Ana Sayfa Blog Sayfa 33

NATO Ortadoğu’ya yayılıyor

0

Son günlerde Ortadoğu’da diplomatik ve askeri trafik hızlandı. ABD başkanı Biden 13-16 Temmuz tarihlerinde bölgeyi ziyaret etti, Suudi Arabistan’da Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) toplantısına katıldı, burada KİK’i oluşturan altı ülkenin (Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Umman, Katar, Kuveyt) yanı sıra toplantıya davet edilen Mısır, Ürdün ve Irak liderleriyle de görüştü; tabii bu arada Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman ile el sıkışarak onun “Cemal Kaşıkçı’nın Katili” unvanını geri aldı.

Biden’ın bu ziyareti, Ürdün kralı II. Abdullah’ın deyimiyle ve baş gönüllüsü olduğu “Ortadoğu NATO”sunun kurulmasına yönelik önemli bir adım olarak yorumlandı. Peki, ABD’nin öncülük ettiği NATO neden Ortadoğu’ya yayılmak istiyor?

Bilindiği gibi NATO, 1949’da ABD, İngiltere ve Fransa tarafından diğer emperyalist ülkeleri Sovyetler Birliği’ne karşı birleştiren bir askeri ittifak olarak kurulmuştu. İttifakın yegâne Ortadoğu ülkesi olan Türkiye de bu ittifaka 1952 yılında katılmıştı. Bu haliyle NATO, Sovyet ülkelerine karşı bir “soğuk savaş” ittifakı olarak işlev gördü. Ama 1989’dan itibaren Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte NATO emperyalist bir ittifak olarak yeni işlevinin ne olacağını araştırmaya koyuldu.

Ve nihayet NATO’nun haziran sonunda Madrid’de gerçekleştirdiği ve 2030 stratejik konsept belgesinin açıklandığı toplantısında, emperyalistler bu ittifakın hedefini Rusya ve Çin olarak belirledi. Toplantı nihai belgesinde Rusya “önemli ve doğrudan tehdit”, Çin ise daha önce bir ticaret ortağı ve üretim üssü olarak anılırken bu kez “küresel tehdit unsuru” olarak tanımlandı.

Ortadoğu daha I. Dünya Savaşı’ndan beri emperyalistler açısından çok önemli bir petrol bölgesiydi ve her zaman petrol zengini bölge devletlerini egemenlikleri altında tutmaya gayret etmişlerdi ve hâlâ da ediyorlar. Hatta onların başına jandarma olarak Siyonist İsrail devletini de dikmişlerdi.

Ama şimdi NATO emperyalizminin ek bir kaygısı var: hızla güçlenen Çin ve Suriye’deki iç savaş nedeniyle bölgeye girerek Akdeniz’e kadar inmiş olan Rusya. Bu anlamda Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Basra Körfezi ABD öncülüğündeki emperyalist NATO ittifakı açısından hayati önem kazandı. Yani, petrol bölgelerinin denetiminin yanı sıra Rusya ve Çin’in yayılmalarını engellemeye yönelik jeostratejik bir cephe haline gelmiş durumda bölge.

Türkiye’nin konumu

Emperyalist dünya, tarafların kendi yanlarına çektikleri veya çekmeye çalıştıkları ülkelerle birlikte sanki iki ana cepheye ayrılır gibi gözüküyor. Bir yanda ABD öncülüğündeki NATO var. NATO cephesi şimdi İsveç ve Finlandiya’yı da içine alarak genişleme eğiliminde. Ukrayna savaşı sonrasında onu da yutmaya çalışacaktır. Ortadoğu NATO’su da Batı emperyalizminin bu genişlemeye yönelik stratejik bir politikası.

Diğer yanda ise Rusya ve Çin cephesi yer alıyor. Bu kesim ise Avrasya Ekonomik Birliği, Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) gibi oluşumları kendi cephesine katmaya çalışıyor. Buna dahil ülkelerin hepsi NATO karşıtı bir ittifaka katılmasalar bile mesela BRICS’e katılmak isteyen İran gibi ABD karşıtı blokta yer almak isteyen başka ülkeler de var.

Türkiye ise tarihsel olarak NATO ittifakının bir parçası. Ama bugün artık söz konusu olan Türkiye devletinin stratejik ve geleneksel politikaları değil, AKP’nin, hatta Tek Adam’ın yalpalayan, iki cami arasında binamaz kalan çıkarları ve tutkuları. Suriye’ye yönelik gerici ve Kürt düşmanı yayılmacı politikası bugün ABD, Rusya ve İran’a toslamış durumda. Bunların hepsinin çıkarları birbiriyle çelişiyor. CB ve onun dış işlerindeki vasıfsız diplomatları bu çelişen çıkarlar arasında nasıl bir yol izleyeceklerini bilemiyorlar. CB, kâh Biden’la kâh Putin’le görüşüyor ama her seferinde boş elle Ankara’ya dönüyor.

Bununla birlikte Madrid toplantısında CB Türkiye’nin NATO cephesinde yer aldığını açıkça ilan etti. Aslında her şey bu toplantıdan önce halledilmişti. Erdoğan’ın Suudi Arabistan gezisi, Mısır ile diplomatik ilişkilerin kurulmaya başlaması, İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un Türkiye ziyareti vb. NATO’nun Madrid toplantısından önce gerçekleştirilerek Ankara’nın bir Ortadoğu NATO’sunun kurulmasında belki de koçbaşı olacağına işaret ediyordu. Erdoğan’ın Biden’la samimi fotoğrafları da bu tabloyu perçinledi. F-16’lar ve İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliği gibi konular her ne kadar basında ön plana çıktıysa da, Madrid toplantısının Türkiye açısından en önemli sonucu, Türkiye hükümetinin ülkenin emperyalist NATO ittifakına olan bağlılığını bir kez daha ilan etmiş olması oldu. Oysa başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu’nun emekçi halklarının ne NATO emperyalizminden ne de Rusya-Çin’in emperyal yayılmacılığından en ufak bir çıkarı vardır, olmamalıdır. Bu emperyalistlerin yegâne amacı, bölge halklarının ve onların doğal kaynaklarının sömürüsünden başka bir şey değildir. Bölgedeki tüm baskıcı, monarşist ve diktatoryal iktidarlar da bu emperyalist kampların aracıları, uzantıları ve taşeronlarıdır. Türk, Kürt, Arap, Acem, Farsi… tüm bölge halklarının çıkarları ve barış içinde birlikte yaşayabilmelerinin yolu, bu yönetimlerden kurtularak emekçi iktidarları altında kurulacak devrimci yönetimlerin gerçekleştireceği Ortadoğu Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu’ndan geçiyor.

Brezilya’nın asbestli gemisi niçin Aliağa’da sökülmemeli?

0

Brezilya donanmasına ait NAe São Paulo adlı savaş gemisinin Aliağa’da Sök Denizcilik tarafından sökülecek olması büyük bir tepki ile karşılandı. En büyük tepki, geminin barındırdığı iddia edilen yüzlerce ton asbest içeriğinden kaynaklandı. Bakanlık söküm izni verdiğini doğrularken firma ile beraber, ortada hiçbir sorunun olmadığını, geminin azıcık bir asbeste sahip olduğunu ifade eden inandırıcılıktan çok uzak açıklamalar yapmaktan da geri durmadı.

Sorunun sadece büyük değil, çok büyük olduğunu biliyor ve bölge halkının NAe São Paulo’nun sökümüne karşı verdiği mücadeleyi destekliyoruz. Şimdi birkaç madde halinde bu mücadelenin niçin önemli olduğunu anlatmaya çalışalım. Ancak her şeyden önce vurgulayalım; Saray rejimi Türkiye’yi bir ucuz emek cehennemine dönüştürüp zehirli madenler, asbest, orman ve kıyı talanları ile bir zehir cenneti haline getirerek bir avuç zenginin birikim modelini sürdürmeye çalışıyor. Sorunun temelinde bu yatarken Türkiye’de bu yıkımlardan beslenmeyen tek bir ultra zenginin olmadığını da vurgulamak gerekiyor. Bugün yaşam mücadelesi, emek mücadelesi ile hiç olmadığı kadar yakınlaşıp patronlardan ve onların tüm partilerinden ayrışan bir mücadele olarak karşımızda duruyor.

1) Asbest nedir?

Kanser yapıcılığı bilinene kadar asbest, granit kadar sert ve ipek kadar yumuşak yapısı ile büyülü bir mineral olarak tanınmaktaydı. Kumaştan yapı malzemelerine, sigara filtrelerinden pudralara, itfaiye kıyafetlerinden masa örtülerine kadar neredeyse her türlü kullanım alanına sahipti. Derken asbestin durduğu yerde bir zararı olmamasına rağmen parçalanıp solunması halinde 1 ila 99 yıl içerisinde kuşkuya yer bırakmayacak bir kesinlikte kansere yol açtığının keşfedilmesiyle kullanımı yasaklandı. Şimdi asbest sadece illegal olarak kullanılıyor ve eski yapıların içerisinde bulunduğu için bina yıkımlarında ciddi bir halk sağlığı sorununa işaret ediyor. TMMOB’nin 2018 yılı raporuna göre İstanbul’daki konutların dörtte birinde asbest bulunuyor. Dolayısıyla Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın bırakalım asbestli gemi sökümüne onay vermesine, ülke genelinde tüm yıkımlarda asbest kontrolünü sağlaması gerekirdi. Ancak bakanlığın tercihinin halk sağlığı değil, müteahhitlerin-ihracatçıların kârı olduğunu burada da görebiliyoruz.

2) Gemide asbest nerede bulunur?

Esnek, dayanıklı, yanmaz ve oldukça iyi bir ısı yalıtım malzemesi olan asbest gemilerin her yerinde bulunabilir. Geminin teknik aksamının büyük bir kısmında asbest bulunabiliyor. (Geminin sıcak hatları, yakıt hattı, seperatör hatları, boru ve vana contaları, yakıt tanklarının duvar yüzeyleri, yağ hatları, kazan duvar malzemeleri, fren balataları…) Bunun yanı sıra özellikle eski gemilerde geminin yaşam mahallerinde de asbest mevcut. Tavan, duvar, yer malzemesi, tuvalet ve banyolardaki fayans ve derzler, makine kontrol odasının kapıları da asbest barındırabiliyor. Sökülüp toz halinde havaya karıştığında kesin kanser sonucu doğuran bu mineral, özellikle eski gemilerde geniş bir kullanım alanına sahip. Dolayısıyla asbest barındıran bir geminin sökümü ekstra bir çevre ve halk sağlığı sorunu olarak karşımızda duruyor. NAe São Paulo uçak gemisi üzerinden bakacak olursak da eski bir geminin asbest kısıtlamalarının daha az olmasından ötürü daha fazla asbeste sahip olabileceği gibi, donanmaya ait olduğu için de asbeste dair kısıtlamaların dışında kaldığı korkutucu gerçeğini de anımsamak gerekiyor.

3) Güvenli bir asbest sökümü yapılabilir mi?

Teorik olarak evet. Asbestin bulunduğu her alanın kademeli olarak karantinaya alınması, atmosferle ilişkisinin kesilmesi ve söküm gerçekleşirken bölgedeki havanın EPA filtreli pompalarla havada hiç lif kalmayana kadar temizlenmesi gerekiyor. Ancak bu denli geniş bir asbest içeriği için bu yöntemi uygulamak kolay olmayabilir. Böylesi bir durumda asbestli gemilerin karaya çıkarılıp, tamamını içerisine alıp havayla temasını kesecek büyüklükte bir seranın kurulması gerekiyor. Söküm kesinlikle asbest söküm uzmanı önderliğinde eğitimli ve ekipman donanımlı asbest söküm çalışanları ile gerçekleştirilmeli. Söküm sırasında seranın içine pompalar kurarak içerideki kirli havanın çekilmesi gibi büyük bir maliyete de katlanılmalı… Söküm sürecinin ayrıntılarına boğmadan kabaca burada bırakacak olursak, koca savaş gemisindeki asbest söküm işleminin sağlıklı bir biçimde gerçekleştirilebilmesi için Aliağa’da 300 metrelik bir seranın kurulup hava pompalarının çalıştırılması ve tüm işlemin doğru bir personelle yapılması gerekiyor. Tüm bunların ciddi bir maliyet olduğunu düşünürsek de firmanın bunu yapmayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Öyle ki bakanlık da “gerekeni yapacağız” sözünün arkasına sığınarak bu yasal zorunlulukları açıkça sıralamaktan dahi imtina ediyor.

4) Aliağa’da asbest nasıl sökülüyor?

Aliağa’da asbest sökümü gerçekleştiriliyor ancak bugüne değin yukarıda saydığımız sera alanını gösteren bir bulguya ulaşamadım. Hatta geçtiğimiz şubat ayında iş bırakan Aliağa işçileri o dönemde bize tedbirlerin son derecede yetersiz olduğunu, hatta sökülen asbestlerin doğrudan denize bırakıldığını dahi ifade etmişlerdi.

Asbestin bir başka problemi de bertaraf edilememesi. Asbestin tutuşma sıcaklığı çok yüksek olduğu için, eldeki fırınlar bunu karşılayamıyor. Dolayısıyla yapılardan kazılarak sökülen asbestin sonsuza dek dokunulmayacak bir yere gömülmesi gerekiyor! Halihazırda eski yapı stokundan kaynaklı olarak ciddi bir asbest sorunu ile karşı karşıya olan Türkiye’nin dışarıdan asbesti alarak bir de ona toprağın altında sürekli depolanacak yeni alan yaratması da ayrıca katlanılmaması gereken bir durum. Olması gereken, asbestle mücadelede her ülkenin kendi asbest envanterini (nerede ne kadar asbestin bulunduğunu anlatan raporlar) çıkarıp bunlarla ilgili bir planlama yapmasıdır.

Atlamadan geçmeyelim, bir işin nasıl yapılacağı işçilerin nasıl çalıştığına bakarak fazla söze gerek bırakmaksızın açıklanabilir. İSİG Meclisi’nin “Aliağa İş Cinayetleri Raporu” 2013-2022 yılları arasında Aliağa’da en az 97 işçinin hayatını kaybettiğini belgeliyor. Her yıl, 10 işçiyi ölümlü bir kaza ile katleden bir çalışma rejiminin asbest bombası ile önümüzdeki onlarca yıl binlerce insanı katledeceğini ve çevreye geri dönüşü olmayan zararlar vereceğini düşünmek hiç de akıldışı değil.

5) NAe São Paulo ve bakanlığın araştırması

NAe São Paulo uçak gemisinin ikizi olarak tanımlanan (yani birebir aynı şekilde yapılmış olan) Clemenceau adlı uçak gemisinin söküm öncesi hazırlanan raporunda gemide 760 ton asbest bulunduğu belirtilmiş. Bakan Kurum ise bu verinin abartı olduğunu ve asbest miktarının 9 ton olduğunu ifade ediyor. Ancak bunu sadece söylüyor, yani elde ne bir belge var ne de analizi yapan kurumun adı, çalışma raporu vb.ne ulaşılabiliyor. TTB’nin bakanlığa “…son 5 yılda tehlikeli atık barındıran 714 geminin sökümünde uluslararası kurallara uyulduğuna dair raporları açıklar mısınız?” sorusu, sorunun ne kadar derin olduğuna işaret ediyor.

Sonuç olarak bugüne değin yapılan sökümlere güven olamayacağı gibi devasa bir asbest içeriği olan NAe São Paulo’nun yalnızca kâr odaklı bir yaklaşımla sökülmesine dair tüm güvensizlikleri de haklı görmeliyiz. Bakanlık doğru bilgilendirme yapmadığı gibi, ölüm saçacak bir zehir bombasının başta sökümde çalışacak işçiler olmak üzere tüm Ege halkının solumasına müsaade etmek istiyor. Bu noktada asbestin çok hafif bir malzeme olduğunu ve rüzgâr yolu ile kolaylıkla kilometrelerce taşınabileceğini de belirtmeyi atlamayalım.

6) Asbest içeren bir geminin yurtdışından getirilerek sökülmesi yasal mı?

Bu soru yoruma açık bir soru olarak görülse de aslında değil. Bakanlığın yaptığı şey asbest içeren bir gemiyi sökülmesi için Türkiye’ye getirmekse, meseleyi bir atık bertaraf süreci, sınır ötesi olmasından ötürü de atık ithalatı olarak değerlendirmemiz gerekir.

Türkiye’nin de imzacısı olduğu 28.12.1993 tarihli uluslararası “Tehlikeli Atıkların Sınırlarötesi Taşınım ve Bertarafının Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi” uyarınca asbest içerikli atıkların uluslararası taşınımı yasaklanıyor. Dahası, Çevrenin Korunması Yönünden Kontrol Altında Tutulan Atıkların İthalat Denetimi Tebliği’nde de asbestli ürünler ithali kesin olarak yasak atıkların içerisinde geçiyor.

Durum açıkça ulusal ve uluslararası burjuva yasalarına aykırı iken hükümet nasıl bu kadar rahat davranabiliyor? Aslında AKP 20 yılda çok şeyi değiştirdiğini iddia etse de 90’lı yılların koalisyon hükümetlerindeki büyüklerinden aldığı kötü dersleri uygulamaktan geri durmuyor. Çernobil sonrası radyasyonlu çayı-fındığı halka satmak için basın önünde radyasyonlu çay içen bakanları taklit ediyorlar. Daha rahat olabilseler “gemide asbest yok, olsa da sorun yok” diyecekler.

7) Gemi sökümünün diğer zararları

Gündeme asbest gibi son derecede kanserojen bir madde üzerinden gelen gemi sökümünün tek sorunlu yanı aslında bu değil. Gemi dediğimiz şeyin nihayetinde tuzlu suyun içerisinde durduğunu ve tuzlu sudan etkilenmemesi, paslanma-aşınmaya karşı dayanıklı olabilmesi için çok sayıda tehlikeli kimyasallarla donatıldığını da anımsamalıyız. Çeşitli zehirli maddeler, ağır metaller, boyalar, gazlar geminin dayanıklılığını artırmak için geminin her bir yanında kullanılıyor. Korozyonun engellemesi için denize temas eden bölgede zehirli boyalar var. Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün gemilerdeki tehlikeli madde envanterine göre gemi duman dedektörlerinde radyoaktif malzeme olabiliyor, soğutucu odalar ve soğutucu hatlarında yasak gazlar bulunabiliyor, elektrik kablolarında dahi zararlı kimyasallar bulunabiliyor. Güverte boyaları, makine daireleri, zemin ve hatta bazen duvarlar dahi ağır metal içerikli olabiliyor. Bu tehlikeli maddeler gemi sökümü sırasında emekçilerin sağlığını tehlikeye attığı gibi, söküm sırasında toprağa ve suya da karışabiliyor.

Sonuç olarak Türkiye’de yalnızca kâr elde etmek için yapılan gemi sökümü emekçileri kazalar, maruz kaldıkları kimyasallar vb. ile ölüme ve kalıcı sakatlığa sürüklerken geri dönüşü olmayan bir ekolojik yıkım da yaratıyor. Bu sebeple gemi söküm işlemi gibi emekçilere ve doğaya büyük zarar veren bir alanın kesinlikle kamulaştırılarak işçi denetiminde işlemesi, bu yolla tüm tedbirlerin alınması gerekiyor.

8) Gemi sökümünde niçin Türkiye tercih ediliyor?

Aslında bu soru en basit olanı. Hükümetin kur politikası, çevre sorunlarına karşı denetimsizliği dünyadaki tüm emek ve doğa düşmanlarının Türkiye’de iş yapma iştahlarını kabartıyor.

Aliağa’da NAe São Paulo gemisinin sökümünün durdurulması için verilen bu mücadele aslında küresel kapitalizmin ve Türkiye hükümetinin birikim modeline dokunuyor. Bu mücadelenin insan onuruna yaraşır bir ücret için mücadele eden Aliağa işçileri ile birleşme ihtimali, çıkışın nerede olduğunu gözler önüne seriyor.

Normalleşen salgın mı, biz miyiz?

0

Sağlık Bakanlığı mayıs ayında vaka sayılarının üç gün üst üste 1000’in altına düşmesiyle toplu ulaşım dahil maske zorunluluğunu ortadan kaldırmış ve böylelikle koronavirüs salgınıyla mücadele kapsamında alınan son tedbir de hayatımızdan çıkmıştı. Devlet tarafından alınabilecek tüm tedbirler bireylerin inisiyatifine terk edildiğinden biz emekçiler için gündelik hayat yeni bir mücadeleye dönüştü; kalabalık otobüsler, havasız metrolarda Covid’den korkarak ama işten atılmaktan daha çok korkarak hayatta kalmaya çalışıyoruz. Merkezi planlama olmaksızın kişilerin vicdanına terk edilen salgın tedbirleri, hem insanları birbirine düşürüyor hem de pandemiye yeni bir soluk veriyor. Dahası salgınla mücadelede hakiki bir mücadele planı ortaya koyulmadığında işin gerçek sorumlusu flulaşıyor ve Sağlık Bakanlığı hesap sorulamaz bir konuma geliyor.

Günde 20 bine varan yeni vaka ve sıfır tedbir

Oysa en yakınlarımızdan biliyoruz; salgın hâlâ devam ediyor. Bakanlığın kendi verilerine göre temmuzun ilk haftasında 117 bin kişi hasta oldu ve 31 kişi hayatını kaybetti. Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) ise 39 ilden 396 aile hekimiyle yaptığı anket sonuçlarına göre günlük vaka sayısı 16 bin 838. Anket 39 ilde yapılmış olmasına karşın sayılar neredeyse Bakanlığın açıkladığının iki katı! Vaka sayılarındaki artışın henüz ölüm sayısına yansımamış olması, hastalığın hafif seyrettiği algısı yaratıyor olsa da BA4/5 gibi bir Omicron alt varyantı olan BA1’in, etkili olduğu 1 Ocak 2022-1 Nisan 2022 arasındaki üç aylık süreçte 15 bin kişinin ölümüne neden olduğu biliniyor.

HES kodu ve izolasyon uygulaması yokken, bu sayıların bayram haftasında ülke çapında artmış olduğunu söylemek yersiz olmaz. Aşı olmak isteyenler için yeni aşı randevuları açılmasına karşın, kimlerin aşı olması gerektiği konusunda dahi yeterince bilgi yok. Bakanlık sağlıklı bireylerin hatırlatma dozu olmasına gerek olmadığını söylüyor, ancak kimin sağlıklı kimin risk grubunda olduğunu tespit etmesi gereken yine vatandaşların kendileri! Mayıs ayından bu yana salgında böyle bir ivme varken Bakanlığın hâlâ üç maymunu oynaması Covid-19’un politik bir salgın olduğunu ortaya koyuyor.

Pandeminin sorumluluğu işçilere, yükü de sağlık emekçilerine

Sağlık Bakanlığı, kendi önlemlerini almayarak tüm tedbiri kişilerin ve hekimlerin üzerine yıktı, emekçileri patronların insafına terk etti. Sağlık çalışanlarının tükendiği, kamusal sağlık hizmetinin erişilemez hale geldiği bugünkü vaziyetin sorumlusu Sağlık Bakanlığı ve AKP iktidarıdır. Covid için tedbir alınmaması, sağlıkta şiddetin başka bir yüzüdür. Hastalık tam anlamıyla baskılanmadan salgını normalleştiren, vakalar dramatik biçimde artarken rakamları gizleyen, maske gibi en basit önlemleri hayata geçirmeyen, izolasyon ve ücretsiz test tedbirlerini uygulamayan iktidar, yaşanan sefaletin bizzat sorumlusudur. Görünen o ki, salgın da çürüyen iktidarlar da kendi kendine yok olup ortadan kalkmıyor; çözüm, işçiler ve yoksul halk için sahici bir siyasal seçeneği yükseltmekten geçiyor.

Şili: Pinochet anayasasına karşı duruyoruz ve halkı taleplerimiz için yeniden sokaklara çağırıyoruz!

0

Şili’de Kasım 2019’da başlayan halk isyanı sonucunda, diktatör Pinochet’den miras kalan anayasa yerine yeni bir anayasa yapımı için düzenlenen genel seçimle Kurucu Meclis oluşturulmuştu. 4 Eylül’de Kurucu Meclis’in hazırladığı anayasa metni halk oylamasına sunulacak. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Şili partisi Sosyalist İşçi Hareketi (MST) konuyla ilgili bir bildiri yayımladı.

4 Eylül’de Pinochet-Lagos anayasasına devam etmek ile hazırlanan yeni anayasa önerisini kabul etmek arasında bir referandum yapılacak. Kuşkusuz bu 2019-2020 halk isyanı sırasında sokaklarda mücadele edenler için kayıtsız kalınamayacak çok önemli bir siyasi olay. MST olarak “Pinochet anayasasına karşı öneriye evet” çağrısı yapma kararı aldık. Bu açıklamada, aldığımız kararın sebeplerini açıklamak ve sizi kampanyamıza katılmaya davet etmek istiyoruz.

4 Eylül’de aslında neyi oyluyoruz?

2019-2020 isyanı sırasında adeta bir patlama yaşayan ülke, “30 yıldan” çok daha uzun bir süreç boyunca uygulanan yolsuzluk, adaletsizlik ve toplumsal eşitsizlikten duyulan derin ve büyük hoşnutsuzluğunu ifade etti. Pinochet diktatörlüğü tarafından kan ve ateşle dayatılan 1980 anayasası, işçi sınıfını ABD emperyalizminin ve çokuluslu şirketlerin yanı sıra Şilili büyük sermaye gruplarının da açgözlülüğünün hizmetine bırakan vahşi bir sömürü modeliyle sonuçlandı.

Eskiden iktidarda olan Concertación’un (1990’da yapılan ve askeri yönetimin sonlandığı seçimde iktidara gelen merkezci koalisyon) tam desteğini arkalarına alarak sosyal hizmetleri özelleştirdiler, protestoları hukuksuzca bastırdılar ve bütün bir halkın onurlu yaşamını tasfiye ettiler. Sonuç, gezegenin en zenginleri arasında yer alan birkaç ailenin elinde muazzam servetlerin birikmesi oldu. Bu nedenle bugün, büyük şirketlerin önderliğinde, Kast’ın aşırı sağ kanadından sağ kesimleri, Frei gibi eski başkanlarından Concertación’un karanlık figürlerine dek yolsuzluğa batmış yağmacı geniş bir kesim yeni anayasa önerisine karşı Pinochet anayasasını desteklemek için hayır oyu verecek.

Bizler MST olarak, halk isyanını canlı tutmanın çok önemli olduğuna inanıyoruz. Pinochet-Lagos anayasasına ve milyonlarca çalışan ailenin, kadının, LGBTİ+nın, yerli halkın, öğrenci ve işçi gençliğinin refahına karşı ülkede bıraktığı hain mirasa son vermeliyiz. Somut görev, Pinochet anayasasının devam etmesi anlamına gelecek olan “referandumda hayır” tutumuna karşı mücadele etmektir.

“Hayır” kampanyası ülkenin geçtiğimiz on yıllarda “sorumlu ve başarılı” bir şekilde yönetildiği yalanına dayanıyor. Bu tutum halk isyanını ve seferberlikleri kriminalize ederken, Pinochet-Lagos anayasasının da “yalnızca rötuşlara ihtiyaç duyduğu” aldatmacasına dayanıyor. Üstelik bu rötuşları da yozlaşmış parlamento gerçekleştirecek ve böylece sokaklara taşıdığımız taleplerimizi görünmez kılacak!

Peki, neden “evet” diyoruz?

Evet diyoruz, ancak hükümet ve onun partilerinden başlayarak Kurucu Meclis’i (Convención Constitucional) yeni anayasa önerisi ve Evet kampanyasının esas yürütücüleri konusundaki tutumumuzu tam bir dürüstlük ve açıklıkla duyurmak istiyoruz. Bu açıklama, ilk referandumdaki yüzde 80 oranındaki destekten şimdiki kampanyada karşılaştığımız zorluklara nasıl geldiğimizi anlamaya yardımcı olacaktır.

MST olarak, Kurucu Meclis sürecini başlatan “Barış Anlaşması”ndan beri uyarılarımızı sürdürüyoruz. Bu anlaşma ve koşulları, Kasım 2019’da radikalleşen kitle seferberliklerinin sonucunda Piñera’nın iktidardan düşmesini önlemek için ülkenin ana siyasi güçleri olan sağ kanat eski Concertación ve Frente Amplio (Geniş Cephe) tarafından halkın ve işçi sınıfının arkasından çevirdikleri bir anlaşma olarak gündeme geldi.

Ardından, anayasa yapım süreci başladıktan sonra Kurucu Meclis’i, gerekli değişiklikleri uygulamayacağı ve ülkenin büyük patronları tarafından, partileri ve birtakım sahte “bağımsızlar” aracılığıyla kontrol edileceği için teşhir etmeye devam ettik. Dediğimiz gibi de oldu. Eski Concertacion’da temsil edilen sağ kanat Geniş Cephe, ülkede olması gerekli ve derin değişikliklere ilişkin herhangi bir içeriğin yeni metinde olmasını engelledi. Kongreyi seferberliklerle “kuşatacağını” açıklamış olan Komünist Parti, Kurucu Meclis’ten köklü çözümler talep etmek için kitlesel gösteriler yapmak yönünde parmağını bile kımıldatmadı.

Bir yılı aşkın zaman geçti ve Kurucu Meclis, diktatörlüğün dayattığı ekonomik ve siyasi rejimin hiçbir sac ayağına dokunmayan bir metin doğurdu. Hatta bu metin, halk isyanında ifade edilen acil taleplerin hiçbirine çözüm üretmiyor. Bu metin, eşitsizliği, yolsuzluğu ve adaletsizliği sona erdirmekten çok uzak ve diğer kesimlerle birlikte milyonlarca işçi de böyle hissediyor. Hayır kampanyasını güçlendiren temel de burada yatıyor.

Yeni metindeki kısmi ilerlemelerin, gerekli ve meşru görünen tekliflerin varlığını inkâr etmiyoruz. Ancak bu metnin Pinochet’ninkinden daha iyi olduğunu söyleyip geçemeyiz. Bunu işçi sınıfının ve halk kesimlerinin çıkarları ışığında okumamız gerekiyor. MST, Şili’de kapitalizmi olduğu gibi koruyan bu yeni metni desteklemiyor; desteğimiz yalnızca ve yalnızca Pinochet’nin mirasına karşıdır.

Bu anlamda, mevcut hükümet ve partileri şöyle dursun, resmi “Evet” kampanyası tarafından temsil edilmiyoruz. Boric, orduyu Wallmapu’da konuşlandırıyor, öğrenci protestolarını bastırıyor, Carabineros’u (toplumsal seferberlikleri bastırmak için kullanılan ağır donanımlı polis güçleri) savunuyor ve bugüne dek yaşadığımız en kötü ekonomik krizlerden birinin ortasında milyonlarca işçi ailesi için sermayedarlara karşı önlemler almayı reddediyor. Boric bize tüm sorunlarımızı çözmek için evet oyu vermemizin yeterli olduğunu söylüyor. Bu bir yalandır.

Bugünkü acil çözümler artık yükselen fiyatlara karşı sefalet ücretleriyle yaşayamayan ailelerin yoksulluğuna karşı üretilmelidir. Bu çözümler; artan işsizliğe, kadın cinayetlerine ve LGBTİ+lara yönelik nefret suçlarına veya Wallmapu’daki Mapuçe halkının yaşadığı zulme ve öğrenci topluluğunun korkunç durumuna karşı onları polis kuvvetleriyle bastırmadan ele alınmalıdır. Acil taleplerin hiçbirine çözümler sunmadan, geleceğe dair vaatlerle evet kampanyası yürütebileceğini iddia etmek sağcıların zaferi için yolu temizlemek anlamına geliyor. Solcu söylemler kuşanıp bizleri sağcılar ve eski Concertacion ile aynı şekilde yönetenleri desteklemeyi reddediyoruz.

Halk isyanının taleplerine dayanan bir Evet kampanyası

Halk isyanında ortaya çıkan kitlesel mücadelelerin taleplerini öne çıkartarak, Pinochetciliğe ve onun mirasına karşı referandumda Evet diyoruz. Diyoruz ki:

Evet diyoruz ve Şilili ve Mapuçeli siyasi tutsakların özgürlüğünü talep ediyoruz.

Evet diyoruz ve fiyatlara üst sınır getirilmesini, patronların neden olduğu enflasyona son verilmesini, asgari ücretin gerçek yaşam maliyetine eşit bir hale getirilmesini, işten çıkarmaların ve ücretsiz izinlerin yasaklanmasını talep ediyoruz.

Evet diyoruz ve kadınlara ve LGBTİ+lara yönelik şiddete karşı acil yasalar istiyoruz. Bu kesimlerin haklarının ve taleplerinin hepsi hemen şimdi tanınsın.

Evet diyoruz ve eğitim, sağlık ve barınmanın kaliteli ve ücretsiz bir hale getirilmesini istiyoruz.

Evet diyoruz ve Wallmapu’daki olağanüstü halin kaldırılmasını söylüyoruz. Milisler ve ormancılık şirketleri dışarı. Mapuçe halkının kendi kaderini tayin hakkına destek.

Evet diyoruz ve tüm doğal kaynakların işçi kontrolünde devlet mülküne geçmesi gerektiğini söylüyoruz.

Evet diyoruz ve toplum polisi Carabineros’un lağvedilmesini, halk isyanına dönük şiddetin ve ölümlerin suçlusu olan Silahlı Kuvvetler, Carabineros ve Piñera’dan başlayarak tüm askeri ve sivil sorumluların yargılanmasını ve cezalandırılmasını talep ediyoruz.

Evet çağrımız yalnızca hayır oylarına karşı bir kampanya örgütlenmesine değil, aynı zamanda mevcut ekonomik krize karşı sokaklarda seferber olarak, bu krizin bedelini emekçi ailelerin ödemesini engelleyecek bir acil durum planı oluşturmaya yönelik. Tüm mücadelelerle dayanışma göstermek ve hepimizi birleştirecek ulusal çapta bir talepler listesini öne çıkarmak çağrısında bulunuyoruz.

Sosyalist İşçi Hareketi (MST)

20 Temmuz 2022

Panama halkının mücadelesiyle uluslararası dayanışma

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), Panama emekçi halkının akaryakıt zammına ve hayat pahalılığına karşı ayaklanmasıyla uluslararası dayanışma çağrısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Panama’da, ülkeyi fiilen felç eden büyük işçi ve halk seferberlikleri ve yol kesme eylemleri üç haftayı geride bıraktı. Başkentin ana yollarında gerçekleşen yol kesme eylemleri tarımsal ürün kıtlığına neden oldu; hatta Kolombiya’da yaşanan halk isyanı sırasında da olduğu gibi, ülkenin iç kesimlerinin bazı bölgelerle seferberliklerin yoğunlaştığı çeşitli noktalar arasında sosyal örgütler tarafından denetlenen “insani koridorlar” kuruldu.

Mücadeleyi ateşleyen kıvılcım, oldukça kötü olan toplu taşıma sistemi nedeniyle araç yoğunluğuna sahip olan ülkede, Putin’in Ukrayna’yı işgaliyle birlikte son aylarda akaryakıt fiyatlarında yaşanan yüzde 40’lık artış oldu.

Torrijos yanlısı* Demokratik Devrimci Parti (PRD) üyesi Laurentino Cortizo’nun emperyalizm yanlısı ve işçi karşıtı hükümeti, seferberliklere havuç ve sopayla yanıt vererek, özellikle Veraguas eyaletindeki protestoları bastırdı ve hareketi bölmek için ayrı ayrı diyalog masaları oluşturulması çağrısında bulundu.

Panama halkı, benzindeki artışa ek olarak, gıda ve ilaç fiyatlarındaki artışlara ve bunun yanı sıra yetersiz kamusal sağlık ve eğitim hizmetlerine, işsizliğin yüzde 15, genç işsizliğin yüzde 30, kadın işsizlik oranlarının ise çok daha kötü olduğu koşullarda pandemi bağlamında yaşanan esnek ve güvencesiz istihdam politikaları ve işten çıkarmalara karşı da sokaklarda. Orta Amerika ülkesi Panama, GSYİH veya ülke geliri hesaplamalarına göre orta seviye olarak kabul edildiğinden uluslararası yardımlardan muaf tutulan ancak dünyanın en eşitsiz durumdaki altıncı ülkesi. 2019’da kişi başına düşen gelir yılda 20 bin doları bulurken, yoksulluk seviyeleri yüzde 30’a yakındı ve aşırı yoksulluk ise yüzde 12’nin üzerindeydi.

Protestolara, 15 gündür grevde olan Veraguas Eğitimciler Derneği (Aeve) ve Panama Cumhuriyeti Öğretmenler Derneği’nde (Asoprof) bir araya gelen öğretmenler öncülük ediyor. Ek olarak farklı sektörlerde de bir seferberlik süreci yaşanmaktaydı. Mayıs ayında ülkenin en büyük sendikası olan Suntracs’ın (inşaat sektörü) da dahil olduğu çeşitli işçi sendikaları Yaşam İçin Birleşik Halk İttifakı’nı kurdu ve ülke çapında halk ve gençlik kesimlerinin önemli bir kısmı bu ittifaka katıldı.

Özellikle Panama Şehri, Veraguas ve Chiriquí’de güçlü olan, ancak tüm şehirlere yayılan seferberliklerin öncesinde, mayıs ayı başlarında Colon eyaletinde yürüyüşler ve bölgesel bir grev yaşanmıştı. Bu eylemler, eyaletteki yüksek işsizlik oranları, sağlık ve eğitimde yaşanan ciddi sorunlar nedeniyle ve eyalete bir hastane inşa edilmesi talebiyle gerçekleşmişti.

Hükümet, Panama halkının seferberliği sonucunda geçtiğimiz günlerde galon başına 6 dolar olan akaryakıt fiyatını 3,25 dolara indirdi. Ülkedeki 10 temel gıda ürününün fiyatını donduracağını açıklaması ve çeşitli sendikal ve sosyal kuruluşlarla müzakerelere başlaması da hükümetin verdiği tavizler arasında yer alıyor.

Cortizo hükümeti, mücadeleyi bölmek amacıyla seferberliklere öncülük eden farklı örgütlerle üç farklı diyalog masası oluşturdu. İlk aşamada, Örgütlü Halkın Hakları İçin Ulusal İttifak (Anadepo) seferberliklerin parçası olan çeşitli grupları hiçe sayarak hükümetle bir anlaşma imzaladı. Ancak Anadepo liderliği, anlaşmaya dönük olarak tabanından yükselen hoşnutsuzluk üzerine ertesi gün anlaşmayı bozduğunu açıkladı.

Cortizo hükümeti, ülkeyi ulusötesi şirketlere gitgide daha fazla teslim ediyor. Hatta uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele etme iddiasıyla ABD askeri üsleri kuruyor ve şirketleri vergiden muaf tutan ve emek ilişkilerini düzensizleştiren yasalara sahip özel ekonomik bölge projelerini teşvik ediyor. Her ikisi de eski kanal bölgesinde askeri üslerin bulunduğu ve antiemperyalist mücadelelerle geri alınan bölgelerde inşa edilen Panama-Pasifik ya da sözde “Bilgi Şehri” (Ciudad del Saber) bu özel ekonomik bölgelerin birer örneği. Bu kurtarılmış bölgelerin değeri 30 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Ve bugün kanal, ülkenin ciddi sosyal sorunlarına yanıt vermek için kullanılabilecek iki milyar dolardan biraz daha fazla gelir üretiyor.

Gerçek şu ki, şu anda dört milyon nüfuslu bir ülkede 500 binden fazla işçi, benzindeki artışın da katladığı gıda fiyatlarındaki aşırı artışın bir sonucu olarak aç. Sağlık hizmetlerinde ciddi eksiklikler söz konusu ve Panama, tüm Latin Amerika kıtasındaki en yüksek ilaç fiyatlarına sahip. Bütün bunlara rağmen hükümet, IMF’nin emriyle emeklilik yaşını artırarak sosyal güvenliğe bir darbe daha vurma tehdidinde bulunuyor.

Bu çerçevede, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Panama seksiyonu Sosyalist Öneri (Propuesta Socialista); gazetesi ve bildirileri aracılığıyla, benzinin 3 dolara düşürülmesi, tüm temel gıda fiyatlarının dondurulması, Sosyal Güvenlik Fonu’na (CSS) dahil tüm eczanelere ve Sağlık Bakanlığı tarafından yönetilen tüm sağlık merkezlerine ilaç temini, ücretlerde genel artış ve IMF’nin Sosyal Güvenlik Fonu’na dair önerdiği tüm reformlara “hayır” taleplerini yükseltiyor. Talepler arasında, 27.000 kamu görevlisini işten çıkarmayı amaçlayan bir hükümet kararına karşı mücadele de var. Sosyalist Öneri’nin önderlerinden ve aynı zamanda süregelen grev ve seferberliklere katılan Sosyal Güvenlik Fonu Çalışanları Derneği’nin (Aecss) Başkanı Priscilla Vásquez bu mücadelede öne çıkıyor.

Panama’da seferberlik halindeki örgütlerin mücadelelerini birleştirmesi ve işçilerin, halkın, yerli halkların ve gençlerin taleplerinden oluşan ortak bir programın yanı sıra, Panama işçi ve emekçilerinin ciddi sosyal sorunlarına cevap üretecek bir işçi ve emekçi acil ekonomik planı ortaya koyulması elzemdir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal olarak, Panama halkının ve işçilerinin mücadelesine koşulsuz desteğimizi sunuyor ve Panama emekçi halkının isyanıyla uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

22 Temmuz 2022

*Panama Ulusal Muhafız Komutanı ve 1968’den 1981’deki ölümüne kadar Panama’nın askeri lideri olan Omar Efraín Torrijos Herrera’nın popülist politikaları çerçevesinde şekillenen ideolojiyi ifade etmek için kullanılır.

Çankaya Belediyesi emekçisi: “Geçinemiyoruz”

0

Ankara’da Çankaya Belediyesi emekçileri, belediye tarafından yemekhane yemek fiyatlarına yüzde 100 oranında zam yapılmasını protesto ediyor ve ek protokol ile ücretlerinde iyileştirme talep ediyorlar. Çankaya Belediyesi’nden bir işçinin mektubunu okurlarımızla paylaşıyoruz.

Herkes gibi biz Çankaya Belediyesi emekçileri de iktidarın yanlış politikalarından nasibimizi almış bulunuyoruz. Tabii ki de bu tek taraflı değil! Patronun iktidarı, muhalefeti olmuyor. Ortalık yangın yeriyken, çok derin bir ekonomik kriz yaşarken ve her geçen gün biraz daha yoksullaşırken, TÜİK verilerinin yalancı olduğunu söyleyen belediye başkanının kendi evinin mutfağı olan belediye yemekhanesinde bir yıl içinde ikinci defa zam yapması ve bu zammın yüzde 100 olarak yansıması, kısacası bizlere verdiği “Benim mutfağımdaki yangın bu şekilde bile sönmüyor” mesajı üzerine “GEÇİNEMİYORUZ” diye avazımız çıktığı kadar haykırıyoruz.

Tabii ki de biz emekçilerin çok önemsediği, tarihine saygı duyduğu ve önünde eğildiği bir sendikası var ve bunu göğsümüzü gere gere söylüyoruz. İyi ki DİSK/Genel-İş var, fakat bizim yöneticilerimiz maalesef ki değerlerinden, tarihinden, mücadele anlayışından çıkmış durumda. Dilim varmadan yazıyorum: Sendika, “sarı sendika” olma yolunda tam sürat yol almakta. Herkes Tek Adam rejimine karşı iken Tek Adam rejimi, Çankaya Belediyesi’nde başkan yardımcılarından müdürlere, il ve ilçe yönetiminden derneklere hatta muhtarlara kadar nüfuz etmiş şekilde kol geziyor. Televizyon programlarında “benim işçim” adı altında mesaili ücretlerden söz edilirken bir tane eleştirel mesaj ve telefon bağlantısı bile kabul edilmeyip, biz onurlu Çankaya Belediyesi işçilerini, gururla giydiğimiz iş kıyafetlerimizle birlikte itibarsızlaştırmayı, halkın önüne atmayı o kadar iyi başardılar ki eserleriyle ne kadar övünseler azdır.

Bizler yıllardır biat kültürüne, tek adam vesayetlerine karşı çıkmış emekçiler olarak “sel gider, kum kalır” diyoruz. Geriye dönüp bakın bakalım, kaç belediye başkanı ve tebaasının ismini biliyor hem emekçiler hem de vatandaşlar? Sendikalara gelince; işçileri basamak olarak kullanmayı bırakın, arka bahçe olarak üzerimizden geçmelerine izin vermeyin artık! Topluma ışık olun; 10-20 kişiyle, belirtilen yerlerde basın açıklaması yapmaktan vazgeçin. Gerekiyorsa üretimden gelen gücümüzü kullanın, asgari ücret denilen açlık sınırındaki ücret ile çalışan toplumun yüzdesini 1-2’ye indirin, özellikle örgütlü olduğunuz işyerlerinde işverenleri insanca yaşanacak ücretlere teşvik edin. İktidarın yönetimini yanlış bulduğunuzu söylüyorsunuz ya, gerçekten bunun öncülüğünü yapın. Enflasyonun yüzde 200’ü aştığı ülkemizde yüzde 25-40’lık ücret zammını hiçbir emekçiye reva görmeyin. Bizleri yalnız bırakmayın, hepinizi göreve davet ediyoruz.

19 Temmuz 2010 Kadıköy Belediyesi grevinin dersleri

0

DİSK/Genel-İş Sendikası İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şubesi ile Kadıköy Belediyesi arasında 27 Ocak 2010 tarihinde başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde 81 maddeden dört tanesi üzerinde anlaşma sağlanamayınca, 19 Temmuz 2010 tarihinde 470 işçi bu belediyede greve çıktı. İşçiler 19 Temmuz sabahı Kadıköy Evlendirme Dairesi önünde buluşmuş, Kadıköy Belediyesi Hasanpaşa Merkez Binası’na sloganlarla yürüyerek grevlerini başlatmışlardı.

“İnsanlık onuruna yakışır çalışma koşulları ve insanca yaşayabilecekleri bir ücret” sloganıyla başlatılan grev Kadıköy Belediyesi Hasanpaşa Merkez Binası, Kayışdağı Birimi, Kadıköy Evlendirme Dairesi, Kadıköy Belediye Başkanlığı önünde sürdürülmüştü.

Belediyenin bu greve cevabı kamuoyuna yalan söylemek oldu. Kadıköy Belediyesi, kendi yerel gazetesine verdiği ilanda Kadıköylülerden özür dileyerek işçilerin net maaşlarının 2.500 TL olduğunu ve kendilerinin önerdiği zamla 2.750 TL olacağını öne sürdü. İşçilere “şımarık” damgası yapıştırmak isteyen belediyeye cevabı yine işçiler verdiler ve maaş bordrolarını kamuoyuyla paylaşarak, ücretlerinin aslında 1.585 TL olduğunu gösterdiler (o sıralarda tek kişinin yoksulluk sınırı 1.475 TL, dört kişilik ailenin asgari geçim sınırı ise 2.962 TL idi).

Belediyenin yalan kampanyası Kadıköy halkında karşılık bulmayınca, bu sefer sopaya başvuruldu: Grevci işçilere zabıta saldırdı. Bu saldırıdan birkaç gün sonra, grevin 6. gününde grevci belediye işçileri bir dayanışma yürüyüşü organize ettiler. Bu dayanışma eylemine Tüm-Bel Sen üyeleri, Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu bileşenleri, diğer kurumlar ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin selefi İşçi Cephesi de katıldı. O gün Kadıköy Evlendirme Dairesi önünde buluşulup iskele meydanına yüründü. Meydanda yapılan basın açıklamasında Kadıköy Belediyesi işçilerinin iş güvencesi, yeterli ücret, güvenceli gelecek istediği ve yerel direnişlerin ve grevlerin birleştirileceği bir mücadele çizgisinin örgütlenmesi için çalışmanın önemi vurgulandı.

Grevin 8. gününde işveren ile sendika arasında anlaşma yapıldı. 27 Temmuz günü Genel-İş Sendikası İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şubesi yüzde 9 zam ve 245 TL’lik sosyal yardım öngören TİS’i, üyelerine danışmadan imzaladı. İşçilerin iradesine ve kararına dayanmaksızın alınan bu karara karşılık, İşçi Cephesi 29 Temmuz 2010’da şu satırları kaleme aldı: “Bu örnek durum gösteriyor ki, sendika bürokrasisinin bu tavrına karşı sendikalarda taban inisiyatifi temelinde sesimizi yükseltmek durumundayız.”

Bugün belediyelerden yükselmekte olan bir taban inisiyatifi mevcut: Belediye işçileri ek protokol talep ediyorlar, enflasyon karşısında alım güçlerini korumayı diliyorlar ve sendikalarının işçi demokrasisi temelinde işlemesini istiyorlar. Zira sendikanın tepesindeki bürokrasi, işçilerin taleplerine kulaklarını tıkamış durumda. Belediye işçisinin bugün hem belediye şirketleri ile patronlarına hem de sendika bürokrasisine karşı mücadelesi sürüyor. Bu mücadele yeni başlamadı, aksine 10 yıllardır süren bir geleneğin üzerinde yükseliyor.

***

Editörün önerdikleri:

Arjantin halkı IMF’nin ve hükümetin kesinti paketine karşı sokakta!

0

Geçtiğimiz 9 Temmuz Cumartesi günü, Sosyalist Sol (Izquierda Socialista – IS) ve Sol Cephe-Birlik (FIT-U), diğer siyasi örgütler, insan hakları örgütleri, toplumsal örgütler, Dış Borçların Ödenmemesi İçin Çağrı ile birlikte, Herkesin Cephesi iktidarının ve IMF’nin kemer sıkma planına karşı ülke çapında etkinlikler düzenlediler. 

Sosyalist Sol, ABD emperyalizmine ve IMF’ye bağlayan zincirleri kıracak olan ikinci ve kesin bağımsızlık çağrısını yükseltti.

Eylem çağrıcısı örgütler tarafından kabul edilen ve Plaza de Mayo’da okunan belge:

9 Temmuz’da, hükümet ve IMF anlaşmasına karşı ülkenin tüm sokaklarını kazanalım!


Dış borç ödemelerine hayır! Hükümetle IMF arasındaki anlaşma iptal edilsin! Guzmán gitti ve IMF devam ediyor.

Kesintilere, yağmaya, sömürüye ve bağımlılığa son! Asıl borç halklara ve doğayadır!
Kaynaklar halkın ihtiyaçlarını gidermeye, yani maaşlara, emeğe, emekliliğe, sağlığa, eğitime, barınmaya, bakıma ve çevrenin korunmasına kullanılsın.

Kemer sıkma politikasının bir diğer biçimi enflasyondur. Asgari ücret yoksulluk sınırının üstüne! Ücretler, emekli maaşları ve sosyal yardımlar enflasyona göre her ay güncellenmelidir.

Tüm işçi ve halk mücadelelerinin zaferi için!
Kesintilere karşı genel grev ve bir mücadele planı!
Protestoların kriminalize edilmesi son bulsun!
Latin Amerika halklarının IMF’ye karşı mücadelesiyle dayanışmaya!

Bu 9 Temmuz’da, aşağıda imzası bulunan örgütler, toplumsal örgütler, insan hakları örgütleri, çevre örgütleri, mücadeleci Piquetero hareketi, mücadeleci sendikacılık ve solun tüm örgütleri olarak, hükümetin IMF ile yaptığı anlaşmaya ve kemer sıkma planına, protestoların kriminalize edilmesine hayır demek için seferber olduk. 

Hükümet ve sağ muhalefet bir yandan ikiyüzlü bir şekilde bağımsızlık gününü kutlarken, diğer yandan IMF ile anlaşıp emperyalizmle tüm askeri, ekonomik ve siyasi bağları derinleştiriyorlar.

Aralık ve Şubat aylarında onlarca örgütle birlikte hükümet ve IMF arasında yapılan anlaşmaya karşı öncülük ettiğimiz seferberliklerde, bu politikanın işçi sınıfının ve halkın diğer kesimlerinin durumunu ağırlaştıracağını teşhir etmiştik.

Bugüne geldiğimizde, %75/80’lere ulaşacak yıllık enflasyon, maaşlarda, emekli aylıklarında ve dolayısıyla satın alma gücündeki azalma, daha fazla fiyat artışı ve petrol, gaz, madencilik ve tarım endüstrisinin yağmalanması için yetki verilmesi söz konusudur. Açlığın ve yoksulluğun, kitle mücadelelerinin arttığı ve iktidarın farklı kesimlerinin arasındaki çatışmanın şiddetlendiği bir dönemde Ekonomi Bakanı Martín Guzmán’ın yakın zamandaki istifası, hükümetin siyasi ve ekonomik krizini derinleştirdi. Özellikle de IMF’nin kesinti politikalarının uygulanması bağlamında. Silvina Batakis’in görevi devralması elbette bir değişiklik anlamına gelmeyecek. Aksine, yeni bakan hâlihazırda IMF programına bağlılığını açıkladı.

Yakın gelecekte, pesonun daha fazla devalüasyonu, maaşları ve emekli aylıklarını eritmeye devam edecek olan enflasyonist sürecin yeniden yükselişi söz konusu. Buenos Aires’te yaşayan eğitimcilere ve devlet çalışanlarına yönelik geçmişte yaptığı saldırılarla anılan Batakis, toplu iş sözleşmesi müzakerelerine ilişkin yeni bir saldırıya ve faturalardaki artışın serbestleştirilmesine hazırlanıyor.

Guzman ile hükümet, mali açığı belirlemek, fiyatları artırmak, vergileri reforme etmek için IMF’ye tutunmaya çalıştı. Bu makroekonomik değişkenlerle yetinmeyip, IMF’ye kamu ihalelerinin yöntemini değiştireceğini, sosyal politikaları yeniden dizayn edeceğini, kara para aklamayla mücadele için yasa çıkarılacağını ve peso ile finansman elde etmek için yerel bankaların ve yatırım fonlarının önünde diz çökeceğini vaat etti. 

Guzman’ın taahhüt ettiği ve şimdi Batakis’in de onayladığı bu önlemler, kabul edilecek dayatmaların zeminini hemen hemen belirlemiş oldu. Her an, özellikle de bir temerrüt durumunda, IMF yeni talepler öne sürebilir. IMF geçen hafta açıklanan ilk çeyrek hedeflerini onayladı, ancak belli sınırlar da çizdi: İkinci dönemde kamu harcamalarının %7,8 oranında azaltılarak enflasyonun düşürülmesini, yeni bir emeklilik reformu ve maaşlarda daha fazla kesintiye gidilmesini talep etti.  

Böylece, %20-30 arası yeni bir zam dalgasının, hem sabit kura göre işlem gören hem de karaborsadaki doların rekor seviyelere çıkışının, büyük işverenlerin ve finansçıların spekülasyonlarının ortasında; yeni bakan Batakis ile IMF başkanı Kristalina Georgieva arasında “piyasalara güven vermek” amacıyla yapılan görüşme, belirlenmiş hedefler doğrultusunda emekçiler üzerinde acımasız bir kesinti planını teyit etti. IMF başkanı “acı verici” tedbirlerin alınmasını tavsiye etti.

Ancak halka vurulan bu darbeler büyük mücadeleleri de beraberinde getiriyor. Piquetero (İşsizler) hareketi kitlesel seferberliklerle ve eylemlerle açlığa ve yoksulluğa karşı koyuyor. 14 Temmuz’daki Piquetera Birliğinin eylemine desteğe çağırıyoruz. Lastik işçileri, sendikaları SUTNA önderliğinde çalışma şartları ve ücretlerini korumak için eylemler ve genel grevlerle hayata geçirdikleri mücadele planını ileriye taşıyorlar. Arcor Bagley direnişi emeğin güvencesizleştirilmesine karşı ortaya konan mücadele planının bir parçası. 

Tierra del Fuego’da, Rio Grande metal işçileri enflasyonun üstünde ücret talebiyle greve gittiler. Rio Negro’daki sağlık emekçileri, San Juan’daki ve La Rioja’daki eğitimciler, ülkenin her yanından üniversite hocaları, eğitim düşmanı maaş kesintilerine karşı büyük kitleler halinde buluştular.

Başkentte taşımacılık işçileri işten çıkarmalara karşı, America kanalı işçileri ise ikramiyelerin ödenmesi için greve gitti. Mücadele eden halklar, yerel topluluklar doğayı yok eden büyük madencilik faaliyetlerine ve Arjantin Denizi’ndeki petrol şirketlerinin ilerleyişine karşı direniyor. Çokuluslu tarım şirketlerinin kimyasal ilaçlarına maruz kalan halklar ve örgütler bu şirketlerin ölümcül kimyasallarına, genetiği değiştirilmiş soya ekilmesine, ormansızlaştırmaya, büyük hayvan endüstrisine karşı tarihsel mücadelelerine devam ediyorlar. Son olarak bu mücadele, topraklarımıza milyonlarca litre yeni kimyasal zehirlerin atılmasına neden olacak, tarım şirketlerinin ellerindeki genetiği değiştirilmiş yeni bir buğday türü olan HB4 ekilmesine karşı sürüyor.

Halk mücadeleleri yükselirken hükümet, yargı ve eyalet yönetimleri protestoyu kriminalize etmek konusunda adımlar atıyorlar. Böylece, Jujuy, Misiones, Neuquén, Mendoza, Chubut, Catamarca, Santa Cruz ve tüm ülkede açlık, sefalet ve yağmaya karşı örgütlenenlere karşı açılan davalarla karşı karşıya kaldık. Bu davalar Macri’nin emeklilik reformuna karşı mücadeleye katıldıkları için Cesar Arakaki ve Daniel Ruiz’e verilen mahkûmiyetlerde ifadesini bulan kriminalizasyon sürecini derinleştirmeye yönelik davalar ya da mücadelesini sürdürdüğümüz Facundo Molares’in iadesi için verilen ceza gibi davalar. Daha yakın zamanda ise Kongre önünde IMF ile yapılan anlaşmaya karşı seferberliğin hemen sonrasında, Jaru Rodriguez Carrero ve Oscar Santillán’ın tutuklanarak Julián Lazarte hapishanesine gönderilmelerine ve yargılanmalarının bugüne kadar devam etmesine sebebiyet veren davalar.

Bu saldırının merkezi parçası bağımsız Piquetero hareketine yönelik saldırıdır. Bu baskıyı, Halk Cephesi (FP) lideri Dario Santillán, MTE, La Dignidad, Movimiento Evita, CCC, FOL, Barrios de Pie ve MTR gibi halk örgütlerine 12 Nisan’da Jujuy ve Buenos Aires’te yapılan baskınları ve ülke genelindeki yoldaşlara yönelik zulmü ve İşçi Partisi (Partido Obrero) ve İşçi Kutbu (Polo Obrero) liderlerine karşı açılan davaları reddediyoruz!

Piquetero hareketine karşı bu saldırı, meselenin her iki tarafında da bir kadın çehresine sahip: bir tarafta başkan yardımcısı ve şimdi çiçeği burnunda ekonomi bakanı; diğer yanda ise toplumsal örgütlerin büyük bölümünü oluşturan binlerce kadın ve LGBTİ+’lar. Bu sektöre yönelik kriminalize edici açıklamalar, kesinti politikalarının kadınları daha da yoksullaştırdığını hesaba katmıyor gibi görünüyor. Gerçekten de, sağlık krizi ve ekonomik krizin derinleşmesi göz önüne alındığında, kapitalizmde toplumsal yeniden üretimin maliyetinin, ücretsiz bakım görevlerinin zorunluluktan dolayı bizler (genel anlamda, kadınlar ve dişileştirilmiş kimlikler) tarafından üstlenildiği ve imkânsızlıklar yüzünden çok daha güvencesiz işlere mahkûm olduğumuz daha açık hale geldi. Bu bağlamda, Kadın, Toplumsal Cinsiyet ve Çeşitlilik Bakanlığı’nın politikaları, ücretsiz iş yükünü ve bedenlerimiz üzerindeki vahşi denetimi daha da artırıyor.  Diğer kamu politikalarının eksikliklerinin yanı sıra devam eden kesinti politikaları ile birlikte tam bir dışlanmışlık durumunda yer alan, yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında olan, kaliteli gıdaya ve eğitime erişimi olmayan, ruh sağlığı ve bağımlılık konusunda yardımdan yoksun çocukların ve gençlerin durumuna özel olarak değinmek gerekir. Piquetero Hareketini kriminalize etmek, açıkça yoksul kadınlara saldırmaktır.

IMF ile yapılan anlaşma, halihazırda öncelikli olarak Dünya Bankası’nın desteklediği türden sosyal yardımların hedeflendiği bir perspektifi benimsiyor. Kamusal sosyal yardımlarda yapılan kesintiler bu politikanın devamlılığıdır. Herkesin Cephesi (Frente de Todos) koalisyonundan bazı gruplar tarafından önerilen evrensel temel gelir 14 bin pesoluk bir sefalet olacaktır. Kayda değer bir tartışma, tüm Piquetero ve işçi sınıfı hareketinin görüşlerini dikkate almalı, çalışma saatlerinin çalışanlarla işsizler arasında dağıtılması ve hane bütçesine denk işsizlik sigortası sağlanması gibi sosyal güvencelerle işsizliğin üstesinden gelinmesi gibi gereksinimlere yer vermelidir.

Sendika bürokrasisi iktidar cephesine yedeklenerek, hükümetin bu kesinti politikasını geçirmesi için merkezi bir destek noktası olmuştur. Bu nedenle CGT ve CTA’yı hükümetten kopmaya ve bu teslimiyetçi anlaşmaya karşı işçilerin birleşik mücadelesine ve tüm diğer mücadelelerine destek çağrısı yapmaya davet ediyoruz. İşçilerin ve halkın taleplerini desteklemek adına IMF’nin ve hükümetin kapitalist kemer sıkma programına karşı, işçilerin ve halkın talepleri etrafında tüm işçi hareketinin, çalışanlarla işsizlerin birleşik mücadele planının başlangıcı olacak ulusal bir greve ihtiyacımız var. 

Peronizm, “sağa karşı savaş” ve “dolu bir buzdolabı” vaatleriyle seçimleri kazandı. Ancak önceliği, Macri’nin IMF’ye borcunu kabul etmek ve şimdi emekçilerin sırtına bu borcu yüklemek oldu. Soykırımcı askeri diktatörlükten bu yana biriken bu borç neredeyse 40 yıl boyunca tüm kapitalist hükümetler tarafından tanınmakta ve çok bariz bir sahtekârlık olan kesinti programlarıyla ödenmektedir. Bu borç, aynı zamanda IMF’nin emirlerine kabul edilemez bir itaat anlamına gelir ve işçi sınıfından yana ekonomik ve sosyal politikaların sağlayacağı olanakları kısıtlar. Bu yüzden bizden çalınanı ödemeyeceğimizi söylüyoruz.

IMF ile yapılan anlaşma, büyük işverenlerin, çokuluslu şirketlerin, büyük toprak sahiplerinin, kilisenin, Birlikte Değişim İçin’in patronlar muhalefetinin ve CGT gibi bürokratik ve hain sendikaların liderlerinin desteğini aldı. Ayrıca anlaşma, yatırım fonlarının ve kârlarını devlet tahvilleri ile katlamaya devam etmek isteyen yerel bankacıların talepleriyle özel olarak ilgilenme taahhüdünü de içeriyor. Anlaşma, ABD emperyalizminin başı Joe Biden tarafından da kutsanmıştı.

Hükümet enflasyonun artmasına izin vererek yalnızca kapitalist kârları artırmakla kalmayıp, aynı zamanda maaşların ve emekli aylıklarının da erimesine neden oluyor ve IMF’ye olan bağımlılığı derinleştiriyor. Tüm bunların yanında, “fiyat belirleyici” tekeller, cezasız bir şekilde gıda fiyatlarını artırmaya devam ediyor; asıl suçlular, hükümet müdahalesi olmadan “her gün yeni fiyatları açıklayarak geçimini sağladığını” itiraf eden bu kesimlerdir. 

IMF’yle anlaşma, Kongre’de Birlikte Değişim İçin’in desteğiyle oylandı. Milei ve Espert gibi ultra liberal ekonomi politikalarını savunan faşistler, sağdan bir eleştiriyle, daha büyük bir kesinti talep ederek oylamaya katılmadılar. Peronizm’in Kirchnerist kesimi bu anlaşmaya karşı oy kullandı ve onu eleştirdi, ancak ne IMF’den kopmakla, ne de bu gayrimeşru ve düzmece borcu ödememekle ilgili herhangi bir öneride bulunmayıp anlaşmanın komisyonlardan ve senatodan geçmesini mümkün kıldı. 

Máximo Kirchner ve La Campora, kesintiyi desteklerken (sanki iyi bir IMF varmış gibi) “daha faydalı bir anlaşma”dan söz ettiler ve emekliler için gerçek bir soygun anlamına gelen ve Macri’nin IMF’yle anlaşmasını tam anlamıyla devam ettiren emeklilik düzenlemesine oy verdiler. Cristina Fernández “ülkeden kaçanlar borcu öder” söylemiyle IMF borcunun toplanması ve ödenmesi için direkt olarak bir kanun teklifi gönderdi, biz ise buna karşı çıkıyoruz. Çünkü, ülkeden kaçırılan sermaye gerçekten geri alındığında, işçilerin ve halkın ulusal kalkınma politikası lehine emekçilerin cebine girmelidir, tefecilerin değil. 

Büyük patronların, esnek çalışma yasaları gibi önlemlerle emekçilere yönelik bu saldırıyı yoğunlaştırmak için net bir programı var. IMF, anlaşmayı revize ederken, Senato’da yarı onay alan emeklilik moratoryumunun uzatılmasını zaten tartışmış, emeklilere ve emekli maaşlarına ek zam yapılmasının imkânsızlığını gündeme getirmiş ve emeklilik reformu analizinin başlatılmasını talep etmişti. IMF’nin neyi hedeflediğini zaten biliyoruz: emeklilik yaşının yükseltilmesi, özel emeklilik programlarının ortadan kaldırılması, zamanla aktif çalışan maaşının %82’sine denk gelen emekli aylığının düşürülmesi ve Macri ve Fernandez’in reformlarının derinleştirilmesi. 

Bu önlemler özellikle biz kadınları ve hayatının büyük bir bölümünde ücretsiz ve güvencesiz işlerde çalışmış olan biz LGBTİ+ları etkiliyor. Bununla birlikte, harcamalara dair düzenlemelerin ve devalüasyonun sonuçlarını, özellikle bakım ve ev işi yükünü taşıyan bizler yaşıyoruz. Harcamaların kısıtlanması, feminist politikaları ve bakım politikalarını, cinsiyetçi şiddete karşı ve kapsamlı bir cinsellik eğitimi için gerekli politikaları daha da sınırlayacaktır.

Gençler, giderek daha düşük ücretlerle güvencesiz işlere mahkûm ediliyorlar. Hükümet ve IMF, ülke genelinde binlerce genci sefalete sürükleyen taşeronlaşmanın, geçici sözleşmelerin, kayıt dışı çalışmanın, hor görülmenin ve kötü muamelenin yaygınlaşmasında suç ortağıdırlar. Taşeronlaşmaya ve güvencesizliğe son! Kısmi ve güvencesiz işlerde çalışanlar yasal güvence altına alınsın! Bu kesimlerin mücadele örgütleri hükümet tarafından tanınsın!  

Öğrenci gençler, salgın sırasında hükümetler tarafından eğitime ara verilmesinin ve IMF tarafından dayatılan eğitim bütçesi kesintilerinin sonuçlarını yaşıyorlar. Bu, devlet liseleri ve üniversitelerindeki problemleri, yani ısınma problemi, üniversite binalarına dair problemler, kontenjan eksikliği, ders saatlerinin kısaltılması, eğitim süreci için temel materyallerin eksikliği gibi problemleri ağırlaştırıyor. 

Bu durum karşısında krizin faturasının emekçi halka değil onu yaratanlara kesilmesi için işçilerin örgütlediği, alternatif bir mücadele planı ortaya koyuyoruz.

Emekçileri ve tüm emekçi örgütlerini yoksulluğu ve bağımlılığı yeniden üreten IMF anlaşmasını reddetmeye ve birleşik bir seferberliğe çağırıyoruz. Devlet Başkanı Alberto Fernández’in Amerika Zirvesi’nde verdiği ABD emperyalizmiyle “işbirliği halinde çalışma” mesajı ülkemizin çokuluslu şirketler ve emperyalist bankaların çıkarlarına bağımlı olan bir yarısömürge olarak boyun eğmesini sembolize ediyor. 

Şayet bir borç ödenecekse, bu emekçilere ödenmelidir diyoruz. Başka bir yol mümkün! Hiç kimse temel hane giderlerinden (ATE-Induc verilerine göre 164 bin pesoya tekabül eden) az kazanmamalı, tüm maaşlar, emekli aylıkları ve sosyal hizmetler enflasyon oranına göre güncellenmelidir. Daha önceki hükümetlerin işçi sınıfını köleleştiren tefeci ve sahtekar anlaşmaları gibi Macri-IMF anlaşmasını da tanımıyoruz, ulusal kaynaklar emekçilerin öncelikli ihtiyaçlarına, yani maaşlara, emekli aylıklarına, işe, sağlığa, eğitime bakıma, bilime ve çevrenin korunması ve restore edilmesine kullanılmalıdır.

Ücretler düşürülmeden, çalışma saatleri günlük 6 saate düşürülmelidir. Sosyal programlar, işsizlik sigortasının asgari ücret seviyesine sabitlenmesi ve kamu hizmetlerinin gerçek iş olanakları yaratmak için planlanması yolunda kısıtlanmaksızın hayata geçirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. 

Eğitim ve sağlık bütçesi üç katına çıkarılmalıdır. Bu önlemler, emperyalizme ve kapitalizme karşı bir işçi hükümeti mücadelesi içinde, işçiler ve emekçilerin önderliğindeki politik, ekonomik ve sosyal planlamaların bir parçası olan tüm diğer önlemler gibi, alternatif bir programa dâhil edilmeli ve emekçiler için sosyal, ekonomik ve politik yeniden örgütlenmenin bir parçası olmalıdır. Sermaye kaçışını önlemek ve ulusal birikimlerin işçi ve halk kesimlerinin hizmetine ayrılması için tüm bankacılık sisteminin kamulaştırılması, oligarşik tekelleşmeye son verilip işçi denetimde dış ticarette devlet tekeli inşa edilmesi, tüm özel şirketlerin kamulaştırılması, kaynakların yağmalanması ve kirliliğe karşı, çevreci ve sürdürülebilir bir perspektifle petrol ve gazın işçi ve halk kesimlerinin denetimine alınması gibi. 

Bu temelde, mücadeleye sokaklarda devam etmeye çağırıyoruz. IMF ve dış borç ödemelerine karşı, 11 Aralık’ta 200’den fazla örgütle, Plaza de Mayo’da ve ülkenin her yerinde bir araya geldik. Aynı şekilde, 8 Şubat’ta, IMF ile anlaşma imzalandıktan sonra ve sonrasında da işçilerin arkasından kabul edilen yasaya karşı Kongre önündeki eylemlerde buluştuk. Bugün, IMF ile yapılan anlaşmayı kabul etmediğimizi, IMF yetkililerine ve merkez ülkelerin emirlerine boyun eğmediğimizi göstermek, bu anlaşmanın emekçi halk ve ekosistemler üzerindeki korkunç sonuçlarıyla her gün mücadele etmek ve işçiler ve halktan yana alternatif bir kurtuluş için sokağa çıkıyoruz. Bu 9 Temmuz’da Plaza de Mayo’da ve ülkenin birçok şehrinde tekrar seferber oluyoruz. Bağımsızlık ya da kurtuluş IMF ile mümkün olmadığı için; “Bu borç değil dolandırıcılıktır, asıl borç emekçilere ve doğayadır.” diyoruz!

Bu anlaşmaya ve sonuçlarına karşı çıkmak isteyen tüm örgütleri sokaklara çıkmaya, bu kesinti ve entegrasyon politikasını yenmeye çağırıyoruz.

İmzacılar

Encuentro militante Cachito Fuckman
Asociación de Profesionales en lucha (APEL)
Centro de Abogados por los Derechos Humanos (CADHU)
Centro de Profesionales por los Derechos Humanos
Ademys
AGD UBA
ATE Defensoría del Pueblo PBA
ATE Hospital Garrahan
ATE INCAA
ATE INDEC
ATE INTA
ATE Ministerio Economía
ATE SENASA
ATE Subsecretaría Trabajo CABA
Comisión Interna Anselmo Morvillo
Comisión Interna de APUBA Facultad de Ciencias Sociales
Comisión Interna Fernet Branca
Comisión Interna GPS
Comisión Interna Hospital Italiano
Comisión Interna Textilana
Cuerpo de Delegados Ferrocarril Sarmiento
Madygraf bajo gestión obrera
SiTraCP (Sindicato de trabajadoras de casas particulares)
SITRAREPA
SUTEBA Bahía Blanca
Suteba Matanza – Multicolor
SUTEBA Tigre
Unión Ferroviaria Oeste
Plenario del Sindicalismo Combativo
Agrupación Nacional Clasista Antiburocrática (ANCLA)
Coordinadora Sindical Clasista (CSC)
Corriente Sindical 18 de diciembre
Movimiento de Agrupaciones Clasistas (MAC)
Lista Multicolor de la CTA Autónoma
CEAVI (UNA)
CEDAM (UBA)
Centro de Estudiantes de ciencia y tecnología (UNSAM)
Centro de Estudiantes de Farmacia y Bioquímica (UBA)
Centro de Estudiantes de Veterinaria (UBA)
Centro de estudiantes del Terciario 39 de Vicente López
Centro de estudiantes del Terciario 51 de Pilar
Centro de Estudiantes Escuela de Enfermería Cecilia Grierson
Comisión interna Lustramax
Centro de Estudiantes Visuales UNA
Centro de Estudiantes Instituto Superior Form Docente y Técnica Nrp 9 La Plata
Centro de Estudiantes Instituto Formación Docente Nro 35
Acción Ecológica Anticapitalista
Agrupación ambiental anticapitalista Alerta Roja
Ambiente en Lucha
Coordinadora Basta de Falsas Soluciones
Red Ecosocialista
Tribuna Ambiental
Isadora, mujeres en lucha
Juntas y a la Izquierda
Las Rojas
Libre Diversidad
Mumalá
Pan y Rosas
Plenario de trabajadoras
Autoconvocatoria por la suspensión del pago e investigación de la deuda (Dialogo 2000, ATTAC – CADTM Argentina, CPI, EDI Economistas de Izquierda, PRML, Cuba-MTR, TUN 29 de Mayo, JR Che, Opinión Socialista, FeTERA, LyF La Pampa y Desde el Pie – La Pampa, Mesa Coordinadora de Jubilades y Pensionades, Asamblea de Villa Pueyrredón, Emancipación Sur, Propuesta Sur Rosario, Hilo Rojo Colectivx Militante, Partido de la Liberación, Agrupación 29 de Mayo – Presidencia del CEJVG, Frente Popular Dario Santillan, Colectivo Reagrupando, Coordinadora por el Cambio Social: Frente de Organizaciones en Lucha / Movimiento de los Pueblos, Por un Socialismo feminista desde abajo: Frente Popular Darío Santillán – Corriente Plurinacional, MULCS Movimiento por la Unidad Latinoamericana y el Cambio Social, Movimiento 8 de Abril / FAR y COPA en Marabunta Corriente Social y Política / FOB Autónoma / OLP Resistir y Luchar / Igualdad Social)
Barrios de Pie
Colectivo militante diciembre
Democracia Socialista
Frente de Izquierda Unidad : Izquierda Socialista (IS) – Movimiento to Socialista de los Trabajadores (MST) – Partido de Trabajadores Socialistas (PTS) – Partido Obrero (PO)
Frente Popular Darío Santillán
Libres del Sur
Marabunta, Corriente social y política
Movimiento Sin Trabajo Teresa Vive
Movimiento Sur
MTR 12 de Abril
Nuevo MAS
Organización Revolucionaria Guevaristas
Polo Obrero
Venceremos Partido de Trabajadores

Yargıtay’dan işçi hareketi açısından kritik karar

0

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 9 Haziran 2022 tarihinde emsal niteliğinde aldığı bir kararla, patronların gerçekleştirdikleri işkolu tespit başvurusunun, bir sendikanın aynı işletmede veya işyerinde sağladığı çoğunluğun tespiti açısından bekletici mesele yapılamayacağına karar verdi. Bu karar, Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’nın (TÜMTİS) bir Alman firması olan Kühne Nagel’de toplu sözleşme yapma yetkisinin kesinleştirilmesine dönük olarak verilmiş olsa da kararın taşımakta olduğu emsal niteliği, bütün işçi hareketi açısından kritik bir önem taşıyor.

12 Eylül 1980 darbesinin patronlara sağladığı birçok antidemokratik hak ve yetki bulunmakta. Bu antidemokratik hakların patronlar tarafından en çok kullanılanlarından biri, patronların, sendikaların işyerlerinde elde ettikleri ve ertesinde Çalışma Bakanlığı tarafından onaylanan çoğunluk tespitlerine gerçekleştirdikleri itiraz. Bu sözde yasal itiraz aracılığıyla, toplu sözleşme yapmak için gereken çoğunluk tespiti mahkemelerde yıllar boyunca uzatılıyor, böylece sendikalaşmış olan işçilerin yılması ve vazgeçmesi bekleniyor. Bu durumun en güncel iki örneği Yemeksepeti ve Termokar. Halbuki sendika üyelikleri artık e-devlet üzerinden yapıldığı için sahtekârlık ihtimali da ortadan kalkmış durumda; noterler üzerinden sendika üyeliklerinin yapıldığı dönemden kalma olan bu çoğunluğa sözde itiraz hakkı, aslında bir yalanın üzerine kurulu.

Patronların sendikalaşmayı durdurmak için en sık başvurdukları ikinci “yasal” yöntem ise işkolunu değiştirmek, böylece işçilerin kendi sektöründeki sendikalarla buluşmasını engellemek veya halihazırda yapılmış olan üyeliklerini düşürmek. Bunun son zamanlarda en çok bilinen örneği Yemeksepeti oldu. Taşımacılık sektöründe olan Yemeksepeti kuryeleri ve depo işçileri TÜMTİS’te örgütlenmeye başlamışlarken, şirket yönetimi bir gecede işkolunu ofis-büro sektörüne çevirerek, yüzlerce sendika üyeliğinin düşmesine neden oldu.

Kühne Nagel’deki durum Yemeksepeti’yle tam bir benzerlik taşımıyor. Zira Kühne Nagel patronu, bunun oldukça uzun yıllar sürdüğünü bildiği için, sendikanın yetki almasının önüne geçmek uğruna aynı zamanda bir işkolu tespit başvurusu da gerçekleştirmişti. Yargıtay’ın emsal niteliğindeki kararı bu açıdan önemli: Artık bir sendika, kendi işkolunda olmasına rağmen işkolu değiştirilmiş ve işkolu tespit başvurusu yapılmış olan bir işyerinde veya işletmede, çoğunluğu sağladığı anda toplu sözleşme yapma yetkisini de elde edebilecek. Böylece işkolu tespit başvurusunun yıllar süren ve işçilerin moralini bozan yıpratıcı sürecinin önüne geçilebilecek.

Bu emsal karar bir başlangıç sayılmalı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Bilgin eğer gerçekten iddia ettiği gibi Türkiye’deki sendikalaşma oranlarından şikâyetçi ise, bugün sendikalaşmanın önündeki en büyük engel halini almış olan patronların çoğunluğa yasal itiraz “hakkını” kaldırmalı. Ancak Bakan Bilgin samimi değil, sadece göz boyamak istiyor. Patronların bu sözde “hakkını” onların ellerinden çekip alabilecek biricik güç işçi hareketi olmayı sürdürüyor. Bahsini ettiğimiz Yargıtay kararının da “hukukun üstünlüğüne” değil, sendikalaşan Kühne Nagel işçisinin mücadelesine dayandığını unutmayalım.

Saldırılara rağmen mücadeleler sürüyor

0

Ekonomik kriz, işçi ve emekçiler için her gün daha da ağırlaşıyor. Hazine ve Maliye Bakanının itiraf ettiği gibi patronların daha çok kazanması için krizin tüm yük işçi ve emekçilere sırtına bindiriliyor. Durum öyle bir noktaya geldi ki “tarihi” ilan edilen asgari ücret zammı hiçbir şeye yetmemeye başladı. Bugün asgari ücretle çalışan herkes -tüm aile çalışsa dahi- yoksul durumda.

İşçi ve emekçilerin gündemi yalnızca ücretlerle sınırlı değil; çalışma koşulları, fazla mesailer, hak gaspları, mobbing gibi birçok sorun iş yaşamının tamamında emekçilerin temel sorunları arasında yer alıyor. Birçok fabrika ve işyerinde emekçiler bu sorunlara karşı henüz yalıtık da olsa örgütleniyor ve mücadele ediyor.

Asgari ücrete yapılacak ara zam görüşmelerinde Çalışma Bakanı Bilgin, örgütsüzlüğün düşük ücretler konusunda en büyük sorun olduğunu söyledi. Ancak hem kendi bakanlığının hem de hemen yanı başında oturan patron temsilcilerinin bu sorunun ana nedeni olduğunu eklemeyi unuttu. Her sektörden emekçiler insanca bir yaşam için mücadeleye ve örgütlenmeye giriştikleri anda patronlar işçileri işten çıkararak saldırıya geçiyor.

TMK, Efe Rakı, Smart Solar, Alpin Çorap, Lezita, Termokar fabrikalarında birçok işçi sendikaya üye oldukları için işten çıkarıldı. İşten atılan işçiler basın açıklaması, üretim durdurma ve direniş gibi birçok yöntemle mücadelelerini sürdürüyorlar. Bakan Bilgin örgütsüzlük konusunda samimi ise yapması gereken ilk şey işten çıkarmaları yasaklamak için harekete geçmek olmalı, böylece örgütlenmeye karşı en kuvvetli saldırı aracı patronların elinden alınmış olur.

Mücadeleler yalnızca bu kadarıyla sınırlı değil. Sağlık çalışanlarının kötü koşullar ve ücretlere karşı grevleri devam etmekte, Neşe Plastik’te ve Mutlu Akü’de grevler TİS’te anlaşmaya varılıncaya kadar sürdü, Paşabahçe’de işçiler fazla mesaiye kalmama eylemi gerçekleştirdi, Ağaç A.Ş. işçileri direnişlerini TİS hakkı kazanarak zaferle bitirdi.

Ekonomik krizde derinleşme ve faturanın işçi ve emekçilere yüklenmeye çalışılması önümüzdeki aylarda da devam edecek. Buna karşı emekçilerin mücadeleleri tüm saldırılara rağmen sürmeye devam edecek. Bugün yapılması gereken, bu mücadeleleri birleştirmek ve insanca yaşamın imkânlarını yaratmak.

Sri Lanka’da halk ayaklanması hükümeti devirdi!

0

Sri Lanka bugün dünya kapitalist krizinin en şiddetli olduğu yer. 9 Temmuz’da ülkenin dört bir yanından gelen yüz binlerce kişinin içinde olduğu dev bir gösterici topluluğu cumhurbaşkanlığı sarayını ele geçirdi, binlerce kişi başbakanın evini ateşe verdi. Cumhurbaşkanı ve başbakan kaçtılar ve bir askeri üsse saklandılar. Birkaç saat sonra, Cumhurbaşkanı Gotabaya Rajapaksa ve başbakan istifalarını açıkladılar.

Sendikaların çağrısıyla başkent Kolombo’da muazzam bir kalabalık toplandı. Adada neredeyse hiç ulaşım aracı veya yakıt olmadığı için pek çoğu birkaç günlük yürüyüşle başkente geldi.

Üç ayı aşkın süredir genel grevler ve kitlesel gösterilerle devam eden büyük halk isyanı, emekçilerin yaşadığı ekonomik felaket karşısında işçi sendikaları, köylü ve öğrenci örgütlerinin çağrısıyla 31 Mart’ta başlamıştı.

Uluslararası kapitalist kriz, gıda ve yakıtı daha pahalı hale getirdi; Çin, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ne olan dış borç ödenemez hale geldi ve kapitalistler dolarlarını ülke dışına çıkardı, devlet dövizsiz kaldı. Devletin son aylarda yakıt veya diğer ithal ürünleri satın alacak doları kalmadı. Toplu taşıma durdu, benzin satılmadı, elektrik ve gaz kesildi, en temel ilaçlar kalmadı. Birçok işçi işten atıldı veya ücretsiz olarak izne çıkarıldı.

Sri Lanka, Hindistan’ın güneyinde bulunan ve 22 milyon nüfusa sahip bir ada ülkesi. Çay, hindistancevizi, hindistancevizi yağı ve pirinç gibi geleneksel tarımsal ihracatına ek olarak, ucuz işgücü sayesinde son 20 yılda tıpkı diğer Asya ülkelerinde olduğu gibi çokuluslu şirketlerle bağlantılı şirketleriyle büyük bir tekstil ihracatçısı haline geldi. Bugün Sri Lanka “dünyanın sutyen fabrikası” olarak anılıyor. Mevcut kriz ve şiddetli enflasyondan ve rupinin (yerel para birimi) devalüasyonundan önce tekstil işçileri (350 bin kişi) ayda 62 dolar kazanıyorlardı, şimdi daha da az kazanıyorlar.

Anayasaya göre bu hafta parlamento yeni bir geçici cumhurbaşkanı atamalı.

Ayaklanmanın önderleri, Rajapaksa iktidardan düşene kadar hükümet binasından çıkmayacaklarını açıkladılar. Başka önderler ise yalnızca mevcut yöneticilerin gitmesini talep etmekle kalmayıp, siyasi sistemin tamamen değişmesini ve halkı gözeten yeni bir ekonomik planın gerekli olduğunu ileri sürdüler. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bu muazzam halk ayaklanmasını selamlıyoruz. Halkı bu kapitalist felaketten kurtaracak köklü ekonomik önlemleri ancak isyana öncülük eden işçi sendikaları ile köylü ve halk örgütlerinden oluşan bir hükümetin alabileceğine inanıyoruz.

LGBTİ+fobiye, erkek şiddetine ve cezasızlık politikalarına karşı mücadelemiz sürecek

0

İlk Onur Yürüyüşü, 28 Haziran 1969’da New York’ta Stonewall Inn barına yapılan polis baskını ve şiddetine karşı ayaklanmanın ve protestoların birinci yıldönümünde düzenlenmişti. O tarihten bu yana yürüyüşü de kapsayan Onur Haftası, başta LGBTİ+lar olmak üzere kadınlar ve patriyarkal sistemden nasibini alan tüm özneler için simgesel bir anlam taşımakta. Stonewall Ayaklanması’nın 53. yılını devirirken, 1969’dan bu yana değişmeyen polis şiddeti bu yıl da Türkiye’de LGBTİ+ mücadelesinin önünü kesmeye çalıştı.

Önce Onur Haftası kapsamında gerçekleştirilmek istenen etkinlikler “Huzur, güvenlik ve esenliğin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla” yasaklandı, onu paramiliter çetelerin yürüyüşü engellemeye yönelik çağrıları takip etti ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Bizi cinsiyetsizleştirip, LGBTİ yapacaklarmış” açıklamasıyla LGBTİ+ları hedef gösterme ve nefret kampanyaları örgütlendi. Peki sonuç? Tüm engellemelere rağmen Beyoğlu’nda lubunyalar bir araya gelebildiler ve basın açıklaması okundu. Gezi İsyanı’na atıfta bulunularak LGBTİ+fobiye, erkek egemen devlet politikalarına, heteroseksizme ve şiddete karşı yeniden “Direniş” temasıyla gerçekleşen Onur Haftası’na sosyalist ve feminist örgütlerden de dayanışma ve destek geldi. Sonuçta yarına duyduğumuz umut, birbirimizden aldığımız cesaret gücümüz oldu ve mücadelemizde ısrarcı olduk, olmaya da devam ediyoruz.

Cezasızlığa karşı bir kez daha İstanbul Sözleşmesi!

Diğer yandan, lubunyaların ve kadınların yaşamını korumayı hedefleyen İstanbul Sözleşmesi’nin dördüncü duruşması da 23 Haziran’da Ankara’da görüldü. Cumhurbaşkanlığı önceki beyanlarını olduğu gibi tekrar etti. Danıştay’ın 20 Temmuz’a kadar kararını açıklamasını bekliyoruz. Sözleşmeden hukuksuzca çekilme kararının cezasızlık politikalarını teşvik ettiği ise hiç bu kadar açık olmamıştı. Pınar Gültekin’i hunharca katleden, halatla bağlayarak varilde yakan, üstüne beton dökerek tam 243 kg varili sözde tek başına arabasına yükleyerek nehre atan, ertesi gün de ailesiyle tatile giden bir faile verilen, daha doğrusu verilmemiş olan ceza, bunun son örneklerinden biri oldu. Sanki katil Pınar’mışçasına Pınar’ın telefon kayıtları, hesap hareketleri irdelenirken katil bunlardan yaratılan senaryo üzerinden aklandı. Üstelik Pınar’ın beton dökülürken henüz canlı olduğuna ilişkin Adli Tıp raporu varken, cinayetin eziyet ederek işlenmediğinden hareketle katile haksız tahrik indirimi de verildi.

Erkek yargı, tıpkı Pınar Gültekin davasında olduğu gibi, kadın cinayeti faillerine haksız tahrik indirimiyle ödül gibi cezalar veriliyor. Hatta Hafize Kurban cinayetinde olduğu gibi, verilen indirimi yetersiz bulup yıllar sonra kararı bozarak cezaları düşürmeye çalışıyor. Bu cezasızlık politikası bundan sonraki potansiyel failleri de cesaretlendiriyor ve erkek şiddetini güçlendiriyor. Onur ayını geride bırakıyoruz ama bedenlerimize, emeğimize ve kimliklerimize dört bir taraftan saldıran erkek egemen kapitalist düzene karşı isyanımız dinmiyor. Kadın ve trans cinayetleriyle nefret suçlarının acilen önlenmesi, cezasızlığa karşı etkin soruşturma yürütülmesi, iyi hal ve haksız tahrik indirimlerine son verilmesi, İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284’ün uygulanması taleplerimizi ısrarla sürdürmemiz gerekiyor. Tam da bu yüzden lubunyalar ve kadınlar olarak birlikte aktif politik özneleri olduğumuz, düzen partilerinden bağımsız, seçim hesaplarını değil mücadelelerimizi ve taleplerimizi temel alan ve ilerleten bir acil eylem planı çerçevesinde kurulacak bir ittifaka ihtiyacımız var.

Dış borç kimin borcu?

0

Türkiye, emperyalizme bağımlılığı neticesinde toplumsal artı değerin dışarıya aktığı bir ülke. Bu kapsamda küresel ekonomiye entegre olduğu her dönemde dışarıya artı değer akışı yaşamak zorunda. Bu akış tarih boyunca çoğunlukla bütçe açığı veya cari açık vererek ya da dış borçlanma yoluyla kendini göstermiştir. Dış borç olgusu emperyalist ülkelere bağımlılığın en net göstergelerinden biridir. Dış borçlanma, emperyalizmin sermaye ihracı için ve mali oligarşinin dünya ekonomisini kontrol etmesinin en temel araçlarından biridir. Türkiye’nin de iktisadi açıdan bağımlı bir ülke olarak hiç kapanmayan dış finansman ihtiyacı bu dış borcun ana sebebidir.

Türkiye 2001 krizi ve ardından gelen Kemal Derviş politikalarına kadar kamu borçlanması ve bütçe açıklarıyla büyüyen bir ülke idi. Kemal Derviş’in uyguladığı IMF programıyla kamu yerine özel sektör ve hanehalkı borç stoklarını artıran ve bütçe açığı yerine cari açıkla büyüyebilen bir ülke haline geldi. Bu yeni modelin fiili uygulayıcısı da AKP hükümetleri oldu. Fazlasıyla dış finansmana ihtiyaç duyan bu model 2008 kriziyle birlikte aksamaya başladı. Günümüzün geçmişten farkı ise hem cari açık hem bütçe açığı hem de dış borçlanmanın aynı anda artıyor oluşu. İktisadi çöküşün ayak sesleri hiç bu kadar yoğunlaşmamıştı.

Bu yazı yazıldığı sırada en son açıklanmış olan dış borç verileri Nisan 2022 tarihli verilerden oluşuyor. Buna göre Türkiye’nin bir yıl içinde ödenmesi gereke kısa vadeli dış borç stoku, yani vadesine 1 yıl ya da daha az kalan borç stoku 182,4 milyar dolar. Bu kısa vadeli dış borç stokunun döviz kompozisyonu yüzde 45,5’i dolar, yüzde 24,9’u avro, yüzde 9,9’u TL ve yüzde 19,7’si diğer döviz cinslerinden oluşuyor. Bu borcun 35,3 milyar doları (29 milyar doları kamu bankalarına ait olmak üzere) kamuya, 29,4 milyar doları Merkez Bankası’na, 117,6 milyar doları ise özel sektöre ait. 2022 yılında sadece şubat-aralık döneminde, kamu sektörü 22,8 milyar dolar, özel sektör 44,3 milyar dolar olmak üzere, 67,1 milyar dolarlık dış borç ödemesi yapılacak. Bu borç cebimizden kısa vadede çıkacak borç miktarıydı. Türkiye’nin toplam dış borç stoku verileri 2021 Aralık ayı itibarıyla 441 milyar dolar. Bu borcun GSYH’ye oranı yüzde 54,9. Bu oran dış borç yükümüzü ifade ediyor. Tarihsel rekor ise yüzde 60 ile 2020 sonunda kırılmıştı, yani dış borç yükü anlamında hâlâ tarihsel rekora çok yakın bir konumdayız.

İstatistikler tek başına bir şey anlatmaz, rakamları daha da detaylandırmak olayları bağlamından koparmak olur. Mesele şunu bilmektir: Dış borç bir yüktür. Türkiye’nin ABD ve AB bankalarına ve borsalarına milyarlarca dolar aktarması Türkiye’nin iktisadi bağımlılığının bir koşuludur. Bu bağımlılık ilişkisi kapitalizm altında var olduğumuz sürece bitmeyeceği gibi dış borç sarmalı bir şekilde artacaktır. 1854’te alınmaya başlanan ilk dış borcun son vadesi 1954’te ödenmişti. 100 yıllık bir yük oluşturmuştu. Bu süreçte belirli dönemlerde ülke vergi gelirleri tamamen Avrupa finans çevrelerinin eline geçmişti. Bağımlılık ve borç ilişkisi karşılıklı olarak iktisadi sömürünün koşullarını yaratmıştı. Şimdi ise altına imza attığımız borç senetleri geleceği ipotek altına almaya devam ediyor. Hem de geçmişe göre daha büyük bir faiz yükü ve anapara ödemeleriyle…

Yukarıda bahsedilen borçların kefili Türkiye’deki işçi ve emekçilerdir. Bu borçtan hiçbir fayda görülmediği gibi alınan borç çoğu zaman kamunun üstlenmesiyle özel sektörden hazineye aktarılıyor. Sosyal kesintiler, vergi artışları ve enflasyonla bu borç zorla bizlere ödettiriliyor. Yaşadığımız hayat pahalılığı yani yüksek enflasyon, borcun enflasyon yoluyla halka ödettirilmesi olarak da pekâlâ okunabilir. Ülke dışına akıtılan milyarlarca dolarlık paralarla ülkedeki en acil iktisadi ve toplumsal problemler çözüme kavuşturulabilir. Tarımda ve enerjide dışa bağımlılığın ilgası için dış borç ilişkisi ortadan kaldırılarak planlı bir sanayi yaratacak şekilde ekonomi yeniden organize edilebilir. Dolayısıyla bu borçların reddi, bağımsız bir ekonominin temel koşullarından biridir. Ülke zenginliklerinin kan emici uluslararası finans tekellerine değil bu zenginliğin gerçek yaratıcısı olan emekçi halka ait olduğunu biliyor ve bu borcu reddediyoruz. Dış borç ödemeleri durdurulsun!

Suriye operasyonu seçim kazandırır mı?

0

Seçimlerin yaklaşmasıyla baskı, kutuplaştırma ve savaş politikalarına hız veren Saray rejimi, geçtiğimiz ay Suriye’ye dönük bir harekât hazırlığı olduğunu duyurmuştu. O zamandan bu yana henüz somut bir adım atılmamış olmakla birlikte Erdoğan, 27 Haziran’daki kabine toplantısının ardından bir kez daha “Suriye sınırımızda oluşturmaya başladığımız güvenlik koridorunun eksiklerini tamamlamayla ilgili hazırlıklarımız biter bitmez yeni harekâtlara başlayacağız” açıklamasında bulundu.

Suriye’ye dönük yeni bir harekât için ABD ve Rusya’nın ikna edilmesine yönelik çalışmalar ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi alanındaki operasyonlar devam ederken, bir yandan Saray rejimi Öcalan’la görüşmelerin yeniden başlayabileceğine dair haberler sızdırıyor. Bu sırada HDP’ye dönük saldırılar, hapishanelerdeki insanlık dışı uygulamalar, Kürt gazetecilere yönelik baskılar hızını kaybetmeden sürüyor.

Cumhur İttifakı, seçimleri kaybetme ihtimali arttıkça, Kürt halkının oylarını kazanabilmek için umutsuzca girişimlerde bulunuyor. Bir yandan Saray’a boyun eğmeyen HDP’yi kapatma davalarıyla, Kobane davası gibi düzmece iddianamelerle baskı altında tutarken, diğer yandan Kürt hareketi liderliği içerisinde ihtilaflar çıkarmaya çalışarak kendisine alan açmaya çalışıyor. 2015’te kendi himayesinde gerçekleşen Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını ilan ederek çözüm sürecini sonlandıran Erdoğan, Van’daki konuşmasında “Silaha sarılarak çözüm sürecini bitirmenizi kim istedi diye sorun” diyerek, uyguladığı baskı ve şiddet politikalarının faturasını da HDP’ye kesmeye çalışıyor.

Bütün bu Saray mühendisliklerinin içerisinde yer almayan tek seçenek, antidemokratik uygulamaların sonlandırılması ve Kürt halkının demokratik haklarının tanınması. Baskı ve şiddet politikalarının genelleştirilmesi üzerinden temellenen AKP-MHP ittifakı için bu, kendi varoluşlarının inkârı demek. Tam da bu nedenle, Kürt halkının temel taleplerini gerçekleştirmek yerine her türden Saray entrikasını devreye sokarak politik durumu kendi lehlerine değiştirmeye çabalıyorlar.

Bu konuda Cumhur İttifakı büyük bir avantaja sahip: düzen muhalefetini oluşturan Millet İttifakı ve çeperindeki 6’lı Masa. AKP-MHP ittifakının baskı ve şiddet politikalarına sesini yükseltmeyen, hatta bu politikaları çoğunlukla onaylayan 6’lı Masa partileri, Kürt meselesine yalnızca HDP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendi adaylarını desteklemesi çerçevesinden yaklaşıyor. Düzen muhalefetinin bu sinik tutumu, Erdoğan’ın bu alanda yeni hamleler yapabilmesine imkân tanıyan başlıca etmenlerden.

Düzen muhalefetinin sınır ötesi operasyonlarda da tam desteğini alan Erdoğan, seçimler öncesinde Suriye’ye dönük yeni bir müdahale için bütün imkânları zorlayacak. Bunun için hiç şüphesiz, öncelikli koşul ABD ve Rusya’nın onayını alabilmek. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle ortaya çıkan politik konjonktürden yararlanarak, bu doğrultuda tüm kartlar pazarlık masasına sürülüyor. Erdoğan’ın umudu, bu operasyonla ekonomik çöküşün ve politik çürümüşlüğün üzerini bir süreliğine de olsa örtebilmek, başta HDP olmak üzere tüm muhalefet kesimleri üzerinde baskıyı artırmak ve seçimlere bu koşullar altında girerek yeni bir zafer elde etmek.

1 Kasım seçimlerinin hayaliyle yaşayan Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın yüzleşmek istemediği gerçek ise, ekonomik ve siyasi alanlardaki iflasın ulaştığı derinlik. ABD ve Rusya’dan icazet alınarak yapılabilecek kısmi nitelikli bir sınır ötesi operasyonun Cumhur İttifakı’nın kaybettiği oyları geri getirmesi artık mümkün değil. Ne var ki, Cumhur İttifakı’nın karşısına gerçek bir siyasi alternatif çıkmadığı sürece, içinde bulunduğumuz baskı ve sefalet koşulları benzer biçimde sürecek. Bu nedenle, sosyalistlerin, HDP’nin, emek örgütlerinin düzen partilerinden bağımsız emek eksenli bir ittifakı hayati gerekliliğini koruyor.

Bitmeyen aşama, gelmeyen ikinci devre!

0

Birgün gazetesinden Doğan Tılıç yaklaşan 2023 cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine, “Hele bir ilk devre bitsin. Tek adam rejimi gitsin. İkinci devreyi belki bir başka 11’le oynayacağız” diyerek sosyalist hareketin de Erdoğan karşısında 6’lı Masa’nın adayına oy vermesi gerektiğini yazdı. Benzer açıklamaları Sol Parti dışında TİP, TKP, EMEP gibi önde gelen sosyalist partiler de yaptığı için bunun solda genel bir tutum olduğunu söyleyebiliriz. HDP de benzer bir eğilim içinde, ama 6’lı Masa’yla ilişkisi açısından farklı bir taktik izliyor. Hepsinin tek koşulu adayın “çok fazla” sağcı olmaması! Nitekim örneğin Mansur Yavaş’a hayır derken Ekrem İmamoğlu ya da Kılıçdaroğlu’nu münasip gördükleri anlaşılıyor. Biz bu yaklaşımın aşamalı bir program anlayışının ürünü olduğunu ve niyet ne olursa olsun kriz içindeki burjuvaziye hayat öpücüğü vermekten öte işe yaramayan bir sonuç üreteceğini düşünüyoruz. Ama dahası bu tutumun tutarsız olduğunu da düşünüyoruz. Çünkü eğer temel belirleyici koşullar ise, ki bu çok önemli, mevcut iktidar adayının karşısındaki muhalif adayın kim olduğunun bir önemi olamaz. Neticede somut örnekte onu öneren 6’lı Masa’nın sınıfsal ve politik/programatik niteliği zaten ortada. Anlatmaya çalışalım…

Öncelikle sermayeyle, özellikle de finans kapitalle ilişkilendirmeksizin devlet ve burjuva siyasal hareket analizi yapmamak gerekir. Bu açıdan bakıldığında 2023 seçimleri öncesi Türkiye’de, ister iktidarda ister muhalefette olsun, İslamcı ve Türkçü hareketlerin rol ve pozisyonlarını ve devlet aygıtının güncel halini anlamaya dönük analizlerde ekonomi-politik bağlam sıkça göz ardı edilebilmekte. Evet, her şeyi her zaman ekonomi belirlemiyor. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında politik olanın ekonomi üzerinde artan oranda göreceli ağırlığını da görüyoruz. Ama bu yine de her şeyin üstyapıda başlayıp bittiği anlamına gelmiyor.

Ekonomik altyapıdan soyutlanmış üstyapısal analiz ve açıklamaların en azından işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların bir bağımsız politik program ve mücadele hattı örgütlemesi imkânını tahrip etme tehlikesi var. “İkinci devre” metaforu tam olarak bu tehlikeyi ihtiva ediyor ve ne yazık ki dünyada da yaygın. Bu açıdan ekonomi-politik bağlama gerçekten dikkat etmek zorundayız. Aksi takdirde iktidarın iflas etmiş neoliberal otoriter yönetimi karşısında 6’lı Masa’nın, sermaye adına, kapitalist sömürüye yeni kıyafetler giydirmesi anlamına gelecek 2023 kostümlü balosu geniş toplum kesimleri için tek seçeneğe dönüşebilir ve hatta cezbedici hale gelebilir. Çünkü sınıfsal niteliğini kurcalamadığınız takdirde demokrasi, özgürlük, hukuk gibi terimlerin büyüsüne kapılmamak mümkün olmayabilir.

Peki, bu, Türkiye’nin içinde bulunduğu derin kapitalist ekonomik/sosyal/siyasal kriz ve yıkım koşullarını göz ardı etmek anlamına gelir mi? Kuşkusuz hayır! Politika daima somut zemin üzerinde yapılmalı. Gerçek hoşumuza gitmese de gerçektir ve nesnel koşulları seçemeyiz. Dolayısıyla ilkelerden ödün vermeden somut gerçekliğe müdahale etmemiz, tutum almamız ve taraf olmamız gerekir. Taktikler de bunun için var. Ama taktik lastik değildir. Sınırsız şekilde istendiği gibi çekip bükülemez. Taktikleri, koşulları gerekçe göstererek, amacının ötesine taşımak ve aşırı zorlamak onları taktiksel adımlar olmaktan çıkarıp stratejik kavrayış haline getirebilir. Bu tutum genelleştirilir ve her seçim ve durumda en az kötü adayın desteklenmesi politikasına dönüştürülürse, ki Türkiye en azından 12 Eylül 2010 referandumundan bu yana bu sarmalın içinde görünüyor, artık taktiksel bir tutumdan değil reformist bir politik kavrayıştan ve izlenimci/uyarlanmacı bir programdan bahsedilebilir. Ehvenişer politika varsa bağımsız devrimci sınıf tutumu yoktur. Biz buna devrimci önderlik krizi diyoruz. Dolayısıyla taktiksel tutumların amacı düzen siyasetine uyarlanmak değil, işçi sınıfının ve emekçilerin bağımsız sınıf çıkarlarını savunmak olmalıdır. Aday seçmek, aşamalar ileri sürmek, koşullarla değil program anlayışlarıyla ilgili görünüyor.

Birleşik Krallık: Boris Johnson, skandallar ve grevler sonucu istifa etti

0

Muhafazakâr Parti’nin basıncıyla karşı karşıya kalan Boris Johnson, 7 Temmuz günü istifasını sundu. Kabinesi içinde bir önceki başbakanı ve diğer yetkilileri içeren seks skandalından doğan hoşnutsuzlukla bağlantılı olarak başlayan istifa dalgası, Johnson’ın geri çekilmesi yönünde basıncın zeminini hazırladı.

Johnson’ın istifasını tetikleyen, partisinin milletvekili Chris Pincher’a yönelik cinsel taciz suçlamalarına rağmen Pincher’ın görevde kalmasına tepki amaçlı kabinesinde yaşanan 50’den fazla istifa oldu. Muhafazakâr Parti’nin çoğunluğu, Brexit yanlısı Johnson’ın parti liderliği ve başbakanlığını reddederek kendisine sundukları desteği geri çekti. Ancak Johnson, yeni parti lideri ve İngiltere başbakanı seçilene kadar görevde kalacak. Hem Muhafazakâr Parti hem de İşçi Partisi muhalefeti, Johnson’ın o zamana kadar görevde kalmasına karşı çıktı; bu da krizi daha da derinleştirdi.

Bu istifa skandalı, Birleşik Krallık’ta 1980’lerden bu yana yaşanan en güçlü ekonomik ve toplumsal krizlerden birinin çerçevesinde de gerçekleşmekte. Artan enflasyon; taşımacılık, eğitim, sağlık ve adli hizmet sektörlerinde son 30 yılda gerçekleşen en büyük grevler; sefalet ücretlerine ve işçi haklarına saldırılara karşı protestolar ve başka eylemler… Tüm bunlar cinsel taciz davasının gölgesinde kaldı gibi gözükse de işin aslı, cinsel taciz davası bardağı taşıran son damlaydı. Tüm Avrupa’da olduğu gibi Birleşik Krallık’ta da derinleşen kriz, Putin’in Ukrayna’daki emperyalist işgalinin süreceği hesaba katılırsa gelecek aylarda daha da kötüleşecek.

Boris Johnson’ın istifası Brexit ile başlayan ve Covid-19 pandemisiyle, Birleşik Krallık’taki sert kapanma tedbirleriyle, kemer sıkma politikalarıyla ve Ukrayna’daki savaşla kötüleşen krizin düğümünün çözülmeye başladığına işaret ediyor. Demiryolu işçilerininki gibi işçi sınıfı grev ve eylemlilikleri, ağırlaşan kriz karşısında yapılması gerekene dair yol gösteriyor. Bu nedenle devam eden grevlerle uluslararası dayanışma göstermek önem taşımakta. Demiryolu ve taşımacılık işçilerinin zaferi, hükümetlerin kemer sıkma politikalarıyla karşı karşıya olan Avrupa işçi sınıfının zaferi olacaktır.

Ücretler sabit, kiralar uçuyor

0

Yaşadığımız çoklu kriz ortamında en acil sorunlarımızdan biri barınma sorunu. Enflasyonla birlikte kiralar da artıyor; alım gücü günden güne düşen emekçiler ise artan kiraları ödeyemeyecek durumdalar veya insanca yaşayabilecekleri bir ev bile bulamıyorlar. Kira sorunu öyle yakıcı bir halde ki, cinayetle bile sonuçlanan ev sahibi-kiracı kavgaları yaşanıyor artık. İktidar gerçek enflasyonu gizleyerek bunun kira artışlarına etkisini de hasır altı etmiş oluyor, ancak barınma krizinin yarattığı basınçla birlikte göstermelik bir çözüm sunmak zorunda kaldı.

Haziran ayında kira artışı sorunu için kira zammına yüzde 25 sınırlama getiren geçici bir düzenleme kabul edildi. Düzenleme sadece devam eden kira sözleşmeleri için geçerli olduğundan yeni kiracılar için hiçbir anlam ifade etmiyor. Düzenlemeyle birlikte kiralık ev ilanını geri çekip daha yüksek fiyatla tekrar yayınlayan ev sahipleri oldu. Ev sahiplerinin kiracılara boş tarihli tahliye taahhütleri imzalatacakları ve kayıtdışılığın artacağı bekleniyor. Dolayısıyla bu düzenleme, yoksulluk sınırının altında yaşayan 51 milyon kişinin sorununu çözmekten oldukça uzak. Ancak fahiş kira artışları basitçe ev sahiplerinin açgözlülüğüne indirgenebilecek bir mesele de değil. Çünkü temel sebep hükümetin ekonomi politikaları. Adalet Bakanının “şartlar nedeniyle alınan bir tedbir düzenlemesi” sözündeki şartlar, esasında bu ekonomi politikalarının emekçilerin hayatında yarattığı yıkım işte!

Barınma sorununun çözümünün, rant politikaları uğruna tercih edilmediği çok açık. Milyonlarca daire boştayken konut sayısı artmaya devam ediyor ancak ev sahibi sayısı azalıyor, çünkü konutlar sayılı kişinin elinde toplanıyor. Gereğinden fazla konut olduğu halde hâlâ daha ormanlar, su havzaları, kent çeperleri yapılaşmaya açılıyor. Örneğin, yakın zamanda Çekmeköy’ün en büyük yeşil alanı olan Çekmeköy Kışlası’nda bir inşaat projesi başlatıldı. Proje kapsamında kışla alanına 1774 konut, 141 villa ve 56 ticari alan inşa edilecek. İstanbul’un her bir karışı benzer örneklerle dolu. Ya da son olarak Okmeydanı-Fetihtepe ve Beykoz-Tokatköy’de olduğu gibi, asıl amacın depreme dayanıklı ve nitelikli konutlar sağlamak değil, ihaleler üzerinden şirketlerin kârına kâr katmak olduğu kentsel dönüşüm projeleriyle yoksul halk yerinden edilmeye çalışılıyor. Mahalle sakinlerine 1500 TL kira yardımı verip milyonlarca lira borç yıkacaklar.

Enflasyon acilen düşürülmeli, emekçilerin alım gücünün düşmesi engellenmeli. Ücretlere gerçek enflasyon oranında üç ayda bir zam talebi, temel ihtiyaçlardan biri olan barınmanın karşılanabilmesi açısından da hayati önem taşımakta. Bununla birlikte boş konutların barınma ihtiyacı olanlara tahsis edilmesi, bankaların ve büyük inşaat firmalarının kamulaştırılması ve planlı konut ve ekonomi politikalarının hayata geçirilmesi taleplerini de ısrarla vurgulamamız ve bu doğrultuda mücadelemizi sürdürmemiz gerekiyor.

Anahtarımız, örgütlenme ve mücadele!

0

Emperyalist kapitalist sistemin 2008’den bu yana derinleşen krizi, bir süredir dile getirdiğimiz gibi “çoklu krizler” biçiminde açığa çıkıyor. Bu duruma iktidarların verdiği cevap ise mensup oldukları sınıfın saflarını sıklaştırmak. Araçlar ve taktikler değişse de en reformistinden en bonapartistine burjuva rejimlerin uzlaştığı zemin açık: işçi sınıfına, onun zaten tarihsel olarak delik deşik edilmiş kazanımlarına sistematik olarak saldırmak ve -mutlaka- örgütlenmelerini, örgütlenme araçlarını zayıflatmak, parçalamak.

Türkiye işçi sınıfının neoliberal dönüşüm süreci içinde uzun yıllardır maruz kaldığı bu durum bugün Tek Adam rejimi altında en çıplak haline bürünmüş durumda. Çok geriye gitmeyelim, pandemiden bu yana bile yaşananlar süreci özetleyecektir: hukuksuz işten çıkarmalar ve sendikalaşmayı fiilen engellemeye dönük baskılar; esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının daha da yaygınlaşması; istihdama destek adı altında işçilerin değil işverenlerin desteklenmesi, emek gücünün ucuzlatılması vd.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) bu yıl dokuzuncusunu yayımladığı Küresel Haklar Endeksi de bu durumu işçi hakları açısından açıkça ortaya koyuyor: Türkiye, çalışanlar için en kötü 10 ülke arasında yer alıyor. Rapor, bu durumun gerekçesi olarak, grevlerin bastırılması, sendikacıların tutuklanması ve sistematik olarak sendikal faaliyetlerin engellenmesini işaret ediyor. Geçtiğimiz dönem işçi ve sendika düşmanı tutumlarını açıkça ortaya koyan Salcomp, Farplas ve ASD Laminat ise Türkiye’de işçi haklarını ihlal eden şirketlerin en başında gösteriliyor.

Bu yazının yazıldığı sıralarda, aynı sendika düşmanı tutum Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Termokar’dan da geliyor. DİSK Birleşik Metal-İş sendikasının örgütlü olduğu fabrikada işverenin, yıllardır yetki sürüncemesinde olan sendikal mücadelede ön safta olan işçileri işten çıkardığını öğreniyoruz.

Öte yandan, başta da dikkat çekmeye çalıştığım, başta sendikalaşma hakkı olmak üzere işçi haklarına dönük tüm saldırıların sistematik ve küresel yönü aynı rapordaki bir diğer veride açıkça görülüyor: Ülkelerin yüzde 77’si işçilerin sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkını engelledi. Yüzde 87’si grev hakkını ihlal etti ve her beş ülkeden dördü toplu pazarlığı engelledi.

Açık ki, Türkiye’de de gördüğümüz gibi burjuva rejimler bu krizden çıkış yolunu iyi biliyor: Eninde sonunda faturayı emekçilere kesmek! Mesele bunu uygulayıp uygulayamayacakları. Bir diğer bildikleri de bu yolu açacak anahtarın, işçi sınıfını güvencesiz ve örgütsüz kılmak olduğu. Tıpkı Yemeksepeti örneğinde gördüğümüz gibi ne kadar büyük, ne kadar kârlı olurlarsa olsunlar işçileri bir sınıf olarak güçlendirecek sendika gibi araçlara bu yüzden tahammülleri yok.

İşçiler, emekçiler olarak bizim de buradan çıkış anahtarını iyi görmemiz ve bunda ısrar etmemiz gerekiyor: En ufak kazanımlarımız, en temel haklarımız için dahi örgütlenmekten, taleplerimiz için mücadeleden ve bu mücadeleleri birleştirmekten öte seçeneğimiz yok.

İran’da binlerce öğretmen maaş zammı istemek ve tutuklamalara karşı çıkmak için sokaktaydı

0

Binlerce öğretmen, maaşlarına zam yapılması ve gerici, teokratik İran hükümeti tarafından tutuklanan öğretmenlerin ve sendika liderlerinin serbest bırakılması talepleriyle İran’ın büyük kentlerinde protestolar düzenledi.

Öğretmen sendikaları, geçen yılın sonuna doğru başlayıp geçtiğimiz haftalarda yoğunlaşan protestolarda 230 öğretmen ve sendika liderinin tutuklandığına dikkat çekiyor.

Tutuklanan aktivistlerden Cafer İbrahimi, Muhammed Habibi ve Resul Bodaghi, “yakınlarıyla görüşme hakkı verilmeden” Evin Hapishanesi’nde tecritte tutuluyorlar.

İran devlet televizyonu geçtiğimiz günlerde öğretmenler sendikasını sabotaj faaliyetlerinde bulunan ve yabancı istihbarat teşkilatları tarafından finanse edilen düşman bir yapı olarak gösteren kısa bir belgesel yayınladı. Sendikacılar ise tüm suçlamaları reddediyorlar ve bunun bir “karalama kampanyası” olduğunu, halkın hoşnutsuzluğunu bastırmak için yapıldığını söylüyorlar. Sendikaya göre hükümet, iddia edilen “casusluk” argümanını sendikalara ve toplumsal örgütlere yönelik baskıyı artırmak için bahane olarak kullanıyor.

Eğitim emekçileri son günlerde başkent Tahran’da ve Ahvaz, Sari, Reşt, Senendec ve Kirmanşah gibi birçok büyük kentte yürüyüşler düzenlediler.

Öğretmenlerin protestoları, farklı toplumsal grupların rol aldığı sayısız grev ve seferberliğin bir parçası. Bunlar, yükselen fiyatların ve ulusal para biriminin değerinin düşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Seferber olanlar arasında itfaiyeciler, hemşireler, yargı çalışanları ve hatta gardiyanlar var. Grevlerin ve seferberliklerin çoğunda maaş zammı talep ediliyor.

İran, yıllardır emperyalist yaptırımların ağırlaştırdığı, şu sıralar Putin’in Ukrayna’yı işgaliyle birlikte daha da ciddileşen ve bu durumun enflasyon üzerinde nüfusun büyük çoğunluğunu etkileyen ciddi sonuçlar yarattığı bir ekonomik kriz yaşıyor.

Krizle karşı karşıya kalan dini liderlerin diktatöryel iktidarı, tahıllar üzerindeki sübvansiyonu kaldırmayı seçti. Bu durum, 85 milyonluk nüfusun yarısının açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede gıda fiyatlarının yüzde 300’e kadar artmasına, dolayısıyla halk arasında hoşnutsuzluğa neden oldu.

İran hükümeti, ürün fiyatlarını yükseltirken ve işçileri ve halk protestolarını acımasızca bastırırken, nükleer silahlara ve balistik füze programına milyarlarca dolar yatırım yapıyor. Tüm bunlar emekçi halkın çoğunluğu tarafından yozlaşmış olarak görülen bir iktidarın özeti niteliğindedir.

Molla diktatörlüğü, tıpkı 2009 ve 2019’da olduğu gibi, bir barut fıçısı misali her an patlamaya hazır olan protestoların üzerinde durmaktadır.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak İranlı öğretmenlerin protestosuyla sonuna kadar dayanışıyoruz ve tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

İşçi sınıfının geleneksel mücadele yöntemleri vardır

0

Solar ve TMK işçileri hatırlatıyor

Patronlar ve kapitalist hükümetler unutturmaya çalışırlar. Bazı sendika bürokratları ve kendine işçi örgütü diyen çevrelerin liderleri de hiç hatırlamak istemezler. Hatta işçilerin sınıf mücadeleleri tarihini öğrenmemeleri, bilmemeleri için ellerinden geleni yaparlar.

Ama nafile. İşçi sınıfının bütün bir varoluş tarihi içinde başvurduğu geleneksel mücadele yöntemleri vardır. Ve kapitalistler ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar, işçiler insiyaki olarak, kendiliğinden biçimde bu yöntemlere başvururlar.

Bu yöntemlerin işyeri düzeyinde en sık kullanılanları işyeri içinde alkışlı vb. protestolar, kapı önü eylemleri, iş yavaşlatma, fazla mesaiye kalmama, şalter indirme, yasal sendikal grev, sendikasız meşru grev, yani iş bırakma ve işyerine kapanmadır (işgal).

İşçi sınıfının yaratıcılığı sınırsızdır. Kuşkusuz bu saydığımız en temel yöntemlerin dışında da pek çok mücadele biçimi geliştirilmiş ve uygulanmıştır.

Ne var ki, gerek patronların ve hükümetlerin baskıları, gerekse de sendika bürokratlarının uzlaşmacılıkları nedeniyle son dönemde toplu iş bırakma ve fabrikaya kapanma eylemleri pek kullanılmıyordu. Oysa bu yöntemler işçi sınıfı mücadeleleri tarihimizde pek çok kez yaşanmıştır. 1968’deki Derby fabrikasının işgalinden örneğin 2021’deki Mitsuba işçilerinin fabrikaya kapanmalarına kadar pek çok benzer eylem gerçekleştirilmiştir.

Bu tür toplu seferberlikler işçilerin kolektif bilincinin yükseldiği anlardır ve sınıfın mücadele tarihine referans alınması gereken örnekler olarak geçer.

Nitekim bu tür geleneksel mücadele yöntemlerinin varlığını bu kez Solar ve TMK fabrikası işçileri hatırlattı.

Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlendikleri için öncü yoldaşları işten atılan Solar işçileri fabrikaya kapandılar ve iki talepte bulundular: birincisi atılan arkadaşlarının işe iade edilmesi, diğeri ise sendikal yetkiye karşı yapılan itiraz davasının geri çekilerek toplu sözleşme sürecinin başlatılması. Bu satırlar yazıldığında Solar işçisi birinci talebini kazandı. İkincisi hakkındaki tutumlarına da önümüzdeki günlerde karar verecekler.

Bursa’daki TMK Kataforez Teknik Metal Kaplama fabrikasında ise Türk Metal Sendikası’na üye olan işçilerin işten çıkarılması üzerine işten çıkarılan arkadaşlarına destek veren diğer işçiler fabrikada üretimi durdurdular. Vardiya dışındaki işçiler de arkadaşlarına fabrika önünde destek vermeye koyuldular.

Ekonomik buhranın yıkıcı, yoksullaştırıcı etkileri ve devlet aygıtları ile patron baskılarının yoğunlaştığı bu dönemde, işçi eylemlerinin giderek daha sert ve kararlı hale gelmesi kaçınılmazdır. Hükümetin göz boyamaya yönelik (sadaka türünden) vaatlerine karşın ekonomik buhranın daha da yıkıcı hale geleceği bir döneme giriyoruz. İşyeri kapatmaları, işten çıkarmalar ve yoğun işsizlikle karşı karşıya kalacağımız  koşullara hızla ilerliyoruz. İşçi sınıfının ve tüm emekçilerin böylesi bir sürece hazırlıklı olmaları yaşamsal öneme sahip.

Öncelikle örgütlülüğün sağlama alınması gerekiyor. Bu koşulun uzlaşmacı sendika bürokratlarına bırakılamayacağı ortada. Bu nedenle militan sendikacılar ve tüm öncü işçiler (varsa sendikalarını da zorlayarak) işyerleri düzeyindeki örgütlülüklerini (komiteler vb.) hazır hale getirmek durumundalar.

Patronların ve hükümetin mevcut ve yakın gelecekteki saldırılarına, gerek artan güçteki geleneksel ve yeni mücadele yöntemleriyle karşı koyabilmek, gerekse de farklı işyerlerindeki mücadeleleri birleştirip tüm sınıfın toplu ve eşgüdümlü seferberliği haline getirebilmek, ancak bu tip örgütlenmelerle mümkün olabilecektir.

Nasıl bir ücret zammı yeterli olur?

0

“Sen maaş alıyorsun, en fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin; ama ben bu iş düzelmezse eğer (…) bütün varlığımı kaybederim, bunu göze alır mıyım?”

Bakan Nebati, 13 Aralık 2021

“…enflasyonu düşürmek için çok sert tedbirler alabilirdik. Büyümeyi tercih ettik. Bu sistemden dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyor. Çarklar dönüyor.”

Bakan Nebati, 6 Haziran 2022

Asgari ücrete yüzde 30’luk bir zam yapılarak ücretin 5.500 TL’ye çıktığı Erdoğan tarafından büyük bir gururla ilan edildi. Peki bu zam neye yetecek?

Hayat pahalılığı hepimizin en büyük gündemi. TÜİK’in güvenilirliği son derecede sorgulanır verileri dahi yıllık enflasyonu yüzde 73,5 olarak sundu. Konut ve gıda gibi en temel ihtiyaçların fiyatları fırladı! TÜİK’e göre gıda ve alkolsüz içeceklerin yıllık enflasyonu yüzde 91,63. Yaz aylarında beklenen mazot zamlarını düşünecek olursak gıda ürünleri tarladan bedavaya dahi çıksa yalnızca nakliye maliyeti bile gıda enflasyonunu önümüzdeki süreçte artırmaya devam edecek. Bu yüzden ekmek 10 lira olur mu diye tartışıyoruz.

Enflasyonla kitlelerin sefalete sürüklenmesi ekonomik göstergenin yalnızca bir yüzü. Diğer taraftan patronların kârlarının yükseldiği görülüyor. Nasıl mı? Patronlar için sattıkları her şeyin fiyatı artarken emeğe verdikleri pay, yani ücretler enflasyonla eriyor. Patron Ocak’ta 5’e sattığı üründe emeğe 1 lira ödüyordu. Bugün ürün 10 lira oldu ve emek hâlâ 1 lira! Sonuç olarak şu aşamada emekçilerin sefaleti doğrudan patronların kasalarının daha da dolmasını sağlıyor. Aynı zamanda spekülasyona çok açık olan bu sistem para oyunları ile inanılmaz kârlar elde edebiliyor. Emekçiler sefalete itilirken özel bankaların kârlılığı 2022 yılının ilk iki ayında yüzde 323 arttı! Nasıl mı? Erdoğan faiz lobisine savaş açtığını söyleyerek Merkez Bankası’nın kredi faizini yüzde 14’e düşürdü. Özel bankalar, emekçilerin vergileriyle dolan Merkez Bankası’ndan yüzde 14 faizle kaynak alıp, maaşı yaşamaya yetmediği için kredilere yönelen emekçileri yüzde 25’in üzerinde bir faizle borçlandırıyor. Bu sayede özel bankaların faiz gelirleri yüzde 171 artıyor!

DİSK-AR’ın “Sermaye Büyüdü Emek Küçüldü” başlıklı araştırmasının söylediğine göre son iki yıl içinde emeğin tüm üretilen zenginliklerden aldığı pay yüzde 20 azalırken, aynı zaman içerisinde bir avuç sermayedarın geliri, on milyonlarca emekçinin toplam gelirinin iki katı kadar arttı. Buradan bizim çıkarmamız gereken sonuç şu: Türkiye’de herkesin insanca yaşamasını sağlayacak bir özkaynak zaten var.

Hükümet bu gerçeğin fazlasıyla farkında ve asgari ücret zammı tartışmasında ikiyüzlülük yapıyor. Erdoğan ara zammı açıklarken ocaktaki artış için “Asgari ücret artışı son 50 yılın en yüksek rakamını ifade eden yüzde 50 seviyesinde gerçekleşmiştir” diyerek övünüyordu. Şimdi ücret 5.500 TL ama Türk-İş’e göre haziran ayı açlık sınırı 6.391,17 TL idi. Yoksulluk sınırı ise 20 bin TL’nin üzerinde. Yani çoluk çocuk çalışsak ancak yoksul olabiliyoruz. Asgari ücretin Türkiye’deki ortalama ücreti belirler hale geldiği koşullarda enflasyon-ücret zammı ilişkisi deneyimimizden ve Nebati’nin açıksözlülüğünden anlıyoruz ki zam şu anda insanca bir yaşama yetmeyeceği gibi her geçen gün daha da eriyecek ve ikinci bir vurgun döngüsüne gireceğiz.

Her şey çok net ve son sözü bizim mücadelemiz söylemeli: Tüm ücretlerin her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılması, tamamı soyguncu olan bankaların kamulaştırılması insanca bir yaşam için taleplerimizin ön sıralarında yer almalı.

ABD’de genç Starbucks işçileri patronlara ve sendika bürokrasisine meydan okuyor

0

ABD’de sendikalaşan Amazon depo işçilerinin nisan ayında dünyanın en büyük üçüncü şirketine karşı sendikal yetki ve toplu iş sözleşmesi kazanarak elde ettiği zaferin açtığı yolda bir diğer tarihsel örgütlenme hamlesi de Starbucks’ta yaşanıyor. İşçilerinin sendikalaşma çabası dünyanın en büyük kahve zinciri Starbucks’ın oldukça agresif sendika düşmanı taktiklerine rağmen ülke genelinde dalga dalga her geçen gün büyüyor.

Hizmet sektöründe faaliyet gösteren Hizmet Çalışanları Uluslararası Birliği (SEIU) konfederasyonuna bağlı Birleşik İşçiler (Workers United) sendikası altında işyeri bazlı örgütlenen Starbucks işçileri, 24 Haziran itibarıyla 35 eyalette bulunan 300 mağazada sendikalaşma başvurusunda bulundular. 12 Mayıs itibarıyla 225 olan bu sayının sadece beş hafta içerisinde tüm baskılara rağmen yüzde 30 büyümüş olması, işçilerin sendikal mücadeleye duydukları ihtiyacı ve örgütlenmedeki kararlılıklarını ortaya koyuyor.

Amerika’da bir işyerinde sendikal yetki sürecini başlatabilmek için işçilerin en az yüzde 30’unun sendikaya üye olmuş olması gerekiyor. Bu sayıya bir kez ulaşıldıktan sonra işverenin bu yetkiyi gönüllü olarak tanımaması durumunda (ki çoğu işveren sendika düşmanı olduğu için kendi rızasıyla bu yetkiyi tanımıyor) sendikanın tanınması ve Toplu İş Sözleşmesi (TİS) yetkisi alabilmesi için ABD Uluslararası Çalışma İlişkileri Kurumu’na (NLRB) başvurulması ve işyeri çapında sendikalı olsun olmasın tüm işçilerin katıldığı sendikal yetki seçimleri yapılması gerekiyor. NLRB, ancak bu seçimlerde işçilerin çoğunun sendika lehine oy vermesi durumunda sendikaya TİS yetkisi tanıyor.

İşverenin uzun sürelere yayılan bu çok basamaklı sendikal yetki sistemini sendika karşıtı baskı ve propaganda yapmak için kullanması, seçimleri sendika aleyhine çevirmek için yeni işçi alımı yapması, seçim sonuçlarına itiraz etmesi gibi pek çok sendika düşmanı müdahaleye doğrudan ve dolaylı olarak alan açıyor. Kısacası, bu sistem sendikalaşma mücadelelerinin önünde bir bariyer işlevi görmesi açısından pratikte oldukça farklı olsa da özünde Türkiye’dekiyle oldukça benzer. Ancak tüm bunlara rağmen şimdiye kadar 169 Starbucks mağazası sendika seçimlerini açık farklarla kazandı. 94 mağaza yakın zamanda seçimlere gidecek. 10 mağazada Starbucks yönetiminin itiraz ettiği seçim sonuçlarının NLRB tarafından yeniden değerlendirilmesi beklenirken sadece 26 mağazada seçimler kaybedildi.

Bu tarihsel örgütlenme hamlesinin başını, Aralık 2021’de New York eyaletinin Buffalo şehrindeki küçük bir Starbucks’ın, Şili’deki Starbucks işçilerinin sendikalaşma mücadelesinden ilham alan işçilerinin sendikalaşarak TİS yetkisini alması çekti. Rakibi pek çok firmaya kıyasla işçilerine (örneğin sağlık sigortası, eğitim kredisi desteği gibi) daha avantajlı çalışma koşulları sunmasıyla bilinen Starbucks, ABD’de pandemi boyunca tek bir gün dahi kapılarını kapatmayarak kârına kâr katmıştı. Şirketin sadece 2021 yılı kâr oranı 20,3 milyar dolar ve bu miktar geçen seneye göre yüzde 28,4’lük bir artış göstermiş, buna rağmen şirket pandemiyi bahane ederek çalışanlarına sunduğu avantajlarda kesintiye gitmişti. Buna, sunulan avantajları kompanse etmek için düşük tutulan ve zamlanmayan ücretler, çalışma sürelerinde (dolayısıyla ücretlerde) zorunlu kesintiler ve şirketin pandemi boyunca işyerlerinde yeterli pandemi karşıtı önlem almaksızın işçilerini çalışmaya zorlaması da eklenince Starbucks işçilerinin sendikal mücadelesinin fitili Buffalo’da ateşlendi ve kısa sürede ülke çapında yayıldı.

“Sendika karşıtı değil Starbucks yanlısı” olduğunu iddia eden şirket CEO’su Howard Schultz ise şirketin “iş ortaklarımız” olarak adlandırdığı işçilerinin sendikalaşma dalgasının önüne geçmek için en az 30 kişiden oluşan bir avukat ordusunu ve milyonlarca doları sendika karşıtı yürütülecek bir kampanyaya atadı. Sendika seçimlerini ertelemek ya da seçimlere itiraz etmek, maaş artışına gitmek ancak sendikalaşan mağazalardaki işçileri bu artıştan muaf tutmak, işçiler için sendika karşıtı zorunlu propaganda seansları düzenlemek, sendika seçimlerinden önce birimleri yeni çalışanlarla doldurmak, çalışma saatlerini azaltarak sendika yanlısı mağazalardaki işçileri tasfiye etmek ya da kovmak, geçici ya da kalıcı olarak sendika seçimlerini kazanmış ya da sendika yanlısı çoğunluğa sahip bazı mağazaları kapatmak ve kapatmakla tehdit etmek gibi pek çok agresif yasal ve yasadışı sendika düşmanı yöntemi uygulamaya koyan Starbucks yönetimi her şeye rağmen işçilerinin sendikal örgütlenme dalgasının önünü kesemedi. CEO Schultz’un söylemlerine karşı “ancak şirketle TİS masasına oturduğumuz zaman şirketin iş ortakları olacağız” cevabını veren işçiler, mücadelelerine grevlerle, iş yavaşlatma ve sosyal medya kampanyaları gibi eylemliliklerle ve yasal süreçleri kullanarak devam ediyorlar.

Şirketin, sendikanın yalnızca işçilerin aidatlarıyla ilgilenen harici bir üçüncü taraf olduğuna dair klasik sendika karşıtı propagandası ise işçiler arasında karşılık bulmadı. Bu söylem aslında Demokrat Parti’ye ve Wall Street oligarşisine göbekten bağlı olan, işçilere söz hakkı tanımaksızın tepeden örgütleyen ve patronlarla anlaşmaya dayalı şeffaf olmayan süreçler sonucunda işçileri, çoğunlukla grev haklarından feragat etmelerine dayalı oldukça zayıf TİS’lere mâhkum eden Amerikan sendika bürokrasisinin sendikacılık anlayışıyla birebir örtüşüyor. Ancak Starbucks işçileri sendikalaşma mücadelelerini tabandan ve işyeri bazlı yürütüyor, şehir ve bölge bazlı dayanışma ve mücadele komiteleri kuruyor, karar ve eylemliliklerini işçi demokrasisi temelinde kendileri alarak bürokratik sendikacılığın alışılagelmiş metot ve işleyişlerine de meydan okuyorlar. İşte tam da bu yüzden bu mücadele sadece Starbucks’a değil sendikalaşma oranlarının oldukça düşük olduğu hizmet sektöründeki büyük şirketlere ve genel olarak sendika bürokrasilerine de korku salıyor.

Bu sendikalaşma dalgasının diğer bir önemi de Starbucks işçilerinin profiliyle doğrudan alakalı. Yaş ortalaması 24 olan ve çoğu yarı zamanlı çalışan lise ve üniversite öğrencilerinden oluşan Starbucks işçileri, kapitalizmin 2008’den beri aşamadığı derin krizinin ve ona eşlik eden sendika karşıtı neoliberal ideolojinin içinde büyüyen bir nesli temsil ediyorlar. Bu neslin, kendi gündelik ihtiyaçlarından yola çıkarak kapitalizmin kendisine sunduğu geleceksizlik karşısında örgütlü bir mücadeleyle durmaya başlaması, ABD’deki politik-ekonomik düzen karşısında yükselen en büyük tehdit olabilir.

ABD’de yüzde 9 olan sendikalılık oranı hâlâ oldukça düşük olsa da pandemi sonrası yapılan bir araştırma, ülke nüfusunun yüzde 69’unun sendikalaşma yanlısı olduğunu ortaya koydu. Şu anda ülkede Starbucks işçilerinin sendikalaşma mücadeleleri de dahil olmak üzere 586 işyerinde aktif grev ve 891 işyerinde aktif eylemlilikler yaşanmakta. Gençlerin başını çekerek yükselttiği ve binlerce işçinin parçası olduğu sendikal mücadeleler, işçi sınıfının politik bağımsızlığını kazanma yönünde girişeceği örgütlü bir mücadeleyle tamamlanabilirse, bu yükseliş ABD ve küresel sınıf mücadelesi için bir dönüm noktası olma potansiyeli taşıyor.

Ek bütçe ve zamları kimler finanse edecek?

0

Yaşanan hayat pahalılığı ve ardı arkası kesilmeyen zamlar işçi ve emekçileri açlık ve sefalete iterken, iktidar batan gemiyi seçime kadar yüzdürmenin yollarını arıyor. Uygulanan politikalarla ülke ekonomisi iflasın eşiğine getirilirken, yapılan zamlarla bu akıl almaz tablo işçi ve emekçilerin ceplerini boşaltmak suretiyle sürdürülmeye çalışılıyor. Nitekim yılın başında “6 ay sabredin ekonomi düzelecek” diye savunulan bu politikalar sonucunda enflasyon resmi olarak yüzde 78’e tırmandı. Gıda enflasyonu yüzde 100’e yaklaştı, ulaştırmadaki yıllık fiyat artışları yüzde 105’in üzerine çıktı. Dar gelirlinin, asgari ücretlinin gıda enflasyonu yüzde 130’a yaklaştı. Dolar 17 lira civarında seyrediyor.

İktidar, krizi başta zamlar yoluyla olmak üzere toplumun tüm kesimlerine fatura ederek aşmaya çalışıyor. Son 1 yıl içerisinde benzine yüzde 235, motorine ise yüzde 350 oranında zam geldi. Benzer şekilde son altı ayda doğalgaz yüzde 120, elektrik yüzde 151 oranında arttı. Resmi enflasyonun yılın sonu gelmeden yüzde 100’ü bulacağı tahmin ediliyor. Uygulanan fahiş zamlar ve sürekli artırılan vergi kalemleri göz önüne alındığında iktidarın faturayı düzenli olarak toplumun sırtına yıktığını görüyoruz.

Saray iktidarı geçen yılın sonunda, yaşadığı çoklu krizi aşmak ve seçmen erimesini engellemek amacıyla yüksek büyüme illüzyonu yaratma gayretiyle faizleri düşürmeye girişmişti. Bu politika döviz kurunu patlatmış ve kur korumalı mevduat gibi araçlarla Hazine’ye milyarlarca liralık faiz yükü getirmişti. Nitekim Hazine borçluluk oranlarını bankalardan aldığı kredi ile aşmaya çalışırken bankalar enflasyonla birlikte aldıkları faizlerin de hızla artması ile kârlarını yılın ilk iki ayında yüzde 323 oranında artırdı. Ve tüm bu politikalar sonucunda bütçe yıl ortasında neredeyse sıfıra indi. Sadece yılın ilk altı ayında elektrik, doğal gaz ve akaryakıta art arda gelen zamlar nedeniyle 9 bakanlığın ek bütçesi 6 milyar 303 milyon 836 bin lirayı buldu. Enerji ve personel giderlerini karşılayamadığını söyleyen iktidar 2022 ek bütçesini meclise kabul ettirerek bu faturayı da toplumsallaştırmaya devam etmekte.

Taksicilerden üniversite emekçilerine, fabrika işçilerinden esnafa yurdun çeşitli yerlerinde zamlara karşı irili ufaklı protesto eylemleri yapılıyor. Son bir ayda Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Eskişehir Tramvay Hattı’nda (EsTram) çalışan işçiler, İstanbul, Adana, Ağrı, Mersin ve pek çok ilde taksiciler, DİSK üyeleri, İBB’ye bağlı Ağaç A.Ş., Alpin Çorap işçileri, kuryeler, Türk Metal’e bağlı Yazaki işçileri ve daha pek çok sektörden emekçi zamları protesto ediyor. Artan hayat pahalılığının açıklanan enflasyon farkı zammıyla karşılanması mümkün değil. Zira artan enflasyon karşısında emekçiler ezilmeye ve iktidarın yarattığı enkazı sırtlamaya devam ediyor.

Yapılacak şey ücretlerin her üç ayda bir emek örgütleri tarafından belirlenen gerçek enflasyon oranında artırılması; faturanın bankaların, YİD işletmelerinin kamulaştırılarak finanse edilmesidir. Soru, iktidara talip hangi kesimin bu çözümü yerine getirebilecek olmasıdır… Emekçilerden yana adil bir düzen ancak onların bağımsız politikaları ve örgütleri ile sağlanabilir.

6’lı Masa’nın ekonomi-politiği

0

Millet İttifakı’nı oluşturan CHP, İYİ Parti, Saadet ve DP ile DEVA ve Gelecek Partisi’nden oluşan 6’lı Masa’nın “Kurumsal Reformlar Komisyonu” ekonomik raporu açıklandı. Buna göre 6’lı Masa ittifakı iktidara geldiği takdirde Merkez Bankası’nın “bağımsızlığı” sağlanacak. Planlı-programlı iş yapılması adına “Strateji ve Planlama Teşkilatı” kurulacak. “Ekonomik ve Sosyal Konsey” hemen toplanarak işler hale getirilecek. “Durum ve Hasar Tespit Komisyonu” kurulacak. Bunların yanına önceden açıklanmış “Güçlendirilmiş Parlamenter Yönetim” modeli de kondu mu, kapitalist Türkiye küllerinden yeniden doğmuş olacak!

6’lı Masa ortaya koyduğu bu öneri ve anlayışla aslında şunu demiş oluyor: “AKP ilk 10 yılında ekonomide iyi işler yaptı. Demokratik hayatta da çözüm süreci, AB vb. derken doğru işler yapıyordu. Ama İslamcı bagajını terk edip gerçekten muhafazakâr demokrat olamadığı ve sonradan işi tek adamlığa vb. kadar götürdüğü için artık makbul değil.” Nitekim Millet İttifakı’nın DEVA ve Gelecek Partisi ile 6’lı Masa haline gelmesi tam olarak böyle düşünüldüğünün ikrarı. Oysa güzel denilen o ilk 10 yılda örneğin kamusal olan her şey özelleştirildi. Esnek çalışma adına sendikasız, örgütsüz, güvencesiz çalışma egemen kılındı. Bütün bunlar olurken Merkez Bankası da “bağımsızdı”. Devlet Planlama Teşkilatı da vardı. Neoliberal karşıdevrim anlayışıyla sermayenin ihtiyaçlarına göre gayet de güzel çalışıyorlardı. Dolayısıyla mesele biçimde değil, içerikte!

Gerçekten toplumun çoğunluğu için bir şey yapılacaksa, ki yapılmalı, bu özelleştirilen tüm kamu iktisadi kuruluşlarının öncelikle kamulaştırılması olmalı. Sağlık, ulaşım, belediye gibi temel hizmetlerin kâr amacıyla ve özel şirketler aracılığıyla yapılmasına son verilmeli, bütün bu hizmetler parasız, herkes için ulaşılabilir olmalı. Esnek çalışma rejimini egemen kılan 4857 sayılı kanun emekçiler lehine yürürlükten kaldırılmalı. Kadrosuz, güvencesiz, örgütsüz ve esnek çalışmaya son verilmeli.

Bu başlıklar şu açıdan önemli: AKP, oy desteği giderek artan oranda gerilemekle birlikte, mevcut derin ekonomik krize rağmen, halen birinci parti konumunu koruyor. Oy desteğinin yavaş ama sistematik şekilde gerilemesinin en önemli ve başta gelen nedeni olarak ise derin ekonomik kriz, artan hayat pahalılığı, enflasyon ve yoksulluk gösteriliyor. Başkanlık yönetimiyle iyice alenileşen parti-devlet yapısının, OHAL uygulamalarının, demokratik haklardaki gerilemenin toplumun çoğunluğu için ancak ekonomik krizle birlikte bir sorun olarak görüldüğüne dair bir algı var. Diğer bir ifadeyle ekonomi iyi kötü işlese bunca ağır ve derin demokratik-sosyal yıkıma ve soruna rağmen AKP’nin iktidar olmaya devam edebileceğine inanılıyor. Kutuplaşma, dindarlık, muhafazakârlık gibi açıklamalar bolca yapılıyor olsa da bunun tek bir açıklaması ve anlamı var, o da sınıf temelli politikanın olmaması. Daha doğrusu egemen burjuva düzenin ihtiyacına göre politika yapılması. Nitekim şapkadan tavşan çıkarma hamlesi de bu noktada devreye giriyor: Asgari ücrete, emekli aylıklarına yapılacak dolgun zamlar. 3600 göstergeden EYT’ye bir dizi hakkın karşılanması. Ucuz kredi ve destek musluklarının açılması. Aflar, silinen borçlar… Böylece AKP yeniden iktidar olabilir deniyor. Kısacası eldeki bir kuş, daldaki beş kuştan evla hale geliyor.

Buradaki kritik nokta, başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere toplumun çoğunluğunu oluşturan kesimler için Merkez Bankası’nın “bağımsız” olup olmaması değil kime hizmet ettiğidir. Merkez Bankası “bağımsız” iken Türkiye tarihinin en büyük özelleştirmeleri yapıldı. Emek ülkenin en ucuz, en kıymetsiz, en güvencesiz, en örgütsüz unsuru haline getirildi. Niye? Sermaye birikimine birikim katsın diye! AKP-MHP de, 6’lı Masa da sermaye partileri. Sadakaya ve sopaya razı değiliz ama benzer ürünün sanki çok farklıymış gibi farklı ambalajla önümüze konmasına da razı değiliz. Üretimin bir avuç sermaye sahibi için değil toplum için yapılmasını, kaynakların topluma harcanmasını, ulusal gelirin hakça ve eşit bölüşülmesini istiyoruz. Buradan başlayabiliriz…

NATO zirvesinin ardından

0

29-30 Haziran tarihlerinde Madrid’de NATO zirvesi gerçekleşti. Zirvenin hedefi, askeri ittifakın nükleer, konvansiyonel ve sibernetik başta olmak üzere tüm alanlardaki kapasitesini artırma hedefi taşıyan 2022 Stratejik Konsepti’nin kabul edilmesiydi. Dünya halklarının düşmanı emperyalist askeri ittifak NATO, dünyanın herhangi bir bölgesinde devlet ve devlet dışı aktörlere karşı askeri müdahale yetkinliğini artırmak için yeniden yapılanıyor.

Ukrayna’nın Rusya tarafından işgali NATO’ya hiç beklemediği bir anda sunulan hayat öpücüğü oldu. Daha birkaç yıl önce Trump, ABD’nin NATO’dan çıkması ihtimalinden, Macron ise NATO’nun “beyin ölümünün gerçekleştiğinden” söz ediyordu. Irak ve Afganistan işgallerinin bilançosu, ABD ve genel olarak NATO’nun dünya halklarının nezdindeki meşruiyetine ağır bir darbe vurmuştu. Bununla birlikte, sözde Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğini engellemek amacıyla başlayan Rus işgali, bu karşıdevrim ittifakına altın tepside sunulan bir fırsat oldu. “Büyük stratejist” Putin, Ukrayna’yı “tarafsızlaştırmak” iddiasıyla çıktığı yolda, “tarafsızlık” politikasının geleneksel savunucuları olan Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyelik başvuruları ve dahası NATO’nun Doğu Avrupa’ya yaptığı devasa askeri yığınakla karşı karşıya kaldı.

Madrid’de, 10 yıl önce Lizbon’da gerçekleşen zirvede kabul edilen stratejik konseptin güncellenmesi ele alındı. Libya’ya askeri müdahaleyle başlayan bu 10 yıl, ABD ve müttefiklerinin Afganistan’daki utanç dolu geri çekilişi, Çin’in askeri yükselişi ve siber saldırılardan geçerek Ukrayna savaşıyla kapandı. Zirveden çıkan kararlar ise daha fazla silahlanma ve uluslararası gerilimin derinleştirilmesi oldu. NATO’nun müdahale birliklerinin sayısının 40 binden 300 bine çıkarılması ve ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını daha da artırması hedefleniyor. Öte yandan kabul edilen stratejik konsept belgesinde Çin “tehdit unsuru”, Rusya ise “en önemli ve doğrudan tehdit” olarak nitelendi. Ayrıca üye ülkelerin silahlanma bütçelerini artırmaları bekleniyor.

Putin’in Ukrayna hamlesi NATO’ya kendisini yeniden yapılandırması için tarihi bir fırsat sundu. Küresel bir karşıdevrim örgütü olan NATO’nun lağvedilmesi, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve ülkedeki NATO üslerinin kapatılması, Rusya’nın Ukrayna işgalinin derhal son bulması ve Ukrayna direnişinin desteklenmesi talepleri acil ve yakıcı önemini sürdürüyor.

Türkiye’nin diplomatik zaferi mi?

Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerine, “terör örgütlerini destekledikleri” gerekçesiyle karşı çıkan Erdoğan yönetimi Madrid’de gerçekleşen görüşmeler sonucunda geri adım attı ve bu iki ülkenin üyeliklerini onayladı. Erdoğan, üç ülke arasında yapılan anlaşmayı bir diplomatik zafer olarak sundu. Ne var ki, üç ülke arasında imzalanan muhtıranın, retoriğin ötesinde İsveç ve Finlandiya üzerinde herhangi bir yükümlülük yaratmadığı görülüyor.

Erdoğan’ın bu konuyu içeride kendisini güçlü gösterebilmek için ve ABD ile pazarlık kozu olarak kullanmaya çalıştı. Ne var ki, iktidar medyasında koparılan birkaç günlük gürültünün ötesinde Erdoğan yönetimi kendi adına herhangi bir somut kazanım sağlayamadı. Dahası bu imaj tazeleme çalışması, Kaşıkçı davasının hasıraltı edilmesiyle “bir avuç riyal için” Suud diktatörüyle el sıkışmanın, Filistin halkına zulmünü her geçen gün daha fazla artıran İsrail devletiyle diplomatik ilişkilerin en üst düzeye çıkarılmasının üstünü örtmek için yeterli olmadı. Maceracı ve yayılmacı dış politikası büyük bir hüsranla sonuçlanan Saray rejimi, ekonomik iflasın ardından “değersiz ve yalnız” konumundan çark etmek zorunda kalmış, bölgedeki bütün hasımlarıyla anlaşma yoluna gitmişti. “Dış politikanın iç politikanın devamı olduğundan” hareketle, içeride yaşanan çöküşün dışarıya da büyük bir fiyasko olarak yansıdığı ortada. Saray koalisyonun kendi bekası adına sürdürdüğü yayılmacı ve maceracı dış politikaya, sınır ötesi operasyonlara karşı en geniş emek ittifakını kurmak zorundayız.

Fransa: Macron’un zayıf Bonapartizmi sallantıda

0

Fransa’da 19 Haziran’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinde hemen hemen her anket Cumhurbaşkanı Macron’u bir yenilginin beklediğini tahmin ediyordu ancak onun bir azınlık hükümeti kurmak zorunda kalacağını öngören pek kimse yoktu. Macron 577 sandalyelik mecliste yalnızca 238 sandalye kazanabildi. Başlıca muhalefet partisi ise NUPES koalisyonu (Mélenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa hareketi ile Sosyalist Parti, Komünist Parti ve Yeşillerin bir bileşimi) oldu.

Faşist Marine Le Pen’in partisi parlamentoda önemli bir varlık kazandı. Bunun iki sebebi var: emekçi ve yoksul kitlelerin Macron’un kibirli Bonapartizminde cisimleşmiş olan 5. Cumhuriyet rejimine dönük olarak duydukları nefret ve Mélenchon’un Sosyalist Parti ve Yeşiller gibi düzen partileriyle kurmuş olduğu ittifakın ezilenler ile gençlerin güvenini kazanamamış olması.

Seçimlere katılım yüzde 46 seviyesinde kaldı (Fransa için bile düşük bir oran). Öğrenciler ve gençlerin 4’te 3’ünün seçimleri boykot ettiği anlaşılıyor. Bu, Fransa’da bir değişim isteyen ve bunun için mücadele etmeyi göze alabilecek olan emekçi sektörlerin, bunu sandık yoluyla yapmayı tercih etmeyeceklerine işaret ediyor.

Ancak Fransız kapitalizminin krizi bunlarla sınırlı değil: Enflasyon artarken alım gücü düşmeyi sürdürüyor. Resesyon giderek daha fazla güçlenen bir eğilim halini alıyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ise bütün bunların ortasında Fransız emperyalizminin Avrupa kıtasına dönük daha rekabetçi ve müdahaleci bir çizgi izlemesini dayatıyor. Ancak bunun önünde iki engel var: Birincisi, bu daha müdahaleci çizginin finanse edilmesi için Fransız ve göçmen işçi sınıfları daha fazla soyulmalılar, ancak bu sosyal güçlerin buna razı olacağına dair hiçbir veri mevcut değil. İkincisi, Fransız emperyalizmi “arka bahçesi” veya “kalesi” olması gereken Afrika’da ve sömürgelerinde, halk seferberlikleri neticesinde darbe üzerine darbe almayı sürdürüyor.

5. Cumhuriyet rejimini, kendi tarihinin en muğlak dönemlerinden biri bekliyor. Parlamento seçimlerinin sonuçları, bu 5 yıllık süreç boyunca Macron Bonapartizminin açıktan bir şekilde sallantıda olacağını garanti altına aldı. Macron’un sağa yaslanarak kurmaya çalışacağı bu hükümetin yaşayacağı krizlerden, sınıflar mücadelesinin ivme kazanması için faydalanmak mümkün olacaktır. Ancak bunu Mélenchon yapamaz, zira nisan ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana, Macron’un kendisini hükümete başbakan olarak ataması gerektiğini ileri sürüyor. NUPES’in parlamentoda çoğunluğu sağlamasını da bunun için istiyordu. Mélenchon’un başbakanlık arzusu, önderlik ettiği hareketin reformist doğasının en dolaysız temsillerinden biri olabilir.

Ancak Fransız işçi sınıfı, göçmen emekçiler ve Fransız emperyalizminin altında ezilen sömürge ve yarısömürge halkları, zenginlerin cumhurbaşkanına hizmet etme arzusunda olan bir reformist başbakan adayına değil devrimci bir kopuş programına ihtiyaç duyuyorlar. Sallantıda olan 5. Cumhuriyet rejiminin devrilerek yerini bir işçi emekçi hükümetine bırakıp bırakmayacağını bu ihtiyaca verilecek yanıtlar belirleyecek.

Termokar işçileri sendikalaşma hakkına sahip çıkıyor

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren Termokar fabrikasında 2017 yılının şubat ayından beri Termokar işçileri, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’e üye olma ve sendikalaşma mücadelesini sürdürüyor. Termokar’da yaklaşık beş yıldır süren sendikalaşma mücadelesi, başladığı andan beri işverenin baskı ve yıldırma politikasına maruz kalıyor. 2017 yılında sendikalaşma çalışmalarını öğrenen Termokar işvereni 14 işçiyi işten atmıştı. İşten atmalara rağmen fabrika içerisindeki örgütlülüğü artarak devam eden emekçiler, Nisan 2018’de yetki tespiti için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurdu. Yetki başvurusu, Bakanlık tarafından Termokar’da çoğunluğun sağlandığının ilanıyla kabul edilmiş oldu.

Sendikal yetki tespitinin hemen akabinde Termokar yönetimi, İş Kanunu’nun 25/2. maddesiyle, yani “yüz kızartıcı suç, ahlaksızlık ve iç huzuru bozmak” iddiasıyla yine öncü işçileri işten atarak fabrikadaki sendikalaşma mücadelesini kırmaya çalıştı. Bu saldırıya rağmen fabrika içindeki örgütlülüğü devam ettiren işçiler bu saldırıyı da göğüslemeyi başardı. Termokar’da süren mücadelenin yanı sıra hukuki alanda da süreç devam etti ve mahkeme Haziran 2020’de işverenin yetkiye itiraz talebini reddetti.

Pandeminin başlamasıyla birlikte ülke çapındaki ücretsiz izin saldırısı Termokar’da da uygulamaya koyuldu. Salgın dolayısıyla çok fazla işçinin Covid-19 hastalığına yakalanması üzerine üretimin durmasını savunan işçilere karşı Termokar işvereninin cevabı 35 kadar işçiyi ücretsiz izne çıkarmak olmuştu. Bu saldırıya karşı tekrar eylemliliğe geçen Termokar işçileri fabrika önünde direnişe geçti. Haziran 2021’de kapı önünde başlayan direnişin 10 gün içerisinde başarıya ulaşmasıyla işçilerin talepleri kabul edilmiş ve işçiler işbaşı yapmıştı.

2022 yılının başında ücretlere yapılan zamda da sendikalaşma faaliyetinin başını çeken öncü işçiler daha az zam yapılarak cezalandırıldı. Termokar yönetimi sendikalı olan ve olmayan şekilde fabrika işçilerini bölmeye çalıştı. Keza göçmen işçilerin de sigortasız olarak çalıştığı Termokar’da yönetimin işçileri bütün bölme çabalarına rağmen işçiler birlikteliklerinden vazgeçmeyeceğini defaatle vurguladı. Son olarak geçtiğimiz günlerde öncü işçileri işten atmak için yeni açılan bir işyerine geçmelerini isteyen ve bunu kabul ettiklerini ifade eden sahte bir evrakı imzalamaları yönünde baskı kuran işveren, işçilerin bu baskıyı reddetmeleri ve evrakı imzalamamalarıyla birlikte dört öncü işçiyi işten attı. İşverenin bu saldırısı karşısında atılan işçiler, Birleşik Metal-İş’in İzmir şubesiyle birlikte 30 Haziran 2022 günü fabrika önünde direnişe geçeceklerini duyurdu. Aynı zamanda Birleşik Metal-İş Genel Yönetim Kurulu da yayımladığı basın bülteniyle atılan işçilerin talepleri kabul edilinceye kadar fabrika önünde direnişin devam edeceğini vurguladı.

Bunun adına pahalılık değil yağma denir!

0

Aralık ayının sonunda asgari ücret belirleme aşamasına gelindiğinde samimi olarak söylemek gerekirse iktidarın 4000 TL civarında maaş vereceğini düşünüyordum. 4253 TL verildiğinde, istenen zam değil ama iktidardan beklenenden fazlası yapıldı, diye düşünmüştüm. Fakat bu sevinç çok kısa sürede yerini şaşkınlığa bıraktı. Çünkü yılbaşının ilk günü elektriğe yüzde 127 zam yapıldı. Doğalgaza da zam yapıldı. Bu, zam furyasının başlangıcı oldu. Bundan sonra zamlar öyle bir ivme kazandı ki yaşam alanımızdaki bütün ürünler hızlı bir şekilde yükselmeye başladı. Daha altıncı aya gelmeden, verilen maaşın resmi rakamlara göre yüzde 73’ü yok oldu. TÜİK’in resmi rakamlarına göre bile enflasyon yüzde 73. Bağımsız araştırma kurumları, enflasyonun bu rakamın çok daha üzerinde olduğunu söylüyor ve biz bunu çarşıda, pazarda alışveriş yaptığımızda birebir görüyor ve yaşıyoruz.

Eskiden markete gittiğimizde alacağımız ürünlere göre kasada üç aşağı beş yukarı ne kadar ödeyeceğimizi bilirdik ama şu anda böyle bir tahminde bulunabilmenin imkânı yok. Yılbaşında tavuğun kilosu 18-19 TL iken şimdi 35-40 TL arası. Temel gıda maddelerinden olan beyaz peynir, yoğurt, sütte yüzde 100’ü geçen artışlar oldu. 30 adet yumurta yılbaşında 18-20 TL arası iken şu anda 45-50 TL arasında. Üstelik fiyatlar günden güne bile değişiyor. Bu fiyat değişimlerine baktığımızda yaşanan enflasyon ve pahalılığın yüzde 73’ün çok üzerinde olduğu zaten görülüyor. Buna bir de akaryakıt fiyatları eklenince yıl başında 8-10 TL olan benzinin litresi şu anda 30 TL’ye yaklaştı. Bunun yanında ev kiraları asgari ücretlinin ev tutamayacağı derecede yükseldi. Bazı semtlerde ev kiraları 2-3 kat hatta daha fazla arttı.

Bu yazıyı yazdığımız gün asgari ücret 4253 TL idi ve asgari ücrete zam yapılıp yapılmayacağı belli değil. Bu ücretlerle ise hayatı sürdürmenin imkân ve ihtimali yok. Emekli maaşının asgari ücretten daha da düşük olduğunu düşünürsek emeklinin halinin asgari ücretliden beter olduğu çok açık. Yine bu yazıyı yazdığımız saatlerde emekli maaşlarına yapılacak zam da belli değil. Keza emekli maaşına da asgari ücrete de zam yapılsa bu, enflasyon ve pahalılığa çare olamaz. Çünkü iktidar asgari ücret ve diğer maaşlara zam yaptığının ertesi günü kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alıyor. Bu durum çalışanı ve emekliyi kara kara düşünmeye sevk ediyor. İktidar maaşlara zam yaptığında çareyi bol bol para basmakta buluyor. Bu bastığı paraları geri toplayabilmek için de iğneden ipliğe her şeye zam yapıyor. Bu iktidarın, iktidara geldiğinden bu yana söylediği bir durum var. “Eskiden gıda kuyrukları, tüp kuyrukları, yağ kuyrukları vardı”, şimdi o yok diye övünüyor ama kendi iktidarlarında ucuz ekmek kuyrukları, pazarlarda çöplerden gıda toplayan insanlar, çocuğuna 1 litre süt alamayacak durumda olan anneler, torununun cebine bayramda üç kuruş harçlık koyamayacak durumda olan emekliler yarattılar. Halkın büyük bir bölümü bu iktidar giderse her şey düzelir yanılgısı içerisinde. Sistem ve rejim böyle devam ettiği sürece değişimin iyiye doğru, güzele doğru olması ise mümkün değil. Üretmeden tüketen bir toplum haline geldik. Çiftçi mazot, gübre ve ilacın pahalılığı yüzünden ekemez duruma geldi. Bu durumda üretmeyen ülke dışarıdan buğday, pirinç, mercimek de dahil her türlü gıda maddesini ithal etmek zorunda kalıyor. Çiftçinin mazotu, gübresi desteklenmediği sürece çiftçi zararına ekim yapıyor ve üretmekten vazgeçiyor.

Peki, iktidar ne yapıyor? İktidarın hiç mi güzel yaptığı bir şey yok? Hakkını yemeyelim, iktidarın elbette ki yaptığı güzel işler var. Onları da şöyle tek tek sıralayalım: müşteri garantili hastaneler, araç geçiş garantili köprüler ve otoyollar, yolcu garantili hava alanları. İktidarın yaptığı güzel işler bunlarla da sınırlı değil, mesela yandaşlarına ihalelerden bol bol para akıtıyor. Kur garantili mevduat hesabı altında yine üç beş zengine bankalardan yüksek faizle paralar akıtıyor. Biz şikâyetçiyiz ama zenginler bu durumdan hiç de şikâyetçi değil. Çözüm ne diye sorarsanız, çözüm sizsiniz, biziz, hepimiziz çözüm. Çözüm mücadele, çözüm birlikte hareket etme, çözüm dayanışmadan geçer. Unutmamak gerekir ki mücadele eden kazanabilir ama mücadele etmeyen baştan kaybetmiştir.

Fetihtepe emekçileri, rantsal dönüşüme karşı mücadele ediyor

0

İstanbul Okmeydanı Fetihtepe’de yapılmak istenen kentsel dönüşüme karşı Okmeydanı halkının direnişi sürüyor. Polis ablukasında evlerinden zorla çıkarılmaya çalışılan Fetihtepe emekçileri, rant uğruna yerlerinden edilmeye karşı tepkili. Elektrik, su ve doğalgazları kesilerek evlerinden çıkarılmaya çalışılan Fetihtepeliler haftalardır en temel insani gereksinimlerinden mahrum bırakılarak yıldırılmaya çalışılıyor.

Büyük bir rant kapısı olarak görülen emekçi mahalleleri yıkılarak devasa kârlar elde etmenin hesapları yapılırken, emekçiler kent merkezlerinden kopartılarak kentin çeperine yerleştirilmek isteniyor. İstanbul’un birçok emekçi semtinin maruz kaldığı bu rantsal dönüşüme bugün Okmeydanı Fetihtepe halkı da maruz kalıyor. Oysa insani koşullarda, rant kapısı olarak görülmeyen, deprem tehlikesini gözeten, yeşil ve çevreci bir kentsel dönüşüm bütün emekçi semtlerin hakkıdır. Böyle bir kentsel dönüşüm ise ancak emekçilerin dayanışması ve mücadelesi ile mümkün olabilir. Fetihtepe’de yapılmak istenen kentsel dönüşümde ise bunların hiçbiri gözetilmeden kâr odaklı bir anlayışın olduğunu görüyoruz.

Zorla imzalatılmak istenen sözleşmelerle semt halkı ihtiyaçları gözetilmeyerek mağdur edilmeye çalışılmakta. Yıkılacak evlerin bedeli olarak verilecek evlere karşı emekçilere ödeyemeyecekleri borçlar yükleniyor. Evler yapılana kadar ev sahiplerine 1500 TL gibi İstanbul koşullarında oldukça komik kalan kira yardımları yapılacağı söyleniyor. Zorla dayatılan kentsel dönüşüme karşı Fetihtepe halkının temel talepleri ise şöyle:

1) Yapılacak kentsel dönüşümün bölgedeki sivil toplum kuruluşlarından, üniversitelerin ilgili bölümlerinden ve Mimarlar Odası’ndan görüş alınarak gerçekleştirilmesi.

2) Tapulu-tapusuz ayrımından kaynaklı doğacak mağduriyetlerin giderilmesi.

3) Çoğunluk sağlanmadan dönüşüm yapılmaması.

4) 1500 TL olan kira yardımının İstanbul gerçeği gözetilerek yeniden değerlendirilmesi.

5) Hak sahiplerinin yararına planlar yapılana kadar halihazırdaki dönüşümün durdurulması.

Fetihtepe halkının bu temel talepleri mücadele ve dayanışma ile duyurulmaya devam edecek. Zorla yerinden edilmeye karşı dayanışmayı yükseltmek, bütün emekçiler için barınma hakkının savunusu demektir. Yıllardır imar affı benzeri uygulamalarla çarpık kentleşme yaygınlaştırıldı. Depreme dayanıksız binalar görmezden gelindi. Emekçiler bu binalarda yaşamak zorunda bırakıldı. Şimdi ise emekçiler kentsel dönüşüm adı altında kent merkezlerinden sürülmeye çalışılıyor. Fetihtepelilerin, kent emekçilerinin temel hakkı olan barınma hakkı için verdikleri mücadelenin yanındayız!

Leninist ayrımcılık karşıtlığından Stalinist homofobiye

0

LGBTİ+ topluluğuna yönelik ayrımcılığa karşı mücadele, işçi hareketi ve sosyalist devrimci geleneğin kökenlerinde mevcuttur. Alman sosyal demokrasisinin lideri August Bebel (1840-1913), Alman Parlamentosu’nda eşcinselliğin suç olarak kabul edilmemesi gerektiğini savunan ilk milletvekiliydi.

Bolşevik Rusya’da Aralık 1917’de Sovyet hükümeti, eşcinsel eylemleri kınayan tüm yasaları yürürlükten kaldırdı. Moskova Sosyal Hijyen Enstitüsü, şu ifadeleri içeren bir broşür yayınladı: “Sovyetler Birliği’ndeki mevcut cinsel mevzuat, Ekim Devrimi’nin eseridir. Bu devrim, yalnızca işçi sınıfının yönetimini güvence altına alan siyasi bir olgu olarak değil, aynı zamanda bu sınıfın içinden doğan devrimlerin hayatın tüm kesimlerine ulaşması için de önemlidir. Bu mevzuat devletin ve toplumun cinsel hayata kesinlikle müdahale etmediğini beyan eder. Avrupa mevzuatının kamu ahlakına aykırı olarak sınıflandırdığı eşcinsellik, sodomi ve diğer cinsel haz biçimleriyle ilgili olarak, Sovyet mevzuatı bunları diğer herhangi bir ilişki biçimiyle tamamen aynı kabul eder.”

Ancak Stalin’in vahşi bürokratik diktatörlüğünün dayatılmasıyla tüm bu süreç tersine döndü. Kadın hakları geri alınırken (kürtajın yeniden yasaklanması), gey ve lezbiyenlere yönelik toplu zulüm başladı. Mart 1934’te eşcinselleri sekiz yıl hapis cezasına çarptıran ve “eşcinselliğin, toplumun burjuva sektörünün çöküşünün bir ürünü olduğunu” belirten bir yasa çıkarıldı. Önümüzdeki on yıllar boyunca bu, Stalinist partilerin resmi tutumu olacaktı.

Ne yazık ki, Küba Devrimi’nin liderliği de bu pozisyonu benimsedi. Eşcinseller “sapkın, yozlaşmış ve karşıdevrimci” olarak tanımlandı ve “topluma geri kazandırılmaları” için askeri birlik kamplarında çalışmaya gönderildiler. Bu (Stalinist) tutum ancak 21. yüzyılda yenilendi.

Yalnızca bazı Troçkist akımlar, özellikle de o sırada ABD’deki SWP, Fransız LCR ve Arjantin PST’si (Nahuel Moreno tarafından yönetilen ve Sosyalist Sol’un selefi) ile bağlantılı olanlar olmak üzere, militanlarının cinsel yönelimlerinde tam özgürlüğüne her daim saygı duydu. Ayrıca homofobiyi kınadılar ve LGBTİ+ların mücadelesini destekleyerek bu mücadeleye katıldılar.

İliç’te altın madenciliği faaliyeti derhal durdurulsun!

0

Erzincan İliç’te Çalık Holding ve Kanadalı SSR Mining firmasının ortaklığındaki Anagold Madencilik tarafından işletilen madende siyanür taşıyan borunun patlaması sonucunda büyük bir ekolojik yıkım yaşandı. Bölgede yaşayanlar sızıntının Karasu Nehri’ne vardığını ifade ediyor. Yaşanan büyük ekolojik yıkıma karşı ise bakanlık cüzi para cezaları ve geçici faaliyet durdurma ile yetinmekte.

Anagold Madencilik şu anda sızıntı miktarının basına yansıdığından az olduğunu ve sızıntının hemen temizlendiğini ifade etmekte. Asla güvenilemez bu beyanların yanı sıra, ifade ettikleri düzeydeki bir siyanür sızıntısının dahi hemen temizlenemeyeceği, sızıntının devam edecek ölümcül sonuçlara yol açacağı bilinmelidir. Yaşanan bu ciddi ekolojik yıkımın sorumlusu Anagold Madencilik ve ölüm saçan madenlere onay verip, bugüne değin ciddiye alınır bir denetim gerçekleştirmeyen bakanlıktır.

Her şeyden önce hasarın boyutu hakkında güvenilir bir bilgiye erişilememektedir. Sızıntının ne boyutta olduğunu bilmek, birinci derecede bir halk sağlığı sorunu olması açısından önemli olmasının yanı sıra, ekolojiye verilen hasarın telafi edilmesi adına da elzemdir. Yetkililer, daha önce atık havuzu hakkında onlarca şikâyette bulunan bölge insanları ile beraber şeffaf bir denetim gerçekleştirip sonucu kamuoyu ile paylaşmalıdır.

SSR Mining ve Çalık Holding’in kârı doğadan ve yaşamdan daha önemli olamaz. İşçi ve emekçiler için hiçbir faydası olmayan altın madenciliği faaliyeti derhal durdurulmalı, verilen tüm zararların telafi edilmesi ve bölgenin eski haline getirilmesi için gerekli tüm kaynak firmalardan tazmin edilmelidir.

Enflasyon madalyonunun ters yüzü: Ücretlere zam yapılabilir mi?

0

“Sen maaş alıyorsun, en fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin; ama ben bu iş düzelmezse eğer (…) bütün varlığımı kaybederim, bunu göze alır mıyım?”

Bakan Nebati, 13 Aralık 2021

“…enflasyonu düşürmek için çok sert tedbirler alabilirdik. Büyümeyi tercih ettik. Bu sistemden dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyor. Çarklar dönüyor.”

Bakan Nebati, 6 Haziran 2022

Hayat pahalılığı hepimizin en büyük gündemi. TÜİK’in güvenilirliği son derece sorgulanır verileri dahi yıllık enflasyonu yüzde 73,5 olarak sundu. Konut ve gıda gibi en temel ihtiyaçların fiyatları fırladı! TÜİK’e göre gıda ve alkolsüz içeceklerin yıllık enflasyonu yüzde 91,63. Yaz aylarında beklenen mazot zamlarını düşünecek olursak gıda ürünleri tarladan bedavaya dahi çıksa yalnızca nakliye maliyeti bile gıda enflasyonunu önümüzdeki süreçte artırmaya devam edecek. Bu yüzden ekmek 10 lira olur mu diye tartışıyoruz.

Enflasyonla kitlelerin sefalete sürüklenmesi ekonomik göstergenin yalnızca bir yüzü. Diğer taraftan patronların kârlarının yükseldiği görülüyor. Nasıl mı? Patronlar için sattıkları her şeyin fiyatı artarken emeğe verdikleri pay, yani ücretler enflasyonla eriyor. Örneğin, patron ocakta 5’e sattığı üründe emeğe 1 lira ödüyordu. Bugün o ürün 10 lira oldu ve emek hâlâ 1 lira! Sonuç olarak şu aşamada emekçilerin sefaleti doğrudan patronların kasalarının daha da dolmasını sağlıyor. Aynı zamanda spekülasyona çok açık olan bu sistemde para oyunları ile inanılmaz kârlar elde edebiliyor. Emekçiler sefalete itilirken özel bankaların 2022 yılının ilk iki ayındaki kârlılığı yüzde 323 arttı! Nasıl mı? Erdoğan faiz lobisine savaş açtığını söyleyerek Merkez Bankası’nın kredi faizini yüzde 14’e düşürdü. Özel bankalar, emekçilerin vergileri ile dolan Merkez Bankası’ndan yüzde 14 faizle kaynak alıp, maaşı yaşamaya yetmediği için kredilere yönelen emekçileri yüzde 25’in üzerinde bir faizle borçlandırıyor. Bu sayede özel bankaların faiz gelirleri yüzde 171 artıyor!

DİSK-AR’ın “Sermaye Büyüdü, Emek Küçüldü” başlıklı araştırmasının söylediğine göre son iki yıl içinde emeğin tüm üretilen zenginliklerden aldığı pay yüzde 20 azalırken, aynı zaman içerisinde bir avuç sermayedarın geliri, on milyonlarca emekçinin toplam gelirinin 2 katı kadar arttı. Buradan bizim çıkarmamız gereken sonuç şu: Türkiye’de herkesin insanca yaşamasını sağlayacak bir özkaynak var.

Hükümet bu gerçeğin fazlasıyla farkında ve asgari ücret zammı tartışmasında ikiyüzlülük yapıyor. Hükümet sorunu çözmenin değil, zammı bir seçim yatırımı olarak değerlendirmenin derdinde.

Aralık ayında asgari ücretin 2825 TL’den 4250 TL’ye çıktığını müjdeleyen Erdoğan “Asgari ücret artışı son 50 yılın en yüksek rakamını ifade eden yüzde 50 seviyesinde gerçekleşmiştir” diyerek övünüyordu. Ancak gerçeğin ne olduğunu bugün görebiliyoruz. Türk-İş’e göre zamdan beş ay sonra asgari ücret açlık sınırının neredeyse 2 bin lira altında kaldı!

Bugün AKP’ye doğrudan bağlı olan tüm yayın kuruluşlarında temmuzda asgari ücrete yeni bir zammın yapılacağı konuşuluyor. Bir önceki deneyimimizden ve Nebati’nin açıksözlülüğünden anlıyoruz ki zam yapılsa dahi gelirimiz hemen eriyecek ve ikinci bir vurgun döngüsüne gireceğiz.

Her şey çok net ve son sözü bizim mücadelemiz söylemeli: Tüm ücretlerin her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılması, tamamı soyguncu olan bankaların kamulaştırılması insanca bir yaşam için taleplerimizin ön sıralarında yer almalı.

İspanya sınırında göçmen katliamı: “Polis şiddetine son!”

0

İspanya ve Fas sınırı arasında yeni bir göçmen katliamı yaşandı. Cesetlerin üst üste yığıldığı korkunç görüntülerin ortaya çıktığı bu olaylara ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in İspanyol devleti partisi Enternasyonalist Mücadele’nin yaptığı açıklamayı paylaşıyoruz.

24 Haziran sabahı Melilla sınırını geçme girişimi gerçekleşti. Özerk Şehir Yönetimi’nin açıklamasına göre, çoğunluğu Sudan ve Çadlılardan oluşan yaklaşık 2000 kişi sınıra yaklaştı ve 500 kişi sınırı geçmeye çalıştı. Özerk Şehir Yönetimi tarafından Göçmenler için Geçici Kalma Merkezi’ne yönlendirildikten sonra komiserliğe götürüldüler.

İspanyol devleti ve Fas’ın güvenlik güçlerinin polis şiddeti 37 gencin ölümüne ve 300’den fazla kişinin hastanelere gönderilmesine neden oldu. Yaralı sayısı o kadar fazlaydı ki bölgedeki tüm hastaneler doldu.

İspanyol devleti ve Fas’taki insan hakları savunucularının daima gündeme getirdiği gibi göçmenlerin fiziksel şiddete, saldırganlığa, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelelere maruz kalmasına bu kez Fas kolluk güçlerin tarafından tutuklanan kişilerin yere atılmış ve yığılmış halde bulunan cesetlerinin olduğu görüntüler eklendi.

Bu olay, Madrid ve Rabat arasındaki son diplomatik krizin, İspanya hükümetinin Batı Sahra’daki çatışmada Fas Krallığına destek vermesiyle sonlanmasının ardından gerçekleşti.[1]

Çoğunluğu batı ve orta Afrikalı siyahlardan oluşan göçmenlerin zorla tutulduğu yerleşimlerde maruz kaldıkları muamele katlanılması imkânsız bir noktaya geliyor. Fas devlet güçlerinin dağlarda hayatta kalmaya çalışan insanlara yönelik benzeri görülmemiş şiddet olaylarına ilişkin pek çok belge açığa çıkıyor. Her geçen gün daha fazla insan tutuklanıyor.

Göçmenlere dönük bu baskı sınırın her iki tarafında, hem İspanyol devletinin hem de Fas’ın topraklarında yaşanıyor.

Enternasyonalist Mücadele olarak İspanyol ve Fas polis güçlerinin saldırısını şiddetle kınıyor ve şunları talep ediyoruz:

-İnsan haklarının herkes için bütünüyle garanti altına alınması

-Fas ve İspanyol devletindeki tedhişin sorumlularının cezalandırılması için bu iki ülkedeki insan hakları örgütlerinden, mağdurlardan ve ailelerinden oluşacak bir araştırma komisyonunun kurulması.


[1] Fas Krallığı Batı Sahra’da Sahra halkının kendi kaderini tayin hakkı ve bağımsızlık için sürdürdüğü mücadele karşısında çok uzun yıllardır baskı ve şiddet politikaları uyguluyor. Kendisini “İspanya tarihinin en ilerici hükümeti” olarak sunan PSOE-Podemos hükümeti, Fas Krallığıyla yaptığı bu anlaşmayla, Fas’ın Sahra halkına dönük şiddet politikalarına onay vermiş oldu (çevirmen notu).

Kolombiya’da Gustavo Petro’nun zaferi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela seksiyonu Özgürlük ve Sosyalizm Partisi’nin (PSL) önderlerinden Miguel Ángel Hernández’in Kolombiya’daki seçim sonuçlarına dair kaleme aldığı değerlendirme yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Gustavo Petro, Kolombiya’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda sağcı işadamı Rodolfo Hernández’in %47,33’üne (toplam 10.381.504 oy) karşı %50.44 (toplam 11.115.965 oy) ile kesin bir zafer elde etti. Bazı anketörler “Trumpçı” Rodolfo Hernández’in kazanabileceğini iddia etmişlerdi. Bu seçim zaferi Latin Amerika’da ve dünyada yankı uyandırdı. 

Petro’nun ve Tarihsel Pakt ittifakının zaferi, solcu olduğunu söyleyen ve geçmişte gerilla olan birinin cumhurbaşkanlığına gelmesi açısından eşi benzeri görülmemiş bir olay ve büyük bir siyasi öneme sahip. Özellikle de Kolombiya’nın tarihi boyunca emperyalizm yanlısı muhafazakâr ve liberal sağ tarafından, son 20 yıldır da Uribist (1) politikalarla yönetilen bir ülke olduğunu düşünürsek bu önemi anlayabiliriz. Kolombiya gibi bir ülke için düşünmesi bile zor bir başka önemli gelişme de ilk kez Afroamerikalı bir kadın olan Francia Márquez’in yeni başkan yardımcısı olması. 

Önceden de belirttiğimiz gibi, Gustavo Petro’nun zaferi Kolombiya halkının geçtiğimiz yılın Nisan ayından itibaren Iván Duque’ye karşı yürüttüğü, bu süre zarfında ülkeyi kasıp kavuran isyanının bir yansımasıdır. Ayrıca, Kolombiya halkının yaşam koşullarını değiştirme arzusunun yanı sıra halk tarafından yanlış pozitiflerin (2), paramiliter şiddetin ve Amerikan emperyalizmine teslimiyetin sembolü olarak görülen baskıcı rejim Uribizmi yenme isteğinin bir tezahürüdür. 

Gustavo Petro’nun aldığı kitlesel oylarda dikkate değer olan nokta, bu durumun aslında işçi sınıfının, gençlerin, kadınların, yerlilerin, yani Kolombiya’da geçtiğimiz yıl seferber olan herkesin solun içinde bulunduğu kritik durumdan bir çıkış aramasının bir dışavurumu olmasıdır.

Kolombiya’da yeni hükümetten büyük beklentilerin olacağı bir dönem başlıyor. Nüfusunun yüzde 70’i yoksulluk ve yüzde 12,2’si aşırı yoksulluk içinde yaşayan, Latin Amerika’nın en eşitsiz ülkelerinden biri olan Kolombiya’da ciddi toplumsal sorunların çözülebileceğine dair beklentiler var. Tıpkı Peru’da Pedro Castillo veya Şili’de Gabriel Boric’in ülke yönetimine gelmesinde olduğu gibi, Kolombiya halkı Petro’nun zaferini olumlu buluyor. 

Buna karşın, cumhurbaşkanı olarak yaptığı ilk konuşmada Petro çok netti: “Biz kapitalizmi geliştireceğiz”. Böylelikle, sözde demokratik ve üretken olan, spekülatif olmayan bir kapitalizmden bahsederek onu yumuşatmış ve kampanya sırasında dile getirdiği gibi üretim araçlarının özel mülkiyetini koruyacağını tasdik etmiş oldu. Ayrıca Biden’in emperyalist hükümetiyle diyalog içerisinde olacağını da belirtti. 

Başka bir deyişle, Petro ekonomiyi büyük toprak sahiplerinin, büyük kapitalist ve finans gruplarının ve büyük ulusötesi şirketlerin elinde tutmaya devam ederek Kolombiya’daki sömürüyü olduğu gibi devam ettirecek. 

Bu durum, Kolombiya halkı, işçileri, köylüleri ve gençleri için çözüm olmayacaktır. Bu nedenle, Kolombiya halkının Petro hükümetinden beklenti içinde olmanın ötesine geçerek geçen yıl olduğu gibi işçilerin ve halkın talepleri için mücadeleye devam etmesi gerektiğini söylüyoruz.

Yeni Petro hükümetine dönük umutları anlıyoruz, ancak Kolombiyalı emekçilere karşı açık sözlü olmalıyız. Ne yazık ki Petro’nun hükümeti de aynı Şili’deki Boric, Peru’daki Castillo ve Brezilya’da olası bir Lula hükümeti gibi sınıf uzlaşmacı bir hükümet olacak. Bu ikiyüzlü hükümetler bir yandan halktan bahsederken diğer yandan burjuvaziyle ve ulusötesi şirketlerle anlaşmalar yapıp, kemer sıkma politikaları  uygulamaya devam ederler. 

Geçen yılın Nisan ayında sokaklara dökülen gençlerin, yerli halkın ve işçilerin beklenti ve umutlarını anlıyoruz. Onlara, seferber olmaya devam etmemiz gerektiğini ve hükümetten çözüm üretmesini beklemememiz gerektiğini söylüyoruz.

Toprak reformu talebi, IMF’den ve ulusötesi şirketlerden kopuş talebi, maaşlar, sağlık ve eğitime yönelik talepleri, isyana katıldığı için tutuklananların serbest bırakılması talebi, korkunç çevik kuvvet birimi ESMAD’ın tasfiye edilmesi ve paramiliter şiddetin durdurulması talebi gibi geçen yılki isyana ilham veren talepleri dile getiren emekçilerin bu talepler etrafında örgütlenmesi gerekiyor.

Devrimci sosyalistler olarak Kolombiya’da hakiki bir yapısal değişim için verilen mücadeleye inanıyoruz ve bu da bir işçi ve emekçi hükümetinden başka bir şey olamaz. Bu perspektifle Kolombiya halkının Petro hükümetine güven duymaksızın seferberliğe devam etmesi gerektiğini dile getiriyoruz. 

(1) Eski sağcı cumhurbaşkanı Alvaro Uribe’nin politikaları çerçevesinde şekillenen ideolojiyi ifade etmek için kullanılır. Uribe dönemi, neoliberal politikaların hız kazandığı, iktidarın gücünü FARC karşıtlığını temel alan bir popülizmden kazandığı bir dönemdir. Yanlış pozitifler skandalı bu dönemde gerçekleşmiş, binlerce sivil ordu tarafından öldürülmüştür. Bir önceki devlet başkanı Duque, Uribe’nin mirasçısı olarak kabul edilir. 

(2) “Yanlış pozitifler” (falsos positivos) skandalı, Kolombiya’da hükümet ile FARC ve ELN’nin gerilla güçleri arasındaki silahlı çatışmanın bir parçası olan bir dizi cinayetti. Ordu mensupları, terfi almak adına ölü sayısını yüksek göstermek istediklerinden zayıf veya zihinsel engelli sivilleri öldürüp onları savaşta öldürülen gerillalar olarak yetkililere sundular. Skandalın adı, mevcut olmayan bir durumu yanlış bir şekilde tespit eden bir testi tanımlayan “yanlış pozitif” teknik terimine atıfta bulunur. 

Ekvador: Emekçi ve yerli halkın kitlesel mücadelesi

0

CONAIE (Ekvador Yerli Milliyetler Konfederasyonu), öğrenci ve mahalle örgütleri ve Birleşik İşçi Cephesi (FUT), Lasso’nun neoliberal, emperyalizm yanlısı hükümetine, ekonomik ve baskıcı tedbirlerine karşı sokakları ele geçiriyor.

Ayın 13’ü, pazartesi gününden itibaren yol kesme eylemleriyle CONAIE tarafından çağrısı yapılan süresiz grev başladı. Üniversite öğrenci örgütleri Quito’da gösteri yapmak için sokağa çıktılar. Ulusal Eğitimciler Birliği, Halk Cephesi ve Birleşik İşçi Cephesi sonraki günlerde gösteriler yapacaklarını duyurdular. Yaku Pérez liderliğindeki siyasi örgüt Somos Agua (Biz Suyuz) da kitlesel protestoya desteğini ifade etti ve yürüyüşlere katıldı.

Protestoları ateşleyen gerçek, 2019’daki kitlesel yerli isyanında olduğu gibi, akaryakıt fiyatlarındaki %50’den fazla artış oldu. Bir yakıt üreticisi ve ihracatçısı olan Ekvador’da yerel akaryakıt fiyatları IMF’nin emriyle “serbest bırakıldı”. Ülke bir ekonomik kriz yaşıyor. Bunun yanında temel ihtiyaç maddelerinde zam, ormanları ve su kaynaklarını yok eden hafriyatçı madencilik faaliyeti, yoksullukta artış, işsizlik, işgücünün esnekleştirilmesi, kayıtdışılık ve sefalet ücretleri deneyimliyor. Ayrıca ülkede uyuşturucu kaçakçılığını kontrol eden mafyalar arasındaki kriz ve cezaevlerinde yüzlerce ölüme sebebiyet veren şiddet sürüyor.

Banker Lasso’nun neoliberal hükümeti, IMF’nin dış borç ödeme, çokuluslu şirketlerin ve bankacıların kârlarını koruma ve krizi işçilerin üzerine yıkma emirlerine uyuyor. Üstelik, Correo liderliğindeki muhalefet tarafından da desteklenen ve askeri baskıyla ve hatta “terörizm” olarak adlandırılan kitle protestolarını bastırmak için ateşli silah kullanımına izin veren yakın tarihli bir “Şiddetin Meşru Kullanımına İlişkin Kanun” gibi baskıcı önlemleri uyguluyor. İki hafta önce, terörist olmakla suçlanan Guevarist Toprak ve Özgürlük Hareketi üyesi 8 militan tutuklandı. Ve bu pazartesi, ayın 13’ünde, CONAIE’nin üst düzey lideri Leonidas Issa tutuklandı ve “kamu hizmetlerini kesintiye uğratmaktan” yargılandı. 20 öğrenci ve köylü de protestolarda tutuklananlar arasında.

Yürüyüşlerde ve yol kesme eylemlerinde akaryakıt fiyatlarının düşmesi talep ediliyor. Eylemlerde aynı zamanda şu talepler öne çıkıyor: Orantısız bir şekilde artan ve spekülatörlerin etkin kontrolünde olan gıda fiyatlarının düşürülmesi; doğayı yok eden madencilik faaliyetlerinin ve özelleştirmelein durdurulması; ailelerin borçları için mali sistemde 1 yıllık moratoryum ilan edilmesi; çiftlik ürünlerinde uygun fiyatlar; istihdamın artırılması ve işçi haklarının iyileştirilmesi; yerlilerin topraklarında ve su kaynaklarında madenciliğe son verilmesi; stratejik sektörlerin özelleştirilmesinin durdurulması; sağlık ve eğitim için acil bütçe artışı; kamu üniversitelerine serbest giriş hakkı; daha fazla borçlanmanın ve dış borç ödemelerinin durdurulması. Bunun yanında mücadele, baskıcı yasalara karşı ve mahkûmlara özgürlük talebiyle de veriliyor. Eylemlerde “Hepsi gitsin!” ve “Lasso defol” sloganları atılıyor.

Kazanmak ve gerçek bir değişim sağlamak için, emekçi halkın bu güçlü seferberliğini birleştirmek ve koordine etmek gerekiyor. Aynı zamanda mücadele içindeki örgütlerin birliğini sağlamak ve işçilerin, emekçilerin, yerlilerin ve öğrencilerin taleplerini ortaklaştıracak bir program geliştirmek ve bu programın gerçekleşmesini mümkün kılacak bir ekonomik planın hazırlanması büyük bir aciliyet taşıyor. Bu anlamda Ekvador, yerli, halk ve işçi örgütlerinin temsilcilerinden oluşan Halkların Ulusal Meclisi gibi önemli bir geleneğe sahip. Bu meclis 2005 ve 2019’daki politik kriz dönemlerinde bir araya gelmişti. CONAIE’nin, FUT’un ve mücadele içindeki diğer örgütlerin liderlerinden bu birliğin ve Halkların Ulusal Meclisi’nin toplanmasını sağlamak talebini tabandan yükseltmek gerekiyor. Çünkü ancak bu şekilde Lasso hükümetini ve IMF’yi gönderecek ve Ekvador’un emekçi halk tarafından yönetilmesini sağlayacak bir program gerçeklik kazanabilir.

İDP bildirisi: Onur Haftası yasaklanamaz!

0

Tek Adam rejimi, LGBTİ+ hareketine dönük kriminalizasyon ve nefret politikalarını sürdürüyor, LGBTİ+ düşmanlığını ve ayrımcılığı körüklüyor. Son olarak iktidar, bu sene 30. yılını kutlayacağımız İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nı ve 20. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü hedefleyerek etkinlik yasağı getirdi. İDP olarak, “Onur Haftası yasaklanamaz! LGBTİ+lara dönük baskılara son!” diyoruz. İktidarın LGBTİ+ mücadelesini engelleme girişimleri karşısında mücadelelerinin yanındayız.

• LGBTİ+ların maruz kaldıkları ayrımcılığa, dışlanmaya ve marjinalleştirmeye hayır!
• Cezasızlık politikalarına, iyi hal indirimlerine son! Kadın ve LGBTİ+ cinayetleri nitelikli hal sayılsın!
• Mülteci LGBTİ+lar da dahil olmak üzere tüm LGBTİ+ların çalışma, sağlık gibi kamusal haklardan eşit bir şekilde yararlanabilmelerini sağlayacak, LGBTİ+ları her alanda güçlendirecek politika ve düzenlemeler için bütçe ayrılsın!
• Anayasa’nın eşitlik ile ilgili 10. maddesine “cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim” ibaresi eklensin!
• Seks işçiliğine dair oldukça dar kapsamlı olan yasanın yeniden düzenlenmesi, kapsamının genişletilmesi, sektörde çalışan işçilerin güvenceli, sigortalı ve sendikalı çalışma hakkının tanınması gerekmekte. Seks işçilerinin çalışmaları için ayrılmış, güvenli alanlar belirlensin!
• İşyerlerinde LGBTİ+ kotası, trans+lara emek kotası!
• Translara, tıbbi müdahale dönemini ve sonrası kapsayacak şekilde ücretli izin hakkı tanınsın!
• Başta uyum sürecine giren translar olmak üzere tüm LGBTİ+ların işyerlerinde şiddete ve mobbinge uğramalarını önleyecek, haklarını koruyacak düzenlemeler acilen yapılsın! İşyerlerinde toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın ve şiddetin önüne geçmek için zorunlu eğitimler verilmeli. Bu ve benzeri düzenlemeleri öngören ILO 190 Sözleşmesi imzalanıp etkin uygulansın!
• Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Nefrete inat yaşasın hayat!

DHL işçisi ile söyleşi: “İşçi sendikasıyla güçlüdür”

0

DHL Lojistik ile TÜMTİS sendikası arasında yapılan ve 01 Ocak 2022-31 Aralık 2023 dönemini kapsayan 5. Dönem Toplu İş Sözleşmesi (TİS) geçtiğimiz günlerde anlaşmayla sonuçlandı. Bu anlaşmaya göre, birinci yıl çıplak ücretlerde net yüzde 45 oranında; ikramiye ve sosyal haklar dahil yüzde 63 ila yüzde 95 oranında değişen oranlarda zam alındı.

Şubat ayı boyunca sefalet zamlarına karşı insanca yaşayacak bir ücret talebiyle ardı ardına gelen işçi eylemlerinin ortasında imzalanan bu TİS, garanti altına aldığı zam oranı ve ilave haklar göz önüne alındığında bu süreçte sendikalı olmanın ve sendikalı, güvenceli bir iş talebinin önemini açıkça yeniden ortaya koyuyor. Hem ekonomik krize ve emekçilerin mevcut koşullarına hem de imzalan TİS’e ve sendikal örgütlülüğe ilişkin olarak bir DHL işçi temsilcisi ile konuştuk.

Ne kadar zamandır DHL’de çalışıyorsun? Daha önce sendikalı bir işyerinde çalışmış mıydın?

14 yıldır DHL’de çalışmaktayım. Daha önce çalıştığım işyerlerinde sendika vardı.

Önceki deneyimlerinle karşılaştırdığında sendikalı bir işyerinde çalışmanın faydalarını neler olarak görüyorsun?

Önceki deneyimle değil ama DHL’de çalıştığım süreyi ikiye ayırmak gerekiyor. Sendikadan önce ve sendikadan sonra olmak üzere daha doğru bir karşılaştırma olacaktır. Sendikadan önce yöneticiler istedikleri kişiye istedikleri zammı veriyorlardı. Her şey tamamen yöneticilerin insafına kalmıştı. Çalışıp çalışmamanıza bakılmıyordu; yeter ki yöneticilerle aranız iyi olsun, iyi zam alırsınız ve kalıcı olursunuz. Ayrıca sendikamız ilk sözleşmede yaklaşık 800 taşeron işçiyi kadroya aldırdı ve işyerinde taşeron çalışmaya son verdi. DHL Lojistik’te artık taşeron yok. Sendikadan sonra tamamen bir eşitlik geldi. Zamlar eşit oranda yapılmakta. Çalışanın işine sahip çıktığı bir ortam oluştu. Her sözleşme artan ücretlerle ve sosyal haklarla daha iyi bir seviyeye geldi. Sendikalı olduktan sonra eşitliğin geldiği, gönül ilişkilerinin bittiği bir süreç başlamış oldu. En önemlisi ise sosyal hakların olması ve her sözleşmede üzerine koyarak ilerlemesi, sendika olmasının önemini bir kez daha gösteriyor. İşçi sendikasıyla güçlüdür.

Pandemi ve ekonomik krizin iç içe geçtiği son iki yıl, işçiler için faturayı her anlamda ağırlaştırdı. Güvencesizliği, yoksulluğu derinleştirdi. Bu açıdan, son iki yılın hayatında etkileri neler oldu? Seni en çok zorlayan ne oldu?

Burada da yine sendikalı olmamızın avantajlarını yaşadık. Evet, çok zor bir süreçti. Birçok işveren işçilerini çıkardı; restoran, otel, kafe gibi sektörler çok etkilendi. Bazı sektörlerde tam tersi işlerde artış oldu ama sendikalı olmadıkları için güvencesiz, çalışma koşullarının aşırı düzensiz olduğu bir durumla karşılaştılar. Bu süreçte iğneden ipliğe her şeye zam gelmesi, üretimin azalması ve yanlış ekonomi modelleriyle uğraşmanın bedellerini hem pandemide hem de pandemiden çıkışta çektik ve çekiyoruz da. Bu süreçte biz işçilerin birleşerek örgütlü bir mücadele etmekten başka şansımız yok.

Düşen alım gücü, eriyen ücretler derken yakın zamanda bir TİS sürecini geride bıraktınız. Bu TİS sürecine işçiler olarak hangi taleplerle ve ne kadar dahil oldunuz?

Aslında bizim sendikamızın bir geleneği var, üyelerinin (işçilerin) seçmiş olduğu işçi temsilcileri TİS görüşmeleri sonuçlanana kadar o masada bulundurur ve onlara söz hakkı verir. Bu da masadaki zorluğun, taleplerin nasıl karşılandığının görülüp işçilerle beraber kenetlenip iyi bir sözleşme dönemi geçirilmesini sağlar. Ve doğru bilgi analizi yapılmış olur. Bu süreç boyunca işyeri temsilcileri bütün TİS görüşmelerine dahil oldu ve işçilerin iradesini yansıtacak şekilde masada bulundu; aynı zamanda her bir TİS görüşmesinin ardından TÜMTİS işyerlerine uğrayarak yapılan son görüşme hakkında bilgilendirme yaparak işçilerden dönüşler ve fikirler aldı. Görüşmeler bu şekilde devam etti.

Bu dönem yapılan sözleşmemiz bence diğer dönemlerden çok daha iyi ama malum ülkemizin ekonomisi, döviz kurunun artması, TL’nin alım gücünün düşmesi karşısında ne kadar iyi bir sözleşme imzalasanız da şu an ülkenin bulunduğu ekonomik krizde yorum bile yapamaz hale geliyorsunuz. Sözleşmeden bahsederken bence ücret konuları çok iyi bir seviyeye geldi ama en önemlisi TİS’te bulunan 3 madde. Bu önemli maddeler alım gücümüz bu zor dönemde artıracaktır:

1. Sözleşmenin devam ettiği süreçte asgari ücrete bir artış olursa aynı oranda ücretlere de yansır, aradaki fark korunur.

2. Yıl sonu enflasyonu baz alınarak yapılan artış eğer asgari ücrete gelen zam oranından düşükse asgari ücrete gelen oran uygulanır.

3. Her yıl kıdem farkı konularak zam oranı ondan sonra yapılır.

İmzalanan TİS anlaşmasında sizi memnun etti mi, beklentilerinizi karşıladı mı? Neden?

Evet memnun etti fakat malum ekonomik koşullar, krizler, yanı başımızda Ukrayna-Rusya savaşı olması bizleri ülke olarak da etkiliyor, işçi olarak da etkiliyor. Her gelen günün geçen günü arattığı dönemler geçiriyoruz. Keşke dünyadaki bu saçma savaşlar sona erse.

Yeni TİS ile birlikte ücret artışının, ekonomik kriz karşısında alım gücünü korumaya yeterli olacağını düşünüyor musun? Ya da başka ne tür önlemler olması gerektiğini düşünüyorsun?

Ücretimde iyi bir oranda artış oldu ama alım gücümüz her geçen gün daha da azalmakta. TİS’i ne kadar iyi yaparsanız yapın ülke ekonomisinin bu kadar kötüye gitmesi karşısında duramazsınız. Bu da sendikanın değil siyasetçilerin beceriksizliğinden kaynaklıdır. Çözüm önerim bence üç ayda bir enflasyon oranında iyileştirme yapılmalı. Aksi takdirde hiçbir şeyin bir önemi kalmıyor. Ve ayrıca bizim sendikamız gibi işçiden yana tavır alan sendikaların birleşerek yeni bir mücadele hattı örmesi gerekir.

Şubat ayı boyunca birçok işyerinde işçiler kendilerine dayatılan sefalet zamları karşısında ücretleri için eyleme geçtiler. Bir kısmında aynı anda sendikalılaşma mücadelesi de sürüyor. Bu eylemleri nasıl değerlendiriyorsun?

Bu eylemlerin geç yapılan eylemler olduğunu düşünüyorum. Geç de olsa böyle onurlu bir mücadeleye kalkışan işçi sınıfının kazanacağını düşünüyorum çünkü bıçak kemiğe dayandı. Her işçinin sendikasıyla buluşmasını, bilinçli bir mücadele örneği sergilemesini diliyorum. Kazanımlar er ya da geç mutlaka elde edilir.

Şu anda sizinle aynı sektörde devam eden bir sendikalılaşma mücadelesi var: Yemeksepeti depo işçilerinin mücadelesi. Sendikalı bir işçi olarak, onlara ne söylemek istersin?

Belki ilk önce çekinecekler, belki sabırsızlanacaklar, yorulacaklar, psikolojileri bozulacak ama onurlu bir mücadele her zaman TİS’le sonuçlanır. Toplu iş görüşmeleri başlayınca kendileriyle gurur duyacaklar. Buradan son sözüm de “zafer direnen emekçinin olacak”. İşçi olarak sonuna kadar yanlarındayız. İnançlarını yitirmesinler, kazanacaklar.

Dört olay, bir hakikat: Demokratik devrim tamamlanmalı

0

Osmanlı Devleti’nde, 1908 Devrimi’yle oluşturulan parlamentonun (Meclis-i Mebusan) açılması gibi gelişmelere rağmen, henüz oluşmakta olan Türk kapitalizminin sınırlılıkları dolayısıyla, 1908 Devrimi tamamlanamamış bir demokratik devrim olarak yaşandı. Demokratik devrimin görevlerini tamamlamadan kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bu karakteri sebebiyle politik özgürlükler, ulusal sorun ve toprak sorunu gibi birçok temel sorunu çözemedi. 1900’lerin başından bu yana çözülemeyen bu sorunlar hayatımızda hâlâ hissettiğimiz, her anımızda karşımıza çıkan sorunlar olarak çözülmeyi bekliyor ve çözülmediği sürece de ezilenlerin ve emekçilerin hayatını zindan etmeye devam ediyor.

Bu minvalde, geçtiğimiz ay içerisinde gerçekleşmiş olan ve demokratik görevlerin tamamlanmamış olmasıyla ilişkili dört olaya dikkat çekmek istiyorum.

İlk olay Boğaziçi Üniversitesi’nde eğlenen bir grup öğrencinin videosunun iktidar medyası Yeni Şafak tarafından sızdırılmasıyla yaşandı. Videoda “Dikkat dikkat! Allah konuşuyor” ifadesini kullanan Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi, ismiyle birlikte hedef gösterildi. Kamuoyu, hedef gösterilen öğrenciye savcılık tarafından soruşturma açıldığından, bir TRT muhabirinin video yayınlandıktan hemen birkaç saat sonra attığı tweet’le haberdar oldu.

İkinci olaydaysa Kadir Has Üniversitesi öğrencisi bir gencin Mustafa Kemal’in Kabe’ye oturduğunu gösteren bir fotoğrafı paylaşması sebebiyle hedef tahtasına oturtulmasına şahit olduk. Yine hedef göstermeler sonrası bu genç hakkında da soruşturma başlatılmasıyla yetinilmeyerek akabinde gözaltı işlemi de gerçekleştirildi.

Üçüncü olayda Antalya’nın Serik ilçesinde bir lisede okuyan öğrencilerin Kuran’a ayaklarıyla vurdukları bir video sosyal medyaya düştükten sonra üç öğrenci hakkında savcılık soruşturma başlattı ve öğrencilerin örgün öğretim hakkı ellerinden alındı. Bu demek oluyor ki verilen cezaya göre, Kuran’ı tekmeleyen öğrenciler artık sadece açık liseden eğitim görebilecekler veya eğitim alamayacaklar.

Bu üç olayda da laik bir devlet olma iddiasında olmasına karşın Türkiye Cumhuriyeti’nin aslında laiklik anlayışının dinle devlet işlerini ayırmak olmadığı, aksine dini kontrol ederek emekçi sınıfları sevk ve idare etmek olduğu tekrar açığa çıkmaktadır. Dini değerleri aşağılama (TCK 216/3) adı verilen yasa yoluyla demokratik haklara dönük önleyici yaklaşımlar ve siyasal gericilik, kimi zaman bu yasanın kapsamına dahi girmeyen olayları bu suç kapsamına sokmaya çalışmaktadır.

Burada ikirciksiz bir tutum alınması elzemdir. Dini değerlere veya toplumun sözde “değerlerine” uygun olmayan davranışları cezalandırmaya çalışan rejim ve onun yargısına karşı durulması, yarım kalan demokratik devrimimizin görevlerini tamamlamak için kritik önemde olacaktır. Bu gibi hadiselerde devrimci Marksistler olarak sessiz kalmamız yahut toplumun hassasiyetlerini gözetmek uğruna yukarıdaki hadiseleri siyaset dışı olaylar olarak görmemiz doğru olmayacaktır. Çünkü biz militan ateizm ve din düşmanlığı dahil olmak üzere her türlü din eleştirisinin meşru olduğunu savunmaktayız. Bu yüzden de genel olarak dinlere, özel olarak da yaşadığımız coğrafya hasebiyle İslamiyet’e karşı hakaret addedilen yukarıdakine benzer hadiselerin demokratik haklar kapsamında ele alınması gerektiğini bulunduğumuz her alanda ifade etmeli ve bu hakların tanınması için mücadele etmeliyiz. İlk olarak da dini değerleri aşağılama diye bir suç olamayacağını, bu yüzden de TCK 216/3’ün iptalini talep etmek yerinde olacaktır.

Yazıda değineceğim son olay ise şu: Sosyal medya fenomeni olan trans deneyimli Mükremin’in bir süredir hamile mizanseniyle videolar yayınlarken en sonunda da doğum mizanseniyle kucağında bir bebekle yayınladığı video tartışmalara sebep oldu. Bu olaydan sonra sosyal medya fenomeni Mükremin hedef gösterildi ve savcılık hakkında soruşturma başlattı. Bu hadise ilk üç olaydan biraz daha farklı çünkü dini değerleri aşağılama nedeniyle değil toplumun “değerlerinin”, özellikle kutsal (!) olan anneliğin aşağılanması gerekçe gösterilerek Mükremin’e soruşturma başlatıldı. Gerekçesi yukarıdaki olaylardan farklı gibi gözükse de son kertede “genel ahlaka”, toplumun “değerlerine” aykırı davranışların ve yaşam tarzının cezalandırılmaya çalışıldığı söylenebilir.

Bu dört olayda da gözüken ortak nokta olarak dinci ve patriyarkal Türk kapitalizmine karşı tehdit oluşturabilecek yaşam tarzlarının görünürlüğünün artmasına karşı rejimin bekçisi olan mevcut hükumet baskı yoluyla toplumu genel olarak sindirmeye çalışıyor. Gelenekler ve inançlar hakkındaki hassasiyetlerin tarih boyunca ezilenlerin ve emekçilerin aleyhinde bir araç olarak kullanıldığını da akılda tuttuğumuz takdirde, yaşadığımız coğrafyada yarıda kalmış demokratik devrimin tamamlanması da ancak işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadelesiyle gerçekleşecektir.

Göçmen düşmanlığına karşı basın açıklaması: “Irkçılık Öldürür, Dayanışma Yaşatır”

0

Tırmandırılan göçmen düşmanlığına ve ırkçılığa karşı Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin çağrısıyla 18 Haziran cumartesi günü Kadıköy Süreyya Operası önünde basın açıklaması düzenlendi. Basın açıklamasına destek veren kişi ve kurumlar, “Irkçılık öldürür, dayanışma yaşatır” pankartı arkasında bir araya geldi. 20 Haziran Dünya Mülteci Günü vesilesiyle gerçekleşen basın açıklamasında “Sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz özgür bir dünya” vurgusu öne çıktı ve Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin mülteci hakları ve ırkçılık karşısında somut talepleri aktarıldı.

Basın açıklamasından:

“…Birlikte eşit bir yaşamın inşası, sermaye için bir maliyet olarak görüldüğünden, rejiminse çıkarlarıyla bağdaşmadığından, oluşan toplumsal sorunların ve krizlerin faturasını, iyice güvencesizleşen göçmenler ve işçi sınıfı göğüslemek durumunda kalmaktadır.

İktidar yaygınlaşmasına göz yumduğu göçmen karşıtlığı, işsizlik ya da enflasyon gibi sorunların göçmenlere fatura edilmesini sağlayarak, işçileri yerli ve göçmen diye bölerek sermayenin de onun siyasal sözcülerinin de ekmeğine yağ sürüyor. Türkiye’de muazzam bir yoksullaşmaya neden olan krize karşı emekçilerin tepkileri, göçmen karşıtlığı ile saptırılmaya, yozlaştırılmaya çalışılıyor. Göçmen karşıtlığı emekçi düşmanlığının kamufle edilmiş bir biçimi olarak işlev görüyor.

Özellikle son dönemde artan, göçmenlere karşı ırkçı saldırılar ve cinayetler karşısında iktidar gerekli tedbirleri almamakta, yaptırımları uygulamamaktadır. Diğer sistem partileri ise yaklaşan seçimlerin de etkisiyle göçmenleri araçsallaştırarak ırkçılığın yayılmasına hizmet etmekte ve bu anlamda yaşanan ırkçı saldırıları da teşvik etmektedirler.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi olarak bu durumu kabul etmiyoruz. Bu basın açıklaması vesilesiyle, birlikte eşit bir yaşamı olanaklı kılacak ve bunun için birlikte mücadelenin zemini olabilecek somut taleplerimizi kamuoyuna duyuruyoruz.

  • AB ile yapılan Geri Kabul Anlaşması iptal edilmelidir. Göçmenlerin hayatları, devletler arasında pazarlık konusu edilmemelidir.
  • Türkiye, BM Cenevre Sözleşmesine koyduğu coğrafi çekinceyi kaldırmalı ve mültecilik statüsünü tanımalıdır. 
  • Göçmenler için serbest dolaşım hakkı tanınmalıdır. İktidar tarafından belirlenen illerin göçmenlerin kaydına; ilçelerin ve mahallelerin yerleşime kapatılmasını kabul etmiyoruz. Göçmenlerin il ve ilçeler arasında seyahat ve ikamet özgürlükleri derhal tanınmalıdır.
  • Göçmenlerin eğitim, sağlık, adalete erişim, güvenceli çalışma, barınma gibi en temel insani hakları devlet güvencesiyle temin edilmeli; ifade ve gösteri özgürlükleri tanınmalıdır.
  • Göçmenlere yönelik haksız gözaltı ve sınır dışı uygulamalarına son verilmelidir.
  • Göçmenlerin ucuz iş gücü muamelesi görmesinin engellenmesi için göçmen emekçilerin tüm sosyal ve ekonomik hakları tanınmalı ve böylece sermayenin elini kuvvetlendirerek işçi sınıfını bölen yerli-göçmen işçi ayrımı geçersizleştirilmelidir.
  • Sendikalar, göçmen emeğine dönük istismarlar için inisiyatif alarak, örgütlü işçi sınıfı ile güvencesizleştirilmek istenen göçmen emeğinin buluşmasını ve birlikte mücadele etmesini sağlamalıdır.   
  • Geri gönderme merkezleri acilen kapatılmalı ve bu tesisler göçmenler yararına birer sığınağa dönüştürülmelidir. Şehirleri göçmenler için bir çeşit kampa dönüştüren uydu kent uygulamasına son verilmelidir.
  • Göçmen kadın ve LGBTİ+’ların da kazanılmış haklarının gasp edilmesine neden olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı geri alınmalıdır. Erkek şiddetini bir zulüm çeşidi olarak görüp iltica nedeni olarak kabul eden İstanbul Sözleşmesi uygulanmalıdır.
  • Kadınlara yönelik şiddetin göçmenlikten dolayı değil erkek egemenliğinden kaynaklandığı görülmelidir ve erkek şiddetinin ırkçılığa meşruiyet zemini yapılmasının önüne geçilmelidir.
  • Medyadaki söylemler ve siyasilerin beyanlarındaki ırkçı nefret dilinin önlenmesi için kamu otoritesi müdahalede bulunmalıdır.
  • Göçmen nefretine yönelik tavrı olan, ırkçılığa karşı çıkan bütün örgütler el birliği etmelidir.”

Yoldaş Pestaña, sosyalizme dek daima!

0

“Marksist, Troçkist, Morenist, ateist ve feminist olmaktan gurur duyuyorum.”

– Silvia “Pestaña” Santos

Aşağıda İşçi Demokrasisi Partisi’nin, Silvia “Pestaña” Santos’un ölümü üzerine İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’e ilettiği taziye mesajını okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

Yoldaşımız Silvia Santos’un, namı diğer Pestaña’nın 15 Haziran günü aramızdan ayrılışını üzülerek öğrenmiş bulunuyoruz. İUB-DE Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi olarak, yoldaşı Adolfo’ya, ailesine, Brezilya partimiz CST’den (Sosyalist İşçi Akımı) ve Arjantin Partimiz IS’den (Sosyalist Sol) yoldaşlarımıza ve enternasyonalimizin tüm militanlarına en içten baş sağlığı dileklerimizi iletiyoruz.

74 yaşında aramızdan ayrılan Pestaña, ardında 50 yıldan fazla bir militanlık deneyimi bıraktı. Ve bu deneyimin tamamı Morenizmin Arjantin’de, Bolivya’da ve Brezilya’da inşasına, uluslararası akımımızın güçlendirilmesine adanmıştı. 

PRT – La Verdad’da (İşçilerin Devrimci Partisi – Gerçek) başlayan bu 50 yılı aşkın deneyim, Arjantin PST’sinin (İşçilerin Sosyalist Partisi) inşası ve devamında MAS’ın (Sosyalizme Doğru Hareket) kuruluşuna önderlik etmekle sürdü. Enternasyonalist bir militan olarak Pestaña aynı zamanda Bolivya partisinin inşasına katkı sunmak için bir süre bu ülkede yaşadı. Ve hastalığından ötürü dinlenmek için 2019 yılında Arjantin’e dönmek zorunda kalana dek, 30 yıla yakın bir süre Brezilya’da kardeş partimiz CST’nin inşasına önderlik etti. Aynı zamanda Brezilya’da İşçi Partisi’nin ve PSOL’ün (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) kuruluş süreçlerine dahil oldu.

Hayatının önemli bir bölümünü devrimci partilerin ve enternasyonalin inşasına hasreden Pestaña, aynı zamanda enternasyonalimizin Uluslararası Sekreterliği’nde tüm politik ve örgütsel birikimini bütün seksiyonların ve İUB-DE’nin inşasına başarıyla sundu.

Kaybımız oldukça büyük yoldaşlar. Pestaña, sadece Troçkist ve Morenist metodolojiye inanmış bir yoldaş değildi. Kendisi Morenist akımın tarihsel önderlerinden ve yorulmaz inşacılarındandı. 

Aramızdan ayrılışı bizlere çok daha büyük sorumluluklar yüklüyor. Şimdi görevimiz, Pestaña’nın bir inşacı olarak ardında bıraktığı politik ve örgütsel mirası, metodolojiyi tüm partilerimizin ve enternasyonalimizin inşası için yeni kuşaklara aktarmak.

Yoldaş Pestaña, sosyalizme dek daima!

İşçi Demokrasisi Partisi  

15-16 Haziran 1970: Bir politik grevin anatomisi ve dersleri

0

Türkiye solunun hatalı bir şekilde milat olarak kabul ettiği “1971 kopuşunda” değil, ancak 15-16 Haziran’ın yaşandığı “1970 kopuşunda” patronların ve devletin katlettiği proleter şehitlerimiz Mutlu Akü Fabrikası işçisi Yaşar Yıldırım, Vinleks işçisi Mustafa Bayram ve Cevizli Tekel Fabrikası işçisi Mehmet Gıdak’ın anısına…

***

“Biz halkçıyız, halkçı demek, ulus içinde hiçbir imtiyaz ve üstünlük tanımayan ve her ferdini öteki kadar hak ve şeref sahibi sayan, ekonomik alanda birini ötekine, işçiyi patrona, patronu işçiye mahkûm edecek, müstehliki müstahsilin eline düşürecek vaziyetlere müsaade etmeyen bir varlık demektir. (…) Halkçı zihniyet, ulusu birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak kabul eder. Onun için de herhangi bir zümreyi kendisinden başkalarına karşı üstün olmak iddiasıyla hareket ettirmez.”

– Recep Peker, 1935

“İş olmazsa işveren olmaz ama aynı derecede önemli olarak işçi olmazsa da iş olmaz. İş, işveren ve işçi arasındaki bu birbirinin içine geçmiş ilişkiyi dikkate almayan yaklaşımlardan hayırlı bir netice çıkmaz. Biz üretim ile alın terini, sermaye ile emeği, kazanç ile hakkaniyeti birbirinden ayırmıyoruz. Kalkınmayı, toplumun tüm kesimlerinin refahının orantılı şekilde yükselişi olarak görüyoruz. Hak arayışını çatışma değil uzlaşma zemininde gören bir medeniyete mensubuz. Batı ile aramızdaki en büyük fark da işte budur.”

– Recep Tayyip Erdoğan, 2019

1970 senesinde Adalet Partisi (AP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) birbirlerinden ayrı bir şekilde sendikalar, grev ve lokavt konularına eğilen iki yasa taslağı hazırladı. Komisyonda birleştirilen taslaklar 1317 sayılı kanun ismini aldı: Bu kanuna göre sendikal örgütlenme, sendika değiştirme ve greve çıkma hakkı kısıtlanıyor, özellikle de Türk-İş’ten DİSK’e geçiş zorlaştırılarak, DİSK’in işçi hareketi içinde devrimci bir sendikal kutup olarak büyüyüp konsolide olmasının önüne geçilmek isteniyordu.

Türk kapitalizmi 1317 sayılı kanuna neden ihtiyaç duydu?

1970’li yıllara yaklaşıldığında Türk kapitalizmi göreli açık pazar koşullarında tarıma dayalı büyüme şeklindeki politikasını çoktan terk etmişti. Birinci Beş Yıllık Plan açık bir biçimde ithal ikameci sanayileşmeyi önüne koymuştu. Buna rağmen dış ticaretteki tıkanma devam ediyordu; lüks malların ithali kıt döviz rezervlerinin erimesini getireceği için bu malların üretimi, yabancı sermayenin de katılımıyla, ülke içinde gerçekleştirilmeye başlandı. İlk evrede bu girişim bir montaj sanayinin sınırlılığını aşamayacaktı; ancak ertesinde yabancı sermaye ve yerli burjuvazi işbirliğiyle, yan sanayilere de ayrılan bir modern sanayi görünümü kazanacaktı.

Yabancı yatırımlara tanınan kredilere ve balon gibi şişmeye başlayan borçlara dayalı bu büyüme, kısa süreli bir sahte refah yaratarak emekçilerin reel gelirlerinde artışlar yarattı ve eşitsiz bileşik gelişimin doğasına uygun olarak gecekondulara transistörlü radyo, buzdolabı, teyp girmeye başladı.

Sanayideki gelişime rağmen ihracatın milli gelir içindeki payı düşmeye, ihracat da gerilemeye başladı; zira emperyalist uluslararası işbölümü gereği, Türk kapitalizminin ihracat işlemlerinin ezici çoğunluğu tarım ürünlerinden oluşmayı sürdürüyordu. Dolayısıyla büyüyen ekonominin büyüyen döviz ihtiyacı tarımdan karşılanamadı. Bunun sonucu Türkiye’nin emperyalizme daha da bağımlı kılınması oldu: 1962-1974 yılları arasında kısa ve uzun vadeli krediler ile dış “yardımların” tutarı 300 ve 500 milyon doları buldu.(1) Sabit sermaye içindeki dış ticaret açığının oranı 1962-1976’da yüzde 21,9’luk bir ortalamaya ulaştı.(2) 1961 yılında OECD bünyesinde Türkiye için bir “yardım” konsorsiyumu kurularak, Türkiye’ye yapılan sermaye ihracatı emperyalizmin denetimi altında tutuldu.

Dış borç krizi neticesinde emperyalizm 1968’den itibaren IMF aracılığıyla devalüasyon ve dış ticaret rejiminin liberalleştirilmesi yönünde adımlar atılması için baskı uygulamaya başladı. Siyasal iktidarın bu adımları atması için öncelikle, bu adımların ileride konsolide olmasını sağlayacak olan Bonapartist denge mekanizmasının (burjuvazinin uzun dönemli çıkarları ile yoksul halk kitlelerinin kısa dönemli çıkarlarının belirli bir “milli kaynaşma” yaşaması) sacayaklarını oluşturması gerekiyordu. 

Bunun için ilk yapılması gereken, sendikal hareketi tekeline alarak devlete olan politik bağımlılığını kuvvetlendirmek ve işçi hareketinin, bu sendikal tekel dışarısında kendisini ifade etmesini engellemekti. 1969 seçimlerinden sonra Türk-İş’e bağlı dört sendikanın başkanı Adalet Partisi’nden milletvekili seçilmişti. Bunlardan üçü 1970’te Türk-İş yönetim kurulunda görevliydiler. Aynı yönetim kurulunda CHP’den de iki milletvekili vardı. 1317 sayılı kanunu hazırlayan kişiler arasında o sırada Türk-İş yönetim kurulu üyesi ve Adalet Partisi milletvekili olan üç yönetici de mevcuttu. Türk-İş yönetim kurulunun çoğu AP’liydi. Dolayısıyla bir taşla iki kuş vurulmuş olacaktı: Adalet Partisi hem sendika bürokratları arasındaki kadroları aracılığıyla alternatif sendikal akımların ve konfederasyonların yaşam hakkına son verecekti, hem de emperyalizmin talep ettiği liberalizasyon ve yapısal reform süreçlerini, işçi hareketinin üzerinde sımsıkı bir denetim mekanizması kurarak hayata geçirebilecekti.

10 Ağustos 1970’te hükümet, IMF’nin beklediği liberalleşme programının en acil maddelerini uygulamaya başladı: 1 dolar 9 liradan 15 liraya çıkarıldı, ithal teminatları ve damga vergileri düşürüldü, emperyalizmin talepleri doğrultusunda ithal malların dahil edildiği liberasyon listeleri genişletildi. Ancak hükümet geç kalmış ve başarısız olmuştu: 10 Ağustos kararları uygulanmaya başlandığında, 15-16 Haziran Ayaklanması çoktan yaşanmış, işçi hareketi yaşamsal bir deneyimin içinden geçmişti bile. DİSK bir kutup olarak sınıf mücadelesi arenasından çıkartılamamış, Türk-İş üyesi işçilerin sendikasızlaştırma saldırılarına yönelik tarafsız veya kayıtsız kalmaları sağlanamamıştı. Dahası, seferberlikler sayesinde 1317 sayılı kanun Anayasa Mahkemesi’ne takılıp iptal edilecekti.

15-16 Haziran Ayaklanması, liberal 10 Ağustos kararlarının eksik kalmasını ve yarıda bırakılmasını sağladı; bu kararların IMF’nin istediği boyutta ve kapsamda hayata geçirilmesi için, yani 10 Ağustos kararlarının tamamının uygulamaya geçirilebilmesi için burjuvazi, dokuz ay sonra gerçekleşecek olan 12 Mart 1971 darbesini bekleyecekti.

Türkiye işçi sınıfı 15-16 Haziran’a neden ihtiyaç duydu?

Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre 1963’ten 1971’e dek süren dokuz yıl boyunca (1963 ve 1971 yılları da dahil) Türkiye’de 603 grev yaşandı ve bu grevlere 85.700 işçi katıldı (ILO “yasadışı” grevleri ve bir işgününden kısa süren grevleri saymamaktadır, dolayısıyla bu, elbette, eksik bir istatistiktir; mesela 15-16 Haziran Ayaklanması’nda fiili greve çıkan işçileri dikkate almamaktadır). Yine bu grevlerde 2.381.400 işgünü yitirilmişti.(3)

İşçi hareketinin dokuz yıllık bilançosunun verilerine göz attığımızda, 15-16 Haziran Ayaklanması’nı yaratan sürecin öne çıkan başlıca özelliklerini anlayabiliyoruz. İlk olarak Türkiye’de, diğer ülkelerle kıyaslandığında çok az grev yapılmakta olduğunu görüyoruz. İkinci olarak, grevci işçi başına düşen ortalama grev süresinin oldukça yüksek olduğu dikkat çekiyor. Grevci başına düşen ortalama grev süresi, aynı dönemde Fransa’daki sürenin yaklaşık 20 katını bulabiliyor.(4) Fransa’da 1963-1971 arasında bu oran 1,35 ile 2,45 arasında değişirken, Türkiye’de aynı yıllar arasında 10,40 ile 51,08 arasında değişiklik göstermiştir. Üçüncü olarak, Türkiye’de grev başına yitirilen işgününün (Türkiye’de grevlerin diğer ülkelere göre çok az yaşanmasına karşın) çok yüksek olduğunu görüyoruz. 1968 Mayıs’ı hariç bu sayı Fransa’da en yüksek seviyesine 1963’te 2510 işgünü ile varıyor. Türkiye’de ise Çalışma Bakanlığı verilerine göre bu sayı en yüksek seviyesine 1966’da 10.240 işgünü ile ve en düşük seviyesine de 1963’te 2467 işgünü ile varıyor.

Bütün bunlardan şu sonucu çıkarıyoruz: Türkiye’de az sayıda işçi az sayıda greve çıkıyor, bu grevler ise büyük kazanımlar hedeflemiyor olmasına rağmen (grevlerin hemen hemen hepsi TİS anlaşmazlığı nedeniyle yaşanıyordu), çok uzun sürüyordu. Dolayısıyla az sayıda kazanım, çok sayıda uzun, yıpratıcı, yorucu, ufak grevler gerektiriyordu.

1963 TİSGLK’sinin (Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu) hükümleri, patronların işçi taleplerine karşı hükümet güvencesi almış olan uzlaşmaz tutumları, işbirlikçi sendikalar tarafından grevlerin kimi zamanlar bilerek ölü sezonlara denk getirilerek işlevsiz kılınması ve Adalet Partisi liderliğindeki rejimin sendikal hareketi kendisine bağımlı kılmaya dönük girişimi, işçilerin kendi çıkarlarını yalnızca ekonomik grevler aracılığıyla savunabilmesini imkânsız kıldı. Birçok durumda uzun ve yorucu grevlerde kazanılanlar, siyasal arenada (TBMM’de, komisyonda) kaybediliyordu.

Bu nedenlerle 1317 sayılı kanunla rejim, zaten ekonomik grevlerle çıkarlarını iyi bir şekilde savunamadığını ve liberalizasyon reformlarının faturasının kendisine ödetileceğini hisseden işçi sınıfını, mutlak bir şekilde kaypak ve muhafazakâr bir sendikal bürokrasiye mahkûm etmek istediğinde, sanayi proletaryasının buna cevabı parçalı, yerel, yıpratıcı, izole direnişler değil, politik grev oldu.

15-16 Haziran 1970: Sosyalist devrim göz kırpıyor

Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Mutlu Akü, Vinileks, Otosan, Arçelik, Vita, DMO: Bunlar, 1317 sayılı kanun mecliste görüşülürken fiili greve çıkan ve Türk kapitalizminin kalbinde bulunan fabrikalardan yalnızca birkaçı. İstanbul, İzmit, Sakarya, İzmir, Ankara ve Adana illerinde ve sanayi merkezlerinde, Türk-İş üyeleri de dahil yüz binlerce kadın ve erkek işçi yeni tüzel düzenlemeyi ve rejimin işçi düşmanı saldırılarını püskürtmek için seferber oldular. 16 Haziran’da orduya işçilere ateş açma emri verildi; emir, üzerine asker üniforması geçirilmiş olan işçi ve köylülerden oluşan erler tarafından reddedildi. Seferberliğin sürmesi halinde, ordu sınıfsal bir bölünme yaşayacaktı.

15-16 Haziran günlerinde Türkiye’nin başlıca sanayi merkezleri ile emekçi semtlerinde, kapitalizm dışı bir toplumsal durum oluştu. İstanbul’da Kartal, Göztepe, Kadıköy, Cağaloğlu ve Eminönü’nde burjuva devlet gücü iki gün boyunca silindi veya silinmemek için cılız bir şekilde direndi; valilik, işçiler şehrin merkezi olan Beyoğlu’na ulaşamasın diye Haliç üzerindeki iki köprüyü kaldırdı.

16 Haziran gecesi, 16 Eylül’e dek sürecek bir sıkıyönetim ilan edildi. İstanbul ve İzmit’teki sendika binaları, sosyalist parti büroları ve öncü işçilerin evleri polis tarafından basıldı. 25 DİSK yöneticisi derhal tutuklandı, 19 Haziran’dan itibaren bu bölgelerdeki bütün grevler yasaklandı. Sıkıyönetimin kendilerine tanıdığı hakla patronlar sendikalı yüzlerce işçiyi işten attı, öncü işçiler kara listeye alınarak işgücü piyasasından uzak tutuldu ve birçok militan işçi de aylar boyunca hapis yattı.

Not düşmekte fayda var ki, 15-16 Haziran yenilmeseydi, 12 Mart 1971 darbesi hiç yaşanmayacak; sendikal özgürlüklerini böylesine militanca savunan bir mücadeleci işçi hareketinin zaferi karşısında darbeciler, iktidarı gasp etmeye cüret edemeyeceklerdi. Ancak 15-16 Haziran’ın yenilgisi, taleplerinin zaferinin koşullarını hazırladı ve 1317 sayılı kanun hiçbir zaman uygulanamadı.

15-16 Haziran’ın en yakıcı dersi, işçi hareketinin devrimci önderliğe duyduğu ihtiyaçtır

15-16 Haziran 1970’te Türk ve Kürt işçi sınıflarının gösterdikleri devrimci kapasite, Türkiye solunun kendisinde hiçbir programatik ve örgütsel yenilenmeyi getirmedi: Bu, yalnızca toplumsal olarak değil, ancak politik olarak da solun genelinin mücadele ve devrim stratejilerinin, Türk kapitalizmini yıkabilecek biricik güç olan işçi sınıfını hiçbir şekilde merkezine almadığını, dolayısıyla bürokratik ve küçük burjuva çürümenin boyutlarını gösteriyordu.

Bu büyük proleter ayaklanmasından yalnızca altı ay sonra (Aralık 1970), Türkiye solunun ezici bir kısmının geldiği gelenekleri oluşturacak olan iki parti (THKO ve THKP-C) kuruldu. Ancak bu yapılar, 15-16 Haziran’daki büyük proleter ayaklanmasının üstünden henüz altı ay geçmiş olmasına rağmen bundan hiçbir siyasal ders çıkarmayarak, parti inşa yöntemlerini işçi seferberlikleri ve hareketinden koparıyor, partiyi sınıflararası mücadele arenasından devlet ile devrimciler arasındaki silahlı çatışmalar alanına hapsediyor ve kitleleri birkaç silahlı öncüyle ikame ediyordu.

İşçi hareketinden kopuk bu girişimler, 15-16 Haziran’da gereksinimi hissedilen devrimci önderlik krizini çözmek veya hafifletmek yerine derinleştirip ağırlaştırdı.

Günümüzün görevleri

2022 senesinin Ocak ve Şubat aylarında 108 grev yaşandı (Türkiye’nin senelik ortalama fiili grev sayısı 97 iken, 2022’de bu sayı bir buçuk ay içinde aşıldı). Bu grevlerin 107’si fiili, yani “yasadışı” grevdi. Greve çıkan işçi sayısı en az 17 bindi. Bu grevlerin 96’sı düşük ücret zamlarına karşıydı ve 54’ü de hiçbir sendikanın dahli olmadan yaşandı.(5)

Ancak kritik önemdeki bu mücadele dalgasının karşısında yine ikameci bir eğilim, bir kere daha, işçi hareketinin devrimci önderliğini sınıf mücadelesi metotlarıyla inşa etmek yerine, kendi hareketçi refleksleriyle sınıf hareketini yenilgiye taşıyacak olan bir çizgiyi ileri sürüyormuş gibi duruyor. Bu eğilim silahlı değil, protestocu bir ikamecilik anlayışı güdüyor ve geldiği geleneğe saygısını göstererek, kitlelerin ve mücadele eden emekçilerin değil ama kendi ruh hallerinin ve ihtiyaçlarının merkeze konduğu dayatmacı bir anlayışı savunuyor.

Hiç şüphe yok ki bu protestocu ikameci eğilim, sınıf hareketinin henüz olgunlaşma döneminde olmasının bir sonucu. Unutmamalı, sınıf hareketinin her sorunu, ancak ve ancak sınıf hareketinin içinde ve onunla birlikte çözülebilir. İşçinin yerine kendisini koymayan, işçiye akıl vermeyen ama ona eşlik eden, direnişçi bireylerin büyük fedakârlıkları yerine kitlelerin seferber edilmesine ve emekçilerin kolektif bir şekilde karar almasına yaslanan, toplumsal hareketlerin bir koordinasyon merkezi veya protesto esnaflığı yerine sınıf hareketinin sosyalist önderliğini hedefleyen, bürokratik zorbalığa, ikameciliğe ve dayatmacılığa karşı işçi demokrasisini savunan bir programın sınıflar mücadelesi içinde alternatif bir kutup olarak inşa edilebilmesi bu yüzden çok önemli.

15-16 Haziran 1970’te göz kırpan sosyalist devrimin, bir kere daha işçi hareketinin politik gündemine girebilmesi, her şeyden çok buna bağlı.

Dipnotlar:

(1) 1975-1976’da bu tutar 1 milyar dolara yaklaştı. Bkz. Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985, Gerçek Yayınevi, 2. Baskı, Ocak 1989, s. 98.

(2) Bkz. agy.

(3) Bkz. M. Şehmus Güzel, Türkiye’de İşçi Hareketi 1908-1984, Kaynak Yayınları, Birinci Basım, Şubat 1996, s. 208 ve 210.

(4) Bkz. M. Durand, Y. Harf, “Panorama statistique des grèves”, Sociologie du Travail, 1973, No. 4, s. 356-375. 

(5) Ayrıntılı bir inceleme için bkz. https://emekcalisma.files.wordpress.com/2022/03/eccca7t_2022-grev.pdf

Mücadele eden Ağaç A.Ş. işçileri taleplerini kabul ettirdi!

0

İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı Ağaç A.Ş. park-bahçe işçileri, Birleşik Tarım Orman İşçileri Sendikası (BTO-SEN) öncülüğünde sürdürdükleri iki günlük fiili grev sonucunda haklarını kazandılar. Düşük ücretlere ve amirlerin kötü davranışlarına karşı; Toplu İş Sözleşmesi (TİS) için sendikalaşarak mücadeleye giren park-bahçe işçileri, İBB önünde iki günlük bekleyişlerinin ardından yapılan müzakerelerle talepleri için adım atılmasını sağladılar.

Uzun süredir kötü çalışma koşulları ve düşük ücret dayatmasına karşı seslerini duyurmaya çalışarak sorunlarına çözüm arayan işçiler, Ağaç A.Ş. yönetiminin umursamaz tavrıyla karşı karşıya kalmışlardı. Bunun üzerine iki günlük iş bırakma ve seferberlik haliyle taleplerini kabul ettirmeyi başardılar. Hukuksuz bir biçimde işten atılanların geri alınacağı, mobbing uygulayan amirler hakkında soruşturma açılacağı ve bir hafta içinde TİS için masaya oturulacağı sözünü alan işçiler, kararlı bir duruş sergileyerek ve emeklerinden aldıkları güçle hizmet üretmeyerek nasıl kazanılacağını göstermiş oldular. Güvenceli iş, insan onuruna yaraşır ücret mücadelesinde sendikalaşarak TİS masasına oturan Ağaç A.Ş. işçileri, önümüzdeki günlerde kurulacak TİS masasında taleplerinin garanti altına alınması için mücadeleyi sendika öncülüğünde kararlı bir şekilde sürdürmeye devam edecek.

Dot-com krizi ve gelmekte olan

0

Kapitalizmin vaat ettiği sürekli büyüme ve ilerleme hayalinin aslında acı bir reçetesi var, o da aşırı üretim krizi. 1929 Buhranı ve sonrasındaki sürece benzer bir durumla karşı karşıyayız desek aslında abartmış olmayız. Pandemi öncesinde de sürdürülebilirlik açısından zor durumda olan dünya ekonomik düzeni, emperyal ülkelerin pandemiye sebep olacak politikalarından sonra faturayı halka kesti. Neden halk diyoruz? Dünyada bilinen en zengin 10 insan pandemi boyunca servetlerini ikiye katlamış durumda ve Dünya Bankası verilerine göre bu dönemde 163 milyon kişi daha yoksulluk sınırının altında yaşamak zorunda kaldı.

Peki, tarih bize neler anlatıyor? 1929 Buhranı’ndan 1970’lerdeki petrol krizine ve bundan çıkmak için neoliberal politikaların uygulamasını tercih eden kapitalist düzen aslında milenyuma girerken “dot-com” kriziyle yüzleşti. Teknoloji şirketlerinin günümüzde benzer bir şekilde olduğundan fazla değerlenmesi ile başlayan kriz, aslında önümüzde bizleri neler beklediğine de ışık tutuyor.

Ne olmuştu?

90’ların başında neoliberal politikaların ve gerçekdışı finans sektörünün başta Amerika ve dünyayı sarsacak ilk ciddi krizini internet ve onunla ilgili teknoloji şirketlerinin fiyatlamasıyla gördük.

Normalde bir şeyin özelikle gerçek hayatta sürekli büyümesi, genişlemesi beklenemez fakat o günlerde, kriz öncesi başka anlarda olduğu gibi “yeni icat” internet ve etrafındaki teknoloji şirketleri böyle pazarlandı. Sonuç, karşılığı olmayan ve aşırı değerlenen meta, ona yatırım yapan ve bağlantılı sektörlerin de pul haline gelmesi oldu. O dönemin en değerli hisseleri yüzde 90’a varan oranlarda düştü. Mesela şu an dünyanın en değerli şirketlerinden biri olan Amazon’un hissesi 107 dolardan 7 dolara kadar inmişti.

Geçmiş günümüze ışık tutuyor

2010’ların sonunda hayatımıza giren kripto ve sanal paralar aslında bu yeni dot-com krizinin ön işaretleri olabilir. Karşılığı olmayan ve sürekli büyüme hedefi ile pazarlanan başta bitcoin olmak üzere çoğu kripto para ne yazık ki 20 yıl önce yaşadığımız krizin ön sarsıntılarını bize hatırlatıyor. Enflasyonist piyasa, aşırı fiyatlanan şirketler, özellikle teknoloji tarafında ve gerçekçi olmayacak şekilde sürekli büyümeye odaklı finans sektörü aslında bize yeni dot-com krizinin kapıda olduğunu söylüyor.

Ne yapmalı?

Hava bozmaya başladı, kara bulutlar ileride fırtınanın habercisi gibi toplanıyor. Artık yaklaşmakta olan fırtınanın şimdiden bizi teğet geçmeyeceğini biliyoruz ve iliklerimize kadar hissettiğimiz ekonomik krizi yıllardır yaşadığımız bu topraklarda tecrübe ediyoruz. Bugün örgütlü bir şekilde birlikte durmazsak, yaklaşmakta olan krizlerin faturasını tekrar bizlere kesecekler, aynı geçmişte yaptıkları gibi. Sermaye işbirlikçi ve düzen programlarına karşı yeni bir emek birliği örmenin zamanı şimdi değilse ne zaman?

Asen Metal’de işçiler sendikalaşma hakkı için direniyor

0

Gebze Asen Alüminyum’da Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için işten çıkarılan 75 işçi direnişlerini kararlılıkla sürdürüyor.

Dilovası Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Asen Metal, önce Birleşik Metal-İş sendikasına üye olan 55 işçiyi “küçülmeye gidiyoruz” bahanesiyle işten çıkarmıştı. İşten çıkarmaların devam etmesiyle bu sayıyı 75’i buldu. Fabrikadaki işçilerin çoğunluğunun Birleşik Metal-İş Gebze 1 No’lu Şube’de örgütlenmesinin ardından sendika, 6 Mayıs’ta Bakanlığa yetki tespiti başvurusunda bulundu. Toplamda 204 işçinin çalıştığı fabrikada 124 işçi Birleşik Metal-İş üyesi. Sendika Bakanlığa yetki tespitinde bulunduktan sonra 11 Mayıs’ta gelen olumlu dönüşün ardından işten çıkarmalar başladı. Bu süreçte patronlar işten çıkarmaların yanı sıra tehdit ve istifa baskılarıyla da sendikal örgütlenmenin önüne geçmek için ellerinden geleni yapsalar da işçiler kararlı. Sendikalaşma haklarını kullanmak istedikleri için hukuksuzca işten atılan işçilerin direnişi 11 Mayıs’tan beri sürüyor. Fabrika önündeki direnişleri bir ayı bulan işçiler güvenceli bir iş ve insanca bir yaşam için sendikalı olmak istiyorlar.

Geçmişten günümüze gelen bir sorun: “çocuk işçiliği”

0

Bugün Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü. Kapitalist sistemle daima iç içe geçmiş olan ve bir ucuz emek sömürüsü yöntemi olarak kullanılan çocuk işçiliğine ilişkin bir farkındalık yaratmak için Birleşmiş Milletler tarafından 2002 yılında dünya çapında Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü olarak ilan edildi. Peki nedir bu çocuk işçiliği? ILO’ya göre çocuk işçiliği; çocukların, çocukluklarını yaşamaktan alıkoyan, potansiyellerini ve saygınlıklarını eksilten, fiziksel ve zihinsel gelişimlerine zarar verici işlerde istihdam edilmesi olarak ifade edilmektedir. Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) çocuk işçiliğini, “çocuğun yaşına ve işin türüne bağlı olarak, minimum çalışma saatini aşan ve çocuğa zararlı olan iş” olarak tanımlamaktadır.

Ekonomik kriz, eğitim sistemindeki belirsizlikler ve aile içinde her geçen gün artan yetişkin işsizliği çocuk işçiliğinin yaşını düşürmüştür.

Çocuk işçiliği bir insan hakları ihlalidir!

Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre 18 yaşına kadar her birey çocuktur. Sözleşmeye göre çocukların eğitim, oyun, barınma ve sağlık gibi hakları vardır. Ancak çocuk işçi sayısındaki artıştan ve çocukların çalıştırılmalarından dolayı çocuk işçiler bu haklardan yararlanamamakta.

Emek sömürüsünün en sert biçimi olarak karşımıza çıkan çocuk işçiliğinin sonucunda çocuklar birçok hak ihlaline maruz kalmakta, ihmal ve istismar edilmekte.

Çocuk işçiliğinin sebepleri yoksulluk, göç, eğitim ve yetişkin işsizliğidir. Ancak pandemiyle birlikte de çocuk işçiliğinde bir artış gözlemlenmiştir.

Çocuk işçiliği; çocukların zihinsel, sosyal, fiziksel ve psikolojik gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Çalışma koşulları, çocuk işçilerin okula gitmelerine, akranlarıyla vakit geçirmelerine, oyun oynamalarına ve boş zamanlarını değerlendirmelerine engel olmaktadır.

Dünyada 152 milyon çocuk işçi var ve bu çocukların 73 milyonu tehlikeli işlerde çalışmakta. Türkiye’de ise tablo oldukça kötü durumda ve 2 milyondan fazla çocuk işçi mevcut. Türkiye’de TÜİK verilerine göre çocuk işçi sayısı 5-17 yaş grubu için 2019 yılında 720 bin olarak açıklandı.

ILO tarafından hazırlanan “Çocuk İşçiliği 2020 Küresel Tahminler, Eğilimler ve Önümüzdeki Yol” raporunda dünyada çocuk işçiliğinin 2020 yılında arttığı gözlemleniyor. Rapora göre dünya genelinde çocuk işçilerin sayısı 160 milyona yükseldi.

Anayasanın 50. maddesinde, “Kimse yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz; küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar, ücretli haftasonu ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir” ifadesi yer alıyor. İş Kanunu’nun 71. ve 85. maddelerinde 15 yaşını doldurmamış çocukların çalıştırılmasının yasak olduğu belirtiliyor.

Geçmişten günümüze gelen bir sorun

Çocuk işçiliği sadece bugün yaşanan bir sorun değil. Geçmişten günümüze devam ediyor. Çocuklar sanayide, tarlada, madenlerde ve hizmet sektöründe çalıştırılmakta. Özellikle pandemiyle birlikte artan yetişkin işsizliğinin sonucunda çocuk işçiliğinde bir artış görülmekte. Çocuk işçiliği ile birlikte çocuk yoksulluğunu da konuşur duruma geldik. Çocuklar en temel hakları olan eğitim ve oyun haklarından yararlanamazken aynı zamanda yoğun çalışma saatleri sonucu yeterli beslenememelerinden dolayı fiziksel olarak da gelişim gösterememekteler. Artan zamlar, hayat pahalılığı ve ekonomik kriz sonucunda yaşanan çocuk yoksulluğuna karşı acil önlemler gerekiyor. 2018 yılının hükümet tarafından Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Yılı ilan edilmesine rağmen çocuk işçiliğinin azaltılması yönünde bir adım atılmadı.

4+4+4 eğitim sistemine geçiş ile çocuk işçiliğinde bir artış gözlemlendi. Çocuk işçiliğine yönelik çözüm üretecek herhangi bir politika olmadığından milyonlarca çocuk kayıtdışı çalıştırılmakta. Kapitalist sistem içerisinde çocuk, üretim süreci içerisinde işçileşmekte, sermaye sınıfı için kâr, ucuz işgücü olarak görülmekte. Çocuk işçiliği daha çok çalışma, ucuz işgücü demektir. Çocuklar çalışırken bir taraftan sömürülmekte, bir taraftan da açık bir istismar alanı haline getirilmekteler. Birçok merdiven altı atölyelerde uzun ve yoğun çalışma saatlerine maruz bırakılan çocuklar patronlar tarafından da şiddete uğramakta ve iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirmekteler. İSİG raporlarına göre çocuk iş cinayetlerinde 14 yaş ve altında ölüm 169 iken, 15-17 yaş arası ölüm sayısı 344 oldu.

Yoğun bir emek sömürüsüne maruz kalan, korunmasız ve güvencesiz ortamlarda çalıştırılan işçi çocukların korunmalarına dönük düzenlemeler için tüm emek örgütleri seferber olmalıdır. Çocukların yaşam haklarının korunması, eğitim haklarından yararlanmaları sağlanmalıdır. Çocuk işçiliğini yaratan, yaşadığımız bu sermaye sistemidir. Çocuk işçiliğinin önlenmesi için mücadele eden biz devrimci Marksistlerin en temel talebi “çocuk işçiliği yasaklanmalı” ve “18 yaşın altındaki hiçbir çocuk çalıştırılmamalı” olmalıdır.

Tarihte bu ay | 12 Haziran 2016: Orlando Katliamı

0

Bundan altı yıl önce Onur Haftası sırasında, 12 Haziran 2016 Pazar gecesi Orlando’da LGBTİ+ların sıklıkla gittikleri bir gece kulübü olan Pulse’a giren bir saldırgan, insanların üzerine rastgele ateş açarak 49 kişiyi öldürdü, 53 kişiyi ise yaraladı. Bu, ABD’de LGBTİ+lara yönelik şiddetin tarihindeki en ölümcül saldırıydı. Medya ve burjuva politikacılar bu saldırının LGBTİ+lara karşı bir nefret suçu değil, Amerikan halkına karşı “radikal İslamcı” bir saldırı olduğunu söylediler. Ancak bu doğru değildi.

Saldırı mekânı olarak Pulse’ın seçilmiş olması bir tesadüf değildi. Homofobi ve transfobi nedeniyle ailelerinin yanından ve evlerinden kovulan ve sokaklarda güvenliği olmayan Orlandolu LGBTİ+lar için bu kulüp bir ev hizmeti görüyordu. Stonewall Ayaklanması’nın ismini, başladığı Stonewall Barı’ndan alması gibi, Orlando LGBTİ+ hareketi için de Pulse bir merkez görevi görüyordu.

Saldırgan Omar Mateen göçmen değil ABD vatandaşıydı. 2007’den beri G4S şirketinde güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu ve aile içi şiddet geçmişi bulunuyordu. Omar Mateen, ABD emperyalizminin militarizminin, patriyarkanın ve homofobinin “bebekten katil yaratan” bir ürünüydü.

LGBTİ+ örgütleri hükümet ve sağcı oluşumlar tarafından hedef gösterilen göçmenleri düşmanlaştırmayı reddetti ve homofobi, transfobi, ırkçılık ve bunları yaşatan kurumlarla mücadele çağrısında bulundu. Trump’ın homofobik, transfobik ve ırkçı söylemlerine ve aynı zamanda ABD emperyalizminin işgalci ve saldırgan dış politikasına karşı birleşilmesi gerektiği ilan edildi.

Türkiye’de yıllardır rejim tarafından Onur Haftası’na yönelik olarak gerçekleştirilen baskılar ve saldırılar, LGBTİ+ların üniversitelerde ve sokaklarda örgütlenmesinin önüne geçilmek istenmesi ve homofobi ile transfobinin rejim tarafından teşvik edildiği düşünüldüğünde; Orlando Katliamı’nın yıldönümünde, bu tip cinayetlerin toplumsal koşullarını ve gerici zeminini hazırlayan sorumlulara, yani öncelikle kapitalizm ile patriyarkaya ve daha sonra da kapitalist hükümetlere, Vatikan’a ve bütün dini kurumlara dikkat çekmek önem kazanıyor.

Bu nedenle, dünya partimiz İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in de Orlando deklarasyonunda ifade ettiği üzere, “LGBTİ+ topluluğun eşit haklar mücadelesinin, kapitalist-emperyalist sisteme son verme ve baskılardan arındırılmış, sosyalist bir dünyaya ulaşma yolunda, bütün baskı ve sömürü biçimlerine karşı mücadele programının parçası olması gerektiğine inanıyoruz.”

Tırmandırılan göçmen düşmanlığı karşısında nasıl bir politika izlenmeli?

0

Son dönemde göçmenlere ve özellikle de Suriyelilere dönük olarak ayrımcı, ırkçı ve saldırgan politikaların yaygınlaşmasıyla karşı karşıyayız. Rejim, içerisinde bulunduğu çoklu krize cevap üretmekte zorlanır ve ekonomik çöküş derinleşirken bir yandan da seçim gündemi kendisini dayatmakta.

Böylesi bir ortamda, iktidar da düzen muhalefeti de özellikle Suriyeli göçmenleri politika malzemesi haline getirerek kendi oy tabanını konsolide etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de Türkiyeli emekçiler için keskinleşmeye başlayan sınıfsal kutuplaşmayı görünmez kılma gayretiyle onları ırk ve etnik ayrım üzerinden ayrıştırmaya çabalıyor.

Göçmen emekçiler ekonomik krizin sorumlusu ilan edilip, Suriyelilerin davul zurna ile mi yoksa zorla mı ülkelerine gönderileceği üzerinden bir yarış tutturuluyor. Suriyeli emekçilerin maruz bırakıldığı hak ihlalleri, kısıtlanan özgürlükleri görünmez kılınmaya çalışılıyor.

Ve tabii ekonomik krizin, maceracı dış politikanın, ikiyüzlü çıkarcı göçmen politikalarının asıl sorumlularının üzerinden atlanıp, göçmen düşmanlığı normalleştirilmeye çalışılarak emekçi sınıflar için kalıcı çözümlerin üzeri örtülmeye çalışılıyor.

Muktedirler tarafından emekçi sınıfları bölmek adına kışkırtılan göçmen düşmanlığı karşısında ise emek örgütlerine, sosyalist yapılara ve kitle kurumlarına önemli görevler düşüyor.

Sıcak para karşılığında AB’nin sınır bekçiliğini yapan, göçmenlere mülteci statüsünü tanımayarak haklarının önemli bir kısmını gasp eden, göçmen emekçileri ucuz işgücü olarak Türkiyeli kapitalistlerin sınırsız sömürüsüne tabi kılan iktidarın politikaları ve kendi yarattıkları krizin sorumluluğunu göçmen emekçilere yansıtarak oluşturdukları milliyetçi histeriden beslenmeye çalışan kapitalistler karşısında, emekçilerin birliğini ve göçmenlerin haklarını savunan bir birlikteliğin genişletilme ihtiyacı halen aciliyetini koruyor.

  • Göçmenleri Türkiye’ye hapseden, sınırlarını kapatan emperyalist AB ile onları pazarlık malzemesi olarak kullanan AKP iktidarının 2016 yılında imzaladığı Geri Kabul Anlaşması’nın iptali;
  • Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Cenevre Mülteci Hakları Sözleşmesi’nden çekincesini kaldırması ve göçmenlerin mülteci statüsünün tanınmasıyla, sığınma, çalışma ve barınma vb. konulardaki hakların genişletilmesi;
  • Türkiye’deki göçmenlerin şehir ve yer değiştirebilme, yani seyahat özgürlüğü önündeki keyfi engellerin ortadan kaldırılması;
  • Geri gönderme merkezlerinin sivil denetime açılarak göçmenlerin merkezlerde keyfi bir şekilde alıkonulmasının ve zorla “gönüllü geri dönüş” belgesi imzalatılarak sınırdışı edilmelerinin önüne geçilmesi.

Bu ve benzeri talepler üzerinden şekillenebilecek bir birliktelik, göçmenlerin hak ve özgürlüklerine erişimlerinin önündeki engelleri kaldırabileceği gibi iktidarın ve emperyalizmin ikiyüzlü göçmen politikalarına karşı mücadele anlamında da önemli bir dinamik yaratacaktır.

Öte yandan Türkiye işçi sınıfının bir parçası haline gelen göçmen emekçilere yönelik sendikaların kapsayıcı bir politika geliştirmesi ve Türkiyeli emekçilerle göçmen işçilerin birlikte örgütlenmesinin olanaklarının inşa edilmesi de kapitalizmin işçi sınıfını suni bir şekilde bölmeye çalışan politikaları karşısında sınıfın birliğini yaratacak yegâne çıkış niteliğinde. Ve yine gençlik, kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin göçmen genç, kadın ve LGBTİ+larla dayanışma dinamiklerini oluşturması, Türkiye topraklarındaki tüm emekçilerin ve ezilenlerin birliğinin sağlanabilmesi yolunda önemli bir adım olacaktır.

EnerjiSA işçileri, işlerine ve sendikalarına sahip çıkıyor

0

EnerjiSA’nın Ankara Başkent Elektrik şirketinde işten çıkarılan işçiler 75 gündür direniyor. Geçtiğimiz kasım ayından beri 30’a yakın işçinin peyderpey işten çıkarıldığı Başkent Elektrik’te direniş sürüyor. İşten atılan işçilerin birçoğunun şirkette 10 yıldan uzun süredir emek harcamış olmasına rağmen işten çıkarma gerekçesi onlara “uygun pozisyon bulunamaması.” Oysa aynı enerji işçilerinin başta Ankara’da yaşanan sel felaketleri sırasında afet bölgelerinde fazla mesai yaptıkları hepimizin malumu. 17 yıldır şirkette çalışan ve işten çıkarılan bir EnerjiSA işçisi “17 yıllık emeğin karşılığı 4 satırlık yazı mıdır? Yetiştirmiş olduğumuz onlarca usta var. Bozkurt’ta sel felaketi koş, geri durduk mu? Zonguldak’ta Bartın’da Kastamonu’da metrelerce kar yağarken bizi kar durduramamış, sen nasıl durduracaksın? Biz artık megafonu elimizden bırakıp tornavidamızı pensemizi almak istiyoruz. Başka hiçbir talebimiz yok,” diyor. İşçilerin talebi işlerine geri dönmek ve haksız, hukuksuz şekilde yapılan işten çıkarmaların engellenmesi.

Peki EnerjiSA işçileri gerçekte neden işten çıkarıldı?

EnerjiSA işçilerinin bir kısmı, geçtiğimiz yılın temmuz ayında toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde “işçileri daha fazla mağdur etmemek adına” yüzde 4 zammı kabul ederek ücretlerin asgari ücretin altında kalmasına sebep olan TES-İŞ sendikasına tepki göstermiş ve DİSK’e bağlı Enerji-Sen’e geçmişlerdi. İşten çıkarılan işçiler arasında DİSK/Enerji-Sen’in işyeri temsilcilerinin de yer alması ve işyerlerinde hâlâ DİSK/Enerji-Sen’e yönelik karalama, DİSK/Enerji-Sen’e üyeliğin işten atma gerekçesi olabileceği yönünde tehditler yapılması ve TES-İŞ’in işten çıkarılan işçilere sahip çıkmaması, işçilerin neden işten çıkarıldıklarını açıkça gözler önüne seriyor.

Yaklaşık bir ay boyunca Ankara’da direnen işçiler, direnişlerini İstanbul’daki şirket merkezi Sabancı Center’a taşımak için 23 Nisan’da Ankara’dan İstanbul’a yürümeye başladılar. 27 Nisan’dan beri her gün direnişlerini İstanbul’da sürdürüyor ve defalarca polis baskısı ve gözaltı ile sınanıyorlar.

Emeğimiz sizin kulelerinizden büyüktür

Atılan işçilerin tek talebi var: bir an önce işbaşı yaptırılmaları, işyerindeki işçiler üzerindeki sendikal baskıların ve mobbingin son bulması. EnerjiSA işçilerinin direnişini destekliyor, emekten yana tüm kesimleri işten atılan işçilerle dayanışmaya çağırıyoruz.

Tek çözüm: Emek İttifakı!

0

Saray rejiminin yıkım politikaları, son birkaç haftadır Atatürk Havalimanı’nda yapılanlardan daha iyi bir biçimde özetlenemezdi. Milyarlarca dolarlık değere sahip olan pistler hiçbir hukuki temele dayanmadan iş makineleri tarafından kırıldı. İstanbul Havalimanı’nı yapmak için on binlerce ağacı kesip Kuzey Ormanları’nı katleden AKP hükümeti şimdi sözde “Millet Bahçesi” yapmak adına Atatürk Havalimanı’nı tamamen ortadan kaldırmanın peşinde. Böylece Saray rejimi rant, yağma ve talan politikalarına, faturası doğa ve emekçi halk adına çok ağır olan yeni bir halka daha ekledi.

Toplumsal desteği giderek eriyen AKP-MHP ittifakı saldırı politikalarına hız veriyor. Atatürk Havalimanı özelinde acelelerinin sebebi oldukça açık. İktidarı kaybetmeden evvel, bu havalimanını tamamen ortadan kaldırarak, bir yandan bir yıkım ve israf projesi olan İstanbul Havalimanı’nın devreden çıkmasını engellemeye çalışırken, diğer yandan Yeşilköy’deki devasa arazinin rantının üzerine konmayı hedefliyorlar.

Havalimanı bağlamında yaşananlar, kamusal servetin nasıl bir yıkıma uğratıldığına dair küçük ve çarpıcı bir örnek. Emekçi halka ait olan birikimleri Saray’ın etrafına çöreklenmiş oligarşiye transfer edebilmek için hiçbir sınır tanımadıklarına, hayatımızın her alanında tanıklık edebiliyoruz.

Öte yandan, belediyeyi yöneten CHP ve Millet İttifakı partileri, Atatürk Havalimanı örneğindeki gibi telafisi mümkün olmayan çok açık bir kent suçu karşısında dahi sembolik basın açıklamalarının ötesine geçen bir adım atmaktan sakındılar. Kitleleri seferber ederek yıkımı durdurmaya dönük bir kampanya yürütmek yerine, hükümeti kibarca kınamak ve halka “bir yılları kaldı, sabredelim” demekle kendilerini sınırlandırdılar.

Oysa Saray rejimini durdurabilecek tek gücün hakları için harekete geçen kitleler olduğu çok açık. Saray’ın Gezi’yi hiç dinmeyen bir kâbus gibi hâlâ sayıklıyor olması, en büyük korkusunun ne olduğunun net bir işareti. Düzmece davalarla Gezi’nin cezalandırılmaya çalışılması, bir intikam çabası olduğu kadar, yaşanması muhtemel yeni seferberliklere dönük bir gözdağı verme çabasının sonucu.

Ne Saray rejiminin yıkım politikalarına karşı kaybedecek bir dakikamız ne de kaderimizi Millet İttifakı’nın ellerine teslim etme lüksümüz var. Seçim güvenliği ve birtakım paramiliter faaliyetlere ilişkin SADAT’ın kapısına dayanan Kılıçdaroğlu, önemli bir tehlikeye dikkat çekiyor. Bununla birlikte, kendisine gelen bilgileri kamuoyuyla paylaşmadığı gibi, seçim güvenliği için ve kontrgerilla faaliyetlerine karşı kitleleri seferber olmaya çağırmıyor. Bunun yerine, devlet bürokrasisi içerisindeki bölünmeden medet umuyor ve mesajlarını bu kesime gönderiyor.

Ekonomik yıkım politikalarından demokratik hakların savunusuna tüm alanlarda ancak emekçilerin ve ezilenlerin kendilerini düzen partilerinden bağımsız bir biçimde örgütleyebildikleri ölçüde Saray rejiminin saldırılarını durdurabilir ve rejimden kalıcı bir kopuşu sağlayabiliriz. Bu nedenle düzen partilerinden bağımsız bir emek ittifakının inşasının hayati önemini ısrarla vurgulamaya devam ediyoruz.

Demir yumruktan iktidar

0

Geçenlerde bir dostumla kahvede sohbet ediyorduk, memleketin halleri üzerine. Dostum birden “Hocam,” dedi, “bu işlerin düzelmesi için bize demir yumruklu bir diktatörlük lazım.” Şaşırdım, “Ama,” dedim, “zaten Tek Adam diktatörlüğü yaşıyoruz, bundan kurtulmak istiyoruz, şimdi yeni bir diktatörlük mü isteyeceğiz?” Meğer dostum başka bir şeyler anlatmak istiyormuş:

“Ülke bir avuç finans ve sermaye sahibinin elinde. Kendilerine sürekli kaynak akıyor. Düşük faizli krediler onlara akıyor, yüzde 7 faizli; ama bir emekçi ihtiyaç kredisi istese yüzde 24 faiz ödemek zorunda. Geçilmeyen yollardan, kullanılmayan hava meydanlarından sürekli dolar tahsil ediyorlar; onu da biz ödüyoruz. Yap-İşlet-Devret yöntemiyle beşli çetelere yağlı ihaleler veriliyor, tabii ihaleler de sahte. Bir hastane yapıp iki hastane parası alıyorlar devletten, yani bizim cebimizden. Şu dolar endeksli mevduat icadı da hükümetin zenginleri daha zengin yapma dolandırıcılığı. Kısaca yoksuldan alıp zengine dağıtıyorlar. Bunu durdurmak gerekir.”

“Tamam,” dedim, “durdurmak gerekir, ama neden bir diktatör ya da diktatörlük?” Dostumda onun da izahı vardı:

“Bütün bu soygunu yapanlar devletin tüm kurumlarına sızmış haldeler. Çeteler, mafya, tarikatlar, silah ve uyuşturucu baronları, yolsuz bürokratlar, kirli politikacılar… Yargı da belli ki bunların denetiminde. Bunların temizlenmesi kolay değil. Beşli çeteyi para ödeyip defetmek olur mu? Bütün soygunlarını geri ödemeliler, mallarına mülklerine el konmalı. Çeteleri, mafyaları, uyuşturucu ağlarını, içine gene çetelerin ve mafyaların sızıp kirletildiği söylenen kolluk kuvvetleriyle yok etmek mümkün mü?”

“Peki, sendikaların önündeki engeller kaldırılsın diyoruz. Asgari ücreti işçi-emekçi örgütleri belirlesin diyoruz. İş saatleri azaltılıp tüm işler tüm çalışan nüfus arasında paylaştırılsın diyoruz. Planlı ekonomi diyoruz. Tüm bankalar tek merkezi kamu bankası altında birleştirilsin diyoruz. Sanayiyi ve tüm büyük işletmeleri işçi denetimi ve yönetimi altına alalım diyoruz. Kısacası emekten yana bir ekonomik sistem kuralım diyoruz. Dış borcu ödemeyip kaynakları emekçiler için harcayalım diyoruz. Buna bankacılar, patronlar, patron örgütleri direnmez mi? Ellerindeki bütün araçlarla karşı koymazlar mı?”

“Kısacası, bütün bunları patronlardan, egemen güçlerden, emperyalizmden kopamayan, zayıf bir iktidar beceremez. Zira müthiş bir enkaz var ortada.” “Peki”, diye sordum, “kim becerir?” “Çelik gibi sağlam bir işçi-emekçi hükümeti becerebilir ancak,” diye yanıtladı.

Ama az önce diktatörlük diyordun? “Tamam,” dedi, “bu sende 12 Eylül diktatörlüğünü veya Tek Adam rejimini çağrıştırıyorsa, madalyonun öbür yüzüyle söyleyeyim: Bir işçi demokrasisi diye adlandırayım o zaman. Tüm emekçiler, yani toplumun yüzde 99’unu oluşturanlar için gerçek bir demokrasi.”

“Tamam,” dedim, “anlaştık.” Tam önümüzde bekleyen tavlaya dönecektim ki, “Dur,” dedi, “gel sohbeti şu yandaki arkadaşlarla sürdürelim.”

Ona da “Tamam,” dedim, “çaylar bizden.”