Ana Sayfa Blog Sayfa 34

Beklemek mi, geleceği örgütlemek mi?

0

Türkiye’de emekçiler olarak ana gündemimiz uzun zamandır hayat pahalılığı. Enflasyonda artış, alım gücünde düşüş her geçen gün daha da hızlanarak sürüyor. Resmi enflasyon, nisan ayı resmi verilerine göre yüzde 70’e ulaştı. Türk-İş’in mayıs ayı raporuna göre Türkiye’de dört kişilik bir ailenin açlık sınırı asgari ücreti geçerek 6 bin 17 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 19 bin 602 TL’ye çıktı. Bu veriler, kitleselleşen yoksulluk tanımının çok ötesine geçtiğimize; asgari ücretle çalışan milyonlar olarak beslenme, barınma gibi en temel ihtiyaçlarımızı dahi karşılayamama tehdidiyle karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor. Yanı sıra, bu yıkım ve yağma politikalarına her türlü antidemokratik uygulama da eşlik ediyor.

Emekçi kitlelerin büyük bir kısmı iktidarın politikalarının bu sorunları daha da derinleştirdiğini ve bunlara emekçi halktan yana bir çözüm üretemeyeceğini bizzat deneyimliyor ancak “nasıl bir çözüm” konusunda bir ana eğilim henüz belirmiş değil. Emekçiler, ana muhalefetin emekçilerden yana somut ve bütünlüklü politikalardan uzak ve meseleyi seçimlere indirgeyen “Bizim iktidarımızda hepsi çözülecek” iddiası ile iktidarın “Biz yapamazsak, çözemezsek başka kimse başaramaz” pişkinliği arasına hapsedilmeye çalışılıyor. Bu sıkışmışlık, sorunun doğrudan muhatabı, çözümün ise öznesi olması gereken emekçiler için bir ortak mücadele zemini ihtiyacının zaruretini ortaya koyuyor.

Mevcut iki ittifaka referansla “üçüncü ittifak” ya da mevcut her iki ittifakın programının ortaklığını teşhire ve mevcut düzenden kopuş perspektifimize referansla “ikinci reçete” olarak işaret ettiğimiz; ama hepsinin temelinde bağımsız sınıf kutbu ihtiyacından ve çözümün öznesinden hareketle “emek ittifakı” olarak adlandırdığımız bu acil ihtiyaç karşımızda durmaya devam ediyor.

Bir yandan, HDP’nin öncülüğünde bir üçüncü ittifak çağrısıyla bir araya gelmiş ama rotası konusunda henüz netleşme sağlayamamış 7’li sol ittifak girişiminin çalışmaları sürüyor. Ancak yaklaşık beş ayın bilançosu, kendilerini bir seçim ittifakı değil ortak mücadele ve demokrasi ittifakı olarak ortaya koysalar da, bu girişimin henüz masa başı tartışmaları aşamadıkları ve acil talepler etrafında sahada örülecek bir ittifak perspektifi noktasında henüz adım atamadıkları izlenimini pekiştiriyor.

Oysa Kaan Gündeş imzalı “Üçüncü İttifak çoktan kuruldu ve kendini meclisle sınırlamıyor” yazısının da (Şubat 2022) işaret ettiği gibi bugün yılın ilk iki ayına nazaran geri çekilmiş dahi olsa, emekçilerin mücadelesi ve ortaklaşan talepleri bu zeminin koşullarını sahada çoktan yaratmış durumda. Sorun, bu ittifakın solun ve sınıfın önderliklerince de ilan edilip edilemeyeceği noktasında kilitleniyor. Haziran 2023 olarak işaret edilen seçimler için önümüzde tam bir yıl var. Bu bir yılı düzen partilerinin işaret ettiği gibi seçimi bekleyerek ve onların suni gündemlerine eklemlenerek mi geçireceğiz; yoksa işçi sınıfının ve ezilen tüm kesimlerin acil ekonomik ve demokratik talepleri etrafında geleceğimizi örgütleyerek mi? Biz ikincisinde ısrar ediyoruz: Emeğin birleşik ittifakını inşa etme çağrımızı yineliyoruz!

Pasta büyümüyor, bize düşen dilimler küçülüyor

0

Ülke ekonomisi yüzde 7 büyüdü. Yani bir yıl öncesinin ilk çeyreğine göre GSYH yüzde 7 arttı. Bir önceki çeyreğe göre ise büyüme yüzde 1,2 seviyelerinde. Peki bu büyüme bizim için ne anlam ifade ediyor? Hemen söyleyelim: daha çok zam, daha çok hayat pahalılığı. Daha önceki birçok yazımızda “büyüme olacaktır ama bu bizim için insani gelişmişlik ve ekonomik refah anlamına gelmeyecek” diye defalarca söylemiştik.

Büyüme doğalgaz zammı ile geldi. Birinci çeyrek büyümesinin açıklandığı sıralarda konutlarda kullanılan doğalgaza yüzde 30, sanayidekine yüzde 40, elektrik üretimi için kullanılan doğalgaza ise yüzde 17 zam geldi. Asgari ücrete yılda bir kere zam yapan iktidar; elektrik, doğalgaz ve çeşitli vergi oranlarına düzenli olarak zam yapıyor. En geç sonbahara girerken doğalgaz ve elektriğe yine zam gelecek ama ücretler yerinde saymaya devam edecek. Büyüme oranlarının bu koşullar altında hiçbir anlamı yok. Yaşamak istiyorsan borçlan ve borç girdabı içinde köle gibi çalış! İşte AKP Türkiye’sinin işçilere gösterdiği tek yol bu.

Tabii ki bu büyümeden nemalanan, kârlarına kâr katanlar var. Örneğin, 2022’nin ilk çeyreğindeki banka kârları ortalama yüzde 285 arttı. Onların kârları artarken bizim alım gücümüz düştü. Onların kârları artarken bizim sadece borç oranlarımız arttı. Bu büyüme, yapay ve borca dayalı bir büyümedir. İnsanlar paradan kaçıyorlar, kimse TL tutmak istemiyor. Talep artsın diye yapılan her şey enflasyonu iyice artırıyor.

Bir avuç kemirgenin kârı için tüm ülke sosyal ve iktisadi bir kriz girdabına itildi. Bunun faturasını ödemek istemiyorsak acil bir program etrafında emek ittifakını sağlamak zorundayız! Derhal enflasyonu kontrol edin! Derhal tüm ücretlere üç ayda bir enflasyon oranında zam yapın! Beceremiyorsanız o koltukta oturmayın. Yerli ve milli diyerek tüm ülkeyi dışa bağımlı hale getiren iktidar bu krizin baş sorumlusudur. Faturasını da biz değil bu krizi yaratanlar ödeyecek. Yeter ki işçiden yana bir programla, yani emek ittifakıyla seçim sürecine bir arada girelim. Birleşen işçiler yenilmezler!

Savaş ve baskı politikaları Saray’ı kurtarır mı?

0

Türkiye Suriye’nin kuzeydoğusuna operasyon yapacağını ilan etti. Önce Erdoğan “güvenli bölge” oluşturmada yarım kalan işlere devam edileceğini duyurdu; sonrasında ise bu açıklama MGK kararı haline getirilerek operasyonun “…milli güvenlik ihtiyaçlarımızın gereği olduğu” belirtildi.

Bilindiği gibi bugüne kadar Suriye topraklarına defalarca operasyonlar yapıldı. Daha önce Şah Fırat, Fırat Kalkanı, İdlib operasyonları, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı harekatları düzenlendi. Halihazırda Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Bölgesinde bir ay öncesinde başlatılan Pençe Kilit operasyonu devam etmekte ve bölgeden her geçen gün yeni bir asker kaybı haberi daha gelmekte.

Mevcut iktidar, yaşadığı çoklu krizi baskı ve savaş politikaları ile aşmaya çalışıyor. AKP-MHP iktidarı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali dolayısıyla oluşan uluslararası durumdan faydalanarak sınır ötesi operasyonlara hız veriyor. Aynı zamanda iktidar dış politikada Ukrayna işgalinin yarattığı yeni dengeler neticesinde kendine arabulucu rolü ile manevra alanı açmaya çalışırken, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerine karşı veto tehdidini kullanarak ABD ile pazarlık gücünü artırmaya çalışıyor. Aynı zamanda “teröre destek” adı altında verilen mesajlarla sınır ötesi operasyonlarını baskı ve savaş politikalarının meşru gerekçesi olarak kullanmak istiyor.

Rusya’nın önemli sayıda askeri birliğini Suriye’den çekerek kontrolündeki alanları İran’a bırakmasının uluslararası arenada çeşitli hesapları beraberinde getirdiği görülmekte. Erdoğan da bölgede sürdürdüğü yayılmacı politikalar ile bu hesapların bir parçası olmaya çalışarak mültecileri bu politikanın bir maşası haline getiriyor. Bu politikanın işçi ve emekçiler için büyük bir felaket olduğunu söylemeye gerek yok.

Aynı zamanda Kürt sorunundaki baskı politikalarının önemli bir gerekçesi haline getirilen sınır ötesi operasyonların Türkiye’yi daha büyük tehditlerle karşı karşıya bırakacağını belirtmek gerekiyor. Millet İttifakı da dahil olmak üzere burjuva muhalefetin milliyetçilik kisvesinde bu operasyonları desteklemesi, Kürt sorununda rejimin tarihsel tutumunu gösterir nitelikte.

İktidarın giderek güç kaybettiği bir dönemde sınır ötesi operasyonların iç politikadaki işlevselliğini tahmin etmek zor değil. Erdoğan Rojava’ya yönelik operasyonu elbette ki şovenizmi kışkırtmak için kullanacak ve ekonomiden hukuksuzluğa içerideki tüm bu kötü gidişatı unutturmak isteyecek. Bu operasyon tıpkı diğerleri gibi başta Kürt siyasi hareketi olmak üzere muhalefet kesimlerini kriminalize etmenin başlıca araçlarından birini oluşturacak. Zira kaybetme ihtimalinin giderek arttığı yaklaşan seçimler dolayımında baskı ve korku iklimini yeniden oluşturabilme ihtimalinin yoklanması söz konusu. Gezi Davası ile siyasi muhalefete verilen gözdağı, Kaftancıoğlu’nun hapis ve siyaset yasağı kararı, seçim yasası, hapishanelerdeki hukuksuzluklar, kültür sanat alanındaki yasaklamalar ve daha pek çoğu karşısında iktidar bu gibi araçları bu doğrultuda seferber etmeye çalışmaktan geri durmayacak. Bu anlayış esas olarak iktidarın demokratik siyaseti nefessiz bırakma ve mevcut başarısızlıklarını örtme amacını taşıyor.

İktidarın bilindik baskı yöntemlerine başvurması, giderek daha fazla aşındığını gösteriyor. Bu çerçevede diyoruz ki; sınır ötesi askeri operasyonlar asla bir çözüm değildir. Bu operasyonlar son bulmalı, Kürt halkına dönük baskı politikalarına son verilmeli, demokratik hak ve özgürlükler derhal tanınmalıdır. Bütün bunlar ancak emekçi halkların kardeşliği ve ortak mücadelesiyle sağlanabilir.

Gıdada fiyat artışı önlenebilir mi?

0

Gazetemizin mart sayısında gıda fiyatlarındaki artış ve gıda krizi hakkında yazmıştık. Burada, ocak verilerine göre tarımdaki üretici enflasyonunun yüzde 52 olduğunu ve bu durumun kötü gidişatın yalnızca başlangıcı olduğunu ifade ediyorduk. Maalesef beklenen olmaya devam ediyor. Geçtiğimiz nisan ayında tarımsal üretimdeki enflasyon yıllık yüzde 118,53 oldu!

Normalde nisan ayında mevsimlik tarımın artışı ile en azından aylık olarak tarımsal ürünlerde ucuzlama söz konusu olmalıyken artış yaşandı. TÜİK’in aylık enflasyonu yüzde 7 civarı olarak açıklamasına rağmen tarım ürünleri üretici fiyat indeksi aylık yüzde 17,76 arttı!

Bu korkutucu tablo, içerideki (enflasyon) ve dışarıdaki (Ukrayna’nın işgali) olumsuz tabloların bir yansıması değil, doğrudan doğruya hükümetin inşaat ve banka sermayesi lehine bilinçli olarak nakşettiği politikaların sonucu. Zira bereketli topraklar hâlâ var, henüz bir su kıtlığı yok. Yeterli tohum ve sağlıklı gübreye ulaşımda da aşılamaz engeller söz konusu değil. Ancak bakanlık eliyle Saray rejimi hemen hasat öncesinde ithalata başvurarak çiftçinin ürünlerine bir fiyat baskısı uyguluyor ve çiftçiye yeterli kredi imkânları tanımayarak çiftçiyi aracıların insafına mahkûm ediyor. Böylelikle “tarlada ucuz, rafta pahalı” ürünlerle karşı karşıya kalıyoruz. Emeğinin karşılığını alamayan çiftçinin yanıtı ise masraf kısmak için hayvanlarını azaltmak, toprağı ekmemek ya da en ucuz ve sağlıksız tohum ve gübreyi kullanarak toprağa zarar vermek oluyor. Sonuç olarak gıda fiyatları, kendine yeter bir ülke olmaktan çıkmış Türkiye için kara günlerin gelmekte olduğunu söylüyor.

Bu korkunç tabloya karşı yapılması gereken net: inşaatçıya-rantçıya değil çiftçiye maddi destek verilmesi, tarım arazilerinin ıslah edilmesi, su havzalarının gözümüz gibi korunması, aracıların yerine kamunun geçmesi, kısacası bir tarım planlamasının yapılması. Böylesi bir iş için de ortada bilinmeyen bir formül, keşfedilmemiş bir bileşen falan yok! Çözüm çok kolay ve önümüzdeki tek engel hükümetin bir avuç zengin dışında kimseyi düşünmeyen ekonomi politikaları.

Hükümet bu yıkımın birinci derecede sorumlusuyken Millet İttifakı da durumun kötülüğünü ifade etmek dışına çok da bir şey söylemiyor. Üzüm ve fındıkta adalet isteyen çiftçilerin ve benzerlerinin seferberliklerine basit vaatlerde bulunmanın ötesine geçmiyor. Millet İttifakı Cumhur İttifakı’na muhalif olsa da gıda krizine dair halkın ihtiyaçlarına yönelik bir planlama sözü vermiyor. Bu durum da bir kez daha ülkenin demokrasiye olan ihtiyacı ile aç-açıkta kalmama mücadelesinin ne kadar da kardeş olduğunu ve bu mücadelenin yalnızca bir Emek İttifakı ile sürdürülebileceğini gösteriyor.

Peki, mevcut yanlış politikalara karşı yapayalnız mıyız? Hayır. Türkiye’den birçok emek ve meslek örgütü bir araya gelerek 2 Nisan gününde “Tarım Platformu“nun kurulduğunu ilan etti.

Platform, neoliberal tarım politikalarına karşı arazi kullanım, tarımsal üretim ve sulama planlaması istiyor. Tarım Bakanlığının yeniden yapılandırılmasını, böylece tarım alanları, çayır ve meralar, zeytinlikler ve diğer dikili alanların korunmasını, enerji ve madencilik yatırımlarına karşı çıkılmasını savunuyor. Küçük aile işletmelerinin yanı sıra kooperatifçiliğin desteklenmesi ve tüm bunlarla beraber mevsimlik tarım emekçilerinin güvenceye kavuşması gibi halkın ihtiyaçlarını odağa alan bir emek perspektifinin nüvesini ortaya koyuyor.

Gıda krizi kapıda ve tablo karanlık. Ancak sorunun olduğu her yerde mücadele, bir araya gelebileceğimiz bir merkezi bize sunuyor. Gıda krizini önlemek mümkün ve mücadele odağı olacak yerler var!

İşsizlik kader değil!

0

Geçtiğimiz günlerde TÜİK 2022 yılının ilk çeyrek işsizlik verilerini açıkladı. Buna göre 2022 yılı ilk çeyreğinde işsizlik oranı geçen yılın ilk dönemine göre %0,1 puan arttı, işsiz sayısı ise 50 bin kişi artış kaydetti. Böylece işsizlik oranı %11,4’e; işsiz sayısı da 3 milyon 845 bin kişiye yükseldi.

TÜİK’e göre son üç yıldaki işsizlik verileri şu şekilde:

 202020212022
1. Çeyrek12,913,111,4
2. Çeyrek13,412,3 
3. Çeyrek13,111,3 
4. Çeyrek13,111,3 

TÜİK verileri ne kadar güvenilir?

Ülke özellikle son bir yıldır büyük bir krizin içindeyken, enflasyon son 20 yılın zirvesine gelmişken TÜİK verileri işsizliğin düşme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Bu da bizlere TÜİK verilerinin ne kadar güvenilir olduğunu bir kez daha sorgulatmakta. Enflasyon verileri ile istediği gibi oynayan ve enflasyon rakamlarını bağımsız kuruluşların tespit ettiği rakamlardan aşağı göstermeyi bir marifet sayan TÜİK, işsizlik rakamları ile de oynuyor. Nitekim aynı dönem için yaptığı araştırmaları açıklayan DİSK-AR çok farklı rakamlara ulaşıyor.

DİSK-AR’a göre çalışabilir durumdaki 64 milyon kişiden sadece %20,8’i kayıtlı ve tam zamanlı olarak istihdam ediliyor. Geniş tanımlı işsizlik oranları ise %41 civarında. Bu da gösteriyor ki TÜİK verilerini toplarken her zamanki gibi rakamlarla oynama yoluna gidiyor. İşsizlik verilerini açıklarken “dar tanımlı” işsizlik verilerini baz almakta. Böylelikle TÜİK, AKP iktidarının gerçekleri çarpıtma aparatı olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Gerçek işsizlik rakamları açıklanandan kat be kat fazla

Ülke 2001 krizinden bile büyük bir kriz ile karşı karşıya kalmışken işsizliğin artması kaçınılmaz bir sonuçtur. Döviz kurundaki oynaklık, enflasyonun her ay artması, ülkenin içinde bulunduğu siyasi iklim, ekonomik çarkları da etkilemekte. Her ne kadar ihracat rekorları kırıldığı belirtilse de emekçilerin alım gücü düşerken birçok işyeri işçi çıkarma yoluna gidiyor.

Göçmen ve kayıtdışı işçiler

İşsizliğin artmasındaki en büyük gerekçelerden birisi olarak son dönemde yaşanan göç dalgası gösterilmekte. Suriye’deki yıkımın sorumlularından AKP iktidarı göçmenleri dış politikada bir koz olarak, içeride ise ucuz işgücü deposu olarak görüyor.

Toplumun genelinde ortaya çıkan göçmen karşıtı tepki, açıktan açığa faşist eğilimlerin de yükselmesine neden oluyor. AKP iktidarı ise bu tepkiler karşısında kendisini dinsel ve “insani” referanslar ile savunmaya çalışmakta. Oysa İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun mayıs ayı başında bir televizyon kanalında yaptığı “Fabrikanda Suriyeliyi çalıştır, sömür, sigortasını yaptırma. Sonra ayak ayaküstüne at, ‘Ne olacak bu Suriyelilerin hali’ de. Bir milyon insan gidecek. Kim isyan edecek biliyor musun? O iş sahipleri.” açıklaması AKP iktidarının göçmen politikası ile neyi hedeflediğini açıkça göstermekte: kayıtdışı, sendikasız, sigortasız, açlık sınırının altında ücretlerle çalışan milyonlarca işçi yaratmak. Yine son dönemde AKP şeflerinin sıkça söylediği gibi Çin tipi ekonomik kalkınma…

İşsizlik sorunun çözümü planlı ekonomidir

Görülmektedir ki ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde süreğen bir işsizlik sorunu vardır. Bu işsizlik sorunu burjuva iktidarlarının iddia ettiği gibi emekçilerin “iş beğenmemesinden” kaynaklı değildir. İşsizlik sorununun tek nedeni kapitalizmdir. Kapitalist ekonomi plansız ve kâr mantığı ile hareket eden bir ekonomidir ve istenilen kârın tek kaynağı emek sömürüsüdür. Emekçilerin emeğinin değersiz hale gelmesi için de kapitalistler işçiler arasında sürekli bir rekabet yaratır ve de çalışan işçileri işsizlikle tehdit eder. Emeği sömürebilmek için sürekli bir işsiz ordusuna ihtiyaç duyar. Dolayısıyla işsizlik sorununun tamamıyla çözülebilmesi için kâr mantığına dayalı kapitalist ekonominin alaşağı edilip planlı bir ekonomi olan sosyalist ekonomiye geçmek gerekir. Ancak bu nihai çözüme kadar işçi ve emekçiler açısından yakıcı bir sorun halini alan işsizlik ile mücadelede öne çıkarabileceğimiz belli başlı acil talepler etrafında ortaklaşabilir ve bu mücadeleyi sermaye düzenine karşı mücadelemizin merkezine yerleştirebiliriz.

Bu acil talepler:

– İşten atmalar kesinlikle yasaklanmalı.

– İş saatleri azaltılarak tüm işler çalışabilir nüfus arasında dağıtılmalı.

– Özelleştirilen tüm kurumlar tazminatsız tekrar kamulaştırılmalı.

– İşyerleri ve tüm ekonomi işçi denetimine girmeli, iş planlaması işçiler tarafından yapılmalı.

İşçinin sorununu işçi çözecek

0

Türkiye, bazı liberallerin vurguladığı gibi beceriksiz bir iktidarın ve eğitimsiz bürokratlarının ekonomiyi yönetememesinin ceremesini çekmiyor. İçinde bulunduğumuz ekonomik ve toplumsal durum, yani çoklu krizler dönemi, sermaye lehine çalışan bir ekonomi politikasının sonucudur. Bu politika, kamu kaynaklarının bankacılık sektörü başta olmak üzere silah, enerji ve inşaat sektörleri lehine rahatça yağmalanabilmesi ve ortaya çıkan enkazı da emekçilerin üzerine yıkabilmek üzere hayata geçirildi. Bir önceki yazımızda da vurgulamıştık. İktidarın ekonomiye dair tek bir vizyonu var: Kârı özelleştir, zararı ise toplumsallaştır!

Yukarıda saydığımız sektörlerin sermayedarlarının iktidar ile kurduğu organik bağ, yapılan yolsuzluklar, gizli kapaklı sözleşmelerle Hazine’ye bindirilen yük gibi birçok durum, iktidarın yarattığı kaynak aktarım mekanizmalarının doğal bir sonucu. Emekçilere dönük tüm bu ekonomik saldırganlık karşısında Ekonomi Bakanı altı ay önce katıldığı bir TV programında ne demişti hatırlayalım: “Heyecanlanıyorum, şöyle bir uyusak da 6 ay sonra uyansak çok farklı noktalara gideceğiz.” Geldiğimiz nokta altı ay öncesine göre çok daha kötü. Gıda krizi, konut krizi, enerji krizi, genel anlamda bir hayat pahalılığı krizi altı ay öncesine göre çok daha katmerli bir hal almış durumda. “Verin yetkiyi enflasyonla nasıl mücadele edilir görün”, “Ülkemin ekonomisi temmuz ayında öyle bir şaha kalkacak ki….”, “6 ay sonra uyansak çok farklı noktalara gideceğiz” gibi cümlelerin hepsi aynı kronik yalanın devamından ibaret. Çünkü yarattıkları enkazdan oluşan tozu dumanı dağıtmak için ellerinde yalan dışında bir araç kalmadı. Geleceğimizin bile isteye borçlulukla ipotek altına alındığı bu hayat pahalılığı ortamında tüm umutlarını yaz aylarında gelecek turistlere bağlayan ve kendi yarattıkları enkaza kılıf uydurmaya çalışan iktidar şapkadan tavşan çıkarma derdine düşse de ortada ne şapka var ne de tavşan.

Tüketimin ne pahasına olursa olsun devam ettirilmesinin bir sonucu olarak borçluluk ve bununla birlikte borcunu ödeyemeyenlerin de sayısı gittikçe artıyor. Son beş ayda icra takibine düşen dosya sayısı 1 milyon artarak 23,5 milyona yükseldi. Kısa vadeli dış borç rekor kırarak 181 milyar dolara yükseldi. Borç faizlerine gittikçe daha fazla para ödediğimiz gibi yeni borç alırken de daha yüksek faiz oranlarıyla borçlanıyoruz. Merkez Bankası eksilerde, şu değersiz TL ortamında bile ithalat ihracata göre daha hızlı artıyor ve cari açık çok fazla. Tam 20 yıl önce 100 birimlik bir paranın alım gücü bugün 8 birime düşmüş durumda. Bunların yanında en büyük 10 bankanın yılın ilk çeyrek kârı 50 milyar lirayı aştı. İşte bunlar AKP mucizeleri! Çünkü onlar bir avuç patron için mucize yarattılar.

Her şeye zam gelirken ücretlere gelmemesini kabul etmiyoruz. Tüm ücretlere her üç ayda bir otomatikman zam yapılsın. Vergilere, elektriğe, doğalgaza nasıl her üç ayda bir zam yapılıyorsa ücretlere de aynı şekilde zam yapılması zorunludur. Bir yıl içinde ödenecek 181 milyarlık dış borç derhal reddedilsin. Kaynakları yurtdışındaki kan emici bankalara göndermek yerine bu kaynakları emekçiler için kullanın! Emekçiler enflasyonla boğuşurken tarihin en büyük kârlılık oranlarını açıklayan bankaları derhal kamulaştırın! Eğer ki bunları yapmıyorsanız demek ki bu ülkeyi yönetmeye muktedir değilsiniz. O koltukları terk edin!

Koca bir ülkeyi borç ve ipotek yığını haline getirmeye çalışsalar da bu enflasyon canavarı karşısında yenilgiye mahkûm değiliz. Tüm krizler önlenebilir. Yeter ki mücadelemizi emek ittifakı altında birleştirelim. Yukarıda saydığımız talepleri ancak birleşirsek hayata geçirebiliriz. Biliyoruz ki işçinin sorununu işçi çözecek! İşçi sınıfı enflasyon canavarının kostümünü kaldırdığında altında sermayeyi ve iktidarı görecek ve onu mahkûm edecektir.

Barınma krizinin çözümü var

0

Geçtiğimiz günlerde açıklanan Konut Finansman Projesi, üç çözüm paketini içeren bir müjde olarak duyuruldu. İlk pakette ilk kez ev alacaklara 10 yıla kadar vadeli aylık yüzde 0,99 faizli konut kredisi var. İkinci paketten faydalanabilmek için, alınacak konut değerinin yüzde 50’sinin mevcut döviz veya altın hesabından karşılanması şart koşulmuş. Üçüncüde ise en az yüzde 40’ı bitmiş ve yüzde 50’si satılmamış inşaat projelerinin tamamlanmasını desteklemek için şirketlere 20 milyar TL kaynak ayrılmış. Ayrıca TOKİ’ye 30 milyar TL’lik finansman da yapılacak. Yani ortada bir kaynak var ama emekçiler için değil, sermaye sahipleri için kullanılacak. Paketlerde asgari ücretle çalışan bir işçinin konut sahibi olmasını sağlayan gerçekçi bir destek yok. “Müjde”nin hemen ardından konut fiyatları hızla yükseldi. Buna paralel olarak kiraların da artacağını öngörmek hiç de zor değil.

Halbuki yakıcı hale gelmiş bir barınma kriziyle karşı karşıyayız. Emekçiler krediyle konut sahibi olmak şöyle dursun, ev kiralarını bile ödemekte zorlanıyor. Yoksulluk sınırı 17 bin TL’ye, resmi enflasyon yüzde 70’e dayanmışken ücretler hangi temel ihtiyacı karşılamaya yetsin? Dahası, barınma krizi toplumun her kesimini farklı boyutlarda etkilemekte. Örneğin kadınlar, yüksek kiralar yüzünden ya şiddet dolu aile ortamından ayrılamıyor ya da bu ortama geri dönmek zorunda kalıyor. Fahiş fiyatlı özel yurtları veya kiraları karşılayamayan öğrenciler cemaat yurtlarına mahkûm ediliyor. Ayrımcılık sebebiyle halihazırda ciddi bir barınma sorunu yaşayan LGBTİ+lar için durum ekonomik krizle katmerleniyor. Sınırlarda tutulan, uydu kent gibi uygulamalar yoluyla kontrol edilen veya kendi kaderlerine terk edilen mülteciler en temel sosyal haklardan biri olan barınma hakkından bazen faydalanamıyor bile. Türkiye genelinde 70 bin civarında evsiz olduğu tahmin ediliyor.

Mevcut konut politikaları sadece bir avuç zengini daha da zengin ediyor. Barınma sorununu çözmek için üretilen TOKİ diye bir kurum var oysaki; amacı dar ve orta gelirli vatandaşların konut ihtiyacını karşılamak. Peki bugüne kadar TOKİ, barınma sorununa ne kadar çözüm oldu? AKP iktidarının zamanında herkesi ev sahibi yapma iddiasıyla güzellediği kentsel dönüşüm projeleri pek de çözüm olmadı. Aksine sonuç: yerinden edilen binlerce kişi, palazlanan inşaat sektörü, peşkeş çekilen proje ihaleleri, kentin-doğanın talanı, bedelini bazen canıyla ödeyen emekçi halk (ör. Karadeniz’de dere yatağına yapılan TOKİ konutlarında sel sonucu hayatını kaybedenler) ve şu an kredi borçlarıyla yaşayan binlerce emekçi. Mayıs ayı itibarıyla halkın bankalara, finansman şirketlerine ve TOKİ’ye olan borcu 1 trilyon 173 milyar TL.

Toplumun tüm yoksul ve ezilen kesimleri barınma sorunu yaşarken milyonlarca daire boşta. Sadece İstanbul’daki boş daire sayısı 700 bin civarında (İBB’nin tahminlerine göre). Mevcut boş konutlar acilen ihtiyaç sahipleri için kullanılmalı. Konut politikalarının önceliği kâr ve rant değil; ihtiyaç odaklı, nitelikli, depreme dayanıklı evler olmalı. AKP’nin konut politikaları yalnızca inşaat şirketlerine ve bankalara yarıyor. Tüm bankalar ve büyük inşaat firmaları kamulaştırılmalı. Bunların uygulanabilmesi ise işçi denetiminde, merkezi ve planlı bir ekonomiden geçiyor.

Sri Lanka: Ne rejim ne IMF!

0

Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan ettiği 1948 yılından bu yana tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşayan Sri Lanka’da artan enflasyon ve petrol, dizel, gıda ve ilaç gibi temel ihtiyaç ürünlerinde yaşanan kıtlık karşısında mart ayında başlayan eylem dalgası, nisan ayının başlarında kitlesel bir seferberliğe dönüşmüştü. Bunun üzerine başbakan ve aynı zamanda ülke başkanı Gotabaya Rajapaksa’nın kardeşi olan Mahinda Rajapaksa’nın kabinesinin tamamı istifa etmiş; ancak bu istifalar seferberliğin geri çekilmesine yetmeyince, Gotabaya Rajapaksa olağanüstü hâl ilan ederek polis, ordu ve hükümet yanlısı çeşitli paramiliter oluşumların protestoculara saldırmasının önünü açmış ve ölümler yaşanmıştı.

Tüm bu baskılara rağmen büyüyen seferberlik sonucunda 28 Nisan’da milyonlarca işçi, emekçi ve öğrencinin ve farklı sektörlerden yüzlerce sendikanın katıldığı bir günlük bir genel grev yaşanmıştı. Rajapaksa kardeşlerin işçi ve emekçilerin acil ihtiyaçları ve talepleri karşısında takındığı baskıcı tutum ve istifa etmeyi reddetmeleri üzerine, Sendikalar Ortak Koordinasyon Komitesi’nin (TUCC) çağrısıyla 6 Mayıs günü bir öncekinden çok daha yüksek katılımla bir genel grev daha gerçekleşti. Bu genel grev sonrasında TUCC’nin, Rajapaksa klanı ülke yönetiminden istifa etmezse 11 Mayıs’ta süresiz genel grev ilan edeceğini açıklamasının ardından 9 Mayıs’ta Başbakan Mahinda Rajapaksa istifa etti.

Ülke burjuvazisi, ordu ve çokuluslu şirketlerle derin bağları olan ve çeşitli dönemlerde Sri Lanka’yı yöneten Rajapaksa klanı, 2019 yılında ülkedeki etnik/dini kutuplaşmaları keskinleştiren Paskalya Pazar’ı Katliamı ertesinde dönemin hükümetine karşı popülist milliyetçi ve IMF karşıtı bir söylem geliştirerek tekrar iktidara gelmeyi başarmıştı. Ancak Rajapaksa rejimi, IMF karşısında ülkenin bekasını savunma söylemi altında işçi ve emekçileri değil sermaye sahiplerini korumak adına kimi Türkiye’dekilere benzer ekonomi politikalarını (düşük faizler, sabit kur, ithalat yasakları, vergi indirimleri, para basmak vs.) uygulamaya koydu. Buna pandemi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ertesinde derinleşen tedarik krizi ve Rajapaksa klanının karıştığı hazine bonosu satışlarında yapılan yolsuzluklar da eklenince, Sri Lanka derin bir enflasyon, kıtlık ve dış borç krizine sürüklendi.

Başkan Gotabaya Rajapaksa, istifa eden kardeşinin yerine 2015 yılında patlak veren hazine bonosu satışlarında yapılan yolsuzlukların ana planlayıcısı olarak bilinen ve o dönem başbakan olan Ranil Wickremesinghe’yi önce tekrar Başbakan, sonrasında da Ekonomi ve Finans Bakanı olarak çifte göreve atadı. Merkez Bankası’nın 12 Nisan’da dış borç ödemelerine dönük moratoryum ilan etmesinin ardından göreve gelen Wickremesinghe’nin ilk icraatı ise ülkede benzeri görülmemiş bir kemer sıkma programı üstüne yükselecek bir borç yeniden yapılandırması için IMF ile pazarlık masasına oturmak oldu.

Halbuki sokaklardaki seferberliğin temel talebi rejimin ve kapitalist düzenin alaşağı edilmesiydi. Seferberliğin başlıca sloganlarından “Gota evine git, Sajith evinde kal, Anura dönmeyi aklından bile geçirme” sadece hükümeti değil, kapitalist sömürü düzeninin sürmesi adına IMF ile pazarlık yanlısı olan burjuva muhalefet parti ve ittifak liderlerini, dolayısıyla doğrudan rejimi karşısına alıyordu. Bu noktada Sri Lanka’nın öne çıkan “sol” partisi JVP’nin (Halkın Kurtuluş Cephesi) ve sendikal bürokrasinin ihanetinin de altını çizmek gerekiyor. Anura’nın kendini Marksist-Leninist olarak tanımlayan ve kurulduğu günden itibaren muhalif burjuva partilerle ittifak kurma çizgisini benimseyen partisi JVP, son seçimlerde IMF karşıtı söylemleri nedeniyle Rajapaksa’yı desteklemişti. Çoğu bürokratı JVP’ye yakınlığıyla bilinen Sendikalar Ortak Koordinasyon Komitesi ise seferberliklerin ve genel grevin yarattığı basınç karşısında kabine ve başbakanın istifası üzerine açılan yönetim boşluğundan JVP’nin pay kapması ümidiyle rejim karşısında seferberliği ilerletmeyi değil, 11 Mayıs’ta başlaması planlanan ve iktidarın işçi ve emekçilerin eline geçmesine zemin hazırlama potansiyeline sahip süresiz genel grev çağrılarını geri çekmeyi tercih ettiler. Buna rağmen sağlık, eğitim alanlarında faaliyet gösteren çeşitli sendikaların işçileri iki gün boyunca kendi inisiyatifleriyle greve çıktı. Seferberlik, bu gelişmeler karşısında başkent Kolombo’da an itibarıyla bir geri çekiliş yaşıyor olsa da henüz bitmiş değil; ülkenin çeşitli bölgelerinde hâlâ fabrika ve tarım işçilerinin, köylülerin ve göçmen işçilerin, yani toplumun en fazla sömürülen kesimlerinin başını çektiği çeşitli ve dağınık eylemlilikler sürmekte.

Sri Lanka’daki ekonomik çöküş, zaten borçlanma üzerinden dönen ekonomilerin pandemi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında giderek artan enerji ve gıda fiyatlarının da etkisiyle küresel çapta yaşanması muhtemel bir borç krizinin düşen ilk domino taşı olarak görülüyor. Tam da bu yüzden Sri Lankalı işçi ve emekçilerin rejim ve IMF’yi karşısına alan seferberliği, emperyalist merkezler ve Dünya Bankası, IMF gibi kurumların temsil ettiği uluslararası finans aristokrasisi içerisinde derin kaygı uyandırıyor. Ve tam da bu yüzden Sri Lanka, Türkiye, Peru gibi ülkelerde sosyalistlerin görevi, dış borç ve enflasyon sarmalının yarattığı ekonomik çöküşe karşı kitlelerin temel talepleri ve ihtiyaçları üzerine temellenen, kapitalizmden kopuş için bir işçi-emekçi hükümetini hedefleyen bir acil eylem programı etrafında mücadeleleri ilerletmekten geçiyor.

Fotoğraf: Associated Press

Yemeksepeti işçileri işe iade davasını kazandı

0

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS), işten çıkarılan Yemeksepeti çalışanı 3 üyesi için sürdürdüğü hukuk mücadelesini kazandı. Mahkeme, işten çıkarmanın “sendikal sebeple” yapıldığına karar verdi ve işe iade ile birlikte sendikal tazminata hükmetti.

TÜMTİS Merkez Yönetim Kurulu imzasıyla yapılan açıklamada, “Sendikamızın çoğunluk tespiti yaptırmasından sonra 18 Ağustos 2021 tarihinde Yemeksepeti Manisa deposunda işten çıkarılan Kemal Oğuz, Yakup Der ve Ömer Dizemen isimli 3 üyemiz için açtığımız işe iade davaları sonuçlandı ve İstanbul 35. İş Mahkemesi üyelerimizin sendikal sebeple işten çıkarıldıklarına hükmetti. Mahkeme, işçilerin işe iadesine, bir yıllık ücretleri tutarında sendikal tazminata ve 4 aylık ücretleri tutarında boşta geçen süre ücretinin ödenmesine hükmetti” denildi.

Aynı açıklamada, Yemeksepeti işvereninin, sendikal çalışmanın başladığını öğrendiği ilk günden itibaren işçiler üzerinde baskı uygulamaya başlayıp işçileri işten çıkarmakla tehdit ettiği ve sendikanın çoğunluk tespitine itiraz ederek süreci uzatmaya ve bu arada sendikalaşma çalışmasına öncülük eden işçileri işten çıkararak sendikal örgütlenmeyi başarısızlığa uğratmaya çalıştığı ifade edildi.

Bu kararla, esnaf kurye modeliyle işçilere güvencesiz, sigortasız, esnek çalışma düzenini dayatan ve işçilerin sendikalaşma hakkına karşı düşmanca tutum sergileyen Yemeksepeti’nin sendikal nedenle işçi çıkardığı tescillenmiş oldu.

Bu kararın ardından TÜMTİS, Yemeksepeti işverenini, mahkeme kararına uyarak sendika üyesi işçileri işbaşı yaptırmaya, bu hak ve hukuk tanımaz tutumundan vazgeçerek sendika hakkına saygı göstermeye ve sendika ile toplu sözleşme müzakerelerini başlatmaya çağırıyor.

Sürecin sendika ile birlikte takipçisi olan Yemeksepeti İşçi Komitesi ise “Yemeksepeti’nde sendikal haklar elde edilene, toplu sözleşmeli bir düzen sağlanana kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz,” açıklamasında bulundu.

Tarihte bu ay | 31 Mayıs Gezi Ayaklanması, Türkiye Devrimi’nin üzerindeki kabuğu çatlattı

0

31 Mayıs 2013’te kitleler Gezi Parkı’nın talan edilmemesi için seferber olduklarında, bu mütevazı talep bir gecede Türkiye’nin geleceğinin nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair emekçilerin ve ezilenlerin perspektifinden üretilmiş olan birtakım başka talepler ile birleşti. Hükümetin istifa etmesi, biber gazının kullanımının yasaklanması, polisin yetkilerinin sınırlandırılması, polis şiddetinden sorumlu yetkililerin yargılanması ve rantiye odaklı bir birikim modeliyle yeşil alanları yağmalamak isteyen sermayenin İstanbul’un betonlaştırılması üzerinden elde etmeye yeltendiği ayrıcalıklarının engellenmesi gerektiği, bu halk seferberliğinin taleplerinden yalnızca birkaçıydı.

Birçok insan Gezi Ayaklanması’nın kazanımının ne olduğunu soruyor ve bunun bir cevabı olmadığını söylüyor. Doğru değil. Gezi’nin çok önemli üç kazanım oldu: 1) Seferberliğin çıkış talebi olan Gezi Parkı’nın park olarak kalması başarıldı; 2) Ayaklanma, milyonlarca insanın mücadele içinde politize olmasını, mücadeleden öğrenmesini sağladı, böylece onları sonraki isyanlara hazırladı; Türk kapitalist sınıflarının korkulu rüyası olan Taksim-Lice hattı, başlıca emekçi semtlerindeki ve sanayi havzalarındaki slogan ve politik mücadele çizgisi oldu; 3) Ve belki de en önemlisi, 2012-2013 boyunca başkanlık rejiminin artık bir zorunluluk haline gelmiş olduğunu birçok defa ilan eden Erdoğan’ın başkanlık rejimini ilan etmesini 16 Nisan 2017’ye kadar, dört sene boyunca geciktirdi.

Dolayısıyla Gezi Ayaklanması, Türkiye işçileri ile emekçilerine, başkanlık rejiminin inşasının durdurulması için dört sene kazandırdı. Gezi’nin kazandırdığı bu dört seneyi, stratejik önemine uygun olarak değerlendiremeyen ise Türk ve Kürt emekçileri değil, sol oldu. Türk ve Kürt emekçileri Gezi’de başardıklarını yapmayı sürdürerek Metal Fırtına’da, Kobane Serhildanı’nda ve 7 Haziran 2015’te yine öncülüğü üstlenip yolu açtılar ve başkanlık rejiminin müstakbel siyasal kadrolarını birçok kereler köşeye sıkıştırdılar.

Ancak sol, bütün bu büyük mücadelelerde sahada zaten kurulmuş olan mücadeleci işçi-emekçi ittifakını kendi içinde inşa edebilme kapasitesi gösteremediği ve “tatava yapma, bas geç” perspektifiyle ezilenlere bir alternatif oluşturamadığı için, işçileri ve emekçileri Saray rejiminin inşasını engelleyebilecek şekilde siyasal ve programatik olarak silahlandıramadı.

Buna rağmen rejim, Gezi’den intikam almayı sürdürdü. Osman Kavala’ya verilen müebbet ve Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Yiğit Ali Ekmekçi’ye verilen 18’er yıllık hapis cezaları, Saray rejiminin, ekonomik kriz koşulları altında işçi sınıfına ve Kürt halkına Gezi Ayaklanması’nın cezalandırılması üzerinden gösterdiği bir sopadır.

İkinci bir Gezi Ayaklanması bir daha yaşanmayacak çünkü işçi sınıfı ile Kürt halkı, bu ayaklanmadan gerekli dersleri çıkararak, zaaflarını ve eksikliklerini çoktan öğrendi bile. İkinci Gezi, 31 Mayıs Ayaklanması’nın politik olarak birkaç kat ilerisinde olacak. Ancak bunun yolunun açılması için, ilk olarak 31 Mayıs’ın onurlu ve meşru seferberliğini rejimin intikamcı saldırılarına karşı savunmak gerekiyor. Bu nedenle bugün Osman Kavala, Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Yiğit Ali Ekmekçi’ye özgürlük talep etmeden, Gezi’yi anmak mümkün olamayacaktır.

Türkiye’nin seçimi

0

Türkiye 40 yıldır yönünü bulmaya çalışan bir ülke. Potansiyeli ve emsalleri düşünüldüğünde 40 yıldır patinaj yapıyor. Türkiye’de 40 yıldır ileri doğru atılmış görünen her bir adıma hemen geri atılmış iki adım eşlik ediyor. 40 yıl önce ekonomide, siyasette, sosyal hayatta hangi sorunlar varsa, ne konuşuluyor ve yaşanıyorsa bugün de benzer şeyler yaşanıyor. Üstelik bazı açılardan daha da geride olmak üzere. Bütün dünyada yaşanan burjuva kapitalist düzen krizini Türkiye, kendine özgü şartlar nedeniyle çok daha ağır yaşıyor. Neden?

Türkiye’de 1982-2002 arasında yaşanan siyasi, sosyal, ekonomik gelişmeler sonucu mevcut rejim tamamen tıkandı. Burjuva düzen siyaseti ve siyasetçileri inandırıcılığını yitirerek çürüdü. Bunun hem bir sonucu hem de nedeni olarak rejimi temsil eden düzen partileri seçmen temsilini ve desteğini büyük oranda kaybetti. Bu 20 yıllık birikim sonucu değişim hemen her kesimin ortak ihtiyacı ve arzusu olarak belirdi. 1980’de ülkenin belini kıran bir askeri darbe marifetiyle 1982 Anayasası ile başlayan bu dönem, ironik şekilde, diktatörlükle yarı-demokrasi arasındaki salınımların ardından yine bir askeri darbe girişiminin (28 Şubat) yankıları ışığında kapandı. 24 Ocak kararlarının yol haritasını belirlediği bu dönemde, özünde emekçi kesimlere ve sosyal haklara dönük bir karşıdevrim olan neoliberal uygulamalar sermaye birikim krizini ve burjuvazinin önderlik krizini yine de çözemedi. Dönem yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar ile karakterize oldu. Darbe ve anayasası sonuçta neoliberal İslamcı bir partiyi iktidara taşıdı. AKP’li yıllar da bu sayede başladı.

AKP iktidarı altında 2002-2022 arasında yaşananların oluşturduğu birikim kendinden önceki 20 yıla benzer, askeri darbe girişimi ve muhtıra dahil olmak üzere, ama birçok şekilde ve alanda onu da aşan yeni bir tıkanma, çürüme ve değişim ihtiyaç ve arzusunu gündeme sokmuş durumda. Bugün iktidar bloku dahil hiç kimse Türkiye’nin olduğu haliyle devam edebileceğine ne inanıyor ne de bunu mümkün görüyor. Çürüme ve çöküş engellenemez şekilde bütün bünyeyi sardı. Yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar giderek artan oranda en azından son 10 yıla damgasını vurmuş durumda. Bu noktada rejimin hâkim unsurunu (İslamcılar, Ülkücüler, Ulusalcılar…) ve kurumlarını (Cumhurbaşkanlığı-Beştepe, Meclis, Yargı, TSK, Emniyet, Anayasa Mahkemesi…) değiştirmenin, yani sadece üstyapıda yönetimsel bir değişikliğin sorunları çözmeyeceğini, aksine durumu gelecek dönemlerde artık içinden daha da çıkılmaz bir hale getireceğini söylemek kehanet olmaz. Mesele emek ve sermaye ilişkisi ile karşılıklı güç dengesinde. Bu anlamda rejim siyasal demokrasi istikametinde, ekonomi emekçilerin ihtiyaç ve öncelikleri temelinde, sosyal hayat özgürlük ve eşitlik doğrultusunda bir dönüşüm yaşamalı. Kuşkusuz bu eşit, adil ve barajsız şekilde yapılacak bir seçimle oluşturulacak bir kurucu meclisin hazırlayacağı anayasayla temellenmeli. İşçi-emekçileri, kadınları ve Kürt halkını merkezine alan haklar ve temsille perçinlenmeli. Başında emekçilerin yer aldığı denetimle şekillenmeli. Böylesi bir dönüşüm özünde, işçi demokrasisini gündeme getirebilir ve bu gündemin hayata geçmesi de, ancak bir işçi-emekçi hükümetiyle mümkün olabilir.

Peki, 18 Haziran 2023 seçimlerine 13 aylık bir süre kalmışken, bu tablonun ışığında, Türkiye’nin seçimi ne olacak? Türkiye nereye doğru gidecek? Birbirini tekrarlayan dönemlerin bir benzeri daha mı tedavüle sokulacak? Evet, Cumhur İttifakı olası 2023 seçimleri öncesi tansiyonu giderek yükseltme eğiliminde. Son birkaç haftada yaşananlar dahi bunun bir kanıtı. Gezi Davası’nda verilen müebbede varan cezalar, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na verilen mahkûmiyet ve siyaset yasağı, hâlihazırda haziran başında İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile ilgili görülecek ceza davası ve devam eden HDP kapatma davası yaşanabilecek olanlara dair oldukça güçlü bir fikir de veriyor. Yeni seçim kanunuyla il-ilçe seçim kurullarının oluşumunun değiştirilmesi de yargı sopası dahil devlet gücünün iktidar tarafından seçim sürecinde de her şekilde kullanılacağının bir başka göstergesi. Bunlar süreci ve sonucu ne oranda etkileyebilecek? Çok şey söylenebilir. Bütün bunlar mevcut iktidarın değişmesi zaruretini fazlasıyla gösteriyor. Gitmesi gereken belli de ya gelecek olan? Bu noktada bizim söyleyeceğimiz Türkiye işçi sınıfının, emekçilerin, ezilen ve sömürülen kesimlerin yalancı baharlarla mavi boncuk politikasına artık tahammülünün olmadığı. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de deniz bitti, kara göründü. Yaşanabilir bir gezegenimiz ve geleceğimiz olsun istiyorsak Türkiye’nin seçimi emek ittifakı olmak zorunda; yoksa parlak isimler bulmak değil. Tabii eğer 20 yıl sonra yine bunları misliyle konuşmak ve yaşamak istemiyorsak.

Arjantin: Eski muhafızlardan Victor Muller yoldaşa elveda

0

Yoldaş Victor Muller 23 Mayıs Pazar günü aramızdan ayrıldı ve ardında, 1964 yılının sonunda başlayan devrimci partinin inşası için bir miras bıraktı. Victor, çoğu yoldaşımızın yaşından daha uzun yıllar boyunca militanlık yaptı. Bu nedenle onun hayatını yeni nesiller için bir örnek olarak incelemek istiyoruz.

Buenos Aires Üniversitesi’nde (UBA) genç bir fen bilimleri öğrencisiyken Arjantin Komünist Partisine katıldı ve kısa süre sonra oradan ayrılarak, bir grup sınıf arkadaşıyla beraber başını Nahuel Moreno’nun çektiği İşçi Sözü partisine katıldı. Victor, o zamandan beri akımımızın inşasının temel sütunlarından biri oldu.

Birkaç ay sonra, Mayıs 1965’te, UBA’nın fen bilimleri öğrenci militanlarının delegesi olarak, Santucho’nun başını çektiği parti FRIP ile İşçi Sözü’nün birleşimi olan Devrimci İşçi Partisi’nin (Partido Revolucionario de los Trabajadores-PRT) kuruluşunda yer aldı. Militanlığının başlangıcından itibaren proleterleşti ve metal fabrikalarında, Felfort gıda fabrikasında, grafik sektöründe çalıştı. İşçi hareketindeki militanlığı Onganía diktatörlüğünde, bu koşullar altında gelişti.

Cordobazo (Cordoba ayaklanması, 1969) sırasında fabrikadaydı ve fabrikayı akşam okuluna çevirme görevini de üstlendi. O zamanlar partinin gençliğini inşa etmede merkezi rol oynayan bir devrimciydi. Günleri fabrikada iş ve akşam okulunda öğrenci militanlığıyla geçiyordu.

Sosyalist İşçi Partisi’nin (Partido Socialista de los Trabajadores-PST) kuruluşu sırasında metal fabrikasında çalışıyordu ve yerel Donato Álvarez Gençliği’nde militanlık yaptı. Partinin seçimlere katılma yeterliliği sağlayabilmek için yürüttüğü kampanyada -ki Morenist akımın ilk defa seçimlere katılmayı başardığı zamandı- Buenos Aires Başkenti’nin (CABA) sorumlu kişilerinden biriydi. Daha sonra CABA’da Barracas lokalinden sorumlu oldu ve bölgedeki gençlikle ve fabrikalarla ilgilendi.

Victor 1973’te PST’yi Mendoza şehrinde inşa etmeye yardımcı olma görevini üstlendi. Oldukça zorlu bir dönemdi çünkü bir yandan orada büyük bir militan kadromuz yoktu ve öte yandan partinin bir lokaline bombalı saldırı düzenleyen Triple A’ya (Antikomünist İttifak) karşı direnmemiz gerekiyordu. Victor birkaç yıl sonra, Videla diktatörlüğü sırasında San Martín’de askerlik yapmak için Buenos Aires’e döndü. PST’nin yeraltındaki militan faaliyetinin başlıca örgütleyicilerindendi, 1982’de gizlice ülkeye dönen Nahuel Moreno’yu evinde ağırladı.

Katliamcı diktatörlük devrildiğinde Victor, San Martín’e geri döndü ve orada eski MAS’ın yasallığını sağlamaya çalıştı. O yıllarda Victor, partinin “televizyon reklamlarını” hazırlamaktan ve faaliyetlerini kaydetmekten sorumlu Video Ekibi’nin yaratıcılarından biriydi. Parti bölünene kadar tüm seçim kampanyalarında bu ekipte yer aldı.

1992’de eşi Ana ve küçük bir grup militanla birlikte, Nahuel Moreno’nun mirasını sürdürme amacıyla, Sosyalist İşçi Birliği’ni (Unión Socialista de los Trabajadores-UST) inşa etmeye başladı. 2009’a kadar devam eden birlik, küçük ama fedakâr bir gruptu.

Enternasyonal olmayan bir inşanın büyük bir politik sorun olduğunun bilinciyle 2007 yılında UST’yi İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) seksiyonu olması yönünde teşvik etti. Böylece Sosyalist Sol (Izquierda Socialista-IS) ile birleşmeyle sonuçlanacak ortak bir deneyim başladı. Bu, Victor’un da söylemekten hoşlandığı üzere “Ortodoks Troçkizm”i savunmaya giden yolda önemli bir adımdı.

Sosyalist Sol’da Chacarita bölgesinde militanlık yaparken, emekli olana kadar yeşil bürokrasiye karşı mücadeleci muhalefete katıldığı Tres de Febrero’daki bir okulda öğretim görevlisi olarak çalıştı. Ayrıca metro ve mahalleye odaklanan militan kadronun da bir parçasıydı.

Victor eğitimler verdi, çok iyi bir propagandacıydı ve partinin tüm aşamalarında yılmaz bir inşacı, tüm faaliyetlerinde yer almak isteyen sıkı bir militandı. İşçi sınıfına dair “devrimci iyimserlik” ve tam güvenle dolu bu tutum, 14 yıl boyunca ve son anlarına kadar hastalıkla mücadele ettiği hayatının tümüne damgasını vurdu. O, hayatı boyunca mücadele eden “vazgeçilmezler”dendi. Sosyalist Sol olarak eşi Ana’ya, çocukları Mariano, Alejandro ve Natalia’ya ve torunlarına sevgilerimizi iletiyoruz. Yoldaş Victor Muller, sosyalizme dek daima!

Eşi Ana anlatıyor:

Moreno’nun partisine katılmasından itibaren onunla yakın bir ilişkisi oldu Victor’un. Moreno’yla yıllarca yan yana mücadele etti. Diktatörlük zamanında ülkeye getirdiği Hugo’yu (Nahuel Moreno) evimizde ağırladık. Victor, Moreno’nun temelinin bir parçasıydı. Moreno’nun eşi ve iki çocuğunun annesi Rita ile de çok yakın bir ilişkisi vardı. Politikanın yanı sıra bir aile ilişkisine de sahiptiler.

Diyarbakır’dan enerji işçisi: “Yanlışlarla dolu bir yaşam sistemi var”

0

Dünyadaki yaşam sistemini bir insan bedenine benzetecek olursak din, mevcut sistemi ayakta tutan bacaklardır. Bürokrasi kolu, burjuvazi omurgası, medya gözleri ve tabii ki para sistemi beynidir. Fakat bütün bu parçaların ihtiyacı olan yegâne şey besindir. Yani su veya yiyecektir -ki bunlar olmadan ne beyin ne de başka bir parça çalışabilir. İşte o besin ise işçi ve emekçilerden başkası değildir. Kapitalizme entegre olmuş ideolojik bakış açıları ise bu bedeni çürüten hastalıklardır. Mesela kanser virüsü siyasal İslam’ın ta kendisidir. Liberalizmin sıtma, faşizmin verem, milliyetçiliğin tüberküloz olması gibi. Ve onlarca yıl insanlar bu bedeni hastalıklardan kurtarmak için çareler aradılar. Nihayetinde sosyalizm ve komünizm gibi kuvvetli ilaçlar bulundu. Bir süre sonra denendi, hatta sonuç bile alındı. Tabii bazı bölgelerde “tek ülkede sosyalizm” gibi yan etkilerine rastlanmadı değil. Fakat yan etkileri ne olursa olsun aslında insanın yaşamı ve doğasıyla uyuşuyordu. Kapitalizmin bu ilaçla mücadelesinde belki de başarılı olduğu en temel nokta şuydu: İnsanın doğasına uymadığı fikrini bize inandırdı, diyebilirim. Birbirimizle rekabeti ve birilerinin mutlak kâr elde etmesini doğamız, fıtratımız ya da yazgımız diye bize yutturdular. Fakat dönüp şu an yaşadığımız dünyaya baktığımızda hepimizin muhakkak hayatımızın bir döneminde de olsa bu dünyada bir şeylerin ya da çoğu şeyin yanlış gittiğini hissettiğinden eminim. Ortada yanlışlarla dolu bir yaşam sistemi var.

Çoğumuz bir şeyi daha hissetmişizdir; bizim memleketimizdeki yaşam sistemi temelde kapitalist olsa da burada yaşamanın kendine özgü yönleri var. Mesela bizim sabrımızın taştığı nokta kolay kolay gelmiyor! Dünyada genelde insanların refahı azaldığında mevcut durum içerisinde yönetim değişirken, bizde refah azalıp yaşam zorlaştıkça yönetim daha kalıcı hale gelebiliyor. Diğer taraftan kapitalizmin yapıtaşı olan seçim hakkının olduğuna inanma durumu da bu ülkede yok. Seçtiğine de kayyum atarlar, hatta gerekirse iradene de ve buna rağmen sistem bozulmaz. Bununla da yetinmezler, her türlü özlük haklarından seni mahrum ederler ama bu da kaosu tetiklemez. Kapitalizm kaostan beslenir varsayımı da bu ülkede işlemez, biz kapitalizmi öz evladını besleyen anneler gibi besleriz ve kapitalizmin kaosuna da ihtiyaç kalmaz. Hani vardır ya hatanın üzerine hata inşa etmek. İşte tam da yaptığımız bu. Zaten hatalar ve yanlışlarla dolu olan bu rezil dünya düzenini yaşam biçimi olarak kabullenip üzerine de daha rezilce değer yargıları inşa etmişiz. Etmeye de devam ediyoruz. Örneğin, adaletin olmadığı konusunda muhalefet ederken adaleti sağlamazsak bu ülkeye yatırım gelmez, diyoruz. Yani adaleti kendi suçlarını örtmek için kullanan iktidara karşı adaleti tesis etmek isteyen muhalefetin gerekçesi, ülkeye yabancı yatırımın gelmesi. İşte bu gibi nedenler dolayısıyla bu sorun seçim sorunu olmaktan çoktan çıkmıştır. Yanlış giden şeyin tek başına iktidarın politikaları olmadığını, asıl sorunun kapitalist ekonomi ve devlet modeli sorunu olduğunu kavramamız gerekiyor. Bu bedene ihtiyacı olan ilacı artık yüksek dozda vermemiz gerektiğini de kavramamız gerekiyor. Aksi takdirde felç olmuş bu beden zamanla bitkisel hayata girmekten kurtulamayacaktır.

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi

¡No a la xenofobia contra los inmigrantes! ¡Unámonos en la lucha obrera!

0

Mientras Erdogan y los funcionarios del gobierno siguen declarando su determinación para luchar contra la inflación en todo momento, la tasa de inflación oficial ha alcanzado el 70 % según la última declaración del TUIK (Instituto de Estadística de Turquía), y la tasa de inflación real supera el 150 %. A pesar de esta situación, el gobierno parece decidido a no tomar ninguna medida para mejorar los salarios, lo que arrastra a lxs asalariadxs y jubiladxs a una miseria terrible. En cambio, y una vez más, el gobierno está tratando de reprimir la creciente reacción de lxs trabajadorxs a través de su hostilidad hacia lxs kurdxs y lxs immigrantes y de sus políticas represivas de polarización como el caso Gezi.

Los partidos burgueses de oposición, por su propia naturaleza, prefieren expresar su oposición al gobierno sobre la base de la hostilidad hacia lxs inmigrantes, en lugar de alzar la voz contra las políticas anti-laborales y anti-democráticas. Mientras tanto, grupos racistas como el Partido de la Victoria han estado realizando una campaña generalizada para la deportación inmediata de todos lxs inmigrantes. Erdogan, por su parte, habla de construir casas en el norte de Siria y luego hacer regresar 1 millón de sirixs. El Ministerio del Interior vuelve a dar caza a “inmigrantes ilegales”, lo que alimenta los ataques racistas en la sociedad.

Necesitamos ser claramente conscientes de que esta nueva ola de ataques a lxs inmigrantes es uno de los principales intentos de dividirnos a nosotrxs, lxs trabajadorxs, y de evitar el surgimiento de una oposición obrera. La fuente de la actual crisis económica y de la miseria en la que nos encontramos no son lxs inmigrantes que se ven obligadxs a huir de las guerras y los regímenes dictatoriales en sus países, sino el capitalismo y los gobiernos que lo persiguen. Los partidos del orden, que nunca se pronuncian en contra de las ocupaciones imperialistas, los regímenes dictatoriales o los patrones que ven a lxs inmigrantes como una fuente de mano de obra barata, la UE que voluntariamente ha convertido a Turquía en un guardia fronterizo y las políticas de inmigración hipócritas e interesadas del AKP son los verdaderos combustibles de la xenofobia y el racismo, que se dirigen especialmente a lxs refugiadxs.

Lxs trabajadorxs sabemos que nadie migra sin razón. La destrucción causada por las ocupaciones imperialistas en países como Afganistán e Irak ha desplazado a millones de personas. Hoy, una situación similar está ocurriendo en Ucrania debido a la invasión de Rusia al país. Mientras más de 10 millones de personas tuvieron que abandonar sus hogares debido a la ocupación de Ucrania, más de 5 millones de personas ya quitaron el país. También en Siria, millones de personas habían dejado su país huyendo de las sangrientas masacres de la dictadura de Assad.

El gobierno del AKP, con su política exterior agresiva, expansionista y aventurera, se ha convertido en uno de los principales responsables de la destrucción de la región. Además, al no otorgar el estatuto oficial de refugiado a quienes solicitan asilo, ha utilizado a lxs refugiadxs como títeres contra la UE y lxs ha ofrecido al capitalismo turco como mano de obra barata. Trató de crear una nueva dinámica de división entre lxs trabajadorxs a través de estas políticas que allanaron el camino para el aumento del racismo.

No debemos permitir que el gobierno o los partidos burgueses de oposición creen tal división y conflicto que se basen en el racismo entre lxs trabajadorxs. Anti-inmigración, racismo, opresión a los kurdos, discriminación hacia las mujeres y lxs LGBTI+s… Todas estas políticas dividen a lxs trabajadorxs y fortalecen el capitalismo. Lxs socialistas y las organizaciones laborales deben prevenir el racismo a toda costa y encontrar formas de incluir a lxs refugiadxs en la lucha obrera. Un plan de lucha unido contra el régimen opresor de la alianza AKP-MHP y contra la miseria sin precedentes de la que esta alianza es responsable eliminará las divisiones artificiales entre lxs trabajadorxs y unirá a todos los segmentos de clase en la lucha.

No to xenophobia against immigrants! Let’s unite in labor struggle!

0

As Erdogan and government officials keep declaring their determination to fight inflation at every turn, official inflation rate has reached 70% according to the latest statement of TUIK (Turkish Statistical Institute), and the actual inflation rate exceeds 150%. Despite this situation, the government seems resolute about not taking any steps to ameliorate wages, which drags wage-earners and retirees into terrible misery. Instead, and once again, the government is trying to suppress the growing reaction of the workers via hostility towards Kurds and refugees, and repressive polarization policies like the Gezi case.

Bourgeois opposition parties, by their very nature, prefer to express their opposition to the government on the basis of hostility towards immigrants, rather than raising their voices against anti-labor and anti-democratic policies. Racist groups such as the Victory Party, meanwhile, have been running a widespread campaign for the immediate deportation of all immigrants. Erdogan, on his end, talks about constructing houses in northern Syria and then sending 1 million Syrians back. The Ministry of Interior is once again hunting for “illegal immigrants,” which fuels racist attacks in society.

We need to be clearly aware that this new wave of attacks on immigrants is one of the main attempts to divide us, the workers, and to prevent the rise of a labor opposition. The source of the ongoing economic crisis and misery that we are in is not the immigrants who are forced to flee from wars and dictatorship regimes in their countries, but capitalism and the governments that pursue it. The establishment parties, which do not speak out against imperialist occupations, dictatorship regimes, or the bosses who see immigrants as a source of cheap labor, the EU that that has willingly made Turkey a border guard, and AKP’s hypocritical and self-interested immigration policies are the real fuels of xenophobia and racism, which particularly target refugees.

We, the workers, know that no one migrates for no reason. The destruction caused by imperialist occupations in countries such as Afghanistan and Iraq has displaced millions of people. Today, a similar situation is happening in Ukraine because of Russia’s invasion of the country. While more than 10 million people had to leave their homes due to the occupation in Ukraine, more than 5 million people already left the country. In Syria as well, millions of people had left their country fleeing from the bloody massacres of the Assad dictatorship.

The AKP government, with its aggressive, expansionist, and adventurous foreign policy, has become one of the main responsibles for the region’s destruction. Moreover, by not granting the official refugee status to those who seek asylum, it has used refugees as a card against the EU and offered them to Turkish capitalism as cheap labor. It tried to create a new dynamic of division among the workers through these policies that paved the way for the rising racism.

We must not allow the government, or the bourgeois opposition parties to create such a division and conflict that rest on racism among the workers. Anti-immigration, racism, oppression of Kurds, discrimination against women and LGBTI+s… All these policies divide workers and strengthen capitalism. Socialists and labor organizations must prevent racism at all costs and find ways to include refugees in the labor struggle. A united plan of struggle against the oppressive regime of the AKP-MHP alliance and against the unprecedented misery that it is responsible for will eliminate artificial divisions among the workers and unite all class segments in the struggle.

Cinsel şiddetin milliyeti olur mu?

0

Yüz yıllardır kadınların ve çocukların cinsel istismar ve saldırılara uğradığı bir dünyada yaşıyoruz. Kadın örgütleri dünya çapında bu zulmün bitmesi için yüz yıldan fazla zamandır mücadele ediyor. Buna rağmen Türkiye’de yaşanan cinsel şiddet olaylarında, henüz 10 yıl önce Türkiye’ye gelmeye başlanan mülteciler sorumlu gösterilmeye başlandı.

2020 yılı Temmuz ayı verilerine göre Suriyeli sığınmacıların yüzde 70’ini kadın ve çocuklar oluşturuyor.[1] Afgan mülteciler için güncel verilere ulaşılamıyor ancak devamlı olarak, sosyal medyada dağılan şaibeli bilgilerle Afgan erkeklerin Afgan kadınlardan daha fazla ülkeye giriş yaptığı iddia ediliyor. Bunun nedeniyle ilgili ise kimse konuşmuyor. Afganlar Türkiye’ye yürüyerek geliyor. Bu sırada yola çıkan Afgan kadınlar ise sınırlarda cinsel taciz ve saldırılara uğruyor.[2] Yani insanlar, Afgan erkeklerin cinsel saldırı potansiyeli olduğunu iddia ederken Afgan kadınların hepimizle ortak bir korkuyla sınır ötesi yolculuğa çıkamadığını aklına dahi getirmiyor. Muhtemelen bu konuyu konuşmaya başladığımızda Afgan kadınların güvenli yollarla sığınma için Türkiye’ye ve başka ülkelere getirilmesi talep edilecektir. Elbette ki bu çözüm, konforunu bozduğu için Afgan erkeklere tecavüzcü yaftası yapıştıracak kadar ileriye gidebilen ırkçıların işine gelmemekte ve bu nedenle işin bu yönü gündem olamamakta.

Bu işin daha da korkunç yanı, Türkiye’de sığınmacıların uğradığı cinsel saldırı ve istismarın konuşulmamasıdır. Türkiye’ye sığınmacılar gelmeye başladığından beri on binlerce sığınmacı çocuk cinsel istismara uğradı ve uğruyor. Elde edilebilen verilerle bile bu durum kanıtlanmış durumda.[3] Çoğu vaka kayıtlara bile alınmamakta, zira savaş ya da çatışma ortamından kaçan sığınmacıların Türkiye’ye geldiklerinde uluslararası hukuk bağlamında bir statüleri dahi mevcut değil. İktidar kendine özgü statüler icat ederek, sığınmacıları insan onuruna yakışmayan koşullarda yaşamaya mahkûm kalacakları ve kölece çalışma koşullarını kabul edecekleri bir konuma itmekte. Bu vesileyle iktidar bir yandan Türkiye’yi dünya kapitalizminin ucuz işgücü cennetlerinden biri haline getirmekte, bir yandan da ırkçı kışkırtmalar üzerinden Türkiyeli emekçilerin arasında suni bir bölünme yaratmaya gayret etmektedir. Özetle, yapılan bilimsel araştırmalarda Türk vatandaşı ve mülteci çocukların benzer şekilde cinsel istismara maruz bırakıldığı görülmektedir.[4] Bir başka deyişle, uğranılan cinsel saldırı ve cinsel istismarın vatandaşlığı, milliyeti ya da etnik kimliği yoktur. Tam tersine sığınmacılar, arkalarında kimsenin olmadığı düşüncesiyle cinsel saldırılara daha fazla hedef olmaktadır.

Türkiye’deki cinsel şiddetin nedenini kültürle ve milliyetle açıklamaya kalkışmak, faili sığınmacı olmayan cinsel saldırı ve istismar olaylarını görmezden gelmek demektir. Her gün sabah programlarında dedelerin torunlarına tecavüz ettiğine dair haberlerin yayımlandığı bir ülkede yaşıyoruz. Cinsel şiddete karşı ırk, vatandaşlık ve etnik kimlik gözetmeden topyekûn mücadele etmek zorundayız. Aksi, bu mücadeleden kaçmak için gerçekleri çarpıtmak anlamına gelmektedir.


[1] Refugees Association “Numbers of Syrians in Turkey July 2020”, https://multeciler.org.tr/eng/numbers-of-syrians-in-turkey-july-2020/.

[2] Stiftung PRO ASYL, “The Situation of Afghan Refugees in Turkey”, Mart 2021, s. 23. https://www.proasyl.de/wp-content/uploads/PA_Expert-Opinion_The-Situation-of-Afghan-Refugees-in-Turkey.pdf.

[3] “Suriyeli kız çocukları Türkiye’de cinsel istismarın en büyük mağduru oldu: Artış yüzde 736”, https://tr.euronews.com/2019/10/26/suriyeli-kiz-cocuklari-turkiyede-cinsel-istismarin-en-buyuk-magduru-oldu-artis-yuzde-736; “3 yılda 3 bin mülteci çocuk cinsel istismara uğradı”, https://ekmekvegul.net/gundem/3-yilda-3-bin-multeci-cocuk-cinsel-istismara-ugradi.

[4] Kasım Karataş/Harun Aslan/Aslıhan Burcu Öztürk/Hande Albayrak, “Cinsel İstismara Maruz Kalan Türk Vatandaşı ve Mülteci Çocukların Durumu”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 20, S. 4, 2020.

Ukrayna halkını destekleyerek NATO’nun yanında mı yer alıyoruz?

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Sosyalist Sol’un liderlerinden Miguel Sorans yazdı.

Ukrayna’ya yönelik Rus işgalinin ve savaşın başlangıcından beri İşçilerin ve Solun Cephesi’nde (FIT-U) devrimci sosyalistlerin bu konudaki pozisyonlarının ne olması gerektiğine dair bir tartışma sürüyor. Bu tartışmada alınan pozisyonlar aynı zamanda dünya solunun pozisyonlarını yansıtıyor. Ayrışma esas olarak İşçi Partisi (Partido Obrero-PO) ve Sosyalist Emekçilerin Partisi (Partido de los Trabajadores Socialistas-PTS) ve bizim aramızda gelişiyor ve bu konudaki farklı pozisyonlarımız FIT-U’nun örgütlediği 1 Mayıs mitingine de yansıdı.

Sosyalist Sol’un pozisyonu, yoldaşımız Monica Schlottauer tarafından açık ve etkili bir biçimde ifade edilmişti (video için www.izquierdasocialista.com adresini ziyaret edebilirsiniz). Şu üç slogan bizim için kilit noktaları yansıtmakta: Putin ve askerleri Ukrayna’dan defolun, Ukrayna halkının direnişine destek, Ukrayna’da NATO ve diğer tüm emperyalistlerin müdahalelerine hayır. Karşıt bir görüş, PO lideri Gabriel Solano’nun uzun konuşmasında ifade edildi. Bu görüşe göre Ukrayna’nın ve Ukrayna halkının tarafı tutulamaz çünkü bu, NATO’nun tarafında olmak anlamına geliyor. Böylece Gabriel ve PO bizleri, açıktan bu şekilde ifade etmeseler de, “NATO’nun dalkavukları” arasına koyuyor.

PO, bizim partimizi Prensa Obrera’da (İşçi Basını) yayımlanan bir makalede şu sözlerle NATO kampında olmakla suçlamıştı: “Oldukça açıktır ki Sosyalist Sol, NATO ile aynı politik kampta bulunuyor” (…) ve “Amerikan ve Avrupa emperyalizmlerinin stratejik hedeflerine harç taşıyor” (Pablo Giachello’nun 3 Mayıs 2022’de Prensa Obrera’da yayımlanan yazısından).

Bunlar yanlış ve müessif tanımlamalardır. Bu, Stalinizmden miras kalan eski yöntemdir; yani farklı tutumları iç içe geçirerek tartışmayı karalama ve kafa karıştırma düzeyine çekmektir. Stalinizm, zamanında bunu Troçkizme saldırmak için kullanmıştı. Örneğin Stalinistler, Stalin’in rejimine karşı olduğu için Troçki’nin emperyalizm ve Nazizmle aynı safta olduğunu öne sürüyorlardı. Aynı şekilde biz Troçkistler, Sovyet birliklerinin Macaristan’ı (1956) ya da Çekoslovakya’yı (1968) işgaline karşı çıktığımızda Kremlin bürokrasisi bizleri “ABD emperyalizminden taraf olmakla” suçlamıştı çünkü ABD de bu işgalleri “kınıyordu”.

Yaşanmakta olan, emperyalistler arası bir savaş değil

PO da PTS de savaşın karakterini yanlış tahlil ediyor. Onların iddiasına göre bu, başını ABD’nin çektiği NATO ve Rusya’nın tarafları olduğu emperyalistler arası bir savaş. Buna karşı ikircikli bir tarafsızlık politikasını benimsiyorlar. Ukrayna halkının askeri direnişine ve bu direnişe silah yardımı göndermeye karşı çıkıyorlar.

PO, yanılgıya düşerek, esas düşmanın işgalci Putin değil NATO olduğunu söylüyor. Dolayısıyla “Savaşa karşı savaş” şeklinde soyut bir slogan formüle ediyor. PTS, Putin’in birliklerinin Ukrayna’dan çekilmesini ifade eden doğru bir sloganla yola çıkıyor ancak bir yandan da durumu emperyalistler arası bir savaş olarak tanımlıyor. İşin aslı, Ukrayna halkına desteği reddediyor ve halka silah yardımını desteklemeyi NATO’yu güçlendirmek olarak değerlendiriyor.

İki parti de tamamen yanılıyor. Yaşanmakta olan, iki emperyalist kampın savaşı değildir. Bu savaş, şimdilik, kapitalist emperyalist bir güç olan Rusya ile Avrupa’nın en yoksul ülkelerinden biri olan yarısömürge Ukrayna arasındadır.

Marksizmin geleneğine bağlı kalarak bizler de ezilen ve işgal edilen ulusun yanındayız. Olgular açıkça gösteriyor ki işgalin amacı ülkeyi Nazilerden arındırmak değil. Bu işgal tamamen emperyalist saiklere dayanıyor. Putin, işgali başlatırken yaptığı konuşmada amaçlarının Ukrayna’nın bağımsız bir ulus olarak varlığına son vermek olduğunu kelimesi kelimesine söyledi. Açıkça Ukrayna’nın “ezelden beri” Rusya’nın bir parçası olduğunu söyledi. Konuşmasında tam da bu yüzden Lenin’i eleştirdi, Ekim Devrimi’nin ardından Ukrayna’nın bağımsızlığını tanıdığı için.

Eğer emperyalistler arası bir savaş söz konusu olsaydı üçüncü dünya savaşının ortasında olurduk, ancak durum böyle değil. ABD ve Avrupa öncülüğündeki NATO ve Rusya’nın savaşı patlak verseydi üçüncü dünya savaşı başlardı. Fakat PO ve PTS dahil olmak üzere, dünya üzerinde sağda da solda da bunu söyleyen neredeyse hiç kimse yok. Devrimci sosyalistler olarak elbette bu ihtimali göz ardı edemeyiz ancak ihtimaller ve gerçeklik arasında büyük bir fark vardır.

Ukrayna’nın emperyalist işgalciye karşı haklı direnişini destekliyoruz. Zelenski’ye ve NATO’ya hayır!

ABD, Avrupa emperyalizmi ve NATO tabii ki bu savaştan faydalanmak ve emperyalist rakipleri olan Putin Rusya’sını zayıflatmak istiyorlar. Savaşın ardından şimdiki Ukrayna’dan geriye kalanı politik ve ekonomik olarak kendi kontrolleri altına almak istiyorlar.

Fakat şu an Ukrayna’da NATO birlikleri yok. Savaş başladıktan ancak iki ay sonra göndermeye başladıkları silah yardımıysa kısıtlı düzeyde. NATO’nun Ukrayna’yı “tepeden tırnağa silahlandırdığı” iddiası yanlış. Eğer bu doğru olsaydı Ukrayna ordusunun Rusya’ya kıyasla açıkça ortada olan askeri zafiyetini anlamak oldukça zor olurdu.

Rusya’nın kontrolündeki bölgelere kapsamlı bir karşı taarruz, hatta füzelerle yapılan saldırılar şöyle dursun, Ukrayna şu anda işgalciye karşı ancak bir savunma gerçekleştirebiliyor.

PO ve PTS, Zelenski’nin ABD yanlısı, NATO müttefiki bir burjuva olduğunu söylüyor ve tarafsızlıklarını tekrar ediyorlar. İUB-DE ve Sosyalist Sol olarak bu tanımlamaya katılıyoruz. Zelenski hükümeti, tartışmasız ki Ukrayna’yı Avrupa emperyalizmine ve NATO’ya bağımlı kılmak isteyen kapitalist bir hükümettir. Ancak biz Ukrayna halkını, işçi sınıfını, molotofkokteylleri hazırlayan kadınları, ülkelerinin savunması ve kendi kaderini tayin hakkı için cephede orduyla yan yana savaşanları destekliyoruz. Bağımsız bir politikaya sahibiz ve Ukrayna solunun yeni bir devrimci önderliği inşa etme çabasını destekliyoruz.

Önümüzde duran soru şudur: Askeri ve politik önderlik Zelenski’nin elinde olsa dahi Ukrayna halkının işgalci kuvvete karşı mücadelesi haklı mıdır yoksa değil midir? PO ve PTS’ye kalırsa cevap hayır.

Karşıdevrimci bir önderliği olan haklı bir savaşla ilk kez karşılaşmıyoruz. Tarihte bu şekilde gelişen pek çok örnek mevcut. Birkaç tanesini sayacak olursak; 1935’te kana susamış bir imparator tarafından yönetilen Etiyopya halkı Mussolini İtalya’sının işgaliyle karşı karşıya kalmıştı. Ya da 1937’de Japon emperyalizminin işgaline karşı Çin’in yürüttüğü savaş benzer nitelikteydi. Çin o sırada, 1920’lerdeki ayaklanmalarda binlerce işçinin ve köylünün katlini emreden diktatör Çan Kay Şek tarafından yönetiliyordu. Buna rağmen Troçki, politik olarak Çan Kay Şek’e destek vermeksizin Çin’in tarafında olmak gerektiğini söylüyordu. Hatta Çin ve Etiyopya için silah desteği çağrısında bulunuyordu. 1982’de Britanya ve NATO’ya karşı Malvinas savaşını soykırımcı bir diktatörlük yürütüyordu. 2001’de işgalci ABD ve NATO birliklerine karşı gelişen Irak savaşıysa bir başka örnek. Tüm sol güçler bu savaşta Irak’ın desteklenmesinden yana tavır aldı. Irak’ın yönetimindeyse Kürt halkını kimyasal silahlarla katleden ve baskı altında tutan diktatör Saddam Hüseyin vardı.

Biz devrimciler tüm bu vakalarda, gerici önderliklerine ve başlarındaki diktatörlere rağmen bu halkların haklı davalarının yanında olduk.

İşte bu yüzden PTS’nin ve PO’nun Ukrayna savaşına yönelik önerdiği devrimci bozgunculuk taktiği son derece ciddi bir hatadır. Uygulandığı takdirde bu taktik, Ukrayna halkına, oradaki askerlere, yani işçilere, köylülere ve milislere işgalciye karşı savaşmayı bırakmalarını, silahlarını Rus işgal birliklerine değil Zelenski’ye çevirmelerini söylemektir. Yani Putin’e teslim olmalarını! Ukraynalı işçilere bunu mu söyleyeceğiz? Bu tutum, Troçki’nin ve devrimcilerin geleneğinin önerilerine tamamen aykırıdır.

Hain önderliklerinden dolayı haklı savaşlara destek vermeyi reddedenlerle en büyük tartışmaları yürüten Lev Troçki’ydi. Troçkist solun bir parçası olduğumuzu iddia ediyoruz ve bu geleneğin ilkelerini takip ediyoruz. Bu durumda PO ve PTS’ye de Troçki’nin yanılıp yanılmadığına cevap vermek düşüyor.

*11.05.2022 tarihinde El Socialista’da yayımlanmıştır. Bkz. www.izquierda socialista.org

**Troçki ve Çin-Japon savaşı

“Japonya’nın eylemleri emperyalist ve gericidir. Çin’in mücadelesiyse özgürlükçü ve ilericidir. Peki Çan Kay Şek? Çan Kay Şek, partisi ya da Çin’in egemen sınıfının tamamı hakkında hiçbir yanılsamamız olmamalı, (…). Çan Kay Şek, Çinli işçi ve köylülerin celladıdır. Ancak bugün, elinde olmadan, Çin’in bağımsızlığının geriye kalan kısmı için Japonya’ya karşı mücadele etmek zorundadır. Yarın tekrar ihanet edebilir. Bu mümkündür. Bu muhtemel ve hatta kaçınılmazdır. Ancak bugün mücadele etmek zorunda (…). Savaşa aktif ve bilinçli olarak katılmak, ‘Çan Kay Şek’e hizmet etmek’ değil, Çan Kay Şek’e rağmen sömürge bir ülkenin bağımsızlığına hizmet etmek anlamına gelir. Ve Kuomintang’a yöneltilen sözler, kitleleri Çan Kay Şek’i devirmek için eğitmenin araçlarıdır.”

**Lev Troçki, Diego Rivera’ya Mektup. 23 Eylül 1937. Editorial Pluma, Bogota, 1976, s. 163-169.

Okur mektubu: “İşsizliğin çözümü var ama işlerine gelmiyor!”

0

Merhaba Gazete Nisan okurları,

Ben uzun süredir iş arayan bir işsizim. Daha önceki işimden sendikalı olduğum için çıkarılmıştım. Pandemi ile beraber işsizlik artış gösterdi. İş bulmak ise epey zorlaştı. Resmi rakamlara göre yüzde 11,4 gibi bir işsizlik oranı varken işsiz sayısı 8,5 milyon kişi. Bunlar resmi rakamlar! DİSK-AR araştırmalarına göre ise işsizlik daha da vahim durumda. Bu tablo bizlere kader gibi sunularak var olan işimize dört elle sarılmamız ve şükretmemiz öğütleniyor. İşsizlik, ücretlerimizi sürekli baskılamada bir araç olarak kullanılıyor. Öte yandan, işsizlik sadece rakamlarla tarif edilebilecek bir sorun değil. Ekonomik krizde hayat bu kadar pahalılaşmışken, ücretlerimiz erimişken, bir de işsizlik ile başa çıkmak stresli ve yıpratıcı bir süreç oluyor. Hayat standardını minimuma çekip, aslında gerekli olan harcamaları gereksiz kategorisine alıp bunları bir kenara atmak zorunda kalıyorsun.

Diğer yandan, sürekli iş başvuruları yapmak ve sonuç alamadığın iş görüşmelerinde bulunmak oldukça yıpratıcı oluyor. Belediyelerin bölgesel istihdam ofisleri sözde işsizlikle mücadele edip işsiz vatandaşlara iş bulduklarının propagandasını yapadursun, gerçekler belediyelerin propaganda ettiği gibi değil. Uzun süredir İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin istihdam ofislerinde başvurusu bulunan biri olarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim. İstihdam ofisleri istihdam yaratıp işsizliğe çözüm bulmaktan öte modern çağın köle pazarlarını andıran iş teklifleri ile dolu. 10, 11, 12 saat mesailerin olduğu işleri bizlere lütuf gibi sunarak bu çalışma saatlerinin meşrulaştırılmasını sağlıyorlar. Genelde haftalık izin 1 güne inmiş durumda. 12 saat mesai ve haftada 1 günlük izin ile haftalık 70 saat çalışmanın olduğu işler var. Ve bu işlere sosyal demokrat olduğunu söyleyip, sosyal belediyecilik yaptığını iddia eden belediyeler aracılık ediyor. Vardiyalı sistemle çalışan işyerlerinde 2 vardiya 12 saat işgünü normalmiş gibi kabul ediliyor. İşçinin kendisini yeniden üretmesine dahi izin verilmeden ertesi gün işe gelmesi bekleniyor. Bu çalışma saatlerinden sonra ne kendine ne çevrene ayırabileceğin bir zaman kalıyor. Sosyal hayat çalışmaktan ibaret bir hal almış durumda.

İşsizlikle gerçekten mücadele etmenin bir yolu var. Tüm işlerin çalışabilir nüfus arasında bölüştürülerek 6 saat 4 vardiya sistemine geçilmesi buna bir çözüm olur. Ücretlerde herhangi bir kesinti olmadan 6 saate çekilen çalışma süreleri ile daha insani koşullarda çalışmak mümkünken, kölece çalışma ve kölece yaşam bizlere dayatılıyor. Çünkü bu durumu değiştirecek bir çözüm, bizi daha çok sömürerek daha çok kâr etmek isteyen patronların işine gelmiyor! Bu nedenle, bu çalışma düzeninden ve işsizlikten ancak bizler bu taleplerimiz için mücadele edersek kurtulabiliriz.

İstanbul’dan işsiz bir işçi

O zaman orada işiniz ne?

0

Söz konusu zamlar olduğunda işaret edilen hep maliyetler. Zamların bu maliyetler karşısında zorunlu olarak yapıldığını söyleyip duruyorlar. Özellikle de enerji ve gıda sektöründe… Sanıyoruz ki ortada büyük zararlar var. Oysa raporlar* diyor ki: “Petrol ve gaz devleri rekor düzeyde kârlar bildiriyor ve benzer eğilimlerin yiyecek ile içecek sektöründe de yaşanması bekleniyor.” Faturanın emekçilere kesilmesi durumunu daha iyi özetleyen bir tespit olabilir mi? Şu gerçek hiç değişmiyor: Kapitalist sistemde yoksulluk hiçbir zaman tek başına artmıyor! Yoksulluk yaygınlaşıyorsa biliyoruz ki servet de birilerinin elinde artıyor!

Artan maliyetler muhakkak var ama sistem bu maliyetlerin kârlara olabildiğince yansımaması üzerine kurulu. Her koşulda kâr oranlarının korunması, hatta artırılması esas alınıyor. Keza var olan ekonomik krizden de çıkışın kapitalistler açısından formülü bu! Bu nedenle işverenler, toplam üretim maliyetini kendi içinde dengelemek için işçi ücretlerini düşük tutmaya, onun üzerindeki baskıyı artırmaya çalışıyorlar.

Fakat diğer yanda enflasyon yükselmeye, benzinden ekmeğe, doğalgazdan suya her kalemde fiyatlar artmaya ve alım gücü hızla düşmeye devam ediyor. TÜİK’in açıkladığı son enflasyon oranı bile yüzde 69’u aştı. “Maliyetler arttı” diyerek fiyatların neredeyse her gün güncellenmesini gayet makul bulanlarsa aynı mekanizmanın söz konusu ücretler olduğunda işlemesine karşı çıkıyorlar.

Bizse ücretlerin enflasyon oranında her üç ayda bir otomatik olarak artırılması talebimizi ısrarla yineliyoruz! Bu talep, elbette öncelikle ücretli çalışanların alım gücünü korumayı hedefliyor. Yılın başından bu yana cebindeki üçte bir oranında erimiş emekçinin halen yükselen fiyatlar karşısında daha fazla ezdirilmemesinin öncelikli koşulu bu!

Ama aynı zamanda, bu talep enflasyonu hem sebep hem de koz olarak önümüze sürenlere karşı da bir cevap niteliği taşıyor ve tartışmayı onların kurduğu düzlemde yürütmeyi reddediyor: “Bu sorunu siz yarattınız ama bedelini biz ödüyoruz, bunu artık kabul etmiyoruz” demenin örgütlü bir ifadesi halini alıyor. Enflasyona sebep olan ekonomi politikaları karşısında her gün daha fazla fakirleşen emekçiler için bir güven alanı formülasyonu bu: “Enflasyonu önleyin, yok önleyemiyorsanız ücretlerimizi artırın! Her ikisini de sağlayamıyorsanız, o zaman orada işiniz ne?!”

*Oxfam’ın “Önce Kriz, Sonra Felaket” adlı raporu

Belediye işçileri nasıl KHK kazığı yedi?

0

2018 yılında hükümetin kamuoyuna 696 sayılı KHK ile “taşerona kadro verdik” diye sunduğu düzenleme aldatmaca çıktı. Belediye işçilerine gerçek kadro verilmediği gibi dayatılan KHK düzenlemesi ile birçok hak kaybının da önü açıldı. Daha önce bireysel sözleşme ile asgari ücretin yüzdelik farklarına göre ücret alan işçilerin yüzdelik farkları ortadan kaldırıldı ve ücretleri zaman içerisinde ciddi anlamda düştü.

Peki bunu nasıl yaptılar? 2018’de çıkarılan Yüksek Hakem Kurulu Toplu İş Sözleşmesi dayatması ile yaptılar. Tüm mali ve sosyal haklar bu sözleşmeye dayandırıldı. Bu düzenleme, parti fark etmeksizin tüm belediye yönetimleri tarafından sahiplenildi. İki kazançları oldu. Birincisi, taşeron şirketlere verdikleri fark kasalarında kaldı. İkincisi, örneğin asgari ücretin yüzde 100’ü ile çalışan işçiler birden asgari ücretin yüzde 8’i ile çalışmaya başladılar. Yani bir gecede yüzde 92 hak kaybına uğradılar. Daha sonraki yıllarda asgari ücrete gelen zamlar ücretlere yansıtılmadı, yüzde 8 ile devam edildi. Bir şekilde yetki alabilen sendikaların önüne bu TİS engel olarak çıkarıldı.

YHK TİS’i Temmuz 2020’de son buldu. Artık özgür toplu sözleşme yapma zamanıydı ve işçiler haklarına kavuşacaktı. Fakat bu defa da sendikaların kazığını yiyerek yine ortalama yüzde 8’e imzalar atıldı, halaylar çekildi. Bugün karşılaştığımız acı tablonun nedeni budur. Devletin bir organı gibi çalışan sendikalar, durumdan memnun bir şekilde, yapılanın hak kaybına yol açtığını söylemek ve buna karşı kitlesel şekilde direnmek yerine üye yapma telaşındaydılar. Hükümetin bu kara KHK’si işçileri asgari ücret sınırına çekti. Daha güvenceli çalışma adı altında uydurulan kadro verme sözü aslında sermayeye ve onların partilerine, o partiler içinde yıldızını parlatmaya çalışan siyasetçilere yaradı. Düzenleme işçilere yaramadı. Kısacası belediye işçileri dolandırıldı.

Bugün gelinen noktada mahalli idarelerde çalışan pek çok işçi hacizli durumda. Birçoğu kredi öteleme ile yaşamaya çalışıyor. İşçiler yıllar içerisinde ikinci iş yapar hale geldi. Pek çok işçi ikinci iş yapmasa geçinemeyecek durumda. Borçlu işçi sayısı her gün artıyor. Türkiye egemen sınıfları 2018’deki KHK hamlesi ile kamuda daha da ucuz işgücünü devreye sokup, bunu soğukkanlı bir şekilde uygulamış bulunuyor. Gerçek tablo budur. Bu tablonun püskürtülmesi mümkün. Hangi partili, hangi sendikalı olunursa olunsun bugün süregiden sendikal pratiğin dışına çıkmak için harekete geçmek lazım. Her işçi, sendikasını gerçek kadro, ilave tediye hakkı, başarılı toplu sözleşmeler yapmak konusunda sıkıştırmalı. Süreci sendikacılara bırakmamalı, kendisi hak sahibi olarak sahneye çıkmalıdır. Bunun dışında bu alanda çalışan işçilerin tabanda birliğini sağlamak, ücret ve sosyal haklar için mücadele etmek gerekiyor. Taşeron Belediye İşçileri Birliği bu konuda ortaya bir irade koymuş durumda. Bu eğilimi güçlendirmek işçi hareketi açısından önemli.

Rakamlar gizlenerek gerçekler örtülemez!

0

Bilindiği gibi AKP iktidarı 2016 yılına kadar, dünyadaki ekonomik genişlemeye de paralel olarak, enflasyonu tek haneli rakamlarda tutmayı başarmıştı. 2017 yılından itibaren ise enflasyon iki haneli rakamlara çıkmış, o yıl yıllık enflasyon yüzde 11,92 olmuştu. 2017 yılından itibaren enflasyon oranları her yıl hızlanarak artmış, 2020 yılında ise büyük ekonomist(!) AKP şefi Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon neticedir” buluşu ve döviz kurunun önündeki yapay engelleri kaldırmasıyla -ki yıllarca dövizi sabit tutabilmek için damat Bakan Berat Albayrak tarafından milyarlarca doların heba edildiği gerçeği de bir tarafta dururken- enflasyon 2021 yılı son ayında durdurulamaz bir yükseliş kaydetti.

Gerçekler devrimcidir, hiçbir şekilde perdelenemez!

Yanlış ekonomi politikaları ve buna bağlı olarak hızla yükselen fiyat artışları, enflasyon rakamını açıklayan TÜİK’in toplumun her kesimi tarafından sorgulanmasına neden oldu. Zaten devletin tüm kurumlarına güvenin dipte olduğu bir dönemde TÜİK’in de sorgulanması kaçınılmazdı. Nitekim gerçek enflasyon oranlarını saklamaya ve çarpıtmaya çalışan TÜİK bürokratları 2021 yılı sonuna gelindiğinde bu vazifelerini yerine getiremez oldular. 2021 yılı Aralık ayı enflasyonunu yüzde 13,52 olarak açıklayan TÜİK başkanının yerinden edilmesi çok uzun sürmedi. Bu durum zaten güvenilirliği sorgulanan TÜİK’in, inandırıcılığını iyiden iyiye kaybetmesine neden oldu.

Tüm bu gelişmeler neticesinde gündeme, gerçek enflasyon verilerini açıklamaya çalışan bazı akademisyenler ve araştırmacılarla kurulmuş Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) girdi. Nitekim ENAG ile TÜİK’in verileri arasında neredeyse uçurum düzeyinde farklar ortaya çıkıyor, ENAG’ın gerçek enflasyonu yansıttığı inancı güçleniyordu.

Gerçek enflasyon verilerinin geçerliliği kabul edilmiş bir kurum tarafından ay ay veriliyor olması tabii ki iktidarı ve şefini rahatsız etti. Tıpkı akaryakıt fiyatlarını günlük açıklayan EPGİS’in bastırılması gibi, ENAG’ın rakam açıklamasını engellemeyi ve bu amaçla yasa çıkarmayı ihmal etmedi AKP hükümeti. Çıkarılacak yasa ile TÜİK’ten başka bir kurumun enflasyon rakamı açıklaması yasaklanacaktı.

Ancak şu kesin ki gerçekler bu şekilde perdelenemez. Hangi yasaklayıcı yasa çıkarılırsa çıkarılsın emekçiler ceplerindeki yangının farkındadır.

Kaynaklar patronlar değil emekçiler lehine kullanılsın!

Emekçilerin her gün fakirleştiği, enflasyon artışları altında ezildiği bu talan düzeninin en önemli sebebi, Tek Adam rejiminin tüm ülke kaynaklarını patronlara peşkeş çekmesidir. İşçilere, çiftçilere, kamu emekçilerine ve tüm emekçilere sefalet zamları verilirken ülkedeki bir avuç zengin ihalelerle, vergi aflarıyla, karşılıksız kredilerle ihya ediliyor. Emekçilere yüzde 5-10 zam çok görülürken, ülkenin tüm gelirleri dış borç faizlerine gidiyor. Kamunun kaynakları bu ülke emekçilerine harcanmalı, dış borç ödemeleri derhal durdurulmalıdır.

Ayrıca asgari ücretin insan onuruna yaraşır yaşam koşullarını sağlayacak bir seviyeye yükseltilmesi ve tüm emekçilerin ücretlerine 3 ayda bir enflasyon oranında zam yapılması talebi de bu dönemde oldukça önem kazanmaktadır. Zira halihazırda birçok emekçinin maaş zamları ya yıllık ya da 6 aylık periyotlarla gerçekleştirilmektedir. Ancak enflasyon her ay yeni rekorlar kırmakta, maaş zam ayı gelene kadar emekçilerin geçim sıkıntısı artmaktadır.

Yağma ve talan ekonomisi yıkılmadan emekçilere rahat yüzü yok!

Yaşanan bu gelişmeler bize göstermektedir ki, ekonomik bir çöküşle karşı karşıyayız ve bunun en önemli müsebbibi Tek Adam rejimidir. Bu çöküşe karşı emek ittifakının kurulabilmesi için mücadele etmekten başka bir çıkış yolu yoktur. Bundan önceki iktidarlar gibi bu iktidar da sermaye sınıfına hizmet eden bir iktidardır. Bu yüzden AKP iktidarının başında olduğu yağma ve talan ekonomisi aslında kapitalist sistemin vücut bulmuş halidir. Bu ekonomi zengini daha zengin ederken fakiri daha da fakir kılmaktadır. AKP yerine gelebilecek herhangi bir başka burjuva iktidarı son tahlilde yine emek düşmanı ekonomi politikalarını sürdürecektir. İşte tam da bu nedenle seçim gündemine karşı işçiden, emekçiden ve tüm ezilenlerden yana bir anayasa için bağımsız ve egemen kurucu meclis talebi önem kazanmaktadır. Verilecek her mücadele, yapılacak her eylem, her grev, her direniş emekten yana bir anayasa oluşturmayı ve emekçilerin iktidarını kurmayı hedeflemelidir.

İUB-DE: Filistinli gazeteci Şirin Ebu Akile’nin Siyonizm tarafından katlini lanetliyoruz!

0

Geçtiğimiz Çarşamba günü 11 Mayıs’ta İsrail ordusu, Filistin toprağındaki ilerleyişinde yeni bir Siyonist saldırı anlamına gelecek şekilde, gazeteci Şirin Ebu Akile’yi katletti. Gazeteci Akile, aynı saldırıda yaralanan bir meslektaşıyla beraber, Batı Şeria’da bulun Cenin’deki bir mülteci kampına yapılan saldırının haberini yapıyordu.

Akile, İsrail devletinin Filistin halkı üzerinde sürdürdüğü soykırımın sayısız kurbanlarından birisi. Hayatına son veren bu saldırı yaşandığı sırada Akile, bir Katar medya organı olan El Cezire için Filistin hakkında haberler yapıyordu. Görgü tanıklarının da doğruladığı üzere Akile, meslektaşını da yaralayan İsrail askerleri tarafından vurularak öldürüldü. Görgü tanıklarının bu ifadesi, Akile’nin bir Filistin saldırısının kurbanı olduğunu söyleyen İsrail başbakanı Naftali Bennett’in iddialarını yanlışladı.

Bir gazetecinin hayatına neden olmuş olan ve bir suç olan bu saldırı, Filistin halkının topraklarında yaşanan Siyonist işgalin çerçevesinde değerlendirildiğinde, bir istisna değildir. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak gazeteci Şirin Ebu Akile’nin kriminal bir biçimde katledilmesine, başkalarının yaralanmasına ve kötü bir biçimde etkilenmesine neden olan bu saldırıyı kesin bir şekilde lanetliyoruz.

Kahrolsun Siyonist işgal, kahrolsun soykırımcı İsrail ordusu.

Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için.

Dayanışma Operasyonu, Ukraynalıların direniş hareketini desteklemeye çağırıyor

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya ve Arjantin seksiyonlarından oluşan bir heyet, mayıs ayının başında Ukrayna’ya dayanışma ziyaretinde bulundu. İUB-DE heyeti, Ukrayna halkının direnişine uluslararası destek kampanyası kapsamında, Ukrayna’daki devrimcilerin Rus işgaline karşı bir araya geldiği ortak bir platform olan Dayanışma Operasyonu’na yardım materyallerini teslim etti. Dayanışma Operasyonu’nun direniş hareketine destek için yayımladığı çağrının çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Biz Ukrayna’da antiotoriter bir gönüllü ağı olan Dayanışma Operasyonu’yuz. Bizler farklı görüşlere sahip olsak da Rus saldırganlığına karşı ortak bir anlayışı paylaşıyoruz. Bu anlayış, özetle, Rusya Federasyonu’nun işgalini ve bunu düzenleyen liderlerini reddediyor oluşumuzdur.

Antiotoriter aktivistler olarak, savaş başladığında hemen direniş hareketine katıldık. Yoldaşlarımızın çoğu savunma kuvvetlerinde yerlerini aldılar. Dolayısıyla amacımız, yoldaşlarımıza ihtiyaçlarını sağlamanın yanı sıra yapabildiğimiz ölçüde başkalarına da yardım etmek.

“Yıllarca devlete sürekli karşı koyan insanlar şimdi nasıl bu devleti silahlarla savunup tüm dünyadan askeri teçhizat isteyebilir?” diye soran olabilir. Biz bu savaşı emperyalist bir savaş olarak görüyoruz ve halka dönük saldırganlık bizi birleştiriyor. İşte nedenlerimiz:

Bu -Kremlin’in sözleriyle ifade edecek olursak- “nazilerden arındırma savaşı” değil. Ukrayna’da kesinlikle aşırı sağ sorunu mevcut ancak bu sorunun ölçeği ve etkisi, antifaşizm dilini ve geleneğini sömüren Rus propagandası tarafından abartılmakta. Ukrayna, savaş başladığından beri günden güne daha da faşist bir rejime benzemeye başlayan Rusya’dan çok daha özgür bir ülkedir.

Bu savaşın amacı Rusça konuşan Ukraynalıları özgürleştirmek değildir. Şu anda Ukrayna’da yaşanan çatışmaların çoğu ağırlıklı olarak Rusça konuşulan bölgelerde gerçekleşiyor ve Rusça konuşan halk, bu zalimce savaş suçlarının başlıca kurbanları. İşte bu yüzden Ukraynalılar Rus ordusunu çiçeklerle karşılamak yerine, “kurtarıcılar”ı Rusya’nın iddia ettiğinden çok daha farklı bir şekilde karşılamak için Bölgesel Savunma’ya katılmakta.

Bu savaş, Rusya’nın NATO’ya karşı savaşı değildir. NATO’nun Ukrayna’yı temsilen Rusya’ya karşı savaşı da değildir. Dünyanın diğer bölgelerinde gün gibi ortada olan Batı emperyalizmini eleştiriyoruz. Bununla birlikte, bu savaşın sorumlusu, bölgede hegemonyasını dayatmaya çalışan bir devlet olarak Rusya’dır. Ukrayna’nın tarafsızlığı ve NATO’nun Doğu’da yayılmacılığı savaşın gerçek nedenleri olsaydı savaş çoktan bitmiş olurdu. Hatta hiç başlamamış bile olabilirdi.

Bu savaş aynı zamanda Putin’in kendi halkına karşı savaşıdır. Rus devletinin başlattığı “özel operasyon” Kremlin’in vahşi bir diktatörlük kurmasını, savaş karşıtı gösterilerin bastırılmasını, muhalif kitle medyasının ortadan kaldırılmasını sağladı ve hükümete karşıt görüşte olan pek çok Rus vatandaşının ülkeyi terk etmesine yol açtı. Belarus da aynı durumda. Rus politikası, özgürlüğün ve muhaliflerin sistematik olarak bastırılmasını, bu bölgede tamamen kurmak istediği hegemonyasının bir tasarısı olarak görmekte.

Rusya’nın imparatorluk hırsları, “her ne pahasına olursa olsun barış” adına dahi kimsenin kabul edemeyeceği kadar maliyetli istekleri beraberinde getiriyor. Bu isteklere yaltaklanmak, bölgedeki tüm ilerici güçlerin kaçınılmaz olarak yenilgisine yol açacaktır. Bir barış anlaşmasının gerektirdikleri büyük ölçüde savaş meydanındaki duruma bağlıdır. İşte bu nedenle özgürlük, eşitlik ve kardeşliği boş laflar olarak görmeyen herkese Ukraynalıların direniş hareketini destekleme çağrısında bulunuyoruz. Bu hareketi birkaç şekilde destekleyebilirsiniz. Örneğin:

Ukrayna Silahlı Kuvvetlerini veya Bölgesel Savunma’sını doğrudan destekleyerek,

Gönüllü hareketlerini ve insani yardım girişimlerini destekleyerek,

Ukraynalı mültecilere yardım ederek,

Hükümetlerinizden Ukrayna’ya mali, insani veya askeri yardımda bulunmalarını talep ederek,

Ukrayna’nın dış borçlarının silinmesini savunarak (ki bu, savaştan sonra yeniden yapılanma için hayati olacaktır).

Son olarak, Dayanışma Operasyonu’nu destekleyebilirsiniz. Desteğinizin, özgür bir toplum için savaşan otorite karşıtlarına yardımcı olacağından emin olabilirsiniz. Önyargıların, eşitsizliğin ve saldırganlığın olmadığı bir toplum için.

***

Editörün önerileri:

İUB-DE bildirisi: ABD’de kürtaj hakkı kararının iptaline hayır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi’nin kürtaj hakkına dönük mahkeme kararını iptal tehdidi karşısında yayımladığı bildiriyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi’nin kürtaj hakkı hükmünü bozmaya yönelik tehdidini durdurmak için feminist bir seferberlik çağrısında bulunuyoruz!

Yargıç Samuel Alito’nun 2 Mayıs Pazartesi günü Politico portalında yayımlanan sızdırılmış görüş taslağına göre, Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi, 1973 tarihli Roe v. Wade tarihi kararını “başından itibaren feci şekilde yanlış” atfediyor. Roe v. Wade kararı, Roe’nun uygulamada olduğu bugün bile yoksul, siyah, yerli ve göçmen kadınlar özellikle ülkenin muhafazakâr eyaletlerinde kürtaja erişimde hâlâ oldukça büyük zorluklar yaşamalarına rağmen, mücadeleler sayesinde 50 yıl önce Amerika Birleşik Devletleri’nde kürtaj hakkını serbestleştirmişti.

Eğer Yüksek Mahkeme Roe kararını bozarsa, ABD eyaletlerinin yarısından fazlasında kürtajın yasaklanmasının ve suç sayılmasının yanı sıra uygulama konusundaki karar (federal bir karar olmaktan çıkıp) eyalet hükümetlerinin eline geçmiş olacak. Teksas’ta var olan “Kalp Atışı Kürtaj Yasası”nın uygulanacağı eyaletlerde durum daha da ciddi olacak. Çünkü bu eyalet yasası sadece kürtaj hakkını engellemiyor; aynı zamanda kürtaj yaptıran bireyi ve kürtajın gerçekleştiği klinik, doktor gibi uygulamanın işbirlikçisi sayılan kişi ve kurumları ihbar eden herkese para ödülü sunuyor ve ihbar edilenler birkaç yıl hapis cezasına çarptırılma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Bu şekilde aşırı sağ gruplar ve bireyler, kadınların bedenlerini silah olarak kullanarak güçlendirilmiş oluyorlar.

Bu politika, Kilise ile birlikte kadınların bedenleri üzerinde karar verme hakkını kısıtlamaya çalışan gerici ve kadın düşmanı Donald Trump’ın politikasıdır. 2016 başkanlık seçimlerinden hemen önce Donald Trump’ın, Roe kararını “otomatik olarak” bozacak Yüksek Mahkeme yargıçları atamaya söz verdiğini hatırlayalım, ki Trump başkanlığı sırasında Yüksek Mahkeme’ye üç yeni muhafazakâr yargıç atayarak Mahkeme’de muhafazakârların altıya üç çoğunluk elde etmesini sağlamıştı.

Yüksek Mahkeme’nin yakında vereceği düşünülen karara katılmadığını söyleyen Joe Biden’dan gelen ve konunun ciddiyetine kıyasla oldukça kayıtsız kalan açıklamalar, Demokrat Parti’nin de ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor. Roe’nun yürürlükte olduğu 50 yıl boyunca, Demokrat Parti (hem Kongre’de hem de Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğa sahipken bile) bir kürtaj yasası çıkarmak için uğraşmadı ve kürtaj hakkını (yasalaştırmak yerine) bir Yüksek Mahkeme kararına bağlı olarak bırakarak sürekli tehdit altında kalmasına göz yumdu.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, bu muhafazakâr adıma karşı kürtaj hakkını savunmak için Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleşen seferberlikleri destekliyoruz. Siyah, yerli, göçmen ve yoksul kadınlara yönelik kısıtlamalar veya keyfi ayrımcılık olmaksızın, hamile kalma kapasitesine sahip tüm kimlikler için yasal, güvenli, parasız ve erişilebilir kürtaj hakkı talep ediyoruz.

Haklarımızı kısıtlamaya yönelik her türlü girişimi engellemek için yalnızca kadınların bağımsız seferberliğinin gücüne güveniyoruz. Hükümetlerden koparabileceğimiz bir kazanımı ancak mücadele ile sağlayabiliriz. Bu yüzden “Tek bir adım bile geri atmayacağız! Haklar sokaklarda savunulur ve kazanılır!”

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

7 Mayıs 2022

Çocuk hakları ve ihlalleri: Başka bir çocukluk mümkün!

0

Çocuklar adına konuşuyor, çocuklar adına kararlar alıyoruz. Çocuk hakları deyince yine çocuklar adına biz yetişkinler koca koca laflar ediyoruz. Çocuğun kendisini ilgilendiren durumlarda çocukların bir birey olduğunu unutarak, onları nesneleştirerek onlar adına söz söyleme hakkını kendimizde buluyoruz. Peki nedir bu çocuk hakları? Galiba yine en iyi cevabı çocukların kendisi verecektir.

Yıllar önce çocuklarla birlikte yürüttüğümüz bir atölyede “Çocuk hakları nedir?” diye sormuştuk. Bir çocuk en genel tanımıyla ve kendi cümleleriyle, “Çocukların sahip olduğu haklar” demişti. Aynen, çocuğun dediği gibi çocukların sahip olduğu haklardır. Uluslararası belgeler çocuk haklarını, “kanunen veya ahlaki olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu; eğitim, sağlık, yaşama, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel kavramdır” olarak tanımlamakta. Yetişkinlerin gözünde korunmaya muhtaç varlıklar olarak tanımlanan çocuk, TDK sözlüğüne göre de “henüz yetişkin olmayan insan yavrusu” olarak açıklanıyor. Eğer çocuğun hakkı çocuğa diyorsak, onları bir birey ve özne olarak kabul ediyorsak çocukların dilinden çocuk, “oyun oynayan, kendi kararlarını verebilen, bazen yetişkin desteğine ihtiyaç duymadan kendi işlerini yapabilen, 18 yaşına kadar olan bireyler” olarak anlatılmaktadır. Burada özellikle üzerinde durulması gereken noktalardan biri, evet, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları sözleşmesine göre, “0-18 yaş arası” her birey çocuktur.

Her gün gazetelerden ya da televizyonlardan çocuk hakları ihlali, çocuk ölümleri okuyoruz ya da duyuyoruz. Aile içinde, okullarda, Kuran kurslarında istismara uğrayan çocuklar, evlendirilen çocuklar, yöresel kıyafet giydikleri için parmak izleri alınan çocuklar, evleri basılarak gözaltına alınan çocuklar, çalışırken hayatını kaybeden çocuklar, zırhlı araç çarpması sonucu ölen çocuklar, çatışma ortamlarında hayatını kaybeden çocuklar, mülteci çocuklar, sokakta çalışan ve yaşayan çocuklar… Burası uzar gider. Çünkü çocuklar biz yetişkinlerin güvenli olmayan dünyalarında çok zor şartlar altında yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. 

Ceylanlar, Muharremler… Yaşam hakkı ihlalleri

Uğur, Ceylan, Muharrem, Veysi, Ula Kerem, Enes, Berkin… İsmini sayamayacağımız onlarca, yüzlerce çocuk yine biz yetişkinlerin güvenli olmayan dünyalarından göçüp gitti. Son bir ay içerisinde kaç çocuk öldü ya da iş kazası sonucu yaralandı? Bunların sayısını bilmiyoruz, çetelesini tutamıyoruz bile. Ama hafızada kalan bir isim var ki daha çok yeni. Muharrem Aksan. 16 yaşında Urfa’da yaşayan bir Kürt çocuk. Çobanlık yaparken özel harekatçıların atış talim alanında cansız bedeni bulunuyor. Beden bütünlüğü bozulmuş, delik deşik halde bulunuyor. Ölümüne dair ne bir açıklama var ne de yargı önüne çıkarılan sorumlular. Daha önceki ölümler gibi üzeri örtülmeye çalışılıyor. Bunu daha önce Diyarbakır Lice’de Ceylan Önkol’un, Şırnak İdil’de Miraç Miroğlu’nun, Şırnak Uludere’de Yusuf Ata’nın zırhlı araç çarpması ya da mayın-savaş atığı kaynaklı olarak hayatlarını kaybetmelerinden biliyoruz.

İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi Dokümantasyon Merkezi’nin “2011-2021 Tarihleri Arası Silahlı Çatışma Ortamında Çocuklara Yönelik Yaşam Hakkı İhlalleri Raporu”na göre son 10 yıl içerinde toplam 228 çocuk yaşamını yitirdi. Bu çocuklardan 178’i erkek, 50’si kız.

Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin açıkladığı rapora göre son 11 yılda sadece zırhlı araç çarpması sonucu 27 çocuk yaralanırken, 21 çocuk da yaşamını yitirdi. Yine bu çocuk ölümlerinden sorumlu kişiler ceza almadı. Burada Kürt’ün payına düşen yine ölüm oldu.

Çocuk haklarına yönelik ihlaller sadece zırhlı araç çarpması sonucu olan ölümler ya da yaralanmalarla sınırlı kalmıyor. Eğitim, sağlık gibi temel sosyal haklara erişimde eşitsizlikten tutun da iş kazalarına kadar sebepler var. Ve bu ihlaller elbette sadece Diyarbakır’da değil dünyanın her yanında oluyor. Kârı her hakkın üzerinde tutan emperyalist-kapitalist düzen sistematik krizleri ve savaşları ile milyonlarca çocuğu açlığa, yoksulluğa; kimilerini ise ülkelerinden ayrılmaya mecbur ediyor.

Çocuk işçiler…

Sorunun bir de çocuk işçiler boyutu var. Daha geçtiğimiz haftalarda yine Diyarbakır’da bir çocuk iş kazası sonucu yaralandı. Bir demir doğrama atölyesinde çalışan 13 yaşındaki M.B. adlı çocuğun, tiner kutusunun patlaması sonucu vücudunun yüzde 40’ında yanıklar oluştu. Çocuğun hayati tehlikesi sürüyor. Hep söylüyoruz, yine söylemeye devam edeceğiz. Bu kazaların yaşanmasının en büyük sebebi denetlenmeyen işyerleridir.

Geçtiğimiz haftalarda yine iki tane çocuk işçi yaşamını kaybetti. Bunlardan biri 10 yaşındaki 4. sınıf öğrencisi Emir Esnek, diğeri ise 17 yaşındaki Zafer Umut Bayram. Emir Esnek merada koyun otlatırken gölete düşerek, Zafer Umut Bayram ise motor kuryelik yaparken yağışlı havadan dolayı kayganlaşan yolda kayarak çöp kamyonuna çarpması sonucu hayatını kaybetti.

Kapitalist sistem içerisinde çocuklar işçileşirken, bir taraftan da güvencesiz, kayıtdışı ve sermaye için ucuz işgücü olarak görülmekte. Çocuklar sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde çalıştırılmakta, ucuz işgücü olarak görülmekte ve güvencesiz ortamlarda çalıştırıldıklarından dolayı iş kazaları sonucu ya yaralanmakta ya da hayatlarını kaybetmektedir. Çocukların en çok çalıştıkları işlerin başında tarım, organize sanayi bölgeleri ve hizmet sektörü diye tarif ettiğimiz kafeler ve barlar geliyor. Sokakta çalışan çocuklar ise işin başka bir boyutu.

Ekonomik kriz ve pandemiyle birlikte çocuklarda okul terkleri artmaya başladı. Çocuklar bir şekliyle çalışma hayatının içine girerek işçileşmeye başladı. Ve bununla birlikte ülkemizde çalışma yaşı ne yazık ki 5’e indi. Çocuklar çalışırken eğitimleri yarıda kalıyor, şiddete ve ayrımcılığa uğruyorlar. Hatta çalışırken hayatlarını kaybediyorlar.

İSİG Meclisi’nin 2021 raporuna göre sadece son bir yılda en az 62 çocuk çalışırken hayatını kaybetti, bu çocukların en az 21’ini ise 14 yaşından küçük çocuklar oluşturmakta. Çocuktan sorumlu Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Türkiye’de çalışan çocuk sayısını net olarak bilmiyor. Ancak Bakanlığa göre Türkiye genelinde 5-17 yaş arası çalışan çocuk sayısının 16 milyon 457 bin kişi olarak tahmin edildiği belirtiliyor. Ancak Türkiye’de çalışma yaşının 15 olmasına rağmen ve çocukların güvenli ortamlarda çalıştırılması gerekirken raporlar bunun çok da gerçekçi olmadığını gösteriyor. Adı ne olursa olsun 18 yaşın altında hiçbir çocuk çalıştırılmamalıdır.

Çocuk yoksulluğu

Pandemi, ekonomik kriz, zamlar ve beraberinde okul terkleriyle birlikte işçileşen çocuklar ve yoksulluk… Yoksulluğu konuşurken özellikle çocuk yoksulluğundan bahsetmemek olmaz. Nüfusun yüzde 27,2’sini çocukların oluşturduğu Türkiye’de son dönemlerde çocuk yoksulluğunda bir artış gözükmeye başladı. Milyonlarca çocuk beslenme, ısınma ve giyim gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamamakta. Çocuk yoksulluğu bir hak ihlali olduğu gibi özellikle de bölgede çocuk hakları ihlalleri arttı. Diyarbakır’da faaliyet yürüten Rengarenk Umutlar Derneği’nin “Pandemide Artan Çocuk işçiliği Araştırma Raporu – Diyarbakır Örneği” raporuna göre, salgın sürecinde ekonomik sıkıntılarla birlikte çocukların birçok alanda hak ihlaline maruz bırakıldığı açıklanmaktadır. Hak ihlallerinin başında ise çocuk işçiliği gelmektedir. Görüşülen 155 çocuk, ailesine ekonomik destekte bulunmak için çalıştığını belirtmiştir.

Türk Aile Hekimleri Dergisi’nde yayımlanan bir çalışmaya göre kız çocuklarının yüzde 85’inin, erkek çocuklarının da yüzde 68’inin kansızlık çektiği ortaya çıktı. Bunun en temel sebebi ise yeterli beslenememektir. Derin Yoksulluk Ağı’nın hazırladığı “Türkiye’de Çocuk Yoksulluğu” raporuna göre, derin yoksulluk yaşayan ailelerin yüzde 74’ü çocuk maması almakta zorlanmakta, ailelerin yüzde 21’i ise mamaya ya da beze hiçbir şekilde erişememektedir. Yine Derin Yoksulluk Ağı’na göre Kürt illerindeki çocukların yüzde 5’i bodur. Bu ise kronik açlık demektir.

Çocuklar ve çocuk hakları üzerine ne yazılacak yazı ne de söylenecek söz biter. Ancak biz biliyoruz ki yaşanan bu kadar sorunun sebebi yaşadığımız kapitalist sistemdir. Biz çocuklar için başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyoruz ve bunun için öncelikle çocukların hayatlarını ve tüm gelecek kuşakları doğrudan etkileyen sınıfsal eşitsizliğin ve adaletsizliğin kaynağı olan kapitalist sisteme karşı mücadeleyi kaçınılmaz görüyoruz. Aynı zamanda, çocuğun yüksek yararını gözeterek, çocukların nesne değil özne ve kendilerini ilgilendiren konularda söz sahibi olduğu bir anlayışla, çocuklar ve çocuklarla çalışan uzmanlarla birlikte oluşturulacak çocuk politikalarını acil bir ihtiyaç olarak görüyoruz. Evet, biz biliyoruz ki, “Başka bir çocukluk mümkün!”

Ukrayna: İUB-DE’den direnişçilere destek ziyareti

0
İUB-DE heyeti Dayanışma Operasyonu'ndan Sergiy'le Kiev'de

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyeti, uluslararası dayanışma adına, 1-6 Mayıs tarihleri arasında Ukrayna’daydı. Heyet, İUB-DE’nin İspanya devleti partisi Enternasyonalist Mücadele üyeleriyle Sosyalist Sol partisinden Arjantin ulusal milletvekili Juan Carlos Giordano’dan oluşuyordu. Uluslararası kampanya çerçevesinde toplanan yardım materyalleri, Rusya’nın emperyalist işgaline karşı Ukrayna halkının kahramanca direnişinin ön saflarında yer alan Kiev’deki Ukrayna soluna ulaştırıldı. Dayanışma kampanyası emekçilerin, gençlerin ve kadınların katkılarıyla gerçekleştirildi.

İUB-DE heyeti Kiev’in Bağımsızlık Meydanı’nda (Maidan)

Yardım materyalleri, sol, antiotoriter ve antifaşist militanlardan oluşan Dayanışma Operasyonu’na teslim edildi. İUB-DE heyetini Kiev’de aktivist ve gazeteci Sergiy Movçan karşıladı. Dayanışma Operasyonu dünya solunun ve işçi örgütlerinin, Ukrayna işçi sınıfının ve gençliğinin Zelenski hükümetinden bağımsız biçimde işgale karşı direnişteki mücadelesini desteklemesi için küresel bir kampanya yürütüyor. Bu bağlamda, sözde sol adına Putin’in yanında yer alan kesimleri kınıyoruz. Bunlar arasında Venezuela’da Maduro ve Nikaragua’da Ortega hükümetleri, Avrupa solunun çeşitli kesimleri, Brezilya İşçi Partisi’nin lideri Lula bulunuyor.

İUB-DE ve partileri, ilk günden itibaren Ukrayna’yla dayanışma kampanyasını çok net sloganlar çerçevesinde örüyor: Putin’in orduları Ukrayna’dan derhal geri çekilsin; Ukrayna halkının direnişine destek; NATO’ya ve tüm emperyalist müdahalelere hayır.

İUB-DE heyeti Barselona’dan yola çıkarak Polonya üzerinden önce Lviv’e ve daha sonra başkent Kiev’e ulaştı. Kiev’de yardım materyallerinin teslim edilmesinin yanı sıra sol örgütlerin ve mücadeleci sendikaların önderleriyle çeşitli görüşmeler yapıldı. Ukrayna Demiryolu İşçileri Özgür Sendikası lideri Aleksandr Skiba tüm dünyadaki demiryolu işçilerine ve tüm emekçilere destek çağrısında bulundu.

İUB-DE heyeti Kiev’de Ukrayna Demiryolu İşçileri Özgür Sendikası lideri Aleksandr Skiba ve Sergiy’le birlikte

5 Mayıs’ta İUB-DE, Ukrayna’yla Dayanışma Avrupa Ağı’nın Lviv’de düzenlediği konferansa katıldı. Konferansa Ukrayna’nın maden, nükleer santral, sağlık, inşaat, demiryolu ve diğer sektörlerinden sendika önderleri katıldı. Katılımcılar işçi sınıfının ve halkın Putin’in işgaline ve aynı zamanda kapitalistler ve oligarklara dönük önlemler yerine emekçi halkın haklarında kesintiye giden Zelenski hükümetinin kemer sıkma politikalarının sonuçlarına karşı verdiği mücadeleyi değerlendirdiler. Konferansta Dayanışma Operasyonu’nun yanı sıra Avrupa sol örgütlerinin temsilcileri, Polonya, Finlandiya, Danimarka ve İsviçre’den milletvekilleri ve Arjantin’den milletvekili Giordano da yer aldı.

Konferansın açılış konuşmalarını Sosyal Hareket’ten Vitali Dudin ve Zakar Popoviç yaptılar. Sosyal Hareket, Stalinizmin egemenliği altında on yıllarca kalmış bir ülkede karmaşık bir görev olan bağımsız bir sosyalist parti kurma sürecinde. Öte yandan konferans Almanya ve İsviçre’den gazeteciler tarafından takip edildi ve bu gazeteciler enternasyonal heyetimizle de söyleşiler yaptılar.

İlk yardım materyallerinden oluşan çanta

Heyetimizin ziyaretinde şu tablo bir kez daha açık bir biçimde ortaya çıktı: Anadili Ukraynaca veya Rusça olsun işgale karşı tümüyle seferber olmuş bir halk var ve Ukrayna solu, Bölgesel Savunma birimleri kurarak veya gönüllü asker olarak cephede bu direnişin askeri ve politik olarak en ön safında yer alıyor.

İUB-DE direnişe desteğini sunarken, Ukrayna’nın kendi kaderini nihai olarak tayin edebilmesinin ve açlıktan, sefaletten ve bağımlılıktan gerçek bir kopuşunun ancak işgalin yenilgiye uğratılması ve işçi demokrasisine dayanan sosyalizm temelinde bir işçi iktidarıyla mümkün olabileceğini ısrarla vurguluyor. Bu doğrultuda Zelenski hükümetinden, NATO’dan ve AB’nin, ABD’nin emperyalist hükümetlerinden bağımsız mücadele hattı kesin bir ön koşul niteliği taşıyor.

Teslim etmiş olduğumuz yardım materyallerinin, devam edecek ve gelişecek bir kampanyanın parçası olması gerektiğine inanıyoruz. Ukrayna direnişini ve solunu destekleyen sendikal ve politik önderlerin katılımıyla dayanışma kampanyasını büyütmeliyiz. Solun tüm kesimlerine çağrımızı yineliyoruz. Ukrayna direnişini desteklememek, işgalcinin yanında yer almak ve bu durumda, Putin’i ve Rusya’yı desteklemek anlamına gelir. Sizleri bu tutumu değiştirmeye ve direnişe desteğe davet ediyoruz. Emekçileri, sendikaları, siyasi partileri, öğrenci örgütlerini, insan hakları savunucularını, çevre, kadın ve LGBTİ+ hareketlerini destek eylemleriyle, etkinliklerle, ekonomik yardımlarla ve diğer yöntemlerle Ukrayna direnişini desteklemeye çağırıyoruz. İUB-DE bu doğrultuda tüm katkısını sunmaya devam edecek.

Saray rejimi: dışarıdan içeriye baskı

0

Hükümet, süregelen gerilemesini dış politika performansı ile tersine çevirmeye çabalıyor.

Saray, Ukrayna ile Rusya arasında arabulucu pozisyonunu üstlenmeye çalışarak uluslararası alanda ve iç politikada meşruiyet kazanmaya çalıştı. Bir yandan Ukrayna’ya silah satarken diğer yandan da Rusya ile ticareti sürdürdü.

Bu arabuluculuk girişiminin yanı sıra Ortadoğu’da emperyalizmin jandarmalığını yapan işgalci-Siyonist İsrail devletinin cumhurbaşkanı Herzog’u Erdoğan coşku ile ağırladı. Böylece tüm İsrail karşıtı sözlerini bir çırpıda unutuvermenin avantajlarına da sahip oldu. Ziyaretin ardından sınır ötesi operasyonlar hız kazanırken, Erdoğan emperyalizmin bölgesel çıkarları ile hiçbir şekilde çatışma içerisinde olmadığını da vurguladı. Dahası, Cemal Kaşıkçı’nın cinayet dosyasını Suudilere devrederek geçmişte ifade ettiği sözleri yuttu ve bir manevra alanı daha aldı.

Kriz koşullarında helak olan emekçiler adına tek bir adım atma niyetinde olmayan Saray rejimi, dış politikadaki bu gelişmeleri içeriye yönelik yeni baskı olanağı olarak kullanıyor. Seçim yasası, sınır ötesi operasyon ve Gezi Davası’nın sonucu bu baskıların örnekleri. Tahribata rağmen hükümetin, gerilemenin gerçek sebepleri olan ekonomik kriz ve temel demokratik haklardan eğitim ve sağlığa kadar uzanan sosyal mevzularda açığa çıkan sorunların hiçbirini çözme yeteneğine sahip olmadığını da biliyoruz.

Bu sırada Millet İttifakı

Mevcut koşullarda kitlelerin acil ihtiyaçlarını gündemde tutan ve kaynakları emekçiler lehine seferber etmekten yana olan bir muhalefetin iktidara gelmesi işten bile değilken Millet İttifakı (Mİ) hükümetin kendi kendine düşmesini bekliyor.

Mİ bunca kıyametin ortasında belirsiz birkaç demokratikleşme (parlamenter sisteme dönüş) savından başka bir şey sunmuyor. Mantık sınırlarını zorlayacak kadar iyi niyetle yaklaşıp bu kadar baskının ortasında Kılıçdaroğlu’nun elektrik faturasını ödememe eylemi ve Akşener’in Gezi’ye sert bir şekilde sahip çıkması gibi örneklerle Mİ’nin elinden geleni yaptığı söylenebilir mi? Bizce hayır.

Mİ, her şeyden önce Saray rejiminin belirli uygulamalarına karşı çıkmakla kendisini sınırlıyor. Kılıçdaroğlu’nun fatura eylemi yaparken maliyetli enerji yatırımlarına dur diyemiyor. Enerjinin kamulaştırılması mücadelesini vermek istemiyor. Çünkü Kılıçdaroğlu patronları üzmek istemiyor. Patronların çıkarını da gözeterek bir demokratikleşmenin mümkün olmadığını, Türkiye’de halkların hak ettikleri demokratik haklarına kavuşmaları için yegâne garantörün emekçiler olduğunu kabul etmiyor. Bu yüzden de baskıcı rejime karşı demokratikleşmeyi sağlayacak yeni bir anayasanın hazırlanması için kurucu meclis çağrısı yerine, kapalı kapılar ardında patronlara zarar vermeyecek bir anayasayı hazırlamak istiyor. Bunu gören kitleler de son derecede doğal bir biçimde “Muhalefet Erdoğan’dan daha iyisini yapamaz ki” diye eleştiri getirebiliyor.

Akşener ise Gezi’yi savunurken Gezi’de ifade edilen özgürlükleri hatta protesto hakkını dahi anmıyor. Adaletin “Saray’ın nargile kafelerinde çerez” yapıldığını söylerken sert gibi duruyor ancak demokratik hakların tanınması gibi bir derdi olmaktan çok, Gezi Davası’nda hüküm giyen insanlara “yükselişte olan bir bitcoin” muamelesi yaparak emperyalizme yönelik bir yatırımcılık oynuyor.

Hükümet attığı her adımda dertlerimizi derinleştirirken, Millet İttifakı emekçilerden yana olmadığı için demokratikleşme, ekoloji, kadın hakları, LGBTİ+ hakları ve Kürt halkının haklı taleplerinden yana tavır koyamıyor. Bu durum, burjuva düzen partilerinden bağımsız bir emek ittifakının acil olduğu kadar gerçekçi bir zemine de sahip olduğunu göstermiş oluyor.

Oxfam Raporu: Eşitsizlikle mücadele için trilyonlarca doların kilidini açmak

0

Uluslararası bir sivil toplum kuruluşu olan Oxfam, her yıl yayımladığı raporlarla dünyadaki eşitsizliği çeşitli istatistiklerle gözler önüne seriyor. Bu yıl ocak ayında yayımladığı rapor oldukça çarpıcı, rakamlar akıldışı. Her grafiği okumak kolay değildir, ancak ortalama yıllık servet artışının en tepedeki 50 kişi için nasıl olduğunu anlamak istersek hızla bir göz atmak yetiyor.

Hem aşırı zenginlerin mevcut serveti hem de servet biriktirme hızı insanlık tarihinde eşi görülmemiş noktada. Özellikle bunun pandemi sırasında yaşanıyor olması işi daha da enteresan kılıyor. Son iki yılda milyonlarca insan aşılara erişemediği veya yeterli sağlık hizmeti alamadığı için öldü. Ukrayna savaşı nedeniyle yaşanan insanlık krizi ve gıda fiyatlarındaki artıştan bahsetmeye gerek bile yok. Oxfam da bunu açık açık söylüyor; hepi topu 252 erkek Afrika, Latin Amerika ve Karayipler’deki 1 milyar insanın toplamından daha fazla servete sahip.

Çözüm mü?

Oxfam terazinin bu derece bozulmuş olmasının hayra alamet olmadığını söylemiş. Çözüm niyetine raporda çekingen bir şekilde bir defaya mahsus servet vergisi ve ülkelerin dış borç ödemelerinin ertelenmesi, yapılandırılması gibi önlemler zikretmiş. Örneğin, IMF’nin Ağustos 2021’de çıkardığı 650 milyar dolarlık bütçesinin 400 milyar dolarlık kısmının önemli bir bölümü gecikmeden, “savunmasız ekonomilere” koşulsuz destek sağlamak için kanalize edilse büyük çare olurdu denmiş.

Bizse daha ileri gidiyoruz, salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarının patronlara kalkan olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken “Emekçiler için kaynak var” demiştik. Gerçekten de Oxfam’ın önerisiyle en zengin 10 adamın yalnızca pandemi sırasında kazandıkları üzerinden bir defaya mahsus bir vergi 812 milyar dolar gelir getirecektir. Ancak bir defalık vergi yetmez, bu tür gündelik önlemler bozuk düzene sadece makyaj olur.

“Sahip olduğunuz servet bizden çaldıklarınızdır”

Servet dedikleri zaten işçilerin emeği. Biz servetlerden bir defa alınacak vergiyle günü kurtarmayı değil, servetleri esas sahiplerine, işçi ve emekçilere geri vermelerini istiyoruz. Eşitsizlikle mücadele için trilyonlarca doların kilidi açılmalı. “Kaynak yok” bahanesi kabul edilemez, eşitsizlik ve sömürüyle mücadelede kaynak olarak zenginlerin servetleri kullanılsın.

Hükümetler ise, bırakın zenginlerden vergi almayı, ülke kaynaklarını bir avuç yandaşa peşkeş çekme, kamu fonlarıyla zenginlerin borçlarını silme peşinde. Dolayısıyla dünyadaki hiçbir hükümetten kalıcı servet vergisi alması, dış borçları ödememesi beklenemez. Bunun için önce işçi ve emekçileri açlık ve yoksulluğa mahkûm eden hükümetlerin feshi, ortadan kaldırılması gerekiyor. Dış borçların ödenmesini reddedebilecek tek hükümet, işçi ve emekçi hükümetidir. Çünkü emperyalist ülkelerin IMF gibi finans tekelleriyle Türkiye gibi ekonomik olarak bağımlı ülkeleri yağmalamasının bir aracına dönüşmüş olan dış borcun emekçi halk için hiçbir meşruiyeti yoktur. Eşitsizlikle mücadele için trilyonlarca doların kilidi açılmalı, kaynaklar emekçi halkın ekonomik ve sosyal ihtiyaçları için harcanmalıdır.

Tehlikeli yük

0

Şunu unutmayalım; yaşadığımız hayat pahalılığı, enflasyon, yoksulluk ve işsizlik sarmalı sermayeyi kontrol edenlerin tökezlemesinden ve beceriksizliğinden kaynaklanmıyor. Bu durum bizzat sermaye ve onu kontrol edenlerin işçilere ve emekçilere dönük saldırı programları sonucu oluştu. Dağıtılan düşük faizli büyük krediler, büyüyen kârlılık oranları, bankaların tarihteki en büyük kârlı dönemini yaşaması, en zengin kesimin iyice zenginleşmesi vb. tam da bu programın bir sonucu. Hazine bütçesi bir avuç kan emicinin hizmetinde ve onların gözetiminde emekçilerin aleyhine talan edilirken krizin toplumsal ve maddi faturası tamamen emekçilere yıkılmış durumda. Bu durum örgütsüz bir toplum karşısında örgütlü bir azınlığın parça parça uyguladığı ekonomik programın yansıması. Bu programın ise özeti şu: Kârı özelleştir, zararı ise toplumsallaştır!

Bugünlerin geleceğini en az bir yıl önceden söyledik çünkü planlarını ve ne yapmak istediklerini görüp teşhir ettik. Geçen yıl haziran ayında yayınladığımız bir yazıda şöyle demiştik:

“Türkiye’deki mevcut ekonomi politikaları, enflasyonu istenilen düzeye getirmeyi amaçlamıyor. Tam tersine tüketimi borç yoluyla şişirme derdinde. Dolayısıyla hayat pahalılığı önümüzdeki dönemde en büyük sorunlardan biri olacak. Fakat çok önemli bir tehlike daha var; o da dünya genelinde enflasyonun artacağı bir döneme giriyor olmamız. ABD’de enflasyonun artması dış borcu bu kadar yüksek olan Türkiye için büyük risk oluşturuyor. Ülkenin dış borçlarını ödeyebilmesi için yine dış borçlanmaya ihtiyaç olacak ve bu durum döviz cinsinden borçlanmanın çok daha maliyetli olacağı anlamına geliyor.”

Enflasyonun bir sonucu olarak alım gücünün korunması istemiyle krediye yönelme tahmin edildiği üzere hızlandı. Kredi büyüme oranları yüzde 45’i aşarak Temmuz 2020’den beri en yüksek seviyesine ulaştı. Biz bu duruma uzun zamandır “geleceğimizin ipotek altına alınması” diyoruz. Bunun ekonomideki yansıması ise daha fazla borçlanma yoluyla talebin artırılarak hormonlu büyüme yaratılmasından ibaret.

BDDK’nin verilerine göre tüketici kredileri tutarı 810 milyar TL’ye çıktı. Bu kredilerin 315 milyar TL’si konut, 16 milyar TL’si taşıt ve 479 milyar TL’si ihtiyaç kredisi. Bankacılık sektörünün toplam kredi hacmi ise 5 trilyon 525 milyar TL’ye çıkmış durumda.

Mart ayında resmi olarak üretici enflasyonunun yüzde 114, tüketici enflasyonunun ise yüzde 61 olduğu bir yerde şirketler yüksek düzeyde borçlanarak gelecekte ödeyecekleri borç taksitlerini enflasyona ödetmiş oluyorlar. Özellikle enflasyonla hiçbir şekilde mücadele edilmediğinde bu borç sarmalı enflasyonu daha fazla tetikliyor. Sanayi üretiminin yüzde 13’lere çıkması da bu hormonlu büyümenin ilk belirtilerinden biri. Bu yıl ekonomik büyüme dilimleri olacak fakat her zaman olduğu gibi bunu cebimizde hissetmeyeceğiz. Bakan Nebati’nin “Çarklar dönüyor, işler iyi” derken kastettiği belli bir kesimin kazancından ibaret. İktidar, yaz aylarına tıpkı iki yıl önceki gibi hazırlanıyor: para basarak ve kredi dağıtarak. Fakat artık enflasyon ve borçluluk iki yıl öncekine göre çok daha yüksek. 2022’de tahsili gecikmiş ihtiyaç kredileri yüzde 48,3, ticari krediler ise yüzde 51 dolayında. Aslında Türkiye batık bir ülke. Sadece yüzdürülüyor.

Bu borç yükü gerçek yükün sadece bir ayağı, diğer ayağında ise hazinenin iç ve dış borçlarının ana parası ve faiz oranlarındaki artış var. Dış borç ve hanehalkı borçlarının iptal edilmesi koşulsuz bir biçimde gerçekleştirilmeli. Bunun için ayrık duran mali politikaların ve para politikalarının tek bir finansal banka çatısı altında birleştirilmesi gerekiyor. Bu tehlikeli yükü topluma yükleyerek ekonomik krizi sosyolojik bir krize dönüştürenlere karşı, üretimin ve bölüşümün kontrolünü bir avuç azınlıktan alarak planlı bir ekonomi için mücadele etmeliyiz.

Fotoğraf: Getty Images/Stock Photo

Yeni mücadele dönemine hazırlanmalıyız

0

Ocak ayının sonundan itibaren işçi sınıfı hareketinde ciddi bir kabarma yaşadık. Toplam 108 işyerinde 20 binin üzerinde işçi iş bırakmalar, grevler, gösteriler biçiminde seferber oldu. Bu eylemlerin yüzde 56’sı sendikasız işyerlerinde gerçekleşti, yüzde 96’sı ücretlerin artırılmasına yönelik oldu ve yaklaşık yarısı kısmi de olsa başarıyla sonuçlandı.

Ekonomik krizin ve bunun sonucu olan yaşam pahalılığının tüm işçileri yoksulluğun, hatta açlığın derin kuyusuna çektiği verili koşullarda bu eylemlerin hemen hepsinin ücretler konusunda yoğunlaşması gayet anlaşılabilir bir durum. Yıl başında asgari ücrette yapılan artışın daha iki ay geçmeden tüm değerini yitireceği ortadaydı, öyle de oldu ve işçi sınıfının İstanbul’dan Gaziantep’e kadar belirli kesimlerinde bu yaşadığımız patlamalar gerçekleşti.

Şimdi soru şu: Bu seferberlikler neden devam etmedi, neden duruldu? Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, hükümet bu infiali durdurmak için her zamanki gibi yalanlara başvurdu. Bazı AKP’li yetkililer yıl ortasında asgari ücrette yeni bir güncellemeye gidileceğini vaat etti. Hatta Çalışma Bakanı bile böyle bir olasılıktan bahsetti. Bugün yalan olduğu açığa çıkan bu sözler işçilerin önemli bir bölümünde bekleme havası yarattı. İkinci bir neden, Gaziantep’te tekstil patronlarında ve İzmir Aliağa’da gemi söküm işyeri patronlarında görüldüğü gibi, işverenler derhal aralarında birleşerek işçilerin talepleri karşısında direnişe geçtiler, hatta öncü işçilerin işyerlerinden tasfiyesine giriştiler.

Ama bir üçüncü neden vardı ki, bana göre çok daha önemli: Sendika yönetimleri, sendikalı veya sendikasız olsun bu işyerlerindeki seferberlikleri birleştirmek ve toplu bir güce dönüştürmek doğrultusunda tek bir adım atmadılar. Eylemlerin tekil işyerleriyle sınırlı kalmasına göz yumdular, hatta bazı durumlarda hiç ilgilenmeyerek çeşitli yenilgilerin yolunu hazırladılar. Böylece tecrit olan ve Gaziantep tekstil fabrikaları, Aliağa tersaneleri, Yemeksepeti depoları gibi çok sayıda işçinin çalıştığı işyerlerinde yaşanan gerilemeler, seferberliklerin geleceği noktasında sınıfın içinde kötümser bir havanın doğmasına yol açtı.

Burada şimdi çuvaldızı kendimize, yani devrimci ve sol akımlara batıralım. Ocak ayında başlayan eylemliliklerin zaafları aynı zamanda sol hareketin zayıflığını da gösterdi. Bu mücadelelere yardım etmek ve onların birleştirilmesini sağlamak noktasında sol işçi ve emekçi örgütleri son derecede yetersiz kaldı. Üstelik yardıma gittikleri yerlerin bazılarında önemli hatalar işlediler. Bazı çevreler, eylemdeki işçilere yardımcı olmak yerine onların yerini almaya çalıştılar; onlara akıl vermeye ve onların iradesi dışında onları yönlendirmeye kalktılar. Bazı yerlerde bu tip girişimler işçiler arasında tepkilere ve eylemden çekilmelere neden oldu.

Oysa işyerlerinde çalışmakta olan solcu, ilerici ve öncü işçilerin veya kitleye dışarıdan yardıma gelen sol çevrelerin görevi, hangi önerileri yaparlarsa yapsınlar, son tahlilde işçi kitlesinin iradesine ve kararlarına saygı duymak ve onlara eşlik etmek olmalıdır. İşçi sınıfının içinde işçi demokrasisinin işletilmesine karşı dayatmalar kitle mücadelesini bölen ve parçalayan girişimlerdir.

Ekonomik krizin ve rejimin antidemokratik baskıları altında ezilen emekçi kesimlerin mücadeleleri şu an kısmi bir durgunluk gösterse de koşullar yeni seferberliklere gebe. Dolayısıyla bu kaçınılmaz olasılık çerçevesinde, yukarıda belirttiğimiz gelişmelerden de ders alarak hazırlanmamız gerekiyor. Mücadeleleri sağlamlaştıracak ve birleştirecek örgütlenmeler yaratarak ilerlemeliyiz. Tam da bu nedenle, tüm emek örgütleri arasında bir işçi ve emekçi ittifakının hayata geçirilmesini zorunlu görüyoruz.

Göçmen düşmanlığına hayır! Emek mücadelesinde birleşelim!

0

Erdoğan ve hükümet yetkilileri her konuşmalarında enflasyonla mücadelede kararlı olduklarını sayıklarlarken, TÜİK’in son açıklamasına göre resmi enflasyon yüzde 70’e ulaştı. Gerçek enflasyon ise yüzde 150’yi aştı. Ücretli çalışanları ve emeklileri korkunç bir sefalete sürükleyen bu tablo karşısında hükümet çalışanların ücretlerini iyileştirmeye dönük bir adım atmamakta kararlı görünüyor. Emekçi kitlelerin büyüyen tepkisini hükümet bir kez daha Kürt ve göçmen düşmanlığıyla, Gezi Davası gibi baskıcı kutuplaştırma politikalarıyla sindirmeye çalışıyor.

Burjuva muhalefet partileri, kendi doğaları gereği, hükümete dönük muhalefetlerini emek düşmanı, antidemokratik politikalara karşı ses çıkarmak yerine göçmen düşmanlığı üzerinden sürdürmeyi tercih ediyor. Zafer Partisi gibi ırkçı gruplar ise tüm göçmenlerin derhal gönderilmesi üzerine yaygın bir kampanya yürütüyor. Erdoğan Suriye’nin kuzeyinde evlerin inşa edilmesi ve ardından 1 milyon Suriyelinin gönderilmesinden bahsediyor. İçişleri Bakanlığı, bir kez daha “kaçak göçmen” avına girişirken, ırkçı saldırılarda büyük bir artış yaşanıyor.

Göçmenlere yönelik bu yeni saldırı dalgasının biz emekçileri bölmeye ve bir emek muhalefetinin yükselmesini engellemeye dönük temel girişimlerden birisi olduğunun açık bir biçimde farkında olmamız gerekiyor. İçinde bulunduğumuz ekonomik krizin, sefaletin kaynağı ülkelerindeki savaşlardan, diktatörlük rejimlerinden kaçmak zorunda kalan mülteciler değil, kapitalizm ve onun uygulayıcısı olan hükümetlerdir. Emperyalist işgallere, diktatörlük rejimlerine, göçmenleri ucuz emek kaynağı olarak gören patronlara, Türkiye’yi sınır bekçisi haline getiren AB’ye, AKP’nin ikiyüzlü ve çıkarcı göçmen politikasına seslerini çıkarmayan düzen partileri, özellikle mültecileri hedef göstererek yabancı düşmanlığını, ırkçılığı körüklüyorlar.

Biz emekçiler biliriz ki, hiç kimse nedensiz yere göçmez. Afganistan, Irak gibi ülkelerde emperyalist işgallerin yarattığı yıkım, milyonlarca kişiyi yerlerinden etti. Bugün benzer durum, Rusya’nın işgali sonucunda Ukrayna’da yaşanıyor. Ukrayna’da işgalden dolayı 10 milyondan fazla kişi evlerini terk etmek zorunda kalırken, 5 milyondan fazla kişi ülkeden ayrıldı. Suriye’de ise Esad diktatörlüğünün kanlı katliamlardan kaçan milyonlarca kişi ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı.

AKP hükümeti saldırgan, yayılmacı ve maceracı dış politikasıyla bölgede yaşanan yıkımların temel sorumlularından birisi oldu. Dahası, sığınmacılara resmi mülteci statüsünü tanımayarak onları AB’ye karşı bir koz olarak kullandığı gibi ucuz işgücü olarak Türk kapitalizminin hizmetine sundu. Irkçılığa zemin hazırlayan politikalarıyla emekçiler arasında yeni bir bölünme dinamiği yaratmaya çalıştı.

İktidarın ve muhalefetin ırkçılık üzerinden emekçiler arasında yeni bir bölünme, çatışma yaratmasına izin vermemeliyiz. Göçmen düşmanlığı, ırkçılık, Kürtlere dönük baskı, kadınlara ve LGBTİ+lara dönük ayrımcılık, bütün bu politikalar emekçileri böler ve kapitalizmi güçlendirir. Sosyalistler ve sınıf örgütleri ırkçılığa hiçbir şekilde geçit vermemeli, göçmenleri emek mücadelesine dahil edecek yolları bulmalıdır. AKP-MHP ittifakının baskıcı rejimine ve sorumlusu olduğu benzeri görülmedik sefalete karşı öreceğimiz birleşik bir mücadele planı, emekçiler arasındaki yapay bölünmeleri ortadan kaldıracak ve sınıfın tüm kesimlerini mücadelede birleştirecektir.

Amazon’da buz kırıldı, peki yol açılacak mı?

0

Çokuluslu bir Amerikan teknoloji ve e-ticaret şirketi olan Amazon’un New York, Staten Island, JFK8 deposunda işçiler Amazon Emek Sendikası’nda (ALU) birleşerek toplu sözleşme yapma haklarını kazandılar. Bu, ABD tarihinde Amazon’da başarıyla sonuçlanan ilk sendikalaşma deneyimi.

1 Nisan 2022’de JFK8 deposundan 2500 işçi, sendikalaşma lehine oy kullanarak 500 oyluk bir farkla işyerine sendikayı sokma hakkını kazandılar. Bu sırada Amazon’un kurucusu ve CEO’su olan Jeff Bezos ile Yönetim Kurulu, daha önceki sendikalaşma oylamalarında olduğu gibi, bir kere daha sendikayı durdurmak ve işyerine sokmamak için milyon dolarlar harcadı.

Amazon Emek Sendikası’nın 8 acil talebi var:

1) İşçi sağlığı ve iş güvenliği: Amazon, işyerinde yaralanan çalışanlara günün geri kalanında derhal ücretli izin vermelidir.

2) Ücret: Amazon, %7,5’lik bir ücret zammı yapmalıdır.

3) Prim: Ekstra mesai için saatlik 1,75 dolar zam.

4) Fazla mesai: Amazon, yarı zamanlı çalışanlar için fazla mesai sınırını sonlandırmalıdır.

5) Çalışma koşulları: Amazon, 20 dakikalık molaları tekrar getirmelidir.

6) Ulaşım: Amazon, St. George Feribot terminali ile Matrix Park arasında bir servis sağlamalıdır.

7) Kesinti: İşçiler işe 7 dakika geç kalıyorsa, Amazon ücretlerde 1 saatlik değil 7 dakikalık kesinti yapmalıdır.

8) Sendikal hakka saygı: Amazon, ALU temsilcilerinin, şirketin sendika karşıtı “eğitimlerinde” söz almasına izin vermelidir.

Birkaç öncü işçinin, dünyanın en zengin ikinci insanına, ABD’nin en fazla işçi çalıştıran ikinci şirketine (1,5 milyon) ve yine dünyanın en büyük üçüncü şirketine karşı kazandığı bu zafer, hiç şüphe yok ki, sadece ABD’de değil ancak küresel çapta sınıflar mücadelesinde elde edilmiş müthiş bir mevzi olma özelliğini taşıyor. JFK8 deposu işçilerinin elde ettiği başarının tarihsel ve politik değeri ile anlamı konusunda herhangi bir soru işareti olmamalı.

Ancak Amazon ve Jeff Bezos henüz yenilmiş değiller. JFK8 buzu kırdı, ancak yol henüz açılmış değil. Unutmamakta fayda var, JFK8’den önce birçok depoda yapılan benzer sendikal seçimlerin hepsinden şirket zaferle çıktı. Dahası ALU, JFK8 zaferinden sonra yine Staten Island’da bulunan LDJ5 deposundaki seçimleri kaybetti (bu depoda 1600 işçi çalışıyordu ve işçilerin 618’i sendikaya hayır oyu kullanırken, yalnızca 380’i sendikaya evet oyu verdi).

Sendikaların Amazon’da art arda yenilgiler yaşamış ve yaşıyor olmalarının belli başlı birtakım nedenleri var:

1) Oylamalarda işçilerin çoğu seçimlere dahil olmuyorlar ve olmamışlar; demek ki ya korkuyorlar ya da henüz politize değiller. Ancak kesin olan şu ki, işçiler sendikaların argümanlarına ikna olmuyorlar (bunun nedeni, çoğu durumda sendikaların işçilerin gündemlerine ve ihtiyaçlarına yönelik cevap üretememesi oluyor; ALU’nun JFK8 zaferinin başlıca sebebi, öne sürdüğü taleplerdi).

2) Amazon, oylamalardan önce milyon dolarlar ödedikleri “uzmanları” depolara gönderip işçilere konferanslar veriyor ve sendikaların neden kötü olduğunu, Amerikan karşıtı olduklarını, işçilerin şirketle diyaloglarında bir aracıya ihtiyaçları olmadıklarını vs. anlatıyor.

3) ALU’dan önce büyük konfederasyonlara bağlı veya orta ölçekli bağımsız sendikalar Amazon’da başarısız olmuştu; bu da genel olarak bürokrasiye, bürokratlara ve hatta sendikalara dönük bir güvensizliğin işaretiydi.

4) ABD’de 1960’lardan beri sendikalar politik olarak Demokrat Parti’nin arka bahçesi ve aslında bir uzantısı oldukları için, bu partinin temsil ettiği Wall Street oligarşisine, Clinton ailesine, Obama-Biden iktidarlarına dönük nefret, sendikalara dönük nefrete kolayca dönüşebiliyor. Bütün bunlar şu anlama geliyor: Amazon işçilerinin sendikalaşma mücadelesi, aynı zamanda ABD sendikalarının muhafazakâr emek bürokrasisinden kurtulma ve devlet ile Demokrat Parti karşısında politik bağımsızlıklarını kazanma mücadelesidir. Deneyimlerin de gösterdiği üzere, bu iki görevi (işçilerin sendikalaşması ile sendikaların bağımsızlıklarını kazanıp işçi demokrasisi rejimi altında yönetilmeleri) birleştirmeyen bir sendikal mücadele programının, Amazon işçilerinden güvenoyu alması mümkün görünmüyor.

Fotoğraf: Andrea Renault/AFP/Getty Images

1 Mayıs’ın ardından: Ortak mücadele zemini var, planı yok!

0

İçinden geçtiğimiz çoklu krizler dönemi emekçi kitleler için yoksulluğu ve güvencesizliği muazzam boyutta derinleştirdi. Tek Adam rejimi patronlarla işbirliği içinde, emekçileri faturanın ağır yükü ile karşı karşıya bıraktı. Bu durumu, kimi zaman baskı ve sindirme, kimi zaman da vaat ve yalan ile kontrol altında tutmaya çalışıyor.

Türkiye’de emekçi kitlelerin ve tüm ezilen kesimlerin ortak temennisi ise buradan bir çıkış yolu! Eriyen ücretleri, düşen alım güçleri, güvencesiz ve sendikasız çalışma koşulları, gasp edilen hakları ve engellenen örgütlenme ve ifade özgürlükleri karşısında insanca, adil, eşit ve özgür bir yaşamdan yana bir çözüm!

İşçilerin uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs’ın –iki yıl sonra geçekleşen bu ilk örgütlü 1 Mayıs’ın– bu yıla özgül önem ve muhteviyatını belirleyen tam da içinde bulunduğumuz bu koşullar ve ihtiyaç oldu. Çünkü 1 Mayıs, acil taleplerimizi birleşik ve kitlesel bir şekilde sahaya taşıma ve ortak bir mücadele çağrısı adına oldukça simgesel bir gündü. Hele bu yılın ilk iki ayına damga vurmuş işçi mücadeleleri göz önüne alındığında… Bu açıdan, sendikalar değerlendirmelerinde son yılların en kitlesel 1 Mayıs mitingi tespitini yapsalar da, mevcut koşullar düşünüldüğünde, daha kitlesel bir 1 Mayıs’ın önünde, bizzat sendikaların 1 Mayıs’ın kendisini örgütlemedeki yetersizlikleri (ya da isteksizlikleri) gibi oldukça kritik bir faktörün yer aldığı tespitini de yapmak gerek.

Öte yandan, emekçi kitlelerin tepki ve taleplerinin örgütlü biçimde meydanlara inmesi açısından oldukça kritik öneme sahip bir 1 Mayıs’tı. İki yıl boyunca, uygulanan ekonomi politikaları nedeniyle pandemi ve ekonomik kriz kıskacında ezilmiş, işsiz kalmış, yoksullaşmış emekçiler; erkek egemen kapitalist sistem içindeki eşitsiz konumları nedeniyle bu sürecin etkilerini katmerli bir biçimde yaşayan ve haklarına dönük saldırılara maruz kalan kadın ve LGBTİ+lar; güvencesizliğin, birçok hak mahrumiyetinin yanında bir de ırkçılığa karşı durmaya çalışan mülteci emekçiler; rejimin sistematik saldırılarına maruz kalan Kürtler ve toplumun daha adil, eşit, özgür ve güvenceli bir düzen için mücadele eden tüm kesimleri birçok ilde talepleriyle 1 Mayıs alanlarındaydı.

1 Mayıs’tan geriye…

Emekçi kesimlerin yoksulluğa, güvencesizliğe, baskı ve şiddete karşı ortaklaşan talepleri kadar, bir arada olmaktan kaynaklanan güven ve coşkusu da bu 1 Mayıs’ın öne çıkan bir diğer yönü oldu. Her iki açıdan da, 1 Mayıs alanları, ekonomik kriz ve Tek Adam rejiminden kopuş için “ortak” mücadelenin hem ihtiyacını hem de zeminini bir kez daha işaret etti.

Açıkça işaret ettiği diğer nokta ise ortak mücadele planının kendisinin henüz ortada olmamasıydı. 1 Mayıs’ta kitleleri “Birlikte değiştireceğiz” diyerek alana davet eden sendika konfederasyonları ve meslek birlikleri, bu değişimin yolunu, yönünü, araçlarını öncelikle kendi tabanları ile tartışmak ve kitlelere sunmak konusunda henüz bir adım atmış değiller. Öyle ki içlerindeki mücadeleci sektörlerin deneyimlerini yaygınlaştırma ve ortaklaştırma konusunda da oldukça temkinliler. Peki, bugün işçiden-emekçiden yana bir mücadele hattının asli unsurları, sendikalar, sendikalı işçiler olmayacaksa kimler olacak? Sendikalar, ittifaklara göre pozisyon almayı beklerse; işçi ve emekçilerin bugünkü acil ihtiyaçlarını odağına alan bağımsız sınıf perspektifine dayalı bir mücadele hattı nasıl örülecek? Başta sendikalı işçiler olmak üzere sendika bürokrasisine karşı bu soruları ısrarla sormak ve hatta örgütlemek durumundayız.

Sol ve sosyalistler de benzer sorulardan muaf değil(iz). Bugün işçiden-emekçiden ve tüm ezilenlerden yana bir anayasa için, işçi denetiminde planlı bir ekonomi için, insanca yaşayacak ekonomik ve sosyal koşulların sağlanması için sadece seçimleri değil rejimden kopuşu hedef alan bir emek ittifakının önündeki engel nedir?

1 Mayıs’ın ardından sürdürülmesi gereken bir tartışma varsa bu soru etrafında olmalıdır! Biz sendikalarımızda, işyerlerimizde, bulunduğumuz tüm mücadele alanlarında bu soruları sormaya ve emek ittifakı çağrımızı yinelemeye devam edeceğiz.

Güvenceli bir iş, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret için, özgürlük, barış ve adalet için, siyasal demokrasi ve eşitlik için Tek Adam rejimine ve onun sorumlusu olduğu ekonomik çöküşe karşı işçi sınıfının, Kürtlerin, kadınların, LGBTİ+ların, gençlerin ve tüm ezilen ve sömürülenlerin birleşik mücadelesini örelim!

Sri Lanka’daki proleter ayaklanma, küresel intifadaya yeni bir boyut kazandırıyor

0

Sri Lanka kapitalizmi son birkaç yıldır derin bir krizin içinden geçiyor. Ülke, hem pandemi hem de kriz nedeniyle son yıllarda GSYİH’nin yüzde 10’unu oluşturan turizm gelirlerinde ciddi bir gerileme yaşadı. Bunun da bir sonucu olarak ülkede döviz rezervleri tükendi ve 2022’nin Şubat ayında 2 milyar doların altına geriledi (bu tutar, Sri Lanka’nın sadece bir buçuk aylık ithalatını karşılamaya yetiyor).

Sri Lanka, ilaç ve gıda gibi kritik sektörlerde ithalata dayalı bir bağımlı ekonomiye sahip. Krizin Ukrayna işgaliyle derinleşmesiyle birlikte tereyağı, peynir, yoğurt, balık ve meyve gibi ürünler de dahil olmak üzere birçok malın ithalatı kısıtlanmış durumda. Hem bu kısıtlamalar hem de genel enflasyonun yüzde 14, gıda enflasyonunun ise yüzde 25 olması, ülkede akut bir gıda krizinin doğmasına neden oldu.

Petrol ve dizel kıtlığının yaşandığı ülkede insanlar arabalarını terk ederken hastaneler ameliyat yapmayı bıraktı, birçok okul kâğıt yokluğu dolayısıyla sınavlarını iptal etti ve 13 saate kadar varabilen kronik elektrik kesintileri, nüfusun ezici bir çoğunluğu için hayatı oldukça zorlaştırdı.

Sri Lanka işçi sınıfı ve köylüleri, küresel kapitalizmin 2008’de başlayan büyük krizinin yoksullaştırıcı etkilerini derinlemesine bir biçimde hissederken ve bu krizin sonuçlarına katlanmaya mecbur bırakılırken, emperyalizm ülkenin kaynaklarına ve ürettiklerine dış borç ödemeleri biçiminde el koymayı sürdürüyor. 1 milyar doları temmuz ayına kadar ödenmek zorunda olmakla beraber, ülkenin 2022’de 7 milyar dolarlık bir dış borç ödemesi yapması gerekiyor.

2019’da iktidara gelen Rajapaksa hükümeti Sri Lanka halkını açlığa ve ölüme terk ederken dış borç ödemelerini sürdürme sözü verince, nisan ayının başlarında bir eylem dalgası olarak başlayan kitlesel seferberlik, 28 Nisan’da milyonlarca işçinin katıldığı bir genel grev halini aldı.

Sri Lanka’da son 40 yıldır yapılan bu ilk genel greve 1000’e yakın sendika dahil oldu; hem kamu sektörü hem de özel sektör bütün ülkede durdu, toplu taşıma ve bankalar çalışmadı, okullar açılmadı ve fabrikalarda şalterler indi. Ülkenin başkenti Kolombo’da binlerce işçi Rajapaksa’nın evini kuşatarak, evin çevresinde kamp kurmuş olan eylemcilere katıldı.

Sri Lanka’daki bu proleter ayaklanma dalgası, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası yaşanan ilk kitlesel sınıf mücadelesi örneklerinden biri ve hiç şüphe yok ki en öne çıkanı. Zira Sri Lanka genel grevini var eden koşulların bir kısmı, bizzat Rusya’nın işgali tarafından oluşturuldu. Sri Lanka’nın turizm gelirlerinin 4’te 1’i Rus ve Ukraynalı turistlerden sağlanıyordu. Rusya, Sri Lanka çayının ikinci en büyük alıcısıydı. Rusya kaynaklı turizm gelirleri ile Rusya’ya çay ihracatı, Sri Lanka’ya her yıl 260 milyon dolardan fazla döviz getiriyordu.

Nisan ayı başında seferberlik kitlesel bir nitelik kazanınca, Rajapaksa’nın kabinesinin 40 bakanı istifa ederek hükümeti bir azınlık hükümeti konumuna düşürdü. Bu sırada polis, eylemcilere ve grevcilere ateş açmaya başladı ve ölümlere sebep oldu. Ülke iflasa sürüklenir ve işçi sınıfı ayaklanmanın önderliğine yerleşirken, Rajapaksa IMF ile görüşmelere başladı. IMF, Sri Lanka’nın dış borcunun yeniden yapılandırılması karşılığında fiyat kontrollerinin kaldırılması, para biriminin dolar karşısında değerinin kaybedilmesi (ki Rajapaksa bilinçli bir politika uygulayarak Sri Lanka para biriminin dolar karşısında yüzde 50 oranında değer kaybetmesini sağladı bile) ve özelleştirmelerin uygulanması şartlarını öne sürdü.

Sri Lanka işçi sınıfının cüretkâr genel grev kalkışması, 2008’de açılan küresel intifada dönemine yeni bir boyut katıyor; zira bu ayaklanma, pandeminin ve Ukrayna’nın işgalinin derinleştirdiği küresel ekonomik krizin akutlaşmasına verilmiş olan devrimci bir yanıt. Sri Lanka ayaklanması, hem Rajapaksa hükümetinin jeostratejik ortağı olan Çin diktatörlüğünde (Çin Komünist Partisi genel grevden önce Sri Lanka’da 270 hektarlık bir alana yayılan uluslararası bir havalimanı yapmayı planlıyordu), hem de IMF’nin temsil ettiği uluslararası finans aristokrasisinde kaygı uyandırıyor.

Sri Lanka işçi sınıfı bir gün süren genel grev boyunca dış borçların iptal edilmesini ve ödenmemesini talep etti. Bu talep bugün mevcut seferberliğin merkezi sloganı olma özelliğini taşıyor. Sri Lankalı emekçilerin bu talebi hayata geçirmesinde dünya işçi sınıfı ve sosyalistler yardımcı olmalı; bunun en verimli yolu ise her ülkede, emperyalistlere dış borç ödemelerinin iptal edilmesini talep etmekten geçiyor.

Fotoğraf: Eranga Jayawardena/AP

Karın tokluğu, Gezi davası, patlama!

0

Adalet ve ekmek kavgası hiç olmadığı kadar bütünleşmiş durumda. Tek Adam rejiminin kılıcı bir yandan emekçileri tarihi bir yoksulluğa ve sömürüye süreklerken, öte yandan mücadele eden herkesi en ağır baskı ve yargı kararlarıyla zapturapt altına almaya çalışmakta. Grevleri yasaklanan, sendikalaşması engellenen, üç otuz paraya çalışıp iş cinayetlerine kurban giden emekçiler bir yanda, Gezi ve benzeri birçok davayla caydırıcı olsun diye cezalandırılanlar öbür yanda…

Hak da özgürlük de sınıfsaldır. İster İstanbul Sözleşmesi olsun. İster Gezi Davası olsun. İster Yemeksepeti işçilerinin sendikalaşması olsun. İster HDP kapatma davası olsun. İster mülteciler meselesi olsun. Bunların hepsi sınıfsal tercihlerin ürünü. Boşlukta var olmazlar. Adına hukuk dediğimiz şey de zamandan, mekândan ve üretim ilişkilerinden bağımsız değil. Tanımlama içeriği değiştirmez. Özgürlük (hak-hukuk) egemen olanın çizdiği kurallarla belirleniyor. O yüzden “adalet yoksa ekmek, ekmek yoksa adalet de yok” diyoruz. Türkiye’de ise ne adalet var ne de ekmek!

Dört çocuk babası işçi Murat Akfırat diyor ki, “İşçinin bayramı çalışırsa, karnı doyarsa olur.” Karnı doyarsa! Karın tokluğuna çalışmanın adı köleliktir. Akfırat diyor ki, “3-4 ay işsizdim, çocuk bir şey istiyor, boynunu büküyorsun. Yetmiyor ki bir şey alasın. Geçen sene 35-40 liraya aldığım yağı şimdi 100 liraya alamıyorum. Varsa yoksa halk eziliyor. Zengin yine yaşıyor, fakir adam bir lirayı arıyor. Artık mecburi yaşıyorsun, ona da yaşamak denirse.” Biz, diyor işçi Akfırat, “Yıllık iznimizde ‘Tarlaya gidip de bir iki yevmiye kazanır mıyız’ diye düşünüyoruz. Sosyal hayat zaten yok bizde. Çocukları bir yere götüremiyoruz. Dışarı çıkarsam üç yevmiyeyi bir günde yiyeceğiz. Ne yapacağım sonra?”

İşte 20 yıllık AKP iktidarında işçi sınıfının, emekçilerin hayatının özeti bu: Karın tokluğu! Akfırat’ın deyimiyle buna “yaşamak denirse!” Üstelik Akfırat “şanslı” çünkü 8,5 milyon işsizden biri değil. Asgari ücretli de olsa bir işi var. Çalışanlar dahi bu koşullardaysa işsiz olan, hiçbir geliri olmayan milyonlar ne durumdalar?

2021 yılında altı milyon hane devletten/belediyelerden sosyal yardım almak durumunda kalmış. Altı milyon hane! Kabaca her dört haneden biri sosyal yardım almadan hayatını idame ettiremiyor. Türk-İş’in araştırmasına göre nisan ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 5 bin 323 lira, yoksulluk sınırı 17 bin 340 lira oldu. Her on çalışandan en az altısı asgari ücretli ve asgari ücret sadece 4250 lira. Milyonlarca emeklinin maaşları asgari ücretin de altında. Kısacası bir avuç yağmacı ve yağcı dışında herkes hayatta kalmaya çalışıyor. Ülkeyi bitirmiş durumdalar.

“Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi?” diye sorulur. Eğer özgür insanlar isek cevap “mutlu hissettiğimiz yer” olmalı. Bugün ise ne doğduğumuz yerde kalabiliyoruz ne de göçtüğümüz yerde doyabiliyoruz. Bu bir trajedidir.

Tam bu koşullarda hükümet kamu kaynaklarını bir avuç zengine aktarmasına rağmen asgari ücrete zam yok derken yeni TÜSİAD başkanı, “Yüzde 60’ın üzerinde enflasyonun olduğu bir yerde yapılması gereken yapılmalı. İş barışı açısından da bunu düşünmemiz gerektiğini düşünüyorum,” diyor. İş barışı! Türkçesi, “Bu böyle gitmez, patlar” diyor. İşte karın tokluğuyla Gezi Davası’nın birleştiği yer de burası. Ve bu yer alabildiğine sınıfsal bir yer.

Emekçiler iki yıl sonra 1 Mayıs mitingindeydi

0

İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs, İstanbul’da Valilik ile 1 Mayıs Tertip Komitesi’nin arasında yaşanan görüşmeler neticesinde Maltepe Miting alanında organize edildi. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla ve “Birlikte Değiştireceğiz” sloganıyla gerçekleşen 1 Mayıs mitingi için 2 ayrı kolda toplanıldı. İki yılın ardından gerçekleşen 1 Mayıs mitingi, sendika ve meslek birliklerinin yanı sıra sol ve sosyalist örgütleri, feministleri, LGBTİ+ örgütlerini, öğrencileri ve toplumun eşitlik, adalet, barış ve insanca bir yaşam için mücadele eden birçok kesimini miting alanında bir araya getirdi.

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), İdealtepe kolunda oluşturduğu kortejle mitinge katıldı. İDP, pankartlarında “İşçinin Sorununu İşçi Çözer, Çözüm: Emek İttifakı!” ve “İşçiden Emekçiden Yana Yeni Bir Anayasa İçin Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis” sloganlarını öne çıkarttı. İDP Gençliği ise “Okullarda İşçi Öğrenci Denetimi İçin İleri! Yaşasın Özgür Emekçiler Üniversitesi!” pankartıyla kortejde yerini aldı. Kadın Dayanışması, “Mutfaktan Okula, İşyerinden Sokağa, Eşit ve Güvenceli Bir Hayat İstiyoruz!” şiarıyla kortejdeydi. Son birkaç aydır ülkede yükselen ırkçılığa rağmen Suriyeli devrimciler de İDP kortejindeydiler. Suriye Demokratik Sol Partisi, İDP ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ortak imzasıyla hazırlanan pankartta “Mülteciler Sınıf Kardeşimizdir! Irkçılığa Son!” şiarıyla, düzen partilerinin proletaryayı bölme çabasına karşı sınıfın birliği çağrısı yapıldı.

İDP kortejinde, Tek Adam rejiminin ezilenlere ve emekçilere yönelik baskı uygulamalarından çıkışın ortak bir mücadele hattından geçtiği yönünde çağrılar ön plana çıktı. Bu ortak mücadele hattı için bütün emekçilerin ve ezilenlerin içinde yer alabileceği, yani yalnızca siyasi partilerle sınırlı olmayan; sendikaların, emek örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin de katılabileceği bir Emek İttifakı önerisi vurgulandı. Umudunu seçim sandıklarına bağlayanlara karşı Tek Adam rejiminden nihai bir kopuşun, emekçiden yana yeni bir anayasanın hazırlanmasından geçtiğinin altı çizildi. Bu nedenle; İDP, barajsız seçimler yoluyla toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı ve emekçiden yana yeni bir anayasayı hazırlayacak Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis için herkesi mücadeleye çağırdı. Emek İttifakı ve Kurucu Meclis için 4 acil talep öne sürüldü: Tazminatsız Kamulaştırma, İşçi Denetimi, Planlı Ekonomi, Dış Borç Ödemelerine Son!

1 Mayıs’a giderken Gezi Davası’nın sonuçlanması ve çıkan ağır cezalar sonrası İDP kortejinde de Gezi direnişinin yaşadığımız coğrafyadaki en büyük intifada olduğu ve iktidarın verdiği cezaların da bu intifadanın yarattığı korkudan kaynaklandığı söylendi. Bunun ardından da Gezi’de yitirdiğimiz Berkin Elvan, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Medeni Yıldırım ve Ahmet Atakan anılırken “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş!” sloganı atıldı.

Tek Adam rejiminin ülke ekonomisini enkaza çeviren politikalarına karşı “Krizin faturası patronlara!”, “İşten atmalar yasaklansın!”, “İşyerlerinde işçi denetimi”, “Bütün bankalar kamulaştırılsın!”, “Sendika, sigorta, 6 saat işgünü!” sloganları haykırıldı. Özellikle şubat ayıyla birlikte 120’yi aşkın işyerinde yaşanan işçi direnişlerinin önemi vurgulanırken Lila Kâğıt’ta, Farplas’ta, Pas South’ta ve daha birçok işyerinde işçilerin güvenceli çalışma hakları için devam eden mücadelelere “Direnen işçiler yalnız değildir!” sloganıyla selam gönderildi.

Erkek egemen kapitalist sistemin çok yönlü sömürüsüne maruz kalan kadınların ve LGBTİ+ların, ekonomik krizi ve hayat pahalılığını da en ağır yaşayanlar olduğuna, hele de mülteciler için bu durumun daha da katmerlendiğine ajitasyonlarda yer verildi. Kadınları eve, aileye hapseden değil güçlendiren sosyal politikaların ve bakım emeğinin kamulaştırılmasının gerekliliği, eşdeğer işe eşit ücret talebi ve İstanbul Sözleşmesi’nin kritik bir önemde olduğu hatırlatıldı. Translar başta olmak üzere LGBTİ+ların istihdama eşit bir şekilde katılmalarının önünde ciddi engeller mevcut olduğu ve bu ayrımcılığı gidermek yolunda bir adım olarak işyerlerinde LGBTİ+lara ve özellikle translara emek kotası politikasının elzem olduğu ortaya kondu.

İşçi Demokrasisi Partisi, iktidarın yaşadığı krizi baskı ve savaş politikaları ile aşma çabası karşısında HDP’nin kapatılmasına, işgale ve sınır ötesi operasyonlara amasız fakatsız bir şekilde karşı çıktığını söyleyerek Kürt siyasi hareketini hedef alan iktidarın milyarlarca liralık kaynağı işçi ve emekçilere değil, savaşa harcamakta olduğunu vurguladı. Rejimin mevcut saldırı ve baskı politikalarına karşı Kürt halkına kendi kaderini tayin hakkı dahil olmak üzere bütün demokratik hakların ve özgürlüklerin derhal tanınması talebi yükseltildi. Özellikle son aylarda hapishanelerdeki baskı ve işkencelere dair de “Zindanlar Yıkılsın, Tutsaklara Özgürlük!” sloganı öne çıkarıldı.

Pandemi öne sürülerek iki senedir düzenlenmeyen kitlesel 1 Mayıs’ların ardından on binlerce emekçinin kitlesel bir mitingde bir araya gelmesi her şeye rağmen önemliydi. Ramazan Bayramı arifesine rağmen kitlesel gerçekleşen İstanbul 1 Mayıs’ı birleşik mücadele hattının nasıl gerçekleştirilebileceğine de işaret etmiş oldu. Bu noktada Emek İttifakı önerisi, “Birlikte Değiştireceğiz!” sloganının altını dolduran ve mevcut rejimden emekçilerin ve ezilenlerin yararına bir çıkış arayışını somutlaştıran bir öneri oldu.

İUB-DE’nin Arjantin partisinden milletvekili Giordano Ukrayna’ya gidiyor

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Arjantin partisi ve Arjantin’in üçüncü büyük politik gücü olan Solun ve İşçilerin Cephesi-Birlik’in bir parçası Sosyalist Sol’dan milletvekili yoldaşımız Juan Carlos Giordano’nun Ukrayna’ya yapacağı dayanışma ziyareti üzerine yayımladığı metni aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

***

Ukrayna’ya direnişi desteklemek için gidiyorum. Solun direnişe katılan kesimlerinin oluşturduğu Dayanışma Operasyonu’nun uluslararası kampanyasının bir parçası olarak, Ukrayna’ya İUB-DE’den yoldaşlarla beraber gidiyoruz.

Arjantin partimiz Sosyalist Sol ve İspanya Devleti partimiz Enternasyonalist Mücadele olarak, uluslararası çapta topladığımız acil müdahale ve yardım malzemelerini Ukrayna soluna teslim edeceğiz.

Arjantin’de bir dayanışma fonu ve dijital medya aracılığıyla yapılan katkılar yoluyla bir ekonomik yardım kampanyasını teşvik ediyoruz.

Bu kampanya aynı zamanda Ukrayna halkının mevcut durumunu reddeden etkinlikler ve her türden eylemlerle destekleniyor.

Biz işçiler, gençler, kadınlar ve diğer halk kesimleri olarak çok yüksek bir sesle şunu söylemeliyiz: Gerçek bir insani felakete neden olan Putin ve Rusya’nın canice işgaline son! Ukrayna halkının kahramanca direnişine destek! NATO’ya ve Ukrayna’daki tüm emperyalist müdahalelere hayır!

Bu enternasyonalist deneyimin bir parçası olmaktan gurur duyuyoruz ve bu kampanyayla dayanışma gösteren ve bunu mümkün kılan herkese şimdiden teşekkür ediyoruz.

https://www.youtube.com/watch?v=Dmw-1-G5rhA&ab_channel=IzquierdaSocialista

***

Editörün önerileri:

Fransa seçimleri: Macron kazandı ve kimse kutlama yapmıyor

0

Emmanuel Macron, ikinci turda aşırı sağcı Le Pen’e karşı yüzde 28’lik bir güçlü boykotla (1968 Mayıs’ından sonraki 1969 seçimlerinden bu yana en yüksek oran) ve yüzde 6’lık bir boş-beyaz oyla yeniden Fransa cumhurbaşkanı seçildi. Macron’un zaferi herhangi bir halk kutlamasına neden olmadı.

Pazar gecesi sonuçlar belli olduğunda Paris sokakları bomboştu. Macron’un halktan aldığı oy, büyük ölçüde halkın Le Pen’in aşırı sağının zafere ulaşmasını engellemek istemesinden kaynaklanıyordu. Ancak seçimlerden önceki günlerde “Ne Macron ne Le Pen” sloganıyla önemli öğrenci ve işçi seferberlikleri yaşandı.

İlk turda France Insoumise’den (Boyun Eğmeyen Fransa) merkez soldaki Jean-Luc Mélenchon yüzde 22, Le Pen yüzde 23 ve Macron yüzde 27 oy aldı.

Marine Le Pen ise, ikinci turda, ekonomik krizin faturasını işçilere kestiği için Macron’dan nefret eden köylüler ile işçilerden önemli bir oy aldı.

Şimdi haziranda parlamentonun bileşimini belirleyecek olan seçimler yapılacak. Merkez sol Mélenchon, eskiden çok güçlü olan ve son seçimlerde neredeyse yok olan Komünist Parti (PC) ve Sosyalist Parti’nin (PS) desteğiyle kazanmayı hedefliyor.

Sosyal demokrat PS yıllarca Fransa’yı yönetti. Macron, cumhurbaşkanı olmadan önce bir PS hükümetinde ekonomi bakanıydı. Ve bakan olmadan önce, ulusötesi şirketler Nestlé ve Pfizer ile bağlantılı olan büyük Rothschild bankasının müdür yardımcısıydı.

Ekonomik, toplumsal ve politik kriz

Bu seçimin ortaya koyduğu meseleler, son yıllarda emekçilerin üzerine yüklenen ekonomik krizin sonuçlarıdır. Macron, büyük şirketler üzerindeki vergileri düşürdü ve iş güvencesizliğini derinleştirerek işten çıkarmaları kolaylaştırdı. Bu duruma, yakıt fiyatlarındaki artışa karşı “Sarı Yelekliler” hareketi ve önemli grevler gibi büyük halk seferberlikleri ile yanıt verildi.

Bu süreçlerin siyasi sonucu, geleneksel sağdan, hükümet olan veya hükümetle birlikte yöneten PS’nin merkez soluna ve PC’ye kadar eski partilerin toplam ve hızlanan bir itibarsızlaşmasıydı.

Macron 2017’de ortaya çıktı ve kendisini bu eski partilerden farklılaştırarak zafer kazandı; “soldan ya da sağdan değildi” ve “ekonomiyi iyileştirmek” için “ideolojisiz” bir şekilde pragmatik yollarla ülkeyi yöneteceğini söyledi. Şimdi, yine kendi seçim kampanyası sırasında, son aylarda Fransa’da birçok temel gıda maddesi, Ukrayna’daki savaşın bir sonucu olarak yüzde 85’e varan bir oranda arttığında (ücretlerin artmadığını hatırlayalım), “korunmasız kişileri korumaktan” söz etti.

Benzer nedenlerle, eski partilerden kopmanın çeşitli etkileri ile Le Pen’in aşırı sağı büyüdü.

Devrimci bir alternatif inşa etme ihtiyacı

Ne yazık ki, Yeni Antikapitalist Parti (NPA) ve İşçi Mücadelesi (LO) gibi seçimlere katılan ve kendilerine Troçkist diyen örgütler ilk turda çok düşük oy aldılar. Eski partilerden kopan ezilen kitleler için görünür bir alternatif oluşturabilecek bir devrimci sol birliği ve işçilerin birliğini tesis etmediler.

İkinci turda, solun oylarını toplayan merkezci Mélenchon, Macron hakkında hiçbir şey söylemeden “Le Pen’e karşı” oy çağrısında bulundu ve şimdi de milletvekillerinin desteğini kazanmaya çalışarak, Fransız yasalarına göre Macron hükümetinin başbakanı olmaya çalışıyor.

Macron’un kırılgan zaferi, yakın vadede, emeklilik yaşının değil ama maaşının artması, iş güvencesinin savunulması, ayrımcılığa karşı çıkılması, büyük şirketlere vergiler getirilmesi gibi en acil talepler etrafında sendikal merkezlerin bir eylem planı hazırlaması için işçilerin mücadelelerinin birleştirilmesini bir olasılık ve zorunluluk olarak ortaya koyuyor. “Ne Macron ne de Le Pen” sloganını sahiplenen öğrenci ve işçi eylemleri, Fransa’nın yaşamakta olduğu kapitalist ve siyasi kriz karşısında devrimci bir alternatifi inşa etme ihtiyacını gösteriyor.

***

Editörün önerileri:

1 mayıs’a giderken: lgbtia+lar olarak taleplerimiz ve politika önerilerimiz

0

Bu yazı www.kadindayanismasi.net sitesinden alınmıştır.

halihazırda ciddi şekilde baskıya uğrayan biz lgbtia+lar için hayat pandemiyle birlikte bir kat daha zorlaştı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından salgın hastalıkların ortaya çıkış nedenlerinden biri olarak ilan edildik. pandemi bahanesiyle diğer birçok sosyal hareketi baskılayan iktidardan biz de payımıza düşeni aldık. zaten izinsiz ve zora koşmaların gölgesinde yapılan Onur Yürüyüşü’nde geçen sene çok şiddetli bir polis saldırısı ile yüz yüze geldik. yükselen sosyal hareketliliğin parçası olduğumuz için, eylemlerde görünürlük kazandığımız için çokça kez hedef gösterildik; o eylemleri provoke edenler, eylemlerin amacını saptıranlar olarak anıldık. seks işçiliği yapanlarımız, yapmak zorunda kalanlarımız halihazırda oldukça güvencesiz şartlarda çalışıyor olmamızın yanı sıra bir de pandemi kısıtlamaları yüzünden en ücra köşelere, en güvencesiz şartlara itildik. yasaklı saatlerde, polisten kaçarak müşteri bulmamız gerekti.

tüm bu kriminalize edilmenin, marjinalize edilmenin yaşattığı ezilmişliğin üzerine bir de ekonomik krizin şiddetini artırmasıyla tüm diğer ötekilerle birlikte lubunyalar için de hayat ciddi anlamda zorlaştı. biz, lgbtia+lar, zaten iş yaşamında ciddi zorluklarla karşılaşırken bir de üstüne ekonomik krizin faturası kesilenlerden olmanın acısını hissetmeye başladık. kimliklerimiz bahane edilerek, işverenlerin kârları azalmasın diye işlerimizden atıldık. sadece ve sadece kimliklerimiz yüzünden zaten diğerlerinden fazlaca ödediğimiz kiralar ve diğer yaşam masraflarımız katlandı ama gelir kaynaklarımız sürekli azaldı. ekonomik kriz trans arkadaşlarımızın hormon bulamamalarına sebep olmaya başladı, uyum süreci masrafları arttı. tüm bu masraflarımızı karşılamak için, ihtiyacımız olan parayı kazanmak için başvurduğumuz işlerden kimliklerimiz yüzünden olumsuz dönüşler aldık.

hükümetin kadın düşmanı, lgbtia+fobik politikaları ise zaten gitgide şiddetini artırmaktaydı tüm bu süreçte. öyle ki İstanbul Sözleşmesi’nden biz lubunyalar bahane edilerek çıkıldı. bize uygulanan şiddet yargı tarafından ya aklandı ya hoş karşılandı. genelevler kapatıldı. trans olanlarımızın evleri polislerce mühürlendi. genel ahlaka dair yasalar zaten aleyhimizde sürekli kullanılıyordu. polis sadece ve sadece giyimimizden dolayı çevirmeler yapacak kadar üzerimizde fobik bir baskı kuruyordu.

tüm bu nedenlerle lgbtia+lar olarak bizim de 1 mayıs’ta diğer tüm ezilenlerle ve emekçilerle birlikte alanlarda olmamız, belli talepleri yükseltmemiz gerekiyor:

1) lgbtia+ların en temel vatandaşlık haklarına dahi erişiminin ne kadar kısıtlı olduğunu görüyor ve lgbtia+ hareketinin yıllar boyunca haykırdığı gibi, Anayasa’nın eşitlik ile ilgili 10. maddesine “cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim” ibaresinin eklenmesini talep ediyoruz.

2) toplumun en ezilen kesimlerinden biri olan lgbtia+ların, yasalara eklenecek nefret suçu ve nefret cinayeti tanımları ile yasal koruma altına alınmalarını talep ediyoruz. kadın ve trans cinayetleri yasalarca tanınsın. lgbtia+ların maruz kaldığı ayrımcılığa, dışlanmaya ve marjinalleştirmeye hayır!

3) translar başta olmak üzere lgbtia+ların istihdama eşit bir şekilde katılmalarının önünde ciddi engeller mevcut. bu ayrımcılığı gidermek yolunda bir adım olarak iş yerlerinde lgbtia+ kotası politikasının benimsenmesi gerekiyor, trans+lara emek kotası uygulansın!

4) başta uyum sürecine giren translar olmak üzere tüm lgbtia+ların işyerlerinde çeşitli bahanelerle şiddete ve mobbinge uğramalarını önleyecek ve haklarını koruyacak düzenlemeler acilen yapılmalı; işyerlerinde toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılık ve şiddetin önüne geçmek için zorunlu eğitimler verilmeli. bu ve benzeri düzenlemeleri öngören ILO 190 Sözleşmesi’nin imzalanmasını talep ediyoruz!

5) resmi mültecilik statüsü aranmaksızın, mülteci lgbtia+lar da dahil olmak üzere tüm lgbtia+ların vatandaşlık haklarından eşit bir şekilde yararlanabilmesini sağlayacak, lgbtia+ları her alanda güçlendirecek politika ve düzenlemeler için bütçe ayrılmasını talep ediyoruz.

6) kamusal sağlık hakkının teminini; kaynakların işçi ve emekçiler için kullanılması gerekliliğinden dolayı, şartları zorlu ve ekonomik açıdan oldukça yıpratıcı olan uyum sürecinin SGK kapsamına alınmasını ve kamu tarafından karşılanmasını talep ediyoruz.

7) uyum sürecine girmeye karar vermek, terapi alınması, hormon takviyesi, tıbbi müdahale derken yıllar alan ve tüm bu süreçte ciddi bir yıpranma ihtimaliyle karşı karşıya kalan translara, tıbbi müdahale dönemini ve sonrası kapsayacak şekilde ücretli izin hakkının tanınmasını talep ediyoruz.

8) yasada değişmiş olsa da hâlâ fiili olarak sürdürülen zorunlu kısırlaştırmaya karşı acilen önlemler alınması gerek.

9) seks işçiliğine dair oldukça dar kapsamlı olan yasanın yeniden düzenlenmesi, kapsamının genişletilmesi, sektörde çalışan işçilerin güvenceli, sigortalı ve sendikalı çalışma hakkının tanınması gerek.

10) seks işçilerinin çalışması için ayrılmış, güvenli alanların belirlenmesi, buralarda oluşması muhtemel eşitsiz ilişkinin önüne geçecek adımlar atılması gerek.

1 Mayıs’a giderken…

0

Ekonomik sıkıntının tavan yaptığı, enflasyon canavarının yeniden hortladığı bir Türkiye ortamında önümüzde 1 Mayıs İşçi Bayramı var. 1 Mayıs meydanına giderken taleplerimizin ve isteklerimizin ne olacağını bilmek gerekiyor.

Aralık ayı sonunda asgari ücrete zam yapıldığında AKP iktidarının iddiası son yılların en yüksek zammının verildiğine dairdi. Oran olarak bakıldığında gerçekten iyi bir zam gibi görünse de sokağa çıkıldığında hiç de öyle olmadığı çok kısa bir sürede anlaşıldı. Son dört ayda enflasyon resmi rakamlara göre bile yüzde 61’e ulaştı. Bu da asgari ücrete yapılan zammın eridiğini ve hatta eksi zam olarak bütçemize yansıdığını gösteriyor. Zamlara yetişmemiz imkansız iken iktidar pembe bir tablo çizmeye devam ediyor.

Bir yanılsama da seçim olursa ve AKP iktidarı seçimi kaybederse ekonominin düzelebileceği yanılgısı. Fakat gerçek ne yazık ki böyle değil. Rejim ve sistem işçiden yana bir tavır almadığı sürece işçinin ekonomisi hiçbir zaman düzelmeyecek. İktidarlar ne yazık ki patronların ve para babalarının hizmetindedir. İktidar isimleri değişiyor ama iktidarların hizmet ettiği kişiler değişmiyor.

Asgari ücretin acilen yeniden güncellenmesi gerekiyor. Enflasyonun resmi rakamlara göre bile yüzde 61 olduğu bir ortamda işçiye verilen asgari ücret hiçbir derde çare olmuyor. Kaynak yok deniliyor ama sıra yandaşlarına, patronlara kaynak ayırmaya geldiğinde gayet bonkör davranılabiliyor. Geçmediğimiz köprülere, kullanmadığımız havaalanlarına ve hatta hasta garantili yapılan hastanelere ödenen paralar asgari ücretliye ayrılsa yeter de artar bile. Asgari ücrete zam yapılması bile sorunları çözmeyebilir. Çünkü enflasyon sürekli artıyor. Kaşıkla verip kepçeyle alınca yapılan zam da kısa bir süre sonra çare olmaktan çıkıyor. Asgari ücretli geçinmekte zorlanırken, açlık sınırının altında yaşarken emekliler asgari ücretin de altında bir ücretle yaşam mücadelesi veriyor. Savaşa, ranta, beşli çeteye ve huzur hakkı adı altında ödenen çoklu maaşlara para bulan AKP iktidarı sıra işçiye, emekliye gelince “zam yaparsak enflasyon artar” diyerek bizimle adeta alay ediyor.

Sonuç olarak, 1 Mayıs meydanına yoksulluğa, açlığa karşı bir çığlık olarak sesimizi duyurmaya gideceğiz. Mücadelemizi birleştirerek sesimizi yükseltip 1 Mayıs meydanını dolduracağız. Yaşasın 1 Mayıs, biji yek gulan!

Bir avuç riyal için

0

Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda 2 Ekim 2018’de parça parça doğranarak katledilen Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinin soruşturma dosyasının kapatılarak Suudi Arabistan’a devredilmesi büyük tepkilere neden oldu. Türkiye topraklarında işlenen bir cinayet davasının cinayetin faili olan Suudi Arabistan’a devredilmesi, “Türkiye’nin egemenlik haklarından vazgeçmesi” olarak yorumlandı.

Bu eleştiride haklılık payı var. Ama Tek Adam rejimi ülkenin egemenlik haklarından sadece bu olayda mı vazgeçti? Örneğin, Mavi Marmara dosyasının İsrail lehine kapatılması; Trump’ın zılgıtından sonra Rahip Brunson’un apar topar ABD’ye iadesi ve S-400’lerin depoda paslanmaya terk edilmesi; Kur Garantili Mevduat adını verdikleri alicengiz oyunuyla faizlerin dolara endekslenmesi yoluyla Türk lirası üzerindeki ulusal egemenliğin yitirilmesi gibi bir dolu örnek var.

Kaşıkçı davasına sahip çıkmanın Türkiye’nin şeref meselesi olduğuna ve asıl katillerin Suudi Arabistan kraliyet sarayında gezindiğine ilişkin onca afra tafradan sonra davayı bir anda katillerin ülkesine devretmenin amacının, petrol şeyhlerinden gelecek paraya muhtaçlık olduğunu herkes anladı, biliyor. Yani bir avuç riyal için “onur davasından” vazgeçilmiş oldu.

Durum o kadar açık ki, bakın anlatalım. Türkiye’nin dış borç yükü 450 milyar doların üzerinde. Bunun milli gelire oranı yüzde 57 dolayında. Yani Türkiye bu borcu bir hamlede ödemek istese milli gelirinin yarıdan fazlasını kaybeder. Onun için vadeyle, parça parça ödemek durumunda. Ama dikkat: 2022 yılı içinde ödemesi gereken kısa vadeli borç miktarı 173,3 milyar dolar, yani bugünkü dolar kuruna göre 2,5 trilyon lira (yeni parayla).

VE HAZİNE BOMBOŞ. Bomboştan da öte: Merkez Bankası rezervleri yaklaşık 45 milyar dolar ekside. Yani hükümetin alelacele borçlarını ödeyebilmek için para bulması gerekiyor. Tabii bu kadar güvensiz bir hükümete kimse yeni borç vermek istemediği için de iktidar memleketin taşını toprağını satışa çıkarıyor ve hatta ulusal egemenlik hakkından vazgeçiyor. Kendisinin katil diye adlandırdığı Arap şeyhlerle görüşüp para karşılığı vahşi bir cinayet davasının dosyasını kapatabiliyor.

Yolsuzluk eleştirileriyle sarsılan, ülke kaynaklarını bir avuç yandaşa peşkeş çeken, onlara hizmet etmek ve bizzat kendisini zenginleştirebilmek için emekçi halkı enflasyona, hayat pahalılığına, yoksulluğa ve açlığa mahkûm eden bu hükümetin bir an önce iktidardan uzaklaştırılması gerekiyor. Bu birinci şart.

İkinci şart ise, Türkiye’nin ekonomik olarak dışa bağımlılığına son vermek gerekiyor, çünkü ekonomik bağımlılık sonuçta politik ve diplomatik bağımlılığı getiriyor. Bu da ülkede emekçi halk lehine bağımsız bir ekonomik planlamayla gerçekleştirilebilir. Dış ticaretin özel ellerden alınıp devlet tekelinde toplanması ve tüm bankacılık sisteminin tek merkezi devlet bankası altında işletilmesi de şart.

Ve nihayet: Devlet soyguncularının, yandaş patronların ve kapitalistlerin yaptıkları borç, biz işçilerin ve emekçilerin borcu değildir. Biz bu borçları reddediyoruz ve “Dış borç ödemelerine HAYIR!” diyoruz. Eski ve talihsiz bir deyim vardır “Ne Şam’ın şekeri ne…” diye gider. Bunu değiştirerek güncelleyelim ve “Ne Suud’un riyali ne Yanki’nin doları” diyelim. Böylesine bağımsız bir ülkeyi patron partilerinin değil, ancak işçilerin ve emekçilerin iktidarının gerçekleştirebileceğini biliyoruz, değil mi?

İDP’nin 1 Mayıs etkinliği gerçekleşti

0

İşçi Demokrasi Partisi’nin 1 Mayıs yaklaşırken, ekonomik çöküşe ve Tek Adam rejimine karşı Emek İttifakının inşası için talepleri ve mücadeleleri birleştirmenin olanaklarını tartıştığı etkinliği 23 Nisan Cumartesi günü düzenlendi. Etkinlikte farklı sektörlerden işçiler söz aldı.

İşçi Demokrasisi Partisi adına Görkem Duru’nun açılış konuşmasının ardından Cemre Sava bir sunum yaptı. Sava, içinden geçtiğimiz krize ve yakın dönemde gerçekleşen işçi mücadelelerine ilişkin verileri aktardı. Sunumda ayrıca Emek Çalışmaları Topluluğu’nun 2022 Ocak-Şubat Grev Dalgası raporuna da yer ayırdı.

Sunumun ardından katılımcılara sözler verildi. Liman-İş İstanbul Bölge Başkanı Sinan Ceviz, işçi hareketinin mevcut durumuna ilişkin geniş bir değerlendirme yaptı. Kitlesel ve birleşik 1 Mayıs vurgusu yapan Ceviz, sınıfa yabancı unsurlar tarafından “yeni sınıf analizleri” yapılmasını eleştirdi. Ardından Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın Örgütlenme Uzmanı İlyas Coşkun, kazanımla sonuçlanan BBC Türkiye grevi deneyimlerini paylaştı. BBC Türkiye grevinin pek çok ilki gerçekleştirdiğini ifade eden Coşkun; sendikal anlayışta şeffaflık, komiteleşme ve işçi demokrasisi vurgusu yaptı. Kadıköy Belediyesi çalışanı Kadim Fırat, belediyede verilen ek protokol mücadelesini aktardı. Bu mücadelede yaşadıkları sorunları, sendikal bürokrasiye karşı mücadelenin zorluklarını ve önemini ifade eden Fırat, sefalet ücretlerine karşı haklı bir mücadele veren Seyhan Belediyesi işçilerini ve Taşeron Belediye İşçileri Birliği’ni (TABİB) anmayı unutmadı.

Mevcut kriz koşullarında kadın işçilerin sorunlarından bahseden ofis çalışanı İpek, 1 Mayıs yaklaşırken kadın emekçilerin taleplerini vurguladı. Özellikle pandeminin başlamasıyla birlikte kadın-erkek eşitsizliğinin daha da derinleştiğini ve kadın politikalarının öneminin arttığını ifade etti. Tekstil işçisi Kemal, krizden çıkışın burjuva muhalefet eliyle mümkün olmadığını dile getirdi. Burjuva muhalefetin Kürtlere yönelik savaşı destekleyerek bunu ispat ettiğini söyleyen Kemal, “işçiler kendi kahramanları olmalı” sözleriyle büyük alkış topladı.

Suriye Demokratik Sol Partisi’nden Saffan, konuşmasında göçmen işçilerin sorunlarına değindi. Türkiye işçi sınıfının ve solun önünde çok önemli bir sınav olduğunu ve şu anda asli görevin enternasyonalist mücadeleyi yükseltmek olduğunu ifade etti. Ardından söz alan Lübnan’dan Eşref Yazbeck ise Lübnan’da işçi sınıfı mücadelelerinin tarihini anlatan bir konuşma yaptı. Lübnan’da egemen sınıfların işçi sınıfı hareketini ezmek için kullandıkları yöntemleri detaylandırdı.

Daha sonra söz alan Yemeksepeti kuryesi, Yemeksepeti İşçi Komitesi olarak örgütlenme süreçlerini aktardı. Patronun ayak oyunlarına rağmen TÜMTİS’in yetkiyi alma sürecini, ardından başlatılan mücadeleyi anlatan Yemeksepeti işçisi, konuşmasını kitlesel ve birleşik 1 Mayıs vurgusu ile tamamladı.

İDP Gençliği adına konuşan Alparslan, sözlerine önceki gün ziyaret edilen Pas South ve Lila Kağıt işçilerinin selamlarını ileterek başladı. Gençliğin yerinin sınıfının safları olduğunu vurgulayan Alparslan, 1 Mayıs’a giderken gençliğin öne sürmesi gereken talepler üzerinde de durdu. Ardından Kadın Dayanışması adına konuşan Sena Aydın, kadınların ve LGBTİ+ların hem kapitalizme hem de patriyarkaya karşı önemli bir mücadele ortaya koyduğunu hatırlattı ve “Sadece bedenimizi değil, emeğimizi de savunacağız” diyerek 1 Mayıs’a katılım çağrısı yaptı.

Son olarak İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı Oktay Benol, solda AKP mutlaka iktidardan düşecekmiş gibi bir algı olduğunu söyledi. Benol, AKP’nin iktidardan düşmesinin ancak işçilerin, emekçilerin, kadınların, Kürtlerin, LGBTİ+ların mücadelesi ile mümkün olacağını hatırlattı. “Emek İttifakı bir tercih değil zorunluluktur!” dedi. Görkem Duru’nun ekonomik çöküşe ve Tek Adam rejimine karşı Emek İttifakı için mücadele vurgusu yaptığı kapanış konuşmasının ardından etkinlik sona erdi.

İDP bildirisi: Gezi’yi savunuyoruz! Tüm siyasi tutsaklara özgürlük!

0

İddianamesinin Gülenci bir savcı tarafından hazırlandığı bilinen Gezi davasında sanıklar daha önce tam iki kez beraat almış olmalarına rağmen bugün gerçekleşen karar duruşmasında mahkeme Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası (Türkiye’de idam cezası olmadığı için bu verilebilecek en ağır ceza) verirken Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Yiğit Ali Ekmekçi’ye 18’er yıl hapis cezası verdi.

Bu kararın tamamen siyasi bir karar olduğunu biliyoruz. Onlarca kez değiştikten sonra ancak eski bir AKP milletvekili aday adayının hakimliği ile tamamlanan mahkeme adalet adına değil, iktidar adına karar vermiştir. Suçlu aranıyorsa, o suçlular Berkin Elvan’ı, Ethem Sarısülük’ü, Abdullah Cömert’i, Ali İsmail Korkmaz’ı, Mehmet Ayvalıtaş’ı, Medeni Yıldırım’ı, Ahmet Atakan’ı öldürenler, kırk kadar arkadaşımızın gözlerini kör edenlerdir.

Gezi, Türkiye tarihinin eşitlik ve adalet arayışının en büyük sembollerinden biridir. İşte bu yüzden Gezi, bunca yılın ardından hâlâ iktidarın en korkulu rüyasıdır. İşçiler, emekçiler, LGBTİ+lar, kadınlar, Kürtler, doğa ve yaşam savunucuları adına tek bir çözüm üretemeyen hükümet Ukrayna’nın işgal edilmesi ve İsrail ile ilişkileri sıkılaştırmak gibi dış politikadaki elini güçlendiren adımlara dayanarak, bu karar ile eşitlik ve adalet beklentisi olan herkese gözdağı vermektedir. Ancak bu son gövde gösterileri nafiledir.

Gezi davası, ona katılanların değil “emri ben verdim” diyenlerin, en güzellerimizin kaybedilmesine ve sakatlanmasına sebep olanların yargılandığı davanın adı oluncaya dek mücadeleye devam edeceğiz!

Tüm siyasi tutsaklara özgürlük!

Sınır ötesi operasyonlara son! Çözümün yolu demokratik hak ve özgürlüklerin tanınmasıdır!

0

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi bölgesinde yeni bir sınır ötesi askeri operasyon gerçekleştiriyor. Türkiye’nin birliği ve huzuru için yapıldığı öne sürülen bu tür sınır ötesi operasyonlar gerçekte, ekonomiden demokratik hak ve özgürlüklere, halklar arası düşmanlığı körüklemekten bölgesel savaş dinamiklerine her alanda sorunları daha da derinleştirmekte.

Mevcut iktidar yaşadığı çoklu krizi baskı ve savaş politikaları ile aşmaya çalışıyor. Halihazırda 2022 bütçesinde 246 milyar liralık kaynağın silahlanmaya ayrıldığı, sınır ötesi operasyon ve örtülü ödeneklerle bu bütçenin 350 milyara çıktığı ifade ediliyor. Özellikle içinde bulunduğumuz ekonomik kriz, hayat pahalılığı ve yoksullaşma sürecinde, kaynağın işçi ve emekçilere değil savaşa ayrılması ülke bütçesinde devasa bir delik ve yoksul halkların hanesine yazılan yeni bir fatura olma özelliğini taşıyor.

Bu güvenlik politikası, iktidarın seçim sürecinde öngördüğü oy kaybı ve içinde bulunduğu siyasal kriz ile yakından alakalı ve bu durum Kürt siyasi hareketi hedef alınarak aşılmaya çalışılıyor. Bilhassa seçilmişlerin dokunulmazlıklarını kaldırmaya dönük hamleleri, HDP’ye yönelik süregiden kapatma davası ve binalarına dönük saldırılar, kayyum politikası ile denetim altına alınmaya çalışılan belediyeler planlı bir kriminalizasyon siyasetinin uygulandığını gösteriyor. Bir yandan da başta Demirtaş olmak üzere Kürt hareketinden onlarca siyasetçinin tutukluluğunun sürdürülmesi ve süregiden binlerce soruşturma ve düzmece dava ile cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri, mevcut rejimi karakterize eden ve varlığını sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu antidemokratik ve baskıcı uygulamaları oluşturuyor.

AKP-MHP iktidarı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali dolayısıyla oluşan uluslararası durumdan faydalanarak sınır ötesi operasyonlara hız veriyor. İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan gibi bölgenin en gerici hükümetleriyle “normalleşme” çabasında olan iktidar, söz konusu olan Kürt meselesi olduğunda, baskı ve savaş politikalarını derinleştirmeye çalışıyor. Açıkça yanlış olan bu politikanın arkasında herkesi “ama”sız şekilde hizalamaya zorlayan bir iktidar anlayışı mevcut. Bu anlayış esas olarak iktidarın demokratik siyaseti nefessiz bırakma ve mevcut başarısızlıklarını örtme amacını taşıyor. Batırdıkları ekonomiyi ve gerçekleştirdikleri yağmayı bu tür milliyetçi köpürtme yöntemleriyle örtme çabasını görüyor ve kabul etmiyoruz.

İktidar geçmişte olduğu gibi şimdi de bu tür sınır ötesi askeri operasyonların kaçınılmaz, gerekli ve sonuç alıcı olduğunu iddia ediyor. Oysa 40 yıllık bilanço böyle olmadığının kanıtı. İktidarın karşısında olduğunu söyleyen 6’lı İttifak’ın da bu operasyon karşısında hiçbir eleştirisinin olmadığını ortaya koymak gerekiyor. Dış politika iç politikanın devamıdır; bundan dolayı Millet İttifakı’nın dış politikada rejimin izinden gitmesi, onun iç politikaya dönük sözde demokratik önerilerinin de politik ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor. Nitekim bu operasyonun da taşlarını döşeyen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak ve Suriye’de operasyon yapmasının yolunu açan Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi geçtiğimiz yılın sonunda TBMM’de CHP ve HDP’nin “hayır” oylarına karşı AKP, MHP ve İYİ Parti’nin “evet” oylarıyla kabul edilmişti.

İktidarlar değişir ama halklar birlikte yaşamaya devam eder. Dünün yanlışları bugünkü sorunları yaşamamıza neden oluyor. Ne kadar büyük bedelleri olduğu ortada. Ekmek küçük. Özgürlük sınırlı. Gelecek belirsiz. Bugünün yanlışları da yarınlarımızı esir almasın. Sonuçta sorunu nasıl tarif ederseniz çözümü ona göre ararsınız. 40 yıl boyunca bugün yapılan şey yapıldı. Sonuç ortada.

Türkiye’de herkesin barış ve huzur içinde, eşit ve özgür koşullarda, onurlu bir şekilde yaşamasını istiyoruz. Buna uygun politikalar üretmeye çalışıyor, bu yöndeki gelişmeleri destekliyor, aksi yöndeki yaklaşım ve tutumlara karşı çıkıyor ve mücadele ediyoruz. Her zaman gerçek ve kalıcı çözümün yanındayız. Bu çerçevede diyoruz ki; sınır ötesi askeri operasyonlar çözüm değildir. Bu operasyonlar son bulmalı, Kürt halkına dönük baskı politikalarına son verilmeli, demokratik hak ve özgürlükler derhal tanınmalıdır. Bütün bunlar ancak emekçi halkların kardeşliği ve ortak mücadelesiyle sağlanabilir.

Küba: 2021 Temmuz eylemcileriyle dayanışma

0

Küba’da geçtiğimiz yıl temmuz ayında Díaz Canel hükümetinin yeni bir kemer sıkma paketine karşı binlerce kişi sokaklara çıkarak protesto gösterisi yapmış ve halkın içinde bulunduğu sefalete karşı sosyal koşulların iyileştirilmesini talep etmişti. Díaz Canel hükümetinin protestolara cevabı, baskıyla eylemleri sonlandırmak ve yüzlerce eylemciyi tutuklamak oldu. Eylemcilerin serbest bırakılması için Kübalı aydınların ve aktivistlerin öncülüğünde bir uluslararası imza kampanyası başlatıldı. Bu kampanyaya İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi de destek veriyor. Aşağıda Türkçe çağrı metnini bulacağınız kampanyayı desteklemek için bizimle iletişime geçebilirsiniz: gazetenisan@gmail.com

Küba Cumhuriyeti Devlet Başkanı Miguel Mario Díaz Canel Bermúdez’e;

Küba Cumhuriyeti Halk İktidarı Ulusal Meclisi Başkanı Esteban Lazo Hernández’e;

Küba Cumhuriyeti Halk Yüksek Mahkemesi Başkanı Rubén Remigio Ferro’ya;

Küba halkına ve uluslararası sola

Küba’da derin bir yapısal kriz var. Bu kriz, hayat koşullarındaki güvencesizliğin dikkate değer ölçüde şiddetlendiği bir ortamda, 11-12 Temmuz 2021’de nüfusun bir kısmının sokaklara dökülmesine sebep oldu. 60 yılı aşkın süredir devam eden saldırganlık ve abluka politikası çerçevesinde ABD’nin uyguladığı düşmanca yaptırımlar, ülke yönetiminin halkın en temel ihtiyaçlarını karşılama konusundaki yetersizliği ve sivil toplumun sosyal, siyasal ve ekonomik taleplerinin görmezden gelinmesi olgularının hepsi bu durumun ağırlaşmasına katkıda bulundu ve hükümetin söylemlerine yönelik güvensizliği artırdı.

Temel ihtiyaç maddelerinin iç pazarda halkın çoğunluğunun ulaşamadığı dövizle satılması kararı ve pandeminin etkileri; ikamet yeri, ten rengi, cinsiyet ve diğer dışlanma kategorileri üzerinden yoksulluğa ve marjinalleşmeye itilen kesimlerin memnuniyetsizliğini daha da derinleştirdi. Ülkenin içine düştüğü ekonomik ve siyasi kriz; sağlık, eğitim, spor ve kültüre ilişkin sosyal göstergelerin tedrici bozulmasında da kendini gösteriyor. Bu çöküş, gençlerin kitlesel göçünde ve dolayısıyla bunun Kübalı ailelerde ve genel olarak ekonomide yol açtığı sonuçlarda tetikleyici bir rol oynuyor.

1959’dan bu yana en büyük toplumsal eylemlerin gerçekleştiği Temmuz 2021’de, polis güçleri ve hükümet yanlısı gruplar ve bazı protestocu gruplar tarafından sergilenen şiddet içeren davranış ve fiziksel çatışma örnekleri vardı. Gelecekte benzer eylemlerin yaşanmasının önüne geçmek adına protestocular hükümetin açıklamalarıyla ve orantısız cezalarla kriminalize edilip cezai yaptırımlara maruz bırakılırken; baskının ve orantısız devlet şiddetinin sorumlusu olan hükümet yanlısı gruplar, güvenlik güçleri ve yetkililer dokunulmazlığın keyfini sürmeye devam ediyor.

2022 Mart’ında protestoları konu alan iki dava görüldü. İlk dava Havana’nın Esquina de Toyo ve La Güinera bölgelerindeki yoksul halkın gerçekleştirdiği protestolarla ilgiliydi. Bu toplu davada 127 kişi 30 yıla kadar varan cezalarla hüküm giydi. Davada verilen cezalar toplamda 1916 yıl hapis cezasına ulaştı. Hüküm giyenlerin sekizi 16-17 yaşları arasındaydı. İkinci dava ise San Antonio de los Banos’da gerçekleştirilen protestolarla ilgiliydi. 17 protestocunun yargılandığı davada 10 yıla kadar uzanan hapis cezaları verildi.

Bu son davada Yoan de la Cruz’un aldığı 6 yıl hapis cezasına dikkat çekmeliyiz. Kendisi protestoları sosyal medyada ilk yayınlayan gençlerden biriydi. Hükümde “Yaşananları sosyal medya üzerinden canlı olarak aktardığı, bu şekilde eylemlerin ülke içinde ve dışında görüntülenmesine sebep olduğu ve bu zararlı eylemlerin başka illerde ve belediyelerde taklit edildiği” ifadeleri yer alıyordu.

Başsavcılığa göre davalarda, 55’i 16-17 yaşlarında olmak üzere toplam 790 kişi yargılandı.

Aynı zamanda, çeşitli sivil toplum sektörleri devlet yetkilileri tarafından sürekli taciz ediliyor. Bu takip, baskı ve gözetim uygulamaları anayasal sınırların dışında hareket eden ve insan onuruna saldırılarla karakterize olan polis teşkilatı tarafından gerçekleştiriliyor. Bütün bunlar, örgütlenme özgürlüğünün uygulanması için yasal güvencelerin yokluğunda, kamusal alana katılım konusunda kitleler ve sivil toplum örgütleri büyük bir kaygı içindeyken, mutlak bir cezasızlık senaryosu içinde gerçekleşiyor. Baskı döngüsü, medyanın, insanların itibarını yok etmek, tüm muhalifleri paralı asker olarak etiketlemek ve mevcut gerçekliği sorgulayan herhangi bir kişi veya kuruluşu gayri meşru kılmak için kullanılmasıyla tamamlanıyor. ABD tarafından desteklenen ve Küba’ya dönük saldırıları destekleyen bir sağ kanat var ama burada bahsedilen kişi ve grupların o sağ kanatla herhangi bir ilgisi yok.

Bu bağlamda, hem Küba’dan hem de uluslararası alandan bu belgeye imza atan kişi, grup ve örgütler:

Haksız yere mahkûm edilen protestocularla uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyor.

Eşitlik temelinde gerçekten demokratik bir sosyalizmin kapısını aralamak için gerekli bir adım olarak, haksızca tutuklanan bu insanlar için bir af yasası çıkarılmasını talep ediyor.

Tarihte bu ay | Ermeni Soykırımı

0

24 Nisan 1915’te, Osmanlı Devleti’ni I. Dünya Savaşı’na sokarak imparatorluk topraklarında yaşayan halkları ölüme, sefalete ve kıtlığa sürükleyen Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti (OİTC), Ermeni halkını zorla Suriye çöllerine sürmeye ve Ermeni kadınları ile çocuklarını İslamizasyon süreci altında asimile etmeye başladı. Çöllere zorla göç ettirilen Ermeniler yolda katledildi. Yolda gerçekleştirilen bu katliamlarda 1 milyon Ermeni hayatını kaybettiği için bu zoraki göçe “ölüm yürüyüşü” denildi.

Soykırımı hazırlayan birtakım süreçler mevcuttu. Bunlardan ilki OİTC’nin yayılmacı hayallerle girdiği I. Dünya Savaşı’nda büyük hezimetler yaşıyor olması ve toprak kaybediyor olmasıydı. 1912-1913 Balkan Savaşları’nda Osmanlı’nın merkezi olarak görülen topraklar kaybedilmişti. OİTC’nin kaygısı, imparatorluk yönetimi altında yüzyıllar boyunca eziyet çekmiş olan ve kapitalizmin gelişimiyle birlikte kendi mücadele örgütlerini de oluşturmuş olan Ermeni halkının bağımsız ve birleşik bir Ermenistan özlemiyle seferber olabileceği olasılığıydı. OİTC kana susamış yayılmacı hayalleri eşliğinde savaşa girdiğinde hemen hemen bütün cephelerde yenilgi aldı. Bütün bu yenilgilerin ortasında ise, silahsız Ermeni halkını yok etmeye dönük açtığı savaşı kazanmak istedi.

Soykırımı hazırlayan ikinci süreç ise OİTC’nin Türkleştirilmiş bir ulusal kapitalist pazar yaratma gayesiydi. Zaten bu nedenle Ermeni Soykırımı diye anılan olaylar kapsamında yalnızca Ermeni halkı değil ama Asuri-Süryani, Rum, Pontus ve Ezidi halkları da yok edilmek istendi (1915’in soykırımcı politikalarından söz ederken, bu halklara uygulanan kırım politikaları nedense unutulur). Azınlıkların mülklerine ve mallarına el konarak hem Müslüman Türk burjuvazisinin palazlanması hem de bir Müslüman Türk orta sınıfının yaratılması hedeflendi (daha Haziran 1914’te çıkan bir kararname, azınlık mensubu tüccarların yalnızca Müslümanları işe alabileceğini söylüyordu). Osmanlı hükümeti çıkardığı bir dizi Terk Edilmiş Mülkiyetlere Dair Yasalar ile azınlık halklarının el konulmuş mülkleri ve mallarını Müslüman elitlere dağıttı.

Soykırımı hazırlayan üçüncü süreç, savaşta aldığı yenilgiler dolayısıyla prestij yitiren OİTC’nin silahsız bir halkı kriminalize ederek kendi askeri-bürokratik rejimini ülke içinde konsolide etmek istemesiydi. Ermeni halkı “emperyalizmin uşağı” gibi gösterildi; böylece halkın, cephelerde alınan yenilgilerin intikamının cephelerin gerisinde alınacağına ikna edilmesi amaçlandı. OİTC bu şoven taktiği Osmanlı hanedanından öğrenmişti; zira 1890’lar boyunca Ermeni halkı Yıldız Sarayı’nın “tarafsız” bir seyirci olarak izlemeyi sürdürmeyi tercih ettiği birçok pogrom ve katliamda evlatlarını yitirdi.

Bugün büyük Türk burjuvazisinin servetinin kaynağında, yalnızca sömürüye ve iş cinayetlerine mahkûm edilmiş olan milyonlarca Türk ve Kürt işçinin alın teri yoktur, aynı zamanda azınlık halklarının birikimleri de vardır. Çukurova grubu, 1887’de azınlıktaki Rumlar tarafından kurulan bir iplik fabrikasını 1925 yılında ele geçirdi. Kadir Has’ın babası Nuri Has, Ermeni Aristidis Simyonoğlu’nun bez fabrikasına el koydu (daha sonra Ömer Sabancı bu fabrikaya ortak oldu). Hacı Ömer Sabancı, Adana’da pamuk ticareti ile uğraşırken, azınlıkların yok edilmesiyle onların pazar paylarını ele geçirdi. Turizm devi Pirinçcioğlu ailesinden Fethi Bey, Diyarbakır’daki Ermenilerin zorla göçe gönderilmelerini bizzat organize etti. 6-7 Eylül Pogromu’ndan sonra Erdoğan Demirören, Beyoğlu’ndaki Rum menkullerini ele geçirdi. Liste uzatılabilir.

Ermeni Soykırımı’ndan söz edildiğinde, burjuva liberalleri “hesaplaşmaktan”, “yüzleşmekten” bahsediyorlar ve ortaya çözüm olarak yalnızca kuru bir özür politikası koyuyorlar. Şu bir gerçek ki, Ermeni Soykırımı ile muhakkak hesaplaşılmalı. Ancak bu hesaplaşma sadece kuru bir özürle olamaz. Öncelikle yaşanan tarihsel gerçeklik, olduğu biçimiyle kabul edilmeli. Dahası, mülklere el koyma yoluyla zenginleşen kapitalistlerin servetleri kamulaştırılmalı ve bu servet soykırım mağdurları ile tüm bölge emekçilerinin özgürlüğü ve refahı için kullanılmalıdır.

Para construir la Alianza Obrera: ¡Organicémonos por un 1 de mayo unido y masivo!

0

Después de que el salario mínimo cayese por debajo del límite del hambre, bajo la lluvia de aumentos de precios, aumentó la expectativa de las masas de que el gobierno podría ofrecer un aumento provisional en el salario mínimo. Incluso los portavoces del AKP-MHP afirmaron que podría haber un aumento en el mes de julio. Sin embargo, esta posibilidad parece haber desaparecido por ahora, cuando tanto Erdoğan como el ministro de trabajo dejaron claro que un aumento salarial no está sobre la mesa hasta finales de año. Mientras Erdoğan sigue enfatizando en cada oportunidad que “cada mes será mejor que el mes anterior” para la economía y que “ofrecieron un aumento histórico en el salario mínimo” el poder adquisitivo de los salarios está disminuyendo y la miseria de lxs trabajadorxs se profundiza cada día frente a la tormenta de aumentos de precios que se han vuelto imposibles de seguir.

En estos tiempos de prevalencia de la pobreza sin precedentes, Erdoğan admite tímidamente que “es consciente del costo de vida” y se abstiene persistentemente de dar un paso más allá de ofrecer ineficaces reducciones del IVA. Otra medida del gobierno contra el debilitamiento de su apoyo electoral ante el desbarajuste económico que ha creado consiste en finos cálculos tendientes a reducir el número de votos que irán a la oposición al cambiar la Ley Electoral y al debilitar aún más la seguridad electoral. Si bien la política de “intereses bajos, lira débil” de la Alianza Popular ha resultado en un desastre para grandes segmentos de la sociedad, las personas que están posicionadas cerca de Erdoğan, los depositantes ricos, los bancos, los acreedores nacionales, extranjeros y los oligarcas del régimen que tienen contratos con el gobierno que les da derecho a ser compensados en moneda extranjera con cargo al presupuesto estatal en caso de pérdida, parecen estar más que satisfechos con la situación actual.

Mientras lxs trabajadorxs, desbordadxs por la destrucción económica, buscan una salida al actual impasse, los partidos de la llamada “Alianza de los 6” insisten en no ceder en su línea de oposición “extraordinariamente responsable y moderada.” Frente a tanto la destrucción económica y la política de saqueo del régimen de Erdoğan como todo tipo de prácticas antidemocráticas que propugna, la Alianza de los 6 nunca va más allá de predicar a lxs trabajadorxs que esperen a que aparezcan las urnas. Esta situación proporciona las respuestas a por qué la propuesta de “sistema parlamentario reforzado” de la Alianza de los 6 recientemente anunciada no generó entusiasmo, o por qué el apoyo de sus votantes no ha aumentado tanto como lo esperaban. El CHP y sus aliados se abstienen insistentemente de movilizar a lxs trabajadorxs contra el gobierno, tampoco apoyan las actuales acciones y resistencias obreras; ahora aún se abstienen de realizar los mítines que prometieron en diciembre, después de haber tenido el primero en Mersin. Hay una lógica coherente detrás de esta política burguesa consciente. El CHP y sus aliados están tratando de asegurar que lxs trabajadorxs y lxs oprimidxs voten pasivamente por sí mismos y que no se movilicen por sus derechos ni se politicen en las luchas sociales. Porque esta alianza burguesa cree que, cuando/si llegue al poder, esa es la única forma que hay para garantizar la implementación de sus políticas de restauración del sistema capitalista, cuyo costo, una vez más, será pagado por lxs trabajadorxs.

El odio de las masas hacia el régimen de Erdoğan se siente cada vez más dentro de todos los segmentos de la sociedad. Las protestas obreras en curso, aunque se lleven a cabo aisladas unas de otras, decenas de miles de mujeres que conquistaron las calles el 8 de marzo, millones de personas llenando las plazas durante el Newroz, las luchas de lxs aldeanxs que se opusieron a las masacres ambientales y las políticas de destrucción de la producción agrícola… Todos estos son los reflejos de la creciente rabia en diferentes esferas. Al contrario de la línea política de la oposición burguesa, la línea política de lxs socialistxs y el movimiento obrero debe estar conformada por esfuerzos para movilizar a las masas por sus derechos y demandas y para unir las luchas en curso en torno a un programa de acción común en lugar de esperar para las elecciones. Convirtamos el próximo 1 de mayo en una oportunidad en esta dirección. Levantemos la alianza obrera unida contra las alternativas burguesas en una movilización unida y masiva del Primero de Mayo.

To build the Labor Alliance: Let’s organize a united and massive May 1st!

0

After the minimum wage had fallen below the hunger limit under the downpour of price hikes, there rose an expectation among the masses that the government might offer an interim increase in the minimum wage. Even the AKP-MHP spokespersons stated that a hike might be in horizon for the month of July. However, this possibility seems to have disappeared for now, when Erdoğan and the Minister of Labor each made it clear that a wage increase is not on the table until the end of the year. While Erdogan keeps emphasizing at every opportunity that “every month will be better than the previous month” for the economy and that “they made a historical increase in the minimum wage,” the purchasing power of wages is decreasing, and the misery of the working people is deepening every single day in the face of the storm of price hikes that have become impossible to keep up with.

In times of unprecedented prevalence of poverty, Erdogan shyly admits that they “are aware of the cost of living” and persistently refrains from taking any step further than offering ineffective VAT reductions. Another measure taken against the weakening of the voter support for the government in the face of the economic debris they have created consists of fine calculations aiming at reducing the number votes that will go to the opposition by changing the Election Law and further weakening the election security. While the “low interests, weak lira” policy of the People’s Alliance has resulted in a disaster for large segments of society, the people who are positioned close to Erdogan, wealthy depositors, banks, domestic and foreign loan, and the oligarchs of the regime who hold contracts with the government entitling them to be compensated in foreign currency from the state budget in case of loss, seem to be more than satisfied with the current situation.

While workers, overwhelmed by the economic destruction, seek a way out of the current impasse, the parties of the so-called “Alliance of 6” insist on not compromising their “extraordinarily responsible and moderate” line of opposition. In the face of both the economic destruction and politics of plunder of the Erdogan regime as well as all kinds of anti-democratic practices it espouses, the Alliance of 6 never goes beyond preaching to workers that they wait for the ballot box to appear. This situation provides the answers to why their recently announced “reinforced parliamentary system” proposal did not create excitement, or why their voter support hasn’t not increased as much as they expect. The CHP and its allies, which insistently refrain from mobilizing workers against the government, do not support the current workers’ actions and resistances; they now even prefer to not hold the rallies that they promised in December that they would, after having had the first one in Mersin. There is a self-consistent logic behind this conscious bourgeois policy. The CHP and its allies are trying to ensure that the workers and the oppressed passively vote for themselves and not mobilize for their rights or become politicized in social struggles. Because they believe that, when/if they come to power, this is the only way for them to guarantee the implementation of their politics of restoration of the capitalist system, whose cost, once again, will be paid by workers.

The hatred of the masses towards the Erdogan regime is felt more and more widely in every segment of society. The ongoing workers’ protests even though they take place in isolation from each other, tens of thousands of women who conquered the streets on March 8, millions filling the squares on Newroz, the struggles of the villagers who stood up against environmental massacres and policies that destroyed agricultural production… these are the reflections of the rising anger in different spheres. Contrary to the political line of the bourgeois opposition, the political line of the socialists and the labor movement must be shaped by efforts to mobilize the masses for their rights and demands and to unite the ongoing struggles around a common programme of action, rather than waiting for the elections. Let’s turn the approaching May 1 into an opportunity in this direction. Let’s raise the united labor alliance against the bourgeois alternatives in a united and massive May 1 mobilization.

İDP’nin Ukrayna halkının direnişine destek etkinliği gerçekleşti

0

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından, İşçi Demokrasisi Partisi’nin de bileşeni olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Sekreterliği’nin 5 Mart 2022’de yayımladığı birleşik küresel kampanya çağrısına dünya sosyalist örgütlerinden olumlu geri dönüşler oldu.

“Putin’in birlikleri, Ukrayna’dan defol! Yaşasın Ukrayna halkının direnişi! NATO’ya hayır!” başlığıyla yapılan çağrının ardından, 13 Mart 2022 tarihinde İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal, Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal ve Devrimci Komünist Enternasyonalist Eğilim olmak üzere üç dünya partisinin ortak imzasıyla, Ukrayna halkının Rus işgaline karşı direnişini desteklemek adına uluslararası bir kampanya başlatıldı.

“Ukrayna direnişiyle dayanışmaya ve onu desteklemeye yönelik büyük bir uluslararası kampanya çağrısı. Rus ordusu işgalinin yenilgiye uğratılması için! NATO’ya hayır!” başlığıyla çıkan ve sitemizde de yayımlanan kampanya metni kapsamında bugüne kadar Arjantin’den Venezuela’ya, Meksika’dan Portekiz, İspanya ve İtalya’ya birçok ülkede; Rusya’nın başlattığı savaşın niteliği, Ukrayna halkının direnişinin Zelenski hükümetine politik bir destek sunulmaksızın nasıl desteklenebileceği ve Ukrayna’da Putin’in saldırganlığından, NATO yayılmacılığından ve Zelenski kapitalizminden bağımsız bir politik hattın inşasının olanaklarının tartışıldığı birçok etkinlik gerçekleştirildi. Ukrayna halkının direnişini desteklemek adına kampanyayı başlatan örgütlerin öncülüğünde yola çıkarılacak karavan için destekler toplandı.

Bu kapsamda, 9 Nisan Cumartesi günü İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi de bir etkinlik düzenledi. “Ukrayna’da Rus işgaline hayır! Ukrayna halkının direnişine destek! Putin’e de NATO’ya da hayır” başlığıyla gerçekleşen etkinliğe Kiev Bölgesel Savunma Komitesi üyesi ve Ukrayna sosyalistlerinin direnişe katılan sol güçleri birleştirmek adına inşa ettiği Dayanışma Operasyonu platformunun bileşeni Sergei zoom üzerinden dahil oldu.

Sergei’in savaşı yaratan koşulları, Rus işgalinin karakterini, Ukrayna direnişinin mevcut durumunu, Ukrayna’da Zelenski hükümetinden, aşırı sağdan, Putin saldırganlığı ve NATO yayılmacılığından bağımsız bir politik çizginin gerekliliği üzerine kurduğu konuşmasının tam metnini buradan okuyabilirsiniz.

Etkinliğin kapanışında Sergei’in ardından İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Yürütme Kurulu ve İşçi Demokrasisi Partisi adına Görkem Duru bir konuşma yaptı. İUB-DE ve İDP’nin Rusya işgaline karşı aldığı pozisyonun politik arka planını ve bugün devrimci enternasyonalistlerin Ukrayna meselesinde birleşmesi gereken acil talepleri açığa çıkartan programatik ve örgütsel perspektifi aktaran Duru’nun konuşmasının tamamına ise aşağıdaki videodan ulaşabilirsiniz.

İUB-DE öncülüğünde başlatılan uluslararası etkinlikler önümüzdeki günlerde de dünyanın birçok ülkesinde devam edecek. Bizler de sitemizden kampanyanın seyrini takipçilerimize aktarmayı sürdüreceğiz.

Ukrayna Dayanışma Operasyonu’ndan Sergei: “Yalnızca savaşı reddetmiyoruz, aynı zamanda ona karşı direniyoruz!”

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi’nin 9 Nisan Cumartesi günü “Ukrayna’da Rus işgaline hayır! Ukrayna halkının direnişine destek! Putin’e de NATO’ya da hayır” başlığıyla gerçekleştirdiği etkinliğe Kiev Bölgesel Savunma Komitesi ve Ukrayna sosyalistlerinin direnişe katılan sol güçleri birleştirmek adına inşa ettiği Dayanışma Operasyonu platformu adına katılan Sergei’in konuşmasının tam metnini okurlarımızla paylaşıyoruz:

Kiev’den selamlar. Benim adım Sergei, sol aktivistim ve gazeteciyim. Aynı zamanda, aşırı sağ şiddeti inceleme grubunun bir üyesiyim. Bu konuda sorularınız varsa onları da cevaplamaya hazırım. Ama bugün solcu gönüllü ağı olan Dayanışma Operasyonu adına, onun bir üyesi olarak katılıyorum.

Ukrayna’da güncel duruma ilişkin bir sunum yapmam talep edildi, öncelikle bununla başlayacağım. Şu an Kiev’deyim ve biliyorsunuz, Kiev savaş zamanlarında bile ülkenin en tehlikeli bölgesi değildi. Ama önceden Kiev’i birçok insan terk etti; misillemeler, roket saldırıları nedeniyle bir göç başladı. Ancak bugün durum farklı, bir veya iki kere siren duymaya başladık, insanlar buraya geri dönmeye başladı ve hayat normale dönme eğilimleri gösteriyor. Çünkü Rus güçleri ülkenin kuzey bölgesinden geri çekilmekteler.

Ama yine de bu konuda çok iyimser değilim çünkü doğudan ve kuzeyden çok daha büyük bir saldırı dalgası bekliyoruz. Kiev’de en kötü zamanlarda bile hayatın normal akışı tüm savaş sınırlamalarına rağmen az çok devam edebilmişti. Ancak şehrin 20 km ilerisinde ciddi çarpışmalar ve savaş suçları yaşandı. Buça’da ve Kiev yakınlarındaki diğer kasabalardaki katliamları duymuşsunuzdur. Bireysel olarak Buça’da bulundum ve orada insanlarla konuştum. Beş günlük işgalin onlar için bir cehennem olduğunu söylediler. Dolayısıyla Ukrayna tarafının Buça’daki katliamla ilgili beyanını ben bireysel olarak doğrulayabilirim.

Rus işgali ilk olarak hava bombardımanlarıyla ve roket saldırılarıyla başladı ve sivil kayıplar yaşandığında bunlar yanlışlıkla yaşanan kayıplar oldu, ama şu anda sivil kayıplar bilinçli bir şekilde sürdürülüyor. Mariupol, Buça gibi yerlerde yaşananlar savaş suçlarının normalleştiğini ve savaşın sıradan gerçeği haline geldiğini gösteriyor. Korkarım bu savaş suçları devam edecek, sivil kayıpların sayısı önümüzdeki günlerde daha da artacak. Şu an olanlar aşağı yukarı bu şekilde. Tekrar edeyim, şu an güneyde ve doğuda Rus ordusunun yeni bir saldırısını bekliyoruz.

Konuşmamın şu an başlayacağım bölümünü ise Ukrayna soluna ve solcularına ve bu durum altında Ukrayna solcularının ne yapmaya çalıştığına ayırmaya çalışacağım. Çünkü biliyorum ki Avrupa solu için ve hatta dünya solu için Ukrayna sorunu büyük bir tartışmaydı. Bunu biliyoruz ve anlıyoruz, çünkü 2014’te Ukrayna’daki birçok sol örgüt arasında da buna benzer tartışmalar yaşandı ve bu oldukça zorlu bir sorundu. Doğudaki saldırganlık karşısında ne yapılması gerektiği, Kırım konusunda ne yapılması gerektiği… Bunların hepsi tartışıldı.

Bugün ise Ukrayna’daki hemen hemen bütün solun ortaklaştığı bir tutum var. Biz hepimiz bu savaşı reddediyoruz. Ve yalnızca reddetmiyor, aynı zamanda işgale karşı direniyoruz, herkes olduğu yerde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bazılarımız mültecilere yardım ediyor, bazılarımız gönüllü olarak çalışıyor, bir kısmımız eline silah alarak savunma komitelerine katılıyor. Bizim örgütümüz Dayanışma Operasyonu solcu gönüllülerden oluşuyor ve bölge savunmasına veya Ukrayna ordusuna katılan yoldaşlarımıza destek olmaya çalışıyoruz.

Bu noktaya nasıl geldik? Birçok sol kesim bu işgalden önce barışçıl çözümün mümkün olduğunu ve uzlaşmayı destekliyordu, ben de bu barışçıl çözümü destekleyen solculardan biriydim. Demek istediğim, Donbass’taki savaşta barışçıl bir çözümü savunuyordum. Ancak bugün hem ben hem de daha önce benim gibi düşünenler diyebiliyoruz ki bu savaşın barışçıl bir çözümü yok, maalesef şu an tek çözüm askeri. Peki, neden böyle düşünüyoruz, neden fikrimizi değiştirdik? Bu savaşın emperyalist ve vahşi karakterinden dolayı.

Putin, Nazilerden arındırma operasyonu yaptığını söylüyor. Evet, Ukrayna’da aşırı sağ var ama Ukrayna’nın Nazilerden arındırılması dışarıdan yapılamaz. Ukrayna, Rus devleti ile karşılaştırıldığında çok daha demokratik bir devlet ve Nazilerden arındırılma operasyonunun faşizme yakın olan bir devlet tarafından, Rus Devleti tarafından dışarıdan yapılmasına Ukrayna’nın ihtiyacı yok.

Nazilerden arındırma konuşmasında Putin aynı zamanda “Sizlere gerçek bir dekomünizasyonu da (komünizmden arındırma) göstereceğiz” dedi. Çünkü Putin yine bu konuşmasında mevcut durumdan Lenin’i sorumlu tuttu. Ukrayna sorunu ile ilgili suçlunun Lenin olduğunu söyledi. Bugün sadece komünizmden veya Nazizmden arındırmaktan bahsetmiyorlar, aynı zamanda Ukraynasızlaştırmaktan da bahsediyorlar! Aynı zamanda, demilitarizasyondan da bahsetti ama bu şaka olmalı! Dünyanın en büyük 2. ordusu nasıl olur da Avrupa’nın en yoksul ülkesini demilitarize edebilir, bu çok anlamsız. Bugün bizim kurşun geçirmez önlüklere, kasklara, askeri teçhizata ihtiyacımız var. Ukrayna bu kadar militarize olmuşsa eğer nasıl bu yaşamsal olan şeyler bile elimizin altında yok?

Ukrayna halkının sözde özgürleştirilme operasyonuna ihtiyacı yok. Rusça konuşan Ukraynalıların bile buna ihtiyacı yok. Şu an savaş Rusça konuşulan bölgede sürdürülüyor ve bu savaşın ilk kurbanları aslında Rusça konuşan nüfus oldu. Bu Rusça konuşan kesimler daha öncesinde Rus yanlısı bir politik çizgiyi savunmuş olsalar dahi Rus ordusu ile karşı karşıya gelmeyi istemiyorlar. Ve bu kesimler, şu an bölgesel savunma komitelerine katılmış durumdalar, barikatlar inşa ediyorlar, işgal edilmiş yerlerde Ukraynalıların ne yapılması gerektiğine dair düzenlediği toplantılara katılıyorlar; çünkü şehirlerinde, kasabalarında Rus ordusu görmek istemiyorlar. Ve elbette şehirlerinin yok olduğunu görmek istemiyorlar. Mariupol mesela bugün artık tamamen yok edilmiş duruma.

Şimdi NATO meselesine değineceğim çünkü bu birlik üzerine de büyük bir tartışma var. Donbass Savaşı başlamadan önce Ukraynalılar arasında NATO destekçileri yok denecek kadar azdı. Ve bizim anayasamızda tarafsızlık statüsü vardı, 2014 öncesinde tarafsız devlet statüsündeydik. NATO destekçilerinin artışı ilk Rus saldırısı sonrasında yaşanmaya başladı ve bunun neden böyle olduğunu anlayabiliyorsunuzdur. Ve zaten Batı ülkeleri de hiçbir zaman Ukrayna’yı NATO’nun bir parçası görmediler; evet, bir açık kapıları vardı ama hep “Daha bekleyin, hazır değilsiniz” dediler. Bugün süren görüşmelerde de Ukraynalı yetkililerin ilk söylediği şey “Eğer yeterli olacaksa NATO’ya üyelik adımımızı geri çekeriz.” Eğer savaşın sebebi NATO ve Ukrayna’nın tarafsız kalıp kalmayacağı ile ilgili olsaydı bu savaş zaten biterdi. Ancak savaş Rusya’nın saldırganlığı, Ukrayna’yı kendi parçası kılmak istemesi ve emperyalist politikalarıyla ilgili. Elbette biz solcular olarak hükümeti eleştirebiliriz, Ukrayna hükümetinin eleştirilecek birçok noktası var ama savaşı başlatanlar bu unsurlar değildi, burada Rus propagandasına inanmamak, biz sahada olanlara danışmak lazım.

Bize nasıl yardım edebileceğinizi soruyorsanız, ilk olarak mesajımızı yayın; çünkü bugün Rusya’nın kimlerden destek aldığına baktığımızda bazı aşırı sağ partileri görüyoruz ve aynı zamanda aşırı sol partileri de görüyoruz. Bu biçim için oldukça anlaşılmaz bir şey ama durum böyle… Biz Ukraynalı sosyalistler ve anarşistler olarak yoldaşlarımızı barikatın karşısında Rus emperyalizmi ile yan yana değil yanımızda görmek istiyoruz.

İkinci olarak, Ukrayna direnişine nasıl destek olabileceğinizi soruyorsanız… Para! Özür dilerim, ama teçhizat almak zorundayız. Kiev’de bunları bulmak olanaksız ve ayrıca Ukrayna’da bunları alacak paramız da yok… Sosyal Hareket örgütünden yoldaşlarımız çok iyi bir kampanya başlattılar. Bu kampanyanın teması Ukrayna dış borcunun iptal edilmesi. Elbette bu Rusya’yı durdurmayacak ama bizim Ukrayna’yı yeniden inşa etmemize çok yardımcı olacak. Bu parayı IMF’ye geri vermektense mültecilerin evlerini yeniden yapmak; altyapıları, fabrikaları yolları yeniden inşa etmek çok daha mantıklı. Sözlerimi, davetiniz ve ilginiz için teşekkür ederek sonlandırmak isterim.