Ana Sayfa Blog Sayfa 31

Mersin, işçi hareketi ve sol

0

26 Eylül 2022 tarihinde Mersin’in Mezitli ilçesine bağlı Tece mahallesindeki polisevine gerçekleştirilen saldırıda bir polis hayatını kaybederken, bir polis ve üç sivil de yaralandı. Bu saldırının ardından, HDP’nin eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş ve HDP, saldırı henüz hiçbir örgüt tarafından üstlenilmemişken, kınama mesajları yayımladı.

Demirtaş’ın saldırıyı kınayan mesajına ilk tepki veren isim, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu oldu. Ancak Demirtaş’ın kınama mesajı, özellikle Kürt hareketi içinde bir tartışma başlattı. Saldırının PKK tarafından üstlenilmesinden sonra, PKK bir açıklama yayımladı ve Demirtaş’ı eleştirdi.

Kürt hareketinde yaşanan bloklaşma, bir silahlı-silahsız, gerillacı-demokratik, illegal-legal, dağda-mecliste mücadele ayrışması değil. Bu ayrışmayı politik ve programatik temelleri üzerinden değil, ancak yukarıda sıralanan ve ancak taktiksel olan biçimleri üzerinden okumak, ayrışmanın politik doğasını ve potansiyelini yanlış değerlendirmekle sonuçlanacaktır.

Söz konusu ayrışmanın üzerinde yükseldiği başlıca politik sorun şudur: Kürt hareketi mutlak bir rejim karşıtı pozisyona sahip olacak mı, yoksa rejimle pazarlık masasının da kurulmasının ihtimaller dahilinde sayıldığı pragmatik bir “tarafsızlık” pozisyonuna mı sahip olacak?

Mersin saldırısına gelince: Belirleyici olan, her eylemde olduğu üzere bu eylemde de eylemin sınıflar mücadelesinin ihtiyaçlarına cevap verip vermediği, işçilerin sosyalist devrim mücadelesine çekilmesinde olumlu bir etkiye sahip olup olmadığı ve nihai olarak devrimci önderlik krizinin çözümünde nasıl bir rol oynadığı sorunudur. Bu sınıfsal kıstaslar göz önüne alındığında, Mersin saldırısının bilançosu, açık ve keskin bir şekilde olumsuzdur.

Kandil, Mersin saldırısına dair yaptığı açıklamada, bu saldırının yapılmasına karar verilmesinin sebebinin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kimyasal silah kullanması olduğunu söyledi. Kandil’in bu açıklamasının ardından Türk Tabipleri Birliği başkanı Şebnem Korur Fincancı, söz konusu iddialara dair açıklamada bulundu ve bu iddiaların soruşturulması gerektiğini ilan etti. Fincancı, bu beyanının ardından evine yapılan bir baskınla gözaltına alındı, ardından da “terör örgütü propagandası” yapmaktan tutuklandı. Bu siyasi bir karardır ve başkanlık rejiminin ifade özgürlüğünü tanımayan antidemokratik doğasının bir ifadesidir. Fincancı derhal serbest bırakılmalı, ifade özgürlüğünün önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır.

Son olarak ekleyelim: Sınıflar mücadelesinin ihtiyaçlarını değil, kendi aygıtının ihtiyaçlarını merkeze alan bir politika dayatmacı ve ikameci bir politikadır; zira bu tip politikalar işçi sınıfı ile emekçi kitleleri, siyasal olarak silahsızlandırmakta ve onları atıllaştırmaktadır.

Biz diyoruz ki; Kürt halkınınkiler dahil bütün ulusal ve demokratik haklar tanınsın, bu haklar pazarlık konusu haline getirilmesin; işçi-emekçi kitlelerin en acil ve yakıcı özlemlerini ifade eden taleplerin etrafında en geniş sınıfsal eylem birliğini kuralım ve bunu, seçimlerde veya rejime karşı mücadelede patron partilerine yedeklenmeden yapalım.

Bilinç eylem içinde gelişir

0

İki aydır bilinç sorunu üzerine yazıyorum. Önce işçilerin her mücadelesinin bilinçsiz olarak da olsa sosyalist devrimin bir parçası olduğunu söylemiştim. Geçen ay da işçi sınıfının neden bunun farkında (bilincinde) olmadığını sergilemeye çalışmıştım. Şimdi de işçi sınıfı böylesi bir bilince nasıl ulaşır, ona genel hatlarıyla değineceğim.

Biliyoruz ki işçiler gerek eğitim alma olanaklarının yetersizliği gerekse ağır çalışma koşulları, dolayısıyla zamansızlık ve yorgunluk gibi nedenlerle pek okuma eğiliminde değiller. Kitap, dergi fiyatları da cabası. Bu nedenle yazılı propaganda sınırlı bir etkiye sahip. Sadece ileri/öncü işçiler kısmen yazılı belgelere göz atabiliyorlar.

Sözlü anlatılara da gene yukarıdaki nedenlerle sınırlı sayıda işçi katılabiliyor. Sendikaların büyük bölümü ise zaman zaman işçilere hukuki bilgiler vermekle yetiniyorlar; onları sınıf bilinciyle donatıp mücadelelerin ve örgütlenmelerin sosyalizm doğrultusunda güçlendirilmesi görevi üstlenmiyorlar.

Bu zorluklar kısmen de olsa aşılabilir, ama sınıf bilincinin salt yazılı veya sözel propagandayla değil, esas olarak eylem içinde geliştiğini vurgulamamız gerekir. Hatta öyle ki, bilinç çok ani ve çok ileri sıçramalar gösterebilir. Birkaç günlük bir seferberlik bile bilinci 10 yıllık kitap bilgisinin üzerine çıkabilir.

Örneğin, bir işyerinde ücretler, sosyal haklar veya işyeri içindeki uygulamalar nedeniyle patrona karşı başlayan bir hareketlilik, bir grev veya fiili bir eylemlilik, işçileri sadece patronla karşı karşıya getirmez; aynı zamanda patronun destek aldığı asıl düşmanın bizzat patron partileri tarafından yapılan yasalarda yattığını gösterebilir. Bu da ekonomik bir mücadelenin hükümete veya rejime karşı bir mücadeleye dönüşebilmesinin zeminini hazırlar.

Tabii tek bir işyerinden hükümete savaş açmak mümkün değil. Ama bir mücadele yaygınlaşırsa ve diğer eylemliliklerle birleşebilirse o zaman sınıfın bilinci giderek daha ileri bir siyasi nitelik kazanır. Örneğin, (bölgesel veya genel) birleşik grevler ve eylemlilikler sınıfın sadece dayanışma ruhunu ilerletmekle kalmaz, işçilerin bir sınıf olduklarını ve bunun toplumsal ve siyasal temellerini anlamalarını da sağlar.

Aynı şekilde uluslararası sınıf dayanışmaları da işçilerin dünya ölçeğinde bir sınıf olduklarını ve kapitalizmin evrensel boyutlarını kavramalarına yardımcı olur.

O halde ne yapmalıyız? Birincisi, öncü/ileri işçiler eylemlilikler içinde, bir yandan eylemin başarıya ulaşmasını sağlayacak örgütlenme ve mücadele planını ve uygulamasını yaparken, diğer yandan da mücadelenin çevresindeki yasal ve siyasal sorunları kitleye anlatabilmeli. Bu anlatılarını bilinci ve eylemliliği ileri çekecek uygun taleplerle desteklemeli.

İkincisi, mücadeleyi yaygınlaştırmaya, diğer mücadelelerle birleştirmeye; ortak örgütlenmeler (örneğin, ortak komiteler) yaratmaya yönelmeliler. Bunu olanaklı olduğu ölçüde uluslararası alanda da yaygınlaştırmaya girişmeliler.

Bir de çok önemli bir nokta: Öncü işçilerin bu çabalarının önüne çıkacak, mücadeleyi sınırlayıp çözülmeye mahkûm edecek girişimlere, örneğin sendika bürokratlarının lakayt, işveren yanlısı ihanet tutumlarına karşı mücadeleye de hazır olmaları gerekiyor elbette.

Kesenin ağzı kimin için açılıyor?

0

2023 bütçe görüşmeleri başladı. Dağılımlara bakıldığında, iktidarın seçimler öncesindeki olası manevralarını finanse etmeye dönük hamleleri görmek şaşırtıcı değil. Cumhur ittifakı, son kozlarını oynamak için kaynakları elinin altında hazır ve nazır tutmanın iktidarı için hayati öneminin farkında.

Tam da bu sebeple, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yeni bütçe tekliflerini sunarken seçtiği sözcükler manidar: “her kesimden insanı kollayacak şekilde adil ve sosyal bir anlayışla hazırlanan” bir “sosyal bütçe”den söz ediyor. Ve pek tabii buna uygun olarak emekçileri ilgilendirecek bir gider kalemini özellikle parlatıyor: Sosyal Yardımlar. Geçtiğimiz yıla göre 100 milyar TL artışla yaklaşık 250 milyar TL’ye denk düşen bu giderin bu kadar öne çıkarılmış olmasının elbette seçim ekonomisi ve psikolojisi ile ilgisi var.

İktidar bir süredir hamleleriyle bir seçim ekonomisine start verdiğine zaten işaret ediyordu. Sosyal yardımlarda 100 milyarlık artışla da bunu desteklemek istedikleri açık. Ancak mevcut bütçe taslağı sadece bunun adımlarını göstermiyor, aynı zamanda sınırlarını da gösteriyor… Evet, belki kesenin ağzı açılacak, ama o keseden yine en az emekçilere düşecek… Bunu biz söylemiyoruz, onlar söylüyor.

Cumhurbaşkanlığında hazırlanarak Meclise sunulan 2023 yılı bütçesinde giderler 4 trilyon 470 milyar lira, gelirler 3 trilyon 810 milyar lira olarak belirlenmiş. Yani en az 659,5 milyar liralık bir bütçe açığı öngörülmüş durumda. Tabii 2022’deki gibi birkaç ay sonra ek bir bütçeye ihtiyaç duyulmazsa…

Gelirlerin neredeyse tamamı vergilerden, vergilerin de yaklaşık yüzde 60’ı KDV ve ÖTV ağırlıklı olmak üzere emekçi halktan alınan dolaylı vergilerden oluşuyor. Giderlerde ise bir kalemdeki artış dikkat çekiyor: Vergi harcamaları. Yani devletin, tahsil edeceği vergilerden, kısmen veya tamamen, geçici ya da sürekli olarak feragat etmesi. Ya da bir başka deyişle sermayeye dönük vergi muafiyet ve istisnaları, indirimler, ertelemeler vb. Bu rakam 2022’de 385 milyar TL iken yeni Bütçe Kanunu Teklifinde 994 milyar TL olarak karşımıza çıkıyor. Yaklaşık 2,5 katı! Bunun 150 milyar TL civarı asgari ücretin vergi dışı bırakılmasının bütçeye etkisi olarak düşünülüyor, geri kalan yaklaşık 800 milyar TL ise sermayeden alınmayacak vergilere denk düşüyor.

Bir diğer önemli gider ise 565,6 milyar lira ile faiz giderleri… Bu gider de başta bankalar ve finans tekelleri olmak üzere yerli ve yabancı sermayeye ve pek tabii “kur korumalı mevduat” hesaplarına gidecek.

Bu iki bütçe kalemiyle, yaklaşık 4,5 trilyon hesaplanan giderin 1,5 trilyonu zaten uçtu gitti… Geri kalan yeter de artar diye düşünmeyin. Çünkü onların da sahipleri var… Savunma, yap-işlet-devlet projelerine ayrılan kullanım ve garanti ödemeleri, personel harcamaları, cumhurbaşkanlığı bütçesi vs… Bu tabloya bakıldığında emekçilere ayrılacak bütçenin özgül ağırlığı ortada…

İktidar için sadece kısmi makyajlamalara fırsat verecek, emekçiye kaşıkla sermayeye kepçe kepçe vermenin ötesine geçmeyecek, sıkışmışlıktan kaynaklı hamleler bunlar. Yarattığı ekonomik ve sosyal yıkıma rağmen bu çözümlerle ayakta durabilmesi ise sadece karşısında emekten yana bir program alternatifi örülememiş olması durumunda mümkün! Bunu görmek gerekiyor…

Yemeksepeti işçilerinin sendikalı olma mücadelesi sürüyor

0

Yemeksepeti kuryeleri ile depo işçilerinin üç yıl önce başlayan sendikalılaşma mücadelesi, hem firmanın antidemokratik baskıları ile mobbing uygulamalarına hem de patronların lehine olan yasaların işçilerin aleyhinde yarattığı bürokratik zaman kaybına rağmen sürüyor.

Hatırlanacağı üzere Yemeksepeti işçilerinin taşımacılık işkolundaki sendikaları olan Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’nda (TÜMTİS) örgütlenmelerinin önüne geçebilmek için Yemeksepeti bir gecede 8 bin işçinin işkolunu taşımacılıktan (15 numaralı işkolu) ofis-büro sektörüne (10 numaralı işkolu) geçirmişti. Buna rağmen işçilerin taşımacılık sendikasında örgütlenmeyi sürdürmesiyle firma yeni baskı yöntemlerini hayata geçirmişti. Bordrolu kuryeleri işten çıkararak veya onları mobbinge maruz bırakarak esnaf kurye alımı yapmak, depoları acentelere dönüştürmek, sendikalı öncü işçileri çeşitli yollarla cezalandırmak, agresif bir reklam kampanyasına girişerek kamuoyunda oluşan emek düşmanı imajını düzeltmeye çalışmak bu yöntemlerden sadece birkaçıydı.

TÜMTİS tarafından alınan çoğunluk tespit belgesine karşı yapılan hukuki itiraz da, Yemeksepeti’nin sendika ve işçi düşmanı politikasının bir devamıydı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın TÜMTİS’in lehine yapmış olduğu çoğunluk tespitine karşı Yemeksepeti’nin açtığı itiraz davası hâlâ sürmekte. Bir sonraki duruşması 16 Aralık’ta görülecek olan bu davadan Yemeksepeti’nin kazanan taraf olarak ayrılmayacağı ise son derece açık.

Öncelikle Yemeksepeti bu davayı, yine kanunları çiğneyerek açtı. Çoğunluk tespiti firmaya 14.07.2021 tarihinde bildirilmiş olmasına rağmen, Yemeksepeti davayı 28.07.2021 tarihinde açtı. Halbuki 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 43/1 maddesine göre, çoğunluk tespitine itiraz 6 işgünü içinde yapılmalıdır. Dolayısıyla yasaya göre Yemeksepeti’nin davayı en geç 26.07.2021 tarihinde açması gerekirdi. Bu nedenle davanın usulden reddi gerekmektedir.

Yemeksepeti’nin bu dava aracılığıyla yapmaya çalıştığı aslında zaman kazanmak ve böylece içerideki sendikalı işçileri işten ayrılmaya zorlayarak sendikayı güçsüzleştirmek ve işçilerin de moralini bozmak istemek. Tam da bu sebeple, dava boyunca birçok “bekletici mesele” olduğunu savunarak, yalnızca süreci uzatmaya çalışıyorlar. Ancak bu hukuki manevralar fayda etmeyecek: İşçiler sendikal hak ve özgürlükleri Yemeksepeti’ne sokacak ve Yemeksepeti’ne sendikal haklara saygı duymayı öğretecek.

Yemeksepeti’nin aslında kendisinin hayata geçirdiği işkolu hilesinin kurbanı olması, Yemeksepeti işçilerinin kararlı mücadelesiyle mümkün oldu. Şimdi şirket, şubeleri kapatıp onları birleştirerek, kuryelerin 3 veya 5 kilometre olan dağıtım alanını 7 kilometreye çıkararak, esnaf kuryeye yakında olan siparişleri, bordrolu kuryelere ise uzakta olan siparişleri vererek, bu kararlılığı ve iradeyi kırmaya çalışıyor.

Ancak bu tip uygulamalar geçmişte Yemeksepeti kuryeleri ile depo işçilerini yıldırmadığı gibi bugün de yıldırmayacak. Yemeksepeti işçileri depo depo örgütlenmeyi ve sendikaları TÜMTİS’te birleşmeyi sürdürüyorlar. 30 ilde, 180 işyerinde 8545 çalışanı bulunan Yemeksepeti’ne sendikal hak ve özgürlükleri sokma mücadelesi, aslında bütün taşımacılık işçilerinin ve Türkiye’nin bütün emekçilerinin sendikal ve demokratik hakları için verilen bir mücadele; zira Yemeksepeti’ndeki sendikal mücadele, kamuoyu açısından bir simge halini almış durumda. Bu sebeple bütün işçi örgütleri, sosyalist partiler ve demokratik kurumlar, TÜMTİS’in ve Yemeksepeti işçilerinin burada verdiği sendikal mücadeleyle dayanışma içinde olmalı.

Taksim bombalı saldırısını lanetliyoruz! Korku ikliminin yaratılmasına izin vermeyelim!

0

İstanbul, Taksim İstiklal Caddesi’nde gerçekleşen bombalı saldırıyı vahşi bir terör eylemi olarak lanetliyoruz. Yakınlarını kaybedenlere başsağlığı, yaralananlara acil şifalar diliyoruz.

Böylesi saldırılar, ülke halklarının 2015-16 yılında yaşadığına benzer bir baskı ortamının yaratılmasına ve emekçi halkın birlik ve mücadelesinin zarar görmesine neden olacaktır.

Ayrıca, toplumu korku atmosferine sürüklemek dışında bir amacı olmayan, halkın haber alma özgürlüğünü gasp eden, iktidarın “yayın yasağı” ve internet erişimi kısıtlaması uygulamaları da derhal son bulmalıdır. Ve hükümet yayın yasağından önce, elindeki tüm istihbari olanaklarla bu saldırıyı neden önleyemediğini açıklamak zorundadır.

Hükümetin asli görevi vatandaşların can güvenliğini korumak olmalıdır. Ancak iktidarın maceracı ve saldırgan dış politikası, geçmişte de deneyimlediğimiz üzere ülkeyi bu tip saldırılara açık hale getirmektedir.

Aynı zamanda 2015-16 yıllarında gördüğümüz üzere hükümet terör saldırılarının faillerine etkin soruşturma uygulamamış ve gerçek sorumlular tümüyle yargı önüne çıkarılmamıştır. Benzeri bir sürecin Taksim saldırısında da işletilmemesi adına süreç şeffaf bir şekilde, halkın haber alma özgürlüğü kısıtlanmadan işletilmedir. Aksi durumda toplumda yükselecek olan baskı ve korku ortamının siyasi sorumluluğu mevcut iktidarda olmaya devam edecektir.

Sanatçı Deniz Tekin: “Müzik emekçileri kendini tehdit altında hissediyor”

0

Onur Şener’in istek parçayı söylemediği gerekçesiyle öldürülmesinin üzerinden bir ay geçti. Müzik ve eğlence sektörüne yönelik baskılar sürerken, kayıtsız ve güvencesiz çalışmak zorunda kalan müzik emekçilerinin durumunu sanatçı Deniz Tekin’le konuştuk.

Müziğe yönelik yasaklar devam ediyor. Neden korkuyorlar?

Baskının etkilerini, kültür endüstrisinin parçası olan diğer tüm alanlarda olduğu gibi, müzikte de görebiliyoruz. Festivaller, konserler politik baskılarla son dakikada iptal ediliyor, yerel belediyeler izin vermiyor. Konser verilen mekânlarda polisin dinleyiciye, sahnedeki müzisyene kimlik kontrolü yapması ve ses yasağını gerekçe göstermesi gibi yöntemlerle gözdağı veriliyor. Bu tavır, müzik yapana da dinleyene de “Burada var olamazsınız” demektir. Neden? Çünkü iktidar, ”çocuklarının alkol içmesinden ve yanlış yola sapmasından korkan” muhafazakâr kesimin ve toplumun hassasiyetlerine, “milli ve ailevi değerlerine” oynayarak konuyu kendinden uzağa çekiyor. Taşlama oyunuyla suni bir karşıtlık yaratmaya çalışıyorlar. Görmezden geldikleri, bastırdıkları insanların birleşmesinden korkuyorlar. Müziği susturmaktaki amaçla, Onur Yürüyüşü veya herhangi bir protesto için toplanan grupları polis şiddetiyle bastırmaktaki amaç ve yöntem aynı. İnsanlar henüz toplanmadan ara sokaklarda coplar ve dayakla gözaltına almaya çalışıyorlar. Benzer şekilde, politik söylem ya da müziğin alt mesajı etrafında olabilecek her türlü kitlesel birleşmeyi engellemeye çalışıyorlar.

Müzik sektörüne bakıldığında, alanda çalışan herkesin renkli, neşeli, “çılgın” ve bol kazançlı bir hayat yaşadığına dair bir önyargı bulunduğunu görüyoruz. Ancak ekonomik kriz ve pandemiyle birlikte müzik sektörünün koşullarının iyice kötüleştiği ortada. Yapılan son araştırmalara göre, müzik emekçilerinin en az yüzde 70’i açlık sınırının altında çalışıyor. Müzik emekçileri neler yaşıyor?

Pandemi ve ekonomik krizin derinleşmesinden sonra durum daha da kötüleşti. Müzik yapan ya da teknik kısmında çalışan bazı arkadaşlarım müzikten kazanç sağlayamayarak başka yollara yöneldi. Müziği düzenli bir geçim kaynağı olarak kurgulamak, aydan aya öngörebilmek çok zor; konserlerimizin bir kısmı düzenli olarak iptal oluyor. Bu sebeple birçok müzik emekçisi, birçok işi aynı anda yapıyor veya aynı zamanda başka alanlarda da çalışmak zorunda kalıyor.

Müzik endüstrisinin iç dinamikleri etkileşim, tüketilebilirlik ve sermaye endeksli ilerleyince, diğer endüstrilerin iş karakteriyle aynı kaderi paylaşıyor. Üretim ilişkileri dünyanın geri kalanından muaf değil; şirketlerin ve şirketleşmiş sanatçıların kâr odaklılığı, üretilen müziği de bir metaya, tüketim nesnesine indirgiyor.

Müziği aylık dinleyici sayısı veya sosyal medya etkileşimine indirgerseniz suya sabuna dokunmayan ve toplumun farklı kesimlerini rahatsız etmeyecek şeyler üretirsiniz. Sanat toplumu bütünleştirici bir etkiye sahipken, toplumsal bir duyguya karşılık gelebilecek her şeyi sansürle, otosansürle dışarıda bırakmak, sanatın içini tamamen boşaltmak anlamına geliyor. Toplumun o an kolektif olarak yaşadığı duygu etrafında harekete geçmesinin önüne geçiyor. Müzik de mevcut politik iklimi yansıtıyor, aynı baskıya maruz kalıyor.

Onur Şener’in vahşice öldürülmesi üzerinden bir ay geçti. Sen de bu gibi tehlikeli durumlarla karşılaştın mı? Müzik emekçileri ne koşullarda çalışıyor?

Onur Şener, bir arkadaşımızın akrabasıydı. Hatta önceki akşam lafı geçmiş ve sabahına vefat haberini almışlar. Bu kadar kolay olmaması gerekiyor. Bu suçu işleyenler sistem tarafından korunacaklarına emin olarak, ceza çekmeyeceklerini bilerek bu suçu işlediler. Kimse bu kadar kolay öldürülememeli.

Ben bizzat can güvenliğimi tehdit altında hissettiğim bir durum yaşamadım. Ancak bir kadın olarak, en hafifinden gereksiz flörtözlükler, şampanya göndermeler gibi rahatsız edici hareketlere, düzenli olarak cinsiyetçiliğe maruz kalıyorum. Tehditlerden ve güvenlikten bahsederken sadece fiziksel olarak algılamamalıyız. Politik bir söylemi olmasa bile, ekonomik ve iş güvencesi olmayan müzik emekçileri, sanatçılar kendini mutlaka tehdit altında hissediyor. Hiçbirimizin sigortası yok ve kayıtlı çalışmıyoruz. Ekipman taşırken beli sakatlananlar var ama sağlık sigortaları yok. Her şey kayıtdışı dönüyor. Sorunlar müzik emekçileri için çok yakıcı; icracılardan ses ekibine, ses mühendislerine, rodilerden organizasyonda çalışan insanlara kadar. Kendi ismiyle müzik yapan biri olarak içinde olduğum ayrıcalıklı konumun farkındayım, benim için bir kat zorsa işbölümündeki başka insanlar için on kat zor.

Müzik emekçilerinin ve müzisyenlerin örgütlenebileceği bir oluşum bulunmuyor mu?

Türkiye’de iki tane meslek birliği var: MESAM ve MSG. Ancak bu örgütlenmelerde, enstrümanist veya icracı gibi bir tanımlayıcı statü bulunmuyor. Böyle olduğu için, eser sahibi dışındaki müzik emekçileri telif gelirlerinden de pay alamıyorlar. Örneğin albüm kaydettiğimiz süreçte, birlikte çalıştığımız arkadaşlarımızın telif gelirlerinden pay alabilmeleri için onları aranjör olarak kaydettirmek zorunda kaldık. Gitarı bu insan çaldı, davulu bu insan çaldı diye yazamıyoruz.

Aynı zamanda bu birliklerde oy kullanabilmek veya yönetim kuruluna katılabilmek için asil üye olmak gerekiyor. Asil üye olabilmek içinse eser sahibinin yıllık telif gelirlerinin belirli bir kotanın üzerinde kalması gerekiyor. Yani meslek birlikleri yalnızca ayrıcalıklı müzisyenleri ve hak sahiplerini kapsıyor diyebiliriz. Hatta geçen senelerde MESAM’da, 600 bin TL’lik isimsiz bir telif gelirinin yönetim kurulu üyeleri arasında paylaşıldığını biliyoruz.

Müzik emekçilerinin tamamı güvencesiz koşullarda çalışıyorlar. Bu sektörde emek verenlerin kayıtlı, sigortalı, güvenceli ve belirli iş tanımlarıyla çalışıyor olmaları gerekiyor. Bunun için de sendikalaşmak gerekiyor. Aksi halde, devlet için yoksun.

Haiti’ye dönük emperyalist işgale hayır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Dominik Cumhuriyeti seksiyonu Sosyalist İşçi Hareketi’nin Haiti’nin işgal girişimine dönük yayımladığı bildiriyi paylaşıyoruz.

Amerikan Devletleri Örgütü (ADÖ) ve Birleşmiş Milletler (BM), Ağustos ayından beri devam eden kitlesel halk protestolarını bastırmak için Haiti’ye karşı emperyalist bir işgali teşvik ediyorlar. Bu işgalle birlikte Haiti halkının kaderini kendi ellerinden alarak Haiti’nin krizden çıkma olasılığını da aynı şekilde elinden almış oluyorlar. Bu karşıdevrimci planı reddediyoruz. Benzer şekilde, Abinader liderliğindeki Dominik Cumhuriyeti hükümetinin komşu ülkeye yönelik emperyalist işgale verdiği aşağılık desteği kabul etmiyoruz. 

Haiti’nin Ariel Henry başkanlığındaki de facto hükümeti, ADÖ Genel Sekreteri Luis Almagro’nun talimatıyla 7 Ekim’de BM’den kendi ülkesine silahlı müdahale talebinde bulundu. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres iki gün sonra yanıt vererek Güvenlik Konseyi’ne bir veya daha fazla ülkeden askerlerle “hızlı eylem gücü” gönderilmesini onaylamasını önerdi. Bu, BM Barış Gücü olmayacaktı. Guterres ayrıca tüm Haitili siyasi güçleri de facto hükümetle anlaşmaya çağırdı. 

Ağustos ayından bu yana Haiti’de de facto hükümete, yüksek enflasyona, çetelere ve akaryakıt fiyatlarındaki artışa karşı büyük bir halk seferberliği yaşanıyor. Henry, Haiti halkının oylarıyla seçilmedi, tam tersine, fiiliyatta, ABD, Fransa ve Kanada’nın liderliğindeki Çekirdek Grup’un sömürgeci kondominyumu tarafından atandı. 

Guterres, Almagro, Henry ve Abinader, Haiti’ye dışarıdan askeri müdahaleyi destekleyen söylemlerinde, uyuşturucu kaçakçılığı ve haraçla kendini var eden silahlı çeteleri, bunun yanı sıra ekonomik ve sosyal krizin kötüleşmesini müdahalenin bir mazereti olarak öne sürseler de, mevcut krizin asıl nedeni son yıllarda askeri işgaller yoluyla mafya hükümetlerini dayatan ABD ve Avrupa emperyalizmidir.  2011’den beri iktidarda olan, ABD’nin emrindeki ve organize suçla bağlantılı PHTK (Haiti Kel Kafalılar Partisi) rejimi, ADÖ’nün dayattığı seçim hilelerinden sonra kurulmuş ve suç çetelerinin zenginleşmesi onun himayesinde olmuştur.

2004 ve 2017 yılları arasında Haiti, sözde ilerici Lula, Kirchner, Evo, Mujica, Correa, Bachelet ve sahte solun diğer Latin Amerika hükümetleri tarafından sağlanan askeri birlikler ve danışmanlarla birlikte Birleşmiş Milletler Haiti Adalet Destek Misyonunun (Minustah) askeri işgali altındaydı. Daha sonra, 2017 ve 2019 yılları arasında Minujusth, Haiti polisine danışmanlık ve destek sağlamaktan sorumlu olarak görev yaptı.

Minustah’ın askeri işgali, binlerce insanı baskı altına alan ve istismar eden yozlaşmış bir çeteyi iktidarda tutmak için milyarlarca dolar harcamış, Nepalli askerlerin başlattığı ve Dominik Cumhuriyeti’nde de 400 kişinin ölümüne yol açan kolera salgını sonucunda on binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Askeri işgal Haiti’nin hiçbir sorununu çözmemiştir, bilakis bu sorunları ağırlaştırmıştır. 

Mevcut krizden çıkış yolu, halkın geniş kesimlerinin acil ihtiyaçlarının karşılanmasına izin vermek, kendilerini Kel Kafalılar mafya rejiminden kurtarmak için mücadele eden Haiti halkının elindedir. Seferber olan işçi ve halk örgütlerinden, çoğunluğun iradesini temsil eden yeni bir hükümet ortaya çıkmalıdır. 

Dış borcun kaldırılmasını, ABD’nin 20. yüzyılda gerçekleştirdiği işgaller için tazminat ödemesini, Fransa’nın 19. yüzyılda Haiti’nin bağımsızlığını tanınması karşılığında dayattığı haraçların geri ödemesini ve bu kaynakların Haiti halkının içme suyuna, elektriğe, sağlık ve eğitime erişimini garanti altına almak için kullanılmasını talep eden Haiti’deki sol örgütleri destekliyoruz. 

Abinader’in işgali desteklemesini kabul etmiyoruz

Abinader hükümeti, 9 Ekim’de sınır şehri Dajabón’da mide bulandırıcı bir gösteri yaparak, yürüttüğü dış politikanın başarılı olacağını varsayıp Haiti’ye dışarıdan bir askeri müdahaleye tam destek verdi. Nihai bir istila durumunda sınırın kapatılacağını ve Haitililere iltica veya sığınma verilmesinin yasaklanacağını, çünkü cumhurbaşkanına göre “buraya sığınma talebinde bulunanların kabul edilmesinin Dominik’in bütünlüğü için çok tehlikeli olacağı”nı duyurdu.

Bunun yanında Abinader, diğer bakanlıkların bütçe uygulamalarına yapılan kesintilerden sağlanan fonlarla, sınırlara tahsis edilmek için, Trujillo diktatörlüğünden bu yana en büyük askeri teçhizat alımının yapıldığını duyurdu. Bu için, Haiti’nin Dominik egemenliğine karşı bir tehlike teşkil ettiğine dair söylemleri devreye soktu. Abinader hükümetinin yabancı düşmanı ve ırkçı söylemlerine Haitili göçmenlere karşı yapılan insan hakları ihlalleri, keyfi gözaltılar, gasp, hamile kadınların keyfi olarak tutuklanması ve ebeveynlerinden ayrılan çocukların sınır dışı edilmesi eşlik etti. Aslına bakarsak, Dominik hükümeti, iltica ve sığınma hakkıyla ilgili imzalanan uluslararası anlaşmaları tanımıyor ve mevcut durum bunu açıkça ortaya koyuyor. 

Abinader’in Haiti halkına karşı emperyalist bir işgale verdiği utanç verici destek göz önüne alındığında, Dominik Cumhuriyeti’nin de 1965’te yine ADÖ’nün desteğiyle emperyalizm tarafından işgal edildiğini hatırlamalıyız. İstilacılara karşı direnişinde Dominik halkının yanında, ABD güçleri tarafından şehit edilen devrimci şair Jacques Viau gibi Haitili savaşçılar yer alıyordu. Dominik halkı, olası bir işgale karşı durarak ve Abinader’in Haiti’ye karşı saldırgan ve emperyalizm yanlısı politikasını reddederek Haiti halkıyla dayanışma içinde olmalıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in, Haiti’deki emperyalist müdahalenin durdurulması ve BM ve ADÖ tarafından desteklenen işgal projesine karşı Çekirdek Grup üyesi hükümetlerin büyükelçiliklerinin önüne yaptığı protesto çağrısına katılıyoruz.

Özel sektör eğitim emekçileri örgütleniyor

0

Ekonomik kriz derinleşirken bir taraftan da Tek Adam rejiminin yüzleştiği sorunlar artıyor. Barınma, sağlık, gıda, enerji… Çoklu kriz! Açlık, yoksulluk ve işsizlik… Emekçilerin payına düşen bu. Göz açıp kapayana kadar her şeye zam geliyor, çarşı pazar ateş. Temel gıda harcamalarından ulaşıma, elektrikten doğalgaza… Kısacası iğneden ipliğe her şeye zam gelmekte. İşçiler emekçiler sefalete sürükleniyor. Bu sektörlerin içerisinde eğitim emekçileri de yer alıyor. Özellikle de özel sektörde çalışan eğitim emekçileri.

Ülkemizde eğitim fakültelerinin sayısı her geçen gün artmakta, 2002’de 55’ten 2018’de 93’e yükseldi. Her sene eğitim fakülteleri 40 bin mezun veriyor. Resmi rakamlara göre Türkiye’de 150 bin öğretmen açığı bulunurken, 2020 verilerine göre atama bekleyen öğretmen sayısı 460 bin civarında. Ancak eğitim sendikalarına göre atanamayan öğretmen sayısı 700 bin civarında. Eğitim Sen’in raporlarına göre 2023 yılında atanamayan öğretmenlerin sayısı 1 milyonu aşacak. Her yıl ataması yapılmayan en az 256 bin öğretmen işsizler ordusuna katılıyor. KPSS’ye giren her 100 öğretmenden yalnızca 17’si atanıyor. Atanamayan öğretmenler ise hamallık, garsonluk, kuryelik, tezgâhtarlık, işportacılık yapıyor ya da inşaat sektöründe çalışıyor. Bazıları da özel eğitim kurumlarında çalışmaya mecbur bırakılıyor. Atanamadığı için bunalıma giren ve intihar eden öğretmenlerin sayısı ise 50’yi aştı.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin sorunları her geçen gün artmakta. Bu sorunların başında ise güvencesiz çalışma geliyor. Özel okul, kurs, etüt ve rehabilitasyon merkezlerinde çalışan eğitim emekçilerinin sorunları tabii ki sadece güvencesizlikle sınırlı değil. Uzun çalışma saatleri, mobbing, kısa süreli sözleşme…

İşte tam da bu noktada özel sektörde çalışan öğretmenlerin sorunlarını dert edinen bir sendika kuruldu. Ağustos 2021’de “Özel öğretim kurumlarına sendika girecek” diyerek yola çıkan Öğretmen Sendikası, başta İstanbul olmak üzere Ankara, İzmir, Samsun, Mardin, Adana, Mersin ve Antakya gibi illerde çalışma yürütmeye başladı.

Açlık sınırının her geçen gün arttığı ülkemizde özel okul öğretmenleri asgari ücretle çalıştırılıyor. Ve biz diyoruz ki, asgari ücretle öğretmen çalıştırılamaz. Eğitim emekçileri özel okul patronları tarafından hem uzun çalışma saatlerine maruz bırakılıyor hem de mobbing uygulanarak emeklerinin karşılığını alamıyorlar. İş sözleşmeleri 12 ay üzerinden değil 10 ay üzerinden imzalanıyor. Cumartesi ve pazar günlerinde de çalıştırılmakta, hatta resmi tatillerde ve kar tatillerinde bile okula çağrılmaktalar. Bunlar yetmiyormuş gibi giyimimize karışılıyor, evli mi bekâr mı olduğumuza kadar soruluyor.

Öğretmen Sendikası’nın son dönemde en çok dile getirdiği konulardan birisi de taban maaş mücadelesi. Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin talebi, 2014 yılında yürürlükten kaldırılan taban maaş uygulamasını içeren ilgili maddenin tekrar yürürlüğe konması. Kısacası, resmi okullarda çalışan öğretmenlerle aynı şartlarda çalışan özel okul öğretmenlerinin maaşlarının eşitlenerek taban maaş hakkının elde edilmesi.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçileri sadece ücretlere karşı mücadele yürütmüyorlar. Eğitimin özelleştirilmesi ve piyasacı eğitim anlayışına karşı eşit, parasız, bilimsel ve anadilinde eğitim hakkı için de mücadele ediyorlar. Ekonomik, sosyal ve özlük haklarımız için mücadele ederken talebimiz ise: “İnsanca yaşam ve güvenceli iş”.

Sorunu yaratan çözüm olamaz

0

“…canı, kanı, göz yaşı, yer altı kaynakları pahasına bir avuç mahrurun refahını devam ettirmek üzerine kurulu bu çarpık yapı kökünden çatırdıyor… Zengin daha da zenginleşirken … yoksulluk artmakta.“

“Yolsuzlukların, rüşvetin, yoksulluğun olmayacağı bir ülkeyi biz hallederiz.“

Yukarıdaki cümleleri işçiden yana bir dünya ve Türkiye hayalini kuran bizim gibi kimseler değil, doğrudan doğruya Erdoğan kurdu. Birincisini 10 Ekim’de, ikincisini de 9 Ekim’de söyledi.

Geçtiğimiz ay AKP ve MHP’nin oyları ile meclisten geçen sansür yasasına bakacak olursak Amasra’daki madenci katliamı gibi konulara dair hükümetin yalnızca zengin dostu olduğunu; yolsuzluğun, yoksulluğun, iş cinayetlerinin ve tabii yasakların bu yönetim anlayışının sonucu olduğunu yazanlar hapis cezası alabilecek. Anlaşılan o ki Erdoğan bir yandan ülkede muhalefetin sesini kısmak için baskıyı artırırken bir yandan da ülke muhalefetsiz kalmasın diye kendisine karşı kendisi muhalefet olmaya karar vermiş. Erdoğan 20 yıldır iktidar değilmiş gibi yapıp kendi yarattığı sorunlara karşı çözümün kendisinde olduğunu söylüyor.

AKP-MHP bloğunun kitle desteğini yitirdiği biliniyor. Bu gidişin temel dinamosu da ekonomi. Bu yüzden Çalışma Bakanı Bilgin “Enflasyonun emekçiler üzerindeki tahribatını ortadan kaldıracak bir düzenleme yapacağız,” diyor. Saray yönetimi seçim stratejisini ekonomik müjde ve mucizelere bağlıyor. Görünen o ki sosyal konutlar, Karadeniz’deki son derecede yetersiz doğalgaz rezervi, Akkuyu’da sürekli şaibeleriyle haberleşen nükleer santral, EYT, asgari ücret zammı ve vergi düzenlemesi Cumhur İttifakı’nın seçim çalışmasının merkezini oluşturacak. Hükümetin doğalgaz ve nükleer projelerinin daha da yüksek elektrik faturaları anlamına geldiğini biliyoruz. TOKİ projesinin ölü doğduğunu gördük. Peki diğer adımlar hiç olmazsa bizi biraz rahatlatabilir mi?

Hükümetin sicili ortada: 20 yıllık iktidarının sonunda bir avuç aile zenginleşirken işçi emekçilere ay sonunu görmek haram oldu. Sorunu yaratan çözümün kendisi olamaz ama derdi olan derman arar. Hükümetin ne vergi dilimi ne de enflasyonla kuşa dönecek asgari ücret zammı sorunlarımıza çare. Bizim çözümümüz, emek merkezli bir çıkış için bir arada olmakta. Ücretlere göstermelik bir zam değil enflasyon oranında her üç ayda bir zam için, örgütlü patronlar sınıfına karşı sendikal örgütlenmenin önündeki tüm yasal zorlukların kaldırılması için, patronlardan bağımsız bir emeğin ittifakını örmeliyiz. Çözüm anlık ağrı kesicilerde değil. Kalıcı ve güvenilir bir rahatlamanın yolu, ayağımızdaki dikenden (patronlardan ve temsilcilerinden) kurtulmaktadır.

İran’da idam cezasına ve seferberliklere dönük baskılara son!

0

İran’da Mahsa Jina Amini’nin ahlak polisi tarafından katledilmesinin ardından kadınların öncülüğünde başlayan isyan hızlı bir şekilde molla rejimi karşısında devrimci bir halk ayaklanmasına evrildi.

50 günü aşkındır devam eden ve ülkenin tamamına yayılan seferberlikleri baskı ve şiddet yoluyla bastırmaya çalışan diktatörlük rejiminin politikası sonucu, bugüne kadar binden fazla kişi hayatını kaybetti ve 15 binden fazla kişi de tutuklandı.

Ancak kapitalist, diktatöryel molla rejimine karşı korku duvarını aşan İran emekçi halkları seferberliklerinden geri adım atmıyor. “İslam Cumhuriyeti istemiyoruz!”, “Rehber de olsa, şah da olsa zalime ölüm!” diyen İran emekçi halkı, kadınlar ve gençler sokaklarda, işyerlerinde ve üniversitelerinde eylemlerini sürdürüyor.

Kitlelerin rejimden kopuş doğrultusunda sergilemekte olduğu bu seferberlik bir yandan kendi özörgütlenmelerini, yerel komitelerini yaratırken, öte yandan da İslam Cumhuriyeti rejiminin meşruiyetini fazlasıyla sarsmış durumda.

Tam da bu nedenle, baskı ve şiddet politikasından geri adım atarsa rejiminin ayakta kalamayacağını düşünen molla rejiminin parlamentosunda seferberlikler sırasında tutuklanan 15 bin kişinin idama mahkûm edilmesine dönük bir çağrı yapıldı.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak İran emekçi halkının seferberliğini baskı, şiddet ve ölüm cezası ile sindirmeye çalışarak iktidarda kalmaya çalışan diktatörlük rejimi karşısında İran halklarının mücadelesinin yanında olduğumuzu bir kez daha ifade ediyoruz.

İdam cezasının derhal kaldırılması için,

Seferberliklere dönük kriminalizasyonun son bulması için,

Tüm tutuklananların derhal serbest bırakılması için,

İran işçi sınıfının, kadınların ve gençlerin örgütlenme hakları önündeki tüm engellerin kaldırılması için,

İran topraklarında yaşayan tüm ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkı dahil tüm demokratik haklarının tanınması için,

İslam Cumhuriyeti rejiminin yıkılması adına seferberliğini sürdüren emekçi halkla uluslararası dayanışmaya!

İran: Ne tür bir halk ayaklanması?

0

Mahsa Jina Amini’nin “ahlak polisi” tarafından katledilmesinin ardından öncülüğünü kadınların üstlenmiş olduğu İran ayaklanması devam ediyor. Kadınların yanı sıra gençler, işçi sınıfı, Kürtler, Azeriler ve Beluciler gibi İran halklarının tamamı sokaklarda, üniversite ve okullarında ve işyerlerinde eylemlerini sürdürüyor. Seferberlikler hızlı bir şekilde devrimci bir halk ayaklanması karakterine büründü. Neden mi?

Öncelikle, Amini’nin katledilmesi, ülkede yıllardır baskıya, şiddete, patriyarkaya, yoksulluğa karşı süren mücadelelerin bu defa kitleselleşerek hızlı bir şekilde İslam Cumhuriyeti rejimi karşıtı bir karakter kazanmasının fitilini ateşledi.

Öte yandan, molla rejimine ve kapitalist sömürü düzenine karşı önemli bir mücadele geçmişi olan İran’da bugünkü seferberlik, geçmiş deneyimleri daha da ileri taşımış durumda. Rejim tüm baskı ve şiddetine karşın (300’den fazla ölü, 15 binden fazla tutuklu) 40 günü aşkındır süren seferberlikleri ezemedi. Aksine ayaklanma daha da toplumsallaşarak, yerel/mahalli komiteler gibi kendi organlarını yaratmaya başladı. 2018-2020 arasındaki işçi seferberliklerinde inşa edilen sınıf örgütlenmeleri yayılıyor, öğrenciler ise farklı üniversiteler arasında birlikler/koordinasyonlar kuruyor.

Aynı zamanda, geçmiş deneyimleri aşan bir başka unsur ise başta Kürtler olmak üzere Beluciler, Azeriler gibi İran’ın tüm ezilen uluslarının halk ayaklanmasının başat güçleri arasında yer alıyor oluşu. Bu ise, molla rejiminin, İran halklarını ulus ve din üzerinden suni bir şekilde bölerek mücadeleleri ayrıştırması gibi, en temel silahını şimdiye kadar geçersiz kılmış durumda.

Bir diğer önemli faktör ise, geçmiş dönemlerde rejim karşısında verilen mücadeleleri domine etmeye çalışan İslam Cumhuriyeti içerisindeki reformist kanat ya da şahçılar gibi kapitalist sömürü düzeninin temsilcilerinin seferber olan kitlelerin büyük bir kısmı tarafından reddediliyor oluşu. Ayaklanmanın önemli sloganlarından biri olan “rehber de olsa, şah da olsa zalime ölüm”, emekçi halklardaki bu kopuşu açıkça gösteriyor. İşte bu dört unsur İran’daki devrimci sürecin kilidi niteliğinde. Seferberlikler içerisinde inşa edilen kitle özörgütlenmelerinin, sınıf örgütlerinin rejimden ve sömürü düzeninden kopuş temelinde birleşebileceği bir eylem programının yaratılması ise ülkedeki devrimci sürecin anahtarı olacak.

Cumhur İttifakı eli kolu bağlı beklemiyor!

0

Yaşadığı oy kaybı karşısında Cumhur İttifakı elini kolunu bağlamış beklemiyor. Elindeki bütün imkânlar ve bildiği bütün manevralarla mevcut tabloyu değiştirmenin ve 2023 seçimlerini kazanmanın peşinde. Bunun için Kürt ve lgbti+ düşmanlığının köpürtülmesinden muhalefete dönük baskının artırılmasına, yeni ekonomik paketlerden ve “çılgın projelere” dek bütün araçlarını sahaya sürüyor.

Öncelikle, 2015 Haziran seçimlerinden sonra olduğu gibi birtakım kirli ve karanlık planların devreye sokulması hiç kimse için şaşırtıcı olmayacak. Mersin’de yaşanan saldırı ve ardında bıraktığı sorular, böylesi bir süreç için düğmeye basıldığına ilişkin şüpheleri de beraberinde getirdi. Ne var ki, bu saldırının ardından oluşan politik atmosfer, buna yol verenlerin umduğu sonuçları yaratmadı. Bunun ardından, TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklanmasıyla, Kürt gazetecilere dönük son tutuklamalarla yeni provokasyonlar hayata geçiriliyor. HDP’nin kapatılmasına ilişkin dava Anayasa Mahkemesi’nde devam ediyor. Öte yandan, başörtüsünün güvence altına alınması tartışması, AKP tarafından lgbti+ düşmanlığının “anayasal güvence altına alınmasına” dönüştürülmeye çalışılıyor. Cumhur İttifakı’nın kimlikler üzerinden bölücü ve gerici politikalarının seçimler yaklaştıkça arttığına tanıklık edeceğiz. Bu konuda demokrat olduğunu iddia eden tüm kesimler ikirciksiz bir şekilde hükümetin şoven ve ayrımcı politikalarının karşısında durmak zorunda.

Erdoğan’ın asıl umuduysa emekçilere ve yoksullara dönük birtakım ekonomik tavizler vererek kaybettiği oyların bir kısmını yeniden kazanmak. Emekçi halkın içinde bulunduğu eşi benzeri görülmedik yıkım ve sefaletin sorumlusu kendisi değilmiş gibi Erdoğan, yoksulluğun ve yolsuzluğun üstesinden kendilerinin geleceklerini vaat ediyor. Hatta kimi zaman bir muhalefet lideri gibi konuşmaktan çekinmiyor. Mevcut enflasyon karşısında emekçilerin alım gücünü artırmayacak ama sayısal olarak yüksek görünecek asgari ücret zammı, EYT yasası gibi adımlar bu doğrultuda hayata geçirilecek. “Yerli ve milli” araba, Karadeniz doğalgazı, Yunanistan’la ve Kıbrıs’ta gerilimin yükseltilmesi, göçmen düşmanlığı başlıklarıyla “milliyetçi ve muhafazakâr” oyları kazanmak hedeflenecek.

Cumhur İttifakı’nın bu programı karşısında Millet İttifakı’nın kapitalist sömürü düzenini “sürdürülebilir” bir biçime kavuşturmaktan öte emekçiler lehine bir ekonomik planı bulunmuyor. Millet İttifakı’nın seçimleri kazanması halinde, Tek Adam rejiminin bıraktığı korkunç enkazın faturasının işsizlik ve yeni kesinti politikalarıyla emekçilere fatura edileceği bir dönemin açılacağını unutmamalıyız. Tam da bu nedenle, emekçilerin ve ezilen kitlelerin iki burjuva seçeneğe hapsolmadığı bir siyasi tablo hayati önem taşıyor. Emek ve Özgürlük İttifakı ile Sosyalist Güç Birliği’nin varlıkları bu bağlamda çok önemli. Bu oluşumlar kendilerini “Millet İttifakı iktidarı altında muhalefet yapmaya hazırlamak” yerine baskı rejiminden ve kapitalizmden gerçek bir kopuş için inşa ettikleri ölçüde, emekçiler mevcut yıkım tablosu karşısında burjuva seçenekler yerine gerçek bir alternatife sahip olabilecekler.

EYT’liye pösteki saydırmak

0

Emeklilikte yaşa takılma sorunu çeyrek asrı geride bırakmak üzere. Tam 23 yıl önce, 1999 yılında, bir yasal düzenlemeyle, aslında bir oldu bitti ile, emeklilik için gerekli şartlara yaş da eklendi. Böylece prim günü ve sigortalılık süresini dolduran emekli adayları yıllarca yaş şartını beklemek zorunda bırakıldı.

Yasanın geriye doğru işletilmesindeki hukuksuzluk “emeklilik kazanılmış değil beklenen haktır” denilerek savunuldu. Bu mantıkla benzer hak gaspları her zaman gündeme gelebilir. Nitekim aylık bağlanma oranları (ABO) 1999’a dek yüzde 60’lar seviyesindeyken özellikle 2008 düzenlemesiyle yüzde 20’lere dek geriledi.

Yıllarca süren EYT mücadelesi sırasında, özellikle seçim dönemlerinde, çözüm yönünde sözler verildi. Ne var ki, bugüne dek bir çözüm söz konusu olmadı. Seçim öncesi verilen sözler seçimlerin ardından unutuldu. Şimdi Haziran 2023 seçimleri öncesi AKP iktidarı en geç 2022 Aralık ayı içinde meclise bir çözüm önerisi sunacağını ilan etmiş durumda.

Eğer verilen söz tutulursa Aralık 2022 ayında öneri yasalaşacak, Ocak 2023 ayında yürürlüğe girecek ve ilk başvurular yapılabilecek. Ve Şubat 2023 ayında ilk maaşlar hesaplara yatacak.

Lakin EYT’de nasıl bir çözüm önerisinin gündeme geleceği halen bilinmiyor. Yeni bazı kriterler söz konusu olacak mı? Var diyen de, yok diyen de var. Staj sayılacak mı? Yasadan bir gün sonra sigortalı olanların durumu ne olacak? Yasa önerisi açıklanana kadar bunları bilemeyeceğiz. Eğer yeni kriterler getirilmezse 8 Eylül 1999 öncesi geçerli şartlara göre emeklilik mümkün olabilecek.

Öte yandan düzenleme ne şekilde olursa olsun mevcut emeklilik koşulları ve aylık miktarları düşünüldüğünde mağduriyetlere ancak kısmi bir yanıt verebilecek. Aylık bağlanma oranından dolayı emeklilik hakkı kazanabilecek “şanslı” emekçilerin büyük kısmı 3500 lira gibi maaşlar alacak. Taban ücret yeni yılda 5000 liraya çıkarılsa dahi çoğunluk asgari ücretin altında bir emekli maaşı alabilecek.

Ayrıca 8 Eylül 1999 tarihinden sonra çalışmaya başlamış olanlar, yani müebbet EYT’liler hem ancak 60’lı yaşlarda emekli olabilecek hem alacakları olası maaş düşük ABO nedeniyle bugünkünden çok çok daha az olacak. Kısacası emeklilik sistemi emekçiler için fiilen anlamını yitirecek. Pösteki saymaya dönecek. Emeklilik yoksulluğun katmerlendiği bir dönem olmamalı. Ulaşılabilir olmalı. Maaş onurlu bir hayata yetmeli.

Sansür yasası, başörtüsü tartışması ve anayasal haklar!

0

CHP Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçimlere dönük başörtüsü çıkışı etrafında dönen tartışma hem iktidar hem de Altılı Masa kanadında adeta şu soruyu gündeme getirdi: “Hangimiz hak ve özgürlükleri garanti altına almaya daha istekliyiz?”

Meselenin niyet ve retorikten bağımsız olarak anayasal güvence konusuna gelmiş olması oldukça önemli gibi görünse de, kadın bedeni, hak ve özgürlükler ekseninde yapılan bu tartışma bir seçim malzemesi olmanın ötesine geçemiyor. Zira başörtüsü önündeki engeller özellikle anayasa değişikliklerine girmeden fiili olarak kamuda kaldırılmış durumda. Hatta iktidar tarafından bizzat bu özgürlüğün iktidarın yalnızca varlığı ile garanti altına alınan, iki dudağı arasında olan, yokluğu halinde ise uçup gidecek bir uygulama olduğu korkutması yapılmakta. Meselenin yine iktidar kanadında referandum noktasına getirilerek adresin millet olarak gösterilmesi ise bu siyasi şovun bir parçası niteliğinde.

Erdoğan başörtüsü tartışmasına cevabını Diyarbakır’ı örnek göstererek veriyor. Diyarbakır’da şu an insanların geceleri de sokaklarda olmasını kendi iktidarına borçlu olunduğuna bağlayarak her insanın hak ve özgürlük talebini sessiz devrimlerle karşıladığını söylüyor ve hak ve özgürlükler mücadelesinin öncü siyasi hareketi olduklarını “hatırlatıyor”. Ve tüm bu tartışma sürerken AKP ve MHP’nin hazırladığı 40 maddelik “dezenformasyonla mücadele yasası” adı verilen ama gazetecilerin ve meslek örgütlerinin “sansür yasası” olarak adlandırdığı, muhalefeti susturmaya ve kriminalize etmeyi amaçlayan kanun yürürlüğe giriyor. Dezenformasyonla mücadele kapsamında hazırlanan bu yasa ile beklenen İstanbul depremi, ENAG enflasyon verileri, 128 milyar doların akıbeti, askeri harekâtlardaki gelişmeler ve daha nicelerini haberleştirmek savcıların yorumlarıyla suç kapsamına girebilecek. Suçun kapsamına da, bilginin doğru ya da yalan olduğuna da savcılar, hakimler ve haberin konusu olanlar karar verecek. Kısaca yasa, fikir ve ifade özgürlüğü ile haberleşme özgürlüğünün daha sert bir denetim altına alınmasını amaçlıyor. Hak ve özgürlüklerin anayasal güvence altına alınmasını savunan, en önemli seçim vaadi “güçlendirilmiş parlamenter sistem” ile parlamentoya dönmek olan CHP’nin ise 90 milletvekilinin bu yasanın oylamasında yer bile almadığı görülüyor.

Özetle, mesele temel demokratik hakların anayasal güvence altına alınması ise en başta bu anayasa sebebi ile hapse atılan, cezalandırılan, mesleğinden menedilen siyasetçilerin, gazetecilerin, sol, sosyalist ve tüm diğer muhalif kesimlerin, en temel demokratik haklarından mahrum edilen binlerce insanın özgür olması gerekir. Çünkü demokratik hak ve özgürlükler seçim vaadi olamaz ve gerçekten garanti altına alınması öncelikle mevcut Tek Adam rejiminin ve onun anayasasının toptan değişmesini gerektirir. Böylesi bir anayasa bugünkü meclisin bileşimine ve gerek iktidar gerekse de muhalefet partilerinin seçim hesaplarına bırakılamaz. İşçiden ve emekçiden yana yeni bir anayasa barajsız seçimler yoluyla, siyasi partilerin propaganda özgürlüğünden eşit bir şekilde faydalanabileceği, işçilerin, emekçilerin, kadınların, Kürtlerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis ile mümkün olabilir.

Mavi Kuş ne kadar özgür?

0

Amerika’nın en zengin iş insanlarından, vizyoner(!) ve geleceğin inşacısı(!) olarak pazarlanan Elon Musk’ın son hamlesi kendisinin de aktif olarak kullandığı sosyal iletişim platformu Twitter’ı satın almak oldu. Nisan ayında başlayan süreç, 28 Ekim’de yaklaşık 44 milyar dolara gerçekleşti. Elon’a göre bu satın alımın iki tane önemli nedeni vardı: “ortak bir dijital kent meydanına sahip olmanın uygarlığın geleceği için önemli olması” ve “Mavi Kuş’un özgürleştirilmesi”. Gelin bunlar ne kadar gerçekçi bakalım.

Twitter nedir?

Twitter, kullanıcıların “tweet” olarak bilinen mesajları yayımladığı ve birbirleriyle etkileşimde bulunduğu bir mikroblog ve sosyal ağ hizmeti. 2006’da kurulan bu platform, diğer platformlardan farklı olarak, fikrimizi ve düşüncelerimizi mesaj başına 140 karakter ile sınırlıyor. Bu açıdan, eskimekte olan teknoloji SMS’e benzese de özellikle iletişimin hızlandığı sanallaşsan dünyalarımızda oldukça rağbet gördü. 2010’da 200 milyon aktif kullanıcı sınırını aşan bu platform şu an yaklaşık 330 milyon aktif kullanıcıya ve milyarlarca insana erişmeyi sağlayan sosyal bağlantılara sahip. Bilginin demokratikleşmesi için böyle küresel uygulama ve ağlar çok önemli, gerçeklikle kurduğu bağlar açısında bir o kadar da dramatik ve ilginç.

Gerçek, Twitter mı?

Özellikle pandemi bizleri kapalı evlerimizde sanallaşmaya daha çok muhtaç hale getirdi. Bunun yanında yozlaşan ulusal ve global eski düzen medya, artık hızlanan iletişim aygıtlarına cevap veremez halde. Ve bu durumda milyonlarca kullanıcıya, aslında sinir ucuna sahip Twitter sanal dünyası her gelişmeyi inanılmaz hızlarda yaymaya ve bilginin demokratikleşmesine hizmet etmeye başladı. Fakat bunun yanında sanallaşmanın insan doğasına uygun olmayışı ve olguları sanki sıradan bir yemek gibi tüketmeye başlamamız, sanal tepkiler göstermemiz, Twitter’ın soğutucu işlevi görmesine neden oldu, oluyor.

Twitter, gerçek hayat değil

Aslında insana, sola ve hayata dair olmayan her şey şu an Twitter’da vücut bulmuş durumda. Tepkiler sanal, eleştiriler sanal ve çoğu kaygı ve tartışma olayın özüyle hiçbir bağa sahip değil. Beğenme ve gösterim sayısına göre bir iletiyi öne çıkartıyor, ama o iletinin öneminin ve aciliyetinin gerçekle hiçbir bağı yok. Sanal ve sınırlandırılmış mahalleler oluşturuyor, bunların da her gün içinden geçtiğimiz, mücadele ettiğimiz yaşam yerlerimizle hiçbir ilgisi yok.

Peki neden?

Twitter’a sahip olmak ciddi bir kârlılık getirmiyor. 44 milyar dolarlık satın alım yanında senelik 500 milyon dolar gibi kârlılıktan bahsediyoruz. Fakat Elon Musk’ın da gördüğü ve çoğu zenginin bu amaç uğruna servetlerini harcadığı şey, global kültürel güce sahip olmak. Ve hiçbir zaman gündemlerinde özgürleştirmek, denetlenebilir hale getirmek veya insanlığın faydaları için kullanmak olmayacak. Tıpkı Dünya’yı kirletirken Mars’ı pazarlamaları veya kârlılığı daha da artırmak için binlerce Twitter çalışanının işine son vermeyi planladıkları gibi.

Panama: Sosyal Güvenlik Kurumu işçileri önderi Priscilla Vasquez’e yönelik suçlamalara son!

0

Panama Sosyal Güvenlik Kurumu Çalışanları Birliği (AECSS) Başkanı Yoldaş Priscilla Vasquez’e, Sosyal Güvenlik Kurum Ulusal İşçi Birliği (Anadetram) Genel Sekreteri Rodrigo Soto’ya ve grevde olan 50’den fazla aktiviste yönelik suçlamalara son verilsin!

Panama Sosyal Güvenlik Kurumu’ndaki haklı grevi yürüten aktivist ve önderlerin haklarının derhal iadesini ve yalan suçlamalarla gösteri hakkının kriminalize edilmesine son verilmesini talep ediyoruz.

Maaş iyileştirmeleri, tıbbi ve sıhhi malzemelerin temini, ilaçlar, sigortalıların zamanlı bakımı, katkı paylarındaki artış ve emeklilik yaşı konularında yönetimin, hukuka ve sözleşmelere uygun davranması için Panama Sosyal Güvenlik Kurumu işçileri, üç yıldır önemli bir mücadele yürütüyorlar.

Yönetimin işçilerin haklı taleplerine cevap vermesi adına, Sosyal Güvenlik Kurumu Çalışanları Birliği (AECSS), Sosyal Güvenlik Kurumu Ulusal İdari Memurlar Birliği (ANFACSS) ve Sosyal Güvenlik Kurumu Ulusal İşçi Birliği (ANADETRAM) greve çıkmaya karar verdi.

Seferberlik sayesinde, geçtiğimiz cuma günü Sosyal Güvenlik Kurumu yönetimi ve grevci sendikalar arasında Kamu Denetçiliği Kurumu arabuluculuğunda bir diyaloğa geçilebildi ve görüşmelere 9 Kasım’daki toplantıyla devam edileceği kararlaştırıldı.

Ancak sendikalar ve patronlar arasındaki pazarlık henüz başlamıştı ki, yönetim tarafından çok sayıda çalışan işten çıkarıldı ve sendika önderlerinin ve aktivistlerin cezai hükümlerle tehdidine tanık olundu. Bu önlemler, Panama Sosyal Güvenlik Kurumu’nda gelişen protestoları kriminalize etmek ve korkutmak amacını taşımaktadır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, grevdeki önder ve aktivistlerin işten çıkarılmalarını reddediyoruz, Priscilla Vasquez, Rodrigo Soto ve diğer işçilere yönelik ceza tehditlerini tanımadığımızı yineliyoruz.

İmza Kampanyası

Biz aşağıda imzası olanlar, Panama Sosyal Güvenlik Kurumu Çalışanları Birliği (AECSS) Başkanı Priscilla Vasquez’e, Sosyal Güvenlik Kurumu Ulusal İşçi Birliği (ANADETRAM) Genel Sekreteri Rodrigo Soto’ya ve grev haklarını kullandıkları için 50’den fazla işçiye yönelik açılan davalara derhal son verilmesini; aynı zamanda yasal haklarını talep ettikleri için işten çıkarılanların derhal işe iadesi talebini destekliyoruz.

İmzacılar:

Türkiye:

Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı

Sedat Durel, Devrimci İletişim ve Çağrı Merkezi Çalışanları Sendikası (Dev İletişim-İş) eski Genel Sekreteri

Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen işyeri temsilcisi

Görkem Duru, İşçi Demokrasisi Partisi

Kadın Dayanışması

Arjantin:
Juan Carlos Giordano, Diputado Nacional electo por el Frente de Izquierda y los Trabajadores Unidad (FIT-U) por la Provincia de Buenos Aires, dirigente nacional de Izquierda Socialista (IS)
Mónica Schotthauer, delegada ferroviaria y Diputada Nacional electa de IS/FIT;
Rubén “Pollo” Sobrero, Secretario General del Unión Ferroviaria seccional Oeste
Edgardo Reynoso dirigente ferroviario del Cuerpo de Delegados de Ramal TBA-Sarmiento
Angélica Lagunas,  Secretaría Gral de ATEN Capital (Docentes)
Liliana Olivero, ex Diputada por Córdoba de Izquierda Socialista/FIT
Mariana Scayola (Secretaria General comisión directiva Ademys-docentes de Ciudad de Buenos Aires)
Jorge Adaro (Secretario Adjunto – Ademys)
Laura Marrone, dirigente docente de CABA y ex legisladora de IS-FIT en CABA
Mercedes Trimarchi, dirigente de la agrupación de mujeres Isadora y legisladora electa CABA
Mercedes de Mendieta, legisladora porteña por el FITU CABA, dirigente nacional de Isadora e Izquierda Socialista
Pablo Almeida, dirigente de Izquierda Socialista, delegado de junta interna ATE Min. De Economía y legislador electo CABA por el FITU.
Miguel Sorans, dirigente de Izquierda Socialista y la Unidad Internacional de Trabajadoras y Trabajadores – Cuarta Internacional (UIT-CI)

Bolivya:
Humberto Balderrama, miembro de la Dirección Nacional del Partido de los Trabajadores_
Eliseo Mamani, ex ejecutivo Federación de Maestros Rurales de La Paz

Brezilya:
Joao Batista Araujo “Baba”, Rio de Janeiro CST-PSOL

Şili
:
Ranier Rios Puebla, dirigente MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores)

İspanya devleti:
Josep Lluis del Alcázar, delegado sindical de enseñanza pública y dirigente Lucha Internacionalista (LI)
Marga Olalla, delegada sindical de trabajadores municipales de Barcelona, Militante de LI
Miquel Blanch, delegado sindical de profesorado de escuelas de adultos, miembro de la Corriente Sindical de CCOO de Girona, Militante de LI
M. Esther del Alcázar, delegada sindical de enseñanza pública y dirigente de LI; 

Amerika Birleşik Devletleri:
Emmanuel Santos, de Socialist Core.

Panamá:
Virgilio Arauz, dirigente de Propuesta Socialista.

Perú:
Jorge Corzo, dirigente del Partido de los Trabajadores Uníos
Enrique Fernández Chacón, ex diputado nacional de Uníos en Perú.

Meksika:
Enrique Gómez, Francisco Retama, dirigentes del Movimiento al Socialismo (MAS)
Jesús Torres Nuño, ex presidente del Consejo de Administración de Trabajadores Democráticos de Occidente (Tradoc)

Dominik Cumhuriyeti

Henry Morel, periodista y militante del MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores)

Venezuela:
José Bodas, secretario general de la Federación Unitaria de Trabajadores Petroleros de Venezuela (Futpv)
Orlando Chirino, dirigente nacional de la Corriente Clasista, Unitaria, Revolucionaria y Autónoma (C-cura)
Armando Guerra, ex dirigente sindical de Hidrocapital
Miguel Ángel Hernández, secretario general Partido Socialismo y Libertad (PSL)
Simón Rodríguez Porras (PSL).

İstanbul’da eğitim emekçileri 2 Kasım’da grevdeydi

0

AKP iktidarının eğitim emekçilerinin taleplerini karşılamayan ve getirdiği olumsuz düzenlemelerle eğitim emekçilerinin tepkisini alan Öğretmenlik Meslek Kanunu’na (ÖMK) karşı 14 sendikanın aldığı karar doğrultusunda, çok sayıda kent gibi İstanbul’da da eğitim emekçileri grevdeydi. 2 Kasım 2022 Çarşamba günü iş bırakan eğitim emekçileri İstanbul’un değişik merkezlerinde eylemdeydi. Yapılan eylemlerde özellikle Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun getirdiği kariyer basamakları sistemi üzerine eleştirel açıklamalar yapıldı, sloganlar atıldı. Bunun yanı sıra eğitim öğretim ödeneklerinin bir maaş tutarına çıkarılması, çeşitli sosyal ve ekonomik hakların sağlanması, vergi dilimindeki adaletsizliğin giderilmesi, 3600 ek göstergenin tüm kamu çalışanlarına yansıtılması gibi talepler de dile getirildi.

İstanbul’da greve çıkan çeşitli sendikalara bağlı eğitim emekçileri farklı alanlarda eylem yaptılar. Eğitim-İş üyesi eğitim emekçileri Bakırköy Meydanı’nda eylem yaparken Eğitim-Sen üyesi eğitim emekçileri Çemberlitaş’ta toplanıp İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü önüne yürümek için saat 12.00’de Çemberlitaş Meydanı’nda toplandı. Lakin polis Eğitim-Sen üyesi öğretmenlerin İl Milli Eğitim Müdürlüğü önüne yürümesine izin vermedi. Ara ara arbedelerin yaşandığı eylemde üç eğitim emekçisi gözaltına alındı.

Eğitim-Sen üyesi eğitim emekçileri, polisin yürüyüşü engellemesini ve yapılan gözaltıları protesto etmek amacıyla oturma eylemine geçti. Kısa süre sonra gözaltına alınan eğitim emekçileri serbest bırakıldı. Ancak polisin eğitim emekçilerinin yürüyüşüne hukuksuz bir şekilde izin vermemesi nedeniyle sendika temsilcileri basın açıklamasını yırtarak durumu protesto ettiler ve oturma eylemi 16.00 civarında bitirildi.

AKP’nin samimiyetsiz Alevi açılımı

0

AKP şefi Erdoğan 7 Ekim günü İstanbul’da katıldığı cemevi açılışları ve temel atma töreninde yeni bir Alevi açılımının sinyallerini verdi. Erdoğan yaptığı açıklamada, Alevilerle ilgili Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bir başkanlık kurulacağını, cemevlerinin elektrik, su, ısınma gibi giderlerinin bu bakanlık ya da belediyeler tarafından karşılanacağını ve şehir imar planlarında cemevleri için yer ayrılacağını belirtti. Geçtiğimiz günlerde de bu bağlamda bir yasa teklifi verilerek bu ifadelerin yasalaşması yolunda bir adım atıldı.

20 yıldır iktidarda bulunan AKP ve Erdoğan, Alevilerle ilgili zaman zaman bu tip açılımlarda bulundu. Ancak dikkat edilecek olursa yapılan bu açılımların her seferinde seçimlere çok az bir süre kala gerçekleştiği görülecektir. Bu da gösteriyor ki Erdoğan’ın gayesi Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerini karşılamak değil seçime yönelik bir oy yatırımı yapmak.

Alevilerin talepleri göz önüne alındığında hiçbir anlam taşımayan bu kanun teklifi yakın bir zamanda yasalaşacak. Ancak bu kanun Alevilerin hiçbir talebini karşılamayacak. Bilakis Alevilerin temel taleplerini gölgeleyip Alevilere yeni bir gömlek giydirmeye çalışmaktır yapılanlar. Zira Alevilerin en önemli taleplerinden birisi cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesidir ki bu yasa ile cemevleri bir ibadethane olarak kabul edilmiyor, kültürel bir kurum olarak görülüyor.

Diğer yandan Alevilerin önemli taleplerinden birisi olan din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması ise AKP tarafından hiçbir zaman dile getirilmiyor. Erdoğan’ın cemevi ziyaretleri sırasında, cemevlerinin duvarlarındaki resimleri indirmesinden de anlaşılacağı üzere AKP iktidarının amacı Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerini gerçekleştirmek değildir. AKP iktidarı ve onun lideri Erdoğan, bir yandan ideolojik olarak Alevileri yok sayıp diğer yandan göstermelik birtakım işlerle Alevilerden oy alma peşinde.

Ekonominin çöktüğü, işsizliğin arttığı, enflasyonun tavan yaptığı, açlık sınırında yaşayan emekçilerin sayısının her geçen gün arttığı bir dönemde AKP şefi Erdoğan’ın yaptığı bu tarz açılımlar, kendi yoz iktidarını kurtarma çabasından başka bir anlam taşımamakta. Bu nedenle, bu tarz açılımların yalan olduğunun bilincinde olarak hem Alevilerin hem de diğer inançlara sahip insanların inançlarını özgürce yaşayabilmeleri için gerçek anlamda bir laiklik mücadelesi verilmesi gerekmekte. Eğer ülkede gerçek anlamda bir laiklik tesis edilemezse tıpkı AKP gibi diğer burjuva partileri de hem Alevileri hem de diğer inanç sahiplerini çeşitli temelsiz vaatlerle kandırma çabalarına devam edecekler.

Bolsonaro’nun yenilgisi, Lula’nın zaferi: Latin Amerika sola mı yöneliyor?

0

Latin Amerika’nın en büyük ekonomisine ve en yoğun nüfusuna sahip ülkesi olan Brezilya’da, 30 Ekim’de gerçekleşen başkanlık seçimlerinin ikinci turunun ardından aşırı sağcı Bolsonaro yenildi. Brezilya İşçi Partisi (PT) adayı Lula ve onun etrafında oluşturulan Geniş Cephe oyların yüzde 50,9’unu alırken, normalde seçimleri ilk turda kaybetmesi düşünülen Bolsonaro ikinci turda da yüzde 49,1 oy aldı.

İktidarı süresince ülkede afro-amerikan nüfusa ve yerli halka yönelik ırkçı şiddeti tırmandıran, işçi sınıfının zaten sınırlanmış olan haklarını da gasp etmeye çalışan, kadın ve lgbti+lara dönük baskı ve şiddet politikalarını artıran, emeklilik reformu ve özelleştirmeler yoluyla Brezilya emekçi halkını daha fazla yoksulluğa mahkûm eden Bolsonaro’nun iktidarını kaybetmiş olması hem Brezilya hem de Latin Amerika sınıflar mücadelesi bağlamında oldukça önemli. Aynı zamanda bu, dünya kapitalizminin krizinin derinleştirmiş olduğu sınıfsal çelişkilerin ve bu çelişkilere yeni reformizm ya da “sahte sol” tarafından üretilen yanlış cevapların bir sonucu olarak güçlenen, aşırı sağcı / popülist kuşağın Latin Amerika’daki en önemli temsilcisinin, Jair Bolsonaro’nun iktidarını kaybetmiş olmasından ötürü dünya sınıflar mücadelesi açısından da üzerinde durmamız gereken bir olgu.

Hatırlamakta yarar var, Brezilya’da Bolsonaro’nun iktidara gelişini sağlayan sürecin taşları 2003 – 2016 yılında ülkeyi yöneten PT dönemlerinde döşenmişti. 2000’li yılların başında Latin Amerika’daki “ilerici, halkçı hükümet” örneklerinin en önemlilerinden biriydi PT. Ve diğer hepsi gibi kapitalist sömürü ve neoliberal yağmayı halkçı söylemlerle el ele sürdürerek emekçilerin zihninde yarattığı yanılsamalarla gerek çelişkileri derinleştirmiş gerekse de “sola” olan inancı törpülemişti.

Bolsonaro ise 4 yıllık iktidarı boyunca baskı, şiddet ve sömürü politikalarıyla bu toplumsal çelişkileri daha da derinleştirerek yerini Lula’ya bırakıyor. Ve iktidarı bırakırken dahi emekçi halkın yüzde 49’luk bir kesimince destekleniyor oluşu kutuplaşmanın boyutunu gözler önüne seriyor. Aynı zamanda bu manzara, çelişkilerin daha da derinleşeceğini gösteriyor.

Çünkü PT’nin seçim programı ve Lula’yı iktidara taşıyan Geniş Cephe’nin sınıf uzlaşmacı çizgisi emekçi halk yararına radikal dönüşümlerden öte Brezilya burjuvazisinin geleneksel kanadının çıkarlarını temsil ediyor. Ki bu çizgi, Lula’nın başkan yardımcılığını yapacak olan, ülkenin eski başkanlarından Fernando Henrique Cardoso’nun (1995-2003) öğrencisi, Geraldo Alckmin’de kristalleşiyor. Ve bu uzlaşmacılık emeklilik reformunu, sosyal kesintileri, emek reformunu ve yoksul ve işçi halka yönelik büyük saldırıların hiçbirini ilga etmeyi önermiyor.

Tam da bu nedenlerle, Bolsonaro’nun yenilgisini önemserken, Lula’nın zaferine de bir o kadar temkinli yaklaşmak gerekiyor. Özellikle de bu seçim zaferi, kıtada son 2 yıl içerisinde Şili, Kolombiya, Peru ve Honduras’ta iktidara gelen merkez sol hükümetlerle birlikte ele alınıp, yeni bir sola dönüş çerçevesine oturtulmaya çalışılırken. Keza bahsi geçen ülkelerde merkez sol iktidara kitle seferberlikleri sonucunda gelmişken, mücadele halindeki kitlelerin taleplerini karşılamaktan uzak olduklarını hızlı bir şekilde kanıtlamış durumda. Lula ve Geniş Cephe ise iktidar yolunda, 2021 yılında “Fora Bolsonaro” (defol Bolsonaro) sloganıyla gerçekleşen kitle seferberliklerini sandığı işaret ederek frenleme rolü üstlenmişlerdi.

Bu noktada, “yeni sol dalganın” barındırdığı sınıf uzlaşmacı eksen karşısında, Brezilya emekçi halkının acil talepleri doğrultusunda önümüzdeki süreçte mücadeleden geri durmayacağını öngörebiliriz. Ancak çelişkilerin nihai çözümünde, ülke sosyalist hareketinin sınıfın bağımsızlığı perspektifiyle, bir eylem programı etrafında devrimci bir kutbu inşa etme çabası belirleyici olacak. Seçim sürecinde oluşturulan ve Brezilya kardeş partimiz Sosyalist İşçi Akımı’nın da bir parçası olduğu Sosyalist Devrimci Kutup’u bir araya getiren çizgi, bu anlamda geliştirilmek için önemli bir temel sunuyor.

İran Özgür İşçiler Birliği önderiyle söyleşi: “Rehber de olsa, şah da olsa zalime ölüm!”

0

İran’da Mahsa Jina Amini’nin “ahlak polisi” tarafından katledilmesinin ardından kadınların öncülüğünde başlayan eylemler hızlı bir şekilde tüm ülkeye yayılarak 43 yıllık diktatörlüğe, İran İslam Cumhuriyeti rejimine karşı kitlesel bir halk ayaklanmasına, devrimci bir seferberliğe evrilmiş durumda. İran halkları, işçiler, kadınlar, gençler 40 günü aşkındır sokaklarda, işyerlerinde, okul ve üniversitelerinde eylemlerini sürdürüyor. İşçi Demokrasisi Partisi (İDP/Türkiye) ve enternasyonalimiz İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak başlangıcından bu yana destek ve dayanışma içerisinde bulunduğumuz halk ayaklanmasını ve ülkedeki durumu İran Özgür İşçiler Birliği (İÖİB) önderlerinden bir dostumuzla konuştuk.

İUB-DE Uluslararası Yürütme Kurulu üyesi Görkem Duru’nun, İran Özgür İşçiler Birliği önderiyle 24 Ekim 2022 günü yaptığı görüşmeyi aşağıda takipçilerimizle paylaşıyoruz.

Görkem Duru: Merhabalar. Öncelikle bu görüşme için sana çok teşekkür ederiz. İDP ve İUB-DE olarak İran’da gerçekleşen halk ayaklanmasını hem bölge halklarının mücadelesi hem de dünya sınıflar mücadelesi bağlamında çok önemsiyoruz. Ülkede bugün yaşanmakta olan seferberliği ve bunu açığa çıkartan koşulları da birlikte tartışabilmek bizim için çok önemli bir fırsat. Ve tabii geçtiğimiz yıllarda İran işçi sınıfı içerisinde önemli grev ve mücadele deneyimlerine şahit olduk. Belki de bu deneyimler, bugünkü devrimci seferberliğe evrilen sürecin yolunu hazırladı. Ki sen de son yıllarda yaşanmış olan işçi sınıfı mücadelelerinin içerisinde rol almış önemli bir işçi önderisin ve üyesi olduğun İran Özgür İşçiler Birliği’ni de yine bu süreçte inşa ettiniz. Dilersen bugünkü ayaklanmayı konuşmadan önce, görüşmeye seni tanıyarak başlayalım.

İran Özgür İşçiler Birliği (İÖİB): Merhabalar. Öncelikle ben de bu görüşmeyi gerçekleştiriyor olmaktan ötürü çok memnunum. İran’ın içerisinden geçmekte olduğu bu kritik ayaklanma sürecine göstermiş olduğunuz ilgi bizler için de çok önemli. Ayaklanmayı yaratan koşulların duyulması ve seferberliklerle uluslararası dayanışmanın büyümesi bakımından da kritik. Ama öncesinde kendimi tanıtarak başlayayım.

Ben 15 yıl boyunca Ahvaz Çelik fabrikasında (4000 kişinin çalıştığı bir fabrika) işçilik yaptım. Çalıştığım fabrika devlete aitti ama bir yandan da bir aracı kurum tarafından idare ediliyordu. Bu dönemde haklarımızı alabilmek adına eylemler, grevler örgütlemiştik. 2011 yılında ise fabrika özelleştirildi. (Bu dönemde İran rejimi doğrudan sahibi olduğu şirketleri “özelleştirme” adı altında devletin ve devrim muhafızlarının gerçek uzantıları olan inşaatçılara devrediyordu.) Özelleştirmenin üzerinden bir yıl geçmesinin ardından ise şirketin yeni sahibi yolsuzluktan suçlu bulunup rejim tarafından idam edildi. Bunun ardından yargı eliyle şirket müsadere edildi. Beş yıl boyunca şirket müsadere yönetimi altında idare edilirken bu süre zarfında ürettiklerimiz de devrim muhafızlarına ya çok ucuz fiyatlara ya da bazı zamanlarda ücretsiz olarak verildi. 2016 yılına geldiğimizde ise yedi ay boyunca ücretlerimizi alamadığımız için greve gitme kararı aldık ve yıl içerisinde üç ayrı grev örgütledik. Bu grevler 2011 yılından önce gerçekleştirdiklerimizden çok daha kitlesel ve etkiliydi. Mücadelemizi yaygınlaştırmak adına şehir merkezinde de eylemler düzenledik. 2016 yılındaki grevlerimiz neticesinde fabrikadaki tüm devlet görevlilerini fabrikadan atmayı başarabildik ve bu durum İran İslam Cumhuriyeti hükümetine büyük bir darbe vurdu. 17 gün süren son grevimizin ardından ise rejim güçleri ve yargı erki fabrikayı hesaplarındaki 780 milyar tümenle birlikte Milli Banka’ya teslim ettiğini açıkladı. Bu kısmı bu kadar uzun anlatmamın nedeni, benim de ilk önemli örgütlenme ve mücadele deneyimlerimden birisi olması. Birkaç arkadaşımla birlikte bu mücadelenin örgütleyicileri bizlerdik. İran Özgür İşçiler Birliği adlı bir işçi grubu inşa ettik yine bu süreçte. 2018 yılına kadar ise yine dört ayrı grev daha örgütledik. Bu mücadele döneminde dört kez tutuklanıp, yedi defa da işkenceye ve dayağa maruz kaldım.

Biz Ahvaz Çelik işçileri olarak haklarımız için mücadelemizi sürdürürken bir yandan Haft Tapeh işçileri de grevdeydi. Mücadelemizi ortaklaştırabilmek adına koordinasyon kurmayı hedefledik. Yine bu dönemde Erak vilayetinde de işçi eylemleri vardı ve oradaki sınıf kardeşlerimizle de iletişime geçip koordine olmaya çalıştık. İslam Cumhuriyeti rejimi farklı sektör ve bölgelerden işçilerin irtibat halinde birlik olmasının önüne geçmek adına her türlü baskıyı uyguladı. Örneğin, tutuklandığım zaman bana yöneltilen suçlama İran’ın farklı şehirlerindeki işçiler arasında irtibat kurmaya çalışmak oldu. Ayrıca yurtdışı bağlantılı komünist, sosyalist örgütlerle bağlantılı çalıştığıma dair itiraflar vermem için bana işkence uyguladılar. Hapse atmaya çalışmalarının gerekçeleri de bunlar oldu zaten.

GD: Belki bu noktada, bu eylemlerin nasıl örgütlendiğini biraz daha açmak iyi olabilir. Sonuçta İran rejimi herhangi bir örgütlenmeye yasal zeminde izin vermiyor. Ama geçtiğimiz yıllardaki işçi seferberliklerinde önemli bir örgütlülük birikimi gözükmüştü. Bu aynı zamanda bugünkü duruma da deneyim aktarabilecek bir gelişme olabilir.

İÖİB: İran’da işçilerin herhangi bir örgütlenmeye gitmeleri yasadışı ve rejim tarafından acımasızca cezalandırılıyor. İran işçi sınıfının önündeki en temel problemlerden bir tanesi de bu zaten. Herhangi bir örgütlenmeye gitmek; sendika, dernek ya da şura benzeri organlar inşa etmek rejim tarafından kesinlikle kabul edilmiyor. Ama tabii ki bu işçilerin bir araya gelip gizli bir şekilde örgütlenmesini, şura ya da konsey benzeri organlar etrafından birleşmesini engellemiyor. Örneğin, bizim de fabrikamızda gizli bir konseyimiz vardı. Tabii başlangıçta bu örgütlenmelerimizi gizli tutmaya çalışsak da mücadele anı geldiğinde biz öncü işçiler deşifre oluyorduk. Bu, bizler ve diğer fabrikalarda benzeri mücadeleleri örgütleyen ve bugün de örgütlemeye devam eden sınıf kardeşlerimiz için kaçınılmaz bir durum. Ancak İslam Cumhuriyeti rejimi altında başka seçeneğimiz de yok. Bu nedenle de İran işçi sınıfının hak mücadelesi için öncü işçilerin fabrikalarda gizli komiteler, konseyler inşa edip işçileri bir araya getirmeleri gerekiyor. Ayrıca işçiler fabrikalarda gizli gruplar kurmalarının dışında mahallelerinde de buna benzer örgütlenmelere öncülük ediyor. Tabii bu, farklı fabrikalardan öncü işçilerin yerellerde oluşturulan gruplar üzerinden birbirleriyle irtibat kurmasına da hizmet ediyor. 2018, 2019 ve 2020’de gerçekleşen seferberliklerde böyle olmuştu ve bugün de benzer bir örgütlenme var. Biz de İran Özgür İşçi Birliği‘ni böylesi bir süreç içerisinde inşa etmiştik. Ve İran’da bizimkine benzer epeyce oluşum mevcut. Haft Tapeh işçilerinin birlikleri, otobüs şoförlerinin komiteleri, eğitim emekçilerinin örgütlenmeleri gibi. Ama tabii ki bu oluşumların hepsi yasadışı olduğundan rejim tarafından yoğun bir baskıya, takibata ve tutuklamaya maruz kalıyor. Genelde de bu örgütlenmelere önderlik edenler 8 ile 10 yıl arasında hapis cezasına çarptırılıyorlar.

GD: Öncelikle İran işçi sınıfının son yıllardaki seferberliklerine ve örgütlenme girişimlerine dönük olarak sunduğun detaylı aktarım için teşekkür ederiz. Aslında İran’da bugün yaşanmakta olan halk ayaklanmasının arka planında da 2018, 2019 ve 2020 yıllarındaki kitle seferberlikleri, isyanlar yatmakta. Tabii geçtiğimiz yıllardaki mücadelelerle bugün sürmekte olan seferberlik arasında farklar da mevcut. Mahsa Jina Amini’nin ahlak polisi tarafından katledilmesinin ardından başlayan eylemler hızlı bir şekilde diktatörlük rejimine karşı bir halk ayaklanmasına döndü. Öncelikle kadınların başını çektiği mücadeleye gençlik, üniversite ve lise öğrencileri eşlik etti. Son iki haftadır da işçi sınıfının petrol, şeker, çelik, eğitim gibi farklı sektörlerden grevlerle mücadele sahnesine çıktığına tanıklık ediyoruz. Aslında geçtiğimiz yılların mücadele deneyimlerine baktığımızda bugünkü halk ayaklanmasının onları aştığını tespit edebiliriz. Sen bu süreci nasıl değerlendiriyorsun?

İÖİB: İlk olarak söyleyebileceğim; geçtiğimiz yıllardaki ayaklanmalar, İran işçi sınıfının başını çektiği mücadele ve örgütlenme girişimlerinin sonuçları olarak açığa çıkmıştı. 2009 yılından 2019 yılına kadar geçen 10 yıllık dönemde İran’da halk ayaklanması ya da isyanı olarak değerlendirebileceğimiz bir kalkışma olmamıştı. O 10 yıllık dönemde rejime muhalefet açısından çok durgun bir ortam vardı. Bu 10 yıllık durgunluğun nedeni 2009 yılında ortaya çıkan Yeşil Hareket’in yenilgisinin ardından rejime karşı olan tüm sivil, siyasi aktivistlerin, oluşumların sert bir şekilde ezilmesinden kaynaklandı. Ve bu 10 yıl boyunca hak mücadelesi veren, sesini çıkaran, eylem yapan neredeyse tek kutup işçi sınıfıydı. İşçi hareketinin yükselişi ise toplum üzerindeki o geri çekilmenin perdesinin aralanmasını, toplumun yeniden kendisine inanıp güvenmesini ve haksızlıklara, rejimin zulmüne karşı isyan etme yetisini geri kazanmasını sağladı. Bu nedenlerle, 2019 yılında gerçekleşen ayaklanmalar işçi hareketinin dinamizmiyle şekillendi. Özellikle 2020 yılındaki mücadeleleri İslam Cumhuriyeti rejimi çok şiddetli bir katliamla bastırdı. İran rejimine göre 200’ün üzerinde, Uluslararası Af Örgütü’ne göre ise 1015 kişinin bu katliamlarda hayatını kaybettiği açıklandı. Ancak İran içerisinde çalışma yürüten bizlerin erişebildiği kayıp sayısı 4000 kişi civarındaydı. Ve 10 binden fazla insan da tutuklanarak cezaevine atıldı. Tabii bu katliam, şiddet ve baskı toplumun kısa süreliğine geri çekilmesine neden oldu. Ama baskı ne kadar olursa olsun zulüm, eşitsizlik, yoksulluk o kadar yüksek seviyede ki, insanlar bir olay olsun, bir kıvılcım çaksın da bu rejime karşı sokağa dökülelim, eylem yapalım diye beklemedeydiler. Mahsa Jina Amini’nin katledilmesi işte bu kıvılcımı çaktı.

Bugün toplum çok güçlü ve açık bir şekilde “Biz diktatörlük istemiyoruz”, “Biz İslam Cumhuriyeti istemiyoruz” diyerek devletin karşısında duruyor.

Bugün sürmekte olan halk ayaklanmasının yakın zamandaki örnekleriyle farklarına gelecek olursak. 2019 ve 2020’deki isyanlarda toplum bugünkü kadar bir ve bütünleşmiş olarak rejime karşı bir pozisyon almamıştı. Ama bugün toplum çok güçlü ve açık bir şekilde “Biz diktatörlük istemiyoruz”, “Biz İslam Cumhuriyeti istemiyoruz” diyerek devletin karşısında duruyor. Hatta bugün insanlar yalnızca İslam Cumhuriyeti istemiyoruz demiyor, aynı zamanda İslam’ın kendisini de reddediyorlar. Bu, geçmişteki ayaklanmalarla bugün arasındaki en temel farklardan birisi. Rejim önceki ayaklanmalarda da şiddete başvuruyordu, dayak atıyordu, kurşun sıkıyordu, katlediyordu ama önceki ayaklanmalarda halkın rejime karşı kendisini savunabilecek örgütlülüğü yoktu. Halk artık polise, devletin kolluk güçlerine karşı kendini savunmayı öğrendi ve bunu uyguluyor. Birçok videoda da izliyorsunuz, örneğin polis bir kadını, genci tutuklamaya çalışırken oradaki halk polislere saldırarak insanların gözaltına alınmasına engel oluyor.

Önceki grevler genellikle işçi sınıfının ekonomik hakları, çalışma koşulları üzerinden gerçekleşiyordu. Bugün ise işçiler Mahsa Jina Amini’nin katledilmesine karşı greve çıkıyor, buna neredeyse ilk kez tanıklık ediyoruz. Bunlar tamamen siyasi grevler.

Bugünkü halk ayaklanmasının geçmiştekilerinden farklarından bir diğeri de İran dışında yaşayan İranlıların, örneğin Almanya, Avustralya, ABD ve Kanada’da, bulundukları ülkelerde çok geniş ve kitlesel olarak sokağa çıkmaları, eylem yapmaları ve yaşadıkları ülkelerin rejimlerine İran İslam Cumhuriyeti ile ilişkilerini kesmelerine dönük sürekli dilekçeler yazıp baskıyı bu seviye artırmış olmaları.

Devam etmekte olan kitlesel ayaklanmada işçi sınıfının rolüne gelecek olursak. Örneğin, 10 Ekim gününde, İran’ın Güney Pars vilayetinde geçici statüde çalışan petrol sanayisi işçileri üç günlük greve çıktı. Ama bu grevlerin geçmişteki grevlerden de önemli bir farkı var. Önceki grevler genellikle işçi sınıfının ekonomik hakları, çalışma koşulları üzerinden gerçekleşiyordu. Ancak bugüne geldiğimizde, işçiler Mahsa Jina Amini’nin katledilmesine karşı greve çıkıyor, buna neredeyse ilk kez tanıklık ediyoruz. Bunlar tamamen siyasi grevler. Örneğin üç günlük greve çıkan Güney Pars bölgesinde 100 binden fazla petrol işçisi geçici statüde çalışıyor. Hükümet bu grevin diğer bölgelere sirayet etmesinden fazlasıyla çekindi. Ve bu grevin ilk gününün ardından, gece işçilerin yaşadıkları yerleşimlere baskınlar düzenledi. Birçok işçi o gece tutuklansa da grev ikinci ve üçüncü gününde de devam etti ve rejim de işçileri tutuklamayı sürdürdü. Üç günlük grev boyunca 250’den fazla geçici petrol işçisi tutuklandı. Ve tabii rejimin bu baskısı sonucunda işçiler grevi sonlandırmak zorunda kaldı. Yine bu süreçte Haft Tapeh’te ve başka birçok fabrika ve sektörde de grevler gerçekleşti. Bu grevlerde iktisadi taleplerin öne çıkarıldığını görsek de işçilerin bunu tercih etmesinin nedeni, siyasi taleplerle çıktıkları grevlerde rejim tarafından çok daha şiddetli bir şekilde bastırılmaları. O nedenle bu grevlerin önemli bir kesiminde ekonomik talepleri görmüş olabiliriz ama bunlar özünde rejim karşıtı, siyasal içerikli grevlerdi.

Kadınlar ve sanayi işçileri dışında eğitim emekçilerinin grevleri, üniversite, lise ve ortaokul öğrencilerinin boykotları gerçekleşiyor. Bugün İran içerisinde şu söyleniyor: “Eylemlerin kalbi üniversite ve liselerde atıyor.”

Mahsa Jina Amini’nin katledilmesinin ardından başlayan halk ayaklanması boyunca işçiler farklı günlerde, farklı sektörlerde birçok grev örgütleseler de bunlar yukarıda saydığım gerekçelerle süreklilik kazanamadı. Bu, işçilerin greve çıkmak isteyip istememesiyle alakalı bir durum değil. Ayrıca sokaklarda en çok atılan sloganlardan bir tanesi de “İşçiler greve!” Bugün içerisinde bulunduğumuz durumda devletin uygulamakta olduğu baskı ve şiddetin seviyesi oldukça yüksek. Öte yandan İran işçi sınıfının neredeyse yüzde 90’ı geçici işçi statüsünde çalışıyor ve evine ekmek götürebilmenin çabasıyla yaşıyor. Bunların hepsi birleştiğindeyse süresiz bir grev ilan edilmesi kolay olmuyor. Ancak halk ayaklanması öyle bir boyuta gelir ve işçi sınıfı da rejimin daha fazla ayakta kalamayacağına ikna olursa, işte o zaman birlik olup siyasal bir greve gitmelerinin önü de açılmış olur.

GD: Tam da bu noktada ufak da olsa bir katkı yapmak istiyorum söylediklerine. Aslında çizmekte olduğun çerçeve 2010 yılında başlayan ve tüm bölgeyi etkisi altına alan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci süreciyle birçok benzerlik sunuyor. Minimum 30 yıllık diktatörlük rejimleriyle yönetilen Tunus, Mısır, Suriye gibi ülkelerde kitlelerin “iş, ekmek, özgürlük” gibi temel talepleri hızlı bir şekilde “Halk rejimin yıkılmasını istiyor” sloganı etrafından devrimci seferberliklere dönüştü. Ve Bin Ali ve Mübarek rejimlerini deviren Tunus ve Mısır örneklerine baktığımızda ise ayaklanmaların diktatörlüğü alaşağı edebilmesi, iki ülke işçi sınıfının da grevlerle sahneye çıkmasıyla mümkün hale geldi. Bu tam da senin söylediğin gibi, işçi sınıfının rejimin daha fazla ayakta kalamayacağına ikna olmasıyla gerçekleşti. Çünkü hep akılda tutmamız gereken bir başka mesele, İran dahil bahsi geçen ve 30-40 yıllık diktatörlük rejimleriyle yönetilen ülkelerde toplumsal örgütlülük ve işçi sınıfının örgütlülüğü neredeyse atomize edilmiş oluyor. Ve yine karşılaştığımız bir başka husus ise rejimden kopulabildiği takdirde emekçilerin, kadınların, gençlerin ve tüm ezilenlerin seferber olmasını sağlayan talepleri gerçekleştirebilecek bir iktidar alternatifinin yaratılıp yaratılamadığı oluyor. Böylesi bir alternatifin açığa çıkmadığı durumlarda da ülke burjuvazilerinin demokratik gerici taktiklerle kitlelerin taleplerini soğurmasının önü açılıyor. İran’a baktığımızda da aslında İslam Cumhuriyeti’nin içerisindeki reformist kanat ya da Şahçılar gibi mevcut rejim yıkılsa dahi kapitalist sömürünün, baskıcı politikaların sürdürülmesi için devreye girebilecek unsurlar var. Bu çerçevede, bugün İran’da güçler dengesini nasıl değerlendiriyorsun? Ve rejimden kopuşu ve emekçilerin, kadınların, gençlerin, tüm ezilenlerin taleplerini sahiplenebilecek bir alternatifin inşasının olanaklarını nasıl görüyorsun?

İÖİB: Eylemlerin başından beri işçiler sokakta. Ama henüz eylemlere tam anlamıyla bir sınıf olarak katılmıyorlar, ayaklanmanın henüz o siyasi seviyeye ulaşamamış olması nedeniyle bunun bu şekilde olduğunu düşünüyorum. Daha ziyade yurttaş olarak sokağa çıkıyor emekçi halk. Şu an İran’daki seferberliklere aktif olarak katılan insanlarla iletişim halindeyiz. Onların da bize aktardıkları, şu anda birçok bölgede kadınlara ve gençlere ek olarak eylemlere öncülük edenlerin işçiler olduğu. Ama tabii bu öncülükten çok güçlü bir örgütlülük düzeyi olduğu sonucunu çıkartmamamız lazım. Ama yerellerde eylemlerin organize edilmesine öncülük edenlerin önemli bir kesimi genç öncü işçiler. Ve yine geçtiğimiz ayaklanmalardan farklı olarak bugün İran’da seferberlikler esnasında yerel, mahalli komiteler kurulmuş vaziyette. Bu komitelere öncülük edenler de yine genç, öncü işçiler.

Sokaklarda seferber olan gençler, kadınlar, işçiler ve onların oluşturdukları yerel komiteler kapitalist düzenin temsilcilerinin eylemlere sirayet edip etkilemesine izin vermiyor. Bugün seferberliklerde en çok atılan sloganlardan biri “Rehber de olsa, şah da olsa zalime ölüm!”

İran burjuvazisi ise telaş içinde. Ancak bir yandan da ayaklanmanın kendi çıkarlarına hizmet edebilecek bir hale gelmesi için çok çabalıyor. Eylemlerin başlangıcından bu yana şah rejimine dönmek istiyoruz diyenlerin sesi oldukça cılızdı ve birçok bölgede böyle bir talep dahi dillendirilmedi. Şu an sokaklarda seferber olan gençler, kadınlar, işçiler ve onların oluşturdukları yerel komiteler kapitalist düzenin temsilcilerinin eylemlere sirayet edip etkilemesine izin vermiyor. Örneğin bugün seferberliklerde en çok atılan sloganlardan biri de “Rehber de olsa, şah da olsa zalime ölüm!”

Oldukça yaygın atılan bu slogan İran halkının tamamını kapsıyordur demiyorum ama ayaklanmanın merkezine yerleşmiş olması İran halkının ne istediğini gösteriyor. Ne gerici bir molla rejimi ne de önceki şah rejimi.

Ama burjuvazi bütün imkânlarını kullanıyor. Özellikle medya eliyle, BBC Farsi, Radyo Azad, Manoto, Iran International gibi çok geniş mali kaynaklara sahip ve çok geniş bir kitleye erişebilen kuruluşlar eliyle İran halkının, eski şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi’nin yeniden şah olarak başa geçmesini istediğine dönük kirli bir propaganda yapıyorlar.

Öte yandan İran halkı içerisinde, özellikle de gençlik arasında sosyalizme dönük ilgide yoğun bir artış söz konusu. Örneğin ayaklanmada en öne çıkan sloganlardan biri olan “Rehber de olsa, şah da olsa zalime ölüm” sloganı İran sosyalist ve komünist hareketinden gelen bir slogan ve sadece sokaklarda değil, üniversitelerde, liselerde de atılıyor. Bugün insanlar sürekli olarak eşitlikten, adaletten, hak ve hukuktan bahsediyorlar ve İran’da burjuvazinin bu talepleri karşılayabilme imkânı yok. Ve aslında insanlar bilinçli bir şekilde ifade edemeseler de talepleriyle birlikte sosyalizm fikrine çok yatkınlar. Ama maalesef burjuvazinin elinde çok büyük bir güç olduğunu da unutmamamız gerek. Kapitalist düzenin temsilcileri İran’da emekçi halk yararına, sosyalist bir rejimin inşa edilmemesi için haliyle büyük çaba harcayacak.

GD: Aslında birçok noktada benzer bir kavrayışa sahibiz. Biz de meseleye şu şekilde yaklaşıyoruz. İçerisinde bulunduğumuz çağda eşitlik, adalet, özgürlük, ekmek gibi kitlelerin en temel demokratik taleplerinin burjuvazi tarafından kalıcı bir şekilde karşılanması mümkün değil. Yani, 2008 yılında başlayan kapitalist krizin ardından dünyanın birçok ülkesinde, farklı momentlerde kitlelerin kendiliğinden bir şekilde ayaklandığı epeyce örnek gördük. Ve bu örneklerin çoğunda kitleler kapitalist sömürü politikalarını, baskıcı rejimleri karşılarına aldı. Ancak öte yandan, bu deneyimlerden de yola çıkarak şöyle bir eksikliği de tespit edebiliriz. Ki biz bunu devrimci önderlik krizi olarak tarif ediyoruz. Mücadele halindeki emekçilerin, gençlerin, kadınların ve tüm ezilenlerin taleplerini bir eylem programı etrafında birleştirecek devrimci bir alternatifin eksikliği. Buradan İran’a bağlayacak olursak… Tabii ki İran sosyalist hareketinin önemli bir kesimi maalesef ki sürgünde. Ancak sen şu anda İran sosyalist hareketini nasıl değerlendiriyorsun, güçleri ve İran içerisindeki etkileri ne durumda? Ayrıca sen de mücadele ve grevler içerisinde yetişmiş bir işçi önderisin. Ahvaz Çelik grevi döneminde kurduğunuz İran Özgür İşçiler Birliği’nin bir parçasısın. Peki İran’da şu anda benzer başka örgütlenmeler de var mı?

İÖİB: İran İslam Cumhuriyeti rejimi 43 yıldır ülkede sosyalizmle mücadele ediyor. On binlerce onurlu İranlı sosyalist bu rejim tarafından idam edildi. Tahmin edeceğiniz üzere İran’da sosyalizmle ilgili bir kitap okumak suç. Toplu ortamlarda buluşup sosyalizm hakkında konuşmak suç. Dolayısıyla bu 43 yıl içerisinde İran toplumu sosyalist fikirlerle çok aşina olamadı. Rejim, toplumun sosyalizmle olan aşinalığını koparmak için büyük bir gayret sarf etti. Ve tabii İslam hükümeti üzerinden topluma sürekli olarak kendi ideolojisinin propagandasını yaptı. Bu ortam da İran’daki sosyalist, komünist örgütlenmelerin işini çok zorlaştırdı. Bugün İran’da sosyalist düşünceye, fikirlere en çok meyli olan kesim ise genç öğrenciler. Kendi aralarında sosyalist fikirleri tartışıyorlar, sosyal medya aracılığıyla birbirleriyle iletişime geçiyorlar. Ancak herhangi bir devrimci partinin, grubun ülke içerisinde faaliyet yürütmesine hiçbir izin yok. Ve dediğiniz gibi, bütün devrimci oluşumlar İran dışarısında faaliyet yürütüyorlar. Ama tabii ki sürgündeki birçok grubun ülke içerisinde ilişkide olduğu kesimler var. Tabii gizli bir şekilde de olsa bu örgütler ülke içerisinde ilişkide olduğu kesimlerle eğitim, örgütlenme gibi faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyor. Ancak mevcut koşullardan ötürü bu örgütlerin hiçbirinin ülke içerisinde çok güçlü ve etkin olduğunu söyleyemeyiz.

İkinci sorunuza gelecek olursak. Evet, İran Özgür İşçiler Birliği gibi başka işçi örgütlenmeleri çalışmalarını sürdürüyor. Bizler de onlarla iletişim halinde kalmaya çalışıyoruz. Yine sosyalist gruplarla da iletişim halindeyiz.

Bu sadece İran halkının ayaklanması değil. Aynı zamanda bölge halkları için bir ayaklanma. Ve enternasyonal dayanışma bağlamında kurumlardan ellerinden gelen tüm desteği sunmalarını talep ediyoruz.

GD: Mevcut halk ayaklanmasını karakterize ederken belirtmiştin: İran dışında yaşayan İranlılar çok kitlesel bir şekilde bulundukları ülkelerde dayanışma eylemleri düzenleyerek ellerinden gelen desteği sunmaya çalışıyorlar. Ancak şu ana kadar yurtdışındaki İranlılar dışında örgütlenen ciddi bir uluslararası kampanya maalesef ki açığa çıkamadı. Öte yandan İran emekçi halkının 43 yıllık diktatörlük rejimine karşı sürdürmekte olduğu seferberlik çok hayati bir öneme sahip. Ve biz İUB-DE olarak, bu halk ayaklanmasıyla mutlak suretle enternasyonal dayanışmanın artırılması gerektiğini düşünüyoruz. İran halkının, diktatörlük rejiminin yıkılması, kolluk güçlerinin şiddet, katliam ve baskılarının son bulması, tutukluların serbest bırakılması taleplerinin uluslararası arenada sınıf örgütleri, sendikalar, sosyalist partiler, kadın ve gençlik örgütlenmeleri gibi geniş bir yelpazede sahiplenilmesinin çok önemli olduğu kanaatindeyiz. Ve aynı şekilde böylesi geniş bir kampanyanın örgütlenmesiyle destek olacak kurumların kendi ülke rejimleri üzerinde İran İslam Cumhuriyeti ile ekonomik, diplomatik ve askeri ilişkilerini sonlandırması talebiyle yaratacağı basıncın da İran emekçi halkının seferberliğine önemli bir katkı sunacağı muhakkak. Ama tabii ki böylesi bir uluslararası kampanyanın kapsayıcı bir şekilde örgütlenmesi için İran içerisinde faaliyet sürdüren kurumların bu çağrıyı ortak bir şekilde yapmaları da oldukça önemli. Bu çerçevede, uluslararası desteğin sağlanması bakımından senin düşüncelerin neler? Ve özellikle İran içerisinde faaliyet sürdüren kurumlar olarak sizlerin uluslararası kamuoyundan beklentiniz neler?

İÖİB: Açıkçası dediğiniz gibi, sınıf örgütlerinin, siyasi yapıların ve diğer kitle örgütlerinin İran’daki seferberlikle uluslararası bir dayanışma örmesini bizler de çok önemsiyoruz. Bu birlik ve dayanışma vurgusu, bugün İran halkının da en çok ihtiyaç duyduğu noktalardan bir tanesi. Bu dayanışma bir yandan İran’ın birçok bölgesinde seferber olan halk için gerekli. Öte yandan eylemler süresince rejim tarafından tutuklanıp hapse atılanlar da böyle bir dayanışmaya ihtiyaç duyuyor. Çünkü Mahsa Jina Amini de gözaltındayken polisin işkencesi sonrasında hayatını kaybetmişti ve bugün eylemlerde tutuklanan herkes için böylesi bir risk söz konusu. Halk ayaklanmasıyla dayanışma için gerçekleştirilecek bir uluslararası kampanyanın bence iki önemli noktası var. Biri rejim karşıtı mücadelenin sahiplenilmesi, diğeri ise tutsakların serbest bırakılması için baskı oluşturmak. Ve tabii en önemli şeylerden birisi de diğer ülkelerdeki sınıf örgütlerinin, sosyalistlerin ve kitle örgütlerinin İran İslam Cumhuriyeti rejimiyle ilişkilerin kesilmesi adına kendi devletlerine baskı yapması. İran İslam Cumhuriyeti rejiminin seferberlikler neticesinde devrilmesi sadece Türkiye, Irak, Suriye gibi yakın ülkelerde değil Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde ve hatta uluslararası ölçekte emekçi halklar adına önemli bir etki yapacaktır. Bundan dolayı da hepimizin bu ayaklanmanın başarıya ulaşması için mücadele etmesi gerekiyor. Bu sadece İran halkının ayaklanması değil. Aynı zamanda bölge halkları için bir ayaklanma. Ve enternasyonal dayanışma bağlamında da kurumlardan ellerinden gelen tüm desteği sunmalarını talep ediyoruz. Bu noktada hem İşçi Demokrasisi Partisi’ne hem de İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’e İran’daki halk ayaklanmasına göstermiş olduğunuz ilgi ve dayanışma için de ayrıca teşekkür ederim.

GD: Asıl biz sana teşekkür ederiz. İDP’nin de İUB-DE’nin de temel perspektifi devrimci bir enternasyonalin inşası. Bunu inşa etmenin yollarından biri de farklı ülkelerdeki devrimcilerle acil talepler üzerinden birlikler oluşturmaktan geçiyor. Ve tabii dünya halklarının, emekçilerin, kadınların, gençlerin ve tüm ezilenlerin seferberlikleriyle dayanışıp, bu seferberlikler içerisinde kitlelerin taleplerini sahiplenip ileriye taşıyabilecek alternatiflerin yaratılma çabasından. Bu da biz devrimci enternasyonalistlerin en temel sorumluluğu.

Eğitim emekçileri 2 Kasım’da iş bırakıyor!

0

AKP iktidarı 2022 yılının ilk aylarında, uzun süredir bir ihtiyaç olarak çıkması beklenen Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) ile ilgili düzenleme yaptı. Ancak AKP iktidarı tıpkı diğer konularda olduğu gibi kendisinden bekleneni yaparak eğitim emekçilerinin yarasına merhem olmak yerine tuz basılmasına neden olan bir yasa hazırladı.

Meslek kanunundan beklenen neydi?

Başta da belirtildiği gibi eğitim emekçileri uzun süredir öğretmenlerin kangrenleşen sorunlarına çözüm üretecek bir meslek kanununun çıkmasını bekliyordu. Hiç şüphesiz bu sorunlardan en önemlisi eğitim emekçilerinin uzun süredir beklediği, özlük haklarında ve ekonomik konularda avantajlar sağlayacak 3600 taban aylığı düzenlemesiydi. AKP iktidarı uzun süredir 3600 ek göstergeyi dile getiriyor ama bunu her seçim öncesinde bir seçim malzemesi olarak kullanmaktan başka bir şey yapmıyordu.

Diğer önemli bir beklenti de öğretmenler arasındaki ücretli, sözleşmeli, kadrolu gibi ayrımların ortadan kaldırılarak kadrolu ve güvenceli bir iş talebiydi. Zira aynı okulda aynı işi yapan eğitim emekçilerinin arasında suni olarak yaratılan bu ayrımlar eşit işe eşit ücret anlayışını boşa düşürüyor, eğitim emekçileri arasında sorunların çıkmasına neden oluyordu.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin de meslek kanunundan büyük beklentileri vardı. Başta taban ücret uygulamasının geri getirilmesinden, çalışma saatlerinin düzenlenmesine kadar pek çok konuda meslek kanunundan beklentiler içindeydi özel sektörde çalışan eğitim emekçileri.

Bu taleplerin yanı sıra atama ve yükselmede mülakatın kaldırılması, arşiv taraması uygulamasının kaldırılması, giyim, ulaşım, yemek, kira, çocuk yardımı gibi ekonomik iyileştirilmeler yapılması, vergi dilimi adaletsizliğinin ortadan kaldırılması gibi pek çok beklentisi de vardı eğitim emekçilerinin meslek kanunundan.

ÖMK ne getirdi?     

Maalesef AKP iktidarı yasalaştırdığı ÖMK ile yukarıda sayılan hiçbir beklentiyi karşılamadığı gibi eğitim emekçilerinin karşısına yeni sıkıntılar çıkardı. Bu sıkıntılardan en önemlisi de eğitim emekçilerini kendi içerisinde bölen “kariyer basamakları” uygulamasıdır.

Kariyer basamakları uygulamasına göre on yılını dolduran eğitim emekçileri yaz tatili boyunca uzun bir hizmet içi eğitimden geçirilecek ve kasım ayı ortalarında bir sınava alınacaktır. Sınavda 70 barajını geçiren eğitim emekçileri “uzman” öğretmen olacaktır. Daha önce “uzman” olan ve uzmanlıkta on yılını tamamlayan eğitim emekçileri ise yine aynı sınavla “başöğretmen” olacak ve her iki kademede de eğitim emekçilerinin maaşlarında artış sağlanacaktır.

Eğitim emekçileri rahatsız

ÖMK’nin getirdiği bu kariyer basamakları uygulaması iktidar yanlısı olsun olmasın tüm eğitim emekçilerini oldukça rahatsız etti ve yaz boyunca özellikle sosyal medya platformları üzerinden büyük protestolar gerçekleştirildi.

Başta Eğitim-Sen olmak üzere birkaç sendika alana indi, kendi güçleri oranında sokak eylemleri, basın açıklamaları gibi protesto eylemleri düzenlediler.

Geçtiğimiz haftalarda ise ÖMK’ye karşı olan 13 sendika Ankara’da bir araya gelerek bu yasaya karşı gösterilecek tepkileri ortaklaştırma kararı aldılar. Bu ortaklaşmanın en somut adımı da 2 Kasım Çarşamba günü yapılacak olan bir günlük iş bırakma eylemi olacaktır.

2 Kasım’da eğitim emekçileri grevdeler!    

Başta Eğitim-Sen olmak üzere Eğitim-İş, Hürriyetçi Eğitim-Sen gibi ÖMK’ye muhalif 13 sendika 2 Kasım Çarşamba günü bir günlük iş bırakacaklardır. Kariyer basamakları sınavının ortadan kaldırılması talebi başta olmak üzere, 3600 ek göstergenin bir an önce tüm kamu çalışanlarına verilmesi, eğitim emekçilerinin insanca yaşayacak bir ücrete kavuşması, bu bağlamda sosyal ve ekonomik iyileştirmeler, vergi dilimi adaletsizliğine son verilmesi gibi somut talepler ile iş bırakacak 13 sendika, taleplerin yerine getirilmemesi durumunda eylemlerin artarak devam edeceğini de belirtiyor.

Yapılacak bu grev 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yapılacak bir grev olması açısından oldukça önemlidir. Bilindiği üzere 15 Temmuz’dan sonra AKP iktidarı bu darbe girişimini muhalifleri sindirmek için bir araç olarak kullanmış ve çıkarılan hukuksuz KHK’lerle binlerce emekçinin işine haksızca son vermiştir. Bu KHK süreci özellikle kamuda çalışan emekçilerin üzerine büyük bir korku bulutunun çökmesine neden olmuştur. Bu nedenle kamu emekçilerinin üzerine çöken bu korku bulutunun dağıtılması için de önemli bir dönemeç olacaktır 2 Kasım grevi…

Bartın: İşçiler ölüyor, çünkü işçi denetimi yok ve rejim umursamıyor!

0

Israrla önlemler alınmadığı, masraftan sürekli kaçınıldığı, gerekli denetimler yapılmadığı ya da bilinçli olarak gereği yerine getirilmediği ve caydırıcı, gerçekten cezalandırıcı yaptırımlar olmadığı için işçiler ölmeye devam ediyor.

Bartın da Soma gibi bunun çok can yakıcı örneklerinden biri. Ne yazık ki, ilk olmadığı gibi maliyetten kaçınmanın, en yüksek kâr hırsıyla hareket etmenin sonucu olan ihmal, tedbirsizlik ve umursamazlık nedeniyle benzer facialar, bu koşullar değişmediği sürece, kaçınılmaz olarak, yaşanmaya devam edecek.

İş kazalarında yaşanan işçi ölümlerinin bir savaş bilançosunu andırması bu gerçeğin bir yansıması. Türkiye’nin iş kazalarında dünyanın önde gelen ülkelerinden olması bunun bir göstergesi. Soma gibi bir katliam sonrasında dahi iktidarın patronlardan yana davranmaktan bir milim geri atım atmaması bunun bir kanıtı.

Bütün bunlar işçi ölümlerinin kader, kısmet, şansızlık ile açıklanamayacağını da net olarak göstermekte. İşçiler işin fıtratından ya da kaderden dolayı değil, patronların utanç verici açgözlülüğünden ve iktidarın işçi sağlığı ve güvenliğini umursamamasından dolayı ölüyorlar.

Buna dur demenin ilk ve en etkili yolu tüm işyerlerinde işçi denetiminin sağlanmasıdır. İşçiler birinci elden işçi sağlığını ve güvenliği sağlayacak süreçte etkin olmalıdır.

Soma katliamının öncesini anlatan işçilerin felaketin habercisi işaretleri günler öncesinden yönetime bildirdiklerini, karşılığında yönetimden “bir şey olmaz” cevabını aldıklarını ve çalışmaya devam etmeye zorlandıklarını biliyoruz. Bartın’da da işçiler ve aileleri aynı şeyleri söylemekte.

Hatırlayalım, Sakarya Hendek’te 7 işçinin öldüğü, 127 işçinin yaralandığı havai fişek fabrikasındaki patlama öncesini de işçiler birebir aynı şekilde anlatmışlardı.

Hemen tüm iş cinayetleri öncesi benzer şeylerin yaşanmış olması işçi denetiminin ne derece hayati olduğunu ortaya koymakta.

Lakin işçiler örgütlü ve güçlü olmazsa işyerinde işçi sağlığı ve güvenliği denetiminin de organik bir parçası olamaz. Müfettiş denetimleri nasıl kâğıt üzerinde kalıyorsa işçinin denetimi de kâğıt üzerinde kalır.

Bartın örneğinde olduğu üzere sendika bürokratlarının utanç verici işbirliğini de, rejimin umursamazlığını da, patronların açgözlülüğünü de aşacak olan işçi sınıfının örgütlü olması ve etkin işçi denetimidir.

Fransa’da petrol işçilerine destek ve ücret artışı için grevler büyüyor

0

18 Ekim’de Fransa genelinde yaklaşık 140 şehir ve kasabada çeşitli sektörlerde grevler ve seferberliklerle ulusal protesto günü gerçekleşti.

Eylül sonundan beri grevde olan petrol şirketi TotalEnergies işçilerini destekleyen, işçilerin grev hakkını savunan ve ücret artışları talep eden eylem çağrısı işçi sendikaları CGT, Force Ouvrière (FO), Birleşik Sendikalar Federasyonu (FSU), Solidaires ve dört öğrenci örgütü tarafından yapıldı.

Protestonun merkezinde, asgari ücretin 2000 avroya çıkarılması (mevcut ücrette 300 avro artış) var. Özellikle gıda enflasyonunda yüzde 10 artış yaşanan enflasyon sarmalının derinleştiği ülkede ücretler yerinde sayıyor.

Sağlık, eğitim, kamu ve taşımacılık sektörünün yanı sıra petrol işçilerinin ve 19 nükleer santralden 11’inin işçilerinin de katıldığı protesto günü ülkede hayatı neredeyse felç etti. Paris’te 40 bini aşkın işçi ve gencin seferberliği, ülke genelinde gerçekleşen 140 eylemden yalnızca biriydi.

18 Ekim Salı günkü grev, bölgesel trenlerin sadece yarısının çalışmasıyla ulaşımda özel bir etkiye ulaştı. Başkente yakın demiryolu hatlarının yüzde 25’i durdu. Şehiriçi otobüsler de etkilendi ve hatların üçte biri askıya alındı. Metrolarda da grev vardı. Paris ve Londra bağlantısının yanı sıra Fransa ve İspanya arasındaki demiryolu bağlantıları da kısıtlandı. Eğitim ve sağlık sektörlerinde grevin kısmen gerçekleşmesine rağmen protesto gününü örgütleyenler, sonraki günlerde güçlü eylemlere devam edeceklerini açıkladılar.

Grev öncesinde, 16 Ekim Pazar günü Paris’te sol örgütlerin çağrısıyla “hayat pahalılığına karşı” yürüyüş gerçekleşmiş ve yürüyüşe yaklaşık 100 bin kişi katılmıştı.

Toplumsal huzursuzluk artıyor

Fransa’nın “Sıcak Ekim”i, Avrupa’nın ikinci en büyük ekonomisinde biriken büyük toplumsal huzursuzluğun; petrol ve petrokimya şirketleri büyük kârlar elde ederken enflasyonda artış nedeniyle Fransız işçilerinin yaşam standartlarındaki ani düşüşün bir sonucu. Mevcut durum, Putin’in Ukrayna’yı işgaliyle ağırlaşan ekonomik krizin ortasında büyük çokuluslu şirketlerin kâr etmeye devam ettiğini gören işçilerde büyük hoşnutsuzluğa yol açtı.

Petrol grevinin izinde

Büyük protestoların yaşandığı günün arka planında, petrol şirketi TotalEnergies rafinelerinde ücretlerde artış talebiyle eylül sonunda başlayan grev var. Çokuluslu petrol şirketi 8 milyar avro kâr elde ederken, işçileri bir araya getiren sendika yüzde 6’lık ücret artışı talep ediyor.

Ukrayna’daki Rus işgalinin de etkisiyle kapitalist ekonomik krizin derinleşmesi ve Rusya’ya uygulanan yaptırımlar sonucunda enerji fiyatlarındaki artış nedeniyle çoğu petrol ve petrokimya şirketi gibi TotalEnergies de rekor kârlar elde etti.

Petrol rafinerilerindeki grev, benzin üretimini yüzde 60’ın üzerinde azalttı ve her üç benzin istasyonundan birinde yakıt kalmamasına yol açarak istasyonlarda uzun kuyruklara neden oldu. Ancak Macron’un sağcı hükümeti, çoğu Total işçisini işe dönmeye zorlayarak kesintiyi yüzde 30 oranına düşürmeyi başardı. Hükümetin bu hamlesi, grev hakkını kısıtlayan bir tedbir olarak görülerek çoğu işçi tarafından reddedildi.

Tüm bunlar, Macron hükümetinin 2023 bütçesini parlamentoda hızlandırılmış bir şekilde kabul ettirmeye çalıştığı bir dönemde gerçekleşiyor. Hükümet aynı zamanda, 2019’da emekçi ve halk seferberliğiyle durdurulan ve emeklilik yaşını 62’den 65’e çıkarmayı hedefleyen emeklilik reformunu yeniden gündeme getiriyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, başta petrol işçilerininkisi olmak üzere gerçekleşen grevleri ve ücretler için, enflasyona ve Macron hükümetinin kemer sıkma planlarına karşı savaşan Fransa işçilerinin ve gençliğinin seferberliğini destekliyoruz. Hükümetin TotalEnergies petrol işçilerinin grev hakkını kısıtlamasını reddediyoruz.

Protestoların bir genel greve dönüşmesi ve mücadelenin sıcaklığı içerisindeki işçilerin ve gençliğin, hükümeti ve kemer sıkma planlarını karşısına alan devrimci sosyalist bir alternatif inşa etme perspektifiyle örgütlenmesi doğrultusunda desteğimizi sunmaya devam ediyoruz.

Miguel Ángel Hernández, İUB-DE Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) önderi

Brezilya: Bolsonaro’ya karşı Lula’ya eleştirel oy vermeye çağırıyoruz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Brezilya seksiyonu Sosyalist İşçi Akımı (CST), Brezilya’da ikinci tura kalan başkanlık seçimlerinde Bolsonaro’ya karşı Lula’ya eleştirel oy vermeye çağırıyor. Açıklamanın çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Seçimlerin ilk turunda Lula/Alckmin oyların yüzde 48,4’üyle (57 milyon) birinci sırada, Bolsonaro ise yüzde 43,2’siyle (51 milyon) ikinci sırada yer aldı. Simone Tebet (yüzde 4), Ciro Gomes (yüzde 3) ve yüzde 1’in altında oy alan diğer partileri (NOVO, UNIÂO, PTB ve DC) saf dışı bırakarak oyların yüzde 91,6’sını toplayan sözde “kullanışlı” oy için bir basınç vardı. Bu kutuplaşmada UP, PCB ve Polo Socialista Revolucionario (Sosyalist Devrimci Kutup) adayları da yüzde 1’in altında kaldı.

Seçimlerin ikinci turu olacak ve işçi sınıfıyla halk kesimleri bu yeni seçim üzerine düşünmeli. Bolsonaro projesini yenmeliyiz. Aşırı sağ; neredeyse 700 bin ölümün, maaş kesintilerinin, Eletrobrás’ın özelleştirilmesinin, emeklilik reformunun, yerli topraklarındaki maden faaliyetlerinin, kaynaklardaki kesintilerin ve kadınlara, siyahlara ve lgbti+lara dönük suçlardaki artışın sorumlusudur.

CST olarak, bu soykırım projesine son vermek isteyenlerin yanında olacağız. Geniş Lula/Alckmin cephesinin işçi sınıfı ve halk kesimleri için bir çözüm olduğuna güvenmiyoruz, ancak bu ikinci turda, neofaşist Bolsonaro’yu yenmek için Lula’ya oy vermeye çağırıyoruz.

Bolsonaro’ya karşı Lula’ya eleştirel oy vermeye çağırıyoruz!

Bolsonaro’nun seferberlikler yoluyla gitmesi için verilen mücadelenin en başından itibaren parçası olduk ve Bolsonaro’nun aşırı gerici projelerine sokaklarda ve seçimlerde karşı çıkıyoruz. Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSOL) radikal eğilimi olan CST olarak Polo Revolucionario Socialista’yı oluşturduk; başkan adayı olarak Vera Lucía için işçilerin kampanyasını yürüttük ve devlet yönetimine, senatoya ve meclise işçilerin ve gençliğin gelmesini savunuyoruz.

Çünkü Lula/Alckmin’in sınıf uzlaşmacılığı emeklilik reformunu, sosyal kesintileri, emek reformunu ve yoksul ve işçi halka yönelik büyük saldırıların hiçbirini ilga etmeyi önermiyor. İttifaklar ve sınıf uzlaşmacılığı hükümette zaten denendi ve işe yaramadı. Aynı zamanda bunlar, Bolsonaro’nun gitmesi için sokaklarda radikal bir muhalefet yaratmaya da yardımcı olmadı.

Bizleri sömüren ve haklarımızı elimizden alan çokuluslu şirketleri, milyarderleri ve patronları karşısına alabilecek bir hükümet kuramayacaklarını söylüyoruz. Tarım ticareti, topraksız ve yerli halkın düşmanıdır ve dolayısıyla bu geniş cephe, işçilerin ve gençlerin hayatlarında istedikleri değişime engel olmaktadır. Geniş cephenin şu anda kamu idaresini ortadan kaldıracak yeni “idari reformlar”ı tartıştığına dikkat çekiyoruz.

Aşırı sağı hükümetten kovmak için her işyerinde, okulda, evde Bolsonaro’ya verilecek oylara kararlı bir şekilde karşı çıkacak ve sokaklarda olacağız. Politik bağımsızlığımızdan vazgeçmeksizin ve kendi çizgimizi koruyarak, ikinci turda Bolsonaro’ya karşı Lula’ya eleştirel oy vermeye çağırıyoruz.

Patronlarla ittifak politikası karmaşa yarattı

Bolsonaro’nun eyaletlerde aldığı oylarla birlikte seçimlerin ikinci tura kalması, çoğu işçiyi ve genci hüsrana uğrattı. Sonuçları bir bütün olarak değerlendirmek ve bu ikinci turda Bolsonaro’yu yenmeye dönük güçlü bir kampanya için ortak eylemleri tanımlamak gerekecek. Lula/Alckmin’in geniş cephesi ve PT, PSOL, REDE, PSB, PCdoB liderliğinin ilk turda kazanma ihtimalini mutlak bir hedef haline getirdiği ve sonucun çoğu yoldaşı hayal kırıklığına uğrattığı kabul edilmelidir. Ancak gerçek şu ki, Bolsonaro 2018’de ilk turda büyük farkla kazanmasının aksine bu sefer aşırı sağ projenin eskimesi nedeniyle ilk turda kaybetti ve ikinci oldu. Öte yandan Bolsonaro’nun partisi Temsilciler Meclisi ve Senato seçimlerinde beklenenin üzerinde oy topladı ve Rio de Janiero’da Claudio Castro ve Minas’ta NOVO partisinden Romeu Zema bölge yönetimlerini ilk turda kazanmayı başardı.

Şurası açık ki, Lula’nın patronlarla ittifak politikası ve 2 Ekim’den itibaren “yeniden mutlu olacağımız” bir dönemin açılacağına dönük yanılsamalarla dolu “barış ve sevgi” kampanyası emekçileri ve gençleri Bolsonaro tehidi karşısında silahsızlandırdı. Bu yanlış politikanın bir başka ifadesi Lula’nın “hangi partiden olursa olsun seçilenleri” tebrik ettiği açıklamasında kendini gösterdi. Biz Bolsonaro ve partisini tebrik edemeyiz. Dolayısıyla, Lula’nın sınıf uzlaşmacı politikası kafa karışıklığına ve karmaşaya neden oldu. Bolsonaro’ya karşı ikinci turda daha iyi örgütlenmek için bu tutumun değiştirilmesi gerekiyor.

Bu nedenle 2003 ve 2006 Lula hükümetlerinin “olağanüstü mirası”nı öne çıkartan, Dilma yönetiminin krizini yaşamış emekçiler ve gençlerle iletişim kurmayan ve yalnızca PT’yi destekleyen insanları biraraya getiren mitingleri eleştiriyoruz. Lula/Alckmin’e oy vermeyenler, PT ve PSDB hükümetini eleştirenlerdir çünkü bu hükümetler, kampanyanın bahsettiği gibi harikalar yaratmamıştı. Tam olarak bu nedenle, kendisini Ciro ve Tebet’e gitmiş oyları kazanma hedefiyle sınırlayan, yalnızca demokratik meselelere ve geçmiş hükümetlerin sözde mucizelerine odaklanan söylemlerle etkileyemediği kesimlere yönelmeyen bir kampanya büyük bir hata anlamına geliyor.

Bolsonaro karşıtı sokak seferberliklerini sona erdirmeye çalışmaktan ve çoğu 2018’de Bolsonaro’yu destekleyen sözde “demokrat” patronlar ve aşırı sağ partilerle tepeden yapılan anlaşmalarından uzak durmak gerekiyor. Bu patronlar arasında Fiesp başkanı Josué Gomes; Peninsula’dan Abilio Diniz; CSN’den Benjamin Steinbruch; Riachuelo’da Flávio Rocha; Bolsonaro yanlısı web sitesi Brasil Paralelo’nun kurucusu Henrique Viana; Casas Bahia’dan Michael Klein; BTG Pactual’dan Marta Cachola ve Bradesco’dan Luiz Carlos Trabuco Cappi bulunuyor. Patronların ve temsilcilerinin ikinci turda yolumuza engel olmalarına izin veremeyiz. Otoriter yönetim ile mücadelenin yanı sıra ücretlerin ve bakım tesislerinin savunusunu, işten çıkarmalara karşı mücadeleyi ve aynı zamanda milyarderler ve bankacılara karşı mücadeleyi de dahil etmeliyiz.

İşçi sınıfının ve ezilenlerin gündemiyle bir “katılım” örgütlemek

İkinci tur mücadelesini başlatmak için düşmanı iyi değerlendirmemiz gerekmekte. Fabrikalarda ve proleter bölgelerdeki kampanyalarımızda gördüğümüz kadarıyla Bolsonaro’nun seçim çalışması, işçi sınıfına duyarlı bir demagoji yaptı ve yapıyor. Oylarını artırmak için Auxilio Brasil adlı hükümet desteğini 600 reale çıkarmaktan, akaryakıt fiyatlarını düşürmekten bahsediyorlar ve istihdamın arttığı, yolsuzluğun sözümona bittiği yalanını söylüyorlar. Aynı zamanda da feministlerin, siyahların ve lgbti+ların gündemlerine karşı aşırı gerici propagandalarına devam ediyorlar. Asgari gelir, enflasyon, istihdam ve yolsuzlukla mücadeleden bahsederek Bolsonaro’nun asli destekçisi muhafazakâr kesimlerin ötesindeki seçmenleri kazanıyorlar. Bu ekonomik meselelerin gündeme getirilmesinin Bolsonaro’ya oy kazandırdığının altını çizmek gerekiyor. Daha fazla işçinin ve gencin Bolsonaro’ya (örneğin Tebet ve Ciro’dan vazgeçerek) oy vermesini önlemeye çalışmak büyük önem taşıyor. İşçi sınıfının ve emekçi halk kesimlerinin gündemine sahip çıkarak, Bolsonaro’ya karşı ve Lula lehine eleştirel oy için el ilanları dağıtmak, toplantılar düzenlemek, yayınlar yapmak, işçilerin ve emekçi kesimlerin yoğun olduğu yerlerde ajitasyon yapmak gerekiyor.

İUB-DE Brezilya seksiyonu Sosyalist İşçi Akımı (CST)

Tarihte bu ay | İzlanda’da kadın grevi

0

24 Ekim 1975’te İzlanda’da, kadın nüfusun yüzde 90’ının katıldığı ve eşdeğer işe eşit ücret ile istihdam alanında cinsiyetçi uygulamalara son verilmesini talep eden, kitlesel ve militan bir Kadın Grevi (Kvennafrídagurinn) örgütlendi. Bu grev daha sonra “Uzun Cuma” olarak anılacaktı. Ücretli bir işe sahip olan kadın işçiler o gün işlerine gitmezken, ev işleri ve çocuk bakımı benzeri ev içi işler de o gün tamamen durdu. Grevin etkisiyle İzlanda parlamentosu, eşdeğer işe eşit ücret verilmesini güvence altına alan bir yasa çıkarmak zorunda kaldı.

1975 Kadın Grevi’nden önce İzlandalı kadın işçiler, erkek işçilerin ücretlerinin yüzde 60’ından daha az kazanıyorlardı. Kadın örgütlerinin temsilcilerinden oluşan bir komite, ulusal bir kadın greviyle bu uygulamanın yenilgiye uğratılmasını hedeflemeyi önerdi. Grev önerisi kısa sürede benimsendi ve radyo, televizyon, basılı yayın gibi araçlar üzerinden kadınların greve katılması için güçlü bir propaganda örgütlendi.

Grev gününde, İzlanda’nın başkenti Reykjavik’te 25 bin kadının bir araya geldiği bir miting örgütlendi (bu, o sırada nüfusu 220 bin olan İzlanda’nın yüzde 8,8’i anlamına geliyor). Mitingde kürsüye çıkan konuşmacılar arasında bir ev içi bakım işçisi ile bir kadın işçi de vardı. Grevin organizatörlerinden birisi de, İzlanda’da en düşük ücretli işlerde çalışan kadınları temsil eden Sókn sendikasıydı.

O gün İzlanda’da birçok ürünün stokları tükenme tehlikesiyle yüz yüze geldi. Önce şeker, kalem ve kâğıt stokları azaldı çünkü patronlar, erkek işçilerin işlerine çocuklarıyla geleceklerini belirtmelerinin ardından, babaları çalışırken oyalansınlar diye, toplu bir şekilde çocuklara şeker, kalem ve kâğıtlar almışlardı.

Stoğu tükenen ürünlerden birisi sosisti: Kadınlar yemek yapmayı reddettikleri için, pişirilip hazırlanması kolay bir gıda olarak, büyük oranda sosis tercih edildiği için.

Her on yılda bir, 1974 Kadın Grevi’nin yıldönümünde, kadınlar işten erken çıkmayı sürdürüyorlar. Kvennafrídagurinn, tarihte örgütlenen ikinci kadın greviydi ve kendisinden sonraki kadın grevleri üzerinde doğrudan bir etkiye sahip oldu. İzlandalı kadınlar 2010 ve 2016’da yine kadın grevleri ile iş bırakmaları örgütlediler. Bu deneyimlerin birikimi, 8 Mart günlerinde örgütlenen uluslararası kadın grevlerinin politik kökenlerini oluşturdu.

Genel-İş üyesi Kadıköy Belediyesi işçilerinin Disiplin Kurulu’na ortak cevabı

0

DİSK/Genel-İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şube Yönetim Kurulu’nun istemi üzerine, DİSK’in 16 Şubat 2022 tarihinde “Hayat Pahalı, Emek Ucuz, Bu Böyle Gitmez” sloganıyla Kadıköy İskele Meydanı’nda gerçekleştirdiği basın açıklamasında, sendika ahlak ve ilkelerine aykırı davranışlarda bulundukları gerekçesiyle 19 Ekim 2022 Çarşamba günü Şube Disiplin Kurulu toplantısına sözlü veya yazılı savunma vermesi istenen kişilerin ortak yazılı cevabını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Sayın Disiplin Kurulu üyeleri,

Bizi bu noktaya getiren sürece herkesin vâkıf olması sebebiyle tarihleri ve olayları anımsatmanın yeterli olacağı kanısındayız.

Biz, ekonomik krizin ağırlaştığı Kasım 2021’den itibaren, şube yönetiminin katılımıyla düzenlenen temsilci toplantılarında, Temmuz 2022’de başlayacak ve ne zaman sonuçlanacağı bilinmeyen yeni Toplu İş Sözleşmesi ile elde edeceğimiz zammı bekleyemeyecek kadar yoksullaştığımızı, bu nedenle işçiler olarak vakit kaybetmeden sendikanın önderliğinde işverenden ek protokol ile enflasyon oranında zam talep etmemiz gerektiğini dile getirdik. Bu konuda son derece isteksiz bir tutum sergileyen şube yönetiminin konuyu başkanla görüşeceğini tekrar etmesine karşın aylar boyunca hiçbir sonuç alınamadı.

9 Şubat 2022’de DİSK/Genel-İş TİS Daire Başkanı Çetin Çalışkan’ın katılımıyla bir temsilci toplantısı gerçekleştirildi. Şubat 2021’de Kadıköy Belediyesi işçileri olarak grevdeyken bize sendikanın grev fonu olmadığını, dahası onaylamadığımız hiçbir sözleşmenin altına imza atmayacaklarını söylemesiyle hatırladığımız Çalışkan yaklaşık bir saat boyunca grev sürecine ilişkin, kimseyi tatmin etmeyen bir açıklamada bulunduktan sonra mevcut ekonomik kriz sürecinde sendika genel merkezinin, TİS’ine 1 yıldan az kalmış belediyelerde ek protokol imzalanmamasına yönelik bir kararı bulunduğunu ve bu kararın tüm sendika şubelerine aylar önce yazıyla bildirilmiş olduğunu belirtti. Merkezin bu kararını işçi temsilcileriyle aylar boyunca paylaşmayan şube yönetiminden bu konuda bir açıklama alamadık. Onun yerine, ek protokol ile zam alındığı takdirde TİS’te iyi bir zam oranı elde edilemeyeceği telkin edildi (23 Eylül 2022’de imzalandığı iddia edilen fakat 19 Ekim 2022 itibarıyla hâlâ işçiyle paylaşılmamış olan TİS ile %20-%30-%20 zammın altına imza atılmış olduğu söyleniyor. ENAG’a göre Eylül 2022 itibarıyla gerçek enflasyon oranı %186 olarak açıklandı.)

15 Şubat 2022’de konfederasyonumuz DİSK tarafından, SMS aracılığıyla, Kadıköy İskele Meydanı’nda düzenlenmesi planlanan bir eyleme çağrıldık. Hayatın pahalılaştığı tespitinde bulunan fakat buna karşılık muhatabı işverenlerden işçiye zam talebinde bulunmak yerine siyasi iktidarı suçlamakla yetinen konfederasyonun havada kalan çağrısı tabanda hâliyle olumlu yankı uyandırmadı. İşçilerin çoğu katılım sağlamak konusunda isteksizdi. Biz her koşulda orada bulunmamız gerektiğine inanıyorduk. Öte yandan, konfederasyonumuzun pahalılık tespitine ekleyecek sözümüz vardı. İşçi arkadaşlarımızı kendi dövizlerini hazırlayarak eyleme katılmaya davet ettik. İşçinin haklı öfkesini yansıtan sözünü sansürlemek hiçbirimizin aklından geçmedi, geçemez de.

2021 Kadıköy Belediyesi Grevi’nin, işçiden habersiz, %8 zam altına atılan imzalarla bir gecede sonlandırılmasına ek olarak, bir sonraki şube yönetiminin (o tarihte) %124’ü bulan enflasyona karşın ek protokol imzalanmayacağı yönündeki genel merkez kararını işçiyle paylaşmaması, tabanda sendikaya yönelik ciddi bir öfke ve hayal kırıklığı yaratmıştı. Dolayısıyla, hazırlanan dövizlerde, ek protokol talebinin yinelenmesine ek olarak bu öfke ve hayal kırıklığı da kendine yer buldu. Ne yazık ki DİSK, devrimciliğinden beklendiği üzere işçinin talebine kulak vermek yerine yalnızca birkaç metre ötesinde geçinemediğini anlatmaya çalışan işçisini görmezden gelmeyi seçti. Bu şekilde davranarak, işçi nazarında kaybettiği güvenilirliği telafi etme fırsatını da kaçırmış oldu.

18 Şubat 2022 tarihinde temsilcilerden oluşan WhatsApp grubunda, bir şube yöneticisi tarafından 9 temsilcinin isimleri ile birlikte, hiçbir gerekçe gösterilmeksizin temsilcilik görevinden alındıkları mesajı paylaşıldı. Söz konusu temsilciler, soru sormalarına fırsat dahi verilmeden birkaç dakika içinden gruptan çıkarıldılar.

Ancak haftalar sonra, Genel-İş’in internet sitesinde yayınlanan bir açıklamada, söz konusu temsilcilerin DİSK’i karaladığı ve itibarını zedelediği, dahası kişisel çıkarlarını ön plana koydukları gerekçesiyle görevden alındıkları belirtildi. Binlerce işçinin ivedilikle zam alabilmesi için çabalamanın hangi yönüyle kişisel çıkar sayılabildiğine dair bir açıklamaya ise yer verilmedi.

Bildiğiniz gibi, işçilerde oluşan öfke ve hayal kırıklığının tarihi biraz daha gerilere gidiyor. KHK sonrası yapılan ilk toplu sözleşmede (2019) genel merkez yöneticileri temsilcilere baskı kurup toplu iş sözleşmesini istedikleri gibi imzalattılar. Asgari ücret %26 zam almışken, Kadıköy Belediyesi işçilerine brüt 380 TL uygun görüldü. Elbette işçilerden eleştiri geldi. Sendika genel merkez yöneticisinin “İBB’den 80 bin üye gelecekken, 2300 Kadıköy işçisi bekleyebilir, risk alamayız” ısrarı üzerine sendikaya üye olmuş işçilerin sefalet günleri başladı.

2020-2022 toplu iş sözleşmesi’nde sendika genel başkanının, grevde olan 2300 işçiye tek bir açıklama yapmadan, gece yarısı işçilerin iradesini çiğneyip %8 zamma imza atarak işçileri sefalet ücretlerine mahkûm etmesi öfkeyi ve hayal kırıklığını iyice artırdı. Sendikanın daha sonra internet sitesinde, işçilerin TİS ve grev sürecindeki kayıplarına odaklanmak yerine hayalî düşman ilan ederek eleştirileri savuşturmaya çalışması ise talihsiz bir dikkat dağıtma çabası olmanın ötesine geçememiştir.

Kasım 2021’de enflasyon yükselirken ve bizler giderek yoksullaşırken sendikanın hiçbir adım atmaması, adım atanları cezalandırmaya çalışması, işçinin iradesine saygısızlık değilse nedir? Bu olay ve olgular bir arada ele alındığında kesin olan şey şu ki sorguya çekilmesi ve hesap vermesi gereken, temsil ettikleri işçilerin hakkını ve kendi haklarını savunan işçiler değil, bizzat sendikacılardır.

16 Şubat günü işçiler kendi sözleriyle, kendi pankartlarını hazırlamak suretiyle çağrıya cevap vererek eyleme gelmişlerdi. Temsilcilerin oradaki onlarca döviz içinde 3 tanesi nedeniyle görevden alındığını biliyoruz: “Sendika Belediye El Ele İşçi Sefalete”, “DİSK Kazığı mı Yiyoruz?” Sen Sendikasın Kendine Gel İşçine Sahip Çık”. İşçileri göz göre göre sefalete iten bir anlayış karşısında bu dövizlerin tek suçu ancak hafif kalmaları olabilir. Dahası, bir işçi arkadaşımızı da, 16 Şubat günü eyleme katılmadığı halde katıldığını iddia ederek kendisine alenen iftira etmek, sırf eleştirel tutumu nedeniyle bu disiplin soruşturmasına dahil etmek de bu itham ve iddiaların altının ne denli boş, eleştiriyi susturmak için başvurulan yöntemlerin ise yazık ki ne denli tanıdık olduğuna dair iyi bir göstergedir. 

                                                           ***

Belgelerle sabit olan bu olgular ışığında, savunma yapması gereken tarafın, Disiplin Kurulu’nda savunma yapmak üzere çağrılan bizler olmadığı aşikârdır. Kaldı ki disipline konu “sendika ahlak ve ilkeleri” aşağıdaki gibidir:

“Demokratik bir kitle örgütü” olma iddiasındaki Genel-İş,

Tüzüğünün Amaç ve İlkeler başlıklı 4. maddesinde işçi sınıfının ortak hak ve çıkarlarının “toplumcu, çoğulcu, katılımcı ve özgürlükçü temellere dayalı gerçek demokrasi ortamında kazanılıp geliştirilebileceğinin bilincinden” söz etmekte; “Sınıfın onursal görevi olarak, demokrasi dışı tüm yönetim biçimleri ve insanlık dışı uygulamalarla mücadele etmeyi, temel amaç”; “Tüm sendikal çalışmalarda tabanın söz ve karar sahibi olmasını, demokrasinin ve demokratik hukuk düzeninin her alanda egemen kılınmasını temel ilke” saydığını iddia etmektedir. Sendikanın Yetki ve Etkinlikleri başlıklı 5. maddesinde ise “ulusal düzeyde ve örgüt içinde çoğulcu, katılımcı ve özgürlükçü bir demokrasi ortamının gelişmesini sağlamak, sendikanın yapısı içinde yer alan en alt birimlerden en üst birimlere kadar demokrasinin doğrudan işlerliğini egemen kılmak, işyeri sendika temsilcilerinin işyerinde çalışan üyeler tarafından seçilmelerini sağlamak, işyerlerinde çalışma birimleri oluşturarak, yönetimsel işleyişte, aşağıdan yukarıya doğru demokratik katılımı gerçekleştirmek, her aşamada sendika içi demokrasiyi ve tabanın söz ve karar sahibi olması ilkesini eylemsel olarak yaşama geçirme”yi saymaktadır.

Benzer şekilde, “evrensel temel hak ve özgürlüklere” sahip çıkma iddiasındaki Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK,

Tüzüğünün, Amaç ve İlkeleri’ni açıkladığı 3. maddesinde “Sınıfının onursal görevi olarak, faşizme, cuntacılığa, oligarşiye, baskıya, zulme ve işkenceci tüm rejim ve dikta yönetimlerine karşı mücadele etmeyi temel amaç”; “Tüm sendikal çalışmalarda tabanın söz ve karar sahibi olmasını, demokrasinin ve demokratik hukuk düzeninin her alanda egemen kılınmasını temel ilke” saydığını belirtmekte; Görev ve Yetkileri başlıklı 4. maddesinde ise “Demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı ilkelerinden” ve “Örgüt içi sendikal demokrasiyi yaşama geçirmekten” söz etmektedir.

Bu doğrultuda, DİSK’e bağlı bir sendikanın, kendini karşısında konumlandırdığı siyasi iktidarla aynı yaklaşımı benimseyerek, seçilmişleri yukarıdan talimatla görevinden alıp yerlerine kayyım atama yoluna başvurması kabul edilemez. Kurum ve örgütleri itibarlı kılan demokratik, şeffaf ve hesap verebilir olmalarıdır. İşçinin iradesini gasp eden, tabanın taleplerine kulak tıkayan, seçilmiş işçi temsilcilerini tepeden inme bir şekilde tasfiye ederek susturan, eleştiriyi göğüsleyemeyen, biat etmeyenleri susturmak için düşmanlaştıran sözümona demokratik bir kitle örgütünün karalanabilecek ya da zedelenebilecek bir itibarı olduğundan söz edilemez.

Bir yılı aşkın süredir devam eden ve şiddetini daha da artıracağı öngörülen yoksullaşma karşısında işçi hareketi müthiş bir devinim içindedir. Bu devinime uyum sağlayamayan arkaik örgüt yapıları; yukarıdan aşağı talimatla işleyen dikine hiyerarşiler, demokrasiyi seçime indirgeyen ataerkil bürokratik anlayış, toplumsal olarak çeşitlenen işçi tabanından ve taleplerinden kopmuş durumdadır. Bunun böyle devam edemeyeceği açıktır. Dar siyasi ve ekonomik çıkarlar doğrultusunda hareket eden sendika bürokrasileri, değişime direnç göstermekte ısrar ettikleri takdirde geriye bir sendika kalmayacak, yeni ihtiyaçlar ve yükselen talepler yeni örgütlülük ve mücadele biçimleri doğuracaktır. Biz, devrimciliğine gönülden bağlı olduğumuz konfederasyonumuzun talihsiz bir şekilde içine saplandığı çıkmazdan kurtularak işçisine kulak vermesini, işçi demokrasisini işleterek temsilde eşitlik sağlamasını, diğer bir deyişle söz konusu değişim ve dönüşüme ayak uydurarak devrimci geleneğiyle birlikte yarına taşınmasını arzu ediyoruz.

Şayet DİSK ve ona bağlı Genel-İş’in tüzüklerinde yer alan ve yukarıda alıntılanan amaç ve ilkeler geçerli ise “sendikanın ahlak ve ilkelerine aykırı davranışlarda bulunma” suçunu açıkça, bugün burada disiplin suçu iddiasıyla savunma yapması beklenen bizler değil, savunma bekleyen taraf işlemiştir. Gerek sınıfımıza, gerekse devrimci ahlak ve ilkelere asla ihanet etmediğimiz için alnımız ak, başımız diktir. Biz, tüzüklerinizin geçerli olduğu varsayımından hareketle, işçiler ve işçi temsilcileri olarak, sizden tatmin edici bir savunma ve özeleştiri bekliyoruz.

Saygılarımızla.

Kadıköy Belediyesi işçileri, işçi temsilcilerine sahip çıkıyor

0

Şubat ayında DİSK Genel-İş Sendikası 1 No’lu şube işçi temsilciliğinden antidemokratik ve bürokratik yollarla alınan belediye emekçileri için bugün basın açıklaması düzenlendi. Kadıköy Belediyesi bahçesinde, işçi temsilcilerinin savunmaya çağrılmasına karşı gerçekleşen basın açıklamasında işçiler, temsilcilerine ve kendi iradelerine sahip çıktıklarını ifade ettiler. Sendikalarda işçi demokrasisi için mücadele eden belediye işçileri, emek dostlarını yarın (19 Ekim Çarşamba) 12.30’da Genel-İş 1 No’lu şube önünde gerçekleştirecekleri basın açıklamasına çağırıyor. Bugün yapılan açıklamayı aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Merhaba! Siz işçi arkadaşlarımızı ve değerli basın mensuplarını selamlıyoruz.

Bugün burada toplanmamızın sebebi, seçimle göreve gelmiş işçi temsilcilerimizin 18 Şubat günü bir WhatsApp mesajı ile görevden alınmış olması ve bugüne dek beklenerek yarın kendilerini savunmak üzere disiplin kuruluna çağrılmış olmalarıdır. Dün öğrendik ki görev yapmakta olan 9 temsilci arkadaşımız  disipline sevk edilmiş.

Şube yönetimi ve Genel Merkez bu antidemokratik tavrında ısrarcı olmaya maalesef devam etmektedir.

Arkadaşlarımız işçiye ne yalan söyledi ne de kendileri için konfor alanı yaratmaya çalıştılar. Sendikasına aidiyeti yıpranmış işçiler olarak, yaşanan ekonomik krizde işçiler daha fazla yoksullaşmasın diye sendikayı işçi haklarını savunmaya, yani işini yapmaya davet ettiler.

Biz, Kadıköy Belediyesi işçileri olarak temsilci ve öncü işçi arkadaşlarımızın mücadelesini destekliyor, yapılan antidemokratik uygulamayı kınıyoruz. 23 Eylül’de imzalanan TİS’i işçiyle paylaşamayan, işçiye sahte evrakla grev kararı asma eyleminde halay çektiren, işçilerin Ek Protokol talebine sahip çıkmayan, yoksullaşmamıza neden olan sendika yönetimi önce bunun hesabını vermelidir.

Yarın öğlen 1’de, görevden alınan temsilci arkadaşlarımız DİSK/Genel-İş Anadolu Yakası 1 No’lu şubeye sözlü veya yazılı savunma vermeye çağrılmıştır. Burada kendini savunması gereken temsilcilerimiz olmadığından, hazırlanan ortak cevap metni disiplin kurulu ile paylaşılacak ve sendikanın kendini savunması istenecektir.

İrademizi kimseye ezdirmeyeceğimizi herkes bilmelidir. Yarın öğlen 12:30’da sizi de işçi iradesine, irademize sahip çıkmak üzere orada olmaya çağırıyoruz. Bu böyle gitmez. Ya hep beraber, ya hiçbirimiz.

Kadıköy Belediyesi İşçileri

Kadın, yaşam, özgürlük!

0

Geçen haftalarda İran’da Mahsa Jîna Amini’nin ahlak polisi tarafından gözaltına alınması sonrası ölümü kitlesel protestolara yol açtı. Yıllardır molla rejimine karşı direnen kadınlar korkusuzca sokakları doldurdular, başörtülerini yaktılar, saçlarını kestiler. Diktatörlük rejiminin erkek egemen baskılarına ve kapitalist sömürüsüne karşı sadece kadınların değil emekçi ve ezilen halkın da seferber olması, protestoları rejim karşıtı bir mücadeleye dönüştürmüş durumda. Türkiye dahil dünyanın pek çok yerinde İran halkıyla dayanışmak için sokağa dökülenler, “Kadın, yaşam, özgürlük” diyerek mücadelenin sesini yükseltiyorlar.

Öte yandan, bugün sadece molla rejiminin baskılarıyla karşı karşıya olan İran’da değil, dünyanın hemen hemen her yerinde rejimlerin patriyarkal sisteme daha fazla yaslandığını, kadın ve LGBTİ+ düşmanı tutum, söylem ve politikaları öne çıkardığını görüyoruz.

Kürtaj hakkına saldırılar sürüyor, kürtaj mücadeleleri de…

Bu kapsamda, 28 Eylül Dünya Güvenli Kürtaj Günü’nü geride bırakmışken, tüm dünyada kürtaj hakkı için verilen mücadeleleri bir kez daha hatırlamak önem taşıyor. Latin Amerika’daki yeşil dalganın etkili olduğu yerlerden biri olan Venezuela’da kürtajın yasallaşması ve ceza olmaktan çıkarılması için yıllardır bir seferberlik sürmekte. Venezuela’da kadınlarda önlenebilir ölüm nedenleri arasında 3. sırada gizli kürtaj yer alıyor. Bundan en çok etkilenen de yoksul kadınlar oluyor. Kapitalist Maduro hükümeti ise kamusal sağlık politikalarını hayata geçirmek yerine kemer sıkma uygulamalarına devam ediyor. Erkek egemen sistemin bedenleri üzerinde söz sahibi olmasını kabul etmeyen kadınlar parasız, güvenli ve yasal kürtaj haklarını elde etmekte kararlılar.

Kürtajın, 28 Ocak 2021’de yürürlüğe giren yeni yasa ile neredeyse tamamen yasak hale geldiği Polonya’da bir yandan hükümet kürtaj karşıtlığını sürdürürken, liberal muhalefet partisi de kadınların bedenini seçim malzemesi haline getiren beyanlarda bulunuyor. Tüm bunlar olurken, savaştan kaçıp Polonya’ya sığınan ve kürtaj olmak isteyen Ukraynalı kadınlar, Polonya’nın kürtaj yasaklarıyla karşı karşıya kalıyorlar. Diğer yandan Macaristan’da, kürtaj olmak isteyenlere kürtajdan önce fetüsün kalp atışını dinleme zorunluluğu getirdi. Macaristan’ın Tek Adamı olan Orban hükümeti bu hamleyle kürtaj olmak isteyenleri travmatize ederek caydırmayı ve baskı uygulamayı hedefledi. Kadınları ucuz işgücü makinesi olarak gören iktidarlar, kürtaja erişimi zorlaştırmak için her yolu deniyor.

Bir kişi daha eksilmemek için…

Diğer yandan, rejimlerin etkin önlemler almak yerine uyguladıkları cezasızlık politikaları nedeniyle, neredeyse tüm dünyada kadın cinayetlerinde artış görülmekte. İşte bu yüzden Türkiye’den Meksika’ya, Ekvador’dan Güney Kore’ye kadınlar sokakları terk etmiyorlar. Son olarak Güney Kore’de 28 yaşında bir kadının, kendisini üç yıldır taciz eden bir adam tarafından öldürülmesi üzerine kadınlar, kadın cinayetlerinin durdurulması için sokaklara çıktılar. Türkiye’den de çok iyi bildiğimiz gibi hükümetler kadınları korumak için gerekli koruma mekanizmalarını işletmedikçe ve cezasızlığı sürdürdükçe failler bundan cesaret alıyor.

Patriyarkal kapitalist hükümetlerin kadınlar ve LGBTİ+larla derdi bitmiyor. Buna rağmen kadınlar ve LGBTİ+lar patriyarkaya, dinci ve otoriter baskılara ve kemer sıkma politikalarına karşı birlikte mücadele ediyor. Haklarımız, hayatlarımız ve özgürlüğümüz için bu mücadeleyi daha da ileri taşımak ve tüm dünyada kadın ve LGBTİ+ mücadeleleriyle enternasyonal dayanışmayı sürdürmek her zamanki önemini koruyor.

Ukraynalı sosyalistler Dudin ve Popovich: “Ukrayna’da sol, bağımsızlık ve sosyal haklar için verilen mücadeleyle kuruldu”

0

Vitali Dudin ve Zakhar Popovich, Ukrayna’da devrimci sosyalist bir örgüt olan Sosyal Hareket’in (Sotsialnyi Rukh) Sekreterlik üyeleri. Sosyal Hareket, bir yandan neoliberal Zelenski hükümetine karşı mücadele verirken diğer yandan da Rus işgaline karşı verilen askeri direnişe katılmış vaziyette.

Ukrayna, Lviv’e giden İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) heyeti, 1 Mayıs’ta Dudin ve Popovich’le bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşinin çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Lucha Internacionalista (LI): Ukrayna halkının direnişi herkesi şaşırttı. Bunun nedenleri nelerdir?

Vitali Dudin (VD): Sanıyorum ki bunun temel sebebi, ülkemizi savunmak zorunda olmamızın verdiği güçlü ahlaki gerekçeydi. Halk, bu ülkenin evleri olduğunu ve bu savaşın haksız olduğunu biliyor. Bu savaş, bağımsız bir halk olarak Ukrayna halkının bizzat varlığına karşı veriliyor. Savaş, Ukrayna halkı için varoluşsal bir tehdit. Buka veya Irpin’de gördüğümüz şey soykırımdı. Ve Rus propagandasının argümanlarına bakacak olursak, şurası açık ki, onların hedeflerinden birisi de Ukrayna halkının yıkımı. Bana göre işgalcilerin politik hedefi halkımıza boyun eğdirmek, onların egemenliğine son vermek ve onları Moskova’ya bağımlı kılmak. Ancak Ukrayna halkının büyük direnişi sayesinde bu plan başarısızlığa uğradı. Şimdi ise Donbas, Herson, Harkov ve Zaporijya’ya odaklanmış durumdalar.

LI: Uluslararası sol, Ukrayna konusunda bölünmüş durumda ve sadece bir kısmımız Rus işgaline karşı direnişi destekliyor. Aynı şey Ukrayna solunda da oldu mu?

VD: Bizim örgütümüz, Sosyal Hareket, 2013-2014’teki Maidan Onur Devrimi’nden sonra kuruldu. Maidan toplumumuzu değiştirdi. Rusya yanlısı partiler yok oldular; önce kendilerinin örgütsel krizi dolayısıyla, sonra da 2015’te Komünist Parti’nin yasaklanması örneğinde olduğu üzere alınan önlemler dolayısıyla. Kremlin’le sahip oldukları ilişkiler nedeniyle bu partilerin toplumsal bir desteği yok. Hâlâ varlar ancak seçimlere girmeye güçleri yetmiyor. Sosyalist Parti de 10 yıl önce halkın güvenini kaybetti. Şimdi Zelenski onları yasakladı.

Zakhar Popovich (ZP): Kişisel olarak, bir şekilde işçi sınıfının taleplerini temsil ettikleri için çoğu sol oluşumun 2014’ten sonra ortadan kaybolmasına üzülüyorum. Ama ne yazık ki bu oluşumlar Rus şovenisti ve Rus emperyalizmi yanlısı bir karaktere sahiptiler. Rus imparatorluğunun söz konusu olmadığı bir sosyalizmi hayal edemiyorlardı. Bu politika ile Ukrayna koşullarında halk desteğini kaybetmeleri kaçınılmazdı.

LI: Zelenski hükümetini savaş sırasında çıkardığı çalışma yasası nedeniyle kınadınız. Ayrıca bazı partileri yasakladığı için.

VD: Biz radikal bir toplumsal dönüşüm ve toplumun demokratikleşmesini isteyen devrimci bir gücüz. Ancak şu anda Ukrayna anayasasını bazı hakları garanti eden bazı olumlu değişiklikler için bir araç olarak görüyoruz. 15 Mart’ta kabul edilen ve patronların hiçbir risk almadan maaşlarımızı kesmelerine olanak tanıyan bu olağanüstü iş kanunu ile işçi haklarımızdan vazgeçmeye niyetli değiliz. Siyasi özgürlüklerden bahsettiğimizde ise ideolojik nedenlerle baskıya karşı olduğumuzu açıkça söylemeliyiz. (…) Gerçekte sosyalist olmayan bu burjuva partilerini desteklemiyoruz ama siyasi sisteme katılmaları için bunlara yasal olarak izin verilmemesini de haklı bulmuyoruz. Dolayısıyla yasaklanan partilerin ne sosyalist ne de enternasyonalist olduklarını söylüyoruz ancak buna rağmen bu kararnamenin var olma hakkının olmadığını açıklamamızda da açıkça belirtiyoruz.

ZP: Bunlar küçük partiler, ama bu önemli değil. Bu partilerin herhangi bir temsiliyeti olmasa bile, bu konuda herhangi bir yasal prosedür izlenmedi.

LI: Rusya’da savaşa karşı düzenlenen protestolara ve Belarus’ta partizanların da işgali durdurmak için verdikleri mücadeleye tanık olduk. Onlara mesajınız nedir?

VD: Rus emperyalizminin başlattığı bu savaşı durdurmak için hükümetlerine karşı mücadele veren tüm bu insanlarla dayanışmamı ifade etmek istiyorum. Biz Rus halkına karşı değiliz; Belarus rejimini uydu haline getiren Rusya’daki bu faşizm yanlısı, emperyalist ve oligarşik rejime karşıyız. Elbette savaş karşıtı protestoların boyutu tartışılabilir. Bunları organize etmenin çok zor olduğunu biliyoruz. Oradaki birçok insan, belki de atomize edildikleri ve bireysel olarak izole edildikleri ve sosyal koşullarının iyileştirilmesi için mücadele edemediklerinden dolayı Rus şovenist propagandasını destekliyor.

LI: Sosyalizmi inşa etmenin gerekli olduğunu söylüyorsunuz. Bir işçiyle konuştuğunuzda, bunca yıllık Stalinist baskıdan sonra bu önerinizi nasıl karşılıyor?

VD: Elbette Ukrayna’da sosyalist olmak ülkenin tarihi nedeniyle zor. Bu yüzden mesajımızı insanlara ulaşacak şekilde oluşturmaya çalışıyoruz. Öncelikle işçi sınıfının mevcut toplumsal taleplerinden ve küresel bir siyasi ve ekonomik dönüşümden bahsetmek zorundayız. Ve elbette buna sosyalizm diyoruz çünkü yapılması gerekeni en iyi ifade eden kelime bu: şirketlerin toplumsal mülkiyet yapılması, zenginlere yüksek vergiler getirilmesi, şirketlerin işçi kontrolünde altında işletilmesi… Bugün esas olarak mevcut durum hakkında politika üretiyoruz ama amacımızın sosyalizm olduğunu söylemekten asla vazgeçmedik çünkü aksi takdirde Ukrayna’da hâlâ var olmayı sürdüren popülist partilerle karıştırılabilirdik. Bugün işçilerin korunmasından bahsediyoruz ama geleceğin sosyalizmde olduğunu söylüyoruz.

ZP: Politik programımızın özü, 2014 yılındaki Maidan Devrimi sırasında yayımladığımız bir bildiriydi. Kendimizi Lenin’in Nisan Tezleri’ne ve Troçki’nin Geçiş Programı’na dayandırdık. Mevcut devrimci durum altında, aynı fikirleri yeni kelimelerle formüle etmeye çalıştık. Ve bu, son derece yaygın bir karşılık buldu: siyasal gücü, oligarşi dışındaki kesimlere vermek. Sovyet mirası nedeniyle Ukrayna’da sosyalizm gözden düştü, ancak sosyalizmin ana fikirleri hâlâ popüler. İnsanlar bir alternatif arıyor ve biz de onlara bunu vermeye çalışıyoruz.

LI: İşçi sınıfına ve uluslararası sola çağrınız nedir?

VD: Dünyanın her yerindeki yoldaşlar, lütfen Ukrayna’yı destekleyin çünkü bu, uluslararası işçi sınıfının çıkarınadır. Bir diktatörün küresel bir savaş çıkarabildiği bir dünyada toplumsal haklar ve insan onuru mevcut değildir. Aynı zamanda Ukrayna’nın borçlarının iptal edilmesi talebini destekleyin; bu, başka ülkelere de yardımcı olabilir.

ZP: Dış borçların iptali talebi, aynı zamanda Batı emperyalizmine karşı da bir önlemdir. Borç, en yoksul ülkeleri kontrol etmek için başvurulan bir araçtır.

Eğitim fırsat değil kamusal bir haktır, özelleştirilemez!

0

Kapitalizmin ilk yıllarında sadece zengin bir azınlığın hakkı olan eğitim hakkı sosyalist ideolojinin ortaya çıkışı ve de özellikle Sovyetler Birliği’nin kurulması ile gerçek anlamda temel bir insan hakkı olmuştur. Sosyalizmin yayılmasını engelleyebilmek için kapitalist ülkeler eğitim ve sağlık gibi hizmet alanlarına uzun süre dokunmamış, bu hizmet alanlarını kamusal bir hak olarak kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak Sovyetlerdeki yozlaşma ve nihayetinde Sovyetlerin çöküşü ile birlikte ortaya konulan neoliberal politikaların ilk göz diktiği alanlar da bunlar olmuştur. Sağlık alanında başlayan bu hakkın sermayeye peşkeş çekilme süreci eğitim alanında da devam etmiştir.

Verilen mücadelelerle temel bir insan hakkı haline gelen eğitim hakkı neoliberal sistem içinde kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp ancak “elde edilebilecek” bir “fırsata” indirgenmiş ve emekçilerin bilinçlerini kirletmek için “fırsat eşitliği” söylemi ortaya atılmıştır. İlk başta kulağa hoş gelen bu “fırsat eşitliği” söylemi, aslında eğitim hakkının alınıp satılabilen bir metaya dönüşmesinin altyapısını hazırlamış ve bu sayede geniş çaplı özelleştirmelerin de temelleri atılmıştır.

Temel bir insan hakkı olan eğitim hakkı kavramı, öğrencileri hayata hazırlamayı, kişisel yeteneklerini geliştirmeyi kapsar ve bunu da kamunun bir görevi olarak belirler. Kapitalizmin ortaya attığı “fırsat eşitliği” söylemi ise eğitimin bu kamusal temellerini dinamitlemektedir. Eğitimin bir fırsat olduğu yalanı ile öğrenciler hayattan ve üretimden kopartılır, sistem içinde sınırlı olan ayrıcalıklı iş pozisyonlarına kabul edilmenin yolu olarak “rekabet” kavramı yüceltilir. Sınırlı sayıdaki bu ayrıcalıklı iş imkânına kavuşabilmek için de varlık seviyelerine göre aileler de bir rekabete sokulur. Zengin ailelerin çocukları daha iyi imkânlarla okumak ister ve kamu okullarında yaratılamayan bu “daha iyi” imkânlar özel okullar vasıtasıyla sağlanır. Böylelikle eğitimin özelleştirilmesi bir zorunluluk olarak gösterilir.

Kapitalist sistemin bir parçası olan ülkemizde de bu neoliberal peşkeş politikaları uzun yıllar önce uygulanmaya başlanmış ancak güçlü dirençlerle karşılaşmıştır. Fakat uzun süre tek başına iktidar olmanın avantajlarını iyi kullanan AKP iktidarı kendilerinden önceki tüm iktidarların tamamından daha fazla bu özelleştirme politikalarını hayata geçirmiştir. AKP’nin iktidara ilk geldiği 2002 yılında yüzde 1,9 olan özel okul oranı şu anda yüzde 25’lere dayanmıştır. Bir yandan özel eğitim kurumlarının hızla yaygınlaşmasını sağlayan AKP iktidarı, diğer yandan da kamuya ait eğitim kurumlarının içini boşaltmaktadır. Hem kendi gerici ideolojisini beslemeyi hem de özel eğitim kurumlarını palazlandırmayı hedefleyen AKP iktidarı her politikası ile kamusal eğitime darbe vurmakta, kamusal eğitim kurumlarının içini boşaltmaktadır.

İmam Hatiplerin yaygınlaştırılması ve öğrencilerin zorla bu okullara kaydedilmesi; eğitim emekçilerinin iş güvencelerini gasp eden uygulamalar; sınav odaklı eğitim anlayışının hâkim kılınması ve sınav sisteminin yaygınlaştırılması; eğitime ayrılan bütçenin sürekli düşürülmesi ve mevcut bütçenin de büyük oranda özel sektöre aktarılması gibi politikalar nedeniyle insanlar kendi bütçelerine göre özel okullara yönelmekte, kamuya ait eğitim kurumlarına ve de eğitim emekçilerine güven azaltılmaktadır. Eğitimdeki gericileşme ile birlikte “laiklik” para ile satın alınabilir bir hak haline getirilmiş, suni bir şekilde yaratılan ücretli, sözleşmeli, kadrolu ayrımları ile eğitim emekçilerinin mesleki itibarları zedelenmiştir. Özel okulların yaygınlaşması ve yarışmaya dayalı, sınav odaklı eğitim anlayışı kamu okullarını da eğitimin asli amacından koparmakta, öğrencileri sınava hazırlamaya odaklamaktadır. Hülasa eğitim artık kişinin hayata hazırlandığı bir hak olmaktan çıkarılıp ayrıcalıklı bir azınlığın ulaşabildiği bir fırsat haline getirilmektedir.

Kapitalizmin kamusal eğitim hakkının temellerini dinamitlediği bu uygulamaları etkisiz hale getirmek için örgütlü, bilinçli ve sınıfsal bir mücadele örmek gerekmektedir. Ancak bu şekilde eğitim tekrar kamusal bir hak haline getirilebilir. Aksi durumda birçok temel hakkımız gibi eğitim hakkımız da küçük bir grup azınlığın ulaşabildiği bir “ayrıcalık” olacaktır.

TOKİ sosyal konut projesi: şapkadan ölü çıkarılan tavşan

0

Türkiye’nin içinde bulunduğu çoklu krizlerin en önemlilerinden biri de konut krizi. Ev ve kira fiyatlarının olması gerekenin çok üzerinde seyretmesi, zaten gelirlerinin çok büyük bir bölümünü gıda ve barınmaya harcayan işçi ve emekçilerin yaşam şartlarını daha çok zorluyor. Bu koşullar altında iktidar tarafından konut krizine çözüm getireceği söylenen “sosyal konut projesi” gerçekten barınma sorununu çözer mi? Yoksa seçime dönük planlanmış balon bir proje mi?

Bir önceki yazımızda ne demiştik hatırlayalım: “İktidar, seçimlere kadar şapkadan tavşan çıkarmaya çalışacak. Belki borç silinmesi, belki ucuz kredi ile emekçilere makyajlı ve süslü ekonomik paketler sunacak…“ İşte tamda öngörülene uygun bir “proje” olarak sunulan TOKİ’nin yeni yatırımı, bizleri elbette şaşırtmadı. Seçimler yaklaşırken barınma sorununu da ancak biz çözeriz algısı yaratmak ve bunu yaparken yüz binlerce insanı borçlandırarak yüksek maliyet nedeniyle daralan inşaat sektörüne can suyu vermek gibi tam da iktidarın ekonomi politikalarına uygun düşen bir proje önümüze serildi.

Sosyal konut projesinin detaylarını ve teknik özelliklerini bu yazıda irdelemeyeceğiz. Fakat hemen hemen her yazıda vurguladığımız iktidarın finans sermayesi lehine kredi hacmini sonuna kadar genişleterek emekçi kitleleri borçlandırma yoluyla geleceklerinin ipotek altına alınması ve bu yapay tüketimle seçimlere kadar sözde ekonomik büyüme sağlama politikasına uygun düşen bir proje olduğunu vurgulamak gerekir. Her ne kadar İstanbul için hane geliri bazında 18 bin TL’nin altı gelire sahip olanların başvurabileceği söylense de kirada oturan asgari ücretli işçilerden öte 10 bin ve üzeri maaşlı beyaz yakalı emekçilerin borçlandırılmasına dönük planlandığı ortada. Üstelik her ay dönecek vadelerin enflasyona endeksli artacak olması düşen alım gücünün üzerine fazladan bir yük yaratacağı da aşikâr. Üstelik bu insanlar ev sahibi değil TOKİ’nin 20 yıl boyunca kiracısı olacaklar.

Özellikle 90’lı yılların başından beri başta konut olmak üzere gayrimenkul ve kentsel mekânlar piyasa dinamiklerince üretilen birer metaya dönüştürülmüş durumda. Finansın her alanda artan ağırlığı borçla yaşamını sürdürmek durumunda kalan emekçilerin sırtında bir kamçı işlevi görmekte. Bir ev sahibi olabilmek için 20 yılını vermeye hazır milyonlarca insanın varlığı, konutu finansal bir yatırım aracı haline getiren ve barınmayı bir menkul kıymet hissesine indirgeyen neoliberal politikalardır. Dolayısıyla sermaye yanlısı bir iktidarın sosyal konut yapma olasılığı zaten yoktur. En azından bizim anladığımız anlamda gerçek sosyal konutlar için konutların bir yatırım aracı olmaktan çıkarılması ve kentleşmede, şehir planlamalarında ve konutlarda finansallaşma olgusunun ilgası gerekir. Aksi halde kapitalist düzen içinde konut fiyatlarındaki artış konut üretmenin maliyetinden yüksek olduğu sürece konut yatırımları devam edecektir. Öyle ki konutta menkul kıymetleştirme politikaları, ABD’de mortgage krizini tetikleyerek 2008 büyük buhranını başlatmıştı. Türkiye de aynı neoliberal politikayı uyguluyor. Üstelik projenin yarım kalma tehlikesi de var. Bunu TOKİ’nin bitememiş projelerinden ve 60 bine yakın davasından biliyoruz.

Şapkadan ölü çıkarılan projeler yerine rant ilişkilerinden arındırılmış bir şekilde depreme dayanıklı, nitelikli ve tamamen barınmaya dönük konutların inşa edilmesi gerekiyor. Bunun yanında satılmayı veya kiralanmayı bekleyen yüz binlerce konut boş dururken finans sermayesi ve inşaat şirketleri lehine yeni beton bloklar yapmak tam da sermaye lehine çalışan iktidardan beklenecek bir hamleydi. Konut sorununu çözmek şöyle dursun; birkaç şirketin kârlılığıyla ama yüz binlerce insanın yeniden borçlanmasıyla sonuçlanacak ve ölü bir seçim yatırımı olmaktan öteye geçemeyecek.

İDP’nin “İran’da kadınların ve emekçi halkın seferberliği” etkinliği düzenlendi

0

İran’da Mahsa Jina Amini’nin ahlak polisi olarak da bilinen İrşad devriyeleri tarafından darp edildikten sonra hayatını kaybetmesinin ardından kadınların öncülüğünde başlayan seferberlik tüm ülkeye yayıldı. İran halkıyla uluslararası destek ve dayanışma sürerken Türkiye’de de destek eylemleri gerçekleştirildi.

İşçi Demokrasisi Partisi, İran’daki seferberliğin durumunu anlamak ve dayanışmanın olanaklarını tartışmak üzere İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Kadın Dayanışması ile birlikte 8 Ekim Cumartesi günü etkinlik düzenledi. Etkinliğe Zoom’dan bağlanan İranlı sosyalist feminist aktivist Fatemeh Masjedi, İran’da kadınların ve emekçi halkın seferberliğini aktardı.

Masjedi konuşmasında, İran’da diktatörlük rejimine karşı seferberliğin tüm ülke çapına yayıldığını, seferberliğe yalnızca kadınların değil emekçi ve ezilen yoksul halkın, erkeklerin de katıldığını ve protestoların kısa sürede rejim karşıtı bir devrimci harekete dönüştüğünü vurguladı.

“Jina’nın öldürülmesi bardağı taşıran son damla oldu” diyen Masjedi, kadınların bedenleri üzerindeki erkek egemen tahakküme karşı isyanlarının, diğer azınlık ulusların ve işçilerin mücadelelerini tetiklediğini, seferberliğe lise-üniversite öğrencilerinden, sanatçılardan, akademisyenlerden ve toplumun çok çeşitli kesimlerinden destek geldiğini aktardı.

Halkın geniş kesimlerinde kısa sürede rejim karşıtı politik bir bilincin oluştuğunu ve bu politik bilincin kendisinin bile çok önemli bir kazanım olduğunu ifade etti. “Bu devrim, önceki seferberliklerden çok farklı. Çünkü öncelikle niceliksel olarak yıllardır biriken öfke şu an patladı ve kolektif, çoğunlukçu ve dönüştürücü bir önderlik yarattı. Yerellerde seferberliği yöneten irili ufaklı önderlikler gelişti, bu nedenle rejimin seferberliği kontrol etmesi ve bastırması daha da güçleşti. Batı medyası da seferberliği manipüle edebilmek adına tek bir önderlik arayışında ve bunu bulamadıklarında önderliksiz bir hareket olduğunu ve bunun için sönümleneceğini söylüyorlar, oysa bu tamamen yanlış!” diyerek seferberliğin potansiyellerini vurguladı. Doğan yeni önderliğin önceki önderliklerde olduğu gibi rejimle pazarlık masasına yanaşmayacağını, zira önceki seferberliklerde bunun denendiğini ve devletin bu pazarlıklarda kadınlara ve emekçilere herhangi bir pay vermediğini açıkladı.

Seferberliğin birleştiği temel talebin rejimin devrilmesi, diktatörün alaşağı edilmesi ve ilk hedefin de anayasayı değiştirecek, kitlelerin ihtiyaçlarını öne çıkaracak bir referandum olduğunu iletti. Katılımcıların benzer sorunları paylaştığımız İranlı sınıf kardeşlerimizle dayanışmak adına neler yapabileceğimizi tartışmasının ardından etkinlik sona erdi.

Erdoğan giderse refah ve demokrasi gelir mi?

0

Erdoğan’ın taban desteğini seçimi kazanamayacak şekilde kaybettiği ve kitleler tarafından başta ekonomideki büyük yıkıntı olmak üzere her türden sosyal krizin Erdoğan’ın politikalarına bağlandığı konuşuluyor.

İşçi emekçilerin alım gücünde yaşanan düşüş sefalet koşullarına dayandı. Köprü ve otoyollara verilen geçiş garantileri, bankaların tarihsel kârlılık rekorları, enflasyon, madenler-enerji santralleri ve mega projelerin enkazı, Kürtlere yönelik inkârcı, kadınlar ve lgbti+lara yönelik düşmanca politikalar… Peki Saray rejimi bu yıkıma rağmen ayakta kalabilir veya rejim Erdoğan kaybederse demokratikleşebilir mi?

Bugüne nasıl geldiğimizi hatırlamakta fayda var. Erdoğan Türkiye burjuvazisinin dünya ile rekabet etmek için yeterli sermaye birikimine sahip olmadığını ve emperyalizmle işbirliği yapılması gerektiğini söylüyordu. Bunun için özelleştirme, emeğin örgütsüzleşmesi ve kamu kaynaklarının burjuvaziye açılması projesi ile iktidara geldi. İktidardayken daha hızlı karar alabilecek bir sisteme ihtiyaç duyduğunu söyleyerek “yeni sistem” çağrılarında bulundu. Hatta bu yola girerken bizim demokratik gericilik dediğimiz, birtakım demokratik hakların gündeme getirilmesi (açılım dönemleri) ile rejimin güçlendirilmesi doğrultusundaki politikaları önerdi.

Sonra ne oldu?

Bu süreç 2008 küresel ekonomik krizi, rejimleri yıkan devrimler ve de Türkiye’deki Gezi seferberliği ile sonlandı. Erdoğan da Gülen cemaati vb. müttefiklerinden kopmak zorunda kaldı. Daha çok demokrasi vaadi ile çıktığı yolda özelleştirme, emeğin örgütsüzleşmesi ve kamu kaynaklarının burjuvaziye açılması programını hayata geçirebilmek için daha da baskıcı olan bir döneme girdi. Nihayetinde aslan payını kendi çeperindeki bir avuç aile alırken, sürdürülen politikalar desteğini almaya çalıştığı diğer burjuva sektörlerini de yeterince tatmin edememeye başladı.

Saray rejiminin iç politikadaki sıkışmışlığı dış politikada da tezahür ediyor. Suriye’ye yönelik bir sınır ötesi operasyonla milliyetçi rüzgârı sırtına alıp baskıcı uygulamaların arttırması için aradığı zemin Rusya’nın “Rejim (yani Esad) ile görüşülmeli” demeci ile şimdilik tıkandı. Hükümet Yunanistan ile dalaşmakla sınırlandı. Öte yandan saray rejiminin aktörleri de yekpare değil. AKP ve Cumhur İttifakı içerisindeki rekabet sürmekte. Süleyman Soylu hakkındaki istifa söylentileri vb. de durumun ciddiyetini gösteriyor.

Ayakta kalabilmek için…

Saray rejiminin hiç olmadığı kadar zor bir dönemde olduğu görülse de bu durum tarihin değişmez yasalarına göre sarayın zamanını doldurduğu anlamına gelmiyor. Bugün Saray rejimini ayakta tutabilecek iki araç var: Muhalefeti baskı ile sindirmek ve meseleyi oy savaşlarına indirgeyerek TOKİ, doğalgaz-nükleer santral müjdesi ve hatta belki de EYT’liler vb. cephelerine çekip oylarını yeniden konsolide etmek.

Millet İttifakı ve onun amiral gemisi CHP’ye bakacak olursak da tüm sorunları Erdoğan’a havale etmekten öteye geçen bir tavırda olmadıklarını görebiliyoruz. Mİ’nin en büyük gücü Erdoğan’ın hakaretleri ve onun yarattığı büyük yıkım. Ancak Erdoğan’ı iktidara taşıyan somut gerçeklik halen yaşıyor. Emperyalizmin, büyük burjuvazinin ve yeni zenginlerin çıkarlarına yanıt vermeyen bir eğilim patron düzenindeki bir Türkiye’yi yönetemez. Kılıçdaroğlu her ne kadar köprü-otoyollar, beşli çete hakkında çeşitli söylemlerde bulunsa da işin niteliğini değiştirecek bir adım atmıyor.

Ultra zenginlerin çıkarına dayalı ekonomik sistem halkın daha da fakirleşmesini istiyor. Geçmişte nitelikli bir işçi veya öğretmen maaşı ile orta halli bir yaşam sürdürüp, çocuk yetiştirip üzerine bir de ev almak mümkünken ultra zenginler tüm bu olanakların kendilerine akmasını talep ediyor. Dünya genelinde hayata açıkça emek merkezli bakmayıp da solcu-demokrat olduğunu iddia eden hiçbir seçenek de bu talebe hayır diyemiyor.

Çözüm nerede?

Saray rejimi zor durumda. Ancak çıkış Erdoğan’ın bir seçim yenilgisi alıp almamasından çok, Saray rejimini gündeme getiren o somut dayanakların karşısında geniş bir cephe örmekten geçiyor. Bu da ancak emek merkezli ve burjuvaziden bağımsız bir birlikle; emperyalizmden ve rejimden kopuş perspektifiyle mümkün olabilir: NATO üslerinin kapatılması; dış borç ödemelerinin sonlandırılması; işçi emekçilere sınırsız örgütlenme hakkının tanınması; kaderini tayin hakkı dâhil tüm demokratik hakların tanınmasını sağlayacak bir anayasa için bağımsız ve egemen bir kurucu meclisin oluşturulması.

Aksi durumda Saray rejimi daha ne kadar köşeye sıkışırsa sıkışsın tahrip gücü hep yüksek kalacak. Erdoğan’ın seçim yenilgisinin ardından gelenler ise gerçek sorunları çözmediği için yeni bir işçi-Kürt-kadın-lgbti+-doğa düşmanı yükselişin önünü açmış olacaklar.

DART, görevimiz tehlike

0

Gündemin yoğunluğu, Altılı Masa adayının kim olacağı sorusu veya sosyalist bir program çerçevesinde nasıl birleşebileceğimizin mücadelesi verilirken, Avrupa enerji kriziyle karşı karşıya. Çoğu üretim ve ısıtma projesini Rusya’dan gelecek doğalgaza göre yapan Avrupa devletleri şimdi kara kara düşünüyor. Aslında biz de buna hazır değiliz, depolarımızda sadece 2 hafta yetecek doğalgaz stoğu var! Tabii bunların yanında bir de dünya ve onun geleceğini ilgilendiren bir uzay görevi gerçekleşti, gerçekleşiyor, adı DART.

“Sakın Yukarı Bakma”

DART projesi yani Çift Asteroit Yönlendirme deneyi, yaklaşık 11 milyon km uzaklıktaki Dimorphos asteroidini hedef almaktaydı ve Kasım 2021’de fırlatılan uzay aracı yaklaşık 10 ay sonra belirtilen asteroidi 26 Eylül sabah saatlerinde vurdu. Bu görev şu açıdan önemli; milyarlarca yıllık dünya tarihi ve insanlık medeniyeti boyunca uzaydan gelecek gök cisimlerine karşı tamamen savunmasızdık, bu deney aslında buna cevap için ilk adım olarak bakılabilir. 540 kg ağırlığa sahip DART uydusunun Dimorphos’a 24 bin km bağıl hızla çarpması planlandı, bu sayede Dimorphos’un Didmyos etrafında dönüş yörüngesini 11 saat 55 dakikadan 11 saat 45 dakikaya düşürmesi öngörülüyor. Bu sapma size küçük gibi görünebilir, ama uzun yörüngesel hareketlerde açısal değişimler, dünyamızı hedef tahtasından alabilir.

Mavi, soluk ve yalnız gezegen

Bu gelişme gezegenimizi, başıboş gök cisimlerine karşı korumak için ilk ciddi adım. Dünya bundan önce beş büyük yok oluş gördü ve bunlardan bize en yakını, yani dinozorların neslinin tükenmesine ve dünyadaki canlı popülasyonun yüzde 75’inden fazlasının yok olmasına neden olan asteroit kaynaklıydı. 43 bin km/sa. hıza ve 12 km çapa sahip olduğu düşünülen asteroit, Dünya’ya çarptığında 180 km genişliğinde krater ve etkisi 100 binlerce yıl sürecek felaket zincirine sebep oldu. Bu açıdan bu misyonun ilk adımı olarak ne kadar değerli olduğunu tahmin edebiliriz.

Amaç sadece gezegen savunması mı?

Ne yazık ki değil, projenin gizli amacı aslında önceki yıllarda da gündeme gelen uzay madenciliği ve sermaye çıkarlarına yönelik yeni sektörler yaratma çabası. Şimdiden asteroitlerdeki altın, gümüş, plütonyum, lityum ve daha çeşitli metallerin analizlerini çıkartıp, onları getirmek için maliyet planlamalarına girişmiş durumdalar. Ve bunları yaparlarken, gezegenimiz de derinleşen iklim krizi ve tükeniş ile karşı karşıya. Ayrıca, NASA’nın bütçe kesintilerinden dolayı, DART uydusunu uzaya çıkartan SpaceX yani Elon Musk’ın şirketi.

Ne yapmalı?

Dünya’ya ufak boyutlu yüz binlerce meteorit çarpıyor ama yapılan tahminlere göre bunların sadece 17 bini atmosferi geçebiliyor. Aslında bu bizim ne kadar hazırlıksız olduğumuza ve emeğimizin ve sermayemizin ne kadar da boş ve yanlış işlerde kullandığına dair bir örnek ve uyarı. Çünkü hazır değiliz ve kapitalizm, sermaye bu hazırlığı gerçekleştiremeyecek. İnsanlık pandemiyle beraber bu plansızlık ve kâr hırsının öngörüsüzlüğünü hem maddi hem de manevi fazlasıyla ödedi. Bunun bir daha olmaması ise örgütlü toplum ve bilim ile doğayı esas almış sosyalist bir programla mümkün.

İşçinin bilinci sorunu

0

Geçen ayki yazımda her işçi mücadelesinin sosyalist devrimin bir parçası olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Öte yandan, bazı öncü işçi arkadaşlarımız genel olarak işçilerin bilincinin çok geri olduğuna dair tespitler yapıyorlar. Bu iki tespitin arasında çelişki mi var? Hem evet hem hayır. Bu, sınıflar mücadelesinin diyalektiğidir, yani zıt durumların birliğidir.

İşçilerin büyük bölümünde sınıf bilincinin epeyce geri olduğu bir gerçek. Yani, işçiler kendilerini patronlar sınıfından (burjuvazi) ve esnaf, küçük toprak sahibi gibi küçük mülk sahibi orta sınıflardan (küçük burjuvazi) ayrı bir toplumsal sınıf olarak algılamıyorlar. Kendilerini sadece genel olarak nüfusun yoksul bireyleri olarak kabul ediyorlar. Oysa işçi sınıfı, sanayide patronlara artık değer üreten işçiler ile devlete ve mülk sahibi işverenlere ticari kâr kazandıran ücretlilerden oluşuyor.

Peki, işçiler bugün neden kendilerini diğerlerinden apayrı bir sınıf olarak göremiyorlar? Neden bu sınıf bilincine sahip değiller? Bunun birkaç nedeni var.

Önce en genelinden başlayalım: Bir toplumda genel olarak tüm sınıflar üzerinde egemen olan ideoloji, egemen sınıfın ideolojisidir. Bugün Türkiye’de egemen sınıf burjuvazidir ve onun ideolojisi de mülkiyetin kutsallığı ve tekil bireyin kutsanması üzerine kuruludur. Dolayısıyla da birey üretim araçlarının özel mülkiyetini normal olarak kabul etmeli ve her fırsatta kendisi için çıkar ve mülk aramaya doğru koşmalıdır. Toplumdaki bireyler bu ideoloji ile koşullanır, bilinci buna göre oluşur.

Bu bilinç Türkiye’de zaman zaman kırılmış ve işçiler sınıf bilinci edinir olmuşlardır (özellikle 1970’li yıllarda). Ne var ki, işçinin kendi sınıf bilinci durduk yerde değil, mücadeleler içinde gelişir. Oysa bugün olgun yaşlardaki bir işçi hemen hemen tüm işçilik ömrünü AKP iktidarları altında yaşamıştır. Ve AKP hükümetleri tüm icraatları ve propagandalarıyla, burjuva ideolojisini sürekli olarak tüm topluma pompalamış, bunun dışına çıkan eğilimleri şiddetle bastırmıştır. Bu yolda dinsel inançları kullanmış, dinsel cemaatleri yaygınlaştırmış, toplumda dinsel ibadeti neredeyse Erdoğan’a ve onun ekibine biat etmeyle eşit kılmaya çalışmıştır.

Bu koşullar altında işçi sınıfı kendi mücadele geleneğinden koparılmıştır. Yani bugün işçiler, 20-30 yıl önceki sınıf mücadelelerinin deneyimlerinden ve derslerinden uzaktır, neredeyse habersizdir. Bu süreç tabii özellikle 12 Eylül askeri darbesiyle başlamış, Özal’ın neoliberal politikalarıyla sürmüş ve AKP tarafından devam ettirilmiştir. Bu yüzden sendikanın, işçi sınıfı partilerinin, hatta grevin ne olduğundan bile habersiz ya da bu örgütlenme ve mücadelelerde yarar görmeyen kitlelerle karşılaşabiliyoruz.

Bir de bunlara bürokratik sendikaların tutumunu ekleyin. Bugün sendika yönetimlerinin çoğu sendikayı sınıfın mücadeleci örgütlenmesi olarak görmüyor. Bürokratlar sendikayı herhangi bir işletme, bir hukuk bürosu olarak görüyorlar, öyle faaliyet göstermesi için uğraşıyorlar. İşçinin bu tip bürokratik örgütlerde ve onların aracılığıyla sınıf bilinci edinmesi imkânsız oluyor. İşçi de sendikacıyı herhangi bir avukat olarak kabul ediyor. Hatta kendi kıstasına göre “iyi” bir ücret aldığı işyerine sendikanın girmesine bile gerek görmüyor. Yani o işçinin bilinci ücretin miktarıyla sınırlanıyor. Tam da patronların ve genel olarak burjuvazinin istediği sınıra takılıyor, burjuva ideolojisinin sınırları içinde hapsolup kalıyor.

Yazının başında belirttiğim diyalektik şu ki, bir yandan da mücadeleler (sınırlı ve yalıtık da olsa) sürüyor. Mücadeleci işçiler arasında sınıf bilinci filizleniyor, öne çıkan işçiler mücadelelerin anlamına dair daha ileri anlayışlara yöneliyorlar. Yani, her mücadelenin aslında sosyalist devrimin bir parçası olduğunu idrak ediyorlar. Bu son derece önemli ileri bir adımdır ve örgütlenmeyle taçlandıkça devrimin daha ileri mevzilerine doğru ilerlemenin yoludur. Bunu bir sonraki yazımızda açımlamaya devam edeceğiz.

Sol ittifaklar neye hizmet etmeli?

0

En geç 2023 yılı Haziran ayı içerisinde gerçekleşecek olan cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri öncesinde sosyalist hareket içerisinde ittifak tartışmaları uzunca bir süredir gündemin temel maddelerinden birini oluşturmaktaydı. İlk olarak 21 Ağustos tarihinde TKP, Sol Parti, TKH ve Devrim Hareketi “Sosyalist Güç Birliği”ni (SGB) kurduklarını ilan etti. Ardından, 25 Ağustos tarihinde ise HDP, TİP, EMEP, EHP, TÖP ve SMF “Emek ve Özgürlük İttifakı” (EÖİ) çatısı altında bir birliktelik oluşturduklarını ilan ettiler ve 24 Eylül günü EÖİ’nin programını ve yol haritasını duyurdular.

Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu çoklu kriz ortamında, sınıflar mücadelesinin Cumhur ve Millet İttifakları gibi iki burjuva kamp arasında sıkıştırılma gayreti karşısında, bu kamplardan bağımsız, sosyalist hareketin ve emek örgütlerinin öncülüğünde bir siyasi alternatifin aciliyetini uzunca bir süredir vurguluyoruz. Buradan hareketle hem SGB hem de EÖİ’nin kendilerini ilan etmiş olmalarını önemsiyoruz. Keza biz, böylesi bir ihtiyacın aciliyetini dile getirirken, eşzamanlı olarak böylesi bir birlikteliğin nasıl bir programatik yaklaşım ve eylem planı ile oluşturulması gerekliliğine dair de tartışmalara katkılar sunduk, sunmaya da devam edeceğiz.

Bu noktada cevaplamamız gereken en temel soru, belki de sosyalist hareket içerisinde oluşturulan ittifakların neye hizmet etmesi gerektiği. Keza, bu soruya verilecek cevap, aslında o ittifakın programatik düzlemine, olası yol haritasına ve kitleleri kapsayıcılığına da ışık tutmak için elzem.

Türkiye emekçi halkları, Tek Adam rejiminin yaratmış olduğu ekonomik, demokratik ve sosyal enkazla yaşamaya mecbur bırakılırken, seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte Cumhur İttifakı açıklamaya başladığı vaatlerle (EYT, konut ve enerji projeleri vb.) birlikte, kaybetmiş olduğu gündemi belirleme özelliğini yeniden ele geçirip inisiyatifi ele alma gayretinde.

Öte yandan restorasyoncu Millet İttifakı ise, en saf haliyle, neredeyse tüm sorunlarının çözümü için sandığı işaret ederken kitlelerin hakları için mücadele edip örgütlenme dürtülerine ket vurarak, adayının kim olacağı tartışmasını yapmakta.

Böylesi bir tabloda, bizce, sosyalist hareketin oluşturacağı bir ittifakın kitlelere sunması gereken en kritik husus ise rejimden ve kapitalizmden kopuş perspektifi olmak durumunda. Sınıf bağımsızlığı temelinde sol ittifaklar, cumhurbaşkanlığı adaylığı da dahil olmak üzere, burjuva kamplardan kendilerini net bir biçimde ayırmalı. Ve yine bu eksende, acil talepler temelinde, bir çıkış yolu arayan kitlelere onları seferber edebilecek bir eylem planı sunmak olmalı.

Rejimden ve kapitalizmden kopuş başlıkları bir arada ele alınmadığı takdirde ise bizleri bekleyen birkaç tehlike mevcut. Bunlardan ilki, Tek Adam rejiminden çıkışın tamamıyla Millet İttifakı’nın iradesine terk edilmesi suretiyle ülkede tüm ezilenlerden yana bir demokrasinin inşa sürecini ertelemek. Bunun sonucunda da ekonomik ve sosyal dönüşümlerin hayata geçirilmesi adına Millet İttifakı’na “soldan basınç” uygulanacak geri bir pozisyona çekilme ihtimali. Ve son olarak da bu iki izleğin bir sonucu olarak, kitlelerde “daha iyi bir kapitalizm mümkün” yanılgısını yaratma potansiyeli.

Tam da bu nedenlerle, sosyalist hareketin oluşturduğu ya da oluşturacağı ittifak girişimlerinde en önemli başlığın, kitlelere yalnızca seçimleri işaret etmeyen, tersine onları acil talepler etrafından bugünden mücadeleye çekebilecek bir eylem planı sunulması gerekliliğini bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Bu perspektif uyarınca, mevcut sömürü ve baskı düzeninin törpülenmesini değil ondan kopulmasını hedefleyen, günün sonunda Millet İttifakı’nı soldan meşrulaştırmak yerine emeğin bağımsız alternatifini yükselten her girişimi sonuna dek desteklemeyi sürdüreceğiz.

Okullar açıldı: Emekçiler için eylül ayı zor geçti

0

12 Eylül’de okullar 2022-2023 eğitim-öğretim yılı için kapılarını açtı. Ancak emekçiler bu ayı çok zor geçirdi. Her geçen yıl istikrarlı bir biçimde artan eğitim harcamaları pandemi dönemi ve ekonomik krizin etkisiyle bu yıl tavan yapmış durumda. Enflasyon koşullarında sürekli eksiye düşen emekçilerin bütçesi okulların açılmasıyla da matematiğin sınırlarını zorlar hale geldi.

Kırtasiye masrafları, servis ücretleri, kıyafet ve çanta gibi harcamalarda geçen yıla oranla yüzde 200, 300 ve hatta 500’lere varan artışlar yaşandı. Bu yıl anaokulu masrafında yüzde 188, ilkokulda yüzde 194, ortaokulda yüzde 202 ve lisede yüzde 198’lik artışlar söz konusu. Devletin eğitim harcamalarına yaptığı katkı istikrarlı bir biçimde azalırken, hanehalkının yaptığı harcamalar ise katlanarak arttı. Ülke emekçilerinin önemli bir kısmının asgari ücretle veya ona yakın ücretlerle çalıştığı göz önüne alındığında emekçilerin eğitim masraflarını karşılamakta zorlandığını, özellikle birden fazla çocuğu okula giden emekçilerin ise zorunlu masrafları dahi karşılayamayacak durumda olduğunu düşünmek zor değil.

Okullara bütçe ayırmayan MEB okulların ihtiyaçlarını velilere yüklüyor

MEB her yıl “kamu okullarına kayıtta para alınmıyor” dese de bağış ve kayıt parası adı altında okul masrafları velilerden çıkartılmaya devam ediyor. Kamu kaynakları kamusal bir hak olan eğitime bilinçli bir biçimde yeterince ayrılmıyor. Bu bir yandan kamu okullarındaki eğitimin niteliğinin düşmesine sebep olurken diğer yandan parasız olması gereken eğitim hakkı, devlet okullarında okuyan öğrenciler için bile el yakan ciddi bir masraf olarak karşımıza çıkıyor.

Kriz yalnızca Türkiye’de değil diye düşünenler için söyleyelim: OECD ülkeleri arasında Meksika ve Kolombiya’dan sonra her bir öğrenci için eğitim kurumlarına en az para harcayan üçüncü ülkeyiz.

Serbest piyasa mı, temel hak mı?

Kamusal alanların serbest piyasa ekonomisine açılması AKP döneminde büyük bir hız kazanmış ve eğitim alanı da bu durumdan nasibini almıştı. Örneğin, hükümetin iktidarı boyunca hayata geçirdiği neoliberal saldırı programının bir ayağı olan eğitimde 4+4+4 uygulaması kamusal eğitimin tasfiyesi adına patronlar ve devlet açısından bir hayli işler vaziyette. 4+4+4 öncesi hanehalkının yaptığı eğitim harcaması 13 milyar civarı iken 2019’da bu miktar 53 milyar civarına yükseldi. 2022 yılı için ise velilerin yaptığı eğitim harcamaları yaklaşık üç katına çıkmış durumda.

Temel bir hak olması gereken eğitim alanı hükümet dönemi boyunca patronlara yeni bir kâr piyasası olarak sunuluyor, devlet okullarına aktarılması gereken kamu kaynakları teşvik adı altında özel okullara aktarılıyor. Herkesin eşit ve parasız olarak yararlanması gereken ulaşılabilir ve nitelikli eğitim hakkı temel bir hak olmaktan çıkartılıp yalnızca imtiyazlı bir grubun edinebileceği bir alan haline geldi. Emekçilerin ödediği vergileri emekçiler için harcamaktan kaçınanlar, eğitim hakkını para ile satmaya çalışanlar, bu durumun gerçek sorumlularıdır. Her yıl eğitim ve diğer kamusal alanlarda farklı isimler altında gerçekleştirilen “büyük soyguna” artık bir son verilmeli; herkes için gerçek anlamda parasız, eşit, ulaşılabilir ve nitelikli eğitim hakkı hayata geçirilmelidir.

Kısırdöngü kırılmalı

0

Sermayenin kâr, emekçilerin can derdinde olduğu olağanüstü koşullardan geçiyoruz. İç içe geçmiş çoklu kriz derinleşirken dünya, kapitalizm kaynaklı, küresel ölümcül bir sınama daha yaşıyor. Toplumlar, denize düşen misali, yılanlara sarılarak günü kurtarmaya çalışırken çok daha yıkıcı süreçlerin kurbanı oluyor.

Kapitalist krizin son zehirli meyvesi İtalya’da Giorgia Meloni oldu. Seçimleri kazanan müstakbel başbakan adayı Meloni faşist Mussolini İtalya’sını vaat ediyor. Hatırlanacağı üzere Brezilya’da başkan Bolsonaro askeri darbelerden övgüyle bahsederken yenik ABD Başkanı Trump da ırkçı, kadın düşmanı, beyaz üstünlükçü politikalarıyla öne çıkıyordu. Benzerleri çok ve liste uzun ama kitleler bu tiplere meftun oldukları, “faşizm” istedikleri için oy ve destek vermiyor. On yıllardır kendilerini sağlı-sollu kandıran patron partileri nedeniyle bu kitlesel bilinç savrulmalarını yaşıyorlar.

Hiç şüphesiz Meloni gibileri birer “aykırılık” ve “sistem” karşıtı olarak görmek de son derece yanlış olur. Bunlar da patron partileri, hepsi kapitalizmin mütemmim cüzü ve emperyalizm, NATO, AB, neoliberalizm, emek sömürüsü, artık değer vs. anılmadan Meloni gibilerin varlığı ve rolü ne anlaşılabilir, ne sistem dışı, emek yanlısı, eşitlikçi ve özgürlükçü bir alternatif çözüm üretilebilir. Kapitalizmin normali ile anormali arasındaki çizginin sanıldığından daha ince olduğu, burjuva demokrasisi ile faşizm arasında simbiyotik bir denge, bir ortak yaşam ilişkisi olduğu unutulmamalı.

Türkiye de dünyadan muaf değil ve bugün ne yaşıyorsa benzer nedenlerle yaşıyor. Üstelik Türkiye yarı sömürge niteliğiyle dünya nezle olduğunda zatürre olan bağımlı bir ülke. Ve bugün dünya, bırakalım zatürreyi, yoğun bakım noktasında. Bunun anlamı Türkiye için entübe olmak demek. Kısacası dışarıdan sıcak para girişi olmadan yaşamaya devam edememek! Hazinenin boşalmasının, kaynağı gelirsiz para girişleriyle ödemeler dengesinin kurulmaya çalışılmasının, darphanenin sürekli para basmasının, dünyanın en yüksek enflasyonlarından birine maruz kalmanın, alım gücünün, paranın ve emeğin pul olmasının nedeni işte bu kapitalist sermaye düzeni.

Tam da bundan dolayı Türkiye, iktidarın yoksullaştırıcı, yozlaştırıcı, yıkıcı ekonomi politikasının yarattığı tahribatı uzun yıllar yaşamak durumunda kalacak. Hatta muhtemeldir ki olası bir iktidar değişimi sonrası tercih edileceği belli olan piyasacı model doğrultusunda, enkaz vurgusu yapılarak, yıkımın faturası, birçok kez yapıldığı gibi, işçi-emekçi kesimlere “gönüllü” olarak fatura edilmek istenecek.

Öyle ki AKP/Erdoğan bile sanki 20 yıldır iktidar değilmiş, sorunları başkası yaratmış da kendisi gelip çözümü ortaya koymuş gibi 2023 yılının ilk aylarından itibaren çözüm vaat ediyor! Kesenin ağzını sonuna kadar açar gibi görünerek, enflasyonda baz etkisini kullanarak “faiz indi, enflasyon düştü, sorunlar çözülmeye başladı” diyerek seçimler öncesi son düzlüğe avantajlı girmek istiyor. Biri bozar, başka biri düzeltir ise bundan marifet ve iltifat hâsıl olur da kişinin kendi bozduğu şeyi düzeltmesi iltifata tabi olmadığı gibi matah bir şey de sayılmaz. Kaldı ki iktidar mevcut tabloyu politik tercihleriyle bile isteye yarattı. Ayinesi işse kişinin, lafa bakılmaz ise AKP/Erdoğan’ın karnesi ortada.

Peki işçiler, emekçiler ne yapacak? Kısırdöngü içinde dönmeye devam mı edecek? Biliyoruz ki sınıf mücadelesinde kestirme yol yok. Taktik tercihler ne olursa olsun işçi sınıfının ve emekçi yoksul kitlelerin öznesi olduğu dönüştürücü ve kurucu bağımsız devrimci sınıf önderlikleri inşa edilmeli.

ETF işçisi ile söyleşi: “Bizim de başımıza geleceğini fark edememişiz”

0

ETF işçileri hakları, alacakları için fabrika önünde mücadeleyi sürdürüyorlar. 63. gününde ziyaret ettiğimiz ETF direnişinde bir kadın işçiyle yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Öncelikle direnişe başlangıç sürecinizi kısaca anlatabilir misiniz?

Patronumuz Sanem Dikmen 1 Haziran’da bize açıklama yaptı, “Ekonomik krizden dolayı yürütemiyoruz artık, fabrikayı kapatma kararı aldık” diye. Önce küçültmeye gideceğini, fabrikayı direkt kapatamadığını söyleyerek aynı günün akşamı 30 arkadaşımızı eledi. Ertesi gün öğleden sonra arkadaşlarımızın arabulucuya gittiğini öğrendik. “Neden arabulucuya gidiliyor?” diye düşündük, kıdemlerde pazarlık yapmak içinmiş. Ve öğrendik ki sözde yüzde 70’ini veriyormuş ama o yüzde 70 içinde ihbar yok, yıllık izin paraları yok, üç buçuk ikramiye yok, diğer sosyal hakların hiçbiri yok. Ne olacağını, ne yapacağımızı çok düşündük, o sırada bayram tatili girdi araya. Bayram dönüşü birkaç arkadaş bir işçi avukatıyla görüştük, o bizi bilgilendirdi. Eylemler için ilk önce kendi aramızda karar aldık, ondan sonra sendikamızı çağırdık. Bir yandan da harıl harıl çalışıyoruz malları yetiştireceğiz diye, fabrika kapanacak ya… Birtakım haklarımız olduğunu öğrendikten sonra daha farklı tutum almaya başladık, toplu eylem hakkımızın olduğunu bilmiyorduk mesela… Sendika aslında alttan alttan bize “yavaşlayın” diyormuş ama biz işçiler hakikaten bazen çok mu safız bilmiyorum… Sonra sendikayı da çağırdık, “Biz çalışmıyoruz” dedik. 22 Temmuz’du hiç unutmuyorum, ilk önce fabrikanın içinde bayağı gezindik falan, sonra sendika geldi, “İşverenle son bir kez görüşelim” dedi, anlaşamadılar sanırım… Biz o gün bugündür direnişteyiz. Çok fazla olay yaşadık, çok üzücü olaylardı…

Polis saldırısı ile karşılaştınız, bir yandan patron polis eşliğinde malları ve makinaları kaçırıyor…

Evet sürekli kaçırıyor…

Bu süreçte mahkemelerdir, polisidir, savcısıdır; devleti de yanınızda bulamadınız…

Bulamadık, üstelik nasıl bulamadık biliyor musunuz? 7/24 burada bekleyen bir polisimiz var. Diyorum ki ben de size suç duyurusunda bulunuyorum ya benim temmuz maaşım ödenmemiş, bana diyor ki “Siz haklısınız ama bizim yapabileceğimiz bir şey yok” diyor… Nasıl yok? O kadın bir günde savcısından çıkartıyor belgesini, buradan göz göre göre işçilerin önünde o malları çıkartıyor, çevik kuvveti yığıyor… Görmeniz lazım burası mahşer yeri gibi oluyor bazen. Ben polise de karşı gelemiyorum. O benim çocuğum ya, benim çocuğum bana karşı kullanılıyor. Böyle bir sistem olamaz. Sözün bittiği yerdeyiz zaten. Benim devletim arkamda durmayacaksa, kim duracak?

Hukuki süreç nasıl ilerliyor?

Ben arabuluculuk sistemini ilk kez duydum, eşim bana sürekli “iyi bir şey” diyordu, evde de tartışmalarını yapıyorduk ara sıra… Tartışma değil de istişare diyeyim. “İşte mahkemeler çok kalabalık, onların önünü açsınlar diye” deniyordu. Ama aslında işçiye vurulmuş bir pranga gibi… İki aydır mahkeme sürecine giremedik biz. Önce patronun arabulucusunu bekledik, zaten bir de öyle bir tarihe denk getirmiş ki -o kadar zeki bir patronumuz var- mahkemeler tatildeyken başlattı süreci, bir aydan fazla bir süre ne teklif ettiğini öğrenemedik. Geçen hafta başlayabildi süreç. Fakat tedbir kararı koyduramadık, bir üst mahkemeye taşınmış şimdi. İçeride tedbir konulacak bir şey kaldı mı onu da bilmiyoruz… Çünkü beş oldu buraya devleti arkasına alarak -artık nasıl bir hakları varsa- kamyonları sokuyor; malları, makinaları kaçırıyor. Benim temmuz maaşım hâlâ içeride, biliyor musunuz? Anlaşan arkadaşlarımız var ve nasıl bir anlaşmaya imza atmışlar biliyor musunuz? Sözde verdiği kıdemi 12 taksite bölmüş, aralık ayında başlıyor taksitler… Hani bu şekilde alacaklar o sözde kıdemi de… Kıdem dediğimiz de, örnek veriyorum 100 lira alacaklarsa, 40 lirasına tamam diyorlar. Tehdit de ediliyorlar, “Bir daha muhatap bulamazsınız, siz bunu en iyisi kabul edin” deniyor onlara. Benim şahsi fikrim, ben bu parayı alamasam da, biz bir yola çıktık, bu yolun sonuna kadar varım. Bir de kadın patron olunca gördük ki sermayenin kadını, erkeği yokmuş.

Bir yandan da çocuk okutmaya çalışıyorsunuz bu ekonomik koşullarda, onun da ayrı bir zorluğu olmalı…

Kesinlikle. Bu sebeplerle çalışmak zorunda olan arkadaşlarımız var, tek başına ev geçindirenler var… Onlar gelemiyor mesela, bazen hafta sonları uğruyorlar. Bayramdan beri maaş girmiyor bizim cebimize. Allah’tan eşlerimiz çalışıyor, bir şekilde döndürmeye çalışıyoruz evi… Benim şu an iki evladım var, biri üniversitede okuyor, diğeri lisede.

Peki direnişte bir kadın olarak bulunmanın zorluklarına ilişkin neler söylemek istersiniz?

Biz eşimle her akşam tartışıyoruz. Bayağı sağcı bir aileden geliyor. Her akşam tartışmasını yaptık, “sen gidemezsin” diyor… Beni de tanıyor, diyor ki bana “Ben bu ailenin reisi değil miyim?” “Ben de bir kadınım, sen ne demek istiyorsun yani, hep benim dediğim olacak mı diyorsun” dedim.

İşyerinde patron, evde de bir reis…

Evet, evde de koca… “Sen beni takmıyor musun, beni sürekli çiğneyerek gidiyorsun, ben burada neciyim, bostan korkuluğu muyum” diyor (gülüyor). Hâlâ daha tartışıyoruz. Başlarda komple “gidemezsin” diyordu. Dokuz gün ara vermiştim direnişe, tatil rezervasyonumuz vardı, orada da “kırmayayım bari” dedim… Eşim de umutlandı “tatilden sonra gitmez artık” diye, ama bırakmayacağımı biliyordu aslında. Bazı akşamlar mağazalarda eylemlilikler oluyor, “ben işten gelmeden gidemezsin” diyor, o da geliyor beraber gidiyoruz ama geceleri burada kesinlikle kalamıyorum. Onun da açıklaması şu “Sen Türkiye toplumundaki erkeklerin zihniyetini bilemezsin, mantığını da çözemezsin. Sen hakikaten saf mısın yoksa öyle mi davranıyorsun, çok iyi niyetlisin.” Ben de sabahın yedisinde işe gider gibi buraya geliyorum, hiç şaşmaz. Hafta sonları bazen gecikebiliyorum çünkü eşim de geliyor. Bağırmaktan eski ses tonum yok, böyle değişik bir ses… Eşim diyor ki “sen artık erkek gibi de seslenirsin bana yakında”.

Dayanışma hissedebildiniz mi bu süreçte?

Ben bu olay başıma gelmeden önce bu kadar müdahil olmazdım hiçbir şeye. Çalışıyordum, eve gidiyordum. Yine ufak tefek şeyler yapmaya çalışıyorsun tabii ama bu kadar içinde değildim… Biz toplum olarak çok duyarsızlaşmışız. Ben bunu burada anladım. Bu zenginler niye bu kadar güçlü diyorum, biz işçiler niye birleşemiyoruz diyorum. Biz aslında kendi gücümüzün farkına varsak… Bir milyon işveren varsa seksen iki milyon işçiyiz. Dün kamyonlar gelmiş… Sen de işçisin ya, gitmeyiver, gitme. Bak bakalım kaçırabilecekler mi malları… Ama işte ekmek davası var ya, herkesi oradan vuruyorlar. “Beni de çıkartırlar” korkusu oluyor hepimizde zaman zaman. Önümüz kış, neyi ne kadar ödeyeceğimiz belli değil… Ben geçen sene 1200 lira ödedim ya doğalgaza…

63 gün uzun bir süre üstelik bu süreçte polis müdahaleleriyle de karşılaştınız… Bu koşullar direnen işçilerin sayısında azalmaya yol açtı mı? Ya da sizdeki mücadele motivasyonunu kırdı mı?

Kimimizde olmadı ama kimimizde oldu… Kadın olarak korkuyorsun mesela. Geçen cuma yine bir müdahale oldu, ters kelepçe yapıldı çoğumuza. Eşim de beni almaya gelmiş o gün, tesadüf… Karakolda gördüm şok oldum, çekim yapıyor diye içeri almışlar onu da. Bu olay bile çok korkuttu arkadaşlarımızı, direnişten kopmalara yol açtı. “Biz ne yapıyoruz ki burada da kelepçe takılıyor” diyorlar. Kimisi de “bu benim sicilime işler mi” diye düşünüyor. Günden güne azalıyoruz gibi bir durum var, önümüz de kış…

Peki bu süreçte başka sendikalardan, işyerlerinden destek görebildiniz mi? Sonuçta bu patronun tavrı münferit değil…

Görmedik açıkçası… Parasal olarak bilmiyorum belki çok cüzi miktarlarda yardımlar olmuştur, bizim sendikamız dayanışma için kart bastırmıştı çünkü. Ama o da anca burayı idare ediyor zaten. İşte o kartların satışlarını yapmaya çalışıyoruz. Hem burada hem dışarıda. Eve gittikten sonra da oturmuyoruz yani. 45 yaşından sonra ben, Twitter kullanmayı öğrendim.

Planlarınız nedir önümüzdeki sürece dair, direnişi nasıl devam ettireceksiniz?

Buna kimse müdahil olamaz, kimse bizi etki altında bırakamaz, bizim kendi komitemiz var. Başkasıyla başlamadı, biz bitti dersek bitecek. Biz karar alacağız yani. Önce kendi aramızda istişare ediyoruz, ondan sonra sendikayla… Ama sendika da olacak, onsuz olmaz.

Başka işçilere de örnek oluyor sizin direnişiniz. Haksızlığa uğrayan, sendikalaştığı için işten çıkarılan, sendikalaşmasına izin verilmeyen, hukuksuzca işten atılan başka işçilere ne söylemek istersiniz?

Kesinlikle vazgeçmesinler. En önemlisi örgütlensinler. Patronun söylediğine inanmasınlar, çünkü onun mutlaka bir çıkarı vardır; bunu biz defalarca gördük, yaşadık da. Kesinlikle birlik olsunlar, mücadelelerinden vazgeçmesinler. Biz birlikte güçlüyüz ama patronlar bizden daha iyi örgütlenebiliyor. Ben bu süreçte bir de bunu anladım, hemencecik örgütleniyorlar İnsan Kaynakları’yla falan… Biz ise sürekli “işten çıkartılırız” korkusu yaşıyoruz. Bir tanesi diyor ki “benim ev kredim var.” Hani demiyor ki ben bir kere fedakarlık edeceğim ama ondan sonra herkes kâr edecek… Bu mantık yok. Bizde de yoktu açıkçası. Aslında işveren 3600’den çıkanları sürekli mahkemelik çıkartmış. Bir tanesine hakkını vermemiş. Emekli olanlarımızın ikramiyelerini hep taksitlendirmiş. Biz hep susmuşuz ya da duymazlıktan gelmişiz. Çalışırken bizim de başımıza gelebileceğini fark edememişiz.

Peki ne zamandır sendikalısınız? Sendikalı oluşunuz bu farkındalığı kazanmanızda etkili oldu mu?

Sendika olmasa biz şu an burada olamazdık. Sendika bu yüzden çok önemli. İşçiler “ben bir günlüğümü onlara ödüyorum” diye çekinmesin, bu günler için ödüyoruz aslında. Bunu artık anlasınlar. Herkes sendikalaşsın. A,B,C sendikası fark etmez ben bir sendika ismi veremem. İşçiler bireysel olarak düşünmesinler. Bütün işçiler kazansın artık, sınıf olarak kazanalım. Meclis de artık işçilerden oluşsun. Bakıyorsunuz milletvekillerinin hepsi zengin. İktidarda gözükenler değil sadece. A partisi, B partisi; hepsi aynı. O mecliste işçiler de olsun artık diyorum ben.

Bu direniş size ne öğretti?

Devletimizin zenginden yana olduğunu! En önemli şey olarak bunu öğrendim ben. İnsanları tanıdım bir de bu süreçte, yanımdaki arkadaşımı tanıdım, kiminle yol yürüyebileceğimi öğrendim. Daha ne diyebilirim ki…

Çok teşekkür ediyoruz, çok faydalı bir sohbet oldu…

Şunu da eklemek istiyorum. Sendikamız Deriteks, Türk-İş’e bağlı. Ama biz burada Türk-İş’i hiç göremiyoruz. Bize sadece erzak dağıtımında bulundu. İlk müdahalede il yönetiminden desteğe geldiler, “biz sizin yanınızdayız” dediler ama yoklar. Buraya Türk-İş bayrağı astık biz ama ben onları yanımda göremiyorum. Onları da yanımda görmek istiyorum ben. Madem biz -Deriteks Sendikası- onlara bağlıyız, bizim bu işimizi çözsünler. Bunu talep ediyorum. Biz işçiler olarak aç da yatarız, bize sadaka dağıtır gibi kumanya dağıtmasınlar. Bizim bu işimizi çözsünler. “Biz işçi sınıfının yanındayız” diyorlar ya, asgari ücreti belirliyorlar… O asgari ücret yetiyor muymuş acaba işçilere bir sorsunlar… El altından pazarlıklar yapmasınlar, artık bunlara karnımız tok bizim.

Taşımacılık işçilerinin küresel intifadası

0

İngiltere’de temmuz ayında greve çıkan 40 bin demiryolu işçisi, ülkenin taşımacılık sektörünün genelinde grevleri tetikleyerek Muhafazakâr Parti önderliğindeki hükümeti zora düşürmüş ve Boris Johson’ın istifasına kadar varan krizin etkenlerinden birisi olmuştu. Demir ve Deniz Yolu ve Ulaşım Sendikası (RMT), yüzde 4’lük ücret artışını reddederek 14 tren şirketinin seferlerini durduran bir grev kararı almış, ardından Ücretli Ulaştırma Çalışanları Derneği de (TSSA) greve dahil olarak, ülkede ulaşımı büyük oranda durdurmuştu. Demiryolu ve taşımacılık işçileri 1 Ekim’de de greve çıktılar; temmuz ayındaki eylemlerden daha etkili olan bu grevde, raporlanana göre tren hizmetlerinin yalnızca yüzde 11’i yapılabildi. Britanya’da taşımacılık işçilerinin grevleri 5, 6 ve 8 Ekim’de de sürecek.

Eylül başında greve çıkan bir başka taşımacılık içi işkolu da havayollarıydı. 2 Eylül’de Almanya’da 5000’den fazla Lufthansa pilotu greve çıktı, 130 bin yolcuyu etkileyecek şekilde 800 uçuş iptal edildi. Kokpit Birliği (VC) sendikasının talebi yüzde 5,5 oranında ücret zammı ve ertesinde de, ücretlerin enflasyon oranında iyileştirilmesiydi. 12 Eylül’de Lufthansa pes etti ve sendikayla bir anlaşmaya varıldı. VC, anlaşmaya göre, kokpit ekiplerinin aylık ücretlerinde, 1 Ağustos 2022’den ve 1 Nisan 2023’ten itibaren, geriye dönük de geçerli olmak üzere iki aşamada gerçekleşecek olan ve her biri 490 avroluk bir artış olacağını söyledi.

Ancak küresel çapta kapitalist ticareti tehdit eden en ciddi grev, bir olasılık olarak ABD’de doğdu. Eylül ayının başında, ABD’nin yolcu taşımacılığını içermeyen uzun mesafe taşımacılığının yüzde 40’ını gerçekleştiren ve 12 sendikada bir araya gelmiş olan 150 bin işçi ücretler, çalışma koşulları ve yetersiz sağlık ve güvenlik önlemleri nedeniyle greve gitme kararı aldı. Bu grevin gerçekleşmemesi için sendikalar ile ulaşım firmaları arasında süren müzakerelere Beyaz Saray ve başkan Joe Biden bizzat müdahale etmek zorunda kaldı. Beyaz Saray daha da ileri giderek, demiryolu işçilerinin hazırlanan sözleşme taslağını kabul etmeyerek greve gitmeyi tercih etmeleri durumunda, Kongre üzerinden bu grevi yasadışı ilan edeceğini ilan etti. Şu an Beyaz Saray’ın hazırladığı sözleşme taslağı, demiryolu işçileri arasında yaygın olarak hoşnutsuzlukla karşılanmış durumda ve işçilerin ezici çoğunluğu bu taslağı kabul etmiyor.

Uluslararası çapta taşımacılık işçilerinin grev biçimini almış olan seferberliklerinin kökeninde yatan olgu, pandemi ve kapitalist ekonomik krizin etkileri sonucunda son birkaç yıldır küresel tedarik sisteminde yaşanan aksaklıklar ve hatta bu tedarik sisteminin kısmen çökmesi oldu. Olağan dönemlerde kapitalist ticaretin başlıca ulaşım araçlarından birisi olan havayolu, pandemiyle beraber gelen kapanmalar ve iptal edilen uçuşlar neticesinde, büyük oranda eski dinamizmini yitirdi. Denizyolu taşımacılığı, uluslararası enerji krizi nedeniyle büyük bir yakıt maliyeti talep etmeye başladı; dahası, Süveyş’te karaya oturan bir yük gemisinin dünya ticaretinde yarattığı durgunluk da bir şok etkisi yarattı.

Bugün kapitalist-emperyalist sistem, 20. yüzyılın başındakine benzer bir biçimde, demiryolu ve karayolu ulaşımının kullanılmasını merkezine almaya başladı. Uzun zamandır ölü yatırımlara ve durağan sermaye gruplarına terk edilmiş olan demiryolları, yavaş yavaş küresel finans aristokrasisinin ilgi alanına giriyor. Sermayenin uluslararası düşünce kuruluşları, geçtiğimiz aylar boyunca, yeni ve olası pandemi ve Süveyş vakalarının yanı sıra, iklim krizinin olası sonuçlarına yönelik olarak da malların ve hizmetin taşınmasında demiryollarının eski önemini kazanabileceğini belirten raporlar kaleme aldılar.

Bunun anlamı, taşımacılık sektörünün uluslararası çapta bir kapitalist reorganizasyonunun gündemde olduğudur. Bu bağlamda hava ve denizyolu işçileri, kendi sektörlerinin eski yakıcılıklarını kaybedebilecek olması dolayısıyla, ücretlerinin baskılanması ve hak kayıplarına uğratılmak istenmeleri gibi saldırılar ile yüzleşecekler. Kara ve demiryolu işçilerinin ise birim zaman başına yarattıkları kâr artacak, yani sömürüleri derinleşecek ve bu işçilerin taleplerinin baskılanması için, sendikalaşmalarının önüne geçilmeye çalışılacak.

Taşımacılık işçilerinin son iki aya yayılan küresel intifadaları, sektör bir yeniden yapılanma dönemine girmişken, işçilerin de kendilerinin çıkarları uyarınca bu süreçte etkili bir biçimde rol oynayabileceklerini ortaya koyuyor. E-ticaret kapsamında taşımacılık işkoluna giren Yemeksepeti ve Trendyol kuryelerinin 2022 Ocak ve Şubat aylarında gerçekleştirdikleri kitlesel eylemler de Türkiye’nin bu süreçten ne şekilde etkilenebileceğini gösteriyor. Bu bakımdan taşımacılık işçileri ile sendikalarını, açılan bu yeni mücadele döneminde ciddi zorluklarla birlikte, önemli fırsatlar ve görevler de bekliyor.

Rus emperyalizminin doğu Ukrayna’yı ilhak etmesi kabul edilemez!

0
Putin ilhak edilen bölgelerin Rusya yanlısı liderleriyle Kremlin'de poz verirken

Tüm emperyalistler ve yayılmacı güçler, Ukrayna’dan elinizi çekin!

Rusya, işgali altındaki Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya bölgelerinde düzenlettiği gayrimeşru referandumun ardından, bu toprakları ilhak etti. Rusya’nın otokrat devlet Başkanı Putin, 30 Eylül günü Kremlin Sarayı’nda düzenlediği törende, bu bölgelerin kukla liderleriyle birlikte ilhak kararını imzalayarak ülkesinin “dört yeni bölgeye sahip olduğunu” duyurdu.

Putin ayrıca “bu dört bölgede yaşayanlar bizim vatandaşlarımızdır” diyerek, o bölgelere yapılacak herhangi bir müdahalenin bizzat Rusya’ya karşı yapılmış sayılacağını ilan etti. Ayrıca Ukrayna yönetimini “müzakere masasına” çağırarak, Kiev yönetiminin bu işgal ve ilhakı tanıyarak teslim olmasını istedi.

Biz enternasyonalist devrimciler olarak, Rus emperyalizminin Ukrayna üzerindeki savaşını ve işgalini olduğu kadar, son düzmece referandum gösterisini ve ilhak kararını kabul edilemez buluyoruz ve tüm dünyanın emekçi kitlelerini ve örgütlerini Rusya’nın emperyalist barbarlığına karşı Ukrayna halkıyla dayanışmaya çağırıyoruz.

Putin’in manevrası

Rus oligarşisinin lideri Putin bu hamlesiyle Ukrayna üzerinden gelişen uluslararası gerginliğin düzeyini yükseltmiş oldu. Aslında Putin yedi aydan beri sürmekte olan işgal girişiminde, Kiev rejiminin yıkılarak Ukrayna’da tamamen kendisine bağlı bir yönetimin kurulması doğrultusundaki hedefi iflas etti. Ukrayna emekçi halkı işgale karşı kahramanca direnerek onun barbar ordularını engelledi ve hatta Rus birliklerini işgal ettikleri bazı bölgelerden püskürtmeyi ve geriletmeyi başardı.

Rus birliklerinin dünya basınına yansıyan başarısızlıklarında, Ukrayna halkının kahramanca direnişinin yanı sıra, yabancı bir ülkenin topraklarında neden savaştıklarını sorgulamaya başlayan Rus askerler arasında yaygınlaşan bozguncu eğilimlerin de payı vardır. Bunlara Rusya’nın büyük kentlerinde yoksul ve emekçi kitleler arasında gelişen savaş karşıtı eğilimler de eşlik etmektedir. Hatta St. Petersburg ve Moskova kentleri belediye meclisi üyeleri, Putin’in istifası etmesini istemiş durumdalar. Sadece Batı emperyalizminin Rusya üzerinde uyguladığı ambargo nedeniyle değil, ama aynı zamanda Rus burjuvazisinin neoliberal yağmacı ekonomik politikaları nedeniyle sarsılan ve emperyalist işgalin ağır yüküyle daha da yoksullaşan Rusya emekçileri arasında Putin’in rejimine karşı muhalefet şiddetlenmekte. Tabii bu arada, mali kayıpları artan ve batıda servetlerine el konulan oligarklar içinde de işgale karşı eleştireler artıyor.

İşte bütün bu başarısızlıklar ve güçlükler altında Putin ve onun bürokrasisi, otokratik rejimi ve kendi iktidarlarını koruyabilmek adına el yükselterek Rus emekçilerini sahte bir “anavatanın savunulması” sloganı altında birleştirmeye yönelmiştir.

Emperyalist savaş mı?

Putin, “ilhak töreninde” mücadelelerinin emperyalizme karşı olduğu yolunda bir konuşma yaparak hem kendi halkını kandırmaya, hem de onu Ukrayna üzerinden ABD emperyalizmi ve NATO emperyalist ittifakı karşısında savaşmakta olduğunu iddia eden sözde solcu karşıdevrimcileri sahte savlarla donatmaya ve tatmin etmeye çabaladı. Bu tür solcular, “bağımsız” Rusya’nın NATO’nun saldırısı altında olduğunu iddia etmekteler. Bu sözde solcular, Ukrayna halkının kendi kaderini tayin ve toprak bütünlüğünü koruma hakkını inkâr ederek Putin rejiminin emperyalist politikalarını meşrulaştırma işlevi görmekteler.

Oysa Rusya ister emperyalist, ister bağımsız, isterse yarı sömürge bir ülke olsun, Ukrayna gibi bağımlı bir ülkeyi işgale yönelen saldırgan taraftır. Ve bu durumda devrimcilerin görevi saldırganın karşısında ve rejiminden ve yönetiminden bağımsız olarak saldırıya uğrayan halkın yanında yer almaktır.

Öte yandan, Rusya’yı emperyalist olarak tanımlayan, dolayısıyla da Rusya’nın Ukrayna işgalini ABD/NATO ile Rusya arasında gerçekleşen bir emperyalist savaş olarak karakterize kesimler bulunmakta. Bunlar da bu “emperyalist savaşta” bozgunculuk, tarafsızlık ya da barışseverlik tutumuna bürünmekteler. Bu sözde tutumlarıyla da Ukrayna halkının Rus barbarlığı karşısında yalnız bırakılmasını savunmaktalar.

Putin yönetiminin yeni ilhak girişimi ve ilhak edilen topraklara dönük saldırı karşısında nükleer silahlar da dâhil olmak üzere her türlü adımı atacağını ifade etmesi yeni bölgesel ve daha geniş ölçekteki savaş risklerini artırıyor. Rusya tarafından Kırım’ın ardından Donbass bölgesinin de ilhak edildiğinin duyurulmasıyla Ukrayna’daki savaşın uzaması ihtimali artık daha fazla gündemde. Bu savaştan ve yeni savaş ihtimallerinden en fazla etkilenecek olan dünya emekçileridir. Kapitalizmin ve emperyalizmin derinleşen krizinin ortaya koyduğu bu tehlikeler karşısında “ya sosyalizm ya felaket” ikilemi insanlığın önündeki temel çelişki olmayı sürdürüyor.

Emperyalistler, Ukrayna’da defolun!

Rusya’nın Ukrayna’nın Kırım dahil Rusça konuşan toplulukların ağırlıkta olduğu doğu bölgelerinde düzenlediği referandum sahte bir tiyatro ve tümüyle gayrimeşru bir oylamadır. Bu toplulukların yaşadığı bölgeler oradaki halkın tarihsel ve kültürel anayurtları değil, Ukrayna’nın doğal ve tarihsel ulusal sınırları içinde kalan kesimleridir. Dolayısıyla kaderini belirleme hakkı elinden alınanlar bu bölgelerdeki nüfus değil bizzat Ukrayna ulusunun kendisidir. Bu nedenle bu referandumu reddediyoruz ve gayrimeşru olarak tanımlıyoruz.

Enternasyonalist devrimcilerin çağrısı, Rusya emperyalizminin işgal ve ilhak politikalarına derhal son verilmesi, NATO’dan ve Zelenski hükümetinden bağımsız bir şekilde Ukrayna emekçi halkının yanında yer alınmasıdır.

Dünya partimiz İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve biz, her türlü emperyalist silahlanmaya tamamen karşıyız. NATO’nun lağvedilmesinden ve onun dünyadaki üslerinin kapatılmasından yanayız. Bu çerçevede Putin’in Ukrayna’dan çıkmasını, Ukrayna direnişine destek verilmesini, NATO’ya hayır denmesini savunuyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi

02.10.2022

28 Eylül küresel yasal kürtaj çağrısı: Haklar sokaklarda savunulur ve kazanılır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in 28 Eylül uluslararası küresel yasal kürtaj günü nezdinde tüm dünyada kadın ve LGBTİ+ kazanımlarını tehdit eden hükümetlere karşı mücadele çağrısı ile yayımladığı bildiriyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Her sene olduğu gibi bu 28 Eylül uluslararası kürtaj hakkı gününde de kadınlar ve LGBTİ+lar olarak sokaklarda kendi bedenlerimiz üzerinde karar verme hakkımızı talep ediyoruz. Dünyanın birçok ülkesinde seferberlikler sonucu kazandığımız bu hak, ekonomik ve sosyal kriz karşısında kapitalist hükümetler, kiliseler ve dini kurumlar ve toplumun en muhafazakâr ve gerici kesimleri tarafından tehdit edilmeye devam ediyor.

ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1973 tarihli ve ülke çapında kürtaj uygulamasına izin veren Roe vs Wade kararının iptal etmesiyle Kuzey Amerika eyaletlerinin çoğunda kürtajın suç kapsamına alınmasının önü açıldı. Trump’ın kutladığı ve Biden’ın seçim malzemesi olarak kullandığı bu karardan en çok etkilenenler, merdiven altı ve güvenli olmayan koşullarda kürtaj olma riskini göze almak zorunda olan yoksul ve göçmen kadınlar oluyor.

ABD’deki bu iptal kararı, şimdi diğer ülkelerdeki gerici sektörler tarafından benzer önlemler almak için kullanılan tehlikeli bir emsal oluşturuyor. Örneğin Macaristan’da yeni muhafazakâr hükümet bir süre önce imzaladığı bir kararname ile artık kürtaj olmak isteyen bireyleri öncesinde fetüsün hayati belirti seslerini dinlemesini zorunlu kıldı. Bu kural, kürtajı tamamen yasaklamak isteyen Kuzey Amerika eyaletlerinin başını çeken Teksas eyaletinde (ABD), 2021’de (eyalet düzeyinde) geçirilen ve kürtaj gerçekleşmeden önce fetüsü ultrasonda görmeyi ve kalp atışlarını dinlemeyi gerektiren yasayı hatırlatıyor.

Dünyanın farklı yerlerinde gerçekleşen kimi seferberlikler ise cinsel ve üreme haklarımızda ve hamileliğin gönüllü olarak sonlandırılmasında çeşitli ilerlemeler kaydedilmesini sağlıyor. Kürtaj yasal olmasına rağmen, ülkenin belirli bölgelerde uygulanmasının önünde çeşitli engellerle karşılaşılan İspanya Devleti’nde, mevcut kürtaj yasasında, örneğin bu hakkın reşit sayılmayan 16-17 yaş altı bireyler için de güvence altına alınması gibi temel hususlarda ilerleme sağlayacak bir reform tasarısı şu anda mecliste görüşülme sürecinde bulunuyor. Bu tasarı, çeşitli diğer konuların yanı sıra, sancılı regl ve kürtaj nedeniyle ücretli hastalık izni, kürtaj hakkın halk sağlığı merkezlerinde güvence altına alınması için bir planlama yapılması ihtiyacı gibi başlıklar da içeriyor. Bu tasarı konusunda sağcı Halk Partisi (PP) ve aşırı sağcı VOX’un en muhafazakâr ve gerici kesimlerinin kendilerini şimdiden hissettiren tepkilerine karşı açık tartışmalar ve mücadele sürüyor. Tam da bu yüzden, her zaman olduğu gibi, bu mücadeleyi nihayete erdirecek güç sokaklardaki seferberlik olacaktır.

Yeşil dalgadan aldığımız güçle Latin Amerika’da ve dünyada kürtajın yasallaştırılması için mücadele vermeye devam edeceğiz. Doğurma kapasitesi olan kadınların ve diğer tüm kimliklerin kürtajın suç olmaktan çıkarılması, yasal ve parasız olabilmesi için hâlâ mücadelede ısrar ettiği ülkeler var. İstenmeyen gebeliklerin sonlandırılmasının metalaştırılarak bir ayrıcalık haline gelmesinin ve bu nedenle emekçi kadınların ve diğer kimliklerin bu meşru haktan men edilmelerinin önüne geçmenin tek yolu kürtajın parasız bir hizmet olmasıdır.

Kadın ve LGBTİ+ sağlığı için dış borçların ödenmemesine dayalı bir bütçe talep ediyoruz. Haklarımızın kriminalize edilmesine son! Mahkûm ve tutuklular için kürtaj hakkı! Kadınların sağlık hizmetlerinden mahrum edilmesine son! Merdiven altı kürtajlar nedeniyle ölmek istemiyoruz!

Cinsiyetçi klişelerden arınmış, feminist bir yaklaşıma, bedenlerimiz üzerindeki özerkliğimizi ve cinselliğimize karar verme özgürlüğünü teşvik eden kapsamlı bir cinsel eğitim programı için eğitime ayrılan bütçe artırılmalıdır!

Karar verme hakkı doğurmaya ya da anne olmaya karar veren bireyler için de güvence altına alınmalıdır. Hükümetler güvenceli ve sağlıklı annelik için ekonomik koşulları sağlamalıdır; bu nedenle çifte veya üç vardiyaya yapan kadınların bu yük altında kalmaması için ev ve bakım işlerinin sosyal olarak tanınmasını, kamusal bakım merkezleri, çamaşırhaneler ve yemekhaneler aracılığıyla hükümetler tarafından üstlenilmesini talep ediyoruz. Tüm emekçi kadınlar için insanca yaşayacak ücret ve güvenceli iş gibi işçi hakları!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, kendi bedenlerimiz üzerinde karar verme hakkı gibi en temel demokratik haklarımız adına mücadele etmek için uluslararası feminist seferberlik çağrısında bulunuyoruz. Bu seferberlikte, başörtüsünü yanlış taktığı için gözaltına alınıp işkence sonucu ölen Masha Amini’nin katlinin inkârı karşısında seferber olan, protesto sembolü olarak saçlarını kesip başörtülerini yakan İranlı kadınların mücadelesini örnek alıyoruz. Dünyanın tüm ülkelerinde, baskı ve sömürünün yok edildiği sosyalist bir toplum inşa edebilecek bir işçi sınıfı hükümetine ulaşma hedefiyle, taleplerimizi yükseltmek ve kazanmak için kadınlar ve LGBTİ+lar olarak hükümetlerden ve uluslararası kuruluşlardan bağımsız bir mücadele için sokaklardaki mücadelemize devam ediyoruz; patriyarka, ırkçılık ve kapitalizmi topyekûn alaşağı edebilmek için örgütleniyoruz.

Tüm ülkelerde yasal, güvenli ve parasız kürtaj hakkı!

Kiliseler ve dini kurumlar devletten etkin bir şekilde ayrılsın!

Dış borçların ödenmesi için değil, sağlık ve eğitim için bütçe!

Karar verebilmek için cinsel eğitim, kürtaj olmamak için doğum kontrol yöntemleri ve ölmemek için dünya çapında yasal kürtaj!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

26.09.22022

Left alliances and class independence

0

Negotiations for possible alliances for the presidential and parliamentary elections, which are to take place within nine months at most, have been going on within the socialist movement for some time now. These talks now reached a certain maturity. First, on August 21, TKP (Communist Party of Turkey), Sol Parti (Left Party), TKH (Communist Movement of Turkey) and Devrim Hareketi (Revolution Movement) announced the establishment of the “Socialist Power Union” (SGB). Subsequently on August 25, HDP (Peoples’ Democratic Party), TİP (Workers’ Party of Turkey), EMEP (Labor Party), EHP (Labor Movement Party), TÖP (Social Freedom Party) and SMF (Federation of Socialist Assemblies) announced that they had formed “Labor and Freedom Alliance” (EÖİ). While the SGB explained the grounds for their alliance ground through a five-point statement, EÖİ stated that they would announce the formal declaration and roadmap of their alliance in late September.

Under circumstances of multiple crises that we have been going through, we expressed the vitality of the necessity of raising a political alternative independent from bourgeois parties under the leadership of socialists and labor organizations multiple times. Having said that, we give great importance to the announcements of the establishment of both SGB and EÖİ. At the same time, we have raised various criticisms against and suggestions towards the constituents of these two alliances, about both the issue of political program and the question of “what kind of alliance?” At the programmatic level, we emphasize the urgency of an independent line that aims to break away from the oppressive regime and capitalism and that does not back itself up to the Nation Alliance. At the organizational level, we stress the exigency of an understanding that avoids contention with a narrow organizing perspective and aims at the broadest unity of socialists and labor organizations. Let’s try to take a closer look at whether these two alliance initiatives can meet these needs.

First of all, it is obvious that the destruction and corruption caused by the AKP-MHP alliance has created massive social discontent and led to a search for alternatives, putting tremendous pressure on the socialist movement. This pressure has been managed, on the one hand, by heading in the direction of initiatives for forming united struggles and establishing alliances, and on the other hand, by supporting of the Table of Six, which is the strongest alternative in sight to the People’s Alliance.

It is understandable that the masses, overwhelmed by the Erdogan regime and desiring to get rid of his administration as soon as possible, turn to the so-called strongest alternative. The socialist movement, on the contrary, needs to be able to distinguish itself clearly from bourgeois alternatives and to define a political line that emphasizes a radical break with the order, precisely in such moments of crisis. However, the founding statements of both the SGB and the EÖİ show that there is no change in their attitude of choosing the “lesser evil.”

Absent in the statements of both alliances are the strategy of a workers’ government and the perspective of a break with capitalism. The proposals for an exit from the current regime are expressed in vague terms such as “popular sovereignty” (EÖİ) or “establishment of integrated mechanisms” (SGB); the call for a Constituent Assembly for the making of a new constitution is avoided by both. Concretely speaking, both alliances refrain from nominating a joint candidate independent of the bourgeoisie for the presidential elections. Instead, they expect the Table of Six to nominate a “non-right-wing” candidate. Clearly, the limits of horizons of both alliances do not go beyond being a “strong left opposition under the rule of Nation Alliance.” Moreover, the fact that the Kurdish issue was not mentioned at all in the statement of the SGB and the attitudes of its constituents to date indicate that what distinguishes them has to do more with Turkish nationalism and contention with a narrow organizing perspective rather than the socialist strategy per se.

We will keep emphasizing that a labor-oriented, independent, and united alliance is urgent and vital, not only for the presidential and parliamentary elections, but also for class struggle and other fields at large. Notwithstanding our criticisms, we hope that both the SGB and the EÖİ will serve this need one way or another. We will continue supporting every attempt and effort that aims to break the current system of exploitation and oppression as opposed to merely eroding it and to raise the independent alternative of workers instead of offering a legitimization to the Nation Alliance from within left.

ÇEVBİR üyesi çevirmenlerle söyleşi: “Çevirmenlerin örgütlenerek alandaki sorunların çözümüne yönelmesi gerekiyor”

0

Ekonomik kriz koşullarında sömürüye en açık mesleklerden biri de çevirmenlik. Edebiyattan teknik çeviriye, altyazı-seslendirme çevirisinden sözlü çeviriye kadar çok çeşitli alanlarda çalışan çevirmenlerin büyük çoğunluğu kayıtdışı işlere ve güvencesizliğe mahkûm edilmiş durumda. Bu koşullar altında kitap çevirmenleri, Çevirmenler Meslek Birliği (ÇEVBİR) çatısı altında toplandılar. 1 Mayıs 2006’da kurulan ve zaman içinde altyazı, seslendirme ve tiyatro çevirmenlerini de bünyesine katan ÇEVBİR, çevirmenlerin maddi ve manevi talepleri adına mücadele yürütüyor. ÇEVBİR üyesi Selen Akhuy ve Nüket Kantürk ile ÇEVBİR’in faaliyetleri üzerine konuştuk.

Söyleşi: Merve Şanlıdağ

Merve Şanlıdağ: Türkiye’de emek mücadelesi böyle yoğun bir saldırı altındayken ÇEVBİR’in nasıl çalışmalar yürüttüğünden bahsedebilir misiniz?

Selen Akhuy: 1 Mayıs 2006’da çevirmenlerin Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında işlenme eser sahipliğinden doğan haklarını korumak amacıyla kurulan ÇEVBİR, 2009 yılındaki Olağanüstü Genel Kurul’da kabul edilen tüzük değişikliğiyle kitap çevirmenlerinin yanı sıra altyazı, seslendirme ve tiyatro çevirisi yapan meslektaşlarımızı da temsil etmeye başladı. Birliğimizin öncelikli amacı çevirmenlerin haklarını korumak olsa da mesleğin tanınırlığını artırmak, meslek standartlarını yükseltmek, yayıncılık piyasasında belli etik ilkelerin savunuculuğunu yapmak, yurtdışındaki çevirmen örgütleriyle ortak çalışmalar yürütmek gibi hedefleri de var. 

ÇEVBİR kurulduğu günden bu yana yayınevleriyle anlaşmazlık yaşayan kitap çevirmenlerinin mali hak takibini yürütüyor, kitap çevirisi alanında sadece bu sene yaklaşık yirmi üyemiz adına hak takibi yürütüldü. Gerek kitap çevirisi gerek altyazı-seslendirme çevirisi alanlarında çalışan çevirmenlerin çalışma koşullarına bir standart getirebilmek adına önerilen tip sözleşmeler ve tarifeler ÇEVBİR’in internet sitesi üzerinden paylaşılıyor. Bunların yanı sıra hem meslektaşlarımızı hem de yeri geldiğinde işverenleri bilgilendirmek adına söyleşiler, bu alanlarda çeviri yapmak isteyenler için atölyeler düzenleniyor.

Temel sorunlarımızdan biri, çevirinin “dil bilme”nin dışında çeşitli beceriler ve uzmanlaşma gerektiren, emek yoğun bir meslek dalı olduğunun göz ardı edilebilmesi.

Nüket Kantürk: Son yıllarda Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durum ÇEVBİR’de yürüttüğümüz mücadeleyi hem zorlaştırıyor hem daha da elzem hale getiriyor. Hızla artan bir enflasyon var ve çevirmenlerin ücretleri gitgide düşüyor ve anlamsızlaşıyor. Mesela ÇEVBİR altyazı-seslendirme çevirisi alanında asgari tarife önerileri ve tip sözleşmeler hazırlayıp sektör bileşenleriyle paylaşıyor. Film festivalleri ÇEVBİR’in açıkladığı tarifeleri çok büyük oranda kabul edip uyguluyor. Yıllar içinde yoğun çalışmalar ve müzakerelerle varılan bu nokta hem çevirmenlerin emeklerinin karşılığını almaları hem de izleyicilerin nitelikli altyazı çevirisine ulaşmaları bakımından çok önemli bir kazanım. Ama bu yıl ekstrem bir durum söz konusu oldu, altyazı-seslendirme çevirisi tarifelerinde yıl içinde iki kez artış yapmak zorunda kaldık. Ben Türkiye dışında olmama rağmen Türkiye’nin her şeyiyle içli dışlıyım çünkü bir gün Türkiye’ye döneceğini biliyorum ve bu meslek mücadelesi durduğunda gelecekte benim çocuğum ya da bir tanıdığım orada çevirmen olmaya kalktığında bu onları etkileyecek. Ben o an çaba göstermediğim için onlar etkilenmiş olacak. Çevirmenlerin eline aldığı güç, ÇEVBİR meslek birliğimiz sayesinde hiçbir yerde durmamalı. Bundan sonra daha da iyi şeyler olabilir.

MŞ: Güvencesizlik, düşük ücretler ve bununla orantısız ağırlıkta iş yükü, çeviri sektörü genelinde en yakıcı sorunlar arasında. ÇEVBİR bunların önüne geçmek için neler öneriyor?

SA: Temel sorunlarımızdan biri, çevirinin “dil bilme”nin dışında çeşitli beceriler ve uzmanlaşma gerektiren, emek yoğun bir meslek dalı olduğunun göz ardı edilebilmesi. Altyazı ve seslendirme çevirisi maalesef bu açıdan bilhassa bahtsız bir alan. 

Altyazı ve seslendirme çevirisi işinin hangi aşamaları içerdiğinden, bunların her biri için günümüz koşullarında önerilebilecek asgari ücret seviyelerinden telif eser hak sahipliğine varıncaya dek mesleki standartlar konusunda tüm taraflarla iletişim içinde olmak ÇEVBİR’in en önemli işlevlerinden biri. Nitekim, çözümler ancak tüm tarafların daha yüksek standartlara ulaşmak için sorumluluk almasıyla üretilebilir. Kamuoyunda meslek koşullarımızın daha iyi bilinmesi de çözüm sürecinde büyük destek olacaktır.

Meslek örgütlerine katılmak önemli. Böylece hem piyasada çevirmenlerin emeğini değersizleştiren uygulamalara karşı mücadele etme şansımız olur, hem de kamu kurumlarından beklediğimiz düzenleme taleplerimizi daha yüksek sesle dile getirebiliriz.

MŞ: Teknik vb. alanlarda çeviri bürolarına çalışan freelance ve hatta kurum içi çevirmenler de aynı sorunlarla karşı karşıya. Çeviri sektörü genelinde çevirmenlerin hakkını gözetmeye, güvenceli çalışma koşullarını sağlama almaya yönelik olarak ne yapılabilir sizce?

SA: ÇEVBİR sadece telifli eser sahibi çevirmenleri temsil edebiliyor ama çevirmenlerin çalıştığı alanlar kitap veya altyazı-seslendirme çevirisiyle sınırlı değil elbette. Çeviri sektörünün farklı alanlarında çalışan meslektaşlarımızın örgütlendiği dernekler, birlikler de var. Örneğin Çeviri Derneği yıllardır mesleki standartları oluşturma yönünde çalışmalar yapıyor. Türkiye Konferans Tercümanları Derneği’nin sözlü çeviri alanında çeşitli düzenlemeleri var.

Çevirmenlerin örgütlenerek fikir birliğiyle, güç birliğiyle alandaki sorunların çözümüne yönelmesi gerekiyor. Meslek örgütlerine katılmak, mümkün olduğunca aktif rol almak önemli. Böylece hem piyasada çevirmenlerin emeğini değersizleştiren uygulamalara karşı mücadele etme şansımız olur, hem de kamu kurumlarından beklediğimiz düzenleme taleplerimizi daha yüksek sesle dile getirebiliriz.

NK: Çevbir üyesi altyazı-seslendirme çevirmenleri olarak biz 2 yıldır her pazar günü yaklaşık 2-3 saatlik toplantılar yapıyoruz. Bu süreçte inanılmaz bilgi alışverişi oldu. Bir araya geldiğimizde gerçekten herkesin derdinin aynı olduğunu gördüm. Şu an ÇEVBİR’in yeni AVTE (Avrupa Altyazı ve Seslendirme Çevirmenleri Federasyonu) üyeliği var, onlarla da görüş alışverişi yaptıktan sonra biraz daha netleşiyor bazı şeyler. Çeviri bürolarına çalışan, teknik çeviri yapan serbest çevirmenlerin de en büyük ihtiyaçlarından biri, o alanlarda çalışan çevirmenlerin haklarını gözeten, asgari standartları belirleyip yerleştirmeye çalışan bir mesleki örgütlenme. Şöyle bir yanı var, benim gördüğüm ve etrafımda duyduğum kadarıyla, bürolara çalışanların ya da edebi çevirmenlerin başka bir mesleği var ve ikinci, ek gelir olarak çevirmenlik yapıyorlar. Aslında altyazı-seslendirme çevirmenliği için de aynısı geçerli. Ben de dahil olmak üzere bir kısmının başka bir geliri var. Ama ikinci bir meslek olarak, geçici olarak görülmesi de mesleki örgütlenmeyi zorlaştırabiliyor bence. Ben o mesleğin içinde değilim, diye düşünüyor çevirmenler. Çünkü sigortalarını yatıran başka bir işleri var ya da kendilerini başka bir meslekle tanımlıyorlar, yan gelir olarak çevirmenlik yapıyorlar. Temelde çevirmenlik mesleğinin, belki de her kolda karşılaştığı asıl sorun bu. Birlikleşmenin, sendikalaşmanın önündeki asıl sorunlardan biri de bu.

MŞ: Freelance çalıştığınızda kayıt yok, güvence yok, insanların bir araya gelmeleri de imkânsız oluyor haliyle. Ben çeviri bürosunda çalışırken mesela Sosyal-İş’e üye olmuştum, mesleğimle alakalı değil ama en azından bir sendikam olsun diye düşünmüştüm ve bürodaki tek sendikalı kişi bendim. Şimdi altyazı meselesine geçersek; ÇEVBİR yakın zamanda altyazı ve seslendirme çevirmenlerinin sorunlarına dikkat çeken bir kampanya başlattı. Bu kampanyadan biraz bahsedebilir misiniz? Festivallerde ÇEVBİR’in tarifesi kabul ediliyor olabilir ama platformlara vs. çeviri yapanlar için korkunç bir durum var. Hatta taşeronun taşeronu gibi bir çalışma sistemi söz konusu.

NK: Evet, taşeronun taşeronu olma sorunu var ve maalesef ki o platformlar buna izin veriyor. Aslında onların da anlaşma yaptıkları şirketlerle sözleşmelerinde sıkıntılı maddeler var, olması gereken ama olmayan maddeler var. Platformlara yaptığımız çeviriler bizim tarifede çoklu gösterim olarak geçiyor. Yani sizin çevirdiğiniz eser sınırlı gösterilmiyorsa biz buna çoklu gösterim diyoruz. Mesela festivallerde, müzelerde vs. kaç kez gösterileceğini biliyoruz. Geçici gösterim yani, bir dönem yapılıp devamı gelmiyor. Ama televizyon kanallarına, platformlara ya da dağıtımcı şirketlere yaptığınız çeviriler defalarca gösterilir. Çevirmenlerin çevirdikleri eserlerin her kullanımından telif ücreti alma hakkı vardır. Dolayısıyla çoklu gösterim yapan işverenlerin çevirmenlerin çeviri emeğinin yanı sıra telif hakkını da karşılayan düzeyde ücret ödemeleri gerekir. Yurtdışı taşeronlar da aynı dijital platformlara çalışıyorlar ama daha makul ücretler ödüyorlar. Yurtiçi taşeronların teklif ettikleri şartlar ise adil olmaktan çok çok uzak, ancak sömürü diye tanımlanabilecek düzeyde. Uluslararası platformlar var şu an Türkiye’de ve bunların yerli taşeronları dolar üzerinden aldıkları çeviri bütçesinin ancak yüzde 5 ila yüzde 8’ini çevirmenlere ayırıyor.

İşaret ettiğimiz ihlallerin sorumlusu en başta çeviri hizmetine aracılık eden kurumlar, zira bu aracı kurumlardan hizmet alan kanal ve platformların çeviriye ayırdıkları bütçenin çevirmenlere ulaşmaması gibi bir sorunla karşı karşıyayız.

Çevirmenlik mesleğinin bu kadar değersizleştirilmesine karşı çevirmenler birlikte mücadele etmedikçe sistemin onları ne kadar ezdiğinin bir kanıtını anlatmak istiyorum kendi tecrübemden. Bir zamanlar çalıştığım bir platform, çok eskiden çok severek çalıştığım çünkü bana düzenli olarak iş ve tatmin edici ücretler veren bir yerdi. Altyazı çevirisi telif hakkı kapsamında gelir vergisi istisnasına tabi olduğu halde bize şirket kurarak makbuz kesme yükümlülüğü getirmeye kalktılar. Benim kendi şirketimi kurmam demek muhasebeci tutmam, stopajımı kendimi ödemem gerek demek. Bu da benim gelirimin üçte birinin gideceği anlamına geliyor. Ben üç film çeviriyorsam birini o şirkete adayacağım demek. Bu bir çevirmen için büyük bir gelir kaybı. Bu yüzden ÇEVBİR olarak toplandık ve orada çalışan, ulaşabildiğimiz diğer insanları topladık. Dedik ki “Bakın hep birlikte işi bırakalım.” Bir de o zamanlar platformlardaki gibi değil, seri iş dönen bir yerdi bu. O şirkette çalışan çevirmen sayısı 15-16’ydı. Bu çevirmenler 1-2 hafta “Biz çeviri yapmıyoruz, durdurduk” deseydi şirket geri adım atacaktı, bunu göze alamazlardı. Ama çevirmenler de bunu göze alamadı. Biz o şirkete çalışan ÇEVBİR üyesi çevirmenler olarak çalışmayı bıraktık. Bugün gelinen noktada yeni tarifelerini öğrendim şirketin ve gözlerime inanamadım. Aradan 10 yıl geçmiş ve tarife düşmüş, yükselmemiş! İş bırakmayan çevirmenlerden bir kısmının bize gösterdikleri gerekçe başka bir yerle anlaşmalarının, düzenli gelirlerinin olmamasıydı. “Orası olmazsa ben biterim” diyorlardı. Ama biz “Ele ele verelim, şu grevi yapalım, iş bırakalım, birbirimize iş paslayalım” diyorduk. İki iş alıyorsak birini işsiz çevirmene verelim, onun da bir geliri olsun. Uluslararası platformlar var şu an Türkiye’de ve yine TL üzerinden yerlerde fiyatlar veriyorlar çevirmenlere.

SA: Bu kampanyayı, altyazı ve seslendirme çevirmenlerinin maruz kaldığı mali ve manevi hak ihlallerini görünür kılmak ve bu ihlallerin giderilmesi için sorumluları harekete geçirmek üzere başlattık. İşaret ettiğimiz ihlallerin sorumlusu en başta çeviri hizmetine aracılık eden kurumlar, zira bu aracı kurumlardan hizmet alan kanal ve platformların çeviriye ayırdıkları bütçenin çevirmenlere ulaşmaması gibi bir sorunla karşı karşıyayız.

Kampanya çerçevesinde, sosyal medya ve basın vasıtasıyla, hem söz konusu aracı kurumlara hem çeviri hizmeti alan kanal ve platformlara hem de birbirinden ve piyasa koşullarından habersiz çalışan meslektaşlarımıza yönelik mesajlarla sorunları görünür kılmayı ve ilgili tarafları harekete geçirmeyi hedefledik.

8 kadın üyemiz, ÇEVBİR’in pozisyonunu ve yaklaşımını netleştiren Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğinin Giderilmesi ve Toplumsal Şiddete Dayalı Şiddeti Önleme Politika Belgesi ile ilgili Komisyon Yönergesi’ni hazırladılar.

MŞ: Geçen yıl yayıncılık dünyasındaki taciz ifşalarından sonra ÇEVBİR’de bir araştırma grubu kurulmuştu. Hem dayanışmayı güçlendirmek hem de meslek örgütlerinin yapabileceklerine örnek teşkil etmesi açısından bence bu çok olumlu bir gelişmeydi. Bu süreci aktarır mısınız? Bu süreçte kadın örgütleri gibi çeşitli kurumlarla birlikte mi hareket ettiniz?

SA: Aralık 2020’de, biz çevirmenlerin de ayrılmaz parçası olduğu yayıncılık alanındaki toplumsal cinsiyete dayalı şiddet olaylarının ifşa edildiği dönem bizi ciddiyetle düşünmeye sevk etti. Meslek birliği içinde yaptığımız değerlendirmede, bu şiddet olaylarına maruz bırakılan kadınları desteklediğimizi, erkek şiddetini kınadığımızı ifade etmekle sınırlı kalan bir açıklamanın yeterli olmayacağına, bu köklü sorunu çözmek için kalıcı somut adımlar atmamız, kurum içi bir mekanizma oluşturmamız gerektiğine karar verdik.

Bu doğrultuda bir çalışma grubu kurulması için üyelere çağrı yapıldı, sekiz kadın üyemiz gönüllü oldu ve Aralık 2020-Ağustos 2021 tarihleri arasında hemen her hafta düzenli toplanarak ÇEVBİR’in pozisyonunu ve yaklaşımını netleştiren Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğinin Giderilmesi ve Toplumsal Şiddete Dayalı Şiddeti Önleme Politika Belgesi ile ilgili Komisyon Yönergesi’ni hazırladılar.

Hazırlık sürecinde ilkin aralarında Birleşik Metal-İş Sendikası, Boğaziçi Üniversitesi Cinsel Tacizi Önleme Koordinatörlüğü (CİTÖK) (bilindiği üzere Boğaziçi Üniversitesi’nin idaresine seçilerek değil atanarak gelen kişiler bu birimi kapattı maalesef) ve Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği’nin (TODAP) de bulunduğu kurum temsilcileriyle çevrimiçi deneyim aktarımı görüşmeleri yapıldı, yanı sıra yurtiçi ve yurtdışındaki sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve meslek örgütlerinin etik yönetmelikleri ve varsa tacize yönelik politika belgeleri incelendi, Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) ve Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) esas alınarak ilerlendi.

Komisyon Yönergesi’nin yazımında ve ÇEVBİR Tüzüğü ile Disiplin Yönergesi’nin Komisyon Yönergesi’yle uyumlandırılması sürecinde feminist hukukçulardan büyük destek gördük. Sonrasında Politika Belgesi ve Komisyon Yönergesi Ağustos 2021’deki olağan genel kurulda tartışıldı, kabul edildi ve yürürlüğe girdi, ilgili Komisyon kuruldu.

Bu aşamada Mor Çatı Vakfı çok kıymetli bir destek sunarak hem Komisyon hem de ÇEVBİR kurullarında görev alan arkadaşlarımıza, başvuru ve inceleme süreçlerine, dikkat edilmesi gereken konulara ilişkin kapsamlı bir eğitim verdi. Aynı şekilde CİTÖK’ten tanıdığımız arkadaşlarımızın kurduğu Cinsiyet Eşitliği Politikaları Derneği de aynı konuda birden fazla eğitimle bizi destekledi, destekliyor. Hepsine büyük teşekkür borçluyuz. ÇEVBİR’in bu konuda attığı adımları çok önemsiyoruz ve başka kurumlar için de örnek oluşturabileceğini düşünüyoruz, dolayısıyla paylaşma fırsatı verdiğiniz için size de teşekkür ederiz.

Ukrayna’nın karşı saldırısı Putin’i yenilginin eşiğine getirdi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve İspanyol Devleti seksiyonu Uluslararası Mücadele (Lucha Internasionalista) liderlerinden Josep Lluis del Alcázar yazdı.

Ukrayna’nın eylül ayında başlattığı karşı saldırı, 8000 km2’den daha fazla bölgenin kontrolünün geri alınmasını sağladı. Rusya’nın Harkov bölgesinden askeri teçhizatlarını geride bırakarak aceleyle çekilmesi içeride tartışmaları körükledi. Bir yanda Putin’in bir savaş durumu ve genel seferberlik ilan etmesini talep eden kesimler varken diğer yanda bölgede Rus birliklerini komuta eden subaylara dönük yaptırımlar uygulanmasını talep edenler ve Putin’in istifasını isteyen 84 belediye meclis üyesi duruyor.

Kiev cephesinin terk edilmesinden sonraki ikinci Rus geri çekilmesi, Putin’i kendi çelişkilerine hapsetti. Şubat ayında halkın tepkisinden korktuğu için resmi olarak savaş ilan etmeyi reddetmişti. Askere alım sorunları ise Putin için bir kabus haline geldi. Öyle ki, Suriye’de de faaliyet gösteren bir paralı asker şirketi olan Wagner Grubu’na başvurmak, hapishanelerdeki mahkûmları orduya almak gibi adımlara yönelmesi gerekti. Bundan önce Rusya’nın en yoksul ve en taşra bölgelerinde doğrudan askere alımları başlatmışlardı, ancak rakamlar askeri operasyonları yürütmek için açıkça yetersizdi. Ordudan firar seviyesi de bir süredir yükselişte. Cepheye gitmek için askere alınanlar tarafından imzalanan sözleşmeler, barış zamanında sözleşmenin tek taraflı olarak feshedilmesine izin veriyor ve şu anda resmen ilan edilmiş bir savaş yok. Her zaman kardeşleri olarak gördükleri ve hatta kan bağları olan insanlarla neden savaşmak zorunda olduklarını anlamayan Rus birlikleri içindeyse demoralizasyon hakim. Rus birliklerinin aksine, kendileri üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan kapitalist bir gücün istilasına karşı ülkelerini, topraklarını, evlerini savunmak için bir araya gelen Ukrayna halkının morali savaşın başından beri hep yüksek düzeyde.

20 Eylül’de Rus Duması, askerleri savaşmaya zorlamak için firar ve teslim olmaya yönelik cezaları sertleştirerek Ceza Kanunu’nda bir değişiklik yaptı. Bu değişiklik ayrıca genel seferberlik, sıkıyönetim ve savaş durumu gibi yeni maddeleri de içeriyor. Çarşamba günü (21 Eylül) Putin, yayımladığı kararnameyle 300 bin kişilik askeri yedek kuvvetin seferber edilmesini emretti ve Rusya’yı nükleer silahlar da dahil olmak üzere her şeyle savunmaya hazır olduğu konusunda ihtar verdi.

Ancak bu kısmi seferberliğe verilen tepki hızlıydı ve Putin’in kararnamesine karşı Rusya’nın 40 şehrinde eylemler gerçekleştirildi. Hükümetin eylemlere cevabı 1400 kişiyi aşkın gözaltı sayısıyla baskı politikası oldu. Rus halkının bu kararnameye bir diğer tepkisiyse olası bir savaş durumunda askere alınmaktan kurtulmak için komşu ülkelere gidiş biletlerinin satıldığı yerlerde artan kuyruklar.

Putin bir yandan da, Donbass bölgesinde işgal altındaki tüm bölgelerde, Herson ve Zaporijya’da bu bölgelerin Rusya Federasyonu tarafından ilhakını onaylatmak amacıyla 23 ve 27 Eylül arasında yeni referandumlar yapılması için çalışmaları hızlandırıyor. Putin bunu zaten 2014’te Kırım’da yaptı. Bu sahtekarca manevrayla bu bölgelerin Rusya toprakları olduğunu ve yapılacak herhangi bir saldırının da “Rusya’ya saldırı” olarak değerlendirilmesini meşrulaştırmayı amaçlıyor. Bu tür düzmece referandumları reddediyoruz. Bu bölgeler Ukrayna ulusunun bir parçası ve tıpkı Kırım’da olduğu gibi askeri işgal aracılığıyla Rusya’nın anklavları haline geldiler.

İUB-DE olarak, Putin’in suç dolu politikalarına karşı çıkan Rus eylemcilerle dayanışmayı artırma çağrısı yapıyoruz. Rusya’da protestoculara yönelik baskıya son! Ukrayna’daki savaşı protesto ettiği gerekçesiyle tutuklanan yüzlerce insan ve siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılsın!

Avrupa hükümetlerinden cepheden ayrılan Rus askerleri ve Putin rejiminin muhalifleri için sığınma hakkı tanımalarını talep ediyoruz.

Rus işgaline karşı mücadelelerinde Ukrayna halkıyla dayanışmamızı yeniden ifade ediyoruz. Zelenski hükümetini ve NATO’yu desteklemeksizin, Rus işgalciyle savaşan Ukrayna solu ve sendikaları ile dayanışmaya devam edeceğiz.

22 Eylül 2022

Solidarity with the revolt of Iranian women and working people against the dictatorship regime!

0

In Tehran, Iran, after 22-year-old Mahsa Amini was detained and beaten by the “morality police” for not wearing her headscarf properly and lost her life on 16 September as a result of the police violence, a wave of anger has spread throughout the whole country within 6 days.

The wave of protests that started with women removing their headscarves and cutting their hair has spread throughout the country, especially in Eastern Kurdistan and Western Azerbaijan. Protests organized by students at universities were accompanied by shopkeepers taking down the shutters and then workers went on strike in some sectors such as oil and glass. Cities such as Keraj, Tabriz, Mashhad, Kish, Kerman, Yazd, Rasht, Kermanshah, Ardabil, Isfahan, Urmia, Qazvin, Zanjan, Ilam, Hamadan, Mahabad, and the capital Tehran are the main centers of protests.

The mass anger of the working people of Iran, especially women, against the dictatorial regime’s violent suppression of the protests has taken on a popular and anti-mullah regime character. With the slogans “We are all Mahsa, we will fight to the end!”, “Women, life, freedom!”, “Death to the dictator!”, “We don’t want the Islamic Republic!” and the demands against Islamist and patriarchal institutions of the regime “Abolish the morality police, close Ministry of Culture and Islamic Guidance!”, “Get rid of the Besij!”, “Abolish Velayat-e Faqih!” (The highest legislative body of the Iranian regime consisting of 14-15 mullahs), the Iranian people burnt posters of Khomeini and Khamenei, the figures of the repressive Ayatollah regime, and occupied municipal buildings in some regions.

As a result of intense police violence (using rubber and real bullets) to suppress the mass mobilization, while at least 7 people lost their lives, the number of injured and detainees is said to be hundreds of people. On the other hand, the dictatorial regime is trying to block internet access and communication applications such as WhatsApp and Instagram in order to prevent working people from communicating.

We, International Workers’ Unity – Fourth International, stand with the women and working people of Iran as they revolt against the repressive, dictatorial and Islamist regime that has been in power for 43 years. The ongoing demonstrations in the country today are a continuation of the mobilizations against capitalist exploitation policies in 2017, the wave of strikes in 2019, and “White Wednesday” protests organized by Iranian women against the compulsory headscarf law. The demands of the Iranian working class against capitalist exploitation, of women and LGBTI+ people against oppression and for gender equality, and of the Kurdish people for self-determination are today united in a wave of anger against the dictatorial regime.

The struggle of women and working people against the Iranian regime, which is one of the most important forces of the counter-revolution in the region, is of critical importance for the peoples of the entire region.

On an international scale, the ongoing mobilization of women and working people of Iran stands on the same ground with many peoples struggling against the deepening world crisis and its consequences on the decline in the standard of living of the masses.

The decisive point in this struggle of the Iranian working class, women and LGBTI+ people, and Kurdish people, whose demands against the dictatorial regime are common, is that during the mobilizations, the masses will be able to build their own self-organization and determine their own will in the way of breaking away from the regime and capitalism within the framework of an action program. Iranian socialists, independent class organizations, women’s organizations, and organizations in Eastern Kurdistan have an important responsibility in this sense.

In line with this perspective, International Workers’ Unity – Fourth International expresses its unconditional solidarity with the struggle of women and the working people of Iran.

On an international scale, we call on all organizations that claim to be democratic, on the left, trade unions, women’s and LGBTI+ organizations to stand in solidarity with the demands and struggle of the Iranian working people and women against the oppression, misogynist policies and increasing state and police violence of the dictatorial regime and to organize common actions, especially in front of Iranian consulates!

Down with the capitalist, dictatorial Iranian regime!

Stop the violence and criminalization of mobilizations!

Stop patriarchal oppression and capitalist exploitation of women!

The people want the fall of the regime!

International Workers’ Unity – Fourth International

22 September 2022

Savaş çanları mı çalıyor?

0

Bazı filmlerde görülür: Zangoç kilisenin çanını çalmak istiyordur, ama çan o kadar ağırdır ki, çanın halatı zangocu bir kaldırıp bir indirir, aşağı yukarı çıkarıp düşürür. Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz” politikası da onu böyle sallayıp duruyor: bir yukarı, bir aşağı.

Erdoğan son sıralarda Yunanistan’ın, Ege’de kimsenin sahibi olmadığı ve Paris ve Lozan Anlaşmaları tarafından silahlandırılması yasaklanmış olan 16 adacığı silahlandırmış olmasını gündeme getirerek tehditler savurmaya başladı. Sanki bu adalar yeni silahlandırılıyor… Hayır, yıllardan beri süregeliyor bu uygulaması Yunanistan’ın, ama Erdoğan için bir türlü gece olmuyor (tıpkı Şam’da namaza gidemediği gibi).

O gece olmayacak da. Zira bu adaları Yunanistan NATO şemsiyesi altında ve ABD’nin onayı ve silahlarıyla donatıyor. Yani, Erdoğan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bu adaları ele geçirmeye yollarsa, karşısına alacağı güç sadece Yunanistan değil, tüm NATO ve ABD olacak. Yani bu koşullarda rejimin göze alamayacağı bir risk.

Tek Adam rejimi bu adaların yıllardan beri silahlandırıldığını biliyordu. Ama uluslararası anlaşmalara aykırı bu uygulamayı durdurmak için gene uluslararası diplomatik araçları harekete geçirmek yerine, sırf Batı finans merkezleriyle arasını açmamak, para gelecek kaynaklara ters düşmemek için duruma ses çıkarmadı. Yani bir anlamda kimsenin sahip olmadığı adacıklar satışa çıkarılmış oldu.

Üstelik bütün bu süreçte Erdoğan ABD ve Batı dünyasına atıp tutuyor, sanki emperyalizme karşıymış gibi tutumlar alıyordu. Tabii bunların hepsi lafzi tutumlardı. Türkiye’nin NATO’dan çıkmadan asla gerçekleştiremeyeceği bir emperyalizm karşıtlığıydı bu. Yani bir aldatmaca. Şimdi Ege adalarına yığılan ABD silahlarına karşı, bırakın NATO’dan çıkmayı, Türkiye’deki NATO üslerini kapatmak gibi bir tepki bile verilemiyor. Çünkü bu rejim emperyalizme göbekten bağlı ve bağımlı. Filmdeki zangoç misali çanın ağırlığıyla bir inip bir kalkıyor.

Neden şimdi?

Erdoğan’ın şimdilerde savaş tehditleri savurmaya başlamasının nedeni çok açık değil mi? Anketler cumhurbaşkanlığının tehlikede olduğunu çok açık ortaya koyuyor. Her geçen gün inanılırlığını yok eden bu erime sürecini durdurabilmek için halkın milliyetçi duygularına, antiemperyalist eğilimlerine hitap etmeye yöneliyor. Bu boş tehditlerle prim yapmaya çabalıyor.

Ama aynı durum Yunanistan’da da geçerli. Yunanistan’ı ekonomik krize, Yunan halkını sefalete sürükleyen neoliberal politikaların sahibi ve öncüsü Yunan başbakan Miçotakis de kendi halkı arasında milliyetçi duyguları kışkırtmak için adaların silahlandırılmasına hız kazandırmış durumda. Bu amaçla ABD’nin desteğini arkasına alıyor ve Türkiye’deki ekonomik krizin ağırlığından yararlanıyor. “Nasılsa Erdoğan bir şey yapamaz” diyor.

Kısacası kendi halklarını sefalete ve yoksulluğa sürükleyen iki lider, kendi sandalyelerini koruyabilmek için iki ülkenin aslında kardeş olması gereken halklarını milliyetçi duygularla birbirlerine karşı kışkırtıyorlar. Her iki taraf da bu amaçla savaş naraları atıyorlar. Türkiye ve Yunanistan emekçilerini birbirlerini kırmaya çağırıyorlar.

Hayır, biz işçi sınıfı olarak iki halkın emekçilerinin aynı sorunları yaşadığını ve bu sorunların asıl sorumlularının iktidardaki sömürücü sınıflar ve onların iktidarları olduğunu biliyoruz. Ve onlar istedi diye birbirimizi boğazlamayı reddediyoruz. Biz enternasyonalist işçiler olarak her iki ülkenin de NATO’dan çıkmasını, Ege Denizi’nin tamamen silahsızlandırılmasını ve tüm emekçilerin kardeşlik denizi haline dönüştürülmesini istiyoruz ve bunun için birlikte mücadele ediyoruz.

İran’da diktatörlük rejimine karşı ayağa kalkan kadınlar ve emekçi halkla dayanışmaya!

0

İran Tahran’da, 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin başörtüsünü düzgün takmadığı gerekçesiyle “ahlak polisi” tarafından gözaltına alınıp darp edilmesi ve kolluk güçlerinin bu şiddeti sonucunda 16 Eylül’de hayatını kaybetmesinin ardından yükselen öfke dalgası 6 gün içerisinde tüm ülkeyi sarmış durumda.

Kadınların başörtüsü çıkarma ve saçlarını kesme eylemleriyle başlayan protesto dalgası Doğu Kürdistan ve Batı Azerbaycan bölgesi başta olmak üzere genişleyerek ülkenin tamamına yayıldı. Üniversitelerde öğrencilerin düzenlediği eylemlere esnaf kepenk kapatarak eşlik etti ve devamında da petrol, cam gibi sektörlerde işçiler greve gitti. Kerec, Tebriz, Meşhed, Kiş, Kirman, Yezd, Reşt, Kirmanşah, Erdebil, İsfahan, Urumiye, Kazvin, Zincan, İlam, Hemedan, Mahabad ve başkent Tahran gibi şehirler seferberliklerin yoğunlaşmış olduğu bölgeler.

Diktatörlük rejiminin eylemleri şiddet yoluyla bastırmaya çalışması karşısında başta kadınlar olmak üzere İran emekçi halkının kitleselleşen öfkesi molla rejimi karşıtı bir karaktere bürünmüş vaziyette. “Hepimiz Mahsa’yız, sonuna kadar savaşacağız!”, “Kadın, yaşam, özgürlük!”, “Diktatöre ölüm!”, “İslam Cumhuriyeti istemiyoruz!” sloganları ve rejimin İslamcı ve patriyarkal normlarının uygulayıcısı kurumlara dönük olarak “Ahlak polisi ilga edilsin, İrşad Bakanlığı kapatılsın!”, “Besic defol!”, “Velayet-i Faki lağvedilsin!” (14-15 molladan oluşan İran rejiminin en üst yasama organı) talepleriyle meydanları dolduran İran halkı baskıcı Ayetullah rejiminin figürleri Humeyni ve Hameney’in posterlerini yakarken, bazı bölgelerde de belediye binalarını işgal etti.

Kitle seferberliklerini ezmek adına kolluk güçlerinin uygulamakta olduğu yoğun şiddet (plastik ve gerçek mermi) sonucunda en az 7 kişi hayatını kaybetmişken, yaralı ve tutuklu sayıları yüzlerle ifade edilmekte. Öte yandan diktatörlük rejimi emekçi halkın iletişim kurmasını engellemek adına da internet erişimini, WhatsApp ve Instagram gibi iletişim uygulamalarını engelleme gayreti içerisinde.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, 43 yıldır iktidarda olan baskıcı, diktatöryel ve islamcı rejime karşı ayaklanmış olan İranlı kadınların ve emekçi halkın yanındayız. Ülkede bugün sürmekte olan eylemler, 2017 yılında kapitalist sömürü politikalarına karşı gelişen seferberliklerin, 2019 yılında gerçekleşen grev dalgasının, İranlı kadınların zorunlu başörtüsü yasasına karşı düzenlediği “Beyaz Çarşamba” eylemlerinin devamı niteliğinde. İran işçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı, kadın ve lgbti+ların baskıya karşı ve toplumsal cinsiyet eşitliği için, Kürt halkının kendi kaderini tayin edebilmek adına talepleri, bugün diktatörlük rejimine yönelen öfke dalgasında birleşmiş vaziyette.

Bölge karşıdevriminin en önemli güçlerinden biri olan İran rejimine karşı kadınların ve emekçi halkın vermekte olduğu mücadele tüm bölge halkları açısından da kritik bir öneme sahip. 

Uluslararası ölçekte ise, İranlı kadınların ve emekçi halkın sürdürmekte olduğu seferberlik, dünya kapitalizminin derinleşen krizine ve kitlelerin yaşam koşullarını gerileten sonuçlarına karşı mücadele eden birçok halkla aynı zemine oturmakta.

Diktatörlük rejimi karşısında talepleri ortaklaşan İran işçi sınıfının, kadın ve lgbti+ların, Kürt halkının bu mücadelesinde belirleyici olacak nokta ise, seferberlikler esnasında kitlelerin kendi öz örgütlenmelerini inşa ederek, oluşturulacak bir eylem programı çerçevesinde rejimden ve kapitalizmden kopuş yolunda kendi kaderlerini tayin edebilmesinden geçecek. İran sosyalistlerine, bağımsız sınıf örgütlerine, kadın örgütlenmelerine ve Doğu Kürdistan’da yer alan örgütlere bu anlamda önemli bir sorumluluk da düşüyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, bu perspektif doğrultusunda İranlı kadınların ve emekçi halkın mücadelesine koşulsuz desteğimizi sunuyoruz.

Uluslararası ölçekte ise tüm demokratik kitle örgütlerini, sol hareketi, sendikaları, kadın ve lgbti+ örgütlerini diktatöryel rejimin baskıları, kadın düşmanı politikaları ve artan devlet ve polis şiddeti karşısında İranlı kadınların talep ve mücadelesiyle dayanışmaya ve bunun için başta İran konsoloslukları önünde olmak üzere ortak eylemler düzenlemeye davet ediyoruz!

Kahrolsun kapitalist, diktatöryel İran rejimi!

Seferberliklere dönük şiddet ve kriminalizasyona son!

Kadınlar üzerindeki patriyarkal baskı ve kapitalist sömürüye son!

Halk rejimin yıkılmasını istiyor!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

22 Eylül 2022 

Ukrayna Bağımsız Maden İşçileri Sendikası önderi Yuri Samoilov ile söyleşi

0

İspanya Devleti kardeş partimiz Lucha Interacionalista’nın (Enternasyonalist Mücadele) Ukrayna Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın Kryvyi Rih’teki yerel önderi Yuri Samoilov ile yaptığı söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz. Samoilov, hayata geçirdikleri sınıf politikasını şu cümleyle özetliyor: “Bir yandan cephede işgale karşı, diğer yandan da Zelenski’nin işçi düşmanı reformlarına karşı savaşıyoruz.”

Lucha Interacionalista (LI): Kryvyi Rih’te durum nedir?

Yuri Samoilov (YS): Kryvyi Rih cepheye çok yakın. Coğrafi olarak çok büyük bir şehir; güneyden kuzeye dek 120 km uzunluğunda. Güneyde yaşayan işçiler çatışmaya sadece 40 km uzaklıkta ve her gün top atışlarını duyuyorlar. Her gün hava saldırısı alarmları çalıyor ama biz buna alıştık. Yüzde 100 olmasa da hemen hemen tüm fabrikalar hâlâ çalışıyor. Şehirde, çoğu Mariupol’den gelmiş olan yaklaşık 100 bin mülteci var. Şehirden ayrılmaya karar verenler kadar, buraya gelmeye devam edenler de var. Siyasi olarak durum ilginç çünkü şehrin yönetimi, işgale karşı çıkan ama eskiden Rus yanlısı olan Hayat İçin Muhalefet Platformu’nda (Yanukoviç’in partisi).

LI: Madenciler sendikası ne yapıyor?

YS: Sendikanın 1000 üyesi ordu veya Bölgesel Savunma Birimleri için seferber oldu ve sendika da onları destekleme kararı aldı. Artık düzenli ordu ile Bölgesel Savunma arasında hiçbir fark yok, hepsi ön cephede. Torunum da o birliklerden birinde. Rus ordusu onları GRAD füzeleriyle bombalıyor. Onları desteklemek ilk görev. İkincisi, hükümetin savaşın ortasında dayatmaya çalıştığı tüm işçi sınıfı karşıtı reformlara karşı mücadele etmek. Sosyal Hareket ve diğer sol ve sendika örgütleriyle birlikte sermayeden gelen bu saldırıları durdurmaya çalışıyoruz. Bugünkü zorluk, bütün sendika önderlerinin askeri seferberlikte olması. Benim durumum farklı çünkü ben 66 yaşındayım. Şimdi kadınlar sendikaların önderliğini üstlendiler ve insani yardım için çalışıyorlar. Oldukça büyük olan Metinwest ve Arcelor Metal’in fabrikalarında mülteciler için kamplar kuruldu ve oraya yemek götürüyoruz.

LI: Cephede olan bu binlerce yoldaşın durumu nedir?

YS: İlk zorluk, cepheye gönderilmeden önce yeterli eğitim almamış olmaları. Silah kullanmayı çok çabuk öğrenmek zorunda kaldılar, eğitmen eksikliği var. Ordu sözcüleri yeterli donanımları olduğunu söylüyorlar ama biz, tabandaki insanlar olarak çok şeyin eksik olduğunu biliyoruz: giysiler, çizmeler…

LI: Zelenski hükümetini nasıl görüyorsunuz?

YS: Zelenski Kryvyi Rih’te doğdu ve babası ve annesini olduğu gibi, onu da şahsen tanıyorum. Tüm cumhurbaşkanlarının başına geldiği gibi, işçilerle uğraşırsa başı belaya girecek. Bu, 2020’de bir maden grevi düzenlediğimizde zaten yaşandı: 46 gün boyunca yeraltında mahsur kaldık ve hükümet madencilerle yüzleşmek zorunda kaldı.

LI: İşçiler şimdi bir işten çıkarma dalgasıyla karşı karşıyalar.

YS: Evet, çünkü mart ayında Ukrayna Rada’sı (parlamento) savaş nedeniyle göç eden tüm mültecilerin işlerinin askıya alındığını söyleyen işçi karşıtı bir yasa çıkardı. Ve bu yasa, işçilerin işlerini nasıl geri alacaklarını açıklamıyor. Oligarklar ve çokuluslu şirketler şimdi tüm mültecilerin 1 Haziran’da işe dönmeleri gerektiğine karar verdi. Birçok insan geri döndü ama diğerleri geri dönemedi ve işini kaybetti; aynı zamanda bazıları geri döndü ancak işlerini geri almalarına izin verilmedi.

LI: Avrupa’nın geri kalanındaki sendikalara mesajınız nedir?

YS: Avrupa’daki yoldaşlarımızın doğrudan desteğine ihtiyacımız var. (…) Avrupa’da daha fazla sendikacı ile görüştükçe Ukrayna hakkında bir bilgi eksikliği olduğunu fark ettik. Bu nedenle, Ukrayna toplumunun imajı, gerçekte olandan çok farklı olabilir. (…) Ben etnik olarak Bulgar’ım ve küçük bir köyden geliyorum. Köyümde, Ukrayna’nın özgürlüğü için birkaç Bulgar öldü. Ukrayna’nın özgürlüğü için artık sadece milliyetçiler değil, aynı zamanda bu ülkenin vatandaşı olan Bulgarlar, Rumenler, Yahudiler ve Ruslar da kendilerini feda ediyorlar. Bu, halkçı bir karaktere sahip bir mücadeledir.

İUB-DE: 23 Eylül küresel iklim grevi gününde seferber olalım

0

Fridays for Future (Gelecek İçin Cumalar) tarafından çağrısı yapılan küresel protesto veya “iklim grevi”, bu 23 Eylül Cuma günü yapılacak. Bu hareket, İsveç Parlamentosu önünde kamp kuran ve iklim değişikliğini durdurmak adına karbon emisyonlarını azaltmak için acil önlemler talep eden 15 yaşındaki Greta Thunberg önderliğinde 2018’de başladı. 2019 yılında dünya çapında dört milyon öğrencinin ve insanın sokaklara döküldüğü bir “iklim grevi” yaşandı. Bu grev, her yıl eylül ayında düzenleniyor.

Bu hareket, ayrıca, aldığı az sayıdaki karara uyulmasını sağlayamadığı için BM iklim zirvelerini bir aldatmaca olarak kınıyor. Zira mevcut tabloya bakıldığında, felakete yol açacak küresel ısınmayı önlemek için 2030 yılına kadar yüzde 45’e düşürülmesi gereken fosil petrol kaynaklı karbondioksit emisyonları artıyor.

Şimdi de Ukrayna’daki savaş nedeniyle Avrupa’da gazın azalmasını bahane ederek, yeniden en berbat çevre kirletici madde olan kömürün üretimine ağırlık veriyorlar. Bir diğer büyük enerji gideri olan silah üretimini de artırdılar.

Avrupa’da bu yaz sıcaklık artışı, kuraklıklar ve orman yangınları açısından son 70 yılın en kötü yazı oldu. Latin Amerika’da da orman yangınları ve kuraklıklarla karşı karşıyayız. Ve anlaşılan o ki, petrol, kömür, gaz veya biyoyakıtların (petrole dönüştürülen sebzeler) kullanımı azaltılmazsa, bu durum daha da kötüleşmeye devam edecek.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak biz, kapitalizmin dünyadaki yaşamı yok ettiğini düşünüyoruz. Kapitalistler ve onların hükümetleri, kârlarını etkileyeceği için yenilenebilir enerjiye hiç ilgi duymuyorlar. Bu nedenle, bu felaketi önlemek için kapitalist-emperyalist sisteme son vermeliyiz; çokuluslu maden, tarım ve petrol tekellerini kamulaştıracak olan, halkın ve çevresel yıkım ile iklim değişikliğine karşı mücadelenin ihtiyaçlarına dayanan bir biçimde, demokratik olarak ekonominin planlandığı işçi-halk hükümetleri inşa etmeliyiz.

Bu stratejik yolda, yalnızca gençlerin ve emekçi ve ezilen halkların uluslararası seferberliği kirletici yakıtları kararlı bir şekilde azaltmayı ve devam eden çevresel yıkıma karşı enerji politikalarının gerçek bir dönüşümünü dayatabilir.

Bu nedenle, 23 Eylül Cuma günü için çağrısı yapılan “iklim grevi” tamamen meşru ve gereklidir. İUB-DE olarak bu küresel greve tam destek verdiğimizi ilan ediyoruz. Herkesi, her ülkedeki seferberliklere ve ortak eylemlere katılmaya çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

21 Eylül 2022