Ana Sayfa Blog Sayfa 36

Temel görev: Emek İttifakının inşası

0

Erdoğan uzunca bir süredir ekonomiye ilişkin yaptığı açıklamalarda “her yeni ayın bir öncekinden daha iyi olduğu döneme gireceğimizi” söyleyip duruyor. Yaklaşık 2 yıldır tekrarlanan bu sözlerin asıl sahibi ise Damat Bakan Berat Albayrak’tı. Kendisi “gelecek her ayın bir öncekinden” daha iyi olacağını ısrarla vurguladıktan sonra, “Allah sonumuzu hayır etsin” deyip ortalıktan kaybolmuştu. Saray ve yakın çevresinde bu “iflah olmaz iyimserlik hali” hüküm sürerken, biz emekçiler açısından ise yaşadığımız ekonomik yıkım, uzunca bir süredir “her ay bir öncekinden daha derin” hale geliyor.

Erdoğan yönetimi ekonomik yıkımın nedeni olarak “dış güçleri” adres göstermeye çalışıp bir muhalefet lideri gibi ekonomik vaatler sunsa da, içinde bulunduğumuz derin sefaletin sorumlusunun 20 yıllık AKP iktidarı olduğu emekçi halkın giderek daha geniş kesimlerinin ortak görüşü haline geliyor ve Tek Adam rejimine dönük nefret yaygınlaşıyor. Erdoğan yüzde 11’lik büyümeyle övünmeye çalışırken, iktidarının emek düşmanı politikaları sonucunda hayat pahalılığı, sefalet ücretleri, işsizlik, ödenemez faturalar toplumun geniş kesimlerinin temel gündemini oluşturuyor.

Saray rejiminin ekonomi politikaları aynı zamanda ülke ekonomisini dünyanın en kırılgan ekonomilerinden birisi haline getirmiş durumda. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası yaşanan gelişmelerden, Rusya ve Ukrayna’nın ardından en fazla etkilenen ülkenin Türkiye olması bu durumun açık bir örneği. İşgalin başlamasıyla TL, Rus rublesinin ardından en fazla değer kaybeden para birimi oldu. “Düşük faiz” politikası adına Damat Bakan döneminde harcanan 128 milyarlık Merkez Bankası rezervinin ardından, şimdi iflas eden bu politika doğrultusunda yeniden milyarlarca dolarlık rezerv harcanarak TL’nin değeri geçici olarak korunmaya çalışılıyor. Dahası “kur korumalı mevduat hesabı” politikasının Hazine’ye faturası şimdiden 23 milyar TL’ye (eski parayla 23 katrilyon) ulaştı.

İflas eden ekonomi politikası yalnızca hayatımıza derin bir sefalet olarak yansımıyor, aynı zamanda ülkenin emperyalizm ve bölgesel güçler karşısında daha bağımlı ve kırılgan hale gelmesine neden oluyor. İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yönetimine yıllardır sözde meydan okuyan Erdoğan yönetimi, şimdi birtakım ekonomik yardımlar adına bu iki ülke karşısında da diz çökmüş durumda. 15 Temmuz’un faili olarak suçladıkları BAE prensi Muhammed bin Zayid’in önüne Türkiye’de “turkuaz halı” sermelerinin ardından, bizzat Erdoğan BAE’yi ziyaret ederek içeriği belli olmayan anlaşmalara imza attı. Benzer şekilde, İsrail Cumhurbaşkanı Herzog Türkiye’ye davet ediliyor. Dış politikadaki iflasın en açık göstergesi ise, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle açığa çıktı. Yıllardır yüksek perdeden maceracı, yayılmacı ve tehlikeli bir dış politika sürdüren Erdoğan yönetimi, gerek Rusya gerekse de Batı güçlerine olan derin bağımlılığı dolayısıyla Rusya’nın işgaline işgal demekten dahi çekinir hale geldi. Rusya’nın Ukrayna’ya dönük saldırganlığı ve işgalini “kriz” olarak tanımlayan Erdoğan, kimsenin umursamadığı arabuluculuk teklifleri sunmaktan öteye gidemedi.

Bu gelişmeler yaşanırken, Millet İttifakı ve çevresindeki partiler “güçlendirilmiş parlamenter sistem”e ilişkin programlarını açıkladı. İçinde “işçi”, “sendika”, “İstanbul sözleşmesi”, “Kürt halkı” ifadelerinin bir kere dahi anılmadığı metinle “6’lı İttifak”, derin bir sefalete ve baskı uygulamalarına terk edilen kitlelere sabırla seçimleri beklemelerini vaaz etmeye devam ediyordu. Bunun karşısında ise onlarca işyerinden binlerce işçi sefalet zamlarına, işten çıkarmalara, sendika düşmanlığına karşı yeni bir mücadele dalgasının öncüsü haline geliyor. Çevresel yıkıma karşı ayağa kalkan köylüler, kadın cinayetlerine ve çifte sömürüye karşı sokakları dolduran kadınlar Tek Adam rejiminden çıkışın seçimleri beklemekle değil, kitlelerin seferberliğiyle gerçekleşebileceğini ortaya koyuyorlar. Sosyalistlere, emek örgütlerine düşen temel görev de, bu baskı ve sömürü düzeninden çıkışı kalıcı hale getirebilecek bir emek ittifakını inşa etmek olmayı sürdürüyor.

8 Mart: Acil taleplerimiz etrafında birlikte mücadeleye!

0

Tek Adam rejimi içinden geçtiği çoklu krizin faturasını emekçilere kesmeye çalışıyor. Hayatın her alanında zaten eşitsiz koşullarda olan kadınlar ve LGBTİ+lar içinse bu fatura daha da katlanıyor. Kadın istihdamındaki düşüş her geçen gün daha yakıcı bir hale gelirken bir yandan da güvencesiz, esnek ve düşük ücretli çalışma koşullarına mahkûm ediliyoruz. Ekonomik kriz derinleştikçe daha da yoksullaşıyoruz; artan enflasyon karşısında ücretler eriyor, alım gücümüz düşüyor, geçinemiyoruz. Bunlarla beraber ev içi emek ve bakım yükümüz de durmaksızın ağırlaşıyor. Eğer ki mülteciysek veya trans bir kadınsak barınma, sağlık hizmeti, güvenceli iş gibi en temel haklardan bile mahrum bırakılıyoruz.

Diğer yandan rejim, kazanılmış haklarımıza saldırmaya devam ediyor. İstanbul Sözleşmesi’nden sonra iktidar şimdi de nafaka hakkına göz dikti; nafakayı kısıtlamayı ve boşanmayı zorlaştırarak kadınları aile içine hapsetmeyi amaçlayan yeni bir yargı paketi hazırlığında. Cinsel istismarda küçüğün rızasından bahseden Bekir Bozdağ yeniden Adalet Bakanı olarak atandı. Kadın cinayetlerini durdurmak ve erkek şiddetini önlemek için hiçbir adım atılmadığı gibi cezasızlık da sürüyor ve 6284 etkin şekilde uygulanmıyor. Mücadele eden kadınlara dönük baskı ve yıldırma politikaları, tutsak kadınlara yönelik hak ihlalleri son bulmuyor.

Ancak bizim krizin faturasını ödemeye de; emeğimize, bedenimize, kimliğimize dönük saldırılara da itirazımız var. İşte bu yüzden fabrikalarda, işyerlerinde güvenceli iş ve insanca yaşayacak ücret talep eden eylemlerin, grevlerin başını çekiyoruz. Sendikalarda toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele ediyoruz. Haklarımıza, birbirimize sahip çıkmak için sokakları, meydanları terk etmiyoruz. Ve biliyoruz ki acil taleplerimiz etrafında bir araya gelip işyerlerinde, üniversitelerde, sokaklarda, bulunduğumuz her yerde mücadeleyi daha da büyütmek için kaybedecek hiç vaktimiz yok!

Eşit, özgür bir yaşam ve çalışma koşulları hakkımız! Güvenceli iş, insanca yaşayacak ücret, eşdeğer işe eşit ücret istiyoruz. “İş yaşamında ayrımcılığa ve şiddete karşı mücadele kapsamında ILO 190 imzalanıp etkin şekilde uygulansın. Bakım işleri toplumsallaştırılsın; her mahalleye ve işyerine ücretsiz kreş ve bakımevi!” diyoruz.

Toplumsal cinsiyet temelli sağlık politikaları da hakkımız! Ped, tampon gibi regl ürünleri lüks değil temel ihtiyaçtır. Bunlarla beraber doğum kontrol yöntemleri, hormon tedavileri ve rahim ağzı kanserine karşı korunmada en etkili araç olan HPV aşısı da ücretsiz ve erişilebilir olmalıdır.

Bunların hepsi için yeterince kaynak var! Üstelik bu kaynak vergilerimizle oluşuyor! Bütçe sermayeye değil, zenginleri daha da zengin etmeye değil; kadınları, LGBTİ+ları güçlendirecek politikalara aktarılmalıdır!

Kazanılmış haklarımıza sahip çıkacağız! Nafaka hakkımızın gaspını, çocuk istismarının affına yönelik girişimleri kabul etmiyoruz. 6284’ün etkin uygulanmasında ısrarcıyız. Ücretsiz, erişilebilir kürtaj hakkı mücadelemizi sürdüreceğiz!

Erkek-devlet şiddetine karşı mücadeleyi yükseltelim! 6284 etkin uygulanmalı, kadın ve trans cinayetleri acilen önlenmelidir. “Cinsel şiddet davalarında kadının beyanı esas alınsın. Cinsel şiddet kriz merkezleri açılsın; nitelikli ve donanımlı sığınmaevleri açılıp sayısı artırılsın!” diyoruz. Kadın ve LGBTİ+ hareketinin kriminalizasyonuna son! Cezaevlerinde hak ihlalleri son bulsun, siyasi tutsaklar serbest bırakılsın!

8 Mart aynı zamanda uluslararası dayanışma günümüz! Erkek egemen kapitalist sistemin kendini idame ettirmek için savaşı bir araç olarak kullanmasına, işgale ve savaşa karşı enternasyonal dayanışmayı yükseltelim! Biz kadınlar, savaşın daha fazla yoksulluk, şiddet, göç ve ölüm anlamına geldiğini biliyoruz. Rus işgali ve ABD-AB emperyalizmlerinin müdahalesi karşısında Ukrayna halkının ve kız kardeşlerimizin yanındayız!

Taleplerimizi ancak birlikte, örgütlü bir mücadeleyle elde edebileceğimizi biliyoruz. Israrımızı dile getirmek için bu 8 Mart’ta da sokaklarda, meydanlardayız! Kadın düşmanlığına, transfobiye ve homofobiye; emeğimize, haklarımıza ve hayatlarımıza göz diken erkek egemen kapitalist sisteme isyandayız!

İUB-DE’den Ukrayna için birleşik küresel eylem çağrısı

0

Birleşik bir küresel hareket için: Putin’in birlikleri, Ukrayna’dan defol! Yaşasın Ukrayna halkının direnişi! NATO’ya hayır!

Sendikal ve işçi emekçi hareketi örgütlerine

Sol örgütlere

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, kendini sol olarak tanımlayan örgütler ile işçi ve emekçi hareketi örgütlerinin tamamı tarafından kınanmalıdır. Putin’in bu savaş ile gerçekleştirmekte olduğu katliamı ve tahribatı haklı gösterebilecek hiçbir gerekçe olamaz. Putin’in işgalci güçlerinin Ukrayna’dan defolması için tüm dünyada gerçekleştirilen seferberlikleri destekliyoruz. Ukrayna halkının işgali yenmek için verdiği direnişi destekliyoruz. Ukrayna halkının kendini savunma hakkını ve kendi kaderini belirleme hakkını destekliyoruz.

Rusya’nın bu saldırganlığına karşı çıkışımızı, aynı zamanda ABD ve AB emperyalizminin Ukrayna’ya yönelik tüm müdahalelerine karşı tutumumuzun eşliğinde gerçekleştiriyoruz. Bizim tutumumuz bu ülkelerin hükümetlerinin aldığı tutumdan tamamen bağımsızdır ve bu ülkelerin askeri güçlerinin cisimleştiği NATO’yu reddediyoruz. Geçmişte, ABD’nin Irak’ı işgaline karşı mücadeleyi ve Irak halkının işgale karşı mücadele hakkını desteklediğimiz gibi bugün de aynı derecede alçaklıktaki bir başka işgale karşı sesimizi yükseltiyoruz. O zaman da bunu Saddam Hüseyin’in politikasını onaylamadan yapmıştık. O zaman olduğu gibi bugün de Ukrayna halkının direnişine verdiğimiz destek, Zelenski’nin kapitalist hükümetinin ne politikasını desteklediğimiz anlamına gelir ne de ona güven duyduğumuza.

Bu bağımsız tutum doğrultusunda, bu noktalardan ve bunlara eklenebilecek diğer taleplerden de (Rusya ile diplomatik ilişkilerin kesilmesi, Rusya’da savaş karşıtlarının serbest bırakılması) hareketle, geniş bir eylem birliği hareketinin oluşturularak uluslararası ölçekte bir eylem planının koordine edilmesini öneriyoruz. Bu amaçla irtibat kurulmasını ve ortak bir deklarasyon ve eylemler planı oluşturulmasını öneririz.

İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal) Uluslararası Sekreterliği

5 Mart 2022

Aliağa gemi söküm işçisi ile söyleşi: Örgütlüysen her şey, örgütsüzsen hiçbir şey!

0

Aliağa gemi söküm işçileri insan onuruna yaraşır bir ücret talebiyle 11 gün süren önemli bir mücadeleye imza attılar. Aliağa’da uzun yılların ardından ilk kez gerçekleşen bu işçi seferberliği çok önemli dersler barındırıyor. Seferberlik süresince eylem komitesinde yer alan işçi dostumuzla konuya ilişkin Metal Gazete‘nin yaptığı söyleşiyi paylaşıyoruz.

Metal Gazete: Mücadele süreciniz nasıl başladı, mücadelenizin talepleri nelerdi?

Yaşadığımız ülkede her şeye günlük zam gelmekte. Tuzundan, peynirinden, ekmeğine kadar her şeye her gün zam geliyor. Bizler de yevmiyelerimize zam istedik. Bu talebin karşısında bir tersanenin dışında 21 tersane patronu zammı kabul etmedi. Üstelik zammı veren tersane patronuna baskı yaparak zammı geri çektirdi. Tabii bu bardağı yarısına kadar dolduran bir tavırdı. Bardağı taşıran, bizi de öfkelendiren olay ise patronlardan birinin iş bırakan işçilere gösterdiği tepki oldu. Patron, tersanede yemekhanenin kapısını kilitleyerek yemekleri çöpe döktü. Zam talebimize karşı yapılan bu tepki Aliağa’da kıvılcımı ateşleyen olaydı.

Biz ilk önce sadece ücret talebiyle çıkmıştık. Gemide bozma yapan ustalar için 500, tersanenin sahasında bozma yapanlar için 450, yardımcılar için de 350 lira bizim talep ettiğimiz ücretlerdi. Eylem başlayınca bu talebimize ek olarak 1) sigortalarımızın aldığımız ücret üzerinden yatırılması, 2) iş ekipmanlarının işveren tarafından karşılanması, 3) hafta sonu tatili, 4) zorunlu izinlerde ve yağmurlu günlerde yevmiye kesintilerinin kaldırılması, 5) iş güvenliği ve iş sağlığı koşullarının uygulanması gibi talepler de gündeme gelerek taleplerimizin arasına girdi.

MG: Mücadeleye kaç işyerinden kaç işçi katıldı?

Aliağa gemi söküm tersaneleri, 22 işletmeye sahip Avrupa’nın en büyük gemi söküm tersanesidir. Gemi söküm tersaneleri çok ağır ve zor şartları olan bir iş alanıdır. Sayısız iş cinayetine ve iş kazasına arkadaşlarımızı kurban verdik. Böylesi çalışma koşullarında sabahleyin evimizden çıkarken ailemizle vedalaşıyor, akşam da işten çıkıp evimize gittiğimizde günü kazasız belasız atlattığımız için çok seviniyoruz. Böyle koşullarda çalışan işçiler olarak 22 tersanenin tamamı ilk gün ve ikinci gün eyleme katıldık. İlerleyen günlerde maalesef hem hemşericiliğin etkisiyle hem de patronların ve emniyetin baskısıyla kısmi işe dönüşler yaşandı ve eylemi sürdüren işçilerin sayısı azalmaya başladı.

MG: Mücadele nasıl ilerledi? Kararları nasıl aldınız?

İş bıraktığımız ilk gün tersane patronlarının derneği olan Gemi Söküm İşverenleri Derneği’nin önünde eylemimiz başladı. Öğlene doğru tersanelere bir yürüyüş örgütledik. Az sayıda çalışan işçi arkadaşlarımızı da eyleme davet ettik ve mücadeleyi birlikte sürdürmeye dair kararlılığımızı ortaya koyduk. Bu ilk gün ne yapabileceğimizi ve ne yapacağımızı kestiremiyorduk, çünkü otuz yılın ardından ilk defa Aliağa gemi söküm tersaneleri işçileri iş bırakıyordu. İkinci gün sabah erkenden eylem alanında buluşmaya başladık ve zam talepli eylemimizi sürdürdük. Arkadaşlar eylem alanında grup grup öbekleşerek kendi aralarında sohbet etmeye ve neler olacağını konuşmaya başladılar. Sonradan alınan karar ile 22 tersaneden işçilerin seçmiş olduğu temsilciler ile bir komite oluşturuldu. Ve bundan sonraki gelişen süreçte işçiler ve temsilciler birlikte yaptıkları tartışmalar ve aldıkları kararlarla mücadeleye birlikte yön verdik.

MG: Mücadele nasıl sona erdi ve gemi söküm işçilerinde nasıl bir deneyim bıraktı?

11 gün süren iş bırakma eylemimizin işçiler için, benim için, arkadaşlarım için bir okul olduğunu ve bu okuldan birçok şey öğrendiğimi, öğrendiğimizi düşünüyorum. Daha önce böyle eylemliliklere katılmamıştık. Biz eyleme geçtiğimiz ilk gün çevre fabrikalardan, üniversitelerden, sendikalardan, siyasi partilerden, gazetelerden, dergilerden, ÇHD avukatlarından ve bir çok yerden bizlere destek geldi. Bir gün birisi kahvaltımızı, diğer gün bir diğeri öğlen yemeğimizi karşıladı. Hepsi ziyaretleri ve dayanışmayla bizlere güç verdiler.

Gemi söküm işçisinin uzun yıllar sonra yapmış olduğu ilk eylemden kaynaklı kimi zaman işçi arkadaşlarımız ziyarete gelenlere kuşkuyla yaklaştı. Ziyarete gelenlere ve destek olanlara emniyet müdürünün “aranızda ortalığı karıştırmaya gelenler var, provokatörler var” demesi gibi dışarıdan bu tip kafa karıştıran konuşmalar ve dedikodular hemen hemen her gün yapılmaktaydı.

Direnişimizin sekizinci günü işverenler derneği başkanı görüşmek için bizden 3-4 kişilik bir heyet istedi ve görüşülmeye gidildi. Bu görüşmenin aslında bir pazarlık ve uzlaşma görüşmesi değil, patronların ve emniyet müdürünün bizi azarlama ve tehdit etme görüşmesi olduğunu görüşme sırasında anladık. Dernek başkanı “yeter artık çalışacaksanız çalışın. Çalışmayacaksanız İstanbul’dan, farklı yerlerden insan getireceğiz. Olmadı Hindistan’dan işçiler getiririz. Size ihtiyacımız yok, getirir çalıştırırız” şeklinde tehditler savurması, emniyet müdürünün “Siz işçiler istediğiniz kadar orada bekleyebilirsiniz bir problem yok ama dışarıdan gelen ve aranıza giren bazı kötü niyetli provokatörler var. Gelip, megafonu ellerine alıp sizi yönlendirmeye çalışıyorlar. Bunlara müsaade edersiniz size müdahale ederiz” gibi tehditler görüşmede konuşulan tek şeydi. Tabii görüşme sonunda hiçbir anlaşma yapılmadı.

Olumlu olan bir şey ise işverenlerin grevin dağıtılması için bir arkadaşımıza suç duyurusunda bulunarak açtığı davanın beraat ile sonuçlanması oldu. Bu bizim için aslında bir kazanımdı.

Eylemimizin son günlerinde tersanelerde iş çıkışları işbaşı yapan arkadaşlarımızın servislerini alkışlama eylemleri yapmaya başladık ve ardından tekrar yürüyüş gerçekleştirip yapacağımız basın açıklamasına herkesi davet ettik. Aliağa Demokrasi Meydanı’nda ailelerimizin de katıldığı, kalabalık bir basın açıklaması yaptık.

Basın açıklaması sonrası tersane tersane işçi arkadaşlar kendi aralarında toplantı yaparak yapılan dedikoduların, tehditlerin ve örgütsüzlüğün de etkisiyle işbaşı yapma kararı almaya başladılar. Birçok işçi arkadaşı patronların, çavuşların telefonla arayarak ikna etmeye çalıştıklarını, hemşericilikten kaynaklı büyüklerin araya girdiklerini öğrendik. Ve hafta sonu yapılan kalabalık basın açıklamasından sonra 10. gün direniş alanına gittiğimizde çok az sayıda işçi arkadaşın kaldığını, birçok arkadaşımızın işbaşı yaptığını gördük. Bu bizde moral bozukluğuna yol açtı ama nedenleri vardı. 11. gün alana gittiğimizde sadece bir tersanenin kaldığını ve diğer 21 tersanenin işbaşı yaptığını gördük. Öğleden sonra da kendi tersanemizdeki işveren ve çavuşla yaptığımız görüşmeler neticesinde kısmi de olsa ücret artışında anlaşarak biz de işbaşı yaptık.

Sonuç olarak tersane işçisi için 11 günlük bir deneyim ile dayanışmayı ve kendi gücünü fark etti. Şimdilik belli sebeplerle taleplerimizi tüm arkadaşlar için karşılanmasa bile önümüzdeki süreçte neler yapabileceğimizi ve nasıl yapacağımızı tartışacağımız, öğreneceğimiz bir dönem var. İnanıyorum ki Aliağa gemi söküm işçileri daha güçlü ve daha kararlı şekilde mücadele etmeyi sürdürecektir.

MG: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu direniş eğer örgütlüysen her şey olduğunu örgütsüzsen hiçbir şey olduğunu bizlere gösterdi. Buradan bizlerle dayanışmaya gelen bütün herkese teşekkür ederiz.

“Savaşa Hayır” mı?

0

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı Türkiye dahil pek çok ülkede, hatta Rusya’nın içinde bile insanlar “Savaşa Hayır!” sloganlarıyla sokaklara döküldü. Bu protestolar, Rusların giriştiği işgale karşı olmaları nedeniyle çok olumlu. Ama bu sloganın kendisi doğru mu?

Örneğin bugün Rus tanklarına, füzelerine karşı ülkelerini savunan Ukraynalılara, “Savaşa son verin, evinize dönün” denebilir mi? Ya da bunu daha da genelleştirirsek, bir ülke halkının kendi topraklarını saldırgan işgalcilere karşı direnmesini eleştirebilir miyiz?

Ukrayna az gelişmiş ve bağımlı bir ülke. Ukraynalılar on yıllardan beri kendi bağımsızlıkları ve egemenlikleri için mücadele veriyorlar, çabalıyorlar. Önce yüzyıllarca Rus Çarları tarafından ezilmişler, sömürülmüşler. Sonra 1917’de Rusya’da devrim olmuş ve Lenin ile Troçki önderliğindeki devrimci iktidar Ukrayna’ya kendi kaderini tayin etme ve ayrılma hakkını tanımış. Ama daha sonra Stalin bürokrasisi yönetimi ele geçirmiş ve Ukrayna üzerinde tekrardan baskılara yönelmiş. Ukrayna’nın egemenliği sözde kalmış ve Sovyet yönetiminin bir idari birimi haline dönüştürülmüş, bürokrasi tarafından sürekli sömürülmüş. Bugün Putin Lenin’i Ukrayna’ya bağımsızlık hakkı tanımış olmakla eleştiriyor ve bir anlamda Stalin’i övüyor.

Sovyetler Birliği 1991’da dağılınca, onu oluşturan diğer ülkeler gibi Ukrayna da bağımsızlığını ilan etti, ama Rusya yanlısı mafyatik yöneticilerin denetimine girdi. Sonra bir ayaklanmayla o yönetimi devirdi ve bu kez Batı yanlısı bir yönetimi işbaşına getirdi. Ukrayna hükümetinin bugün Batı yanlısı olmasının nedeni, Rusya’nın baskıları. Ukraynalılar Batı’ya yaklaşarak bağımsızlıklarını koruyabileceklerini düşünüyorlar. Bu tabii bir hayal, çünkü Batı denen şey de, Türkiye ve Ukrayna gibi geri ülkeleri kendine bağımlı kılan emperyalist devletlerden oluşuyor.

Şimdi de Putin, Çarların ve Stalin’in “Büyük Rus Şovenizmi” denen yayılmacı imparatorluk emellerini tekrardan hayata geçirmek için Ukrayna’yı işgale girişmiş durumda. Ukrayna’nın zengin doğal kaynaklarını Rus oligarklarının denetimi altına almak istiyor. Bunu başarırsa, emperyalist yayılmacılığını diğer eski Sovyet ülkelerine de yaygınlaştıracağı çok açık. Zaten bu politikasını şimdiye kadar Çeçenistan ve Gürcistan’da da uygulamıştı.

Dönelim yazımızın başlığına. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı “savaşa hayır” diyemeyiz; ana sloganımız “işgale karşı mücadele” olmalı. Ayrıca Ukrayna halkının işgale karşı verdiği mücadeleyi desteklememiz gerekir, hem de mümkün olan her yolla.

Bu tutum, Batı emperyalizminin yanında olmak değildir. Eğer biz işçiler ve emekçiler, Ukrayna’nın tam bağımsızlığı yolunda Ukrayna halkını desteklemezsek, bu boşluğu bu kez ABD ve diğer emperyalistler doldurur. Yani Ukrayna, Rus emperyalizminden kurtulduğunda Batılı emperyalist çakalların ağına düşer. Oysa gerçek bağımsızlık, ister Rus ister ABD olsun, her türlü emperyalizmden koparak elde edilebilir.

Unutmayalım ki iki tür savaş vardır: Haklı savaşlar ve haksız savaşlar. Emperyalist ülkelerin birbirlerini veya az gelişmiş ve bağımlı ülkeleri boğazlaması onlar açısından haksız savaşlardır. O emperyalist ülkelerin halklarının kendi saldırgan hükümetlerine “dur” demeleri gerekir.

Öte yandan, saldırıya, işgale uğrayan ülkelerin emekçi halklarının emperyalizme ve saldırgan devletlere karşı verdikleri savaşlar haklı savaşlardır. Tüm dünya emekçileri haklı olarak mücadele eden bu halkların yanında yer almalıdır.

Bir benzetme yapacak olursak: Patronların işçiler üzerindeki baskısı ve saldırısına karşı işçilerin ellerinden gelen tüm olanaklarla mücadele etmeleri, onların haklı savaşıdır.

Fotoğraf: JOHN MACDOUGALL/AFP, Getty Images

İşçi sınıfının gözünden Falyalı cinayeti

0

Halil Falyalı cinayeti bugünkü rejimin niteliğine dair çok şey anlatıyor. 20 yıldır ülkeyi yöneten AKP’nin ülkeyi getirdiği noktaya dair net bir fotoğraf sunuyor. Aksi tüm açıklama ve iddialara rağmen bugün suç örgütlerinin cirit attığı, racon kestiği bir ülke gerçeği söz konusu. Öyle ki, bugün inşaatından turizmine, enerjiden savaş sanayisine dek mafyanın adının geçmediği bir ihaleye rastlamak zor. Siyasetin mafya babalarıyla olan yarenliği artık CV değeri taşımakta. Utanılmıyor, kaçınılmıyor. Burhan Kuzu’nun Zindaşti’yi dışarıda tutabilmek için yargı üzerinde kurduğu baskı bir örnek.

Sedat Peker’in ifşaatları muhatapları tarafından bir başka durumda muhtemelen inkâr edilebilirdi. İnkâra yeltenenlerin görüntülü görüşmelerinin anında sosyal medyaya düşmesiyle iftira-montaj-şantaj inkârından hemen vazgeçildi. Peker “kan banyolu” konuşmalarının siyasi arka planını anlattıkça bugünkü rejimin neyin üzerine inşa olduğu, AKP hükümetinin nasıl bir işbirliğinin ürünü olduğu iyice kesinleşti.

İşte Falyalı cinayeti Peker’in bütün o ifşaatlarının içinde geçen parçalardan biri olarak ayrı bir önem ve anlam kazanıyor. Peker’in mevcut iktidarın ana bileşenlerinden olan Binali Yıldırım’ın oğlunu doğrudan kokain ticaretinin ve kara para akışının içinde diye işaret etmesi ve Falyalı’nın bunu kimi mahrem görüntülerle sağladığını ima etmesi zaten iktidarın kimyasını bozmuştu. Falyalı’nın elinde ana/yavru vatan ayırmaksızın çok sayıda siyasi figür dahil hatırlı kişilerin mahrem görüntülerini bulundurduğu konuşulurken Peker’in bunları eline geçirdiğini açıklaması kendisini iktidar/rejim için adeta bir “milli güvenlik sorunu” haline getirdi.

Sorun açık ki sepetteki bir çürük elma değil. Bizatihi sepetin kendisinin kokuşmuşluğu söz konusu. Temizlenme meselesi temelde bir dönüşüm ihtiyacını ortaya koymakta. Hatırlanacak olursa zamanında Tansu Çiller de “kurşun atan da, yiyen de” diye yaptığı konuşmalarda özellikle PKK’ye karşı “nizami” bir mücadelenin zorluğundan, bu işin gerektirdiği “bütçe”nin büyüklüğünden bahsederdi. O işin nelere yol açtığı, nerelere dek uzandığı halen belleklerde. Susurluk ile hafızalara kazandı. Anlaşılan o ki o işler o kazayla son bulmamış. “Yol kazası” sonrası işler bir yeniden yapılanma ile devam etmiş.

Kontrgerillanın ve mafyatik örgütlenmelerin tarihsel olarak işçi sınıfı hareketini ve sosyalist hareketleri bastırmak için kullanıldığını biliyoruz. Türkiye’de özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle bu yönelim açık bir kırıma dönüşmüştü. Neoliberal karşıdevrimci uygulamalar sırasında “nizami” olanın yetmediği her aşamada Çakıcı, Peker, Yeşil, Kırcı, Falyalı gibi unsurlar hep devrede oldu. Her aşamada önce üniformalarıyla, sonra üniformasız Ağar, Eken, Alan gibi isimler hep olayın merkezinde yer aldı. Bugün olduğu gibi.

Narkotrafik, kumar, kara para, mafya demek işçi sınıfı için örgütsüzlük, sömürü ve baskının artması demektir. İşçi sınıfının gözünde Falyalı cinayetinin anlamı budur.

Haiti’den Sosyalist İşçi Hareketi İUB-DE’ye katıldı

0

12 Şubat 2022’de Haitili İşçilerin Sosyalist Hareketi – Batı Bölgesi Örgütleri Ağı (MSTH-ROZO) ile İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Uluslararası Sekterlik’i arasında çevrimiçi bir toplantı yapıldı.

Toplantının amacı politik görüş alışverişinde bulunmak ve MSTH-ROZO’nun İUB-DE’yle bütünleşmesini resmileştirmekti. Haitili devrimcilerin İUB-DE’ye katılmaları büyük bir enternasyonalist adımdır. Bu adım, Haiti’de ve dünyada işçilerin ve emekçi halkın demokrasisine dayanan bir sosyalizmin zafer kazanması için ve kapitalist-emperyalist sisteme karşı verilen stratejik mücadelede devrimcilerin birliğini sağlamak için yapılmış olan önemli bir katkıdır.

MSTH-ROZO’dan yoldaşların, yüzyıldan uzun süredir devam eden işgaller ve askeri saldırganlıkların, oligarşik diktatörlüklerin, yağmacı politikaların ve burjuvazi ile emperyalizmin hizmetine koşulan vahşi sömürünün sonuçları olan ekonomik ve toplumsal krizlerle boğuşan Haiti’deki mücadele tarihleri oldukça uzun. Haiti, Latin Amerika ile Karayip’lerdeki ilk bağımsız ulustu (1804) ve o günden bu yana Haiti halkı sömürgeciliğe, emperyalizmin hizmetindeki diktatörlüklere ve yabancı işgalcilere karşı mücadele etmeyi hiç bırakmadı. 1986’daki halk isyanı, Duvalier’nin hanedanlığa dönüşmüş olan diktatörlüğünü sona erdirdi. Haiti halkı 2004’te ve 2017’de Birleşmiş Milletler Haiti İstikrar Misyonu’nun (MINUSTAH) emperyalizmin hizmetindeki işgaline karşı savaştı. Bu işgal kronik talancı PHTK’nin (Parti Haïtien Tèt Kale – Tèt Kale Haiti Partisi) rejimine yol açtı, ki bugün, Ariel Henry’nin de facto hükümeti üçüncü dönemine giriyor. Bu hükümetin temel destekçisi Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Kanada, İspanya, Fransa, Almanya, Avrupa Birliği, Amerikan Devletleri Örgütü (ADÖ) ve BM büyükelçilerinden oluşan emperyalist bir vesayet organı olan Core Grup’tur.

MSTH-ROZO, Haiti’nin kendi kaderini tayin hakkını savunmak için ve ciddi politik ve sosyal krizlere karşı işçi sınıfı ve emekçi halk merkezli çözümlerin hayat geçmesi için verilen mücadelenin aktif bir parçasıdır.

İUB-DE çeşitli enternasyonal dayanışma kampanyaları organize ederek Haiti halkının mücadeleleri ile isyanlarını daima destekledi. Bu bağlamda son senelerde İUB-DE’den yoldaşlar eylem birlikleri ve politik tartışmalar aracılığıyla MSTH-ROZO’dan yoldaşlarla kardeşçe ilişkiler geliştiriyorlardı. MSTH-ROZO’nun Latin Amerika’ya dair konumlarının yaygınlaşmasını desteklemek için MSTH-ROZO önderleriyle birlikte bildirilerin çevirileri, raporlamalar ve forumlar gerçekleştirildi.

Politik tartışmaların bir kısmı, İUB-DE’den bir kadronun Port-au-Prince’e gitmesiyle yapıldı. Aralık 2020’de ise MSTH-ROZO önderleri çevrimiçi bir şekilde İUB-DE’nin 7. Dünya Kongresi’ne (Lev Troçki Dünya Kongresi) katıldılar.

İUB-DE’nin Dominik Cumhuriyeti’ndeki sempatizan seksiyonu olan MST (Sosyalist İşçi Hareketi), kendi ülkelerinde Haitili göçmenlerin ayrımcılığa uğramasına ve baskı görmesine karşı geçtiğimiz senelerde birçok enternasyonal kampanya örgütledi. Bu kampanyalarda ırkçı linçler, Haitili işçilerin vahşi bir sömürüye tabi tutulması eleştirildi ve #LasVidasHaitianasImportan (Haitili Hayatlar Değerlidir) sloganı altında göçmen topluluklarına yapılan baskılar kınandı. Bütün bunlar Dominikli sol örgütler ve sendikalar ve Haiti diasporası ile yapıldı. Panama, Kosta Rika ve Dominik Cumhuriyeti başkanlarının Haiti’ye dönük emperyalist müdahalenin güçlendirilmesi çağrısına karşı, bu sene 1 Ocak’ta MSTH-ROZO, Dominik Cumhuriyeti’nden MST ve Panama’dan Sosyalist Öneri örgütleriyle birlikte, başka Haitili örgütleri de yanlarına alarak, bir deklarasyon yayımladı. Bu deklarasyon Haiti’de yaygın bir şekilde dağıtıldı ve tanınır oldu.

İUB-DE ayrıca, #HaitianosRD’nin organize ettiği, 2021’de Haiti’nin güneyinde meydana gelen ve bugüne kadar hükümet tarafından büyük ölçüde ihmal edilen depremzedeler için yapılan bir dayanışma kampanyasını da destekledi. MSTH-ROZO’dan bir heyet bölgeyi gezerek bu dayanışma kampanyası kapsamında çocuklara gönderilen eğitim materyallerini dağıttı.

MSTH-ROZO, kendi hedefleri çerçevesinde, bir işçi mahallesi olan Port-au-Prince’de karşılıklı dayanışma ağları örerek toplumsal ve ekonomik olarak halkın hayatta kalma şartlarının karşılanacağı bir dayanışma modelinin de yaratıcılarından. 7 Nisan’da İUB-DE ve MSTH-ROZO olarak, Core Group aracılığıyla Haiti’deki maden kaynaklarının yağmalanmasına ve emperyalizmin müdahalelerine karşı ülkede ortak eylemler gerçekleştirilmesini teşvik edeceğiz.

MSTH-ROZO ve İUB-DE, işçi sınıfı ve Haiti halkıyla ve emperyalist-kapitalist sömürüye karşı işçi demokrasisine dayanan bir sosyalizm için mücadele veren tüm dünya halklarının mücadeleleriyle enternasyonal dayanışmasını sürdürmekte kararlıdır.

Haitili İşçilerin Sosyalist Hareketi – Batı Bölgesi Örgütleri Ağı (MSTH-ROZO)

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

12 Şubat 2022

Editörün önerdikleri:

Erdoğan Birleşik Arap Emirlikleri’ne neden gitti?

0

Erdoğan, 15 Temmuz sürecinden sonra ilişkileri tamamen kopardığı Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) dokuz yıllık bir aradan sonra ilk kez ziyaret etti. Mısır’daki askeri darbe sonrası Erdoğan’ın Mursi rejimine yakınlığı, BAE’nin de Abdülfettah es-Sisi önderliğinde kurulan yeni Mısır Hükümeti’nin en önde gelen destekçisi olmasıyla başlayan çıkar uyuşmazlığı, geçtiğimiz yıllarda BAE’nin FETÖ’nün finansörü ve 15 Temmuz darbe girişiminin destekçisi olarak ilan edilmesiyle iyice ayyuka çıkmıştı. Dokuz yıldan sonra yaptığı ilk BAE ziyaretinin dönüşünde Erdoğan “Birleşik Arap Emirlikleri’ne yapmış olduğumuz ziyaret, hakikaten çok çok farklı oldu, adeta yeni bir şahlanışa vesile oldu” şeklinde açıklamalarda bulundu. Peki, iktidar cephesinde ne oldu da yıllar sonra böyle bir temasa geçme ihtiyacı doğdu? Bu bir tercih miydi, zorunluluk muydu? Bu soruların cevabını verebilmek için iktidarın içinde bulunduğu iktisadi ve politik atmosferi irdelemek gerekiyor. Yani filmi biraz geriye sarmak anlamlı olacak.

Körfez’e yapılan ziyaretlerin ilki Katar’a oldu. Kolay kredi için faiz indiriminin yapıldığı ve Türk Lirası’nın hızla değer kaybettiği Kasım 2021’de Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Katar temsilcileri ile görüşmüş ve Katar’la ekonomik dayanışmanın artırılacağını açıklamışlardı. Hatta gerçek niyeti ortaya koyan bir gaf yaşanmış; Katar Dışişleri Bakanı “Türkiye’deki ekonomik sorunlardan ortaya çıkacak fırsatları dört gözle bekliyoruz” deyince Çavuşoğlu da “Sizden para istemeye gelmedik” diyerek bu duruma bozulmuştu. Gerçekten de Katar’la Türkiye arasında sınırları pek de bilinmeyen bir swap anlaşması var ve okurlarımızın bildiği üzere Türkiye’de Borsa İstanbul’dan Finansbank’a, Banvit’ten Antalya limanına, Ataköy sahildeki arazilerden Kanal İstanbul’a pek çok yer Katar’a ait. Hal böyle olunca Körfez ziyaretleri devam etmiş ve 24 Kasım’da bu kez BAE prensi El Nahyan Türkiye’ye gelmişti. Ziyaretlerin sonuncusu bizzat Erdoğan tarafından Abu Dabi’ye yapıldı ve 14 Şubat’ta Türkiye ile BAE arasında ticaretten savunmaya, turizmden enerji ve ulaşıma kadar pek çok alanda anlaşma yapıldığı ve 12 alanda niyet mektubu imzalandığı duyuruldu.

Düşük faiz ve yüksek döviz kuruna dayalı ekonomik modelde ısrar eden ve yaşanan ekonomik krize bir çözüm üretemeyen AKP iktidarının bu ziyaretlerle ülkenin çeşitli kaynaklarını parlatarak yatırım toplamaya çalıştığı aşikar. Erdoğan’ın bu ziyaretleri çocukken hemen herkesin oynadığı “Yağ satarım, bal satarım” oyununa benziyor. Neşeliymiş gibi görünen bu çocuk tekerlemesi, elinde mendille gezerek ölen ustasının kürkünü 15 liraya satmaya çalışan bir fırsatçıyı anlatıyor. Sürekli dış kaynak bulma zorunluluğu duyan iktidar da adeta yağ satıyor, bal satıyor. Tekerleme “yağlıca ballıca dayak atarım” dizeleriyle devam ediyor. Erdoğan’ın imzaladığı anlaşmaların ne kadar kaynak yaratacağı ve kaç günü kurtaracağı ise meçhul. Körfez’le yaptığı anlaşmalarda kendi sermaye çevrelerini koruyup kollayabilse de, emekçilerin acil ihtiyaçlarını gidermek, ekonomik enkazı kaldırmak gibi bir irade ve tercih yok, bunun için yağlıca ballıca dayak atacak sopaya da ihtiyaç duyuyor. Her kur krizinde günü kurtarmak adına başka bir satılacak mega proje yaratıyor ancak uzun vadede ekonomiyi faiz-enflasyon ikilemine hapsediyor.

Merkezi ve planlı bir ekonomik model olmaksızın bu ikileme karşı durmak imkânsız, dış borçlarla ekonomik enkazın kaldırılması söz konusu olamaz. Bunun için üretim araçlarının kamulaştırılması ve dış ticarette devlet tekeli gibi köklü ve zaruri değişimleri gerçekleştirecek bir emek ittifakının inşa edilmesi hayati ve bu ittifakın kendi ekonomi programıyla politika sahnesine gür bir sesle çıkmasının tam zamanı. Ve tekerleme de “Dön arkana iyi bak”la devam ediyor, isabetle oturan çocuklar bir anda yerlerinden kalkarak fırsatçıyı kovalıyorlar.

Sendikalar tarihe mi karıştı?

0

Yükselen işçi hareketi sınıf mücadelesinde sendikaların rolünü bir kez daha tartışma konusu haline getirdi. Sendikaların tamamen sermaye işbirlikçisi kurumlar haline geldiğini, işlevini ve ömrünü tamamladığını iddia edenler var. Bu görüş sahiplerine göre artık her şey “taban” örgütlenmeleriyle yapılmalı. Bu kadar keskin olmasa da bürokrasi nedeniyle birçok sendikanın artık kullanılmaz durumda olduğunu düşünenler de söz konusu. Bu görüş sahiplerine göre de eğer sendika kendi denetimlerindeyse iyi, değilse tu kaka. Biz sendikaların bu şekilde tasnifine karşıyız. Sendikaların, her şeye rağmen, hem emek örgütleri olduğu hem de sınıfın birliği ve mücadelenin birleştirilmesi noktasında sendikaları dışlamanın birleşik mücadeleyi zaafa uğratacağı inancındayız. Dolayısıyla meseleyi “en kötü sendika sendikasızlıktan daha iyi değildir” basitliğinden çıkarmak gerekir.

Bu noktada ilk akla gelen soru, işçi sendikaları tamamen sermaye yanlısı oldu ise neden patronlar işyerlerine sendika girmesin diye adeta ölümüne direniyorlar? İşçi sendikaları sermayenin paravan örgütlerine döndüyse, işçi sınıfı için işlevini tamamen yitirdiyse, tersi olması gerekmez mi? Türkiye’nin dört bir yanında işçiler halen sendikalaşmaya çalıştıkları için işten atılıyorlar. Üstelik Kod-46 gibi maddelerle, adeta damgalanarak. Bunun başka işçiler korksun, geri dursun diye yapıldığı ortada.

Dolayısıyla şunu açıklamak zorundayız: Madem sendikalar patronların arka bahçesi; Termokar’da, Baldur’da, Adkotürk’te, Farplas’ta ve benzeri sayısız işyerinde ve şimdi gündemin en ön sırasında olan Yemeksepeti’nde patronlar neden sendika istemiyorlar? İnsan arka bahçesine mezarlık muamelesi yapar mı? Yoksa bu patronlar burjuva sınıf bilincinden mi yoksunlar? Ya da işçi sendikaları sanıldığı ve iddia edildiği gibi, en sarısı dahil olmak üzere, bir emek örgütü olarak işlevini yitirmedi mi? Bu yüzden mi patronlar, tırnakları büyük ölçüde çekilmiş de olsa, işçi sendikalarına ürkerek bakıyorlar?

Bazen kişi elindekinin işlevini ve kıymetini bilemez. Unutur. Başkasının elinizdekine bakışı, bilmek ve hatırlatmak için iyi bir fırsat olabilir. Bakın patronlar işçi sendikalarına karşı nasıl da ölümüne direniyorlar. İşçisi sendikalı olmasın, işyerine sendika getirmesin diye nasıl da kendilerini paralıyorlar! Ki daha işçi demokrasisinin işlerlik kazandığı, toplu sözleşmelerin yapıldığı, işçilerin denetimi ve yönetiminde bir sendikadan dahi bahsetmedik. Yoksa patronlar, iyi satranç oyuncuları gibi, iki üç hamle sonra başlarına gelecekleri gördükleri için mi böylesine sendika ve sendikalaşma düşmanılar? Yeri geldiğinde en sarısına bile üstelik!

Unutmayalım, hiçbir işçi-emekçi kırık dökük de olsa daha iyisini bulmadan elindeki aracını bırakmaz. Artık yeterince kullan(a)mıyor oluşu yanıltmasın. Bazen araçlar bakım onarım gördüğünde eskisinden de kullanışlı hale gelebilir. Sermaye bunun farkında. Aksi durumda Türkiye’de sendikasız tek bir işyeri ve işçi kalmazdı. Öyle değil mi?

Sendikalarımızı işçilerin denetim ve yönetiminde, işçi demokrasisinin egemen olduğu mücadeleci emek örgütleri haline getirmekten vazgeçmeyelim. Sendikalarımıza sahip çıkalım.

6’lı ittifaka ne kadar güvenebiliriz?

0

Baskıcı ve yağmacı Tek Adam rejiminden, emekçi halkın acil ihtiyaçlarına ve temel taleplerine cevap verecek şekilde kurtulmamızı sağlayacak güçte bir işçi-emekçi ittifakı henüz kurulamadığından, burjuva partilerinden oluşan Millet İttifakı (CHP+İYİ) diğer dört partinin de katılmasıyla önemli bir seçenek haline gelmiş durumda. “Önce bir Erdoğan gitsin, sonrasını düşünürüz” anlayışı bu ittifakı olasılıkla iktidara taşıyacak.

Bu anlayışı paylaşmamakla birlikte, böyle düşünen emekçilere elbette saygı duyuyoruz ve gelecekteki deneyimlerinde onlara eşlik edeceğiz. Ama uyarılarımızı da şimdiden yapalım ki, (tabii ki “biz demiştik” ukalalığına düşmeden) yarınki mücadelelerimizi örgütlerken bu deneyimlerimiz bizlere yol göstersin. Ana başlıklara değinelim:

Ana sorunlar

Yağmacı düzenin kendi yararına tetiklediği ekonomik kriz emekçileri öylesine vurdu ki, ücretlerin alım gücü günden güne dibe vuruyor. Bunun çözümü ücretlerin periyodik biçimde enflasyon oranında otomatik olarak artırılması. Bunu 6 partiden hiçbiri savunmuyor.

İşsizlik bir kanser gibi emekçileri kemiriyor. Çözüm: İş saatlerinin 6 saate indirilerek 4. vardiyaların kurulması ve buralarda işsizlerin istihdam edilmesi. Gene hiçbiri bu çözümü kabul etmiyor.

Halkın vergileriyle kurulan kamu işletmeleri özelleştirilerek yandaşlara peşkeş çekiliyor. Bu yağmanın durdurulması için özelleştirmelere son verilmesi ve özelleştirilen işletmelerin tazminatsız olarak kamulaştırılması gerekir. Ama muhalefet liderlerinin hemen hepsi özelleştirme yanlısı. Sadece Kılıçdaroğlu bazı yol, köprü gibi işletmelerin kamulaştırılacağını söylüyor, ama o da yağmacılara bunun için tazminat ödemeyi vaat ediyor.

Milyonlarca emekçi bankalara borçlu ve bu borçlarını ödeyemiyor. Finans sermayesi bankalar ve tefeciler aracılığıyla halkın kanını emiyor. Buna son vermenin yolu tüm bankaların kamulaştırılarak kredi sisteminin emekçi halkın çıkarları doğrultusunda düzenlenmesi. Ama bunu 6’lı ittifakın bileşenleri akıllarından bile geçirmiyor.

Emekçileri yoksulluğa sürükleyen ve son ekonomik krizi yaratan asıl neden serbest rekabete ve emek sömürüsüne dayalı kapitalist ekonomi. Oysa bizim, kamu merkezli ve emekçi halkın çıkarlarını gözeten planlı bir ekonomik sisteme ihtiyacımız var. İttifak liderleri sadece bunu önermemekle kalmıyorlar, bu çözüme şiddetle karşı çıkıyorlar.

Bu konuların hiçbirinde 6’lı ittifaka güvenemeyiz.

Demokrasi sorunu

İttifak liderleri parlamenter sisteme geçiş ve yeni bir demokratik anayasanın hazırlanması konusunda anlaşmaya varmış gibi görünüyorlar. Bu iyi ama demokratik bir anayasa nasıl yapılacak ve nasıl bir demokratik sistem kurulacak?

İttifak şöyle düşünüyor: Sistem başkanlık sistemi olduğu için bir süre bu şekilde gidilecek; ama bizden seçilecek cumhurbaşkanı, Erdoğan gibi tek adam şeklinde davranmayacak. Ve eğer mecliste gerekli çoğunluğu elde edersek, önce üç-beş sene ekonomiyi rayına oturtacağız ve sonra da yeni bir anayasa hazırlayacağız.

Biz ise şunu söylüyoruz: Yeni sistemi ve yeni anayasayı oluşturacak olan yeni meclis değil tüm halkın iradesi olmalı. Bu nedenle de eğer seçimleri siz kazanırsanız, hemen yapmanız gereken, yeni sisteme karar verecek olan yeni bir Kurucu Meclis seçimleri düzenlemenizdir. Tüm emekçi örgütlerinin serbestçe katılıp temsilcilerini yollayabileceği ve sıfır barajlı bir seçim. Böylece kurulacak olan Kurucu Meclis egemen olmalı. Yani bir yandan yeni anayasayı halkın katılımıyla hazırlarken, bir yandan da ülkeyi bu geçiş döneminde demokratik olarak yönetebilmeli.

Ama ittifak liderleri yeni sistemin kurulmasına emekçilerin katılmasını istemiyor. Onlar kendi anlayışlarına göre bir taslak hazırlamayı ve olsa olsa bu taslağı referanduma sunmayı planlıyorlar. Oysa emekçilerin yararına demokratik bir sistemin kurulması hayali patron partilerinin eline bırakılmamalı.

Bu açıdan da 6’lı ittifak güvenilmezdir. Ama başta da söylediğimiz gibi, şimdilik onlara güvenen emekçilere bu deneyimlerinde eşlik etmeye hazırız. Tabii sürekli olarak gerçekleri ve devrimci çözümleri savunarak.

Putin ve Rusya’nın yürüttüğü işgale hayır! Ukrayna halkının direnişini destekleyelim!

0
Lugansk bölgesinde yol kenarında Ukrayna kuvvetleri tarafından tahrip edilen bir Rus tankından duman yükseliyor, 26 Şubat 2022. Anatolii Stepanov / AFP.

Aşağıda okuyucularımızla İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Uluslararası Yürütme Komitesi’nin 26 Şubat tarihinde kaleme aldığı Ukrayna’nın Rusya tarafından işgaliyle ilgili karar metnini okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

1. Rus emperyalizminin Ukrayna’yı işgali 25 Şubat’tan bu yana sürüyor. Elinizdeki karar metninin onaylandığı sıralarda, başkent Kiev ve diğer şehirlerdeki çatışmalar devam ediyordu. Vladimir Putin, Ukrayna ordusunu hükümete karşı darbe yapmaya çağırdı ancak şu ana kadar bu gerçekleşmiş değil. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri beklenenden daha büyük bir direniş sergiliyor. Anlaşıldığı kadarıyla sivillerden de silahlanıp işgale karşı direnen kesimler var. Askeri üstünlüğü nedeniyle Rusya’nın Kiev ve Ukrayna’da kontrolü ele geçirmesi mümkün. Fakat şimdiye kadar Rusya bu hedeflerine ulaşamadı ve Kiev’in sivil nüfusuna yönelik canice füze bombardımanına rağmen direniş devam ediyor.

2. İUB-DE olarak biz, söz konusu işgali reddetme politikamızı sürdürüyor ve emperyalist saldırgana karşı Ukrayna halkının yanında olduğumuzu ifade ediyoruz. Enternasyonalist sosyalistler olarak bizler savaş anında tarafsız olamayız. İşgalcinin askeri planda yenilmesi için Ukrayna halkının direnişini destekliyoruz. Ancak bunu Volodimir Zelenski’nin kapitalist hükümetine en ufak bir siyasi destek vermeden, onun siyasi-askeri liderliğine asla güvenmeden yapıyoruz. Biz işçi sınıfının, Ukrayna halkının ve örgütlerinin silahlanmasını savunuyoruz.

3. Şu an Ukrayna’da emperyalistler arası bir savaş yok. Şu ana kadar NATO veya ABD askeri güçlerinin herhangi bir müdahalesi söz konusu değil. Aksine Biden ve NATO, askeri müdahale niyetlerinin olmadığını yineliyor. Aslen Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlara odaklanıyorlar. Öyle ki, Ukrayna başkanı Zelenski “Bizi yalnız bıraktılar” şeklinde bir serzenişte bulundu. Bu da, fiiliyatta işgalin sürmesine izin verdikleri ve Putin’in kabul edilemez eyleminin suç ortakları haline düştükleri anlamına geliyor. Hatta öyle ki, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve ABD hükümeti, Zelenski’nin ülkeyi terk etmesi için kendisine “yardım” teklif etti. Bu da aslında bir teslim olma çağrısına denk geliyordu.

4. Bu nedenle, Putin’in işgaline karşı sesini yükseltmeyi reddeden veya kendilerini tarafsız ilan eden dünya solunun çeşitli geniş kesimlerinden ve kimi anti-kapitalist sol çevrelerden ayrışıyoruz. Reformist sol kesimler, ayrıca Çin, Küba, Nikaragua veya Venezuela gibi sözde anti-emperyalist ve sosyalist ülkeler, Rus işgalini ve Putin’i, ABD karşısında bir tür “mağdur” veya “anti-emperyalist” savaşçı olduğu iddiasıyla destekliyor. Bu hatalı bir tutum. Putin baskı uygulayarak, petrol ve gaz oligarklarından oluşan bir mafyanın da desteğiyle, Rusya’da kapitalist ve emperyalist bir rejimi yönetiyor. ABD ve Avrupa emperyalizmiyle arasındaki çatışma, tamamen Ukrayna üzerinde siyasi ve ekonomik kontrol mücadelesinden ibaret. Bu çatışmayı da lanetliyoruz.  

5. Bizim Ukrayna halkıyla dayanışma çağrımızın Biden, Macron veya Boris Johnson’un işgale “karşı” duruşu ile hiçbir ilgisi yok. Onlar Ukrayna’ya yönelik emperyalist egemenlik planlarını uygulamak için fırsat arıyorlar. Bu nedenle, İUB-DE olarak, gerek Rus emperyalizmi, gerek Kuzey Amerika, Avrupa ve NATO emperyalizmi tarafından gerçekleştirilen, Ukrayna’ya yönelik tüm emperyalist müdahaleleri reddediyoruz.

6. Bizler, 1917 sosyalist devriminden sonra Lenin ve Troçki tarafından önerildiği ve hayata geçirildiği şekliyle, Ukrayna halkının özgürce kendi kaderini tayin etmesinden yanayız. Ukrayna ancak bir işçi sınıfı ve halk hükümetinin yönetiminde ve Sosyalist Ukrayna haline gelerek gerçek bağımsızlığına kavuşabilir.

7. İUB-DE olarak dünya halklarına işgali reddetme ve Ukrayna halkının direnişini destekleme yönünde çağrıda bulunmaya devam ediyoruz. Dünyanın belli başlı başkentlerinde binlerce kişi Putin ve Rusya’nın yürüttüğü işgali reddetmek için sokaklara döküldü. Protestocular meydanlara ve Rus büyükelçiliklerinin önüne akın etti. Özellikle de Rusya’nın Moskova ve St. Petersburg kentlerinde polisin binlerce eylemciyi gözaltına aldığı eylemler öne çıktı. 664 Rus bilim insanı “Rusya’nın savaş eylemlerini” protesto etti ve derhal durdurulmasını istedi. Bu inisiyatifin başını, Rus Bilimler Akademisi üyeleri ve 2010 Nobel Fizik Ödülü sahibi Konstantin Novosiolov çekiyor. Gürcistan’da büyük yürüyüşler düzenlendi. Barselona, ​​​​Madrid, Paris, Londra, Lizbon, Roma, Budapeşte, Berlin, İstanbul, New York, Mexico City, Buenos Aires, Santiago de Chile, Brezilya şehirlerinde ve Latin Amerika’nın geri kalanında eylemler ve yürüyüşler gerçekleşti.

8. Ukrayna halkıyla uluslararası dayanışmayı sürdürmeliyiz. İşgale, bombardımana hayır! Rus birlikleri Ukrayna’dan dışarı! Hükümetler Rusya ile ilişkilerini kessin! Ukrayna halkının direnişi zafer kazanmalı! İster Rusya’dan, ister NATO, ABD veya AB’den gelsin, Ukrayna’daki tüm emperyalist müdahalelere hayır!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Yürütme Komitesi

26 Şubat 2022

***

Editörün önerdikleri:

BDS Türkiye’den Herzog’un ziyaretine ilişkin açıklama: “Apartheid ve işgal normalleştirilemez!”

0

BDS Türkiye’nin (Filistin İçin İsrail’e Boykot Girişimi), İsrail Cumhurbaşkanı İzhak Herzog’un 9-10 Mart tarihleri arasında yapacağı Türkiye ziyaretine ilişkin olarak “Apartheid ve işgal normalleştirilemez!” dediği açıklamasını okurlarımızla paylaşıyoruz.

***

BDS Türkiye, İsrail Cumhurbaşkanı İzhak Herzog’un 9-10 Mart tarihleri arasında yapılacağı açıklanan Türkiye ziyaretine tepki gösterdi.

“Apartheid ve işgal normalleştirilemez!” diyen BDS Türkiye’nin, konuya ilişkin açıklaması şöyle:

1948’den bugüne dünya üzerinde kendisini “İsrail” diye adlandıran bir oluşum var. Bu oluşum, ırk temelli bir devlet tesis etmek adına tarihsel Filistin topraklarını askeri işgale uğratarak binlerce Filistinliyi katledip yüzbinlercesini kendi toprağından koparmıştır. Bu işgal ve katliam pratiği hiç durmadan bugüne dek devam etmiştir. Bugüne gelindiğinde ise kendi yurdunda kalabilen yaklaşık 5 milyon Filistinlinin bir kısmı ikinci sınıf vatandaş statüsünde, bir kısmı yoğun askeri işgal ve kontrol altında, bir kısmı da 15 yıldır kesintisiz devam eden ağır bir abluka altında yaşamını sürdürmektedir. “Devlet” olma iddiasındaki bu oluşum süregiden işgalini genişletmek ve Filistin halkını bir araya gelemeyecek şekilde parçalamak amacıyla hala resmi sınırlarını bile açıklamaktan kaçınmaktadır. Ve bu haliyle dünyadaki tek örnektir. Ne yazık ki önümüzdeki günlerde bu oluşumun Cumhurbaşkanı sıfatıyla İzhak Herzog’un Türkiye’ye geleceği ve üst düzey temaslarda bulunacağı açıklanmıştır. Yapılacak olan görüşmelerin, Filistin halkının talep ve beklentilerinin aksine bu oluşumun normal bir “devlet” olma iddiasına katkı sunacağı çok açıktır.

Filistinlilerin tarihsel haklarını eksiksiz şekilde elde etmesi için Filistin halkının dünya halklarına yaptığı dayanışma ve İsrail’e her alanda boykot uygulama çağrısına kulak vererek mücadele yürüten BDS Türkiye olarak biz diyoruz ki; Kudüslülerin anayurtlarında ev yapmak için alamayacakları askeri izinlere mahkum edilmesi normal değilse, Nakab köylülerinin evlerinin yüzlerce kez yıkılması normal değilse, Batı Şerialıların –bir iş bulabilirlerse- işe gitmek ya da akrabalarını ziyaret etmek için onlarca kontrol noktasından geçmek zorunda olması normal değilse, Gazze’deki insanların temiz suya, elektriğe ve asgari tıbbi hizmetlere erişememesi normal değilse, Filistinlilerin utanç duvarlarıyla, elektrikli tel örgülerle dünyadan izole edilmeleri normal değilse, Filistinli çocukların, gençlerin, bedensel, zihinsel ve sosyal gelişimlerinin sistematik olarak engellenmesi normal değilse, 74 yıldır kendi yurdundan dünyanın her yerine sürülmüş milyonlarca Filistinli mültecinin yurtlarına dönememesi normal değilse, bunlara neden olan ırk-ayrımcı ve işgalci bir oluşum da normal olamaz!

Türkiye’de yaşayan Filistin dostu tüm kişi, kurum, sendika, örgüt ve partileri Filistin halkının taleplerini haykırmaya davet ediyoruz: Filistin’deki işgal bitirilinceye dek, Filistin halkına uygulanan ayrımcılık son buluncaya dek, Filistinli mülteciler yurtlarına dönünceye dek, İsrail’le tüm askeri, ticari, diplomatik, akademik, kültürel ilişkiler kesilsin!

#ApartheidNormalleştirilemez

#İşgalNormalleştirilemez

BDS Türkiye

Zorunlu din dersine ve eğitimin gericileştirilmesine karşı çıkmalıyız!

0

Aleviler; eşit yurttaşlık, adil düzen ve eşitlik, demokrasi ve laiklik talebiyle bugün (27 Şubat Pazar) birçok ilde alanlardalar. Bu eylemlerde, anaokullarına kadar inen zorunlu din dersini ve eğitimin dinselleştirilmesini de protesto ediyorlar.

Okul öncesine din eğitimi zorunluluğu getirilmesi talebi son olarak Milli Eğitim Şûrası’nda gündeme getirilmişti. Milli Eğitim Bakanlığının “en yüksek danışma kurulu” olarak nitelendirilen Milli Eğitim Şûrası, 1-3 Aralık’ta Ankara’da toplanmıştı. Yedi yıl aradan sonra iktidara yakınlığıyla tanınan Eğitim Bir-Sen’in çağrısıyla toplanan şûra, “eğitimde fırsat eşitliği” gündemiyle gerçekleştirildi. Eğitimde fırsat eşitliği dışında her şeyin konuşulduğu şûrada daha çok okul öncesinde din eğitiminin zorunluluğu ve eğitimin dinselleştirilmesi gündeme getirildi.

Daha önce Milli Eğitime bağlı mekanlarda toplanan şûranın bu yıl Cumhurbaşkanının himayesinde, Saray’da toplanması eğitim örgütleri tarafından tepkiyle karşılandı. Parasız, bilimsel, ana dilde, laik eğitimi savunan eğitim örgütü Eğitim-Sen bu yıl yapılan şûrayı antidemokratik olarak nitelendirirken, sendika olarak daha önceki şûralarda temsil sayısının 4 olup bu sene 1’e indirilmesini doğru bulmadığı için şûraya katılmadı.

4+4+4 eğitim sistemiyle birlikte eğitim sisteminde birçok sorun yaşandı. Şimdi de devletin resmi dini olan Sünni İslam ideolojisinin yaygınlaşmasından sorumlu Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, “4-6 yaş grubu Kuran kurslarının okul öncesi zorunlu eğitim kurumları olarak sayılması” talep edilmekte. Tek amaçları devletin resmi dinini yaygınlaştırmak, bir taraftan da dindar bir nesil yetiştirmek.

2014 yılında Memur-Sen tarafından, 19. Milli Eğitim Şûrası’nda okul öncesinde “zorunlu din dersi konulsun” talebi gündeme getirilmişti. Bu sene de Eğitim-Bir-Sen’in öneri olarak gündeme getirdiği okul öncesinde din eğitimi, komisyondan geçmemesine rağmen genel kurulda dini eğitim konusu olarak kabul edildi. Okul öncesi çocuğunun daha çok oyun oynadığı, soyut düşünemediği ve din eğitimin pedagojik açıdan uygun olmadığını açıklayan Eğitim-Sen, okul öncesi dönemde dini eğitimi verilmesinin ne gibi sorunlara yol açacağını şöyle açıklıyor: “Her yaşın belli bir zihinsel olgunluk düzeyi, algılama düzeyi, muhakeme ve soyutlama düzeyi vardır. Bu nedenle de bilgi çocuğa aktarılırken önce çocuğun bu bilgiyi anlayabilecek düzeyde zihin ve duygu gelişimine sahip olması, ardından bu bilginin ağırlığı altında ezilmemesi, yanlış anlama dolayısıyla zarar görme ihtimalinin bulunmaması gerekir. Türkiye’de ‘din eğitimi’ pratiklerinde sıkça karşılaşıldığı gibi, çocuklarda korku, endişe, umutsuzluk, suçluluk duyguları yaratan, çocuğun dini bilgiyi edinmeye hazır olmadığı bir dönemde dini eğitimle karşı karşıya bırakılmasının çocuk üzerinde olumsuz etkilerinin olması kaçınılmazdır. Geçmişte ‘günahları çoğalmadan cennete gitmek için ölmek isteyen’, ‘annesini kapanması için uyaran’ çocuklara ilişkin sayısız örnek yaşanmıştır.”

Bugün var olan eğitim sistemi bilimsellikten uzak, gerici, ezberci, cinsiyetçi ve militaristtir. Çocuğa soru sordurmayan, eleştirel düşünmeyi sağlamayan ve düzene uygun kafalar yaratan bir eğitim sistemidir. Fırsat eşitliğinden bahsedilmesine rağmen pandemi sürecinde birçok çocuk uzaktan eğitimin dışında kalmıştır ve bununla birlikte okul terkleri artmıştır ve çocuk işçiliğinde bir artış görülmüştür. Bir çocuk hakkı olan eğitim hakkından birçok çocuk yararlanamamıştır.

Okul öncesi eğitim kurumlarında illa ki bir eğitim verilmek isteniyorsa, Türkiye’nin de imzacısı olduğu, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin maddelerinden “çocuğun yüksek yararı” ilkesine sadık kalarak eğitim kurumlarında barış eğitimi verilmelidir. Çünkü barış bir çocuk hakkıdır. Çocukların özgür oldukları, daha çok oyun oynayabildikleri ve kendilerini ifade edebildikleri bireyler olmalarını istiyorsak zorunlu din dersine ve eğitimin gericileştirilmesine karşı çıkmalıyız.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali İstanbul’da protesto edildi

0

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesini protesto için 26 Şubat Cumartesi günü Kadıköy Beşiktaş İskelesi önünde bir araya geldi. “Emperyalist savaşa hayır, halklar barış istiyor” şiarıyla düzenlenen eylemde, “Rusya derhal işgalden vazgeçmeli, NATO başta olmak üzere askeri paktlar dağıtılmalı, başka ülkelerdeki askeri varlıklar sonlandırılmalı” talepleri öne çıktı.

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı KESK İstanbul Şubeler Dönem Sözcüsü Mesut Mike okudu. Açıklamada, “İşçi sınıfı ve ezilen halkların tüm ülkelerde kapitalist efendilere karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesini yükseltmesi gerekmektedir. Tüm savaşlarda olduğu gibi en büyük bedeli ezilenler, emekçiler ödemektedir. Ukrayna krizinde de daha şimdiden yerleşim yerleri bombalanmaya başlanmış, çok sayıda sivil yaşamını yitirmiş ve yaralanmıştır. Çok iyi biliyoruz ki savaşın tek masumu bölgede yaşayan halklar ve emekçilerdir. Bu nedenle geçmişten bu yana emekçiler ve ezilen halklar savaşa karşı barışı savunurken, emperyalistler sömürüyü ve savaşı varlıklarının temeli olarak görmüştür. Savaş sürdükçe onlar kasalarını dolduracak, halk yoksulluğa mahkûm olacaktır. Rusya işgalden vazgeçmeli, saldırılarını durdurmalı ve bölgede barış tesis edilerek halkların kendi geleceğine kendilerinin karar vereceği olanaklar yaratılmalıdır. NATO başta olmak üzere askeri paktlar dağıtılmalı, başka ülkelerdeki askeri varlıklar sonlandırılmalıdır. Bu kapsamda Ukrayna’daki tüm yabancı güçler geri çekilmelidir. Ülkemizde ve dünyada savaşa, silahlanmaya ayrılan kaynaklar kamusal hizmetlere, insan onuruna yaraşır bir yaşam için ayrılmalıdır,” denildi.

İşçi Demokrasisi Partisi de “Ukrayna’da Rus İşgaline Son! Ukrayna’da Ne Rus Birlikleri Ne Nato Güçleri! Nato’dan Çıkılsın, Tüm Askeri Üsler Kapatılsın! Yaşasın Ukrayna Halkının Kendi Kaderini Tayin Hakkı” talep ve sloganlarıyla eyleme katıldı.

Putin ve Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri saldırganlığına hayır. Bombardımana son. Ukrayna’da ne Rus birlikleri, ne NATO güçleri.

0

Vladimir Putin, 24 Şubat sabahı erken saatlerde, Ukrayna’ya yönelik askeri operasyon emri verdi: “Kararımı verdim. Bu operasyonun amacı insanları korumaktır,” sözleriyle kendini meşrulaştırmaya çalıştı; Doğu Ukrayna’nın Donbas bölgesindeki Donetsk ve Lugansk’ta yer alan ayrılıkçı sahte cumhuriyetlere atıfta bulunuyordu. Ancak gerek haberler gerek Rus hükümetinin kendi açıklamaları, ortada Ukrayna’ya yönelik geniş kapsamlı bir saldırı olduğunu gösteriyor. Başkent Kiev ve Kharkov, Kharkiv, Dnipropetrovsk ve Mariupol gibi diğer şehir merkezleri yakınında bombardımanlar meydana geliyor. Şu ana kadar Ukrayna kara ve hava kuvvetleri üslerine yönelik yaklaşık 20 füze saldırısı gerçekleştiği bildiriliyor. Bu saldırıların bazıları başkent Kiev yakınlarında yaşandı. Haberlerde onlarca kişinin yaşamını yitirdiği, Rus savaş uçakları ve helikopterlerinin düşürüldüğü ifade ediliyor. Buna karşılık Rusya da Ukrayna’nın hava üslerini yok ettiğini iddia ediyor. Putin, “Müdahale etmeye kalkan bedelini öder” şeklinde uyarıda bulunuyor.

Putin ile Biden, Rusya ile ABD, Avrupa Birliği (AB) ve NATO arasında bir aydan uzun süredir devam eden görüşmeler, açıklamalar ve tehditlerin ardından, sosyalistler olarak lanetlediğimiz silahlı bir çatışma patlak verdi. Ukrayna’da ve bölgede yaşanacak savaşın bedelini, Ukrayna ve Rus halkları daha fazla sefalet, ölüm ve sosyal kriz olarak yaşayacaktır.

Bu silahlı çatışmanın hiçbir ilerici tarafı yok. Reformist solun çeşitli kesimleri ile Çin, Küba, Nikaragua veya Venezuela gibi sözde antiemperyalist ve sosyalist ülkeler, Rusya’nın saldırganlığını ve Putin’i, ABD’ye karşı çıkan “mağdur” ve “antiemperyalist” bir güç olduğu iddiasıyla destekliyor. Bu tamamen yanlış. Putin baskı uygulayarak, petrol ve gaz oligarklarından oluşan bir mafyanın da desteğiyle, Rusya’da kapitalist ve emperyalist bir rejimi yönetiyor. ABD ve Avrupa emperyalizmiyle arasındaki anlaşmazlık, tamamen Ukrayna üzerinde siyasi ve ekonomik kontrol mücadelesinden ibaret. Ukrayna doğal kaynaklar, özellikle gıda ve madencilik açısından zengin bir ülke. Söz konusu ihtilaf, SSCB’nin dağıldığı, Rusya ve tüm eski Sovyet cumhuriyetlerinde kapitalizmin yeniden kurulduğu 90’lı yıllardan beri sürüyor. O zamandan bu yana, Amerikan emperyalizmi ve AB, çokuluslu şirketleri ve bankalarıyla, Doğu Avrupa ülkelerini yarısömürge haline getirmekte. Emperyalist bir askeri ittifak olarak NATO’nun bölgedeki varlığı da bu resmin parçası. Kısa süre önce, Avrupa emperyalizminin müttefiki olan mevcut Ukrayna hükümeti, ülkenin NATO üyesi olmasına karar verdi, böylece Amerikan ve Avrupa emperyalizmine boyun eğme yolunda bir adım daha attı. Gerek ekonomik gerek politik olarak zayıflamış kapitalist ve emperyalist Rusya’nın başında yer alan Putin ise bu duruma karşı çıktı.

Bu nedenle, yaşanan mücadele, Ukrayna’nın bağımsızlığını ve ulusal kendi kaderini tayin hakkını mesele haline getiren, burjuva ve emperyalist güçler arası bir mücadeledir. Putin, Donbas cumhuriyetleri olarak anılan yapıların bağımsızlığını tanıdı; bu bölgelerdeki Rusça konuşan nüfusu Ukrayna’ya karşı savunmak istediğini iddia etti. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmak için bahanesi de bu oldu. Donbas bölgesi için “kendi kaderini tayin hakkı” argümanının kullanılması yanlıştır. Çünkü ortada, 2014 yılında Rusya’nın mali ve askeri desteğiyle kurulan hayali cumhuriyetler söz konusu. Stalin döneminden başlayıp Putin ile devam eden bir biçimde, bu bölgeler Rus kökenli nüfusun iskan edilmesiyle Ruslaştırıldı. Gerçekte bu bölgeler, Rus emperyalizminin Ukrayna topraklarındaki “enklav’ları”. Aynı şey 2014 yılında Rusya tarafından ilhak edilen Kırım Yarımadası için de geçerli. Bir enklav, emperyalizmin ulusları bölmek ve stratejik noktalara hükmetmek için yarattığı yapay bir oluşumdur. Emperyalist enklav’lar arasında Malvinas Adaları, Cebelitarık Kayası, İsrail, Kuzey İrlanda vb. sayılabilir.

Ancak Putin, meselenin Donbas bölgesiyle sınırlı olmadığını çok net ifade etti. Putin, Ukrayna’yı bağımsız bir ulus olarak tanımıyor ve kendi kontrolü altına almak istiyor: Aynen Çarlık imparatorluğu ve Stalin diktatörlüğü altında olduğu gibi. Üstelik 22 Şubat’taki konuşmasında bütün suçun Lenin’e ve 1917 devrimindeki Bolşevik hükümete ait olduğunu söyledi: Çünkü Lenin ve Bolşevik hükümet, Ukrayna halkına tam anlamıyla bir ulus olma hakkını tanımış ve ona Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (özerklik hakları ve istediğinde ayrılma hakkıyla beraber) katılmak isteyip istemediğine özgürce karar verme imkânı sunmuştu. Gerçekten de, Ukrayna’yı ve Çarlık imparatorluğundaki çeşitli milliyetlerin tüm haklarını tanıyan, Lenin ve Troçki liderliğindeki devrimci hükümetti. Putin, Stalin’in buna karşı çıktığını hatırlattı. Stalin 1924’te kendi diktatörlüğünü tesis ettikten sonra uyguladığı baskılarla, Ukrayna’yı ve SSCB’nin diğer halklarını bir “halklar hapishanesine” tıkmıştı.

Bugün, kapitalizmi yeniden tesis eden unsur olan Sovyet bürokrasisinin parçası KGB’nin eski bir üyesi olan Putin, tüm Ukrayna’yı ezmek ve kontrol altına almak için Stalin’e ve aslen Çarlığa göndermede bulunuyor. İUB-DE’de bir araya gelen enternasyonalist sosyalistler olarak biz ise, Ukrayna halkının gerçek anlamda kendi kaderini tayin hakkı için mücadeleye devam edeceğiz: Bu hak, ancak Ukrayna’da bir işçi-emekçi hükümeti kurulmasıyla vücut bulabilir.

Ama karşı cenahta da asla ilerici ya da demokratik bir unsur yok. Kuzey Amerika ve Avrupa emperyalizmi (ve de NATO) yalnızca Ukrayna’yı kontrol altına almak, çokuluslu şirketlerinin çıkarı için oradaki aşırı sömürüyü sürdürmek istiyor. Yaşanan son felaketten her iki taraf da sorumlu. Sorumluluk, yağmacılık mücadelesi veren tüm emperyalist güçlere ait. Bu, kapitalist-emperyalist sistemin yaşadığı krizin doğurduğu toplumsal ve insani çöküşün bir başka yansıması.

Bu nedenle İUB-DE olarak Ukrayna’da ve bölgedeki gerici savaşı lanetliyoruz; buradaki hiçbir taraf ilerici değil. Rus askeri saldırganlığının ilerleme kaydetmesi ve savaşın devam etmesi, Ukrayna ve Rusya’nın işçileri ve halkları için hiçbir olumlu yana sahip değil. Halklar sokağa dökülüp, Rus saldırganlığına, bombardımana ve savaşa dur demeli. Bu krizden nihai çıkış yolu ise, Rusya ve Ukrayna işçi sınıfının mevcut hükümetlerine karşı durması ve işçi hükümetleri inşa etmesinden geçiyor.

İUB-DE olarak Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri saldırganlığını lanetlemek için seferberlik çağrısında bulunuyoruz. Bombardımana son! Rus emperyalizminin de Amerikan ve Avrupa emperyalizminin de müdahalelerine hayır! Ukrayna’da NATO varlığına hayır; Rusya ve NATO’nun tüm nükleer silah ve füzeleri derhal geri çekilsin. Yaşasın Ukrayna halkının kendi kaderini tayin hakkı!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

24 Şubat 2022

Büyük Rus şovenizmine karşı bağımsız, birleşik, özgür Ukrayna!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin, bugün (24 Şubat) “Rusya-Putin’in Ukrayna’yı işgal etmeye yönelik her türlü girişimini reddetmeye çağırıyoruz” diyerek yayınladığı deklarasyonu paylaşıyoruz:

Putin’in emirleriyle Ukrayna’nın işgaline fiilen başlamış olan Rus ordusu, on binlerce insanın hayatını kaybetmesine, yüz binlerce ve milyonlarcasının mülteci olmasına neden olabilecek bir kirli savaş başlattı. Bu kirli savaş politikası, büyük Rus şovenizminin 2013 Ukrayna Ayaklanması ile 2020 Belarus Genel Grevi’ne karşı hayata geçirmiş olduğu karşıdevrimci ve yayılmacı politikaların silahlarla sürdürülen biçimidir.

Rusya’nın Ukrayna üzerinde herhangi bir hakkı yoktur. Donetsk ve Lugansk’ta bağımsız devletler değil, Rusya’nın kuklası olan uydu devletler kurulmak istenmiştir. Tarihsel olarak Rusya’nın Ukrayna’ya dönük politikası daima asimilasyoncu, sömürgeci, işgalci bir karakter taşımıştır.

Dünya işçi sınıfının, yoksullarının ve ezilen halklarının, Çarlık rejiminin dış politikasının sadık bir takipçisi olan Putin’in saldırgan pan-Slavist çizgisinden herhangi bir çıkarı bulunmamaktadır. İşçilerin ve ezilenlerin sloganı şudur: “Ukrayna, Rusya’nın Vietnam’ı olacak!” Rus birlikleri ve paramiliter çeteleri Ukrayna’dan ve Kırım’dan çekilmelidir. Tarihsel doğu sınırından batı sınırına dek Ukrayna birleşik, bağımsız ve özgür olmalıdır!

Asıl amacı Ukrayna ve Doğu Avrupa’daki kontrol ve tahakkümünü pekiştirmek olan ABD ve Avrupa emperyalizmleri de ülkede yaşanmakta olan sürecin doğrudan sorumlularıdır ve çıkarları, Ukrayna emekçi halkının çıkarlarıyla örtüşmemektedir. Bu nedenlerle, Avrupa ve ABD emperyalizmleri de Ukrayna’dan elini çekmeli, Batı ve Doğu Avrupa’daki ABD askerî üsleri kapatılmalı ve NATO derhal lağvedilmelidir.

Büyük Rus şovenizminin dünya örgütü olan ve Kazakistan Devrimi’ne karşı da kullanılan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) lağvedilmelidir. KGAÖ, Rusya’nın komşusu olan ülkelerde emekçi halk ayaklanmalarını bastırıp, Rusya’ya bağımlı oligarşileri koruyan gerici bir örgüttür.

Bugün Donetsk ve Lugansk’ta yaşanmakta olan, Rusya’nın yayılmacı, Ruslaştırıcı politikalarının bir sonucudur. Bu nedenle Rusya güçleri derhal bölgeyi terk etmelidir. Donbass bölgesi, Ukrayna toprağıdır. Çarlık’ın, SBKP’nin ve bugün Putin’in hayata geçirdiği büyük Rus şovenizmi politikalarına karşı, Lenin ile Troçki’nin genç Sovyet devletinin ilk yıllarında hayata geçirdiği ve Ukrayna’nın bağımsızlığı ile birliğini öngören enternasyonalist politikaları savunuyoruz.

Büyük Rus şovenizmine karşı bağımsız, birleşik, özgür Ukrayna!

Rusya-Putin’in Ukrayna’yı işgal etmeye yönelik her türlü girişimini reddetmeye çağırıyoruz!

Avrupa ve ABD emperyalizmleri Ukrayna’dan dışarı!

Üçüncü İttifak çoktan kuruldu ve kendini meclisle sınırlamıyor

0

Birkaç yıl önce başlamış olan ekonomik kriz karşısında işçi sınıfı “bekle-gör”cü bir psikolojinin egemenliği altına girmiş ve daha da hassaslaşan hayatta kalma şartlarını mücadele ederek değil ama sineye çekerek ve razı olarak, yani rejime olmasa da iktidara bir şans vererek korumaya yönelmişti. Ekonomik kriz ilk aşamasında kitlelerin atıllığını kıramamış, tersine bunu pekiştirmişti. Bu sırada hem rejimin hem de düzen muhalefetinin, biricik meşru siyasal yöntem olarak sandığı işaret ediyor olması da emekçilerin eylem gücünün felçleştirilmesinde etkili olmuştu.

Ancak ekonomik krizin pandemiyle birlikte derinleşen ve rejimin politik kriziyle de kaynaşan ikinci aşamasında, belki henüz kitleler olmasa da sınıfın öncü kesimleri harekete geçme ve asgari hayatta kalma şartlarını muhafaza etme yönünde mücadeleye yöneldi.

Öncelikle, doğru bir politik çizginin oluşturulabilmesi için, patlak vermiş olan grevler, eylemler ve mücadeleler dalgasının karakterini çarpıtmadan ve abartmadan anlayabilmek önemli: Bu dalga var olmayan birtakım hakların kazanılması ve alım gücünün yükseltilmesi üzerinden değil, var olan hakların korunması ve alım gücünün düşüşünün engellenmesi, frenlenmesi üzerinden gelişiyor. Dolayısıyla işçi sınıfı bugün hâlâ bir saldırı değil, savunma pozisyonu içinde. Bunun anlamı, işçi sınıfının hayatta kalabilmek için zaten asgari düzeye inmiş olan şartlarını korumaya çalıştığıdır.

Burada “savunma” kelimesini olumsuz bir anlamda kullanmadığımızı vurgulayalım. Bu tahlili, sınıf hareketinin mevcut durumunu kavrayabilmek ve böylece doğru politikalarla donanabilmek için geliştiriyoruz. 2019 Şili Ayaklanması da 30 pesoluk zammın geri alınması için, yani kitleler açısından savunmacı bir pozisyonda başlamış ve daha sonra Kurucu Meclis sloganıyla donanınca saldırıya geçmiş ve Kurucu Meclis kazanımını elde etmişti.

Türkiye’de ise mücadelelerin özellikle ücret odaklı olması ve birçok örnekte işçilerin talep ettikleri ücretin kazanılmasına rağmen alım gücünün düşmeyi sürdürüyor olması dikkat çekici. Bunun anlamı, Türk kapitalizminin ekonomik karşıdevriminin mevzi kazanmayı sürdürüyor olmasıdır. Dolayısıyla mücadelelere rağmen inisiyatif hâlâ burjuvazidedir. Ekonomik karşıdevrim henüz yenilgiye uğratılamamış veya durdurulamamıştır.

Bazı işyerlerinde işçiler, daha önce sahip olmadıkları birtakım sosyal ve sendikal hakları da ücret taleplerinin yanına ekleyerek, bu savunmacı ruh halindeki çatlakları ve gedikleri derinleştiriyorlar. Yeni mücadele dalgasının en ileri yönünü de, mevcut konjonktür altında burjuvaziden nelerin taviz olarak kopartılabileceğini sınayan bu proleter keşif taburları oluşturuyor. Unutulmamalı ki bu keşif taburlarının cepheye ve cephenin gerisine taşıyacağı olumlu veya olumsuz raporlar, mücadelelerin gelecekte kitleselleşmesinin yaşanıp yaşanmayacağını belirleyecek.

Sol siyasetin sınıftan kopuk, dayatmacı ve ikameci birtakım sektörleri, emekçi sınıfların şu an vermekte oldukları mücadelelerin savunmacı doğasını anlamayarak (çünkü sınıf hareketinin girdiği evrelere ve aşamalara dair durum tespitleri ve tahlilleri geliştirme gibi bir refleksleri veya kaygıları yok), yükselen bu eylem dalgasına kendi ruh hallerinin ve ihtiyaçlarının merkeze alındığı bir program öneriyorlar. Şu ana kadar, önerilmiş olan bu maceracı ve kitlelerden kopuk ikameci programların herhangi bir grev veya mücadelede, oldukça kısmi/geçici başarılar alınmış görünse de galebe çaldığını deneyimlemedik (ve bu krizin bir neticesi olarak devreye işçilerin örgütlülüğü ve mücadelesi yerine, kimi kamu figürleri ve toplum tarafından tanınan simaların “hatırı” geçirilmeye başlandı). Bunun sebebi bu programların sınıfla beraber ve onun deneyimlerine eşlik ederek oluşturulmamış olması. Unutmayalım: İşçi sınıfı kendi demokratik karar alma mekanizmalarında kolektif bir biçimde tartışıp karar altına almadığı hiçbir programa veya eylem ajandasına samimi bir güven beslemez, besleyemez.

Belirtmek gerekir ki sınıfın mevcut ruh halinden ve taleplerinden kopuk bu maceracı ve dayatmacı politikaların sahipleri, mevcut emekçi seferberliği dalgasını hazırlamadı ama ona maruz kaldı. Zaten şu an “işçi için ama işçiye rağmen” hayata geçirmeye çabaladıkları politikalar da bu maruz kalma durumuna verdikleri sağcı bir refleks.

Tamam, işçilerin ulusal mücadele dalgası henüz bir saldırı karakteri taşımıyor ve bu yüzden onları henüz hazır olmadıkları ve dahası, sınıfın değil ama dayatmacı odakların aygıtlarının ihtiyaçlarına uyarlanmış bir çarpışmaya çağırmak hatalı. Peki bu durumda bütün dikkatimizi salt ekonomik grevler ve kısmi talepler üzerinde mi yoğunlaştıracağız? Hayır, zira bu kuyrukçu çizgi de en az maceracılık kadar tehlikeli.

Bugün emekçilerin seferberliğinde öne çıkan acil talepler, bırakalım kapitalizmin, rejimin dahi sınırlarını aşmıyor (tam da bu nedenle, bu taleplere konu olan acil ihtiyaçların geçiş mantığıyla formüle edilmesi gerekir). Dolayısıyla bunlar elbette karşılanabilir; bazı durumlarda karşılanmıyor olmasının sebebi, patronların sınıf bilinciyle hareket ederek, işçilerin özgüven kazanmasını engellemek istiyor olmalarıdır. Mevcut durumda kalkış noktamız şudur: Türk kapitalizminin ikisi de çürüyen ekonomik durum ile politik durumu kaynaştırması, bunları iç içe geçirmesi büyük bir sosyal krizi mayalamakta; dolayısıyla kısmi ekonomik kazanımlar ve mücadeleler dahi büyük çabalar, büyük fedakârlıklar ve büyük mücadeleler gerektirmektedir. Ya işçi sınıfı, taleplerini elde etmenin yolu olarak bu yıpratıcı küçük direniş ve grev öbeklerinin yerine, kitlesel mücadeleleri ve ulusal seferberlikleri tercih ederse? Şu an elimizde, işçi hareketinin muhafazakâr ve bürokratik önderliğinin bu yolu tercih etmiş olmasına rağmen, kitlelerin onları izlemediğine yönelik hiçbir olgu veya veri yok.

Ancak işçi sınıfı bu yola, yukarıda sözünü ettiğimiz maceracı, dayatmacı, ikameci veya kuyrukçu, uyarlanmacı yöntemlerle ikna edilemez. Dahası, eğer seferberliklerin seviye atlaması öngörülüyorsa, buna dönük olarak sıkı bir politik hazırlık gerekir, ki bu hazırlık da ancak işçi hareketinin içinde yapılabilir.

Mevcut emekçi seferberliklerinin doğasının savunmacı olduğunu, dolayısıyla bu seferberlik dalgasına şimdilik bir “saldırı” programı önermenin sonuçsuz kalacağını ve bu ikameci çizginin arkasında enkaz bırakacak olan bir “çocukluk hastalığı” olduğunu dile getirdik (aslında dayatmacı siyasetin taraftarları, ismini hak eden bir “saldırı” programına dahi sahip değiller; yalnızca hızla değişebilen günlük olaylar karşısında plansız-programsız ve uzun vadede işçilerin çıkarına olmayan küçük burjuva protestoculuk çizgisi ile yön bulmaya çalışıyorlar). Meseleyi böyle ortaya koyunca geriye bir seçenek kalıyormuş gibi gözüküyor: mücadele eden emekçilere bir savunma programı önermek. Ancak savunmacı programlar kendi içinde ikiye ayrılır: pasif savunma programları ve aktif savunma programları. Pasif savunma programları çoğunlukla emek hareketinin geleneksel önderlikleri ve muhafazakâr yöneticileri tarafından tercih edilen 24 saatlik sembolik grev ilanlarından, içeriksiz basın açıklamalarından, kınama metinleri yayımlamaktan ibaret olabilir. Ama aktif savunma, işçilerin hem savunmacı nitelikteki talepleri için seferber olmalarını hem de bir sonraki aşamaya, yani saldırıya siyasal olarak hazırlanmalarını öngörür.

Bugün için bir aktif savunma programının öne çıkan tarafları neler olabilir? Bize göre bu aktif savunma programının bugün öne çıkan ve yakıcı bir ihtiyaç halini alan iki yönü mevcut: mevcut seferberlik dalgasının siyasal mücadele örgütünü inşa etmek ve mevcut seferberlik dalgasının birleşik yerel sendikal organlarını geliştirmek.

Hem rejim hem de düzen muhalefeti açısından, yaklaşan seçimler, emekçilerin seferberlik dalgasının karşısında bir emniyet supabıdır. Onlar seçimi mücadeleleri durdurmak ve kısmi kazanımları da dondurmak için kullanacaklar. İşçi sınıfının bir aylık ekonomik refahını muhafaza etmeye çalışmasıyla, genel olarak ülke siyasetine müdahale etmeye başlaması arasında, birtakım şüphecilerin inandığının aksine, hiç de kalın çizgiler yoktur. Karşı taraf bu bilinçle hareket edecek.

Aynı bilinçle hareket etmeyi biz başarabilecek miyiz? Solun geneli bunu başarabilmenin yolunun “cüretten”, “iradeden”, “kararlılıktan” ve benzer soyut erdemlerden geçtiğini ileri sürüyor. Bunlar değerli ancak yeterli değil. Bu bir metodoloji sorunudur.

Solun henüz Üçüncü İttifak teması etrafında toplantılar almayı ve tartışmayı sürdürdüğü bir dönemde, işçi sınıfı ile yoksul Kürt halkı bu Üçüncü İttifakı çoktan ilan etti bile. Fiili grevler, iş bırakmalar, eylemler, Kürt illerindeki seferberlikler, sendikalaşma mücadeleleri bu ittifakın Türkiye’ye ilan edildiği “basın açıklamaları” oldu. O halde şunu söyleyebiliriz: Yıllardır kitlelerden kopukluğu nedeniyle sınıfın mevcut mücadele azminin ilerisinde yer alarak ve ona eşlik etmeyerek onun önünden gitmeye çalışan sol, son mücadele dalgasıyla beraber sınıfın gerisinde kalmıştır.

Rejim ve düzen muhalefetinin kendi kozu olarak düşündüğü yaklaşan seçimler, işçi sınıfının bir avantajına çevrilebilir. Bunun için sahada kurulmuş olan Üçüncü İttifak’ın, solun ve sınıfın önderliklerince de ilan edilmesi gerekir.

Ancak meclise gitmesi için seçilecek olanlar sol grupların birtakım kamu figürleri değil Yemeksepeti, Aliağa, Farplas, Migros, çorap ve tekstil fabrikaları işçileri ile mücadele halindeki diğer emekçilerin işçi temsilcileri, Boğaziçi direnişçileri, Hendek’te eşlerini kaybedenler, Şaban Vatan, Mısra Öz, Şenyaşar ailesi ve Kürt halkının temsilcileri olmalıdır.

Mevcut seferberlik dalgasının örgütünü, yani bir mücadele ittifakını inşa etmeyi öneriyoruz. Bu ittifakın sahadaki özneleri, ittifakın meclisle sınırlı olmadığını, hatta ittifakın odak noktasının meclis olmaması gerektiğini zaten duyurdu. Bu, aktif savunma programının siyasi ayağı olarak ortaya konabilir. Ancak mücadele dalgasının taleplerinden ve ilksel örgütlenme ihtiyaçlarından da anlayabileceğimiz üzere, bu programın bir de sendikal bir öneriye ihtiyacı vardır.

Bu noktada sendikal önerinin ilk başlığı, parçalı, dağınık ve bölünmüş olan mücadelelerin birleştirilmesi olmalı. Ancak bu mücadelelerin birleştirilmesi, yalnızca sahadaki işçilerin birliğinin sağlanmasıyla değil, aynı zamanda sendikal önderliklerin de bir acil eylem programı etrafında bir araya gelmesiyle sağlama alınabilir. Bunun ulusal düzeyde hayata geçirilmesi mücadelenin sonraki evrelerinin tartışmaya açacağı bir konu. Ancak bugün için İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu benzeri yapılanmaların yerellerde ve kentlerde oluşturulması ve bunların bulundukları yerellerdeki grevler ile seferberliklere dönük ortak bir mücadeleci çizgiyi benimseyerek müdahalede bulunmaya çalışmaları, bir gereksinim olarak ortaya çıkmaktadır.

Sendikaların yerel şubelerinden seçilen temsilcilerin oluşturdukları, konfederasyonlar arası ve işkolları arası bir ortak mücadeleci organın kentler düzeyinde yaratımı, söz konusu kentteki bütün sendikaların birleşik bir şekilde işçi hareketine destek olabilmesinin şartlarını yaratacaktır.

Bununla beraber, bu birleşik yerel sendikal organlar, kendilerinin gelişimi ve sınıfla olan organik ve politik bağlarının yozlaşmaması için, hiç şüphe yok ki grevler ile mücadelelerde ortaya çıkan işçi komitelerinin otoritesini tanımalı ve karşılıklı diyalog ile ortak çalışmanın kanallarını yaratabilmelidir. Bu tip komitelerin oluşturulmadığı noktalarda, bu komitelerin oluşturulmasına sendikalar da rehberlik edebilir.

Mevcut seferberlik dalgasının siyasal mücadele örgütünü inşa etmek ve mevcut seferberlik dalgasının birleşik yerel sendikal organlarını geliştirmek şeklinde ortaya koyduğumuz iki acil görevin, işçi sınıfının kaderinde belirleyici bir ağırlığa sahip olduğu ve olacağı inancındayız. Bugünkü mücadele dalgasının parçalanmasının ve yılgınlık ile bitkinliğe yol açmasının önüne bu iki görevle geçebileceğimiz kanısındayız.

Görevden alınan Kadıköy Belediyesi işçi temsilcisiyle söyleşi

0

Kadıköy Belediyesi çalışanı, DİSK/Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube’ye bağlı dokuz işçi temsilcisi, 18 Şubat günü bürokratik yöntemlerle ve işçi demokrasisi hiçe sayılarak temsilcilik görevinden alındı. Görevden alınan işçilerden Ayşecan Ay ile sürecin nasıl geliştiğini ve ayrıca ek protokol talepleri üzerine konuştuk. Söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Kadın Dayanışması

Belediye işçileri olarak, yüzde 115 enflasyon karşısında mevcut yüzde 8 zamma itiraz ederek ek protokol talebinde bulunuyorsunuz. Sendika yönetimi bu talebinizi nasıl karşıladı/karşılıyor?

Ek protokol üç aydır gündemdeydi. İtirazla karşılaşmadık ama “Başkanla görüşmeyi bekleyelim”, sonra “Başkan SODEMSEN’le görüşecekmiş, bir hafta da onu bekleyelim” diye diye aylarca vakit kaybettik. Ek protokolün ne olduğunu anlatan bir bildiri basıp dağıtmak istedik işçiye, onun için bile “Bekleyin” dendi. Güç bela dağıttık. Dağıtırken de işçinin, durumunun artık iyileştirilmesi için eylemselliğe hazır olduğunu gördük. İnsanların canına tak etti çünkü. Bir yandan grev deneyimi nedeniyle haklı olarak şüpheci ve mesafeliler sendikaya, bir yandan da yeniden güven kazansın diye şans veriyorlar aslında. Bence o şansı kullanamadı sendika. Daha o hafta belediye binasının önünde, basın mensuplarını davet ederek basın açıklaması yapalım istiyorduk, ardından iş bırakma belki. Sonra attıkları bir video ile öğrendik ki belediyeden uzakta, kimsenin haberi olmadan bir tür açıklama yapılmış. “Yaptık mı, yaptık.”

Geçen TİS’te yüzde 8 zam aldık zaten, daha ne kadar kötü olabilir, zincirlerimizi mi kaybederiz?

Genel-İş Genel Merkezi’nin bu tutumunu neye bağlıyorsunuz? Ek protokol talebini sahiplenmeme gerekçeleri nedir?

Son temsilci toplantısına gittiğimizde TİS daire başkanı Çetin Çalışkan şube yönetimiyle birlikte oturuyordu. 1-1,5 saat kadar o konuştu, grevde olan biteni izah etmeye çalıştı. Ek protokolü sorduğumuzda ise genel merkezin, TİS’ine bir yıldan az kalmış yerlerde ek protokol yapılması taraftarı olmadığını çünkü ek protokol ile iyileştirme olursa işverenin “Zaten verdim” gibi bir yaklaşımla TİS’te bir şey vermeyeceğini söyledi. Bu kararı da şubelere yazılı olarak bildirmiş, bir bizim haberimiz yok. Bir de o kadar sorunlu bir yaklaşım ki! Birincisi, ek protokol ile TİS’in ne ilgisi var? Ek protokol, ücretlerimizin normal bir seviyeye çekilmesini sağlayacak. TİS masasında ancak o normal üzerinden pazarlık edebiliriz. Kurban pazarlığı etmiyoruz burada. Bu ayrımı ortaya koyup bunda ısrar etmek sendikanın göreviydi. İkincisi, “Ek protokol alırsak TİS’te bir şey alamayız” yersiz bir endişe çünkü geçen TİS’te yüzde 8 zam aldık zaten, daha ne kadar kötü olabilir, zincirlerimizi mi kaybederiz?

Bir yandan ücretlerin iyileştirilmesi talebinde bulunurken bir yandan da sendika bürokrasisine karşı mücadele ediyorsunuz. Bu mücadelede nasıl baskılarla karşı karşıya kalıyorsunuz?

Görevden alındık. O noktaya gelene kadar da muhalif seslere, eleştirilere tahammülsüzlükleri aşikârdı. Toplantıda “Sen sus!” demeler, isim isim hedef göstermeler, “Ortalığı karıştırmak için yapıyorsunuz” gibi ithamlar… Sendika bürokrasisi her zaman, kendi ifadeleriyle “birlikte rahat çalışabileceği” temsilcileri tercih ediyor. Bir sorun varsa da “Kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışı. Biz bunun tam tersiyiz. Bir sorun varsa oturup tartışacağız, ileri adım atması için kendi örgütümüzü de eleştireceğiz ve yen içinde kalmayacak. Bir olmak, birlik olmaktan aynı şeyi anlamıyoruz. Biz çoğulculuktan beslenen insanlarız ama oradan bakınca zorlayıcı, kötü bir şey gibi görünüyor galiba. O yüzden tehdit gibi, saldırı gibi algılanıyor.

DİSK’i protesto eden temsilciler olarak görevden alındığınızı nasıl öğrendiniz? Görevden alınma öncesi herhangi bir uyarı vb. iletilmiş miydi? Kaç kişi görevden alındınız? Görevden alınmanızla ilgili ne gerekçe gösterildi?

Bunu cevaplamadan önce bir konuya açıklık getirmem gerek. Evet, sendikaya ve konfederasyona tabandan ciddi bir tepki var ama biz oraya DİSK’i protesto etmek amacıyla değil, ek protokol talebimizi yükseltmek amacıyla gittik. Sesimizi duyurabileceğimiz en iyi yer orasıydı. Daha kime gidelim, kime anlatalım? Bu denli duyulmayacağını tahmin etmedik. “Biz konfederasyon olarak haklı talebinizi duyuyoruz, sendikanızla görüşeceğiz” denmesi yeterliydi. Bu, tabanın dövizlere de yansıyan öfkesini bir nebze hafifletirdi ama tam aksi yönde takınılan tutum, işçinin iradesine, talebine ses olan temsilcilerin tasfiye edilmesi tepkiyi daha da artırdı.

DİSK’in söz konusu eylemi 16 Şubat Çarşamba’ydı. Biz 18 Şubat Cuma öğlen, şube yöneticileri ve temsilcilerin bulunduğu WhatsApp grubuna atılan bir isim listesi ve “görevden alınmıştır” ibaresiyle öğrendik görevden alındığımızı. Epey hızlı oldu yani. Herhangi bir açıklama yapılmadı, gerekçe gösterilmedi. Üç dakika sonra da WhatsApp grubundan çıkarıldık zaten. Sonra da isim benzerliği nedeniyle yanlışlıkla çıkardıkları arkadaşımız haricinde kimseyi arayıp bir açıklama yapmadılar. Öncesinde bir uyarı olmadı. “Sizinle görüşeceğiz” bir tür uyarı sayılabilir tabii. Bu şekilde görevden alınan dokuz temsilciyiz.

Bizi DİSK’in mirasını itibarsızlaştırmakla itham edenler var fakat bize göre o devrimci miras asla bürokrasinin bekası olamaz.

Bu son gelişme sonrası nasıl bir yol izlemeyi planlıyorsunuz?

Kendi adıma, olayın gerçekliğini idrak etmekte zorlanıyorum hâlâ. DİSK’e bağlı bir sendikada bunu yaşıyor olmak çok üzücü geliyor. Yeni TİS taslağının eli kulağında. Ona yönelik çalışma yürütmeye aylar öncesinde başlamıştık. Muhalif sesleri tasfiye ederek daha rahat, pürüzsüz bir TİS süreci geçirmeyi amaçlıyorlar sanırım. Fakat ikinci bir tasfiye dalgası olmazsa içeride yoldaşlarımız var hâlâ. Dolayısıyla daha iyi bir sözleşme imzalanması için çalışmaya devam edeceğiz. Onun haricinde bir açıklama, daha doğrusu savunma, özeleştiri bekliyoruz. Yok, siyasi iktidarla aynı yaklaşımı benimseyip aynı yöntemlere başvurmakta sorun görmüyorlarsa, geldiğimiz nokta gerçekten buysa çok yazık. Bizi DİSK’in mirasını itibarsızlaştırmakla itham edenler var fakat bize göre o devrimci miras asla bürokrasinin bekası olamaz.

***

Editörün önerileri:

Kadıköy Belediyesi işçi temsilcileri: “İfşa ediyoruz”

0

Aşağıda okuyucularımızla, DİSK/Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube’ye bağlı 9 işçi temsilcisinin görevlerinden alınmalarına dair yayımladıkları deklarasyonu paylaşıyoruz.

***

Biz Kadıköy Belediyesi çalışanı, DİSK/Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube’ye bağlı 9 işçi temsilcisi olarak 18.02.2022 günü saat 13.43’te, temsilcilerden oluşan Whatsapp grubuna sendika şube sekreteri tarafından atılan bir mesaj ile görevden alındığımızı öğrendik. Bu tepeden inme kararın hiçbir gerekçe gösterilmeksizin tebliğ edilmesinden kısa bir süre sonra da gruptan çıkarıldık. Her şeyden önce biz, kendi müdürlüklerinin işçileri tarafından seçilerek göreve gelmiş temsilciler olarak, muhalif sesleri bastırmak için siyasi iktidarla aynı yönteme başvurmaktan çekinmeyen şube yönetimi adına derin bir utanç duyuyoruz.

Yönetime geldiği günden itibaren hızla güç zehirlenmesi yaşayarak her türlü politik eleştiriyi kişisel tehdit veya saldırı addeden, %115 oranındaki enflasyona %8 ücret zammıyla direnecek gücü kalmamış işçinin eylemsellik çağrısına kulak vermek yerine işverenin eylemselliğe karşılık uygulayabileceği yaptırımları sayarak işçiye gözdağı veren, toplu iş sözleşmesine 1 yıldan az kalmış belediyelerde ek protokol yapılmaması yönünde karar almış sendika genel merkezinin bu kararını temsilcilerden saklayarak işçiyi aylarca oyalayan ve genel merkez yöneticisi bu kararı temsilcilere bildirirken sessizce yanında hizalanan, eleştiri kültüründen ve sendika içi demokrasiden bihaber şube yönetimini ifşa ediyoruz. 

Tam da bugün, astığım astık kestiğim kestik bir yöntemle görevden alınmamız çok anlamlıdır. Geçen yıl tam da bugünlerde Kadıköy Belediyesi işçileri olarak gittiğimiz grevde DİSK ve Genel-İş grev fonu sağlama sorumluluğunu yerine getirmek şöyle dursun, grevdeki 2.300 işçisine bir selam dahi göndermemiş, grevi yok saymıştır. İlk gün yaratılan dezenformasyonun açıklığa kavuşturulmasıyla birlikte hızla toplumsal destek kazanmakta olan grev üçüncü günün sonunda kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalarla alelacele sonlandırılmış, işçinin sendikaya ve konfederasyona duyduğu inanç ve güven onarılmaz bir yara almıştır.

Konfederasyonumuz DİSK’in 16.02.2022 tarihinde 12.30’da Kadıköy İskele Meydanı’nda zamlara ve pahalılığa karşı düzenlediği eylem çağrısı işçi tabanında yalnızca öfke ve daha çok hayal kırıklığı yaratmış, bu nedenle katılım son derece düşük ve coşkusuz olmuştur. Birbirine çıkar ilişkileriyle değil sınıf bilinciyle bağlı biz temsilciler de, enflasyonun sorumlusu iktidara yüklenmekle yetinip işçisine sefalet zammını reva gören işverenlere sırf parti aidiyetinden dolayı söz söyleyemeyen bir eylemin parçası olmayı politik olarak kabul edemezdik. Bu nedenle “Geçinemiyoruz” ve “Zamlar geri alınsın” demenin ötesine geçen, yaşadığımız yoksullaşmanın hiçbir sorumlusunu kayırmadan hesap soran, ek protokol talep etmek yerine TİS’e kadar dişimizi sıkmamızı söyleyen sendikamızı da eleştiren dövizlerimizle alanda yerimizi aldık. Yazık ki DİSK o mesafede dahi bizi görmemeyi, duymamayı seçti.

Biz, sıfatı “devrimci” olan bir işçi konfederasyonuna üye olmaktan gurur duyan, çeşitli politik görüşlere sahip ve görüş ayrılıklarını konuşup tartışarak çözümleyebilen, sınıf bilinci gelişmiş, işçi arkadaşlarının sorunlarını işveren karşısında dile getirmeyi ve mevcut haklarını ilerletmeyi görev edinmiş işçileriz. Bugüne dek temsil etmekten onur duyduğumuz işçiler arkamızdadır, biz de her koşulda işçi hakları için mücadele etmeye devam edeceğiz. “Devrimci” ve “sosyal demokrat” olmak iddiasındaki örgüt ve kurumlardan eylemlerinde tutarlı olmayı beklemeye ve olmadığında hesap sormaya devam edeceğiz. Asla koşulsuz biat etmeyen, kırılan kolların yen içinde kalmasına müsaade etmeyen ve her ne pahasına olursa olsun doğru bildiğini savunmaktan çekinmeyen seslerin zor kullanarak bastırılamayacağını en iyi kendine “solcu”, “sosyalist”, “ilerici”, “sosyal demokrat”, “devrimci” diyenlerin bilmesi gerekir. 

Kamuoyuna saygıyla arz ederiz.

***

Editörün önerdikleri:

İstanbul’dan eğitim işçisi: “Göçmen işçiler ölüme yakın yaşıyor”

0

Rengi, dili, dini, ırkı yüzünden ayrımcılığa uğrayan mülteci işçiler bir taraftan da emekleri üzerinden ayrımcılığa uğramaktadır. Bindiğimiz otobüste, sohbet ettiğimiz kişilerden, mahalledeki bakkaldan duymuşuzdur, “Bizden daha iyi yaşıyorlar, AKP’nin oy deposu, bunlar yüzünden dışarıya çıkamaz olduk” gibi cümleleri. Hangi sebepten olursa olsun tek istedikleri geldikleri ülkede mutlu ve güven içinde yaşamak. Ne yazık ki çoğu zaman geldikleri ülkede onları yanma, donma, boğulma, katıldıkları bir eylemden dolayı sınırdışı edilme, hatta nefret söylemlerinden dolayı katledilme tehlikesi beklemektedir.

Ola ki bir işe girdilerse güvencesiz, kayıtdışı, uzun çalışma saatleri ve düşük ücretle çalışmaya mecbur bırakılırlar. Çünkü her insan gibi yaşamlarını devam ettirmek için çalışmak gibi bir durum söz konusudur onlar için de. Ancak geldikleri ülkelerde yaşam istedikleri gibi olmamaktadır. Mahallede bakkal işletirken, inşaatta bekçilik yaparken, evde uykudayken ya da çalıştıkları atölyede ölüm onları beklemektedir.

Geçtiğimiz günlerde Güngören’de, hemen hemen hepsi kayıtsız göçmen işçilerden oluşan bir atölyede çıkan yangında 3 Suriyeli işçi (Cesim Elvaaka, Uday Al-Wadweed ve Majid Al Jadaan) ile bir Özbek ve İranlı işçi yaşamını kaybetti. İşçilerden 4’ünün hiçbir iş sağlığı ve güvenliği önlemi olmayan binada patlama sonrası alevlerden korunmak için tuvalete sığındıkları ve dumandan zehirlenerek öldükleri, birinin ise patlama esnasında yaralanarak öldüğü ifade ediliyor. Hayatını kaybeden göçmen işçiler kayıtdışı, güvencesiz ve sendikasız, işyeri ruhsatı bile olmayan bir yerde çalışıyorlardı. Ölümlerinin de ana sorumlusu kelimenin her anlamıyla karşı karşıya kaldıkları bu kayıtsızlık oldu!

(soldan sağa) Majid Al Jadaan, Uday Al-Wadweed ve Cesim Elvaaka

İşçilerin çalıştıkları bu atölyelerin birçoğu ruhsatsız ve hiçbir denetime tabi tutulmamaktadır. Rakamlar bunu çok net açıklamaktadır: İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin raporuna göre 2021 yılında en az 94 göçmen işçi yaşamını yitirdi. Bunların çoğunu Suriyeli ve Afganistanlı işçiler oluşturmaktadır. Patronların kâr kaynağı olarak gördüğü göçmen işçilerin sayılarını artık bilmiyoruz bile. Çünkü kapitalist sistemde insan yaşamının hiçbir anlamı yok. Tek düşündükleri “ne kadar çok sömürürüm, ne kadar çok çalıştırırım.”

Bizler biliyoruz ki işçilerin vatanı yoktur. Dünyanın neresinde olursa olsun işçiler sömürülüyor, açlık sınırının altında yaşıyor ve yoksullaşıyor. Göçmen işçiysen eğer bunların daha fazlasını yaşıyorsun. İşittiğin hakaret, uğradığın ayrımcılık da işin farklı boyutu. İşçi sınıfının çıkarlarını savunan bizler güvencesizliğe karşı ortak mücadele etmeliyiz. Göçmen işçilerle birlikte sınıf mücadelesini yükseltirken, bir taraftan işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması gerekliliğini, bir taraftan da, “İşçilerin birliği, halkların kardeşliği” vurgusunu ön plana çıkarmalıyız.

İstanbul’dan bir eğitim işçisi

Enerji işçisi: “Haramiliklerinin boyutu o kadar yüksek ki…”

0

Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’la beraber yedi ilin enerji dağıtım ihalesini alan Eksim Holding’in başındaki kişi, birkaç dua okuduktan sonra Dicle Enerji’yi kastederek dedi ki: “Bu şirkete tek bir kuruş haram para girmiyor.” İşin kötüsü, dini referansları kullanıp geldikleri noktanın haramilikten başka bir şey olmadığının farkında değillermiş gibi davranıyorlar. Daha da kötüsü, mecburiyetimizden faydalanıp bizi bu soygun çarkının içinde pay sahibi yapıyorlar.

Haramiliklerinin boyutu o kadar yüksek ki, size en basitinden bahsedeyim. Borcunu 45 gün ödemeyen herhangi bir abonenin elektriği kesilir ve elektriği kesildiği anda elektrik kesme bedeli uygulanarak aboneye bir fatura daha çıkar. Zaten normal faturasını ödeyemeyen abone, elektriği kesildikten sonra karanlıkta kalmamak için elektriğini açıp ödemesini yapamaz ise, ay başı gelecek olan faturası usulsüz kullanım sebebiyle iki kat gelir. Usulsüz kullanım faturası geldikten sonra şirket, abonenin elektriğini istediği zaman kesme hakkına sahiptir ve şirket bu yetkisini kullanarak abonenin her gün elektriğini keser ve dolayısıyla her gün usulsüz kullanım faturası çıkartır. Enerji Bakanlığına göre bir abone beş fatura ödemediğinde dağıtıcı firma aboneyi icraya verebilir (tabii burada kast edilen aslında beş aydır). Fakat kanunlarda bırakılan bu bilinçli boşluklardan dolayı firma abonenin elektriğini beş gün üst üste keser, haliyle beş günde üst üste fatura çıkarır ve aboneyi beş günde icraya verir. İcraya verdikten sonra kendisi için tuttuğu avukatlar ordusundan bir avukat icra dosyasını açar ve böylelikle ortalama ilk faturası 500 lira gelen bir abone toplamda 55-65 gün arasında firmaya 2500 lira civarında borçlanmış olur. Daha sonrasında şanslı ise bu borcu ödeyebilir, değil ise bu borç katlanarak devam eder.

İşlediği en hafif günahın hırsızlık olduğu bir şirketin başındakinin bu sözleri beni şaşırtmamıştı. Çünkü insanların elektrik faturasını ya da diğer giderlerini ödeyememesinin sebebi aslında yine bu insanlar. Ama yine bu insanlar yardım fonları kurup sözde iyilik adı altında insanlara yardım ediyorlar. Gecekondulara yılda bir sefer erzak paketi yollayıp yılda 12 sefer şişirilmiş fatura göndererek ihya oluyorlar. Bu durumu anlatan eski bir atasözü vardır: “Bi gur re dikujin, bi şiwan re dixwin, bi xwedî re digirîn.” (Kurtla beraber öldürüyorlar, çobanla beraber yiyorlar, sahibiyle beraber ağlıyorlar.)

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi

Kadınlar ve LGBTİ+lar için nasıl bir ittifak?

0

İçinden geçmekte olduğumuz politik ve ekonomik kriz, seçimler ve seçim ittifaklarını ülkenin temel gündemlerinden biri haline getirmiş durumda. Bir yanda Tek Adam rejiminin Cumhur İttifakı, diğer yanda CHP ve İyi Parti’nin başını çektiği Millet İttifakı, son olarak da HDP’nin çağrısıyla bir araya gelen çeşitli sol partilerin muhtemel Demokrasi İttifakı… Peki biz kadınlar ve LGBTİ+lar bu ittifak tartışmalarının neresindeyiz? Bedenlerimize, emeğimize, sözümüze ve kimliklerimize dört bir taraftan saldıran erkek egemen kapitalist düzene karşı isyanımız, mücadelemiz ve taleplerimiz seçim hesaplarına sığar mı?

Kadın ve LGBTİ+ düşmanı olduğunu her dönemeçte kanıtlayan Cumhur İttifakı karşısında Akşener’in “Yetkiyi aldığımda masaya çayım gelmeden İstanbul Sözleşmesi imzalanmış olacak” açıklaması ya da Kılıçdaroğlu’nun iktidara geldiklerinde kadınlar için atacağı adımlar listesi, aslında erkek egemen kapitalist sistemi karşılarına almaktan oldukça uzak. Örneğin, İstanbul Sözleşmesi’nin hemen imzalanması ve tam anlamıyla uygulanabilmesi için kadına şiddet davalarına bakan özel yetkili mahkemeler kurulacak, tüm savcı ve hakimler bu konuda özel eğitim alacak gibi somut bir adım ortaya koyuluyor. Senelerdir kadın ve trans cinayetlerinin faillerini koruyup aklayanların özel bir eğitimle “temize çıkacak olmaları” bir yana; kadının beyanının esas alınması, işyerlerinde kadınlara yönelik şiddeti engellemeye dönük ILO 190’ın imzalanması ve uygulamaya konması, cinsel şiddet kriz merkezleri açılması ya da nitelikli ve donanımlı sığınmaevlerinin sayısının artırılması gibi kritik taleplerimiz burjuva muhalefetin vaat listesinde yer almıyor. Keza, belediye seçimleri sonrasında gördük ki kadın hareketinin basıncı sonrası yer bulan kimi vaatlerse iş icraata geldiğinde yeterince karşılık bulmuyor.

HPV aşısı dahil olmak üzere kadınlar için tüm önleyici sağlık harcamalarının ücretsiz olacağı sözü veriliyor. Ancak cinsiyet kimliği ve cinsel yönelime dair beyana dayalı ve ayrımcılık karşıtı herhangi bir yasal düzenleme, tüm beden ve kimliklerin ihtiyaçlarına yönelik düzenlenmiş ücretsiz önleyici ya da tamamlayıcı cinsel sağlık ve üreme sağlığı hizmetleri ya da fiili kürtaj yasaklarının kaldırılması gibi konular, sağ seçmenleri küstürmemek adına olsa gerek, LGBTİ+ları görünmez kılmak pahasına gündeme dahi gelmiyor.

Peki ya emeğimiz? Ekonomik kriz ve yönetilemeyen pandemi kıskacında işsizlik, güvencesizlik, ücret eşitsizliği ve özellikle göçmen kadınların emeğini sömüren, kalitesiz koşullarda kayıtdışı istihdam, kadın yoksulluğunun son bir sene içinde yüzde 70’e varan oranda artmasına neden oldu. Bu tablo karşısında kadın işsizliğini önlemeye dönük kaynak ayrılması, kadınlar için esnek değil güvenceli iş ve insanca yaşayacak bir ücret sağlanması, eşdeğer işe eşit ücret uygulanması, her işyerine kreş açılması gibi politikalar yerine, ev kadınlarına sosyal güvence, aile sigortası, KOBİ’ler aracılığıyla yarı zamanlı kadın istihdamını artırma gibi çözümler sunan Kılıçdaroğlu, peşinden de ekliyor: “Ev kadınları güçlendikçe aileler güçlenecek.” Yetişkin tüm kadınları heteroseksüel, evli, çocuklu, ev içi ve bakım emeğinden sorumlu ve ancak aile kurumu çerçevesinde var olabilen edilgen özneler olarak gören bu çözümler, günün sonunda kadınları özgürleştirmeyi değil aileyi ve sermayeyi güçlendirmeyi hedefliyor. Yani Millet İttifakı da erkek egemen kapitalist düzeni kendi iktidarı için bir dayanak noktası olarak görüyor ve bize güler yüzlü bir erkek egemen kapitalist düzen vaat ediyor.

Ama biz gerçek sorunu örtmeye çalışan makyajlamalar istemiyoruz. Kadınların ve LGBTİ+ların toplumsal olarak eşit, insani olarak farklı ve mutlak olarak özgür olacağı bir dünya için mücadele ediyoruz. Bu ise sadece demokratik restorasyonu değil erkek egemen kapitalist sistemin ilgasını hedefine alan, bütünlüklü ve somut politik ve ekonomik taleplerde cisimleşen bir programla mümkün. Tam da bu yüzden bizim de tüm emekçiler ve ezilenlerle birlikte aktif siyasi öznesi olduğumuz, patron partilerinden bağımsız ve feminist bir kavrayışa sahip, seçim hesaplarını değil mücadelelerimizi ve taleplerimizi temel alan ve ilerleten bir acil eylem planı çerçevesinde kurulacak bir emek ittifakının inşasına ihtiyacımız var. Tıpkı kurulması gereken bir emek ittifakının kadınları ve LGBTİ+ları kapitalizm ve patriyarka karşısında birer siyasi özne olarak görme ve kapsama ihtiyacı olduğu gibi.

Yüzlerce gemi söküm işçisi Aliağa’da iş bıraktı!

0

Grev ve direniş dalgası sektör sektör yayılmaya devam ediyor. İzmir Aliağa’da AGS, Işıksan, Kursan Gemi Söküm işçileri düşük zam nedeniyle iş bıraktılar. Dörtel Gemi işçileri ise 11 Şubat Cuma günü üretimi durdurdu. Gemi söküm işçileri, ücretler istedikleri düzeye çıkarılmadan üretimin devam etmeyeceğini ifade ediyorlar. 

Gemi Geri Dönüşüm Sanayicileri Derneği Başkanı Kamil Önal’ın 3 işçiyle görüşeceği teklif edilmişti. Ancak işçiler, 22 işletmede temsilci belirlediklerini ve toplu görüşme isteklerini ileterek bu teklifi reddettiler. 14 Şubat Pazartesi gününe kadar eylemlerini sürdüreceklerini belirten işçiler, talepleri kabul edilene kadar iş bırakma eyleminin süresini uzatacaklarını ifade ettiler.

Gemi ustasından saha ustasına, sapancıdan çırak ve operatörlere kadar herkesin maaşlarına zam yapılması, iş güvenliği önlemlerinin tam olarak sağlanması tersaneler için hayati taleplerdir.

Gemi söküm işçisinin mücadelesinin yanındayız!

Aliağa tersane işçisi: “Taleplerimiz karşılanana dek eylemdeyiz”

0

Eşi görülmemiş hayat pahalılığına ve patronların sefalet zammı dayatmalarına karşı işçi eylemleri dalga dalga yayılıyor. Bunun son örneklerinden biri de İzmir Aliağa gemi söküm işçilerinin mücadelesi oldu. İş cinayetleriyle bilinen yüksek riskli ve ağır işkolu olan sektörde patronların düşük ücret zammı açıklamasının ardından gemi söküm işçileri tüm havzada fire vermeden iş bırakarak talepleri için seferber oldular. Mücadeleyi yürüten gemi söküm işçi komitesinden bir işçi dostumuzla Aliağa’daki mücadele üzerine konuştuk.

Gazete Nisan: Eyleminiz nasıl başladı ve talepleriniz nedir?

Çok yüksek riskli ve ağır bir işkolunda yevmiye usulüyle çalışıyoruz. Bizler yevmiyenin günlük 500 TL olmasını talep ederken, patronlar yevmiyeyi 400 TL olarak açıkladılar. Arkadaşlarımızın mücadelesiyle kimi şantiyelerde yevmiye 500 TL’ye çıkarıldı. Bunun üzerine diğer patronlar, bu şantiyelerin patronlarına baskı yaparak, zammı geri çektirdiler ve yevmiyeyi buralarda 400 TL’ye düşürdüler. Bu şantiyeler şu anda kapalı durumda.

Patronların bu tutumuna karşı biz de gemi söküm şantiyelerindeki tüm işçiler olarak iş bıraktık. Talebimiz karşılanana kadar üretim yeniden başlamayacak.

Gazete Nisan: Yevmiye artışı dışında talepleriniz var mı?

Kimi şantiyelerde iş güvenliği için alınması gereken malzemeler şirket tarafından verilmiyor. İşçiler kendi parasıyla bu malzemeleri almak zorunda kalıyor. Ayrıca, bazı şantiyelerde sigorta primleri asgari ücret üzerinden yatırılıyor. Bu da önemli bir hak kaybı demek. Yine kimi şantiyelerde çıkan yemekler çok kötü. Bunların da düzeltilmesi taleplerimiz arasında. Ama bütün işçileri birlikte eyleme geçiren ortak talebimiz yevmiyelerin insani bir seviyeye çekilmesi. Bu gerçekleşmeden de kesinlikle eylemimizi sonlandırmayacağız.

Gazete Nisan: Eyleminizin ardından patronların sizinle bir görüşme talebi oldu mu?

Doğrudan bizimle bir görüşme yapmadılar henüz. Ama ildeki devlet görevlilerinin arabuluculuk girişimleri var. Talebimiz patronlar tarafından biliniyor. Bu hayat pahalılığı karşısında bu ücretlerle geçinmemiz mümkün değil. Gemi söküm ağır bir işkolu. Gemi sökümü, gemi yapımından da zordur. İş kazalarının, ölümlerinin yaşandığı daha sık yaşandığı bir sektördeyiz. Patronların dayattığı yevmiyelerle bu sektörde çalışmak mümkün değil.

Gazete Nisan: Bu haklı ve örnek mücadelenizde yanınızdayız. Mücadelenizde başarılar diliyoruz.

Okur mektubu: “Mülteci sınıf kardeşlerimizle ortak mücadele etmeliyiz”

0

Mülteci; Oxford sözlüğüne göre “bir başka yere ya da ülkeye sığınan kimse”, Birleşmiş Milletlere göre ise “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmeyen veya dönmek istemeyen kişi”dir.

Peki insanlar yaşadıkları ülkeyi neden terk etmek zorunda kalırlar? Bunun birçok nedeni var. Savaş, açlık, yoksulluk, düşünceleri, inançları ya da cinsel yönelimleri… Ama daha çok savaşlardan dolayı terk ederler. İnsanlar yaşadıkları ülkeyi terk ederken nelerle karşılaşırlar? Donarak ölme, teknenin batması sonucu ölme, insan kaçakçıları… Ola ki bir ülkeye geldiler, bu sefer de barınma, sağlık, eğitim, yaşamlarını sürdürebilmeleri için iş bulma derdi, ayrımcılık, nefret söylemleri… Bir işe girdiklerinde ise güvencesiz çalışmaya, uzun saatler çalışmaya, düşük ücretle çalışmaya maruz bırakılmaktalar. İstanbul’un birçok gecekondu mahallesinde merdiven altı kurulan tekstil atölyelerinde mülteci işçi görmekteyiz. Bunların bir çoğunu da kadınlar ve çocuklar oluşturuyor.

Son günlerde özellikle üç büyük ilde İstanbul, Ankara ve İzmir’de mültecilere yönelik ırkçı ve nefret söylemleri, saldırılar arttı. Yaşadığımız mahallede, çalıştığımız işyerinde, eğitim aldığımız okulda bu nefret söylemlerinin hepsine şahit olmaktayız. Bu saldırıların hedefinde ise daha çok Suriyeli ve Afganistanlı mülteciler var.

Ağustos ayında Ankara’da Suriyeli mültecilere yönelik saldırıda birçok insan yaralandı, dükkanları yağmalandı, hatta bazıları yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kaldı. Ancak bu saldırılar sadece Ankara ile sınırlı değil. İzmir’de yakılarak öldürülen üç göçmen işçi… Ya da Esenyurt’ta dükkanları ateşe verilenler, Fatih’te kaldıkları ev yakılanlar… Nasıl unutabiliriz Bayrampaşa’da 19 yaşında göğsünden bıçaklanarak öldürülen Nail Alnaif’i? Biliyoruz ki bu saldırılar ne ilk ne de son olacak.

AKP iktidarı en temel hakkımız olan yaşam hakkımızı elimizden almakta, mülteci sınıf kardeşlerimizle aramızda yabancı düşmanlığını körüklemektedir. Bizler biliyoruz ki ayrımız gayrımız yok. Bizi birbirimize düşürenlere, yaşam haklarımızı ellerimizden alanlara, bizi ucuz işgücü olarak görenlere karşı yan yana gelmeliyiz, mülteci sınıf kardeşlerimizle birlikte ortak mücadele etmeliyiz.

İstanbul’dan bir eğitim emekçisi

Yeni mücadeleler döneminin ihtiyacı: işçi-emekçi ittifakı

0

Her ikisi de işçi ve emekçi yığınlarca hoşnutsuzlukla karşılanan 2022 yılı asgari ücretinin açıklanmasının ve metal işkolu sözleşmesinin bağıtlanmasının ardından mücadelelerin fitilini belki de fabrikayı işgal eden Çimsataş işçileri ateşledi. Ve gerisi ardı adına geldi. Sefalet ücretlerini kabul etmeyen ve sendikal baskılara karşı çıkan binlerce işçi harekete geçti. Farplas, Lila Kağıt, Zafer Tekstil, Alpin Çorap, Erzincan Kızılay İçecek, Kayı İnşaat, Migros Depo, Yurtiçi Kargo, Yemeksepeti işçileri, Digitürk çalışanları, öğretmenler, sağlık emekçileri… İşçi sınıfının geleneksel mücadele biçimleri olan grevler, sokak gösterileri, kitlesel protestolar birbirini izlemekte.

Yeni bir mücadele dönemine giriyoruz. Tek Adam rejimi olan Cumhurbaşkanlığı sisteminin yürürlüğe girmesinden beri süreci gözlemekte olan işçi sınıfı bugün artık gelişmelere damga vurma ihtiyacını hissetmekte. Enflasyona ilişkin resmi açıklamalar ne olursa olsun emekçiler yaşam standartlarındaki o rakamları katbekat aşan hızlı düşüşü gündelik hayatlarında gözlemliyorlar. Bu yüzden de artık sözel eleştirilerin ötesine geçme ihtiyacını duyuyorlar.

Yaygınlaşan mücadeleler şu anda ekonomik ve sendikal düzeyde. İşçiler yaşadıkları sorunların çözümünü ilk önce kendi işyerleri çerçevesinde arıyorlar. Ama mücadeleler yaygınlaştıkça sorunların ve taleplerin ortaklığı ve kapitalist sömürü sistemiyle olan ilişkisi açığa çıkacaktır. Bu noktada ne yazık ki sendika yönetimleri iyi bir sınav vermiyor. Mücadeleleri işletme temelinde çözme, patronlarla bir tür uzlaşma yolu bulma politikası izliyorlar. Elbette sendika bürokratlarına zaten üstlenmedikleri bir görevi atfetmeye kalkmıyoruz. Ama onların bu tutumlarını teşhir etmek ileri işçilerin ve sosyalistlerin ana görevi.

Bu noktada solda bir üçüncü ittifak arayışlarına da değinmek gerekiyor. HDP ve sol/sosyalist parti ve akımlar ittifak tartışmalarını ve görüşmelerini genellikle seçimler çerçevesinde yürütüyor. Oysa işçi ve emekçi yığınların başlayan yeni seferberliği o çerçeveyi aşan bir düzlemde gelişiyor. Bu nedenle, toplumsal mücadelelere bir bütün olarak önderlik edebilecek ve mücadele yöntemleriyle sürece damgasını vuracak yegâne güç olan işçi sınıfının, seçimler sorununun ötesine geçen bir birliğe, daha somut olarak söyleyecek olursak bir cepheye ihtiyacı var. Bütün mücadeleleri birleştirecek, Tek Adam rejimine ve onun üzerinde yükseldiği kapitalist sömürüye karşı örgütleyebilecek bir cepheye. Kaldı ki, var olan sistemi restore etmekle yetinecek ve sömürü sistemini daha kabul edilebilir bir hale getirmeye çalışacak olan Millet İttifakı’nın ötesinde bir ittifak sistemi ancak bu sınıf eksenli cepheyle mümkün olabilecektir.

Aslında sınıf cephesi bizzat demokrasi için mücadele açısından da önem taşımakta. Tek Adam rejiminin içine girilmekte olan seçim sürecinde yapmak istedikleri ortada: daha fazla baskı, halkın üzerinde artan devlet şiddeti, emekçilere yönelik korku ve tehdit politikası. Resmi muhalefet bileşenleri bu uygulamalara, “Biz zaten kimseyi sokağa çağırmıyoruz” söylemiyle cevap veriyor, geri adım atıp savunmaya geçiyor. Oysa, savunmaya çekilmeye değil, tüm yasal ve anayasal haklar kullanılarak demokrasi mücadelesini geliştirmeye ihtiyaç var. İşçiler ve emekçiler mevcut mücadeleleriyle buna hazır olduklarını ortaya koyuyorlar, ama bunun için gerekli örgütlenmelerden yoksunlar. İşçi sınıfının tüm ileri kesimlerinin ve sendikalar dahil tüm örgütlerinin oluşturacağı bir İşçi Cephesi ve onun etrafında oluşacak işçi-emekçi ittifakı, tüm topluma demokrasi doğrultusunda örgütlü ve kararlı bir atılım yapma gücünü verecektir ve vermelidir.

Faturayı kim ödeyecek?

0

Yılbaşından beri zam gelmeyen ürün veya hizmet kalmadı, maaşlarımız hariç. Hele bazı kalemler var ki, akıl mantık alır düzeyde değil. Bunlardan en önemlilerinden biri de elektrik. Sözde kademeli getirilen zam, aslında ilk 210 kWh (kilowatt saat) tüketime daha az zam yapmak anlamına geliyor. Ocak 2021’de, mesken için elektrik tüketimi 0,4 TL/kWh iken, şu an günlük ortalama 1,35 TL/kWh değerine çıkmış durumda. Yani bir senede elektriğe yüzde 300’den fazla zam gelmiş oluyor. Tabii bunda dünya çapında enerji ürünlerindeki fiyat artışlarının da etkisi olsa da çoğu iktidar bunu vatandaşlarına yansıtmamak için çeşitli sübvansiyonlar uyguluyor. İşin garibi sadece elektrikte bu kadar artış olurken, Türkiye’de bir yıllık enflasyon ocak ayında yüzde 48,7’ye çıktı. Bu aslında maaşlarımızın iktidar eliyle nasıl eritildiğinin net kanıtı.

Ayrıca elektrikli soba veya klima ile ısınanların sayısı da hiç az değil ve hanehalkıyla orantılı bir hesaplama da yok. Türkiye’de son açıklanan verilere göre 911 ilçe varken, bunların sadece 604’üne doğalgaz gitmiş durumda. Fakat giden ilçelerde de doğalgaz sistemini eski evlere uygulama zorluğu ve altyapı masraflarının çokluğundan dolayı ısınmak için doğalgaz tercih etmeyen hanelerin miktarı az değil. Burada veriler sadece son tüketicinin evinde karşılaştığı krize ışık tutuyor, işletme ve tarımdaki durumsa çok daha vahim. Ezcümle, krizin faturasını iktidar yine halka kesiyor, fakat buna dur demenin de çeşitli yolları olduğunu bugünlerde çok daha iyi biliyoruz.

Don’t Look Up’ı sevmeyen de çok ama!

Geçen ay Netflix’te Türkçesi “Yukarı Bakma” olan film, sansasyonel kadrosuyla gösterime girdi. Gezegene çarpmakta olan göktaşının, gerçekten de dünyaya çarpacağını anlatmak için her yolu deneyen biliminsanlarına ve gerçekliğe yapılan ötekileştirmenin kara mizah gösterisini izledik. Tabii ki filme kapitalizmi yeniden inşası için bir değnek muamelesi yapacaklar olacak ama benim için önemli olan, filmin verdiği dil ve anlatımın gücü. Bir şeyin kötü olduğunu veya insanlığa nasıl hasar verdiğini didaktik bir dil yerine böyle bir anlatım seçerek bizlere ulaştırması, filmi geçen yıl izlediğim iyi filmlerden biri yaptı.

Wordle, kelime oyunundan öte

Wordle, 5 harfli bir kelimeyi 6 tahminde bilmeye dayalı basit bir oyun. Basit olması onu milyon, milyar dolarlık oyunlardan aşağı kılmıyor. İçeriği ve mücadeleyi birleştirebildiğimiz her yer aslında var oluş meydanımız oluyor. Şimdiden milyonlar tarafında oynanan oyunun Türkçe ve İngilizce linklerini aşağıda paylaşıyorum.

Türkçe Wordle: https://f.github.io/wordle-tr/
İngilizce Wordle: https://www.powerlanguage.co.uk/wordle/

Belediye işçisi: Ek protokol istiyoruz

0
2019 Toplu İş Sözleşmesi sürecinden

Merhaba, ben bir belediye işçisiyim. Yaklaşık 2,5 yıldır da Beşiktaş Belediyesi’nde sendikalı olarak çalışmaktayım. Şu ana kadar bir kez toplu iş sözleşmesi ve bir kez de sendika temsilci seçimi süreci yaşadım. Şu an yeniden toplu iş sözleşmesi sürecimiz yaklaşmakta.

Belediye işçileri olarak ücretlerimize alacağımız zam toplu iş sözleşmesi ile belirleniyor. Asgari ücret arttıktan sonra aldığımız ücret asgari ücretin altında kaldı. Ancak bu konuda ne yapılacağına dair hiçbir bilgilendirme yok. İyileştirme talep ediyoruz ancak toplu iş sözleşmesi işaret edilerek bekletiliyoruz. Ekonomik kriz derinleştikçe bizler de birer ekonomik çöküş yaşıyoruz. İğneden ipliğe yüzde 150’ye varan oranlarda zam yapıldı, alım gücümüz çok düştü ve mevcut ücretlerimizle geçinemez hale geldik. Bu nedenle belediye işçileri olarak acilen ek protokol talep ediyoruz. Yani ücretlerimizin toplu iş sözleşmesi süreçleri beklenmeden yapılacak bir ilave protokolle yeniden düzenlenmesini istiyoruz. Ücretlerimizde en az asgari ücrete yapılan zam kadar acil olarak iyileştirme yapılsın. Ayrıca, yaklaşan TİS süreci ise tüm belediye çalışanlarının talepleri doğrultusunda şeffaf bir şekilde yönetilsin. Gerçek enflasyon oranı zamlara yansıtılsın. İnsanca yaşayacak bir ücret hakkımız!

Ekonomik enkaz nasıl kaldırılır?

0

Enflasyon canavarı hortlayalı çok oluyor. Her geçen gün alım gücümüz daha da fazla erirken, iktisadi olarak kendini sürekli kanıtlamak zorunluluğu duyan iktidar yeni bir iktisadi model oluşturulduğunu fakat birkaç ay dişimizi sıkmamız gerektiğini söylüyor. Umutlarını yazın gelecek turistlere bağlamış durumdalar. Oysa Türkiye’de ekonomik büyüme ve sermaye birikim modelleri çökmüş durumda. Gerçek bu! Türkiye özelinde yeni bir büyüme modeli doğmadığı gibi böyle bir model varmış ve takır takır işliyormuş gibi yapay bir görüntü vermek istemeleri rejimin nasıl bir sıkışmışlık içinde olduğunu gösteriyor. Bu sıkışmışlık kendini emekçilere dönük bir saldırı dalgasında göstermekte. Biz buna geleceğimizin borçlulukla ipotek altına alındığı “hayat pahalılığı” diyoruz. İşte bu yüzden enkaz altındayız.

Türkiye ithalata bağımlılığı neticesinde sürdürülebilir bir ekonomik büyüme karşısında cari açık vermek zorunda. Peki cari fazla vererek büyümenin yöntemi TL’yi değersizleştirmek mi? TL değersizleştiğinde daha az malı daha pahalıya alırken daha çok malı daha ucuza satmış oluyoruz. Bu durum istenilen ihracat gelirini yaratmayı imkânsızlaştırıyor. İthalata bağımlılığı azaltma hedeflenmeden ne istenilen ihracat yakalanabilir ne de ülke cari fazla vererek büyüyebilir. Bu bağımlılık ilişkisinden kopuş için ciddi bir sanayileşme ve kurumsallaşma planı gerekiyor. Dolayısıyla ortada ithal ikamesi gibi bir politika bile yok.

Kamu kaynaklarıyla sermayenin beslenmesi

Eğer ki bu ucube “modelin” bir adı olacaksa “finansal sermayenin yararına kamunun yağmalanması” adını verebiliriz. Hazinenin yüksek faiz ile borçlanması, çeşitli enerji ve ulaşım projeleriyle özel sektöre verilen garantiler, büyük şirketlerin bir çırpıda silinen vergi borçları ve son olarak kur korumalı mevduat hesabı ile hazinenin ek faiz yükü üstlenmesi gibi tüm bu durumlar gösteriyor ki hazinenin üzerine büyük bir mali yük binmiş durumda. Kamudan aldığını özel sektöre aktaran bir kayış görevi görmekte ve bunun yanında yağmaya ve talana da açık bir konumda.

Para politikaları ve mali politikaların başındaki kişiler (ilk kez Saray’ın tam olarak istediği politikayı güden ve ortaklaştırabildikleri insanlardan oluştuğunu düşünürsek) bu kadar yükü, koordineli bir şekilde enflasyonu daha da azdırma pahasına para basarak belli bir seviyeye kadar üstlenebilirler. Fakat bu yükün asıl taşıyıcısı vergi gelirleri olacak. A’dan Z’ye tüm vergi kalemlerinin soygun derecesinde artması bu yüzden.

Üstelik bu kadar verginin bu vergilerin çoğunu veren işçi ve emekçilere geri dönmediğini, hatta çeşitli sağlık hizmetleri, ulaşım, eğitim gibi alınması gereken tüm temel hizmetlerin gün geçtikçe pahalılaştığını görüyoruz. Neden vergi veriyoruz? Şu an herkesin sorması gereken soru bu. Cevap ise acı bir gerçek: Bir avuç sermaye grubunu beslemek için… Oysaki bu kadar vergi veren bir toplumun ulaşılabilir ve nitelikli kamusal hizmetler alması elzem olmalıydı.

Derhal harekete geçilmeli!

İki sermaye ittifakına karşı emek ittifakının inşa edilmesinin ve bu ittifakın kendi ekonomi programıyla politika sahnesine gür bir sesle çıkmasının tam zamanıdır. Merkezi ve planlı bir ekonomik modelle tam sermaye kontrolü, üretim araçlarında kamusal denetim ve dış ticarette devlet tekeli gibi köklü ve zaruri değişimlerin olduğu bir program, tüm emekçilerin acil ihtiyaçlarının çözümünün koşullarını oluşturmalıdır.

Acil ihtiyaçları çözmeye dönük en ufak bir adım atmayan iktidarın bu enkazdan ülkeyi düze çıkarmaya gücü olmadığı gibi, IMF’yi yeniden bir kurtarıcı olarak getirme planı dışında çözüm üretmeyen muhalefetin de hiçbir gücü yok.

Bu enkazı ancak mücadele eden işçiler kaldırabilir. Enkazın yükünü taşımamak için birleşik mücadeleyi ve dayanışmayı sürdürebilmek ve bu süreci politik olarak yeni ve bağımsız bir kurucu anayasayla taçlandırmak gerekiyor. Ekonominin toparlanabilmesi ve ekonomide yeni bir organizasyon için temel koşul, mevcut rejimden ve üretim ilişkilerinden kopuş hedefiyle mücadele etmektir.

Sudan: darbeye ve askeri diktatörlüğe karşı mücadele

0

Sudan’da 25 Ekim 2021 günü gerçekleşen darbeye ve askeri diktatörlük rejimine karşı mücadele sürüyor. Geçtiğimiz kasım ayında ülkede gerçekleştirilen genel grevin ardından ocak ayında da ikinci bir genel grev örgütlendi.

26 yıllık Ömer el-Beşir diktatörlüğünü deviren 2019 kitlesel devrimci ayaklanmasını kontrol altına almak adına, ordu ile Özgürlük ve Değişim Güçleri (ÖDG, burjuva ve sivil toplumcu muhalif grupların oluşturduğu koalisyon) arasında 2023 yılında seçimlerin yapılması için varılan anlaşmayla Egemenlik Konseyi kurulmuştu.

2011 yılında tüm bölgeyi sarsan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin bir parçası olarak gelişen ve 2019 yılında Cezayir ve Lübnan’daki ayaklanmalarla seferberliklerin ikinci dalgasının başlangıcına tekabül eden Sudan emekçi halkının isyanı diktatörlük rejiminden ve ekonomik sömürü düzeninden kopuş temellerine oturmaktaydı.

Kitlelerin talep ve mücadelelerinin sömürü düzeninin sınırlarını aşmaması adına iki farklı burjuva program arasında bir uzlaşı gerçekleştirilmiş ve seferberlikler bastırılmaya çalışılmıştı.

Ülke ekonomisinin önemli bir bölümünü kontrol altında tutan Sudan ordusu, Beşir diktası devrilse de rejimi ayakta tutmak ve ekonomik gücünü kaybetmemek için sürece baskı ve şiddet politikalarıyla dahil oldu. Liberal burjuva kanatlar ise kitlelerin ekonomik ve sosyal dönüşüm taleplerini göz ardı edip, IMF ve emperyalizmin çıkarları uyarınca daha demokratik bir sömürü düzeninin inşası hedefinde.

Bu iki farklı programın da temel hedefini ise aynı şey oluşturuyordu: kitle seferberliklerinin geri çekilmesini sağlamak, emperyalizm ve bölge gerici rejimleriyle işbirliği halinde ekonomik sömürü düzeninin bekasını garanti altına almak. Temel farklarını ise, ordunun bu yolda sopaya, burjuva muhalefetin ise havuca başvurması oluşturuyordu.

Egemenlik Konseyi’nin göreve gelişinden beri uyguladığı ekonomi politikaları ise kitlelerin 2019 yılında ayaklanmasına neden olan koşulları daha da derinleştirdi. IMF ile yapılan anlaşmaların faturası Sudan emekçi halkına kesildi, ülkedeki yoksulluk ve işsizlik düzenli olarak tırmandı.

Bu tablo karşısında, başını Sudan Profesyoneller Birliği, İşçi Sendikalarını Yeniden Örgütleme Platformu ve Direniş Komiteleri Koordinasyonu’nun öncülüğünde emekçiler Egemenlik Konseyi’ne karşı yeniden seferber oldu.

25 Ekim darbesini yaratan koşullar işte bu düzlemde gelişmişti. Egemenlik Konseyi başkanı Orgeneral Abdulfettah el Burhan, seferberlikleri ezmek, ordunun ekonomik gücünü muhafaza etmek ve rejimi ayakta tutmak amacıyla Geçici Hükümet başbakanı ve burjuva muhalefetin lideri Abdullah Hamduk’u görevden alarak hükümeti feshetti.

Ancak darbeye, askeri diktatörlüğe ve sömürü düzenine karşı Sudanlı emekçilerin isyanı sürüyor. Rejim karşısında süren mücadele ve örgütlenen iki genel grev Sudanlı kitlelerin devrimlerine sahip çıkmakta olduklarının kanıtı. 43 milyon nüfuslu ülkede 5 milyona yakın katılımla gerçekleşen ve kamusal hayatı önemli ölçüde kilitleyen iki genel grev ise bunun en önemli örneği. Darbeden bu yana 100’ü aşkın kişiyi katleden, binlercesini de tutuklayan ordu güçleri seferberlikleri bastırmaya çalışsa da emekçi halkın direncini kırabilmiş değil.

Sudan’da sürmekte olan seferberliklerin geleceğinde, Sudan Profesyoneller Birliği, İşçi Sendikalarını Yeniden Örgütleme Platformu, Direniş Komiteleri Koordinasyonu ve Sudanlı sosyalistlerin, mücadele halindeki emekçilerle birlikte diktatörlük rejiminden, kapitalist sömürü düzeninden ve emperyalizmden kopuşu mümkün kılabilecek bir siyasi alternatifin inşası belirleyici olacak. Tam da 2011 yılından bu yana bölge devrimci süreçlerinde inşasının noksanlığını hissettiğimiz bir alternatifin. Bu süreçte biz enternasyonalist devrimcilere düşen de böylesi bir alternatifin inşası yönünde Sudanlı emekçileri politik ve örgütsel olarak koşulsuz bir şekilde desteklemek.

***

Editörün önerileri:

Pandemi politik bir sorundur!

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), 2021’de meydana gelen iş cinayetlerine ilişkin raporunu açıkladı. İşçi ailelerinden, işyeri hekimleri ve sendikalardan alınan verilere dayandırılan rapora göre, 2021 yılında en az 2 bin 170 işçi yaşamını yitirdi. Raporda iş cinayetlerinin nedenlerinin başında yüzde 29 gibi yüksek bir oranla Covid-19 yer alıyor.

Ne işçinin cehaleti, ne işin fıtratı!

İşçilerin mesai sırasında vefat etmeleri burjuva basında “kaza” olarak anılıp, genelde işçilerin kendi ihmallerine veya işin tehlikeli olmasına dayandırılır, sonuçta kader kısmet denerek ölümün sebebi bile işçiye fatura edilirdi. Oysa İSİG Meclisi’nin raporu 2021 boyunca işçilerin en çok pandemi koşullarında alınmayan önlemler nedeniyle hayatlarını kaybettiklerini ortaya koyuyor. Buna rağmen devlet adım adım önlemleri kaldırıyor ve yoğun bakımlar dolmadıkça toplumsal olarak hiçbir önleyici tedbire gerek duymuyor. 6 Eylül’den bu yana okullarda ve işyerlerinde aşı olmamış personelin haftada en az iki kez PCR testi yaptırması, aşı yaptırmamış kişilerin toplu ulaşım araç kullanımlarında PCR testi ibraz etmesi gerekiyordu. 15 Ocak’ta yayınlanan genelge ile uçak dahil tüm toplu taşıma araçlarında, konser, tiyatro gibi toplu etkinlik alanlarında PCR zorunluluğu kaldırıldı ve karantina süresi yedi güne indirildi. Bu şekilde “sürdürülebilir pandemi” ile devlet, işçi ve emekçileri patronların insaf(sızlığ)ına terk etti.

Patronlar tamamen keyfi şekilde, hastalanan çalışanları işbaşı yapmaya veya ücretsiz izne zorluyor. Pandemi tam gaz devam ediyor, vakalar artıyor, ama hayatlarını kaybedenler havalandırılmayan kapalı ortamlarda molasız, izinsiz çalışmak zorunda olan işçi ve emekçiler oluyor. Sonuçta alınmayan önlemler, tercih edilmeyen tedbirler, ayrılmayan bütçelerle pandemi artık işçi sınıfının çözmesi gereken politik bir sorun haline geldi. Biz sürdürülebilir pandemiyi kabul etmiyoruz, ölümleri kanıksamıyoruz!

Pandemiye karşı hayatlarımızı savunabilmek için işyerlerimizde acil olarak salgın komiteleri kurulması gerekiyor, tamamen işçi denetiminde çalışma sürelerinin kısaltılmasını, molaların sıklaştırılmasını, işyerlerinin düzenli olarak temizlenmesi ve havalandırılmasını patronlardan talep etmemiz gerekiyor. İşçi ölümlerinin yüzde 94’ünün sendikasız işyerlerinde gerçekleşmesi bir tesadüf değil. İşyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerini ancak sendikalarda örgütlenirsek uygulatabiliriz.

Korku politikası iktidarı korur mu?

0

Saray rejiminin yarattığı sorunlar zinciri kartopu gibi büyüyor. Buna karşılık Saray’ın sorunları çözme gücü olmadığı gibi, artan hoşnutsuzluğa sunabileceği tek çözüm baskı politikaları. İşçi emekçiler haklı oldukları bir davada mı birleşti, kaymakamlık “süpürün” diyor. Kadınlar ve öğrenciler haklarını aramak için meşru bir protesto mu gösterecek, valilik toplanmayı yasaklıyor. Selahattin Demirtaş gibi Erdoğan’ın konumunu sarsabilecek isimler haklarında hukuka dayalı bir iddianame olmamasına ve çeşitli mahkemelerce beraat etmelerine rağmen tutuklu yargılanıyor, cezalar alıyor.

AKP hükümeti enflasyonu indiremiyor, işsizliği sonlandıramıyor; bırakalım insanca bir yaşamı, temel gıda ürünlerine erişmeyi sağlayacak ve çalışırken ölünmeyecek koşulları dahi yaratamıyor. Ama yukarıda saydığımız tüm baskılara rağmen mücadele eden kitleleri de evlerine gönderecek, onları sindirecek bir başarıyı da sağlayabilmiş değil. Bu yüzden hükümet son bir ayda baskı dozu ve çeşitliliğinde yeni bir perde açtı. AKP ve MHP çok sayıda kurum ve insanı, üstelik bir kısmı hiç gündemde değilken hedef gösterdi.

İçişleri Bakanı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yapılan yeni istihdamların terörle ilişkili olduğunu dile getirdi. Oysa bu insanların tamamı için adli sicil belgesi dışında pek çok güvenlik soruşturması da zaten yapılmış ve onay alınmıştı bile. Emek yanlısı gazetelerin resmi ilanlar alması basın ilan kurumunca halen engellenmiş, dağıtımları zorlaştırılmışken geçtiğimiz ay Fox TV’ye haber bülteninden ötürü para cezası, Tele 1’e program durdurma ve para cezası verildi. Gazeteci Sedef Kabaş’a yapılanlar ise ayrı bir hukuksuzluk dizgesi. Kabaş, Erdoğan’a hakaretten ötürü gece yarısı evinden gözaltına alınıp üstüne bir de kıdemsiz bir hâkimin kararı ile tutuklandı! Saray rejimi sindirme politikalarını o kadar ileri taşıdı ki, Bahçeli’nin ardından Erdoğan da Sezen Aksu için “dilini koparma” vazifesinden bahsetti.

Bu ve yakından tanıdığımız benzeri baskıların bir çaresizliğin ürünü olduğunu biliyor ve işe yaramadığını da görüyoruz. Saray’ın megafonu gibi yayın yapmayan gazetecilerin halk içerisindeki popülariteleri artarken, Barolar Birliği Sedef Kabaş için açıklamalar yapıp seferber oluyor. Sezen Aksu’nun hedef gösterilmesine karşılık, siyasete karışmamayı meziyet olarak gören sanatçılar dahi birleşiyor. Sonuç olarak hükümetin sindirmek için attığı her adım geri tepiyor. Görünen köy kılavuz istemez: Baskı politikaları AKP’yi iktidarda tutmaya yetmiyor, çünkü kitleler mücadele etmekten çekinmezken toplumun genişleyen kesimlerinin desteğini de alıyorlar.

Bu durum dertlerimizin biteceği, tünelde ışığın görüldüğü anlamına mı geliyor? Otomatik olarak değil ama kurtuluş tabii ki mümkün. Nasıl mı?

AKP bugüne kadar TÜSİAD’ı ve MÜSİAD’ı yabancı patronlarla beraber memnun etmek iddiasıyla iktidar oldu ve özelleştirmeler, yoksullaşma, sefalet ve iş cinayetleri pahasına sözünü tuttu. Daha büyük bir işçi düşmanlığı ile patronları memnun etme vaadiyle Saray rejimi modelini önerdiğinde de pek çok kesimin desteğini aldı. Bugün ise AKP’nin temel amacı iktidarda kalmak haline geldi ve ellerinde eski müttefikleriyle paylaşabileceği kaynak azaldı. AKP’nin eski dostları, kapitalizme gönülden bağlı AKP hasımları da mevcut tabloyu daha iyi bir yere getiremezler. CHP dahil olmak üzere düzen partilerinin yapacağı ancak işçi düşmanlığının farklı bir tonu olabilir ve Türkiye’de bugün işçi düşmanlığına dayanan hiçbir sistem de yukarıda sıraladığımız baskıların durmasına sebep olamaz.

Hükümet elinde sadece çekiç kaldığı için tüm sorunlara çivi muamelesi yapsa da kitleler geri adım atıp susmuyor, evine kapanmıyor. Bu durum, çözümün doğrudan kucağımıza düşeceği anlamına gelmez. Tüm baskılar işçi düşmanlığını ayakta tutmak içinse, bunu sonlandırmak adına sorunun kaynağına inip bir emek ittifakında bir araya gelmemiz gerekiyor.

İki reçete, iki tedavi!

0

Siyasal İslamcı iktidarın parantezi kapanıyor. Parantez kapanmasın diye elden gelen arda konulmayacak. Nitekim öyle. Ama sonuç değişmeyecek. Parantez kapanacak. Öyle olduğunu hep birlikte göreceğiz. Seyirci olarak değil bizzat sahada öyle olması için üzerimize düşeni yapacağız.

Neden?

Çünkü baştan aşağı çürüdüler. Sadece kendileri çürümekle kalmadılar. Tüm bir ülkeyi çürütmeye de devam ediyorlar. Öylesine büyük suçlar işlediler, öylesine büyük yıkımlar yarattılar ki zararların tazmini ve onarımı ne derece mümkün olabilecek her birlikte göreceğiz.

Şuna emin olabiliriz: Gidişleriyle ülkenin üzerinden çok büyük bir yük kalkmış olacak ama çözüm hangi reçetenin uygulamada olacağına göre değişecek. İki reçete, iki tedavi var. Üçüncü yol diye bir seçenek söz konusu değil. Sermaye için reçete ayrı bir sonuç, emek için reçete ayrı bir sonuç ve süreç anlamına gelecek.

İktidarın yeni adayı dört partili Millet İttifakı belli ki liderliğini eski bir AKP’li başbakan ile ekonomi bakanının yaptığı iki partinin katılımıyla altı partili bir hal alacak. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim! Hep birlikte önümüze koydukları reçete ve tedavi, sermaye düzenini ihya etmeye yönelik. Bu reçete ve tedavi, emeğin derdine derman olmayacak.

Neden?

Çünkü iktidardaki de aynen böyle yola koyulmuştu. Muhtemelen 2002’de başlayan hikâyenin buralara kadar gelebileceğine kendileri dahi ihtimal vermiyordu. Hasbelkader yaşanan bu 20 yıl, bir yandan Türk burjuvazisinin kapitalist birikim krizinin bir sonucuydu. Ama esas olarak toplumun, en çok da askeri darbelerle, her anlamda örgütsüz kılınmasının ve en nihayetinde baskı ve şiddet aygıtlarıyla siyasal ve sendikal örgütleri paramparça edilen işçi sınıfının ideolojik-politik ağırlığının etkisiz kılınmasıyla mümkün olabildi.

İktidar adayı Millet İttifakı’nın bugün söylediği “örgütlü bir halkı kimse yenemez” değil, “emekçiler örgütlenin, birleşin ve ayağa kalkın” değil. “Sandığa kadar sabır”. “Günü gelince oyunu kullan”. Denilen bu! Peki, iktidardaki gibi siz de vaatlerinizi üç gün sonra unutursanız, size kim dur diyecek? Sizi kim denetleyecek? Benzeri 20 yıllık kayıpların, yıkımların yaşanmamasının garantisi örgütlü bir toplum olmak değil mi? Üretenlerin denetimi ve yönetimi söz konusu olmadan bu nasıl sağlanabilir? Ve tabii, ya kaybeden “saymıyorum, gitmem” derse!?

Bu toprakların işçileri, emekçileri, kadınları, gençleri, yoksul halkları çok daha iyisini hak ediyor. Sadece iki reçete, iki tedavi var. Mademki hükümetler yönetiyor, o zaman emeğin reçetesi bir işçi emekçi hükümetinin kurulması hedefi olmalı. Emek ittifakı derken bizim bahsettiğimiz budur.

İnsanca bir ücret için mücadele büyüyor: Ortak mücadelenin araçlarını yaratmalıyız!

0

Alım gücünün hızla düştüğü ekonomik kriz döneminde, işverenlerin açıkladığı zam oranları ile birlikte dayatılan sefalet ücretlerine karşı işçilerin tepkisi de mücadelesi de dalga dalga büyüyor.

Önce Trendyol Express çalışanı işçi-kurye-taşıyıcılar, yüzde 11 zam dayatmasına karşı kontak kapatarak greve çıktılar. İki gün süren grevin ardından yüzde 38,8 zam ve iş bırakan hiçbir kuryenin iş akdinin feshedilmemesini garanti altına alarak önemli bir kazanım elde ettiler. E-ticaret sektöründeki bu kazanım tüm işçi mücadeleleri için önemli bir örnek teşkil etti.

Hemen ardından, Yemeksepeti Banabi kurye işçileri 31 Ocak günü açıklanan sefalet zammı sonrasında 1 Şubat’ta Yemeksepeti Genel Merkezi önünde bir araya geldiler. Yemeksepeti’nde yetkili sendika olan Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) öncülüğünde “Net 5500 TL, prim ve yan haklar verilsin” taleplerini basın açıklaması ile dile getirdiler. Ayrıca, mobbinge ve tutanak baskısına son verilmesini, işkolunun derhal taşımacılığa geçirilmesini ve TÜMTİS’in sendikal yetkisine yapılan itirazın geri çekilmesini talep ediyorlar. İş yavaşlatma kararı alan işçiler, “Performans Düşürüyoruz” diyerek talepleri yerine getirilene kadar mücadele kararlılığını dile getiriyor. Taşımacılık sektöründeki mücadeleler bunlarla sınırlı değil. Yurtiçi Kargo, HepsiJet, Scotty, Sürat Kargo işçileri de düşük ücretler ve kötü çalışma koşullarına karşı tepkilerini dile getiriyorlar.

Eşzamanlı olarak, Migros Depo işçileri gece yarısı bildirimiyle yüzde 8 zam dayatması ile karşı karşıya bırakıldılar. Yüzde 8’lik zammı kabul etmeyeceklerini belirten Esenyurt Migros Depo çalışanı 400 işçi, DGD-SEN öncülüğünde iş bırakma eylemiyle tepkilerini örgütlü bir şekilde ortaya koyuyor ve ücretlerine yüzde 70 zam talep ediyorlar.

Benzer şekilde, birçok belediyede, işçilerden ek protokol talebi yükseliyor. Mevcut ekonomik kriz ekseninde artan enflasyonun ve dolayısıyla alım gücündeki muazzam düşüşün mevcut TİS sözleşmelerinde belirlenmiş ücretleri erittiğini ve asgari ücret zammının da göz önünde bulundurularak ücretlerin/zam oranlarının ek protokolle iyileştirilmesini istiyorlar.

Muazzam düzeyde düşen alım gücü işçiler için insanca yaşayacak bir ücret talebini ve bu talep etrafında örgütlenmeyi hayati kılıyor. Ancak elbette mevcut mücadeleler sadece bu taleple sınırlı değil. Bu taleple doğrudan bağlantılı olarak güvenceli, sendikalı çalışma hakkı için mücadele öne çıkıyor. Tek Adam rejiminden güç alan işverenlerin, sendikal örgütlülüklerini korumaya, artırmaya çalışan işçilere karşı sendika düşmanı tutumları pervasızca devam ederken, buna karşı işçi eylemleri de sürüyor.

Çorlu’da faaliyet yürüten Lila Kağıt fabrikasında 50’ye yakın işçi beş ay boyunca yürüttükleri sendikal faaliyet sebebiyle kademeli olarak işten çıkarıldı. Son olarak aralık ayında sekiz işçinin daha işten çıkarılması üzerine Selüloz-İş Sendikası ile beraber işçiler fabrika önünde eylemdeler.

İşçilerin 20 Ocak’ta zam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle üretimi durdurduğu Gebze’deki Farplas’ta ise işçiler hem talepleri için hem de sendikal hakları için mücadeleyi sürdürüyor. Farplas’ta yedi ayrı şirket ve beş ayrı işkolu olmasına rağmen 2 bine yakın işçinin çoğunluğu DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’te örgütlü. İşyeri yönetimi eylemleri durdurmak için önce tüm çalışanları idari izne çıkarmıştı. Ve ardından Kod-49 ile 150 işçinin iş akdini feshetti. Bunun üzerine işçiler 30 Ocak gecesi fabrikayı işgal ettiler; ancak işçilerin haklı taleplerine cevap polis müdahalesi ve gözaltılar oldu. Bu baskılar karışında geri adım atmayan işçiler, mücadeleyi kararlılıkla sürdürüyor.

İktidar ekonomik ve politik olarak büyük bir çıkmazda. Buradan en iyi bildiği yolla, faturayı işçiye emekçiye yazarak çıkmaya çalışıyor. Sendikal örgütlülüğün bile oldukça cılız olduğu bir ortamda ise işveren bu koşulları kendi çıkarına kullanmaktan elbette geri durmuyor. Bu açıdan sendikal mücadelemize sahip çıkmamız, işverenin hukuksuz uygulamaları karşısında direnmemiz ve mevzileri büyütmeye çalışmamız çok kritik. Sendikal örgütlülüğün olmadığı yerlerde de acil olarak işyeri örgütlenmelerine başlamamız ve işçi eylemleriyle dayanışmanın somut yollarını bulmamız gerekiyor. Bir arada durmanın, bir arada mücadelenin araçlarını yaratmak zorundayız!

Hayat pahalılığı, yağma ve talan ekonomisinin sonucudur!

0

Enflasyonun giderek arttığı bir seneyi geride bıraktık. 2021 yılı enflasyonu TÜİK’in çarpıtılmış hesabına göre yüzde 36,8 olarak açıklanırken, Enflasyon Araştırma Grubu’na (ENAG) göre yüzde 82,8 olarak tespit edildi. ENAG’ın ocak ayı verilerine göre ise enflasyon aylık olarak yüzde 15,52, yıllık olarak ise yüzde 114,87 artmış oldu. Temel tüketim maddelerinin her geçen gün fahiş bir biçimde arttığı bir süreçte toplumun en yoksul ve güvencesiz kesimlerinin gelirleri artmadı; aksine, tercih edilen ekonomi politikalarına kurban edildi, enflasyon altında ezildi. Eriyen alım gücü sonucunda kitleler açlıkla sınanırken, iktidar önce fiyat artışlarındaki suçu birkaç markete attı, “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” diyerek faiz indirimine devam etti. Sonuç, doların 18 TL’yi geçmesi ve bir gece yarısı operasyonu ile kamu bankalarından 20 milyar dolardan fazla paranın piyasaya sürülmesiyle dövizin düşürülmesi oldu, ancak ne pahasına? “Kur korumalı mevduat hesabı” politikası ile dövizdeki artışın maliyeti Hazine’ye yüklendi ve iflas eden ekonomi, yağan zamlarla emekçi halka fatura edildi.

Saray rejimi “yeni ekonomik modeli” ile kitlelere yoksulluğa biraz daha sabır göstermesini telkin ederken, zenginlere kaynak transferine devam ediyor. Adı açıkça yağma olan bu modelin uygulanması rejimin büyük bir sıkışmışlık içerisine girdiğinin göstergesidir, binlerce emekçinin geleceği daha fazla vergi ve borçluluk sarmalı altında ipotek altına alındı. Özel sektöre yüksek teşvik ve verilen garantiler, kirası ödenen ve yolcu garantili otoyollar, havalimanı projeleri, şehir hastaneleri… Bu yükün asıl taşıyıcısı ise Hazine, yani kamu gelirleridir, nitekim yeni yıl itibarıyla tüm vergi kalemleri ve harçlar ortalama yüzde 36 artırıldı. Alkol, sigara, otomobil, elektrik ve doğalgaz gibi tüketim maddelerine fahiş zamlar getirildi. Sadece elektriğe getirilen kademeli zam ile aylık 150 kwh üstü kullanım yüzde 125 zamlandı; bu da Türkiye’deki bir hanenin ortalama aylık 417 TL elektrik faturası ödeyeceği anlamına gelir.

Tüm bu yağma karşısında işçi ve emekçi ücretlerine yapılan zamlar durumu net bir biçimde özetliyor. Asgari ücrete yapılan yüzde 50 zam yeni yıl ile açıklanan zamlarla elimize bile geçmeden erirken, memurlara ve emeklilere yüzde 25-30 dolayında zamlar yapıldı. Özel sektör ise tamamen işverenlerin inisiyatifine kalmış durumda ancak yapılan zamlar resmi enflasyonun altında. Örgütlü olan ve grev yaptırımı olan metal sektöründe bile ilk altı ayda yüzde 27,44 oranında zamma imza atıldı.

Ücret artışlarındaki bu sefalet tablosu, pandemi sonrası derinleşen ekonomik kriz ve hiperenflasyon ortamı ile ilgili değil; yıllara yayılan işçi emekçi düşmanı politikaların bir sonucu. TÜİK tarafından dört yılda bir açıklanan işgücü maliyeti istatistiklerine göre 2016-2020 yılları arasında ortalama brüt işçi ücretleri yüzde 30,4 artarken, resmi enflasyon (TÜFE) ise yüzde 72,6 oranında artmış. TÜİK’in rakamları bile mevcut iktidarın ekonomik mucizesini oldukça iyi özetliyor.

Ne var ki, şu an pek çok kesim krizden çıkışı yapılacak seçimlerden umuyor. Muhalefet olası bir seçimde iktidarı alırsa ekonomi biliminin gereklerine (!) uygun hareket ederek, mevcut duruma mucizevi bir çözüm getirecekmiş gibi açıklamalarda bulunuyor. Oysaki bu saldırı dalgası ekonominin bilirkişilere emanet edilmesi ile ilgili değil, son derece açık olarak sınıfsal tercihlere bağlı. Yani bu durumda Millet İttifakı’nın da temsil ettiği burjuva kampların talepleri doğrultusunda bu enkaza el atacağını öngörmek pek de zor değil. Bugün işçi ve emekçilerin yaşanan bu saldırı dalgasını bertaraf edip, geleceklerinin sermaye yararına ipotek altına alınmasını reddetmeleri kendi ittifaklarını inşa etmeleriyle ilintili. Ücret talebi ile gelişen irili ufaklı mücadelelerden demokratik hakların savunusuna dek emekçilerin kendi acil talepleri doğrultusunda kuracakları emek ittifakı, en yakıcı ihtiyaç olarak duruyor.

Yemeksepeti Banabi işçisi sefalet zammına karşı ayakta!

0

Yemeksepeti Banabi kurye işçileri 31 Ocak günü açıklanan sefalet zammına karşı 1 Şubat’ta Yemeksepeti Genel Merkezi önünde bir araya geldi. Konvoylar halinde çeşitli depolardan gelerek kontak kapatan işçiler “işveren zammını al başına çal”, “iş, ekmek yoksa barış da yok” diyerek güvencesizliğe ve sendika düşmanlığına karşı taleplerini haykırdı. Yemeksepeti’nde yetkili sendika olan Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) öncülüğünde gerçekleşen eyleme birçok basın mensubu ve siyasi parti de destek verdi.

Yetki belgesini Çalışma Bakanlığı’ndan alan TÜMTİS, Yemeksepeti şirketinin işçilerin işkolunu “taşımacılık” yerine “ofis-büro” olarak göstermesi nedeniyle yüzlerce sendikal üyeliğin boşa düşürülmeye çalışıldığını söylüyor. Hileli bir şekilde işkolunun değişmesi sebebiyle açılan dava devam etmekte. Öte yandan, patronun tüm saldırılarına rağmen işçiler örgütlenmeye devam ediyor.

Yemeksepeti işçileri hem önlerine çekilen sendikasızlaşma engelini aşmaya çalışıyor hem de son yıllarda devasa büyüyen Yemeksepeti şirketinin verdiği sefalet zammının insan onuruna yaraşır bir seviyeye yükseltilmesi için mücadele veriyor. 1 Şubat’taki basın açıklamasında konuşan işçiler “kış şartlarında kar koşullarında bile mesaimizin başında olduk ve siparişleri yetiştirmeye çalıştık fakat işverenin bize layık gördüğü ücret bu oldu” diyerek Yemeksepeti şirketinin kendileri sayesinde büyüdüğünü vurguladılar. İşçiler “10 saniyede bizden paket çıkarmamız bekleniyor” dedikten sonra üzerlerindeki performans baskısı ve zorlu çalışma koşullarına karşı sendikalaşmanın önemini vurguladılar ve Yemeksepeti yönetimiyle görüşme talep ettiklerini açıkladılar. Ayrıca işçiler tüm talepleri şirket yönetimi tarafından sağlanana dek mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceklerini belirttiler. Basın açıklamasında ayrıca bir kölelik sistemi olan esnaf kurye modelinin güvencesiz çalışmayı ve sektördeki ölümleri artıracağı vurgulandı. Ayrıca patronların esnaf kurye istemesinin nedeni olarak da patronun sendikayı, sosyal hakları, izin günleri gibi işçi sınıfının kazanılmış haklarını yok sayabilmesine dikkat çekildi.

Basın açıklamasından sonra Yemeksepeti şube temsilcileri TÜMTİS’in genel merkezinde süreç ile ilgili yol haritası çizmek için toplandılar. Burada alınan karara göre işçiler önümüzdeki süreçte örgütlülüğü artırarak taleplerimiz karşılanana kadar ülke genelinde hep beraber hareket etme iradesi göstermek ve daha güçlü meydanlara çıkmak için mücadeleyi hep beraber sürdürme kararı aldılar. Bu kapsamda “performansı düşürme ve TÜMTİS’te örgütlenmeye devam ediyoruz” denildi. 

Pandemiyle birlikte büyüyen ve önemi artan taşımacılık sektöründeki örgütlü mücadelenin yükseltilmesi ve kazanımla sonuçlanması işçi sınıfının birçok kesimi için moral ve kazanç olacaktır. Can güvenliği, sendika ve toplu sözleşme haklarının peşinde mücadele eden başta Yemeksepeti Banabi olmak üzere tüm kurye ve depo işçilerinin yanındayız.

Son olarak işçilerin taleplerini bir kez daha vurguluyoruz:

-Selalet zammını kabul etmiyoruz! Net 5500 TL, prim ve yan haklar verilsin

-Mobbinge ve tutanak baskısına son!

-İşkolumuz derhal taşımacılığa geçirilsin!

-TÜMTİS’in sendikal yetkisine yapılan itiraz geri çekilsin!

Sokak emekçi halkındır!

0

Süleyman Demirel, 1970’lerde başbakanlığı sırasındaki büyük emekçi mücadeleleri döneminde “Sokaklar yürüyerek aşınmaz” demişti. Bir anlamda sokak protestolarından çekinmediğini belirtmiş, hatta “Siz istediğiniz kadar yürüyün, ben bildiğimi yaparım” demeye getirmişti.

Bugünkü Cumhurbaşkanı ise, “Sokağa çıkarsanız kaçtığınız yere kovalarız” diye tehditte bulunuyor. Ne tuhaf! Dönemin emekçi düşmanı Demirel bile bugün Tayyip Erdoğan’ın yanında demokrat, yasalara saygılı biri gibi görülür oldu.

Öyle ki, Erdoğan işi sanatçıların “dilini koparmaya” kadar vardırdı. İçişleri Bakanı Soylu da polislere “bacaklarını kırın” talimatları veriyor.

Yarın öbür gün, hırsızların ellerini kesin, günahkârların kellesini uçurun gibisinden fetvalar duyarsak neredeyse şaşırmayacağız. Zira rejim istediğini dilediği an hırsız, günahkâr vb. diye yaftalayabiliyor.

İktidarın amacı

Cumhur İttifakı’nın seçmen kitlesinin her geçen gün erimesi, liderlerini telaşa düşürüyor. Muhtemel seçimlerde iktidarı kaybetmeleri onları müthiş derecede tedirgin ediyor. Yönetimden uzaklaşmaları durumunda, kendilerinin, ailelerinin, yandaşlarının, kısaca Saray’ın etrafında kümelenmiş yağmacı tefecilerin, silah tacirlerinin, inşaat baronlarının, enerji patronlarının (kısacası oligarşinin) kaybedeceği o kadar çok şey var ki…

Üstüne üstlük bir de yolsuzluklar ve yasadışı uygulamalar nedeniyle yargılanma tehdidiyle karşı karşıya kalabilecekler.

Onun için korku salmaya, kitlelere “Oturun oturduğunuz yerde, sakın ha şikâyetlerinizi sokağa dökmeye kalkmayın” mesajı vermek istiyorlar. Emekçiler şikâyetlerini ve taleplerini birbirlerine duyurmazlarsa, toplu bir biçimde ve görünür mecralarda dile getirmezlerse, seçimleri kazanabileceklerini düşünüyorlar.

Ya muhalefet?

Millet İttifakı liderlerinin buna cevabı ise, “Biz zaten kimseyi sokağa çağırmıyoruz” oldu. Son derece yanlış bir cevap. Zira, on yıllar boyunca verilen mücadeleler sonucunda elde edilmiş demokratik haklardan feragat etmek anlamına geliyor.

Zira emekçi halkın, sokak dahil istediği yerde ve istediği zaman protesto etkinliği düzenleyebilmesi en demokratik ve anayasal hakkı. Millet İttifakı’nın yanı sıra tüm demokratik kuruluşların bu hakkı savunması ve gerekli sokak protestolarını, mitingleri, yürüyüşleri düzenlemesi gerekirdi. Hâlâ da gerekiyor.

İktidar emekçiye sokakları yasaklarken, rejim taraftarları uyduruk gerekçelerle sanatçıların evleri önünde gösteriler düzenleyebiliyor, muhalif gazetecileri sokak ortasında dövebiliyorlar. Bunlar iktidardan yakınmakla önlenemez. Demokrasi gövdesini sokakta da gösterebilmeli.

Nasıl?

Zorba bir otoriter rejimin, Anayasa mahkemesini kapatmayı önermeye kadar vardıracak şekilde tüm demokratik organları ve özgürlükleri ezip emekçilere sopa sallayan bir iktidarın tehditlerini lafla eleştirmek yetmeyecektir.

Asıl yanıt, tüm emekçilerin bütün örgütleriyle birlikte (sendikalar, partiler, demokratik kitle örgütleri vb.) tüm taleplerini ve protestolarını istedikleri yerde kitlesel olarak dile getirmeleri olacaktır.

Toplanma, örgütlenme ve protesto gibi demokratik haklar kullanılmadığı sürece kâğıt üzerinde kalır. Ve maalesef bir süre sonra kitaplardan da silinir. Rejimin bu planını bozmalıyız.

Yemeksepeti İşçi Komitesi: “Banabi kuryeleri ve depo işçileri haklarını istiyor!”

0

2022’yle birlikte birçok firmada yeni ücret zamları belirleniyor. Yemeksepeti işçileri ücretlerine ne oranda zam yapılacağına dair firmadan 2 aydır bir bilgilendirme alamadılar. Binlerce kurye ve depo işçisi yeni ücretlerinin ne olduğunu 1 Şubat (Salı) günü öğrenecek. Bu belirsizliğe ve diğer sorunlara dair Yemeksepeti İşçi Komitesi bir açıklama yayımladı. Bu açıklamayı aşağıda okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

Yemeksepeti İşçi Komitesi açıklaması:

Banabi kuryeleri ve depo işçileri haklarını istiyor! BİZE ULAŞIN! Yemeksepeti işçisi olarak sendikaya üye olduk diye iş kolumuz değiştirildi. Kuryeler ve depo işçileri olarak ofis-büro sektöründe gözüküyoruz. Yemeksepeti evrakta SAHTECİLİK yaptı.

Buna rağmen iş kolunun değişmediği depolarda örgütlendik, Çalışma Bakanlığı’ndan TÜMTİS’le birlikte sendikal YETKİMİZİ aldık. Yemeksepeti bu yetkiye İTİRAZ etti. Mahkeme sürüyor. Mahkeme nihai olarak bizim yetkimizi tanıyacak.

Şimdi Yemeksepeti içeride sendikanın gücünü kırmak için işçileri sefalet ücretlerine mahkum ederek, esnaf kuryeye geçiş yapmaya zorluyor. Yemeksepeti’nin 2022 sözleşmesi, işçileri ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA çalıştırıyor.

KABUL ETMİYORUZ! BÜTÜN KURYE VE DEPO İŞÇİSİ DOSTLARIMIZI MÜCADELEYE ÇAĞIRIYORUZ! ŞİMDİ TALEPLERİMİZ İÇİN KONTAK KAPATMA, DEPOLARI KİLİTLEME ZAMANI!

TALEPLERİMİZ: 1) NET 5500 TL, PRİM VE YAN HAKLAR. 2) HAKKINI ARAYAN HİÇBİR KURYE VE İŞÇİ İŞTEN ATILMAYACAK; TUTANAK BASKISINA SON. 3) İŞ KOLUMUZ DERHAL TAŞIMACILIĞA GEÇİRİLSİN. 4) SENDİKAL YETKİYE YAPILAN İTİRAZ GERİ ÇEKİLSİN.

İrtibat: 0554 786 23 11

Oppo deneyimi üzerinden: Defterleri de kapıları da açın!

0

Bizler işçi sınıfı olarak zaten en başında mülksüzleştirilmiş bir sınıfız. Elimizde emek gücümüzden başka bir şey yok. İşsizlik, işten çıkarılma, istihdamın küçülmesi bu yüzden bizler için en büyük tehdit. Hele böylesi ekonomik kriz dönemlerinde…

Ancak servetlerine servet katarken “bu da sizin payınız” demeyenler; kârları erimeye başladığında “ama çok zordayız” demeyi kendilerine meşru görüyorlar. İşimizi elimizden rahatça alırken, bunu anlayışla karşılamamızı, kaderden saymamızı bekliyorlar.

Mesela, onlara kalsa Oppo Türkiye işçilerinin kaderiydi yaşadıkları! 

Patronları durumu, “Artan maliyetler hedeflenen üretim kapasitesini etkilemiştir. Ne yazık ki, sonuç olarak, geçtiğimiz günlerde bazı işten çıkarmalar oldu” diye açıklıyorlar.

Biz daha açık ifade edelim: Onların “bazı” işten çıkarmalar dedikleri 600 işçi. (Yönetim 360 olarak açıklasa da işçiler 600’ün üzerinde işçinin çıkarıldığını belirtiyor.) Önce 8 günlük izne ve ardından toplu olarak işten çıkarıldılar. Öte yandan, işçilerin beyanları son ana kadar yoğun mesaili olarak çalıştırıldıkları ve depoları doldurdukları yönünde.

Ne tesadüf ki, Türkiye’de son dönemde hemen hemen her örnekte olduğu gibi işten çıkarılanların çoğu da sendikaya üye olan işçiler. Ancak işçilerin örgütlü oldukları Türk Metal sendikası önce sessiz kaldı; ardından da işçilere, onları başka işyerlerine yerleştireceğini söyleyerek, eylemlerine son vermeyi ve hukuki sürece başvurmamalarını salık verdi. kadinisci.net tarafından yapılan haberde kadın işçiler, “Sendikayla masaya oturmadan önce yaklaşık 500 kişinin işten çıkartılması ve ondan sonra sürecin işletileceğini duymuştuk. İnanmadık ama dedikleri gibi oldu. 600 kişi çıkarıldı ve çıkarıldıktan birkaç gün sonra sendika fabrikaya girdi,” diyerek bu sürece ve sendikanın tutumuna ilişkin haklı şüphelerini dile getiriyorlar.

İşte, yüklü devlet teşviki ile kurulmuş Çin sermayeli Oppo Türkiye’nin henüz 1 yıl dolmadan toplu olarak işten çıkardığı işçilerin bizzat işveren ve sendika eliyle yazılmış kaderi!

Buradaki tüm şüphelerin, sorunun ve pek tabii sonucun en temel nedeni ise işyerlerinde ve sendikalarda süreçlerin işçiler/taban tarafından denetiminin eksikliği.

Oppo güncel örneklerden sadece biri. Önümüzdeki günlerde de bu günleri fırsat bilip bize “ama işte maliyetler, ama o ama bu” diyenler çok olacak…

Peki ne yapmalıyız? Bu durumlarda onlara öncelikle “Açın defterleri! Biz de görelim neymiş o maliyet, neymiş o zarar” diyebilmemiz gerekiyor. Tüm defterlerin ve belgelerin işçilere açılmasını ve bizzat işçiler tarafından denetlenmesini talep etmeliyiz. Bu aynı zamanda çalışma koşulları, ücretler, işten çıkarma vb. kritik karar alma süreçlerine de müdahil olabilmemizin yolunu açacaktır. Aksi takdirde, doğrudan bizi etkileyecek süreçlerin hepsini, çıkarları bizimle taban tabana zıt olan işverenin beyanına bırakmış oluyoruz. Bunu kabul etmezler diyeceksiniz, doğru, etmeyeceklerdir; bunu ancak işyerindeki örgütlü gücümüzle elde edebiliriz. Bu yüzden mutlaka işyerlerimizde örgütlü, bir arada ve bu süreçlere hazırlıklı olmalıyız.

Oppo örneği hatırlatıyor ki, aynı şekilde sendika yöneticilerine de “Açın o kapalı kapıları!” dememiz gerekiyor. Sendikalar, üyelerinindir, işçilerindir; kapalı kapılar ardında alamaz kararlarını, şeffaf olmalıdır! Bunun için de sendikal bürokrasi karşısında sendika içi demokrasiyi işletmek adına mücadele etmek kaçınılmazdır. Bu aynı zamanda sendikalarımıza sahip çıkmanın da tek yolu olacaktır.

İşyerlerinde de sendikalarda da tek garantimiz budur: Açın defterleri, açın kapıları!

Küba: 11 Temmuz halk protestoları tutuklularına özgürlük, yargılamalara son!

0

Küba hükümetinin, ülkede geçtiğimiz 11 Temmuz’da gerçekleşen protestolara katılanlara dönük haksız tutuklamalar ve ağır hapis cezaları gibi baskı ve susturma politikaları karşısında İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) bildirisi

Geçtiğimiz yılın 11 Temmuz büyük protesto gösterilerinin 6 ay sonrasında, hükümet karşıtı protestolara katılmaları sebebiyle yüzlerce Kübalı tutuklandı. Ocak’tan beri, “saygısızlık, kamu düzenini bozma, anavatanın sembollerine hakaret etme, suça teşvik, saldırı” ve isyana teşvik gibi 30 yıl hapis cezasına gelen türlü düzmece suçlamalar deneniyordu.

Küba 11 Temmuz halk ayaklanması tutuklularına özgürlük! Yargılamalara (Mahkemeler) son!

Geçtiğimiz yılın 11 Temmuz büyük protesto gösterilerinin 6 ay sonrasında, hükümet karşıtı protestolara katılmaları sebebiyle yüzlerce Kübalı tutuklandı. Ocak’tan beri, “saygısızlık, kamu düzenini bozma, anavatanın sembollerine hakaret etme, suça teşvik, saldırı” ve isyana teşvik gibi 30 yıl hapis cezasına gelen türlü düzmece suçlamalar deneniyordu. Tutukluların arasında 16 yaşında olan çocuklar da bulunuyor. Birçoğu, gerçek bir cadı avına dönen bir sonraki günkü baskınlarda tutuklandılar.

Hükümet kontrolündeki Küba basınında resmi rakam veya bilgi olmamasına rağmen, gösterilerde 1000’den fazla kişinin tutuklandığı hesaplanıyor. 600-700 arasında kişi hakkındaysa yargılamalar sürüyor.

Gerçek dışı suçlamalar

Örneğin, yargılananlardan biri Yüksek Sanat Enstitüsü öğrencisi genç müzisyen Abel Lescay. Üniversitesi ve İUB-DE’nin de parçası olduğu, özgürlüğü için yürütülen uluslararası imza kampanyasıyla destekleniyor. Genç adam, 11 Temmuz’da sokağa çıkıp barışçıl şekilde gösterilere katıldığını söylüyor. Şaşırtıcı şekilde ertesi gün, gösterilerde bir polisle tartışırken videoda görünmesi sebebiyle, evinden tutuklanıyor. O zamandan beri, ev hapsinde yargılamayı bekliyor. Savcılık, 7 hapis cezası istiyor!

Bu yargılamaları, yalan suçlamalarla başlattılar. Sokaklarda gösteri yapan, hiçbir suç işlememiş bu insanlara yıllar boyu hapis cezalarını ve baskıları meşrulaştırmak için, Diaz Canel hükümeti ve Küba Komünist Partisi (KKP) tarafından, protestoların ABD tarafından finanse edilip yöneltildiği söyleniyor ki bu da bi yalan. Tabi ki emperyalizm, protestoları kendi yararına kullanmaya çalıştı. Ancak temel nedenler, Küba hükümetinin geçen yıl Ocak ayında uyguladığı ve toplumsal eşitsizliği derinleştiren kemer sıkma politikalarında yatıyor. Küba’da sosyalizm onlarca yıldır ortadan kaybolmuştu, yerine kapitalizmin karma işletmeleri ve derin sosyal eşitsizlik gelmişti. Bunu, şikayet veya protesto hakkının tamamen ortadan kaldırılmasıyla da birleştirdiler. Küba’da özgürce grev yapma veya sendikal örgütlenme hakkınız yok. Sansür ve her türlü ırk ve cinsiyet ayrımcılığı var.

Halk kesimleri arasında yoksulluk büyürken, KKP liderleri, ordu ve yeni burjuvazi, ayrıcalıklarıyla birlikte, zengin insanlar gibi yaşıyor.

Halk karşıtı kemer sıkma politikaları

Ocak 2021’de ciddi sonuçları olan bir para ve işgücü reformu gerçekleştirdiler. Bununla birlikte, sefil bir ücret artışına ve temel tüketim ürünlerinin tüm fiyatlarında kayda değer bir artışa karar verdiler. Tipik bir kapitalist kemer sıkma önlemi. O kadar “ortodoks” ki, “özel yatırımı teşvik etmeyi” ve “yabancı sermayenin ortak girişimlere (…) çoğunlukla, finans sektöründe yabancı sermayeli firmaları dahil etmeyi” hedeflediklerini açıkladılar (Clarin, 19 Aralık 2020). Asgari ücrete zam açıkladılar ama gıda, temizlik ürünleri, gaz, elektrik ve ulaşım fiyatları maaş artışının çok üzerinde. Ücretler yoksulluk düzeyinde, 50 ile 100 dolar arasında, temel ihtiyaçları karşılamıyor. Hükümet, dolar ile daha fazla enflasyon ve kapitalist spekülasyona sebep oldu. Dolar kuru sabitlenerek, bir dolar 24 peso olarak belirlendi ve paralel piyasada şimdiden 95 pesoya ulaştı. Bütün bunlar daha büyük kıtlıklara ve ücretlerin değerinde daha fazla düşüşe yol açtı. Küba halkı sonuz yemek kuyruklarına giriyor, elektrik kesintileri yaşıyor ve pandemi sırasında ilaç sıkıntısı çekiyor. Eskiden uluslararası alanda en yüksek standartlardan kabul edilen sağlık hizmetlerinde, keskin bir düşüş yaşandı.

Hakiki protestolar

Bu nedenle 11 Temmuz’da Küba’daki protestolar tamamen gerçekti. Geçen yıl Kolombiya, Şili, Peru, Ekvador, Honduras ve diğer Latin Amerika ülkelerindeki popüler protestolara benzer nedenlerle ortaya çıktılar. İnsanlar yoksulluğa, yaşam standartlarının düşmesine daha fazla dayanamadıkları için sokaklara döküldü.

Küba toplumsal krizinde, elbette Amerikan emperyalizminin tarihi kuşatması ve son yaptırımlarının payı var. Ancak her zaman reddettiğimiz ve mücadele ettiğimiz bu abluka, Küba halkının maruz kaldığı ağır toplumsal durumun yalnızca tek bir unsuru, temel nedeni değil.

1960’larda kurulan abluka eskiden çok daha sertti. Küba halkının direnişi ve Küba devrimine verilen uluslararası destek nedeniyle yenildi. Bugün bu abluka, çok daha sınırlı ve kısmi bir ablukadır. Onlarca yıldır Küba’nın dünyadaki hemen hemen her ülke ile ticari ve siyasi ilişkileri var. 1990’lardan bu yana, Fidel ve Raul Castro’nun önderliğinde, özellikle Avrupa Birliği ve Kanada’dan çok uluslu şirketler ve ortak girişimler için özel yabancı yatırımı kolaylaştırdılar. KKP, Çin’in liderliğini takip ederek, kapitalizmi adaya geri getirdi. Bu üzücü bir gerçek. Bu, 11 Temmuz’daki eşi benzeri görülmemiş toplumsal patlamayı açıklayan asıl sosyo-ekonomik çerçevedir.

Tek partili siyasi rejim ve yargı, bu azınlığın ayrıcalıklarının hizmetindedir ve halk protestolarını önlemek içindir.

UIB-DE olarak Küba’da halk mücadelelerinin gelişmesinin, baskıcı tek parti rejimini durdurmak için birincil önemde olduğunu düşünüyoruz. Çözüm, Amerikan yanlısı Küba sağının sunduğu çözüm değildir. Çözüm, 1959 sosyalist devriminin eski toplumsal kazanımlarını geri getiren özgürlükle, gerçek sosyalizme ulaşmaktır. UIB-DE olarak, bu üçüncü bağımsız sosyalist siyasi alternatif için savaşan bir Küba eleştirel solunun varlığını destekliyoruz.

Bu nedenle, Küba emekçilerinin insana yaraşır bir yaşam ve insana yaraşır bir ücret taleplerini, baskıya karşı ve özgürlükleri için verdikleri tüm mücadeleleri destekliyoruz.

Halk protestoları nedeniyle tutuklananların haksız yargılamaları göz önünde tutulduğunda, anti-emperyalist, demokratik ve solcu olduğunu iddia eden tüm kesimlerin en geniş uluslararası dayanışmasıyla; 11 Temmuz mahkumları için “derhal ve tam özgürlük” talep etmeye ve sahte yargı süreçlerinin sona erdirilmesini, ifade özgürlüğünü, gösteri ve örgütlenme özgürlüğünü talep etmeye çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

22 Ocak 2022

Saray’ın mega projeleri hayatı felç ediyor

0

İstanbul’da hayatı “felç” eden yoğun kar yağışından dolayı 17 saat kapalı kalan Kuzey Marmara Otoyolu’nda onlarca araç saatlerce mahsur kaldı. Sorumluluk otoyol işletmesinde olmasına rağmen yolun açılması için kamu kaynakları kullanıldı. Yolun kapalı olduğu süre boyunca döviz endeksli geçiş garantisi ödenmeye devam etti. Kullanmasak bile vergilerimizle ödediğimiz otoyolun yapımı da zaten yine emekçilerin cebinden çıkmıştı.

Kar yağışı nedeniyle İstanbul Havalimanı’nda ise uçuşlar durduruldu, yolcular ve çalışanlar içeride mahsur kaldı ve kargo terminal binasının çatısı çöktü. Saray’ın talimatıyla İstanbul’a giden İçişleri Bakanı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı ve AFAD Başkanı bile İstanbul Havalimanı’na değil, Atatürk Havalimanı’na inebildi. Çevre ve meslek örgütleri zamanında İstanbul Havalimanı’nın yalnızca ekolojik yıkım yaratacağına dair değil, bu tür risklere karşı da çokça uyarıda bulunmuştu. Örneğin TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu’nun 2014 yılında yayımladığı raporda, İstanbul Havalimanı’nın su kaynaklarına, kuş göç yollarına ve ormanlık alanlara vereceği hasarın yanı sıra şundan da bahsediliyor: Havalimanına ilişkin ÇED raporunda kullanılan meteoroloji istasyonlarının verilerinin proje alanındaki değerleri yansıtmadığı; meteorolojik parametrelerin gerçekliğe uygun şekilde ölçülmediği ve hortum, aşırı yağış, fırtına gibi iklim değişikliğinden kaynaklanan risklerin değerlendirilmediği belirtiliyor.

Saray rejiminin altyapı sağlamlaştırma gibi hayati uygulamalar yerine Yap-İşlet-Devret ihaleleriyle alelacele peşkeş çektiği mega projeler kar, yağış, sel gibi durumlarda gündelik hayatın felç olmasına yol açarken, başka çılgın projeler de hayatımıza, doğamıza, yaşam alanlarımıza kastediyor. Örneğin yapımı ısrarla sürdürülen Akkuyu Nükleer Santrali aktif bir fay hattının çok yakınında kurulu ve inşaatı sürerken bile temelinde çatlaklar oluşmuştu. Dolayısıyla ocak ayında bölgede yaşanan depremler, olası bir felaket endişesini iyice artırdı. Birkaç hafta önce santral inşaatındaki işçilerin çalışma koşullarına karşı yaptıkları eylem ise, İstanbul Havalimanı’nın yapımında dayatılan kölelik koşullarını ve yaşanan iş cinayetlerini ister istemez hatırlatıyor. Saray rejiminin ekolojik yıkımı, işçi düşmanlığı ile el ele yürüyor.

Tüm bunlara rağmen rejimin saldırılarına karşı direnişler de sürüyor. İkizdere’de, Höyük’te, Kazdağları’nda ve daha pek çok yerde… Daha birkaç hafta önce Aydın’ın Dağyeni köyünde incir ve zeytin bahçelerini kapsayan bir alanda altın madeni girişimine karşı çıkan köylülerin ayaklanması kazanımla sonuçlandı. Köylüler direndi, mücadele etti, uzlaşmayı kabul etmedi ve sondaj çalışmasını durdurmayı başardı. Bir yandan yıkımlarla karşı karşıya kalsak da Dağyeni köylülerinki gibi zaferler mücadelemize ışık tutuyor.

Workers will not be the guinea pigs of the Erdogan government!

0

It was not more than a year ago when Erdogan’s Palace government almost doubled the interest rates. Back then, Erdogan was arguing that the interest rates were “a bitter cure” and that raising them was a necessity for “our nation to look to the future with confidence.” Not long after, while the inflation reached its highest level in the last 20 years even according to the figures of TUIK (the Turkish Statistical Institute), Erdogan discovered “Nas” (reference to Qur’an, aka God’s words) and decided to lower the interest rates to a level well below the official inflation and asserted, “Who are we to speak [against what Nas commands]?” In the meantime, it was announced that the Turkish economy switched to the Chinese model with the claims to give priority to “production, employment, and investment.” Yet, after the dollar exceeded 18 liras, we stop hearing the authorities talking about the Chinese model. Instead, on December 20, the exchange rate was pulled down to 11 liras and a new system of convertible deposits was put in practice.

While this situation was presented as a great victory by the media controlled by the regime, the dollar exchange rate rose to 13 liras again in no time, less than two weeks after the “December 20 operation.” Moreover, it was revealed that approximately $20 billion was released to the markets through public banks as part of this operation. The Palace government, which spent more than $128 billion from the Central Bank reserves a year ago in order to keep the dollar at the level of 6.85 liras with low interest rates, continues to hope achieving different results using the same old methods. Meanwhile, the foreign currency reserves made available through foreign borrowing were offered as bribe to the oligarchs close to the Palace and these bankrupt policies were billed to workers in form of sharp price hikes. Now, the cost of the increase in foreign currency is billed to the Treasury with the new practice of “convertible deposit accounts.” The Palace administration, which has turned the country into a testing ground with its fleeting policies in almost every area, continues to push the working people into an unprecedented misery.

Even though the Erdogan administration desperately tries to regain the social support that he has lost with false propaganda such as “Historical minimum wage increase!” or “We brought the dollar to its knees!” the gigantic lie-making device and power of repression at his disposal do not provide the results he hopes for anymore. Working masses, who are getting poorer with each passing day and are fed up with the corrupt Palace order, are looking for a political alternative to get themselves out of this situation. However, the Nation Alliance parties, the biggest alternative to the government, insist on not going beyond calling for “early elections” even in the face of a profiteering worth of billion dollars such as the “December 20 operation” that squandered the future of the working people. This Alliance avoids putting a genuine plan of democratic transformation and exit from the current economic crisis in front of the working class. This is exactly the attitude to be expected from the bourgeois opposition parties. Their political goals are not ending the misery of the working people and establishing democratic rights; instead, they want to bring the existing order of exploitation and plunder back to its “normal limits.” For this reason, they find it “more realistic” to come to power by winning the upcoming elections and letting the country turn into a complete wreck in the meantime instead of mobilizing workers to get rid of the Palace regime.

Under these circumstances, the absence of a political alternative that raises the demands of the working people and the oppressed and calls the masses to action to achieve these demands continues to mark the political arena. If the discussions over a possible left alliance could go beyond electoral calculations and be placed on an axis that aims at mobilizing the masses in line with their urgent economic and democratic demands, it would be a first and important step in the direction of creating a real alternative. If we can take this step, we will be able to build the real option of getting rid of the oppressive regime of the Palace and the capitalist system of exploitation, both on the street and in the elections.

Rusya, ABD ve NATO; Ukrayna’dan elinizi çekin

0

Son dönemde Ukrayna üzerinden Rusya ve NATO ülkeleri arasında yükselen gerilime ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) bildirisi

Son haftalarda, Ukrayna’nın NATO’ya katılma ihtimali karşısında Rus birliklerinin Ukrayna sınırına yığılması ile beraber dünyadaki gerilim arttı.

ABD Başkanı Biden ve Avrupa Birliği, olası bir Rus işgalinin askeri çatışma yaratabileceğini söyleyerek Rusya’yı kınadı. Yeni bir bölge veya dünya savaşının eşiğinde miyiz? Yoksa Rus ve ABD emperyalizmleri arasında Ukrayna’nın ve bölgenin kontrolüne dair siyasi ve ekonomik rekabet sertleşiyor mu?

Öncelikle belirtilmesi gereken husus şu ki, kapitalist emperyalist sistem küresel bir kriz yaşarken, bir tür silahlı çatışmanın patlak vermesi ihtimalini tamamen bir kenara atamayız. Ancak biz şu an aslen, Ukrayna ve bölgede siyasi ve ekonomik tesir kazanmak için şiddetli ve azılı bir rekabet yaşandığını düşünüyoruz. Bu gerilimin elbette herhangi bir ilerici tarafı yok.

Bölgesel bir savaşın, hele ki küresel bir savaşın daha düşük bir ihtimal olduğunu düşünüyoruz. Her ne kadar iki taraf tehditkâr açıklamalarda bulunma konusunda birbiriyle yarışsa da, aslen ikisi de bir şekilde bu siyasi bataklıktan çıkmanın yollarını arıyor: Biden’ın ABD güçlerini Afganistan’dan aniden çekmesinde yaşandığı gibi alay konusu olmadan ve kendi ülkelerinde bir siyasi güç kaybına uğramadan.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un 21 Ocak Cuma günü görüşmeleri ve kısa vadede tekrar görüşeceklerini belirtmeleri, müzakerelerin henüz sürmekte olduğuna işaret ediyor.

Putin ve Rusya’nın temel talebi, eski müttefiki Ukrayna’nın NATO’ya katılmaması. Ancak krizin arka planını kavramak için, 1990’larda SSCB’nin çöküşüne dönmek gerekiyor. Komünist Parti’nin diktatörlüğünün çöküşü ve kapitalizmin restorasyonu, SSCB’nin bileşenlerinin parçalanmasını getirdi; bu da akabinde yeni Rus burjuvazisinin ve Putin liderliğindeki totaliter rejimin siyasi ve ekonomik gücünü zayıflattı. SSCB’nin ikinci büyük ekonomisi ve adeta tahıl ambarı olan Ukrayna’nın 1991’de bağımsızlığını elde etmesi büyük bir darbe oldu. Ukrayna dünyanın en büyük gıda üreticilerinden biri. SSCB’nin çöküşünü takiben, Avrupa ve ABD emperyalizmleri, Doğu Avrupa ülkelerini (Polonya, Romanya, Bulgaristan, Romanya, Çekya, Slovakya ve Ukrayna) kendi yarısömürgelerine dönüştürmek için bir saldırı başlattı.

2014 yılına kadar Rusya, Yanukoviç’in Rusya yanlısı kapitalist hükümeti aracılığıyla Ukrayna’yı kontrol etmeye devam etti. Ancak kapitalist restorasyon yüzünden emekçilerin yaşam standardında yaşanan baş döndürücü düşüş nedeniyle bir halk isyanı patlak verince, Putin’le müttefik Ukrayna hükümeti devrildi ve onun yerine Avrupa emperyalizmiyle yakınlaşma yanlısı yeni bir hükümet kuruldu.

Bu hezimet karşısında Putin’in tepkisi Ukrayna toprağı Kırım’ı ilhak etmek ve Karadeniz’e stratejik çıkış noktası olan Sivastopol deniz üssünü ele geçirmek oldu. Ve yine 2014’te Rusya, Ukrayna’nın doğusundaki Donbass bölgesindeki ayrılıkçı ayaklanmaları körükledi. Rusya’nın mali ve silah desteğiyle, bu unsurlar bugün de bölgeyi kontrol etmeye devam ediyor. O zamandan beri zımni bir çatışma süregidiyor.

Putin neden şimdi karşı saldırıya geçti? Çünkü kapitalist dünya ekonomik krizi Rusya’yı da siyasi ve ekonomik olarak etkiliyor. Rus emperyalizmi zayıfladı, bir dizi çatışma yaşadı. Öncelikle, Rusya’da kemer sıkma politikalarının, ayrıca Covid-19 pandemisi ve politik baskının sonuçları nedeniyle hükümet yıprandı; bu da son seçimlerde oy kaybı şeklinde tezahür etti. İkincisi, Rusya’nın, Belarus’taki ve son dönemde de Kazakistan’daki halk isyanlarına doğrudan askerleriyle veya dolaylı olarak müdahale ederek Rusya yanlısı hükümetleri desteklemesi gerekti. Bu nedenle, Ukrayna’nın NATO üyesi olma ihtimalini gerekçe göstererek Ukrayna’daki krizi yeniden harlamak ve böylece geniş halk kesimlerinde Rus milliyetçisi duyguları harekete geçirerek kaybettiği puanları geri kazanmak istiyor. Öte yandan Putin, Avrupa’ya gönderilen Rus gazının fiyatını ve yeni petrol boru hatlarının inşasını da daha iyi koşullarda müzakere etmek istiyor.

Amerikan ve Avrupa emperyalizmi, Ukrayna’nın dünyadaki en önemli emperyalist askeri ittifak olan NATO’ya katılmasına dönük taarruzlarıyla, Putin’e aradığı gerekçeyi altın tepside sundu. Biden ve AB, bu şekilde gerek Ukrayna gerek Doğu Avrupa üzerindeki kontrol ve tahakkümlerini pekiştirmeye çalışıyor. Ukrayna’nın mevcut kapitalist hükümeti de bu hattı benimsiyor ve çokuluslu şirketlerle ittifak halinde emekçileri sömürmeye devam ediyor.

Rusya ile AB ve Biden arasındaki bu çatışmanın herhangi bir ilerici tarafı yok. Bu, emperyalist güçlerin hepsinin maruz kaldığı siyasi ve ekonomik krizi yumuşatmaya yönelik, burjuvaziler arası bir çekişme. Çin ve İran, Putin’in çıkışına ılımlı destek veriyor. Güç gösterisi yapan Putin, Küba ve Venezuela’ya askeri güç konuşlandırma tehdidinde bulunuyor.

İUB-DE olarak bu krizin büyük bir silahlı çatışmaya dönüşmesinin daha az olası olduğu ve Biden ile Putin’in aslen müzakere temelinde bir anlaşmaya varmaya odaklandığı değerlendirmesinde bulunsak da, silahlı bir çatışma ihtimalini kenara atmak mümkün değil; özellikle de iki taraf asker ve silah yığmaya devam ederken…

Bu olasılık karşısında İUB-DE olarak, Rusya-Putin’in Ukrayna’yı işgal etmeye yönelik her türlü girişim ve tehdidini reddetmeye çağırıyor, gerek Rus emperyalizmi gerek Avrupa ve ABD emperyalizminin Ukrayna’dan çıkmasını talep ediyoruz: NATO, Ukrayna’dan defol! Rusya ve NATO’nun tüm silahları ve nükleer füzeleri derhal bölgeden geri çekilsin! Ukrayna halkına kendi kaderini tayin hakkı!

Bu krizden nihai çıkışın yolu, Rusya ve Ukrayna işçi sınıflarının kendi hükümetlerine meydan okuması ve işçi hükümetleri kurmasından geçiyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

24 Ocak 2022

Trendyol emekçileri grevle kazandı!

0

Trendyol Express 2022 yılı için kuryelere yüzde 11 zam teklif etmişti. Bu teklife Trendyol Express emekçilerinin cevabı iş bırakarak greve gitmek oldu. İki günlük grevin ardından bugün (26 ocak) grevdeki kuryeler Trendyol merkez binası önünde toplanarak bekleyişe geçti. Burada sloganlar atarak kararlılıklarını gösteren kuryeler, daha sonra aralarından temsilci seçerek Trendyol yönetimi ile görüşmeye gitti. Eylem devam ederken Trendyol’un yüzde 11’lik zammı geri çektiği, teklifi yüzde 38.8’e çıkardığı haberi geldi. İş bırakan hiçbir kuryenin iş akdinin fesh edilmemesi sözü de alınarak iki günlük grevin ardından ilk kazanım elde edilmiş oldu. Son yıllarda önemli bir sektör haline gelen e-ticaret sektöründe böyle bir grevin yapılması ve kazanımla sonuçlanması sektördeki diğer işçilere örnek teşkil ediyor. Örgütsüzlüğün, güvencesizliğin, düşük ücretin, uzun çalışma sürelerinin ve işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin hiçe sayıldığı sektörde işçilerin birlik sağlayarak greve gitmeleri ve bu grevi kazanımla sonuçlandırmaları sektördeki mücadeleci işçilere moral olacaktır.

Trendyol işçileri omuz omuza birlikte hareket ederek üretimden gelen güçlerini kullandıkları takdirde kazanımın kaçınılmaz olduğunu gösterdi. Bugünden yarına sektördeki sorunlar çözülmeyecektir. Ancak; Trendyol emekçileri bu birlikteliklerini devam ettirerek, daha üst bir noktaya taşımanın yollarını arayacaklardır. Ekonomik kriz ve yüksek enflasyon ile baraber ücretlerimizin her ay düzenli bir biçimde eridiği göz önünde bulundurulunca, mücadelenin sürekliliği de kaçınılmaz oluyor. Esnaf kurye modeli ile çalışan Trendyol Express emekçilerinin giderleri düzenli bir biçimde artarken, maaşlarının yıl boyunca sabit kalması emekçileri sefalete mahkûm ediyor. Enflasyon karşısında ücretlerimizin korunması için 3 aylık periyotlarla maaşlarımıza enflasyon oranında artış talep etmeliyiz. Böylelikle enflasyon karşısında maaşlarımızın erimesini bir nebze durdurmuş olacağız. Diğer yandan kargo, lojistik ve e-ticaret sektöründeki bu örgütsüzlüğe ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı emekçilerin birliğini sağlayacak örgütlenme araçları yaratmalı, sendika hakkının kullanımı için mücadele yürütmeliyiz. Bu şekilde sektördeki derin güvencesizlikten kurtulabilir, insan onuruna yaraşır bir ücret talep edebiliriz.

Elektrik kesintisinin faturası emekçiye mi kesilecek?

0

İran’dan gelen doğalgaz kısıntısı nedeniyle başta Organize Sanayi Bölgelerinde kurulu işletmelerde olmak üzere tüm sanayiye getirilen enerji kesintileri, fabrikalardaki mesai saatlerinde işçileri rahatsız eden kargaşaya neden oldu. Patronlar işlemekte olan mesai düzenini kendi ihtiyaçları doğrultusunda, kendi kafalarına göre değiştirip ortalığı hallaç pamuğuna çevirdiler. Ne yazık ki sendikalar da, “Durun bakalım, işçilerin çalışma ve yaşam düzeniyle böyle istediğiniz gibi oynayamazsınız” demedi.

Bu düzensizliğin maaşlarda herhangi bir olumsuzluğa yol açıp açmayacağını göreceğiz, ama bu konuda da sendika yönetimlerini ve temsilciliklerini dikkatli olmaya, işçiden yana aktif tutum almaya davet ediyoruz.

Ama bir başka sorun daha var. Patronlar da kesintilerden şikâyetçi. Hatta bazıları OSB’lerden kaçıyor, başka bölgelere taşınma planları yapıyor. Dahası, metal döküm, petrokimya ve cam gibi bazı sektörlerde enerji kesintisinin fırınların tamamen kullanılamaz hale gelmesine yol açacağını dile getiriyorlar.

Tabii patronlar işletmelerinin karşılaşacağı zararları üstlenmemenin yollarını arıyorlar. Kesintilerin doğuracağı zararları uzun mesailerle “telafi çalışması” adı altında işçilerin sırtına yüklemeye çalışacaklardır.

Ama bunun yanı sıra daha genel bir tehlike var: İşverenler kesinti nedeniyle maliyetlerde artış bahanesiyle ürün fiyatlarını artırmaya yöneleceklerdir. Bu da tabii netice itibarıyla tüketiciye yansıyacak, en fazla zarar gören de yoksul emekçi halk kesimleri olacak. Emekçilerin ücretlerinin alım gücü daha da düşecek.

Bütün bu kaosun nedeninin, plansız ve anarşik kapitalist ekonomik düzen olduğunu unutmayalım. Zira, bir ülke bazı enerji kaynakları bakımından yetersiz olabilir. Türkiye’nin birincil enerji tüketiminde dışa bağımlılığı yüzde 74. Ama planlı ve emekçileri önceleyen bir ekonomide bu yetersizlikler dikkate alınarak dışa bağımlılığı azaltmanın yolları bulunabilir.

Örneğin, petrokimya ürünlerine olan bağımlılık, bütün bir çevrebiliminin de önerdiği gibi, ülkede bol bulunan, su, rüzgâr ve güneş gibi kaynaklardan yararlanılarak azaltılabilir. Ama kapitalistler bu alanlara yatırım yapmak yerine dışardan petrol ve doğalgaz ithal etmenin daha kârlı olduğunu düşünüyorlar ve neticede emekçi halkın sırtından milyarlar vuruyorlar.

Öte yandan Türkiye’de son yıllarda elektrik üretiminin neredeyse tamamı kâr etmekten başka bir şey düşünmeyen özel sektör tarafından yapılıyor. Üretiminde kamunun payı 1984 yılında yüzde 87,2 iken 2020’ye gelindiğinde bu oran yüzde 18,1’e düşmüş durumda. Oysa enerji gibi yaşamsal bir sektörde tüm üretim ve dağıtım devletin elinde ve denetiminde olmalı.

Haydi işi oraya vardırmayalım diyelim, ama kış aylarının geleceğini de mi bilmiyorlardı? Örneğin, doğalgaz depolama tesisleri neden yetersiz? Ve var olan tesislerdeki gaza ne oldu? Asıl sorun İran’dan doğalgazın alınamaması değil, arz güvenliğinin sağlanamaması. Yazın pahalı denilerek gaz alınmayıp depolardaki gaz kullanıldı ve kış gelince kesintilere gidildi. Bu kaotik uygulamaların tek nedeni kapitalistlerin kâr hırsı ve faturayı biz emekçiler ödüyoruz.

Dolayısıyla tekrar edelim: Emekçi halkın çıkarı işçilerin denetimindeki planlı bir ekonomidedir ve bu bağlamda enerji sektörü tümüyle kamulaştırılmalıdır.

Ha bir de, Ege ve Ankara Sanayi Odaları başkanları ve benzerlerinin, enerji kesintisinin sanayiye değil konutlara uygulanmasını söyleyerek emekçi halkı bu kış günlerinde soğuğa mahkûm etmeyi önerdiklerini bir kenara not edelim.

Trendyol emekçileri hakları için grevde!

0

Türkiye’nin en büyük e-ticaret platformu Trendyol’da kuryeler kontak kapatarak fiili greve gitti.

2022 yılı için yüzde 11 gibi komik bir rakam teklif eden şirketin bu teklifine karşı, İstanbul, İzmir ve Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde Trendyol işçileri bugün işbaşı yapmadı.

Pandemide en çok kâr eden sektörlerin başında gelen e-ticaret zincirleri devasa büyüme rakamları yakaladı. Kuryelerin canı pahasına ulaşılan bu büyüme rakamlarına karşı işçiler sefalet ücretlerine mahkûm edilmek isteniyor. Yüzde 11’lik zam oranı sefalet ücretlerinin devam etmesi demektir. Trendyol kuryeleri greve çıkarak sefalet ücretini kabul etmediklerini göstermiş oldu. İşçilerin yüzde 50 oranında zam, 2. slotun kaldırılması, işten atmaların durdurulması ve mobbinge son verilmesi gibi 4 ana talepleri bulunuyor.

Bugün İstanbul’da Avrupa yakası kuryeleri Yenikapı etkinlik alanında, Anadolu yakası kuryeleri ise Maltepe Meydanı’nda toplanarak burada basın açıklamaları gerçekleştirdiler. Taleplerini yineleyen kuryeler kazanana kadar grevlerini durdurmayacaklarını beyan etiler.

Kendi açıkladığı verilere göre yüzde 600 büyüme sağlayan Trendyol, devasa reklam bütçeleri ayırırken, büyüme oranlarının mimarı kuryeleri ise düşük ücretlerle çalıştırma politikası güdüyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin hiçe sayıldığı kargo sektöründeki devasa büyüme rakamlarına karşı işçilerin çalışma koşulları ve ücretleri her geçen gün kötüleşiyor. Ekonomik kriz ile birlikte yüksek enflasyon verileri işçilerin alım gücünü olabildiğince aşağı çekerek işçileri sefalete sürüklerken, maaşlara yapılan zam oranları alım gücünü yukarı çekmekten çok uzak rakamlar oluyor. Trendyol, Yemeksepeti, Getir gibi şirketlerin pazar payını genişleterek devasa kârlar elde etmesi kuryelerin düşük ücret ve uzun mesai saatleriyle çalıştırılması sayesinde gerçekleşiyor.

Trendyol kuryelerinin grevi kazanımla sonuçlandırmaları sektördeki bu sömürü düzenine önemli bir darbe vurmuş olacak.

Arjantin: elektrik üretimi, taşınması ve dağıtımının kamulaştırılmasına dair yasa önerisi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu ve FIT-U (Solun ve İşçilerin Cephesi-Birlik) bileşeni olan kardeş partimiz Izquierda Socialista’nın (Sosyalist Sol) ulusal parlamento milletvekili Graciela Calderón, Arjantin parlamentosuna elektrik enerjisinin üretimi, taşınması ve dağıtımının ulusallaştırılması için bir yasa tasarısı sundu.

Arjantin’de son günlerde, Buenos Aires eyaletinin büyük bir bölümünü etkileyen büyük elektrik kesintileri yaşandı. Arjantin’de elektrik üretimi ile dağıtımı Edenor, Edesur, Edelap gibi şirketlerin tekelinde.

Arjantin partimiz, bu tekellere sunulan yağlı teşvik sözleşmelerinin feshedilmesini ve elektrik hizmetinin işçiler ve kullanıcıların denetiminde yeniden inşa edilmesini savunuyor.

Türkiye’de işçiler ve emekçiler, özelleştirilen elektrik üretimi ile dağıtımının sonuçlarını zamlanan faturalar şeklinde hissederken, Arjantin milletvekilimiz Graciela Calderón’un sunduğu yasa tasarısının Türkiye işçi ve emekçileri için de öğretici olabileceğini düşünüyoruz.

***

Buenos Aires Temsilciler Meclisi ve Senatosu’na

Yasa önerisi: Elektrik enerjisinin üretimi, taşınması ve dağıtımında işçilerin ve kullanıcıların denetiminde kamulaştırmanın gerçekleştirilmesi

Madde 1: Elektrik enerjisinin üretilmesi, taşınması ve dağıtılması alanlarında ulusal acil durum ilan edilecektir.

Madde 2: İlan edilecek olan acil durum bağlamında, elektrik kesintisi sorunu yaşayan hanelere enerjinin yeniden bağlanmasını kesin olarak sağlamak için gerekli malzeme ve ekipmanın (örneğin elektrik jeneratörlerinin) derhal satın alınması ve kalıcı bir tesiste kalifiye personellerin işe alımı hayata geçirilecektir.

Madde 3: Hanelere ve küçük işyerlerine, elektrik hizmeti kesintileri nedeniyle uğradıkları maddi ve ekonomik kayıplara eşdeğer bir ekonomik tazminat ödenecektir. Söz konusu tazminatın ödenmesi için gerekli kaynaklar; elektrik enerjisi üretimi, taşıması ve dağıtımı yapan mevcut özel şirketlerin kazançlarından sağlanacaktır.

Madde 4: Buenos Aires eyaletinde elektrik enerjisinin üretim, taşıma ve dağıtımının özel şirketlere devredilmesini teşvik eden imtiyaz sözleşmelerinin ve diğer yasal ve hukuki araçların (kanunlar, kararnameler, kararlar ve diğer il hükümlerinin) mutlak feshi ilan edilecektir.

Madde 5: Söz konusu sözleşmelerin feshi tazminatsız yapılacak ve imtiyaz sahipleri, imtiyazlar kapsamında tahsis edilen tüm tesisleri, araçları, yedek parçaları ve diğer malzemeleri derhal geri iade etmeye başlayacaktır.

Madde 6: Bu kanunla beraber elektrik hizmetinin kamulaştırılması amaçlanmaktadır. Bu amaç adına, yüzde 100 devlete ait olan ve ulusal ve bölgesel işleyişi ulusal kanunla belirlenmek zorunda olan Energía Eléctrica del Estado şirketi kurulacaktır. Devlet üretim, taşıma ve dağıtım da dahil olmak üzere tüm elektrik enerjisi sisteminin mülkiyetini, idaresini, çalıştırılmasını ve işletmesini tek malik olarak sürdürecektir.

Madde 7: Energía Eléctrica del Estado şirketi, demokratik olarak seçilmiş işçi ve kullanıcı örgütlerinin denetimi, yönetimi ve idaresi altında faaliyet gösterecektir.

Madde 8: Energía Eléctrica del Estado şirketi, imtiyaz süreci öncesi ve sonrasında sendikal anlaşmazlıklar nedeniyle işten çıkarılan ve verim artırma veya küçülme planları nedeniyle işten çıkarılanların tümünü ivedilikle ve öncelikli olarak görevlerine iade edecektir.

Madde 9: Elektrik enerjisi hizmeti kapsamındaki işleri yapan taşeron şirketlerde çalışan işçiler, asıl kalıcı tesisin kadrosuna bütün sosyal haklarıyla ve ücret hakları ile dahil edilecektir.

Madde 10: Elektrik enerjisi sisteminin imtiyaz şirketlerinden devlet sistemine geçişini denetlemek üzere, demokratik olarak seçilmiş ve görevden alınabilir durumdaki sektör işçilerinden oluşan özel bir Soruşturma Komisyonu oluşturulacaktır. Bu İşçi Komisyonu aynı zamanda özelleştirme şeklindeki yağmacılığın sorumluları ve suç ortakları tarafından işlenen tüm cezai ve hukuki suçları soruşturma ve kınama ehliyetine de sahip olacaktır.

Yasanın sunumunun ardından Graciela Calderón konuşmasını yaptı:

Sayın Başkan:

11 Ocak Salı günü büyük bir elektrik kesintisi Buenos Aires Eyaleti’nin büyük bir bölümünü etkiledi ve 700.000 insanı elektriksiz bıraktı. Aileler ve küçük işletmeler elektriksiz ve dolayısıyla susuz kaldı. Etkilenen mahalle sakinleri bunun her yaz tekrarlanan bir şey olduğunu hatırlıyor. 2022 yılı, 29 Aralık’tan 4 Ocak’a kadar 190.000 insanı yine elektriksiz bırakan başka bir büyük elektrik kesintisiyle başlamıştı.

Kesintilerden sorumlu olanlar, dağıtım şirketleri Edenor, Edesur, Edelap ve diğer özelleştirilen şirketler, yıllardır emekçilerin zararına sübvansiyon veya imtiyazlarla milyonlar kazanan şirketlerdir.

Unutulmamalıdır ki Mauricio Macri hükümeti yüzde 3400’den yüzde 5500’e kadar değişen zamlar uyguladı. Aynı hükümet “elektrik ücretlerinin dolarizasyonu” yoluyla, zamlardan gelen paranın yatırımlara gideceğini ve kesintilerin son bulacağını söylemişti. Bunların hepsi koca bir yalandı.

Frente de Todos (Herkesin Cephesi) hükümeti ise bu zamların hiçbirini geri çekmedi, emekçileri dolandırmaya devam etti ve hatta ocak ve şubat aylarında, mart ve nisan ayları faturalarına yansıyacak olan yüzde 20’lik zamlar uyguladı. Arjantin Enerji Enstitüsü’ne göre, özelleştirilmiş enerji şirketleri yalnızca 2021’de 9 milyar dolardan fazla sübvansiyon aldı. Ancak bu sırada şirketler sübvansiyonları hizmeti iyileştirmek için değil, kendilerini zenginleştirmek için kullandılar.

Sol Cephe-Birlik olarak, hanelere ve küçük işletmelere elektrik arzını yeniden sağlamak için gerekli tüm acil önlemleri alarak, elektriğin üretimi, taşınması ve dağıtımında acil durum ilan edilmesini öneriyoruz. Aynı şekilde, imtiyaz sözleşmeleri iptal edilmeli. Elektrik hizmetinin iyileştirilmesinin ve emekçilerin ihtiyaçlarının karşılanmasının tek yolu, kapitalist şirketlerin tefeciliğine son verilmesinin tek yolu, işçilerin ve kullanıcıların denetiminde elektrik hizmetinin kamulaştırılmasıdır.

Mevcut elektrik sistemi, 1992 yılına kadar elektrik sağlayan üç devlet şirketi olan SEGBA, Hidronor ve Agua y Energía Eléctrica’nın özelleştirilmelerinin sonucudur. Carlos Menem hükümeti, tüm patron partilerinin desteğiyle enerji sistemini özelleştirdi. 24.065 sayılı kanuna dayanılarak elektrik üretimi, taşıması ve dağıtımı birkaç şirkete ayrıldı. Bu reform, yabancı ve yerli işinsanlarının elektrik gibi temel bir kamu hizmetinden kâr etmelerine neden oldu.

O zamandan beri, özelleştirilmiş şirketler, hizmette hiçbir gelişme gerçekleştiremediği gibi, yalnızca kendi kârlarını artırmaya yarayan büyük sübvansiyonlar aldı. Ulusal Elektrik Düzenleme Kurumu (ENRE) şirketlerin sektöre yatırım eksikliğini, kullanıcıların hizmete erişimini veya hizmetin kalitesini kontrol etmiyor. ENRE’nin tek yaptığı kapitalistlere kâr garantisi vererek bu dolandırıcılığın suç ortağı olmaktır. Buenos Aires bölgesinin Elektrik Enerjisi Kontrol Ajansı (OCEBA), imtiyazlı şirketlerinin karşılaması gereken minimum gereksinimleri (hizmet kalitesi, prosedürler için teleyönetim sistemi, müşteri hizmetleri ofislerinin sayısı vb.) belirliyor ancak bunları hayata geçirmiyor. Ve şirketler, aldıkları para cezalarını nadiren ödüyor.

Hem 12 yıl süren Kirchnerist hükümetler döneminde hem de Macri hükümetinin dört yılında, hizmet kalitesinin iyileştirilmesine tek bir peso yatırım yapılmadan, şirketlerin kârlarını finanse etme politikası sürdürüldü. Yıllarca süren özelleştirmeden sonra Ezeiza Termik Santrali, Solalban Energía, Guillermo Brown Termoelektrik Santrali, Edenor, Edesur, Edelap, Edea, Eden, Edes ve bunlara benzer jeneratör, nakliye ve distribütör devlerine verilen milyon dolarlık sübvansiyonlar, emekçilerin yağmalandığı bir soyguna döndü. Şimdi Alberto Fernández hükümetiyle birlikte şirketlere verilen sübvansiyon sistemi derinleşti. Bu şirketler, Ocak 2020’den bu yana, 12 ayda yüzde 113 büyüdü.

Kullanıcılarıyla dalga geçercesine yıllardır berbat hizmetler veren bu şirketler, astronomik kazançlar ve milyon dolarlık borçlarının affı ile ödüllendiriliyor. Ülke genelinde kullanıcılara elektrik sağlayan 70 elektrik dağıtım şirketinin toplam 142.887 milyon dolar borcu var. Borçlu şirketler, aynı zamanda en yüksek kâra sahip şirketler: Bunlar 18.000 milyon dolar borç ile Edenor (Manzano-Vila), 20.800 milyon dolar borç ile Edesur (İtalyan sermayeli Enel) ve 9.813 milyon dolar borç ile Edemsa (Manzano-Vila). Öte yandan, elektrik faturası borcu olan kullanıcılar aynı borç affından hiçbir şekilde faydalanamıyor.

Özelleştirilen şirketler, kendilerini ilgilendiren tek şeyin süper kârlarını elde etmek olduğunu zaten gösterdi. Elektriğe erişim temel bir kamu hizmetidir, bir meta olarak veya özel kâr için satılamayacak olan bir insan hakkıdır. Bu nedenle, herkes için erişilebilir fiyatları ve kaliteli hizmetleri gerçekten garanti altına almanın tek yolu, tüm imtiyaz sözleşmelerinin feshedilmesi ve sektöre hakim olanlar, sektör işçileri ve kullanıcılar tarafından yönetilecek olan bir kamulaştırma süreciyle tüm elektrik hizmetinin devletleştirilmesidir. Bütün bu hususlar kapsamında, milletvekillerinin bu tasarıyı desteklemelerini rica ediyorum.

Lila Kağıt’ta direniş devam ediyor

0

Tekirdağ Çorlu’da faaliyet yürüten Lila Kağıt fabrikasında 50’ye yakın işçi 5 aydır yürüttükleri sendikal faaliyet sebebiyle kademeli olarak işten çıkarıldı. Son olarak 22 Aralık’ta 8 işçinin daha işten çıkarılması üzerine Selüloz-İş Sendikası ile beraber işçiler fabrika önünde direniş çadırı kurdu.

Fabrikada tuvalet kağıdı ve kağıt havlu üretimi yapılıyor. Maylo, Berrak, Sofia gibi bilindik markaları üreten fabrika, pandemi koşullarında üretimini katlayarak 5 kat büyüme sağladı. Milyonlarca liralık kârlar yapan fabrikada işçiler, asgari ücret düzeyinde sefalet ücretlerine mahkûm edilmeye karşı sendikal mücadeleye girişti. Düşük ücret dayatmasının yanında, uzun mesai saatleri ve yöneticilerin kötü davranışları da işçilerin sendikal mücadeleye girişmelerine neden olan başlıca sebepler olarak göze çarpıyor. 5 aydır işyerinde yetki mücadelesi veren işçilere patronun cevabı hemen işten çıkarma oldu. Mücadeleden geri durmayan işçiler, patronun bu saldırısına karşı direniş çadırı kurarak cevap verdiler. İşçiler, en temel hakları olarak tanınan sendikal örgütlenme hakkını kullanabilmek için en zor mücadelelerden geçmek zorunda kalıyorlar. Lila Kağıt patronları işten çıkardıkları işçileri derhal işe alarak, sendikal örgütlenme hakkını tanımak zorundadır. Yasalarla tanınan bu hakkın hukuk tanımaz bir biçimde keyfi olarak engellenmesine karşı işçiler direnişe geçerek sendikal haklarına sahip çıktıklarını göstermekte.

Birçok sektör pandemiyi fırsata çevirerek kat kat büyüme sağladı. Bu büyümeler işçilerin refahını artırmadığı gibi, çalışma koşullarını daha da kötüleştirerek gerçekleşti. Patronların kârları büyürken işçilerin ekmeği küçüldü. Salgın koşullarında çalıştırılan işçilere reva görülen ücretler ise sefalet ücreti seviyesinde kaldı. Lila Kağıt ve birçok sektörde yaşanılan bu duruma karşı işçiler ses çıkardığında ise işsizlik kırbacı ile terbiye edilmeye çalışılıyor. İşyerlerindeki en ufak hak arayışını bile kendilerine bir tehdit olarak gören patronlar en büyük silahları olan işten çıkarmayla işçileri sindirmeye çalışıyorlar. Bu saldırılara karşı ise işçiler tekil tekil grev ve direnişler ile cevap vermenin yanında bu mücadeleleri birleştirmeye çalışmalıdır. Patronların birlikte yaptıkları bu saldırılara işçiler de birlikte karşılık vermelidir. Sendikal haklarımız için; güvenceli bir iş, insanca bir yaşama yetecek ücretler için mücadelemizi birleştirmek ve bir emek ittifakı inşa etmek sınıfın en acil mücadele başlığı olmalıdır.

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden sözleşme açıklaması: “Asgari ücretin altında çalıştırılacağız”

0

2022’yle beraber işyerlerinde yeni ücretlerin hangi seviyede belirleneceğinin anlaşılacağı Şubat ayına yaklaşıyoruz. Milyonlarca ücretli çalışan yeni zamlı ücretlerini Şubat ayının başında alacaklar.

Bu bağlamda sözleşmelerin yenilendiği işletmeler de mevcut. Bunlardan birisi de Yemeksepeti. Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin (YİK) yaptığı açıklamaya göre, şirket yönetimi bütün depolarda kuryeler ile depo çalışanlarına yeni sözleşmeyi imzalamalarını dayatıyor.

YİK bu sözleşmenin sendika karşıtı ciddi saldırılar barındırdığını ve işçilerin asgari ücretin altındaki bir ücret seviyesine mahkum edildikleri bir sömürü ve baskı sözleşmesi olduğunu dile getirdi. YİK aynı zamanda yaptığı açıklamada, bu saldırıların önüne sendikalaşarak geçilebileceğini de kaydetti.

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin yaptığı açıklamayı aşağıda okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

Yemeksepeti’nin kuryelere ve depo işçilerine imzalattığı yeni sözleşmeyle ilgili takipçilerimizi bilgilendirmek istiyoruz. 2022’ye girildiğinden bu yana yönetim bu sözleşmeyi her işçiye dayatıyor. O yüzden burada paylaşacağımız bilgileri lütfen iş arkadaşlarınızla da paylaşın.

Bu oldukça önemli bir konu. Çünkü bu yeni sözleşme üzerinden Yemeksepeti bizleri ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA çalışmaya mahkum etmektedir. Bu yeni sözleşme, sendikalaşmayı durdurmayı amaçlayan hükümlere sahiptir. Yeni sözleşmenin amacı, işçi muhalefetini ezmektir.

Bu sözleşme, hemen her sendikasız işyerinde dayatılan sözleşme tiplerinden birisi. Bunların panzehiri elbette sendika. Sendikal örgütlülüğün olmadığı işyerlerinde patronlar işçilere ağır hükümler içeren sözleşmeler imzalatabilmektedir.

Biz Yemeksepeti’nde sendikal yetkimizi aldık, ancak patronun itirazıyla süreç mahkemeye taşındı. Mücadelemiz sürüyor. Şimdi sözleşmeye gelelim: Yeni sözleşmede işçi aleyhine ağır hükümler ve patrona geniş bir serbesti tanıyan hükümler var.

MADDE 5: Başka bir işyerinde yani ikinci işten çalışmak yasaklanmış. Yani Yemeksepeti hem fazla mesai ücreti de dahil asgari ücret veriyor hem de işçiye başka bir iş yapmayı yasaklıyor. Doğru düzgün bir ücret versen hangi işçi dinlenmek yerine başka bir işte çalışmayı düşünür ki?

MADDE 9: Aynı il içinde bulunmak koşuluyla işçilerin işyerinin patron tarafından serbestçe değiştirilebileceği bildirilmiş. Yani, patrona bu konuda aynı il içinde bulunmak koşuluyla geniş serbesti tanınmış. Bu konuda işçinin peşin onayı alınmış.

Bu düzenleme patrona geniş serbesti tanıyor. Sendikal örgütlülük ile patronun bu kadar geniş yetkiler kullanmasının önüne geçilebilir. Dahası bu madde, belli ki öncü kuryeleri ilçeden ilçeye sürgün etmek ve mobbing uygulamak için kullanılacak.

MADDE 12: Ücret ile ilgili madde. 44.400 / 12 : 3.700,00 TL olarak belirtilmiş. Yani 3.577,50 TL olan asgari ücretten (3.700,00 – 3.577,50 = 122,50 TL) 122,50 TL fazla ödeniyormuş. Yeni asgari ücret ile birlikte bu maddedeki miktar değişecek.

AMA BU ÜCRET FAZLA MESAİ DAHİL ÜCRET OLARAK BELİRLENİYOR, DOLAYISIYLA GERÇEK ÜCFETİN, YANİ ASGARİ ÜCRETİN BİLE ALTINDA KALIYOR! Yemeksepeti yeni sözleşmede, kuryeler ile depo işçilerine ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA çalışmayı dayatıyor.

MADDE 13: Asgari ücretin 122,50 TL üzerindeki bu ücrete (ki bu 2021 içindi; şimdi bu 122,50 TL’miz de gidecek) yıllık 270 saate kadar olan fazla mesai ücretlerinin de dahil olduğu belirtiliyor. GERÇEKTE ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA BİR ÜCRETLİ ÇALIŞMA OLACAĞINA İLİŞKİN BİR HÜKÜM BU.

MADDE 15: İkramiye vb. uygulamaların patron tarafından serbestçe kaldırılabileceği, kazanılmış hak olmayacağı belirtiliyor. Ayrıca işçiye ücret kesim cezası verileceği belirtiliyor.

İşyeri uygulaması haline gelmiş ücret eklerinin işveren tarafından istenildiği gibi kaldırılabileceğine ilişkin bu düzenleme sonuna kadar işçi düşmanı. Patrona bu kadar geniş yetki verilmesi, hele aldığı ücret ile ilgili, ücreti düşürebilme yetkisi verilmesi kabul edilemez.

MADDE 16: İşçinin ne kadar ücret aldığı bilgisini PAYLAŞMANIN fesih sebebi olacağı bildirilmiş. Bu madde KABUL EDİLEMEZ. Bu doğrudan SENDİKALAŞMAYI ÖNLEMEYİ amaçlayan bir madde ve bütün sözleşmenin matbu bir hükmü haline getirilmiş.

GÜYA BU YOLLA İŞÇİLERİN EKONOMİK HAKLARI İÇİN BİRBİRLERİYLE GÖRÜŞÜP KONUŞMALARINI, MAAŞLARIN DÜŞÜKLÜĞÜ VB. KONULARDA SOHBET ETMELERİNİ ÖNLEMEYE ÇALIŞIYORLAR. Bu madde ile yanındaki arkadaşına maaşını sormanı bile yasaklamak istiyorlar.

YANİ BU MADDE, İŞYERİNDE ÜCRET SORUNU İLE İLGİLİ KONUŞMAK İSTEYEN İŞÇİYİ TEHDİT MADDESİDİR.

MADDE 18: Patrona çalışma sürelerini ve periyodlarını (vardiyaları) istediği gibi belirleme ve değiştirme hakkı verilmiş. Ayrıca denkleştirme çalışması ve telafi çalışması getirilmiş. Yani ESNEK ÇALIŞMA MODELİ getirilmiş. İkisi de, sendikal örgütlülükle ortadan kalkabilir.

MADDE 21: Bayram ve tatillerde patronun istemesi halinde çalışma zorunluluğu getirilmiş. Bu da sendikal örgütlülükle giderilebileceğimiz bir saldırıdır.

Bütün Yemeksepeti kuryelerine ve depo çalışanlarına sesleniyoruz: Bu sözleşme sendika düşmanı bir sözleşmedir. Bu sözleşme işçi düşmanı bir sözleşmedir. Bu sözleşme bizleri, ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA çalışmaya mahkum etmektedir.

Bu bir BASKI, SÖMÜRÜ, MOBBİNG ve ESNEK ve GÜVENCESİZ ÇALIŞTIRMA sözleşmesidir. Bu sözleşme kabulümüz değildir. Buradan çağrımızı yineliyoruz: Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’nda örgütlenelim. Mahkemeyi kazandığımızda Yemeksepeti’nin karşısına GÜÇLÜ oturalım.

Pandemiye karşı toplu sözleşmelerde hayatlarımızı nasıl koruyabiliriz?

0

Saray rejimi pandemiye karşı gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerinin alınmasını bireylerin kendilerine terk etti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 3 Eylül 2021’de “Biz bu salgını gündemimizden çıkarmak istiyoruz” şeklinde yaptığı açıklamayı hepimiz hatırlıyoruz. Patronların kâr elde etme süreçleri aksamasın diye, rejimin artık toplumsal olarak hiçbir önleyici tedbir alma hedefi bulunmuyor. Tam aksine pandeminin yayılmasının hız kazanmasına neden olacak uygulamalarla (PCR testi zorunluluğunun kaldırılması gibi) ölümlerin kitleselleşmesine yol açıyorlar. Dizginlerinden boşalmış bir salgın karşısında emekçiler ve yoksullar olarak kaderlerimize terk edilmiş durumdayız. İktidar ve patronlar pandemiyi unutturmaya çalışsalar da, salgın sürekli yeni pikler yaparak yüzlerce, binlerce kardeşimizin, emekçinin canını almayı sürdürüyor.

Bu noktada rejimin hedefi işçi sınıfının rehavete kapılması. Ancak pandemi can almayı sürdürdükçe, rejim ve patronlar hayatlarımızı korumadıkları ve korumayacakları için, pandemi işçi sınıfının gündeminde olmaya devam edecek.

Toplu sözleşme, kendimizi korumak için kullandığımız araçlardan biri. Ne yazık ki bu, Türkiye işçi sınıfının önemli bir kısmının sahip olmadığı bir hak. Buna rağmen toplu sözleşmeler işçi sınıfı ile patronlar arasındaki mücadelede önemli diplomatik uğraklardır. Toplu sözleşmeler sömürünün kendisini ortadan kaldırmaz ancak bize, gelecekteki mücadelelerimizde faydalanmamız açısından önemli kazanımlar sağlayabilir.

Bu tip durumlarda işçi sınıfı olarak kendimizi sağlık krizlerinden ve ekonomik saldırılardan koruyabilmek için geliştirdiğimiz araçlar mevcuttur. Emekçi sınıflar olarak kendi kaderimizi kendimiz tayin etmek istediğimizde, bu amaç doğrultusunda örgütleniriz.

Şimdi bu olası kazanımlarımızın, Covid-19 pandemisi tehdidi karşısında neler olabileceğini tartışmaya açabiliriz.

Çalışma ortamının işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri uyarınca düzenlenmesi

Covid-19’un yayılması özellikle kapalı ortamlarda gerçekleşiyor. Bu yüzden pandeminin bugün yayıldığı temel kanallardan biri de işyerlerimiz. İşyerlerimizde, kapalı ortamlar olmasından kaynaklı olarak, Covid-19’un işçiler arasında yayılmasını önlemek amacıyla birtakım tedbirler alınmalı. Bunlardan en önemlisi işyerinin teknik olanaklarının ve altyapısının düzenli olarak havalandırılacak şekilde yeniden organize edilmesi.

Her işyeri farklı koşullar ve sorunlara sahip ve bunların salgına nasıl etki edeceğini de en iyi işçiler biliyor. Bu yüzden biz, çalışma ortamının işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri uyarınca düzenlenmesinin işçi denetiminde gerçekleştirilmesini savunuyoruz. İşçiler olarak tespit ettiğimiz sorunlar, bizim önerdiğimiz gerekli işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri uyarınca düzenlenmelidir. Buradaki öncelik hem havalandırma hem de kış koşullarından ötürü yeterli ısıtmanın sağlanmasıdır çünkü bazı fabrikalarda ısıtma sistemimiz dahi yok ve bu yüzden havalandırma da mümkün olmuyor.

Çalışma süresinin kısaltılması ve molaların sıklaştırılması

Düzenli olarak havalandırılsa dahi aynı kapalı ortamda ne kadar uzun süre kalınırsa, bulaş riski de o denli artar. Bu nedenle çalışma sürelerinin kısaltılması (mesela 6 saate indirilmesi) ve molaların sıklaştırılması ve bu molalar sırasında işyerinin kapsamlı bir şekilde havalandırılması gündemde olmalıdır.

Çalışma sürelerinin kısaltılması, biz işçilere dinlenmek için de daha fazla zaman verecektir. Bu önemli çünkü bilim insanlarının birçoğu ve Dünya Sağlık Örgütü, günlük 8 saat uykunun Covid-19’a bağışıklık geliştirme noktasında en az aşı olmak kadar önemli olduğunu söylüyor. Uykusuz kalan vücut kendini savunamıyor ve virüse yenik düşebiliyor.

Çalışma saatlerinin azaltılması, pandeminin şiddetlendirdiği işsizliğe de çözüm olacaktır. Çalışma süresinin 6 saate çekilmesi, bir gün içinde (24 saat) 4 vardiyanın doğmasına yol açar, böylece işsiz kalmış kardeşlerimiz için birçok istihdam olanağı da yaratılmış olur.

Yıllık ücretli izin süresinin uzatılması

İşçiler pandemiden önce dahi çalışma sürecinde yıpranıyor ve yoruluyorlardı. Bu şimdi pandemiyle beraber 5 katına, 10 katına, 20 katına çıktı. Yorgunluk ve yıpranma oranı arttıkça, yıllık dinlenme süresi de artmalı. Çalışma koşulları zorlaştıkça, dinlenme hakkı da genişletilmeli. Tıpkı uyku gibi, uzun süreli dinlenme de bağışıklığın güçlü tutulması ve sağlığın korunması açısından yaşamsal önemde. Belirtmeye dahi gerek yok ki, burada ücretsiz değil, ücretli izinden bahsediyoruz.

Covid-19 olan veya temaslı olan işçiler çalışmaya zorlanamaz; yani Covid-19 meslek hastalığı sayılmalı

İşyerleri ile fabrikalardan yüzlerce haber geliyor: Hasta veya temaslı işçi kardeşlerimiz zorla çalıştırılıyorlar. Böylece diğer işçilere bulaşma riski de yükselmiş oluyor. Covid-19 meslek hastalığı sayılmalı çünkü hastalanan bir işçi, meslek hastalığı sigortasından sağlanan haklardan yararlanma ihtiyacı hissetmektedir. Bu sigortanın sağladığı haklar şunlardır: a) Sigortalıya, geçici iş göremezlik süresince günlük geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi. b) Sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanması. c) İş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölen sigortalının hak sahiplerine gelir bağlanması.

İş güvencesi sağlamlaştırılmalı

Ekonomik durum kırılganlaştıkça iş güvencesi talebi de bütün taleplerimizin odak noktası haline geliyor. Patronlar, hasta işçiler çalışmayı reddettiğinde, daha düşük ücretle işçi bulacakları tehdidinde bulunuyorlar. Böylece biz işçileri hastalanmaya, yıpranmaya ve belki de ölüme mahkûm ediyorlar. Toplu sözleşmelerde patronun işçi çıkarmasını zorlaştırıcı kimi maddeler elbette bulunmaktadır ancak bu maddelerin kapsamı genişletilmelidir. Bu konuda birkaç öneride bulunalım.

Mesela Covid-19’un meslek hastalığı sayılması durumunda, işçilerin bu meslek hastalığı ile ilgili sağlık kurullarından aldığı 18 ayı geçmeyen rapor süresince iş akitlerinin feshedilmesi yasaklanmalıdır. Yine Covid-19’un kalıcı izler ve sağlık sorunları bıraktığı malul olan işçiler, emekliliklerine kadar işyerinde durumuna uygun bir işte çalıştırılmalıdır.

Ancak en önemlisi, bir işçinin işten çıkarılıp çıkarılmayacağına karar verecek olan yetkili kurulda, sendikalı işçilerin temsil sayısının, patronun temsilcilerinin sayısından fazla olmasıdır. Böylece işçiler olarak bizler, işten atma saldırısına karşı birbirimizi koruyabiliriz.

Salgın ve ölüm politikalarına dur diyebiliriz

Pandemi boyunca rejim iki maske bile dağıtamadığı gibi, almaya yeltendiği göstermelik tedbirlerde de daima patronları önceledi. Patronlar ise bizi kronik hastalıkların ve ölümün insafsızlığına terk etti.

Madem öyle, pandemiye karşı gerekli tedbirlerin alınması adına bu önlemlerin işçiler tarafından tespit edilip hayata geçirilmesini ve pandeminin bitişinin ilan edilmesine kadar bu önlemlerin toplu iş sözleşmelerine eklenmesini istemeliyiz.