Ana Sayfa Blog Sayfa 31

Leninist ayrımcılık karşıtlığından Stalinist homofobiye

0

LGBTİ+ topluluğuna yönelik ayrımcılığa karşı mücadele, işçi hareketi ve sosyalist devrimci geleneğin kökenlerinde mevcuttur. Alman sosyal demokrasisinin lideri August Bebel (1840-1913), Alman Parlamentosu’nda eşcinselliğin suç olarak kabul edilmemesi gerektiğini savunan ilk milletvekiliydi.

Bolşevik Rusya’da Aralık 1917’de Sovyet hükümeti, eşcinsel eylemleri kınayan tüm yasaları yürürlükten kaldırdı. Moskova Sosyal Hijyen Enstitüsü, şu ifadeleri içeren bir broşür yayınladı: “Sovyetler Birliği’ndeki mevcut cinsel mevzuat, Ekim Devrimi’nin eseridir. Bu devrim, yalnızca işçi sınıfının yönetimini güvence altına alan siyasi bir olgu olarak değil, aynı zamanda bu sınıfın içinden doğan devrimlerin hayatın tüm kesimlerine ulaşması için de önemlidir. Bu mevzuat devletin ve toplumun cinsel hayata kesinlikle müdahale etmediğini beyan eder. Avrupa mevzuatının kamu ahlakına aykırı olarak sınıflandırdığı eşcinsellik, sodomi ve diğer cinsel haz biçimleriyle ilgili olarak, Sovyet mevzuatı bunları diğer herhangi bir ilişki biçimiyle tamamen aynı kabul eder.”

Ancak Stalin’in vahşi bürokratik diktatörlüğünün dayatılmasıyla tüm bu süreç tersine döndü. Kadın hakları geri alınırken (kürtajın yeniden yasaklanması), gey ve lezbiyenlere yönelik toplu zulüm başladı. Mart 1934’te eşcinselleri sekiz yıl hapis cezasına çarptıran ve “eşcinselliğin, toplumun burjuva sektörünün çöküşünün bir ürünü olduğunu” belirten bir yasa çıkarıldı. Önümüzdeki on yıllar boyunca bu, Stalinist partilerin resmi tutumu olacaktı.

Ne yazık ki, Küba Devrimi’nin liderliği de bu pozisyonu benimsedi. Eşcinseller “sapkın, yozlaşmış ve karşıdevrimci” olarak tanımlandı ve “topluma geri kazandırılmaları” için askeri birlik kamplarında çalışmaya gönderildiler. Bu (Stalinist) tutum ancak 21. yüzyılda yenilendi.

Yalnızca bazı Troçkist akımlar, özellikle de o sırada ABD’deki SWP, Fransız LCR ve Arjantin PST’si (Nahuel Moreno tarafından yönetilen ve Sosyalist Sol’un selefi) ile bağlantılı olanlar olmak üzere, militanlarının cinsel yönelimlerinde tam özgürlüğüne her daim saygı duydu. Ayrıca homofobiyi kınadılar ve LGBTİ+ların mücadelesini destekleyerek bu mücadeleye katıldılar.

İliç’te altın madenciliği faaliyeti derhal durdurulsun!

0

Erzincan İliç’te Çalık Holding ve Kanadalı SSR Mining firmasının ortaklığındaki Anagold Madencilik tarafından işletilen madende siyanür taşıyan borunun patlaması sonucunda büyük bir ekolojik yıkım yaşandı. Bölgede yaşayanlar sızıntının Karasu Nehri’ne vardığını ifade ediyor. Yaşanan büyük ekolojik yıkıma karşı ise bakanlık cüzi para cezaları ve geçici faaliyet durdurma ile yetinmekte.

Anagold Madencilik şu anda sızıntı miktarının basına yansıdığından az olduğunu ve sızıntının hemen temizlendiğini ifade etmekte. Asla güvenilemez bu beyanların yanı sıra, ifade ettikleri düzeydeki bir siyanür sızıntısının dahi hemen temizlenemeyeceği, sızıntının devam edecek ölümcül sonuçlara yol açacağı bilinmelidir. Yaşanan bu ciddi ekolojik yıkımın sorumlusu Anagold Madencilik ve ölüm saçan madenlere onay verip, bugüne değin ciddiye alınır bir denetim gerçekleştirmeyen bakanlıktır.

Her şeyden önce hasarın boyutu hakkında güvenilir bir bilgiye erişilememektedir. Sızıntının ne boyutta olduğunu bilmek, birinci derecede bir halk sağlığı sorunu olması açısından önemli olmasının yanı sıra, ekolojiye verilen hasarın telafi edilmesi adına da elzemdir. Yetkililer, daha önce atık havuzu hakkında onlarca şikâyette bulunan bölge insanları ile beraber şeffaf bir denetim gerçekleştirip sonucu kamuoyu ile paylaşmalıdır.

SSR Mining ve Çalık Holding’in kârı doğadan ve yaşamdan daha önemli olamaz. İşçi ve emekçiler için hiçbir faydası olmayan altın madenciliği faaliyeti derhal durdurulmalı, verilen tüm zararların telafi edilmesi ve bölgenin eski haline getirilmesi için gerekli tüm kaynak firmalardan tazmin edilmelidir.

Enflasyon madalyonunun ters yüzü: Ücretlere zam yapılabilir mi?

0

“Sen maaş alıyorsun, en fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin; ama ben bu iş düzelmezse eğer (…) bütün varlığımı kaybederim, bunu göze alır mıyım?”

Bakan Nebati, 13 Aralık 2021

“…enflasyonu düşürmek için çok sert tedbirler alabilirdik. Büyümeyi tercih ettik. Bu sistemden dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyor. Çarklar dönüyor.”

Bakan Nebati, 6 Haziran 2022

Hayat pahalılığı hepimizin en büyük gündemi. TÜİK’in güvenilirliği son derece sorgulanır verileri dahi yıllık enflasyonu yüzde 73,5 olarak sundu. Konut ve gıda gibi en temel ihtiyaçların fiyatları fırladı! TÜİK’e göre gıda ve alkolsüz içeceklerin yıllık enflasyonu yüzde 91,63. Yaz aylarında beklenen mazot zamlarını düşünecek olursak gıda ürünleri tarladan bedavaya dahi çıksa yalnızca nakliye maliyeti bile gıda enflasyonunu önümüzdeki süreçte artırmaya devam edecek. Bu yüzden ekmek 10 lira olur mu diye tartışıyoruz.

Enflasyonla kitlelerin sefalete sürüklenmesi ekonomik göstergenin yalnızca bir yüzü. Diğer taraftan patronların kârlarının yükseldiği görülüyor. Nasıl mı? Patronlar için sattıkları her şeyin fiyatı artarken emeğe verdikleri pay, yani ücretler enflasyonla eriyor. Örneğin, patron ocakta 5’e sattığı üründe emeğe 1 lira ödüyordu. Bugün o ürün 10 lira oldu ve emek hâlâ 1 lira! Sonuç olarak şu aşamada emekçilerin sefaleti doğrudan patronların kasalarının daha da dolmasını sağlıyor. Aynı zamanda spekülasyona çok açık olan bu sistemde para oyunları ile inanılmaz kârlar elde edebiliyor. Emekçiler sefalete itilirken özel bankaların 2022 yılının ilk iki ayındaki kârlılığı yüzde 323 arttı! Nasıl mı? Erdoğan faiz lobisine savaş açtığını söyleyerek Merkez Bankası’nın kredi faizini yüzde 14’e düşürdü. Özel bankalar, emekçilerin vergileri ile dolan Merkez Bankası’ndan yüzde 14 faizle kaynak alıp, maaşı yaşamaya yetmediği için kredilere yönelen emekçileri yüzde 25’in üzerinde bir faizle borçlandırıyor. Bu sayede özel bankaların faiz gelirleri yüzde 171 artıyor!

DİSK-AR’ın “Sermaye Büyüdü, Emek Küçüldü” başlıklı araştırmasının söylediğine göre son iki yıl içinde emeğin tüm üretilen zenginliklerden aldığı pay yüzde 20 azalırken, aynı zaman içerisinde bir avuç sermayedarın geliri, on milyonlarca emekçinin toplam gelirinin 2 katı kadar arttı. Buradan bizim çıkarmamız gereken sonuç şu: Türkiye’de herkesin insanca yaşamasını sağlayacak bir özkaynak var.

Hükümet bu gerçeğin fazlasıyla farkında ve asgari ücret zammı tartışmasında ikiyüzlülük yapıyor. Hükümet sorunu çözmenin değil, zammı bir seçim yatırımı olarak değerlendirmenin derdinde.

Aralık ayında asgari ücretin 2825 TL’den 4250 TL’ye çıktığını müjdeleyen Erdoğan “Asgari ücret artışı son 50 yılın en yüksek rakamını ifade eden yüzde 50 seviyesinde gerçekleşmiştir” diyerek övünüyordu. Ancak gerçeğin ne olduğunu bugün görebiliyoruz. Türk-İş’e göre zamdan beş ay sonra asgari ücret açlık sınırının neredeyse 2 bin lira altında kaldı!

Bugün AKP’ye doğrudan bağlı olan tüm yayın kuruluşlarında temmuzda asgari ücrete yeni bir zammın yapılacağı konuşuluyor. Bir önceki deneyimimizden ve Nebati’nin açıksözlülüğünden anlıyoruz ki zam yapılsa dahi gelirimiz hemen eriyecek ve ikinci bir vurgun döngüsüne gireceğiz.

Her şey çok net ve son sözü bizim mücadelemiz söylemeli: Tüm ücretlerin her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılması, tamamı soyguncu olan bankaların kamulaştırılması insanca bir yaşam için taleplerimizin ön sıralarında yer almalı.

İspanya sınırında göçmen katliamı: “Polis şiddetine son!”

0

İspanya ve Fas sınırı arasında yeni bir göçmen katliamı yaşandı. Cesetlerin üst üste yığıldığı korkunç görüntülerin ortaya çıktığı bu olaylara ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in İspanyol devleti partisi Enternasyonalist Mücadele’nin yaptığı açıklamayı paylaşıyoruz.

24 Haziran sabahı Melilla sınırını geçme girişimi gerçekleşti. Özerk Şehir Yönetimi’nin açıklamasına göre, çoğunluğu Sudan ve Çadlılardan oluşan yaklaşık 2000 kişi sınıra yaklaştı ve 500 kişi sınırı geçmeye çalıştı. Özerk Şehir Yönetimi tarafından Göçmenler için Geçici Kalma Merkezi’ne yönlendirildikten sonra komiserliğe götürüldüler.

İspanyol devleti ve Fas’ın güvenlik güçlerinin polis şiddeti 37 gencin ölümüne ve 300’den fazla kişinin hastanelere gönderilmesine neden oldu. Yaralı sayısı o kadar fazlaydı ki bölgedeki tüm hastaneler doldu.

İspanyol devleti ve Fas’taki insan hakları savunucularının daima gündeme getirdiği gibi göçmenlerin fiziksel şiddete, saldırganlığa, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelelere maruz kalmasına bu kez Fas kolluk güçlerin tarafından tutuklanan kişilerin yere atılmış ve yığılmış halde bulunan cesetlerinin olduğu görüntüler eklendi.

Bu olay, Madrid ve Rabat arasındaki son diplomatik krizin, İspanya hükümetinin Batı Sahra’daki çatışmada Fas Krallığına destek vermesiyle sonlanmasının ardından gerçekleşti.[1]

Çoğunluğu batı ve orta Afrikalı siyahlardan oluşan göçmenlerin zorla tutulduğu yerleşimlerde maruz kaldıkları muamele katlanılması imkânsız bir noktaya geliyor. Fas devlet güçlerinin dağlarda hayatta kalmaya çalışan insanlara yönelik benzeri görülmemiş şiddet olaylarına ilişkin pek çok belge açığa çıkıyor. Her geçen gün daha fazla insan tutuklanıyor.

Göçmenlere dönük bu baskı sınırın her iki tarafında, hem İspanyol devletinin hem de Fas’ın topraklarında yaşanıyor.

Enternasyonalist Mücadele olarak İspanyol ve Fas polis güçlerinin saldırısını şiddetle kınıyor ve şunları talep ediyoruz:

-İnsan haklarının herkes için bütünüyle garanti altına alınması

-Fas ve İspanyol devletindeki tedhişin sorumlularının cezalandırılması için bu iki ülkedeki insan hakları örgütlerinden, mağdurlardan ve ailelerinden oluşacak bir araştırma komisyonunun kurulması.


[1] Fas Krallığı Batı Sahra’da Sahra halkının kendi kaderini tayin hakkı ve bağımsızlık için sürdürdüğü mücadele karşısında çok uzun yıllardır baskı ve şiddet politikaları uyguluyor. Kendisini “İspanya tarihinin en ilerici hükümeti” olarak sunan PSOE-Podemos hükümeti, Fas Krallığıyla yaptığı bu anlaşmayla, Fas’ın Sahra halkına dönük şiddet politikalarına onay vermiş oldu (çevirmen notu).

Kolombiya’da Gustavo Petro’nun zaferi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela seksiyonu Özgürlük ve Sosyalizm Partisi’nin (PSL) önderlerinden Miguel Ángel Hernández’in Kolombiya’daki seçim sonuçlarına dair kaleme aldığı değerlendirme yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Gustavo Petro, Kolombiya’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda sağcı işadamı Rodolfo Hernández’in %47,33’üne (toplam 10.381.504 oy) karşı %50.44 (toplam 11.115.965 oy) ile kesin bir zafer elde etti. Bazı anketörler “Trumpçı” Rodolfo Hernández’in kazanabileceğini iddia etmişlerdi. Bu seçim zaferi Latin Amerika’da ve dünyada yankı uyandırdı. 

Petro’nun ve Tarihsel Pakt ittifakının zaferi, solcu olduğunu söyleyen ve geçmişte gerilla olan birinin cumhurbaşkanlığına gelmesi açısından eşi benzeri görülmemiş bir olay ve büyük bir siyasi öneme sahip. Özellikle de Kolombiya’nın tarihi boyunca emperyalizm yanlısı muhafazakâr ve liberal sağ tarafından, son 20 yıldır da Uribist (1) politikalarla yönetilen bir ülke olduğunu düşünürsek bu önemi anlayabiliriz. Kolombiya gibi bir ülke için düşünmesi bile zor bir başka önemli gelişme de ilk kez Afroamerikalı bir kadın olan Francia Márquez’in yeni başkan yardımcısı olması. 

Önceden de belirttiğimiz gibi, Gustavo Petro’nun zaferi Kolombiya halkının geçtiğimiz yılın Nisan ayından itibaren Iván Duque’ye karşı yürüttüğü, bu süre zarfında ülkeyi kasıp kavuran isyanının bir yansımasıdır. Ayrıca, Kolombiya halkının yaşam koşullarını değiştirme arzusunun yanı sıra halk tarafından yanlış pozitiflerin (2), paramiliter şiddetin ve Amerikan emperyalizmine teslimiyetin sembolü olarak görülen baskıcı rejim Uribizmi yenme isteğinin bir tezahürüdür. 

Gustavo Petro’nun aldığı kitlesel oylarda dikkate değer olan nokta, bu durumun aslında işçi sınıfının, gençlerin, kadınların, yerlilerin, yani Kolombiya’da geçtiğimiz yıl seferber olan herkesin solun içinde bulunduğu kritik durumdan bir çıkış aramasının bir dışavurumu olmasıdır.

Kolombiya’da yeni hükümetten büyük beklentilerin olacağı bir dönem başlıyor. Nüfusunun yüzde 70’i yoksulluk ve yüzde 12,2’si aşırı yoksulluk içinde yaşayan, Latin Amerika’nın en eşitsiz ülkelerinden biri olan Kolombiya’da ciddi toplumsal sorunların çözülebileceğine dair beklentiler var. Tıpkı Peru’da Pedro Castillo veya Şili’de Gabriel Boric’in ülke yönetimine gelmesinde olduğu gibi, Kolombiya halkı Petro’nun zaferini olumlu buluyor. 

Buna karşın, cumhurbaşkanı olarak yaptığı ilk konuşmada Petro çok netti: “Biz kapitalizmi geliştireceğiz”. Böylelikle, sözde demokratik ve üretken olan, spekülatif olmayan bir kapitalizmden bahsederek onu yumuşatmış ve kampanya sırasında dile getirdiği gibi üretim araçlarının özel mülkiyetini koruyacağını tasdik etmiş oldu. Ayrıca Biden’in emperyalist hükümetiyle diyalog içerisinde olacağını da belirtti. 

Başka bir deyişle, Petro ekonomiyi büyük toprak sahiplerinin, büyük kapitalist ve finans gruplarının ve büyük ulusötesi şirketlerin elinde tutmaya devam ederek Kolombiya’daki sömürüyü olduğu gibi devam ettirecek. 

Bu durum, Kolombiya halkı, işçileri, köylüleri ve gençleri için çözüm olmayacaktır. Bu nedenle, Kolombiya halkının Petro hükümetinden beklenti içinde olmanın ötesine geçerek geçen yıl olduğu gibi işçilerin ve halkın talepleri için mücadeleye devam etmesi gerektiğini söylüyoruz.

Yeni Petro hükümetine dönük umutları anlıyoruz, ancak Kolombiyalı emekçilere karşı açık sözlü olmalıyız. Ne yazık ki Petro’nun hükümeti de aynı Şili’deki Boric, Peru’daki Castillo ve Brezilya’da olası bir Lula hükümeti gibi sınıf uzlaşmacı bir hükümet olacak. Bu ikiyüzlü hükümetler bir yandan halktan bahsederken diğer yandan burjuvaziyle ve ulusötesi şirketlerle anlaşmalar yapıp, kemer sıkma politikaları  uygulamaya devam ederler. 

Geçen yılın Nisan ayında sokaklara dökülen gençlerin, yerli halkın ve işçilerin beklenti ve umutlarını anlıyoruz. Onlara, seferber olmaya devam etmemiz gerektiğini ve hükümetten çözüm üretmesini beklemememiz gerektiğini söylüyoruz.

Toprak reformu talebi, IMF’den ve ulusötesi şirketlerden kopuş talebi, maaşlar, sağlık ve eğitime yönelik talepleri, isyana katıldığı için tutuklananların serbest bırakılması talebi, korkunç çevik kuvvet birimi ESMAD’ın tasfiye edilmesi ve paramiliter şiddetin durdurulması talebi gibi geçen yılki isyana ilham veren talepleri dile getiren emekçilerin bu talepler etrafında örgütlenmesi gerekiyor.

Devrimci sosyalistler olarak Kolombiya’da hakiki bir yapısal değişim için verilen mücadeleye inanıyoruz ve bu da bir işçi ve emekçi hükümetinden başka bir şey olamaz. Bu perspektifle Kolombiya halkının Petro hükümetine güven duymaksızın seferberliğe devam etmesi gerektiğini dile getiriyoruz. 

(1) Eski sağcı cumhurbaşkanı Alvaro Uribe’nin politikaları çerçevesinde şekillenen ideolojiyi ifade etmek için kullanılır. Uribe dönemi, neoliberal politikaların hız kazandığı, iktidarın gücünü FARC karşıtlığını temel alan bir popülizmden kazandığı bir dönemdir. Yanlış pozitifler skandalı bu dönemde gerçekleşmiş, binlerce sivil ordu tarafından öldürülmüştür. Bir önceki devlet başkanı Duque, Uribe’nin mirasçısı olarak kabul edilir. 

(2) “Yanlış pozitifler” (falsos positivos) skandalı, Kolombiya’da hükümet ile FARC ve ELN’nin gerilla güçleri arasındaki silahlı çatışmanın bir parçası olan bir dizi cinayetti. Ordu mensupları, terfi almak adına ölü sayısını yüksek göstermek istediklerinden zayıf veya zihinsel engelli sivilleri öldürüp onları savaşta öldürülen gerillalar olarak yetkililere sundular. Skandalın adı, mevcut olmayan bir durumu yanlış bir şekilde tespit eden bir testi tanımlayan “yanlış pozitif” teknik terimine atıfta bulunur. 

Ekvador: Emekçi ve yerli halkın kitlesel mücadelesi

0

CONAIE (Ekvador Yerli Milliyetler Konfederasyonu), öğrenci ve mahalle örgütleri ve Birleşik İşçi Cephesi (FUT), Lasso’nun neoliberal, emperyalizm yanlısı hükümetine, ekonomik ve baskıcı tedbirlerine karşı sokakları ele geçiriyor.

Ayın 13’ü, pazartesi gününden itibaren yol kesme eylemleriyle CONAIE tarafından çağrısı yapılan süresiz grev başladı. Üniversite öğrenci örgütleri Quito’da gösteri yapmak için sokağa çıktılar. Ulusal Eğitimciler Birliği, Halk Cephesi ve Birleşik İşçi Cephesi sonraki günlerde gösteriler yapacaklarını duyurdular. Yaku Pérez liderliğindeki siyasi örgüt Somos Agua (Biz Suyuz) da kitlesel protestoya desteğini ifade etti ve yürüyüşlere katıldı.

Protestoları ateşleyen gerçek, 2019’daki kitlesel yerli isyanında olduğu gibi, akaryakıt fiyatlarındaki %50’den fazla artış oldu. Bir yakıt üreticisi ve ihracatçısı olan Ekvador’da yerel akaryakıt fiyatları IMF’nin emriyle “serbest bırakıldı”. Ülke bir ekonomik kriz yaşıyor. Bunun yanında temel ihtiyaç maddelerinde zam, ormanları ve su kaynaklarını yok eden hafriyatçı madencilik faaliyeti, yoksullukta artış, işsizlik, işgücünün esnekleştirilmesi, kayıtdışılık ve sefalet ücretleri deneyimliyor. Ayrıca ülkede uyuşturucu kaçakçılığını kontrol eden mafyalar arasındaki kriz ve cezaevlerinde yüzlerce ölüme sebebiyet veren şiddet sürüyor.

Banker Lasso’nun neoliberal hükümeti, IMF’nin dış borç ödeme, çokuluslu şirketlerin ve bankacıların kârlarını koruma ve krizi işçilerin üzerine yıkma emirlerine uyuyor. Üstelik, Correo liderliğindeki muhalefet tarafından da desteklenen ve askeri baskıyla ve hatta “terörizm” olarak adlandırılan kitle protestolarını bastırmak için ateşli silah kullanımına izin veren yakın tarihli bir “Şiddetin Meşru Kullanımına İlişkin Kanun” gibi baskıcı önlemleri uyguluyor. İki hafta önce, terörist olmakla suçlanan Guevarist Toprak ve Özgürlük Hareketi üyesi 8 militan tutuklandı. Ve bu pazartesi, ayın 13’ünde, CONAIE’nin üst düzey lideri Leonidas Issa tutuklandı ve “kamu hizmetlerini kesintiye uğratmaktan” yargılandı. 20 öğrenci ve köylü de protestolarda tutuklananlar arasında.

Yürüyüşlerde ve yol kesme eylemlerinde akaryakıt fiyatlarının düşmesi talep ediliyor. Eylemlerde aynı zamanda şu talepler öne çıkıyor: Orantısız bir şekilde artan ve spekülatörlerin etkin kontrolünde olan gıda fiyatlarının düşürülmesi; doğayı yok eden madencilik faaliyetlerinin ve özelleştirmelein durdurulması; ailelerin borçları için mali sistemde 1 yıllık moratoryum ilan edilmesi; çiftlik ürünlerinde uygun fiyatlar; istihdamın artırılması ve işçi haklarının iyileştirilmesi; yerlilerin topraklarında ve su kaynaklarında madenciliğe son verilmesi; stratejik sektörlerin özelleştirilmesinin durdurulması; sağlık ve eğitim için acil bütçe artışı; kamu üniversitelerine serbest giriş hakkı; daha fazla borçlanmanın ve dış borç ödemelerinin durdurulması. Bunun yanında mücadele, baskıcı yasalara karşı ve mahkûmlara özgürlük talebiyle de veriliyor. Eylemlerde “Hepsi gitsin!” ve “Lasso defol” sloganları atılıyor.

Kazanmak ve gerçek bir değişim sağlamak için, emekçi halkın bu güçlü seferberliğini birleştirmek ve koordine etmek gerekiyor. Aynı zamanda mücadele içindeki örgütlerin birliğini sağlamak ve işçilerin, emekçilerin, yerlilerin ve öğrencilerin taleplerini ortaklaştıracak bir program geliştirmek ve bu programın gerçekleşmesini mümkün kılacak bir ekonomik planın hazırlanması büyük bir aciliyet taşıyor. Bu anlamda Ekvador, yerli, halk ve işçi örgütlerinin temsilcilerinden oluşan Halkların Ulusal Meclisi gibi önemli bir geleneğe sahip. Bu meclis 2005 ve 2019’daki politik kriz dönemlerinde bir araya gelmişti. CONAIE’nin, FUT’un ve mücadele içindeki diğer örgütlerin liderlerinden bu birliğin ve Halkların Ulusal Meclisi’nin toplanmasını sağlamak talebini tabandan yükseltmek gerekiyor. Çünkü ancak bu şekilde Lasso hükümetini ve IMF’yi gönderecek ve Ekvador’un emekçi halk tarafından yönetilmesini sağlayacak bir program gerçeklik kazanabilir.

İDP bildirisi: Onur Haftası yasaklanamaz!

0

Tek Adam rejimi, LGBTİ+ hareketine dönük kriminalizasyon ve nefret politikalarını sürdürüyor, LGBTİ+ düşmanlığını ve ayrımcılığı körüklüyor. Son olarak iktidar, bu sene 30. yılını kutlayacağımız İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nı ve 20. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü hedefleyerek etkinlik yasağı getirdi. İDP olarak, “Onur Haftası yasaklanamaz! LGBTİ+lara dönük baskılara son!” diyoruz. İktidarın LGBTİ+ mücadelesini engelleme girişimleri karşısında mücadelelerinin yanındayız.

• LGBTİ+ların maruz kaldıkları ayrımcılığa, dışlanmaya ve marjinalleştirmeye hayır!
• Cezasızlık politikalarına, iyi hal indirimlerine son! Kadın ve LGBTİ+ cinayetleri nitelikli hal sayılsın!
• Mülteci LGBTİ+lar da dahil olmak üzere tüm LGBTİ+ların çalışma, sağlık gibi kamusal haklardan eşit bir şekilde yararlanabilmelerini sağlayacak, LGBTİ+ları her alanda güçlendirecek politika ve düzenlemeler için bütçe ayrılsın!
• Anayasa’nın eşitlik ile ilgili 10. maddesine “cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim” ibaresi eklensin!
• Seks işçiliğine dair oldukça dar kapsamlı olan yasanın yeniden düzenlenmesi, kapsamının genişletilmesi, sektörde çalışan işçilerin güvenceli, sigortalı ve sendikalı çalışma hakkının tanınması gerekmekte. Seks işçilerinin çalışmaları için ayrılmış, güvenli alanlar belirlensin!
• İşyerlerinde LGBTİ+ kotası, trans+lara emek kotası!
• Translara, tıbbi müdahale dönemini ve sonrası kapsayacak şekilde ücretli izin hakkı tanınsın!
• Başta uyum sürecine giren translar olmak üzere tüm LGBTİ+ların işyerlerinde şiddete ve mobbinge uğramalarını önleyecek, haklarını koruyacak düzenlemeler acilen yapılsın! İşyerlerinde toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın ve şiddetin önüne geçmek için zorunlu eğitimler verilmeli. Bu ve benzeri düzenlemeleri öngören ILO 190 Sözleşmesi imzalanıp etkin uygulansın!
• Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Nefrete inat yaşasın hayat!

DHL işçisi ile söyleşi: “İşçi sendikasıyla güçlüdür”

0

DHL Lojistik ile TÜMTİS sendikası arasında yapılan ve 01 Ocak 2022-31 Aralık 2023 dönemini kapsayan 5. Dönem Toplu İş Sözleşmesi (TİS) geçtiğimiz günlerde anlaşmayla sonuçlandı. Bu anlaşmaya göre, birinci yıl çıplak ücretlerde net yüzde 45 oranında; ikramiye ve sosyal haklar dahil yüzde 63 ila yüzde 95 oranında değişen oranlarda zam alındı.

Şubat ayı boyunca sefalet zamlarına karşı insanca yaşayacak bir ücret talebiyle ardı ardına gelen işçi eylemlerinin ortasında imzalanan bu TİS, garanti altına aldığı zam oranı ve ilave haklar göz önüne alındığında bu süreçte sendikalı olmanın ve sendikalı, güvenceli bir iş talebinin önemini açıkça yeniden ortaya koyuyor. Hem ekonomik krize ve emekçilerin mevcut koşullarına hem de imzalan TİS’e ve sendikal örgütlülüğe ilişkin olarak bir DHL işçi temsilcisi ile konuştuk.

Ne kadar zamandır DHL’de çalışıyorsun? Daha önce sendikalı bir işyerinde çalışmış mıydın?

14 yıldır DHL’de çalışmaktayım. Daha önce çalıştığım işyerlerinde sendika vardı.

Önceki deneyimlerinle karşılaştırdığında sendikalı bir işyerinde çalışmanın faydalarını neler olarak görüyorsun?

Önceki deneyimle değil ama DHL’de çalıştığım süreyi ikiye ayırmak gerekiyor. Sendikadan önce ve sendikadan sonra olmak üzere daha doğru bir karşılaştırma olacaktır. Sendikadan önce yöneticiler istedikleri kişiye istedikleri zammı veriyorlardı. Her şey tamamen yöneticilerin insafına kalmıştı. Çalışıp çalışmamanıza bakılmıyordu; yeter ki yöneticilerle aranız iyi olsun, iyi zam alırsınız ve kalıcı olursunuz. Ayrıca sendikamız ilk sözleşmede yaklaşık 800 taşeron işçiyi kadroya aldırdı ve işyerinde taşeron çalışmaya son verdi. DHL Lojistik’te artık taşeron yok. Sendikadan sonra tamamen bir eşitlik geldi. Zamlar eşit oranda yapılmakta. Çalışanın işine sahip çıktığı bir ortam oluştu. Her sözleşme artan ücretlerle ve sosyal haklarla daha iyi bir seviyeye geldi. Sendikalı olduktan sonra eşitliğin geldiği, gönül ilişkilerinin bittiği bir süreç başlamış oldu. En önemlisi ise sosyal hakların olması ve her sözleşmede üzerine koyarak ilerlemesi, sendika olmasının önemini bir kez daha gösteriyor. İşçi sendikasıyla güçlüdür.

Pandemi ve ekonomik krizin iç içe geçtiği son iki yıl, işçiler için faturayı her anlamda ağırlaştırdı. Güvencesizliği, yoksulluğu derinleştirdi. Bu açıdan, son iki yılın hayatında etkileri neler oldu? Seni en çok zorlayan ne oldu?

Burada da yine sendikalı olmamızın avantajlarını yaşadık. Evet, çok zor bir süreçti. Birçok işveren işçilerini çıkardı; restoran, otel, kafe gibi sektörler çok etkilendi. Bazı sektörlerde tam tersi işlerde artış oldu ama sendikalı olmadıkları için güvencesiz, çalışma koşullarının aşırı düzensiz olduğu bir durumla karşılaştılar. Bu süreçte iğneden ipliğe her şeye zam gelmesi, üretimin azalması ve yanlış ekonomi modelleriyle uğraşmanın bedellerini hem pandemide hem de pandemiden çıkışta çektik ve çekiyoruz da. Bu süreçte biz işçilerin birleşerek örgütlü bir mücadele etmekten başka şansımız yok.

Düşen alım gücü, eriyen ücretler derken yakın zamanda bir TİS sürecini geride bıraktınız. Bu TİS sürecine işçiler olarak hangi taleplerle ve ne kadar dahil oldunuz?

Aslında bizim sendikamızın bir geleneği var, üyelerinin (işçilerin) seçmiş olduğu işçi temsilcileri TİS görüşmeleri sonuçlanana kadar o masada bulundurur ve onlara söz hakkı verir. Bu da masadaki zorluğun, taleplerin nasıl karşılandığının görülüp işçilerle beraber kenetlenip iyi bir sözleşme dönemi geçirilmesini sağlar. Ve doğru bilgi analizi yapılmış olur. Bu süreç boyunca işyeri temsilcileri bütün TİS görüşmelerine dahil oldu ve işçilerin iradesini yansıtacak şekilde masada bulundu; aynı zamanda her bir TİS görüşmesinin ardından TÜMTİS işyerlerine uğrayarak yapılan son görüşme hakkında bilgilendirme yaparak işçilerden dönüşler ve fikirler aldı. Görüşmeler bu şekilde devam etti.

Bu dönem yapılan sözleşmemiz bence diğer dönemlerden çok daha iyi ama malum ülkemizin ekonomisi, döviz kurunun artması, TL’nin alım gücünün düşmesi karşısında ne kadar iyi bir sözleşme imzalasanız da şu an ülkenin bulunduğu ekonomik krizde yorum bile yapamaz hale geliyorsunuz. Sözleşmeden bahsederken bence ücret konuları çok iyi bir seviyeye geldi ama en önemlisi TİS’te bulunan 3 madde. Bu önemli maddeler alım gücümüz bu zor dönemde artıracaktır:

1. Sözleşmenin devam ettiği süreçte asgari ücrete bir artış olursa aynı oranda ücretlere de yansır, aradaki fark korunur.

2. Yıl sonu enflasyonu baz alınarak yapılan artış eğer asgari ücrete gelen zam oranından düşükse asgari ücrete gelen oran uygulanır.

3. Her yıl kıdem farkı konularak zam oranı ondan sonra yapılır.

İmzalanan TİS anlaşmasında sizi memnun etti mi, beklentilerinizi karşıladı mı? Neden?

Evet memnun etti fakat malum ekonomik koşullar, krizler, yanı başımızda Ukrayna-Rusya savaşı olması bizleri ülke olarak da etkiliyor, işçi olarak da etkiliyor. Her gelen günün geçen günü arattığı dönemler geçiriyoruz. Keşke dünyadaki bu saçma savaşlar sona erse.

Yeni TİS ile birlikte ücret artışının, ekonomik kriz karşısında alım gücünü korumaya yeterli olacağını düşünüyor musun? Ya da başka ne tür önlemler olması gerektiğini düşünüyorsun?

Ücretimde iyi bir oranda artış oldu ama alım gücümüz her geçen gün daha da azalmakta. TİS’i ne kadar iyi yaparsanız yapın ülke ekonomisinin bu kadar kötüye gitmesi karşısında duramazsınız. Bu da sendikanın değil siyasetçilerin beceriksizliğinden kaynaklıdır. Çözüm önerim bence üç ayda bir enflasyon oranında iyileştirme yapılmalı. Aksi takdirde hiçbir şeyin bir önemi kalmıyor. Ve ayrıca bizim sendikamız gibi işçiden yana tavır alan sendikaların birleşerek yeni bir mücadele hattı örmesi gerekir.

Şubat ayı boyunca birçok işyerinde işçiler kendilerine dayatılan sefalet zamları karşısında ücretleri için eyleme geçtiler. Bir kısmında aynı anda sendikalılaşma mücadelesi de sürüyor. Bu eylemleri nasıl değerlendiriyorsun?

Bu eylemlerin geç yapılan eylemler olduğunu düşünüyorum. Geç de olsa böyle onurlu bir mücadeleye kalkışan işçi sınıfının kazanacağını düşünüyorum çünkü bıçak kemiğe dayandı. Her işçinin sendikasıyla buluşmasını, bilinçli bir mücadele örneği sergilemesini diliyorum. Kazanımlar er ya da geç mutlaka elde edilir.

Şu anda sizinle aynı sektörde devam eden bir sendikalılaşma mücadelesi var: Yemeksepeti depo işçilerinin mücadelesi. Sendikalı bir işçi olarak, onlara ne söylemek istersin?

Belki ilk önce çekinecekler, belki sabırsızlanacaklar, yorulacaklar, psikolojileri bozulacak ama onurlu bir mücadele her zaman TİS’le sonuçlanır. Toplu iş görüşmeleri başlayınca kendileriyle gurur duyacaklar. Buradan son sözüm de “zafer direnen emekçinin olacak”. İşçi olarak sonuna kadar yanlarındayız. İnançlarını yitirmesinler, kazanacaklar.

Dört olay, bir hakikat: Demokratik devrim tamamlanmalı

0

Osmanlı Devleti’nde, 1908 Devrimi’yle oluşturulan parlamentonun (Meclis-i Mebusan) açılması gibi gelişmelere rağmen, henüz oluşmakta olan Türk kapitalizminin sınırlılıkları dolayısıyla, 1908 Devrimi tamamlanamamış bir demokratik devrim olarak yaşandı. Demokratik devrimin görevlerini tamamlamadan kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bu karakteri sebebiyle politik özgürlükler, ulusal sorun ve toprak sorunu gibi birçok temel sorunu çözemedi. 1900’lerin başından bu yana çözülemeyen bu sorunlar hayatımızda hâlâ hissettiğimiz, her anımızda karşımıza çıkan sorunlar olarak çözülmeyi bekliyor ve çözülmediği sürece de ezilenlerin ve emekçilerin hayatını zindan etmeye devam ediyor.

Bu minvalde, geçtiğimiz ay içerisinde gerçekleşmiş olan ve demokratik görevlerin tamamlanmamış olmasıyla ilişkili dört olaya dikkat çekmek istiyorum.

İlk olay Boğaziçi Üniversitesi’nde eğlenen bir grup öğrencinin videosunun iktidar medyası Yeni Şafak tarafından sızdırılmasıyla yaşandı. Videoda “Dikkat dikkat! Allah konuşuyor” ifadesini kullanan Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi, ismiyle birlikte hedef gösterildi. Kamuoyu, hedef gösterilen öğrenciye savcılık tarafından soruşturma açıldığından, bir TRT muhabirinin video yayınlandıktan hemen birkaç saat sonra attığı tweet’le haberdar oldu.

İkinci olaydaysa Kadir Has Üniversitesi öğrencisi bir gencin Mustafa Kemal’in Kabe’ye oturduğunu gösteren bir fotoğrafı paylaşması sebebiyle hedef tahtasına oturtulmasına şahit olduk. Yine hedef göstermeler sonrası bu genç hakkında da soruşturma başlatılmasıyla yetinilmeyerek akabinde gözaltı işlemi de gerçekleştirildi.

Üçüncü olayda Antalya’nın Serik ilçesinde bir lisede okuyan öğrencilerin Kuran’a ayaklarıyla vurdukları bir video sosyal medyaya düştükten sonra üç öğrenci hakkında savcılık soruşturma başlattı ve öğrencilerin örgün öğretim hakkı ellerinden alındı. Bu demek oluyor ki verilen cezaya göre, Kuran’ı tekmeleyen öğrenciler artık sadece açık liseden eğitim görebilecekler veya eğitim alamayacaklar.

Bu üç olayda da laik bir devlet olma iddiasında olmasına karşın Türkiye Cumhuriyeti’nin aslında laiklik anlayışının dinle devlet işlerini ayırmak olmadığı, aksine dini kontrol ederek emekçi sınıfları sevk ve idare etmek olduğu tekrar açığa çıkmaktadır. Dini değerleri aşağılama (TCK 216/3) adı verilen yasa yoluyla demokratik haklara dönük önleyici yaklaşımlar ve siyasal gericilik, kimi zaman bu yasanın kapsamına dahi girmeyen olayları bu suç kapsamına sokmaya çalışmaktadır.

Burada ikirciksiz bir tutum alınması elzemdir. Dini değerlere veya toplumun sözde “değerlerine” uygun olmayan davranışları cezalandırmaya çalışan rejim ve onun yargısına karşı durulması, yarım kalan demokratik devrimimizin görevlerini tamamlamak için kritik önemde olacaktır. Bu gibi hadiselerde devrimci Marksistler olarak sessiz kalmamız yahut toplumun hassasiyetlerini gözetmek uğruna yukarıdaki hadiseleri siyaset dışı olaylar olarak görmemiz doğru olmayacaktır. Çünkü biz militan ateizm ve din düşmanlığı dahil olmak üzere her türlü din eleştirisinin meşru olduğunu savunmaktayız. Bu yüzden de genel olarak dinlere, özel olarak da yaşadığımız coğrafya hasebiyle İslamiyet’e karşı hakaret addedilen yukarıdakine benzer hadiselerin demokratik haklar kapsamında ele alınması gerektiğini bulunduğumuz her alanda ifade etmeli ve bu hakların tanınması için mücadele etmeliyiz. İlk olarak da dini değerleri aşağılama diye bir suç olamayacağını, bu yüzden de TCK 216/3’ün iptalini talep etmek yerinde olacaktır.

Yazıda değineceğim son olay ise şu: Sosyal medya fenomeni olan trans deneyimli Mükremin’in bir süredir hamile mizanseniyle videolar yayınlarken en sonunda da doğum mizanseniyle kucağında bir bebekle yayınladığı video tartışmalara sebep oldu. Bu olaydan sonra sosyal medya fenomeni Mükremin hedef gösterildi ve savcılık hakkında soruşturma başlattı. Bu hadise ilk üç olaydan biraz daha farklı çünkü dini değerleri aşağılama nedeniyle değil toplumun “değerlerinin”, özellikle kutsal (!) olan anneliğin aşağılanması gerekçe gösterilerek Mükremin’e soruşturma başlatıldı. Gerekçesi yukarıdaki olaylardan farklı gibi gözükse de son kertede “genel ahlaka”, toplumun “değerlerine” aykırı davranışların ve yaşam tarzının cezalandırılmaya çalışıldığı söylenebilir.

Bu dört olayda da gözüken ortak nokta olarak dinci ve patriyarkal Türk kapitalizmine karşı tehdit oluşturabilecek yaşam tarzlarının görünürlüğünün artmasına karşı rejimin bekçisi olan mevcut hükumet baskı yoluyla toplumu genel olarak sindirmeye çalışıyor. Gelenekler ve inançlar hakkındaki hassasiyetlerin tarih boyunca ezilenlerin ve emekçilerin aleyhinde bir araç olarak kullanıldığını da akılda tuttuğumuz takdirde, yaşadığımız coğrafyada yarıda kalmış demokratik devrimin tamamlanması da ancak işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadelesiyle gerçekleşecektir.

Göçmen düşmanlığına karşı basın açıklaması: “Irkçılık Öldürür, Dayanışma Yaşatır”

0

Tırmandırılan göçmen düşmanlığına ve ırkçılığa karşı Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin çağrısıyla 18 Haziran cumartesi günü Kadıköy Süreyya Operası önünde basın açıklaması düzenlendi. Basın açıklamasına destek veren kişi ve kurumlar, “Irkçılık öldürür, dayanışma yaşatır” pankartı arkasında bir araya geldi. 20 Haziran Dünya Mülteci Günü vesilesiyle gerçekleşen basın açıklamasında “Sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz özgür bir dünya” vurgusu öne çıktı ve Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin mülteci hakları ve ırkçılık karşısında somut talepleri aktarıldı.

Basın açıklamasından:

“…Birlikte eşit bir yaşamın inşası, sermaye için bir maliyet olarak görüldüğünden, rejiminse çıkarlarıyla bağdaşmadığından, oluşan toplumsal sorunların ve krizlerin faturasını, iyice güvencesizleşen göçmenler ve işçi sınıfı göğüslemek durumunda kalmaktadır.

İktidar yaygınlaşmasına göz yumduğu göçmen karşıtlığı, işsizlik ya da enflasyon gibi sorunların göçmenlere fatura edilmesini sağlayarak, işçileri yerli ve göçmen diye bölerek sermayenin de onun siyasal sözcülerinin de ekmeğine yağ sürüyor. Türkiye’de muazzam bir yoksullaşmaya neden olan krize karşı emekçilerin tepkileri, göçmen karşıtlığı ile saptırılmaya, yozlaştırılmaya çalışılıyor. Göçmen karşıtlığı emekçi düşmanlığının kamufle edilmiş bir biçimi olarak işlev görüyor.

Özellikle son dönemde artan, göçmenlere karşı ırkçı saldırılar ve cinayetler karşısında iktidar gerekli tedbirleri almamakta, yaptırımları uygulamamaktadır. Diğer sistem partileri ise yaklaşan seçimlerin de etkisiyle göçmenleri araçsallaştırarak ırkçılığın yayılmasına hizmet etmekte ve bu anlamda yaşanan ırkçı saldırıları da teşvik etmektedirler.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi olarak bu durumu kabul etmiyoruz. Bu basın açıklaması vesilesiyle, birlikte eşit bir yaşamı olanaklı kılacak ve bunun için birlikte mücadelenin zemini olabilecek somut taleplerimizi kamuoyuna duyuruyoruz.

  • AB ile yapılan Geri Kabul Anlaşması iptal edilmelidir. Göçmenlerin hayatları, devletler arasında pazarlık konusu edilmemelidir.
  • Türkiye, BM Cenevre Sözleşmesine koyduğu coğrafi çekinceyi kaldırmalı ve mültecilik statüsünü tanımalıdır. 
  • Göçmenler için serbest dolaşım hakkı tanınmalıdır. İktidar tarafından belirlenen illerin göçmenlerin kaydına; ilçelerin ve mahallelerin yerleşime kapatılmasını kabul etmiyoruz. Göçmenlerin il ve ilçeler arasında seyahat ve ikamet özgürlükleri derhal tanınmalıdır.
  • Göçmenlerin eğitim, sağlık, adalete erişim, güvenceli çalışma, barınma gibi en temel insani hakları devlet güvencesiyle temin edilmeli; ifade ve gösteri özgürlükleri tanınmalıdır.
  • Göçmenlere yönelik haksız gözaltı ve sınır dışı uygulamalarına son verilmelidir.
  • Göçmenlerin ucuz iş gücü muamelesi görmesinin engellenmesi için göçmen emekçilerin tüm sosyal ve ekonomik hakları tanınmalı ve böylece sermayenin elini kuvvetlendirerek işçi sınıfını bölen yerli-göçmen işçi ayrımı geçersizleştirilmelidir.
  • Sendikalar, göçmen emeğine dönük istismarlar için inisiyatif alarak, örgütlü işçi sınıfı ile güvencesizleştirilmek istenen göçmen emeğinin buluşmasını ve birlikte mücadele etmesini sağlamalıdır.   
  • Geri gönderme merkezleri acilen kapatılmalı ve bu tesisler göçmenler yararına birer sığınağa dönüştürülmelidir. Şehirleri göçmenler için bir çeşit kampa dönüştüren uydu kent uygulamasına son verilmelidir.
  • Göçmen kadın ve LGBTİ+’ların da kazanılmış haklarının gasp edilmesine neden olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı geri alınmalıdır. Erkek şiddetini bir zulüm çeşidi olarak görüp iltica nedeni olarak kabul eden İstanbul Sözleşmesi uygulanmalıdır.
  • Kadınlara yönelik şiddetin göçmenlikten dolayı değil erkek egemenliğinden kaynaklandığı görülmelidir ve erkek şiddetinin ırkçılığa meşruiyet zemini yapılmasının önüne geçilmelidir.
  • Medyadaki söylemler ve siyasilerin beyanlarındaki ırkçı nefret dilinin önlenmesi için kamu otoritesi müdahalede bulunmalıdır.
  • Göçmen nefretine yönelik tavrı olan, ırkçılığa karşı çıkan bütün örgütler el birliği etmelidir.”

Yoldaş Pestaña, sosyalizme dek daima!

0

“Marksist, Troçkist, Morenist, ateist ve feminist olmaktan gurur duyuyorum.”

– Silvia “Pestaña” Santos

Aşağıda İşçi Demokrasisi Partisi’nin, Silvia “Pestaña” Santos’un ölümü üzerine İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’e ilettiği taziye mesajını okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

Yoldaşımız Silvia Santos’un, namı diğer Pestaña’nın 15 Haziran günü aramızdan ayrılışını üzülerek öğrenmiş bulunuyoruz. İUB-DE Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi olarak, yoldaşı Adolfo’ya, ailesine, Brezilya partimiz CST’den (Sosyalist İşçi Akımı) ve Arjantin Partimiz IS’den (Sosyalist Sol) yoldaşlarımıza ve enternasyonalimizin tüm militanlarına en içten baş sağlığı dileklerimizi iletiyoruz.

74 yaşında aramızdan ayrılan Pestaña, ardında 50 yıldan fazla bir militanlık deneyimi bıraktı. Ve bu deneyimin tamamı Morenizmin Arjantin’de, Bolivya’da ve Brezilya’da inşasına, uluslararası akımımızın güçlendirilmesine adanmıştı. 

PRT – La Verdad’da (İşçilerin Devrimci Partisi – Gerçek) başlayan bu 50 yılı aşkın deneyim, Arjantin PST’sinin (İşçilerin Sosyalist Partisi) inşası ve devamında MAS’ın (Sosyalizme Doğru Hareket) kuruluşuna önderlik etmekle sürdü. Enternasyonalist bir militan olarak Pestaña aynı zamanda Bolivya partisinin inşasına katkı sunmak için bir süre bu ülkede yaşadı. Ve hastalığından ötürü dinlenmek için 2019 yılında Arjantin’e dönmek zorunda kalana dek, 30 yıla yakın bir süre Brezilya’da kardeş partimiz CST’nin inşasına önderlik etti. Aynı zamanda Brezilya’da İşçi Partisi’nin ve PSOL’ün (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) kuruluş süreçlerine dahil oldu.

Hayatının önemli bir bölümünü devrimci partilerin ve enternasyonalin inşasına hasreden Pestaña, aynı zamanda enternasyonalimizin Uluslararası Sekreterliği’nde tüm politik ve örgütsel birikimini bütün seksiyonların ve İUB-DE’nin inşasına başarıyla sundu.

Kaybımız oldukça büyük yoldaşlar. Pestaña, sadece Troçkist ve Morenist metodolojiye inanmış bir yoldaş değildi. Kendisi Morenist akımın tarihsel önderlerinden ve yorulmaz inşacılarındandı. 

Aramızdan ayrılışı bizlere çok daha büyük sorumluluklar yüklüyor. Şimdi görevimiz, Pestaña’nın bir inşacı olarak ardında bıraktığı politik ve örgütsel mirası, metodolojiyi tüm partilerimizin ve enternasyonalimizin inşası için yeni kuşaklara aktarmak.

Yoldaş Pestaña, sosyalizme dek daima!

İşçi Demokrasisi Partisi  

15-16 Haziran 1970: Bir politik grevin anatomisi ve dersleri

0

Türkiye solunun hatalı bir şekilde milat olarak kabul ettiği “1971 kopuşunda” değil, ancak 15-16 Haziran’ın yaşandığı “1970 kopuşunda” patronların ve devletin katlettiği proleter şehitlerimiz Mutlu Akü Fabrikası işçisi Yaşar Yıldırım, Vinleks işçisi Mustafa Bayram ve Cevizli Tekel Fabrikası işçisi Mehmet Gıdak’ın anısına…

***

“Biz halkçıyız, halkçı demek, ulus içinde hiçbir imtiyaz ve üstünlük tanımayan ve her ferdini öteki kadar hak ve şeref sahibi sayan, ekonomik alanda birini ötekine, işçiyi patrona, patronu işçiye mahkûm edecek, müstehliki müstahsilin eline düşürecek vaziyetlere müsaade etmeyen bir varlık demektir. (…) Halkçı zihniyet, ulusu birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak kabul eder. Onun için de herhangi bir zümreyi kendisinden başkalarına karşı üstün olmak iddiasıyla hareket ettirmez.”

– Recep Peker, 1935

“İş olmazsa işveren olmaz ama aynı derecede önemli olarak işçi olmazsa da iş olmaz. İş, işveren ve işçi arasındaki bu birbirinin içine geçmiş ilişkiyi dikkate almayan yaklaşımlardan hayırlı bir netice çıkmaz. Biz üretim ile alın terini, sermaye ile emeği, kazanç ile hakkaniyeti birbirinden ayırmıyoruz. Kalkınmayı, toplumun tüm kesimlerinin refahının orantılı şekilde yükselişi olarak görüyoruz. Hak arayışını çatışma değil uzlaşma zemininde gören bir medeniyete mensubuz. Batı ile aramızdaki en büyük fark da işte budur.”

– Recep Tayyip Erdoğan, 2019

1970 senesinde Adalet Partisi (AP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) birbirlerinden ayrı bir şekilde sendikalar, grev ve lokavt konularına eğilen iki yasa taslağı hazırladı. Komisyonda birleştirilen taslaklar 1317 sayılı kanun ismini aldı: Bu kanuna göre sendikal örgütlenme, sendika değiştirme ve greve çıkma hakkı kısıtlanıyor, özellikle de Türk-İş’ten DİSK’e geçiş zorlaştırılarak, DİSK’in işçi hareketi içinde devrimci bir sendikal kutup olarak büyüyüp konsolide olmasının önüne geçilmek isteniyordu.

Türk kapitalizmi 1317 sayılı kanuna neden ihtiyaç duydu?

1970’li yıllara yaklaşıldığında Türk kapitalizmi göreli açık pazar koşullarında tarıma dayalı büyüme şeklindeki politikasını çoktan terk etmişti. Birinci Beş Yıllık Plan açık bir biçimde ithal ikameci sanayileşmeyi önüne koymuştu. Buna rağmen dış ticaretteki tıkanma devam ediyordu; lüks malların ithali kıt döviz rezervlerinin erimesini getireceği için bu malların üretimi, yabancı sermayenin de katılımıyla, ülke içinde gerçekleştirilmeye başlandı. İlk evrede bu girişim bir montaj sanayinin sınırlılığını aşamayacaktı; ancak ertesinde yabancı sermaye ve yerli burjuvazi işbirliğiyle, yan sanayilere de ayrılan bir modern sanayi görünümü kazanacaktı.

Yabancı yatırımlara tanınan kredilere ve balon gibi şişmeye başlayan borçlara dayalı bu büyüme, kısa süreli bir sahte refah yaratarak emekçilerin reel gelirlerinde artışlar yarattı ve eşitsiz bileşik gelişimin doğasına uygun olarak gecekondulara transistörlü radyo, buzdolabı, teyp girmeye başladı.

Sanayideki gelişime rağmen ihracatın milli gelir içindeki payı düşmeye, ihracat da gerilemeye başladı; zira emperyalist uluslararası işbölümü gereği, Türk kapitalizminin ihracat işlemlerinin ezici çoğunluğu tarım ürünlerinden oluşmayı sürdürüyordu. Dolayısıyla büyüyen ekonominin büyüyen döviz ihtiyacı tarımdan karşılanamadı. Bunun sonucu Türkiye’nin emperyalizme daha da bağımlı kılınması oldu: 1962-1974 yılları arasında kısa ve uzun vadeli krediler ile dış “yardımların” tutarı 300 ve 500 milyon doları buldu.(1) Sabit sermaye içindeki dış ticaret açığının oranı 1962-1976’da yüzde 21,9’luk bir ortalamaya ulaştı.(2) 1961 yılında OECD bünyesinde Türkiye için bir “yardım” konsorsiyumu kurularak, Türkiye’ye yapılan sermaye ihracatı emperyalizmin denetimi altında tutuldu.

Dış borç krizi neticesinde emperyalizm 1968’den itibaren IMF aracılığıyla devalüasyon ve dış ticaret rejiminin liberalleştirilmesi yönünde adımlar atılması için baskı uygulamaya başladı. Siyasal iktidarın bu adımları atması için öncelikle, bu adımların ileride konsolide olmasını sağlayacak olan Bonapartist denge mekanizmasının (burjuvazinin uzun dönemli çıkarları ile yoksul halk kitlelerinin kısa dönemli çıkarlarının belirli bir “milli kaynaşma” yaşaması) sacayaklarını oluşturması gerekiyordu. 

Bunun için ilk yapılması gereken, sendikal hareketi tekeline alarak devlete olan politik bağımlılığını kuvvetlendirmek ve işçi hareketinin, bu sendikal tekel dışarısında kendisini ifade etmesini engellemekti. 1969 seçimlerinden sonra Türk-İş’e bağlı dört sendikanın başkanı Adalet Partisi’nden milletvekili seçilmişti. Bunlardan üçü 1970’te Türk-İş yönetim kurulunda görevliydiler. Aynı yönetim kurulunda CHP’den de iki milletvekili vardı. 1317 sayılı kanunu hazırlayan kişiler arasında o sırada Türk-İş yönetim kurulu üyesi ve Adalet Partisi milletvekili olan üç yönetici de mevcuttu. Türk-İş yönetim kurulunun çoğu AP’liydi. Dolayısıyla bir taşla iki kuş vurulmuş olacaktı: Adalet Partisi hem sendika bürokratları arasındaki kadroları aracılığıyla alternatif sendikal akımların ve konfederasyonların yaşam hakkına son verecekti, hem de emperyalizmin talep ettiği liberalizasyon ve yapısal reform süreçlerini, işçi hareketinin üzerinde sımsıkı bir denetim mekanizması kurarak hayata geçirebilecekti.

10 Ağustos 1970’te hükümet, IMF’nin beklediği liberalleşme programının en acil maddelerini uygulamaya başladı: 1 dolar 9 liradan 15 liraya çıkarıldı, ithal teminatları ve damga vergileri düşürüldü, emperyalizmin talepleri doğrultusunda ithal malların dahil edildiği liberasyon listeleri genişletildi. Ancak hükümet geç kalmış ve başarısız olmuştu: 10 Ağustos kararları uygulanmaya başlandığında, 15-16 Haziran Ayaklanması çoktan yaşanmış, işçi hareketi yaşamsal bir deneyimin içinden geçmişti bile. DİSK bir kutup olarak sınıf mücadelesi arenasından çıkartılamamış, Türk-İş üyesi işçilerin sendikasızlaştırma saldırılarına yönelik tarafsız veya kayıtsız kalmaları sağlanamamıştı. Dahası, seferberlikler sayesinde 1317 sayılı kanun Anayasa Mahkemesi’ne takılıp iptal edilecekti.

15-16 Haziran Ayaklanması, liberal 10 Ağustos kararlarının eksik kalmasını ve yarıda bırakılmasını sağladı; bu kararların IMF’nin istediği boyutta ve kapsamda hayata geçirilmesi için, yani 10 Ağustos kararlarının tamamının uygulamaya geçirilebilmesi için burjuvazi, dokuz ay sonra gerçekleşecek olan 12 Mart 1971 darbesini bekleyecekti.

Türkiye işçi sınıfı 15-16 Haziran’a neden ihtiyaç duydu?

Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre 1963’ten 1971’e dek süren dokuz yıl boyunca (1963 ve 1971 yılları da dahil) Türkiye’de 603 grev yaşandı ve bu grevlere 85.700 işçi katıldı (ILO “yasadışı” grevleri ve bir işgününden kısa süren grevleri saymamaktadır, dolayısıyla bu, elbette, eksik bir istatistiktir; mesela 15-16 Haziran Ayaklanması’nda fiili greve çıkan işçileri dikkate almamaktadır). Yine bu grevlerde 2.381.400 işgünü yitirilmişti.(3)

İşçi hareketinin dokuz yıllık bilançosunun verilerine göz attığımızda, 15-16 Haziran Ayaklanması’nı yaratan sürecin öne çıkan başlıca özelliklerini anlayabiliyoruz. İlk olarak Türkiye’de, diğer ülkelerle kıyaslandığında çok az grev yapılmakta olduğunu görüyoruz. İkinci olarak, grevci işçi başına düşen ortalama grev süresinin oldukça yüksek olduğu dikkat çekiyor. Grevci başına düşen ortalama grev süresi, aynı dönemde Fransa’daki sürenin yaklaşık 20 katını bulabiliyor.(4) Fransa’da 1963-1971 arasında bu oran 1,35 ile 2,45 arasında değişirken, Türkiye’de aynı yıllar arasında 10,40 ile 51,08 arasında değişiklik göstermiştir. Üçüncü olarak, Türkiye’de grev başına yitirilen işgününün (Türkiye’de grevlerin diğer ülkelere göre çok az yaşanmasına karşın) çok yüksek olduğunu görüyoruz. 1968 Mayıs’ı hariç bu sayı Fransa’da en yüksek seviyesine 1963’te 2510 işgünü ile varıyor. Türkiye’de ise Çalışma Bakanlığı verilerine göre bu sayı en yüksek seviyesine 1966’da 10.240 işgünü ile ve en düşük seviyesine de 1963’te 2467 işgünü ile varıyor.

Bütün bunlardan şu sonucu çıkarıyoruz: Türkiye’de az sayıda işçi az sayıda greve çıkıyor, bu grevler ise büyük kazanımlar hedeflemiyor olmasına rağmen (grevlerin hemen hemen hepsi TİS anlaşmazlığı nedeniyle yaşanıyordu), çok uzun sürüyordu. Dolayısıyla az sayıda kazanım, çok sayıda uzun, yıpratıcı, yorucu, ufak grevler gerektiriyordu.

1963 TİSGLK’sinin (Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu) hükümleri, patronların işçi taleplerine karşı hükümet güvencesi almış olan uzlaşmaz tutumları, işbirlikçi sendikalar tarafından grevlerin kimi zamanlar bilerek ölü sezonlara denk getirilerek işlevsiz kılınması ve Adalet Partisi liderliğindeki rejimin sendikal hareketi kendisine bağımlı kılmaya dönük girişimi, işçilerin kendi çıkarlarını yalnızca ekonomik grevler aracılığıyla savunabilmesini imkânsız kıldı. Birçok durumda uzun ve yorucu grevlerde kazanılanlar, siyasal arenada (TBMM’de, komisyonda) kaybediliyordu.

Bu nedenlerle 1317 sayılı kanunla rejim, zaten ekonomik grevlerle çıkarlarını iyi bir şekilde savunamadığını ve liberalizasyon reformlarının faturasının kendisine ödetileceğini hisseden işçi sınıfını, mutlak bir şekilde kaypak ve muhafazakâr bir sendikal bürokrasiye mahkûm etmek istediğinde, sanayi proletaryasının buna cevabı parçalı, yerel, yıpratıcı, izole direnişler değil, politik grev oldu.

15-16 Haziran 1970: Sosyalist devrim göz kırpıyor

Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Mutlu Akü, Vinileks, Otosan, Arçelik, Vita, DMO: Bunlar, 1317 sayılı kanun mecliste görüşülürken fiili greve çıkan ve Türk kapitalizminin kalbinde bulunan fabrikalardan yalnızca birkaçı. İstanbul, İzmit, Sakarya, İzmir, Ankara ve Adana illerinde ve sanayi merkezlerinde, Türk-İş üyeleri de dahil yüz binlerce kadın ve erkek işçi yeni tüzel düzenlemeyi ve rejimin işçi düşmanı saldırılarını püskürtmek için seferber oldular. 16 Haziran’da orduya işçilere ateş açma emri verildi; emir, üzerine asker üniforması geçirilmiş olan işçi ve köylülerden oluşan erler tarafından reddedildi. Seferberliğin sürmesi halinde, ordu sınıfsal bir bölünme yaşayacaktı.

15-16 Haziran günlerinde Türkiye’nin başlıca sanayi merkezleri ile emekçi semtlerinde, kapitalizm dışı bir toplumsal durum oluştu. İstanbul’da Kartal, Göztepe, Kadıköy, Cağaloğlu ve Eminönü’nde burjuva devlet gücü iki gün boyunca silindi veya silinmemek için cılız bir şekilde direndi; valilik, işçiler şehrin merkezi olan Beyoğlu’na ulaşamasın diye Haliç üzerindeki iki köprüyü kaldırdı.

16 Haziran gecesi, 16 Eylül’e dek sürecek bir sıkıyönetim ilan edildi. İstanbul ve İzmit’teki sendika binaları, sosyalist parti büroları ve öncü işçilerin evleri polis tarafından basıldı. 25 DİSK yöneticisi derhal tutuklandı, 19 Haziran’dan itibaren bu bölgelerdeki bütün grevler yasaklandı. Sıkıyönetimin kendilerine tanıdığı hakla patronlar sendikalı yüzlerce işçiyi işten attı, öncü işçiler kara listeye alınarak işgücü piyasasından uzak tutuldu ve birçok militan işçi de aylar boyunca hapis yattı.

Not düşmekte fayda var ki, 15-16 Haziran yenilmeseydi, 12 Mart 1971 darbesi hiç yaşanmayacak; sendikal özgürlüklerini böylesine militanca savunan bir mücadeleci işçi hareketinin zaferi karşısında darbeciler, iktidarı gasp etmeye cüret edemeyeceklerdi. Ancak 15-16 Haziran’ın yenilgisi, taleplerinin zaferinin koşullarını hazırladı ve 1317 sayılı kanun hiçbir zaman uygulanamadı.

15-16 Haziran’ın en yakıcı dersi, işçi hareketinin devrimci önderliğe duyduğu ihtiyaçtır

15-16 Haziran 1970’te Türk ve Kürt işçi sınıflarının gösterdikleri devrimci kapasite, Türkiye solunun kendisinde hiçbir programatik ve örgütsel yenilenmeyi getirmedi: Bu, yalnızca toplumsal olarak değil, ancak politik olarak da solun genelinin mücadele ve devrim stratejilerinin, Türk kapitalizmini yıkabilecek biricik güç olan işçi sınıfını hiçbir şekilde merkezine almadığını, dolayısıyla bürokratik ve küçük burjuva çürümenin boyutlarını gösteriyordu.

Bu büyük proleter ayaklanmasından yalnızca altı ay sonra (Aralık 1970), Türkiye solunun ezici bir kısmının geldiği gelenekleri oluşturacak olan iki parti (THKO ve THKP-C) kuruldu. Ancak bu yapılar, 15-16 Haziran’daki büyük proleter ayaklanmasının üstünden henüz altı ay geçmiş olmasına rağmen bundan hiçbir siyasal ders çıkarmayarak, parti inşa yöntemlerini işçi seferberlikleri ve hareketinden koparıyor, partiyi sınıflararası mücadele arenasından devlet ile devrimciler arasındaki silahlı çatışmalar alanına hapsediyor ve kitleleri birkaç silahlı öncüyle ikame ediyordu.

İşçi hareketinden kopuk bu girişimler, 15-16 Haziran’da gereksinimi hissedilen devrimci önderlik krizini çözmek veya hafifletmek yerine derinleştirip ağırlaştırdı.

Günümüzün görevleri

2022 senesinin Ocak ve Şubat aylarında 108 grev yaşandı (Türkiye’nin senelik ortalama fiili grev sayısı 97 iken, 2022’de bu sayı bir buçuk ay içinde aşıldı). Bu grevlerin 107’si fiili, yani “yasadışı” grevdi. Greve çıkan işçi sayısı en az 17 bindi. Bu grevlerin 96’sı düşük ücret zamlarına karşıydı ve 54’ü de hiçbir sendikanın dahli olmadan yaşandı.(5)

Ancak kritik önemdeki bu mücadele dalgasının karşısında yine ikameci bir eğilim, bir kere daha, işçi hareketinin devrimci önderliğini sınıf mücadelesi metotlarıyla inşa etmek yerine, kendi hareketçi refleksleriyle sınıf hareketini yenilgiye taşıyacak olan bir çizgiyi ileri sürüyormuş gibi duruyor. Bu eğilim silahlı değil, protestocu bir ikamecilik anlayışı güdüyor ve geldiği geleneğe saygısını göstererek, kitlelerin ve mücadele eden emekçilerin değil ama kendi ruh hallerinin ve ihtiyaçlarının merkeze konduğu dayatmacı bir anlayışı savunuyor.

Hiç şüphe yok ki bu protestocu ikameci eğilim, sınıf hareketinin henüz olgunlaşma döneminde olmasının bir sonucu. Unutmamalı, sınıf hareketinin her sorunu, ancak ve ancak sınıf hareketinin içinde ve onunla birlikte çözülebilir. İşçinin yerine kendisini koymayan, işçiye akıl vermeyen ama ona eşlik eden, direnişçi bireylerin büyük fedakârlıkları yerine kitlelerin seferber edilmesine ve emekçilerin kolektif bir şekilde karar almasına yaslanan, toplumsal hareketlerin bir koordinasyon merkezi veya protesto esnaflığı yerine sınıf hareketinin sosyalist önderliğini hedefleyen, bürokratik zorbalığa, ikameciliğe ve dayatmacılığa karşı işçi demokrasisini savunan bir programın sınıflar mücadelesi içinde alternatif bir kutup olarak inşa edilebilmesi bu yüzden çok önemli.

15-16 Haziran 1970’te göz kırpan sosyalist devrimin, bir kere daha işçi hareketinin politik gündemine girebilmesi, her şeyden çok buna bağlı.

Dipnotlar:

(1) 1975-1976’da bu tutar 1 milyar dolara yaklaştı. Bkz. Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985, Gerçek Yayınevi, 2. Baskı, Ocak 1989, s. 98.

(2) Bkz. agy.

(3) Bkz. M. Şehmus Güzel, Türkiye’de İşçi Hareketi 1908-1984, Kaynak Yayınları, Birinci Basım, Şubat 1996, s. 208 ve 210.

(4) Bkz. M. Durand, Y. Harf, “Panorama statistique des grèves”, Sociologie du Travail, 1973, No. 4, s. 356-375. 

(5) Ayrıntılı bir inceleme için bkz. https://emekcalisma.files.wordpress.com/2022/03/eccca7t_2022-grev.pdf

Mücadele eden Ağaç A.Ş. işçileri taleplerini kabul ettirdi!

0

İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı Ağaç A.Ş. park-bahçe işçileri, Birleşik Tarım Orman İşçileri Sendikası (BTO-SEN) öncülüğünde sürdürdükleri iki günlük fiili grev sonucunda haklarını kazandılar. Düşük ücretlere ve amirlerin kötü davranışlarına karşı; Toplu İş Sözleşmesi (TİS) için sendikalaşarak mücadeleye giren park-bahçe işçileri, İBB önünde iki günlük bekleyişlerinin ardından yapılan müzakerelerle talepleri için adım atılmasını sağladılar.

Uzun süredir kötü çalışma koşulları ve düşük ücret dayatmasına karşı seslerini duyurmaya çalışarak sorunlarına çözüm arayan işçiler, Ağaç A.Ş. yönetiminin umursamaz tavrıyla karşı karşıya kalmışlardı. Bunun üzerine iki günlük iş bırakma ve seferberlik haliyle taleplerini kabul ettirmeyi başardılar. Hukuksuz bir biçimde işten atılanların geri alınacağı, mobbing uygulayan amirler hakkında soruşturma açılacağı ve bir hafta içinde TİS için masaya oturulacağı sözünü alan işçiler, kararlı bir duruş sergileyerek ve emeklerinden aldıkları güçle hizmet üretmeyerek nasıl kazanılacağını göstermiş oldular. Güvenceli iş, insan onuruna yaraşır ücret mücadelesinde sendikalaşarak TİS masasına oturan Ağaç A.Ş. işçileri, önümüzdeki günlerde kurulacak TİS masasında taleplerinin garanti altına alınması için mücadeleyi sendika öncülüğünde kararlı bir şekilde sürdürmeye devam edecek.

Dot-com krizi ve gelmekte olan

0

Kapitalizmin vaat ettiği sürekli büyüme ve ilerleme hayalinin aslında acı bir reçetesi var, o da aşırı üretim krizi. 1929 Buhranı ve sonrasındaki sürece benzer bir durumla karşı karşıyayız desek aslında abartmış olmayız. Pandemi öncesinde de sürdürülebilirlik açısından zor durumda olan dünya ekonomik düzeni, emperyal ülkelerin pandemiye sebep olacak politikalarından sonra faturayı halka kesti. Neden halk diyoruz? Dünyada bilinen en zengin 10 insan pandemi boyunca servetlerini ikiye katlamış durumda ve Dünya Bankası verilerine göre bu dönemde 163 milyon kişi daha yoksulluk sınırının altında yaşamak zorunda kaldı.

Peki, tarih bize neler anlatıyor? 1929 Buhranı’ndan 1970’lerdeki petrol krizine ve bundan çıkmak için neoliberal politikaların uygulamasını tercih eden kapitalist düzen aslında milenyuma girerken “dot-com” kriziyle yüzleşti. Teknoloji şirketlerinin günümüzde benzer bir şekilde olduğundan fazla değerlenmesi ile başlayan kriz, aslında önümüzde bizleri neler beklediğine de ışık tutuyor.

Ne olmuştu?

90’ların başında neoliberal politikaların ve gerçekdışı finans sektörünün başta Amerika ve dünyayı sarsacak ilk ciddi krizini internet ve onunla ilgili teknoloji şirketlerinin fiyatlamasıyla gördük.

Normalde bir şeyin özelikle gerçek hayatta sürekli büyümesi, genişlemesi beklenemez fakat o günlerde, kriz öncesi başka anlarda olduğu gibi “yeni icat” internet ve etrafındaki teknoloji şirketleri böyle pazarlandı. Sonuç, karşılığı olmayan ve aşırı değerlenen meta, ona yatırım yapan ve bağlantılı sektörlerin de pul haline gelmesi oldu. O dönemin en değerli hisseleri yüzde 90’a varan oranlarda düştü. Mesela şu an dünyanın en değerli şirketlerinden biri olan Amazon’un hissesi 107 dolardan 7 dolara kadar inmişti.

Geçmiş günümüze ışık tutuyor

2010’ların sonunda hayatımıza giren kripto ve sanal paralar aslında bu yeni dot-com krizinin ön işaretleri olabilir. Karşılığı olmayan ve sürekli büyüme hedefi ile pazarlanan başta bitcoin olmak üzere çoğu kripto para ne yazık ki 20 yıl önce yaşadığımız krizin ön sarsıntılarını bize hatırlatıyor. Enflasyonist piyasa, aşırı fiyatlanan şirketler, özellikle teknoloji tarafında ve gerçekçi olmayacak şekilde sürekli büyümeye odaklı finans sektörü aslında bize yeni dot-com krizinin kapıda olduğunu söylüyor.

Ne yapmalı?

Hava bozmaya başladı, kara bulutlar ileride fırtınanın habercisi gibi toplanıyor. Artık yaklaşmakta olan fırtınanın şimdiden bizi teğet geçmeyeceğini biliyoruz ve iliklerimize kadar hissettiğimiz ekonomik krizi yıllardır yaşadığımız bu topraklarda tecrübe ediyoruz. Bugün örgütlü bir şekilde birlikte durmazsak, yaklaşmakta olan krizlerin faturasını tekrar bizlere kesecekler, aynı geçmişte yaptıkları gibi. Sermaye işbirlikçi ve düzen programlarına karşı yeni bir emek birliği örmenin zamanı şimdi değilse ne zaman?

Asen Metal’de işçiler sendikalaşma hakkı için direniyor

0

Gebze Asen Alüminyum’da Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için işten çıkarılan 75 işçi direnişlerini kararlılıkla sürdürüyor.

Dilovası Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Asen Metal, önce Birleşik Metal-İş sendikasına üye olan 55 işçiyi “küçülmeye gidiyoruz” bahanesiyle işten çıkarmıştı. İşten çıkarmaların devam etmesiyle bu sayıyı 75’i buldu. Fabrikadaki işçilerin çoğunluğunun Birleşik Metal-İş Gebze 1 No’lu Şube’de örgütlenmesinin ardından sendika, 6 Mayıs’ta Bakanlığa yetki tespiti başvurusunda bulundu. Toplamda 204 işçinin çalıştığı fabrikada 124 işçi Birleşik Metal-İş üyesi. Sendika Bakanlığa yetki tespitinde bulunduktan sonra 11 Mayıs’ta gelen olumlu dönüşün ardından işten çıkarmalar başladı. Bu süreçte patronlar işten çıkarmaların yanı sıra tehdit ve istifa baskılarıyla da sendikal örgütlenmenin önüne geçmek için ellerinden geleni yapsalar da işçiler kararlı. Sendikalaşma haklarını kullanmak istedikleri için hukuksuzca işten atılan işçilerin direnişi 11 Mayıs’tan beri sürüyor. Fabrika önündeki direnişleri bir ayı bulan işçiler güvenceli bir iş ve insanca bir yaşam için sendikalı olmak istiyorlar.

Geçmişten günümüze gelen bir sorun: “çocuk işçiliği”

0

Bugün Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü. Kapitalist sistemle daima iç içe geçmiş olan ve bir ucuz emek sömürüsü yöntemi olarak kullanılan çocuk işçiliğine ilişkin bir farkındalık yaratmak için Birleşmiş Milletler tarafından 2002 yılında dünya çapında Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü olarak ilan edildi. Peki nedir bu çocuk işçiliği? ILO’ya göre çocuk işçiliği; çocukların, çocukluklarını yaşamaktan alıkoyan, potansiyellerini ve saygınlıklarını eksilten, fiziksel ve zihinsel gelişimlerine zarar verici işlerde istihdam edilmesi olarak ifade edilmektedir. Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) çocuk işçiliğini, “çocuğun yaşına ve işin türüne bağlı olarak, minimum çalışma saatini aşan ve çocuğa zararlı olan iş” olarak tanımlamaktadır.

Ekonomik kriz, eğitim sistemindeki belirsizlikler ve aile içinde her geçen gün artan yetişkin işsizliği çocuk işçiliğinin yaşını düşürmüştür.

Çocuk işçiliği bir insan hakları ihlalidir!

Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre 18 yaşına kadar her birey çocuktur. Sözleşmeye göre çocukların eğitim, oyun, barınma ve sağlık gibi hakları vardır. Ancak çocuk işçi sayısındaki artıştan ve çocukların çalıştırılmalarından dolayı çocuk işçiler bu haklardan yararlanamamakta.

Emek sömürüsünün en sert biçimi olarak karşımıza çıkan çocuk işçiliğinin sonucunda çocuklar birçok hak ihlaline maruz kalmakta, ihmal ve istismar edilmekte.

Çocuk işçiliğinin sebepleri yoksulluk, göç, eğitim ve yetişkin işsizliğidir. Ancak pandemiyle birlikte de çocuk işçiliğinde bir artış gözlemlenmiştir.

Çocuk işçiliği; çocukların zihinsel, sosyal, fiziksel ve psikolojik gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Çalışma koşulları, çocuk işçilerin okula gitmelerine, akranlarıyla vakit geçirmelerine, oyun oynamalarına ve boş zamanlarını değerlendirmelerine engel olmaktadır.

Dünyada 152 milyon çocuk işçi var ve bu çocukların 73 milyonu tehlikeli işlerde çalışmakta. Türkiye’de ise tablo oldukça kötü durumda ve 2 milyondan fazla çocuk işçi mevcut. Türkiye’de TÜİK verilerine göre çocuk işçi sayısı 5-17 yaş grubu için 2019 yılında 720 bin olarak açıklandı.

ILO tarafından hazırlanan “Çocuk İşçiliği 2020 Küresel Tahminler, Eğilimler ve Önümüzdeki Yol” raporunda dünyada çocuk işçiliğinin 2020 yılında arttığı gözlemleniyor. Rapora göre dünya genelinde çocuk işçilerin sayısı 160 milyona yükseldi.

Anayasanın 50. maddesinde, “Kimse yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz; küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar, ücretli haftasonu ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir” ifadesi yer alıyor. İş Kanunu’nun 71. ve 85. maddelerinde 15 yaşını doldurmamış çocukların çalıştırılmasının yasak olduğu belirtiliyor.

Geçmişten günümüze gelen bir sorun

Çocuk işçiliği sadece bugün yaşanan bir sorun değil. Geçmişten günümüze devam ediyor. Çocuklar sanayide, tarlada, madenlerde ve hizmet sektöründe çalıştırılmakta. Özellikle pandemiyle birlikte artan yetişkin işsizliğinin sonucunda çocuk işçiliğinde bir artış görülmekte. Çocuk işçiliği ile birlikte çocuk yoksulluğunu da konuşur duruma geldik. Çocuklar en temel hakları olan eğitim ve oyun haklarından yararlanamazken aynı zamanda yoğun çalışma saatleri sonucu yeterli beslenememelerinden dolayı fiziksel olarak da gelişim gösterememekteler. Artan zamlar, hayat pahalılığı ve ekonomik kriz sonucunda yaşanan çocuk yoksulluğuna karşı acil önlemler gerekiyor. 2018 yılının hükümet tarafından Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Yılı ilan edilmesine rağmen çocuk işçiliğinin azaltılması yönünde bir adım atılmadı.

4+4+4 eğitim sistemine geçiş ile çocuk işçiliğinde bir artış gözlemlendi. Çocuk işçiliğine yönelik çözüm üretecek herhangi bir politika olmadığından milyonlarca çocuk kayıtdışı çalıştırılmakta. Kapitalist sistem içerisinde çocuk, üretim süreci içerisinde işçileşmekte, sermaye sınıfı için kâr, ucuz işgücü olarak görülmekte. Çocuk işçiliği daha çok çalışma, ucuz işgücü demektir. Çocuklar çalışırken bir taraftan sömürülmekte, bir taraftan da açık bir istismar alanı haline getirilmekteler. Birçok merdiven altı atölyelerde uzun ve yoğun çalışma saatlerine maruz bırakılan çocuklar patronlar tarafından da şiddete uğramakta ve iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirmekteler. İSİG raporlarına göre çocuk iş cinayetlerinde 14 yaş ve altında ölüm 169 iken, 15-17 yaş arası ölüm sayısı 344 oldu.

Yoğun bir emek sömürüsüne maruz kalan, korunmasız ve güvencesiz ortamlarda çalıştırılan işçi çocukların korunmalarına dönük düzenlemeler için tüm emek örgütleri seferber olmalıdır. Çocukların yaşam haklarının korunması, eğitim haklarından yararlanmaları sağlanmalıdır. Çocuk işçiliğini yaratan, yaşadığımız bu sermaye sistemidir. Çocuk işçiliğinin önlenmesi için mücadele eden biz devrimci Marksistlerin en temel talebi “çocuk işçiliği yasaklanmalı” ve “18 yaşın altındaki hiçbir çocuk çalıştırılmamalı” olmalıdır.

Tarihte bu ay | 12 Haziran 2016: Orlando Katliamı

0

Bundan altı yıl önce Onur Haftası sırasında, 12 Haziran 2016 Pazar gecesi Orlando’da LGBTİ+ların sıklıkla gittikleri bir gece kulübü olan Pulse’a giren bir saldırgan, insanların üzerine rastgele ateş açarak 49 kişiyi öldürdü, 53 kişiyi ise yaraladı. Bu, ABD’de LGBTİ+lara yönelik şiddetin tarihindeki en ölümcül saldırıydı. Medya ve burjuva politikacılar bu saldırının LGBTİ+lara karşı bir nefret suçu değil, Amerikan halkına karşı “radikal İslamcı” bir saldırı olduğunu söylediler. Ancak bu doğru değildi.

Saldırı mekânı olarak Pulse’ın seçilmiş olması bir tesadüf değildi. Homofobi ve transfobi nedeniyle ailelerinin yanından ve evlerinden kovulan ve sokaklarda güvenliği olmayan Orlandolu LGBTİ+lar için bu kulüp bir ev hizmeti görüyordu. Stonewall Ayaklanması’nın ismini, başladığı Stonewall Barı’ndan alması gibi, Orlando LGBTİ+ hareketi için de Pulse bir merkez görevi görüyordu.

Saldırgan Omar Mateen göçmen değil ABD vatandaşıydı. 2007’den beri G4S şirketinde güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu ve aile içi şiddet geçmişi bulunuyordu. Omar Mateen, ABD emperyalizminin militarizminin, patriyarkanın ve homofobinin “bebekten katil yaratan” bir ürünüydü.

LGBTİ+ örgütleri hükümet ve sağcı oluşumlar tarafından hedef gösterilen göçmenleri düşmanlaştırmayı reddetti ve homofobi, transfobi, ırkçılık ve bunları yaşatan kurumlarla mücadele çağrısında bulundu. Trump’ın homofobik, transfobik ve ırkçı söylemlerine ve aynı zamanda ABD emperyalizminin işgalci ve saldırgan dış politikasına karşı birleşilmesi gerektiği ilan edildi.

Türkiye’de yıllardır rejim tarafından Onur Haftası’na yönelik olarak gerçekleştirilen baskılar ve saldırılar, LGBTİ+ların üniversitelerde ve sokaklarda örgütlenmesinin önüne geçilmek istenmesi ve homofobi ile transfobinin rejim tarafından teşvik edildiği düşünüldüğünde; Orlando Katliamı’nın yıldönümünde, bu tip cinayetlerin toplumsal koşullarını ve gerici zeminini hazırlayan sorumlulara, yani öncelikle kapitalizm ile patriyarkaya ve daha sonra da kapitalist hükümetlere, Vatikan’a ve bütün dini kurumlara dikkat çekmek önem kazanıyor.

Bu nedenle, dünya partimiz İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in de Orlando deklarasyonunda ifade ettiği üzere, “LGBTİ+ topluluğun eşit haklar mücadelesinin, kapitalist-emperyalist sisteme son verme ve baskılardan arındırılmış, sosyalist bir dünyaya ulaşma yolunda, bütün baskı ve sömürü biçimlerine karşı mücadele programının parçası olması gerektiğine inanıyoruz.”

Tırmandırılan göçmen düşmanlığı karşısında nasıl bir politika izlenmeli?

0

Son dönemde göçmenlere ve özellikle de Suriyelilere dönük olarak ayrımcı, ırkçı ve saldırgan politikaların yaygınlaşmasıyla karşı karşıyayız. Rejim, içerisinde bulunduğu çoklu krize cevap üretmekte zorlanır ve ekonomik çöküş derinleşirken bir yandan da seçim gündemi kendisini dayatmakta.

Böylesi bir ortamda, iktidar da düzen muhalefeti de özellikle Suriyeli göçmenleri politika malzemesi haline getirerek kendi oy tabanını konsolide etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de Türkiyeli emekçiler için keskinleşmeye başlayan sınıfsal kutuplaşmayı görünmez kılma gayretiyle onları ırk ve etnik ayrım üzerinden ayrıştırmaya çabalıyor.

Göçmen emekçiler ekonomik krizin sorumlusu ilan edilip, Suriyelilerin davul zurna ile mi yoksa zorla mı ülkelerine gönderileceği üzerinden bir yarış tutturuluyor. Suriyeli emekçilerin maruz bırakıldığı hak ihlalleri, kısıtlanan özgürlükleri görünmez kılınmaya çalışılıyor.

Ve tabii ekonomik krizin, maceracı dış politikanın, ikiyüzlü çıkarcı göçmen politikalarının asıl sorumlularının üzerinden atlanıp, göçmen düşmanlığı normalleştirilmeye çalışılarak emekçi sınıflar için kalıcı çözümlerin üzeri örtülmeye çalışılıyor.

Muktedirler tarafından emekçi sınıfları bölmek adına kışkırtılan göçmen düşmanlığı karşısında ise emek örgütlerine, sosyalist yapılara ve kitle kurumlarına önemli görevler düşüyor.

Sıcak para karşılığında AB’nin sınır bekçiliğini yapan, göçmenlere mülteci statüsünü tanımayarak haklarının önemli bir kısmını gasp eden, göçmen emekçileri ucuz işgücü olarak Türkiyeli kapitalistlerin sınırsız sömürüsüne tabi kılan iktidarın politikaları ve kendi yarattıkları krizin sorumluluğunu göçmen emekçilere yansıtarak oluşturdukları milliyetçi histeriden beslenmeye çalışan kapitalistler karşısında, emekçilerin birliğini ve göçmenlerin haklarını savunan bir birlikteliğin genişletilme ihtiyacı halen aciliyetini koruyor.

  • Göçmenleri Türkiye’ye hapseden, sınırlarını kapatan emperyalist AB ile onları pazarlık malzemesi olarak kullanan AKP iktidarının 2016 yılında imzaladığı Geri Kabul Anlaşması’nın iptali;
  • Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Cenevre Mülteci Hakları Sözleşmesi’nden çekincesini kaldırması ve göçmenlerin mülteci statüsünün tanınmasıyla, sığınma, çalışma ve barınma vb. konulardaki hakların genişletilmesi;
  • Türkiye’deki göçmenlerin şehir ve yer değiştirebilme, yani seyahat özgürlüğü önündeki keyfi engellerin ortadan kaldırılması;
  • Geri gönderme merkezlerinin sivil denetime açılarak göçmenlerin merkezlerde keyfi bir şekilde alıkonulmasının ve zorla “gönüllü geri dönüş” belgesi imzalatılarak sınırdışı edilmelerinin önüne geçilmesi.

Bu ve benzeri talepler üzerinden şekillenebilecek bir birliktelik, göçmenlerin hak ve özgürlüklerine erişimlerinin önündeki engelleri kaldırabileceği gibi iktidarın ve emperyalizmin ikiyüzlü göçmen politikalarına karşı mücadele anlamında da önemli bir dinamik yaratacaktır.

Öte yandan Türkiye işçi sınıfının bir parçası haline gelen göçmen emekçilere yönelik sendikaların kapsayıcı bir politika geliştirmesi ve Türkiyeli emekçilerle göçmen işçilerin birlikte örgütlenmesinin olanaklarının inşa edilmesi de kapitalizmin işçi sınıfını suni bir şekilde bölmeye çalışan politikaları karşısında sınıfın birliğini yaratacak yegâne çıkış niteliğinde. Ve yine gençlik, kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin göçmen genç, kadın ve LGBTİ+larla dayanışma dinamiklerini oluşturması, Türkiye topraklarındaki tüm emekçilerin ve ezilenlerin birliğinin sağlanabilmesi yolunda önemli bir adım olacaktır.

EnerjiSA işçileri, işlerine ve sendikalarına sahip çıkıyor

0

EnerjiSA’nın Ankara Başkent Elektrik şirketinde işten çıkarılan işçiler 75 gündür direniyor. Geçtiğimiz kasım ayından beri 30’a yakın işçinin peyderpey işten çıkarıldığı Başkent Elektrik’te direniş sürüyor. İşten atılan işçilerin birçoğunun şirkette 10 yıldan uzun süredir emek harcamış olmasına rağmen işten çıkarma gerekçesi onlara “uygun pozisyon bulunamaması.” Oysa aynı enerji işçilerinin başta Ankara’da yaşanan sel felaketleri sırasında afet bölgelerinde fazla mesai yaptıkları hepimizin malumu. 17 yıldır şirkette çalışan ve işten çıkarılan bir EnerjiSA işçisi “17 yıllık emeğin karşılığı 4 satırlık yazı mıdır? Yetiştirmiş olduğumuz onlarca usta var. Bozkurt’ta sel felaketi koş, geri durduk mu? Zonguldak’ta Bartın’da Kastamonu’da metrelerce kar yağarken bizi kar durduramamış, sen nasıl durduracaksın? Biz artık megafonu elimizden bırakıp tornavidamızı pensemizi almak istiyoruz. Başka hiçbir talebimiz yok,” diyor. İşçilerin talebi işlerine geri dönmek ve haksız, hukuksuz şekilde yapılan işten çıkarmaların engellenmesi.

Peki EnerjiSA işçileri gerçekte neden işten çıkarıldı?

EnerjiSA işçilerinin bir kısmı, geçtiğimiz yılın temmuz ayında toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde “işçileri daha fazla mağdur etmemek adına” yüzde 4 zammı kabul ederek ücretlerin asgari ücretin altında kalmasına sebep olan TES-İŞ sendikasına tepki göstermiş ve DİSK’e bağlı Enerji-Sen’e geçmişlerdi. İşten çıkarılan işçiler arasında DİSK/Enerji-Sen’in işyeri temsilcilerinin de yer alması ve işyerlerinde hâlâ DİSK/Enerji-Sen’e yönelik karalama, DİSK/Enerji-Sen’e üyeliğin işten atma gerekçesi olabileceği yönünde tehditler yapılması ve TES-İŞ’in işten çıkarılan işçilere sahip çıkmaması, işçilerin neden işten çıkarıldıklarını açıkça gözler önüne seriyor.

Yaklaşık bir ay boyunca Ankara’da direnen işçiler, direnişlerini İstanbul’daki şirket merkezi Sabancı Center’a taşımak için 23 Nisan’da Ankara’dan İstanbul’a yürümeye başladılar. 27 Nisan’dan beri her gün direnişlerini İstanbul’da sürdürüyor ve defalarca polis baskısı ve gözaltı ile sınanıyorlar.

Emeğimiz sizin kulelerinizden büyüktür

Atılan işçilerin tek talebi var: bir an önce işbaşı yaptırılmaları, işyerindeki işçiler üzerindeki sendikal baskıların ve mobbingin son bulması. EnerjiSA işçilerinin direnişini destekliyor, emekten yana tüm kesimleri işten atılan işçilerle dayanışmaya çağırıyoruz.

Tek çözüm: Emek İttifakı!

0

Saray rejiminin yıkım politikaları, son birkaç haftadır Atatürk Havalimanı’nda yapılanlardan daha iyi bir biçimde özetlenemezdi. Milyarlarca dolarlık değere sahip olan pistler hiçbir hukuki temele dayanmadan iş makineleri tarafından kırıldı. İstanbul Havalimanı’nı yapmak için on binlerce ağacı kesip Kuzey Ormanları’nı katleden AKP hükümeti şimdi sözde “Millet Bahçesi” yapmak adına Atatürk Havalimanı’nı tamamen ortadan kaldırmanın peşinde. Böylece Saray rejimi rant, yağma ve talan politikalarına, faturası doğa ve emekçi halk adına çok ağır olan yeni bir halka daha ekledi.

Toplumsal desteği giderek eriyen AKP-MHP ittifakı saldırı politikalarına hız veriyor. Atatürk Havalimanı özelinde acelelerinin sebebi oldukça açık. İktidarı kaybetmeden evvel, bu havalimanını tamamen ortadan kaldırarak, bir yandan bir yıkım ve israf projesi olan İstanbul Havalimanı’nın devreden çıkmasını engellemeye çalışırken, diğer yandan Yeşilköy’deki devasa arazinin rantının üzerine konmayı hedefliyorlar.

Havalimanı bağlamında yaşananlar, kamusal servetin nasıl bir yıkıma uğratıldığına dair küçük ve çarpıcı bir örnek. Emekçi halka ait olan birikimleri Saray’ın etrafına çöreklenmiş oligarşiye transfer edebilmek için hiçbir sınır tanımadıklarına, hayatımızın her alanında tanıklık edebiliyoruz.

Öte yandan, belediyeyi yöneten CHP ve Millet İttifakı partileri, Atatürk Havalimanı örneğindeki gibi telafisi mümkün olmayan çok açık bir kent suçu karşısında dahi sembolik basın açıklamalarının ötesine geçen bir adım atmaktan sakındılar. Kitleleri seferber ederek yıkımı durdurmaya dönük bir kampanya yürütmek yerine, hükümeti kibarca kınamak ve halka “bir yılları kaldı, sabredelim” demekle kendilerini sınırlandırdılar.

Oysa Saray rejimini durdurabilecek tek gücün hakları için harekete geçen kitleler olduğu çok açık. Saray’ın Gezi’yi hiç dinmeyen bir kâbus gibi hâlâ sayıklıyor olması, en büyük korkusunun ne olduğunun net bir işareti. Düzmece davalarla Gezi’nin cezalandırılmaya çalışılması, bir intikam çabası olduğu kadar, yaşanması muhtemel yeni seferberliklere dönük bir gözdağı verme çabasının sonucu.

Ne Saray rejiminin yıkım politikalarına karşı kaybedecek bir dakikamız ne de kaderimizi Millet İttifakı’nın ellerine teslim etme lüksümüz var. Seçim güvenliği ve birtakım paramiliter faaliyetlere ilişkin SADAT’ın kapısına dayanan Kılıçdaroğlu, önemli bir tehlikeye dikkat çekiyor. Bununla birlikte, kendisine gelen bilgileri kamuoyuyla paylaşmadığı gibi, seçim güvenliği için ve kontrgerilla faaliyetlerine karşı kitleleri seferber olmaya çağırmıyor. Bunun yerine, devlet bürokrasisi içerisindeki bölünmeden medet umuyor ve mesajlarını bu kesime gönderiyor.

Ekonomik yıkım politikalarından demokratik hakların savunusuna tüm alanlarda ancak emekçilerin ve ezilenlerin kendilerini düzen partilerinden bağımsız bir biçimde örgütleyebildikleri ölçüde Saray rejiminin saldırılarını durdurabilir ve rejimden kalıcı bir kopuşu sağlayabiliriz. Bu nedenle düzen partilerinden bağımsız bir emek ittifakının inşasının hayati önemini ısrarla vurgulamaya devam ediyoruz.

Demir yumruktan iktidar

0

Geçenlerde bir dostumla kahvede sohbet ediyorduk, memleketin halleri üzerine. Dostum birden “Hocam,” dedi, “bu işlerin düzelmesi için bize demir yumruklu bir diktatörlük lazım.” Şaşırdım, “Ama,” dedim, “zaten Tek Adam diktatörlüğü yaşıyoruz, bundan kurtulmak istiyoruz, şimdi yeni bir diktatörlük mü isteyeceğiz?” Meğer dostum başka bir şeyler anlatmak istiyormuş:

“Ülke bir avuç finans ve sermaye sahibinin elinde. Kendilerine sürekli kaynak akıyor. Düşük faizli krediler onlara akıyor, yüzde 7 faizli; ama bir emekçi ihtiyaç kredisi istese yüzde 24 faiz ödemek zorunda. Geçilmeyen yollardan, kullanılmayan hava meydanlarından sürekli dolar tahsil ediyorlar; onu da biz ödüyoruz. Yap-İşlet-Devret yöntemiyle beşli çetelere yağlı ihaleler veriliyor, tabii ihaleler de sahte. Bir hastane yapıp iki hastane parası alıyorlar devletten, yani bizim cebimizden. Şu dolar endeksli mevduat icadı da hükümetin zenginleri daha zengin yapma dolandırıcılığı. Kısaca yoksuldan alıp zengine dağıtıyorlar. Bunu durdurmak gerekir.”

“Tamam,” dedim, “durdurmak gerekir, ama neden bir diktatör ya da diktatörlük?” Dostumda onun da izahı vardı:

“Bütün bu soygunu yapanlar devletin tüm kurumlarına sızmış haldeler. Çeteler, mafya, tarikatlar, silah ve uyuşturucu baronları, yolsuz bürokratlar, kirli politikacılar… Yargı da belli ki bunların denetiminde. Bunların temizlenmesi kolay değil. Beşli çeteyi para ödeyip defetmek olur mu? Bütün soygunlarını geri ödemeliler, mallarına mülklerine el konmalı. Çeteleri, mafyaları, uyuşturucu ağlarını, içine gene çetelerin ve mafyaların sızıp kirletildiği söylenen kolluk kuvvetleriyle yok etmek mümkün mü?”

“Peki, sendikaların önündeki engeller kaldırılsın diyoruz. Asgari ücreti işçi-emekçi örgütleri belirlesin diyoruz. İş saatleri azaltılıp tüm işler tüm çalışan nüfus arasında paylaştırılsın diyoruz. Planlı ekonomi diyoruz. Tüm bankalar tek merkezi kamu bankası altında birleştirilsin diyoruz. Sanayiyi ve tüm büyük işletmeleri işçi denetimi ve yönetimi altına alalım diyoruz. Kısacası emekten yana bir ekonomik sistem kuralım diyoruz. Dış borcu ödemeyip kaynakları emekçiler için harcayalım diyoruz. Buna bankacılar, patronlar, patron örgütleri direnmez mi? Ellerindeki bütün araçlarla karşı koymazlar mı?”

“Kısacası, bütün bunları patronlardan, egemen güçlerden, emperyalizmden kopamayan, zayıf bir iktidar beceremez. Zira müthiş bir enkaz var ortada.” “Peki”, diye sordum, “kim becerir?” “Çelik gibi sağlam bir işçi-emekçi hükümeti becerebilir ancak,” diye yanıtladı.

Ama az önce diktatörlük diyordun? “Tamam,” dedi, “bu sende 12 Eylül diktatörlüğünü veya Tek Adam rejimini çağrıştırıyorsa, madalyonun öbür yüzüyle söyleyeyim: Bir işçi demokrasisi diye adlandırayım o zaman. Tüm emekçiler, yani toplumun yüzde 99’unu oluşturanlar için gerçek bir demokrasi.”

“Tamam,” dedim, “anlaştık.” Tam önümüzde bekleyen tavlaya dönecektim ki, “Dur,” dedi, “gel sohbeti şu yandaki arkadaşlarla sürdürelim.”

Ona da “Tamam,” dedim, “çaylar bizden.”

Beklemek mi, geleceği örgütlemek mi?

0

Türkiye’de emekçiler olarak ana gündemimiz uzun zamandır hayat pahalılığı. Enflasyonda artış, alım gücünde düşüş her geçen gün daha da hızlanarak sürüyor. Resmi enflasyon, nisan ayı resmi verilerine göre yüzde 70’e ulaştı. Türk-İş’in mayıs ayı raporuna göre Türkiye’de dört kişilik bir ailenin açlık sınırı asgari ücreti geçerek 6 bin 17 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 19 bin 602 TL’ye çıktı. Bu veriler, kitleselleşen yoksulluk tanımının çok ötesine geçtiğimize; asgari ücretle çalışan milyonlar olarak beslenme, barınma gibi en temel ihtiyaçlarımızı dahi karşılayamama tehdidiyle karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor. Yanı sıra, bu yıkım ve yağma politikalarına her türlü antidemokratik uygulama da eşlik ediyor.

Emekçi kitlelerin büyük bir kısmı iktidarın politikalarının bu sorunları daha da derinleştirdiğini ve bunlara emekçi halktan yana bir çözüm üretemeyeceğini bizzat deneyimliyor ancak “nasıl bir çözüm” konusunda bir ana eğilim henüz belirmiş değil. Emekçiler, ana muhalefetin emekçilerden yana somut ve bütünlüklü politikalardan uzak ve meseleyi seçimlere indirgeyen “Bizim iktidarımızda hepsi çözülecek” iddiası ile iktidarın “Biz yapamazsak, çözemezsek başka kimse başaramaz” pişkinliği arasına hapsedilmeye çalışılıyor. Bu sıkışmışlık, sorunun doğrudan muhatabı, çözümün ise öznesi olması gereken emekçiler için bir ortak mücadele zemini ihtiyacının zaruretini ortaya koyuyor.

Mevcut iki ittifaka referansla “üçüncü ittifak” ya da mevcut her iki ittifakın programının ortaklığını teşhire ve mevcut düzenden kopuş perspektifimize referansla “ikinci reçete” olarak işaret ettiğimiz; ama hepsinin temelinde bağımsız sınıf kutbu ihtiyacından ve çözümün öznesinden hareketle “emek ittifakı” olarak adlandırdığımız bu acil ihtiyaç karşımızda durmaya devam ediyor.

Bir yandan, HDP’nin öncülüğünde bir üçüncü ittifak çağrısıyla bir araya gelmiş ama rotası konusunda henüz netleşme sağlayamamış 7’li sol ittifak girişiminin çalışmaları sürüyor. Ancak yaklaşık beş ayın bilançosu, kendilerini bir seçim ittifakı değil ortak mücadele ve demokrasi ittifakı olarak ortaya koysalar da, bu girişimin henüz masa başı tartışmaları aşamadıkları ve acil talepler etrafında sahada örülecek bir ittifak perspektifi noktasında henüz adım atamadıkları izlenimini pekiştiriyor.

Oysa Kaan Gündeş imzalı “Üçüncü İttifak çoktan kuruldu ve kendini meclisle sınırlamıyor” yazısının da (Şubat 2022) işaret ettiği gibi bugün yılın ilk iki ayına nazaran geri çekilmiş dahi olsa, emekçilerin mücadelesi ve ortaklaşan talepleri bu zeminin koşullarını sahada çoktan yaratmış durumda. Sorun, bu ittifakın solun ve sınıfın önderliklerince de ilan edilip edilemeyeceği noktasında kilitleniyor. Haziran 2023 olarak işaret edilen seçimler için önümüzde tam bir yıl var. Bu bir yılı düzen partilerinin işaret ettiği gibi seçimi bekleyerek ve onların suni gündemlerine eklemlenerek mi geçireceğiz; yoksa işçi sınıfının ve ezilen tüm kesimlerin acil ekonomik ve demokratik talepleri etrafında geleceğimizi örgütleyerek mi? Biz ikincisinde ısrar ediyoruz: Emeğin birleşik ittifakını inşa etme çağrımızı yineliyoruz!

Pasta büyümüyor, bize düşen dilimler küçülüyor

0

Ülke ekonomisi yüzde 7 büyüdü. Yani bir yıl öncesinin ilk çeyreğine göre GSYH yüzde 7 arttı. Bir önceki çeyreğe göre ise büyüme yüzde 1,2 seviyelerinde. Peki bu büyüme bizim için ne anlam ifade ediyor? Hemen söyleyelim: daha çok zam, daha çok hayat pahalılığı. Daha önceki birçok yazımızda “büyüme olacaktır ama bu bizim için insani gelişmişlik ve ekonomik refah anlamına gelmeyecek” diye defalarca söylemiştik.

Büyüme doğalgaz zammı ile geldi. Birinci çeyrek büyümesinin açıklandığı sıralarda konutlarda kullanılan doğalgaza yüzde 30, sanayidekine yüzde 40, elektrik üretimi için kullanılan doğalgaza ise yüzde 17 zam geldi. Asgari ücrete yılda bir kere zam yapan iktidar; elektrik, doğalgaz ve çeşitli vergi oranlarına düzenli olarak zam yapıyor. En geç sonbahara girerken doğalgaz ve elektriğe yine zam gelecek ama ücretler yerinde saymaya devam edecek. Büyüme oranlarının bu koşullar altında hiçbir anlamı yok. Yaşamak istiyorsan borçlan ve borç girdabı içinde köle gibi çalış! İşte AKP Türkiye’sinin işçilere gösterdiği tek yol bu.

Tabii ki bu büyümeden nemalanan, kârlarına kâr katanlar var. Örneğin, 2022’nin ilk çeyreğindeki banka kârları ortalama yüzde 285 arttı. Onların kârları artarken bizim alım gücümüz düştü. Onların kârları artarken bizim sadece borç oranlarımız arttı. Bu büyüme, yapay ve borca dayalı bir büyümedir. İnsanlar paradan kaçıyorlar, kimse TL tutmak istemiyor. Talep artsın diye yapılan her şey enflasyonu iyice artırıyor.

Bir avuç kemirgenin kârı için tüm ülke sosyal ve iktisadi bir kriz girdabına itildi. Bunun faturasını ödemek istemiyorsak acil bir program etrafında emek ittifakını sağlamak zorundayız! Derhal enflasyonu kontrol edin! Derhal tüm ücretlere üç ayda bir enflasyon oranında zam yapın! Beceremiyorsanız o koltukta oturmayın. Yerli ve milli diyerek tüm ülkeyi dışa bağımlı hale getiren iktidar bu krizin baş sorumlusudur. Faturasını da biz değil bu krizi yaratanlar ödeyecek. Yeter ki işçiden yana bir programla, yani emek ittifakıyla seçim sürecine bir arada girelim. Birleşen işçiler yenilmezler!

Savaş ve baskı politikaları Saray’ı kurtarır mı?

0

Türkiye Suriye’nin kuzeydoğusuna operasyon yapacağını ilan etti. Önce Erdoğan “güvenli bölge” oluşturmada yarım kalan işlere devam edileceğini duyurdu; sonrasında ise bu açıklama MGK kararı haline getirilerek operasyonun “…milli güvenlik ihtiyaçlarımızın gereği olduğu” belirtildi.

Bilindiği gibi bugüne kadar Suriye topraklarına defalarca operasyonlar yapıldı. Daha önce Şah Fırat, Fırat Kalkanı, İdlib operasyonları, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı harekatları düzenlendi. Halihazırda Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Bölgesinde bir ay öncesinde başlatılan Pençe Kilit operasyonu devam etmekte ve bölgeden her geçen gün yeni bir asker kaybı haberi daha gelmekte.

Mevcut iktidar, yaşadığı çoklu krizi baskı ve savaş politikaları ile aşmaya çalışıyor. AKP-MHP iktidarı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali dolayısıyla oluşan uluslararası durumdan faydalanarak sınır ötesi operasyonlara hız veriyor. Aynı zamanda iktidar dış politikada Ukrayna işgalinin yarattığı yeni dengeler neticesinde kendine arabulucu rolü ile manevra alanı açmaya çalışırken, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerine karşı veto tehdidini kullanarak ABD ile pazarlık gücünü artırmaya çalışıyor. Aynı zamanda “teröre destek” adı altında verilen mesajlarla sınır ötesi operasyonlarını baskı ve savaş politikalarının meşru gerekçesi olarak kullanmak istiyor.

Rusya’nın önemli sayıda askeri birliğini Suriye’den çekerek kontrolündeki alanları İran’a bırakmasının uluslararası arenada çeşitli hesapları beraberinde getirdiği görülmekte. Erdoğan da bölgede sürdürdüğü yayılmacı politikalar ile bu hesapların bir parçası olmaya çalışarak mültecileri bu politikanın bir maşası haline getiriyor. Bu politikanın işçi ve emekçiler için büyük bir felaket olduğunu söylemeye gerek yok.

Aynı zamanda Kürt sorunundaki baskı politikalarının önemli bir gerekçesi haline getirilen sınır ötesi operasyonların Türkiye’yi daha büyük tehditlerle karşı karşıya bırakacağını belirtmek gerekiyor. Millet İttifakı da dahil olmak üzere burjuva muhalefetin milliyetçilik kisvesinde bu operasyonları desteklemesi, Kürt sorununda rejimin tarihsel tutumunu gösterir nitelikte.

İktidarın giderek güç kaybettiği bir dönemde sınır ötesi operasyonların iç politikadaki işlevselliğini tahmin etmek zor değil. Erdoğan Rojava’ya yönelik operasyonu elbette ki şovenizmi kışkırtmak için kullanacak ve ekonomiden hukuksuzluğa içerideki tüm bu kötü gidişatı unutturmak isteyecek. Bu operasyon tıpkı diğerleri gibi başta Kürt siyasi hareketi olmak üzere muhalefet kesimlerini kriminalize etmenin başlıca araçlarından birini oluşturacak. Zira kaybetme ihtimalinin giderek arttığı yaklaşan seçimler dolayımında baskı ve korku iklimini yeniden oluşturabilme ihtimalinin yoklanması söz konusu. Gezi Davası ile siyasi muhalefete verilen gözdağı, Kaftancıoğlu’nun hapis ve siyaset yasağı kararı, seçim yasası, hapishanelerdeki hukuksuzluklar, kültür sanat alanındaki yasaklamalar ve daha pek çoğu karşısında iktidar bu gibi araçları bu doğrultuda seferber etmeye çalışmaktan geri durmayacak. Bu anlayış esas olarak iktidarın demokratik siyaseti nefessiz bırakma ve mevcut başarısızlıklarını örtme amacını taşıyor.

İktidarın bilindik baskı yöntemlerine başvurması, giderek daha fazla aşındığını gösteriyor. Bu çerçevede diyoruz ki; sınır ötesi askeri operasyonlar asla bir çözüm değildir. Bu operasyonlar son bulmalı, Kürt halkına dönük baskı politikalarına son verilmeli, demokratik hak ve özgürlükler derhal tanınmalıdır. Bütün bunlar ancak emekçi halkların kardeşliği ve ortak mücadelesiyle sağlanabilir.

Gıdada fiyat artışı önlenebilir mi?

0

Gazetemizin mart sayısında gıda fiyatlarındaki artış ve gıda krizi hakkında yazmıştık. Burada, ocak verilerine göre tarımdaki üretici enflasyonunun yüzde 52 olduğunu ve bu durumun kötü gidişatın yalnızca başlangıcı olduğunu ifade ediyorduk. Maalesef beklenen olmaya devam ediyor. Geçtiğimiz nisan ayında tarımsal üretimdeki enflasyon yıllık yüzde 118,53 oldu!

Normalde nisan ayında mevsimlik tarımın artışı ile en azından aylık olarak tarımsal ürünlerde ucuzlama söz konusu olmalıyken artış yaşandı. TÜİK’in aylık enflasyonu yüzde 7 civarı olarak açıklamasına rağmen tarım ürünleri üretici fiyat indeksi aylık yüzde 17,76 arttı!

Bu korkutucu tablo, içerideki (enflasyon) ve dışarıdaki (Ukrayna’nın işgali) olumsuz tabloların bir yansıması değil, doğrudan doğruya hükümetin inşaat ve banka sermayesi lehine bilinçli olarak nakşettiği politikaların sonucu. Zira bereketli topraklar hâlâ var, henüz bir su kıtlığı yok. Yeterli tohum ve sağlıklı gübreye ulaşımda da aşılamaz engeller söz konusu değil. Ancak bakanlık eliyle Saray rejimi hemen hasat öncesinde ithalata başvurarak çiftçinin ürünlerine bir fiyat baskısı uyguluyor ve çiftçiye yeterli kredi imkânları tanımayarak çiftçiyi aracıların insafına mahkûm ediyor. Böylelikle “tarlada ucuz, rafta pahalı” ürünlerle karşı karşıya kalıyoruz. Emeğinin karşılığını alamayan çiftçinin yanıtı ise masraf kısmak için hayvanlarını azaltmak, toprağı ekmemek ya da en ucuz ve sağlıksız tohum ve gübreyi kullanarak toprağa zarar vermek oluyor. Sonuç olarak gıda fiyatları, kendine yeter bir ülke olmaktan çıkmış Türkiye için kara günlerin gelmekte olduğunu söylüyor.

Bu korkunç tabloya karşı yapılması gereken net: inşaatçıya-rantçıya değil çiftçiye maddi destek verilmesi, tarım arazilerinin ıslah edilmesi, su havzalarının gözümüz gibi korunması, aracıların yerine kamunun geçmesi, kısacası bir tarım planlamasının yapılması. Böylesi bir iş için de ortada bilinmeyen bir formül, keşfedilmemiş bir bileşen falan yok! Çözüm çok kolay ve önümüzdeki tek engel hükümetin bir avuç zengin dışında kimseyi düşünmeyen ekonomi politikaları.

Hükümet bu yıkımın birinci derecede sorumlusuyken Millet İttifakı da durumun kötülüğünü ifade etmek dışına çok da bir şey söylemiyor. Üzüm ve fındıkta adalet isteyen çiftçilerin ve benzerlerinin seferberliklerine basit vaatlerde bulunmanın ötesine geçmiyor. Millet İttifakı Cumhur İttifakı’na muhalif olsa da gıda krizine dair halkın ihtiyaçlarına yönelik bir planlama sözü vermiyor. Bu durum da bir kez daha ülkenin demokrasiye olan ihtiyacı ile aç-açıkta kalmama mücadelesinin ne kadar da kardeş olduğunu ve bu mücadelenin yalnızca bir Emek İttifakı ile sürdürülebileceğini gösteriyor.

Peki, mevcut yanlış politikalara karşı yapayalnız mıyız? Hayır. Türkiye’den birçok emek ve meslek örgütü bir araya gelerek 2 Nisan gününde “Tarım Platformu“nun kurulduğunu ilan etti.

Platform, neoliberal tarım politikalarına karşı arazi kullanım, tarımsal üretim ve sulama planlaması istiyor. Tarım Bakanlığının yeniden yapılandırılmasını, böylece tarım alanları, çayır ve meralar, zeytinlikler ve diğer dikili alanların korunmasını, enerji ve madencilik yatırımlarına karşı çıkılmasını savunuyor. Küçük aile işletmelerinin yanı sıra kooperatifçiliğin desteklenmesi ve tüm bunlarla beraber mevsimlik tarım emekçilerinin güvenceye kavuşması gibi halkın ihtiyaçlarını odağa alan bir emek perspektifinin nüvesini ortaya koyuyor.

Gıda krizi kapıda ve tablo karanlık. Ancak sorunun olduğu her yerde mücadele, bir araya gelebileceğimiz bir merkezi bize sunuyor. Gıda krizini önlemek mümkün ve mücadele odağı olacak yerler var!

İşsizlik kader değil!

0

Geçtiğimiz günlerde TÜİK 2022 yılının ilk çeyrek işsizlik verilerini açıkladı. Buna göre 2022 yılı ilk çeyreğinde işsizlik oranı geçen yılın ilk dönemine göre %0,1 puan arttı, işsiz sayısı ise 50 bin kişi artış kaydetti. Böylece işsizlik oranı %11,4’e; işsiz sayısı da 3 milyon 845 bin kişiye yükseldi.

TÜİK’e göre son üç yıldaki işsizlik verileri şu şekilde:

 202020212022
1. Çeyrek12,913,111,4
2. Çeyrek13,412,3 
3. Çeyrek13,111,3 
4. Çeyrek13,111,3 

TÜİK verileri ne kadar güvenilir?

Ülke özellikle son bir yıldır büyük bir krizin içindeyken, enflasyon son 20 yılın zirvesine gelmişken TÜİK verileri işsizliğin düşme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Bu da bizlere TÜİK verilerinin ne kadar güvenilir olduğunu bir kez daha sorgulatmakta. Enflasyon verileri ile istediği gibi oynayan ve enflasyon rakamlarını bağımsız kuruluşların tespit ettiği rakamlardan aşağı göstermeyi bir marifet sayan TÜİK, işsizlik rakamları ile de oynuyor. Nitekim aynı dönem için yaptığı araştırmaları açıklayan DİSK-AR çok farklı rakamlara ulaşıyor.

DİSK-AR’a göre çalışabilir durumdaki 64 milyon kişiden sadece %20,8’i kayıtlı ve tam zamanlı olarak istihdam ediliyor. Geniş tanımlı işsizlik oranları ise %41 civarında. Bu da gösteriyor ki TÜİK verilerini toplarken her zamanki gibi rakamlarla oynama yoluna gidiyor. İşsizlik verilerini açıklarken “dar tanımlı” işsizlik verilerini baz almakta. Böylelikle TÜİK, AKP iktidarının gerçekleri çarpıtma aparatı olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Gerçek işsizlik rakamları açıklanandan kat be kat fazla

Ülke 2001 krizinden bile büyük bir kriz ile karşı karşıya kalmışken işsizliğin artması kaçınılmaz bir sonuçtur. Döviz kurundaki oynaklık, enflasyonun her ay artması, ülkenin içinde bulunduğu siyasi iklim, ekonomik çarkları da etkilemekte. Her ne kadar ihracat rekorları kırıldığı belirtilse de emekçilerin alım gücü düşerken birçok işyeri işçi çıkarma yoluna gidiyor.

Göçmen ve kayıtdışı işçiler

İşsizliğin artmasındaki en büyük gerekçelerden birisi olarak son dönemde yaşanan göç dalgası gösterilmekte. Suriye’deki yıkımın sorumlularından AKP iktidarı göçmenleri dış politikada bir koz olarak, içeride ise ucuz işgücü deposu olarak görüyor.

Toplumun genelinde ortaya çıkan göçmen karşıtı tepki, açıktan açığa faşist eğilimlerin de yükselmesine neden oluyor. AKP iktidarı ise bu tepkiler karşısında kendisini dinsel ve “insani” referanslar ile savunmaya çalışmakta. Oysa İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun mayıs ayı başında bir televizyon kanalında yaptığı Fabrikanda Suriyeliyi çalıştır, sömür, sigortasını yaptırma. Sonra ayak ayaküstüne at, ‘Ne olacak bu Suriyelilerin hali’ de. Bir milyon insan gidecek. Kim isyan edecek biliyor musun? O iş sahipleri.” açıklaması AKP iktidarının göçmen politikası ile neyi hedeflediğini açıkça göstermekte: kayıtdışı, sendikasız, sigortasız, açlık sınırının altında ücretlerle çalışan milyonlarca işçi yaratmak. Yine son dönemde AKP şeflerinin sıkça söylediği gibi Çin tipi ekonomik kalkınma…

İşsizlik sorunun çözümü planlı ekonomidir

Görülmektedir ki ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde süreğen bir işsizlik sorunu vardır. Bu işsizlik sorunu burjuva iktidarlarının iddia ettiği gibi emekçilerin “iş beğenmemesinden” kaynaklı değildir. İşsizlik sorununun tek nedeni kapitalizmdir. Kapitalist ekonomi plansız ve kâr mantığı ile hareket eden bir ekonomidir ve istenilen kârın tek kaynağı emek sömürüsüdür. Emekçilerin emeğinin değersiz hale gelmesi için de kapitalistler işçiler arasında sürekli bir rekabet yaratır ve de çalışan işçileri işsizlikle tehdit eder. Emeği sömürebilmek için sürekli bir işsiz ordusuna ihtiyaç duyar. Dolayısıyla işsizlik sorununun tamamıyla çözülebilmesi için kâr mantığına dayalı kapitalist ekonominin alaşağı edilip planlı bir ekonomi olan sosyalist ekonomiye geçmek gerekir. Ancak bu nihai çözüme kadar işçi ve emekçiler açısından yakıcı bir sorun halini alan işsizlik ile mücadelede öne çıkarabileceğimiz belli başlı acil talepler etrafında ortaklaşabilir ve bu mücadeleyi sermaye düzenine karşı mücadelemizin merkezine yerleştirebiliriz.

Bu acil talepler:

– İşten atmalar kesinlikle yasaklanmalı.

– İş saatleri azaltılarak tüm işler çalışabilir nüfus arasında dağıtılmalı.

– Özelleştirilen tüm kurumlar tazminatsız tekrar kamulaştırılmalı.

– İşyerleri ve tüm ekonomi işçi denetimine girmeli, iş planlaması işçiler tarafından yapılmalı.

İşçinin sorununu işçi çözecek

0

Türkiye, bazı liberallerin vurguladığı gibi beceriksiz bir iktidarın ve eğitimsiz bürokratlarının ekonomiyi yönetememesinin ceremesini çekmiyor. İçinde bulunduğumuz ekonomik ve toplumsal durum, yani çoklu krizler dönemi, sermaye lehine çalışan bir ekonomi politikasının sonucudur. Bu politika, kamu kaynaklarının bankacılık sektörü başta olmak üzere silah, enerji ve inşaat sektörleri lehine rahatça yağmalanabilmesi ve ortaya çıkan enkazı da emekçilerin üzerine yıkabilmek üzere hayata geçirildi. Bir önceki yazımızda da vurgulamıştık. İktidarın ekonomiye dair tek bir vizyonu var: Kârı özelleştir, zararı ise toplumsallaştır!

Yukarıda saydığımız sektörlerin sermayedarlarının iktidar ile kurduğu organik bağ, yapılan yolsuzluklar, gizli kapaklı sözleşmelerle Hazine’ye bindirilen yük gibi birçok durum, iktidarın yarattığı kaynak aktarım mekanizmalarının doğal bir sonucu. Emekçilere dönük tüm bu ekonomik saldırganlık karşısında Ekonomi Bakanı altı ay önce katıldığı bir TV programında ne demişti hatırlayalım: “Heyecanlanıyorum, şöyle bir uyusak da 6 ay sonra uyansak çok farklı noktalara gideceğiz.” Geldiğimiz nokta altı ay öncesine göre çok daha kötü. Gıda krizi, konut krizi, enerji krizi, genel anlamda bir hayat pahalılığı krizi altı ay öncesine göre çok daha katmerli bir hal almış durumda. “Verin yetkiyi enflasyonla nasıl mücadele edilir görün”, “Ülkemin ekonomisi temmuz ayında öyle bir şaha kalkacak ki….”, “6 ay sonra uyansak çok farklı noktalara gideceğiz” gibi cümlelerin hepsi aynı kronik yalanın devamından ibaret. Çünkü yarattıkları enkazdan oluşan tozu dumanı dağıtmak için ellerinde yalan dışında bir araç kalmadı. Geleceğimizin bile isteye borçlulukla ipotek altına alındığı bu hayat pahalılığı ortamında tüm umutlarını yaz aylarında gelecek turistlere bağlayan ve kendi yarattıkları enkaza kılıf uydurmaya çalışan iktidar şapkadan tavşan çıkarma derdine düşse de ortada ne şapka var ne de tavşan.

Tüketimin ne pahasına olursa olsun devam ettirilmesinin bir sonucu olarak borçluluk ve bununla birlikte borcunu ödeyemeyenlerin de sayısı gittikçe artıyor. Son beş ayda icra takibine düşen dosya sayısı 1 milyon artarak 23,5 milyona yükseldi. Kısa vadeli dış borç rekor kırarak 181 milyar dolara yükseldi. Borç faizlerine gittikçe daha fazla para ödediğimiz gibi yeni borç alırken de daha yüksek faiz oranlarıyla borçlanıyoruz. Merkez Bankası eksilerde, şu değersiz TL ortamında bile ithalat ihracata göre daha hızlı artıyor ve cari açık çok fazla. Tam 20 yıl önce 100 birimlik bir paranın alım gücü bugün 8 birime düşmüş durumda. Bunların yanında en büyük 10 bankanın yılın ilk çeyrek kârı 50 milyar lirayı aştı. İşte bunlar AKP mucizeleri! Çünkü onlar bir avuç patron için mucize yarattılar.

Her şeye zam gelirken ücretlere gelmemesini kabul etmiyoruz. Tüm ücretlere her üç ayda bir otomatikman zam yapılsın. Vergilere, elektriğe, doğalgaza nasıl her üç ayda bir zam yapılıyorsa ücretlere de aynı şekilde zam yapılması zorunludur. Bir yıl içinde ödenecek 181 milyarlık dış borç derhal reddedilsin. Kaynakları yurtdışındaki kan emici bankalara göndermek yerine bu kaynakları emekçiler için kullanın! Emekçiler enflasyonla boğuşurken tarihin en büyük kârlılık oranlarını açıklayan bankaları derhal kamulaştırın! Eğer ki bunları yapmıyorsanız demek ki bu ülkeyi yönetmeye muktedir değilsiniz. O koltukları terk edin!

Koca bir ülkeyi borç ve ipotek yığını haline getirmeye çalışsalar da bu enflasyon canavarı karşısında yenilgiye mahkûm değiliz. Tüm krizler önlenebilir. Yeter ki mücadelemizi emek ittifakı altında birleştirelim. Yukarıda saydığımız talepleri ancak birleşirsek hayata geçirebiliriz. Biliyoruz ki işçinin sorununu işçi çözecek! İşçi sınıfı enflasyon canavarının kostümünü kaldırdığında altında sermayeyi ve iktidarı görecek ve onu mahkûm edecektir.

Barınma krizinin çözümü var

0

Geçtiğimiz günlerde açıklanan Konut Finansman Projesi, üç çözüm paketini içeren bir müjde olarak duyuruldu. İlk pakette ilk kez ev alacaklara 10 yıla kadar vadeli aylık yüzde 0,99 faizli konut kredisi var. İkinci paketten faydalanabilmek için, alınacak konut değerinin yüzde 50’sinin mevcut döviz veya altın hesabından karşılanması şart koşulmuş. Üçüncüde ise en az yüzde 40’ı bitmiş ve yüzde 50’si satılmamış inşaat projelerinin tamamlanmasını desteklemek için şirketlere 20 milyar TL kaynak ayrılmış. Ayrıca TOKİ’ye 30 milyar TL’lik finansman da yapılacak. Yani ortada bir kaynak var ama emekçiler için değil, sermaye sahipleri için kullanılacak. Paketlerde asgari ücretle çalışan bir işçinin konut sahibi olmasını sağlayan gerçekçi bir destek yok. “Müjde”nin hemen ardından konut fiyatları hızla yükseldi. Buna paralel olarak kiraların da artacağını öngörmek hiç de zor değil.

Halbuki yakıcı hale gelmiş bir barınma kriziyle karşı karşıyayız. Emekçiler krediyle konut sahibi olmak şöyle dursun, ev kiralarını bile ödemekte zorlanıyor. Yoksulluk sınırı 17 bin TL’ye, resmi enflasyon yüzde 70’e dayanmışken ücretler hangi temel ihtiyacı karşılamaya yetsin? Dahası, barınma krizi toplumun her kesimini farklı boyutlarda etkilemekte. Örneğin kadınlar, yüksek kiralar yüzünden ya şiddet dolu aile ortamından ayrılamıyor ya da bu ortama geri dönmek zorunda kalıyor. Fahiş fiyatlı özel yurtları veya kiraları karşılayamayan öğrenciler cemaat yurtlarına mahkûm ediliyor. Ayrımcılık sebebiyle halihazırda ciddi bir barınma sorunu yaşayan LGBTİ+lar için durum ekonomik krizle katmerleniyor. Sınırlarda tutulan, uydu kent gibi uygulamalar yoluyla kontrol edilen veya kendi kaderlerine terk edilen mülteciler en temel sosyal haklardan biri olan barınma hakkından bazen faydalanamıyor bile. Türkiye genelinde 70 bin civarında evsiz olduğu tahmin ediliyor.

Mevcut konut politikaları sadece bir avuç zengini daha da zengin ediyor. Barınma sorununu çözmek için üretilen TOKİ diye bir kurum var oysaki; amacı dar ve orta gelirli vatandaşların konut ihtiyacını karşılamak. Peki bugüne kadar TOKİ, barınma sorununa ne kadar çözüm oldu? AKP iktidarının zamanında herkesi ev sahibi yapma iddiasıyla güzellediği kentsel dönüşüm projeleri pek de çözüm olmadı. Aksine sonuç: yerinden edilen binlerce kişi, palazlanan inşaat sektörü, peşkeş çekilen proje ihaleleri, kentin-doğanın talanı, bedelini bazen canıyla ödeyen emekçi halk (ör. Karadeniz’de dere yatağına yapılan TOKİ konutlarında sel sonucu hayatını kaybedenler) ve şu an kredi borçlarıyla yaşayan binlerce emekçi. Mayıs ayı itibarıyla halkın bankalara, finansman şirketlerine ve TOKİ’ye olan borcu 1 trilyon 173 milyar TL.

Toplumun tüm yoksul ve ezilen kesimleri barınma sorunu yaşarken milyonlarca daire boşta. Sadece İstanbul’daki boş daire sayısı 700 bin civarında (İBB’nin tahminlerine göre). Mevcut boş konutlar acilen ihtiyaç sahipleri için kullanılmalı. Konut politikalarının önceliği kâr ve rant değil; ihtiyaç odaklı, nitelikli, depreme dayanıklı evler olmalı. AKP’nin konut politikaları yalnızca inşaat şirketlerine ve bankalara yarıyor. Tüm bankalar ve büyük inşaat firmaları kamulaştırılmalı. Bunların uygulanabilmesi ise işçi denetiminde, merkezi ve planlı bir ekonomiden geçiyor.

Sri Lanka: Ne rejim ne IMF!

0

Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan ettiği 1948 yılından bu yana tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşayan Sri Lanka’da artan enflasyon ve petrol, dizel, gıda ve ilaç gibi temel ihtiyaç ürünlerinde yaşanan kıtlık karşısında mart ayında başlayan eylem dalgası, nisan ayının başlarında kitlesel bir seferberliğe dönüşmüştü. Bunun üzerine başbakan ve aynı zamanda ülke başkanı Gotabaya Rajapaksa’nın kardeşi olan Mahinda Rajapaksa’nın kabinesinin tamamı istifa etmiş; ancak bu istifalar seferberliğin geri çekilmesine yetmeyince, Gotabaya Rajapaksa olağanüstü hâl ilan ederek polis, ordu ve hükümet yanlısı çeşitli paramiliter oluşumların protestoculara saldırmasının önünü açmış ve ölümler yaşanmıştı.

Tüm bu baskılara rağmen büyüyen seferberlik sonucunda 28 Nisan’da milyonlarca işçi, emekçi ve öğrencinin ve farklı sektörlerden yüzlerce sendikanın katıldığı bir günlük bir genel grev yaşanmıştı. Rajapaksa kardeşlerin işçi ve emekçilerin acil ihtiyaçları ve talepleri karşısında takındığı baskıcı tutum ve istifa etmeyi reddetmeleri üzerine, Sendikalar Ortak Koordinasyon Komitesi’nin (TUCC) çağrısıyla 6 Mayıs günü bir öncekinden çok daha yüksek katılımla bir genel grev daha gerçekleşti. Bu genel grev sonrasında TUCC’nin, Rajapaksa klanı ülke yönetiminden istifa etmezse 11 Mayıs’ta süresiz genel grev ilan edeceğini açıklamasının ardından 9 Mayıs’ta Başbakan Mahinda Rajapaksa istifa etti.

Ülke burjuvazisi, ordu ve çokuluslu şirketlerle derin bağları olan ve çeşitli dönemlerde Sri Lanka’yı yöneten Rajapaksa klanı, 2019 yılında ülkedeki etnik/dini kutuplaşmaları keskinleştiren Paskalya Pazar’ı Katliamı ertesinde dönemin hükümetine karşı popülist milliyetçi ve IMF karşıtı bir söylem geliştirerek tekrar iktidara gelmeyi başarmıştı. Ancak Rajapaksa rejimi, IMF karşısında ülkenin bekasını savunma söylemi altında işçi ve emekçileri değil sermaye sahiplerini korumak adına kimi Türkiye’dekilere benzer ekonomi politikalarını (düşük faizler, sabit kur, ithalat yasakları, vergi indirimleri, para basmak vs.) uygulamaya koydu. Buna pandemi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ertesinde derinleşen tedarik krizi ve Rajapaksa klanının karıştığı hazine bonosu satışlarında yapılan yolsuzluklar da eklenince, Sri Lanka derin bir enflasyon, kıtlık ve dış borç krizine sürüklendi.

Başkan Gotabaya Rajapaksa, istifa eden kardeşinin yerine 2015 yılında patlak veren hazine bonosu satışlarında yapılan yolsuzlukların ana planlayıcısı olarak bilinen ve o dönem başbakan olan Ranil Wickremesinghe’yi önce tekrar Başbakan, sonrasında da Ekonomi ve Finans Bakanı olarak çifte göreve atadı. Merkez Bankası’nın 12 Nisan’da dış borç ödemelerine dönük moratoryum ilan etmesinin ardından göreve gelen Wickremesinghe’nin ilk icraatı ise ülkede benzeri görülmemiş bir kemer sıkma programı üstüne yükselecek bir borç yeniden yapılandırması için IMF ile pazarlık masasına oturmak oldu.

Halbuki sokaklardaki seferberliğin temel talebi rejimin ve kapitalist düzenin alaşağı edilmesiydi. Seferberliğin başlıca sloganlarından “Gota evine git, Sajith evinde kal, Anura dönmeyi aklından bile geçirme” sadece hükümeti değil, kapitalist sömürü düzeninin sürmesi adına IMF ile pazarlık yanlısı olan burjuva muhalefet parti ve ittifak liderlerini, dolayısıyla doğrudan rejimi karşısına alıyordu. Bu noktada Sri Lanka’nın öne çıkan “sol” partisi JVP’nin (Halkın Kurtuluş Cephesi) ve sendikal bürokrasinin ihanetinin de altını çizmek gerekiyor. Anura’nın kendini Marksist-Leninist olarak tanımlayan ve kurulduğu günden itibaren muhalif burjuva partilerle ittifak kurma çizgisini benimseyen partisi JVP, son seçimlerde IMF karşıtı söylemleri nedeniyle Rajapaksa’yı desteklemişti. Çoğu bürokratı JVP’ye yakınlığıyla bilinen Sendikalar Ortak Koordinasyon Komitesi ise seferberliklerin ve genel grevin yarattığı basınç karşısında kabine ve başbakanın istifası üzerine açılan yönetim boşluğundan JVP’nin pay kapması ümidiyle rejim karşısında seferberliği ilerletmeyi değil, 11 Mayıs’ta başlaması planlanan ve iktidarın işçi ve emekçilerin eline geçmesine zemin hazırlama potansiyeline sahip süresiz genel grev çağrılarını geri çekmeyi tercih ettiler. Buna rağmen sağlık, eğitim alanlarında faaliyet gösteren çeşitli sendikaların işçileri iki gün boyunca kendi inisiyatifleriyle greve çıktı. Seferberlik, bu gelişmeler karşısında başkent Kolombo’da an itibarıyla bir geri çekiliş yaşıyor olsa da henüz bitmiş değil; ülkenin çeşitli bölgelerinde hâlâ fabrika ve tarım işçilerinin, köylülerin ve göçmen işçilerin, yani toplumun en fazla sömürülen kesimlerinin başını çektiği çeşitli ve dağınık eylemlilikler sürmekte.

Sri Lanka’daki ekonomik çöküş, zaten borçlanma üzerinden dönen ekonomilerin pandemi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında giderek artan enerji ve gıda fiyatlarının da etkisiyle küresel çapta yaşanması muhtemel bir borç krizinin düşen ilk domino taşı olarak görülüyor. Tam da bu yüzden Sri Lankalı işçi ve emekçilerin rejim ve IMF’yi karşısına alan seferberliği, emperyalist merkezler ve Dünya Bankası, IMF gibi kurumların temsil ettiği uluslararası finans aristokrasisi içerisinde derin kaygı uyandırıyor. Ve tam da bu yüzden Sri Lanka, Türkiye, Peru gibi ülkelerde sosyalistlerin görevi, dış borç ve enflasyon sarmalının yarattığı ekonomik çöküşe karşı kitlelerin temel talepleri ve ihtiyaçları üzerine temellenen, kapitalizmden kopuş için bir işçi-emekçi hükümetini hedefleyen bir acil eylem programı etrafında mücadeleleri ilerletmekten geçiyor.

Fotoğraf: Associated Press

Yemeksepeti işçileri işe iade davasını kazandı

0

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS), işten çıkarılan Yemeksepeti çalışanı 3 üyesi için sürdürdüğü hukuk mücadelesini kazandı. Mahkeme, işten çıkarmanın “sendikal sebeple” yapıldığına karar verdi ve işe iade ile birlikte sendikal tazminata hükmetti.

TÜMTİS Merkez Yönetim Kurulu imzasıyla yapılan açıklamada, “Sendikamızın çoğunluk tespiti yaptırmasından sonra 18 Ağustos 2021 tarihinde Yemeksepeti Manisa deposunda işten çıkarılan Kemal Oğuz, Yakup Der ve Ömer Dizemen isimli 3 üyemiz için açtığımız işe iade davaları sonuçlandı ve İstanbul 35. İş Mahkemesi üyelerimizin sendikal sebeple işten çıkarıldıklarına hükmetti. Mahkeme, işçilerin işe iadesine, bir yıllık ücretleri tutarında sendikal tazminata ve 4 aylık ücretleri tutarında boşta geçen süre ücretinin ödenmesine hükmetti” denildi.

Aynı açıklamada, Yemeksepeti işvereninin, sendikal çalışmanın başladığını öğrendiği ilk günden itibaren işçiler üzerinde baskı uygulamaya başlayıp işçileri işten çıkarmakla tehdit ettiği ve sendikanın çoğunluk tespitine itiraz ederek süreci uzatmaya ve bu arada sendikalaşma çalışmasına öncülük eden işçileri işten çıkararak sendikal örgütlenmeyi başarısızlığa uğratmaya çalıştığı ifade edildi.

Bu kararla, esnaf kurye modeliyle işçilere güvencesiz, sigortasız, esnek çalışma düzenini dayatan ve işçilerin sendikalaşma hakkına karşı düşmanca tutum sergileyen Yemeksepeti’nin sendikal nedenle işçi çıkardığı tescillenmiş oldu.

Bu kararın ardından TÜMTİS, Yemeksepeti işverenini, mahkeme kararına uyarak sendika üyesi işçileri işbaşı yaptırmaya, bu hak ve hukuk tanımaz tutumundan vazgeçerek sendika hakkına saygı göstermeye ve sendika ile toplu sözleşme müzakerelerini başlatmaya çağırıyor.

Sürecin sendika ile birlikte takipçisi olan Yemeksepeti İşçi Komitesi ise “Yemeksepeti’nde sendikal haklar elde edilene, toplu sözleşmeli bir düzen sağlanana kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz,” açıklamasında bulundu.

Tarihte bu ay | 31 Mayıs Gezi Ayaklanması, Türkiye Devrimi’nin üzerindeki kabuğu çatlattı

0

31 Mayıs 2013’te kitleler Gezi Parkı’nın talan edilmemesi için seferber olduklarında, bu mütevazı talep bir gecede Türkiye’nin geleceğinin nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair emekçilerin ve ezilenlerin perspektifinden üretilmiş olan birtakım başka talepler ile birleşti. Hükümetin istifa etmesi, biber gazının kullanımının yasaklanması, polisin yetkilerinin sınırlandırılması, polis şiddetinden sorumlu yetkililerin yargılanması ve rantiye odaklı bir birikim modeliyle yeşil alanları yağmalamak isteyen sermayenin İstanbul’un betonlaştırılması üzerinden elde etmeye yeltendiği ayrıcalıklarının engellenmesi gerektiği, bu halk seferberliğinin taleplerinden yalnızca birkaçıydı.

Birçok insan Gezi Ayaklanması’nın kazanımının ne olduğunu soruyor ve bunun bir cevabı olmadığını söylüyor. Doğru değil. Gezi’nin çok önemli üç kazanım oldu: 1) Seferberliğin çıkış talebi olan Gezi Parkı’nın park olarak kalması başarıldı; 2) Ayaklanma, milyonlarca insanın mücadele içinde politize olmasını, mücadeleden öğrenmesini sağladı, böylece onları sonraki isyanlara hazırladı; Türk kapitalist sınıflarının korkulu rüyası olan Taksim-Lice hattı, başlıca emekçi semtlerindeki ve sanayi havzalarındaki slogan ve politik mücadele çizgisi oldu; 3) Ve belki de en önemlisi, 2012-2013 boyunca başkanlık rejiminin artık bir zorunluluk haline gelmiş olduğunu birçok defa ilan eden Erdoğan’ın başkanlık rejimini ilan etmesini 16 Nisan 2017’ye kadar, dört sene boyunca geciktirdi.

Dolayısıyla Gezi Ayaklanması, Türkiye işçileri ile emekçilerine, başkanlık rejiminin inşasının durdurulması için dört sene kazandırdı. Gezi’nin kazandırdığı bu dört seneyi, stratejik önemine uygun olarak değerlendiremeyen ise Türk ve Kürt emekçileri değil, sol oldu. Türk ve Kürt emekçileri Gezi’de başardıklarını yapmayı sürdürerek Metal Fırtına’da, Kobane Serhildanı’nda ve 7 Haziran 2015’te yine öncülüğü üstlenip yolu açtılar ve başkanlık rejiminin müstakbel siyasal kadrolarını birçok kereler köşeye sıkıştırdılar.

Ancak sol, bütün bu büyük mücadelelerde sahada zaten kurulmuş olan mücadeleci işçi-emekçi ittifakını kendi içinde inşa edebilme kapasitesi gösteremediği ve “tatava yapma, bas geç” perspektifiyle ezilenlere bir alternatif oluşturamadığı için, işçileri ve emekçileri Saray rejiminin inşasını engelleyebilecek şekilde siyasal ve programatik olarak silahlandıramadı.

Buna rağmen rejim, Gezi’den intikam almayı sürdürdü. Osman Kavala’ya verilen müebbet ve Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Yiğit Ali Ekmekçi’ye verilen 18’er yıllık hapis cezaları, Saray rejiminin, ekonomik kriz koşulları altında işçi sınıfına ve Kürt halkına Gezi Ayaklanması’nın cezalandırılması üzerinden gösterdiği bir sopadır.

İkinci bir Gezi Ayaklanması bir daha yaşanmayacak çünkü işçi sınıfı ile Kürt halkı, bu ayaklanmadan gerekli dersleri çıkararak, zaaflarını ve eksikliklerini çoktan öğrendi bile. İkinci Gezi, 31 Mayıs Ayaklanması’nın politik olarak birkaç kat ilerisinde olacak. Ancak bunun yolunun açılması için, ilk olarak 31 Mayıs’ın onurlu ve meşru seferberliğini rejimin intikamcı saldırılarına karşı savunmak gerekiyor. Bu nedenle bugün Osman Kavala, Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Yiğit Ali Ekmekçi’ye özgürlük talep etmeden, Gezi’yi anmak mümkün olamayacaktır.

Türkiye’nin seçimi

0

Türkiye 40 yıldır yönünü bulmaya çalışan bir ülke. Potansiyeli ve emsalleri düşünüldüğünde 40 yıldır patinaj yapıyor. Türkiye’de 40 yıldır ileri doğru atılmış görünen her bir adıma hemen geri atılmış iki adım eşlik ediyor. 40 yıl önce ekonomide, siyasette, sosyal hayatta hangi sorunlar varsa, ne konuşuluyor ve yaşanıyorsa bugün de benzer şeyler yaşanıyor. Üstelik bazı açılardan daha da geride olmak üzere. Bütün dünyada yaşanan burjuva kapitalist düzen krizini Türkiye, kendine özgü şartlar nedeniyle çok daha ağır yaşıyor. Neden?

Türkiye’de 1982-2002 arasında yaşanan siyasi, sosyal, ekonomik gelişmeler sonucu mevcut rejim tamamen tıkandı. Burjuva düzen siyaseti ve siyasetçileri inandırıcılığını yitirerek çürüdü. Bunun hem bir sonucu hem de nedeni olarak rejimi temsil eden düzen partileri seçmen temsilini ve desteğini büyük oranda kaybetti. Bu 20 yıllık birikim sonucu değişim hemen her kesimin ortak ihtiyacı ve arzusu olarak belirdi. 1980’de ülkenin belini kıran bir askeri darbe marifetiyle 1982 Anayasası ile başlayan bu dönem, ironik şekilde, diktatörlükle yarı-demokrasi arasındaki salınımların ardından yine bir askeri darbe girişiminin (28 Şubat) yankıları ışığında kapandı. 24 Ocak kararlarının yol haritasını belirlediği bu dönemde, özünde emekçi kesimlere ve sosyal haklara dönük bir karşıdevrim olan neoliberal uygulamalar sermaye birikim krizini ve burjuvazinin önderlik krizini yine de çözemedi. Dönem yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar ile karakterize oldu. Darbe ve anayasası sonuçta neoliberal İslamcı bir partiyi iktidara taşıdı. AKP’li yıllar da bu sayede başladı.

AKP iktidarı altında 2002-2022 arasında yaşananların oluşturduğu birikim kendinden önceki 20 yıla benzer, askeri darbe girişimi ve muhtıra dahil olmak üzere, ama birçok şekilde ve alanda onu da aşan yeni bir tıkanma, çürüme ve değişim ihtiyaç ve arzusunu gündeme sokmuş durumda. Bugün iktidar bloku dahil hiç kimse Türkiye’nin olduğu haliyle devam edebileceğine ne inanıyor ne de bunu mümkün görüyor. Çürüme ve çöküş engellenemez şekilde bütün bünyeyi sardı. Yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar giderek artan oranda en azından son 10 yıla damgasını vurmuş durumda. Bu noktada rejimin hâkim unsurunu (İslamcılar, Ülkücüler, Ulusalcılar…) ve kurumlarını (Cumhurbaşkanlığı-Beştepe, Meclis, Yargı, TSK, Emniyet, Anayasa Mahkemesi…) değiştirmenin, yani sadece üstyapıda yönetimsel bir değişikliğin sorunları çözmeyeceğini, aksine durumu gelecek dönemlerde artık içinden daha da çıkılmaz bir hale getireceğini söylemek kehanet olmaz. Mesele emek ve sermaye ilişkisi ile karşılıklı güç dengesinde. Bu anlamda rejim siyasal demokrasi istikametinde, ekonomi emekçilerin ihtiyaç ve öncelikleri temelinde, sosyal hayat özgürlük ve eşitlik doğrultusunda bir dönüşüm yaşamalı. Kuşkusuz bu eşit, adil ve barajsız şekilde yapılacak bir seçimle oluşturulacak bir kurucu meclisin hazırlayacağı anayasayla temellenmeli. İşçi-emekçileri, kadınları ve Kürt halkını merkezine alan haklar ve temsille perçinlenmeli. Başında emekçilerin yer aldığı denetimle şekillenmeli. Böylesi bir dönüşüm özünde, işçi demokrasisini gündeme getirebilir ve bu gündemin hayata geçmesi de, ancak bir işçi-emekçi hükümetiyle mümkün olabilir.

Peki, 18 Haziran 2023 seçimlerine 13 aylık bir süre kalmışken, bu tablonun ışığında, Türkiye’nin seçimi ne olacak? Türkiye nereye doğru gidecek? Birbirini tekrarlayan dönemlerin bir benzeri daha mı tedavüle sokulacak? Evet, Cumhur İttifakı olası 2023 seçimleri öncesi tansiyonu giderek yükseltme eğiliminde. Son birkaç haftada yaşananlar dahi bunun bir kanıtı. Gezi Davası’nda verilen müebbede varan cezalar, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na verilen mahkûmiyet ve siyaset yasağı, hâlihazırda haziran başında İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile ilgili görülecek ceza davası ve devam eden HDP kapatma davası yaşanabilecek olanlara dair oldukça güçlü bir fikir de veriyor. Yeni seçim kanunuyla il-ilçe seçim kurullarının oluşumunun değiştirilmesi de yargı sopası dahil devlet gücünün iktidar tarafından seçim sürecinde de her şekilde kullanılacağının bir başka göstergesi. Bunlar süreci ve sonucu ne oranda etkileyebilecek? Çok şey söylenebilir. Bütün bunlar mevcut iktidarın değişmesi zaruretini fazlasıyla gösteriyor. Gitmesi gereken belli de ya gelecek olan? Bu noktada bizim söyleyeceğimiz Türkiye işçi sınıfının, emekçilerin, ezilen ve sömürülen kesimlerin yalancı baharlarla mavi boncuk politikasına artık tahammülünün olmadığı. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de deniz bitti, kara göründü. Yaşanabilir bir gezegenimiz ve geleceğimiz olsun istiyorsak Türkiye’nin seçimi emek ittifakı olmak zorunda; yoksa parlak isimler bulmak değil. Tabii eğer 20 yıl sonra yine bunları misliyle konuşmak ve yaşamak istemiyorsak.

Arjantin: Eski muhafızlardan Victor Muller yoldaşa elveda

0

Yoldaş Victor Muller 23 Mayıs Pazar günü aramızdan ayrıldı ve ardında, 1964 yılının sonunda başlayan devrimci partinin inşası için bir miras bıraktı. Victor, çoğu yoldaşımızın yaşından daha uzun yıllar boyunca militanlık yaptı. Bu nedenle onun hayatını yeni nesiller için bir örnek olarak incelemek istiyoruz.

Buenos Aires Üniversitesi’nde (UBA) genç bir fen bilimleri öğrencisiyken Arjantin Komünist Partisine katıldı ve kısa süre sonra oradan ayrılarak, bir grup sınıf arkadaşıyla beraber başını Nahuel Moreno’nun çektiği İşçi Sözü partisine katıldı. Victor, o zamandan beri akımımızın inşasının temel sütunlarından biri oldu.

Birkaç ay sonra, Mayıs 1965’te, UBA’nın fen bilimleri öğrenci militanlarının delegesi olarak, Santucho’nun başını çektiği parti FRIP ile İşçi Sözü’nün birleşimi olan Devrimci İşçi Partisi’nin (Partido Revolucionario de los Trabajadores-PRT) kuruluşunda yer aldı. Militanlığının başlangıcından itibaren proleterleşti ve metal fabrikalarında, Felfort gıda fabrikasında, grafik sektöründe çalıştı. İşçi hareketindeki militanlığı Onganía diktatörlüğünde, bu koşullar altında gelişti.

Cordobazo (Cordoba ayaklanması, 1969) sırasında fabrikadaydı ve fabrikayı akşam okuluna çevirme görevini de üstlendi. O zamanlar partinin gençliğini inşa etmede merkezi rol oynayan bir devrimciydi. Günleri fabrikada iş ve akşam okulunda öğrenci militanlığıyla geçiyordu.

Sosyalist İşçi Partisi’nin (Partido Socialista de los Trabajadores-PST) kuruluşu sırasında metal fabrikasında çalışıyordu ve yerel Donato Álvarez Gençliği’nde militanlık yaptı. Partinin seçimlere katılma yeterliliği sağlayabilmek için yürüttüğü kampanyada -ki Morenist akımın ilk defa seçimlere katılmayı başardığı zamandı- Buenos Aires Başkenti’nin (CABA) sorumlu kişilerinden biriydi. Daha sonra CABA’da Barracas lokalinden sorumlu oldu ve bölgedeki gençlikle ve fabrikalarla ilgilendi.

Victor 1973’te PST’yi Mendoza şehrinde inşa etmeye yardımcı olma görevini üstlendi. Oldukça zorlu bir dönemdi çünkü bir yandan orada büyük bir militan kadromuz yoktu ve öte yandan partinin bir lokaline bombalı saldırı düzenleyen Triple A’ya (Antikomünist İttifak) karşı direnmemiz gerekiyordu. Victor birkaç yıl sonra, Videla diktatörlüğü sırasında San Martín’de askerlik yapmak için Buenos Aires’e döndü. PST’nin yeraltındaki militan faaliyetinin başlıca örgütleyicilerindendi, 1982’de gizlice ülkeye dönen Nahuel Moreno’yu evinde ağırladı.

Katliamcı diktatörlük devrildiğinde Victor, San Martín’e geri döndü ve orada eski MAS’ın yasallığını sağlamaya çalıştı. O yıllarda Victor, partinin “televizyon reklamlarını” hazırlamaktan ve faaliyetlerini kaydetmekten sorumlu Video Ekibi’nin yaratıcılarından biriydi. Parti bölünene kadar tüm seçim kampanyalarında bu ekipte yer aldı.

1992’de eşi Ana ve küçük bir grup militanla birlikte, Nahuel Moreno’nun mirasını sürdürme amacıyla, Sosyalist İşçi Birliği’ni (Unión Socialista de los Trabajadores-UST) inşa etmeye başladı. 2009’a kadar devam eden birlik, küçük ama fedakâr bir gruptu.

Enternasyonal olmayan bir inşanın büyük bir politik sorun olduğunun bilinciyle 2007 yılında UST’yi İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) seksiyonu olması yönünde teşvik etti. Böylece Sosyalist Sol (Izquierda Socialista-IS) ile birleşmeyle sonuçlanacak ortak bir deneyim başladı. Bu, Victor’un da söylemekten hoşlandığı üzere “Ortodoks Troçkizm”i savunmaya giden yolda önemli bir adımdı.

Sosyalist Sol’da Chacarita bölgesinde militanlık yaparken, emekli olana kadar yeşil bürokrasiye karşı mücadeleci muhalefete katıldığı Tres de Febrero’daki bir okulda öğretim görevlisi olarak çalıştı. Ayrıca metro ve mahalleye odaklanan militan kadronun da bir parçasıydı.

Victor eğitimler verdi, çok iyi bir propagandacıydı ve partinin tüm aşamalarında yılmaz bir inşacı, tüm faaliyetlerinde yer almak isteyen sıkı bir militandı. İşçi sınıfına dair “devrimci iyimserlik” ve tam güvenle dolu bu tutum, 14 yıl boyunca ve son anlarına kadar hastalıkla mücadele ettiği hayatının tümüne damgasını vurdu. O, hayatı boyunca mücadele eden “vazgeçilmezler”dendi. Sosyalist Sol olarak eşi Ana’ya, çocukları Mariano, Alejandro ve Natalia’ya ve torunlarına sevgilerimizi iletiyoruz. Yoldaş Victor Muller, sosyalizme dek daima!

Eşi Ana anlatıyor:

Moreno’nun partisine katılmasından itibaren onunla yakın bir ilişkisi oldu Victor’un. Moreno’yla yıllarca yan yana mücadele etti. Diktatörlük zamanında ülkeye getirdiği Hugo’yu (Nahuel Moreno) evimizde ağırladık. Victor, Moreno’nun temelinin bir parçasıydı. Moreno’nun eşi ve iki çocuğunun annesi Rita ile de çok yakın bir ilişkisi vardı. Politikanın yanı sıra bir aile ilişkisine de sahiptiler.

Diyarbakır’dan enerji işçisi: “Yanlışlarla dolu bir yaşam sistemi var”

0

Dünyadaki yaşam sistemini bir insan bedenine benzetecek olursak din, mevcut sistemi ayakta tutan bacaklardır. Bürokrasi kolu, burjuvazi omurgası, medya gözleri ve tabii ki para sistemi beynidir. Fakat bütün bu parçaların ihtiyacı olan yegâne şey besindir. Yani su veya yiyecektir -ki bunlar olmadan ne beyin ne de başka bir parça çalışabilir. İşte o besin ise işçi ve emekçilerden başkası değildir. Kapitalizme entegre olmuş ideolojik bakış açıları ise bu bedeni çürüten hastalıklardır. Mesela kanser virüsü siyasal İslam’ın ta kendisidir. Liberalizmin sıtma, faşizmin verem, milliyetçiliğin tüberküloz olması gibi. Ve onlarca yıl insanlar bu bedeni hastalıklardan kurtarmak için çareler aradılar. Nihayetinde sosyalizm ve komünizm gibi kuvvetli ilaçlar bulundu. Bir süre sonra denendi, hatta sonuç bile alındı. Tabii bazı bölgelerde “tek ülkede sosyalizm” gibi yan etkilerine rastlanmadı değil. Fakat yan etkileri ne olursa olsun aslında insanın yaşamı ve doğasıyla uyuşuyordu. Kapitalizmin bu ilaçla mücadelesinde belki de başarılı olduğu en temel nokta şuydu: İnsanın doğasına uymadığı fikrini bize inandırdı, diyebilirim. Birbirimizle rekabeti ve birilerinin mutlak kâr elde etmesini doğamız, fıtratımız ya da yazgımız diye bize yutturdular. Fakat dönüp şu an yaşadığımız dünyaya baktığımızda hepimizin muhakkak hayatımızın bir döneminde de olsa bu dünyada bir şeylerin ya da çoğu şeyin yanlış gittiğini hissettiğinden eminim. Ortada yanlışlarla dolu bir yaşam sistemi var.

Çoğumuz bir şeyi daha hissetmişizdir; bizim memleketimizdeki yaşam sistemi temelde kapitalist olsa da burada yaşamanın kendine özgü yönleri var. Mesela bizim sabrımızın taştığı nokta kolay kolay gelmiyor! Dünyada genelde insanların refahı azaldığında mevcut durum içerisinde yönetim değişirken, bizde refah azalıp yaşam zorlaştıkça yönetim daha kalıcı hale gelebiliyor. Diğer taraftan kapitalizmin yapıtaşı olan seçim hakkının olduğuna inanma durumu da bu ülkede yok. Seçtiğine de kayyum atarlar, hatta gerekirse iradene de ve buna rağmen sistem bozulmaz. Bununla da yetinmezler, her türlü özlük haklarından seni mahrum ederler ama bu da kaosu tetiklemez. Kapitalizm kaostan beslenir varsayımı da bu ülkede işlemez, biz kapitalizmi öz evladını besleyen anneler gibi besleriz ve kapitalizmin kaosuna da ihtiyaç kalmaz. Hani vardır ya hatanın üzerine hata inşa etmek. İşte tam da yaptığımız bu. Zaten hatalar ve yanlışlarla dolu olan bu rezil dünya düzenini yaşam biçimi olarak kabullenip üzerine de daha rezilce değer yargıları inşa etmişiz. Etmeye de devam ediyoruz. Örneğin, adaletin olmadığı konusunda muhalefet ederken adaleti sağlamazsak bu ülkeye yatırım gelmez, diyoruz. Yani adaleti kendi suçlarını örtmek için kullanan iktidara karşı adaleti tesis etmek isteyen muhalefetin gerekçesi, ülkeye yabancı yatırımın gelmesi. İşte bu gibi nedenler dolayısıyla bu sorun seçim sorunu olmaktan çoktan çıkmıştır. Yanlış giden şeyin tek başına iktidarın politikaları olmadığını, asıl sorunun kapitalist ekonomi ve devlet modeli sorunu olduğunu kavramamız gerekiyor. Bu bedene ihtiyacı olan ilacı artık yüksek dozda vermemiz gerektiğini de kavramamız gerekiyor. Aksi takdirde felç olmuş bu beden zamanla bitkisel hayata girmekten kurtulamayacaktır.

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi

¡No a la xenofobia contra los inmigrantes! ¡Unámonos en la lucha obrera!

0

Mientras Erdogan y los funcionarios del gobierno siguen declarando su determinación para luchar contra la inflación en todo momento, la tasa de inflación oficial ha alcanzado el 70 % según la última declaración del TUIK (Instituto de Estadística de Turquía), y la tasa de inflación real supera el 150 %. A pesar de esta situación, el gobierno parece decidido a no tomar ninguna medida para mejorar los salarios, lo que arrastra a lxs asalariadxs y jubiladxs a una miseria terrible. En cambio, y una vez más, el gobierno está tratando de reprimir la creciente reacción de lxs trabajadorxs a través de su hostilidad hacia lxs kurdxs y lxs immigrantes y de sus políticas represivas de polarización como el caso Gezi.

Los partidos burgueses de oposición, por su propia naturaleza, prefieren expresar su oposición al gobierno sobre la base de la hostilidad hacia lxs inmigrantes, en lugar de alzar la voz contra las políticas anti-laborales y anti-democráticas. Mientras tanto, grupos racistas como el Partido de la Victoria han estado realizando una campaña generalizada para la deportación inmediata de todos lxs inmigrantes. Erdogan, por su parte, habla de construir casas en el norte de Siria y luego hacer regresar 1 millón de sirixs. El Ministerio del Interior vuelve a dar caza a “inmigrantes ilegales”, lo que alimenta los ataques racistas en la sociedad.

Necesitamos ser claramente conscientes de que esta nueva ola de ataques a lxs inmigrantes es uno de los principales intentos de dividirnos a nosotrxs, lxs trabajadorxs, y de evitar el surgimiento de una oposición obrera. La fuente de la actual crisis económica y de la miseria en la que nos encontramos no son lxs inmigrantes que se ven obligadxs a huir de las guerras y los regímenes dictatoriales en sus países, sino el capitalismo y los gobiernos que lo persiguen. Los partidos del orden, que nunca se pronuncian en contra de las ocupaciones imperialistas, los regímenes dictatoriales o los patrones que ven a lxs inmigrantes como una fuente de mano de obra barata, la UE que voluntariamente ha convertido a Turquía en un guardia fronterizo y las políticas de inmigración hipócritas e interesadas del AKP son los verdaderos combustibles de la xenofobia y el racismo, que se dirigen especialmente a lxs refugiadxs.

Lxs trabajadorxs sabemos que nadie migra sin razón. La destrucción causada por las ocupaciones imperialistas en países como Afganistán e Irak ha desplazado a millones de personas. Hoy, una situación similar está ocurriendo en Ucrania debido a la invasión de Rusia al país. Mientras más de 10 millones de personas tuvieron que abandonar sus hogares debido a la ocupación de Ucrania, más de 5 millones de personas ya quitaron el país. También en Siria, millones de personas habían dejado su país huyendo de las sangrientas masacres de la dictadura de Assad.

El gobierno del AKP, con su política exterior agresiva, expansionista y aventurera, se ha convertido en uno de los principales responsables de la destrucción de la región. Además, al no otorgar el estatuto oficial de refugiado a quienes solicitan asilo, ha utilizado a lxs refugiadxs como títeres contra la UE y lxs ha ofrecido al capitalismo turco como mano de obra barata. Trató de crear una nueva dinámica de división entre lxs trabajadorxs a través de estas políticas que allanaron el camino para el aumento del racismo.

No debemos permitir que el gobierno o los partidos burgueses de oposición creen tal división y conflicto que se basen en el racismo entre lxs trabajadorxs. Anti-inmigración, racismo, opresión a los kurdos, discriminación hacia las mujeres y lxs LGBTI+s… Todas estas políticas dividen a lxs trabajadorxs y fortalecen el capitalismo. Lxs socialistas y las organizaciones laborales deben prevenir el racismo a toda costa y encontrar formas de incluir a lxs refugiadxs en la lucha obrera. Un plan de lucha unido contra el régimen opresor de la alianza AKP-MHP y contra la miseria sin precedentes de la que esta alianza es responsable eliminará las divisiones artificiales entre lxs trabajadorxs y unirá a todos los segmentos de clase en la lucha.

No to xenophobia against immigrants! Let’s unite in labor struggle!

0

As Erdogan and government officials keep declaring their determination to fight inflation at every turn, official inflation rate has reached 70% according to the latest statement of TUIK (Turkish Statistical Institute), and the actual inflation rate exceeds 150%. Despite this situation, the government seems resolute about not taking any steps to ameliorate wages, which drags wage-earners and retirees into terrible misery. Instead, and once again, the government is trying to suppress the growing reaction of the workers via hostility towards Kurds and refugees, and repressive polarization policies like the Gezi case.

Bourgeois opposition parties, by their very nature, prefer to express their opposition to the government on the basis of hostility towards immigrants, rather than raising their voices against anti-labor and anti-democratic policies. Racist groups such as the Victory Party, meanwhile, have been running a widespread campaign for the immediate deportation of all immigrants. Erdogan, on his end, talks about constructing houses in northern Syria and then sending 1 million Syrians back. The Ministry of Interior is once again hunting for “illegal immigrants,” which fuels racist attacks in society.

We need to be clearly aware that this new wave of attacks on immigrants is one of the main attempts to divide us, the workers, and to prevent the rise of a labor opposition. The source of the ongoing economic crisis and misery that we are in is not the immigrants who are forced to flee from wars and dictatorship regimes in their countries, but capitalism and the governments that pursue it. The establishment parties, which do not speak out against imperialist occupations, dictatorship regimes, or the bosses who see immigrants as a source of cheap labor, the EU that that has willingly made Turkey a border guard, and AKP’s hypocritical and self-interested immigration policies are the real fuels of xenophobia and racism, which particularly target refugees.

We, the workers, know that no one migrates for no reason. The destruction caused by imperialist occupations in countries such as Afghanistan and Iraq has displaced millions of people. Today, a similar situation is happening in Ukraine because of Russia’s invasion of the country. While more than 10 million people had to leave their homes due to the occupation in Ukraine, more than 5 million people already left the country. In Syria as well, millions of people had left their country fleeing from the bloody massacres of the Assad dictatorship.

The AKP government, with its aggressive, expansionist, and adventurous foreign policy, has become one of the main responsibles for the region’s destruction. Moreover, by not granting the official refugee status to those who seek asylum, it has used refugees as a card against the EU and offered them to Turkish capitalism as cheap labor. It tried to create a new dynamic of division among the workers through these policies that paved the way for the rising racism.

We must not allow the government, or the bourgeois opposition parties to create such a division and conflict that rest on racism among the workers. Anti-immigration, racism, oppression of Kurds, discrimination against women and LGBTI+s… All these policies divide workers and strengthen capitalism. Socialists and labor organizations must prevent racism at all costs and find ways to include refugees in the labor struggle. A united plan of struggle against the oppressive regime of the AKP-MHP alliance and against the unprecedented misery that it is responsible for will eliminate artificial divisions among the workers and unite all class segments in the struggle.

Cinsel şiddetin milliyeti olur mu?

0

Yüz yıllardır kadınların ve çocukların cinsel istismar ve saldırılara uğradığı bir dünyada yaşıyoruz. Kadın örgütleri dünya çapında bu zulmün bitmesi için yüz yıldan fazla zamandır mücadele ediyor. Buna rağmen Türkiye’de yaşanan cinsel şiddet olaylarında, henüz 10 yıl önce Türkiye’ye gelmeye başlanan mülteciler sorumlu gösterilmeye başlandı.

2020 yılı Temmuz ayı verilerine göre Suriyeli sığınmacıların yüzde 70’ini kadın ve çocuklar oluşturuyor.[1] Afgan mülteciler için güncel verilere ulaşılamıyor ancak devamlı olarak, sosyal medyada dağılan şaibeli bilgilerle Afgan erkeklerin Afgan kadınlardan daha fazla ülkeye giriş yaptığı iddia ediliyor. Bunun nedeniyle ilgili ise kimse konuşmuyor. Afganlar Türkiye’ye yürüyerek geliyor. Bu sırada yola çıkan Afgan kadınlar ise sınırlarda cinsel taciz ve saldırılara uğruyor.[2] Yani insanlar, Afgan erkeklerin cinsel saldırı potansiyeli olduğunu iddia ederken Afgan kadınların hepimizle ortak bir korkuyla sınır ötesi yolculuğa çıkamadığını aklına dahi getirmiyor. Muhtemelen bu konuyu konuşmaya başladığımızda Afgan kadınların güvenli yollarla sığınma için Türkiye’ye ve başka ülkelere getirilmesi talep edilecektir. Elbette ki bu çözüm, konforunu bozduğu için Afgan erkeklere tecavüzcü yaftası yapıştıracak kadar ileriye gidebilen ırkçıların işine gelmemekte ve bu nedenle işin bu yönü gündem olamamakta.

Bu işin daha da korkunç yanı, Türkiye’de sığınmacıların uğradığı cinsel saldırı ve istismarın konuşulmamasıdır. Türkiye’ye sığınmacılar gelmeye başladığından beri on binlerce sığınmacı çocuk cinsel istismara uğradı ve uğruyor. Elde edilebilen verilerle bile bu durum kanıtlanmış durumda.[3] Çoğu vaka kayıtlara bile alınmamakta, zira savaş ya da çatışma ortamından kaçan sığınmacıların Türkiye’ye geldiklerinde uluslararası hukuk bağlamında bir statüleri dahi mevcut değil. İktidar kendine özgü statüler icat ederek, sığınmacıları insan onuruna yakışmayan koşullarda yaşamaya mahkûm kalacakları ve kölece çalışma koşullarını kabul edecekleri bir konuma itmekte. Bu vesileyle iktidar bir yandan Türkiye’yi dünya kapitalizminin ucuz işgücü cennetlerinden biri haline getirmekte, bir yandan da ırkçı kışkırtmalar üzerinden Türkiyeli emekçilerin arasında suni bir bölünme yaratmaya gayret etmektedir. Özetle, yapılan bilimsel araştırmalarda Türk vatandaşı ve mülteci çocukların benzer şekilde cinsel istismara maruz bırakıldığı görülmektedir.[4] Bir başka deyişle, uğranılan cinsel saldırı ve cinsel istismarın vatandaşlığı, milliyeti ya da etnik kimliği yoktur. Tam tersine sığınmacılar, arkalarında kimsenin olmadığı düşüncesiyle cinsel saldırılara daha fazla hedef olmaktadır.

Türkiye’deki cinsel şiddetin nedenini kültürle ve milliyetle açıklamaya kalkışmak, faili sığınmacı olmayan cinsel saldırı ve istismar olaylarını görmezden gelmek demektir. Her gün sabah programlarında dedelerin torunlarına tecavüz ettiğine dair haberlerin yayımlandığı bir ülkede yaşıyoruz. Cinsel şiddete karşı ırk, vatandaşlık ve etnik kimlik gözetmeden topyekûn mücadele etmek zorundayız. Aksi, bu mücadeleden kaçmak için gerçekleri çarpıtmak anlamına gelmektedir.


[1] Refugees Association “Numbers of Syrians in Turkey July 2020”, https://multeciler.org.tr/eng/numbers-of-syrians-in-turkey-july-2020/.

[2] Stiftung PRO ASYL, “The Situation of Afghan Refugees in Turkey”, Mart 2021, s. 23. https://www.proasyl.de/wp-content/uploads/PA_Expert-Opinion_The-Situation-of-Afghan-Refugees-in-Turkey.pdf.

[3] “Suriyeli kız çocukları Türkiye’de cinsel istismarın en büyük mağduru oldu: Artış yüzde 736”, https://tr.euronews.com/2019/10/26/suriyeli-kiz-cocuklari-turkiyede-cinsel-istismarin-en-buyuk-magduru-oldu-artis-yuzde-736; “3 yılda 3 bin mülteci çocuk cinsel istismara uğradı”, https://ekmekvegul.net/gundem/3-yilda-3-bin-multeci-cocuk-cinsel-istismara-ugradi.

[4] Kasım Karataş/Harun Aslan/Aslıhan Burcu Öztürk/Hande Albayrak, “Cinsel İstismara Maruz Kalan Türk Vatandaşı ve Mülteci Çocukların Durumu”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 20, S. 4, 2020.

Ukrayna halkını destekleyerek NATO’nun yanında mı yer alıyoruz?

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Sosyalist Sol’un liderlerinden Miguel Sorans yazdı.

Ukrayna’ya yönelik Rus işgalinin ve savaşın başlangıcından beri İşçilerin ve Solun Cephesi’nde (FIT-U) devrimci sosyalistlerin bu konudaki pozisyonlarının ne olması gerektiğine dair bir tartışma sürüyor. Bu tartışmada alınan pozisyonlar aynı zamanda dünya solunun pozisyonlarını yansıtıyor. Ayrışma esas olarak İşçi Partisi (Partido Obrero-PO) ve Sosyalist Emekçilerin Partisi (Partido de los Trabajadores Socialistas-PTS) ve bizim aramızda gelişiyor ve bu konudaki farklı pozisyonlarımız FIT-U’nun örgütlediği 1 Mayıs mitingine de yansıdı.

Sosyalist Sol’un pozisyonu, yoldaşımız Monica Schlottauer tarafından açık ve etkili bir biçimde ifade edilmişti (video için www.izquierdasocialista.com adresini ziyaret edebilirsiniz). Şu üç slogan bizim için kilit noktaları yansıtmakta: Putin ve askerleri Ukrayna’dan defolun, Ukrayna halkının direnişine destek, Ukrayna’da NATO ve diğer tüm emperyalistlerin müdahalelerine hayır. Karşıt bir görüş, PO lideri Gabriel Solano’nun uzun konuşmasında ifade edildi. Bu görüşe göre Ukrayna’nın ve Ukrayna halkının tarafı tutulamaz çünkü bu, NATO’nun tarafında olmak anlamına geliyor. Böylece Gabriel ve PO bizleri, açıktan bu şekilde ifade etmeseler de, “NATO’nun dalkavukları” arasına koyuyor.

PO, bizim partimizi Prensa Obrera’da (İşçi Basını) yayımlanan bir makalede şu sözlerle NATO kampında olmakla suçlamıştı: “Oldukça açıktır ki Sosyalist Sol, NATO ile aynı politik kampta bulunuyor” (…) ve “Amerikan ve Avrupa emperyalizmlerinin stratejik hedeflerine harç taşıyor” (Pablo Giachello’nun 3 Mayıs 2022’de Prensa Obrera’da yayımlanan yazısından).

Bunlar yanlış ve müessif tanımlamalardır. Bu, Stalinizmden miras kalan eski yöntemdir; yani farklı tutumları iç içe geçirerek tartışmayı karalama ve kafa karıştırma düzeyine çekmektir. Stalinizm, zamanında bunu Troçkizme saldırmak için kullanmıştı. Örneğin Stalinistler, Stalin’in rejimine karşı olduğu için Troçki’nin emperyalizm ve Nazizmle aynı safta olduğunu öne sürüyorlardı. Aynı şekilde biz Troçkistler, Sovyet birliklerinin Macaristan’ı (1956) ya da Çekoslovakya’yı (1968) işgaline karşı çıktığımızda Kremlin bürokrasisi bizleri “ABD emperyalizminden taraf olmakla” suçlamıştı çünkü ABD de bu işgalleri “kınıyordu”.

Yaşanmakta olan, emperyalistler arası bir savaş değil

PO da PTS de savaşın karakterini yanlış tahlil ediyor. Onların iddiasına göre bu, başını ABD’nin çektiği NATO ve Rusya’nın tarafları olduğu emperyalistler arası bir savaş. Buna karşı ikircikli bir tarafsızlık politikasını benimsiyorlar. Ukrayna halkının askeri direnişine ve bu direnişe silah yardımı göndermeye karşı çıkıyorlar.

PO, yanılgıya düşerek, esas düşmanın işgalci Putin değil NATO olduğunu söylüyor. Dolayısıyla “Savaşa karşı savaş” şeklinde soyut bir slogan formüle ediyor. PTS, Putin’in birliklerinin Ukrayna’dan çekilmesini ifade eden doğru bir sloganla yola çıkıyor ancak bir yandan da durumu emperyalistler arası bir savaş olarak tanımlıyor. İşin aslı, Ukrayna halkına desteği reddediyor ve halka silah yardımını desteklemeyi NATO’yu güçlendirmek olarak değerlendiriyor.

İki parti de tamamen yanılıyor. Yaşanmakta olan, iki emperyalist kampın savaşı değildir. Bu savaş, şimdilik, kapitalist emperyalist bir güç olan Rusya ile Avrupa’nın en yoksul ülkelerinden biri olan yarısömürge Ukrayna arasındadır.

Marksizmin geleneğine bağlı kalarak bizler de ezilen ve işgal edilen ulusun yanındayız. Olgular açıkça gösteriyor ki işgalin amacı ülkeyi Nazilerden arındırmak değil. Bu işgal tamamen emperyalist saiklere dayanıyor. Putin, işgali başlatırken yaptığı konuşmada amaçlarının Ukrayna’nın bağımsız bir ulus olarak varlığına son vermek olduğunu kelimesi kelimesine söyledi. Açıkça Ukrayna’nın “ezelden beri” Rusya’nın bir parçası olduğunu söyledi. Konuşmasında tam da bu yüzden Lenin’i eleştirdi, Ekim Devrimi’nin ardından Ukrayna’nın bağımsızlığını tanıdığı için.

Eğer emperyalistler arası bir savaş söz konusu olsaydı üçüncü dünya savaşının ortasında olurduk, ancak durum böyle değil. ABD ve Avrupa öncülüğündeki NATO ve Rusya’nın savaşı patlak verseydi üçüncü dünya savaşı başlardı. Fakat PO ve PTS dahil olmak üzere, dünya üzerinde sağda da solda da bunu söyleyen neredeyse hiç kimse yok. Devrimci sosyalistler olarak elbette bu ihtimali göz ardı edemeyiz ancak ihtimaller ve gerçeklik arasında büyük bir fark vardır.

Ukrayna’nın emperyalist işgalciye karşı haklı direnişini destekliyoruz. Zelenski’ye ve NATO’ya hayır!

ABD, Avrupa emperyalizmi ve NATO tabii ki bu savaştan faydalanmak ve emperyalist rakipleri olan Putin Rusya’sını zayıflatmak istiyorlar. Savaşın ardından şimdiki Ukrayna’dan geriye kalanı politik ve ekonomik olarak kendi kontrolleri altına almak istiyorlar.

Fakat şu an Ukrayna’da NATO birlikleri yok. Savaş başladıktan ancak iki ay sonra göndermeye başladıkları silah yardımıysa kısıtlı düzeyde. NATO’nun Ukrayna’yı “tepeden tırnağa silahlandırdığı” iddiası yanlış. Eğer bu doğru olsaydı Ukrayna ordusunun Rusya’ya kıyasla açıkça ortada olan askeri zafiyetini anlamak oldukça zor olurdu.

Rusya’nın kontrolündeki bölgelere kapsamlı bir karşı taarruz, hatta füzelerle yapılan saldırılar şöyle dursun, Ukrayna şu anda işgalciye karşı ancak bir savunma gerçekleştirebiliyor.

PO ve PTS, Zelenski’nin ABD yanlısı, NATO müttefiki bir burjuva olduğunu söylüyor ve tarafsızlıklarını tekrar ediyorlar. İUB-DE ve Sosyalist Sol olarak bu tanımlamaya katılıyoruz. Zelenski hükümeti, tartışmasız ki Ukrayna’yı Avrupa emperyalizmine ve NATO’ya bağımlı kılmak isteyen kapitalist bir hükümettir. Ancak biz Ukrayna halkını, işçi sınıfını, molotofkokteylleri hazırlayan kadınları, ülkelerinin savunması ve kendi kaderini tayin hakkı için cephede orduyla yan yana savaşanları destekliyoruz. Bağımsız bir politikaya sahibiz ve Ukrayna solunun yeni bir devrimci önderliği inşa etme çabasını destekliyoruz.

Önümüzde duran soru şudur: Askeri ve politik önderlik Zelenski’nin elinde olsa dahi Ukrayna halkının işgalci kuvvete karşı mücadelesi haklı mıdır yoksa değil midir? PO ve PTS’ye kalırsa cevap hayır.

Karşıdevrimci bir önderliği olan haklı bir savaşla ilk kez karşılaşmıyoruz. Tarihte bu şekilde gelişen pek çok örnek mevcut. Birkaç tanesini sayacak olursak; 1935’te kana susamış bir imparator tarafından yönetilen Etiyopya halkı Mussolini İtalya’sının işgaliyle karşı karşıya kalmıştı. Ya da 1937’de Japon emperyalizminin işgaline karşı Çin’in yürüttüğü savaş benzer nitelikteydi. Çin o sırada, 1920’lerdeki ayaklanmalarda binlerce işçinin ve köylünün katlini emreden diktatör Çan Kay Şek tarafından yönetiliyordu. Buna rağmen Troçki, politik olarak Çan Kay Şek’e destek vermeksizin Çin’in tarafında olmak gerektiğini söylüyordu. Hatta Çin ve Etiyopya için silah desteği çağrısında bulunuyordu. 1982’de Britanya ve NATO’ya karşı Malvinas savaşını soykırımcı bir diktatörlük yürütüyordu. 2001’de işgalci ABD ve NATO birliklerine karşı gelişen Irak savaşıysa bir başka örnek. Tüm sol güçler bu savaşta Irak’ın desteklenmesinden yana tavır aldı. Irak’ın yönetimindeyse Kürt halkını kimyasal silahlarla katleden ve baskı altında tutan diktatör Saddam Hüseyin vardı.

Biz devrimciler tüm bu vakalarda, gerici önderliklerine ve başlarındaki diktatörlere rağmen bu halkların haklı davalarının yanında olduk.

İşte bu yüzden PTS’nin ve PO’nun Ukrayna savaşına yönelik önerdiği devrimci bozgunculuk taktiği son derece ciddi bir hatadır. Uygulandığı takdirde bu taktik, Ukrayna halkına, oradaki askerlere, yani işçilere, köylülere ve milislere işgalciye karşı savaşmayı bırakmalarını, silahlarını Rus işgal birliklerine değil Zelenski’ye çevirmelerini söylemektir. Yani Putin’e teslim olmalarını! Ukraynalı işçilere bunu mu söyleyeceğiz? Bu tutum, Troçki’nin ve devrimcilerin geleneğinin önerilerine tamamen aykırıdır.

Hain önderliklerinden dolayı haklı savaşlara destek vermeyi reddedenlerle en büyük tartışmaları yürüten Lev Troçki’ydi. Troçkist solun bir parçası olduğumuzu iddia ediyoruz ve bu geleneğin ilkelerini takip ediyoruz. Bu durumda PO ve PTS’ye de Troçki’nin yanılıp yanılmadığına cevap vermek düşüyor.

*11.05.2022 tarihinde El Socialista’da yayımlanmıştır. Bkz. www.izquierda socialista.org

**Troçki ve Çin-Japon savaşı

“Japonya’nın eylemleri emperyalist ve gericidir. Çin’in mücadelesiyse özgürlükçü ve ilericidir. Peki Çan Kay Şek? Çan Kay Şek, partisi ya da Çin’in egemen sınıfının tamamı hakkında hiçbir yanılsamamız olmamalı, (…). Çan Kay Şek, Çinli işçi ve köylülerin celladıdır. Ancak bugün, elinde olmadan, Çin’in bağımsızlığının geriye kalan kısmı için Japonya’ya karşı mücadele etmek zorundadır. Yarın tekrar ihanet edebilir. Bu mümkündür. Bu muhtemel ve hatta kaçınılmazdır. Ancak bugün mücadele etmek zorunda (…). Savaşa aktif ve bilinçli olarak katılmak, ‘Çan Kay Şek’e hizmet etmek’ değil, Çan Kay Şek’e rağmen sömürge bir ülkenin bağımsızlığına hizmet etmek anlamına gelir. Ve Kuomintang’a yöneltilen sözler, kitleleri Çan Kay Şek’i devirmek için eğitmenin araçlarıdır.”

**Lev Troçki, Diego Rivera’ya Mektup. 23 Eylül 1937. Editorial Pluma, Bogota, 1976, s. 163-169.

Okur mektubu: “İşsizliğin çözümü var ama işlerine gelmiyor!”

0

Merhaba Gazete Nisan okurları,

Ben uzun süredir iş arayan bir işsizim. Daha önceki işimden sendikalı olduğum için çıkarılmıştım. Pandemi ile beraber işsizlik artış gösterdi. İş bulmak ise epey zorlaştı. Resmi rakamlara göre yüzde 11,4 gibi bir işsizlik oranı varken işsiz sayısı 8,5 milyon kişi. Bunlar resmi rakamlar! DİSK-AR araştırmalarına göre ise işsizlik daha da vahim durumda. Bu tablo bizlere kader gibi sunularak var olan işimize dört elle sarılmamız ve şükretmemiz öğütleniyor. İşsizlik, ücretlerimizi sürekli baskılamada bir araç olarak kullanılıyor. Öte yandan, işsizlik sadece rakamlarla tarif edilebilecek bir sorun değil. Ekonomik krizde hayat bu kadar pahalılaşmışken, ücretlerimiz erimişken, bir de işsizlik ile başa çıkmak stresli ve yıpratıcı bir süreç oluyor. Hayat standardını minimuma çekip, aslında gerekli olan harcamaları gereksiz kategorisine alıp bunları bir kenara atmak zorunda kalıyorsun.

Diğer yandan, sürekli iş başvuruları yapmak ve sonuç alamadığın iş görüşmelerinde bulunmak oldukça yıpratıcı oluyor. Belediyelerin bölgesel istihdam ofisleri sözde işsizlikle mücadele edip işsiz vatandaşlara iş bulduklarının propagandasını yapadursun, gerçekler belediyelerin propaganda ettiği gibi değil. Uzun süredir İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin istihdam ofislerinde başvurusu bulunan biri olarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim. İstihdam ofisleri istihdam yaratıp işsizliğe çözüm bulmaktan öte modern çağın köle pazarlarını andıran iş teklifleri ile dolu. 10, 11, 12 saat mesailerin olduğu işleri bizlere lütuf gibi sunarak bu çalışma saatlerinin meşrulaştırılmasını sağlıyorlar. Genelde haftalık izin 1 güne inmiş durumda. 12 saat mesai ve haftada 1 günlük izin ile haftalık 70 saat çalışmanın olduğu işler var. Ve bu işlere sosyal demokrat olduğunu söyleyip, sosyal belediyecilik yaptığını iddia eden belediyeler aracılık ediyor. Vardiyalı sistemle çalışan işyerlerinde 2 vardiya 12 saat işgünü normalmiş gibi kabul ediliyor. İşçinin kendisini yeniden üretmesine dahi izin verilmeden ertesi gün işe gelmesi bekleniyor. Bu çalışma saatlerinden sonra ne kendine ne çevrene ayırabileceğin bir zaman kalıyor. Sosyal hayat çalışmaktan ibaret bir hal almış durumda.

İşsizlikle gerçekten mücadele etmenin bir yolu var. Tüm işlerin çalışabilir nüfus arasında bölüştürülerek 6 saat 4 vardiya sistemine geçilmesi buna bir çözüm olur. Ücretlerde herhangi bir kesinti olmadan 6 saate çekilen çalışma süreleri ile daha insani koşullarda çalışmak mümkünken, kölece çalışma ve kölece yaşam bizlere dayatılıyor. Çünkü bu durumu değiştirecek bir çözüm, bizi daha çok sömürerek daha çok kâr etmek isteyen patronların işine gelmiyor! Bu nedenle, bu çalışma düzeninden ve işsizlikten ancak bizler bu taleplerimiz için mücadele edersek kurtulabiliriz.

İstanbul’dan işsiz bir işçi

O zaman orada işiniz ne?

0

Söz konusu zamlar olduğunda işaret edilen hep maliyetler. Zamların bu maliyetler karşısında zorunlu olarak yapıldığını söyleyip duruyorlar. Özellikle de enerji ve gıda sektöründe… Sanıyoruz ki ortada büyük zararlar var. Oysa raporlar* diyor ki: “Petrol ve gaz devleri rekor düzeyde kârlar bildiriyor ve benzer eğilimlerin yiyecek ile içecek sektöründe de yaşanması bekleniyor.” Faturanın emekçilere kesilmesi durumunu daha iyi özetleyen bir tespit olabilir mi? Şu gerçek hiç değişmiyor: Kapitalist sistemde yoksulluk hiçbir zaman tek başına artmıyor! Yoksulluk yaygınlaşıyorsa biliyoruz ki servet de birilerinin elinde artıyor!

Artan maliyetler muhakkak var ama sistem bu maliyetlerin kârlara olabildiğince yansımaması üzerine kurulu. Her koşulda kâr oranlarının korunması, hatta artırılması esas alınıyor. Keza var olan ekonomik krizden de çıkışın kapitalistler açısından formülü bu! Bu nedenle işverenler, toplam üretim maliyetini kendi içinde dengelemek için işçi ücretlerini düşük tutmaya, onun üzerindeki baskıyı artırmaya çalışıyorlar.

Fakat diğer yanda enflasyon yükselmeye, benzinden ekmeğe, doğalgazdan suya her kalemde fiyatlar artmaya ve alım gücü hızla düşmeye devam ediyor. TÜİK’in açıkladığı son enflasyon oranı bile yüzde 69’u aştı. “Maliyetler arttı” diyerek fiyatların neredeyse her gün güncellenmesini gayet makul bulanlarsa aynı mekanizmanın söz konusu ücretler olduğunda işlemesine karşı çıkıyorlar.

Bizse ücretlerin enflasyon oranında her üç ayda bir otomatik olarak artırılması talebimizi ısrarla yineliyoruz! Bu talep, elbette öncelikle ücretli çalışanların alım gücünü korumayı hedefliyor. Yılın başından bu yana cebindeki üçte bir oranında erimiş emekçinin halen yükselen fiyatlar karşısında daha fazla ezdirilmemesinin öncelikli koşulu bu!

Ama aynı zamanda, bu talep enflasyonu hem sebep hem de koz olarak önümüze sürenlere karşı da bir cevap niteliği taşıyor ve tartışmayı onların kurduğu düzlemde yürütmeyi reddediyor: “Bu sorunu siz yarattınız ama bedelini biz ödüyoruz, bunu artık kabul etmiyoruz” demenin örgütlü bir ifadesi halini alıyor. Enflasyona sebep olan ekonomi politikaları karşısında her gün daha fazla fakirleşen emekçiler için bir güven alanı formülasyonu bu: “Enflasyonu önleyin, yok önleyemiyorsanız ücretlerimizi artırın! Her ikisini de sağlayamıyorsanız, o zaman orada işiniz ne?!”

*Oxfam’ın “Önce Kriz, Sonra Felaket” adlı raporu

Belediye işçileri nasıl KHK kazığı yedi?

0

2018 yılında hükümetin kamuoyuna 696 sayılı KHK ile “taşerona kadro verdik” diye sunduğu düzenleme aldatmaca çıktı. Belediye işçilerine gerçek kadro verilmediği gibi dayatılan KHK düzenlemesi ile birçok hak kaybının da önü açıldı. Daha önce bireysel sözleşme ile asgari ücretin yüzdelik farklarına göre ücret alan işçilerin yüzdelik farkları ortadan kaldırıldı ve ücretleri zaman içerisinde ciddi anlamda düştü.

Peki bunu nasıl yaptılar? 2018’de çıkarılan Yüksek Hakem Kurulu Toplu İş Sözleşmesi dayatması ile yaptılar. Tüm mali ve sosyal haklar bu sözleşmeye dayandırıldı. Bu düzenleme, parti fark etmeksizin tüm belediye yönetimleri tarafından sahiplenildi. İki kazançları oldu. Birincisi, taşeron şirketlere verdikleri fark kasalarında kaldı. İkincisi, örneğin asgari ücretin yüzde 100’ü ile çalışan işçiler birden asgari ücretin yüzde 8’i ile çalışmaya başladılar. Yani bir gecede yüzde 92 hak kaybına uğradılar. Daha sonraki yıllarda asgari ücrete gelen zamlar ücretlere yansıtılmadı, yüzde 8 ile devam edildi. Bir şekilde yetki alabilen sendikaların önüne bu TİS engel olarak çıkarıldı.

YHK TİS’i Temmuz 2020’de son buldu. Artık özgür toplu sözleşme yapma zamanıydı ve işçiler haklarına kavuşacaktı. Fakat bu defa da sendikaların kazığını yiyerek yine ortalama yüzde 8’e imzalar atıldı, halaylar çekildi. Bugün karşılaştığımız acı tablonun nedeni budur. Devletin bir organı gibi çalışan sendikalar, durumdan memnun bir şekilde, yapılanın hak kaybına yol açtığını söylemek ve buna karşı kitlesel şekilde direnmek yerine üye yapma telaşındaydılar. Hükümetin bu kara KHK’si işçileri asgari ücret sınırına çekti. Daha güvenceli çalışma adı altında uydurulan kadro verme sözü aslında sermayeye ve onların partilerine, o partiler içinde yıldızını parlatmaya çalışan siyasetçilere yaradı. Düzenleme işçilere yaramadı. Kısacası belediye işçileri dolandırıldı.

Bugün gelinen noktada mahalli idarelerde çalışan pek çok işçi hacizli durumda. Birçoğu kredi öteleme ile yaşamaya çalışıyor. İşçiler yıllar içerisinde ikinci iş yapar hale geldi. Pek çok işçi ikinci iş yapmasa geçinemeyecek durumda. Borçlu işçi sayısı her gün artıyor. Türkiye egemen sınıfları 2018’deki KHK hamlesi ile kamuda daha da ucuz işgücünü devreye sokup, bunu soğukkanlı bir şekilde uygulamış bulunuyor. Gerçek tablo budur. Bu tablonun püskürtülmesi mümkün. Hangi partili, hangi sendikalı olunursa olunsun bugün süregiden sendikal pratiğin dışına çıkmak için harekete geçmek lazım. Her işçi, sendikasını gerçek kadro, ilave tediye hakkı, başarılı toplu sözleşmeler yapmak konusunda sıkıştırmalı. Süreci sendikacılara bırakmamalı, kendisi hak sahibi olarak sahneye çıkmalıdır. Bunun dışında bu alanda çalışan işçilerin tabanda birliğini sağlamak, ücret ve sosyal haklar için mücadele etmek gerekiyor. Taşeron Belediye İşçileri Birliği bu konuda ortaya bir irade koymuş durumda. Bu eğilimi güçlendirmek işçi hareketi açısından önemli.

Rakamlar gizlenerek gerçekler örtülemez!

0

Bilindiği gibi AKP iktidarı 2016 yılına kadar, dünyadaki ekonomik genişlemeye de paralel olarak, enflasyonu tek haneli rakamlarda tutmayı başarmıştı. 2017 yılından itibaren ise enflasyon iki haneli rakamlara çıkmış, o yıl yıllık enflasyon yüzde 11,92 olmuştu. 2017 yılından itibaren enflasyon oranları her yıl hızlanarak artmış, 2020 yılında ise büyük ekonomist(!) AKP şefi Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon neticedir” buluşu ve döviz kurunun önündeki yapay engelleri kaldırmasıyla -ki yıllarca dövizi sabit tutabilmek için damat Bakan Berat Albayrak tarafından milyarlarca doların heba edildiği gerçeği de bir tarafta dururken- enflasyon 2021 yılı son ayında durdurulamaz bir yükseliş kaydetti.

Gerçekler devrimcidir, hiçbir şekilde perdelenemez!

Yanlış ekonomi politikaları ve buna bağlı olarak hızla yükselen fiyat artışları, enflasyon rakamını açıklayan TÜİK’in toplumun her kesimi tarafından sorgulanmasına neden oldu. Zaten devletin tüm kurumlarına güvenin dipte olduğu bir dönemde TÜİK’in de sorgulanması kaçınılmazdı. Nitekim gerçek enflasyon oranlarını saklamaya ve çarpıtmaya çalışan TÜİK bürokratları 2021 yılı sonuna gelindiğinde bu vazifelerini yerine getiremez oldular. 2021 yılı Aralık ayı enflasyonunu yüzde 13,52 olarak açıklayan TÜİK başkanının yerinden edilmesi çok uzun sürmedi. Bu durum zaten güvenilirliği sorgulanan TÜİK’in, inandırıcılığını iyiden iyiye kaybetmesine neden oldu.

Tüm bu gelişmeler neticesinde gündeme, gerçek enflasyon verilerini açıklamaya çalışan bazı akademisyenler ve araştırmacılarla kurulmuş Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) girdi. Nitekim ENAG ile TÜİK’in verileri arasında neredeyse uçurum düzeyinde farklar ortaya çıkıyor, ENAG’ın gerçek enflasyonu yansıttığı inancı güçleniyordu.

Gerçek enflasyon verilerinin geçerliliği kabul edilmiş bir kurum tarafından ay ay veriliyor olması tabii ki iktidarı ve şefini rahatsız etti. Tıpkı akaryakıt fiyatlarını günlük açıklayan EPGİS’in bastırılması gibi, ENAG’ın rakam açıklamasını engellemeyi ve bu amaçla yasa çıkarmayı ihmal etmedi AKP hükümeti. Çıkarılacak yasa ile TÜİK’ten başka bir kurumun enflasyon rakamı açıklaması yasaklanacaktı.

Ancak şu kesin ki gerçekler bu şekilde perdelenemez. Hangi yasaklayıcı yasa çıkarılırsa çıkarılsın emekçiler ceplerindeki yangının farkındadır.

Kaynaklar patronlar değil emekçiler lehine kullanılsın!

Emekçilerin her gün fakirleştiği, enflasyon artışları altında ezildiği bu talan düzeninin en önemli sebebi, Tek Adam rejiminin tüm ülke kaynaklarını patronlara peşkeş çekmesidir. İşçilere, çiftçilere, kamu emekçilerine ve tüm emekçilere sefalet zamları verilirken ülkedeki bir avuç zengin ihalelerle, vergi aflarıyla, karşılıksız kredilerle ihya ediliyor. Emekçilere yüzde 5-10 zam çok görülürken, ülkenin tüm gelirleri dış borç faizlerine gidiyor. Kamunun kaynakları bu ülke emekçilerine harcanmalı, dış borç ödemeleri derhal durdurulmalıdır.

Ayrıca asgari ücretin insan onuruna yaraşır yaşam koşullarını sağlayacak bir seviyeye yükseltilmesi ve tüm emekçilerin ücretlerine 3 ayda bir enflasyon oranında zam yapılması talebi de bu dönemde oldukça önem kazanmaktadır. Zira halihazırda birçok emekçinin maaş zamları ya yıllık ya da 6 aylık periyotlarla gerçekleştirilmektedir. Ancak enflasyon her ay yeni rekorlar kırmakta, maaş zam ayı gelene kadar emekçilerin geçim sıkıntısı artmaktadır.

Yağma ve talan ekonomisi yıkılmadan emekçilere rahat yüzü yok!

Yaşanan bu gelişmeler bize göstermektedir ki, ekonomik bir çöküşle karşı karşıyayız ve bunun en önemli müsebbibi Tek Adam rejimidir. Bu çöküşe karşı emek ittifakının kurulabilmesi için mücadele etmekten başka bir çıkış yolu yoktur. Bundan önceki iktidarlar gibi bu iktidar da sermaye sınıfına hizmet eden bir iktidardır. Bu yüzden AKP iktidarının başında olduğu yağma ve talan ekonomisi aslında kapitalist sistemin vücut bulmuş halidir. Bu ekonomi zengini daha zengin ederken fakiri daha da fakir kılmaktadır. AKP yerine gelebilecek herhangi bir başka burjuva iktidarı son tahlilde yine emek düşmanı ekonomi politikalarını sürdürecektir. İşte tam da bu nedenle seçim gündemine karşı işçiden, emekçiden ve tüm ezilenlerden yana bir anayasa için bağımsız ve egemen kurucu meclis talebi önem kazanmaktadır. Verilecek her mücadele, yapılacak her eylem, her grev, her direniş emekten yana bir anayasa oluşturmayı ve emekçilerin iktidarını kurmayı hedeflemelidir.

İUB-DE: Filistinli gazeteci Şirin Ebu Akile’nin Siyonizm tarafından katlini lanetliyoruz!

0

Geçtiğimiz Çarşamba günü 11 Mayıs’ta İsrail ordusu, Filistin toprağındaki ilerleyişinde yeni bir Siyonist saldırı anlamına gelecek şekilde, gazeteci Şirin Ebu Akile’yi katletti. Gazeteci Akile, aynı saldırıda yaralanan bir meslektaşıyla beraber, Batı Şeria’da bulun Cenin’deki bir mülteci kampına yapılan saldırının haberini yapıyordu.

Akile, İsrail devletinin Filistin halkı üzerinde sürdürdüğü soykırımın sayısız kurbanlarından birisi. Hayatına son veren bu saldırı yaşandığı sırada Akile, bir Katar medya organı olan El Cezire için Filistin hakkında haberler yapıyordu. Görgü tanıklarının da doğruladığı üzere Akile, meslektaşını da yaralayan İsrail askerleri tarafından vurularak öldürüldü. Görgü tanıklarının bu ifadesi, Akile’nin bir Filistin saldırısının kurbanı olduğunu söyleyen İsrail başbakanı Naftali Bennett’in iddialarını yanlışladı.

Bir gazetecinin hayatına neden olmuş olan ve bir suç olan bu saldırı, Filistin halkının topraklarında yaşanan Siyonist işgalin çerçevesinde değerlendirildiğinde, bir istisna değildir. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak gazeteci Şirin Ebu Akile’nin kriminal bir biçimde katledilmesine, başkalarının yaralanmasına ve kötü bir biçimde etkilenmesine neden olan bu saldırıyı kesin bir şekilde lanetliyoruz.

Kahrolsun Siyonist işgal, kahrolsun soykırımcı İsrail ordusu.

Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için.

Dayanışma Operasyonu, Ukraynalıların direniş hareketini desteklemeye çağırıyor

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya ve Arjantin seksiyonlarından oluşan bir heyet, mayıs ayının başında Ukrayna’ya dayanışma ziyaretinde bulundu. İUB-DE heyeti, Ukrayna halkının direnişine uluslararası destek kampanyası kapsamında, Ukrayna’daki devrimcilerin Rus işgaline karşı bir araya geldiği ortak bir platform olan Dayanışma Operasyonu’na yardım materyallerini teslim etti. Dayanışma Operasyonu’nun direniş hareketine destek için yayımladığı çağrının çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Biz Ukrayna’da antiotoriter bir gönüllü ağı olan Dayanışma Operasyonu’yuz. Bizler farklı görüşlere sahip olsak da Rus saldırganlığına karşı ortak bir anlayışı paylaşıyoruz. Bu anlayış, özetle, Rusya Federasyonu’nun işgalini ve bunu düzenleyen liderlerini reddediyor oluşumuzdur.

Antiotoriter aktivistler olarak, savaş başladığında hemen direniş hareketine katıldık. Yoldaşlarımızın çoğu savunma kuvvetlerinde yerlerini aldılar. Dolayısıyla amacımız, yoldaşlarımıza ihtiyaçlarını sağlamanın yanı sıra yapabildiğimiz ölçüde başkalarına da yardım etmek.

“Yıllarca devlete sürekli karşı koyan insanlar şimdi nasıl bu devleti silahlarla savunup tüm dünyadan askeri teçhizat isteyebilir?” diye soran olabilir. Biz bu savaşı emperyalist bir savaş olarak görüyoruz ve halka dönük saldırganlık bizi birleştiriyor. İşte nedenlerimiz:

Bu -Kremlin’in sözleriyle ifade edecek olursak- “nazilerden arındırma savaşı” değil. Ukrayna’da kesinlikle aşırı sağ sorunu mevcut ancak bu sorunun ölçeği ve etkisi, antifaşizm dilini ve geleneğini sömüren Rus propagandası tarafından abartılmakta. Ukrayna, savaş başladığından beri günden güne daha da faşist bir rejime benzemeye başlayan Rusya’dan çok daha özgür bir ülkedir.

Bu savaşın amacı Rusça konuşan Ukraynalıları özgürleştirmek değildir. Şu anda Ukrayna’da yaşanan çatışmaların çoğu ağırlıklı olarak Rusça konuşulan bölgelerde gerçekleşiyor ve Rusça konuşan halk, bu zalimce savaş suçlarının başlıca kurbanları. İşte bu yüzden Ukraynalılar Rus ordusunu çiçeklerle karşılamak yerine, “kurtarıcılar”ı Rusya’nın iddia ettiğinden çok daha farklı bir şekilde karşılamak için Bölgesel Savunma’ya katılmakta.

Bu savaş, Rusya’nın NATO’ya karşı savaşı değildir. NATO’nun Ukrayna’yı temsilen Rusya’ya karşı savaşı da değildir. Dünyanın diğer bölgelerinde gün gibi ortada olan Batı emperyalizmini eleştiriyoruz. Bununla birlikte, bu savaşın sorumlusu, bölgede hegemonyasını dayatmaya çalışan bir devlet olarak Rusya’dır. Ukrayna’nın tarafsızlığı ve NATO’nun Doğu’da yayılmacılığı savaşın gerçek nedenleri olsaydı savaş çoktan bitmiş olurdu. Hatta hiç başlamamış bile olabilirdi.

Bu savaş aynı zamanda Putin’in kendi halkına karşı savaşıdır. Rus devletinin başlattığı “özel operasyon” Kremlin’in vahşi bir diktatörlük kurmasını, savaş karşıtı gösterilerin bastırılmasını, muhalif kitle medyasının ortadan kaldırılmasını sağladı ve hükümete karşıt görüşte olan pek çok Rus vatandaşının ülkeyi terk etmesine yol açtı. Belarus da aynı durumda. Rus politikası, özgürlüğün ve muhaliflerin sistematik olarak bastırılmasını, bu bölgede tamamen kurmak istediği hegemonyasının bir tasarısı olarak görmekte.

Rusya’nın imparatorluk hırsları, “her ne pahasına olursa olsun barış” adına dahi kimsenin kabul edemeyeceği kadar maliyetli istekleri beraberinde getiriyor. Bu isteklere yaltaklanmak, bölgedeki tüm ilerici güçlerin kaçınılmaz olarak yenilgisine yol açacaktır. Bir barış anlaşmasının gerektirdikleri büyük ölçüde savaş meydanındaki duruma bağlıdır. İşte bu nedenle özgürlük, eşitlik ve kardeşliği boş laflar olarak görmeyen herkese Ukraynalıların direniş hareketini destekleme çağrısında bulunuyoruz. Bu hareketi birkaç şekilde destekleyebilirsiniz. Örneğin:

Ukrayna Silahlı Kuvvetlerini veya Bölgesel Savunma’sını doğrudan destekleyerek,

Gönüllü hareketlerini ve insani yardım girişimlerini destekleyerek,

Ukraynalı mültecilere yardım ederek,

Hükümetlerinizden Ukrayna’ya mali, insani veya askeri yardımda bulunmalarını talep ederek,

Ukrayna’nın dış borçlarının silinmesini savunarak (ki bu, savaştan sonra yeniden yapılanma için hayati olacaktır).

Son olarak, Dayanışma Operasyonu’nu destekleyebilirsiniz. Desteğinizin, özgür bir toplum için savaşan otorite karşıtlarına yardımcı olacağından emin olabilirsiniz. Önyargıların, eşitsizliğin ve saldırganlığın olmadığı bir toplum için.

***

Editörün önerileri:

İUB-DE bildirisi: ABD’de kürtaj hakkı kararının iptaline hayır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi’nin kürtaj hakkına dönük mahkeme kararını iptal tehdidi karşısında yayımladığı bildiriyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi’nin kürtaj hakkı hükmünü bozmaya yönelik tehdidini durdurmak için feminist bir seferberlik çağrısında bulunuyoruz!

Yargıç Samuel Alito’nun 2 Mayıs Pazartesi günü Politico portalında yayımlanan sızdırılmış görüş taslağına göre, Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi, 1973 tarihli Roe v. Wade tarihi kararını “başından itibaren feci şekilde yanlış” atfediyor. Roe v. Wade kararı, Roe’nun uygulamada olduğu bugün bile yoksul, siyah, yerli ve göçmen kadınlar özellikle ülkenin muhafazakâr eyaletlerinde kürtaja erişimde hâlâ oldukça büyük zorluklar yaşamalarına rağmen, mücadeleler sayesinde 50 yıl önce Amerika Birleşik Devletleri’nde kürtaj hakkını serbestleştirmişti.

Eğer Yüksek Mahkeme Roe kararını bozarsa, ABD eyaletlerinin yarısından fazlasında kürtajın yasaklanmasının ve suç sayılmasının yanı sıra uygulama konusundaki karar (federal bir karar olmaktan çıkıp) eyalet hükümetlerinin eline geçmiş olacak. Teksas’ta var olan “Kalp Atışı Kürtaj Yasası”nın uygulanacağı eyaletlerde durum daha da ciddi olacak. Çünkü bu eyalet yasası sadece kürtaj hakkını engellemiyor; aynı zamanda kürtaj yaptıran bireyi ve kürtajın gerçekleştiği klinik, doktor gibi uygulamanın işbirlikçisi sayılan kişi ve kurumları ihbar eden herkese para ödülü sunuyor ve ihbar edilenler birkaç yıl hapis cezasına çarptırılma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Bu şekilde aşırı sağ gruplar ve bireyler, kadınların bedenlerini silah olarak kullanarak güçlendirilmiş oluyorlar.

Bu politika, Kilise ile birlikte kadınların bedenleri üzerinde karar verme hakkını kısıtlamaya çalışan gerici ve kadın düşmanı Donald Trump’ın politikasıdır. 2016 başkanlık seçimlerinden hemen önce Donald Trump’ın, Roe kararını “otomatik olarak” bozacak Yüksek Mahkeme yargıçları atamaya söz verdiğini hatırlayalım, ki Trump başkanlığı sırasında Yüksek Mahkeme’ye üç yeni muhafazakâr yargıç atayarak Mahkeme’de muhafazakârların altıya üç çoğunluk elde etmesini sağlamıştı.

Yüksek Mahkeme’nin yakında vereceği düşünülen karara katılmadığını söyleyen Joe Biden’dan gelen ve konunun ciddiyetine kıyasla oldukça kayıtsız kalan açıklamalar, Demokrat Parti’nin de ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor. Roe’nun yürürlükte olduğu 50 yıl boyunca, Demokrat Parti (hem Kongre’de hem de Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğa sahipken bile) bir kürtaj yasası çıkarmak için uğraşmadı ve kürtaj hakkını (yasalaştırmak yerine) bir Yüksek Mahkeme kararına bağlı olarak bırakarak sürekli tehdit altında kalmasına göz yumdu.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, bu muhafazakâr adıma karşı kürtaj hakkını savunmak için Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleşen seferberlikleri destekliyoruz. Siyah, yerli, göçmen ve yoksul kadınlara yönelik kısıtlamalar veya keyfi ayrımcılık olmaksızın, hamile kalma kapasitesine sahip tüm kimlikler için yasal, güvenli, parasız ve erişilebilir kürtaj hakkı talep ediyoruz.

Haklarımızı kısıtlamaya yönelik her türlü girişimi engellemek için yalnızca kadınların bağımsız seferberliğinin gücüne güveniyoruz. Hükümetlerden koparabileceğimiz bir kazanımı ancak mücadele ile sağlayabiliriz. Bu yüzden “Tek bir adım bile geri atmayacağız! Haklar sokaklarda savunulur ve kazanılır!”

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

7 Mayıs 2022

Çocuk hakları ve ihlalleri: Başka bir çocukluk mümkün!

0

Çocuklar adına konuşuyor, çocuklar adına kararlar alıyoruz. Çocuk hakları deyince yine çocuklar adına biz yetişkinler koca koca laflar ediyoruz. Çocuğun kendisini ilgilendiren durumlarda çocukların bir birey olduğunu unutarak, onları nesneleştirerek onlar adına söz söyleme hakkını kendimizde buluyoruz. Peki nedir bu çocuk hakları? Galiba yine en iyi cevabı çocukların kendisi verecektir.

Yıllar önce çocuklarla birlikte yürüttüğümüz bir atölyede “Çocuk hakları nedir?” diye sormuştuk. Bir çocuk en genel tanımıyla ve kendi cümleleriyle, “Çocukların sahip olduğu haklar” demişti. Aynen, çocuğun dediği gibi çocukların sahip olduğu haklardır. Uluslararası belgeler çocuk haklarını, “kanunen veya ahlaki olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu; eğitim, sağlık, yaşama, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel kavramdır” olarak tanımlamakta. Yetişkinlerin gözünde korunmaya muhtaç varlıklar olarak tanımlanan çocuk, TDK sözlüğüne göre de “henüz yetişkin olmayan insan yavrusu” olarak açıklanıyor. Eğer çocuğun hakkı çocuğa diyorsak, onları bir birey ve özne olarak kabul ediyorsak çocukların dilinden çocuk, “oyun oynayan, kendi kararlarını verebilen, bazen yetişkin desteğine ihtiyaç duymadan kendi işlerini yapabilen, 18 yaşına kadar olan bireyler” olarak anlatılmaktadır. Burada özellikle üzerinde durulması gereken noktalardan biri, evet, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları sözleşmesine göre, “0-18 yaş arası” her birey çocuktur.

Her gün gazetelerden ya da televizyonlardan çocuk hakları ihlali, çocuk ölümleri okuyoruz ya da duyuyoruz. Aile içinde, okullarda, Kuran kurslarında istismara uğrayan çocuklar, evlendirilen çocuklar, yöresel kıyafet giydikleri için parmak izleri alınan çocuklar, evleri basılarak gözaltına alınan çocuklar, çalışırken hayatını kaybeden çocuklar, zırhlı araç çarpması sonucu ölen çocuklar, çatışma ortamlarında hayatını kaybeden çocuklar, mülteci çocuklar, sokakta çalışan ve yaşayan çocuklar… Burası uzar gider. Çünkü çocuklar biz yetişkinlerin güvenli olmayan dünyalarında çok zor şartlar altında yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. 

Ceylanlar, Muharremler… Yaşam hakkı ihlalleri

Uğur, Ceylan, Muharrem, Veysi, Ula Kerem, Enes, Berkin… İsmini sayamayacağımız onlarca, yüzlerce çocuk yine biz yetişkinlerin güvenli olmayan dünyalarından göçüp gitti. Son bir ay içerisinde kaç çocuk öldü ya da iş kazası sonucu yaralandı? Bunların sayısını bilmiyoruz, çetelesini tutamıyoruz bile. Ama hafızada kalan bir isim var ki daha çok yeni. Muharrem Aksan. 16 yaşında Urfa’da yaşayan bir Kürt çocuk. Çobanlık yaparken özel harekatçıların atış talim alanında cansız bedeni bulunuyor. Beden bütünlüğü bozulmuş, delik deşik halde bulunuyor. Ölümüne dair ne bir açıklama var ne de yargı önüne çıkarılan sorumlular. Daha önceki ölümler gibi üzeri örtülmeye çalışılıyor. Bunu daha önce Diyarbakır Lice’de Ceylan Önkol’un, Şırnak İdil’de Miraç Miroğlu’nun, Şırnak Uludere’de Yusuf Ata’nın zırhlı araç çarpması ya da mayın-savaş atığı kaynaklı olarak hayatlarını kaybetmelerinden biliyoruz.

İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi Dokümantasyon Merkezi’nin “2011-2021 Tarihleri Arası Silahlı Çatışma Ortamında Çocuklara Yönelik Yaşam Hakkı İhlalleri Raporu”na göre son 10 yıl içerinde toplam 228 çocuk yaşamını yitirdi. Bu çocuklardan 178’i erkek, 50’si kız.

Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin açıkladığı rapora göre son 11 yılda sadece zırhlı araç çarpması sonucu 27 çocuk yaralanırken, 21 çocuk da yaşamını yitirdi. Yine bu çocuk ölümlerinden sorumlu kişiler ceza almadı. Burada Kürt’ün payına düşen yine ölüm oldu.

Çocuk haklarına yönelik ihlaller sadece zırhlı araç çarpması sonucu olan ölümler ya da yaralanmalarla sınırlı kalmıyor. Eğitim, sağlık gibi temel sosyal haklara erişimde eşitsizlikten tutun da iş kazalarına kadar sebepler var. Ve bu ihlaller elbette sadece Diyarbakır’da değil dünyanın her yanında oluyor. Kârı her hakkın üzerinde tutan emperyalist-kapitalist düzen sistematik krizleri ve savaşları ile milyonlarca çocuğu açlığa, yoksulluğa; kimilerini ise ülkelerinden ayrılmaya mecbur ediyor.

Çocuk işçiler…

Sorunun bir de çocuk işçiler boyutu var. Daha geçtiğimiz haftalarda yine Diyarbakır’da bir çocuk iş kazası sonucu yaralandı. Bir demir doğrama atölyesinde çalışan 13 yaşındaki M.B. adlı çocuğun, tiner kutusunun patlaması sonucu vücudunun yüzde 40’ında yanıklar oluştu. Çocuğun hayati tehlikesi sürüyor. Hep söylüyoruz, yine söylemeye devam edeceğiz. Bu kazaların yaşanmasının en büyük sebebi denetlenmeyen işyerleridir.

Geçtiğimiz haftalarda yine iki tane çocuk işçi yaşamını kaybetti. Bunlardan biri 10 yaşındaki 4. sınıf öğrencisi Emir Esnek, diğeri ise 17 yaşındaki Zafer Umut Bayram. Emir Esnek merada koyun otlatırken gölete düşerek, Zafer Umut Bayram ise motor kuryelik yaparken yağışlı havadan dolayı kayganlaşan yolda kayarak çöp kamyonuna çarpması sonucu hayatını kaybetti.

Kapitalist sistem içerisinde çocuklar işçileşirken, bir taraftan da güvencesiz, kayıtdışı ve sermaye için ucuz işgücü olarak görülmekte. Çocuklar sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde çalıştırılmakta, ucuz işgücü olarak görülmekte ve güvencesiz ortamlarda çalıştırıldıklarından dolayı iş kazaları sonucu ya yaralanmakta ya da hayatlarını kaybetmektedir. Çocukların en çok çalıştıkları işlerin başında tarım, organize sanayi bölgeleri ve hizmet sektörü diye tarif ettiğimiz kafeler ve barlar geliyor. Sokakta çalışan çocuklar ise işin başka bir boyutu.

Ekonomik kriz ve pandemiyle birlikte çocuklarda okul terkleri artmaya başladı. Çocuklar bir şekliyle çalışma hayatının içine girerek işçileşmeye başladı. Ve bununla birlikte ülkemizde çalışma yaşı ne yazık ki 5’e indi. Çocuklar çalışırken eğitimleri yarıda kalıyor, şiddete ve ayrımcılığa uğruyorlar. Hatta çalışırken hayatlarını kaybediyorlar.

İSİG Meclisi’nin 2021 raporuna göre sadece son bir yılda en az 62 çocuk çalışırken hayatını kaybetti, bu çocukların en az 21’ini ise 14 yaşından küçük çocuklar oluşturmakta. Çocuktan sorumlu Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Türkiye’de çalışan çocuk sayısını net olarak bilmiyor. Ancak Bakanlığa göre Türkiye genelinde 5-17 yaş arası çalışan çocuk sayısının 16 milyon 457 bin kişi olarak tahmin edildiği belirtiliyor. Ancak Türkiye’de çalışma yaşının 15 olmasına rağmen ve çocukların güvenli ortamlarda çalıştırılması gerekirken raporlar bunun çok da gerçekçi olmadığını gösteriyor. Adı ne olursa olsun 18 yaşın altında hiçbir çocuk çalıştırılmamalıdır.

Çocuk yoksulluğu

Pandemi, ekonomik kriz, zamlar ve beraberinde okul terkleriyle birlikte işçileşen çocuklar ve yoksulluk… Yoksulluğu konuşurken özellikle çocuk yoksulluğundan bahsetmemek olmaz. Nüfusun yüzde 27,2’sini çocukların oluşturduğu Türkiye’de son dönemlerde çocuk yoksulluğunda bir artış gözükmeye başladı. Milyonlarca çocuk beslenme, ısınma ve giyim gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamamakta. Çocuk yoksulluğu bir hak ihlali olduğu gibi özellikle de bölgede çocuk hakları ihlalleri arttı. Diyarbakır’da faaliyet yürüten Rengarenk Umutlar Derneği’nin “Pandemide Artan Çocuk işçiliği Araştırma Raporu – Diyarbakır Örneği” raporuna göre, salgın sürecinde ekonomik sıkıntılarla birlikte çocukların birçok alanda hak ihlaline maruz bırakıldığı açıklanmaktadır. Hak ihlallerinin başında ise çocuk işçiliği gelmektedir. Görüşülen 155 çocuk, ailesine ekonomik destekte bulunmak için çalıştığını belirtmiştir.

Türk Aile Hekimleri Dergisi’nde yayımlanan bir çalışmaya göre kız çocuklarının yüzde 85’inin, erkek çocuklarının da yüzde 68’inin kansızlık çektiği ortaya çıktı. Bunun en temel sebebi ise yeterli beslenememektir. Derin Yoksulluk Ağı’nın hazırladığı “Türkiye’de Çocuk Yoksulluğu” raporuna göre, derin yoksulluk yaşayan ailelerin yüzde 74’ü çocuk maması almakta zorlanmakta, ailelerin yüzde 21’i ise mamaya ya da beze hiçbir şekilde erişememektedir. Yine Derin Yoksulluk Ağı’na göre Kürt illerindeki çocukların yüzde 5’i bodur. Bu ise kronik açlık demektir.

Çocuklar ve çocuk hakları üzerine ne yazılacak yazı ne de söylenecek söz biter. Ancak biz biliyoruz ki yaşanan bu kadar sorunun sebebi yaşadığımız kapitalist sistemdir. Biz çocuklar için başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyoruz ve bunun için öncelikle çocukların hayatlarını ve tüm gelecek kuşakları doğrudan etkileyen sınıfsal eşitsizliğin ve adaletsizliğin kaynağı olan kapitalist sisteme karşı mücadeleyi kaçınılmaz görüyoruz. Aynı zamanda, çocuğun yüksek yararını gözeterek, çocukların nesne değil özne ve kendilerini ilgilendiren konularda söz sahibi olduğu bir anlayışla, çocuklar ve çocuklarla çalışan uzmanlarla birlikte oluşturulacak çocuk politikalarını acil bir ihtiyaç olarak görüyoruz. Evet, biz biliyoruz ki, “Başka bir çocukluk mümkün!”

Ukrayna: İUB-DE’den direnişçilere destek ziyareti

0
İUB-DE heyeti Dayanışma Operasyonu'ndan Sergiy'le Kiev'de

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyeti, uluslararası dayanışma adına, 1-6 Mayıs tarihleri arasında Ukrayna’daydı. Heyet, İUB-DE’nin İspanya devleti partisi Enternasyonalist Mücadele üyeleriyle Sosyalist Sol partisinden Arjantin ulusal milletvekili Juan Carlos Giordano’dan oluşuyordu. Uluslararası kampanya çerçevesinde toplanan yardım materyalleri, Rusya’nın emperyalist işgaline karşı Ukrayna halkının kahramanca direnişinin ön saflarında yer alan Kiev’deki Ukrayna soluna ulaştırıldı. Dayanışma kampanyası emekçilerin, gençlerin ve kadınların katkılarıyla gerçekleştirildi.

İUB-DE heyeti Kiev’in Bağımsızlık Meydanı’nda (Maidan)

Yardım materyalleri, sol, antiotoriter ve antifaşist militanlardan oluşan Dayanışma Operasyonu’na teslim edildi. İUB-DE heyetini Kiev’de aktivist ve gazeteci Sergiy Movçan karşıladı. Dayanışma Operasyonu dünya solunun ve işçi örgütlerinin, Ukrayna işçi sınıfının ve gençliğinin Zelenski hükümetinden bağımsız biçimde işgale karşı direnişteki mücadelesini desteklemesi için küresel bir kampanya yürütüyor. Bu bağlamda, sözde sol adına Putin’in yanında yer alan kesimleri kınıyoruz. Bunlar arasında Venezuela’da Maduro ve Nikaragua’da Ortega hükümetleri, Avrupa solunun çeşitli kesimleri, Brezilya İşçi Partisi’nin lideri Lula bulunuyor.

İUB-DE ve partileri, ilk günden itibaren Ukrayna’yla dayanışma kampanyasını çok net sloganlar çerçevesinde örüyor: Putin’in orduları Ukrayna’dan derhal geri çekilsin; Ukrayna halkının direnişine destek; NATO’ya ve tüm emperyalist müdahalelere hayır.

İUB-DE heyeti Barselona’dan yola çıkarak Polonya üzerinden önce Lviv’e ve daha sonra başkent Kiev’e ulaştı. Kiev’de yardım materyallerinin teslim edilmesinin yanı sıra sol örgütlerin ve mücadeleci sendikaların önderleriyle çeşitli görüşmeler yapıldı. Ukrayna Demiryolu İşçileri Özgür Sendikası lideri Aleksandr Skiba tüm dünyadaki demiryolu işçilerine ve tüm emekçilere destek çağrısında bulundu.

İUB-DE heyeti Kiev’de Ukrayna Demiryolu İşçileri Özgür Sendikası lideri Aleksandr Skiba ve Sergiy’le birlikte

5 Mayıs’ta İUB-DE, Ukrayna’yla Dayanışma Avrupa Ağı’nın Lviv’de düzenlediği konferansa katıldı. Konferansa Ukrayna’nın maden, nükleer santral, sağlık, inşaat, demiryolu ve diğer sektörlerinden sendika önderleri katıldı. Katılımcılar işçi sınıfının ve halkın Putin’in işgaline ve aynı zamanda kapitalistler ve oligarklara dönük önlemler yerine emekçi halkın haklarında kesintiye giden Zelenski hükümetinin kemer sıkma politikalarının sonuçlarına karşı verdiği mücadeleyi değerlendirdiler. Konferansta Dayanışma Operasyonu’nun yanı sıra Avrupa sol örgütlerinin temsilcileri, Polonya, Finlandiya, Danimarka ve İsviçre’den milletvekilleri ve Arjantin’den milletvekili Giordano da yer aldı.

Konferansın açılış konuşmalarını Sosyal Hareket’ten Vitali Dudin ve Zakar Popoviç yaptılar. Sosyal Hareket, Stalinizmin egemenliği altında on yıllarca kalmış bir ülkede karmaşık bir görev olan bağımsız bir sosyalist parti kurma sürecinde. Öte yandan konferans Almanya ve İsviçre’den gazeteciler tarafından takip edildi ve bu gazeteciler enternasyonal heyetimizle de söyleşiler yaptılar.

İlk yardım materyallerinden oluşan çanta

Heyetimizin ziyaretinde şu tablo bir kez daha açık bir biçimde ortaya çıktı: Anadili Ukraynaca veya Rusça olsun işgale karşı tümüyle seferber olmuş bir halk var ve Ukrayna solu, Bölgesel Savunma birimleri kurarak veya gönüllü asker olarak cephede bu direnişin askeri ve politik olarak en ön safında yer alıyor.

İUB-DE direnişe desteğini sunarken, Ukrayna’nın kendi kaderini nihai olarak tayin edebilmesinin ve açlıktan, sefaletten ve bağımlılıktan gerçek bir kopuşunun ancak işgalin yenilgiye uğratılması ve işçi demokrasisine dayanan sosyalizm temelinde bir işçi iktidarıyla mümkün olabileceğini ısrarla vurguluyor. Bu doğrultuda Zelenski hükümetinden, NATO’dan ve AB’nin, ABD’nin emperyalist hükümetlerinden bağımsız mücadele hattı kesin bir ön koşul niteliği taşıyor.

Teslim etmiş olduğumuz yardım materyallerinin, devam edecek ve gelişecek bir kampanyanın parçası olması gerektiğine inanıyoruz. Ukrayna direnişini ve solunu destekleyen sendikal ve politik önderlerin katılımıyla dayanışma kampanyasını büyütmeliyiz. Solun tüm kesimlerine çağrımızı yineliyoruz. Ukrayna direnişini desteklememek, işgalcinin yanında yer almak ve bu durumda, Putin’i ve Rusya’yı desteklemek anlamına gelir. Sizleri bu tutumu değiştirmeye ve direnişe desteğe davet ediyoruz. Emekçileri, sendikaları, siyasi partileri, öğrenci örgütlerini, insan hakları savunucularını, çevre, kadın ve LGBTİ+ hareketlerini destek eylemleriyle, etkinliklerle, ekonomik yardımlarla ve diğer yöntemlerle Ukrayna direnişini desteklemeye çağırıyoruz. İUB-DE bu doğrultuda tüm katkısını sunmaya devam edecek.

Saray rejimi: dışarıdan içeriye baskı

0

Hükümet, süregelen gerilemesini dış politika performansı ile tersine çevirmeye çabalıyor.

Saray, Ukrayna ile Rusya arasında arabulucu pozisyonunu üstlenmeye çalışarak uluslararası alanda ve iç politikada meşruiyet kazanmaya çalıştı. Bir yandan Ukrayna’ya silah satarken diğer yandan da Rusya ile ticareti sürdürdü.

Bu arabuluculuk girişiminin yanı sıra Ortadoğu’da emperyalizmin jandarmalığını yapan işgalci-Siyonist İsrail devletinin cumhurbaşkanı Herzog’u Erdoğan coşku ile ağırladı. Böylece tüm İsrail karşıtı sözlerini bir çırpıda unutuvermenin avantajlarına da sahip oldu. Ziyaretin ardından sınır ötesi operasyonlar hız kazanırken, Erdoğan emperyalizmin bölgesel çıkarları ile hiçbir şekilde çatışma içerisinde olmadığını da vurguladı. Dahası, Cemal Kaşıkçı’nın cinayet dosyasını Suudilere devrederek geçmişte ifade ettiği sözleri yuttu ve bir manevra alanı daha aldı.

Kriz koşullarında helak olan emekçiler adına tek bir adım atma niyetinde olmayan Saray rejimi, dış politikadaki bu gelişmeleri içeriye yönelik yeni baskı olanağı olarak kullanıyor. Seçim yasası, sınır ötesi operasyon ve Gezi Davası’nın sonucu bu baskıların örnekleri. Tahribata rağmen hükümetin, gerilemenin gerçek sebepleri olan ekonomik kriz ve temel demokratik haklardan eğitim ve sağlığa kadar uzanan sosyal mevzularda açığa çıkan sorunların hiçbirini çözme yeteneğine sahip olmadığını da biliyoruz.

Bu sırada Millet İttifakı

Mevcut koşullarda kitlelerin acil ihtiyaçlarını gündemde tutan ve kaynakları emekçiler lehine seferber etmekten yana olan bir muhalefetin iktidara gelmesi işten bile değilken Millet İttifakı (Mİ) hükümetin kendi kendine düşmesini bekliyor.

Mİ bunca kıyametin ortasında belirsiz birkaç demokratikleşme (parlamenter sisteme dönüş) savından başka bir şey sunmuyor. Mantık sınırlarını zorlayacak kadar iyi niyetle yaklaşıp bu kadar baskının ortasında Kılıçdaroğlu’nun elektrik faturasını ödememe eylemi ve Akşener’in Gezi’ye sert bir şekilde sahip çıkması gibi örneklerle Mİ’nin elinden geleni yaptığı söylenebilir mi? Bizce hayır.

Mİ, her şeyden önce Saray rejiminin belirli uygulamalarına karşı çıkmakla kendisini sınırlıyor. Kılıçdaroğlu’nun fatura eylemi yaparken maliyetli enerji yatırımlarına dur diyemiyor. Enerjinin kamulaştırılması mücadelesini vermek istemiyor. Çünkü Kılıçdaroğlu patronları üzmek istemiyor. Patronların çıkarını da gözeterek bir demokratikleşmenin mümkün olmadığını, Türkiye’de halkların hak ettikleri demokratik haklarına kavuşmaları için yegâne garantörün emekçiler olduğunu kabul etmiyor. Bu yüzden de baskıcı rejime karşı demokratikleşmeyi sağlayacak yeni bir anayasanın hazırlanması için kurucu meclis çağrısı yerine, kapalı kapılar ardında patronlara zarar vermeyecek bir anayasayı hazırlamak istiyor. Bunu gören kitleler de son derecede doğal bir biçimde “Muhalefet Erdoğan’dan daha iyisini yapamaz ki” diye eleştiri getirebiliyor.

Akşener ise Gezi’yi savunurken Gezi’de ifade edilen özgürlükleri hatta protesto hakkını dahi anmıyor. Adaletin “Saray’ın nargile kafelerinde çerez” yapıldığını söylerken sert gibi duruyor ancak demokratik hakların tanınması gibi bir derdi olmaktan çok, Gezi Davası’nda hüküm giyen insanlara “yükselişte olan bir bitcoin” muamelesi yaparak emperyalizme yönelik bir yatırımcılık oynuyor.

Hükümet attığı her adımda dertlerimizi derinleştirirken, Millet İttifakı emekçilerden yana olmadığı için demokratikleşme, ekoloji, kadın hakları, LGBTİ+ hakları ve Kürt halkının haklı taleplerinden yana tavır koyamıyor. Bu durum, burjuva düzen partilerinden bağımsız bir emek ittifakının acil olduğu kadar gerçekçi bir zemine de sahip olduğunu göstermiş oluyor.

Oxfam Raporu: Eşitsizlikle mücadele için trilyonlarca doların kilidini açmak

0

Uluslararası bir sivil toplum kuruluşu olan Oxfam, her yıl yayımladığı raporlarla dünyadaki eşitsizliği çeşitli istatistiklerle gözler önüne seriyor. Bu yıl ocak ayında yayımladığı rapor oldukça çarpıcı, rakamlar akıldışı. Her grafiği okumak kolay değildir, ancak ortalama yıllık servet artışının en tepedeki 50 kişi için nasıl olduğunu anlamak istersek hızla bir göz atmak yetiyor.

Hem aşırı zenginlerin mevcut serveti hem de servet biriktirme hızı insanlık tarihinde eşi görülmemiş noktada. Özellikle bunun pandemi sırasında yaşanıyor olması işi daha da enteresan kılıyor. Son iki yılda milyonlarca insan aşılara erişemediği veya yeterli sağlık hizmeti alamadığı için öldü. Ukrayna savaşı nedeniyle yaşanan insanlık krizi ve gıda fiyatlarındaki artıştan bahsetmeye gerek bile yok. Oxfam da bunu açık açık söylüyor; hepi topu 252 erkek Afrika, Latin Amerika ve Karayipler’deki 1 milyar insanın toplamından daha fazla servete sahip.

Çözüm mü?

Oxfam terazinin bu derece bozulmuş olmasının hayra alamet olmadığını söylemiş. Çözüm niyetine raporda çekingen bir şekilde bir defaya mahsus servet vergisi ve ülkelerin dış borç ödemelerinin ertelenmesi, yapılandırılması gibi önlemler zikretmiş. Örneğin, IMF’nin Ağustos 2021’de çıkardığı 650 milyar dolarlık bütçesinin 400 milyar dolarlık kısmının önemli bir bölümü gecikmeden, “savunmasız ekonomilere” koşulsuz destek sağlamak için kanalize edilse büyük çare olurdu denmiş.

Bizse daha ileri gidiyoruz, salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarının patronlara kalkan olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken Emekçiler için kaynak var demiştik. Gerçekten de Oxfam’ın önerisiyle en zengin 10 adamın yalnızca pandemi sırasında kazandıkları üzerinden bir defaya mahsus bir vergi 812 milyar dolar gelir getirecektir. Ancak bir defalık vergi yetmez, bu tür gündelik önlemler bozuk düzene sadece makyaj olur.

“Sahip olduğunuz servet bizden çaldıklarınızdır”

Servet dedikleri zaten işçilerin emeği. Biz servetlerden bir defa alınacak vergiyle günü kurtarmayı değil, servetleri esas sahiplerine, işçi ve emekçilere geri vermelerini istiyoruz. Eşitsizlikle mücadele için trilyonlarca doların kilidi açılmalı. “Kaynak yok” bahanesi kabul edilemez, eşitsizlik ve sömürüyle mücadelede kaynak olarak zenginlerin servetleri kullanılsın.

Hükümetler ise, bırakın zenginlerden vergi almayı, ülke kaynaklarını bir avuç yandaşa peşkeş çekme, kamu fonlarıyla zenginlerin borçlarını silme peşinde. Dolayısıyla dünyadaki hiçbir hükümetten kalıcı servet vergisi alması, dış borçları ödememesi beklenemez. Bunun için önce işçi ve emekçileri açlık ve yoksulluğa mahkûm eden hükümetlerin feshi, ortadan kaldırılması gerekiyor. Dış borçların ödenmesini reddedebilecek tek hükümet, işçi ve emekçi hükümetidir. Çünkü emperyalist ülkelerin IMF gibi finans tekelleriyle Türkiye gibi ekonomik olarak bağımlı ülkeleri yağmalamasının bir aracına dönüşmüş olan dış borcun emekçi halk için hiçbir meşruiyeti yoktur. Eşitsizlikle mücadele için trilyonlarca doların kilidi açılmalı, kaynaklar emekçi halkın ekonomik ve sosyal ihtiyaçları için harcanmalıdır.

Tehlikeli yük

0

Şunu unutmayalım; yaşadığımız hayat pahalılığı, enflasyon, yoksulluk ve işsizlik sarmalı sermayeyi kontrol edenlerin tökezlemesinden ve beceriksizliğinden kaynaklanmıyor. Bu durum bizzat sermaye ve onu kontrol edenlerin işçilere ve emekçilere dönük saldırı programları sonucu oluştu. Dağıtılan düşük faizli büyük krediler, büyüyen kârlılık oranları, bankaların tarihteki en büyük kârlı dönemini yaşaması, en zengin kesimin iyice zenginleşmesi vb. tam da bu programın bir sonucu. Hazine bütçesi bir avuç kan emicinin hizmetinde ve onların gözetiminde emekçilerin aleyhine talan edilirken krizin toplumsal ve maddi faturası tamamen emekçilere yıkılmış durumda. Bu durum örgütsüz bir toplum karşısında örgütlü bir azınlığın parça parça uyguladığı ekonomik programın yansıması. Bu programın ise özeti şu: Kârı özelleştir, zararı ise toplumsallaştır!

Bugünlerin geleceğini en az bir yıl önceden söyledik çünkü planlarını ve ne yapmak istediklerini görüp teşhir ettik. Geçen yıl haziran ayında yayınladığımız bir yazıda şöyle demiştik:

“Türkiye’deki mevcut ekonomi politikaları, enflasyonu istenilen düzeye getirmeyi amaçlamıyor. Tam tersine tüketimi borç yoluyla şişirme derdinde. Dolayısıyla hayat pahalılığı önümüzdeki dönemde en büyük sorunlardan biri olacak. Fakat çok önemli bir tehlike daha var; o da dünya genelinde enflasyonun artacağı bir döneme giriyor olmamız. ABD’de enflasyonun artması dış borcu bu kadar yüksek olan Türkiye için büyük risk oluşturuyor. Ülkenin dış borçlarını ödeyebilmesi için yine dış borçlanmaya ihtiyaç olacak ve bu durum döviz cinsinden borçlanmanın çok daha maliyetli olacağı anlamına geliyor.”

Enflasyonun bir sonucu olarak alım gücünün korunması istemiyle krediye yönelme tahmin edildiği üzere hızlandı. Kredi büyüme oranları yüzde 45’i aşarak Temmuz 2020’den beri en yüksek seviyesine ulaştı. Biz bu duruma uzun zamandır “geleceğimizin ipotek altına alınması” diyoruz. Bunun ekonomideki yansıması ise daha fazla borçlanma yoluyla talebin artırılarak hormonlu büyüme yaratılmasından ibaret.

BDDK’nin verilerine göre tüketici kredileri tutarı 810 milyar TL’ye çıktı. Bu kredilerin 315 milyar TL’si konut, 16 milyar TL’si taşıt ve 479 milyar TL’si ihtiyaç kredisi. Bankacılık sektörünün toplam kredi hacmi ise 5 trilyon 525 milyar TL’ye çıkmış durumda.

Mart ayında resmi olarak üretici enflasyonunun yüzde 114, tüketici enflasyonunun ise yüzde 61 olduğu bir yerde şirketler yüksek düzeyde borçlanarak gelecekte ödeyecekleri borç taksitlerini enflasyona ödetmiş oluyorlar. Özellikle enflasyonla hiçbir şekilde mücadele edilmediğinde bu borç sarmalı enflasyonu daha fazla tetikliyor. Sanayi üretiminin yüzde 13’lere çıkması da bu hormonlu büyümenin ilk belirtilerinden biri. Bu yıl ekonomik büyüme dilimleri olacak fakat her zaman olduğu gibi bunu cebimizde hissetmeyeceğiz. Bakan Nebati’nin “Çarklar dönüyor, işler iyi” derken kastettiği belli bir kesimin kazancından ibaret. İktidar, yaz aylarına tıpkı iki yıl önceki gibi hazırlanıyor: para basarak ve kredi dağıtarak. Fakat artık enflasyon ve borçluluk iki yıl öncekine göre çok daha yüksek. 2022’de tahsili gecikmiş ihtiyaç kredileri yüzde 48,3, ticari krediler ise yüzde 51 dolayında. Aslında Türkiye batık bir ülke. Sadece yüzdürülüyor.

Bu borç yükü gerçek yükün sadece bir ayağı, diğer ayağında ise hazinenin iç ve dış borçlarının ana parası ve faiz oranlarındaki artış var. Dış borç ve hanehalkı borçlarının iptal edilmesi koşulsuz bir biçimde gerçekleştirilmeli. Bunun için ayrık duran mali politikaların ve para politikalarının tek bir finansal banka çatısı altında birleştirilmesi gerekiyor. Bu tehlikeli yükü topluma yükleyerek ekonomik krizi sosyolojik bir krize dönüştürenlere karşı, üretimin ve bölüşümün kontrolünü bir avuç azınlıktan alarak planlı bir ekonomi için mücadele etmeliyiz.

Fotoğraf: Getty Images/Stock Photo