Ana Sayfa Blog Sayfa 33

Sağlık çalışanları hakları ve acil talepleri için grevdeydi

0

Sağlık emekçileri 14-15 Mart tarihlerinde iş bıraktı. “Emeğimiz için, haklarımız için, acil taleplerimize yönelik adım atılmaz ise 14-15 Mart Pazartesi ve Salı günleri tüm Türkiye’de, bütün sağlık kurumlarında G(ö)REV’de olacağımızı ilan ediyoruz” diyerek çağrıda bulunan Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) öncülüğünde gerçekleşen greve sağlık işkolundaki diğer sendika ve dernekler de destek verdi. Saray rejimi ve destekçilerinin, 14 Mart Tıp Bayramı’nda başlayan greve yönelik saldırıları gerçekleşti. Taksim’de Cumhuriyet Anıtı’na çelenk bırakmak isteyen hekimlere polisin şiddet uygulaması ise iktidarın hekimlere dönük politikasını gözler önüne sermiş oldu. Pandemi ile beraber sağlık sisteminin sürdürülemez olduğunu belirten TTB sağlıkta şiddet, düşük ücret ve uzun çalışma saatleri başta olmak üzere sağlık emekçilerinin zor koşullarda görev yapmaya çalıştıklarını ve sorunların çözümü için greve başvurduklarını ifade etti. İş bırakma eyleminin ardından yapılan basın açıklamasında “Şiddet üreten bu sağlık sistemine, emeğimizin karşılığını alamadığımız bu çalışma koşullarına, bizleri değersizleştiren anlayışlara karşı hekimlik değerlerinden gelen gücümüzle itiraz etmeye, mücadeleyi yükseltmeye devam edeceğiz. Çünkü Biliyoruz: Sorunlarımızın çözümü ancak birlikte mücadelemizle olacaktır,” dendi.

Ekonomik kriz ve enflasyonun tavan yaptığı bu dönemde sağlık emekçilerinin görece yüksek gibi görünen ücretlerinin eridiği, Avrupa’daki meslektaşlarının ücretleri ile karşılaştırma yaptığımızda ise Türkiye’deki ücretlerin sefalet ücretleri olduğu daha açık bir biçimde görülüyor. Pandemiyle beraber iş yükünün arttığı, sağlıkta şiddetin tavan yaptığı koşullarda devletin sağlık emekçilerinin sorunlarını çözmek ve halk sağlığını ön plana almak yerine kâr odaklı özelleştirme politikalarına tüm hızıyla devam ettiğini görüyoruz.

Neoliberal ekonomi politikalarıyla eğitimden sağlığa her alana kâr odaklı yaklaşan hükümet, sağlık emekçilerinin sorunlarını çözmekte de aciz olduğunu göstermiş oluyor. Kamusal sağlık yerine özel hastanelerin yaygınlaştırılmasıyla beraber halk sağlığı büyük sermayelerin döndüğü bir sektöre dönüştürüldü. Emekçi halkın parasız sağlık hakkı gasp edilirken, sağlık emekçilerinin de insanca çalışma koşulları ve ücret talepleri görmezden geliniyor. Türkiye’deki birçok sektörde düşük ücret ve kölece çalışma koşulları dayatılmaya çalışılırken sağlık emekçileri de bundan payını alıyor. Hekimlerin iki günlük grev kararı alarak bunu uygulamaya koymaları, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının rejimin politikalarına karşı mücadele etmekte kararlı olduklarını gösteriyor. Bunun başarıya ulaşması için mücadele içindeki diğer sektörlerle mücadeleleri birleştirerek bir emek ittifakı yaratmamız gerekiyor.

CO2, seninle başımız dertte

0

Belki artık her yazıya, “Bir iyi, bir kötü haberim var” klişesiyle başlamanın zamanı gelmiştir. İyi haberim, zor günler bitti; kötü olan ise bizi daha zor günler bekliyor. Kışın bitmemesi, hâlâ geç aydınlanan hava, iliğimize kadar hissettiğimiz ekonomik kriz, pandemi bitti bitecek derken hemen yanımızda gelişen Ukrayna’nın işgali, zor durumdaki psikolojimizi daha da zorluyor, fakat tüm bunlar olurken daha büyük ve ciddi bir tehlike daha var. O da her geçen gün artan CO2 salımı ve buna bağlı olarak ilk darbelerini gördüğümüz iklim krizi.

İklim krizi derken
Sanayi toplumuna geçmemizle birlikte, kapitalizmin doğayı yok sayan aşırı kâr ve bilinçsiz üretim hırsı, aslında dünyayı tüketmekte ve habitatının geri dönüşü olmayan şekilde tahrip olmasına neden olmakta. 1800’lerin başından itibaren enerjiye olan vahşice talep, çoğunlukla karbon salımına sebep olan kömür ve karbon bazlı yakacaklarla sağlandı ve sağlanmakta, bunun sonucunda CO2 salınmakta. Bildiğimiz gibi CO2, yani karbondioksit küresel ısınmanın ve gerçek anlamıyla iklim krizinin asıl etmenlerinden.

Geçen yıl dünyada sıcaklık rekorları kırılırken, ülkemiz de ciddi bir kuraklık krizinden ve onlarca farklı noktada çıkan yangın felaketinden geçmek zorunda kaldı. Fakat bunun böyle kalmayacağı ve kötüye gideceği Birleşmiş Milletler’in yaptığı son araştırmada ortaya çıktı. Dünya çapında orman yangınlarının 2030’a gelindiğinde yüzde 14, 2050’ye gelindiğinde yüzde 30 ve yüzyılın sonunda ise şu ankine göre her sene yüzde 50 daha fazla artacağı tahmin ediliyor. Ayrıca bu raporda orman yangınlarının küresel ısınmayı hızlandıracağı ve iklim krizinde dönülemez çizgiyi çok daha erkene çekeceğinden de bahsedilmiş.

Deniz üstü köpürür

Diğer bir araştırmaya göre, 2000 yıl boyunca denizlerin kara parçalarına olan yüksekliği incelenmiş. Özellikle 1863 yılından beri yapılan detaylı incelemede ise, deniz seviyesinin yükselişinin sanayileşme ile doğrudan bağlantısı bulundu. Özellikle 1940-2000 yıllarında olan deniz seviyesinde yükselme değişimi, dünyanın son 2000 yıllık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir hızda gerçekleşiyor. Bu, deniz kenarında olan yaşamı tehdit etmesinin yanı sıra, buzulların beklenenden daha da hızlı eridiğine bir işaret. Yani daha hızlı eriyen buzullar, toplam kütle kaybının daha hızlı gerçekleşmesinden dolayı iklim krizi açısından, deniz suyu seviyesinin ivmesi artan bir şekilde yükselmesini sağlayacak başka bir tehlike daha aslında.

Ne yapmamalı?

Kömür ve türevlerini enerji üretimi için kullanmamalı. Temiz ve yenilebilir enerji talep ederken, doğaya daha fazla zarar verecek çözümlerden kaçınılmalı. HES yapacağız diye derelerimizi, güneş panelleri koyacağız diye verimli topraklarımızı yok etmeye göz yumulmamalı. Doğayı yok edenin aslında kapitalist sistemin kendisi olduğu ve sınıf temelli mücadele etmeden buna kesin çözüm bulunamayacağı unutulmamalı. Tüm bunlar olurken, bu büyük felaketle bireyler olarak değil, ancak ve ancak örgütlenerek mücadele etmemiz gerektiğini hep hatırlamalıyız. Defaatle tekrarlamaktan vazgeçmeyeceğim: Doğa kapitalizmin umurunda değil ve olmayacak. Ancak biz günümüzü, geleceğimizi güvence altına almak için doğayı, dünyayı mücadele ederek koruyacağız, başka yolu yok!

Halkların özgürlüğü, emekçilerin birliği için Newroz’da alanlardayız!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin 2022 Newroz bildirisi

Zalimin zulmüne karşı direnişin, özgürlük mücadelesinin simgesi olan Newroz bu yıl da başta Kürt halkı olmak üzere Ortadoğu emekçi halkları tarafından kitlesel bir biçimde kutlanacak.

2022 Newroz’u Tek Adam rejiminin gücünü giderek yitirdiği ama bununla birlikte baskıcı ve emek düşmanı uygulamalarını giderek derinleştirdiği bir ortamda karşılanıyor.

AKP-MHP ittifakının temelini Kürt düşmanlığı ve baskıcı uygulamaların yaygınlaştırılması oluşturdu. Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere, seçilmiş milletvekillerinin düzmece davalarla hapsedilmesi; HDP belediyelerine kayyum atanması ve belediye başkanlarının tutuklanması; binlerce HDP’linin tutsak edilmesiyle HDP’nin siyaset yapamaz hale getirilmeye çalışılması; HDP binalarına dönük karanlık saldırılar; İzmir’de Deniz Poyraz’ın katledilmesi; sınır ötesi operasyonlar ve nihayet HDP’ye açılan kapatma davası… Tüm bu baskı uygulamaları AKP-MHP ittifakının umduğu sonucu vermedi ve HDP hem siyasi varlığını hem de toplumsal desteğini korumayı başarabildi.

AKP-MHP ittifakının bir diğer temeli ise milliyetçi, şoven politikalarla emekçileri bölmek, baskı politikalarını emek alanına da taşıyarak işçi mücadelelerini ezmek ve böylece emek düşmanı politikalarını derinleştirmek üzerine kuruluydu. Gerçekten de Tek Adam rejimi altında emekçiler eşi benzeri görülmedik bir sefalete mahkûm edildi. Tarihi zirve yapan enflasyon karşısında emekçilerin alım gücü hiç olmadığı kadar düştü, toplumun geniş kesimleri açlık sınırının altında bir yaşama itildi. Ne var ki, rejimin bu ağır ekonomik saldırıları karşısında emekçiler talepleri için örgütlenmeye ve mücadeleye girişmeye başladılar. Pek çok sektörden işçiler “insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam koşulları” talebiyle eylemdeler.

Tek Adam rejiminin bıraktığı ağır enkaz karşısında iktidarın en büyük alternatifi olarak görünen Millet İttifakı partileri ise, kitlelerin yaygınlaşan mücadelelerine sırtını dönerek, emekçi halklara sabırla seçimleri beklemelerini ve kendilerine oy vermelerini vaaz etmekten öteye geçmiyor. Kürt halkının demokratik haklarına, ekonomik yıkımdan çıkışa ilişkin Millet İttifakı partileri herhangi bir öneri geliştirmekten ısrarla kaçınıyor. Kısacası, düzen muhalefeti kitlelere ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyor.

Bunun karşısında ise demokratik talepleri için sokakları dolduran Kürt halkı; sefalet zamlarına, işten çıkarmalara, sendika düşmanlığına karşı mücadeleye girişen işçiler, çevresel yıkıma karşı ayağa kalkan köylüler, şiddete ve çifte sömürüye karşı sokakları dolduran kadınlar Tek Adam rejiminden çıkışın seçimleri beklemekle değil, kitlelerin seferberliğiyle gerçekleşebileceğini ortaya koyuyorlar. Şimdi görevimiz bu mücadelelerin birleştirilmesiyle Tek Adam rejiminden gerçek bir kopuşu sağlayacak bir siyasi alternatifin inşa edilmesidir. Burjuva düzen ittifakları karşısında emeğin ve özgürlüğün bağımsız ittifakını kuralım!

Halkların özgürlüğü, emekçilerin birliği şiarıyla emekçi halkları bu Newroz’da da meydanları doldurmaya davet ediyoruz. Newroz kutlu olsun! Newroz pîroz be!

Siyasi tutsaklara özgürlük!

HDP’ye yönelik baskılara son! Kürt halkının vekillerine dokunma!

Kayyumlara hayır! Kürt halkının iradesine dokunma!

Sınır ötesi operasyonlara ve ilhaka son! Savaşa değil halka bütçe!

Kürtçe yasaklanamaz! Anadilinde eğitim haktır!

Kürt halkına kendi kaderini tayin hakkı! Türk ve Kürt işçi sınıfının birliği!

Tek Adam rejiminden çıkış için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis!

15 Mart 2022

İşçi Demokrasisi Partisi

Yemeksepeti işçisi ile söyleşi: “Örgütlülüğün güçlenmesine önem vermemiz gerekiyor”

0

Merhaba, öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz? Yemeksepeti’nde kaç yıldır kuryelik yapıyorsun?

Yaklaşık üç senedir çalışmaktayım, Yemeksepeti’nde birçok farklı depoda çalıştım.

Yeni yıl ücret zamlarından sonra Yemeksepeti işçileri arasında bir eylemlilik süreci baş gösterdi. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsun? Sence işçilerin ileri sürdükleri 4 talebi kazanmalarının en faydalı yolları hangileri?

Aslında bu sürecin patlamasının ardında birçok neden yatıyor. Yemeksepeti Banabi 2019’da kurulduğunda başlangıçta makul koşullar vardı; hatta bugün talep ettiğimiz maaşın bir yönüyle üstünde maaş alıyorduk. Fakat bu koşullar 2020’de hiç zam yapılmamasıyla ortadan kalkmaya başladı. 2021’de de çok az bir zam yapıldı. Ve bu yıl zam aldatmacasıyla sefalet ücretini önümüze çıkardılar. Tabii biz Yemeksepeti işçileri, maaşlarımızı asgari ücrete sabitleyeceklerini aklımızın ucundan dahi geçirmedik. Biz zaten yöneticiler tarafından baskı ve mobbinge maruz kalıyor, performans sistemi dayatması gibi bir takım sorunlar yaşıyorduk. “Hastalanınca” primlerimizi yüzde 50 kesmeleri, yüzde 100 üzerinden aylık performans tablosu gösterip, rekabet yaratıp baskı kurmaları derken, bizden yeterince çok şey isteniyordu zaten; üzerine bir de “maaşlarımızı” sefalete çekmeleri biz Yemeksepeti işçilerini harekete geçirdi.

Trendyol Ekspres işçilerinin fitili ateşlemesi, çığ gibi büyüyen kurye eylemlerinde önemli rol oynayarak kazanıma imza atmaları bizi tetikledi ve işçi eylemlerinden etkilenerek ve eylemlerde yıldızlaşarak yerimizi aldık. Taleplerimizi ortaya koyduk ve taleplerimizi kazanmanın yolunun ayaklanmadan, protesto, konvoy, iş yavaşlatma vb. mücadele ve örgütlenmeden geçtiğini bildik.

İleri sürülen talepleri kazanmak, önümüzdeki sorunlara müdahale edebilmek için komitelerimizi inşa etmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Yemeksepeti bu süreçte müthiş bir şekilde köşeye sıkıştı, krizi derinleştirmek gerekiyor. Süreci zorlayabildiğimiz kadar götürüp eylemleri anlamlandırmak, sonuç alıcı hamleler yapmak gerektiğini düşünüyorum. Burada çok yoğun bir süreç yaşadık, neticede bir ayı geçti mücadelemiz. İş yavaşlatma eylemine devam etmek, arkadaşlarımızı bu işe dahil etmek, daha geniş yığınları katabilmek için çaba göstermeliyiz. Öte yandan, sendikal mücadeleyi canlı tutup olası gelişmelere, işverenin itirazlarına da hazırlıklı olmalıyız. Yeni süreçlere hazırlıklı, örgütlü ve komitelerin inşasını tamamlamış olarak girmemiz gerekiyor. Ekonomik kriz derinleştikçe biz Yemeksepeti işçileri ve esnaf kurye işçi arkadaşlarımızın sorunları beraberinde derinleşecektir. Ortak ve örgütlü hareket ederek, mücadeleyi ileri taşıyarak sorunlarımızın çözülebileceğine inanıyorum.

Bugün itibarıyla Yemeksepeti işçisinin en büyük sorunları ve karşılaştığı zorluklar neler? Bu sorunlar ve zorluklar nasıl aşılabilir?

Yemeksepeti işçisinin önünde sefalet ücretiyle gelen belirsizlik, iç örgütlülüğün zayıflığı, dağınıklığı hakim. Yemeksepeti işçisi, bu zorlukları ancak mücadelede kararlı, istikrarlı olursa aşabilir. Mücadelenin uzun vadede sürmesi gerektiğinin ve ancak öyle sonuç alacağının bilincine varması gerekiyor. Dağınıklığın giderilmesi, birleşik bir mücadelenin yolunun açılması gerekiyor. Yemeksepeti işçisinin, dağınıklığa karşı örgütlülüğünün güçlenmesine önem vermesi gerekiyor. “Neler yapabiliriz” sorusu üzerinde durması, yeni çıkışlar yaratma çabası içinde olması gerekiyor.

TÜMTİS Yemeksepeti’nde yetkiyi almış durumda, ancak bu yetkiye patron itiraz etti ve mahkeme süreci devam ediyor. Sendikal örgütlenme hangi yöntemlerle ilerliyor? TÜMTİS’in izlediği yol nedir?

Yemeksepeti işçilerinin önünde somut kazanım açısından TÜMTİS’in yetki aldığı bir başarı duruyor. Yemeksepeti hileyle işkolu değişikliğine giderek bu yetkiye itiraz etti, sendika ve işçi düşmanlığı yaptı, yapmaya da devam ediyor. Biz işçilerin sendikal somut başarının dayanaklarını güçlendirmek için yetkili sendikamız TÜMTİS’te örgütlenmemiz gerekiyor.

İşkolu her ne kadar hileyle değişse de sendikal mücadeleyi daha güçlü hale getirmeye, yakalanan başarının üstüne birer tuğla koyarak mücadeleyi ileri taşımaya çalışmalıyız. İleride yargı sürecinin lehimize döneceğini biliyoruz; o nedenle bu sürece hazırlıklı olmayı, sendikal gücümüzün daha da artmasını hedefliyoruz.

İşçiler, kendilerini sürekli direnişe davet eden dayatmacı çağrılardan sonra moral bozukluğu veya fiziksel yorgunluk yaşadılar mı? Eğer yaşadılarsa, sence bunlar nasıl aşılabilir?

Yeni yılda işçiler eylemler sonucunda kazanımlar elde edildiğini görünce umut ışığı gördüler. Yemeksepeti işçileri yaşanan eylemlerden etkilendi, hak gasplarının senelerce devam etmesini ve sefalet ücretini kabul etmeyerek depo önlerinde, genel merkezin önünde, konvoylarla taleplerini haykırdılar. Ancak bu eylemlere katılıma dair iyi bir öngörü ve değerlendirme yapılamadı. Direnişte işçilerin iradesini öne çekmek hedeflenmedi. Onun yerine dayatmacı, “bugün yarın bitecek” söylemleriyle, sendika grupçuluğu yapıp beraber, birleşik bir mücadele sağlayamayınca işçilerin iradesinde kırılma yaşandı. Sürekli sendikal grupçuluk ve iftiralar öne çıktı. İşçilerin sorunlarının karşısında sürekli dayatmacı tutum takınanlar fiziki yorgunluğu düşünmek bir yana dursun, süreci işçilerin sorunlarına yanıt olmaktan çok sendikal şova dönüştürmeye çalıştılar. Bu yolla sonuç almak beklenip eylemler uzarken direniş de bir yönüyle bu sorunlar etrafında dar alana sürüklenerek kısırlaştırıldı. İşçilerde yorgunluk, umutsuzluk, moral kırıklığı gelişmesine neden oldu. İşçiler arasında iş yavaşlatmadaki pratik eylem de iyi örgütlenip geniş yığınları katmada yeterince başarı sağlanamadı. Her şeye rağmen tüm bunlar elbette aşılır. Neticede taleplerimiz yerine getirilmedi. İşçiler bu durumdan rahatsızlar ve insanca yaşam istiyorlar. Bu süreç yeniden örgütlenebilir. İşçiler taleplerinin arkasında durmaya devam ediyorlar. Moral motivasyonu yüksek tutup yeniden kararlılık sağlandığında işçiler kurulan komiteleri güçlendirerek yeni eylemlere; dayatmacı tutumlarını sürdürenlerden uzak durarak, kendi iç örgütlülüklerini geliştirerek daha güçlü, daha coşkulu eylemlere imza atabilirler.

Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

Eylemlerimizin kalıcı sonuçlar elde edebilmesi için sendikal alanda örgütlenilmesi ve bölgesel ya da tekil eylemlerin ortak bir paydada buluşması gerekiyor.

Zaman ayırdığın için teşekkür ederiz. Mücadelenizin yanındayız!

Ukraine : Appel international de diverses organisations

0

Nous appelons à une grande campagne internationale de soutien et de solidarité avec la résistance ukrainienne, pour la défaite de l’invasion de l’armée russe ! Non à l’OTAN

Le gouvernement de Vladimir Poutine a déclenché une invasion de l’armée russe en Ukraine. Avec des méthodes d’une extrême cruauté, il attaque et détruit des villes, y compris des “cibles” telles que des hôpitaux et des maternités, avec comme but final  de prendre Kiev (la capitale ukrainienne) et de dominer ainsi tout le pays. Malgré l’immense supériorité militaire de la Russie, les envahisseurs se heurtent à une résistance plus importante que prévu de la part du peuple ukrainien, souvent de caractère héroïque.

Au-delà des différentes considérations que nous pouvons avoir sur le contexte global dans lequel cette guerre se déroule, les organisations soussignées sont entièrement d’accord pour définir son origine comme l’agression d’une nation beaucoup plus forte (la Russie, l’une des principales puissances militaires du monde) contre une nation plus faible, dans le but de la soumettre. Cela se passe dans un cadre où, à l’exception d’une courte période au début de l’Union soviétique (lorsque la politique proposée par Lénine, aujourd’hui fortement critiquée par Poutine, était appliquée), le stalinisme et les gouvernements capitalistes russes ont toujours considéré l’Ukraine comme “leur arrière-cour”.

Par conséquent, nous soutenons la résistance des travailleurs et du peuple ukrainiens contre l’invasion . Nous sommes aussi pour la défaite des troupes russes dans cette guerre, sans que cela représente un soutien politique ou une confiance dans le gouvernement Zelensky ou dans la bourgeoisie ukrainienne qui appelle à résister à l’invasion.

Nous dénonçons le rôle de l’OTAN en tant que bras militaire de l’impérialisme et luttons pour sa dissolution. Il ne s’agit pas d’une invasion militaire de l’OTAN contre le territoire russe, ni contre le peuple ukrainien. Dans le même temps, aucun soldat de l’OTAN ne combat les troupes russes en Ukraine (ni, pour autant que nous le sachions, nulle part ailleurs). C’est l’armée russe qui attaque l’Ukraine aujourd’hui. D’autre part, nous rejetons toute ingérence impérialiste en Ukraine, qu’elle soit russe, yankee, européenne ou de l’OTAN. Nous exigeons le démantèlement de toutes les armes nucléaires de la Russie et de l’OTAN.

Nos propositions

Sur la base de ces coïncidences, nous proposons de développer et de promouvoir des activités communes avec l’objectif synthétisé dans le titre de cette déclaration. Il y a, bien sûr, plusieurs niveaux possibles.

D’abord, diffuser cette déclaration dans l’avant-garde et parmi les travailleurs, organiser des discussions et des débats pour aider à clarifier la confusion qui existe sur le caractère de la guerre.

Deuxièmement, stimuler les mobilisations pour manifester publiquement : “Les troupes de Poutine hors d’Ukraine, le soutien à la résistance ukrainienne, le non à l’OTAN”, comme cela se passe en Europe et dans d’autres parties du monde. Dans ce contexte, il est possible et nécessaire de mettre en place des comités de solidarité afin de concrétiser les tâches. Nous soutenons également les mobilisations contre l’invasion auxquelles le gouvernement de Poutine est confronté et qu’il réprime durement.

Troisièmement, promouvoir, avec les organisations syndicales, étudiantes et populaires, la collecte de toutes sortes d’aides pour le peuple ukrainien, qui peuvent être acheminées par des convois d’aide ouvrière et populaire.

Enfin, mais c’est l’une des questions les plus importantes, nous encourageons et soutenons les actions que les travailleurs décident de mener par le biais de leurs organisations. Ainsi, les travailleurs du port de la raffinerie d’Ellesmere, dans le Cheshire, en Angleterre, ont refusé de décharger le pétrole en provenance de Russie, reproduisant ce qu’avaient fait les travailleurs du terminal gazier du Kent et des ports des Pays-Bas. Selon le rapport, “une vague de protestations de ce genre se répand dans les ports européens en réponse à l’invasion de l’Ukraine”.

Face à la guerre en Ukraine et à la position commune que nous avons définie, ce sont les tâches que nous proposons de soumettre aux travailleurs et aux masses du monde.

Poutine et les troupes russes hors d’Ukraine !

Soutenez la résistance populaire du peuple ukrainien !

Non à l’OTAN !

Pour la rupture des relations diplomatiques avec la Russie par tous les gouvernements !

Ligue internationale des travailleurs–Quatrième Internationale (LIT-QI)

Unité internationale des travailleurs-Quatrième Internationale (UIT-QI)

Courant Communiste Révolutionnaire International (CCRI)

13 mars 2022

PS. Nous invitons les organisations qui soient d’accord avec cette déclaration et cette campagne à nous rejoindre dans cette déclaration et cette campagne.

Ukraine: Appeal for an international campaign

0

We are calling for organizing a big international campaign of support and solidarity with the Ukrainian resistance for the defeat of the Russian army invasion! No to NATO! 

The government of Vladimir Putin unleashed an invasion of Ukraine by the Russian army. Using methods of extreme cruelty, it attacks and destroys cities, including “targets” such as hospitals and maternity hospitals, with the goal of taking over Kyiv (the Ukrainian capital), hence dominating the entire country. Despite Russia’s immense military superiority, the invaders have faced greater, often heroic, resistance than expected from the Ukrainian people.

Regardless of the different opinions we may have about the global context in which this war is taking place, the undersigned organizations fully agree in defining its origin as the aggression of a much stronger nation (Russia, one of the world’s major military powers) against a weaker one to subjugate it. This aggression takes place in a framework in which both Stalinism and the Russian capitalist governments have always considered Ukraine as “their backyard,” except for a short period during the initial years of the Soviet Union (when Lenin’s policy, which is now heavily criticized by Putin, was in effect).

Therefore, we support the resistance of the Ukrainian workers and people against the invasion, and we stand for the defeat of the Russian troops in this war without such stance representing any support to or political confidence in the Zelensky government or the Ukrainian bourgeoisie that call for resisting the invasion on their end.

We denounce the role of NATO as the military arm of imperialism and fight for its dissolution. But this is not a military invasion by NATO of the Russian territory or against the Ukrainian people. There are no NATO soldiers fighting the Russian troops in Ukraine (or, as far as we know, anywhere else). It is the Russian army that is currently attacking Ukraine. That said, we reject all imperialist interference in Ukraine, be it Russian, North American, European, or undertaken by NATO. We demand the dismantling of all Russian and NATO nuclear weapons.

Our proposals

On the basis of these agreements, we propose to develop and promote common actions towards the aim synthesized in the title of this declaration. There are, of course, several possible ways to do this:

First, disseminating this proposal among the vanguard and the workers. This could be done via organizing talks and debates to help clarify the existing confusion about the character of the current war.

Second, pushing for public mobilizations to demand “Putin’s troops out of Ukraine! Support for the Ukrainian resistance! No to NATO!” as they have already been happening in Europe and in other parts of the world. In this direction, it is likely and necessary to set up solidarity committees to organize them. We also support the local mobilizations against the invasion taking place in Russia, which have been harshly repressed by Putin’s government.

Third, together with trade unions, student and popular organizations, promoting aid collections of all kinds for the Ukrainian people, which can be delivered through workers’ and popular aid convoys.

Finally, and most importantly, promoting and supporting the actions that the working class decide to take by way of their own organizations. For instance, workers at the Ellesmere refinery port in Cheshire, England refused to unload oil from Russia, replicating what workers at the gas terminal in Kent and in other ports in the Netherlands had done. It is said that “a wave of this type of protests is spreading through European ports in response to the invasion of Ukraine.”

In the face of the war in Ukraine and based on this common position we have taken; these are the tasks we propose to be undertaken by the workers and masses of the world.

Putin’s and Russia’s troops out of Ukraine!

Support the popular resistance of the Ukrainian people!

No to NATO!

All governments must break diplomatic relations with Russia!

***

International Workers’ Unity – Fourth International (IWU-FI)  

International Workers’ League – Fourth International (IWL-FI)

Revolutionary Communist International Tendency (RCIT)

March 13, 2022

PS. We invite all organizations that agree with this statement and campaign to join us in signing it.

Sendikaları terk etmesi gereken bürokrasi, işçiler değil!

0

İşçi sınıfı hareketinde özellikle son birkaç aydır yaşanan yüksek hareketlilik, sınıf mücadelesinde sendikaların rolü tartışmasını yeniden başlattı. Eşzamanlı olarak sendikal bürokrasi, sarı sendika, sendikasız mücadele pratikleri, yeni işçi örgütleri ve arayışları tartışması da yeniden ön plana çıktı. Kuşkusuz, hayat tartışmaları beklemez. Tartışmaların sonuçlarına göre şekil de almaz. Hayat teoriyle değil, teori hayatla sınanır. Nitekim tartışmalar sürerken mücadeleler de kendi mecrasında akmaya devam ediyor.

Tartışmaların merkezinde sendikal bürokrasi duruyor. Buradan hareketle iyi, kötü, çirkin sendika tasvirleri yapılıyor. Dost ve düşman sendika listeleri yayımlanıyor. Bütün bu tasnif ve tariflerin odak noktası, sendikal bürokrasiyle enfekte olmuş sendikaların artık kullanılmaz olduğu. Biz bu yaklaşımın hatalı olduğunu ve sendikal bürokrasiye karşı işçi demokrasisi temelinde bir mücadele programı izlemek gerektiğini düşünüyoruz. Bu noktada diyeceğimiz, pire için yorgan yakılmaması! Sendikaların terk edilmemesi. Neden?

Her şeyden önce sendika olmadan bürokrasi olmaz. Sendika, bürokrasinin bir parçası değil tersine bürokrasi sendikanın bir parçası. Bürokrasi olmadan da sendika olur. Çok da iyi olur. Bürokrasinin ise var olabilmek için her durumda bir sendikal aygıta ve örgütlenmeye ihtiyacı var. Aynı şey sendika için geçerli değil. Sendikanın var olabilmek için bir bürokrasiye ihtiyacı yok. Dolayısıyla bürokrasi yaşamak için sendikalaşma sürecinin varlığına ihtiyaç duyan, ondan beslenen bir parazit olarak ortaya çıkar. Sendika yoksa sendikal bürokrasi de yok.

Biraz daha açalım. Bürokrasinin çürümüşlüğüyle üzerine yükseldiği devasa sınıf hareketinin varlığı ve potansiyeli iki ayrı şey. Bürokrasi kıymetini, üzerine yükseldiği ve kontrol altında tuttuğu hareketin gücünden alır. Bu gasp edilmiş, tekrar geri alınması gereken bir sınıf mevzisidir. İhmal edilebilir düzeyde küçük ve güçsüz bir sendikanın bürokratik bir aygıta sahip olup olmaması sermayenin umurunda olmaz. Sendikal bürokrasi ne kadar büyük ve güçlü ise bu, üzerinde yükseldiği sendikal hareketin potansiyelinin ve sermaye için oluşturduğu tehdidin o derece büyük olduğu anlamına gelir. Bürokrasinin büyüklüğü işçi sınıfı hareketinin taşıdığı büyüklüğün bir izdüşümüdür. Ölmüş bir hareketin bürokrasisi olmaz. Olsa da kimsenin umurunda olmaz. Güçlü bürokratik aygıtları konuşuyor olmak, devasa bir işçi sınıfı hareketi potansiyelini konuşuyor olmaktır. Sendikaları terk etmesi gereken bürokrasidir, işçiler değil.

Bir an için düşünelim ve soralım. İşçi sınıfı hareketinin nevi şahsına münhasır başarılı ve örnek sayılacak deneyimleri olarak halen 60 yıl önceki Kavel grevini, 50 yıl önceki 15-16 Haziran işçi eylemlerini, 30 yıl önceki Zonguldak madencilerinin grev ve Ankara yürüyüşünü, yakın örnek olarak Tekel işçilerinin Ankara Sakarya’daki uzun mücadelesini… Hemen her durumda bu ve benzeri tarihsel sendikal mücadele örneklerinin öne çıkarılıyor olması, gerçekte sendikaların halen işçi sınıfı hareketinde oynadıkları rolü ve referansı göstermesi açısından manidar değil mi? 

Denebilir ki “Bunlar dünde kaldı; artık bir başka dönemdeyiz.” Bir an için bunun doğru olduğunu kabul edelim. Neredeyse 30 yıl öncesinden sendikaların tarihi misyonunu tamamladığını, sendikaların sermaye ve emeğe değen ikili karakterini, emeğin geri dönüşsüz şekilde sendikalardan göç ettiğini ileri süren anlayışlar var ve doğal olarak aynı tezlerini şimdi yine tekrarlıyorlar: “Sendikalar bitti”, “Artık yeni örgütlere, araçlara ihtiyaç var.” Bu tezi ileri süren ve buna uygun bir politik hat izleyenler muhtemelen geride kalan 30 yıl içinde bu görüşlerinin kanıtı sayılacak çok çeşitli deneyimler biriktirmişlerdir. Bunların başarılı ve geliştirilebilir somut deneyimler olarak yazılı çizili hale getirilmesi kuşkusuz işçi sınıfı hareketi için olumlu bir katkı olacaktır. Lakin şu an için yukarıda zikrettiğimiz Kavel’den Zonguldak madencilerine, 15-16 Haziran işçi eylemlerinden Tekel işçilerinin Ankara Sakarya mücadelesine; bugün de özellikle son iki üç aydır yükselişte olan işçi hareketinin, Yemeksepeti işçilerinden Pas South’a, bütün bu mücadelelerin yine hep sendikaya ve sendikalaşmaya değiyor olması aslında sınıf hareketinde yaşanmakta olanın ne olduğunu göstermiyor mu?

Sendikal bürokrasi sendikaları öldüremedi, öldüremez. Sendikaları öldürecek olan ancak işçilerin sendikaları terk etmesi olabilir. Şu an her şeye rağmen o durumda değiliz. Sınıfın azınlığı ama örgütlü çoğunluğu halen sendikalarda bulunuyor. Mevcut tüm mücadeleler de şu ya da bu şekilde sendikal alana yöneliyor ya da değiyor. Aksi yönde mücadele örnekleri yok mu? Tabii ki var. Örneğin Aliağa gemi söküm işçilerinin son eylemlilikleri buna bir örnek. İşçilerin verili bilincinden kaynaklı anlaşılır nedenlerle özel olarak sendikaya karşı olmaktan öte, yıllardır süren örgütlenme karşıtı gerici ideolojik propaganda nedeniyle işçilerin sendikaya karşı mesafesi anlaşılır. Ama bunun dışında ve işçilerin ötesinde sendikalaşmaya rezerv koyan bir kesimin olduğu da bir vaka. Nitekim işçilerin kafa karışıklığının ve antisendikal tutumunun çoğunlukla işçilerin dışındaki yönlendirici bu kesimlerden geliyor olması da ayrıca kayda değer. İşçiler herhangi özel bir yönlendirme olmadığında doğrudan sorunlarının çözümü için zaten sendikalara yöneliyor. Dolayısıyla sendikalara güvenmeyenler işçilerden öte bu kesimler. Kısacası sendikalarla ilgili tartışma aslında sınıf mücadelesine yönelik bir program ve mücadele anlayışı tartışması. Bu açıdan sendikal örgütlenme ve bürokrasiye karşı mücadele için bütün bu arka plan hem tartışmak hem de ortaklaşmak için iyi bir başlangıç zemini olabilir.

Nitekim biz sendikaların her şeye rağmen emek örgütleri olduğunu düşünen ve onları olabildiğince bürokratik mekanizmalardan arındırarak işçi demokrasisinin egemen olduğu mücadeleci sınıf örgütleri haline getirmeye çalışanlar olarak bu örnekleri ve deneyimleri hep ön planda tutmaya ve doğal olarak mevcut işçi mücadeleleri içinde bunları ön plana çıkarmaya çalışıyoruz. Geçmişin başarılı sınıf mücadelesi deneyimleriyle bugünkü işçi sınıfı hareketliliğinin ihtiyaç duyduğu cevapları buluşturmak hepimizin görevi ve arayışı olmalı.

Biz sendika fetişisti değiliz. Bir emek örgütü ve halen de geçerli güçlü bir sınıf aygıtı olduğu için sendikaları ve sendikal mücadeleyi önemsiyoruz. Bütün bu tartışmalara ek olarak sendikaların yanında, onların çeşitli nedenlerle cevap üretemediği yerlerde, alternatif örgütlenme modellerinin ve mücadele araçlarının olmasına kuşkusuz hiçbirimiz hayır demeyiz. İşçi sınıfı hareketinin kapitalizmin üretim yapısındaki değişimlerden kaynaklı olağanüstü parçalanması karşısında sendikalarla birlikte yeni mücadele ve örgütlenme arayışlarının olması anlaşılır ve kabul edilebilir bir durum. Sendikaları ve alternatif örgütlenme modellerini birbirinin karşısına koymak yerine birbirini tamamlayacak şekilde ele alabilmeyi ve inşa etmeyi öğrenmek zorundayız. Kuşkusuz bu ne sendikaları terk etmeyi ne de bürokrasiye karşı işçi demokrasisi mücadelesini bırakmayı gerektirmekte. Aksine bu anlayış, mevzilerin korunması ve geliştirilmesine ve yeni mücadele ve örgütlenme ihtiyacını sınıftan kopmadan sürdürmeye imkân verecektir.

Haddimizi sadece sınıf mücadelesinin ihtiyaçları belirler

0

Yıllık enflasyon yüzde 120’yi geçti. Kira, ulaşım, elektrik, doğalgaz ve eğitimden sağlığa alınan her türlü hizmet kaleminde fahiş zamlar söz konusu. Gıda fiyatları ise adeta günlük olarak değişiyor. Neden diye sorulduğunda cevap hep aynı: “Maliyeti arttı!” Ancak maliyet arttı diye otomatik artabilen fiyatlar, söz konusu ücretler olduğunda aynı sonucu doğurmuyor! Odağına kârlarını alanlar için emekçinin artan yaşam “maliyeti” bir şey ifade etmiyor!

Bu nedenle, kendisine dayatılan sefalet ücretleri ile temel ihtiyaç ve talepleri göz ardı edilmiş emekçiler için ücretleri adına mücadele etme zorunluluğu -farklı yazılarda da değindiğimiz gibi- son aylarda tek seçenek olarak büyüyor ve yaygınlaşıyor.

Bu mücadelenin iplerinden birini de belediye işçileri göğüslüyor: Artan enflasyona ve eriyen ücretlerine karşılık yeni TİS süreci beklenmeden ek protokolle iyileştirmelerin yapılmasını talep ediyorlar. Asgari ücret farkından dahi yararlanamayan belediye işçilerinin söz konusu talebi hem belediye yönetimleri hem de bağlı oldukları sendikalar üzerinde büyük bir basınç yaratıyor. Bu talep etrafında süren mücadele, bazı belediyelerde ek protokolle ücretlerde iyileştirme sağlamayı başardı bile. Ancak bazı belediyelerde süreç, bu talebi sahiplenen, sendika yönetiminin bu konuda tutum almasını isteyen işçi temsilcilerinin bürokratik yöntemlerle görevden alınmasına kadar vardı. Evet, Kadıköy Belediyesi çalışanı, DİSK/Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube’ye bağlı 9 işçi temsilcisinden söz ediyorum. Onlar, toplu iş sözleşmesine 1 yıldan az kalmış belediyelerde ek protokol yapılmaması yönünde karar alınmış ve bunun temsilcilerden saklanmış olmasını protesto ettiler. Sendika içinde işçi demokrasisi mekanizmalarının işletilmesi adına yapılan bu çok haklı eleştiri ise sendika bürokrasisi tarafından anında “cezalandırıldı”!

İşçi ve emekçiler olarak bize işyerinde de, sendikamızda da bu ve farklı yöntemlerle “haddini bil” diyenler çok, biliyoruz. Onlar bu sözleriyle farkında olmadan sınıflar mücadelesinin basit bir özetini yapıyorlar. Biz mücadelemizi tam da bu sebeple veriyoruz. Bize, ihtiyaçlarımıza, mücadelemize, hakkımız olana kendilerince sınır koyup gerisine el koyanlara karşı mücadele ediyoruz.

Bu mücadeleye talep ederek ve bu talepler etrafında örgütlenerek başlıyoruz.

Mesela bu yazıdaki örneklerden yola çıkarsak, “Fiyat artışları bu kadar normal de ücret artışları mı değil?” diye soruyoruz. Ücretlerin derhal iyileştirilmesini ve üç ayda bir enflasyon oranında artırılmasını talep ediyoruz.

“Sendika yönetimlerinin işçilerin iradesini hiçe sayarak karar alması normal de işçilerin bunu eleştirmesi mi değil?” diyoruz. Sendikalarda işçi demokrasisini, işyeri komitelerinin ve işçi temsilciliklerinin işletilmesini talep ediyoruz! Bu şekilde en başta onların bize “normal” diye sunduklarını ters yüz ederek işe başlıyoruz! “Adaletsizlik ve eşitsizlik sizin normaliniz, bizim değil” diyoruz ve bunu örgütlüyoruz! Bunu yaparken de haddimizi sadece sınıf mücadelesinin ihtiyaçları belirlemeye devam edecek.

Ukrayna: Sosyalist dünya örgütlerinden enternasyonal çağrı!

0

Ukrayna direnişiyle dayanışmaya ve onu desteklemeye yönelik büyük bir uluslararası kampanya çağrısı. Rus ordusu işgalinin yenilgiye uğratılması için! NATO’ya hayır!

Vladimir Putin hükümeti Rus ordusunun Ukrayna’yı işgalini başlattı. Son derece zalimce yöntemlerle kentlere saldırıp yakıp yıkmakta, hastaneler ve doğumevleri gibi hedefleri bombalamakta. Amacı Kiev’i (Ukrayna’nın başkenti) almak ve böylece bütün ülkeye hâkim olmak. Rus ordusunun büyük üstünlüğüne karşın işgalciler Ukrayna halkının öngördüklerinden daha güçlü, çoğu kez kahramanca direnişiyle karşılaşmışlardır.

Bu savaşın gerçekleştiği dünya durumuna ilişkin farklı kavrayışların ötesinde, aşağıda imzası bulunan örgütler olarak bu savaşın niteliğinin, çok daha güçlü bir devletin (dünyanın en önde gelen askeri güçlerinden biri olan Rusya), boyunduruk altına alma amacıyla daha zayıf bir devlete saldırısı olduğu noktasında tamamen anlaşmaktayız. Sovyetler Birliği’nin ilk kuruluş aşamasındaki kısa bir döneminin dışında (bugün Putin tarafından çok eleştirilen Lenin’in önerdiği politikanın uygulandığı dönem) hem Stalinizm hem de kapitalist Rus hükümetleri Ukrayna’yı her zaman “arka bahçe” olarak görmüşlerdir.

Bu nedenle, Ukrayna işçilerinin ve halkının işgale karşı geliştirdikleri direnişi destekliyoruz ve Rus birliklerinin yenilmesinden yanayız. Bu tutum hiçbir şekilde, işgale karşı direnme çağrısı yapan Zelenski’ye ve de Ukrayna burjuvazisine politik destek verdiğimiz veya onlara güven duyduğumuz anlamına gelmemektedir.

Emperyalizmin askeri kolu olan NATO’nun oynadığı rolü şiddetle kınıyoruz ve bu örgütün lağvedilmesi için mücadele ediyoruz. Ama söz konusu olan NATO’nun Rus topraklarını işgali değildir, ne de NATO’nun Ukrayna halkına bir saldırısıdır. Aynı şekilde, Ukrayna’da (ve bildiğimiz kadarıyla bir başka yerde) Rus birliklerine karşı savaşan NATO askerleri de bulunmamaktadır. Bugün Ukrayna’ya saldıran Rus ordusudur. Öte yandan, Rusya olsun, ABD olsun, Avrupa olsun ya da NATO olsun, Ukrayna’ya yönelik her türlü emperyalist müdahalenin karşısındayız. Rusya’nın ve NATO’nun tüm nükleer silahlardan arındırılmasını talep ediyoruz.

Önerilerimiz

Bu noktalardan hareketle, bu bildirinin başlığında özetlenen hedefler doğrultusunda ortak eylemlilikler geliştirilmesini ve gerçekleştirilmesini öneriyoruz. Elbette bunun farklı düzeyleri bulunmaktadır.

İlk olarak, işçiler ve öncü kesimler arasında bu bildirinin yaygınlaştırılması, savaşın niteliği konusundaki kafa karışıklığının giderilmesine yardımcı olacak toplantıların ve tartışmaların düzenlenmesi.

İkinci olarak, kamuya açık seferberliklerin düzenlenmesi: Avrupa’da ve diğer ülkelerde yapılmakta olanlar gibi, “Putin’in askerleri Ukrayna’dan defol”, “Ukrayna direnişini destekleyelim”, “NATO’ya hayır” gösterileri. Bu çerçevede, etkinlikleri somutlamaya yönelik dayanışma komitelerinin oluşturulması mümkün ve gerekli olabilir. Aynı şekilde Putin hükümetine karşı Rusya’da düzenlenen ve acımasızca bastırılan işgal karşıtı seferberliklerin desteklenmesi.

Üçüncü olarak, sendikal, öğrenci ve halk örgütleriyle birlikte, Ukrayna halkına yönelik her türden yardımın toplanması, bunların yerlerine ulaştırılması amacıyla işçi ve halk konvoylarının düzenlenmesi.

Nihayet, ama en önemli noktalardan birisi olarak, işçilerin kendi örgütleri aracılığıyla gerçekleştirecekleri eylemliliklerin desteklenmesi. Örneğin, Hollanda’daki liman işçilerinin ve Kent gaz terminalindeki işçilerin eylemine benzer biçimde İngiltere’de Chesire’deki Ellesmere rafinerisindeki liman işçileri de Rusya’dan gelen petrolü boşaltmayı reddetmişlerdir. Haberlere göre, “Avrupa’daki limanlarda Ukrayna’nın işgaline karşı bu tip bir protestolar dalgası yaygınlaşmaktadır.”

Ukrayna’daki savaş karşısında ve yukarıda sergilediğimiz ortak tutum çerçevesinde, tüm dünya işçilerine ve halk kitlelerine önerilerimiz bu başlıklardan oluşmaktadır.

Putin ve Rus orduları Ukrayna’dan defol!

Ukrayna halkının direnişini destekleyelim!

NATO’ya hayır!

Tüm hükümetler Rusya ile diplomatik ilişkilerini derhal kesmelidir!

***

Uluslararası İşçi Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE/LIT-CI)

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE/UIT-CI)

Devrimci Komünist Enternasyonal Eğilim (RCIT)

Suriye Demokratik Sol Partisi

Sosyalist Düşünce (Arjantin)

Devrimci İşçi Akımı (Arjantin)

13 Mart 2022

Not: Benzer görüşleri destekleyen örgütleri bu deklarasyona ve kampanyaya katılmaya davet ediyoruz.

Gıda fiyatları artarken bir gıda krizi yaşanır mı?

0

Gıdaya erişimi, yeterli ve sağlıklı gıdaya erişim olarak algılayacak olursak ciddi bir gıda krizi ile karşı karşıyayız. Halihazırda var olan bu krize su kıtlığı, yok olan tarım arazileri ve de küresel iklim krizini ekleyecek olursak durum vahim.

Türkiye’de ise artan enflasyon ve düşen hasat, ihtiyaç değil kâr odaklı gıda üretiminin de ötesinde, Türkiye kapitalizminin hastalıklı büyümesi ile açıklanabilir.

Dünya genelinde gıda fiyatları başta petrol fiyatları olmak üzere pek çok etmenden ötürü artış eğilimi içerisinde. Bu genel trende dünyanın en büyük buğday üreticilerinden olan Ukrayna’nın Rusya tarafından savaşa sürüklenmesini de ekleyecek olursak, artışın daha da yüksek olacağı söylenebilir. Sırası gelmişken Türkiye, nüfusu kendisinin yarısı olan Ukrayna’nın ürettiği buğdayın (2021’de 33 milyon ton) ancak yarısını üretebilir hale gelmiş durumda.

Türkiye’de dünyadakinin ötesinde bir gıda enflasyonu sorunu var. TÜİK ocak ayında enflasyonun yüzde 48,69 olduğunu söylerken gıda fiyatlarındaki yıllık artışı yüzde 42,66 olarak belirtti. Mevsimlik ürünlerin haricindeki tarım ürünleri enflasyonu ise yüzde 50’nin üzerinde.

TÜİK’in bir başka ocak verisinde tarım ürünleri üretici fiyatlarındaki enflasyon yüzde 52 olarak açıklandı. Son bir yılın grafiğine bakıldığında durumun oldukça vahim olduğu görebiliyoruz.

Enflasyon sorunlarımızdan yalnızca biri. AKP’nin işçi düşmanı kalkınma politikası inşaat, enerji ve finans sektörlerini merkeze alırken eldeki sınırlı kredi kaynakları ve teşvikler de buradaki bir avuç patrona boca edildi. Bunun halkın alım gücünün düşmesinin çok ötesinde sonuçları oldu. Biz işçi ve emekçiler için gıdaya erişimin önündeki tek engel pahalılık olmanın ötesine geçiyor. AKP’li yıllarda nüfus yüzde 30 artmışken buğday üretiminin 2015’ten sonra yüzde 20 azaldığını görebiliyoruz.

Artan nüfusa (ki resmi istatistiklere mülteciler dahil edilmiyor; oysaki mülteciler de yemek yediği gibi onların da her insan gibi sağlıklı ve güvenilir gıdaya erişim hakları var) karşılık azalan üretim arasındaki makas nasıl mı kapatılıyor? Tabii ki ithalat ile. 2019 yılında 19 milyon tonluk buğday üretimine karşılık 10,7 milyon tonluk buğday ithal edildi.

Yalnızca buğday üretimine bile bakıldığında alarm zillerini duyabiliyoruz. Dünya ortalamasında bir hektarlık bir tarladan 3,53 ton ürün çıkarken Türkiye’de bu miktar 2,78 ton. Yani yüzde 21 daha az! Yalnızca bu küçük örnek bile çözümün ne olabileceğini göstermeye yetiyor. Ancak hükümet bir avuç zenginin çıkarlarını yeterli ve sağlıklı gıdaya erişim hakkının üzerinde tutmaya devam ediyor.

Tarım ürünlerinin fiyatının kontrol altına alınması ve tarım arazilerinin niteliğini kaybetmemesi için nüfusa yeterli ve sağlıklı bir tarım üretiminin planlanması acil ihtiyacımız olmayı sürdürüyor.


Gemi söküm işçilerinin mücadelesinin ardından

0

Ocak ayından bu yana sınıf hareketinde bir yükseliş eğilimi söz konusu. Ağırlığını “insan onuruna yaraşır bir ücret” talebinin oluşturduğu bu mücadele dalgasına, geçtiğimiz ay Aliağa gemi söküm işçileri de eklendi.

22 tersaneden gemi söküm işçileri; insan onuruna yaraşır bir ücret, iş ekipmanlarının patronlar tarafından karşılanması, ücretlerin elden değil de tamamının sigorta primi yatırılarak bankadan ödenmesi, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin iyileştirilmesi ana talepleriyle iş durdurmuş, her bir tersaneden temsilciler seçerek komite inşa etmişti.

Örgütlülük deneyimleri ve mücadele geçmişleri çok yoğun olmamasına karşın gemi söküm işçileri 10 günü aşan bir süre boyunca talepleri uğruna birlik olarak patronların karşısında mücadele etti. Mücadele sürecinde patronların ayak oyunları ve baskıları sonucunda işçiler arasında bazı geri çekilmeler olmasına rağmen, son kertede gemi söküm işçileri, taleplerinin tamamı karşılanmamış olsa da kısmi kazanımlar elde ederek direnişi sonlandırdı.

Ancak en önemlisi bu mücadele, gemi söküm işçileri için önemli bir deneyim bıraktı. Günlük ortalama 1 milyon TL gibi bir miktarı işçileri ölümüne çalıştırarak, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini umursamayarak kazanan patronların karşısında taleplerine erişebilmenin yegâne yolunun birlik ve mücadeleden geçtiğini birebir yaşadılar.

Belki mücadele geri çekildi ancak önümüzdeki süreç için önemli görevleri de gemi söküm işçilerinin önüne bıraktı. Tersanelere dönüp bu birliği güçlendirmek, komiteleşme çalışmasını derinleştirmek ve sendika, toplu sözleşme ve grev hakkı için mücadeleyi büyütmek gemi söküm işçilerinin taleplerini eksiksiz bir şekilde elde etmesinin temel gereklerinden. Ancak böylesi bir temel üzerinden güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesinde kalıcı kazanımlar sağlayabiliriz.

Kromevye işçisi: “Anayasal hakkımız için bile direnmemiz gerekiyor”

0

18 Şubat günü Esenyurt’ta bulunan Kromevye fabrikasında çalışan beş işçi, patronun küçülmeye gidileceği bahanesiyle işten çıkarıldı. Fakat işçiler fabrikadaki sendikal faaliyetler nedeniyle işten çıkarıldıklarını söylüyorlar. Birleşik Metal-İş’te (BMİS) örgütlenen ve bu yüzden patron tarafından cezalandırılan beş işçiden biriyle konu üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Öncelikle geçmiş olsun. İşten atılma süreciniz nasıl ve neden gerçekleşti anlatır mısınız?

Özellikle son yıllarda enflasyonun artması ve alım gücümüzün düşmesi neticesinde patrondan maaş iyileştirmesi istedik, fakat patron bizleri dikkate almadı. Biz de bireysel kalmak istemedik ve sendikalaşmaya karar verdik. 4857 sayılı kanun diyor ki: “İşçi sendikaya üye olabilir.” Aynı zamanda bu anayasal hakkımız. Sendikaya başvurduktan sonra fabrika bazı araştırmalar yaptı, bunun sonucunda beş kişinin iş akitleri 18 Şubat Cuma günü tam mesai bitiminde feshedildi. Biz de bir sonraki gün sendikayla yaptığımız toplantı neticesinde direnişe geçmeye karar verdik. 20 Şubat Pazartesi de direnişe başladık. Şu zamana kadar patron sendikayla görüşmek için iki defa gün verdi fakat bu görüşmelerin hiçbiri gerçekleşemedi.

Gördüğümüz kadarıyla direnişe fabrika içinden açık destek var. Direniş sürecinde fabrika içerisindeki işçilerle bağlantıyı nasıl sağladınız?

İçeride çalışan birçok kişi yıllardır beraber çalışıyor. İşten atılan işçiler arasında dokuz yıllık çalışan da var, 21 yıllık çalışan da… Sendikalı olanların tümü işten atılmadı. Fabrikada çalışan birçok mavi yakalı sendikalı zaten. 140 mevcudun 80’den fazlası sendika üyesi, bu 140’ın 95 tanesi mavi yaka zaten. Halihazırda sendika Çalışma Bakanlığı’ndan yetki belgesi de almış bulunmakta.

İçerideki işçilerin desteği bizim için çok önemli. Günde dört kez, iş başında, 10 molasında, 16 molasında ve mesai sonunda içerideki işçilerle sloganlar eşliğinde bir araya geliyoruz. Patronun bizi işten atmasındaki asıl amacının sendikal çalışma nedeniyle bizleri cezalandırmak olduğu açık, ki bizim direnişe başladığımız gün eleman alımı için ilan verdiler. Bizi işten çıkararak çözüme gideceklerini sandılar fakat içerideki işçilerle bağımız daha da güçlenmiş durumda. Ya hep beraber ya hiçbirimiz diye çıktık bu yola.

Önümüzdeki süreci nasıl görüyorsunuz. Patronun sendikalı işçileri de yıldırması ve işten atması durumunda ne yapmayı planlıyorsunuz?

Bizim işimizde yaklaşık 100 mavi yakalının en az 40’ının kalifiye eleman olması gerekir, ağır bir işimiz yok fakat hassas bir işimiz var. Bu 40 kalifiye işçinin zaten 35’i sendika üyesi. Toplu bir işten atma yapamaz, zaten eleman açığı var ve işçiler yıllardır burada çalıştıkları için patronun aynı deneyime sahip bir işçi bulması çok zor. Eğer hepimizi çıkarırsa fabrikaya kilit vurması gerekir. Biz hakkımız olan toplu iş sözleşmesi masasının derhal kurulmasını ve işten atılan işçilerin bir an önce işe geri alınmasını istiyoruz. Bu taleplerimiz gerçekleşene kadar sendikamız öncülüğünde mücadelemiz sürecek. Bu süreçte de içerideki arkadaşlar bizim yanımızda olacak, biz de onların yanında olacağız ve onlar için de mücadelemizi sürdüreceğiz.

Çok teşekkür ederiz. Taleplerinizde ve mücadelenizde yanınızdayız.

Yapılması gereken; hak temelli, çocuk dostu projeler üretmektir

0
Fotoğraf: Şehlem Kaçar / csgorselarsiv.org

Bundan iki yıl önce ortaya çıkan Covid-19 bir anda tüm dünyayı etkisi altına alarak pandemiye dönüştü. Türkiye’deki ilk pozitif vaka, 11 Mart 2020 tarihinde Sağlık Bakanlığı tarafından açıklandı. Pandemiden en çok etkilenen gruplardan biri ise çocuklar oldu. Okulların kapanması çocuklar üzerinde olumsuz etkiler bıraktı. Depresyon vakalarında artış gözükürken, fiziksel hareketlerin sınırlılığı çocukların gelişimleri üzerinde olumsuz etkiler yarattı. Kaygı, içe kapanıklık ve öfke nöbetleri gibi durumlar ortaya çıktı. Çocuk yaşta evlilikler, ihmal ve istismarda artış görülürken, çocukların eğitim ortamlarından uzak kalmaları okul terkleriyle birlikte çocuk işçiliğinde de bir artışa sebep oldu.

Pandemiyle birlikte sağlık krizi devam ederken, ekonomik kriz de kendini hissettirmeye başladı. Birçok işyerinin kapalı kalması, çalışanların işten çıkarılmalarıyla birlikte işsizlikte bir artış görülmeye başladı. İşçiler işlerinden çıkarılırken çocuk işçilerin sayısı birden artmaya başladı.

UNICEF’in yayımladığı “Kayıp Bir On Yılı Önleme” başlıklı raporda yoksulluğun arttığına ve eşitsizliğin derinleştiğine dikkat çekilmekte. Raporda, iki yıldan kısa bir sürede 100 milyondan fazla çocuğun daha yoksulluğa sürüklendiği ve bu sayının 2019’dan bu yana yüzde 10’luk bir artışa karşılık geldiği belirtilmekte. Ayrıca raporda; 2020’de 23 milyon çocuğun gerekli aşıları olmadığı, pandemide kapanma dönemlerinde zaman zaman 1,6 milyar çocuğun okula gidemediği, 160 milyon küçük yaşta çocuğun çalışmak zorunda kaldığı ve 2030 yılına kadar 10 milyon kız çocuğunun daha erken yaşta evlenmek zorunda kalacağı açıklanmakta.

TÜİK’in 2019 Çocuk İşgücü Anketi’ne göre, Türkiye’de çalışan çocuk sayısı 720 bin oldu. Çocukların yüzde 65,7’si eğitime devam ederken; bu oran erken çocuklarda yüzde 65,6, kız çocuklarda yüzde 66,1’di.

Aynı zamanda salgın döneminde çocuklar oyun, eğitim, sağlık, aile içi şiddet, ihmal ve istismar gibi çocuk hakları ihlaline maruz bırakıldı. Göç ve İnsani Yardım Vakfı 2020 İnternet Medyası Çocuk Hakkı İhlali Raporu’na göre 8 çocuk cinsel sömürüye maruz bırakıldı, 65 çocuk şiddet gördü, 1860 çocuk ihmal ve istismara uğradı, 19 çocuk intihar etti, 128 çocuk gözaltına alındı, 72 çocuk işkence ve kötü muamele gördü, 360 çocuk ise eğitim hakkından mahrum bırakıldı.

Çocukların uzun süre evde kalmaları ebeveynleriyle çatışma yaşamalarına sebep olurken, kendilerini ifade edebilecekleri çok fazla alanları olmadığından dolayı çocukların kaygı düzeylerinde de artış oldu. Uzun süre ekrana maruz kalmaları sonucunda çocukların bir çoğunda dikkat eksikliği ve odaklanma sorunu yaşadıkları gözlemlendi. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Çocuk Hakları Komisyonu Pandemi Döneminde Çocukların Durumu Raporu’na göre, çocukların yüzde 55’inin uyuma pratiğinde bir artış yaşanırken, araştırmaya katılan çocukların ancak yüzde 36’sı çevrimiçi eğitimi yararlı ya da çok yararlı buldu.

Bizim için önemli olan çocuğun yüksek yararıdır. Yapılması gereken hak temelli, çocuğun katılımının esas alındığı, çocuk dostu projeler üretmektir.

Tarihte bu ay | 11 Mart 2020: Türkiye’de ilk pandemi vakasının tespit edildiği duyuruldu

0

Koronavirüs pandemisi Ocak 2020’de dünyayı etkisi altına almaya başlamış, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca 11 Mart 2020’de (ne tesadüftür ki Dünya Sağlık Örgütü’nün dünya çapında koronavirüsü pandemi ilan ettiği günde) Türkiye’de “ilk” pozitif Covid-19 vakasının tespit edildiğini açıklamış, 17 Mart 2020’de ise ülkede Covid-19 kaynaklı ilk ölümün gerçekleştiği duyurulmuştu.

Erdoğan 18 Mart 2020 tarihli ulusa sesleniş konuşmasında Türkiye’nin koronavirüs ekonomik önlem paketini açıklamış, “Hamdolsun Türkiye, bu sürece olabilecek en hazırlıklı şekilde yakalanmıştır” diyerek “salgının hızını 2-3 hafta içerisinde kıracağımızı” iddia etmişti.

Açıklanan 100 milyar liralık ekonomik paket hükümetin emekçileri salgından değil patronları emekçilerden koruduğunu ortaya koymuş, pandemi verilerinin paylaşılmasına dair şeffaflık eksikliği, maske ve hijyen malzemeleri tedarikinde yaşanan beceriksizlikler, Türkiye’nin bir aydan kısa bir süre içerisinde vaka sayısının en hızlı arttığı ülkelerden biri haline gelmesi gibi fiyaskolar, 30 Mart 2020 günü Erdoğan’ın Milli Dayanışma Kampanyası adı altında halkla IBAN numarası paylaşarak bağış istemesiyle taçlandırılmıştı.

İktidarın sadece iki ay direnirsek “bırakınız tökezlemeyi veya yıkılmayı, daha da güçlenerek atlatacağımızı” iddia ettiği pandemi sürecinde 2. yılı geride bıraktık. Daha da güçlenmek şöyle dursun, pandemiyle birlikte derinleşen ekonomik kriz ve rekor seviyelere çıkan enflasyon emekçilerin alım gücünü eritti; milyonlar işsizliğe, ücretsiz izne, Kod-29 gibi uygulamalara mahkûm edildi. Salgını bahane olarak kullanan iktidar tüm muhalif kesimler üzerindeki baskı ve sömürü politikalarını artırdı. Mayıs 2020’de herhangi bir ekonomik, sosyal destek sunulmaksızın, gecikmiş ve göstermelik bir biçimde ilan edilen “tam kapanma” hayatın eve sığmadığını, pandeminin bir işçi sınıfı hastalığına dönüştüğünü ortaya koydu.

Yeterli aşılanma oranına erişilmeden Temmuz 2021’de kaldırılan pandemi kısıtlamalarıyla, Saray rejimi gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerinin alınması sorumluluğunu bireylere, pandeminin yükünü ise ağır hak ihlallerine uğrayan sağlık emekçilerine terk etti. Bu durumun en açık örneği, Aralık 2021’de Omicron varyantının pik yapmasıyla katlanarak artan vaka ve ölüm sayıları karşısında Sağlık Bakanı Koca’nın virüsün “hafif seyrettiği” bahanesiyle artık herhangi bir “ek tedbir ve kapanmanın söz konusu olmadığını” belirtmesiydi.

1 Mart 2022 itibarıyla ise günlük vaka sayısı 59.885, günlük vefat sayısı 203 iken toplam vaka sayısı 14.149.341’e, toplam vefat sayısı ise 94.648’e ulaşmış durumda. (*) Tek başına “Türkiye’de pandemi nasıl yönetiliyor?” sorusunun cevabını vermeye yeten bu verilere rağmen 2 Mart’ta Bilim Kurulu’nun “tam mutabakatı” olmaksızın kaldırılan maske takma zorunluluğuyla Saray rejimi pandemi defterini kapattı. Özetle, salgın yönetimi ya da yönetilmek istenmemesi, Saray rejiminin içinde bulunduğu derin çürüme, yolsuzluk, çapsızlık ve çöküntü halinin en açık göstergelerinden biri olmaya devam ediyor. Daha önce de söylediğimiz gibi, “Pandemi süreci; halk sağlığından ekonomi yönetimine ve demokratik haklara dek büyük bir sınıfsal yarılma yaratarak kitlelerin sorunlarını ve bu sorunlar karşısında iktidarların niyet ve tercihlerini çok net bir biçimde ortaya koydu. Yani bu süreçte sadece sorunlar ve eksiklikler değil; niyetler de açığa çıktı. Ortaya çıkan tablonun doğrudan sorumlularının insan hayatına değil, sermaye sınıfına hizmet eden iktidarlar olduğu, milyarlarca insanın bu iktidarların bilinçli tercihleri ve izledikleri politikalar sonucunda hayatını kaybettiği; açlığa ve yoksulluğa mahkûm edildiği artık yalnızca bunun üzerine kafa yoranların değil, milyonlarca insanın gerçeği ve malumu.”

(*) Gün bazlı veriler Sağlık Bakanlığı Covid-19 Bilgilendirme Platformu’ndan, toplam veriler Our World in Data’dan alınmıştır.

Lo que necesita esta nueva era de luchas: Una alianza de trabajadorxs

0

A raíz del anuncio del salario mínimo de 2022 y del proceso de negociación colectiva en la industria del metal, que dejaron a las masas de trabajadorxs en total insatisfacción, quizás fueron lxs trabajadorxs de Çimsataş lxs que encendieron el fuego de la lucha ocupando la fábrica donde trabajaban. El resto vino en rápida sucesión. Miles de trabajadorxs se negaron a aceptar salarios de miseria, se opusieron a las presiones de sus sindicatos y actuaron. Desde trabajadorxs de Farplas hasta trabajadores de Lila Kağıt, Zafer Tekstil, Alpin Çorap, Erzincan Kızılay, Kayı Construcción, Migros Almacén, Yurtiçi Kargo, Yemeksepeti, Dijitürk de diferentes sectores, así como lxs maestrxs y trabajadorxs de la salud… Todxs hacen un llamamiento hacia la huelga, manifestaciones y protestas de masas, que son todas las formas tradicionales de lucha de la clase obrera, una tras otra.

Estamos entrando en una nueva era de lucha. La clase obrera, que ha estado observando los acontecimientos desde la entrada en vigor del sistema presidencial en el país (es decir, el régimen bonapartista de Erdogan), ahora siente la necesidad de entrar en escena. Independientemente de las declaraciones oficiales sobre la inflación, las trabajadoras observan en su día a día la rápida caída de su nivel de vida, que supera con creces las cifras oficiales. Por lo tanto, ahora sienten la necesidad de ir más allá de la crítica verbal.

Las luchas generalizadas ahora se centran en las condiciones económicas y en su mayoría están vinculadas a los sindicatos. Es decir, lxs trabajadorxs buscan soluciones a sus problemas en el marco de sus propios lugares de trabajo. Pero a medida que estas luchas se generalicen, se revelarán los problemas y demandas comunes de lxs trabajadorxs, así como la relación de estos últimos con el sistema capitalista de explotación. En este tema, sin embargo, las administraciones sindicales lamentablemente no están a la altura de su potencial. En cambio, siguen una política de resolver las luchas a favor de los negocios como siempre y encontrar algún tipo de compromiso con los patrones. Por supuesto, no estamos tratando de atribuir a los burócratas sindicales una tarea que ellos mismos nunca afirmaron haber tenido. Pero exponer esta actitud sigue siendo la principal tarea de los socialistas y los trabajadores de vanguardia.

En este contexto, es necesario mencionar la búsqueda de una tercera alianza dentro de la izquierda. El HDP (el Partido Democrático de los Pueblos) junto con ciertos partidos y corrientes de izquierda/socialistas generalmente llevan a cabo discusiones y negociaciones de alianzas potenciales solo en el marco de las próximas elecciones. Sin embargo, la nueva movilización de las masas obreras se desarrolla de una manera que va más allá de ese marco. Por eso, la clase obrera, que es la única fuerza capaz de dirigir las luchas sociales y determinar el proceso gracias a sus métodos de lucha, necesita una unidad que va más allá de las elecciones, un frente, para decirlo más concretamente: Un frente que unirá todas las luchas y se organizará contra el régimen de Erdogan y la explotación capitalista en la que se basa este último. Además, una estructura de alianzas que pueda ir más allá de lo que ofrece la Alianza Nacional, que no vaya más allá de la voluntad de restaurar el sistema existente y tratar de hacer la explotación más soportable, sólo será posible con este frente de clase.

De hecho, un frente de clase también es importante en términos de la lucha por la democracia misma. Está claro lo que quiere hacer el régimen de Erdogan durante el proceso electoral que se avecina: más represión, más violencia estatal sobre el pueblo, más política del miedo y la amenaza hacia lxs trabajadorxs. Los componentes de la oposición oficial responden a estas prácticas con la retórica de “no vamos a llamar a nadie a la calle de todos modos”, dando un paso atrás y poniéndose a la defensiva. Sin embargo, existe la necesidad de desarrollar la lucha por la democracia haciendo uso de todos los derechos legales y constitucionales, y no por estando a la defensiva. Lxs trabajadorxs muestran que están dispuestxs a hacerlo como lo demuestran sus luchas actuales, pero carecen de la organización necesaria para su realización. Un Frente de Trabajadores formado por todos los sectores avanzados de la clase obrera y de sus organizaciones, incluidos los sindicatos, y una alianza de trabajadorxs que se forme en torno a este frente dará y debe dar a toda la sociedad el poder para hacer un avance organizado y decisivo en dirección a la democracia.

What this new era of struggles needs: A workers’ alliance

0

In the aftermath of the announcement of the 2022 minimum wage and of the process of collective bargaining agreement in the metal industry, both of which left the masses of workers in utter dissatisfaction, it was perhaps the Çimsataş workers that ignited the fire of the struggle by occupying the factory where they worked. The rest came in rapid succession. Thousands of workers refused to accept poverty wages, objected to pressures from their unions, and took action. From Farplas workers to workers of Lila Kağıt, Zafer Tekstil, Alpin Çorap, Erzincan Kızılay Beverage, Kayı Construction, Migros Warehouse, Yurtiçi Kargo, Yemeksepeti, Dijitürk from different sectors as well as teachers and health workers… They all call for strikes, street demonstrations, mass protests, which are all traditional forms of struggle of the working class, one after another.

We are entering a new era of struggle. The working class, which has been observing the developments since the entry into force of the presidential system in the country (in other words, Erdogan’s Bonapartist regime), now feels the need to step into the scene. Regardless of the official statements about inflation, workers observe the rapid decline in their living standards in their daily lives, which far exceeds official figures. Therefore, they now feel the need to go beyond verbal criticism.

Widespread struggles are now focused on the economic conditions and are mostly tied to unions. That is to say that workers look for solutions to their problems within the framework of their own workplaces. But as these struggles become more widespread, the commonality of the workers’ problems and demands as well as the relation of the latter to the capitalist system of exploitation will be revealed. On this issue, however, union administrations unfortunately fail to live up to their potential. Instead, they pursue a policy of resolving struggles in favor of business as usual and finding some sort of compromise with the bosses. Of course, we are not trying to attribute a task to union bureaucrats that they themselves never claimed to have undertaken. But exposing this attitude remains to be the main task of socialists and vanguard workers.

In this context, it is necessary to mention the quest for a third alliance within the left. The HDP along with certain left/socialist parties and currents generally conduct alliance discussions and negotiations within the framework of the upcoming elections. However, the new mobilization of the masses of workers unfolds in a way that goes beyond that framework. For this reason, the working class, which is the unique force that is capable of leading social struggles and determining the process thanks to its methods of struggle, needs a unity that goes beyond the question of elections — a front, to put it more concretely. A front that will unite all struggles and organize against Erdogan’s regime and the capitalist exploitation on which the latter is based. Moreover, an alliance structure that could go beyond what the Nation Alliance offers, which doesn’t go beyond a desire to restore the existing system and try to make the exploitation more bearable, will only be possible with this class-oriented front.

In fact, a class-based front is also important in terms of the struggle for democracy itself. It is clear what the Erdogan regime wants to do during the election process that is coming up: more repression, more state violence on the people, more politics of fear and threat towards workers. The constituents of the official opposition respond to these practices with the rhetoric of “we are not calling anyone out to the street anyway,” stepping back and going on the defensive. However, there is a need to develop the struggle for democracy by using all legal and constitutional rights, and not by being on the defensive. Workers show that they are ready to do it as their current struggles demonstrate, but they lack the necessary organization for its undertaking. A Workers’ Front formed by all advanced sectors of the working class and of its organizations, including the trade unions, and a workers’ alliance to be formed around this front will and should give the whole society the power to make an organized and decisive breakthrough in the direction of democracy.

Enerji neden kamulaştırılmalı?

0

Enerji üretim maliyetlerinin pandemiyle birlikte arttığına şahit oluyoruz. Söz konusu enerji ve genel olarak elektrik olduğunda iki temel soru ortaya çıkıyor. Elektriği nasıl üreteceğiz? Ve üretilmiş elektriği nasıl dağıtacağız? Elektriğin nasıl üretileceği bu yazının konusu değil, bu sorun iklim krizi ile de bağlantılı olup daha detaylı bir analizi hak ediyor.

1 Ocak itibarıyla her şeye olduğu gibi elektriğe de asgari ücrete yapılan zam oranından daha fazla oranda zam geldi. Yapılan zam konutlarda en düşük seviyede yüzde 50, en yüksek ise yüzde 125, sanayide yüzde 226, ticarethanede yüzde 228 oldu. Elektriğe yapılan zam, her şeye dolaylı olarak zam yapılması anlamına geliyor. Konutlarda kullanılan elektrik toplam maliyetin küçük bir kısmını oluşturuyor. Oysa sanayi ve esnafın kullandığı elektriğin maliyeti yine topluma geri dönüyor, işçilerin ve emekçilerin yüklenmesi gereken bir fatura olarak karşımıza çıkıyor.

Enerji sektöründe özel şirketler lehine dönüşümün bir sonucu olarak enerji ve dağıtım bedeli altında özel dağıtım şirketlerine daha çok para akması için kademeli tarife adı altında yeni tarifeye geçildi. Aylık 240 kWh kullanıma kadar her bir kWh için 1 TL 37 kuruş, 210 kWh üstü ise her kWh için 2 TL 6 kuruş olarak belirlendi. Bu kWh değerlerinin içinde dağıtım bedeli ve çeşitli vergiler de var. Örneğin her kWh için dağıtım bedeli haneler için 32 kuruş, işyerleri için 33 kuruş olarak belirlendi. Tüm bu hesaplamalar neticesinde Türkiye’deki ortalama bir hanenin aylık ortalama kWh kullanımı 253 kWh. Bu, konutlarda ortalama bir elektrik faturasının 362 TL olacağı anlamına geliyor. Bu faturanın çoğu özel elektrik dağıtım şirketlerine gidecek. Enerjide üretimden dağıtıma kadar tam kamulaştırma talebi çok önemli.

Elektrik dağıtımının özel sektöre devir işlemleri, ilk olarak 28 Ocak 2009 tarihinde Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş’nin Enerjisa Elektrik Dağıtım A.Ş’ye devredilmesi ile başlatıldı. Elektrik dağıtım sektörünün tamamıyla özel sektöre devredilmesi ise 2013 yılında gerçekleştirildi. Bu kararın altında neoliberal özelleştirme dalgasını iktidarının ilk günlerinden beri kararlılıkla sürdüren AKP hükümetleri ve onların bakanlarının imzası var. Bu imzalardan birinin de Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’a ait olduğu unutulmamalı. 

Son olarak EPDK kararıyla faturaları ödemekte zorlanan ticarethane ve konutlar için elektrik tüketimine uygulanan sübvansiyonun yükü, devletin elektrik üretim şirketi Elektrik Üretim A.Ş’nin (EÜAŞ) üzerinde bırakılmış oldu. Dolayısıyla EÜAŞ bilançosunda ortaya çıkacak zarar yine ise Hazine tarafından kapatılacak. Dağıtım şirketlerinin kârlılığına dokunmayan iktidar, Hazine’nin sermaye lehine tükenmesine göz yumuyor.

Kamunun elektrik kuruluşlarından Türkiye Elektrik İletim A.Ş’nin (TEİAŞ) ise Cumhurbaşkanlığı kararı ile özelleştirilmesi gündemde. TEİAŞ’ın ülkedeki üretim-tüketim dengesini anlık olarak koruyan, enerji santrallarına ihtiyaca göre devreye girme ve devreden çıkma talimatlarını verme yetkisi olan bir kurum olduğunu ve özelleştirilmesinin yıkım olacağını belirtelim. Enerji özel hale geldikçe kış ortasında günlerce elektriksiz kalan Isparta gibi örnekler daha da artabilir. Küresel anlamda savaş nedeniyle doğabilecek bir enerji krizinden korunmak için de tazminatsız kamulaştırma talebi acildir. Elektrik üretimi, iletimi, dağıtımı, toptan veya perakende satışı kâr amacı gütmeden halkın ihtiyaçları doğrultusunda organize edilmelidir.

Elektrik zamları geri alınsın!

Tüm elektrik dağıtım şirketleri tazminatsız kamulaştırılsın!

Kromevye işçileri sendikal hakları için direnişte

0

İstanbul Esenyurt’ta faaliyet yürüten Kromevye metal fabrikasında Birleşik Metal-İş üyesi 5 işçi sendikal faaliyetleri nedeniyle işten çıkarıldı. Ocak ayında yapılan düşük zamma karşı işçiler hızlıca Birleşik Metal-İş’te örgütlenerek çoğunluğu sağlamış ve yetki başvurusunda bulunmuştu. Sendikal faaliyetin başını çeken 5 işçi daralma bahanesiyle işten çıkarıldı.

Her geçen gün daha da yaygınlaşan sendika düşmanlığı bu kez de düşük zam dayatmasına karşı sendikalı olan işçileri hukuksuz bir biçimde işten çıkaran Kromevye patronu tarafından sergilendi. Ancak işçiler sendikalarından ve sendikalaşma haklarından vazgeçmiyor ve patronun bu tutumuna karşı işçiler sendika öncülüğünde 21 Şubat’tan bu yana direnişlerini sürdürüyor.

Ekonomik kriz derinleşmiş, hayat pahalılığı tavan yapmışken, işçilere sefalet ücretleri dayatılıyor. Düşük zam ve güvencesiz çalışma politikasına karşı işçiler sendikalı olmaya çalışırken de patronların işten atma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Sendikal faaliyet suç değildir. Anayasal haklarını kullanan işçileri işten çıkaran Kromevye patronu derhal işçileri işe iade ederek, işyerinde yetki alan Birleşik Metal-İş Sendikası’yla Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerine başlamalıdır. Güvenceli iş, insan onuruna yaraşır bir ücret için sendikalı olmayı seçen Kromevye metal işçilerinin haklı direnişlerinin zaferle sonuçlanması için sınıf dayanışmasını yükseltmeye devam edeceğiz!

Dokunulmazlıkların kaldırılmasına karşı siyasi demokrasi!

0

Tek Adam rejiminin her kaybedeceğini anladığı vakit ülkeyi yıkıma götüren politikaları devreye sokmakta hiçbir beis görmediğine şüphe yok. Onlarca yıllık iktidarında uyguladığı yıkım politikaları şimdi kendi sonunu hazırlarken, yaklaşan seçimleri kazanamama ihtimalinden mütevellit ibreyi tersine çevirmenin yolları aranıyor. Böyle durumlarda da rejimin en kullanışlı hamlesi Kürt hareketine dönük baskı politikaları oluyor. Tıpkı 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yapmış olduğu gibi.

Cumhur İttifakı’nın anketlerdeki düşüş trendi uzunca bir süredir malum; asgari ücret zammı, dolardaki sözde düşüş, KDV indirimleri gibi göstermelik manevralar bu gidişi tersine çeviremedi. Öyle ki, yapılan hiçbir hamlenin bir gün bile etkili olmadığı bir yokuş aşağıya gidiş durumu bu. HDP’ye dönük izlenen ve son dönemde artan sistematik baskı da rejimin içinde bulunduğu krize dönük bir arayışı temsil ediyor.

Yılın başında HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ın da aralarında bulunduğu 28 milletvekili hakkında 40 dokunulmazlık dosyasının meclise sunulması ve geçtiğimiz günlerde HDP Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel’in yasama dokunulmazlığının kaldırılması bu sürecin daha güçlü bir biçimde devreye sokulduğunu gösteriyor. Buna ek olarak, ayın başında 9’u HDP’li 11 milletvekilinin de dokunulmazlık fezlekesi Meclis’e geldi.

HDP’nin kapatılması kartının hep masada tutulduğu malum; kimi zaman seçilmiş vekillerin siyaset hakkı elinden alınarak, kimi zaman da belediyelerine kayyum atayarak Kürt hareketi siyaset sahnesinin dışına itilerek kriminalize ediliyor. Bu politikaların ne ölçüde uygulanacağı, hangi kartın masaya sunulacağı ise rejimin içinde bulunduğu acizlikle ilişkili. İş parti kapatmaya gelmedi henüz, ancak sürecin taşları adım adım örülüyor. Özellikle geçtiğimiz yılın sonuna doğru Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli ülkelerde bulunan birliklerinin görev süresini iki yıl boyunca uzatan, ayrıca yabancı askerlerin ülkede bulunmasına izin veren tezkereyi onaylaması aynı zamanda bölgede operasyon ve olası savaş ihtimalini gündeme getirdi. Bu politika Kürt illerinde düzenlenebilecek kışkırtmalarla tekrar bir kaos ve baskı ortamı yaratmanın zeminini masada tutuyor. Tabii bu politika hem tüm kesimleri korkutmanın hem de milliyetçi bir söylemle kitleleri kışkırtmanın bir yolu. Böylece seçime kadar halka yoksulluğu ve bundan kimlerin sorumlu olduğu unutturulmuş olacak. Aynı zamanda Kürt şovenliği konusunda Millet İttifakı partilerinde ve oy tabanlarında yarılma olması umulacak.

Tüm bu baskı politikaları sadece Kürt halkı ve onun siyasi hareketini değil, bu ülkedeki siyasal demokrasi talep eden herkesi, başta işçi ve emekçilerin demokratik haklarını da hedef almaktadır. Tek Adam rejiminin içine girilmekte olan seçim sürecinde yapmak istedikleri ortadadır: daha fazla baskı, halkın üzerinde artan devlet şiddeti, Kürt halkına ve emekçilere yönelik korku ve tehdit politikası. En geniş işçi ve emekçi ittifakı ezilen Kürt halkına yapılan baskıların karşısında olmalı, yağma ve talan düzenine karşı rejimin saldırılarının karşısında yer almalıdır.

8 Mart: Güvencesizliğe ve şiddete karşı mücadelemiz sürüyor

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınların, 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü için yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bu sene 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nde tüm dünyada kadınlar ve LGBTİ+lar olarak sokaklara çıkacağız. Çünkü isyan etmek, işyerlerindeki grevleri desteklemek ve hükümetlerden haklarımızı talep etmek için daha da fazla nedenimiz var.

Dünya genelinde kadınların büyük çoğunluğunun durumu kötüleşmeye devam ediyor. COVID-19 pandemisi başladığından beri iki yıldır işçi sınıfı çok büyük zorluklarla başa çıktı; tüm bu zorluklar bir yandan da yoğun sömürü, yoksulluk, çevre felaketleri ve şiddet yoluyla yaşam koşullarımızı tehdit eden kapitalizmin krizini alevlendirdi. Bu krizin sıkıntısını emekçi kadınlar iki kat yaşıyor. Kapitalist sistemin halk sağlığı gibi en temel haklarımızı bile garanti edemediği ayan beyan ortada. Birleşmiş Milletler (BM), pandeminin kadın haklarında 10 yıllık bir gerilemeye sebep olduğunu belirtiyor. Altında ezildiğimiz eşitsizlikler, ağırlaşmaya devam ediyor.

Erkek şiddeti ve hükümetlerin suç ortaklığı, henüz sona ermeyen ikinci bir pandemi anlamına geliyor. BM, dünya çapında günde 137 kadın cinayetinin işlendiğini tahmin ediyor. Bu sayı, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete yönelik programlardan kaynakları geri çekerken bir yandan da kadınlara karşı işlenen suçları önemsemeyen devletlerin cezasızlık politikalarının doğrudan bir sonucudur. Seks ticareti ve cinsel sömürü ağları, bu ağları işletenler ve işletilmesine göz yuman politikacılar için organize suçun en kârlı sektörlerinden biri olmaya devam ediyor. Bu nedenlerle, kadınları toplumsal cinsiyete dayalı şiddetten koruyan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın keyfi olarak çekildiği İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden imzalanması için Türkiyeli kız kardeşlerimizin mücadeleye devam etmesi büyük önem taşıyor. Aynı zamanda, Meksika’daki feminist hareketin, López Obrador hükümetinin gazetecilerle çevrecilerin öldürülmesini ve halihazırda günde 11 kadının hayatına mal olan kadın cinayetlerini durdurmasını talep etmeye devam etmesi son derece önemli. Panama’da, kadınlara ve özellikle çocuk ve ergenlere yönelik cinsel istismar ve tacizde bulunan devlet yetkilileri hakkındaki suç duyuruları hâlâ devam ediyor.

Emek sömürüsü ve ekonomik eşitsizlikler de derinleşiyor; Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), pandemi döneminde kadın işsizliğinin erkeklere göre en az yüzde 4 daha fazla olduğunu ve Amerika kıtası gibi bölgelerde bu oranın yüzde 9’un üzerine çıktığını belirtti. IMF gibi emperyalist kurumların emriyle hükümetlerin dayattığı kemer sıkma politikaları, bir bütün olarak işçi sınıfının haklarına saldırıyor. Kadınlar ise işten çıkarmalardan, sefalet ücretlerinden, güvencesiz ve kayıt dışı işlerden, sosyal güvenlik gibi en temel haklardan bile mahrum kalacak şekilde daha fazla etkileniyorlar.

Biz kadınlar, Covid-19 ile mücadelede ön saflarda yer alan sağlık ve ayrıca eğitim sektöründeki çalışanların çoğunluğunu oluşturuyoruz. Eğitimde uzaktan öğretimin yükünü omuzladık ve şimdi yüz yüze eğitime geri döndük. Her iki sektörde de işyerlerinde güvenliğimizin sağlanmasına ve bulaşın önlenmesine yönelik ekipman, malzeme ve kaynak eksikliği nedeniyle sürekli risk altındayız. Kamu eğitimi ve sağlığı sektörlerindeki gerileme; hükümetlerin, dış borç ödemelerini kamu hizmetlerinin sağlanmasına tercih ettiği kamu refahını terk politikalarını yansıtıyor. Bu nedenle IMF’nin bu tavsiyelerine ve Arjantin, Şili gibi ülkelere dayatılan dış borç yükümlülüklerine karşı seferberliklerde kadınlar büyük rol oynadılar.

Yoksulluk, şiddet ve doğal afetler, zorunlu göçte tahmin edilebilir bir artışa neden oldu. Gittikçe daha fazla kadın ve aileleri bu koşullardan mustarip oluyor. Kadınlar, göçmen ve mülteci nüfusun neredeyse yarısını oluşturuyor ve hükümetler bu nüfusla ilgilenmiyor. Örneğin, Avrupa Birliği ülkeleri Asya ve Afrika’dan göçü şiddetle durdurmak için çitler, polis güçleri ve diğer göç karşıtı önlemleri alıyor. Meksika, Peru, Trinidad ve Tobago, Amerika Birleşik Devletleri, Kosta Rika, Kolombiya, Şili ve Honduras hükümetleri Venezuelalıların göçüne karşı kısıtlayıcı göç politikalarını destekliyor, kriminalizasyon ve zulüm uyguluyor. Bütün bunlar, Venezuela hükümeti tarafından dayatılan kemer sıkma planlarının sebep olduğu güvencesizlikten kaçan Venezuelalı kadınları seks ticaretine, cinsel sömürüye, cinsel şiddete, üreme şiddetine ve kadın cinayetlerine karşı savunmasız bırakıyor.

Bütün bunlara rağmen Yeşil Dalga yükselmeye devam ediyor. Arjantin’de 2020’de kürtajın yasallaşmasının ardından, Meksika’da ve sonrasında Kolombiya’da kürtaj suç olmaktan çıkarıldı. Ancak sağ kesimler bu hakkın altını oymaya çabalıyor. Kürtajı her koşulda suç olarak gören sayılı ülkelerden biri olan Dominik Cumhuriyeti’nde olduğu gibi, sokaklara çıkıp bu hakkı hükümetlerden talep etmek zorunda olanlar kadınlar oluyor. Dominik Cumhuriyeti’nde kız kardeşlerimiz, sürekli ve yılmayan bir seferberlikle kürtajın en azından genel olarak uygulanan üç koşul altında [ed.n. 1. Tecavüz sonucu gebelikte, 2. Kadının ya da fetüsün hayatı tehlikedeyse, 3. Fetal anormallikler varsa] suç olmaktan çıkarılmasını talep ediyorlar. Hükümetler, sağ kesimler ve kilise, bu hakka tamamen erişemememizde diretiyorlar. Sokaklar, kadınların hastane ve kliniklerde kürtajın altına alınmasını ve din ve devletin etkili bir şekilde birbirinden ayrılmasını ısrarla savundukları alanlar olmayı sürdürüyor.

Kadınların mücadelesi, uluslararası düzeyde, bedenlerimiz, yaşamlarımız ve cinselliğimiz hakkında kararlar alan ve haklarımıza saldıran Katolik Kilisesi ve tüm diğer dini kurumları da hedef almalı. Bu kurumlar defalarca çocuklara yönelik cinsel istismar suçu işledi. Fransa’da Fransız Katolik Kilisesi rahiplerinin on yıllar boyunca 300 binden fazla küçük çocuğa cinsel istismar uyguladıklarının ortaya çıkması bunu sadece son örneklerinden biri. Bu pedofil din adamları yargılanıp cezalandırılmalılar.

Dünyadaki hiçbir hükümet haklarımızı tam anlamıyla garanti edemez. Aksine, hükümetler kendilerini kadın ve LGBTİ+ hareketlerini baskılamaya ve kriminalize etmeye adamış durumdalar. İşçilerin Uluslararası Birliği–Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak 8 Mart’ı sahipleniyoruz. Tüm işçi kadınları, LGBTİ+ları, yerlileri, göçmenleri, Afrika kökenlileri, engelli kadınları ve trans kadınları sokaklara çıkmaya, hükümetlerden bağımsız olarak örgütlenmeye, seferber olmaya ve cinsiyetçi şiddete, ekonomik güvencesizliğe ve feminist protestoların kriminalizasyonuna karşı seslerimizi yükseltmeye çağırıyoruz. Afgan kadınların, haklarını ihlal eden Taliban rejimine karşı mücadelesini destekliyoruz; Siyonist İsrail devletinin işgal ve soykırımına karşı Filistinlilerin yanındayız. Bu 8 Mart aynı zamanda Putin’in Ukrayna’yı işgaline ve canice bombardımanlarına karşı çıkmak için enternasyonalist bir mücadele günü de olmalı. Ukraynalı kadınlar, Ukrayna direnişinin bir parçasıdır. Molotof kokteyli yapan kadınların görüntüleri tüm dünyada viral oldu. Bu 8 Mart’ta, Putin’in emperyalist müdahalesini yenilgiye uğratmak ve Putin’in, NATO’nun veya ABD’nin tüm emperyalist müdahalelerini reddetmek için Ukraynalı kadınlarla ve Ukrayna halkıyla dayanışmamızı gösterelim. Putin, NATO ve ABD’nin her biri kendi kapitalist çıkarlarının peşinde. Ukrayna halkının direnişini ve kendi kaderini tayin hakkını destekliyoruz. Ayrıca savaşa karşı çıkan ve Putin’in cani rejimine karşı savaşan Rusya halkıyla da dayanışma içindeyiz.

Kapitalizm, patriyarka, ırkçılık ve dincilik karşıtı bir hareket ve tüm emekçi kadınların birliği için sokaklara çıkalım.

Dış borçların ödenmesine hayır! Sağlık, eğitim, emek için; toplumsal cinsiyete dayalı ve cinsel şiddete karşı mücadele için kaynak istiyoruz! Borçlanılan biziz, IMF değil!

İş güvencesi, insan onuruna yaraşır ücret ve eşdeğer işe eşit ücret!

Bir kadın daha eksilmeyeceğiz, bir kadın cinayetine daha tahammülümüz yok! Kayıplar, kadın cinayetleri ve trans cinayetleri durdurulsun!

Seks ticareti ve cinsel sömürü ağları ortadan kaldırılsın! İnsan kaçakçıları ve suç ortağı olan devlet memurları ve işadamları cezalandırılsın!

Karar verebilmek için cinsel eğitim, kürtajı önlemek için doğum kontrol yöntemlerine erişim ve ölmemek için yasal kürtaj!

Kilise/dini kurumlar ve devlet birbirinden ayrılsın!

Çocuklara yönelik cinsel şiddete son! Onlar anne değil çocuk!

Sınırları açın, kimse yasadışı değildir! Mültecilerin tüm hakları tanınsın!

Mücadele edenleri kriminalize edilmesine son!

Trans kapsayıcı bir feminizm için!

Yaşasın dünya emekçi kadınlarının mücadelesi!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

Temel görev: Emek İttifakının inşası

0

Erdoğan uzunca bir süredir ekonomiye ilişkin yaptığı açıklamalarda “her yeni ayın bir öncekinden daha iyi olduğu döneme gireceğimizi” söyleyip duruyor. Yaklaşık 2 yıldır tekrarlanan bu sözlerin asıl sahibi ise Damat Bakan Berat Albayrak’tı. Kendisi “gelecek her ayın bir öncekinden” daha iyi olacağını ısrarla vurguladıktan sonra, “Allah sonumuzu hayır etsin” deyip ortalıktan kaybolmuştu. Saray ve yakın çevresinde bu “iflah olmaz iyimserlik hali” hüküm sürerken, biz emekçiler açısından ise yaşadığımız ekonomik yıkım, uzunca bir süredir “her ay bir öncekinden daha derin” hale geliyor.

Erdoğan yönetimi ekonomik yıkımın nedeni olarak “dış güçleri” adres göstermeye çalışıp bir muhalefet lideri gibi ekonomik vaatler sunsa da, içinde bulunduğumuz derin sefaletin sorumlusunun 20 yıllık AKP iktidarı olduğu emekçi halkın giderek daha geniş kesimlerinin ortak görüşü haline geliyor ve Tek Adam rejimine dönük nefret yaygınlaşıyor. Erdoğan yüzde 11’lik büyümeyle övünmeye çalışırken, iktidarının emek düşmanı politikaları sonucunda hayat pahalılığı, sefalet ücretleri, işsizlik, ödenemez faturalar toplumun geniş kesimlerinin temel gündemini oluşturuyor.

Saray rejiminin ekonomi politikaları aynı zamanda ülke ekonomisini dünyanın en kırılgan ekonomilerinden birisi haline getirmiş durumda. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası yaşanan gelişmelerden, Rusya ve Ukrayna’nın ardından en fazla etkilenen ülkenin Türkiye olması bu durumun açık bir örneği. İşgalin başlamasıyla TL, Rus rublesinin ardından en fazla değer kaybeden para birimi oldu. “Düşük faiz” politikası adına Damat Bakan döneminde harcanan 128 milyarlık Merkez Bankası rezervinin ardından, şimdi iflas eden bu politika doğrultusunda yeniden milyarlarca dolarlık rezerv harcanarak TL’nin değeri geçici olarak korunmaya çalışılıyor. Dahası “kur korumalı mevduat hesabı” politikasının Hazine’ye faturası şimdiden 23 milyar TL’ye (eski parayla 23 katrilyon) ulaştı.

İflas eden ekonomi politikası yalnızca hayatımıza derin bir sefalet olarak yansımıyor, aynı zamanda ülkenin emperyalizm ve bölgesel güçler karşısında daha bağımlı ve kırılgan hale gelmesine neden oluyor. İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yönetimine yıllardır sözde meydan okuyan Erdoğan yönetimi, şimdi birtakım ekonomik yardımlar adına bu iki ülke karşısında da diz çökmüş durumda. 15 Temmuz’un faili olarak suçladıkları BAE prensi Muhammed bin Zayid’in önüne Türkiye’de “turkuaz halı” sermelerinin ardından, bizzat Erdoğan BAE’yi ziyaret ederek içeriği belli olmayan anlaşmalara imza attı. Benzer şekilde, İsrail Cumhurbaşkanı Herzog Türkiye’ye davet ediliyor. Dış politikadaki iflasın en açık göstergesi ise, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle açığa çıktı. Yıllardır yüksek perdeden maceracı, yayılmacı ve tehlikeli bir dış politika sürdüren Erdoğan yönetimi, gerek Rusya gerekse de Batı güçlerine olan derin bağımlılığı dolayısıyla Rusya’nın işgaline işgal demekten dahi çekinir hale geldi. Rusya’nın Ukrayna’ya dönük saldırganlığı ve işgalini “kriz” olarak tanımlayan Erdoğan, kimsenin umursamadığı arabuluculuk teklifleri sunmaktan öteye gidemedi.

Bu gelişmeler yaşanırken, Millet İttifakı ve çevresindeki partiler “güçlendirilmiş parlamenter sistem”e ilişkin programlarını açıkladı. İçinde “işçi”, “sendika”, “İstanbul sözleşmesi”, “Kürt halkı” ifadelerinin bir kere dahi anılmadığı metinle “6’lı İttifak”, derin bir sefalete ve baskı uygulamalarına terk edilen kitlelere sabırla seçimleri beklemelerini vaaz etmeye devam ediyordu. Bunun karşısında ise onlarca işyerinden binlerce işçi sefalet zamlarına, işten çıkarmalara, sendika düşmanlığına karşı yeni bir mücadele dalgasının öncüsü haline geliyor. Çevresel yıkıma karşı ayağa kalkan köylüler, kadın cinayetlerine ve çifte sömürüye karşı sokakları dolduran kadınlar Tek Adam rejiminden çıkışın seçimleri beklemekle değil, kitlelerin seferberliğiyle gerçekleşebileceğini ortaya koyuyorlar. Sosyalistlere, emek örgütlerine düşen temel görev de, bu baskı ve sömürü düzeninden çıkışı kalıcı hale getirebilecek bir emek ittifakını inşa etmek olmayı sürdürüyor.

8 Mart: Acil taleplerimiz etrafında birlikte mücadeleye!

0

Tek Adam rejimi içinden geçtiği çoklu krizin faturasını emekçilere kesmeye çalışıyor. Hayatın her alanında zaten eşitsiz koşullarda olan kadınlar ve LGBTİ+lar içinse bu fatura daha da katlanıyor. Kadın istihdamındaki düşüş her geçen gün daha yakıcı bir hale gelirken bir yandan da güvencesiz, esnek ve düşük ücretli çalışma koşullarına mahkûm ediliyoruz. Ekonomik kriz derinleştikçe daha da yoksullaşıyoruz; artan enflasyon karşısında ücretler eriyor, alım gücümüz düşüyor, geçinemiyoruz. Bunlarla beraber ev içi emek ve bakım yükümüz de durmaksızın ağırlaşıyor. Eğer ki mülteciysek veya trans bir kadınsak barınma, sağlık hizmeti, güvenceli iş gibi en temel haklardan bile mahrum bırakılıyoruz.

Diğer yandan rejim, kazanılmış haklarımıza saldırmaya devam ediyor. İstanbul Sözleşmesi’nden sonra iktidar şimdi de nafaka hakkına göz dikti; nafakayı kısıtlamayı ve boşanmayı zorlaştırarak kadınları aile içine hapsetmeyi amaçlayan yeni bir yargı paketi hazırlığında. Cinsel istismarda küçüğün rızasından bahseden Bekir Bozdağ yeniden Adalet Bakanı olarak atandı. Kadın cinayetlerini durdurmak ve erkek şiddetini önlemek için hiçbir adım atılmadığı gibi cezasızlık da sürüyor ve 6284 etkin şekilde uygulanmıyor. Mücadele eden kadınlara dönük baskı ve yıldırma politikaları, tutsak kadınlara yönelik hak ihlalleri son bulmuyor.

Ancak bizim krizin faturasını ödemeye de; emeğimize, bedenimize, kimliğimize dönük saldırılara da itirazımız var. İşte bu yüzden fabrikalarda, işyerlerinde güvenceli iş ve insanca yaşayacak ücret talep eden eylemlerin, grevlerin başını çekiyoruz. Sendikalarda toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele ediyoruz. Haklarımıza, birbirimize sahip çıkmak için sokakları, meydanları terk etmiyoruz. Ve biliyoruz ki acil taleplerimiz etrafında bir araya gelip işyerlerinde, üniversitelerde, sokaklarda, bulunduğumuz her yerde mücadeleyi daha da büyütmek için kaybedecek hiç vaktimiz yok!

Eşit, özgür bir yaşam ve çalışma koşulları hakkımız! Güvenceli iş, insanca yaşayacak ücret, eşdeğer işe eşit ücret istiyoruz. “İş yaşamında ayrımcılığa ve şiddete karşı mücadele kapsamında ILO 190 imzalanıp etkin şekilde uygulansın. Bakım işleri toplumsallaştırılsın; her mahalleye ve işyerine ücretsiz kreş ve bakımevi!” diyoruz.

Toplumsal cinsiyet temelli sağlık politikaları da hakkımız! Ped, tampon gibi regl ürünleri lüks değil temel ihtiyaçtır. Bunlarla beraber doğum kontrol yöntemleri, hormon tedavileri ve rahim ağzı kanserine karşı korunmada en etkili araç olan HPV aşısı da ücretsiz ve erişilebilir olmalıdır.

Bunların hepsi için yeterince kaynak var! Üstelik bu kaynak vergilerimizle oluşuyor! Bütçe sermayeye değil, zenginleri daha da zengin etmeye değil; kadınları, LGBTİ+ları güçlendirecek politikalara aktarılmalıdır!

Kazanılmış haklarımıza sahip çıkacağız! Nafaka hakkımızın gaspını, çocuk istismarının affına yönelik girişimleri kabul etmiyoruz. 6284’ün etkin uygulanmasında ısrarcıyız. Ücretsiz, erişilebilir kürtaj hakkı mücadelemizi sürdüreceğiz!

Erkek-devlet şiddetine karşı mücadeleyi yükseltelim! 6284 etkin uygulanmalı, kadın ve trans cinayetleri acilen önlenmelidir. “Cinsel şiddet davalarında kadının beyanı esas alınsın. Cinsel şiddet kriz merkezleri açılsın; nitelikli ve donanımlı sığınmaevleri açılıp sayısı artırılsın!” diyoruz. Kadın ve LGBTİ+ hareketinin kriminalizasyonuna son! Cezaevlerinde hak ihlalleri son bulsun, siyasi tutsaklar serbest bırakılsın!

8 Mart aynı zamanda uluslararası dayanışma günümüz! Erkek egemen kapitalist sistemin kendini idame ettirmek için savaşı bir araç olarak kullanmasına, işgale ve savaşa karşı enternasyonal dayanışmayı yükseltelim! Biz kadınlar, savaşın daha fazla yoksulluk, şiddet, göç ve ölüm anlamına geldiğini biliyoruz. Rus işgali ve ABD-AB emperyalizmlerinin müdahalesi karşısında Ukrayna halkının ve kız kardeşlerimizin yanındayız!

Taleplerimizi ancak birlikte, örgütlü bir mücadeleyle elde edebileceğimizi biliyoruz. Israrımızı dile getirmek için bu 8 Mart’ta da sokaklarda, meydanlardayız! Kadın düşmanlığına, transfobiye ve homofobiye; emeğimize, haklarımıza ve hayatlarımıza göz diken erkek egemen kapitalist sisteme isyandayız!

İUB-DE’den Ukrayna için birleşik küresel eylem çağrısı

0

Birleşik bir küresel hareket için: Putin’in birlikleri, Ukrayna’dan defol! Yaşasın Ukrayna halkının direnişi! NATO’ya hayır!

Sendikal ve işçi emekçi hareketi örgütlerine

Sol örgütlere

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, kendini sol olarak tanımlayan örgütler ile işçi ve emekçi hareketi örgütlerinin tamamı tarafından kınanmalıdır. Putin’in bu savaş ile gerçekleştirmekte olduğu katliamı ve tahribatı haklı gösterebilecek hiçbir gerekçe olamaz. Putin’in işgalci güçlerinin Ukrayna’dan defolması için tüm dünyada gerçekleştirilen seferberlikleri destekliyoruz. Ukrayna halkının işgali yenmek için verdiği direnişi destekliyoruz. Ukrayna halkının kendini savunma hakkını ve kendi kaderini belirleme hakkını destekliyoruz.

Rusya’nın bu saldırganlığına karşı çıkışımızı, aynı zamanda ABD ve AB emperyalizminin Ukrayna’ya yönelik tüm müdahalelerine karşı tutumumuzun eşliğinde gerçekleştiriyoruz. Bizim tutumumuz bu ülkelerin hükümetlerinin aldığı tutumdan tamamen bağımsızdır ve bu ülkelerin askeri güçlerinin cisimleştiği NATO’yu reddediyoruz. Geçmişte, ABD’nin Irak’ı işgaline karşı mücadeleyi ve Irak halkının işgale karşı mücadele hakkını desteklediğimiz gibi bugün de aynı derecede alçaklıktaki bir başka işgale karşı sesimizi yükseltiyoruz. O zaman da bunu Saddam Hüseyin’in politikasını onaylamadan yapmıştık. O zaman olduğu gibi bugün de Ukrayna halkının direnişine verdiğimiz destek, Zelenski’nin kapitalist hükümetinin ne politikasını desteklediğimiz anlamına gelir ne de ona güven duyduğumuza.

Bu bağımsız tutum doğrultusunda, bu noktalardan ve bunlara eklenebilecek diğer taleplerden de (Rusya ile diplomatik ilişkilerin kesilmesi, Rusya’da savaş karşıtlarının serbest bırakılması) hareketle, geniş bir eylem birliği hareketinin oluşturularak uluslararası ölçekte bir eylem planının koordine edilmesini öneriyoruz. Bu amaçla irtibat kurulmasını ve ortak bir deklarasyon ve eylemler planı oluşturulmasını öneririz.

İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal) Uluslararası Sekreterliği

5 Mart 2022

Aliağa gemi söküm işçisi ile söyleşi: Örgütlüysen her şey, örgütsüzsen hiçbir şey!

0

Aliağa gemi söküm işçileri insan onuruna yaraşır bir ücret talebiyle 11 gün süren önemli bir mücadeleye imza attılar. Aliağa’da uzun yılların ardından ilk kez gerçekleşen bu işçi seferberliği çok önemli dersler barındırıyor. Seferberlik süresince eylem komitesinde yer alan işçi dostumuzla konuya ilişkin Metal Gazete‘nin yaptığı söyleşiyi paylaşıyoruz.

Metal Gazete: Mücadele süreciniz nasıl başladı, mücadelenizin talepleri nelerdi?

Yaşadığımız ülkede her şeye günlük zam gelmekte. Tuzundan, peynirinden, ekmeğine kadar her şeye her gün zam geliyor. Bizler de yevmiyelerimize zam istedik. Bu talebin karşısında bir tersanenin dışında 21 tersane patronu zammı kabul etmedi. Üstelik zammı veren tersane patronuna baskı yaparak zammı geri çektirdi. Tabii bu bardağı yarısına kadar dolduran bir tavırdı. Bardağı taşıran, bizi de öfkelendiren olay ise patronlardan birinin iş bırakan işçilere gösterdiği tepki oldu. Patron, tersanede yemekhanenin kapısını kilitleyerek yemekleri çöpe döktü. Zam talebimize karşı yapılan bu tepki Aliağa’da kıvılcımı ateşleyen olaydı.

Biz ilk önce sadece ücret talebiyle çıkmıştık. Gemide bozma yapan ustalar için 500, tersanenin sahasında bozma yapanlar için 450, yardımcılar için de 350 lira bizim talep ettiğimiz ücretlerdi. Eylem başlayınca bu talebimize ek olarak 1) sigortalarımızın aldığımız ücret üzerinden yatırılması, 2) iş ekipmanlarının işveren tarafından karşılanması, 3) hafta sonu tatili, 4) zorunlu izinlerde ve yağmurlu günlerde yevmiye kesintilerinin kaldırılması, 5) iş güvenliği ve iş sağlığı koşullarının uygulanması gibi talepler de gündeme gelerek taleplerimizin arasına girdi.

MG: Mücadeleye kaç işyerinden kaç işçi katıldı?

Aliağa gemi söküm tersaneleri, 22 işletmeye sahip Avrupa’nın en büyük gemi söküm tersanesidir. Gemi söküm tersaneleri çok ağır ve zor şartları olan bir iş alanıdır. Sayısız iş cinayetine ve iş kazasına arkadaşlarımızı kurban verdik. Böylesi çalışma koşullarında sabahleyin evimizden çıkarken ailemizle vedalaşıyor, akşam da işten çıkıp evimize gittiğimizde günü kazasız belasız atlattığımız için çok seviniyoruz. Böyle koşullarda çalışan işçiler olarak 22 tersanenin tamamı ilk gün ve ikinci gün eyleme katıldık. İlerleyen günlerde maalesef hem hemşericiliğin etkisiyle hem de patronların ve emniyetin baskısıyla kısmi işe dönüşler yaşandı ve eylemi sürdüren işçilerin sayısı azalmaya başladı.

MG: Mücadele nasıl ilerledi? Kararları nasıl aldınız?

İş bıraktığımız ilk gün tersane patronlarının derneği olan Gemi Söküm İşverenleri Derneği’nin önünde eylemimiz başladı. Öğlene doğru tersanelere bir yürüyüş örgütledik. Az sayıda çalışan işçi arkadaşlarımızı da eyleme davet ettik ve mücadeleyi birlikte sürdürmeye dair kararlılığımızı ortaya koyduk. Bu ilk gün ne yapabileceğimizi ve ne yapacağımızı kestiremiyorduk, çünkü otuz yılın ardından ilk defa Aliağa gemi söküm tersaneleri işçileri iş bırakıyordu. İkinci gün sabah erkenden eylem alanında buluşmaya başladık ve zam talepli eylemimizi sürdürdük. Arkadaşlar eylem alanında grup grup öbekleşerek kendi aralarında sohbet etmeye ve neler olacağını konuşmaya başladılar. Sonradan alınan karar ile 22 tersaneden işçilerin seçmiş olduğu temsilciler ile bir komite oluşturuldu. Ve bundan sonraki gelişen süreçte işçiler ve temsilciler birlikte yaptıkları tartışmalar ve aldıkları kararlarla mücadeleye birlikte yön verdik.

MG: Mücadele nasıl sona erdi ve gemi söküm işçilerinde nasıl bir deneyim bıraktı?

11 gün süren iş bırakma eylemimizin işçiler için, benim için, arkadaşlarım için bir okul olduğunu ve bu okuldan birçok şey öğrendiğimi, öğrendiğimizi düşünüyorum. Daha önce böyle eylemliliklere katılmamıştık. Biz eyleme geçtiğimiz ilk gün çevre fabrikalardan, üniversitelerden, sendikalardan, siyasi partilerden, gazetelerden, dergilerden, ÇHD avukatlarından ve bir çok yerden bizlere destek geldi. Bir gün birisi kahvaltımızı, diğer gün bir diğeri öğlen yemeğimizi karşıladı. Hepsi ziyaretleri ve dayanışmayla bizlere güç verdiler.

Gemi söküm işçisinin uzun yıllar sonra yapmış olduğu ilk eylemden kaynaklı kimi zaman işçi arkadaşlarımız ziyarete gelenlere kuşkuyla yaklaştı. Ziyarete gelenlere ve destek olanlara emniyet müdürünün “aranızda ortalığı karıştırmaya gelenler var, provokatörler var” demesi gibi dışarıdan bu tip kafa karıştıran konuşmalar ve dedikodular hemen hemen her gün yapılmaktaydı.

Direnişimizin sekizinci günü işverenler derneği başkanı görüşmek için bizden 3-4 kişilik bir heyet istedi ve görüşülmeye gidildi. Bu görüşmenin aslında bir pazarlık ve uzlaşma görüşmesi değil, patronların ve emniyet müdürünün bizi azarlama ve tehdit etme görüşmesi olduğunu görüşme sırasında anladık. Dernek başkanı “yeter artık çalışacaksanız çalışın. Çalışmayacaksanız İstanbul’dan, farklı yerlerden insan getireceğiz. Olmadı Hindistan’dan işçiler getiririz. Size ihtiyacımız yok, getirir çalıştırırız” şeklinde tehditler savurması, emniyet müdürünün “Siz işçiler istediğiniz kadar orada bekleyebilirsiniz bir problem yok ama dışarıdan gelen ve aranıza giren bazı kötü niyetli provokatörler var. Gelip, megafonu ellerine alıp sizi yönlendirmeye çalışıyorlar. Bunlara müsaade edersiniz size müdahale ederiz” gibi tehditler görüşmede konuşulan tek şeydi. Tabii görüşme sonunda hiçbir anlaşma yapılmadı.

Olumlu olan bir şey ise işverenlerin grevin dağıtılması için bir arkadaşımıza suç duyurusunda bulunarak açtığı davanın beraat ile sonuçlanması oldu. Bu bizim için aslında bir kazanımdı.

Eylemimizin son günlerinde tersanelerde iş çıkışları işbaşı yapan arkadaşlarımızın servislerini alkışlama eylemleri yapmaya başladık ve ardından tekrar yürüyüş gerçekleştirip yapacağımız basın açıklamasına herkesi davet ettik. Aliağa Demokrasi Meydanı’nda ailelerimizin de katıldığı, kalabalık bir basın açıklaması yaptık.

Basın açıklaması sonrası tersane tersane işçi arkadaşlar kendi aralarında toplantı yaparak yapılan dedikoduların, tehditlerin ve örgütsüzlüğün de etkisiyle işbaşı yapma kararı almaya başladılar. Birçok işçi arkadaşı patronların, çavuşların telefonla arayarak ikna etmeye çalıştıklarını, hemşericilikten kaynaklı büyüklerin araya girdiklerini öğrendik. Ve hafta sonu yapılan kalabalık basın açıklamasından sonra 10. gün direniş alanına gittiğimizde çok az sayıda işçi arkadaşın kaldığını, birçok arkadaşımızın işbaşı yaptığını gördük. Bu bizde moral bozukluğuna yol açtı ama nedenleri vardı. 11. gün alana gittiğimizde sadece bir tersanenin kaldığını ve diğer 21 tersanenin işbaşı yaptığını gördük. Öğleden sonra da kendi tersanemizdeki işveren ve çavuşla yaptığımız görüşmeler neticesinde kısmi de olsa ücret artışında anlaşarak biz de işbaşı yaptık.

Sonuç olarak tersane işçisi için 11 günlük bir deneyim ile dayanışmayı ve kendi gücünü fark etti. Şimdilik belli sebeplerle taleplerimizi tüm arkadaşlar için karşılanmasa bile önümüzdeki süreçte neler yapabileceğimizi ve nasıl yapacağımızı tartışacağımız, öğreneceğimiz bir dönem var. İnanıyorum ki Aliağa gemi söküm işçileri daha güçlü ve daha kararlı şekilde mücadele etmeyi sürdürecektir.

MG: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu direniş eğer örgütlüysen her şey olduğunu örgütsüzsen hiçbir şey olduğunu bizlere gösterdi. Buradan bizlerle dayanışmaya gelen bütün herkese teşekkür ederiz.

“Savaşa Hayır” mı?

0

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı Türkiye dahil pek çok ülkede, hatta Rusya’nın içinde bile insanlar “Savaşa Hayır!” sloganlarıyla sokaklara döküldü. Bu protestolar, Rusların giriştiği işgale karşı olmaları nedeniyle çok olumlu. Ama bu sloganın kendisi doğru mu?

Örneğin bugün Rus tanklarına, füzelerine karşı ülkelerini savunan Ukraynalılara, “Savaşa son verin, evinize dönün” denebilir mi? Ya da bunu daha da genelleştirirsek, bir ülke halkının kendi topraklarını saldırgan işgalcilere karşı direnmesini eleştirebilir miyiz?

Ukrayna az gelişmiş ve bağımlı bir ülke. Ukraynalılar on yıllardan beri kendi bağımsızlıkları ve egemenlikleri için mücadele veriyorlar, çabalıyorlar. Önce yüzyıllarca Rus Çarları tarafından ezilmişler, sömürülmüşler. Sonra 1917’de Rusya’da devrim olmuş ve Lenin ile Troçki önderliğindeki devrimci iktidar Ukrayna’ya kendi kaderini tayin etme ve ayrılma hakkını tanımış. Ama daha sonra Stalin bürokrasisi yönetimi ele geçirmiş ve Ukrayna üzerinde tekrardan baskılara yönelmiş. Ukrayna’nın egemenliği sözde kalmış ve Sovyet yönetiminin bir idari birimi haline dönüştürülmüş, bürokrasi tarafından sürekli sömürülmüş. Bugün Putin Lenin’i Ukrayna’ya bağımsızlık hakkı tanımış olmakla eleştiriyor ve bir anlamda Stalin’i övüyor.

Sovyetler Birliği 1991’da dağılınca, onu oluşturan diğer ülkeler gibi Ukrayna da bağımsızlığını ilan etti, ama Rusya yanlısı mafyatik yöneticilerin denetimine girdi. Sonra bir ayaklanmayla o yönetimi devirdi ve bu kez Batı yanlısı bir yönetimi işbaşına getirdi. Ukrayna hükümetinin bugün Batı yanlısı olmasının nedeni, Rusya’nın baskıları. Ukraynalılar Batı’ya yaklaşarak bağımsızlıklarını koruyabileceklerini düşünüyorlar. Bu tabii bir hayal, çünkü Batı denen şey de, Türkiye ve Ukrayna gibi geri ülkeleri kendine bağımlı kılan emperyalist devletlerden oluşuyor.

Şimdi de Putin, Çarların ve Stalin’in “Büyük Rus Şovenizmi” denen yayılmacı imparatorluk emellerini tekrardan hayata geçirmek için Ukrayna’yı işgale girişmiş durumda. Ukrayna’nın zengin doğal kaynaklarını Rus oligarklarının denetimi altına almak istiyor. Bunu başarırsa, emperyalist yayılmacılığını diğer eski Sovyet ülkelerine de yaygınlaştıracağı çok açık. Zaten bu politikasını şimdiye kadar Çeçenistan ve Gürcistan’da da uygulamıştı.

Dönelim yazımızın başlığına. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı “savaşa hayır” diyemeyiz; ana sloganımız “işgale karşı mücadele” olmalı. Ayrıca Ukrayna halkının işgale karşı verdiği mücadeleyi desteklememiz gerekir, hem de mümkün olan her yolla.

Bu tutum, Batı emperyalizminin yanında olmak değildir. Eğer biz işçiler ve emekçiler, Ukrayna’nın tam bağımsızlığı yolunda Ukrayna halkını desteklemezsek, bu boşluğu bu kez ABD ve diğer emperyalistler doldurur. Yani Ukrayna, Rus emperyalizminden kurtulduğunda Batılı emperyalist çakalların ağına düşer. Oysa gerçek bağımsızlık, ister Rus ister ABD olsun, her türlü emperyalizmden koparak elde edilebilir.

Unutmayalım ki iki tür savaş vardır: Haklı savaşlar ve haksız savaşlar. Emperyalist ülkelerin birbirlerini veya az gelişmiş ve bağımlı ülkeleri boğazlaması onlar açısından haksız savaşlardır. O emperyalist ülkelerin halklarının kendi saldırgan hükümetlerine “dur” demeleri gerekir.

Öte yandan, saldırıya, işgale uğrayan ülkelerin emekçi halklarının emperyalizme ve saldırgan devletlere karşı verdikleri savaşlar haklı savaşlardır. Tüm dünya emekçileri haklı olarak mücadele eden bu halkların yanında yer almalıdır.

Bir benzetme yapacak olursak: Patronların işçiler üzerindeki baskısı ve saldırısına karşı işçilerin ellerinden gelen tüm olanaklarla mücadele etmeleri, onların haklı savaşıdır.

Fotoğraf: JOHN MACDOUGALL/AFP, Getty Images

İşçi sınıfının gözünden Falyalı cinayeti

0

Halil Falyalı cinayeti bugünkü rejimin niteliğine dair çok şey anlatıyor. 20 yıldır ülkeyi yöneten AKP’nin ülkeyi getirdiği noktaya dair net bir fotoğraf sunuyor. Aksi tüm açıklama ve iddialara rağmen bugün suç örgütlerinin cirit attığı, racon kestiği bir ülke gerçeği söz konusu. Öyle ki, bugün inşaatından turizmine, enerjiden savaş sanayisine dek mafyanın adının geçmediği bir ihaleye rastlamak zor. Siyasetin mafya babalarıyla olan yarenliği artık CV değeri taşımakta. Utanılmıyor, kaçınılmıyor. Burhan Kuzu’nun Zindaşti’yi dışarıda tutabilmek için yargı üzerinde kurduğu baskı bir örnek.

Sedat Peker’in ifşaatları muhatapları tarafından bir başka durumda muhtemelen inkâr edilebilirdi. İnkâra yeltenenlerin görüntülü görüşmelerinin anında sosyal medyaya düşmesiyle iftira-montaj-şantaj inkârından hemen vazgeçildi. Peker “kan banyolu” konuşmalarının siyasi arka planını anlattıkça bugünkü rejimin neyin üzerine inşa olduğu, AKP hükümetinin nasıl bir işbirliğinin ürünü olduğu iyice kesinleşti.

İşte Falyalı cinayeti Peker’in bütün o ifşaatlarının içinde geçen parçalardan biri olarak ayrı bir önem ve anlam kazanıyor. Peker’in mevcut iktidarın ana bileşenlerinden olan Binali Yıldırım’ın oğlunu doğrudan kokain ticaretinin ve kara para akışının içinde diye işaret etmesi ve Falyalı’nın bunu kimi mahrem görüntülerle sağladığını ima etmesi zaten iktidarın kimyasını bozmuştu. Falyalı’nın elinde ana/yavru vatan ayırmaksızın çok sayıda siyasi figür dahil hatırlı kişilerin mahrem görüntülerini bulundurduğu konuşulurken Peker’in bunları eline geçirdiğini açıklaması kendisini iktidar/rejim için adeta bir “milli güvenlik sorunu” haline getirdi.

Sorun açık ki sepetteki bir çürük elma değil. Bizatihi sepetin kendisinin kokuşmuşluğu söz konusu. Temizlenme meselesi temelde bir dönüşüm ihtiyacını ortaya koymakta. Hatırlanacak olursa zamanında Tansu Çiller de “kurşun atan da, yiyen de” diye yaptığı konuşmalarda özellikle PKK’ye karşı “nizami” bir mücadelenin zorluğundan, bu işin gerektirdiği “bütçe”nin büyüklüğünden bahsederdi. O işin nelere yol açtığı, nerelere dek uzandığı halen belleklerde. Susurluk ile hafızalara kazandı. Anlaşılan o ki o işler o kazayla son bulmamış. “Yol kazası” sonrası işler bir yeniden yapılanma ile devam etmiş.

Kontrgerillanın ve mafyatik örgütlenmelerin tarihsel olarak işçi sınıfı hareketini ve sosyalist hareketleri bastırmak için kullanıldığını biliyoruz. Türkiye’de özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle bu yönelim açık bir kırıma dönüşmüştü. Neoliberal karşıdevrimci uygulamalar sırasında “nizami” olanın yetmediği her aşamada Çakıcı, Peker, Yeşil, Kırcı, Falyalı gibi unsurlar hep devrede oldu. Her aşamada önce üniformalarıyla, sonra üniformasız Ağar, Eken, Alan gibi isimler hep olayın merkezinde yer aldı. Bugün olduğu gibi.

Narkotrafik, kumar, kara para, mafya demek işçi sınıfı için örgütsüzlük, sömürü ve baskının artması demektir. İşçi sınıfının gözünde Falyalı cinayetinin anlamı budur.

Haiti’den Sosyalist İşçi Hareketi İUB-DE’ye katıldı

0

12 Şubat 2022’de Haitili İşçilerin Sosyalist Hareketi – Batı Bölgesi Örgütleri Ağı (MSTH-ROZO) ile İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Uluslararası Sekterlik’i arasında çevrimiçi bir toplantı yapıldı.

Toplantının amacı politik görüş alışverişinde bulunmak ve MSTH-ROZO’nun İUB-DE’yle bütünleşmesini resmileştirmekti. Haitili devrimcilerin İUB-DE’ye katılmaları büyük bir enternasyonalist adımdır. Bu adım, Haiti’de ve dünyada işçilerin ve emekçi halkın demokrasisine dayanan bir sosyalizmin zafer kazanması için ve kapitalist-emperyalist sisteme karşı verilen stratejik mücadelede devrimcilerin birliğini sağlamak için yapılmış olan önemli bir katkıdır.

MSTH-ROZO’dan yoldaşların, yüzyıldan uzun süredir devam eden işgaller ve askeri saldırganlıkların, oligarşik diktatörlüklerin, yağmacı politikaların ve burjuvazi ile emperyalizmin hizmetine koşulan vahşi sömürünün sonuçları olan ekonomik ve toplumsal krizlerle boğuşan Haiti’deki mücadele tarihleri oldukça uzun. Haiti, Latin Amerika ile Karayip’lerdeki ilk bağımsız ulustu (1804) ve o günden bu yana Haiti halkı sömürgeciliğe, emperyalizmin hizmetindeki diktatörlüklere ve yabancı işgalcilere karşı mücadele etmeyi hiç bırakmadı. 1986’daki halk isyanı, Duvalier’nin hanedanlığa dönüşmüş olan diktatörlüğünü sona erdirdi. Haiti halkı 2004’te ve 2017’de Birleşmiş Milletler Haiti İstikrar Misyonu’nun (MINUSTAH) emperyalizmin hizmetindeki işgaline karşı savaştı. Bu işgal kronik talancı PHTK’nin (Parti Haïtien Tèt Kale – Tèt Kale Haiti Partisi) rejimine yol açtı, ki bugün, Ariel Henry’nin de facto hükümeti üçüncü dönemine giriyor. Bu hükümetin temel destekçisi Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Kanada, İspanya, Fransa, Almanya, Avrupa Birliği, Amerikan Devletleri Örgütü (ADÖ) ve BM büyükelçilerinden oluşan emperyalist bir vesayet organı olan Core Grup’tur.

MSTH-ROZO, Haiti’nin kendi kaderini tayin hakkını savunmak için ve ciddi politik ve sosyal krizlere karşı işçi sınıfı ve emekçi halk merkezli çözümlerin hayat geçmesi için verilen mücadelenin aktif bir parçasıdır.

İUB-DE çeşitli enternasyonal dayanışma kampanyaları organize ederek Haiti halkının mücadeleleri ile isyanlarını daima destekledi. Bu bağlamda son senelerde İUB-DE’den yoldaşlar eylem birlikleri ve politik tartışmalar aracılığıyla MSTH-ROZO’dan yoldaşlarla kardeşçe ilişkiler geliştiriyorlardı. MSTH-ROZO’nun Latin Amerika’ya dair konumlarının yaygınlaşmasını desteklemek için MSTH-ROZO önderleriyle birlikte bildirilerin çevirileri, raporlamalar ve forumlar gerçekleştirildi.

Politik tartışmaların bir kısmı, İUB-DE’den bir kadronun Port-au-Prince’e gitmesiyle yapıldı. Aralık 2020’de ise MSTH-ROZO önderleri çevrimiçi bir şekilde İUB-DE’nin 7. Dünya Kongresi’ne (Lev Troçki Dünya Kongresi) katıldılar.

İUB-DE’nin Dominik Cumhuriyeti’ndeki sempatizan seksiyonu olan MST (Sosyalist İşçi Hareketi), kendi ülkelerinde Haitili göçmenlerin ayrımcılığa uğramasına ve baskı görmesine karşı geçtiğimiz senelerde birçok enternasyonal kampanya örgütledi. Bu kampanyalarda ırkçı linçler, Haitili işçilerin vahşi bir sömürüye tabi tutulması eleştirildi ve #LasVidasHaitianasImportan (Haitili Hayatlar Değerlidir) sloganı altında göçmen topluluklarına yapılan baskılar kınandı. Bütün bunlar Dominikli sol örgütler ve sendikalar ve Haiti diasporası ile yapıldı. Panama, Kosta Rika ve Dominik Cumhuriyeti başkanlarının Haiti’ye dönük emperyalist müdahalenin güçlendirilmesi çağrısına karşı, bu sene 1 Ocak’ta MSTH-ROZO, Dominik Cumhuriyeti’nden MST ve Panama’dan Sosyalist Öneri örgütleriyle birlikte, başka Haitili örgütleri de yanlarına alarak, bir deklarasyon yayımladı. Bu deklarasyon Haiti’de yaygın bir şekilde dağıtıldı ve tanınır oldu.

İUB-DE ayrıca, #HaitianosRD’nin organize ettiği, 2021’de Haiti’nin güneyinde meydana gelen ve bugüne kadar hükümet tarafından büyük ölçüde ihmal edilen depremzedeler için yapılan bir dayanışma kampanyasını da destekledi. MSTH-ROZO’dan bir heyet bölgeyi gezerek bu dayanışma kampanyası kapsamında çocuklara gönderilen eğitim materyallerini dağıttı.

MSTH-ROZO, kendi hedefleri çerçevesinde, bir işçi mahallesi olan Port-au-Prince’de karşılıklı dayanışma ağları örerek toplumsal ve ekonomik olarak halkın hayatta kalma şartlarının karşılanacağı bir dayanışma modelinin de yaratıcılarından. 7 Nisan’da İUB-DE ve MSTH-ROZO olarak, Core Group aracılığıyla Haiti’deki maden kaynaklarının yağmalanmasına ve emperyalizmin müdahalelerine karşı ülkede ortak eylemler gerçekleştirilmesini teşvik edeceğiz.

MSTH-ROZO ve İUB-DE, işçi sınıfı ve Haiti halkıyla ve emperyalist-kapitalist sömürüye karşı işçi demokrasisine dayanan bir sosyalizm için mücadele veren tüm dünya halklarının mücadeleleriyle enternasyonal dayanışmasını sürdürmekte kararlıdır.

Haitili İşçilerin Sosyalist Hareketi – Batı Bölgesi Örgütleri Ağı (MSTH-ROZO)

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

12 Şubat 2022

Editörün önerdikleri:

Erdoğan Birleşik Arap Emirlikleri’ne neden gitti?

0

Erdoğan, 15 Temmuz sürecinden sonra ilişkileri tamamen kopardığı Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) dokuz yıllık bir aradan sonra ilk kez ziyaret etti. Mısır’daki askeri darbe sonrası Erdoğan’ın Mursi rejimine yakınlığı, BAE’nin de Abdülfettah es-Sisi önderliğinde kurulan yeni Mısır Hükümeti’nin en önde gelen destekçisi olmasıyla başlayan çıkar uyuşmazlığı, geçtiğimiz yıllarda BAE’nin FETÖ’nün finansörü ve 15 Temmuz darbe girişiminin destekçisi olarak ilan edilmesiyle iyice ayyuka çıkmıştı. Dokuz yıldan sonra yaptığı ilk BAE ziyaretinin dönüşünde Erdoğan “Birleşik Arap Emirlikleri’ne yapmış olduğumuz ziyaret, hakikaten çok çok farklı oldu, adeta yeni bir şahlanışa vesile oldu” şeklinde açıklamalarda bulundu. Peki, iktidar cephesinde ne oldu da yıllar sonra böyle bir temasa geçme ihtiyacı doğdu? Bu bir tercih miydi, zorunluluk muydu? Bu soruların cevabını verebilmek için iktidarın içinde bulunduğu iktisadi ve politik atmosferi irdelemek gerekiyor. Yani filmi biraz geriye sarmak anlamlı olacak.

Körfez’e yapılan ziyaretlerin ilki Katar’a oldu. Kolay kredi için faiz indiriminin yapıldığı ve Türk Lirası’nın hızla değer kaybettiği Kasım 2021’de Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Katar temsilcileri ile görüşmüş ve Katar’la ekonomik dayanışmanın artırılacağını açıklamışlardı. Hatta gerçek niyeti ortaya koyan bir gaf yaşanmış; Katar Dışişleri Bakanı “Türkiye’deki ekonomik sorunlardan ortaya çıkacak fırsatları dört gözle bekliyoruz” deyince Çavuşoğlu da “Sizden para istemeye gelmedik” diyerek bu duruma bozulmuştu. Gerçekten de Katar’la Türkiye arasında sınırları pek de bilinmeyen bir swap anlaşması var ve okurlarımızın bildiği üzere Türkiye’de Borsa İstanbul’dan Finansbank’a, Banvit’ten Antalya limanına, Ataköy sahildeki arazilerden Kanal İstanbul’a pek çok yer Katar’a ait. Hal böyle olunca Körfez ziyaretleri devam etmiş ve 24 Kasım’da bu kez BAE prensi El Nahyan Türkiye’ye gelmişti. Ziyaretlerin sonuncusu bizzat Erdoğan tarafından Abu Dabi’ye yapıldı ve 14 Şubat’ta Türkiye ile BAE arasında ticaretten savunmaya, turizmden enerji ve ulaşıma kadar pek çok alanda anlaşma yapıldığı ve 12 alanda niyet mektubu imzalandığı duyuruldu.

Düşük faiz ve yüksek döviz kuruna dayalı ekonomik modelde ısrar eden ve yaşanan ekonomik krize bir çözüm üretemeyen AKP iktidarının bu ziyaretlerle ülkenin çeşitli kaynaklarını parlatarak yatırım toplamaya çalıştığı aşikar. Erdoğan’ın bu ziyaretleri çocukken hemen herkesin oynadığı “Yağ satarım, bal satarım” oyununa benziyor. Neşeliymiş gibi görünen bu çocuk tekerlemesi, elinde mendille gezerek ölen ustasının kürkünü 15 liraya satmaya çalışan bir fırsatçıyı anlatıyor. Sürekli dış kaynak bulma zorunluluğu duyan iktidar da adeta yağ satıyor, bal satıyor. Tekerleme “yağlıca ballıca dayak atarım” dizeleriyle devam ediyor. Erdoğan’ın imzaladığı anlaşmaların ne kadar kaynak yaratacağı ve kaç günü kurtaracağı ise meçhul. Körfez’le yaptığı anlaşmalarda kendi sermaye çevrelerini koruyup kollayabilse de, emekçilerin acil ihtiyaçlarını gidermek, ekonomik enkazı kaldırmak gibi bir irade ve tercih yok, bunun için yağlıca ballıca dayak atacak sopaya da ihtiyaç duyuyor. Her kur krizinde günü kurtarmak adına başka bir satılacak mega proje yaratıyor ancak uzun vadede ekonomiyi faiz-enflasyon ikilemine hapsediyor.

Merkezi ve planlı bir ekonomik model olmaksızın bu ikileme karşı durmak imkânsız, dış borçlarla ekonomik enkazın kaldırılması söz konusu olamaz. Bunun için üretim araçlarının kamulaştırılması ve dış ticarette devlet tekeli gibi köklü ve zaruri değişimleri gerçekleştirecek bir emek ittifakının inşa edilmesi hayati ve bu ittifakın kendi ekonomi programıyla politika sahnesine gür bir sesle çıkmasının tam zamanı. Ve tekerleme de “Dön arkana iyi bak”la devam ediyor, isabetle oturan çocuklar bir anda yerlerinden kalkarak fırsatçıyı kovalıyorlar.

Sendikalar tarihe mi karıştı?

0

Yükselen işçi hareketi sınıf mücadelesinde sendikaların rolünü bir kez daha tartışma konusu haline getirdi. Sendikaların tamamen sermaye işbirlikçisi kurumlar haline geldiğini, işlevini ve ömrünü tamamladığını iddia edenler var. Bu görüş sahiplerine göre artık her şey “taban” örgütlenmeleriyle yapılmalı. Bu kadar keskin olmasa da bürokrasi nedeniyle birçok sendikanın artık kullanılmaz durumda olduğunu düşünenler de söz konusu. Bu görüş sahiplerine göre de eğer sendika kendi denetimlerindeyse iyi, değilse tu kaka. Biz sendikaların bu şekilde tasnifine karşıyız. Sendikaların, her şeye rağmen, hem emek örgütleri olduğu hem de sınıfın birliği ve mücadelenin birleştirilmesi noktasında sendikaları dışlamanın birleşik mücadeleyi zaafa uğratacağı inancındayız. Dolayısıyla meseleyi “en kötü sendika sendikasızlıktan daha iyi değildir” basitliğinden çıkarmak gerekir.

Bu noktada ilk akla gelen soru, işçi sendikaları tamamen sermaye yanlısı oldu ise neden patronlar işyerlerine sendika girmesin diye adeta ölümüne direniyorlar? İşçi sendikaları sermayenin paravan örgütlerine döndüyse, işçi sınıfı için işlevini tamamen yitirdiyse, tersi olması gerekmez mi? Türkiye’nin dört bir yanında işçiler halen sendikalaşmaya çalıştıkları için işten atılıyorlar. Üstelik Kod-46 gibi maddelerle, adeta damgalanarak. Bunun başka işçiler korksun, geri dursun diye yapıldığı ortada.

Dolayısıyla şunu açıklamak zorundayız: Madem sendikalar patronların arka bahçesi; Termokar’da, Baldur’da, Adkotürk’te, Farplas’ta ve benzeri sayısız işyerinde ve şimdi gündemin en ön sırasında olan Yemeksepeti’nde patronlar neden sendika istemiyorlar? İnsan arka bahçesine mezarlık muamelesi yapar mı? Yoksa bu patronlar burjuva sınıf bilincinden mi yoksunlar? Ya da işçi sendikaları sanıldığı ve iddia edildiği gibi, en sarısı dahil olmak üzere, bir emek örgütü olarak işlevini yitirmedi mi? Bu yüzden mi patronlar, tırnakları büyük ölçüde çekilmiş de olsa, işçi sendikalarına ürkerek bakıyorlar?

Bazen kişi elindekinin işlevini ve kıymetini bilemez. Unutur. Başkasının elinizdekine bakışı, bilmek ve hatırlatmak için iyi bir fırsat olabilir. Bakın patronlar işçi sendikalarına karşı nasıl da ölümüne direniyorlar. İşçisi sendikalı olmasın, işyerine sendika getirmesin diye nasıl da kendilerini paralıyorlar! Ki daha işçi demokrasisinin işlerlik kazandığı, toplu sözleşmelerin yapıldığı, işçilerin denetimi ve yönetiminde bir sendikadan dahi bahsetmedik. Yoksa patronlar, iyi satranç oyuncuları gibi, iki üç hamle sonra başlarına gelecekleri gördükleri için mi böylesine sendika ve sendikalaşma düşmanılar? Yeri geldiğinde en sarısına bile üstelik!

Unutmayalım, hiçbir işçi-emekçi kırık dökük de olsa daha iyisini bulmadan elindeki aracını bırakmaz. Artık yeterince kullan(a)mıyor oluşu yanıltmasın. Bazen araçlar bakım onarım gördüğünde eskisinden de kullanışlı hale gelebilir. Sermaye bunun farkında. Aksi durumda Türkiye’de sendikasız tek bir işyeri ve işçi kalmazdı. Öyle değil mi?

Sendikalarımızı işçilerin denetim ve yönetiminde, işçi demokrasisinin egemen olduğu mücadeleci emek örgütleri haline getirmekten vazgeçmeyelim. Sendikalarımıza sahip çıkalım.

6’lı ittifaka ne kadar güvenebiliriz?

0

Baskıcı ve yağmacı Tek Adam rejiminden, emekçi halkın acil ihtiyaçlarına ve temel taleplerine cevap verecek şekilde kurtulmamızı sağlayacak güçte bir işçi-emekçi ittifakı henüz kurulamadığından, burjuva partilerinden oluşan Millet İttifakı (CHP+İYİ) diğer dört partinin de katılmasıyla önemli bir seçenek haline gelmiş durumda. “Önce bir Erdoğan gitsin, sonrasını düşünürüz” anlayışı bu ittifakı olasılıkla iktidara taşıyacak.

Bu anlayışı paylaşmamakla birlikte, böyle düşünen emekçilere elbette saygı duyuyoruz ve gelecekteki deneyimlerinde onlara eşlik edeceğiz. Ama uyarılarımızı da şimdiden yapalım ki, (tabii ki “biz demiştik” ukalalığına düşmeden) yarınki mücadelelerimizi örgütlerken bu deneyimlerimiz bizlere yol göstersin. Ana başlıklara değinelim:

Ana sorunlar

Yağmacı düzenin kendi yararına tetiklediği ekonomik kriz emekçileri öylesine vurdu ki, ücretlerin alım gücü günden güne dibe vuruyor. Bunun çözümü ücretlerin periyodik biçimde enflasyon oranında otomatik olarak artırılması. Bunu 6 partiden hiçbiri savunmuyor.

İşsizlik bir kanser gibi emekçileri kemiriyor. Çözüm: İş saatlerinin 6 saate indirilerek 4. vardiyaların kurulması ve buralarda işsizlerin istihdam edilmesi. Gene hiçbiri bu çözümü kabul etmiyor.

Halkın vergileriyle kurulan kamu işletmeleri özelleştirilerek yandaşlara peşkeş çekiliyor. Bu yağmanın durdurulması için özelleştirmelere son verilmesi ve özelleştirilen işletmelerin tazminatsız olarak kamulaştırılması gerekir. Ama muhalefet liderlerinin hemen hepsi özelleştirme yanlısı. Sadece Kılıçdaroğlu bazı yol, köprü gibi işletmelerin kamulaştırılacağını söylüyor, ama o da yağmacılara bunun için tazminat ödemeyi vaat ediyor.

Milyonlarca emekçi bankalara borçlu ve bu borçlarını ödeyemiyor. Finans sermayesi bankalar ve tefeciler aracılığıyla halkın kanını emiyor. Buna son vermenin yolu tüm bankaların kamulaştırılarak kredi sisteminin emekçi halkın çıkarları doğrultusunda düzenlenmesi. Ama bunu 6’lı ittifakın bileşenleri akıllarından bile geçirmiyor.

Emekçileri yoksulluğa sürükleyen ve son ekonomik krizi yaratan asıl neden serbest rekabete ve emek sömürüsüne dayalı kapitalist ekonomi. Oysa bizim, kamu merkezli ve emekçi halkın çıkarlarını gözeten planlı bir ekonomik sisteme ihtiyacımız var. İttifak liderleri sadece bunu önermemekle kalmıyorlar, bu çözüme şiddetle karşı çıkıyorlar.

Bu konuların hiçbirinde 6’lı ittifaka güvenemeyiz.

Demokrasi sorunu

İttifak liderleri parlamenter sisteme geçiş ve yeni bir demokratik anayasanın hazırlanması konusunda anlaşmaya varmış gibi görünüyorlar. Bu iyi ama demokratik bir anayasa nasıl yapılacak ve nasıl bir demokratik sistem kurulacak?

İttifak şöyle düşünüyor: Sistem başkanlık sistemi olduğu için bir süre bu şekilde gidilecek; ama bizden seçilecek cumhurbaşkanı, Erdoğan gibi tek adam şeklinde davranmayacak. Ve eğer mecliste gerekli çoğunluğu elde edersek, önce üç-beş sene ekonomiyi rayına oturtacağız ve sonra da yeni bir anayasa hazırlayacağız.

Biz ise şunu söylüyoruz: Yeni sistemi ve yeni anayasayı oluşturacak olan yeni meclis değil tüm halkın iradesi olmalı. Bu nedenle de eğer seçimleri siz kazanırsanız, hemen yapmanız gereken, yeni sisteme karar verecek olan yeni bir Kurucu Meclis seçimleri düzenlemenizdir. Tüm emekçi örgütlerinin serbestçe katılıp temsilcilerini yollayabileceği ve sıfır barajlı bir seçim. Böylece kurulacak olan Kurucu Meclis egemen olmalı. Yani bir yandan yeni anayasayı halkın katılımıyla hazırlarken, bir yandan da ülkeyi bu geçiş döneminde demokratik olarak yönetebilmeli.

Ama ittifak liderleri yeni sistemin kurulmasına emekçilerin katılmasını istemiyor. Onlar kendi anlayışlarına göre bir taslak hazırlamayı ve olsa olsa bu taslağı referanduma sunmayı planlıyorlar. Oysa emekçilerin yararına demokratik bir sistemin kurulması hayali patron partilerinin eline bırakılmamalı.

Bu açıdan da 6’lı ittifak güvenilmezdir. Ama başta da söylediğimiz gibi, şimdilik onlara güvenen emekçilere bu deneyimlerinde eşlik etmeye hazırız. Tabii sürekli olarak gerçekleri ve devrimci çözümleri savunarak.

Putin ve Rusya’nın yürüttüğü işgale hayır! Ukrayna halkının direnişini destekleyelim!

0
Lugansk bölgesinde yol kenarında Ukrayna kuvvetleri tarafından tahrip edilen bir Rus tankından duman yükseliyor, 26 Şubat 2022. Anatolii Stepanov / AFP.

Aşağıda okuyucularımızla İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Uluslararası Yürütme Komitesi’nin 26 Şubat tarihinde kaleme aldığı Ukrayna’nın Rusya tarafından işgaliyle ilgili karar metnini okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

1. Rus emperyalizminin Ukrayna’yı işgali 25 Şubat’tan bu yana sürüyor. Elinizdeki karar metninin onaylandığı sıralarda, başkent Kiev ve diğer şehirlerdeki çatışmalar devam ediyordu. Vladimir Putin, Ukrayna ordusunu hükümete karşı darbe yapmaya çağırdı ancak şu ana kadar bu gerçekleşmiş değil. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri beklenenden daha büyük bir direniş sergiliyor. Anlaşıldığı kadarıyla sivillerden de silahlanıp işgale karşı direnen kesimler var. Askeri üstünlüğü nedeniyle Rusya’nın Kiev ve Ukrayna’da kontrolü ele geçirmesi mümkün. Fakat şimdiye kadar Rusya bu hedeflerine ulaşamadı ve Kiev’in sivil nüfusuna yönelik canice füze bombardımanına rağmen direniş devam ediyor.

2. İUB-DE olarak biz, söz konusu işgali reddetme politikamızı sürdürüyor ve emperyalist saldırgana karşı Ukrayna halkının yanında olduğumuzu ifade ediyoruz. Enternasyonalist sosyalistler olarak bizler savaş anında tarafsız olamayız. İşgalcinin askeri planda yenilmesi için Ukrayna halkının direnişini destekliyoruz. Ancak bunu Volodimir Zelenski’nin kapitalist hükümetine en ufak bir siyasi destek vermeden, onun siyasi-askeri liderliğine asla güvenmeden yapıyoruz. Biz işçi sınıfının, Ukrayna halkının ve örgütlerinin silahlanmasını savunuyoruz.

3. Şu an Ukrayna’da emperyalistler arası bir savaş yok. Şu ana kadar NATO veya ABD askeri güçlerinin herhangi bir müdahalesi söz konusu değil. Aksine Biden ve NATO, askeri müdahale niyetlerinin olmadığını yineliyor. Aslen Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlara odaklanıyorlar. Öyle ki, Ukrayna başkanı Zelenski “Bizi yalnız bıraktılar” şeklinde bir serzenişte bulundu. Bu da, fiiliyatta işgalin sürmesine izin verdikleri ve Putin’in kabul edilemez eyleminin suç ortakları haline düştükleri anlamına geliyor. Hatta öyle ki, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve ABD hükümeti, Zelenski’nin ülkeyi terk etmesi için kendisine “yardım” teklif etti. Bu da aslında bir teslim olma çağrısına denk geliyordu.

4. Bu nedenle, Putin’in işgaline karşı sesini yükseltmeyi reddeden veya kendilerini tarafsız ilan eden dünya solunun çeşitli geniş kesimlerinden ve kimi anti-kapitalist sol çevrelerden ayrışıyoruz. Reformist sol kesimler, ayrıca Çin, Küba, Nikaragua veya Venezuela gibi sözde anti-emperyalist ve sosyalist ülkeler, Rus işgalini ve Putin’i, ABD karşısında bir tür “mağdur” veya “anti-emperyalist” savaşçı olduğu iddiasıyla destekliyor. Bu hatalı bir tutum. Putin baskı uygulayarak, petrol ve gaz oligarklarından oluşan bir mafyanın da desteğiyle, Rusya’da kapitalist ve emperyalist bir rejimi yönetiyor. ABD ve Avrupa emperyalizmiyle arasındaki çatışma, tamamen Ukrayna üzerinde siyasi ve ekonomik kontrol mücadelesinden ibaret. Bu çatışmayı da lanetliyoruz.  

5. Bizim Ukrayna halkıyla dayanışma çağrımızın Biden, Macron veya Boris Johnson’un işgale “karşı” duruşu ile hiçbir ilgisi yok. Onlar Ukrayna’ya yönelik emperyalist egemenlik planlarını uygulamak için fırsat arıyorlar. Bu nedenle, İUB-DE olarak, gerek Rus emperyalizmi, gerek Kuzey Amerika, Avrupa ve NATO emperyalizmi tarafından gerçekleştirilen, Ukrayna’ya yönelik tüm emperyalist müdahaleleri reddediyoruz.

6. Bizler, 1917 sosyalist devriminden sonra Lenin ve Troçki tarafından önerildiği ve hayata geçirildiği şekliyle, Ukrayna halkının özgürce kendi kaderini tayin etmesinden yanayız. Ukrayna ancak bir işçi sınıfı ve halk hükümetinin yönetiminde ve Sosyalist Ukrayna haline gelerek gerçek bağımsızlığına kavuşabilir.

7. İUB-DE olarak dünya halklarına işgali reddetme ve Ukrayna halkının direnişini destekleme yönünde çağrıda bulunmaya devam ediyoruz. Dünyanın belli başlı başkentlerinde binlerce kişi Putin ve Rusya’nın yürüttüğü işgali reddetmek için sokaklara döküldü. Protestocular meydanlara ve Rus büyükelçiliklerinin önüne akın etti. Özellikle de Rusya’nın Moskova ve St. Petersburg kentlerinde polisin binlerce eylemciyi gözaltına aldığı eylemler öne çıktı. 664 Rus bilim insanı “Rusya’nın savaş eylemlerini” protesto etti ve derhal durdurulmasını istedi. Bu inisiyatifin başını, Rus Bilimler Akademisi üyeleri ve 2010 Nobel Fizik Ödülü sahibi Konstantin Novosiolov çekiyor. Gürcistan’da büyük yürüyüşler düzenlendi. Barselona, ​​​​Madrid, Paris, Londra, Lizbon, Roma, Budapeşte, Berlin, İstanbul, New York, Mexico City, Buenos Aires, Santiago de Chile, Brezilya şehirlerinde ve Latin Amerika’nın geri kalanında eylemler ve yürüyüşler gerçekleşti.

8. Ukrayna halkıyla uluslararası dayanışmayı sürdürmeliyiz. İşgale, bombardımana hayır! Rus birlikleri Ukrayna’dan dışarı! Hükümetler Rusya ile ilişkilerini kessin! Ukrayna halkının direnişi zafer kazanmalı! İster Rusya’dan, ister NATO, ABD veya AB’den gelsin, Ukrayna’daki tüm emperyalist müdahalelere hayır!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Yürütme Komitesi

26 Şubat 2022

***

Editörün önerdikleri:

BDS Türkiye’den Herzog’un ziyaretine ilişkin açıklama: “Apartheid ve işgal normalleştirilemez!”

0

BDS Türkiye’nin (Filistin İçin İsrail’e Boykot Girişimi), İsrail Cumhurbaşkanı İzhak Herzog’un 9-10 Mart tarihleri arasında yapacağı Türkiye ziyaretine ilişkin olarak “Apartheid ve işgal normalleştirilemez!” dediği açıklamasını okurlarımızla paylaşıyoruz.

***

BDS Türkiye, İsrail Cumhurbaşkanı İzhak Herzog’un 9-10 Mart tarihleri arasında yapılacağı açıklanan Türkiye ziyaretine tepki gösterdi.

“Apartheid ve işgal normalleştirilemez!” diyen BDS Türkiye’nin, konuya ilişkin açıklaması şöyle:

1948’den bugüne dünya üzerinde kendisini “İsrail” diye adlandıran bir oluşum var. Bu oluşum, ırk temelli bir devlet tesis etmek adına tarihsel Filistin topraklarını askeri işgale uğratarak binlerce Filistinliyi katledip yüzbinlercesini kendi toprağından koparmıştır. Bu işgal ve katliam pratiği hiç durmadan bugüne dek devam etmiştir. Bugüne gelindiğinde ise kendi yurdunda kalabilen yaklaşık 5 milyon Filistinlinin bir kısmı ikinci sınıf vatandaş statüsünde, bir kısmı yoğun askeri işgal ve kontrol altında, bir kısmı da 15 yıldır kesintisiz devam eden ağır bir abluka altında yaşamını sürdürmektedir. “Devlet” olma iddiasındaki bu oluşum süregiden işgalini genişletmek ve Filistin halkını bir araya gelemeyecek şekilde parçalamak amacıyla hala resmi sınırlarını bile açıklamaktan kaçınmaktadır. Ve bu haliyle dünyadaki tek örnektir. Ne yazık ki önümüzdeki günlerde bu oluşumun Cumhurbaşkanı sıfatıyla İzhak Herzog’un Türkiye’ye geleceği ve üst düzey temaslarda bulunacağı açıklanmıştır. Yapılacak olan görüşmelerin, Filistin halkının talep ve beklentilerinin aksine bu oluşumun normal bir “devlet” olma iddiasına katkı sunacağı çok açıktır.

Filistinlilerin tarihsel haklarını eksiksiz şekilde elde etmesi için Filistin halkının dünya halklarına yaptığı dayanışma ve İsrail’e her alanda boykot uygulama çağrısına kulak vererek mücadele yürüten BDS Türkiye olarak biz diyoruz ki; Kudüslülerin anayurtlarında ev yapmak için alamayacakları askeri izinlere mahkum edilmesi normal değilse, Nakab köylülerinin evlerinin yüzlerce kez yıkılması normal değilse, Batı Şerialıların –bir iş bulabilirlerse- işe gitmek ya da akrabalarını ziyaret etmek için onlarca kontrol noktasından geçmek zorunda olması normal değilse, Gazze’deki insanların temiz suya, elektriğe ve asgari tıbbi hizmetlere erişememesi normal değilse, Filistinlilerin utanç duvarlarıyla, elektrikli tel örgülerle dünyadan izole edilmeleri normal değilse, Filistinli çocukların, gençlerin, bedensel, zihinsel ve sosyal gelişimlerinin sistematik olarak engellenmesi normal değilse, 74 yıldır kendi yurdundan dünyanın her yerine sürülmüş milyonlarca Filistinli mültecinin yurtlarına dönememesi normal değilse, bunlara neden olan ırk-ayrımcı ve işgalci bir oluşum da normal olamaz!

Türkiye’de yaşayan Filistin dostu tüm kişi, kurum, sendika, örgüt ve partileri Filistin halkının taleplerini haykırmaya davet ediyoruz: Filistin’deki işgal bitirilinceye dek, Filistin halkına uygulanan ayrımcılık son buluncaya dek, Filistinli mülteciler yurtlarına dönünceye dek, İsrail’le tüm askeri, ticari, diplomatik, akademik, kültürel ilişkiler kesilsin!

#ApartheidNormalleştirilemez

#İşgalNormalleştirilemez

BDS Türkiye

Zorunlu din dersine ve eğitimin gericileştirilmesine karşı çıkmalıyız!

0

Aleviler; eşit yurttaşlık, adil düzen ve eşitlik, demokrasi ve laiklik talebiyle bugün (27 Şubat Pazar) birçok ilde alanlardalar. Bu eylemlerde, anaokullarına kadar inen zorunlu din dersini ve eğitimin dinselleştirilmesini de protesto ediyorlar.

Okul öncesine din eğitimi zorunluluğu getirilmesi talebi son olarak Milli Eğitim Şûrası’nda gündeme getirilmişti. Milli Eğitim Bakanlığının “en yüksek danışma kurulu” olarak nitelendirilen Milli Eğitim Şûrası, 1-3 Aralık’ta Ankara’da toplanmıştı. Yedi yıl aradan sonra iktidara yakınlığıyla tanınan Eğitim Bir-Sen’in çağrısıyla toplanan şûra, “eğitimde fırsat eşitliği” gündemiyle gerçekleştirildi. Eğitimde fırsat eşitliği dışında her şeyin konuşulduğu şûrada daha çok okul öncesinde din eğitiminin zorunluluğu ve eğitimin dinselleştirilmesi gündeme getirildi.

Daha önce Milli Eğitime bağlı mekanlarda toplanan şûranın bu yıl Cumhurbaşkanının himayesinde, Saray’da toplanması eğitim örgütleri tarafından tepkiyle karşılandı. Parasız, bilimsel, ana dilde, laik eğitimi savunan eğitim örgütü Eğitim-Sen bu yıl yapılan şûrayı antidemokratik olarak nitelendirirken, sendika olarak daha önceki şûralarda temsil sayısının 4 olup bu sene 1’e indirilmesini doğru bulmadığı için şûraya katılmadı.

4+4+4 eğitim sistemiyle birlikte eğitim sisteminde birçok sorun yaşandı. Şimdi de devletin resmi dini olan Sünni İslam ideolojisinin yaygınlaşmasından sorumlu Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, “4-6 yaş grubu Kuran kurslarının okul öncesi zorunlu eğitim kurumları olarak sayılması” talep edilmekte. Tek amaçları devletin resmi dinini yaygınlaştırmak, bir taraftan da dindar bir nesil yetiştirmek.

2014 yılında Memur-Sen tarafından, 19. Milli Eğitim Şûrası’nda okul öncesinde “zorunlu din dersi konulsun” talebi gündeme getirilmişti. Bu sene de Eğitim-Bir-Sen’in öneri olarak gündeme getirdiği okul öncesinde din eğitimi, komisyondan geçmemesine rağmen genel kurulda dini eğitim konusu olarak kabul edildi. Okul öncesi çocuğunun daha çok oyun oynadığı, soyut düşünemediği ve din eğitimin pedagojik açıdan uygun olmadığını açıklayan Eğitim-Sen, okul öncesi dönemde dini eğitimi verilmesinin ne gibi sorunlara yol açacağını şöyle açıklıyor: Her yaşın belli bir zihinsel olgunluk düzeyi, algılama düzeyi, muhakeme ve soyutlama düzeyi vardır. Bu nedenle de bilgi çocuğa aktarılırken önce çocuğun bu bilgiyi anlayabilecek düzeyde zihin ve duygu gelişimine sahip olması, ardından bu bilginin ağırlığı altında ezilmemesi, yanlış anlama dolayısıyla zarar görme ihtimalinin bulunmaması gerekir. Türkiye’de ‘din eğitimi’ pratiklerinde sıkça karşılaşıldığı gibi, çocuklarda korku, endişe, umutsuzluk, suçluluk duyguları yaratan, çocuğun dini bilgiyi edinmeye hazır olmadığı bir dönemde dini eğitimle karşı karşıya bırakılmasının çocuk üzerinde olumsuz etkilerinin olması kaçınılmazdır. Geçmişte ‘günahları çoğalmadan cennete gitmek için ölmek isteyen’, ‘annesini kapanması için uyaran’ çocuklara ilişkin sayısız örnek yaşanmıştır.”

Bugün var olan eğitim sistemi bilimsellikten uzak, gerici, ezberci, cinsiyetçi ve militaristtir. Çocuğa soru sordurmayan, eleştirel düşünmeyi sağlamayan ve düzene uygun kafalar yaratan bir eğitim sistemidir. Fırsat eşitliğinden bahsedilmesine rağmen pandemi sürecinde birçok çocuk uzaktan eğitimin dışında kalmıştır ve bununla birlikte okul terkleri artmıştır ve çocuk işçiliğinde bir artış görülmüştür. Bir çocuk hakkı olan eğitim hakkından birçok çocuk yararlanamamıştır.

Okul öncesi eğitim kurumlarında illa ki bir eğitim verilmek isteniyorsa, Türkiye’nin de imzacısı olduğu, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin maddelerinden “çocuğun yüksek yararı” ilkesine sadık kalarak eğitim kurumlarında barış eğitimi verilmelidir. Çünkü barış bir çocuk hakkıdır. Çocukların özgür oldukları, daha çok oyun oynayabildikleri ve kendilerini ifade edebildikleri bireyler olmalarını istiyorsak zorunlu din dersine ve eğitimin gericileştirilmesine karşı çıkmalıyız.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali İstanbul’da protesto edildi

0

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesini protesto için 26 Şubat Cumartesi günü Kadıköy Beşiktaş İskelesi önünde bir araya geldi. “Emperyalist savaşa hayır, halklar barış istiyor” şiarıyla düzenlenen eylemde, “Rusya derhal işgalden vazgeçmeli, NATO başta olmak üzere askeri paktlar dağıtılmalı, başka ülkelerdeki askeri varlıklar sonlandırılmalı” talepleri öne çıktı.

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı KESK İstanbul Şubeler Dönem Sözcüsü Mesut Mike okudu. Açıklamada, “İşçi sınıfı ve ezilen halkların tüm ülkelerde kapitalist efendilere karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesini yükseltmesi gerekmektedir. Tüm savaşlarda olduğu gibi en büyük bedeli ezilenler, emekçiler ödemektedir. Ukrayna krizinde de daha şimdiden yerleşim yerleri bombalanmaya başlanmış, çok sayıda sivil yaşamını yitirmiş ve yaralanmıştır. Çok iyi biliyoruz ki savaşın tek masumu bölgede yaşayan halklar ve emekçilerdir. Bu nedenle geçmişten bu yana emekçiler ve ezilen halklar savaşa karşı barışı savunurken, emperyalistler sömürüyü ve savaşı varlıklarının temeli olarak görmüştür. Savaş sürdükçe onlar kasalarını dolduracak, halk yoksulluğa mahkûm olacaktır. Rusya işgalden vazgeçmeli, saldırılarını durdurmalı ve bölgede barış tesis edilerek halkların kendi geleceğine kendilerinin karar vereceği olanaklar yaratılmalıdır. NATO başta olmak üzere askeri paktlar dağıtılmalı, başka ülkelerdeki askeri varlıklar sonlandırılmalıdır. Bu kapsamda Ukrayna’daki tüm yabancı güçler geri çekilmelidir. Ülkemizde ve dünyada savaşa, silahlanmaya ayrılan kaynaklar kamusal hizmetlere, insan onuruna yaraşır bir yaşam için ayrılmalıdır,” denildi.

İşçi Demokrasisi Partisi de “Ukrayna’da Rus İşgaline Son! Ukrayna’da Ne Rus Birlikleri Ne Nato Güçleri! Nato’dan Çıkılsın, Tüm Askeri Üsler Kapatılsın! Yaşasın Ukrayna Halkının Kendi Kaderini Tayin Hakkı” talep ve sloganlarıyla eyleme katıldı.

Putin ve Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri saldırganlığına hayır. Bombardımana son. Ukrayna’da ne Rus birlikleri, ne NATO güçleri.

0

Vladimir Putin, 24 Şubat sabahı erken saatlerde, Ukrayna’ya yönelik askeri operasyon emri verdi: “Kararımı verdim. Bu operasyonun amacı insanları korumaktır,” sözleriyle kendini meşrulaştırmaya çalıştı; Doğu Ukrayna’nın Donbas bölgesindeki Donetsk ve Lugansk’ta yer alan ayrılıkçı sahte cumhuriyetlere atıfta bulunuyordu. Ancak gerek haberler gerek Rus hükümetinin kendi açıklamaları, ortada Ukrayna’ya yönelik geniş kapsamlı bir saldırı olduğunu gösteriyor. Başkent Kiev ve Kharkov, Kharkiv, Dnipropetrovsk ve Mariupol gibi diğer şehir merkezleri yakınında bombardımanlar meydana geliyor. Şu ana kadar Ukrayna kara ve hava kuvvetleri üslerine yönelik yaklaşık 20 füze saldırısı gerçekleştiği bildiriliyor. Bu saldırıların bazıları başkent Kiev yakınlarında yaşandı. Haberlerde onlarca kişinin yaşamını yitirdiği, Rus savaş uçakları ve helikopterlerinin düşürüldüğü ifade ediliyor. Buna karşılık Rusya da Ukrayna’nın hava üslerini yok ettiğini iddia ediyor. Putin, “Müdahale etmeye kalkan bedelini öder” şeklinde uyarıda bulunuyor.

Putin ile Biden, Rusya ile ABD, Avrupa Birliği (AB) ve NATO arasında bir aydan uzun süredir devam eden görüşmeler, açıklamalar ve tehditlerin ardından, sosyalistler olarak lanetlediğimiz silahlı bir çatışma patlak verdi. Ukrayna’da ve bölgede yaşanacak savaşın bedelini, Ukrayna ve Rus halkları daha fazla sefalet, ölüm ve sosyal kriz olarak yaşayacaktır.

Bu silahlı çatışmanın hiçbir ilerici tarafı yok. Reformist solun çeşitli kesimleri ile Çin, Küba, Nikaragua veya Venezuela gibi sözde antiemperyalist ve sosyalist ülkeler, Rusya’nın saldırganlığını ve Putin’i, ABD’ye karşı çıkan “mağdur” ve “antiemperyalist” bir güç olduğu iddiasıyla destekliyor. Bu tamamen yanlış. Putin baskı uygulayarak, petrol ve gaz oligarklarından oluşan bir mafyanın da desteğiyle, Rusya’da kapitalist ve emperyalist bir rejimi yönetiyor. ABD ve Avrupa emperyalizmiyle arasındaki anlaşmazlık, tamamen Ukrayna üzerinde siyasi ve ekonomik kontrol mücadelesinden ibaret. Ukrayna doğal kaynaklar, özellikle gıda ve madencilik açısından zengin bir ülke. Söz konusu ihtilaf, SSCB’nin dağıldığı, Rusya ve tüm eski Sovyet cumhuriyetlerinde kapitalizmin yeniden kurulduğu 90’lı yıllardan beri sürüyor. O zamandan bu yana, Amerikan emperyalizmi ve AB, çokuluslu şirketleri ve bankalarıyla, Doğu Avrupa ülkelerini yarısömürge haline getirmekte. Emperyalist bir askeri ittifak olarak NATO’nun bölgedeki varlığı da bu resmin parçası. Kısa süre önce, Avrupa emperyalizminin müttefiki olan mevcut Ukrayna hükümeti, ülkenin NATO üyesi olmasına karar verdi, böylece Amerikan ve Avrupa emperyalizmine boyun eğme yolunda bir adım daha attı. Gerek ekonomik gerek politik olarak zayıflamış kapitalist ve emperyalist Rusya’nın başında yer alan Putin ise bu duruma karşı çıktı.

Bu nedenle, yaşanan mücadele, Ukrayna’nın bağımsızlığını ve ulusal kendi kaderini tayin hakkını mesele haline getiren, burjuva ve emperyalist güçler arası bir mücadeledir. Putin, Donbas cumhuriyetleri olarak anılan yapıların bağımsızlığını tanıdı; bu bölgelerdeki Rusça konuşan nüfusu Ukrayna’ya karşı savunmak istediğini iddia etti. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmak için bahanesi de bu oldu. Donbas bölgesi için “kendi kaderini tayin hakkı” argümanının kullanılması yanlıştır. Çünkü ortada, 2014 yılında Rusya’nın mali ve askeri desteğiyle kurulan hayali cumhuriyetler söz konusu. Stalin döneminden başlayıp Putin ile devam eden bir biçimde, bu bölgeler Rus kökenli nüfusun iskan edilmesiyle Ruslaştırıldı. Gerçekte bu bölgeler, Rus emperyalizminin Ukrayna topraklarındaki “enklav’ları”. Aynı şey 2014 yılında Rusya tarafından ilhak edilen Kırım Yarımadası için de geçerli. Bir enklav, emperyalizmin ulusları bölmek ve stratejik noktalara hükmetmek için yarattığı yapay bir oluşumdur. Emperyalist enklav’lar arasında Malvinas Adaları, Cebelitarık Kayası, İsrail, Kuzey İrlanda vb. sayılabilir.

Ancak Putin, meselenin Donbas bölgesiyle sınırlı olmadığını çok net ifade etti. Putin, Ukrayna’yı bağımsız bir ulus olarak tanımıyor ve kendi kontrolü altına almak istiyor: Aynen Çarlık imparatorluğu ve Stalin diktatörlüğü altında olduğu gibi. Üstelik 22 Şubat’taki konuşmasında bütün suçun Lenin’e ve 1917 devrimindeki Bolşevik hükümete ait olduğunu söyledi: Çünkü Lenin ve Bolşevik hükümet, Ukrayna halkına tam anlamıyla bir ulus olma hakkını tanımış ve ona Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (özerklik hakları ve istediğinde ayrılma hakkıyla beraber) katılmak isteyip istemediğine özgürce karar verme imkânı sunmuştu. Gerçekten de, Ukrayna’yı ve Çarlık imparatorluğundaki çeşitli milliyetlerin tüm haklarını tanıyan, Lenin ve Troçki liderliğindeki devrimci hükümetti. Putin, Stalin’in buna karşı çıktığını hatırlattı. Stalin 1924’te kendi diktatörlüğünü tesis ettikten sonra uyguladığı baskılarla, Ukrayna’yı ve SSCB’nin diğer halklarını bir “halklar hapishanesine” tıkmıştı.

Bugün, kapitalizmi yeniden tesis eden unsur olan Sovyet bürokrasisinin parçası KGB’nin eski bir üyesi olan Putin, tüm Ukrayna’yı ezmek ve kontrol altına almak için Stalin’e ve aslen Çarlığa göndermede bulunuyor. İUB-DE’de bir araya gelen enternasyonalist sosyalistler olarak biz ise, Ukrayna halkının gerçek anlamda kendi kaderini tayin hakkı için mücadeleye devam edeceğiz: Bu hak, ancak Ukrayna’da bir işçi-emekçi hükümeti kurulmasıyla vücut bulabilir.

Ama karşı cenahta da asla ilerici ya da demokratik bir unsur yok. Kuzey Amerika ve Avrupa emperyalizmi (ve de NATO) yalnızca Ukrayna’yı kontrol altına almak, çokuluslu şirketlerinin çıkarı için oradaki aşırı sömürüyü sürdürmek istiyor. Yaşanan son felaketten her iki taraf da sorumlu. Sorumluluk, yağmacılık mücadelesi veren tüm emperyalist güçlere ait. Bu, kapitalist-emperyalist sistemin yaşadığı krizin doğurduğu toplumsal ve insani çöküşün bir başka yansıması.

Bu nedenle İUB-DE olarak Ukrayna’da ve bölgedeki gerici savaşı lanetliyoruz; buradaki hiçbir taraf ilerici değil. Rus askeri saldırganlığının ilerleme kaydetmesi ve savaşın devam etmesi, Ukrayna ve Rusya’nın işçileri ve halkları için hiçbir olumlu yana sahip değil. Halklar sokağa dökülüp, Rus saldırganlığına, bombardımana ve savaşa dur demeli. Bu krizden nihai çıkış yolu ise, Rusya ve Ukrayna işçi sınıfının mevcut hükümetlerine karşı durması ve işçi hükümetleri inşa etmesinden geçiyor.

İUB-DE olarak Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri saldırganlığını lanetlemek için seferberlik çağrısında bulunuyoruz. Bombardımana son! Rus emperyalizminin de Amerikan ve Avrupa emperyalizminin de müdahalelerine hayır! Ukrayna’da NATO varlığına hayır; Rusya ve NATO’nun tüm nükleer silah ve füzeleri derhal geri çekilsin. Yaşasın Ukrayna halkının kendi kaderini tayin hakkı!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

24 Şubat 2022

Büyük Rus şovenizmine karşı bağımsız, birleşik, özgür Ukrayna!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin, bugün (24 Şubat) “Rusya-Putin’in Ukrayna’yı işgal etmeye yönelik her türlü girişimini reddetmeye çağırıyoruz” diyerek yayınladığı deklarasyonu paylaşıyoruz:

Putin’in emirleriyle Ukrayna’nın işgaline fiilen başlamış olan Rus ordusu, on binlerce insanın hayatını kaybetmesine, yüz binlerce ve milyonlarcasının mülteci olmasına neden olabilecek bir kirli savaş başlattı. Bu kirli savaş politikası, büyük Rus şovenizminin 2013 Ukrayna Ayaklanması ile 2020 Belarus Genel Grevi’ne karşı hayata geçirmiş olduğu karşıdevrimci ve yayılmacı politikaların silahlarla sürdürülen biçimidir.

Rusya’nın Ukrayna üzerinde herhangi bir hakkı yoktur. Donetsk ve Lugansk’ta bağımsız devletler değil, Rusya’nın kuklası olan uydu devletler kurulmak istenmiştir. Tarihsel olarak Rusya’nın Ukrayna’ya dönük politikası daima asimilasyoncu, sömürgeci, işgalci bir karakter taşımıştır.

Dünya işçi sınıfının, yoksullarının ve ezilen halklarının, Çarlık rejiminin dış politikasının sadık bir takipçisi olan Putin’in saldırgan pan-Slavist çizgisinden herhangi bir çıkarı bulunmamaktadır. İşçilerin ve ezilenlerin sloganı şudur: “Ukrayna, Rusya’nın Vietnam’ı olacak!” Rus birlikleri ve paramiliter çeteleri Ukrayna’dan ve Kırım’dan çekilmelidir. Tarihsel doğu sınırından batı sınırına dek Ukrayna birleşik, bağımsız ve özgür olmalıdır!

Asıl amacı Ukrayna ve Doğu Avrupa’daki kontrol ve tahakkümünü pekiştirmek olan ABD ve Avrupa emperyalizmleri de ülkede yaşanmakta olan sürecin doğrudan sorumlularıdır ve çıkarları, Ukrayna emekçi halkının çıkarlarıyla örtüşmemektedir. Bu nedenlerle, Avrupa ve ABD emperyalizmleri de Ukrayna’dan elini çekmeli, Batı ve Doğu Avrupa’daki ABD askerî üsleri kapatılmalı ve NATO derhal lağvedilmelidir.

Büyük Rus şovenizminin dünya örgütü olan ve Kazakistan Devrimi’ne karşı da kullanılan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) lağvedilmelidir. KGAÖ, Rusya’nın komşusu olan ülkelerde emekçi halk ayaklanmalarını bastırıp, Rusya’ya bağımlı oligarşileri koruyan gerici bir örgüttür.

Bugün Donetsk ve Lugansk’ta yaşanmakta olan, Rusya’nın yayılmacı, Ruslaştırıcı politikalarının bir sonucudur. Bu nedenle Rusya güçleri derhal bölgeyi terk etmelidir. Donbass bölgesi, Ukrayna toprağıdır. Çarlık’ın, SBKP’nin ve bugün Putin’in hayata geçirdiği büyük Rus şovenizmi politikalarına karşı, Lenin ile Troçki’nin genç Sovyet devletinin ilk yıllarında hayata geçirdiği ve Ukrayna’nın bağımsızlığı ile birliğini öngören enternasyonalist politikaları savunuyoruz.

Büyük Rus şovenizmine karşı bağımsız, birleşik, özgür Ukrayna!

Rusya-Putin’in Ukrayna’yı işgal etmeye yönelik her türlü girişimini reddetmeye çağırıyoruz!

Avrupa ve ABD emperyalizmleri Ukrayna’dan dışarı!

Üçüncü İttifak çoktan kuruldu ve kendini meclisle sınırlamıyor

0

Birkaç yıl önce başlamış olan ekonomik kriz karşısında işçi sınıfı “bekle-gör”cü bir psikolojinin egemenliği altına girmiş ve daha da hassaslaşan hayatta kalma şartlarını mücadele ederek değil ama sineye çekerek ve razı olarak, yani rejime olmasa da iktidara bir şans vererek korumaya yönelmişti. Ekonomik kriz ilk aşamasında kitlelerin atıllığını kıramamış, tersine bunu pekiştirmişti. Bu sırada hem rejimin hem de düzen muhalefetinin, biricik meşru siyasal yöntem olarak sandığı işaret ediyor olması da emekçilerin eylem gücünün felçleştirilmesinde etkili olmuştu.

Ancak ekonomik krizin pandemiyle birlikte derinleşen ve rejimin politik kriziyle de kaynaşan ikinci aşamasında, belki henüz kitleler olmasa da sınıfın öncü kesimleri harekete geçme ve asgari hayatta kalma şartlarını muhafaza etme yönünde mücadeleye yöneldi.

Öncelikle, doğru bir politik çizginin oluşturulabilmesi için, patlak vermiş olan grevler, eylemler ve mücadeleler dalgasının karakterini çarpıtmadan ve abartmadan anlayabilmek önemli: Bu dalga var olmayan birtakım hakların kazanılması ve alım gücünün yükseltilmesi üzerinden değil, var olan hakların korunması ve alım gücünün düşüşünün engellenmesi, frenlenmesi üzerinden gelişiyor. Dolayısıyla işçi sınıfı bugün hâlâ bir saldırı değil, savunma pozisyonu içinde. Bunun anlamı, işçi sınıfının hayatta kalabilmek için zaten asgari düzeye inmiş olan şartlarını korumaya çalıştığıdır.

Burada “savunma” kelimesini olumsuz bir anlamda kullanmadığımızı vurgulayalım. Bu tahlili, sınıf hareketinin mevcut durumunu kavrayabilmek ve böylece doğru politikalarla donanabilmek için geliştiriyoruz. 2019 Şili Ayaklanması da 30 pesoluk zammın geri alınması için, yani kitleler açısından savunmacı bir pozisyonda başlamış ve daha sonra Kurucu Meclis sloganıyla donanınca saldırıya geçmiş ve Kurucu Meclis kazanımını elde etmişti.

Türkiye’de ise mücadelelerin özellikle ücret odaklı olması ve birçok örnekte işçilerin talep ettikleri ücretin kazanılmasına rağmen alım gücünün düşmeyi sürdürüyor olması dikkat çekici. Bunun anlamı, Türk kapitalizminin ekonomik karşıdevriminin mevzi kazanmayı sürdürüyor olmasıdır. Dolayısıyla mücadelelere rağmen inisiyatif hâlâ burjuvazidedir. Ekonomik karşıdevrim henüz yenilgiye uğratılamamış veya durdurulamamıştır.

Bazı işyerlerinde işçiler, daha önce sahip olmadıkları birtakım sosyal ve sendikal hakları da ücret taleplerinin yanına ekleyerek, bu savunmacı ruh halindeki çatlakları ve gedikleri derinleştiriyorlar. Yeni mücadele dalgasının en ileri yönünü de, mevcut konjonktür altında burjuvaziden nelerin taviz olarak kopartılabileceğini sınayan bu proleter keşif taburları oluşturuyor. Unutulmamalı ki bu keşif taburlarının cepheye ve cephenin gerisine taşıyacağı olumlu veya olumsuz raporlar, mücadelelerin gelecekte kitleselleşmesinin yaşanıp yaşanmayacağını belirleyecek.

Sol siyasetin sınıftan kopuk, dayatmacı ve ikameci birtakım sektörleri, emekçi sınıfların şu an vermekte oldukları mücadelelerin savunmacı doğasını anlamayarak (çünkü sınıf hareketinin girdiği evrelere ve aşamalara dair durum tespitleri ve tahlilleri geliştirme gibi bir refleksleri veya kaygıları yok), yükselen bu eylem dalgasına kendi ruh hallerinin ve ihtiyaçlarının merkeze alındığı bir program öneriyorlar. Şu ana kadar, önerilmiş olan bu maceracı ve kitlelerden kopuk ikameci programların herhangi bir grev veya mücadelede, oldukça kısmi/geçici başarılar alınmış görünse de galebe çaldığını deneyimlemedik (ve bu krizin bir neticesi olarak devreye işçilerin örgütlülüğü ve mücadelesi yerine, kimi kamu figürleri ve toplum tarafından tanınan simaların “hatırı” geçirilmeye başlandı). Bunun sebebi bu programların sınıfla beraber ve onun deneyimlerine eşlik ederek oluşturulmamış olması. Unutmayalım: İşçi sınıfı kendi demokratik karar alma mekanizmalarında kolektif bir biçimde tartışıp karar altına almadığı hiçbir programa veya eylem ajandasına samimi bir güven beslemez, besleyemez.

Belirtmek gerekir ki sınıfın mevcut ruh halinden ve taleplerinden kopuk bu maceracı ve dayatmacı politikaların sahipleri, mevcut emekçi seferberliği dalgasını hazırlamadı ama ona maruz kaldı. Zaten şu an “işçi için ama işçiye rağmen” hayata geçirmeye çabaladıkları politikalar da bu maruz kalma durumuna verdikleri sağcı bir refleks.

Tamam, işçilerin ulusal mücadele dalgası henüz bir saldırı karakteri taşımıyor ve bu yüzden onları henüz hazır olmadıkları ve dahası, sınıfın değil ama dayatmacı odakların aygıtlarının ihtiyaçlarına uyarlanmış bir çarpışmaya çağırmak hatalı. Peki bu durumda bütün dikkatimizi salt ekonomik grevler ve kısmi talepler üzerinde mi yoğunlaştıracağız? Hayır, zira bu kuyrukçu çizgi de en az maceracılık kadar tehlikeli.

Bugün emekçilerin seferberliğinde öne çıkan acil talepler, bırakalım kapitalizmin, rejimin dahi sınırlarını aşmıyor (tam da bu nedenle, bu taleplere konu olan acil ihtiyaçların geçiş mantığıyla formüle edilmesi gerekir). Dolayısıyla bunlar elbette karşılanabilir; bazı durumlarda karşılanmıyor olmasının sebebi, patronların sınıf bilinciyle hareket ederek, işçilerin özgüven kazanmasını engellemek istiyor olmalarıdır. Mevcut durumda kalkış noktamız şudur: Türk kapitalizminin ikisi de çürüyen ekonomik durum ile politik durumu kaynaştırması, bunları iç içe geçirmesi büyük bir sosyal krizi mayalamakta; dolayısıyla kısmi ekonomik kazanımlar ve mücadeleler dahi büyük çabalar, büyük fedakârlıklar ve büyük mücadeleler gerektirmektedir. Ya işçi sınıfı, taleplerini elde etmenin yolu olarak bu yıpratıcı küçük direniş ve grev öbeklerinin yerine, kitlesel mücadeleleri ve ulusal seferberlikleri tercih ederse? Şu an elimizde, işçi hareketinin muhafazakâr ve bürokratik önderliğinin bu yolu tercih etmiş olmasına rağmen, kitlelerin onları izlemediğine yönelik hiçbir olgu veya veri yok.

Ancak işçi sınıfı bu yola, yukarıda sözünü ettiğimiz maceracı, dayatmacı, ikameci veya kuyrukçu, uyarlanmacı yöntemlerle ikna edilemez. Dahası, eğer seferberliklerin seviye atlaması öngörülüyorsa, buna dönük olarak sıkı bir politik hazırlık gerekir, ki bu hazırlık da ancak işçi hareketinin içinde yapılabilir.

Mevcut emekçi seferberliklerinin doğasının savunmacı olduğunu, dolayısıyla bu seferberlik dalgasına şimdilik bir “saldırı” programı önermenin sonuçsuz kalacağını ve bu ikameci çizginin arkasında enkaz bırakacak olan bir “çocukluk hastalığı” olduğunu dile getirdik (aslında dayatmacı siyasetin taraftarları, ismini hak eden bir “saldırı” programına dahi sahip değiller; yalnızca hızla değişebilen günlük olaylar karşısında plansız-programsız ve uzun vadede işçilerin çıkarına olmayan küçük burjuva protestoculuk çizgisi ile yön bulmaya çalışıyorlar). Meseleyi böyle ortaya koyunca geriye bir seçenek kalıyormuş gibi gözüküyor: mücadele eden emekçilere bir savunma programı önermek. Ancak savunmacı programlar kendi içinde ikiye ayrılır: pasif savunma programları ve aktif savunma programları. Pasif savunma programları çoğunlukla emek hareketinin geleneksel önderlikleri ve muhafazakâr yöneticileri tarafından tercih edilen 24 saatlik sembolik grev ilanlarından, içeriksiz basın açıklamalarından, kınama metinleri yayımlamaktan ibaret olabilir. Ama aktif savunma, işçilerin hem savunmacı nitelikteki talepleri için seferber olmalarını hem de bir sonraki aşamaya, yani saldırıya siyasal olarak hazırlanmalarını öngörür.

Bugün için bir aktif savunma programının öne çıkan tarafları neler olabilir? Bize göre bu aktif savunma programının bugün öne çıkan ve yakıcı bir ihtiyaç halini alan iki yönü mevcut: mevcut seferberlik dalgasının siyasal mücadele örgütünü inşa etmek ve mevcut seferberlik dalgasının birleşik yerel sendikal organlarını geliştirmek.

Hem rejim hem de düzen muhalefeti açısından, yaklaşan seçimler, emekçilerin seferberlik dalgasının karşısında bir emniyet supabıdır. Onlar seçimi mücadeleleri durdurmak ve kısmi kazanımları da dondurmak için kullanacaklar. İşçi sınıfının bir aylık ekonomik refahını muhafaza etmeye çalışmasıyla, genel olarak ülke siyasetine müdahale etmeye başlaması arasında, birtakım şüphecilerin inandığının aksine, hiç de kalın çizgiler yoktur. Karşı taraf bu bilinçle hareket edecek.

Aynı bilinçle hareket etmeyi biz başarabilecek miyiz? Solun geneli bunu başarabilmenin yolunun “cüretten”, “iradeden”, “kararlılıktan” ve benzer soyut erdemlerden geçtiğini ileri sürüyor. Bunlar değerli ancak yeterli değil. Bu bir metodoloji sorunudur.

Solun henüz Üçüncü İttifak teması etrafında toplantılar almayı ve tartışmayı sürdürdüğü bir dönemde, işçi sınıfı ile yoksul Kürt halkı bu Üçüncü İttifakı çoktan ilan etti bile. Fiili grevler, iş bırakmalar, eylemler, Kürt illerindeki seferberlikler, sendikalaşma mücadeleleri bu ittifakın Türkiye’ye ilan edildiği “basın açıklamaları” oldu. O halde şunu söyleyebiliriz: Yıllardır kitlelerden kopukluğu nedeniyle sınıfın mevcut mücadele azminin ilerisinde yer alarak ve ona eşlik etmeyerek onun önünden gitmeye çalışan sol, son mücadele dalgasıyla beraber sınıfın gerisinde kalmıştır.

Rejim ve düzen muhalefetinin kendi kozu olarak düşündüğü yaklaşan seçimler, işçi sınıfının bir avantajına çevrilebilir. Bunun için sahada kurulmuş olan Üçüncü İttifak’ın, solun ve sınıfın önderliklerince de ilan edilmesi gerekir.

Ancak meclise gitmesi için seçilecek olanlar sol grupların birtakım kamu figürleri değil Yemeksepeti, Aliağa, Farplas, Migros, çorap ve tekstil fabrikaları işçileri ile mücadele halindeki diğer emekçilerin işçi temsilcileri, Boğaziçi direnişçileri, Hendek’te eşlerini kaybedenler, Şaban Vatan, Mısra Öz, Şenyaşar ailesi ve Kürt halkının temsilcileri olmalıdır.

Mevcut seferberlik dalgasının örgütünü, yani bir mücadele ittifakını inşa etmeyi öneriyoruz. Bu ittifakın sahadaki özneleri, ittifakın meclisle sınırlı olmadığını, hatta ittifakın odak noktasının meclis olmaması gerektiğini zaten duyurdu. Bu, aktif savunma programının siyasi ayağı olarak ortaya konabilir. Ancak mücadele dalgasının taleplerinden ve ilksel örgütlenme ihtiyaçlarından da anlayabileceğimiz üzere, bu programın bir de sendikal bir öneriye ihtiyacı vardır.

Bu noktada sendikal önerinin ilk başlığı, parçalı, dağınık ve bölünmüş olan mücadelelerin birleştirilmesi olmalı. Ancak bu mücadelelerin birleştirilmesi, yalnızca sahadaki işçilerin birliğinin sağlanmasıyla değil, aynı zamanda sendikal önderliklerin de bir acil eylem programı etrafında bir araya gelmesiyle sağlama alınabilir. Bunun ulusal düzeyde hayata geçirilmesi mücadelenin sonraki evrelerinin tartışmaya açacağı bir konu. Ancak bugün için İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu benzeri yapılanmaların yerellerde ve kentlerde oluşturulması ve bunların bulundukları yerellerdeki grevler ile seferberliklere dönük ortak bir mücadeleci çizgiyi benimseyerek müdahalede bulunmaya çalışmaları, bir gereksinim olarak ortaya çıkmaktadır.

Sendikaların yerel şubelerinden seçilen temsilcilerin oluşturdukları, konfederasyonlar arası ve işkolları arası bir ortak mücadeleci organın kentler düzeyinde yaratımı, söz konusu kentteki bütün sendikaların birleşik bir şekilde işçi hareketine destek olabilmesinin şartlarını yaratacaktır.

Bununla beraber, bu birleşik yerel sendikal organlar, kendilerinin gelişimi ve sınıfla olan organik ve politik bağlarının yozlaşmaması için, hiç şüphe yok ki grevler ile mücadelelerde ortaya çıkan işçi komitelerinin otoritesini tanımalı ve karşılıklı diyalog ile ortak çalışmanın kanallarını yaratabilmelidir. Bu tip komitelerin oluşturulmadığı noktalarda, bu komitelerin oluşturulmasına sendikalar da rehberlik edebilir.

Mevcut seferberlik dalgasının siyasal mücadele örgütünü inşa etmek ve mevcut seferberlik dalgasının birleşik yerel sendikal organlarını geliştirmek şeklinde ortaya koyduğumuz iki acil görevin, işçi sınıfının kaderinde belirleyici bir ağırlığa sahip olduğu ve olacağı inancındayız. Bugünkü mücadele dalgasının parçalanmasının ve yılgınlık ile bitkinliğe yol açmasının önüne bu iki görevle geçebileceğimiz kanısındayız.

Görevden alınan Kadıköy Belediyesi işçi temsilcisiyle söyleşi

0

Kadıköy Belediyesi çalışanı, DİSK/Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube’ye bağlı dokuz işçi temsilcisi, 18 Şubat günü bürokratik yöntemlerle ve işçi demokrasisi hiçe sayılarak temsilcilik görevinden alındı. Görevden alınan işçilerden Ayşecan Ay ile sürecin nasıl geliştiğini ve ayrıca ek protokol talepleri üzerine konuştuk. Söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Kadın Dayanışması

Belediye işçileri olarak, yüzde 115 enflasyon karşısında mevcut yüzde 8 zamma itiraz ederek ek protokol talebinde bulunuyorsunuz. Sendika yönetimi bu talebinizi nasıl karşıladı/karşılıyor?

Ek protokol üç aydır gündemdeydi. İtirazla karşılaşmadık ama “Başkanla görüşmeyi bekleyelim”, sonra “Başkan SODEMSEN’le görüşecekmiş, bir hafta da onu bekleyelim” diye diye aylarca vakit kaybettik. Ek protokolün ne olduğunu anlatan bir bildiri basıp dağıtmak istedik işçiye, onun için bile “Bekleyin” dendi. Güç bela dağıttık. Dağıtırken de işçinin, durumunun artık iyileştirilmesi için eylemselliğe hazır olduğunu gördük. İnsanların canına tak etti çünkü. Bir yandan grev deneyimi nedeniyle haklı olarak şüpheci ve mesafeliler sendikaya, bir yandan da yeniden güven kazansın diye şans veriyorlar aslında. Bence o şansı kullanamadı sendika. Daha o hafta belediye binasının önünde, basın mensuplarını davet ederek basın açıklaması yapalım istiyorduk, ardından iş bırakma belki. Sonra attıkları bir video ile öğrendik ki belediyeden uzakta, kimsenin haberi olmadan bir tür açıklama yapılmış. “Yaptık mı, yaptık.”

Geçen TİS’te yüzde 8 zam aldık zaten, daha ne kadar kötü olabilir, zincirlerimizi mi kaybederiz?

Genel-İş Genel Merkezi’nin bu tutumunu neye bağlıyorsunuz? Ek protokol talebini sahiplenmeme gerekçeleri nedir?

Son temsilci toplantısına gittiğimizde TİS daire başkanı Çetin Çalışkan şube yönetimiyle birlikte oturuyordu. 1-1,5 saat kadar o konuştu, grevde olan biteni izah etmeye çalıştı. Ek protokolü sorduğumuzda ise genel merkezin, TİS’ine bir yıldan az kalmış yerlerde ek protokol yapılması taraftarı olmadığını çünkü ek protokol ile iyileştirme olursa işverenin “Zaten verdim” gibi bir yaklaşımla TİS’te bir şey vermeyeceğini söyledi. Bu kararı da şubelere yazılı olarak bildirmiş, bir bizim haberimiz yok. Bir de o kadar sorunlu bir yaklaşım ki! Birincisi, ek protokol ile TİS’in ne ilgisi var? Ek protokol, ücretlerimizin normal bir seviyeye çekilmesini sağlayacak. TİS masasında ancak o normal üzerinden pazarlık edebiliriz. Kurban pazarlığı etmiyoruz burada. Bu ayrımı ortaya koyup bunda ısrar etmek sendikanın göreviydi. İkincisi, “Ek protokol alırsak TİS’te bir şey alamayız” yersiz bir endişe çünkü geçen TİS’te yüzde 8 zam aldık zaten, daha ne kadar kötü olabilir, zincirlerimizi mi kaybederiz?

Bir yandan ücretlerin iyileştirilmesi talebinde bulunurken bir yandan da sendika bürokrasisine karşı mücadele ediyorsunuz. Bu mücadelede nasıl baskılarla karşı karşıya kalıyorsunuz?

Görevden alındık. O noktaya gelene kadar da muhalif seslere, eleştirilere tahammülsüzlükleri aşikârdı. Toplantıda “Sen sus!” demeler, isim isim hedef göstermeler, “Ortalığı karıştırmak için yapıyorsunuz” gibi ithamlar… Sendika bürokrasisi her zaman, kendi ifadeleriyle “birlikte rahat çalışabileceği” temsilcileri tercih ediyor. Bir sorun varsa da “Kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışı. Biz bunun tam tersiyiz. Bir sorun varsa oturup tartışacağız, ileri adım atması için kendi örgütümüzü de eleştireceğiz ve yen içinde kalmayacak. Bir olmak, birlik olmaktan aynı şeyi anlamıyoruz. Biz çoğulculuktan beslenen insanlarız ama oradan bakınca zorlayıcı, kötü bir şey gibi görünüyor galiba. O yüzden tehdit gibi, saldırı gibi algılanıyor.

DİSK’i protesto eden temsilciler olarak görevden alındığınızı nasıl öğrendiniz? Görevden alınma öncesi herhangi bir uyarı vb. iletilmiş miydi? Kaç kişi görevden alındınız? Görevden alınmanızla ilgili ne gerekçe gösterildi?

Bunu cevaplamadan önce bir konuya açıklık getirmem gerek. Evet, sendikaya ve konfederasyona tabandan ciddi bir tepki var ama biz oraya DİSK’i protesto etmek amacıyla değil, ek protokol talebimizi yükseltmek amacıyla gittik. Sesimizi duyurabileceğimiz en iyi yer orasıydı. Daha kime gidelim, kime anlatalım? Bu denli duyulmayacağını tahmin etmedik. “Biz konfederasyon olarak haklı talebinizi duyuyoruz, sendikanızla görüşeceğiz” denmesi yeterliydi. Bu, tabanın dövizlere de yansıyan öfkesini bir nebze hafifletirdi ama tam aksi yönde takınılan tutum, işçinin iradesine, talebine ses olan temsilcilerin tasfiye edilmesi tepkiyi daha da artırdı.

DİSK’in söz konusu eylemi 16 Şubat Çarşamba’ydı. Biz 18 Şubat Cuma öğlen, şube yöneticileri ve temsilcilerin bulunduğu WhatsApp grubuna atılan bir isim listesi ve “görevden alınmıştır” ibaresiyle öğrendik görevden alındığımızı. Epey hızlı oldu yani. Herhangi bir açıklama yapılmadı, gerekçe gösterilmedi. Üç dakika sonra da WhatsApp grubundan çıkarıldık zaten. Sonra da isim benzerliği nedeniyle yanlışlıkla çıkardıkları arkadaşımız haricinde kimseyi arayıp bir açıklama yapmadılar. Öncesinde bir uyarı olmadı. “Sizinle görüşeceğiz” bir tür uyarı sayılabilir tabii. Bu şekilde görevden alınan dokuz temsilciyiz.

Bizi DİSK’in mirasını itibarsızlaştırmakla itham edenler var fakat bize göre o devrimci miras asla bürokrasinin bekası olamaz.

Bu son gelişme sonrası nasıl bir yol izlemeyi planlıyorsunuz?

Kendi adıma, olayın gerçekliğini idrak etmekte zorlanıyorum hâlâ. DİSK’e bağlı bir sendikada bunu yaşıyor olmak çok üzücü geliyor. Yeni TİS taslağının eli kulağında. Ona yönelik çalışma yürütmeye aylar öncesinde başlamıştık. Muhalif sesleri tasfiye ederek daha rahat, pürüzsüz bir TİS süreci geçirmeyi amaçlıyorlar sanırım. Fakat ikinci bir tasfiye dalgası olmazsa içeride yoldaşlarımız var hâlâ. Dolayısıyla daha iyi bir sözleşme imzalanması için çalışmaya devam edeceğiz. Onun haricinde bir açıklama, daha doğrusu savunma, özeleştiri bekliyoruz. Yok, siyasi iktidarla aynı yaklaşımı benimseyip aynı yöntemlere başvurmakta sorun görmüyorlarsa, geldiğimiz nokta gerçekten buysa çok yazık. Bizi DİSK’in mirasını itibarsızlaştırmakla itham edenler var fakat bize göre o devrimci miras asla bürokrasinin bekası olamaz.

***

Editörün önerileri:

Kadıköy Belediyesi işçi temsilcileri: “İfşa ediyoruz”

0

Aşağıda okuyucularımızla, DİSK/Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube’ye bağlı 9 işçi temsilcisinin görevlerinden alınmalarına dair yayımladıkları deklarasyonu paylaşıyoruz.

***

Biz Kadıköy Belediyesi çalışanı, DİSK/Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube’ye bağlı 9 işçi temsilcisi olarak 18.02.2022 günü saat 13.43’te, temsilcilerden oluşan Whatsapp grubuna sendika şube sekreteri tarafından atılan bir mesaj ile görevden alındığımızı öğrendik. Bu tepeden inme kararın hiçbir gerekçe gösterilmeksizin tebliğ edilmesinden kısa bir süre sonra da gruptan çıkarıldık. Her şeyden önce biz, kendi müdürlüklerinin işçileri tarafından seçilerek göreve gelmiş temsilciler olarak, muhalif sesleri bastırmak için siyasi iktidarla aynı yönteme başvurmaktan çekinmeyen şube yönetimi adına derin bir utanç duyuyoruz.

Yönetime geldiği günden itibaren hızla güç zehirlenmesi yaşayarak her türlü politik eleştiriyi kişisel tehdit veya saldırı addeden, %115 oranındaki enflasyona %8 ücret zammıyla direnecek gücü kalmamış işçinin eylemsellik çağrısına kulak vermek yerine işverenin eylemselliğe karşılık uygulayabileceği yaptırımları sayarak işçiye gözdağı veren, toplu iş sözleşmesine 1 yıldan az kalmış belediyelerde ek protokol yapılmaması yönünde karar almış sendika genel merkezinin bu kararını temsilcilerden saklayarak işçiyi aylarca oyalayan ve genel merkez yöneticisi bu kararı temsilcilere bildirirken sessizce yanında hizalanan, eleştiri kültüründen ve sendika içi demokrasiden bihaber şube yönetimini ifşa ediyoruz. 

Tam da bugün, astığım astık kestiğim kestik bir yöntemle görevden alınmamız çok anlamlıdır. Geçen yıl tam da bugünlerde Kadıköy Belediyesi işçileri olarak gittiğimiz grevde DİSK ve Genel-İş grev fonu sağlama sorumluluğunu yerine getirmek şöyle dursun, grevdeki 2.300 işçisine bir selam dahi göndermemiş, grevi yok saymıştır. İlk gün yaratılan dezenformasyonun açıklığa kavuşturulmasıyla birlikte hızla toplumsal destek kazanmakta olan grev üçüncü günün sonunda kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalarla alelacele sonlandırılmış, işçinin sendikaya ve konfederasyona duyduğu inanç ve güven onarılmaz bir yara almıştır.

Konfederasyonumuz DİSK’in 16.02.2022 tarihinde 12.30’da Kadıköy İskele Meydanı’nda zamlara ve pahalılığa karşı düzenlediği eylem çağrısı işçi tabanında yalnızca öfke ve daha çok hayal kırıklığı yaratmış, bu nedenle katılım son derece düşük ve coşkusuz olmuştur. Birbirine çıkar ilişkileriyle değil sınıf bilinciyle bağlı biz temsilciler de, enflasyonun sorumlusu iktidara yüklenmekle yetinip işçisine sefalet zammını reva gören işverenlere sırf parti aidiyetinden dolayı söz söyleyemeyen bir eylemin parçası olmayı politik olarak kabul edemezdik. Bu nedenle “Geçinemiyoruz” ve “Zamlar geri alınsın” demenin ötesine geçen, yaşadığımız yoksullaşmanın hiçbir sorumlusunu kayırmadan hesap soran, ek protokol talep etmek yerine TİS’e kadar dişimizi sıkmamızı söyleyen sendikamızı da eleştiren dövizlerimizle alanda yerimizi aldık. Yazık ki DİSK o mesafede dahi bizi görmemeyi, duymamayı seçti.

Biz, sıfatı “devrimci” olan bir işçi konfederasyonuna üye olmaktan gurur duyan, çeşitli politik görüşlere sahip ve görüş ayrılıklarını konuşup tartışarak çözümleyebilen, sınıf bilinci gelişmiş, işçi arkadaşlarının sorunlarını işveren karşısında dile getirmeyi ve mevcut haklarını ilerletmeyi görev edinmiş işçileriz. Bugüne dek temsil etmekten onur duyduğumuz işçiler arkamızdadır, biz de her koşulda işçi hakları için mücadele etmeye devam edeceğiz. “Devrimci” ve “sosyal demokrat” olmak iddiasındaki örgüt ve kurumlardan eylemlerinde tutarlı olmayı beklemeye ve olmadığında hesap sormaya devam edeceğiz. Asla koşulsuz biat etmeyen, kırılan kolların yen içinde kalmasına müsaade etmeyen ve her ne pahasına olursa olsun doğru bildiğini savunmaktan çekinmeyen seslerin zor kullanarak bastırılamayacağını en iyi kendine “solcu”, “sosyalist”, “ilerici”, “sosyal demokrat”, “devrimci” diyenlerin bilmesi gerekir. 

Kamuoyuna saygıyla arz ederiz.

***

Editörün önerdikleri:

İstanbul’dan eğitim işçisi: “Göçmen işçiler ölüme yakın yaşıyor”

0

Rengi, dili, dini, ırkı yüzünden ayrımcılığa uğrayan mülteci işçiler bir taraftan da emekleri üzerinden ayrımcılığa uğramaktadır. Bindiğimiz otobüste, sohbet ettiğimiz kişilerden, mahalledeki bakkaldan duymuşuzdur, “Bizden daha iyi yaşıyorlar, AKP’nin oy deposu, bunlar yüzünden dışarıya çıkamaz olduk” gibi cümleleri. Hangi sebepten olursa olsun tek istedikleri geldikleri ülkede mutlu ve güven içinde yaşamak. Ne yazık ki çoğu zaman geldikleri ülkede onları yanma, donma, boğulma, katıldıkları bir eylemden dolayı sınırdışı edilme, hatta nefret söylemlerinden dolayı katledilme tehlikesi beklemektedir.

Ola ki bir işe girdilerse güvencesiz, kayıtdışı, uzun çalışma saatleri ve düşük ücretle çalışmaya mecbur bırakılırlar. Çünkü her insan gibi yaşamlarını devam ettirmek için çalışmak gibi bir durum söz konusudur onlar için de. Ancak geldikleri ülkelerde yaşam istedikleri gibi olmamaktadır. Mahallede bakkal işletirken, inşaatta bekçilik yaparken, evde uykudayken ya da çalıştıkları atölyede ölüm onları beklemektedir.

Geçtiğimiz günlerde Güngören’de, hemen hemen hepsi kayıtsız göçmen işçilerden oluşan bir atölyede çıkan yangında 3 Suriyeli işçi (Cesim Elvaaka, Uday Al-Wadweed ve Majid Al Jadaan) ile bir Özbek ve İranlı işçi yaşamını kaybetti. İşçilerden 4’ünün hiçbir iş sağlığı ve güvenliği önlemi olmayan binada patlama sonrası alevlerden korunmak için tuvalete sığındıkları ve dumandan zehirlenerek öldükleri, birinin ise patlama esnasında yaralanarak öldüğü ifade ediliyor. Hayatını kaybeden göçmen işçiler kayıtdışı, güvencesiz ve sendikasız, işyeri ruhsatı bile olmayan bir yerde çalışıyorlardı. Ölümlerinin de ana sorumlusu kelimenin her anlamıyla karşı karşıya kaldıkları bu kayıtsızlık oldu!

(soldan sağa) Majid Al Jadaan, Uday Al-Wadweed ve Cesim Elvaaka

İşçilerin çalıştıkları bu atölyelerin birçoğu ruhsatsız ve hiçbir denetime tabi tutulmamaktadır. Rakamlar bunu çok net açıklamaktadır: İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin raporuna göre 2021 yılında en az 94 göçmen işçi yaşamını yitirdi. Bunların çoğunu Suriyeli ve Afganistanlı işçiler oluşturmaktadır. Patronların kâr kaynağı olarak gördüğü göçmen işçilerin sayılarını artık bilmiyoruz bile. Çünkü kapitalist sistemde insan yaşamının hiçbir anlamı yok. Tek düşündükleri “ne kadar çok sömürürüm, ne kadar çok çalıştırırım.”

Bizler biliyoruz ki işçilerin vatanı yoktur. Dünyanın neresinde olursa olsun işçiler sömürülüyor, açlık sınırının altında yaşıyor ve yoksullaşıyor. Göçmen işçiysen eğer bunların daha fazlasını yaşıyorsun. İşittiğin hakaret, uğradığın ayrımcılık da işin farklı boyutu. İşçi sınıfının çıkarlarını savunan bizler güvencesizliğe karşı ortak mücadele etmeliyiz. Göçmen işçilerle birlikte sınıf mücadelesini yükseltirken, bir taraftan işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması gerekliliğini, bir taraftan da, “İşçilerin birliği, halkların kardeşliği” vurgusunu ön plana çıkarmalıyız.

İstanbul’dan bir eğitim işçisi

Enerji işçisi: “Haramiliklerinin boyutu o kadar yüksek ki…”

0

Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’la beraber yedi ilin enerji dağıtım ihalesini alan Eksim Holding’in başındaki kişi, birkaç dua okuduktan sonra Dicle Enerji’yi kastederek dedi ki: “Bu şirkete tek bir kuruş haram para girmiyor.” İşin kötüsü, dini referansları kullanıp geldikleri noktanın haramilikten başka bir şey olmadığının farkında değillermiş gibi davranıyorlar. Daha da kötüsü, mecburiyetimizden faydalanıp bizi bu soygun çarkının içinde pay sahibi yapıyorlar.

Haramiliklerinin boyutu o kadar yüksek ki, size en basitinden bahsedeyim. Borcunu 45 gün ödemeyen herhangi bir abonenin elektriği kesilir ve elektriği kesildiği anda elektrik kesme bedeli uygulanarak aboneye bir fatura daha çıkar. Zaten normal faturasını ödeyemeyen abone, elektriği kesildikten sonra karanlıkta kalmamak için elektriğini açıp ödemesini yapamaz ise, ay başı gelecek olan faturası usulsüz kullanım sebebiyle iki kat gelir. Usulsüz kullanım faturası geldikten sonra şirket, abonenin elektriğini istediği zaman kesme hakkına sahiptir ve şirket bu yetkisini kullanarak abonenin her gün elektriğini keser ve dolayısıyla her gün usulsüz kullanım faturası çıkartır. Enerji Bakanlığına göre bir abone beş fatura ödemediğinde dağıtıcı firma aboneyi icraya verebilir (tabii burada kast edilen aslında beş aydır). Fakat kanunlarda bırakılan bu bilinçli boşluklardan dolayı firma abonenin elektriğini beş gün üst üste keser, haliyle beş günde üst üste fatura çıkarır ve aboneyi beş günde icraya verir. İcraya verdikten sonra kendisi için tuttuğu avukatlar ordusundan bir avukat icra dosyasını açar ve böylelikle ortalama ilk faturası 500 lira gelen bir abone toplamda 55-65 gün arasında firmaya 2500 lira civarında borçlanmış olur. Daha sonrasında şanslı ise bu borcu ödeyebilir, değil ise bu borç katlanarak devam eder.

İşlediği en hafif günahın hırsızlık olduğu bir şirketin başındakinin bu sözleri beni şaşırtmamıştı. Çünkü insanların elektrik faturasını ya da diğer giderlerini ödeyememesinin sebebi aslında yine bu insanlar. Ama yine bu insanlar yardım fonları kurup sözde iyilik adı altında insanlara yardım ediyorlar. Gecekondulara yılda bir sefer erzak paketi yollayıp yılda 12 sefer şişirilmiş fatura göndererek ihya oluyorlar. Bu durumu anlatan eski bir atasözü vardır: “Bi gur re dikujin, bi şiwan re dixwin, bi xwedî re digirîn.” (Kurtla beraber öldürüyorlar, çobanla beraber yiyorlar, sahibiyle beraber ağlıyorlar.)

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi

Kadınlar ve LGBTİ+lar için nasıl bir ittifak?

0

İçinden geçmekte olduğumuz politik ve ekonomik kriz, seçimler ve seçim ittifaklarını ülkenin temel gündemlerinden biri haline getirmiş durumda. Bir yanda Tek Adam rejiminin Cumhur İttifakı, diğer yanda CHP ve İyi Parti’nin başını çektiği Millet İttifakı, son olarak da HDP’nin çağrısıyla bir araya gelen çeşitli sol partilerin muhtemel Demokrasi İttifakı… Peki biz kadınlar ve LGBTİ+lar bu ittifak tartışmalarının neresindeyiz? Bedenlerimize, emeğimize, sözümüze ve kimliklerimize dört bir taraftan saldıran erkek egemen kapitalist düzene karşı isyanımız, mücadelemiz ve taleplerimiz seçim hesaplarına sığar mı?

Kadın ve LGBTİ+ düşmanı olduğunu her dönemeçte kanıtlayan Cumhur İttifakı karşısında Akşener’in “Yetkiyi aldığımda masaya çayım gelmeden İstanbul Sözleşmesi imzalanmış olacak” açıklaması ya da Kılıçdaroğlu’nun iktidara geldiklerinde kadınlar için atacağı adımlar listesi, aslında erkek egemen kapitalist sistemi karşılarına almaktan oldukça uzak. Örneğin, İstanbul Sözleşmesi’nin hemen imzalanması ve tam anlamıyla uygulanabilmesi için kadına şiddet davalarına bakan özel yetkili mahkemeler kurulacak, tüm savcı ve hakimler bu konuda özel eğitim alacak gibi somut bir adım ortaya koyuluyor. Senelerdir kadın ve trans cinayetlerinin faillerini koruyup aklayanların özel bir eğitimle “temize çıkacak olmaları” bir yana; kadının beyanının esas alınması, işyerlerinde kadınlara yönelik şiddeti engellemeye dönük ILO 190’ın imzalanması ve uygulamaya konması, cinsel şiddet kriz merkezleri açılması ya da nitelikli ve donanımlı sığınmaevlerinin sayısının artırılması gibi kritik taleplerimiz burjuva muhalefetin vaat listesinde yer almıyor. Keza, belediye seçimleri sonrasında gördük ki kadın hareketinin basıncı sonrası yer bulan kimi vaatlerse iş icraata geldiğinde yeterince karşılık bulmuyor.

HPV aşısı dahil olmak üzere kadınlar için tüm önleyici sağlık harcamalarının ücretsiz olacağı sözü veriliyor. Ancak cinsiyet kimliği ve cinsel yönelime dair beyana dayalı ve ayrımcılık karşıtı herhangi bir yasal düzenleme, tüm beden ve kimliklerin ihtiyaçlarına yönelik düzenlenmiş ücretsiz önleyici ya da tamamlayıcı cinsel sağlık ve üreme sağlığı hizmetleri ya da fiili kürtaj yasaklarının kaldırılması gibi konular, sağ seçmenleri küstürmemek adına olsa gerek, LGBTİ+ları görünmez kılmak pahasına gündeme dahi gelmiyor.

Peki ya emeğimiz? Ekonomik kriz ve yönetilemeyen pandemi kıskacında işsizlik, güvencesizlik, ücret eşitsizliği ve özellikle göçmen kadınların emeğini sömüren, kalitesiz koşullarda kayıtdışı istihdam, kadın yoksulluğunun son bir sene içinde yüzde 70’e varan oranda artmasına neden oldu. Bu tablo karşısında kadın işsizliğini önlemeye dönük kaynak ayrılması, kadınlar için esnek değil güvenceli iş ve insanca yaşayacak bir ücret sağlanması, eşdeğer işe eşit ücret uygulanması, her işyerine kreş açılması gibi politikalar yerine, ev kadınlarına sosyal güvence, aile sigortası, KOBİ’ler aracılığıyla yarı zamanlı kadın istihdamını artırma gibi çözümler sunan Kılıçdaroğlu, peşinden de ekliyor: “Ev kadınları güçlendikçe aileler güçlenecek.” Yetişkin tüm kadınları heteroseksüel, evli, çocuklu, ev içi ve bakım emeğinden sorumlu ve ancak aile kurumu çerçevesinde var olabilen edilgen özneler olarak gören bu çözümler, günün sonunda kadınları özgürleştirmeyi değil aileyi ve sermayeyi güçlendirmeyi hedefliyor. Yani Millet İttifakı da erkek egemen kapitalist düzeni kendi iktidarı için bir dayanak noktası olarak görüyor ve bize güler yüzlü bir erkek egemen kapitalist düzen vaat ediyor.

Ama biz gerçek sorunu örtmeye çalışan makyajlamalar istemiyoruz. Kadınların ve LGBTİ+ların toplumsal olarak eşit, insani olarak farklı ve mutlak olarak özgür olacağı bir dünya için mücadele ediyoruz. Bu ise sadece demokratik restorasyonu değil erkek egemen kapitalist sistemin ilgasını hedefine alan, bütünlüklü ve somut politik ve ekonomik taleplerde cisimleşen bir programla mümkün. Tam da bu yüzden bizim de tüm emekçiler ve ezilenlerle birlikte aktif siyasi öznesi olduğumuz, patron partilerinden bağımsız ve feminist bir kavrayışa sahip, seçim hesaplarını değil mücadelelerimizi ve taleplerimizi temel alan ve ilerleten bir acil eylem planı çerçevesinde kurulacak bir emek ittifakının inşasına ihtiyacımız var. Tıpkı kurulması gereken bir emek ittifakının kadınları ve LGBTİ+ları kapitalizm ve patriyarka karşısında birer siyasi özne olarak görme ve kapsama ihtiyacı olduğu gibi.

Yüzlerce gemi söküm işçisi Aliağa’da iş bıraktı!

0

Grev ve direniş dalgası sektör sektör yayılmaya devam ediyor. İzmir Aliağa’da AGS, Işıksan, Kursan Gemi Söküm işçileri düşük zam nedeniyle iş bıraktılar. Dörtel Gemi işçileri ise 11 Şubat Cuma günü üretimi durdurdu. Gemi söküm işçileri, ücretler istedikleri düzeye çıkarılmadan üretimin devam etmeyeceğini ifade ediyorlar. 

Gemi Geri Dönüşüm Sanayicileri Derneği Başkanı Kamil Önal’ın 3 işçiyle görüşeceği teklif edilmişti. Ancak işçiler, 22 işletmede temsilci belirlediklerini ve toplu görüşme isteklerini ileterek bu teklifi reddettiler. 14 Şubat Pazartesi gününe kadar eylemlerini sürdüreceklerini belirten işçiler, talepleri kabul edilene kadar iş bırakma eyleminin süresini uzatacaklarını ifade ettiler.

Gemi ustasından saha ustasına, sapancıdan çırak ve operatörlere kadar herkesin maaşlarına zam yapılması, iş güvenliği önlemlerinin tam olarak sağlanması tersaneler için hayati taleplerdir.

Gemi söküm işçisinin mücadelesinin yanındayız!

Aliağa tersane işçisi: “Taleplerimiz karşılanana dek eylemdeyiz”

0

Eşi görülmemiş hayat pahalılığına ve patronların sefalet zammı dayatmalarına karşı işçi eylemleri dalga dalga yayılıyor. Bunun son örneklerinden biri de İzmir Aliağa gemi söküm işçilerinin mücadelesi oldu. İş cinayetleriyle bilinen yüksek riskli ve ağır işkolu olan sektörde patronların düşük ücret zammı açıklamasının ardından gemi söküm işçileri tüm havzada fire vermeden iş bırakarak talepleri için seferber oldular. Mücadeleyi yürüten gemi söküm işçi komitesinden bir işçi dostumuzla Aliağa’daki mücadele üzerine konuştuk.

Gazete Nisan: Eyleminiz nasıl başladı ve talepleriniz nedir?

Çok yüksek riskli ve ağır bir işkolunda yevmiye usulüyle çalışıyoruz. Bizler yevmiyenin günlük 500 TL olmasını talep ederken, patronlar yevmiyeyi 400 TL olarak açıkladılar. Arkadaşlarımızın mücadelesiyle kimi şantiyelerde yevmiye 500 TL’ye çıkarıldı. Bunun üzerine diğer patronlar, bu şantiyelerin patronlarına baskı yaparak, zammı geri çektirdiler ve yevmiyeyi buralarda 400 TL’ye düşürdüler. Bu şantiyeler şu anda kapalı durumda.

Patronların bu tutumuna karşı biz de gemi söküm şantiyelerindeki tüm işçiler olarak iş bıraktık. Talebimiz karşılanana kadar üretim yeniden başlamayacak.

Gazete Nisan: Yevmiye artışı dışında talepleriniz var mı?

Kimi şantiyelerde iş güvenliği için alınması gereken malzemeler şirket tarafından verilmiyor. İşçiler kendi parasıyla bu malzemeleri almak zorunda kalıyor. Ayrıca, bazı şantiyelerde sigorta primleri asgari ücret üzerinden yatırılıyor. Bu da önemli bir hak kaybı demek. Yine kimi şantiyelerde çıkan yemekler çok kötü. Bunların da düzeltilmesi taleplerimiz arasında. Ama bütün işçileri birlikte eyleme geçiren ortak talebimiz yevmiyelerin insani bir seviyeye çekilmesi. Bu gerçekleşmeden de kesinlikle eylemimizi sonlandırmayacağız.

Gazete Nisan: Eyleminizin ardından patronların sizinle bir görüşme talebi oldu mu?

Doğrudan bizimle bir görüşme yapmadılar henüz. Ama ildeki devlet görevlilerinin arabuluculuk girişimleri var. Talebimiz patronlar tarafından biliniyor. Bu hayat pahalılığı karşısında bu ücretlerle geçinmemiz mümkün değil. Gemi söküm ağır bir işkolu. Gemi sökümü, gemi yapımından da zordur. İş kazalarının, ölümlerinin yaşandığı daha sık yaşandığı bir sektördeyiz. Patronların dayattığı yevmiyelerle bu sektörde çalışmak mümkün değil.

Gazete Nisan: Bu haklı ve örnek mücadelenizde yanınızdayız. Mücadelenizde başarılar diliyoruz.

Okur mektubu: “Mülteci sınıf kardeşlerimizle ortak mücadele etmeliyiz”

0

Mülteci; Oxford sözlüğüne göre “bir başka yere ya da ülkeye sığınan kimse”, Birleşmiş Milletlere göre ise “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmeyen veya dönmek istemeyen kişi”dir.

Peki insanlar yaşadıkları ülkeyi neden terk etmek zorunda kalırlar? Bunun birçok nedeni var. Savaş, açlık, yoksulluk, düşünceleri, inançları ya da cinsel yönelimleri… Ama daha çok savaşlardan dolayı terk ederler. İnsanlar yaşadıkları ülkeyi terk ederken nelerle karşılaşırlar? Donarak ölme, teknenin batması sonucu ölme, insan kaçakçıları… Ola ki bir ülkeye geldiler, bu sefer de barınma, sağlık, eğitim, yaşamlarını sürdürebilmeleri için iş bulma derdi, ayrımcılık, nefret söylemleri… Bir işe girdiklerinde ise güvencesiz çalışmaya, uzun saatler çalışmaya, düşük ücretle çalışmaya maruz bırakılmaktalar. İstanbul’un birçok gecekondu mahallesinde merdiven altı kurulan tekstil atölyelerinde mülteci işçi görmekteyiz. Bunların bir çoğunu da kadınlar ve çocuklar oluşturuyor.

Son günlerde özellikle üç büyük ilde İstanbul, Ankara ve İzmir’de mültecilere yönelik ırkçı ve nefret söylemleri, saldırılar arttı. Yaşadığımız mahallede, çalıştığımız işyerinde, eğitim aldığımız okulda bu nefret söylemlerinin hepsine şahit olmaktayız. Bu saldırıların hedefinde ise daha çok Suriyeli ve Afganistanlı mülteciler var.

Ağustos ayında Ankara’da Suriyeli mültecilere yönelik saldırıda birçok insan yaralandı, dükkanları yağmalandı, hatta bazıları yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kaldı. Ancak bu saldırılar sadece Ankara ile sınırlı değil. İzmir’de yakılarak öldürülen üç göçmen işçi… Ya da Esenyurt’ta dükkanları ateşe verilenler, Fatih’te kaldıkları ev yakılanlar… Nasıl unutabiliriz Bayrampaşa’da 19 yaşında göğsünden bıçaklanarak öldürülen Nail Alnaif’i? Biliyoruz ki bu saldırılar ne ilk ne de son olacak.

AKP iktidarı en temel hakkımız olan yaşam hakkımızı elimizden almakta, mülteci sınıf kardeşlerimizle aramızda yabancı düşmanlığını körüklemektedir. Bizler biliyoruz ki ayrımız gayrımız yok. Bizi birbirimize düşürenlere, yaşam haklarımızı ellerimizden alanlara, bizi ucuz işgücü olarak görenlere karşı yan yana gelmeliyiz, mülteci sınıf kardeşlerimizle birlikte ortak mücadele etmeliyiz.

İstanbul’dan bir eğitim emekçisi

Yeni mücadeleler döneminin ihtiyacı: işçi-emekçi ittifakı

0

Her ikisi de işçi ve emekçi yığınlarca hoşnutsuzlukla karşılanan 2022 yılı asgari ücretinin açıklanmasının ve metal işkolu sözleşmesinin bağıtlanmasının ardından mücadelelerin fitilini belki de fabrikayı işgal eden Çimsataş işçileri ateşledi. Ve gerisi ardı adına geldi. Sefalet ücretlerini kabul etmeyen ve sendikal baskılara karşı çıkan binlerce işçi harekete geçti. Farplas, Lila Kağıt, Zafer Tekstil, Alpin Çorap, Erzincan Kızılay İçecek, Kayı İnşaat, Migros Depo, Yurtiçi Kargo, Yemeksepeti işçileri, Digitürk çalışanları, öğretmenler, sağlık emekçileri… İşçi sınıfının geleneksel mücadele biçimleri olan grevler, sokak gösterileri, kitlesel protestolar birbirini izlemekte.

Yeni bir mücadele dönemine giriyoruz. Tek Adam rejimi olan Cumhurbaşkanlığı sisteminin yürürlüğe girmesinden beri süreci gözlemekte olan işçi sınıfı bugün artık gelişmelere damga vurma ihtiyacını hissetmekte. Enflasyona ilişkin resmi açıklamalar ne olursa olsun emekçiler yaşam standartlarındaki o rakamları katbekat aşan hızlı düşüşü gündelik hayatlarında gözlemliyorlar. Bu yüzden de artık sözel eleştirilerin ötesine geçme ihtiyacını duyuyorlar.

Yaygınlaşan mücadeleler şu anda ekonomik ve sendikal düzeyde. İşçiler yaşadıkları sorunların çözümünü ilk önce kendi işyerleri çerçevesinde arıyorlar. Ama mücadeleler yaygınlaştıkça sorunların ve taleplerin ortaklığı ve kapitalist sömürü sistemiyle olan ilişkisi açığa çıkacaktır. Bu noktada ne yazık ki sendika yönetimleri iyi bir sınav vermiyor. Mücadeleleri işletme temelinde çözme, patronlarla bir tür uzlaşma yolu bulma politikası izliyorlar. Elbette sendika bürokratlarına zaten üstlenmedikleri bir görevi atfetmeye kalkmıyoruz. Ama onların bu tutumlarını teşhir etmek ileri işçilerin ve sosyalistlerin ana görevi.

Bu noktada solda bir üçüncü ittifak arayışlarına da değinmek gerekiyor. HDP ve sol/sosyalist parti ve akımlar ittifak tartışmalarını ve görüşmelerini genellikle seçimler çerçevesinde yürütüyor. Oysa işçi ve emekçi yığınların başlayan yeni seferberliği o çerçeveyi aşan bir düzlemde gelişiyor. Bu nedenle, toplumsal mücadelelere bir bütün olarak önderlik edebilecek ve mücadele yöntemleriyle sürece damgasını vuracak yegâne güç olan işçi sınıfının, seçimler sorununun ötesine geçen bir birliğe, daha somut olarak söyleyecek olursak bir cepheye ihtiyacı var. Bütün mücadeleleri birleştirecek, Tek Adam rejimine ve onun üzerinde yükseldiği kapitalist sömürüye karşı örgütleyebilecek bir cepheye. Kaldı ki, var olan sistemi restore etmekle yetinecek ve sömürü sistemini daha kabul edilebilir bir hale getirmeye çalışacak olan Millet İttifakı’nın ötesinde bir ittifak sistemi ancak bu sınıf eksenli cepheyle mümkün olabilecektir.

Aslında sınıf cephesi bizzat demokrasi için mücadele açısından da önem taşımakta. Tek Adam rejiminin içine girilmekte olan seçim sürecinde yapmak istedikleri ortada: daha fazla baskı, halkın üzerinde artan devlet şiddeti, emekçilere yönelik korku ve tehdit politikası. Resmi muhalefet bileşenleri bu uygulamalara, “Biz zaten kimseyi sokağa çağırmıyoruz” söylemiyle cevap veriyor, geri adım atıp savunmaya geçiyor. Oysa, savunmaya çekilmeye değil, tüm yasal ve anayasal haklar kullanılarak demokrasi mücadelesini geliştirmeye ihtiyaç var. İşçiler ve emekçiler mevcut mücadeleleriyle buna hazır olduklarını ortaya koyuyorlar, ama bunun için gerekli örgütlenmelerden yoksunlar. İşçi sınıfının tüm ileri kesimlerinin ve sendikalar dahil tüm örgütlerinin oluşturacağı bir İşçi Cephesi ve onun etrafında oluşacak işçi-emekçi ittifakı, tüm topluma demokrasi doğrultusunda örgütlü ve kararlı bir atılım yapma gücünü verecektir ve vermelidir.

Faturayı kim ödeyecek?

0

Yılbaşından beri zam gelmeyen ürün veya hizmet kalmadı, maaşlarımız hariç. Hele bazı kalemler var ki, akıl mantık alır düzeyde değil. Bunlardan en önemlilerinden biri de elektrik. Sözde kademeli getirilen zam, aslında ilk 210 kWh (kilowatt saat) tüketime daha az zam yapmak anlamına geliyor. Ocak 2021’de, mesken için elektrik tüketimi 0,4 TL/kWh iken, şu an günlük ortalama 1,35 TL/kWh değerine çıkmış durumda. Yani bir senede elektriğe yüzde 300’den fazla zam gelmiş oluyor. Tabii bunda dünya çapında enerji ürünlerindeki fiyat artışlarının da etkisi olsa da çoğu iktidar bunu vatandaşlarına yansıtmamak için çeşitli sübvansiyonlar uyguluyor. İşin garibi sadece elektrikte bu kadar artış olurken, Türkiye’de bir yıllık enflasyon ocak ayında yüzde 48,7’ye çıktı. Bu aslında maaşlarımızın iktidar eliyle nasıl eritildiğinin net kanıtı.

Ayrıca elektrikli soba veya klima ile ısınanların sayısı da hiç az değil ve hanehalkıyla orantılı bir hesaplama da yok. Türkiye’de son açıklanan verilere göre 911 ilçe varken, bunların sadece 604’üne doğalgaz gitmiş durumda. Fakat giden ilçelerde de doğalgaz sistemini eski evlere uygulama zorluğu ve altyapı masraflarının çokluğundan dolayı ısınmak için doğalgaz tercih etmeyen hanelerin miktarı az değil. Burada veriler sadece son tüketicinin evinde karşılaştığı krize ışık tutuyor, işletme ve tarımdaki durumsa çok daha vahim. Ezcümle, krizin faturasını iktidar yine halka kesiyor, fakat buna dur demenin de çeşitli yolları olduğunu bugünlerde çok daha iyi biliyoruz.

Don’t Look Up’ı sevmeyen de çok ama!

Geçen ay Netflix’te Türkçesi “Yukarı Bakma” olan film, sansasyonel kadrosuyla gösterime girdi. Gezegene çarpmakta olan göktaşının, gerçekten de dünyaya çarpacağını anlatmak için her yolu deneyen biliminsanlarına ve gerçekliğe yapılan ötekileştirmenin kara mizah gösterisini izledik. Tabii ki filme kapitalizmi yeniden inşası için bir değnek muamelesi yapacaklar olacak ama benim için önemli olan, filmin verdiği dil ve anlatımın gücü. Bir şeyin kötü olduğunu veya insanlığa nasıl hasar verdiğini didaktik bir dil yerine böyle bir anlatım seçerek bizlere ulaştırması, filmi geçen yıl izlediğim iyi filmlerden biri yaptı.

Wordle, kelime oyunundan öte

Wordle, 5 harfli bir kelimeyi 6 tahminde bilmeye dayalı basit bir oyun. Basit olması onu milyon, milyar dolarlık oyunlardan aşağı kılmıyor. İçeriği ve mücadeleyi birleştirebildiğimiz her yer aslında var oluş meydanımız oluyor. Şimdiden milyonlar tarafında oynanan oyunun Türkçe ve İngilizce linklerini aşağıda paylaşıyorum.

Türkçe Wordle: https://f.github.io/wordle-tr/
İngilizce Wordle: https://www.powerlanguage.co.uk/wordle/

Belediye işçisi: Ek protokol istiyoruz

0
2019 Toplu İş Sözleşmesi sürecinden

Merhaba, ben bir belediye işçisiyim. Yaklaşık 2,5 yıldır da Beşiktaş Belediyesi’nde sendikalı olarak çalışmaktayım. Şu ana kadar bir kez toplu iş sözleşmesi ve bir kez de sendika temsilci seçimi süreci yaşadım. Şu an yeniden toplu iş sözleşmesi sürecimiz yaklaşmakta.

Belediye işçileri olarak ücretlerimize alacağımız zam toplu iş sözleşmesi ile belirleniyor. Asgari ücret arttıktan sonra aldığımız ücret asgari ücretin altında kaldı. Ancak bu konuda ne yapılacağına dair hiçbir bilgilendirme yok. İyileştirme talep ediyoruz ancak toplu iş sözleşmesi işaret edilerek bekletiliyoruz. Ekonomik kriz derinleştikçe bizler de birer ekonomik çöküş yaşıyoruz. İğneden ipliğe yüzde 150’ye varan oranlarda zam yapıldı, alım gücümüz çok düştü ve mevcut ücretlerimizle geçinemez hale geldik. Bu nedenle belediye işçileri olarak acilen ek protokol talep ediyoruz. Yani ücretlerimizin toplu iş sözleşmesi süreçleri beklenmeden yapılacak bir ilave protokolle yeniden düzenlenmesini istiyoruz. Ücretlerimizde en az asgari ücrete yapılan zam kadar acil olarak iyileştirme yapılsın. Ayrıca, yaklaşan TİS süreci ise tüm belediye çalışanlarının talepleri doğrultusunda şeffaf bir şekilde yönetilsin. Gerçek enflasyon oranı zamlara yansıtılsın. İnsanca yaşayacak bir ücret hakkımız!

Ekonomik enkaz nasıl kaldırılır?

0

Enflasyon canavarı hortlayalı çok oluyor. Her geçen gün alım gücümüz daha da fazla erirken, iktisadi olarak kendini sürekli kanıtlamak zorunluluğu duyan iktidar yeni bir iktisadi model oluşturulduğunu fakat birkaç ay dişimizi sıkmamız gerektiğini söylüyor. Umutlarını yazın gelecek turistlere bağlamış durumdalar. Oysa Türkiye’de ekonomik büyüme ve sermaye birikim modelleri çökmüş durumda. Gerçek bu! Türkiye özelinde yeni bir büyüme modeli doğmadığı gibi böyle bir model varmış ve takır takır işliyormuş gibi yapay bir görüntü vermek istemeleri rejimin nasıl bir sıkışmışlık içinde olduğunu gösteriyor. Bu sıkışmışlık kendini emekçilere dönük bir saldırı dalgasında göstermekte. Biz buna geleceğimizin borçlulukla ipotek altına alındığı “hayat pahalılığı” diyoruz. İşte bu yüzden enkaz altındayız.

Türkiye ithalata bağımlılığı neticesinde sürdürülebilir bir ekonomik büyüme karşısında cari açık vermek zorunda. Peki cari fazla vererek büyümenin yöntemi TL’yi değersizleştirmek mi? TL değersizleştiğinde daha az malı daha pahalıya alırken daha çok malı daha ucuza satmış oluyoruz. Bu durum istenilen ihracat gelirini yaratmayı imkânsızlaştırıyor. İthalata bağımlılığı azaltma hedeflenmeden ne istenilen ihracat yakalanabilir ne de ülke cari fazla vererek büyüyebilir. Bu bağımlılık ilişkisinden kopuş için ciddi bir sanayileşme ve kurumsallaşma planı gerekiyor. Dolayısıyla ortada ithal ikamesi gibi bir politika bile yok.

Kamu kaynaklarıyla sermayenin beslenmesi

Eğer ki bu ucube “modelin” bir adı olacaksa “finansal sermayenin yararına kamunun yağmalanması” adını verebiliriz. Hazinenin yüksek faiz ile borçlanması, çeşitli enerji ve ulaşım projeleriyle özel sektöre verilen garantiler, büyük şirketlerin bir çırpıda silinen vergi borçları ve son olarak kur korumalı mevduat hesabı ile hazinenin ek faiz yükü üstlenmesi gibi tüm bu durumlar gösteriyor ki hazinenin üzerine büyük bir mali yük binmiş durumda. Kamudan aldığını özel sektöre aktaran bir kayış görevi görmekte ve bunun yanında yağmaya ve talana da açık bir konumda.

Para politikaları ve mali politikaların başındaki kişiler (ilk kez Saray’ın tam olarak istediği politikayı güden ve ortaklaştırabildikleri insanlardan oluştuğunu düşünürsek) bu kadar yükü, koordineli bir şekilde enflasyonu daha da azdırma pahasına para basarak belli bir seviyeye kadar üstlenebilirler. Fakat bu yükün asıl taşıyıcısı vergi gelirleri olacak. A’dan Z’ye tüm vergi kalemlerinin soygun derecesinde artması bu yüzden.

Üstelik bu kadar verginin bu vergilerin çoğunu veren işçi ve emekçilere geri dönmediğini, hatta çeşitli sağlık hizmetleri, ulaşım, eğitim gibi alınması gereken tüm temel hizmetlerin gün geçtikçe pahalılaştığını görüyoruz. Neden vergi veriyoruz? Şu an herkesin sorması gereken soru bu. Cevap ise acı bir gerçek: Bir avuç sermaye grubunu beslemek için… Oysaki bu kadar vergi veren bir toplumun ulaşılabilir ve nitelikli kamusal hizmetler alması elzem olmalıydı.

Derhal harekete geçilmeli!

İki sermaye ittifakına karşı emek ittifakının inşa edilmesinin ve bu ittifakın kendi ekonomi programıyla politika sahnesine gür bir sesle çıkmasının tam zamanıdır. Merkezi ve planlı bir ekonomik modelle tam sermaye kontrolü, üretim araçlarında kamusal denetim ve dış ticarette devlet tekeli gibi köklü ve zaruri değişimlerin olduğu bir program, tüm emekçilerin acil ihtiyaçlarının çözümünün koşullarını oluşturmalıdır.

Acil ihtiyaçları çözmeye dönük en ufak bir adım atmayan iktidarın bu enkazdan ülkeyi düze çıkarmaya gücü olmadığı gibi, IMF’yi yeniden bir kurtarıcı olarak getirme planı dışında çözüm üretmeyen muhalefetin de hiçbir gücü yok.

Bu enkazı ancak mücadele eden işçiler kaldırabilir. Enkazın yükünü taşımamak için birleşik mücadeleyi ve dayanışmayı sürdürebilmek ve bu süreci politik olarak yeni ve bağımsız bir kurucu anayasayla taçlandırmak gerekiyor. Ekonominin toparlanabilmesi ve ekonomide yeni bir organizasyon için temel koşul, mevcut rejimden ve üretim ilişkilerinden kopuş hedefiyle mücadele etmektir.

Sudan: darbeye ve askeri diktatörlüğe karşı mücadele

0

Sudan’da 25 Ekim 2021 günü gerçekleşen darbeye ve askeri diktatörlük rejimine karşı mücadele sürüyor. Geçtiğimiz kasım ayında ülkede gerçekleştirilen genel grevin ardından ocak ayında da ikinci bir genel grev örgütlendi.

26 yıllık Ömer el-Beşir diktatörlüğünü deviren 2019 kitlesel devrimci ayaklanmasını kontrol altına almak adına, ordu ile Özgürlük ve Değişim Güçleri (ÖDG, burjuva ve sivil toplumcu muhalif grupların oluşturduğu koalisyon) arasında 2023 yılında seçimlerin yapılması için varılan anlaşmayla Egemenlik Konseyi kurulmuştu.

2011 yılında tüm bölgeyi sarsan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin bir parçası olarak gelişen ve 2019 yılında Cezayir ve Lübnan’daki ayaklanmalarla seferberliklerin ikinci dalgasının başlangıcına tekabül eden Sudan emekçi halkının isyanı diktatörlük rejiminden ve ekonomik sömürü düzeninden kopuş temellerine oturmaktaydı.

Kitlelerin talep ve mücadelelerinin sömürü düzeninin sınırlarını aşmaması adına iki farklı burjuva program arasında bir uzlaşı gerçekleştirilmiş ve seferberlikler bastırılmaya çalışılmıştı.

Ülke ekonomisinin önemli bir bölümünü kontrol altında tutan Sudan ordusu, Beşir diktası devrilse de rejimi ayakta tutmak ve ekonomik gücünü kaybetmemek için sürece baskı ve şiddet politikalarıyla dahil oldu. Liberal burjuva kanatlar ise kitlelerin ekonomik ve sosyal dönüşüm taleplerini göz ardı edip, IMF ve emperyalizmin çıkarları uyarınca daha demokratik bir sömürü düzeninin inşası hedefinde.

Bu iki farklı programın da temel hedefini ise aynı şey oluşturuyordu: kitle seferberliklerinin geri çekilmesini sağlamak, emperyalizm ve bölge gerici rejimleriyle işbirliği halinde ekonomik sömürü düzeninin bekasını garanti altına almak. Temel farklarını ise, ordunun bu yolda sopaya, burjuva muhalefetin ise havuca başvurması oluşturuyordu.

Egemenlik Konseyi’nin göreve gelişinden beri uyguladığı ekonomi politikaları ise kitlelerin 2019 yılında ayaklanmasına neden olan koşulları daha da derinleştirdi. IMF ile yapılan anlaşmaların faturası Sudan emekçi halkına kesildi, ülkedeki yoksulluk ve işsizlik düzenli olarak tırmandı.

Bu tablo karşısında, başını Sudan Profesyoneller Birliği, İşçi Sendikalarını Yeniden Örgütleme Platformu ve Direniş Komiteleri Koordinasyonu’nun öncülüğünde emekçiler Egemenlik Konseyi’ne karşı yeniden seferber oldu.

25 Ekim darbesini yaratan koşullar işte bu düzlemde gelişmişti. Egemenlik Konseyi başkanı Orgeneral Abdulfettah el Burhan, seferberlikleri ezmek, ordunun ekonomik gücünü muhafaza etmek ve rejimi ayakta tutmak amacıyla Geçici Hükümet başbakanı ve burjuva muhalefetin lideri Abdullah Hamduk’u görevden alarak hükümeti feshetti.

Ancak darbeye, askeri diktatörlüğe ve sömürü düzenine karşı Sudanlı emekçilerin isyanı sürüyor. Rejim karşısında süren mücadele ve örgütlenen iki genel grev Sudanlı kitlelerin devrimlerine sahip çıkmakta olduklarının kanıtı. 43 milyon nüfuslu ülkede 5 milyona yakın katılımla gerçekleşen ve kamusal hayatı önemli ölçüde kilitleyen iki genel grev ise bunun en önemli örneği. Darbeden bu yana 100’ü aşkın kişiyi katleden, binlercesini de tutuklayan ordu güçleri seferberlikleri bastırmaya çalışsa da emekçi halkın direncini kırabilmiş değil.

Sudan’da sürmekte olan seferberliklerin geleceğinde, Sudan Profesyoneller Birliği, İşçi Sendikalarını Yeniden Örgütleme Platformu, Direniş Komiteleri Koordinasyonu ve Sudanlı sosyalistlerin, mücadele halindeki emekçilerle birlikte diktatörlük rejiminden, kapitalist sömürü düzeninden ve emperyalizmden kopuşu mümkün kılabilecek bir siyasi alternatifin inşası belirleyici olacak. Tam da 2011 yılından bu yana bölge devrimci süreçlerinde inşasının noksanlığını hissettiğimiz bir alternatifin. Bu süreçte biz enternasyonalist devrimcilere düşen de böylesi bir alternatifin inşası yönünde Sudanlı emekçileri politik ve örgütsel olarak koşulsuz bir şekilde desteklemek.

***

Editörün önerileri: