Suriyeli 3 işçinin yakılması: Göçmenlerin hayatı işçi sınıfının birliği eliyle korunmalıdır

373

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi ile İnsan Hakları Derneği’nin İzmir şubesinin geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği açıklamaya göre 16 Kasım sabahı saat 04.00 sularında, İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde Birlik Beton’un Urla fabrikasında sigortasız işçi olarak çalışan ve isimleri Ahmed El Ali (21), Memun En Nebhan (23) ve Muhammed El Hüseyin El Abdo El Biş (17) olan 3 Suriyeli göçmen, 40 yaşındaki Kemal Korukmaz isimli katil tarafından üzerilerine benzin dökülerek yakıldı. Suriyeli işçilerden Ahmed ve Muhammed, olay gününden iki gün sonra sabaha karşı ikişer saat arayla yaşamlarını yitirdi; Memun ise olay gününden bir hafta sonra yaşamını yitirdi. Katilin, 26 Kasım’da iki kişiyi bıçaklaması dolayısıyla önce gözaltına alındığı ve gözaltında mültecileri kendisinin yaktığını dile getirmesinin ardından ise tutuklanarak cezaevine aktarıldığı belirtildi. 

Katil eğer iki Türkiye vatandaşını öldürme suçlamasıyla tutuklanmasıydı, Suriyeli işçilerin yakılarak öldürüldüğü hiçbir zaman bilinemeyecekti. Zira Güzelbahçe Emniyeti ve itfaiye ekiplerinin ilk raporları mültecilerin kaldığı odada bulunan elektrikli sobadan kaynaklı bir yangın çıktığını belirtiyordu.

Olayın yaşandığı geceden bir önceki akşam, katilin fabrikada çalışan bir diğer işçiye “orası yanacak, o Suriyeliler bugün ölecek” demiş olmasına, işçilerin bu durumu fabrikanın patronu ile avukatlarına iletmiş olmalarına, daha sonra konunun emniyete de iletilmiş olmasına ve emniyetin söz konusu kişiyi teknik takibe almış olmasına rağmen böylesine bir katliamın önüne geçilemedi. Uyarılara, göstergelere ve hatta katilin açık tehdidine ve itiraflarına rağmen bu katliamın durdurulmamış olması ve hangi saiklerle işlendiğinin üzerinin örtülmeye çalışılmış olması, Suriyeli işçilerin hayatlarının sözde teknik yetersizlikler yüzünden değil, politik bir tercih gereği korunamadığını ortaya koyuyor.

Katil karakoldaki ifadesinde milliyetçi saiklerle mültecileri yaktığını itiraf etti. Bunun ardından hem düzen medyası hem de yetkili makamlar Kemal Korukmaz’ın akıl sağlığının yerinde olmadığına dair haberler ile duyurularda bulundular. Böylece Suriyeli 3 işçinin katledilmesi politik değil münferit bir olay gibi gösterilmek istendi. Bir kere daha göçmenlere dönük zulümler ile cinayetler, hükümet ile düzen muhalefeti eliyle yaratılmış olan şoven atmosferin bir sonucu olarak gösterilmek yerine, akli melekeleri yerinde olmayan kişilerin bireysel taşkınlıklarına indirgenmek istendi.

Bu olay münferit değil, aksine Saray rejiminin Suriye’ye dönük izlediği dış politikanın içerideki bir devamıdır. 3 Suriyeli işçinin yakılarak katledilmiş olması, Saray rejiminin Suriye’de izlediği maceracı ve yayılmacı politikanın ülke içinde konsolide edilmek istenmesinin siyasal bir sonucudur. 26 Ekim’de TBMM’de AKP, MHP ve İyi Parti oylarıyla uzatılması kabul edilen Irak ve Suriye tezkeresi ve Cumhur İttifakı tarafından tezkereye ret oyu verenlerin şoven bir hezeyanla kriminalize edilmek istenmesi, göçmenlere dönük uygulanan baskı ve linç uygulamalarının çerçevesi ile zeminini oluşturmuştur.

1950’de ABD emperyalizminin hizmetinde Kore Savaşı’na katılması kararlaştırıldığından bugüne dek, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) toplam 78 defa, TBMM’nin de onayıyla yurtdışına asker gönderdi veya operasyon düzenledi. Sınırdışı operasyonları ülke içinde daima iki politika takip etti: Askeri harcamalar ile operasyonların meşrulaştırılması adına demokratik haklar ile mevzilerin sınırlandırılması ve işçi-emekçi sınıflarda patronların ve rejimin yayılmacı ihtiraslarına dönük rıza üretilebilmesi için ülkede milliyetçi ve şoven bir kara propagandanın egemen kılınması. Saray rejimi, bu gerici geleneğin bir takipçisi olarak, iktidarını sağlamlaştırmak uğruna birçok kereler sınırötesi operasyonların kazançlarını güvence altına alabilmek için geniş halk kesimlerinde milliyetçi ve şoven politikalarla rıza üretmeye çabaladı. Bu politikaların sonucu göçmenlere ve mültecilere dönük kabaran nefret dalgası ile fiziksel saldırılar ve linç boyutuna sıçrayan ırkçılık oldu.

Ancak 3 Suriyeli işçinin yakılarak öldürülmesine neden olan toplumsal atmosferin tek mimarı Cumhur İttifakı değil. Düzen muhalefetini oluşturan partilerin bugüne kadar Saray’ın Suriye politikasına dönük başlıca eleştirinin odak noktası, bu politikaların, Suriyeli mültecilerin Türkiye’ye akın etmesine neden olduğuydu. Kasım ayının son haftasında CHP’ye ait Bolu Belediyesi kentte yabancı uyruklulara yönelik su fiyatlarının dolar kuru üzerinden tahsil edilmesi ve nikah ücretlerinin ise 100 bin TL olmasını içeren maddelerin de bulunduğu bir kararı oy çokluğuyla kabul etti. CHP Sözcüsü Faik Öztrak, partisinin Türkiye’nin bir “Afgan gettosuna” dönüşmemesi için mücadele edeceğini dile getirmişti. İyi Parti’nin başında bulunan Meral Akşener ise mültecilerin bir “beka sorununa” yol açtığını ifade etmiş ve Kilis, Hatay, Urfa, Gaziantep kentlerinde Suriyeli mültecilerin nüfus çoğunluğuna ulaşmak üzere oldukları yönünde kamuoyunu “uyarmıştı”.

Düzen muhalefeti, arkasını yasladığı sosyal kesimlerin, yani patronların siyasal ve ekonomik çıkarları uğruna rejimin pompaladığı şoven ve ırkçı fikirlerin doğrudan destekçisi oldu. Rejimin dış politika ve mülteci politikasını soldan değil, her zaman sağdan eleştirdi. Düzen muhalefeti, göçmenlerin iktidarın “doğal” seçmen tabanı olduğu veya bu kesimlerin kapsamlı sosyal yardım paketlerine ve nitelikli eğitime ulaştığı şeklindeki yalancı ve hatalı çarpıtmalarla, Türkiyeli yoksulların ve ezilenlerin rejime ve yoksulluğa yönelik öfkesini ve muhalefetini, göçmenlere ve mültecilere çevirmeye çalıştı. Bu bağlamda düzen muhalefeti, 3 Suriyeli işçinin yakılarak katledilmesi noktasında Cumhur İttifakı’nın suç ortağıdır. Bu suçun işlenmesine izin veren toplumsal koşulların hazırlanmasında, bu iki kamp beraber çalışmıştır.

Bu katliamın faillerinden bir diğeri, hiç şüphe yok ki Avrupa emperyalizmidir. Avrupa bankaları ve ulusötesi şirketleri Ortadoğu ile Kuzey Afrika bölgelerinde çıkarlarını ordularıyla savunmaktan ve böylece kitlesel göç dalgalarına sebebiyet vermekten hiç geri durmamış olmalarına karşın, evlerine bomba yağdırdıkları insanların Akdeniz’in acımasız dalgalarının arasında boğularak can vermelerini pişkinlikle izlemeyi sürdürmektedir. Avrupa Birliği, kendi işçi sınıflarından çaldıkları 6 milyar avroyu, 2016 ile 2021 arasında, mültecileri sınırları içinde tutması için Türkiye hükümetine rüşvet olarak verdi. 2021’in yaz aylarında bu kirli rüşvet anlaşması yenilendi ve Saray rejimi AB’den 3 milyar avro daha aldı. Yanarak can veren 3 Suriyeli işçiyi sigortasız bir şekilde çalıştıran Birlik Beton’un inşa ettiği birçok yapının içerisinde, Hollanda merkezli çokuluslu otomotiv şirketi Stellantis’e ait olan Opel’in Elazığ, Fırat’taki yetkili servis ve satış şubesi de bulunuyor. Avrupa emperyalizmi mülteci krizinin nedenlerinden biri olmakla kalmıyor; bu krizden de kendi firmalarının çıkarları için yararlanıyor. 

3 Suriyeli işçinin yakılması, akıl sağlığı yerinde olmayan bir katilin bireysel ırkçılığının sonucu değildi. Bu ırkçılık Saray rejiminin yayılmacı politikaları, medyanın şoven duygulara seslenen propaganda makinesi, düzen muhalefetinin dış politika eleştirisinin sahip olduğu sağcı karakter ve Avrupa’nın “insan hakları emperyalizminin” eliyle yaratıldı.

Türkiye’de ekonomik krizin derinleşiyor ve işçi-emekçilerin alım güçlerinin erimeye devam ediyor olması, göçmenlere dönük suçlayıcı baskıların artacağı anlamına geliyor. Saray rejimi kemer sıkma politikalarına başvurdukça ve ekonomik krize karşı patronların çıkarlarını savunmayı sürdürdükçe, işçi-emekçilerin öfkelerini yöneltebilecekleri bir günah keçisi arayacaktır. Bugün bu günah keçisi, en savunmasız durumda olan göçmenlerdir.

İşte bu yüzden göçmenleri savunmak, aslında yönetim krizinin sebebinin Saray ve kapitalist ekonomik krizin sebebinin de patronlar olduğunu savunmak anlamına gelmektedir. Saray ve patronlar, topluma karşı işledikleri suçların faturasını göçmenlere kesmek istiyor ve böylece yağma ve soygun düzeninin, herhangi bir toplumsal muhalefetle karşılaşmadan sürmesini istiyorlar. Tam da bu nedenlerle Suriyeli mültecileri savunmadan Saray rejiminden çıkmak, Suriyeli mültecileri savunmadan yağma ve soygun düzenine dur demek, Suriyeli mültecileri savunmadan patronların ekonomik ve siyasal ayrıcalıklarına son vermek mümkün değildir. Bunlardan biri, diğerini de gerektirmektedir.

Göçmenlerin hayatları, işçi sınıfının birliği eliyle korunmalıdır. Sigortasız çalışan 3 Suriyeli işçinin yaşamlarının korunması sendikaların, emek örgütlerinin ve sol partilerin siyasal sorumlulukları alanına girmektedir.

Sendikaların bir an önce Suriyeli işçilerin can güvenliğinin sağlanmasına adanmış bir kolektif eylem ve acil önlemler planı açıklaması gerekmektedir.

Yayılmacı savaş politikalarına dur denilmeden, ırkçılığa karşı gelinmesi mümkün değildir. Tezkereler ve sınırötesi operasyonlar reddedilmelidir.

Türkiye işçi sınıfının sendikal ve politik birliği hedeflenmeden, ırkçılığa karşı gelinmesi mümkün değildir. Sendikalar bu yönde uygun koordinasyon örgütlenmelerini oluşturmakla sorumludur. İşçi sınıfının bir parçası olan göçmenleri kapsayacak sendikal politikalar geliştirilmelidir.

Hem Saray rejimi, hem düzen muhalefeti hem de AB emperyalizmi tarafından politik manevraların aracı olarak kullanılan mülteci/göçmenlerin sömürülmesine dur denmelidir.

Mülteci düşmanlığı pandemisinin yalnızca bir aşısı vardır: sınıf mücadelesi.

Bu bağlamda Saray-Muhalefet-Emperyalizm üçgenine karşı sınıf mücadelesi yöntemleriyle mültecilerin yaşamlarını ve haklarını korumaya adanmış bir politika, yaklaşan Türkiye seçimleri için solun sıkça tartışmaya başladığı üçüncü ittifakın, yani bir Emek İttifakı’nın belirleyici yönlerinden birisi olabilir. Türkiye işçi sınıfı, dolayısıyla onun bir parçası olan mülteci ve göçmen işçi sınıfları da, böylesine bir ittifakın inşa edilmesine yakıcı bir biçimde ihtiyaç duymaktadır. Şüpheciler her ne kadar bunu inkâr etse de, Türkiye işçi sınıfı şovenizme karşı siyasal bağışıklığa sahiptir. Bu bağışıklığı ona kazandıran ise rejimin, patronların ve emperyalizmin karşısında, inanç ve köken olarak farklılaşan birçok üyesiyle beraber, onun tek bir sınıf olarak mücadele ediyor olmasıdır.

Yorumlar kapalıdır.