Ana Sayfa Blog Sayfa 34

Pandemi politik bir sorundur!

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), 2021’de meydana gelen iş cinayetlerine ilişkin raporunu açıkladı. İşçi ailelerinden, işyeri hekimleri ve sendikalardan alınan verilere dayandırılan rapora göre, 2021 yılında en az 2 bin 170 işçi yaşamını yitirdi. Raporda iş cinayetlerinin nedenlerinin başında yüzde 29 gibi yüksek bir oranla Covid-19 yer alıyor.

Ne işçinin cehaleti, ne işin fıtratı!

İşçilerin mesai sırasında vefat etmeleri burjuva basında “kaza” olarak anılıp, genelde işçilerin kendi ihmallerine veya işin tehlikeli olmasına dayandırılır, sonuçta kader kısmet denerek ölümün sebebi bile işçiye fatura edilirdi. Oysa İSİG Meclisi’nin raporu 2021 boyunca işçilerin en çok pandemi koşullarında alınmayan önlemler nedeniyle hayatlarını kaybettiklerini ortaya koyuyor. Buna rağmen devlet adım adım önlemleri kaldırıyor ve yoğun bakımlar dolmadıkça toplumsal olarak hiçbir önleyici tedbire gerek duymuyor. 6 Eylül’den bu yana okullarda ve işyerlerinde aşı olmamış personelin haftada en az iki kez PCR testi yaptırması, aşı yaptırmamış kişilerin toplu ulaşım araç kullanımlarında PCR testi ibraz etmesi gerekiyordu. 15 Ocak’ta yayınlanan genelge ile uçak dahil tüm toplu taşıma araçlarında, konser, tiyatro gibi toplu etkinlik alanlarında PCR zorunluluğu kaldırıldı ve karantina süresi yedi güne indirildi. Bu şekilde “sürdürülebilir pandemi” ile devlet, işçi ve emekçileri patronların insaf(sızlığ)ına terk etti.

Patronlar tamamen keyfi şekilde, hastalanan çalışanları işbaşı yapmaya veya ücretsiz izne zorluyor. Pandemi tam gaz devam ediyor, vakalar artıyor, ama hayatlarını kaybedenler havalandırılmayan kapalı ortamlarda molasız, izinsiz çalışmak zorunda olan işçi ve emekçiler oluyor. Sonuçta alınmayan önlemler, tercih edilmeyen tedbirler, ayrılmayan bütçelerle pandemi artık işçi sınıfının çözmesi gereken politik bir sorun haline geldi. Biz sürdürülebilir pandemiyi kabul etmiyoruz, ölümleri kanıksamıyoruz!

Pandemiye karşı hayatlarımızı savunabilmek için işyerlerimizde acil olarak salgın komiteleri kurulması gerekiyor, tamamen işçi denetiminde çalışma sürelerinin kısaltılmasını, molaların sıklaştırılmasını, işyerlerinin düzenli olarak temizlenmesi ve havalandırılmasını patronlardan talep etmemiz gerekiyor. İşçi ölümlerinin yüzde 94’ünün sendikasız işyerlerinde gerçekleşmesi bir tesadüf değil. İşyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerini ancak sendikalarda örgütlenirsek uygulatabiliriz.

Korku politikası iktidarı korur mu?

0

Saray rejiminin yarattığı sorunlar zinciri kartopu gibi büyüyor. Buna karşılık Saray’ın sorunları çözme gücü olmadığı gibi, artan hoşnutsuzluğa sunabileceği tek çözüm baskı politikaları. İşçi emekçiler haklı oldukları bir davada mı birleşti, kaymakamlık “süpürün” diyor. Kadınlar ve öğrenciler haklarını aramak için meşru bir protesto mu gösterecek, valilik toplanmayı yasaklıyor. Selahattin Demirtaş gibi Erdoğan’ın konumunu sarsabilecek isimler haklarında hukuka dayalı bir iddianame olmamasına ve çeşitli mahkemelerce beraat etmelerine rağmen tutuklu yargılanıyor, cezalar alıyor.

AKP hükümeti enflasyonu indiremiyor, işsizliği sonlandıramıyor; bırakalım insanca bir yaşamı, temel gıda ürünlerine erişmeyi sağlayacak ve çalışırken ölünmeyecek koşulları dahi yaratamıyor. Ama yukarıda saydığımız tüm baskılara rağmen mücadele eden kitleleri de evlerine gönderecek, onları sindirecek bir başarıyı da sağlayabilmiş değil. Bu yüzden hükümet son bir ayda baskı dozu ve çeşitliliğinde yeni bir perde açtı. AKP ve MHP çok sayıda kurum ve insanı, üstelik bir kısmı hiç gündemde değilken hedef gösterdi.

İçişleri Bakanı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yapılan yeni istihdamların terörle ilişkili olduğunu dile getirdi. Oysa bu insanların tamamı için adli sicil belgesi dışında pek çok güvenlik soruşturması da zaten yapılmış ve onay alınmıştı bile. Emek yanlısı gazetelerin resmi ilanlar alması basın ilan kurumunca halen engellenmiş, dağıtımları zorlaştırılmışken geçtiğimiz ay Fox TV’ye haber bülteninden ötürü para cezası, Tele 1’e program durdurma ve para cezası verildi. Gazeteci Sedef Kabaş’a yapılanlar ise ayrı bir hukuksuzluk dizgesi. Kabaş, Erdoğan’a hakaretten ötürü gece yarısı evinden gözaltına alınıp üstüne bir de kıdemsiz bir hâkimin kararı ile tutuklandı! Saray rejimi sindirme politikalarını o kadar ileri taşıdı ki, Bahçeli’nin ardından Erdoğan da Sezen Aksu için “dilini koparma” vazifesinden bahsetti.

Bu ve yakından tanıdığımız benzeri baskıların bir çaresizliğin ürünü olduğunu biliyor ve işe yaramadığını da görüyoruz. Saray’ın megafonu gibi yayın yapmayan gazetecilerin halk içerisindeki popülariteleri artarken, Barolar Birliği Sedef Kabaş için açıklamalar yapıp seferber oluyor. Sezen Aksu’nun hedef gösterilmesine karşılık, siyasete karışmamayı meziyet olarak gören sanatçılar dahi birleşiyor. Sonuç olarak hükümetin sindirmek için attığı her adım geri tepiyor. Görünen köy kılavuz istemez: Baskı politikaları AKP’yi iktidarda tutmaya yetmiyor, çünkü kitleler mücadele etmekten çekinmezken toplumun genişleyen kesimlerinin desteğini de alıyorlar.

Bu durum dertlerimizin biteceği, tünelde ışığın görüldüğü anlamına mı geliyor? Otomatik olarak değil ama kurtuluş tabii ki mümkün. Nasıl mı?

AKP bugüne kadar TÜSİAD’ı ve MÜSİAD’ı yabancı patronlarla beraber memnun etmek iddiasıyla iktidar oldu ve özelleştirmeler, yoksullaşma, sefalet ve iş cinayetleri pahasına sözünü tuttu. Daha büyük bir işçi düşmanlığı ile patronları memnun etme vaadiyle Saray rejimi modelini önerdiğinde de pek çok kesimin desteğini aldı. Bugün ise AKP’nin temel amacı iktidarda kalmak haline geldi ve ellerinde eski müttefikleriyle paylaşabileceği kaynak azaldı. AKP’nin eski dostları, kapitalizme gönülden bağlı AKP hasımları da mevcut tabloyu daha iyi bir yere getiremezler. CHP dahil olmak üzere düzen partilerinin yapacağı ancak işçi düşmanlığının farklı bir tonu olabilir ve Türkiye’de bugün işçi düşmanlığına dayanan hiçbir sistem de yukarıda sıraladığımız baskıların durmasına sebep olamaz.

Hükümet elinde sadece çekiç kaldığı için tüm sorunlara çivi muamelesi yapsa da kitleler geri adım atıp susmuyor, evine kapanmıyor. Bu durum, çözümün doğrudan kucağımıza düşeceği anlamına gelmez. Tüm baskılar işçi düşmanlığını ayakta tutmak içinse, bunu sonlandırmak adına sorunun kaynağına inip bir emek ittifakında bir araya gelmemiz gerekiyor.

İki reçete, iki tedavi!

0

Siyasal İslamcı iktidarın parantezi kapanıyor. Parantez kapanmasın diye elden gelen arda konulmayacak. Nitekim öyle. Ama sonuç değişmeyecek. Parantez kapanacak. Öyle olduğunu hep birlikte göreceğiz. Seyirci olarak değil bizzat sahada öyle olması için üzerimize düşeni yapacağız.

Neden?

Çünkü baştan aşağı çürüdüler. Sadece kendileri çürümekle kalmadılar. Tüm bir ülkeyi çürütmeye de devam ediyorlar. Öylesine büyük suçlar işlediler, öylesine büyük yıkımlar yarattılar ki zararların tazmini ve onarımı ne derece mümkün olabilecek her birlikte göreceğiz.

Şuna emin olabiliriz: Gidişleriyle ülkenin üzerinden çok büyük bir yük kalkmış olacak ama çözüm hangi reçetenin uygulamada olacağına göre değişecek. İki reçete, iki tedavi var. Üçüncü yol diye bir seçenek söz konusu değil. Sermaye için reçete ayrı bir sonuç, emek için reçete ayrı bir sonuç ve süreç anlamına gelecek.

İktidarın yeni adayı dört partili Millet İttifakı belli ki liderliğini eski bir AKP’li başbakan ile ekonomi bakanının yaptığı iki partinin katılımıyla altı partili bir hal alacak. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim! Hep birlikte önümüze koydukları reçete ve tedavi, sermaye düzenini ihya etmeye yönelik. Bu reçete ve tedavi, emeğin derdine derman olmayacak.

Neden?

Çünkü iktidardaki de aynen böyle yola koyulmuştu. Muhtemelen 2002’de başlayan hikâyenin buralara kadar gelebileceğine kendileri dahi ihtimal vermiyordu. Hasbelkader yaşanan bu 20 yıl, bir yandan Türk burjuvazisinin kapitalist birikim krizinin bir sonucuydu. Ama esas olarak toplumun, en çok da askeri darbelerle, her anlamda örgütsüz kılınmasının ve en nihayetinde baskı ve şiddet aygıtlarıyla siyasal ve sendikal örgütleri paramparça edilen işçi sınıfının ideolojik-politik ağırlığının etkisiz kılınmasıyla mümkün olabildi.

İktidar adayı Millet İttifakı’nın bugün söylediği “örgütlü bir halkı kimse yenemez” değil, “emekçiler örgütlenin, birleşin ve ayağa kalkın” değil. “Sandığa kadar sabır”. “Günü gelince oyunu kullan”. Denilen bu! Peki, iktidardaki gibi siz de vaatlerinizi üç gün sonra unutursanız, size kim dur diyecek? Sizi kim denetleyecek? Benzeri 20 yıllık kayıpların, yıkımların yaşanmamasının garantisi örgütlü bir toplum olmak değil mi? Üretenlerin denetimi ve yönetimi söz konusu olmadan bu nasıl sağlanabilir? Ve tabii, ya kaybeden “saymıyorum, gitmem” derse!?

Bu toprakların işçileri, emekçileri, kadınları, gençleri, yoksul halkları çok daha iyisini hak ediyor. Sadece iki reçete, iki tedavi var. Mademki hükümetler yönetiyor, o zaman emeğin reçetesi bir işçi emekçi hükümetinin kurulması hedefi olmalı. Emek ittifakı derken bizim bahsettiğimiz budur.

İnsanca bir ücret için mücadele büyüyor: Ortak mücadelenin araçlarını yaratmalıyız!

0

Alım gücünün hızla düştüğü ekonomik kriz döneminde, işverenlerin açıkladığı zam oranları ile birlikte dayatılan sefalet ücretlerine karşı işçilerin tepkisi de mücadelesi de dalga dalga büyüyor.

Önce Trendyol Express çalışanı işçi-kurye-taşıyıcılar, yüzde 11 zam dayatmasına karşı kontak kapatarak greve çıktılar. İki gün süren grevin ardından yüzde 38,8 zam ve iş bırakan hiçbir kuryenin iş akdinin feshedilmemesini garanti altına alarak önemli bir kazanım elde ettiler. E-ticaret sektöründeki bu kazanım tüm işçi mücadeleleri için önemli bir örnek teşkil etti.

Hemen ardından, Yemeksepeti Banabi kurye işçileri 31 Ocak günü açıklanan sefalet zammı sonrasında 1 Şubat’ta Yemeksepeti Genel Merkezi önünde bir araya geldiler. Yemeksepeti’nde yetkili sendika olan Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) öncülüğünde “Net 5500 TL, prim ve yan haklar verilsin” taleplerini basın açıklaması ile dile getirdiler. Ayrıca, mobbinge ve tutanak baskısına son verilmesini, işkolunun derhal taşımacılığa geçirilmesini ve TÜMTİS’in sendikal yetkisine yapılan itirazın geri çekilmesini talep ediyorlar. İş yavaşlatma kararı alan işçiler, “Performans Düşürüyoruz” diyerek talepleri yerine getirilene kadar mücadele kararlılığını dile getiriyor. Taşımacılık sektöründeki mücadeleler bunlarla sınırlı değil. Yurtiçi Kargo, HepsiJet, Scotty, Sürat Kargo işçileri de düşük ücretler ve kötü çalışma koşullarına karşı tepkilerini dile getiriyorlar.

Eşzamanlı olarak, Migros Depo işçileri gece yarısı bildirimiyle yüzde 8 zam dayatması ile karşı karşıya bırakıldılar. Yüzde 8’lik zammı kabul etmeyeceklerini belirten Esenyurt Migros Depo çalışanı 400 işçi, DGD-SEN öncülüğünde iş bırakma eylemiyle tepkilerini örgütlü bir şekilde ortaya koyuyor ve ücretlerine yüzde 70 zam talep ediyorlar.

Benzer şekilde, birçok belediyede, işçilerden ek protokol talebi yükseliyor. Mevcut ekonomik kriz ekseninde artan enflasyonun ve dolayısıyla alım gücündeki muazzam düşüşün mevcut TİS sözleşmelerinde belirlenmiş ücretleri erittiğini ve asgari ücret zammının da göz önünde bulundurularak ücretlerin/zam oranlarının ek protokolle iyileştirilmesini istiyorlar.

Muazzam düzeyde düşen alım gücü işçiler için insanca yaşayacak bir ücret talebini ve bu talep etrafında örgütlenmeyi hayati kılıyor. Ancak elbette mevcut mücadeleler sadece bu taleple sınırlı değil. Bu taleple doğrudan bağlantılı olarak güvenceli, sendikalı çalışma hakkı için mücadele öne çıkıyor. Tek Adam rejiminden güç alan işverenlerin, sendikal örgütlülüklerini korumaya, artırmaya çalışan işçilere karşı sendika düşmanı tutumları pervasızca devam ederken, buna karşı işçi eylemleri de sürüyor.

Çorlu’da faaliyet yürüten Lila Kağıt fabrikasında 50’ye yakın işçi beş ay boyunca yürüttükleri sendikal faaliyet sebebiyle kademeli olarak işten çıkarıldı. Son olarak aralık ayında sekiz işçinin daha işten çıkarılması üzerine Selüloz-İş Sendikası ile beraber işçiler fabrika önünde eylemdeler.

İşçilerin 20 Ocak’ta zam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle üretimi durdurduğu Gebze’deki Farplas’ta ise işçiler hem talepleri için hem de sendikal hakları için mücadeleyi sürdürüyor. Farplas’ta yedi ayrı şirket ve beş ayrı işkolu olmasına rağmen 2 bine yakın işçinin çoğunluğu DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’te örgütlü. İşyeri yönetimi eylemleri durdurmak için önce tüm çalışanları idari izne çıkarmıştı. Ve ardından Kod-49 ile 150 işçinin iş akdini feshetti. Bunun üzerine işçiler 30 Ocak gecesi fabrikayı işgal ettiler; ancak işçilerin haklı taleplerine cevap polis müdahalesi ve gözaltılar oldu. Bu baskılar karışında geri adım atmayan işçiler, mücadeleyi kararlılıkla sürdürüyor.

İktidar ekonomik ve politik olarak büyük bir çıkmazda. Buradan en iyi bildiği yolla, faturayı işçiye emekçiye yazarak çıkmaya çalışıyor. Sendikal örgütlülüğün bile oldukça cılız olduğu bir ortamda ise işveren bu koşulları kendi çıkarına kullanmaktan elbette geri durmuyor. Bu açıdan sendikal mücadelemize sahip çıkmamız, işverenin hukuksuz uygulamaları karşısında direnmemiz ve mevzileri büyütmeye çalışmamız çok kritik. Sendikal örgütlülüğün olmadığı yerlerde de acil olarak işyeri örgütlenmelerine başlamamız ve işçi eylemleriyle dayanışmanın somut yollarını bulmamız gerekiyor. Bir arada durmanın, bir arada mücadelenin araçlarını yaratmak zorundayız!

Hayat pahalılığı, yağma ve talan ekonomisinin sonucudur!

0

Enflasyonun giderek arttığı bir seneyi geride bıraktık. 2021 yılı enflasyonu TÜİK’in çarpıtılmış hesabına göre yüzde 36,8 olarak açıklanırken, Enflasyon Araştırma Grubu’na (ENAG) göre yüzde 82,8 olarak tespit edildi. ENAG’ın ocak ayı verilerine göre ise enflasyon aylık olarak yüzde 15,52, yıllık olarak ise yüzde 114,87 artmış oldu. Temel tüketim maddelerinin her geçen gün fahiş bir biçimde arttığı bir süreçte toplumun en yoksul ve güvencesiz kesimlerinin gelirleri artmadı; aksine, tercih edilen ekonomi politikalarına kurban edildi, enflasyon altında ezildi. Eriyen alım gücü sonucunda kitleler açlıkla sınanırken, iktidar önce fiyat artışlarındaki suçu birkaç markete attı, “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” diyerek faiz indirimine devam etti. Sonuç, doların 18 TL’yi geçmesi ve bir gece yarısı operasyonu ile kamu bankalarından 20 milyar dolardan fazla paranın piyasaya sürülmesiyle dövizin düşürülmesi oldu, ancak ne pahasına? “Kur korumalı mevduat hesabı” politikası ile dövizdeki artışın maliyeti Hazine’ye yüklendi ve iflas eden ekonomi, yağan zamlarla emekçi halka fatura edildi.

Saray rejimi “yeni ekonomik modeli” ile kitlelere yoksulluğa biraz daha sabır göstermesini telkin ederken, zenginlere kaynak transferine devam ediyor. Adı açıkça yağma olan bu modelin uygulanması rejimin büyük bir sıkışmışlık içerisine girdiğinin göstergesidir, binlerce emekçinin geleceği daha fazla vergi ve borçluluk sarmalı altında ipotek altına alındı. Özel sektöre yüksek teşvik ve verilen garantiler, kirası ödenen ve yolcu garantili otoyollar, havalimanı projeleri, şehir hastaneleri… Bu yükün asıl taşıyıcısı ise Hazine, yani kamu gelirleridir, nitekim yeni yıl itibarıyla tüm vergi kalemleri ve harçlar ortalama yüzde 36 artırıldı. Alkol, sigara, otomobil, elektrik ve doğalgaz gibi tüketim maddelerine fahiş zamlar getirildi. Sadece elektriğe getirilen kademeli zam ile aylık 150 kwh üstü kullanım yüzde 125 zamlandı; bu da Türkiye’deki bir hanenin ortalama aylık 417 TL elektrik faturası ödeyeceği anlamına gelir.

Tüm bu yağma karşısında işçi ve emekçi ücretlerine yapılan zamlar durumu net bir biçimde özetliyor. Asgari ücrete yapılan yüzde 50 zam yeni yıl ile açıklanan zamlarla elimize bile geçmeden erirken, memurlara ve emeklilere yüzde 25-30 dolayında zamlar yapıldı. Özel sektör ise tamamen işverenlerin inisiyatifine kalmış durumda ancak yapılan zamlar resmi enflasyonun altında. Örgütlü olan ve grev yaptırımı olan metal sektöründe bile ilk altı ayda yüzde 27,44 oranında zamma imza atıldı.

Ücret artışlarındaki bu sefalet tablosu, pandemi sonrası derinleşen ekonomik kriz ve hiperenflasyon ortamı ile ilgili değil; yıllara yayılan işçi emekçi düşmanı politikaların bir sonucu. TÜİK tarafından dört yılda bir açıklanan işgücü maliyeti istatistiklerine göre 2016-2020 yılları arasında ortalama brüt işçi ücretleri yüzde 30,4 artarken, resmi enflasyon (TÜFE) ise yüzde 72,6 oranında artmış. TÜİK’in rakamları bile mevcut iktidarın ekonomik mucizesini oldukça iyi özetliyor.

Ne var ki, şu an pek çok kesim krizden çıkışı yapılacak seçimlerden umuyor. Muhalefet olası bir seçimde iktidarı alırsa ekonomi biliminin gereklerine (!) uygun hareket ederek, mevcut duruma mucizevi bir çözüm getirecekmiş gibi açıklamalarda bulunuyor. Oysaki bu saldırı dalgası ekonominin bilirkişilere emanet edilmesi ile ilgili değil, son derece açık olarak sınıfsal tercihlere bağlı. Yani bu durumda Millet İttifakı’nın da temsil ettiği burjuva kampların talepleri doğrultusunda bu enkaza el atacağını öngörmek pek de zor değil. Bugün işçi ve emekçilerin yaşanan bu saldırı dalgasını bertaraf edip, geleceklerinin sermaye yararına ipotek altına alınmasını reddetmeleri kendi ittifaklarını inşa etmeleriyle ilintili. Ücret talebi ile gelişen irili ufaklı mücadelelerden demokratik hakların savunusuna dek emekçilerin kendi acil talepleri doğrultusunda kuracakları emek ittifakı, en yakıcı ihtiyaç olarak duruyor.

Yemeksepeti Banabi işçisi sefalet zammına karşı ayakta!

0

Yemeksepeti Banabi kurye işçileri 31 Ocak günü açıklanan sefalet zammına karşı 1 Şubat’ta Yemeksepeti Genel Merkezi önünde bir araya geldi. Konvoylar halinde çeşitli depolardan gelerek kontak kapatan işçiler “işveren zammını al başına çal”, “iş, ekmek yoksa barış da yok” diyerek güvencesizliğe ve sendika düşmanlığına karşı taleplerini haykırdı. Yemeksepeti’nde yetkili sendika olan Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) öncülüğünde gerçekleşen eyleme birçok basın mensubu ve siyasi parti de destek verdi.

Yetki belgesini Çalışma Bakanlığı’ndan alan TÜMTİS, Yemeksepeti şirketinin işçilerin işkolunu “taşımacılık” yerine “ofis-büro” olarak göstermesi nedeniyle yüzlerce sendikal üyeliğin boşa düşürülmeye çalışıldığını söylüyor. Hileli bir şekilde işkolunun değişmesi sebebiyle açılan dava devam etmekte. Öte yandan, patronun tüm saldırılarına rağmen işçiler örgütlenmeye devam ediyor.

Yemeksepeti işçileri hem önlerine çekilen sendikasızlaşma engelini aşmaya çalışıyor hem de son yıllarda devasa büyüyen Yemeksepeti şirketinin verdiği sefalet zammının insan onuruna yaraşır bir seviyeye yükseltilmesi için mücadele veriyor. 1 Şubat’taki basın açıklamasında konuşan işçiler “kış şartlarında kar koşullarında bile mesaimizin başında olduk ve siparişleri yetiştirmeye çalıştık fakat işverenin bize layık gördüğü ücret bu oldu” diyerek Yemeksepeti şirketinin kendileri sayesinde büyüdüğünü vurguladılar. İşçiler “10 saniyede bizden paket çıkarmamız bekleniyor” dedikten sonra üzerlerindeki performans baskısı ve zorlu çalışma koşullarına karşı sendikalaşmanın önemini vurguladılar ve Yemeksepeti yönetimiyle görüşme talep ettiklerini açıkladılar. Ayrıca işçiler tüm talepleri şirket yönetimi tarafından sağlanana dek mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceklerini belirttiler. Basın açıklamasında ayrıca bir kölelik sistemi olan esnaf kurye modelinin güvencesiz çalışmayı ve sektördeki ölümleri artıracağı vurgulandı. Ayrıca patronların esnaf kurye istemesinin nedeni olarak da patronun sendikayı, sosyal hakları, izin günleri gibi işçi sınıfının kazanılmış haklarını yok sayabilmesine dikkat çekildi.

Basın açıklamasından sonra Yemeksepeti şube temsilcileri TÜMTİS’in genel merkezinde süreç ile ilgili yol haritası çizmek için toplandılar. Burada alınan karara göre işçiler önümüzdeki süreçte örgütlülüğü artırarak taleplerimiz karşılanana kadar ülke genelinde hep beraber hareket etme iradesi göstermek ve daha güçlü meydanlara çıkmak için mücadeleyi hep beraber sürdürme kararı aldılar. Bu kapsamda “performansı düşürme ve TÜMTİS’te örgütlenmeye devam ediyoruz” denildi. 

Pandemiyle birlikte büyüyen ve önemi artan taşımacılık sektöründeki örgütlü mücadelenin yükseltilmesi ve kazanımla sonuçlanması işçi sınıfının birçok kesimi için moral ve kazanç olacaktır. Can güvenliği, sendika ve toplu sözleşme haklarının peşinde mücadele eden başta Yemeksepeti Banabi olmak üzere tüm kurye ve depo işçilerinin yanındayız.

Son olarak işçilerin taleplerini bir kez daha vurguluyoruz:

-Selalet zammını kabul etmiyoruz! Net 5500 TL, prim ve yan haklar verilsin

-Mobbinge ve tutanak baskısına son!

-İşkolumuz derhal taşımacılığa geçirilsin!

-TÜMTİS’in sendikal yetkisine yapılan itiraz geri çekilsin!

Sokak emekçi halkındır!

0

Süleyman Demirel, 1970’lerde başbakanlığı sırasındaki büyük emekçi mücadeleleri döneminde “Sokaklar yürüyerek aşınmaz” demişti. Bir anlamda sokak protestolarından çekinmediğini belirtmiş, hatta “Siz istediğiniz kadar yürüyün, ben bildiğimi yaparım” demeye getirmişti.

Bugünkü Cumhurbaşkanı ise, “Sokağa çıkarsanız kaçtığınız yere kovalarız” diye tehditte bulunuyor. Ne tuhaf! Dönemin emekçi düşmanı Demirel bile bugün Tayyip Erdoğan’ın yanında demokrat, yasalara saygılı biri gibi görülür oldu.

Öyle ki, Erdoğan işi sanatçıların “dilini koparmaya” kadar vardırdı. İçişleri Bakanı Soylu da polislere “bacaklarını kırın” talimatları veriyor.

Yarın öbür gün, hırsızların ellerini kesin, günahkârların kellesini uçurun gibisinden fetvalar duyarsak neredeyse şaşırmayacağız. Zira rejim istediğini dilediği an hırsız, günahkâr vb. diye yaftalayabiliyor.

İktidarın amacı

Cumhur İttifakı’nın seçmen kitlesinin her geçen gün erimesi, liderlerini telaşa düşürüyor. Muhtemel seçimlerde iktidarı kaybetmeleri onları müthiş derecede tedirgin ediyor. Yönetimden uzaklaşmaları durumunda, kendilerinin, ailelerinin, yandaşlarının, kısaca Saray’ın etrafında kümelenmiş yağmacı tefecilerin, silah tacirlerinin, inşaat baronlarının, enerji patronlarının (kısacası oligarşinin) kaybedeceği o kadar çok şey var ki…

Üstüne üstlük bir de yolsuzluklar ve yasadışı uygulamalar nedeniyle yargılanma tehdidiyle karşı karşıya kalabilecekler.

Onun için korku salmaya, kitlelere “Oturun oturduğunuz yerde, sakın ha şikâyetlerinizi sokağa dökmeye kalkmayın” mesajı vermek istiyorlar. Emekçiler şikâyetlerini ve taleplerini birbirlerine duyurmazlarsa, toplu bir biçimde ve görünür mecralarda dile getirmezlerse, seçimleri kazanabileceklerini düşünüyorlar.

Ya muhalefet?

Millet İttifakı liderlerinin buna cevabı ise, “Biz zaten kimseyi sokağa çağırmıyoruz” oldu. Son derece yanlış bir cevap. Zira, on yıllar boyunca verilen mücadeleler sonucunda elde edilmiş demokratik haklardan feragat etmek anlamına geliyor.

Zira emekçi halkın, sokak dahil istediği yerde ve istediği zaman protesto etkinliği düzenleyebilmesi en demokratik ve anayasal hakkı. Millet İttifakı’nın yanı sıra tüm demokratik kuruluşların bu hakkı savunması ve gerekli sokak protestolarını, mitingleri, yürüyüşleri düzenlemesi gerekirdi. Hâlâ da gerekiyor.

İktidar emekçiye sokakları yasaklarken, rejim taraftarları uyduruk gerekçelerle sanatçıların evleri önünde gösteriler düzenleyebiliyor, muhalif gazetecileri sokak ortasında dövebiliyorlar. Bunlar iktidardan yakınmakla önlenemez. Demokrasi gövdesini sokakta da gösterebilmeli.

Nasıl?

Zorba bir otoriter rejimin, Anayasa mahkemesini kapatmayı önermeye kadar vardıracak şekilde tüm demokratik organları ve özgürlükleri ezip emekçilere sopa sallayan bir iktidarın tehditlerini lafla eleştirmek yetmeyecektir.

Asıl yanıt, tüm emekçilerin bütün örgütleriyle birlikte (sendikalar, partiler, demokratik kitle örgütleri vb.) tüm taleplerini ve protestolarını istedikleri yerde kitlesel olarak dile getirmeleri olacaktır.

Toplanma, örgütlenme ve protesto gibi demokratik haklar kullanılmadığı sürece kâğıt üzerinde kalır. Ve maalesef bir süre sonra kitaplardan da silinir. Rejimin bu planını bozmalıyız.

Yemeksepeti İşçi Komitesi: “Banabi kuryeleri ve depo işçileri haklarını istiyor!”

0

2022’yle birlikte birçok firmada yeni ücret zamları belirleniyor. Yemeksepeti işçileri ücretlerine ne oranda zam yapılacağına dair firmadan 2 aydır bir bilgilendirme alamadılar. Binlerce kurye ve depo işçisi yeni ücretlerinin ne olduğunu 1 Şubat (Salı) günü öğrenecek. Bu belirsizliğe ve diğer sorunlara dair Yemeksepeti İşçi Komitesi bir açıklama yayımladı. Bu açıklamayı aşağıda okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

Yemeksepeti İşçi Komitesi açıklaması:

Banabi kuryeleri ve depo işçileri haklarını istiyor! BİZE ULAŞIN! Yemeksepeti işçisi olarak sendikaya üye olduk diye iş kolumuz değiştirildi. Kuryeler ve depo işçileri olarak ofis-büro sektöründe gözüküyoruz. Yemeksepeti evrakta SAHTECİLİK yaptı.

Buna rağmen iş kolunun değişmediği depolarda örgütlendik, Çalışma Bakanlığı’ndan TÜMTİS’le birlikte sendikal YETKİMİZİ aldık. Yemeksepeti bu yetkiye İTİRAZ etti. Mahkeme sürüyor. Mahkeme nihai olarak bizim yetkimizi tanıyacak.

Şimdi Yemeksepeti içeride sendikanın gücünü kırmak için işçileri sefalet ücretlerine mahkum ederek, esnaf kuryeye geçiş yapmaya zorluyor. Yemeksepeti’nin 2022 sözleşmesi, işçileri ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA çalıştırıyor.

KABUL ETMİYORUZ! BÜTÜN KURYE VE DEPO İŞÇİSİ DOSTLARIMIZI MÜCADELEYE ÇAĞIRIYORUZ! ŞİMDİ TALEPLERİMİZ İÇİN KONTAK KAPATMA, DEPOLARI KİLİTLEME ZAMANI!

TALEPLERİMİZ: 1) NET 5500 TL, PRİM VE YAN HAKLAR. 2) HAKKINI ARAYAN HİÇBİR KURYE VE İŞÇİ İŞTEN ATILMAYACAK; TUTANAK BASKISINA SON. 3) İŞ KOLUMUZ DERHAL TAŞIMACILIĞA GEÇİRİLSİN. 4) SENDİKAL YETKİYE YAPILAN İTİRAZ GERİ ÇEKİLSİN.

İrtibat: 0554 786 23 11

Oppo deneyimi üzerinden: Defterleri de kapıları da açın!

0

Bizler işçi sınıfı olarak zaten en başında mülksüzleştirilmiş bir sınıfız. Elimizde emek gücümüzden başka bir şey yok. İşsizlik, işten çıkarılma, istihdamın küçülmesi bu yüzden bizler için en büyük tehdit. Hele böylesi ekonomik kriz dönemlerinde…

Ancak servetlerine servet katarken “bu da sizin payınız” demeyenler; kârları erimeye başladığında “ama çok zordayız” demeyi kendilerine meşru görüyorlar. İşimizi elimizden rahatça alırken, bunu anlayışla karşılamamızı, kaderden saymamızı bekliyorlar.

Mesela, onlara kalsa Oppo Türkiye işçilerinin kaderiydi yaşadıkları! 

Patronları durumu, “Artan maliyetler hedeflenen üretim kapasitesini etkilemiştir. Ne yazık ki, sonuç olarak, geçtiğimiz günlerde bazı işten çıkarmalar oldu” diye açıklıyorlar.

Biz daha açık ifade edelim: Onların “bazı” işten çıkarmalar dedikleri 600 işçi. (Yönetim 360 olarak açıklasa da işçiler 600’ün üzerinde işçinin çıkarıldığını belirtiyor.) Önce 8 günlük izne ve ardından toplu olarak işten çıkarıldılar. Öte yandan, işçilerin beyanları son ana kadar yoğun mesaili olarak çalıştırıldıkları ve depoları doldurdukları yönünde.

Ne tesadüf ki, Türkiye’de son dönemde hemen hemen her örnekte olduğu gibi işten çıkarılanların çoğu da sendikaya üye olan işçiler. Ancak işçilerin örgütlü oldukları Türk Metal sendikası önce sessiz kaldı; ardından da işçilere, onları başka işyerlerine yerleştireceğini söyleyerek, eylemlerine son vermeyi ve hukuki sürece başvurmamalarını salık verdi. kadinisci.net tarafından yapılan haberde kadın işçiler, “Sendikayla masaya oturmadan önce yaklaşık 500 kişinin işten çıkartılması ve ondan sonra sürecin işletileceğini duymuştuk. İnanmadık ama dedikleri gibi oldu. 600 kişi çıkarıldı ve çıkarıldıktan birkaç gün sonra sendika fabrikaya girdi,” diyerek bu sürece ve sendikanın tutumuna ilişkin haklı şüphelerini dile getiriyorlar.

İşte, yüklü devlet teşviki ile kurulmuş Çin sermayeli Oppo Türkiye’nin henüz 1 yıl dolmadan toplu olarak işten çıkardığı işçilerin bizzat işveren ve sendika eliyle yazılmış kaderi!

Buradaki tüm şüphelerin, sorunun ve pek tabii sonucun en temel nedeni ise işyerlerinde ve sendikalarda süreçlerin işçiler/taban tarafından denetiminin eksikliği.

Oppo güncel örneklerden sadece biri. Önümüzdeki günlerde de bu günleri fırsat bilip bize “ama işte maliyetler, ama o ama bu” diyenler çok olacak…

Peki ne yapmalıyız? Bu durumlarda onlara öncelikle “Açın defterleri! Biz de görelim neymiş o maliyet, neymiş o zarar” diyebilmemiz gerekiyor. Tüm defterlerin ve belgelerin işçilere açılmasını ve bizzat işçiler tarafından denetlenmesini talep etmeliyiz. Bu aynı zamanda çalışma koşulları, ücretler, işten çıkarma vb. kritik karar alma süreçlerine de müdahil olabilmemizin yolunu açacaktır. Aksi takdirde, doğrudan bizi etkileyecek süreçlerin hepsini, çıkarları bizimle taban tabana zıt olan işverenin beyanına bırakmış oluyoruz. Bunu kabul etmezler diyeceksiniz, doğru, etmeyeceklerdir; bunu ancak işyerindeki örgütlü gücümüzle elde edebiliriz. Bu yüzden mutlaka işyerlerimizde örgütlü, bir arada ve bu süreçlere hazırlıklı olmalıyız.

Oppo örneği hatırlatıyor ki, aynı şekilde sendika yöneticilerine de “Açın o kapalı kapıları!” dememiz gerekiyor. Sendikalar, üyelerinindir, işçilerindir; kapalı kapılar ardında alamaz kararlarını, şeffaf olmalıdır! Bunun için de sendikal bürokrasi karşısında sendika içi demokrasiyi işletmek adına mücadele etmek kaçınılmazdır. Bu aynı zamanda sendikalarımıza sahip çıkmanın da tek yolu olacaktır.

İşyerlerinde de sendikalarda da tek garantimiz budur: Açın defterleri, açın kapıları!

Küba: 11 Temmuz halk protestoları tutuklularına özgürlük, yargılamalara son!

0

Küba hükümetinin, ülkede geçtiğimiz 11 Temmuz’da gerçekleşen protestolara katılanlara dönük haksız tutuklamalar ve ağır hapis cezaları gibi baskı ve susturma politikaları karşısında İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) bildirisi

Geçtiğimiz yılın 11 Temmuz büyük protesto gösterilerinin 6 ay sonrasında, hükümet karşıtı protestolara katılmaları sebebiyle yüzlerce Kübalı tutuklandı. Ocak’tan beri, “saygısızlık, kamu düzenini bozma, anavatanın sembollerine hakaret etme, suça teşvik, saldırı” ve isyana teşvik gibi 30 yıl hapis cezasına gelen türlü düzmece suçlamalar deneniyordu.

Küba 11 Temmuz halk ayaklanması tutuklularına özgürlük! Yargılamalara (Mahkemeler) son!

Geçtiğimiz yılın 11 Temmuz büyük protesto gösterilerinin 6 ay sonrasında, hükümet karşıtı protestolara katılmaları sebebiyle yüzlerce Kübalı tutuklandı. Ocak’tan beri, “saygısızlık, kamu düzenini bozma, anavatanın sembollerine hakaret etme, suça teşvik, saldırı” ve isyana teşvik gibi 30 yıl hapis cezasına gelen türlü düzmece suçlamalar deneniyordu. Tutukluların arasında 16 yaşında olan çocuklar da bulunuyor. Birçoğu, gerçek bir cadı avına dönen bir sonraki günkü baskınlarda tutuklandılar.

Hükümet kontrolündeki Küba basınında resmi rakam veya bilgi olmamasına rağmen, gösterilerde 1000’den fazla kişinin tutuklandığı hesaplanıyor. 600-700 arasında kişi hakkındaysa yargılamalar sürüyor.

Gerçek dışı suçlamalar

Örneğin, yargılananlardan biri Yüksek Sanat Enstitüsü öğrencisi genç müzisyen Abel Lescay. Üniversitesi ve İUB-DE’nin de parçası olduğu, özgürlüğü için yürütülen uluslararası imza kampanyasıyla destekleniyor. Genç adam, 11 Temmuz’da sokağa çıkıp barışçıl şekilde gösterilere katıldığını söylüyor. Şaşırtıcı şekilde ertesi gün, gösterilerde bir polisle tartışırken videoda görünmesi sebebiyle, evinden tutuklanıyor. O zamandan beri, ev hapsinde yargılamayı bekliyor. Savcılık, 7 hapis cezası istiyor!

Bu yargılamaları, yalan suçlamalarla başlattılar. Sokaklarda gösteri yapan, hiçbir suç işlememiş bu insanlara yıllar boyu hapis cezalarını ve baskıları meşrulaştırmak için, Diaz Canel hükümeti ve Küba Komünist Partisi (KKP) tarafından, protestoların ABD tarafından finanse edilip yöneltildiği söyleniyor ki bu da bi yalan. Tabi ki emperyalizm, protestoları kendi yararına kullanmaya çalıştı. Ancak temel nedenler, Küba hükümetinin geçen yıl Ocak ayında uyguladığı ve toplumsal eşitsizliği derinleştiren kemer sıkma politikalarında yatıyor. Küba’da sosyalizm onlarca yıldır ortadan kaybolmuştu, yerine kapitalizmin karma işletmeleri ve derin sosyal eşitsizlik gelmişti. Bunu, şikayet veya protesto hakkının tamamen ortadan kaldırılmasıyla da birleştirdiler. Küba’da özgürce grev yapma veya sendikal örgütlenme hakkınız yok. Sansür ve her türlü ırk ve cinsiyet ayrımcılığı var.

Halk kesimleri arasında yoksulluk büyürken, KKP liderleri, ordu ve yeni burjuvazi, ayrıcalıklarıyla birlikte, zengin insanlar gibi yaşıyor.

Halk karşıtı kemer sıkma politikaları

Ocak 2021’de ciddi sonuçları olan bir para ve işgücü reformu gerçekleştirdiler. Bununla birlikte, sefil bir ücret artışına ve temel tüketim ürünlerinin tüm fiyatlarında kayda değer bir artışa karar verdiler. Tipik bir kapitalist kemer sıkma önlemi. O kadar “ortodoks” ki, “özel yatırımı teşvik etmeyi” ve “yabancı sermayenin ortak girişimlere (…) çoğunlukla, finans sektöründe yabancı sermayeli firmaları dahil etmeyi” hedeflediklerini açıkladılar (Clarin, 19 Aralık 2020). Asgari ücrete zam açıkladılar ama gıda, temizlik ürünleri, gaz, elektrik ve ulaşım fiyatları maaş artışının çok üzerinde. Ücretler yoksulluk düzeyinde, 50 ile 100 dolar arasında, temel ihtiyaçları karşılamıyor. Hükümet, dolar ile daha fazla enflasyon ve kapitalist spekülasyona sebep oldu. Dolar kuru sabitlenerek, bir dolar 24 peso olarak belirlendi ve paralel piyasada şimdiden 95 pesoya ulaştı. Bütün bunlar daha büyük kıtlıklara ve ücretlerin değerinde daha fazla düşüşe yol açtı. Küba halkı sonuz yemek kuyruklarına giriyor, elektrik kesintileri yaşıyor ve pandemi sırasında ilaç sıkıntısı çekiyor. Eskiden uluslararası alanda en yüksek standartlardan kabul edilen sağlık hizmetlerinde, keskin bir düşüş yaşandı.

Hakiki protestolar

Bu nedenle 11 Temmuz’da Küba’daki protestolar tamamen gerçekti. Geçen yıl Kolombiya, Şili, Peru, Ekvador, Honduras ve diğer Latin Amerika ülkelerindeki popüler protestolara benzer nedenlerle ortaya çıktılar. İnsanlar yoksulluğa, yaşam standartlarının düşmesine daha fazla dayanamadıkları için sokaklara döküldü.

Küba toplumsal krizinde, elbette Amerikan emperyalizminin tarihi kuşatması ve son yaptırımlarının payı var. Ancak her zaman reddettiğimiz ve mücadele ettiğimiz bu abluka, Küba halkının maruz kaldığı ağır toplumsal durumun yalnızca tek bir unsuru, temel nedeni değil.

1960’larda kurulan abluka eskiden çok daha sertti. Küba halkının direnişi ve Küba devrimine verilen uluslararası destek nedeniyle yenildi. Bugün bu abluka, çok daha sınırlı ve kısmi bir ablukadır. Onlarca yıldır Küba’nın dünyadaki hemen hemen her ülke ile ticari ve siyasi ilişkileri var. 1990’lardan bu yana, Fidel ve Raul Castro’nun önderliğinde, özellikle Avrupa Birliği ve Kanada’dan çok uluslu şirketler ve ortak girişimler için özel yabancı yatırımı kolaylaştırdılar. KKP, Çin’in liderliğini takip ederek, kapitalizmi adaya geri getirdi. Bu üzücü bir gerçek. Bu, 11 Temmuz’daki eşi benzeri görülmemiş toplumsal patlamayı açıklayan asıl sosyo-ekonomik çerçevedir.

Tek partili siyasi rejim ve yargı, bu azınlığın ayrıcalıklarının hizmetindedir ve halk protestolarını önlemek içindir.

UIB-DE olarak Küba’da halk mücadelelerinin gelişmesinin, baskıcı tek parti rejimini durdurmak için birincil önemde olduğunu düşünüyoruz. Çözüm, Amerikan yanlısı Küba sağının sunduğu çözüm değildir. Çözüm, 1959 sosyalist devriminin eski toplumsal kazanımlarını geri getiren özgürlükle, gerçek sosyalizme ulaşmaktır. UIB-DE olarak, bu üçüncü bağımsız sosyalist siyasi alternatif için savaşan bir Küba eleştirel solunun varlığını destekliyoruz.

Bu nedenle, Küba emekçilerinin insana yaraşır bir yaşam ve insana yaraşır bir ücret taleplerini, baskıya karşı ve özgürlükleri için verdikleri tüm mücadeleleri destekliyoruz.

Halk protestoları nedeniyle tutuklananların haksız yargılamaları göz önünde tutulduğunda, anti-emperyalist, demokratik ve solcu olduğunu iddia eden tüm kesimlerin en geniş uluslararası dayanışmasıyla; 11 Temmuz mahkumları için “derhal ve tam özgürlük” talep etmeye ve sahte yargı süreçlerinin sona erdirilmesini, ifade özgürlüğünü, gösteri ve örgütlenme özgürlüğünü talep etmeye çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

22 Ocak 2022

Saray’ın mega projeleri hayatı felç ediyor

0

İstanbul’da hayatı “felç” eden yoğun kar yağışından dolayı 17 saat kapalı kalan Kuzey Marmara Otoyolu’nda onlarca araç saatlerce mahsur kaldı. Sorumluluk otoyol işletmesinde olmasına rağmen yolun açılması için kamu kaynakları kullanıldı. Yolun kapalı olduğu süre boyunca döviz endeksli geçiş garantisi ödenmeye devam etti. Kullanmasak bile vergilerimizle ödediğimiz otoyolun yapımı da zaten yine emekçilerin cebinden çıkmıştı.

Kar yağışı nedeniyle İstanbul Havalimanı’nda ise uçuşlar durduruldu, yolcular ve çalışanlar içeride mahsur kaldı ve kargo terminal binasının çatısı çöktü. Saray’ın talimatıyla İstanbul’a giden İçişleri Bakanı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı ve AFAD Başkanı bile İstanbul Havalimanı’na değil, Atatürk Havalimanı’na inebildi. Çevre ve meslek örgütleri zamanında İstanbul Havalimanı’nın yalnızca ekolojik yıkım yaratacağına dair değil, bu tür risklere karşı da çokça uyarıda bulunmuştu. Örneğin TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu’nun 2014 yılında yayımladığı raporda, İstanbul Havalimanı’nın su kaynaklarına, kuş göç yollarına ve ormanlık alanlara vereceği hasarın yanı sıra şundan da bahsediliyor: Havalimanına ilişkin ÇED raporunda kullanılan meteoroloji istasyonlarının verilerinin proje alanındaki değerleri yansıtmadığı; meteorolojik parametrelerin gerçekliğe uygun şekilde ölçülmediği ve hortum, aşırı yağış, fırtına gibi iklim değişikliğinden kaynaklanan risklerin değerlendirilmediği belirtiliyor.

Saray rejiminin altyapı sağlamlaştırma gibi hayati uygulamalar yerine Yap-İşlet-Devret ihaleleriyle alelacele peşkeş çektiği mega projeler kar, yağış, sel gibi durumlarda gündelik hayatın felç olmasına yol açarken, başka çılgın projeler de hayatımıza, doğamıza, yaşam alanlarımıza kastediyor. Örneğin yapımı ısrarla sürdürülen Akkuyu Nükleer Santrali aktif bir fay hattının çok yakınında kurulu ve inşaatı sürerken bile temelinde çatlaklar oluşmuştu. Dolayısıyla ocak ayında bölgede yaşanan depremler, olası bir felaket endişesini iyice artırdı. Birkaç hafta önce santral inşaatındaki işçilerin çalışma koşullarına karşı yaptıkları eylem ise, İstanbul Havalimanı’nın yapımında dayatılan kölelik koşullarını ve yaşanan iş cinayetlerini ister istemez hatırlatıyor. Saray rejiminin ekolojik yıkımı, işçi düşmanlığı ile el ele yürüyor.

Tüm bunlara rağmen rejimin saldırılarına karşı direnişler de sürüyor. İkizdere’de, Höyük’te, Kazdağları’nda ve daha pek çok yerde… Daha birkaç hafta önce Aydın’ın Dağyeni köyünde incir ve zeytin bahçelerini kapsayan bir alanda altın madeni girişimine karşı çıkan köylülerin ayaklanması kazanımla sonuçlandı. Köylüler direndi, mücadele etti, uzlaşmayı kabul etmedi ve sondaj çalışmasını durdurmayı başardı. Bir yandan yıkımlarla karşı karşıya kalsak da Dağyeni köylülerinki gibi zaferler mücadelemize ışık tutuyor.

Workers will not be the guinea pigs of the Erdogan government!

0

It was not more than a year ago when Erdogan’s Palace government almost doubled the interest rates. Back then, Erdogan was arguing that the interest rates were “a bitter cure” and that raising them was a necessity for “our nation to look to the future with confidence.” Not long after, while the inflation reached its highest level in the last 20 years even according to the figures of TUIK (the Turkish Statistical Institute), Erdogan discovered “Nas” (reference to Qur’an, aka God’s words) and decided to lower the interest rates to a level well below the official inflation and asserted, “Who are we to speak [against what Nas commands]?” In the meantime, it was announced that the Turkish economy switched to the Chinese model with the claims to give priority to “production, employment, and investment.” Yet, after the dollar exceeded 18 liras, we stop hearing the authorities talking about the Chinese model. Instead, on December 20, the exchange rate was pulled down to 11 liras and a new system of convertible deposits was put in practice.

While this situation was presented as a great victory by the media controlled by the regime, the dollar exchange rate rose to 13 liras again in no time, less than two weeks after the “December 20 operation.” Moreover, it was revealed that approximately $20 billion was released to the markets through public banks as part of this operation. The Palace government, which spent more than $128 billion from the Central Bank reserves a year ago in order to keep the dollar at the level of 6.85 liras with low interest rates, continues to hope achieving different results using the same old methods. Meanwhile, the foreign currency reserves made available through foreign borrowing were offered as bribe to the oligarchs close to the Palace and these bankrupt policies were billed to workers in form of sharp price hikes. Now, the cost of the increase in foreign currency is billed to the Treasury with the new practice of “convertible deposit accounts.” The Palace administration, which has turned the country into a testing ground with its fleeting policies in almost every area, continues to push the working people into an unprecedented misery.

Even though the Erdogan administration desperately tries to regain the social support that he has lost with false propaganda such as “Historical minimum wage increase!” or “We brought the dollar to its knees!” the gigantic lie-making device and power of repression at his disposal do not provide the results he hopes for anymore. Working masses, who are getting poorer with each passing day and are fed up with the corrupt Palace order, are looking for a political alternative to get themselves out of this situation. However, the Nation Alliance parties, the biggest alternative to the government, insist on not going beyond calling for “early elections” even in the face of a profiteering worth of billion dollars such as the “December 20 operation” that squandered the future of the working people. This Alliance avoids putting a genuine plan of democratic transformation and exit from the current economic crisis in front of the working class. This is exactly the attitude to be expected from the bourgeois opposition parties. Their political goals are not ending the misery of the working people and establishing democratic rights; instead, they want to bring the existing order of exploitation and plunder back to its “normal limits.” For this reason, they find it “more realistic” to come to power by winning the upcoming elections and letting the country turn into a complete wreck in the meantime instead of mobilizing workers to get rid of the Palace regime.

Under these circumstances, the absence of a political alternative that raises the demands of the working people and the oppressed and calls the masses to action to achieve these demands continues to mark the political arena. If the discussions over a possible left alliance could go beyond electoral calculations and be placed on an axis that aims at mobilizing the masses in line with their urgent economic and democratic demands, it would be a first and important step in the direction of creating a real alternative. If we can take this step, we will be able to build the real option of getting rid of the oppressive regime of the Palace and the capitalist system of exploitation, both on the street and in the elections.

Rusya, ABD ve NATO; Ukrayna’dan elinizi çekin

0

Son dönemde Ukrayna üzerinden Rusya ve NATO ülkeleri arasında yükselen gerilime ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) bildirisi

Son haftalarda, Ukrayna’nın NATO’ya katılma ihtimali karşısında Rus birliklerinin Ukrayna sınırına yığılması ile beraber dünyadaki gerilim arttı.

ABD Başkanı Biden ve Avrupa Birliği, olası bir Rus işgalinin askeri çatışma yaratabileceğini söyleyerek Rusya’yı kınadı. Yeni bir bölge veya dünya savaşının eşiğinde miyiz? Yoksa Rus ve ABD emperyalizmleri arasında Ukrayna’nın ve bölgenin kontrolüne dair siyasi ve ekonomik rekabet sertleşiyor mu?

Öncelikle belirtilmesi gereken husus şu ki, kapitalist emperyalist sistem küresel bir kriz yaşarken, bir tür silahlı çatışmanın patlak vermesi ihtimalini tamamen bir kenara atamayız. Ancak biz şu an aslen, Ukrayna ve bölgede siyasi ve ekonomik tesir kazanmak için şiddetli ve azılı bir rekabet yaşandığını düşünüyoruz. Bu gerilimin elbette herhangi bir ilerici tarafı yok.

Bölgesel bir savaşın, hele ki küresel bir savaşın daha düşük bir ihtimal olduğunu düşünüyoruz. Her ne kadar iki taraf tehditkâr açıklamalarda bulunma konusunda birbiriyle yarışsa da, aslen ikisi de bir şekilde bu siyasi bataklıktan çıkmanın yollarını arıyor: Biden’ın ABD güçlerini Afganistan’dan aniden çekmesinde yaşandığı gibi alay konusu olmadan ve kendi ülkelerinde bir siyasi güç kaybına uğramadan.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un 21 Ocak Cuma günü görüşmeleri ve kısa vadede tekrar görüşeceklerini belirtmeleri, müzakerelerin henüz sürmekte olduğuna işaret ediyor.

Putin ve Rusya’nın temel talebi, eski müttefiki Ukrayna’nın NATO’ya katılmaması. Ancak krizin arka planını kavramak için, 1990’larda SSCB’nin çöküşüne dönmek gerekiyor. Komünist Parti’nin diktatörlüğünün çöküşü ve kapitalizmin restorasyonu, SSCB’nin bileşenlerinin parçalanmasını getirdi; bu da akabinde yeni Rus burjuvazisinin ve Putin liderliğindeki totaliter rejimin siyasi ve ekonomik gücünü zayıflattı. SSCB’nin ikinci büyük ekonomisi ve adeta tahıl ambarı olan Ukrayna’nın 1991’de bağımsızlığını elde etmesi büyük bir darbe oldu. Ukrayna dünyanın en büyük gıda üreticilerinden biri. SSCB’nin çöküşünü takiben, Avrupa ve ABD emperyalizmleri, Doğu Avrupa ülkelerini (Polonya, Romanya, Bulgaristan, Romanya, Çekya, Slovakya ve Ukrayna) kendi yarısömürgelerine dönüştürmek için bir saldırı başlattı.

2014 yılına kadar Rusya, Yanukoviç’in Rusya yanlısı kapitalist hükümeti aracılığıyla Ukrayna’yı kontrol etmeye devam etti. Ancak kapitalist restorasyon yüzünden emekçilerin yaşam standardında yaşanan baş döndürücü düşüş nedeniyle bir halk isyanı patlak verince, Putin’le müttefik Ukrayna hükümeti devrildi ve onun yerine Avrupa emperyalizmiyle yakınlaşma yanlısı yeni bir hükümet kuruldu.

Bu hezimet karşısında Putin’in tepkisi Ukrayna toprağı Kırım’ı ilhak etmek ve Karadeniz’e stratejik çıkış noktası olan Sivastopol deniz üssünü ele geçirmek oldu. Ve yine 2014’te Rusya, Ukrayna’nın doğusundaki Donbass bölgesindeki ayrılıkçı ayaklanmaları körükledi. Rusya’nın mali ve silah desteğiyle, bu unsurlar bugün de bölgeyi kontrol etmeye devam ediyor. O zamandan beri zımni bir çatışma süregidiyor.

Putin neden şimdi karşı saldırıya geçti? Çünkü kapitalist dünya ekonomik krizi Rusya’yı da siyasi ve ekonomik olarak etkiliyor. Rus emperyalizmi zayıfladı, bir dizi çatışma yaşadı. Öncelikle, Rusya’da kemer sıkma politikalarının, ayrıca Covid-19 pandemisi ve politik baskının sonuçları nedeniyle hükümet yıprandı; bu da son seçimlerde oy kaybı şeklinde tezahür etti. İkincisi, Rusya’nın, Belarus’taki ve son dönemde de Kazakistan’daki halk isyanlarına doğrudan askerleriyle veya dolaylı olarak müdahale ederek Rusya yanlısı hükümetleri desteklemesi gerekti. Bu nedenle, Ukrayna’nın NATO üyesi olma ihtimalini gerekçe göstererek Ukrayna’daki krizi yeniden harlamak ve böylece geniş halk kesimlerinde Rus milliyetçisi duyguları harekete geçirerek kaybettiği puanları geri kazanmak istiyor. Öte yandan Putin, Avrupa’ya gönderilen Rus gazının fiyatını ve yeni petrol boru hatlarının inşasını da daha iyi koşullarda müzakere etmek istiyor.

Amerikan ve Avrupa emperyalizmi, Ukrayna’nın dünyadaki en önemli emperyalist askeri ittifak olan NATO’ya katılmasına dönük taarruzlarıyla, Putin’e aradığı gerekçeyi altın tepside sundu. Biden ve AB, bu şekilde gerek Ukrayna gerek Doğu Avrupa üzerindeki kontrol ve tahakkümlerini pekiştirmeye çalışıyor. Ukrayna’nın mevcut kapitalist hükümeti de bu hattı benimsiyor ve çokuluslu şirketlerle ittifak halinde emekçileri sömürmeye devam ediyor.

Rusya ile AB ve Biden arasındaki bu çatışmanın herhangi bir ilerici tarafı yok. Bu, emperyalist güçlerin hepsinin maruz kaldığı siyasi ve ekonomik krizi yumuşatmaya yönelik, burjuvaziler arası bir çekişme. Çin ve İran, Putin’in çıkışına ılımlı destek veriyor. Güç gösterisi yapan Putin, Küba ve Venezuela’ya askeri güç konuşlandırma tehdidinde bulunuyor.

İUB-DE olarak bu krizin büyük bir silahlı çatışmaya dönüşmesinin daha az olası olduğu ve Biden ile Putin’in aslen müzakere temelinde bir anlaşmaya varmaya odaklandığı değerlendirmesinde bulunsak da, silahlı bir çatışma ihtimalini kenara atmak mümkün değil; özellikle de iki taraf asker ve silah yığmaya devam ederken

Bu olasılık karşısında İUB-DE olarak, Rusya-Putin’in Ukrayna’yı işgal etmeye yönelik her türlü girişim ve tehdidini reddetmeye çağırıyor, gerek Rus emperyalizmi gerek Avrupa ve ABD emperyalizminin Ukrayna’dan çıkmasını talep ediyoruz: NATO, Ukrayna’dan defol! Rusya ve NATO’nun tüm silahları ve nükleer füzeleri derhal bölgeden geri çekilsin! Ukrayna halkına kendi kaderini tayin hakkı!

Bu krizden nihai çıkışın yolu, Rusya ve Ukrayna işçi sınıflarının kendi hükümetlerine meydan okuması ve işçi hükümetleri kurmasından geçiyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

24 Ocak 2022

Trendyol emekçileri grevle kazandı!

0

Trendyol Express 2022 yılı için kuryelere yüzde 11 zam teklif etmişti. Bu teklife Trendyol Express emekçilerinin cevabı iş bırakarak greve gitmek oldu. İki günlük grevin ardından bugün (26 ocak) grevdeki kuryeler Trendyol merkez binası önünde toplanarak bekleyişe geçti. Burada sloganlar atarak kararlılıklarını gösteren kuryeler, daha sonra aralarından temsilci seçerek Trendyol yönetimi ile görüşmeye gitti. Eylem devam ederken Trendyol’un yüzde 11’lik zammı geri çektiği, teklifi yüzde 38.8’e çıkardığı haberi geldi. İş bırakan hiçbir kuryenin iş akdinin fesh edilmemesi sözü de alınarak iki günlük grevin ardından ilk kazanım elde edilmiş oldu. Son yıllarda önemli bir sektör haline gelen e-ticaret sektöründe böyle bir grevin yapılması ve kazanımla sonuçlanması sektördeki diğer işçilere örnek teşkil ediyor. Örgütsüzlüğün, güvencesizliğin, düşük ücretin, uzun çalışma sürelerinin ve işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin hiçe sayıldığı sektörde işçilerin birlik sağlayarak greve gitmeleri ve bu grevi kazanımla sonuçlandırmaları sektördeki mücadeleci işçilere moral olacaktır.

Trendyol işçileri omuz omuza birlikte hareket ederek üretimden gelen güçlerini kullandıkları takdirde kazanımın kaçınılmaz olduğunu gösterdi. Bugünden yarına sektördeki sorunlar çözülmeyecektir. Ancak; Trendyol emekçileri bu birlikteliklerini devam ettirerek, daha üst bir noktaya taşımanın yollarını arayacaklardır. Ekonomik kriz ve yüksek enflasyon ile baraber ücretlerimizin her ay düzenli bir biçimde eridiği göz önünde bulundurulunca, mücadelenin sürekliliği de kaçınılmaz oluyor. Esnaf kurye modeli ile çalışan Trendyol Express emekçilerinin giderleri düzenli bir biçimde artarken, maaşlarının yıl boyunca sabit kalması emekçileri sefalete mahkûm ediyor. Enflasyon karşısında ücretlerimizin korunması için 3 aylık periyotlarla maaşlarımıza enflasyon oranında artış talep etmeliyiz. Böylelikle enflasyon karşısında maaşlarımızın erimesini bir nebze durdurmuş olacağız. Diğer yandan kargo, lojistik ve e-ticaret sektöründeki bu örgütsüzlüğe ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı emekçilerin birliğini sağlayacak örgütlenme araçları yaratmalı, sendika hakkının kullanımı için mücadele yürütmeliyiz. Bu şekilde sektördeki derin güvencesizlikten kurtulabilir, insan onuruna yaraşır bir ücret talep edebiliriz.

Elektrik kesintisinin faturası emekçiye mi kesilecek?

0

İran’dan gelen doğalgaz kısıntısı nedeniyle başta Organize Sanayi Bölgelerinde kurulu işletmelerde olmak üzere tüm sanayiye getirilen enerji kesintileri, fabrikalardaki mesai saatlerinde işçileri rahatsız eden kargaşaya neden oldu. Patronlar işlemekte olan mesai düzenini kendi ihtiyaçları doğrultusunda, kendi kafalarına göre değiştirip ortalığı hallaç pamuğuna çevirdiler. Ne yazık ki sendikalar da, “Durun bakalım, işçilerin çalışma ve yaşam düzeniyle böyle istediğiniz gibi oynayamazsınız” demedi.

Bu düzensizliğin maaşlarda herhangi bir olumsuzluğa yol açıp açmayacağını göreceğiz, ama bu konuda da sendika yönetimlerini ve temsilciliklerini dikkatli olmaya, işçiden yana aktif tutum almaya davet ediyoruz.

Ama bir başka sorun daha var. Patronlar da kesintilerden şikâyetçi. Hatta bazıları OSB’lerden kaçıyor, başka bölgelere taşınma planları yapıyor. Dahası, metal döküm, petrokimya ve cam gibi bazı sektörlerde enerji kesintisinin fırınların tamamen kullanılamaz hale gelmesine yol açacağını dile getiriyorlar.

Tabii patronlar işletmelerinin karşılaşacağı zararları üstlenmemenin yollarını arıyorlar. Kesintilerin doğuracağı zararları uzun mesailerle “telafi çalışması” adı altında işçilerin sırtına yüklemeye çalışacaklardır.

Ama bunun yanı sıra daha genel bir tehlike var: İşverenler kesinti nedeniyle maliyetlerde artış bahanesiyle ürün fiyatlarını artırmaya yöneleceklerdir. Bu da tabii netice itibarıyla tüketiciye yansıyacak, en fazla zarar gören de yoksul emekçi halk kesimleri olacak. Emekçilerin ücretlerinin alım gücü daha da düşecek.

Bütün bu kaosun nedeninin, plansız ve anarşik kapitalist ekonomik düzen olduğunu unutmayalım. Zira, bir ülke bazı enerji kaynakları bakımından yetersiz olabilir. Türkiye’nin birincil enerji tüketiminde dışa bağımlılığı yüzde 74. Ama planlı ve emekçileri önceleyen bir ekonomide bu yetersizlikler dikkate alınarak dışa bağımlılığı azaltmanın yolları bulunabilir.

Örneğin, petrokimya ürünlerine olan bağımlılık, bütün bir çevrebiliminin de önerdiği gibi, ülkede bol bulunan, su, rüzgâr ve güneş gibi kaynaklardan yararlanılarak azaltılabilir. Ama kapitalistler bu alanlara yatırım yapmak yerine dışardan petrol ve doğalgaz ithal etmenin daha kârlı olduğunu düşünüyorlar ve neticede emekçi halkın sırtından milyarlar vuruyorlar.

Öte yandan Türkiye’de son yıllarda elektrik üretiminin neredeyse tamamı kâr etmekten başka bir şey düşünmeyen özel sektör tarafından yapılıyor. Üretiminde kamunun payı 1984 yılında yüzde 87,2 iken 2020’ye gelindiğinde bu oran yüzde 18,1’e düşmüş durumda. Oysa enerji gibi yaşamsal bir sektörde tüm üretim ve dağıtım devletin elinde ve denetiminde olmalı.

Haydi işi oraya vardırmayalım diyelim, ama kış aylarının geleceğini de mi bilmiyorlardı? Örneğin, doğalgaz depolama tesisleri neden yetersiz? Ve var olan tesislerdeki gaza ne oldu? Asıl sorun İran’dan doğalgazın alınamaması değil, arz güvenliğinin sağlanamaması. Yazın pahalı denilerek gaz alınmayıp depolardaki gaz kullanıldı ve kış gelince kesintilere gidildi. Bu kaotik uygulamaların tek nedeni kapitalistlerin kâr hırsı ve faturayı biz emekçiler ödüyoruz.

Dolayısıyla tekrar edelim: Emekçi halkın çıkarı işçilerin denetimindeki planlı bir ekonomidedir ve bu bağlamda enerji sektörü tümüyle kamulaştırılmalıdır.

Ha bir de, Ege ve Ankara Sanayi Odaları başkanları ve benzerlerinin, enerji kesintisinin sanayiye değil konutlara uygulanmasını söyleyerek emekçi halkı bu kış günlerinde soğuğa mahkûm etmeyi önerdiklerini bir kenara not edelim.

Trendyol emekçileri hakları için grevde!

0

Türkiye’nin en büyük e-ticaret platformu Trendyol’da kuryeler kontak kapatarak fiili greve gitti.

2022 yılı için yüzde 11 gibi komik bir rakam teklif eden şirketin bu teklifine karşı, İstanbul, İzmir ve Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde Trendyol işçileri bugün işbaşı yapmadı.

Pandemide en çok kâr eden sektörlerin başında gelen e-ticaret zincirleri devasa büyüme rakamları yakaladı. Kuryelerin canı pahasına ulaşılan bu büyüme rakamlarına karşı işçiler sefalet ücretlerine mahkûm edilmek isteniyor. Yüzde 11’lik zam oranı sefalet ücretlerinin devam etmesi demektir. Trendyol kuryeleri greve çıkarak sefalet ücretini kabul etmediklerini göstermiş oldu. İşçilerin yüzde 50 oranında zam, 2. slotun kaldırılması, işten atmaların durdurulması ve mobbinge son verilmesi gibi 4 ana talepleri bulunuyor.

Bugün İstanbul’da Avrupa yakası kuryeleri Yenikapı etkinlik alanında, Anadolu yakası kuryeleri ise Maltepe Meydanı’nda toplanarak burada basın açıklamaları gerçekleştirdiler. Taleplerini yineleyen kuryeler kazanana kadar grevlerini durdurmayacaklarını beyan etiler.

Kendi açıkladığı verilere göre yüzde 600 büyüme sağlayan Trendyol, devasa reklam bütçeleri ayırırken, büyüme oranlarının mimarı kuryeleri ise düşük ücretlerle çalıştırma politikası güdüyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin hiçe sayıldığı kargo sektöründeki devasa büyüme rakamlarına karşı işçilerin çalışma koşulları ve ücretleri her geçen gün kötüleşiyor. Ekonomik kriz ile birlikte yüksek enflasyon verileri işçilerin alım gücünü olabildiğince aşağı çekerek işçileri sefalete sürüklerken, maaşlara yapılan zam oranları alım gücünü yukarı çekmekten çok uzak rakamlar oluyor. Trendyol, Yemeksepeti, Getir gibi şirketlerin pazar payını genişleterek devasa kârlar elde etmesi kuryelerin düşük ücret ve uzun mesai saatleriyle çalıştırılması sayesinde gerçekleşiyor.

Trendyol kuryelerinin grevi kazanımla sonuçlandırmaları sektördeki bu sömürü düzenine önemli bir darbe vurmuş olacak.

Arjantin: elektrik üretimi, taşınması ve dağıtımının kamulaştırılmasına dair yasa önerisi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu ve FIT-U (Solun ve İşçilerin Cephesi-Birlik) bileşeni olan kardeş partimiz Izquierda Socialista’nın (Sosyalist Sol) ulusal parlamento milletvekili Graciela Calderón, Arjantin parlamentosuna elektrik enerjisinin üretimi, taşınması ve dağıtımının ulusallaştırılması için bir yasa tasarısı sundu.

Arjantin’de son günlerde, Buenos Aires eyaletinin büyük bir bölümünü etkileyen büyük elektrik kesintileri yaşandı. Arjantin’de elektrik üretimi ile dağıtımı Edenor, Edesur, Edelap gibi şirketlerin tekelinde.

Arjantin partimiz, bu tekellere sunulan yağlı teşvik sözleşmelerinin feshedilmesini ve elektrik hizmetinin işçiler ve kullanıcıların denetiminde yeniden inşa edilmesini savunuyor.

Türkiye’de işçiler ve emekçiler, özelleştirilen elektrik üretimi ile dağıtımının sonuçlarını zamlanan faturalar şeklinde hissederken, Arjantin milletvekilimiz Graciela Calderón’un sunduğu yasa tasarısının Türkiye işçi ve emekçileri için de öğretici olabileceğini düşünüyoruz.

***

Buenos Aires Temsilciler Meclisi ve Senatosu’na

Yasa önerisi: Elektrik enerjisinin üretimi, taşınması ve dağıtımında işçilerin ve kullanıcıların denetiminde kamulaştırmanın gerçekleştirilmesi

Madde 1: Elektrik enerjisinin üretilmesi, taşınması ve dağıtılması alanlarında ulusal acil durum ilan edilecektir.

Madde 2: İlan edilecek olan acil durum bağlamında, elektrik kesintisi sorunu yaşayan hanelere enerjinin yeniden bağlanmasını kesin olarak sağlamak için gerekli malzeme ve ekipmanın (örneğin elektrik jeneratörlerinin) derhal satın alınması ve kalıcı bir tesiste kalifiye personellerin işe alımı hayata geçirilecektir.

Madde 3: Hanelere ve küçük işyerlerine, elektrik hizmeti kesintileri nedeniyle uğradıkları maddi ve ekonomik kayıplara eşdeğer bir ekonomik tazminat ödenecektir. Söz konusu tazminatın ödenmesi için gerekli kaynaklar; elektrik enerjisi üretimi, taşıması ve dağıtımı yapan mevcut özel şirketlerin kazançlarından sağlanacaktır.

Madde 4: Buenos Aires eyaletinde elektrik enerjisinin üretim, taşıma ve dağıtımının özel şirketlere devredilmesini teşvik eden imtiyaz sözleşmelerinin ve diğer yasal ve hukuki araçların (kanunlar, kararnameler, kararlar ve diğer il hükümlerinin) mutlak feshi ilan edilecektir.

Madde 5: Söz konusu sözleşmelerin feshi tazminatsız yapılacak ve imtiyaz sahipleri, imtiyazlar kapsamında tahsis edilen tüm tesisleri, araçları, yedek parçaları ve diğer malzemeleri derhal geri iade etmeye başlayacaktır.

Madde 6: Bu kanunla beraber elektrik hizmetinin kamulaştırılması amaçlanmaktadır. Bu amaç adına, yüzde 100 devlete ait olan ve ulusal ve bölgesel işleyişi ulusal kanunla belirlenmek zorunda olan Energía Eléctrica del Estado şirketi kurulacaktır. Devlet üretim, taşıma ve dağıtım da dahil olmak üzere tüm elektrik enerjisi sisteminin mülkiyetini, idaresini, çalıştırılmasını ve işletmesini tek malik olarak sürdürecektir.

Madde 7: Energía Eléctrica del Estado şirketi, demokratik olarak seçilmiş işçi ve kullanıcı örgütlerinin denetimi, yönetimi ve idaresi altında faaliyet gösterecektir.

Madde 8: Energía Eléctrica del Estado şirketi, imtiyaz süreci öncesi ve sonrasında sendikal anlaşmazlıklar nedeniyle işten çıkarılan ve verim artırma veya küçülme planları nedeniyle işten çıkarılanların tümünü ivedilikle ve öncelikli olarak görevlerine iade edecektir.

Madde 9: Elektrik enerjisi hizmeti kapsamındaki işleri yapan taşeron şirketlerde çalışan işçiler, asıl kalıcı tesisin kadrosuna bütün sosyal haklarıyla ve ücret hakları ile dahil edilecektir.

Madde 10: Elektrik enerjisi sisteminin imtiyaz şirketlerinden devlet sistemine geçişini denetlemek üzere, demokratik olarak seçilmiş ve görevden alınabilir durumdaki sektör işçilerinden oluşan özel bir Soruşturma Komisyonu oluşturulacaktır. Bu İşçi Komisyonu aynı zamanda özelleştirme şeklindeki yağmacılığın sorumluları ve suç ortakları tarafından işlenen tüm cezai ve hukuki suçları soruşturma ve kınama ehliyetine de sahip olacaktır.

Yasanın sunumunun ardından Graciela Calderón konuşmasını yaptı:

Sayın Başkan:

11 Ocak Salı günü büyük bir elektrik kesintisi Buenos Aires Eyaleti’nin büyük bir bölümünü etkiledi ve 700.000 insanı elektriksiz bıraktı. Aileler ve küçük işletmeler elektriksiz ve dolayısıyla susuz kaldı. Etkilenen mahalle sakinleri bunun her yaz tekrarlanan bir şey olduğunu hatırlıyor. 2022 yılı, 29 Aralık’tan 4 Ocak’a kadar 190.000 insanı yine elektriksiz bırakan başka bir büyük elektrik kesintisiyle başlamıştı.

Kesintilerden sorumlu olanlar, dağıtım şirketleri Edenor, Edesur, Edelap ve diğer özelleştirilen şirketler, yıllardır emekçilerin zararına sübvansiyon veya imtiyazlarla milyonlar kazanan şirketlerdir.

Unutulmamalıdır ki Mauricio Macri hükümeti yüzde 3400’den yüzde 5500’e kadar değişen zamlar uyguladı. Aynı hükümet “elektrik ücretlerinin dolarizasyonu” yoluyla, zamlardan gelen paranın yatırımlara gideceğini ve kesintilerin son bulacağını söylemişti. Bunların hepsi koca bir yalandı.

Frente de Todos (Herkesin Cephesi) hükümeti ise bu zamların hiçbirini geri çekmedi, emekçileri dolandırmaya devam etti ve hatta ocak ve şubat aylarında, mart ve nisan ayları faturalarına yansıyacak olan yüzde 20’lik zamlar uyguladı. Arjantin Enerji Enstitüsü’ne göre, özelleştirilmiş enerji şirketleri yalnızca 2021’de 9 milyar dolardan fazla sübvansiyon aldı. Ancak bu sırada şirketler sübvansiyonları hizmeti iyileştirmek için değil, kendilerini zenginleştirmek için kullandılar.

Sol Cephe-Birlik olarak, hanelere ve küçük işletmelere elektrik arzını yeniden sağlamak için gerekli tüm acil önlemleri alarak, elektriğin üretimi, taşınması ve dağıtımında acil durum ilan edilmesini öneriyoruz. Aynı şekilde, imtiyaz sözleşmeleri iptal edilmeli. Elektrik hizmetinin iyileştirilmesinin ve emekçilerin ihtiyaçlarının karşılanmasının tek yolu, kapitalist şirketlerin tefeciliğine son verilmesinin tek yolu, işçilerin ve kullanıcıların denetiminde elektrik hizmetinin kamulaştırılmasıdır.

Mevcut elektrik sistemi, 1992 yılına kadar elektrik sağlayan üç devlet şirketi olan SEGBA, Hidronor ve Agua y Energía Eléctrica’nın özelleştirilmelerinin sonucudur. Carlos Menem hükümeti, tüm patron partilerinin desteğiyle enerji sistemini özelleştirdi. 24.065 sayılı kanuna dayanılarak elektrik üretimi, taşıması ve dağıtımı birkaç şirkete ayrıldı. Bu reform, yabancı ve yerli işinsanlarının elektrik gibi temel bir kamu hizmetinden kâr etmelerine neden oldu.

O zamandan beri, özelleştirilmiş şirketler, hizmette hiçbir gelişme gerçekleştiremediği gibi, yalnızca kendi kârlarını artırmaya yarayan büyük sübvansiyonlar aldı. Ulusal Elektrik Düzenleme Kurumu (ENRE) şirketlerin sektöre yatırım eksikliğini, kullanıcıların hizmete erişimini veya hizmetin kalitesini kontrol etmiyor. ENRE’nin tek yaptığı kapitalistlere kâr garantisi vererek bu dolandırıcılığın suç ortağı olmaktır. Buenos Aires bölgesinin Elektrik Enerjisi Kontrol Ajansı (OCEBA), imtiyazlı şirketlerinin karşılaması gereken minimum gereksinimleri (hizmet kalitesi, prosedürler için teleyönetim sistemi, müşteri hizmetleri ofislerinin sayısı vb.) belirliyor ancak bunları hayata geçirmiyor. Ve şirketler, aldıkları para cezalarını nadiren ödüyor.

Hem 12 yıl süren Kirchnerist hükümetler döneminde hem de Macri hükümetinin dört yılında, hizmet kalitesinin iyileştirilmesine tek bir peso yatırım yapılmadan, şirketlerin kârlarını finanse etme politikası sürdürüldü. Yıllarca süren özelleştirmeden sonra Ezeiza Termik Santrali, Solalban Energía, Guillermo Brown Termoelektrik Santrali, Edenor, Edesur, Edelap, Edea, Eden, Edes ve bunlara benzer jeneratör, nakliye ve distribütör devlerine verilen milyon dolarlık sübvansiyonlar, emekçilerin yağmalandığı bir soyguna döndü. Şimdi Alberto Fernández hükümetiyle birlikte şirketlere verilen sübvansiyon sistemi derinleşti. Bu şirketler, Ocak 2020’den bu yana, 12 ayda yüzde 113 büyüdü.

Kullanıcılarıyla dalga geçercesine yıllardır berbat hizmetler veren bu şirketler, astronomik kazançlar ve milyon dolarlık borçlarının affı ile ödüllendiriliyor. Ülke genelinde kullanıcılara elektrik sağlayan 70 elektrik dağıtım şirketinin toplam 142.887 milyon dolar borcu var. Borçlu şirketler, aynı zamanda en yüksek kâra sahip şirketler: Bunlar 18.000 milyon dolar borç ile Edenor (Manzano-Vila), 20.800 milyon dolar borç ile Edesur (İtalyan sermayeli Enel) ve 9.813 milyon dolar borç ile Edemsa (Manzano-Vila). Öte yandan, elektrik faturası borcu olan kullanıcılar aynı borç affından hiçbir şekilde faydalanamıyor.

Özelleştirilen şirketler, kendilerini ilgilendiren tek şeyin süper kârlarını elde etmek olduğunu zaten gösterdi. Elektriğe erişim temel bir kamu hizmetidir, bir meta olarak veya özel kâr için satılamayacak olan bir insan hakkıdır. Bu nedenle, herkes için erişilebilir fiyatları ve kaliteli hizmetleri gerçekten garanti altına almanın tek yolu, tüm imtiyaz sözleşmelerinin feshedilmesi ve sektöre hakim olanlar, sektör işçileri ve kullanıcılar tarafından yönetilecek olan bir kamulaştırma süreciyle tüm elektrik hizmetinin devletleştirilmesidir. Bütün bu hususlar kapsamında, milletvekillerinin bu tasarıyı desteklemelerini rica ediyorum.

Lila Kağıt’ta direniş devam ediyor

0

Tekirdağ Çorlu’da faaliyet yürüten Lila Kağıt fabrikasında 50’ye yakın işçi 5 aydır yürüttükleri sendikal faaliyet sebebiyle kademeli olarak işten çıkarıldı. Son olarak 22 Aralık’ta 8 işçinin daha işten çıkarılması üzerine Selüloz-İş Sendikası ile beraber işçiler fabrika önünde direniş çadırı kurdu.

Fabrikada tuvalet kağıdı ve kağıt havlu üretimi yapılıyor. Maylo, Berrak, Sofia gibi bilindik markaları üreten fabrika, pandemi koşullarında üretimini katlayarak 5 kat büyüme sağladı. Milyonlarca liralık kârlar yapan fabrikada işçiler, asgari ücret düzeyinde sefalet ücretlerine mahkûm edilmeye karşı sendikal mücadeleye girişti. Düşük ücret dayatmasının yanında, uzun mesai saatleri ve yöneticilerin kötü davranışları da işçilerin sendikal mücadeleye girişmelerine neden olan başlıca sebepler olarak göze çarpıyor. 5 aydır işyerinde yetki mücadelesi veren işçilere patronun cevabı hemen işten çıkarma oldu. Mücadeleden geri durmayan işçiler, patronun bu saldırısına karşı direniş çadırı kurarak cevap verdiler. İşçiler, en temel hakları olarak tanınan sendikal örgütlenme hakkını kullanabilmek için en zor mücadelelerden geçmek zorunda kalıyorlar. Lila Kağıt patronları işten çıkardıkları işçileri derhal işe alarak, sendikal örgütlenme hakkını tanımak zorundadır. Yasalarla tanınan bu hakkın hukuk tanımaz bir biçimde keyfi olarak engellenmesine karşı işçiler direnişe geçerek sendikal haklarına sahip çıktıklarını göstermekte.

Birçok sektör pandemiyi fırsata çevirerek kat kat büyüme sağladı. Bu büyümeler işçilerin refahını artırmadığı gibi, çalışma koşullarını daha da kötüleştirerek gerçekleşti. Patronların kârları büyürken işçilerin ekmeği küçüldü. Salgın koşullarında çalıştırılan işçilere reva görülen ücretler ise sefalet ücreti seviyesinde kaldı. Lila Kağıt ve birçok sektörde yaşanılan bu duruma karşı işçiler ses çıkardığında ise işsizlik kırbacı ile terbiye edilmeye çalışılıyor. İşyerlerindeki en ufak hak arayışını bile kendilerine bir tehdit olarak gören patronlar en büyük silahları olan işten çıkarmayla işçileri sindirmeye çalışıyorlar. Bu saldırılara karşı ise işçiler tekil tekil grev ve direnişler ile cevap vermenin yanında bu mücadeleleri birleştirmeye çalışmalıdır. Patronların birlikte yaptıkları bu saldırılara işçiler de birlikte karşılık vermelidir. Sendikal haklarımız için; güvenceli bir iş, insanca bir yaşama yetecek ücretler için mücadelemizi birleştirmek ve bir emek ittifakı inşa etmek sınıfın en acil mücadele başlığı olmalıdır.

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden sözleşme açıklaması: “Asgari ücretin altında çalıştırılacağız”

0

2022’yle beraber işyerlerinde yeni ücretlerin hangi seviyede belirleneceğinin anlaşılacağı Şubat ayına yaklaşıyoruz. Milyonlarca ücretli çalışan yeni zamlı ücretlerini Şubat ayının başında alacaklar.

Bu bağlamda sözleşmelerin yenilendiği işletmeler de mevcut. Bunlardan birisi de Yemeksepeti. Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin (YİK) yaptığı açıklamaya göre, şirket yönetimi bütün depolarda kuryeler ile depo çalışanlarına yeni sözleşmeyi imzalamalarını dayatıyor.

YİK bu sözleşmenin sendika karşıtı ciddi saldırılar barındırdığını ve işçilerin asgari ücretin altındaki bir ücret seviyesine mahkum edildikleri bir sömürü ve baskı sözleşmesi olduğunu dile getirdi. YİK aynı zamanda yaptığı açıklamada, bu saldırıların önüne sendikalaşarak geçilebileceğini de kaydetti.

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin yaptığı açıklamayı aşağıda okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

Yemeksepeti’nin kuryelere ve depo işçilerine imzalattığı yeni sözleşmeyle ilgili takipçilerimizi bilgilendirmek istiyoruz. 2022’ye girildiğinden bu yana yönetim bu sözleşmeyi her işçiye dayatıyor. O yüzden burada paylaşacağımız bilgileri lütfen iş arkadaşlarınızla da paylaşın.

Bu oldukça önemli bir konu. Çünkü bu yeni sözleşme üzerinden Yemeksepeti bizleri ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA çalışmaya mahkum etmektedir. Bu yeni sözleşme, sendikalaşmayı durdurmayı amaçlayan hükümlere sahiptir. Yeni sözleşmenin amacı, işçi muhalefetini ezmektir.

Bu sözleşme, hemen her sendikasız işyerinde dayatılan sözleşme tiplerinden birisi. Bunların panzehiri elbette sendika. Sendikal örgütlülüğün olmadığı işyerlerinde patronlar işçilere ağır hükümler içeren sözleşmeler imzalatabilmektedir.

Biz Yemeksepeti’nde sendikal yetkimizi aldık, ancak patronun itirazıyla süreç mahkemeye taşındı. Mücadelemiz sürüyor. Şimdi sözleşmeye gelelim: Yeni sözleşmede işçi aleyhine ağır hükümler ve patrona geniş bir serbesti tanıyan hükümler var.

MADDE 5: Başka bir işyerinde yani ikinci işten çalışmak yasaklanmış. Yani Yemeksepeti hem fazla mesai ücreti de dahil asgari ücret veriyor hem de işçiye başka bir iş yapmayı yasaklıyor. Doğru düzgün bir ücret versen hangi işçi dinlenmek yerine başka bir işte çalışmayı düşünür ki?

MADDE 9: Aynı il içinde bulunmak koşuluyla işçilerin işyerinin patron tarafından serbestçe değiştirilebileceği bildirilmiş. Yani, patrona bu konuda aynı il içinde bulunmak koşuluyla geniş serbesti tanınmış. Bu konuda işçinin peşin onayı alınmış.

Bu düzenleme patrona geniş serbesti tanıyor. Sendikal örgütlülük ile patronun bu kadar geniş yetkiler kullanmasının önüne geçilebilir. Dahası bu madde, belli ki öncü kuryeleri ilçeden ilçeye sürgün etmek ve mobbing uygulamak için kullanılacak.

MADDE 12: Ücret ile ilgili madde. 44.400 / 12 : 3.700,00 TL olarak belirtilmiş. Yani 3.577,50 TL olan asgari ücretten (3.700,00 – 3.577,50 = 122,50 TL) 122,50 TL fazla ödeniyormuş. Yeni asgari ücret ile birlikte bu maddedeki miktar değişecek.

AMA BU ÜCRET FAZLA MESAİ DAHİL ÜCRET OLARAK BELİRLENİYOR, DOLAYISIYLA GERÇEK ÜCFETİN, YANİ ASGARİ ÜCRETİN BİLE ALTINDA KALIYOR! Yemeksepeti yeni sözleşmede, kuryeler ile depo işçilerine ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA çalışmayı dayatıyor.

MADDE 13: Asgari ücretin 122,50 TL üzerindeki bu ücrete (ki bu 2021 içindi; şimdi bu 122,50 TL’miz de gidecek) yıllık 270 saate kadar olan fazla mesai ücretlerinin de dahil olduğu belirtiliyor. GERÇEKTE ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA BİR ÜCRETLİ ÇALIŞMA OLACAĞINA İLİŞKİN BİR HÜKÜM BU.

MADDE 15: İkramiye vb. uygulamaların patron tarafından serbestçe kaldırılabileceği, kazanılmış hak olmayacağı belirtiliyor. Ayrıca işçiye ücret kesim cezası verileceği belirtiliyor.

İşyeri uygulaması haline gelmiş ücret eklerinin işveren tarafından istenildiği gibi kaldırılabileceğine ilişkin bu düzenleme sonuna kadar işçi düşmanı. Patrona bu kadar geniş yetki verilmesi, hele aldığı ücret ile ilgili, ücreti düşürebilme yetkisi verilmesi kabul edilemez.

MADDE 16: İşçinin ne kadar ücret aldığı bilgisini PAYLAŞMANIN fesih sebebi olacağı bildirilmiş. Bu madde KABUL EDİLEMEZ. Bu doğrudan SENDİKALAŞMAYI ÖNLEMEYİ amaçlayan bir madde ve bütün sözleşmenin matbu bir hükmü haline getirilmiş.

GÜYA BU YOLLA İŞÇİLERİN EKONOMİK HAKLARI İÇİN BİRBİRLERİYLE GÖRÜŞÜP KONUŞMALARINI, MAAŞLARIN DÜŞÜKLÜĞÜ VB. KONULARDA SOHBET ETMELERİNİ ÖNLEMEYE ÇALIŞIYORLAR. Bu madde ile yanındaki arkadaşına maaşını sormanı bile yasaklamak istiyorlar.

YANİ BU MADDE, İŞYERİNDE ÜCRET SORUNU İLE İLGİLİ KONUŞMAK İSTEYEN İŞÇİYİ TEHDİT MADDESİDİR.

MADDE 18: Patrona çalışma sürelerini ve periyodlarını (vardiyaları) istediği gibi belirleme ve değiştirme hakkı verilmiş. Ayrıca denkleştirme çalışması ve telafi çalışması getirilmiş. Yani ESNEK ÇALIŞMA MODELİ getirilmiş. İkisi de, sendikal örgütlülükle ortadan kalkabilir.

MADDE 21: Bayram ve tatillerde patronun istemesi halinde çalışma zorunluluğu getirilmiş. Bu da sendikal örgütlülükle giderilebileceğimiz bir saldırıdır.

Bütün Yemeksepeti kuryelerine ve depo çalışanlarına sesleniyoruz: Bu sözleşme sendika düşmanı bir sözleşmedir. Bu sözleşme işçi düşmanı bir sözleşmedir. Bu sözleşme bizleri, ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA çalışmaya mahkum etmektedir.

Bu bir BASKI, SÖMÜRÜ, MOBBİNG ve ESNEK ve GÜVENCESİZ ÇALIŞTIRMA sözleşmesidir. Bu sözleşme kabulümüz değildir. Buradan çağrımızı yineliyoruz: Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’nda örgütlenelim. Mahkemeyi kazandığımızda Yemeksepeti’nin karşısına GÜÇLÜ oturalım.

Pandemiye karşı toplu sözleşmelerde hayatlarımızı nasıl koruyabiliriz?

0

Saray rejimi pandemiye karşı gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerinin alınmasını bireylerin kendilerine terk etti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 3 Eylül 2021’de “Biz bu salgını gündemimizden çıkarmak istiyoruz” şeklinde yaptığı açıklamayı hepimiz hatırlıyoruz. Patronların kâr elde etme süreçleri aksamasın diye, rejimin artık toplumsal olarak hiçbir önleyici tedbir alma hedefi bulunmuyor. Tam aksine pandeminin yayılmasının hız kazanmasına neden olacak uygulamalarla (PCR testi zorunluluğunun kaldırılması gibi) ölümlerin kitleselleşmesine yol açıyorlar. Dizginlerinden boşalmış bir salgın karşısında emekçiler ve yoksullar olarak kaderlerimize terk edilmiş durumdayız. İktidar ve patronlar pandemiyi unutturmaya çalışsalar da, salgın sürekli yeni pikler yaparak yüzlerce, binlerce kardeşimizin, emekçinin canını almayı sürdürüyor.

Bu noktada rejimin hedefi işçi sınıfının rehavete kapılması. Ancak pandemi can almayı sürdürdükçe, rejim ve patronlar hayatlarımızı korumadıkları ve korumayacakları için, pandemi işçi sınıfının gündeminde olmaya devam edecek.

Toplu sözleşme, kendimizi korumak için kullandığımız araçlardan biri. Ne yazık ki bu, Türkiye işçi sınıfının önemli bir kısmının sahip olmadığı bir hak. Buna rağmen toplu sözleşmeler işçi sınıfı ile patronlar arasındaki mücadelede önemli diplomatik uğraklardır. Toplu sözleşmeler sömürünün kendisini ortadan kaldırmaz ancak bize, gelecekteki mücadelelerimizde faydalanmamız açısından önemli kazanımlar sağlayabilir.

Bu tip durumlarda işçi sınıfı olarak kendimizi sağlık krizlerinden ve ekonomik saldırılardan koruyabilmek için geliştirdiğimiz araçlar mevcuttur. Emekçi sınıflar olarak kendi kaderimizi kendimiz tayin etmek istediğimizde, bu amaç doğrultusunda örgütleniriz.

Şimdi bu olası kazanımlarımızın, Covid-19 pandemisi tehdidi karşısında neler olabileceğini tartışmaya açabiliriz.

Çalışma ortamının işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri uyarınca düzenlenmesi

Covid-19’un yayılması özellikle kapalı ortamlarda gerçekleşiyor. Bu yüzden pandeminin bugün yayıldığı temel kanallardan biri de işyerlerimiz. İşyerlerimizde, kapalı ortamlar olmasından kaynaklı olarak, Covid-19’un işçiler arasında yayılmasını önlemek amacıyla birtakım tedbirler alınmalı. Bunlardan en önemlisi işyerinin teknik olanaklarının ve altyapısının düzenli olarak havalandırılacak şekilde yeniden organize edilmesi.

Her işyeri farklı koşullar ve sorunlara sahip ve bunların salgına nasıl etki edeceğini de en iyi işçiler biliyor. Bu yüzden biz, çalışma ortamının işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri uyarınca düzenlenmesinin işçi denetiminde gerçekleştirilmesini savunuyoruz. İşçiler olarak tespit ettiğimiz sorunlar, bizim önerdiğimiz gerekli işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri uyarınca düzenlenmelidir. Buradaki öncelik hem havalandırma hem de kış koşullarından ötürü yeterli ısıtmanın sağlanmasıdır çünkü bazı fabrikalarda ısıtma sistemimiz dahi yok ve bu yüzden havalandırma da mümkün olmuyor.

Çalışma süresinin kısaltılması ve molaların sıklaştırılması

Düzenli olarak havalandırılsa dahi aynı kapalı ortamda ne kadar uzun süre kalınırsa, bulaş riski de o denli artar. Bu nedenle çalışma sürelerinin kısaltılması (mesela 6 saate indirilmesi) ve molaların sıklaştırılması ve bu molalar sırasında işyerinin kapsamlı bir şekilde havalandırılması gündemde olmalıdır.

Çalışma sürelerinin kısaltılması, biz işçilere dinlenmek için de daha fazla zaman verecektir. Bu önemli çünkü bilim insanlarının birçoğu ve Dünya Sağlık Örgütü, günlük 8 saat uykunun Covid-19’a bağışıklık geliştirme noktasında en az aşı olmak kadar önemli olduğunu söylüyor. Uykusuz kalan vücut kendini savunamıyor ve virüse yenik düşebiliyor.

Çalışma saatlerinin azaltılması, pandeminin şiddetlendirdiği işsizliğe de çözüm olacaktır. Çalışma süresinin 6 saate çekilmesi, bir gün içinde (24 saat) 4 vardiyanın doğmasına yol açar, böylece işsiz kalmış kardeşlerimiz için birçok istihdam olanağı da yaratılmış olur.

Yıllık ücretli izin süresinin uzatılması

İşçiler pandemiden önce dahi çalışma sürecinde yıpranıyor ve yoruluyorlardı. Bu şimdi pandemiyle beraber 5 katına, 10 katına, 20 katına çıktı. Yorgunluk ve yıpranma oranı arttıkça, yıllık dinlenme süresi de artmalı. Çalışma koşulları zorlaştıkça, dinlenme hakkı da genişletilmeli. Tıpkı uyku gibi, uzun süreli dinlenme de bağışıklığın güçlü tutulması ve sağlığın korunması açısından yaşamsal önemde. Belirtmeye dahi gerek yok ki, burada ücretsiz değil, ücretli izinden bahsediyoruz.

Covid-19 olan veya temaslı olan işçiler çalışmaya zorlanamaz; yani Covid-19 meslek hastalığı sayılmalı

İşyerleri ile fabrikalardan yüzlerce haber geliyor: Hasta veya temaslı işçi kardeşlerimiz zorla çalıştırılıyorlar. Böylece diğer işçilere bulaşma riski de yükselmiş oluyor. Covid-19 meslek hastalığı sayılmalı çünkü hastalanan bir işçi, meslek hastalığı sigortasından sağlanan haklardan yararlanma ihtiyacı hissetmektedir. Bu sigortanın sağladığı haklar şunlardır: a) Sigortalıya, geçici iş göremezlik süresince günlük geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi. b) Sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanması. c) İş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine gelir bağlanması.

İş güvencesi sağlamlaştırılmalı

Ekonomik durum kırılganlaştıkça iş güvencesi talebi de bütün taleplerimizin odak noktası haline geliyor. Patronlar, hasta işçiler çalışmayı reddettiğinde, daha düşük ücretle işçi bulacakları tehdidinde bulunuyorlar. Böylece biz işçileri hastalanmaya, yıpranmaya ve belki de ölüme mahkûm ediyorlar. Toplu sözleşmelerde patronun işçi çıkarmasını zorlaştırıcı kimi maddeler elbette bulunmaktadır ancak bu maddelerin kapsamı genişletilmelidir. Bu konuda birkaç öneride bulunalım.

Mesela Covid-19’un meslek hastalığı sayılması durumunda, işçilerin bu meslek hastalığı ile ilgili sağlık kurullarından aldığı 18 ayı geçmeyen rapor süresince iş akitlerinin feshedilmesi yasaklanmalıdır. Yine Covid-19’un kalıcı izler ve sağlık sorunları bıraktığı malul olan işçiler, emekliliklerine kadar işyerinde durumuna uygun bir işte çalıştırılmalıdır.

Ancak en önemlisi, bir işçinin işten çıkarılıp çıkarılmayacağına karar verecek olan yetkili kurulda, sendikalı işçilerin temsil sayısının, patronun temsilcilerinin sayısından fazla olmasıdır. Böylece işçiler olarak bizler, işten atma saldırısına karşı birbirimizi koruyabiliriz.

Salgın ve ölüm politikalarına dur diyebiliriz

Pandemi boyunca rejim iki maske bile dağıtamadığı gibi, almaya yeltendiği göstermelik tedbirlerde de daima patronları önceledi. Patronlar ise bizi kronik hastalıkların ve ölümün insafsızlığına terk etti.

Madem öyle, pandemiye karşı gerekli tedbirlerin alınması adına bu önlemlerin işçiler tarafından tespit edilip hayata geçirilmesini ve pandeminin bitişinin ilan edilmesine kadar bu önlemlerin toplu iş sözleşmelerine eklenmesini istemeliyiz.

Korku rejimi, birleşik bir mücadele ile yıkılacak

0

Bilindiği üzere, kamu emekçileri ile ilgili olarak imzalanan 6. Dönem Toplu Sözleşme (!) metnine göre zam oranları 2022 yılı için yüzde 5+7, 2023 yılı için ise yüzde 8+6 olarak belirlenmiş; enflasyonun bu oranların üzerinde çıkması durumunda ise her dönem enflasyon farkı verilmesi karar altına alınmıştı. 2021 enflasyonunun bu rakamların üzerinde çıkacağının anlaşılması ve de aralık ayında yaşanan kur şokunun etkisiyle de ortaya çıkan fahiş zamlar, yapılan toplu sözleşmenin bir kez daha gözden geçirilmesini gerektirdi. Özellikle de asgari ücrete yapılan yüzde 50 oranındaki artış ile birlikte gözler 3 Ocak’ta açıklanacak aralık ayı enflasyon oranına çevrilmişti.

TÜİK’ten masallar

TÜİK’in enflasyon hesaplamaları ile ilgili şaibeli rakamlar açıkladığı uzun süredir kamuoyunun gündeminde. Bu nedenle kamu emekçilerinin büyük bir kısmında, açıklanacak enflasyon oranının gerçek enflasyonu yansıtmayacağı, bu yüzden en azından asgari ücrete yapılan oranda bir zam yapılması gerektiği beklentisi oluşmaya başlamıştı. Yükselen beklenti, kamu emekçilerini toplu sözleşme masasında temsil eden (!) yandaş sendika Memur-Sen başkanının bile asgari ücret oranında zam talebini dillendirmesine neden oldu.

Aralık ayı enflasyon oranının açıklandığı gün olan 3 Ocak 2022 tarihinde toplanan kabine, altı milyon kamu emekçisinin ve emeklisinin maaşlarında 2022 yılı Ocak ayından itibaren yapılacak artış oranını açıklandı. Buna göre maaşların 2021 yılı son altı ayı enflasyon farkı ile birlikte, toplu sözleşme döneminde belirlenen yüzde 5 oranının yüzde 7,5’e çıkarılması suretiyle yüzde 30,9 artış yapılması kararının alındığı ilan edildi.

İşyerlerinde yükselen tepki

Yukarıda belirttiğimiz gibi TÜİK’in gerçek enflasyon rakamlarını çarpıtarak düşük oranlar açıklanacağının bilinmesi ve asgari ücretin yüzde 50 oranında artırılması ile birlikte kamu emekçilerinin maaşlarının asgari ücrete yaklaşmış olması, 3 Ocak 2022 tarihinden önce işyerlerinde tepkilerin yükselmesine neden oldu. Sağlık alanında sadece doktorlara yapılmak istenen zam açıklaması üzerine hemen hemen tüm sağlık emekçilerinin katıldığı eylemler ve grevler bu tepkinin en görünen haliydi. KESK’in özellikle kur artışı sonrasında yağmur gibi gelen zamlara yönelik yaptığı “Geçinemiyoruz” temalı mitingleri de önemli bir başka protesto eylemi oldu.

Memur-Sen ve Kamu-Sen gibi sarı sendikalar üyelerinin tepkisini azaltmak için basın açıklamaları yaptı, Eğitim-İş sendikası ise oldukça az katılımlı bir günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirdi.

Korkuya karşı birleşik bir mücadele

Yapılan zammın düşüklüğü ve 2022’nin daha ilk saatlerinden itibaren elektriğe, doğalgaza, benzine vb. pek çok ürüne yapılan fahiş zamlar, kamu emekçilerinin tepkisinin daha da yükselmesine neden oldu. Ancak işyerlerinde yaşanan büyük kaynama maalesef eylemlere yansıyamadı. Hem KESK’in mitingleri hem de diğer yandaş sendikaların eylemleri ses getirebilecek bir niceliğe ulaşamadı. Zira her ne kadar kamu emekçileri arasında hükümete ve de hükümetin ekonomi politikalarına karşı yükselen bir tepki oluşsa da kamu emekçilerinin üzerine çökertilen KHK’lerle işten atılma korkusu hâlâ etkili. Kendi aralarında hükümete yönelik ağır eleştiriler yöneltilse de, iş eyleme geçme olunca Tek Adam rejiminin hukuksuz uygulamaları kamu emekçilerini geri çekmekte.

Yaşananlar bize gösteriyor ki, halihazırda tepki ile korku arasındaki dengede korku tarafı ağır basıyor. Ancak bu böyle gitmeyecek ve de gitmemeli. Korkuyu yenmenin en önemli yolu, kamu emekçilerinin tepkilerini birleşik bir mücadele hattı kurarak eyleme geçirmektir. Bu görev de tüm ilerici, öncü, sınıf mücadelesinden yana kamu emekçilerinin ve onların sendikalarının üzerindedir.

The Left in Today’s Turkey

0

Interview with our writer Atakan Çiftçi published by the Persian political left magazine Aasoo, in January 2022. This is the English translation of the interview.

1. The co-joined /collaborative project of Islam and capitalism is an important topic to the Marxist scholarship today. Apart from Gulf countries, Turkey has been the first Muslim country that made attempt to appropriate Islam with capitalism. What do the intellectuals and political activists of the left in Turkey have about this?

The first political Islamist party was founded in Turkey, as early as the end of the sixties, under the charismatic leadership of Necmettin Erbakan, influenced by the Muslim Brotherhood. Before founding his party, Erbakan was an important figure within the Union of Chambers and Commodity Exchanges of Turkey, representing the interests of small and medium-sized enterprises (SMEs), based in rural and conservative areas of the country.

During the seventies, Erbakan’s party was defending a developmentalist approach, based on state investments in heavy industry. After the military coup in 1980, Turkey passed from import substitution industrialization to neoliberal economic model, and Islamism was adapted well to this process. Many SMEs in Anatolian cities became large enterprises and demanded more share from public resources. Erbakan’s party started to moderate its political positions in the ‘90s and attracted marginalized urban voters as well as conservative provincial popular sectors. However, during Erbakan’s short-term prime ministry, confrontations between secular military-civil bureaucracy and his Islamist party sharpened, and the Constitutional Court banned the Islamist party at the end of the ‘90s.

A more moderate wing emerged within the Islamist movement under the leadership of Tayyip Erdoğan, ex-mayor of Istanbul, claiming that they were no more Islamists but conservative democrats. This moderation process was in line with the rise of the conservative bourgeoisie. Rather than an Islamic revolution in the country, they preferred a conciliation with secular elites, being part of the European Union, and a more aggressive policy in the region. After the deep economic crisis of 2001, Erdoğan’s Justice and Development Party (JDP) could take advantage of the political vacuum in the country and obtained an absolute majority within the parliament. During its first years of government, to consolidate its power, the JDP launched some halfway democratic openings. At the same time, it followed and even deepened the neoliberal agenda of the former governments. Despite the economic growth, the economic inequality reached unprecedented levels. After weakening its political rivals and the global economic crisis that started in 2008, the JDP followed more repressive and exploitative policies. During its governance of 18 years, Erdoğan and its party was able to create its oligarchic bourgeois sectors in the economy, based on a growth model on the construction, energy, and arms industry. The JDP became a role model of a successful combination of Islamic rhetoric and neoliberalism. However, the balance of its political power is an unprecedented misery for the working people and a highly authoritarian regime for the oppressed, such as Kurds, women, lgbti+ community.

2. Can you provide an overview of the class structure of Turkish society? Has the Turkish left been able to find a base among the lower classes? What political tendency dominates the working class?

Turkey is a capitalist country situated by some global institutions in the “developing countries” group with others such as India, Brazil or South Africa. Its industry share is 23% in its GDP (construction 9.7%, services 60.2%, agriculture 6.9%). Of its 83 million population, there is a quite strong industrial working class of 3.5 million; including other salary earners, some 30 million active working people, besides some 14.2 million unemployed. (Unregistered workers are not included in these numbers.) The small business people category is registered as 1.6 million.

Some 60% of the workers’ monthly earnings is the minimum wage established by the government, which is about 300 dollars.

What we can define as “left” in Turkey is highly divided and with some specifications quite different from its Western counterparts. One which self-proclaims as left, center-left or social democrat, is the Republican People’s Party (CHP). Nowadays is the biggest opposition party and usually collects some 20-25% of the votes. Being the unique governing party, which constructed the Republic in 1923 and reigned alone for 23 years, it is highly nationalist with some Bonapartist traits. Most of its supporters are secular and educated people of the Western cities and poor Alawites (the second-largest Islamic sect in Turkey). From a Marxist point of view, it is a reformist social democratic bourgeois party.

The other mass party, which we can include in a general definition of the left, is the Peoples’ Democratic Party (HDP) which is very strong in the Kurdish territories of the country. In general elections, it obtains some 10% of the popular vote. It can be characterized as a petty bourgeois nationalist party.

Then there are other small revolutionary left parties, some of which are from Stalinist or Maoist origins. However, after the collapse of the Soviet Union these parties and groups became to bear a tendency towards more reformist positions, trying to construct multiclass movements on issues as climate change, environment, women emancipation, LGBT, etc. On the other hand, the Trotskyist current preserve the orthodox Marxist positions and try to extend its influence in the working classes.

But, due to the rapid development in Turkey between the years 2002 and 2007, the major party also within the workers became to be the actual governing party, the Justice and Development Party (JDP) of Erdogan, although nowadays highly loosing supporters for its dictatorial regime, the economic crises and its regrettable and mortal managing of the Covid-19 pandemic.

3. Gezi park protest was environmental ground activity when it began and developed immediately. What is the status of the issue of environment among the leftists in Turkey?

Gezi park protests started on environmental issue (withdrawing the trees of the park) but with the first intervention of the police forces, it rapidly turned to be an insurrection against the dictatorial regime of Erdoğan. It was a multiclass mobilization and the biggest mass movement of Turkey’s history.

The real struggles against environmental deterioration began to develop recently with the mobilization of the rural people against the construction of hydroelectric and thermal centrals or countless mining projects that destroy the country’s remaining forests and natural life zones. Energy and mining are the JDP government’s strategic sectors for economic growth. Despite the destruction of agricultural zones and the natural environment, it is a fast and easy way to make profit for Turkish capitalists as well as multinational companies. These attacks that destroy the environment trigger the convergence of anti-capitalist struggles with the ecological movement. The majority of the left is sensitive to this issue, and there is a growing solidarity movement with the local resistants against such destructive projects.

4. In recent decades, a kind of Islamic left has been formed in Turkey. Ali Shariati’s ideas have attracted the attention of such groups. What is the opinion of the Turkish secular left about the Islamist left? As you know, in the Islamic revolution of 1979 in Iran, the secular left cooperated with Islamists – including leftist Islamists – which did not have a good result. Does this tendency exist among the secular leftists in Turkey?

In the noughties, some Islamic left groups, such as Anti-capitalist Muslims and Revolutionary Muslims, occurred in Turkey. They even joined the Gezi Revolt -the massive mobilization that gathered millions of people against the JDP government in 2013- and took part in the occupation of Taksim Square; central square of Istanbul occupied by protesters for more than a month during the Revolt. However, these groups could not become mass organizations and remained marginal.

Some sectors of the left, coming from left-Kemalist or Stalinist tendencies, are categorically against such formations. They define them as counter-revolutionaries and reject doing any united political actions with them. Liberal left tendencies welcome these Islamic left groupings, and they think they would become a tool for attracting the conservative base of the JDP from a left point of view. A more balanced approach would be the following: we can organize joint protests or political actions against the JDP government or for supporting mass mobilizations with them; however, we should avoid building permanent political fronts with them and should not give up a political/ideological discussion with these groupings.

5. What is the role of women among the secular left in Turkey?

It is hard to give a straight answer to this question because there is not a single answer. To start with, we can say that the role and place that women occupied within the left, historically speaking, have always been fundamental; but whether it was seen that way or not is the question. The left was considered, and it self-identified itself to be driven by men. Men were the brain, the thinkers, the vanguard, and women simply followed, and completed the picture — this was the understanding here, just like it was everywhere else, at first. The “official history” was one of men’s.

Yet women’s place and role, as well as the reality of patriarchy and how it works hand in hand with capitalism was more openly acknowledged starting with the emergence of a feminist movement in Turkey in the late 70s and early 80s. This is not to say that there weren’t feminists in Turkey before. It just means that this period is when women, collectively, asserted themselves as political subjects and started questioning the patriarchal norms underlying social and political spaces, including the left. That doesn’t simply mean bringing a feminist agenda to the table or having a right to speak up solely about issues concerning women; it also means pushing for an acknowledgment of women as fundamental actors in class struggle and class politics. 

On the one hand, Stalinist sectors, and their variants, for instance, still struggle with what to do with women or feminist struggle. Not only does their stagist understanding of class society and social change make them postpone women’s liberation and struggle against patriarchy to a time that succeeds socialist struggle. This understanding sometimes goes as far as to label women’s issues or demands as “bourgeois.” They are also still coming to terms with the idea that women can do politics or theorize about class struggle or challenge male analyses.

On the other hand, there are other sectors of the left that consider women’s struggle against patriarchy as inseparable from class struggle, and openly espouse feminism as part of their political programme. One can count Trotskyist parties, student movements, socialist feminists among them. And recent history only proves this fundamental role of women and women’s struggle in the leftist struggle. For instance, women were at the forefront of the Gezi Park mobilization — not simply to fight against certain sexist discourses that were part of the protests, but also to fight against the government and its political, economic, social, and environmental policies at large. Similarly, during the period of heightened repression and extended state of emergency following the coup attempt against the Erdogan government in 2016, women were the only sector that didn’t pull back from the streets to continue defending their rights and lives against the government.

6. What is the standpoint of the secular left towards Turkish nationalism? Do you think leftists should cooperate and unite with liberals and nationalists?

What we can call “Turkish nationalists” bear two diametrically opposing parties. One of them, as I mentioned above, is the CHP, which revendicates the social democratic program; but the other, the Nationalist Movement Party (MHP) is a fascist organization, based on the belief in the superiority of the Turkish race. With the first one, there can be joint actions inside the working class, not forgetting that it is a bourgeois party. As for the second (MHP), we should categorically struggle against it.

Those who can be called liberals once supported Erdogan’s government. They believed the Erdoğan government would “modernize and civilize” the country and insert Turkey into the European Union. Nevertheless, for some years, as the results of Erdogan’s Bonapartist dictatorial regime became more explicit, the liberals were silent and turned to be a marginally defamed sect. Any real left current that would collaborate with them will lose all its prestige if it has any.

7. Does the Turkish left believe in fighting against imperialism? Do you think that the domination of the great powers should be removed from the Middle East?

Yes, the left should definitely be anti-imperialist. However, what is strange in this country is that everybody claims to be “anti-imperialist.” Every day, Erdogan insults the imperialist countries, saying that the USA and the EU are trying to enslave our people and for this to destroy his government. Of course, this is hypocrisy on his part because Turkish capitalism is highly dependent on imperialism, and Erdoğan only tries to have a better position in his negotiation with imperialist countries. Even so, his supporters, to some extent, buy this demagogy.

The far left is, in theory, against imperialism, but the majority believes that imperialism is only composed of the United States. For that reason, they prefer to support, for example, the European Union (“for democracy”) or other big powers such as Russia and China to balance the USA. As for the revolutionary left, it is against all imperialist and expansionist powers in the Middle East and revendicates the solidarity of all the peoples of the Middle East to eradicate imperialism from the region and for the construction of a Federation of Socialist Republics.

8. What is the status of the rights of sexual minorities in Turkey?

Legally speaking, homosexuality is not a crime in Turkey, but there is no legal status or protection for same-sex couples. Sex change is allowed, transgender people can change their legal gender since 1988, and lgbti+ people have the right to seek asylum in Turkey under the Geneva Convention. Yet, no specific laws — civic, labor, or penal — exist to protect the lgbti+s against discrimination and violence based on sexual orientation or gender identity.

And the reality on the street is quite different from the legality confines. For instance, Turkey has a large lgbti+ refugee community — including individuals from Iran, Iraq, Lebanon, and Afghanistan. However, the government refuses to offer them refugee status or protection, and recently took these refugees’ rights to access healthcare, just prior to the pandemic.

Public opinion on homosexuality, and the lgbti+ community in general, has generally been conservative. Lgbti+ people are subject to systematic social, political, and police discrimination, harassment, and violence. In recent years, the conservative government has increasingly and openly targeted them. The head of Turkey’s Presidency of Religious Affairs went as far as to blame lgbti+s for causing and spreading Covid-19 during a sermon, approving and promoting hate speech and violence against the lgbti+.

In addition to femicides, several transgender individuals are brutally murdered every year, and the toll, just like in the case of femicides, has been on the rise. However, since the murder of transgender people is not considered a hate crime, there are no reliable statistics or reliable actions, or protection undertaken by the government. On the contrary, the perpetrators are protected by the police and the legal system.

It is also important that the bourgeois opposition parties remain mostly silent against the discrimination and violence that lgbti+s face. They shy away from espousing a pro-lgbti+ position, fearing losing their electoral base’s support. The lgbti+ community and movement, the feminist movement, and the left are the only sectors that publicly denounce, refute and fight against discrimination and violence based on sexual orientation or gender identity.

9. What is the position of the Turkish left on the Kurdish issue? What is the relation among the Kurdish left activists and the Turkish left activists? What have the leftists done to improve the situation of the Kurds in Turkey?

Traditionally, the left-Kemalist and Stalinist sectors have not acknowledged Kurds as separate nation and their right to self-determination. Since the 1970s, as the struggle of Kurds radicalized, some sectors of the Turkish left did recognize their national rights.

Since the 1980s, as the Turkish left has steadily weakened, the Kurdish national movement turned into a mass movement. While the armed struggle of the PKK made the Kurdish issue more pronounced, its methods played a divisive role between the Turkish and Kurdish working classes. In 2014, some sectors of the Turkish left and the political representatives of the Kurdish movement formed a joint party: People’s Democratic Party (HDP). It has been under harsh state repression after the negotiation process between the Kurdish movement and the JDP broke up in 2015. Thousands of HDP members are now arrested, including their ex-presidents and elected mayors. The grand majority of the Turkish left is in solidarity with the HDP against the state repression. However, the main challenge is raising and popularizing a political program that would combine the liberation of the Kurdish people and the emancipation of the Turkish and Kurdish working classes.

10. What is the standpoint of the left regarding the Armenian genocide in Turkey? How does this the genocide have been discussed in the society?

As is in the case of the Kurdish issue, the traditional left, represented by left-Kemalism and Stalinism denied the Armenian genocide for a long time. As an internationalist and a genuine radical left emerged in the 1970s, the Armenian issue started to be discussed within the Turkish and Kurdish left, and this internationalist and anti-capitalist left acknowledged the existence of the genocide. The state policy of Turkey is a categorical denial of the genocide and through education policies and the chauvinist positions of the mainstream political parties, this question is still a taboo for the society. However, the internationalist left, as well as the HDP, recognize the genocide and condemn the JDP government’s hostile policies against Armenia. They claim the solidarity and brotherhood of all peoples in the region.

Arjantin demiryolu sendikası seçimlerinde devrimci Bordo liste önemli zaferler elde etti

0

22 Aralık Çarşamba günü Demiryolu Sendikası’nda delegeler meclisi seçimleri yapıldı. Bu seçim, 17 Aralık Cuma günü yapılmış olan ve şube yöneticileri ile ulusal yöneticileri belirleyen seçimleri tamamlayıcı nitelikteydi. Demiryolları işletmesinin tatilin ortasında olmasından kaynaklanacak şekilde yüzlerce demiryolu işçisinin oy kullanamayacağı koşullarda yapılan bu seçimler, 22 Aralık’ta tamamlandı.

Sarmiento’da demiryolu işçisi yoldaşlarımızın seçimlere kitlesel ve militan katılımı sayesinde, 514 oy alan Pedrazista Sasia’nın Yeşil listesinin karşısında Bordo listemiz oyların %70’ini (1200 oy) alarak ezici bir zafer elde etti.

Sadece 22 Aralık seçimlerinde değil, 17 Aralık’taki yönetici seçimlerinde de oyların %70’ini aldık. Bunun anlamı şudur: Demiryolu Sendikası’nın 33 şubesindeki patron karşıtı ve antibürokratik delegelerin oluşturduğu sendikal akımın, yani demiryolu tabanının kendi mücadele aracının geliştirilmesinin devam ettirilmesine dönük yaygın bir destek mevcut.

Birkaç yıldır “Pollo” Sobrero, “Café” Ruíz Díaz, Edgardo Reynoso, Mónica Schlotthauer ve Luis “Pipi” Clutet gibi demiryolu işçisi önderleri olan yoldaşlarımızla inşa ettiğimiz ve kavgaya katılan yeni sendikal demiryolu gruplarıyla birlikte güçlenen mücadeleci ve demokratik Bordo önderliğimiz bir konsolide olma ve ilerleme sürecinde.

Bu seçimler aynı zamanda demiryolu işçilerinin Frente de Todos hükümetinin kemer sıkma politikalarına, paritenin düşüsüne, geriye dönük ücretlerin çalınmasına, 2020’de ücretlerin dondurulmasına, esnek çalışma modeline, sendikal adaylıkların yasadışı manevralarla engellenmek istenmesine, oy verecek işçilerin seçimlere kayıt yaptırması esnasında manipülasyonlara imza atılmasına ve Yeşil listenin bürokratik önderliğine dönük öfkeyi de ifade ediyor. Yine bu seçimler “diyalog” vaat eden ve ilk günden itibaren işçilerin taleplerini küçümseyen, teklifleri manipüle eden, kendi yandaşlarına gelir sağlayan Peronist devlet yönetimi ile bürokrasinin kurduğu suç ortaklığına yönelik öfkeyi de yansıtıyor.

Bu suç cephesi son ana dek her şeyi denedi: Arjantin Demiryolları başkanı Marinucci ile Yeşil liste adayları ortak bir eylem düzenlediler; hatta seçimleri mesai saatlerine koyarak, işçilerin mesai saatlerinde oy vermelerini zorunlu kılarak seçimleri aslında yasaklamak istediler ancak başarılı olamadılar.Yeşil listeye, kemer sıkma politikalarına ve pandemi protokollerinin ihlal edilmesine karşı verilen mücadeleyi ezmesi için güvendiler.

Batı bölgesi şubeleri ve Sarmiento delegeleri meclisi olarak biz demiryolu işçileri ise, onların bizlerden almaya niyetlendikleri haklarımız için mücadele etmeyi sürdürmeyi savunduk. Bu zaferler, iş günü konusunda yaklaşan mücadelelerde, engelli çocuklar için koyulması gereken kotalar meselesinde, erkek şiddete karşı cinsiyet eşitliğini sağlamada, “çırakların” sömürüsüne yol açan emek esnekliğine karşı kavgamızda, yapılan sahtekarlıkları engellememizde ve Yeşillerin gerçekleştirdiği saldırılarda kaybettiğimiz haklarımızın geri kazanılmasında bizi güçlendiriyor. Sonuç olarak Sasia ve Peronist yönetim yenilgiye uğratılmıştır.

Birleşik muhalefet diğer demiryolu hatlarında da oylarını korudu

Gerçekleştirilen ulusal ve bölgesel seçimler ile delege seçimleri hileliydi ve bu hile, ulusal muhalefet listelerinin Yeşillere karşı sunulmasına izin vermeyen yasaklayıcı bir yasa kapsamında örgütlendi. Bu nedenle, ulusal düzeyde Sasia’nın Pedrazist bürokrasisi tek bir liste ile tek başına yarıştı ancak bölgesel düzeyde Bordo liste, bürokratik engelleri iki şubede aşmayı ve seçimlere kendi listesiyle girmeyi başardı: Önderlik ettiğimiz ve kazandığımız Batı şubesi ve ve kadın kotasını karşılayamayalım diye bölgenin demiryollarının  adaylık sisteminin değiştirilmesine karşı verdiğimiz zorlu mücadeleden sonra Belgrano Norte şubesi.

Birleşik muhalefet olarak kendimizi demiryolu işçilerinin mücadeleci seçeneği olarak sunabildiğimiz yerler, delegeler meclisi seçimleriydi. Patagonya hattında dahi bürokrasi muhalefet listesine engel olamadı ve seçimleri askıya almak zorunda kaldı.

Ayrıca tıpkı Sarmiento’da olduğu gibi, muhalefette olan işçi tabanının öfkesinin dışa vurulmaması için çalışan bürokratlar ile işverenlerin ortak manevralarının ve bürokrasinin pozisyon almasının üstesinden gelinmesi gerekiyordu. Ancak bu hatlar Sarmiento’nun durumundan farklı bir durumda çünkü bürokratik aygıtı yöneten Yeşiller bu hatları, tabana herhangi bir danışma hakkı bile vermeden veya herhangi bir muhalefete göz açtırtmadan kontrol ediyor.

Bütün bu hatlardaki olağanüstü eşitsiz duruma rağmen, muhalefet listeleri oylarını korudu.

Önümüzdeki zorluklar

Sarmiento’nun Bordo listesinin güçlenmesiyle beraber 2022’de bizi bekleyen birkaç zorlukla karşı karşıya geleceğiz. Sendikanın içinde Yeşillerden Sasia’nın ücretler, esnek çalışma ve diğer konularda teslim olmasını ifşa etmeye ve buna karşı mücadele etmeye devam etmeliyiz. Bordo listeyi diğer hatlarda güçlendirmeliyiz. 

Aynı zamanda talepler listemiz adına mücadele edebilmek için birleşik muhalefetin koordinasyonu korunup güçlendirilmeli ve bürokrasinin bizi sendika içinde sürüklemeye çalıştığı izolasyonu kırmalıyız. 

Son olarak, 11 Aralık’ta Plaza de Mayo’daki kitlesel eylemde yaptığımız gibi, Peronist hükümetin patron partilerini de yanına alarak IMF’yle yapacağı anlaşmayı reddetmeye devam edeceğiz.

Sonuçlar

Roca hattında Sosyalist Sol olarak Bordo listemizin dahil olduğu bir koalisyon kurduk. PO’nun (İşçi Partisi) başını çektiği Gri liste, PTS’nin (Sosyalist İşçilerin Partisi) başını çektiği Turuncu liste, muhalif Peronistlerin başını çektiği Turkuaz liste ve Politica Obrero’nun (İşçi Politikası) başını çektiği Mor liste ile bir Çok Renkli Cephe listesi oluşturduk. Bu hatta Yeşil liste 2378 oy aldı, bizim de içinde olduğumuz koalisyon ise 905 oy aldı.

Belgrano Norte hattında Yeşil liste 882 oy aldı, Bordo listemiz ise 205 oy aldı.

Miter hattında seçimlere PTS ve MST (İşçilerin Sosyalist Hareketi) ile girdik. Burada Yeşil liste 1960 oy aldı, Bordo-MST-PTS listesi ise 331 oy aldı.

San Martin’deki Yeşil listeye muhalif liste, Kahverengi liste ismiyle hazırlandı. Yeşiller 1272 oy alırken, Kahverengi liste 375 oy aldı.

Belgrano Sur’da Yeşil liste 1600 oy aldı, Kahverengi liste ise 300 oy aldı.

***

Editörün önerdikleri:

Portekiz’in Ocak 2022 seçimleri için MAS 22 bölgeden aday çıkardı

0

Portekiz’de dayanışma içinde olduğumuz Sosyalist Alternatif Hareketi’nin (Movimento Alternativa Socialista-MAS) 30 Ocak 2022’de gerçekleşecek milletvekili seçimlerine dair çağrısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

***

Sosyalist Alternatif Hareketi (MAS) 30 Ocak’ta gerçekleşecek milletvekili seçimleri için 22 bölgede adaylarıyla yarışacak. 30 yaşındaki öğretmen ve aktivist Renata Cambra, MAS’ın ulusal önderi olarak sözcümüz ve Lizbon’daki listemizin başı olacak.

31 yaşındaki sosyal hizmetler işçisi Inês van Velze, Coimbra’daki listemizin; Barcelos Hastanesi’nde operasyon asistanı olarak çalışan 49 yaşındaki Vasco Santos, Braga’daki listemizin; 24 yaşındaki tasarımcı João Faria Ferreira, Setúbal’daki listemizin; 35 yaşında işsiz bir işçi olan Pedro Castro, Porto’daki listemizin, 33 yaşındaki banka işçisi Maricel Alina, Avrupa Birliği dışı bölgelerdeki listemizin; 51 yaşında olan ve inşaat sektöründe sendikacılık yapan José Sebastião ise Avrupa Birliği içi bölgelerdeki listemizin başını çekecek.

Aday listelerimizin yüzde 54’ü kadınlardan oluşuyor ve listelerimizin yüzde 45’inde listelerin başını bir kadın oluşturuyor. MAS olarak bu seçimlere “Solu ayağa kaldır” şiarıyla katılıyoruz, çünkü ülke solu son altı sene boyunca programını ve sokaklarda seferber olma yöntemini terk etti ve kendisini Sosyalist Parti (PS) için koltuk değneği rolü oynamaya adadı. Sol Blok (BE) ve Portekiz Komünist Partisi’nin (PCP) PS’ye nasıl bu kadar rahat uyarlandığı bir soru işareti ancak şurası kesin ki, bu iki yapı kendi aralarında ülke için siyasi bir alternatif inşası etrafında birleşemiyor.

PS’nin hükümet formülü, BE ve PCP tarafından desteklense de, Troika’nın mirasından kopamadığını ve onurlu bir gelecek yaratamadığını gösterdi. Görülebileceği üzere PS, bu ülkenin egemenlerinin çıkarlarına kopmaz bağlar ile bağlı olan partilerden biridir. Bu yüzden onlardan bekleyebileceğimiz tek şey kırıntılar, makyaj, boş konuşma, yarım yamalak önlemler, verilen sözlerin ertelenmesi ve daha fazla makyajdır. PS’nin güçlenmesinin sonucu, otoriter ve ırkçı aşırı sağın güçlenmesi ve solun giderek güçsüzleşmesi olmuştur.

Bu yol bize hizmet etmiyor. Altı yıldır atılacak olan o sözde önemli adımları bekliyoruz. MAS; sömürünün ve baskının olmadığı, herkes için geçerli olacak onurlu bir gelecek inşa etmeye katkıda bulunmayı amaçlıyor. Bizi takip edenler, son yıllarda geleneksel solun yaptığının aksine, sorunların çözümü için sürekli olarak halkla birlikte mücadele etme kararlılığında olduğumuzu zaten biliyorlar. Eğer bizi tanımıyorsanız da, bize kulak kabartın.

Boş konuşmalardan bıktık. Gezegenimizi piyasaların çıkarlarından korumak için, lityum gibi sahte yeşil çözümlere son vermek için, işten atmalar için değil ama yeni istihdam alanları yaratmak adına enerji dönüşümünü sağlamak için, demiryollarına etkili yatırımlar ve büyük şehirler dışındaki ulaşımın iyileştirilmesi için bu seçimlerde adayız.

Kırıntılardan bıktık. Parlamentoda temsil elde edersek MAS olarak sokaklarda gençlerle birlikte mücadele edeceğiz; öğrenciler için öğrenim ücretlerinin sonlandırılmasını ve yine öğrenciler için uygun fiyatlı kiraların belirlenmesini savunuyoruz, geçici çalışma şirketlerinin kapatılmasını ve aile içi şiddet mağduru kadınların korunması için mücadele edilmesini savunuyoruz.

Bu düzenden bıktık. Aşırı sağdan bıktık. Onurlu bir hayat istiyoruz. İşsizliğin sonlandırılması için 4 günlük bir çalışma haftası için mücadele edeceğiz. Ülkeyi yağmalayan ve borçlandıran egemenlerin malvarlıklarına el konulmasını ve onların tutuklanmasını talep etmekten korkmayacağız. Offshore operasyonlarına son vermek ve büyük servetlerin vergilendirilmesine başlamak yakıcı bir ihtiyaçtır.

Bir alternatif mevcut! Kampanyamızı takip edin! MAS’a katılın!

***

Editörün önerdikleri:

CST-PSOL: Bolsonaro’ya karşı eylem birliği ve bir sosyalist bloğun inşa edilmesi için

0

İşçilerin Uluslararası Birliği Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Brezilya seksiyonu olan CST-PSOL’un (İşçilerin Sosyalist Akımı Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) yayın organı Sosyalist Mücadele’nin 144. sayısının (Aralık) başyazısının çevirisini aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

Bu yıl da sona ererken, sokaklarda birleşik ve kitlesel eylemleri şimdi her zamankinden daha fazla yeniden var etmeliyiz. Kadınların 4 Aralık’taki ve emekçilerin 8 Aralık’taki eylemleri önemliydi ancak bunlar Fora Bolsonaro [Bolsonaro Defol] kampanyası tarafından iyi bir şekilde hazırlanmamıştı. Pandeminin ortasında patlak veren ekonomik ve toplumsal kriz hâlâ oldukça derin ve tam da bu nedenle, sokaklarda birleşik bir seferberliğe ihtiyaç duyuyoruz.

Son günlerde Dieese (Sendikalar Arası İstatistik Departmanı), birçok eyaletteki başkentte temel gıda ürünlerinde fiyat artışları yaşandığını gösteren çalışmalar yayımladı. Brasília gibi bazı bölgelerde 12 aylık fiyat artışları yüzde 30’u geçmiş durumda. Resmi asgari ücretin 1100 real olduğu [yaklaşık 2.677,58 lira] ve milyonlarca insanın acil yardım paketlerinden yoksun bırakıldığı bir ülkede, bir bütün olarak, en temel gıda ürünlerini içeren bir alışveriş sepeti 700 real civarında bir fiyata denk geliyor. Band Haberleri isimli gazetede yayımlanan bir habere göre, Baixada Fluminense bölgesinde yaygın açlıktan dolayı kokarcalar ile beslenmek zorunda kalan çocuklar mevcut. Bu nedenle, Fora Bolsonaro kampanyasının CUT (İşçilerin Birleşik Merkezi), CTB (Brezilya İşçileri Merkezi), MTST (Evsiz İşçiler Hareketi), UNE (Ulusal Öğrenci Sendikası) ve diğer öncülerin mücadeleyi sokaklarda, herhangi bir zayıflığa sebep olmadan ve sorunları takvimlere ertelemeden, etkili bir şekilde inşa etmelerini talep ediyoruz.

Açlık ve krize karşı acil önlemler ve kamu hizmetlerinin savunulması için

Bolsonarocu aşırı sağa karşı, Ulusal Meclis’in, belediye başkanlarının ve valilerin geçirdiği kemer sıkma önlemlerine karşı acil önlemler almalıyız. Correios ve Petrobras gibi devlet şirketlerine, çevrenin korunmasına, sağlığa ve eğitime yatırım yapılması adına kaynakların bulunması için bankerlere olan borçların ödenmemesini ve milyarderlerin vergilendirilmesini öngören etkili bir alternatif ekonomik ve toplumsal planın oluşturulmasını amaçlayan bir mücadeleyi savunuyoruz. Bu kaynakların aynı zamanda acil yardım paketlerini güvence altına almasını ve feminist, siyah ve LGBTQIA+ topluluklara destek olmasını savunuyoruz. Ücretlerin iyileştirilmesini; gıda, gaz, elektrik ve benzin fiyatlarının düşürülmesini; topraksızların denetimi altında bir tarım reformunun hayata geçirilmesini ve yerli toplulukların topraklarının dokunulmaz ilan edilmesini savunuyoruz.

Bir sol cephe inşa edelim

Birleşik bir mücadeleyi ve kitle örgütlerinin tabanlarında demokratik meclislerin kurulmasını talep ediyoruz ancak bunun yanı sıra, işçi sınıfının, gençliğin ve halk kesimlerinin sınıf bağımsızlığına yaslanan alternatif önderliğini inşa etmek için mücadele etmeyi sürdürmemiz gerekiyor. Eski başkan Lula ile sendikal merkezilerin resmi konferanslarının önerdiği geniş cephe politikası ve patronların temsilcileriyle koalisyonlar oluşturma çizgisi bu hedefe hizmet etmiyor, çünkü bu finans dünyasına makul bir teklif olarak gözüküyor ve mücadelelerin frenlenmesini öngörüyor.

Bu nedenle, sınıf işbirlikçiliği stratejisine karşı olan her şeyi ve herkesi birleştirmek için savaşmalıyız. Önerimiz PSOL’un sosyalist ve komünist soluyla birlikte Glauber Braga’nın önadaylığıyla, UP’den (Halk Birliği) Leonardo Péricles’in önadaylığıyla, PSTU’dan (Birleşik Sosyalist İşçi Partisi) yoldaşlarla, devrimci ve sosyalist kutbun diğer sektörleriyle ve PCB’den (Brezilya Komünist Partisi) yoldaşlarla bir sosyalist cephe oluşturmaktır.

Bu nedenle bu örgütlerin önderleriyle bir toplantı teklif ediyoruz. Bu örgütlerin önderlerini, mücadeleler ve seçimler için ulusal çapta ve eyaletlerde sol sosyalist bir blok veya cephe inşa etmenin olanakları üzerine tartışmaya çağırıyoruz.

İstanbul’dan bir eğitim emekçisi: “Çarık sıkmaya başladı”

0

Gazetenin yeni sayısı çıktığında yeni yıla girmiş olacağız. Ekonomik kriz derinleşirken Tek Adam rejimi de kendi kendini yönetememekte. Son bir yılda neler mi oldu? Herkesin merak ettiği asgari ücret açıklandı, işsizlik her geçen gün artarken iş kazalarında ölenlerin sayısı arttı, TL dolar karşısında değer kaybettikçe iğneden ipliğe her şeye zam üstüne zam geldi, yoksulluk arttı, pandemiyle birlikte okul terkleri başladı ve çocuk işçi sayısında artış görüldü, nefret söylemleriyle birlikte ırkçı saldırılar arttı ve İzmir’de üç Suriyeli işçi yakılarak katledildi…

Eskiler “çarık sıkmaya başladı” derler. Gerçekten de çarık sıkmaya başladı. Eskisi gibi her şeyi alamıyoruz, eskiden iki tane aldığımızın şimdi bir tanesini zor alıyoruz. Onların deyimiyle, porsiyonu ister istemez eksiltmek zorunda kalıyoruz. Sermaye kanımızı emdikçe emiyor, bir türlü doymak bilmiyor. Biz işçilerin kanıyla beslenmeye, büyümeye devam ediyor.

Ancak biz biliyoruz ki bu böyle gitmez. Bizler milyonlarız, onlarsa az. İşçi bir arkadaşımın söylemiyle, tükürsek boğulacaklar. Asıl mesele de tükürecek olanların yan yana gelmesi, sorunlarını ortak potada eriterek birlikte mücadele etmesinde.

Biz gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir hayat istiyoruz. Ücretli kölelik düzeni, bu yaşamı biz işçilere, emekçilere çok görmektedir. Biz biliyoruz ki tahayyül ettiğimiz hayat biz mücadele ettiğimizde gerçekleşecek. O yüzden bulunduğumuz her alanda yan yana gelerek, sorunlarımız etrafımızda örgütlenmemiz gerekiyor.

Dünya işçi sınıfı ve sosyalistler Kazakistan devrimiyle uluslararası dayanışmasını ilan ediyor

0

İrlanda milliyetçisi ve Troçkist birkaç partinin bir koalisyonu olan Kârlardan Önce Halk (People Before Profit) oluşumundan İrlanda parlamentosu milletvekili olan Paul Murphy’nin girişimiyle hazırlanan, Kazakistan Ayaklanması’yla uluslararası dayanışma çağrısı yapılan ve imzaya açılan bir deklarasyonu, aşağıda okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

Bu deklarasyon birkaç saat içinde, dünya partimiz İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) de dahil olmak üzere 200’ün üzerinde sosyalist işçi örgütü ve aydın tarafından imzalandı.

Bu deklarasyon, Türkiye’den AKP, MHP, CHP ve İyi Parti’nin Kazakistan Ayaklanması’nı yeren ve zamlara karşı isyan eden halkı karalayıp baskıcı Tokayev rejimine desteğini açıklayan ortak imzalı metni de dahil olmak üzere, halk düşmanı Kazak rejimine destek veren bütün egemen sınıf oluşumlarına karşı, küresel işçi sınıfının verdiği bir cevap niteliğindedir.

***

Biz aşağıda imzası olan sosyalistler, sendikacılar, insan hakları aktivistleri, savaş karşıtı aktivistler ve politik örgütler, 2 Ocak’tan bu yana Kazakistan’daki ayaklanmayı, işçilere dönük derin bir dayanışma duygusuyla takip ettik.

Grevci petrol işçileri, madenciler ve eylemciler acımasız bir baskıya maruz bırakıldılar. Polis ile ordunun bütün bir gücü, “uyarı yapılmadan ateş etme” emirleriyle birlikte onları üzerine salındı. Şu ana dek 160’dan fazla eylemci öldürüldü ve 8000’den fazla insan tutuklandı.

Şu an hükmetmekte olan diktatörlüğün, bu ayaklanmanın “İslamcı radikallerin” veya ABD emperyalizminin müdahalesinin bir ürünü olduğu yönündeki propagandasını reddediyoruz. Buna dair ortada hiçbir kanıt yoktur. Aksine, bu iddia, yani sözde “dış” mihrakları suçlama eğilimi, halk düşmanı rejimlerin alışılmış mazeretlerindendir.

Eylemleri tetikleyen olgu, akaryakıt fiyatlarındaki artış oldu. Devasa bir petrol zenginliğinin korkunç bir yoksulluk ve sömürüyle yan yana yaşadığı bir ülkede, bu, bardağı taşıran son damla oldu. Ayaklanma aynı zamanda, bu acımasız diktatörlüğün halkın sırtında ezici bir yük olmasının da bir sonucuydu. Bu rejim bütün muhalefet partilerini yok etti, sendikacılar ile insan hakları aktivistlerini hapse attı ve onlara işkence etti. Bu rejim, 10 yıl önce Canaözen’de greve çıkan petrol işçilerinin katledilmesinden de sorumlu.

Bütün büyük kapitalist güçlerin aldıkları pozisyon oldukça açık. Putin, Kazak rejimini tamamen destekliyor. Rusya önderliğindeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ), eylemcileri sindirmek için Kazakistan’a 3000 asker gönderdi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping de ayaklanmaların “dış güçlerin” bilinçli bir ürünü olduğunu iddia ederek Kazak hükümetine desteğini açıkladı.

ABD yönetimi “hem yetkililer hem de protestocular için itidal” çağrısında bulundu. Benzer bir şekilde Avrupa Birliği de eylemcilere “şiddete varan herhangi bir kışkırtmadan kaçınma” çağrısında bulundu ve yetkilileri “meşru güvenlik çıkarlarını savunurken barışçıl gösteri yapmak şeklindeki temel hakka saygı duymaya ve güç kullanımında orantılı olmaya” çağırdı.

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, herkes, doğal kaynakların ve Kazak işçilerin sömürülmesinden kazanç sağlayan petrol şirketlerinin “istikrarını” ön planda tutuyor.

Kapitalist rejimlerin kendi aralarında ilan ettikleri sınıf dayanışmasına, biz de işçi sınıfının dayanışmasıyla cevap veriyoruz ve aşağıdaki talepleri sendikalarımızda, parlamentolarda ve örgütlerimizde savunmaya kendimizi adayacağımızı ilan ediyoruz:

— Kazakistan’da diktatörlüğe karşı ayaklananlarla dayanışma.

— Protestolara yönelik baskıyı durdurun.

— Gözaltına alınan tüm protestoculara ve siyasi tutsaklara özgürlük.

— Rus ve KGAÖ müdahalesine hayır: Birlikleri derhal geri çekin.

— Kitlelerin isyanını rejimin zulmü ve şiddetiyle eşitleyen Avrupa Birliği ile ABD’nin ikiyüzlülüğüne hayır.

— Kahrolsun diktatörlük.

— Petrol işçilerinin, zengin petrol kaynaklarının ve başlıca sanayi dallarının işçilerin kontrolü altında kamulaştırılması çağrısını destekliyoruz.

— Kazakistan’da bağımsız bir sendikal hareketin ve bir sosyalist hareketin inşa edilmesini destekliyoruz.

İmzalar solidaritykazakhstan@gmail.com adresine gönderilebilir.

12 Ocak 2022.

***

İlk imzacılar:

Türkiye:

Oktay Çelik – İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Görkem Duru – İşçi Demokrasisi Partisi önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Muhittin Karkın İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Atakan Çiftçi – Eğitim-Sen işyeri temsilcisi

Kaan Gündeş – Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) çalışanı

Sedat Durel – Devrimci İletişim ve Çağrı Merkezi Çalışanları Sendikası (Dev İletişim-İş) eski Genel Sekreteri

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Dördüncü Enternasyonal Birleşik Sekreterlik Türkiye seksiyonu

Ecehan Balta, Sosyalist Alternatif

Nihat Boyraz, Sosyalist Alternatif

Sosyalist Alternatif

Arnavutluk

Redi Muci

Yeni Zelanda

Aotearoa

Uluslararası Sosyalist Örgüt (International Socialist Organization, ISO)

Joe Carolan, Birlik Sendikası örgütlenme uzmanı

Arjantin

Juan Carlos Giordano – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Ulusal milletvekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Monica Schlottahuer – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Ulusal milletvekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Demiryolu İşçileri Sendikası Sarmiento delegesi

Mercedes De Mendieta – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Ulusal milletvekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Graciela Calderón – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Buenos Aires il meclisi vekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve SUTEBA Matanza Bölgesi Genel Sekreteri

Mercedes Trimarchi –  Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Noelia Agüero –  Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Blanca López – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Neuquen il meclisi vekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Pablo Almeida – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Ángel Guerrero – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Moreno Belediye Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Ivan Ponce – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Jose C. Paz Belediye Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Olga Ortigoza – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik La Matanza Belediye Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve SUTEBA basın sekreteri

Alfredo Leytes – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Cordoba Belediye Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Romina Ruocco – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Merlo Belediye Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Liliana Olivero – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Laura Marrone – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

José Castillo – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Anisa Favoretti – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Santiago del Estero il meclisi vekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Rubén “Pollo” Sobrero – Demiryolu İşçileri Sendikası Buenos Aires Oeste bölgesi Genel Sekreteri,  Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Angélica Lagunas – ATEN Capital (Eğitim emekçileri sendikası) Genel Sekreteri ve Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Mariana Scayola – Ademys (Eğitim emekçileri sendikası) Genel Sekreteri, Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Jorge Adaro – Ademys (Eğitim emekçileri sendikası) Yardımcı Sekreteri, Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Edgardo Reynoso – Demiryolu İşçileri Sendikası Buenos Aires Oeste bölgesi yöneticisi,  Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Mónica Méndez – CİCOP (sağlık emekçileri örgütü) Genel Sekreteri, Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Adriana Astolfo – Adosac Pico Truncado (Eğitim emekçileri sendikası) yöneticisi, Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Daniela Vergara – Amsafe Rosario İnsan Hakları Örgütü sekreteri,  Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Silvia Fernández – SUTEBA Tigre Bölgesi sekreteri, Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Miguel Sorans – İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderi

Christian Castillo, Sosyalist İşçilerin Partisi (PTS) önderi

Nicolás del Caño, Buenos Aires bölgesinden FIT milletvekili, PTS önderi

Myriam Bregman, Buenos Aires bölgesinden FIT milletvekili, PTS önderi

Alejandro Vilca, Jujuy Aires bölgesinden FIT milletvekili, PTS önderi

Raúl Godoy, FIT eski Neuquén eyalet yardımcısı. PTS önderi, SOECN (Seramik İşçileri Sendikası) eski Genel Sekreteri, işçiler tarafından işgal edilip yönetilen Zanon fabrikasında eski işçi

Eduardo Ayala, işçiler tarafından işgal edilip yönetilen Madygraf fabrikası işçisi, PTS önderi

Claudio Dellecarbonara, Metro ve Premetro İşçileri Derneği’nin (AGTSYP) azınlık lideri, FIT’ten Buenos Aires belediye meclisi üyesi, PTS önderi

Avustralya

Caitlin Doyle-Markwick, Dayanışma (Solidarity, IST), Medya ve Sanat İttifakı üyesi

Miroslav Sandev, Dayanışma, Öğretmenler Federasyonu üyesi

Luke Alexander, NTEU

Dani Cotton, Ulusal Yükseköğretim Birliği, Şube Komitesi, Sidney Üniversitesi

Susan Price

Mick Armstrong, Socialist Alternatif Ulusal Komitesi

Avusturya

Christian Zeller, Ekososyalizm Ağı (Netzwerk Ökosozialismus), ekonomi ve coğrafya profesörü, Salzburg Üniversitesi

Manfred Ecker, Özel Sektör Çalışanları Sendikası (Gewerkschaft der Privatangestellten, GPA)

David Heuser, Sol Yol (Linkswende)

Heidi Specht, İşçi Görüşü (Arbeiter Innenstandpunkt)

Karin Wilfingseder, GPA

Belçika

Daniel Tanuro, Antikapitalist Sol (Gauche anticapitaliste), yazar

Jean Vogel, Marcel Liebman Enstitüsü başkanı

Eric Toussaint, Dördüncü Enternasyonal Birleşik Sekreterlik, tarihçi

Freddy Mathieu, FGTB eski bölge sekreteri

SAP – Antikapitalisten / Gauche anticapitaliste

Bolivya:

Humberto Balderrama – İşçi Partisi Merkez Komite üyesi

Eliseo Mamani – La Paz Eğitim Emekçileri Federasyonu yöneticisi, Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Jorge de La Rocha – İşçi Partisi önderlerinden

Amado Quispe – Chuquisaca Sağlık Emekçileri Sendikası ve İşçi Partisi önderlerinden

Brezilya

Joao Batista Araujo “Baba” – Rio de Janeiro, CST-PSOL, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Letícia Parks, Sao Paulo’da profesör, Quilombo Vermelho kurucusu, Devrimci İşçi Hareketi (MRT) önderi

Marcello Pablito, USP İşçileri Sendikası yöneticisi, MRT önderi

Fernanda Peluci: Sao Paulo Metro İşçileri Sendikası yöneticisi, Sınıf Hareketimiz (Movimento Nossa Classe) üyesi

Marie Castaneda: UFRN CACS Marielle Franco koordinatörü, Juventude Faísca – Anticapitalista e Revolucionária militanı

Britanya

Simon Hannah, Lambeth UNISON şube sekreteri

Fiona Lali, Marksist Öğrenci Federasyonu (MSF)

Anne Alexander, Ortadoğu Dayanışması (Middle East Solidarity) dergisi editörü

Emek Temsil Komitesi (Labor Representation Committee, LRC)

Neil Faulkner, arkeolog, tarihçi, yazar

Kazakistan Dayanışması Kampanyası  Kazakh Solidarity Campaign

John McInally, Kamu ve Ticari Hizmetler Sendikası eski başkan yardımcısı

Sosyalist Çağrı (Socialist Appeal – IMT)

İşçi İktidarı (Workers Power)

Ukrayna Dayanışması Kampanyası (Ukraine Solidarity Campaign)

Alex Callinicos, King’s College London Avrupa Çalışmaları fahri profesörü

Andy Richards, UNISON Brighton ve Hove şubeleri yöneticisi

Donny Gluckstein, İskoçya Eğitim Enstitüsü, EIS Konseyi, Sosyalist İşçi Partisi (SWP)

Gareth Jenkins, SWP

Jon Woods, UNISON Portsmouth şubesi yöneticisi

Gilbert Achcar, Üniversiteler ve Liseler Sendikası’nda (Universities and Colleges Union – UCU) çalışan, profesör

Michael Tucker

Ian Parker, Unite

Andrew Kilmister, UCU Oxford Brookes Üniversitesi şubesi sekreteri

Rowan Fortune, Antikapitalist Direniş Yürütme Komitesi üyesi

Penny Foskett, SWP, NEU

Campbell McGregor, İskoçya Sosyalist Partisi (Scottish Socialist Party), UNISON

Tony Foley, NEU, İngiltere

Antikapitalist Direniş (Anti-Capitalist Resistance, England and Wales – ACR)

Kosta Rika

Paola Zeledón, Günlük Sol-Kosta Rika (La Izquierda Diario-Costa Rica) editörü.

Fernanda Quirós, Ekmek ve Güller (Pan y Rosas)

Esteban Fernández, OSR önderi, UCR’de felsefe profesörü

Küba

Frank García Hernández, Comunistas yazarı, Yayın Kurulu üyesi

Kıbrıs

Athina Kariati, Yeni Enternasyonalist Sol (NEDA)

Yeni Enternasyonalist Sol (NEDA

Danimarka

Søren Sondergaard, Kızıl-Yeşil İttifak, Danimarka parlamentosu milletvekili

Dominik Cumhuriyeti

Sosyalist İşçi Hareketi (MST), İUB-DE

Fransa

Christian Mahieux, Uluslararası Emek Dayanışması ve Mücadele Ağı

Malewski Jan, Inprecor editörü

Penelope Duggan, International Viewpoint editörü

Michael Löwy

Yeni Antikapitalist Parti (Nouveau Parti Anticapitaliste, NPA)

Almanya

Yaak Pabst, marx21 editörü

Michael Findeisen

Joachim Ladwig, Birleşik Hizmetler Sendikası (ver.di)

Daniel Behruzi, ver.di TU Darmstadt Sendikası sözcüsü

Alexander Keim, Sol Parti (die Linke), ver.di

Uluslararası Sosyalist Örgüt (Internationale Sozialistische Organization – ISO)

Dr. Winfried Wolf, Küresel Ekonominin Eleştirisi (Kritik der globalen Ökonomie) dergisi, LP21 editörü

Aron Amm, Mücadelede Öğrenelim (Lernen im Kampf)

Martin Suchanek, Beşinci Enternasyonal için Birlik Almanya seksiyonu İşçilerin Güç Birliği (Gruppe ArbeiterInnenmacht) üyesi, Devrimci Marksizm (Revolutionärer Marxismus) editörü

Wilhelm Schulz, Gruppe ArbeiterInnenmacht

Jaqueline K. Singh, Enternasyonal Komünist Gençlik üyesi

Matthias Fritz, IG Metall Mahle sendikası

Yunus Özgür, Berlin’de kurye

Charlotte Ruge, sağlık işçisi, Münih

Tabea Winter, Freie Üniversitesi öğrencisi

Thies Gleiss, Die Linke Ulusal Yürütme Komitesi üyesi

Yunanistan

Panos Garganas, Sosyalist İşçi Partisi (Sosialistiko Ergatiko Komma – SEK), haftalık İşçi Dayanışması’nın editörü

Elaliberta.gr, www.elaliberta.gr, Yayın Kurulu

Serafeim Rizos, Chania Öğretmenler Sendikası yöneticisi

Thanasis Diavolakis, Özel Okul Öğretmenleri Federasyonu

Katerina Thoidou, Nikaia-Renti belediye meclisi üyesi

Maria Styllou, Sosialismos apo ta kato editörü

Thanasis Kampagiannis, Atina Barosu meclis üyesi

ANTARSYA (Antikapitalist Sol Cephe)

Xekinima (Uluslararası Sosyalist Örgüt)

NAR (Yeni Sol Akım)

Manthos Tavoularis, liman işçisi, sendikacı

Tassos Anastassiadis, Yunan Gazeteciler Federasyonu (POESY) genel meclis üyesi

TPT (Dördüncü Enternasyonal Eğilimi, Birleşik Sekreterlik)

Petros Constantinou, Atina belediye meclisi üyesi, Irkçı ve Faşist Tehlikeye Karşı Birleşik Hareket (KEERFA) üyesi

Aphrodite Fragkou, Marousi belediye meclisi üyesi

Dimitris Zotos, Atina Hukukçular Derneği

Hindistan

Rohini Hensman, Aşağıdan Enternasyonalizm (Internationalism from Below), yazar, araştırmacı, aktivist

İran

Morad Shirin, Shahrokh Zamani Eylemi Kampanyası uluslararası örgütçüsü

Maziar Razi, İran Devrimci Marksist Akım sözcüsü

İrlanda

Bríd Smith, Kârlardan Önce Halk (People Before Profit – PBP), İrlanda parlamentosu milletvekili

Paul Murphy, PBP, İrlanda parlamentosu milletvekili

Gino Kenny, PBP, İrlanda parlamentosu milletvekili

Richard Boyd Barrett, PBP, İrlanda parlamentosu milletvekili

Gerry Carroll, PBP, Yasama Meclisi üyesi

Mick Barry, Dayanışma (Solidarity) ve Sosyalist Parti üyesi, İrlanda parlamentosu milletvekili

People Before Profit

Sosyalist Demokrasi

Goretti Horgan, People Before Profit

Jess Spear, RISE ulusal örgütçüsü

John Molyneux, People Before Profit, sendikacı, İrlanda Marksist İnceleme (Irish Marxist Review) editörü

Ailbhe Smyth, Le Cheile: Diversity Not Division üyesi

Eddie Conlon, Öğretmenler Sendikası eski genel sekreteri

Emilio Maira, People Before Profit

Memet Uludağ, sendikacı

Shaun Harkin, People Before Profit, Strabane belediye meclisi üyesi

Mark Price

İtalya

Giacomo Turci, La Voce delle Lotte editörü

Scilla Di Pietro, Feminist Il Pane e le Rose sözcüsü

Mary Rizzo, Le Voci della Libertà aktivisti

Japonya

Tsutomu Teramoto, Japonya Devrimci Komünist Birliği

Japonya Devrimci Komünist Birliği

Meksika

Enrique Gómez – Sosyalizme Doğru Hareket önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Francisco Retama – Sosyalizme Doğru Hareket önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Jose Manuel Aguilar Mora, Meksika Otonom Üniversitesi profesörü, Sosyalist Birlik (La Liga De Unidad Socialista – LUS) üyesi, İşçilerin Devrimci Partisi (Partido Revolucionario de los Trabajadores – PRT) önderi

Edgard Sánchez, PRT

Nijerya

Salako Kayode, Devrimci Sosyalist Hareket sözcüsü

Dimeji Macaulay, Devrimci Sosyalist Hareket yöneticisi

Polonya

Andrzej Żebrowski, İşçi Demokrasisi (Pracownicza Demokracja)

Agnieszka Kaleta

Michał Wysocki, işçi, Pracownicza Demokracja üyesi

Filip Ilkowski, doçent, Varşova Üniversitesi Polonya Öğretmenler Sendikası üyesi, Polonya Öğretmenler Sendikası Yüksek Öğrenim ve Bilim Konseyi Başkanlığı üyesi

Rusya

Daria, Uluslararası Sosyalist Akım

Semyon, Troçkist

Sosyalist Akım (IST)

Denis Zagladkin, Sosyalist Akım

İskoçya

Paul Inglis, Radikal Bağımsızlık Kampanyası, IWW sendikası Clydeside şubesi üyesi, Unison sendikası Glasgow şubesi üyesi

Connor Beaton, Cumhuriyetçi Sosyalist Platform sekreteri

Allan Armstrong, Cumhuriyetçi Sosyalist Platform, İskoçya Eğitim Enstitüsü

Frances Curran, eski parlamento milletvekili, Bağımsızlık İçin Sosyalizm üyesi

Pete Cannell, Scot.E3 (İstihdam, Enerji ve Çevre) sekreteri

Bob Goupillot, Radikal Bağımsızlık Kampanyası Edinburgh üyesi

Ecosocialist.scot, ecosocialist.scot

Güney Afrika

Mametlwe Sebei, Güney Afrika Genel Sanayi İşçileri Sendikası başkanı

Güney Kore

İşçi Dayanışması

İspanyol devleti

Josep Lluis del Alcázar – Eğitim Emekçileri Sendikası delegesi ve Enternasyonalist Mücadele önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Marga Olalla – Belediye İşçileri Sendikası delegesi ve Enternasyonalist Mücadele önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Miquel Blanch – Eğitim Emekçileri Sendikası delegesi, İşçi Komisyonları Sendikal Akımı Girona Bölgesi üyesi ve Enternasyonalist Mücadele üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

M. Esther del Alcázar – Eğitim Emekçileri Sendikası delegesi ve Enternasyonalist Mücadele önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Antikapitalistler (Anticapitalistas)

David Karvala, Marx21 üyesi

Carlos de Pablo Torrecilla, Katalonya UGT sendikası kurumsal politikası sekreteri

Gerardo Pisarello, Unidas Podemos, parlamento milletvekili

Miguel Urbán Crespo, Antikapitalistler (Anticapitalistas), Avrupa Parlamentosu üyesi

Marx21.net

Santiago Lupe, İşçilerin Devrimci Akımı (CRT) sözcüsü, tarihçi

Lucía Nistal, Madrid Özerk Üniversitesi’nden (UAM) Edebiyat Teorisi doktora öğrencisi, UAM referandumunun organizatörü ve CRT sözcüsü

Juan Carrique, işçi avukatı, CGT’ye bağlı Özgür Hukukçular ve Avukatlar Derneği üyesi

Josefina L. Martínez, gazeteci, tarihçi, yazar, Contrapunto editörü

Asier Ubico, CGT – Zaragoza’nın Telepizza Şirket Komitesi başkanı

Juan Carlos Arias Sanz, Madrid Sosyal Politikalar ve Aile Departmanı’nda UGT delegesi

Cynthia Lub, tarihte doktora öğrencisi, yazar, Esquerra Diari.cat editörü ve CGT Lleure üyesi

Maria Dantas, ERC, Katalan aktivist, parlamentoda milletvekili

İsveç

Hannah, Sosyalizm İçin Hareket (Bewegung für den Sozialismus)

Manuel Sepulveda, Sosyalizm İçin Hareket

Stéfanie Prezioso, Sol Birlik (Ensemble à Gauche), parlamentoda milletvekili

Jean Batou, Sol Birlik (Ensemble à Gauche), parlamentoda milletvekili

Philipp Schmid, Sosyalizm İçin Hareket, öğretmen, sendikacı

Christian Zeller, Ekososyalizm Ağı, ekonomi ve coğrafya profesörü

İsviçre

Jonas Brännberg, Uluslararası Sosyalist Alternatif (Rättvisepartiet Socialisterna), Luleå City belediye meclisi

Suriye

Jackal, Devrimci Sol Hareket

Tayvan

黃 梓 豪, Uluslararası Sosyalist İlerleme

ABD

Emmanuel Santos – Sosyalist Çekirdek, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Andrew Berman, Barış İçin Gaziler, Barış ve Dayanışma aktivisti

Brandon Madsen, America Demokratik Sosyalistleri (Democratic Socialists of America – DSA)

Reform ve Devrim (Reform & Revolution, DSA fraksiyonu)

Dan La Botz, New Politics editörü

Tyron Moore, Washington Eyalet Çalışanları Federasyonu örgütlenme uzmanı

Phil Gasper, New Politics editörü

Richard Burton, Montgomery County Eğitim Derneği, UniServ yöneticisi ve örgütlenme uzmanı

Tempest Kolektifi

E. Reed, Boston Devrimci Sosyalistleri Koordinasyon Komitesi üyesi

David McNally, Specter Journal editörü, Houston Üniversitesi tarih profesörü

Steve Leigh, Seattle Devrimci Sosyalistleri

Joel Geier

Sherry Wolf, Cinsellik ve Sosyalizm kitabının yazarı, Tempest Kolektifi, yazar

Sosyalist Yeniden Diriliş (Socialist Resurgence)

Charles Post, Tempest Kolektifi, DSA üyesi, Specter: A Marxist Journal editörü

Zachary Levenson, Specter editörü, sosyoloji yardımcı doçentliği, UNC Greensboro

Ashley Smith, Tempest Kolektifi, DSA üyesi, Ulusal Yazarlar Sendikası

Venezuela

José Bodas – Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu Genel Sekreteri

Orlando Chirino – Sınıf Mücadeleci, Birlikçi, Devrimci, Özerk Akım ulusal önderi

Armando Guerra – Hidrocapital Sendikası (Devlet Su Hizmetleri Çalışanları Sendikası) eski önderi

Miguel Ángel Hernández – Sosyalizm ve Özgürlük Partisi Genel Sekreteri, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Simón Rodríguez Porras – Sosyalizm ve Özgürlük Partisi önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Angel Árias, LTS önderi, kamu işçisi

Suhey Ochoa, Pan y Rosas, çevrimiçi platform işçisi

Zimbabve

Tafadzwa A Choto, Uluslararası Sosyalist Örgüt

Şili:

Ranier Rios Puebla – Sosyalist İşçi Hareketi önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Panama:

Priscilla Vásquez – Sosyal Güvenlik Hizmeti Çalışanları Sendikası ulusal önderi

Virgilio Arauz – Sosyalist Öneri önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Peru:

Jorge Corzo – Birleşik İşçi Partisi önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Enrique Fernández Chacón – Birleşik İşçi Partisi eski ulusal milletvekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Uluslararası örgütler

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

Uluslararası Marksist Eğilim (IMT)

Devrimci Komünist Enternasyonal Eğilim (RCIT, www.thecommunists.net)

Troçkist Fraksiyon – Dördüncü Enternasyonal

Bakırköy Belediyesi işçilerinin grevi kararlılıkla sürüyor

0

Belediye İş Sendikası üyesi Bakırköy Belediyesi işçilerinin grevi 80 günü aşkındır kararlılıkla devam ediyor. Sıfır zam dayatmasına karşı greve çıkan işçiler, soğuk havaya rağmen grev meydanını bırakmıyor.

13 Ocak günü İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak gerçekleştirdiğimiz ziyarette, işçilerle grev süreçlerine ilişkin sohbet ettik. Gazete Nisan’ın son sayısını ve “Ekonomik çöküşe ve tek adam rejimine karşı: Emek ittifakının inşası için mücadeleye!” bildirilerimizi onlarla paylaştık. İşçiler, Belediye Başkanı’nın grevlerini ve taleplerini görmezden gelerek masaya oturmamasına ve CHP’nin bu duruma ses çıkarmamasına ilişkin tepkilerini dile getirdiler. Helalleşme çıkışı yapan CHP yönetimine işçilerin cevabı ise “Helalleşmeye işçilerden başlayabilirsiniz” oldu. İktidara alternatif olacağını söyleyen CHP’nin Bakırköy Belediyesi işçilerini görmezden gelmesi ikiyüzlü bir politikanın ürünüdür. İktidar alternatifinin iktidarı aratmayacağı, Bakırköy Belediyesi işçilerinin taleplerini göz ardı etmesinde görülebiliyor.

Gerçek enflasyonun yüzde 80’lere dayandığı bu ekonomik çöküşte işçilere reva görülen komik zamlar kabul edilemez. Bakırköy Belediyesi işçilerinin grevi ekonomik çöküşün faturasını işçi sınıfına kesmeye çalışanlara en iyi cevap! Ülkenin içinde bulunduğu bu durumdan tek çıkış yolunun mücadeleleri birleştirmekten ve işçi ve emekçiler için sınıfçı bir alternatifin inşasından geçtiğini biliyoruz. Bunun için bir işçi emekçi ittifakına acil olarak ihtiyacımız var!

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi: “Sömürüldüğümüz en temel nokta zihnimiz”

0

Sizce sömürülen sadece işgücümüz, psikolojimiz, bedenimiz ya da kısacası yaşamımız mı? Bence artık sömürüldüğümüz en temel nokta zihnimiz. Zihnimizi inekleri sağmak için kullanılan makineler gibi makinelerle sömüremezler belki fakat en az onun kadar işlevsel makineler var. Maruz kaldığımız rezil yaşamla nasıl barışık yaşayabileceğimizi zihinlerimize işliyorlar. Hem de ilmek ilmek. Hatta öyle ki, bir gün herhangi bir markete girdiğimde Marx’ın komünal yaşam ülkesi oyuncak setini 49,99 TL’den sattıklarını görsem şaşırmam artık (Proletarya armağanlı).

Ya da 2056 yılında bir araba aldığını gösteren sanal gerçeklik gözlüğü de satabilirler. Yeter ki biz tüketelim, her şey olur. Kapitalizm, vahşi kapitalizm, canavar kapitalizm tanımlamalarının yetersiz kaldığı bu dünyada neden olmasın. Yaşam mücadelemizin bile artık reklam panolarında, medyada hunharca kullanılıp oradan da ayrıca bir para kaynağının oluşturulması bazen beni umutsuzluğa itmiyor değil.

Peki, onlar bütün aygıtlarını bu kadar işlevsel kullanabiliyorken ya da kullanabildiklerine bize inandırabiliyorken biz ne yapıyoruz? Bir zamanlar metotları kurgulayıp yönetiyorken şimdilerde metotların içinde kaybolmuş gözükmüyor muyuz? Sizce de modellediğimiz ve idealize ettiğimiz yaşam için kullandığımız ya da öngördüğümüz metotların kendisi amacımıza dönüşmedi mi? Tanımladığımız bir durum, durumun acımasızlığını yeterince hafifletiyorken neden bu kadar kavramlara boğulduk? Oysa hayat ne felsefe ne tasavvuf hatta ne bir düğün günü ne de bir yas günü, sadece bir işgünüdür. Ve bu bir gün yeterince mekaniktir. Mücadelemizin de tıpkı bu mekaniklik gibi duygusuz, soğuk ve basit olması gerekmiyor mu? En bireysel haliyle bile kitlesel bir ortak yaşamın mücadelesi belki de bu kadar zor değildir. Belki de bunu anlasak bizi yaşatacak şeylerin reklamlarda, marketlerde değil Haymarket’lerde olduğunu da kavrayabiliriz.

“Pepe” Mujica’nın kapitalizme teslimiyeti sürüyor

0

Eski gerilla ve eski Uruguay başkanı “Pepe” Mujica’ya geçtiğimiz günlerde, verdiği bir röportaj esnasında solcu olmanın, solda olmanın ne demek olduğunu sordular. Mujica’nın cevabı şöyle oldu:

“Bugün solda bir kültürel mücadele yaşanıyor. Benim kuşağım, ki boğazına kadar ideolojiye gömülmüştü, üretim ilişkilerini değiştirerek yeni insanı var edebileceğimizi düşünmüştü. Ancak insan sadece ekonomik ilişkilerle şartlanmaz. Ya Sapiens’in [insanın] zihniyeti değişir ve kendine egemen olmayı başarır ya da yeryüzü üzerindeki hayatı mahvederiz.”

Mujica sözlerine şunları da ekledi:

“Kurumsal olarak demokrasi, insanların şu ana kadar icat etmeyi becerebildiği en iyi şeydir.”

Evet, içinizden geçen düşünceler haklı, bu sözlerin solla hiçbir ilgisi yok. Latin Amerika’da ikiyüzlü bir ikili söyleme sahip olan diğer ulusal ve sözde halkçı hükümetlerin açıklamalarına yapıldığı gibi, medya bu sözleri de solla ilişkiliymiş gibi sunuyor.

Halbuki Mujica zenginler için olan demokrasiyi aklıyor; kapitalizmi sorgulamanın artık mümkün olmadığını söylüyor ve bir “kültürel mücadeleden” bahsediyor (“kültürel mücadeleler” şeklindeki eski vaaz Fidel Castro’ya aittir; Castro bunu devrimci dönüşümleri inkâr etmek için icat etmişti).

Röportajda Mujica’ya pandemiyi nasıl geçirdiği soruluyor. Yanıtı şöyle oluyor:

“Çiftlikte, karıncalarla konuşarak… İşte onlar var ya, onlar sosyalist!”

Eğer gerçekten sosyalist iseler karıncaları örnek alabiliriz. Ama Mujica’yı asla!

Ankara’dan bir belediye işçisi: “Geçim derdi ortak sorunumuz”

0

Onların utanmayıp utandırdığı bir hayatta, halen yüzümüz varken, hayat pahalılığı sınıf ayrımını daha da hissettiriyorken, tekilden çoğula mı yoksa çoğuldan tekile mi başlasam karar veremedim? Günün sonunda hepimiz aynı ağacın dallarıyız ve rüzgâr hepimize aynı eserken, Güneş de aynı derecede ısısını aktarıyor. Kişisel olarak da toplumsal olarak da aynı olayı işaret ediyor. Ne yaparsak yapalım hepimiz tek faturanın bakiyesini ödeyeceğiz. Aslında anlatmak istediğim benim hayatımdan bir kesit gibi görünse de aslında her gün sizlerin de yaşadığınız olayların kalemle kâğıda dökülmüş halidir.

Baba belediyede işçi, anne okuyor aynı zamanda ev hanımı, oğlum 8. sınıf öğrencisi ve iyi bir liseye gitmek için çokça araştırmadan sonra bütçemize en uygun dershaneye gidiyor. Keşke eğitim kaliteli olsa. Kızım üç buçuk yaşında. Evimin dibinden yaklaşık 1-1,5 saat mesafedeki, en az iki vasıtalı araçla sabahın kör karanlığında sıcak soğuk karışımıyla rezil olmuş şekilde, belediyenin kreşine gidiyor. Hayatın pahalılığı, temel gıdaları almakta yaşadığımız zorluklar, insanlarda çıplak gözle görülen mutsuzluk, kavgalar, intihar edenler, boşanmalar, geçinemeyenler… Hepsinin temelinde gelen zamlar, değer kaybeden paramız boy gösteriyor. İyi bir şey yok ama toplum gözünde iyi görünen işler karşısında “ben yaptım” diyenler, yönetemediklerinde hemen ötekileştirmeye başlıyorlar ve hepimiz de bu girdabın içine sürükleniyoruz.

Öyle olduk ki, dünyada gelişmiş ülkeleri kendimize örnek alacağımıza gidip Ortadoğu’nun en kötü halini göstererek şükür demeye alıştırılıyoruz. Çekirdek aile de neredeyse hemen herkesin asgari ücrete mecbur ve mahkûm olarak çalışmaya zorlandığı, temel gıdaların ikamelerini aradığımız “aman canım ya onu da bugün yemeyiz/yapmayız” diye her geçen gün bahaneler bulup kılıflar ördüğümüz, maddi olarak çocuklarımızın en ufak çikolata veya oyuncak isteğini yerine getirmek için bazen pembe yalanlara, bazen sponsor bulmaya bazen de birlikte zaman geçirmek yerine ek iş arayan yapıtaşlarına döndürüldük. Olay öyle bir hal aldı ki, hiçbir şey yokmuş, güllük gülistanlıkmış gibi davrananların şükürcülük kat sayıları arttı, hayret ediyorum! Gerçekten siz nasıl geçinebiliyorsunuz?

Üst üste devalüasyonla itibarsızlaşan TL karşısında cebimizdeki ateş gerçek yüzünü saniye saniye hissettirmekte hiç gecikmiyor. Durumu anlamak için ekonomist olmaya gerek var mı? Dün 1 TL’ye aldığını bugün 2 TL’ye alıyorsan TV’de anlatılanları sorgulamaya gerek yok. Yapman gereken TV’yi açma, izleme, bahanelerle hiç uğraşma. Kimileri felaket tellallığı diye düşünüyor, yaşadıklarını görmek istemiyor, ne de olsa tarafsız olma gibi bir düşünce kalmadı artık toplumumuzda. Durumumuz her geçen gün daha da zorlaşıyor, fakirleşen halkın hangi belediyeden kaç kuruş yardım alabilirim diye düşürüldüğümüz durumu sorgulaması gerekirken, “Allah razı olsun bilmem ne başkandan” diye övünüp, propagandasını yapıyoruz. Bu durumu çok iyi okuyan patronlar nasıl ve nereden ilerleyeceklerini çok iyi biliyorlar.

Bizler ruhları birbirine bağlı insanlardık, yüreklerimiz mesafeleri kabul etmezdi. Fakat yerini bencilliğe, çekememezliğe, taraf olmaya, kutuplaşmaya bıraktı. Hal böyle olunca da bir sonraki adımda hırsız olmadan, arsız kalmadan, kimsenin can ve malına zarar vermeden bu durumdan kurtulmanın yolu düşünmekten, hakkını korumaktan ve hak yememekten, bilinçlenmek/bilinçlendirmekten geçiyor. Unutmadan; koltuk sevdası için yan yana duranlar, hakkını korumak isteyen emekçilerden sizlere bir hatırlatma var! Asla unutmayın! Bu hayat pehlivanlık gibidir, altta kaldım diye üzülme, üste çıktım diye sevinme demişler. Bilmem belki de hepimizi içine alan bir sözdür

ILO 190 acilen imzalansın, iş yaşamındaki şiddet ve ayrımcılığa son verilsin!

0

2019 yılı Haziran ayında imzaya açılan ILO 190 “İş Yaşamında Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet ve Tacizin Önlenmesi” sözleşmesi, iş yaşamında şiddet ve tacizin ortadan kaldırılmasını öngören ilk uluslararası sözleşme. Şiddet ve tacizi geniş bir biçimde ele alan, bu kapsamda devlete ve işverenlere yükümlülükler getiren bu sözleşme Arjantin, Ekvador, Fiji, İtalya, Mauritius, Namibya, Somali, Uruguay ve Yunanistan olmak üzere dokuz ülke tarafından imzalandı. Bugün Türkiye’de de başta kadın hareketi olmak üzere DİSK, KESK ve meslek örgütleri Türkiye’nin bu sözleşmeyi imzalaması noktasında mücadele ediyor. Peki ILO 190 ne söylüyor; pandemi ve ekonomik krizin yıkıcı etkilerinin her geçen gün ağırlaştığı şu günlerde kadınlar için bu sözleşme neden bu kadar hayati?

Şiddetin önlenmesi ve iş yaşamı arasındaki ilişki

Kadınlar şiddete yaşamın pek çok alanında maruz kalıyor. Özel alanda yakınlarındaki erkekler tarafından, kamusal alanda ve iş yaşamında ise daha kolektif mekanizmalar aracılığıyla kadınlar şiddet ve tacizin hedefi haline gelebiliyor. Bu mekanizma, ev içinde karşılıksız ev emeği dolayımıyla aile içine hapsederek, yasalar aracılığıyla kocaya, babaya bağımlı kılarak, iş yaşamında ise güvencesiz, esnek ve düşük ücretli istihdam biçimleriyle sürdürülüyor ve kadınları hem çalışma yaşamında hem de özel alanda şiddete açık hale getiriyor. Kadınlar yüzyıllardır bu döngüyü hem bireysel hem de örgütlü mücadeleler sonucu kırdı, kırmaya devam ediyor. Kadın hareketinin tarihi bu bağlamda pek çok kazanım ile dolu ve bu haklar yasalarla, sözleşmelerle garanti altına alınıyor. ILO 190 da kadınların iş yaşamındaki mücadeleleri sonucu elde edilmiş hakları içeren bir sözleşme.

Bu sözleşme öncelikle herkesin şiddetten ve tacizden arındırılmış bir ortamda çalışma hakkı olduğunu kabul etmekte. Sözleşme ister ev içi, ister eski partner veya eş tarafından isterse de iş ortamında yaşanan her türlü taciz ve şiddet edimini içerecek şekilde kadının korunmasını esas alıyor. Bu nedenle şiddet ve taciz tanımı geniş bir şekilde ele alınarak sadece aktif çalışanları değil, iş sözleşmesi sona eren işçileri, stajyerleri, gönüllüleri, iş arayan, iş başvurusunda bulunan, kayıtdışı çalışan tüm kesimleri korumak olarak tarif ediliyor. Aynı zamanda sadece iş ortamında değil, özel alan başta olmak üzere serviste, yolda, yemekhanede, tuvalette yani iş alanını kapsamayan alanlarda da kadınların maruz kaldığı şiddeti önlemeyi hedefliyor. Özellikle iş ve özel alan ayrımının kalmadığı; evden, uzaktan çalışma, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin arttığı pandemi sürecinde bu bakış açısı yaşamsal önem taşıyor.

Şiddeti önlemek devletin ve işverenlerin sorumluluğundadır

Sözleşme, kadınları bulundukları her alanda şiddet ve tacizden korumak ve çalışma hakkının önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmakla yükümlü olarak devlet ve işverenlere sorumluluk yüklüyor. Yani işyerinde cinsiyete dayalı şiddet ve tacize yönelik özel ulusal yasaların oluşturulmasından başlayarak işçi temsilcileriyle birlikte işyeri düzeyinde politikaların hayata geçirilmesine, işyerinde şiddet ve taciz konulu eğitimler ve kılavuzlar oluşturulmasından şiddet ve tacize maruz kalanların desteklenmesine, iş müfettişleri başta olmak üzere etkin soruşturma ve denetim mekanizmalarının kurulmasından faillere yaptırım uygulanmasına kadar bir dizi uygulamayı içeriyor. Aynı zamanda koruma ve önleme başlıklarında, işçi sendikaları ve işveren örgütlerine de tespit ve yaptırım sorumluluğu öngörüyor.

ILO 190, tıpkı İstanbul Sözleşmesi mücadelemizde de söylediğimiz gibi acilen imzalanmalı ve etkin uygulanmalıdır. Ancak kadınlar olarak sözleşmelerin ve yasaların kadın hareketinin mücadelesinin kazanımları olduğunun; bu nedenle haklarımızın garantisinin yine bizler olduğunun bilincindeyiz. Bu nedenle, acil taleplerimiz etrafında bir araya gelmenin; geniş bir eylem birliği sağlamanın ve bunu işyerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde, bulunduğumuz her alanda yaygınlaştırmanın araç ve yöntemlerini örmeli ve sözleşmenin acil ve etkin olarak uygulanmasının takipçisi olmalıyız.

İUB-DE önderlerinden Pablo Almeida Küba’da: “Bürokrasi kapitalizmi restore etti; yeni görev, devrimci bir sosyalist alternatifi inşa etmek”

0
Pablo Almeida Üniversitelilerin Talepleri oluşumu ve Komünistler blogunun editoryal ekibinden Lisbeth Moya, Alexander Hall ve Leonardo Romero ile birlikte

İUB-DE’nin (İşçilerin Uluslararası Birliği Dördüncü Enternasyonal) Arjantin partisi olan Sosyalist Sol’un önderlerinden Pablo Almeida, geçtiğimiz haftalarda Küba’ya giderek Kübalı devrimciler ve eleştirel komünistler ile buluştu. El Socialista (Sosyalist) gazetesinin Almeida ile yaptığı söyleşinin çevirisini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Pablo Almeida geçtiğimiz Arjantin seçimlerinde, FIT-U (Solun ve İşçilerin Cephesi Birlik) listelerinden Arjantin’in başkenti olan CABA’da (Buenos Aires Özerk Şehri) işçilerin ve emekçilerin oylarıyla belediye meclisi üyesi seçilmişti.

***

Sosyalist: Merhaba Almeida. Küba’ya yaptığın ziyaretin nedeni neydi?

Pablo Almeida: Dünyadan birçok devrimci partinin parçası olduğu İUB-DE olarak, Küba adasının işçi sınıfının geleceği açısından iki olgunun doğrudan doğruya alanda gözlemlenmesinin çok önemli olduğunu görüyorduk. İlk olarak, bu yıl 11 Temmuz’da binlerce Kübalının hoşnutsuzluklarını ifade etmek için ülkenin farklı şehirlerinde sokaklara döküldüğü halk protestolarının mevcut yansımalarını gözlemlemek istedik. İkinci olarak, bir cümleyle özetlemek gerekirse, Komünist Parti (KP) bürokrasisinin ve Küba’yı yöneten askeri aygıtın kapitalizmi restore etmekte olduğunu ya da zaten restore ettiğini söyleyen yoldaşlardan oluşan ve geniş bir alanı kapsayıp Eleştirel Sol olarak anılan akımı tanımak için bu ziyareti gerçekleştirdik. Bu Eleştirel Sol, 1959 Devrimi’nin kazanımlarından geriye çok az şeyin kaldığını söylüyor ve işçi sınıfının iktidarda olması gerektiğini ifade ediyor.

Sosyalist: 11 Temmuz protestoları hakkında ne gibi fikirler edindin ve hangi sonuçlara vardın?

Pablo Almeida: Ziyaretim ile, Díaz-Canel hükümetinin Ocak 2021’de aldığı ve adına “sipariş verilen tedbirler” dediği kemer sıkma önlemlerinin yarattığı hoşnutsuzluk nedeniyle 11 Temmuz’da yaşananların büyük ve gerçek halk protestoları olduğu yönünde zaten sahip olduğumuz tanımlamayı onaylayabildik. Bu önlem paketi, fiyatlarda keskin bir artışı ve işçi aileleri için temel önemde olan ihtiyaç maddelerinin giderek artan kıtlığını getirdi.

Yaşam koşullarına karşı biriken bu öfke, en az otuz yıl içinde patlak veren ilk büyük protestoların tetikleyicisi olan, sürekli tekrarlanan ve çok uzun süren elektrik kesintileriyle daha da arttı. Halkın öfkesini dizginlerinden boşaltan diğer gerçekler, 11 Temmuz seferberliğine yol açan sebeplerle aynıydı.

Sadece Havana’da, rejimin getirdiği yasağa rağmen binlerce insanın, en kenar ve en sıradan mahallelerden şehrin merkezine yürüdükleri tahmin ediliyor. Bu gösteriler gerçek bir halkçı karakter sergiledi ve eylemlerden saatler sonra uygulanmaya başlanan ve bugün yarısından fazlası hâlâ hapiste olan 1000’den fazla kişinin tutuklanmasıyla sonuçlanan baskıya meydan okudu. Tutuklamaların çoğu sivil personel tarafından veya sonraki günlerde, protestolara katılanların güvenlik kameraları aracılığıyla kimlikleri tespit edilerek yapıldı.

Sosyalist: Küba’da bugün toplumsal durum nasıl?

Pablo Almeida: Gerçek şu ki, 11 Temmuz’dan sonra Küba halkının çoğunun yaşam koşulları iyileşmedi. Yiyecek ve ilaç yardımlarının yapılması gibi birtakım kısmi önlemler alındı. Ama altta yatan sorunlar çözümsüz kalmayı sürdürüyor. Temel gıda ürünlerinin fiyatlarındaki muazzam artış nedeniyle ücretler yaşamak için yeterli değil. Ulusal para biriminin kullanıldığı mağazalarda kıtlık yaygın. Ve bu durum, hükümetin dolar veya avro üzerinden satış yapan mağazalara ya da fiyatların çok daha yüksek olduğu karaborsaya verdiği isim olan Serbest Dönüştürülebilir Para Birimi (MLC) ile satış yapan mağazalardan alışveriş yapanlar ile yalnızca yiyecek, içecek ve temel hijyen malzemelerine erişebilen yaşlılar ve vatandaşlar arasında muazzam bir eşitsizlik yaratıyor.

Sosyalist Sol: Emekçi halkın içinde olduğu bu olumsuz koşulların nedenleri neler?

Pablo Almeida: Elbette ABD’nin ambargosu Küba’yı etkilemeyi sürdürüyor. Ancak sorunların temelinde yatan mesele, KP bürokrasisinin yıllar önce kapitalizmi restore etmiş olmasıdır. Küba’da artık sosyalizm yok, bir “Küba kapitalizmi” var. Küba ekonomisinin turizm, nikel veya sembolik puro ve rom üretimi gibi ana dalları, çokuluslu sermayelerle ortak girişimler halini aldı. Bu süreç (bürokrasinin yönetimindeyken başka türlü nasıl olabilirdi ki?) kitlelerin yaşam standardında genel bir düşüşü ve eşitsizliğin artmasını beraberinde getirdi.

Sosyalist: Bize bir Eleştirel Sol’un yükselişinden bahsettin. Bunu detaylandırabilir misin?

Pablo Almeida: Eleştirel Sol, Küba’nın sorunlarına sosyalist bir çözüm öneren çok sayıda aktivist ve aydını bir araya getiren bir oluşum. Bu homojen bir grup değil, ancak nüanslarla birlikte, Küba KP bürokrasisinin yalnızca sosyalizmi savunmamakla kalmayıp aynı zamanda kapitalizmi restore ettiğini veya restore etmekte olduğunu kabul ediyor. Ve ABD emperyalizminin demokrasi adına teşvik ettiği siyasi çözümlerden iyi bir şey gelmeyeceğini açıkça anlıyor. Bu yüzden kararlı bir antiemperyalist grup ve ABD ablukasının Kübalıların hayatında oynadığı alçakça rolü kınıyor.

Eleştirel Sol esasen fikirlerini çeşitli bloglar ve web yayınları aracılığıyla yayan entelektüelleri ve genç öğrencileri bir araya getiriyor. Bunların en önemlilerinden biri Comunistas (Komünistler) blogu. Comunistas’ı yayımlayan yoldaşlarla ilişki kurduk ve onlarla 11 Temmuz’dan beri siyasi fikir alışverişinde bulunduk. Kaldığım on gün boyunca, Comunistas’ın yazı kurulunun büyük bir bölümüyle derinlemesine görüş alışverişinde bulunabildik. Kişisel olarak ve İUB-DE adına, hem Santa Clara’da hem de Havana’da buluşabildiğimiz yoldaşlar grubuyla yaptığımız fikir alışverişlerinin son derece yararlı olduğuna inanıyoruz. Bunların arasında Frank García Hernández ile yaptığımız uzun ve verimli tartışmalarımızı vurgulamak istiyorum.

Sosyalist Sol: Son olarak eklemek istediklerin var mı?

Pablo Almeida: İUB-DE olarak, Küba’da kapitalizmi restore eden KKP’nin totaliter rejimini sona erdirmek için halk mücadelelerinin gelişmesinin kıtamızdaki ve tüm dünyadaki devrimciler açısından yaşamsal bir öneme sahip olduğuna inanıyoruz. Temel görevimizin, en büyük çabalarımızı alçakgönüllülükle adayacağımız görevin, devrimci bir sosyalist alternatifin inşası olduğuna inanıyoruz. Bu anlamda, devrimci bir kutbu şekillendirme görevinde Eleştirel Sol’daki yoldaşlara desteğimiz tam. Perspektifimiz şudur: Yeni ayaklanmalarla işçilerin iktidarı ele geçirmesi, 1959 Devrimi’nin kazanımlarının yeniden sağlanması ve Küba’da demokrasiyi de içeren gerçek bir sosyalizmin kurulmasının yolunu açılması.

***

Editörün önerdikleri:

İş güvenliği, acil mücadele gündeminin başında geliyor

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) yayınladığı son rapora göre kasım ayında en az 164 işçi, 2021 yılının ilk 11 ayında ise en az 2.017 işçi hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden emekçilerin 83’ü göçmen işçi. Ölümler en çok İnşaat/Yol, Büro/Eğitim, Tarım/Orman, Belediye/Genel işler, Taşımacılık, Konaklama, Metal, Gıda, Madencilik, Güvenlik, Çimento ve Enerji işkollarında yaşandı. İş güvenliğini hiçe sayarak kârlarına kâr katan patronlar, patronların arkasında durarak iş güvenliği önlemlerini denetlemeyen devlet ve bu iş cinayetlerini hedefine alan bir mücadele programı oluşturmayan her sendika, el ele bu bilançonun oluşmasına neden oluyorlar.

“Çalışırken ölmek istemiyoruz” diyoruz! İşçi sağlığı ve iş güvenliği için acil önlem alınarak ölümlerin durdurulmasını istiyoruz. Fakat her defasında görüyoruz ki bu sorun ne patronların insafına bırakabileceğimiz ne de devletin önlem alması için bekleyebileceğimiz bir sorun. Bu sorunu hedefine alan bir mücadele programımız olmaksızın sonuç almamız mümkün değil. Bu programın ilk adımı da, işyerlerinde işçilerin ve sendikaların denetiminde oluşturulacak işçi sağlığı ve iş güvenliği kurulları olmalı.

Yine bir maden…

Bunlar olmadığında, madenlerde, fabrikalarda, şantiyelerde, hastanelerde, okullarda çalışma hayatımızın her alanında bu cinayetlerle yüz yüze kalıyoruz. Son olarak, İzmir Kınık’ta Polyak Madencilik’e bağlı madende alınması gereken önlemlerin alınmaması yüzünden bir patlama gerçekleşti. 45 işçi yaralandı. Polyak Madencilik pandeminin başında 750 maden işçisini ücretsiz izne çıkarmış ve geri kalan madencileri kampa alıp çalıştırarak gündem olmuştu. Madenlerde yaşanan bu kazalar, patronların kâr hırsından kaynaklanmaktadır. Madenlerin derhal işçi denetiminde kamulaştırılması, planlı bir üretime geçilerek, bütün işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması gerekiyor.

Protesto edenlere dava ile gözdağı

Öte yandan, Soma’da yaşanan katliam hâlâ hafızalarımızdayken ve tutuklu hiçbir sanık kalmamışken, katliamdan sonra Erdoğan’ı protesto edenlere olayın üzerinden 6 yıl geçmiş olmasına rağmen dava açılıyor. Olaydan sonra Soma’ya giden ve burada “Bu işin fıtratında var” diyen Erdoğan protesto edilmişti. Aradan 6 yıl geçtikten sonra savcılık inceleme başlatarak, 2020 yılında 34 kişi hakkında hakaret ve görevi yaptırmama suçlarından dava açtı. Patronlara ödül gibi ceza verilirken, katliamı protesto edenlere gözdağı verir gibi davalar açılıyor.

Yaşanan iş cinayetlerini durdurmak için önlem alması gereken devlet, önlem almadığı gibi iş cinayetlerine karşı ses çıkaranları sindirmeye çalışarak, yeni ölümlerin önünü açıyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği işçi sınıfının acil mücadele gündeminin başında geliyor. Çalışırken ölmemek için, en temel hak olan yaşam hakkımızı korumamız için, sendikaların ve sınıf örgütlerinin acil talepler ekseninde bir mücadele programı oluşturarak, bu program çerçevesinde seferber olmaları gerekiyor.

2021 yılının bilim olayları

0


Pandeminin 2. senesini de bitirdik. Aşıların imdada koşması sayesinde Covid ile olan mücadelemizde önemli bir araca artık sahibiz. Fakat yaygın aşılama kampanyaları ne yazık ki daha varlıklı bir avuç ülkeyle sınırlı kaldı. Başta Afrika’da olmak üzere birçok az gelişmiş ülke hâlâ aşıya ulaşmadı ve dünya nüfusunun sadece yüzde 48,3’ü 2 doz aşılanmış durumda. Aslında bu, pandemiyle birlikte değişmesini umduğumuz sağlık sistemine bakış açısının yine “paran varsa tedavi olursun”da kaldığının net bir örneği. Peki pandeminin karamsar havasının yanı sıra, 2021 yılında bilim açısından neler oldu? Birlikte bakalım.

James Webb teleskopu uzaya gönderildi

25 Aralık’ta dünyanın şu ana kadar en pahalı bilim deneyi, James Webb Uzay teleskopu NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın yürüttüğü ortak proje ile uzaya gönderildi. Hubble, evrene bakışımızı değiştiren ve şu ana kadar kullandığımız en kapsamlı uzay teleskopuydu fakat görev süresini fazlasıyla doldurdu ve teknolojik olarak beklentileri karşılamamaya başlamıştı. James Webb’in görüntüleme sistemi Hubble’dan 100 kat daha güçlü ve 18 aynadan oluşan yansıtma sistemiyle çok düşük kızılötesi ışın takibi yapılabilecek. Bu sayede evrene ait karanlık madde ve karanlık enerji gözlemlerinin yanı sıra yeni galaksilerin keşfi yapılabilecek.

Her sene yeni sıcaklık rekorları bizi bekliyor

Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) açıkladığı 3 bin sayfalık yeni raporda, “İklim krizinin her yerde daha önce hiç görülmemiş düzeyde kötüleştiği” ifade edildi. Aslında günlük hayatımızda bunu gözlemlemek için rapora bile gerek kalmadı. 2021’de Türkiye en büyük yangın felaketlerini yaşadı ve bunların üzerinden daha birkaç hafta geçmeden Karadeniz kıyılarımız sel felaketi mücadele etti. Fakat tüm bunlar olmadan önce de Türkiye başta güney ve iç kısmı olmak üzere en kurak yıllarından birini yaşadı. Ve bunlar ne yazık ki yaşayacağımız iklime bağlı felaketlerin provası.

CRISPR ile genlerimize müdahale

2020 yılının önemli bilim olaylarında da değindiğimiz CRISPR gen değiştirme tekniği ilk defa insanlar üzerinde kullanılmaya başlandı. Transtiretin amiloidoz hastalığı, TTR adı verilen proteinlerin kalp ve sinirlerde birikmesi sonucunda ortaya çıkan genetik bir hastalık. Bir tedavisi olmadığı gibi dünyada bu hastalıktan etkilenen yaklaşık 50.000 insan var. CRISPR gen tedavisiyle, bu genin üretimine sebep olan mutasyona uğramış ilgili DNA kısımları değiştiriliyor ve yaklaşık yüzde 96’ya varan bir başarı elde etmişler.

Evrende ufacık bir mavi noktadan, gezegenimizden, bilimin mum ışığında mücadele, birliktelik ve umut dolu bir 2022 yılı dilerim.

Yemeksepeti işçisi: “Baskı ve mobbinge son!”

0

14 Temmuz 2021 tarihinde bakanlıktan gelen yetki yazısına itiraz eden Yemeksepeti, işçilerin sendikal örgütlülüğünü ve direncini kırmak için içerideki baskıyı artırdı. Yetki geldikten hemen sonra üç kuryeyi işten çıkaran firma; işten çıkarmalara, tutanak terörüne ve mobbinge devam ediyor. Kamuoyunda yaptığı kampanya ve sempatik reklamlar, işçi düşmanı imajını kurtarmaya yetmiyor.

Sözleşme masasına oturmamak için yetkiye itiraz ederek zaman kazanmaya çalışan firma, içerideki örgütlülüğü kırmak için türlü dolaplar çeviriyor. Daha aylar öncesinden farklı depolarda işçilerle buluşan işveren temsilcileri yılbaşı sonrası yapılacak maaş zammının müjdesini verdiler. Bugünlerde depomuza sığmıyorlar: Yaptıkları baskılarla yılmayan öncü işçilere ise terfi vaatleri dağıtılıyor. Atılan ve çıkan işçilerin yerine taşeron işçiler alıp, içerideki üye sayısını azaltmaya çalışıyorlar. Tüm bunların yanında baskılara boyun eğmeyen işçileri ise altı boş, usulsüz ve kanunsuz tutanaklarla yıldırmaya çalışıyorlar. İçinde bulundukları bu çaresiz durum, üstümüzde kurulan tüm baskılara rağmen yan yana gelişimizin ve inadımızın kırılmaması üzerine, onları iyice komik duruma düşürmüştür.

Örgütlü mücadelemizin karşısında deneyecekleri her yol ellerinde patlayacaktır. Zafer direnen işçi sınıfının olacak!

Lila Kâğıt fabrikasında işçiler sendikal hakları için direnişte

0

Tekirdağ Çorlu’da kurulu olan Lila Kâğıt fabrikasında işçiler, sendikalaştıkları için kademeli olarak işten çıkarıldılar. 50’ye yakın işçinin işten çıkarılması üzerine, Selüloz-İş Sendikası üyesi işçiler fabrika önünde direniş çadırı kurdular. Sofia, Maylo ve Berrak gibi markalar için kâğıt havlu ve tuvalet kâğıdı üretilen fabrikada işçiler asgari ücretin biraz üstünde bir maaşla çalıştırılıyor. Yaklaşık beş aydır örgütlenme çalışması yapan işçiler, uzun mesai saatleri ve düşük ücret dayatmasına karşı sendikalaşarak haklarını aradılar. Fakat patron, sendika düşmanlığını hemen göstererek 50’ye yakın işçiyi işten çıkardı.

Pandemi ile beraber Lila Kâğıt patronları kat kat büyürken, işçiler ise salgın koşullarında düşük ücretlerle çalışmaya devam ettiler. En temel anayasal hak olan sendikaya bile tahammül edemeyen patronlar, işçilerin örgütlenerek sendika üyesi olmalarını engellemek için her türlü yola başvuruyorlar. Sendikaya üye olan işçilerin e-devlet şifrelerini istemekle başlayan baskılar, işten atmayla devam etti. Patronların bu saldırılarını teşhir eden işçiler fabrika önünde eylem yaparak çadır kurdular.

İşçilerin direnişi 9. gününde (7 Ocak) fabrika önünde kararlılıkla devam ediyor. Lila Kâğıt işçilerinin haklı mücadelesinin yanındayız. İşçilerin sendikaya üye olmalarının önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. İşçiler, en temel sendika hakkı için bile kararlı bir mücadele vermek zorunda kalıyorlar. Patronlar ise ekonomik kriz derinleşirken faturayı işçilere kesmeye çalışıyorlar. Bu faturayı patronlara ödetmek için mücadelelerimizi birleştirerek büyütmemiz gerekiyor.

Full support to the mobilisation of the people of Kazakhstan!

0

Down with the Nazarbayev-Tokayev regime! Imperialism out of Kazakhstan!

With the 50 percent increase in gas prices by the government on 2 January 2022, a massive revolt broke out in Kazakhstan, accompanied by strikes in many factories in the energy sector. As a result of the rebellion that began in Zhanazoen, an oil city, on 4 January, the price hike in the Mangistav region was withdrawn. Seeing they could win by fighting, the revolt of Kazakhstan’s workers quickly spread to Almaty, the country’s largest city, and many other cities.

The wave of rebellion, triggered by the gas hike, spread with economic demands in the face of rising inflation, the depreciation of the country’s local currency, the Tenge, increases in basic consumer goods and, the melting of workers’ purchasing power. It took on a national character and turned into a revolutionary mobilisation as a result of the oppressive and corrupt regime bringing the law enforcers and repression of the masses onto the streets. They embodied political demands.

“Old man, get out!”

Nursultan Nazarbayev remained in power for 32 years until he stepped down as President in 2019. The country gained its independence with the dissolution of the Soviet Union in 1991, from the remnants of the old Stalinist bureaucracy. He was a dictatorial oppressor and dictator who had many powers over the control and exploitation of the country’s immense natural resources. He had built an oligarchic regime. Although the mass mobilisations that unfolded in 2019 allowed Nazarbayev to hand over the government to former prime minister Tokayev (current president), he had significant power in the background as the “leader of the nation” and the chairman of the Security Council.

For these reasons, the working class and popular sectors shouted “Nazarbayev ket, Şal ket!” and mobilised with this slogan (Get out, old man, get out of Nazarbayev!). They raised the demand for elections to replace the governors who came to power by appointment and demanded a new constitution to break with the oppressive regime.

As a result of the masses’ revolutionary mobilisation, economic and political demands were raised, and on 5 January the price hikes in the country were withdrawn and the government known as the Mamin Cabinet resigned. After the resignation of Prime Minister Askar Mamin and his deputy Alihan Smailov, an interim government headed by Tokayev was appointed. He applied state control of fuel and food prices for 6 months.

Although the spontaneously mobilised working masses achieved these important gains, the struggles took on an even more anti-regime character instead of retreating. Government buildings were set on fire in many regions, activists seized the presidential residence in Almaty and the masses tore down statues of Nazarbayev. In the face of the regime’s violence against the working people, the army and police forces were divided and sections supporting the mobilisations came to the fore.

In the face of the growing anger of Kazakhstan’s workers, Tokayev declared that Nazarbayev was removed from the presidency of the Security Council and assumed this position, and stated the mobilisations were a “terrorist threat”. The regime, which declared a two-week state of emergency throughout the country and was responsible for the murder of dozens of workers, also invited the Collective Security Treaty Organisation, a military alliance established by the countries of the Commonwealth of Independent States, and Russia to intervene in Kazakhstan.

Solidarity with the revolutionary mobilisation of the working people of Kazakhstan!

As the International Workers’ Unity-Fourth International, we salute the revolutionary mobilisation of the working class and people of Kazakhstan!

The process in the country is the spontaneous revolutionary mobilisation of the workers and masses of Kazakhstan around the economic and democratic demands against an oligarchic and dictatorial regime based on the capitalist exploitation of the rich energy resources of the country through cooperation with Russia, China, and imperialism.

This uprising is a continuation of the waves of strikes and mass mobilisations that took place in Kazakhstan in 2011 and between 2018-2020 in the aftermath of the global economic crisis of capitalism that began in 2008.

On an international scale, it is an integral part of the struggles taking place on the world stage against the economic crisis that has deepened with the pandemic and the austerity policies implemented by the governments for a pro-capitalist way out of the crisis.

In order to strangle the mass mobilisations and keep the regime alive, the Kazakh bourgeoisie invited imperialism and the expansionist countries of the region to intervene. Against this, the most basic task of the peoples of the world and the internationalists is to build the broadest solidarity with the working people of Kazakhstan against the oppressive regime and imperialist intervention.

In Kazakhstan, the ability of the masses to achieve their democratic, economic and social demands and secure their gains depends on the creation of a working class-based alternative of power, which alone can make it possible to break with the present regime, the capitalist system of exploitation and imperialism, in the perspective of a workers’ and people’s government.

In the struggle for the break with the oppressive regime and for a new constitution of the workers, for a free and sovereign constituent assembly.

The way for all this is the national expansion and the coordination of the local bodies formed by the working people, especially in the western part of the country, during the mobilisations. And also to keep mobilisation around a plan of action in support of the democratic, economic and social demands of the masses in struggle.

As the International Workers’ Unity – Fourth International, we invite trade unions, student and left organisations of the world to weave international solidarity in support of the revolutionary mobilisation of the working class and the people of Kazakhstan. 

Down with the Nazarbayev-Tokayev regime!

The state of emergency must be lifted immediately!

Army withdraw from the streets! Stop criminalising the mobilisations!

Those politically responsible who ordered the massacre of the people must be arrested and prosecuted immediately!

All obstacles to organisation, trade union formation and, democratic rights must be removed immediately!

To fight for the self-organisation of the masses!

No to the intervention of the Collective Security Treaty Organisation (CSTO) and all foreign powers! CSTO out of Kazakhstan! No to Russian and Chinese expansionism! Imperialism out of Kazakhstan!

International Workers’ Unity – Fourth International (IWU-FI)

6 January 2022

Kazakistan halkının seferberliğine tam destek! Kahrolsun Nazarbayev–Tokayev rejimi! Emperyalizm Kazakistan’dan defol!

0

Kazakistan’da hükümetin, 2 Ocak 2022’de gaz fiyatlarına yüzde 50 zam yapmasıyla birlikte kitlesel bir isyan patlak verdi ve buna enerji sektöründe birçok fabrikada grevler eşlik etti. Bir petrol kenti olan Zhanazoen’de başlayan isyan neticesinde 4 Ocak günü Mangıstav bölgesinde zam geri çekildi. Mücadele ederek kazanım elde edebileceğini gören Kazakistan emekçi halkının isyanı, hızlı bir şekilde ülkenin en büyük şehir olan Almatı’ya ve başka birçok şehre yayıldı.

LPG zammının fitilini ateşlediği isyan dalgası, artan enflasyona, ülke yerel para birimi olan Tenge’nin değer kaybına, temel tüketim maddelerine yapılan zamlara ve emekçi halkın alım gücünün erimesine karşı ekonomik taleplerle yayıldı. Baskıcı, yolsuzluklara batmış rejimin kolluk güçlerini sokağa dökmesi ve kitlelere uyguladığı baskı sonucunda da siyasi taleplerin de vücut bulmasıyla hem ulusal bir karakter kazandı hem de devrimci bir seferberliğe dönüştü.

“İhtiyar Defol!”

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan ülkede, 2019 yılında Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrılana kadar 32 yıl boyunca iktidarda kalan Nursultan Nazarbayev, eski Stalinist bürokrasi artıklarına da dayanarak, ülkenin devasa doğal kaynaklarının kontrol ve sömürüsü üzerinden birçok yetkiyi kendi elinde barındıran, baskıcı, diktatoryal ve oligarşik bir rejim inşa etmişti. 2019 yılında gelişen kitle seferberlikleri Nazarbayev’in görevini eski Başbakan’ı Tokayev’e devretmesini sağlasa da kendisi “ulusun lideri” ve Güvenlik Kurulu Başkanı sıfatıyla arka planda önemli bir gücü elinde barındırmaktaydı.

Tam da bu nedenlerle, emekçi halk “Nazarbayev ket, Şal ket!” (Nazarbayev defol, ihtiyar defol!) sloganıyla seferber oldu. Atamayla görev başına gelen valiliklerin yerine seçim talebini, baskıcı rejimden kopuş içinse yeni anayasa talebini yükseltti.

Ekonomik ve siyasi taleplerle gelişen kitlelerin devrimci seferberliği sonucunda 5 Ocak günü ülkede zamlar geri alındı ve Mamin Kabinesi olarak anılan hükümet istifa etti. Başbakan Askar Mamin’in istifasının ardından, yardımcısı Alihan Smailov geçici hükümetin başına getirildi. Yakıt ve yiyecek fiyatlarına 6 ay boyunca devlet denetimi uygulanması kararı alındı.

Kendiliğinden seferber olan emekçi kitleler bu önemli kazanımlara erişse de mücadeleler geri çekilmek yerine daha da fazla rejim karşıtı bir karakter kazandı. Birçok bölgede devlet binaları ateşe verildi, Almatı’da Cumhurbaşkanlığı konutu eylemciler tarafından ele geçirildi, Nazarbayev heykelleri kitleler tarafından alaşağı edildi. Rejimin işçilere ve emekçi halka uyguladığı şiddet karşısında ordu ve polis güçlerinde yarılma meydana gelerek, seferberliklere destek veren kesimler açığa çıktı.

Kazakistan emekçi halkının büyüyen öfkesi karşısında Tokayev bir yandan Nazarbayev’in Güvenlik Kurulu Başkanlığı’ndan azledildiğini ve kendisinin bu görevi üstlendiğini ilan etti ama öte yandan da seferberlikleri bir “terörist” tehdit olarak duyurdu. Ülke genelinde iki haftalık bir olağanüstü hal ilan eden, onlarca emekçinin katledilmesinden sorumlu olan rejim, aynı zamanda Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri tarafından kurulan bir askeri ittifak olan Kollektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nü ve Rusya’yı Kazakistan’a müdahaleye davet etti.

Kazakistan emekçi halkının devrimci seferberliğiyle dayanışmaya!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Kazakistan işçi sınıfının ve emekçi halkının devrimci seferberliğini selamlıyoruz!

Ülkede gelişmekte olan süreç, Rusya ile Çin yayılmacılığı ve emperyalizmle işbirliği üzerinden ülkenin zengin enerji kaynaklarının kapitalist sömürüsüne dayanan oligarşik ve diktatoryal bir rejime karşı, ekonomik ve demokratik talepler etrafında, Kazakistan işçilerinin ve emekçi halkının kendiliğinden devrimci seferberliğidir.

Bu ayaklanma, kapitalizmin 2008 yılında başlayan dünya ekonomik krizinin sonuçlarıyla Kazakistan’da 2011 ve 2018-2020 yılları arasında yaşanan grev dalgalarının ve kitle seferberliklerinin devamı niteliğindedir.

Uluslararası ölçekte ise, pandemi ile birlikte daha da derinleşen ekonomik krize ve krizden kapitalizm lehine bir çıkış için iktidarların uygulamakta olduğu kemer sıkma politikalarına karşı dünya arenasında gelişmekte olan mücadelelerin ayrılmaz bir parçasıdır.

Kitle seferberliklerini boğmak ve rejimini ayakta tutabilmek adına Kazakistan burjuvazisi, emperyalizmi ve bölge ülkelerini müdahaleye davet etmiştir. Bunun karşısında, dünya emekçi halklarının ve devrimci enternasyonalistlerin en temel görevi, baskıcı rejime ve emperyalist müdahaleye karşı Kazakistan emekçi halkıyla en geniş dayanışmayı örmektir.

Kazakistan’da kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerine erişebilmeleri ve kazanımlarını garanti altına alabilmeleri ancak ve ancak mevcut rejimden, kapitalist sömürü düzeninden ve emperyalizmden kopuşu mümkün kılabilecek, bir işçi-emekçi hükümeti alternatifinin yaratılmasından geçmektedir.

Baskıcı rejimden kurtulma ve emekçilerin yeni bir anayasasını yaratma mücadelesi yolunda, Özgür ve Egemen bir Kurucu Meclis için ileri!

Bunun yolu da seferberlikler esnasında özellikle ülkenin batı bölgesinde emekçi halk tarafından oluşturulan yerel organların ulusal çapta yaygınlaştırılmasından ve bir koordinasyona erişmesinden, mücadele halindeki kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerini kesiştiren bir eylem planı etrafından seferberlikleri sürekli kılmasında saklıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, tüm dünya emekçi, öğrenci, sendikal örgütlerini ve dünya solunu, Kazakistan işçi sınıfının ve emekçi halkının devrimci seferberliğiyle bu eksende uluslararası dayanışmayı örmeye davet ediyoruz!

Kahrolsun Nazarbayev – Tokayev rejimi!

OHAL derhal kaldırılsın!

Ordu sokaklardan defol! Seferberliklerin kriminalize edilmesine son!

Halkı katletme emri veren siyasal sorumlular derhal tutuklansın ve yargılansın!

Örgütlenme, sendika kurma ve demokratik haklar önündeki tüm engeller derhal kaldırılsın!

Kitle öz örgütlenmelerinin inşası için mücadeleye!

Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün ve bütün yabancı güçlerin müdahalelerine hayır! KGAÖ Kazakistan’dan dışarı! Rusya ve Çin yayılmacılığına hayır! Emperyalizm Kazakistan’dan defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

6 Ocak 2022

“Geliyor gelmekte olan” da… Biz emekçiler nasıl bir düzen istiyoruz?

0

CHP’nin “Geliyor gelmekte olan!” sloganı, neredeyse tüm muhalif kesimin bir inancını yansıtıyor: Bir erken veya normal zamanındaki seçimde, Cumhur İttifakı (AKP+MHP) yenilgiye uğrayacak; yeni Cumhurbaşkanı Millet İttifakı’ndan biri olacak ve yeni hükümeti de bu ittifak bileşenleri kuracak.

Erdoğan’ın Tek Adam rejimine son verilmesi güzel. Anketler de buna işaret ediyor. Ama biz emekçileri sadece bu değil, ama daha önemlisi onun yerine kurulacak sistem ilgilendiriyor.

Muhalefetin hemen hemen tamamı, başkanlık rejimi yerine “güçlendirilmiş parlamenter sistem” kurulmalı diyor. Tabii bu aynı zamanda yeni bir anayasanın yapılmasını zorunlu kılıyor. Peki, bu anayasayı kim yapacak? Şimdiki partilerden seçilecek olan milletvekilleri mi? Millet İttifakı buna Evet diyor. Biz ise buna HAYIR diyoruz.

Yeni sistemi, halkın sesini parlamentoya taşımayan mevcut seçim yasasına göre oluşturulacak bir meclis kuramaz. Yeni ve emekçilerden yana bir anayasayı, ancak tüm emekçi örgütlerinin (partiler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları vb.) özgürce katılabileceği ve sıfır barajlı bir seçimle oluşturulacak bir KURUCU MECLİS hazırlayabilir. Dolayısıyla, eğer önümüzdeki seçimleri kazanırsa muhalefetin tek görevi böylesine özgür ve egemen bir Kurucu Meclis seçimlerini hazırlamak olmalı.

Biz bu Kurucu Meclis’in aynı zamanda egemen olması gerektiğini savunuyoruz. Yani bir yandan yeni Anayasa’yı hazırlarken bir yandan da kendi içinden bir hükümet oluşturmalı ve en acil demokratik kararları alıp uygulamaya koymalı. Nedir bunlar?

Şöyle: Sendikalaşma, örgütlenme, ifade ve protesto hakkının önündeki tüm engellere derhal son verilmeli. Siyasi tutsaklar serbest bırakılmalı. Kayyum politikalarına son verilmeli. Seçilmişler derhal görevlerine iade edilmeli. Aynı zamanda savaş politikalarından vazgeçilmeli ve sınır ötesi operasyonlara derhal son verilmeli.

Ya ekonomi?

Demokratik ve emekçilerden yana yeni bir rejim kurulacaksa, bunun halkı derin bir yoksulluğa sürükleyen ekonomik çöküşe son vermesi gerekir. Muhalefetin bileşenleri bazı önlemler öneriyor. CHP gelir dağılımının daha adil hale getirileceğini söylüyor. İYİ Parti ve diğerleri de ihracata yönelik üretim ekonomisinden söz ediyor. Bunlar pansuman tedavilerdir. Kısa vadede acıyı azaltabilir ama hastalığı yok etmez.

Hastalığın nedeni emekçiler üzerindeki sömürü sistemidir. Bunun için ilk olarak ve acilen bu sömürü sisteminin tepesine çöreklenmiş ve Tek Adam’ın etrafında kümeleşmiş vurgunculardan kurtulmak lazım. Bunlar halkın parasıyla kumar oynayıp milyarlar kazanan faizciler, spekülatörler ve tefecilerdir; yağlı ihalelerle yol, köprü, havaalanı, hastane vb. vurgunları gerçekleştiren inşaat devleridir; halk çocuklarını gereksiz cephelere yollayan silah tacirleridir; emekçileri karanlığa ve soğuğa mahkûm eden enerji patronlarıdır… Yap-İşlet-Devret uygulamaları tazminatsız olarak derhal kamulaştırılmalı, ülke kaynaklarının yüzde 42’sine el koymuş olan yüzde 1’lik bu kesimden yüzde 20 oranında ek servet vergisi alınmalı ve bunlar ekonominin dışına sürülmeli.

Öte yandan, emekçiler için bazı çok acil önlemlerin alınması gerekiyor. Şöyle: Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilmeli. Tüm ücretler de aynı oranda artırılmalı. Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilmeli. Tüm ücretler 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında düzenli şekilde artırılmalı.

İşsizliğe karşı da, işten çıkarmalar gerçekten yasaklanmalı. 6 saat işgünü uygulanmalı ve ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak tüm işler çalışabilen nüfus arasında paylaştırılmalı. İflas açıklayan ya da kapanan işyerleri tazminatsız şekilde kamulaştırılmalı ve işçilerin denetiminde işletilmeye devam edilmeli. Özelleştirmeler de durdurulmalı ve özelleştirilen kuruluşlar işçi denetiminde tazminatsız olarak kamulaştırılmalı.

Biz emekçilerin istediği düzen, bağımsız ve halktan yana, sömürüsüz bir ekonomik sistemdir. Emperyalizmden kopuşun ilk ve en önemli adımı da, sömürücülerin yarattığı dış borç ödemelerine son verilmesidir. Biz merkezi planlı ve halkın ihtiyaçlarını gözeten bir ekonomik sistem istiyoruz. Bu amaçla, bankerlerin, spekülatörlerin, faizcilerin iktidarına son vermek için tüm bankalar derhal kamulaştırılmalı ve bütün kredi sistemi tek bir merkez bankasında toplanmalı. Tacirlerin vurgularına da dış ticaretin devlet tekeline alınmasıyla son verilebilir.

Şimdi sıra, bu taleplerimizi örgütlü biçimde tüm muhalefet kesimleriyle tartışmak ve bunların etrafında bir Emekçi İttifakı kurabilmekte.

Yaşasın Kazakistan Devrimi! Yabancı askerî güçlerin ve ordunun müdahalesine hayır!

0

Kazak hükümetinin 2 Ocak 2022’de gaz fiyatlarına yüksek bir zam getirmesiyle kitlesel bir seferberlik patlak verdi. İlk eylemler bir petrol kenti olan Zhanaozen’de ortaya çıktı ve ardından ülkenin en büyük kenti olan Almatı ile diğer şehirlerine yayıldı. Seferberliklerin ulusal bir karakter kazanmasıyla cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, önce Mangystau Bölgesi ve Almatı’da 5 Ocak’tan itibaren geçerli olmak üzere olağanüstü hal ilan etti. Daha sonra bu olağanüstü hal, 5 Ocak akşamında bütün ülkeyi kapsayacak şekilde genişletildi. 5 Ocak günü aynı zamanda Mamin Kabinesi olarak anılan hükümet de istifa etti ve zamlar geri alındı. Ancak hükümetin istifası ve gaz zammının geri alınması, kitlelerdeki öfkeyi dindirmedi.

Başbakan Askar Mamin’in istifasının ardından, başbakan yardımcısı olan Alihan Smailov geçici hükümetin başına getirildi. Ülkede yakıt ve yiyecek fiyatlarına 6 ay boyunca devlet denetimi getirildi. Eylemlerin dinmesi adına hükümetin aldığı önlemler bunlarla da sınırlı kalmadı. Seferberlik sırasında sıkça, 2019’da cumhurbaşkanlığı görevinden ayrılmadan önce 32 yıl boyunca iktidarda kalan Nursultan Nazarbayev aleyhine sloganlar atıldı. Nazarbayev, Güvenlik Kurulu başkanı olarak geniş yetkileri elinde tutmayı sürdürüyordu. Tokayev, toplumsal öfkenin sembolik ismi haline gelen Nazarbayev’in yerine kendisinin artık Güvenlik Kurulu başkanı olduğunu açıkladı. Son olarak Tokayev, eylemlerin sürmesi halinde onlara “en acımasız şekilde” cevap verileceğini açıkladı.

Ancak bütün bu önlemler sonucunda Kazakistan işçileri ve emekçilerinin devrimci ayaklanması sönümlenmedi, aksine kabardı. Aktöbe kentinde iktidar binaları ateşe verildi. Almatı’daki cumhurbaşkanlığı konutu eylemciler tarafından ele geçirildi. Ülke çapında silah dükkanlarını yağmalayarak halk kendisini silahlandırdı. Bunun üzerine Tokayev, ülkede bir “terörist tehditi” olduğunu söyledi ve Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri tarafından kurulan hükümetlerarası bir askerî ittifak olan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nü Kazakistan’a müdahale etmeye çağırdı.

Tokayev’in, Kazakistan burjuvazisi adına, Kazakistan’ın yabancı askerî kuvvetler tarafından neredeyse işgal edilmesine çağrı yapmasının başlıca sebebi, ordu ile polis güçleri arasından eylemcilere ve seferberliklere katılanların olması. Rejimin güvendiği baskı güçleri olan özel harekat polislerinin, askerlerin, istihbarat servisi çalışanlarının etraflarını çevreleyen öfkeli emekçi kitlelere nasıl teslim oldukları, sosyal medyada paylaşılan birçok videoda görüldü.

Kitleler hızlı bir biçimde, enerji zamlarının geri çekilmesiyle rejimin devrilmesini iç içe geçirerek, birleşik talepler kullanmaya başladılar. Böylece ekonomik krizden çıkışın şartlarını, politik araçların ve çözümlerin yaratılmasıyla ilişkilendirdiler. Temel taleplerden birkaçı iktidarın değişmesi, yerel seçimlerin yapılması (çünkü şu anda yerel yönetimler cumhurbaşkanı tarafından atanıyor) ve cumhurbaşkanının yetkilerinin kapsamlı bir biçimde sınırlandırılması. Kitlelerin “ekmek” sorununa dair olan taleplerini hızlıca “demokrasi” sorunuyla kaynaşmış bir biçimde dile getirmeye başlamış olmaları, seferberliğin devrimci karakterini pekiştiren bir etken oldu.

Olayları isimleriyle çağırmak gerekir: Yaşanmakta olan bir devrimdir. Şu an Kazakistan’da Nazarbayev heykelleri yıkılıyor, kamu binaları seferberlik halindeki halk tarafından ele geçiriliyor, polisin önemli bir kısmı halkın tarafına geçiyor, yüzlerce asker esir alınıyor, halk silahlanmaya başlıyor ve ülkenin batısında ikili iktidar organlarının ilk örnekleri oluşmaya başlıyor. Bütün bunlar Kazakistan Devrimi’nin heybetli başlangıcının işaretleridir.

Kazakistan Devrimi gökyüzünden düşmedi. O, hem ulusal alanda hem de uluslararası arenada yaşanmış olan ve yaşanmakta olan mevcut mücadeleler ile ayaklanmaların bir parçası ve devamcısıdır.

Bugünkü eylemlerin ilk başladığı petrol kenti olan Zhanaozen’de 2011 yılında oldukça militan grevler ve emek mücadeleleri yaşanmıştı. Bu grevler radikalleşerek bir işçi ayaklanmasına dönüşmüş, Nazarbayev Bonapartizminin bu işçi ayaklanmasına cevabı güvenlik güçlerinin bir katliam gerçekleştirmesi olmuştu. Rejimin verilerine göre 16 eylemci öldürüldü, 100 insan da yaralandı. 

O sıralarda, Zhanaozen’deki ulaşım araçlarında kullanılan sıvılaştırılmış petrol gazının (LPG) fiyatı 30-35 tenge (Kazakistan para birimi) civarındaydı. 2011’deki işçi ayaklanmasının kanlı bir şekilde bastırılması, gerici Nazarbayev rejiminin enerji sektöründe neoliberal uygulamaları derinleştirebilmesini sağladı. Rejim, devlet gaz sübvansiyonlarını kademeli olarak sona erdirmek ve bunun yerine fiyatları piyasanın belirlemesine izin vermek için Ocak 2019’dan başlayarak elektronik piyasa ticaretine aşamalı geçiş politikasını hayata geçirdi ve böylece LPG’nin fiyatı sürekli olarak katlanarak yükseldi.

2020 Ocak’ında Zhanaozen şehri sakinleri LPG fiyatlarını protesto etmek için bir eylem düzenlediklerinde, LPG fiyatları 55-65 tenge arasında değişiyordu. Kazakistan Devrimi’nin patlak vermesinden önceki gün olan 1 Ocak 2022’de ise, LPG fiyatları 125 tengeye (litresi 0,28 dolar) ulaşmıştı.

Bunlar haricinde 2018-2020 yılları arasında yine ülke çapında ciddi seferberlikler yaşandı. Yolsuzluklar ve demokratik haklara dönük saldırılara karşı Mayıs 2018’de patlak veren mücadele dalgası, 2018 Şubat’ında Nur-Sultan kentinde 5 çocuğun bir yangında can vermesinin ardından şiddetlendi. Bunun üzerine Nazarbayev, dönemin başbakanı Bakıtcan Sağıntayev’i görevden aldı. Ancak protestoların devam etmesiyle beraber Nazarbayev de 19 Mart 2019’da istifa etmek zorunda kaldı ve onun yerine, bugünkü cumhurbaşkanı Tokayev seçildi. 2018-2020 seferberliklerinin temel taleplerinden birisi, Kazakistan kanunlarına göre yasadışı sayılan toplu yürüyüş, eylem ve kamuya açık alanda protesto gerçekleştirmenin legalleştirilmesiydi. Tokayev’in seçilmesinin önemli sebeplerinden birisi de, bu talebi sahipleniyor gözükmesiydi. 

Kazakistan Devrimi böylesine bir ulusal arka plan üzerinden yükselirken, içinde geliştiği uluslararası konjonktür de yine mücadeleler ve ayaklanmalar tarafından belirleniyor. Zira Kazakistan Devrimi, 2019’da yılında patlak verip, daha sonra da gelişmeyi sürdüren Sudan, Cezayir, Şili, Porto Riko, Irak, Lübnan devrimlerinin ve Katalonya, Hong Kong, Haiti, Ekvador, Honduras, Kolombiya ve Uruguay’daki kitlesel seferberliklerin politik bir parçası ve tamamlayıcısıdır. 

Dahası Kazakistan Devrimi, Türkistan ve Orta Asya coğrafyasındaki diktatörlüklere ve baskıcı rejimlere karşı bir devrim ve mücadele dalgasını tetikleyebilir. Yine bu devrim, dünya işçi sınıfının cellatları ve düşmanları arasında yer alan yayılmacı kapitalist güçlerden Rusya ile Çin’in jeostratejik planları ile egemenliklerinde gedikler açarak, bölge emekçilerinin örgütsel ve politik bir sıçrama yaşamalarında katalizör görevi görebilir. Böylece küresel kapitalist sistemin Avrasya ve Batı Asya ayaklarında, bir “zayıf halkalar” zinciri yaratılabilir.

Kazakistan Devrimi’yle dayanışmaya! 

Saray rejiminin Kazakistan Devrimi karşısında gerici tutumunu da, tam olarak bu devrimci olasılıklar doğurdu. Bu devrimin karşısında Türkiye’den Saray rejiminin tavrı, yozlaşmış ve gerici Kazak iktidarının tarafını tutmak oldu. Ankara’dan yayımlanan mesajda mide bulandırıcı bir itidal çağrısı yapıldı. “Dost Kazakistan halkının sağduyusuna güveniyoruz.” denilen açıklama esas olarak seferberliklerin bir an önce sonlanmasını ve rejimin ayakta kalmasını diliyordu.

Saray rejiminin ve diğer yabancı kapitalist güçlerin, tabii aynı zamanda Kazakistan hükümetinin ortaklaştığı nokta olan bu dilek gerçekleşmemeli. Seferberlikler devam ederek rejimi yıkmalı. Ancak bunun yaşanması için niyet belirtmek yeterli değil.

2011 senesinde güney komşularının tamamında ve Ortadoğu’da devrimci seferberlikler patlak verdiğinde, Türkiye solunun bürokratik ve reformist sektörleri, bu mücadeleleri emperyalist komplolar olarak karalamış ve onlara sırtını dönmüştü. Bu sektörler bununla da yetinmeyip, eski diktatörlük rejimlerine destek açıklamalarında bulunmuşlardı. Bu ihanet, Türk ve Kürt işçi sınıflarında siyasal kafa karışıklıkları yaratmakla kalmadı, işçi sınıflarının bölge devrimlerinin sunduğu yakıcı derslerden faydalanmasının da önüne geçti. Bu hain sahte solun aynı teslimiyetçi ve işbirlikçi politik çizgiyi, bugün Kazakistan Devrimi ile olası bir Asya coğrafyası devrimleri alanında da egemen kılmasının önüne geçmek gerekiyor.

Türkiye’deki bütün sendikal konfederasyonlar, derhal Kazakistan sendikaları ile aralarında koordinasyonlar oluşturmalı ve Kazakistan işçilerinin verdiği mücadelelerin bütün aşamaları ile derslerini, kendi tabanları için erişebilir kılmalıdır.

Kazakistan işçi sınıfının kendi gerici burjuva rejimini devirmek için ihtiyaç duyduğu bütün araçların temin edilmesi için yine sendikalar ile emekçi örgütlerinin ve sosyalist partilerin organize ettiği bir ulusal kampanya başlatılmalıdır.

Kazakistan işçi sınıfı, yeni sendikaların kurulmasından gerici rejimin devrilmesine dek, eğer uluslararası işçi sınıfından yardım talep ederse ve Kazakistan’daki sendikalar ile işçi örgütlerinin böyle bir çağrısı olursa, bu yardım çağrısına eldeki bütün imkanların seferber edilmesiyle olumlu cevap verilmelidir. Dünya sendikaları, işçileri Kazakistan ile olan ticareti  limanlarda ve havaalanlarında boykot etmeye çağırmalıdır. Özellikle Rusya işçileri ve emekçileri Kazakistan’a silah ve asker sevkiyatını durdurarak Kazak kardeşlerinin saflarında yer almalıdır.

Türkiye’nin ve bölge rejimlerinin Kazakistan Devrimi’ni boğmak için atacakları bütün adımların karşısında bütün sınıf örgütleri ortaklaşa bir şekilde durmalı, bu adımların atılması engellenmelidir. Aynı şekilde Batılı emperyalistlerin, Rusya’nın, İran’ın ve Çin’in Kazakistan Devrimi’ne yönelik girişecekleri karşıdevrimci operasyonlar, bunlar sözde “demokrasi”, “insan hakları” veya “ulusal egemenlik” mazeretleriyle de yapılacak olsa, kesin bir şekilde reddedilmelidir. Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün başkanı olan Ermenistan başbakanı Paşinyan “barış güçlerinin” Kazakistan’a gönderileceğini çoktan dile getirdi. Kazak rejimi Rusya’yı da müdahale etmeye çağırdı. Kazak ordusunun özel Çin birlikleri kullandığına dair söylentiler var. Hangi biçimde olursa olsun, bütün dış müdahale girişimlerinin katı bir biçimde reddedilmesi ve kınanması, bu dış müdahalelerin engellenmesi, Kazakistan Devrimi’nin kaderi açısından belirleyici bir önemdedir.

Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün ve bütün yabancı güçlerin müdahalelerine hayır! KGAÖ Kazakistan’dan dışarı! Rusya ve Çin yayılmacılığına hayır! Emperyalizm Kazakistan’dan defol!

Ordunun sokağa indirilmesine hayır! Rejimin bütün askerî ve polisiye operasyonları derhal durdurulsun! Halkı katletme emri veren siyasal sorumlular tutuklansın ve yargılansın! Halka ateş açma emri veren subaylar tutuklansın ve yargılansın! Ordunun seferberliklere müdahalesi derhal durdurulsun!

OHAL derhal kaldırılsın! 

Toplu yürüyüş ve eylem hakkı tanınsın! Sendika kurma ve örgütlenme hakkı tanınsın!

Kazakistan’ın enerji kaynakları işçi denetiminde ve tazminatsız bir şekilde kamulaştırılsın!

Gaz ve benzin fiyatlarının piyasanın kaosuna terk edilmesine son! Halkın ihtiyaçlarını odağına alan planlı ve merkezî bir ekonomi!

Temel ürünlerdeki ani fiyat artışlarına, fırsatçılığa ve karaborsaya karşı fiyat kontrolü uygulamalarının hayata geçirilmesini üstlenecek olan üretici ve tüketici komiteleri için ileri!

Yaşasın Kazakistan Devrimi!

Kahrolsun Nazarbayev-Tokayev rejimi!

Bütün iktidar ve zenginlik Kazakistan işçi sınıfı ile emekçi halkına!

“Dış güçler”in krizi

0

Ekonomik kriz karşısında Türkiye’de Saray rejimi tarafından kullanılan bir palavra: “dış güçlerin oyunu”.

Her beceriksizliğinin sorumluluğunu kendisi dışında bir yerde arayan, “iyi” olanı kendine yoran, “kötü”yü ise başkasına yıkan, bu şekilde de beka sorunun çözmeye çalışan bir rejim…

Tıpkı “dış güçler” diye addettiği diğer rejimlerin ekonomik kriz karşısında kendi emekçi halklarına yaptıklarına benzer şekilde.

Tam da bu nedenle, ekonomik çöküş karşısında başvurulan “dış güçlerin oyunu” mottosu koca bir yalan.

Meselenin özü çok daha basit: Türkiye rejiminin de ayrılmaz bir parçası olduğu dünya kapitalizminin derin krizi!

2008 yılında başlayan krizden kapitalizm nihai bir çıkış yaratamadığı gibi Covid-19 pandemisinin etkisi, uluslararası ölçekte krizin derinleşmesini de beraberinde getirdi.

Belki daha da önemlisi; 2008 yılında başlayan kriz, her ülkenin kendi özgün ritimleri ve kapitalist ekonominin işleyişi düşünüldüğünde küresel ölçekte farklı momentlerde, farklı gelişim düzeylerindeki ülkeleri sarsmıştı. Ancak pandemiyle birlikte bu özgünlükler ve farklı ritimler daha az görünür oldu, kapitalist ekonominin ve sömürü düzeninin etkileri tüm dünya halkları için daha da berraklaştı.

O nedenle dünyanın birçok noktasında emekçi halkların uğruna mücadele ettikleri sorunlar aynılaştı: işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki adaletsizlik.

Ve bu aynılaşma aslında bir şeyin sonucu…

Erdoğan ve kardeşlerinin, kapitalist kriz karşısında temsil ettikleri sınıfın, yani burjuvazinin, çıkarlarını garanti altına almak adına, iktidarların benimsedikleri stratejinin bir sonucu.

İktidarlar, kapitalizmin sorumlusu olduğu krizin faturasını dünya emekçi halklarının üzerine yıkma stratejisi uyarınca farklı taktiklere, metotlara, politikalara başvuruyor.

Emekçi halklara dönük uygulanan bu ekonomik yıkım politikalarının sonucu ise tüm dünyada işsizliğin artması, enflasyonun tırmanması, yoksulluğun derinleşmesi ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin bir uçurum haline gelmesi oluyor.

Zenginlerin kârlarına kâr katması pahasına.

Öyle ki, 2021 yılında dünya üzerindeki milyarderlerin serveti bir önceki yıla göre yüzde 75 oranında artış gösterdi.

Dünyanın en zengin yüzde 10’luk kesimi dünya servetinin yüzde 82’ye yakınını kontrol ederken, nüfusun en yoksul yüzde 50’si bu toplam servetin yüzde 1’ine dahi erişemiyor.

Bu tablonun Türkiye yansıması ise pek farklı değil. Türkiye nüfusunun en zengin yüzde 10’u ülke toplam servetinin yüzde 67’sini elinde tutarken, en yoksul yüzde 50 ise ancak bu servetin yüzde 4’üne sahip olabiliyor.

Yani bu tablo, hiçbir ülke için “dış güçlerin oyunu” ile anlatılabilecek bir sonuç değil.

Bu, krizinden nihai bir çıkışı yaratamayan kapitalizmin ve onun temsilcisi iktidarların, dünya emekçi halklarına reva gördüğü acı reçetenin tablosu. Ve kapitalizm kendi lehine bu krizden bir çıkış yaratamadıkça yeni saldırı politikalarını gündemine almak durumunda.

Ancak bu noktada çarpacakları duvar ise ellerinde kalan “kırıntıyı” da kaybetmek istemeyen, talepleri aynılaşsa da mücadele ritimleri farklılığını sürdüren dünya emekçi halklarının direnci olacak.

Bizler için önemini ve aciliyetini koruyan ise, kapitalist sömürü düzenini sorgulayan, talepleri aynılaşan dünya emekçi halklarının önüne kapitalist krizden ve onun sorumlusu rejimlerden nihai bir kopuşu mümkün kılabilecek uluslararası bir alternatifin inşası sorunu.

Türkiye Ekonomi Modeli’ne karşı Halkın Acil Ekonomik Programı için bir taslak önerisi

0

Türkiye’de önerilen başlıca farklı ekonomi modelleri nelerdir ve onları savunan aktörler kimlerdir?

1) Cumhur İttifakı: Saray rejiminin önerisi temel olarak halkın yoksullaştırılması, enflasyonun tetiklenmesi, döviz kuru üzerinden oligarşinin ayrıcalıklarının derinleştirilmesi ve yabancı sermayeye ticari imtiyazlar tanınması şeklinde.

2) Millet İttifakı: Kemal Kılıçdaroğlu krizin karşısına yalnızca Aile Destekleri Sigortası isimli cılız bir planla çıkmış olmakla beraber, Millet İttifakı’nın emekçilerin geleceğini belirsizleştiren bu ekonomik saldırı dalgasına karşı tek önerisi, hukuk ile demokrasinin “olağan” burjuva seyrine dönmesiyle birlikte ekonominin de otomatik olarak bir düzelme yaşayacağı. Bu kampın sloganı “Başka bir neoliberalizm mümkün” şeklinde özetlenebilir. Bunun haricinde Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği birtakım öneriler oldu ancak bunlar programlaşmadı. Mesela Kılıçdaroğlu 5’li çeteyi kamulaştıracağını ve Yap-İşlet-Devret’leri sonlandıracağını söylüyor. Ancak bu açıklamalar kalıcı, uzun soluklu, dayanakları olan, açıklayıcı ve kapsamlı bir eylem programı haline getirilmiş değil. Bu da aslında bir hüsran yaratıyor çünkü bu önlemleri savunan kitleler, bu önlemlerin nasıl hayata geçirilebileceğine dair bir kılavuz arıyor. Son olarak şunu eklemek gerekir: Millet İttifakı krize Erdoğan ile onun çevresinin neden olduğunu söylüyor. Bu kısmen doğru olsa da, yeterli değil. Krizin başlıca kaynaklarından birisi de TÜSİAD’ın ekonomik ayrıcalıkları. Tıpkı 5’li çete gibi TÜSİAD’ın da kamulaştırılması gerekir. Ancak Millet İttifakı’nın böyle bir çizgisi yok, olamaz da.

2.5) Sahte sol: Bu sol, büyük burjuvazinin ulusal pazarın küresel liberal hukuki kararnameler ve geleneksel ticari konsensüs üzerinden yeniden organize edilmesine dönük eğilimine uyarlanıyor ve ekonomide işçi-emekçiler lehine alınması gereken önlemlerden hiçbir şekilde bahsetmiyor. Bu sol, ekonomideki kötüye gidişi burjuva ekonomistleri ile aynı yerde arıyor ve Saray’ın antidemokratik uygulamaları olmasa, Türkiye’ye akacak olan “demokrasiye duyarlı” sermaye gruplarıyla ekonomik toparlanmanın gerçekleştirilebileceğine inanıyor. Bu yüzden bu kamp, Millet İttifakı’nın ardından, üçüncü değil ama iki buçuğuncu aktördür. Bugün Türkiye’de sermayenin bir “iç savaşının” yaşandığını iddia etmektedir.

3.) Halkın Acil Ekonomik Programı’nı savunanlar: İşçi-emekçilerin çıkarlarını sıkı sıkıya koruyacak olan bu ekonomik önlemler dizisini hayata geçirecek olan aktör, yine işçi-emekçi kitlelerdir. Sendikalar bu programa kazanılmalıdır.

Bu kamplar hangi sınıfları temsil ediyorlar?

1) Cumhur İttifakı: Patronlar.

2) Millet İttifakı: Patronlar.

2.5) Sahte sol: Orta sınıflar, mücadelenin yarınını yaratmaktansa bugününü tüketen bürokrasiler.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: İşçi sınıfı, emekçi halk, Kürt halkı, kadınlar ve gençler.

Zengin sınıflardan alınacak servet vergisine dair tutumları nedir?

1) Cumhur İttifakı: Karşı çıkıyor. Bu verginin kendilerinden alınacağı sınıfları temsil ediyor.

2) Millet İttifakı: Karşı çıkıyor. Bu verginin kendilerinden alınacağı sınıfları temsil ediyor.

2.5) Sahte sol: Konu üzerine fikir belirtmiş değil. Bahsettiğimiz üzere, bu sol, işçi-emekçiler lehine alınacak ekonomik önlemlerin oluşturulmasıyla ilgilenmiyor.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınmasını, özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir Covid-19 vergisi getirilmesini savunuyor.

İşsizliğe ve işten çıkarmalara karşı önerileri nedir?

1) Cumhur İttifakı: İşsizliği yükselten politikaları savunuyor çünkü patronların işsizliği bir şantaj olarak kullanarak ücretler üzerinde basınç uygulamasına hizmet ediyor.

2) Millet İttifakı: “Böyle bir şey olabilir mi ya?”

2.5) Sahte sol: İlgi alanına girmiyor.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: İşten çıkarmaların gerçekten yasaklanmasını, ücretsiz izin uygulamasına son verilmesini istiyor. İşsizliğe karşı 6 saatlik işgünü ve 4 vardiya sistemini öneriyor. Çalışma süresinin haftalık 30 saat olmasını ve ücretlerin düşürülmeksizin çalışma saatlerinin kısaltılarak işlerin tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılmasını savunuyor. İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın istiyor. Yeni belirlenen asgari ücreti ödeyemeyeceğini ilan edip iflas açıklayan ve işyerini kapatma yolunu tercih eden patronların defterleri açmasını ve bu işletmelerin işçi denetiminde kamulaştırılmasını öneriyor.

Dış ticaret tekeli konusundaki pozisyonları nedir?

1) Cumhur İttifakı: Sonuna kadar karşı çünkü dış ticarette devlet tekeli uygulanırsa, halkın alım gücü döviz karşısında korunacak ve böylece oligarşi semiremeyecek. Sedat Peker’in ifşa ettiği İran ile Afganistan’dan uyuşturucu baronları için akan eroin trafiğinin bu uygulamayla durdurulacak olması da hoşlarına gitmez.

2) Sahte İttifakı: “Yurtta sulh, cihanda sulh”, yani cihan kapitalizmiyle sulh içinde geçinelim ki, yurttaki kapitalistler sulh içinde zenginleşsinler.

2.5) Sahte sol: İlgi alanına girmiyor.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: Dış ticarette devlet tekelini savunuyor çünkü ancak bu yolla Türkiyeli işçilerin ve emekçilerin refahlarının ve alım güçlerinin emperyalizme, tüccarların spekülatif kurnazlıklarına, yabancı sermayenin imtiyazlarına karşı korunabileceğini ve sanayi ile tarımın ancak emperyalizme karşı bu önlemin alınmasıyla ayağa kaldırılabileceğini biliyor.

İşçiler ve halk için planları neler?

1) Cumhur İttifakı: “Olağanüstü hali biz iş dünyamız daha iyi çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum, iş dünyanızda herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı. Ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Şimdi böyle bir şey var mı? Tam aksine. Şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifadeyle anında müdahale ediyoruz. Diyoruz ki hayır, burada greve müsaade etmiyoruz, çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız.” (Recep Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz 2017)

2) Millet İttifakı: CHP’ye ait Bakırköy Belediyesi, enflasyonun yüzde 50’leri aştığı bir sırada belediye işçilerine yüzde 0 (sıfır) zam önerdi. Bu örnek sanıyoruz ki yeterli olur.

2.5) Sahte sol: İlgi alanına girmiyor.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulmasını savunuyor. Bu fona kaynak bulunması için yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemelerinin durdurulmasını, tamamının derhal tazminatsız kamulaştırılmasını talep ediyor. Emekli maaşlarının ve tüm ödeneklerin en az asgari ücret seviyesine çekilmesini, asgari ücretin 3 ayda bir enflasyon ve döviz karşısında korunmasını istiyor. Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlanmasını öneriyor. Aynı zamanda sınırlarda bulunan göçmenlerin ücretsiz sağlık hizmetlerine erişiminin sağlanmasını ve barınma imkânına sahip olmayanların boş konutlara yerleştirilmesini savunuyor. Temel ürünlerdeki ani fiyat artışlarına, fırsatçılığa ve karaborsaya karşı fiyat kontrolü uygulamalarının hayata geçirilmesini teklif ediyor.

Uluslararası emperyalist anlaşmalara evet mi, hayır mı? Dış borçların ödenmesine evet mi, hayır mı? Özelleştirmelere evet mi, hayır mı? Yabancı sermayeye imtiyazlara evet mi, hayır mı?

1) ve 2) Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı: Evet, evet, evet! Hatta biz bunları savunurken, asıl karşı taraftakileri bunları savunuyormuş gibi gösterelim!

2.5) Sahte sol: Bu solun birçok ekonomisti sadece bunlara evet demekle kalmadı, Türkiye ekonomisi için tek çıkış yolunun IMF’den borç almak olduğunu ileri sürecek kadar yönünü şaşırdı.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: Hepsine hayır! Emperyalist anlaşmalardan kopulsun ve halka açıklansın, dış borç ödemeleri durdurulsun, özelleştirilen işletmeler işçi denetiminde kamulaştırılsın ve yabancı sermayenin mal varlığına el konsun.

Ekonomik krizin çözümü siyasidir

0

Önce ekonomik krizler neden doğar, ona bakalım. Krizler, kapitalist ekonominin kaçınılmaz ürünleridir. Kapitalist ekonomi, plansız, kaotik ve rekabete dayalı bir sistemdir. Böyle bir ortamda sürdürülen vahşi rekabet, kâr oranlarının düşmesine yol açar ve bazı firmalar iflas eder, batar, işsizlik yaygınlaşır. Bu sürece kaçınılmaz olarak enflasyon, borçlanma ve yoksullaşma eşlik eder.

Bu kapitalist rekabet ortamında hükümetlerin bazı mali ve sınai sermaye gruplarını kayırması, krizin daha da ağırlaşmasına neden olur. Hükümetler, borçlandırma, çeşitli vergiler ve mali manipülasyonlar yoluyla halktan topladıkları paraları kendi yandaş sermaye gruplarına aktararak onları ayakta tutmaya, daha da zenginleştirmeye girişirler. Bunun sonucunda emekçi kesimler derin bir yoksulluğa sürüklenir.

Türkiye’de işte bunların hepsi oluyor. Kriz şiddetlenerek derinleşiyor.

Peki, kapitalist ekonomi bu tip bir krizden nasıl kurtulur? İşte tam bu noktada, ekonomik bir çözüm yoktur. Bu tip krizlerin çözümü siyasette yatar, yani sınıf mücadelesinde. Anlatalım:

Krizin ana nedeni azalan kâr oranları olduğu için, kapitalistler bu eğilimi durdurmaya, tersine çevirmeye çalışırlar. Bunun en önemli yolu da üretim maliyetlerini düşürmektir. Bunun için enerjiden, makinelerden vb. tasarruf edemeyecekleri için emek maliyetine, yani işçi ücretlerine saldırırlar. Bu saldırının da pek çok yolu vardır:

Örneğin sendikalaşmayı engelleyerek, grevleri yasaklayarak ücret taleplerini bastırırlar. İşçi sayısını azaltarak ve aynı işi daha az sayıda işçinin sırtına yıkarak ücretlerde “tasarrufa” girişirler. İşsiz sayısını ve emek piyasasında rekabeti artırarak ücretleri baskılarlar. İş saatlerini uzatarak ve fazla mesaileri özendirerek sömürü oranlarını yükseltirler. Bu arada enflasyon da sermayedarların işine yarar, çünkü işçinin alım gücü düştüğü için daha azla yetinmeye, yani giderek eriyen ücretiyle geçinmeye mahkûm hale gelir.

Bu uygulamaların hepsi “ekonomik” değil, sermayedarların ve onların hükümetlerinin siyasi hamleleridir. Eğer emekçiler bu saldırılara direnemezse, sermayedarlar tekrardan kâr oranlarını artırırlar ve ekonominin “krizden çıktığını” söylerler. Ama bu arada işçi sınıfı ağır bir darbe almış, yoksullaşmış, işsizleşmiş, kaleleri düşman tarafından zapt edilmiş olur.

Ama eğer emekçi sınıflar bu saldırılara karşı kitlesel olarak (sendikaları, partileri, diğer sınıf örgütlenmeleriyle birlikte) direnirse, ekonomik krizin bir başka siyasi planda çözümünün olasılığı doğar. Önce bazı siyasi kesimler, “daha adil bir düzen” sloganıyla emekçilere bazı kısmi iyileştirmeler önerirler. Ücretler iyileştirilsin, adil bir gelir dağılımı olsun vb. diyerek bazı reform vaatlerinde bulunurlar. Bu önlemler kısa bir süre için yararlı olsa da, kapitalist ekonomik düzen sürdükçe, yukarıda anlattığımız gibi krizler kaçınılmaz olur. Aynı döngü gene başlar ve yoksulluk ve sömürülmek emekçilerin kaderi halinde sürer gider.

Kapitalist krizlerin önlenmesi, ancak kapitalizmden kopularak mümkündür. Bu da, işçi ve emekçi halkın denetiminde gerçekleştirilip uygulanacak ve halkın ihtiyaçlarını gözetecek bir planlı ekonomik sistemle olanaklıdır. Bu planın kaçınılmaz uygulamaları, büyük sanayi kuruluşlarının kamulaştırılması, dış ticaretin devlet denetimine alınması ve tüm bankacılık sisteminin kamulaştırılarak tek merkez bankasında toplanmasıdır.

İşte bu ve halkın yararına diğer uygulamalar, ancak işçi ve emekçilerin siyasi mücadelesiyle, onların siyasi iktidarının kurulmasıyla olanaklı hale gelir. Bunu içindir ki, ekonomik krizlerin çözümü siyasi mücadelede, yani sınıflar arası mücadelede yatar diyoruz.

İnsanca bir asgari ücret nasıl mümkün olur?

0

Asgari ücrete yapılan son zamdan önce Türkiye’de toplumun yüzde 57’si asgari ücret ve civarında bir gelir ile yaşamını sürdürüyordu. Zam ile bu oranın daha da artması bekleniyor. Yani Türkiye’de asgari ücreti konuşmak, çalışanların ezici bir kesimini ve aslında ortalama ücreti konuşmak anlamına geliyor.

Hükümet asgari ücrete rekor oranda zam yapmakla övünse de, yapılan zammın geçek enflasyonun bir hayli altında kaldığı ve 2022 yılı başındaki bir asgari ücretlinin 2021 yılı başındaki bir asgari ücretliye nazaran ekmek, kuru gıda, sebze, baklagiller, meyve ve hayvansal ürünlerin yanı sıra tuvalet kâğıdı ve ped gibi hayati ihtiyaçları daha az oranda karşılayabildiğini görüyoruz. Asgari ücretlinin temel yaşam ihtiyaçlarına ulaşımı tarihi denen zamma rağmen azalmış oldu.

Yetersiz beslenme kaynaklı olarak her 10 çocuktan birinin bodur olduğu bir ülkede Saray’ın Ekonomi Bakanı Nebati “Ekonomi gözlerdeki ışıltıdır” diyor. Nebati’nin gözlerini ışıldatıp iştahını kabartan şey, gördüğü “açların gözbebekleri” olsa gerek. Çünkü biz elektrik, su, doğalgaz faturamızı gözümüzün ışıltısı ile değil, maaşımızla ve onun alım gücüyle ödüyoruz. Öte yandan “Gerekirse simit yenecek” diye direktif verenler de aslında bir gerçeğin daha altını çiziyor: Türkiye’de zenginler kendi payına düşeni değil, hep daha fazlasını yiyorlar ve bunun için yoksullara emir buyuruyorlar.

Peki, buna muhtaç mıyız?

İnsan onuruna yaraşır bir ücret mümkün mü ve nasıl?

Evet mümkün. Öncelikle belirlenen asgari ücret yeterli bir ücret değil ve alım gücünü yitiren asgari ücretin derhal yeniden belirlenmesi gerekiyor.

Sonrasında da kapitalist sistemin içine girdiği bu istikrarsız koşullar altında asgari ücretin en fazla üç ayda bir düzenli olarak yenilenmesi gerekiyor. Bu nasıl mı olur, patronlar buna alışkın mıdır? Elbette ki alışkınlar. Nasıl döviz bürolarında dövizin değeri anlık olarak değişiyor, akaryakıt istasyonlarında farklı yakıt fiyatlarının değeri anlık olarak değişiyorsa, ücretler de insanca bir yaşam için düzenli olarak güncellenmeli ve emekçiler alım güçlerini bu şekilde koruyabilmelidir. Böylesi bir ödeme sistemine “eşel mobil” ya da “oynak merdiven” sistemi denir. Yakıt ve döviz fiyatlarından ötürü bu sisteme bir hayli alışkın olan patron, emekçilerin ödemesini de pekâlâ aynı şekilde yapabilir.

Peki patronlarda ve hükümette böyle bir kaynak var mı? Fazlasıyla var. Hükümet, döviz hesabı olan zenginlerin TL’ye yatırım yapmaları halinde kur farkından ötürü kaybettikleri parayı kendisinin karşılayacağını ifade ediyor. Peki bunu nasıl yapacak? Bizlerden, yani işçi emekçilerden aldıkları vergiyle.

Türkiye’de servetin ezici bir kısmı zenginlerin elindeyken vergilerin ezici bir kısmını işçiler ödüyor. Türkiye burjuvalarının gözünü bu bile doyurmaya yetmiyor ki, yakın dönemde uluslararası bir gazeteciler ekibinin “Pandora belgeleri” adlı sızıntı belgeler üzerinde yaptığı incelemeye göre Türkiye’den 131 ultra zengin azıcık ödediği vergiyi daha da aza indirmek için servetini vergi talep etmeyen yurtdışı hesaplara aktarıyor. Üstelik bunu yaptıklarını inkâr da etmiyorlar. Aralarında kimler mi var? Cengiz, Rönesans, Çalık, Demirören, Borusan, MARS gibi şirketlerin üst düzey yöneticileri var. Ek olarak eski Turizm Bakanı Erol Yılmaz Akçal’ın ailesinin, eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in oğlunun bu vergi cennetlerinde hesaplarının olduğu söylendi. Yani yandaş olsun olmasın burjuvazinin paradan yana bir sıkıntısı yok. İşlerini aksatmayacak şekilde kaçıracak kadar paraları var! Her şeyi üreten işçilerin ise sefalete boyun eğmeleri isteniyor.

İnsanca bir asgari ücretin belirlenmesi ve mevcut belirsizliğe karşı ücretlerin enflasyon oranında düzenli olarak güncellenmesi gerekir ve bunun için fazlasıyla kaynak var! Mesele bu gündemi sınıf örgütlerimize taşımak ve mücadele programımızda yer edinmesini sağlamaktır.

Şili: Kast’ı yendik, mücadeleye devam

0

Aşağıda okuyucularımızla İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Şili seksiyonu MST’nin (Sosyalist İşçi Hareketi), Gabriel Boric’in seçim zaferi üzerine yayımladığı bildiriyi paylaşıyoruz.

***

Şili cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Boric’in (yüzde 55,87 oy), Pinochetci aday Kast (yüzde 44,13 oy) karşısında aldığı ezici zafer, halkın, işçi sınıfının, gençliğin, LGBTİ+ hareketinin ve diğer hareketlerin net bir zaferi oldu. Diktatörlük sevdalısı ve kadın düşmanı olan, üstüne üstlük LGBTİ+lardan, Mapuche yerlilerinden ve işçi sınıfından nefret eden Kast’ın, hükümeti ele geçirmesi ihtimaline karşı, büyük şehirlerde, illerde ve işçi ve halk mahallelerinde milyonlarca insan seferber oldu.

Kast’ın yenilgisini getiren unsur, milyonların zihninde bu tehlikeye dair var olan farkındalık ve 2019 halk ayaklanmasının tükenmek bilmeyen gücü oldu. Bu nedenle, eski devlet başkanı Piñera ve sermaye çevrelerinin toplu taşımada boykot uygulayıp bizleri otobüssüz bırakma ve 19 Aralık’ta oy kullanmamızı engelleme gayreti bile suya düştü. Halkın Pinochetciliğe yönelik büyük öfkesi, o gün galip geldi: Ardından, sırf başkent Santiago’da bir milyondan fazla insanın sokaklara döküldüğü, tarihi bir kutlama yaşandı.

Bir zafer, yeni zaferlerin önünü açıyor

Kast’ın niyeti, tıpkı Piñera’nın da zamanında denediği gibi, 2019 halk ayaklanmasında sokaklara dökülen insanları cezalandırmaktı. Seçim kampanyasında bahsettiği baskı tedbirleri, toplumsal eşitsizliğe yönelik en temel talepleri bile reddetmesi ve eylemleri kriminalize etme çabası, sandıkta ona ağır bir yenilgi getirdi. Yenilgi getirdi, çünkü bizler milyonlar olarak o mücadeleye bugün de sahip çıkıyoruz ve en önemlisi sokaklarda taleplerimizi yükseltmeye devam ediyoruz: Toplumsal eşitsizliğe, yozlaşmış kurumlara, sefalet ücretleri ve emekli maaşlarına, sermayedarlarla varılan gizli kapaklı anlaşmalara, doğanın yıkımına “Yeter artık!” diyoruz.

Ülkede bir değişim olması gerektiği düşüncesi ve toplumsal hoşnutsuzluk bugün hâlâ güçlü. Seçim de bunu gösterdi. Özel emeklilik sistemine (AFP’ler), eğitim, sağlık ve barınmada kâr mantığının hakim olmasına, kadınlar ve LGBTİ+ların demokratik haklardan mahrum bırakılmasına, Pinochet anayasasına ve ülkenin zenginlikleri üzerinde birkaç büyük sermayedar ve çokuluslu şirketin kurduğu tahakküme son vermemiz gerek. İnsan onuruna yakışır ücret ve emekli maaşları talep ediyoruz; her insanın onurlu bir şekilde yaşama hakkını güvence altına almamız şart.

Kast’a karşı kazanılan zafer, bu yöndeki arzunun hâlâ güçlü olduğunu gösterdi. Ne yazık ki, bu taleplerin çoğu Boric’in hükümet programında yer almıyor. Net olalım, dürüst olalım. Boric’den, taleplerimize aciliyetle yanıt verecek açıklamalar gelmiyor. Bilakis, utanç verici bir toplumsal eşitsizlik ülkede hüküm sürerken, bir avuç zengin milyonlar kazanıp biz milyonlar pek azla geçinirken, Boric “kademeli bir değişim” için bizden zaman ve sabır istiyor.

Boric görevi devralmadan yükseltmemiz gereken üç acil ve ertelenemez talep

1. Toplumsal eşitsizliği sona erdirmek ve ülkeyi değiştirmek için, yeni anayasayı hazırlamaktan sorumlu Kurucu Meclis’in önüne acil sosyal talepleri koymalıyız: Maden kaynakları, su, deniz, ormanlar başta olmak üzere doğal kaynakların tekrar millileştirilmesi ve kamulaştırılması; kürtaj hakkının tanınması; mevcut İş Kanunu’nun yürürlükten kaldırılması; yerli halklara kendi kaderini tayin hakkı ve topraklarının iadesi; polis örgütü Carabineros’un ilgası; ücretsiz ve özgür kürtaj hakkının devlet güvencesine alınması… Bu amaçla biz, halihazırda var olan taslaklar için imza toplamanın yanı sıra, diğer yeni çalışmalar için de imza toplamaya hazırız.

2. Şimdi derhal, özel emeklilik sisteminden çıkma hakkını, ailelere acil destek programının (IFE) sürmesini, işten çıkarmaların yasaklanmasını, maaşlara hayat pahalılığındaki artışa paralel zam yapılmasını, mağazaların saat 19:00’da kapanmasını, taşeronluk sistemi ve her tür güvencesiz sözleşmeye son verilmesini, özel sağlık emekçilerine telafi amaçlı izin verilmesini talep etmeliyiz.

3. Milyonlarca aile olarak yaşadığımız zorluklara çözüm olacak bir ülke çapında talepler silsilesi oluşturmak için sendikalar, öğrenci oluşumları, toplumsal örgütler ve bölge meclislerini harekete geçirmeliyiz. Bu yapıların sokaklarda seferber olmasını talep etmeliyiz, Pinochetci Kast’ın yenilgisini getiren çabalarımızın ve fedakârlığımızın karşılığını almalıyız.

İşçi sınıfı, gençlik, kadınlar ve halkın örgütünü inşa edelim

Bu talepleri örgütlemek, tüm mücadelelerle dayanışmayı yükseltmek, sendikal ve toplumsal örgütleri tabandan doğru demokratikleştirmek için toplumsal aktivistleri aynı örgüt çatısı altında birleştirmemiz gerekli. Ülkeyi halkın ve işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda değiştirmek, sermayedarlar ile çokuluslu şirketlerin tahakkümüne son vermek için birlik olmamız şart. Şili’yi ve dünyayı, işçi sınıfı ve halkın yönetmesi için birliğe ihtiyacımız var. İşte bu nedenle, bu acil çabaya destek olmak için herkesi, inşa sürecinde bir hareket olan MST’ye katılmaya çağırıyoruz.

29 Aralık 2021

Emekçiler Saray’ın deneme tahtası olmayacak!

0

Çok değil, bundan bir yıl önce, Saray iktidarı faiz oranlarını neredeyse iki katına çıkarırken Erdoğan faizin “bir acı ilaç” olduğunu ve “milletimizin geleceğe güvenle bakabilmesi” için faizlerin artırılmasının bir gereklilik olduğunu söylüyordu. Çok geçmeden, üstelik enflasyon TÜİK’in rakamlarına göre bile son 20 yılın en yüksek seviyelerine çıkmışken Erdoğan “nasın ortada” olduğunu keşfetti ve “sana bana ne oluyor” diyerek faizleri resmi enflasyonun da oldukça altında bir düzeye çekmeye karar verdi. Bu sırada “üretim, istihdam, yatırım” önceliğimiz denerek Çin modeline geçildiği duyuruldu. Doların 18 lirayı geçmesinin ardından ise, Çin modeli ifadesi bir daha yetkililerin ağızlarından çıkmazken, dövize çevrilebilir mevduat uygulamasına geçildiği duyurularak dolar 11 lira seviyelerine çekildi.

İktidar medyası tarafından bu durum büyük bir zafer olarak sunulurken, “20 Aralık operasyonu”nun üzerinden daha iki hafta geçmeden dolar yeniden 13 TL seviyelerine çıkmıştı bile. Üstelik bu operasyon için kamu bankaları aracılığıyla yaklaşık 20 milyar doların piyasaya sürüldüğü ortaya çıktı. Bir yıl önce düşük faizle doları 6,85 seviyesinde tutmak için Merkez Bankası’nın 128 milyar dolardan fazla rezervini harcayan Saray iktidarı, dönüp dolaşıp aynı yöntemlerden farklı sonuçlar ummaya devam ediyordu. Bu sırada, borçlanarak getirilen döviz rezervleri Saray’ın çevresindeki oligarklara peşkeş çekilirken, iflas eden bu politikalar yağmur gibi yağan zamlarla emekçi halkın sırtına fatura edildiği gibi, “dövize çevrilebilir mevduat hesabı” uygulamasıyla, dövizdeki artışın maliyeti de Hazine’ye yüklenmiş oluyordu. Neredeyse her alanda yaşanan bu zikzaklarla memleketi adeta deneme tahtasına çeviren Saray yönetimi, emekçi halkı eşi benzeri görülmedik bir sefalete itmeye devam ediyor.

Erdoğan yönetimi “Asgari ücrete tarihi zam!”, “Doları dize getirdik!” gibi sahte propagandayla yitirdiği toplumsal desteği umutsuzca geri kazanmaya çalışsa da, emrindeki devasa yalan üretme aygıtı ve baskı gücü umduğu sonuçları sağlamıyor. Her geçen gün biraz daha yoksullaşan ve Saray’ın çürümüş düzeninden bıkmış emekçi kitleler, içinde bulundukları durumdan çıkış için bir siyasi seçenek arıyor. İktidarın en büyük alternatifi Millet İttifakı partileri ise, “20 Aralık operasyonu” gibi emekçi halkın geleceğinin çarçur edildiği milyarlarca dolarlık vurgunlarda dahi “erken seçim” demekten öteye bir adım gitmemekte ısrar ediyor. İçinde bulunulan ekonomik buhrandan çıkış ve demokratik bir dönüşüm için emekçi halkın önüne sahici bir plan koymaktan kaçınıyor. Bu, aslında tam da burjuva muhalefet partilerinden beklenecek bir tavır. Siyasi hedefleri emekçi halkın sefaletini sonlandırmak ve demokratik hakları tesis etmek yerine, mevcut sömürü ve yağma düzeninin “normal sınırlara” çekilmesinden ibaret. Bu nedenle, Saray rejiminden çıkış için emekçileri seferber etmek yerine, ülkenin tam bir enkaza dönüşmesinin ardından seçimleri kazanarak iktidara gelmeyi “daha gerçekçi” buluyorlar.

Bu durumda, emekçilerin ve ezilenlerin taleplerini yükselten ve bu talepler doğrultusunda kitleleri harekete geçmeye çağıran bir seçeneğin bulunmayışı siyasi alana damga vurmaya devam ediyor. Sol ittifak tartışmalarının seçim hesaplarından çıkartılarak kitlelerin acil ekonomik ve demokratik talepleri doğrultusunda seferberliğini hedefleyen bir eksene yerleştirilmesi, bu yönde atılacak ilk ve önemli bir adım anlamına gelecek. Bu adımı atabildiğimiz durumda, gerek sokakta gerekse de seçimlerde Saray’ın baskı rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden çıkışın gerçek seçeneğini inşa edebileceğiz.

Pandemi neden bitmiyor?

0

Sağlık Bakanlığı verilerine göre; Covid-19, Türkiye’de her gün 200’e yakın insanın hayatını kaybetmesine, 20 bine yakın insanın ise hastalanmasına neden oluyor. Önce Delta, şimdi de Omicron olmak üzere Covid-19’un yeni varyantları, pandeminin 2021’de de bitmeyeceğini ve bir üçüncü yılının da olacağının habercisi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) üçüncü doz aşının koruyuculuğunun yüzde 80’e kadar ulaşabildiğini anımsatsa da Türkiye’de üçüncü doz aşılanan sayısı henüz 17 milyon. Vakaların hızla artmasına karşı üçüncü doz aşılanma oranı neden aynı hızda artmıyor? Aşıların son kullanma tarihinin (SKT) geçtiği haberleriyle insanlarda yaratılan güvensizlik bunların başında geliyor. Bir gece ansızın açılan üçüncü doz randevuları ve fakat SKT’lerle ilgili Sağlık Bakanlığından düzgün bir açıklamama gelmemiş olması kararsızlığı artırıyor. Neyse ki Türk Tabipler Birliği imdada yetişti ve 10 Eylül 2021 tarihinden önce üretilip etiketlenen Biontech mRNA aşıları da dahil tüm aşıların raf ömrünün üretim tarihinden itibaren 9 aya çıkarıldığı duyuruldu. Önlem adına yapılacak en değerli adımın herkesin aşıyla bağışıklığını oluşturmak olduğunu hatırlatan aşı kampanyaları şart!

Aşılama konusunda bir başka kafa karışıklığı ise, henüz üçüncü fazı tamamlanmamış yerli inaktif Covid-19 aşısı Turkovac’ın DSÖ’den onay almadan acil kullanım onayı almış olması. Çalışma sonuçları yayımlanmayan ve bilimsel ortamlarda tartışılmamış bir aşının güvenli ve etkili sayıldığına dair Bakanlık açıklamaları, var olan aşı tereddüdünü daha da artırıyor. Aşı karşıtlarının yanıltıcı söylemlerine koz vermemek ve aşı kararsızlığını aşabilmek için Turkovac’ın tüm fazlarının sonuçları ve bilimsel verilerinin acil şekilde yayımlanması gerekiyor.

İtibardan tasarruf olmaz da sağlıktan olur mu?

Pandeminin bitmesi için öncelikle etkin tedbirlere bütçe ayırmak gerekiyor. En başta sağlık çalışanlarını beş dakikalık randevularla acele hekimliğe zorlamamak, 36 saati aşan nöbet ve yoğun çalışma temposuna son vermek gerekiyor. Sağlık çalışanlarının özlük haklarının iyileştirilmesi, sağlıkta şiddete karşı etkili bir yasal düzenleme yapılması pandemiyle mücadelenin de gereklerindendir.

Covid-19’u ve varyantlarını bitirmek, başka pandemilerin çıkışını önleyebilmek için şirketlerin aşı ve ilaçlar üzerindeki patentleri derhal kaldırılmalı. Sağlık hizmetleri özelleştirmelerle kâr-zarar kıskacından kurtulmalı ve tüm sağlık sistemi toplumcu bir anlayışla yeniden inşa edilmeli. Ancak bu tedbirlerle pandemi bitecek ve insanlık rahat bir nefes alacaktır.

Görsel: Getty/Hitesh Sonar, The Swaddle

Tarihte bu ay | 2 Ocak 2021: Melih Bulu, Boğaziçi Üniversite’sine kayyum olarak atandı

0

2 Ocak 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan cumhurbaşkanı kararıyla Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne Melih Bulu, bir kayyum olarak atandı. Bulu göreve geldiğinde, AKP’li olması, üniversite kaynaklarını Türk militarizminin çıkarları için kullanacak olması, sözde “inovasyon” söylemleriyle birtakım öğrencileri tarafsızlaştırabilecek olması ve benzer nedenler dolayısıyla, koltuğunu asla kaybetmeyeceğini düşünüyordu.

Ancak 4 Ocak’ta patlak veren ve üniversite bileşenlerini kapsayan demokratik seferberlik, kayyum Bulu’nun ve Saray’ın öngörülerine ket vurdu. Bulu, koltuğu uğruna mücadeleci öğrencileri şafak baskınlarıyla gözaltına aldırıp tutuklatsa da, kampüse polisi soksa da, LGBTİ+fobinin rüzgârını arkasına almaya çalışarak okul içindeki LGBTİ+ kulübünü kapattırsa da, 15 Temmuz günü (Saray için önemli bir olayın yıldönümünde) görevinden alındı.

Dikkat ederseniz, “Tarihte Bu Ay” köşemizde, 4 Ocak’ta patlak veren demokratik seferberliği değil ama Melih Bulu’nun 2 Ocak’ta kayyum olarak atanmasını ele alıyoruz. Çünkü 4 Ocak’ta başlayan mücadele henüz bitmedi, çeşitli şekillerde sürüyor. Melih Bulu ise çoktan tarih oldu.

Boğaziçi Üniversitesi’nde başlayan demokratik seferberlik hızla diğer üniversitelere de yayıldı. Birçok okulda dayanışmalar oluşturuldu ve öğrenciler, bu dayanışmalar üzerinden en acil demokratik ve ekonomik istekleri ile ihtiyaçlarını bu dayanışmalar üzerinden politik olarak formüle etmeye başladılar.

Meclis-forum örgütlenmeleri belirli bir yaygınlık kazandı. Kimi üniversitelerde meclis tipi örgütlenmelerin zamanında oluşturulamaması dayanışmaların zayıf kalmasını getirirken, kimi üniversitelerde de forum tipi karar alma mekanizmalarının fetişleştirilmesi, mücadelenin ilerlemesini engelledi ve süreci felçleştirdi. Öğrenci hareketi, önümüzdeki mücadeleler için, bu iki sorunun da üzerine titizlikle eğilmeli ve politik çözümleri tartışabilmelidir.

Seferberlik sırasında tutuklanan öğrenciler oldu. Ancak tutuklama dalgasına ve devlet terörüne rağmen hareketin geri çekilmemiş olmaması, bu inatçı iradenin karşısında Boğaziçi’ndeki kayyum sorununun bizzat İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı eliyle gündeme getirilmek zorunda kalınması, davaların bütün bir öğrenci hareketi ve benzeri toplumsal mücadele odakları tarafından dikkatle, bir kampanyaya dönüştürülerek takip edilmiş olması, Saray’ın tutuklama taktiğini boşa düşürdü ve öğrenciler serbest bırakıldı. Süleyman Soylu’nun açıkladığı terörist listeleri elinde kaldı ve bu listeler, toplumun gözünde Boğaziçi’nin kriminalize edilmesini sağlayamadı. Aksine öğrencilerin demokratik seferberliği, toplumsal bir meşruiyet edindi.

Şimdi sıra Berke ve Perit’in özgür kalmasını sağlamakta ve Naci İnci’yi göndermekte. Boğaziçi seferberliğinin birkaç temel talebi vardı: kayyumlara karşı bileşenlerin dahil olacağı seçimler, polisin kampüslerden defolması, tutuklu öğrencilerin bırakılması ve LGBTİ+fobiye son verilerek kapatılan kulübün yeniden açılması.

Bugün bu taleplerin hayata geçirilmesinin şartları, tıpkı Melih Bulu’nun koltuğundan düşürüldüğü gibi yeni kayyum Naci İnci’nin de koltuğundan düşürülmesinden geçiyor. Zamanı geldiğinde, daha sonraki bir “Tarihte Bu Ay” köşemizde de, Naci İnci’nin kayyum olarak atandığı günü ve onun nasıl devrildiğini işleyeceğimize eminiz. Yeter ki öğrenci hareketi kendi içinde taleplerine dönük olarak birliğini koruyabilsin, meclis örgütlenmeleriyle geniş öğrenci kitlelerini siyasete davet edebilsin ve daima onları politize edebilsin.

Metal sektöründe grev sesleri

0

MESS ile metal sektöründe örgütlü sendikalar arasında geçen ve 130 bin metal işçisini ilgilendiren toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde henüz anlaşma sağlanamadı.

12 Ekim tarihinde başlayan görüşmelerde sendikalar yaklaşık yüzde 30 zam talebiyle masaya oturmuştu. Sendikaların hazırladıkları taslaklarda istedikleri zam oranı, ülke ekonomisinde yaşanan son gelişmelerle birlikte daha görüşmeler sırasında enflasyon karşısında eridi. Taslakların revize edilmesine dair yoğun talebe rağmen sendikaların şimdilik öyle bir planı yok gibi gözüküyor. Türk Metal yaptığı mitinglerde talep edilen zam oranı verilse dahi yoksulluk sınırının altında kalacak ücretlerin istendiği taslak için “bu taslak bizim onurumuz” derken, Birleşik Metal-İş (BMİS) ise gündemlerinde şimdilik taslağın revize edilmesi olmadığını söyledi.

MESS ise pandemi döneminde kazandıkları yüksek kârlara rağmen ve bu karları kazanmalarını sağlayan, sağlığı hiçe sayılarak pandemi döneminde dahi çalıştırılan işçilere yüzde 12 zam teklifi sundu. Kabul edilmeyen zam teklifi sonrası Arçelik, Tofaş, Çelik Halat, Ford Otosan, Ototrim gibi birçok metal fabrikasında eylemler yapılmaya başlandı ve eylemlilikler hâlâ devam etmekte.

BMİS örgütlü olduğu fabrikalarda Pazartesi ve Cuma günleri yürüyüşler düzenleme ve her vardiyada 1 saat iş durdurma eylemleri yaparken; Türk Metal; İzmir, Manisa, Bursa, Eskişehir, Tekirdağ ve Gebze’de mitingler düzenledi. Eylemlilikler sonucu MESS en son masaya yüzde 17 zam teklifiyle gelse de sendikalar bu teklifi kabul etmediler. Türk Metal grev kararı aldığını ilan etti. Ancak grevin tarihi henüz net değil. Tarihin 2 Ocak Kocaeli Mitingi’nde duyurulması bekleniyor.

Patron sendikasının oldukça düşük zam teklifine karşı yapılacak grevin gerçekten başarıya ulaşması için sendikalar bir araya gelmeli ve greve tüm işçiler birlikte çıkmalıdır. İşçilerin birleşik mücadelesi ile sadece sendikaların istedikleri düşük zam talebi değil, insanca yaşayacak ücretler kazanılabilir. Bu amaçla sendikaların bir araya gelerek ve mevcut taslakları rafa kaldırarak, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik gelişmeleri göz önüne alan ve işçilerin taleplerini barındıran yeni bir taslak hazırlamaları ve çıkılacak grevde patronlardan bu talepleri istemeleri gerekiyor.