak bunu sadece söylüyor, yani elde ne bir belge var ne de analizi yapan kurumun adı, çalışma raporu vb.ne ulaşılabiliyor. TTB’nin bakanlığa “…son 5 yılda tehlikeli atık barındıran 714 geminin sökümünde uluslararası kurallara uyulduğuna dair raporları açıklar mısınız?” sorusu, sorunun ne kadar derin olduğuna işaret ediyor.

Sonuç olarak bugüne değin yapılan sökümlere güven olamayacağı gibi devasa bir asbest içeriği olan NAe São Paulo’nun yalnızca kâr odaklı bir yaklaşımla sökülmesine dair tüm güvensizlikleri de haklı görmeliyiz. Bakanlık doğru bilgilendirme yapmadığı gibi, ölüm saçacak bir zehir bombasının başta sökümde çalışacak işçiler olmak üzere tüm Ege halkının solumasına müsaade etmek istiyor. Bu noktada asbestin çok hafif bir malzeme olduğunu ve rüzgâr yolu ile kolaylıkla kilometrelerce taşınabileceğini de belirtmeyi atlamayalım.

6) Asbest içeren bir geminin yurtdışından getirilerek sökülmesi yasal mı?

Bu soru yoruma açık bir soru olarak görülse de aslında değil. Bakanlığın yaptığı şey asbest içeren bir gemiyi sökülmesi için Türkiye’ye getirmekse, meseleyi bir atık bertaraf süreci, sınır ötesi olmasından ötürü de atık ithalatı olarak değerlendirmemiz gerekir.

Türkiye’nin de imzacısı olduğu 28.12.1993 tarihli uluslararası “Tehlikeli Atıkların Sınırlarötesi Taşınım ve Bertarafının Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi” uyarınca asbest içerikli atıkların uluslararası taşınımı yasaklanıyor. Dahası, Çevrenin Korunması Yönünden Kontrol Altında Tutulan Atıkların İthalat Denetimi Tebliği’nde de asbestli ürünler ithali kesin olarak yasak atıkların içerisinde geçiyor.

Durum açıkça ulusal ve uluslararası burjuva yasalarına aykırı iken hükümet nasıl bu kadar rahat davranabiliyor? Aslında AKP 20 yılda çok şeyi değiştirdiğini iddia etse de 90’lı yılların koalisyon hükümetlerindeki büyüklerinden aldığı kötü dersleri uygulamaktan geri durmuyor. Çernobil sonrası radyasyonlu çayı-fındığı halka satmak için basın önünde radyasyonlu çay içen bakanları taklit ediyorlar. Daha rahat olabilseler “gemide asbest yok, olsa da sorun yok” diyecekler.

7) Gemi sökümünün diğer zararları

Gündeme asbest gibi son derecede kanserojen bir madde üzerinden gelen gemi sökümünün tek sorunlu yanı aslında bu değil. Gemi dediğimiz şeyin nihayetinde tuzlu suyun içerisinde durduğunu ve tuzlu sudan etkilenmemesi, paslanma-aşınmaya karşı dayanıklı olabilmesi için çok sayıda tehlikeli kimyasallarla donatıldığını da anımsamalıyız. Çeşitli zehirli maddeler, ağır metaller, boyalar, gazlar geminin dayanıklılığını artırmak için geminin her bir yanında kullanılıyor. Korozyonun engellemesi için denize temas eden bölgede zehirli boyalar var. Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün gemilerdeki tehlikeli madde envanterine göre gemi duman dedektörlerinde radyoaktif malzeme olabiliyor, soğutucu odalar ve soğutucu hatlarında yasak gazlar bulunabiliyor, elektrik kablolarında dahi zararlı kimyasallar bulunabiliyor. Güverte boyaları, makine daireleri, zemin ve hatta bazen duvarlar dahi ağır metal içerikli olabiliyor. Bu tehlikeli maddeler gemi sökümü sırasında emekçilerin sağlığını tehlikeye attığı gibi, söküm sırasında toprağa ve suya da karışabiliyor.

Sonuç olarak Türkiye’de yalnızca kâr elde etmek için yapılan gemi sökümü emekçileri kazalar, maruz kaldıkları kimyasallar vb. ile ölüme ve kalıcı sakatlığa sürüklerken geri dönüşü olmayan bir ekolojik yıkım da yaratıyor. Bu sebeple gemi söküm işlemi gibi emekçilere ve doğaya büyük zarar veren bir alanın kesinlikle kamulaştırılarak işçi denetiminde işlemesi, bu yolla tüm tedbirlerin alınması gerekiyor.

8) Gemi sökümünde niçin Türkiye tercih ediliyor?

Aslında bu soru en basit olanı. Hükümetin kur politikası, çevre sorunlarına karşı denetimsizliği dünyadaki tüm emek ve doğa düşmanlarının Türkiye’de iş yapma iştahlarını kabartıyor.

Aliağa’da NAe São Paulo gemisinin sökümünün durdurulması için verilen bu mücadele aslında küresel kapitalizmin ve Türkiye hükümetinin birikim modeline dokunuyor. Bu mücadelenin insan onuruna yaraşır bir ücret için mücadele eden Aliağa işçileri ile birleşme ihtimali, çıkışın nerede olduğunu gözler önüne seriyor.

Normalleşen salgın mı, biz miyiz?

0

Sağlık Bakanlığı mayıs ayında vaka sayılarının üç gün üst üste 1000’in altına düşmesiyle toplu ulaşım dahil maske zorunluluğunu ortadan kaldırmış ve böylelikle koronavirüs salgınıyla mücadele kapsamında alınan son tedbir de hayatımızdan çıkmıştı. Devlet tarafından alınabilecek tüm tedbirler bireylerin inisiyatifine terk edildiğinden biz emekçiler için gündelik hayat yeni bir mücadeleye dönüştü; kalabalık otobüsler, havasız metrolarda Covid’den korkarak ama işten atılmaktan daha çok korkarak hayatta kalmaya çalışıyoruz. Merkezi planlama olmaksızın kişilerin vicdanına terk edilen salgın tedbirleri, hem insanları birbirine düşürüyor hem de pandemiye yeni bir soluk veriyor. Dahası salgınla mücadelede hakiki bir mücadele planı ortaya koyulmadığında işin gerçek sorumlusu flulaşıyor ve Sağlık Bakanlığı hesap sorulamaz bir konuma geliyor.

Günde 20 bine varan yeni vaka ve sıfır tedbir

Oysa en yakınlarımızdan biliyoruz; salgın hâlâ devam ediyor. Bakanlığın kendi verilerine göre temmuzun ilk haftasında 117 bin kişi hasta oldu ve 31 kişi hayatını kaybetti. Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) ise 39 ilden 396 aile hekimiyle yaptığı anket sonuçlarına göre günlük vaka sayısı 16 bin 838. Anket 39 ilde yapılmış olmasına karşın sayılar neredeyse Bakanlığın açıkladığının iki katı! Vaka sayılarındaki artışın henüz ölüm sayısına yansımamış olması, hastalığın hafif seyrettiği algısı yaratıyor olsa da BA4/5 gibi bir Omicron alt varyantı olan BA1’in, etkili olduğu 1 Ocak 2022-1 Nisan 2022 arasındaki üç aylık süreçte 15 bin kişinin ölümüne neden olduğu biliniyor.

HES kodu ve izolasyon uygulaması yokken, bu sayıların bayram haftasında ülke çapında artmış olduğunu söylemek yersiz olmaz. Aşı olmak isteyenler için yeni aşı randevuları açılmasına karşın, kimlerin aşı olması gerektiği konusunda dahi yeterince bilgi yok. Bakanlık sağlıklı bireylerin hatırlatma dozu olmasına gerek olmadığını söylüyor, ancak kimin sağlıklı kimin risk grubunda olduğunu tespit etmesi gereken yine vatandaşların kendileri! Mayıs ayından bu yana salgında böyle bir ivme varken Bakanlığın hâlâ üç maymunu oynaması Covid-19’un politik bir salgın olduğunu ortaya koyuyor.

Pandeminin sorumluluğu işçilere, yükü de sağlık emekçilerine

Sağlık Bakanlığı, kendi önlemlerini almayarak tüm tedbiri kişilerin ve hekimlerin üzerine yıktı, emekçileri patronların insafına terk etti. Sağlık çalışanlarının tükendiği, kamusal sağlık hizmetinin erişilemez hale geldiği bugünkü vaziyetin sorumlusu Sağlık Bakanlığı ve AKP iktidarıdır. Covid için tedbir alınmaması, sağlıkta şiddetin başka bir yüzüdür. Hastalık tam anlamıyla baskılanmadan salgını normalleştiren, vakalar dramatik biçimde artarken rakamları gizleyen, maske gibi en basit önlemleri hayata geçirmeyen, izolasyon ve ücretsiz test tedbirlerini uygulamayan iktidar, yaşanan sefaletin bizzat sorumlusudur. Görünen o ki, salgın da çürüyen iktidarlar da kendi kendine yok olup ortadan kalkmıyor; çözüm, işçiler ve yoksul halk için sahici bir siyasal seçeneği yükseltmekten geçiyor.

Şili: Pinochet anayasasına karşı duruyoruz ve halkı taleplerimiz için yeniden sokaklara çağırıyoruz!

0

Şili’de Kasım 2019’da başlayan halk isyanı sonucunda, diktatör Pinochet’den miras kalan anayasa yerine yeni bir anayasa yapımı için düzenlenen genel seçimle Kurucu Meclis oluşturulmuştu. 4 Eylül’de Kurucu Meclis’in hazırladığı anayasa metni halk oylamasına sunulacak. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Şili partisi Sosyalist İşçi Hareketi (MST) konuyla ilgili bir bildiri yayımladı.

4 Eylül’de Pinochet-Lagos anayasasına devam etmek ile hazırlanan yeni anayasa önerisini kabul etmek arasında bir referandum yapılacak. Kuşkusuz bu 2019-2020 halk isyanı sırasında sokaklarda mücadele edenler için kayıtsız kalınamayacak çok önemli bir siyasi olay. MST olarak “Pinochet anayasasına karşı öneriye evet” çağrısı yapma kararı aldık. Bu açıklamada, aldığımız kararın sebeplerini açıklamak ve sizi kampanyamıza katılmaya davet etmek istiyoruz.

4 Eylül’de aslında neyi oyluyoruz?

2019-2020 isyanı sırasında adeta bir patlama yaşayan ülke, “30 yıldan” çok daha uzun bir süreç boyunca uygulanan yolsuzluk, adaletsizlik ve toplumsal eşitsizlikten duyulan derin ve büyük hoşnutsuzluğunu ifade etti. Pinochet diktatörlüğü tarafından kan ve ateşle dayatılan 1980 anayasası, işçi sınıfını ABD emperyalizminin ve çokuluslu şirketlerin yanı sıra Şilili büyük sermaye gruplarının da açgözlülüğünün hizmetine bırakan vahşi bir sömürü modeliyle sonuçlandı.

Eskiden iktidarda olan Concertación’un (1990’da yapılan ve askeri yönetimin sonlandığı seçimde iktidara gelen merkezci koalisyon) tam desteğini arkalarına alarak sosyal hizmetleri özelleştirdiler, protestoları hukuksuzca bastırdılar ve bütün bir halkın onurlu yaşamını tasfiye ettiler. Sonuç, gezegenin en zenginleri arasında yer alan birkaç ailenin elinde muazzam servetlerin birikmesi oldu. Bu nedenle bugün, büyük şirketlerin önderliğinde, Kast’ın aşırı sağ kanadından sağ kesimleri, Frei gibi eski başkanlarından Concertación’un karanlık figürlerine dek yolsuzluğa batmış yağmacı geniş bir kesim yeni anayasa önerisine karşı Pinochet anayasasını desteklemek için hayır oyu verecek.

Bizler MST olarak, halk isyanını canlı tutmanın çok önemli olduğuna inanıyoruz. Pinochet-Lagos anayasasına ve milyonlarca çalışan ailenin, kadının, LGBTİ+nın, yerli halkın, öğrenci ve işçi gençliğinin refahına karşı ülkede bıraktığı hain mirasa son vermeliyiz. Somut görev, Pinochet anayasasının devam etmesi anlamına gelecek olan “referandumda hayır” tutumuna karşı mücadele etmektir.

“Hayır” kampanyası ülkenin geçtiğimiz on yıllarda “sorumlu ve başarılı” bir şekilde yönetildiği yalanına dayanıyor. Bu tutum halk isyanını ve seferberlikleri kriminalize ederken, Pinochet-Lagos anayasasının da “yalnızca rötuşlara ihtiyaç duyduğu” aldatmacasına dayanıyor. Üstelik bu rötuşları da yozlaşmış parlamento gerçekleştirecek ve böylece sokaklara taşıdığımız taleplerimizi görünmez kılacak!

Peki, neden “evet” diyoruz?

Evet diyoruz, ancak hükümet ve onun partilerinden başlayarak Kurucu Meclis’i (Convención Constitucional) yeni anayasa önerisi ve Evet kampanyasının esas yürütücüleri konusundaki tutumumuzu tam bir dürüstlük ve açıklıkla duyurmak istiyoruz. Bu açıklama, ilk referandumdaki yüzde 80 oranındaki destekten şimdiki kampanyada karşılaştığımız zorluklara nasıl geldiğimizi anlamaya yardımcı olacaktır.

MST olarak, Kurucu Meclis sürecini başlatan “Barış Anlaşması”ndan beri uyarılarımızı sürdürüyoruz. Bu anlaşma ve koşulları, Kasım 2019’da radikalleşen kitle seferberliklerinin sonucunda Piñera’nın iktidardan düşmesini önlemek için ülkenin ana siyasi güçleri olan sağ kanat eski Concertación ve Frente Amplio (Geniş Cephe) tarafından halkın ve işçi sınıfının arkasından çevirdikleri bir anlaşma olarak gündeme geldi.

Ardından, anayasa yapım süreci başladıktan sonra Kurucu Meclis’i, gerekli değişiklikleri uygulamayacağı ve ülkenin büyük patronları tarafından, partileri ve birtakım sahte “bağımsızlar” aracılığıyla kontrol edileceği için teşhir etmeye devam ettik. Dediğimiz gibi de oldu. Eski Concertacion’da temsil edilen sağ kanat Geniş Cephe, ülkede olması gerekli ve derin değişikliklere ilişkin herhangi bir içeriğin yeni metinde olmasını engelledi. Kongreyi seferberliklerle “kuşatacağını” açıklamış olan Komünist Parti, Kurucu Meclis’ten köklü çözümler talep etmek için kitlesel gösteriler yapmak yönünde parmağını bile kımıldatmadı.

Bir yılı aşkın zaman geçti ve Kurucu Meclis, diktatörlüğün dayattığı ekonomik ve siyasi rejimin hiçbir sac ayağına dokunmayan bir metin doğurdu. Hatta bu metin, halk isyanında ifade edilen acil taleplerin hiçbirine çözüm üretmiyor. Bu metin, eşitsizliği, yolsuzluğu ve adaletsizliği sona erdirmekten çok uzak ve diğer kesimlerle birlikte milyonlarca işçi de böyle hissediyor. Hayır kampanyasını güçlendiren temel de burada yatıyor.

Yeni metindeki kısmi ilerlemelerin, gerekli ve meşru görünen tekliflerin varlığını inkâr etmiyoruz. Ancak bu metnin Pinochet’ninkinden daha iyi olduğunu söyleyip geçemeyiz. Bunu işçi sınıfının ve halk kesimlerinin çıkarları ışığında okumamız gerekiyor. MST, Şili’de kapitalizmi olduğu gibi koruyan bu yeni metni desteklemiyor; desteğimiz yalnızca ve yalnızca Pinochet’nin mirasına karşıdır.

Bu anlamda, mevcut hükümet ve partileri şöyle dursun, resmi “Evet” kampanyası tarafından temsil edilmiyoruz. Boric, orduyu Wallmapu’da konuşlandırıyor, öğrenci protestolarını bastırıyor, Carabineros’u (toplumsal seferberlikleri bastırmak için kullanılan ağır donanımlı polis güçleri) savunuyor ve bugüne dek yaşadığımız en kötü ekonomik krizlerden birinin ortasında milyonlarca işçi ailesi için sermayedarlara karşı önlemler almayı reddediyor. Boric bize tüm sorunlarımızı çözmek için evet oyu vermemizin yeterli olduğunu söylüyor. Bu bir yalandır.

Bugünkü acil çözümler artık yükselen fiyatlara karşı sefalet ücretleriyle yaşayamayan ailelerin yoksulluğuna karşı üretilmelidir. Bu çözümler; artan işsizliğe, kadın cinayetlerine ve LGBTİ+lara yönelik nefret suçlarına veya Wallmapu’daki Mapuçe halkının yaşadığı zulme ve öğrenci topluluğunun korkunç durumuna karşı onları polis kuvvetleriyle bastırmadan ele alınmalıdır. Acil taleplerin hiçbirine çözümler sunmadan, geleceğe dair vaatlerle evet kampanyası yürütebileceğini iddia etmek sağcıların zaferi için yolu temizlemek anlamına geliyor. Solcu söylemler kuşanıp bizleri sağcılar ve eski Concertacion ile aynı şekilde yönetenleri desteklemeyi reddediyoruz.

Halk isyanının taleplerine dayanan bir Evet kampanyası

Halk isyanında ortaya çıkan kitlesel mücadelelerin taleplerini öne çıkartarak, Pinochetciliğe ve onun mirasına karşı referandumda Evet diyoruz. Diyoruz ki:

Evet diyoruz ve Şilili ve Mapuçeli siyasi tutsakların özgürlüğünü talep ediyoruz.

Evet diyoruz ve fiyatlara üst sınır getirilmesini, patronların neden olduğu enflasyona son verilmesini, asgari ücretin gerçek yaşam maliyetine eşit bir hale getirilmesini, işten çıkarmaların ve ücretsiz izinlerin yasaklanmasını talep ediyoruz.

Evet diyoruz ve kadınlara ve LGBTİ+lara yönelik şiddete karşı acil yasalar istiyoruz. Bu kesimlerin haklarının ve taleplerinin hepsi hemen şimdi tanınsın.

Evet diyoruz ve eğitim, sağlık ve barınmanın kaliteli ve ücretsiz bir hale getirilmesini istiyoruz.

Evet diyoruz ve Wallmapu’daki olağanüstü halin kaldırılmasını söylüyoruz. Milisler ve ormancılık şirketleri dışarı. Mapuçe halkının kendi kaderini tayin hakkına destek.

Evet diyoruz ve tüm doğal kaynakların işçi kontrolünde devlet mülküne geçmesi gerektiğini söylüyoruz.

Evet diyoruz ve toplum polisi Carabineros’un lağvedilmesini, halk isyanına dönük şiddetin ve ölümlerin suçlusu olan Silahlı Kuvvetler, Carabineros ve Piñera’dan başlayarak tüm askeri ve sivil sorumluların yargılanmasını ve cezalandırılmasını talep ediyoruz.

Evet çağrımız yalnızca hayır oylarına karşı bir kampanya örgütlenmesine değil, aynı zamanda mevcut ekonomik krize karşı sokaklarda seferber olarak, bu krizin bedelini emekçi ailelerin ödemesini engelleyecek bir acil durum planı oluşturmaya yönelik. Tüm mücadelelerle dayanışma göstermek ve hepimizi birleştirecek ulusal çapta bir talepler listesini öne çıkarmak çağrısında bulunuyoruz.

Sosyalist İşçi Hareketi (MST)

20 Temmuz 2022

Panama halkının mücadelesiyle uluslararası dayanışma

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), Panama emekçi halkının akaryakıt zammına ve hayat pahalılığına karşı ayaklanmasıyla uluslararası dayanışma çağrısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Panama’da, ülkeyi fiilen felç eden büyük işçi ve halk seferberlikleri ve yol kesme eylemleri üç haftayı geride bıraktı. Başkentin ana yollarında gerçekleşen yol kesme eylemleri tarımsal ürün kıtlığına neden oldu; hatta Kolombiya’da yaşanan halk isyanı sırasında da olduğu gibi, ülkenin iç kesimlerinin bazı bölgelerle seferberliklerin yoğunlaştığı çeşitli noktalar arasında sosyal örgütler tarafından denetlenen “insani koridorlar” kuruldu.

Mücadeleyi ateşleyen kıvılcım, oldukça kötü olan toplu taşıma sistemi nedeniyle araç yoğunluğuna sahip olan ülkede, Putin’in Ukrayna’yı işgaliyle birlikte son aylarda akaryakıt fiyatlarında yaşanan yüzde 40’lık artış oldu.

Torrijos yanlısı* Demokratik Devrimci Parti (PRD) üyesi Laurentino Cortizo’nun emperyalizm yanlısı ve işçi karşıtı hükümeti, seferberliklere havuç ve sopayla yanıt vererek, özellikle Veraguas eyaletindeki protestoları bastırdı ve hareketi bölmek için ayrı ayrı diyalog masaları oluşturulması çağrısında bulundu.

Panama halkı, benzindeki artışa ek olarak, gıda ve ilaç fiyatlarındaki artışlara ve bunun yanı sıra yetersiz kamusal sağlık ve eğitim hizmetlerine, işsizliğin yüzde 15, genç işsizliğin yüzde 30, kadın işsizlik oranlarının ise çok daha kötü olduğu koşullarda pandemi bağlamında yaşanan esnek ve güvencesiz istihdam politikaları ve işten çıkarmalara karşı da sokaklarda. Orta Amerika ülkesi Panama, GSYİH veya ülke geliri hesaplamalarına göre orta seviye olarak kabul edildiğinden uluslararası yardımlardan muaf tutulan ancak dünyanın en eşitsiz durumdaki altıncı ülkesi. 2019’da kişi başına düşen gelir yılda 20 bin doları bulurken, yoksulluk seviyeleri yüzde 30’a yakındı ve aşırı yoksulluk ise yüzde 12’nin üzerindeydi.

Protestolara, 15 gündür grevde olan Veraguas Eğitimciler Derneği (Aeve) ve Panama Cumhuriyeti Öğretmenler Derneği’nde (Asoprof) bir araya gelen öğretmenler öncülük ediyor. Ek olarak farklı sektörlerde de bir seferberlik süreci yaşanmaktaydı. Mayıs ayında ülkenin en büyük sendikası olan Suntracs’ın (inşaat sektörü) da dahil olduğu çeşitli işçi sendikaları Yaşam İçin Birleşik Halk İttifakı’nı kurdu ve ülke çapında halk ve gençlik kesimlerinin önemli bir kısmı bu ittifaka katıldı.

Özellikle Panama Şehri, Veraguas ve Chiriquí’de güçlü olan, ancak tüm şehirlere yayılan seferberliklerin öncesinde, mayıs ayı başlarında Colon eyaletinde yürüyüşler ve bölgesel bir grev yaşanmıştı. Bu eylemler, eyaletteki yüksek işsizlik oranları, sağlık ve eğitimde yaşanan ciddi sorunlar nedeniyle ve eyalete bir hastane inşa edilmesi talebiyle gerçekleşmişti.

Hükümet, Panama halkının seferberliği sonucunda geçtiğimiz günlerde galon başına 6 dolar olan akaryakıt fiyatını 3,25 dolara indirdi. Ülkedeki 10 temel gıda ürününün fiyatını donduracağını açıklaması ve çeşitli sendikal ve sosyal kuruluşlarla müzakerelere başlaması da hükümetin verdiği tavizler arasında yer alıyor.

Cortizo hükümeti, mücadeleyi bölmek amacıyla seferberliklere öncülük eden farklı örgütlerle üç farklı diyalog masası oluşturdu. İlk aşamada, Örgütlü Halkın Hakları İçin Ulusal İttifak (Anadepo) seferberliklerin parçası olan çeşitli grupları hiçe sayarak hükümetle bir anlaşma imzaladı. Ancak Anadepo liderliği, anlaşmaya dönük olarak tabanından yükselen hoşnutsuzluk üzerine ertesi gün anlaşmayı bozduğunu açıkladı.

Cortizo hükümeti, ülkeyi ulusötesi şirketlere gitgide daha fazla teslim ediyor. Hatta uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele etme iddiasıyla ABD askeri üsleri kuruyor ve şirketleri vergiden muaf tutan ve emek ilişkilerini düzensizleştiren yasalara sahip özel ekonomik bölge projelerini teşvik ediyor. Her ikisi de eski kanal bölgesinde askeri üslerin bulunduğu ve antiemperyalist mücadelelerle geri alınan bölgelerde inşa edilen Panama-Pasifik ya da sözde “Bilgi Şehri” (Ciudad del Saber) bu özel ekonomik bölgelerin birer örneği. Bu kurtarılmış bölgelerin değeri 30 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Ve bugün kanal, ülkenin ciddi sosyal sorunlarına yanıt vermek için kullanılabilecek iki milyar dolardan biraz daha fazla gelir üretiyor.

Gerçek şu ki, şu anda dört milyon nüfuslu bir ülkede 500 binden fazla işçi, benzindeki artışın da katladığı gıda fiyatlarındaki aşırı artışın bir sonucu olarak aç. Sağlık hizmetlerinde ciddi eksiklikler söz konusu ve Panama, tüm Latin Amerika kıtasındaki en yüksek ilaç fiyatlarına sahip. Bütün bunlara rağmen hükümet, IMF’nin emriyle emeklilik yaşını artırarak sosyal güvenliğe bir darbe daha vurma tehdidinde bulunuyor.

Bu çerçevede, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Panama seksiyonu Sosyalist Öneri (Propuesta Socialista); gazetesi ve bildirileri aracılığıyla, benzinin 3 dolara düşürülmesi, tüm temel gıda fiyatlarının dondurulması, Sosyal Güvenlik Fonu’na (CSS) dahil tüm eczanelere ve Sağlık Bakanlığı tarafından yönetilen tüm sağlık merkezlerine ilaç temini, ücretlerde genel artış ve IMF’nin Sosyal Güvenlik Fonu’na dair önerdiği tüm reformlara “hayır” taleplerini yükseltiyor. Talepler arasında, 27.000 kamu görevlisini işten çıkarmayı amaçlayan bir hükümet kararına karşı mücadele de var. Sosyalist Öneri’nin önderlerinden ve aynı zamanda süregelen grev ve seferberliklere katılan Sosyal Güvenlik Fonu Çalışanları Derneği’nin (Aecss) Başkanı Priscilla Vásquez bu mücadelede öne çıkıyor.

Panama’da seferberlik halindeki örgütlerin mücadelelerini birleştirmesi ve işçilerin, halkın, yerli halkların ve gençlerin taleplerinden oluşan ortak bir programın yanı sıra, Panama işçi ve emekçilerinin ciddi sosyal sorunlarına cevap üretecek bir işçi ve emekçi acil ekonomik planı ortaya koyulması elzemdir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal olarak, Panama halkının ve işçilerinin mücadelesine koşulsuz desteğimizi sunuyor ve Panama emekçi halkının isyanıyla uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

22 Temmuz 2022

*Panama Ulusal Muhafız Komutanı ve 1968’den 1981’deki ölümüne kadar Panama’nın askeri lideri olan Omar Efraín Torrijos Herrera’nın popülist politikaları çerçevesinde şekillenen ideolojiyi ifade etmek için kullanılır.

Çankaya Belediyesi emekçisi: “Geçinemiyoruz”

0

Ankara’da Çankaya Belediyesi emekçileri, belediye tarafından yemekhane yemek fiyatlarına yüzde 100 oranında zam yapılmasını protesto ediyor ve ek protokol ile ücretlerinde iyileştirme talep ediyorlar. Çankaya Belediyesi’nden bir işçinin mektubunu okurlarımızla paylaşıyoruz.

Herkes gibi biz Çankaya Belediyesi emekçileri de iktidarın yanlış politikalarından nasibimizi almış bulunuyoruz. Tabii ki de bu tek taraflı değil! Patronun iktidarı, muhalefeti olmuyor. Ortalık yangın yeriyken, çok derin bir ekonomik kriz yaşarken ve her geçen gün biraz daha yoksullaşırken, TÜİK verilerinin yalancı olduğunu söyleyen belediye başkanının kendi evinin mutfağı olan belediye yemekhanesinde bir yıl içinde ikinci defa zam yapması ve bu zammın yüzde 100 olarak yansıması, kısacası bizlere verdiği “Benim mutfağımdaki yangın bu şekilde bile sönmüyor” mesajı üzerine “GEÇİNEMİYORUZ” diye avazımız çıktığı kadar haykırıyoruz.

Tabii ki de biz emekçilerin çok önemsediği, tarihine saygı duyduğu ve önünde eğildiği bir sendikası var ve bunu göğsümüzü gere gere söylüyoruz. İyi ki DİSK/Genel-İş var, fakat bizim yöneticilerimiz maalesef ki değerlerinden, tarihinden, mücadele anlayışından çıkmış durumda. Dilim varmadan yazıyorum: Sendika, “sarı sendika” olma yolunda tam sürat yol almakta. Herkes Tek Adam rejimine karşı iken Tek Adam rejimi, Çankaya Belediyesi’nde başkan yardımcılarından müdürlere, il ve ilçe yönetiminden derneklere hatta muhtarlara kadar nüfuz etmiş şekilde kol geziyor. Televizyon programlarında “benim işçim” adı altında mesaili ücretlerden söz edilirken bir tane eleştirel mesaj ve telefon bağlantısı bile kabul edilmeyip, biz onurlu Çankaya Belediyesi işçilerini, gururla giydiğimiz iş kıyafetlerimizle birlikte itibarsızlaştırmayı, halkın önüne atmayı o kadar iyi başardılar ki eserleriyle ne kadar övünseler azdır.

Bizler yıllardır biat kültürüne, tek adam vesayetlerine karşı çıkmış emekçiler olarak “sel gider, kum kalır” diyoruz. Geriye dönüp bakın bakalım, kaç belediye başkanı ve tebaasının ismini biliyor hem emekçiler hem de vatandaşlar? Sendikalara gelince; işçileri basamak olarak kullanmayı bırakın, arka bahçe olarak üzerimizden geçmelerine izin vermeyin artık! Topluma ışık olun; 10-20 kişiyle, belirtilen yerlerde basın açıklaması yapmaktan vazgeçin. Gerekiyorsa üretimden gelen gücümüzü kullanın, asgari ücret denilen açlık sınırındaki ücret ile çalışan toplumun yüzdesini 1-2’ye indirin, özellikle örgütlü olduğunuz işyerlerinde işverenleri insanca yaşanacak ücretlere teşvik edin. İktidarın yönetimini yanlış bulduğunuzu söylüyorsunuz ya, gerçekten bunun öncülüğünü yapın. Enflasyonun yüzde 200’ü aştığı ülkemizde yüzde 25-40’lık ücret zammını hiçbir emekçiye reva görmeyin. Bizleri yalnız bırakmayın, hepinizi göreve davet ediyoruz.

19 Temmuz 2010 Kadıköy Belediyesi grevinin dersleri

0

DİSK/Genel-İş Sendikası İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şubesi ile Kadıköy Belediyesi arasında 27 Ocak 2010 tarihinde başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde 81 maddeden dört tanesi üzerinde anlaşma sağlanamayınca, 19 Temmuz 2010 tarihinde 470 işçi bu belediyede greve çıktı. İşçiler 19 Temmuz sabahı Kadıköy Evlendirme Dairesi önünde buluşmuş, Kadıköy Belediyesi Hasanpaşa Merkez Binası’na sloganlarla yürüyerek grevlerini başlatmışlardı.

“İnsanlık onuruna yakışır çalışma koşulları ve insanca yaşayabilecekleri bir ücret” sloganıyla başlatılan grev Kadıköy Belediyesi Hasanpaşa Merkez Binası, Kayışdağı Birimi, Kadıköy Evlendirme Dairesi, Kadıköy Belediye Başkanlığı önünde sürdürülmüştü.

Belediyenin bu greve cevabı kamuoyuna yalan söylemek oldu. Kadıköy Belediyesi, kendi yerel gazetesine verdiği ilanda Kadıköylülerden özür dileyerek işçilerin net maaşlarının 2.500 TL olduğunu ve kendilerinin önerdiği zamla 2.750 TL olacağını öne sürdü. İşçilere “şımarık” damgası yapıştırmak isteyen belediyeye cevabı yine işçiler verdiler ve maaş bordrolarını kamuoyuyla paylaşarak, ücretlerinin aslında 1.585 TL olduğunu gösterdiler (o sıralarda tek kişinin yoksulluk sınırı 1.475 TL, dört kişilik ailenin asgari geçim sınırı ise 2.962 TL idi).

Belediyenin yalan kampanyası Kadıköy halkında karşılık bulmayınca, bu sefer sopaya başvuruldu: Grevci işçilere zabıta saldırdı. Bu saldırıdan birkaç gün sonra, grevin 6. gününde grevci belediye işçileri bir dayanışma yürüyüşü organize ettiler. Bu dayanışma eylemine Tüm-Bel Sen üyeleri, Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu bileşenleri, diğer kurumlar ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin selefi İşçi Cephesi de katıldı. O gün Kadıköy Evlendirme Dairesi önünde buluşulup iskele meydanına yüründü. Meydanda yapılan basın açıklamasında Kadıköy Belediyesi işçilerinin iş güvencesi, yeterli ücret, güvenceli gelecek istediği ve yerel direnişlerin ve grevlerin birleştirileceği bir mücadele çizgisinin örgütlenmesi için çalışmanın önemi vurgulandı.

Grevin 8. gününde işveren ile sendika arasında anlaşma yapıldı. 27 Temmuz günü Genel-İş Sendikası İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şubesi yüzde 9 zam ve 245 TL’lik sosyal yardım öngören TİS’i, üyelerine danışmadan imzaladı. İşçilerin iradesine ve kararına dayanmaksızın alınan bu karara karşılık, İşçi Cephesi 29 Temmuz 2010’da şu satırları kaleme aldı: “Bu örnek durum gösteriyor ki, sendika bürokrasisinin bu tavrına karşı sendikalarda taban inisiyatifi temelinde sesimizi yükseltmek durumundayız.”

Bugün belediyelerden yükselmekte olan bir taban inisiyatifi mevcut: Belediye işçileri ek protokol talep ediyorlar, enflasyon karşısında alım güçlerini korumayı diliyorlar ve sendikalarının işçi demokrasisi temelinde işlemesini istiyorlar. Zira sendikanın tepesindeki bürokrasi, işçilerin taleplerine kulaklarını tıkamış durumda. Belediye işçisinin bugün hem belediye şirketleri ile patronlarına hem de sendika bürokrasisine karşı mücadelesi sürüyor. Bu mücadele yeni başlamadı, aksine 10 yıllardır süren bir geleneğin üzerinde yükseliyor.

***

Editörün önerdikleri:

Arjantin halkı IMF’nin ve hükümetin kesinti paketine karşı sokakta!

0

Geçtiğimiz 9 Temmuz Cumartesi günü, Sosyalist Sol (Izquierda Socialista – IS) ve Sol Cephe-Birlik (FIT-U), diğer siyasi örgütler, insan hakları örgütleri, toplumsal örgütler, Dış Borçların Ödenmemesi İçin Çağrı ile birlikte, Herkesin Cephesi iktidarının ve IMF’nin kemer sıkma planına karşı ülke çapında etkinlikler düzenlediler. 

Sosyalist Sol, ABD emperyalizmine ve IMF’ye bağlayan zincirleri kıracak olan ikinci ve kesin bağımsızlık çağrısını yükseltti.

Eylem çağrıcısı örgütler tarafından kabul edilen ve Plaza de Mayo’da okunan belge:

9 Temmuz’da, hükümet ve IMF anlaşmasına karşı ülkenin tüm sokaklarını kazanalım!


Dış borç ödemelerine hayır! Hükümetle IMF arasındaki anlaşma iptal edilsin! Guzmán gitti ve IMF devam ediyor.

Kesintilere, yağmaya, sömürüye ve bağımlılığa son! Asıl borç halklara ve doğayadır!
Kaynaklar halkın ihtiyaçlarını gidermeye, yani maaşlara, emeğe, emekliliğe, sağlığa, eğitime, barınmaya, bakıma ve çevrenin korunmasına kullanılsın.

Kemer sıkma politikasının bir diğer biçimi enflasyondur. Asgari ücret yoksulluk sınırının üstüne! Ücretler, emekli maaşları ve sosyal yardımlar enflasyona göre her ay güncellenmelidir.

Tüm işçi ve halk mücadelelerinin zaferi için!
Kesintilere karşı genel grev ve bir mücadele planı!
Protestoların kriminalize edilmesi son bulsun!
Latin Amerika halklarının IMF’ye karşı mücadelesiyle dayanışmaya!

Bu 9 Temmuz’da, aşağıda imzası bulunan örgütler, toplumsal örgütler, insan hakları örgütleri, çevre örgütleri, mücadeleci Piquetero hareketi, mücadeleci sendikacılık ve solun tüm örgütleri olarak, hükümetin IMF ile yaptığı anlaşmaya ve kemer sıkma planına, protestoların kriminalize edilmesine hayır demek için seferber olduk. 

Hükümet ve sağ muhalefet bir yandan ikiyüzlü bir şekilde bağımsızlık gününü kutlarken, diğer yandan IMF ile anlaşıp emperyalizmle tüm askeri, ekonomik ve siyasi bağları derinleştiriyorlar.

Aralık ve Şubat aylarında onlarca örgütle birlikte hükümet ve IMF arasında yapılan anlaşmaya karşı öncülük ettiğimiz seferberliklerde, bu politikanın işçi sınıfının ve halkın diğer kesimlerinin durumunu ağırlaştıracağını teşhir etmiştik.

Bugüne geldiğimizde, %75/80’lere ulaşacak yıllık enflasyon, maaşlarda, emekli aylıklarında ve dolayısıyla satın alma gücündeki azalma, daha fazla fiyat artışı ve petrol, gaz, madencilik ve tarım endüstrisinin yağmalanması için yetki verilmesi söz konusudur. Açlığın ve yoksulluğun, kitle mücadelelerinin arttığı ve iktidarın farklı kesimlerinin arasındaki çatışmanın şiddetlendiği bir dönemde Ekonomi Bakanı Martín Guzmán’ın yakın zamandaki istifası, hükümetin siyasi ve ekonomik krizini derinleştirdi. Özellikle de IMF’nin kesinti politikalarının uygulanması bağlamında. Silvina Batakis’in görevi devralması elbette bir değişiklik anlamına gelmeyecek. Aksine, yeni bakan hâlihazırda IMF programına bağlılığını açıkladı.

Yakın gelecekte, pesonun daha fazla devalüasyonu, maaşları ve emekli aylıklarını eritmeye devam edecek olan enflasyonist sürecin yeniden yükselişi söz konusu. Buenos Aires’te yaşayan eğitimcilere ve devlet çalışanlarına yönelik geçmişte yaptığı saldırılarla anılan Batakis, toplu iş sözleşmesi müzakerelerine ilişkin yeni bir saldırıya ve faturalardaki artışın serbestleştirilmesine hazırlanıyor.

Guzman ile hükümet, mali açığı belirlemek, fiyatları artırmak, vergileri reforme etmek için IMF’ye tutunmaya çalıştı. Bu makroekonomik değişkenlerle yetinmeyip, IMF’ye kamu ihalelerinin yöntemini değiştireceğini, sosyal politikaları yeniden dizayn edeceğini, kara para aklamayla mücadele için yasa çıkarılacağını ve peso ile finansman elde etmek için yerel bankaların ve yatırım fonlarının önünde diz çökeceğini vaat etti. 

Guzman’ın taahhüt ettiği ve şimdi Batakis’in de onayladığı bu önlemler, kabul edilecek dayatmaların zeminini hemen hemen belirlemiş oldu. Her an, özellikle de bir temerrüt durumunda, IMF yeni talepler öne sürebilir. IMF geçen hafta açıklanan ilk çeyrek hedeflerini onayladı, ancak belli sınırlar da çizdi: İkinci dönemde kamu harcamalarının %7,8 oranında azaltılarak enflasyonun düşürülmesini, yeni bir emeklilik reformu ve maaşlarda daha fazla kesintiye gidilmesini talep etti.  

Böylece, %20-30 arası yeni bir zam dalgasının, hem sabit kura göre işlem gören hem de karaborsadaki doların rekor seviyelere çıkışının, büyük işverenlerin ve finansçıların spekülasyonlarının ortasında; yeni bakan Batakis ile IMF başkanı Kristalina Georgieva arasında “piyasalara güven vermek” amacıyla yapılan görüşme, belirlenmiş hedefler doğrultusunda emekçiler üzerinde acımasız bir kesinti planını teyit etti. IMF başkanı “acı verici” tedbirlerin alınmasını tavsiye etti.

Ancak halka vurulan bu darbeler büyük mücadeleleri de beraberinde getiriyor. Piquetero (İşsizler) hareketi kitlesel seferberliklerle ve eylemlerle açlığa ve yoksulluğa karşı koyuyor. 14 Temmuz’daki Piquetera Birliğinin eylemine desteğe çağırıyoruz. Lastik işçileri, sendikaları SUTNA önderliğinde çalışma şartları ve ücretlerini korumak için eylemler ve genel grevlerle hayata geçirdikleri mücadele planını ileriye taşıyorlar. Arcor Bagley direnişi emeğin güvencesizleştirilmesine karşı ortaya konan mücadele planının bir parçası. 

Tierra del Fuego’da, Rio Grande metal işçileri enflasyonun üstünde ücret talebiyle greve gittiler. Rio Negro’daki sağlık emekçileri, San Juan’daki ve La Rioja’daki eğitimciler, ülkenin her yanından üniversite hocaları, eğitim düşmanı maaş kesintilerine karşı büyük kitleler halinde buluştular.

Başkentte taşımacılık işçileri işten çıkarmalara karşı, America kanalı işçileri ise ikramiyelerin ödenmesi için greve gitti. Mücadele eden halklar, yerel topluluklar doğayı yok eden büyük madencilik faaliyetlerine ve Arjantin Denizi’ndeki petrol şirketlerinin ilerleyişine karşı direniyor. Çokuluslu tarım şirketlerinin kimyasal ilaçlarına maruz kalan halklar ve örgütler bu şirketlerin ölümcül kimyasallarına, genetiği değiştirilmiş soya ekilmesine, ormansızlaştırmaya, büyük hayvan endüstrisine karşı tarihsel mücadelelerine devam ediyorlar. Son olarak bu mücadele, topraklarımıza milyonlarca litre yeni kimyasal zehirlerin atılmasına neden olacak, tarım şirketlerinin ellerindeki genetiği değiştirilmiş yeni bir buğday türü olan HB4 ekilmesine karşı sürüyor.

Halk mücadeleleri yükselirken hükümet, yargı ve eyalet yönetimleri protestoyu kriminalize etmek konusunda adımlar atıyorlar. Böylece, Jujuy, Misiones, Neuquén, Mendoza, Chubut, Catamarca, Santa Cruz ve tüm ülkede açlık, sefalet ve yağmaya karşı örgütlenenlere karşı açılan davalarla karşı karşıya kaldık. Bu davalar Macri’nin emeklilik reformuna karşı mücadeleye katıldıkları için Cesar Arakaki ve Daniel Ruiz’e verilen mahkûmiyetlerde ifadesini bulan kriminalizasyon sürecini derinleştirmeye yönelik davalar ya da mücadelesini sürdürdüğümüz Facundo Molares’in iadesi için verilen ceza gibi davalar. Daha yakın zamanda ise Kongre önünde IMF ile yapılan anlaşmaya karşı seferberliğin hemen sonrasında, Jaru Rodriguez Carrero ve Oscar Santillán’ın tutuklanarak Julián Lazarte hapishanesine gönderilmelerine ve yargılanmalarının bugüne kadar devam etmesine sebebiyet veren davalar.

Bu saldırının merkezi parçası bağımsız Piquetero hareketine yönelik saldırıdır. Bu baskıyı, Halk Cephesi (FP) lideri Dario Santillán, MTE, La Dignidad, Movimiento Evita, CCC, FOL, Barrios de Pie ve MTR gibi halk örgütlerine 12 Nisan’da Jujuy ve Buenos Aires’te yapılan baskınları ve ülke genelindeki yoldaşlara yönelik zulmü ve İşçi Partisi (Partido Obrero) ve İşçi Kutbu (Polo Obrero) liderlerine karşı açılan davaları reddediyoruz!

Piquetero hareketine karşı bu saldırı, meselenin her iki tarafında da bir kadın çehresine sahip: bir tarafta başkan yardımcısı ve şimdi çiçeği burnunda ekonomi bakanı; diğer yanda ise toplumsal örgütlerin büyük bölümünü oluşturan binlerce kadın ve LGBTİ+’lar. Bu sektöre yönelik kriminalize edici açıklamalar, kesinti politikalarının kadınları daha da yoksullaştırdığını hesaba katmıyor gibi görünüyor. Gerçekten de, sağlık krizi ve ekonomik krizin derinleşmesi göz önüne alındığında, kapitalizmde toplumsal yeniden üretimin maliyetinin, ücretsiz bakım görevlerinin zorunluluktan dolayı bizler (genel anlamda, kadınlar ve dişileştirilmiş kimlikler) tarafından üstlenildiği ve imkânsızlıklar yüzünden çok daha güvencesiz işlere mahkûm olduğumuz daha açık hale geldi. Bu bağlamda, Kadın, Toplumsal Cinsiyet ve Çeşitlilik Bakanlığı’nın politikaları, ücretsiz iş yükünü ve bedenlerimiz üzerindeki vahşi denetimi daha da artırıyor.  Diğer kamu politikalarının eksikliklerinin yanı sıra devam eden kesinti politikaları ile birlikte tam bir dışlanmışlık durumunda yer alan, yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında olan, kaliteli gıdaya ve eğitime erişimi olmayan, ruh sağlığı ve bağımlılık konusunda yardımdan yoksun çocukların ve gençlerin durumuna özel olarak değinmek gerekir. Piquetero Hareketini kriminalize etmek, açıkça yoksul kadınlara saldırmaktır.

IMF ile yapılan anlaşma, halihazırda öncelikli olarak Dünya Bankası’nın desteklediği türden sosyal yardımların hedeflendiği bir perspektifi benimsiyor. Kamusal sosyal yardımlarda yapılan kesintiler bu politikanın devamlılığıdır. Herkesin Cephesi (Frente de Todos) koalisyonundan bazı gruplar tarafından önerilen evrensel temel gelir 14 bin pesoluk bir sefalet olacaktır. Kayda değer bir tartışma, tüm Piquetero ve işçi sınıfı hareketinin görüşlerini dikkate almalı, çalışma saatlerinin çalışanlarla işsizler arasında dağıtılması ve hane bütçesine denk işsizlik sigortası sağlanması gibi sosyal güvencelerle işsizliğin üstesinden gelinmesi gibi gereksinimlere yer vermelidir.

Sendika bürokrasisi iktidar cephesine yedeklenerek, hükümetin bu kesinti politikasını geçirmesi için merkezi bir destek noktası olmuştur. Bu nedenle CGT ve CTA’yı hükümetten kopmaya ve bu teslimiyetçi anlaşmaya karşı işçilerin birleşik mücadelesine ve tüm diğer mücadelelerine destek çağrısı yapmaya davet ediyoruz. İşçilerin ve halkın taleplerini desteklemek adına IMF’nin ve hükümetin kapitalist kemer sıkma programına karşı, işçilerin ve halkın talepleri etrafında tüm işçi hareketinin, çalışanlarla işsizlerin birleşik mücadele planının başlangıcı olacak ulusal bir greve ihtiyacımız var. 

Peronizm, “sağa karşı savaş” ve “dolu bir buzdolabı” vaatleriyle seçimleri kazandı. Ancak önceliği, Macri’nin IMF’ye borcunu kabul etmek ve şimdi emekçilerin sırtına bu borcu yüklemek oldu. Soykırımcı askeri diktatörlükten bu yana biriken bu borç neredeyse 40 yıl boyunca tüm kapitalist hükümetler tarafından tanınmakta ve çok bariz bir sahtekârlık olan kesinti programlarıyla ödenmektedir. Bu borç, aynı zamanda IMF’nin emirlerine kabul edilemez bir itaat anlamına gelir ve işçi sınıfından yana ekonomik ve sosyal politikaların sağlayacağı olanakları kısıtlar. Bu yüzden bizden çalınanı ödemeyeceğimizi söylüyoruz.

IMF ile yapılan anlaşma, büyük işverenlerin, çokuluslu şirketlerin, büyük toprak sahiplerinin, kilisenin, Birlikte Değişim İçin’in patronlar muhalefetinin ve CGT gibi bürokratik ve hain sendikaların liderlerinin desteğini aldı. Ayrıca anlaşma, yatırım fonlarının ve kârlarını devlet tahvilleri ile katlamaya devam etmek isteyen yerel bankacıların talepleriyle özel olarak ilgilenme taahhüdünü de içeriyor. Anlaşma, ABD emperyalizminin başı Joe Biden tarafından da kutsanmıştı.

Hükümet enflasyonun artmasına izin vererek yalnızca kapitalist kârları artırmakla kalmayıp, aynı zamanda maaşların ve emekli aylıklarının da erimesine neden oluyor ve IMF’ye olan bağımlılığı derinleştiriyor. Tüm bunların yanında, “fiyat belirleyici” tekeller, cezasız bir şekilde gıda fiyatlarını artırmaya devam ediyor; asıl suçlular, hükümet müdahalesi olmadan “her gün yeni fiyatları açıklayarak geçimini sağladığını” itiraf eden bu kesimlerdir. 

IMF’yle anlaşma, Kongre’de Birlikte Değişim İçin’in desteğiyle oylandı. Milei ve Espert gibi ultra liberal ekonomi politikalarını savunan faşistler, sağdan bir eleştiriyle, daha büyük bir kesinti talep ederek oylamaya katılmadılar. Peronizm’in Kirchnerist kesimi bu anlaşmaya karşı oy kullandı ve onu eleştirdi, ancak ne IMF’den kopmakla, ne de bu gayrimeşru ve düzmece borcu ödememekle ilgili herhangi bir öneride bulunmayıp anlaşmanın komisyonlardan ve senatodan geçmesini mümkün kıldı. 

Máximo Kirchner ve La Campora, kesintiyi desteklerken (sanki iyi bir IMF varmış gibi) “daha faydalı bir anlaşma”dan söz ettiler ve emekliler için gerçek bir soygun anlamına gelen ve Macri’nin IMF’yle anlaşmasını tam anlamıyla devam ettiren emeklilik düzenlemesine oy verdiler. Cristina Fernández “ülkeden kaçanlar borcu öder” söylemiyle IMF borcunun toplanması ve ödenmesi için direkt olarak bir kanun teklifi gönderdi, biz ise buna karşı çıkıyoruz. Çünkü, ülkeden kaçırılan sermaye gerçekten geri alındığında, işçilerin ve halkın ulusal kalkınma politikası lehine emekçilerin cebine girmelidir, tefecilerin değil. 

Büyük patronların, esnek çalışma yasaları gibi önlemlerle emekçilere yönelik bu saldırıyı yoğunlaştırmak için net bir programı var. IMF, anlaşmayı revize ederken, Senato’da yarı onay alan emeklilik moratoryumunun uzatılmasını zaten tartışmış, emeklilere ve emekli maaşlarına ek zam yapılmasının imkânsızlığını gündeme getirmiş ve emeklilik reformu analizinin başlatılmasını talep etmişti. IMF’nin neyi hedeflediğini zaten biliyoruz: emeklilik yaşının yükseltilmesi, özel emeklilik programlarının ortadan kaldırılması, zamanla aktif çalışan maaşının %82’sine denk gelen emekli aylığının düşürülmesi ve Macri ve Fernandez’in reformlarının derinleştirilmesi. 

Bu önlemler özellikle biz kadınları ve hayatının büyük bir bölümünde ücretsiz ve güvencesiz işlerde çalışmış olan biz LGBTİ+ları etkiliyor. Bununla birlikte, harcamalara dair düzenlemelerin ve devalüasyonun sonuçlarını, özellikle bakım ve ev işi yükünü taşıyan bizler yaşıyoruz. Harcamaların kısıtlanması, feminist politikaları ve bakım politikalarını, cinsiyetçi şiddete karşı ve kapsamlı bir cinsellik eğitimi için gerekli politikaları daha da sınırlayacaktır.

Gençler, giderek daha düşük ücretlerle güvencesiz işlere mahkûm ediliyorlar. Hükümet ve IMF, ülke genelinde binlerce genci sefalete sürükleyen taşeronlaşmanın, geçici sözleşmelerin, kayıt dışı çalışmanın, hor görülmenin ve kötü muamelenin yaygınlaşmasında suç ortağıdırlar. Taşeronlaşmaya ve güvencesizliğe son! Kısmi ve güvencesiz işlerde çalışanlar yasal güvence altına alınsın! Bu kesimlerin mücadele örgütleri hükümet tarafından tanınsın!  

Öğrenci gençler, salgın sırasında hükümetler tarafından eğitime ara verilmesinin ve IMF tarafından dayatılan eğitim bütçesi kesintilerinin sonuçlarını yaşıyorlar. Bu, devlet liseleri ve üniversitelerindeki problemleri, yani ısınma problemi, üniversite binalarına dair problemler, kontenjan eksikliği, ders saatlerinin kısaltılması, eğitim süreci için temel materyallerin eksikliği gibi problemleri ağırlaştırıyor. 

Bu durum karşısında krizin faturasının emekçi halka değil onu yaratanlara kesilmesi için işçilerin örgütlediği, alternatif bir mücadele planı ortaya koyuyoruz.

Emekçileri ve tüm emekçi örgütlerini yoksulluğu ve bağımlılığı yeniden üreten IMF anlaşmasını reddetmeye ve birleşik bir seferberliğe çağırıyoruz. Devlet Başkanı Alberto Fernández’in Amerika Zirvesi’nde verdiği ABD emperyalizmiyle “işbirliği halinde çalışma” mesajı ülkemizin çokuluslu şirketler ve emperyalist bankaların çıkarlarına bağımlı olan bir yarısömürge olarak boyun eğmesini sembolize ediyor. 

Şayet bir borç ödenecekse, bu emekçilere ödenmelidir diyoruz. Başka bir yol mümkün! Hiç kimse temel hane giderlerinden (ATE-Induc verilerine göre 164 bin pesoya tekabül eden) az kazanmamalı, tüm maaşlar, emekli aylıkları ve sosyal hizmetler enflasyon oranına göre güncellenmelidir. Daha önceki hükümetlerin işçi sınıfını köleleştiren tefeci ve sahtekar anlaşmaları gibi Macri-IMF anlaşmasını da tanımıyoruz, ulusal kaynaklar emekçilerin öncelikli ihtiyaçlarına, yani maaşlara, emekli aylıklarına, işe, sağlığa, eğitime bakıma, bilime ve çevrenin korunması ve restore edilmesine kullanılmalıdır.

Ücretler düşürülmeden, çalışma saatleri günlük 6 saate düşürülmelidir. Sosyal programlar, işsizlik sigortasının asgari ücret seviyesine sabitlenmesi ve kamu hizmetlerinin gerçek iş olanakları yaratmak için planlanması yolunda kısıtlanmaksızın hayata geçirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. 

Eğitim ve sağlık bütçesi üç katına çıkarılmalıdır. Bu önlemler, emperyalizme ve kapitalizme karşı bir işçi hükümeti mücadelesi içinde, işçiler ve emekçilerin önderliğindeki politik, ekonomik ve sosyal planlamaların bir parçası olan tüm diğer önlemler gibi, alternatif bir programa dâhil edilmeli ve emekçiler için sosyal, ekonomik ve politik yeniden örgütlenmenin bir parçası olmalıdır. Sermaye kaçışını önlemek ve ulusal birikimlerin işçi ve halk kesimlerinin hizmetine ayrılması için tüm bankacılık sisteminin kamulaştırılması, oligarşik tekelleşmeye son verilip işçi denetimde dış ticarette devlet tekeli inşa edilmesi, tüm özel şirketlerin kamulaştırılması, kaynakların yağmalanması ve kirliliğe karşı, çevreci ve sürdürülebilir bir perspektifle petrol ve gazın işçi ve halk kesimlerinin denetimine alınması gibi. 

Bu temelde, mücadeleye sokaklarda devam etmeye çağırıyoruz. IMF ve dış borç ödemelerine karşı, 11 Aralık’ta 200’den fazla örgütle, Plaza de Mayo’da ve ülkenin her yerinde bir araya geldik. Aynı şekilde, 8 Şubat’ta, IMF ile anlaşma imzalandıktan sonra ve sonrasında da işçilerin arkasından kabul edilen yasaya karşı Kongre önündeki eylemlerde buluştuk. Bugün, IMF ile yapılan anlaşmayı kabul etmediğimizi, IMF yetkililerine ve merkez ülkelerin emirlerine boyun eğmediğimizi göstermek, bu anlaşmanın emekçi halk ve ekosistemler üzerindeki korkunç sonuçlarıyla her gün mücadele etmek ve işçiler ve halktan yana alternatif bir kurtuluş için sokağa çıkıyoruz. Bu 9 Temmuz’da Plaza de Mayo’da ve ülkenin birçok şehrinde tekrar seferber oluyoruz. Bağımsızlık ya da kurtuluş IMF ile mümkün olmadığı için; “Bu borç değil dolandırıcılıktır, asıl borç emekçilere ve doğayadır.” diyoruz!

Bu anlaşmaya ve sonuçlarına karşı çıkmak isteyen tüm örgütleri sokaklara çıkmaya, bu kesinti ve entegrasyon politikasını yenmeye çağırıyoruz.

İmzacılar

Encuentro militante Cachito Fuckman
Asociación de Profesionales en lucha (APEL)
Centro de Abogados por los Derechos Humanos (CADHU)
Centro de Profesionales por los Derechos Humanos
Ademys
AGD UBA
ATE Defensoría del Pueblo PBA
ATE Hospital Garrahan
ATE INCAA
ATE INDEC
ATE INTA
ATE Ministerio Economía
ATE SENASA
ATE Subsecretaría Trabajo CABA
Comisión Interna Anselmo Morvillo
Comisión Interna de APUBA Facultad de Ciencias Sociales
Comisión Interna Fernet Branca
Comisión Interna GPS
Comisión Interna Hospital Italiano
Comisión Interna Textilana
Cuerpo de Delegados Ferrocarril Sarmiento
Madygraf bajo gestión obrera
SiTraCP (Sindicato de trabajadoras de casas particulares)
SITRAREPA
SUTEBA Bahía Blanca
Suteba Matanza – Multicolor
SUTEBA Tigre
Unión Ferroviaria Oeste
Plenario del Sindicalismo Combativo
Agrupación Nacional Clasista Antiburocrática (ANCLA)
Coordinadora Sindical Clasista (CSC)
Corriente Sindical 18 de diciembre
Movimiento de Agrupaciones Clasistas (MAC)
Lista Multicolor de la CTA Autónoma
CEAVI (UNA)
CEDAM (UBA)
Centro de Estudiantes de ciencia y tecnología (UNSAM)
Centro de Estudiantes de Farmacia y Bioquímica (UBA)
Centro de Estudiantes de Veterinaria (UBA)
Centro de estudiantes del Terciario 39 de Vicente López
Centro de estudiantes del Terciario 51 de Pilar
Centro de Estudiantes Escuela de Enfermería Cecilia Grierson
Comisión interna Lustramax
Centro de Estudiantes Visuales UNA
Centro de Estudiantes Instituto Superior Form Docente y Técnica Nrp 9 La Plata
Centro de Estudiantes Instituto Formación Docente Nro 35
Acción Ecológica Anticapitalista
Agrupación ambiental anticapitalista Alerta Roja
Ambiente en Lucha
Coordinadora Basta de Falsas Soluciones
Red Ecosocialista
Tribuna Ambiental
Isadora, mujeres en lucha
Juntas y a la Izquierda
Las Rojas
Libre Diversidad
Mumalá
Pan y Rosas
Plenario de trabajadoras
Autoconvocatoria por la suspensión del pago e investigación de la deuda (Dialogo 2000, ATTAC – CADTM Argentina, CPI, EDI Economistas de Izquierda, PRML, Cuba-MTR, TUN 29 de Mayo, JR Che, Opinión Socialista, FeTERA, LyF La Pampa y Desde el Pie – La Pampa, Mesa Coordinadora de Jubilades y Pensionades, Asamblea de Villa Pueyrredón, Emancipación Sur, Propuesta Sur Rosario, Hilo Rojo Colectivx Militante, Partido de la Liberación, Agrupación 29 de Mayo – Presidencia del CEJVG, Frente Popular Dario Santillan, Colectivo Reagrupando, Coordinadora por el Cambio Social: Frente de Organizaciones en Lucha / Movimiento de los Pueblos, Por un Socialismo feminista desde abajo: Frente Popular Darío Santillán – Corriente Plurinacional, MULCS Movimiento por la Unidad Latinoamericana y el Cambio Social, Movimiento 8 de Abril / FAR y COPA en Marabunta Corriente Social y Política / FOB Autónoma / OLP Resistir y Luchar / Igualdad Social)
Barrios de Pie
Colectivo militante diciembre
Democracia Socialista
Frente de Izquierda Unidad : Izquierda Socialista (IS) – Movimiento to Socialista de los Trabajadores (MST) – Partido de Trabajadores Socialistas (PTS) – Partido Obrero (PO)
Frente Popular Darío Santillán
Libres del Sur
Marabunta, Corriente social y política
Movimiento Sin Trabajo Teresa Vive
Movimiento Sur
MTR 12 de Abril
Nuevo MAS
Organización Revolucionaria Guevaristas
Polo Obrero
Venceremos Partido de Trabajadores

Yargıtay’dan işçi hareketi açısından kritik karar

0

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 9 Haziran 2022 tarihinde emsal niteliğinde aldığı bir kararla, patronların gerçekleştirdikleri işkolu tespit başvurusunun, bir sendikanın aynı işletmede veya işyerinde sağladığı çoğunluğun tespiti açısından bekletici mesele yapılamayacağına karar verdi. Bu karar, Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’nın (TÜMTİS) bir Alman firması olan Kühne Nagel’de toplu sözleşme yapma yetkisinin kesinleştirilmesine dönük olarak verilmiş olsa da kararın taşımakta olduğu emsal niteliği, bütün işçi hareketi açısından kritik bir önem taşıyor.

12 Eylül 1980 darbesinin patronlara sağladığı birçok antidemokratik hak ve yetki bulunmakta. Bu antidemokratik hakların patronlar tarafından en çok kullanılanlarından biri, patronların, sendikaların işyerlerinde elde ettikleri ve ertesinde Çalışma Bakanlığı tarafından onaylanan çoğunluk tespitlerine gerçekleştirdikleri itiraz. Bu sözde yasal itiraz aracılığıyla, toplu sözleşme yapmak için gereken çoğunluk tespiti mahkemelerde yıllar boyunca uzatılıyor, böylece sendikalaşmış olan işçilerin yılması ve vazgeçmesi bekleniyor. Bu durumun en güncel iki örneği Yemeksepeti ve Termokar. Halbuki sendika üyelikleri artık e-devlet üzerinden yapıldığı için sahtekârlık ihtimali da ortadan kalkmış durumda; noterler üzerinden sendika üyeliklerinin yapıldığı dönemden kalma olan bu çoğunluğa sözde itiraz hakkı, aslında bir yalanın üzerine kurulu.

Patronların sendikalaşmayı durdurmak için en sık başvurdukları ikinci “yasal” yöntem ise işkolunu değiştirmek, böylece işçilerin kendi sektöründeki sendikalarla buluşmasını engellemek veya halihazırda yapılmış olan üyeliklerini düşürmek. Bunun son zamanlarda en çok bilinen örneği Yemeksepeti oldu. Taşımacılık sektöründe olan Yemeksepeti kuryeleri ve depo işçileri TÜMTİS’te örgütlenmeye başlamışlarken, şirket yönetimi bir gecede işkolunu ofis-büro sektörüne çevirerek, yüzlerce sendika üyeliğinin düşmesine neden oldu.

Kühne Nagel’deki durum Yemeksepeti’yle tam bir benzerlik taşımıyor. Zira Kühne Nagel patronu, bunun oldukça uzun yıllar sürdüğünü bildiği için, sendikanın yetki almasının önüne geçmek uğruna aynı zamanda bir işkolu tespit başvurusu da gerçekleştirmişti. Yargıtay’ın emsal niteliğindeki kararı bu açıdan önemli: Artık bir sendika, kendi işkolunda olmasına rağmen işkolu değiştirilmiş ve işkolu tespit başvurusu yapılmış olan bir işyerinde veya işletmede, çoğunluğu sağladığı anda toplu sözleşme yapma yetkisini de elde edebilecek. Böylece işkolu tespit başvurusunun yıllar süren ve işçilerin moralini bozan yıpratıcı sürecinin önüne geçilebilecek.

Bu emsal karar bir başlangıç sayılmalı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Bilgin eğer gerçekten iddia ettiği gibi Türkiye’deki sendikalaşma oranlarından şikâyetçi ise, bugün sendikalaşmanın önündeki en büyük engel halini almış olan patronların çoğunluğa yasal itiraz “hakkını” kaldırmalı. Ancak Bakan Bilgin samimi değil, sadece göz boyamak istiyor. Patronların bu sözde “hakkını” onların ellerinden çekip alabilecek biricik güç işçi hareketi olmayı sürdürüyor. Bahsini ettiğimiz Yargıtay kararının da “hukukun üstünlüğüne” değil, sendikalaşan Kühne Nagel işçisinin mücadelesine dayandığını unutmayalım.

Saldırılara rağmen mücadeleler sürüyor

0

Ekonomik kriz, işçi ve emekçiler için her gün daha da ağırlaşıyor. Hazine ve Maliye Bakanının itiraf ettiği gibi patronların daha çok kazanması için krizin tüm yük işçi ve emekçilere sırtına bindiriliyor. Durum öyle bir noktaya geldi ki “tarihi” ilan edilen asgari ücret zammı hiçbir şeye yetmemeye başladı. Bugün asgari ücretle çalışan herkes -tüm aile çalışsa dahi- yoksul durumda.

İşçi ve emekçilerin gündemi yalnızca ücretlerle sınırlı değil; çalışma koşulları, fazla mesailer, hak gaspları, mobbing gibi birçok sorun iş yaşamının tamamında emekçilerin temel sorunları arasında yer alıyor. Birçok fabrika ve işyerinde emekçiler bu sorunlara karşı henüz yalıtık da olsa örgütleniyor ve mücadele ediyor.

Asgari ücrete yapılacak ara zam görüşmelerinde Çalışma Bakanı Bilgin, örgütsüzlüğün düşük ücretler konusunda en büyük sorun olduğunu söyledi. Ancak hem kendi bakanlığının hem de hemen yanı başında oturan patron temsilcilerinin bu sorunun ana nedeni olduğunu eklemeyi unuttu. Her sektörden emekçiler insanca bir yaşam için mücadeleye ve örgütlenmeye giriştikleri anda patronlar işçileri işten çıkararak saldırıya geçiyor.

TMK, Efe Rakı, Smart Solar, Alpin Çorap, Lezita, Termokar fabrikalarında birçok işçi sendikaya üye oldukları için işten çıkarıldı. İşten atılan işçiler basın açıklaması, üretim durdurma ve direniş gibi birçok yöntemle mücadelelerini sürdürüyorlar. Bakan Bilgin örgütsüzlük konusunda samimi ise yapması gereken ilk şey işten çıkarmaları yasaklamak için harekete geçmek olmalı, böylece örgütlenmeye karşı en kuvvetli saldırı aracı patronların elinden alınmış olur.

Mücadeleler yalnızca bu kadarıyla sınırlı değil. Sağlık çalışanlarının kötü koşullar ve ücretlere karşı grevleri devam etmekte, Neşe Plastik’te ve Mutlu Akü’de grevler TİS’te anlaşmaya varılıncaya kadar sürdü, Paşabahçe’de işçiler fazla mesaiye kalmama eylemi gerçekleştirdi, Ağaç A.Ş. işçileri direnişlerini TİS hakkı kazanarak zaferle bitirdi.

Ekonomik krizde derinleşme ve faturanın işçi ve emekçilere yüklenmeye çalışılması önümüzdeki aylarda da devam edecek. Buna karşı emekçilerin mücadeleleri tüm saldırılara rağmen sürmeye devam edecek. Bugün yapılması gereken, bu mücadeleleri birleştirmek ve insanca yaşamın imkânlarını yaratmak.

Sri Lanka’da halk ayaklanması hükümeti devirdi!

0

Sri Lanka bugün dünya kapitalist krizinin en şiddetli olduğu yer. 9 Temmuz’da ülkenin dört bir yanından gelen yüz binlerce kişinin içinde olduğu dev bir gösterici topluluğu cumhurbaşkanlığı sarayını ele geçirdi, binlerce kişi başbakanın evini ateşe verdi. Cumhurbaşkanı ve başbakan kaçtılar ve bir askeri üsse saklandılar. Birkaç saat sonra, Cumhurbaşkanı Gotabaya Rajapaksa ve başbakan istifalarını açıkladılar.

Sendikaların çağrısıyla başkent Kolombo’da muazzam bir kalabalık toplandı. Adada neredeyse hiç ulaşım aracı veya yakıt olmadığı için pek çoğu birkaç günlük yürüyüşle başkente geldi.

Üç ayı aşkın süredir genel grevler ve kitlesel gösterilerle devam eden büyük halk isyanı, emekçilerin yaşadığı ekonomik felaket karşısında işçi sendikaları, köylü ve öğrenci örgütlerinin çağrısıyla 31 Mart’ta başlamıştı.

Uluslararası kapitalist kriz, gıda ve yakıtı daha pahalı hale getirdi; Çin, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ne olan dış borç ödenemez hale geldi ve kapitalistler dolarlarını ülke dışına çıkardı, devlet dövizsiz kaldı. Devletin son aylarda yakıt veya diğer ithal ürünleri satın alacak doları kalmadı. Toplu taşıma durdu, benzin satılmadı, elektrik ve gaz kesildi, en temel ilaçlar kalmadı. Birçok işçi işten atıldı veya ücretsiz olarak izne çıkarıldı.

Sri Lanka, Hindistan’ın güneyinde bulunan ve 22 milyon nüfusa sahip bir ada ülkesi. Çay, hindistancevizi, hindistancevizi yağı ve pirinç gibi geleneksel tarımsal ihracatına ek olarak, ucuz işgücü sayesinde son 20 yılda tıpkı diğer Asya ülkelerinde olduğu gibi çokuluslu şirketlerle bağlantılı şirketleriyle büyük bir tekstil ihracatçısı haline geldi. Bugün Sri Lanka “dünyanın sutyen fabrikası” olarak anılıyor. Mevcut kriz ve şiddetli enflasyondan ve rupinin (yerel para birimi) devalüasyonundan önce tekstil işçileri (350 bin kişi) ayda 62 dolar kazanıyorlardı, şimdi daha da az kazanıyorlar.

Anayasaya göre bu hafta parlamento yeni bir geçici cumhurbaşkanı atamalı.

Ayaklanmanın önderleri, Rajapaksa iktidardan düşene kadar hükümet binasından çıkmayacaklarını açıkladılar. Başka önderler ise yalnızca mevcut yöneticilerin gitmesini talep etmekle kalmayıp, siyasi sistemin tamamen değişmesini ve halkı gözeten yeni bir ekonomik planın gerekli olduğunu ileri sürdüler. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bu muazzam halk ayaklanmasını selamlıyoruz. Halkı bu kapitalist felaketten kurtaracak köklü ekonomik önlemleri ancak isyana öncülük eden işçi sendikaları ile köylü ve halk örgütlerinden oluşan bir hükümetin alabileceğine inanıyoruz.

LGBTİ+fobiye, erkek şiddetine ve cezasızlık politikalarına karşı mücadelemiz sürecek

0

İlk Onur Yürüyüşü, 28 Haziran 1969’da New York’ta Stonewall Inn barına yapılan polis baskını ve şiddetine karşı ayaklanmanın ve protestoların birinci yıldönümünde düzenlenmişti. O tarihten bu yana yürüyüşü de kapsayan Onur Haftası, başta LGBTİ+lar olmak üzere kadınlar ve patriyarkal sistemden nasibini alan tüm özneler için simgesel bir anlam taşımakta. Stonewall Ayaklanması’nın 53. yılını devirirken, 1969’dan bu yana değişmeyen polis şiddeti bu yıl da Türkiye’de LGBTİ+ mücadelesinin önünü kesmeye çalıştı.

Önce Onur Haftası kapsamında gerçekleştirilmek istenen etkinlikler “Huzur, güvenlik ve esenliğin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla” yasaklandı, onu paramiliter çetelerin yürüyüşü engellemeye yönelik çağrıları takip etti ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Bizi cinsiyetsizleştirip, LGBTİ yapacaklarmış” açıklamasıyla LGBTİ+ları hedef gösterme ve nefret kampanyaları örgütlendi. Peki sonuç? Tüm engellemelere rağmen Beyoğlu’nda lubunyalar bir araya gelebildiler ve basın açıklaması okundu. Gezi İsyanı’na atıfta bulunularak LGBTİ+fobiye, erkek egemen devlet politikalarına, heteroseksizme ve şiddete karşı yeniden “Direniş” temasıyla gerçekleşen Onur Haftası’na sosyalist ve feminist örgütlerden de dayanışma ve destek geldi. Sonuçta yarına duyduğumuz umut, birbirimizden aldığımız cesaret gücümüz oldu ve mücadelemizde ısrarcı olduk, olmaya da devam ediyoruz.

Cezasızlığa karşı bir kez daha İstanbul Sözleşmesi!

Diğer yandan, lubunyaların ve kadınların yaşamını korumayı hedefleyen İstanbul Sözleşmesi’nin dördüncü duruşması da 23 Haziran’da Ankara’da görüldü. Cumhurbaşkanlığı önceki beyanlarını olduğu gibi tekrar etti. Danıştay’ın 20 Temmuz’a kadar kararını açıklamasını bekliyoruz. Sözleşmeden hukuksuzca çekilme kararının cezasızlık politikalarını teşvik ettiği ise hiç bu kadar açık olmamıştı. Pınar Gültekin’i hunharca katleden, halatla bağlayarak varilde yakan, üstüne beton dökerek tam 243 kg varili sözde tek başına arabasına yükleyerek nehre atan, ertesi gün de ailesiyle tatile giden bir faile verilen, daha doğrusu verilmemiş olan ceza, bunun son örneklerinden biri oldu. Sanki katil Pınar’mışçasına Pınar’ın telefon kayıtları, hesap hareketleri irdelenirken katil bunlardan yaratılan senaryo üzerinden aklandı. Üstelik Pınar’ın beton dökülürken henüz canlı olduğuna ilişkin Adli Tıp raporu varken, cinayetin eziyet ederek işlenmediğinden hareketle katile haksız tahrik indirimi de verildi.

Erkek yargı, tıpkı Pınar Gültekin davasında olduğu gibi, kadın cinayeti faillerine haksız tahrik indirimiyle ödül gibi cezalar veriliyor. Hatta Hafize Kurban cinayetinde olduğu gibi, verilen indirimi yetersiz bulup yıllar sonra kararı bozarak cezaları düşürmeye çalışıyor. Bu cezasızlık politikası bundan sonraki potansiyel failleri de cesaretlendiriyor ve erkek şiddetini güçlendiriyor. Onur ayını geride bırakıyoruz ama bedenlerimize, emeğimize ve kimliklerimize dört bir taraftan saldıran erkek egemen kapitalist düzene karşı isyanımız dinmiyor. Kadın ve trans cinayetleriyle nefret suçlarının acilen önlenmesi, cezasızlığa karşı etkin soruşturma yürütülmesi, iyi hal ve haksız tahrik indirimlerine son verilmesi, İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284’ün uygulanması taleplerimizi ısrarla sürdürmemiz gerekiyor. Tam da bu yüzden lubunyalar ve kadınlar olarak birlikte aktif politik özneleri olduğumuz, düzen partilerinden bağımsız, seçim hesaplarını değil mücadelelerimizi ve taleplerimizi temel alan ve ilerleten bir acil eylem planı çerçevesinde kurulacak bir ittifaka ihtiyacımız var.

Dış borç kimin borcu?

0

Türkiye, emperyalizme bağımlılığı neticesinde toplumsal artı değerin dışarıya aktığı bir ülke. Bu kapsamda küresel ekonomiye entegre olduğu her dönemde dışarıya artı değer akışı yaşamak zorunda. Bu akış tarih boyunca çoğunlukla bütçe açığı veya cari açık vererek ya da dış borçlanma yoluyla kendini göstermiştir. Dış borç olgusu emperyalist ülkelere bağımlılığın en net göstergelerinden biridir. Dış borçlanma, emperyalizmin sermaye ihracı için ve mali oligarşinin dünya ekonomisini kontrol etmesinin en temel araçlarından biridir. Türkiye’nin de iktisadi açıdan bağımlı bir ülke olarak hiç kapanmayan dış finansman ihtiyacı bu dış borcun ana sebebidir.

Türkiye 2001 krizi ve ardından gelen Kemal Derviş politikalarına kadar kamu borçlanması ve bütçe açıklarıyla büyüyen bir ülke idi. Kemal Derviş’in uyguladığı IMF programıyla kamu yerine özel sektör ve hanehalkı borç stoklarını artıran ve bütçe açığı yerine cari açıkla büyüyebilen bir ülke haline geldi. Bu yeni modelin fiili uygulayıcısı da AKP hükümetleri oldu. Fazlasıyla dış finansmana ihtiyaç duyan bu model 2008 kriziyle birlikte aksamaya başladı. Günümüzün geçmişten farkı ise hem cari açık hem bütçe açığı hem de dış borçlanmanın aynı anda artıyor oluşu. İktisadi çöküşün ayak sesleri hiç bu kadar yoğunlaşmamıştı.

Bu yazı yazıldığı sırada en son açıklanmış olan dış borç verileri Nisan 2022 tarihli verilerden oluşuyor. Buna göre Türkiye’nin bir yıl içinde ödenmesi gereke kısa vadeli dış borç stoku, yani vadesine 1 yıl ya da daha az kalan borç stoku 182,4 milyar dolar. Bu kısa vadeli dış borç stokunun döviz kompozisyonu yüzde 45,5’i dolar, yüzde 24,9’u avro, yüzde 9,9’u TL ve yüzde 19,7’si diğer döviz cinslerinden oluşuyor. Bu borcun 35,3 milyar doları (29 milyar doları kamu bankalarına ait olmak üzere) kamuya, 29,4 milyar doları Merkez Bankası’na, 117,6 milyar doları ise özel sektöre ait. 2022 yılında sadece şubat-aralık döneminde, kamu sektörü 22,8 milyar dolar, özel sektör 44,3 milyar dolar olmak üzere, 67,1 milyar dolarlık dış borç ödemesi yapılacak. Bu borç cebimizden kısa vadede çıkacak borç miktarıydı. Türkiye’nin toplam dış borç stoku verileri 2021 Aralık ayı itibarıyla 441 milyar dolar. Bu borcun GSYH’ye oranı yüzde 54,9. Bu oran dış borç yükümüzü ifade ediyor. Tarihsel rekor ise yüzde 60 ile 2020 sonunda kırılmıştı, yani dış borç yükü anlamında hâlâ tarihsel rekora çok yakın bir konumdayız.

İstatistikler tek başına bir şey anlatmaz, rakamları daha da detaylandırmak olayları bağlamından koparmak olur. Mesele şunu bilmektir: Dış borç bir yüktür. Türkiye’nin ABD ve AB bankalarına ve borsalarına milyarlarca dolar aktarması Türkiye’nin iktisadi bağımlılığının bir koşuludur. Bu bağımlılık ilişkisi kapitalizm altında var olduğumuz sürece bitmeyeceği gibi dış borç sarmalı bir şekilde artacaktır. 1854’te alınmaya başlanan ilk dış borcun son vadesi 1954’te ödenmişti. 100 yıllık bir yük oluşturmuştu. Bu süreçte belirli dönemlerde ülke vergi gelirleri tamamen Avrupa finans çevrelerinin eline geçmişti. Bağımlılık ve borç ilişkisi karşılıklı olarak iktisadi sömürünün koşullarını yaratmıştı. Şimdi ise altına imza attığımız borç senetleri geleceği ipotek altına almaya devam ediyor. Hem de geçmişe göre daha büyük bir faiz yükü ve anapara ödemeleriyle…

Yukarıda bahsedilen borçların kefili Türkiye’deki işçi ve emekçilerdir. Bu borçtan hiçbir fayda görülmediği gibi alınan borç çoğu zaman kamunun üstlenmesiyle özel sektörden hazineye aktarılıyor. Sosyal kesintiler, vergi artışları ve enflasyonla bu borç zorla bizlere ödettiriliyor. Yaşadığımız hayat pahalılığı yani yüksek enflasyon, borcun enflasyon yoluyla halka ödettirilmesi olarak da pekâlâ okunabilir. Ülke dışına akıtılan milyarlarca dolarlık paralarla ülkedeki en acil iktisadi ve toplumsal problemler çözüme kavuşturulabilir. Tarımda ve enerjide dışa bağımlılığın ilgası için dış borç ilişkisi ortadan kaldırılarak planlı bir sanayi yaratacak şekilde ekonomi yeniden organize edilebilir. Dolayısıyla bu borçların reddi, bağımsız bir ekonominin temel koşullarından biridir. Ülke zenginliklerinin kan emici uluslararası finans tekellerine değil bu zenginliğin gerçek yaratıcısı olan emekçi halka ait olduğunu biliyor ve bu borcu reddediyoruz. Dış borç ödemeleri durdurulsun!

Suriye operasyonu seçim kazandırır mı?

0

Seçimlerin yaklaşmasıyla baskı, kutuplaştırma ve savaş politikalarına hız veren Saray rejimi, geçtiğimiz ay Suriye’ye dönük bir harekât hazırlığı olduğunu duyurmuştu. O zamandan bu yana henüz somut bir adım atılmamış olmakla birlikte Erdoğan, 27 Haziran’daki kabine toplantısının ardından bir kez daha “Suriye sınırımızda oluşturmaya başladığımız güvenlik koridorunun eksiklerini tamamlamayla ilgili hazırlıklarımız biter bitmez yeni harekâtlara başlayacağız” açıklamasında bulundu.

Suriye’ye dönük yeni bir harekât için ABD ve Rusya’nın ikna edilmesine yönelik çalışmalar ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi alanındaki operasyonlar devam ederken, bir yandan Saray rejimi Öcalan’la görüşmelerin yeniden başlayabileceğine dair haberler sızdırıyor. Bu sırada HDP’ye dönük saldırılar, hapishanelerdeki insanlık dışı uygulamalar, Kürt gazetecilere yönelik baskılar hızını kaybetmeden sürüyor.

Cumhur İttifakı, seçimleri kaybetme ihtimali arttıkça, Kürt halkının oylarını kazanabilmek için umutsuzca girişimlerde bulunuyor. Bir yandan Saray’a boyun eğmeyen HDP’yi kapatma davalarıyla, Kobane davası gibi düzmece iddianamelerle baskı altında tutarken, diğer yandan Kürt hareketi liderliği içerisinde ihtilaflar çıkarmaya çalışarak kendisine alan açmaya çalışıyor. 2015’te kendi himayesinde gerçekleşen Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını ilan ederek çözüm sürecini sonlandıran Erdoğan, Van’daki konuşmasında “Silaha sarılarak çözüm sürecini bitirmenizi kim istedi diye sorun” diyerek, uyguladığı baskı ve şiddet politikalarının faturasını da HDP’ye kesmeye çalışıyor.

Bütün bu Saray mühendisliklerinin içerisinde yer almayan tek seçenek, antidemokratik uygulamaların sonlandırılması ve Kürt halkının demokratik haklarının tanınması. Baskı ve şiddet politikalarının genelleştirilmesi üzerinden temellenen AKP-MHP ittifakı için bu, kendi varoluşlarının inkârı demek. Tam da bu nedenle, Kürt halkının temel taleplerini gerçekleştirmek yerine her türden Saray entrikasını devreye sokarak politik durumu kendi lehlerine değiştirmeye çabalıyorlar.

Bu konuda Cumhur İttifakı büyük bir avantaja sahip: düzen muhalefetini oluşturan Millet İttifakı ve çeperindeki 6’lı Masa. AKP-MHP ittifakının baskı ve şiddet politikalarına sesini yükseltmeyen, hatta bu politikaları çoğunlukla onaylayan 6’lı Masa partileri, Kürt meselesine yalnızca HDP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendi adaylarını desteklemesi çerçevesinden yaklaşıyor. Düzen muhalefetinin bu sinik tutumu, Erdoğan’ın bu alanda yeni hamleler yapabilmesine imkân tanıyan başlıca etmenlerden.

Düzen muhalefetinin sınır ötesi operasyonlarda da tam desteğini alan Erdoğan, seçimler öncesinde Suriye’ye dönük yeni bir müdahale için bütün imkânları zorlayacak. Bunun için hiç şüphesiz, öncelikli koşul ABD ve Rusya’nın onayını alabilmek. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle ortaya çıkan politik konjonktürden yararlanarak, bu doğrultuda tüm kartlar pazarlık masasına sürülüyor. Erdoğan’ın umudu, bu operasyonla ekonomik çöküşün ve politik çürümüşlüğün üzerini bir süreliğine de olsa örtebilmek, başta HDP olmak üzere tüm muhalefet kesimleri üzerinde baskıyı artırmak ve seçimlere bu koşullar altında girerek yeni bir zafer elde etmek.

1 Kasım seçimlerinin hayaliyle yaşayan Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın yüzleşmek istemediği gerçek ise, ekonomik ve siyasi alanlardaki iflasın ulaştığı derinlik. ABD ve Rusya’dan icazet alınarak yapılabilecek kısmi nitelikli bir sınır ötesi operasyonun Cumhur İttifakı’nın kaybettiği oyları geri getirmesi artık mümkün değil. Ne var ki, Cumhur İttifakı’nın karşısına gerçek bir siyasi alternatif çıkmadığı sürece, içinde bulunduğumuz baskı ve sefalet koşulları benzer biçimde sürecek. Bu nedenle, sosyalistlerin, HDP’nin, emek örgütlerinin düzen partilerinden bağımsız emek eksenli bir ittifakı hayati gerekliliğini koruyor.

Bitmeyen aşama, gelmeyen ikinci devre!

0

Birgün gazetesinden Doğan Tılıç yaklaşan 2023 cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine, “Hele bir ilk devre bitsin. Tek adam rejimi gitsin. İkinci devreyi belki bir başka 11’le oynayacağız” diyerek sosyalist hareketin de Erdoğan karşısında 6’lı Masa’nın adayına oy vermesi gerektiğini yazdı. Benzer açıklamaları Sol Parti dışında TİP, TKP, EMEP gibi önde gelen sosyalist partiler de yaptığı için bunun solda genel bir tutum olduğunu söyleyebiliriz. HDP de benzer bir eğilim içinde, ama 6’lı Masa’yla ilişkisi açısından farklı bir taktik izliyor. Hepsinin tek koşulu adayın “çok fazla” sağcı olmaması! Nitekim örneğin Mansur Yavaş’a hayır derken Ekrem İmamoğlu ya da Kılıçdaroğlu’nu münasip gördükleri anlaşılıyor. Biz bu yaklaşımın aşamalı bir program anlayışının ürünü olduğunu ve niyet ne olursa olsun kriz içindeki burjuvaziye hayat öpücüğü vermekten öte işe yaramayan bir sonuç üreteceğini düşünüyoruz. Ama dahası bu tutumun tutarsız olduğunu da düşünüyoruz. Çünkü eğer temel belirleyici koşullar ise, ki bu çok önemli, mevcut iktidar adayının karşısındaki muhalif adayın kim olduğunun bir önemi olamaz. Neticede somut örnekte onu öneren 6’lı Masa’nın sınıfsal ve politik/programatik niteliği zaten ortada. Anlatmaya çalışalım…

Öncelikle sermayeyle, özellikle de finans kapitalle ilişkilendirmeksizin devlet ve burjuva siyasal hareket analizi yapmamak gerekir. Bu açıdan bakıldığında 2023 seçimleri öncesi Türkiye’de, ister iktidarda ister muhalefette olsun, İslamcı ve Türkçü hareketlerin rol ve pozisyonlarını ve devlet aygıtının güncel halini anlamaya dönük analizlerde ekonomi-politik bağlam sıkça göz ardı edilebilmekte. Evet, her şeyi her zaman ekonomi belirlemiyor. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında politik olanın ekonomi üzerinde artan oranda göreceli ağırlığını da görüyoruz. Ama bu yine de her şeyin üstyapıda başlayıp bittiği anlamına gelmiyor.

Ekonomik altyapıdan soyutlanmış üstyapısal analiz ve açıklamaların en azından işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların bir bağımsız politik program ve mücadele hattı örgütlemesi imkânını tahrip etme tehlikesi var. “İkinci devre” metaforu tam olarak bu tehlikeyi ihtiva ediyor ve ne yazık ki dünyada da yaygın. Bu açıdan ekonomi-politik bağlama gerçekten dikkat etmek zorundayız. Aksi takdirde iktidarın iflas etmiş neoliberal otoriter yönetimi karşısında 6’lı Masa’nın, sermaye adına, kapitalist sömürüye yeni kıyafetler giydirmesi anlamına gelecek 2023 kostümlü balosu geniş toplum kesimleri için tek seçeneğe dönüşebilir ve hatta cezbedici hale gelebilir. Çünkü sınıfsal niteliğini kurcalamadığınız takdirde demokrasi, özgürlük, hukuk gibi terimlerin büyüsüne kapılmamak mümkün olmayabilir.

Peki, bu, Türkiye’nin içinde bulunduğu derin kapitalist ekonomik/sosyal/siyasal kriz ve yıkım koşullarını göz ardı etmek anlamına gelir mi? Kuşkusuz hayır! Politika daima somut zemin üzerinde yapılmalı. Gerçek hoşumuza gitmese de gerçektir ve nesnel koşulları seçemeyiz. Dolayısıyla ilkelerden ödün vermeden somut gerçekliğe müdahale etmemiz, tutum almamız ve taraf olmamız gerekir. Taktikler de bunun için var. Ama taktik lastik değildir. Sınırsız şekilde istendiği gibi çekip bükülemez. Taktikleri, koşulları gerekçe göstererek, amacının ötesine taşımak ve aşırı zorlamak onları taktiksel adımlar olmaktan çıkarıp stratejik kavrayış haline getirebilir. Bu tutum genelleştirilir ve her seçim ve durumda en az kötü adayın desteklenmesi politikasına dönüştürülürse, ki Türkiye en azından 12 Eylül 2010 referandumundan bu yana bu sarmalın içinde görünüyor, artık taktiksel bir tutumdan değil reformist bir politik kavrayıştan ve izlenimci/uyarlanmacı bir programdan bahsedilebilir. Ehvenişer politika varsa bağımsız devrimci sınıf tutumu yoktur. Biz buna devrimci önderlik krizi diyoruz. Dolayısıyla taktiksel tutumların amacı düzen siyasetine uyarlanmak değil, işçi sınıfının ve emekçilerin bağımsız sınıf çıkarlarını savunmak olmalıdır. Aday seçmek, aşamalar ileri sürmek, koşullarla değil program anlayışlarıyla ilgili görünüyor.

Birleşik Krallık: Boris Johnson, skandallar ve grevler sonucu istifa etti

0

Muhafazakâr Parti’nin basıncıyla karşı karşıya kalan Boris Johnson, 7 Temmuz günü istifasını sundu. Kabinesi içinde bir önceki başbakanı ve diğer yetkilileri içeren seks skandalından doğan hoşnutsuzlukla bağlantılı olarak başlayan istifa dalgası, Johnson’ın geri çekilmesi yönünde basıncın zeminini hazırladı.

Johnson’ın istifasını tetikleyen, partisinin milletvekili Chris Pincher’a yönelik cinsel taciz suçlamalarına rağmen Pincher’ın görevde kalmasına tepki amaçlı kabinesinde yaşanan 50’den fazla istifa oldu. Muhafazakâr Parti’nin çoğunluğu, Brexit yanlısı Johnson’ın parti liderliği ve başbakanlığını reddederek kendisine sundukları desteği geri çekti. Ancak Johnson, yeni parti lideri ve İngiltere başbakanı seçilene kadar görevde kalacak. Hem Muhafazakâr Parti hem de İşçi Partisi muhalefeti, Johnson’ın o zamana kadar görevde kalmasına karşı çıktı; bu da krizi daha da derinleştirdi.

Bu istifa skandalı, Birleşik Krallık’ta 1980’lerden bu yana yaşanan en güçlü ekonomik ve toplumsal krizlerden birinin çerçevesinde de gerçekleşmekte. Artan enflasyon; taşımacılık, eğitim, sağlık ve adli hizmet sektörlerinde son 30 yılda gerçekleşen en büyük grevler; sefalet ücretlerine ve işçi haklarına saldırılara karşı protestolar ve başka eylemler… Tüm bunlar cinsel taciz davasının gölgesinde kaldı gibi gözükse de işin aslı, cinsel taciz davası bardağı taşıran son damlaydı. Tüm Avrupa’da olduğu gibi Birleşik Krallık’ta da derinleşen kriz, Putin’in Ukrayna’daki emperyalist işgalinin süreceği hesaba katılırsa gelecek aylarda daha da kötüleşecek.

Boris Johnson’ın istifası Brexit ile başlayan ve Covid-19 pandemisiyle, Birleşik Krallık’taki sert kapanma tedbirleriyle, kemer sıkma politikalarıyla ve Ukrayna’daki savaşla kötüleşen krizin düğümünün çözülmeye başladığına işaret ediyor. Demiryolu işçilerininki gibi işçi sınıfı grev ve eylemlilikleri, ağırlaşan kriz karşısında yapılması gerekene dair yol gösteriyor. Bu nedenle devam eden grevlerle uluslararası dayanışma göstermek önem taşımakta. Demiryolu ve taşımacılık işçilerinin zaferi, hükümetlerin kemer sıkma politikalarıyla karşı karşıya olan Avrupa işçi sınıfının zaferi olacaktır.

Ücretler sabit, kiralar uçuyor

0

Yaşadığımız çoklu kriz ortamında en acil sorunlarımızdan biri barınma sorunu. Enflasyonla birlikte kiralar da artıyor; alım gücü günden güne düşen emekçiler ise artan kiraları ödeyemeyecek durumdalar veya insanca yaşayabilecekleri bir ev bile bulamıyorlar. Kira sorunu öyle yakıcı bir halde ki, cinayetle bile sonuçlanan ev sahibi-kiracı kavgaları yaşanıyor artık. İktidar gerçek enflasyonu gizleyerek bunun kira artışlarına etkisini de hasır altı etmiş oluyor, ancak barınma krizinin yarattığı basınçla birlikte göstermelik bir çözüm sunmak zorunda kaldı.

Haziran ayında kira artışı sorunu için kira zammına yüzde 25 sınırlama getiren geçici bir düzenleme kabul edildi. Düzenleme sadece devam eden kira sözleşmeleri için geçerli olduğundan yeni kiracılar için hiçbir anlam ifade etmiyor. Düzenlemeyle birlikte kiralık ev ilanını geri çekip daha yüksek fiyatla tekrar yayınlayan ev sahipleri oldu. Ev sahiplerinin kiracılara boş tarihli tahliye taahhütleri imzalatacakları ve kayıtdışılığın artacağı bekleniyor. Dolayısıyla bu düzenleme, yoksulluk sınırının altında yaşayan 51 milyon kişinin sorununu çözmekten oldukça uzak. Ancak fahiş kira artışları basitçe ev sahiplerinin açgözlülüğüne indirgenebilecek bir mesele de değil. Çünkü temel sebep hükümetin ekonomi politikaları. Adalet Bakanının “şartlar nedeniyle alınan bir tedbir düzenlemesi” sözündeki şartlar, esasında bu ekonomi politikalarının emekçilerin hayatında yarattığı yıkım işte!

Barınma sorununun çözümünün, rant politikaları uğruna tercih edilmediği çok açık. Milyonlarca daire boştayken konut sayısı artmaya devam ediyor ancak ev sahibi sayısı azalıyor, çünkü konutlar sayılı kişinin elinde toplanıyor. Gereğinden fazla konut olduğu halde hâlâ daha ormanlar, su havzaları, kent çeperleri yapılaşmaya açılıyor. Örneğin, yakın zamanda Çekmeköy’ün en büyük yeşil alanı olan Çekmeköy Kışlası’nda bir inşaat projesi başlatıldı. Proje kapsamında kışla alanına 1774 konut, 141 villa ve 56 ticari alan inşa edilecek. İstanbul’un her bir karışı benzer örneklerle dolu. Ya da son olarak Okmeydanı-Fetihtepe ve Beykoz-Tokatköy’de olduğu gibi, asıl amacın depreme dayanıklı ve nitelikli konutlar sağlamak değil, ihaleler üzerinden şirketlerin kârına kâr katmak olduğu kentsel dönüşüm projeleriyle yoksul halk yerinden edilmeye çalışılıyor. Mahalle sakinlerine 1500 TL kira yardımı verip milyonlarca lira borç yıkacaklar.

Enflasyon acilen düşürülmeli, emekçilerin alım gücünün düşmesi engellenmeli. Ücretlere gerçek enflasyon oranında üç ayda bir zam talebi, temel ihtiyaçlardan biri olan barınmanın karşılanabilmesi açısından da hayati önem taşımakta. Bununla birlikte boş konutların barınma ihtiyacı olanlara tahsis edilmesi, bankaların ve büyük inşaat firmalarının kamulaştırılması ve planlı konut ve ekonomi politikalarının hayata geçirilmesi taleplerini de ısrarla vurgulamamız ve bu doğrultuda mücadelemizi sürdürmemiz gerekiyor.

Anahtarımız, örgütlenme ve mücadele!

0

Emperyalist kapitalist sistemin 2008’den bu yana derinleşen krizi, bir süredir dile getirdiğimiz gibi “çoklu krizler” biçiminde açığa çıkıyor. Bu duruma iktidarların verdiği cevap ise mensup oldukları sınıfın saflarını sıklaştırmak. Araçlar ve taktikler değişse de en reformistinden en bonapartistine burjuva rejimlerin uzlaştığı zemin açık: işçi sınıfına, onun zaten tarihsel olarak delik deşik edilmiş kazanımlarına sistematik olarak saldırmak ve -mutlaka- örgütlenmelerini, örgütlenme araçlarını zayıflatmak, parçalamak.

Türkiye işçi sınıfının neoliberal dönüşüm süreci içinde uzun yıllardır maruz kaldığı bu durum bugün Tek Adam rejimi altında en çıplak haline bürünmüş durumda. Çok geriye gitmeyelim, pandemiden bu yana bile yaşananlar süreci özetleyecektir: hukuksuz işten çıkarmalar ve sendikalaşmayı fiilen engellemeye dönük baskılar; esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının daha da yaygınlaşması; istihdama destek adı altında işçilerin değil işverenlerin desteklenmesi, emek gücünün ucuzlatılması vd.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) bu yıl dokuzuncusunu yayımladığı Küresel Haklar Endeksi de bu durumu işçi hakları açısından açıkça ortaya koyuyor: Türkiye, çalışanlar için en kötü 10 ülke arasında yer alıyor. Rapor, bu durumun gerekçesi olarak, grevlerin bastırılması, sendikacıların tutuklanması ve sistematik olarak sendikal faaliyetlerin engellenmesini işaret ediyor. Geçtiğimiz dönem işçi ve sendika düşmanı tutumlarını açıkça ortaya koyan Salcomp, Farplas ve ASD Laminat ise Türkiye’de işçi haklarını ihlal eden şirketlerin en başında gösteriliyor.

Bu yazının yazıldığı sıralarda, aynı sendika düşmanı tutum Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Termokar’dan da geliyor. DİSK Birleşik Metal-İş sendikasının örgütlü olduğu fabrikada işverenin, yıllardır yetki sürüncemesinde olan sendikal mücadelede ön safta olan işçileri işten çıkardığını öğreniyoruz.

Öte yandan, başta da dikkat çekmeye çalıştığım, başta sendikalaşma hakkı olmak üzere işçi haklarına dönük tüm saldırıların sistematik ve küresel yönü aynı rapordaki bir diğer veride açıkça görülüyor: Ülkelerin yüzde 77’si işçilerin sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkını engelledi. Yüzde 87’si grev hakkını ihlal etti ve her beş ülkeden dördü toplu pazarlığı engelledi.

Açık ki, Türkiye’de de gördüğümüz gibi burjuva rejimler bu krizden çıkış yolunu iyi biliyor: Eninde sonunda faturayı emekçilere kesmek! Mesele bunu uygulayıp uygulayamayacakları. Bir diğer bildikleri de bu yolu açacak anahtarın, işçi sınıfını güvencesiz ve örgütsüz kılmak olduğu. Tıpkı Yemeksepeti örneğinde gördüğümüz gibi ne kadar büyük, ne kadar kârlı olurlarsa olsunlar işçileri bir sınıf olarak güçlendirecek sendika gibi araçlara bu yüzden tahammülleri yok.

İşçiler, emekçiler olarak bizim de buradan çıkış anahtarını iyi görmemiz ve bunda ısrar etmemiz gerekiyor: En ufak kazanımlarımız, en temel haklarımız için dahi örgütlenmekten, taleplerimiz için mücadeleden ve bu mücadeleleri birleştirmekten öte seçeneğimiz yok.

İran’da binlerce öğretmen maaş zammı istemek ve tutuklamalara karşı çıkmak için sokaktaydı

0

Binlerce öğretmen, maaşlarına zam yapılması ve gerici, teokratik İran hükümeti tarafından tutuklanan öğretmenlerin ve sendika liderlerinin serbest bırakılması talepleriyle İran’ın büyük kentlerinde protestolar düzenledi.

Öğretmen sendikaları, geçen yılın sonuna doğru başlayıp geçtiğimiz haftalarda yoğunlaşan protestolarda 230 öğretmen ve sendika liderinin tutuklandığına dikkat çekiyor.

Tutuklanan aktivistlerden Cafer İbrahimi, Muhammed Habibi ve Resul Bodaghi, “yakınlarıyla görüşme hakkı verilmeden” Evin Hapishanesi’nde tecritte tutuluyorlar.

İran devlet televizyonu geçtiğimiz günlerde öğretmenler sendikasını sabotaj faaliyetlerinde bulunan ve yabancı istihbarat teşkilatları tarafından finanse edilen düşman bir yapı olarak gösteren kısa bir belgesel yayınladı. Sendikacılar ise tüm suçlamaları reddediyorlar ve bunun bir “karalama kampanyası” olduğunu, halkın hoşnutsuzluğunu bastırmak için yapıldığını söylüyorlar. Sendikaya göre hükümet, iddia edilen “casusluk” argümanını sendikalara ve toplumsal örgütlere yönelik baskıyı artırmak için bahane olarak kullanıyor.

Eğitim emekçileri son günlerde başkent Tahran’da ve Ahvaz, Sari, Reşt, Senendec ve Kirmanşah gibi birçok büyük kentte yürüyüşler düzenlediler.

Öğretmenlerin protestoları, farklı toplumsal grupların rol aldığı sayısız grev ve seferberliğin bir parçası. Bunlar, yükselen fiyatların ve ulusal para biriminin değerinin düşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Seferber olanlar arasında itfaiyeciler, hemşireler, yargı çalışanları ve hatta gardiyanlar var. Grevlerin ve seferberliklerin çoğunda maaş zammı talep ediliyor.

İran, yıllardır emperyalist yaptırımların ağırlaştırdığı, şu sıralar Putin’in Ukrayna’yı işgaliyle birlikte daha da ciddileşen ve bu durumun enflasyon üzerinde nüfusun büyük çoğunluğunu etkileyen ciddi sonuçlar yarattığı bir ekonomik kriz yaşıyor.

Krizle karşı karşıya kalan dini liderlerin diktatöryel iktidarı, tahıllar üzerindeki sübvansiyonu kaldırmayı seçti. Bu durum, 85 milyonluk nüfusun yarısının açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede gıda fiyatlarının yüzde 300’e kadar artmasına, dolayısıyla halk arasında hoşnutsuzluğa neden oldu.

İran hükümeti, ürün fiyatlarını yükseltirken ve işçileri ve halk protestolarını acımasızca bastırırken, nükleer silahlara ve balistik füze programına milyarlarca dolar yatırım yapıyor. Tüm bunlar emekçi halkın çoğunluğu tarafından yozlaşmış olarak görülen bir iktidarın özeti niteliğindedir.

Molla diktatörlüğü, tıpkı 2009 ve 2019’da olduğu gibi, bir barut fıçısı misali her an patlamaya hazır olan protestoların üzerinde durmaktadır.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak İranlı öğretmenlerin protestosuyla sonuna kadar dayanışıyoruz ve tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

İşçi sınıfının geleneksel mücadele yöntemleri vardır

0

Solar ve TMK işçileri hatırlatıyor

Patronlar ve kapitalist hükümetler unutturmaya çalışırlar. Bazı sendika bürokratları ve kendine işçi örgütü diyen çevrelerin liderleri de hiç hatırlamak istemezler. Hatta işçilerin sınıf mücadeleleri tarihini öğrenmemeleri, bilmemeleri için ellerinden geleni yaparlar.

Ama nafile. İşçi sınıfının bütün bir varoluş tarihi içinde başvurduğu geleneksel mücadele yöntemleri vardır. Ve kapitalistler ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar, işçiler insiyaki olarak, kendiliğinden biçimde bu yöntemlere başvururlar.

Bu yöntemlerin işyeri düzeyinde en sık kullanılanları işyeri içinde alkışlı vb. protestolar, kapı önü eylemleri, iş yavaşlatma, fazla mesaiye kalmama, şalter indirme, yasal sendikal grev, sendikasız meşru grev, yani iş bırakma ve işyerine kapanmadır (işgal).

İşçi sınıfının yaratıcılığı sınırsızdır. Kuşkusuz bu saydığımız en temel yöntemlerin dışında da pek çok mücadele biçimi geliştirilmiş ve uygulanmıştır.

Ne var ki, gerek patronların ve hükümetlerin baskıları, gerekse de sendika bürokratlarının uzlaşmacılıkları nedeniyle son dönemde toplu iş bırakma ve fabrikaya kapanma eylemleri pek kullanılmıyordu. Oysa bu yöntemler işçi sınıfı mücadeleleri tarihimizde pek çok kez yaşanmıştır. 1968’deki Derby fabrikasının işgalinden örneğin 2021’deki Mitsuba işçilerinin fabrikaya kapanmalarına kadar pek çok benzer eylem gerçekleştirilmiştir.

Bu tür toplu seferberlikler işçilerin kolektif bilincinin yükseldiği anlardır ve sınıfın mücadele tarihine referans alınması gereken örnekler olarak geçer.

Nitekim bu tür geleneksel mücadele yöntemlerinin varlığını bu kez Solar ve TMK fabrikası işçileri hatırlattı.

Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlendikleri için öncü yoldaşları işten atılan Solar işçileri fabrikaya kapandılar ve iki talepte bulundular: birincisi atılan arkadaşlarının işe iade edilmesi, diğeri ise sendikal yetkiye karşı yapılan itiraz davasının geri çekilerek toplu sözleşme sürecinin başlatılması. Bu satırlar yazıldığında Solar işçisi birinci talebini kazandı. İkincisi hakkındaki tutumlarına da önümüzdeki günlerde karar verecekler.

Bursa’daki TMK Kataforez Teknik Metal Kaplama fabrikasında ise Türk Metal Sendikası’na üye olan işçilerin işten çıkarılması üzerine işten çıkarılan arkadaşlarına destek veren diğer işçiler fabrikada üretimi durdurdular. Vardiya dışındaki işçiler de arkadaşlarına fabrika önünde destek vermeye koyuldular.

Ekonomik buhranın yıkıcı, yoksullaştırıcı etkileri ve devlet aygıtları ile patron baskılarının yoğunlaştığı bu dönemde, işçi eylemlerinin giderek daha sert ve kararlı hale gelmesi kaçınılmazdır. Hükümetin göz boyamaya yönelik (sadaka türünden) vaatlerine karşın ekonomik buhranın daha da yıkıcı hale geleceği bir döneme giriyoruz. İşyeri kapatmaları, işten çıkarmalar ve yoğun işsizlikle karşı karşıya kalacağımız  koşullara hızla ilerliyoruz. İşçi sınıfının ve tüm emekçilerin böylesi bir sürece hazırlıklı olmaları yaşamsal öneme sahip.

Öncelikle örgütlülüğün sağlama alınması gerekiyor. Bu koşulun uzlaşmacı sendika bürokratlarına bırakılamayacağı ortada. Bu nedenle militan sendikacılar ve tüm öncü işçiler (varsa sendikalarını da zorlayarak) işyerleri düzeyindeki örgütlülüklerini (komiteler vb.) hazır hale getirmek durumundalar.

Patronların ve hükümetin mevcut ve yakın gelecekteki saldırılarına, gerek artan güçteki geleneksel ve yeni mücadele yöntemleriyle karşı koyabilmek, gerekse de farklı işyerlerindeki mücadeleleri birleştirip tüm sınıfın toplu ve eşgüdümlü seferberliği haline getirebilmek, ancak bu tip örgütlenmelerle mümkün olabilecektir.

Nasıl bir ücret zammı yeterli olur?

0

“Sen maaş alıyorsun, en fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin; ama ben bu iş düzelmezse eğer (…) bütün varlığımı kaybederim, bunu göze alır mıyım?”

Bakan Nebati, 13 Aralık 2021

“…enflasyonu düşürmek için çok sert tedbirler alabilirdik. Büyümeyi tercih ettik. Bu sistemden dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyor. Çarklar dönüyor.”

Bakan Nebati, 6 Haziran 2022

Asgari ücrete yüzde 30’luk bir zam yapılarak ücretin 5.500 TL’ye çıktığı Erdoğan tarafından büyük bir gururla ilan edildi. Peki bu zam neye yetecek?

Hayat pahalılığı hepimizin en büyük gündemi. TÜİK’in güvenilirliği son derecede sorgulanır verileri dahi yıllık enflasyonu yüzde 73,5 olarak sundu. Konut ve gıda gibi en temel ihtiyaçların fiyatları fırladı! TÜİK’e göre gıda ve alkolsüz içeceklerin yıllık enflasyonu yüzde 91,63. Yaz aylarında beklenen mazot zamlarını düşünecek olursak gıda ürünleri tarladan bedavaya dahi çıksa yalnızca nakliye maliyeti bile gıda enflasyonunu önümüzdeki süreçte artırmaya devam edecek. Bu yüzden ekmek 10 lira olur mu diye tartışıyoruz.

Enflasyonla kitlelerin sefalete sürüklenmesi ekonomik göstergenin yalnızca bir yüzü. Diğer taraftan patronların kârlarının yükseldiği görülüyor. Nasıl mı? Patronlar için sattıkları her şeyin fiyatı artarken emeğe verdikleri pay, yani ücretler enflasyonla eriyor. Patron Ocak’ta 5’e sattığı üründe emeğe 1 lira ödüyordu. Bugün ürün 10 lira oldu ve emek hâlâ 1 lira! Sonuç olarak şu aşamada emekçilerin sefaleti doğrudan patronların kasalarının daha da dolmasını sağlıyor. Aynı zamanda spekülasyona çok açık olan bu sistem para oyunları ile inanılmaz kârlar elde edebiliyor. Emekçiler sefalete itilirken özel bankaların kârlılığı 2022 yılının ilk iki ayında yüzde 323 arttı! Nasıl mı? Erdoğan faiz lobisine savaş açtığını söyleyerek Merkez Bankası’nın kredi faizini yüzde 14’e düşürdü. Özel bankalar, emekçilerin vergileriyle dolan Merkez Bankası’ndan yüzde 14 faizle kaynak alıp, maaşı yaşamaya yetmediği için kredilere yönelen emekçileri yüzde 25’in üzerinde bir faizle borçlandırıyor. Bu sayede özel bankaların faiz gelirleri yüzde 171 artıyor!

DİSK-AR’ın “Sermaye Büyüdü Emek Küçüldü” başlıklı araştırmasının söylediğine göre son iki yıl içinde emeğin tüm üretilen zenginliklerden aldığı pay yüzde 20 azalırken, aynı zaman içerisinde bir avuç sermayedarın geliri, on milyonlarca emekçinin toplam gelirinin iki katı kadar arttı. Buradan bizim çıkarmamız gereken sonuç şu: Türkiye’de herkesin insanca yaşamasını sağlayacak bir özkaynak zaten var.

Hükümet bu gerçeğin fazlasıyla farkında ve asgari ücret zammı tartışmasında ikiyüzlülük yapıyor. Erdoğan ara zammı açıklarken ocaktaki artış için “Asgari ücret artışı son 50 yılın en yüksek rakamını ifade eden yüzde 50 seviyesinde gerçekleşmiştir” diyerek övünüyordu. Şimdi ücret 5.500 TL ama Türk-İş’e göre haziran ayı açlık sınırı 6.391,17 TL idi. Yoksulluk sınırı ise 20 bin TL’nin üzerinde. Yani çoluk çocuk çalışsak ancak yoksul olabiliyoruz. Asgari ücretin Türkiye’deki ortalama ücreti belirler hale geldiği koşullarda enflasyon-ücret zammı ilişkisi deneyimimizden ve Nebati’nin açıksözlülüğünden anlıyoruz ki zam şu anda insanca bir yaşama yetmeyeceği gibi her geçen gün daha da eriyecek ve ikinci bir vurgun döngüsüne gireceğiz.

Her şey çok net ve son sözü bizim mücadelemiz söylemeli: Tüm ücretlerin her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılması, tamamı soyguncu olan bankaların kamulaştırılması insanca bir yaşam için taleplerimizin ön sıralarında yer almalı.

ABD’de genç Starbucks işçileri patronlara ve sendika bürokrasisine meydan okuyor

0

ABD’de sendikalaşan Amazon depo işçilerinin nisan ayında dünyanın en büyük üçüncü şirketine karşı sendikal yetki ve toplu iş sözleşmesi kazanarak elde ettiği zaferin açtığı yolda bir diğer tarihsel örgütlenme hamlesi de Starbucks’ta yaşanıyor. İşçilerinin sendikalaşma çabası dünyanın en büyük kahve zinciri Starbucks’ın oldukça agresif sendika düşmanı taktiklerine rağmen ülke genelinde dalga dalga her geçen gün büyüyor.

Hizmet sektöründe faaliyet gösteren Hizmet Çalışanları Uluslararası Birliği (SEIU) konfederasyonuna bağlı Birleşik İşçiler (Workers United) sendikası altında işyeri bazlı örgütlenen Starbucks işçileri, 24 Haziran itibarıyla 35 eyalette bulunan 300 mağazada sendikalaşma başvurusunda bulundular. 12 Mayıs itibarıyla 225 olan bu sayının sadece beş hafta içerisinde tüm baskılara rağmen yüzde 30 büyümüş olması, işçilerin sendikal mücadeleye duydukları ihtiyacı ve örgütlenmedeki kararlılıklarını ortaya koyuyor.

Amerika’da bir işyerinde sendikal yetki sürecini başlatabilmek için işçilerin en az yüzde 30’unun sendikaya üye olmuş olması gerekiyor. Bu sayıya bir kez ulaşıldıktan sonra işverenin bu yetkiyi gönüllü olarak tanımaması durumunda (ki çoğu işveren sendika düşmanı olduğu için kendi rızasıyla bu yetkiyi tanımıyor) sendikanın tanınması ve Toplu İş Sözleşmesi (TİS) yetkisi alabilmesi için ABD Uluslararası Çalışma İlişkileri Kurumu’na (NLRB) başvurulması ve işyeri çapında sendikalı olsun olmasın tüm işçilerin katıldığı sendikal yetki seçimleri yapılması gerekiyor. NLRB, ancak bu seçimlerde işçilerin çoğunun sendika lehine oy vermesi durumunda sendikaya TİS yetkisi tanıyor.

İşverenin uzun sürelere yayılan bu çok basamaklı sendikal yetki sistemini sendika karşıtı baskı ve propaganda yapmak için kullanması, seçimleri sendika aleyhine çevirmek için yeni işçi alımı yapması, seçim sonuçlarına itiraz etmesi gibi pek çok sendika düşmanı müdahaleye doğrudan ve dolaylı olarak alan açıyor. Kısacası, bu sistem sendikalaşma mücadelelerinin önünde bir bariyer işlevi görmesi açısından pratikte oldukça farklı olsa da özünde Türkiye’dekiyle oldukça benzer. Ancak tüm bunlara rağmen şimdiye kadar 169 Starbucks mağazası sendika seçimlerini açık farklarla kazandı. 94 mağaza yakın zamanda seçimlere gidecek. 10 mağazada Starbucks yönetiminin itiraz ettiği seçim sonuçlarının NLRB tarafından yeniden değerlendirilmesi beklenirken sadece 26 mağazada seçimler kaybedildi.

Bu tarihsel örgütlenme hamlesinin başını, Aralık 2021’de New York eyaletinin Buffalo şehrindeki küçük bir Starbucks’ın, Şili’deki Starbucks işçilerinin sendikalaşma mücadelesinden ilham alan işçilerinin sendikalaşarak TİS yetkisini alması çekti. Rakibi pek çok firmaya kıyasla işçilerine (örneğin sağlık sigortası, eğitim kredisi desteği gibi) daha avantajlı çalışma koşulları sunmasıyla bilinen Starbucks, ABD’de pandemi boyunca tek bir gün dahi kapılarını kapatmayarak kârına kâr katmıştı. Şirketin sadece 2021 yılı kâr oranı 20,3 milyar dolar ve bu miktar geçen seneye göre yüzde 28,4’lük bir artış göstermiş, buna rağmen şirket pandemiyi bahane ederek çalışanlarına sunduğu avantajlarda kesintiye gitmişti. Buna, sunulan avantajları kompanse etmek için düşük tutulan ve zamlanmayan ücretler, çalışma sürelerinde (dolayısıyla ücretlerde) zorunlu kesintiler ve şirketin pandemi boyunca işyerlerinde yeterli pandemi karşıtı önlem almaksızın işçilerini çalışmaya zorlaması da eklenince Starbucks işçilerinin sendikal mücadelesinin fitili Buffalo’da ateşlendi ve kısa sürede ülke çapında yayıldı.

“Sendika karşıtı değil Starbucks yanlısı” olduğunu iddia eden şirket CEO’su Howard Schultz ise şirketin “iş ortaklarımız” olarak adlandırdığı işçilerinin sendikalaşma dalgasının önüne geçmek için en az 30 kişiden oluşan bir avukat ordusunu ve milyonlarca doları sendika karşıtı yürütülecek bir kampanyaya atadı. Sendika seçimlerini ertelemek ya da seçimlere itiraz etmek, maaş artışına gitmek ancak sendikalaşan mağazalardaki işçileri bu artıştan muaf tutmak, işçiler için sendika karşıtı zorunlu propaganda seansları düzenlemek, sendika seçimlerinden önce birimleri yeni çalışanlarla doldurmak, çalışma saatlerini azaltarak sendika yanlısı mağazalardaki işçileri tasfiye etmek ya da kovmak, geçici ya da kalıcı olarak sendika seçimlerini kazanmış ya da sendika yanlısı çoğunluğa sahip bazı mağazaları kapatmak ve kapatmakla tehdit etmek gibi pek çok agresif yasal ve yasadışı sendika düşmanı yöntemi uygulamaya koyan Starbucks yönetimi her şeye rağmen işçilerinin sendikal örgütlenme dalgasının önünü kesemedi. CEO Schultz’un söylemlerine karşı “ancak şirketle TİS masasına oturduğumuz zaman şirketin iş ortakları olacağız” cevabını veren işçiler, mücadelelerine grevlerle, iş yavaşlatma ve sosyal medya kampanyaları gibi eylemliliklerle ve yasal süreçleri kullanarak devam ediyorlar.

Şirketin, sendikanın yalnızca işçilerin aidatlarıyla ilgilenen harici bir üçüncü taraf olduğuna dair klasik sendika karşıtı propagandası ise işçiler arasında karşılık bulmadı. Bu söylem aslında Demokrat Parti’ye ve Wall Street oligarşisine göbekten bağlı olan, işçilere söz hakkı tanımaksızın tepeden örgütleyen ve patronlarla anlaşmaya dayalı şeffaf olmayan süreçler sonucunda işçileri, çoğunlukla grev haklarından feragat etmelerine dayalı oldukça zayıf TİS’lere mâhkum eden Amerikan sendika bürokrasisinin sendikacılık anlayışıyla birebir örtüşüyor. Ancak Starbucks işçileri sendikalaşma mücadelelerini tabandan ve işyeri bazlı yürütüyor, şehir ve bölge bazlı dayanışma ve mücadele komiteleri kuruyor, karar ve eylemliliklerini işçi demokrasisi temelinde kendileri alarak bürokratik sendikacılığın alışılagelmiş metot ve işleyişlerine de meydan okuyorlar. İşte tam da bu yüzden bu mücadele sadece Starbucks’a değil sendikalaşma oranlarının oldukça düşük olduğu hizmet sektöründeki büyük şirketlere ve genel olarak sendika bürokrasilerine de korku salıyor.

Bu sendikalaşma dalgasının diğer bir önemi de Starbucks işçilerinin profiliyle doğrudan alakalı. Yaş ortalaması 24 olan ve çoğu yarı zamanlı çalışan lise ve üniversite öğrencilerinden oluşan Starbucks işçileri, kapitalizmin 2008’den beri aşamadığı derin krizinin ve ona eşlik eden sendika karşıtı neoliberal ideolojinin içinde büyüyen bir nesli temsil ediyorlar. Bu neslin, kendi gündelik ihtiyaçlarından yola çıkarak kapitalizmin kendisine sunduğu geleceksizlik karşısında örgütlü bir mücadeleyle durmaya başlaması, ABD’deki politik-ekonomik düzen karşısında yükselen en büyük tehdit olabilir.

ABD’de yüzde 9 olan sendikalılık oranı hâlâ oldukça düşük olsa da pandemi sonrası yapılan bir araştırma, ülke nüfusunun yüzde 69’unun sendikalaşma yanlısı olduğunu ortaya koydu. Şu anda ülkede Starbucks işçilerinin sendikalaşma mücadeleleri de dahil olmak üzere 586 işyerinde aktif grev ve 891 işyerinde aktif eylemlilikler yaşanmakta. Gençlerin başını çekerek yükselttiği ve binlerce işçinin parçası olduğu sendikal mücadeleler, işçi sınıfının politik bağımsızlığını kazanma yönünde girişeceği örgütlü bir mücadeleyle tamamlanabilirse, bu yükseliş ABD ve küresel sınıf mücadelesi için bir dönüm noktası olma potansiyeli taşıyor.

Ek bütçe ve zamları kimler finanse edecek?

0

Yaşanan hayat pahalılığı ve ardı arkası kesilmeyen zamlar işçi ve emekçileri açlık ve sefalete iterken, iktidar batan gemiyi seçime kadar yüzdürmenin yollarını arıyor. Uygulanan politikalarla ülke ekonomisi iflasın eşiğine getirilirken, yapılan zamlarla bu akıl almaz tablo işçi ve emekçilerin ceplerini boşaltmak suretiyle sürdürülmeye çalışılıyor. Nitekim yılın başında “6 ay sabredin ekonomi düzelecek” diye savunulan bu politikalar sonucunda enflasyon resmi olarak yüzde 78’e tırmandı. Gıda enflasyonu yüzde 100’e yaklaştı, ulaştırmadaki yıllık fiyat artışları yüzde 105’in üzerine çıktı. Dar gelirlinin, asgari ücretlinin gıda enflasyonu yüzde 130’a yaklaştı. Dolar 17 lira civarında seyrediyor.

İktidar, krizi başta zamlar yoluyla olmak üzere toplumun tüm kesimlerine fatura ederek aşmaya çalışıyor. Son 1 yıl içerisinde benzine yüzde 235, motorine ise yüzde 350 oranında zam geldi. Benzer şekilde son altı ayda doğalgaz yüzde 120, elektrik yüzde 151 oranında arttı. Resmi enflasyonun yılın sonu gelmeden yüzde 100’ü bulacağı tahmin ediliyor. Uygulanan fahiş zamlar ve sürekli artırılan vergi kalemleri göz önüne alındığında iktidarın faturayı düzenli olarak toplumun sırtına yıktığını görüyoruz.

Saray iktidarı geçen yılın sonunda, yaşadığı çoklu krizi aşmak ve seçmen erimesini engellemek amacıyla yüksek büyüme illüzyonu yaratma gayretiyle faizleri düşürmeye girişmişti. Bu politika döviz kurunu patlatmış ve kur korumalı mevduat gibi araçlarla Hazine’ye milyarlarca liralık faiz yükü getirmişti. Nitekim Hazine borçluluk oranlarını bankalardan aldığı kredi ile aşmaya çalışırken bankalar enflasyonla birlikte aldıkları faizlerin de hızla artması ile kârlarını yılın ilk iki ayında yüzde 323 oranında artırdı. Ve tüm bu politikalar sonucunda bütçe yıl ortasında neredeyse sıfıra indi. Sadece yılın ilk altı ayında elektrik, doğal gaz ve akaryakıta art arda gelen zamlar nedeniyle 9 bakanlığın ek bütçesi 6 milyar 303 milyon 836 bin lirayı buldu. Enerji ve personel giderlerini karşılayamadığını söyleyen iktidar 2022 ek bütçesini meclise kabul ettirerek bu faturayı da toplumsallaştırmaya devam etmekte.

Taksicilerden üniversite emekçilerine, fabrika işçilerinden esnafa yurdun çeşitli yerlerinde zamlara karşı irili ufaklı protesto eylemleri yapılıyor. Son bir ayda Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Eskişehir Tramvay Hattı’nda (EsTram) çalışan işçiler, İstanbul, Adana, Ağrı, Mersin ve pek çok ilde taksiciler, DİSK üyeleri, İBB’ye bağlı Ağaç A.Ş., Alpin Çorap işçileri, kuryeler, Türk Metal’e bağlı Yazaki işçileri ve daha pek çok sektörden emekçi zamları protesto ediyor. Artan hayat pahalılığının açıklanan enflasyon farkı zammıyla karşılanması mümkün değil. Zira artan enflasyon karşısında emekçiler ezilmeye ve iktidarın yarattığı enkazı sırtlamaya devam ediyor.

Yapılacak şey ücretlerin her üç ayda bir emek örgütleri tarafından belirlenen gerçek enflasyon oranında artırılması; faturanın bankaların, YİD işletmelerinin kamulaştırılarak finanse edilmesidir. Soru, iktidara talip hangi kesimin bu çözümü yerine getirebilecek olmasıdır… Emekçilerden yana adil bir düzen ancak onların bağımsız politikaları ve örgütleri ile sağlanabilir.

6’lı Masa’nın ekonomi-politiği

0

Millet İttifakı’nı oluşturan CHP, İYİ Parti, Saadet ve DP ile DEVA ve Gelecek Partisi’nden oluşan 6’lı Masa’nın “Kurumsal Reformlar Komisyonu” ekonomik raporu açıklandı. Buna göre 6’lı Masa ittifakı iktidara geldiği takdirde Merkez Bankası’nın “bağımsızlığı” sağlanacak. Planlı-programlı iş yapılması adına “Strateji ve Planlama Teşkilatı” kurulacak. “Ekonomik ve Sosyal Konsey” hemen toplanarak işler hale getirilecek. “Durum ve Hasar Tespit Komisyonu” kurulacak. Bunların yanına önceden açıklanmış “Güçlendirilmiş Parlamenter Yönetim” modeli de kondu mu, kapitalist Türkiye küllerinden yeniden doğmuş olacak!

6’lı Masa ortaya koyduğu bu öneri ve anlayışla aslında şunu demiş oluyor: “AKP ilk 10 yılında ekonomide iyi işler yaptı. Demokratik hayatta da çözüm süreci, AB vb. derken doğru işler yapıyordu. Ama İslamcı bagajını terk edip gerçekten muhafazakâr demokrat olamadığı ve sonradan işi tek adamlığa vb. kadar götürdüğü için artık makbul değil.” Nitekim Millet İttifakı’nın DEVA ve Gelecek Partisi ile 6’lı Masa haline gelmesi tam olarak böyle düşünüldüğünün ikrarı. Oysa güzel denilen o ilk 10 yılda örneğin kamusal olan her şey özelleştirildi. Esnek çalışma adına sendikasız, örgütsüz, güvencesiz çalışma egemen kılındı. Bütün bunlar olurken Merkez Bankası da “bağımsızdı”. Devlet Planlama Teşkilatı da vardı. Neoliberal karşıdevrim anlayışıyla sermayenin ihtiyaçlarına göre gayet de güzel çalışıyorlardı. Dolayısıyla mesele biçimde değil, içerikte!

Gerçekten toplumun çoğunluğu için bir şey yapılacaksa, ki yapılmalı, bu özelleştirilen tüm kamu iktisadi kuruluşlarının öncelikle kamulaştırılması olmalı. Sağlık, ulaşım, belediye gibi temel hizmetlerin kâr amacıyla ve özel şirketler aracılığıyla yapılmasına son verilmeli, bütün bu hizmetler parasız, herkes için ulaşılabilir olmalı. Esnek çalışma rejimini egemen kılan 4857 sayılı kanun emekçiler lehine yürürlükten kaldırılmalı. Kadrosuz, güvencesiz, örgütsüz ve esnek çalışmaya son verilmeli.

Bu başlıklar şu açıdan önemli: AKP, oy desteği giderek artan oranda gerilemekle birlikte, mevcut derin ekonomik krize rağmen, halen birinci parti konumunu koruyor. Oy desteğinin yavaş ama sistematik şekilde gerilemesinin en önemli ve başta gelen nedeni olarak ise derin ekonomik kriz, artan hayat pahalılığı, enflasyon ve yoksulluk gösteriliyor. Başkanlık yönetimiyle iyice alenileşen parti-devlet yapısının, OHAL uygulamalarının, demokratik haklardaki gerilemenin toplumun çoğunluğu için ancak ekonomik krizle birlikte bir sorun olarak görüldüğüne dair bir algı var. Diğer bir ifadeyle ekonomi iyi kötü işlese bunca ağır ve derin demokratik-sosyal yıkıma ve soruna rağmen AKP’nin iktidar olmaya devam edebileceğine inanılıyor. Kutuplaşma, dindarlık, muhafazakârlık gibi açıklamalar bolca yapılıyor olsa da bunun tek bir açıklaması ve anlamı var, o da sınıf temelli politikanın olmaması. Daha doğrusu egemen burjuva düzenin ihtiyacına göre politika yapılması. Nitekim şapkadan tavşan çıkarma hamlesi de bu noktada devreye giriyor: Asgari ücrete, emekli aylıklarına yapılacak dolgun zamlar. 3600 göstergeden EYT’ye bir dizi hakkın karşılanması. Ucuz kredi ve destek musluklarının açılması. Aflar, silinen borçlar… Böylece AKP yeniden iktidar olabilir deniyor. Kısacası eldeki bir kuş, daldaki beş kuştan evla hale geliyor.

Buradaki kritik nokta, başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere toplumun çoğunluğunu oluşturan kesimler için Merkez Bankası’nın “bağımsız” olup olmaması değil kime hizmet ettiğidir. Merkez Bankası “bağımsız” iken Türkiye tarihinin en büyük özelleştirmeleri yapıldı. Emek ülkenin en ucuz, en kıymetsiz, en güvencesiz, en örgütsüz unsuru haline getirildi. Niye? Sermaye birikimine birikim katsın diye! AKP-MHP de, 6’lı Masa da sermaye partileri. Sadakaya ve sopaya razı değiliz ama benzer ürünün sanki çok farklıymış gibi farklı ambalajla önümüze konmasına da razı değiliz. Üretimin bir avuç sermaye sahibi için değil toplum için yapılmasını, kaynakların topluma harcanmasını, ulusal gelirin hakça ve eşit bölüşülmesini istiyoruz. Buradan başlayabiliriz…

NATO zirvesinin ardından

0

29-30 Haziran tarihlerinde Madrid’de NATO zirvesi gerçekleşti. Zirvenin hedefi, askeri ittifakın nükleer, konvansiyonel ve sibernetik başta olmak üzere tüm alanlardaki kapasitesini artırma hedefi taşıyan 2022 Stratejik Konsepti’nin kabul edilmesiydi. Dünya halklarının düşmanı emperyalist askeri ittifak NATO, dünyanın herhangi bir bölgesinde devlet ve devlet dışı aktörlere karşı askeri müdahale yetkinliğini artırmak için yeniden yapılanıyor.

Ukrayna’nın Rusya tarafından işgali NATO’ya hiç beklemediği bir anda sunulan hayat öpücüğü oldu. Daha birkaç yıl önce Trump, ABD’nin NATO’dan çıkması ihtimalinden, Macron ise NATO’nun “beyin ölümünün gerçekleştiğinden” söz ediyordu. Irak ve Afganistan işgallerinin bilançosu, ABD ve genel olarak NATO’nun dünya halklarının nezdindeki meşruiyetine ağır bir darbe vurmuştu. Bununla birlikte, sözde Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğini engellemek amacıyla başlayan Rus işgali, bu karşıdevrim ittifakına altın tepside sunulan bir fırsat oldu. “Büyük stratejist” Putin, Ukrayna’yı “tarafsızlaştırmak” iddiasıyla çıktığı yolda, “tarafsızlık” politikasının geleneksel savunucuları olan Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyelik başvuruları ve dahası NATO’nun Doğu Avrupa’ya yaptığı devasa askeri yığınakla karşı karşıya kaldı.

Madrid’de, 10 yıl önce Lizbon’da gerçekleşen zirvede kabul edilen stratejik konseptin güncellenmesi ele alındı. Libya’ya askeri müdahaleyle başlayan bu 10 yıl, ABD ve müttefiklerinin Afganistan’daki utanç dolu geri çekilişi, Çin’in askeri yükselişi ve siber saldırılardan geçerek Ukrayna savaşıyla kapandı. Zirveden çıkan kararlar ise daha fazla silahlanma ve uluslararası gerilimin derinleştirilmesi oldu. NATO’nun müdahale birliklerinin sayısının 40 binden 300 bine çıkarılması ve ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını daha da artırması hedefleniyor. Öte yandan kabul edilen stratejik konsept belgesinde Çin “tehdit unsuru”, Rusya ise “en önemli ve doğrudan tehdit” olarak nitelendi. Ayrıca üye ülkelerin silahlanma bütçelerini artırmaları bekleniyor.

Putin’in Ukrayna hamlesi NATO’ya kendisini yeniden yapılandırması için tarihi bir fırsat sundu. Küresel bir karşıdevrim örgütü olan NATO’nun lağvedilmesi, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve ülkedeki NATO üslerinin kapatılması, Rusya’nın Ukrayna işgalinin derhal son bulması ve Ukrayna direnişinin desteklenmesi talepleri acil ve yakıcı önemini sürdürüyor.

Türkiye’nin diplomatik zaferi mi?

Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerine, “terör örgütlerini destekledikleri” gerekçesiyle karşı çıkan Erdoğan yönetimi Madrid’de gerçekleşen görüşmeler sonucunda geri adım attı ve bu iki ülkenin üyeliklerini onayladı. Erdoğan, üç ülke arasında yapılan anlaşmayı bir diplomatik zafer olarak sundu. Ne var ki, üç ülke arasında imzalanan muhtıranın, retoriğin ötesinde İsveç ve Finlandiya üzerinde herhangi bir yükümlülük yaratmadığı görülüyor.

Erdoğan’ın bu konuyu içeride kendisini güçlü gösterebilmek için ve ABD ile pazarlık kozu olarak kullanmaya çalıştı. Ne var ki, iktidar medyasında koparılan birkaç günlük gürültünün ötesinde Erdoğan yönetimi kendi adına herhangi bir somut kazanım sağlayamadı. Dahası bu imaj tazeleme çalışması, Kaşıkçı davasının hasıraltı edilmesiyle “bir avuç riyal için” Suud diktatörüyle el sıkışmanın, Filistin halkına zulmünü her geçen gün daha fazla artıran İsrail devletiyle diplomatik ilişkilerin en üst düzeye çıkarılmasının üstünü örtmek için yeterli olmadı. Maceracı ve yayılmacı dış politikası büyük bir hüsranla sonuçlanan Saray rejimi, ekonomik iflasın ardından “değersiz ve yalnız” konumundan çark etmek zorunda kalmış, bölgedeki bütün hasımlarıyla anlaşma yoluna gitmişti. “Dış politikanın iç politikanın devamı olduğundan” hareketle, içeride yaşanan çöküşün dışarıya da büyük bir fiyasko olarak yansıdığı ortada. Saray koalisyonun kendi bekası adına sürdürdüğü yayılmacı ve maceracı dış politikaya, sınır ötesi operasyonlara karşı en geniş emek ittifakını kurmak zorundayız.

Fransa: Macron’un zayıf Bonapartizmi sallantıda

0

Fransa’da 19 Haziran’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinde hemen hemen her anket Cumhurbaşkanı Macron’u bir yenilginin beklediğini tahmin ediyordu ancak onun bir azınlık hükümeti kurmak zorunda kalacağını öngören pek kimse yoktu. Macron 577 sandalyelik mecliste yalnızca 238 sandalye kazanabildi. Başlıca muhalefet partisi ise NUPES koalisyonu (Mélenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa hareketi ile Sosyalist Parti, Komünist Parti ve Yeşillerin bir bileşimi) oldu.

Faşist Marine Le Pen’in partisi parlamentoda önemli bir varlık kazandı. Bunun iki sebebi var: emekçi ve yoksul kitlelerin Macron’un kibirli Bonapartizminde cisimleşmiş olan 5. Cumhuriyet rejimine dönük olarak duydukları nefret ve Mélenchon’un Sosyalist Parti ve Yeşiller gibi düzen partileriyle kurmuş olduğu ittifakın ezilenler ile gençlerin güvenini kazanamamış olması.

Seçimlere katılım yüzde 46 seviyesinde kaldı (Fransa için bile düşük bir oran). Öğrenciler ve gençlerin 4’te 3’ünün seçimleri boykot ettiği anlaşılıyor. Bu, Fransa’da bir değişim isteyen ve bunun için mücadele etmeyi göze alabilecek olan emekçi sektörlerin, bunu sandık yoluyla yapmayı tercih etmeyeceklerine işaret ediyor.

Ancak Fransız kapitalizminin krizi bunlarla sınırlı değil: Enflasyon artarken alım gücü düşmeyi sürdürüyor. Resesyon giderek daha fazla güçlenen bir eğilim halini alıyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ise bütün bunların ortasında Fransız emperyalizminin Avrupa kıtasına dönük daha rekabetçi ve müdahaleci bir çizgi izlemesini dayatıyor. Ancak bunun önünde iki engel var: Birincisi, bu daha müdahaleci çizginin finanse edilmesi için Fransız ve göçmen işçi sınıfları daha fazla soyulmalılar, ancak bu sosyal güçlerin buna razı olacağına dair hiçbir veri mevcut değil. İkincisi, Fransız emperyalizmi “arka bahçesi” veya “kalesi” olması gereken Afrika’da ve sömürgelerinde, halk seferberlikleri neticesinde darbe üzerine darbe almayı sürdürüyor.

5. Cumhuriyet rejimini, kendi tarihinin en muğlak dönemlerinden biri bekliyor. Parlamento seçimlerinin sonuçları, bu 5 yıllık süreç boyunca Macron Bonapartizminin açıktan bir şekilde sallantıda olacağını garanti altına aldı. Macron’un sağa yaslanarak kurmaya çalışacağı bu hükümetin yaşayacağı krizlerden, sınıflar mücadelesinin ivme kazanması için faydalanmak mümkün olacaktır. Ancak bunu Mélenchon yapamaz, zira nisan ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana, Macron’un kendisini hükümete başbakan olarak ataması gerektiğini ileri sürüyor. NUPES’in parlamentoda çoğunluğu sağlamasını da bunun için istiyordu. Mélenchon’un başbakanlık arzusu, önderlik ettiği hareketin reformist doğasının en dolaysız temsillerinden biri olabilir.

Ancak Fransız işçi sınıfı, göçmen emekçiler ve Fransız emperyalizminin altında ezilen sömürge ve yarısömürge halkları, zenginlerin cumhurbaşkanına hizmet etme arzusunda olan bir reformist başbakan adayına değil devrimci bir kopuş programına ihtiyaç duyuyorlar. Sallantıda olan 5. Cumhuriyet rejiminin devrilerek yerini bir işçi emekçi hükümetine bırakıp bırakmayacağını bu ihtiyaca verilecek yanıtlar belirleyecek.

Termokar işçileri sendikalaşma hakkına sahip çıkıyor

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren Termokar fabrikasında 2017 yılının şubat ayından beri Termokar işçileri, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’e üye olma ve sendikalaşma mücadelesini sürdürüyor. Termokar’da yaklaşık beş yıldır süren sendikalaşma mücadelesi, başladığı andan beri işverenin baskı ve yıldırma politikasına maruz kalıyor. 2017 yılında sendikalaşma çalışmalarını öğrenen Termokar işvereni 14 işçiyi işten atmıştı. İşten atmalara rağmen fabrika içerisindeki örgütlülüğü artarak devam eden emekçiler, Nisan 2018’de yetki tespiti için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurdu. Yetki başvurusu, Bakanlık tarafından Termokar’da çoğunluğun sağlandığının ilanıyla kabul edilmiş oldu.

Sendikal yetki tespitinin hemen akabinde Termokar yönetimi, İş Kanunu’nun 25/2. maddesiyle, yani “yüz kızartıcı suç, ahlaksızlık ve iç huzuru bozmak” iddiasıyla yine öncü işçileri işten atarak fabrikadaki sendikalaşma mücadelesini kırmaya çalıştı. Bu saldırıya rağmen fabrika içindeki örgütlülüğü devam ettiren işçiler bu saldırıyı da göğüslemeyi başardı. Termokar’da süren mücadelenin yanı sıra hukuki alanda da süreç devam etti ve mahkeme Haziran 2020’de işverenin yetkiye itiraz talebini reddetti.

Pandeminin başlamasıyla birlikte ülke çapındaki ücretsiz izin saldırısı Termokar’da da uygulamaya koyuldu. Salgın dolayısıyla çok fazla işçinin Covid-19 hastalığına yakalanması üzerine üretimin durmasını savunan işçilere karşı Termokar işvereninin cevabı 35 kadar işçiyi ücretsiz izne çıkarmak olmuştu. Bu saldırıya karşı tekrar eylemliliğe geçen Termokar işçileri fabrika önünde direnişe geçti. Haziran 2021’de kapı önünde başlayan direnişin 10 gün içerisinde başarıya ulaşmasıyla işçilerin talepleri kabul edilmiş ve işçiler işbaşı yapmıştı.

2022 yılının başında ücretlere yapılan zamda da sendikalaşma faaliyetinin başını çeken öncü işçiler daha az zam yapılarak cezalandırıldı. Termokar yönetimi sendikalı olan ve olmayan şekilde fabrika işçilerini bölmeye çalıştı. Keza göçmen işçilerin de sigortasız olarak çalıştığı Termokar’da yönetimin işçileri bütün bölme çabalarına rağmen işçiler birlikteliklerinden vazgeçmeyeceğini defaatle vurguladı. Son olarak geçtiğimiz günlerde öncü işçileri işten atmak için yeni açılan bir işyerine geçmelerini isteyen ve bunu kabul ettiklerini ifade eden sahte bir evrakı imzalamaları yönünde baskı kuran işveren, işçilerin bu baskıyı reddetmeleri ve evrakı imzalamamalarıyla birlikte dört öncü işçiyi işten attı. İşverenin bu saldırısı karşısında atılan işçiler, Birleşik Metal-İş’in İzmir şubesiyle birlikte 30 Haziran 2022 günü fabrika önünde direnişe geçeceklerini duyurdu. Aynı zamanda Birleşik Metal-İş Genel Yönetim Kurulu da yayımladığı basın bülteniyle atılan işçilerin talepleri kabul edilinceye kadar fabrika önünde direnişin devam edeceğini vurguladı.

Bunun adına pahalılık değil yağma denir!

0

Aralık ayının sonunda asgari ücret belirleme aşamasına gelindiğinde samimi olarak söylemek gerekirse iktidarın 4000 TL civarında maaş vereceğini düşünüyordum. 4253 TL verildiğinde, istenen zam değil ama iktidardan beklenenden fazlası yapıldı, diye düşünmüştüm. Fakat bu sevinç çok kısa sürede yerini şaşkınlığa bıraktı. Çünkü yılbaşının ilk günü elektriğe yüzde 127 zam yapıldı. Doğalgaza da zam yapıldı. Bu, zam furyasının başlangıcı oldu. Bundan sonra zamlar öyle bir ivme kazandı ki yaşam alanımızdaki bütün ürünler hızlı bir şekilde yükselmeye başladı. Daha altıncı aya gelmeden, verilen maaşın resmi rakamlara göre yüzde 73’ü yok oldu. TÜİK’in resmi rakamlarına göre bile enflasyon yüzde 73. Bağımsız araştırma kurumları, enflasyonun bu rakamın çok daha üzerinde olduğunu söylüyor ve biz bunu çarşıda, pazarda alışveriş yaptığımızda birebir görüyor ve yaşıyoruz.

Eskiden markete gittiğimizde alacağımız ürünlere göre kasada üç aşağı beş yukarı ne kadar ödeyeceğimizi bilirdik ama şu anda böyle bir tahminde bulunabilmenin imkânı yok. Yılbaşında tavuğun kilosu 18-19 TL iken şimdi 35-40 TL arası. Temel gıda maddelerinden olan beyaz peynir, yoğurt, sütte yüzde 100’ü geçen artışlar oldu. 30 adet yumurta yılbaşında 18-20 TL arası iken şu anda 45-50 TL arasında. Üstelik fiyatlar günden güne bile değişiyor. Bu fiyat değişimlerine baktığımızda yaşanan enflasyon ve pahalılığın yüzde 73’ün çok üzerinde olduğu zaten görülüyor. Buna bir de akaryakıt fiyatları eklenince yıl başında 8-10 TL olan benzinin litresi şu anda 30 TL’ye yaklaştı. Bunun yanında ev kiraları asgari ücretlinin ev tutamayacağı derecede yükseldi. Bazı semtlerde ev kiraları 2-3 kat hatta daha fazla arttı.

Bu yazıyı yazdığımız gün asgari ücret 4253 TL idi ve asgari ücrete zam yapılıp yapılmayacağı belli değil. Bu ücretlerle ise hayatı sürdürmenin imkân ve ihtimali yok. Emekli maaşının asgari ücretten daha da düşük olduğunu düşünürsek emeklinin halinin asgari ücretliden beter olduğu çok açık. Yine bu yazıyı yazdığımız saatlerde emekli maaşlarına yapılacak zam da belli değil. Keza emekli maaşına da asgari ücrete de zam yapılsa bu, enflasyon ve pahalılığa çare olamaz. Çünkü iktidar asgari ücret ve diğer maaşlara zam yaptığının ertesi günü kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alıyor. Bu durum çalışanı ve emekliyi kara kara düşünmeye sevk ediyor. İktidar maaşlara zam yaptığında çareyi bol bol para basmakta buluyor. Bu bastığı paraları geri toplayabilmek için de iğneden ipliğe her şeye zam yapıyor. Bu iktidarın, iktidara geldiğinden bu yana söylediği bir durum var. “Eskiden gıda kuyrukları, tüp kuyrukları, yağ kuyrukları vardı”, şimdi o yok diye övünüyor ama kendi iktidarlarında ucuz ekmek kuyrukları, pazarlarda çöplerden gıda toplayan insanlar, çocuğuna 1 litre süt alamayacak durumda olan anneler, torununun cebine bayramda üç kuruş harçlık koyamayacak durumda olan emekliler yarattılar. Halkın büyük bir bölümü bu iktidar giderse her şey düzelir yanılgısı içerisinde. Sistem ve rejim böyle devam ettiği sürece değişimin iyiye doğru, güzele doğru olması ise mümkün değil. Üretmeden tüketen bir toplum haline geldik. Çiftçi mazot, gübre ve ilacın pahalılığı yüzünden ekemez duruma geldi. Bu durumda üretmeyen ülke dışarıdan buğday, pirinç, mercimek de dahil her türlü gıda maddesini ithal etmek zorunda kalıyor. Çiftçinin mazotu, gübresi desteklenmediği sürece çiftçi zararına ekim yapıyor ve üretmekten vazgeçiyor.

Peki, iktidar ne yapıyor? İktidarın hiç mi güzel yaptığı bir şey yok? Hakkını yemeyelim, iktidarın elbette ki yaptığı güzel işler var. Onları da şöyle tek tek sıralayalım: müşteri garantili hastaneler, araç geçiş garantili köprüler ve otoyollar, yolcu garantili hava alanları. İktidarın yaptığı güzel işler bunlarla da sınırlı değil, mesela yandaşlarına ihalelerden bol bol para akıtıyor. Kur garantili mevduat hesabı altında yine üç beş zengine bankalardan yüksek faizle paralar akıtıyor. Biz şikâyetçiyiz ama zenginler bu durumdan hiç de şikâyetçi değil. Çözüm ne diye sorarsanız, çözüm sizsiniz, biziz, hepimiziz çözüm. Çözüm mücadele, çözüm birlikte hareket etme, çözüm dayanışmadan geçer. Unutmamak gerekir ki mücadele eden kazanabilir ama mücadele etmeyen baştan kaybetmiştir.

Fetihtepe emekçileri, rantsal dönüşüme karşı mücadele ediyor

0

İstanbul Okmeydanı Fetihtepe’de yapılmak istenen kentsel dönüşüme karşı Okmeydanı halkının direnişi sürüyor. Polis ablukasında evlerinden zorla çıkarılmaya çalışılan Fetihtepe emekçileri, rant uğruna yerlerinden edilmeye karşı tepkili. Elektrik, su ve doğalgazları kesilerek evlerinden çıkarılmaya çalışılan Fetihtepeliler haftalardır en temel insani gereksinimlerinden mahrum bırakılarak yıldırılmaya çalışılıyor.

Büyük bir rant kapısı olarak görülen emekçi mahalleleri yıkılarak devasa kârlar elde etmenin hesapları yapılırken, emekçiler kent merkezlerinden kopartılarak kentin çeperine yerleştirilmek isteniyor. İstanbul’un birçok emekçi semtinin maruz kaldığı bu rantsal dönüşüme bugün Okmeydanı Fetihtepe halkı da maruz kalıyor. Oysa insani koşullarda, rant kapısı olarak görülmeyen, deprem tehlikesini gözeten, yeşil ve çevreci bir kentsel dönüşüm bütün emekçi semtlerin hakkıdır. Böyle bir kentsel dönüşüm ise ancak emekçilerin dayanışması ve mücadelesi ile mümkün olabilir. Fetihtepe’de yapılmak istenen kentsel dönüşümde ise bunların hiçbiri gözetilmeden kâr odaklı bir anlayışın olduğunu görüyoruz.

Zorla imzalatılmak istenen sözleşmelerle semt halkı ihtiyaçları gözetilmeyerek mağdur edilmeye çalışılmakta. Yıkılacak evlerin bedeli olarak verilecek evlere karşı emekçilere ödeyemeyecekleri borçlar yükleniyor. Evler yapılana kadar ev sahiplerine 1500 TL gibi İstanbul koşullarında oldukça komik kalan kira yardımları yapılacağı söyleniyor. Zorla dayatılan kentsel dönüşüme karşı Fetihtepe halkının temel talepleri ise şöyle:

1) Yapılacak kentsel dönüşümün bölgedeki sivil toplum kuruluşlarından, üniversitelerin ilgili bölümlerinden ve Mimarlar Odası’ndan görüş alınarak gerçekleştirilmesi.

2) Tapulu-tapusuz ayrımından kaynaklı doğacak mağduriyetlerin giderilmesi.

3) Çoğunluk sağlanmadan dönüşüm yapılmaması.

4) 1500 TL olan kira yardımının İstanbul gerçeği gözetilerek yeniden değerlendirilmesi.

5) Hak sahiplerinin yararına planlar yapılana kadar halihazırdaki dönüşümün durdurulması.

Fetihtepe halkının bu temel talepleri mücadele ve dayanışma ile duyurulmaya devam edecek. Zorla yerinden edilmeye karşı dayanışmayı yükseltmek, bütün emekçiler için barınma hakkının savunusu demektir. Yıllardır imar affı benzeri uygulamalarla çarpık kentleşme yaygınlaştırıldı. Depreme dayanıksız binalar görmezden gelindi. Emekçiler bu binalarda yaşamak zorunda bırakıldı. Şimdi ise emekçiler kentsel dönüşüm adı altında kent merkezlerinden sürülmeye çalışılıyor. Fetihtepelilerin, kent emekçilerinin temel hakkı olan barınma hakkı için verdikleri mücadelenin yanındayız!