Ana Sayfa Blog Sayfa 35

Şili’de Boric’in zaferi ve sonrası

0

Şili’de 19 Aralık’ta gerçekleşen devlet başkanlığı seçimlerini aşırı sağcı aday José Antonio Kast’ın karşısında sol koalisyonun adayı Gabriel Boric kazandı. Başkanlık seçimlerinin kasım ayındaki ilk turunu sağ oylarını toplayarak az bir farkla kazanmış olmasına rağmen nihai zafere ulaşamayan Kast, yüz binlerce kişinin katledilmesinden ve işkence görmesinden sorumlu Pinochet diktatörlüğünü savunan; kadın ve LGBTİ+ düşmanlığıyla bilinen; mültecilere yönelik insanlık dışı tedbirler öneren ve neoliberal ekonomi planlarını destekleyen bir devlet başkanı adayıydı. Eski öğrenci lideri Boric’in seçim vaatleri arasındaysa eğitim ve sağlığın kamulaştırılması, ultra zenginlerin vergilerinin artırılması, çalışma saatlerinin düşürülmesi, öğrenci borçlarının silinmesi gibi reformlar vardı.

Boric’in seçimleri kazanmasının arka planında, 2019’daki halk ayaklanması ve pandeminin derinleştirdiği ekonomik ve toplumsal krizle beraber ayaklanma taleplerinin daha da yakıcı hale gelmiş olması yatıyor. Ekim 2019’da toplu taşıma ücretlerine yapılan zamma karşı sokağa dökülen halkın protestosu, sağcı neoliberal Piñera hükümetine ve rejime karşı eylemler ve grevlerle bir seferberliğe dönüşmüştü. İşçi-emekçiler, kadınlar, LGBTİ+lar, öğrenciler ve yerli halk sokağa dökülerek Pinochet diktatörlüğünden kalan faşist anayasayı, polis ve asker şiddetini, kemer sıkma politikalarını protesto etti. Kitleler asgari ücretin ve emekli maaşlarının artırılmasını, özelleştirmelere ve dış borç ödemelerine son verilmesini, doğal kaynakların kamulaştırılmasını, politik tutsakların serbest bırakılmasını ve Piñera’nın istifasını talep etti.

Yeni devlet başkanıyla beraber Piñera artık gidecek olsa da kitlelerin bu talepleri güncelliğini koruyor. Ancak Boric’in Şilili emekçilerin ihtiyaç ve taleplere cevap verecek bir programı yok ve vaat ettiği reformların gerçekçi ve kalıcı bir çözüm olamayacağı açık. Zira Boric, burjuvaziyle işbirliğine başladı bile. 2019’daki ayaklanma sırasında, Boric’in temsil ettiği Geniş Cephe (Frente Amplio) “diyalog” çağrısında bulunmuş; hükümetin ayaklanmayı sönümlemek için ortaya attığı ve sokaktaki kitleleri değil Piñera hükümetini desteklemek anlamına gelen bir barış anlaşmasına imzacı olmuştu. Buna rağmen, seçim sonucunda kitlelerin bir zaferinden bahsetmek gerekiyor. Ancak bu zafer 2019’daki kitle seferberliğinin, bir kurucu meclisin toplanıp diktatörlük anayasasının değiştirilmesinin önünü açan ve faşist bir adayın mağlup olmasını sağlayan sürecin ve bugüne kadarki toplumsal mücadelelerin bir sonucu. Ve mücadele henüz tamamlanmadı; aksine Boric’in sınıf uzlaşmacı programına karşı emekçilerin taleplerini savunacak, bunları kalıcı bir şekilde hayata geçirecek ve burjuvaziden bağımsız bir işçi-emekçi hükümeti için daha da derinleşecek.

Saray iktidarı ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çabalıyor

0

Yaklaşık son iki senedir devam eden ve geçtiğimiz aylarda art arda yapılan faiz indirimleri sonucu dolar ve avro kurları rekor seviyeler gördü. İktidara yakın çeşitli sermaye grupları önce Türk lirasının özellikle aralık ayında ivmelenerek artan değer kaybı öncesinde dolar alarak; sonra da 20 Aralık’ta devlet eliyle gerçekleştirilen piyasa dolandırıcılığı sayesinde kurlarda yaşanan ani düşüş öncesi dolar satarak zenginliklerine zenginlik kattı.

Bu çifte vurgundan biz işçi ve emekçilere düşen ise her gün zamlanan mal ve hizmet fiyatları, derinleşen yoksulluk, uzayan ekmek kuyrukları, marketlerde temel ihtiyaç maddelerine takılan alarmlar ve eriyen alım gücünü bir nebze olsun korumak adına cebindeki son parayla dolar alan binlerce emekçinin mağduriyeti oldu. Tüm bunlar olurken son 50 yılın rekor zammı “müjdesiyle” belirlenen 2022 yılı asgari ücreti ise ancak açlık sınırına denk bir seviyeye yükseltildi.

Önce “faiz sebep, enflasyon sonuç” şiarıyla Türk lirasına bilinçli bir şekilde değer kaybettirildi. Türkiye’yi ucuz emek cennetine çevirerek, cari fazla üzerinden ekonomik büyüme yaratmayı amaçlayan bu “yeni ekonomik model”in yarattığı büyüme bir avuç patrona yararken, emekçi kitlelerin cebine yansımadığı gibi aksine artan kur ve enflasyonla alım gücümüzü eritti. Derinleşen bu ekonomik çöküş, Erdoğan için iktidarının alması gereken bir sorumluluk meselesi değil, bizlerin sırtlanması gereken ekonomik bir kurtuluş savaşı ve nedense son 20 senedir akla gelmemiş İslami bir gereklilikti; önlenemeyen fiyat artışlarının tek sorumlusu ise izlenen ekonomi politikaları değil, kim oldukları bir türlü açıklanmayan stokçular ve fırsatçılardı.

Şimdi ise Tek Adam rejimi, 20 Aralık müdahalesini ve kur korumalı TL mevduat sistemini yandaş medya ve kurumları aracılığıyla bir başarı öyküsü olarak sunmaya çalışıyor. Aslında örtülü faiz artışı anlamına gelen bu “faiz değil hibe” manevrasının yükü ise Hazine’ye, yani gene emekçi kitlelerin sırtına bindiriliyor. Ödediğimiz vergiler bizim için değil sermayedarların, fırsatçı patronların olası kayıplarını telafi etmek için “hibe” ediliyor. Yapılan müdahaleyle tetiklenen sert düşüş sonrasında bile dolar ve avronun seyrettiği seviyelere ve düşmeyen fiyatlara bakınca, bu başarı öyküsünün bir gelir/servet transferinin üstünü kapatmak adına işçi ve emekçilere ölümü gösterip sıtmaya razı etme politikasından öteye gidemediği açıkça görülüyor.

Eriyen TCMB rezervleri hakkında bir TV röportajında “Ben o sırada Cumhurbaşkanı idim, olanlardan sorumlu değilim” diyen Erdoğan, AKP’nin 20 yıllık iktidarı boyunca izlenen ve bugünün temelini hazırlayan ekonomi politikalarının sorumluluğunu üstünden atmaya çalıştı. Ancak Erdoğan’ın geçmişe dair yaptığı bu kendini temize çıkarma çabasını, aynı zamanda içinden geçmekte olduğumuz yıkımın sorumlusunun bizzat kendisi ve “kudretli” Tek Adam rejimi olduğunun dolaylı bir itirafı olarak da okumak mümkün. Kurtuluş savaşı diyerek yapılan fedakârlık çağrılarının, dini hassasiyetlere oynamanın ya da isim değişikliklerinin bu sefer de sorumluluk almamak için yeterli olmayacağını, ülke ülke gezerek dış sermaye arayan Erdoğan’ın kendisi de görüyor olacak ki, iktidar cephesi tarafından yıllardır her ekonomik dar virajda kullanılan “dış güçlerin saldırıları” söylemlerinin yanına “içeriden manipülasyon” söylemleri de eklendi. Erdoğan sosyal medyayı demokrasi karşısında temel bir tehdit unsuru olarak ilan etti. Daha şimdiden iktidarın bilindik baskı ve hak ihlali politikalarına sıtmaya razı olmayanlar da eklendi; “terörle mücadelenin” kapsamı ekonomistlere, YouTube üzerinden sokak röportajı yapanlara, İBB çalışanlarına kadar genişletildi.

Tüm bunları, çözülen Saray rejiminin mimarı olduğu sosyal ve ekonomik yıkımın sorumluluğunu atacağı yeni günah keçileri arayışı ve kılıfını hazırladığı bir erken seçim hazırlığı olarak görmek mümkün ancak yeterli değil. Çünkü sorun Tek Adam rejiminden çıkış olduğu kadar bu çıkışın nasıl olacağı. Millet İttifakı da “dış yatırımcıya güven veren” Kemal Derviş politikalarına, yani ucuz emek, esnek ve güvencesiz çalışma politikalarını “demokrasi ve hukuk normları” çerçevesinde katlanılabilir kılmaya geri dönmek dışında bir çözüm üretmekten aciz. Sol ve emek örgütleri ortak bir program ve talepler çerçevesinde, işçi ve emekçilerin lehine rejimden ve ekonomik sömürü düzeninden tam kopuşu savunan bir alternatif ortaya koyamadığı sürece birilerinin gözlerindeki ışıltı diğerlerinin gözlerinin ferinin sönmesi pahasına olmaya devam edecek.

Mücadeleler yeni yılda da devam edecek

0

İşçi ve emekçiler için zor bir yıl geride kaldı. Yılın sonlarında yaşanan gelişmelere bakacak olursak 2022 yılı da oldukça zor geçecek gibi gözüküyor.

Öncelikle patronların sendika düşmanlığı tüm şiddetiyle devam ediyor. CHP Torbalı Belediyesi’nde, Nelteks Fabrikası’nda, Doğanay Gıda’da işçiler sendikalı oldukları için işten atıldı. Doğanay Gıda ve Nelteks işçileri basın açıklaması ile protesto ederken, Torbalı Belediyesi işçileri direnişe başladı.

Sendikalaşmaya karşı bir başka taktik ise daha önce Yemeksepeti’nin uyguladığı işkolu değiştirme. Karınca Lojistik’te de sendikalaşmanın önüne geçmek için işkolu değiştirildi. Daha önce sendikalı oldukları için işten çıkartılan Özak ve Uğur Tekstil işçileri de mücadelelerini sürdürüyor.

Sağlıkçılar ise ağır çalışma koşulları, eksik istihdam, sağlıkta şiddet ve özlük haklarının aşındırılması sorunlarına karşı 15 Aralık’ta greve çıktı.

Tekgıda-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Bel Karper fabrikasında devam eden grevde de patron masaya oturmayı kabul etmişti ancak hâlâ sözleşme imzalanmadı; patron masaya oturduktan sonra bile grev kırıcı girişimlerini sürdürdü. Yine Tekgıda-İş’e üye oldukları için işten atılan Adkotürk işçilerinin direnişi devam ediyor.

CHP Bakırköy Belediyesi işçileri de 0 zam teklifine karşı grevlerini sürdürüyor. CHP ilçe binasında da eylem yapan işçiler, köprüye pankart astıkları gerekçesiyle gözaltına alındılar. İşçiler, talepleri gerçekleşene kadar mücadeleye devam edeceklerini belirtiyorlar.

En önemli gündemlerden biri ise MESS ile Türk Metal ve BMİS arasındaki toplu iş sözleşmesi görüşmeleri oldu. MESS’in yüzde 12 zam teklifi tartışmalı enflasyon verilerinin altında kalınca Türk Metal ve BMİS’e bağlı fabrikalarda yürüyüş, vardiyaya geç başlama, basın açıklaması, mesaiye kalmama gibi eylemler gerçekleşti. Ford Otosan, Arçelik, Renault, Tofaş, Bosch bu fabrikalardan birkaçı. 27 Aralık tarihinde yapılan görüşmede MESS’in yüzde 17’lik zam teklifi reddedilerek masadan kalkıldı ve 25 Aralık’ta duyurulan grev kararının hâlâ geçerli olduğu söylendi.

Ya sendika yöneticileri?

Ancak işçi ve emekçiler için sendika yöneticilerinin bu açıklamaları belli şüpheleri beraberinde getiriyor. MESS’e sunulan ilk sözleşme taslaklarının yaşanan ekonomik gelişmelerle geçerliliği kalmadı. Taslağın revize edilmesi gerektiği söylenirken yapılan grev çağrısının, başarılı olsa bile, işçilerin insanca yaşayacak bir ücret talebini gerçekleştirebileceği oldukça kuşkulu. Türk Metal’in bu süreçte işten atılan Grup Atlantic işçisine sahip çıkmaması da sendika bürokratlarının söylediklerine olan güveni iyice azaltıyor.

Sendika bürokrasinin işçilerin değil kendi çıkarları için patronlarla anlaşması, Özak ve Uğur Tekstil işçilerinin de eleştirilerinden biri. DİSK Tekstil’e yaptıkları çağrı ile işçiler, sendika yöneticilerini işçilerin yanında olmaya davet etti.

Sendika bürokrasinin en çarpıcı örneği ise Özçelik-İş’in İSDEMİR’de 3 yıl sendikasız kalan işçilerin haklarına karşılık 17 milyon TL ödenek alması ve bu paranın işçilere değil sendikanın kasasına gönderilmesi oldu.

Tüm bu yaşananlar işçilerin yeni yılda da baskı ve kötü çalışma koşullarına maruz kalacağını gösteriyor. İktidarın ekonomiden çıkış rehberi değişmedi: Krizin faturasını işçi ve emekçilere yıkmaya devam ediyorlar. Patronlar, iktidardan aldıkları güçle işçi ve emekçilerin mücadelesini bastırmak için her yolu kullanıyorlar ve maalesef birçok sendikada bürokratların önceliği işçilerin hakları değil kendi sendikal kariyerleri.

Ama işçi ve emekçiler için mücadele yöntemi de belli: ayrı ayrı ilerleyen mücadeleleri birleştirmenin olanaklarını bulmak ve sendikalarda işçi demokrasisini gerçekleştirmek. Bu yolla, mücadele ile girilen 2022 yılında işçi ve emekçiler için insan onuruna yaraşır bir yaşam kurulabilir.

Venezuela: Devrimci işçi Rodney Álvarez 10 yıllık tutsaklığın ardından ilk zaferini kazandı!

0

Rodney Álvarez, Orinoco nehir yatağında bulunan Ferrominera fabrikasında çalışan devrimci bir işçiydi. On sene önce, işçi Renny Rojas’ın ölümünden haksız yere sorumlu tutularak tutuklandı. Aslında cinayet Chavizmin partisi olan PSUV’a üye Héctor Maicán tarafından işlenmişti. Ancak Maicán, Bolívar eyaletinin eski Chavezci valisi Francisco Rangel Goméz’le bağlantılı olduğu için serbest bırakıldı. Venezuela’da Rodney’nin davası, Chavizmin işçi sınıfına dönük olarak sürdürdüğü sonu gelmez saldırıların bir simgesi haline geldi. Ancak bu dava aynı zamanda, Venezuela proletaryasının, Boliburjuvazi karşısındaki direncinin ve mücadelesinin de bir simgesi oldu.

17 Aralık’ta Álvarez’e dönük uydurma suçlamalar düşürüldü. Maduro’nun adalet sistemi onu işlemediği bir suçtan dolayı 15 yıllık hapisle cezalandırmak istiyordu. İUB-DE’nin Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), suçlamaların düşürülmesini bir ilk adım olarak sevinçle karşıladı. PSL diğer sendikalar ve sol partiler ile birlikte hem Álvarez’in hem de diğer tutsak devrimci işçilerin serbest bırakılması için kampanyalar organize ediyordu. PSL, Venezuela Kaybedilen ve Hapsedilen İşçilerle Uluslararası Dayanışma Komitesi’ndeki bu faaliyetlerini sürdürecek, çünkü Álvarez şu anda ev hapsinde ve Chavizm ona karşı yeni bir dava açmaya hazırlanıyor.

PSL’nin sürece dair yayımladığı deklarasyonu aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

Rodney Álvarez’in cezası iptal edildi. Yeni bir davayı reddediyor ve onun derhal tam özgürlüğünü talep ediyoruz.

Dün, 17 Aralık Cuma öğleden sonra, hükümetin adaletsizlik sisteminin, Rodney Álvarez’e Renny Rojas’ı öldürmekten 15 yıl hapis vermeye çalıştığı sahtekâr cezası iptal edildi. Bu, içimizi büyük bir sevinçle dolduran bir adımdır. Örgütümüz, diğer sendikalar, siyasi örgütler, insan hakları örgütleri ve hapsedilen işçilerin aileleriyle birlikte, Rodney Álvarez’in, tıpkı diğer tutuklu işçiler gibi masum olduğunu savundu. Ve aynı zamanda bir Ferrominera del Orinoco işçisi olan Renny Rojas’ın canına mal olan kurşunların failinin, bir PSUV sendika aktivisti olan Héctor Maican olduğunu söyledik. Maican, Puerto Ordaz’da yaygın olarak tanınan bir isimdi ve eski Vali Francisco Rangel Gómez ile yakından bağlantılıydı. Bu nedenle, bu haksız cezanın iptalinin, ülkede hüküm süren çılgın adaletsizlik sistemine ağır bir darbe olduğunu tasdik ediyoruz.

Ancak kendimizi kör etmeyeceğiz. Mücadele devam ediyor. Ocak ayında, Rodney Álvarez’e karşı yeni ve uzun bir duruşma başlatmaya çalışacaklar. Rodney Álvarez zaten on yıl boyunca masum olmasına rağmen hapiste tutuldu; çocuklarından, erkek kardeşlerinden, annesinden ve iş arkadaşlarından koparıldı. Dolayısıyla bu duruşma, sırf ona dönük bir saldırı oluştursun diye yapılan, kesinlikle reddettiğimiz bir hamledir. Álvarez’e karşı yeni bir davanın açılmasının hedefi, psikolojik etkiler yaratan bir durumun var edilmesidir; böylece masum olmasına rağmen özgürlüğünden mahrum bırakılan bir işçinin itibarı kirletilmek istenmektedir. Çağrımız, hükümetin adaletsizlik sistemi tarafından dayatılan, insan haklarının bu sistematik reddinin kınanmasıdır. İşçi haklarını savundukları, yolsuzlukları eleştirdikleri ve Maduro’nun işçi düşmanı torba yasalarına karşı mücadele ettikleri için hapsedilen diğer işçilerle birlikte, Álvarez’in de derhal tam özgürlüğünü talep ediyoruz.

Söz konusu cezanın iptali, mevcut yargı sürecinin ilerleyişindeki tutarsızlıkları, kusurları ve usulsüzlükleri ortaya koymaktadır ve on yıl boyunca Álvarez’in masumiyetini bilen farklı yargıç ve savcıların ve PSUV temsilcilerinin yozlaşmışlığına dikkatimizi çekmektedir. Bu yargıçlar, savcılar ve PSUV yetkilileri, Rodney Álvarez’in suçlu olarak ilan edilmesinin iktidarın yüksek mevkilerinden verilen bir emir olduğunu kanıtlayacak şekilde hareket etmişlerdir. Ancak buna ek olarak, bu gerçek, Jacobo Torres, Marco Tulio Díaz ve Oswaldo Vera gibi isimlerle temsil edilen CBST bürokrasisinin hükümet karşısında oynadığı köle rolünü de ifşa etmektedir. Özellikle Oswaldo Vera, bu on yıl boyunca farklı farklı zamanlarda, sadece PSUV üyesi olan ortağı Héctor Maican’ın suçlarını örtbas etmek amacıyla, Álvarez’e karşı her türlü iftirayı dile getirmekte hiçbir çekince yaşamadı.

Tutuklu işçiler ve tutuklu işçilerin aileleri olarak, bir bütün haliyle işçi sınıfı olarak, sınıf sendikacılığı yapan devrimciler olarak, insan hakları savunucuları ve devrimci sosyalist siyasi örgütler olarak, bugün dayanışma ağları ve basın tarafından yapılan ifşalar alanında ve her şeyden önce sokak eylemleri alanında çabalarımızı iki katına çıkarmalıyız. Ulusal Meclis’i sarsan temmuz seferberlikleri ve Kamu Bakanlığı önünde 10 Aralık’ta yaşanan seferberlikte olduğu gibi, temel gıda ürünlerinin fiyatlarına eşdeğer bir ücreti ve tutuklu işçilerin özgürlüğünü talep etmeye devam etmek için mücadele etmeliyiz.

Rodney Álvarez’e derhal tam özgürlüğünün sağlanması talebinde ısrar ediyoruz. Yeni yargılama süreci ile şunu söylüyoruz: Mevcut yargı idaresine, Kamu Bakanlığına ve yargıçlara usulün ihlali, yolsuzluk, siyasi tarafgirlik ve gerçeğe aykırı çıkarların savunulmasına ilişkin yeterli delil nedeniyle güvenilemez. Rodney Álvarez ve tutsak işçilerin her birinin tam özgürlüğünü elde etmek için işçilerin özerk ve bağımsız seferberliğinde ısrar ediyoruz.

Rodney Álvarez’e karşı açılan yeni davayı reddediyoruz!

Rodney Álvarez için tam ve acil özgürlük talep ediyoruz!

Rodney Álvarez masumdur!

Mücadele ettikleri için hapse atılan işçilerin olmadığı bir Noel talep ediyoruz!

Caracas, 18 Aralık 2021

Labor Alliance and the socialists

0

How will the wreck created by the governing People’s Alliance be removed? If the People’s Alliance loses the elections, will it hand over power peacefully? If the Nation Alliance comes to power, will it allow us to breathe a little? Can the socialists and the HDP create a “third option” independent of bourgeois alliances? How can the independent labor politics appear in flesh and bones under these conditions?

The above questions constitute the main debates within the labor movement and the Left today. After the People’s Alliance officially announced that it had switched to a “low interest-high exchange rate” policy, the deepening economic depression and the opposition’s intensifying calls for early elections accelerated discussions of possible alliances within the Left. HDP’s call for a “third alliance” and TİP’s (Turkish Workers’ Party) subsequent support for this call, the ongoing negotiations among the TKP (CP), EMEP (Labor Party) and the Left Party, and the possibility of an alliance between these two camps formed the main axis of the current polemics.

As a current that has repeatedly emphasized the vital importance of the construction of a political option independent of the bourgeois political circles for years and that has put forth all its efforts towards this end, we had already stated that burgeoning of discussions over the formation of an independent alliance that is tailing behind the Nation Alliance was a positive development. However, we also pointed out some of the limitations of this present discussion. For instance, the sectors who have been advocating for an electoral alliance with the CHP seem to have given up on this option, not because they have abandoned their politics of class collaboration with the so-called “progressive” wings of the bourgeoisie; it is because the CHP consolidated the Nation Alliance together with right-wing parties. We can see the reflections of these politics in the statements of some of the above-mentioned socialist parties, which argue for giving support to the Nation Alliance’s candidate for presidential elections from the get-go as opposed to nominating their own candidate. Therefore, these recent discussions over an alternative alliance reduce this possibility to short-term electoral calculations rather than a long-term strategic goal of building an alternative that is independent of the bourgeoisie for the labor movement and the oppressed.

That is to say, the second important limitation of these discussions is that the left alliance/unity calls are made only with the elections in mind. If an option independent of the bourgeois camps were to be built, it must be built with a perspective that should certainly take the elections into account. However, it must go beyond the electoral calculations and aim to weave the organized struggle of the workers and the oppressed from the bottom up. At a time when the economic destruction has reached an unprecedented level and the anti-democratic attacks are in full swing, all the necessary conditions for undertaking such a work and responsibility are ripe enough. Putting forth an emergency plan of action under the leadership of trade unions, labor organizations and democratic mass organizations against the rising cost of living and anti-democratic practices will ensure that a labor alliance independent of the forces of the current political order become a concrete reality.

As the workers are under the very heavy economic counter-revolutionary attack of the Palace regime, the discussions over a left alliance should move forward taking the urgent needs of the working people and the oppressed as its point of departure, and the narrow group-focused understandings should be abandoned. Instead of looking for short-term, shortcut solutions, our guiding compass should be the question of how to construct the political option that can provide a permanent exit from capitalism and from the current oppressive regime at once. If we can do this, we believe that we can easily find the answers to the questions we raised at the beginning of this article.

Şili başardı. Türkiye de başarabilir, ama!

0

Şili’de ırkçı-faşist adayın başkanlık seçimindeki yenilgisi büyük bir memnuniyetle karşılandı. Sadece Şili’de değil bütün dünyada emekten, özgürlükten, eşitlikten yana olan kesimler Nazi hayranı, Pinochet taraftarı bir adayın yenilgisini kendi zaferleri olarak gördü. Biliyoruz ki bu yenilgi ve zafer ne kadar önemli olsa da hem Şili’de her şeyin güllük gülistanlık olacağı anlamına gelmiyor hem de Türkiye ve benzeri durumdaki ülkeler için otomatik bir yol haritası ortaya çıkarmıyor. Keşke öyle olsa idi, ama değil.

Şili’de her şey güllük gülistanlık olmayacak çünkü seçimleri kazanan Boric’in önceliği ve programı işçi sınıfının ve emekçi halkların en acil ihtiyaç ve sorunlarının çözümüne odaklı değil. Meseleye sınıflar mücadelesi olarak değil içeriği belirsiz bir demokrasi ve özgürlük sorunu olarak bakan Boric’in sistemi emekçiler lehine dönüştürmek için mücadele etmek yerine restore etmeye dönük bir çizgi izleyeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Şaşırtıcı da değil çünkü sistemi gerçekten emekçiler lehine dönüştürecek olan güç, emekçiler ve onların sınıf örgütleri olabilir. Ayrıca Boric yüzde 56 gibi bir oyla seçilmiş olsa da Nazi hayranı, Pinochet taraftarı ırkçı-faşist bir adaya oy veren yüzde 44’lik bir kesimin varlığı göz ardı edilmemeli. Aslında bu, işçi sınıfının ve emekçi halkların örgütlü olmasının ne kadar hayati olduğunun da bir göstergesi.

Türkiye’ye gelince… Şili, 2019 yılında başlayan ve neredeyse kesintisiz devam eden bir kitle seferberlikleri sürecinin meyvelerini topladı. Türkiye ise bir benzerini 2013 Gezi eylemleri sürecinde yaşamış olsa da üzerinden hayli zaman geçmiş durumda. İşçi ve emekçi halk kesimlerinin grev, direniş ve mücadeleleri kararlılıkla ve artarak devam etse de Şili benzeri seferberlikler şu an için söz konusu değil. Toplum kesimlerinin çok büyük bir değişim beklentisi ve umudu olmakla birlikte, CHP öncülüğünde Millet İttifakı bütün enerjiyi olası seçimlerde sandıklara havale etmeye devam ediyor. En iyi ihtimalle Saray rejimi seçimlerde bir yenilgiye uğratılsa da bunun sistemin restorasyonunun ötesinde sonuçlar doğurmasını sağlayabilecek sınıf aktörleri, örgütlenmesi ve mücadelesi hayli eksik görünüyor.

Tam da bu nedenle bu dinamizmi sağlayabilecek bir emek ittifakının kurulması her şeyden daha büyük bir öneme sahip. Olası bir emek ittifakını sağlayabilecek sınıf örgütlerinin, güçlerinin meseleye bu zaviyeden bakmasında büyük yarar var. Türkiye’de taşların yerine oturmasının erken ya da zamanında tek bir seçimle mümkün olmayacağını, her biri diğerini etkileyecek, çok sayıda karşılaşmanın yaşanacağını unutmayalım. Emekçiler olarak hazır ve zinde olmalıyız.

İspanya’da devrimci sendikacılar göçmen işçileri nasıl savunmuştu?

0

2011’de açılan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin kimi ülkelerde askerî darbeler, kanlı iç savaşlar, emperyalist müdahaleler ve bölge ülkelerinin yayılmacı politikalarıyla bastırılmak istenmiş olması, aynı zamanda ABD emperyalizminin Afganistan’ı işgal denemesinin bir hezimetle sonuçlanmış olması, ölüm ve sefaletle yüz yüze bırakılan bu halkların Türkiye’ye dönük bir göç dalgasını tetikledi. Türkiye’ye ulaşan mülteciler, yerli ve yabancı sermaye tarafından ucuz işgücü depoları olarak görüldü ve böylece mülteciler Türkiye işçi sınıfının organik ve sosyolojik birer parçası haline geldiler. Ekonomik krizin şiddetlenmesi ise Saray rejiminin ve düzen muhalefetinin mültecilere dönük suçlayıcı ve şoven söylemlerini yoğunlaştırmasını beraberinde getirdi. Öyle ki 3 Suriyeli işçi Kasım ayında ırkçı bir saldırı sonucunda yakılarak öldürüldüler. İşçi Demokrasisi Partisi bu katliama dair yayımladığı deklarasyonda, Suriyeli mültecilerin yaşamlarının korunmasına adanmış bir sendikal programın hazırlanması çağrısında bulundu.

İspanya devleti kardeş partimiz olan Enternasyonalist Mücadele’den yoldaşlarımız, İspanya’nın başlıca sendikal konfederasyonlarından olan CGT’nin (Ulusal Sendikal Konfederasyon) 2001 tarihli 14. kongresinde, kongreye oylanması için 5 metin sunmuşlardı. Bu 5 metin arasından bir tanesi, CGT’nin göçmen sorununa dönük politikasını enternasyonalist bir çizgide inşa etmeyi öneriyordu. 

Aşağıda CGT’nin kongresine yoldaşlarımız tarafından sunulan bu metnin çevirisini paylaşıyoruz. Bu metnin, Türkiye’de de hazırlanması gereken benzer bir sendikal acil savunma planı için örnek teşkil edebileceğini düşünüyoruz.

***

CGT işçi sınıfının en çok sömürülen kesimlerinin yanındadır

Göç sorunu üzerine karar: “Göçmenler” başlığının 6. maddesine bir katkı

Aşağıdaki gerçekler göz önünde bulundurulduğunda:

1.) Kapitalizmin gezegenin büyük bir bölümünü yıkıma ve çöküşe götürüyor olması ve böylece yalnızca devasa bir sefalet değil ama savaşları ve diktatörlük rejimlerini de ortaya çıkarıyor olması, birçok ülkede insanca asgari hayatta kalma koşullarını sürdürülemez kılarken, bunun sonucu olarak diğer ülkelerden birçok işçinin iş aramak için buraya geliyor olması, geçtiğimiz her gün daha fazla önem kazanıyor. 

2.) Avrupa Birliği ülkeleri tarafından Schengen, Amsterdam ve Lahey Antlaşmalarından türetilen ve İspanya devletinde Göç Yasası ismiyle anılan yasalar, giderek daha kısıtlayıcı bir karakter kazanmaktadır.

3.) Göçmenleri “yasadışı” ilan eden bu yasalar, bu işçilerin patronlar tarafından aşırı sömürüye tabi tutulmasına hizmet etmektedirler. Patronlar bu yasalar sayesinde göçmen işçileri doğrudan bir şekilde veya üstü kapalı bir biçimde polise ihbar etmekle ve sınırdışı etmekle tehdit ederek aşırı sömürüyü sağlamaktadır.

4.) Göçmen işçileri korkunç bir yalnızlaşmaya sürükleyen bu yasalar aynı zamanda işçi sınıfı ve halk içinde nefret ve bölünmeye neden olarak ırkçı eylemleri tetiklemekte ve faşist hareketin yeniden organize olmasına ve bir maskenin ardına gizlenmesine yardımcı olmaktadır.

5.) Halk Partisi’nden (PP) bölgenin belediye başkanı olan José Enciso tarafından yönetilen bir süreç olan El Ejido’daki aşırı sömürü ve ırkçılığın ilerlemesi hadiselerini, bütün bunlara bir örnek olarak deneyimledik. [El Ejido, İspanya’nın on yedi özerk bölgesinden en kalabalık olan ikinci bölgesidir ve Endülüs’e bağlıdır. — Gazete Nisan] Bu yerel bölgede seralarda çalıştırılan göçmen işçiler üzerinden devasa bir artı değer aktarımı yaşandı ve bu yaşanırken, aynı göçmen işçilerin kentten kovulması için onlara saldıracak olan çeteler organize edildi. Ancak bu sürece karşı tepki bir örnek teşkil etti çünkü göçmen işçiler bu gelişmelerin önünü alabilmek için grev gibi sınıf mücadelesi yöntemlerine başvurdular. Böylece göçmen işçiler, işçi sınıfının bir parçası olarak, ırkçılık temel olarak sömürünün hizmetinde olduğunu göstermiş oldular.

6.) Bütün bu durum, son günlerde PP tarafından onaylanan yeni Göçmen Yasası reformu tarafından daha da şiddetlendi. Bu yeni reform göçmenlerin kriminalizasyonunu, onlara dönük kovuşturmaların mevzuatını değiştirerek derinleştiriyor ve onlarla gösterilecek olan herhangi bir dayanışmanın örgütlenmesini de zorlaştırıyor. 

7.) Ancak El Ejido örneğine yaslanarak, gerekli resmi belgelere sahip olsunlar veya olmasınlar, göçmenler, işçi sınıfımızın mücadele yöntemlerini benimseyerek sokaklarda seferber oldular. Huelva’da, Malaga’da, Lleida’da, Girona’da, Almería’da ve şimdi de Barcelona’da sokaklar seferberlikler ile dolu; bu, hem mantıksal sonuçları olarak olarak hem de emek gücü sömürüsünün politik-toplumsal bir sonucu olarak, göçmen işçileri kendi mücadelelerinin özneleri olarak öne çıkartan yeni bir sürecin başlangıcıdır.

8.) Sendikamız kendisini işçi sınıfının en savunmasız ve en çok sömürülen kesimlerine adamalıdır; bu da bizi göçmen işçi sınıfının savunulmasına öncelik vermeye yöneltmelidir.

Bu gerçeklerin ışığında çözümler şunlar olmalıdır:

1.) Avrupa Birliği’nin — Schengen, Amsterdam ve Lahey — sözleşmelerinin ve antlaşmalarının, bir işçinin bulabileceği yerde iş aramak şeklindeki temel hakkını engelleyen veya sınırlayan maddelerinin veya anlaşma ve sözleşmelerinin feshedilmesini talep edelim.

2.) Tüm göçmen işçiler için resmi evraklar talep eden Göç Yasası’nın yürürlükten kaldırılmasını talep edelim ve işçi sınıfının birliğini savunmak için göçmenlerin, yerli işçilerle yasada eşit olarak tanınmalarının yanı sıra, sosyal, politik ve emek merkezli bütün alanlarda, tam haklara sahip olmasını savunalım.

3.) Bu amaçlara ulaşabilmek için en geniş politik ve sendikal örgütlenmeyi savunalım.

4.) Göçmen işçileri arasında sendikalaşmayı destekleyelim ve savunalım. Bu, onların son dönemde patlak veren seferberliklerin aktif katılımcıları olmaları ve bütün haklarını sendikayla savunmak ve müdahalelerde bulunmaları için temel önemde olan bir unsurdur.

5.) Irkçı saldırılar ile gruplara ve faşistlere karşı büyümekte olan seferberliklere katılalım ve bunlar üzerine raporlamalarda bulunalım. Irkçı ve faşist saldırılarla yüzleşme politikasını işyerlerine taşıyalım ve işçi sınıfının kendi geleneksel yöntemleriyle bu saldırıları defetmesini sağlayalım.

6.) Tüm gezegeni sistematik olarak mahveden kapitalizmin tüm emperyalist politikasını kalıcı ve sürekli olarak reddedelim ve mevcut zorunlu göçün gerçek nedeninin bu olduğunu daima belirtelim. Sendikamız özellikle, IMF ve Dünya Bankası’nda temsil edilen çokuluslu şirketlerin ve büyük finans aristokrasisinin hizmetinde olan politikaları reddetmeli ve dış borcun derhal iptal edilmesini talep etmelidir.

***

Editörün önerdikleri:

2021: Devasa işçi ve halk mücadelelerinin dünyayı sarstığı yıl

0

Covid-19 pandemisinin ikinci yılı olan 2021’de kapitalist kriz, bütün sonuçlarını sağlık sistemi üzerinde ve dünya nüfusunun çoğunluğunun yaşam şartlarını kötüleştirme şeklinde hissettirerek devam etti. Devasa işçi ve halk mücadeleleri, ezilenlerin, kadınların ve gençliğin seferberliği de bu sırada dünyayı sardı.

Pandemi artık ikinci yılını geride bırakıyor ve tünelin sonundaki ışık henüz görünmüş değil. Bu pandemi kapitalist ekonomik krizin, çevrenin talan edilmesinin ve sağlık sistemlerinin çöküşünün sonuçlarından birisidir. Pandemi aynı zamanda, kapitalizmin deneyimlediği en ciddi krizi derinleştirmiştir. Bütün kapitalist krizlerde olduğu gibi, bu krizin faturasının da işçilerin, kadınların ve gençliğin ödemesi isteniyor. Kapitalist kârları korumak adına güvencesiz ve esnek çalışma modelleri yaygınlaştırılmak isteniyor, sürekli düşürülen ücretlerle berbat sözleşmeler imzalanmak isteniyor ve dünyanın pek çok yerinde kamusal sağlık ve eğitime saldırılar sürdürülüyor. İnsanların açlıktan mustarip olması olarak tanımlanan aşırı yoksulluk durumu, 2021’de 100 milyon insanı daha kapsamına aldı ve böylece aşırı yoksulluk olarak tanımlanan durumda yaşayan insanların sayısı 711 milyona yükseldi.

Emperyalizmin Afganistan yenilgisi

2020’nin sonunda, küresel aşırı sağın önderi olan neofaşist Trump’ın seçimlerdeki yenilgisi yaşandı. Onun seçim yenilgisi, George Floyd’un katlinin ertesinde patlak veren halk ayaklanmasının dolaylı bir sonucuydu.

Seçimleri, emperyalizmin bir diğer temsilcisi olan Joe Biden kazandı. Bu oldukça cılız bir zaferdi. Biden yalancı bir ikili söylem geliştirmişti: Çevre sorunlarına işaret ediyor, işçilerin sorunlarını ve ırkçılığı çözüme ulaştıracağının sözünü veriyordu. Bu sözlerin hiçbirisi tutulmadı ve Biden’ın popülaritesi ilk senesinde yüzde 20 oranında düştü. Bugün ABD nüfusunun yalnızca yüzde 41’i onun yönetimini onaylıyor.

Ağustos 2021’de Birleşik Devletler ve onun NATO’daki müttefikleri (Büyük Britanya, Fransa, İspanya, Almanya, Avusturya ve diğerleri), 20 yıllık askeri işgalin ardından yenilgi halinde Afganistan’dan çekilmek zorunda kaldılar. Emperyalist egemenlik denemelerinde başarısız olarak, bir ulusu enkaz halinde bıraktılar.

Birleşik Devletler’deki ve dünyanın diğer köşelerindeki grevler

Ekim ayında Birleşik Devletler’de, son 50 yılın en büyük ulusal grev dalgası ülkeyi sarstı. Bu grevler çalışma şartlarında ve ücretlerde iyileştirme talep ediyordu. Bu grevlerin arasında John Deere traktör fabrikası işçilerinin, kömür madencilerinin, özel hastane personellerinin, otobüs şoförlerinin, Hollywood teknisyenlerinin, Kellogg’s gıda işçilerinin, sipariş teslimat işçilerinin ve diğerlerinin grevleri vardı. Grevlerin birçoğu sendikalı olmayan işçiler tarafından, yeni sendikal taban örgütlerinin doğmaya başlamasıyla yapıldı.

Mayıs ayında İsrail’in Gazze’yi bombalamasına cevap olarak, devasa bir Filistin genel grevi yaşandı. Bu grev İsrail devletinin içinde ve Batı Şeria’da da başarılı oldu ve Filistinliler ile küresel bir dayanışma hareketi ortaya çıktı.

Bu yıl dünyayı sarsan yüzlerce büyük grev ve seferberliğin arasından, çiftçilerin ürünlerinin pazarlanmasına vergiler dayatan ve bu ürünlerin dolaşımını engelleyen uygulamalarından vazgeçmek zorunda kalan sağcı Hindistan hükümetini krize sokan 250 milyon köylünün örgütlediği genel grevden bahsetmek gerekiyor. Asya’da başka büyük mücadeleler de yaşandı: Güney Kore’de bir genel grev örgütlendi, Myanmar’da diktatörlüğe karşı grevler patlak verdi ve İran petrol işçileri greve çıktı.

Güney Afrika’da ülkenin bütün metal işçileri üç haftalık bir greve imza attı ve Sudan’da askeri darbeye karşı büyük seferberlikler yaşandı. Avrupa’da İspanya’nın Cádiz kentinde metal işçileri iki haftalık büyük bir grev örgütledi. Fransa’da ekim ayında bir dizi grev yaşandı, ki bunların neticesinde bir genel grev örgütlendi. İtalya’da 16 Aralık’ta bir genel grev yaşandı.

Latin Amerika’da ise Kolombiya’daki halk ayaklanması öne çıktı. Büyük Kolombiya isyanı sağcı Duque hükümetini devrilmenin eşiğine getirdi ve hükümeti, halkın geçim şartlarına saldıran vergi paketini geri çekmek zorunda bıraktı. Brezilya’da seferberlikler Bolsonaro’yu büyük ölçüde zayıflattı. Honduras halkının ayaklanması yozlaşmış, sağcı Hernández hükümetini devirdi ve seçimlerde ezici bir yenilgi almasını sağladı. Dominik Cumhuriyeti ve Haiti’de güçlü eylemler yaşandı. Bolivya’da Yungas yerelindeki koka bitkisi yetiştiricilerinin seferberliği ve yeni vergilere karşı halkın ulusal seferberliği, MAS hükümetinin vergi saldırısını geri çekmesiyle sonuçlandı.

Bu seferberlikler yeni bir politik gerçekliğe ve hükümetlerin krizlerinin derinleşmesine yol açtı. Hem sağcı hükümetler hem de sahte sol söylemler kullanan hükümetler derin bir krizin içinde.

Latin Amerika’daki yeni politik gerçeklikler arasında, merkez solun varyantlarına seçim alanında bir kaymanın yaşandığını ekleyebiliriz. Bu merkez sol hükümetler, kapitalistlerle uzlaşma üzerine kurulu hükümetler oluşturmayı amaçlasa da, aldıkları yüksek oylar ve/veya edindikleri zaferler, yoksulluktan kurtulmak isteyen milyonlarca işçi ve köylünün mücadele azminin birer ifadesidir. Bu bağlamda, derin bir siyasi krizin ortasında, kırsal alandan bir öğretmen olan Pedro Castillo’nun Peru’da elde ettiği zaferden bahsetmek gerekir. Honduras’ta, 12 yıl önce bir askeri darbeyle devrilen eski Cumhurbaşkanı Manuel Zelaya’nın eşi Xiomara Castro’nun zaferiyle de, Peru’dakine benzer bir durum yaşandı.

Şili’de Pinochet taraftarı sağcı bir aday, merkez solun adayının karşısına çıktı. Bu seçimlerden hem geleneksel sağ partiler hem de geleneksel reformist sol partiler yenilgiler alarak çıktı.

Arjantin’de, her ne kadar oyların çoğunluğu geleneksel patron partilerine gitmiş olsa da, Fernández’in Peronist hükümeti seçimleri kaybetti. Peronistlerin zayıflamasıyla beraber ülkede yeni bir kutuplaşma doğdu: neofaşist Milei’ye karşı Troçkist sol.

Ayaklanmalar ve grevler süreci 2022’de devam edecek

2021’in bir bilançosunu çıkartırken ve 2022’ye doğru yol alırken, acımasız kemer sıkma politikalarının uygulanması ve bu uygulamalara karşı halkların direnişi yönündeki eğilimin yaşanmaya devam edeceğini öngörüyoruz. Ve bu durum yeni ayaklanmaları ve devrimci önderliğin inşası adına bir fırsat olan yeni stratejik savaşları tetikleyecektir. Bu bağlamda, Arjantin’deki Sol Cephe’nin (FIT-U) yaşadığı büyüme oldukça önemli bir dinamiktir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, ortak bir mücadele yaratabilmek uğruna emperyalizm ve IMF ile olan kavgamızı sürdüreceğiz. Emperyalizmin belirleyici bir yenilgi alması ve gerçek bir sosyalizme doğru yol alabilmek amacıyla temel dönüşümlerin yaşanmaya başlaması için uluslararası alandaki seferberlikleri desteklemeyi sürdüreceğiz.

Suriyeli 3 işçinin yakılması: Göçmenlerin hayatı işçi sınıfının birliği eliyle korunmalıdır

0
Öldürülen Suriyeli işçilerin aileleri, mezarları ziyaret ediyor. Foto: Ömer Sönmez/Rûdaw

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi ile İnsan Hakları Derneği’nin İzmir şubesinin geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği açıklamaya göre 16 Kasım sabahı saat 04.00 sularında, İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde Birlik Beton’un Urla fabrikasında sigortasız işçi olarak çalışan ve isimleri Ahmed El Ali (21), Memun En Nebhan (23) ve Muhammed El Hüseyin El Abdo El Biş (17) olan 3 Suriyeli göçmen, 40 yaşındaki Kemal Korukmaz isimli katil tarafından üzerilerine benzin dökülerek yakıldı. Suriyeli işçilerden Ahmed ve Muhammed, olay gününden iki gün sonra sabaha karşı ikişer saat arayla yaşamlarını yitirdi; Memun ise olay gününden bir hafta sonra yaşamını yitirdi. Katilin, 26 Kasım’da iki kişiyi bıçaklaması dolayısıyla önce gözaltına alındığı ve gözaltında mültecileri kendisinin yaktığını dile getirmesinin ardından ise tutuklanarak cezaevine aktarıldığı belirtildi. 

Katil eğer iki Türkiye vatandaşını öldürme suçlamasıyla tutuklanmasıydı, Suriyeli işçilerin yakılarak öldürüldüğü hiçbir zaman bilinemeyecekti. Zira Güzelbahçe Emniyeti ve itfaiye ekiplerinin ilk raporları mültecilerin kaldığı odada bulunan elektrikli sobadan kaynaklı bir yangın çıktığını belirtiyordu.

Olayın yaşandığı geceden bir önceki akşam, katilin fabrikada çalışan bir diğer işçiye “orası yanacak, o Suriyeliler bugün ölecek” demiş olmasına, işçilerin bu durumu fabrikanın patronu ile avukatlarına iletmiş olmalarına, daha sonra konunun emniyete de iletilmiş olmasına ve emniyetin söz konusu kişiyi teknik takibe almış olmasına rağmen böylesine bir katliamın önüne geçilemedi. Uyarılara, göstergelere ve hatta katilin açık tehdidine ve itiraflarına rağmen bu katliamın durdurulmamış olması ve hangi saiklerle işlendiğinin üzerinin örtülmeye çalışılmış olması, Suriyeli işçilerin hayatlarının sözde teknik yetersizlikler yüzünden değil, politik bir tercih gereği korunamadığını ortaya koyuyor.

Katil karakoldaki ifadesinde milliyetçi saiklerle mültecileri yaktığını itiraf etti. Bunun ardından hem düzen medyası hem de yetkili makamlar Kemal Korukmaz’ın akıl sağlığının yerinde olmadığına dair haberler ile duyurularda bulundular. Böylece Suriyeli 3 işçinin katledilmesi politik değil münferit bir olay gibi gösterilmek istendi. Bir kere daha göçmenlere dönük zulümler ile cinayetler, hükümet ile düzen muhalefeti eliyle yaratılmış olan şoven atmosferin bir sonucu olarak gösterilmek yerine, akli melekeleri yerinde olmayan kişilerin bireysel taşkınlıklarına indirgenmek istendi.

Bu olay münferit değil, aksine Saray rejiminin Suriye’ye dönük izlediği dış politikanın içerideki bir devamıdır. 3 Suriyeli işçinin yakılarak katledilmiş olması, Saray rejiminin Suriye’de izlediği maceracı ve yayılmacı politikanın ülke içinde konsolide edilmek istenmesinin siyasal bir sonucudur. 26 Ekim’de TBMM’de AKP, MHP ve İyi Parti oylarıyla uzatılması kabul edilen Irak ve Suriye tezkeresi ve Cumhur İttifakı tarafından tezkereye ret oyu verenlerin şoven bir hezeyanla kriminalize edilmek istenmesi, göçmenlere dönük uygulanan baskı ve linç uygulamalarının çerçevesi ile zeminini oluşturmuştur.

1950’de ABD emperyalizminin hizmetinde Kore Savaşı’na katılması kararlaştırıldığından bugüne dek, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) toplam 78 defa, TBMM’nin de onayıyla yurtdışına asker gönderdi veya operasyon düzenledi. Sınırdışı operasyonları ülke içinde daima iki politika takip etti: Askeri harcamalar ile operasyonların meşrulaştırılması adına demokratik haklar ile mevzilerin sınırlandırılması ve işçi-emekçi sınıflarda patronların ve rejimin yayılmacı ihtiraslarına dönük rıza üretilebilmesi için ülkede milliyetçi ve şoven bir kara propagandanın egemen kılınması. Saray rejimi, bu gerici geleneğin bir takipçisi olarak, iktidarını sağlamlaştırmak uğruna birçok kereler sınırötesi operasyonların kazançlarını güvence altına alabilmek için geniş halk kesimlerinde milliyetçi ve şoven politikalarla rıza üretmeye çabaladı. Bu politikaların sonucu göçmenlere ve mültecilere dönük kabaran nefret dalgası ile fiziksel saldırılar ve linç boyutuna sıçrayan ırkçılık oldu.

Ancak 3 Suriyeli işçinin yakılarak öldürülmesine neden olan toplumsal atmosferin tek mimarı Cumhur İttifakı değil. Düzen muhalefetini oluşturan partilerin bugüne kadar Saray’ın Suriye politikasına dönük başlıca eleştirinin odak noktası, bu politikaların, Suriyeli mültecilerin Türkiye’ye akın etmesine neden olduğuydu. Kasım ayının son haftasında CHP’ye ait Bolu Belediyesi kentte yabancı uyruklulara yönelik su fiyatlarının dolar kuru üzerinden tahsil edilmesi ve nikah ücretlerinin ise 100 bin TL olmasını içeren maddelerin de bulunduğu bir kararı oy çokluğuyla kabul etti. CHP Sözcüsü Faik Öztrak, partisinin Türkiye’nin bir “Afgan gettosuna” dönüşmemesi için mücadele edeceğini dile getirmişti. İyi Parti’nin başında bulunan Meral Akşener ise mültecilerin bir “beka sorununa” yol açtığını ifade etmiş ve Kilis, Hatay, Urfa, Gaziantep kentlerinde Suriyeli mültecilerin nüfus çoğunluğuna ulaşmak üzere oldukları yönünde kamuoyunu “uyarmıştı”.

Düzen muhalefeti, arkasını yasladığı sosyal kesimlerin, yani patronların siyasal ve ekonomik çıkarları uğruna rejimin pompaladığı şoven ve ırkçı fikirlerin doğrudan destekçisi oldu. Rejimin dış politika ve mülteci politikasını soldan değil, her zaman sağdan eleştirdi. Düzen muhalefeti, göçmenlerin iktidarın “doğal” seçmen tabanı olduğu veya bu kesimlerin kapsamlı sosyal yardım paketlerine ve nitelikli eğitime ulaştığı şeklindeki yalancı ve hatalı çarpıtmalarla, Türkiyeli yoksulların ve ezilenlerin rejime ve yoksulluğa yönelik öfkesini ve muhalefetini, göçmenlere ve mültecilere çevirmeye çalıştı. Bu bağlamda düzen muhalefeti, 3 Suriyeli işçinin yakılarak katledilmesi noktasında Cumhur İttifakı’nın suç ortağıdır. Bu suçun işlenmesine izin veren toplumsal koşulların hazırlanmasında, bu iki kamp beraber çalışmıştır.

Bu katliamın faillerinden bir diğeri, hiç şüphe yok ki Avrupa emperyalizmidir. Avrupa bankaları ve ulusötesi şirketleri Ortadoğu ile Kuzey Afrika bölgelerinde çıkarlarını ordularıyla savunmaktan ve böylece kitlesel göç dalgalarına sebebiyet vermekten hiç geri durmamış olmalarına karşın, evlerine bomba yağdırdıkları insanların Akdeniz’in acımasız dalgalarının arasında boğularak can vermelerini pişkinlikle izlemeyi sürdürmektedir. Avrupa Birliği, kendi işçi sınıflarından çaldıkları 6 milyar avroyu, 2016 ile 2021 arasında, mültecileri sınırları içinde tutması için Türkiye hükümetine rüşvet olarak verdi. 2021’in yaz aylarında bu kirli rüşvet anlaşması yenilendi ve Saray rejimi AB’den 3 milyar avro daha aldı. Yanarak can veren 3 Suriyeli işçiyi sigortasız bir şekilde çalıştıran Birlik Beton’un inşa ettiği birçok yapının içerisinde, Hollanda merkezli çokuluslu otomotiv şirketi Stellantis’e ait olan Opel’in Elazığ, Fırat’taki yetkili servis ve satış şubesi de bulunuyor. Avrupa emperyalizmi mülteci krizinin nedenlerinden biri olmakla kalmıyor; bu krizden de kendi firmalarının çıkarları için yararlanıyor. 

3 Suriyeli işçinin yakılması, akıl sağlığı yerinde olmayan bir katilin bireysel ırkçılığının sonucu değildi. Bu ırkçılık Saray rejiminin yayılmacı politikaları, medyanın şoven duygulara seslenen propaganda makinesi, düzen muhalefetinin dış politika eleştirisinin sahip olduğu sağcı karakter ve Avrupa’nın “insan hakları emperyalizminin” eliyle yaratıldı.

Türkiye’de ekonomik krizin derinleşiyor ve işçi-emekçilerin alım güçlerinin erimeye devam ediyor olması, göçmenlere dönük suçlayıcı baskıların artacağı anlamına geliyor. Saray rejimi kemer sıkma politikalarına başvurdukça ve ekonomik krize karşı patronların çıkarlarını savunmayı sürdürdükçe, işçi-emekçilerin öfkelerini yöneltebilecekleri bir günah keçisi arayacaktır. Bugün bu günah keçisi, en savunmasız durumda olan göçmenlerdir.

İşte bu yüzden göçmenleri savunmak, aslında yönetim krizinin sebebinin Saray ve kapitalist ekonomik krizin sebebinin de patronlar olduğunu savunmak anlamına gelmektedir. Saray ve patronlar, topluma karşı işledikleri suçların faturasını göçmenlere kesmek istiyor ve böylece yağma ve soygun düzeninin, herhangi bir toplumsal muhalefetle karşılaşmadan sürmesini istiyorlar. Tam da bu nedenlerle Suriyeli mültecileri savunmadan Saray rejiminden çıkmak, Suriyeli mültecileri savunmadan yağma ve soygun düzenine dur demek, Suriyeli mültecileri savunmadan patronların ekonomik ve siyasal ayrıcalıklarına son vermek mümkün değildir. Bunlardan biri, diğerini de gerektirmektedir.

Göçmenlerin hayatları, işçi sınıfının birliği eliyle korunmalıdır. Sigortasız çalışan 3 Suriyeli işçinin yaşamlarının korunması sendikaların, emek örgütlerinin ve sol partilerin siyasal sorumlulukları alanına girmektedir.

Sendikaların bir an önce Suriyeli işçilerin can güvenliğinin sağlanmasına adanmış bir kolektif eylem ve acil önlemler planı açıklaması gerekmektedir.

Yayılmacı savaş politikalarına dur denilmeden, ırkçılığa karşı gelinmesi mümkün değildir. Tezkereler ve sınırötesi operasyonlar reddedilmelidir.

Türkiye işçi sınıfının sendikal ve politik birliği hedeflenmeden, ırkçılığa karşı gelinmesi mümkün değildir. Sendikalar bu yönde uygun koordinasyon örgütlenmelerini oluşturmakla sorumludur. İşçi sınıfının bir parçası olan göçmenleri kapsayacak sendikal politikalar geliştirilmelidir.

Hem Saray rejimi, hem düzen muhalefeti hem de AB emperyalizmi tarafından politik manevraların aracı olarak kullanılan mülteci/göçmenlerin sömürülmesine dur denmelidir.

Mülteci düşmanlığı pandemisinin yalnızca bir aşısı vardır: sınıf mücadelesi.

Bu bağlamda Saray-Muhalefet-Emperyalizm üçgenine karşı sınıf mücadelesi yöntemleriyle mültecilerin yaşamlarını ve haklarını korumaya adanmış bir politika, yaklaşan Türkiye seçimleri için solun sıkça tartışmaya başladığı üçüncü ittifakın, yani bir Emek İttifakı’nın belirleyici yönlerinden birisi olabilir. Türkiye işçi sınıfı, dolayısıyla onun bir parçası olan mülteci ve göçmen işçi sınıfları da, böylesine bir ittifakın inşa edilmesine yakıcı bir biçimde ihtiyaç duymaktadır. Şüpheciler her ne kadar bunu inkâr etse de, Türkiye işçi sınıfı şovenizme karşı siyasal bağışıklığa sahiptir. Bu bağışıklığı ona kazandıran ise rejimin, patronların ve emperyalizmin karşısında, inanç ve köken olarak farklılaşan birçok üyesiyle beraber, onun tek bir sınıf olarak mücadele ediyor olmasıdır.

Pandeminin sonu görünmüyor çünkü patentler kaldırılmadı

0

Önce Delta, şimdi de Omicron olmak üzere Covid-19’un yeni varyantları, aşılamalara rağmen pandeminin bir üçüncü yılının da olacağının habercileri oldu.

Aşı Teminatı İçin Afrika İttifakı’nın sözcüsü Ayoade Olatunbosun-Alakija geçtiğimiz günlerde şunları dile getirdi: “Bu varyantın ortaya çıkışı kaçınılmazdı. Bunun nedeni, gelişmiş ülkelerin aşıları istifleyerek aşı kıtlığına yol açmış olmasıdır.”

Ancak Omicron varyantının ortaya çıkmasının tek sebebi istifleme ve stok yapma değil; aynı zamanda çokuluslu şirketlerin sahip oldukları patentlerin garanti ettiği aşı üretimi üzerindeki kapitalist tekel de bu varyanttan sorumlu. Bu durum, uygun teknolojiye ve insan kaynaklarına sahip olmalarına rağmen ülkelerin toplu aşı üretmelerine engel oluyor. Bu ülkeler arasında Güney Afrika, Brezilya, Arjantin, Meksika ve farklı kıtalardan başka ülkeler de var.

Aşı karşıtlarının iddia ettiklerinin aksine, yeni varyantların ortaya çıkışının nedeni aşıların işe yaramaz olması değil. Bu varyantlar ortaya çıkıyor çünkü dünya nüfusunun büyük bir kesimi aşılanmadı. Bu, daha bulaşıcı olabilecek olan yeni mutasyonların ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Covid-19 aşıları ile ilaçlarının farmasötik tekeller için bir kapitalist alım-satım işi olması, bu varyantların öncelikli nedenidir. Genel olarak ilaç sektörünün üzerinde zaten bir kapitalist tekel bulunmaktadır. Bütün dünya nüfusunun kitlesel olarak aşılanabilmesi için patentlerin ortadan kaldırılması bir zorunluluktur.

Ölümcül bir karaktere sahip olan Covid-19’u bitirmek ve diğer pandemilerin patlak vermesini durdurabilmek için aşılar ve ilaçlar üzerindeki patentler kaldırılmalıdır. Böylece bunlar dünyanın bütün ülkeleri ile sakinlerinin erişimine özgürce açık olacaktır. Aynı zamanda kamu sağlık sistemlerinin işçilerin ve onun kullanıcılarının denetiminde yönetilmesi ve herkes için parasız ve nitelikli kılınması için de mücadele etmek gerekmektedir.

Salomón Gustave ile söyleşi: “Haiti için tek olası kurtuluş, düzen değişikliğidir”

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Dominik Cumhuriyeti partisinin yayın organı olan La Voz de los Trabajadores (İşçilerin Sesi) tarafından yapılan bir söyleşiyi aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

Haiti’yi kasıp kavuran kriz, hem uluslararası medyada hem de Dominik Cumhuriyeti medyasında belirli bir sıklıkla ele alınıyor. Dominik kapitalist basını, istisnasız bir biçimde bu krizi, komşu ülke Haiti’ye emperyalist bir müdahaleyi destekleyecek şekilde ele alıyor. Bu tutum, Dominik Cumhuriyeti’ni yöneten PRM (Partido Revolucionario Moderno – Modern Devrimci Parti) hükümetinin pozisyonudur. Haiti halkının kendisinin, onun adanmış devrimcilerinin, halk önderlerinin, sendikacılarının, köylü ve kadın örgütlerinin sesini duyuran yok. Haiti halkının bu kriz karşısında, ABD emperyalizminin kalıcı yıkıcı müdahalesinin gerçekleştirilmesi önerisine karşı uğruna savaştığı çözümler, uluslararası düzeyde neredeyse hiç işlenmiyor. Bu bağlamda Latin Amerika ile Karayipler’in proleter ve solcu örgütlerinin, Haiti halkının maruz kaldığı izolasyonu kırmada oynayacakları rol oldukça önemlidir. Haiti halkı böylesine bir dayanışmayı hak ediyor; inanılmaz derecede zor şartlar altında baskıya ve sömürüye karşı direnmeye devam ediyor.

Haiti halkıyla gerekli dayanışma köprülerini inşa etme çabamız kapsamında, Batı Bölgesi Halk Örgütleri Ağı’nın (RPZO) önderi Salomón Gustave ile bir röportaj gerçekleştirdik.

La Voz de los Trabajadores (LVdT): 2018, 2019 ve 2020’nin büyük seferberliklerinin ardından, 18-19 Ekim ve 25-27 Ekim genel grevlerinin etkisi derin oldu. Bize bu grevin nasıl örgütlendiğinden ve Ariel Henry’nin de facto hükümetine karşı öne sürdüğünüz taleplerden bahsedebilir misin?

Salomón Gustave (SG): Bahsettiğiniz bu bir dizi grev, kamu ulaşım işçilerinin sendikaları tarafından örgütlendi. Bu sendikalar arasında Jacques Anderson Derosche tarafından yönetilen FOSSAH (Force Syndical pour sauver Haiti – Haiti’yi Kurtarmak İçin Sendikal Güç) ve Mehu Changeux tarafından yönetilen APCH (Association des Proprietaires et Chauffeurs d’Haiti – Haiti Şoförler ve Araç Sahipleri Birliği) de vardı. Bu sendikalar taleplerini açık bir şekilde şöyle formüle etti: “Ülkede güvencesizliğe hayır.” Sendikaların hedefi farkındalığı yükseltmek ve başbakan Ariel Henry’yi sorumluluk almaya zorlamaktı.

LVdT: 19 Eylül’de Teksas’ta sınır polisi tarafından Haitili göçmenlere yönelik saldırılar büyük yankı uyandırdı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Haiti Dışişleri Bakanlığı’ndaki özel elçisi Daniel Foote, göçmenlere yönelik kötü muameleyi ve toplu sürgünleri kınamak için istifa etti. İstifa mektubunda, ABD hükümetinin Haiti halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımayı reddetmesini de eleştirdi. Ne yazık ki, Meksika’daki López Obrador veya Dominik Cumhuriyeti’ndeki Abinader gibi diğer hükümetlerin de Haitili göçmenlere karşı aşırı bir zulüm politikası olduğunu gördük. Foote’un istifası Haiti’de nasıl tepkilere yol açtı? Mevcut göç dalgasının kaynağı nedir ve bölgedeki ırkçılık karşıtı ve sol örgütlerin bu baskıcı politikalara cevabı ne olmalıdır?

SG: Sosyal medyada, Del Rio kasabasındaki köprünün altında pusu kuran Teksas polislerinin ırkçı karakterlerini gösteren bir video dolaşıyor. Bu video, tüm dünyada büyük bir öfke yarattı ve ırkçı beyaz Amerikalıların masum yoksullara ve siyahlara karşı giriştikleri eylemleri anımsattı. Daniel Foote, Haitililerin, Haiti’deki ve diğer ülkelerdeki insan hakları örgütlerinin söylediklerini tekrar etmekten başka bir şey yapmıyor. Kendi ülkesinin politikalarının burada olumsuz bir etkisi olduğunu kabul ediyor. Göçmenlerin ve diğerlerinin sorunlarını çözmenin tek yolu, ABD’nin Haiti üzerindeki bu egemenlik politikasından kopmaktır. Haiti kendi yolunu özgürce seçmeli.

Göçmen karşıtı politikaya gelince, bu bizi şaşırtmıyor. Tıpkı Meksika başkanı López Obrador gibi, Abinader de ABD hükümetinin bir kuklasıdır. Sahiplerinin güvenini ve korumasını kazanmak için onun isteklerine göre hareket ediyorlar. Abinader’den başka ne bekleyebilirsiniz ki? Kesinlikle hiçbir şey! Haitili öğrenciler konusundaki mevcut tutumu bunu bize gösteriyor. O, öğrencilere vize vermeyi bırakmaya karar verdi, hem de bunu çetelerin Dominik Cumhuriyeti’ni işgal etmesine izin vermeyeceği mazereti adı altında yaptı. Ancak geçmişte Dominik hükümeti Guy Phillipe, Ernest Ravix ve Jodel Chamblain gibi paramiliterleri desteklemekten ve onları ağırlamaktan hiç çekinmemişti. ABD hükümeti Dominik hükümetinden paramiliter çete liderlerini sürgün olarak kabul etmesini isterse, sizce Dominik hükümeti ne yanıt verir?

Göç sorunu yeni değil. Burada Haiti’nin göç tarihine girmek istemiyorum. Ancak şunu belirteyim: Göç sorunu, ABD’nin Haiti’yi işgaliyle başladı. Bu yeni göçmen dalgasının sebepleri de aynıdır: şiddet, sefalet, işsizlik ve genel güvencesizlik. Geçmişteki ve şimdiki göç dalgası arasındaki fark, yerel ve uluslararası aktörlerin birleşimi ve politikasıdır. Zira yerel aktörlerden olan çeteler daha önce mevcut değildi.

LVdT: Suç çeteleriyle ilgili durum nedir?

SG: Önleri açıldı ve Amerikan büyükelçiliğinin başını çektiği Core Grubu’nun ardından bir sonraki büyük egemenler onlar. Kendi iradelerini istedikleri kişiye empoze edebiliyorlar. Başbakan Ariel Henry’ye dayattıkları 17 Ekim 2021 olayı örneği açıklayıcıdır. Siyasi sağın çeteleri ile mafya kesimleri arasındaki çıkarların yakınlaşmasına ve gizli anlaşmalarına dair sayısız örnek var. Bu grupların yükselişinin yarattığı tüm güvenlik durumu, Minustah’ın 14 yıllık yabancı işgal rejiminin doğrudan bir sonucudur.

Jovenel Moïse’ye yönelik saldırının finansörleri ve organizatörlerinin Florida’da ikamet etmesi ve ABD hükümeti tarafından cezai takibat yapılmamış olması gerçeğinden bile ABD sorumludur. Claude Joseph ve Ariel Henry’nin saldırıya olası katılımına dair işaretler de var. Moïse, ABD emperyalizminin bir ajanıydı, ancak onlara hizmet etmeyi bıraktığında ondan kurtulmaya karar verdiler.

LVdT: İşçilerin ve solun krizden çıkış için bir alternatif sunması mümkün mü?

SG: 2018 yılından beri sokaklardaki protesto hareketleri yeni bir düzen talep ediyor. Gerçek şu ki, Amerika’nın en fakir ülkesi biziz. İhtiyaç sahiplerinin en temel gereksinimlerini bile karşılayamıyoruz. Yüzde 12,7’lik bir enflasyon oranımız, ticaret açığımız, sıfır büyümemiz ve kronik bir işsizliğimiz var. Bu adaletsiz sistemin gerçekten adil bir sistemle değiştirilmesi gerektiğini söylemeye gerek yok. Zenginliğin yeniden dağılımı, sosyal sınıflar arasındaki uçurumu azaltmak ve Haiti’deki kitlelerin acil ihtiyaçlarını karşılamak için mutlak bir zorunluluktur. Gerçek adını gizleyen bir sosyal apartheid sistemimiz var. Sosyal uçurum çok derin. Toplumsal bir patlamanın eşiğindeyiz. Bu nedenle, bu temel değişim fikirlerini teşvik ediyoruz. Bu fikirler kitlelere nüfuz etmeyi başarırsa, işte bunun Haiti’nin kurtuluşu olacağına inanıyoruz.

Şili: “Kast’ın yenilgisi ilk adımdı; sıra taleplerimiz için bu yenilgiden yararlanmakta”

0

Aşağıda okuyucularımızla İUB-DE’nin Şili seksiyonu MST’nin (Sosyalist İşçi Hareketi), Gabriel Boric’in seçim zaferi üzerine yayımladığı deklarasyonu paylaşıyoruz.

***

Oldukça derin bir kutuplaşmanın yaşandığı seçim sürecinin ardından, sürpriz bir şekilde Gabriel Boric %56’ya karşı %44 gibi üstün bir farkla, Pinochet taraftarı Kast karşısında zafer elde etti. Anketlerin ufak farklarla rakip adayları baş başa gösterdiği ve bir beraberlik öngördüğü seçimlerin böylesine sonuçlanmış olması, seçimlere katılımın, ancak özellikle de işçi sınıfı bölgeleri ile yoksul halk semtlerinden katılımın büyük oranda artmasının bir sonucu.

Pazar akşamı, Pinochet taraftarı Kast’ın yenilgisini kutlamak adına bir milyon insan sokaklara döküldü (bu sayı Şili polisi tarafından dile getirildiği için, sokaklara çıkan insanların daha fazla olduğunu düşünebiliriz). Bu, Kast’ı yenilgiye uğratan seçim seferberliğinin açık bir örneğiydi. Bu seferberlik 2019’daki halk ayaklanması ile başlamıştı. MST (Sosyalist İşçi Hareketi) olarak kampanyamız sırasında belirttiğimiz üzere:

“Şu an temel görevin Pinochet taraftarı Kast’ın yenilgisi olduğunu biliyoruz. Halk ile işçi sınıfı üzerinde acımasız bir zulüm uygulayacağının sözünü veren bir diktatörlük savunucusuna hükümeti terk edemeyiz. Kast’ın cinsel yönelimlere ve kadınlara yönelik nefret söylemleri, sosyal ve sendikal hakların parçalanmasını öngören aşırı gerici hükümet programı bizi kayıtsız bırakamaz. Bu ve benzeri birçok nedenden ötürü, Kast’a karşı Boric’e oy çağrısı yapmaya karar verdik. Ancak bununla birlikte, Geniş Cephe (FA) ve Komünist Parti’nin bu adayının bir sonraki hükümetine dönük olarak herhangi bir beklentiye sahip olunmamasını söylüyoruz çünkü Boric’in programı ve açıklamaları, biz işçilerin en yakıcı taleplerini çözmekten uzaktır.”

Aşırı sağa karşı alınan zafer ve 19 Aralık Pazar akşamı gerçekleşen devasa seferberlik, mücadeleye devam etmemiz noktasında bizi güçlendiren bir zaferdir. Boric’in geçmişi, programı ve açıklamaları, onun halkın taleplerini yerine getirmeyeceğini, aksine iktidardaki eski partilerle, özellikle de PS (Sosyalist Parti) ve Hıristiyan Demokratlarla anlaşacağını, hatta büyük Şili kapitalistlerinin ve emperyalizmin çıkarlarına dayalı ittifaklar oluşturacağını gösteriyor.

MST olarak dile getirdiğimiz üzere:

“Toplumsal eşitsizliğe ve baskılara karşı, demokratik ve sosyal hakların yokluğuna karşı tek yol, sendikalarda ve toplumsal halk örgütlenmelerinde, bütün diğer mücadeleler ile koordinasyon ve dayanışma içinde kendimizi örgütlemeyi sürdürmemizdir. Kast’ı yenilgiye uğratmak ilk adımdır; ancak ikinci adım Ekim ayındaki ayaklanmamızda dile getirdiğimiz meşru ve acil taleplerimizi ilerletmek için bu zaferden yararlanmak olacaktır. İşte bu nedenle, ülkenin farklı bölgelerinden yoldaşlar olarak, haklarımız ve belirleyici dönüşümler için mücadeleye devam etmek şeklindeki yakıcı göreve cevap verebilen aşağıdan bir yeni siyasi hareket inşa edilebilmesi için güçlerimizi birleştiriyoruz.”

Bolivya: Sendikaların büyük zaferi! 1386 numaralı yasa geri çekildi!

0

Bolivya yeni bir siyasi kriz yaşıyor. MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) hükümetinin temelde örtülü bir vergi artırma düzenlemesi olan yasa tasarısı, ülkede beklenmedik bir ulusal seferberlik dalgasına sebep oldu. Seferberlik, Santa Cruz Sivil Komitesi liderliğindeki sağ siyaset ve Camacho ve Mesa’nın sağcı politik muhalefet odakları tarafından, MAS ile yaşanan iktidar mücadelesi bağlamında kullanılmaya çalışıldı. Ancak sağcılar bu planlarında başarılı olamadılar. 9 gün süren seferberlik, hükümetin söz konusu yasayı yürürlükten kaldırmasını sağladı. Aşağıda, PT’nin (İşçi Partisi) içindeki bir siyasal grup olan Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi (İUB-DE) tarafından paylaşılan ve yaygınlaştırılan İşçi Partisi’nin bildirisini paylaşıyoruz. Bu bildiri İUB-DE’nin Bolivya partisinin, partiyle aynı ismi taşıyan yayın organı Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi’nin (ARPT) 79. sayısında yayımlanmıştır.

***

1.) MAS hükümeti geri adım atmak zorunda kalarak hileli 1386 numaralı yasayı geri çekmek zorunda kaldı. Bu, temel olarak mücadele esnasında sıkı duran sendikaların, halk kesimlerinden ve işçilerden aldıkları destek sayesinde kazandığı bir zaferidir. Özellikle üzerinde durulması gereken bir örnek de, 1386 sayılı kanunun yürürlükten kaldırılmasını Bolivya Fabrikalar Konfederasyonu Kongresi’nin talep etmesiydi.

PT olarak sendikal mücadelenin desteklenmesi yönünde açık bir çağrı yaptık.

Sendikanın mücadelesine verilen bu işçi ve halk desteği, Devlet Başkanı Arce’yi “halkı dinlediğini” ilan etmek ve hileli yasanın yürürlükten kaldırılmasını emretmek zorunda bıraktı.

2.) “Yasadışı Kazançların Meşrulaştırılmasına ve Terörün Finansmanına Karşı Ulusal Mücadele Stratejisi” olarak adlandırılan 1386 sayılı yasa, isminin iddia ettiklerini içeren bir yasa değildi. Hükümetin pek çok dostunun olduğu gibi, onun eski sağcı “muhaliflerinin” de kaçakçılar, uyuşturucu tacirleri ve büyük işadamları gibi “yasadışı kazançları” var; ancak bu yasa hükümet yetkilileri tarafından uygulanacağı için, hükümetin dostlarını asla etkilemeyecekti. Yasanın temel amacı, orta ve küçük tüccarları sattıkları her şey için tüketim vergisi ödemeye zorlayarak halka vergi dayatmaktı (ki bu da fiyatlarda kaçınılmaz bir artışa neden olacaktı).

3.) Bu nedenle, bu kanunu yürürlükten kaldırmanın yanı sıra, halk mücadelesinin amaçlarından biri de vergi sisteminin topyekûn değiştirilmesi, böylece devlet gelirlerinin sağlıkta, eğitimde ve halkın geçim şartlarına destek olmakta artırılabilmesi olmalıdır. Aynı zamanda hem doğanın sömürülmesinden hem de milyonlarca Bolivyalının çalışmasından muazzam kârlar elde eden büyük kapitalistlere, tarımsal sanayi ve ulusötesi şirketlere vergiler getirilmelidir.

4.) Bu durum aynı zamanda Santa Cruz Sivil Komitesi ve Vali Camacho tarafından yönetilen sağcı cephenin reddettiğimiz hedeflerini de gündeme getirdi. Bu sağcı cephe krizden siyasi amaçlarla yararlanmaya çalıştı. Onlar işte bu nedenle, Silahlı Kuvvetlerin kontrolü de dahil olmak üzere birtakım anlaşmazlıkları olduklarını söyledikleri bazı maddelere sahip bu yasa paketine muhalefet ettiler. Bu sağcı cephenin tek amacı, MAS hükümetiyle iktidar mücadelesini derinleştirmektir, vergi sisteminde herhangi bir değişiklik önermek değildir. Ayrıca bu sağcı cephenin, geçen ağustos ayında 1389 sayılı yasayı da onayladığını hatırlamak gerekir.

5.) Yürürlükten kaldırılan yasa da, MAS tarafından dayatılan diğer yasalar da kesinlikle “sosyalist” karakterli değildir; tam tersine bu yasalar, çoğu durumda eski-sağ muhalefetin suç ortaklığıyla hazırlanmıştır ve büyük işadamlarının kârlarını koruyan kapitalist bir devletin tipik yasalarıdır.

6.) Halk sağlığı ve eğitiminin geliştirilmesi başta olmak üzere, aile tarımına yönelik sulama çalışmaları, halk için ucuz gıda ve benzerleri gibi alanlarda halkın ihtiyaçlarının karşılanması için devlet gelirlerinin artırılması gerekmektedir. Ve bu, büyük kapitalistlere, tarım işletmeciliğine, madenciliğe, bankalara ve ulusötesi şirketlere yüksek vergiler getirilerek yapılmalıdır. Bununla beraber KDV ve küçük işletmeler için getirilenlere benzer olan tüketim vergileri kaldırılmalı. MAS hükümetinin önerdiği şey bu değil; parlamentodaki muhalif partiler olan Creemos (İnanıyoruz) ve Comunidad Ciudadana’nın (Vatandaş Topluluğu) önerdiği de bu değil.

7.) Emekçilerin sendikal örgütleri her şeyden önce kendi tabanları için, kendi talepleri için, iş istikrarı için, makul ücretler için, kaliteli halk sağlığı ve eğitim için ve taşeron işçi alımına karşı, işten çıkarmalara karşı, ihraç edilen ürünlerin ithalatına ve Bolivya’da üretilen ürünlerin kaçakçılığına karşı mücadele etmelidir. Ormanları ve yerli toprakları savunma mücadelesi de yakıcı bir karakter kazanmıştır. Çiftçilerin Altiplano ve vadilerdeki sulama işlerine dönük talepleri de aynı derecede acildir.

8.) COB’un (Bolivya İşçi Merkezi) hain liderleriyle daha fazla yol yürünemez! Kendi tabanının talepleri için mücadeleyi terk ederek MAS hükümetine satılan COB’un mevcut liderliğinin açık ihaneti ile karşı karşıya kaldık; bu liderliği değiştirmek ve aynı zamanda sendikayı demokratikleştirmek için bir olağan kongrenin toplanması adına mücadele veriyoruz. Bu kongrede tüzük de değişmeli, böylece hükümete boyun eğmiş ufak bir ayrıcalıklı bürokratlar kesiminin, işçi tabanının arkasından iş çevirmesi engellenmeli.

9.) Ekonomik krizle ve sağlık ve eğitim kriziyle karşı karşıya kaldığımız bu durumda, Ekim Devrimi’nin önlemlerini hatırlatıyoruz; yani ulusötesi madencilik ve hidrokarbon şirketlerinin kamulaştırılmasını (bunların sahiplerinin mülksüzleştirilmesini) ve ülkenin sanayileşmesi için bütün doğal kaynaklara el konulmasını öneriyoruz. Teknik destek ve sulamayla toprağı işleyen köylüleri destekleyen bir tarım devrimi ve büyük oligarklardan toprağı alıp, bu toprakları onları işlemek isteyen yerli köylülere vermeyi öneriyoruz.

10.) MAS’ın sahte sol hükümeti ile Creemos ve Comunidad Ciudadana liderliğindeki sağcı muhalefet arasındaki şiddetli siyasi kutuplaşma karşısında, emekçi halkın düşmanı olan bu her iki kampın karşısında işçilerin siyasi bağımsızlığını tesis etmeye ihtiyacımız var.

Bunun için işçiler olarak kendi siyasal araçlarımızı güçlendirmemiz gerekiyor; işte bunun için 2013’te bir COB Kongresi tarafından kurulan İşçi Partisi’ni, onun devrimci programıyla yeniden inşa etmeli ve gerçek solun örgütlerini bir devrimi başlatmak için birleştirmeliyiz. Ülkeye hâkim olan bu yapay kutuplaşma karşısında, emekçilerin tek alternatifi budur.

Haklarımızın tek garantisi kadın dayanışmamız ve mücadelemiz! Acil taleplerimiz için örgütlenelim!

0

Mevcut politik ve ekonomik kriz içinde kadınlar olarak oldukça zor bir yıl geçirdik. Kadın cinayetleri, erkek şiddeti, ekonomik krizin derinleşen etkisi ve bunun kadın yoksulluğu üzerindeki çarpan etkisi, cinsel yönelimi hedef alan saldırılar, homofobi ve transfobi derken dört bir yandan sıkıştırıldığımız erkek egemen kapitalist düzen içinde hayatlarımız, haklarımız ve birbirimiz için mücadeleye tutunduk.

Kimimiz alanlara çıktık; kadın cinayetlerine, kadına yönelik şiddete karşı… Kimimiz üniversitelerde kayyuma karşı… Kimimiz ücretlerimiz, çalışma hakkımız için işyerlerimizde direnişteydik; kimimiz ise güvenceli, sendikalı çalışma hakkımız için grevde…

Kadınlara yönelik cinsel, psikolojik, ekonomik her türlü şiddete karşı verdiğimiz mücadelenin sembolü olan 25 Kasım’daki eylemlerimiz de mücadelemizin en güncel örneklerinden biri oldu. Tüm engellemelere karşı yine birçok şehirde öfkemizi ve taleplerimizi dile getirmek adına sokaklarda, alanlardaydık. İstanbul’da 25 Kasım Platformu’nun çağrısı ile “erkek-devlet şiddetine karşı isyanımız bitmedi” diyerek toplandığımız Taksim/Tünel’de yürüyüş kortejinin önünü kesmeye çalışan barikatlara karşı yine dayanışmamızla bir aradaydık.

Hemen öncesinde, yılın büyük bir bölümünde, Tek Adam rejiminin İstanbul Sözleşmesi kararına tepki olarak, kazanımlarımızı savunmak adına yine aynı meydanlardaydık. O barikatlar yine önümüzdeydi.

Ancak biliyoruz ki sesimiz, öfkemiz ve ısrarlı mücadelemizin etkisi o barikatları çoktan aştı. İktidarın, kadın hareketinin kazanımlarına ve doğrudan kendisine dönük saldırıları da zaten en başta bu gerçekliği hedef alıyor. Diğer yandan, faillere dönük olarak ısrarla sürdürdüğü cezasızlık, aklama, kollama politikaları ile erkek egemen sistemi iktidarının devamlılığı için nasıl bir dayanak noktası olarak gördüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Tüm bu saldırılar karşısında önümüzdeki dönem, kadınlar olarak taleplerimizi de en az öfkemiz kadar duyurmamız ve elbette örgütlememiz gereken bir sürece işaret ediyor.

Kadınlar olarak haklarımızın, kazanımlarımızın, kazanacaklarımızın tek garantisi yine biziz; kadın dayanışmamız ve mücadelemiz! Bu nedenle, acil taleplerimiz etrafında bir araya gelmenin; geniş bir eylem birliği sağlamanın ve bunu işyerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde, bulunduğumuz her alanda yaygınlaştırmanın araç ve yöntemlerini bulmalıyız.

  • 6284 etkin şekilde uygulansın!
  • Cezasızlık politikalarına, iyi hal indirimlerine son verilsin! Kadının beyanı esas alınarak, etkin soruşturma yürütülsün!
  • Kadın ve LGBTİ+lara yönelik şiddetin, homofobi ve transfobinin önlenmesi için acil önlem alınsın! Şiddete karşı mücadele için kaynak ayrılsın!
  • Sığınma evlerinin sayısı artırılsın; donanımlı ve nitelikli hale getirilsin!
  • Cinsel şiddet/tecavüz kriz merkezleri kurulsun!
  • İşyerlerinde taciz, şiddet ve ayrımcılıkla mücadele kapsamında ILO 190 Sözleşmesi imzalansın ve gerekleri acilen uygulansın!
  • Kadın işsizliğini önlemeye dönük kaynak ayrılsın!
  • Kadınlar için esnek değil güvenceli iş ve insanca yaşayacak bir ücret sağlansın!
  • Eşdeğer işe eşit ücret uygulansın!
  • Her işyerine kreş açılsın!

Tarihte bu ay | 19 Aralık 2000: Devrimcilerin tasfiyesi, neoliberalizmin konsolidasyonu

0

“27 kadındık koğuşta. Delinen yerden içeri bir hortum bırakıldı. Oradan atılan alev topu gibi bir madde ile yataklar tutuştu. Sonra bir gaz bırakıldı ve içerisi simsiyah dumanla göz gözü görmez oldu. Yanıyoruz diye bağırarak oradan çıkmaya başladık. Arkadaşlarımın derilerinin eridiğini gördüm. Ben beni yakan gazın ne olduğunun aydınlatılmasını istiyorum. Çünkü elbiselerimiz yanmadı derimiz eridi. Parmaklarım yok ama avucumun içi yanık değil. Sırtım belime kadar yandı. Saçlarım, kaşlarım yandı. Burnumun yerinde boşluk oluştu. Dizlerimde de yanık var.”

– Hacer Arıkan, 19 Aralık katliamı gazisi

19 Aralık katliamı yaklaşırken, Türkiye’de bir burjuva önderlik krizi yaşanıyordu: Ekonomik krizin giderek şiddetlenmesi nedeniyle, sürekli olarak değişen koalisyon hükümetleri silsilesi, yönetim krizinin açık ifadesiydi. Neoliberal model, karşısında bulduğu bütün direnişe rağmen ayakta tutulmaya çalışılıyordu. Bu modelin her dönemsel çöküşünde, acı IMF reçetelerine başvuruluyor ve halk radikalleşiyordu. Bu sırada bu kaosun ortasında, rejim MGK eliyle kontrol edilerek, giderek daha da baskıcılaşıyordu.

1989’da işçi sınıfının Bahar Eylemleri yaşanmıştı. Ardından 1990-1991 Zonguldak Yürüyüşü geldi. 1990’lar boyunca KESK, ciddi bir sendikal örgütlenme gerçekleştirerek, kamu işçileri arasında bir odak halini aldı. Kürt illerinde ise serhıldanlar patlak veriyordu. 12 Eylül diktatörlüğünün getirdiği 24 Ocak kararları konsolide olmamıştı. Bu konsolidasyonu sağlayacak bir karşıdevrimci saldırı gerekiyordu.

Tutsak devrimcilerin, F tipi hücre sistemine ve tecrit uygulamasına direnmek için 20 Ekim 2000’de başlattıkları açlık grevine karşı, Ecevit önderliğindeki devletin 19 Aralık 2000’de 20 cezaevinde başlattığı kanlı operasyon ve onun neticesi olan alçak katliam, işte böylesine bir karşıdevrimci saldırıydı. En az 30 devrimci bu operasyonda katledildi. Yüzlerce devrimci yaralandı, onlarcası sakat kaldı. Genelde devrimci muhalefeti, özelde ise Kürt hareketini sindirmek için organize edilmiş olan F tipi hücre sisteminin toplum nezdinde “meşruiyet” kazanabilmesi için, açlık grevindeki devrimcilere karşı 10 bin güvenlik görevlisi seferber edilmişti.

Birçok devrimci, güvenlik görevlilerinin kullandığı göz yaşartıcı, gaz ve sinir bombalarının çıkardığı yangında öldü. Devlet aynı zamanda CS gazı, beyaz fosfor ve Kapsaisin tipi kimyasal silahlar da kullandı.

Bu aşağılık katliam operasyonu hakkında bugüne kadar bir tanesi hariç olmak üzere, sonuçlanmış olan bir dava yok. Katillerin hiçbirisi yargılanmadı. Aksine Ağır Ceza Mahkemesi 2005’te, tutuklu yargılanan 7 kişiyi tahliye etti. Ancak devlet, dönemin Radikal gazetesini adli tıp raporlarını yayımladığı için yargılamayı ihmal etmedi.

Sorumlulardan birisi de F tipi cezaevlerinin mimarlarından olan ve katliam sırasında Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü görevinde olan Ali Suat Ertosun’du. Ertosun’a 2004 yılında AKP tarafından “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” verildi.

19 Aralık katliamını önceleyen süreçte, devrimci hareket gözaltında kaybedilmeler, işkenceler, yerinde infazlar ve benzerleri olmak üzere, yıpratıcı bir baskının altındaydı. Ekonomik kriz derinleştikçe, cezaevlerindeki siyasi tutukluların sayısı artıyordu. Böylesine kritik bir dönemde, cezaevleri önemli devrimci okullara ve açıkçası, toplum açısından gözlerin çevrildiği politika üretim merkezlerine dönmüştü. Cezaevlerindeki, toplumu da etkileyen bu devrimci muhalif etki, çeşitli yıpratma politikaları ile baskılanamadı. F tipi cezaevleri bu yüzden gündeme geldi.

2000’deki krizle birlikte yüz binlerce işçinin ücreti yarı yarıya azaldı, bir özelleştirme dalgası ülkeyi silip süpürüyordu ve taşeron çalışma egemen kılınmak isteniyordu. DSP-MHP-ANAP koalisyonunun başındaki Ecevit’in meşhur itirafı bu noktada geldi: “Cezaevlerini kontrol altına alamazsak IMF programlarını uygulayamayız.”

19 Aralık Hayata Dönüş Operasyonu, Türkiye’de IMF kararları, yani neoliberalizm konsolide olsun diye hayata geçirildi. Bunun için cezaevlerindeki devrimcilerin sindirilmesi ve katledilmesi gerekiyordu. Ancak IMF’nin ekonomik diktasının sağlamlaştırılmasına karşı cezaevlerinde devrimcilerin verdiği mücadele yeterli olamazdı. Aynı zamanda “dışarıda” da bir kitlesel işçi hareketinin buna eşlik etmesi gerekiyordu. Türkiye sosyalist hareketi bunu örgütlemek noktasında başarısız oldu ve böylece, 12 Eylül’den sonraki en büyük ikinci yenilgisini, 19 Aralık’ta aldı.

***


***

“Zengin evlerine temizliğe giden bir Fatma Ablamız vardı. Kocası Zeydin başkasının taksisinde şoförlük yapardı. Yaşları daha kırkı bulmadan ikisi de çökmüştü. Güç bela okutmaya çalıştıkları üç çocuklarından büyüğü Gülnaz hemşirelik okuyordu o zamanlar. Gülnaz’dan söz açıldı mı Fatma Abla’nın göğsü kabarırdı. E, haksız mıydı? Bozuk düzenin kenar mahallesinden hemşire çıkarmak az buz iş değildi yani. İstanbul’un orta yerinde ama yok hükmünde bir mahalleden hemşire çıkarmak, biz de burdayız, varız, bizi yok sayamazsınız demekmiş. Yoksulluk kader değilmiş, elbet yıkılacakmış bu sömürü düzeni. Bunlar hep Gülnaz’ın laflarıydı. Canım kardeşim, Gülnaz’ım, neyini anlatayım senin? Öyle narin, öyle sevecen, öyle güzeldi ki… Düşündükçe bugün bile yüreğim sıkışır. Daha hemşirelik kepini giymeden hapse koydular. Fatma Abla senelerce cezaevi kapılarını aşındırdı. Çıkar gelir diyorduk, giyer o bembeyaz üniformasını, sevindirir hepimizi. Gelmedi, gelemedi bahtsızım. O sene açlık grevleri oldu cezaevlerinde, onca yoksul halk çocuğu direndiler, aralarında Gülnaz da vardı. Biz hepimiz Fatma Abla’yla beraber öldük öldük dirildik. Sonra bir sabah hapishaneleri bastılar, güzel çocuklarımızı diri diri yaktılar, aralarında Gülnaz da vardı. Benim bu işlere aklım hiç ermez, ama bildiğim bir şey var ki bu zulüm yerde kalmaz. O zaman insanların gözlerindeki, yüreğindeki öfkeyi görünce anladım bunu. Dert çok işte, hangi birini anlatayım. Caner o sene dört yaşındaydı, elinden tutmuş beraberce cemevine, Gülnaz’ın cenazesine gitmiştik. Gülnaz, Caner’imi hiç göremedi ama oğlum bilsin istedim: Gülnaz diye güzeller güzeli bir insan da geçti bu dünyadan.”

– Selahattin Demirtaş, Efsun, Dipnot Yayınları, 2. baskı, sayfa 158-159.

Organize suçlar: Şebinkarahisar ve Ayvalık

0

Şebinkarahisar ve Ayvalık’ta maden işletmelerinin havuzlarından ağır metal yüklü atıksuların fışkırması, tedbirsizlik ve denetimsizlik sonucunda mümkün oldu. Suçlunun kim olduğunu artık herkes biliyor. Doğayı ve yaşamı umursamadan kârından başka bir şey düşünmeyip ekolojik yıkım yaratan şirketler ve bunlar üzerinde dişe dokunur hiçbir denetleme yapmayan hükümet, işlenen suçun bir numaralı failleridir.

İçeriği hakkında dört başı mamur bir bilgiye sahip olmasak da, yaşanan sızıntıların ciddi oranda ağır metal içerdiğini ve basında ifade edildiği üzere hasarın neredeyse bir nükleer sızıntı ile eşdeğer olduğunu söylemek mümkün. Maalesef olan oldu. Zararı hiçe indirmek artık mümkün olmasa da hasarın yayılmaması adına hâlâ yapılabilecekler var. Aynı zamanda yaşananlardan anlıyoruz ki, yeni “kaza”ların eli kulağında.

Giresun’daki felaket nasıl meydana geldi?

Giresun Şebinkarahisar’da Nesko Madencilik A.Ş’ye ait “Kurşun, Çinko, Bakır Ocağı ve Zenginleştirme Tesisi”nin atık havuzunda meydana gelen facianın bir suç olduğunda anlaşıyorsak, bu suçun organize bir suç olduğunu, adım adım örgütlendiğini de söylemeliyiz.

Organize suçun ilk adımı, hükümetin 2000’li yıllardan itibaren Nesko Madencilik’e çevre suçları işleme ruhsatı niteliğinde destekler sunması ile başladı. Türkiye’de ÇED raporu diye bilinen Çevre Etki Değerlendirme süreçlerinin hiç de sağlıklı işlemediği, ÇED olumlu raporu alan onlarca yıkımın olduğunu biliyoruz. Ancak Nesko için böylesi dolambaçlı yollara bile girilmedi. O yıllardan beri şirket pek çok çalışmasında Çevre Etki Değerlendirme süreçlerinden kapsam dışı bırakılmıştı. Bu büyük jokere sahip olan şirket bu sayede pek çok yatırım ile büyük yıkımlar yaratırken, aynı kartı oynayıp yakın dönemde Şebinkarahisar’daki işletmesinde izin almasına gerek kalmaksızın kapasite artırımına gitti. Gerçekleşen kapasite artırımına dayanamayan siyanür dahil ağır metal dolu atık havuzu resmen patladı ve böylece büyük bir ekolojik yıkım başladı.

Yıkımın boyutlarını hâlâ tam olarak bilmiyoruz çünkü bakanlık yetkilileri bölgede ne su ne de toprak kirliliğine dair bir araştırma yaparak kamuoyuna açıkladılar ve gerekli tedbirleri almaya yöneldiler. Köylülerin tepkisinin basın, yerel direnişçiler ve çevre örgütleri aracılığı ile tüm topluma yayılmasının karşısında bakanlık şirketi en üst düzeyde cezalandırdığını ilan etti. Darbeyi eniştesinden öğrenen cumhurbaşkanının bakanlığı sisteme yakışır bir şekilde kazayı sosyal medyadan öğrendi. Ancak tepkiler artınca harekete geçen hükümet yetkilileri bugüne dek tesisi tek bir kez bile ciddi şekilde denetlemediklerini kabul etmiş oldu.

Ayvalık’taki felaket nasıl meydana geldi?

Nesko Madencilik’in işlediği büyük organize suçun bir benzeri, bu kez geldiğini davul zurna ile duyururcasına, ÇED var mı yok mu gibi bir araştırmaya gerek kalmaksızın Ayvalık’ta işlendi.

Balıkesir Ayvalık’taki Bilfer Madencilik ve Turizm A.Ş’ye ait demir ve bakır madeninin atık havuzunun istinat duvarı çöktü! Üstelik bu “kaza”nın bir benzeri ocak ayında da yaşanmış ve şirket çöken duvarı beton bloklarla sağlamlaştırmakla yetinmişti. Geçtiğimiz ay içerisinde ise istinat duvarı bir kez daha çöktü ve kirlilik yükü yüksek atıksu havuzunun suları Madra Barajı’na kadar ulaştı. “Kaza”nın sebebi bu kadar büyük bir ihmal ve denetimsizlikle sınırlı değil. Şaka gibi ancak Bilfer Madencilik’in faaliyeti mevcut mevzuata göre mümkün değil. Bilfer’in bu bölgedeki faaliyeti 1950’lerde alınan ruhsata dayanıyor. Doğa düşmanlığının bir numaralı bakanlıklarından enerji bakanlığı şirketin yetmiş yıllık ruhsatını kazanılmış bir hak olarak görmekten geri durmuyor ve şirket faaliyetini sürdürebiliyor. Yani adında çevre olsun olmasın, patronlar için çalışan tüm bakanlıklar ekolojik yıkım yaratmanın hukuki zeminini bulmakta pek zorlanmıyorlar. Çevreye karşı işlenen organize suçların ağı bu ilişkilerde kuruluyor.

Gördüğümüz o ki, hükümetin ciddiyetsiz politikaları sonucunda madenciler tedbir almak yerine büyük bir felaket yaşanana kadar işçinin hakkını yiyip, doğayı mahvetmeye yöneliyor. Çünkü sistem bunu yaparken kâr elde etmelerini de garanti ediyor. Öyle ise kazalar sürpriz değil ve yenileri de an meselesi.

Eylem planı ne olmalı?

Yapılması gerekenin iki boyutu var. Birincisi, yaşanan kazaların etkileri derhal incelenip yayılmasının önüne geçilmelidir. Atıkların yayıldığı tüm yüzey ve yeraltı sularında, toprakta analizler yapılmalı, halk bu konularda bilgilendirilmedir. Mevcut süreçte halk kendi kaderine terk edilmiş durumdadır.

İkincisi, yaşanan ekolojik yıkımlar yenilerine dair küçük bir uyarı niteliğinde. En hızlı şekilde tedbirler alınmalı, tüm maden ve enerji işletmeleri denetlenmeli ve uygunsuz işleyen işletmelerin faaliyetine derhal son verilmelidir. Tedbir almayan işletmeler tazminatsız kamulaştırılmalıdır.

Hükümet ekolojik yıkımı teşvik ederken, muhalefet partileri de bu yıkımları durdurmaya yönelik bir eylem programı sunamıyor. Öyle ki, CHP’nin yönetimindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi dünyanın kaçındığı atık yakma tesislerinin bir yenisini açmakla övünüyor! Bu yatırımlarda ekolojik yıkımlara dair başta İyi Parti’li olmak üzere pek çok şirketle yeni suç ortaklıkları kuruluyor.

Türkiye’de hiçbir burjuva program ekolojik yıkıma karşı tatmin edici bir yanıt veremiyor. Yeni faciaları engellemek, doğayı ve yaşamı savunmak için kamulaştırma ve denetleme içeriğinde emek merkezli bir alternatifi hayata geçirme sorumluluğu bizlerin omuzlarında duruyor.

Petrokimya işçisi: “Birlik olup mücadele etmeliyiz”

0

Kazanmanın tek yolu mücadeleden geçer. Mücadele etmeden kazanım olmaz. Bunun farkında olduğumuzda her şeyin üstesinden gelebiliriz. Kaybedecek bir şeyimiz kalmadı, artık şunun farkında olmalıyız. Dünyada neredeyse en ucuz işgücü bizde. Gerçek enflasyonun yüzde 75 olduğu bu günlerde asgari ücret artık tamamen eridi ve artık evimize ekmek götüremeyecek hale geldik.

Bunlar göz önüne alındığında, bu günler artık mücadele ağlarını örmemiz gereken zamanlar. İster sendikalı işyeri olsun ister örgütsüz, bulunduğumuz fabrikalarda her halükârda birlik olup mücadele etmeliyiz. Sendikalı işyerlerinde bile sendikal bürokrasiye yenilmek istemiyorsak bir arada olup onlara karşı da mücadele etmek zorundayız. Geçmişteki işçi mücadelelerini kendimize örnek alıp, bugün o deneyimlerin de üstüne koyup mücadele etmeliyiz. Gerekirse bedel ödeyerek… Şu anki şartlarda başka yolumuz kalmadı.

Ben, Petrol-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu bir işyerinde çalışıyorum ve bu yılın sonunda bizim toplu iş sözleşmesi sürecimiz başlayacak. Ben ve çalışan arkadaşlarım şimdiden bunun bilincinde olduğumuz için bir arada hareket ediyoruz. Bu bilinci diğer vardiya arkadaşlarımıza ulaştırıp bölüm bazlı işçi komiteleri oluşturmaya çalışıyoruz. Şu anda örgütlenme açısından iyi durumdayız. Bu birliğimiz bozulmadığı sürece iyi bir kazanım elde edebileceğimizi düşünüyorum. Çünkü ancak birlik olursak kazanım elde etme şansımız var.

Yaşasın işçi sınıfı, yaşasın onurlu mücadelemiz!

Petrokimya sektöründen bir işçi

Enerji işçisi: “Bu sömürü düzenini meşru gören bir yapıyla yönetiliyoruz”

0

“Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor: şimdi ise canavarların zamanı,” demiş Antonio Gramsci.

Yaşadığım ya da yaşadığımız süreci daha iyi tarif eden bir cümle bulamadım. Çünkü bulacak vaktim yok, çünkü okuyacak vaktim yok ve çünkü düşünebilecek vaktim yok. “11 saat çalışıp, eve ayaklarınızın altı yana yana gelip, geriye kalan iki-üç saati ancak dinlenerek geçirip, her an ay sonu ödeyeceğiniz kiranızı, mutfağınızı ve çocuğunuzun geleceğini düşünüp kaygı sancılarına maruz kalsaydınız muhtemelen sizin de vaktiniz olmazdı” demeyi bile isterdim. Ama biliyorum, birçoğumuz aynı durumdayız. Ben enerji işçisiyim. Hani var ya, halkın vergileriyle kurulup sonra tekelleştirilmiş ve halkın vergisiyle kurulmuş o barajda üretilen enerjiyi halka kat kat fazla satan enerji şirketleri, onlardan birinde işçiyim işte.

Fakat bunların hiçbiri pek de sorun değil benim için. Çünkü işyerinde kendi işimin dışında işlere koşturmamın, mobbinge maruz kalmamın, her ağzımı açtığımda bana kapıyı işaret etmelerinin, yaşadığım coğrafyada iş imkânlarının kısıtlı olmasını da kullanarak hakaret edebilecek ahlaksızlığı göstermelerinin yanında pek de sorun değil maalesef.

Köylere sayaç okumak için bırakıldığımızda akşama kadar köylerde bize saldıran köpeklerin ve yemek yiyebileceğimiz herhangi bir yerin olmayışından kaynaklı açlıktan başımıza giren ağrıların yanında hiç sorun değil.

Çalışırken insanların ekonomik sorunlarından kaynaklı bize saldırmasının ve sahada yaşadığımız stresin seviyesinin yanında hiç sorun değil.

Ama bunlar bile gerçek sorunlarımızı yansıtmıyor, desem abartmam herhalde. Çünkü bunlar da, iş yoğunluğu nedeniyle her arızaya koşturmaya çalışan arkadaşlarımızın üzerindeki baskıdan dolayı kollarının direkte, bedenlerinin ise yerde son bularak ölüşünün yanında sorun değil. Belki birçoğunuz bilmiyorsunuz fakat öyle, az değil ha, neredeyse her ay ölüyoruz.

Varsın ölelim kimin umurunda.

Yol-yemek ücretini günde 20 TL, maaşımızı da 2800 TL alıyoruz. Bir de bununla da kalmıyor “Bu kadar şikâyet ediyorsan çalışma, özgürsün kardeşim” diyen bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız. Verdikleri özgürlüğün açlıktan ölme özgürlüğü olduğunun farkında değiller herhalde. Bu da elektriğe kapılmaya benziyor biraz.

Ama hâlâ en büyük sorunumuza değinmedim. O da şu ki, bu sorunların hiçbirinin aslında gerçek bir sorun olmadığını ifade eden ve bu sömürü düzenini meşru gören bir yapıyla yönetiliyoruz.

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi

Peru: Kardeş partimizin birleşme kongresi başarıyla tamamlandı

0

Birleşik İşçi Partisi (İUB-DE Peru seksiyonu) ile Ayacucho’dan Sosyalist Alternatif arasında yapılan Olağanüstü Birleşme Kongresi başarıyla tamamlandı. Kuşkusuz bu, dünya partimiz İUB-DE’nin Peru’daki seksiyonunu inşa etme yönündeki muazzam görevde, bizi güçlendirecek şekilde devrimcilerin birliğinin sağlanmasında atılan büyük bir adım oldu.

Kongre, birçoğu ilk parti kongrelerini yaşayan yoldaşlar arasındaki coşkulu tartışmalarla ve Lima, Ayacucho, Ancash ve Cusco’dan gelen delegeler ile davetli yoldaşların kayıtlarını yaptırmasıyla başladı.

Kongrenin açılışı enternasyonalist bir şölendi: Brezilya’dan Baba yoldaşın, Türkiye’den Atakan yoldaşın, Panama’dan Priscila Vazquez yoldaşın, Bolivya’dan Beto yoldaşın ve Arjantin’den ulusal milletvekili ve Sol Cephe-Birlik’in içindeki Sosyalist Sol’un ulusal önderlerinden olan Juan Carlos Giordano’nun selamlamaları okundu.

Kongreye İUB-DE’den yoldaşlar da dahil oldu. Bunlar arasında Arjantin’den Miguel Sorans, Meksika’dan Enrique Gomez, Bolivya’dan Miguel Lamas ve Venezuela’dan Miguel Hernandez yoldaşlar vardı.

Sosyalist Alternatif’ten yoldaşlarla bu birleşme birdenbire gündeme gelmedi. Devrimcileri birleştirmek Enternasyonal’imizin politikasının daima bir parçasıydı. Peru yıllardır emekçi sınıfların ve halkın kahramanca mücadelelerinin yaşandığı muazzam bir toplumsal ve siyasi kriz yaşıyor. Bu mücadelelere somut siyasi müdahalede, bizim gibi, devrimci partinin inşasını birincil önceliği olarak gören Ayacucho’dan yoldaşlarla karşılaştık.

Birliği sağlamak için bir yıldan biraz daha uzun bir süre önce bir Birleşme Komitesi kurduk. Tartışmalar, görüş alışverişleri ve hepsinden önemlisi ülkenin sınıf mücadelelerine ortak katılım ile müdahale, hedeflerimiz kapsamında sağlam, kardeşçe ve ilkeli bir şekilde ilerlememizi sağladı. Bu bağlamda, Aralık 2020’de İUB-DE Dünya Kongresi’nde sunulan uluslararası tartışma başlıkları üzerinden, Sosyalist Alternatif’ten yoldaşlarla muazzam bir anlaşma zemini kurmuş olduk.

Birlik yönünde varılan anlaşma kongredeki tartışmalara, kararlara ve Olağanüstü Birleşme Kongresi’nin Siyasi Manifestosu’na yansıdı. Ulusal düzeyde, Castillo hükümetinin ikili söylemi ile deneyimlerini tüketme noktasında ilerleyen ve önceki tüm hükümetlerin emekçi halktan çaldığı haklar için mevzi mevzi savaşarak sokakları terk etmeyen işçi sınıfının mücadelelerine istikrarlı bir şekilde katılmak ve ülkenin yeni siyasi dönemine daha güçlü bir biçimde dahil olmak yönünde karar aldık. Peru’nun işçileri, köylüleri ve yoksulları ile yan yana mücadele etmek ve harekete geçmek için üzerinde tartıştığımız ve eyleme dökmek yönünde oy verdiğimiz siyasi bir programla kongreden güçlenerek çıktık. Güçlendik çünkü Ayacucho’dan yoldaşların militan kavrayışları Peru’daki örgütümüze ve İUB-DE’ye kuvvet kattı.

İUB-DE sağlam adımlarla, bütün dünyada devrimci partiler inşa etmek şeklindeki gündelik görevimizin, sekter kendini pazarlamalar veya oportünist hareketçilik ile değil, devrimcilerin demokratik merkeziyetçilik yöntemi temelinde programatik, örgütsel ve ilkeli birliklerle yapılabileceğini gösteriyor. İUB-DE olarak inşa etmeyi hedeflediğimiz devrimci partiler, işçi sınıfını hak ettiği yere, iktidara taşımayı amaçlıyor. Yine bu partiler bizi açlığa ve sefalete mahkûm eden kapitalist sömürü ile baskıyı yok etmeyi hedefliyor. Bu birleşme kongresi sayesinde, şimdi bu görevleri gerçekleştirmek adına daha güçlü bir konumdayız.

Biri yer, biri bakar; kıyamet nasıl kopar?

0

İşçi sınıfının 2021 yılındaki mücadeleleri üzerine bir değerlendirme

Patronlar kârlarına kâr katarken, zenginler servetlerini katlarken Türkiye’de emeğiyle geçinmeye çalışan milyonlar her gün biraz daha fazla sefalete, yoksulluğa itiliyor, hakları ellerinden alınmaya çalışılıyor.

Bu sürecin sorumlusu ise oldukça açık. Tek Adam rejimi ve mevcut sömürü düzeni.

Defalarca söylendi ama bir kez daha tekrar etmekten zarar gelmez. Pandemi ile birlikte daha da derinleşen ekonomik kriz karşısında iktidarın politikası aşikârdı: Patronlara kalkan olmak ve krizin faturasını emekçilere kesmek.

Tüm kaynakları sermaye grubu için seferber eden iktidarın politikalarının sonucu ise şu oldu: Büyük şirketler devasa kârlar elde etti. Türk Telekom, THY, Akbank gibileri yüzde 100’ün üzerinde… Zenginler servetlerini ikiye katladı. 2020 yılına kıyasla, Murat Ülker servetini yüzde 46,5, Erman Ilıcak ise yüzde 41,9 artırdı. Bu iki zatın toplam serveti (10,7 milyar dolar), yaklaşık olarak 36 milyon 150 bin adet brüt asgari ücrete ulaştı.

Bunun karşısında, Türkiyeli emekçilerin aldıkları ücret yıl içerisinde yüzde 45 oranında değerini yitirdi. Çalıştıkça yoksullaştık. İktidarın patronları kollayan politikaları neticesinde Covid-19 ve varyantlarına karşı hayatımızı, Kod-29 ve varyantlarına karşı işimizi savunmak zorunda kaldık. Güvenceli bir iş, insan onuruna yaraşır bir ücret için mücadele ettik.

Çünkü krizin sorumlusu biz değiliz!

Geride bırakmakta olduğumuz 2021 yılının işçi sınıfı mücadelelerinin ana karakterini işte bu tablo belirledi. Gıdadan inşaata, metalden tekstile, lojistikten hizmete birçok sektörde irili ufaklı mücadeleler cereyan etti.

Bu mücadeleleri üç ayrı tipte karakterize edebiliriz.

Bunlardan ilki, pandemi ile birlikte peyda olan ücretsiz izin dayatmasına, Kod-29 ve varyantlarıyla kronik hale gelen işten çıkarmalara karşı verilen mücadeleler. Saray rejiminin “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanı birçok işverene “ahlaksız suçtan” işçi çıkarmanın önünü açtı. Bunun sonucunda ise emekçiler işlerine sahip çıkmak adına, sendikalı ya da sendikasız, işyerlerinde savunma amacıyla direnişler gerçekleştirdi. Yasin Kaplan Halı, Güven Boya, Angel Halı, Migros Depo bunlara birkaç örnek…

İkinci örneği ise insan onuruna yaraşır bir ücret elde etme mücadeleleri oluşturdu. Çalışan nüfusun neredeyse yarısının asgari ücret seviyesinde maaş aldığı, asgari ücretinse yoksulluk sınırının altında olduğu bir ortamda emekçiler hakları olanı alabilmek için sahneye çıktılar. Ücret mücadelelerinin en çarpıcı örneğini ise belediyelerdeki TİS süreçlerinde gözlemledik. Emekçiler grev kararlılığını göstermiş olmalarına rağmen sendikal bürokrasi işçilerin iradesini hiçe sayarak, kapalı kapılar ardında sözleşmeyi imzalayarak mücadeleye ihanet etmiş oldu.

Üçüncü örnek ise, güvenceli iş ve örgütlü işyeri talebiyle, işçi sınıfının mevzi kazanma savaşı olarak cereyan etti. Türkiye’yi ucuz emek cennetine çevirme amacı güden rejim ve mevcut sömürü düzeni, bunun yolunun emekçilerin ücretlerinin düşük, iş güvencelerinin esnek, örgütlülüğününse parçalı tutulmasından geçtiğini bilerek, işçilerin en temel anayasal hakkı olan sendikalı çalışma hakkını engellemek adına her türlü metoda başvuruyor. Bunun sonucunda, uzun soluklu sendikal mücadelelere, grevlere tanıklık ediyoruz. Bunların en yakın örnekleri Bel Karper ve Adkotürk grevleri, Termokar ve Yemeksepeti mücadeleleri.

Bu tablodan çıkarmamız gereken önemli sonuçlar var. İşçi sınıfı mevcut sefalet koşullarını, güvencesizliği sorguluyor, bunlara karşı mücadelesini yükseltiyor ve örgütlenme arayışı içerisine giriyor. Ancak 2021 yılında mücadelelerin sayısında gözle görülür bir artış olsa da, sendikalı olma oranları kısmen yükselse de (2020 yılında 1 milyon 946 bin sendikalı işçi varken bu rakam bu yıl 2 milyon 124 bine yükseldi) benzer taleplerle yürütülen mücadelelerin çoğu birbirinden yalıtık kalmayı sürdürüyor. Bu yalıtık kalma hali de kazanımını ancak mücadelesiyle elde edebilecek, mücadelesini de ancak birliğiyle sürdürebilecek işçi sınıfının bir çıkış arayışını tırmandırıyor.

Gücümüz birliğimizden gelir, ittifakımız emekten geçer!

Bu çıkış arayışına cevap üretebilmek adına, yukarıda mücadeleleri karakterize ettiğimiz üç ayrı örnek bizlere emekçilerin acil talepleri bağlamında bir temel sunuyor: İşten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, ücretlerin 3 ayda bir enflasyon oranında düzenli olarak artırılması, sendikalaşma önündeki tüm engellerin derhal kaldırılması!

Tek Adam rejiminin ülkeyi içine sürüklediği ekonomik çöküş ve bunun faturasını emekçilere yıkma gayretininse önümüzdeki süreçte işçi sınıfı içerisindeki hoşnutsuzluğu daha da derinleştireceğini tespit edebiliriz.

Bunun karşısında öncelikli olarak yapılması gereken ise, emekçilerin acil talepleri etrafında mücadeleleri birleştirebilmek.

Bu birlik, mevcut mücadelelerin kazanılmasının da ötesinde, yaratacağı olumlu örneklerle yeni mücadelelerin başlangıcının da önünü açabilir.

Ve yine bu yolla, emekçilerin iradesini gasp eden bürokratik sendikal anlayışlar karşısında, işyerlerinde, fabrikalarda işçi sınıfının öz gücünün açığa çıkması olanaklı hale gelebilir. Emekçilerin aidatlarıyla var olan sendikaların bütçesi emekçilerin yararına olacak şekilde düzenlenip, grev fonları aktifleştirilebilir. Mücadelelerde böylesi bir birliğin yaratılması, aynı zamanda sınıf güçlerinin önüne ekonomik çöküşten çıkışı, baskı ve sömürü düzeninden kopuşu sağlayabilecek bir Emek İttifakını da inşa etme olanağını koyacaktır.

Kartal’da “Artık yeter, geçinmek istiyoruz!” mitingi düzenlendi

0

12 Aralık Pazar günü Kartal Meydanı’nda DİSK’in çağrısıyla düzenlenen “Artık yeter, geçinmek istiyoruz!” mitingine binlerce işçi ve emekçi katıldı. İşçiler 12:00’da yürüyüş için toplanmaya başladılar ve yürüyüşün ardından miting alanına geçildi. Yağmurlu havaya rağmen işçi ve emekçilerin yoğun katılım gösterdiği mitingde insanca yaşayacak ücret talebi ve hükümete karşı tepki sloganları öne çıktı. “Hükümet istifa”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”, “Zafer direnen emekçinin olacak” sloganları sıkça atıldı.

Mitingde konuşma yapan DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu vergi adaletsizliğine, TÜİK enflasyon verilerinin gerçeği yansıtmadığına ve ekonomik kurtuluş savaşının patronların kurtuluşu olduğuna vurgu yaptı. Konuşmasında insanca yaşayacak bir ücret ve vergide adalet talebini yineleyen Çerkezoğlu, hükümetin Türkiye işçisinin alım gücünü ve ücretlerini düşüren Çin Modeli ekonomi anlayışına karşı “Yok öyle yağma! Bu meydandan bir kere daha haykırıyoruz: Bu ülke, bu halk, bu ülkenin işçi sınıfı satılık değildir. Uluslararası pazarlarda kelepire satılığa çıkarılacak şahsa ait bir mal değildir. Yabancı sermaye için, petrol prensleri ve kralları için ‘kelepir emek, kelepir memleket’ diye tezgâh açanlara direneceğiz!” dedi.

5.200 TL net asgari ücretin kırmızı çizgi olduğunu belirten Çerkezoğlu, ayrıca asgari ücretin vergiden muaf tutulmasını ve tüm ücretlerin asgari ücret tutarı kadar kısmında vergi ve kesintilerin kaldırılarak ücretlerde 1.000 TL iyileştirme yapılmasını talep etti. En düşük emekli maaşının asgari ücret düzeyine yükseltilmesi, grev ve sendikalaşmadaki engellerin kaldırılması, DİSK’in mitingde ifade ettiği diğer talepleri arasındaydı.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak mitinge “Ekonomik çöküşe ve Tek Adam rejimine karşı Emek İttifakı’nın inşası için mücadeleye” şiarıyla, “Güvenceli iş, insanca bir yaşam için mücadelemizi birleştirelim” diyerek katıldık. Mitingde “İşçiden, emekçiden yana yeni bir anayasa için bağımsız ve egemen kurucu meclis”, “Herkes için örgütlenme ve sınırsız, barajsız sendikalaşma hakkı”, “Ücretlere her 3 ayda 1 gerçek enflasyon oranında zam yapılsın!”, “Dış borç ödemelerine son! Kaynaklar emekçiler yararına kullanılsın”, “İnsan onuruna yakışır ücret ve çalışma koşulları” yazılı dövizler ve “İşten çıkarmalar yasaklansın”, “Dış borç ödemeleri durdurulsun”, “Sendika, sigorta, 6 saat işgünü” sloganlarıyla taleplerimizi dile getirdik.

Biz geleceği istiyoruz!

0

19 yıllık iktidarının uzunca bir dönemi boyunca Erdoğan ve ona alkış tutan patronlar Türkiye ekonomik mucizesinden (!) bahsedip durdu hatırlarsınız. Buna göre; Türkiye, ekonomisi en hızlı büyüyen ülkelerdendi; ihracat rekorları kırıyordu!

Mucizevi yanı belli ki zengini daha da çok zenginleştirmekte yatan bu büyüme ile birlikte dış borç arttı, dışa bağımlılık arttı, kredi borçlanmaları arttı, işsizlik arttı, enflasyon arttı, güvencesiz çalışma arttı, talan arttı. Hatta tamamı kronik bir hal aldı. Sonuç olarak, emekçiler için “büyüyen”, sosyal enkazın ve ekonomik, demokratik tüm haklar üzerindeki kıyımın boyutu oldu sadece.

Ama gelin görün ki bilanço apaçık ortada olmasına rağmen, Tek Adam rejimi -bugün hâlâ- saplandığı ekonomik bataklıkta ekonomik büyüme rakamlarına tutunma telaşında… İktidar cephesi, üçüncü çeyrekte kaydedilen baz etkisi kaynaklı büyümeyi allayıp pullamaya çalışsa da Kara Salı ile sembolik olarak cisimleşen karanlık, çoktan iktidarın üzerine çökmüş durumda.

Büyüdüğünde de küçüldüğünde de hep kendi cebindeki, sofrasındaki azalan emekçi için ise ekonomik gidişatın yönünü belirleyen tek bir gerçek ölçüt var: alım gücü!

Emekçinin öğün geçiştirdiği simidi, açması bile sofrasındaki lüks olmuşken; her üç kişiden biri temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığını ifade ederken; alım gücü dediğimiz artık doğrudan emekçi halkın “hayatta kalma kapasitesi”ni gösterir durumda.

Peki iktidar, altını çoktan oymaya başlamış bu sonuçların farkında değil mi? Elbette farkında. Peki ne yapıyor? Üç yönteme başvurduğunu söyleyebiliriz.

Birincisi, iktidarı boyunca en çok “ustalaştığı” şeyden, inkâr ve yalandan halen medet umuyor.

İkincisi, yine iktidarı boyunca sürekli vites artırmaktan geri durmadığı baskı, tehdit ve şiddeti bir sopa olarak göstermeye devam ediyor.

Üçüncüsü ise belki en bugüne özgü olanı. Doğrudan kendi oy tabanında da belirleyici olan toplumsal hoşnutsuzluğu, sanki yaratan kendi değilmiş gibi, “iyileştirme” yönünde birtakım vaatler ile bastırmaya, olası sosyal patlamaların önüne geçmeye ve iktidarına zaman kazandırmaya çalışıyor. Oy tabanını belki de ilk kez dini hassasiyetlerini önceleyerek bir arada tutabileceği bir cemaatin bileşenlerinden fazlası olarak; sınıfsal çelişkileri ve talepleri ile görmeye ve buna göstermelik de olsa cevap üretmeye mecbur hissediyor. Ancak tüm havuç politikaları gibi bunun ciddi bir maliyeti var; hem ekonomik hem de politik olarak. Ve iktidarın mevcut denkleminde bu belki bir yardım butonu ama sürdürüle(bile)cek bir seçenek değil.

Bir denklemin bağımlı ve bağımsız unsurları vardır. İşçi ve emekçiler, Cumhur İttifakı’nın da Millet İttifakı’nın da iktidar denkleminde, hep bağımlı unsur olarak görüldüler, görülmekteler. Oysa şimdi bir bağımsız unsur -politik özne- olarak bu denklemin sonucunu değiştirme seçeneği belki uzun zamandır olmadığı kadar mümkün.

İşte bu yüzden, politik ve ekonomik krizin yarattığı toplumsal çürüme sürecine emekten yana çözümlerimizi sunacağımız bir seçenek için kendi gücümüze dönüp bakmanın, onu örgütlemenin zamanı! “Vaatler, kırıntılar… Daha kaşıkla verirken kepçe ile aldığınız her şey sizin olsun, biz geleceği istiyoruz!” demenin vakti. Bu açıdan, bugün “emek ittifakı”, bir seçim ittifakı tartışması değil; işçi sınıfının bir özne olarak var oluş seçeneğidir.

Troçkizm nedir?

0

Arjantin’de Troçkist solun son ulusal seçimlerden üçüncü büyük politik güç olarak çıkması ve kritik emekçi semtleri ile yerli bölgelerinde dikkate değer bir destek artışını yakalamış olması, aynı zamanda bu solun Katolik Kilisesi’ni sarsan kadın hareketinde politik öncülük rolünü üstlenmiş olması Arjantin’de işçiler arasında Troçkizme dönük ilgiyi canlandırdı. Arjantin işçi sınıfının bu politik yöneliminin bir sonucu olarak, patronların egemenliğinde olan ülkenin başlıca haber kanalları ile gazeteleri, Troçkizmi karalamaya dönük bir kampanya başlattı. İktidardaki Peronist hükümet, onun sağcı muhalifleri, Arjantin faşizminin temsilcileri ve Stalinizm kökenli Arjantin Komünist Partisi ile Maocu yapıların oluşturduğu bu saldırı cephesine karşı, Arjantin kardeş partimiz olan Sosyalist Sol’un önderlerinden José Castillo’nun, Arjantin işçi sınıfı arasında yaygın bir şekilde tartışılması için kaleme aldığı Troçkizm nedir? (¿Qué es el trotskismo?) metninin çevirisini, okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

Arjantin’de, dört Troçkist partinin (Sosyalist Sol, İşçilerin Sosyalist Partisi, İşçi Partisi, Sosyalist İşçi Hareketi) ittifakıyla oluşturulan Sol Cephe-Birlik’in (FIT-U) büyümesi, bizi birçok yeni yoldaşla tanıştırdı. Bu yeni yoldaşlar bize kim olduğumuzu, neyi savunduğumuzu ve önerdiklerimizin yapılabilir olup olmadığı soruyorlar. Aynı zamanda ana akım medya organları da Troçkizm üzerine yorumlar geliştirmeye başladılar.

FIT-U tarihsel bir seçim başarısı yakaladı. Bunu yalnızca ulusal çapta ilk kez 4 milletvekili çıkarıldığı için söylemiyoruz; aynı zamanda işçi sınıfı ve halk kesimleri arasında da büyüme sağlandı. Bunun en açık ifadesi Buenos Aires varoşlarında gösterdiğimiz performans oldu; şimdi ilk kez bu varoşların birkaç belediye meclisinde temsilcilerimiz olacak. FIT-U’nun Jujuy’daki devasa seçim başarısı da göz kamaştırıcıydı.

Solun bu genişlemesinden endişe hisseden patronların partileri ve düzen medyası, bu solun “ütopik” ve “işlemez” önerilere sahip olan “Troçkist partilerden” oluştuğu yönünde uyarılarda bulunuyor. İşyerlerinden, okullardan veya emekçi mahallelerinden bize oy vermiş yol arkadaşlarımız bugün çıkıp bize şunu soruyorlar: Nedir bu “Troçkizm”? Ve nihai olarak, ne öneriyor?

Biz kimiz?

Kısaca özetlemek gerekirse, biz Troçkistler devrimci sosyalistleriz. Biz, 1917 Rus Devrimi’ni Lenin’le birlikte yönetmiş olan büyük Rus devrimcisi Lev Troçki’nin Marksist geleneğinden geliyoruz. Troçki, Stalin tarafından hayata geçirilen bürokratikleşmeye karşı mücadele etmişti. Bu bürokratikleşme, Ekim Devrimi’yle yaşanan devasa devrimci gelişmeyi acımasız bir diktatörlüğe dönüştürdü ve gezegenin diğer taraflarındaki devrimlere ihanet etti. Bütün bu sürece karşı soldan bir muhalefet örebilmek için, Lev Troçki 1938’de Dördüncü Enternasyonal’i örgütledi. Troçki, Ağustos 1940’da Stalin’in bir hizmetkârı tarafından Meksika’da öldürülecekti.

O zamandan bu yana Troçkistler, Arjantin’de ve dünyanın her köşesinde emekçi halkın demokrasisinin egemen olduğu bir sosyalizm için savaşmayı sürdürenler oldular.

Biz diğer sol gruplar ile partilerden farklıyız çünkü biz patron partileriyle ittifaklar kurmayız ve patronların hükümetlerini desteklemeyiz. Bu, Stalinizm kökenli sözde “Komünist” Partilerin yapmış olduklarından ve yapmayı sürdürdüklerinden oldukça farklı bir pozisyondur. Bu yapılar daima, tarihsel döneme göre değişen şekillerde bir “ilerici burjuva parti”, bir “antiemperyalist burjuvazi”, bir “antifaşist burjuvazi” veya “ulusal ve halkçı bir burjuvazi” arayışında olmuşlardır. Mesela bizim ülkemizde şu anda, hem Arjantin Komünist Partisi hem de PTP ve PCP (Maou partiler), Alberto ve Cristina Fernández’in Peronist hükümetini desteklemektedirler.

Buna karşıt olarak, Troçkistler burjuvazinin yasaları lehine oy vermeyi reddederler. Biz, burjuvazinin kemer sıkma politikalarının, doğal kaynakları yağmalamasının ve halk kesimlerine baskı uygulamasının bir parçası olmayı kabul etmeyiz. Biz işçi sınıfının politik bağımsızlığından yanayız. Bu yüzden bizim, kıtamızda Chavizm ile, Lula’nın İşçi Partisi ile, Uruguay’ın Geniş Cephesi ile, Evo Morales’in MAS’ı ile ve diğer benzer örnekler ile temsil edilen sahte solla hiçbir ilgimiz yoktur. Biz bu sahte solu reddediyoruz. Bu sahte sol odaklar, sınıf işbirlikçiği önermektediler. Söylemleri ikiyüzlüdür çünkü “sol adına” konuştuklarını iddia edip, daha sonra ülkelerinin halkları için değil ama çokuluslu şirketler, bankalar ve emperyalizm lehine politikalar üretirler. Bu sahte sol iktidarlar kemer sıkma önlemlerini hayata geçiriyorlar ve bunun için de, onların sözde “sosyalizmine” karşı seferber olan işçiler ile halk üzerinde zulüm uyguluyorlar. Biz Troçkistler, sahte solun bu politik gericiliğiyle hiçbir ortaklığı olmayan solcularız.

Ne öneriyoruz?

Biz, kapitalizmin insanlık ve gezegen için bir kanser olduğunu ilan edenleriz. Kapitalizm var olmayı sürdürdükçe, yüzleştiğimiz sorunların hiçbirisine kalıcı ve belirleyici çözümler getirilemeyecek. İşte bu yüzden biz sömürüye, yoksulluğa, kadınların ve cinsel yönelimlerin maruz kaldığı patriyarkal baskıya, halkın ve doğanın kaynaklarının yağmalanmasına karşı verilen bütün mücadeleleri destekleriz. Biz şuna ikna olmuş durumdayız: Gündelik düzeyde uğruna mücadele ettiğimiz parçalı kazanımların hangisini edinirsek edinelim, kapitalist emperyalist sisteme bir son vermediğimiz sürece, bu kazanımlar belirleyici olamayacaktır. İşte bu nedenle büyük kapitalistleri mülksüzleştirmeli, çokuluslu şirketler ile bankaları kamulaştırmalıyız ve bütün bu kaynakları işçilerin denetimine vermeliyiz.

Biz Troçkistler aynı zamanda, işçiler ve halklar için en geniş demokrasinin hayata geçirilmesi gerektiği ilkesinin en tutarlı savunucularıyız. Bütün kararların, meclislerde veya işçiler tarafından yaratılan diğer organlarda taban komiteleri tarafından alınmasını savunuyoruz. Bu nedenle yorulmaksızın sendika bürokrasilerine karşı mücadele ediyoruz; yine bu nedenle sendikalarda ve işyerlerinde yeni önderlerin yetişmesi için mücadele veriyoruz.

Biz aynı zamanda şunu savunuyoruz: Emperyalist kapitalizm, dünya çapında bir küresel sömürü sistemi olduğu için, mücadelenin de uluslararası olması gerekir. Biliyoruz ki mücadeleler ve devrimler bir ülkede veya bir yerelde başlarlar ve elbette yerel ve tarihsel özgünlükler söz konusudur. Ancak şundan eminiz ki, dünyanın herhangi bir yerinde patlak veren veya zafere ulaşan her seferberlik, bizi mücadelelerimiz içinde güçlendirmektedir. Bu nedenle dünyadaki bütün mücadeleleri destekleriz ve onlarla dayanışma içinde oluruz.

Bizim bir diğer ayırt edici yönümüz, dünyanın devrimcilerini birleştirerek bir enternasyonal örgütün inşa edilmesinin gerekliliğine işaret ediyor oluşumuzdur. İşçilerin Uluslararası Birliği — Dördüncü Enternasyonal olarak önümüze koyduğumuz görev budur.

Programımız

Devrimci sosyalistler olarak, derhal olmak üzere burada hemen uygulanabilecek olan ve işçi sınıfı ile halkın çıkarlarını gözeten bir alternatif program için savaşıyoruz. Önerilerimiz hiçbir şekilde ütopik değildir. Asıl ütopik olanın yağmanın, sömürünün, dış borç ödemelerinin sürdürülmesi olduğunu ve yağma, sömürü ve dış borçlar aracılığıyla halka refah sağlanacağının iddia edilmesi olduğunu söylüyoruz

Troçkistler olarak sadece ve sadece işçilerin ve halkın seferberliğiyle temel ve belirleyici dönüşümleri başarabileceğimize inanıyoruz. Parlamenter çözümlere inanmıyoruz. Patronların hükümetlerinin dayattığı önlemlere destek vermeye inanmıyoruz.

Şunu söylüyoruz: Yüksek faizli, ahlaksız ve yasadışı dış borcun ödenmesini durdurmak ve tek işlevi bize kemer sıkma planları dayatmak olan IMF’den kopmak için mücadele etmeliyiz. Büyük kapitalistler ile zenginlere ağır ve gerçek vergiler getirmeliyiz. Bankacılığı ve dış ticareti kamulaştırılmalıyız. Özel şirketleri yeniden devletleştirmeli ve onları, kendi işçilerinin ve kullanıcılarının taban örgütlenmelerinin yönetimine vermeliyiz. Halk için konut yapımıyla başlayacak olan devasa bir kamu çalışma programı uygulanmalı.

Özetle büyük patronların, zenginlerin ve emperyalizmin politika ile ekonomiyi kontrol ediyor olmasına bir son vermeyi öneriyoruz.

Ne için? Böylece emekçi halk, ihtiyaçlarına karşılık gelen bir ücret ve emeklilik maaşıyla, herkes için nitelikli halk sağlığı ve eğitimiyle, her aile için yeterli olan konut altyapısıyla onurlu bir yaşam sürebilsin diye.

Bu yolda ilerleyebilmek için, biz Troçkistler olarak işçilere ve halka Peronizmi ve patron partilerinin diğer türevlerini desteklemeyi bırakmaları çağrısında bulunuyoruz. Bir devrimci partinin inşa edilmesini savunuyoruz. Sosyalist Sol böylesine bir parti olmak için çalışıyor ve yeni bir politik alternatif olarak FIT-U içindeki birlikteliğin güçlendirilmesi çağrısında bulunuyor.

Kısaca Troçkist sol, daha önce hiç yönetmemiş olanların yönetmesini önermektedir: İşçiler, gençler ve halk. Ülkenin çöküşünü ve halkın yoksulluğunu derinleştiren patronlar, zenginler ve ayrıcalıklılar artık yönetmemelidir. Sosyalist Arjantin’i kurmak ve ekonomiyi sosyalist bir biçimde örgütlemek için ve Latin Amerika ile bütün dünyanın sömürülenleri ile ezilen halklarını birleştirmek için, bizim ortaya koyduğumuz öneri budur.

***

Editörün önerdikleri:

Metaverse’te atık barajı patlar mı?

0

Herhalde 2000’lerin başında hayatlarımızın bu kadar hızlı bir şekilde dijitalleşeceğini söylesek kimse inanamazdı. Bilgisayara sahip olmanın lüks olduğu ve sürekli internet bağlantısının rüyalarda görülebildiği yıllardan, şu an internetsiz ve her cihazda akıllı sistem olmadan ne yapacağımızı bilemez hale geldik. Bunun iyi olup olmadığını veya başka bir evrimsel sürece mi hizmet ettiğini, belki ömrümüz içerisinde deneyimleyeceğiz. Bir de sanallaşma etabı var; burada da “Metaverse” denen, aslında kapitalizmin yeni pazarlama aygıtı devreye giriyor.

Metaverse de nereden çıktı?

Geçtiğimiz günlerde Facebook ve altındaki tüm ürün grupları “Evren Ötesi” yani Metaverse ismi altında birleşti. Tekelden öte ama tam anlamıyla tröst tanımına uymayan bu devasa yapı, sansasyonlarıyla bildiğimiz Zuckerberg tarafından sanallaşma ve artırılmış gerçeklik vizyonuyla yeni bir sürece girdi. Her bireyin bir sanal karakteri ve bu karakter etrafında oluşturduğu yeni çevre ve arkadaşlık grubu olması hedefleniyor. Tabii bunları yaparken de yeni sanal para birimi oluşturuldu ve emeğin sanallaşmasının yeni pazarlama yolları da tekrar keşfedilmeye çalışılıyor. Peki bu kadar sanallaşmanın yanında bizim etrafımızda neler oluyor? Daha geçenlerde Giresun’un ilçesi Şebinkarahisar’da olanları kaçımız duydu?

Zehirli atık baraj gölü patladı

Giresun Yedikardeş köyü sınırlarındaki NESKO Madencilik A.Ş’ye ait kurşun, çinko, bakır ocağı ve zenginleştirme tesisinin ikinci atık barajındaki iç set, 18 Kasım’da yıkıldı ve 4500 tondan fazla kimyasal atık çevreye saçıldı. İlk yapılan incelemede bu zehirli atıkların Darabul Deresi ile taşınarak Kılıçkaya Barajı’na ulaştığı saptandı. Ne yazık ki tıpkı diğer maden ve çevre kazalarında (!) olduğu gibi ne ÇED raporu göz önüne alındı ne de yaşanan canlıların ranttan daha önemli olduğu. Belki de onlarca yıl geçmeyecek çevre felaketi cüzi bir para cezası kesilerek üstü örtülecek, bunun sorumluları da yeni maden alanları için tekrar arayışa girecek.

Ne yapmalı?

Altın madeni işleten bir şirketin geçenlerde okuduğum fizibilite raporunda, Türkiye’deki altın madenlerinin 3-5 militan yüzünden işletilemediği çünkü sapkın anlayışları yüzünden tüm halkı yanlış yönlendirdikleri yazıyor. Bu aslında doğaya olan bakışlarının net özeti; sadece kendi kârları ve yeni yatırımları söz konusu, gerisi dış mihrak veya öteki. Bu anlayış sadece Türkiye’ye özgü de değil, vahşi kapitalist anlayışın Macaristan’daki maden felaketinden Brezilya’daki Amazon Ormanlarının yağmalanmasına kadar her yerde kendini gösterdiğini görebiliyoruz. Metaverse’ün bugünlerde daha hızlı bir şekilde pazarlanmasının aslında net bir sonucu var; dünyamız tükeniyor ve kirleniyor ve artık geri dönüşü olamaz noktayı belki de geçtik. Bunu gören sermaye de yeni bir sektör yaratmanın derdinde. Kaz Dağlarında yapılmak istenen altın madenine karşı mücadele ise bize birlik olmanın aslında ne kadar önemli olduğunu gösterdi, bu sayede yeni öte evrenlere muhtaç olmayacağız.

Asgari ücret ve fazla mesai

0

Aralık ayının sonlarında yeni asgari ücret belirlenecek. Ama herkes biliyor ki, mevcut enflasyon düzeyi karşısında bu ücret de yetersiz kalacak, en azından bir-iki ay içinde eriyip gidecek. Hatta tüm ücretliler bir ay öncesinden daha da yoksul hale gelecek.

Okurlarımızı gazetemizin aralık sayısında yer alan asgari ücretle ilgili yazıyı da okumaya davet ederim. Ben bu köşede bir başka gerçeğe dikkatinizi çekmek istiyorum. O da şu: Pek çok işçi, ücretlerinin yetersizliği karşısında fazla mesai yaparak gelirini artırmak ister. Şimdi yeni asgari ücret ne olursa olsun, yoksullaşmanın derinleşmesi nedeniyle gene fazla mesailere yüklenmeye başlayacak işçiler, emekçiler, tüm ücretliler.

İşin ilginç yanı, işverenlerin fazla mesaiyi memnuniyetle karşılamaları, hatta çoğu zaman fazladan iş olsun veya olmasın işçileri fazla mesaiye zorlamaları. Yani işçi biraz daha para kazanmaktan memnun görünürken, işveren bundan daha da memnun oluyor.

Neden? Bunun cevabı çok açık: Çünkü fazla mesai ile işçinin sömürülmesi daha da artıyor.

Basit bir hesapla bunu gösterelim: İşçi 8 saat çalıştığında bunun sadece 2 saatini ücret olarak alıyor, geri kalan 6 saati işverenin cebine giriyor. Dolayısıyla işçinin sömürülme oranı (6/2)x100 = %300, yani yüzde üç yüz oluyor.

Şimdi işçinin 3 saat fazla mesai yaptığını düşünelim. O zaman sömürü oranı (9/2)x100 = %450, yani yüzde dört yüz elli oluyor. Görüldüğü gibi, 3 saatlik fazla mesai sonucunda işveren, sömürü oranını %50 oranında artırıyor. İşçiye zamlı fazla mesai ücreti verse bile, işçiden çekip aldığı artık emek cebini daha da şişirmesiyle sonuçlanıyor.

İşte bu nedenle işverenler hep ücretin en alt düzeyde tutularak işçilerin fazla mesaiye zorlanmasından yanadırlar. Ve maalesef yoksullaşan işçiler de çalışma saatlerini fazla mesaiyle uzatarak evlerine götürecekleri ekmeği tamamlamaya çalışırlar.

Bu uzun çalışma sürelerinin sonucunda da işçiler ne bir sosyal faaliyete zaman bulurlar, ne çocuklarıyla yeterli zamanı geçirme fırsatına sahip olurlar, ne aileleriyle birlikte bir sinemaya gitmeye, ne komşularını ziyaret etmeye, ne bir kitap okumaya, ne bir sosyal faaliyete katılmaya vakit ayırabilirler. Robot veya köle gibi yaşamaya mahkûm edilirler.

Bu nedenle gerek asgari ücret gerekse tüm ücretler, işçileri fazla mesai yapmaya ihtiyaç duymayacakları, insanca yaşayabilecekleri bir düzeye çekilmelidir.

Ayrıca, enflasyonun, yani hayat pahalılığındaki artışların altında ezilmemek için, ücretlerin her üç ayda bir enflasyon oranında otomatik olarak artırılmasını talep etmeli ve bunun için mücadele etmeliyiz.

Kaldı ki, haftalık 45 saatlik çalışma süresi artık çağdışıdır, işçi sınıfını köleleştirmektedir. İş saatleri rahatlıkla, ücretlerde herhangi bir düşüş olmadan günlük 6 saate indirilebilir. Bu sayede kurulacak ek vardiyalarla ülkedeki işsizlik sorunu bir çırpıda halledilebilir. Ve bunun için bu ülkenin yeterli kaynağı vardır. Yeter ki yönetim emekçilerin elinde olsun.

Bu talepler doğrultusunda sendikalarımızı zorlamalı, bunları toplu sözleşmelere geçirmeliyiz. Aynı mücadeleyi, sendikasız işyerlerini sendikalaştırarak ve kuracağımız temsilcilikler veya komiteler aracılığıyla gerçekleştirme mücadelesi vermeliyiz. Yeter ki köle olmayı, köle muamelesi görmeyi reddedelim.

Emek İttifakı ve sosyalistler

0

Cumhur İttifakı’nın yaratmış olduğu ağır enkaz nasıl temizlenecek? Cumhur İttifakı seçimleri kaybettiğinde iktidarı barışçıl bir şekilde devredecek mi? Millet İttifakı iktidara gelirse bir nebze olsun nefes almamızı sağlar mı? Sosyalistler ve HDP, burjuva ittifaklardan bağımsız bir “üçüncü seçenek” yaratabilir mi? Emeğin bağımsız politikası bu şartlar altında nasıl ete kemiğe büründürülebilir?

Yukarıdaki sorular, emek hareketinin ve solun bugün için temel tartışma sorularını oluşturuyor. Cumhur İttifakı’nın “düşük faiz-yüksek kur” politikasına geçtiğini resmi olarak ilan etmesinin ardından iyice katmerleşen ekonomik buhran ve ana muhalefetin yoğunlaşan erken seçim talebi, sol içerisinde de ittifak tartışmalarına hız kazandırmıştı. Bir yandan HDP’nin “üçüncü ittifak” çağrısı ve TİP’in bu çağrıya verdiği destekle TKP-EMEP-Sol Parti’nin sürdürmekte olduğu görüşmeler ve bu iki kümelenme arasındaki ittifak ihtimalleri, polemiklerin temel çerçevesini oluşturdu.

Burjuva siyasi odaklardan bağımsız bir siyasi seçeneğin inşasının hayati önemini yıllardır vurgulayan ve bunun için elinden gelen tüm çabayı ortaya koyan bir eğilim olarak, Millet İttifakı’na yedeklenmeyen bir bağımsız ittifakın tartışılmaya başlanmasının oldukça olumlu olduğunu belirtmiştik. Bununla birlikte, mevcut tartışmanın birtakım sınırlılıklarına da işaret etmiştik. Örneğin CHP ile seçim ittifakı savunan kesimlerin, bu tutumlarından vazgeçmiş görünmelerinin sebebi, bu kesimlerin burjuvazinin sözde “ilerici” kanatlarıyla sınıf işbirliği politikaları uygulama anlayışını terk etmelerinden ziyade, CHP’nin sağcı partilerle Millet İttifakı’nı somutlaştırması oldu. Bu anlayışın yansımalarını, yukarıda andığımız sosyalist partilerden bir kısmının seçimlerde bir Cumhurbaşkanı adayı çıkarılmaması ve ilk turdan itibaren Millet İttifakı adayının desteklenmesi gerektiğine dönük açıklamalarında görebiliyoruz. Dolayısıyla, ittifak tartışmaları bu kesimler açısından emek hareketinin ve ezilenlerin burjuvaziden bağımsız bir seçeneğinin inşa edilmesine dönük uzun vadeli bir stratejik hedeften çok, kısa vadeli, seçim hesaplarına indirgenen bir anlayışta sürdürülüyor.

Bu çerçevede, sol ittifak/birlik çağrılarının sadece seçimler düşünülerek yapılması, bu tartışmanın ikinci önemli sınırlılığını oluşturuyor. Burjuva kamplardan bağımsız bir seçenek inşa edilecekse, böylesi bir ittifak hiç şüphesiz seçimleri de hesaba katan ama seçimlerden öte, emekçilerin ve ezilenlerin örgütlü mücadelesini tabandan örmeye çalışan bir yaklaşımla inşa edilmek zorunda. Ekonomik yıkımın eşi benzeri görülmedik bir düzeye ulaştığı ve antidemokratik saldırıların tüm hızıyla devam ettiği bir dönemde, böylesi bir çalışmanın koşulları için gerekli tüm koşullar fazlasıyla mevcut. Sendikaların, emek örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin öncülüğünde hayat pahalılığına ve antidemokratik uygulamalara karşı bir acil eylem planının örülmesi, düzen güçlerinden bağımsız bir emek ittifakının somut bir gerçeklik haline gelmesini de sağlayacaktır.

Emekçi halkın Saray’ın çok ağır bir ekonomik karşıdevrim saldırısı altında olduğu bu dönemde, sol ittifak tartışmaları, dar grupçu anlayışlar terk edilerek, emekçilerin ve ezilenlerin acil gereksinimlerinden yola çıkarak ilerletilmeli. Kısa vadeli, kestirme çözümler aramak yerine, kapitalizmden ve baskı rejiminden kalıcı bir çıkışı sağlayabilecek siyasi seçeneğin nasıl inşa edilebileceği sorusu yol göstericimiz olmalı. Bunu yapabildiğimiz durumda, yazının başlangıcında gündeme getirdiğimiz soruların yanıtlarının kolaylıkla bulunabileceğine inanıyoruz.

İspanya: Cádiz grevinden metal işçisi Diego Rodríguez’le söyleşi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanyol Devleti seksiyonu olan Enternasyonalist Mücadele’nin (Lucha Internacionalista-LI), Cádiz’de süren grevin öncü işçilerinden biriyle 23-24 Kasım’da gerçekleştirdiği söyleşiyi aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz. Söyleşi, Cádiz Körfezi Metal Koordinatörü (CTM) üyesi ve metal işçisi Diego Rodríguez ile yapılmıştır.

Enternasyonalist Mücadele (LI): Çatışma şu anda ne durumda? Baskılar sizi nasıl etkiledi?

Diego Rodríguez: Bütün işçileri kapsayan bir konsey toplantısı bile yapılmadan anlaşma imzalandığında bir miktar cesaretimiz kırıldı (bu, zaten ortaklaşa bir şekilde ve sürekli olarak kınadığımız bir durum). Ancak şimdi hem işçilerde hem de kasabanın geri kalanında, daha önce hissedilmemiş olan genel bir sınıf gururu var. Bu çatışma, “öncesi” ve “sonrası” olarak hayatımızı ikiye ayıracaktır, ki ayırdı bile. Baskılar ise çatışmayı ve dayanışmayı körükledi. Polis bir arkadaşımızı dövdü, bu hepimizin canını yaktı. Anlaşmazlığın ulusal/küresel yansımalarında da aynısı oldu. Bir işçi sınıfı mahallesini yok eden bir tank görüntüsü, bir savaş görüntüsüdür. Biz savaştayız ve sınıfımız kendi pozisyonunu almaya başlıyor.

Diego Rodríguez

LI: Nasıl örgütleniyorsunuz?

DR: Örgütlenme, mevcut çatışmanın ve son yılların alternatif sendikacılığının bekletilmiş konusuydu ve öyle olmaya da devam etmektedir. Örgütlenmeyi geliştirmek ve bilinci derinleştirmeye devam etmek iki temel nokta. Talepleri fabrikalardan (işçi hapishaneleri) alıp mahallelere götürmek (gücümüz) burada esastır.

LI: Vatandaşın desteği ne durumda?

DR: Etkileyici. 1980’lerin tersanelerinin ruhu yeniden dirildi. Burada bir farkındalık mevcut ve bu farkındalık ekildiğinde biçilebilir. Bu günlerde Cádiz’de işçi sınıfının ihtiyaç duyduğu bir ruh yaratıldı. Bu, metal işçilerinin yeni 15M hareketidir.*

LI: Büyük sendika konfederasyonları CCOO ve UGT’nin ihaneti sonrasında anlaşmanın imzalanmasıyla mücadelenin devamını nasıl görüyorsunuz?

DR: CCOO ve UGT ihanet SİGORTASINI ödeyecek. Onlara bunu ödeteceğiz. Daha önce bahsettiğim ve her zaman yaptığımız şey olan mahallelerde sendikacılık ile işçi önderliğini, ancak şimdi, daha fazla örgütlenme ve bize bu kadar dayanışma vermekte olan güçle birlikte hayata geçirebiliyoruz.

LI: Biz LI olarak ne yapabiliriz?

DR: Bunu zaten yapıyorsunuz, halihazırda yapmaktasınız ve bence biz de zaten yapıyoruz: Gözardı edilmeyecek olan semtlerimizden, unvanların olmadığı bir İşçi Sınıfı dünyasını inşa etmek.

Belki de örgütsel konularda çok şey öğrenmemiz gerekiyor. Anlaşmazlığın ve Körfez’deki durumun dışından bir görüş (ki siz bu konuda zaten bilgi edinmeye başladınız) yararlı oluyor. Buradaki kadın yoldaşınızın, ona verdiğimiz bilgilerden yola çıkarak sektörümüzün bazı sorularına dönük gerçekleştirdiği analizler etkileyiciydi. Orta vadede diğer gruplarla ve özellikle de sizinle bir araya gelme fikri son derece ilgi çekici. Bu olasılık hem kendi içinde, hem de ayrıca sınıfımız ile onun düşmanları bağlamında çok ilgi çekici. Çünkü birlikte çalıştığımızı gördüklerinde çok korkuyorlar. Belirtilen fikirleri kesinleştirmemiz gerekecek, elbette siz bu fikirleri sundunuz ve biz de bazılarını tartıştık ve üzerinde çalıştık.

*15M, İspanya’da 2011-2012 senelerinde patlak vermiş olan kemer sıkma karşıtı büyük halk seferberliğine verilen isimdir. Diğer adı Öfkeliler Hareketi’dir.

***

Editörün önerisi:

İspanya: “Cádiz’deki süresiz metal grevinin yanındayız, bir adım geri atmak yok”

Sendikalar ve siyaset

0

Ekonomik krizin iyiden iyiye derinleştiği ve emekçi kitlelerin yoksulluğunun artık tahammül edilemez hale geldiği bu dönemde, işçiler için ücret ve sosyal haklar konusu artık bir sendikal sorun olmaktan çıkmış ve tamamen bir siyasal sorun haline dönüşmüş durumda. Çünkü karşı karşıya olduğumuz, kapitalist ekonomide zaman zaman görülen geçici bir kriz değil, hükümetin ve onun çevresinde çeteleşmiş olan burjuvazinin emekçi halk üzerindeki azgın sömürü ve talan saldırısının sonucunda tetiklenmiş bir buhran. Bu nedenle de işçiler için üzerilerindeki bu saldırıya karşı mücadele edebilmenin yolu, salt sendikal bir mücadele olmanın ötesine geçmiş durumda. Yani yoksulluğa ve açlığa karşı direnebilmek, bu hükümetten kurtulabilmekle mümkün.

Gerçi Tek Adam rejiminin doğurduğu çelişkiler bizzat kendisinin içinde de sarsıntılar yaratıyor, ama bu durum hükümetin kendiliğinden düşeceği ve değişeceği anlamına gelmiyor. Muhalefet kanadını oluşturan Millet İttifakı, HDP ve diğer küçüklü büyüklü partiler, AKP-MHP ittifakının anketlerdeki hızlı gerileyişini de dikkate alarak hemen bir seçim talep ediyorlar. Ülkenin içine sürüklendiği yıkımdan ancak başında RTE’nin bulunmadığı bir iktidarla kurtulabileceğini söylüyorlar.

Muhalefetin ana parlamenter gövdesi, Millet İttifakı (CHP+İYİP) ve onun etrafında toplanmış partilerden oluşuyor gibi görünüyor. Öte yandan Millet İttifakı’na kabul edilmeyen HDP ile bazı sol partilerden oluşabilecek bir üçüncü ittifaktan da söz ediliyor. Bunlara ilişkin değerlendirmelerimizi gazetemizin diğer yazılarında dile getiriyoruz. Ama burada dikkati çekmek istediğimiz, sendikalardan bu konuda bir ses çıkmadığı.

Sendikal çevrelerde, sendikaların sadece ekonomik mücadele verdiği ve siyasete karışmaması gerektiği yolunda bir anlayış var. Hatta Türk-İş on yıllar önce “partiler üstü siyaset” gibisinden son derece ilkel, hayata uymayan ve işçileri patron hükümetlerinin saldırıları karşısında yalnız bırakan bir ilkeyi sahiplenmişti. Oysa bu anlayış tamamen yanlıştır. Zira işçi ve emekçi sınıfların ekonomik ve sosyal hakları aynı zamanda güçlü bir siyasal mücadeleyi gerektiriyor.

Üstelik baş tarafta da söylediğimiz gibi, bugün açlığa sürüklenen emekçi halkın hakları ve çıkarları Tek Adam yönetimine karşı verilmesi gereken siyasal bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Dolayısıyla pek çok sendikanın, başlarındaki bürokrasiler aracılığıyla siyasal mücadelen uzak tutulmakta oluşu, işçi sınıfını patron partilerinin eline ve kaderine teslim etmekten başka bir anlam taşımıyor.

Oysa bugün yoksulluğun ve açlığın en derinliklerine itilen halk kesimi; alım gücü günbegün eriyen ücretleriyle geçinmeye çalışan, zamların ve vergilerin altında ezilen, sendikalaşma ve toplu sözleşme hakları patronların ve hükümetin ayakları altında ezilen işçilerden ve emekçilerden oluşuyor. Onları bu konularda aydınlatacak, birleştirecek ve iktidara karşı seferber edecek güçlerin başında da sendikalar geliyor. Ama görünen o ki, özellikle büyük sendikaların çoğunun yöneticileri başka tarafa bakıyorlar, böylece temsil etmek durumunda oldukları sınıfa karşı ağır bir suç işlemiş oluyorlar. Dolayısıyla bir yandan sendika yönetimlerini Tek Adam rejimine karşı işçi sınıfının haklarının ve taleplerinin savunusu doğrultusunda siyasal alanda harekete çağırmalı ve zorlamalıyız. Diğer yandan da kendi temsilcilik, komite, parti, dernek vs. örgütlenmelerimizle siyasal mücadelenin içinde yer almalıyız.

Hayat pahalılığına karşı, insan onuruna yaraşır bir ücret için!

0

2022 asgari ücret tartışmaları bu yıl ekonomik kriz, artan yoksulluk ve pahalılık karşısında geçmiş yıllara nazaran daha erken başladı. Dile kolay, sabahtan akşama artan fiyatlar karşısında eriyen, yok olan ücretler ve değersizleşen emeğimiz söz konusu.

Patron örgütlerinden medyaya yüksek bir asgari ücret zammı beklentisi söz konusu. Yüzde 40-50 zam oranları konuşuluyor. İktidar “mandacı iktisatçılar karşısında işçimi ezdirmem” naraları atıyor, bunu bir kurtuluş savaşına benzeterek topu süngüyü kuşanın, biraz daha çile çekin, ha gayret diyor. Sanki ücretler kendi kendine erimeye başlamış, tüm kaynaklar patronlara peşkeş çekilmemiş, ekonomik ve siyasi beceriksizlik ansızın ülkenin üstüne çöreklenmiş gibi. Dış mihrak ezberi tutmayınca birkaç marketin fahiş fiyat oyununa çevrilen hamaset, şimdi de kriz karşısında milli birlik ve beraberlik anlatısına dönüşüyor.

Yüksek zamlara hiçbir emekçi hayır demez. Derhal yapılsın! Ancak asgari ücretin kendisi ve geldiği nokta başlı başına Türkiye’deki tüm emekçilerin sorunu. Döviz kriziyle Türkiye, Avrupa’da asgari ücretin en düşük olduğu iki ülkeden biri, 2010’dan bu yana asgari ücretin en çok gerilediği ülke oldu. Dolayısıyla enflasyon artmaya devam ettikçe, ücretimiz gün be gün eridikçe bu zam anlamını yitirecek; peki insanca bir ücret ve yaşam sürmenin garantisi bu durumda kim olacak?

Asgari ücret genel ücret

DİSK-AR tarafından yapılan bir araştırmaya göre, “Türkiye’de asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında ücretle çalışanların oranı yüzde 57” olarak açıklanmaktadır. Yani çalışanların çoğu asgari ücret civarında maaş alıyor. Türkiye’de 2013 yılında ortalama maaş asgari ücretin yaklaşık iki katıyken, bu oran 1,3’e düştü. Özellikle düşük sendikalılık oranına sahip özel sektörde tüm ücret artışları resmi enflasyona bakılarak belirleniyor. Tek başına gıda enflasyonunun yüzde 35-40 bandında olduğu bir tabloda resmi enflasyon baz alınmamalıdır.

Asgari ücret enflasyonun üzerinde zamlanırken, diğer işçi ve memurların genellikle enflasyon civarında zam alması ise onların maaşını asgari ücrete yaklaştırıyor. Yani asgari ücret artışı, fiili bir ücret artışından çok Türkiye işçi sınıfının ortalama gelirini aşağı çekmeye yarayan bir araca dönüşüyor. Tam da bu nedenle mesele tek başına asgari ücretin değil, genel ücretlerin artışıdır.

Asgari ücret ne olmalı, nasıl yapılmalı?

Tüm bu tartışmanın temel belirleyeni işçi sınıfının patronlar karşısındaki pazarlık gücüne, yani örgütlü mücadelesine dayanmaması. Zira asgari ücret masasında oturan veya açıklamalarını belirten sendikaların hükümleri mevcut durumda geçersiz, zira asgari ücreti hükümet belirliyor. Muhtemel beklentileri de iktidarın eriyen oy kaybı, ülkeyi enkaza çeviren yağma ve talan politikalarındaki ısrarı ve artan toplumsal öfke gibi dinamikler belirliyor. Hatta aynı masada şu an işveren örgütleri de asgari ücretteki vergiden muaf tutulma yönündeki beklentilerini dile getiriyor. Masada işçileri temsil eden Türk-İş ise bu konuda temenni ötesine geçmeyen bir açıklama yaparak hiçbir somut talep ortaya koymuyor. Bu nedenle içerisinden geçmekte olduğumuz süreç işçi sınıfı ve tüm ezilenleri temsil edebilecek bir emek ittifakının mevcudiyetini zorunlu kılmakta. Bu ittifak hem ücretimizi hem de insanlık onurumuzu savunacak tek garantimiz olacak.

Bütçe tercihleri bize ne anlatıyor?

0

Elimize bir miktar para geçtiğini ya da maaşımızı aldığımızı düşünelim. Bir emekçi olarak bu parayla herhalde ilk önce kira, faturalar gibi zorunlu ödemeleri yapmaya çalışır, ardından market, yiyecek alışverişi ve sonrasında kışlık kaban, kıyafet gibi ihtiyaçlara kullanırdık. Harcamalarımızı belirleyen şey büyük ölçüde ihtiyaçlarımız ve önceliklerimiz olurdu. Benzer şekilde, devletin 2022 bütçesi belli oldu ve Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu, tek tek bakanlıklara ayrılmış onaylanan bütçeleri açıkladı. Gelin bazı bakanlıklara ayrılan bütçeler üzerinden devletin ihtiyaç ve önceliklerine bakalım.

Bütçenin en büyük kalemi İçişleri Bakanlığı

İçişleri Bakanlığı ve ona bağlı kuruluşlara 2021 yılında 89 milyar bütçe ayrılmışken, 2022’de 117 milyar 457 milyon TL bütçe ayrıldı. Bu, yaklaşık yüzde 30 artışa denk geliyor. Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü gibi iç güvenlikten sorumlu kurumların İçişleri Bakanlığına bağlı olduğu düşünülürse, daha fazla polis ve daha fazla iç güvenlik devletin ihtiyaç ve önceliklerinde ilk sırada diyebiliriz.

Sağlık Bakanlığı sıralamada gerilerde

Sağlık Bakanlığı bütçesinin payı, yıllar içinde büyük bir değişiklik göstermiyor. 2021 yılında genel bütçenin yüzde 5,77’si olarak belirlenen başlangıç ödeneği, 2022 yılında yüzde 6,63 oluyor. Bununla birlikte, geçtiğimiz yıla oranla Sağlık Bakanlığının onaylanan toplam bütçesi yüzde 50 artmış gibi gözükse de, Bakanlığın teknoloji ve sarf malzemesi giderlerinin büyük bir bölümünün ve şehir hastanelerinin kira bedelinin tamamen dövize dayalı olduğu düşünüldüğünde, aslında bütçe artmamış, azalmıştır. Türk Tabipler Birliği’nin açıklamasında, göçmen ve mülteciler dışarıda tutulduğunda, koruyucu sağlık hizmetleri için tüm 2022 yılı boyunca kişi başına yalnızca 334,70 TL harcama yapılmasının planlanmış olduğu ifade ediliyor. Pandemide yapılan böyle bir planlama toplumu hastalığa ve ölüme mahkûm etmek demektir. Oysa yapılması gereken, hekimlerin ve sağlık emekçilerinin çalışma koşullarının derhal iyileştirilmesi, 7200 ek göstergenin uygulanması ve özel hizmet tazminat oranlarının yükseltilmesiyle tüm sağlık emekçilerinin maaşlarında gözle görülür bir iyileşme yapılmasıdır.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığında durum karışık

Okurlarımız hatırlayacaktır; “Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı” 2011’de kapatılmış, yerine “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” kurulmuştu. Sonrasında, ismindeki arka arkaya yapılan değişikliklerle “Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı” olmuştu. Bakanlığın bu yılki bütçe planlamasında sosyal hizmetler yönü desteklenirken, kadınları güçlendirebilecek türde kreş, sığınmaevi gibi ihtiyaçlarda ise hedef küçültüldü. Çocuk evi sayısı 2021 yılında bin 200 olarak hedeflenirken, 2022 yılında bin 195 olarak kalması hedeflendi. Engellilere yönelik farkındalık eğitimi için 2022 yılı için üç toplantı hedeflendi. Kadın konukevi sayısı 2021 yılında 155 hedeflenirken 150’de kaldı. Yani 2022 yılı için iki tane konukevi planlandı ama buralara 400’e yakın kadının yerleştirilmesi hedeflendi. Kadın konukevlerinde kalan 1500 kadının mesleki eğitimlere yönlendirilmesi hedefi de 2022 yılı için 800’e düşürüldü.

Bu bütçenin özeti, başta sağlık emekçileri, göçmenler ve kadınlar için yapılacak harcamaların devletin önceliği ve ihtiyacı olmadığıdır. Rejimin ihtiyaçları milyonlarca emekçinin açlıkla sınandığı, yaşamını kaybettiği veya ölümle burun buruna çalıştığı pandemi senesinde bile değişmemiş gözüküyor. Şimdi bir de bu paranın bizim paramız olduğunu düşünelim. Düşünelim derken bu bir varsayım değil, gerçek. Hepsi bizim vergilerimiz! Bizim olana sahip çıkmak ve hesap sormak için daha iyi bir sebep olamaz.

Metal sektöründe toplu iş sözleşmesi görüşmeleri sürüyor

0

Patron sendikası MESS ile metal sektöründe örgütlü sendikalar arasında 2 senelik yapılan toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri devam ediyor.

23-24 Kasım’da MESS ile sendikalar arasında yapılan 4. görüşme sonucunda 15 maddeden 5’i kabul edildi. Geri kalan maddelerde ise MESS’in ikramiyeler, çalışma saatleri, deneme süresi, fazla mesai, ödemeler gibi konularda işçilerin kazanılmış haklarını geriye götürecek talepleri reddedildi ve bu maddeler 7-8 Aralık tarihlerinde yapılacak bir sonraki oturuma ertelendi.

Ancak TL’nin görüşmeler sürecinde kaybettiği değer, artan enflasyon ve derinleşen krizle beraber taslakların oluşturulduğu ve ilk toplantının yapıldığı 12 Ekim tarihinden bu yana istenen zam oranlarının ne kadar güncel olduğu tartışma konusu.

Birçok işçi için taslaklarda istenen zam oranı oldukça yetersiz, Türk Metal yüzde 29, Birleşik Metal-İş ve Özçelik İş ise yüzde 31 zam oranı ile taslakları hazırlamıştı. Tüm sendikaların zam talepleri pazarlıksız kabul edilse dahi mevcut yoksulluk sınırının altında kalan maaşlara tekabül ediyordu. İktidarın son süreçteki para politikası ile TL’nin kaybettiği rekor değerle birlikte artık talep edilen zamlar ve ücretler insanca bir yaşamı sağlama olanağını yitirmiş görünüyor. Şu anki taslakların imzalanması, işçilerin sefalet ücretlerinde çalışacakları anlamına gelmektedir. Sendikaların her şeyden önce taslakların güncelliğini yitirdiğini ilan ederek yeni taslaklar hazırlaması ve bu taslağı işçilerin talepleri doğrultusunda oluşturması gerekiyor.

Bir başka nokta ise enflasyon oranlarını açıklayan TÜİK’in güvenirliğini yitirmesi. Gerçek enflasyon oranlarının yüzde 50’lere dayandığını da göz önüne alırsak, diğer altı aylarda istenen enflasyon zammının güncellenmesi ve gerçek enflasyon baz alınarak hazırlanması gerekmekte.

İktidarın ülkeyi krizden çıkarmak için bulduğu yöntem Türkiye’yi ucuz işçi cennetine çevirerek yabancı sermayenin yatırım yapmasını ummak. Bu, Türkiye’deki patronların da işine gelen ve hoşlarına giden bir politika. MESS’te örgütlü patronlar da yaşanan son gelişmelerle birlikte mevcut taslaklardan oldukça memnunlardır. Ancak işçiler için bu sözleşme daha şimdiden sefaletin ilanı anlamına gelmekte. Metal sektöründe çalışan işçiler, sendikalarına baskı yaparak ve gerekirse üretimi durdurarak kendilerini yoksulluğa mahkûm etmek isteyen MESS’e karşı durmalı ve insanca yaşayacak ücretler için gerekirse sendikal bürokrasiyi de karşılarına alarak mücadeleyi büyütmeliler.

Hindistan’da çiftçilerin direnişi hükümete geri adım attırdı

0

Hindistan başbakanı Narendra Modi 19 Kasım’da tarım işçilerinin bir yılı aşkın süredir protesto ettiği yasaları geri çekeceğini açıkladı ve protesto amacıyla kamp kuran çiftçilere evlerine geri dönme çağrısı yaptı. Tarım reformu olarak geçen söz konusu yasalar geçen yıl eylül ayında dayatılmıştı ve Modi, bu üç yeni yasanın tarımı modernleştirmenin yanı sıra çiftçilerin gelirini artıracağını ve onlara piyasada yeni olanaklar sağlayacağını iddia etmişti. Halbuki bu yasalar tarım sektöründeki pazar ve fiyat kontrolünü yıkmak, devlet denetimi ve desteğini ortadan kaldırmak, çoğunun toprağı bile olmayan tarım emekçilerini dev tekellerle rekabete itmek ve büyük şirketlerin daha fazla kâr elde etmesi anlamına geliyordu. Böylece Modi’ye yasaları iptal ederek geri adım attıracak en uzun soluklu çiftçi ayaklanması gerçekleşti. Bu süreçte çiftçiler kitlesel grevler ve mitingler de düzenledi. Çiftçilerin direnişi, ülkedeki gençlik ve kadın örgütleri dahil çeşitli sektörlerden de büyük destek gördü.

Geçen yıl 26 Kasım’da ülkenin dört bir yanından on binlerce çiftçi Yeni Delhi’ye yürümüş, polisin engeliyle karşılaşınca şehrin etrafında kamp kurmuştu. Modi, “eve dönün” çağrısını çiftçilerin neredeyse bir yıldır yaşamak zorunda kaldıkları bu kamplar için yaptı. Hükümetin bu geri adımının yaklaşan seçimlere dönük göz boyama amaçlı bir hamle olabileceği konusunda temkinli olan çiftçiler Modi sözünü tutana ve 29 Kasım’da karar parlamentoda onaylanana kadar kamplarda kalmaya devam ederek eylemlerini sürdürdüler.

Hindistanlı emekçiler, tarım yasalarının geri çekilmesini tarihi bir zafer olarak değerlendiriyor. Ancak çiftçilerin ısrarcı olduğu başka talepler de var: Protestolara katıldığı için suçlanan çiftçilerin hakkındaki davaların düşürülmesi; protestolar sırasında hayatını kaybeden yaklaşık 700 (sendikaların verilerine göre) çiftçinin yakınlarına tazminat ödenmesi; İçişleri Bakanı Ajay Mishra’nın, oğlu protestolarda dört çiftçinin ölümünden ve onlarcasının yaralanmasından sorumlu tutulduğu için görevi bırakması; tüm ekinler için asgari destek fiyatının (Hindistan’da çiftçinin korunması amacıyla merkezi hükümet tarafından belirlenen asgari fiyat güvencesi) yasal olarak garanti altına alınması.

Hindistan nüfusunun neredeyse yarısı tarım ile geçinirken tohum, gübre ve yakıt fiyatlarındaki artışla beraber işçi düşmanı politikalar da tarım emekçilerinin belini büküyor. Emekçiler borç, yoksulluk, hastalık gibi nedenlerle intihar ediyorlar. Özellikle çiftçi intiharları Hindistan’da çok yaygın bir olgu haline gelmiş durumda. Resmi verilere göre 1995-2015 yılları arasında 300 bini aşkın çiftçi intihara teşebbüs etti. Modi’nin partisi BJP’nin seçim vaadi olarak çiftçilerin gelirini ikiye katlayacağını taahhüt ettiği 2019 yılında intihara teşebbüs eden çiftçi ve tarım işçisi sayısı 10 bin civarındaydı. Bu çaresizliğe, açlığa, yoksulluğa ve aynı zamanda aşırı sağcı Modi hükümetine karşı direnen Hindistanlı emekçiler ve sendikalar şimdi de tüm işçi düşmanı yasaların lağvedilmesi için mücadeleyi sürdürecekler.

Bel Karper grevi 200. gününde kararlılıkla sürüyor

0

Tekgıda-İş’te örgütlü Bel Karper işçilerinin, patronun sendika düşmanlığına karşı çıktıkları grev sürüyor. Sendika hakkı ve toplu iş sözleşmesi (TİS) için başlattıkları mücadelede Bel Karper grevi bugün (2 Aralık 2021) 200. gününe girdi. İşçiler, bu süre içerisinde patronun tüm saldırılarına, grev kırıcı girişimlerine, kolluk kuvvetlerinin saldırılarına ve devlet kurumlarının patron yanlısı tutumlarına rağmen geri adım atmadan mücadeleyi sürdürmeye devam ettiler.

Bel Karper grevinin 156. gününde patron, işçilerin mücadelesi sonucunda TİS masasına oturmayı kabul etti ancak süreç henüz bitmiş değil. Patronun TİS masasına oturduktan sonra bile işyerine işçi sokmaya çalışarak grev kırıcılığı yapması işçilerin kararlı mücadelesiyle engellenmişti. 200 günün ardından işçiler, sendika fabrikaya girene ve TİS imzalanana kadar mücadeleyi sürdürmekte kararlılar.

Çünkü bu mücadelenin ardında önemli bir birikim mevcut. 20 yıla yakındır süren sendikal örgütlenme çabaları, sendika yetkisi için mahkemelerde geçen 6 yıl, yetkinin alınmasının ardından patronun işçileri işten çıkarmasına karşı sürdürülen 3 aylık direniş ve bugün 200. gününe girilen grev!

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, onurlu bir yaşam ve ücret için anayasal hakkını kullanarak sendikalı olan ve mücadele eden Bel Karper işçilerini selamlıyor, mücadelelerin sonuna kadar yanlarında olduğumuzu bir kez daha belirtiyoruz.

Bel Karper işçilerinin dediği gibi:

“Hak verilmez alınır, doğru. Ama nasıl alınır? Örgütlü güçle! İşte o güç burada, Tek Gıda Bel Karper grev çadırında! O zaman bir kez daha söyleyelim: Yaşasın örgütlü mücadelemiz!”

Yaşasın Bel Karper işçilerinin mücadelesi!

Bütüncül bir emek ittifakı önündeki zorlukları aşmalıyız

0

Bu köşede bir önceki yazımızda; “olağanüstü dönemler olağan dönem politikalarıyla sürdürülmemeli” anlayışını doğru bulduğumuzu, 2023 seçimleri sürecinde kendimizi bu gerçekliğe göre konumlandırmaya çalıştığımızı, dolayısıyla bu dönemde cephe/ittifak politikasını bir sınıf sorumluluğu ve görevi olarak gördüğümüzü ifade etmiştik.

Tekrar altını çizelim: Bize göre sol/sosyalistler için 2023 seçimleri öncesinde bir emek cephesi/ittifakı oluşturmak, bireysel/grupsal bir tercih ve/veya taktik değil, sınıf mücadelesinin güçler dengesinin ve olası yeni dönemin getireceği muhtemel yanılsamaların karşısında zorunlu bir devrimci işçi sınıfı politikasıdır.

Bu açıdan bakıldığında, geride kalan bir ay içinde sol/sosyalist cenahta cephe/ittifak politikaları üzerine yaşanan gelişmeler ortaklık zeminlerinin güçlendirilmesinden öte ayrışma ve mesafelenme tutumlarıyla daha çok öne çıktı.

Kuşkusuz, tarafların gerekçeleri yok sayılamaz. Her birini kıymetli buluyoruz. Lakin öznel tercihler nesnel gerekliliklerin üzerine de çıkmamalı. Grupsal öncelikler işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin acil ihtiyaçlarına ikame edilmemeli. Ölçüt, sınıf mücadelesinin zorunluluklarına göre oluşturulmalı.

Örneğin olası bir emek cephesinin sermayeden ve bürokrasiden bağımsız bir sınıf ittifakı anlayışıyla kurulmasında çoğunluğumuz hemfikir oluruz. Bu temelde bir ayrışma yaşanırsa bu doğrudan devrimci-reformist program temelinde bir ayrışma olur. En geniş birliği kuralım diye sınıf uzlaşmacı-işbirlikçi bir pozisyonu tabii ki kabul etmeyiz. Reformist programın karşısında devrimci programı savunuruz.

Bununla birlikte bir emek ittifakı kurma ve bir sınıf cephesi oluşturma politikası onu kuran partilerin kendi programlarının önceliklerine, tercihlerine de indirgenemez. Bu yapıldığında, onun kuranlar ne isim verirlerse versinler, aslında kurulan bir emek ittifakı/cephesi olmaz, sadece onu oluşturan partilerin işbirliği olur. Bu da kendine göre bir politikadır, kıymetlidir ama isimleri değiştirmek gerçeği değiştirmez.

Bu karmaşanın büyük oranda mevcut rejimi ve sorunları tarif etmekteki farklılıklardan, önceliklerden ve buna bağlı olarak çıkış ve/veya kopuş için önerilen farklı politikalardan kaynaklandığı söylenebilir. Bunu fazlasıyla konuşmaya, tartışmaya ihtiyaç var.

Şu aşamada Marx’ın “aldatıcı, iğva edici iyimserlik gerçek kötümserliktir” alıntısını tersyüz ederek soralım: Sol/sosyalistlerin neredeyse hemen hepsi mevcut tabloyu alabildiğine koyu karanlık tasvir ederken, karanlığın perdesini yırtmayı bir zorunluluk olarak görürken, nasıl olup da bunu sağlamanın en temel yolu olan sınıfın acil/asgari talepleri temelinde birlik ve ittifak pratiğini gereğince, yeterince hayata geçir(e)miyoruz?

Günümüz benzeri zor zamanlarda devrimci bir iyimserlik için en çok ihtiyaç duyacağımız şey kendimize dönük de sahih bir politika olsa gerek.

Sorumlu Rus oligarşisi: Sibirya’da maden patlamasında 52 emekçi öldü

0

25 Kasım günü, Sibirya’da bulunan Kemerovo maden bölgesindeki Belovo’da, bir madendeki metan gazı patlaması sonucunda 52 kişi öldü. Ölenlerin 5’i arama kurtarma ekibindendi. Yangından kaynaklanan artan karbonmonoksit dumanı seviyeleri ile patlama riski oluşturan metan birikimi, kurtarma operasyonunu bir süre durdurdu. Kurtarma operasyonunun birkaç saatliğine durduğu sıralarda, enkaz altındaki 35 maden işçisi kurtarılmayı bekliyordu.

Kemerovo valisi Sergei Tsivilyov, Listvyazhnaya madenindeki patlama sırasında, içeride 285 işçi olduğunu tespit ettiklerini belirtti. Rusya Acil Durum Bakanlığı ise yüzeye 239 kişinin çıkarıldığını kaydetti. Aralarında ağır yaralılar da olmak üzere yaralanmış olan 63 işçinin tedavisi sürüyor.

Başkan Vladimir Putin, ölen işçilerin yakınlarına başsağlığı dilerken, hükümetinin gerekli adımları atacağını kaydetti. Ancak Putin’in bu açıklaması, maden işçilerinin içini rahatlatmaktan uzak. 2016’da bir kömür madeninde yaşanan bir dizi patlamanın ardından 36 maden işçisi ölmüş, hükümet yine gerekli adımları atacağını söyleyerek, ülkenin 58 kömür madeninde teftişe çıkmış ve bunların 20’sinde güvenlik önlemlerinin alınmadığını deklare ederken, gerekli önlemlerin alınması yönünde adım atmamıştı.

Hükümetin enerji patronlarının sermaye birikimini odağına alan bu politik yönelimi, yine Kemerovo bölgesinde bulunan Raspadskaya madenindeki 2010 senesinde yaşanan patlamanın neticesinde 91 maden işçisinin ölmesinin ve 100’den fazla işçinin de yaralanmasının başlıca sebebiydi. 2007 senesinde de, yine Kemerovo maden bölgesinde yaşanan bir maden patlaması, 100’ün üzerindeki maden işçisinin canını almıştı. Verilere göre 2003 ile 2010 seneleri arasında Kemerovo’da beş büyük maden kazasında 270 işçi öldü.

Rus medyasında yer alan haberlere göre 52 emekçiye mezar olan Listvyazhnaya madeninde yalnızca bu sene, 127 kez yapılan teftişlerde 914 sağlık ve güvenlik ihlali olduğu saptanmış ve bu ihlaller dolayısıyla madendeki üretim dokuz kere durdurulmak zorunda kalınmıştı. Madenin çalışan bir havalandırma sistemi veya yangın alarmı bulunmamaktaydı.

Madenin sahibi olan SDS-Ugol Kömür Şirketi, 37 bin dolar gibi komik bir para cezasına çarptırıldı. Hâlbuki şirket, sadece 2020 senesinde 11,06 milyon dolar kâr edip, sahiplerine 120 milyon dolar gelir getirmişti. Şirketin sahipleri olan Vladimir Gridin ve Mikhail Fedyaev, Rusya’nın en zengin 100 kişisinin arasındalar; yani Rusya işçi sınıfları ile Doğu Ukrayna, Kırım ve Suriye’nin yağmalanmasından nemalanan Putin önderliğindeki Rus oligarşisinin bir parçasılar.

Katliamın sorumluları arasında SDS-Ugol Kömür Şirketi sahipleri bulunuyor olsa da, Kemerovo Merkez Bölge Mahkemesi, sadece Listvyazhnaya madeninin müdürü Sergei Makhrakov, yardımcısı Andrei Moostvov ve bölüm amiri Sergei Gerasimenok’u tutuklamakla yetindi. Mahkeme bu kişileri suçlu bulursa, yalnızca yedi yıl hapis yatacaklar.

Yapılan soruşturmada ortaya çıktı ki, patlamadan önceki cuma günü (19 Kasım), madenciler madendeki yüksek metan seviyesinden şikâyetçi olmuşlar. Ancak ne maden yönetimi, ne yerel hükümet ne de şirket merkezi bu şikâyetin gerektirdiği önlemleri almak noktasında adım atmış. Dahası, yine yapılan soruşturmada madende 14-15 Kasım gecesi bir yangın çıktığı, ancak bu yangının sebeplerinin üzerine de gidilmediği anlaşıldı.

Kocası ölen maden işçilerinden biri olan Inna Piyalkina gazetelere şöyle konuştu: “Metan gazı limiti aşılmıştı. Kocam her gün işten eve geldiğinde, bu işin sonunun iyi olmayacağını söylemeye başladı. Limit o kadar aşılmıştı ki tüm sensörler uyarı sesi veriyordu.”

Piyalkina şöyle devam ediyor: “18 yıl önce bu madende bir patlama oldu ve 13 kişi öldü. Bütün köy deliye döndü. Bir de 46 madenciyi nasıl gömeceklerini bir düşünün.” Piyalkina’nın da belirttiği toplumsal huzursuzluktan çekinen yerel savcılık 26 Kasım’da yaptığı açıklamada, bölgedeki diğer madenlerde güvenlik kontrolleri yürüttüğünü ve altı şirkette bulunan ihlallerle ilgili 28 dava açtığını söyledi.

Rusya maden işçilerinin adeta sermaye tarafından organize edilmiş bir kırımdan geçiriliyor olmasının tarihsel ve politik sorumluları bugünkü Rus oligarşisi ile onların ayrıcalıklarını restore etmek noktasında rol oynamış olan eski Stalinist bürokrasidir. Zira 1917’deki yeni Sovyet hükümeti, kurulmasından daha birkaç gün sonra, 13 Kasım’da sağlık hizmetlerini sosyalleştirip işçilere tam kapsamlı bir sigorta getiriyor ve sigortalı işçilerin sigorta kurumları üzerindeki kontrolünü tesis ediyordu. 1922’de çıkarılan iş kanunuyla, sendikalar ile sağlık komitelerinin onayı alınmadan sanayi tesisleri ile madenlerin açılması yasaklandı. 1923 yılında da Meslek Hastalıkları Enstitüsü kuruldu.

Rusya işçi sınıfının bütün bu kazanımları Stalinist bürokrasi eliyle yok edildi. Bu kapitalist restorasyoncu çizgi Putin önderliğindeki Rus oligarşisinin, maden işçilerinin kanı üzerinden sermaye birikimini güvence altına almasını sağladı. Bugün, hem maden işçilerinin rejim eliyle sistematik bir şekilde öldürülmesinin önüne geçilebilmesi için, hem de rejimin almadığı sağlık önlemleri dolayısıyla Rusya’da Covid-19’dan her gün 1200 insanın ölüyor olmasının engellenebilmesi için, 1917 deneyiminin yakıcı dersleri hatırlanmalı.

***

Editörün önerdikleri:

Yurtiçi Kargo’da işe iade davaları kazanıldı

0

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’nın (TÜMTİS) uzun zamandır örgütlenme çalışması yaptığı Yurtiçi Kargo’da sendikalı oldukları için işten atılan işçilerin işe iade davaları kazanımla sonuçlandı.

Daha iyi çalışma koşulları ve daha iyi ücretler için Yurtiçi Kargo işçileri sendikalı olmaya karar vererek TÜMTİS’te örgütlenmeye başlamışlardı. Ancak Yurtiçi Kargo patronu sendikalaşan işçileri çeşitli sebeplerle farklı zamanda işten çıkartarak sendikalaşmanın önüne geçmeye çalıştı. İşe iade ve tazminat davası açan işçilerin davası aylar sonra sonuçlandı ve ayrı ayrı görülen davalar sonucunda işçilerin büyük bir çoğunluğu sendikal tazminat, işe iade ve kayıp zaman ödemelerini kazandılar.

Tüm davaların işçilerin lehine kazanılması aynı zamanda Yurtiçi Kargo’nun işçileri hileli bir şekilde çalıştırdığının da ispatı oldu. Yurtiçi Kargo, acenteler ve taşeron şirketler aracılığı ile kendi işlerini başka firma isimleri altında yaptırarak işçilerin temel haklarına saldırıyor ve bu yolla da sendikalaşmanın önüne geçmeye çalışıyordu. Mahkeme sonuçları ile taşeron firma adı altında çalışsa dahi işçilerin Yurtiçi Kargo işçisi olduğu resmileşmiş oldu.

Her ne kadar mahkeme işçilerin lehine sonuçlansa da mücadele devam ediyor. Yurtiçi Kargo hâlâ sendikalaşmaya karşı çeşitli taktikler kullanarak işyerinden sendikayı uzaklaştırmaya çalışıyor. Buna ek olarak, davaların farklı mahkemelerde görülmesi sonucu her işçi sendikal tazminat kazanamadı. Sendikal tazminat kazanamayan işçilerin işyerinde sendikal mücadelenin öncülüğünü çeken işçiler olmaları ise yalnızca mahkeme kararları ile mücadelenin kazanılmayacağının ve mevcut hukuk düzeninin tüm kanıtlara rağmen her zaman işçilerin yanında olmayacağının bir göstergesi olarak değerlendirilmeli.

İşçiler, meşru mücadelelerini yalnızca mahkeme salonlarında değil iş arkadaşlarıyla kurdukları birliktelikler ile işyerlerinde kazanacaklar ve patronların bütün hilelerini yeneceklerdir. Yurtiçi Kargo’ya sendika girene ve insanca çalışma koşulları sağlanana dek mücadele sürecek!

Halk bu rejime “Defol!” diyor

0

Hayat pahalılığına ve giderek derinleşen yoksulluğa karşı tepkiler yaygınlaşıyor. Pek çok büyük kentte insanlar tencere-tava çalarak “Zamlara Hayır!”, “Zamlar Geri Alınsın!” sloganlarıyla sokaklara çıkıyor. İktidarın ekonomik politikaları protesto ediliyor.

Bu arada Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) birkaç haftadır işyerlerinde “Geçinmek İstiyoruz!”, “Gelirde Adalet, Vergide Adalet!” pankartlarıyla eylemler yapıyor, çeşitli meydanlarda iktidarın halkı yoksullaştırma politikalarını eleştiren basın açıklamaları okuyor. Bir yandan da Türk-İş ve Hak-İş sendikalarını ortak mücadeleye davet ediyor.

Öte yandan CHP ve İYİ Parti liderleri çeşitli kentlerde mitingler yapmaya başladılar. Bir anlamda halkın kendiliğinden başlattığı protestoları, seçim propagandasına dönüştürmeyi hedefliyorlar.

Yıkım derinleşiyor

Halk bu iktidarı nasıl protesto etmesin ki? Ülke toplam servetinin yüzde 42,5’ine sahip olan en zengin yüzde 1’lik kesim kârlarına kâr katmaya devam ediyor. Bu yılın ilk dokuz ayında, Türk Telekom, THY, Ford Otosan gibi işletmeler ve Akbank ve Garanti Bankası gibi bankalar milyarlarına milyarlar kattı.

Ama öte yandan aynı dönemde, enflasyonun hızlı bir şekilde yükselişi, TL’nin değer kaybının yoğunlaşması, hayat pahalılığının her geçen gün tırmanmasına, temel gıda ve tüketim maddelerinin sürekli olarak zamlanmasına ve emekçilerin eline geçen ücretin devamlı olarak erimesine, yoksulluğun derinleşmesine yol açtı.

Ve tabii ücretli çalışanların, emeklilerin eline geçen tutar 2021 yılı başına göre yüzde 45 oranında değer kaybederken, yani biz emekçiler çalıştıkça zarar ederken, bir avuç zengin yüzde 120’lerle ifade edilen kârlar elde edebildi.

Bugün Türkiyeli işçiler, çalışma şartları hep eleştiri konusu olmuş Çinli işçilerden bile daha düşük ücretlere mahkûm edilmiş durumda.

Emekçi halk “Artık Yeter!” demekte sonuna kadar haklı.

“Hükümet İstifa!” (mı?)

Bazı protestolarda hükümet istifaya davet ediliyor. Ama ortada bir hükümet yok ki! Zaten yeni baskıcı anayasayla hükümet sistemi kaldırılmış ve onun yerine Tek Adam rejimi getirilmiş durumda. Yani ülkeyi emperyalist sermayeye bağımlı kılan, “yerli ve milli” egemen kesimlerin kasalarını doldurmasına hizmet eden ve halkı açlığa ve yoksulluğa iten iktidar bizzat Tek Adam’ın kendisi ve onun devlet kurumlarındaki değnekçileri.

Bakın bu rejimin politikası sonucunda ne oldu: Ülkeyi dış borca boğdular, toplam 446 milyar dolar. Ve sayelerinde dolar kurundaki 1 TL’lik yükselişin sonucunda bu borç 446,4 milyar TL artmakta. Sonuç mu? Emekçilerden toplanan vergilerle ödenen dış borçlar, iktidarın planlı saldırı politikaları uyarınca bir anda bizleri yeni borç yükleri altına sokuyor, dolar milyarderlerine milyarlar katıyor. Tam bir yağma.

Gene onların bu yağmacı politikaları sonucunda emekçilerin ücretleri eriyiveriyor, marketlerde ürünlerin fiyatları sürekli olarak artıyor, temel tüketim maddelerine kota getiriliyor ve hayat pahalılığı dayanılmaz boyutlara ulaşıyor. Ancak bunun karşısında, egemen sınıfların, bir avuç zenginin kârlarını yükseltmesi iktidar tarafından garanti altına alınıyor.

Dolayısıyla gitmesi gereken bizzat bu rejimin kendisi.

Nasıl göndermeli?

Ne Tek Adam istifa eder, ne de onun kabinesi. Zaten yeni sistemde Tek Adam’ın altındakiler istifa edemiyor. Ancak Tek Adam altındakileri “görevden alıyor”. Bazı sözde bakanları değiştirip imaj tazelemeye gidebilir mi? Olabilir, ama bu da onu kurtarmaz, zira bütün kararları o tek başına alıyor. Uygulayıcı zavallıları değiştirse bile sorumluluktan kurtulamaz halkın gözünde.

Bu arada AKP içindeki bazı milletvekillerinin, tekrar seçilememekten korktukları için partiden istifa edecekleri söyleniyor. Böylece bir erken seçime gidilebileceğinden bahsediliyor. Ama emekçi halk, bugün kendisini yoksulluğa itişin altında imzaları bulunan suçluların inayetine bel bağlayamaz, bağlamamalı.

Bazı protesto gösterilerinde “genel grev” sloganı atılıyor. Halk protestolarının ve eylemliliğinin, işçi sınıfının başını çekeceği örgütlü ve süresiz bir genel grev etrafında birleşmesi durumunda, elbette iktidarın ve rejimin dayanacak gücü kalmazdı. Ne var ki, genel grevi örgütleyebilecek durumdaki sendikalar bu tür bir mücadeleden şimdilik uzak duruyor. DİSK bir genel grev çağrısı yapmıyor, yerel protestolarla yetiniyor. Türk-İş, “siyaset üstü sendikacılık” anlayışıyla iktidara karşı gelmekten çekiniyor. İşçilerin mücadelesinin kendisinin kontrolünden çıkması ihtimalinden korkuyor. Hak-İş ise zaten Tek Adam yanlısı; onun ekonomik politikalarının “işverenlere verdiği zarardan” söz etmenin pek ötesine geçmiyor.

CHP ve İYİ Parti ise, bırakın genel grevi, sokak protestolarına bile karşılar. Bunları “provokasyon” diye niteliyorlar. “Aman halk sokağa dökülmesin!” diyorlar. “Bizim düzenleyeceğimiz mitinglere gelin, bu yeter” diyerek, halkın öfkesini seçim faaliyetleri içinde eritmek istiyorlar.

Oysa, işçi ve emekçi kesimlerin öfkesi ortak ve birleşik bir örgütlü eylemliliğe dökülmedikçe (grevler, halk mitingleri, yürüyüşler ve her türlü halk protestosu), ne bu rejim kendiliğinden çekip gider, ne erken seçim olur, ne de (seçim olsa bile) emekten yana bir iktidar kurulabilir. Emekçi halkı örgütlü bir seferberliğe sokma gücüne sahip, ama bu görevden şiddetle kaçan tüm parti, sendika ve diğer türden emekçi örgütleri, yarın iktidar değişse bile emekçiler üzerindeki sömürü sisteminin devam ediyor olmasının sorumlusu olacaklardır.

Yerine ne koymalı?

Parlamentoda temsil edilen büyük muhalefet partileri, Cumhurbaşkanlığı sisteminin yerine “güçlendirilmiş parlamenter sistemin” kurulmasını savunuyorlar. Ve bunu bir seçimle başarabileceklerini düşünüyorlar. Oysa birincisi, bunu gerçekleştiremeyecekler, zira seçimi kazansalar bile, Anayasa’yı değiştirebilecek güce sahip olamayacaklar. Mevcut başkanlık sistemi altında var olmaya çalışacaklar.

İkincisi, ve daha önemlisi, emekçi halkın çıkarı emekten yana bir Anayasa ve emekten yana bir iktidarın kurulmasındadır. Bu ise, basit bir seçimle ve alışıldık milletvekillerinden oluşan bir parlamento ile değil, ancak emekçilerin ağırlıklı olarak temsil edildiği bir Kurucu Meclis aracılığıyla gerçekleştirilebilir.

O halde bütün örgütlenmemiz ve seferberliğimiz, sıfır barajlı ve bütün emek örgütlerinin serbestçe katılacağı bir Kurucu Meclis seçimine yönelik olmalı. Tek Adam rejimi ne kadar baskı yaparsa yapsın, eğer bir İşçi ve Emekçi İttifakı kurulabilirse, hem böylesi bir seçime hem de onun sonucunda Emekten Yana Yeni Bir Anayasa’yı yapabilecek bir Kurucu Meclis oluşumuna ulaşabiliriz.

Tek Adam rejiminin yerine koyacağımız ve emekten yana bir iktidara ulaşabileceğimiz mücadelenin yolu buradan geçiyor.

Peru: Ne başkanlığın azli ne de neoliberal devamlılık!

0

Birleşik İşçi Partisi (Partido de las y los Trabajadores Uníos), İUB-DE Peru seksiyonu

Patricia Chirinos ile birlikte en gerici ve geri neoliberal partilerden (Fuerza Popular, Renovación Popular ve Avanza País) seçim sahtekârlığı ve darbe çağrısı yapan, ülke ekonomisini iflas etmiş görmeyi uman 27 aşırı sağcı kongre üyesi, son seçimlerde değişim yönünde oy veren emekçileri “eğitmek” için, şimdi Pedro Castillo’yu görevden almak adına hükümetin azledilmesini önlerine koydular; ancak bu önergenin görüşülmesi için 52, onaylanması için 87 oya ihtiyaç var.

Azil önergesinin kabul edilecek hiçbir temeli bulunmamakta. Bu önergenin argümanları savunulamaz ancak buradaki sorun sadece yasal değil, her şeyden önce politiktir. Kongresel Direniş (Resistencia Congresal) grubunda temsil edilen aşırı sağ, ülke için bir alternatif olmaya çalışıyor. Bu aşırı sağ nesnel olarak, hükümetin büyük kapitalistler ve kapitalistlerin gerici siyasi güçleriyle (APP, SP, PM ve Lescano liderliğindeki AP) anlaşma ve uzlaşma politikasını sürdürmesinin bir sonucu olarak yaptığı hatalardan besleniyor.

Büyük kapitalistler (ulusal veya yabancı burjuvazi) ticari işlemlerini ülkeden daha fazla önemsiyorlar; bu yüzden patron sendikaları azli desteklemiyor. Ancak bu azil tehdidinin hükümeti daha da evcilleştirmeye hizmet edeceğini, kulaklarını çekeceğini ve ona şöyle bağıracağını düşünüyorlar: Madenleri kapatma! Gazıma dokunma! Dış borcunu öde! Fujimori Anayasasını değiştirme! Ve hükümet de bunun karşısında pes etmeye devam ediyor.

Mevcut faşist önerinin daha da ilerlemesi, eğer bundan böyle bu öneriyi bir işçi hükümetine ulaşmak adına emekçilerin seferber edilmesini sağlamak yoluyla durduramazsak, ülkenin karşı karşıya kalabileceği gerçek bir tehlikedir.

Azil saldırısını durdurmalı ve aşırı sağı yenmeliyiz ama aynı zamanda Castillo’dan emekçilerin, And ve Amazon’daki yerli toplulukların beklediği değişim vaatlerini yerine getirmesini de talep etmeliyiz!

Sorun sadece sağın ne yaptığı değil, aynı zamanda hükümetin eylemsizliğidir. Reformist sol, hükümeti savunmak için işçilerin birliği ve bu işçilerin Castillo’ya koşulsuz destek vermesi çağrısı yapıyor. Herkesi seçimlerde sağı mağlup eden oylama sonuçlarını savunmaya, faşist sağı durdurmaya çağırıyoruz ve hükümetin kampanya vaatlerini yerine getirmesi için büyük kapitalistlerle mevcut anlaşma ve uzlaşma politikasını terk etmesini talep ediyoruz: Gazın kamulaştırılması, ücretlerin artırılması, işten atılanların ve işi askıya alınanların işlerine geri alınması, CAS personelinin ve öğretmenlerin atanması ve Fujimori anayasasının değiştirilmesi.

İşçi Partisi-UNÍOS’tan, herhangi bir azil veya darbe girişimini yenmenin tek yolunun, kitlelerin konuşmalarla değil, gerçeklerle seferber edilmesi olduğuna dikkat çekiyoruz.

Bay Castillo, emekçilerin gücüne güvenin, büyük kapitalistler ve sağcı sektörlerle yaptığınız kötü anlaşmalardan vazgeçin; özetle, ülkenin işçileri ve yoksulları için yönetmeye başlayın.

***

Editörün önerdikleri:

Fransız sömürgelerinde antiemperyalist mücadele yükselirken, reformist Mélenchon Fransız Guyanası’nı ziyaret etti

0

Kasım ayının son haftasında, Burkina Faso’nun kuzey bölgesinin en büyük kenti Kaya’da, ülkedeki Fransız varlığına karşı protestolar düzenleyen kitleler 60 araçlık ve 100 askerlik bir konvoyu günler boyunca yolda tutarak “rehin aldı”. Bu konvoy, Fransız emperyalizminin Barkhane Operasyonu kapsamında Fildişi Sahili’nden Afrika’nın batısındaki Nijer’e silah taşıyordu. Fransa Barkhane Operasyonu’nu 2014’te İslamcı gruplara karşı başlatmıştı. Bu operasyonun karargâhı bugün Çad’da bulunmakta. Bu operasyon aracılığıyla Fransız emperyalizmi Afrika ile Ortadoğu’daki, ama özellikle de Sahel bölgesindeki ekonomik ve askerî ayrıcalıklarını muhafaza etmeye ve bunları derinleştirmeye çalışıyor.

Macron 2017’de Burkina Faso’yu ziyaret ettiğinde şöyle konuşmuştu: “Fransız askerleri hakkında yapmanız gereken tek şey var: Onları alkışlayın.” Ancak sömürge halklarının tercihi, bu işgalci askerleri alkışlamaktan yana değil. Sadece Burkina Faso’da değil, Mali ile Nijer’de de Fransız askerî varlığına dönük kitlesel hoşnutsuzluklar dışavurulmuş durumda. Bunun başlıca iki sebebi var: 1.) Fransız emperyalizminin varlığı cihatçılığı zayıflatmıyor, aksine güçlendiriyor ve 2.) bu emperyalizmin yeraltı ve üstü kaynaklarını kendi çokuluslu firmaları aracılığıyla sömürüye tabi tutması, bölge halklarını ve emekçilerini yoksulluğa ve kıtlığa sürüklüyor.

Fransızca yayın yapan FranceInfo’ya bir eylemci şöyle konuşuyor: “Fransız ordusuna ihtiyacımız yok. Cihatçılara karşı kendimi savaşabiliriz.” Yoksul halkın gericiliğe karşı mücadeleyi kendi ellerine almak istemesi boşuna değil. Kasım ayının ortasında, ülkenin kuzeyindeki Inata’da yaşanan son terörist saldırı 20 kişinin canını aldı. 2005’ten bu yana Burkina Faso’da cihatçıların öldürdüğü insan sayısı 1000’i aşmış vaziyette.

Burkina Faso’da Fransız emperyalizmine karşı seferberlik patlak vermeden bir ay önce, yani Ekim ayının son haftasında, Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) isimli reformist örgütün lideri Jean-Luc Mélenchon, bir başka Fransız sömürgesi olan Guyana’yı ziyaret ediyordu. Mélenchon, Macron’un seçildiği 2016 seçimlerinde, kendisinin önderlik ettiği LFI ile yüzde 19.58 oranında oy almıştı. LFI’nın kuruluşundan önceki 2012 seçimlerinde ise Mélenchon, Sol Parti (PG) ile Fransız Komünist Partisi’nin (PCF) ortak adayı olarak %11.10 oranında oy toplamıştı.

Mélenchon’un Guyana’ya ziyareti, sadece sömürgelerdeki mücadeleler yükselme eğiliminde olduğu için dikkate değer değil. Aynı zamanda, yine bir Fransız sömürgesi olan Yeni Kaledonya’da 12 Aralık’ta yapılacak olan bir bağımsızlık referandumu söz konusu. Yeni Kaledonya’nın bağımsızlığı 5 Mayıs 1998’deki ilk referandumdan beri gündemde; 12 Aralık’taki referandum ise üçüncüsü ve sonuncusu olacak.

Dolayısıyla Guadeloupe, Martinik ve Kanaki bölgelerinde, Fransız emperyalizmini tedirgin eden koyu bir huzursuzluk mevcut. Macron’un genel grevleri bastıran, Sarı Yeleklilere karşı Paris çatılarına keskin nişancılar yerleştiren, yoksulların bütün sosyal ve ekonomik haklarına kapsamlı bir saldırı başlatan ve Fransız ordusunun generallerini radyolar ve kamuya açık mektuplar üzerinden siyaset sahnesine davet eden bunak Bonapartizminin, sömürge halklarını Fransa’dan kopmamaları yönünde ikna etmekte kriz yaşadığı aşikâr. Bu nedenle bu krizi çözmek noktasında, Fransız emperyalizminin bir hizmetkârı olarak sol reformist Mélenchon’a büyük görevler düşüyor.

Mélenchon’un 20 ile 25 Ekim tarihleri arasında vuku bulan Guyana ziyareti ilginç bir seyir izledi: Mélenchon ilk olarak Guyana Uzay Merkezi’ni ziyaret etti, ertesinde Guyana Meclisi önünde bir konuşma yaptı, Ariane roketinin fırlatılmasında hazır bulundu ve daha sonra da Guyana’nın silahlı kuvvetlerinin birkaç operasyon tatbikatını takip ederek, bu kuvvetlere selamlamalarını iletti. Görüleceği üzere Mélenchon bir Fransız devlet görevlisi gibi karşılandı. Onun Guyana ziyareti, kendi siyasal hareketinin söz konusu sömürgedeki destekçileriyle bir buluşma değildi; sömürge valiliği ile Fransız devleti arasındaki üst düzey bir diplomatik jestleşmeydi.

Guyana Uzay Merkezi, Fransız emperyalizminin Guyana’nın zenginliklerini sömürmesinin hem merkezileştiği hem de sembolikleştiği bir kuruluş. Zaten Mélenchon’un katılımıyla uzaya fırlatılan Ariane roketi de, yörüngeye Fransız Silahlı Kuvvetleri’nin geliştirmiş olduğu bir iletişim uydusunu yerleştirmiş vaziyette.

Guyana’da 2017 yılında sarsıcı seferberlikler yaşanmış ve ülkenin Fransa’dan kopuşu gündeme gelmişti. Bu bağlamda 2017’den bu yana üzerinde çalışılmakta olan bir yasal süreç söz konusu. Mélenchon bu konuda da Fransız emperyalizminin çıkarlarını birinci plana koyarak, Guyana’ya anayasanın 74. maddesi uyarınca Avrupa Birliği’nde kalmalarını tavsiye etti. Latin Amerika’da bulunan Guyana 1946’dan bu yana AB üyesi sayılıyor ve para birimi de avro.

Mélenchon Guyana’dayken Peyi Radyosu’na verdiği röportajda, “Fransız toprak bütünlüğü” adına Brezilya ordusunu sınırları korumadığı için eleştirdi ve “yasalara, ülkelerin sınırlarına ve tabi vizelere saygı duyulması” gerektiğini kaydetti. Mélenchon’un silahlı kuvvetleri ziyareti ve silahlı kuvvetlerin helikopterleri eşliğinde kaçak altın madenciliğine karşı yapılan operasyonları havadan takibi de benzer derecede mide bulandırıcı şoven hezeyanlarla geçti. Guyana askerî güçleri, bölgedeki Fransız egemenliğinin temel aracı olma özelliğini taşıyor.

Fransa’nın “dünyanın en büyük ikinci denizler bölgesine” sahip olmasından gururlanan Mélenchon, aslında Fransız emperyalizmi adına ülke içinde hangi işlevi görüyorsa, dış politikada da o işlevi görüyor: Sahte sol söylemlerin arkasına sığınarak ve sömürülenler ile ezilen ulusları reformist vaatlerin peşine takarak, sömürge devrimlerinin ve Fransız devriminin sosyalist önlemlerini hayata geçirmesini engellemek. Mélenchon Fransız sömürgeciliği uğruna çalışarak, aynı zamanda sömürge halkları ile Fransız işçi sınıfını da birbirlerinden politik olarak koparmaya çalışıyor.

Fransız sömürgelerinin, demokratik devrimin görevleri aracılığıyla ulusal bağımsızlıklarına kavuşması, 20. yüzyıldan bugünlere miras kalmış olan bir görev. Ancak 1974 Portekiz Devrimi’nin de kanıtladığı üzere, sömürgelerdeki devrimler, daima fatihlerin evlerindeki altüst oluşları da gündeme getirir. Dolayısıyla Fransa’nın genel grevleri, Sarı Yelekliler hareketleri ve barikat savaşlarıyla, Fransız sömürgelerinde patlak veren halk seferberlikleri bir ve aynı mücadeledir. Enternasyonalistlerin görevleri ise bu bir ve aynı mücadelenin arasındaki sendikal ve politik köprüleri inşa edebilmektir.

***

Editörün önerdikleri:

Unity and division: What should the “Third Option” look like?

0

While the destruction caused by the palace regime in every field of life has been deepening every passing day, the disintegration process of the Palace coalition accelerates, and its social support further erodes. Discussions on the political system and early elections have become the main political agenda. In this process, the compositions and the political programs of both the People’s Alliance (of AKP) and the Nation Alliance (of CHP) are becoming clearer. This situation stimulates discussions on possible alliances/fronts within the left and the labor movement.

The powerful parties of the left/socialist movement from the EMEP (Labor Party), the TKP (Communist Party of Turkey), the Left Party to the TIP (Workers’ Party of Turkey) have recently started calling for the establishment of a front/alliance independent from both the People’s and the Nation alliances. The HDP also declared that a third alliance independent of the latter should be established. First, whatever the reason may be and despite being long overdue, the debates within the left movement regarding the necessity of establishing an alliance independent of the parties of the bourgeois order is an extremely positive development. As Newspaper Nisan and Workers’ Democracy Party, we will continue to dedicate our best efforts, as we have done so far, in the realization of this vital necessity of a workers’ front, which we have emphasized for years. However, we should be able to answer how it has become possible for these calls for unity/alliance within the leftist movement —which have suffered from popular frontist (advocating alliances with the so-called “progressive” bourgeois order parties) and/or narrow group-focused (putting the interests of their own groups ahead of the interests of the working class and the oppressed) perspectives for years— to gain traction now? Is it because the perspective of forming alliances with the “progressive” wing of the bourgeoisie has been abandoned? Or, have the narrow group-focused/sectarian perspectives been overcome? The answers to these questions are decisive in predicting the limits as well as the potentials of the current calls.

The main problem that has left a big mark on large sectors of the left/socialist movement in Turkey was substituting the principle of class independence with a perspective of forming a hopeless alliance/front with the CHP, which they considered as “progressive” and “social democrat.” During this recent period when the CHP has started shining as the biggest alternative to the oppressive and plundering Palace regime, the quest for an alliance with them was renewed once again and various left/socialist circles called for the CHP to break away from the right-wing parties and form an alliance with themselves and the HDP instead. When it became clear that the Nation Alliance aligned itself with the conservative, nationalist and Islamist parties, the leftist sectors hoping to tail after the CHP shelved their hope of forming a “democracy alliance” with the latter for the time being and started calling for the establishment of a “third option.” However, it would be too optimistic to say that these sectors of the left have finally begun to see the CHP as a party of the bourgeois order and that they have started defending the principle of ensuring the independence of the working class from the state and the bourgeois parties. Therefore, we can say that what pushed the popular frontist socialist parties to shift their position towards the establishment of a “third option” was the finalization of the CHP’s alliance with the right-wing parties, rather than a fundamental change in their position towards the CHP. Undoubtedly, there may be some overlaps between some of the promises of the CHP and the various urgent demands raised by the socialist movement. In certain concrete situations, even short-term possibilities of unity of action may be contemplated. However, if our goal is not to restore the capitalist order of misery, but to overthrow it instead, then what needs to be done is to build an alliance based on a break from the oppressive regime and capitalism. Therefore, we hope that this “calamity” will push the leftist movement to make a critical self-evaluation and give up its politics of alliance with the “progressive wings of the bourgeoisie.”

Another major problem of the left has been that some groups put their narrow interests before the medium- and long-term interests of the working class and the oppressed. This purports that discussions on possible alliances have almost always come to the fore only during election periods, and when they did so, the grounds for such alliance were reduced to negotiations over elections and candidates rather than ensuring the making of workers and the oppressed active subjects of politics. These short-term and sectarian politics neither healed the loss of blood experienced by the left nor contributed to organizing processes of workers. We hope that this current period of severe crisis that we are going through will be an opportunity to confront these shortsighted perspectives.

As the Palace regime plunges the country into a catastrophe, the vitality of the need for a “third option” independent from bourgeois alliances is more evident than ever. The socialist movement and labor organizations need an independent alliance that breaks away from politics of class cooperation and narrow group-focused perspectives to end the oppressive and anti-worker Palace regime. We insist that this vision should be the point of departure for the ongoing alliance/front discussions, and we will continue to make every effort in this direction.

İspanya: “Cádiz’deki süresiz metal grevinin yanındayız, bir adım geri atmak yok”

0

Lucha Internacionalista (Enternasyonalist Mücadele, İUB-DE İspanya Devleti seksiyonu)

16 Kasım Salı günü, Cádiz’deki süresiz metal grevi, toplu sözleşme müzakerelerinde yaşanan tıkanıklık nedeniyle yeni bir evreye sıçradı. Patron, ücretler ile haklarda güçlü kesintiler yapmak istiyor: İki ekstra ödemeyi ortadan kaldırmayı, çalışma saatlerini artırmayı, ikramiyeleri iptal etmeyi istiyor ve işçilerin zehirlenmesine yol açabilen, acı verici ve tehlikeli riskler karşısında gerekli sağlık önlemlerini almayı reddediyor; aynı zamanda uzmanların altında çalışacak olan yeni bir kategori oluşturmak istiyor. İşçiler, kasım ayında iki günlük grev çağrısında bulundular ve bu çağrı başarılı oldu. Ancak patronlar pes etmediler ve işçilerin aldığı birkaç toplantıdan sonra, resmi sendikalar olan CC.OO ve UGT’nin ortaya koyduğu engellere rağmen süresiz grev ilan edildi. Özellikle Cádiz Körfezi’nde süresiz grevin etkisi, güçlü seferberlikler ve polisle çatışmalarla birlikte sarsıcı oldu.

İşçiler, yıllardır içine sürüklendikleri sanayisizleşme sürecinin ve çalışma koşullarının kötüleşmesinin devam etmesini engellemek istiyor. İki Airbus fabrikası (biri kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı ve zorlu bir mücadele verdi), üç Navantia fabrikası (kamu tersaneleri) ve Dragados fabrikası, bölgede pratikte sanayiden geriye kalan tek yapılar. Farklı merkezi ve bölgesel hükümetler tarafından turizme açık bir taahhütte bulunuldu ve bu bölgenin tüm dokusunun değiştirilmesine izin verildi. Cádiz bölgesi, eyalette yıllardır en yüksek işsizlik oranlarına sahip olan eyalet.

Bu bölgede taşeron acımasız bir biçimde kullanılıyor ve tersanelerdeki başlıca eğilim de taşeron işçi çalıştırmak: Taşeron rejim, işçi haklarını büyük ölçüde yok eden bir silah olarak kullanılıyor. Binlerce işçinin yüzlerce şirkete bölünmesi, ana şirketin birimlerinin sürekli ihmali ve çoğu durumda işverenlerin akrabalarından ve güvendiği kişilerden seçilen taşeronların sendika delegelerinin sınırlı yetkileri, çoğunluğu geçici taşeron statüsünde çalışan işçileri, seslerini yükseltmeye ve örgütlenmeye yöneltti. Son anlaşmazlıklardan biri, işyerindeki resmi iş konseyi bunu yapmadığında bir işçi meclisi toplamaya cüret eden CTM sendikasından iki kişinin işten atılmasıyla yaşandı.

Anlaşmanın müzakere masası CC.OO ve UGT tarafından kontrol ediliyor. Ancak bu sürece Cádiz’in alternatif sendikalarının katılımı da çok önemli çünkü bu sendikalar mücadelelerini işçilerin seferberliğine ve işçi meclislerinin karar almasına dayandırıyorlar. Bu sendikalar, patronların lehine tavizlerde bulunmak konusunda uzun bir geçmişi olan hükümet yanlısı sendika merkezlerinin olası manevralarına güvenmiyorlar. Grevin çekirdeği Cádiz Körfezi’nde bulunmakta. Endülüs Cuntası, grevin eyalet genelinde güçlenmesini önlemek için her iki tarafı da arabuluculuk yapmaya çağırdı. Ancak sokaklarda, kararlı bir savaşma iradesi hissediliyor.

Bu saldırılar birer istisna değil, devlet içindeki genel eğilimdir. Patronlar, endüstriyel yer değiştirme planlarını etkinleştirmek ve çalışma koşullarında muazzam gerilemeler ile fabrikaların kapatılmasını gerçekleştirmek için pandeminin etkilerinden yararlanmak istiyor. Bunun için, özellikle PSOE-IU/Podemos hükümetinin (PSOE: İspanyol Sosyalist İşçi Partisi, IU: Birleşik Sol) yürürlükten kaldırmadan sürdürdüğü ve 2012’de PP (Halk Partisi) hükümeti tarafından getirilen uygulamalardan faydalanıyorlar: Bu uygulamalar ardışık çalışma reformları şeklinde hayata geçirilmişti ve işten atmalarda patronlara tam bir dokunulmazlık tanımıştı.

Cádiz greviyle aynı zamana denk gelen Çarşamba günü, yine sanayisizleştirmeye karşı yapılan bir başka genel grev ise, Lugo’daki Galiçya bölgesi olan Amariña’yı tamamen felç etti ve Burela sokaklarını doldurdu. Nissan fabrikasının kapatılması karşısında taşeron işçilerinin verdiği mücadele, Cádiz metal işçilerinin verdiği mücadelenin aynısıdır. Bu nedenle, Cádiz’deki süresiz metal grevi tüm işçi sınıfının grevidir ve bu grevle en yüksek dayanışma sağlanmalıdır.

Endüstriyel gerileme derhal durdurulmalı, işçi hakları kaybına son verilmeli. Taşerona ve işçilerin bölünmesine son. 2012 tarihli çalışma reformu yürürlükten kaldırılsın. Mücadelenin tüm kontrolü işçi meclislerinin elinde toplansın. Yaşasın işçi sınıfının mücadelesi.

Editörün önerisi:

İspanya ve Meksika: Reformist iktidarların bir bilançosu

https://trockist.net/wp-content/uploads/2021/01/Ispanya-Meksika.pdf

Ekonomik çöküşe ve Tek Adam rejimine karşı: Bir Emek İttifakının inşası için mücadeleye!

0

Tek Adam rejimi ülkeyi uçurumun eşiğine sürüklüyor.

Ekonomik alanda bir çöküş, iç politikada baskı ve şiddet, dışarıda ise hamaset!

Saray rejiminin, Türkiye’yi ucuz emek cennetine çevirerek sermaye gruplarının rızasını yeniden üretmeye, zengini daha da fazla zenginleştirmeye, yoksulluğu ise derinleştirmeye dönük ekonomi politikalarının sonucu, TL’nin 2021 yılında dolar karşısında yüzde 45 oranında bir değer kaybı yaşamasına yol açtı. Tabii o da şimdilik!

Erdoğan ve şürekâsının ekonomik krize karşı reçetesi ortada: “Emekçi halkla aynı gemide değiliz ve krizin faturasını Türkiyeli emekçilerin üzerine yıkacağız.” Kılıfımız da hazır: “ekonomik kurtuluş savaşı.”

Dış politikada hamasetle, emperyalizm ve bölge ülkeler arasındaki çatlaklara oynayarak, manevra alanları yaratarak ülke ekonomisinin emperyalizme bağımlılığını katmerlendiren rejim, ekonomik çöküşe karşı da aynı silaha başvuruyor: Hamaset!

Peki soruyoruz, hamaset karın doyurur mu?

Türkiye ekonomisinin içerisinden geçtiği süreç, Erdoğan’ın dediği gibi bir “ekonomik kurtuluş savaşı” süreci değildir.

Tek Adam rejimi, emekçi halka karşı açtığı savaşın şiddetini artırmaktadır!

Ülke toplam servetinin yüzde 42,5’ine sahip olan en zengin yüzde 1’lik kesim kârlarına kâr katmaya devam ediyor. 2021 yılının ilk 9 aylık verilerine bakınca, yıllık bazda Türk Telekom’un yüzde 374, THY’nin yüzde 164, Akbank’ın yüzde 111, Garanti Bankası’nın yüzde 92,3, Ford Otosan’ın yüzde 39 kâr ettiği görülüyor. Daha net bir ifadeyle, birilerinin Türkiyeli emekçilerle aynı gemide olmadıkları açığa çıkıyor.

Aynı dönemde, enflasyonun hızlı bir şekilde yükselişi, TL’nin değer kaybının yoğunlaşması, hayat pahalılığının her geçen gün tırmanması, temel gıda ve tüketim maddelerinin sürekli olarak zamlanması emekçilerin eline geçen ücretin devamlı olarak erimesine, yoksulluğun derinleşmesine yol açıyor.

Çok basit bir ifadeyle, Türkiye’de ücretli çalışanların, emeklilerin eline geçen tutar 2021 yılı başına göre yüzde 45 oranında değer kaybederken, yani biz emekçiler çalıştıkça zarar ederken, bir avuç zengin yüzde 120’lerle ifade edilen kârlar elde edebiliyor.

Bu, iktidarın Türkiye’yi ucuz emek cennetine çevirme gayretinin, krizin faturasını emekçilerin sırtına yüklemesinin planlı bir sonucudur.

Ancak Tek Adam rejiminin yaratmış olduğu tablo yalnızca bununla da sınırlı değil. Türkiyeli emekçiler çalıştıkça zarar ederken, bir yandan da durdukları yerde borçlanıyorlar! Rejim, TL’ye dolar karşısında değer kaybettirip yabancı yatırımcıyı ülkeye çekmeye çalışırken, bizlerin geleceğini ipotek altına alıyor!

Haziran 2021 verileri uyarınca dışa bağımlı Türkiye ekonomisinin brüt dış borç stoku 446,4 milyar dolar seviyesinde. Dolar kurundaki 1 TL’lik yükselişin etkisi, bu stokun 446,4 milyar TL artmasına neden oluyor. Sonuç mu? Emekçilerden toplanan vergilerle ödenen dış borçlar, iktidarın planlı saldırı politikaları uyarınca bir anda bizleri yeni borç yükleri altına sokuyor. Türkiye tarihine “Kara Salı” olarak geçen 23 Kasım 2021 gününün Türkiye’de kişi başına maliyeti 5338 TL! Yani, 23 Kasım 2021 günü Türkiye’de dünyaya gelen bir bebek, 5338 TL borçla doğmuş oluyor!

Tek Adam rejiminin faizleri düşürerek, bilinçli bir şekilde TL’de değer kaybı yaratmasından bir diğer beklentisi ise ihracatı artırarak ekonomik büyümeyi hızlandırmak. Bu politikanın emekçi halk için sonucu ise, marketlerde ürünlerin fiyatlarının sürekli olarak artışı, temel tüketim maddelerine kotanın getirilmesi ve hayat pahalılığının dayanılmaz boyutlara ulaşması. Ancak bunun karşısında, egemen sınıfların, bir avuç zenginin kârlarını yükseltmesi iktidar tarafından garanti altına alınıyor.

“İtibardan tasarruf olmaz” diyerek lüks, şatafat ve gösteriş budalalığı içerisinde yüzen Tek Adam rejiminin emekçi halka açmış olduğu savaşın bilançosu oldukça ağır. Kitleler nezdinde güvenilirliğini yitirmiş Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre işsizlik yüzde 13,2 oranında. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) Eylül 2021’de yayımladığı verilerde ise geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 21,9 olarak tespit edilmiş vaziyette. Dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 2977, yoksulluk sınırının ise 10.299 TL bandına dayandığı mevcut durumda, 83 milyon nüfusun 60 milyonu yoksulluk sınırının altında bir yaşama mahkûm ediliyor.

Böylesi bir tablo, Türkiyeli emekçilerin kabullenip sineye çekebilecekleri, insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürebilecekleri bir tablo değil!

Tersine, bugünden başlayarak güvenceli bir iş, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret için Tek Adam rejimine ve onun sorumlusu olduğu ekonomik çöküşe karşı işçi sınıfının, emekçi halkın ve tüm ezilenlerin birleşik mücadelesini örmek gerekiyor.

Emek İttifakının inşası için!

Cumhur İttifakı, bu enkaz tablosuna emekçi halkın geliştirebileceği mücadele dinamikleri karşısında kendi baskı ve şiddet politikalarına güveniyor. Devlet aygıtını kullanarak emekçi halkın mücadelesini kriminalize etmeye, toplumsal örgütlülüğün karşısına baskı mekanizmasını yerleştirmeye çalışıyor.

Millet İttifakı ise, bu çöküş karşısında sürekli olarak sandığı işaret ederek, seçimler yoluyla bir restorasyonu hedefliyor. Sürmekte olan işçi sınıfı direnişlerini, mücadeleleri ve toplumsal hoşnutsuzluğu sandığa sıkıştırmaya, işçi sınıfından ve emekçi halktan yana, gerçek bir dönüşümün temellerinin üzerini örtmeye çalışıyor.

Ancak bugün, dünyanın her ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de demokrasi mücadelesi ile sosyal ve ekonomik dönüşümler için sürdürülen mücadele birbirine içkindir. Bu dönüşümü sağlamanın temeli de işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların, Kürt halkının ve tüm ezilenlerin mücadelesinden, bu mücadelelerin birleştirilebilmesinden geçer. Birleşik bir mücadelenin örülebilmesinin dayanağı da Tek Adam rejimine ve ekonomik çöküşe karşı tüm emek örgütlerinin, sendikaların ve sosyalistlerin acil talepler ve bir acil eylem planı doğrultusunda sınıfçı bir kutup inşa edebilmesinde saklıdır.

Ancak böylesi bir birliktelik ve seferberlikle Tek Adam rejiminden devrimci bir kopuş ve ekonomik çöküşten emekçiler yararına bir çıkış yaratılabilir.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu süreçte, işçi sınıfı, emekçiler ve tüm ezilenler yararına bir çıkış yaratabilmek adına ortaya sunduğumuz acil talepler listemiz aşağıda yer almaktadır. Gerek bu talepleri gerekse de uzlaşılacak talepler etrafından oluşturulacak bir acil eylem planını tüm sınıf örgütleri, siyasi partiler ve sosyalist yapılarla tartışmaya açığız. Çünkü içerisinden geçmekte olduğumuz süreç işçi sınıfı ve tüm ezilenleri temsil edebilecek böylesi bir kutbun, bir Emek İttifakının mevcudiyetini zorunlu kılmakta!

Hayat pahalılığına karşı, insan onuruna yaraşır bir ücret için!

  • Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin!
  • Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Tüm ücretler 3 ayda bir enflasyon oranında düzenli şekilde artırılsın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri derhal durdurulsun! Tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Ülke kaynaklarının yüzde 42’sine el koymuş olan en zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • YİD’lerin kamulaştırılması ve servet vergisinden elde edilen kaynaklar emekçiler, çiftçiler ve kamu yararına kullanılsın!
  • Temel gıda ve tüketim maddelerine, elektrik, su, doğalgaz, akaryakıt ve ulaşıma yapılan zamlar derhal geri alınsın!

İşsizliğe karşı mücadele için!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak tüm işler çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İflas açıklayan işyerleri tazminatsız şekilde ve işçi denetiminde kamulaştırılsın!
  • Özelleştirmeler derhal durdurulsun! Özelleştirilen kuruluşlar işçi denetiminde kamulaştırılsın!

Ekonomik çöküşten emekçiler yararına bir çıkış için!

  • Dış borç ödemelerine son!
  • Tüm bankalar derhal kamulaştırılsın! Bütün kredi sistemi tek bir merkez bankasında toplansın!
  • Dış ticaret devlet tekeline alınsın!

İşçiden, emekçiden ve tüm ezilenlerden yana bir demokrasi için!

  • Sendikalaşma, örgütlenme, ifade ve protesto hakkının önündeki tüm keyfi engellere derhal son verilsin! Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın!
  • Kayyum politikalarına son! Seçilmişler derhal görevlerine iade edilsin!
  • Savaş politikalarına ve sınır ötesi operasyonlara derhal son verilsin!
  • Kadın ve LGBTİ+lara yönelik erkek ve devlet şiddetinin, homofobi ve transfobinin önlenmesi için acil önlemler alınsın! Cezasızlık politikalarına son verilsin. Etkin soruşturma yürütülsün. Donanımlı, nitelikli sığınma evleri, cinsel şiddet kriz merkezleri ve kreşler için kaynak ayrılsın!
  • Tek Adam rejiminden nihai bir kopuş işçiden, emekçiden yana yeni bir anayasanın hazırlanmasından geçmektedir. Bu nedenle; barajsız seçimler yoluyla, sendikaların, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, işçi ve emekçilerin, kadınların ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı, demokratik, ekonomik ve sosyal haklarımızı garanti altına alabileceğimiz, işçiden ve emekçiden yana yeni bir anayasayı hazırlayacağımız Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis için mücadeleye!

Tek Adam rejiminden devrimci bir kopuşun, baskı ve sömürü düzeninden köklü ve kalıcı bir çıkışın ancak emeğin iktidarı altında olabileceğinin farkındayız. Kurulacak Emek İttifakı böylesi bir işçi emekçi hükümetinin inşası mücadelesinin de öncü gücü olacaktır.

İşçi Demokrasisi Partisi

24 Kasım 2021

İtalya: Aşı karşıtlığı, sendikalara saldırılar ve işçi sınıfının durumu

0

Lukas Vergara

İtalya’da Ekim ayı, toplumsal ve politik sahne açısından çalkantılı geçti. Liberal basının işçi sınıfının giderek ağırlaşan şartlarını etkileyen gerçek sorunları gizlemek için kullandığı kitlesel oyalama taktiği, yani sivax-novax (aşı karşıtı) muhalefeti, İtalya’nın en büyük sendikası olan CGIL’in ulusal genel merkezine yapılan saldırıyla kendisi hakkında önemli bir tartışma başlattı. Zira bu saldırı novax hareketinin düzenlediği bir protesto sırasında gerçekleşmişti.

6 Ekim Cumartesi günü yapılan gösteride aşı karşıtı hareketin çeşitli eğilimlerini temsil eden katılımcılar ile, yani bilim karşıtı tezlerin karşılık bulduğu bu kesim ile radikal sağın ortak noktası nedir? Denebilir ki, sendikaların saldırının teklif edilebilmesi ve bu saldırının yönelimi. Roberto Fiore, Massimo Castellino ve Salvatore Aronika, 1970’lerin kanın gövdeyi götürdüğü yıllarında aktif olan Terza Posizione’nin (Üçüncü Seçenek) varisi olan, açıkça faşist bir parti olarak işleyen Forza Nuova (Yeni Güç) örgütünün önde gelen üç liderinin ismi. İtalyan hükümeti ve bütün bir parlamenter yapı, işten çıkarmaların önündeki engellerin kaldırılması, artan yaşam maliyeti ve pandeminin dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi İtalya’da da basitçe hızlandırdığı diğer sorunlara karşı kaçınılmaz olarak gelişecek olan muhalif mücadele biçimlerine yönelik baskıcı önlemlerin yolunu hazırlamak için, anayasa uyarınca formalite icabı İtalyan Genel İşçi Konfederasyonu’yla (CGIL) dayanışma içinde olduğunu söyledi.

Burjuva basının, aşıların lehinde veya aleyhinde olan bu kutsal savaş hakkında yüksek düzeyde bir propagandayı sürdürmekte ve İtalya’nın en büyük sendikasına yönelik gerçekleştirilen saldırıyı salt bir “yasa ve nizam” sorununa indirgemekte her türlü çıkarı bulunmakta. Bütün bunlar, karşıt anlayışlar olan komünizm ile faşizmi, bastırılması gereken bir ve aynı olgunun iki farklı yüzüymüş gibi göstermek ve durumu buna indirgemek için yapılıyor; bu politika, neofaşist konumların giderek daha açık bir “hoşgörüyle” açılımlar gerçekleştirmesine hükümetin verdiği yanıt. CGIL’e yönelik saldırıyı, kamu düzeni yönetiminde yaşanan basit bir pürüz olarak sunsalar dahi, bu yine de hiçbir şekilde güvenilemeyecek olan bir tutum. Devletin polisi ile faşistler arasında bir anlaşma olup olmadığı, izinsiz yürüyüş düzenlenmesi, miting kürsüsünden tehditlerin savurulması ve ardından çete saldırılarının organize edilmesi gibi başlıklar hakkında soruşturmalar açıldı ve bu soruşturmalar sürüyor. Devletin polisi daima cop kullanarak, öğrenci gösterilerini ya da işçi yürüyüşlerini ve grev gözcülerini bastırmış ve görevini yerine getirmiştir.

Bununla birlikte CGIL’e yönelik saldırı, neyse ki, İtalyan işçi sınıfının nesnel ihtiyaçları ve her şeyden önce ortalama bilinci göz önüne alındığında kesinlikle devrimci bir çizgide değil, ama en azından demokratik bir çizgide faşizmi reddeden bir seferberliği harekete geçirdi. 13 Ekim’de Roma’da büyük bir eylem düzenlendi ve buna 200 binden fazla insan katıldı. Kesinlikle yıkıcı olan ekonomik durum sayesinde, sendika merkezlerinin genel greve yol açacak bir seferberlik başlatmasını beklemek meşruydu. Bunun yerine, bazen Demokrat Parti’nin (PD) seçim taleplerine uyarlanan ve yalnızca romantik ve sonuçsuz bir antifaşist cephenin kurulmasını vaaz eden, dolayısıyla hiçbir şey söylemeyen CGIL’in genel sekreteri Maurizio Landini’nin konuşması kafa karışıklıkları doğurdu. Landini’nin konuşmasında mücadeleleri ve kapsamlı yüzleşmeleri koordine etmeye dönük hiçbir şey yoktu, ücretler düşürülmeksizin çalışma saatlerinin azaltılmasına dair hiçbir şey yoktu, işten çıkarmaların önüne engellerin koyulması hakkında ve artan hayat pahalılığına karşı hiçbir şey yoktu. CGIL, toplumsal arabuluculuğun kurumsal rolünü üstlenen bir yapı olarak, CISL ve UIL’in işbirlikçi sendikalarından kopamıyor; bu nedenle o, işçilerin yaşam koşullarının gelecekte kötüleşmesinden sorumludur, sorumlu olacaktır veya en azından sorumlularından biri olacaktır.

Confindustria (patronlar sendikası) durumdan mutlu, onun şimdilik neofaşist haydutlara ihtiyacı yok; elinin altında kendi çıkarlarını yönetmek için Goldman Sachs’ın eski müdürü ve şimdi Avrupa Merkez Bankası başkanı olan Mario Draghi gibi büyük bir satranç oyuncusu ve dolaylı olarak toplumsal huzursuzluğun itfaiyecisi rolünde olan sendika bürokrasisi var. CGIL’in bu teslimiyetçi tutumu, nesnel olarak itiraz edilebilecek bazı sloganlarına rağmen (“Sıhhi geçiş yok” veya “Faşist, genel grev çağrısı yapmayan CGIL’dir” gibi), militan sendikacılığın 11 Ekim’deki grevine görünürlük kazandırdı. Bu grev sınıf dinamikleri açısından önemliydi çünkü bir kez daha “otonom sendikacılık” taraftarı yoldaşların cömertliğinin, kitleleri seferberliğe geçiren itici güçle doğru orantılı olmadığını gösterdi: Kısacası, bugünkü tarihsel süreç içerisinde, İtalya’daki kitle hareketi dinamikleri, ülkenin en büyük kitle örgütü olan CGIL’in harekete geçip geçmemesi tarafından belirleniyor.

Başta GKN [1] ve Alitalia olmak üzere işçiler, çevreci toplumsal hareketler ve radikal sol oluşumlar, özellikle Komünist İşçi Partisi ve Komünist Yeniden Kuruluş eylemlerden kopmayarak 30 Ekim’deki Roma’daki G20 toplantısına karşı sokaklara çıktılar. Seferberliğe geçen 10 bin insan, işçilerin ve çevrenin çıkarlarını koruyacak olan ve işçi meclislerinin kontrolünde kamulaştırmalar uygulayacak olan bir siyasi özneye duyulan ihtiyaca dönük talepler ileri sürdü.

Dünyanın emperyalistleri ise, kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına verilen zararı nasıl durduracaklarını düşünürken, iklim sorununun yarattığı gerçek mağduriyetlere değinmeyen, daha doğrusu küresel ısınma konusunda hiçbir pozisyon almayan bir uzlaşma üzerinde anlaştılar.

Son olarak, pastanın üzerindeki krema, Brezilya devlet başkanı Bolsonaro’nun G20 toplantısından sonra II. Dünya Savaşı’nda ölen Brezilya askerlerini anmak için ziyarette bulunduğu Padua şehrinde bulundu. Bolsonaro’nun İtalya’dan fahri vatandaşlık alması, yurttaşlardan ve partizan derneklerinden anlaşılır bir öfke ile karşılandı ve bu da sokaklarda polisle çatışmalara yol açtı. Nazi faşizmine karşı verilen kurtuluş savaşıyla ne gibi bir ilgisinin olduğu anlaşılamayan bir politikacıya Padua belediyesinin neden vatandaşlık verdiği anlaşılamadı; bu politikacı ki, yetkisini vatandaşlık haklarına, çevreye ve pandemi ile mücadelede önlemlerin alınmasına karşı kullanmakta. Kuzey Ligi adına Salvini, Bolsonaro’ya olan saygısını gösterdi. Parlamentoda tartışılan bütçe tasarısı da göz önüne alındığında, sınıf mücadelesinin hararetli sonbaharının koşulları ortada.

Hava buz kesecek olursa, bağımsız olarak koordine olmak zorunda kalacak olan işçilerin mücadelelerinin terk edilmesinin sorumluluğu, bir kez daha sendika bürokrasilerinde olacaktır.

Dipnotlar:

[1] GKN Driveline, motorlu taşıtlar için çevirme millerinin üretiminde yer alan bir çokuluslu şirkettir. İtalya’daki en önemli müşterisi FCA-Stellantis grubudur. Şirket, kârına rağmen Campi Bisenzio-Florence tesisini kapattı. Buna karşılık, fabrikadaki işçilerin komitesi, CGIL’in içindeki muhalefet akımın üyeleri olanlar, fabrikayı işgal etti, bir meclis oluşturdu ve tesisin yer değiştirilmesinin öngörülmesine karşı bir yasa teklif etti. İşçiler bu yönde bir dizi gösteri ve inisiyatif örgütledi. Yine komite, işçi meclisinin kontrolü altında kamulaştırma sloganının teşvik edilmesini savundu. Fabrikanın eski sahibi olan The Melrose Fund yönetim kurulu tarafından e-postalar yoluyla başlatılan toplu işten çıkarmalar işlemi, bugün için hakimin kararıyla askıya alınmış vaziyette.

Editörün önerdikleri:

https://www.gazetenisan.net/2020/03/korona-italyada-hayati-felc-etti/

Siyonist zindanlardaki Filistinli mahkûmlara özgürlük!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği — Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Yürütme Komitesi (İUB-DE UYK)

Filistin halkının direnişi sürüyor.

Filistin halkının soykırımcı Siyonist İsrail devletinin işgaline karşı kahramanca mücadelesi devam ediyor. İsrail’in Gazze’yi bombalamasından 11 gün sonra gelen Mayıs ayındaki ateşkesin ardından, İsrail ordusunun Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’te Filistinlilere yönelik giriştiği tacizler ile suçlar durmadı.

Hava saldırıları sona erdikten sonra, İsrail güvenlik güçleri binlerce Filistinli eylemciyi yakalamaya ve tutuklamaya başladı. Şu anda İsrail hapishanelerinde tutuklu bulunan 4650 Filistinli var ve bunların 520’si hapishanelerde herhangi bir resmi suçlama olmaksızın tutuluyor; İsrail buna idari yargılama öncesi gözaltı diyor. 2021’in başından bu yana İsrail güçleri 5500’den fazla Filistinliyi gözaltına aldı. Uluslararası medya sessiz kalırken rağmen İsrail, o zamandan beri aralıklı olarak ateşkesi ihlal ederek Gazze’ye yönelik bombardımanlarına Haziran ayında yeniden başladı.

Filistin halkı bu saldırılara, Gazze’de ve işgal altındaki topraklarda seferberliğe girişerek karşılık verdi. Temmuz ayından bu yana, İsrail bombardımanlarına, Filistinlilerin evlerinden tahliyesine ve Siyonist yerleşimcilerin toprak işgaline karşı Gazze’yi İsrail’den ayıran duvarın etrafında, Kudüs’te ve işgal altındaki topraklarda birçok gösteri düzenlendi.

İşçilerin Uluslararası Birliği — Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Siyonizm’in bu yeni saldırılarını reddediyoruz. Filistin topraklarının tamamında laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir devletin kurulması talebi şeklindeki adil çözümün çerçevesinde Filistin halkının direnişini desteklemeye devam ediyoruz.

6 Eylül’de muhteşem bir eylemle altı Filistinli mahkûm, Gilboa kasabasındaki yüksek güvenlikli bir hapishaneden kaçtı ve günler sonra tutuklandı. Bu olay, kaçan mahkûmları desteklemek için başlayan gösterileri yeniden alevlendirdi. Bu kapsamda 21 Eylül’den bu yana 1380 Filistinli tutuklu, İsrail cezaevlerinde kendilerine yönelik sürekli taciz ve şiddeti protesto etmek için açlık grevine başladı.

İUB-DE, Filistin halkının mücadelesiyle dayanışmanın iki katına çıkarılması ve Siyonist hapishanelerdeki tüm mahkûmların özgürlüğü için çağrıda bulunuyor.

Henüz son sözler söylenmedi: Erkek şiddetine karşı mücadeleyi yükseltelim!

0

25 Kasım, kadına yönelik şiddetle mücadele günü. Yaklaşık 60 yıl önce, Mirabel kardeşler Dominik Cumhuriyeti’ndeki diktatörlük rejimine karşı isyan ettikleri ve toplumda kadınlara biçilen rolü kırmak istedikleri için öldürüldüler. Tarihimiz; dünyanın farklı yerlerinden kadınların daha eşit, daha özgür yaşamak, hayatlarına sahip çıkmak için birlikte dayanışma içinde verdikleri mücadelenin tarihi. Onların mücadelesi bugün hâlâ mücadelemize güç katıyor ve 25 Kasım günü erkek şiddetine, cinsiyete ve cinsel yönelime dayalı her türlü ayrımcılık ve baskıya karşı mücadelemizin sembol günlerinden biri.

Bu yıl 25 Kasım’a yine pandemi ve derinleştirdiği ekonomik krizin etkisinde gidiyoruz. Pandemiyle beraber artan güvencesizlik, yoksulluk; yaşamın her alanında karşı karşıya kaldığımız eşitsizlik ve ayrımcılığı daha da artırdı. İşsizlik ve istihdam kaybı en çok bizleri etkiledi. DİSK-AR’ın 2021 2. Çeyrek verilerine göre geniş tanımlı kadın işsizliği yüzde 32,4 oldu ve bu oran genç kadınlarda yüzde 55’e çıkıyor. İşsizlik, güvencesizlik, yoksullukla açığa çıkan ekonomik şiddet, kadınları zaten çok yaygın olan erkek şiddeti karşısında da daha savunmasız kıldı. Kadına yönelik erkek şiddeti, bunun karşısındaki cezasızlık politikaları, hak gaspları, kadın işsizliği ve yoksulluğu bir arada toplumsal yıkımın kadınlara etkilerini dayanılmaz boyutlara ulaştırdı. Bu yıkımın karşısında en güvendiğimiz şeye, dayanışmaya ve mücadeleye tutunmamız gerektiğini biliyoruz!

Tek Adam rejimi can havliyle tüm haklarımıza saldırıyor!

Gitgide güçsüzleşen, meşruiyetini yitiren ve toplumsal muhalefetçe sıkıştırılan Tek Adam rejimi önümüze yeni saldırı paketleri koymaya devam ediyor. Önce, uzun süredir denediği, çocuk istismarını evlilikle aklayan yasa tasarısını yeniden gündeme getirdi. Ardından, cinsel istismarcının cezalandırılabilmesi için somut delil aranması şartını yasalaştırdı. Şimdi 5. Yargı Paketi’yle yeniden boşanma komisyonlarını önümüze getiriyor. Kadın ve aileyi koruma alt programlarının bütçe içindeki yeri yüzde 1,2; çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı göreve çağrılmış vaziyette. İktidarı boyunca eğitimden sağlığa, sosyal hizmetlerden boşanmayı zorlaştıran yasalara, tüm düzenlemelerde muhafazakâr aile yapısı inşa edilerek kadınların yaşamlarının zapturapt altına alınması hedeflendi. Benzer biçimde LGBTİ+lar nefret söylemleriyle hedef gösterildi, mücadele eden kesimler kriminalize edildi. Rejim, yitirdiği yönetme kabiliyetini dinci, milliyetçi, cemaatçi ittifaklarla tesis etmeye çalışırken; kadınların öfkesini kapitalizm ve ataerki kıskacına alarak bastırmaya çalıştı, çalışıyor.

Millet İttifakı’nın başını çektiği düzen muhalefeti ise saldırı paketlerine ciddi bir tepki göstermiyor, 2023 seçim ittifaklarının bozulmaması için hak gasplarını sessizce geçiştiriyor; kadınların taleplerini bir iktidar vaadi olarak kullanıyor. Oysa kadınların toplumsal ihtiyaçlarını kendi belediyelerinde bile ikinci plana atıyorlar. Her il ve ilçeye yeterli sayıda sığınak, kadın danışma/dayanışma merkezi ve tecavüz kriz merkezleri açılmalı! Kreşler ve yaşlı bakım merkezleri artırılmalı!

İstanbul Sözleşmesi kampanyası sürecinde bir kez daha gördük ki, haklarımızın tek garantisi kadın mücadelesidir. İktidarın, İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çekme kararına karşı sözleşmenin korunması ve uygulanması için seferber olduk. Sonucu değiştiremedik ama kadın hareketi olarak bu mücadeleden kenetlenerek, güçlenerek çıktık. Dayanışmamızı daha da yaygınlaştırmaya, bu mücadeleyi daha da büyütmeye devam edeceğiz. Ki yine o dayanışmamız ve kararlılığımız sayesinde Şule Çet ve Merve Kotan’ın katilleri cezalandırıldı. Bu ülkede kadınların ölmeden, öldürülmeden önce seslerini duymak, cinayete varmadan erkek şiddetine engel olmak yüzde yüz mümkünken, bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok! 6284 sayılı Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un etkin uygulanması ve İstanbul Sözleşmesi’nin kadın ve LGBTİ+lara dönük sunduğu kazanımlara sahip çıkmak için mücadeleye devam edeceğiz!

Erkek ve devlet şiddetine, homofobi ve transfobiye, göçmen karşıtı politikalara ve kapitalist hükümetlere karşı mücadelemiz; işyerlerimizde, evlerimizde, üniversitelerimizde, sokaklarda, patriyarka ve kapitalizmin elbirliğiyle bizleri tahakküm altına almaya çalıştığı her yerde devam edecek! Onların haklarımızı ve hayatlarımızı hiçe saymasını kabul etmeyecek, mücadelemizi birlikte yükselteceğiz!

İllüstrasyon: Hanna Barczyk

COP26 ve Glasgow İklim Paktı çevresel yıkımı durdurabilir mi?

0

2021 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26), 31 Ekim-12 Kasım tarihlerinde Glasgow’da gerçekleşti ve zirvede Glasgow İklim Paktı kabul edildi. Zirveden çıkan kararlar arasında 2030 yılına kadar ormansızlaşmayı durdurma, küresel ısınmada artışı 1,5 °C ile sınırlamaya yönelik yeni emisyon azaltma planı vaatleri ve gelişmekte olan ülkelere mali yardım gibi başlıklar yer alıyor.

Zirvenin en ön plana çıkan sonucu, Hindistan’ın son dakika itirazıyla, kömürü aşamalı olarak kaldırma değil aşamalı olarak “azaltma” taahhüdü oldu. Elektriğin yaklaşık yüzde 70’inin üretiminin kömür kaynaklı olduğu Hindistan dünyanın en büyük ikinci kömür ithalatçısı. Aynı zamanda dünyada hava kirliliğinin en yüksek olduğu ülkelerden biri. Henüz birkaç gün önce Yeni Delhi’de hava kirliliği nedeniyle bazı fabrika ve okullar geçici olarak kapatıldı. Her yıl milyonlarca insan hava kirliliği nedeniyle hayatını kaybediyor. Başbakan Naredna Modi’nin daha geçen yıl 41 yeni kömür madeni sahasını özel sektöre ihale ettiğini hatırlatalım. Hindistan, kapitalistlerin kâr hırsının halkın sağlığına nasıl mal olduğunun en çarpıcı örneklerinden birini teşkil ediyor.

Önceki zirvelerde olduğu gibi bu zirve de kapitalizmin ikiyüzlülüğünün teşhiri oldu. Örneğin, ormansızlaşmayı durdurmayı taahhüt eden ülkelerden biri, her yıl Amazon’da devasa yangınların çıktığı Brezilya’ydı. Amazon yangınlarının tek nedeni küresel ısınma değil; yangınlar aynı zamanda tarım ve madencilik gibi sektörlerin kullanımı için kasten de çıkarılıyor. Yaratılan yıkımla beraber yerli halk da yerinden ediliyor. Göreve geldiğinden beri ormansızlaşmanın daha da arttığı Brezilya devlet başkanı Jair Bolsonaro’nun tutumu ise yangınları inkâr etmek ya da sönmesi için pek de çaba harcamamak oluyor. Amazonları yağmalayan çokuluslu şirketlerin çıkarları söz konusuyken, Brezilya’da ormansızlaşmanın sona ermesi hiç gerçekçi görünmüyor. Zirvede gerek Greenpeace gerekse de burjuva siyasetçiler tarafından hem temkinle hem de mutlulukla karşılanan bir diğer gelişme, dünyanın en büyük kapitalist güçleri ve kirleticileri arasında olan ABD ve Çin’in iklim değişikliğiyle mücadelede işbirliği yapacaklarını ilan etmeleri oldu. Halbuki Çin, enerji krizi nedeniyle kömür ithalatını ve kullanımını artırmakta. Çin’deki Kuzey Amerikalı ve Avrupalı ​​çokuluslu şirketler de doğanın ve işçinin sömürüsünde suç ortaklığı yapıyor. ABD ise “yeşil yeni düzen” makyajına rağmen petrol şirketlerine destek vermeyi sürdürüp çevrecilerin en basit beklentilerini bile karşılamaktan uzak duruyor.

Zirveden kısa bir süre önce Paris İklim Anlaşması’nı onaylayan Türkiye zirveye “Net Sıfır Emisyon 2053” hedefiyle katıldı. İklim değişikliğiyle mücadelede öncü ülke olma hedefinin güvencesi olarak sıfır atık projesinden, millet bahçelerinden, yenilenebilir enerji kaynaklarından (yani yıkım yaratan HES, JES vb.) ve çoğaltılan karbon yutak alanlarından (yani orman arazisi tanımının değiştirilmesiyle ve yeni bir hesaplama biçimiyle birdenbire artan orman varlığından) bahsedildi. Alınacak 3,1 milyar dolarlık finansmanın “yeşil kalkınma” için bir “kaldıraç etkisi” olarak kullanılacağı bildirildi. Bu örnek aslında ülkelerin kendi durumları hakkındaki beyanlarının ne denli sorgulanabilir olduğunu ve durumun raporlandığından da kötü olabileceğini gösteriyor.

Zirve boyunca Glasgow, Londra ve Paris dahil birkaç şehirde düzenlenen eylemlerde sokağa çıkan kitleler, hükümetlerin iklim kriziyle mücadele planlarından hoşnut değil. Ancak bir yandan da yıkımın bizzat sorumluları arasında olan hükümetlere baskı yaparak harekete geçilmesi talep ediliyor. İklim krizini ve ekolojik yıkımı durdurmak için burjuva hükümetleri ikna etmeye, ikiyüzlü iklim zirvelerine, kapitalizm altında bir çözüm aramaya ve kapitalistlerin çıkarlarını önceleyen boş taahhütlere değil; doğadan ve emekçiden yana bir programa ve bu program etrafında mücadele edecek kitlelerin seferberliğine ihtiyacımız var.

Pandemi dönemindeki büyüme dalgası duruldu: Teslimat şirketleri kuryelere saldırmaya hazırlanıyor

0

Covid-19 pandemisiyle birlikte yemek siparişi teslim eden firmaların işlem hacminde devasa bir büyüme yaşandı. Birçok firma binlerce yeni kurye aldı, yüzlerce yeni depo açtı. Bunun nedeni kapanmalardan dolayı sosyal hayatın görece kesintiye uğramış olmasıydı. Dolayısıyla pandemide kuryeler, eskisinden çok daha yoğun bir şekilde çalışıp, hız ve yarış baskıları altında ölümle yüzleşirlerken, teslimat firmaları kârlarına kâr kattı. Bu firmalar, kuryelerinin en temel sosyal haklarını tanımazken, pandemiden oldukça yüklü bir servet kazanmak için faydalandılar.

Yemeksepeti’nin sahibi Delivery Hero başta olmak üzere Uber Eats, Just Eat Takeaway ve Deliveroo, 2020 yılı boyunca pandemi kısıtlamaları nedeniyle hisse senetlerinin yükseldiklerini gördü. Ancak hükümetlerin 2021’de “normale” dönüş yönünde yaptığı açıklamalar, teslimat şirketlerinin pandemi kaynaklı olağanüstü büyümesinin belirli bir durağanlık yaşayabileceği yorumlarını da beraberinde getirdi.

Bunun karşısında, pandemi süresince tüketici alışkanlıklarının kalıcı olarak değiştiğini ve yemek sipariş sektörünün belirli bir büyümeyi sürdüreceğini öngörenler de var. İnternet sitelerinin giriş-çıkış trafiğini ve aynı zamanda telefonlara indirilen uygulamaların kullanım sıklığını raporlayan SimilarWeb adlı kuruluşta çalışan Alisha Kapur’un görüşü bu yönde. Kendisi gözlemlerini şu şekilde dile getiriyor: “Tüketiciler yüz yüze yemek yemeye daha sık dönmelerine rağmen, gıda dağıtım uygulaması kullanımı yavaşlamadı.”

Ancak açıklanan raporlar birçok teslimat firmasının ekonomik kazancının gerilemekte olduğunu gösteriyor. Uzmanlar sektörde bir “konsolidasyon” ihtiyacından bahsediyorlar. Ne demek bu “konsolidasyon”? Bunun anlamı, şirketlerin devasa büyüme döneminde gerçekleştirdiği yatırımları karşılamak için işçilerin ücretlerine ve sosyal haklarına saldıracak olması.

2020 boyunca yükselen hisse senetleri, 2021’deki “normale” dönüş çağrılarıyla birlikte durulmuştu. Son dönemlerde ise hisse senetlerinde bir düşüş eğilimi baş gösterdi. Bunun başlıca sebepleri arasında sektörde yoğunlaşan rekabet ve artan kurye grevleri ile eylemleri var. Aynı zamanda restoranların haklarını korumaya dönük getirilen birtakım yasal uygulamalar da şirketleri korkutmuş durumda. Mesela ağustos ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin New York şehrinde, sipariş teslimat şirketlerinin restoranlardan yüzde 15’in üzerinde komisyon alması yasaklandı.

New York’taki bu yeni düzenleme, haziran ayında 7,3 milyar dolarlık Amerikan rakibi GrubHub’ı satın alan Hollanda merkezli sipariş teslimat şirketi Just Eat Takeaway’e, yılın ikinci yarısında 116 milyon dolara mal olacak. Takeaway’in hisseleri bu sene yüzde 20 oranında düştü. Uzun vadeli bir hissedar olan Cat Rock, Takeaway’deki varlıklarını satacağını duyurdu.

Hatırlatalım: Yemeksepeti’nin Alman sahibi olan Delivery Hero, hisseleri yüzde 20 oranında düşen Takeaway’in yüzde 7,4’üne sahip. Delivery Hero ayrıca Deliveroo’nun yüzde 5,03’üne ve Glovo’nun yüzde 37’sine sahip. Son olarak Delivery Hero, 19 Ekim’de yaptığı bir açıklamayla Almanya’daki sipariş teslimat şirketi Gorillas’ın yüzde 8’ini satın aldığını duyurdu.

Teknoloji devi olan Hollandalı şirket Prosus, Delivery Hero’nun yüzde 27,42’sine sahip. Bu şirket Nisan 2021’de, “diğer çevrimiçi faizlerdeki zararlarını dengelemesi için”, Çinli oyun ve sosyal medya devi Tencent Holding’deki yüzde 2’lik hissesini 14,6 milyar dolara satmak durumunda kalmıştı. Prosus’un bahsettiği çevrimiçi faizlerden gelen zarar, sipariş teslimat sektöründeki durulmanın bir sonucuydu.

Devasa bir tekel olan Amazon’un sipariş teslimat firması olan Deliveroo ise, 20 Ekim’de yaptığı açıklamada 2021’deki büyüme hedefini yükseltmiş olsa da, hisse senetleri hâlâ mart ayındaki halka arz fiyatının oldukça altında işlem görüyor.

Tablo açık: Sipariş teslimat şirketleri, hükümetlerin pandemide hayat geçirdiği işçi düşmanı politikalardan faydalanarak, kuryeleri ölümcül bir çalışma rejimin mahkûm etti ve bu yağmanın karşılığında büyük bir servet kazandı. Bugün pandemi kaynaklı kısıtlamalar azaldığı oranda, firmaların borsa değerleri de düşme eğilimine girdi. Bunun karşısında firmalar ücretleri düşürmeye, güvencesiz ve ölümcül çalışma rejimini hâkim kılmaya, sendikal ve sosyal haklara saldırmaya, esnaf kurye gibi taşeron çalışma biçimlerine geçmeye çalışacak. Patronların bu saldırı dalgasını ancak işyerlerimizde komiteleşerek ve sendikalaşarak engelleyebiliriz.

Sınıf kardeşimiz kurye Mengzhu’nun serbest bırakılması için dayanışmaya!

0

25 Şubat 2021’de Çin’de kuryelik yaparak hayatını kazanmaya çalışan sınıf kardeşimiz Chen Guojiang (Mengzhu) tutuklandı. Mengzhu, sipariş teslimat işçilerinin geçimini kolaylaştırmak için dayanışma ve yardım ağları oluşturmuş ve aynı zamanda kuryelerin sömürülme şartları üzerine açıklamalarda bulunmuştu. 2 Nisan 2021’de, sipariş teslimat firmalarının çıkarlarını korumaya kendilerini adamış olan Çin bürokratları, Mengzhu’yu “huzuru bozmak ve provokasyona sebep olmak” ile suçladı. Bu suçlama Çin’deki bütün emek aktivistlerine karşı yönlendiriliyor. Mengzhu 5 yıllık bir hapis cezasıyla yüz yüze. Tutuklananlar arasında, yine kuryelik yapmakta olan Ma Rong ve Yu Ziyang kardeşlerimiz de var.

Sipariş teslimat işçileri arasında kurulan dayanışma ağlarına dahil olan kuryeler devlet güvenlik güçleri tarafından taciz ediliyor. Öyle ki, kapitalist Çin devleti, Mengzhu’nun tutuklanmasına dair haberlere ülke içinde yasak getirdi.

Kuryeler ve depo işçileri Çin’de yıllardır grevlere ve eylemlere çıkıyor. Yalnızca son bir sene içinde onlarca grev ve eylem oldu. Çin’de kuryeler ile depo işçilerinin son bir sene içinde grevlere ve eylemlere çıktığı başlıca bölgeler şu şekilde: Şantung, Junan, Şanghay, Fujian, Henan, Hubei, Hunan, Liaoning, Guangdong, Yünnan, Anhui, Jiangsu, Guizhou. Şirketlerin maaşları yatırmaması veya geç yatırması, düşük ücretler, işçilerden kaynaklanmayan hataların faturasının işçilere kesilmesi gibi nedenler, grevlere çıkılmasının başlıca sebepleri arasında yer alıyor.

Çin’de yemek siparişi teslim eden ulaşım işçilerinin geçtiğimiz aylardaki temel gündemi, patronların ücretleri düşürmeye çalışması oldu. Patronlar aynı zamanda saat başına daha fazla sipariş teslim edilmesi için de baskı yapıyorlar. Birçok kurye mesai saatlerinin dışında da çalışmaya mecbur bırakılıyor. Ve bu yorucu, yıpratıcı mesai boyunca da ölümü ve ciddi yaralanmaları göze alarak zamanla yarışmaya zorlanıyorlar. Zira eğer yeterince hızlı olamazlarsa, şirketlerden tutanaklar yoluyla işleme sokulan cezalarla karşılaşıyorlar. Yemeksepeti’ndeki koşullara ne de çok benziyor, değil mi!

Pandemiyle birlikte ulaşım ve sipariş teslimat sektörü büyük bir büyüme yaşadı. Dünyanın her köşesinde yüz binlerce, milyonlarca sınıf kardeşimiz var ve onlar da bizim karşılaştığımız sorunların benzerleriyle yüzleşiyorlar. Bu sorunlar karşısında sendikalaşıyorlar ve mücadele ediyorlar. İşte Mengzhu bu mücadeleci işçilerden biri.

Mengzhu ve mücadele ettikleri için cezalandırılmak istenen bütün kurye kardeşlerimiz derhal serbest bırakılmalı. Yemeksepeti’nin sahibi Delivery Hero başta olmak üzere Ele.me, Meituan, Deliveroo, UberEats, DoorDash, Grubhub, Instacart, Foodpanda ve iFood gibi bütün sipariş teslimat şirketleri esnaf kurye modelinden vazgeçmeli, çalışanlarına resmi işçi statüsü sağlamalı ve toplu iş sözleşmesi masasına oturmalı.

Bakırköy belediyesinde grev kararlılıkla sürüyor

0

Belediye-İş üyesi Bakırköy Belediyesi işçilerinin grevi coşkuyla sürüyor. Bugün İşçi Demokrasisi Partisi olarak ziyaret ettiğimiz grevin 24. gününde, Türkiye’nin çeşitli illerinde Belediye-İş’in örgütlü olduğu belediyelerden sınıf dayanışması için gelen işçilerin de katılımıyla kitlesel bir yürüyüş gerçekleşti. Bakırköy Cumhuriyet Meydanı’nda basın açıklaması yapıldı.

İşçiler, yüzde 0 zam dayatması ve toplu iş sözleşmesi (TİS) sürecinin tanınmaması karşısında greve devam ediyorlar. Yapılan basın açıklamasında, geriye dönük haklar ve enflasyon oranında zam taleplerinin arkasında oldukları ve mücadeleden geri durmayacakları vurgusu yapıldı. Resmi enflasyon verilerinin gerçeği yansıtmadığı, işçilerin enflasyona ezdirilmemesi için grevde oldukları, belediyenin bu gerçeği kabul ederek masaya oturması gerektiği şu sözlerle dile getirildi: “Kimse bizi test etmesin. Gerçek enflasyon yüzde 40-50’lerdeyken kimse komik tekliflerle gelmesin. Sabrımızı zorlamasın. Sizin katlarınız, yatlarınız, makamlarınız olabilir. Bizim aldığımız ücretten başka gelirimiz, ekmeğimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok. Ekmeğimiz için her şeyi göze alacak kararlılıktayız.”

Cumhuriyet Meydanı’ndaki basın açıklamasının ardından halay ve türkülerle eyleme devam edildi. Ardından belediye önüne toplu bir şekilde gelinerek, burada da sloganlarla talepler dile getirildi. Bakırköy belediye işçilerinin haklı grevlerinin yanındayız. İşçilerin TİS ve grev hakları için verdikleri mücadelede yanlarında olarak mücadelelerinin büyütülmesi ve kazanımla sonuçlanması için sınıf dayanışmasını yükseltmeye devam edeceğiz.

“Ekolojik Yıkıma Karşı Mücadele: Program ve Talepler” etkinliği gerçekleşti

0

İşçi Demokrasisi Partisi, 14 Kasım Pazar günü ekolojik yıkıma karşı mücadele için program ve taleplerimizi konuştuğumuz bir etkinlik gerçekleştirdi. Gazete Nisan okurlarıyla buluştuğumuz etkinliğimizde Gazete Nisan yazarı Çevre Mühendisi Sedat Durel ekolojik yıkımın boyutlarını grafikler üzerinden anlattı.

Durel sunumunda küresel ısınmanın sonucu olarak dünyadaki su seviyesinin 60 metreye çıkması halinde Kadıköy, Fatih, Yenikapı gibi İstanbul’daki pek çok semtin sular altında kalacağını anlatırken, tatlı su kaynaklarının tuzlanması sonucu her yeri su basmasına rağmen içecek su bulunmayacağının altını çizdi. Sunumun sonunda, burjuva siyasetçilerin ve kapitalist devletlerin programlarını aktararak kapitalizm altında iklim krizi ve çevre sorunu çözülebilir mi sorusuyla konuyu tartışmayı açtı.

Bu sırada iklim krizini tartışan yalnız bizler değildik. Aynı gün, İskoçya’nın Glasgow kentinde iki haftadır devam eden COP26 İklim Zirvesi’nin son günüydü. Yüzlerce burjuva siyasetçi ve devlet yetkilileri de aynı konuyu farklı bir programla ele aldılar. Zirvenin ana hedefi zaten sıcaklıkları 1,5 derecelik bir artışta tutma hedefiydi. 2030 yılı için 2010’a göre saldıkları sera gazını cüzi bir miktarda azaltacaklarını konuştular. Sonuç olarak kömürü aşamalı olarak “kaldırmayı” değil, “aşamalı olarak azaltmayı” içeren son derece güdük ve manipülasyona açık bir şekilde zirveyi sonlandırdılar. Manipülasyona açık diyoruz, çünkü en basitinden ülke emisyonlarının toplam olarak değerlendirildiğini ve en fazla sera gazı salan ülkelerin kendi emisyonlarını azaltırken, arkalarda yer alan ülkelerden kota satın aldıkları uzun süredir biliniyor.

Burada Durel’in sorusuyla devam edersek, hepimiz aynı gemide miyiz ya da başka bir deyişle, iklim krizinden herkes eşit şekilde mi etkileniyor?

Bu soruyu cevaplarken çok değil, temmuz ve ağustos ayları boyunca Türkiye geneline yayılan orman yangınlarını düşünelim. Yüzlerce hektar orman yanarken, onlarca tür yaşam alanlarını kaybetmişken 28 Temmuz’da Resmi Gazete’de Turizmi Teşvik Kanunu yayımlandığını unutmayalım. Bu kanunla ormanlar “kamu yararı”na turizme açılabilecek, yatırıma açılacak bölgeyle ilgili karar da Tek Adam inisiyatifine bırakıldı. Ağustos ayında ise Kastamonu, Rize gibi illerde sel olmuş ancak Tarım Bakanı sellere HES’lerin sebep olmadığını, tam tersi HES’lerin selin mağduru olduğunu ifade etmişti.

Dolayısıyla “hepimiz aynı gemide miyiz” sorusunun cevabı elbette ki hayır, çünkü patronların Türkiye’de de Glasgow’da da çevre ve afet politikaları kâr amaçları etrafında şekilleniyor, dahası doğal afetleri ve iklim krizini de fırsata çevirmek için can atıyorlar. Türkiye’nin Glasgow iklim paktına dahil olarak 3,1 milyar avroluk iklim borcu alması da bunun güzel bir örneği.

Glasgow COP26 zirvesinden de görüldü ki; burjuvazinin iklim krizini durdurmaya yönelik bir eylem planı yok. Etkinlikte Durel’in de ifade ettiği gibi; ekolojik yıkıma karşı mücadele etmek; doğa ve emeği korumak, sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır ve hatta ekolojik yıkıma karşı mücadele bunun en büyük ve ilk elden acısını çeken işçi emekçilerin mücadelesidir. Geleceğimizin yangın, sel, deprem felaketleriyle kararmaması için doğadan ve emekçiden yana bir planlama talep etmekten, bunun için örgütlenip mücadele etmekten başka çaremiz yok.