Ana Sayfa Blog Sayfa 35

Ukrayna Dayanışma Operasyonu’ndan Sergei: “Yalnızca savaşı reddetmiyoruz, aynı zamanda ona karşı direniyoruz!”

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi’nin 9 Nisan Cumartesi günü “Ukrayna’da Rus işgaline hayır! Ukrayna halkının direnişine destek! Putin’e de NATO’ya da hayır” başlığıyla gerçekleştirdiği etkinliğe Kiev Bölgesel Savunma Komitesi ve Ukrayna sosyalistlerinin direnişe katılan sol güçleri birleştirmek adına inşa ettiği Dayanışma Operasyonu platformu adına katılan Sergei’in konuşmasının tam metnini okurlarımızla paylaşıyoruz:

Kiev’den selamlar. Benim adım Sergei, sol aktivistim ve gazeteciyim. Aynı zamanda, aşırı sağ şiddeti inceleme grubunun bir üyesiyim. Bu konuda sorularınız varsa onları da cevaplamaya hazırım. Ama bugün solcu gönüllü ağı olan Dayanışma Operasyonu adına, onun bir üyesi olarak katılıyorum.

Ukrayna’da güncel duruma ilişkin bir sunum yapmam talep edildi, öncelikle bununla başlayacağım. Şu an Kiev’deyim ve biliyorsunuz, Kiev savaş zamanlarında bile ülkenin en tehlikeli bölgesi değildi. Ama önceden Kiev’i birçok insan terk etti; misillemeler, roket saldırıları nedeniyle bir göç başladı. Ancak bugün durum farklı, bir veya iki kere siren duymaya başladık, insanlar buraya geri dönmeye başladı ve hayat normale dönme eğilimleri gösteriyor. Çünkü Rus güçleri ülkenin kuzey bölgesinden geri çekilmekteler.

Ama yine de bu konuda çok iyimser değilim çünkü doğudan ve kuzeyden çok daha büyük bir saldırı dalgası bekliyoruz. Kiev’de en kötü zamanlarda bile hayatın normal akışı tüm savaş sınırlamalarına rağmen az çok devam edebilmişti. Ancak şehrin 20 km ilerisinde ciddi çarpışmalar ve savaş suçları yaşandı. Buça’da ve Kiev yakınlarındaki diğer kasabalardaki katliamları duymuşsunuzdur. Bireysel olarak Buça’da bulundum ve orada insanlarla konuştum. Beş günlük işgalin onlar için bir cehennem olduğunu söylediler. Dolayısıyla Ukrayna tarafının Buça’daki katliamla ilgili beyanını ben bireysel olarak doğrulayabilirim.

Rus işgali ilk olarak hava bombardımanlarıyla ve roket saldırılarıyla başladı ve sivil kayıplar yaşandığında bunlar yanlışlıkla yaşanan kayıplar oldu, ama şu anda sivil kayıplar bilinçli bir şekilde sürdürülüyor. Mariupol, Buça gibi yerlerde yaşananlar savaş suçlarının normalleştiğini ve savaşın sıradan gerçeği haline geldiğini gösteriyor. Korkarım bu savaş suçları devam edecek, sivil kayıpların sayısı önümüzdeki günlerde daha da artacak. Şu an olanlar aşağı yukarı bu şekilde. Tekrar edeyim, şu an güneyde ve doğuda Rus ordusunun yeni bir saldırısını bekliyoruz.

Konuşmamın şu an başlayacağım bölümünü ise Ukrayna soluna ve solcularına ve bu durum altında Ukrayna solcularının ne yapmaya çalıştığına ayırmaya çalışacağım. Çünkü biliyorum ki Avrupa solu için ve hatta dünya solu için Ukrayna sorunu büyük bir tartışmaydı. Bunu biliyoruz ve anlıyoruz, çünkü 2014’te Ukrayna’daki birçok sol örgüt arasında da buna benzer tartışmalar yaşandı ve bu oldukça zorlu bir sorundu. Doğudaki saldırganlık karşısında ne yapılması gerektiği, Kırım konusunda ne yapılması gerektiği… Bunların hepsi tartışıldı.

Bugün ise Ukrayna’daki hemen hemen bütün solun ortaklaştığı bir tutum var. Biz hepimiz bu savaşı reddediyoruz. Ve yalnızca reddetmiyor, aynı zamanda işgale karşı direniyoruz, herkes olduğu yerde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bazılarımız mültecilere yardım ediyor, bazılarımız gönüllü olarak çalışıyor, bir kısmımız eline silah alarak savunma komitelerine katılıyor. Bizim örgütümüz Dayanışma Operasyonu solcu gönüllülerden oluşuyor ve bölge savunmasına veya Ukrayna ordusuna katılan yoldaşlarımıza destek olmaya çalışıyoruz.

Bu noktaya nasıl geldik? Birçok sol kesim bu işgalden önce barışçıl çözümün mümkün olduğunu ve uzlaşmayı destekliyordu, ben de bu barışçıl çözümü destekleyen solculardan biriydim. Demek istediğim, Donbass’taki savaşta barışçıl bir çözümü savunuyordum. Ancak bugün hem ben hem de daha önce benim gibi düşünenler diyebiliyoruz ki bu savaşın barışçıl bir çözümü yok, maalesef şu an tek çözüm askeri. Peki, neden böyle düşünüyoruz, neden fikrimizi değiştirdik? Bu savaşın emperyalist ve vahşi karakterinden dolayı.

Putin, Nazilerden arındırma operasyonu yaptığını söylüyor. Evet, Ukrayna’da aşırı sağ var ama Ukrayna’nın Nazilerden arındırılması dışarıdan yapılamaz. Ukrayna, Rus devleti ile karşılaştırıldığında çok daha demokratik bir devlet ve Nazilerden arındırılma operasyonunun faşizme yakın olan bir devlet tarafından, Rus Devleti tarafından dışarıdan yapılmasına Ukrayna’nın ihtiyacı yok.

Nazilerden arındırma konuşmasında Putin aynı zamanda “Sizlere gerçek bir dekomünizasyonu da (komünizmden arındırma) göstereceğiz” dedi. Çünkü Putin yine bu konuşmasında mevcut durumdan Lenin’i sorumlu tuttu. Ukrayna sorunu ile ilgili suçlunun Lenin olduğunu söyledi. Bugün sadece komünizmden veya Nazizmden arındırmaktan bahsetmiyorlar, aynı zamanda Ukraynasızlaştırmaktan da bahsediyorlar! Aynı zamanda, demilitarizasyondan da bahsetti ama bu şaka olmalı! Dünyanın en büyük 2. ordusu nasıl olur da Avrupa’nın en yoksul ülkesini demilitarize edebilir, bu çok anlamsız. Bugün bizim kurşun geçirmez önlüklere, kasklara, askeri teçhizata ihtiyacımız var. Ukrayna bu kadar militarize olmuşsa eğer nasıl bu yaşamsal olan şeyler bile elimizin altında yok?

Ukrayna halkının sözde özgürleştirilme operasyonuna ihtiyacı yok. Rusça konuşan Ukraynalıların bile buna ihtiyacı yok. Şu an savaş Rusça konuşulan bölgede sürdürülüyor ve bu savaşın ilk kurbanları aslında Rusça konuşan nüfus oldu. Bu Rusça konuşan kesimler daha öncesinde Rus yanlısı bir politik çizgiyi savunmuş olsalar dahi Rus ordusu ile karşı karşıya gelmeyi istemiyorlar. Ve bu kesimler, şu an bölgesel savunma komitelerine katılmış durumdalar, barikatlar inşa ediyorlar, işgal edilmiş yerlerde Ukraynalıların ne yapılması gerektiğine dair düzenlediği toplantılara katılıyorlar; çünkü şehirlerinde, kasabalarında Rus ordusu görmek istemiyorlar. Ve elbette şehirlerinin yok olduğunu görmek istemiyorlar. Mariupol mesela bugün artık tamamen yok edilmiş duruma.

Şimdi NATO meselesine değineceğim çünkü bu birlik üzerine de büyük bir tartışma var. Donbass Savaşı başlamadan önce Ukraynalılar arasında NATO destekçileri yok denecek kadar azdı. Ve bizim anayasamızda tarafsızlık statüsü vardı, 2014 öncesinde tarafsız devlet statüsündeydik. NATO destekçilerinin artışı ilk Rus saldırısı sonrasında yaşanmaya başladı ve bunun neden böyle olduğunu anlayabiliyorsunuzdur. Ve zaten Batı ülkeleri de hiçbir zaman Ukrayna’yı NATO’nun bir parçası görmediler; evet, bir açık kapıları vardı ama hep “Daha bekleyin, hazır değilsiniz” dediler. Bugün süren görüşmelerde de Ukraynalı yetkililerin ilk söylediği şey “Eğer yeterli olacaksa NATO’ya üyelik adımımızı geri çekeriz.” Eğer savaşın sebebi NATO ve Ukrayna’nın tarafsız kalıp kalmayacağı ile ilgili olsaydı bu savaş zaten biterdi. Ancak savaş Rusya’nın saldırganlığı, Ukrayna’yı kendi parçası kılmak istemesi ve emperyalist politikalarıyla ilgili. Elbette biz solcular olarak hükümeti eleştirebiliriz, Ukrayna hükümetinin eleştirilecek birçok noktası var ama savaşı başlatanlar bu unsurlar değildi, burada Rus propagandasına inanmamak, biz sahada olanlara danışmak lazım.

Bize nasıl yardım edebileceğinizi soruyorsanız, ilk olarak mesajımızı yayın; çünkü bugün Rusya’nın kimlerden destek aldığına baktığımızda bazı aşırı sağ partileri görüyoruz ve aynı zamanda aşırı sol partileri de görüyoruz. Bu biçim için oldukça anlaşılmaz bir şey ama durum böyle… Biz Ukraynalı sosyalistler ve anarşistler olarak yoldaşlarımızı barikatın karşısında Rus emperyalizmi ile yan yana değil yanımızda görmek istiyoruz.

İkinci olarak, Ukrayna direnişine nasıl destek olabileceğinizi soruyorsanız… Para! Özür dilerim, ama teçhizat almak zorundayız. Kiev’de bunları bulmak olanaksız ve ayrıca Ukrayna’da bunları alacak paramız da yok… Sosyal Hareket örgütünden yoldaşlarımız çok iyi bir kampanya başlattılar. Bu kampanyanın teması Ukrayna dış borcunun iptal edilmesi. Elbette bu Rusya’yı durdurmayacak ama bizim Ukrayna’yı yeniden inşa etmemize çok yardımcı olacak. Bu parayı IMF’ye geri vermektense mültecilerin evlerini yeniden yapmak; altyapıları, fabrikaları yolları yeniden inşa etmek çok daha mantıklı. Sözlerimi, davetiniz ve ilginiz için teşekkür ederek sonlandırmak isterim.

Ukrayna direnişinde yer alan sola politik ve maddi destek

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Rus işgaline karşı Ukrayna direnişini desteklemek gerektiğine dair net bir görüşümüz var. Dünya partimiz olan İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ile birlikte, Ukrayna’daki Dayanışma Operasyonu’nu destekliyoruz.

Dayanışma Operasyonu (DO), Ukrayna’daki devrimcilerin Rus işgaline karşı bir araya geldiği ortak bir platform. DO, Bölgesel Savunma Birimleri aracılığıyla askeri olarak, sendikalar aracılığıyla insani yardım sağlayarak ve ülke içinde yerinden edilmiş insanlara ev sahipliği yaparak direnişin aktif olarak içinde yer alıyor.

Amacımız, bağımsız sınıf perspektifinden hareketle bir dayanışma hareketi inşa ederek, Avrupa’nın ve tüm dünyanın sol, devrimci örgütleriyle birlikte Ukrayna soluna politik ve maddi destek sağlamak.

NATO’ya kesinlikle karşıyız. Bununla birlikte, Avrupa solunun birçok kesimi gibi NATO karşıtlığını Putin’in emperyalist saldırganlığını aklamak için bir mazerete dönüştürmüyoruz. NATO’yu işçi sınıfı bakış açısıyla gayrimeşru ve karşıdevrimci bir örgüt olarak görüyoruz.

Kampanya’ya nasıl katkıda bulunabilirsiniz?

– Ukrayna işgaline karşı etkinlikler ve sohbetler örgütleyerek Ukrayna’daki sol örgütlerin sesine ses katabilirsiniz.

– İlk yardım çantalarının satın alınması için para toplayabilirsiniz.

***

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in sendikalara, emek ve halk örgütlerine, sola çağrısı

Dünya çapında birleşik bir seferberlik yaratabilmek için aşağıdaki talepleri sahiplenelim:

– Putin’in birlikleri Ukrayna’dan dışarı!

– Ukrayna halkının direnişini destekleyelim!

– NATO’ya hayır!

Ukrayna’nın Rusya tarafından işgali, emek ve halk hareketleri ile solun tüm örgütleri tarafından reddedilmelidir. Putin’in bu savaşı başlatarak gerçekleştirdiği katliam ve yıkımı haklı çıkaracak hiçbir mazeret yoktur. Putin’in işgalci birliklerini kovmak için dünya çapında gelişen seferberlikleri destekliyoruz. İşgali yenilgiye uğratması için Ukrayna direnişini destekliyoruz. Ukraynalıların kendilerini savunma hakkını ve Ukrayna halkının kendi kaderini tayin hakkını savunuyoruz.

Rus işgalini kesin bir şekilde reddederken, Kuzey Amerika ve Avrupa emperyalizmlerinin Ukrayna’ya dönük herhangi bir müdahalesinin de tamamen karşısındayız. Bu ülkelerin hükümetlerinden tamamen bağımsız bir tutumla, onların askeri aygıtı olan NATO’yu kesinlikle reddediyoruz. Geçmişte, ABD’nin Irak’ı işgalinin yenilgisi için mücadele etmiştik ve Irak halkının işgale karşı direnme hakkını savunmuştuk. Bugün de benzer nitelikte bir işgale karşı sesimizi yükseltiyoruz. Irak halkının direnişine, Saddam Hüseyin rejimine herhangi bir politik destek sunmaksızın katılmıştık. Tıpkı o zaman olduğu gibi şimdi de Ukrayna halkının direnişine verdiğimiz desteğin kapitalist Zelenski hükümetine bir politik destek sunmakla ya da kitlelerde ona karşı bir güven inşa etmekle hiçbir ilgisi yoktur.

Bu bağımsız politik tutumdan hareketle, yukarıda belirtilen taleplerin hayata geçirilmesi için uluslararası düzeyde bir eylem planı ortaya çıkarmak üzere geniş bir eylem birliği hareketini örgütlemeyi öneriyoruz. Belirttiğimiz taleplere Rusya’yla diplomatik ilişkilerin kesilmesi, Rusya’da savaş karşıtı tutumu nedeniyle hapsedilenlerin serbest bırakılması gibi talepler ekleyerek bu kampanyayı genişleteceğiz. Bu çerçeve üzerinden iletişime geçmeyi ve ortak bir bildiri yayımlamayı öneriyoruz.

5 Mart 2022

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Sekreterliği

***

Dayanışma Operasyonu kendisini anlatıyor!

Biz kimiz?

Dayanışma Operasyonu, Ukrayna’daki emperyalist saldırıya karşı, Ukrayna halkının içerisinde direnişe katılan sol güçlere destek sunmak için savaş sırasında örgütlenmiş antiotoriter ve gönüllü bir ağdır.

Ne yapıyoruz?

Bölgesel Savunma Birimlerinin bir parçası olarak savaşan insanlara, onların ailelerine ve mültecilere yardım ediyoruz. İnsanları ortak bir amaç etrafında birleştirmeyi amaçlayan solcu taban girişimlerini destekliyoruz. Topladığımız destekler Ukrayna’da en çok ihtiyaç duyulan tıbbi malzemelerin ve askeri koruyucu ekipmanların satın alınmasını ve insani yardımın ulaştırılmasını sağlıyor. Yaptığımız çalışmalar hakkında daha fazla bilgi almak için günlük paylaşımlarla güncel tuttuğumuz web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Diyarbakır’dan enerji işçisi: Enerji neden özelleştirilir?

0

Geçtiğimiz günlerde daha çok işçiye ulaşması gerektiğini düşündüğüm ve sürekli okuduğum bir gazetede “Enerji neden kamulaştırılmalı?” başlıklı bir yazı okudum. Okuduğum yazıya katılmakla beraber buradan hareketle “enerji neden özelleştirilir” diye merak ettim. Enerji şirketleri hunharca para kazanırken, “evinizi karıncalar basmış” vergisi bile alan devlet neden bu kurumları devralıp kendisi bu parayı kazanmıyor? Bence bunun üç temel sebebi var. Birincisi, enerji kamulaştırılırsa bu kadar zam yapılamaz, yapılırsa da sorumlu hükümetin kendisi olacağından oylar düşer. İkincisi, özel şirketlerden sözde aldığı vergiyi kendinden alamaz. Üçüncüsü ve en önemlisi ise zaten ihaleleri kendilerine veriyorlar. Yani diğer bir anlamda halkın malını özelleştirme adı altında gasp ediyorlar ve bunları halka daha iyi hizmet alacaksınız diye müjdeymiş gibi veriyorlar.

Ben bu durumun daha da belirginleşmesi adına bir örnek vermek istiyorum. Diyelim ki herhangi bir mahallede insanlar bir araya gelip bir ekmek fırını açıyor. Birkaç fırıncıyla anlaşıp fırına getirecekleri undan kendi giderleri ve emeklerinin karşılığını çıkarıp kalanıyla ekmek yapıp mahalleye dağıtmalarını istiyorlar. İşi alan fırıncılar işi aldıktan bir süre sonra iyi ekmek yapamadıklarını fark ediyorlar ve daha iyi ekmek yapan vardır diye mahallenin kendilerine verdiği işi ihaleye açıyorlar. Ardından daha iyi ekmek yapacaklarına inandıkları birkaç sıhhi tesisatçıya ihaleyi devrediyorlar. Tabii mahalleliyi çok seven bu sıhhi tesisatçılar birkaç motor alıp ekmekleri dağıtırlarsa mahalleliye ekmekleri daha hızlı ulaştıracaklarını düşünüyorlar ve birkaç kuryeyle de beraber işe başlıyorlar. Tabii ilk başlarda ekmeğini bedava alan mahalle sakinleri artık dağıtım bedeli ödemek zorunda kalıyor. Sonra bizim sıhhi tesisatçılar dağıtım işini iyi yapamadıklarını fark edip bunun için kuryeleri de kapsayan bir ihale açıyorlar ve bu ihaleyi de çok iyi yapacağına inandıkları bir nalbura veriyorlar. İhaleye nalbur da girince mahallelinin getirdiği undan fırıncı, sıhhi tesisatçı ve nalbur payını çıkardığında ortada ekmek yapacak un kalmıyor. Mahalleli artık daha fazla un getirmeleri gerektiğini düşünürken fırıncılar, mahallelinin yerine düşünüp onlar yorulmasın diye unu da kaliteli olduğuna inandıkları bir yerden kendileri alıyor. Doğal olarak ekmek artık birim fiyata bağlanıyor. Bu arada unu alma işini de ihaleye açıp çok iyi un taşıyacağına inandıkları bir kıl keçisi yetiştiricisine devretmeyi de unutmuyorlar. Doğal olarak hepsinden komisyonu alan fırıncı, ihaleyi verdiği insanların akrabası olan kişi fırıncı, en çok kazanan fırıncı ve bol bol ekmek yiyen yine fırıncı.

Galiba enerji şirketlerinin bu örnekten pek farkı yok. Dikkat ederseniz enerjinin hem birim fiyatını ödüyoruz hem de dağıtım bedelini, tıpkı mahalleli gibi. Tabii bir farkla. Evlerimize gelen enerjiyi motorla mı yoksa nakliyat kamyonlarıyla mı getiriyorlar? Bildiğim kadarıyla enerji nakil hatlarıyla geliyor ve bu nakil hatlarını da zamanında vergilerimizle biz yaptık. Hani işin bu kısmını da düşünüp fırıncı örneğine dönersek, aldıkları motorların da mahalleli tarafından alındığını ve yakıtlarını her gün mahallelinin karşıladığını düşünün. Bu tuhaf döngünün bozulmaması için mahallenin imamının vaazlarında fırıncıları övüp veren elin alan elden üstün olduğunu söylediğini düşünün. Hatta mahallede bir mahkemenin kurulduğunu ve bu mahkemenin mahalledeki kökten saçma düzen içerisinde güçlülerden yana adaleti tayin ettiğini düşünün. Bununla da yetinmeyip kolluk kuvvetleri kurduklarını ve bunun gücüyle mahallede “Ekmekleri bedava almamız gerekiyor” diyenleri copladıklarını düşünün. Tabii bütün bunlar gerçekleşirken kuryeleri ve diğer işçileri kimsenin duymadığını, görmediğini düşünün. Sonra da mahallelinin büyük kısmının bu sistemden memnun olduğunu ve her seferinde aynı fırıncıları seçtiğini düşünün. Yani kısacası, arsız güçlenince suçlusu haklı olur diye boşuna dememişler.

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi

Elektrikli araçlar çözüm mü?

0

Geçen 2 yılın ardından bu bahar bende ilk defa yaşadığım hissini uyandırdı. Bunda pandeminin bitmesine az kalması ve tüm sorunlara rağmen baharı yasaklar olmadan karşılamamın verdiği rahatlığın payı da olabilir ya da bu benim hüsnükuruntumdur sadece. Belki de İstanbul’daki trafiğin son zamanlarda azalmış olmasının da bunda etkisi vardır. Trafik kendiliğinden azalmadı tabii ki; artan enflasyon, Ukrayna’nın işgalinin neden olduğu kriz ve yükselen döviz baskısıyla motorine ve benzine peş peşe gelen zamlar da buna neden oldu. Diğer yandan araba endüstrisinin kurtarıcı olarak pazarladığı, “temiz ve çevreci” olarak lanse edilen elektrikli araçlar kötü gidişe çözüm olabilir mi ve bizi neler bekliyor, gelin beraber bakalım.

Elektrikli araçlar nasıl hayatımıza girdi?

Türkiye’nin gündemine özellikle son dönemde TOGG yerli ve milli araç projesiyle giren elektrikli araçlar aslında uzun zamandır dünyanın öncelikli gündemlerine girmiş durumda. Aslında ilk elektrikli otomobil 1853 yılında Thomas Davenport tarafından icat edildi. Fakat akünün maliyetli olması, uzun süreli kullanıma uygun olmaması ve şarj sürelerinin uzunluğu onu içten yanmalı motorlara karşı dezavantajlı yaptı. 1996 yılında Toyota, Prius ile ilk defa seri olarak elektrikli araç üretmeye başladı. Bunu takip eden yıllarda hepimizin de tanıdığı Tesla ve onun takipçisi onlarca elektrik araç çıktı. Tahmin edebildiğimiz kadarıyla bu sadece otomobille kalmayacak; şimdiden tır ve gemilerin de elektrikli versiyonlarının üretimi için prototipler hazırlanıyor. Peki sektörün yaşanabilir dünya için “yeşil hareket” olarak pazarladığı elektrikli araçlar bakalım ne kadar çevreci?

Karbon salımları gerçekten 0 mı?

Elektrikli araçlar 0 karbon salımıyla pazarlansa da aslında gerçek öyle değil. Münih’teki Ifo Enstitüsü’nde yayımlanan bir araştırma raporuna göre, pil üretimi için lityum, kobalt ve manganez madenciliği çok fazla enerji tüketiyor. Sadece Tesla 3 araçların pilini üretmek için 11 ila 15 ton karbondioksit atmosfere salınmakta. Bunun yanında araçların şarj olması için gerekli elektrik de ne yazık ki çoğunlukla termik santrallerden karşılanmakta. Tüm bu hesaplamalara göre, kullanımda kaldığı süre boyunca elektrikli araç atmosfere kilometre başına ortalama 150 gram karbondioksit bırakmış oluyor.

Ne yapmalı?

Elektrikli araçlar, karbon salımının düşürülmesinde önemli bir faktör olabilir. 2019 yılında salınan yaklaşık 7 milyar metreküp CO2’nin %29’undan taşımacılık sektörü sorumlu. Ve şu an taşımacılık sektöründe petrol ve türevlerinin kullanımı hâlâ %90’ın üzerinde. Fakat kapitalizmin örgütlediği asıl konu tüketim ve aşırı üretim, buna bağlı olarak yarattığı krizler; yani önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, kapitalizmin veya Musk’ın amacı dünyanın daha yaşanabilir bir gezegen olması değil. Sadece ve sadece kendi kârlarını düşünüyorlar, yani onun sürdürülebilir olmasını umursuyorlar. Fakat bizim insanlık ve doğa için gerçekçi planlarımızın olması lazım, karbon salımını azaltmanın yanı sıra doğaya hasar vermeden, bireysel ulaşıma değil toplumsal ulaşım ihtiyaçlarına yönelik daha yapısal, zenginleri daha zengin yapacak projeler yerine temel ihtiyaçlarımıza cevap verecek projeler için örgütlenmeli ve diretmeliyiz.

ABD: 20 bin liman işçisi Rus kargo firmalarıyla çalışmayı reddediyor

0

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sürerken, ABD liman işçileri Rus gemilerinden gelen veya Rus gemileri için getirilen herhangi bir kargoyu yüklemeyi veya indirmeyi reddettiklerine dair bir bildiri yayımladı.

The Seattle Times gazetesine göre, 20 bin işçi üyesi olan Uluslararası Liman ve Depo İşçileri Sendikası (ILWU) tarafından yayımlanan bildiri ABD’nin Batı yakasındaki 29 limanı kapsıyor.

ILWU başkanı Wille Adams yaptığı açıklamada “Ukrayna halkıyla dayanışma anlamına gelen bu eylem kararıyla birlikte, Rus işgalini haklı bir biçimde mahkum ettiğimize dair güçlü bir mesaj veriyoruz” dedi.

Long Beach Limanı İcra Direktörü Mario Cordero, Rusya’dan gelen kargo miktarının çok fazla olmadığını dikkat çekti. 2021’de limandan geçen 9,4 milyon konteynerden sadece 11.497’si  Rusya’dan gelmişti.

Los Angeles Limanı İcra Direktörü Gene Seroka da benzer bir değerlendirme yaptı: “Rusya ile ticaret ihmal edilebilir düzeyde. Los Angeles Limanı’ndaki tüm kargoların yüzde 1’inin onda ikisinden azı Rusya’dan geliyor.”

Sendika yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın işgalini “milyonlarca masum erkek, kadın ve çocuk dahil 40 milyondan fazla insanı tehlikeye atan bir saldırganlık eylemi” olarak nitelendirdi.

Açıklamaya şöyle devam edildi: “Uluslararası Liman ve Depo İşçileri Sendikası, Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı kıyısındaki 29 limanda yaklaşık 20 bin güçlü işçisiyle derhal yürürlüğe girecek şekilde, giriş yapan herhangi bir Rus gemisini veya Rus kargosunu yüklemeyi veya boşaltmayı reddedecektir.”

1937 senesinde kurulan Uluslararası Liman ve Depo İşçileri Sendikası, Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı kıyısından ve Kanada ile Hawaii’den liman işçilerini bir araya getiriyor.

1 Mayıs’a giderken emekçi kadınlar ne istiyor?

0

Ekonomik kriz, düşük ücretler ve işsizlik, kadın yoksulluğunu çok ciddi boyutlara ulaştırmış durumda. TÜİK’in mart ayında açıkladığı verilere baktığımızda, 2021’de işgücüne katılma oranının erkeklerde yüzde 70,3 iken, kadınlarda yüzde 32,8 olduğunu görüyoruz. Genç kadın işsizliği oranı ise yüzde 28,7. DİSK/Genel-İş Araştırma Dairesi’nin Mart 2022 tarihli Kadın Emeği Raporu; Türkiye’nin kadın işsizliği oranının en yüksek ülkelerden biri olduğunu, her 10 kadından 3’ünün kayıtdışı ve güvencesiz çalıştığını, tüm sendikalı işçiler arasında kadınların oranının sadece yüzde 20 olduğunu (Ocak 2021 verisi), erkeklerin kadınlardan yüzde 27,4 daha fazla kazandığını ve bu farkın yevmiyeli çalışanlarda yüzde 83,8’e çıktığını gösteriyor.

DİSK-AR’ın “İkinci Yılında Pandeminin İşçilere Etkileri” Raporu; kadınların iş hayatında hem ucuz işgücü olarak görüldüklerine hem de kriz zamanlarında kolayca gözden çıkarıldıklarına işaret ediyor. Araştırma sonucuna göre Türkiye’de çalışma hayatına ilişkin en önemli ilk beş sorun olarak görülen işsizlik, düşük ücret, sigortasız/kayıtdışı istihdam, uzun çalışma saatleri ve keyfi işten çıkarılma sorunları kadın işçiler tarafından erkeklere göre daha yüksek oranda dile getirilmiş.

Kısacası, kadınlar çalışma hayatına eşit şekilde katılamıyor. Sadece bu birkaç veri bile iş hayatında cinsiyet ayrımcılığını ve kadınları iş hayatından uzak tutan politikaların varlığını destekler nitelikte. Ayrıca güvenceli iş, insan onuruna yaraşır ücret ve eşdeğer işe eşit ücret taleplerinin, krizden daha eşitsiz şekilde etkilenen kadınlar açısından ne kadar hayati olduğunu da ortaya koyuyor. Söz konusu ev işçileri veya mülteci işçiler olduğunda, kayıtdışı veya gündelik çalışma biçimleri yaygınlaştığı için koşullar daha da ağırlaşmakta. Tüm emekçiler gibi ev işçileri ve mültecilerin de emeklilik, sigorta, sendikalaşma gibi sosyal ve hukuki güvencelerinin yanı sıra güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarının sağlanması en acil ihtiyaçlardan.

Tüm bunlar olurken pek çok sendika kadın işçilerin ücret eşitsizliği, hak gaspı, taciz, şiddet ve mobbinge maruz kalma gibi sorunlarının çözümünü hedeflemekten; kadınların özgül ihtiyaç ve taleplerinin karşılanması için mücadele etmekten oldukça uzak. Sendikal faaliyet yürütmek isteyen kadınlar ise sendika bürokrasisiyle olduğu kadar erkek egemen sistemin ta kendisiyle karşı karşıya kalabiliyor. Kadınların sendikalarda örgütlenmelerini artıracak politikaların geliştirilmesi, temsil ve karar mekanizmalarına eşit şekilde katılmaları için kadın kotası gibi yöntemlerin uygulamaya geçirilmesi, toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana gündemlerden biri olması ve bu yönde birimler kurulması gerekiyor. Bu bakımdan sendika ve emek örgütlerinin ILO 190 Sözleşmesi’nin imzalanmasını ve sendikalı sendikasız tüm işyerlerinde etkin şekilde uygulanmasını hedeflemesi gerek. Çünkü ILO 190 oldukça kapsamlı bir sözleşme ve tacizden, şiddetten, ayrımcılıktan arındırılmış işyerleri açısından hem devletlere hem de işverenlere önemli yükümlülükler getiriyor.

Çifte mesaimiz derken…

Ücretli emeğimiz hane geçimine ek gelir gibi tanımlarla ikincil bir konuma itilirken; ücretsiz emeğimiz de görünmez ve karşılıksız kalıyor. Yani emeğimiz her türlü değersizleşiyor. DİSK-AR’ın raporu, kadınların pandemiyle artan ev işi ve bakım yüküne ve ev işlerine ayrılan zamanda cinsiyet eşitsizliğine dair de çarpıcı veriler sunmakta. Araştırmaya göre pandemi döneminde evden çalışan ve ev işleriyle bakım yükünün arttığını söyleyen kadınların oranı yüzde 52,9. Ev işlerine 3-6 saat ayıran kadınların oranı yüzde 23,7 iken erkeklerde bu oran yüzde 9,7. Yukarıda bahsettiğimiz TÜİK istatistiklerine göre ise “ev işleriyle meşgul olma” nedeniyle işgücüne dahil olamayan kadın sayısı 9917 iken bu sayı erkeklerde sıfır!

Esnek ve kısmi zamanlı işler, bu cinsiyetçi işbölümünü derinleştiren etkenler arasında. Bu işbölümü sadece ev işlerinde değil çocuk, hasta, yaşlı bakımında da söz konusu. Ancak kadınların çalışma hayatına eşit şekilde katılabilmeleri için sadece ev içinde cinsiyetçi işbölümünün ortadan kalkması yeterli değil. Ev ve bakım işlerinin toplumsallaştırılması; parasız, yaygın ve erişilebilir kreş ve bakımevlerinin açılması gerekiyor. Kamusal bakım hizmetleriyle birlikte kadın işsizliğinin önlenmesi ve istihdamının artırılması ve kadınları aileye hapseden değil güçlendiren sosyal politikalar için de bütçe ayrılmalı. Ve tüm bunlar için fazlasıyla kaynak var, yeter ki bütçe zenginleri daha da zengin etmeye ayrılmasın!

Önümüzdeki 1 Mayıs, kapitalizm ve patriyarka tarafından maruz bırakıldığımız çifte sömürüye karşı bu ve daha fazla talebimizi öne çıkarmak ve birlikte yükseltmek adına önemli bir olanak sunuyor. “Emeğimiz bizim” demek için bu 1 Mayıs’ta da alanlarda olacağız!

Silivri Cezaevi’ndeki işkence iddiaları soruşturulmalı, sorumlular yargılanmalıdır!

0

İstanbul Silivri 5 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi’nde 60 gardiyanın baskı ve işkence uygulamaları sonucu altı tutukludan ikisinin yaşamını yitirdiği, altısının da intihara sürüklendiği ifade edilmekte. İşkencenin ardından intihara sürüklendiği ifade edilen tutuklulara dair herhangi bir bilgiye ulaşılamazken, Halil Kasal adlı tutuklunun ise yoğun bakımda olduğu öğrenildi.

İlk olarak 6 Nisan’da sayım esnasında mahpusların darp edildikleri, ardından sistematik olarak işkenceye maruz kaldıkları ve intihara zorlandıklarına dönük iddialar kamuoyuna yansımıştı. İddiaya göre bu baskılar sonucunda bazı mahkûmlar intihar etti. Haklarında gerçeğe aykırı tutanak tutulan, doktora götürüldüklerinde darp olmadığına dair yalan beyana zorlanan mahkûmlardan sekizi hastaneye kaldırıldıktan sonra Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü açıklama yapmış ve işkence iddialarını yalanlamıştı. Oysa hayatını kaybeden Ferhan Yılmaz’ın ölüm raporunda “kalp durması” yazmasına karşın, hayatını kaybeden yakını Yılmaz’ın korkunç bir işkenceye maruz kaldığını doğruluyor.

İnsan Hakları Derneği (İHD) tarafından yapılan açıklamaya göre, bir mahpus, ailesine; telefonu zorlukla ettiğini, kesilirse bir daha edemeyeceğini ve görüşmesinin kayıt altına alınmasını istediğini belirtmekte ve darp edildiklerini, “yumuşak odaya” atılarak sürekli işkenceye maruz kaldıklarını ve toplu intihara zorlandıklarını belirtiyor. Ailelerin aktarımına göre, mahkûmlar insani olmayan koşullarda tutulduklarını, bu zulme karşı kendilerini öldürecek duruma geldiklerini ifade ediyor. Ancak cezaevine giden aileler yakınlarından haber alamadıkları gibi, gardiyanların hakaretlerine uğrayarak geri gönderiliyorlar.

Cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerinin boyutu can alıcı bir noktaya varmış, baskı ve fiziksel şiddet sistematik bir hal almıştır. Yaşanan hak ihlalleri ve işkence uygulamaları rejimin antidemokratik ve baskıcı karakterinin bir sonucu olup, can kayıplarının asıl sorumlusu Adalet Bakanlığı ve onun dolayımında iktidarın kendisidir. Silivri’den gelen ölüm/işkence iddiaları etkin bir şekilde soruşturulmalı, sorumlular derhal görevlerinden alınmalı ve yargılanmalıdır. İşkence ve kötü muamele durdurulmalı, cezaevlerindeki yaşam koşulları iyileştirilmelidir.

Türkiye ve İsrail: zorunlu bir ittifak

0

2007 yılından bu yana hiçbir İsrail Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’yi ziyaret etmediği ve Mavi Marmara olayının da etkisiyle iki taraf arasındaki diplomatik ilişkilerin görece gergin olduğu bir dönemden sonra AKP, Siyonist İsrail’le ilişkileri gün geçtikçe düzeltme arayışı içerisinde. Son olarak 9-10 Mart tarihinde Cumhurbaşkanı Herzog’un Ankara ziyaretiyle birlikte 15 yıldır cumhurbaşkanı düzeyinde gerçekleşmeyen diplomatik görüşmeler de yeniden başlamış oldu. Reklam arası sona erdi, ilişkiler “normalleşti”.

Herzog’un cumhurbaşkanı olmadan yıllar önceki “Türkiye Ortadoğu’ya bakıyor, karşısında topyekûn bir iflas görüyor. Bölgede görece istikrarlı, diyalog kurabileceği, siyaset seçeneklerini konuşabileceği tek ülke İsrail…” şeklindeki öngörüsü her geçen gün doğrulanıyor. Türkiye, Arap devrimleri yaşanırken emperyalist hiyerarşide yükselme arzusunun da etkisiyle demokratik taleplerle gerici diktatörlere karşı ayaklanan Tunus, Mısır, Cezayir, Suriye vb. coğrafyalarda kitlelerin kapitalist sistemi aşma emareleri de gösteren talepleri eksenindeki mücadelelerini massetme politikası uyguladı. Bu politikanın örneklerinden birisi de Filistin halkının mücadelesine destek verirmiş gibi yaparak Filistin’i daha da yalnızlaştırmasıydı. AKP elbette Filistin mücadelesinin ihtiyaçlarını göz etmeden hareket etti, bu yüzden de yıllar içerisinde Türk burjuvazisinin sıkışmışlığının da artmasının etkisiyle İsrail’le ilişkileri peyderpey düzeltmeyi tercih etti.

Zaten hiçbir zaman kesilmeyen ve hatta yıllar içerisinde cumhuriyet tarihinin en yüksek noktasına ulaşan ekonomik ilişkilerin yanı sıra iki taraf arasındaki diplomatik ilişkiler de artık “normalleşmiş” gözüküyor. Yakın zamanda Filistinli direnişçilerin düzenlediği meşru saldırılara karşı Siyonist mevkidaşını arayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadeleri iki taraf arasındaki ilişkilerin ne düzeye geldiğini gösteren son nokta oldu. Cumhurbaşkanı Herzog’u arayarak yaşanan “terör saldırısı” dolayısıyla “taziye” dileklerini ileten Erdoğan açık bir şekilde Siyonist İsrail’in yanında Filistinli direnişçilerin de karşısında yer aldığını tekrar ortaya koymuş oldu. Aynı telefon konuşmasında dikkat çeken bir diğer başlık da iki ülke arasında “enerji alanında” gerçekleşmesi umulan ticari anlaşma oldu. Bütün bunlar göstermektedir ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şahsında AKP’nin Filistin meselesine dair temel saiki işgal karşıtı mücadeleye destek olmak değil Türk burjuvazisinin ihtiyaçlarına göre hareket etmektir.

Elbette Bonapartist Erdoğan rejimi kendi üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmekten çekinmeyecektir. Esas yükseltilmesi gereken soru, devrimci Marksistlerin ne yapması gerektiğidir. Ortadoğu’daki bütün gerici rejimlere karşı devrimci Marksistlere düşen görev kısaca Kürt ve Arap halklarının ulusal mücadelelerine örgütsel olarak destek vermek ve politik olarak programımızla bu mücadelelere eşlik etmek şeklinde özetlenebilir. Bu nokta-i nazarla Filistin halkıyla enternasyonalist bir dayanışma için aşağıdaki talepler ekseninde bir mücadele gündem edilmelidir.

İsrail ile tüm diplomatik, askeri ve ekonomik ilişkiler süresiz durdurulsun!

Doğu Akdeniz gazı Filistin halkınındır. Tüm zenginlik ve iktidar Arap ve Yahudi emekçilerine!

Apartheid ve işgal normalleştirilemez!

Nehirden denize özgür Filistin!

Fransa seçimlerinin sonuçları sağa kayışa değil, devrimci önderlik krizine işaret ediyor

0

10 Nisan Pazar günü yapılan Fransa başkanlık seçimlerinin ilk turundan “zenginlerin cumhurbaşkanı” ve La République en marche’ın (Cumhuriyet Yürüyor) lideri Emmanuel Macron ile sağcı-faşizan Rassemblement national’in (Ulusal Cephe) lideri Marine Le Pen, ikinci turda yarışmak üzere zaferle ayrıldı.

Marine Le Pen’in ikinci tura kalmış olması, faşizmin yükseldiğine ve sağın normalleştiğine dair yorumlara hemen kapı araladı. İlginçtir, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini biçimsiz, ulusalcı ve sahte bir NATO karşıtlığı üzerinden meşru ve haklı gören birtakım sol yapılar arasında da Le Pen’in aldığı oy oranını faşizmin yükselişe geçtiği şeklinde yorumlayanlar vardı. Halbuki Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, yalnızca ve yalnızca NATO ile konjonktürel bir çelişki yaşanıyor diye meşru ise, NATO karşıtı olduğunu her fırsatta dile getirmekten çekinmeyen Le Pen’in aldığı oy oranı da NATO üyesi olan Fransa’da NATO’cu güçlere büyük bir darbe vurmuş olmuyor mu? Ancak sözde NATO karşıtı, özde işgal işbirlikçisi bu eğilimlerin politik çelişkileri bizim yazımızın konusu değil.

Le Pen’in aldığı oy oranı ile Fransız bankerlerinin ve finans aristokrasisinin gözdesi Macron’un Le Pen’le yarışacak olmasının nedeni Fransız ve göçmen işçi sınıflarının sağın argümanlarına ikna edilmiş olmaları değil, bu işçi sınıflarının henüz bir devrimci program altında politik birliğini konsolide edememiş olmasıdır. Bu durum Fransız ve göçmen emekçilerin seçimlerde, ulusun kendisine sınıfsal bir alternatif sunmasına engel olmakta, böylece proleter bir ulusal alternatifin yokluğunda Fransız kent ve kır küçük burjuvazisi de ya eski hükmün sürmesinden ya da sağcı arayışların gündeme getirilmesinden yana tercih yapmaktadır.

Macron’un iktidarda olduğu 2017-2022 arası dönem, Fransız ve göçmen işçi sınıflarının kahramanca mücadelelerine ve isyanlarına tanıklık etti. Macron seçimleri kazandığında, 2017 Nisan’ında Paris banliyölerini saran bir ayaklanmayla hesaplaşmak durumunda kaldı. Polis, Cezayirli bir gence copla tecavüz etmiş, bunun ardından patlak veren seferberlik dalgası Fransız devlet güçlerinin birkaç gün boyunca banliyölere girmesine engel olmuştu. Ardından 2018’in Kasım’ında Sarı Yelekliler isyanı patlak verdi. Ülke boyunca işçi-emekçiler ile devletin kolluk kuvvetleri arasında çatışmalar yaşandı. Sarı Yelekliler yerellerde assemblée’ler (meclisler) kurdu ve taleplerini formül etti. 1968’in ardından bir kere daha Fransa’nın ezilenleri için başlıca gündem sosyalist devrim sorunu oldu. Bundan bir sene sonra Kasım 2019’da, Macron Fransız emeklilik sisteminin birikimlerini ABD merkezli bir çokuluslu şirkete satmaya kalkıştığında, son 25 yılın en büyük genel grevi yaşandı. Genel grev kapsamında kurulan barikatlarda, emekçiler emekliliklerini savunmak için yiğit bir mücadele verdiler. Fransız finans kapitali genel grevin sürdüğü haftalar boyunca milyonlarca avro kaybetti. Araya giren pandemi, mücadeleleri kısmen dindirse de durdurmadı. Pandeminin ilk birkaç ayından sonra iki önemli seferberlik dalgası yaşandı: İlki, yine Paris’in ve ülkenin diğer metropollerinin banliyölerini bir alev gibi saran göçmenlerin isyanıydı. İkincisi ise Macron’un geçirmek istediği ve eylemlerde polislerin video ve fotoğrafının çekilmesini yasaklayan kanuna karşı patlak veren kitlesel mücadelelerdi. Bütün bunlar gerçekleşirken demiryolları işçilerinin, sağlık ve eğitim emekçilerinin ve daha birçok sektörden işçinin grevleri gündeme geldi.

Son beş yıl boyunca, dünya proletaryasının en azimli ve militan seferberlik dalgalarından birçoğunu hayata geçirmiş olmakla övünebilecek olan Fransız ve göçmen işçi sınıflarının mücadeleci ruh hali ortadayken, Le Pen’in aldığı yüzde 23,1’lik oy oranı üzerinden soyut “sağa kayış” analizlerinin yapılıyor olmasının iki kaynağı var: Bu analizleri yapan odakların işçi sınıfına ve onun mücadele kapasitesine dönük duydukları küçük burjuva şüphecilik ve tam da bu şüpheciliğin bir sonucu olarak ortaya çıkan, devrimci potansiyellere dönük olarak hissedilen inançsızlığın işçi-emekçilere de atfedilmesi. Sahte sol, Le Pen’in aldığı oy oranı karşısında buhranlara sürüklenmekten kurtulamazken, işçi sınıfının öncü kesimleri daha şimdiden Macron’un ikinci dönemine veya Le Pen’in olası bir iktidarına karşı nasıl mücadele edeceklerini tartışmaya başladılar bile.

Peki Fransız ve göçmen işçi sınıfları bu denli kahramanca mücadeleler vermişken, nasıl oluyor da kamuoyuna seçimlerin ikinci turunda sunulacak olan tercihler bir banker ve bir faşistle sınırlı kalabiliyor? Bu sorunun cevabının bir kısmı, ilk turda yüzde 22 oranında oy alan Jean-Luc Mélenchon’un reformist programında ve diğer kısmı da devrimci önderlik krizinde yatmaktadır.

Le Pen’in ikinci tura kalmasıyla birlikte faşizmin yükseldiğine dair analizlerini büyük bir hevesle hemen paylaşmaya başlayan sol kesimler, bunun yanında bir de “solun bölünmüşlüğü” üzerine gevezelik etmeye başladılar. Mélenchon’un reformist programının arkasında hizaya girmeyip ona oy çağrısı yapmamış olan devrimci sol parmak sallanarak azarlanmak istendi: “Kendi adaylarınızı göstermek yerine Mélenchon’a oy çağrısı yapsaydınız, ikinci turda Macron’la yarışacak olan bir faşist değil, bir solcu olabilirdi!”

Bu kesimler belli ki, Yunan, Katalan ve İspanyol proletaryalarının içinden geçtiği ve hâlâ geçmekte olduğu Syriza ve Podemos deneyimlerinden hiçbir siyasal ders çıkarmamışlar. Syriza ve Podemos’un sınıflar mücadelesindeki biricik işlevi, işçi sınıfına geleneksel burjuva önderliklerin kabul ettiremeyeceği kemer sıkma ve baskı politikalarını, bunları soldan meşrulaştırarak kabul ettirmek oldu.

Mélenchon’un ardında hizaya geçilemeyecek olunmasının başlıca üç sebebi bulunmaktaydı.

Bunlardan birincisi, Mélenchon’un, Sarı Yelekliler’in isyan sırasında kendi meclislerinde tartışarak oluşturdukları taleplerin hiçbirini sahiplenmemiş olmasıdır. Bu talepler şunlardı: 1) Hiç kimse evsiz kalmayacak; 2) Asgari ücret 1.500 avro, azami ücret 15.000 avro olacak; 3) Yoksullar vergi ödemeyecek; 4) Kemer sıkma politikaları durdurulacak ve iptal edilecek; 5) Vergiler Google, Amazon, Carrefour, McDonald’s gibi büyük şirketlere kesilecek; 6) Gaz ve elektrik kamulaştırılacak; 7) Sığınmacılara barınak, güvenlik, gıda ve çocuklarına eğitim sağlanacak; 8) Seçilmişlerin maaşları, halkın ortalama ücretini geçmeyecek.

İkinci sebep, Mélenchon’un Fransız emperyalizmine uyarlanan ve onu yeniden üreten bir programa sahip olmasıydı. 2021’in Kasım ayında, Fransız sömürgelerini bir isyan dalgası sardı; bu isyan dalgasının karşısında ise Mélenchon, bu mücadelelere desteğini açıklamamakla kalmadı, aynı zamanda Fransız Guyanası’nı ziyaret ederek, sömürgelerin Fransa’dan kopuşunun önüne geçmeye çalıştı. Bu konuyu Gazete Nisan’da daha önce işlemiştik.

Üçüncü ve son olarak, bugün Sri Lanka’da dış borcun ödenmemesi için çıkan ulusal ayaklanmadan da öneminin anlaşılacağı üzere, Mélenchon dış borç gibi yaşamsal bir konuda, mali oligarşinin çıkarlarına hizmet eden bir tutum aldı. Kendisinin bu konudaki önerisini hatırlatalım:

“Benim önerim şudur. Avrupa Merkez Bankası tarafından elde tutulan bütün devlet borçları dondurulmalıdır. Bunlar faizsiz daimi borçlara çevrilmelidir… İkinci adım: Merkez Bankası’ndan, hükümetin özel bankalara karşı sahip olduğu geri kalan bütün borcu dondurması ve geri satın alması istenir. Benim politik ideolojimle ilgili olmayan insanlar bundan yanadır; mesela Alain Minc, Mario Draghi, Dominique Strauss-Kahn ve hatta bir Avrupa komisyoncusu bile.”

“Solun bölünmüşlüğü” üzerine gevezelik edenler, aslında devrimci solun, Dominique Strauss-Kahn’ın fikirlerini savunmakla övünen ve Fransız ordusunun kılıcı olarak sömürge ziyaretlerinde bulunan birisine destek açıklamamış olmasını eleştirmektedir. Bu eleştiri büyük bir onurdur.

Seçimlerin ilk turunda Yeni Antikapitalist Parti’nin (NPA) adayı Philippe Poutou 268.984, İşçi Mücadelesi’nin (LO) adayı Nathalie Arthaud ise 197.184 oy aldı. 470.000’e (yüzde 1,6) yaklaşan bu oy sayısı, Troçkizmin çeşitli eğilimlerinin Fransız ve göçmen işçi sınıfları için ciddi bir referans olmayı sürdürdüğüne işaret ediyor. Bunun yanı sıra, Faslı bir göçmen olan Troçkist demiryolu işçisi Anasse Kazib’in, her ne kadar adaylık için gerekli yeterliliğe ulaşamamış olsa da, adaylık kampanyasının on binlerce işçi ile genci etrafında toplamış olması da dikkate değer.

Fransız ve göçmen emekçilerin devrimci önderlik krizinin çözümünde, Troçkizmin bu çeşitli eğilimlerinin izleyecekleri politik-programatik hat ve sağlayabilecekleri eylem birlikleri, hiç şüphesiz belirleyici olacak.

***

Editörün önerileri:

Eğitim emekçisi: Enflasyon farkları maaşlara yansıtılsın!

0

Toplamış olduğu verilerin ve açıklamış olduğu istatistiklerin oldukça şüpheli ve manipülatif olduğu herkesçe kabul edilen TÜİK Mart ayı enflasyon oranını yüzde 61,14 olarak açıkladı. Bu oran son 20 yılın en yüksek enflasyon oranı olarak kayda geçmiş oldu. Ki gerçek enflasyon rakamlarına daha yakın oranlar açıklayan ENAG, yıllık enflasyonu yüzde 142,63 olarak açıkladı.

Enflasyonun bu kadar hızlı yükseldiği bir ülkede emekçilerin maaş zamlarının 2 yıllık, 1 yıllık ya da 6 aylık periyotlarla belirlenmesi, emekçilerin enflasyon altında ezilmesine neden olmaktadır. Şimdiye kadar her şartta hükümet yanında yer alan yandaş sendika Memur-Sen bile bu duruma kayıtsız kalamamıştır. Bizzat Memur-Sen başkanı Ali Yalçın, kamu emekçilerinin maaşlarının belirlenmesi sürecinde 2000 yıllarda vazgeçilen “eşel mobil” sistemine geri dönülmesi çağrısı yapmıştır.

Memur Sen gibi yandaş sarı sendikaların bu talepleri dile getirirken ne kadar samimi oldukları malumumuzdur. Ancak onların bile kayıtsız kalamadığı bu gerçek bugün emekçilerin ortak mücadele talebidir. Bu talep üzerinden mücadeleyi yükseltmek bugünün en önemli talebi olacaktır.          

İnsanca bir yaşam, emekten yana bir gelecek için işçi-emekçi ittifakı!

0

Tek Adam rejiminin ekonomi politikalarının vahim sonuçları derinleşiyor. Gerçek işsiz sayısı 8,8 milyona ulaştı. DİSK-AR’ın hazırladığı rapora göre; iktidar, geçtiğimiz yılla karşılaştırarak düşüş yaşandığını söylese de pandemi öncesiyle (2019) karşılaştırdığımızda işsiz sayısı 1,4 milyon kişi artmış durumda. Belli ki normale dönüş yolunda gözden çıkarılmışlar epey fazla! Aynı rapora göre 63,7 milyon çalışabilir nüfusun ise sadece 19,7 milyonu kayıtlı ve tam zamanlı istihdamda!

İktidarın bir karnesi olsa, bu veri başlı başlına sonucu belirlemeye yeterli olurdu. Ama maalesef tablo bununla sınırlı değil. Bu tabloya çarpan etkisi yaratan bir diğer veri enflasyon oranı. TÜİK’in yayınladığı resmi verilere göre mart ayında yıllık tüketici enflasyon oranı son 20 yılın rekorunu kırarak yüzde 61,14’e yükseldi. Artışın en yüksek olduğu gruplar ulaştırma ve gıda oldu. Diğer yandan, ekonomist ve akademisyenlerden oluşan Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise gerçek yıllık enflasyonun yüzde 142,6’ya ulaştığına işaret ediyor.

Fiyatlar artarken, ücretler eridi gitti. Öyle ki asgari ücret, açlık sınırının dahi altında kalmış durumda. Bunun adının “yoksullaşma” olduğunu biliyoruz! Ve bu ağır tablo, doğrudan siyasi tercihlerin sonucunu yansıtmaktadır. Bu karnenin sorumlusu, sermayenin lehine dışa bağımlılığı sistematik olarak artıran; TL’nin değer kaybını araçsallaştıran; ekonomik krizin faturasını emekçilerin sırtına yükleyen; talan, yağma ve borç ekonomisi üzerine kurulu politikalarda ısrar eden iktidardır.

“Veren el, alan elden….”

Tek Adam rejiminin, iflas eden ekonomi politikasının yarattığı bu tablodan işçi-emekçi lehine çıkış için bir çözümü elbette yok, olabilir mi?! Bugün veren elin alan elden üstün olduğunu söyleyiversin; her iki elin de kendi eli olduğunu ve kimden alıp kime verdiğini sakladığını sanıyor. O el, sistematik olarak emekçiden alıyor, sermayeye veriyor! Bir avuç insan sürekli zenginleşirken, yoksulluk kitleselleşiyor.

Şimdi sıkıştığının farkında. Bu yüzden, yüzde 100’ü aşan zamlara bir çözüm olacakmışçasına yüzde 18’den 8’e düşen KDV indirimlerini parlatıyor; asgari ücret artışına ilişkin henüz gerçekleşmeden eriyen vaatler dağıtıyor. Bunun mevcut tabloda bir iyileşme yaratmayacağını elbette kendisi de biliyor. O üç-beş ay daha kazanmanın, bu seçimleri de “bir şekilde” atlatmanın derdinde… Sözde bir çözüm vaadiyle bir araya gelen 6’lı ittifak ise derin bir yoksulluğa mahkûm edilen emekçi kitleleri adeta “geçecek” diye avutuyor! Seçimlere kadar sabretmelerini istiyor!

Bu tablo karşısında emeğine, hayatına ve geleceğine sahip çıkmak isteyen işçi ve emekçilerin önünde acil talepler etrafında seferberliği örmekten başka bir seçenek durmuyor!

4 acil talep!

Biz emekçiler için dert, geçim derdi. Bu dert, hayatlarımızın tam ortasında büyürken, bize en acil ihtiyacımızı işaret ediyor: insanca yaşam koşullarımızın garanti altına alınması! Bugün tüm işçi ve emekçilerin bu en temel asgari ihtiyacı, birbiriyle doğrudan bağlantılı 4 acil talep üzerinde yükseliyor.

  1. Herkese iş ve iş güvencesi! Bu talep, emek gücünü satarak geçinmek zorunda olan tüm emekçilerin yaşama hakkıyla doğrudan bağlantılıdır. Bugün işsizliğin vardığı boyut, 10 milyona yakın emekçiyi ve ailelerini aç ve açıkta kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Buna karşı acil olarak, ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak mevcut işler tüm çalışabilir nüfus arasında paylaştırılmalıdır. O zamana kadar tüm işsizlere en az asgari ücret düzeyinde destek ödemesi yapılmalıdır. İşsizliğin daha da artmasını engellemek için işten çıkarmalar acil olarak yasaklanmalıdır! Herkes esnek değil, kayıtdışı değil, sigortasız değil, güvenceli ve sendikalı bir iş hakkına sahip olmalıdır. Bunun önündeki keyfi engeller kaldırılmalıdır.
  2. Herkese insanca yaşayacak ücret! Bugün çalışanların yüzde 60’ından fazlası için genel ücret halini almış olan asgari ücret, açlık sınırının dahi altında kalmıştır. Asgari ücret, acil olarak insanca yaşayacak bir düzeye yükseltilmelidir. Ve asgari ücret dahil tüm ücretlerin, emekçilerin alım gücünü korumak için maksimum 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılması gerekmektedir. Enflasyon artışı önlenemiyor ve ücretler sürekli eriyorsa, bunun emekçilere etkisini en aza indirmek adına bu mecburi bir adımdır.
  3. Zamlar derhal geri alınmalıdır! Ücretlerin enflasyon oranında otomatik artırılması koruyucu bir tedbirdir. Ancak asıl koşul, fahiş zamların önüne geçilmesi ve fiyat istikrarının sağlanabilmesidir. Biliyoruz ki KDV indirimleri buna çözüm olamaz! Zamlar derhal geri alınmalıdır! Piyasaya hakim olan aracı ve spekülatörlerin üzerine ivedilikle gidilmeli ve bu konuda yasal ve idari her türlü önlem alınmalıdır. Gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri üzerinde işçi denetiminde fiyat kontrolü sağlanmalı, maliyet baskısına karşı üretimde merkezi planlamaya ve işçi denetimine geçilmelidir.
  4. Kamu kaynakları işçi ve emekçiler için kullanılmalı, temel ihtiyaçlar parasız olmalıdır! Bugün emekçilerden alıp sermayeye peşkeş çeken bir düzenle karşı karşıyayız. Kaynakların sermayeye aktarımı derhal durdurulmalı, bütçe ve kaynakların işçi-emekçiler tarafından denetimi sağlanmalıdır. Geleceğimizi ipotek altına alan dış borç ödemeleri durdurulmalıdır! Yap-İşlet-Devret (YİD) gibi ödeme garantili projeler tazminatsız kamulaştırılmalı, yeni YİD projelerine izin verilmemelidir! Ekonomik kriz karşısında derinleşen yoksullaşmanın etkilerini hafifletmek için emekçilerin ihtiyaçlarına ve denetimine sunulacak bir acil durum fonu oluşturulmalı, bu fon için zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınmalıdır. Temel gıda, hijyen, barınma, bakım hizmetleri, elektrik, su ve doğalgaz gibi temel ihtiyaçlar emekçilere devlet tarafından parasız olarak sağlanmalı, kamu kaynakları bu ve benzeri ihtiyaçlar için kullanılmalıdır.

1 Mayıs’a giderken…

Bizler bugün en temel insani yaşam koşullarını dahi talep etmek zorunda kalıyor; iş ve gelir güvencesi gibi en asgari yaşamsal ihtiyaçlarımıza işaret ediyoruz. Ancak herhangi bir siyasi iktidarın temel varlık sebebi olması gereken bu ihtiyaçların temini biliyoruz ki bugün ancak işçi ve emekçilerden yana bir yönetim ile garanti altına alınabilir! Peki, işçiden-emekçiden yana bir yönetim nasıl mümkün? Uzun zamandır dile getirdiğimiz gibi -bu 4 acil başlık başta olmak üzere- tüm ekonomik, demokratik ve sosyal taleplerimizin üzerinde öreceğimiz bir işçi ve emekçi ittifakının varlığı bunun ön koşulu! Çünkü ancak böylesi bir ittifak, mevcut düzenden nemalanmak yerine siyasal ve ekonomik olarak ondan kopuş için bir reçete sunabilir! Ancak böylesi bir ittifak, mevcut kapitalist düzen ve onun yılmaz bekçisi burjuva iktidarlar karşısında tarihsel, düşünsel ve sınıfsal olarak uzlaşmaz bir mücadelenin taşıyıcısı olabilir ve bu mücadeleyi asıl olması gerektiği yere, sınıf mücadelesi arenasına taşıyabilir. İşçi ve emekçilerin uluslararası dayanışma ve mücadelesinin sembolü olan 1 Mayıs’a doğru giderken mevcut tüm taleplerimizin yanı sıra işçi-emekçi ittifakının kendisinin doğrudan en acil ihtiyaç ve talep olarak öne çıkmasının sebebi de tam olarak budur!

Zamlara, hayat pahalılığına, baskıya ve ayrımcılığa karşı; emekten ve ezilenlerden yana onurlu bir hayat için: İşçi-emekçi ittifakını kuralım! Kitlesel ve birleşik 1 Mayıs’ı örelim!

0

1 Mayıs’a çoklu krizler dönemi içinde giriyoruz. Asgari ücret zammı eriyeli çok oluyor. Hayat pahalılığı her geçen gün cebimizi biraz daha küçültüyor. Alım gücümüz düştükçe en temel ihtiyaçlarımızı karşılamak bile güçleşiyor. Buna karşılık iktidar yüzde 100 enflasyon karşısında KDV indirimleri dışında kılını bile kıpırdatmıyor. Tek Adam rejimi ülkeyi ekonomik olarak çöküşe götürmekle kalmıyor, daha fazla dışarıya bağımlı hale getirerek gelecek kuşakları bile borçlandırıp yaşamlarını ipotek altına alıyor.

Diğer yandan 6’lı muhalefet “her şey düzelecek” diyerek sadece sandığı işaret ediyor. Ekonomik çöküş içindeki ülkeyi düzlüğe çıkarmak için net bir program bile ortaya koymadığı gibi tabandan yükselen öfkeyi her defasında sandığı işaret ederek dizginliyor.

İşçi ve emekçilere reva görülen bu hayat şartlarını biz işçiler, insanca ve onurlu bir biçimde yaşayabilmek için kabul etmiyoruz. Bu karanlıktan onurlu bir çıkışın reçetesi taleplerimizi ve mücadelelerimizi ortaklaştırmaktan geçiyor. Bu dönem işçi sınıfı için sadece krizler dönemi değil, aynı zamanda yeni bir mücadele döneminin de başlangıcı olacaktır.

Sadece yılbaşından bugüne Yemeksepeti’nden Lila Kâğıt’a, belediye işçilerinden Aliağa’ya, Gaziantep tekstil işçilerinden Farplas’a farklı sektörden işçilerin mücadelelerine tanık olduk. Bunun yanında 8 Mart’ta sokakları fetheden on binlerce kadın ve LGBTİ+yı, Newroz’da meydanları dolduran milyonlarca Kürt emekçiyi gördük. Ne rejimin emekçiler, kadınlar ve Kürtler üzerinde baskı ve yıldırma politikaları ne de muhalefetin “dişinizi sıkıp sandığı bekleyin” politikası bu mücadele ve seferberlik dalgasını engelleyebilir.

Aynı zamanda dünyamız bir küresel yok oluş tehlikesiyle karşı karşıya. Bir yanda emperyalist-kapitalist düzenin yarattığı iklim krizi dünyada çapında sellere, yangınlara, kuraklığa, açlığa, yoksulluğa, gıda krizine ve salgın hastalıklara yol açmakta. Diğer yanda Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sonra bölgemiz ve dünya yeni savaşlar, insani trajediler, nükleer silah tehdidi ve emperyalist paylaşım mücadelesiyle karşı karşıya kalmakta. Ne emperyalizmin savaş makinesi NATO ve batı emperyalizmi, ne yeni Çar olma heveslisi işgalci oligark Putin/Rusya ne de sömürünün ve otoriter yönetimin merkezi emperyalist Çin ülkemizin, bölgemizin, dünyamızın ihtiyaç duyduğu barışı, özgürlüğü, adaleti ve eşitliği sağlayabilir. Bunu sadece dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları sağlayabilir. NATO derhal dağıtılmalı, emperyalizmden ve kapitalizmden kopulmalı, yerel gerici-otokrat yönetimlere de geçit verilmemeli.

Bu çerçevede tüm sendikalar ve emek örgütlerinin, mücadele günümüz olan 1 Mayıs’ta işçi sınıfını birleşik bir eylem planı etrafında mücadeleye çağırması ve var olan mücadeleleri birleşik ve kitlesel kılmak için çalışması elzemdir.

Bu 1 Mayıs, işçi sınıfının tüm mücadeleci kesimlerinin ve sendikalar dahil tüm örgütlerinin oluşturacağı bir işçi zemini ve onun etrafında oluşacak işçi-emekçi ittifakının başlangıç günü olmalıdır. Çünkü ancak böylesi bir ittifak, çürümüş bu düzenden nemalanmak yerine siyasal ve ekonomik olarak ondan kopuş için gerçek bir reçete sunabilir! Ancak böylesi bir ittifak, işçi sınıfını emperyalist-kapitalist düzenden ve sermaye iktidarından ayıracak mücadelenin taşıyıcısı olabilir.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak; güvenceli bir iş, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret için, özgürlük, barış ve adalet için, siyasal demokrasi ve eşitlik için Tek Adam rejimine ve onun sorumlusu olduğu ekonomik çöküşe karşı işçi sınıfının, Kürtlerin, kadınların, gençlerin ve tüm ezilen ve sömürülenlerin birleşik mücadelesini örmemiz gerektiğine inanıyoruz. Birleşik ve kitlesel 1 Mayıs seferberliğiyle, burjuva alternatifler karşısında işçi ve emekçi hükümeti hedefiyle emeğin birleşik ittifakını yükseltelim!

Taleplerimiz

– Hayat pahalılığına karşı tüm ücretlere her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam yapılmalıdır. Kamu hizmetlerine ve temel tüketim maddelerine yapılan zamlar geri alınmalıdır.

Temel üretim girdileri olan doğalgaz, elektrik, mazot vb. otomatik olarak zamlanmaktadır. Bu durumda ücretlerin yılda bir ya da iki defa artırılması emekçileri enflasyona karşı bilinçli bir şekilde ezdirmek anlamını taşımaktadır. Ücretlerin her üç ayda bir otomatik olarak artırılması zorunludur. Zamlar derhal geri alınmalıdır! Piyasaya hâkim olan aracı ve spekülatörlerin üzerine ivedilikle gidilmeli ve bu konuda yasal ve idari her türlü önlem alınmalıdır. Gıda sanayii, toptancı tüccarlar ve büyük market zincirleri üzerinde işçi denetiminde fiyat kontrolü sağlanmalı, maliyet baskısına karşı üretimde merkezi planlamaya ve işçi denetimine geçilmelidir.

– Kamu kaynakları işçi ve emekçiler için kullanılmalı, dış borç ödemesi durdurulmalıdır!

Bugün emekçilerden alıp sermayeye peşkeş çeken bir düzenle karşı karşıyayız. Yap-İşlet-Devret (YİD) gibi ödeme garantili projeler tazminatsız kamulaştırılmalı, yeni YİD projelerine izin verilmemelidir! Kaynakların sermayeye aktarımı derhal durdurulmalıdır. Faiz ve diğer spekülatif araçlar vasıtasıyla ülkede üretilen zenginlik dış borç ödemeleriyle uluslararası bankalara akmaktadır. Dış borç ödemeleri durdurulup mali bütçe ve kaynakların işçi-emekçiler tarafından denetimi sağlanmalıdır.

– Herkese iş ve iş güvencesi! İşten atmalar yasaklansın!

Bugün işsiz sayısı 9 milyona yaklaştı. Bu durum milyonlarca emekçiyi ve ailelerini aç ve açıkta kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Buna karşı acil olarak, ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak mevcut işler tüm çalışabilir nüfus arasında paylaştırılmalıdır. O zamana kadar tüm işsizlere en az asgari ücret düzeyinde destek ödemesi yapılmalıdır. İşsizliğin daha da artmasını engellemek için işten çıkarmalar acil olarak yasaklanmalıdır! Güvenceli, sigortalı ve sendikalı bir iş hakkına herkes sahip olmalı ve bu durum hukuki olarak teminat altına alınmalıdır. Bunun önündeki tüm keyfi engeller kaldırılmalıdır.

– İşçiden, emekçiden ve tüm ezilenlerden yana bir demokrasi için Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis!

Tek Adam rejiminden nihai bir kopuş işçi-emekçi hükümeti altında mümkün olabilir. Bu doğrultuda ilk adım olarak işçiden, emekçiden yana yeni bir anayasa talebiyle harekete geçilmelidir. Barajsız seçimler yoluyla, sendikaların, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, işçi ve emekçilerin, kadınların, Kürtlerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı, işçiden ve emekçiden yana yeni bir anayasayı hazırlayacağımız Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis için mücadeleye!

Ukrayna maden işçileri sendikasından çağrı: Silaha ve cephaneliğe ihtiyacımız var

0

Aşağıda okuyucularımızla Kryvyi Rih Bağımsız Maden İşçileri Sendikası Başkanı Yuri Petroviç Samoilov’un çağrısını paylaşıyoruz.

***

Bu konu hakkında yazmak benim için korkunç bir şekilde acı verici. Sürmekte olan bir savaş mevcut. Bir işgal savaşı. Bir emperyalist saldırganlık savaşı. An itibariyle savaş, Ukrayna devletinin topraklarında gerçekleşiyor. İşgalciler bizimle aynı dili konuşuyorlar ancak bize ikinci sınıf vatandaşlar gibi davranıyorlar.

Binlerce kurban var. Kıtlık yaklaşıyor. İçme suyu zor bulunuyor.

Rusya Federasyonu askerleri tarafından Ukraynalılara uygulanan şiddet yaygınlaşıyor.

Saldırganlara karşı direniş büyüyor.

Savaşın bütün zorlukları ile fedakarlıkları emekçi halkın omuzlarına yıkılmış durumda.

Dünyanın her yerinden işçilerin uluslararası desteğine acil bir şekilde ihtiyaç duyuyoruz.

Silahlara, koruyucu ekipmanlara, cepheneye ve ilaçlara ihtiyacımız var.

Kryvyi Rih’in maden ve metal işçileri, ellerinde silahla aileleri için barışı ve özgürlüğü tesis edecektir.

Maden İşçileri Sendikası Başkanı Yuri Petroviç Samoilov

Kamulaştırma ama nasıl? İşçi denetiminde ve tazminatsız!

0

Kapitalist ekonominin mantığı, yoksullardan zenginlere doğru bir servet aktarımının yapılmasıdır. Nüfusun çalışan ve üreten kesimlerinin var ettiklerine, yani ücretli emek gücünü satarak hayatta kalanların ürettiklerine, çalışmayan ve üretmeyen bir kesim tarafından, yani patronlar tarafından el konulur. Böylece oldukça ufak bir azınlık, oldukça büyük bir çoğunluğun çalıştırılması üzerinden bir parazit gibi zenginleşir.

Özelleştirme, işte bu servet transferi ile soygununun en sık kullanılan yöntemlerinden birisidir. Bir ülkenin halkının refahı ve onurlu bir yaşam sürmesi için elinin altında bulunması gereken kaynakların özelleştirilmesi, o kaynakların yeni sahiplerinin sömürü yoluyla varsıllaşmasını sağlar.

Kamu kaynaklarıyla şirketler desteklenir. İşçinin vergisiyle patrona ucuz krediler sağlanır. Özel sektör kendi borçlarını devlete yıkar. İflasa sürüklenen özel işletmelere kamunun parası pompalanır, hatta kimi durumlarda bu parayla hisseler satın alınır. İşsizlik Fonu, İstihdam Kalkınma Paketi adı altında özel sektöre halkın birikimi aktarılır. Özel sektörün istihdam maliyetlerinin önemli bir kısmı devlet tarafından karşılanır. Yine özel sektörün altyapı yatırımlarına hazine garantileri verilir.

Bunların hepsi bugün Türkiye’de hayata geçirilen uygulamalardır. Türk ve Kürt işçi ve emekçileri, enflasyonun yeni rekorlar kırmasıyla derin bir yoksulluğa ve hatta açlık tehlikesine doğru sürükleniyor. Ezilenler ve yoksullar hayatta kalmaya çalışırken, Saray rejimi bugün “zor durumda” olan şirketlerin Varlık Fonu’nun ortağı olmasını sağlıyor ve bunu yaparken de, emekçilerden fedakârlıklarda bulunmasını ve sabırlı olmasını istiyor.

Mevcut krizden ve yoksulluktan çıkışın iki yolu var: emekçilerin çıkarına olan çıkış ya da patronların çıkarına olan çıkış. Krizden emekçilerin çıkarına olacak şekilde çıkabilmek için, öncelikle emekçilerin yaşamsal kaynaklarının pazarlanmasına son verilmesi ve dahası bu kaynakların kamulaştırılması gerekmektedir.

Nasıl bir kamulaştırma politikası savunuyoruz? Kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağı ve bölüşüleceğine dair sivil bürokrasinin değil ama direkt bu kaynakları üreten, işleyen, dağıtan çalışanların karar vereceği bir kamulaştırma politikasını savunuyoruz. Biz buna işçi denetiminde kamulaştırma diyoruz. İşçi nasıl denetleyecek bu kamulaştırmaları? Sendikasıyla ve işyeri komitesiyle.

Devam edelim: Kamulaştırdığımız kaynakların eski sahiplerine tazminat ödenmesini kabul etmiyoruz. Bu kaynakların eski sahipleri bu kaynakları kamu bütçelerini harcayarak, teşvikler ve krediler alarak, temel ihtiyaçları ticaret konusu yaparak elde etti ve kullandı. Yaptıkları özetle hırsızlıktı. Hırsızlara tazminat ödenmez. Tam tersine bu hırsızların halka tazminat ödemesi gerekir.

Emek İttifakı’nın inşası için: Birleşik ve kitlesel 1 Mayıs!

0

Zam sağanağı altında asgari ücretin açlık sınırının da altına düşmesinin ardından, asgari ücrete ara zam yapılacağı beklentisi oluşmuş ve AKP-MHP sözcüleri tarafından da temmuz ayında bir zam planlandığı dile getirilmişti. Ne var ki, Erdoğan’ın ve Çalışma Bakanı’nın zammın sene sonunda yapılacağını açık bir şekilde belirtmelerinin ardından bu ihtimal şimdilik ortadan kalkmış görünüyor. Erdoğan ekonomide “her geçen ayın bir öncekinden daha iyi olacağını” ve “asgari ücrete tarihi zam yaptıklarını” her fırsatta vurgularken, takip edilmesi mümkün olmaktan çıkan zam fırtınası içinde ücretlerin alım gücü giderek düşüyor ve emekçi halkın sefaleti her geçen gün derinleşiyor.

Yoksulluğun eşi benzeri görülmedik şekilde yaygınlaştığı bir ortamda Erdoğan utangaçça “Hayat pahalılığının farkındayız” itirafında bulunuyor ve hiçbir sonuç getirmeyen KDV indirimleri dışında herhangi bir adım atmaktan ısrarla kaçınıyor. Yaratılan ekonomik enkaz karşısında iktidarın oy desteğinin erimesi sonucunda alınan bir diğer önlem ise, Seçim Kanunu’nu değiştirerek muhalefete gidecek oyların azaltılması ve seçim güvenliğinin daha da zayıflatılmasına yönelik ince hesaplardan oluşuyor. Cumhur İttifakı’nın “düşük faiz, düşük değerli TL” politikası toplumun geniş kesimleri için bir felakete neden olurken Saray çevresi ve servetleri katlanan mevduat sahibi zenginler, bankalar, yerli ve yabancı tefeciler ve döviz garantili ihalelere giren Saray oligarkları mevcut durumdan fazlasıyla memnun görünüyorlar.

Ekonomik yıkımdan bunalan emekçi halk kesimleri mevcut çıkmazdan bir çıkış yolu ararken, “6’lı İttifak” partileri “olağanüstü derecedeki sorumlu ve ılımlı” muhalefet çizgilerinden ödün vermemeye ısrarla devam ediyorlar. Tek Adam rejiminin gerek ekonomik yıkım ve yağma politikaları gerekse de her türlü antidemokratik uygulamaları karşısında, emekçi halka sandığı beklemelerini vaaz etmekten öteye asla geçmiyorlar. İlan edilen “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisinin neden heyecan yaratmadığı veya muhalefetin oy desteğinin neden beklenen ölçüde artmadığı sorularının cevapları da tam olarak burada yatıyor. İktidara karşı emekçi halkı seferber etmekten ısrarla kaçınan CHP ve müttefikleri mevcut eylemleri ve direnişleri desteklemedikleri gibi, aralık ayında yapmayı vaat ettikleri ve ilkini Mersin’de gerçekleştirdikleri mitingleri yapmaktan dahi geri durmayı tercih ediyorlar. Bu bilinçli burjuva politikanın arkasında kendi içinde tutarlı bir mantık bulunuyor. CHP ve müttefikleri emekçilerin ve ezilenlerin hakları için seferber olmasını, toplumsal mücadeleler içerisinde siyasallaşmasını engellemeye ve yalnızca kendilerine pasif bir biçimde oy vermelerini sağlamaya çalışıyorlar. Ancak bu sayede, olası iktidarlarında, bedelini yine emekçi halkın ödeyeceği, kapitalist sistemi restore etme politikasını uygulayabileceklerini umuyorlar.

Kitlelerin Tek Adam rejimine dönük nefreti her alanda giderek daha yaygın bir şekilde hissediliyor. Henüz birbirinden yalıtık da olsa sürmekte olan işçi eylemleri, 8 Mart’ta sokakları fetheden on binlerce kadın, Newroz’da meydanları dolduran milyonlar, çevre katliamlarına ve tarımsal üretimi yok eden politikalara karşı ayağa kalkan köylülerin mücadeleleri, yükselen bu öfkenin farklı alanlardaki yansımaları. Sosyalistlerin ve emek hareketinin politikası ise, burjuva muhalefetin çizgisinin tam tersine, seçimleri beklemek değil kitleleri hakları, talepleri için seferber etmek ve mevcut mücadeleleri ortak bir eylem programı etrafında birleştirmek üzerinden şekillenmek zorunda. Yaklaşan 1 Mayıs’ı bu yönde bir fırsata çevirelim. Birleşik ve kitlesel 1 Mayıs seferberliğiyle, burjuva alternatifler karşısında emeğin birleşik ittifakını yükseltelim.

Çoklu krizler dönemi

0

Türkiye’nin ekonomisinde, iç ve dış politikasında yaşadığı farklı krizler ve çözmesi gereken problemler var. Tüm bunlar dünya çapındaki iktisadi ve politik eğilimlerden etkilenerek zikzaklı bir seyir izliyor. Bu çerçevede ekonominin içinde bulunduğu krizi farklı kriz tiplerinin iç içe geçtiği çoklu krizler silsilesi olarak tanımlayabiliriz. Bahsettiğimiz şey sadece rejim içi ve dış politikadaki sorunlardan etkilenen bir mesele değil, enerji ve gıda krizleriyle beslenen ve büyüyen bir canavar söz konusu olan. Hayat pahalılığıyla kendini gösteren bu kriz emekçi sınıfların ortasına atılmış bir bomba etkisi göstermektedir. Neticede ekonomik kriz denilen şey rakamların analizinden ibaret olmadığı gibi apaçık bir sosyolojik krizdir.

İktidar krizin kılıfını dünyadaki genel enflasyon artışına, bölgesel savaşlara ve pandemiye bağlama peşinde. Devamlı dış etkenlere dikkat çekerek zorlu çalışma şartları ve hayat pahalılığı karşısında emekçilere ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyor. İklim krizi ve bölgesel savaşların ekonomiye etkisi elbette olacaktır fakat 20 yıllık AKP hükümetleri döneminde sermayenin lehine dışa bağımlılık ülkede bilinçli olarak artırıldı. Ülke, uluslararası tekellerle işbirliği içinde tam anlamıyla yağmalandı. Bu talan ve yağma politikası hem kentsel hem de kırsal alanda şiddetlenerek sürmekte. Tarımın, hayvancılığın neoliberal dönüşümünün yarattığı tarımda dışa bağımlılık bugün kendisini ekmek, yağ ve et kuyruklarında göstermektedir. Çeşitli mal tedariklerindeki zorluğun ana sebebi yıllarca ithalata ve dış parasal girişe bağımlı ekonomi politikasıdır.

Eğer ki pandemi ve savaş sebebiyle tedarik zincirlerinde ve lojistik sektöründe aksaklıklar ve bazı mallarda kıtlıklar yaşanıyorsa, iktidar bunu çözmek için şu ana kadar ne yaptı? Ürünlere hangi fiyat ve sermaye kontrolünü getirdi? Bu soruları sormak hakkımız. Tedarik zincirindeki aksaklıkları çözmediği gibi dışa bağlılığı azaltıcı hiçbir hamle yapmadı. Son iki yılda uyguladığı tüm ekonomik planlar, hazinenin bankacılık sektörü başta olmak üzere silah, enerji ve inşaat sektörleri lehine yağmalanmasını sağlamak üzere yapıldı. Bu tam olarak şu demek: Hazine özel sektörün borçlarını sırtlanıyor, hazine çok yüksek faizle borçlanıyor, hazine özel sektöre sübvansiyon uygulayarak kâr garantisi veriyor, son olarak hazine döviz garantili olarak mevduat sahiplerine kasadan faiz farkı veriyor. Tüm bu mali yük emekçilerin sırtına yüklenmiş durumda. Kısaca hazine kamudan aldığını özel sektöre aktaran kayış görevi görmekte ve yasalarla destekli bir şekilde yağmaya ve talana açık bir konumda. Daha önceki yazılarımızda biz buna geleceğimizin borçlulukla ipotek altına alındığı “hayat pahalılığı” demiştik ve “enkaz” ifadesini kullanmıştık. Bu sadece bugünün sorunu değil, gelecek kuşakların borçlandırılarak toplumsal olarak kıpırdayamaz hale getirilmesi söz konusu.

İktidar değişse bile yerine geçecek olan bu politikayı aynen devam ettirecektir. Sermaye iktidarları sermaye aleyhine hareket edemez. Bu nedenle radikal bir plan gerekir. Devamlı vurguladığımız hanehalkı borçları ve dış borçların ilga edilmesi uçuk bir talep değil acil bir taleptir. Dışa bağımlılığın azaltılması için sabit kur altında dış ticaretin devlet tekeline alınması ve kapsamlı bir sanayi planının oluşturulması da aynı derecede acildir. Çözümün anahtarı siyasal alanda, o alanın programı da kamusal planlamadadır.

Seçim kanunu, muhalefet ve emekçiler

0

Cumhur İttifakı’nın bir süredir taban desteğini yitirdiği konuşuluyor. İktidar elindeki tüm olanakları çeperindeki bir avuç zengini ihya etmekten yana kullanırken, bu güçten vazgeçme niyetinde değil. Kitleleri kendine geri döndüremediği koşullar altında yasa değişiklikleri ile konumunu korumaya çalışıyor.

AKP-MHP bloğunun meclis komisyonuna sunduğu ve komisyondan geçen yeni seçim kanununun tam da böylesi bir amacı var. Değişikliğin iktidarı sürdürmeye yetip yetmeyeceğinden önce, içeriğe göz atalım.

15 maddelik değişikliği üç ana başlıkta özetlemek mümkün. Birincisi, değişiklikle beraber baraj yüzde 7’ye iniyor ama değişiklik ittifaka dahil olan partilere de yüzde 7’lik baraj şartı getiriyor. Böylece iktidar bir yandan oyu eriyen MHP’yi meclise sokmayı garantilemeye çalışırken, öte yandan da Saadet, Deva, Gelecek vb. diğer partilerin de ittifaka katılmalarının bir anlamını bırakmamış oluyor.

İkinci önemli yenilik doğrudan sandık seferberliğini hedef alıyor. Taslak, sandık kuruluna üye bildirme hakkı olan partilerin olurunu göstermeden başka bir kimseyi sandık grevlisi olarak göstermesini engelleyerek sandık görevliliğini zorlaştırıyor. Ek olarak bugün seçim kurulu başkanı bölgenin en kıdemli hâkimiyken, değişiklikle beraber başkan kura ile belirlenecek. Bu değişiklikle, AKP avukatlığından birinci sınıf hâkim konumuna yükseltilen kişiler seçim kurulu başkanı olabilecek.

Üçüncü önemli başlık muhtarlar üzerinden gelişiyor. Muhtar seçilen bir kişi ancak seçilme yeterliliğine sahip ise muhtar olabiliyor. Değilse de en çok oy alan ikinci-üçüncü kişiler muhtar olabiliyor.

İktidarın savunma pozisyonundaki görüntüsünü bu hamle ile tersine çevirmeye çalıştığını ve de başta seçme seçilme hakkı olmak üzere sandık güvenliği vb. hususlarına saldırıda bulunduğunu söyleyebiliriz.

Millet İttifakı (Mİ) bu saldırıların karşısında göstermelik dahi olsa bir adım atmadı, hükümetin kriz karşısında hırpalanıp düşmesini beklemeyi sürdürdü. Güvendiği şey de şu: Bu müdahale başkanlık seçimini etkilemez.

Yapılan değişiklikler gerçekten anlamsız mı? En nihayetinde bu soruyu güçler dengesi belirleyecek ancak Tek Adam rejiminin yapmaya çalıştığı şey sandık güvenliğini azaltmak ve Millet İttifakı’nın genişlemesini engellemek. Peki bu küçümsenecek bir husus mu?

Tasarı AKP’nin bir emniyet supabıdır. Olası bir başkanlık seçimi kaybında İBB modeli kullanılabilir. Nasıl ki İBB’de AKP’li belediye meclis üyeleri çoğunlukta olduğu için İBB’yi kilitleyebiliyorlarsa aynı deneyimi mecliste işletmek pekâlâ mümkün. Zira her ne kadar cumhurbaşkanının kararname yetkisi olsa da yasama yetkisi hâlâ mecliste ve yasa kararnameden üstün.

Millet İttifakı hepimize yapılan bu saldırı karşısında kurulmuş oyunun kurallarına uyarak bekliyor. Burjuva muhalefetin tek dileği güçlendirilmiş parlamenter sistemken içeriği muğlak bu sisteme nasıl geçileceği de ifade edilmiyor. Mecliste nitelikli çoğunluğu (yarısı değil, beşte üç) elde etme şansı bulunmayan Mİ’nin güçlendirilmiş parlamenter sistem hedefi mevcut değişiklik koşullarında çok da mümkün görünmüyor.

Baskıcı rejimin baskıcı kuralları çerçevesinde bir demokratik dönüşümün söz konusu olamayacağını bir kez daha görüyoruz. Tek Adam iktidara tüm varlığı ile sarılırken, Millet İttifakı da somutluktan bir hayli uzak, sendikaların, işçi emekçilerin, Kürt halkının adını bile anmadan bir değişiklik yapılabileceği yanılmasını yaratıyor.

Oysa çözüm var. Acil sorunlarımıza yanıtlar üretecek; emperyalizmden kopuş, tüm temel demokratik hakların garanti altına alınması ve işçi emekçiden yana bir anayasanın hazırlanması için seçim barajının olmadığı bir kurucu meclisi gündeme getirmek gerekiyor.

Görüldüğü üzere düzen partileri gerçekçi bir mücadelenin taraftarı olamıyor. O halde, patronlardan bağımsız bir emek cephesinin inşası bir kez daha acil bir ihtiyaç olarak karşımızda duruyor.

Kürtlerin payına düşen baskı ve yükselen mücadele

0

AKP-MHP ittifakı, bilindiği gibi, kendini Kürt düşmanlığı ve baskıcı uygulamaları yaygınlaştırma üzerine kurmuş durumda. Bu uygulamalar yalnızca örgütlü Kürt siyasetini değil, her türlü sivili, kadınları ve çocukları hedef alıyor. Özellikle iktidarın ömrünü uzatmak adına devreye soktuğu antidemokratik ve güvenlikçi uygulamalar nedeniyle temel hak ve özgürlükler hiçe sayılmakta. Bunlara itiraz eden örgütlü kesimler kriminalize edilerek, siyaset yapma hakkı işlevsiz hale getiriliyor.

“Olağan” güvenlik uygulamaları süregiden herhangi bir savaş veya çatışma durumu olmamasına rağmen sivillerin yaşamına mal oluyor. Geçtiğimiz günlerde, Urfa’da çobanlık yapan 16 yaşındaki Muharrem Aksem adlı çocuk, polislerin atış talimi yaptığı yerin yakınında hayatını kaybetti. Nasıl öldüğü, kim tarafından hedef aldığı bilinmiyor! Kuralsızlık ve keyfiyet yoksulların, Kürtlerin, kadınların, kısacası tüm ezilen kesimlerin yaşam hakkının önünde geliyor.

Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin açıkladığı raporda son 11 yılda sadece zırhlı araç çarpması sonucu 27 çocuk yaralanırken, 21 çocuğun da yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Bölgedeki zırhlı araç çarpmaları sonucu yaşanan ölümlere dair İHD Diyarbakır Şubesi, faillerin delillere rağmen korunduğunu belirterek cezasızlık politikasına dikkat çekiyor. Bir yıl arayla hem babasını hem de çocuğunu zırhlı araç çarpması sonucu kaybeden Ahmet Tektekin ise polisin sanki suç işlememiş gibi yargılandığını ifade ediyor. Bu ülkede yaşam hakkı için adalet pek çok kesim için rejime karşı temel mücadele alanlarından biri.

Tüm bu ayrımcı ve hukuksuz uygulamaları protesto eden, kadın cinayetlerine ve eşitsizliğe karşı sendikal mücadele veren kadın örgütlerinden ve sendikalardan kadınlar 8 Mart’a katıldıkları, İstanbul Sözleşmesi’ni savundukları için yargılanıyor. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında polis operasyonlarıyla aralarında siyasetçi ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin de bulunduğu 23 kadın gözaltına alındı ve bu operasyonların sonucunda 11 kadın tutuklandı. İktidar gözaltı ve tutuklamalar yoluyla muhalif kesimleri sindirmeyi hedeflediğinden bu politikayı sistematik olarak uyguluyor. Benzer şekilde, 2022 Newroz’u da bunun en büyük göstergelerinden biri oldu. Diyarbakır’da eyleme katılımın zorlaştırılması ve gözaltılara ek olarak, Newroz sonrasında aralarında 73 çocuğun da olduğu 333 kişi gözaltına alındı, gözaltına alınan çocuklar kötü muameleye maruz kaldı. İstanbul Newroz’unda ise 83 kişi gözaltına alındı.

Tüm bu haksızlıklara, Kürt siyasi hareketine dönük hukuksuz ve antidemokratik uygulamalara derhal son verilmelidir. Tutuklu kesimler serbest bırakılmalı; siyaset yapma önündeki engeller kaldırılmalıdır. Keyfiyet ve kuralsızlığın nedeni olan kesimler etkin bir biçimde yargılanmalı, insan haklarını ortadan kaldıran baskıcı uygulamalar durdurulmalıdır. Tüm bu hakların garantisi kitlelerin mücadelesidir. Tek Adam rejiminin gücünü yitirdiği, antidemokratik ve emek düşmanı politikalarını artırdığı süreçte Kürt halkının mücadelesinin bu ülkedeki işçi ve emekçilerin ekmek, barış, adalet ve demokrasi mücadelesi ile ortaklaşması elzemdir. Tüm bu mücadelelerin birlikteliği ve temel talepleri etrafında örülecek bir ittifak, Tek Adam rejimini hedef alacak yegâne unsur olacaktır.

Grev hakkı çiğnenen Seyhan Belediyesi işçilerinin yanındayız!

0

Adana’nın Seyhan ilçesinde, Seyhan Belediyesi’ne bağlı İmar A.Ş’de çalışan işçiler, toplu iş sözleşmesi sürecinde önerilen sefalet ücreti dayatmasını kabul etmedikleri için 14 Şubat’ta teklifi reddettiklerini açıklamış ve ardından grev kararı almışlardı. Bunun üzerine işçiler CHP’li belediye yönetiminin baskı ve tehditleriyle karşılaştılar. Buna boyun eğmeyen işçiler ise belediye içinde farklı bölümlere sürgün edildiler.

Buna rağmen, daha yüksek bir ücret ve sosyal haklar için greve gitme kararlılığından vazgeçmeyen işçiler, bu sefer de sendika yönetimi eliyle teklife boyun eğdirilmeye çalışıldılar. İşçilerin örgütlü olduğu DİSK’e bağlı Genel-İş sendikası, alınan grev kararını hiçe sayarak maddelerde hiçbir değişiklik yapmadan Seyhan Belediyesi ile anlaşmaya gitti ve toplu iş sözleşmesini işçi temsilcilerinin haberi olmadan imzaladı. Geçtiğimiz yıl İstanbul Kadıköy ve Maltepe Belediyelerinde de işçilerin grevleri Genel-İş sendikasının işverenle yaptığı işbirliği ve işçilere yönelik dayatma ile sonuçlanmıştı.

İşçiler, şimdi Seyhan Belediyesi’nde yeniden maruz bırakıldıkları bu dayatmayı kabul etmiyor ve kararın geri alınması ve haklarının verilmesi için mücadele kararlılığını ortaya koyuyor.

İşçi demokrasisini işletmek ve işçi iradesinin tecelli etmesini sağlamak sendika olmanın temelidir. Grev işçilerin hakkı ve en önemli aracıdır! Seyhan Belediyesi işçilerinin haklı mücadelelerinin yanındayız.

Macaristan seçimleri: İki Orban yarıştı, orijinali kazandı!

0

Macaristan’da 3 Nisan 2022’de gerçekleşen genel seçimi Viktor Orban adeta tulum çıkararak kazandı. 12 yıldır ülkeyi yöneten Başbakan Orban bu zaferle üçte iki meclis çoğunluğunu da alarak bir dört yıl daha ülkeyi yönetme hakkı kazanmış oldu.

Orban’ın lideri olduğu Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) ve ortağı Hıristiyan Demokratik Halk Partisi’nin (KDNP) oluşturduğu koalisyon oyların yüzde 53’ünü alırken, 6’lı ittifakın oluşturduğu Macaristan İçin Birlik yüzde 35, bu ittifakı “içinde solcular var” diye terk eden aşırı sağcı Bizim Ülkemiz (MH) yüzde 6 oy aldı.

Uzun süreli baskıcı/otoriter bir iktidar koalisyonu karşısında bir 6’lı ittifak deneyimi olması nedeniyle 2023 seçimleri öncesi Türkiye’de de yakından izlenen Macaristan seçimleri gerçekten de önemli deneyim ve dersler içeriyor. Önümüzdeki dönem boyunca konuşulacağına da şüphe yok. Biz de buna katkı bağlamında ilk gözlemlerimizi paylaşalım.

Öncelikle söylenebilecek olan, iki Orban’ın yarıştığı ve yarışı orijinalinin kazandığı.

Niye böyle ifade ediyoruz? Çünkü Orban’ın karşısındaki aday “ben ondan çok daha muhafazakârım” diyen, kürtaj ve LGBTİ+ karşıtı, 7 çocuklu aile babası sağcı-muhafazakâr Marki-Zay idi. Yani 6’lı ittifak, Orban’a karşı başka bir potansiyel Orban çıkardı. Sonuç ortada. Orban’a karşı Orban taktiği tutmadı. Aslı varken taklidi tercih edilmedi. Meselenin şahıslarla değil sunulan programla ilgili olduğu bir kez daha kanıtlandı.

Bu açıdan “Orban kazandı, çünkü ekonomi iyi” şeklinde yapılan tespitler yetersiz. Kuşkusuz ekonomi her zaman çok önemlidir. Ama 2018’den 2022’ye Macaristan ekonomisinde Orban’ı yüzde 49’dan 53’e yükseltecek, muhalefeti ise yüzde 48’den 35’lere düşürecek bir olağanüstülük yok. 6’lı ittifaktan sol var diye kopan ve seçimlerde yüzde 6 oyla meclise giren aşırı sağcı parti de bu analizi değiştirmiyor.

Aksine ekonomik kriz, pandemi, yüksek enflasyon, Ukrayna’nın işgaliyle daha da artan/derinleşen gıda ve enerji sorunları söz konusu. Bu tabloya rağmen burjuva muhalefet dört yıl önceki 2018 oy oranını dahi koruyamadı. Sinerji sağlaması beklenen 6’lı ittifak tersine güç kaybına yol açtı. Niye?

İttifak anlayışı yanlış değildi. Politik içeriğe dokunmadan sadece ambalaj değişikliği ile sonuç beklemek yanlıştı. Nitekim 2019 yılında yapılan yerel seçimlerde 6’lı ittifak başta Budapeşte olmak üzere birçok şehri kazanmıştı. Şimdi zafer ilan eden Orban, o zaman büyük bir siyasi hezimet yaşamıştı. 6’lı ittifak Budapeşte belediye başkanlığını kazanan ve “Orban’ı yenen belediye başkanı” olarak İmamoğlu’na da benzetilen Gergely Karacsony’yi dahi tercih etmedi.

Dolayısıyla kitlelerin değişim istemediğini, “yığın!” olduğunu, ekonomiden ve Orban’dan çok memnun olduğunu söylemek birçok ayrıntının üstünden atlamak anlamına gelir. Kuşkusuz yerel seçim dinamikleri genel seçimlerden her zaman farklı. Örneğin 2019’da yerel seçimlere katılım oranı yüzde 48,5’ti. 2022 genel seçimlerine katılım oranı ise yüzde 69’a yaklaşmış. Ama 2,5 yıl önce yerel seçimlerde sonuç muhalefet lehine bir zaferken ve geçen sürede yaşananlar ortadayken, şimdi tablo tam tersi ise “yığın” deyip seçmeni suçlamadan önce 6’lı ittifakın seçenek diye sunduklarına da bakmak gerekir.

Diğer yandan Ukrayna’nın Rusya tarafından işgaliyle ortaya çıkan tablonun dünyada Putin gibi liderlere olan ilgiyi azaltacağı iddiasının Orban’ın zaferiyle geçersizleştiği yorumları da yapılmakta. Bu acele yorumlar bir gerçeklik haline gelir mi? Bunu zaman gösterecek. Ukrayna’nın işgaliyle ortaya çıkan bölge ve dünya durumu ve kitlelerde yarattığı kaygıların her seçimde mutlaka bir karşılığı olacaktır. Macaristan seçimlerine de etki yaptığı söylenmekte. Özellikle Aralık 2021 anketlerinde 6’lı ittifak yüzde 39’a 36’a önde görünürken sonraki aylarda anketlerde Orban’ın iki üç puan öne geçtiği ve bunda Ukrayna’nın işgalinin de etkili olduğu yorumları yapıldı. Özellikle kararsız görünen yüzde 20’nin seçimlerde büyük oranda Orban’a yeniden oy verdiği söylendi. Buradaki kritik unsur, Orban’ın karşısına neoliberal bir programla ve Orban benzeri nitelikte sağcı muhafazakâr bir adayla çıkılmış olduğu gerçeğini gözden kaçırmamak. Benzer nitelikte iki aday yarışıyorsa, fırtına da varsa, kuşkusuz bilinen ve tecrübeli görünen aday tercih edilecektir.

Toparlarsak. Ders şu: Aslı varken taklide gerek yok. Orban’a karşı Orban tutmadı, tutmaz! Tutmuş gibi göründüğünde de emekçiler için temelde bir şey değişmez, değişmedi. Üç gün sonra işçi ve emekçiler olarak aynı şeyleri konuşmaya başlarız, geçmişte çok yaptık. Dolayısıyla mesele 6’lı, 8’li ittifak değil. Mesele program.

Bu vesileyle program derken kastettiğimiz en basit haliyle şudur.

1) Sermayeden ve bürokrasiden bağımsız, antikapitalist ve antiemperyalist bir emek ittifakı.

2) Bir işçi-emekçi hükümeti hedefi.

3) Doğayla uyumlu, emekten yana bir bütçe, planlama, üretim ve bölüşüm.

4) Eşit, özgür, adil ve emekten yana bir düzen için yeni bir anayasa ve bunun için sıfır barajlı, eşit koşullu, engelsiz, yasaksız bir seçimle oluşturulacak bir kurucu meclis.

Kısaca alan el, veren el düzeni yerine insanın insana kulluk etmediği özgür ve eşit bir dünya!

Ukrayna’nın işgali mülteci krizini derinleştiriyor

0

24 Şubat’tan bu yana devam eden ve son günlerde başkent Kiev’in bombalanmasıyla sonuçları çok ağır bir hal alan Rus işgali, Ukrayna’da yaşanan insani krizi derinleştiriyor. Ülkesini terk etmek zorunda kalan Ukraynalıların sayısının 4 milyonu geçtiği ve bu rakamın kısa süre içinde 7-8 milyonu bulabileceği öngörülüyor. Otoyollarda uzun kuyruklar var, yüzlerce kişi sınıra giden trenlere binebilmek için istasyonda kalıyor, bazı mültecilerin günlerce yürüdükleri biliniyor. Ukraynalı mültecilerin temel hak ve özgürlüklerinin garanti altına alınması hayati önemde, bu yüzden Ukrayna’da yaşayan tüm milletlere sınırlar derhal açılmalı ve ırkçı faşist çetelerin saldırılarına, insan kaçakçılığına, cinsel suçlara karşı korunmaları için tüm önlemler acilen alınmalıdır.

Ukraynalı mülteciler, büyük ölçüde Polonya, Romanya, Slovakya, Macaristan ve Moldova gibi komşu ülkelere gidiyor. Konu mülteciler olunca başta Avrupa Birliği olmak üzere tüm ülkelerin iktidarlarının çıkarcı yüzü açığa çıkıyor ve mülteciler bir pazarlık kozu haline getiriliyor. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en hızlı büyüyen mülteci sorununun varlığına rağmen İngiltere İçişleri Bakanlığının İngiltere’ye sığınmak isteyen Ukraynalılardan sadece 50’sine vize verdiği ortaya çıktı. Öte yandan Ukrayna vatandaşlarına sınırlarını açtığını söyleyen Polonya, yıllardır Ukrayna’da yaşayan Tacikistan, Özbekistan ve Kırgızistan gibi eski Sovyet ülkelerinin vatandaşlarını kabul etmiyor.

Türkiye’de ise Ukraynalı sayısının mart ayı itibarıyla 20 bini aştığı söyleniyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Ukraynalıların başımızın üzerinde yerleri var. Misafirperverliğimizi en üst seviyede gösteriyoruz. Sarı saçlı, mavi gözlü, yeşil gözlü; ırklara yönelik bir ayrım yapmayız. Müslümanız…” ifadelerini kullandı. Bugüne kadar Türkiye’de Suriyeli mültecilere dönük yaygınlaşan düşmanlığın temel sorumlusu olan AKP hükümetinin bu konudaki gerçek tutumunun nasıl olduğunu gazetemizde çok defa dile getirmiştik. Mültecilerin yasal statüleri tanınmadan, eğitim, çalışma gibi temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınmadan misafirperverlik görüntüsü altında yapılan her şey aslında bir yalana tekabül ediyor. Nitekim Antalya’da bir savaş fırsatçılığının yaşandığı; bazı ev sahiplerinin Rus ya da Ukraynalı kiracı bulmak için yerli kiracıları evlerden çıkarmaya çalıştığı ve kiraların 16 bin TL ortalamasına ulaştığı görülüyor.

Sonuç olarak, işçi ve emekçiler olarak hem AB ülkelerinin hem de AKP iktidarının söz konusu mülteciler olunca uygulamakta olduğu ikiyüzlü ve çıkarcı politikalarının yarattığı imaja kanmamamız gerekiyor. Hükümetler sözde insan hakları savunucusuymuş gibi bir görüntü yaratmaya çalışırken, gerçekte Rusya’yla olan anlık çıkarlarına göre yeni hamleler icat ediyorlar. Suriyeli mülteciler Türkiye-AB arası pazarlık kozu olarak kullanılıp defalarca sınıra gönderildiler ve binlerce Suriyeli Avrupa’ya girmeye çalışırken hayatını kaybetti. Çok değil iki ay önce Türkiye-İran sınırında donarak hayatını kaybeden Afgan mülteci kadını ve Van Özalp’a yürüyerek gelebilmelerine rağmen yeniden İran’a iade edilen iki çocuğu hatırlayalım.

Bu konu biz işçi ve emekçileri neden yakından ilgilendiriyor? Çünkü mülteciler aynı zamanda patronlar için kölece çalışma koşullarını kabul ettirebilecekleri yeni bir işgücü kaynağı sağlıyor. Irkçı kışkırtmalar üzerinden biz emekçilerin arasında suni bir bölünme yaratılıyor. Biz emekçiler; işgallere, diktatörlük rejimlerine, göçmenleri ucuz emek gücü kaynağı olarak gören patronlara, Türkiye’yi sınır bekçisi haline getiren AB’ye, AKP’nin ikiyüzlü ve pragmatik göçmen politikasına karşı ses çıkarmalı, sınıf örgütlerimizi işçi sınıfının bir parçası olan göçmenleri kapsayacak politikalar geliştirmeli konusunda zorlamalıyız.

Yapılması gereken: “Çocukların güvenli ortamlarda yaşamalarını sağlamak”

0

Savaş ve çocuk! İkisi yan yana geldiğinde çok da güzel şeyleri çağrıştırmıyor. Şüphesiz savaştan en çok etkilenen ve mağdur olan grupların başında çocuklar geliyor. Savaş açıkça en yakıcı etkilerini çocuklar üzerinde gösteriyor. Daha önce Suriye savaşında gördüklerimizi şimdi Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgalinde görüyoruz. Çocuklar savaşın gölgesinde silah seslerine, bombalamalara, patlamalara ve ölümlere tanıklık ediyorlar. Bir savaş suçu olmasına rağmen Rusya tarafından çocuk hastaneleri bombalanmakta. Çocuklar metrolara sığınmak zorunda bırakılmakta. Çocuklar için savaş; ölüm, sakat kalma, çocuk asker olarak kullanılma ya da yerinden edilme anlamına gelmektedir. UNICEF, Save the Children gibi çocuklar üzerine çalışmalar yürüten uluslararası mekanizmalara göre, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgalinde bugüne kadar (26 Mart) 78 çocuk yaşamını yitirdi, 105 çocuk yaralandı. 3,5 milyona yakın insan yerini terk ederek komşu sınır ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Yine UNICEF raporlarına göre yerini terk edenlerin 1 milyonunu çocuklar oluşturmaktadır. Bunların birçoğu Polonya, Romanya, Macaristan, Slovakya ve Moldova’ya sığınmıştır. Yerini terk edenlerin çoğunluğunu ise kadınlar ve çocuklar oluşturmaktadır. Göç yollarında kız çocuklarının birçoğu ya kaçırılmakta ya da cinsel şiddete uğramaktadır. Bu çocukları şiddet, istismar ve sömürü riski beklemektedir. Save the Children’ın açıklamalarında çocukların bir kısmının aile desteği olmadan ülkelerini kendi başlarına terk ettikleri belirtilmektedir. Çocukların çoğu 14 yaşın altında ve psikolojik sıkıntı yaşamaktadır.

Rakamların dili

Rakamların dilini konuşmak ne kadar sıkıcı olsa da çocukların birçoğu savaş yüzünden okulu terk etmek zorunda kalıyor, hayatta kalabilmek için başka ülkelere göç etmek zorunda bırakılıyor. Geldikleri ülkelerin yeterli çocuk koruma politikaları yoksa bu çocukları şiddet, istismar, nefret söylemi, ucuz işgücü ve yoksulluk gibi durumlar beklemekte. Bu durum Türkiye gibi bir ülkede kendini daha da çok hissettirmektedir.

Şimdi çok yeni olduğu için bütün gözler Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgaline çevrilmiş durumda. Ancak daha önce Suriye’de yaşanan savaştan dolayı da çocuklar aynı durumu yaşamak zorunda kaldılar. Bu savaşın en mağduru yine çocuklardı. Save the Children’ın yaptığı açıklamaya göre, Suriye genelinde oğlan ve kız çocukların güvenli olmayan kamplarda korkunç koşullar altında yaşadığı belirtilmektedir. Bu çocukların birçoğu yeterli beslenemedikleri için belli hastalıklar yaşamaktadır. 2021 yılında Suriye’nin kuzeybatısındaki 15 okula çeşitli saldırılar düzenlenmiştir. Birleşmiş Milletler’in verilerine göre, geçen yıl en az 2,4 milyon Suriyeli çocuk okula gitmemiştir. Toplam 6,5 milyon oğlan ve kız çocuğun insani yardıma ihtiyacı vardır.

Afganistan, Yemen, Irak, Somali…

Save the Children’ın “Çocuklara Karşı Savaş” raporunda, 2020 yılında 337 milyona yakın çocuğun silahlı grupların ve çocukları askere alan hükümet güçlerinin kontrolü altındaki bölgelerde bulunduğu açıklanmaktadır. Bu çocukların yaklaşık 200 milyonunun dünyanın en ölümcül savaş bölgelerinde yaşadığı ve bu sayının bir önceki yıla göre yüzde 20 arttığı belirtilmektedir. Rapora göre dünyada her altı çocuktan biri savaş ve çatışma bölgesinde yaşamaktadır. Bu çocuklar askere alınma, yaralanma ve öldürülme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Afganistan, Kongo, Irak, Yemen, Mali, Nijerya, Somali, Güney Sudan, Suriye ve Orta Afrika Cumhuriyeti, rapora göre çocuklar için en tehlikeli 10 ülke arasında yer almaktadır.

Çatışma ve savaş bölgelerinde çocuk olmak cidden çok zor bir durum. Bu bölgelerde çocuklar şiddetin ortasında güvenli ortamlarda yaşayamamaktalar. Savaş çocuklar için yeterli beslenememe, sağlık hakkından mahrum bırakılma, okul terki, yerinden edilme ve travma sonrası stres bozukluğu demektir. Bugün çocuklar için en temel hak yaşama hakkıdır. Çocukların savaşa tanıklık etmedikleri bir dünya kurmamız gerekiyor. Şiddetin ve savaşın sorumlusu dünya kapitalizmini ortadan kaldırarak çocukların güvenli ortamlarda özgürce yaşamalarını sağlamalıyız.

Asgari ücretin revizyonu

0

Son günlerde Ocak 2022 başında belirlenmiş olan 4.253 liralık asgari ücretin yıl ortasında yeniden gözden geçirilebileceğine ilişkin tartışmalar, daha doğrusu söylentiler yayılmaya başladı.

Bazı AKP’li yetkililerin sırf umut tacirliği yapmak için ortaya attıkları “asgari ücrette düzeltme yapılabilir” demeçlerini, Çalışma Bakanı Vedat Bilgin “Bu günlerde yeniden asgari ücret tartışmalarını anlamlı bulmuyorum” diyerek yanıtladı. Bakana göre işçilerin ücretleri bu yılın başında zaten düzeltilmiş ve “mevzuata göre” asgari ücret ancak aralık ayında tekrar görüşülebilirmiş.

Tayyip Erdoğan da araya girip. “Haziran ayında tekrar bir bakarız” diyerek işçileri umutla beklemeye davet etti. Ona göre hem de “Veren el, alan elden daha hayırlı” imiş. Bütün değerleri üreten işçilerin ücretleri sanki onlara verilen sadaka… Patronların ve onların hükümetinin anlayışı işte bu.

Resmi rakamlara göre yüzde 50’yi aşan enflasyon oranları karşısında yeni asgari ücret zaten geçtiğimiz şubat ayında eridi gitti. Aslında gerçek enflasyon bunun en az iki katı. Her işçi ailesi bunu kendi mutfağında hissediyor. Buna rağmen işçiler kuru vaatlerle yatıştırılmaya çalışılıyor, umutla beklemeye mahkûm ediliyor.

Patronların ve hükümetin bu tavrı anlaşılabilir, ama kendini Türkiye’nin en büyük işçi örgütü olarak gören Türk-İş sendikasının başkanının açıklamaları tam bir skandal. Genel Başkan Ergün Atalay, “Biz asgari ücreti haziran ayında hiç görüşmedik. Bunun günü aralık ayı. Aralık ayında taraflar toplanır. Biz konuyu müzakere ederiz. Aradan 4-5 gün geçti. Herkes konuşuyor. Bu işin resmi muhatabı Bakanlık, Türk-İş ve TİSK,” diyerek konuyu kapatmak istedi.

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu “Biz asgari ücretin, yaşanan enflasyonun neden olduğu kaybının derhal giderilmesini istiyoruz. Bunun önünde yasal hiçbir engel yok. Asgari Ücret Tespit Komisyonu, Çalışma Bakanlığı çağrısıyla toplanmalı. Tüm ücretlere asgari ücret oranında zam yapılmalı. En düşük emekli aylığı da asgari ücret oranına yükseltilmeli,” açıklamasıyla topu bir anlamda Çalışma Bakanlığına attı.

Oysa ocak ayının sonlarından beri işçiler yaygın biçimde ücretleri için mücadele ediyorlar. Asgari ücretin değil yoksulluk sınırı, açlık sınırının bile altında kaldığı bir dönemde sendikalar bu soruna ciddi bir biçimde el atmadılar. Bu mücadeleleri birleştirip genel bir sınıf seferberliğine dönüştürecekleri yerde, birbirinden bağımsız ve lokal olarak kalmalarına göz yumdular. Şimdi de “bu iş aralık ayında görüşülür” veya “bakalım Çalışma Bakanlığı ne yapacak” tavrıyla işçilerin hayati sorununu geçiştiriyorlar.

Oysa sürekli söylüyoruz: Sadece asgari ücret değil, tüm ücretler her üç ayda bir enflasyon oranında otomatik olarak artırılmalı. Burada iki şey önemli: Bu artış Çalışma Bakanlığının veya asgari ücret tespit komisyonunun iradesine bırakılamaz. Mutlaka yasal bir zorunluluk haline getirilmeli.

İkincisi, enflasyon oranı TÜİK gibi yalancı kurumlarca değil, sendikalar ve bağımsız emek kuruluşları tarafından tespit edilmeli ve ücret artışlarında o oran esas alınmalı.

Sendikaların bürokratik yönetimlerinin ücretler konusundaki mücadeleleri geçiştirme politikalarına karşı da mücadele etmek zorundayız. Hem sendikaya bizzat sahip çıkarak hem de onun yetmediği ve bulunmadığı yerde kendi komitelerimizi kurarak. Ücret sorunu, onu sadaka gibi görenlerin eline bırakılamayacak kadar önemlidir. Ancak örgütlü ve birleşik bir seferberlik ücretlerde iyileşme sağlayabilir.

Newroz’dan 1 Mayıs’a! Barış ve emek mücadelesi ortaklaşmalı…

0

Newroz bu yıl da büyük bir coşkuyla kutlandı. Yüz binler yine meydanları doldurdu. Barış en büyük talep ve umut olmaya devam ediyor. Siyasi tutsakların salıverilmesi, özellikle Aysel Tuğluk gibi hasta mahpusların bir an önce bırakılması en acil talep durumunda. Kuşkusuz mesele kişiye özel uygulama değil. Bir bütün olarak siyasi demokrasinin işlerlik kazanması gerekiyor. Bunun için Kürt sorununun çözümü elzem.

Nasıl olacak? Tabii ki çözüm, sorunun nedenlerini ortadan kaldırmakla mümkün. Muhataplarını değil. Sorunu büyütmek isteyen susturmaya, çözmek isteyen konuşmaya imkân verir. Zindanlar boşalmalı. Seçilmişler görevlerine iade edilmeli. Anadili bilinmeyen dil olmamalı. Özgür, eşit, adil ve ortak bir yaşam için yeni bir anayasa hazırlanmalı. Kaderini tayin temel olmalı. Yeni bir anayasa için barajsız, engelsiz, yasaksız bir seçimle bir Kurucu Meclis oluşturulmalı. Kilit değil, anahtar olunmalı.

Neden? Çünkü kaynakları, canları, emekleri, huzuru, geleceği yutan Kürt sorunu Türkiye’ye iyi gelmiyor. Türkiye’yi hasta ediyor. Zehirliyor. Pahalılık dendiğinde Kürt sorunu gerekçe oluyor. İfade özgürlüğü dendiğinde Kürt sorunu gerekçe oluyor. Yasaklar dendiğinde Kürt sorunu gerekçe oluyor. Kayyum düzeninin bahanesi yine Kürt sorunu oluyor. Sınırsızca harcamanın, hesap vermemenin, kısıtlamaların, baskının, şiddetin bahanesi hep Kürt sorunu oluyor. Ekmek küçük. Özgürlük sınırlı. Gelecek belirsiz. Bahanesi hep Kürt sorunu oluyor.

Biliyoruz ki siyasi varlığını bu sorun üzerine inşa etmiş, adeta Türkiye’yi rehin almış bir avuç gereksiz dışında kimsenin bu sorunla yaşamaya ihtiyacı yok. Türkiye çözemediği Kürt sorununun parçası oldu. Bu soruna rehin kaldı.

Oysa Türkiye bu sorunu çözerek onlarca yıl ileriye sıçrayabilir. Sayısız yükten kurtulabilir. Sadece geçmişiyle yüzleşmek ve barışmakla kalmaz, aynı zamanda çocuklarının, gençlerinin geleceğini de kurtarır. Bütün ömrü bu sorunla geçmiş, bu sorunun çilesini çekmiş milyonların huzur bulması sağlanır. Yıllardır yol gözleyip çile çeken anaların gözlerinin arkada kalmamasına imkân verir. Kendiyle barışır Türkiye. Açık ki Kürt sorununu çözmek Türkiye’ye gerçekten çok iyi gelir!

Bu yüzden Newroz’u geride bırakmış ve 1 Mayıs’a giderken işçi sınıfının, emekçi yoksul halkların, tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin birlik, dayanışma ve mücadelesini ortaklaştırmak her zamankinden daha fazla gerekli ve değerli görünüyor. Ekmek ve barış. Adalet ve özgürlük. Eşitlik ve işçi demokrasisi yan yana, omuz omuza olabilmeli. Bunun yolu kuşkusuz sınıf mücadelesinden geçiyor. Yaşasın işçilerin birliği, halkların özgürlüğü! Yaşasın Newroz! Yaşasın 1 Mayıs!

La tarea principal: Construir la alianza obrera

0

Erdogan ha seguido diciendo que “entraremos en un período en el que cada nuevo mes será mejor que el anterior” cada vez que hizo una declaración sobre el estado de nuestra economía en los últimos tiempos. El verdadero dueño de estas repetidas palabras como un disco rayado durante los últimos 2 años fue el ministro Berat Albayrak, conocido como el ministro del novio (porque él es el yerno de Erdogan). Después de insistir en que “cada próximo mes será mejor que el anterior” repetidas veces, Albayrak terminó diciendo “que Dios nos ayude” y desapareció de la faz de la tierra (después de renunciar de su puesto de trabajo como ministro de Hacienda y Finanzas en noviembre de 2020, Albayrak desapareció abruptamente de vida publica). Si bien este tipo de “optimismo desesperado” prevalece para Erdogan y su círculo inmediato, la destrucción económica que hemos sido atravesando se está volviendo “cada mes más profunda al mes anterior” para nosotrxs, lxs trabajadorxs.

Aunque la administración de Erdogan trata de señalar a las “fuerzas externas” como la causa de la destrucción económica mientras que ofrece promesas económicas como si fuera un líder de la oposición, se está convirtiendo en la opinión común de lxs trabajadorxs que el gobierno del AKP de los últimos 20 años es el responsable de la profunda situación de miseria en la cual ahora vivimos y que el odio hacia el régimen de Erdogan se está extendiendo. Mientras Erdogan trata de jactarse del crecimiento económico del 11 por ciento, el costo de vida, los salarios de miseria, el creciente desempleo y las facturas impagas son las principales preocupaciones de gran proporción de la sociedad debido a las políticas anti-obreras de su gobierno.

Las políticas económicas del régimen de Erdogan también han convertido la economía del país en una de las economías más frágiles del mundo. El hecho de que Turquía sea el tercer país más afectado, después de Rusia y Ucrania, por la invasión rusa de Ucrania es un claro ejemplo de esta situación. Con el inicio de la invasión, TL se convirtió en la moneda que perdió más valor después del rublo ruso. Las reservas del Banco Central de $ 128 mil millones se gastaron durante el mandato del ministro novio en nombre de la política monetaria de “bajo interés”. En línea con esta misma política de quiebra y para compensar sus consecuencias, hoy en día se están gastando nuevamente miles de millones de dólares más de las reservas para proteger el valor de la TL, aunque sea temporalmente. Además, el costo del sistema recién implementado de “cuentas de depósitos en liras turcas protegidas frente a las fluctuaciones de la moneda extranjera” para el Tesoro ya ha alcanzado los 23 mil millones de TL (23 mil billones en moneda antigua).

Las políticas económicas fallidas no sólo se reflejan en nuestras vidas como una profunda miseria; también hacen que el país se vuelva más dependiente y frágil frente al imperialismo y a las potencias regionales. La administración de Erdogan, que nominalmente ha desafiado a la administración de Israel y de los Emiratos Árabes Unidos (EAU) durante años, ahora está de rodillas ante estos dos países con la esperanza de recibir alguna ayuda económica. Después de desplegar la alfombra roja (en realidad, turquesa) para el príncipe de los Emiratos Árabes Unidos, Mohammed bin Zayed, a quien el régimen de Erdogan acusó una vez de ser el autor del intento de golpe de estado del 15 de julio de 2016, Erdogan visitó personalmente los Emiratos Árabes Unidos y firmó acuerdos cuyos contenidos permanecieron inciertos y opacos. De manera similar, el presidente israelí Herzog fue invitado a Turquía. La indicación más clara de la bancarrota en la política exterior salió a la luz con la invasión rusa de Ucrania. La administración de Erdogan, que siguió una política exterior aventurera, expansionista y peligrosa durante años, se ha vuelto renuente incluso a llamar la invasión rusa de Ucraina “una invasión” debido a su profunda dependencia tanto de Rusia como de las potencias occidentales al mismo tiempo. Al definir la agresión y la ocupación de Ucrania por parte de Rusia como una “crisis,” Erdogan no pudo ir más allá de hacer ofertas de mediación que a nadie realmente le importaron.

Mientras ocurrían estos acontecimientos, la Alianza Nacional, junto con los partidos en su círculo actual, anunciaron su programa conjunto sobre el “sistema parlamentario reforzado.” Este programa, que no menciona palabras como “trabajador,” “sindicato,” “Convención de Estambul” o “pueblo kurdo” ni una sola vez, demuestra que la “Alianza de los 6” seguirá predicando a las masas abandonadas a profunda miseria y opresión que esperen las elecciones pacientemente. Ante esto, miles de trabajadorxs de decenas de lugares de trabajo se han convertido en lxs pionerxs de una nueva ola de lucha contra los diminutos aumentos salariales, los despidos y las actitudes antisindicales. Lxs aldeanxs se han levantado contra la destrucción ambiental; las mujeres están tomando las calles contra los feminicidios y la doble explotación… Todos estos movimientos demuestran que la salida del régimen unipersonal de Erdogan solo puede darse con la movilización de las masas, y no esperando las elecciones. La principal tarea de las organizaciones socialistas y obreras sigue siendo la construcción de una alianza obrera que haga permanente la salida de este orden de opresión y explotación.

The main task: Building the labor alliance

0

Erdogan has kept saying that “we will enter a period in which each new month is better than the previous one” every time he made a statement regarding the state of our economy in recent times. The real owner of these words repeated like a broken record for the past 2 years, was Minister Berat Albayrak, known as the groom minister (since he is Erdogan’s son-in-law). After insisting that “every next month will be better than the previous one,” Albayrak once added, “May God help us” and disappeared from the face of earth (after he resigned as treasury and finance minister in November 2020, he abruptly disappeared from public life). While this kind of “desperate optimism” prevails for Erdogan and his immediate circle, the economic destruction we have been experiencing is getting “deeper each month than it was during the previous one” for us, the workers.

Although the Erdogan administration tries to indicate the “external forces” as the cause of the economic destruction while offering economic promises like he was an opposition leader, it is becoming the common view of the working people that the 20-year-long AKP rule is the responsible for the deep misery we are now living in, and that the hatred towards the Erdogan regime is spreading. While Erdogan is trying to boast about the 11 percent economic growth, the cost of living, the misery wages, the growing unemployment, and the unpaid bills are the main concern of large segments of society because of his government’s anti-worker policies.

The economic policies of the Erdogan regime have also made the country’s economy one of the most fragile economies in the world. The fact that Turkey is the third most affected country, after Russia and Ukraine, by Russia’s invasion of Ukraine is a clear example of this situation. With the onset of the invasion, TL became the currency that lost the most value after the Russian ruble. The $128 billion Central Bank reserves had been spent during the groom minister’s term in the name of the “low interest” policy. In line with this same bankrupt policy and to offset its consequences, billions of more dollars from the reserves are being spent again nowadays to protect the value of the TL, albeit temporarily. Moreover, the cost of the recently implemented “exchange rate-protected deposit account” system to the Treasury has already reached 23 billion TL (23 quadrillion in old currency).

The bankrupt economic policies are not only reflected in our lives as a deep misery; they also cause the country to become more dependent and fragile in the face of imperialism and the regional powers. The Erdogan administration, which has nominally challenged the administration of Israel and of the United Arab Emirates (UAE) for years, is now on its knees before these two countries in the name of receiving some economic aid. After rolling out the red (in reality, turquoise) carpet for the UAE prince, Mohammed bin Zayed, whom the Erdogan regime once accused of being the perpetrator of the July 15 coup d’état attempt, Erdoğan personally visited the UAE and signed agreements whose content remained uncertain and opaque. Similarly, Israeli President Herzog was invited to Turkey. The clearest indication of bankruptcy in foreign policy came to light with Russia’s invasion of Ukraine. The Erdogan administration, which pursued an adventurous, expansionist and dangerous foreign policy for years, has become reluctant to even call the invasion of Russia an invasion due to its deep dependence on both Russia and Western powers at once. Defining Russia’s aggression and occupation of Ukraine as a “crisis,” Erdogan could not go beyond making mediation offers that nobody really cared about.

While these developments were taking place, the National Alliance, along with the parties in its current circle, announced their joint program regarding the “reinforced parliamentary system.” This program, which does not mention the words such as “worker,” “union,” “Istanbul Convention,” or “Kurdish people” even once, demonstrates that the “Alliance of 6” will keep preaching to the masses who are abandoned to deep misery and oppression to patiently wait for the elections. In the face of this, thousands of workers from dozens of workplaces have become the pioneers of a new wave of struggle against piecemeal wage increases, layoffs, and anti-union attitudes. Villagers have been standing up against environmental destruction; women are taking the streets against femicides and double exploitation… All these movements show that the exit from Erdogan’s one-man regime can only happen with the mobilization of the masses, and not by waiting for the elections. The main task of the socialists and labor organizations continues to be the construction of a labor alliance that can make the exit from this order of oppression and exploitation permanent.

Newroz 2022: Şimdi kazanma zamanı!

0

İstanbul’da Newroz Halkların Demokratik Kongresi (HDK) öncülüğünde ‘Dem dema serkeftinêye’ (Şimdi kazanma zamanı) sloganıyla her türlü baskı ve engellemeye rağmen coşkuyla kutlandı. Kutlamaya HDP başta olmak üzere çeşitli siyasi partiler, kitle örgütleri ve on binlerce kişi katıldı. Oldukça kitlesel olan kutlamaya polis ve güvenlik güçlerinin baskıcı uygulamaları damgasını vurdu. Herhangi bir gerekçe sunulmaksızın flamalara, dövizlere ve pankartlara el konuldu. Bazı kadınlar kıyafetleri nedeniyle alana alınmadı, renklerinden dolayı bazı aksesuarlara, bozuk para, çakmak gibi eşyalara izin verilmedi. Alandaki bariyerlerin artırılması, giriş ve çıkışların daraltılması nedeniyle onlarca kişi alan çıkışında sıkıştı, izdiham oluşmasına zemin yaratacak bir ortam yaratıldı. Yine miting çıkışındaki kitle abluka altına alınarak göz altı yapılmaya çalışıldı. Bununla birlikte, Gazeteci Hayri Tunç’un da dahil olduğu en az 81 kişi Newroz alanında gözaltına alındı.

Yapılan konuşmalarda Ukrayna savaşı, ekonomik kriz, siyasi tecrit ve barış vurgusu ön plandaydı. Mithat Sancar “Savaş politikalarını durduracağız, şimdi kazanma zamanıdır” teması ile yaptığı konuşmada 2013 Newroz deklarasyonuna atıfta bulunarak Dolmabahçe programının arkasında olduklarını, Kürt sorununda demokratik çözüme ihtiyaç olduğunu belirtti. Seçimlere ilişkin de Üçüncü İttifakı ön plana çıkararak, bir seçim ittifakından ziyade demokratik cumhuriyeti inşa edecek uzun süreli bir birlikteliğe ihtiyaç olduğundan söz etti. Kürt siyasi hareketi bugüne değin müzakerelerin her türlüsünü denedi. Kitlelerin mücadelesi ise gücü ve kararlığından bir şey kaybetmedi. Ancak düzen içi uzlaşma politikalarıyla gelinen noktada Kürt halkının kalıcı ve güvenilir bir barışa ulaşabilmesi açısından bir arpa boyu yol kat edilemedi. Bugün hâlâ Dolmabahçe mutabakatına atıfta bulunulması, çözüm için işçi sınıfı ile ittifakı değil burjuva düzen ile yürütülecek bir sürece işaret etmektedir.

Kürt halkının tüm hak ve özgürlük taleplerini dile getirebilecekleri bir siyasal demokrasiye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Kürt halkının kaderini tayin hakkı da dahil olmak üzere temel demokratik haklarının tanınabilmesi için Tek Adam rejiminden kopulmalıdır. Ne rejimi temsil eden AKP-MHP ittifakı, ne de bu rejimi restore edip kendi etrafında güçlendirmek isteyen 6’lı ittifak bu hakları tanıyabilir. Demokratik taleplerle alanları dolduran Kürt halkının seferberliği adil ve onurlu bir barışın, özgürlüğün ve siyasal demokrasinin tek garantisidir. Halkların özgür olduğu bir düzen Tek Adam rejiminden gerçek bir kopuşu sağlayacak, burjuva düzen ittifaklarından bağımsız bir siyasi hattın inşa edilmesi ile mümkün. Çözüm Kürt halkı ve işçi-emekçilerin birliğinden geçmektedir.

Bu çerçevede, “halkların özgürlüğü, emekçilerin birliği” şiarını yükselten İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) alana “Tek Adam rejimine son! Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis!” pankartıyla katıldı. İDP korteji “Siyasi tutsaklara özgürlük!”, “HDP’ye yönelik baskılara son!”, “Kayyumlara hayır! Kürt halkının iradesine dokunma!”, “Sınır ötesi operasyonlara ve ilhaka son! Savaşa değil halka bütçe!”, “Kürtçe yasaklanamaz! Anadilinde eğitim haktır!” ve “Kürt halkına kaderini tayin hakkı!” Türk ve Kürt işçi sınıfının birliği!” sloganlarını yükseltti.

Alan girişinde polis İDP’nin “Tek Adam rejimine son!” yazılı pankartıyla “Siyasi tutsaklara özgürlük!” ve “Sınır ötesi operasyonlara ve ilhaka son!” dövizlerinin alana girişini keyfi biçimde engellemeye çabaladı. İdarenin keyfi antidemokratik uygulamalarını kınıyor ve gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

Krom Evye işçisinin zaferi

0

Krom Evye işçisinin zaferi18 Şubat günü Esenyurt’ta bulunan Krom Evye fabrikasında çalışan beş işçi, patronun küçülmeye gidileceği bahanesiyle, ama gerçekte fabrikadaki sendikal faaliyetler nedeniyle işten çıkarılmışlardı. Birleşik Metal-İş’te örgütlenen bu işçiler işyeri önünde çadır kurarak eyleme geçmişler ve bu mücadelelerini bir ay boyunca sürdürmüşlerdi.

Sonuçta kazanan direnen işçiler oldu. Sendika yetkililerinin işverenle yaptıkları görüşmeler sonucunda, işveren 17 Mart günü işten çıkarılan tüm sendika üyelerin herhangi bir hak kaybına uğramadan tekrar işbaşı yapmalarını kabul etti. Önümüzdeki günlerde işyerinde TİS görüşmeleri de başlayacak. Metal Gazete olarak Krom Evye’deki mücadeleci işçi kardeşlerimizin bu zaferini kutluyoruz.

Ankara’dan belediye işçisi: “Yarına umutla bakabiliyor musunuz?”

0

Doğduğun ev kaderindir derler ya işte aynen öyle, hayata hangi pencereden bakacağını işte o çatı belirliyor (şimdi diyeceksiniz bizim falanca da çok kötü şartlarda doğdu ama şimdi şu durumda, ben genel için konuşuyorum, yoksa istisna kaideyi bozmaz demişler.) Doktoru, öğretmeni, marangozu, işçisi, çevremizde gördüğümüz bütün meslek gruplarının temelini oluşturuyor. Kokladığımız o hava sayesinde herkes çok paralı meslek gruplarında çalışmıyor ama “ESPRİ, ANLAYIŞ ve TAHAMMÜL”den oluşan yaşam standartlarımız çocukluğumuzdan bugüne uzay mekiği modülü gibi her geçen gün bir şeylerimizi, daha doğrusu hayata olan bağlarımızı kaybetmemize neden oluyor. Şöyle arkanıza yaslanıp düşünün bakalım, gerçekten aklınızdan geçiyor mu “Nerede o eski günler” cümlesi? Mesela yarına umutla bakabiliyor musunuz? Yoksa eskiden ne güzeldi diye kendinizi teskin ediyor musunuz? Eskiden soba, gaz lambası çevresinde sıkıcı sıkıcı oturuyorduk (şaka şaka). Oysaki şimdi her şeye ulaşmak çok kolay, tek tuşla gerçekleştiremeyeceğimiz konular belki de bir elin parmaklarını geçmiyor. Asıl konu istediğimiz maddelere ulaşmak değil, asıl konu iç huzur ve maalesef ki o huzur da KDV gibi “İÇİNDE”. Çevremizde gülen yüzler (gerçekten gülen yüzler) nadir bulunur oldu, kategoriye veya sınıflandırmaya gerek var mı ki? Hemen herkesi etkisi altına alan bir tepkimeden bahsediyorum. Kıt kanaat geçinme derdi bizlere ders olur diye düşünüyorum; çünkü artık ekmek aslanın ağzında değil! Ekmeğini alan aslanın ta kendisi oluyor. Her dakika indirim kovalayan canavarlara dönüştük ve öyle ki dün çok pahalı dediğimiz fiyatlara 3 kuruş indirim geldi diye ikişer ikişer alır hale geldik. Bu kuruşluk indirim mizah anlayışımızı belirliyor ve “espri” anlayışımızda çığır açarak ortaçağ şövalyesi gibi davranıyoruz. Aslında bir günümüzü kameraya çeksek çok ağır komedi-dram çıkar. Yüzümüzün sürekli güldüğü mikro ve makro esprilerin havada uçuştuğu kısım komedi dalında Oscar’a adayken, tahammül sınırlarımızın duvarlarının yıkıldığı ve anlayışımızın bozulduğunu da görünce altında ezilip gidiyoruz.

Ekonomik buhran bu üç yapıtaşımızın kimyası ile oynayınca aklıma geçen sabah gördüğüm bir olay geldi. Malumunuz elektrik ve benzine gelen zamlardan sonra herkes kendisine daha bir çekidüzen vermeye başladı. Sabah işe varmama birkaç dakikalık mesafe kalmışken bir taksici dikkatimi çekti! Durağın önünde aracının içinde iki büklüm şekilde uyukluyor, fakat araba çalışır halde değil, belki de benzine o kadar zam gelmiş olmasa çalışır şekildeki arabada sıcak sıcak uyuyacak ya da elektrik zammı fahiş olmasa belki de durağın içinde ışığı açıp, daha rahat ve daha sıcak bir şekilde uyuyacak. Para birimimizin itibarının düştüğünü sağır sultan bile duydu. Artan zamlar, alım gücündeki düşüş, refah düzeyimize göre değişkenlik gösteren ruh halimiz karşısında yan yana, her şeye rağmen daha anlayışlı, birbirini daha çok seven, tahammülde sınır tanımayan, içten ve samimi, gülen insanlardık. Eskisi gibi olabiliriz, ama bugün ama yarın bizler küllerinden doğan işçiyiz, aile ferdiyiz ve en önemlisi insanız. Sizlere, bizi bir kaba koymaya çalışanlara tekrardan öğretircesine insanız biz “İNSAN”.

Diyarbakır’dan enerji işçisi: “Nereye kadar izin vereceğiz?”

0

Merhaba,

Sorunun işyerinde yaşadığım olumsuzlukları dile getirmenin ötesine çoktan ulaştığını düşünüyorum. Galiba gün geçtikçe en büyük mücadele, ümitlerimizi diri tutmaya çalışmak oldu. Mevcut sistem yaşamın her alanına kurduğu baskıyla mücadelemizi sokaklardan, alanlardan iç dünyamıza taşımadı mı? Öyle ki kendimizi sorgular olduk. Açlıkla terbiye edilirken mücadele etmenin kime fayda getireceğini bile kestiremez olduk. Bizi öyle bir noktaya getirdiler ki medyada karşımıza çıkan işçi direnişlerini cips reklamlarıyla aynı duyarlılıkla izledik. Çünkü tüketime ve yıkıma dayalı, sadece bir grup ensesi kalın kibir abidesi azınlık sınıfını mutlu edecek ekonomik modellerle yaşam kaygımızı en üst noktaya çektiler. Arkalarına da polisi, din adamlarını ve bürokratları aldılar. Tuhaf bir şekilde de hepsinin maaşlarını biz işçilere ödetiyorlar. Maaşlarını, insanca maaş alamamamız uğruna uğraşmaları için biz ödüyoruz! Tabii sefalet dışında seçenek sunmayan bu dünya düzeninden farklı bir tablo beklemek pek mümkün değil.

Savaşı ve kaosu yoksulluğumuza gerekçe olarak sunmaktan başka zekâ belirtisi göstermeyen bu sistemde biz işçilerin, emekçilerin tablosu nedir? Geldiğimiz noktada sesimizin daha gür çıkması gerektiğini düşünüyorum. Farkındaysanız grev kırıcılık sermayenin ve zihniyetinin temel politikası için yetersiz kalmış durumda. Bu grev kırıcılığını sadece yerini başkasıyla doldurmakla yapmıyor, bunun yanında patrona biat etmeyi toplumun temel değerleri arasına da yerleştirmeye çalışıyor ve aksini yapanı da en hafif tabiriyle ahlaksız olarak nitelendiriyor. Hayat pahalılığı içerisinde zam yapmaya mecbur kalan insanları fırsatçılıkla suçlarken, iş bulmanın zor olduğu bu süreci fırsata çevirip işçilere her türlü yükü bindirip az ücret verme ahlaksızlığından da geri durmuyor. Bunun daha nereye kadar süreceğiyle ilgili fikrimiz var mı? Seçimlere kadar mı yoksa iktidar değiştikten sonra mı? Bence bu ülkede ne seçim var ne de seçme hakkımız… Sadece şirket sahipleri var. Seçim hakkımız olduğuna bizi inandırarak sömürü süreçlerini uzatıp torunlarımızın bile işgücünü bugünden satın alıyorlar ve onlar biz müsaade ettiğimiz sürece varlıklarını en ağır şekilde her zaman hissettirecekler. Bunu hak etmiyoruz. Bunu Diyarbakır’da da Trabzon’da da Konya’da da hak etmiyoruz. Helin Bölek demişti ya “açlığın dili olmaz, yoksulluğun vatanı” işte tam da bu noktada durarak umarım büyük bir ses haline gelebiliriz. Bizlerin, gider kalemleri arasındaki rakamsal değerimizin patronların çay giderlerinden daha fazlası olmaya hakkımız var. Aylık diye aldığımız rakamların haftalık ihtiyacımızdan az olmadığı ve gelecek kaygısı gütmediğimiz, strese bağlı hastalıklardan tükenmediğimiz bir yaşama da hakkımız var. Tabii öncelikle bunu sadece anlamamız yetmez, idrak etmemiz gerekir. Buna daha nereye kadar izin vereceğiz?

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi

Sağlık çalışanları hakları ve acil talepleri için grevdeydi

0

Sağlık emekçileri 14-15 Mart tarihlerinde iş bıraktı. “Emeğimiz için, haklarımız için, acil taleplerimize yönelik adım atılmaz ise 14-15 Mart Pazartesi ve Salı günleri tüm Türkiye’de, bütün sağlık kurumlarında G(ö)REV’de olacağımızı ilan ediyoruz” diyerek çağrıda bulunan Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) öncülüğünde gerçekleşen greve sağlık işkolundaki diğer sendika ve dernekler de destek verdi. Saray rejimi ve destekçilerinin, 14 Mart Tıp Bayramı’nda başlayan greve yönelik saldırıları gerçekleşti. Taksim’de Cumhuriyet Anıtı’na çelenk bırakmak isteyen hekimlere polisin şiddet uygulaması ise iktidarın hekimlere dönük politikasını gözler önüne sermiş oldu. Pandemi ile beraber sağlık sisteminin sürdürülemez olduğunu belirten TTB sağlıkta şiddet, düşük ücret ve uzun çalışma saatleri başta olmak üzere sağlık emekçilerinin zor koşullarda görev yapmaya çalıştıklarını ve sorunların çözümü için greve başvurduklarını ifade etti. İş bırakma eyleminin ardından yapılan basın açıklamasında “Şiddet üreten bu sağlık sistemine, emeğimizin karşılığını alamadığımız bu çalışma koşullarına, bizleri değersizleştiren anlayışlara karşı hekimlik değerlerinden gelen gücümüzle itiraz etmeye, mücadeleyi yükseltmeye devam edeceğiz. Çünkü Biliyoruz: Sorunlarımızın çözümü ancak birlikte mücadelemizle olacaktır,” dendi.

Ekonomik kriz ve enflasyonun tavan yaptığı bu dönemde sağlık emekçilerinin görece yüksek gibi görünen ücretlerinin eridiği, Avrupa’daki meslektaşlarının ücretleri ile karşılaştırma yaptığımızda ise Türkiye’deki ücretlerin sefalet ücretleri olduğu daha açık bir biçimde görülüyor. Pandemiyle beraber iş yükünün arttığı, sağlıkta şiddetin tavan yaptığı koşullarda devletin sağlık emekçilerinin sorunlarını çözmek ve halk sağlığını ön plana almak yerine kâr odaklı özelleştirme politikalarına tüm hızıyla devam ettiğini görüyoruz.

Neoliberal ekonomi politikalarıyla eğitimden sağlığa her alana kâr odaklı yaklaşan hükümet, sağlık emekçilerinin sorunlarını çözmekte de aciz olduğunu göstermiş oluyor. Kamusal sağlık yerine özel hastanelerin yaygınlaştırılmasıyla beraber halk sağlığı büyük sermayelerin döndüğü bir sektöre dönüştürüldü. Emekçi halkın parasız sağlık hakkı gasp edilirken, sağlık emekçilerinin de insanca çalışma koşulları ve ücret talepleri görmezden geliniyor. Türkiye’deki birçok sektörde düşük ücret ve kölece çalışma koşulları dayatılmaya çalışılırken sağlık emekçileri de bundan payını alıyor. Hekimlerin iki günlük grev kararı alarak bunu uygulamaya koymaları, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının rejimin politikalarına karşı mücadele etmekte kararlı olduklarını gösteriyor. Bunun başarıya ulaşması için mücadele içindeki diğer sektörlerle mücadeleleri birleştirerek bir emek ittifakı yaratmamız gerekiyor.

CO2, seninle başımız dertte

0

Belki artık her yazıya, “Bir iyi, bir kötü haberim var” klişesiyle başlamanın zamanı gelmiştir. İyi haberim, zor günler bitti; kötü olan ise bizi daha zor günler bekliyor. Kışın bitmemesi, hâlâ geç aydınlanan hava, iliğimize kadar hissettiğimiz ekonomik kriz, pandemi bitti bitecek derken hemen yanımızda gelişen Ukrayna’nın işgali, zor durumdaki psikolojimizi daha da zorluyor, fakat tüm bunlar olurken daha büyük ve ciddi bir tehlike daha var. O da her geçen gün artan CO2 salımı ve buna bağlı olarak ilk darbelerini gördüğümüz iklim krizi.

İklim krizi derken
Sanayi toplumuna geçmemizle birlikte, kapitalizmin doğayı yok sayan aşırı kâr ve bilinçsiz üretim hırsı, aslında dünyayı tüketmekte ve habitatının geri dönüşü olmayan şekilde tahrip olmasına neden olmakta. 1800’lerin başından itibaren enerjiye olan vahşice talep, çoğunlukla karbon salımına sebep olan kömür ve karbon bazlı yakacaklarla sağlandı ve sağlanmakta, bunun sonucunda CO2 salınmakta. Bildiğimiz gibi CO2, yani karbondioksit küresel ısınmanın ve gerçek anlamıyla iklim krizinin asıl etmenlerinden.

Geçen yıl dünyada sıcaklık rekorları kırılırken, ülkemiz de ciddi bir kuraklık krizinden ve onlarca farklı noktada çıkan yangın felaketinden geçmek zorunda kaldı. Fakat bunun böyle kalmayacağı ve kötüye gideceği Birleşmiş Milletler’in yaptığı son araştırmada ortaya çıktı. Dünya çapında orman yangınlarının 2030’a gelindiğinde yüzde 14, 2050’ye gelindiğinde yüzde 30 ve yüzyılın sonunda ise şu ankine göre her sene yüzde 50 daha fazla artacağı tahmin ediliyor. Ayrıca bu raporda orman yangınlarının küresel ısınmayı hızlandıracağı ve iklim krizinde dönülemez çizgiyi çok daha erkene çekeceğinden de bahsedilmiş.

Deniz üstü köpürür

Diğer bir araştırmaya göre, 2000 yıl boyunca denizlerin kara parçalarına olan yüksekliği incelenmiş. Özellikle 1863 yılından beri yapılan detaylı incelemede ise, deniz seviyesinin yükselişinin sanayileşme ile doğrudan bağlantısı bulundu. Özellikle 1940-2000 yıllarında olan deniz seviyesinde yükselme değişimi, dünyanın son 2000 yıllık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir hızda gerçekleşiyor. Bu, deniz kenarında olan yaşamı tehdit etmesinin yanı sıra, buzulların beklenenden daha da hızlı eridiğine bir işaret. Yani daha hızlı eriyen buzullar, toplam kütle kaybının daha hızlı gerçekleşmesinden dolayı iklim krizi açısından, deniz suyu seviyesinin ivmesi artan bir şekilde yükselmesini sağlayacak başka bir tehlike daha aslında.

Ne yapmamalı?

Kömür ve türevlerini enerji üretimi için kullanmamalı. Temiz ve yenilebilir enerji talep ederken, doğaya daha fazla zarar verecek çözümlerden kaçınılmalı. HES yapacağız diye derelerimizi, güneş panelleri koyacağız diye verimli topraklarımızı yok etmeye göz yumulmamalı. Doğayı yok edenin aslında kapitalist sistemin kendisi olduğu ve sınıf temelli mücadele etmeden buna kesin çözüm bulunamayacağı unutulmamalı. Tüm bunlar olurken, bu büyük felaketle bireyler olarak değil, ancak ve ancak örgütlenerek mücadele etmemiz gerektiğini hep hatırlamalıyız. Defaatle tekrarlamaktan vazgeçmeyeceğim: Doğa kapitalizmin umurunda değil ve olmayacak. Ancak biz günümüzü, geleceğimizi güvence altına almak için doğayı, dünyayı mücadele ederek koruyacağız, başka yolu yok!

Halkların özgürlüğü, emekçilerin birliği için Newroz’da alanlardayız!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin 2022 Newroz bildirisi

Zalimin zulmüne karşı direnişin, özgürlük mücadelesinin simgesi olan Newroz bu yıl da başta Kürt halkı olmak üzere Ortadoğu emekçi halkları tarafından kitlesel bir biçimde kutlanacak.

2022 Newroz’u Tek Adam rejiminin gücünü giderek yitirdiği ama bununla birlikte baskıcı ve emek düşmanı uygulamalarını giderek derinleştirdiği bir ortamda karşılanıyor.

AKP-MHP ittifakının temelini Kürt düşmanlığı ve baskıcı uygulamaların yaygınlaştırılması oluşturdu. Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere, seçilmiş milletvekillerinin düzmece davalarla hapsedilmesi; HDP belediyelerine kayyum atanması ve belediye başkanlarının tutuklanması; binlerce HDP’linin tutsak edilmesiyle HDP’nin siyaset yapamaz hale getirilmeye çalışılması; HDP binalarına dönük karanlık saldırılar; İzmir’de Deniz Poyraz’ın katledilmesi; sınır ötesi operasyonlar ve nihayet HDP’ye açılan kapatma davası… Tüm bu baskı uygulamaları AKP-MHP ittifakının umduğu sonucu vermedi ve HDP hem siyasi varlığını hem de toplumsal desteğini korumayı başarabildi.

AKP-MHP ittifakının bir diğer temeli ise milliyetçi, şoven politikalarla emekçileri bölmek, baskı politikalarını emek alanına da taşıyarak işçi mücadelelerini ezmek ve böylece emek düşmanı politikalarını derinleştirmek üzerine kuruluydu. Gerçekten de Tek Adam rejimi altında emekçiler eşi benzeri görülmedik bir sefalete mahkûm edildi. Tarihi zirve yapan enflasyon karşısında emekçilerin alım gücü hiç olmadığı kadar düştü, toplumun geniş kesimleri açlık sınırının altında bir yaşama itildi. Ne var ki, rejimin bu ağır ekonomik saldırıları karşısında emekçiler talepleri için örgütlenmeye ve mücadeleye girişmeye başladılar. Pek çok sektörden işçiler “insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam koşulları” talebiyle eylemdeler.

Tek Adam rejiminin bıraktığı ağır enkaz karşısında iktidarın en büyük alternatifi olarak görünen Millet İttifakı partileri ise, kitlelerin yaygınlaşan mücadelelerine sırtını dönerek, emekçi halklara sabırla seçimleri beklemelerini ve kendilerine oy vermelerini vaaz etmekten öteye geçmiyor. Kürt halkının demokratik haklarına, ekonomik yıkımdan çıkışa ilişkin Millet İttifakı partileri herhangi bir öneri geliştirmekten ısrarla kaçınıyor. Kısacası, düzen muhalefeti kitlelere ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyor.

Bunun karşısında ise demokratik talepleri için sokakları dolduran Kürt halkı; sefalet zamlarına, işten çıkarmalara, sendika düşmanlığına karşı mücadeleye girişen işçiler, çevresel yıkıma karşı ayağa kalkan köylüler, şiddete ve çifte sömürüye karşı sokakları dolduran kadınlar Tek Adam rejiminden çıkışın seçimleri beklemekle değil, kitlelerin seferberliğiyle gerçekleşebileceğini ortaya koyuyorlar. Şimdi görevimiz bu mücadelelerin birleştirilmesiyle Tek Adam rejiminden gerçek bir kopuşu sağlayacak bir siyasi alternatifin inşa edilmesidir. Burjuva düzen ittifakları karşısında emeğin ve özgürlüğün bağımsız ittifakını kuralım!

Halkların özgürlüğü, emekçilerin birliği şiarıyla emekçi halkları bu Newroz’da da meydanları doldurmaya davet ediyoruz. Newroz kutlu olsun! Newroz pîroz be!

Siyasi tutsaklara özgürlük!

HDP’ye yönelik baskılara son! Kürt halkının vekillerine dokunma!

Kayyumlara hayır! Kürt halkının iradesine dokunma!

Sınır ötesi operasyonlara ve ilhaka son! Savaşa değil halka bütçe!

Kürtçe yasaklanamaz! Anadilinde eğitim haktır!

Kürt halkına kendi kaderini tayin hakkı! Türk ve Kürt işçi sınıfının birliği!

Tek Adam rejiminden çıkış için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis!

15 Mart 2022

İşçi Demokrasisi Partisi

Yemeksepeti işçisi ile söyleşi: “Örgütlülüğün güçlenmesine önem vermemiz gerekiyor”

0

Merhaba, öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz? Yemeksepeti’nde kaç yıldır kuryelik yapıyorsun?

Yaklaşık üç senedir çalışmaktayım, Yemeksepeti’nde birçok farklı depoda çalıştım.

Yeni yıl ücret zamlarından sonra Yemeksepeti işçileri arasında bir eylemlilik süreci baş gösterdi. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsun? Sence işçilerin ileri sürdükleri 4 talebi kazanmalarının en faydalı yolları hangileri?

Aslında bu sürecin patlamasının ardında birçok neden yatıyor. Yemeksepeti Banabi 2019’da kurulduğunda başlangıçta makul koşullar vardı; hatta bugün talep ettiğimiz maaşın bir yönüyle üstünde maaş alıyorduk. Fakat bu koşullar 2020’de hiç zam yapılmamasıyla ortadan kalkmaya başladı. 2021’de de çok az bir zam yapıldı. Ve bu yıl zam aldatmacasıyla sefalet ücretini önümüze çıkardılar. Tabii biz Yemeksepeti işçileri, maaşlarımızı asgari ücrete sabitleyeceklerini aklımızın ucundan dahi geçirmedik. Biz zaten yöneticiler tarafından baskı ve mobbinge maruz kalıyor, performans sistemi dayatması gibi bir takım sorunlar yaşıyorduk. “Hastalanınca” primlerimizi yüzde 50 kesmeleri, yüzde 100 üzerinden aylık performans tablosu gösterip, rekabet yaratıp baskı kurmaları derken, bizden yeterince çok şey isteniyordu zaten; üzerine bir de “maaşlarımızı” sefalete çekmeleri biz Yemeksepeti işçilerini harekete geçirdi.

Trendyol Ekspres işçilerinin fitili ateşlemesi, çığ gibi büyüyen kurye eylemlerinde önemli rol oynayarak kazanıma imza atmaları bizi tetikledi ve işçi eylemlerinden etkilenerek ve eylemlerde yıldızlaşarak yerimizi aldık. Taleplerimizi ortaya koyduk ve taleplerimizi kazanmanın yolunun ayaklanmadan, protesto, konvoy, iş yavaşlatma vb. mücadele ve örgütlenmeden geçtiğini bildik.

İleri sürülen talepleri kazanmak, önümüzdeki sorunlara müdahale edebilmek için komitelerimizi inşa etmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Yemeksepeti bu süreçte müthiş bir şekilde köşeye sıkıştı, krizi derinleştirmek gerekiyor. Süreci zorlayabildiğimiz kadar götürüp eylemleri anlamlandırmak, sonuç alıcı hamleler yapmak gerektiğini düşünüyorum. Burada çok yoğun bir süreç yaşadık, neticede bir ayı geçti mücadelemiz. İş yavaşlatma eylemine devam etmek, arkadaşlarımızı bu işe dahil etmek, daha geniş yığınları katabilmek için çaba göstermeliyiz. Öte yandan, sendikal mücadeleyi canlı tutup olası gelişmelere, işverenin itirazlarına da hazırlıklı olmalıyız. Yeni süreçlere hazırlıklı, örgütlü ve komitelerin inşasını tamamlamış olarak girmemiz gerekiyor. Ekonomik kriz derinleştikçe biz Yemeksepeti işçileri ve esnaf kurye işçi arkadaşlarımızın sorunları beraberinde derinleşecektir. Ortak ve örgütlü hareket ederek, mücadeleyi ileri taşıyarak sorunlarımızın çözülebileceğine inanıyorum.

Bugün itibarıyla Yemeksepeti işçisinin en büyük sorunları ve karşılaştığı zorluklar neler? Bu sorunlar ve zorluklar nasıl aşılabilir?

Yemeksepeti işçisinin önünde sefalet ücretiyle gelen belirsizlik, iç örgütlülüğün zayıflığı, dağınıklığı hakim. Yemeksepeti işçisi, bu zorlukları ancak mücadelede kararlı, istikrarlı olursa aşabilir. Mücadelenin uzun vadede sürmesi gerektiğinin ve ancak öyle sonuç alacağının bilincine varması gerekiyor. Dağınıklığın giderilmesi, birleşik bir mücadelenin yolunun açılması gerekiyor. Yemeksepeti işçisinin, dağınıklığa karşı örgütlülüğünün güçlenmesine önem vermesi gerekiyor. “Neler yapabiliriz” sorusu üzerinde durması, yeni çıkışlar yaratma çabası içinde olması gerekiyor.

TÜMTİS Yemeksepeti’nde yetkiyi almış durumda, ancak bu yetkiye patron itiraz etti ve mahkeme süreci devam ediyor. Sendikal örgütlenme hangi yöntemlerle ilerliyor? TÜMTİS’in izlediği yol nedir?

Yemeksepeti işçilerinin önünde somut kazanım açısından TÜMTİS’in yetki aldığı bir başarı duruyor. Yemeksepeti hileyle işkolu değişikliğine giderek bu yetkiye itiraz etti, sendika ve işçi düşmanlığı yaptı, yapmaya da devam ediyor. Biz işçilerin sendikal somut başarının dayanaklarını güçlendirmek için yetkili sendikamız TÜMTİS’te örgütlenmemiz gerekiyor.

İşkolu her ne kadar hileyle değişse de sendikal mücadeleyi daha güçlü hale getirmeye, yakalanan başarının üstüne birer tuğla koyarak mücadeleyi ileri taşımaya çalışmalıyız. İleride yargı sürecinin lehimize döneceğini biliyoruz; o nedenle bu sürece hazırlıklı olmayı, sendikal gücümüzün daha da artmasını hedefliyoruz.

İşçiler, kendilerini sürekli direnişe davet eden dayatmacı çağrılardan sonra moral bozukluğu veya fiziksel yorgunluk yaşadılar mı? Eğer yaşadılarsa, sence bunlar nasıl aşılabilir?

Yeni yılda işçiler eylemler sonucunda kazanımlar elde edildiğini görünce umut ışığı gördüler. Yemeksepeti işçileri yaşanan eylemlerden etkilendi, hak gasplarının senelerce devam etmesini ve sefalet ücretini kabul etmeyerek depo önlerinde, genel merkezin önünde, konvoylarla taleplerini haykırdılar. Ancak bu eylemlere katılıma dair iyi bir öngörü ve değerlendirme yapılamadı. Direnişte işçilerin iradesini öne çekmek hedeflenmedi. Onun yerine dayatmacı, “bugün yarın bitecek” söylemleriyle, sendika grupçuluğu yapıp beraber, birleşik bir mücadele sağlayamayınca işçilerin iradesinde kırılma yaşandı. Sürekli sendikal grupçuluk ve iftiralar öne çıktı. İşçilerin sorunlarının karşısında sürekli dayatmacı tutum takınanlar fiziki yorgunluğu düşünmek bir yana dursun, süreci işçilerin sorunlarına yanıt olmaktan çok sendikal şova dönüştürmeye çalıştılar. Bu yolla sonuç almak beklenip eylemler uzarken direniş de bir yönüyle bu sorunlar etrafında dar alana sürüklenerek kısırlaştırıldı. İşçilerde yorgunluk, umutsuzluk, moral kırıklığı gelişmesine neden oldu. İşçiler arasında iş yavaşlatmadaki pratik eylem de iyi örgütlenip geniş yığınları katmada yeterince başarı sağlanamadı. Her şeye rağmen tüm bunlar elbette aşılır. Neticede taleplerimiz yerine getirilmedi. İşçiler bu durumdan rahatsızlar ve insanca yaşam istiyorlar. Bu süreç yeniden örgütlenebilir. İşçiler taleplerinin arkasında durmaya devam ediyorlar. Moral motivasyonu yüksek tutup yeniden kararlılık sağlandığında işçiler kurulan komiteleri güçlendirerek yeni eylemlere; dayatmacı tutumlarını sürdürenlerden uzak durarak, kendi iç örgütlülüklerini geliştirerek daha güçlü, daha coşkulu eylemlere imza atabilirler.

Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

Eylemlerimizin kalıcı sonuçlar elde edebilmesi için sendikal alanda örgütlenilmesi ve bölgesel ya da tekil eylemlerin ortak bir paydada buluşması gerekiyor.

Zaman ayırdığın için teşekkür ederiz. Mücadelenizin yanındayız!

Ukraine : Appel international de diverses organisations

0

Nous appelons à une grande campagne internationale de soutien et de solidarité avec la résistance ukrainienne, pour la défaite de l’invasion de l’armée russe ! Non à l’OTAN

Le gouvernement de Vladimir Poutine a déclenché une invasion de l’armée russe en Ukraine. Avec des méthodes d’une extrême cruauté, il attaque et détruit des villes, y compris des “cibles” telles que des hôpitaux et des maternités, avec comme but final  de prendre Kiev (la capitale ukrainienne) et de dominer ainsi tout le pays. Malgré l’immense supériorité militaire de la Russie, les envahisseurs se heurtent à une résistance plus importante que prévu de la part du peuple ukrainien, souvent de caractère héroïque.

Au-delà des différentes considérations que nous pouvons avoir sur le contexte global dans lequel cette guerre se déroule, les organisations soussignées sont entièrement d’accord pour définir son origine comme l’agression d’une nation beaucoup plus forte (la Russie, l’une des principales puissances militaires du monde) contre une nation plus faible, dans le but de la soumettre. Cela se passe dans un cadre où, à l’exception d’une courte période au début de l’Union soviétique (lorsque la politique proposée par Lénine, aujourd’hui fortement critiquée par Poutine, était appliquée), le stalinisme et les gouvernements capitalistes russes ont toujours considéré l’Ukraine comme “leur arrière-cour”.

Par conséquent, nous soutenons la résistance des travailleurs et du peuple ukrainiens contre l’invasion . Nous sommes aussi pour la défaite des troupes russes dans cette guerre, sans que cela représente un soutien politique ou une confiance dans le gouvernement Zelensky ou dans la bourgeoisie ukrainienne qui appelle à résister à l’invasion.

Nous dénonçons le rôle de l’OTAN en tant que bras militaire de l’impérialisme et luttons pour sa dissolution. Il ne s’agit pas d’une invasion militaire de l’OTAN contre le territoire russe, ni contre le peuple ukrainien. Dans le même temps, aucun soldat de l’OTAN ne combat les troupes russes en Ukraine (ni, pour autant que nous le sachions, nulle part ailleurs). C’est l’armée russe qui attaque l’Ukraine aujourd’hui. D’autre part, nous rejetons toute ingérence impérialiste en Ukraine, qu’elle soit russe, yankee, européenne ou de l’OTAN. Nous exigeons le démantèlement de toutes les armes nucléaires de la Russie et de l’OTAN.

Nos propositions

Sur la base de ces coïncidences, nous proposons de développer et de promouvoir des activités communes avec l’objectif synthétisé dans le titre de cette déclaration. Il y a, bien sûr, plusieurs niveaux possibles.

D’abord, diffuser cette déclaration dans l’avant-garde et parmi les travailleurs, organiser des discussions et des débats pour aider à clarifier la confusion qui existe sur le caractère de la guerre.

Deuxièmement, stimuler les mobilisations pour manifester publiquement : “Les troupes de Poutine hors d’Ukraine, le soutien à la résistance ukrainienne, le non à l’OTAN”, comme cela se passe en Europe et dans d’autres parties du monde. Dans ce contexte, il est possible et nécessaire de mettre en place des comités de solidarité afin de concrétiser les tâches. Nous soutenons également les mobilisations contre l’invasion auxquelles le gouvernement de Poutine est confronté et qu’il réprime durement.

Troisièmement, promouvoir, avec les organisations syndicales, étudiantes et populaires, la collecte de toutes sortes d’aides pour le peuple ukrainien, qui peuvent être acheminées par des convois d’aide ouvrière et populaire.

Enfin, mais c’est l’une des questions les plus importantes, nous encourageons et soutenons les actions que les travailleurs décident de mener par le biais de leurs organisations. Ainsi, les travailleurs du port de la raffinerie d’Ellesmere, dans le Cheshire, en Angleterre, ont refusé de décharger le pétrole en provenance de Russie, reproduisant ce qu’avaient fait les travailleurs du terminal gazier du Kent et des ports des Pays-Bas. Selon le rapport, “une vague de protestations de ce genre se répand dans les ports européens en réponse à l’invasion de l’Ukraine”.

Face à la guerre en Ukraine et à la position commune que nous avons définie, ce sont les tâches que nous proposons de soumettre aux travailleurs et aux masses du monde.

Poutine et les troupes russes hors d’Ukraine !

Soutenez la résistance populaire du peuple ukrainien !

Non à l’OTAN !

Pour la rupture des relations diplomatiques avec la Russie par tous les gouvernements !

Ligue internationale des travailleurs–Quatrième Internationale (LIT-QI)

Unité internationale des travailleurs-Quatrième Internationale (UIT-QI)

Courant Communiste Révolutionnaire International (CCRI)

13 mars 2022

PS. Nous invitons les organisations qui soient d’accord avec cette déclaration et cette campagne à nous rejoindre dans cette déclaration et cette campagne.

Ukraine: Appeal for an international campaign

0

We are calling for organizing a big international campaign of support and solidarity with the Ukrainian resistance for the defeat of the Russian army invasion! No to NATO! 

The government of Vladimir Putin unleashed an invasion of Ukraine by the Russian army. Using methods of extreme cruelty, it attacks and destroys cities, including “targets” such as hospitals and maternity hospitals, with the goal of taking over Kyiv (the Ukrainian capital), hence dominating the entire country. Despite Russia’s immense military superiority, the invaders have faced greater, often heroic, resistance than expected from the Ukrainian people.

Regardless of the different opinions we may have about the global context in which this war is taking place, the undersigned organizations fully agree in defining its origin as the aggression of a much stronger nation (Russia, one of the world’s major military powers) against a weaker one to subjugate it. This aggression takes place in a framework in which both Stalinism and the Russian capitalist governments have always considered Ukraine as “their backyard,” except for a short period during the initial years of the Soviet Union (when Lenin’s policy, which is now heavily criticized by Putin, was in effect).

Therefore, we support the resistance of the Ukrainian workers and people against the invasion, and we stand for the defeat of the Russian troops in this war without such stance representing any support to or political confidence in the Zelensky government or the Ukrainian bourgeoisie that call for resisting the invasion on their end.

We denounce the role of NATO as the military arm of imperialism and fight for its dissolution. But this is not a military invasion by NATO of the Russian territory or against the Ukrainian people. There are no NATO soldiers fighting the Russian troops in Ukraine (or, as far as we know, anywhere else). It is the Russian army that is currently attacking Ukraine. That said, we reject all imperialist interference in Ukraine, be it Russian, North American, European, or undertaken by NATO. We demand the dismantling of all Russian and NATO nuclear weapons.

Our proposals

On the basis of these agreements, we propose to develop and promote common actions towards the aim synthesized in the title of this declaration. There are, of course, several possible ways to do this:

First, disseminating this proposal among the vanguard and the workers. This could be done via organizing talks and debates to help clarify the existing confusion about the character of the current war.

Second, pushing for public mobilizations to demand “Putin’s troops out of Ukraine! Support for the Ukrainian resistance! No to NATO!” as they have already been happening in Europe and in other parts of the world. In this direction, it is likely and necessary to set up solidarity committees to organize them. We also support the local mobilizations against the invasion taking place in Russia, which have been harshly repressed by Putin’s government.

Third, together with trade unions, student and popular organizations, promoting aid collections of all kinds for the Ukrainian people, which can be delivered through workers’ and popular aid convoys.

Finally, and most importantly, promoting and supporting the actions that the working class decide to take by way of their own organizations. For instance, workers at the Ellesmere refinery port in Cheshire, England refused to unload oil from Russia, replicating what workers at the gas terminal in Kent and in other ports in the Netherlands had done. It is said that “a wave of this type of protests is spreading through European ports in response to the invasion of Ukraine.”

In the face of the war in Ukraine and based on this common position we have taken; these are the tasks we propose to be undertaken by the workers and masses of the world.

Putin’s and Russia’s troops out of Ukraine!

Support the popular resistance of the Ukrainian people!

No to NATO!

All governments must break diplomatic relations with Russia!

***

International Workers’ Unity – Fourth International (IWU-FI)  

International Workers’ League – Fourth International (IWL-FI)

Revolutionary Communist International Tendency (RCIT)

March 13, 2022

PS. We invite all organizations that agree with this statement and campaign to join us in signing it.

Sendikaları terk etmesi gereken bürokrasi, işçiler değil!

0

İşçi sınıfı hareketinde özellikle son birkaç aydır yaşanan yüksek hareketlilik, sınıf mücadelesinde sendikaların rolü tartışmasını yeniden başlattı. Eşzamanlı olarak sendikal bürokrasi, sarı sendika, sendikasız mücadele pratikleri, yeni işçi örgütleri ve arayışları tartışması da yeniden ön plana çıktı. Kuşkusuz, hayat tartışmaları beklemez. Tartışmaların sonuçlarına göre şekil de almaz. Hayat teoriyle değil, teori hayatla sınanır. Nitekim tartışmalar sürerken mücadeleler de kendi mecrasında akmaya devam ediyor.

Tartışmaların merkezinde sendikal bürokrasi duruyor. Buradan hareketle iyi, kötü, çirkin sendika tasvirleri yapılıyor. Dost ve düşman sendika listeleri yayımlanıyor. Bütün bu tasnif ve tariflerin odak noktası, sendikal bürokrasiyle enfekte olmuş sendikaların artık kullanılmaz olduğu. Biz bu yaklaşımın hatalı olduğunu ve sendikal bürokrasiye karşı işçi demokrasisi temelinde bir mücadele programı izlemek gerektiğini düşünüyoruz. Bu noktada diyeceğimiz, pire için yorgan yakılmaması! Sendikaların terk edilmemesi. Neden?

Her şeyden önce sendika olmadan bürokrasi olmaz. Sendika, bürokrasinin bir parçası değil tersine bürokrasi sendikanın bir parçası. Bürokrasi olmadan da sendika olur. Çok da iyi olur. Bürokrasinin ise var olabilmek için her durumda bir sendikal aygıta ve örgütlenmeye ihtiyacı var. Aynı şey sendika için geçerli değil. Sendikanın var olabilmek için bir bürokrasiye ihtiyacı yok. Dolayısıyla bürokrasi yaşamak için sendikalaşma sürecinin varlığına ihtiyaç duyan, ondan beslenen bir parazit olarak ortaya çıkar. Sendika yoksa sendikal bürokrasi de yok.

Biraz daha açalım. Bürokrasinin çürümüşlüğüyle üzerine yükseldiği devasa sınıf hareketinin varlığı ve potansiyeli iki ayrı şey. Bürokrasi kıymetini, üzerine yükseldiği ve kontrol altında tuttuğu hareketin gücünden alır. Bu gasp edilmiş, tekrar geri alınması gereken bir sınıf mevzisidir. İhmal edilebilir düzeyde küçük ve güçsüz bir sendikanın bürokratik bir aygıta sahip olup olmaması sermayenin umurunda olmaz. Sendikal bürokrasi ne kadar büyük ve güçlü ise bu, üzerinde yükseldiği sendikal hareketin potansiyelinin ve sermaye için oluşturduğu tehdidin o derece büyük olduğu anlamına gelir. Bürokrasinin büyüklüğü işçi sınıfı hareketinin taşıdığı büyüklüğün bir izdüşümüdür. Ölmüş bir hareketin bürokrasisi olmaz. Olsa da kimsenin umurunda olmaz. Güçlü bürokratik aygıtları konuşuyor olmak, devasa bir işçi sınıfı hareketi potansiyelini konuşuyor olmaktır. Sendikaları terk etmesi gereken bürokrasidir, işçiler değil.

Bir an için düşünelim ve soralım. İşçi sınıfı hareketinin nevi şahsına münhasır başarılı ve örnek sayılacak deneyimleri olarak halen 60 yıl önceki Kavel grevini, 50 yıl önceki 15-16 Haziran işçi eylemlerini, 30 yıl önceki Zonguldak madencilerinin grev ve Ankara yürüyüşünü, yakın örnek olarak Tekel işçilerinin Ankara Sakarya’daki uzun mücadelesini… Hemen her durumda bu ve benzeri tarihsel sendikal mücadele örneklerinin öne çıkarılıyor olması, gerçekte sendikaların halen işçi sınıfı hareketinde oynadıkları rolü ve referansı göstermesi açısından manidar değil mi? 

Denebilir ki “Bunlar dünde kaldı; artık bir başka dönemdeyiz.” Bir an için bunun doğru olduğunu kabul edelim. Neredeyse 30 yıl öncesinden sendikaların tarihi misyonunu tamamladığını, sendikaların sermaye ve emeğe değen ikili karakterini, emeğin geri dönüşsüz şekilde sendikalardan göç ettiğini ileri süren anlayışlar var ve doğal olarak aynı tezlerini şimdi yine tekrarlıyorlar: “Sendikalar bitti”, “Artık yeni örgütlere, araçlara ihtiyaç var.” Bu tezi ileri süren ve buna uygun bir politik hat izleyenler muhtemelen geride kalan 30 yıl içinde bu görüşlerinin kanıtı sayılacak çok çeşitli deneyimler biriktirmişlerdir. Bunların başarılı ve geliştirilebilir somut deneyimler olarak yazılı çizili hale getirilmesi kuşkusuz işçi sınıfı hareketi için olumlu bir katkı olacaktır. Lakin şu an için yukarıda zikrettiğimiz Kavel’den Zonguldak madencilerine, 15-16 Haziran işçi eylemlerinden Tekel işçilerinin Ankara Sakarya mücadelesine; bugün de özellikle son iki üç aydır yükselişte olan işçi hareketinin, Yemeksepeti işçilerinden Pas South’a, bütün bu mücadelelerin yine hep sendikaya ve sendikalaşmaya değiyor olması aslında sınıf hareketinde yaşanmakta olanın ne olduğunu göstermiyor mu?

Sendikal bürokrasi sendikaları öldüremedi, öldüremez. Sendikaları öldürecek olan ancak işçilerin sendikaları terk etmesi olabilir. Şu an her şeye rağmen o durumda değiliz. Sınıfın azınlığı ama örgütlü çoğunluğu halen sendikalarda bulunuyor. Mevcut tüm mücadeleler de şu ya da bu şekilde sendikal alana yöneliyor ya da değiyor. Aksi yönde mücadele örnekleri yok mu? Tabii ki var. Örneğin Aliağa gemi söküm işçilerinin son eylemlilikleri buna bir örnek. İşçilerin verili bilincinden kaynaklı anlaşılır nedenlerle özel olarak sendikaya karşı olmaktan öte, yıllardır süren örgütlenme karşıtı gerici ideolojik propaganda nedeniyle işçilerin sendikaya karşı mesafesi anlaşılır. Ama bunun dışında ve işçilerin ötesinde sendikalaşmaya rezerv koyan bir kesimin olduğu da bir vaka. Nitekim işçilerin kafa karışıklığının ve antisendikal tutumunun çoğunlukla işçilerin dışındaki yönlendirici bu kesimlerden geliyor olması da ayrıca kayda değer. İşçiler herhangi özel bir yönlendirme olmadığında doğrudan sorunlarının çözümü için zaten sendikalara yöneliyor. Dolayısıyla sendikalara güvenmeyenler işçilerden öte bu kesimler. Kısacası sendikalarla ilgili tartışma aslında sınıf mücadelesine yönelik bir program ve mücadele anlayışı tartışması. Bu açıdan sendikal örgütlenme ve bürokrasiye karşı mücadele için bütün bu arka plan hem tartışmak hem de ortaklaşmak için iyi bir başlangıç zemini olabilir.

Nitekim biz sendikaların her şeye rağmen emek örgütleri olduğunu düşünen ve onları olabildiğince bürokratik mekanizmalardan arındırarak işçi demokrasisinin egemen olduğu mücadeleci sınıf örgütleri haline getirmeye çalışanlar olarak bu örnekleri ve deneyimleri hep ön planda tutmaya ve doğal olarak mevcut işçi mücadeleleri içinde bunları ön plana çıkarmaya çalışıyoruz. Geçmişin başarılı sınıf mücadelesi deneyimleriyle bugünkü işçi sınıfı hareketliliğinin ihtiyaç duyduğu cevapları buluşturmak hepimizin görevi ve arayışı olmalı.

Biz sendika fetişisti değiliz. Bir emek örgütü ve halen de geçerli güçlü bir sınıf aygıtı olduğu için sendikaları ve sendikal mücadeleyi önemsiyoruz. Bütün bu tartışmalara ek olarak sendikaların yanında, onların çeşitli nedenlerle cevap üretemediği yerlerde, alternatif örgütlenme modellerinin ve mücadele araçlarının olmasına kuşkusuz hiçbirimiz hayır demeyiz. İşçi sınıfı hareketinin kapitalizmin üretim yapısındaki değişimlerden kaynaklı olağanüstü parçalanması karşısında sendikalarla birlikte yeni mücadele ve örgütlenme arayışlarının olması anlaşılır ve kabul edilebilir bir durum. Sendikaları ve alternatif örgütlenme modellerini birbirinin karşısına koymak yerine birbirini tamamlayacak şekilde ele alabilmeyi ve inşa etmeyi öğrenmek zorundayız. Kuşkusuz bu ne sendikaları terk etmeyi ne de bürokrasiye karşı işçi demokrasisi mücadelesini bırakmayı gerektirmekte. Aksine bu anlayış, mevzilerin korunması ve geliştirilmesine ve yeni mücadele ve örgütlenme ihtiyacını sınıftan kopmadan sürdürmeye imkân verecektir.

Haddimizi sadece sınıf mücadelesinin ihtiyaçları belirler

0

Yıllık enflasyon yüzde 120’yi geçti. Kira, ulaşım, elektrik, doğalgaz ve eğitimden sağlığa alınan her türlü hizmet kaleminde fahiş zamlar söz konusu. Gıda fiyatları ise adeta günlük olarak değişiyor. Neden diye sorulduğunda cevap hep aynı: “Maliyeti arttı!” Ancak maliyet arttı diye otomatik artabilen fiyatlar, söz konusu ücretler olduğunda aynı sonucu doğurmuyor! Odağına kârlarını alanlar için emekçinin artan yaşam “maliyeti” bir şey ifade etmiyor!

Bu nedenle, kendisine dayatılan sefalet ücretleri ile temel ihtiyaç ve talepleri göz ardı edilmiş emekçiler için ücretleri adına mücadele etme zorunluluğu -farklı yazılarda da değindiğimiz gibi- son aylarda tek seçenek olarak büyüyor ve yaygınlaşıyor.

Bu mücadelenin iplerinden birini de belediye işçileri göğüslüyor: Artan enflasyona ve eriyen ücretlerine karşılık yeni TİS süreci beklenmeden ek protokolle iyileştirmelerin yapılmasını talep ediyorlar. Asgari ücret farkından dahi yararlanamayan belediye işçilerinin söz konusu talebi hem belediye yönetimleri hem de bağlı oldukları sendikalar üzerinde büyük bir basınç yaratıyor. Bu talep etrafında süren mücadele, bazı belediyelerde ek protokolle ücretlerde iyileştirme sağlamayı başardı bile. Ancak bazı belediyelerde süreç, bu talebi sahiplenen, sendika yönetiminin bu konuda tutum almasını isteyen işçi temsilcilerinin bürokratik yöntemlerle görevden alınmasına kadar vardı. Evet, Kadıköy Belediyesi çalışanı, DİSK/Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube’ye bağlı 9 işçi temsilcisinden söz ediyorum. Onlar, toplu iş sözleşmesine 1 yıldan az kalmış belediyelerde ek protokol yapılmaması yönünde karar alınmış ve bunun temsilcilerden saklanmış olmasını protesto ettiler. Sendika içinde işçi demokrasisi mekanizmalarının işletilmesi adına yapılan bu çok haklı eleştiri ise sendika bürokrasisi tarafından anında “cezalandırıldı”!

İşçi ve emekçiler olarak bize işyerinde de, sendikamızda da bu ve farklı yöntemlerle “haddini bil” diyenler çok, biliyoruz. Onlar bu sözleriyle farkında olmadan sınıflar mücadelesinin basit bir özetini yapıyorlar. Biz mücadelemizi tam da bu sebeple veriyoruz. Bize, ihtiyaçlarımıza, mücadelemize, hakkımız olana kendilerince sınır koyup gerisine el koyanlara karşı mücadele ediyoruz.

Bu mücadeleye talep ederek ve bu talepler etrafında örgütlenerek başlıyoruz.

Mesela bu yazıdaki örneklerden yola çıkarsak, “Fiyat artışları bu kadar normal de ücret artışları mı değil?” diye soruyoruz. Ücretlerin derhal iyileştirilmesini ve üç ayda bir enflasyon oranında artırılmasını talep ediyoruz.

“Sendika yönetimlerinin işçilerin iradesini hiçe sayarak karar alması normal de işçilerin bunu eleştirmesi mi değil?” diyoruz. Sendikalarda işçi demokrasisini, işyeri komitelerinin ve işçi temsilciliklerinin işletilmesini talep ediyoruz! Bu şekilde en başta onların bize “normal” diye sunduklarını ters yüz ederek işe başlıyoruz! “Adaletsizlik ve eşitsizlik sizin normaliniz, bizim değil” diyoruz ve bunu örgütlüyoruz! Bunu yaparken de haddimizi sadece sınıf mücadelesinin ihtiyaçları belirlemeye devam edecek.

Ukrayna: Sosyalist dünya örgütlerinden enternasyonal çağrı!

0

Ukrayna direnişiyle dayanışmaya ve onu desteklemeye yönelik büyük bir uluslararası kampanya çağrısı. Rus ordusu işgalinin yenilgiye uğratılması için! NATO’ya hayır!

Vladimir Putin hükümeti Rus ordusunun Ukrayna’yı işgalini başlattı. Son derece zalimce yöntemlerle kentlere saldırıp yakıp yıkmakta, hastaneler ve doğumevleri gibi hedefleri bombalamakta. Amacı Kiev’i (Ukrayna’nın başkenti) almak ve böylece bütün ülkeye hâkim olmak. Rus ordusunun büyük üstünlüğüne karşın işgalciler Ukrayna halkının öngördüklerinden daha güçlü, çoğu kez kahramanca direnişiyle karşılaşmışlardır.

Bu savaşın gerçekleştiği dünya durumuna ilişkin farklı kavrayışların ötesinde, aşağıda imzası bulunan örgütler olarak bu savaşın niteliğinin, çok daha güçlü bir devletin (dünyanın en önde gelen askeri güçlerinden biri olan Rusya), boyunduruk altına alma amacıyla daha zayıf bir devlete saldırısı olduğu noktasında tamamen anlaşmaktayız. Sovyetler Birliği’nin ilk kuruluş aşamasındaki kısa bir döneminin dışında (bugün Putin tarafından çok eleştirilen Lenin’in önerdiği politikanın uygulandığı dönem) hem Stalinizm hem de kapitalist Rus hükümetleri Ukrayna’yı her zaman “arka bahçe” olarak görmüşlerdir.

Bu nedenle, Ukrayna işçilerinin ve halkının işgale karşı geliştirdikleri direnişi destekliyoruz ve Rus birliklerinin yenilmesinden yanayız. Bu tutum hiçbir şekilde, işgale karşı direnme çağrısı yapan Zelenski’ye ve de Ukrayna burjuvazisine politik destek verdiğimiz veya onlara güven duyduğumuz anlamına gelmemektedir.

Emperyalizmin askeri kolu olan NATO’nun oynadığı rolü şiddetle kınıyoruz ve bu örgütün lağvedilmesi için mücadele ediyoruz. Ama söz konusu olan NATO’nun Rus topraklarını işgali değildir, ne de NATO’nun Ukrayna halkına bir saldırısıdır. Aynı şekilde, Ukrayna’da (ve bildiğimiz kadarıyla bir başka yerde) Rus birliklerine karşı savaşan NATO askerleri de bulunmamaktadır. Bugün Ukrayna’ya saldıran Rus ordusudur. Öte yandan, Rusya olsun, ABD olsun, Avrupa olsun ya da NATO olsun, Ukrayna’ya yönelik her türlü emperyalist müdahalenin karşısındayız. Rusya’nın ve NATO’nun tüm nükleer silahlardan arındırılmasını talep ediyoruz.

Önerilerimiz

Bu noktalardan hareketle, bu bildirinin başlığında özetlenen hedefler doğrultusunda ortak eylemlilikler geliştirilmesini ve gerçekleştirilmesini öneriyoruz. Elbette bunun farklı düzeyleri bulunmaktadır.

İlk olarak, işçiler ve öncü kesimler arasında bu bildirinin yaygınlaştırılması, savaşın niteliği konusundaki kafa karışıklığının giderilmesine yardımcı olacak toplantıların ve tartışmaların düzenlenmesi.

İkinci olarak, kamuya açık seferberliklerin düzenlenmesi: Avrupa’da ve diğer ülkelerde yapılmakta olanlar gibi, “Putin’in askerleri Ukrayna’dan defol”, “Ukrayna direnişini destekleyelim”, “NATO’ya hayır” gösterileri. Bu çerçevede, etkinlikleri somutlamaya yönelik dayanışma komitelerinin oluşturulması mümkün ve gerekli olabilir. Aynı şekilde Putin hükümetine karşı Rusya’da düzenlenen ve acımasızca bastırılan işgal karşıtı seferberliklerin desteklenmesi.

Üçüncü olarak, sendikal, öğrenci ve halk örgütleriyle birlikte, Ukrayna halkına yönelik her türden yardımın toplanması, bunların yerlerine ulaştırılması amacıyla işçi ve halk konvoylarının düzenlenmesi.

Nihayet, ama en önemli noktalardan birisi olarak, işçilerin kendi örgütleri aracılığıyla gerçekleştirecekleri eylemliliklerin desteklenmesi. Örneğin, Hollanda’daki liman işçilerinin ve Kent gaz terminalindeki işçilerin eylemine benzer biçimde İngiltere’de Chesire’deki Ellesmere rafinerisindeki liman işçileri de Rusya’dan gelen petrolü boşaltmayı reddetmişlerdir. Haberlere göre, “Avrupa’daki limanlarda Ukrayna’nın işgaline karşı bu tip bir protestolar dalgası yaygınlaşmaktadır.”

Ukrayna’daki savaş karşısında ve yukarıda sergilediğimiz ortak tutum çerçevesinde, tüm dünya işçilerine ve halk kitlelerine önerilerimiz bu başlıklardan oluşmaktadır.

Putin ve Rus orduları Ukrayna’dan defol!

Ukrayna halkının direnişini destekleyelim!

NATO’ya hayır!

Tüm hükümetler Rusya ile diplomatik ilişkilerini derhal kesmelidir!

***

Uluslararası İşçi Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE/LIT-CI)

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE/UIT-CI)

Devrimci Komünist Enternasyonal Eğilim (RCIT)

Suriye Demokratik Sol Partisi

Sosyalist Düşünce (Arjantin)

Devrimci İşçi Akımı (Arjantin)

13 Mart 2022

Not: Benzer görüşleri destekleyen örgütleri bu deklarasyona ve kampanyaya katılmaya davet ediyoruz.

Gıda fiyatları artarken bir gıda krizi yaşanır mı?

0

Gıdaya erişimi, yeterli ve sağlıklı gıdaya erişim olarak algılayacak olursak ciddi bir gıda krizi ile karşı karşıyayız. Halihazırda var olan bu krize su kıtlığı, yok olan tarım arazileri ve de küresel iklim krizini ekleyecek olursak durum vahim.

Türkiye’de ise artan enflasyon ve düşen hasat, ihtiyaç değil kâr odaklı gıda üretiminin de ötesinde, Türkiye kapitalizminin hastalıklı büyümesi ile açıklanabilir.

Dünya genelinde gıda fiyatları başta petrol fiyatları olmak üzere pek çok etmenden ötürü artış eğilimi içerisinde. Bu genel trende dünyanın en büyük buğday üreticilerinden olan Ukrayna’nın Rusya tarafından savaşa sürüklenmesini de ekleyecek olursak, artışın daha da yüksek olacağı söylenebilir. Sırası gelmişken Türkiye, nüfusu kendisinin yarısı olan Ukrayna’nın ürettiği buğdayın (2021’de 33 milyon ton) ancak yarısını üretebilir hale gelmiş durumda.

Türkiye’de dünyadakinin ötesinde bir gıda enflasyonu sorunu var. TÜİK ocak ayında enflasyonun yüzde 48,69 olduğunu söylerken gıda fiyatlarındaki yıllık artışı yüzde 42,66 olarak belirtti. Mevsimlik ürünlerin haricindeki tarım ürünleri enflasyonu ise yüzde 50’nin üzerinde.

TÜİK’in bir başka ocak verisinde tarım ürünleri üretici fiyatlarındaki enflasyon yüzde 52 olarak açıklandı. Son bir yılın grafiğine bakıldığında durumun oldukça vahim olduğu görebiliyoruz.

Enflasyon sorunlarımızdan yalnızca biri. AKP’nin işçi düşmanı kalkınma politikası inşaat, enerji ve finans sektörlerini merkeze alırken eldeki sınırlı kredi kaynakları ve teşvikler de buradaki bir avuç patrona boca edildi. Bunun halkın alım gücünün düşmesinin çok ötesinde sonuçları oldu. Biz işçi ve emekçiler için gıdaya erişimin önündeki tek engel pahalılık olmanın ötesine geçiyor. AKP’li yıllarda nüfus yüzde 30 artmışken buğday üretiminin 2015’ten sonra yüzde 20 azaldığını görebiliyoruz.

Artan nüfusa (ki resmi istatistiklere mülteciler dahil edilmiyor; oysaki mülteciler de yemek yediği gibi onların da her insan gibi sağlıklı ve güvenilir gıdaya erişim hakları var) karşılık azalan üretim arasındaki makas nasıl mı kapatılıyor? Tabii ki ithalat ile. 2019 yılında 19 milyon tonluk buğday üretimine karşılık 10,7 milyon tonluk buğday ithal edildi.

Yalnızca buğday üretimine bile bakıldığında alarm zillerini duyabiliyoruz. Dünya ortalamasında bir hektarlık bir tarladan 3,53 ton ürün çıkarken Türkiye’de bu miktar 2,78 ton. Yani yüzde 21 daha az! Yalnızca bu küçük örnek bile çözümün ne olabileceğini göstermeye yetiyor. Ancak hükümet bir avuç zenginin çıkarlarını yeterli ve sağlıklı gıdaya erişim hakkının üzerinde tutmaya devam ediyor.

Tarım ürünlerinin fiyatının kontrol altına alınması ve tarım arazilerinin niteliğini kaybetmemesi için nüfusa yeterli ve sağlıklı bir tarım üretiminin planlanması acil ihtiyacımız olmayı sürdürüyor.


Gemi söküm işçilerinin mücadelesinin ardından

0

Ocak ayından bu yana sınıf hareketinde bir yükseliş eğilimi söz konusu. Ağırlığını “insan onuruna yaraşır bir ücret” talebinin oluşturduğu bu mücadele dalgasına, geçtiğimiz ay Aliağa gemi söküm işçileri de eklendi.

22 tersaneden gemi söküm işçileri; insan onuruna yaraşır bir ücret, iş ekipmanlarının patronlar tarafından karşılanması, ücretlerin elden değil de tamamının sigorta primi yatırılarak bankadan ödenmesi, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin iyileştirilmesi ana talepleriyle iş durdurmuş, her bir tersaneden temsilciler seçerek komite inşa etmişti.

Örgütlülük deneyimleri ve mücadele geçmişleri çok yoğun olmamasına karşın gemi söküm işçileri 10 günü aşan bir süre boyunca talepleri uğruna birlik olarak patronların karşısında mücadele etti. Mücadele sürecinde patronların ayak oyunları ve baskıları sonucunda işçiler arasında bazı geri çekilmeler olmasına rağmen, son kertede gemi söküm işçileri, taleplerinin tamamı karşılanmamış olsa da kısmi kazanımlar elde ederek direnişi sonlandırdı.

Ancak en önemlisi bu mücadele, gemi söküm işçileri için önemli bir deneyim bıraktı. Günlük ortalama 1 milyon TL gibi bir miktarı işçileri ölümüne çalıştırarak, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini umursamayarak kazanan patronların karşısında taleplerine erişebilmenin yegâne yolunun birlik ve mücadeleden geçtiğini birebir yaşadılar.

Belki mücadele geri çekildi ancak önümüzdeki süreç için önemli görevleri de gemi söküm işçilerinin önüne bıraktı. Tersanelere dönüp bu birliği güçlendirmek, komiteleşme çalışmasını derinleştirmek ve sendika, toplu sözleşme ve grev hakkı için mücadeleyi büyütmek gemi söküm işçilerinin taleplerini eksiksiz bir şekilde elde etmesinin temel gereklerinden. Ancak böylesi bir temel üzerinden güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesinde kalıcı kazanımlar sağlayabiliriz.

Kromevye işçisi: “Anayasal hakkımız için bile direnmemiz gerekiyor”

0

18 Şubat günü Esenyurt’ta bulunan Kromevye fabrikasında çalışan beş işçi, patronun küçülmeye gidileceği bahanesiyle işten çıkarıldı. Fakat işçiler fabrikadaki sendikal faaliyetler nedeniyle işten çıkarıldıklarını söylüyorlar. Birleşik Metal-İş’te (BMİS) örgütlenen ve bu yüzden patron tarafından cezalandırılan beş işçiden biriyle konu üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Öncelikle geçmiş olsun. İşten atılma süreciniz nasıl ve neden gerçekleşti anlatır mısınız?

Özellikle son yıllarda enflasyonun artması ve alım gücümüzün düşmesi neticesinde patrondan maaş iyileştirmesi istedik, fakat patron bizleri dikkate almadı. Biz de bireysel kalmak istemedik ve sendikalaşmaya karar verdik. 4857 sayılı kanun diyor ki: “İşçi sendikaya üye olabilir.” Aynı zamanda bu anayasal hakkımız. Sendikaya başvurduktan sonra fabrika bazı araştırmalar yaptı, bunun sonucunda beş kişinin iş akitleri 18 Şubat Cuma günü tam mesai bitiminde feshedildi. Biz de bir sonraki gün sendikayla yaptığımız toplantı neticesinde direnişe geçmeye karar verdik. 20 Şubat Pazartesi de direnişe başladık. Şu zamana kadar patron sendikayla görüşmek için iki defa gün verdi fakat bu görüşmelerin hiçbiri gerçekleşemedi.

Gördüğümüz kadarıyla direnişe fabrika içinden açık destek var. Direniş sürecinde fabrika içerisindeki işçilerle bağlantıyı nasıl sağladınız?

İçeride çalışan birçok kişi yıllardır beraber çalışıyor. İşten atılan işçiler arasında dokuz yıllık çalışan da var, 21 yıllık çalışan da… Sendikalı olanların tümü işten atılmadı. Fabrikada çalışan birçok mavi yakalı sendikalı zaten. 140 mevcudun 80’den fazlası sendika üyesi, bu 140’ın 95 tanesi mavi yaka zaten. Halihazırda sendika Çalışma Bakanlığı’ndan yetki belgesi de almış bulunmakta.

İçerideki işçilerin desteği bizim için çok önemli. Günde dört kez, iş başında, 10 molasında, 16 molasında ve mesai sonunda içerideki işçilerle sloganlar eşliğinde bir araya geliyoruz. Patronun bizi işten atmasındaki asıl amacının sendikal çalışma nedeniyle bizleri cezalandırmak olduğu açık, ki bizim direnişe başladığımız gün eleman alımı için ilan verdiler. Bizi işten çıkararak çözüme gideceklerini sandılar fakat içerideki işçilerle bağımız daha da güçlenmiş durumda. Ya hep beraber ya hiçbirimiz diye çıktık bu yola.

Önümüzdeki süreci nasıl görüyorsunuz. Patronun sendikalı işçileri de yıldırması ve işten atması durumunda ne yapmayı planlıyorsunuz?

Bizim işimizde yaklaşık 100 mavi yakalının en az 40’ının kalifiye eleman olması gerekir, ağır bir işimiz yok fakat hassas bir işimiz var. Bu 40 kalifiye işçinin zaten 35’i sendika üyesi. Toplu bir işten atma yapamaz, zaten eleman açığı var ve işçiler yıllardır burada çalıştıkları için patronun aynı deneyime sahip bir işçi bulması çok zor. Eğer hepimizi çıkarırsa fabrikaya kilit vurması gerekir. Biz hakkımız olan toplu iş sözleşmesi masasının derhal kurulmasını ve işten atılan işçilerin bir an önce işe geri alınmasını istiyoruz. Bu taleplerimiz gerçekleşene kadar sendikamız öncülüğünde mücadelemiz sürecek. Bu süreçte de içerideki arkadaşlar bizim yanımızda olacak, biz de onların yanında olacağız ve onlar için de mücadelemizi sürdüreceğiz.

Çok teşekkür ederiz. Taleplerinizde ve mücadelenizde yanınızdayız.

Yapılması gereken; hak temelli, çocuk dostu projeler üretmektir

0
Fotoğraf: Şehlem Kaçar / csgorselarsiv.org

Bundan iki yıl önce ortaya çıkan Covid-19 bir anda tüm dünyayı etkisi altına alarak pandemiye dönüştü. Türkiye’deki ilk pozitif vaka, 11 Mart 2020 tarihinde Sağlık Bakanlığı tarafından açıklandı. Pandemiden en çok etkilenen gruplardan biri ise çocuklar oldu. Okulların kapanması çocuklar üzerinde olumsuz etkiler bıraktı. Depresyon vakalarında artış gözükürken, fiziksel hareketlerin sınırlılığı çocukların gelişimleri üzerinde olumsuz etkiler yarattı. Kaygı, içe kapanıklık ve öfke nöbetleri gibi durumlar ortaya çıktı. Çocuk yaşta evlilikler, ihmal ve istismarda artış görülürken, çocukların eğitim ortamlarından uzak kalmaları okul terkleriyle birlikte çocuk işçiliğinde de bir artışa sebep oldu.

Pandemiyle birlikte sağlık krizi devam ederken, ekonomik kriz de kendini hissettirmeye başladı. Birçok işyerinin kapalı kalması, çalışanların işten çıkarılmalarıyla birlikte işsizlikte bir artış görülmeye başladı. İşçiler işlerinden çıkarılırken çocuk işçilerin sayısı birden artmaya başladı.

UNICEF’in yayımladığı “Kayıp Bir On Yılı Önleme” başlıklı raporda yoksulluğun arttığına ve eşitsizliğin derinleştiğine dikkat çekilmekte. Raporda, iki yıldan kısa bir sürede 100 milyondan fazla çocuğun daha yoksulluğa sürüklendiği ve bu sayının 2019’dan bu yana yüzde 10’luk bir artışa karşılık geldiği belirtilmekte. Ayrıca raporda; 2020’de 23 milyon çocuğun gerekli aşıları olmadığı, pandemide kapanma dönemlerinde zaman zaman 1,6 milyar çocuğun okula gidemediği, 160 milyon küçük yaşta çocuğun çalışmak zorunda kaldığı ve 2030 yılına kadar 10 milyon kız çocuğunun daha erken yaşta evlenmek zorunda kalacağı açıklanmakta.

TÜİK’in 2019 Çocuk İşgücü Anketi’ne göre, Türkiye’de çalışan çocuk sayısı 720 bin oldu. Çocukların yüzde 65,7’si eğitime devam ederken; bu oran erken çocuklarda yüzde 65,6, kız çocuklarda yüzde 66,1’di.

Aynı zamanda salgın döneminde çocuklar oyun, eğitim, sağlık, aile içi şiddet, ihmal ve istismar gibi çocuk hakları ihlaline maruz bırakıldı. Göç ve İnsani Yardım Vakfı 2020 İnternet Medyası Çocuk Hakkı İhlali Raporu’na göre 8 çocuk cinsel sömürüye maruz bırakıldı, 65 çocuk şiddet gördü, 1860 çocuk ihmal ve istismara uğradı, 19 çocuk intihar etti, 128 çocuk gözaltına alındı, 72 çocuk işkence ve kötü muamele gördü, 360 çocuk ise eğitim hakkından mahrum bırakıldı.

Çocukların uzun süre evde kalmaları ebeveynleriyle çatışma yaşamalarına sebep olurken, kendilerini ifade edebilecekleri çok fazla alanları olmadığından dolayı çocukların kaygı düzeylerinde de artış oldu. Uzun süre ekrana maruz kalmaları sonucunda çocukların bir çoğunda dikkat eksikliği ve odaklanma sorunu yaşadıkları gözlemlendi. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Çocuk Hakları Komisyonu Pandemi Döneminde Çocukların Durumu Raporu’na göre, çocukların yüzde 55’inin uyuma pratiğinde bir artış yaşanırken, araştırmaya katılan çocukların ancak yüzde 36’sı çevrimiçi eğitimi yararlı ya da çok yararlı buldu.

Bizim için önemli olan çocuğun yüksek yararıdır. Yapılması gereken hak temelli, çocuğun katılımının esas alındığı, çocuk dostu projeler üretmektir.

Tarihte bu ay | 11 Mart 2020: Türkiye’de ilk pandemi vakasının tespit edildiği duyuruldu

0

Koronavirüs pandemisi Ocak 2020’de dünyayı etkisi altına almaya başlamış, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca 11 Mart 2020’de (ne tesadüftür ki Dünya Sağlık Örgütü’nün dünya çapında koronavirüsü pandemi ilan ettiği günde) Türkiye’de “ilk” pozitif Covid-19 vakasının tespit edildiğini açıklamış, 17 Mart 2020’de ise ülkede Covid-19 kaynaklı ilk ölümün gerçekleştiği duyurulmuştu.

Erdoğan 18 Mart 2020 tarihli ulusa sesleniş konuşmasında Türkiye’nin koronavirüs ekonomik önlem paketini açıklamış, “Hamdolsun Türkiye, bu sürece olabilecek en hazırlıklı şekilde yakalanmıştır” diyerek “salgının hızını 2-3 hafta içerisinde kıracağımızı” iddia etmişti.

Açıklanan 100 milyar liralık ekonomik paket hükümetin emekçileri salgından değil patronları emekçilerden koruduğunu ortaya koymuş, pandemi verilerinin paylaşılmasına dair şeffaflık eksikliği, maske ve hijyen malzemeleri tedarikinde yaşanan beceriksizlikler, Türkiye’nin bir aydan kısa bir süre içerisinde vaka sayısının en hızlı arttığı ülkelerden biri haline gelmesi gibi fiyaskolar, 30 Mart 2020 günü Erdoğan’ın Milli Dayanışma Kampanyası adı altında halkla IBAN numarası paylaşarak bağış istemesiyle taçlandırılmıştı.

İktidarın sadece iki ay direnirsek “bırakınız tökezlemeyi veya yıkılmayı, daha da güçlenerek atlatacağımızı” iddia ettiği pandemi sürecinde 2. yılı geride bıraktık. Daha da güçlenmek şöyle dursun, pandemiyle birlikte derinleşen ekonomik kriz ve rekor seviyelere çıkan enflasyon emekçilerin alım gücünü eritti; milyonlar işsizliğe, ücretsiz izne, Kod-29 gibi uygulamalara mahkûm edildi. Salgını bahane olarak kullanan iktidar tüm muhalif kesimler üzerindeki baskı ve sömürü politikalarını artırdı. Mayıs 2020’de herhangi bir ekonomik, sosyal destek sunulmaksızın, gecikmiş ve göstermelik bir biçimde ilan edilen “tam kapanma” hayatın eve sığmadığını, pandeminin bir işçi sınıfı hastalığına dönüştüğünü ortaya koydu.

Yeterli aşılanma oranına erişilmeden Temmuz 2021’de kaldırılan pandemi kısıtlamalarıyla, Saray rejimi gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerinin alınması sorumluluğunu bireylere, pandeminin yükünü ise ağır hak ihlallerine uğrayan sağlık emekçilerine terk etti. Bu durumun en açık örneği, Aralık 2021’de Omicron varyantının pik yapmasıyla katlanarak artan vaka ve ölüm sayıları karşısında Sağlık Bakanı Koca’nın virüsün “hafif seyrettiği” bahanesiyle artık herhangi bir “ek tedbir ve kapanmanın söz konusu olmadığını” belirtmesiydi.

1 Mart 2022 itibarıyla ise günlük vaka sayısı 59.885, günlük vefat sayısı 203 iken toplam vaka sayısı 14.149.341’e, toplam vefat sayısı ise 94.648’e ulaşmış durumda. (*) Tek başına “Türkiye’de pandemi nasıl yönetiliyor?” sorusunun cevabını vermeye yeten bu verilere rağmen 2 Mart’ta Bilim Kurulu’nun “tam mutabakatı” olmaksızın kaldırılan maske takma zorunluluğuyla Saray rejimi pandemi defterini kapattı. Özetle, salgın yönetimi ya da yönetilmek istenmemesi, Saray rejiminin içinde bulunduğu derin çürüme, yolsuzluk, çapsızlık ve çöküntü halinin en açık göstergelerinden biri olmaya devam ediyor. Daha önce de söylediğimiz gibi, “Pandemi süreci; halk sağlığından ekonomi yönetimine ve demokratik haklara dek büyük bir sınıfsal yarılma yaratarak kitlelerin sorunlarını ve bu sorunlar karşısında iktidarların niyet ve tercihlerini çok net bir biçimde ortaya koydu. Yani bu süreçte sadece sorunlar ve eksiklikler değil; niyetler de açığa çıktı. Ortaya çıkan tablonun doğrudan sorumlularının insan hayatına değil, sermaye sınıfına hizmet eden iktidarlar olduğu, milyarlarca insanın bu iktidarların bilinçli tercihleri ve izledikleri politikalar sonucunda hayatını kaybettiği; açlığa ve yoksulluğa mahkûm edildiği artık yalnızca bunun üzerine kafa yoranların değil, milyonlarca insanın gerçeği ve malumu.”

(*) Gün bazlı veriler Sağlık Bakanlığı Covid-19 Bilgilendirme Platformu’ndan, toplam veriler Our World in Data’dan alınmıştır.

Lo que necesita esta nueva era de luchas: Una alianza de trabajadorxs

0

A raíz del anuncio del salario mínimo de 2022 y del proceso de negociación colectiva en la industria del metal, que dejaron a las masas de trabajadorxs en total insatisfacción, quizás fueron lxs trabajadorxs de Çimsataş lxs que encendieron el fuego de la lucha ocupando la fábrica donde trabajaban. El resto vino en rápida sucesión. Miles de trabajadorxs se negaron a aceptar salarios de miseria, se opusieron a las presiones de sus sindicatos y actuaron. Desde trabajadorxs de Farplas hasta trabajadores de Lila Kağıt, Zafer Tekstil, Alpin Çorap, Erzincan Kızılay, Kayı Construcción, Migros Almacén, Yurtiçi Kargo, Yemeksepeti, Dijitürk de diferentes sectores, así como lxs maestrxs y trabajadorxs de la salud… Todxs hacen un llamamiento hacia la huelga, manifestaciones y protestas de masas, que son todas las formas tradicionales de lucha de la clase obrera, una tras otra.

Estamos entrando en una nueva era de lucha. La clase obrera, que ha estado observando los acontecimientos desde la entrada en vigor del sistema presidencial en el país (es decir, el régimen bonapartista de Erdogan), ahora siente la necesidad de entrar en escena. Independientemente de las declaraciones oficiales sobre la inflación, las trabajadoras observan en su día a día la rápida caída de su nivel de vida, que supera con creces las cifras oficiales. Por lo tanto, ahora sienten la necesidad de ir más allá de la crítica verbal.

Las luchas generalizadas ahora se centran en las condiciones económicas y en su mayoría están vinculadas a los sindicatos. Es decir, lxs trabajadorxs buscan soluciones a sus problemas en el marco de sus propios lugares de trabajo. Pero a medida que estas luchas se generalicen, se revelarán los problemas y demandas comunes de lxs trabajadorxs, así como la relación de estos últimos con el sistema capitalista de explotación. En este tema, sin embargo, las administraciones sindicales lamentablemente no están a la altura de su potencial. En cambio, siguen una política de resolver las luchas a favor de los negocios como siempre y encontrar algún tipo de compromiso con los patrones. Por supuesto, no estamos tratando de atribuir a los burócratas sindicales una tarea que ellos mismos nunca afirmaron haber tenido. Pero exponer esta actitud sigue siendo la principal tarea de los socialistas y los trabajadores de vanguardia.

En este contexto, es necesario mencionar la búsqueda de una tercera alianza dentro de la izquierda. El HDP (el Partido Democrático de los Pueblos) junto con ciertos partidos y corrientes de izquierda/socialistas generalmente llevan a cabo discusiones y negociaciones de alianzas potenciales solo en el marco de las próximas elecciones. Sin embargo, la nueva movilización de las masas obreras se desarrolla de una manera que va más allá de ese marco. Por eso, la clase obrera, que es la única fuerza capaz de dirigir las luchas sociales y determinar el proceso gracias a sus métodos de lucha, necesita una unidad que va más allá de las elecciones, un frente, para decirlo más concretamente: Un frente que unirá todas las luchas y se organizará contra el régimen de Erdogan y la explotación capitalista en la que se basa este último. Además, una estructura de alianzas que pueda ir más allá de lo que ofrece la Alianza Nacional, que no vaya más allá de la voluntad de restaurar el sistema existente y tratar de hacer la explotación más soportable, sólo será posible con este frente de clase.

De hecho, un frente de clase también es importante en términos de la lucha por la democracia misma. Está claro lo que quiere hacer el régimen de Erdogan durante el proceso electoral que se avecina: más represión, más violencia estatal sobre el pueblo, más política del miedo y la amenaza hacia lxs trabajadorxs. Los componentes de la oposición oficial responden a estas prácticas con la retórica de “no vamos a llamar a nadie a la calle de todos modos”, dando un paso atrás y poniéndose a la defensiva. Sin embargo, existe la necesidad de desarrollar la lucha por la democracia haciendo uso de todos los derechos legales y constitucionales, y no por estando a la defensiva. Lxs trabajadorxs muestran que están dispuestxs a hacerlo como lo demuestran sus luchas actuales, pero carecen de la organización necesaria para su realización. Un Frente de Trabajadores formado por todos los sectores avanzados de la clase obrera y de sus organizaciones, incluidos los sindicatos, y una alianza de trabajadorxs que se forme en torno a este frente dará y debe dar a toda la sociedad el poder para hacer un avance organizado y decisivo en dirección a la democracia.

What this new era of struggles needs: A workers’ alliance

0

In the aftermath of the announcement of the 2022 minimum wage and of the process of collective bargaining agreement in the metal industry, both of which left the masses of workers in utter dissatisfaction, it was perhaps the Çimsataş workers that ignited the fire of the struggle by occupying the factory where they worked. The rest came in rapid succession. Thousands of workers refused to accept poverty wages, objected to pressures from their unions, and took action. From Farplas workers to workers of Lila Kağıt, Zafer Tekstil, Alpin Çorap, Erzincan Kızılay Beverage, Kayı Construction, Migros Warehouse, Yurtiçi Kargo, Yemeksepeti, Dijitürk from different sectors as well as teachers and health workers… They all call for strikes, street demonstrations, mass protests, which are all traditional forms of struggle of the working class, one after another.

We are entering a new era of struggle. The working class, which has been observing the developments since the entry into force of the presidential system in the country (in other words, Erdogan’s Bonapartist regime), now feels the need to step into the scene. Regardless of the official statements about inflation, workers observe the rapid decline in their living standards in their daily lives, which far exceeds official figures. Therefore, they now feel the need to go beyond verbal criticism.

Widespread struggles are now focused on the economic conditions and are mostly tied to unions. That is to say that workers look for solutions to their problems within the framework of their own workplaces. But as these struggles become more widespread, the commonality of the workers’ problems and demands as well as the relation of the latter to the capitalist system of exploitation will be revealed. On this issue, however, union administrations unfortunately fail to live up to their potential. Instead, they pursue a policy of resolving struggles in favor of business as usual and finding some sort of compromise with the bosses. Of course, we are not trying to attribute a task to union bureaucrats that they themselves never claimed to have undertaken. But exposing this attitude remains to be the main task of socialists and vanguard workers.

In this context, it is necessary to mention the quest for a third alliance within the left. The HDP along with certain left/socialist parties and currents generally conduct alliance discussions and negotiations within the framework of the upcoming elections. However, the new mobilization of the masses of workers unfolds in a way that goes beyond that framework. For this reason, the working class, which is the unique force that is capable of leading social struggles and determining the process thanks to its methods of struggle, needs a unity that goes beyond the question of elections — a front, to put it more concretely. A front that will unite all struggles and organize against Erdogan’s regime and the capitalist exploitation on which the latter is based. Moreover, an alliance structure that could go beyond what the Nation Alliance offers, which doesn’t go beyond a desire to restore the existing system and try to make the exploitation more bearable, will only be possible with this class-oriented front.

In fact, a class-based front is also important in terms of the struggle for democracy itself. It is clear what the Erdogan regime wants to do during the election process that is coming up: more repression, more state violence on the people, more politics of fear and threat towards workers. The constituents of the official opposition respond to these practices with the rhetoric of “we are not calling anyone out to the street anyway,” stepping back and going on the defensive. However, there is a need to develop the struggle for democracy by using all legal and constitutional rights, and not by being on the defensive. Workers show that they are ready to do it as their current struggles demonstrate, but they lack the necessary organization for its undertaking. A Workers’ Front formed by all advanced sectors of the working class and of its organizations, including the trade unions, and a workers’ alliance to be formed around this front will and should give the whole society the power to make an organized and decisive breakthrough in the direction of democracy.

Enerji neden kamulaştırılmalı?

0

Enerji üretim maliyetlerinin pandemiyle birlikte arttığına şahit oluyoruz. Söz konusu enerji ve genel olarak elektrik olduğunda iki temel soru ortaya çıkıyor. Elektriği nasıl üreteceğiz? Ve üretilmiş elektriği nasıl dağıtacağız? Elektriğin nasıl üretileceği bu yazının konusu değil, bu sorun iklim krizi ile de bağlantılı olup daha detaylı bir analizi hak ediyor.

1 Ocak itibarıyla her şeye olduğu gibi elektriğe de asgari ücrete yapılan zam oranından daha fazla oranda zam geldi. Yapılan zam konutlarda en düşük seviyede yüzde 50, en yüksek ise yüzde 125, sanayide yüzde 226, ticarethanede yüzde 228 oldu. Elektriğe yapılan zam, her şeye dolaylı olarak zam yapılması anlamına geliyor. Konutlarda kullanılan elektrik toplam maliyetin küçük bir kısmını oluşturuyor. Oysa sanayi ve esnafın kullandığı elektriğin maliyeti yine topluma geri dönüyor, işçilerin ve emekçilerin yüklenmesi gereken bir fatura olarak karşımıza çıkıyor.

Enerji sektöründe özel şirketler lehine dönüşümün bir sonucu olarak enerji ve dağıtım bedeli altında özel dağıtım şirketlerine daha çok para akması için kademeli tarife adı altında yeni tarifeye geçildi. Aylık 240 kWh kullanıma kadar her bir kWh için 1 TL 37 kuruş, 210 kWh üstü ise her kWh için 2 TL 6 kuruş olarak belirlendi. Bu kWh değerlerinin içinde dağıtım bedeli ve çeşitli vergiler de var. Örneğin her kWh için dağıtım bedeli haneler için 32 kuruş, işyerleri için 33 kuruş olarak belirlendi. Tüm bu hesaplamalar neticesinde Türkiye’deki ortalama bir hanenin aylık ortalama kWh kullanımı 253 kWh. Bu, konutlarda ortalama bir elektrik faturasının 362 TL olacağı anlamına geliyor. Bu faturanın çoğu özel elektrik dağıtım şirketlerine gidecek. Enerjide üretimden dağıtıma kadar tam kamulaştırma talebi çok önemli.

Elektrik dağıtımının özel sektöre devir işlemleri, ilk olarak 28 Ocak 2009 tarihinde Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş’nin Enerjisa Elektrik Dağıtım A.Ş’ye devredilmesi ile başlatıldı. Elektrik dağıtım sektörünün tamamıyla özel sektöre devredilmesi ise 2013 yılında gerçekleştirildi. Bu kararın altında neoliberal özelleştirme dalgasını iktidarının ilk günlerinden beri kararlılıkla sürdüren AKP hükümetleri ve onların bakanlarının imzası var. Bu imzalardan birinin de Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’a ait olduğu unutulmamalı. 

Son olarak EPDK kararıyla faturaları ödemekte zorlanan ticarethane ve konutlar için elektrik tüketimine uygulanan sübvansiyonun yükü, devletin elektrik üretim şirketi Elektrik Üretim A.Ş’nin (EÜAŞ) üzerinde bırakılmış oldu. Dolayısıyla EÜAŞ bilançosunda ortaya çıkacak zarar yine ise Hazine tarafından kapatılacak. Dağıtım şirketlerinin kârlılığına dokunmayan iktidar, Hazine’nin sermaye lehine tükenmesine göz yumuyor.

Kamunun elektrik kuruluşlarından Türkiye Elektrik İletim A.Ş’nin (TEİAŞ) ise Cumhurbaşkanlığı kararı ile özelleştirilmesi gündemde. TEİAŞ’ın ülkedeki üretim-tüketim dengesini anlık olarak koruyan, enerji santrallarına ihtiyaca göre devreye girme ve devreden çıkma talimatlarını verme yetkisi olan bir kurum olduğunu ve özelleştirilmesinin yıkım olacağını belirtelim. Enerji özel hale geldikçe kış ortasında günlerce elektriksiz kalan Isparta gibi örnekler daha da artabilir. Küresel anlamda savaş nedeniyle doğabilecek bir enerji krizinden korunmak için de tazminatsız kamulaştırma talebi acildir. Elektrik üretimi, iletimi, dağıtımı, toptan veya perakende satışı kâr amacı gütmeden halkın ihtiyaçları doğrultusunda organize edilmelidir.

Elektrik zamları geri alınsın!

Tüm elektrik dağıtım şirketleri tazminatsız kamulaştırılsın!

Kromevye işçileri sendikal hakları için direnişte

0

İstanbul Esenyurt’ta faaliyet yürüten Kromevye metal fabrikasında Birleşik Metal-İş üyesi 5 işçi sendikal faaliyetleri nedeniyle işten çıkarıldı. Ocak ayında yapılan düşük zamma karşı işçiler hızlıca Birleşik Metal-İş’te örgütlenerek çoğunluğu sağlamış ve yetki başvurusunda bulunmuştu. Sendikal faaliyetin başını çeken 5 işçi daralma bahanesiyle işten çıkarıldı.

Her geçen gün daha da yaygınlaşan sendika düşmanlığı bu kez de düşük zam dayatmasına karşı sendikalı olan işçileri hukuksuz bir biçimde işten çıkaran Kromevye patronu tarafından sergilendi. Ancak işçiler sendikalarından ve sendikalaşma haklarından vazgeçmiyor ve patronun bu tutumuna karşı işçiler sendika öncülüğünde 21 Şubat’tan bu yana direnişlerini sürdürüyor.

Ekonomik kriz derinleşmiş, hayat pahalılığı tavan yapmışken, işçilere sefalet ücretleri dayatılıyor. Düşük zam ve güvencesiz çalışma politikasına karşı işçiler sendikalı olmaya çalışırken de patronların işten atma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Sendikal faaliyet suç değildir. Anayasal haklarını kullanan işçileri işten çıkaran Kromevye patronu derhal işçileri işe iade ederek, işyerinde yetki alan Birleşik Metal-İş Sendikası’yla Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerine başlamalıdır. Güvenceli iş, insan onuruna yaraşır bir ücret için sendikalı olmayı seçen Kromevye metal işçilerinin haklı direnişlerinin zaferle sonuçlanması için sınıf dayanışmasını yükseltmeye devam edeceğiz!

Dokunulmazlıkların kaldırılmasına karşı siyasi demokrasi!

0

Tek Adam rejiminin her kaybedeceğini anladığı vakit ülkeyi yıkıma götüren politikaları devreye sokmakta hiçbir beis görmediğine şüphe yok. Onlarca yıllık iktidarında uyguladığı yıkım politikaları şimdi kendi sonunu hazırlarken, yaklaşan seçimleri kazanamama ihtimalinden mütevellit ibreyi tersine çevirmenin yolları aranıyor. Böyle durumlarda da rejimin en kullanışlı hamlesi Kürt hareketine dönük baskı politikaları oluyor. Tıpkı 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yapmış olduğu gibi.

Cumhur İttifakı’nın anketlerdeki düşüş trendi uzunca bir süredir malum; asgari ücret zammı, dolardaki sözde düşüş, KDV indirimleri gibi göstermelik manevralar bu gidişi tersine çeviremedi. Öyle ki, yapılan hiçbir hamlenin bir gün bile etkili olmadığı bir yokuş aşağıya gidiş durumu bu. HDP’ye dönük izlenen ve son dönemde artan sistematik baskı da rejimin içinde bulunduğu krize dönük bir arayışı temsil ediyor.

Yılın başında HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ın da aralarında bulunduğu 28 milletvekili hakkında 40 dokunulmazlık dosyasının meclise sunulması ve geçtiğimiz günlerde HDP Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel’in yasama dokunulmazlığının kaldırılması bu sürecin daha güçlü bir biçimde devreye sokulduğunu gösteriyor. Buna ek olarak, ayın başında 9’u HDP’li 11 milletvekilinin de dokunulmazlık fezlekesi Meclis’e geldi.

HDP’nin kapatılması kartının hep masada tutulduğu malum; kimi zaman seçilmiş vekillerin siyaset hakkı elinden alınarak, kimi zaman da belediyelerine kayyum atayarak Kürt hareketi siyaset sahnesinin dışına itilerek kriminalize ediliyor. Bu politikaların ne ölçüde uygulanacağı, hangi kartın masaya sunulacağı ise rejimin içinde bulunduğu acizlikle ilişkili. İş parti kapatmaya gelmedi henüz, ancak sürecin taşları adım adım örülüyor. Özellikle geçtiğimiz yılın sonuna doğru Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli ülkelerde bulunan birliklerinin görev süresini iki yıl boyunca uzatan, ayrıca yabancı askerlerin ülkede bulunmasına izin veren tezkereyi onaylaması aynı zamanda bölgede operasyon ve olası savaş ihtimalini gündeme getirdi. Bu politika Kürt illerinde düzenlenebilecek kışkırtmalarla tekrar bir kaos ve baskı ortamı yaratmanın zeminini masada tutuyor. Tabii bu politika hem tüm kesimleri korkutmanın hem de milliyetçi bir söylemle kitleleri kışkırtmanın bir yolu. Böylece seçime kadar halka yoksulluğu ve bundan kimlerin sorumlu olduğu unutturulmuş olacak. Aynı zamanda Kürt şovenliği konusunda Millet İttifakı partilerinde ve oy tabanlarında yarılma olması umulacak.

Tüm bu baskı politikaları sadece Kürt halkı ve onun siyasi hareketini değil, bu ülkedeki siyasal demokrasi talep eden herkesi, başta işçi ve emekçilerin demokratik haklarını da hedef almaktadır. Tek Adam rejiminin içine girilmekte olan seçim sürecinde yapmak istedikleri ortadadır: daha fazla baskı, halkın üzerinde artan devlet şiddeti, Kürt halkına ve emekçilere yönelik korku ve tehdit politikası. En geniş işçi ve emekçi ittifakı ezilen Kürt halkına yapılan baskıların karşısında olmalı, yağma ve talan düzenine karşı rejimin saldırılarının karşısında yer almalıdır.

8 Mart: Güvencesizliğe ve şiddete karşı mücadelemiz sürüyor

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınların, 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü için yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bu sene 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nde tüm dünyada kadınlar ve LGBTİ+lar olarak sokaklara çıkacağız. Çünkü isyan etmek, işyerlerindeki grevleri desteklemek ve hükümetlerden haklarımızı talep etmek için daha da fazla nedenimiz var.

Dünya genelinde kadınların büyük çoğunluğunun durumu kötüleşmeye devam ediyor. COVID-19 pandemisi başladığından beri iki yıldır işçi sınıfı çok büyük zorluklarla başa çıktı; tüm bu zorluklar bir yandan da yoğun sömürü, yoksulluk, çevre felaketleri ve şiddet yoluyla yaşam koşullarımızı tehdit eden kapitalizmin krizini alevlendirdi. Bu krizin sıkıntısını emekçi kadınlar iki kat yaşıyor. Kapitalist sistemin halk sağlığı gibi en temel haklarımızı bile garanti edemediği ayan beyan ortada. Birleşmiş Milletler (BM), pandeminin kadın haklarında 10 yıllık bir gerilemeye sebep olduğunu belirtiyor. Altında ezildiğimiz eşitsizlikler, ağırlaşmaya devam ediyor.

Erkek şiddeti ve hükümetlerin suç ortaklığı, henüz sona ermeyen ikinci bir pandemi anlamına geliyor. BM, dünya çapında günde 137 kadın cinayetinin işlendiğini tahmin ediyor. Bu sayı, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete yönelik programlardan kaynakları geri çekerken bir yandan da kadınlara karşı işlenen suçları önemsemeyen devletlerin cezasızlık politikalarının doğrudan bir sonucudur. Seks ticareti ve cinsel sömürü ağları, bu ağları işletenler ve işletilmesine göz yuman politikacılar için organize suçun en kârlı sektörlerinden biri olmaya devam ediyor. Bu nedenlerle, kadınları toplumsal cinsiyete dayalı şiddetten koruyan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın keyfi olarak çekildiği İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden imzalanması için Türkiyeli kız kardeşlerimizin mücadeleye devam etmesi büyük önem taşıyor. Aynı zamanda, Meksika’daki feminist hareketin, López Obrador hükümetinin gazetecilerle çevrecilerin öldürülmesini ve halihazırda günde 11 kadının hayatına mal olan kadın cinayetlerini durdurmasını talep etmeye devam etmesi son derece önemli. Panama’da, kadınlara ve özellikle çocuk ve ergenlere yönelik cinsel istismar ve tacizde bulunan devlet yetkilileri hakkındaki suç duyuruları hâlâ devam ediyor.

Emek sömürüsü ve ekonomik eşitsizlikler de derinleşiyor; Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), pandemi döneminde kadın işsizliğinin erkeklere göre en az yüzde 4 daha fazla olduğunu ve Amerika kıtası gibi bölgelerde bu oranın yüzde 9’un üzerine çıktığını belirtti. IMF gibi emperyalist kurumların emriyle hükümetlerin dayattığı kemer sıkma politikaları, bir bütün olarak işçi sınıfının haklarına saldırıyor. Kadınlar ise işten çıkarmalardan, sefalet ücretlerinden, güvencesiz ve kayıt dışı işlerden, sosyal güvenlik gibi en temel haklardan bile mahrum kalacak şekilde daha fazla etkileniyorlar.

Biz kadınlar, Covid-19 ile mücadelede ön saflarda yer alan sağlık ve ayrıca eğitim sektöründeki çalışanların çoğunluğunu oluşturuyoruz. Eğitimde uzaktan öğretimin yükünü omuzladık ve şimdi yüz yüze eğitime geri döndük. Her iki sektörde de işyerlerinde güvenliğimizin sağlanmasına ve bulaşın önlenmesine yönelik ekipman, malzeme ve kaynak eksikliği nedeniyle sürekli risk altındayız. Kamu eğitimi ve sağlığı sektörlerindeki gerileme; hükümetlerin, dış borç ödemelerini kamu hizmetlerinin sağlanmasına tercih ettiği kamu refahını terk politikalarını yansıtıyor. Bu nedenle IMF’nin bu tavsiyelerine ve Arjantin, Şili gibi ülkelere dayatılan dış borç yükümlülüklerine karşı seferberliklerde kadınlar büyük rol oynadılar.

Yoksulluk, şiddet ve doğal afetler, zorunlu göçte tahmin edilebilir bir artışa neden oldu. Gittikçe daha fazla kadın ve aileleri bu koşullardan mustarip oluyor. Kadınlar, göçmen ve mülteci nüfusun neredeyse yarısını oluşturuyor ve hükümetler bu nüfusla ilgilenmiyor. Örneğin, Avrupa Birliği ülkeleri Asya ve Afrika’dan göçü şiddetle durdurmak için çitler, polis güçleri ve diğer göç karşıtı önlemleri alıyor. Meksika, Peru, Trinidad ve Tobago, Amerika Birleşik Devletleri, Kosta Rika, Kolombiya, Şili ve Honduras hükümetleri Venezuelalıların göçüne karşı kısıtlayıcı göç politikalarını destekliyor, kriminalizasyon ve zulüm uyguluyor. Bütün bunlar, Venezuela hükümeti tarafından dayatılan kemer sıkma planlarının sebep olduğu güvencesizlikten kaçan Venezuelalı kadınları seks ticaretine, cinsel sömürüye, cinsel şiddete, üreme şiddetine ve kadın cinayetlerine karşı savunmasız bırakıyor.

Bütün bunlara rağmen Yeşil Dalga yükselmeye devam ediyor. Arjantin’de 2020’de kürtajın yasallaşmasının ardından, Meksika’da ve sonrasında Kolombiya’da kürtaj suç olmaktan çıkarıldı. Ancak sağ kesimler bu hakkın altını oymaya çabalıyor. Kürtajı her koşulda suç olarak gören sayılı ülkelerden biri olan Dominik Cumhuriyeti’nde olduğu gibi, sokaklara çıkıp bu hakkı hükümetlerden talep etmek zorunda olanlar kadınlar oluyor. Dominik Cumhuriyeti’nde kız kardeşlerimiz, sürekli ve yılmayan bir seferberlikle kürtajın en azından genel olarak uygulanan üç koşul altında [ed.n. 1. Tecavüz sonucu gebelikte, 2. Kadının ya da fetüsün hayatı tehlikedeyse, 3. Fetal anormallikler varsa] suç olmaktan çıkarılmasını talep ediyorlar. Hükümetler, sağ kesimler ve kilise, bu hakka tamamen erişemememizde diretiyorlar. Sokaklar, kadınların hastane ve kliniklerde kürtajın altına alınmasını ve din ve devletin etkili bir şekilde birbirinden ayrılmasını ısrarla savundukları alanlar olmayı sürdürüyor.

Kadınların mücadelesi, uluslararası düzeyde, bedenlerimiz, yaşamlarımız ve cinselliğimiz hakkında kararlar alan ve haklarımıza saldıran Katolik Kilisesi ve tüm diğer dini kurumları da hedef almalı. Bu kurumlar defalarca çocuklara yönelik cinsel istismar suçu işledi. Fransa’da Fransız Katolik Kilisesi rahiplerinin on yıllar boyunca 300 binden fazla küçük çocuğa cinsel istismar uyguladıklarının ortaya çıkması bunu sadece son örneklerinden biri. Bu pedofil din adamları yargılanıp cezalandırılmalılar.

Dünyadaki hiçbir hükümet haklarımızı tam anlamıyla garanti edemez. Aksine, hükümetler kendilerini kadın ve LGBTİ+ hareketlerini baskılamaya ve kriminalize etmeye adamış durumdalar. İşçilerin Uluslararası Birliği–Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak 8 Mart’ı sahipleniyoruz. Tüm işçi kadınları, LGBTİ+ları, yerlileri, göçmenleri, Afrika kökenlileri, engelli kadınları ve trans kadınları sokaklara çıkmaya, hükümetlerden bağımsız olarak örgütlenmeye, seferber olmaya ve cinsiyetçi şiddete, ekonomik güvencesizliğe ve feminist protestoların kriminalizasyonuna karşı seslerimizi yükseltmeye çağırıyoruz. Afgan kadınların, haklarını ihlal eden Taliban rejimine karşı mücadelesini destekliyoruz; Siyonist İsrail devletinin işgal ve soykırımına karşı Filistinlilerin yanındayız. Bu 8 Mart aynı zamanda Putin’in Ukrayna’yı işgaline ve canice bombardımanlarına karşı çıkmak için enternasyonalist bir mücadele günü de olmalı. Ukraynalı kadınlar, Ukrayna direnişinin bir parçasıdır. Molotof kokteyli yapan kadınların görüntüleri tüm dünyada viral oldu. Bu 8 Mart’ta, Putin’in emperyalist müdahalesini yenilgiye uğratmak ve Putin’in, NATO’nun veya ABD’nin tüm emperyalist müdahalelerini reddetmek için Ukraynalı kadınlarla ve Ukrayna halkıyla dayanışmamızı gösterelim. Putin, NATO ve ABD’nin her biri kendi kapitalist çıkarlarının peşinde. Ukrayna halkının direnişini ve kendi kaderini tayin hakkını destekliyoruz. Ayrıca savaşa karşı çıkan ve Putin’in cani rejimine karşı savaşan Rusya halkıyla da dayanışma içindeyiz.

Kapitalizm, patriyarka, ırkçılık ve dincilik karşıtı bir hareket ve tüm emekçi kadınların birliği için sokaklara çıkalım.

Dış borçların ödenmesine hayır! Sağlık, eğitim, emek için; toplumsal cinsiyete dayalı ve cinsel şiddete karşı mücadele için kaynak istiyoruz! Borçlanılan biziz, IMF değil!

İş güvencesi, insan onuruna yaraşır ücret ve eşdeğer işe eşit ücret!

Bir kadın daha eksilmeyeceğiz, bir kadın cinayetine daha tahammülümüz yok! Kayıplar, kadın cinayetleri ve trans cinayetleri durdurulsun!

Seks ticareti ve cinsel sömürü ağları ortadan kaldırılsın! İnsan kaçakçıları ve suç ortağı olan devlet memurları ve işadamları cezalandırılsın!

Karar verebilmek için cinsel eğitim, kürtajı önlemek için doğum kontrol yöntemlerine erişim ve ölmemek için yasal kürtaj!

Kilise/dini kurumlar ve devlet birbirinden ayrılsın!

Çocuklara yönelik cinsel şiddete son! Onlar anne değil çocuk!

Sınırları açın, kimse yasadışı değildir! Mültecilerin tüm hakları tanınsın!

Mücadele edenleri kriminalize edilmesine son!

Trans kapsayıcı bir feminizm için!

Yaşasın dünya emekçi kadınlarının mücadelesi!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal