Ana Sayfa Blog Sayfa 32

İran’da Mahsa Amini’nin katledilmesine karşı kadınların isyanı

0
Tahran'da protestolar sırasında bir kadın başörtüsünü ateşe veriyor

Genç Mahsa Amini’nin ölümü İran’da kitlesel protestoların fitilini ateşledi. Güvenlik kamerası görüntülerinde Amini’nin kılık kıyafetiyle ilgili “rehberlik” alması için İran ahlak polisi tarafından götürüldüğü “yeniden eğitim” merkezinde yere yığıldığı görülüyor. Bu polis birimi ülkenin kolluk kuvvetlerinin bir parçası. Bu, kadınları kamusal alanda başörtüsü veya hicap takmaya zorlayan kılık kıyafet kurallarını da içeren, İran İslam Cumhuriyeti’nin katı patriyarkal normlarını uygulamayla görevlendirilmiş bir birim.

Genç kadının ölümünden sonra, ülkenin her yanından yüz binlerce kadın saçlarını kestiler ve şehir meydanlarında başörtülerini yaktılar. Başkent Tahran’dan muhafazakârlığın kalesi olarak bilinen Meşhed’e kadar onlarca şehirde protestolar görüntülendi. Mahsa Amini 22 yaşında bir Kürt kadın. Doğu Kürdistan’daki en az on iki şehirde, rejim karşıtı Kürt örgütlerin grev çağrısı yapması üzerine dükkanlar kapatıldı.

Ülkeden bize ulaşan görüntülerde protestocuların “kadın, yaşam, özgürlük” diye slogan attıkları görülüyor. Protestocuların bu zalim baskıya nasıl cesurca karşı koyduklarını ve başörtülerini çıkarıp nasıl yaktıklarını görebiliriz. Bunun yanında, kadınların hükümete ve İran dini lideri ayetullah Ali Hamaney’e karşı cesurca “diktatöre ölüm” diye bağırdıkları görülüyor. Hükümet ise tüm bunların karşısında internete, Whatsapp ve Instagram’a erişimi kesmişti.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınlar olarak, İbrahim Reisi’nin kapitalist ve otoriter yönetimi ve polis teşkilatı tarafından yalnızca başörtüsünü “düzgün takmadığı” gerekçesiyle şiddetle baskı altına alınmaya devam eden kadınların cesur eylemleriyle dayanışıyoruz. Bununla birlikte, insan hakları örgütü Hengaw’ın bildirdiğine göre (22 Eylül 2022) yüzlerce kişinin tutuklandığı ve en az dört kişinin de öldüğü eylem ve seferberlikleri gaddarca bastıran İran polisini lanetliyoruz. Tüm ülkelerden feminist örgütleri, siyasi örgütleri ve insan hakları örgütlerini bu zulmü kabul etmemeye ve hep birlikte kadınlarla ve İran halkıyla dayanışma içinde hareket etmeye çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınlar

ETF işçilerinin direnişi tüm baskılara rağmen sürüyor

0

İşçi Demokrasisi Partisi, fabrika önünde direnen ETF işçilerini direnişlerinin 63. gününde ziyaret etti. Çoğunluğu kadınlardan oluşan ETF Tekstil işçileri, patronun fabrikayı kapatma bahanesi ile işten atılmıştı ve patron, işçilerin hakkı olan kıdem tazminatları ile ödenmemiş maaşlarının yüzde 40’ının ödenmesini teklif etmişti. Bu teklifi kabul etmeyen işçilerin çoğunluğu, üç dönemdir Toplu İş Sözleşmesi (TİS) yaptıkları Deriteks sendikası öncülüğünde direnişe geçtiler.

Fabrika patronu, arabuluculuk sisteminden faydalanarak işçilerin direnişini kırmaya, bir yandan da o süre zarfında fabrika makinelerine tedbir konmasını engellemek için aceleyle makineleri fabrikadan çıkarmaya çalışıyor. Bu nedenle direnişteki işçiler daima polis gözetiminde bulunuyorlar. Makinelerin fabrikadan çıkarıldığı saatlerde kolluk güçlerinin baskısına, tehdide ve gözaltına maruz kalan işçiler tüm baskılara ve yıldırmalara rağmen direnişlerini kararlılıkla sürdürüyorlar.

Direnişteki işçiler arabuluculuk sisteminin işçilerin lehine değil aleyhine olduğunu ve patronların işçilerin haklarına daha kolay bir şekilde el koymalarına yaradığını söylüyor. İşçilerin temel talebi kıdem tazminatlarının ve ödenmemiş maaşlarının yüzde 40’ını değil tamamını alabilmek. Bunun için de yağmur çamur, gece gündüz demeden direnişlerini kararlılıkla sürdüreceklerini ifade ediyorlar. İşçi Demokrasisi Partisi olarak işçilerin taleplerinin ve mücadelelerinin yanındayız. ETF işçilerinin onurlu mücadelesini selamlıyoruz!

Direne direne kazanacağız!

Yaşasın sınıf dayanışması!

Brezilya: Lula’nın seçim kampanyasına neden destek vermiyoruz?

0

Brezilya’da 4 Ekim’de parlamento seçimleri yapılacak. Bugünkü durum, Bolsonaro’nun Kongre’de 52 sandalye kazanarak büyük kazanan olduğu 2018 seçimleriyle benzer değil. En makul senaryo, aşırı sağın krizi nedeniyle, Bolsonaro’nun yenilgisi olabilir.

Kemer sıkma politikaları açlığı, işsizliği ve ücret kesintilerini derinleştirdi. Pandemi inkârcılığıyla birlikte Bolsonaro’nun seçim tabanının çoğu eridi. Bu dönemi 2019 ve 2021 yıllarında aşırı sağa karşı ulusal mücadele günleri izledi. Görev süresinin yarısına geldiğinde Bolsonaro, 2020 belediye seçimlerinde yenildi. Yeniden seçilmek isteyen ve anketlerde önde gitmeyen tarihteki ilk başkan oldu. PT’nin (İşçi Partisi) değerlendirmeleri, Bolsonaro’nun ilk turda yenilmesi olasılığı üzerine spekülasyon yapıyor. Analizlerden bağımsız olarak, en olası eğilim, Lula ve Alckmin’in (Brezilya Sosyal Demokrat Partisi’nden [PSDB] São Paulo’nun eski valisi) Geniş Cephe’sinin (FA) bir zafer kazanabilecek olmasıdır.

Lula ve Alckmin’in Geniş Cephesi çözüm değil

Milyonlarca işçi ve genç, Bolsonaro’yu yenmek için Lula ve FA’ya oy verecek. Onlar bugünkü soykırımcı hükümete öfkeliler ve samimi bir şekilde çözümün Lula-Alckmin’e oy vermek olduğuna inanıyorlar. Bu mantığı anlıyoruz ama onunla aynı fikirde değiliz. CST (Sosyalist İşçi Akımı), FA’nın işçi sınıfı, mücadeleci gençlik ve halk sektörleri için gerçek bir alternatif olmadığını düşünüyor. İşçi sınıfıyla diyaloğumuzda, Lula-Alckim listesini desteklemememizin ve seçim kampanyasında FA’ya katılmamamızın üç nedenini açıkladık.

Birincisi, Lula ve PT, patronların siyasi partileri ve önderleriyle ittifak oluşturuyor çünkü ülkeyi onlarla beraber yönetecekler. Lula’nın başkan yardımcısı adayı Geraldo Alckmin, 1990’larda Brezilya’yı yöneten ve São Paulo’yu onlarca yıldır yöneten, işçi sınıfına ve halk sektörlerine karşı özelleştirmeler ve baskılar uygulayan geleneksel bir burjuva partisi olan PSDB’nin tarihi bir önderi. Alckmin, kadınlara ve LGBTQİA+lara karşı gerici gündemleri destekleyen Vatikan’ın aşırı sağ kanadı Opus Dei ile bağlantılı. FA, Renan Calheiros (eski cumhurbaşkanı Michel Temer’in partisi MDB’den) gibi burjuva politikacıları ve PSD’nin (şimdiki İletişim Bakanlığı’nı Bolsonaro hükümetinde tutan parti) geniş kesimlerini içeriyor. [MDB: Brezilya Demokratik Hareket Partisi, PSD: Brezilya Sosyalist Partisi] Lula, şu anki Senato başkanı PSD’li Rodrigo Pacheco ile yakın zamanda yaptığı bir toplantıda açıkça şunları söyledi: “Benim kampanyam sol değil. Kampanyam Brezilya toplumuna aittir.” (14 Temmuz 2022, globo.com) Benzer açıklamalar Fernando Haddad (2018 başkanlık seçimlerinde PT adayı) ve Gleise Hoffmann (PT’nin şu anki başkanı) tarafından, Brezilya burjuvazisinin üst kademeleriyle yapılan toplantılarda da yapıldı. FA’nın, Brezilya’daki gizli toplumsal baskıyı hafifletmek için bir burjuva emniyet vanası olması amaçlanıyor.

İkincisi, FA’nın hükümet programı, işçi sınıfının ve sömürülen sektörlerin sorunlarını çözmeyecek. Lula ve FA tarafından 20 Haziran 2022’de açıklanan “Brezilya’nın yeniden inşası programı için bir rehber” belgesi, sınıf uzlaşması yoluyla yönetmeye odaklanan bir burjuva programıdır: “Ufkumuz, tüm Brezilyalılara ait bir Brezilya için adil, dayanışma temelli, sürdürülebilir, egemen ve yaratıcı bir proje yaratmaktır.” Bu program, çalışma ve sosyal güvenlik reformlarını yürürlükten kaldırmayı önermemekte, dış ve iç borcun ödenmesi ve ülkemizin emperyalist egemenlik altında olması hakkında sessiz kalmaktadır. Çelik ve madencilik şirketleri CSN ve Vale gibi özelleştirilmiş hizmetlerin yeniden kamulaştırılmasını da önermemektedir. Yine bu programın tarım reformunun gerçekleştirilmesi ve Amazon halkı ile yerli halkların savunulması için gerçek bir önerisi yok. Açlığa, kemer sıkmaya, enflasyona ve işsizliğe gerçek bir çözüm sunmuyor. Diktatörlüğün işkencecilerini cezalandırmak, cani askeri polis ile hesaplaşmak, silahlı kuvvetlerin veya burjuva yargının gücüne karşı savaşmak gibi aşırı sağa karşı önerileri de yok.

Üçüncüsü de, Lula ve PT’nin zamanında ülkeyi patronlarla ittifak içinde yönetmiş olması ve bunun, yoksullar lehine hiçbir sonuç vermemiş olmasıdır. Hem Lula hem de Dilma 13 yıl boyunca iktidardaydı ve onların başkan yardımcıları da PL’den (Liberal Parti) Jose Alencar ve MDB’den Michel Temer’di. Patronlar ve iş dünyası partileriyle on yılı aşkın bir süre boyunca siyasi koalisyonlar oluşturarak, sınıf düşmanlarımızla ittifaklar kurdular.

Ulusal burjuvazi ve çokuluslu şirketlerle birlikte ve onlar için yönettiler, sosyal güvenlik alanında işçi haklarını yok eden reformları uyguladılar, üniversite hastanelerini, limanları, havaalanlarını, otoyolları ve kamu görevlilerinin emekli maaşlarını özelleştirdiler. Petrol havzalarını açık artırmaya çıkardılar, işçi sınıfının protestolarına rağmen kamusal alanlardaki fonları kestiler ve yerlilerin protestolarına rağmen Belo Monte fabrikasında olduğu gibi çokuluslu şirketleri kayırarak kapitalist çevre yıkımını derinleştirdiler. Çevre ve köylü hareketlerine rağmen GDO üretimini de serbestleştirdiler ve orman imtiyazları yasasıyla Amazon’un özelleştirilmesini kolaylaştırdılar. 13 yıl boyunca evanjelik milletvekilleriyle yapılan anlaşmalar nedeniyle feministlerin ve LGBTQİA+ların gündemi için ilerleme kaydedilmedi.

Ulusal Güvenlik Gücü’nün oluşturulması, favelalardaki [gecekondular] ve Haiti’deki askeri işgaller, siyah gençlerin hapsedilmesini artıran uyuşturucu yasası ve terörle mücadele yasası gibi otoriter gerilemelerden bahsetmiyoruz bile.

Patronlarla birlik, Bolsonaro’ya karşı verilen mücadelelere abluka uyguladı

FA’nın kendisinde ifadesini bulan patronlarla ve onların temsilcileriyle birlik, aşırı sağın otoriter ve açlık öngören projelerine karşı mücadeleleri abluka altına aldı. Sermaye ile emperyalizmin temsilcileriyle bir ittifak oluşturabilmek için, sağın sokaklardaki eylemlerini kapsamaları ve 2018’deki #EleNão’daki [“Onu Seçme”, Brezilya’daki feministlerin Bolsonaro karşıtı kampanyası] gibi yeni seferberlik günlerinden kaçınmaları gerekiyordu. Lula, Alckmin ve FA, “barış” merkezli bir kampanya yapmayı önüne koyuyor. Eletrobras’taki özelleştirmelere, Amazon’daki yerli halkın katledilmesine veya Foz do Iguaçu’daki PT yetkilisine karşı bir ulusal protesto çağrısı yapmıyorlar. Otoriter söylemlere veya Bolsonaro’nun elektronik seçim sandıklarına karşı seferber olmayı önermiyorlar.

PSOL, bağımsız bir sol odak inşa etme anlayışını terk ediyor

PSOL’un (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi), Lula ve Alckmin önderliğindeki FA’yı destekleyen çoğunluk çizgisini tam da bu yüzden eleştiriyoruz. PSOL’un başkanlık seçimleri için tarihinde ilk kez bir adayı olmayacak. Bu, çoğunluk kanadındaki bazı sektörlerin veya Direniş akımından Valerio Arcary gibi önderlerin söylediği gibi sadece bir oy verme taktiği değildir. PSOL bağımsızlığını kaybetmiştir. PSOL, FA’nın yasal koalisyonunun ve kampanyasının ulusal koordinasyonunun bir parçasıdır ve Lula-Alckmin için ortak bir hükümet programı formüle etmiştir. İşte bu bağlamda REDE gibi bir burjuva partisi ile federasyon kurma temelinde bir ittifak yapabildi. PSOL’un içindeki bir akım olarak CST, patronların mevcut olmadığı orijinal PSOL’u savunarak bu çizgiye karşı savaşıyor (bkz. Brezilya işçi önderi Babá’dan PSOL militanlarına açık mektup). PSOL’daki çoğunluk politikasına katılmıyoruz ve Vera Lucia’nın başkanlık seçimleri için açıkladığı önadaylığını destekleyerek, bir Devrimci Sosyalist Kutup inşa etmek için mücadele ediyoruz.

Brezilya işçi önderi Babá’dan PSOL militanlarına açık mektup

0

Başkan, Başkan Yardımcısı ve Ulusal Kongre’nin seçileceği Brezilya genel seçimlerinin 2 Ekim 2022’de yapılması planlanıyor. 2018’de seçilen ve hâlâ görevde olan aşırı sağcı başkan Jair Bolsonaro yeniden seçilmek için aday. 2002’de seçilen ve 2006’da yeniden seçilen eski başkan Luiz Inacio Lula da Silva ise, başkanlık seçimlerinde Bolsonaro’nun başlıca rakibi olarak gözüküyor.

PT’den (İşçi Partisi), onun sınıf işbirlikçi ve neoliberal politikaları dolayısıyla yıllar önce kopmuş olan ve sosyalist sol bir kutup oluşturma iddiasındaki PSOL’da (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) geçtiğimiz bahar ve yaz aylarında, yaklaşan genel seçimlerde alınacak tutum hakkında önemli tartışmalar yaşandı.

PSOL’un sağ kanat kesimleri seçimlerde Bolsonaro’nun yenilgisi uğruna, Brezilya işçi sınıfı ve yerli halklarına kendi iktidarı boyunca saldırmaktan geri durmamış olan Lula’nın seçimlerin birinci turundan itibaren desteklenmesi gerektiği görüşünde. Ne yazık ki bu kesimler PSOL’da zafer kazanmış durumda; PSOL şu anda resmen Lula ve onun burjuva ortaklarıyla ittifak halinde. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Brezilya seksiyonu olan Sosyalist İşçi Akımı (CST) ise, sınıf bağımsızlığını merkeze almayan bu uyarlanmacı tutuma karşı birleşik bir sol cephenin inşa edilmesini ve PSOL’un Bolsonaro ile Lula’dan bağımsız bir aday etrafında sosyalist bir seçim kampanyası yürütmesi gerektiğini savunuyor.

Bu bağlamda, CST’nin ve Brezilya işçi sınıfının önderlerinden Babá’nın, PSOL’un nisan ayındaki Seçim Konferansı’ndan önce, parti militanlarına yönelik kaleme aldığı açık mektuptan pasajları aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz. Babá, CUT ve FASUBRA sendikalarının eski bir önderi ve Lula-Alencar hükümeti tarafından önerilen sosyal güvenlik reformuna oy vermeyi reddettiği için 2003 yılında PT’den ihraç edilen eski bir ulusal milletvekilidir. Aynı zamanda PSOL’un kurucuları arasında yer almaktadır. Orijinal başlığı Patronların olmadığı bir PSOL için olan açık mektubun tamamına,  http://cstpsol.com/home/ adresinden ulaşabilirsiniz.

***

“Ulusal Yürütme Kurulu’nun (UYK) son kararları kabul edilemez. UYK, eski cumhurbaşkanı Lula’nın vaatleriyle müzakereler gerçekleştirmeyi kutsamaya karar verdi. Gündem, Geraldo Alckmin, PMDB, DEM ve PSD (Bolsonaro hükümetindeki bakanlıklarla!) ile müzakereleri de içeriyor. Bu ‘ittifaklar’ silsilesi sokakları demobilize ediyor ve aşırı sağa karşı mücadelenin önünde bir engel haline geliyor. Lula’nın ‘Bolsonaro Defol’ yürüyüşlerine hiç katılmamış veya çağrıda bulunmamış olması tesadüf değildi. Neyse ki, Glauber Braga’nın bloğu tam tersi bir pozisyon aldı ve önadaylık olasılığını sürdürdü.

Yürütmenin aynı toplantısında Rede ile bir federasyon kurulması müzakereleri yoğunlaştırıldı. Ne yazık ki, bu konu muhalefet oylarıyla oybirliği ile oylandı ve bu bir hataydı. Rede, Itaú Bank’ın sahipleri tarafından kurulmuş bir burjuva partisidir ve bizim onlarla müzakere edecek hiçbir şeyimiz yok.

Glauber Braga’nın önadaylığı etrafındaki mücadeleyi güçlendirmeliyiz. Rede ile önerilen federasyonu ve Lula-Alckmin geniş cephesini ve onların burjuva programını yenilgiye uğratmalıyız. İşçi sınıfı ve sosyalistler, patronlara karşı savaşmak için sendikalarına, partilerine ve kendi adaylıklarına ihtiyaç duyuyorlar, onlarla ulusal bir uzlaşma içinde bulunmaya değil. Grevlerde ve halk protestolarında varlık gösteren bir mücadele partisini savunan; bankacılar, patronlar veya onların temsilcileriyle ittifak yapmayan bir sınıf partisini savunan PSOL militanlarını birleştirmeliyiz. Ve kuruluşumuzun radikal pozisyonunu muhafaza etmek istiyoruz. Militan ve demokratik bir PSOL’u destekleyen ve PSOL, UP, PCB, PSTU ve Sosyalist Kutup arasında bir Sol Cephe oluşturulmasını savunanları birleştirmeliyiz.

İşçi sınıfının siyasi bağımsızlığını savunmaya yönelik bu girişim, CST’den, bağımsız militanlardan ve mücadele önderlerinden geliyor. Biz, partinin Seçim Konferansı’na yaklaşırken PSOL’un ulusal, eyalet ve belediye önderlikleri içindeki tartışmaya ve PSOL’un siyasi güçleri, bağlı kuruluşları ve militanları ile diyaloğa yönelik bir katkı olmasını amaçlayarak bu girişimi duyuruyoruz. Burası mücadele ve militan eylem için bir platformdur. Bu sosyalist ve devrimci siperde size ihtiyacımız var. Seçiminizi yapın.”

“(…) PSOL’un çoğunluk önderliği, solun temel perspektiflerini terk etti. Buna karşı geliyoruz ve PSOL’un kuruluş ilkelerine geri dönülmesini talep ediyoruz. Muhalefet kampındaki akımların somut ve mücadeleci eylemlerde bulunmak için birleşmesini öneriyoruz. PSOL içinde sınıf bilincine sahip, demokratik, militan ve mücadeleci kesimi güçlendirmek istiyoruz. 2004’te partiyi yaratan ve daha sonra çoğunluk önderliği tarafından terk edilen 1. Ulusal Kongre’de oylanan programı savunuyoruz. Bu orijinal PSOL programı şunları savunmaktaydı: 1) Kapitalist düzenin ilga edilmesinin stratejik ilkesi, demokratik hakların büyüdüğü bir sosyalizmdir, 2) emperyalist tahakkümden kopmadan herhangi bir egemenlik ve gerçek bir ulusal bağımsızlık olamaz, 3) sınıf uzlaşmasının reddedilmesi ve işçi mücadelelerinin desteklenmesi gerekir, 4) mevcut düzenin ötesine geçilmesini sağlayacak olan tarihsel pozisyonların ve mücadelelerin derhal sahiplenilmesi şarttır, 5) aktif bir enternasyonalizmin savunulması elzemdir. Temel konumumuzdan bahsettiğimizde, bu programın yeniden ele alınması gerektiğini savunmamızın nedenleri işte bunlardır. Oportünizmin çoğunluk akımına karşı yüzen işçilerin sosyalist ve enternasyonalist bayrağını yükseltmek istiyoruz. Reformistler, hiçbir zaman bir kopuşa yer yokmuş gibi konuşuyorlar ve konformizmi teşvik ediyorlar. Patronların kapitalizmle yüzleşmenin imkânsız olduğunu söyleyen ve bunun yerine burjuvaziden kırıntılar istemeye yönlendiren söylemlerini yeniden üretiyorlar. Sendikalarda ve toplumsal hareketlerde bu reformistler, geniş Lulacı cephenin sadık yandaşları ve CUT, CTB, UNE ve MST’nin çoğunluk liderlikleriyle ittifak kuruyorlar. (…)”

“(…) her kısmi mücadelede, taleplerimizi ortaya koymak veya saldırılara karşı kendimizi savunmak için hiçbir fırsatı kaçırmamalıyız. Biliyoruz ki, kapitalizmin, onun siyasi rejimlerinin ve hükümetlerinin parçalanıyor oluşu, mevcut durumu iyileştirmeye hiç yer bırakmıyor. Bu nedenle, görevimizin burjuvaziye ve emperyalist çokuluslu şirketlere karşı mücadele etmek olduğunu kabul ediyoruz; böylece sosyalist bir Brezilya’ya doğru ilerlerken, işçilerin ve halk kesimlerinin yönetmesi sağlanabilir. (…)”

Brezilya: Lula’nın adaylığına veya PSOL’a destek yok

0
Başkan adayı Lula ve yardımcısı Alckmin

2021’de “Kahrolsun Bolsonaro!” sloganı etrafında kenetlenen ulusal seferberlik süreci, özellikle başta CUT (Birleşik İşçi Merkezi) ve CTB (Brezilya İşçi Merkezi) olmak üzere sendikal yapılar tarafından ve aynı zamanda da işçi sınıfı ile toplumsal hareketlerin başlıca önderliğini oluşturan PT (İşçi Partisi) ve PCdoB (Brezilya Komünist Partisi) ile PSOL’un (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) çoğunluk eğilimi tarafından parça parça edilip dağıtılmıştı. Seferberliğin dağıtılması, Ekim 2022’de cumhurbaşkanı, valiler ve milletvekillerinin seçileceği genel seçimlerin işaret edilmesiyle gerçekleştirildi; buna, Bolsonaro’yu yenmenin ve “faşizmin ilerleyişini durdurmanın tek olası yolunun” PT’den Lula’ya oy vermek ve onu başkan yapmak olduğunu iddia eden söylem eşlik etti.

Bu söylem, artmayı sürdürerek yüzde 10 seviyesine gelmiş bir enflasyona, sefalet ücretlerine ve 12 milyon işsize sahip bir ülkenin derin krizi karşısında önemli değişikliklere dair hatalı yanılsamalar yaratarak işçi sınıfına empoze edilmekte. Bu yüzden yalıtılmış bir şekilde de olsa mücadeleler devam ediyor. Lula ve PT, burjuvazinin partileriyle ittifaklar kuruyor ve şu an için en olası aday olan Geraldo Alckmin’i başkan yardımcısı olarak öne sürüyorlar. Alckmin, yıllarca Fernando Henrique Cardoso önderliğinde ülkeyi yöneten ve São Paulo burjuvazisinin önemli bir temsilcisi olan Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi’ne (PSDB) bağlıydı. Özelleştirme planlarını uygulamaya koyduğu ve grevleri ve toprak işgallerini sert bir şekilde bastırdığı iki görev döneminde zaten São Paulo’nun valisiydi. 2006 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Lula’nın rakibiydi. Bu yılın mart ayında, Lula’nın, diğer partilerle (PSD, MDB) birlikte kendisinden destek istediği bir burjuva partisi olan Brezilya Sosyalist Partisi’ne (PSB) katıldı.

Bu arka plana karşı, sol partilerin alması gereken duruş üzerine çeşitli tartışmalar yapılmaya başlandı. Tartışmaya katılan taraflardan birisi de PSOL önderliğinin çoğunluğunu oluşturan “Bütün Mücadelelerin PSOL’u” isimli gruptu. Bu grup şu eğilimlerden oluşuyor: Primavera, Revolução solidária de Guilherme Boulos, Semilla, Resistencia (PSTU’dan kopmuş olan bir yapı), Insurgência ve Subverta (halihazırda Birleşik Sekreterlik ile bağlantılı Mandelist bir grup). Bu sektör Lula ve PT ile bir araya geldi, Lula’nın adaylığına destek vereceklerinin sinyalini verdi ve Alckmin’in hiçbir koşulda kabul etmeyeceği bir asgari program sundu. Böylece PSOL, sınıf uzlaşmacı bir projeye teslim olmaya doğru ilerlediği istikametini sürdürmekte.

Bu yol, Rede partisiyle (Itaú bankasının varisi Neca Setubal gibi bankacılar tarafından yönetilen bir burjuva partisi) bir federasyon inşa etmeye yönelik politikalarında da somutlaşmaktadır. Federasyonlar, seçim mahkemesi tarafından yakın zamanda onaylanan yeni bir koalisyon biçimi. Federasyonların tek amacı, kendilerini oluşturan partilerin oylarının ve yasama görevlerinin toplamının, bu partilerin, devletin kendilerine yaptığı ekonomik yardımları kaybetmemelerini sağlayacak sayıya ulaşmasını sağlamak. Bu federasyonlar, tek bir programa ve tüzüğe dayalı bir ittifakı zorunlu kılıyor; bu da partileri, sonunda onların birleşeceği öngörüsüyle, dört yıl boyunca ortak bir parlamenter ve siyasi pozisyonda bulunmaya mecbur kılıyor.

PSOL içindeki Sosyalist İşçi Akımı (CST), bu sınıf uzlaşmacı politikalara karşı çıkmak için siyasi bloklar oluşturuyor. İlk etapta CST, Lula’yı veya PT’nin burjuva ittifakını desteklememeye karar verdi. Partimiz CST, diğer gruplardan MES (Sol Sosyalist Hareket), APS (Halkçı Sosyalist Eylem), Comuna (Komün) ve Fortalecer (São Paulo Ulusal Üniversitesi’nden profesörlerin de aralarında olduğu bir grup entelektüel) ile birlikte PSOL’un kendi başkan adayını öne sürmesi ve şu anda ulusal milletvekilliği yapan Glauber Braga’nın başkanlık için önaday olarak desteklenmesi gerektiğini savundu. Bu blok, son PSOL Kongresi’nde yüzde 44 oranında destek kazanmıştı.

Ne var ki bu blok, Rede ile bir federasyon kurulmasına dair bir tartışma başlatmayı reddetti. CST bu öneriye açıkça karşı. PSOL ise bunu onaylama eğiliminde. Milletvekili Luciana Genro’nun da bir parçası olduğu, Birleşik Sekreterlik bağlantılı MES, bu yüzde 44’lük blok içindeki en büyük akım olarak, PSOL çoğunluğunun Rede ile federasyon kurma önerisini desteklemeye hazır. Mücadele devam ediyor ve PSOL’un militan tabanı içindeki, onun önderliği tarafından seçilen yönü kabul etmeyen sektörlerle bağlantı kurmaya çalışıyoruz. Partinin sınıf bağımsızlığı yönünde hareket etmesi için çalışıyoruz. PT’den ayrıldıktan sonraki ilk etapta PSOL’un kurulmasının temel sebebi de budur çünkü Lula hükümeti ve PT, 2003’te emeklilik reformu lehinde oy verilmesini emretti ancak yoldaşımız Babá (o sırada ulusal milletvekiliydi), bu yönde oy kullanmayı reddettiği için PT’den ihraç edildi. Yoldaş Babá, daha sonra PSOL’un kurucularından biri oldu.

Kadın yoksulluğu ve işsizliği derinleşiyor!

0

Pandemiyle birlikte derinleşen ekonomik kriz, enflasyonun durmaksızın yükselişi ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle bakım işlerinin kadınların sorumluluğuna bırakılması kadınların tüm bu koşullardan daha eşitsiz bir şekilde etkilenmelerine sebep oluyor. Dahası kadınlar, iş yaşamında ikincil konuma itiliyor ya da doğrudan çalışmaktan alıkonuyorlar.

DİSK-AR’ın son açıkladığı verilere göre her 100 kadından sadece 18’i kayıtlı ve tam zamanlı olarak istihdama katılıyor. Genç kadın işsizliği ise yüzde 42,4! TÜİK’e göre de kadın işsizliği tüm işsizlik türlerinde en yüksek kategori olarak görülmeye devam ediyor. Geniş tanımlı işsizlik (atıl işgücü) erkeklerde yüzde 16, kadınlarda ise yüzde 28,3’e ulaşmış durumda. Bu verilerden yola çıkarak ekonomik krizin ve salgının işgücü piyasalarındaki etkisinin kadınların aleyhine devam ettiğini söyleyebiliriz. Bu verilerin ortaya koyduğu üzere Türkiye’de kadın işsizliğinin ortalama işsizlikten daha yüksek, kadın istihdam oranının ise ortalama istihdam oranından daha düşük olduğu gerçeği, eşitsizliği bir kez daha göz önüne seriyor.

Kadınlar ucuz, esnek ve güvencesiz işlere mahkûm ediliyor

Krizin etkisiyle tüm işçilerin korkulu rüyası olan işten atmalarla en fazla karşılaşan ise yine kadınlar. İşverenler için işten çıkarılacaklar listesinin en başında kadınlar yer alıyor. Öte taraftan patriyarkal kapitalist sistemde kadınların formel işlere erişimi çeşitli sebeplerle engellendiğinden kadınlar güvencesiz ve esnek işlere yönelmek durumunda bırakılıyor. Patriyarkal sistem, kadınların hangi sektörlerde ve hangi koşulda çalışacağını belirliyor!

Eğitim masrafları kadınların işten ayrılmasına neden oluyor

Özellikle küçük çocuğu olan ve çalışan kadınlar, yaşanan zamlardan sonra kreş ücretini ödeyemedikleri için işten ayrılmak zorunda kalıyor. Kâğıt üzerinde her işyerinde kreş açma zorunluluğu varken, patronların kreş açmak yerine cezasını ödemeyi daha ucuz bulduğunu biliyoruz. Sözde “en insaflı” uygulama ise işveren tarafından kreş ücretinin bir kısmının karşılanması. İstanbul’da en ucuz kreş fiyatları 4 bin TL’den başlıyor, bu da asgari ücretle çalışan bir kadının maaşının neredeyse tamamını kreşe yatırması anlamına geliyor. Birçok kadın bu ikilemde kalıp çocuğuna bakmak için işten ayrılmak zorunda kalabiliyor.

Artan yoksulluğun gölgesinde kadınların ev içi görünmeyen emek yükü artıyor

Artan yoksullukla birlikte kadınların ev içi emek yükü de katlanarak artıyor. Ev ekonomisinin idaresi kadına yüklendiği için bu durum kadınlar açısından birçok sorunu beraberinde getiriyor. Temel gıda ve yaşamsal ürünlerdeki yüksek zamlar karşısında kadınların ana gündemi evi nasıl döndürecekleri ve tencerenin nasıl kaynayacağı noktasında kilitleniyor. Evin geçimini sağlamak için kadınlar kendi kişisel hijyen ihtiyaçlarını karşılamada dahi fedakârlık yapmak zorunda kalıyor.

Peki, ne istiyoruz?

Tüm bu kötü olumsuz koşullara rağmen kadınlar bu eşitsiz tabloyu değiştirmek için evde, sokakta, işyerinde, yani hem özel hem de kamusal alanda mücadele etmeye devam ediyorlar.

İşyerlerindeki ayrımcılığa karşı eşdeğer işe eşit ücret sloganımızı yükseltiyoruz. Mademki verilen emek aynı, o zaman alınacak ücret de eşit olmalı. Biz kadınlar mobbinge uğramadığımız; esnek değil, güvenceli işler istiyoruz! Annelikten dolayı çalışma hayatından uzaklaştıran uygulamalar değil, bizzat çalışma hayatındaki varlığımızı koruma altına alacak yasalar istiyoruz. Her işyerine parasız kreş açılmasını talep ediyoruz. İşten atmaların gerçekten yasaklanmasını istiyoruz!

Küba Komünist Partisi neden kraliçe II. Elizabeth’in ölümünün yasını tutuyor?

0
Küba Komünist Partisi Politbüro üyesi, ülkenin başbakanı Manuel Marrero Cruz, Birleşik Krallık Konsolosluğunda kraliçe II. Elizabeth'in anısına satırlar kaleme alırken.

Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin birinci sekreteri ve Cumhuriyet’in cumhurbaşkanı Miguel Díaz-Canel Bermúdez, Britanya kraliçesi II. Elizabeth’in ölümünün ardından hanedanlığa ve Britanya hükümetine “en içten baş sağlığı dileklerini ve üzüntüsünü” iletmekte hiç gecikmedi.

Díaz-Canel’in ardından Küba Komünist Partisi (KKP) Politbüro üyesi ve ülkenin başbakanı olan Manuel Marrero Cruz, yanında Dışişleri Bakan Yardımcısı Anayansi Rodríguez Camejo ile birlikte, 13 Eylül’de Havana’da bulunan Britanya Konsolosluğu’na ziyaret gerçekleştirerek başsağlığı dileklerini iletti ve kraliçe II. Elizabeth’in ziyaretlere açık ölüm defterinin üzerine duygulu satırlar kaleme aldı. KKP Merkez Komitesi’nin resmî yayın organı Granma, bu ziyareti şöyle duyurdu:

“Hükümet Başkanı mesajında, İngiliz monarkı ile Karayip adası arasındaki saygılı ilişkiyi ve onun Devlet Başkanı olarak geçirdiği yetmiş yıl boyunca ikili ilişkilerin genişlemesine yaptığı katkıyı vurguladı.”

KKP temsilcisi Cruz’un İngiltere ile bir Karayip adası olarak nitelenen Küba arasındaki “saygılı ilişkilere” yaptığı vurgu, tarihin, Stalinist-kapitalist bürokrasinin çıkarları uyarınca çarpıtılmasından ibaret. İspanyol ve Fransız sömürgeciliğiyle Karayipler pazarında rekabet halinde olan Britanya sömürgeciliği 6 Haziran 1762’de Küba’ya onlarca gemi ve binlerce askerî birlik ile ayak bastı ve ağustosta da Havana’yı kuşatma altına aldı. Havana’nın teslim olmasıyla İngiliz donanmasının amirali George Pocock ve kara kuvvetleri komutanı Albemarle 3. Kontu George Keppel şehre girdi ve Küba’nın batısını derhal Kuzey Amerika ile Karayip sömürgeleri arasındaki ticaret ağına dâhil etti. Britanya’nın Havana’dan vazgeçmesinin tek sebebi, Fransa ve İspanya’yla imzaladığı 1763 Paris Antlaşması’nda, kendisine Küba yerine Florida’nın verilmesiydi.

Ancak anlaşılan o ki KKP, Britanya’nın Küba’ya karşı işlediği sömürgeci suçların hatırlatılmasını ve böylece, bugün bürokrasi ile İngiliz emperyalizmi arasındaki ticari anlaşmaların, finansal “yardımların” ve olası yatırımların engellemesini istemiyor.

İspanyol sömürgeciliği ile rekabet halinde olan Britanya sömürgeciliği, Karayipleri de kapsayan ve kendisinin Britanya Batı Hint Adaları ismini verdiği coğrafyada, sömürgecilik tarihinin en kanlı ve yağmacı işgal örneklerinden birkaçını sergiledi. Britanya toprağı sayılan Batı Hint Adaları’nın kapsamına giren yerlerin listesi şöyleydi: Anguilla, Cayman Adaları, Turks ve Caicos Adaları, Montserrat, Britanya Virjin Adaları, Antigua ve Barbuda, Bahamalar, Barbados, Dominika, Grenada, Jamaika, Saint Kitts ve Nevis, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, İngiliz Guyanası (şimdi Guyana) ve Trinidad ve Tobago.

KKP, Britanya’nın Küba’ya ve Karayiplere yönelik kanlı sömürgecilik tarihini sansürleyerek, yalnızca Küba işçi sınıfının Britanya emperyalizminin yeni saldırıları karşısında politik olarak yanılsamalara kapılmasına yol açmıyor, aynı zamanda Karayipler emekçi sınıflarını İngiltere emperyalizminin yeni kralı karşısında yalnız bırakıyor. Batı Hint Adaları arasından Anguilla, Britanya Virjin Adaları, Cayman Adaları, Montserrat ve Turks ve Caicos Adaları bugün hâlâ Britanya toprağı sayılmaya devam ediliyor. Bu adalar bağımsız değiller ve KKP de, anlaşılan o ki, onların Britanya hanedanlığının otoritesi altında yaşamaya devam etmesini, ülke içindeki bürokratik statüko adına onaylıyor.

Teorik yayın organımız Troçkist’te, Küba’da artık bürokratik bir işçi devletinin varlığını sürdürmediğini ancak kapitalist restorasyonun kritik eşiği çoktan aştığını kaydetmiştik. KKP’nin kraliçe II. Elizabeth’in ardından dile getirdiği yas tutumu, bu kapitalist restorasyon gerçeğinin dışında anlaşılamaz. Birleşik Krallık ile Küba arasındaki toplam mal ve hizmet ticareti (ihracat ve ithalat), 2021 yılının dört çeyreği boyunca ve 2022 yılının ilk çeyreğinin sonuna kadar 118 milyon sterlin hacminde gerçekleşti. Bu, önceki yıla (2020’nin dört çeyreği ve 2021 yılının ilk çeyreğinin sonu) göre %24.2’lik bir artış anlamına geliyor.

İngiltere emperyalizmi aynı zamanda KKP’nin serbest ticaret bölgesi projesi olarak hayata geçen Zed Mariel’in de hevesli katılımcılarından birisi. Bu proje kapsamında Küba ekonomisinin en kritik sektörleri yabancı sermayeye, özellikle de emperyalist sermaye ihracatına açılıyor. 2016’da Reuters, KKP’nin bu neoliberal projesinin detaylarını aşağıdaki gibi özetlemişti:

“Üst düzey bir yetkili Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Küba’nın dış yatırımını artırma arayışı kapsamında geçen yıl içinde Mariel özel geliştirme bölgesi için 11 iş teklifini onayladıklarını söyledi ve şu anda incelenenler arasında iki ABD projesi de var.

Komünist yönetimli ada, şirketlere önemli vergi ve gümrük indirimleri sunan bölgeyi üç yıl önce, Başkan Raul Castro’nun Küba’nın cansız ekonomisini canlandırmaya yönelik daha geniş planının bir parçası olarak yarattı.”

2022’nin yaz ayları, KKP bürokrasisi için zor geçti. Ülke genelini saran bir halk seferberliği, bürokrasiye korkuyla kendi kökenlerini hatırlatacak şekilde 11 Temmuz Hareketi ismini alarak ve daha yüksek ücretler, nitelikli barınma ve demokratik haklar talep ederek, yabancı sermaye girişlerinden aldıkları komisyonlarla semiren Stalinist-kapitalist bürokrasiye meydan okudu.

KKP, Küba işçi sınıfının verdiği kahramanca mücadelelerin anılarını anımsayarak, ülke içinde kendisine karşı gelişen bu emekçi muhalefete karşı sırtını ülke dışındaki karşıdevrimci güçlere yaslamaya çalışıyor. Onun, arkasından yas tutulmayı hiçbir şekilde hak etmeyen ve kanlı bir sömürgecilik mirasının üzerinde ekonomik asalaklar olarak yaşayan Britanya kraliyet ailesine gösterdiği dayanışmasının ardında yatan politik faktör budur.

Tarihte bu ay | Eylül 1908: Osmanlı işçi sınıfları devrime yön gösteriyor

0

Osmanlı Devleti’nde Temmuz 1908’de gerçekleşen devrim, mutlakiyet rejimine son vermiş ve Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (OİTC) bürokrasiye yaslanan stratejisi dolayısıyla bir parlamenter monarşi rejimi doğurmuştu. OİTC’nin devrimin demokratik görevlerine değil, devletin yeniden örgütlenmesine ve yayılmacı çıkarların savunulmasına odaklanan programı, devrimi kısa bir süre içinde zorluklar ve açmazlarla karşı karşıya getirmişti. Bu zorluklara ve açmazlara Osmanlı işçi sınıfları, kendi sınıf çıkarları cephesinden ağustos ayından başlayarak grevler ve mücadeleler ile cevap vermeye başladı. Ağustos ayında sinyallerini veren bu mücadele ruhu, eylül ayında bir grev dalgasına dönüştü.

2 Eylül 1908’de İstanbul Kazlıçeşme’de deri imalathanesi işçileri greve çıktı. 13 Eylül 1908’de Kavala’da Tütün Rejisi’nde çalışan 12 bin işçi greve çıktı. Grevci işçilere daha sonra reji hamalları da katılarak işlenmiş tütün sevkiyatını durdurdu. 14 Eylül’de Anadolu Demiryolu Kumpanyası işçileri de greve çıkarak, ağustostan bu yana grevde olan Rumeli Demiryolu Kumpanyası işçilerine katıldı. 15 Eylül’de İstanbul tramvay işçileri üç hatta birden greve çıktı. 16 Eylül’de fırın işçileri, OİTC’nin arabuluculuğu ile hazırlanan ve Fırın İşverenleri Cemiyeti’yle yapılan anlaşmaya uyulmadığı gerekçesiyle belediyeye başvurarak, kurdukları Ekmekçi ve Amele Cemiyeti’nin kendi örgütleri olarak tanınmasını istedi. Yine 15 Eylül 1908’de İzmir-Kasaba (Turgutlu) Demiryolu Kumpanyası’nın memur ve işçileri ücretlerinin yükseltilmesi, işgününün kısaltılması, hafta tatilinin kabulü, ihtiyarlık sandığının kurulması, terfilerin liyakata göre yapılması talepleriyle greve çıktı. 30 Eylül’de Aydın-İzmir demiryolu hattında grev başladı.

Eylül 1908’de grevler aracılığıyla seferber olan Osmanlı işçi sınıflarının 1908 Devrimi’ne çizdikleri yol, OİTC’nin benimsediği siyasal programla kafa kafaya zıt olan sınıf çıkarlarına dayanıyordu. OİTC, Osmanlı devlet aygıtının güncel küresel rekabete cevap verebilecek biçimde revize edilerek, imparatorluğun eski çıkarlarının yeni yollarla savunulmasını öngörüyordu. Osmanlı işçi sınıfları ise 1908 Devrimi’nin, emekçi sınıfların toplumsal, ekonomik ve politik çıkarları lehinde ilerlemedikçe, gündeme getirdiği demokratik sorunların çözümünde başarısız olacağını söylüyordu. Bu kavgadan zaferle çıkan OİTC, haklı çıkan ise Osmanlı işçi sınıfları oldu.

13 Eylül 1908’de OİTC’nin resmi yayın organında işçi sendikaları üzerine çıkan bir yazı, şu satırlara yer veriyordu:

“Bizde sendikalar için her türlü sosyalist amâlinden (dileklerinden) ictinab eylemek (kaçınmak) vücûb-ı kat’i tahtındadır. Hayatlarını ancak bu suretle muhafaza edebilirler. Son günlerde vuku’ bulan ve yekdiğerini süratle takip eden grev hadisâtı Avrupa tüccarlarından hatta Avrupa ekâbirinde bizde yalnızca sosyalizm değil anarşizm bile nevş ü nemâya başladığı fikrini tevlid eylemiştir…”

OİTC bu birkaç cümlede programını oldukça iyi özetlemişti. İlk olarak sosyalist fikirlerin Osmanlı işçi sınıfları arasında yayılması kabul edilemezdi. Bunun önüne geçilmeliydi. Sendikalar mı? Onlar sınıflarının değil, imparatorluğun çıkarlarını savunduğu müddetçe; yani işçileri sömürü, savaş ve baskı politikalarına ikna edebildikleri müddetçe var olabilirlerdi. Zira Osmanlı işçi sınıfları arasında sosyalizmin bir fikir olarak yayıldığı söylencesi nedeniyle, Avrupa kapitalizminin geniş ve kapsamlı yatırım ve sermaye ithali olanaklarından yararlanmamak kabul edilemezdi.

OİTC, bu düşüncelerini gazetesinin köşe yazılarında duyurmakla sınırlamadı kendisini ve 8 Ekim 1908’de, grev dalgasının etkisi sürerken Tatil-i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanun-ı Muvakkat başlıklı bir KHK çıkararak demiryolu, liman, tramvay, su, elektrik vb. işyerlerinde grevi yapılmasını, işyeri işgallerini, gösterilerin düzenlenmesini ve sendikaların kurulmasını yasakladı; ek olarak, önceden kurulmuş sendikaları da feshetti.

Osmanlı işçi sınıfları devrimin başladığı 24 Temmuz’dan ekim ayının ortasına dek 111 grev örgütledi. Bu, Osmanlı işçi sınıflarının 1908 Devrimi’ne gösterdiği yöndü: istibdat altında ezilen emekçi sınıfların, şimdi de parlamenter istibdadın altında ezilmektense, devrimi kendi talepleri doğrultusunda ilerleterek kurtuluşlarını örgütleyebilecek olmaları. OİTC ise kendi gazetesinin 32. sayısında, bu proleter yönelime cevabını şöyle vermişti: “Müfrit bir siyaset takip edecek olursak ve sosyalizme adım atarsak, emniyet bahşetmek zorunda olduğumuz sermayedarları korkutmuş oluruz.” Bu satırların ruhu, OİTC kadrolarının daha sonra kuracakları Halk Fırkası’nın programında ve 1923 rejiminde de yaşatıldı.

Kayıp ilanı: Bir iş aranıyor!

0

Gazete Nisan okurlarına işsizliğin ne olduğunu anlatmaya gerek olduğunu sanmıyorum. Birçoğumuz bu durumun yıkıcı ağırlığını bizzat yaşamış veya bir yakınımızın, aile bireylerimizden birinin bu çaresizliğe ne denli maruz kaldığına şahit olmuşuzdur. Kimi zaman bu işsizlik hali “yeni mezun”, “ev hanımı” gibi isimlerle örtülebilse de, çoğunlukla girilen onlarca iş görüşmesi, haber beklenilen eş dost, bir türlü geri dönüş alınamayan telefon görüşmeleriyle çekilmez hale gelir. Patronlara sorulduğunda ise işsizlik yoktur, iş beğenmeyenler vardır. Müzmin işsizler varsa da sorun kendilerindedir; ya kendilerini yeterince geliştirmemişlerdir ya da gerçekte çalışmak istemezler!

Resmi kurumların türlü cambazlıklarla değiştirip durduğu işsizlik rakamları hayatımızdaki işsizlik gerçekliğini asla yansıtmaz ama yine de bize bir şeyler söyler. Öncelikle merak etmeyin, size TÜİK’in yayımladığı onlarca farklı oran ve rakamı sunmayacağız sadece. TÜİK şu anda dört farklı işsizlik tanımı yapıyor ve yayımlıyor, yani aldatılmamız işten bile değil! Yine de yalanlara kanmamak, bu yalanlara inanabilecek arkadaşlarımıza bu durumu anlatabilmek ve gerçeklerle mücadele edebilmek için bu rakamları irdelemek şart.

TÜİK’in açıkladığı 2022 2. çeyrek dönemine ait Hanehalkı İşgücü Araştırması’na göre, 15 ve daha büyük yaştaki kişilerde işsizlerin sayısı 3 milyon 654 bin kişi, önceki 3 aylık döneme göre 43 bin kişi azalmış… İşsizlik oranı erkeklerde yüzde 8,9 iken kadınlarda yüzde 13,9. İstihdam edilenlerin ise yüzde 16’sı tarım, yüzde 22’si sanayi, yüzde 5,9’u inşaat, yüzde 56,1’i ise hizmet sektöründe yer alıyor.

DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR), TÜİK’in sonuçlarından hareketle bu rakamların söylemediklerini de ortaya koyuyor. Hem işsizlik hem istihdam verilerini bir arada okuyor. Mevsim etkisi denilerek yarı zamanlı, belirli süreli vb. işleri değil, kayıtlı ve tam zamanlı olarak çalışanların oranını ortaya koyuyor ve sonuç; çalışma çağındaki 64,5 milyon kişinin sadece 21,4 milyonu kayıtlı istihdamda. Bu, çalışabilir durumdaki emekçilerin yalnızca üçte birinin tam zamanlı bir işi olduğu anlamına geliyor. Kadınlarda ise bu rakam daha da düşük. Her 100 kadından sadece 18’i kayıtlı ve tam zamanlı çalışabiliyor. Gençlerde bu rakam 32,5, genç kadın işsizliği ise yüzde 42,4! TÜİK bir yalanı yaşıyor, gerçekler ise bir kabus! Kadınlar olarak neredeyse birimiz çalışabiliyorken, diğerimiz çalışamıyor; peki en iyi durumda olanımız tarım, inşaat, hizmet sektöründe nasıl koşullarda istihdam ediliyor?

Çalışır olmak yetiyor mu?

İşsizliğin sonuçları hem bireysel hem toplumsal olarak oldukça ağırken, işi olanlar için sonuç değişmiyor, çünkü istihdamda olmak güvencesizliği aşmaya yetmiyor. Çünkü patronlar doymak bilmiyor. Pandemiyle birlikte işten çıkarmalar, ücretsiz izinler ve ücret kesintileri çalışma rejiminin olağan hali oldu. Ekonomideki çöküşün, artan kurun nedeni sanki işçilerin eseriymiş gibi sonuçlarına bizim katlanmamızı bekliyorlar. Bu hayat pahalılığı karşısında şans eseri çalışmaya devam edenlerin de maaşı yok denecek düzeye geriledi. Örneğin bugün Türkiye’de dört kişilik bir ailede, iki yetişkinin asgari ücretle çalışması onları yoksulluktan kurtarmaya yetmiyor.

İktidardakiler ise aklımızla dalga geçiyor, göçmenleri kayıtdışı ve ucuza çalıştırıyor ama işsizliği yaratanın göçmenler olduğuna inanmamızı bekliyor. Bu çürümüşlük TÜİK’ten ibaret değil, geçtiğimiz günlerde Ağrı’da İŞKUR İl Müdürü’nün çok sayıda kadınla iş bulma karşılığında cinsel ilişkiye girdiği açığa çıktı. Bu sömürü düzeninin tamiri mümkün değil, tamamen ortadan kalkması gerekiyor. Pekâlâ mevcut tüm işler tüm çalışabilir nüfus arasında çalışma saatleri düşürülerek paylaştırılabilir! İşçi sağlığı ve güvenliği öncelenerek, işçi demokrasisi altında vardiya düzeni oluşturularak herkese iş verilebilir. Gelirsiz tek bir hane dahi kalmayacak şekilde herkes için hayatını insanca devam ettirecek yaşam desteği sunulabilir.

Kaynak mı? Bugüne dek patronlara sunulan teşvikin, desteğin yüzde 1’iyle tümüne kaynak sağlanır. Zenginliğin adil dağıtılması ancak işçi ve emekçilerin örgütlülüğü ve birlikteliği ile başarılabilir.

İBB işçileri direnişlerini kararlılıkla sürdürüyor

0

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde 557 terörist var” diyerek hedef göstermesi sonrası haksız bir şekilde kod 42 bahane edilerek işten çıkarılan İBB işçileri direnişlerini belediye önündeki Saraçhane Parkı’nda sürdürüyor. İşçi Demokrasisi Partisi’nin direnişin 48. gününde ziyaret ettiği işçiler, talepleri karşılana kadar bu mücadeleyi sürdüreceklerini ifade ettiler.

Kendileri dışında içerideki birçok işçinin baskı, mobbing ve esnek çalışmaya maruz bırakıldığını söyleyen işçiler İBB’deki işçi kıyımının önümüzdeki süreç içinde sürebileceğini ilettiler. Ayrıca 48. günde yapılan açıklamada artık bu hukuksuz uygulamaya karşı işçilerin sabrının taştığını ve direnişin sadece Saraçhane Parkı ile sınırlı kalmayacağı belirtildi ve “gerekirse taleplerimizi İBB önünde, CHP il merkezi önünde ya da Belediye Meclisi’nin toplantılarında haykıracağız” denildi.

Direnişteki işçiler “haksız ve hukuksuz bir şekilde işten çıkarılan bütün çalışanlar koşulsuz şartsız işe iade edilmelidir” diyerek bu sorunu İBB ile adil bir şekilde sonuçlandırmak istediklerini belirttiler. Son olarak direnişin başından beri İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile görüşme talepleri reddedilen işçiler İmamoğlu’nun salı günü Makine Mühendisleri Odası’na ziyareti sırasında İmamoğlu’yla yoğun çaba sonrası beş dakika görüşme fırsatı yakaladılar. Fakat “hukuki olarak bunu yapmak zorundaydık” cevabı dışında bir şeyle karşılaşmadılar. İşçiler sürecin devam edeceğini ve bir sonraki hafta içi görüşme ayarlanabileceğini söylediler.

İngiliz emperyalizminin çöküşünün kraliçesi II. Elizabeth öldü

0

İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth, Birleşik Krallık tahtına çıkmasından 70 yıl sonra 96 yaşında hayatını kaybetti. Kraliçe, bu emperyalist ülkenin en uzun süre tahtta kalan hükümdarıydı.

II. Elizabeth’in uzun saltanatı, İngiliz emperyalizmi tarafından ekonomik ve siyasi istikrarla eş anlamlı gibi sergileniyor. Ancak, kraliçenin ölümü Boris Johnson’ın skandal istifası sonrasında ve ülkeyi sarsan grevler dalgası içinde, Birleşik Krallık’ta ciddi bir kriz döneminde gerçekleşti. 

Ölümünün ardından dünya ana akım medyası Elizabeth’i “çağa damgasını vuran kraliçe” olarak, 10. yüzyıldan günümüze uzanan bir Ortaçağ kalıntısı olan İngiliz Kraliyetini tüm zorluklara rağmen muhafaza eden biri olarak gösterip savunuculuğunu yapıyorlar. 

Açık söylemek gerekirse, İngiliz aristokrasisi, Birleşik Krallık’ın başlıca güçlerinden biri olduğu emperyalist kapitalizmin asli bileşenlerinden biridir ve yüz yıllarca süren sömürgeciliğin lideridir.

İlk ismi Elizabeth Alexandra Mary Windsor olan Kraliçe, tahta çıktığı 1953’ten bu yana İngiliz emperyalizminin zayıflaması ve ABD’nin ana kapitalist/emperyalist güç olarak yükselişiyle yüzleşmek zorunda kaldı.

İmparatorluk parçalanıyor

İngiltere muzaffer müttefik güçlerden biri olmasına rağmen, II. Dünya Savaşı sonrasında ülkenin altyapısı büyük ölçüde tahrip olmuş, ülke borçlanmış ve I. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan gerilemeyi derinleştiren ciddi bir ekonomik krize girmişti.

Ancak buna rağmen İngiltere emperyalist bir güç olarak hareket etmeye devam etti. 1956’da Süveyş Kanalı’nı kontrol etmeye çalışmak amacıyla Fransa’yla ittifak halinde Mısır’ı işgal etti, ancak bu askeri saldırı İngiltere’nin emperyalist bir ülke olarak ne kadar zayıfladığını açıkça ortaya koyan bir felaket oldu. Sonuçta, önceden İngilizlerin elinde olan Süveyş Kanalı Arap burjuva milliyetçiliğinin öncüsü, Mısır devlet başkanı Cemal Abdülnasır tarafından kamulaştırıldı.

Bu çerçevede, sömürgelerdeki milliyetçi hareketlerin bağımsızlık mücadeleleri sonucunda imparatorluk parçalanmaya başladı. Onlarca yıldır boyunduruk altında tutulan halklar ayaklanmaya başladılar. İlk önce Hindistan’da 1948’de başladı, bu sırada Kraliçe II. Elizabeth henüz prensesti. Hindistan’ı Myanmar, Seylan, Malezya izledi. Ayrıca, 1948’de Filistin’de ve daha sonra Malta’da İngiliz mandası sona erdi. Sonrasında, 1960’larda Afrika sömürgeleri; 1957’de Gana, 1960’ta Nijerya, 1961’de Sierra Leone ve bugün Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin bir parçası olan Tanganyika, 1962’de Uganda, 1963’te Kenya ve Zanzibar, 1965’te Gambiya, 1966’da Botsvana ve Lesotho, 1968’de Mauritius ve Svaziland, 1976’da Seyşeller; Karayipler’de ise 1962’de Jamaika, Trinidad ve Tobago, 1966’da ise Barbados bağımsızlığını kazandı.

Malvinas Savaşı

2 Nisan 1982’de, Leopoldo Galtieri liderliğindeki Arjantin askeri cuntası, 1833’te İngiliz emperyalizmi tarafından ele geçirilmiş olan Malvinas Adaları’nı geri almak için bir harekât başlattı. İngiltere, Arjantin’in parçası olan bu adalar için derhal büyük bir filo gönderdi. 10 hafta süren kanlı çatışmaların ardından İngiltere, ABD’nin de yardımıyla Arjantin’i mağlup etti. Kraliçe II. Elizabeth, Margaret Thatcher tarafından yürütülen askeri harekâtı onayladı ve bir seferinde “Malvinas Savaşı demokrasi ve özgürlük adına İngiliz kuvvetleri tarafından yapıldı” dedi. Aslında bu, İngiliz emperyalizminin şiddet ve baskı dolu tarihine eklenen bir başka emperyalist yağmacılık örneğiydi.

İngiltere: NATO üyesi ve ABD’nin sadık müttefiki

İngiltere, dünyada başat emperyalist güç olma statüsünü kaybettikten sonra ABD’nin kayıtsız şartsız müttefiki oldu ve şimdi dünyada en önemli emperyalist güç olan ABD’nin tüm askeri müdahalelerinde yanında oldu.

İngiliz ordusundan askerler, NATO’nun bir parçası olarak 1982-1984 yılları arasında Lübnan Savaşı’na ve 1990-1991 yılları arasında Körfez Savaşı’na ve Irak’ın işgaline katıldılar. Aynı şekilde, 1995’te Bosna Hersek’teki saldırıya, 1998’de Çöl Tilkisi Harekâtı’na ve 1998-1999 yılları arasında Kosova’daki müdahaleye katıldılar. İngiltere, New York’taki ikiz kuleler saldırısından sonra gerçekleşen Afganistan işgalinin de bir parçasıydı. 2003’te ise ABD ile birlikte Irak’ı işgal etti.

Kuzey İrlanda’daki baskı, Thatcher’ın kemer sıkma politikası ve Lady Di

İç cephede ise Kraliçe, Britanya ordusunun Kuzey İrlanda’daki İngiliz egemenliği yanlısı paramiliter örgütleri destekleyerek gerçekleştirdiği acımasız müdahaleyi onayladı. Bu çatışma 1968-1998 arasında 30 yıl sürdü. 

İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun (IRA) milliyetçi bir üyesi olan ve örgütten başka aktivistlerle birlikte 1981’de uzun süren bir açlık grevine başlayan Bobby Sands, Thatcher hükümetinin ve Kraliçe II. Elizabeth’in kayıtsızlığı sonucunda açlıktan öldü.

Kraliçe, 1980’lerde Thatcher’ın devlete ait şirketlerin özelleştirilmesi, işgücü üzerinde denetimin kaldırılması ve sosyal harcamaların azaltılması gibi politikalarını destekledi. Bu dönemdeki saltanatı sırasında özellikle İngiliz hükümeti tarafından şiddetle bastırılan 1984-85 maden grevinden sonra sendikaların aşamalı olarak dağıtılması politikasının ortağıydı. Bu da yüzlerce madenin kapatılmasına, geriye kalanların sonradan özelleştirilmesine ve 10 binden fazla madencinin işten çıkarılmasına neden oldu. 

Kraliyet tacını devralan oğlu Charles’ın karısı Galler Prensesi Diana ile anlaşmazlıkları meşhurdur. Lady Di; kraliyeti, onun servetini ve sınıfçı protokollerini eleştirdiği birçok röportaj verdi. Lady Di’nin ölümü düşünüldüğünde, bunun karşısında Kraliçe’nin kayıtsızlığı akıllara gelir. O sırada Londra dışında tatilde olan Kraliçe tatiline devam etmiş, Lady Di’nin trajik ölümünden ancak günler sonra Londra’ya gelmiş ve halktan gelen tepkiler ve baskılar sonucunda başsağlığı dilemişti.

Kraliçenin serveti

Kraliçe II. Elizabeth ve ailesinin aksine, bu gezegendeki erkeklerin ve kadınların çoğu günlük işlerden kazandıkları ücretle geçiniyorlar. Kişisel servetinin yaklaşık 470 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. 

Bu servetin büyük bir kısmı “egemenlik hibesi” denilen, İngiliz hükümetinden gelen bir hibeden sağlanıyor. Bu hibe “Crown Estate” veya “Kraliyet Şirketi” olarak anılan ve arazilere, ticari girişimlere ve diğer ekonomik faaliyetlere sahip olan mali grubun gelirlerinin yüzde 15’ini oluşturuyor. Kraliyet Şirketi, 2020-21 mali yılında 99 milyon dolar gelir elde etti.

Bir diğer gelir kaynağı ise 315 konutun yanı sıra Londra’daki ticari binalardan, 1265’ten beri kraliyet ailesine ait olan ve 2020-2021 mali yılında 23 milyon dolar gelir getiren ve ekseriyeti Lancaster Dükalığı’nda bulunan binlerce hektarlık araziden oluşan sözde “kişisel cüzdan”.

Bunun yanında, II. Elizabeth’in iki özel konutu da var: Kuzeydoğu İskoçya’da bulunan 115 milyon dolar değerindeki Balmoral Kalesi ve yaklaşık 58 milyon dolar değerindeki Sandringham Mülkü. 

Tüm bu varlıkların yanında 115 milyon dolar değerindeki bir pul koleksiyonu, 3,4 milyar dolar değerinde ünlü Kraliyet mücevherleri ve çok sayıda sanat eseri de var. 

II. Elizabeth’in adı 2017’de sızdırılan Paradise Papers’ta yer aldı. O sırada kamuoyuna açıklanan gizli belgelere göre, kraliçe vergi kaçırmak için Lancaster Dükalığı aracılığıyla Cayman Adaları ve Bermuda’daki vergi cennetlerine 11 milyon dolar yatırdı. 

Çelişkili bir şekilde, İngiltere’deki birçok işçi ve İngiliz halkının önemli kesimleri Kraliçe’ye ve monarşiye sempati duyuyor. Ancak, İrlanda ve İskoç halkı, özellikle de İngiliz emperyalizmine karşı birkaç kez savaşmış olan İrlanda halkı için durum böyle değil. Kapitalist sömürü altındaki milyonlarca İngiliz emekçisinin gündelik hayatıyla tezat halindeki abartılı lüksler ve ayrıcalıklardan oluşan gösterişli saray yaşamına rağmen asalak monarşi, emekçilerin vergileriyle var olmaya devam ediyor.

Sendikal mücadelede ortaklaşma mümkün değil mi?

0

Emek Çalışmaları Topluluğu’nun ağustos ayında yayımlanan 2021 İşçi Sınıfı Eylemleri raporu birçok detaylı verinin yanı sıra sendikalaşmanın işverenler açısından korkutucu anlamını bir kez daha ortaya koyması adına oldukça kritik.

Bu rapor 2021 yılında en az 1.634 işçinin sendikalaştığı için işten atıldığına işaret ediyor. Bu sayı 2015’ten beri tespit edilen en yüksek sayı olmanın yanında, “sendikalaşma”yı 2016 yılından bu yana ilk kez işyeri temelli işçi eylemlerinin ilk 3 nedeni arasına yerleştiriyor. 2021 yılı boyu gerçekleşen işyeri temelli 468 eylemin 86’sının sendikalaşma nedeniyle/sonucunda yaşandığı tespit ediliyor. Verilerin de işaret ettiği gibi emekçiler hakları için sendikalaşmaya daha fazla yönelirken, patronların sendika düşmanı tutum ve hamleleri, ülkedeki ucuz ve örgütsüz emeği en büyük kozu olarak gören iktidarın da icazetiyle daha da sertleşiyor.

Sendikalaşma anayasal bir hakkımız olmasına rağmen, işyerlerine sendikanın girmesi önünde patronların bir karşı hamle olarak kullandığı önemli bir hukuki engel zaten var: yetkiye itiraz ve bunun sonucunda yıllara yayılan mahkeme süreçleri… Buna bir de “gerekirse sendikal tazminatımı öderim ama sendikalaşanı işten atarım” anlayışı/rahatlığı da eklenince, sendikalaşmanın neden yasal çerçeve içerisinde değil, ancak ve ancak işçilerin örgütlü mücadelesiyle mümkün olduğu apaçık hale geliyor. Benzer onlarca örnek var, birini hatırlayalım: Baldur’da işverenin yetkiye itirazı sonucu mahkeme süreci 6 yılı aşmıştı. Ardından davanın sendika lehine sonuçlanmasına rağmen, işveren bu sefer de TİS masasına oturmayı reddetti. 280 günü aşkın grev sürecinden sonra ise sendika üyesi 22 işçiye ve grev sırasında hukuksuz biçimde işten çıkarılan 16 işçiye ihbar, kıdem, sendikal tazminatları ödemeyi kabul etti ama yine de TİS masasına oturmadı, sendikayı işyerine sokmadı.

Patronları bu kadar korkutan şey ne? Pek tabii işçilerin işyerinde örgütlü olacak olması, ücret ve hak taleplerini örgütlü bir şekilde savunabilecek olması!

Sendikalaşma, Türkiye işçi sınıfı için her zaman önemli bir mücadele konusuydu ancak pandemi boyunca ve şimdi pandeminin de etkisiyle derinleşen ekonomik kriz karşısında patronların ve iktidarın faturayı emekçilere kesmeye dönük tutumları; bu ihtiyacı daha yakıcı kılmış durumda. İşçiler, talepleri için işyerlerinde patronlara karşı örgütlü olma zorunluluğunun farkındalar ve bu hakkı elde etmek için tüm engellemelere, baskılara, zorluklara karşın sendikalarıyla birlikte -hatta bazen sendika bürokrasilerine rağmen- uzun soluklu bir mücadeleden kaçınmıyorlar.

Ancak bu mücadelenin güçlendirilmesi gereken önemli bir ayağı var. Bu mücadeleye girişmiş her işçinin karşılaştığı sendikalaşma karşıtı tutuma, bu ortak soruna verilen ortak bir cevap eksik. Bugün işçi sınıfı mücadelesinin en önemli sorunlarından biri sendikalaşmaya dönük engellemelerse ve bu, işverenlerin hemen hemen ortak tutumu/politikası haline gelmişse, buna karşı verilen mücadelenin de tek tek işyerlerini ve o işyerindeki muhatap sendikayı aşması gerekmez mi? Mücadeleci sendikal güçlerin, hatta konfederasyonların buna ortak bir cevap üretmesi neden mümkün olmasın?

Sendikalaşmaya engel olan işverenlere ağır hapis cezaları uygulanması ve bir sendikanın işyerinde yetki alabilmesi için işçilerin irade beyanı ve/veya referandumun yeterli olması talebi etrafında bir eylem birliği, işverenlerin bu süreçte öne çıkan iki bariz hamlesi karşısında birleştirici ve ön açıcı olamaz mı? Bu ortaklaşma, işyerlerinde verilen her bir mücadelede işçilerin bastığı zemini güçlendirmez mi? Bu ortaklaşmanın önünde sendikaların kendi iç dinamikleri var mı diyeceksiniz? Herhangi bir iç dinamiğin işçi sınıfının çıkarlarından öteye geçmesi kabul edilebilir mi? Bunu sorgulamak, bulunduğumuz her alanda sorumluluğumuz ve işçi demokrasisinin gereğidir.

Çankaya Belediyesi işçisi: “Ek protokolü yaptırarak, olmaz dediğinizi oldurduk!”

0

“Geçinemiyoruz” dedik diye belediyenin her tarafından küçüklü büyüklü tehditler aldık, bu tehditler “atarız, satarız”ın üstünde söylemlerdi. Ama bilmedikleri bir konu var ki, bu tehditler bizim şeref madalyamızdır ve ne kadar haklı ve doğru yolda olduğumuzun bir göstergesidir. Biliriz ki işverenin bir adı da sürekli “kovarım” kelimesiyken; örgütlü bir yapıda seni sarıp sarmalayacak, haklarını koruyacak, işverenle işçi arasında bağ olup yüz göz etmeyerek işveren tarafından gelebilecek sıkıntılara karşı seni savunacak, güç verecek yer de sendikalardır.

Ancak düşünün ki tarihi mücadelelerle dolu, bedellerin ödendiği, “iş, ekmek, özgürlük” sloganlarının ne anlama geldiğini bilen, işçiye güven patrona korku veren bir işçi dayanışmasından, bugün her konuda ve sürekli olarak “olmaz, ek protokol yapılmaz” diyen bir sendikaya dönüşülebilir mi? Üzüntüyle söylüyorum ki, itibarsızlaşan ve literatürde sarı diye adlandırılan, sınıftan ayrılıp burjuvaziye ve kendi çıkarları uğruna uzun uzadıya bir yol, bir fırsat bahçesine dönüştü.

Bu yolda, bir yandan patron tehdit ederken, sırf kendi çıkarları adına ileride sendika başkanı, milletvekili ya da gözlerine kestirdikleri katmerli yerler için nefes bile almadan kendileri de bizi tehdit edenlere sesleniyorum: Hayat şartlarının her geçen gün zorlaştığı bu dönemde emekçiler üzerinden dolgun maaşlarınızla, huzur haklarınız ve sınırsız faydalarınızla bizleri hor görüp, “dışarıda senden çok var, şükredin ya işveren bunu da vermezse” söylemleriyle patronlara şirinlik yapmayı bırakın. Evet, sizler de uzayda yaşamıyorsunuz ve bizler gibi pazar market alışverişi yapıyorsunuz. Aramızdaki en büyük uçurum; sizler canınızın istediğini ilk gördüğünüz yerden alarak alışveriş yaparken biz işçiler her bir market ve pazara tek tek gidip en ucuz ve uygununu arıyor, sadece karnımızı doyurmayı düşünüyoruz.

Bugün siz sendika ağaları, yüzünüzü işçiye dönmediniz, peki bizler ne yaptık? Sizin olmaz dediğinizi, taban işçi örgütlenmesini yaparak, tenceremizin kaynamadığını söyleyen işçiler olarak sizlere karşı ıslıklarla, alkışlarla DİRENDİK ve kamuoyuna seyyanen brüt olarak açıklanan ücretleri net ücret olarak değiştirterek ve ısrarla “olmaz” dediğiniz ek protokolü yaptırarak olmaz dediğinizi oldurduk. Yetmedi, 2023 yılında uygulanacak olan kademeli taban ücret zamlarını her işçinin yevmiyesinde kabul ettirdik. Yetmedi, yemekhane zamlarını yüzde 100 zam ile 460 TL’den 340 TL’ye düşürdük.

Taleplerimiz sadece bunlarla sınırlı değil! Belediyede çalışan işçilere uygulanan seyyanen zamlar taban ücretlere eklensin ve bütün işçilere aynı tarihte toplu sözleşme yapılsın; altışar ay arayla enflasyon farkları, iyileştirmeler ve yüzdelik zamlar yapılsın. Yeni imzalanacak Çanpaş A.Ş. toplu sözleşmesi 2023 yılı Ocak ayı asgari ücreti belirlendikten sonra imzalansın. Eşit işe eşit ücret uygulansın!

Diyeceklerimiz daha çok ama bu yazıda son olarak şunları ifade etmek istiyorum: Hiçbir sendika şube başkanı veya daire başkanı işçiden kaçmadan; telefon, mail, dilekçe vb. görüşme talebini geri çevirmeden; işçinin gücünü ve bulundukları makamlara biz işçilerin destekleri ile geldiklerini unutmadan; tek taraflı güç ve çıkar ilişkisi kurmadan işçilerle iletişim kurmayı bilecek. İşçiye “gelince görüşürüz, sizi ihraç edeceğiz, delikanlıysanız yüzüme konuşursunuz” tehditlerini savurma, işçilerle sokak ağzıyla konuşma cesareti bulamayacak. Bizler örgütlü olarak isteklerimizin her zaman arkasında ve takipçisi olacağız.
Unutmayın ki “SEL GİDER KUM KALIR!”

Ukrayna’da bağımsız sınıf politikası

0

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi ve bunun devamında başlayan savaşta altı ay geride kaldı. Putin’in emperyalist, işgalci politikası karşısında devrimci Marksistlerin, enternasyonalistlerin nasıl bir tutum alması gerektiğine dair gerek bu sayfalarda gerek internet sitelerimizde detaylı materyaller ürettik.

Köşe taşlarını kısaca hatırlatmak gerekirse, ABD emperyalizminin Afganistan ve Irak yenilgileri ardından girmiş olduğu hegemonya krizinden faydalanmak isteyen Putin Rusya’sı, emperyal çıkarları uğruna Ukrayna’yı işgale girişti. Ancak Ukrayna halkının direnişi karşısında işgal girişiminden hızlı sonuç alamadı. Birçokları bu savaşı NATO-Rusya savaşı/vekalet savaşı olarak karakterize edip iki emperyal kamp arasından birinin yanında konum alma noktasına çekildi.

Ancak böylesi bir savaşta devrimci enternasyonalistlerin, emekçi halkların kapitalizmden bağımsız çizgisini savunanların tutumunun net olması gerekir. Bunun Rusya-Ukrayna savaşına uyarlanmış politikası da Ukrayna’da Rus işgaline, Zelenski iktidarına ve NATO’nun yayılmacılığına karşı mücadeleyi bir arada sürdürmekten geçer.

Neden mi?

Çünkü enternasyonalistler için politika üretirken ana görevlerden biri de ülkelerde devrimci partilerin inşasını ileriye taşımaktır. Bunun yolunun da burjuva kamplar arasında bir seçim yapıp, oportünizme saplanmaktan geçmediği aşikâr.

Ve en önemlisi de, böylesi bir politik çizginin Ukrayna’da karşılığının fazlasıyla olması.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bu politik hat doğrultusunda Ukrayna emekçi halkının mücadelesini desteklemek adına şu ana kadar birçok kampanya örgütledik, birçoğunun da içerisinde yer aldık. Enternasyonalimizden bir delegasyonu ülkeye göndererek Ukrayna sosyalistleri ve sendikalarıyla temaslar kurduk.

İşgalin başlangıcından bu yana bunun bir vekalet savaşı olduğunu ileri sürerek Putin’in yanında konumlanan dünya solunun pozisyonlarını “haklı” çıkarmak için ileri sürdükleri argümanlar kısaca, “Putin aşırı sağa karşı savaşıyor”, “Ukrayna nüfusu zaten NATO’cu”, “Ukrayna’da emekçi halk diye bir şey yok”, “Ukrayna’da Rus güçlerine karşı direnenler emekçiler değil” şeklindeydi. Ancak bunların gerçeği yansıtmadığını söylemek için elde çok fazla veri var.

Örneğin Ukrayna’daki mücadeleci sendikal önderlikler (demiryolu, maden, sağlık, inşaat, nükleer santral işçileri sendikaları vb.) tabanlarıyla birlikte bir yandan cephede, bölgesel savunma komitelerinde Rus güçlerine karşı direnişlerini sürdürürken, öte yandan da Zelenski iktidarının işçi düşmanı kararname ve yasalarına karşı da mücadele ediyorlar. Keza geçtiğimiz ay, Zelenski iktidarının hazırlamış olduğu, esnek ve güvencesiz çalışmanın önünü açan, işten çıkarmalarda keyfiyeti meşrulaştıran ve sendikal örgütlenmeyi, toplu iş sözleşmesi hakkını zorlaştıran 5161 ve 5371 numaralı kararnamelere karşı uluslararası bir kampanya örgütlediler ve ülke içerisinde de bu ve benzeri yasal düzenlemelere karşı mücadeleye devam ediyorlar.

İUB-DE heyeti Kiev’de Ukrayna Demiryolu İşçileri Özgür Sendikası lideri Aleksandr Skiba ve Dayanışma Kolektifi’nden Sergiy’le birlikte

Ayrıca yine ilişki halinde olduğumuz Dayanışma Kolektifi ve Sosyal Hareket gibi sol/sosyalist gruplar da bir yandan cephede ya da bölgesel savunma komitelerinde direnişlerini sürdürüyor. Bunun yanında da Ukrayna’da Rus emperyalizminden, NATO’dan ve Zelenski’den bağımsız bir alternatifi mümkün kılmak adına çalışıyorlar.

Kısacası, görmek isteyen gözler için Ukrayna’da böylesi bir kopuş programının karşılığı mevcut. Bizlere düşen, kötünün iyisine ya da kötünün daha da kötüsüne rıza göstermek istemeyen Ukrayna halkını politik ve örgütsel olarak desteklemeye devam etmek.

Seçimler yaklaşırken güvenlik ve yapay zekâ

0

Her ne kadar yaz mevsimi bitmiş olsa da, küresel ısınma ve buna bağlı olarak dengesini yitiren iklim istikrarından dolayı mevsimler de kaymaya başladı. Batı Avrupa bu yaz sıcaklık rekorları kırarken, Türkiye’de de sıcaklar aynı ağustos-eylül aylarında olduğu gibi devam edeceğe benziyor. Fakat yazın bitmesi bizi diğer bir açıdan daha ilgilendiriyor: Artık seçimlere bir yıldan az süre kaldı ve seçim süreci ile güvenliği hakkında ciddi sorular ve şüpheler var. Bunlara özellikle dijital boyutuyla gelin beraber bakalım.

Mavi mürekkebe dönüş mü?

10-15 yıl öncesine kadar mavi mürekkebin kullanıldığını çok net hatırlıyorum, bu sayede bir kişinin birden fazla oy kullanmasının önüne geçildiği iddia ediliyordu, fakat bu çağdışı bir görüntüydü. Günümüzde sanallaşan sistemlerden dolayı bu tür eylemler sadece bir noktada güvenlik sağlıyor. Özellikle seçim öncesindeki dönemde sansür, yasak ve algoritmaların bilinçli bir şekilde seçmeni yönlendirmesi çok daha büyük tehlikeler barındırıyor. Geçtiğimiz yıl DİSK, KESK, TTB ve çeşitli STK’lar tarafından kurulan Seçim Güvenliği Platformu da bu sorunlara değiniyor ve mart ayında meclisten geçen “dezenformasyonla mücadele” yasasını aslında “sansür yasası” olarak değerlendiriyor. 40 maddelik bu yasadan bahsetmeyeceğim ama neler yapılabileceğini ve aslında algoritmanın bize karşı nasıl kullanabileceğini inceleyelim.

Algoritma nedir?

Algoritma aslında belirli bir problemi çözmek veya belirli bir amaca ulaşmak için tasarlanan yoldur. Şöyle anlatabiliriz; mesela futbol maçında topun kaleyi geçip geçmediğini takip eden bir sistemimiz olsun. Belli bir frekansta sensör bu gözlemi yapıyor ve çıkan sonucu bağlı olduğu her sisteme “evet” veya “hayır” olacak şekilde bildiriyor. Bu en basit algoritmadır ve bütün bilgi işlem dünyamız bu tür basit yaklaşımların saniyede milyar defa tekrarlanması ve sonuca işlenmesine dayanmaktadır. Kendi başına bir şey düşünemeyeceğini öngördüğümüz bu yapılar üstün işlem gücüne ulaştığında iyi ve kötü amaçlar uğruna kullanılabiliyor, mesela seçim öncesinde algımızı yönlendirmek için kurmaca haber düzeni ve dolaylı sansür gibi.

Zekâ yapay, seçim gerçek

Gelişmiş algoritmaların, seçmenin aklını çelmek veya ona bilerek yanlış haber, bilgi vermek amacıyla yönlendirdiğini görüyoruz. Hatırlayacağımız gibi önceki yazılarımızda da dile getirmiştik, Cambridge Analytica skandalında, Facebook kararsız seçmenlerin reklam ve çeşitli kampanyalarla kendi platformu üzerinden manipüle edilmesine göz yummuştu. Trump’ın seçimi kazanmasında bu skandalın da etkisinin olduğu varsayılıyor. Çünkü algoritma, kararsız olan seçmenleri tespit edecek zekâya sahip ve belirlediği seçmen kitlesini yanlış ve yalan haber propagandası ile donatıyor. İşte bu yüzden böylesine büyük platformların kesinlikle kullanıcılarının denetimine tabi olması gerekli. Bunun yanında, kodlarının özellikle bu pazarlama ve veri kullanım kısımlarının açık kaynak kodlu olması elzem.

Bizi neler bekliyor, ne yapmalı?

Bir yıl içerisinde seçim olacağını biliyoruz. Seçimlerin bize her şeyin sonuymuş gibi, kazanılıp kaybedilecek müsabakalar şeklinde sunulması aslında burjuva demokrasisinin bir illüzyonu. Geçmiş mücadelelerden de bildiğimiz gibi, seçim aslında o zamana kadar verilen mücadelenin sonuçlarından sadece biri. Örgütlülük, birliktelik ve mücadele hep beraber olmayı gerektiren unsurlar ve kazanımdan bahsedeceksek ancak bunlarla gelir. Fakat yine de seçim öncesinde bu dezenformasyona neden olan sansürcü yasalarla mücadele etmemiz lazım; seçim güvenliği sadece o gün sandıkları koruyarak olmaz.

Solda ittifaklar ve sınıf bağımsızlığı

0

En geç dokuz ay içerisinde gerçekleşecek cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine ilişkin sosyalist hareket içerisinde uzunca bir süredir ittifak görüşmeleri sürüyordu. Bu görüşmeler artık belirli bir olgunluğa varmış durumda. Önce 21 Ağustos’ta TKP, Sol Parti, TKH ve Devrim Hareketi “Sosyalist Güç Birliği”nin (SGB) kuruluşunu ilan etti. 25 Ağustos’ta ise HDP, TİP, EMEP, EHP, TÖP ve SMF tarafından “Emek ve Özgürlük İttifakı”nın (EÖİ) kurulduğu açıklandı. SGB ittifak zeminini beş maddelik bir bildiriyle açıklarken, EÖİ ise ittifakın deklarasyonunu ve yol haritasını eylül ayı içinde duyuracağını belirtti.

İçinden geçtiğimiz çoklu kriz ortamında, burjuva düzen partilerinden bağımsız bir siyasi seçeneğin sosyalistler ve emek örgütleri öncülüğünde yükseltilmesi gerekliliğinin hayatiyetini bu sayfalarda epeydir dile getiriyoruz. SGB’nin ve EÖİ’nin kuruluşlarını ilan etmelerini de bu bağlamda oldukça önemsiyoruz. Aynı zamanda, gerek SGB gerekse de EÖİ bileşenlerine, gerek siyasal program gerekse de “nasıl bir ittifak” başlıklarında uzunca bir süredir çeşitli eleştiriler ve öneriler yöneltiyoruz. Programatik düzlemde baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuşu hedefleyen ve kendisini Millet İttifakı’na yedeklemeyen bağımsız bir hattın, örgütsel düzlemde ise dar grupçuluktan sakınan, sosyalistlerin ve emek örgütlerinin en geniş birliğini hedefleyen bir anlayışın aciliyetini vurguluyoruz. Bu çerçevede mevcut iki girişim bu ihtiyaçlara yanıt verebilecek mi, biraz daha yakından bakmaya çalışalım.

Öncelikle, AKP-MHP ittifakının neden olduğu yıkım ve çürümenin geniş kitlelerde yarattığı hoşnutsuzluk ve alternatif arayışının sosyalist hareket üzerinde muazzam bir basınç yarattığı ortada. Bu basınç bir yandan birleşik mücadele ve ittifak girişimleri yönünde, diğer taraftan ise Cumhur İttifakı’nın karşısında görünürdeki en güçlü alternatif olan Altılı Masa’nın desteklenmesi doğrultusunda iki yönlü olarak ortaya çıkıyor.

Tek Adam rejiminden bunalan ve Erdoğan yönetiminden bir an evvel kurtulmak isteyen kitlelerin sözde en kuvvetli alternatife yönelmesi anlaşılır. Sosyalist hareketin ise tam da böylesi kriz anlarında kendisini burjuva alternatiflerden net bir şekilde ayrıştırabilmesi ve düzenden köklü bir kopuşu öne çıkaran bir siyasal çizgiyi belirginleştirmesi gerekir. Ne var ki, gerek SGB gerekse de EÖİ’nin kuruluş açıklamaları bu alandaki “ehveni şerci” tutumlarında herhangi bir değişiklik olmadığını gösteriyor.

Her iki ittifakın açıklamalarında bir işçi-emekçi hükümeti stratejisi ve kapitalizmden kopuş perspektifi ortaya konmadığı gibi, mevcut rejimden çıkış önerileri de “halk egemenliği” (EÖİ) veya “bütünlüklü mekanizmaların kurulması” (SGB) gibi muğlak ifadelerle belirtiliyor, yeni bir anayasa yapımı için Kurucu Meclis çağrısından kaçınılıyor. Somut olarak ise, her iki ittifak da cumhurbaşkanlığı seçimleri için burjuvaziden bağımsız ortak bir aday göstermekten imtina ediyor. Bunun yerine Altılı Masa’nın “sağcı olmayan” bir aday göstermesi bekleniyor. Her iki kesimin de ufkunun “Millet İttifakı yönetiminde güçlü bir sol muhalefet” olmaktan öteye geçmediği anlaşılıyor. Dahası, SGB’nin açıklamasında Kürt sorununa hiçbir şekilde değinilmemesi ve bileşenlerinin bugüne kadarki tutumları, ayrımın sosyalist stratejiye ilişkin olmaktan öte, Türk ulusalcılığı ve dar grupçuluktan kaynaklandığına işaret ediyor.

Biz hem cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimlerinde ve dahası sınıf mücadelesinde ve diğer alanlarda emek eksenli, bağımsız ve birleşik bir ittifakın acil ve hayati olduğunu vurguluyoruz. Bütün eleştirilerimizle birlikte gerek SGB’nin gerekse de EÖİ’nin bu ihtiyaca hizmet etmesini dileriz. Mevcut sömürü ve baskı düzeninin törpülenmesini değil ondan kopulmasını hedefleyen, günün sonunda Millet İttifakı’nı soldan meşrulaştırmak yerine emeğin bağımsız alternatifini yükselten her girişimi, çabayı sonuna dek desteklemeyi sürdüreceğiz.

Vergi matrahı sendikalı işçiyi soyup rejimin kasasını dolduruyor

0

Emekçinin milli gelirden aldığı payı tarihsel olarak en düşük seviyesine çeken ağır enflasyon karşısında, hükümet asgari ücrette, ilk olarak Ocak 2022’de yüzde 39,02’lik, ardından da Temmuz 2022’de yüzde 29,32’lik artışa gitti. Aralık 2021’de net 2825 lira (brüt 3577 lira) olan asgari ücret, Temmuz 2022’de net 5500 lira (brüt 6471) oldu. Artış fazla gözükebilir ancak aksine, kaşıkla verilen kepçeyle alındı; işçilerin alım gücü, patronlara servet aktarımını sürdürebilmek için, kasten düşürüldü.

Hükümet 2022’de asgari ücretin vergiden muaf tutulacağını açıkladı. Ancak asgari ücretin bir kuruş dahi üzerinde ücret alanlar, aldıkları brüt ücret üzerinden güncellenmemiş vergi dilimlerine tabi tutulmayı sürdürüyor (asgari ücretin üstündeki kısım vergiye tabi tutulacak şekilde). Ekonomik kriz ve resmi enflasyon oranlarının dahi yüksekliği dolayısıyla asgari ücretteki artışlar da görece yüksek tutulunca, sendikalı işçilerin ücret kazanımları anlamını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bu tehlikeye karşı mücadeleci sendikalar, asgari ücrete verilen artış oranlarını, üye oldukları işyerlerinde birebir olarak mevcut ücretlere yansıtarak, üyeleri olan işçilerin kazanımlarını korumayı başardı.

Ancak hükümet asgari ücret artışlarını gerçekleştirirken vergi dilimlerini revize etmedi. Bu bilinçli saldırının bir sonucu olarak, asgari ücretin üzerinde maaşı olan işçiler (yani genellikle sendikalı işçiler), vergi matrahı dolayısıyla, yılın 5. veya 6. ayından sonra (kamuda çalışanlar yılın 4. ayıyla beraber), gelirlerinin yüzde 20’sine veya yüzde 27’sine devlet tarafından el konulmaya başlandığına tanık oldu. Bugün sendikalı bir işçinin çalıştığı 30 günün en azından 9’una rejim tarafından el konuyor.

AKP iktidarı altında Beşli Oligarşi’ye toplam 128 vergi affı çıktı. 2015’te Güler Sabancı’nın vergi borcunun 8 katrilyon 350 milyar lirası silindi. 2022 Mart’ında rejimin meclisten geçirdiği “Vergi ve Ekonomi Paketi” kapsamında, yurtdışına vergi kaçıran patronlara af geldi.

O halde mevcut tabloya bir bakalım. Rejim, patronların milyar liraları bulan vergilerini affediyor; vergi kaçıranı bağrına basıyor. Bunun karşısında işçinin, emekçinin kazancının her ay neredeyse 3’te 1’ini vergi olarak gasp ediyor. Halkın ihtiyacı olan temel tüketim maddeleri üzerinden yine vergi topluyor. Ve yoksullardan topladığı vergileri, vergilerini affettiği patronlara peşkeş çekiyor.

Ne istiyoruz? Vergide adalet. Nasıl olacak bu? Azdan az, çoktan çok alınarak. Toplumun açlığa ve yokluğa sürüklenmesinden kâr edenlere servet vergisi konarak.

Aynı zamanda sendikalı olmak ekonomik ve politik anlamlarını kaybetmesin diye, sendikalı işçilerin ücret kazanımları korunmalı. Bunun için vergi dilimleri yeniden değerlendirme oranlarına göre revize edilmeli, kümülatif vergi tutarı brüt değil net ücret üzerinden hesaplanmalı, vergi dilimleri revize edilirken emekçilerden alınan vergi oranları da düşürülmeli.

En önemlisi: İşçiler yıl içinde daha yüksek vergi dilimlerine girdikleri bahanesiyle herhangi bir gelir kaybı yaşamamalı.

İki ay içinde Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 2023 yılı asgari ücretini belirlemek için toplanmaya başlayacak. Konfederasyonlarımızdan, rejimin vergi soygununa dur demeleri ve bu yönde Asgari Ücret Tespit Komisyonu içinde mücadele etmeleri veya onun üzerinde basınç oluşturmaları için seferber olmalarını talep edelim.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda 5 patron temsilcisi, 5 hükümet temsilcisi, 5 tane de sendika temsilcisi var. Burada işçilerin elini güçlendirebilmek için, Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplanmadan önce, kasım ayı gibi bütün konfederasyonlar, şube ve sektör ayrımı yapmaksızın vergi dilimlerine adil bir düzenleme getirilmesi için sokaklardan ses verebilmelidir.

Şili: Hayır’ın zaferi, yenilginin bilançosu ve mücadeleyi nasıl sürdürmeliyiz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Şili partisi Sosyalist İşçi Hareketi’nin, ülkede 4 Eylül’de gerçekleşen anayasa referandumu ertesinde yayımladığı açıklama.

Yeni anayasa önerisi, sadece %37 kabul oyuna karşın, ülke çoğunluğunca %62 oyla reddedildi. Bu sonuç, 2019’dan günümüze kadar süren halk ayaklanmasının en önde gelen savaşçıları olan geniş bir yoldaşlar kesimi için ağır bir darbe oldu. Şimdi bir kafa karışıklığı egemen, zira dün kazananlar büyük iş insanları, sağcılar ve Pinochet yanlılarının en berbat kesimleri oldu. Yüz binlerin hayal kırıklığını anlıyor ve paylaşıyoruz.

Bugün önümüzde temel bir görev duruyor: ne olduğunu anlamak, yenilginin gerçek nedenlerini ve bunun halk ve işçi sınıfı için ne sonuçlar doğuracağını tespit etmek. Suçu “cahil ve faşo” halka yüklemek gibisinden eski ve kötü geleneksel açıklamalar hiçbir işe yaramaz. Bugün mücadeleyi tekrar yükseltebilmek için doğru sonuçlara ihtiyacımız var, zira mücadele acil bir görev olmaya devam ediyor.

Seçim yenilgisinin gerçek nedenleri

Son zamanların en önemli halk ayaklanmalarından birine öncülük etmiş, %80’lik bir oyla anayasayı değiştirmeye karar vermiş, bağımsız adayların Kurucu Meclis’te çoğunluk oluşturmasını sağlamış bir halkın şimdi bu çoğunlukla anayasanın değiştirilmesini reddetmiş olması tam anlamıyla bir çelişkiymiş gibi gözükmekte. Ama durum öyle değil.

Bu yenilgi, sağcılar, eski Concertación partilerinin (1990’da yapılan ve askeri yönetimin sonlandığı seçimde iktidara gelen merkezci koalisyon) ve Geniş Cephe’nin, Piñera hükümetini kurtarmak ve seferberliğin gücünü tamamen patronların denetiminde bir anayasa oluşturma sürecine doğru saptırmak ve Kurucu Meclis’in bağımsız ve egemen olmasının önüne geçmek amacıyla 15 Kasım 2019’da imzaladıkları Barıș Antlaşması’yla başladı. Sadece bu değil, aynı zamanda bu antlaşma seferberliğin en mücadeleci kesimlerinin baskılanmasına ve hapsedilerek politik tutuklulara dönüştürülmesine ve bu amaçla polise dokunulmazlık sağlamaya olanak tanıdı. Ve bu durum bugüne değin sürdü.

İlk plebisitte %80’lik bir onayla ve bağımsızları çoğunluk olarak seçerek işçi sınıfı ve halk, her zamanki yolsuzlara karşı koyacak bir kurum oluşturduğuna inanmıştı. Ama öyle olmadı. Bu nedenle ardından hayal kırıklığı ve milyonların kurucu süreçten kopması geldi. Kurucu Meclis Piñera hükümetinin rahatça sürmesine imkân verdi, iş kayıplarına ve yoksulluğun yaygınlaşmasına karşı hiçbir şey yapmadı, politik tutuklular için ve milislerin ve polisin baskılarına karşı hiçbir şey yapmadı. Halk isyanını gerçekleştirenlerin acil taleplerinden tamamen uzak; sağın, eski Concentración’un ve bugünkü hükümeti oluşturanların istediği şekilde herhangi bir parlamento gibi davrandı.

Aynı Kurucu Meclis’te ve kulis oyunlarıyla “bağımsızların” çoğunluğu kontrolü politik partilere bıraktı ve doğal kaynakların millileştirilmesi gibisinden önemli taleplerin yeni anayasa metninin dışında bırakılmasına geçit verdi. Zorlamalar ve manevralar arasında, bazı demokratik kazanımlar getirmesine karşın, ortaya ülkede derin bir yoksulluk yaratan ekonomik modelin aynen devam etmesini öngören bir anayasa çıktı. Bu nedenle yeni anayasa önerisi onu kabul edenler arasında bir heyecan yaratmakla birlikte işçi sınıfı ve halkın beğenisini kazanmadı ve sokaklara çıkmamıza neden olan temel talepleri içermeyen bu öneri karşısında kafa karışıklığı oluştu.

Öte yandan bir başka hayal kırıklığı daha dünkü senaryoyu hazırladı. Yeni işbaşına gelen ve Komünist Parti ve Geniş Cephe’nin başını çektiği hükümet de milyonlar için bir hayal kırıklığına yol açtı. Milyonlarca işçi ailesinin yaşadığı derin ekonomik kriz karşısında Boric ve onun hükümeti felaketi durdurmak için gerekli en temel talepleri karşılamayı reddetti. Enflasyona ve sefalet ücretlerine karşı hiçbir şey yapmadı, devlet yardımı yapmayı reddetti ve büyük sermayenin çıkarlarına dokunmadı. Yaptığı şey ise Mapuche halkını ezmek ve boş vaatlerde bulunmak oldu. Bu nedenle milyonlar bu hükümeti cezalandırmak için plebisit oylamasını kullandı.

Daha da canicesi, kampanya sırasındaki tutumuydu. Binlerce kişi son derece yetersiz kaynaklarla Pinochet taraftarlarının Hayır çalışmasına karşı mücadele ederken, Boric ve onu destekleyen partiler, yeni anayasa metnini sermayenin çıkarları doğrultusunda değiştirmek için alelacele bir anlaşma imzaladılar. “Herkes için bir anayasa” yapmak gerekir iddiasıyla, yeni anayasayı hayırcılarla açıkça ve yüzsüzce pazarlık etmeye koyuldular!

Bu aynı partilerce yönetilen sendikal, öğrenci ve kitle örgütlerinin tutumu da aynıydı; onlar da hayal kırıklığının yaygınlaşmasında menfur bir rol oynadılar. Bu zorlu günlerde işçi aileleri için hiçbir şey yapmayan CUT (Birleşik İşçi Konfederasyonu) veya talepte bulunmak için sadece laf üreten Öğretmenler Birliği, yıllardan beri ortalıkta görünmeyen ve bugün öğrencilere karşı tümüyle hükümetin yanında olan CONFECH (Şili Öğrenciler Konfederasyonu) kabul için doğru dürüst kampanya bile yapmadılar. Soruyoruz: Bu örgütler işçilerle ve öğrencilerle kaç toplantı ve faaliyet gerçekleştirdiler?

Sağın ve Hayırcıların kampanyası, bunların yaydığı zehirli yalanlar ve korku, halk ayaklanması sırasında Piñera’yı kurtaran ve Kurucu Meclis’te sağ ile pazarlık yapan, ardından kabul oyu isteyen bugünkü hükümet partilerinin yarattığı hayal kırıklığının aralıklarından rahatlıkla içeri sızdı. Bu onların yenilgisi oldu. Milyonlarca işçi, öğrenci, kadın, ezilen ve yerli halk bu kafa karışıklığının sonucunda veya doğrudan durumu değiştirmeyi vaat etmiş olan bu hükümetin göstermelik uygulamalarını ve kandırmacalarını cezalandırmak için ret oyu kullandı.

Öte yandan, daha az önemli olmayan bir noktayı daha eklememiz gerekir. Onur Kabulü’nün (Apruebo Dignidad, Boric’in başını çektiği seçim koalisyonu) ve eski partilerin bütün politik süreci bugüne kadar getirebilmelerinin bir nedeni de bizlerin tüm halk isyanı sırasında birlikte mücadele ettiğimiz milyonlar için bir politik seçenek inşa edemeyişimiz oldu. Enflasyona ve sefalet ücretlerine karşı, işçi sınıfının ve halkın en acil talepleri için ve (anı geldiğinde) Kurucu Meclis’teki aldatmacalara ve manevralara karşı mücadele etmemizi olanaklı kılacak bir seçenek; ancak bu yolla Pinochet anayasasına karşı Evet oyu sağlanabilirdi. Böyle bir seçenek olmadığında, durumun açığa çıkardığı gibi, tüm çabalar boşunaydı.

Halka ve işçi sınıfına saldırmak için bu yenilgiden yararlanacaklardır

Bugün Hayır’ın zaferi, zaten Pinochet’cilikle arasında köprüler kurmuş olan bir hükümeti daha da sağa doğru itecektir. Piñera’ya ve halk isyanına terör yağdırmış olan kolluk kuvvetlerine dokunmayacak, Wallmapu’yu militarize edecek ve seferberlikleri bastıracak, ve en önemlisi “herkes için anayasa” oluşturmak için yapılan ulusal anlaşmaya sadakat gösterecektir. Boric, Komünist Parti ve Geniş Cephe hükümeti buydu ve böyle olacaktır.

Plebisiti kazanır kazanmaz ve kendi seçmenlerini heyecanlandırmayan küçük kutlamaların ortasında, ret liderleri Boric’in teklifini kabul etmek için hemen ortaya atıldılar. Her iki taraf da epeyce bir süreden beri, ve tabii halkın sırtından, hangi seçenek kazanırsa kazansın reformlara girişileceğini söylüyorlardı, ama şimdi tamamen yolsuzlarla dolu parlamento tarafından yönlendirilecek reformlar.

“Yeni bir anayasa süreci” vaat etmişti Boric onlara. “80 anayasasına değişiklikler yapmak gerekir” diye yanıtlıyor sağcılar. Her iki kesim de, “sorumlu” değişikliklerin ancak kendileri tarafından, parlamentoya kapanmış halde yapılabileceği hayallerini beslemeyi sürdürmeye ihtiyaçları olduğunu biliyor. Ve bunun için de, ekonomik kriz sonucunda yaşam koşulları gün be gün bozulan milyonlarca işçi ailesini yatıştıracak bir reform senaryosu oluşturmak istiyorlar. Toplumsal huzursuzluk derinleşiyor ve Hayır’ın konjonktürel zaferi bu durumu unutmalarına yetmiyor.

İstedikleri, 2019 halk ayaklanmasının tüm kalıntılarını yok edecek ve ekonomik krizin yükünü işçi sınıfının sırtına bindirecek, adı ne olursa olsun yeni bir ulusal anlaşmanın gerçekleşmesidir. Bu nedenle, 4 Eylül referandumu yenilgisinden gerekli sonuçlarını çıkarmamız ve bu hükümetin ve onu sağ muhalefetteki müttefiklerinin yeni saldırılarına karşı koymak için saflarımızı acilen düzenlemeliyiz.

Hepsine karşı koymalıyız

Pekiyi, yeni anayasa tasarısını kabul etmek neden o kadar önemliydi? Zira reddedilmesi ülkedeki en gerici kesimleri güçlendirecekti, öyle de oldu. En önemli etkinlikleri gerçekleştiren ve kendi gücümüzle kampanyayı sürükleyen bizler, binlerce kişi öyle düşünmüştük. Sadece oy istememiş, aynı zamanda Boric hükümetinin manevralarını teşhir etmiş, enflasyona ve sefalet ücretlerine karşı mücadele çağırılarında bulunmuş, tüm mücadelelerle etkin biçimde dayanışmaya girişmiştik.

Bu nedenle, Pinochet’ciliğe ve retçilere karşı sokaklarda mücadele eden bizler arasında kurulmuş olan bu birliği güçlendirmek önemli bir görevdir. Onların seçim zaferi sadece, faturası bize yüklenen, ama zenginleri daha da zengin yapan ekonomik kriz nedeniyle sefalete sürüklenen milyonlarca işçi ailesi için daha fazla yoksulluk demektir.

Yeniden toparlanmamız, mücadeleleri birleştirmemiz, dostça diyaloglar kurmamız, Hayır’ın zaferini işçi sınıfına ve halka darbeler indirmek için kullananlara karşı birlikte hareket etmemiz gerekiyor. Son yenilgi için üzülmenin zamanı ileride gelecektir, bugün ise 2019 halk ayaklanmasının açtığı yolda yeniden yürümeye başlamanın günüdür.

Enflasyona ve sefalet ücretlerine karşı ulusal bir mücadele planı için…

Wallmapu’nun militarizasyonuna, baskılara karşı ve tutukluların serbest bırakılması için…

Her zamanki yolsuzlar tarafından yönlendirilen sahte bir anayasa süreci başlatmak için Ret yanlıları ile Boric hükümeti arasında gerçekleştirilen pazarlıklara karşı…

Mücadeleleri birleştirelim, sokakları fethedelim, hep birlikte politik seçeneği geliştirelim.

Şilili ve dünyanın kadın ve erkek işçilerinin yönetebilmesi için…

MST Yürütme Komitesi

5 Eylül 2022

İş cinayetleri: Sorun da çözüm de politik!

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin yayınladığı son istatistikler, iş cinayetlerinin neden hâlâ işçi sınıfının en acil gündemlerinden biri olduğu gerçeğini hatırlatıyor: Temmuzda 169, 2022 yılının ilk yedi ayında ise en az 1014 işçi hayatını kaybetti! Bu sayı kaba bir hesapla günde en az 5 işçinin iş cinayeti nedeniyle hayatını kaybetmesi demek. Her gün, her ay sistematik bir biçimde ardı ardına gelen bu ölümler yıllara vurduğumuzda ise -20 yılda 30 binin üzerinde emekçinin hayatına mal olan- adeta bir savaş bilançosunu ortaya koyuyor.

Ölümler; ihmallerle, güvencesizlikle, örgütsüzlükle artıyor. Esnek ve güvencesiz çalışmayı bir model haline getiren neoliberal sistem altında işçi sağlığı ve güvenliği çiğneniyor. 10 yıldır yürürlükte olan 6331 Sayılı İş Sağlığı Güvenliği Yasası da buna çözüm olmadığı gibi tersine durumun vahametini artırıcı bir rol oynuyor. Çünkü yasanın iş kazaları, iş cinayetleri ve meslek hastalıklarını önleyici bir yönü bulunmuyor. Tersine, işçi sağlığı ve güvenliği alanını piyasalaştırarak/taşeronlaştırarak; sermayeyi kollamaya ve devletin kamusal denetim yükümlülüklerinden uzaklaşmasına hizmet ediyor. Sonuç ortada! Yaşanan hiçbir ölüm, hiçbir felaket bir sonrakinin önüne geçemiyor. Her iş cinayeti sonrası tartışılan yine en önce, işçinin bir “ihmali” olup olmadığı oluyor. Oysa en büyük ihmalleri, işveren ve devlet el ele sürdürüyor.

Son verilere baktığımızda, iş cinayetlerinin yine güvencesizliğin en yoğun olduğu sektörlerde yaşandığını görüyoruz. İlk sırada tarım, orman işkolu geliyor. Mevsimlik tarım işçileri için uygun olmayan ulaşım araçları, işçilerin barınma-dinlenme-temizlik alanlarının yetersizliği, kene ısırmaları vb. nedenler ölümlerin önlenebilir ana sebepleri olarak ortaya çıkıyor. İkinci sırada inşaat sektörü var. Yüksekten düşmeler ölümlerin yarıdan fazlasını oluştururken diğer iki temel neden ise ezilme/göçük ile elektrik çarpmaları… En çok işçi ölümünün yaşandığı üçüncü işkolunun ise taşımacılık olduğu görülüyor. Yoğun çalışma, mobbing, uzun çalışma saatleri, uygun olmayan yollar ve araçlar, beslenme ve uyku düzensizliği vb. sorunlar iş cinayetlerine sebep oluyor. Rapor, bu alanda ölümlerin yüzde 75’inin sebebinin trafik kazaları olduğuna işaret ederken, diğer önemli bir neden ise çalışma koşullarına bağlı kalp krizleri olarak öne çıkıyor. Verilerde öne çıkan bir diğer nokta ise 2022 yılının ilk yedi ayında hayatını kaybedenlerin 55’inin mülteci/göçmen işçi olması. Her türlü güvenceden mahrum ve kayıtdışı koşulları, göçmen işçileri iş kazaları ve cinayetleri karşısında daha korunmasız kılıyor.

Bu “nedenlere” baktığımızda iş cinayetlerinin arkasındaki asıl sorunun sistemsel, politik nedenler olduğu apaçık ortada. İşçiler iş cinayetlerinde hayatını kaybederken; mevcut sistemde bu süreçten en az sorumlu olanlar işverenler haline gelmiş durumda. Bu sebeple, birkaç göstermelik düzenlemeyi tamamlayarak, işçi sağlığı ve iş güvenliği için önleyici tedbirler almaktan, bu alana kaynak ayırmaktan uzak duruyorlar. Çalışırken ölmemek için, sendikaların ve sınıf örgütlerinin işçi sağlığı ve güvenliği sorununu, mücadelesinin en başına yerleştirmesi ve işyerlerinde örgütlenme ve işçi denetimi talebiyle seferber olmaları en öncelikli görevlerden biri olarak duruyor.

Güncel işçi eylemleri: kısa bir bilanço denemesi

0

2022 yılının ilk yarısı işçi mücadeleleri açısından son derece hareketli geçti. Bu mücadeleler çokça konuşuldu, tartışıldı ve hatta burjuva basınında bile geniş yer buldu. Bu mücadele dalgasının aynı hararetle sürmemesi, sürmekte olan mücadelelere ilişkin ilginin de gittikçe azalmasına yol açtı. Halbuki son dönemde TPI, ETF Tekstil, Termokar, Standard Profil, Serel, Telateks vb. pek çok işyerinde hiç de azımsanmayacak sayıda işçi harekete geçti, eylemler gerçekleştirdi. Bu eylemlerin detaylarına sayfalarımızda pek çok kez yer vermiştik. Yine de bu mücadelelerin ortaklaşan yönlerine bir göz atmak anlamlı olacaktır.

Son dönemde işyerlerinde verilen mücadelelerin en önemli ortak özelliği ücret zammı talebi etrafında şekillenmeleri. Yükselen enflasyon ve alım gücünde oluşan dramatik düşüş karşısında patronların krizi fırsata çevirmek adına işçilere önerdiği zam oranları pek çok işyerinde tepki ile karşılanıyor. İşçilerin bu zam tekliflerine karşı tepkisi kimi zaman fiili eyleme geçmek, geleneksel yöntemleri kullanarak iş yavaşlatmak vb. olurken, kimi zaman da bu öfke ifadesini bir sendikalaşma çalışmasında buluyor. Sendikalı işyerlerinde de zam tekliflerine karşı işçilerin yer yer sendika bürokrasisini atlatarak mücadeleye geçtiğini, sendikaları da harekete geçmeye zorladığını görebiliyoruz.

Ücret zamları bu mücadelelerin mihenk taşını oluşturuyor fakat işçilerin yükselttiği tek talep bu değil. Ücret zammı talebinin yanında en çok vurgulanan sorun kötü çalışma koşulları. Bu sorun çoğu zaman ücret ödemeleri ile girişik bir şekilde uzun çalışma saatleri ve ödenmeyen mesai ücretleri üzerinden ifade ediliyor. Yazın sıcak, kışın soğuk çalışma ortamı, yetersiz yemekler ve alınmayan işçi güvenliği önlemleri de bu taleplere eşlik eden sorunlardan. Asgari ücretin üzerinde maaş veren pek çok işyeri, işçileri asgari ücretli göstererek kalan ücretleri ve mesai ücretlerini elden veriyor. İşçiler geleceklerine konulan bu ipoteği de mücadelelerinde sık sık dile getiriyorlar.

Tüm bu talep ve sorunlar çalıştıkları işyerinin yeri, çapı, sektörü fark etmeksizin işçiler için ortaklık gösteriyor. Aynı organize sanayi bölgesinde aynı anda farklı sektörlerden birçok fabrikada, tam olarak aynı taleplerle mücadelelere girişildiğini görmek mümkün. Bu durum işçi sınıfı için umut verici potansiyellere gebe olduğu oranda mevcut koşullardaki eksiklerimizi gözler önüne seriyor. Yazının başında atıfta bulunduğumuz mücadele dalgasının büyük oranda bir sendikalaşma eğilimi taşımadığını hatırlatalım. Sendikaların bürokratik ve hantal yapıları aşındırılmadığı sürece de böyle bir eğilimin ortaya çıkması güç duruyor. Bırakalım “konfederasyon, sendika, sektör fark etmeksizin mücadeleleri birleştirelim” demeyi, sendikaların kendi üyelerinin tek tek işyerlerinde sürdürdükleri mücadeleleri bile ortaklaştırma ve mücadeleci işçileri bir araya getirme perspektifinden yoksun olduğunu görüyoruz. O veya bu ekonomik sebeple ayağa kalkan işçiler karşılarında benzer mücadelelerden geçmiş işçi kardeşlerini değil, -eğer şanslılarsa- sendika bürokratlarını ve onların “hukuki destek” vaatlerini görüyorlar. Bu karşılaşmalar nadiren kalıcı bir sendikal örgütlülüğün sağlanması ile sonuçlanıyor.

Bugün bizler mücadeleleri birleştirmekten uzak olsak da, bu mücadelelerin taleplerinin çok büyük oranda ortaklaşmış olması, içinde bulunduğumuz şartlar açısından umut veriyor. Bu bir yanıyla karamsar, bir yanıyla umut verici tablo karşısında bize düşense gerek sendikalar içinde, gerekse tek tek işyerlerinde mücadeleleri birleştirme perspektifini hayata geçirecek bağımsız bir kutbu inşa etmek.

Akkuyu Nükleer Santrali’nde neler oluyor?

0

Saray rejimi muhalefetin tamamını “icraatlarına” engel olmakla, “istemezükçülükle” itham ediyor. Oysa iktidarı sürecindeki tüm icraatları halk için değil, üç beş inşaat şirketini ihya etmek için yapıldı.

Türkiye’deki hangi emekçi daha fazla okul açılmasını istemez? Daha ucuz, çevre dostu yatırımlardan yana olmaz? Saray rejimi bu kisveler altında sürdürdüğü tüm projelerde aslında yalnızca kendi çeperindeki bir avuç zengini düşünüyor.

Erdoğan yaptığı köprü ve yollarla övünüyor. Oysa biliyoruz ki, emekçilerden alınan doğrudan (maaşımızdan kesilen) ve dolaylı (ÖTV’ler, KDV’ler) vergilerle biriken parayı patronlara pompalıyor. Yalnızca geçiş garantili köprülerin günlük maliyeti bile bunun göstergesi. Erdoğan, Türkiye’deki üniversite sayısı ile övünüyor. Oysa bu dershanelerden bozma üniversitelerin hiçbir niteliğinin olmadığını kendisi de bildiği için Boğaziçi gibi var olan üniversiteleri kendi ideolojisi adına devşirmeye çalışıyor.

Erdoğan kaybettiği kitle tabanını yeniden kazanmak adına 2023 yılına “müjdelerle” girmek niyetinde. “Biz bu millete hizmetkâr olmaya geldik” ve “Dış güçlere karşı mücadele ediyoruz” gibi sözlerini tekrarlamak istiyor. Enerji politikaları da bu bağlamda dayandığı en önemli noktalardan biri. Bu hususta Karadeniz doğalgazı ve Akkuyu’daki nükleer santralin seçimlere yetişmesi için ne denli çabaladığını görüyoruz.

Akkuyu’daki nükleer santral örneği Saray rejiminin niçin halk dostu olmadığını, tek dostunun kendi çıkarları olduğunu ve dış güçlere teslim olunduğunu tek kalemde gözler önüne seriyor.

Daha önce Akkuyu’daki nükleer santrale niçin hayır dememiz gerektiğini ifade etmiştik. Projenin dışa bağımlılığı artıracağını, Rusya tarafından yönetilen bu santralin aslında dışarıdan enerji almaktan farksız olacağını söylemiştik. Santralde üretilen enerjinin daha pahalı olacağını, istihdam üretmeyeceğini (çalışanlar Rusya’dan gelecek), bu sayede Türkiye’nin nükleer atık deposu haline gelmesinin önünün açılacağını ifade etmiş, hatta santralin inşası için devletin ödediği para ile işsizliğin sıfıra inebileceğini yazmıştık. Santral henüz faaliyete geçmeden önce bu dediklerimiz bir bir çıkmaya başladı.

Rusya tarafı, Türkiye’den IC İçtaş şirketiyle olan sözleşmesini birden fazla sözleşme ihlali yaptığı gerekçesi ile iptal etti. Bu ihmallerin neler olduğuna dair kamuoyuna yapılmış resmi bir açıklama olmasa da hükümet güçlü söylentileri yanıtlama gayreti içerisinde değil. Epeyce bir zamandır santral inşaatında çatlakların olduğu haberleri vardı. Dahası İnşaat İşçileri Sendikası ve Dev Yapı-İş defalarca Akkuyu’daki çalışma koşullarının cehennemi andırdığını söylüyordu. İşçilerin büyük bir baskı altında çalıştığını da hesaba katacak olursak kamuoyuna yansıyan Akkuyu’daki iş cinayetlerinin buzdağının yalnızca görünen kısmı olduğunu düşünmemiz önünde hiçbir engel yok! Sonuç olarak Rosatom “inşaat ve kurulum konusunda gerekli kaliteyi sağlayacak nükleer yapım alanında uzman becerileri gerektirmesi” gerekçesi ile sözleşmeyi feshedip şu an için Akkuyu’nun tek sahibinin kendisi olduğunu ilan etmiş oldu.

Erdoğan’ın bu durumdan hiç hoşnut olmadığını düşünmek için içeriden bir bilgi almaya gerek yok. Zira şu anda Akkuyu santrali işinden Saray’ın çeperindeki şirketler bir nevi tasfiye olmuş oldular. Ancak Erdoğan santrali 2023 seçimlerine yetiştirmek için elinden geleni yapıyor. Bir yandan kendi taşeron şirketlerinin sürece yeniden dahil olması ve aynı zamanda inşanın 2023’te tamamlanması için Putin’e çok sayıda tavizlerin verildiğini görebiliyoruz.

Her şeye rağmen santral 2023’e yetişirse ne olacak? Türkiye, Rosatom’a kilovat saat başına 12,35 sent (dünya ortalamasının 2-3 kat fazlası) ödeyecek. Yani Saray’ın seçim müjdesi, işçi emekçilerin vergisi ile yapılan santralden emekçilerin çok daha pahalıya elektrik alacağı anlamına geliyor. Dahası inşanın tamamlanması için gizli görüşmelerde Rusya’ya verilen tavizlerle beraber Türkiye’nin dışa bağımlılığının daha da arttığı gün gibi ortada.

Akkuyu’daki nükleer santral emekçiler için gelecek kuşakları da etkileyen çok büyük bir maliyet oluşturmaya devam ediyor. Santralin Saray rejimi ve Rus oligarkları dışında hiç kimseye bir faydası olmayacak. Bu yüzden Akkuyu’daki santralin inşasının durdurulması tüm emekçilerin çıkarına olmayı sürdürüyor.

Enerji sorununa çözüm aranıyorsa bunun da tek yolu emekten geçiyor. Tüm enerji altyapı ve dağıtım sisteminin kamulaştırılarak işçi denetiminde planlanması, Türkiye’nin enerji krizinden tek çıkışı olarak önümüzde durmayı sürdürüyor. Böylece nükleer santralin kapasitesinin iki üç katı olan (eski hatlardan ötürü) kaybolan enerji de geri kazanılabilir, usulüne uygun çalışmayan pek çok santral de kapatılabilir. Ancak bunu yalnızca kâr değil ihtiyaç odaklı ve istihdam garantisi verebilen bir işçi-emekçi hükümeti yapabilir.

Tayvan üzerine Çin-ABD ihtilafı

0

Geçtiğimiz haftalarda ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti ve ardından bu ziyarete “misilleme” niteliğinde olan Çin askeri manevraları ile ihtilaf şiddetlendi.

Bu ihtilafın tarihsel kökeni 70 yılı aşkın bir süre öncesine dayanmasına rağmen, büyüyen ekonomik ve politik kriz ve küresel kapitalist kargaşa ile daha keskin hale geldi. ABD hâlâ dünyanın hâkim emperyalist gücü olmasına rağmen, hegemonik düzenini artık dünyanın birçok bölgesine dayatamıyor. Daha küçük bir emperyalist güç olan Rusya, ABD’nin muhalefetine rağmen Ukrayna’yı işgal etmeye cesaret ediyor. Dünyanın ikinci kapitalist emperyalist gücü olan Çin, son zamanlarda, Çin topraklarının bir parçası olarak gördüğü Tayvan’ı yeniden bünyesine katmak istediğini açıklıyor.

Dünya kapitalist ekonomik krizinin ilerlemesi, emperyalistler arası sürtüşmelerin yeni bir silahlı çatışmaya veya Asya’da bir savaşa sebep olabileceğini göz ardı etmememizi gerektiriyor. Böyle bir senaryo, Çin, Tayvan ve dünyanın işçileri ve sömürülen kesimleri için daha fazla insani ve sosyal felakete neden olacaktır.

Tayvan nasıl ortaya çıktı?

Çin, 1930’lardan itibaren ekonomik olarak en önemli bölgelerinde Japon emperyalizminin işgali altındaydı. Japon işgali, Çin’de 14 milyon insanın ölümüne sebep oldu ve sekiz yıl süren büyük bir halk direnişi ile karşılaştı. Sonunda, Eylül 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya yenildi ve Çin’den çekilmek zorunda kaldı.

Japonya’nın Çin’den çekilmesi ülkeyi, 1928’den beri iktidarda olan ve ülke topraklarında yönetimi tekrar ele geçirmek isteyen diktatör Çan Kay Şek liderliğindeki burjuva Kuomintang partisi ile Çin Komünist Partisi (ÇKP) arasında yeni bir iç savaşa sürükledi. Çan Kay Şek’in amacı, köylüleri sömüren toprak sahiplerinin bölgelerini devasa bir toprak devrimiyle ele geçirmiş olan ve Japon işgaline karşı direnişi yürüten Mao Zedong önderliğindeki Çin Komünist Partisi’ni ve onun gerilla kuvvetlerini ezmekti. Bu iç savaş 1949’da Çin devriminin zaferi ve ÇKP’nin iktidarı ele geçirmesiyle sona erdi. Çan Kay Şek, Çin burjuvazisi ve toprak sahiplerinin birçoğuyla birlikte Amerikan emperyalizminin ekonomik ve askeri desteğine dayanan ve o sırada Çin topraklarının bir parçası olan Tayvan’a kaçtı. Çan Kay Şek orada antikomünist ve Amerikancı bir kale olarak “Çin Cumhuriyeti”ni ilan etti. Tayvan hükümeti, o günden 1972 yılına dek, onu tüm Çin’in “meşru” hükümeti olarak kabul eden ABD tarafından korunuyordu.

Mao ve Nixon mutabakatı

ABD Richard Nixon, 1972 yılında danışmanı Henry Kissinger’ın da tavsiyesiyle ABD’nin bu konudaki siyasetinde radikal bir değişime imza atarak Çin’e gitti ve Mao ile bir anlaşma yaptı. Anlaşma noktalarından biri, Mao hükümetiyle Komünist Parti’nin ve “tek bir Çin”in tanınmasıydı. Anlaşma sonucunda Çin Halk Cumhuriyeti’ne Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip beş üyesinden biri olma ayrıcalığı tanındı (diğerleri SSCB, ABD, Büyük Britanya ve Fransa’ydı). Anlaşmadan önce bu konuma sözde “Çin Cumhuriyeti” Tayvan sahipti.

Böylece ABD-Çin ilişkilerinde yeni bir aşama başlamış oldu. Öyle ki bu ilişkiler 1979’da, Mao Zedong öldükten sonra Deng Şiaoping’in yönetime geçmesi ve çokuluslu şirketlerin ülkeye girişini sağlamasıyla ülkenin yarısömürgeleşme sürecini başlatarak derinleşti ve bu yeni aşama nihayetinde 1992’de kapitalist restorasyonla sonuçlandı.

ABD emperyalizmiyle yapılan bu anlaşma, ABD’yi bugüne kadar, “tek ülke, iki sistem” sloganını sahiplenen ÇKP rejimini tüm Çin’in meşru hükümeti olarak tanımaya götürdü. İlerleyen süreçlerde, 1997’de İngiliz sömürgesi olan Hong Kong’un ve 2001 yılında eski bir Portekiz kolonisi olan Makao’nun kendisine teslim edilmesi konusunda ÇKP dünya emperyalizmiyle mutabakatlara vardı. Böylece Tayvan’ın anakara Çin’e olası entegrasyonunun kapısı açık bırakıldı ve bu sorun somut bir anlaşma olmadan, çözülmemiş bir şekilde günümüze dek vardı.

Şu anda sadece 16 ülke Tayvan’ı diplomatik olarak tanıyor. Vatikan (Avrupa’da tanıyan tek ülke) dışında hepsi dünya çapında ekonomik ve siyasi ağırlığı düşük olan ülkeler: Amerika kıtasından Paraguay, Honduras, Belize, Guatemala, Haiti, Saint Kitts ve Nevis, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler; Afrika kıtasından Esvatini (eski adıyla Svaziland); Okyanusya’dan Tuvalu, Palau, Nauru, Kiribati, Solomon Adaları ve Marshall Adaları.

“Asya Kaplanları”ndan biri olan Tayvan

Tayvan, 23 milyondan biraz fazla nüfusuyla 36.197 km2’lik bir ada. Son dönem Asya kapitalist gelişiminin kutuplarından biri olan sözde “Asya kaplanları”ndan biri. Tayvan, Güney Kore, Singapur ve bugün Çin’in Özel İdari Bölgesi olan Hong Kong ile birlikte, 1960-70’lerden bu yana endüstrisini, daha büyük kâr payları arayışındaki çokuluslu şirketler tarafından yatırımın yeniden yönlendirilmesiyle, Asyalı yarısömürgelerin sunduğu ucuz emeğin aşırı sömürüsü üzerine kurarak geliştirdi. Böylece dünya pazarına ihracat için imalat sanayisinde yoğunlaşarak üretime başladı.

Elbette kapitalist Çin de bu kervana katılacaktı ve öyle de oldu. O zamandan beri ülke ABD’li, Avrupalı ve Japon emperyalist yatırımlarına açık durumda. Bugün Komünist Parti’nin diktatörlüğü altında her şeyi ucuz emekle ve Çinliler için hiçbir sendikal hak ya da örgütlenme özgürlüğü olmadan üreten 70 bin emperyalist şirket var.

Bugün Tayvan, entegre devrelerde dünyanın üçüncü, yarı iletken ve mikroçiplerde de dünyanın en büyük ihracatçısı oldu ve yüksek bir ekonomik yoğunlaşma ile en gelişmiş elektronik ürünleri üretmekte.

Tayvan’ın kişi başına düşen yurtiçi hasılası, Güney Kore’ninkine benzer şekilde 28 bin 400 dolar (Arjantin’in üç ve Brezilya’nın dört katı). Bu gelişme, tüm Asya kapitalizminde olduğu gibi, yabancı yatırıma, emeğin yüksek oranda sömürülmesine ve Avrupa ve ABD’ye kıyasla nitelikli ve nispeten ucuz işgücüne dayanmakta. Tayvan düşük yurtiçi tüketimi olan ve ekonomisi ağırlıklı olarak elektronik ürünlerin ihracatına ayrılmış bir ülke.

Tayvan’ın ticaret yaptığı başlıca ülke, toplam ihracatının üçte birinin gittiği Çin. 2021’de Çin’e 188 milyar dolar ihracat yaptı. 2010 yılından beri Çin ve Tayvan arasında bir serbest ticaret anlaşması var. Tayvan’daki şirketlerin sadece Çin Halk Cumhuriyeti’nde 150 milyar dolarlık yatırımları olduğu ve Tayvan’dan çok daha ucuz işgücüne sahip olan Vietnam, Endonezya, Myanmar, Tayland ve Hindistan gibi diğer Asya ülkelerinde de önemli yatırımları olduğu tahmin ediliyor.

Bu genişlemenin başında, dünyanın gelişmiş çiplerinin yüzde 84’ünü üreten ve Fortune dergisi tarafından dünyanın en değerli 22. şirketi olarak kabul edilen TSMC şirketi geliyor (Clarín verileri, Arjantin, 4 Ağustos 2022).

Çin, ABD ve Tayvan arasındaki silahlanma yarışının tehlikeleri

İhtilaf neden şimdi yeniden yükseliyor? Birçok burjuva yorumcu, Nancy Pelosi’nin, ABD askeri yüksek komutanlığının kendisine aksi yönde tavsiyede bulunmasına rağmen, Ukrayna’nın işgali sırasında, Çin hükümetinin sert bir biçimde tepki gösterdiği Tayvan gezisini neden yaptığını merak ediyor. Belirttiğimiz gibi bu gezinin çerçevesi, Rusya ve Putin’in Ukrayna’yı işgaliyle körüklenen dünya kapitalist ekonomik krizinin keskinleşmesidir.

Bütün veriler hem ABD hem de Çin emperyalizminin bir savaşa dahil olmak istemediğini gösteriyor. Bu olası savaşın başlıca muhalifleri hem Çin’de hem de Tayvan’da kârları olan ve yatırımlarıyla işletme paylarında karşılıklı çıkar ilişkileri olan çokuluslu şirketler ve Çinli, Tayvanlı ve Amerikan büyük burjuvazisidir.

Dünya pazarına en entegre ülkelerden birisi olan Çin’in diktatöryal rejimi, Tayvan Boğazı’ndaki bir savaşın, önemli bir ihracatçı ve ithalatçı olan kendi ekonomisi üzerinde çok ciddi sonuçları olabileceğini biliyor.

Tayvan burjuvazisinin kendisinde de bölünmeler var. Alışılmadık bir şekilde, bugün burjuva liberal hükümete karşı muhalefette olan eski Kuomintang (KMT), yıllardır ÇKP rejimi ile uzlaşma politikası izliyor. Mevcut krizin ortasında, KMT’nin bir temsilcisi şirket sahipleriyle görüşmek için Çin’e seyahat etti.

Tayvan’da “demokrasinin babası” olarak bilinen eski Devlet Başkanı Lee Teng-hui, burjuva demokratik siyasi açılıma izin veren anayasa değişikliklerine öncülük etmişti ve 2000 yılında KMT üyesi olmayan ilk cumhurbaşkanı Chen Şui-bian’ın seçilmesinin önünü açmıştı. O zamandan beri liberal hükümetler Çin’i bağımsızlık ilan etmekle tehdit ettiler. Bu, Tayvan burjuvazisinin hiçbir zaman resmi olarak yapmadığı bir şeydi.

Bölgedeki durumda görülen kontrolsüzlük, hem Biden hükümetinin hem de Çin rejiminin yaşadığı ekonomik ve siyasi krizle ilgili. Çin ekonomisi artık çift haneli bir şekilde büyümüyor. Yabancı yatırım düşüyor, küçük yatırım sahipleri birikimlerini iade etmedikleri için bankalara isyan ediyor. Bunlara ek olarak dünya tüketimindeki düşüş de Çin’i etkileyecek etmenlerden biri.

Örtülü bir ekonomik ve sosyal krizle karşı karşıya olan ÇKP diktatörlüğü, Tayvan’ı geri almanın milliyetçiliği körükleyerek iç krizini bir nebze hafifleteceğini ve ABD ile müzakereler için kullanabileceği bir şantaj kozu işlevi göreceğini düşünüyor. Şi Cinping, üçüncü kez göreve gelmeyi hedeflediği 20. Kongre toplantısı yaklaşırken ÇKP’de iktidarını konsolide etmeye çalışıyor.

Diğer yandan Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti, ancak Biden’ın Demokrat Parti hükümetinin karşılaştığı iç zorluklarla açıklanabilir. Hükümet yükselen enflasyon, çözülemeyen sosyal sorunlar, göçmenlik ve Ukrayna savaşı için yapılan harcamalar gibi başlıklar nedeniyle yıprandı. Kasım ayındaki milletvekili seçimlerinde Cumhuriyetçiler Demokrat Parti’yi geriletirlerse hükümeti iyice zayıflatabilirler. Bu durum Biden’ın, ABD seçmenlerinin büyük bir bölümünü oluşturan muhafazakâr ve gerici seçmen tabanına kendisini Çin’e karşı “kırmızı çizgileri olan” ve “Tayvan’ın yılmaz savunucusu” şeklinde sunmasına sebep oldu.

Hem Biden hem de Şi Cinping, kapitalist emperyalist sistemin küresel krizinin bir ifadesi olarak ateşle oynuyor. Bu, emperyalistler arası sürtüşmelerde ve silahlanma yarışında tehlikeli bir artışa yol açmakta ve kesinlikle reddettiğimiz bir bölgesel savaş tehlikesine sebep olmakta.

Tayvan: ABD emperyalizminin desteklediği yapay bir kapitalist ülke

ABD emperyalizmi, 1949’da soykırımcı Çan Kay Şek tarafından yapay bir şekilde yaratılışından bu yana Tayvan’ı destekledi. O zamandan beri siyasi, askeri ve ekonomik açıdan yakın ilişkiler kurdular ve ABD için burası Asya’da karşıdevrimci bir yığınak işlevi gördü.

Bu nedenle Tayvan, aslında başından beri siyasi ve askeri bir anklav niteliği taşıyan bir Amerikan yarısömürgesi, yapay bir kapitalist ülkedir.

ABD, Japonya ve Avrupa emperyalizminin Çin ve ÇKP diktatörlüğü ile anlaşmasına rağmen, ABD Tayvan’ı korumayı bırakmadı. Yalnızca Çin ile yapılan anlaşmalara bağlı kaldı. Bu nedenle Tayvan bugün aynı zamanda Çin için de bir ticaret ortağı ve yatırımcıdır.

Tayvan, Çin ulusunun bir parçası olmalı. 1972’den itibaren ABD ve BM bile bu durumu resmen kabul etmişti. Bu nedenle Tayvan sadece 16 küçük ülkenin tanıdığı yalıtılmış bir ülke durumunda.

Devrimci sosyalistler olarak Çin ve Tayvan’ın birleşmesi gerektiğini savunuyoruz ve bunu çözülmeyi bekleyen bir ulusal sorun olarak görüyoruz. Bununla birlikte, bu sorunun Çin’in kapitalist diktatörlüğünün yönetimi altında çözülmesini kabul etmiyoruz. Bir işgale veya bölgesel savaşa ise kesinlikle karşıyız.

Aynı zamanda, ABD’nin Tayvan’daki ve tüm Asya’daki tarihi varlığını ve politikasını da reddediyoruz. ABD İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Asya kıtasında 200 askeri üs kurdu. Japonya’da 112, Güney Kore’de 83 ve Filipinler’de beş üssü bulunuyor. Amerikan uçak gemisi Ronald Reagan kalıcı olarak bir Japon üssünde konumlanmış durumda ve Pasifik ve Asya denizlerindeki tüm gözetim hareketlerinin desteği işlevi görüyor.

Halkı değil, şirketlerini ve emperyalist çıkarlarını savunmak ve bölgenin ve dünyanın jandarması olarak hareket etmek isteyen ABD’nin Tayvan ve Asya’daki tüm birliklerini derhal geri çekmesi ve askeri üslerini kapatması gerektiğini savunuyoruz.

Aynı zamanda Çin emekçi halkına aşırı sömürü koşullarını dayatan ve Hong Kong örneğinde olduğu gibi önemli direnişlerle karşılaşan Çin emperyalist diktatörlüğünü de reddediyoruz. Geçmişte Vietnam’a karşı sınırda askeri saldırganlık eylemlerinde bulunmuş olan Çin bugün de Sincan ve Tibet halklarını iç sömürgeler olarak görüp ezmeye devam ediyor. Çin emperyalizmi aynı zamanda halkın isyan ettiği yozlaşmış Sri Lanka rejiminin de temel destekçilerinden biriydi.

İşte bu yüzden Tayvan’a yapılacak her türlü askeri saldırıya karşıyız. Çünkü bu saldırı ancak Çin emperyalist burjuvazisinin çıkarlarını savunacaktır. Tayvan ve Asya’daki askeri ve emperyalist siyasi varlığı da reddediyoruz, çünkü bu da yalnızca ABD emperyalizminin askeri müdahalesinin gerçekleşme ihtimalini körüklüyor.

İşçilerin ve halk kesimlerinin ihtiyaçlarına ve çıkarlarına hizmet ederek Çin ve Tayvan halklarının gerçek anlamda yeniden birleşmesi ancak, öncelikle Çin’de ve aynı zamanda Tayvan’da yaşanacak sosyalist bir dönüşümle mümkün olabilir. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Çin’deki işçi, köylü ve halk mücadelelerini destekliyoruz. Bu mücadeleler sonucunda Çin’in kapitalist diktatörlüğü son bulacak ve bir işçi-emekçi hükümeti kurulabilecektir. Ve yalnızca bir işçi-emekçi hükümeti Çin’de kapitalist sömürüye son vererek işçi demokrasisi temelinde gerçek bir sosyalizmin inşasına girişebilir. Aynı şekilde Tayvan’da da işçi-emekçi hükümetine ulaşmak perspektifiyle işçilerin ve halkın mücadelelerini destekliyoruz.

12 Ağustos 2022

Her mücadele, sosyalist devrimin bir parçasıdır

0

Sosyalizm sınıfsız, sömürüsüz, patronsuz ve özgürlükçü bir sistemin kuruluşunun ilk adımıysa, sosyalist devrim de işçi ve emekçilerin bu amaçla iktidara gelmesidir. Böylesine bir toplumsal sistemin öncülüğünü çağımızda sadece işçi ve emekçi kitleler yapabilir.

Ülkenin (ve tabii dünyanın) pek çok yerinde işçi mücadeleleri var, peki işçiler bu mücadelelerini sosyalist devrim bilinciyle mi gerçekleştiriyorlar? Hayır, bu mücadeleler büyük bölümüyle ekonomik ve sosyal taleplerle sürüyor, sadece bazı yerlerde kısmi bir politik karakter kazanıyor.

O halde neden başlıkta “Her mücadele, sosyalist devrimin bir parçasıdır” diyoruz?

İşçi ve emekçi kitlelerin bilinci henüz sosyalist değil, bu doğru, ama giriştikleri her mücadele sosyalist devrimin zorunlu olduğunu gösteriyor.

Bunun için birkaç örnek verelim:

Örneğin işçiler ücretlerinin iyileştirilmesi için mücadele ediyorlar. Bazen de başarı elde ediyorlar. Ama patronların işçinin emeği üzerindeki sömürüsü, yani işçinin yarattığı değerin büyük bölümüne el koyması sürüyor. Bu durumda işçi ücretini ne kadar yükseltirse yükseltsin, patronlar bunu çeşitli yollarla (iş saatlerinin uzatılması, yeni teknikler, enflasyon vb.) geri alabiliyor, hatta kâr oranlarını, yani sömürü oranını yükseltebiliyorlar. Bunun engellenmesi ancak işçi sınıfının iktidar olup patron sömürüsünü tümüyle yok etmesi halinde mümkün olabilir. Dolayısıyla işçiler ücret mücadelesi verirken bile sosyalist devrim için uğraşıyorlar, ama bugün için büyük bölümü bunun farkında değil.

Bir başka örnek: İşçiler ekonomik ve sosyal koşullarını düzeltebilmek için sendikalaşmak istiyorlar. Ama patronlar sendikalaşmayı başlatanları derhal işten atabiliyorlar. Ya da sendikanın yetki talebine itiraz ederek toplu sözleşme imkânını yıllarca uzatabiliyorlar. Bütün bu baskıları yasaların kendilerine verdiği haklar çerçevesinde gerçekleştirebiliyorlar. Bu nedenle bugün sendikalaşma oranı yüzde 10 gibi çok düşük bir düzeyde. Toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçilerin oranı daha da düşük. İşçiler özgürce sendikalaşamıyor. Grev, direniş yapsalar kolluk kuvvetlerinin baskısıyla karşılaşıyorlar. Yasaları patron partileri yapıyor. Dolayısıyla işçi ve emekçilerin çıkarlarını gözeten yasaların yapılabilmesi için işçi sınıfının iktidar olması, yani sosyalist devrim gerekiyor.

Bu örnekleri pek çok başka kesim için de verebiliriz. Örneğin, emekçiler kendi yaşam alanlarını, hatta bizzat fiziki yaşamlarını rant çetelerine karşı koruyabilmek için HES’lere, JES’lere karşı mücadele ediyorlar, asbest yüklü gemilerin gelmesine, evlerinin ellerinden alınıp yıkılmasına karşı çıkıyorlar. Ama jandarmanın, polisin baskılarıyla karşılaşıyorlar, kadın-erkek yerlerde süründürülüyorlar. Bütün bu mücadelelerin gerçekten kazanılmasının yolu ise çetelerden, rantçılardan, patronlardan temizlenmiş bir sistemin kurulmasından geçiyor. Bunu da patron partilerinin değil, ancak işçi ve emekçi örgütlerinin iktidarı, yani sosyalist devrim gerçekleştirebilir.

Kısacası demek istediğimiz şu: Emekçi kitlelerin bütün mücadeleleri sosyalist devrim gerektiriyor, dolayısıyla onun bir parçası. Buna bir anlamda “bilinçsiz sosyalizm mücadelesi” diyebiliriz.

O halde önümüzdeki görev belli: Mücadeleleri sosyalizm doğrultusunda bilinçli bir savaşıma dönüştürmek. Bunun için bütün bu bilinçteki işçilerin ve emekçilerin örgütlenmeleri ve mücadeleleri birleştirerek sosyalist devrime doğru yönlendirilmesine öncülük etmeleri gerekiyor.

Bu konuya önümüzdeki yazılarımızda devam edeceğiz…

Seçimi kim kazanacak?

0

Dünyanın en yüksek ikinci enflasyonu Türkiye’de. Özellikle son bir yıl içinde gıdadan kiraya, ulaşımdan enerjiye fiyatlar inanılmaz şekilde arttı. Birçok insan neyin pahalı, neyin ucuz ve uygun olduğunu dahi hesap ve takip edemez hale geldi. Bütün bunlara mukabil ücretler ve gelirlerdeki artış hayat pahalılığının çok altında kaldı. Örneğin geçen yıl net 2825 lira olan asgari ücret şu an 5500 lira. Artış oranı neredeyse iki katı ama buna rağmen asgari ücretin alım gücü tersine iki kat azaldı. Kısacası, enflasyon ve hayat pahalılığının faturası başta işçi ve emekçiler olmak üzere toplumun dar gelirli kesimlerine kesildi. Buna mukabil başta bankalar olmak üzere şirketler ise olağanüstü kârlar elde etti. Sonuç; emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 25’lere gerilerken sermayenin payı yüzde 55’lere çıktı. Türkiye’de şu an emekten daha ucuz ve kıymetsiz bir şey yok.

Ülkece emeğimiz, paramız, gelirimiz, varlıklarımız öylesine çöp haline gelmiş durumda ki örneğin Avrupa’nın en fakir ülkelerinden Bulgaristan’ın vatandaşları ucuz diye akın akın Türkiye’ye geliyor. Seksen beş milyonun kahir ekseriyeti için pahalı olan mal ve hizmetler düne kadar doğrudan emek göçü aldığımız Bulgaristan vatandaşları için dahi kelepir muamelesi görüyor. Evet, eski Türkiye, birçok anlamda ve biçimde, artık yok. Ama yeni bir Türkiye de, müstakil manada ve şekilde, kurulmuş değil. Umumi manzaramız, tahliye nedeniyle zararına satış ilanı asmış iflas etmiş dükkân misali. O yüzden bir yandan Körfez sermayesi, bir yandan Rus oligarklar, her daim ABD-AB emperyalizmi, öte yandan resmi/gayri resmi dahili yiyiciler memleketin her bir varlığına ve zenginliğine sökün etmiş durumda.

Ve gözü olan herkesin görebildiği üzere, batan geminin mallarına hücum misali, özellikle son dönemde bu yağma yarışı iyice çığırından çıktı. Çünkü en geç dokuz ay içinde cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri yapılacak. Ve görünen o ki iktidar için Yağma Hasan’ın böreği düzeninin sonuna gelinmek üzere. Muhalefet kazanma iradesini ortaya koyduğu için değil boylu boyunca iktidar iflah olmaz biçimde çürüdüğü için öyle. Örneğin Gülşen’i sözüm ona imam hatip hassasiyeti nedeniyle tutuklamak olası seçimin kaybedileceğinin de bir belgesi niteliğinde. Yasaklanan konserler, Gülşen’i tutuklama, ona buna çemkirmeler, üzerine eklenecek olası sınır ötesi operasyonlarla birlikte iktidarın seçim kampanyasının bizatihi kendisi zaten aşağı yukarı bu. Bunlar Peker’in ifşa ettiği SPK üçkâğıdı gibi pislikleri dahi örtmeye yeter mi? Kaldı ki ekonomik ve sosyal yıkıma merhem olsun. Nitekim dün “Ayakların baş olduğu nerede görülmüş?” diyen müflis iktidar bugün artık “Hepimiz aynı gemideyiz!” deme lüzumunu görüyor.

Ama sorun şu: Yirmi yıllık yıkım (2002-2022), öncesindeki yirmi yıllık (1982-2002) çözülme ve çürümenin ardından geldi. Demokratik ve sosyal hakları paspas gibi çiğneyen, siyaseti saraylar kurmanın aracı haline getiren, sermaye için her şeyi mubah kılarken emekçiler için asgari düzeyde onurlu bir hayat yaşamayı dahi imkânsız kılan bir anlayış ve düzen bunlara yol açtı. Özelleştirmelerle, sendikasızlaştırmayla, esnek ve güvencesiz çalışmayla, kamusal tüm hak ve hizmetleri piyasanın insafına terk etmeyle, kalkınma adına kadim doğayı ve kültürü yok etmeyle buralara dek gelindi. Şimdi bu korkunç tabloyu yaratan müflis anlayış ve düzen sorgulanmadan “seçimi kim kazanacak?” sorusu ne kadar anlamlı ve dönüştürücü olabilir? Son kırk yılın yıkım tablosu yeniden ve daha beter şekillerde yaşanmak istenmiyorsa AKP-MHP’ye değil AKP-MHP’gillere son verecek bir anlayış ve düzen kurmak gerekiyor. Millet İttifakı’na yaslanarak AKP-MHP saltanatına son vermek buna yeter mi?

Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu tüm birikmiş ve güncel demokratik, siyasal, sosyal ve ekonomik sorunları sınıfsal sorunlar. Sınıfsal sorunlar ancak sınıfsal temelde çözülebilir. Emek, özgürlük ve eşitlik diyorsak bu ancak antikapitalist bir program temelinde olabilir. Bunun TÜSİAD ziyaretiyle, “radikal demokrasi” anlayışıyla vs. olması beklenemez. Sınıf mücadelesinde bir yanlış birçok doğruyu götürür. Ortaklaşacağımız nokta milli gelirden aldığı pay yüzde 25’lere gerilemiş emeğin onurunu ve varlığını yeniden ayağa kaldırmak olmalı. Esnek çalışma rejimine son vererek, işten atmayı yasaklayarak, insan onuruna uygun ücret ve çalışma düzeni kurarak, sendikalaşma ve örgütlenme önündeki engelleri kaldırarak, özelleştirilenleri kamulaştırarak ve siyasal demokrasiyi kurumsallaştırarak başlayabiliriz… Sizce de böylesi bir acil program etrafında bir ittifak oluşturmak, seçimi kimin kazanacağından daha öncelikli ve önemli olmaz mı?

İşçilere enflasyon, sermayeye kâr

0

Bazı şeyleri tekrar tekrar hatırlatmakta fayda var. Ne demiştik beş ay önce: “Yaşadığımız hayat pahalılığı, enflasyon ve yoksulluk, sermayeyi kontrol edenlerin tökezlemesinden ve beceriksizliğinden kaynaklanmıyor. Bu durum bizzat sermaye ve onu kontrol edenlerin işçilere ve emekçilere dönük saldırı programları sonucu oluştu. Dağıtılan düşük faizli büyük krediler, büyüyen kârlılık oranları, bankaların tarihteki en büyük kârlı dönemini yaşaması, en zengin kesimin iyice zenginleşmesi vb. tam da bu programın bir sonucu. Bu programın ise özeti şu: Kârı özelleştir, zararı toplumsallaştır!“

Bu ekonomik program iktidar eliyle tıkır tıkır işletiliyor. Seçimlere kadar da işlemeye devam edecek. Çünkü iktidara göre bankaların ve şirketlerin kâr oranlarının rekorlar kırması emekçilerin hayat pahalılığı altında ezilmelerinden daha mühim. Öyle ki enflasyonun rekor kırması ve yoksulluk eğer şirketler ve bankalar için para bolluğu ve ekonomik canlılık getirecekse seçimlere bu tabloda girmek iktidar için bir tercih sebebi haline gelmiş durumda. Çünkü sermayenin iktidarı olmak bunu gerektiriyor. O nedenle yaşadığımız, bize dayatılmış bir kriz; onların yani sermayedarların krizi değil.

Bankaların yüzde 800’ü aşan, bazı şirketlerin yüzde 1000’lere varan kâr oranları ortadayken yaşadığımız bu çoklu krizler dönemini ancak sermaye lehine çalışan bir ekonomi politikasının sonucu olarak açıklayabiliriz. Unutmayalım; bu politika, kamu kaynaklarının bankacılık sektörü başta olmak üzere silah, enerji ve inşaat sektörleri lehine rahatça yağmalanabilmesi ve ortaya çıkan enkazı da emekçilerin üzerine yıkabilmek üzere hayata geçirildi. Merkez Bankası’ndan alınan düşük faizli bol paranın işçi ve emekçilere yüksek faizli kredi olarak verilmesi, dövize endeksli mevduatın yükünün büyük bölümünün bankalardan alınarak hazineye devredilmesi, bazı şirketlerin vergi borçlarının silinmesi ve dış borç yükünün hazine tarafından üstlenilmesi gibi kararlar yukarıda bahsettiğimiz “kârı özelleştir, zararı toplumsallaştır” politikasının ekonomik yaşamdaki karşılıklarıdır.

Olası bir iktidar değişikliği ise hayat pahalılığını engellemeye muktedir olmayacak, çünkü kapitalizmde enflasyonla mücadelenin temel anahtarı yüksek faizdir. Millet İttifakı’nın programı yüksek tefeci faizi ve IMF’den gelecek birçok koşula dayalı paradan geçmektedir. Biz ise mevcut iktidarın sermaye lehine bilinçli uygulandığı bu ucube program yerine planlı ve merkezi bir ekonomi öneriyoruz. “Üretim araçları üzerinde işçi denetimi ile ithalata bağımlılığın yıllara yayılan bir sanayileşme programı ile ortadan kaldırılması ve optimum bir sabit kur rejimiyle dış ticarette devlet tekeli sağlanmalıdır” diyoruz. Sadece bu ikisiyle bile enflasyon denen şey tarihe karışırdı. Fakat biz bununla sınırlı kalamayız. “Kârlılık rekorları kıran banka ve finans sermayesinin tek bir banka çatısı altında birleştirilerek toplumsal artı değerin tanzim ve taksim havuzu olarak işletilmesi gerekir” diyoruz. Yani bu sömürü düzeni içinde sistem içi bir çıkış yolu yok!

Yukarıda sıralanan yüksek kâr oranlarının altında yüksek enflasyonun yarattığı baz etkisi elbette ki var. Bu noktaya dikkat çekenler ise şu soruya cevap veremiyorlar: Emekçiler için neden baz etkisi yok? Bu yüksek enflasyon ortamında bir tek emeğin değeri sabit kaldı, hatta oransal olarak azaldı. Onun dışındaki her şeyin değeri arttı. İşte alım gücümüzdeki zayıflamanın temel sebebi bu. Bu yüzden ücretlere gerçek enflasyon oranında her üç ayda bir zam yapılması bir zorunluluktur! İktidar, seçimlere kadar şapkadan tavşan çıkarmaya çalışacak. Belki borç silinmesi, belki ucuz kredi ile emekçilere makyajlı ve süslü ekonomik paketler sunacak. Ama enflasyon ve hayat pahalılığı altında yaşamaya mahkûm edilerek gelecekleri ipotek edilen işçi ve emekçiler için kurtuluş; bir araya gelmek, örgütlenmek ve mücadele etmekten geçiyor. Ne Cumhur İttifakı’nın emek düşmanı politikalarına ne de Millet İttifakı’nın sahte demokratlığına muhtacız. Emek ittifakı altında bir araya gelmek ve temel taleplerimiz için birleşik bir mücadele hattıyla seçim sürecini yürütmek bizim için bir tercih değil zorunluluktur.

Suriye üzerindeki yağma planı

0

İşçilerin, ülkenin dış politikasına ilişkin haberleri izlerken ve yorumlarken çok dikkatli olmaları, gelişmeleri kendi sınıf çıkarları açısından değerlendirebilmeleri gerekiyor. Hükümet epeyce bir süreden beri, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgelerine askeri bir operasyon yapma hazırlığı içinde olduğunu söylüyor. Ve bu planının amacını Menbiç, Kobanî, Serêkaniye (Ras’ül Ayn), Kamışlo’da bulunan terörist olarak adlandırdığı PKK/YPG güçlerini oralardan atarak “güvenli bir bölge oluşturmak” olarak açıklıyor.

Türkiye’nin o bölgelere bir askeri operasyon düzenlemesine sadece ABD’nin değil, Rusya ve İran’ın da karşı olduğunu haberlerden öğreniyoruz. Tabii Şam hükümetinin de ülkenin kuzey bölgelerine konuşlanmış Türkiye’yi “işgalci” olarak tanımladığı da herkesin malumu. Erdoğan, Soçi’de ve Tahran’da Rus ve İranlı liderlerle görüştü, Putin’le defalarca telefon görüşmesi yaptı, ama bir türlü operasyon izni alamıyor. “Mesele Türkiye’nin güvenliği ise Esad ile görüşün, birlikte halledin” diyorlar. Esad da, “Türkiye önce benim ülkemden çekilsin, sonra oturup konuşalım” diyor.

Bütün bu pazarlıklar neyle sonuçlanır göreceğiz, ama Tek Adam rejiminin neden mutlaka böyle bir askeri operasyon yapmak istediğini iyi anlamamız gerekir. Hükümet bunu milliyetçi argümanlarla sunuyor. “Terörist Kürtler ülkemizin güvenliğini tehdit ediyor” diyor. Bu milliyetçi söylemle tüm emekçi halkı ikna etmek çabasında. Ama bizim tüm bu demagojinin ardındaki asıl sınıfsal nedeni görmemiz gerekiyor.

Asıl nedenler

Türkiye aslında epeyce bir süreden beri, yukarıda adlarını andığımız bölgelerin dışında zaten Suriye’nin kuzeyinde bulunuyor. Orada okullar, hastaneler, konutlar inşa ediyor. Hatta valiler ve kaymakamlar atıyor, güvenlik birimleri kuruyor. Elbette orada sonsuza kadar kalamaz, ama en azından kendisine bağlı kesimlerden oluşan bir bölge yaratabilir. İşte bunun için hükümetin hedefi, Suriye’nin kuzeyini Kürtlerden, Ezidilerden ve diğer farklı ulusal ve dini gruplardan arındırarak, kendisine bağlı olduğunu düşündüğü Suriyeli Sünni Arapları o bölgelere yerleştirmek. Yani bizzat Suriye’nin içinde “kendi arka bahçesini” oluşturmak.

Bu kimin işine yarar? Elbette o bölgelerde yatırım yapacak patronlara yarar. Zaten şimdiden inşaat patronları oralarda okul, hastane, konut vb. yaparak devletin kasasından milyarlarca lira çekiyor. Saray hükümeti, ileride bu tip “Suriye’nin yeniden inşası” projelerinin Birleşmiş Milletler’in fonlarıyla destekleneceğini, dolayısıyla da Türkiyeli patronların daha büyük kârlar elde edebileceğini, tabii bu arada bu yatırımların Saray çevrelerine yeni komisyonlar kazandıracağını tahmin ediyor ve planlıyor.

Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin denetimi altında yaratılacak bu bölgelere yerleştirilecek olan Sünni Araplardan ucuz emek gücü olarak yararlanmak da patronlar açısından ek bir kazanç olacak. Öte yandan, Türkiye’de bulunan Suriyeli sığınmacıların bazılarının da bu bölgelere gönderilmesi, Türkiye’deki yabancı karşıtları gözünde Saray hükümetine oy ve destek kazandırması düşünülüyor. Yani milliyetçi ve ırkçı eğilimler patronların hizmetine sunuluyor. Bir taşla iki kuş vurmak gibi…

Plan işler mi?

Çok zor. Yazının başında, dış politikaya sınıf çıkarları açısından bakmak gerekir, demiştik. Kuzey Suriye’nin kuzeyine düzenlenecek bir askeri operasyondan Türkiyeli emekçilerin hiçbir çıkarı yok. Tam tersine bu tip girişimler için harcanan milyarlarca lira emekçilerin vergilerinden gidiyor, dolayısıyla da emekçiler için yapılabilecek tüm ekonomik ve sosyal harcamalar kesintiye uğruyor. Ama patronlar kazanıyor. Silah üreterek, inşaatlar yaparak, bölgedeki yoksul halkı sömürerek, bu amaçlarla milyarlarca lira krediler alarak.

Ama bölgede gözü olan sadece Türkiyeli patronlar değil. ABD’li, Avrupalı ve Rus, hatta İranlı ve Çinli firmalar da “Suriye’nin yeniden inşası” projelerinde söz sahibi olmak, oralara ayrılacak kaynaklardan ve oralardaki ucuz emek gücünden yararlanmak çabasındalar. Kısacası, bütün emperyalist ve yayılmacı güçler bölgede siyasi, askeri ve ekonomik açıdan aslan payını almaya çalışıyorlar. Yani rekabet ve mücadele patronların ve onların hükümetleri arasında sürüyor. Emekçilerden de “milli duygularla” kendilerini desteklemeleri isteniyor.

Türkiyeli emekçiler bu çekişmenin sadece dışında değil, karşısında olmalı. Türkiyeli patronların Suriye’nin kaynaklarını ve halkını sömürmesi, aynı zamanda bizleri de daha sıkı bir boyunduruk altına almalarını getirecektir. Türkiyeli emekçilerin kardeşleri Suriye’deki tüm ulusal ve dini kesimlerden emekçilerdir. Ortadoğu üzerindeki emperyalist ve yayılmacı patron yağmasına karşı, bölgedeki tüm emekçi halkların birliği izleyebileceğimiz en doğru yol olacaktır.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçileri “Artık yeter” diyor!

0

Uzun süredir iktidarda bulunan AKP hükümeti, kendisinden önceki sermaye iktidarları gibi kamu hizmetlerinin özelleştirmesi konusunda üzerine düşeni yaptı. Üstelik tek başına ve de uzun süre boyunca iktidarda bulunmanın getirdiği avantajla kamu hizmetlerinin sermayeye peşkeş çekilmesi konusunda kendisinden önceki iktidarların başaramadığı pek çok özelleştirmeyi yaptı. Bu dönemde başta sağlık olmak üzere diğer tüm kamu hizmetleri büyük oranda özelleştirildi.

AKP iktidarının “başarılı” olduğu diğer bir peşkeş alanı da eğitim hizmeti oldu. Anayasada eğitim hizmetinin bir insan hakkı olduğu belirtilmesine rağmen AKP iktidarı eğitim alanını büyük oranda özelleştirdi. Mevcut verilere göre özel sektör ile kamu eğitim kurumlarının sayıları neredeyse eşitlenmek üzere. Bu da özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin sayısının her geçen gün artmasına ve bu emekçilerin sorunlarının gün yüzüne çıkmaya başlamasına neden oldu. Bugün özel sektörde çalışan yaklaşık bir milyon eğitim emekçisi uzun yıllardır görmezden gelinen sorunlarını örgütlü bir biçimde dile getirmeye başladı.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin en önemli taleplerinden biri maaşlarının insanca yaşayabilecek bir seviyeye getirilmesi. Bugün özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin belirli bir taban ücreti bulunmamakta. Bu bağlamda pek çok eğitim emekçisi asgari ücretin altında maaşlara mahkûm ediliyor. Özellikle enflasyonun hızla yükselmeye başladığı son bir yılda bu durum özel sektör emekçileri için yaygın bir hal aldı. Patronların kâr hırsı yüzünden pek çok öğretmen bankaya yatırılan asgari ücretin bir kısmını işverenine elden geri veriyor.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi özel sektörde çalışan eğitim emekçileri için belirli bir taban ücret bulunmamakta. Bu nedenle özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin önemli bir talebi 2014 yılında kaldırılan “Taban Ücret” uygulamasının geri getirilmesi ve en azından kamu kurumlarında çalışan öğretmenlerden daha düşük ücret alınmaması.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin bir diğer önemli talebi de iş güvenceleri ile ilgili olan sözleşme sistemi. Bugün özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin pek çoğu “Belirli Süreli Sözleşme” sistemi ile çalıştırılmakta. Bu sözleşme biçimi güvencesizliğin önünü açan, emekçilerin kıdem tazminatı hakkını tırpanlayan bir sözleşme biçimi. Sene başında bu sözleşmeler imzalanırken aynı anda tarihsiz bir istifa dilekçesi de alınıyor eğitim emekçilerinden. Bu sayede, eğitim emekçileri 10 ay çalıştırılıyor, 2 ay işsiz ve sigortasız bir şekilde “izne” çıkarılıyorlar. Bunun yanında tüm özel sektör öğretmenleri her sene sonunda işten çıkarılma ve yeni iş bulma kaygısını yaşamaktalar. Bu yüzden özel sektörde çalışan eğitim emekçileri “Belirli Süreli İş Sözleşmesi” ve 10 aylık sözleşme yalanına dur demekte, iş güvenceli bir çalışma talebini yükseltmekteler.

Özel sektörde çalışan eğitim emekçileri uzun mesailer ve tatil günlerinde ücretsiz çalıştırılma uygulamalarının kaldırılmasını da istiyor. Çalışma yasalarına göre bir çalışan haftada azami 40 saat çalıştırılabilir ve bu saatin üstünde çalıştırılma durumunda çalışanın izni istenir ve de bu çalışmalar fazla mesai ücreti gerektirir. Ancak özel sektörde çalışan eğitim emekçileri haftada 50-60 saate kadar çalışabilmekte. Ayrıca resmi tatil günlerinde çalıştırılma da yıllar içinde normalleşti. Patronların kâr hırsı nedeniyle az sayıda öğretmenle çok sayıda öğrenciye eğitim vermek sıradanlaştı, işyeri dışına taşan çalışma süreleri olağan hale geldi. Bu duruma “dur” demek isteyen özel sektörde çalışan eğitim emekçileri insanca çalışma süreleri ve fazla mesai ücretleri taleplerini yükseltmekteler.

Bu bağlamda, özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin kurduğu “Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası” yukarıda saydığımız talepleri dile getirmek için 30 Ağustos (Salı) günü Ankara’da bir miting gerçekleştirecek. Özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin yükselttiği bu sesi daha da büyütmek, eğitim emekçilerinin insanca yaşayabileceği bir ücret ve sosyal hak taleplerini yükseltmek, emekten yana tüm güçler için bir görevdir.

Ekin Can – Eğitim Emekçisi

Suudi Arabistan’da bir kadın tweet’leri yüzünden 34 yıl hapse mahkûm edildi

0

Selma el Şehab, iki çocuk annesi bir diş hekimi. 15 Ocak 2021’de ailesini ziyarete gittiği ülkesinde tutuklanana kadar İngiltere’de Leeds Üniversitesi’nde ağız ve diş sağlığı üzerine doktora yapıyordu. El Şehab, kadın haklarını savunan tweet’ler attığı için tutuklandı ve sonrasında 34 yıl hapse mahkûm edildi. 

Aylarca gözaltında kalan el Şehab, bu süre boyunca kötü muameleye maruz kaldı ve yargılanmadan önce avukat tutmasına izin verilmedi. Özel olarak terör suçlarına bakan mahkeme, el Şehab’a ilk önce 6 yıl hapis cezası vermişti.

Ancak 9 Ağustos’ta, davayı yeniden inceleyen temyiz mahkemesi tarafından, “toplumsal güvenliği ve devletin bekasını tehdit ettiği”, “isyana teşvik ettiği”, “kamu düzenini bozmak isteyenlere yardım ettiği” ve “Twitter’da yalan yanlış haberler yaydığı” gerekçesiyle 34 yıl hapse mahkûm edildi. Mahkeme buna ek olarak, hapisten çıktıktan sonrasına ilişkin 34 yıl da yurtdışına çıkış yasağı verdi.

Uluslararası Af Örgütü, Körfez İnsan Hakları Merkezi ve başka birçok insan hakları örgütü bu durumu kınayıp hükmün bozulması ve el Şehab’ın serbest bırakılması için imza kampanyaları düzenledi. Verilen bu ceza, Suudi Arabistan’ın terörle mücadele kanununun, ifade özgürlüğünü usulsüzce kısıtlamak ve kriminalize etmek için nasıl kullanılabileceğini gösteren korkutucu bir skandaldır. Bununla birlikte, aşırı gerici Suudi monarşisi, 4. dalga feminizmin rüzgârıyla birlikte eşit hak talebi için mücadele eden kadınları ve lgbti+ları sindirmeye çalışmaktadır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak el Şehab’a verilen bu cezayı kabul etmiyor ve onun derhal serbest bırakılmasını talep etmek için daha geniş bir dayanışmanın çağrısını yapıyoruz. Patriyarkaya karşı savaşan ve eşit haklar için mücadele eden tüm Suudi kadınlarla dayanışıyoruz.

                     İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

22 Ağustos 2022

Termokar direnişçileri fabrika önündeki eylemlerini sonlandırıyor: “Mücadelemiz sürecek!”

0

Termokar’da işverenin, sendikal mücadelede ön saflarda yer alan beş işçiyi hukuksuz uygulamalar ve bahanelerle işten çıkarması üzerine bir direniş başlamıştı. Yaklaşık iki aydır fabrika önünde kurdukları direniş çadırında eylemlerini sürdüren ve DİSK Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlü işçiler bugün itibarıyla mücadelelerini farklı yöntemlerle sürdürme kararı aldılar. Bugüne kadar fabrikadaki işçilerin yoğun desteği ve dayanışması ile mücadelelerini sürdüren direnişçi işçiler, patronun tüm engelleme çalışmalarına rağmen sendikal mücadelenin Termokar’da zaferle sonuçlanacağını vurguladılar. İşçilerin açıklamasını paylaşıyoruz:

“Arkadaşlar,

Bugünden itibaren direnişteki arkadaşlarınız olarak mücadelemiz yeni bir evreye giriyor. Biliyorsunuz, iki aya yakındır fabrikanın kapısında protesto direnişimiz vardı. Amacımız işten atılmaları, patronun Termokar’lı işçiler üzerindeki baskılarını ve sendikalaşma çalışmalarımız karşısındaki hak-hukuk tanımaz tutumunu protesto etmekti.

Artık yarından itibaren bizler mücadelemizi iki kanalda yürütmeye karar verdik.

Birincisi, işten çıkarmalara karşı hukuk mücadelemiz mahkemelerde sürecektir.

İkincisi ise, Termokar’a sendikanın tüm hak ve yetkilerle girmesi için mücadele etmek olacaktır.

Unutmayın ki, bizler bu mücadeleyi bırakmayacağız. Her zaman, her yerde sizlerle birlikte olacağız.

Hem mahkemelerde, hem fabrikada, her yerde bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğiz.

Bugüne kadar bizleri desteklemiş ve yanımızda durmuş olan bütün Termokar’lı kardeşlerimize ve desteğimize koşan emekten yana tüm dostlarımıza ve kuruluşlara teşekkür ederiz.

Zafer er geç Termokar işçisinin olacaktır.

BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ!

İNADINA SENDİKA, İNADINA DİSK!”

Yoldaş Gabriel, sosyalizme dek daima!

0

Yoldaşımız Gabriel Zadunaisky’nin 22 Ağustos günü aramızdan ayrılışını üzülerek öğrenmiş bulunuyoruz. İUB-DE Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi olarak, ailesine, Arjantin kardeş partimiz Sosyalist Sol’dan yoldaşlarımıza ve enternasyonalimizin tüm militanlarına en içten baş sağlığı dileklerimizi iletiyoruz.

70 yaşında aramızdan ayrılan Gabriel, hayatının büyük bir kısmını işçi sınıfının mücadelelerine, devrimci partinin inşasına ve sosyalizm için devrimci bir enternasyonalin kurulmasına vakfetmişti.

Morenist akımın Arjantin’deki tarihsel partilerinden PST’de (Emekçilerin Sosyalist Partisi) 1970’li yıllarda başlayan militan faaliyetini aramızdan ayrılana kadar sürdürdü. Gabriel yoldaş, Morenist metodolojinin önemli propagandacılarından ve inşacılarındandı. Enternasyonalist bir militan olarak yalnızca Arjantin’de değil aynı zamanda Kolombiya ve Bolivya’da da akımımızın parti inşa süreçlerine katkılar sundu. Propaganda ve eğitim çalışmaları kapsamında birçok materyalin üretilmesine katkı yapan Gabriel’in bu alandaki en önemli çalışmalarından biri “Filistin, bir sömürgeleştirmenin tarihi” başlıklı eseriydi.

Yoldaş Gabriel; sosyalizme dek daima!

İşçi Demokrasisi Partisi

Erkek şiddetinin suç ortakları: iktidar ve yargı

0

Geçtiğimiz günlerde Danıştay, İstanbul Sözleşmesi’nin feshine ilişkin Cumhurbaşkanı kararının iptal istemini 3’e karşı 2 oyla reddetti. Yani beş üyenin üçü, İstanbul Sözleşmesi’nin feshine dair Tek Adam kararını hukuka uygun buldu. Danıştay kararı sisteme yüklenmeden önce, üstünde düzeltmeler olan taslak bir karar olarak basına sızdırıldı. Bu da karara yapılan siyasi müdahaleyi gözler önüne seriyor, zira bundan önceki duruşmalarda Danıştay fesih kararının iptal edilmesi yönünde görüş bildirmişti. Sonuç olarak, iptal isteminin reddedilmesiyle, iktidar ve erkek yargı bir kez daha erkek şiddetinde suç ortağı olduklarını ilan etmiş oldular.

İstanbul Sözleşmesi’nin feshi gündeme getirildiğinden beri Saray rejimi “yerli ve milli” yeni düzenlemeler yapacağı iddiasındaydı. O zamanki Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un 24 Mart 2021’de, yani fesih kararı yayımlandıktan birkaç gün sonra “kadınlarımızı korumak, kadına yönelik şiddetle mücadele etmek için gerekli bütün araçlarımız mevcut” demesinin boş laf olduğunu biliyorduk. Zira fesih kararından bu yana artarak devam eden erkek şiddeti, sonu gelmeyen kadın cinayetleri ve cezasızlık politikaları gün gibi ortada.

İddia edilen yerli ve milli düzenleme henüz gelmedi ancak yakın zamanda “Kadına yönelik şiddetin sebeplerinin tüm yönleriyle araştırılması ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi” amacıyla kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nun hazırladığı Kadına Karşı Şiddet ve Sağlıkta Şiddetle Mücadele Kapsamında Yapılması Öngörülen Değişiklikler Hakkında Kanun Teklifi kabul edildi. Kanun, ısrarlı takibin ceza kapsamına alınması gibi meseleyi sadece cezalandırma üzerinden ele alan birkaç göz boyama hamlesi içeriyor. Yani -göçmen ve mülteciler dahil- kadınları ve LGBTİ+ları şiddetten korumayı, şiddetin ortaya çıkmasını önleyici tedbirler geliştirmeyi, mağdurları destekleyecek mekanizmaları işletmeyi amaçlayan; toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifine dayanan, kadını aileden ibaret görmeyen İstanbul Sözleşmesi’nin yerini dolduracak bir kanun değil bu.

6284 sayılı kanunun İstanbul Sözleşmesi’nin yerini dolduracağı iddialarına da kanmıyoruz. Bunun sebebi, 6284’le İstanbul Sözleşmesi’nin hukuki içerik olarak farklılıklara sahip olmasının ötesinde, iktidarın ve erkek egemen sistemin ta kendisi! Çünkü kazanılmış tüm haklarımıza olduğu gibi 6284’e yönelik de saldırılar devam ediyor. Çünkü 6284 zaten uygulanmıyor!

Kadın cinayetlerinin acilen önlenmesi gündemimizden düşmüyor, düşmeyecek. Yasaların, sözleşmelerin etkin şekilde uygulanması bunu önlemenin araçlarından yalnızca biri. Bununla birlikte cezasızlık politikalarının son bulması, kadın ve LGBTİ+lara dönük şiddetle mücadele için kaynak ayrılması, nitelikli ve donanımlı sığınmaevleri açılıp sayılarının artırılması, cinsel şiddet/tecavüz kriz merkezleri açılması gibi hayati ve acil taleplerimizi ısrarla sürdürmekten; erkek egemen kapitalist sistemle mücadeleye devam etmekten başka çaremiz yok. Çünkü bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok.

Okur mektubu: “Bizler söküp almadıkça o hakları bize vermeyecekler”

0

Bugünlerde ekonomik kriz nedeniyle işçileri çıkarma oranı bir hayli yüksek. Çoğu şirket küçülmeye gitme adı altında işçi çıkarıyor ve bu oran her geçen gün artıyor. Bunun yanında, işçiyi tazminatsız çıkarmak için yıldırmaya çalışıp mobbing altında çalıştırdıkları işçi oranı daha da yüksek. Ben de o birçok işçiden biriyim. Bir anda iş tanımımız dışında her işi yaptığımız, ağzımızı açsak kapının gösterildiği, yaptığımız işin her gün artmasına karşın aldığımız ücretin düştüğü, her şirketin 8-10 şehrin ihalesini almasından kaynaklı bizi ihalesini aldıkları her şehre ya da ilçeye istedikleri zamanda gönderdikleri bir ortamda bulduk kendimizi. Tabii bunlar bir anda mı oldu, uzunca düşünmek gerekir.

Böyle bir ortamda ne yapabiliriz diye düşünüp sorarken birkaç cevaba denk geldim. 1) İşten çıkarılana kadar bu duruma direnmek ve çıkardıkları gibi mahkemeye başvurmak. 2) Direkt çalışırken mahkemeye başvurmak, sonrasında tabii ki işten atılmak. 3) Herhangi bir sendikaya üye olup, sonrasında muhtemelen işten atılmak ve mahkemeye başvurmak vesaire. Tüm bu seçeneklere bakıp neden kimse iş ve işyeri koşullarını iyileştirebilecek durumlardan söz etmiyor diye düşünmek üzereydim ki faydasız olduğu aklıma gelince düşünmekten vazgeçtim. Ardından ise evet, mahkemeye başvurabilirim fakat nedir haklarım, diye şöyle bir araştırmaya başladım.

Öncelikle devletimiz sosyal ve demokratik bir cumhuriyetmiş, bunu öğrendim. İşçilerin yanında; ama arada bir patronların hakkını da gözeten sosyal devlet anlayışını benimseyip özümseyen bir devletmiş. Yani en azından yasalarda öyle yazıyor! Sonra sosyal devlet anlayışının gereği olan birçok işçi ve işveren ile ilgili yasaları, mevzuatı okudum. Bir de ne göreyim? Bizi idare etsin diye seçtiğimizi zannettiğimiz ve oluşturduğumuz ulusal siyasi örgütümüz veya adı her neyse bütün bu organizasyonun adı devlet değil de aslında tipik bir şirketmiş. Starbucks gibi, fakat birkaç farklılık var tabii. Mesela bu şirketin sermayesi doğa. Sonra doğan her insan bu şirketin ürünü yani metası, mahkemeler şirketin ne kadar iyi olduğunu göstermeye çalışan reklam ajansı ve vergilerimiz ise bu şirketin kârıymış. Yani aslında ben bir şirketin içinde kurulan bir şirkette çalışıyormuşum. Ve bu şirkette hukukun da karton pipetler gibi bir işlevi olduğunu gördüm. Alakasız görünebilir. Starbucks’ta oturulan sandalyeden tutun da ürünlerin geldiği poşetler ve servislerinde kullandıkları malzemelere kadar hemen hemen hepsi plastikken, kâr uğruna dünyayı yok edenler kendileri değilmiş gibi, doğaya olan hassasiyetlerini göstermek için plastikten değil de kartondan pipetler üretiyorlarmış. Ve yaptıkları reklamlar sayesinde insanlar karton pipet dışında plastikleri görmüyor haliyle. Yani Starbucks doğayı korumak için nasıl ki karton pipet üretiyorsa bizim devletimiz de aynı duyarlılıkta işçi hakları için kanunlar koymuş. Ve öncelikle bu kanunların işçiyi koruduğuna kendilerini inandırmışlar. Bu kanunlar işçinin haklarını gözetiyormuş gibi görünse de aslında bir gün her şeyin iyi olacağına dair umutlarımızı diri tutup köleliğe devam edecek takatimiz kalsın diye arada bir verilen çay molaları gibi. Bu yüzdendir ki o hakkı bizler söküp almadıkça ne herhangi bir dinin hukukuyla ne de kapitalizmin hukukuyla o hakları bize verecekler.

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi

Krediyle tüketmek

0

2008’den bu yana sürmekte olan küresel ölçekli krize karşı sermaye, düşük faiz ile para basıp sorunu ötelemeyi tercih etti. Fakat bu ötelemenin sonuna geldik. Bol para, dünyadaki finansallaşmayı ve borçluluk oranlarını artırdı. Sorunu ötelemek krizin daha ağır bir şekilde kendini göstermesine yol açtı. Kanseri yok etmek yerine semptomları engelleyen bu politika gerçek bir kanser haline gelmiş kapitalizmin en ileri seviyesinde tüm dünya halklarını mülksüzleştiriyor ve en temel yaşam ihtiyaçlarını dahi elinden alıyor.

Hane halkları için kredi, öne çekilmiş taleptir. Yani bugün kazandığınızı değil yarın kazanacağınız parayı bugünden harcamaktır. Borç denilen olgu işte bu öne çekilmiş parayla tüketmenizi sağlar. Bununla da kalmaz, yarınınızı çalar. Gün çektikçe geleceğiniz için çalışmaya başlarsınız. İleride üreteceğiniz artı değerleri bugünden satmış olursunuz. Bu durum emekçileri sermayenin boyunduruğu altına daha çok sokar. Unutmayalım, borç aynı zamanda bir servet transferidir. Alım gücü bizzat sermayenin saldırıları ve iktidarın uyguladığı politikalarla düşen emekçilerin tüketimi devam edebilsin diye, talepleri öne çekilerek yani krediyle borçlandırılarak geleceklerinin ipotek altına alındığını her yazımızda vurguluyoruz.

70’li yıllarda başlayıp 80’lerde yaygınlaşan kredi kartı kullanımı, paranın küresel ölçekte serbestleşmesi ve alım gücü düşen ya da sabit kalan emekçi yığınların daha çok tüketebilmeleri için geliştirilmiş bir finansal araçtı. Şişen borç balonu her yeni krizle (2008, pandemi) daha da şişirildi. Ama artık oyunun sonuna geldik. Küresel kriz hiç olmadığı kadar küresel. Artırılmış para bolluğu enflasyonu ve hayat pahalılığını tüm dünyada bir sorun haline getirdi. Borçların borçlarla kapatıldığı bu sarmal tüm dünyada emekçilerin seferberliklerini tetikliyor. Tüm dünyada emperyalist finansal sisteme bağımlı ülkelerin halklarının yarattıkları zenginliğin gelişmiş ülkelere aktarım kayışı olarak çalışan dış borç aktarımının reddedilmesi, dünya işçi sınıfının küresel ölçekte temel talebi haline gelmiş durumda. Bu talebin yaygınlaştırılması, seferberliklerin ana sloganı haline gelmesi çok önemli.

Borç-alacak ilişkisinde borcun ödenmeme riskini hesaplamak için kullanılan CDS primi bir ülkenin dış borç alabilmesinin maliyetini gösterir. Yani CDS primi yüksek olan ülkelerde kredi maliyeti de yüksek olur. CDS primi 300 puan üzerindeki ülkeler aşırı kırılgan ekonomiler olarak kabul ediliyor. Türkiye’nin CDS primi 900’ü geçti. Borç almak zorlaştıkça temerrüde düşme riski de artmakta, bu da ülkenin ekonomik ve finansal bağımlılığını daha da güçlendirmektedir.

Türkiye’nin dış borç stoku artarken bir yandan da GSYH dolar cinsinden küçüldüğü için dış borç yükü de artmaktadır. Bir önceki yazımızda dış borcun kefilinin Türkiye’deki işçi ve emekçiler olduğundan, bu borçtan hiçbir fayda görülmediği gibi alınan borcun çoğu zaman kamunun üstlenmesiyle özel sektörden hazineye aktarıldığından bahsetmiştik. Sosyal kesintiler, vergi artışları ve enflasyonla bu borç zorla bizlere ödettiriliyor. Dolayısıyla bu borçların reddedilmesi bağımsız bir ekonominin temel koşullarından biri olmakla birlikte, dış borçların reddi basit bir teknik ve mali meselenin ötesinde kapitalizmden kopuş yolunda atılmış en önemli politik hamlelerden biri olacaktır.

Dış borca vereceğimiz paraların bu ülkenin emekçileri için kullanılması, emekçiler için kaynak yaratılması iktidarlar için bir zorunluluk olmalıdır. Dış borçların reddedilmesi ile tüm bankaların kamulaştırılarak merkezileşmesi ekonomide görülmemiş bir itki yaratacak; tüketim, üretim ve dağıtım planlama yoluyla gerçekleşebilecektir. Böylece üretenlerin alım güçleri gerçek anlamda artacak, hayat pahalılığı bir sorun olmaktan çıkacaktır. Unutulmaması gereken nokta ise dış borçların reddinin dünyada seferberlik halinde olan kitlelerin ortak talebi olması gerektiği ve kapitalizmden kopuş amacıyla ekonomide planlamanın enternasyonal düzeyde gerçekleşmesinin bir zorunluluk olduğudur.

Sendikalar da mı seçimleri bekliyor?

0

Sonda soracağımı başta sorayım: 1 Mayıs’ta “birlikte değiştireceğiz” diyen sendika konfederasyonları şu an neredeler? Birlikte neyi değiştiriyorduk?

Gıda ve yakıt fiyatları artıyor, alım gücü düşüyor, işsizlik ve güvencesizlik daha da artıyor. İşçi ve emekçiler büyük bir yıkımla karşı karşıyalar. Buna karşın, iki büyük işçi sendikaları konfederasyonunda anlaşılması zor bir bekleyiş hâkim. İşçi ve emekçilerin ücretlerinde, alım gücünde, çalışma koşullarında muazzam bir gerilemenin olduğu şu dönemde, göstermelik/sembolik kalan açıklamaların ötesine geçen bir faaliyet söz konusu değil.

Türk-İş bürokrasisinin asgari ücret görüşmeleri sırasında da bir kez daha açığa çıkan iktidar yanlısı ve sınıf uzlaşmacı pozisyonu zaten malumumuz. Asgari ücret zammının belirlenmesinin hemen sonrasında “Asgari ücret zammı beş aylık kaybı bile karşılamadı” tespitini yapan DİSK ise tepkisini belli ki yazılı açıklamaya sığdırmakla yetiniyor. İki gün sonra ise TÜİK önüne koyduğu eylemde, sorunun kaynağı da muhatabı da sanki TÜİK’miş gibi, onu gerçek rakamları açıklamaya davet ediyor. Gerçek rakamların, gerçek enflasyonun açıklanması elbette önemli, ancak sendikanın asgari ücret açıklandıktan iki gün sonra tercih ettiği eylemin içeriği de biçimi de DİSK bürokrasisinin sınırlarını ve pozisyonunu ortaya seriyor.

Bunun bir tercih olduğunu tespit etmek gerek. Ekonomik krizin sonuçları yoksulluğu ve güvencesizliği katmerlemişken; iktidarın ve patronların emek ve sendika düşmanı tutumları yoğunlaşmış, çıplak birer politika halinde ortadayken; sendikaların, bürokratları tarafından savunma pozisyonunun bile gerisinde konumlandırılmaya çalışılması; üstelik bunu birçok işyerinde işçiler oldukça kısıtlı olanaklarla sendikalaşma ve insanca ücret mücadelesi verir ve bunun sonuçlarıyla yüzleşirken yapabilmesi açık bir tercihtir.

Tüm sınırlılıklarını ve maruz kaldıkları sistematik sendika düşmanı politikaları elbette görmezden gelmiyoruz. Ancak her ne koşulda olursa olsun, işçi ve emekçilerin son dönemlerin en büyük yıkımı ile karşı karşıya kaldığı bu süreçte konfederasyonların bu denli sessiz ve edilgen kalması, işçi ve emekçilerin tepki ve taleplerini örgütlemekten bu kadar imtina etmesi kabul edilemez.

Anlaşılıyor ki onlar da düzen muhalefetinin çağrısını dinleyerek seçimleri beklemeye karar verdiler. Oysa 1 Mayıs’ın hemen ardından da sormuştuk: “Sendikalar, ittifaklara göre pozisyon almayı beklerse; işçi ve emekçilerin bugünkü acil ihtiyaçlarını odağına alan bağımsız sınıf perspektifine dayalı bir mücadele hattı nasıl örülecek?” Bağımsız sınıf perspektifi ihtiyacını odağına alan bu soru, belli ki sendika bürokrasisinin gündeminde değil, işçi ve emekçiler için ise hayati niteliğini koruyor. Ekonomik kriz karşısında, yoksullaşmaya, işsizliğe, güvencesizliğe karşı acil bir eylem programı ve birleşik mücadele ihtiyacımız her geçen gün daha da kritik hale geliyor. Sendikalar ve emek örgütleri bu mücadelede en önemli araçlarımızdan biri. Bu nedenle, onları bürokrasinin edilgen ve sınıf uzlaşmacı çizgilerine teslim etmeden, işçilerin denetim ve yönetiminde bu sürece bağımsız sınıf politikası perspektifiyle müdahil örgütler haline getirebilmek için de mücadeleden vazgeçmemeliyiz.

12 Ağustos 1953: Troçkistler, Sri Lanka’da hayatı durdurdu

0

1935 yılında Sri Lanka henüz bir Britanya sömürgesi iken, 1933’te Dördüncü Enternasyonal’in bayrağı altında bir araya gelme çağrısı yapan Uluslararası Sol Muhalefet’in takipçisi olan 50 kişilik bir işçi ve öğrenci grubu, hem Britanya emperyalizmini kovmak, hem de Sri Lanka kapitalizmini ilga ederek Asya’daki ilk işçi iktidarını kurmak hedefiyle, Lanka Sama Samaja Partisi’ni (LSSP) kurdular.

Sri Lanka’nın Stalinist partisi (Komünist Parti), Moskova Hitler’e karşı “demokratik” emperyalistler olan İngiltere ve ABD ile ilkesiz bir ittifak kurmuş olduğu için, Sri Lanka’da Britanya sömürgeciliğine karşı mücadeleyi reddetti. LSSP, Britanya’ya karşı mücadeleyi hiçbir zaman salt bir ulusal kurtuluş mücadelesi olarak görmedi; Britanya emperyalizmine karşı politikası, daima bir sınıf mücadelesi politikası oldu. Bunun bir sonucu olarak LSSP kısa süre içinde 7 milyon Sri Lankalı işçi ve köylünün bağlılığını kazandı.

Parti, Demiryolu İşçileri Sendikası ve Genel Emekçiler ve Plantasyon İşçileri Sendikası’nı kurdu. Girdiği ilk seçimlerde Seylan Eyalet Meclisi’ne iki milletvekili soktu. Eylül 1939’da II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, partinin parlamentodaki milletvekilleri, dokunulmazlık hakları çiğnenerek tutuklandı. Yine bu sırada LSSP’nin iki önderi tutuklandı; partinin matbaaları basıldı ve yayınları yasaklandı. Seylan Plantasyon Sahipleri Birliği’nde (SPSB) merkezileşmiş olan ülkenin toprak sahipleri ile burjuvazisi, SPSB’nin Silahlı Birlikleri’ni kurarak, Troçkist işçiler ve köylüler üzerinde terör estirmeye başladı. 13 Mart 1942’de, adaya atanmış olan Britanyalı Vali Sir Andrew Caldecott, LSSP’yi yasadışı ilan etti.

LSSP’yi siyasal olarak kurtaran, onun Dördüncü Enternasyonal’e olan bağlılığıydı. Nisan 1942’de, LSSP önderleri, tutuldukları zindandaki gardiyanı partiye kazanarak, hapisten toplu bir kaçış gerçekleştirdiler. Britanya emperyalizmi, kaçak LSSP önderlerinin başına ödül koydu. LSSP önderleri 15 Temmuz tarihine dek yakalanamadılar; onların yakalanmalarına sebep olan ise, Moskova’nın LSSP’nin içine soktuğu Kulkarni isimli Stalinist ajanın, Britanya emperyalizminin yetkililerine, parti önderlerinin saklandığı yeri ifşa etmesiydi. (O sıralarda Stalinist hareket Avrupa’da, ABD’de, Asya’da ve Latin Amerika’da Troçkist hareketlerin bastırılmasında, emperyalist odaklar ve burjuva istihbarat servisleriyle birlikte hareket ediyordu.) Britanya, LSSP önderlerini 8 Şubat 1944 tarihine kadar mahkeme önüne çıkarmadı. Daha sonra bu mahkemede yapılan savunmalar, uluslararası işçi hareketinin klasikleri arasındaki yerini aldı.

II. Dünya Savaşı’nın ardından Sri Lanka, 1950’li yılların başında Britanya’dan bağımsızlığını geri kazandı. Ülkeye geri dönen LSSP önderlerini, 12 bin kişilik bir işçi grubu karşıladı. Bu sırada Sri Lanka kapitalizmi bir ekonomik büyüme dönemine girdi.

Kore Savaşı sırasında emperyalistlerin ihtiyacını hissettikleri hammaddeleri Sri Lanka karşıladı, bu da ihracatta bir patlamayı beraberinde getirdi. 1953’te, o sırada iktidarda olan UNP pirinç sübvansiyonunu kesmeye karar verdi ve ardından pirinç fiyatı neredeyse yüzde 300 arttı. LSSP bu durumdan, bir proleter ayaklanma örgütlemek için faydalanmaya karar verdi.

Sri Lanka dilinde genel grev anlamına gelen Hartal için LSSP hazırlanmaya başladı. İki hafta içinde LSSP kadroları, hükümetin kemer sıkma önlemlerini protesto eden bir metne 70 bin imza topladılar. Pirinç fiyatlarının artmasının ertesi günü, 21 Temmuz’da Balapitiya’da köylüler yolları kapadı. O haftanın ilerleyen günleri sırasında bu eylem diğer köylere yayıldı ve hafta biterken, bu eylemci ruh hali kent emekçilerine ulaşmıştı. İlerleyen haftalarda LSSP, sendikaların tabanlarındaki işçilerin toplu dilekçelerle, sendikalarının önderliklerini genel greve zorlamaları için örgütledi. LSSP bir yandan da işçi-köylü ittifakının politik çerçevesini çizmeye ve araçlarını hazırlamaya girişti.

Bu sırada burjuvazi, hükümet ve ordu LSSP’nin Hartal çalışmalarına karşı önleyici korku politikalarını hayata geçirmeye başladı. 11 Ağustos’ta Peradeniya Üniversitesi öğrencileriyle polis arasında büyük çaplı bir çatışma çıktı. Basın antikomünist demagojiyle bezenmiş bir Hartal karşıtı kara propagandaya başladı. Ordu tehdit edici açıklamalar yapmaya başladı.

12 Ağustos 1953 sabahını, LSSP önderlerinden Colvin R. de Silva şöyle tarif eder:

“12’si sabahında güneş, LSSP önderleri sokakta ve en önemli hükümet kurumlarının ve özel işyerlerinin kapılarındayken, Kolombo’da doğdu. Limanlar greve çıktı. Ratmalana Demiryolu greve çıktı. Tramvaylar greve çıktı. Kolonnawa’daki PWD fabrikası greve çıktı. DI Marangozluk-Mobilya greve çıktı. Wellawatte İplik ve Dokuma Fabrikaları greve çıktı. Walker’s fabrikası greve çıktı. Kibrit işçileri greve çıktı. Kamyoncular greve çıktı. Bir dizi küçük işyeri greve çıktı. Çığ gibi büyüyen bir grev dalgası vardı.”

Grevin önderlerinden biri olmasına rağmen, de Silva’nın greve çıkan işyerleri ve fabrikalar listesi, Hartal boyunca ayaklanmaya katılan fabrikalar ile işyerlerinin tam listesinin yanında oldukça ufak kalıyor. Hartal sırasında Sri Lanka’da hayat durdu; toplu taşıma ve iletişim araçları çalışmadı. Kolombo Belediye binası işgal edildi. Kimi yerellerde kapitalistlerin özel mülklerine karşı silahlı sabotaj eylemlerine gidildi.

LSSP’nin önderliğindeki Hartal’dan korkan UNP Hükümeti, Kolombo Limanı’ndaki HMS Newfoundland gemisine kaçtı. Bu gemiden ülkede OHAL ilan ettiler. 13 Ağustos’ta şiddet dalgası başladı: Ülkede bütün Troçkist gazeteler, dergiler, broşürler, bildiriler yasaklandı; Troçkist kadroların evlerine baskınlar yapıldı, polisle çatışmalar sırasında şehit düşenler oldu; kitlesel tutuklamalar yapıldı. Ancak hükümetin baskıları başarıya ulaşamadı. LSSP boyun eğmedi ve kazanımlar elde etti.

Bolşevik Parti’nin 1905’i ne ise, LSSP için de Hartal oydu. Ancak LSSP, yönettiği bu büyük ayaklanmadan sonra parti içinde politik konsolidasyonunu sağlayamadı ve sağa kaymaya başladı. İlk olarak Tamil ulusal kurtuluş mücadelesine dönük olarak (önceki yöneliminin tam tersi şekilde) soğuk bir yaklaşım benimsemeye başladı. Bu, parti içinde güçlü bir kanat olan Tamil işçilerinin partiden uzaklaşmasıyla sonuçlandı. Kitleler LSSP’ye akmayı sürdürürken, LSSP gerekli siyasal ve örgütsel önlemleri alamadığı için, kitleleri kazanan değil, onlara uyarlanan bir pozisyona sürüklendi.

LSSP 1964’te, bir burjuva koalisyon hükümeti kurarak Sri Lanka’da iktidara geldi. Bu, Dördüncü Enternasyonal açısından bardağı taşıran son damla oldu. Zira Nahuel Moreno’nun da vurguladığı üzere, “bizim partilerimiz”, yani Leninist-Troçkist partiler “işçi sınıfı iktidara gelmeden iktidara gelmezler”. Eğer gelmişlerse tıpkı Stalinist, Maoist, Castrocu veya Hocacı partiler gibi, bunu işçi sınıfına ihanet ederek ve proletaryanın iktidarı mücadelesine sırt çevirerek yapmışlardır. Dördüncü Enternasyonal bu Leninist ilkeye sımsıkı bir şekilde bağlı olduğunu kanıtlayarak, belki başka hiçbir önderliğin atamayacağı bir adım atarak, milyonlarca işçiyi kendi çatısı altında bir araya getiren en güçlü seksiyonunu, bir burjuva koalisyon hükümetine katıldığı için ihraç etti.

1953 Sri Lanka Hartal’ında Troçkist partinin iktidara devrimci yollarla gelmesi bir gündem halini almışken, ondan bir sene önce, 1952’de de, Dördüncü Enternasyonal’in Bolivya seksiyonu iktidarı fethetmenin kıyısına kadar gelmişti. Bolivya partisi ülkenin fiilen yönetiminde olan COB’un (Bolivya İşçi Merkezi) önderliğini elinde tutuyordu ve COB’un içindeki Madenciler Sendikası’nı silahlandırarak, burjuva ordunun etkisini kırmıştı. Ancak o sırada Enternasyonal’in önderliğinde bulunan ve Mandel-Pablo isimleriyle anılan revizyonist hat, Nahuel Moreno’nun muhalefetine rağmen Bolivya partisinin iktidarı ele geçirmek yerine, küçük burjuva milliyetçi gerilla hareketini desteklemesi gerektiğini ilan etti. Bu politika Bolivya partimizi yıkıma sürükledi.

Hem 1953 Hartal’ı hem de 1952 Bolivya’sı kitlesel etkiye sahip, işçi sınıfının devrimci savaş aygıtı sıfatına layık Leninist-Troçkist partilerin inşa edilmesi noktasında, bugünkü mücadeleci kuşaklara birçok ders öğretiyor. Sadece nelerin nasıl yapılması gerektiği konusunda değil; hangi kritik virajlarda nelerin yapılmaması ve hangi uyarlanmacı politikaların izlenmemesi gerektiği konusunda da.

Emekçilerin ve ezilenlerin ortak adayı olmalı!

0

AKP-MHP ortaklığının yarattığı yıkım ve sefalet her geçen gün derinleşir ve toplumsal desteği erirken, Altılı Masa’nın cumhurbaşkanı adayı ve politik programı tartışması siyasi gündemi giderek daha fazla belirliyor. Altılı Masa partileri önümüzdeki seçimlerin “diktatörlükten yana” Cumhur İttifakı ile “demokrasiden yana” tüm kesimleri birleştiren “muhalefetin ortak adayı” arasında geçeceği şeklinde bir tablo çiziyor. HDP ve sosyalistlerin önemli bir kesimi de bu söylemi güçlendiren bir politika izliyorlar. Eleştirileri bu ikilemin kendisine dönük olmaktan öte, muhalefetin “ortak adayının” çok sağcı ve/veya milliyetçi olmaması gerektiği yönünde. Peki, gerçekten de böylesi bir ikilemle mi karşıyayız? Altılı Masa partileri de dahil olmak üzere, Demirtaş’ın deyimiyle, muhalefetin ortak adayı “tek bir ideolojinin değil, gerçek demokrasinin temsilcisi” olabilir mi?

Öncelikle şu noktanın altını çizelim: Tek Adam rejiminden bir dakika bile kaybetmeden kurtulmak gerekliliği apaçık ortada duran bir gerçek. Bununla birlikte, bugünkü siyasi tartışmayı sadece bu eksene indirgemek ve bunun üzerinden “kazanması en güçlü adayı” desteklemek sonucunu çıkarmak yalnızca kolaycıların veya safların analizi olabilir. Siyasette çoğu zaman zıt güçlerin bir araya gelmesinin aritmetik bir artış sağlamadığı gibi bu güçlerin zıt bileşkelerinin birbirlerini sıfırlaması örneklerine de çoklukla rastlanmıştır. Somutlayacak olursak, içinde bulunduğumuz bugünkü durumda, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunda “tüm muhalefetin ortak adayı” projesi HDP ve sosyalistlerin Altılı Masa’nın burjuva partilerine yedeklenmesinden başka bir anlam taşımayacaktır.

Tek Adam rejiminin mirası olan eşi benzeri görülmedik ekonomik yıkım ve baskı ortamında, Altılı Masa partileri seçimlere kadar sabretmemiz ve seçimlerde kendilerini desteklememiz gerektiğini ve bunun ardından her şeyin düzeleceğini vaat ediyorlar. Peki, ya bu gerçekleşmezse? Ya Altılı Masa partileri emekçi halkın sefalet koşullarını ve antidemokratik saldırıları sonlandırmazsa? Bu durumda, bir beş sene daha bir sonraki seçimleri mi beklememiz gerekecek?

İçinde bulunduğumuz ekonomik yıkım ve siyasal çürümüşlük hali, birtakım ufak rötuşlarla “normale dönüş” ihtimallerini çoktan gündemden çıkarmış durumda. Bu çoklu kriz ortamı, en küçük reformlar için dahi radikal dönüşümleri gerekli kılıyor. Örneğin, kamu kaynaklarının Saray oligarşisine aktarılmasından başka bir anlamı olmayan Yap-İşlet-Devret projelerinin ve yağmayla semirmiş “beşli çete” ve diğer şirketlerin tazminatsız kamulaştırılması gerekiyor. Ancak bu ve benzeri önlemlerle emekçiler lehine dönüşüm sağlamak adına kaynak yaratılabilir. Millet İttifakı ve müttefikleri bu tip girişimleri hayata geçirebilir mi? “Beşli çeteyi” eleştirmekle birlikte, “özel mülkiyetin dokunulmazlığı”, “uzlaşma ve istikrar” gibi söylemlerin arkasına saklanarak göstermelik birkaç adım dışında devasa yolsuzlukların aklanacağı ve mevcut sömürü sisteminin farklı biçimleriyle devam edeceği açıkça ortada. Sendikal örgütlenme önündeki engellerin kaldırılmasından Kürt halkının en temel demokratik taleplerinin tanınmasına kadar liste uzatılabilir. Bütün bu konularda Altılı Masa anlamlı sessizliğini koruyor.

Peki, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP ve sosyalistlerin ortak aday çıkarması seçimlerin ikinci tura kalmasına ve dolayısıyla Saray’ın işine yaramaz mı? Bundan önce sorulması gereken soru, düzenin iki alternatifinden bağımsız olarak emekçileri ve ezilenleri temsil edecek bir siyasi seçeneği nasıl inşa etmemiz gerektiğidir. Bu da her şeyden önce sınıfsal ve politik bağımsızlığı gerektirir. Mevcut sömürü ve baskı düzeninin törpülenmesi değil ondan kopulması ekseninde inşa edilecek birleşik ve güçlü bir siyasal alternatif, her koşulda emekçilerin ve ezilenlerin kazanımlarının garantisi anlamına gelecektir. Burjuva politikanın diplomatik labirentleri içerisinde kaybolmak yerine düzen güçlerinden bağımsız bir ittifakın inşasına odaklanmalıyız. Bunun için de parlamentoda emekçileri ve ezilenleri temsil ettiği iddiasındaki HDP ve TİP başta olmak üzere sosyalistler ve emek örgütleri hem cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimlerinde kendi bağımsız ve birleşik gücünü siyaset sahnesine çıkarmak zorunda.

Taşeron belediye işçileri hakları için eylemde!

0

Türkiye’deki tüm belediyelerde kadrosuz çalıştırılan belediye şirket işçilerinin örgütlenmesi olan Taşeron Belediye İşçileri Birliği (TABİB), “Tahammülümüz kalmadı, geçinemiyoruz” diyerek sokağa çıkıyor. TABİB 14 Ağustos Pazar günü saat 15.30’da Beşiktaş İskelesi önünde basın açıklaması yapacak.

Tüm belediye işçilerinin ve destek veren herkesin dayanışmaya çağrıldığı basın açıklamasında; haftalık 40 saat çalışma, 52 günlük tediye, 6 ayda bir güncellenecek gerçek enflasyon oranında zam, zorunlu emekliliğin kaldırılması, gerçek kadrolu istihdam ve tüm sendikalarda gerçek, eşit temsil hakkı talepleri dile getirilecek.

TARİH: 14 Ağustos Pazar

SAAT: 15.30

YER: BEŞİKTAŞ İSKELESİ (Beşiktaş)

TABİB nedir?

TABİB; sendikaların işçilerin taleplerini karşılamadığı için belediye şirket işçilerinin tabandan doğan öz örgütlenmesidir. Sendikası veya siyasi kimliği fark etmeksizin Türkiye’nin dört bir yanındaki belediyelerde çalışan belediye işçilerinin deneyimlerini paylaştığı ortak bir zemindir. Lideri yoktur, herkes eşit söz hakkına sahiptir. Bizi ortaklaştıran, işçi sınıfı olmamız, ücret karşılığında kamuda hizmet üreten insanlar olmamızdır.

Tarihte bu ay | 10 Ağustos 1927 Adana Demiryolları Grevi’nin 95. yıldönümü

0

Yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin genç işçi sınıfının, Halk Fırkası rejimiyle ilk büyük hesaplaşması 10 Ağustos 1927 tarihinde Adana Demiryolları’nda patlak veren grevle başladı. Yeni rejimin kendisini ilan etmesinin üzerinden henüz dört yıl geçmişti. 1927’de demiryollarındaki iki büyük şebeke hâlâ emperyalizmin elindeydi. Bunlardan birincisi Şark Demiryolları’nın (Paris-İstanbul) Trakya bölümüydü. İkincisi ise, bir Fransız firmasının elinde olan ve 10 Ağustos grevinin yapıldığı Anadolu Demiryolları’ydı (İstanbul-Bağdat).

İşçiler arasındaki ilk huzursuzluk emareleri 10 Haziran’da, bayram dolayısıyla verilmesi gereken ve bir yevmiyeye eşdeğer olan avansın verilmemesiyle başlar. İş bırakan işçilerin karşısına geçen polis müdürü şu sözleri sarf eder: “Yaptığınız bu hareketin gayr-i kanunî olduğunu bildiğiniz halde ısrar etmeniz hepinizi uçuruma sürüklüyor. Halbuki siz kumpanyadan istediğiniz hakla hükümetin kanunlarına da karşı geliyorsunuz.” Buna işçilerin cevabı ise şöyle oldu: “Biz o kanunları okuduk ve biliyoruz. Siz o kanunları şu karşıda gülen kumpanya direktörüne okutunuz. Biz açız ve ölüme mahkûm işçiler olduğumuzu bildiğimiz halde tahammül ediyoruz. Fakat bir haftadan beri avans verilecek diye aldatılıp bizim çalışmamızdan istifade etmeye çalışan patrona karşı da, elinizdeki kanunları istimal edecek olursanız, fena olmaz zannederiz. Yok ellerinizdeki kanunlarla hakkımızı almaktan vazgeçirmek istiyorsanız, yanılıyorsunuz. Biz bu hakkımızı kendi kuvvetimizle alırız.” (Amele Murahhası Alaaddin’in hatıratı)

Bu çekişmenin neticesinde işçiler avanslarını alırlar; bu sırada Fransız şirket, işçi muhalefetinin büyüyeceğini tahmin ederek polis müdürü ile polislere 500 lira vererek, onları rüşvete bağlar. Avanslar alınmış olmasına rağmen işçilerin 15 maddelik talep listesi tartışmaya açılmamıştır. Bunun üzerine depo işçileri kendi aralarında toplantılar almaya başlarlar ve bayramı, diğer işçilerle buluşarak ve onları taleplere ikna ederek geçirirler.

İşçiler talep listesini genişletirler; bu listenin 29. maddesine göre demiryollarında asgari ücretin 45 lira olması, 100 liraya kadar maaş alanlara yüzde 25 zam yapılması ve 100 liradan fazla maaş alanlara da yüzde 15 zam yapılması istenmektedir.

10 Ağustos’ta 650 işçiyle başlayan grev, 15 Ağustos’ta 1200 işçiye çıkar. Grev kısa sürede Adana’dan Mersin ve Tarsus hatlarına sıçrar. Yalnızca bir hafta içerisinde, Türkiye’deki hammadde dolaşımı ve ticaret grevden ciddi şekilde etkilenir: “Münakalat yok. Pahalılık başladı. Fabrikalar mahrukatsızlıktan işleyemeyecek. Ticaret odasında içtima yapıldı. Vekaletlere telgraflar yazıldı. İhraç mevsiminde ve pamuğun pazara sevki hengamında şimendifer idaresinin bu lakaydisi çok şayan-ı dikkattir.” (Yeni Adana, 17 Ağustos 1927)

Bu sırada firma, askerleri ve grev kırıcıları kullanarak tren seferlerini tekrar yapmaya çalışır ancak işçiler buna izin vermezler. Rejim, milliyetçi bir dil kullanarak Fransız firmasını kınayıcı bir tutum almaya çabalasa da, aslında firmayla ortak olarak grevi ezmeye çalışır. 23 Ağustos günü Adana Valisi ile görüşen işçiler, valiye 10 Haziran’da polislerin kendilerine karşı silahlarını ateş ettiklerinden bahsederler. Valinin cevabı şu olur: “Bütün kabahat sizde imiş. Zabıtaya siz karşı gelmişsiniz. Onlar da silah istimal etmek mecburiyetinde kalmışlar. (…) Fakat dua ediniz ki ben o zaman burada yoktum. Burada olsaydım, o havaya atılan kurşunlara acırdım. Ben ete atardım!”

Fransız firmasının, hükümetin ve kolluk kuvvetlerinin ortak saldırıları karşısında yalnız kalan işçiler, grevlerini ancak 14 gün boyunca sürdürebildiler ve firmanın dayattığı yüzde 7’lik zammı kabul etmek zorunda kaldılar. İşçiler son çare olarak greve katılan hiçbir işçinin işten atılmamasını talep ettiler ancak firma öncü ve grevin başını çeken işçileri işe geri almadı. Mersin deposu kapatıldı ve 30-40 işçi ortada bırakıldı.

Türkiye Komünist Fırkası’ndan işçi temsilcisi Alaaddin şöyle yazar: “Ve hiçbir şey yapılamadı. Hükümetin amele aleyhine geçmesiyle, amele bir şey kazanamadı. Velâkin biz ameleyi kazanmış olduk.”

Adana Demiryolları grevi, bir bakıma Türkiye’de sürekli devrim stratejisinin Türkiye işçi sınıfının içinde en keskin ve köşeli biçimiyle gündeme gelişini ifade etmektedir. Zira verilmiş olan ulusal kurtuluş savaşlarının ardından emperyalizmi kovmakla övünen ve Türkiye’ye özgü bir ulusal refah yaratma iddiasında olan bir rejim, Anadolu Demiryolları’nı elinde tutan bir Fransız firmasının karşısında dahi dik duramamıştır. Lozan Antlaşması’nda Fransa’yla olan diplomatik ilişkilerini tazeleyen ve iyileştiren rejim, emperyalizme olan sadakatini Adana demiryolu işçisine saldırarak göstermek istemiştir.

Ancak Adana Demiryolları Grevi’nin yenilgisinin, bir de uluslararası bir kaynağı mevcuttur: O sırada Kremlin’deki Stalinist bürokrasinin izlediği ve çeşitli komünist partilere dayattığı işbirlikçi ve uyarlanmacı çizgi, birçok proleter ayaklanmayı felakete sürüklemişti. Adana grevinden bir sene önce, 1926’da İngiltere’de büyük bir genel grev yaşandı ve grev, doğrudan doğruya Stalinizmin İngiliz sendika bürokrasisine uyarlanmasıyla yenilgiye uğradı. Yine 1925-1927 Çin Devrimi, Komintern’in izlediği korkunç ve ölümcül Stalinci-Buharinci çizginin neticesinde kana boyandı. Adana, Mersin ve Tarsus demiryolu işçileri, akıntıya karşı kürek çekmeye çalışıyorlardı ancak bunun için onların bir devrimci önderliğe ihtiyaçları vardı.

Mücadele eden Standart Profil işçisi: Sektör, sendika farkı gözetmeden birlikte mücadele etmek gerekiyor

0

Aşağıda okuyucularımızla, Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren Standart Profil fabrikasında çalışan ve insanca yaşanacak bir ücret ve daha güvenli koşullar talep ederek mücadeleye atılan işçilerden birisiyle gerçekleştirdiğimiz röportajı paylaşıyoruz. Bu röportaj yapıldıktan saatler sonra Standart Profil işçilerine gelen bir mesajla ücretlere %30’luk bir zam yapıldığı öğrenildi ve bu sabah 07.00 vardiyası ile üretim tekrar başladı. Anlaşmanın detaylarının Petrol-İş Sendikası tarafından açıklanması bekleniyor. Petrol-İş sendikasının örgütlü olduğu işyerinde 1500 kadar işçi üretimi durdurmuş ve hakları için eylem yapmaya başlamıştı. Süreci, yaşananları anlatması için sorularımızı 5 yıldır bu işletmede çalışan bir Standart Profil işçisine yönelttik.

***

1) Standart Profil’de ücretlerin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle üretimi durdurdunuz ve fabrikaya kapandınız. Süreci daha iyi anlayabilmemiz için öncelikle bize Standart Profil’de işçiler hangi koşullarda çalışıyor ve temel sorunlar nelerdi anlatabilir misiniz?

Öncelikle Standart Profil’de örgütlü bir sendika var. Buna rağmen işyeri ücret konusunda sürekli beklentinin altında kaldı. Civardaki sendikalı fabrikaların çok çok altında, asgari ücretle çalışmak zorunda kaldık çoğunlukla. Sendika girdiğinde belli bir miktar zam aldık ama yaptığımız sözleşme yüzünden asgari ücrete zam geldiğinde ücretlerimiz asgari ücretin altında kaldı. İşveren asgari ücretin altında ödeme yapamayacağı için maaşlarımız asgari ücret seviyesine çıkarıldı. Şu an mücadele etmemizin sebebi de bu, şu anda hepimiz asgari ücret almak zorundayız.

İş yoğunluğu konusunda da sorunlar yaşıyoruz. Geçtiğimiz yaz sezonunda Standart Profil çok sayıda işçiyi işten çıkardı. Bu işçilerin yerleri tam olarak doldurulamadı ama buna rağmen işveren fabrikada yeni bölümler de açıyor. Kısacası işveren, işçilere az ücretle çok iş yaptırmaya çalışıyor. İşçi sayısı çok ama ücret yok.

2)  Standart Profil’de kaç işçi çalışıyor?

Standart Profil’de şu anda beyaz yakalılar hariç aşağı yukarı 1500 işçi çalışıyor. 

3) Üretimi durdurma sürecine nasıl geldiniz? Bu kararı nasıl aldınız?

Bu kararda en büyük faktör son zamanlarda ekonominin altüst olması ve buna bağlı olarak gelen asgari ücret zammıydı. Bu sene başında yaptığımız sözleşme ile birlikte aldığımız zam, asgari ücrete gelen zamla birlikte tamamen ortadan kalktı. İşveren de yeniden bir sözleşme yapmak istemedi. Zaten şirket pandemi sürecinde olsun, pandemiden önce olsun hiçbir zaman işçisinin yanında olmadı. Bu, kaç yıldır bu şekilde devam ediyor. Standart Profil pandemi döneminde hiç zarar etmeyen şirketlerden biri.

Şu anda Standart Profil işçilerine yalnızca asgari ücret  veriyor ve sendika aidatı ile birlikte düşününce işçilerin eline geçen para asgari ücretin dahi altında. Bu durumdan işçilerin tümü rahatsız oldu. Önce muhasebeye giderek tepkilerimizi dile getirdik ama oradan sonuç çıkmayınca Petrol-İş sendikasına giden işçiler oldu. Aslında işçilerin tabandan yükseltiği tepki sendikayı da harekete geçmeye zorladı. İşçilerin yaşadığı sorunları sendikaya iletmesi ve kararlılık mesajı vermeleriyle birlikte süreç ilerlemeye başladı. Sendika işverenle görüştü ve olumlu sonuç çıkmayınca mücadele başladı. İş durdurma kararında Düzce Standart Profil’de 4 gündür iş durduran ve fabrikaya kapanan arkadaşlarımızın kararlılığı da etkili oldu. 

4) Bugün üretimi durdururken öne çıkardığınız taleplerden biri ücretlerin iyileştirilmesi. Ne kadar iyileştirme istediniz, bu konuda yönetimin tutumu ne oldu? 

Aslında biz oturup “şu kadar ücret isteyelim” gibi bir şey konuşmadık. Öğrendiğimiz kadarıyla sendika da böyle bir rakam ortaya koymamış. Şu anda sadece “ücretlerin düzeltilmesini” talep ediyoruz ama tabii ortada bir rakam yok.

5) Çalışma koşullarıyla ilgili olarak ücretlerin dışında öncelikle nelerin düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Tüm fabrikalarda yaşanan sorunları yaşıyoruz. Çay molaları, yemek molası sorunları… Az işçi ile çok iş yaptırmaya çalışılması önemli bir sorun. Bir personelin 2-3 işi birlikte yapmasını bekliyorlar. Benim çalıştığımız bölümde 9-10 kişiydik ama şimdi aynı işi 5-6 kişi yapmaya çalışıyoruz. Güvenlik önlemlerinin alınmıyor. Aklıma bile gelmiyor böyle sorulunca çünkü bunlar o kadar normalleşmiş ki.

6) Sendikanın bu süreçte tutumu ne oluyor?

Sendikanın tutumunu belirleyen şey bizim mücadelemiz. Biz vardiyaların 3’ten 2’ye düşürülmesine karşı ses çıkarmıştık. Bu aylardır böyleydi. Üretimde artış oldu ve bizi mesaili çalıştırmaya başladılar. Bunlara karşı, yaşanan sorunlara karşı bizim ses çıkarmamız sendikayı da harekete geçiriyor. Özellikle son dönemde. Sendika fabrikaya yeni girdiğinde ücret konusunda çok bir şey yapamayacağımızı biliyorduk. Bunu açık açık konuşmuştuk. Sosyal haklar bakımından sendikalı olduğumuz belli oluyordu ama. Son süreçte ekonominin kötüye gitmesi bizi gerçekten çok zorladı.

7) Üretimi durdurmanızın ardından fabrika yönetimi ile bir görüşmeniz oldu mu? 

Fabrika durmadan önce, gece 03.00 sularında bir görüşme yapıldı. Bu görüşmeden hiçbir sonuç elde edilemedi. Bunun üzerine gece vardiyası işe başlamadı. Bugün saat 10.00 sularında bir görüşme daha gerçekleşti. Bu sefer patron %30 gibi bir zam teklifi ile masaya geldi. Bu teklif de aslında maaş zammı olarak değil, prim olarak öneriliyor. Yani patron gelecek sene yapacağı zamda bu primleri hesaba katmamayı, açıklanan enflasyondan bu miktarları düşmeyi planlıyor. Elbette hiçbir güvence sağlamayan bu zam teklifi de reddedildi ve şu anda mücadele sürüyor.

8) Ekonomik kriz bağlamında alım gücünün düşmesiyle ücretlerin iyileştirilmesi işçilerin en öncelikli taleplerinden biri oldu. Bugün birçok işyerinde işçiler benzer taleplerle mücadele ediyorlar. Onlara vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Hepimiz aynı yolda mücadele ediyoruz. Onlara verebileceğim mesaj geri adım atmamak olmalı. İşveren diyor ki ben onlarca işçi çalıştırıyorum, zam yapamam ama aslında sattığı şeye de zam yapıyor. Sadece kendi ceplerini düşünmeseler bize zam da yapabilirler. Sonuçta bu bizim alnımızın teri, biz buraya emek veriyoruz. Yapabileceğimiz en güzel mücadeleyi vermemiz gerekiyor. Şu sektörün işçisi, bu sendikanın işçisi diye ayırt etmeden kenetlenmemiz gerekiyor. Sonuçta hepmiz aynı mücadeleyi veriyoruz. Maalesef biz bunu başaramıyoruz. Aslında hep beraber olmamız, birlikte mücadele etmemiz gerekiyor. Mücadeleden pes etmemek gerekiyor, olabilecek en kötü durumdayız. 

Gazze’ye yönelik Siyonist saldırılara son!

0

Filistin halkıyla dayanışmaya!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Siyonist ve ırkçı İsrail ordusu kahraman Filistin halkına karşı yeni bir saldırı gerçekleştirdi. İsrail Hava Kuvvetleri, geçtiğimiz Cuma “Şafak Operasyonu” adını verdikleri operasyonla Gazze Şeridine büyük bir hava saldırısı başlattı. Saldırı sonucunda aralarında 5 yaşında bir kız çocuğu ve Filistin İslami Cihat Örgütü komutanı Taysir el Caberi de olmak üzere 15 Filistin vatandaşı öldü ve yetmişi aşkın kişi yaralandı.

Siyonist İsrail devleti, Cenin’de genç bir Filistinliyi öldürdükten ve İslami Cihat’ın üst düzey yöneticilerinden Besam Saadi’yi tutukladıktan sonraki günler boyunca yüksek alarm durumundaydı çünkü Filistinli örgüt bu olaylar üzerine intikam yemini etmişti.

Bu operasyon, İsrail devletinin Gazze Şeridi’nde yaşayan nüfusa yönelik süregelen saldırı ve bombardımanlarla işlediği şiddet suçlarına bir yenisini eklemiş oldu. Geçen yıl Mayıs ayında gerçekleşen son geniş çaplı saldırı 255 Filistinlinin ölümüne ve bölgede hâlihazırda zayıf olan alt yapıda geniş çaplı bir tahribata sebep olmuştu.

İslami Cihat örgütü İsrail’in saldırılarının yüzü aşkın roketle karşılık bulduğunu bildirdi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Siyonist devletin Gazze Şeridi’ndeki Filistin halkına dönük gerçekleştirdiği bu yeni kanlı saldırıları şiddetle kınıyoruz. İUB-DE olarak “iki devlet” formülüyle “barışçıl birlikteliğin” bir hayal olduğunu ve bunun Filistin halkına hiçbir çıkış ve gelecek sağlamayacağını vurguluyoruz. Bölgede barış ancak ve ancak laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devleti aracılığıyla sağlanabilir.

Dünya halklarını Filistin halkıyla dayanışmaya ve kendi hükümetlerinin İsrail ile tüm ilişkilerini kesmesi talebini yükseltmeye çağırıyoruz.

Gazze’deki hava saldırılarına son!

Tüm Filistinli tutsaklar serbest bırakılsın!

Emperyalizm Filistin’den ve Ortadoğu’dan defol!

Filistin halkının direnişine koşulsuz destek!

6 Ağustos 2022

İşsizlik ve borç sarmalı içinde üniversiteliler

0

Erdoğan, üniversite mezunlarının işsiz kalacaklarını kendi tarzıyla ifade ederken son derece dürüsttü. Elbette “geniş tanımlı genç işsizlik yüzde 41’i bulacak”, “üniversite mezunları ya işsiz kalacak ya da asgari ücretle ve güvencesiz işlerde çalışacaklar” dememişti. Yine de “dünyanın hiçbir yerinde her üniversite mezununa hemen iş hazırlığı diye bir şey söz konusu değildir” derken başka ne anlatmak istiyor olabilirdi ki?

DİSK-AR, yayımladığı araştırmayla geniş tanımlı genç işsizliği oranının yüzde 41 olduğunu ve bu oranın genç kadınlarda yüzde 49,7’yi bulduğunu ortaya koydu. Yaşadığımız hayat maalesef bu oranları “inanılması güç” olmaktan çıkarıyor. Ne de olsa bu günlerde ne kadar yüksek olursa olsun rakamlar bizi pek şaşırtmıyor.

Genç işsizlerin önemli bir bölümünü diplomalı işsizler oluşturuyor. Bir diploma almaya hak kazanmak için ter döken, bir yandan çalışmak bir yandan da borçlanmak zorunda kalan gençler mezun olduklarında iş bulma umutlarını çoktan kaybetmiş durumdalar. Üstelik bu gençler emekçi ailelerinin emekleri ile kurulan devlet üniversitelerinden ya da yine milyonlarca emekçinin emeğinin üzerinde yükselen vakıf üniversitelerinden mezunlar. Yine bu gençler üniversite eğitimleri boyunca devletin kasasından, yani emekçilerin alın teri üzerinden borçlandırılıyorlar.

Türkiye’de yaklaşık 5 buçuk milyon KYK borçlusu var ve bu borçluların yaklaşık 600 bini icralık durumda. Öğrenci ve mezunların toplam KYK borcu ise 5 buçuk milyar lirayı buluyor. 5 buçuk milyar lira, çoğu işsizlik ve asgari ücret sarmalı içinde debelenen gençler için çok büyük bir miktar. Oysaki bu para Kanal İstanbul denilen doğa soykırımının 20 milyar dolarlık maliyetinin yalnızca yüzde 1’ine tekabül ediyor.

Erdoğan’ın tüm bu borçlulara müjdesi, Kılıçdaroğlu’nun ise vaadi “faizlerin silinmesi” ile sınırlı. Erdoğan’ın bu müjdesinin gerçek olmadığı, sözde silinecek olan faiz tutarları ödenecek anaparaya eklendiğinde ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu’nun vaadinin çözüm olmadığını da üniversitelilerin işsizliğinden, artan yoksulluktan, üniversitelileri okurken borçlandıran ve eğitim hakkını paralı hale getiren düzenden biliyoruz.

Gençlerin içinde olduğu işsizlik ve borç sarmalını ortadan kaldırmak elbette mümkün fakat atılması gereken adımlar sermayenin çıkarları ile ters düşüyor. Erdoğan işsizlik karşısında gençlere “özel sektöre yönelmelerini” öğütlese de biz çözümün bu olmadığını biliyoruz. Üniversite gençliğinin bir kamu çalışma programı oluşturulması ve 6 saat 4 vardiya sistemine geçilmesi için seferber olması gerekiyor. Üniversiteliler aynı zamanda her yaştan sınıf kardeşleri ile birlikte işten atmaların yasaklanması ve işsizlik fonunun işsizler için kullanılması mücadelesine omuz vermeli. KYK borçlarının silinerek tüm kredilerin bursa çevrilmesi, aileleri emekçi olan öğrencilere burs verilmesi de yükseltilmesi gereken talepler arasında.

Kapitalizmin kendisi pandemi!

0

Artık nezle/grip mertebesinde bir hastalık olarak var olacağı söylenen ve neredeyse bittiği ilan edilen Covid-19, Omicron’un alt varyantlarıyla birlikte yeniden arzı endam etti. Öyle etti ki sonbaharda yeniden pik yapmasından, kapanma gibi önlemlerin geri gelmesinden bahsediliyor. Şimdiden maske, aşı, mesafe uyarıları yeniden yapılıyor. Bu sırada çoğunluğu Afrika’daki gibi yoksul ülkeler olmak üzere dünya nüfusunun yüzde 40’ı ise tek doz dahi aşı olmuş değil. Maske, el dezenfektanı gibi koruyucu ürünler de yine bu yoksul ülkelere en az şekilde ulaşmış durumda. Oysa emperyalist ABD, Kanada, AB ve benzer ülkeler ihtiyaçlarının çok üzerinde milyonlarca aşı stokladı, hatta bir kısmı beklerken bozuldu. Yine patent nedeniyle bütün dünya nüfusunun yaygın, eşit ve parasız aşılanması mümkün olmadı. Zengin ve yoksulların aşıya ve koruyucu ekipmanlara ulaşması da en eşitsiz şekilde oldu. İşçi sınıfı mensupları ve yoksul emekçiler pandemiye rağmen çalışmak zorunda kalırken para ve imkân sahipleri ise kendilerini koruyabildi. Bu yüzden her kesimden insan hastalansa ve ölse de esas olarak pandemi yoksulların pandemisi oldu.

Covid-19’un ortaya çıkışı ve bir pandemiye dönmesi nasıl doğrudan kapitalist sistemden kaynaklıysa tedavi imkânlarının tüm dünya nüfusuna eşit ve etkin şekilde ulaşamaması da yine kapitalist sistemden kaynaklandı. Tam da bu nedenlerle benzer hatta daha tehlikeli virüslerin gelecekte ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor. Ve mevcut eşitsiz koşullardan kaynaklı nedenlerle yine öncelikle yoksulları kırıp geçirmesi sürpriz olmayacak. İnsanlığın bu nedenle Covid-19 ve benzeri pandemilerle değil, bizatihi hepsinin kaynağı olan kapitalist pandemiye karşı mücadele etmesi ve bu yıkıcı sisteme son vermesi gerekiyor.

Nitekim küresel iklim değişikliğinin yarattığı yıkım her geçen gün yıkıcı etkilerini ortaya koyuyor. Seller, orman yangınları, su kaynaklarının tükenmesi, doğanın geri dönüşsüz tahribatı, bitki ve hayvan türlerinin yok olması küresel iklim değişikliğinin doğrudan sonuçları. Örneğin Avrupa ülkelerinin birçoğu tarihlerinin en yüksek sıcaklıklarına maruz kalıyor. Kavurucu sıcaklar nedeniyle binlerce insan hayatını kaybediyor. Sıcak, sel, yangın başlı başına gıda krizini küresel bir gıda pandemisi haline getirmeye aday. Hiç kuşkusuz bütün dünya bu yıkımdan etkilense de öncelikle ve en yoğun şekilde etkilenenler yine en yoksul insanlar, bölgeler ve ülkeler oluyor. Küresel iklim krizinin ardında fosil yakıtlar, yani kapitalizmin bizatihi kendisi var. İklim krizinin en azından yavaşlatılması için karbondioksit emisyonlarının azaltılması gerekiyor. Bunun için ise fosil yakıtların, birçok iklim zirvesinde temrin edildiği üzere, azaltılması ve zamanla kullanımına son verilmesi şart. Güneş, rüzgâr başta olmak üzere alternatif enerji kaynaklarına yatırımların artırılmasıyla bu mümkün ama bunlar fosil yakıtlar kadar kârlı değil. O yüzden dünya, kapitalistlerin yüksek kârları uğruna göz göre göre yok oluyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte ortaya çıkan tablo başta kömür olmak üzere fosil yakıtların kullanımını kısıtlamak bir yana artışına yol açtı bile. Kömür madenlerini kapatmış ya da sayısını azaltmış ülkeler dahi yeniden kömür üretimine geçme hazırlığı yapmaya başlamış durumda. Dünya felaketlerden uzaklaşmak bir yana mevcutları derinleştirirken, yenilerine de davetiye çıkarmakta… Bu yüzden kapitalizmin kendisi pandemi diyoruz. Kapitalizme karşı gerçek bir kopuş mücadelesi verilmedikçe kalıcı ve eşitlikçi bir çözüm üretmek mümkün değil. Kapitalizm oldukça dünya asla güvende olmayacak. Antikapitalist bir programa sahip bir enternasyonalist sol-sosyalist hareket ve birleşik bir emek ittifakının kurulması hayati önemde. Önümüzde daha önemli ve öncelikli bir görev yok.

BTK bizi gözetliyor mu?

0

İki yıldır bir şekilde kaçmayı başardığım Covid-19, sonunda bir şekilde beni de buldu. Her ne kadar hafif atlatsam da aşılar olmasaydı hastanelik olabileceğimi, sonrasında yaşattığı 2-3 haftalık yorgunluktan rahatlıkla tahmin edebiliyorum. Aşının çıkması ve hızla ülkemizde uygulanmasının yanında, aşı karşıtlarının hâlâ “muhaliflik” adı altında safsata ve akıldışı savlarla aşı olmaması, aslında gerçekdışı yaklaşımların sermaye veya iktidarla mücadelede bizi ne kadar zor duruma düşürdüğünü gösterebilir. Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan, BTK’nın internet servis sağlayıcılarından bizim iznimiz olmadan kişisel verilerimizi topladığına dair iddia da yukarıda bahsettiğim duruma benzer şüpheler barındırıyor.

Skandal mı?

Lafı uzatmadan, BTK’nın yaptığı aslında internet sağlayıcımız, IP ve bizlere ait fiziksel ilişkili verileri log‘lamak. Bunun devlet tarafından yapılması tartışılabilir ama herhangi bir anlaşmazlık ya da acil durumda bu veriler kanıt ve yardım teşkil ediyor. Ayrıca geçtiğimiz günlerde ortaya atılan büyük skandal iddiasının, yazışmalarımıza kadar kiminle ne konuştuğumuzun bilindiğine dair BTK suçlamalarının tamamen gerçekdışı olduğunu, mevcut teknolojinin bahsedilen log ve paket dinlemeyle bunu yapamayacağını gönül rahatlığıyla belirtmek isterim. Ve fakat, son dönemde kişisel verilerimizin çalınması ve bunların çeşitli ortamlarda pazarlanması, aslında devletin bu verileri koruyamadığını gösteriyor.

Güven vermezlik

Ne yazık ki, şu anki bilişim yönelimi ve anlayışı hakkında devletin beyan ettiği bir tutum yok. Bundan dolayı da Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK), kurumların göstermelik olarak kullanıcı bilgilerini koruduğu bir anlayıştan ileri gidemiyor. Kişilerin örüntü haritası veya lokasyon bazlı site trafiği bilgilerinin nasıl korunduğunu bilmiyoruz. Her geçen gün artan “İnternet paketiniz bitmiş, yeni tarifeye geçmek ister misiniz?” gibi ya da kaynağını bilmediğimiz ama aramalarımızla, hatta konuşmalarımızla şekillenen reklamlar aslında KVKK’nın uygulanmamasından, hatta uygulanamaz olmasından kaynaklanmakta.

Asıl tehlike…

Google, Facebook veya çeşitli hiper internet sağlayıcı ve sosyal medya platformları, BTK’nın yaptığı iddia edilenlerin kat ve kat fazlasını uzun süredir yapmakta, uygulamakta. Önceki yazılarımızda da bahsettiğimiz Facebook Cambridge Analytica skandalından da hatırlayacağımız gibi, seçimlere etki edecek kadar kişisel verilerimizi satmayı göze alabiliyorlar. Ya da geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkan casus Pegasus yazılımında da olduğu gibi, WhatsApp gibi uçtan uca şifreli haberleşmeyi kusursuz yapan uygulamaların, cep telefonu işletim sistemlerinin açıklarından dolayı Pegasus gibi kötü niyetli uygulamalarca kırılabileceğini gördük.

Ne yapmalı?

Saray’ın kendi iktidarını korumak için her şeyi yapabileceğini öngörmemiz, bizi bu son çıkan BTK yazışmalarında olduğu gibi tedirgin ediyor. Bu oldukça haklı bir endişe; en basitinden, Twitter’da temel düzeyde görüş içeren bir mesajın bile eleştirileri susturmak için yargılandığını biliyoruz. Yani “devlet” sadece bizi gözetlemiyor, ayrıca bizim anayasal haklarımızı da görmezden geliyor. Tabii bunun yanında, tekrar ve tekrar altını çizdiğimiz üzere, açık kaynak kodlu yazılımlar ve bağımsız kurumlarca denetlenebilir platformlar olmazsa, aslında sözü edilen veri gizliliği ve anonimleştirmenin koca bir yalan olduğunu unutmayalım.

Hükümetin yalpalamadığı tek konu

0

Geçtiğimiz dönem hükümetin pek çok konuda yalpaladığına, güçsüz bir görüntü verdiğine şahit olduk. Her şeyden önce 15 Temmuz kutlamaları dahi kimsenin beklemediği kadar kalabalıktan uzak geçti. Erdoğan’ın Kayseri ve Eyüp mitingleri de benzer bir cılızlıkta idi.

Merkez Bankası, faiz politikaları ve kurda önlenemeyen yükseliş de hükümetin yalpaladığı bir başka nokta.

Erdoğan dünyadaki tahıl sorununun çözümü için Ukrayna ve Rusya’yı bir araya getirerek yaptırdığı anlaşma ile övünürken anlaşmadan 19 saat sonra Rusya Ukrayna’nın Karadeniz’deki limanlarını bombaladı. Milli Savunma Bakanı “Saldırıyı Rusların yapmadığı teyidini aldık” der demez Rus Dışişleri saldırıyı üstlenip Türkiye’yi zor bir pozisyona itiverdi.

Erdoğan “Yavuz Sultan Selim Köprüsü yapılırken denizden motorla geldiler, eylem yaptılar ama biz kararlıydık yaptık. …Oradan arabalar, TIR’lar geçmeye devam ediyor. Herkesin altında arabası var,” ve “Lapseki’den geçmek için gece boyu arabada beklerdik. Şimdi 6 dakikada geçiyorsun. Bu köprü şimdi boynumuzda altın kolye. Orayı kullananlar bize dua ediyorlar,” diye övünmesine rağmen gerçekler onu yalanlıyor. Bayram gibi yılın olabilecek en yoğun döneminde dahi her iki köprü de zarar etti! 45 bin geçiş garantisi verilen Çanakkale’den en fazla 14 bin araç geçmiş. Osmangazi’de ise geçiş garanti sayısına ulaşılsa da kur farkından ötürü yine ödeme yapılmış. Sonuç olarak da dokuz günlük tatil süresince köprülerin işçi emekçilere maliyeti 239,6 milyon TL olmuş!

Erdoğan göz önündeki tüm başarısızlıklara, yalpalamalara ve parti içerisindeki çatışmalara rağmen “Bay Kemal”e çatmayı hiç ihmal etmiyor. Ancak Saray rejimi enflasyon altında ezilen, sefalet koşullarında yaşayan yığınlara karşı ikna ediciliğini o denli kaybetti ki Kılıçdaroğlu’nun vaatlerini derhal hayata geçirmek durumunda kalıyor. Kılıçdaroğlu öğrencilerin KYK borçları, ÖTV’ler vb. konusunda neredeyse fikri iktidarda bir pozisyonda kalıyor.

Tüm emareler iktidarın sorunları çözmekten çok onları büyütmeye devam ettiğini gösteriyor ancak hükümetin hiç yalpalamadığı ve çok ısrarcı olduğu tek bir konu var. O da işçi düşmanlığı! Hükümet, işçi düşmanı politikaları uygulamada bir adım bile geri atmıyor. Sendikalaşma oranlarının azalması, sefalet ücretlerinin yaygınlaşması, iş cinayetlerinin kalıcılaşması gibi en can alıcı sorunlarda Saray rejimi çok kararlı. Düzen muhalefeti ise Saray rejiminin tüm sorunların yaratıcısı olduğunu söyleyerek “güçlendirilmiş parlamenter sistem” sayesinde bu sorunların hafifleyeceğini, kimilerinin ise tarihe karışacağını iddia ediyor. Ancak Millet İttifakı da Saray’ın bu emek düşmanı politikalarına karşı tek söz söylemiyor. Millet İttifakı ne ücretlerin insan onuruna yakışır seviyeye çekilmesi, ne iş cinayetlerinin sonlandırılması ne de emeğin sınırsız örgütlenme hakkına dair tek söz söylüyor. Anlaşılan o ki bugün tüm vaatleri hızla hayata geçen muhalefet, iktidara geldiğinde Saray rejiminin emek politikasının mirasını sahiplenecek.

İşte bu yüzden gelecekte “2020’lerin başı bile daha iyiydi” dememek için, patronlardan bağımsız bir emek ittifakının inşası için çabalamak başat önemini koruyor.

Enflasyon acilen düşürülmeli, ücretler 3 aylık olarak düzenlenmeli!

0

Temmuz ayı itibarıyla asgari ücrete yapılan yüzde 29’luk zam işçilerin beklentilerini karşılamazken, bu zammın akabinde geçen bir ayda dahi satın alım gücünde ciddi bir düşüş oldu. Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı yıllık enflasyon temmuz ayında yüzde 80’e 7 aylık enflasyon ise yüzde 45’e dayandı. Tüm bu resmi veriler asgari ücretle çalışan bir kişinin temmuz ayında yapılan zamma rağmen Ocak 2022’deki kadar gıda ürünü alamadığını gösteriyor. ENAG’a göre ise yıllık enflasyon oranı yüzde 176.

Yüksek enflasyon, zamlar ve hayat pahalılığı emekçilerin kronikleşen gündemi olmayı sürdürürken, Erdoğan yeni asgari ücretin “insanların omuzlarına binen hayat pahalılığı yükünü” azalttığını savunup halka sabırlı olmayı telkin ediyor. Bir yandan da Diyanet aracılığıyla “fiyatları tayin eden de rızkı veren de Allah’tır” mesajı verilerek ekonomik yıkımın sorumluluğu baştan savılıyor. Bunların kitleler nezdinde inandırıcı olmadığını ve onları sükunete sürüklemediğini, iktidarın erimekte olan tabanına ve mevcut toplumsal desteğine bakarak söylemek mümkün. Ancak kitlelerin acil sorunlarına herhangi bir çözüm önermeyen, toplumsal huzursuzluğu yalnızca seçimlere kanalize etmeye çalışan 6’lı ittifak gibi burjuva muhalefet anlayışı da örtülü bir sabra teşvik etmenin ötesine geçmiyor.

Patronların kârları yükseliyor, zararları hazineden yapılan teşviklerle toplumsallaştırılıyor

İktidarın Merkez Bankası rezervleri ve faiz politikası sonrası tırmanışa geçen dövizi kontrol altına almak için uygulamaya başladığı Kur Korumalı Mevduat (KKM) için bütçeden ödenen tutardan 85 milyon vatandaşın her birine binen yük yılın ilk dört ayı için 436 lira oldu. Bu mevduattan kazanç sağlayan şirketlere tanınan vergi istisnası ile toplam yük 555 liraya çıkıyor. Ve bu vergi istisnası geçtiğimiz ay çıkan Cumhurbaşkanı kararına göre de uzatıldı. İktidarın seçimleri esas alan ekonomi politikası enflasyonu azaltan önlemlere yönelmek bir yana, aksine artıran, zira sözde “büyümeyi” temel alan bir hat izliyor. Bu politika her geçen gün sermaye ile emekçi kitleler arasındaki gelir uçurumunu artırıp, ücretli çalışanları daha fazla yoksulluğa mahkûm ederken, ülkenin geleceğini de ipotek altına alıyor. Zira şu an sadece devletin borçlarının faiz yükü bir yılda 1 trilyon TL’den 3 trilyon TL’ye çıktı. Sosyal kesintiler, vergi artışları ve enflasyonla bu borç zorla bizlere ödettiriliyor.

Bir diğer sorun ise yükselen konut fiyatları. Yüksek kiraların başrol oynadığı satın alma gücündeki erozyon nedeniyle büyük kentlerden ve sahil beldelerinden tayinlerini isteyen kamu personeli ve doktor sayısındaki artış, meslek örgütlerinin de gündeminde. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, reel anlamda kamu çalışanlarının ücretlerindeki değer kaybının büyük kentlerde yaşamayı daha da zorlaştırdığını; özellikle İstanbul, Ankara, İzmir ve gözde sahil kentlerinde çalışan bir memurun maaşının yüzde 70’ini kiraya vermek zorunda olduğunu belirtiyor. Kiralara getirilen azami yüzde 25 artış, sorunu ev sahipleri ile kiracıların üzerine yıkarken, özellikle üniversite öğrencilerinin metropollere dönüş yapacağı eylül ayından itibaren, çok büyük bir barınamama sorunu ile karşı karşıya kalacağız.

Yaşadığımız hayat pahalılığı yani yüksek enflasyon, aynı zamanda borcun enflasyon yoluyla halka ödettirilmesidir. Krizin faturasını emekçiler değil patronlar ödemeli! Sadece servetlerin vergilendirilmesiyle bile işsizlik sorunu çözülebilir, hem de insanca yaşam geliri sağlayacak kaynaklar yaratılabilir. Enflasyon acilen düşürülmeli, emekçilerin alım gücünün düşmesi engellenmelidir. İşçi denetiminde üretime dayalı yeni bir ekonomik düzen kurmak için kaynak var ve bu kaynak yoksul halka, işçi ve emekçi kitlelere aktarılmalıdır.

İşten atılan İBB işçileri direnişte

0

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kod 42, yani işe başlarken işçinin kendisine dair gerçeğe uygun olmayan bilgiler verdiği gerekçesiyle işine son verdiği emekçiler direnişe geçti. İBB’nin hukuksuz bir şekilde işten attığı işçiler arasında OHAL döneminde KHK ile atılan Barış Akademisyenlerinin de yer almasına rağmen emekçilerin işe başvururken kendilerine dair güvenlik soruşturması hususunda yanlış bilgi verdiklerinin iddia edilmesi dikkat çeken nokta oldu.  Bu sebeple de işten atılma gerekçesinin esasen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun İBB’de 557 teröristin olduğunu iddia ettiği sözlerinin İBB üzerinde yarattığı basınç olduğu ifade edildi. İçişleri Bakanı’nın açıklamaları sonrasında çözümü keyfi işten atmalarda bulunan İBB, işçileri üzerindeki baskı ve mobbingi de devam ettiriyor. Direnişe geçen işçiler, işten atılanların kendileriyle sınırlı kalmayabileceğini ve birçok emekçinin de benzer sebeplerle mobbing yoluyla istifa etmeye zorlandığını ifade ettiler.

İBB’nin hukuksuz bir şekilde işine son verdiği emekçiler, talepleri karşılanana kadar süresiz olarak oturma eylemine geçtiklerini duyururken taleplerini dile getirdiler. Direnişe geçen işçilerin 3 talebi ise şöyle sıralandı:

· Haksız uygulamalar nedeniyle yaşatılan mağduriyetler için İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun kamuoyu önünde özür dilemesi

· Haksız ve hukuksuz bir şekilde işten çıkarılan bütün çalışanlar koşulsuz şartsız işe iade edilmesi

· İBB’deki hukuksuz işten çıkarmaların sona ermesi.

Düşük ücretlere, güvencesizliğe karşı mücadeleler sürüyor

0

Hükümetin politikalarının sonuçları ortada; patronlar rekor kârlar kazanırken işçi ve emekçiler her gün daha fazla yoksullaşıyor. Artan hayat pahalılığı, uzun çalışma saatleri, güvencesizlik ve denetimsizlik, artan vaka sayıları ve en ufak mücadeleye karşı ağır saldırı işçi ve emekçiler için normalleştirilmeye çalışılıyor.

Elbette bu o kadar kolay değil. İşçi ve emekçiler, özellikle düşük ücretlere, güvencesizliğe ve hak gasplarına karşı, henüz yalıtık olsa bile, Türkiye’nin dört bir yanında mücadele ediyorlar.

Atışkan Alçı, Termokar, TPI, İmece Plastik, Mos-Def, Çankaya Belediyesi, Billur Tuz, Kangal Termik Santrali ve daha birçok işyerinde işçiler sendikal haklar ve ücret zammı için direniş, işgal, grev gibi yöntemlerle mücadeleyi sürdürüyorlar.

Bu fabrikalardan Petrol-İş’in örgütlü olduğu TPI fabrikasında 3600 işçinin kararlı mücadelesi zafere ulaştı ve tüm talepleri kabul edildi. Ancak henüz tüm mücadeleler zafere ulaşabilmiş değil. Bu durumun sebeplerinden biri, mücadelelerin yerellikler içinde sınırlı kalmasıyken bir diğer sebebi de birçok işyerinde örgütlü sendikaların bürokratlar tarafından ele geçirilmiş olması ve bürokrasinin mücadelelerde fren rolü görmesi. Çankaya Belediyesi işçileri de yaptıkları ek protokol eyleminde bu duruma dikkat çekerek DİSK Genel-İş 1 No’lu şubeye “işçinin yanında ol” çağrısı yaptılar.

Asgari yaşam şartlarını korumaya yönelik mücadelelerin yanı sıra patronların işçilerin haklarını gasp etmelerine ve hak isteyen işçilere saldırmalarına karşı da mücadeleler veriliyor.

ETF Tekstil, 3F Tekstil, Sivas Demir Çelik, Gür Yapı, Yapı işçileri ödenmeyen ücretler ve primler için eylemlilik halindeler. Koç Üniversitesi’nde ise taşeron temizlik işçilerinin sosyal haklar ve bayram ikramiyesi talebi sonrası sürgün edilmesi üzerine direniş başladı. Direnişin ilk gününde işçiler jandarma tarafından gözaltına alındılar. Soma’da ise Eynez maden ocağının özelleştirilmesine karşı işçiler Ankara’ya yürüyüşe geçtiler.

İktidarın bizi yoksulluğa mahkûm eden ekonomi politikalarında ısrarı önümüzdeki günlerin bizler için çok zor geçeceğinin habercisi. Artık her alana yayılmış ve gittikçe derinleşmekte olan krizin faturasını işçi ve emekçilerin sırtına yüklemeye devam ederken aynı zamanda tüm güçleriyle her türlü mücadeleyi bastırmak için ellerinden geleni yapacaklar. Peki biz ne yapacağız?

TPI işçilerinin mücadelesi bize bir gerçeği gösteriyor: Örgütlülüğümüz ve kararlılığımız, zaferlerin ve insanca bir yaşamın imkânlarını yaratıyor. O yüzden atılacak ilk adımlardan biri işyerlerimizde, fabrikalarımızda bir araya gelmek ve sorunlarımızı tartışarak örgütlülüğümüzü inşa etmek olmalı. İşyerlerinden kurduğumuz bu birliktelik sendika bürokrasisinin önümüze çıkaracağı engelleri de aşmanın anahtarı olacaktır.

Ayrı ayrı mücadelelerin hepsinin bir ortak özelliği var: Hepimiz aynı talepler için mücadele ediyoruz. Bu mücadelelerin birleştirilmesi için elimizden geleni yapmak bir diğer adımımız olmalı. Sefalet koşullarını yaratanlar birlikte hareket ederken bizim ayrı ayrı mücadele etmemiz en fazla kısmi kazanımlar elde etmemizi sağlayacaktır. Ancak ortak bir hat üzerinden vereceğimiz mücadele, yalnızca bir miktar ücret zammı ya da küçük –ama elbette yine de önemli– kazanımlarla yetinmemizin ötesine geçerek, krizin faturasını gerçek sahiplerine yani patronlara kesebilmemizi sağlayabilir.

Dünya ekonomik krizinde yeni aşama ve seferberlikler

0

Dünya ekonomik krizinde yeni bir aşamaya doğru hızla ilerliyoruz. Tüm dünyada yükselen enflasyon, faizlerin artırılması, bağımlı ve yarısömürge ülkelerden emperyalist ülkelere sermaye kaçışının hızlanması ve dış borç sarmalı bugünkü krizin somut yansımaları. Ne var ki, bugün yüzleştiğimiz problemlerin 2008’de başlayan küresel kapitalist krizin bir devamı olduğunun altını çizmek gerekiyor. 2008 ve sonrasında burjuva hükümetlerin uyguladığı politikalar kapitalizmin yapısal krizine cevap üretmek değil krizin faturasının emekçilere yıkılması ve sorunların bir süreliğine hasıraltı edilmesi üzerine kurulmuştu. Halı altına süpürülen başlıklar bugün çok daha şiddetli bir biçimde karşımıza çıkıyor.

2008’de ABD’de başlayıp tüm dünyaya yayılan krizin ardından hükümetler faizleri dramatik bir şekilde düşürerek ve piyasaya para pompalayarak ekonomik büyümeyi yeniden sağlamak biçiminde bir politika benimsemişlerdi. Pandemi döneminde bu politika daha da derinleştirildi. Temel olarak mali sermayenin muazzam kârlar sağladığı bu politikanın bir noktada enflasyonu tetiklemesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Pandemi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, bu süreci yalnızca hızlandıran etkenlerdi.

Parasal genişleme politikalarının doğrudan sonucu tüm dünyada borçluluk oranlarının devasa oranda artmasıydı. Enflasyondaki ciddi yükselişle bu politikanın sonuna gelinmesi mevcut borçların daha yüksek faiz oranlarıyla çevrilmesi, geri ödenmesi gerekliliği anlamına geliyor. Peki, bu gerçekleşebilecek mi? Kapitalizmin efendilerini kara kara düşündüren sorunların başında bu geliyor. Bizzat IMF Başkanı, emperyalist ülkelerdeki faiz artışlarıyla birlikte, “gelişmekte olan ülkelerin üçte birinin ve düşük gelirli ülkelerin üçte ikisinin büyük bir borç yükü altında olduğunu” belirtiyor ve alacaklı ülkelerin bu ülkelerin borçlarında yeniden yapılandırmaya gitmediği durumda büyük bir kriz sarmalının içerisine yuvarlanılacağı uyarısında bulunuyor.

Sri Lanka: krizin ilk halkası

IMF Başkanı bu uyarılarını boşlukta değil, borç krizi içindeki Sri Lanka’da halkın başkanlık sarayını ele geçirdiği sırada yapıyordu. Boğazına kadar yolsuzluğa batmış baskıcı rejimin dış borçları ödeyemez hale gelmesi ve halkı bir sefaletin içine sürüklemesinin ardından Sri Lanka’da marttan itibaren kitlesel eylemler ve grevler gerçekleşiyordu. Bu seferberlikler ülke tarihinin en görkemli ayaklanmalarından birine dönüşerek cumhurbaşkanlığı sarayının ve başbakanlığın işgal edilmesi ve rejimin liderlerinin ülkeden kaçmasıyla sonuçlandı. Şimdi başta düzen muhalefeti olmak üzere rejim kurumları mevcut sistemi devam ettirmek ve kitleleri evlerine döndürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Düzen güçleri IMF’yle yeni bir anlaşma yaparak mevcut sefalet koşullarını süreklileştirmeyi hedefliyorlar. Kitlelerin talep ettiği ekonomik ve politik dönüşümlerse ancak mevcut sistemden tam bir kopuşu gerçekleştirecek bir siyasal alternatifle mümkün olabilir.

Borç, hayat pahalılığı ve yaygınlaşan seferberlikler

IMF Başkanı aynı konuşmasında “gelişmekte olan ülkelerden” sermaye kaçışının bu ülkelerin borçlanma faizlerini ciddi oranda artırdığını ve borçlarını ödeyemez duruma gelen Sri Lanka ve Malawi’yi diğer ülkelerin takip edebileceğini belirtiyordu. Borç sarmalının derinleşmesiyle kemer sıkma politikalarının yaygınlaşması, enflasyonla birlikte emekçilerin tüm dünyada alım gücünün düşmesi Sri Lanka’nın bu krizde yalnızca bir ilk halka olduğunu ve seferberliklerin küresel ölçekte yaygınlaştığını ortaya koydu.

Uzunca bir süredir ağır bir dış borç krizinin içinde bulunan Arjantin’de, merkez sol hükümetin yeni bir kemer sıkma politikasına ve IMF’yle anlaşma girişimine karşı kitleler uzunca bir süredir seferberlik halindeler. Bu eylemler Arjantin’de ekonomi bakanının istifasını getirirken iktidardaki Peronist hükümetin krizini derinleştirdi. Panama’da hayat pahalılığına karşı sendikaların öncülüğünde militan bir seferberlik yaşanıyor. Ekvador’da yeni zam dalgasına, emekçilerin sefaleti derinleşirken IMF’yle anlaşma çerçevesinde dış borçların harfiyen ödenmesine karşı geçtiğimiz haftalarda yeni bir kitlesel mücadele patlak verdi. Arnavutluk’ta hayat pahalılığına karşı binlerce kişi hükümetin istifası talebiyle meydanları doldurdu. Yozlaşmış rejimlere ve hayat pahalılığına karşı Lübnan’dan Tunus’a, Kenya’dan Malawi’ye birçok ülkede kitleler benzer taleplerle sokaklara çıkıyor. Kapitalizmin krizi derinleştikçe –IMF Başkanı bunu kibarca “ekonomik görünümün önemli ölçüde karardığı” şeklinde ifade ediyor– seferberlik dalgasının yaygınlaşacağı ve radikalleşeceği bir dönem bizi bekliyor.

Avrupa’da grev dalgası

Üstelik bu seferberlikler emperyalizmin kalbinde de filizleniyor. Enflasyonun çok altında gerçekleşen ücret artışları ve çalışma koşullarının gerilemesi Avrupa’da bir grev dalgasının fitilini ateşliyor. İngiltere’de neredeyse son 40 yıldır görülmedik bir grev hareketi yaşanıyor. Demiryolundan iletişim işçilerine, eğitim ve kamu çalışanlarına dek yüz binlerce emekçi ücret artışı ve iş güvencesi için grev kararı aldı. Havacılık sektöründe ise, çalışma koşullarına yönelik ağır saldırılara karşı neredeyse kıta ölçeğinde on binlerce havayolu emekçisi greve çıktı, şu ana dek 16 binden fazla uçuş iptal edildi.

Bütün bu tablo içerisinde Türkiye, borçların çevrilebilirliği açısından en riskli ülkelerden biri konumunda. Benzer biçimde, hayat pahalılığının, yoksullaşmanın en derin biçimde hissedildiği yerlerin başında geliyor. Emekçiler ve ezilenler seçim gündemiyle bekle-gör konumuna itilseler de, bugün sürmekte olan yerel eylemliliklerin Türkiye’de de genelleşmiş bir seferberliğe dönüşmesi kaçınılmaz. Temel görev; sendikalar, emek örgütleri ve sosyalist partiler öncülüğünde birleşik mücadelenin zemininin hazırlanması olmaya devam ediyor.

Gizli diplomasiye SON!

0

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Biden ile baş başa görüşmesinde yanına Merve Kavakçı’nın Fatma Abhushanab’ı almış olması muhalefet çevrelerince ve eski diplomatlar tarafından çok sert olarak eleştirildi. Eleştiriler şu noktada haklı: Fatma Abhushanab ne bir diplomat ne dış işlerinde deneyimli birisi. Sadece “anadili gibi” İngilizce biliyormuş. Gerçekten de iki devlet başkanının son derece önemli, iki devleti ilgilendiren önemli bir görüşmede Abhushanab gibi meslekten olmayan birinin kullanılması son derece yanlış.

Ama eleştirilerde bir nokta daha var, ki bu bence daha önemli. Erdoğan’ın “baş başa” görüşmesinin kaydı yok. Ne konuşuldu? Ne alındı, ne verildi? Hangi noktalarda anlaşmaya varıldı? Hangi konular anlaşmazlık olarak kaldı? Bütün bunlar 83 milyonluk Türkiye halkının kaderi üzerinde ne derece etkili olacak?

Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Baş emperyalist ve aynı zamanda NATO’nun motor gücü olan bir ülkeyle yapılan görüşmede tüm halkı ilgilendiren konuların bırakın basını, diplomatlardan bile gizli yapılması ve ardından herhangi bir kaydın olmaması kabul edilemez. Bu durum elbette emekçiler tarafından reddedilmeli ve CB’nin derhal halka gerekli açıklama yapması istenmeli.

Ama gizli diplomasi sadece Tek Adam’ın huyu değil. Burjuva hükümetler dünya politikalarını her zaman kendi sınıflarının çıkarları doğrultusunda gerçekleştirirler ve halka açıkladıkları tümüyle gerçekler değil, sadece duyurmak istedikleridir. Emekçi halkımıza hükümetlerin diğer ülkelerle ekonomik, politik, ticari ve askeri alanlarda yaptıkları tüm görüşmeleri ve anlaşmaları açıklamazlar.

Örneğin, devlet ve hükümet yetkilileri kimi zaman bir uçak dolusu iş insanıyla yabancı ülkelere giderler ve orada çeşitli görüşmeler ve anlaşmalar yaparlar. Ve biz de, hangi kredi ve borçların istendiğini; hangi özelleştirme sözleriyle ülke kaynaklarının emperyalistlere nasıl peşkeş çekildiğini; hangi askeri taahhütlerde bulunulduğu vb. bilemeyiz. Oysa bütün bu görüşmeler ve anlaşmalar tüm halkın geleceğini belirleyen konulardır.

Gene örneğin bizler Madrid’deki NATO toplantılarının, Tahran’daki Astana görüşmelerinin kamuya açıklanan bildirilerini biliyoruz, ama kapı arkasında yapılmış olabilecek anlaşmaları veya anlaşmazlıkları bilmiyoruz. Ve bütün bunların sonunda da asker üniforması giydirilmiş işçi-emekçi çocukları belki de hiç bilmedikleri cephelere sürülecek. Bilmedikleri anlaşmalar sonucunda, belki de hiç istemedikleri halde yabancı üniformalı emekçilere kurşun sıkmaya mecbur edilecekler. Ve bunun için kendilerine milliyetçi propagandadan başka bir açıklama sunulmayacak. Bu kabul edilebilir mi?

Bu nedenle biz, başlıkta yazdığımız gibi “Gizli Diplomasiye Son!” diyoruz. Halkın vergileriyle memurluk yapan tüm diplomatlar ve gene ancak halkın onayıyla işbaşında olan politik yetkililer, diğer ülke temsilcileriyle yaptıkları tüm diplomatik görüşmeleri, tartışmaları ve anlaşmaları, bütün ayrıntılarıyla halka açıklamalıdırlar. Bütün bu ilişkiler parlamentoda, basında ve tüm kamuoyunda açıkça tartışılabilmeli, hatta tüm ülke adına alınacak kararlar halk oylamasına sunulmalı. Tabii bu arada, başta CB olmak üzere hiç kimsenin herhangi bir anlaşmaya veya anlaşmadan çıkılmasına tek başına yetkisi olmamalı.

Gizli diplomasi derken, işçileri yakından ilgilendiren bir başka gizli görüşmeler adetine de değinelim: Hiçbir sendika yönetiminin, patronlarla üyelerinden gizli görüşmesi olmamalı, buna izin verilmemeli. Örneğin, tüm toplu iş sözleşmesi görüşmeleri ilgili tüm işçilere açık olarak ve onların katılımıyla yapılmalı. Varılacak anlaşmalar da, ancak işçilerce tartışıldıktan ve onay aldıktan sonra imzalanmalı.

Kısacası, hem sendikal alanda hem de tüm ülke politikasında işçi demokrasisi için mücadele etmeliyiz.

Termokar’da direniş sürüyor

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu Termokar fabrikasında DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’e (BMİS) üye olma ve sendikalaşma çalışmaları nedeniyle işten çıkarılan işçilerin 30 Haziran günü başlattıkları direniş bir ayı aşkın süredir sürüyor.

Termokar’da yaklaşık beş yıldır süren sendikalaşma mücadelesi, başladığı andan beri işverenin baskı ve yıldırma politikasına maruz kaldı. 2017 yılında sendikalaşma çalışmalarını öğrenen Termokar işvereni 14 işçiyi işten atmıştı. İşten atmalara rağmen fabrika içerisindeki örgütlülüğü artarak devam eden emekçiler, Nisan 2018’de yetki tespiti için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurdu. Yetki başvurusu, bakanlık tarafından Termokar’da çoğunluğun sağlandığının ilanıyla kabul edilmiş oldu. Ne var ki, sendika ve toplu sözleşme yasalarının tümüyle işveren yanlısı olması nedeniyle, yetkinin kesinleşmesine yönelik hukuki süreç hâlâ tamamlanmış değil. Bir sonraki dava 15 Eylül’de görülecek.

Termokar işvereni bütün bu uzatmalı dönemden yararlanarak öncü işçileri tasfiye etmeye ve BMİS üyelerini sendikadan uzaklaştırmaya yönelik baskılarını sürdürmekte.

Ama direnişçi işçiler işe iade ve yasal haklarını elde etme doğrultusundaki tutumlarını kararlılıkla sürdürmekteler. Bu doğrultuda, içeride çalışmakta olan arkadaşlarının ve çevre fabrika işçilerinin, ayrıca emekten yana diğer örgütlerin desteğini almaktalar.

Bu destekler uluslararası arenaya da yayıldı. Pek çok Latin Amerika ve Avrupa sendikalarından, emek örgütlerinden, hatta milletvekillerinden destek mesajları gelmekte.

Son gelen mesajlardan biri de, Termokar’ın İspanya’da iş yapmakta olduğu Trox fabrikasının sendika temsilcilerinin yolladığı dayanışma mektubu oldu. Trox temsilcileri mesajlarında, hukuksuz yere işten çıkarılan işçilerin derhal işe iade edilmelerini talep ediyor ve Termokar’lı direnişçilerin yanında olduklarını belirtiyorlar.