Ocak ayının sonundan itibaren işçi sınıfı hareketinde ciddi bir kabarma yaşadık. Toplam 108 işyerinde 20 binin üzerinde işçi iş bırakmalar, grevler, gösteriler biçiminde seferber oldu. Bu eylemlerin yüzde 56’sı sendikasız işyerlerinde gerçekleşti, yüzde 96’sı ücretlerin artırılmasına yönelik oldu ve yaklaşık yarısı kısmi de olsa başarıyla sonuçlandı.
Ekonomik krizin ve bunun sonucu olan yaşam pahalılığının tüm işçileri yoksulluğun, hatta açlığın derin kuyusuna çektiği verili koşullarda bu eylemlerin hemen hepsinin ücretler konusunda yoğunlaşması gayet anlaşılabilir bir durum. Yıl başında asgari ücrette yapılan artışın daha iki ay geçmeden tüm değerini yitireceği ortadaydı, öyle de oldu ve işçi sınıfının İstanbul’dan Gaziantep’e kadar belirli kesimlerinde bu yaşadığımız patlamalar gerçekleşti.
Şimdi soru şu: Bu seferberlikler neden devam etmedi, neden duruldu? Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, hükümet bu infiali durdurmak için her zamanki gibi yalanlara başvurdu. Bazı AKP’li yetkililer yıl ortasında asgari ücrette yeni bir güncellemeye gidileceğini vaat etti. Hatta Çalışma Bakanı bile böyle bir olasılıktan bahsetti. Bugün yalan olduğu açığa çıkan bu sözler işçilerin önemli bir bölümünde bekleme havası yarattı. İkinci bir neden, Gaziantep’te tekstil patronlarında ve İzmir Aliağa’da gemi söküm işyeri patronlarında görüldüğü gibi, işverenler derhal aralarında birleşerek işçilerin talepleri karşısında direnişe geçtiler, hatta öncü işçilerin işyerlerinden tasfiyesine giriştiler.
Ama bir üçüncü neden vardı ki, bana göre çok daha önemli: Sendika yönetimleri, sendikalı veya sendikasız olsun bu işyerlerindeki seferberlikleri birleştirmek ve toplu bir güce dönüştürmek doğrultusunda tek bir adım atmadılar. Eylemlerin tekil işyerleriyle sınırlı kalmasına göz yumdular, hatta bazı durumlarda hiç ilgilenmeyerek çeşitli yenilgilerin yolunu hazırladılar. Böylece tecrit olan ve Gaziantep tekstil fabrikaları, Aliağa tersaneleri, Yemeksepeti depoları gibi çok sayıda işçinin çalıştığı işyerlerinde yaşanan gerilemeler, seferberliklerin geleceği noktasında sınıfın içinde kötümser bir havanın doğmasına yol açtı.
Burada şimdi çuvaldızı kendimize, yani devrimci ve sol akımlara batıralım. Ocak ayında başlayan eylemliliklerin zaafları aynı zamanda sol hareketin zayıflığını da gösterdi. Bu mücadelelere yardım etmek ve onların birleştirilmesini sağlamak noktasında sol işçi ve emekçi örgütleri son derecede yetersiz kaldı. Üstelik yardıma gittikleri yerlerin bazılarında önemli hatalar işlediler. Bazı çevreler, eylemdeki işçilere yardımcı olmak yerine onların yerini almaya çalıştılar; onlara akıl vermeye ve onların iradesi dışında onları yönlendirmeye kalktılar. Bazı yerlerde bu tip girişimler işçiler arasında tepkilere ve eylemden çekilmelere neden oldu.
Oysa işyerlerinde çalışmakta olan solcu, ilerici ve öncü işçilerin veya kitleye dışarıdan yardıma gelen sol çevrelerin görevi, hangi önerileri yaparlarsa yapsınlar, son tahlilde işçi kitlesinin iradesine ve kararlarına saygı duymak ve onlara eşlik etmek olmalıdır. İşçi sınıfının içinde işçi demokrasisinin işletilmesine karşı dayatmalar kitle mücadelesini bölen ve parçalayan girişimlerdir.
Ekonomik krizin ve rejimin antidemokratik baskıları altında ezilen emekçi kesimlerin mücadeleleri şu an kısmi bir durgunluk gösterse de koşullar yeni seferberliklere gebe. Dolayısıyla bu kaçınılmaz olasılık çerçevesinde, yukarıda belirttiğimiz gelişmelerden de ders alarak hazırlanmamız gerekiyor. Mücadeleleri sağlamlaştıracak ve birleştirecek örgütlenmeler yaratarak ilerlemeliyiz. Tam da bu nedenle, tüm emek örgütleri arasında bir işçi ve emekçi ittifakının hayata geçirilmesini zorunlu görüyoruz.
Erdoğan ve hükümet yetkilileri her konuşmalarında enflasyonla mücadelede kararlı olduklarını sayıklarlarken, TÜİK’in son açıklamasına göre resmi enflasyon yüzde 70’e ulaştı. Gerçek enflasyon ise yüzde 150’yi aştı. Ücretli çalışanları ve emeklileri korkunç bir sefalete sürükleyen bu tablo karşısında hükümet çalışanların ücretlerini iyileştirmeye dönük bir adım atmamakta kararlı görünüyor. Emekçi kitlelerin büyüyen tepkisini hükümet bir kez daha Kürt ve göçmen düşmanlığıyla, Gezi Davası gibi baskıcı kutuplaştırma politikalarıyla sindirmeye çalışıyor.
Burjuva muhalefet partileri, kendi doğaları gereği, hükümete dönük muhalefetlerini emek düşmanı, antidemokratik politikalara karşı ses çıkarmak yerine göçmen düşmanlığı üzerinden sürdürmeyi tercih ediyor. Zafer Partisi gibi ırkçı gruplar ise tüm göçmenlerin derhal gönderilmesi üzerine yaygın bir kampanya yürütüyor. Erdoğan Suriye’nin kuzeyinde evlerin inşa edilmesi ve ardından 1 milyon Suriyelinin gönderilmesinden bahsediyor. İçişleri Bakanlığı, bir kez daha “kaçak göçmen” avına girişirken, ırkçı saldırılarda büyük bir artış yaşanıyor.
Göçmenlere yönelik bu yeni saldırı dalgasının biz emekçileri bölmeye ve bir emek muhalefetinin yükselmesini engellemeye dönük temel girişimlerden birisi olduğunun açık bir biçimde farkında olmamız gerekiyor. İçinde bulunduğumuz ekonomik krizin, sefaletin kaynağı ülkelerindeki savaşlardan, diktatörlük rejimlerinden kaçmak zorunda kalan mülteciler değil, kapitalizm ve onun uygulayıcısı olan hükümetlerdir. Emperyalist işgallere, diktatörlük rejimlerine, göçmenleri ucuz emek kaynağı olarak gören patronlara, Türkiye’yi sınır bekçisi haline getiren AB’ye, AKP’nin ikiyüzlü ve çıkarcı göçmen politikasına seslerini çıkarmayan düzen partileri, özellikle mültecileri hedef göstererek yabancı düşmanlığını, ırkçılığı körüklüyorlar.
Biz emekçiler biliriz ki, hiç kimse nedensiz yere göçmez. Afganistan, Irak gibi ülkelerde emperyalist işgallerin yarattığı yıkım, milyonlarca kişiyi yerlerinden etti. Bugün benzer durum, Rusya’nın işgali sonucunda Ukrayna’da yaşanıyor. Ukrayna’da işgalden dolayı 10 milyondan fazla kişi evlerini terk etmek zorunda kalırken, 5 milyondan fazla kişi ülkeden ayrıldı. Suriye’de ise Esad diktatörlüğünün kanlı katliamlardan kaçan milyonlarca kişi ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı.
AKP hükümeti saldırgan, yayılmacı ve maceracı dış politikasıyla bölgede yaşanan yıkımların temel sorumlularından birisi oldu. Dahası, sığınmacılara resmi mülteci statüsünü tanımayarak onları AB’ye karşı bir koz olarak kullandığı gibi ucuz işgücü olarak Türk kapitalizminin hizmetine sundu. Irkçılığa zemin hazırlayan politikalarıyla emekçiler arasında yeni bir bölünme dinamiği yaratmaya çalıştı.
İktidarın ve muhalefetin ırkçılık üzerinden emekçiler arasında yeni bir bölünme, çatışma yaratmasına izin vermemeliyiz. Göçmen düşmanlığı, ırkçılık, Kürtlere dönük baskı, kadınlara ve LGBTİ+lara dönük ayrımcılık, bütün bu politikalar emekçileri böler ve kapitalizmi güçlendirir. Sosyalistler ve sınıf örgütleri ırkçılığa hiçbir şekilde geçit vermemeli, göçmenleri emek mücadelesine dahil edecek yolları bulmalıdır. AKP-MHP ittifakının baskıcı rejimine ve sorumlusu olduğu benzeri görülmedik sefalete karşı öreceğimiz birleşik bir mücadele planı, emekçiler arasındaki yapay bölünmeleri ortadan kaldıracak ve sınıfın tüm kesimlerini mücadelede birleştirecektir.
Çokuluslu bir Amerikan teknoloji ve e-ticaret şirketi olan Amazon’un New York, Staten Island, JFK8 deposunda işçiler Amazon Emek Sendikası’nda (ALU) birleşerek toplu sözleşme yapma haklarını kazandılar. Bu, ABD tarihinde Amazon’da başarıyla sonuçlanan ilk sendikalaşma deneyimi.
1 Nisan 2022’de JFK8 deposundan 2500 işçi, sendikalaşma lehine oy kullanarak 500 oyluk bir farkla işyerine sendikayı sokma hakkını kazandılar. Bu sırada Amazon’un kurucusu ve CEO’su olan Jeff Bezos ile Yönetim Kurulu, daha önceki sendikalaşma oylamalarında olduğu gibi, bir kere daha sendikayı durdurmak ve işyerine sokmamak için milyon dolarlar harcadı.
Amazon Emek Sendikası’nın 8 acil talebi var:
1) İşçi sağlığı ve iş güvenliği: Amazon, işyerinde yaralanan çalışanlara günün geri kalanında derhal ücretli izin vermelidir.
2) Ücret: Amazon, %7,5’lik bir ücret zammı yapmalıdır.
3) Prim: Ekstra mesai için saatlik 1,75 dolar zam.
4) Fazla mesai: Amazon, yarı zamanlı çalışanlar için fazla mesai sınırını sonlandırmalıdır.
5) Çalışma koşulları: Amazon, 20 dakikalık molaları tekrar getirmelidir.
6) Ulaşım: Amazon, St. George Feribot terminali ile Matrix Park arasında bir servis sağlamalıdır.
7) Kesinti: İşçiler işe 7 dakika geç kalıyorsa, Amazon ücretlerde 1 saatlik değil 7 dakikalık kesinti yapmalıdır.
8) Sendikal hakka saygı: Amazon, ALU temsilcilerinin, şirketin sendika karşıtı “eğitimlerinde” söz almasına izin vermelidir.
Birkaç öncü işçinin, dünyanın en zengin ikinci insanına, ABD’nin en fazla işçi çalıştıran ikinci şirketine (1,5 milyon) ve yine dünyanın en büyük üçüncü şirketine karşı kazandığı bu zafer, hiç şüphe yok ki, sadece ABD’de değil ancak küresel çapta sınıflar mücadelesinde elde edilmiş müthiş bir mevzi olma özelliğini taşıyor. JFK8 deposu işçilerinin elde ettiği başarının tarihsel ve politik değeri ile anlamı konusunda herhangi bir soru işareti olmamalı.
Ancak Amazon ve Jeff Bezos henüz yenilmiş değiller. JFK8 buzu kırdı, ancak yol henüz açılmış değil. Unutmamakta fayda var, JFK8’den önce birçok depoda yapılan benzer sendikal seçimlerin hepsinden şirket zaferle çıktı. Dahası ALU, JFK8 zaferinden sonra yine Staten Island’da bulunan LDJ5 deposundaki seçimleri kaybetti (bu depoda 1600 işçi çalışıyordu ve işçilerin 618’i sendikaya hayır oyu kullanırken, yalnızca 380’i sendikaya evet oyu verdi).
Sendikaların Amazon’da art arda yenilgiler yaşamış ve yaşıyor olmalarının belli başlı birtakım nedenleri var:
1) Oylamalarda işçilerin çoğu seçimlere dahil olmuyorlar ve olmamışlar; demek ki ya korkuyorlar ya da henüz politize değiller. Ancak kesin olan şu ki, işçiler sendikaların argümanlarına ikna olmuyorlar (bunun nedeni, çoğu durumda sendikaların işçilerin gündemlerine ve ihtiyaçlarına yönelik cevap üretememesi oluyor; ALU’nun JFK8 zaferinin başlıca sebebi, öne sürdüğü taleplerdi).
2) Amazon, oylamalardan önce milyon dolarlar ödedikleri “uzmanları” depolara gönderip işçilere konferanslar veriyor ve sendikaların neden kötü olduğunu, Amerikan karşıtı olduklarını, işçilerin şirketle diyaloglarında bir aracıya ihtiyaçları olmadıklarını vs. anlatıyor.
3) ALU’dan önce büyük konfederasyonlara bağlı veya orta ölçekli bağımsız sendikalar Amazon’da başarısız olmuştu; bu da genel olarak bürokrasiye, bürokratlara ve hatta sendikalara dönük bir güvensizliğin işaretiydi.
4) ABD’de 1960’lardan beri sendikalar politik olarak Demokrat Parti’nin arka bahçesi ve aslında bir uzantısı oldukları için, bu partinin temsil ettiği Wall Street oligarşisine, Clinton ailesine, Obama-Biden iktidarlarına dönük nefret, sendikalara dönük nefrete kolayca dönüşebiliyor. Bütün bunlar şu anlama geliyor: Amazon işçilerinin sendikalaşma mücadelesi, aynı zamanda ABD sendikalarının muhafazakâr emek bürokrasisinden kurtulma ve devlet ile Demokrat Parti karşısında politik bağımsızlıklarını kazanma mücadelesidir. Deneyimlerin de gösterdiği üzere, bu iki görevi (işçilerin sendikalaşması ile sendikaların bağımsızlıklarını kazanıp işçi demokrasisi rejimi altında yönetilmeleri) birleştirmeyen bir sendikal mücadele programının, Amazon işçilerinden güvenoyu alması mümkün görünmüyor.
İçinden geçtiğimiz çoklu krizler dönemi emekçi kitleler için yoksulluğu ve güvencesizliği muazzam boyutta derinleştirdi. Tek Adam rejimi patronlarla işbirliği içinde, emekçileri faturanın ağır yükü ile karşı karşıya bıraktı. Bu durumu, kimi zaman baskı ve sindirme, kimi zaman da vaat ve yalan ile kontrol altında tutmaya çalışıyor.
Türkiye’de emekçi kitlelerin ve tüm ezilen kesimlerin ortak temennisi ise buradan bir çıkış yolu! Eriyen ücretleri, düşen alım güçleri, güvencesiz ve sendikasız çalışma koşulları, gasp edilen hakları ve engellenen örgütlenme ve ifade özgürlükleri karşısında insanca, adil, eşit ve özgür bir yaşamdan yana bir çözüm!
İşçilerin uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs’ın –iki yıl sonra geçekleşen bu ilk örgütlü 1 Mayıs’ın– bu yıla özgül önem ve muhteviyatını belirleyen tam da içinde bulunduğumuz bu koşullar ve ihtiyaç oldu. Çünkü 1 Mayıs, acil taleplerimizi birleşik ve kitlesel bir şekilde sahaya taşıma ve ortak bir mücadele çağrısı adına oldukça simgesel bir gündü. Hele bu yılın ilk iki ayına damga vurmuş işçi mücadeleleri göz önüne alındığında… Bu açıdan, sendikalar değerlendirmelerinde son yılların en kitlesel 1 Mayıs mitingi tespitini yapsalar da, mevcut koşullar düşünüldüğünde, daha kitlesel bir 1 Mayıs’ın önünde, bizzat sendikaların 1 Mayıs’ın kendisini örgütlemedeki yetersizlikleri (ya da isteksizlikleri) gibi oldukça kritik bir faktörün yer aldığı tespitini de yapmak gerek.
Öte yandan, emekçi kitlelerin tepki ve taleplerinin örgütlü biçimde meydanlara inmesi açısından oldukça kritik öneme sahip bir 1 Mayıs’tı. İki yıl boyunca, uygulanan ekonomi politikaları nedeniyle pandemi ve ekonomik kriz kıskacında ezilmiş, işsiz kalmış, yoksullaşmış emekçiler; erkek egemen kapitalist sistem içindeki eşitsiz konumları nedeniyle bu sürecin etkilerini katmerli bir biçimde yaşayan ve haklarına dönük saldırılara maruz kalan kadın ve LGBTİ+lar; güvencesizliğin, birçok hak mahrumiyetinin yanında bir de ırkçılığa karşı durmaya çalışan mülteci emekçiler; rejimin sistematik saldırılarına maruz kalan Kürtler ve toplumun daha adil, eşit, özgür ve güvenceli bir düzen için mücadele eden tüm kesimleri birçok ilde talepleriyle 1 Mayıs alanlarındaydı.
1 Mayıs’tan geriye…
Emekçi kesimlerin yoksulluğa, güvencesizliğe, baskı ve şiddete karşı ortaklaşan talepleri kadar, bir arada olmaktan kaynaklanan güven ve coşkusu da bu 1 Mayıs’ın öne çıkan bir diğer yönü oldu. Her iki açıdan da, 1 Mayıs alanları, ekonomik kriz ve Tek Adam rejiminden kopuş için “ortak” mücadelenin hem ihtiyacını hem de zeminini bir kez daha işaret etti.
Açıkça işaret ettiği diğer nokta ise ortak mücadele planının kendisinin henüz ortada olmamasıydı. 1 Mayıs’ta kitleleri “Birlikte değiştireceğiz” diyerek alana davet eden sendika konfederasyonları ve meslek birlikleri, bu değişimin yolunu, yönünü, araçlarını öncelikle kendi tabanları ile tartışmak ve kitlelere sunmak konusunda henüz bir adım atmış değiller. Öyle ki içlerindeki mücadeleci sektörlerin deneyimlerini yaygınlaştırma ve ortaklaştırma konusunda da oldukça temkinliler. Peki, bugün işçiden-emekçiden yana bir mücadele hattının asli unsurları, sendikalar, sendikalı işçiler olmayacaksa kimler olacak? Sendikalar, ittifaklara göre pozisyon almayı beklerse; işçi ve emekçilerin bugünkü acil ihtiyaçlarını odağına alan bağımsız sınıf perspektifine dayalı bir mücadele hattı nasıl örülecek? Başta sendikalı işçiler olmak üzere sendika bürokrasisine karşı bu soruları ısrarla sormak ve hatta örgütlemek durumundayız.
Sol ve sosyalistler de benzer sorulardan muaf değil(iz). Bugün işçiden-emekçiden ve tüm ezilenlerden yana bir anayasa için, işçi denetiminde planlı bir ekonomi için, insanca yaşayacak ekonomik ve sosyal koşulların sağlanması için sadece seçimleri değil rejimden kopuşu hedef alan bir emek ittifakının önündeki engel nedir?
1 Mayıs’ın ardından sürdürülmesi gereken bir tartışma varsa bu soru etrafında olmalıdır! Biz sendikalarımızda, işyerlerimizde, bulunduğumuz tüm mücadele alanlarında bu soruları sormaya ve emek ittifakı çağrımızı yinelemeye devam edeceğiz.
Güvenceli bir iş, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret için, özgürlük, barış ve adalet için, siyasal demokrasi ve eşitlik için Tek Adam rejimine ve onun sorumlusu olduğu ekonomik çöküşe karşı işçi sınıfının, Kürtlerin, kadınların, LGBTİ+ların, gençlerin ve tüm ezilen ve sömürülenlerin birleşik mücadelesini örelim!
Sri Lanka kapitalizmi son birkaç yıldır derin bir krizin içinden geçiyor. Ülke, hem pandemi hem de kriz nedeniyle son yıllarda GSYİH’nin yüzde 10’unu oluşturan turizm gelirlerinde ciddi bir gerileme yaşadı. Bunun da bir sonucu olarak ülkede döviz rezervleri tükendi ve 2022’nin Şubat ayında 2 milyar doların altına geriledi (bu tutar, Sri Lanka’nın sadece bir buçuk aylık ithalatını karşılamaya yetiyor).
Sri Lanka, ilaç ve gıda gibi kritik sektörlerde ithalata dayalı bir bağımlı ekonomiye sahip. Krizin Ukrayna işgaliyle derinleşmesiyle birlikte tereyağı, peynir, yoğurt, balık ve meyve gibi ürünler de dahil olmak üzere birçok malın ithalatı kısıtlanmış durumda. Hem bu kısıtlamalar hem de genel enflasyonun yüzde 14, gıda enflasyonunun ise yüzde 25 olması, ülkede akut bir gıda krizinin doğmasına neden oldu.
Petrol ve dizel kıtlığının yaşandığı ülkede insanlar arabalarını terk ederken hastaneler ameliyat yapmayı bıraktı, birçok okul kâğıt yokluğu dolayısıyla sınavlarını iptal etti ve 13 saate kadar varabilen kronik elektrik kesintileri, nüfusun ezici bir çoğunluğu için hayatı oldukça zorlaştırdı.
Sri Lanka işçi sınıfı ve köylüleri, küresel kapitalizmin 2008’de başlayan büyük krizinin yoksullaştırıcı etkilerini derinlemesine bir biçimde hissederken ve bu krizin sonuçlarına katlanmaya mecbur bırakılırken, emperyalizm ülkenin kaynaklarına ve ürettiklerine dış borç ödemeleri biçiminde el koymayı sürdürüyor. 1 milyar doları temmuz ayına kadar ödenmek zorunda olmakla beraber, ülkenin 2022’de 7 milyar dolarlık bir dış borç ödemesi yapması gerekiyor.
2019’da iktidara gelen Rajapaksa hükümeti Sri Lanka halkını açlığa ve ölüme terk ederken dış borç ödemelerini sürdürme sözü verince, nisan ayının başlarında bir eylem dalgası olarak başlayan kitlesel seferberlik, 28 Nisan’da milyonlarca işçinin katıldığı bir genel grev halini aldı.
Sri Lanka’da son 40 yıldır yapılan bu ilk genel greve 1000’e yakın sendika dahil oldu; hem kamu sektörü hem de özel sektör bütün ülkede durdu, toplu taşıma ve bankalar çalışmadı, okullar açılmadı ve fabrikalarda şalterler indi. Ülkenin başkenti Kolombo’da binlerce işçi Rajapaksa’nın evini kuşatarak, evin çevresinde kamp kurmuş olan eylemcilere katıldı.
Sri Lanka’daki bu proleter ayaklanma dalgası, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası yaşanan ilk kitlesel sınıf mücadelesi örneklerinden biri ve hiç şüphe yok ki en öne çıkanı. Zira Sri Lanka genel grevini var eden koşulların bir kısmı, bizzat Rusya’nın işgali tarafından oluşturuldu. Sri Lanka’nın turizm gelirlerinin 4’te 1’i Rus ve Ukraynalı turistlerden sağlanıyordu. Rusya, Sri Lanka çayının ikinci en büyük alıcısıydı. Rusya kaynaklı turizm gelirleri ile Rusya’ya çay ihracatı, Sri Lanka’ya her yıl 260 milyon dolardan fazla döviz getiriyordu.
Nisan ayı başında seferberlik kitlesel bir nitelik kazanınca, Rajapaksa’nın kabinesinin 40 bakanı istifa ederek hükümeti bir azınlık hükümeti konumuna düşürdü. Bu sırada polis, eylemcilere ve grevcilere ateş açmaya başladı ve ölümlere sebep oldu. Ülke iflasa sürüklenir ve işçi sınıfı ayaklanmanın önderliğine yerleşirken, Rajapaksa IMF ile görüşmelere başladı. IMF, Sri Lanka’nın dış borcunun yeniden yapılandırılması karşılığında fiyat kontrollerinin kaldırılması, para biriminin dolar karşısında değerinin kaybedilmesi (ki Rajapaksa bilinçli bir politika uygulayarak Sri Lanka para biriminin dolar karşısında yüzde 50 oranında değer kaybetmesini sağladı bile) ve özelleştirmelerin uygulanması şartlarını öne sürdü.
Sri Lanka işçi sınıfının cüretkâr genel grev kalkışması, 2008’de açılan küresel intifada dönemine yeni bir boyut katıyor; zira bu ayaklanma, pandeminin ve Ukrayna’nın işgalinin derinleştirdiği küresel ekonomik krizin akutlaşmasına verilmiş olan devrimci bir yanıt. Sri Lanka ayaklanması, hem Rajapaksa hükümetinin jeostratejik ortağı olan Çin diktatörlüğünde (Çin Komünist Partisi genel grevden önce Sri Lanka’da 270 hektarlık bir alana yayılan uluslararası bir havalimanı yapmayı planlıyordu), hem de IMF’nin temsil ettiği uluslararası finans aristokrasisinde kaygı uyandırıyor.
Sri Lanka işçi sınıfı bir gün süren genel grev boyunca dış borçların iptal edilmesini ve ödenmemesini talep etti. Bu talep bugün mevcut seferberliğin merkezi sloganı olma özelliğini taşıyor. Sri Lankalı emekçilerin bu talebi hayata geçirmesinde dünya işçi sınıfı ve sosyalistler yardımcı olmalı; bunun en verimli yolu ise her ülkede, emperyalistlere dış borç ödemelerinin iptal edilmesini talep etmekten geçiyor.
Adalet ve ekmek kavgası hiç olmadığı kadar bütünleşmiş durumda. Tek Adam rejiminin kılıcı bir yandan emekçileri tarihi bir yoksulluğa ve sömürüye süreklerken, öte yandan mücadele eden herkesi en ağır baskı ve yargı kararlarıyla zapturapt altına almaya çalışmakta. Grevleri yasaklanan, sendikalaşması engellenen, üç otuz paraya çalışıp iş cinayetlerine kurban giden emekçiler bir yanda, Gezi ve benzeri birçok davayla caydırıcı olsun diye cezalandırılanlar öbür yanda…
Hak da özgürlük de sınıfsaldır. İster İstanbul Sözleşmesi olsun. İster Gezi Davası olsun. İster Yemeksepeti işçilerinin sendikalaşması olsun. İster HDP kapatma davası olsun. İster mülteciler meselesi olsun. Bunların hepsi sınıfsal tercihlerin ürünü. Boşlukta var olmazlar. Adına hukuk dediğimiz şey de zamandan, mekândan ve üretim ilişkilerinden bağımsız değil. Tanımlama içeriği değiştirmez. Özgürlük (hak-hukuk) egemen olanın çizdiği kurallarla belirleniyor. O yüzden “adalet yoksa ekmek, ekmek yoksa adalet de yok” diyoruz. Türkiye’de ise ne adalet var ne de ekmek!
Dört çocuk babası işçi Murat Akfırat diyor ki, “İşçinin bayramı çalışırsa, karnı doyarsa olur.” Karnı doyarsa! Karın tokluğuna çalışmanın adı köleliktir. Akfırat diyor ki, “3-4 ay işsizdim, çocuk bir şey istiyor, boynunu büküyorsun. Yetmiyor ki bir şey alasın. Geçen sene 35-40 liraya aldığım yağı şimdi 100 liraya alamıyorum. Varsa yoksa halk eziliyor. Zengin yine yaşıyor, fakir adam bir lirayı arıyor. Artık mecburi yaşıyorsun, ona da yaşamak denirse.” Biz, diyor işçi Akfırat, “Yıllık iznimizde ‘Tarlaya gidip de bir iki yevmiye kazanır mıyız’ diye düşünüyoruz. Sosyal hayat zaten yok bizde. Çocukları bir yere götüremiyoruz. Dışarı çıkarsam üç yevmiyeyi bir günde yiyeceğiz. Ne yapacağım sonra?”
İşte 20 yıllık AKP iktidarında işçi sınıfının, emekçilerin hayatının özeti bu: Karın tokluğu! Akfırat’ın deyimiyle buna “yaşamak denirse!” Üstelik Akfırat “şanslı” çünkü 8,5 milyon işsizden biri değil. Asgari ücretli de olsa bir işi var. Çalışanlar dahi bu koşullardaysa işsiz olan, hiçbir geliri olmayan milyonlar ne durumdalar?
2021 yılında altı milyon hane devletten/belediyelerden sosyal yardım almak durumunda kalmış. Altı milyon hane! Kabaca her dört haneden biri sosyal yardım almadan hayatını idame ettiremiyor. Türk-İş’in araştırmasına göre nisan ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 5 bin 323 lira, yoksulluk sınırı 17 bin 340 lira oldu. Her on çalışandan en az altısı asgari ücretli ve asgari ücret sadece 4250 lira. Milyonlarca emeklinin maaşları asgari ücretin de altında. Kısacası bir avuç yağmacı ve yağcı dışında herkes hayatta kalmaya çalışıyor. Ülkeyi bitirmiş durumdalar.
“Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi?” diye sorulur. Eğer özgür insanlar isek cevap “mutlu hissettiğimiz yer” olmalı. Bugün ise ne doğduğumuz yerde kalabiliyoruz ne de göçtüğümüz yerde doyabiliyoruz. Bu bir trajedidir.
Tam bu koşullarda hükümet kamu kaynaklarını bir avuç zengine aktarmasına rağmen asgari ücrete zam yok derken yeni TÜSİAD başkanı, “Yüzde 60’ın üzerinde enflasyonun olduğu bir yerde yapılması gereken yapılmalı. İş barışı açısından da bunu düşünmemiz gerektiğini düşünüyorum,” diyor. İş barışı! Türkçesi, “Bu böyle gitmez, patlar” diyor. İşte karın tokluğuyla Gezi Davası’nın birleştiği yer de burası. Ve bu yer alabildiğine sınıfsal bir yer.
İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs, İstanbul’da Valilik ile 1 Mayıs Tertip Komitesi’nin arasında yaşanan görüşmeler neticesinde Maltepe Miting alanında organize edildi. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla ve “Birlikte Değiştireceğiz” sloganıyla gerçekleşen 1 Mayıs mitingi için 2 ayrı kolda toplanıldı. İki yılın ardından gerçekleşen 1 Mayıs mitingi, sendika ve meslek birliklerinin yanı sıra sol ve sosyalist örgütleri, feministleri, LGBTİ+ örgütlerini, öğrencileri ve toplumun eşitlik, adalet, barış ve insanca bir yaşam için mücadele eden birçok kesimini miting alanında bir araya getirdi.
İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), İdealtepe kolunda oluşturduğu kortejle mitinge katıldı. İDP, pankartlarında “İşçinin Sorununu İşçi Çözer, Çözüm: Emek İttifakı!” ve “İşçiden Emekçiden Yana Yeni Bir Anayasa İçin Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis” sloganlarını öne çıkarttı. İDP Gençliği ise “Okullarda İşçi Öğrenci Denetimi İçin İleri! Yaşasın Özgür Emekçiler Üniversitesi!” pankartıyla kortejde yerini aldı. Kadın Dayanışması, “Mutfaktan Okula, İşyerinden Sokağa, Eşit ve Güvenceli Bir Hayat İstiyoruz!” şiarıyla kortejdeydi. Son birkaç aydır ülkede yükselen ırkçılığa rağmen Suriyeli devrimciler de İDP kortejindeydiler. Suriye Demokratik Sol Partisi, İDP ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ortak imzasıyla hazırlanan pankartta “Mülteciler Sınıf Kardeşimizdir! Irkçılığa Son!” şiarıyla, düzen partilerinin proletaryayı bölme çabasına karşı sınıfın birliği çağrısı yapıldı.
İDP kortejinde, Tek Adam rejiminin ezilenlere ve emekçilere yönelik baskı uygulamalarından çıkışın ortak bir mücadele hattından geçtiği yönünde çağrılar ön plana çıktı. Bu ortak mücadele hattı için bütün emekçilerin ve ezilenlerin içinde yer alabileceği, yani yalnızca siyasi partilerle sınırlı olmayan; sendikaların, emek örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin de katılabileceği bir Emek İttifakı önerisi vurgulandı. Umudunu seçim sandıklarına bağlayanlara karşı Tek Adam rejiminden nihai bir kopuşun, emekçiden yana yeni bir anayasanın hazırlanmasından geçtiğinin altı çizildi. Bu nedenle; İDP, barajsız seçimler yoluyla toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı ve emekçiden yana yeni bir anayasayı hazırlayacak Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis için herkesi mücadeleye çağırdı. Emek İttifakı ve Kurucu Meclis için 4 acil talep öne sürüldü: Tazminatsız Kamulaştırma, İşçi Denetimi, Planlı Ekonomi, Dış Borç Ödemelerine Son!
1 Mayıs’a giderken Gezi Davası’nın sonuçlanması ve çıkan ağır cezalar sonrası İDP kortejinde de Gezi direnişinin yaşadığımız coğrafyadaki en büyük intifada olduğu ve iktidarın verdiği cezaların da bu intifadanın yarattığı korkudan kaynaklandığı söylendi. Bunun ardından da Gezi’de yitirdiğimiz Berkin Elvan, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Medeni Yıldırım ve Ahmet Atakan anılırken “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş!” sloganı atıldı.
Tek Adam rejiminin ülke ekonomisini enkaza çeviren politikalarına karşı “Krizin faturası patronlara!”, “İşten atmalar yasaklansın!”, “İşyerlerinde işçi denetimi”, “Bütün bankalar kamulaştırılsın!”, “Sendika, sigorta, 6 saat işgünü!” sloganları haykırıldı. Özellikle şubat ayıyla birlikte 120’yi aşkın işyerinde yaşanan işçi direnişlerinin önemi vurgulanırken Lila Kâğıt’ta, Farplas’ta, Pas South’ta ve daha birçok işyerinde işçilerin güvenceli çalışma hakları için devam eden mücadelelere “Direnen işçiler yalnız değildir!” sloganıyla selam gönderildi.
Erkek egemen kapitalist sistemin çok yönlü sömürüsüne maruz kalan kadınların ve LGBTİ+ların, ekonomik krizi ve hayat pahalılığını da en ağır yaşayanlar olduğuna, hele de mülteciler için bu durumun daha da katmerlendiğine ajitasyonlarda yer verildi. Kadınları eve, aileye hapseden değil güçlendiren sosyal politikaların ve bakım emeğinin kamulaştırılmasının gerekliliği, eşdeğer işe eşit ücret talebi ve İstanbul Sözleşmesi’nin kritik bir önemde olduğu hatırlatıldı. Translar başta olmak üzere LGBTİ+ların istihdama eşit bir şekilde katılmalarının önünde ciddi engeller mevcut olduğu ve bu ayrımcılığı gidermek yolunda bir adım olarak işyerlerinde LGBTİ+lara ve özellikle translara emek kotası politikasının elzem olduğu ortaya kondu.
İşçi Demokrasisi Partisi, iktidarın yaşadığı krizi baskı ve savaş politikaları ile aşma çabası karşısında HDP’nin kapatılmasına, işgale ve sınır ötesi operasyonlara amasız fakatsız bir şekilde karşı çıktığını söyleyerek Kürt siyasi hareketini hedef alan iktidarın milyarlarca liralık kaynağı işçi ve emekçilere değil, savaşa harcamakta olduğunu vurguladı. Rejimin mevcut saldırı ve baskı politikalarına karşı Kürt halkına kendi kaderini tayin hakkı dahil olmak üzere bütün demokratik hakların ve özgürlüklerin derhal tanınması talebi yükseltildi. Özellikle son aylarda hapishanelerdeki baskı ve işkencelere dair de “Zindanlar Yıkılsın, Tutsaklara Özgürlük!” sloganı öne çıkarıldı.
Pandemi öne sürülerek iki senedir düzenlenmeyen kitlesel 1 Mayıs’ların ardından on binlerce emekçinin kitlesel bir mitingde bir araya gelmesi her şeye rağmen önemliydi. Ramazan Bayramı arifesine rağmen kitlesel gerçekleşen İstanbul 1 Mayıs’ı birleşik mücadele hattının nasıl gerçekleştirilebileceğine de işaret etmiş oldu. Bu noktada Emek İttifakı önerisi, “Birlikte Değiştireceğiz!” sloganının altını dolduran ve mevcut rejimden emekçilerin ve ezilenlerin yararına bir çıkış arayışını somutlaştıran bir öneri oldu.
İşçi sınıfının sayısız mücadeleyle elde ettiği uluslararası, birlik, dayanışma ve mücadele günü olan #1Mayıs'ta partimiz de Tek Adam rejimine karşı, onurlu bir yaşam için alanlardaydı.
Partimizin alanlarda yükselttiği sloganların özetini bu bilgiselinden takip edebilirsiniz 👇
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) May 2, 2022
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Arjantin partisi ve Arjantin’in üçüncü büyük politik gücü olan Solun ve İşçilerin Cephesi-Birlik’in bir parçası Sosyalist Sol’dan milletvekili yoldaşımız Juan Carlos Giordano’nun Ukrayna’ya yapacağı dayanışma ziyareti üzerine yayımladığı metni aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.
***
Ukrayna’ya direnişi desteklemek için gidiyorum. Solun direnişe katılan kesimlerinin oluşturduğu Dayanışma Operasyonu’nun uluslararası kampanyasının bir parçası olarak, Ukrayna’ya İUB-DE’den yoldaşlarla beraber gidiyoruz.
Arjantin partimiz Sosyalist Sol ve İspanya Devleti partimiz Enternasyonalist Mücadele olarak, uluslararası çapta topladığımız acil müdahale ve yardım malzemelerini Ukrayna soluna teslim edeceğiz.
Arjantin’de bir dayanışma fonu ve dijital medya aracılığıyla yapılan katkılar yoluyla bir ekonomik yardım kampanyasını teşvik ediyoruz.
Bu kampanya aynı zamanda Ukrayna halkının mevcut durumunu reddeden etkinlikler ve her türden eylemlerle destekleniyor.
Biz işçiler, gençler, kadınlar ve diğer halk kesimleri olarak çok yüksek bir sesle şunu söylemeliyiz: Gerçek bir insani felakete neden olan Putin ve Rusya’nın canice işgaline son! Ukrayna halkının kahramanca direnişine destek! NATO’ya ve Ukrayna’daki tüm emperyalist müdahalelere hayır!
Bu enternasyonalist deneyimin bir parçası olmaktan gurur duyuyoruz ve bu kampanyayla dayanışma gösteren ve bunu mümkün kılan herkese şimdiden teşekkür ediyoruz.
Emmanuel Macron, ikinci turda aşırı sağcı Le Pen’e karşı yüzde 28’lik bir güçlü boykotla (1968 Mayıs’ından sonraki 1969 seçimlerinden bu yana en yüksek oran) ve yüzde 6’lık bir boş-beyaz oyla yeniden Fransa cumhurbaşkanı seçildi. Macron’un zaferi herhangi bir halk kutlamasına neden olmadı.
Pazar gecesi sonuçlar belli olduğunda Paris sokakları bomboştu. Macron’un halktan aldığı oy, büyük ölçüde halkın Le Pen’in aşırı sağının zafere ulaşmasını engellemek istemesinden kaynaklanıyordu. Ancak seçimlerden önceki günlerde “Ne Macron ne Le Pen” sloganıyla önemli öğrenci ve işçi seferberlikleri yaşandı.
İlk turda France Insoumise’den (Boyun Eğmeyen Fransa) merkez soldaki Jean-Luc Mélenchon yüzde 22, Le Pen yüzde 23 ve Macron yüzde 27 oy aldı.
Marine Le Pen ise, ikinci turda, ekonomik krizin faturasını işçilere kestiği için Macron’dan nefret eden köylüler ile işçilerden önemli bir oy aldı.
Şimdi haziranda parlamentonun bileşimini belirleyecek olan seçimler yapılacak. Merkez sol Mélenchon, eskiden çok güçlü olan ve son seçimlerde neredeyse yok olan Komünist Parti (PC) ve Sosyalist Parti’nin (PS) desteğiyle kazanmayı hedefliyor.
Sosyal demokrat PS yıllarca Fransa’yı yönetti. Macron, cumhurbaşkanı olmadan önce bir PS hükümetinde ekonomi bakanıydı. Ve bakan olmadan önce, ulusötesi şirketler Nestlé ve Pfizer ile bağlantılı olan büyük Rothschild bankasının müdür yardımcısıydı.
Ekonomik, toplumsal ve politik kriz
Bu seçimin ortaya koyduğu meseleler, son yıllarda emekçilerin üzerine yüklenen ekonomik krizin sonuçlarıdır. Macron, büyük şirketler üzerindeki vergileri düşürdü ve iş güvencesizliğini derinleştirerek işten çıkarmaları kolaylaştırdı. Bu duruma, yakıt fiyatlarındaki artışa karşı “Sarı Yelekliler” hareketi ve önemli grevler gibi büyük halk seferberlikleri ile yanıt verildi.
Bu süreçlerin siyasi sonucu, geleneksel sağdan, hükümet olan veya hükümetle birlikte yöneten PS’nin merkez soluna ve PC’ye kadar eski partilerin toplam ve hızlanan bir itibarsızlaşmasıydı.
Macron 2017’de ortaya çıktı ve kendisini bu eski partilerden farklılaştırarak zafer kazandı; “soldan ya da sağdan değildi” ve “ekonomiyi iyileştirmek” için “ideolojisiz” bir şekilde pragmatik yollarla ülkeyi yöneteceğini söyledi. Şimdi, yine kendi seçim kampanyası sırasında, son aylarda Fransa’da birçok temel gıda maddesi, Ukrayna’daki savaşın bir sonucu olarak yüzde 85’e varan bir oranda arttığında (ücretlerin artmadığını hatırlayalım), “korunmasız kişileri korumaktan” söz etti.
Benzer nedenlerle, eski partilerden kopmanın çeşitli etkileri ile Le Pen’in aşırı sağı büyüdü.
Devrimci bir alternatif inşa etme ihtiyacı
Ne yazık ki, Yeni Antikapitalist Parti (NPA) ve İşçi Mücadelesi (LO) gibi seçimlere katılan ve kendilerine Troçkist diyen örgütler ilk turda çok düşük oy aldılar. Eski partilerden kopan ezilen kitleler için görünür bir alternatif oluşturabilecek bir devrimci sol birliği ve işçilerin birliğini tesis etmediler.
İkinci turda, solun oylarını toplayan merkezci Mélenchon, Macron hakkında hiçbir şey söylemeden “Le Pen’e karşı” oy çağrısında bulundu ve şimdi de milletvekillerinin desteğini kazanmaya çalışarak, Fransız yasalarına göre Macron hükümetinin başbakanı olmaya çalışıyor.
Macron’un kırılgan zaferi, yakın vadede, emeklilik yaşının değil ama maaşının artması, iş güvencesinin savunulması, ayrımcılığa karşı çıkılması, büyük şirketlere vergiler getirilmesi gibi en acil talepler etrafında sendikal merkezlerin bir eylem planı hazırlaması için işçilerin mücadelelerinin birleştirilmesini bir olasılık ve zorunluluk olarak ortaya koyuyor. “Ne Macron ne de Le Pen” sloganını sahiplenen öğrenci ve işçi eylemleri, Fransa’nın yaşamakta olduğu kapitalist ve siyasi kriz karşısında devrimci bir alternatifi inşa etme ihtiyacını gösteriyor.
halihazırda ciddi şekilde baskıya uğrayan biz lgbtia+lar için hayat pandemiyle birlikte bir kat daha zorlaştı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından salgın hastalıkların ortaya çıkış nedenlerinden biri olarak ilan edildik. pandemi bahanesiyle diğer birçok sosyal hareketi baskılayan iktidardan biz de payımıza düşeni aldık. zaten izinsiz ve zora koşmaların gölgesinde yapılan Onur Yürüyüşü’nde geçen sene çok şiddetli bir polis saldırısı ile yüz yüze geldik. yükselen sosyal hareketliliğin parçası olduğumuz için, eylemlerde görünürlük kazandığımız için çokça kez hedef gösterildik; o eylemleri provoke edenler, eylemlerin amacını saptıranlar olarak anıldık. seks işçiliği yapanlarımız, yapmak zorunda kalanlarımız halihazırda oldukça güvencesiz şartlarda çalışıyor olmamızın yanı sıra bir de pandemi kısıtlamaları yüzünden en ücra köşelere, en güvencesiz şartlara itildik. yasaklı saatlerde, polisten kaçarak müşteri bulmamız gerekti.
tüm bu kriminalize edilmenin, marjinalize edilmenin yaşattığı ezilmişliğin üzerine bir de ekonomik krizin şiddetini artırmasıyla tüm diğer ötekilerle birlikte lubunyalar için de hayat ciddi anlamda zorlaştı. biz, lgbtia+lar, zaten iş yaşamında ciddi zorluklarla karşılaşırken bir de üstüne ekonomik krizin faturası kesilenlerden olmanın acısını hissetmeye başladık. kimliklerimiz bahane edilerek, işverenlerin kârları azalmasın diye işlerimizden atıldık. sadece ve sadece kimliklerimiz yüzünden zaten diğerlerinden fazlaca ödediğimiz kiralar ve diğer yaşam masraflarımız katlandı ama gelir kaynaklarımız sürekli azaldı. ekonomik kriz trans arkadaşlarımızın hormon bulamamalarına sebep olmaya başladı, uyum süreci masrafları arttı. tüm bu masraflarımızı karşılamak için, ihtiyacımız olan parayı kazanmak için başvurduğumuz işlerden kimliklerimiz yüzünden olumsuz dönüşler aldık.
hükümetin kadın düşmanı, lgbtia+fobik politikaları ise zaten gitgide şiddetini artırmaktaydı tüm bu süreçte. öyle ki İstanbul Sözleşmesi’nden biz lubunyalar bahane edilerek çıkıldı. bize uygulanan şiddet yargı tarafından ya aklandı ya hoş karşılandı. genelevler kapatıldı. trans olanlarımızın evleri polislerce mühürlendi. genel ahlaka dair yasalar zaten aleyhimizde sürekli kullanılıyordu. polis sadece ve sadece giyimimizden dolayı çevirmeler yapacak kadar üzerimizde fobik bir baskı kuruyordu.
tüm bu nedenlerle lgbtia+lar olarak bizim de 1 mayıs’ta diğer tüm ezilenlerle ve emekçilerle birlikte alanlarda olmamız, belli talepleri yükseltmemiz gerekiyor:
1) lgbtia+ların en temel vatandaşlık haklarına dahi erişiminin ne kadar kısıtlı olduğunu görüyor ve lgbtia+ hareketinin yıllar boyunca haykırdığı gibi, Anayasa’nın eşitlik ile ilgili 10. maddesine “cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim” ibaresinin eklenmesini talep ediyoruz.
2) toplumun en ezilen kesimlerinden biri olan lgbtia+ların, yasalara eklenecek nefret suçu ve nefret cinayeti tanımları ile yasal koruma altına alınmalarını talep ediyoruz. kadın ve trans cinayetleri yasalarca tanınsın. lgbtia+ların maruz kaldığı ayrımcılığa, dışlanmaya ve marjinalleştirmeye hayır!
3) translar başta olmak üzere lgbtia+ların istihdama eşit bir şekilde katılmalarının önünde ciddi engeller mevcut. bu ayrımcılığı gidermek yolunda bir adım olarak iş yerlerinde lgbtia+ kotası politikasının benimsenmesi gerekiyor, trans+lara emek kotası uygulansın!
4) başta uyum sürecine giren translar olmak üzere tüm lgbtia+ların işyerlerinde çeşitli bahanelerle şiddete ve mobbinge uğramalarını önleyecek ve haklarını koruyacak düzenlemeler acilen yapılmalı; işyerlerinde toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılık ve şiddetin önüne geçmek için zorunlu eğitimler verilmeli. bu ve benzeri düzenlemeleri öngören ILO 190 Sözleşmesi’nin imzalanmasını talep ediyoruz!
5) resmi mültecilik statüsü aranmaksızın, mülteci lgbtia+lar da dahil olmak üzere tüm lgbtia+ların vatandaşlık haklarından eşit bir şekilde yararlanabilmesini sağlayacak, lgbtia+ları her alanda güçlendirecek politika ve düzenlemeler için bütçe ayrılmasını talep ediyoruz.
6) kamusal sağlık hakkının teminini; kaynakların işçi ve emekçiler için kullanılması gerekliliğinden dolayı, şartları zorlu ve ekonomik açıdan oldukça yıpratıcı olan uyum sürecinin SGK kapsamına alınmasını ve kamu tarafından karşılanmasını talep ediyoruz.
7) uyum sürecine girmeye karar vermek, terapi alınması, hormon takviyesi, tıbbi müdahale derken yıllar alan ve tüm bu süreçte ciddi bir yıpranma ihtimaliyle karşı karşıya kalan translara, tıbbi müdahale dönemini ve sonrası kapsayacak şekilde ücretli izin hakkının tanınmasını talep ediyoruz.
8) yasada değişmiş olsa da hâlâ fiili olarak sürdürülen zorunlu kısırlaştırmaya karşı acilen önlemler alınması gerek.
9) seks işçiliğine dair oldukça dar kapsamlı olan yasanın yeniden düzenlenmesi, kapsamının genişletilmesi, sektörde çalışan işçilerin güvenceli, sigortalı ve sendikalı çalışma hakkının tanınması gerek.
10) seks işçilerinin çalışması için ayrılmış, güvenli alanların belirlenmesi, buralarda oluşması muhtemel eşitsiz ilişkinin önüne geçecek adımlar atılması gerek.
Ekonomik sıkıntının tavan yaptığı, enflasyon canavarının yeniden hortladığı bir Türkiye ortamında önümüzde 1 Mayıs İşçi Bayramı var. 1 Mayıs meydanına giderken taleplerimizin ve isteklerimizin ne olacağını bilmek gerekiyor.
Aralık ayı sonunda asgari ücrete zam yapıldığında AKP iktidarının iddiası son yılların en yüksek zammının verildiğine dairdi. Oran olarak bakıldığında gerçekten iyi bir zam gibi görünse de sokağa çıkıldığında hiç de öyle olmadığı çok kısa bir sürede anlaşıldı. Son dört ayda enflasyon resmi rakamlara göre bile yüzde 61’e ulaştı. Bu da asgari ücrete yapılan zammın eridiğini ve hatta eksi zam olarak bütçemize yansıdığını gösteriyor. Zamlara yetişmemiz imkansız iken iktidar pembe bir tablo çizmeye devam ediyor.
Bir yanılsama da seçim olursa ve AKP iktidarı seçimi kaybederse ekonominin düzelebileceği yanılgısı. Fakat gerçek ne yazık ki böyle değil. Rejim ve sistem işçiden yana bir tavır almadığı sürece işçinin ekonomisi hiçbir zaman düzelmeyecek. İktidarlar ne yazık ki patronların ve para babalarının hizmetindedir. İktidar isimleri değişiyor ama iktidarların hizmet ettiği kişiler değişmiyor.
Asgari ücretin acilen yeniden güncellenmesi gerekiyor. Enflasyonun resmi rakamlara göre bile yüzde 61 olduğu bir ortamda işçiye verilen asgari ücret hiçbir derde çare olmuyor. Kaynak yok deniliyor ama sıra yandaşlarına, patronlara kaynak ayırmaya geldiğinde gayet bonkör davranılabiliyor. Geçmediğimiz köprülere, kullanmadığımız havaalanlarına ve hatta hasta garantili yapılan hastanelere ödenen paralar asgari ücretliye ayrılsa yeter de artar bile. Asgari ücrete zam yapılması bile sorunları çözmeyebilir. Çünkü enflasyon sürekli artıyor. Kaşıkla verip kepçeyle alınca yapılan zam da kısa bir süre sonra çare olmaktan çıkıyor. Asgari ücretli geçinmekte zorlanırken, açlık sınırının altında yaşarken emekliler asgari ücretin de altında bir ücretle yaşam mücadelesi veriyor. Savaşa, ranta, beşli çeteye ve huzur hakkı adı altında ödenen çoklu maaşlara para bulan AKP iktidarı sıra işçiye, emekliye gelince “zam yaparsak enflasyon artar” diyerek bizimle adeta alay ediyor.
Sonuç olarak, 1 Mayıs meydanına yoksulluğa, açlığa karşı bir çığlık olarak sesimizi duyurmaya gideceğiz. Mücadelemizi birleştirerek sesimizi yükseltip 1 Mayıs meydanını dolduracağız. Yaşasın 1 Mayıs, biji yek gulan!
Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda 2 Ekim 2018’de parça parça doğranarak katledilen Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinin soruşturma dosyasının kapatılarak Suudi Arabistan’a devredilmesi büyük tepkilere neden oldu. Türkiye topraklarında işlenen bir cinayet davasının cinayetin faili olan Suudi Arabistan’a devredilmesi, “Türkiye’nin egemenlik haklarından vazgeçmesi” olarak yorumlandı.
Bu eleştiride haklılık payı var. Ama Tek Adam rejimi ülkenin egemenlik haklarından sadece bu olayda mı vazgeçti? Örneğin, Mavi Marmara dosyasının İsrail lehine kapatılması; Trump’ın zılgıtından sonra Rahip Brunson’un apar topar ABD’ye iadesi ve S-400’lerin depoda paslanmaya terk edilmesi; Kur Garantili Mevduat adını verdikleri alicengiz oyunuyla faizlerin dolara endekslenmesi yoluyla Türk lirası üzerindeki ulusal egemenliğin yitirilmesi gibi bir dolu örnek var.
Kaşıkçı davasına sahip çıkmanın Türkiye’nin şeref meselesi olduğuna ve asıl katillerin Suudi Arabistan kraliyet sarayında gezindiğine ilişkin onca afra tafradan sonra davayı bir anda katillerin ülkesine devretmenin amacının, petrol şeyhlerinden gelecek paraya muhtaçlık olduğunu herkes anladı, biliyor. Yani bir avuç riyal için “onur davasından” vazgeçilmiş oldu.
Durum o kadar açık ki, bakın anlatalım. Türkiye’nin dış borç yükü 450 milyar doların üzerinde. Bunun milli gelire oranı yüzde 57 dolayında. Yani Türkiye bu borcu bir hamlede ödemek istese milli gelirinin yarıdan fazlasını kaybeder. Onun için vadeyle, parça parça ödemek durumunda. Ama dikkat: 2022 yılı içinde ödemesi gereken kısa vadeli borç miktarı 173,3 milyar dolar, yani bugünkü dolar kuruna göre 2,5 trilyon lira (yeni parayla).
VE HAZİNE BOMBOŞ. Bomboştan da öte: Merkez Bankası rezervleri yaklaşık 45 milyar dolar ekside. Yani hükümetin alelacele borçlarını ödeyebilmek için para bulması gerekiyor. Tabii bu kadar güvensiz bir hükümete kimse yeni borç vermek istemediği için de iktidar memleketin taşını toprağını satışa çıkarıyor ve hatta ulusal egemenlik hakkından vazgeçiyor. Kendisinin katil diye adlandırdığı Arap şeyhlerle görüşüp para karşılığı vahşi bir cinayet davasının dosyasını kapatabiliyor.
Yolsuzluk eleştirileriyle sarsılan, ülke kaynaklarını bir avuç yandaşa peşkeş çeken, onlara hizmet etmek ve bizzat kendisini zenginleştirebilmek için emekçi halkı enflasyona, hayat pahalılığına, yoksulluğa ve açlığa mahkûm eden bu hükümetin bir an önce iktidardan uzaklaştırılması gerekiyor. Bu birinci şart.
İkinci şart ise, Türkiye’nin ekonomik olarak dışa bağımlılığına son vermek gerekiyor, çünkü ekonomik bağımlılık sonuçta politik ve diplomatik bağımlılığı getiriyor. Bu da ülkede emekçi halk lehine bağımsız bir ekonomik planlamayla gerçekleştirilebilir. Dış ticaretin özel ellerden alınıp devlet tekelinde toplanması ve tüm bankacılık sisteminin tek merkezi devlet bankası altında işletilmesi de şart.
Ve nihayet: Devlet soyguncularının, yandaş patronların ve kapitalistlerin yaptıkları borç, biz işçilerin ve emekçilerin borcu değildir. Biz bu borçları reddediyoruz ve “Dış borç ödemelerine HAYIR!” diyoruz. Eski ve talihsiz bir deyim vardır “Ne Şam’ın şekeri ne…” diye gider. Bunu değiştirerek güncelleyelim ve “Ne Suud’un riyali ne Yanki’nin doları” diyelim. Böylesine bağımsız bir ülkeyi patron partilerinin değil, ancak işçilerin ve emekçilerin iktidarının gerçekleştirebileceğini biliyoruz, değil mi?
İşçi Demokrasi Partisi’nin 1 Mayıs yaklaşırken, ekonomik çöküşe ve Tek Adam rejimine karşı Emek İttifakının inşası için talepleri ve mücadeleleri birleştirmenin olanaklarını tartıştığı etkinliği 23 Nisan Cumartesi günü düzenlendi. Etkinlikte farklı sektörlerden işçiler söz aldı.
İşçi Demokrasisi Partisi adına Görkem Duru’nun açılış konuşmasının ardından Cemre Sava bir sunum yaptı. Sava, içinden geçtiğimiz krize ve yakın dönemde gerçekleşen işçi mücadelelerine ilişkin verileri aktardı. Sunumda ayrıca Emek Çalışmaları Topluluğu’nun 2022 Ocak-Şubat Grev Dalgası raporuna da yer ayırdı.
Sunumun ardından katılımcılara sözler verildi. Liman-İş İstanbul Bölge Başkanı Sinan Ceviz, işçi hareketinin mevcut durumuna ilişkin geniş bir değerlendirme yaptı. Kitlesel ve birleşik 1 Mayıs vurgusu yapan Ceviz, sınıfa yabancı unsurlar tarafından “yeni sınıf analizleri” yapılmasını eleştirdi. Ardından Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın Örgütlenme Uzmanı İlyas Coşkun, kazanımla sonuçlanan BBC Türkiye grevi deneyimlerini paylaştı. BBC Türkiye grevinin pek çok ilki gerçekleştirdiğini ifade eden Coşkun; sendikal anlayışta şeffaflık, komiteleşme ve işçi demokrasisi vurgusu yaptı. Kadıköy Belediyesi çalışanı Kadim Fırat, belediyede verilen ek protokol mücadelesini aktardı. Bu mücadelede yaşadıkları sorunları, sendikal bürokrasiye karşı mücadelenin zorluklarını ve önemini ifade eden Fırat, sefalet ücretlerine karşı haklı bir mücadele veren Seyhan Belediyesi işçilerini ve Taşeron Belediye İşçileri Birliği’ni (TABİB) anmayı unutmadı.
Mevcut kriz koşullarında kadın işçilerin sorunlarından bahseden ofis çalışanı İpek, 1 Mayıs yaklaşırken kadın emekçilerin taleplerini vurguladı. Özellikle pandeminin başlamasıyla birlikte kadın-erkek eşitsizliğinin daha da derinleştiğini ve kadın politikalarının öneminin arttığını ifade etti. Tekstil işçisi Kemal, krizden çıkışın burjuva muhalefet eliyle mümkün olmadığını dile getirdi. Burjuva muhalefetin Kürtlere yönelik savaşı destekleyerek bunu ispat ettiğini söyleyen Kemal, “işçiler kendi kahramanları olmalı” sözleriyle büyük alkış topladı.
Suriye Demokratik Sol Partisi’nden Saffan, konuşmasında göçmen işçilerin sorunlarına değindi. Türkiye işçi sınıfının ve solun önünde çok önemli bir sınav olduğunu ve şu anda asli görevin enternasyonalist mücadeleyi yükseltmek olduğunu ifade etti. Ardından söz alan Lübnan’dan Eşref Yazbeck ise Lübnan’da işçi sınıfı mücadelelerinin tarihini anlatan bir konuşma yaptı. Lübnan’da egemen sınıfların işçi sınıfı hareketini ezmek için kullandıkları yöntemleri detaylandırdı.
Daha sonra söz alan Yemeksepeti kuryesi, Yemeksepeti İşçi Komitesi olarak örgütlenme süreçlerini aktardı. Patronun ayak oyunlarına rağmen TÜMTİS’in yetkiyi alma sürecini, ardından başlatılan mücadeleyi anlatan Yemeksepeti işçisi, konuşmasını kitlesel ve birleşik 1 Mayıs vurgusu ile tamamladı.
İDP Gençliği adına konuşan Alparslan, sözlerine önceki gün ziyaret edilen Pas South ve Lila Kağıt işçilerinin selamlarını ileterek başladı. Gençliğin yerinin sınıfının safları olduğunu vurgulayan Alparslan, 1 Mayıs’a giderken gençliğin öne sürmesi gereken talepler üzerinde de durdu. Ardından Kadın Dayanışması adına konuşan Sena Aydın, kadınların ve LGBTİ+ların hem kapitalizme hem de patriyarkaya karşı önemli bir mücadele ortaya koyduğunu hatırlattı ve “Sadece bedenimizi değil, emeğimizi de savunacağız” diyerek 1 Mayıs’a katılım çağrısı yaptı.
Son olarak İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı Oktay Benol, solda AKP mutlaka iktidardan düşecekmiş gibi bir algı olduğunu söyledi. Benol, AKP’nin iktidardan düşmesinin ancak işçilerin, emekçilerin, kadınların, Kürtlerin, LGBTİ+ların mücadelesi ile mümkün olacağını hatırlattı. “Emek İttifakı bir tercih değil zorunluluktur!” dedi. Görkem Duru’nun ekonomik çöküşe ve Tek Adam rejimine karşı Emek İttifakı için mücadele vurgusu yaptığı kapanış konuşmasının ardından etkinlik sona erdi.
Dün gerçekleştirdiğimiz etkinliğimizde; Ekonomik çöküşe ve Tek Adam rejimine karşı Emek İttifakını, taleplerimizi, mücadeleleri birleştirme olanaklarını dostlarımızın ve mücadele eden işçilerin katılımıyla değerlendirdik.#1Mayıs2022pic.twitter.com/qgwpITMJiB
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) April 24, 2022
İddianamesinin Gülenci bir savcı tarafından hazırlandığı bilinen Gezi davasında sanıklar daha önce tam iki kez beraat almış olmalarına rağmen bugün gerçekleşen karar duruşmasında mahkeme Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası (Türkiye’de idam cezası olmadığı için bu verilebilecek en ağır ceza) verirken Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Yiğit Ali Ekmekçi’ye 18’er yıl hapis cezası verdi.
Bu kararın tamamen siyasi bir karar olduğunu biliyoruz. Onlarca kez değiştikten sonra ancak eski bir AKP milletvekili aday adayının hakimliği ile tamamlanan mahkeme adalet adına değil, iktidar adına karar vermiştir. Suçlu aranıyorsa, o suçlular Berkin Elvan’ı, Ethem Sarısülük’ü, Abdullah Cömert’i, Ali İsmail Korkmaz’ı, Mehmet Ayvalıtaş’ı, Medeni Yıldırım’ı, Ahmet Atakan’ı öldürenler, kırk kadar arkadaşımızın gözlerini kör edenlerdir.
Gezi, Türkiye tarihinin eşitlik ve adalet arayışının en büyük sembollerinden biridir. İşte bu yüzden Gezi, bunca yılın ardından hâlâ iktidarın en korkulu rüyasıdır. İşçiler, emekçiler, LGBTİ+lar, kadınlar, Kürtler, doğa ve yaşam savunucuları adına tek bir çözüm üretemeyen hükümet Ukrayna’nın işgal edilmesi ve İsrail ile ilişkileri sıkılaştırmak gibi dış politikadaki elini güçlendiren adımlara dayanarak, bu karar ile eşitlik ve adalet beklentisi olan herkese gözdağı vermektedir. Ancak bu son gövde gösterileri nafiledir.
Gezi davası, ona katılanların değil “emri ben verdim” diyenlerin, en güzellerimizin kaybedilmesine ve sakatlanmasına sebep olanların yargılandığı davanın adı oluncaya dek mücadeleye devam edeceğiz!
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi bölgesinde yeni bir sınır ötesi askeri operasyon gerçekleştiriyor. Türkiye’nin birliği ve huzuru için yapıldığı öne sürülen bu tür sınır ötesi operasyonlar gerçekte, ekonomiden demokratik hak ve özgürlüklere, halklar arası düşmanlığı körüklemekten bölgesel savaş dinamiklerine her alanda sorunları daha da derinleştirmekte.
Mevcut iktidar yaşadığı çoklu krizi baskı ve savaş politikaları ile aşmaya çalışıyor. Halihazırda 2022 bütçesinde 246 milyar liralık kaynağın silahlanmaya ayrıldığı, sınır ötesi operasyon ve örtülü ödeneklerle bu bütçenin 350 milyara çıktığı ifade ediliyor. Özellikle içinde bulunduğumuz ekonomik kriz, hayat pahalılığı ve yoksullaşma sürecinde, kaynağın işçi ve emekçilere değil savaşa ayrılması ülke bütçesinde devasa bir delik ve yoksul halkların hanesine yazılan yeni bir fatura olma özelliğini taşıyor.
Bu güvenlik politikası, iktidarın seçim sürecinde öngördüğü oy kaybı ve içinde bulunduğu siyasal kriz ile yakından alakalı ve bu durum Kürt siyasi hareketi hedef alınarak aşılmaya çalışılıyor. Bilhassa seçilmişlerin dokunulmazlıklarını kaldırmaya dönük hamleleri, HDP’ye yönelik süregiden kapatma davası ve binalarına dönük saldırılar, kayyum politikası ile denetim altına alınmaya çalışılan belediyeler planlı bir kriminalizasyon siyasetinin uygulandığını gösteriyor. Bir yandan da başta Demirtaş olmak üzere Kürt hareketinden onlarca siyasetçinin tutukluluğunun sürdürülmesi ve süregiden binlerce soruşturma ve düzmece dava ile cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri, mevcut rejimi karakterize eden ve varlığını sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu antidemokratik ve baskıcı uygulamaları oluşturuyor.
AKP-MHP iktidarı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali dolayısıyla oluşan uluslararası durumdan faydalanarak sınır ötesi operasyonlara hız veriyor. İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan gibi bölgenin en gerici hükümetleriyle “normalleşme” çabasında olan iktidar, söz konusu olan Kürt meselesi olduğunda, baskı ve savaş politikalarını derinleştirmeye çalışıyor. Açıkça yanlış olan bu politikanın arkasında herkesi “ama”sız şekilde hizalamaya zorlayan bir iktidar anlayışı mevcut. Bu anlayış esas olarak iktidarın demokratik siyaseti nefessiz bırakma ve mevcut başarısızlıklarını örtme amacını taşıyor. Batırdıkları ekonomiyi ve gerçekleştirdikleri yağmayı bu tür milliyetçi köpürtme yöntemleriyle örtme çabasını görüyor ve kabul etmiyoruz.
İktidar geçmişte olduğu gibi şimdi de bu tür sınır ötesi askeri operasyonların kaçınılmaz, gerekli ve sonuç alıcı olduğunu iddia ediyor. Oysa 40 yıllık bilanço böyle olmadığının kanıtı. İktidarın karşısında olduğunu söyleyen 6’lı İttifak’ın da bu operasyon karşısında hiçbir eleştirisinin olmadığını ortaya koymak gerekiyor. Dış politika iç politikanın devamıdır; bundan dolayı Millet İttifakı’nın dış politikada rejimin izinden gitmesi, onun iç politikaya dönük sözde demokratik önerilerinin de politik ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor. Nitekim bu operasyonun da taşlarını döşeyen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak ve Suriye’de operasyon yapmasının yolunu açan Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi geçtiğimiz yılın sonunda TBMM’de CHP ve HDP’nin “hayır” oylarına karşı AKP, MHP ve İYİ Parti’nin “evet” oylarıyla kabul edilmişti.
İktidarlar değişir ama halklar birlikte yaşamaya devam eder. Dünün yanlışları bugünkü sorunları yaşamamıza neden oluyor. Ne kadar büyük bedelleri olduğu ortada. Ekmek küçük. Özgürlük sınırlı. Gelecek belirsiz. Bugünün yanlışları da yarınlarımızı esir almasın. Sonuçta sorunu nasıl tarif ederseniz çözümü ona göre ararsınız. 40 yıl boyunca bugün yapılan şey yapıldı. Sonuç ortada.
Türkiye’de herkesin barış ve huzur içinde, eşit ve özgür koşullarda, onurlu bir şekilde yaşamasını istiyoruz. Buna uygun politikalar üretmeye çalışıyor, bu yöndeki gelişmeleri destekliyor, aksi yöndeki yaklaşım ve tutumlara karşı çıkıyor ve mücadele ediyoruz. Her zaman gerçek ve kalıcı çözümün yanındayız. Bu çerçevede diyoruz ki; sınır ötesi askeri operasyonlar çözüm değildir. Bu operasyonlar son bulmalı, Kürt halkına dönük baskı politikalarına son verilmeli, demokratik hak ve özgürlükler derhal tanınmalıdır. Bütün bunlar ancak emekçi halkların kardeşliği ve ortak mücadelesiyle sağlanabilir.
Küba’da geçtiğimiz yıl temmuz ayında Díaz Canel hükümetinin yeni bir kemer sıkma paketine karşı binlerce kişi sokaklara çıkarak protesto gösterisi yapmış ve halkın içinde bulunduğu sefalete karşı sosyal koşulların iyileştirilmesini talep etmişti. Díaz Canel hükümetinin protestolara cevabı, baskıyla eylemleri sonlandırmak ve yüzlerce eylemciyi tutuklamak oldu. Eylemcilerin serbest bırakılması için Kübalı aydınların ve aktivistlerin öncülüğünde bir uluslararası imza kampanyası başlatıldı. Bu kampanyaya İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi de destek veriyor. Aşağıda Türkçe çağrı metnini bulacağınız kampanyayı desteklemek için bizimle iletişime geçebilirsiniz: gazetenisan@gmail.com
Küba Cumhuriyeti Devlet Başkanı Miguel Mario Díaz Canel Bermúdez’e;
Küba Cumhuriyeti Halk İktidarı Ulusal Meclisi Başkanı Esteban Lazo Hernández’e;
Küba Cumhuriyeti Halk Yüksek Mahkemesi Başkanı Rubén Remigio Ferro’ya;
Küba halkına ve uluslararası sola
Küba’da derin bir yapısal kriz var. Bu kriz, hayat koşullarındaki güvencesizliğin dikkate değer ölçüde şiddetlendiği bir ortamda, 11-12 Temmuz 2021’de nüfusun bir kısmının sokaklara dökülmesine sebep oldu. 60 yılı aşkın süredir devam eden saldırganlık ve abluka politikası çerçevesinde ABD’nin uyguladığı düşmanca yaptırımlar, ülke yönetiminin halkın en temel ihtiyaçlarını karşılama konusundaki yetersizliği ve sivil toplumun sosyal, siyasal ve ekonomik taleplerinin görmezden gelinmesi olgularının hepsi bu durumun ağırlaşmasına katkıda bulundu ve hükümetin söylemlerine yönelik güvensizliği artırdı.
Temel ihtiyaç maddelerinin iç pazarda halkın çoğunluğunun ulaşamadığı dövizle satılması kararı ve pandeminin etkileri; ikamet yeri, ten rengi, cinsiyet ve diğer dışlanma kategorileri üzerinden yoksulluğa ve marjinalleşmeye itilen kesimlerin memnuniyetsizliğini daha da derinleştirdi. Ülkenin içine düştüğü ekonomik ve siyasi kriz; sağlık, eğitim, spor ve kültüre ilişkin sosyal göstergelerin tedrici bozulmasında da kendini gösteriyor. Bu çöküş, gençlerin kitlesel göçünde ve dolayısıyla bunun Kübalı ailelerde ve genel olarak ekonomide yol açtığı sonuçlarda tetikleyici bir rol oynuyor.
1959’dan bu yana en büyük toplumsal eylemlerin gerçekleştiği Temmuz 2021’de, polis güçleri ve hükümet yanlısı gruplar ve bazı protestocu gruplar tarafından sergilenen şiddet içeren davranış ve fiziksel çatışma örnekleri vardı. Gelecekte benzer eylemlerin yaşanmasının önüne geçmek adına protestocular hükümetin açıklamalarıyla ve orantısız cezalarla kriminalize edilip cezai yaptırımlara maruz bırakılırken; baskının ve orantısız devlet şiddetinin sorumlusu olan hükümet yanlısı gruplar, güvenlik güçleri ve yetkililer dokunulmazlığın keyfini sürmeye devam ediyor.
2022 Mart’ında protestoları konu alan iki dava görüldü. İlk dava Havana’nın Esquina de Toyo ve La Güinera bölgelerindeki yoksul halkın gerçekleştirdiği protestolarla ilgiliydi. Bu toplu davada 127 kişi 30 yıla kadar varan cezalarla hüküm giydi. Davada verilen cezalar toplamda 1916 yıl hapis cezasına ulaştı. Hüküm giyenlerin sekizi 16-17 yaşları arasındaydı. İkinci dava ise San Antonio de los Banos’da gerçekleştirilen protestolarla ilgiliydi. 17 protestocunun yargılandığı davada 10 yıla kadar uzanan hapis cezaları verildi.
Bu son davada Yoan de la Cruz’un aldığı 6 yıl hapis cezasına dikkat çekmeliyiz. Kendisi protestoları sosyal medyada ilk yayınlayan gençlerden biriydi. Hükümde “Yaşananları sosyal medya üzerinden canlı olarak aktardığı, bu şekilde eylemlerin ülke içinde ve dışında görüntülenmesine sebep olduğu ve bu zararlı eylemlerin başka illerde ve belediyelerde taklit edildiği” ifadeleri yer alıyordu.
Başsavcılığa göre davalarda, 55’i 16-17 yaşlarında olmak üzere toplam 790 kişi yargılandı.
Aynı zamanda, çeşitli sivil toplum sektörleri devlet yetkilileri tarafından sürekli taciz ediliyor. Bu takip, baskı ve gözetim uygulamaları anayasal sınırların dışında hareket eden ve insan onuruna saldırılarla karakterize olan polis teşkilatı tarafından gerçekleştiriliyor. Bütün bunlar, örgütlenme özgürlüğünün uygulanması için yasal güvencelerin yokluğunda, kamusal alana katılım konusunda kitleler ve sivil toplum örgütleri büyük bir kaygı içindeyken, mutlak bir cezasızlık senaryosu içinde gerçekleşiyor. Baskı döngüsü, medyanın, insanların itibarını yok etmek, tüm muhalifleri paralı asker olarak etiketlemek ve mevcut gerçekliği sorgulayan herhangi bir kişi veya kuruluşu gayri meşru kılmak için kullanılmasıyla tamamlanıyor. ABD tarafından desteklenen ve Küba’ya dönük saldırıları destekleyen bir sağ kanat var ama burada bahsedilen kişi ve grupların o sağ kanatla herhangi bir ilgisi yok.
Haksız yere mahkûm edilen protestocularla uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyor.
Eşitlik temelinde gerçekten demokratik bir sosyalizmin kapısını aralamak için gerekli bir adım olarak, haksızca tutuklanan bu insanlar için bir af yasası çıkarılmasını talep ediyor.
24 Nisan 1915’te, Osmanlı Devleti’ni I. Dünya Savaşı’na sokarak imparatorluk topraklarında yaşayan halkları ölüme, sefalete ve kıtlığa sürükleyen Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti (OİTC), Ermeni halkını zorla Suriye çöllerine sürmeye ve Ermeni kadınları ile çocuklarını İslamizasyon süreci altında asimile etmeye başladı. Çöllere zorla göç ettirilen Ermeniler yolda katledildi. Yolda gerçekleştirilen bu katliamlarda 1 milyon Ermeni hayatını kaybettiği için bu zoraki göçe “ölüm yürüyüşü” denildi.
Soykırımı hazırlayan birtakım süreçler mevcuttu. Bunlardan ilki OİTC’nin yayılmacı hayallerle girdiği I. Dünya Savaşı’nda büyük hezimetler yaşıyor olması ve toprak kaybediyor olmasıydı. 1912-1913 Balkan Savaşları’nda Osmanlı’nın merkezi olarak görülen topraklar kaybedilmişti. OİTC’nin kaygısı, imparatorluk yönetimi altında yüzyıllar boyunca eziyet çekmiş olan ve kapitalizmin gelişimiyle birlikte kendi mücadele örgütlerini de oluşturmuş olan Ermeni halkının bağımsız ve birleşik bir Ermenistan özlemiyle seferber olabileceği olasılığıydı. OİTC kana susamış yayılmacı hayalleri eşliğinde savaşa girdiğinde hemen hemen bütün cephelerde yenilgi aldı. Bütün bu yenilgilerin ortasında ise, silahsız Ermeni halkını yok etmeye dönük açtığı savaşı kazanmak istedi.
Soykırımı hazırlayan ikinci süreç ise OİTC’nin Türkleştirilmiş bir ulusal kapitalist pazar yaratma gayesiydi. Zaten bu nedenle Ermeni Soykırımı diye anılan olaylar kapsamında yalnızca Ermeni halkı değil ama Asuri-Süryani, Rum, Pontus ve Ezidi halkları da yok edilmek istendi (1915’in soykırımcı politikalarından söz ederken, bu halklara uygulanan kırım politikaları nedense unutulur). Azınlıkların mülklerine ve mallarına el konarak hem Müslüman Türk burjuvazisinin palazlanması hem de bir Müslüman Türk orta sınıfının yaratılması hedeflendi (daha Haziran 1914’te çıkan bir kararname, azınlık mensubu tüccarların yalnızca Müslümanları işe alabileceğini söylüyordu). Osmanlı hükümeti çıkardığı bir dizi Terk Edilmiş Mülkiyetlere Dair Yasalar ile azınlık halklarının el konulmuş mülkleri ve mallarını Müslüman elitlere dağıttı.
Soykırımı hazırlayan üçüncü süreç, savaşta aldığı yenilgiler dolayısıyla prestij yitiren OİTC’nin silahsız bir halkı kriminalize ederek kendi askeri-bürokratik rejimini ülke içinde konsolide etmek istemesiydi. Ermeni halkı “emperyalizmin uşağı” gibi gösterildi; böylece halkın, cephelerde alınan yenilgilerin intikamının cephelerin gerisinde alınacağına ikna edilmesi amaçlandı. OİTC bu şoven taktiği Osmanlı hanedanından öğrenmişti; zira 1890’lar boyunca Ermeni halkı Yıldız Sarayı’nın “tarafsız” bir seyirci olarak izlemeyi sürdürmeyi tercih ettiği birçok pogrom ve katliamda evlatlarını yitirdi.
Bugün büyük Türk burjuvazisinin servetinin kaynağında, yalnızca sömürüye ve iş cinayetlerine mahkûm edilmiş olan milyonlarca Türk ve Kürt işçinin alın teri yoktur, aynı zamanda azınlık halklarının birikimleri de vardır. Çukurova grubu, 1887’de azınlıktaki Rumlar tarafından kurulan bir iplik fabrikasını 1925 yılında ele geçirdi. Kadir Has’ın babası Nuri Has, Ermeni Aristidis Simyonoğlu’nun bez fabrikasına el koydu (daha sonra Ömer Sabancı bu fabrikaya ortak oldu). Hacı Ömer Sabancı, Adana’da pamuk ticareti ile uğraşırken, azınlıkların yok edilmesiyle onların pazar paylarını ele geçirdi. Turizm devi Pirinçcioğlu ailesinden Fethi Bey, Diyarbakır’daki Ermenilerin zorla göçe gönderilmelerini bizzat organize etti. 6-7 Eylül Pogromu’ndan sonra Erdoğan Demirören, Beyoğlu’ndaki Rum menkullerini ele geçirdi. Liste uzatılabilir.
Ermeni Soykırımı’ndan söz edildiğinde, burjuva liberalleri “hesaplaşmaktan”, “yüzleşmekten” bahsediyorlar ve ortaya çözüm olarak yalnızca kuru bir özür politikası koyuyorlar. Şu bir gerçek ki, Ermeni Soykırımı ile muhakkak hesaplaşılmalı. Ancak bu hesaplaşma sadece kuru bir özürle olamaz. Öncelikle yaşanan tarihsel gerçeklik, olduğu biçimiyle kabul edilmeli. Dahası, mülklere el koyma yoluyla zenginleşen kapitalistlerin servetleri kamulaştırılmalı ve bu servet soykırım mağdurları ile tüm bölge emekçilerinin özgürlüğü ve refahı için kullanılmalıdır.
Después de que el salario mínimo cayese por debajo del límite del hambre, bajo la lluvia de aumentos de precios, aumentó la expectativa de las masas de que el gobierno podría ofrecer un aumento provisional en el salario mínimo. Incluso los portavoces del AKP-MHP afirmaron que podría haber un aumento en el mes de julio. Sin embargo, esta posibilidad parece haber desaparecido por ahora, cuando tanto Erdoğan como el ministro de trabajo dejaron claro que un aumento salarial no está sobre la mesa hasta finales de año. Mientras Erdoğan sigue enfatizando en cada oportunidad que “cada mes será mejor que el mes anterior” para la economía y que “ofrecieron un aumento histórico en el salario mínimo” el poder adquisitivo de los salarios está disminuyendo y la miseria de lxs trabajadorxs se profundiza cada día frente a la tormenta de aumentos de precios que se han vuelto imposibles de seguir.
En estos tiempos de prevalencia de la pobreza sin precedentes, Erdoğan admite tímidamente que “es consciente del costo de vida” y se abstiene persistentemente de dar un paso más allá de ofrecer ineficaces reducciones del IVA. Otra medida del gobierno contra el debilitamiento de su apoyo electoral ante el desbarajuste económico que ha creado consiste en finos cálculos tendientes a reducir el número de votos que irán a la oposición al cambiar la Ley Electoral y al debilitar aún más la seguridad electoral. Si bien la política de “intereses bajos, lira débil” de la Alianza Popular ha resultado en un desastre para grandes segmentos de la sociedad, las personas que están posicionadas cerca de Erdoğan, los depositantes ricos, los bancos, los acreedores nacionales, extranjeros y los oligarcas del régimen que tienen contratos con el gobierno que les da derecho a ser compensados en moneda extranjera con cargo al presupuesto estatal en caso de pérdida, parecen estar más que satisfechos con la situación actual.
Mientras lxs trabajadorxs, desbordadxs por la destrucción económica, buscan una salida al actual impasse, los partidos de la llamada “Alianza de los 6” insisten en no ceder en su línea de oposición “extraordinariamente responsable y moderada.” Frente a tanto la destrucción económica y la política de saqueo del régimen de Erdoğan como todo tipo de prácticas antidemocráticas que propugna, la Alianza de los 6 nunca va más allá de predicar a lxs trabajadorxs que esperen a que aparezcan las urnas. Esta situación proporciona las respuestas a por qué la propuesta de “sistema parlamentario reforzado” de la Alianza de los 6 recientemente anunciada no generó entusiasmo, o por qué el apoyo de sus votantes no ha aumentado tanto como lo esperaban. El CHP y sus aliados se abstienen insistentemente de movilizar a lxs trabajadorxs contra el gobierno, tampoco apoyan las actuales acciones y resistencias obreras; ahora aún se abstienen de realizar los mítines que prometieron en diciembre, después de haber tenido el primero en Mersin. Hay una lógica coherente detrás de esta política burguesa consciente. El CHP y sus aliados están tratando de asegurar que lxs trabajadorxs y lxs oprimidxs voten pasivamente por sí mismos y que no se movilicen por sus derechos ni se politicen en las luchas sociales. Porque esta alianza burguesa cree que, cuando/si llegue al poder, esa es la única forma que hay para garantizar la implementación de sus políticas de restauración del sistema capitalista, cuyo costo, una vez más, será pagado por lxs trabajadorxs.
El odio de las masas hacia el régimen de Erdoğan se siente cada vez más dentro de todos los segmentos de la sociedad. Las protestas obreras en curso, aunque se lleven a cabo aisladas unas de otras, decenas de miles de mujeres que conquistaron las calles el 8 de marzo, millones de personas llenando las plazas durante el Newroz, las luchas de lxs aldeanxs que se opusieron a las masacres ambientales y las políticas de destrucción de la producción agrícola… Todos estos son los reflejos de la creciente rabia en diferentes esferas. Al contrario de la línea política de la oposición burguesa, la línea política de lxs socialistxs y el movimiento obrero debe estar conformada por esfuerzos para movilizar a las masas por sus derechos y demandas y para unir las luchas en curso en torno a un programa de acción común en lugar de esperar para las elecciones. Convirtamos el próximo 1 de mayo en una oportunidad en esta dirección. Levantemos la alianza obrera unida contra las alternativas burguesas en una movilización unida y masiva del Primero de Mayo.
After the minimum wage had fallen below the hunger limit under the downpour of price hikes, there rose an expectation among the masses that the government might offer an interim increase in the minimum wage. Even the AKP-MHP spokespersons stated that a hike might be in horizon for the month of July. However, this possibility seems to have disappeared for now, when Erdoğan and the Minister of Labor each made it clear that a wage increase is not on the table until the end of the year. While Erdogan keeps emphasizing at every opportunity that “every month will be better than the previous month” for the economy and that “they made a historical increase in the minimum wage,” the purchasing power of wages is decreasing, and the misery of the working people is deepening every single day in the face of the storm of price hikes that have become impossible to keep up with.
In times of unprecedented prevalence of poverty, Erdogan shyly admits that they “are aware of the cost of living” and persistently refrains from taking any step further than offering ineffective VAT reductions. Another measure taken against the weakening of the voter support for the government in the face of the economic debris they have created consists of fine calculations aiming at reducing the number votes that will go to the opposition by changing the Election Law and further weakening the election security. While the “low interests, weak lira” policy of the People’s Alliance has resulted in a disaster for large segments of society, the people who are positioned close to Erdogan, wealthy depositors, banks, domestic and foreign loan, and the oligarchs of the regime who hold contracts with the government entitling them to be compensated in foreign currency from the state budget in case of loss, seem to be more than satisfied with the current situation.
While workers, overwhelmed by the economic destruction, seek a way out of the current impasse, the parties of the so-called “Alliance of 6” insist on not compromising their “extraordinarily responsible and moderate” line of opposition. In the face of both the economic destruction and politics of plunder of the Erdogan regime as well as all kinds of anti-democratic practices it espouses, the Alliance of 6 never goes beyond preaching to workers that they wait for the ballot box to appear. This situation provides the answers to why their recently announced “reinforced parliamentary system” proposal did not create excitement, or why their voter support hasn’t not increased as much as they expect. The CHP and its allies, which insistently refrain from mobilizing workers against the government, do not support the current workers’ actions and resistances; they now even prefer to not hold the rallies that they promised in December that they would, after having had the first one in Mersin. There is a self-consistent logic behind this conscious bourgeois policy. The CHP and its allies are trying to ensure that the workers and the oppressed passively vote for themselves and not mobilize for their rights or become politicized in social struggles. Because they believe that, when/if they come to power, this is the only way for them to guarantee the implementation of their politics of restoration of the capitalist system, whose cost, once again, will be paid by workers.
The hatred of the masses towards the Erdogan regime is felt more and more widely in every segment of society. The ongoing workers’ protests even though they take place in isolation from each other, tens of thousands of women who conquered the streets on March 8, millions filling the squares on Newroz, the struggles of the villagers who stood up against environmental massacres and policies that destroyed agricultural production… these are the reflections of the rising anger in different spheres. Contrary to the political line of the bourgeois opposition, the political line of the socialists and the labor movement must be shaped by efforts to mobilize the masses for their rights and demands and to unite the ongoing struggles around a common programme of action, rather than waiting for the elections. Let’s turn the approaching May 1 into an opportunity in this direction. Let’s raise the united labor alliance against the bourgeois alternatives in a united and massive May 1 mobilization.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından, İşçi Demokrasisi Partisi’nin de bileşeni olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Sekreterliği’nin 5 Mart 2022’de yayımladığı birleşik küresel kampanya çağrısına dünya sosyalist örgütlerinden olumlu geri dönüşler oldu.
“Putin’in birlikleri, Ukrayna’dan defol! Yaşasın Ukrayna halkının direnişi! NATO’ya hayır!” başlığıyla yapılan çağrının ardından, 13 Mart 2022 tarihinde İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal, Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal ve Devrimci Komünist Enternasyonalist Eğilim olmak üzere üç dünya partisinin ortak imzasıyla, Ukrayna halkının Rus işgaline karşı direnişini desteklemek adına uluslararası bir kampanya başlatıldı.
“Ukrayna direnişiyle dayanışmaya ve onu desteklemeye yönelik büyük bir uluslararası kampanya çağrısı. Rus ordusu işgalinin yenilgiye uğratılması için! NATO’ya hayır!” başlığıyla çıkan ve sitemizde de yayımlanan kampanya metni kapsamında bugüne kadar Arjantin’den Venezuela’ya, Meksika’dan Portekiz, İspanya ve İtalya’ya birçok ülkede; Rusya’nın başlattığı savaşın niteliği, Ukrayna halkının direnişinin Zelenski hükümetine politik bir destek sunulmaksızın nasıl desteklenebileceği ve Ukrayna’da Putin’in saldırganlığından, NATO yayılmacılığından ve Zelenski kapitalizminden bağımsız bir politik hattın inşasının olanaklarının tartışıldığı birçok etkinlik gerçekleştirildi. Ukrayna halkının direnişini desteklemek adına kampanyayı başlatan örgütlerin öncülüğünde yola çıkarılacak karavan için destekler toplandı.
Bu kapsamda, 9 Nisan Cumartesi günü İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi de bir etkinlik düzenledi. “Ukrayna’da Rus işgaline hayır! Ukrayna halkının direnişine destek! Putin’e de NATO’ya da hayır” başlığıyla gerçekleşen etkinliğe Kiev Bölgesel Savunma Komitesi üyesi ve Ukrayna sosyalistlerinin direnişe katılan sol güçleri birleştirmek adına inşa ettiği Dayanışma Operasyonu platformunun bileşeni Sergei zoom üzerinden dahil oldu.
Sergei’in savaşı yaratan koşulları, Rus işgalinin karakterini, Ukrayna direnişinin mevcut durumunu, Ukrayna’da Zelenski hükümetinden, aşırı sağdan, Putin saldırganlığı ve NATO yayılmacılığından bağımsız bir politik çizginin gerekliliği üzerine kurduğu konuşmasının tam metnini buradan okuyabilirsiniz.
Etkinliğin kapanışında Sergei’in ardından İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Yürütme Kurulu ve İşçi Demokrasisi Partisi adına Görkem Duru bir konuşma yaptı. İUB-DE ve İDP’nin Rusya işgaline karşı aldığı pozisyonun politik arka planını ve bugün devrimci enternasyonalistlerin Ukrayna meselesinde birleşmesi gereken acil talepleri açığa çıkartan programatik ve örgütsel perspektifi aktaran Duru’nun konuşmasının tamamına ise aşağıdaki videodan ulaşabilirsiniz.
İUB-DE öncülüğünde başlatılan uluslararası etkinlikler önümüzdeki günlerde de dünyanın birçok ülkesinde devam edecek. Bizler de sitemizden kampanyanın seyrini takipçilerimize aktarmayı sürdüreceğiz.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi’nin 9 Nisan Cumartesi günü “Ukrayna’da Rus işgaline hayır! Ukrayna halkının direnişine destek! Putin’e de NATO’ya da hayır” başlığıyla gerçekleştirdiği etkinliğe Kiev Bölgesel Savunma Komitesi ve Ukrayna sosyalistlerinin direnişe katılan sol güçleri birleştirmek adına inşa ettiği Dayanışma Operasyonu platformu adına katılan Sergei’in konuşmasının tam metnini okurlarımızla paylaşıyoruz:
Kiev’den selamlar. Benim adım Sergei, sol aktivistim ve gazeteciyim. Aynı zamanda, aşırı sağ şiddeti inceleme grubunun bir üyesiyim. Bu konuda sorularınız varsa onları da cevaplamaya hazırım. Ama bugün solcu gönüllü ağı olan Dayanışma Operasyonu adına, onun bir üyesi olarak katılıyorum.
Ukrayna’da güncel duruma ilişkin bir sunum yapmam talep edildi, öncelikle bununla başlayacağım. Şu an Kiev’deyim ve biliyorsunuz, Kiev savaş zamanlarında bile ülkenin en tehlikeli bölgesi değildi. Ama önceden Kiev’i birçok insan terk etti; misillemeler, roket saldırıları nedeniyle bir göç başladı. Ancak bugün durum farklı, bir veya iki kere siren duymaya başladık, insanlar buraya geri dönmeye başladı ve hayat normale dönme eğilimleri gösteriyor. Çünkü Rus güçleri ülkenin kuzey bölgesinden geri çekilmekteler.
Ama yine de bu konuda çok iyimser değilim çünkü doğudan ve kuzeyden çok daha büyük bir saldırı dalgası bekliyoruz. Kiev’de en kötü zamanlarda bile hayatın normal akışı tüm savaş sınırlamalarına rağmen az çok devam edebilmişti. Ancak şehrin 20 km ilerisinde ciddi çarpışmalar ve savaş suçları yaşandı. Buça’da ve Kiev yakınlarındaki diğer kasabalardaki katliamları duymuşsunuzdur. Bireysel olarak Buça’da bulundum ve orada insanlarla konuştum. Beş günlük işgalin onlar için bir cehennem olduğunu söylediler. Dolayısıyla Ukrayna tarafının Buça’daki katliamla ilgili beyanını ben bireysel olarak doğrulayabilirim.
Rus işgali ilk olarak hava bombardımanlarıyla ve roket saldırılarıyla başladı ve sivil kayıplar yaşandığında bunlar yanlışlıkla yaşanan kayıplar oldu, ama şu anda sivil kayıplar bilinçli bir şekilde sürdürülüyor. Mariupol, Buça gibi yerlerde yaşananlar savaş suçlarının normalleştiğini ve savaşın sıradan gerçeği haline geldiğini gösteriyor. Korkarım bu savaş suçları devam edecek, sivil kayıpların sayısı önümüzdeki günlerde daha da artacak. Şu an olanlar aşağı yukarı bu şekilde. Tekrar edeyim, şu an güneyde ve doğuda Rus ordusunun yeni bir saldırısını bekliyoruz.
Konuşmamın şu an başlayacağım bölümünü ise Ukrayna soluna ve solcularına ve bu durum altında Ukrayna solcularının ne yapmaya çalıştığına ayırmaya çalışacağım. Çünkü biliyorum ki Avrupa solu için ve hatta dünya solu için Ukrayna sorunu büyük bir tartışmaydı. Bunu biliyoruz ve anlıyoruz, çünkü 2014’te Ukrayna’daki birçok sol örgüt arasında da buna benzer tartışmalar yaşandı ve bu oldukça zorlu bir sorundu. Doğudaki saldırganlık karşısında ne yapılması gerektiği, Kırım konusunda ne yapılması gerektiği… Bunların hepsi tartışıldı.
Bugün ise Ukrayna’daki hemen hemen bütün solun ortaklaştığı bir tutum var. Biz hepimiz bu savaşı reddediyoruz. Ve yalnızca reddetmiyor, aynı zamanda işgale karşı direniyoruz, herkes olduğu yerde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bazılarımız mültecilere yardım ediyor, bazılarımız gönüllü olarak çalışıyor, bir kısmımız eline silah alarak savunma komitelerine katılıyor. Bizim örgütümüz Dayanışma Operasyonu solcu gönüllülerden oluşuyor ve bölge savunmasına veya Ukrayna ordusuna katılan yoldaşlarımıza destek olmaya çalışıyoruz.
Bu noktaya nasıl geldik? Birçok sol kesim bu işgalden önce barışçıl çözümün mümkün olduğunu ve uzlaşmayı destekliyordu, ben de bu barışçıl çözümü destekleyen solculardan biriydim. Demek istediğim, Donbass’taki savaşta barışçıl bir çözümü savunuyordum. Ancak bugün hem ben hem de daha önce benim gibi düşünenler diyebiliyoruz ki bu savaşın barışçıl bir çözümü yok, maalesef şu an tek çözüm askeri. Peki, neden böyle düşünüyoruz, neden fikrimizi değiştirdik? Bu savaşın emperyalist ve vahşi karakterinden dolayı.
Putin, Nazilerden arındırma operasyonu yaptığını söylüyor. Evet, Ukrayna’da aşırı sağ var ama Ukrayna’nın Nazilerden arındırılması dışarıdan yapılamaz. Ukrayna, Rus devleti ile karşılaştırıldığında çok daha demokratik bir devlet ve Nazilerden arındırılma operasyonunun faşizme yakın olan bir devlet tarafından, Rus Devleti tarafından dışarıdan yapılmasına Ukrayna’nın ihtiyacı yok.
Nazilerden arındırma konuşmasında Putin aynı zamanda “Sizlere gerçek bir dekomünizasyonu da (komünizmden arındırma) göstereceğiz” dedi. Çünkü Putin yine bu konuşmasında mevcut durumdan Lenin’i sorumlu tuttu. Ukrayna sorunu ile ilgili suçlunun Lenin olduğunu söyledi. Bugün sadece komünizmden veya Nazizmden arındırmaktan bahsetmiyorlar, aynı zamanda Ukraynasızlaştırmaktan da bahsediyorlar! Aynı zamanda, demilitarizasyondan da bahsetti ama bu şaka olmalı! Dünyanın en büyük 2. ordusu nasıl olur da Avrupa’nın en yoksul ülkesini demilitarize edebilir, bu çok anlamsız. Bugün bizim kurşun geçirmez önlüklere, kasklara, askeri teçhizata ihtiyacımız var. Ukrayna bu kadar militarize olmuşsa eğer nasıl bu yaşamsal olan şeyler bile elimizin altında yok?
Ukrayna halkının sözde özgürleştirilme operasyonuna ihtiyacı yok. Rusça konuşan Ukraynalıların bile buna ihtiyacı yok. Şu an savaş Rusça konuşulan bölgede sürdürülüyor ve bu savaşın ilk kurbanları aslında Rusça konuşan nüfus oldu. Bu Rusça konuşan kesimler daha öncesinde Rus yanlısı bir politik çizgiyi savunmuş olsalar dahi Rus ordusu ile karşı karşıya gelmeyi istemiyorlar. Ve bu kesimler, şu an bölgesel savunma komitelerine katılmış durumdalar, barikatlar inşa ediyorlar, işgal edilmiş yerlerde Ukraynalıların ne yapılması gerektiğine dair düzenlediği toplantılara katılıyorlar; çünkü şehirlerinde, kasabalarında Rus ordusu görmek istemiyorlar. Ve elbette şehirlerinin yok olduğunu görmek istemiyorlar. Mariupol mesela bugün artık tamamen yok edilmiş duruma.
Şimdi NATO meselesine değineceğim çünkü bu birlik üzerine de büyük bir tartışma var. Donbass Savaşı başlamadan önce Ukraynalılar arasında NATO destekçileri yok denecek kadar azdı. Ve bizim anayasamızda tarafsızlık statüsü vardı, 2014 öncesinde tarafsız devlet statüsündeydik. NATO destekçilerinin artışı ilk Rus saldırısı sonrasında yaşanmaya başladı ve bunun neden böyle olduğunu anlayabiliyorsunuzdur. Ve zaten Batı ülkeleri de hiçbir zaman Ukrayna’yı NATO’nun bir parçası görmediler; evet, bir açık kapıları vardı ama hep “Daha bekleyin, hazır değilsiniz” dediler. Bugün süren görüşmelerde de Ukraynalı yetkililerin ilk söylediği şey “Eğer yeterli olacaksa NATO’ya üyelik adımımızı geri çekeriz.” Eğer savaşın sebebi NATO ve Ukrayna’nın tarafsız kalıp kalmayacağı ile ilgili olsaydı bu savaş zaten biterdi. Ancak savaş Rusya’nın saldırganlığı, Ukrayna’yı kendi parçası kılmak istemesi ve emperyalist politikalarıyla ilgili. Elbette biz solcular olarak hükümeti eleştirebiliriz, Ukrayna hükümetinin eleştirilecek birçok noktası var ama savaşı başlatanlar bu unsurlar değildi, burada Rus propagandasına inanmamak, biz sahada olanlara danışmak lazım.
Bize nasıl yardım edebileceğinizi soruyorsanız, ilk olarak mesajımızı yayın; çünkü bugün Rusya’nın kimlerden destek aldığına baktığımızda bazı aşırı sağ partileri görüyoruz ve aynı zamanda aşırı sol partileri de görüyoruz. Bu biçim için oldukça anlaşılmaz bir şey ama durum böyle… Biz Ukraynalı sosyalistler ve anarşistler olarak yoldaşlarımızı barikatın karşısında Rus emperyalizmi ile yan yana değil yanımızda görmek istiyoruz.
İkinci olarak, Ukrayna direnişine nasıl destek olabileceğinizi soruyorsanız… Para! Özür dilerim, ama teçhizat almak zorundayız. Kiev’de bunları bulmak olanaksız ve ayrıca Ukrayna’da bunları alacak paramız da yok… Sosyal Hareket örgütünden yoldaşlarımız çok iyi bir kampanya başlattılar. Bu kampanyanın teması Ukrayna dış borcunun iptal edilmesi. Elbette bu Rusya’yı durdurmayacak ama bizim Ukrayna’yı yeniden inşa etmemize çok yardımcı olacak. Bu parayı IMF’ye geri vermektense mültecilerin evlerini yeniden yapmak; altyapıları, fabrikaları yolları yeniden inşa etmek çok daha mantıklı. Sözlerimi, davetiniz ve ilginiz için teşekkür ederek sonlandırmak isterim.
İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Rus işgaline karşı Ukrayna direnişini desteklemek gerektiğine dair net bir görüşümüz var. Dünya partimiz olan İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ile birlikte, Ukrayna’daki Dayanışma Operasyonu’nu destekliyoruz.
Dayanışma Operasyonu (DO), Ukrayna’daki devrimcilerin Rus işgaline karşı bir araya geldiği ortak bir platform. DO, Bölgesel Savunma Birimleri aracılığıyla askeri olarak, sendikalar aracılığıyla insani yardım sağlayarak ve ülke içinde yerinden edilmiş insanlara ev sahipliği yaparak direnişin aktif olarak içinde yer alıyor.
Amacımız, bağımsız sınıf perspektifinden hareketle bir dayanışma hareketi inşa ederek, Avrupa’nın ve tüm dünyanın sol, devrimci örgütleriyle birlikte Ukrayna soluna politik ve maddi destek sağlamak.
NATO’ya kesinlikle karşıyız. Bununla birlikte, Avrupa solunun birçok kesimi gibi NATO karşıtlığını Putin’in emperyalist saldırganlığını aklamak için bir mazerete dönüştürmüyoruz. NATO’yu işçi sınıfı bakış açısıyla gayrimeşru ve karşıdevrimci bir örgüt olarak görüyoruz.
Kampanya’ya nasıl katkıda bulunabilirsiniz?
– Ukrayna işgaline karşı etkinlikler ve sohbetler örgütleyerek Ukrayna’daki sol örgütlerin sesine ses katabilirsiniz.
– İlk yardım çantalarının satın alınması için para toplayabilirsiniz.
***
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in sendikalara, emek ve halk örgütlerine, sola çağrısı
Dünya çapında birleşik bir seferberlik yaratabilmek için aşağıdaki talepleri sahiplenelim:
– Putin’in birlikleri Ukrayna’dan dışarı!
– Ukrayna halkının direnişini destekleyelim!
– NATO’ya hayır!
Ukrayna’nın Rusya tarafından işgali, emek ve halk hareketleri ile solun tüm örgütleri tarafından reddedilmelidir. Putin’in bu savaşı başlatarak gerçekleştirdiği katliam ve yıkımı haklı çıkaracak hiçbir mazeret yoktur. Putin’in işgalci birliklerini kovmak için dünya çapında gelişen seferberlikleri destekliyoruz. İşgali yenilgiye uğratması için Ukrayna direnişini destekliyoruz. Ukraynalıların kendilerini savunma hakkını ve Ukrayna halkının kendi kaderini tayin hakkını savunuyoruz.
Rus işgalini kesin bir şekilde reddederken, Kuzey Amerika ve Avrupa emperyalizmlerinin Ukrayna’ya dönük herhangi bir müdahalesinin de tamamen karşısındayız. Bu ülkelerin hükümetlerinden tamamen bağımsız bir tutumla, onların askeri aygıtı olan NATO’yu kesinlikle reddediyoruz. Geçmişte, ABD’nin Irak’ı işgalinin yenilgisi için mücadele etmiştik ve Irak halkının işgale karşı direnme hakkını savunmuştuk. Bugün de benzer nitelikte bir işgale karşı sesimizi yükseltiyoruz. Irak halkının direnişine, Saddam Hüseyin rejimine herhangi bir politik destek sunmaksızın katılmıştık. Tıpkı o zaman olduğu gibi şimdi de Ukrayna halkının direnişine verdiğimiz desteğin kapitalist Zelenski hükümetine bir politik destek sunmakla ya da kitlelerde ona karşı bir güven inşa etmekle hiçbir ilgisi yoktur.
Bu bağımsız politik tutumdan hareketle, yukarıda belirtilen taleplerin hayata geçirilmesi için uluslararası düzeyde bir eylem planı ortaya çıkarmak üzere geniş bir eylem birliği hareketini örgütlemeyi öneriyoruz. Belirttiğimiz taleplere Rusya’yla diplomatik ilişkilerin kesilmesi, Rusya’da savaş karşıtı tutumu nedeniyle hapsedilenlerin serbest bırakılması gibi talepler ekleyerek bu kampanyayı genişleteceğiz. Bu çerçeve üzerinden iletişime geçmeyi ve ortak bir bildiri yayımlamayı öneriyoruz.
5 Mart 2022
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Sekreterliği
***
Dayanışma Operasyonu kendisini anlatıyor!
Biz kimiz?
Dayanışma Operasyonu, Ukrayna’daki emperyalist saldırıya karşı, Ukrayna halkının içerisinde direnişe katılan sol güçlere destek sunmak için savaş sırasında örgütlenmiş antiotoriter ve gönüllü bir ağdır.
Ne yapıyoruz?
Bölgesel Savunma Birimlerinin bir parçası olarak savaşan insanlara, onların ailelerine ve mültecilere yardım ediyoruz. İnsanları ortak bir amaç etrafında birleştirmeyi amaçlayan solcu taban girişimlerini destekliyoruz. Topladığımız destekler Ukrayna’da en çok ihtiyaç duyulan tıbbi malzemelerin ve askeri koruyucu ekipmanların satın alınmasını ve insani yardımın ulaştırılmasını sağlıyor. Yaptığımız çalışmalar hakkında daha fazla bilgi almak için günlük paylaşımlarla güncel tuttuğumuz web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.
Geçtiğimiz günlerde daha çok işçiye ulaşması gerektiğini düşündüğüm ve sürekli okuduğum bir gazetede “Enerji neden kamulaştırılmalı?” başlıklı bir yazı okudum. Okuduğum yazıya katılmakla beraber buradan hareketle “enerji neden özelleştirilir” diye merak ettim. Enerji şirketleri hunharca para kazanırken, “evinizi karıncalar basmış” vergisi bile alan devlet neden bu kurumları devralıp kendisi bu parayı kazanmıyor? Bence bunun üç temel sebebi var. Birincisi, enerji kamulaştırılırsa bu kadar zam yapılamaz, yapılırsa da sorumlu hükümetin kendisi olacağından oylar düşer. İkincisi, özel şirketlerden sözde aldığı vergiyi kendinden alamaz. Üçüncüsü ve en önemlisi ise zaten ihaleleri kendilerine veriyorlar. Yani diğer bir anlamda halkın malını özelleştirme adı altında gasp ediyorlar ve bunları halka daha iyi hizmet alacaksınız diye müjdeymiş gibi veriyorlar.
Ben bu durumun daha da belirginleşmesi adına bir örnek vermek istiyorum. Diyelim ki herhangi bir mahallede insanlar bir araya gelip bir ekmek fırını açıyor. Birkaç fırıncıyla anlaşıp fırına getirecekleri undan kendi giderleri ve emeklerinin karşılığını çıkarıp kalanıyla ekmek yapıp mahalleye dağıtmalarını istiyorlar. İşi alan fırıncılar işi aldıktan bir süre sonra iyi ekmek yapamadıklarını fark ediyorlar ve daha iyi ekmek yapan vardır diye mahallenin kendilerine verdiği işi ihaleye açıyorlar. Ardından daha iyi ekmek yapacaklarına inandıkları birkaç sıhhi tesisatçıya ihaleyi devrediyorlar. Tabii mahalleliyi çok seven bu sıhhi tesisatçılar birkaç motor alıp ekmekleri dağıtırlarsa mahalleliye ekmekleri daha hızlı ulaştıracaklarını düşünüyorlar ve birkaç kuryeyle de beraber işe başlıyorlar. Tabii ilk başlarda ekmeğini bedava alan mahalle sakinleri artık dağıtım bedeli ödemek zorunda kalıyor. Sonra bizim sıhhi tesisatçılar dağıtım işini iyi yapamadıklarını fark edip bunun için kuryeleri de kapsayan bir ihale açıyorlar ve bu ihaleyi de çok iyi yapacağına inandıkları bir nalbura veriyorlar. İhaleye nalbur da girince mahallelinin getirdiği undan fırıncı, sıhhi tesisatçı ve nalbur payını çıkardığında ortada ekmek yapacak un kalmıyor. Mahalleli artık daha fazla un getirmeleri gerektiğini düşünürken fırıncılar, mahallelinin yerine düşünüp onlar yorulmasın diye unu da kaliteli olduğuna inandıkları bir yerden kendileri alıyor. Doğal olarak ekmek artık birim fiyata bağlanıyor. Bu arada unu alma işini de ihaleye açıp çok iyi un taşıyacağına inandıkları bir kıl keçisi yetiştiricisine devretmeyi de unutmuyorlar. Doğal olarak hepsinden komisyonu alan fırıncı, ihaleyi verdiği insanların akrabası olan kişi fırıncı, en çok kazanan fırıncı ve bol bol ekmek yiyen yine fırıncı.
Galiba enerji şirketlerinin bu örnekten pek farkı yok. Dikkat ederseniz enerjinin hem birim fiyatını ödüyoruz hem de dağıtım bedelini, tıpkı mahalleli gibi. Tabii bir farkla. Evlerimize gelen enerjiyi motorla mı yoksa nakliyat kamyonlarıyla mı getiriyorlar? Bildiğim kadarıyla enerji nakil hatlarıyla geliyor ve bu nakil hatlarını da zamanında vergilerimizle biz yaptık. Hani işin bu kısmını da düşünüp fırıncı örneğine dönersek, aldıkları motorların da mahalleli tarafından alındığını ve yakıtlarını her gün mahallelinin karşıladığını düşünün. Bu tuhaf döngünün bozulmaması için mahallenin imamının vaazlarında fırıncıları övüp veren elin alan elden üstün olduğunu söylediğini düşünün. Hatta mahallede bir mahkemenin kurulduğunu ve bu mahkemenin mahalledeki kökten saçma düzen içerisinde güçlülerden yana adaleti tayin ettiğini düşünün. Bununla da yetinmeyip kolluk kuvvetleri kurduklarını ve bunun gücüyle mahallede “Ekmekleri bedava almamız gerekiyor” diyenleri copladıklarını düşünün. Tabii bütün bunlar gerçekleşirken kuryeleri ve diğer işçileri kimsenin duymadığını, görmediğini düşünün. Sonra da mahallelinin büyük kısmının bu sistemden memnun olduğunu ve her seferinde aynı fırıncıları seçtiğini düşünün. Yani kısacası, arsız güçlenince suçlusu haklı olur diye boşuna dememişler.
Geçen 2 yılın ardından bu bahar bende ilk defa yaşadığım hissini uyandırdı. Bunda pandeminin bitmesine az kalması ve tüm sorunlara rağmen baharı yasaklar olmadan karşılamamın verdiği rahatlığın payı da olabilir ya da bu benim hüsnükuruntumdur sadece. Belki de İstanbul’daki trafiğin son zamanlarda azalmış olmasının da bunda etkisi vardır. Trafik kendiliğinden azalmadı tabii ki; artan enflasyon, Ukrayna’nın işgalinin neden olduğu kriz ve yükselen döviz baskısıyla motorine ve benzine peş peşe gelen zamlar da buna neden oldu. Diğer yandan araba endüstrisinin kurtarıcı olarak pazarladığı, “temiz ve çevreci” olarak lanse edilen elektrikli araçlar kötü gidişe çözüm olabilir mi ve bizi neler bekliyor, gelin beraber bakalım.
Elektrikli araçlar nasıl hayatımıza girdi?
Türkiye’nin gündemine özellikle son dönemde TOGG yerli ve milli araç projesiyle giren elektrikli araçlar aslında uzun zamandır dünyanın öncelikli gündemlerine girmiş durumda. Aslında ilk elektrikli otomobil 1853 yılında Thomas Davenport tarafından icat edildi. Fakat akünün maliyetli olması, uzun süreli kullanıma uygun olmaması ve şarj sürelerinin uzunluğu onu içten yanmalı motorlara karşı dezavantajlı yaptı. 1996 yılında Toyota, Prius ile ilk defa seri olarak elektrikli araç üretmeye başladı. Bunu takip eden yıllarda hepimizin de tanıdığı Tesla ve onun takipçisi onlarca elektrik araç çıktı. Tahmin edebildiğimiz kadarıyla bu sadece otomobille kalmayacak; şimdiden tır ve gemilerin de elektrikli versiyonlarının üretimi için prototipler hazırlanıyor. Peki sektörün yaşanabilir dünya için “yeşil hareket” olarak pazarladığı elektrikli araçlar bakalım ne kadar çevreci?
Karbon salımları gerçekten 0 mı?
Elektrikli araçlar 0 karbon salımıyla pazarlansa da aslında gerçek öyle değil. Münih’teki Ifo Enstitüsü’nde yayımlanan bir araştırma raporuna göre, pil üretimi için lityum, kobalt ve manganez madenciliği çok fazla enerji tüketiyor. Sadece Tesla 3 araçların pilini üretmek için 11 ila 15 ton karbondioksit atmosfere salınmakta. Bunun yanında araçların şarj olması için gerekli elektrik de ne yazık ki çoğunlukla termik santrallerden karşılanmakta. Tüm bu hesaplamalara göre, kullanımda kaldığı süre boyunca elektrikli araç atmosfere kilometre başına ortalama 150 gram karbondioksit bırakmış oluyor.
Ne yapmalı?
Elektrikli araçlar, karbon salımının düşürülmesinde önemli bir faktör olabilir. 2019 yılında salınan yaklaşık 7 milyar metreküp CO2’nin %29’undan taşımacılık sektörü sorumlu. Ve şu an taşımacılık sektöründe petrol ve türevlerinin kullanımı hâlâ %90’ın üzerinde. Fakat kapitalizmin örgütlediği asıl konu tüketim ve aşırı üretim, buna bağlı olarak yarattığı krizler; yani önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, kapitalizmin veya Musk’ın amacı dünyanın daha yaşanabilir bir gezegen olması değil. Sadece ve sadece kendi kârlarını düşünüyorlar, yani onun sürdürülebilir olmasını umursuyorlar. Fakat bizim insanlık ve doğa için gerçekçi planlarımızın olması lazım, karbon salımını azaltmanın yanı sıra doğaya hasar vermeden, bireysel ulaşıma değil toplumsal ulaşım ihtiyaçlarına yönelik daha yapısal, zenginleri daha zengin yapacak projeler yerine temel ihtiyaçlarımıza cevap verecek projeler için örgütlenmeli ve diretmeliyiz.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sürerken, ABD liman işçileri Rus gemilerinden gelen veya Rus gemileri için getirilen herhangi bir kargoyu yüklemeyi veya indirmeyi reddettiklerine dair bir bildiri yayımladı.
The Seattle Times gazetesine göre, 20 bin işçi üyesi olan Uluslararası Liman ve Depo İşçileri Sendikası (ILWU) tarafından yayımlanan bildiri ABD’nin Batı yakasındaki 29 limanı kapsıyor.
ILWU başkanı Wille Adams yaptığı açıklamada “Ukrayna halkıyla dayanışma anlamına gelen bu eylem kararıyla birlikte, Rus işgalini haklı bir biçimde mahkum ettiğimize dair güçlü bir mesaj veriyoruz” dedi.
Long Beach Limanı İcra Direktörü Mario Cordero, Rusya’dan gelen kargo miktarının çok fazla olmadığını dikkat çekti. 2021’de limandan geçen 9,4 milyon konteynerden sadece 11.497’si Rusya’dan gelmişti.
Los Angeles Limanı İcra Direktörü Gene Seroka da benzer bir değerlendirme yaptı: “Rusya ile ticaret ihmal edilebilir düzeyde. Los Angeles Limanı’ndaki tüm kargoların yüzde 1’inin onda ikisinden azı Rusya’dan geliyor.”
Sendika yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın işgalini “milyonlarca masum erkek, kadın ve çocuk dahil 40 milyondan fazla insanı tehlikeye atan bir saldırganlık eylemi” olarak nitelendirdi.
Açıklamaya şöyle devam edildi: “Uluslararası Liman ve Depo İşçileri Sendikası, Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı kıyısındaki 29 limanda yaklaşık 20 bin güçlü işçisiyle derhal yürürlüğe girecek şekilde, giriş yapan herhangi bir Rus gemisini veya Rus kargosunu yüklemeyi veya boşaltmayı reddedecektir.”
1937 senesinde kurulan Uluslararası Liman ve Depo İşçileri Sendikası, Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı kıyısından ve Kanada ile Hawaii’den liman işçilerini bir araya getiriyor.
Ekonomik kriz, düşük ücretler ve işsizlik, kadın yoksulluğunu çok ciddi boyutlara ulaştırmış durumda. TÜİK’in mart ayında açıkladığı verilere baktığımızda, 2021’de işgücüne katılma oranının erkeklerde yüzde 70,3 iken, kadınlarda yüzde 32,8 olduğunu görüyoruz. Genç kadın işsizliği oranı ise yüzde 28,7. DİSK/Genel-İş Araştırma Dairesi’nin Mart 2022 tarihli Kadın Emeği Raporu; Türkiye’nin kadın işsizliği oranının en yüksek ülkelerden biri olduğunu, her 10 kadından 3’ünün kayıtdışı ve güvencesiz çalıştığını, tüm sendikalı işçiler arasında kadınların oranının sadece yüzde 20 olduğunu (Ocak 2021 verisi), erkeklerin kadınlardan yüzde 27,4 daha fazla kazandığını ve bu farkın yevmiyeli çalışanlarda yüzde 83,8’e çıktığını gösteriyor.
DİSK-AR’ın “İkinci Yılında Pandeminin İşçilere Etkileri” Raporu; kadınların iş hayatında hem ucuz işgücü olarak görüldüklerine hem de kriz zamanlarında kolayca gözden çıkarıldıklarına işaret ediyor. Araştırma sonucuna göre Türkiye’de çalışma hayatına ilişkin en önemli ilk beş sorun olarak görülen işsizlik, düşük ücret, sigortasız/kayıtdışı istihdam, uzun çalışma saatleri ve keyfi işten çıkarılma sorunları kadın işçiler tarafından erkeklere göre daha yüksek oranda dile getirilmiş.
Kısacası, kadınlar çalışma hayatına eşit şekilde katılamıyor. Sadece bu birkaç veri bile iş hayatında cinsiyet ayrımcılığını ve kadınları iş hayatından uzak tutan politikaların varlığını destekler nitelikte. Ayrıca güvenceli iş, insan onuruna yaraşır ücret ve eşdeğer işe eşit ücret taleplerinin, krizden daha eşitsiz şekilde etkilenen kadınlar açısından ne kadar hayati olduğunu da ortaya koyuyor. Söz konusu ev işçileri veya mülteci işçiler olduğunda, kayıtdışı veya gündelik çalışma biçimleri yaygınlaştığı için koşullar daha da ağırlaşmakta. Tüm emekçiler gibi ev işçileri ve mültecilerin de emeklilik, sigorta, sendikalaşma gibi sosyal ve hukuki güvencelerinin yanı sıra güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarının sağlanması en acil ihtiyaçlardan.
Tüm bunlar olurken pek çok sendika kadın işçilerin ücret eşitsizliği, hak gaspı, taciz, şiddet ve mobbinge maruz kalma gibi sorunlarının çözümünü hedeflemekten; kadınların özgül ihtiyaç ve taleplerinin karşılanması için mücadele etmekten oldukça uzak. Sendikal faaliyet yürütmek isteyen kadınlar ise sendika bürokrasisiyle olduğu kadar erkek egemen sistemin ta kendisiyle karşı karşıya kalabiliyor. Kadınların sendikalarda örgütlenmelerini artıracak politikaların geliştirilmesi, temsil ve karar mekanizmalarına eşit şekilde katılmaları için kadın kotası gibi yöntemlerin uygulamaya geçirilmesi, toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana gündemlerden biri olması ve bu yönde birimler kurulması gerekiyor. Bu bakımdan sendika ve emek örgütlerinin ILO 190 Sözleşmesi’nin imzalanmasını ve sendikalı sendikasız tüm işyerlerinde etkin şekilde uygulanmasını hedeflemesi gerek. Çünkü ILO 190 oldukça kapsamlı bir sözleşme ve tacizden, şiddetten, ayrımcılıktan arındırılmış işyerleri açısından hem devletlere hem de işverenlere önemli yükümlülükler getiriyor.
Çifte mesaimiz derken…
Ücretli emeğimiz hane geçimine ek gelir gibi tanımlarla ikincil bir konuma itilirken; ücretsiz emeğimiz de görünmez ve karşılıksız kalıyor. Yani emeğimiz her türlü değersizleşiyor. DİSK-AR’ın raporu, kadınların pandemiyle artan ev işi ve bakım yüküne ve ev işlerine ayrılan zamanda cinsiyet eşitsizliğine dair de çarpıcı veriler sunmakta. Araştırmaya göre pandemi döneminde evden çalışan ve ev işleriyle bakım yükünün arttığını söyleyen kadınların oranı yüzde 52,9. Ev işlerine 3-6 saat ayıran kadınların oranı yüzde 23,7 iken erkeklerde bu oran yüzde 9,7. Yukarıda bahsettiğimiz TÜİK istatistiklerine göre ise “ev işleriyle meşgul olma” nedeniyle işgücüne dahil olamayan kadın sayısı 9917 iken bu sayı erkeklerde sıfır!
Esnek ve kısmi zamanlı işler, bu cinsiyetçi işbölümünü derinleştiren etkenler arasında. Bu işbölümü sadece ev işlerinde değil çocuk, hasta, yaşlı bakımında da söz konusu. Ancak kadınların çalışma hayatına eşit şekilde katılabilmeleri için sadece ev içinde cinsiyetçi işbölümünün ortadan kalkması yeterli değil. Ev ve bakım işlerinin toplumsallaştırılması; parasız, yaygın ve erişilebilir kreş ve bakımevlerinin açılması gerekiyor. Kamusal bakım hizmetleriyle birlikte kadın işsizliğinin önlenmesi ve istihdamının artırılması ve kadınları aileye hapseden değil güçlendiren sosyal politikalar için de bütçe ayrılmalı. Ve tüm bunlar için fazlasıyla kaynak var, yeter ki bütçe zenginleri daha da zengin etmeye ayrılmasın!
Önümüzdeki 1 Mayıs, kapitalizm ve patriyarka tarafından maruz bırakıldığımız çifte sömürüye karşı bu ve daha fazla talebimizi öne çıkarmak ve birlikte yükseltmek adına önemli bir olanak sunuyor. “Emeğimiz bizim” demek için bu 1 Mayıs’ta da alanlarda olacağız!
İstanbul Silivri 5 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi’nde 60 gardiyanın baskı ve işkence uygulamaları sonucu altı tutukludan ikisinin yaşamını yitirdiği, altısının da intihara sürüklendiği ifade edilmekte. İşkencenin ardından intihara sürüklendiği ifade edilen tutuklulara dair herhangi bir bilgiye ulaşılamazken, Halil Kasal adlı tutuklunun ise yoğun bakımda olduğu öğrenildi.
İlk olarak 6 Nisan’da sayım esnasında mahpusların darp edildikleri, ardından sistematik olarak işkenceye maruz kaldıkları ve intihara zorlandıklarına dönük iddialar kamuoyuna yansımıştı. İddiaya göre bu baskılar sonucunda bazı mahkûmlar intihar etti. Haklarında gerçeğe aykırı tutanak tutulan, doktora götürüldüklerinde darp olmadığına dair yalan beyana zorlanan mahkûmlardan sekizi hastaneye kaldırıldıktan sonra Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü açıklama yapmış ve işkence iddialarını yalanlamıştı. Oysa hayatını kaybeden Ferhan Yılmaz’ın ölüm raporunda “kalp durması” yazmasına karşın, hayatını kaybeden yakını Yılmaz’ın korkunç bir işkenceye maruz kaldığını doğruluyor.
İnsan Hakları Derneği (İHD) tarafından yapılan açıklamaya göre, bir mahpus, ailesine; telefonu zorlukla ettiğini, kesilirse bir daha edemeyeceğini ve görüşmesinin kayıt altına alınmasını istediğini belirtmekte ve darp edildiklerini, “yumuşak odaya” atılarak sürekli işkenceye maruz kaldıklarını ve toplu intihara zorlandıklarını belirtiyor. Ailelerin aktarımına göre, mahkûmlar insani olmayan koşullarda tutulduklarını, bu zulme karşı kendilerini öldürecek duruma geldiklerini ifade ediyor. Ancak cezaevine giden aileler yakınlarından haber alamadıkları gibi, gardiyanların hakaretlerine uğrayarak geri gönderiliyorlar.
Cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerinin boyutu can alıcı bir noktaya varmış, baskı ve fiziksel şiddet sistematik bir hal almıştır. Yaşanan hak ihlalleri ve işkence uygulamaları rejimin antidemokratik ve baskıcı karakterinin bir sonucu olup, can kayıplarının asıl sorumlusu Adalet Bakanlığı ve onun dolayımında iktidarın kendisidir. Silivri’den gelen ölüm/işkence iddiaları etkin bir şekilde soruşturulmalı, sorumlular derhal görevlerinden alınmalı ve yargılanmalıdır. İşkence ve kötü muamele durdurulmalı, cezaevlerindeki yaşam koşulları iyileştirilmelidir.
2007 yılından bu yana hiçbir İsrail Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’yi ziyaret etmediği ve Mavi Marmara olayının da etkisiyle iki taraf arasındaki diplomatik ilişkilerin görece gergin olduğu bir dönemden sonra AKP, Siyonist İsrail’le ilişkileri gün geçtikçe düzeltme arayışı içerisinde. Son olarak 9-10 Mart tarihinde Cumhurbaşkanı Herzog’un Ankara ziyaretiyle birlikte 15 yıldır cumhurbaşkanı düzeyinde gerçekleşmeyen diplomatik görüşmeler de yeniden başlamış oldu. Reklam arası sona erdi, ilişkiler “normalleşti”.
Herzog’un cumhurbaşkanı olmadan yıllar önceki “Türkiye Ortadoğu’ya bakıyor, karşısında topyekûn bir iflas görüyor. Bölgede görece istikrarlı, diyalog kurabileceği, siyaset seçeneklerini konuşabileceği tek ülke İsrail…” şeklindeki öngörüsü her geçen gün doğrulanıyor. Türkiye, Arap devrimleri yaşanırken emperyalist hiyerarşide yükselme arzusunun da etkisiyle demokratik taleplerle gerici diktatörlere karşı ayaklanan Tunus, Mısır, Cezayir, Suriye vb. coğrafyalarda kitlelerin kapitalist sistemi aşma emareleri de gösteren talepleri eksenindeki mücadelelerini massetme politikası uyguladı. Bu politikanın örneklerinden birisi de Filistin halkının mücadelesine destek verirmiş gibi yaparak Filistin’i daha da yalnızlaştırmasıydı. AKP elbette Filistin mücadelesinin ihtiyaçlarını göz etmeden hareket etti, bu yüzden de yıllar içerisinde Türk burjuvazisinin sıkışmışlığının da artmasının etkisiyle İsrail’le ilişkileri peyderpey düzeltmeyi tercih etti.
Zaten hiçbir zaman kesilmeyen ve hatta yıllar içerisinde cumhuriyet tarihinin en yüksek noktasına ulaşan ekonomik ilişkilerin yanı sıra iki taraf arasındaki diplomatik ilişkiler de artık “normalleşmiş” gözüküyor. Yakın zamanda Filistinli direnişçilerin düzenlediği meşru saldırılara karşı Siyonist mevkidaşını arayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadeleri iki taraf arasındaki ilişkilerin ne düzeye geldiğini gösteren son nokta oldu. Cumhurbaşkanı Herzog’u arayarak yaşanan “terör saldırısı” dolayısıyla “taziye” dileklerini ileten Erdoğan açık bir şekilde Siyonist İsrail’in yanında Filistinli direnişçilerin de karşısında yer aldığını tekrar ortaya koymuş oldu. Aynı telefon konuşmasında dikkat çeken bir diğer başlık da iki ülke arasında “enerji alanında” gerçekleşmesi umulan ticari anlaşma oldu. Bütün bunlar göstermektedir ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şahsında AKP’nin Filistin meselesine dair temel saiki işgal karşıtı mücadeleye destek olmak değil Türk burjuvazisinin ihtiyaçlarına göre hareket etmektir.
Elbette Bonapartist Erdoğan rejimi kendi üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmekten çekinmeyecektir. Esas yükseltilmesi gereken soru, devrimci Marksistlerin ne yapması gerektiğidir. Ortadoğu’daki bütün gerici rejimlere karşı devrimci Marksistlere düşen görev kısaca Kürt ve Arap halklarının ulusal mücadelelerine örgütsel olarak destek vermek ve politik olarak programımızla bu mücadelelere eşlik etmek şeklinde özetlenebilir. Bu nokta-i nazarla Filistin halkıyla enternasyonalist bir dayanışma için aşağıdaki talepler ekseninde bir mücadele gündem edilmelidir.
İsrail ile tüm diplomatik, askeri ve ekonomik ilişkiler süresiz durdurulsun!
Doğu Akdeniz gazı Filistin halkınındır. Tüm zenginlik ve iktidar Arap ve Yahudi emekçilerine!
10 Nisan Pazar günü yapılan Fransa başkanlık seçimlerinin ilk turundan “zenginlerin cumhurbaşkanı” ve La République en marche’ın (Cumhuriyet Yürüyor) lideri Emmanuel Macron ile sağcı-faşizan Rassemblement national’in (Ulusal Cephe) lideri Marine Le Pen, ikinci turda yarışmak üzere zaferle ayrıldı.
Marine Le Pen’in ikinci tura kalmış olması, faşizmin yükseldiğine ve sağın normalleştiğine dair yorumlara hemen kapı araladı. İlginçtir, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini biçimsiz, ulusalcı ve sahte bir NATO karşıtlığı üzerinden meşru ve haklı gören birtakım sol yapılar arasında da Le Pen’in aldığı oy oranını faşizmin yükselişe geçtiği şeklinde yorumlayanlar vardı. Halbuki Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, yalnızca ve yalnızca NATO ile konjonktürel bir çelişki yaşanıyor diye meşru ise, NATO karşıtı olduğunu her fırsatta dile getirmekten çekinmeyen Le Pen’in aldığı oy oranı da NATO üyesi olan Fransa’da NATO’cu güçlere büyük bir darbe vurmuş olmuyor mu? Ancak sözde NATO karşıtı, özde işgal işbirlikçisi bu eğilimlerin politik çelişkileri bizim yazımızın konusu değil.
Le Pen’in aldığı oy oranı ile Fransız bankerlerinin ve finans aristokrasisinin gözdesi Macron’un Le Pen’le yarışacak olmasının nedeni Fransız ve göçmen işçi sınıflarının sağın argümanlarına ikna edilmiş olmaları değil, bu işçi sınıflarının henüz bir devrimci program altında politik birliğini konsolide edememiş olmasıdır. Bu durum Fransız ve göçmen emekçilerin seçimlerde, ulusun kendisine sınıfsal bir alternatif sunmasına engel olmakta, böylece proleter bir ulusal alternatifin yokluğunda Fransız kent ve kır küçük burjuvazisi de ya eski hükmün sürmesinden ya da sağcı arayışların gündeme getirilmesinden yana tercih yapmaktadır.
Macron’un iktidarda olduğu 2017-2022 arası dönem, Fransız ve göçmen işçi sınıflarının kahramanca mücadelelerine ve isyanlarına tanıklık etti. Macron seçimleri kazandığında, 2017 Nisan’ında Paris banliyölerini saran bir ayaklanmayla hesaplaşmak durumunda kaldı. Polis, Cezayirli bir gence copla tecavüz etmiş, bunun ardından patlak veren seferberlik dalgası Fransız devlet güçlerinin birkaç gün boyunca banliyölere girmesine engel olmuştu. Ardından 2018’in Kasım’ında Sarı Yelekliler isyanı patlak verdi. Ülke boyunca işçi-emekçiler ile devletin kolluk kuvvetleri arasında çatışmalar yaşandı. Sarı Yelekliler yerellerde assemblée’ler (meclisler) kurdu ve taleplerini formül etti. 1968’in ardından bir kere daha Fransa’nın ezilenleri için başlıca gündem sosyalist devrim sorunu oldu. Bundan bir sene sonra Kasım 2019’da, Macron Fransız emeklilik sisteminin birikimlerini ABD merkezli bir çokuluslu şirkete satmaya kalkıştığında, son 25 yılın en büyük genel grevi yaşandı. Genel grev kapsamında kurulan barikatlarda, emekçiler emekliliklerini savunmak için yiğit bir mücadele verdiler. Fransız finans kapitali genel grevin sürdüğü haftalar boyunca milyonlarca avro kaybetti. Araya giren pandemi, mücadeleleri kısmen dindirse de durdurmadı. Pandeminin ilk birkaç ayından sonra iki önemli seferberlik dalgası yaşandı: İlki, yine Paris’in ve ülkenin diğer metropollerinin banliyölerini bir alev gibi saran göçmenlerin isyanıydı. İkincisi ise Macron’un geçirmek istediği ve eylemlerde polislerin video ve fotoğrafının çekilmesini yasaklayan kanuna karşı patlak veren kitlesel mücadelelerdi. Bütün bunlar gerçekleşirken demiryolları işçilerinin, sağlık ve eğitim emekçilerinin ve daha birçok sektörden işçinin grevleri gündeme geldi.
Son beş yıl boyunca, dünya proletaryasının en azimli ve militan seferberlik dalgalarından birçoğunu hayata geçirmiş olmakla övünebilecek olan Fransız ve göçmen işçi sınıflarının mücadeleci ruh hali ortadayken, Le Pen’in aldığı yüzde 23,1’lik oy oranı üzerinden soyut “sağa kayış” analizlerinin yapılıyor olmasının iki kaynağı var: Bu analizleri yapan odakların işçi sınıfına ve onun mücadele kapasitesine dönük duydukları küçük burjuva şüphecilik ve tam da bu şüpheciliğin bir sonucu olarak ortaya çıkan, devrimci potansiyellere dönük olarak hissedilen inançsızlığın işçi-emekçilere de atfedilmesi. Sahte sol, Le Pen’in aldığı oy oranı karşısında buhranlara sürüklenmekten kurtulamazken, işçi sınıfının öncü kesimleri daha şimdiden Macron’un ikinci dönemine veya Le Pen’in olası bir iktidarına karşı nasıl mücadele edeceklerini tartışmaya başladılar bile.
Peki Fransız ve göçmen işçi sınıfları bu denli kahramanca mücadeleler vermişken, nasıl oluyor da kamuoyuna seçimlerin ikinci turunda sunulacak olan tercihler bir banker ve bir faşistle sınırlı kalabiliyor? Bu sorunun cevabının bir kısmı, ilk turda yüzde 22 oranında oy alan Jean-Luc Mélenchon’un reformist programında ve diğer kısmı da devrimci önderlik krizinde yatmaktadır.
Le Pen’in ikinci tura kalmasıyla birlikte faşizmin yükseldiğine dair analizlerini büyük bir hevesle hemen paylaşmaya başlayan sol kesimler, bunun yanında bir de “solun bölünmüşlüğü” üzerine gevezelik etmeye başladılar. Mélenchon’un reformist programının arkasında hizaya girmeyip ona oy çağrısı yapmamış olan devrimci sol parmak sallanarak azarlanmak istendi: “Kendi adaylarınızı göstermek yerine Mélenchon’a oy çağrısı yapsaydınız, ikinci turda Macron’la yarışacak olan bir faşist değil, bir solcu olabilirdi!”
Bu kesimler belli ki, Yunan, Katalan ve İspanyol proletaryalarının içinden geçtiği ve hâlâ geçmekte olduğu Syriza ve Podemos deneyimlerinden hiçbir siyasal ders çıkarmamışlar. Syriza ve Podemos’un sınıflar mücadelesindeki biricik işlevi, işçi sınıfına geleneksel burjuva önderliklerin kabul ettiremeyeceği kemer sıkma ve baskı politikalarını, bunları soldan meşrulaştırarak kabul ettirmek oldu.
Mélenchon’un ardında hizaya geçilemeyecek olunmasının başlıca üç sebebi bulunmaktaydı.
Bunlardan birincisi, Mélenchon’un, Sarı Yelekliler’in isyan sırasında kendi meclislerinde tartışarak oluşturdukları taleplerin hiçbirini sahiplenmemiş olmasıdır. Bu talepler şunlardı: 1) Hiç kimse evsiz kalmayacak; 2) Asgari ücret 1.500 avro, azami ücret 15.000 avro olacak; 3) Yoksullar vergi ödemeyecek; 4) Kemer sıkma politikaları durdurulacak ve iptal edilecek; 5) Vergiler Google, Amazon, Carrefour, McDonald’s gibi büyük şirketlere kesilecek; 6) Gaz ve elektrik kamulaştırılacak; 7) Sığınmacılara barınak, güvenlik, gıda ve çocuklarına eğitim sağlanacak; 8) Seçilmişlerin maaşları, halkın ortalama ücretini geçmeyecek.
İkinci sebep, Mélenchon’un Fransız emperyalizmine uyarlanan ve onu yeniden üreten bir programa sahip olmasıydı. 2021’in Kasım ayında, Fransız sömürgelerini bir isyan dalgası sardı; bu isyan dalgasının karşısında ise Mélenchon, bu mücadelelere desteğini açıklamamakla kalmadı, aynı zamanda Fransız Guyanası’nı ziyaret ederek, sömürgelerin Fransa’dan kopuşunun önüne geçmeye çalıştı. Bu konuyu Gazete Nisan’da daha önce işlemiştik.
Üçüncü ve son olarak, bugün Sri Lanka’da dış borcun ödenmemesi için çıkan ulusal ayaklanmadan da öneminin anlaşılacağı üzere, Mélenchon dış borç gibi yaşamsal bir konuda, mali oligarşinin çıkarlarına hizmet eden bir tutum aldı. Kendisinin bu konudaki önerisini hatırlatalım:
“Benim önerim şudur. Avrupa Merkez Bankası tarafından elde tutulan bütün devlet borçları dondurulmalıdır. Bunlar faizsiz daimi borçlara çevrilmelidir… İkinci adım: Merkez Bankası’ndan, hükümetin özel bankalara karşı sahip olduğu geri kalan bütün borcu dondurması ve geri satın alması istenir. Benim politik ideolojimle ilgili olmayan insanlar bundan yanadır; mesela Alain Minc, Mario Draghi, Dominique Strauss-Kahn ve hatta bir Avrupa komisyoncusu bile.”
“Solun bölünmüşlüğü” üzerine gevezelik edenler, aslında devrimci solun, Dominique Strauss-Kahn’ın fikirlerini savunmakla övünen ve Fransız ordusunun kılıcı olarak sömürge ziyaretlerinde bulunan birisine destek açıklamamış olmasını eleştirmektedir. Bu eleştiri büyük bir onurdur.
Seçimlerin ilk turunda Yeni Antikapitalist Parti’nin (NPA) adayı Philippe Poutou 268.984, İşçi Mücadelesi’nin (LO) adayı Nathalie Arthaud ise 197.184 oy aldı. 470.000’e (yüzde 1,6) yaklaşan bu oy sayısı, Troçkizmin çeşitli eğilimlerinin Fransız ve göçmen işçi sınıfları için ciddi bir referans olmayı sürdürdüğüne işaret ediyor. Bunun yanı sıra, Faslı bir göçmen olan Troçkist demiryolu işçisi Anasse Kazib’in, her ne kadar adaylık için gerekli yeterliliğe ulaşamamış olsa da, adaylık kampanyasının on binlerce işçi ile genci etrafında toplamış olması da dikkate değer.
Fransız ve göçmen emekçilerin devrimci önderlik krizinin çözümünde, Troçkizmin bu çeşitli eğilimlerinin izleyecekleri politik-programatik hat ve sağlayabilecekleri eylem birlikleri, hiç şüphesiz belirleyici olacak.
Toplamış olduğu verilerin ve açıklamış olduğu istatistiklerin oldukça şüpheli ve manipülatif olduğu herkesçe kabul edilen TÜİK Mart ayı enflasyon oranını yüzde 61,14 olarak açıkladı. Bu oran son 20 yılın en yüksek enflasyon oranı olarak kayda geçmiş oldu. Ki gerçek enflasyon rakamlarına daha yakın oranlar açıklayan ENAG, yıllık enflasyonu yüzde 142,63 olarak açıkladı.
Enflasyonun bu kadar hızlı yükseldiği bir ülkede emekçilerin maaş zamlarının 2 yıllık, 1 yıllık ya da 6 aylık periyotlarla belirlenmesi, emekçilerin enflasyon altında ezilmesine neden olmaktadır. Şimdiye kadar her şartta hükümet yanında yer alan yandaş sendika Memur-Sen bile bu duruma kayıtsız kalamamıştır. Bizzat Memur-Sen başkanı Ali Yalçın, kamu emekçilerinin maaşlarının belirlenmesi sürecinde 2000 yıllarda vazgeçilen “eşel mobil” sistemine geri dönülmesi çağrısı yapmıştır.
Memur Sen gibi yandaş sarı sendikaların bu talepleri dile getirirken ne kadar samimi oldukları malumumuzdur. Ancak onların bile kayıtsız kalamadığı bu gerçek bugün emekçilerin ortak mücadele talebidir. Bu talep üzerinden mücadeleyi yükseltmek bugünün en önemli talebi olacaktır.
Tek Adam rejiminin ekonomi politikalarının vahim sonuçları derinleşiyor. Gerçek işsiz sayısı 8,8 milyona ulaştı. DİSK-AR’ın hazırladığı rapora göre; iktidar, geçtiğimiz yılla karşılaştırarak düşüş yaşandığını söylese de pandemi öncesiyle (2019) karşılaştırdığımızda işsiz sayısı 1,4 milyon kişi artmış durumda. Belli ki normale dönüş yolunda gözden çıkarılmışlar epey fazla! Aynı rapora göre 63,7 milyon çalışabilir nüfusun ise sadece 19,7 milyonu kayıtlı ve tam zamanlı istihdamda!
İktidarın bir karnesi olsa, bu veri başlı başlına sonucu belirlemeye yeterli olurdu. Ama maalesef tablo bununla sınırlı değil. Bu tabloya çarpan etkisi yaratan bir diğer veri enflasyon oranı. TÜİK’in yayınladığı resmi verilere göre mart ayında yıllık tüketici enflasyon oranı son 20 yılın rekorunu kırarak yüzde 61,14’e yükseldi. Artışın en yüksek olduğu gruplar ulaştırma ve gıda oldu. Diğer yandan, ekonomist ve akademisyenlerden oluşan Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise gerçek yıllık enflasyonun yüzde 142,6’ya ulaştığına işaret ediyor.
Fiyatlar artarken, ücretler eridi gitti. Öyle ki asgari ücret, açlık sınırının dahi altında kalmış durumda. Bunun adının “yoksullaşma” olduğunu biliyoruz! Ve bu ağır tablo, doğrudan siyasi tercihlerin sonucunu yansıtmaktadır. Bu karnenin sorumlusu, sermayenin lehine dışa bağımlılığı sistematik olarak artıran; TL’nin değer kaybını araçsallaştıran; ekonomik krizin faturasını emekçilerin sırtına yükleyen; talan, yağma ve borç ekonomisi üzerine kurulu politikalarda ısrar eden iktidardır.
“Veren el, alan elden….”
Tek Adam rejiminin, iflas eden ekonomi politikasının yarattığı bu tablodan işçi-emekçi lehine çıkış için bir çözümü elbette yok, olabilir mi?! Bugün veren elin alan elden üstün olduğunu söyleyiversin; her iki elin de kendi eli olduğunu ve kimden alıp kime verdiğini sakladığını sanıyor. O el, sistematik olarak emekçiden alıyor, sermayeye veriyor! Bir avuç insan sürekli zenginleşirken, yoksulluk kitleselleşiyor.
Şimdi sıkıştığının farkında. Bu yüzden, yüzde 100’ü aşan zamlara bir çözüm olacakmışçasına yüzde 18’den 8’e düşen KDV indirimlerini parlatıyor; asgari ücret artışına ilişkin henüz gerçekleşmeden eriyen vaatler dağıtıyor. Bunun mevcut tabloda bir iyileşme yaratmayacağını elbette kendisi de biliyor. O üç-beş ay daha kazanmanın, bu seçimleri de “bir şekilde” atlatmanın derdinde… Sözde bir çözüm vaadiyle bir araya gelen 6’lı ittifak ise derin bir yoksulluğa mahkûm edilen emekçi kitleleri adeta “geçecek” diye avutuyor! Seçimlere kadar sabretmelerini istiyor!
Bu tablo karşısında emeğine, hayatına ve geleceğine sahip çıkmak isteyen işçi ve emekçilerin önünde acil talepler etrafında seferberliği örmekten başka bir seçenek durmuyor!
4 acil talep!
Biz emekçiler için dert, geçim derdi. Bu dert, hayatlarımızın tam ortasında büyürken, bize en acil ihtiyacımızı işaret ediyor: insanca yaşam koşullarımızın garanti altına alınması! Bugün tüm işçi ve emekçilerin bu en temel asgari ihtiyacı, birbiriyle doğrudan bağlantılı 4 acil talep üzerinde yükseliyor.
Herkese iş ve iş güvencesi! Bu talep, emek gücünü satarak geçinmek zorunda olan tüm emekçilerin yaşama hakkıyla doğrudan bağlantılıdır. Bugün işsizliğin vardığı boyut, 10 milyona yakın emekçiyi ve ailelerini aç ve açıkta kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Buna karşı acil olarak, ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak mevcut işler tüm çalışabilir nüfus arasında paylaştırılmalıdır. O zamana kadar tüm işsizlere en az asgari ücret düzeyinde destek ödemesi yapılmalıdır. İşsizliğin daha da artmasını engellemek için işten çıkarmalar acil olarak yasaklanmalıdır! Herkes esnek değil, kayıtdışı değil, sigortasız değil, güvenceli ve sendikalı bir iş hakkına sahip olmalıdır. Bunun önündeki keyfi engeller kaldırılmalıdır.
Herkese insanca yaşayacak ücret! Bugün çalışanların yüzde 60’ından fazlası için genel ücret halini almış olan asgari ücret, açlık sınırının dahi altında kalmıştır. Asgari ücret, acil olarak insanca yaşayacak bir düzeye yükseltilmelidir. Ve asgari ücret dahil tüm ücretlerin, emekçilerin alım gücünü korumak için maksimum 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılması gerekmektedir. Enflasyon artışı önlenemiyor ve ücretler sürekli eriyorsa, bunun emekçilere etkisini en aza indirmek adına bu mecburi bir adımdır.
Zamlar derhal geri alınmalıdır! Ücretlerin enflasyon oranında otomatik artırılması koruyucu bir tedbirdir. Ancak asıl koşul, fahiş zamların önüne geçilmesi ve fiyat istikrarının sağlanabilmesidir. Biliyoruz ki KDV indirimleri buna çözüm olamaz! Zamlar derhal geri alınmalıdır! Piyasaya hakim olan aracı ve spekülatörlerin üzerine ivedilikle gidilmeli ve bu konuda yasal ve idari her türlü önlem alınmalıdır. Gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri üzerinde işçi denetiminde fiyat kontrolü sağlanmalı, maliyet baskısına karşı üretimde merkezi planlamaya ve işçi denetimine geçilmelidir.
Kamu kaynakları işçi ve emekçiler için kullanılmalı, temel ihtiyaçlar parasız olmalıdır! Bugün emekçilerden alıp sermayeye peşkeş çeken bir düzenle karşı karşıyayız. Kaynakların sermayeye aktarımı derhal durdurulmalı, bütçe ve kaynakların işçi-emekçiler tarafından denetimi sağlanmalıdır. Geleceğimizi ipotek altına alan dış borç ödemeleri durdurulmalıdır! Yap-İşlet-Devret (YİD) gibi ödeme garantili projeler tazminatsız kamulaştırılmalı, yeni YİD projelerine izin verilmemelidir! Ekonomik kriz karşısında derinleşen yoksullaşmanın etkilerini hafifletmek için emekçilerin ihtiyaçlarına ve denetimine sunulacak bir acil durum fonu oluşturulmalı, bu fon için zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınmalıdır. Temel gıda, hijyen, barınma, bakım hizmetleri, elektrik, su ve doğalgaz gibi temel ihtiyaçlar emekçilere devlet tarafından parasız olarak sağlanmalı, kamu kaynakları bu ve benzeri ihtiyaçlar için kullanılmalıdır.
1 Mayıs’a giderken…
Bizler bugün en temel insani yaşam koşullarını dahi talep etmek zorunda kalıyor; iş ve gelir güvencesi gibi en asgari yaşamsal ihtiyaçlarımıza işaret ediyoruz. Ancak herhangi bir siyasi iktidarın temel varlık sebebi olması gereken bu ihtiyaçların temini biliyoruz ki bugün ancak işçi ve emekçilerden yana bir yönetim ile garanti altına alınabilir! Peki, işçiden-emekçiden yana bir yönetim nasıl mümkün? Uzun zamandır dile getirdiğimiz gibi -bu 4 acil başlık başta olmak üzere- tüm ekonomik, demokratik ve sosyal taleplerimizin üzerinde öreceğimiz bir işçi ve emekçi ittifakının varlığı bunun ön koşulu! Çünkü ancak böylesi bir ittifak, mevcut düzenden nemalanmak yerine siyasal ve ekonomik olarak ondan kopuş için bir reçete sunabilir! Ancak böylesi bir ittifak, mevcut kapitalist düzen ve onun yılmaz bekçisi burjuva iktidarlar karşısında tarihsel, düşünsel ve sınıfsal olarak uzlaşmaz bir mücadelenin taşıyıcısı olabilir ve bu mücadeleyi asıl olması gerektiği yere, sınıf mücadelesi arenasına taşıyabilir. İşçi ve emekçilerin uluslararası dayanışma ve mücadelesinin sembolü olan 1 Mayıs’a doğru giderken mevcut tüm taleplerimizin yanı sıra işçi-emekçi ittifakının kendisinin doğrudan en acil ihtiyaç ve talep olarak öne çıkmasının sebebi de tam olarak budur!
1 Mayıs’a çoklu krizler dönemi içinde giriyoruz. Asgari ücret zammı eriyeli çok oluyor. Hayat pahalılığı her geçen gün cebimizi biraz daha küçültüyor. Alım gücümüz düştükçe en temel ihtiyaçlarımızı karşılamak bile güçleşiyor. Buna karşılık iktidar yüzde 100 enflasyon karşısında KDV indirimleri dışında kılını bile kıpırdatmıyor. Tek Adam rejimi ülkeyi ekonomik olarak çöküşe götürmekle kalmıyor, daha fazla dışarıya bağımlı hale getirerek gelecek kuşakları bile borçlandırıp yaşamlarını ipotek altına alıyor.
Diğer yandan 6’lı muhalefet “her şey düzelecek” diyerek sadece sandığı işaret ediyor. Ekonomik çöküş içindeki ülkeyi düzlüğe çıkarmak için net bir program bile ortaya koymadığı gibi tabandan yükselen öfkeyi her defasında sandığı işaret ederek dizginliyor.
İşçi ve emekçilere reva görülen bu hayat şartlarını biz işçiler, insanca ve onurlu bir biçimde yaşayabilmek için kabul etmiyoruz. Bu karanlıktan onurlu bir çıkışın reçetesi taleplerimizi ve mücadelelerimizi ortaklaştırmaktan geçiyor. Bu dönem işçi sınıfı için sadece krizler dönemi değil, aynı zamanda yeni bir mücadele döneminin de başlangıcı olacaktır.
Sadece yılbaşından bugüne Yemeksepeti’nden Lila Kâğıt’a, belediye işçilerinden Aliağa’ya, Gaziantep tekstil işçilerinden Farplas’a farklı sektörden işçilerin mücadelelerine tanık olduk. Bunun yanında 8 Mart’ta sokakları fetheden on binlerce kadın ve LGBTİ+yı, Newroz’da meydanları dolduran milyonlarca Kürt emekçiyi gördük. Ne rejimin emekçiler, kadınlar ve Kürtler üzerinde baskı ve yıldırma politikaları ne de muhalefetin “dişinizi sıkıp sandığı bekleyin” politikası bu mücadele ve seferberlik dalgasını engelleyebilir.
Aynı zamanda dünyamız bir küresel yok oluş tehlikesiyle karşı karşıya. Bir yanda emperyalist-kapitalist düzenin yarattığı iklim krizi dünyada çapında sellere, yangınlara, kuraklığa, açlığa, yoksulluğa, gıda krizine ve salgın hastalıklara yol açmakta. Diğer yanda Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sonra bölgemiz ve dünya yeni savaşlar, insani trajediler, nükleer silah tehdidi ve emperyalist paylaşım mücadelesiyle karşı karşıya kalmakta. Ne emperyalizmin savaş makinesi NATO ve batı emperyalizmi, ne yeni Çar olma heveslisi işgalci oligark Putin/Rusya ne de sömürünün ve otoriter yönetimin merkezi emperyalist Çin ülkemizin, bölgemizin, dünyamızın ihtiyaç duyduğu barışı, özgürlüğü, adaleti ve eşitliği sağlayabilir. Bunu sadece dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları sağlayabilir. NATO derhal dağıtılmalı, emperyalizmden ve kapitalizmden kopulmalı, yerel gerici-otokrat yönetimlere de geçit verilmemeli.
Bu çerçevede tüm sendikalar ve emek örgütlerinin, mücadele günümüz olan 1 Mayıs’ta işçi sınıfını birleşik bir eylem planı etrafında mücadeleye çağırması ve var olan mücadeleleri birleşik ve kitlesel kılmak için çalışması elzemdir.
Bu 1 Mayıs, işçi sınıfının tüm mücadeleci kesimlerinin ve sendikalar dahil tüm örgütlerinin oluşturacağı bir işçi zemini ve onun etrafında oluşacak işçi-emekçi ittifakının başlangıç günü olmalıdır. Çünkü ancak böylesi bir ittifak, çürümüş bu düzenden nemalanmak yerine siyasal ve ekonomik olarak ondan kopuş için gerçek bir reçete sunabilir! Ancak böylesi bir ittifak, işçi sınıfını emperyalist-kapitalist düzenden ve sermaye iktidarından ayıracak mücadelenin taşıyıcısı olabilir.
İşçi Demokrasisi Partisi olarak; güvenceli bir iş, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret için, özgürlük, barış ve adalet için, siyasal demokrasi ve eşitlik için Tek Adam rejimine ve onun sorumlusu olduğu ekonomik çöküşe karşı işçi sınıfının, Kürtlerin, kadınların, gençlerin ve tüm ezilen ve sömürülenlerin birleşik mücadelesini örmemiz gerektiğine inanıyoruz. Birleşik ve kitlesel 1 Mayıs seferberliğiyle, burjuva alternatifler karşısında işçi ve emekçi hükümeti hedefiyle emeğin birleşik ittifakını yükseltelim!
Taleplerimiz
– Hayat pahalılığına karşı tüm ücretlere her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam yapılmalıdır. Kamu hizmetlerine ve temel tüketim maddelerine yapılan zamlar geri alınmalıdır.
Temel üretim girdileri olan doğalgaz, elektrik, mazot vb. otomatik olarak zamlanmaktadır. Bu durumda ücretlerin yılda bir ya da iki defa artırılması emekçileri enflasyona karşı bilinçli bir şekilde ezdirmek anlamını taşımaktadır. Ücretlerin her üç ayda bir otomatik olarak artırılması zorunludur. Zamlar derhal geri alınmalıdır! Piyasaya hâkim olan aracı ve spekülatörlerin üzerine ivedilikle gidilmeli ve bu konuda yasal ve idari her türlü önlem alınmalıdır. Gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri üzerinde işçi denetiminde fiyat kontrolü sağlanmalı, maliyet baskısına karşı üretimde merkezi planlamaya ve işçi denetimine geçilmelidir.
– Kamu kaynakları işçi ve emekçiler için kullanılmalı, dış borç ödemesi durdurulmalıdır!
Bugün emekçilerden alıp sermayeye peşkeş çeken bir düzenle karşı karşıyayız. Yap-İşlet-Devret (YİD) gibi ödeme garantili projeler tazminatsız kamulaştırılmalı, yeni YİD projelerine izin verilmemelidir! Kaynakların sermayeye aktarımı derhal durdurulmalıdır. Faiz ve diğer spekülatif araçlar vasıtasıyla ülkede üretilen zenginlik dış borç ödemeleriyle uluslararası bankalara akmaktadır. Dış borç ödemeleri durdurulup mali bütçe ve kaynakların işçi-emekçiler tarafından denetimi sağlanmalıdır.
– Herkese iş ve iş güvencesi! İşten atmalar yasaklansın!
Bugün işsiz sayısı 9 milyona yaklaştı. Bu durum milyonlarca emekçiyi ve ailelerini aç ve açıkta kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Buna karşı acil olarak, ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak mevcut işler tüm çalışabilir nüfus arasında paylaştırılmalıdır. O zamana kadar tüm işsizlere en az asgari ücret düzeyinde destek ödemesi yapılmalıdır. İşsizliğin daha da artmasını engellemek için işten çıkarmalar acil olarak yasaklanmalıdır! Güvenceli, sigortalı ve sendikalı bir iş hakkına herkes sahip olmalı ve bu durum hukuki olarak teminat altına alınmalıdır. Bunun önündeki tüm keyfi engeller kaldırılmalıdır.
– İşçiden, emekçiden ve tüm ezilenlerden yana bir demokrasi için Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis!
Tek Adam rejiminden nihai bir kopuş işçi-emekçi hükümeti altında mümkün olabilir. Bu doğrultuda ilk adım olarak işçiden, emekçiden yana yeni bir anayasa talebiyle harekete geçilmelidir. Barajsız seçimler yoluyla, sendikaların, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, işçi ve emekçilerin, kadınların, Kürtlerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı, işçiden ve emekçiden yana yeni bir anayasayı hazırlayacağımız Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis için mücadeleye!
Aşağıda okuyucularımızla Kryvyi Rih Bağımsız Maden İşçileri Sendikası Başkanı Yuri Petroviç Samoilov’un çağrısını paylaşıyoruz.
***
Bu konu hakkında yazmak benim için korkunç bir şekilde acı verici. Sürmekte olan bir savaş mevcut. Bir işgal savaşı. Bir emperyalist saldırganlık savaşı. An itibariyle savaş, Ukrayna devletinin topraklarında gerçekleşiyor. İşgalciler bizimle aynı dili konuşuyorlar ancak bize ikinci sınıf vatandaşlar gibi davranıyorlar.
Binlerce kurban var. Kıtlık yaklaşıyor. İçme suyu zor bulunuyor.
Rusya Federasyonu askerleri tarafından Ukraynalılara uygulanan şiddet yaygınlaşıyor.
Saldırganlara karşı direniş büyüyor.
Savaşın bütün zorlukları ile fedakarlıkları emekçi halkın omuzlarına yıkılmış durumda.
Dünyanın her yerinden işçilerin uluslararası desteğine acil bir şekilde ihtiyaç duyuyoruz.
Silahlara, koruyucu ekipmanlara, cepheneye ve ilaçlara ihtiyacımız var.
Kryvyi Rih’in maden ve metal işçileri, ellerinde silahla aileleri için barışı ve özgürlüğü tesis edecektir.
Maden İşçileri Sendikası Başkanı Yuri Petroviç Samoilov
Kapitalist ekonominin mantığı, yoksullardan zenginlere doğru bir servet aktarımının yapılmasıdır. Nüfusun çalışan ve üreten kesimlerinin var ettiklerine, yani ücretli emek gücünü satarak hayatta kalanların ürettiklerine, çalışmayan ve üretmeyen bir kesim tarafından, yani patronlar tarafından el konulur. Böylece oldukça ufak bir azınlık, oldukça büyük bir çoğunluğun çalıştırılması üzerinden bir parazit gibi zenginleşir.
Özelleştirme, işte bu servet transferi ile soygununun en sık kullanılan yöntemlerinden birisidir. Bir ülkenin halkının refahı ve onurlu bir yaşam sürmesi için elinin altında bulunması gereken kaynakların özelleştirilmesi, o kaynakların yeni sahiplerinin sömürü yoluyla varsıllaşmasını sağlar.
Kamu kaynaklarıyla şirketler desteklenir. İşçinin vergisiyle patrona ucuz krediler sağlanır. Özel sektör kendi borçlarını devlete yıkar. İflasa sürüklenen özel işletmelere kamunun parası pompalanır, hatta kimi durumlarda bu parayla hisseler satın alınır. İşsizlik Fonu, İstihdam Kalkınma Paketi adı altında özel sektöre halkın birikimi aktarılır. Özel sektörün istihdam maliyetlerinin önemli bir kısmı devlet tarafından karşılanır. Yine özel sektörün altyapı yatırımlarına hazine garantileri verilir.
Bunların hepsi bugün Türkiye’de hayata geçirilen uygulamalardır. Türk ve Kürt işçi ve emekçileri, enflasyonun yeni rekorlar kırmasıyla derin bir yoksulluğa ve hatta açlık tehlikesine doğru sürükleniyor. Ezilenler ve yoksullar hayatta kalmaya çalışırken, Saray rejimi bugün “zor durumda” olan şirketlerin Varlık Fonu’nun ortağı olmasını sağlıyor ve bunu yaparken de, emekçilerden fedakârlıklarda bulunmasını ve sabırlı olmasını istiyor.
Mevcut krizden ve yoksulluktan çıkışın iki yolu var: emekçilerin çıkarına olan çıkış ya da patronların çıkarına olan çıkış. Krizden emekçilerin çıkarına olacak şekilde çıkabilmek için, öncelikle emekçilerin yaşamsal kaynaklarının pazarlanmasına son verilmesi ve dahası bu kaynakların kamulaştırılması gerekmektedir.
Nasıl bir kamulaştırma politikası savunuyoruz? Kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağı ve bölüşüleceğine dair sivil bürokrasinin değil ama direkt bu kaynakları üreten, işleyen, dağıtan çalışanların karar vereceği bir kamulaştırma politikasını savunuyoruz. Biz buna işçi denetiminde kamulaştırma diyoruz. İşçi nasıl denetleyecek bu kamulaştırmaları? Sendikasıyla ve işyeri komitesiyle.
Devam edelim: Kamulaştırdığımız kaynakların eski sahiplerine tazminat ödenmesini kabul etmiyoruz. Bu kaynakların eski sahipleri bu kaynakları kamu bütçelerini harcayarak, teşvikler ve krediler alarak, temel ihtiyaçları ticaret konusu yaparak elde etti ve kullandı. Yaptıkları özetle hırsızlıktı. Hırsızlara tazminat ödenmez. Tam tersine bu hırsızların halka tazminat ödemesi gerekir.
Zam sağanağı altında asgari ücretin açlık sınırının da altına düşmesinin ardından, asgari ücrete ara zam yapılacağı beklentisi oluşmuş ve AKP-MHP sözcüleri tarafından da temmuz ayında bir zam planlandığı dile getirilmişti. Ne var ki, Erdoğan’ın ve Çalışma Bakanı’nın zammın sene sonunda yapılacağını açık bir şekilde belirtmelerinin ardından bu ihtimal şimdilik ortadan kalkmış görünüyor. Erdoğan ekonomide “her geçen ayın bir öncekinden daha iyi olacağını” ve “asgari ücrete tarihi zam yaptıklarını” her fırsatta vurgularken, takip edilmesi mümkün olmaktan çıkan zam fırtınası içinde ücretlerin alım gücü giderek düşüyor ve emekçi halkın sefaleti her geçen gün derinleşiyor.
Yoksulluğun eşi benzeri görülmedik şekilde yaygınlaştığı bir ortamda Erdoğan utangaçça “Hayat pahalılığının farkındayız” itirafında bulunuyor ve hiçbir sonuç getirmeyen KDV indirimleri dışında herhangi bir adım atmaktan ısrarla kaçınıyor. Yaratılan ekonomik enkaz karşısında iktidarın oy desteğinin erimesi sonucunda alınan bir diğer önlem ise, Seçim Kanunu’nu değiştirerek muhalefete gidecek oyların azaltılması ve seçim güvenliğinin daha da zayıflatılmasına yönelik ince hesaplardan oluşuyor. Cumhur İttifakı’nın “düşük faiz, düşük değerli TL” politikası toplumun geniş kesimleri için bir felakete neden olurken Saray çevresi ve servetleri katlanan mevduat sahibi zenginler, bankalar, yerli ve yabancı tefeciler ve döviz garantili ihalelere giren Saray oligarkları mevcut durumdan fazlasıyla memnun görünüyorlar.
Ekonomik yıkımdan bunalan emekçi halk kesimleri mevcut çıkmazdan bir çıkış yolu ararken, “6’lı İttifak” partileri “olağanüstü derecedeki sorumlu ve ılımlı” muhalefet çizgilerinden ödün vermemeye ısrarla devam ediyorlar. Tek Adam rejiminin gerek ekonomik yıkım ve yağma politikaları gerekse de her türlü antidemokratik uygulamaları karşısında, emekçi halka sandığı beklemelerini vaaz etmekten öteye asla geçmiyorlar. İlan edilen “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisinin neden heyecan yaratmadığı veya muhalefetin oy desteğinin neden beklenen ölçüde artmadığı sorularının cevapları da tam olarak burada yatıyor. İktidara karşı emekçi halkı seferber etmekten ısrarla kaçınan CHP ve müttefikleri mevcut eylemleri ve direnişleri desteklemedikleri gibi, aralık ayında yapmayı vaat ettikleri ve ilkini Mersin’de gerçekleştirdikleri mitingleri yapmaktan dahi geri durmayı tercih ediyorlar. Bu bilinçli burjuva politikanın arkasında kendi içinde tutarlı bir mantık bulunuyor. CHP ve müttefikleri emekçilerin ve ezilenlerin hakları için seferber olmasını, toplumsal mücadeleler içerisinde siyasallaşmasını engellemeye ve yalnızca kendilerine pasif bir biçimde oy vermelerini sağlamaya çalışıyorlar. Ancak bu sayede, olası iktidarlarında, bedelini yine emekçi halkın ödeyeceği, kapitalist sistemi restore etme politikasını uygulayabileceklerini umuyorlar.
Kitlelerin Tek Adam rejimine dönük nefreti her alanda giderek daha yaygın bir şekilde hissediliyor. Henüz birbirinden yalıtık da olsa sürmekte olan işçi eylemleri, 8 Mart’ta sokakları fetheden on binlerce kadın, Newroz’da meydanları dolduran milyonlar, çevre katliamlarına ve tarımsal üretimi yok eden politikalara karşı ayağa kalkan köylülerin mücadeleleri, yükselen bu öfkenin farklı alanlardaki yansımaları. Sosyalistlerin ve emek hareketinin politikası ise, burjuva muhalefetin çizgisinin tam tersine, seçimleri beklemek değil kitleleri hakları, talepleri için seferber etmek ve mevcut mücadeleleri ortak bir eylem programı etrafında birleştirmek üzerinden şekillenmek zorunda. Yaklaşan 1 Mayıs’ı bu yönde bir fırsata çevirelim. Birleşik ve kitlesel 1 Mayıs seferberliğiyle, burjuva alternatifler karşısında emeğin birleşik ittifakını yükseltelim.
Türkiye’nin ekonomisinde, iç ve dış politikasında yaşadığı farklı krizler ve çözmesi gereken problemler var. Tüm bunlar dünya çapındaki iktisadi ve politik eğilimlerden etkilenerek zikzaklı bir seyir izliyor. Bu çerçevede ekonominin içinde bulunduğu krizi farklı kriz tiplerinin iç içe geçtiği çoklu krizler silsilesi olarak tanımlayabiliriz. Bahsettiğimiz şey sadece rejim içi ve dış politikadaki sorunlardan etkilenen bir mesele değil, enerji ve gıda krizleriyle beslenen ve büyüyen bir canavar söz konusu olan. Hayat pahalılığıyla kendini gösteren bu kriz emekçi sınıfların ortasına atılmış bir bomba etkisi göstermektedir. Neticede ekonomik kriz denilen şey rakamların analizinden ibaret olmadığı gibi apaçık bir sosyolojik krizdir.
İktidar krizin kılıfını dünyadaki genel enflasyon artışına, bölgesel savaşlara ve pandemiye bağlama peşinde. Devamlı dış etkenlere dikkat çekerek zorlu çalışma şartları ve hayat pahalılığı karşısında emekçilere ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyor. İklim krizi ve bölgesel savaşların ekonomiye etkisi elbette olacaktır fakat 20 yıllık AKP hükümetleri döneminde sermayenin lehine dışa bağımlılık ülkede bilinçli olarak artırıldı. Ülke, uluslararası tekellerle işbirliği içinde tam anlamıyla yağmalandı. Bu talan ve yağma politikası hem kentsel hem de kırsal alanda şiddetlenerek sürmekte. Tarımın, hayvancılığın neoliberal dönüşümünün yarattığı tarımda dışa bağımlılık bugün kendisini ekmek, yağ ve et kuyruklarında göstermektedir. Çeşitli mal tedariklerindeki zorluğun ana sebebi yıllarca ithalata ve dış parasal girişe bağımlı ekonomi politikasıdır.
Eğer ki pandemi ve savaş sebebiyle tedarik zincirlerinde ve lojistik sektöründe aksaklıklar ve bazı mallarda kıtlıklar yaşanıyorsa, iktidar bunu çözmek için şu ana kadar ne yaptı? Ürünlere hangi fiyat ve sermaye kontrolünü getirdi? Bu soruları sormak hakkımız. Tedarik zincirindeki aksaklıkları çözmediği gibi dışa bağlılığı azaltıcı hiçbir hamle yapmadı. Son iki yılda uyguladığı tüm ekonomik planlar, hazinenin bankacılık sektörü başta olmak üzere silah, enerji ve inşaat sektörleri lehine yağmalanmasını sağlamak üzere yapıldı. Bu tam olarak şu demek: Hazine özel sektörün borçlarını sırtlanıyor, hazine çok yüksek faizle borçlanıyor, hazine özel sektöre sübvansiyon uygulayarak kâr garantisi veriyor, son olarak hazine döviz garantili olarak mevduat sahiplerine kasadan faiz farkı veriyor. Tüm bu mali yük emekçilerin sırtına yüklenmiş durumda. Kısaca hazine kamudan aldığını özel sektöre aktaran kayış görevi görmekte ve yasalarla destekli bir şekilde yağmaya ve talana açık bir konumda. Daha önceki yazılarımızda biz buna geleceğimizin borçlulukla ipotek altına alındığı “hayat pahalılığı” demiştik ve “enkaz” ifadesini kullanmıştık. Bu sadece bugünün sorunu değil, gelecek kuşakların borçlandırılarak toplumsal olarak kıpırdayamaz hale getirilmesi söz konusu.
İktidar değişse bile yerine geçecek olan bu politikayı aynen devam ettirecektir. Sermaye iktidarları sermaye aleyhine hareket edemez. Bu nedenle radikal bir plan gerekir. Devamlı vurguladığımız hanehalkı borçları ve dış borçların ilga edilmesi uçuk bir talep değil acil bir taleptir. Dışa bağımlılığın azaltılması için sabit kur altında dış ticaretin devlet tekeline alınması ve kapsamlı bir sanayi planının oluşturulması da aynı derecede acildir. Çözümün anahtarı siyasal alanda, o alanın programı da kamusal planlamadadır.
Cumhur İttifakı’nın bir süredir taban desteğini yitirdiği konuşuluyor. İktidar elindeki tüm olanakları çeperindeki bir avuç zengini ihya etmekten yana kullanırken, bu güçten vazgeçme niyetinde değil. Kitleleri kendine geri döndüremediği koşullar altında yasa değişiklikleri ile konumunu korumaya çalışıyor.
AKP-MHP bloğunun meclis komisyonuna sunduğu ve komisyondan geçen yeni seçim kanununun tam da böylesi bir amacı var. Değişikliğin iktidarı sürdürmeye yetip yetmeyeceğinden önce, içeriğe göz atalım.
15 maddelik değişikliği üç ana başlıkta özetlemek mümkün. Birincisi, değişiklikle beraber baraj yüzde 7’ye iniyor ama değişiklik ittifaka dahil olan partilere de yüzde 7’lik baraj şartı getiriyor. Böylece iktidar bir yandan oyu eriyen MHP’yi meclise sokmayı garantilemeye çalışırken, öte yandan da Saadet, Deva, Gelecek vb. diğer partilerin de ittifaka katılmalarının bir anlamını bırakmamış oluyor.
İkinci önemli yenilik doğrudan sandık seferberliğini hedef alıyor. Taslak, sandık kuruluna üye bildirme hakkı olan partilerin olurunu göstermeden başka bir kimseyi sandık grevlisi olarak göstermesini engelleyerek sandık görevliliğini zorlaştırıyor. Ek olarak bugün seçim kurulu başkanı bölgenin en kıdemli hâkimiyken, değişiklikle beraber başkan kura ile belirlenecek. Bu değişiklikle, AKP avukatlığından birinci sınıf hâkim konumuna yükseltilen kişiler seçim kurulu başkanı olabilecek.
Üçüncü önemli başlık muhtarlar üzerinden gelişiyor. Muhtar seçilen bir kişi ancak seçilme yeterliliğine sahip ise muhtar olabiliyor. Değilse de en çok oy alan ikinci-üçüncü kişiler muhtar olabiliyor.
İktidarın savunma pozisyonundaki görüntüsünü bu hamle ile tersine çevirmeye çalıştığını ve de başta seçme seçilme hakkı olmak üzere sandık güvenliği vb. hususlarına saldırıda bulunduğunu söyleyebiliriz.
Millet İttifakı (Mİ) bu saldırıların karşısında göstermelik dahi olsa bir adım atmadı, hükümetin kriz karşısında hırpalanıp düşmesini beklemeyi sürdürdü. Güvendiği şey de şu: Bu müdahale başkanlık seçimini etkilemez.
Yapılan değişiklikler gerçekten anlamsız mı? En nihayetinde bu soruyu güçler dengesi belirleyecek ancak Tek Adam rejiminin yapmaya çalıştığı şey sandık güvenliğini azaltmak ve Millet İttifakı’nın genişlemesini engellemek. Peki bu küçümsenecek bir husus mu?
Tasarı AKP’nin bir emniyet supabıdır. Olası bir başkanlık seçimi kaybında İBB modeli kullanılabilir. Nasıl ki İBB’de AKP’li belediye meclis üyeleri çoğunlukta olduğu için İBB’yi kilitleyebiliyorlarsa aynı deneyimi mecliste işletmek pekâlâ mümkün. Zira her ne kadar cumhurbaşkanının kararname yetkisi olsa da yasama yetkisi hâlâ mecliste ve yasa kararnameden üstün.
Millet İttifakı hepimize yapılan bu saldırı karşısında kurulmuş oyunun kurallarına uyarak bekliyor. Burjuva muhalefetin tek dileği güçlendirilmiş parlamenter sistemken içeriği muğlak bu sisteme nasıl geçileceği de ifade edilmiyor. Mecliste nitelikli çoğunluğu (yarısı değil, beşte üç) elde etme şansı bulunmayan Mİ’nin güçlendirilmiş parlamenter sistem hedefi mevcut değişiklik koşullarında çok da mümkün görünmüyor.
Baskıcı rejimin baskıcı kuralları çerçevesinde bir demokratik dönüşümün söz konusu olamayacağını bir kez daha görüyoruz. Tek Adam iktidara tüm varlığı ile sarılırken, Millet İttifakı da somutluktan bir hayli uzak, sendikaların, işçi emekçilerin, Kürt halkının adını bile anmadan bir değişiklik yapılabileceği yanılmasını yaratıyor.
Oysa çözüm var. Acil sorunlarımıza yanıtlar üretecek; emperyalizmden kopuş, tüm temel demokratik hakların garanti altına alınması ve işçi emekçiden yana bir anayasanın hazırlanması için seçim barajının olmadığı bir kurucu meclisi gündeme getirmek gerekiyor.
Görüldüğü üzere düzen partileri gerçekçi bir mücadelenin taraftarı olamıyor. O halde, patronlardan bağımsız bir emek cephesinin inşası bir kez daha acil bir ihtiyaç olarak karşımızda duruyor.
AKP-MHP ittifakı, bilindiği gibi, kendini Kürt düşmanlığı ve baskıcı uygulamaları yaygınlaştırma üzerine kurmuş durumda. Bu uygulamalar yalnızca örgütlü Kürt siyasetini değil, her türlü sivili, kadınları ve çocukları hedef alıyor. Özellikle iktidarın ömrünü uzatmak adına devreye soktuğu antidemokratik ve güvenlikçi uygulamalar nedeniyle temel hak ve özgürlükler hiçe sayılmakta. Bunlara itiraz eden örgütlü kesimler kriminalize edilerek, siyaset yapma hakkı işlevsiz hale getiriliyor.
“Olağan” güvenlik uygulamaları süregiden herhangi bir savaş veya çatışma durumu olmamasına rağmen sivillerin yaşamına mal oluyor. Geçtiğimiz günlerde, Urfa’da çobanlık yapan 16 yaşındaki Muharrem Aksem adlı çocuk, polislerin atış talimi yaptığı yerin yakınında hayatını kaybetti. Nasıl öldüğü, kim tarafından hedef aldığı bilinmiyor! Kuralsızlık ve keyfiyet yoksulların, Kürtlerin, kadınların, kısacası tüm ezilen kesimlerin yaşam hakkının önünde geliyor.
Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin açıkladığı raporda son 11 yılda sadece zırhlı araç çarpması sonucu 27 çocuk yaralanırken, 21 çocuğun da yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Bölgedeki zırhlı araç çarpmaları sonucu yaşanan ölümlere dair İHD Diyarbakır Şubesi, faillerin delillere rağmen korunduğunu belirterek cezasızlık politikasına dikkat çekiyor. Bir yıl arayla hem babasını hem de çocuğunu zırhlı araç çarpması sonucu kaybeden Ahmet Tektekin ise polisin sanki suç işlememiş gibi yargılandığını ifade ediyor. Bu ülkede yaşam hakkı için adalet pek çok kesim için rejime karşı temel mücadele alanlarından biri.
Tüm bu ayrımcı ve hukuksuz uygulamaları protesto eden, kadın cinayetlerine ve eşitsizliğe karşı sendikal mücadele veren kadın örgütlerinden ve sendikalardan kadınlar 8 Mart’a katıldıkları, İstanbul Sözleşmesi’ni savundukları için yargılanıyor. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında polis operasyonlarıyla aralarında siyasetçi ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin de bulunduğu 23 kadın gözaltına alındı ve bu operasyonların sonucunda 11 kadın tutuklandı. İktidar gözaltı ve tutuklamalar yoluyla muhalif kesimleri sindirmeyi hedeflediğinden bu politikayı sistematik olarak uyguluyor. Benzer şekilde, 2022 Newroz’u da bunun en büyük göstergelerinden biri oldu. Diyarbakır’da eyleme katılımın zorlaştırılması ve gözaltılara ek olarak, Newroz sonrasında aralarında 73 çocuğun da olduğu 333 kişi gözaltına alındı, gözaltına alınan çocuklar kötü muameleye maruz kaldı. İstanbul Newroz’unda ise 83 kişi gözaltına alındı.
Tüm bu haksızlıklara, Kürt siyasi hareketine dönük hukuksuz ve antidemokratik uygulamalara derhal son verilmelidir. Tutuklu kesimler serbest bırakılmalı; siyaset yapma önündeki engeller kaldırılmalıdır. Keyfiyet ve kuralsızlığın nedeni olan kesimler etkin bir biçimde yargılanmalı, insan haklarını ortadan kaldıran baskıcı uygulamalar durdurulmalıdır. Tüm bu hakların garantisi kitlelerin mücadelesidir. Tek Adam rejiminin gücünü yitirdiği, antidemokratik ve emek düşmanı politikalarını artırdığı süreçte Kürt halkının mücadelesinin bu ülkedeki işçi ve emekçilerin ekmek, barış, adalet ve demokrasi mücadelesi ile ortaklaşması elzemdir. Tüm bu mücadelelerin birlikteliği ve temel talepleri etrafında örülecek bir ittifak, Tek Adam rejimini hedef alacak yegâne unsur olacaktır.
Adana’nın Seyhan ilçesinde, Seyhan Belediyesi’ne bağlı İmar A.Ş’de çalışan işçiler, toplu iş sözleşmesi sürecinde önerilen sefalet ücreti dayatmasını kabul etmedikleri için 14 Şubat’ta teklifi reddettiklerini açıklamış ve ardından grev kararı almışlardı. Bunun üzerine işçiler CHP’li belediye yönetiminin baskı ve tehditleriyle karşılaştılar. Buna boyun eğmeyen işçiler ise belediye içinde farklı bölümlere sürgün edildiler.
Buna rağmen, daha yüksek bir ücret ve sosyal haklar için greve gitme kararlılığından vazgeçmeyen işçiler, bu sefer de sendika yönetimi eliyle teklife boyun eğdirilmeye çalışıldılar. İşçilerin örgütlü olduğu DİSK’e bağlı Genel-İş sendikası, alınan grev kararını hiçe sayarak maddelerde hiçbir değişiklik yapmadan Seyhan Belediyesi ile anlaşmaya gitti ve toplu iş sözleşmesini işçi temsilcilerinin haberi olmadan imzaladı. Geçtiğimiz yıl İstanbul Kadıköy ve Maltepe Belediyelerinde de işçilerin grevleri Genel-İş sendikasının işverenle yaptığı işbirliği ve işçilere yönelik dayatma ile sonuçlanmıştı.
İşçiler, şimdi Seyhan Belediyesi’nde yeniden maruz bırakıldıkları bu dayatmayı kabul etmiyor ve kararın geri alınması ve haklarının verilmesi için mücadele kararlılığını ortaya koyuyor.
İşçi demokrasisini işletmek ve işçi iradesinin tecelli etmesini sağlamak sendika olmanın temelidir. Grev işçilerin hakkı ve en önemli aracıdır! Seyhan Belediyesi işçilerinin haklı mücadelelerinin yanındayız.
Macaristan’da 3 Nisan 2022’de gerçekleşen genel seçimi Viktor Orban adeta tulum çıkararak kazandı. 12 yıldır ülkeyi yöneten Başbakan Orban bu zaferle üçte iki meclis çoğunluğunu da alarak bir dört yıl daha ülkeyi yönetme hakkı kazanmış oldu.
Orban’ın lideri olduğu Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) ve ortağı Hıristiyan Demokratik Halk Partisi’nin (KDNP) oluşturduğu koalisyon oyların yüzde 53’ünü alırken, 6’lı ittifakın oluşturduğu Macaristan İçin Birlik yüzde 35, bu ittifakı “içinde solcular var” diye terk eden aşırı sağcı Bizim Ülkemiz (MH) yüzde 6 oy aldı.
Uzun süreli baskıcı/otoriter bir iktidar koalisyonu karşısında bir 6’lı ittifak deneyimi olması nedeniyle 2023 seçimleri öncesi Türkiye’de de yakından izlenen Macaristan seçimleri gerçekten de önemli deneyim ve dersler içeriyor. Önümüzdeki dönem boyunca konuşulacağına da şüphe yok. Biz de buna katkı bağlamında ilk gözlemlerimizi paylaşalım.
Öncelikle söylenebilecek olan, iki Orban’ın yarıştığı ve yarışı orijinalinin kazandığı.
Niye böyle ifade ediyoruz? Çünkü Orban’ın karşısındaki aday “ben ondan çok daha muhafazakârım” diyen, kürtaj ve LGBTİ+ karşıtı, 7 çocuklu aile babası sağcı-muhafazakâr Marki-Zay idi. Yani 6’lı ittifak, Orban’a karşı başka bir potansiyel Orban çıkardı. Sonuç ortada. Orban’a karşı Orban taktiği tutmadı. Aslı varken taklidi tercih edilmedi. Meselenin şahıslarla değil sunulan programla ilgili olduğu bir kez daha kanıtlandı.
Bu açıdan “Orban kazandı, çünkü ekonomi iyi” şeklinde yapılan tespitler yetersiz. Kuşkusuz ekonomi her zaman çok önemlidir. Ama 2018’den 2022’ye Macaristan ekonomisinde Orban’ı yüzde 49’dan 53’e yükseltecek, muhalefeti ise yüzde 48’den 35’lere düşürecek bir olağanüstülük yok. 6’lı ittifaktan sol var diye kopan ve seçimlerde yüzde 6 oyla meclise giren aşırı sağcı parti de bu analizi değiştirmiyor.
Aksine ekonomik kriz, pandemi, yüksek enflasyon, Ukrayna’nın işgaliyle daha da artan/derinleşen gıda ve enerji sorunları söz konusu. Bu tabloya rağmen burjuva muhalefet dört yıl önceki 2018 oy oranını dahi koruyamadı. Sinerji sağlaması beklenen 6’lı ittifak tersine güç kaybına yol açtı. Niye?
İttifak anlayışı yanlış değildi. Politik içeriğe dokunmadan sadece ambalaj değişikliği ile sonuç beklemek yanlıştı. Nitekim 2019 yılında yapılan yerel seçimlerde 6’lı ittifak başta Budapeşte olmak üzere birçok şehri kazanmıştı. Şimdi zafer ilan eden Orban, o zaman büyük bir siyasi hezimet yaşamıştı. 6’lı ittifak Budapeşte belediye başkanlığını kazanan ve “Orban’ı yenen belediye başkanı” olarak İmamoğlu’na da benzetilen Gergely Karacsony’yi dahi tercih etmedi.
Dolayısıyla kitlelerin değişim istemediğini, “yığın!” olduğunu, ekonomiden ve Orban’dan çok memnun olduğunu söylemek birçok ayrıntının üstünden atlamak anlamına gelir. Kuşkusuz yerel seçim dinamikleri genel seçimlerden her zaman farklı. Örneğin 2019’da yerel seçimlere katılım oranı yüzde 48,5’ti. 2022 genel seçimlerine katılım oranı ise yüzde 69’a yaklaşmış. Ama 2,5 yıl önce yerel seçimlerde sonuç muhalefet lehine bir zaferken ve geçen sürede yaşananlar ortadayken, şimdi tablo tam tersi ise “yığın” deyip seçmeni suçlamadan önce 6’lı ittifakın seçenek diye sunduklarına da bakmak gerekir.
Diğer yandan Ukrayna’nın Rusya tarafından işgaliyle ortaya çıkan tablonun dünyada Putin gibi liderlere olan ilgiyi azaltacağı iddiasının Orban’ın zaferiyle geçersizleştiği yorumları da yapılmakta. Bu acele yorumlar bir gerçeklik haline gelir mi? Bunu zaman gösterecek. Ukrayna’nın işgaliyle ortaya çıkan bölge ve dünya durumu ve kitlelerde yarattığı kaygıların her seçimde mutlaka bir karşılığı olacaktır. Macaristan seçimlerine de etki yaptığı söylenmekte. Özellikle Aralık 2021 anketlerinde 6’lı ittifak yüzde 39’a 36’a önde görünürken sonraki aylarda anketlerde Orban’ın iki üç puan öne geçtiği ve bunda Ukrayna’nın işgalinin de etkili olduğu yorumları yapıldı. Özellikle kararsız görünen yüzde 20’nin seçimlerde büyük oranda Orban’a yeniden oy verdiği söylendi. Buradaki kritik unsur, Orban’ın karşısına neoliberal bir programla ve Orban benzeri nitelikte sağcı muhafazakâr bir adayla çıkılmış olduğu gerçeğini gözden kaçırmamak. Benzer nitelikte iki aday yarışıyorsa, fırtına da varsa, kuşkusuz bilinen ve tecrübeli görünen aday tercih edilecektir.
Toparlarsak. Ders şu: Aslı varken taklide gerek yok. Orban’a karşı Orban tutmadı, tutmaz! Tutmuş gibi göründüğünde de emekçiler için temelde bir şey değişmez, değişmedi. Üç gün sonra işçi ve emekçiler olarak aynı şeyleri konuşmaya başlarız, geçmişte çok yaptık. Dolayısıyla mesele 6’lı, 8’li ittifak değil. Mesele program.
Bu vesileyle program derken kastettiğimiz en basit haliyle şudur.
1) Sermayeden ve bürokrasiden bağımsız, antikapitalist ve antiemperyalist bir emek ittifakı.
2) Bir işçi-emekçi hükümeti hedefi.
3) Doğayla uyumlu, emekten yana bir bütçe, planlama, üretim ve bölüşüm.
4) Eşit, özgür, adil ve emekten yana bir düzen için yeni bir anayasa ve bunun için sıfır barajlı, eşit koşullu, engelsiz, yasaksız bir seçimle oluşturulacak bir kurucu meclis.
Kısaca alan el, veren el düzeni yerine insanın insana kulluk etmediği özgür ve eşit bir dünya!
24 Şubat’tan bu yana devam eden ve son günlerde başkent Kiev’in bombalanmasıyla sonuçları çok ağır bir hal alan Rus işgali, Ukrayna’da yaşanan insani krizi derinleştiriyor. Ülkesini terk etmek zorunda kalan Ukraynalıların sayısının 4 milyonu geçtiği ve bu rakamın kısa süre içinde 7-8 milyonu bulabileceği öngörülüyor. Otoyollarda uzun kuyruklar var, yüzlerce kişi sınıra giden trenlere binebilmek için istasyonda kalıyor, bazı mültecilerin günlerce yürüdükleri biliniyor. Ukraynalı mültecilerin temel hak ve özgürlüklerinin garanti altına alınması hayati önemde, bu yüzden Ukrayna’da yaşayan tüm milletlere sınırlar derhal açılmalı ve ırkçı faşist çetelerin saldırılarına, insan kaçakçılığına, cinsel suçlara karşı korunmaları için tüm önlemler acilen alınmalıdır.
Ukraynalı mülteciler, büyük ölçüde Polonya, Romanya, Slovakya, Macaristan ve Moldova gibi komşu ülkelere gidiyor. Konu mülteciler olunca başta Avrupa Birliği olmak üzere tüm ülkelerin iktidarlarının çıkarcı yüzü açığa çıkıyor ve mülteciler bir pazarlık kozu haline getiriliyor. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en hızlı büyüyen mülteci sorununun varlığına rağmen İngiltere İçişleri Bakanlığının İngiltere’ye sığınmak isteyen Ukraynalılardan sadece 50’sine vize verdiği ortaya çıktı. Öte yandan Ukrayna vatandaşlarına sınırlarını açtığını söyleyen Polonya, yıllardır Ukrayna’da yaşayan Tacikistan, Özbekistan ve Kırgızistan gibi eski Sovyet ülkelerinin vatandaşlarını kabul etmiyor.
Türkiye’de ise Ukraynalı sayısının mart ayı itibarıyla 20 bini aştığı söyleniyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Ukraynalıların başımızın üzerinde yerleri var. Misafirperverliğimizi en üst seviyede gösteriyoruz. Sarı saçlı, mavi gözlü, yeşil gözlü; ırklara yönelik bir ayrım yapmayız. Müslümanız…” ifadelerini kullandı. Bugüne kadar Türkiye’de Suriyeli mültecilere dönük yaygınlaşan düşmanlığın temel sorumlusu olan AKP hükümetinin bu konudaki gerçek tutumunun nasıl olduğunu gazetemizde çok defa dile getirmiştik. Mültecilerin yasal statüleri tanınmadan, eğitim, çalışma gibi temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınmadan misafirperverlik görüntüsü altında yapılan her şey aslında bir yalana tekabül ediyor. Nitekim Antalya’da bir savaş fırsatçılığının yaşandığı; bazı ev sahiplerinin Rus ya da Ukraynalı kiracı bulmak için yerli kiracıları evlerden çıkarmaya çalıştığı ve kiraların 16 bin TL ortalamasına ulaştığı görülüyor.
Sonuç olarak, işçi ve emekçiler olarak hem AB ülkelerinin hem de AKP iktidarının söz konusu mülteciler olunca uygulamakta olduğu ikiyüzlü ve çıkarcı politikalarının yarattığı imaja kanmamamız gerekiyor. Hükümetler sözde insan hakları savunucusuymuş gibi bir görüntü yaratmaya çalışırken, gerçekte Rusya’yla olan anlık çıkarlarına göre yeni hamleler icat ediyorlar. Suriyeli mülteciler Türkiye-AB arası pazarlık kozu olarak kullanılıp defalarca sınıra gönderildiler ve binlerce Suriyeli Avrupa’ya girmeye çalışırken hayatını kaybetti. Çok değil iki ay önce Türkiye-İran sınırında donarak hayatını kaybeden Afgan mülteci kadını ve Van Özalp’a yürüyerek gelebilmelerine rağmen yeniden İran’a iade edilen iki çocuğu hatırlayalım.
Bu konu biz işçi ve emekçileri neden yakından ilgilendiriyor? Çünkü mülteciler aynı zamanda patronlar için kölece çalışma koşullarını kabul ettirebilecekleri yeni bir işgücü kaynağı sağlıyor. Irkçı kışkırtmalar üzerinden biz emekçilerin arasında suni bir bölünme yaratılıyor. Biz emekçiler; işgallere, diktatörlük rejimlerine, göçmenleri ucuz emek gücü kaynağı olarak gören patronlara, Türkiye’yi sınır bekçisi haline getiren AB’ye, AKP’nin ikiyüzlü ve pragmatik göçmen politikasına karşı ses çıkarmalı, sınıf örgütlerimizi işçi sınıfının bir parçası olan göçmenleri kapsayacak politikalar geliştirmeli konusunda zorlamalıyız.
Savaş ve çocuk! İkisi yan yana geldiğinde çok da güzel şeyleri çağrıştırmıyor. Şüphesiz savaştan en çok etkilenen ve mağdur olan grupların başında çocuklar geliyor. Savaş açıkça en yakıcı etkilerini çocuklar üzerinde gösteriyor. Daha önce Suriye savaşında gördüklerimizi şimdi Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgalinde görüyoruz. Çocuklar savaşın gölgesinde silah seslerine, bombalamalara, patlamalara ve ölümlere tanıklık ediyorlar. Bir savaş suçu olmasına rağmen Rusya tarafından çocuk hastaneleri bombalanmakta. Çocuklar metrolara sığınmak zorunda bırakılmakta. Çocuklar için savaş; ölüm, sakat kalma, çocuk asker olarak kullanılma ya da yerinden edilme anlamına gelmektedir. UNICEF,Save the Children gibi çocuklar üzerine çalışmalar yürüten uluslararası mekanizmalara göre, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgalinde bugüne kadar (26 Mart) 78 çocuk yaşamını yitirdi, 105 çocuk yaralandı. 3,5 milyona yakın insan yerini terk ederek komşu sınır ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Yine UNICEF raporlarına göre yerini terk edenlerin 1 milyonunu çocuklar oluşturmaktadır. Bunların birçoğu Polonya, Romanya, Macaristan, Slovakya ve Moldova’ya sığınmıştır. Yerini terk edenlerin çoğunluğunu ise kadınlar ve çocuklar oluşturmaktadır. Göç yollarında kız çocuklarının birçoğu ya kaçırılmakta ya da cinsel şiddete uğramaktadır. Bu çocukları şiddet, istismar ve sömürü riski beklemektedir. Save the Children’ın açıklamalarında çocukların bir kısmının aile desteği olmadan ülkelerini kendi başlarına terk ettikleri belirtilmektedir. Çocukların çoğu 14 yaşın altında ve psikolojik sıkıntı yaşamaktadır.
Rakamların dili
Rakamların dilini konuşmak ne kadar sıkıcı olsa da çocukların birçoğu savaş yüzünden okulu terk etmek zorunda kalıyor, hayatta kalabilmek için başka ülkelere göç etmek zorunda bırakılıyor. Geldikleri ülkelerin yeterli çocuk koruma politikaları yoksa bu çocukları şiddet, istismar, nefret söylemi, ucuz işgücü ve yoksulluk gibi durumlar beklemekte. Bu durum Türkiye gibi bir ülkede kendini daha da çok hissettirmektedir.
Şimdi çok yeni olduğu için bütün gözler Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgaline çevrilmiş durumda. Ancak daha önce Suriye’de yaşanan savaştan dolayı da çocuklar aynı durumu yaşamak zorunda kaldılar. Bu savaşın en mağduru yine çocuklardı. Save the Children’ın yaptığı açıklamaya göre, Suriye genelinde oğlan ve kız çocukların güvenli olmayan kamplarda korkunç koşullar altında yaşadığı belirtilmektedir. Bu çocukların birçoğu yeterli beslenemedikleri için belli hastalıklar yaşamaktadır. 2021 yılında Suriye’nin kuzeybatısındaki 15 okula çeşitli saldırılar düzenlenmiştir. Birleşmiş Milletler’in verilerine göre, geçen yıl en az 2,4 milyon Suriyeli çocuk okula gitmemiştir. Toplam 6,5 milyon oğlan ve kız çocuğun insani yardıma ihtiyacı vardır.
Afganistan, Yemen, Irak, Somali…
Save the Children’ın “Çocuklara Karşı Savaş” raporunda, 2020 yılında 337 milyona yakın çocuğun silahlı grupların ve çocukları askere alan hükümet güçlerinin kontrolü altındaki bölgelerde bulunduğu açıklanmaktadır. Bu çocukların yaklaşık 200 milyonunun dünyanın en ölümcül savaş bölgelerinde yaşadığı ve bu sayının bir önceki yıla göre yüzde 20 arttığı belirtilmektedir. Rapora göre dünyada her altı çocuktan biri savaş ve çatışma bölgesinde yaşamaktadır. Bu çocuklar askere alınma, yaralanma ve öldürülme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Afganistan, Kongo, Irak, Yemen, Mali, Nijerya, Somali, Güney Sudan, Suriye ve Orta Afrika Cumhuriyeti, rapora göre çocuklar için en tehlikeli 10 ülke arasında yer almaktadır.
Çatışma ve savaş bölgelerinde çocuk olmak cidden çok zor bir durum. Bu bölgelerde çocuklar şiddetin ortasında güvenli ortamlarda yaşayamamaktalar. Savaş çocuklar için yeterli beslenememe, sağlık hakkından mahrum bırakılma, okul terki, yerinden edilme ve travma sonrası stres bozukluğu demektir. Bugün çocuklar için en temel hak yaşama hakkıdır. Çocukların savaşa tanıklık etmedikleri bir dünya kurmamız gerekiyor. Şiddetin ve savaşın sorumlusu dünya kapitalizmini ortadan kaldırarak çocukların güvenli ortamlarda özgürce yaşamalarını sağlamalıyız.
Son günlerde Ocak 2022 başında belirlenmiş olan 4.253 liralık asgari ücretin yıl ortasında yeniden gözden geçirilebileceğine ilişkin tartışmalar, daha doğrusu söylentiler yayılmaya başladı.
Bazı AKP’li yetkililerin sırf umut tacirliği yapmak için ortaya attıkları “asgari ücrette düzeltme yapılabilir” demeçlerini, Çalışma Bakanı Vedat Bilgin “Bu günlerde yeniden asgari ücret tartışmalarını anlamlı bulmuyorum” diyerek yanıtladı. Bakana göre işçilerin ücretleri bu yılın başında zaten düzeltilmiş ve “mevzuata göre” asgari ücret ancak aralık ayında tekrar görüşülebilirmiş.
Tayyip Erdoğan da araya girip. “Haziran ayında tekrar bir bakarız” diyerek işçileri umutla beklemeye davet etti. Ona göre hem de “Veren el, alan elden daha hayırlı” imiş. Bütün değerleri üreten işçilerin ücretleri sanki onlara verilen sadaka… Patronların ve onların hükümetinin anlayışı işte bu.
Resmi rakamlara göre yüzde 50’yi aşan enflasyon oranları karşısında yeni asgari ücret zaten geçtiğimiz şubat ayında eridi gitti. Aslında gerçek enflasyon bunun en az iki katı. Her işçi ailesi bunu kendi mutfağında hissediyor. Buna rağmen işçiler kuru vaatlerle yatıştırılmaya çalışılıyor, umutla beklemeye mahkûm ediliyor.
Patronların ve hükümetin bu tavrı anlaşılabilir, ama kendini Türkiye’nin en büyük işçi örgütü olarak gören Türk-İş sendikasının başkanının açıklamaları tam bir skandal. Genel Başkan Ergün Atalay, “Biz asgari ücreti haziran ayında hiç görüşmedik. Bunun günü aralık ayı. Aralık ayında taraflar toplanır. Biz konuyu müzakere ederiz. Aradan 4-5 gün geçti. Herkes konuşuyor. Bu işin resmi muhatabı Bakanlık, Türk-İş ve TİSK,” diyerek konuyu kapatmak istedi.
DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu “Biz asgari ücretin, yaşanan enflasyonun neden olduğu kaybının derhal giderilmesini istiyoruz. Bunun önünde yasal hiçbir engel yok. Asgari Ücret Tespit Komisyonu, Çalışma Bakanlığı çağrısıyla toplanmalı. Tüm ücretlere asgari ücret oranında zam yapılmalı. En düşük emekli aylığı da asgari ücret oranına yükseltilmeli,” açıklamasıyla topu bir anlamda Çalışma Bakanlığına attı.
Oysa ocak ayının sonlarından beri işçiler yaygın biçimde ücretleri için mücadele ediyorlar. Asgari ücretin değil yoksulluk sınırı, açlık sınırının bile altında kaldığı bir dönemde sendikalar bu soruna ciddi bir biçimde el atmadılar. Bu mücadeleleri birleştirip genel bir sınıf seferberliğine dönüştürecekleri yerde, birbirinden bağımsız ve lokal olarak kalmalarına göz yumdular. Şimdi de “bu iş aralık ayında görüşülür” veya “bakalım Çalışma Bakanlığı ne yapacak” tavrıyla işçilerin hayati sorununu geçiştiriyorlar.
Oysa sürekli söylüyoruz: Sadece asgari ücret değil, tüm ücretler her üç ayda bir enflasyon oranında otomatik olarak artırılmalı. Burada iki şey önemli: Bu artış Çalışma Bakanlığının veya asgari ücret tespit komisyonunun iradesine bırakılamaz. Mutlaka yasal bir zorunluluk haline getirilmeli.
İkincisi, enflasyon oranı TÜİK gibi yalancı kurumlarca değil, sendikalar ve bağımsız emek kuruluşları tarafından tespit edilmeli ve ücret artışlarında o oran esas alınmalı.
Sendikaların bürokratik yönetimlerinin ücretler konusundaki mücadeleleri geçiştirme politikalarına karşı da mücadele etmek zorundayız. Hem sendikaya bizzat sahip çıkarak hem de onun yetmediği ve bulunmadığı yerde kendi komitelerimizi kurarak. Ücret sorunu, onu sadaka gibi görenlerin eline bırakılamayacak kadar önemlidir. Ancak örgütlü ve birleşik bir seferberlik ücretlerde iyileşme sağlayabilir.
Newroz bu yıl da büyük bir coşkuyla kutlandı. Yüz binler yine meydanları doldurdu. Barış en büyük talep ve umut olmaya devam ediyor. Siyasi tutsakların salıverilmesi, özellikle Aysel Tuğluk gibi hasta mahpusların bir an önce bırakılması en acil talep durumunda. Kuşkusuz mesele kişiye özel uygulama değil. Bir bütün olarak siyasi demokrasinin işlerlik kazanması gerekiyor. Bunun için Kürt sorununun çözümü elzem.
Nasıl olacak? Tabii ki çözüm, sorunun nedenlerini ortadan kaldırmakla mümkün. Muhataplarını değil. Sorunu büyütmek isteyen susturmaya, çözmek isteyen konuşmaya imkân verir. Zindanlar boşalmalı. Seçilmişler görevlerine iade edilmeli. Anadili bilinmeyen dil olmamalı. Özgür, eşit, adil ve ortak bir yaşam için yeni bir anayasa hazırlanmalı. Kaderini tayin temel olmalı. Yeni bir anayasa için barajsız, engelsiz, yasaksız bir seçimle bir Kurucu Meclis oluşturulmalı. Kilit değil, anahtar olunmalı.
Neden? Çünkü kaynakları, canları, emekleri, huzuru, geleceği yutan Kürt sorunu Türkiye’ye iyi gelmiyor. Türkiye’yi hasta ediyor. Zehirliyor. Pahalılık dendiğinde Kürt sorunu gerekçe oluyor. İfade özgürlüğü dendiğinde Kürt sorunu gerekçe oluyor. Yasaklar dendiğinde Kürt sorunu gerekçe oluyor. Kayyum düzeninin bahanesi yine Kürt sorunu oluyor. Sınırsızca harcamanın, hesap vermemenin, kısıtlamaların, baskının, şiddetin bahanesi hep Kürt sorunu oluyor. Ekmek küçük. Özgürlük sınırlı. Gelecek belirsiz. Bahanesi hep Kürt sorunu oluyor.
Biliyoruz ki siyasi varlığını bu sorun üzerine inşa etmiş, adeta Türkiye’yi rehin almış bir avuç gereksiz dışında kimsenin bu sorunla yaşamaya ihtiyacı yok. Türkiye çözemediği Kürt sorununun parçası oldu. Bu soruna rehin kaldı.
Oysa Türkiye bu sorunu çözerek onlarca yıl ileriye sıçrayabilir. Sayısız yükten kurtulabilir. Sadece geçmişiyle yüzleşmek ve barışmakla kalmaz, aynı zamanda çocuklarının, gençlerinin geleceğini de kurtarır. Bütün ömrü bu sorunla geçmiş, bu sorunun çilesini çekmiş milyonların huzur bulması sağlanır. Yıllardır yol gözleyip çile çeken anaların gözlerinin arkada kalmamasına imkân verir. Kendiyle barışır Türkiye. Açık ki Kürt sorununu çözmek Türkiye’ye gerçekten çok iyi gelir!
Bu yüzden Newroz’u geride bırakmış ve 1 Mayıs’a giderken işçi sınıfının, emekçi yoksul halkların, tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin birlik, dayanışma ve mücadelesini ortaklaştırmak her zamankinden daha fazla gerekli ve değerli görünüyor. Ekmek ve barış. Adalet ve özgürlük. Eşitlik ve işçi demokrasisi yan yana, omuz omuza olabilmeli. Bunun yolu kuşkusuz sınıf mücadelesinden geçiyor. Yaşasın işçilerin birliği, halkların özgürlüğü! Yaşasın Newroz! Yaşasın 1 Mayıs!
Erdogan ha seguido diciendo que “entraremos en un período en el que cada nuevo mes será mejor que el anterior” cada vez que hizo una declaración sobre el estado de nuestra economía en los últimos tiempos. El verdadero dueño de estas repetidas palabras como un disco rayado durante los últimos 2 años fue el ministro Berat Albayrak, conocido como el ministro del novio (porque él es el yerno de Erdogan). Después de insistir en que “cada próximo mes será mejor que el anterior” repetidas veces, Albayrak terminó diciendo “que Dios nos ayude” y desapareció de la faz de la tierra (después de renunciar de su puesto de trabajo como ministro de Hacienda y Finanzas en noviembre de 2020, Albayrak desapareció abruptamente de vida publica). Si bien este tipo de “optimismo desesperado” prevalece para Erdogan y su círculo inmediato, la destrucción económica que hemos sido atravesando se está volviendo “cada mes más profunda al mes anterior” para nosotrxs, lxs trabajadorxs.
Aunque la administración de Erdogan trata de señalar a las “fuerzas externas” como la causa de la destrucción económica mientras que ofrece promesas económicas como si fuera un líder de la oposición, se está convirtiendo en la opinión común de lxs trabajadorxs que el gobierno del AKP de los últimos 20 años es el responsable de la profunda situación de miseria en la cual ahora vivimos y que el odio hacia el régimen de Erdogan se está extendiendo. Mientras Erdogan trata de jactarse del crecimiento económico del 11 por ciento, el costo de vida, los salarios de miseria, el creciente desempleo y las facturas impagas son las principales preocupaciones de gran proporción de la sociedad debido a las políticas anti-obreras de su gobierno.
Las políticas económicas del régimen de Erdogan también han convertido la economía del país en una de las economías más frágiles del mundo. El hecho de que Turquía sea el tercer país más afectado, después de Rusia y Ucrania, por la invasión rusa de Ucrania es un claro ejemplo de esta situación. Con el inicio de la invasión, TL se convirtió en la moneda que perdió más valor después del rublo ruso. Las reservas del Banco Central de $ 128 mil millones se gastaron durante el mandato del ministro novio en nombre de la política monetaria de “bajo interés”. En línea con esta misma política de quiebra y para compensar sus consecuencias, hoy en día se están gastando nuevamente miles de millones de dólares más de las reservas para proteger el valor de la TL, aunque sea temporalmente. Además, el costo del sistema recién implementado de “cuentas de depósitos en liras turcas protegidas frente a las fluctuaciones de la moneda extranjera” para el Tesoro ya ha alcanzado los 23 mil millones de TL (23 mil billones en moneda antigua).
Las políticas económicas fallidas no sólo se reflejan en nuestras vidas como una profunda miseria; también hacen que el país se vuelva más dependiente y frágil frente al imperialismo y a las potencias regionales. La administración de Erdogan, que nominalmente ha desafiado a la administración de Israel y de los Emiratos Árabes Unidos (EAU) durante años, ahora está de rodillas ante estos dos países con la esperanza de recibir alguna ayuda económica. Después de desplegar la alfombra roja (en realidad, turquesa) para el príncipe de los Emiratos Árabes Unidos, Mohammed bin Zayed, a quien el régimen de Erdogan acusó una vez de ser el autor del intento de golpe de estado del 15 de julio de 2016, Erdogan visitó personalmente los Emiratos Árabes Unidos y firmó acuerdos cuyos contenidos permanecieron inciertos y opacos. De manera similar, el presidente israelí Herzog fue invitado a Turquía. La indicación más clara de la bancarrota en la política exterior salió a la luz con la invasión rusa de Ucrania. La administración de Erdogan, que siguió una política exterior aventurera, expansionista y peligrosa durante años, se ha vuelto renuente incluso a llamar la invasión rusa de Ucraina “una invasión” debido a su profunda dependencia tanto de Rusia como de las potencias occidentales al mismo tiempo. Al definir la agresión y la ocupación de Ucrania por parte de Rusia como una “crisis,” Erdogan no pudo ir más allá de hacer ofertas de mediación que a nadie realmente le importaron.
Mientras ocurrían estos acontecimientos, la Alianza Nacional, junto con los partidos en su círculo actual, anunciaron su programa conjunto sobre el “sistema parlamentario reforzado.” Este programa, que no menciona palabras como “trabajador,” “sindicato,” “Convención de Estambul” o “pueblo kurdo” ni una sola vez, demuestra que la “Alianza de los 6” seguirá predicando a las masas abandonadas a profunda miseria y opresión que esperen las elecciones pacientemente. Ante esto, miles de trabajadorxs de decenas de lugares de trabajo se han convertido en lxs pionerxs de una nueva ola de lucha contra los diminutos aumentos salariales, los despidos y las actitudes antisindicales. Lxs aldeanxs se han levantado contra la destrucción ambiental; las mujeres están tomando las calles contra los feminicidios y la doble explotación… Todos estos movimientos demuestran que la salida del régimen unipersonal de Erdogan solo puede darse con la movilización de las masas, y no esperando las elecciones. La principal tarea de las organizaciones socialistas y obreras sigue siendo la construcción de una alianza obrera que haga permanente la salida de este orden de opresión y explotación.
Erdogan has kept saying that “we will enter a period in which each new month is better than the previous one” every time he made a statement regarding the state of our economy in recent times. The real owner of these words repeated like a broken record for the past 2 years, was Minister Berat Albayrak, known as the groom minister (since he is Erdogan’s son-in-law). After insisting that “every next month will be better than the previous one,” Albayrak once added, “May God help us” and disappeared from the face of earth (after he resigned as treasury and finance minister in November 2020, he abruptly disappeared from public life). While this kind of “desperate optimism” prevails for Erdogan and his immediate circle, the economic destruction we have been experiencing is getting “deeper each month than it was during the previous one” for us, the workers.
Although the Erdogan administration tries to indicate the “external forces” as the cause of the economic destruction while offering economic promises like he was an opposition leader, it is becoming the common view of the working people that the 20-year-long AKP rule is the responsible for the deep misery we are now living in, and that the hatred towards the Erdogan regime is spreading. While Erdogan is trying to boast about the 11 percent economic growth, the cost of living, the misery wages, the growing unemployment, and the unpaid bills are the main concern of large segments of society because of his government’s anti-worker policies.
The economic policies of the Erdogan regime have also made the country’s economy one of the most fragile economies in the world. The fact that Turkey is the third most affected country, after Russia and Ukraine, by Russia’s invasion of Ukraine is a clear example of this situation. With the onset of the invasion, TL became the currency that lost the most value after the Russian ruble. The $128 billion Central Bank reserves had been spent during the groom minister’s term in the name of the “low interest” policy. In line with this same bankrupt policy and to offset its consequences, billions of more dollars from the reserves are being spent again nowadays to protect the value of the TL, albeit temporarily. Moreover, the cost of the recently implemented “exchange rate-protected deposit account” system to the Treasury has already reached 23 billion TL (23 quadrillion in old currency).
The bankrupt economic policies are not only reflected in our lives as a deep misery; they also cause the country to become more dependent and fragile in the face of imperialism and the regional powers. The Erdogan administration, which has nominally challenged the administration of Israel and of the United Arab Emirates (UAE) for years, is now on its knees before these two countries in the name of receiving some economic aid. After rolling out the red (in reality, turquoise) carpet for the UAE prince, Mohammed bin Zayed, whom the Erdogan regime once accused of being the perpetrator of the July 15 coup d’état attempt, Erdoğan personally visited the UAE and signed agreements whose content remained uncertain and opaque. Similarly, Israeli President Herzog was invited to Turkey. The clearest indication of bankruptcy in foreign policy came to light with Russia’s invasion of Ukraine. The Erdogan administration, which pursued an adventurous, expansionist and dangerous foreign policy for years, has become reluctant to even call the invasion of Russia an invasion due to its deep dependence on both Russia and Western powers at once. Defining Russia’s aggression and occupation of Ukraine as a “crisis,” Erdogan could not go beyond making mediation offers that nobody really cared about.
While these developments were taking place, the National Alliance, along with the parties in its current circle, announced their joint program regarding the “reinforced parliamentary system.” This program, which does not mention the words such as “worker,” “union,” “Istanbul Convention,” or “Kurdish people” even once, demonstrates that the “Alliance of 6” will keep preaching to the masses who are abandoned to deep misery and oppression to patiently wait for the elections. In the face of this, thousands of workers from dozens of workplaces have become the pioneers of a new wave of struggle against piecemeal wage increases, layoffs, and anti-union attitudes. Villagers have been standing up against environmental destruction; women are taking the streets against femicides and double exploitation… All these movements show that the exit from Erdogan’s one-man regime can only happen with the mobilization of the masses, and not by waiting for the elections. The main task of the socialists and labor organizations continues to be the construction of a labor alliance that can make the exit from this order of oppression and exploitation permanent.
İstanbul’da Newroz Halkların Demokratik Kongresi (HDK) öncülüğünde ‘Dem dema serkeftinêye’ (Şimdi kazanma zamanı) sloganıyla her türlü baskı ve engellemeye rağmen coşkuyla kutlandı. Kutlamaya HDP başta olmak üzere çeşitli siyasi partiler, kitle örgütleri ve on binlerce kişi katıldı. Oldukça kitlesel olan kutlamaya polis ve güvenlik güçlerinin baskıcı uygulamaları damgasını vurdu. Herhangi bir gerekçe sunulmaksızın flamalara, dövizlere ve pankartlara el konuldu. Bazı kadınlar kıyafetleri nedeniyle alana alınmadı, renklerinden dolayı bazı aksesuarlara, bozuk para, çakmak gibi eşyalara izin verilmedi. Alandaki bariyerlerin artırılması, giriş ve çıkışların daraltılması nedeniyle onlarca kişi alan çıkışında sıkıştı, izdiham oluşmasına zemin yaratacak bir ortam yaratıldı. Yine miting çıkışındaki kitle abluka altına alınarak göz altı yapılmaya çalışıldı. Bununla birlikte, Gazeteci Hayri Tunç’un da dahil olduğu en az 81 kişi Newroz alanında gözaltına alındı.
Yapılan konuşmalarda Ukrayna savaşı, ekonomik kriz, siyasi tecrit ve barış vurgusu ön plandaydı. Mithat Sancar “Savaş politikalarını durduracağız, şimdi kazanma zamanıdır” teması ile yaptığı konuşmada 2013 Newroz deklarasyonuna atıfta bulunarak Dolmabahçe programının arkasında olduklarını, Kürt sorununda demokratik çözüme ihtiyaç olduğunu belirtti. Seçimlere ilişkin de Üçüncü İttifakı ön plana çıkararak, bir seçim ittifakından ziyade demokratik cumhuriyeti inşa edecek uzun süreli bir birlikteliğe ihtiyaç olduğundan söz etti. Kürt siyasi hareketi bugüne değin müzakerelerin her türlüsünü denedi. Kitlelerin mücadelesi ise gücü ve kararlığından bir şey kaybetmedi. Ancak düzen içi uzlaşma politikalarıyla gelinen noktada Kürt halkının kalıcı ve güvenilir bir barışa ulaşabilmesi açısından bir arpa boyu yol kat edilemedi. Bugün hâlâ Dolmabahçe mutabakatına atıfta bulunulması, çözüm için işçi sınıfı ile ittifakı değil burjuva düzen ile yürütülecek bir sürece işaret etmektedir.
Kürt halkının tüm hak ve özgürlük taleplerini dile getirebilecekleri bir siyasal demokrasiye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Kürt halkının kaderini tayin hakkı da dahil olmak üzere temel demokratik haklarının tanınabilmesi için Tek Adam rejiminden kopulmalıdır. Ne rejimi temsil eden AKP-MHP ittifakı, ne de bu rejimi restore edip kendi etrafında güçlendirmek isteyen 6’lı ittifak bu hakları tanıyabilir. Demokratik taleplerle alanları dolduran Kürt halkının seferberliği adil ve onurlu bir barışın, özgürlüğün ve siyasal demokrasinin tek garantisidir. Halkların özgür olduğu bir düzen Tek Adam rejiminden gerçek bir kopuşu sağlayacak, burjuva düzen ittifaklarından bağımsız bir siyasi hattın inşa edilmesi ile mümkün. Çözüm Kürt halkı ve işçi-emekçilerin birliğinden geçmektedir.
Bu çerçevede, “halkların özgürlüğü, emekçilerin birliği” şiarını yükselten İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) alana “Tek Adam rejimine son! Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis!” pankartıyla katıldı. İDP korteji “Siyasi tutsaklara özgürlük!”, “HDP’ye yönelik baskılara son!”, “Kayyumlara hayır! Kürt halkının iradesine dokunma!”, “Sınır ötesi operasyonlara ve ilhaka son! Savaşa değil halka bütçe!”, “Kürtçe yasaklanamaz! Anadilinde eğitim haktır!” ve “Kürt halkına kaderini tayin hakkı!” Türk ve Kürt işçi sınıfının birliği!” sloganlarını yükseltti.
Alan girişinde polis İDP’nin “Tek Adam rejimine son!” yazılı pankartıyla “Siyasi tutsaklara özgürlük!” ve “Sınır ötesi operasyonlara ve ilhaka son!” dövizlerinin alana girişini keyfi biçimde engellemeye çabaladı. İdarenin keyfi antidemokratik uygulamalarını kınıyor ve gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.
Krom Evye işçisinin zaferi18 Şubat günü Esenyurt’ta bulunan Krom Evye fabrikasında çalışan beş işçi, patronun küçülmeye gidileceği bahanesiyle, ama gerçekte fabrikadaki sendikal faaliyetler nedeniyle işten çıkarılmışlardı. Birleşik Metal-İş’te örgütlenen bu işçiler işyeri önünde çadır kurarak eyleme geçmişler ve bu mücadelelerini bir ay boyunca sürdürmüşlerdi.
Sonuçta kazanan direnen işçiler oldu. Sendika yetkililerinin işverenle yaptıkları görüşmeler sonucunda, işveren 17 Mart günü işten çıkarılan tüm sendika üyelerin herhangi bir hak kaybına uğramadan tekrar işbaşı yapmalarını kabul etti. Önümüzdeki günlerde işyerinde TİS görüşmeleri de başlayacak. Metal Gazete olarak Krom Evye’deki mücadeleci işçi kardeşlerimizin bu zaferini kutluyoruz.
Doğduğun ev kaderindir derler ya işte aynen öyle, hayata hangi pencereden bakacağını işte o çatı belirliyor (şimdi diyeceksiniz bizim falanca da çok kötü şartlarda doğdu ama şimdi şu durumda, ben genel için konuşuyorum, yoksa istisna kaideyi bozmaz demişler.) Doktoru, öğretmeni, marangozu, işçisi, çevremizde gördüğümüz bütün meslek gruplarının temelini oluşturuyor. Kokladığımız o hava sayesinde herkes çok paralı meslek gruplarında çalışmıyor ama “ESPRİ, ANLAYIŞ ve TAHAMMÜL”den oluşan yaşam standartlarımız çocukluğumuzdan bugüne uzay mekiği modülü gibi her geçen gün bir şeylerimizi, daha doğrusu hayata olan bağlarımızı kaybetmemize neden oluyor. Şöyle arkanıza yaslanıp düşünün bakalım, gerçekten aklınızdan geçiyor mu “Nerede o eski günler” cümlesi? Mesela yarına umutla bakabiliyor musunuz? Yoksa eskiden ne güzeldi diye kendinizi teskin ediyor musunuz? Eskiden soba, gaz lambası çevresinde sıkıcı sıkıcı oturuyorduk (şaka şaka). Oysaki şimdi her şeye ulaşmak çok kolay, tek tuşla gerçekleştiremeyeceğimiz konular belki de bir elin parmaklarını geçmiyor. Asıl konu istediğimiz maddelere ulaşmak değil, asıl konu iç huzur ve maalesef ki o huzur da KDV gibi “İÇİNDE”. Çevremizde gülen yüzler (gerçekten gülen yüzler) nadir bulunur oldu, kategoriye veya sınıflandırmaya gerek var mı ki? Hemen herkesi etkisi altına alan bir tepkimeden bahsediyorum. Kıt kanaat geçinme derdi bizlere ders olur diye düşünüyorum; çünkü artık ekmek aslanın ağzında değil! Ekmeğini alan aslanın ta kendisi oluyor. Her dakika indirim kovalayan canavarlara dönüştük ve öyle ki dün çok pahalı dediğimiz fiyatlara 3 kuruş indirim geldi diye ikişer ikişer alır hale geldik. Bu kuruşluk indirim mizah anlayışımızı belirliyor ve “espri” anlayışımızda çığır açarak ortaçağ şövalyesi gibi davranıyoruz. Aslında bir günümüzü kameraya çeksek çok ağır komedi-dram çıkar. Yüzümüzün sürekli güldüğü mikro ve makro esprilerin havada uçuştuğu kısım komedi dalında Oscar’a adayken, tahammül sınırlarımızın duvarlarının yıkıldığı ve anlayışımızın bozulduğunu da görünce altında ezilip gidiyoruz.
Ekonomik buhran bu üç yapıtaşımızın kimyası ile oynayınca aklıma geçen sabah gördüğüm bir olay geldi. Malumunuz elektrik ve benzine gelen zamlardan sonra herkes kendisine daha bir çekidüzen vermeye başladı. Sabah işe varmama birkaç dakikalık mesafe kalmışken bir taksici dikkatimi çekti! Durağın önünde aracının içinde iki büklüm şekilde uyukluyor, fakat araba çalışır halde değil, belki de benzine o kadar zam gelmiş olmasa çalışır şekildeki arabada sıcak sıcak uyuyacak ya da elektrik zammı fahiş olmasa belki de durağın içinde ışığı açıp, daha rahat ve daha sıcak bir şekilde uyuyacak. Para birimimizin itibarının düştüğünü sağır sultan bile duydu. Artan zamlar, alım gücündeki düşüş, refah düzeyimize göre değişkenlik gösteren ruh halimiz karşısında yan yana, her şeye rağmen daha anlayışlı, birbirini daha çok seven, tahammülde sınır tanımayan, içten ve samimi, gülen insanlardık. Eskisi gibi olabiliriz, ama bugün ama yarın bizler küllerinden doğan işçiyiz, aile ferdiyiz ve en önemlisi insanız. Sizlere, bizi bir kaba koymaya çalışanlara tekrardan öğretircesine insanız biz “İNSAN”.
Sorunun işyerinde yaşadığım olumsuzlukları dile getirmenin ötesine çoktan ulaştığını düşünüyorum. Galiba gün geçtikçe en büyük mücadele, ümitlerimizi diri tutmaya çalışmak oldu. Mevcut sistem yaşamın her alanına kurduğu baskıyla mücadelemizi sokaklardan, alanlardan iç dünyamıza taşımadı mı? Öyle ki kendimizi sorgular olduk. Açlıkla terbiye edilirken mücadele etmenin kime fayda getireceğini bile kestiremez olduk. Bizi öyle bir noktaya getirdiler ki medyada karşımıza çıkan işçi direnişlerini cips reklamlarıyla aynı duyarlılıkla izledik. Çünkü tüketime ve yıkıma dayalı, sadece bir grup ensesi kalın kibir abidesi azınlık sınıfını mutlu edecek ekonomik modellerle yaşam kaygımızı en üst noktaya çektiler. Arkalarına da polisi, din adamlarını ve bürokratları aldılar. Tuhaf bir şekilde de hepsinin maaşlarını biz işçilere ödetiyorlar. Maaşlarını, insanca maaş alamamamız uğruna uğraşmaları için biz ödüyoruz! Tabii sefalet dışında seçenek sunmayan bu dünya düzeninden farklı bir tablo beklemek pek mümkün değil.
Savaşı ve kaosu yoksulluğumuza gerekçe olarak sunmaktan başka zekâ belirtisi göstermeyen bu sistemde biz işçilerin, emekçilerin tablosu nedir? Geldiğimiz noktada sesimizin daha gür çıkması gerektiğini düşünüyorum. Farkındaysanız grev kırıcılık sermayenin ve zihniyetinin temel politikası için yetersiz kalmış durumda. Bu grev kırıcılığını sadece yerini başkasıyla doldurmakla yapmıyor, bunun yanında patrona biat etmeyi toplumun temel değerleri arasına da yerleştirmeye çalışıyor ve aksini yapanı da en hafif tabiriyle ahlaksız olarak nitelendiriyor. Hayat pahalılığı içerisinde zam yapmaya mecbur kalan insanları fırsatçılıkla suçlarken, iş bulmanın zor olduğu bu süreci fırsata çevirip işçilere her türlü yükü bindirip az ücret verme ahlaksızlığından da geri durmuyor. Bunun daha nereye kadar süreceğiyle ilgili fikrimiz var mı? Seçimlere kadar mı yoksa iktidar değiştikten sonra mı? Bence bu ülkede ne seçim var ne de seçme hakkımız… Sadece şirket sahipleri var. Seçim hakkımız olduğuna bizi inandırarak sömürü süreçlerini uzatıp torunlarımızın bile işgücünü bugünden satın alıyorlar ve onlar biz müsaade ettiğimiz sürece varlıklarını en ağır şekilde her zaman hissettirecekler. Bunu hak etmiyoruz. Bunu Diyarbakır’da da Trabzon’da da Konya’da da hak etmiyoruz. Helin Bölek demişti ya “açlığın dili olmaz, yoksulluğun vatanı” işte tam da bu noktada durarak umarım büyük bir ses haline gelebiliriz. Bizlerin, gider kalemleri arasındaki rakamsal değerimizin patronların çay giderlerinden daha fazlası olmaya hakkımız var. Aylık diye aldığımız rakamların haftalık ihtiyacımızdan az olmadığı ve gelecek kaygısı gütmediğimiz, strese bağlı hastalıklardan tükenmediğimiz bir yaşama da hakkımız var. Tabii öncelikle bunu sadece anlamamız yetmez, idrak etmemiz gerekir. Buna daha nereye kadar izin vereceğiz?