Ana Sayfa Blog Sayfa 36

Bakırköy Belediyesi işçisiyle söyleşi: “TİS masasına oturana kadar grev sürecek”

0

Bakırköy Belediyesi’nde grev devam ediyor. İşçiler geriye dönük hakları ve Toplu İş Sözleşmesi (TİS) masasının kurulması için mücadele ediyorlar. Gazete Nisan olarak, grevin 16. gününde grevdeki bir belediye işçisiyle gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Grev nasıl başladı ve temel talepleriniz neler?

Bu grev aslında 3 Ocak 2020’de başlayan TİS sürecinin bir parçasıdır. Belediye-İş Sendikası yetki belgesi almak için 2020 Mart ayında müracaat etti. Fakat Genel-İş Sendikası bu süreç içinde burada çok az üyesi olmasına rağmen haksız ve hukuksuz bir şekilde yetki tespitine itiraz etti. Yetki tespiti davası da yaklaşık bir buçuk yıl sürdü. Bu yılın nisan ayında bu dava bitti. Dava sonunda Belediye-İş sendikası yetki aldı ve TİS masasına oturmak için Bakırköy Belediyesi’ne çağrı yaptı. Zaman zaman görüşmeler olsa da süreç tıkandı. Sendikamız da 25 Ekim’de grev kararı aldı. Dolayısıyla burada yeni bir durum yok, geriye dönük işletilen bir buçuk yıllık bir süreç var. Bu yüzden biz bu süreci geriye dönük haklarımız korunacak şekilde ilerletmek istiyoruz. Çünkü TİS süreçleri genellikle iki yıl olur, iki yıllık zam alırız. 19 aydır TİS imzalamadan, herhangi bir zam almadan geçinmeye çalışıyoruz. Enflasyonun bu kadar hızlı arttığı bir ortamda geriye dönük 19 ayın enflasyon farkının maaşlarımıza yansıtılması gerekiyor. 2019’da yapılan zamdan sonra maaşlarımız sabit kaldı.

Bu yüzden en temel talebimiz geriye dönük enflasyon farkının yansıtılacağı şekilde TİS’in imzalanmasıdır. Yoksulluk sınırının 10 bin TL’ye dayandığı bir ortamda biz işçiler ücretlerimizin asgari olarak insanca yaşanılabilir seviyeye yükseltilmesini istiyoruz. Enflasyondan doğan farkların maaşlarımıza yansıtılmasını istiyoruz. Fakat Belediye Başkanı geriye dönük talepte bulunmamamızı, bizi bugünden itibaren sıfırdan bir TİS sürecine sokmayı istiyor. Bu doğru bir yaklaşım değil. Burada sadece Bakırköy Belediye işçisine bir saldırı yok; Türkiye işçi sınıfının TİS sürecinin hukuki zeminine de bir saldırı var. TİS süreçleri 10-15 ay uzatılıp sonrasında zam yapmak hukuki değil. Bu durum başka olumsuzluklara örnek teşkil eder vaziyettedir.

Sendikanın TİS için zam teklifi nedir?

2020’den bugüne kadar olan tüm enflasyon farklarının kapatılmasına dönük bir talebimiz var. Belediye Başkanı bu talebi reddediyor.

Başka bir sendikaya üye olan işçilerin de olduğunu biliyoruz. Şu an belediye içindeki durum nedir? Kaç kişi çalışıyor?

Buradaki temel sıkıntı zaten iki sendikanın çarpışması. Genel-İş’in buraya nasıl geldiği herkes tarafından biliniyor. Fakat Genel-İş’in davranışı işçi ahlakına ve hukukuna maalesef uymuyor. Belediye-İş Sendikası burada örgütlü ve yetkili bir sendikadır. Belediyede bu sendikaya örgütlü işçi sayısı 350 kişi. Bu işçilerden 280’i grevde, diğer arkadaşlar yasal olarak greve çıkma hakları olmadıklarından dolayı işlerinin başındalar. Bunun sebebi de belediyenin alt şirketlerinden birinde yetki tespiti davasının devam ediyor oluşu.

Son olarak, Belediye Başkanı “Belediye önünde hak aranmaz, burası grev yeri değil. Hakkınızı Ankara’da arayın” şeklinde bir çıkış yaptı. Bununla ilgili düşünceleriniz neler?

Bununla ilgili söylenecek çok şey var tabii. Türkiye’deki siyasal alanın tıkanması, kutuplaşması, her şeyin iki siyasi parti çerçevesinde okunması gibi durumlar burada da hissediliyor. Bulunduğunuz yerde demokratik mutabakatları güçlendirmedikten sonra, emek haklarını bulunduğumuz konumlarda savunmadıktan sonra işçileri başka bir yere göndermek laf kalabalığıdır. Bu ülkedeki birçok sorunun kaynağının Ankara’da olduğunu biz de biliyoruz. Biz yeri geldiğinde hakkımızı Ankara’da da ararız. Fakat şu an asli muhatabımız belediyedir. Bu grevi bir AKP-CHP kutuplaştırmasına indirgemeye izin vermeyeceğiz. Burada emeğe dönük bir saldırı varken, bu grevi CHP’ye kasti olarak yapılmış bir hamle gibi göstermek çok yanlış bir tutum. Biz dönüşümü kendi bulunduğumuz yerde başlatacağız, sonra yeri geldiğinde elbette Ankara’ya da gideriz.

Grev sürecinizin kazanımla sonuçlanmasını diliyoruz. Mücadelenizde yanınızdayız.

Çok teşekkürler.

Arjantin seçimlerinde Troçkist sol, üçüncü politik güç olarak konsolide oldu

0

16 yaşını geçmiş 34 milyonun üzerinde Arjantinli 14 Kasım günü sandıklara giderek, dört yıllık bir dönem için 257 koltuklu meclisin 127’sini ve sekiz bölgede de 72 koltuklu Senato’nun 24’ünü seçti. Ana muhalefet partisi olan sağcı Juntos por el Cambio (Hep Beraber Değişim İçin-JC) ülkenin en önemli bölgelerinde iktidar partisini geride bırakarak, 9.798.295 oyla yüzde 42,18 oranına ulaştı. Peronist-Kirchnerci iktidar cephesi Frente de Todos (Herkesin Cephesi-FT) 7.868.299 oy alarak yüzde 33,87 düzeyinde kaldı. Peronist iktidar cephesi, Senato’daki egemenliğini kaybetti.

Toplam milletvekili sayısının yüzde 37’sini çıkaran Buenos Aires eyaletinde, eski muhafazakâr cumhurbaşkanı Mauricio Macri’nin (2015-2019 yılları arasında iktidardaydı) ait olduğu sağcı koalisyon olan Juntos por el Cambio tarafından sunulan milletvekili adayları listesi, bölgedeki oyların yüzde 40,09’unu topladı (belirtmekte fayda var ki, bölge oylarının henüz sadece yüzde 80,20’si sayıldı). Frente de Todos da yüzde 38,39 ile sağcı rakibini takip ediyor.

Ülkenin merkezi bölgelerinde ve başkentte Macri’nin cephesi JC ile Peronistlerin FT’si arasındaki oy farkının düşüklüğü her iki tarafın da kesin bir zafer ilan etmesine engel oluştururken, işçi sınıfı içindeki şüpheci ruh haline de dikkat çekiyor. 14 Kasım seçimleri itibarıyla Arjantin parlamentosunda çoğunluğu sağlayan bir parti yok.

Bu seçimler, iki sene boyunca daha ülkeyi yönetmeyi sürdürecek olan Peronist başkan Alberto Fernández için bir referandum olma özelliği taşıyordu. Başkan seçildiğinden bu yana Fernández ilk kez, 2018 ekonomik krizine ve pandemiye karşı geliştirdiği politikalar çerçevesinde sandıkta değerlendirildi. Bu değerlendirmenin sonucu, kendisi ve partisi açısından ancak bir başarısızlık olarak değerlendirilebilir. Ancak bunda şaşılacak bir durum yok. Fernández ekonomik krizin faturasını emekçilere keserken, IMF’ye ve emperyalist ülkelere dış borç ödemesini sürdürmüş ve işçilerin ücretlerine saldırarak ülkenin finans aristokrasisine ek kaynaklar yaratmaya girişmişti.

Dört Troçkist partiden oluşan Solun ve İşçilerin Cephesi-Birlik (FIT-U) ise 12 Eylül önseçimlerinde yakaladığı başarıyı ilerletmiş gözüküyor (bkz. Arjantin’de Troçkist sol, ulusal önseçimlerden üçüncü çıktı). FIT-U şu anda 1.429.787 oyla yüzde 6,16 seviyesinde gözüküyor. Böylece FIT-U’nun ulusal milletvekili sayısını ikiden dörde çıkardığı kesinleşti. Troçkist atık kâğıt toplama işçisi Vilca, ülkenin yoksul kuzey bölgelerinden biri olan Jujuy’da 100.000’in üzerinde oy alarak yüzde 25,15’lik bir oranla milletvekili seçildi. FIT-U’nun ülkenin başka birtakım önemli sanayi yerellerindeki oy oranları şu şekilde: Neuquen yüzde 8,19; Buenos Aires yüzde 6,82; Otonom Buenos Aires yüzde 7,76; Santa Cruz yüzde 7,04; Cordoba yüzde 3,54.

FIT-U’nun adayları burjuva politikacıların aksine kariyeristler değil, işçiler ve emekçiler. Özellikle demiryolları, temizlik, metal ve eğitim sektörlerinden işçi aday listelerine sahip olan FIT-U’dan seçilen milletvekilleri bir öğretmen maaşı düzeyinde ücret alıyorlar ve milletvekili maaşlarının kalan kısmını, mücadeleleri ilerletmek için kullanılan fonlara aktarıyorlar.

FIT-U aynı zamanda Arjantin’deki iki kutuplu burjuva siyasal yönetim yapısının yaşamakta olduğu krize karşı bir işçi-emekçi hükümeti ile merkezi ve planlı bir ekonomi öneriyor. Bu iki öneri kapsamında ülke ekonomisinin kritik sektörlerinin kamulaştırılmasını ve dış borç ödemelerinin sonlandırılmasını savunuyor. Aynı zamanda Arjantin’de kurulacak olan bir işçi iktidarının konsolide olabilmesi için de Latin Amerika kıtasının sosyalist birliğini öne sürüyor. Solun ve İşçilerin Cephesi-Birlik’in bu seçimlerden üçüncü büyük politik güç olarak çıkmış olması, Arjantinli işçi ve emekçilerin bu programda yatan yaşamsal çıkarlarının bilincine varma noktasında ileriye doğru önemli adımlar attığını gösteriyor.

“Mücadele ağlarını örmek zorundayız”

0

Merhaba arkadaşlar, ben petrokimya sektöründe faaliyet sürdüren bir işyerinde çalışıyorum. Bulunduğum yer sanayi bölgesi olduğu için hem kendi işyerimdeki sıkıntıları hem de çevredeki diğer fabrikalarda çalışan arkadaşlarımızın sıkıntılarını yakından görüyorum. Bu sıkıntıları siz işçi arkadaşlarımla paylaşmak istedim.

Çalıştığım fabrikada Petrol-İş Sendikası örgütlü. Sendikalı bir yerde çalışsan bile işçiler olarak içeride yeterince örgütlü değilsen işverenin baskısıyla karşılaşabiliyorsun. Nitekim bizim fabrikada da durum öyle! Günlük üretimi artırmak için her türlü baskıyla karşılaşıyoruz. Ancak patron, baskılarla üretimi artırmaya çalışırken konu biz işçilerin ücretine gelince “Ekonomik kriz var” diyor. Oysa asıl ekonomik krizi biz işçiler yaşıyoruz! Ücretlerimiz sabit olduğundan dolayı, yaşamımızı sürdürmemiz için gerekli bütün temel ihtiyaçlara gelen zamlar bizlerin belini büküyor. Her şey 3-4 kat zamlanırken bizlerin ücretleri yerinde sayıyor. Söyleme gelince hepimiz aynı gemideyiz. Peki, ürettiğimiz her şeye bu kadar zam gelmişken ücretlerimiz niye yerinde sayıyor? Alım gücü her gün düşen biz çalışanlarız…

Biz işçiler artık uyanmak ve mücadele ağlarını örmek zorundayız. Aksi takdirde biz mücadele ile hakkımızı almaya çalışmadıkça kimsenin bize bir şey vermeyeceğini bilmek zorundayız. Var gücümüzle örgütlü mücadele etmek ve hâlihazırda devam etmekte olan işçi direnişlerine elimizden gelen her türlü desteği vermek zorundayız. Onlar sadece kendileri için değil, aynı zamanda bizler, yani tüm işçi sınıfı için de mücadele ediyorlar. Onların kazanımları bizim de kazanımımız olacaktır.

Cargill zaferini, mücadeleleri ile patrona TİS masasını kabul ettiren Bel Karper grevini ve kararlılıkla süren Adkotürk grevini dayanışmayla selamlıyorum. Mücadeleniz mücadelemizdir. Zafer direnen işçilerin olacak!

Petrokimya sektöründen bir işçi

“Yaşamak her gün daha da zorlaşıyor”

Merhaba emekçi yoldaşlar,

Emekçiler olarak en temel sorunlarımızdan biri geçim sıkıntısı. Son günlerde yapılan zamlar ve hayat pahalılığı bizleri her geçen gün daha da zora sokuyor. Ülke ekonomisi dışa bağımlı, her şeyi ithal ediyoruz ve bir yandan da dolar tavan yapmış durumda. Bu durum bizlerin alım gücünü her gün biraz daha düşürüyor. Bizler için yaşamak, ayakta kalmak her gün daha da zorlaşıyor.

Patronlar bizlerin sırtından kârlarına kâr katarken, emekçiler yoksulluk sınırının altında yaşamak zorunda bırakılıyor. Biz emekçiler bu işe nasıl dur diyebiliriz?

Sermayeye ve AKP’nin kölelik, sömürü düzenine karşı örgütlenmemiz gerekiyor. İnsanca yaşayacak bir ücrete sahip olmak en temel taleplerimizden biri. Buna ulaşmak için birleşerek mücadele etmenin dışında başka bir kurtuluş yolumuz yok.

Bir belediye işçisi

Çerkezköy’deki 3M Fabrikasında sendika düşmanlığı

0

Tekirdağ Çerkezköy’de bulunan 3M fabrikasında Türk Metal Sendikası’na üye olan 3 işçi performans düşüklüğü bahane gösterilerek işten çıkartıldı.

Çerkezköy’de yer alan ve otomotiv, araba cam filmi, ses yalıtım sistemleri gibi bölümlere sahip 3M fabrikasında işçiler, düşük saatlik ücretlere ve ücretlerde yaşanan dengesizliğe karşı mücadele etmek için birkaç hafta içinde örgütlenerek Türk Metal Sendikası’na üye oldular. Yetki başvurusu onayından sonra, tıpkı diğer patronların yaptığı gibi, işveren yetkiye itiraz ederek süreci hukuki boyuta taşıdı ve işçilerin mücadelesini kırmak için 3 sendikalı işçiyi performans düşüklüğü bahanesiyle işten çıkardı. Bunun üzerine sendika işe iade davası açtı ve işçiler mücadeleyi fabrikanın önüne taşıyarak çadır kurup direnişe başladılar.

Gazete Nisan olarak yaptığımız görüşmede işçiler, işten atılan arkadaşlarının işe yeni girdiklerini ancak daha önce hiçbir çalışanın performans düşüklüğü ile atılmadığını belirterek, bu durumun açık  bir şekilde sendikalaşmaya karşı yapıldığını vurguladılar.

227 kişinin çalıştığı fabrikada güçlü bir örgütlenme kuran işçilerin yarattığı tepki karşında sendika ile işveren arasında görüşmeler başladı ve şimdilik işten atılan başka işçiler yok. Ancak hem sendika hem de işçiler görüşmeler olumlu sonuçlanmazsa ya da işverenin saldırısı devam ederse mücadelelerini ona göre şekillendireceklerini söylüyorlar.   

Portekiz’de hükümet düştü; ülkeye ulusal bir grev dalgası hakim

0

Portekiz’in António Costa tarafından başkanlığı yapılan Sosyalist Parti (PS) hükümeti, 27 Ekim günü, bütçeye destek verilmemesi sonucunda düştü. Portekiz Komünist Partisi (PCP) ve Sol Blok (BE) gibi sınıf işbirlikçi siyasal oluşumlar tarafından dışarıdan desteklenen PS hükümetinin bütçe önerisinin reddedilmesi, 1974 Portekiz Devrimi’nden beri ilk defa yaşandı.

Hükümetin düşüşünü ise ulusal bir grev dalgası izledi. Ülkenin başkenti Lizbon’daki metro işçileri zaten 20 Ekim’de greve çıkmışlardı. Ücretlerin dondurulmasına karşı greve çıkan metro işçileri, hükümetin düştüğü 27 Ekim’de bütün metro duraklarını kapatmayı başarmışlardı. Yine ekim aylarının başında devlet kontrolündeki demiryollarında çalışan işçilerin yüzde 90’ı ücret artışı talebiyle greve çıkmıştı. Ulusal Sağlık Hizmetleri’nde çalışan işçiler 28 Ekim ile 2 Kasım arasında grevdeydi. Onlara alkol dağıtımcısı Novadis’in işçileri, ulusal düzeyde ücretlerin eşitlenmesi talebiyle eşlik etti. 3-4 Kasım tarihlerinde, stajyerlik uygulamalarının sonlanması ve Covid-19 ödeneklerinin artırılması için hemşireler greve çıktı. 5 Kasım’da öğretmenler greve çıktı. 12 Kasım’da memurlar ulusal çapta bir günlük greve çıkmayı planladılar ancak sendikal bürokrasi bu grevi şimdilik erteledi. PS hükümeti yüzde 5’lik enflasyona rağmen memur ücretlerine yüzde 0,9’luk bir zam yapmayı önermişti. 11-12 Kasım tarihlerinde itfaiyeciler ve hapishane gardiyanları greve çıktı. Aynı zamanda Vergi İşçileri Sendikası da 5 Aralık’ta greve çıkacaklarını duyurdu.

Portekiz, 2008 krizinden en çok etkilenen ülkeler arasındaydı. 2008 çöküşünden en fazla etkilenen ülkelerden bir kısmı, İngilizcelerinin baş harfleri alınarak PIGS şeklinde anılıyor. Bu ülkeler arasında İrlanda, Yunanistan, İspanya varken, “P” harfini temsil eden ise Portekiz’den başkası değil. Avrupa kapitalizminin kemer sıkma yaptırımlarına maruz kalan Portekiz işçi sınıfı 2019’da da bir ulusal grev dalgasını örgütlemiş ve Fransa’daki sınıf kardeşlerinden esinlenerek “sarı yelekli” protestolar düzenlemişti.

PS hükümetinin yoksulluk, düşük ücretler, güvencesiz çalışma, artan hayat pahalılığı ve ağırlaşan pandemiye dönük cevabı, faturayı emekçi sınıflara yüklemek olmuştu. Hükümet işçilerin ekonomik güvencelerine ve sosyal haklarına saldırırken, bir yandan da Brüksel ile milyar avroluk bir kurtarma paketi anlaşması üzerinde çalışıyordu. Bu paket Portekiz mali oligarşisine para pompalayacak ve yoksullar üzerinde de bir dış borç yükü yaratacaktı. Avrupa Birliği Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovskis, hükümetin düşmesinin ardından “Hedefler karşılanmadıkça ödeme yapılmayacak,” şeklinde bir açıklama yaparak, AB’nin elindeki 1,3 milyar avroluk yardım paketini şimdilik bekleteceği mesajını verdi. Dombrovskis’in bahsettiği hedef, grevlerin bir an önce bastırılması ve bu mali yardımın ülkenin burjuvazisine akacağının garantisinin verilmesi.

Portekiz kapitalizmini zor günler bekliyor. Zira başlıca gündemlerden birisi GSYİH’nin yüzde 133’üne ulaşmış olan devasa kamu borcunun ödenmesi. Şimdi yeni Portekiz hükümeti, mali oligarşi için harcanan ve AB’den alınan 45 milyar avroyu halka ödetmenin bir yolunu bulmaya çalışacak.

Portekiz işçi sınıfının atıldığı bu yeni mücadele, ABD’yi saran ulusal grev dalgasıyla eşzamanlı bir şekilde yaşanıyor (bkz. ABD’deki ulusal grev dalgasının küresel anlamı). ABD’nin emekçi kesimleri, Portekizli sınıf kardeşleriyle aynı sorunlardan dolayı greve çıkıyor. Ancak yalnızca Portekiz ve ABD’de değil, Türkiye’de de işçi sınıfı aynı sorunlarla yüzleşip greve çıkıyor, sendikalaşıyor. Tekgıda-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Cargill Türkiye fabrikasında, dört yıl süren mücadelenin ardından işçiler TİS imzalamayı başardı. Benzer şekilde İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’ne (İBB) bağlı İstanbul Personel Yönetim Anonim Şirketi’nde (İSPER) de Tüm Taşıma İşçileri Sendikası TİS yetkisini kazandı. Çorlu’daki Bel Karper fabrikasında süreç devam ediyor.

Portekiz’i saran ulusal grev dalgası, 2008 krizinin ardından patlak veren küresel isyan dalgasının bir parçası. Bu grev dalgası, pandeminin ortaya koyduğu tehditlere ve ekonomik krizin felçleştiren etkilerine rağmen işçi sınıfının mücadele etme yönünde kararlı olduğunu gösteriyor.

10 milyonluk bir nüfusa ev sahipliği yapan Portekiz’de, 1,1 milyon insan Covid-19’a yakalandı. Bu, her 10 insandan 1’inin hastalandığı anlamına geliyor. Hükümetin finansal aristokrasinin çıkarlarını birinci plana koyan ölümcül sağlık politikaları sonucunda, 18.234 insan Covid-19’dan öldü (13 Kasım itibarıyla).

Şimdi PS hükümetinin çökmesiyle kapitalist sektörlere büyük bir huzursuzluk hâkim. Başbakan Marcelo Rebelo de Sousa yeni seçimlerin 30 Ocak’ta yapılacağını açıkladı. Yapılan bir anket, halkın yüzde 54’ünün seçimlerin bu kadar erken bir tarihe konulmasına karşı olduğunu gösteriyor.

Başkan Costa istifa etmeyi reddederek, yeni seçim sürecine bir kere daha PS’nin önderi olarak gireceğini göstermiş oldu. Ülkenin Stalinist siyasetlerinin desteğine sahip olan PS, 230 koltuklu mecliste 108 koltuğa sahipti. Costa yeni seçimlerde bu koltuk sayısını artıracağını söylüyor. Ancak temmuz ayındaki anketler Costa’nın desteğini yüzde 45 düzeyinde gösterirken, bugünkü saha araştırmaları bu desteğin yüzde 34’ü geçmediğini gösteriyor.

PCP (Portekiz Komünist Partisi) ve BE (Sol Blok) yedi yıllık PS hükümetlerine desteklerini sunmuş olsalar dahi, 27 Ekim tarihli bütçeye onay vermediler. Ekim ayının sonunda bir açıklama yapan PCP Genel Sekreteri Jerónimo de Sousa, partinin on yıllar süren sağcı politikalara karşı olduğunu ve halktan yana bir çözümün bulunmasını gerektiğini söyledi. PCP’nin bu sağcı politikalara on yıllardır destek verdiği düşünüldüğünde, Jerónimo de Sousa’nın ifadeleri bir ikiyüzlülük olarak okunmalıdır. PCP her fırsatı olduğunda sınıf mücadelesini değil, “toplumsal diyaloğu” öneren bir parti oldu. Bugün PS’nin karşısındaki başlıca muhalefet odağının aşırı sağcı Chega olmasının sebebi, PCP’nin başını çektiği Portekiz solunun PS’ye sunduğu işbirlikçi destekten başka bir şey değil. Bu Stalinist kesimlerin hiçbiri, PS’ye işçi sınıfı içinden sosyalist bir alternatif önermekle ilgilenmedi. Bu yıkıcı politikanın bir sonucu olarak Chega’nın yeni seçimlerden üçüncü büyük parti olarak çıkması bekleniyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Portekiz’de yoldaşça ilişkiler geliştirdiği Sosyalist Alternatif Hareket (MAS), seçimlerde sınıf bağımsızlıkçı bir sol bloğun yer almasını gerektiğini söylüyor ve PCP ile BE’yi de bu blokta yer almaya davet ediyor. MAS’a göre bu bloğun temel amacı PS’nin neoliberal ve işçi düşmanı politikalarına ve etkisi artan sağa karşı, işçi hareketi içinde bir devrimci alternatifi var edebilmek.

SMS’ler biterse, güvercinler de olmazsa…

0

Son dönemde evde çalışmaya geçmemle beraber çeşitli kesintilerde mobil cihazlara ve onun üzerinden dağıtılan internete olan bağımlılığım arttı. Cep telefonu operatörleri de bunu bildiğinden veri paketlerini olabildiğince kısıtlı bir şekilde pazarlamaya çalışıyor, çünkü en çok kâr ettikleri bileşen bu olmuş durumda. Tabii bunun yanında da bir zamanlar günde yüzlercesini kullandığımız, şu an sadece banka ve benzeri resmi mesajlar için yüzüne baktığımız SMS paketleri ise sınırsız bir şekilde dağıtılıyor. Fakat bu paketlerin benim gibi çoğu kişi için bir anlamı yoktu, ta ki geçtiğimiz günlerde tüm dünyayı etkileyen kesintilere kadar. Evet, hepimizin de hatırlayacağı gibi WhatsApp ve Instagram başta olmak üzere çeşitli iletişim platformlarında yaklaşık 8-10 saate yakın kesinti yaşandı ve bizi dünyaya bağlayan, küreselleşmeyi sağlayan internet ağı çöktü ve o bir köşede unutulan SMS’lere mecbur kaldık. Gelin bu durum neden oldu, gelecekte daha kötüleri olabilir mi ve ne yapmalı sorularına beraber bakalım.

Cevapsız sorular…

WhatsApp, Instagram ve bunların sahibi olan Facebook’ta meydana gelen sorun aslında birden çok hatanın birbirini tetiklemesinden kaynaklanıyor. Normalde sunucu adresi bilgilerinin tutulduğu DNS denilen yapılar şirket bünyesinde olmaz ve herhangi bir sorun ve hata anında her yerden erişilebilir olur. Fakat Facebook habitatı o kadar büyük ki bu sunucu bilgilerini kendi bünyesinde tutuyor. Geliştirme sırasında yaşanan yanlış komut çalıştırmadan dolayı sunucu bilgileri kalıcı olarak silindi ve sunucular ile biz son kullanıcılar arasındaki bağ koptu. Ancak ve ancak fiziksel müdahale ile bu hatanın giderilmesi söz konusuydu, fakat bu sunucuların tutulduğu ortam da aynı ekosisteme bağlı olduğu için bina ve oda kapılarına da erişilemedi, yani surlar içeriden kilitlenmişti. Sonuç olarak, teknisyenlerin yoğun gayretiyle, tüm ekosistemde saatler süren çökme sorunu aşıldı. Peki Facebook ve benzeri sistemler ne kadar güvenilir?

Kim denetliyor?

Aslında kimse. Çeşitli bağımsız ticari şirketlerce denetlendiği söylense de bununla ilgili net bilgi yok, çünkü ticari sır. Daha bu büyük çöküntü yaşanmadan 1-2 gün önce, Facebook’a ait geniş ölçekli bir sızıntı ortaya çıkmıştı. Yaklaşık 1,5 milyar Facebook kullanıcısının kişisel verisi çeşitli ortamlarda satışa çıkarıldı. Bu aslında özel bilgilerimizin başka grup ve şirketlerce ne kadar kolay pazarlanabilir veya manipüle edilebilir olduğuna dair endişelerimizi daha da artırıyor. Hepimizin de hatırlayacağı gibi Cambridge Analytica skandalında, Amerika ve İngiltere seçimlerine hile karıştırılması için Facebook ekosistemi bilinçli bir şekilde kötüye kullanılmıştı. Tüm bunlardan aslında sadece kâr için her şeyi yapabilecek olan ve denetlenmeyen devasa bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz.

Peki ne yapmalı?

Çernobil felaketinde santralin patlamasına gelinceye kadar bir sürü hata yapılmış, denetlemesi gereken ve yöneten insanlar bu hatalara göz yummuş ve ses çıkarmamıştı. Çünkü bürokratik düzen, işçi denetimi ve iktidarı yerine bir avuç insanın çıkarını korumuş ve uyarıları görmezden gelmişti. Kapitalist rejim ise bunu gözümüze sokarak yapmakta ve ne yazık ki tehlikenin ne kadar büyük olduğunun hâlâ farkında değiliz. Bu tür iletişim ve teknoloji şirketlerinin acilen kamusal denetim ve açık kaynak koda geçmesi, sorgulanabilir ve gerçekten denetlenebilir olması gerekmekte. Belki bugün saatler içinde çözülen bu sorun, önümüzdeki süreçte içinden çıkılmaz hale gelecek ve daha büyük krizlerle karşılaşacağız.

Arjantin’deki Sol Cephe-Birlik uluslararası destek için çağrıda bulunuyor

0

Arjantin’de 14 Kasım’da gerçekleşecek parlamento seçimlerine burjuva partilerinden bağımsız, işçi sınıfını ve solu temsil eden Sol Cephe-Birlik (FIT-U) de katılıyor. Eylül’de gerçekleşen önseçimlerde ülke çapında yaklaşık yüzde 6 oy alarak, Arjantin’deki üçüncü en büyük politik güç haline gelen FIT-U işçi sınıfının ve ezilenlerin acil ekonomik taleplerinin yanı sıra bir işçi-emekçi hükümetinin kurulması ve sosyalist Latin Amerika için mücadele ediyor. Dünya ölçeğinde devrimci solun bir referansı haline gelen FIT-U için desteğini belirten siyasal partiler, sendika temsilcileri, aydınlar ve aktivistler bir bildiri yayımladılar.

Bu bildirgeyi imzalayan bizler işçileri, köylüleri, gençleri ve kadınları, antiemperyalist mücadeleyi ve/veya solcu kesimleri temsil eden parti önderleriyiz. Bizler ayrıca LGBTİ+ hareketinin, çevre hareketinin ve kapitalist baskıya karşı çıkan tüm örgütlerin yanındayız. Arjantin’deki Sol Cephe-Birlik’in (FIT-U) 14 Kasım’da yapılacak bir sonraki parlamento seçimlerinde gösterdiği adaylıklarını destekliyoruz.

FIT-U 10 sene önce sınıfçı ve sosyalist solun bir koalisyonu olarak doğdu. Cephenin içinde İşçilerin Sosyalist Partisi (PTS), İşçi Partisi (PO), Sosyalist Sol (IS) ve Sosyalist İşçi Hareketi (MST) bulunmaktadır. Arjantin’de kapitalist partilere ve emperyalizmin politikalarına karşı tek alternatifi temsil etmektedir.

Cristina Fernández de Kirchner ve başkan Alberto Fernández liderliğindeki iktidardaki Peronist koalisyon Frente de Todos (Herkesin Cephesi) , 12 Eylül’de yapılan önseçimlerde ağır bir yenilgi aldı. Bu, hükümet içinde, eski Cumhurbaşkanı Mauricio Macri liderliğindeki Juntos por el Cambio’da (Değişim İçin Birlik) cisimleşen liberal sağın yararlanmaya çalıştığı büyük bir krize yol açtı. “Liberter” aşırı sağ, daha kapsamlı bir ekonomik kemer sıkma modeli ve emekçilere ve sola karşı daha sert bir politika hayata geçirmek için geleneksel kapitalist partilere dönük olan hoşnutsuzluğun bir kısmını kanalize etmeye çalışıyor. Halkın bu hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğu çerçevesinde, Sol Cephe-Birlik (FIT-U), son PASO seçimlerinde (yani önseçimlerde) üçüncü ulusal siyasal güç haline geldi.

Frente de Todos kendisini “ilerici” olarak sunmasına, önceki hükümetin kemer sıkma politikalarına son verme sözü vermesine rağmen, görevde olduğu iki yıl boyunca Arjantinli ve uluslararası kapitalistlerin çıkarları lehine olan politikaların savunucusu olarak hareket etmiştir. Salgının ortasında, milyonlarca insanı – ikinci yılında doğrudan bütçeden çıkardığı – yetersiz acil durum gelirinden mahrum bıraktı ve IMF’ye olan gayri meşru dış borcu ödemeye ve büyük kapitalistlere sübvansiyonlar tanımaya devam etmek için işçiler üzerinde sert bir mali kemer sıkma politikası uyguladı. Yoksulluk zaten yüzde 40’ın üzerinde ve sendika bürokrasisinin suç ortaklığıyla enflasyon karşısında ücretler düşmeye devam ediyor.

Böylece FIT-U işçi sınıfının geniş kesimlerinin, kadınların ve gençliğin toplumsal öfkesinin siyasi ifadesinin bir kürsüsü haline geldi. Ulusal düzeyde, FIT-U bir milyonun üzerinde oy aldı (yüzde 5). Nüfusun çoğunlukla yerli olduğu ülkenin kuzeyinin en yoksul bölgesindeki Jujuy eyaletinde, FIT-U oyların yüzde 24’ünü kazandı ve şu an oradan bir ulusal milletvekili çıkarmak için mücadele veriyor. Patagonya eyaletlerinde (Santa Cruz, Chubut, Rio Negro, Neuquen) oyların neredeyse yüzde 10’unu kazandı. Neuquen’deki adayımız, yerel seçimlerde oyların yüzde 8,8’ini alarak başkente bir FIT-U temsilcisi olarak seçildi. Bunlar, FIT-U örgütlerinin ön planda olduğu büyük grev ve seferberliklerin (sağlık çalışanları, öğretmenler, çevre hareketi, grevci işsizler vb.) yaşandığı iller. FIT-U Özerk Buenos Aires Şehri’nde tarihinin en iyi seçim performansını gösterdi ve bugün Ulusal Kongre’de bir temsilci kazanmaya çok yakın. Buenos Aires Eyaleti’nde ise, işçi sınıfından ve emekçi mahallelerinden büyük bir oy geldi; bu oy, işsizler hareketinin başlıca öncülerinden biri olduğu ve eyalette sürmekte olan işsizliğe, açlığa, sefalete karşı ve toprak ve konut için verilen anıtsal mücadeleleri yansıtıyor. Bu durum, işçi mücadelelerinin adaylarının, yüz binlerce ve milyonlarca seçmeni olan belediyelerdeki burjuva partilerinin himayesi altında olan Kent Konseyleri’ne de seçilme olasılığını artırıyor.

FIT-U; yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkını kazanan “yeşil dalganın” bir parçasıydı; bütün patron partileri ve koalisyonları tarafından teşvik edilen yeraltı kaynaklarının yağmalanması, tarım ticareti ve çokuluslu şirketlerin mega madenciliğine karşı mücadelenin ön saflarında yer aldı. FIT-U işçi sınıfının politik bağımsızlığı için savaşıyor ve Peronist sendika bürokrasisinin kapitalist devlete entegrasyonunu reddederek sendikalarda sınıf önderliklerinin yeniden kurulup tesis edilmesi için mücadele ediyor. Programında, Latin Amerika ülkelerini yoksulluğa mahkûm eden gayri meşru dış borcun ödenmemesini savunuyor. Ayrıca, mesai gününün 6 saate indirilmesini ve çalışma saatlerinin, ücret indirimi olmaksızın mevcut tüm işçiler arasında paylaşılmasını savunuyor. Bankaların ve dış ticaretin kamulaştırılması için mücadele ediyor. FIT-U, seçimde başarılı olmak için programatik tavizlerde bulunmak gerektiğini savunan reformistlerin aksine, açık bir şekilde “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” programını ve emperyalizm ile yerel burjuvaziye karşı Latin Amerika’nın sosyalist birliğini öne sürüyor.

FIT-U’nun seçimde aldığı sonuçlar, pandeminin tetiklediği dünya kapitalist krizinin işçi sınıfı ve sömürülen kitleler üzerindeki etkilerine karşı verilen mücadeleyi yansıtıyor. Pandemi sırasında, dünyanın her yerinden yaşamsal sektörlerde çalışan milyonlarca işçi, hayatları pahasına çalışmaya gönderildi. Diğerleri işten çıkarıldı ve zar zor devlet yardımı ile geçindi. Elon Musk, Jeff Bezos, Bill Gates, Mark Zuckerberg gibi birkaç yüz milyarderin serveti büyümeye devam etti. Latin Amerika, dünyanın toplumsal açıdan en eşitsiz bölgesi haline geldi. Bu durum 2019’da Ekvador ve Şili’deki halk ayaklanmalarına yol açtı; geçen yıl ve bu yıl bu koşullar derinleşti ve Bolivya, Kolombiya ve diğer ülkelerde yeni ayaklanmalar doğurdu.

Küresel kapitalist kriz, işçilerin ve halk isyanlarının başlıca sebebidir. Yalnızca Latin Amerika’nın yarısömürge ve bağımlı uluslarında değil, aynı zamanda başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere emperyalist metropollerde de bu böyledir. Sağcı rejimleri krize sokan ve deviren olgu, bu kriz ve kitlelerin kemer sıkma önlemlerine karşı direnişidir (Bolivya’da Añez darbesine, Şili’de Piñera hükümetine ve Kolombiya’da Duque’ye karşı halk isyanları vb.). Bu durum, merkez sol ile “ulusal ve halkçı” partilerin, yani sınıf işbirlikçi cephelerin destekçilerinin acizliğini ve suç ortaklığını teşhir etti. Geleneksel sağın krizinin ve emekçi kitlelere karşı kapitalist fonlar biriktirme odaklı “kemer sıkma planlarının” savunucuları ve uygulayıcıları haline gelen merkez solun veya “sözde ilerici” varyantların (Chavezcilik, Lulacılık, Podemos veya Syriza) başarısızlığının karşısında, aşırı sağ kendini yeniden konsolide etmeye çalışıyor. Vox’un İspanyol monarşik rejiminin krizinden ve sözde “ilerici” merkez solun tanıdığı kapitülasyonlardan nasıl yararlandığını İspanya’da zaten görüyoruz. Ancak kriz aynı zamanda bu aşırı sağın gelişimini de baltalıyor. Trump’ın düşüşü, Ekvador’da birkaç ay önce göreve başlayan yeni sağ hükümetin karşı karşıya kaldığı seferberlik ve grev dalgası ve diğer seferberlik süreçleri bunun kanıtıdır. Brezilya’da, PT ve Lula tarafından geliştirilen korkak sınıf işbirliği politikası Jair Bolsonaro’yu ayakta tuttu; bu sınıf işbirliği politikası, sömürülen kitlelerin, burjuva yanlısı yozlaşmış bürokrasiler aracılığıyla örgütlü müdahaleler gerçekleştirmesini engelliyordu. Nefes alacak alanı olmayan Bolsonaro, işçilerin kazanımlarına karşı saldırılar geliştirmeye devam ediyor (mesela kamu işçileri güvenceli çalışma haklarını kaybettiler vb.). Arjantin seçimlerinde adaylar arasında olan Javier Milei ve Jose Luis Espert bu aşırı gerici sektörleri temsil ediyorlar. Demagojik bir “kast karşıtı” ve “siyaset karşıtı” söylemle, kapitalist hükümetlerin pandemi sürecinde izlediği politikalarla gerçek kazananların aslında kim olduğunu halktan gizliyorlar: Bunlar çokuluslu şirketler, büyük işletme sahipleri, bankalar ve tarım işletmeleriydi.

Uluslararası solda ise karşımızda, kemer sıkma politikalarından bir kopuş sözü veren ancak sonunda bu önlemleri uygulayan merkez sol ve sözde ilerici partiler mevcut.

Bu, İspanya’da PSOE’nin (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) “neoliberal ilerici” hükümetinin bir parçası olan Podemos’un durumudur. Syriza daha önce kemer sıkma karşıtı bir hükümet sözü vermişti, ancak sonunda Troyka’nın planlarını uygulamada IMF ile Avrupa Birliği’nin en iyi öğrencisi oldu ve böylece sağın geri dönüşünün önünü açtı. Sağcı ve gerici Piñera hükümetiyle birlikte “Barış Anlaşması ve Yeni Anayasa’yı” imzalayan Şili’deki Geniş Cephe, diktatörlükten miras kalan nefret edilen kurumları rehabilite etmek için halk seferberliğini devre dışı bırakmaya çalıştı. Peru’da Castillo hükümetinin yarattığı yanılsamalara rağmen, onun patronların baskısına nasıl boyun eğdiğini görüyoruz. Brezilya’da Lula, Dilma ve PT, Geniş Cephe’de toplanan patron kesimleriyle birlikte iktidara dönmek istiyor. Bolivya’da, Evo Morales tarafından desteklenen sınıf uzlaşmacı MAS hükümeti sahneye geri döndü.

Brezilya’daki Lula/Dilma, Arjantin’deki Kirchner, Meksika’daki Lopez Obrador veya Bolivya’daki Evo Morales/Luis Arce gibi sözde “ilerici” Latin Amerika hükümetleri, emperyalizmle bazı sürtüşmelerin ötesinde, büyük kapitalistlerin veya uluslararası finans kapitalin çıkarlarını etkilemeksizin, en nihayetinde çokuluslu şirketler uğruna yönetime geçtiler ve yönettiler. “21. yüzyılın sosyalizmini” öneren Venezuela’daki Chavez/Maduro hükümeti, tamamen karşısında olduğumuz emperyalizmin saldırganlığına ve ekonomik ablukasına katlanırken, burjuvaziye ve emperyalizme teslim olma yönünde bir yol izledi.

FIT-U, merkez sola ve dar ufukları kapitalizmi idare etmek, bu sömürücü sistemin krizini kitlelere yüklemek olan bütün akımlara karşı duran bir perspektifi temsil ediyor.

FIT-U, Amerika kıtalarının dört bir yanından 50 örgütün katılımıyla 2020’de gerçekleşen Latin Amerika ve Amerika Birleşik Devletleri Konferansı’nın arkasındaki itici güçtü.

FIT-U’nun parlamentolardaki temsilcileri sokaklarda verilerin işçi ve halk mücadelelerinin yanındadır. Kendilerini bulundukları konumlarıyla zenginleştiren kapitalist politikacıların aksine, FIT-U milletvekilleri yalnızca bir öğretmen maaşı alırlar; maaşlarının geri kalanını mücadelelere aktarılan bir fona bağışlarlar. Adayları işçiler, öğrenciler ve kadın, LGBTİ+ ve çevre hareketlerinden devrimcilerdir.

FIT-U, burjuva partileriyle koalisyon halinde parlamentoda çoğunluğu elde etmeye çalışmıyor. Onun seçim sürecine müdahalesinin amacı, işçilerin patronların partilerine bağlılıklarını kırmak, sınıfın siyasal bağımsızlığı yolunda ilerlemek, finansal kemer sıkma önlemlerine karşı direnişi ve politik seferberliği örgütlemek ve mücadeleye geçmek adına emekçi kitleler üzerinde geniş bir ajitasyon kampanyası geliştirmek için bu temel mücadele alanından yararlanılmasıdır. FIT-U bir ulusal kriz esnasında bağımsız bir faktör olarak sahneye çıkabilir ve iktidara alternatif olabilir. FIT-U, emekçi halkın seferberliğine ve özörgütlenmesine dayalı, kapitalist-emperyalist sistemden kopan bir işçi hükümeti için savaşıyor.

FIT-U, çökmekte olan bir sistemin sömürüsüne ve baskısına karşı isyan eden işçi sınıfının, gençliğin, kadınların ve yerli halkların yanındadır ve onların bir parçasıdır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçi mücadeleleri dalgasının, Güney Kore’deki genel grevin, İtalya, İspanya, Fransa ve Almanya’daki grevlerin, dünyayı kasıp kavuran çevreci gençlik hareketinin veya Ortadoğu’da, Latin Amerika’da Karayipler ve And Dağları’nı kasıp kavuran isyanların ve bütün dünyada yaşananların kanıtladığı üzere, bu sistem çökmektedir.

FIT-U’nun bir sonraki seçimlerde aldığı seçmen desteği ve kazandığı milletvekilleri, sınıfçı ve sosyalist bir perspektifin gelişimi için sınıf mücadelesini ilerletmenin hizmetine sunulacaktır.

Almanya

Oskar Fischer, sociólogo, Revolutionäre Internationalistische Organisation (Alemania)
Stefan Schneider, politólogo, Revolutionäre Internationalistische Organisation (Alemania)
Charlotte Ruga, enfermera obstétrica, Revolutionäre Internationalistische Organisation (Alemania)
Tabea Winter, estudiante, Revolutionäre Internationalistische Organisation
Yunus Özgür, aprendiz en el hospital Vivantes de Berlin, Revolutionäre Internationalistische Organisation (Deutschland)
Ferat Ali Kocak, diputado por DIE LINKE Neukölln en el parlamento provincial de Berlin (Alemania)
Manuel Wüllner, Plataforma Izquierda Anticapitalista (AKL) Bünde
Alexander Kalteis, Plataforma Izquierda Anticapitalista (AKL) Bünde
Nathaniel Flakin, historian, editorial board of Left Voice, Berlin
Revolutionäre Internationalistische Organisation (RIO, FT-CI)


Avustralya

Socialist Alternative

Belarus

SMOT (LIS)

Bolivya

Vladimir Mendoza Manjón, docente de la universidad mayor de San Simón de Cochabamba, Bolivia.
Elio Aduviri, ex Secretario de Conflictos. SITRASABSA (Sindicato de Trabajadores de Servicios Aeroportuarios Boliviano S.A.), Aeropuerto de El Alto.
Alain Rivera, Oficina Jurídica de los Trabajadores, Cochabamba.
Cacho Mancilla, dirigente Confederación Nacional de Jubilados Bolivia.
Isabel Jiménez, profesora urbana La Paz, Mujeres en Lucha.
Humberto Balderrama, miembro de la Dirección Nacional del Partido de los Trabajadores e integrante de ARPT-UIT-CI
Eliseo Mamani, ex ejecutivo Federación de Maestros Rurales de La Paz.
Jorge de la Rocha, dirigente Partido de los Trabajadores, ex dirigente Confederación magisterio urbano.
María del Carmen Arce, enfermera Caja Nacional de Salud Santa Cruz, ex dirigente nacional de Fensegural.
Rossel Salazar, trabajador Caja Nacional de Salud, secretario general Central Obrera Regional de Tupiza.
Angel Ventura, ex dirigente Confederación Nacional Magisterio Rural de Bolivia.
Rubén Herrera Casas, dirigente vecinal del Distrito 7 de El Alto. Ex dirigente fabril del TEA (Taller Externo de El Alto – EXBOL).
Gerardo Ortega, trabajador de base y ex dirigente del relleno sanitario de La Paz
Freddy Choque Tancara, delegado del Magisterio Rural del Departamento de La Paz, Bolivia.
Silvia Requena, docente emérito de la Carrera de Psicología, Facultad de Humanidades. Universidad Mayor de San Andrés (UMSA) de La Paz, Bolivia.
Lorgio Orellana. Docente investigador de la Universidad Mayor de San Simón (UMSS) de Cochabamba, Bolivia.
Gabriela Ruesgas, docente de la Carrera de Sociología, Facultad de Ciencias Sociales. Universidad Mayor de San Andrés (UMSA) de La Paz, Bolivia.
Javo Ferreira, militante de La Liga Obrera Revolucionaria por la Cuarta Internacional LOR-CI, Bolivia
Violeta Tamayo, militante de Pan y Rosas Bolivia y de La Liga Obrera Revolucionaria por la Cuarta Internacional LOR-CI.
Gualberto Arenas, dirigente campesino.
Amado Quispe, dirigente del Partido de los Trabajadores, ex dirigente trabajadores de salud pública Chuquisaca.
Lorgio Orellana, docente investigador UMSS Cochabamba.
José Miguel Ibarra Camacho, en nombre organización Proyecto Común.
María Lohman, comunicadora Somos Sur.
María Eugenia Guerrero, enfermera Caja Nacional de Salud Cochabamba, ex dirigente Central Obrera Departamental.
Junior Tejada, Partido de los Trabajadores Cochabamba, activista por derecho a la educación.
Rosmery Chavina, maestra rural de El Alto, La Paz.
Abel Doria Medina, trabajador minero Huanuni. Luis Nogales Suarez, dirigente sindicato Casegural Santa Cruz.
Melquíades Marín, trabajador salud pública Arani, Cochabamba. Lucy Chipunavi, ex dirigente Federación de Fabriles de Riveralta.
Alianza Revolucionaria del Pueblo Trabajados (ARPT, UIT-CI)
Liga Obrera Revolucionaria por la Cuarta Internacional (LOR-CI, FT-CI)

Brezilya

Plinio de Arruda Sampaio Junior – economista e editor do Contrapoder
Vladimir Safatle – filósofo, professor da Universidade de São Paulo
Gonzalo Rojas, cientista político, professor da Universidade Federal de Campina Grande
Luciana Kasai, referente de la agrupación Entregadores Antifascistas de Brasil
Luciano Mendonça de Lima. Professor de História da Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Roberto de Sousa Miranda – Universidade Federal do Agreste de Pernambuco.
Danilla Aguiar, Professora departamento de Educação, Universidade Federal do Rio Grande do Norte.
José Luciano Queiroz Aires, Professor de História Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Darcon Sousa Professor de Administração e Contabilidade Universidade Federal de Campina Grande
Lucianna da Gama Fernandes Vieira – Professora de Engenharia de Materiais – Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Claudia Maria da Costa Gomes – Professora de Serviço Social – Universidade Federal da Paraíba (UFPB)
Adriano Nascimento, professor de Teoria Política -Universidade Federal de Alagoas (UFAL)
Ronaldo Laurentino de Sales Júnior – Professor Sociología Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Pablo Thiago Correia de Moura – Professor EBTT Sociologia – Intituto Federal de Pernambuco (IFPE)
Joyce Amâncio de Aquino Alves – Professora de Humanidades da Universidade da Integração Internacional da Lusofonia Afro-brasileira-UNILAB
Antônio Lisboa Leitão de Souza, Professor Educação Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Janaína Freire dos Santos – Professora de História no Instituto de Apoio à Universidade de Pernambuco – IUAPE
José Ferreira Júnior – Professor de História, Faculdade de Formação de Professores
Aliceane de Almeida Vieira – Professora Serviço Social – Universidade Estadual da Paraíba (UEPB)
José Irelanio de Ataide . Professor de Educação no campo da Universidade Federal de Campina Grande (UFCG) – Presidente da Associação dos Docentes da Universidade Federal de Campina Grande (Adufcg)
Denise Cristina Ferreira – Professora Departamento de Enfermagem da Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Laudicéia Araújo Santana -Instituto Federal de Educação, Ciência e Tecnologia da Paraíba- Campus Campina Grande
Luiz Henrique Schuch, Professor Universidade Federal de Pelotas (UFPEL)
Iuri Tonelo – sociólogo, pesquisador pós-doc da Universidade Federal do Pernambuco
Simone Ishibashi – doutora em Economia Política Internacional Universidade pela Federal do Rio de Janeiro
André Barbieri – Doutorando em Ciências Sociais na Universidade Federal do Rio Grande do Norte
Edison Urbano – Doutorando em Economia Política Mundial na Universidade Federal do ABC
Fernanda Peluci – diretora do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022)
Rodrigo Tufão – diretor do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022)
Francielton Bananeira Reis – diretor do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022)
Marília Cristina Ferreira – diretora do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022)
Marcello Ferreira dos Santos “Pablito” – Diretor de base do Sindicato de Trabalhadores da USP
Adriano Favarin – Diretor de base do Sindicato de Trabalhadores da USP
Babi Dellatorre – Diretora de base do Sindicato de Trabalhadores da USP
Marcella Campos – diretora estadual da APEOESP (Sindicato dos Professores do Ensino Oficial do Estado de São Paulo)
Andréa Solimões – Professora, Direção do Andes-SN Regional Norte II
Angelo Balbino – Professor, Oposição SINPRO/DF
Carlos Alberto – Professor, Coordenador de Finanças do SINTEPP BELÉM
Carlos Roberto de Souza – Diretor do Sind. Químicos SJCampos/SP (Jacareí)
Cássia Ceres – Coletivo Feminista Marielle Vive-AP
Daniela Monteiro da Cruz – Bióloga, Coletivo Feminista Marielle Vive-PA
Davi Paulo Junior – Direção do Sind. dos Químicos de São José dos Campos e Região/SP.
Demetrius Marcelino – Oposição Sind. dos Serv. Municipais de Aparecida.
Douglas Diniz – Jornalista, Direção Nacional do PSOL
Dulcideia Palheta – Professora, Direção do Andes-SN Regional Norte II
Eduardo Pimentel – Coordenação do SINTSEP-PA.
Gabriela Cunha – Professora, Movimento Themonia/LGBTQIA+
Maíra Machado – Conselheira Estadual da APEOESP
Luciana Vizzotto – Conselheira Estadual da APEOESP
Elisa Campos – coordenadora do Centro Acadêmico de Filosofia (CAFCA), da UFMG
Lina Hamdan Resende Morais – Representação Estudantil das Artes Visuais UFMG
Marie Castaneda – Centro Acadêmico de Ciências Sociais Marielle Franco UFRN
Carolina Cacau – (Brasil) – professora da rede estadual do Rio de Janeiro
Flavia Valle – professora em Minas Gerais e mestre em Educação pela UFMG
Val Muller, professora no Rio Grande do Sul
Claudionor Brandão – demitido político da USP
Letícia Parks – Quilombo Vermelho
Danilo Magrão – Edições Iskra
Diana Assunção – pelo Movimento Revolucionário de Trabalhadores
Joao Batista Araujo “Baba”, ex Concejal en Rio de Janeiro (RJ) Corriente Socialista de los Trabajadores (CST) en el PSOL
Pedro Rosa, dirigente del Sintuff y la Fasubra (Federación trabajadores de las Universidades)
Adriano Diaz – dirigente de Correos RJ y de CSP-Conlutas.
Bruno da Rosa– dirigente Garis (Recolectores de residuos) y miembro de la Directiva Municipal PSOL-RJ.
Diego Vitello , miembro del sindicato de Metro de San Pablo.
Barbara Sineidino – de la Coordinadora general de SEPE (Profesionales de enseñanza)- integrante directiva Municipal PSOL RJ.
Gerson lima – Coordinador-General SINTSEP-Pará.
Gessé Siqueira da Luz – Téc. em Enfermagem, Mov. de Moradia de Santa Maria-DF
Isabela Alves Reis – Advogada, Coletivo Feminista Marielle Vive-DF
Izabel Firmino – Coordenação do SINTUFF/RJ, Coletivo Feminista Marielle Vive-RJ
Jacilene do Socorro – Professora, Coordenadora Geral da Sub-Sede do SINTEPP Baião-PA
Juliana de Freitas – Professora, Op. SINPRO-DF, Coletivo Feminista Marielle Vive-DF
Lucas Barbosa – Professor, Presidente do SINASEFE-DF, Unidos pra Lutar
Ludimilla Fagundes – Professora, Coletivo Feminista Marielle Vive-RS
Marcelo Diniz – Professor, Direção Regional Metropolitana do SINTEPP Pará
Marcos Solimões – Coordenação do SINTSEP-PA.
Matheus Pontes – Professor, Presidente do SINSAEFE Caceres-MT, Unidos pra Lutar/MT
Mauricio Matos – Direção Nacional da FENAMP, Direção da CSP Conlutas-PA
Miriam Sodré – Professora, Secretária Geral do SINTEPP BELÉM, Direção CSP Conlutas-PA
Nancy de Oliveira Galvão – Professora, Secretaria Executiva Nacional da CSP Conlutas
Neide Solimões – Coordenadora Geral do SINTSEP-PA.
Paulo Sérgio – Professor, Coordenação da Sub-Sede do Sintepp de Concórdia do Pará.
Reginaldo de Souza – Dir. Sind. Químicos SJC-Região (Jacareí)
Reginaldo Reis –Professor, Coordenação da Sub-Sede do Sintepp Baião/PA
Rosa Oliveira – Professora, Direção do Grupo Folclorico Iaça
Sandra Guizan – Coordenação do SINTUFF-RJ
Sérgio De Brito Garcia – Professor, Direção da Subsede Apeoesp Taboão/SP
Silvia Leticia – Professora, Coordenadora Geral do SINTEPP Belém e Sec. Exec. Nacional da CSP-Conlutas.
Suzete Chaffin – Professora, Coletivo Feminista Marielle Vive-SP
Vera Coimbra – Trabalhadora da Saúde, Direção da CSP Conlutas-PA
Wellington Luiz Cabral – Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos/SP, Executiva da FETQUIM/SP
Zarah Trindade – Advogada, Coletivo Feminista Marielle Vive-PA
Alex Fernandes – Metroviário -SP, membro da CIPA Linha Vermelha
Alexandre Roldan – Metroviário, Direção Sindicato dos Metroviários-SP
Erlen Medeiros – Professora, Coordenadora Geral da Sub-Sede do Sintepp Salvaterra – PA
Alternativa Socialista (LIS)
Coletivo Feminista MArielle Vive!
Corriente Socialista de los Trabajadores (CST, UIT-CI)
Luta Socialista/PSOL
Movimento Revolucionário de Trabalhadores (MRT, FT-CI)
Política Revolucionária
Unidos Pra Lutar – Tendência Sindical CSP Conlutas
Tribuna Clasista de Brasil

Kanada

Sam Eric, Workers Action Movement Grass Roots Collective, Toronto
Rob Lyons, ex-miembro de la Asamblea Provincial de Saskatchewan
Alex Reavie, journeyman welder, Alberta


Şili

Natalia Sanchez, médico y concejala municipal por Antofagasta
Ranier Rios, dirigente MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores).
Jonathan Rios, candidato a diputado MST Santiago Chile.
Luna Muñoz, candidata a diputada MST Santiago Chile.
Javier Ayarza, candidato core Santiago Chile.
Andrés Figueroa Cornejo, Periodista
Miguel Fonseca, académico, Activista por los Derechos Humanos
Ana Lopez Dietz, Doctora en Estudios Latinoamericanos, Docente universitaria e invetstigadora
Sandra López Dietz, periodista, Académica
Lester Claderón, trabajador industrial y dirigente sindical, candidato a diputado Distrito 3, Antofagasta
Galia Aguilera, profesora, candidata a Senadora por Antofagasta
Camilo Parada, referente de DDHH, dirigente del Movimiento Anticapitalista
Maura Fajardo, referente feminista, dirigente del Movimiento Anticapitalista
Joaquín Araneda, dirigente de Movimiento Anticapitalista
Jaime Rodriguez, dirigente del Sindicato de Obreros Metalurgistas Unidos, candidato a CORE por la provincia de Antofagasta.
Ramiro Díaz, dirigente del Sindicato de Obreros Metalurgistas Unidos
Daniel Vargas, abogado laboral y de DD.HH., candidato a diputado por el Distrito 3, Antofagasta.
Silvana González, dirigente del Sindicato del Aseo del Hospital Regional de Antofagasta, Salud Siglo XXI.
Sebasthian Valdivia, dirigente del Sindicato del Aseo del Hospital Regional de Antofagasta, Salud Siglo XXI.
Noella Sels, dirigente del Sindicato del Aseo del Hospital Regional de Antofagasta, Salud Siglo XXI.
Patricia Romo, dirigenta del Directorio Comunal del Colegio de Profesores de Antofagasta
Alexia Clares, presidenta Centro de Estudiantes Escuela Técnica de Antofagasta
Daniela Avilés, delegada del Sindicato de Profesores y Profesionales de la Educación de la Escuela Padre Patricio Cariola de Antofagasta
Carla Ramírez, delegada gremial del Colegio de Profesores de la Escuela Padre Patricio Cariola de Antofagasta
Nancy Lanzarini, delegada gremial del Colegio de Profesores del Liceo Técnico de Antofagasta
Danisa Guerra, delegada gremial de la Escuela España de Antofagasta
Raúl Muñoz, dirigente sindical base Federación Nacional Trabajadores de la Salud, Hospital Barros Luco Trudeau, Santiago
Carlos Castro, dirigente ANEF Arica.
Dauno Tótoro, Licenciado en Historia, candidato a diputado Distrito 10, Santiago de Chile
Jo Cáceres, dirigenta sindical Asociación de Funcionarios Universidad Metropolitana de Ciencias de la Educación, candidata a diputada Distrito 12, Santiago de Chile
Valeria Yañez, Actriz, candidata a diputada Distrito 13, Santiago de Chile
Bárbara Brito, ex vicepresidenta FECH 2017, candidata a Core, Profesora, Santiago de Chile
Antonio Páez, dirigente sindical, candidato a diputado Distrito 8, Valparaíso
Camila Delgado, dirigenta sindical, candidata a diputada Distrito 23, Temuco
Camilo Jofré, profesor, candidato a diputado Distrito 1, Arica
Fernanda Morales, candidata a consejera regional, Distrito 1, Arica
Leonardo Mallea Zapata, cantautor Chileno, vocalista de Manual de Carroña
Fabián Puelma, abogado, editor La Izquierda Diario Chile
Javiera Munita, Isadora Mujeres en Lucha.
Bastian Guzmán, Disidencias en Lucha Chile.
Priscilla Fernández, Presidenta Tottus Copiapo.
Fuerza de Unidad y Lucha
Fuerza 18 de Octubre
Frente por la unidad de la Clase Trabajadora
Movimiento Anticapitalista (LIS)
Movimiento Socialista de las y los Trabajadores (MST, UIT-CI)
Partido de Trabajadores Revolucionarios (PTR, FT-CI)
Periódico Rearme
Revista El Porteño
Socialismo Revolucionario (CIT)


Kolombiya

Juan Sánchez Ramírez. Asociación Sindical de Profesores Universitarios ASPU Universidad Nacional de Colombia. Fiscal.
John Mario Jiménez Meza. Delegado Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Integrante de la Comisión de Derechos Humanos ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas – Colombia.
José Manuel Ruiz Ortega. Delegado Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Integrante Comité de Escuela de Formación Política y Sindical de ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas – Colombia.
Libia Gómez Hurtado. Delegada Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Comisión de Derechos Humanos ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas – Colombia.
Mónica Baena Castaño. Delegada y activista Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Comité de Escuela de Formación Política y Sindical de ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas – Colombia.
Ima Yurley Pérez Bedoya. Presidente Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas – Colombia.
Maritza Dupont M. Presidenta Asociación de Pensionados de la Empresa de Telecomunicaciones de Bogotá “APETB”
Miguel Antonio Lasso Muñoz, Presidente y Richard Harold Salazar Agudelo, Secretario Ad Hoc. Federación Nacional de Trabajadores de la Educación y Servidores Públicos de Colombia – FENALTRAESP.
Joaquín Linero, Presidente ADED Asociación de Educadores del Distrito de Santa Marta.
Jerson David Reyes Herrera. Líder estudiantil de la Universidad de Antioquia.
David Arturo Bravo. Representante ante el CORCAD de la Universidad Nacional Sede Bogotá
Juan Sánchez Ramírez. Asociación Sindical de Profesores Universitarios ASPU Universidad Nacional de Colombia. Fiscal.
John Mario Jiménez Meza. Delegado Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Integrante de la Comisión de Derechos Humanos ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas
José Manuel Ruiz Ortega. Delegado Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Integrante Comité de Escuela de Formación Política y Sindical de ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas
Libia Gómez Hurtado. Delegada Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Comisión de Derechos Humanos ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas
Mónica Baena Castaño. Delegada y activista Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Comité de Escuela de Formación Política y Sindical de ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas
Ima Yurley Pérez Bedoya. Presidente Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas
Maritza Dupont M. Presidenta Asociación de Pensionados de la Empresa de Telecomunicaciones de Bogotá “APETB”.
Jenny Duque, socióloga y corresponsal de La Izquierda Diario en Colombia
Colectivos Unidos de Colombia (UIT-CI)
Grupo de Trabajadores Socialistas
Impulso Socialista (LIS)


Kosta Rika


Orlando Barrantes Cartín, suscribe a título personal, siendo Coordinador Nacional Bloque de Vivienda y de manera oficial por el Movimiento de Trabajadores y Campesinos (MTC), Costa Rica.
Grace Serra, recuperadora de tierras y luchadora por vivienda digna, por Comité Ejecutivo Partido Revolucionario de las y los Trabajadores (PRT) de Costa Rica.
Esteban Fernández, Profesor UCR, dirigente fundador de OSR.
Fernanda Quirós, dirigente Pan y Rosas Costa Rica.
Patricia Ramos Con, abogada feminista, integrante de la Oficina de Equidad de Género, Instituto Tecnológico de Costa Rica.
Paola Zeledón, editora de La Izquierda Diario Costa Rica.
Meylin Murilllo, dirigente de Organizate: Por una juventud revolucionaria.
Carlos Coronado Vargas, Secretario General del Movimiento de Acción Popular (MAPU)
Allen Cordero Ulate, profesor jubilado Universidad de Costa Rica y activista.
José René Tamariz Corea, dirigente opositor en la Asociación de Profesores de Segunda Enseñanza APSE.
Miguel Barrios, recuperador de tierras y ex obrero de la construcción, jublilado, ex miembro del Comité Ejecutivo PRT Costa Rica.
Socorro Trejos, integrante Comité Ejecutivo de Bloque de Vivienda, Comité Monte Alto Alajuelita
José María Lechado, coordinadora Gran Área Metropolitana, Bloque de Vivienda, Comité Monte Alto Alajuelita
Gladys García, Comité Monte Alto Alajuelita
María Calderón, Comité Monte Alto Alajuelita
Adrián Jaén España, sociólogo, docente e investigador de la Universidad de Costa Rica y la Universidad Estatal a Distancia, afiliado al Sindicato de Empleados UCR (SINDEU).
David Morera Herrera, sociólogo, docente Escuela de Planificación y Promoción Social Universidad Nacional de Costa Rica
Ana Marcela Montanaro, estudiante costarricense, desde Madrid, estado español.
Jean Moreno Urbina, dirigente de la tendencia clasista y democrática “Cambio” de la Asociación de Profesores de Segunda Enseñanza APSE, Regional XII.
Organización Socialista Revolucionaria (OSR, FT-CI)
Partido Revolucionario de las y los trabajadores


Küba

Frank García Hernandez, sociólogo e historiador marxista, miembro del comité editorial de Comunistas
Alejandro Esteve, estudiante universitario y miembro del comité editorial de Comunistas
Yunier Mena Benavides, poeta y militante marxista, miembro del comité editorial de Comunistas
Leonardo Romero Negrín, estudiante de Física de la Universidad de la Habana.
José Alejandro Esteve Santos, estudiante de Medicina de la Universidad de Ciencias Médicas de Las Tunas. Miembro del Comité Editorial de Comunistas.
Alexander Hall Lujardo, estudiante de cuarto año de la carrera de Historia, Universidad de la Habana.
Héctor L. Calas Roque, estudiante de cuarto año de la carrera de Comunicación Social, Universidad de la Habana.
José Angel Santiesteban Ricardo, Ingeniero en Telecomunicaciones, Holguín.
Lisbeth Moya González, escritora y periodista. Miembro del Comité Editorial de Comunistas Blog.
Claudia González Marrero, doctora en Estufios Culturales. Cubana
Comité Editorial de Revista Comunistas de Cuba

 

Ekvador

La Comuna Rebelde
Movimiento Socialista de los Trabajadores


İspanya


Josep Lluis del Alcázar, delegado sindical de enseñanza pública y dirigente Lucha Internacionalista (LI-UIT-CI).
Santiago Lupe, historiador, portavoz de la Corriente Revolucionaria de Trabajadores y Trabajadoras – CRT
Lucía Nistal, doctora en Teoría Literaria Universidad Autónoma de Madrid (UAM), impulsora de Referéndum UAM y portavoz de CRT
Rubén Tzanoff, dirigente del SOL
Marga Olalla, delegada sindical de trabajadores municipales de Barcelona, Militante de LI.
Miquel Blanch, delegado sindical de profesorado de escuelas de adultos, miembro de la Corriente Sindical de CCOO de Girona, Militante de LI.
Juan Carrique, abogado laboralista, miembro de la Asociación Libre de Abogadas y Abogados, afiliado a CGT
Daniel García Rodríguez, miembro del Comité de empresa de Amazon Mad4 San Fernando de Henares, militante de CoBas
Juan Argelina, profesor de educación secundaria y doctor en Historia y arqueología, militante en defensa de derechos LGTBI
Josefina L. Martínez, periodista, historiadora, escritora, editora revista Contrapunto
Nicolás González Varela, ensayista y traductor, Sevilla
José Errejón, economista – Madrid
Andrea Benites Dumont, periodista, militante de derechos humanos – Madrid
Asier Ubico, presidente del Comité de Empresa de Telepizza por CGT – Zaragoza
Juan Carlos Arias Sanz, delegado por UGT de la Consejería de Políticas Sociales y Familia de la Comunidad de Madrid
Cynthia Lub, doctora en Historia, escritora, editora de Esquerra Diari.cat y afiliada a CGT Lleure
Verónica Landa, periodista, afiliada a CGT Lleure y portavoz de Pan y Rosas – Barcelona
Joe Molina, ex trabajador despedido de Panrico y militante de CRT
Jaime García Flores, Activista e historiador (Jerez de la Frontera, Andalucia)
Ana Aparicio Domínguez, Alejandra Mariño Zuleta, Raúl Bodas Gómez, claustrales de la Universidad Autónoma de Madrid (UAM) y representantes estudiantiles en Junta de Filosofía y Letras – UAM por “Revoluciona Tu Universidad”
María Abizanda Cardona, Lorién Matute Laguarta y Miguel Zueras Bellosta, claustrales y representantes de estudiantes por la Junta de Facultad de Filosofía y Letras de la Universidad de Zaragoza – Sindicato de Estudiantes de Izquierdas-Contracorriente
Aitor Martínez, representantes estudiantiles en el Consel d’Estudis de Ciéncies Polítiques i de l’Administración – Universitat de Barcelona – Rebel·lió a les Aules/Contracorrent
Alejandro Arias, portavoz agrupación juvenil Contracorriente – Madrid
Pablo Castilla, portavoz agrupación juvenil Contracorriente – Barcelona
Clara Mallo, portavoz de Pan y Rosas – Madrid
Irene Ruiz, portavoz de Pan y Rosas – Burgos
Antonio Litov, fotógrafo de Fotomovimiento – Barcelona
Diego Lotito, periodista, editor de IzquierdaDiario.es
M. Esther del Alcázar, delegada sindical de enseñanza pública y dirigente de LI.
Corriente Revolucionaria de Trabajadoras y Trabajadores (CRT, FT-CI)
Lucha Internacionalista (LI, UIT-CI)
Socialismo y Libertad (SOL, LIS)

Katalonya

Vidal Aragonés, ex-diputado de la CUP, Abogado laboralista y profesor de Derecho del Trabajo.
Carles Riera, diputado de la CUP
Antoni Sesi, periodista, editor de EsquerraDiari.cat
Casa Argentina de Barcelona
Plataforma Argentinxs por la República Catalana

Amerika Birleşik Devletleri

Emmanuel Santos, de Socialist Core
Thomas Harrison, ex codirector de la Campaña por la Paz y la Democracia y miembro del consejo editorial de New Politics.
Scott Cooper, investigador, Massachusetts Institute of Technology
Tatiana Cozzarelli, editoral general de Left Voice
Luis Meiners, sociólogo. Estudiante de posgrado en el New School of Social Research, Nueva York. Integrante de la LIS
Sam Eric, Workers Action Movement Grass Roots Collective, Toronto, Canada
Michael Goldfield, historiador
Robin D. G. Kelly, University of Los Angeles
Charlie Post, City University of New York
Alex Reavie, journeyman welder, Alberta, Canada
Tristan Taylor, Detroit Will Breathe and Left Voice
Julia Wallace, editorial board of Left Voice
Central Ohio Revolutionary Socialists
Denver Communists
Left Voice (Red internacional La Izquierda Diario, impulsada por la FT-CI)
Socialist Core (UIT-CI)
Speak Out Now
Tempest Collective
Tempest Magazine

 

Fransa

Anasse Kazib, delegado sindical ferroviario y candidato por Révolution Permanente a las elecciones presidenciales de 2022
Isabelle Foucher, miembro del Buró Nacional de la CGT Archivos
Wladimir Susanj, Secretario General de la CGT Archivos
Pierre-Yves Chiron, Miembro del Buró Nacional de la CGT Cultura
Éric Bezou, trabajador ferroviario despedido y figura de la lucha contra el acoso laboral
Clément Allochon, delegado ferroviario Sud Rail de los talleres de Châtillon
Laura Varlet, delegada ferroviaria Sud Rail, región parisina
Mathieu Relin, delegado sindical ferroviario Sud Rail, Mulhouse
Nadia Belhoum, colectivera, CGT RATP
Yassine Jioua, colectivero, CGT RATP
Fred Lievrot, colectivero, Solidaires RATP
Adrien Cornet, delegado CGT de la refinería de petróleo de Grandpuits
Paul Feltman, delegado CGT de la refinería de petróleo de Grandpuits
Vincent Duse, delegado CGT de Peugeot, Mulhouse
Gaëtan Gracia, delegado CGT en los talleres Haute Garonne, subcontratista de Airbus
Raphael Cherfy, delegado CGT Chronodrive, Toulouse
Rozenn Kével, trabajadora despedida de Chronodrive, militante de la CGT y del colectivo feminista revolucionario Du Pain et des Roses
Marie Laure Charchar, secretaria general de la CGT Blanchisserie del Centro Hospitalario de Bordeaux
Christian Porta, delegado CGT en la alimenticia Neuhauser, Moselle
Marion Dujardin, docente de artes plásticas en escuela primaria, Sud Education 93
Elise Lecoq, docente de historia y delegada sindical del SNES, en Seine St Denis
Diane Perrey, docente de historia, Toulouse
Ariane Anemoyannis, militante de Révolution Permanente y delegada por el colectivo estudiantil Le Poing levé al Consejo de Administración de la Universidad de Paris 1 Panthéon Sorbonne
Philomène Rozan, militante de Révolution Permanente y delegada por el colectivo estudiantil Le Poing levé al Consejo de Administración de la Universidad de Paris
Léo Valadim, militante de Révolution Permanente y del colectivo estudiantil Le Poing Levé
Petra Bernus, militante de Révolution Permanente y delegada por el colectivo estudiantil Le Poing levé al Consejo de Administración de la Universidad Bordeaux Montaigne
Alberta Nur, militante de Révolution Permanente y delegada por el colectivo estudiantil Le Poing levé al Consejo de Administración de la Universidad Toulouse le Mirail
Anna Ky, militante del colectivo feminista revolucionario Du Pain et des Roses
Flora Carpentier, miembro del comité editorial de Révolution Permanente
Elsa Marcel, abogada laboralista y militante de Révolution Permanente
Daniela Cobet, miembro de la dirección de Révolution Permanente
Fracción L´etincelle
La Communa (LIS)
Révolution Permanente (RP, FT-CI)

Yunanistan

Panagiotis Sotiris, periodista, Atenas
Manos Soufoglou, Comité Central de OKDE-Spartakos, Central Coordination Committee of ANTARSYA, Board of the Association of Architects, Atenas

İtalya


Luca Tremaliti “LUKAS”, miembro del Comité de dirección FILT CGIL, sindicato transporte y logística.
Giacomo Turci, periodista, editor de La Voce delle Lotte y admin del Marxist Internet Archive – Italia
Gianni Del Panta, investigador en ciencias politicas, Scuola Normale Superiore, y editor revista Egemonia
Massimo Civitani, sindicato SI Cobas, comité provincial de Roma
Matteo Salemme, obrero metalúrgico, miembro del directivo provincial del sindicato FIOM en Parma, corriente “Il sindacato è un’altra cosa”
Scilla Di Pietro, portavoz de Il Pane e les Rose – Pan y Rosas Italia
Iside Gjergji, Centro de Estudos Sociais, Universidade de Coimbra
Frazione Internazionalista Rivoluzionaria (FIR, organización simpatizante FT-CI)
Partito Comunista dei Lavoratori (PCL)


Kenya

Revolutionary Socialist League – Kenia (LIS)


Meksika

Manuel Aguilar Mora, historiador y profesor universitario, Liga de Unidad Socialista
Ricardo Martinez Lacy, profesor universitario, Liga de Unidad Socialista
Flora Aco González, trabajadora estatal reinstalada, ex aspirante a candidata por el Frente de Izquierda Anticapitalista en la Ciudad de México, MTS
Gabriela Victoria, del Comité Ejecutivo del MAS.
Eduardo Alvarado, Director de El Socialista.
Jorge Wimber Alvarado, ex tesorero de la cooperativa TRADOC.
Sulem Estrada, maestra de secundaria, ex candidata anticapitalista al congreso de la Ciudad de México, Agrupación Nuestra Clase y MTS
Mario Caballero, Movimiento de las y los Trabajadores Socialistas
Pablo Oprinari, Coordinador de la revista Ideas de Izquierda México
Barbara Funes, editora de La Izquierda Diario México
Alejandra Santamaria y Victor Escalante, trabajadores de la educación, despedidos en lucha de la Universidad Autónoma de la Ciudad de México
Nancy Cazares y Alex Osorio, ex presos políticos de 10 de junio de 2013, MTS
Aldo Santos, maestro de secundaria, MTS
Miriam Hernandez, trabajadora de la UNAM y ex candidata anticapitalista en la CdMX y MTS
Alejandra Sepúlveda y Ameyalli Amador, trabajadoras del estado despedidas y reinstaladas, Campaña Queremos Trabajo Digno
Yara Villaseñor, Agrupación de Mujeres y Diversidad Pan y Rosas México
Josselyn Espinosa, Agrupación de Mujeres y Diversidad Pan y Rosas México
Jesús Torres Nuño, ex presidente del Consejo de Administración de Trabajadores Democráticos de Occidente (Tradoc).
Leda Victoria – Movimiento al Socialismo e integrante de la Agrupación de MAS Mujeres e Independientes (México).
Epifanio García Carrillo, dirigente de la huelga del sindicato de Sandak en Tlaxcala y Rodrigo Canek García Ramos, Secretario General de la D-III-20 de Bibliotecas de la SEP.
Enrique Gómez, Francisco Retama, dirigentes del Movimiento al Socialismo (MAS)
Grupo de Acción Revolucionaria (México)
Juventud Revolucionaria-GAR (Mexico)
Movimiento al Socialismo (MAS, UIT-CI)
Movimiento de las y los Trabajadores Socialistas (MTS, miembro de la FT-CI)
Rosas Rojas-GAR (Mexico)


Nikaragua

Alternativa Anticapitalista – Nicaragua (LIS)

Norveç

Walter Javier Barreros e Ingvild Braut, miembros del Partido Rojo


Pakistan

The Struggle – Pakistán (LIS)


Panama

Priscilla Vásquez, dirigente nacional de los trabajadores del Seguro Social.
Virgilio Arauz, dirigente de Propuesta Socialista/UIT-CI.
José Ángel Garrido, profesor en lengua y literatura española, militante trotskista, Panamá.
León Tugri. Directivo de la Asociación de Empleados de la Caja de Seguro Social.
Sofía Cobo, directiva de la Asociación de Empleados de la Caja de Seguro Social.
Propuesta Socialista (UIT-CI)
Abdiel Meneses, secretario general, Sindicato Industrial de Trabajadores de Empresas de Administración y Mantenimientode Vías de Transporte Privado y Público. SINTRAEDAMAVTPRIP 


Paraguay

Federico Ferreyra, Secretario General Sinactram Paraguay
Alternativa Socialista – Paraguay (LIS)


Peru

Franz Fernández. Secretario de organización del Frente de Defensa de los Intereses de Majes-Arequipa.
Diana Solís. Secretaria general del Sindicato de Trabajadores Audiovisuales. Lima-Perú.
José Luis Ramos Salinas, docente adscrito al Departamento de Sociología y a la Escuela de Posgrado de la Universidad Nacional de San Agustín de Arequipa, Perú.
Oscar Panty Neyra, docente universitario y de Post Grado de la Universidad Nacional Jorge Basadre Grohmann de Tacna.
Cecilia Quiroz, dirigente de Pan y Rosas Perú y la Corriente Socialista de las y los Trabajadores.
José Luis Pajares Molina. Sec. General Sindicato de Maestros Contratados Ayacucho.
Ángela Mayhuasca Flores Sub-Sec. general del SITTPAAS-HSJL.
Ronny Alvaro Mendoza García, Ex Sec. General del Sindicato Nacional Cogorno.
Carlos Portillas, candidato a secretario general de Donofrio-Netsle.
Justo Mendoza Valencia Sindicato de Base Cusco de Coca Cola.
Enrique Fernández Chacón, ex diputado nacional y dirigente del Partido de Trabajadores-Uníos (PT-Unios).
Jorge Corzo, dirigente del Partido de Trabajadores-Uníos (PT-Uníos).
Henry Fuentes Macedo. Secretario General del Sindicato de Trabajadores de Leche Gloria-Arequipa.
Franklin Fernández Bravo. Presidente del Frente de Defensa de San Juan del Alto.
Silvia Mahuiri Quispe. Secretaria general del Sindicato Agroindustrial de Pampa Baja de Majes.
Alain Elisban Calcina Puma. Comunicador social Puno-Perú.
Carlos Palacios Guillen. Ex secretario Provincial Sindicato de construcción civil Arequipa, Sec. de cultura de la Federación Nacional de Construcción Civil del Perú.
Felipe Valenzuela Pérez. Representante de la Asociación de Trabajadores CAS y Terceros.
Jem Paredes, vocera de la Asociación de Trabajadores CAS y Terceros del Ministerio de Salud.
Carla Chingay. Trabajadora del sector salud y representante del Colectivo Tercero Nunca Más.
Víctor Medina Contreras, Ex Secretario General Sindicato CUT Gerencia Red Asistencial Arequipa ESSALUD.
Juan Carlos Jaquehua Villalobos. Docente y ex Decano del Colegio de Profesores de Arequipa-Perú.
Aurelio Apaza Apaza. Presidente de la Asociación de Egresados y Graduados de la escuela Nacional de Artes Carlos Baca Flor de Arequipa AGENA.
Alejandro Maque Conde. Directivo de la Asociación de campesinos de Majes-Arequipa.
Rene Valeriano Puicana. Secretario de Juventudes de la Asociación de Campesinos de Majes.
María Beatriz Castillo Acuña. Presidenta de la Asociación Cultural Mamá Goyita Tacna.
Marat Santos Huamán. Centro de Estudios Filosóficos Dialecticum Arequipa-Perú.
Ynes Amanda Peña. Educadora de la ciudad de Arequipa.
Emilio Barreto Vizcarra. Ex dirigente magisterial de Arequipa y militante de la Corriente Socialista de las y los Trabajadores CST.
Santiago Quispe Tacuri. Docente de Educación Primaria de Arequipa.
Amelia Huamani Huamantuco. Secretaría de economía de la Asociación Agraria de Majes.
Guillermo Contreras. Secretario de organización del Sindicato de Trabajadores del sector electricidad de Tacna.
D’anyelo Ramos Ilaquita. Delegado de los trabajadores agrarios de SENASA-Moquegua.
Mellisa Ascuña Centella. Docente y militante de Pan y Rosas
Mellissa Angermuller. Docente y militante de Pan y Rosas
Victoria Ruiz. Laboralista y militante de la Corriente Socialista de las y los Trabajadores.
Julio Cesar Blanco Barrera. Docente y militante de la Corriente Socialista de las y los Trabajadores.
Agrupación Vilcapaza (Perú)
Corriente Socialista de las y los Trabajadores (CST, miembro de la FT -CI)
Movimiento Sin Techo (Peru)
Partido de los Trabajadores – Uníos (UIT-CI)


Portekiz

Raquel Varela, Historiadora
Gil García, dirigente del Movimiento Alternativa Socialista (MAS)
Joao Pascoal dirigente sindical trabajadores bancarios y dirigente del Movimiento Alternativa Socialista (MAS)
Movimiento al Socialismo (MAS)


Porto Riko

Puedes Ricardo Ortiz, miembro de United public workers for action (Puerto Rico)


Birleşik Krallık

Alex Callinicos, profesor emérito de estudios europeos, King’s College London (Profesor Emérito de Estudios Europeos del King’s College, Londres)
Sebastian Budgen, Senior Editor Verso Books, Editorial Board member Historical Materialism
John Parrington, Profesor Adjunto en Farmacología Celular y Molecular, y autor, Universidad de Oxford.


Dominik Cumhuriyeti

Henry Morel, periodista y militante del MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores).
Movimiento Socialista de los Trabajadores (MST, UIT-CI)


İsveç

Sergio Galarce, activista Suecia


Türkiye

Sedat Durel, İletişim-İş eski Genel Sekreteri
Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen GSÜ İşyeri Temsilcisi
Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı
Gorkem Duru, Gazete Nisan Editörü.
İşçi Demokrasisi Partisi (İUB-DE)
Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) (LIS)

Ukranya

Oleg Vernik, Presidente del sindicato independiente defensa del trabajo
Liga Socialista Ucraniana (LIS)


Uruguay

Guidaí Parrilla, docente de la Universidad de la República, Uruguay
Damián Recoba, editor de La Izquierda Diario Uruguay
Marcelo Tato, integrante del colectivo La Fragua (Uruguay)
Sebastián Artigas, familiar de desaparecidos, Uruguay
Ricardo Curcho, integrante del Sindicato de Trabajadores del Gas de Montevideo – UAOEGAS, Uruguay
Karina Rojas, Fernanda Parlade y Florencia Brum, militantes de la Agrupación de Mujeres Pan y Rosas, Uruguay
Julieta Spinelli, Victoria Valenti y Martina Lepra, docentes y militantes de la Agrupación de Mujeres Pan y Rosas, Uruguay
Daiana Álvez, estudiante de la licenciatura en enfermería y militante de la Agrupación de Mujeres Pan y Rosas, Uruguay
Ana Martínez, activista QUEER dentro del movimiento LGTIBQ+, Uruguay
Alfredo Fonticelli, periodista y escritor, Uruguay
Martín González, docente de la Universidad de la República y periodista de La Izquierda Diario Uruguay
Corriente de Trabajadores Socialistas de Uruguay (CTS – miembro de la FT-CI)
Rumbo Socialista – Uruguay (LIS)

 

Venezuela

Omar Vázquez Heredia, doctor en Ciencias Sociales, investigador.
Oswaldo Pacheco, economista, dirigente PSL
Ángel Arias, sociólogo – UCV e integrante de la LTS
Zuleika Matamoros, coordinadora nacional de Marea Socialista y de Juntas y a la Izquierda, docente venezolana.
Miguel Siso comunicador social.
Humberto Zavala, Lic. en Educación -UNEFM
Leander Pérez G. – miembro de la Organización En Común y cofundador de la Alternativa Popular Revolucionaria (APR)
Suhey Ochoa – Estudiante Ciencias Políticas – Pan y Rosas Venezuela
Albert Sánchez, obrero de la Siderúrgica del Orinoco (Sidor) e integrante de la LTS
David Rivas, estudiante de Sociología – Juventud Barricada
José Bodas, secretario general de la Federación Unitaria de Trabajadores Petroleros de Venezuela (Futpv).
Orlando Chirino, dirigente nacional de la Corriente Clasista, Unitaria, Revolucionaria y Autónoma (C-cura).
Armando Guerra, ex dirigente sindical de Hidrocapital.
Luis Giovanni Fernandez, Sec Gral de la Asociación de Empleados Universidad de Carabobo, Mariela Alcala, delegada sindical Suma-Fetramagisterio, Cumana.
Miguel Ángel Hernández, Secretario General Partido Socialismo y Libertad (PSL).
Simón Rodríguez Porras (PSL).
Antonio Espinoza, profesor universitario (PSL).
Claudia Rodríguez, agrupación feminista Mujeres en Lucha. Rolando Gaitán, doctor en Física, profesor de la Universidad de Carabobo.
Gustavo Martínez, coordinador nacional de Marea Socialista, ex sindicalista.
Gonzalo Gómez, coordinador nacional de Marea Socialista, co-fundador del Sitio Web de Comunicación Popular y Alternativa Aporrea.org
Jean Mendoza, Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV).
Danny Yanez, Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV).
Hernan Páez, Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV).
Igor Aguilar, Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV).
Jesús Lisboa, Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV).
Oly Millán, economista, ex ministra de Economía Comunal del presidente Hugo Chávez, integrante de la Plataforma Ciudadana en Defensa de la Constitución.
Héctor Navarro, ex ministro de Educación y de la Industria Eléctrica de Hugo Chávez, integrante de la Plataforma Ciudadana en Defensa de la Constitución.
Gustavo Márquez, ex ministro de Comercio Exterior de Chávez, ex Embajador de Venezuela en Colombia (período de Chávez), integrante de la Plataforma Ciudadana en Defensa de la Constitución.
Roberto López, historiador, profesor de la Universidad del Zulia, ex guerrillero, integrante de la Plataforma Ciudadana en Defensa de la Constitución.
Colectivo de Trabajo y Articulación Revolucionaria (barrio 23 de Enero, Caracas)
Comuneros y conuqueros de La Candelaria (Monagas, Venezuela)
Liga de Trabajadores por el Socialismo (LTS, miembro de la FT-CI)
Marea Socialista – Venezuela (LIS)
Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV)
Partido Socialismo y Libertad (PSL, UIT-CI)
Trabajadores organizados de Café Fama de América (empresa estatal venezolana)
Trabajadores organizados de SUPRA Caracas (recolectores de desechos)

 

Miguel Sorans, por la Unidad Internacional de Trabajadoras y Trabajadores-Cuarta Internacional (UIT-CI)
Miguel Lamas, por Revista Correspondencia Internacional

Hayat pahalılığına karşı seferber olalım

0

İşçi sınıfı bir enflasyon saldırısı dalgası altında. Hayat pahalılığının olağanlaştığı, market alışverişlerinin her geçen gün daha fazla can yaktığı bu koşullara ne alışmak ne de katlanmak zorundayız. Pandeminin başından beri söylediğimiz gibi “emekçiler için kaynak var” demeye devam edeceğiz. Fakat kaynakları sermaye için akıtanlar emekçilere faturayı keserek bu enkazı yüklenmemizi istiyorlar. Kabul etmeyeceğiz! Bu planlı saldırı dalgasını, planlı bir seferberlik dalgasıyla bertaraf edebiliriz.

Son yıllarda asgari ücrete yapılan zammın, genel enflasyon oranlarının hızla artmasına dönük bir kaldıraç görevi görmeye başladığına şahit oluyoruz. Süreç şöyle işliyor: Önce asgari ücrete yapılacak zam belirleniyor. Yeni yıl ile birlikte asgari ücrete yapılmış olan zam oranından daha fazla bir oranda hem vergilere hem de birçok temel ihtiyaç maddesine zam geliyor. Asgari ücretli bir işçinin yeni yıl ile birlikte biraz artan alım gücü hızla yeniden düşmeye başlıyor ve yıl boyunca bu düşüş sürüyor. Özellikle eylül ayında gelir vergisi oranlarının yüzde 20’lik dilime girmesiyle birlikte birçok işçi olduğundan da daha düşük maaş almaya başlıyor. Her market alışverişlerinden alınan dolaylı vergiler yetmiyormuş gibi asgari ücretli hem enflasyona hem de vergilere yenik düşüyor. Bu kısır döngü kırılmalı!

Biz diyoruz ki, madem her ay enflasyon oranı açıklanıyor, o enflasyon oranı baz alınarak bir sonraki ay ücretlere zam yapılsın. Düzenli artan enflasyona karşı emekçilerin alım güçlerinin düşmemesi için bu şart. Her ay veya her üç ayda bir enflasyon oranında ücretlere yapılacak bir zam en temel taleplerimizden biri olmalı.

Sorun sadece enflasyon ile sınırlı değil, kitlesel ve kronik işsizlik uzun süre devam edecek. İnsanların en temel ihtiyaçları olan güvenilir barınma ve erişilebilir sağlıklı gıda masrafları sermayeden alınacak yüksek oranlı gelir vergileriyle ve Hazine’nin milyarlarca dolar akıttığı garanti fonlarından oluşturulacak acil durum fonundan karşılanmalı. Oysa işsizlik fonu bile sermayenin yağmasına açılmış durumda. Yap-işlet-devret modeli ile yapılmış projeler derhal tazminatsız kamulaştırılsın!

Asgari ücret görüşmeleri yaklaşırken sendikaların bir araya gelerek masaya güçlü bir şekilde oturmaları için işçi sınıfını temel talepler doğrultusunda seferber edebilmeleri gerekiyor. Hayat pahalılığına karşı kitlesel eylemlilikler, miting ve toplantı yaparak bu sürecin inisiyatifini kendi ellerine almaları gerekiyor. Başta da söylediğimiz gibi bu planlı saldırı dalgasını ancak planlı bir seferberlik dalgası geri püskürtebilir.

“Kara kış fonu” yeter mi?

0

CHP lideri Kılıçdaroğlu, zamları ve hayat pahalılığını işaret ederek yaklaşan kış koşullarında dar gelirliler için bir “kara kış fonu” kurulması çağrısı yaptı.

Kuşkusuz ilk kez kış gelmiyor ya da ilk kez zam yapılmıyor. Ayrıca hayat pahalılığından bahsedilmeyen bir dönem var mı?

Peki, bütün bunlara rağmen Kılıçdaroğlu’na bir “kara kış fonu” kurulsun dedirten nedir? Türkiye emekçileri, yoksulları yakın tarihlerde görülmedik bir durumla mı karşı karşıyalar?

Evet, gerçekten de Türkiye bir çoklu krizle karşı karşıya. Ekonomiden sağlığa, iklimden rejime birçok alanda, üstelik giderek derinleşen kriz ve kriz dinamikleri mevcut…

Bütün bu krizlerin bedelini işçi-emekçi kesimlerin ödemesinin sorumlusu siyasi-ekonomik sınıfsal tercihleriyle Erdoğan ve AKP hükümetleri.

Saray rejimi emekçiyi kuru ekmeğe muhtaç hale düşürdü. Başkanlık altında uçacağı söylenen ekonomi yerlerde sürünüyor. Emekçiler çok derin ve yaygın bir sefaletle karşı karşıyalar. Öyle ki her üç kişiden biri temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığını ifade ediyor.

Otuz milyon insanın yoksulluk içinde yaşamasının, bir o kadarının da ancak ucu ucuna yaşıyor olabilmesinin sorumlusu AKP-MHP ve destekçilerinden oluşan Cumhur İttifakı.

Dindarlık ve milliyetçilik maskesi takmış bu kapitalist ittifak emeği örgütsüzleştirdi. Çalışanları güvencesiz kıldı. Sermaye için her şeyin mubah sayıldığı bir düzen inşa etti.

Erdoğan, “Ülkemizdeki ve dünyadaki tüm yatırımcıları Türkiye’nin kendilerine sunduğu imkânları ve fırsatları değerlendirmeye davet ediyorum” derken bu gerçeği dile getirmekte.

Bu koşullar ve saldırılar altında emeğin korunması, yoksulların desteklenmesi, kaynakların sermayeye değil emekçilere aktarılması doğru ve gerekli. Ama yetmez!

“Kara kış fonu”nun kaynağı işsizlik fonu değil servet vergisi olmalı.

Bu tür fonların kurulmasına neden olan derin yoksulluk ve işsizliğe yol açan güvencesiz, örgütsüz, esnek kapitalist piyasa koşullarına son verilmeli.

Asgari ücret derhal insan onuruna yaraşır bir seviyeye çıkarılmalı, emekli maaşları dahil hiçbir ücret ve gelir desteği asgari ücretin altında olmamalı.

İşten çıkarmalar yasaklanmalı, işsizlere iş bulana dek en az asgari ücret düzeyinde ödeme yapılmalı.

Sermayeye kaynak aktarımı anlamına gelen yap-işlet-devret projelerine son verilmeli, bunlar dahil özelleştirilen işletmeler derhal kamulaştırılmalı.

 

Kapitalist krizin yeni boyutu: küresel enerji krizi

0

Çin’de başlayan enerji krizi, başta Avrupa olmak üzere tüm dünyayı etkisi altına alıyor. Eylül ayının sonunda en büyük inşaat şirketi olan Evergrande’nin iflasın eşiğine geldiğinin duyurulması üzerine bir borç krizinin patlak verdiği Çin, şimdi de büyük bir enerji kriziyle boğuşuyor. Ülke ekonomisinin yaklaşık üçte birine karşılık gelen en önemli üç sanayi merkezi Jiangsu, Zhejiang ve Guangdong’da, enerji yetersizliği nedeniyle birçok fabrikada üretim durmuş vaziyette; çok sayıda haneye de elektrik verilemiyor. Krizden en çok etkilenen sektörlerin başında madencilik, elektronik, otomobil, tekstil ve soya bazlı gıda sektörleri geliyor. Üretimin durmasıyla petrol, doğalgaz ve kömür gibi önemli enerji kaynaklarının fiyatları artıyor. Kış kapıdayken milyonlarca hane ısınamama tehlikesiyle karşı karşıya. Başkan Xi Jinping verdiği bir demeçte, enerji krizi özelinde, zenginliğin tabana yayılması gerektiğinden söz ederek, bürokrasinin ayrıcalıklar elde edip halktan kopması halinde ülkenin sonunun Sovyetler Birliği gibi olacağını dahi söyleyebildi. Görünen o ki, durum Çin Komünist Partisi kapitalist diktatörlüğünü, olası kitlesel seferberliklerin önüne geçmek için çokuluslu şirketleri söylem düzeyinde de olsa karşısına aldıracak kadar ciddi.

Çin’de başlayan enerji krizi, Avrupa’ya da yayılmış durumda. Norveç dışında doğalgaz üretmeyen Avrupa’da bu ihtiyacın yaklaşık yüzde 70’i ithalatla karşılanmakta olduğu için kriz Avrupa’nın krizi haline geldi. İspanya, Fransa ve İtalya’nın kapitalist yönetimleri, tedarik sıkıntısının faturasını her zaman olduğu gibi yine emekçi halka çıkardı. Bir yıl içinde doğalgaz fiyatları tam beş katına çıktı. Aynı şekilde petrol fiyatları 115 dolarla tarihi bir rekor kırarak Kasım 2014’ten beri görülen en yüksek düzeye ulaştı bile. İngiltere’deki benzin istasyonları önündeki kuyruklar hâlâ hafızalarda.

Çin ve Avrupa’nın dışında dünyanın geri kalanına da yayılmak üzere olan küresel kriz, hammadde yetersizliğinden kaynaklanmıyor. Bu kriz 2008’den beri sürmekte olan ve salgınla iyice derinleşen ekonomik krizin bir parçası. Kâr hırsıyla hareket eden çokuluslu kapitalist enerji şirketleri, salgının zirve noktasına ulaşmasından sonra geçmiş kayıplarını telafi etmek amacıyla enerji üretimini artırmayı reddederek kasıtlı olarak fiyatları yükseltiyor. Wall Street, Londra ve Hong Kong gibi enerji ürünlerinin fiyatlarının belirlendiği borsalardaki spekülatif hareketleri de unutmamak gerekiyor. Daha kısa süre önce, salgının başında ürettikleri enerji kaynaklarını depolayacak yer bulamayacak kadar enerji bolluğundan, bugün enerji kıtlığa gelinmiş durumda.

Kapitalist krizin yeni boyutu olan derinleşme eğilimindeki enerji kıtlığı, düzen içinde yeni kırılmalar yaratma potansiyelini bünyesinde barındırıyor. Bununla birlikte, petrol ve doğalgaz başta olmak üzere enerji kaynakları ile hammadde fiyatlarının artışıyla somutlaşan bu küresel krizin sonuçları, milyarlarca işçi ve emekçinin üzerinde doğmaya devam edecek. Krizin faturasını dünya işçi sınıfına ödetmeye çalışan çokuluslu şirketlere ve emperyalizme karşı sendika grevleri ile sokak seferberlikleri yoluyla çoktandır karşı koyuluyor. Dünya işçi sınıfının üzerine düşen görev; Şili, Fransa, İtalya, Almanya, Kolombiya’da olduğu gibi, tüketim maddelerine yapılan zamlara ve işçi ücretlerindeki erimelere karşı sürekli seferberlikleri örgütlemektir.

Bakırköy Belediyesi işçilerinin grevi sürüyor

0

Bakırköy Belediyesi ile Belediye-İş Sendikası’nın toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması sonucu işçiler 25 Ekim’de çıktıkları greve coşkuyla devam ediyorlar.

Belediye ile Belediye-İş arasında Mart 2020 tarihinde başlayan yetki ve sözleşme görüşmeleri, Genel-İş’in de yetki davası açması sonucu hukuki sürecin sonuçlanması beklendiği için ertelenmişti. 19 ay sonra Nisan 2021 yılında sonuçlanan dava ile yetki hakkı tanınan Belediye-İş, Bakırköy Belediyesi ile TİS masasına oturdu. Ancak anlaşma sağlanamadı.

Bu süreçte işçiler yaklaşık iki yıl önce yenilenmesi gereken toplu iş sözleşmesinin dava sonucu yapılamaması nedeniyle geriye dönük hak kayıplarını ve süreç boyunca işten çıkarılmış arkadaşlarının işe iadesini talep ettiler. Belediye ise geriye dönük hakların kesinlikle verilmeyeceğini söyleyerek (yani 19 ay boyunca %0 zam oranı) anlaşmaya yanaşmadı. Yapılan tüm görüşmelerden herhangi bir sonuç çıkmaması sonucu yaklaşık 290 işçi 25 Ekim tarihinde greve çıktı.

İşçiler, ülkenin son yıllarda yaşadığı ekonomik sorunların, artan hayat pahalılığının göz önünde bulundurulmadığını ve geriye dönük haklarını alana kadar mücadele edeceklerini dile getiriyorlar. Her ne kadar Bakırköy Belediye Başkanı Bülent Kerimoğlu, işçilere adres olarak Ankara’yı gösterse de işçiler her gün belediye binası önünde kurdukları çadırda “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz”, “Direne direne kazanacağız”, “Bakırköy işçileri yalnız değildir” sloganları atarak mücadelelerinde kararlı olduklarını gösteriyorlar.

Biz de İDP olarak grevdeki işçileri ziyaret ettik ve mücadelelerin arkasında olduğumuzu belirterek gazetemiz Nisan’ı işçilerle buluşturduk.

Zafer direnen emekçinin olacak!

Kazanımların kalıcılığı için birleşmek gerekiyor

0

Pandemi ile beraber ekonomik kriz ve işsizlik olabildiğince derinlik kazanırken, yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halkı vurmaya devam ediyor. Krizin faturasını işçi-emekçilere kesmeye çalışan sermaye ve iktidar her gün yeni zamlarla ekonomik sıkıntıları katmerleştirmekte.

Buna karşı ise işçiler başta olmak üzere, toplumun çeşitli kesimlerden direnişler görmekteyiz. Pandemi ve ekonomik kriz ile birlikte ağır çalışma koşulları ve düşük ücret dayatması ivme kazandı. Bununla beraber işçi sınıfı içindeki direniş ve grevlerin de arttığını görüyoruz. İşçilerin mücadelesinde sendikal hak, ücret artışı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi olmak üzere çeşitli mücadele konuları var.

Halihazırda devam eden direnişler ve grevler var. Tekgıda-İş’te örgütlenen makarna firması Indomie Adkotürk işçileri sendikal yetkinin tanınması ve toplu iş sözleşmesi için uzun bir süredir grevdeler. Yine Tekgıda-İş’te örgütlenen Fransız peynir firması Bel Karper işçilerinin grevi devam ederken patron masaya oturmayı kabul etti.

Gebze’de faaliyet yürüten Mitsuba otomotiv fabrikasında işçiler Birleşik Metal-İş’e üye oldular; patronun sendikalı dokuz işçiyi işten atması üzerine de işçiler fabrikayı işgal ederek direnişe geçtiler ve neticede patron sendikayı tanımak zorunda kaldı. 1280 gündür devam eden Cargill direnişinde ise sendikal yetki tanınmış ve direniş kazanımla sonuçlanmıştı.

İzmir’de Ptt-Sen üyesi üç işçi sendikal nedenle işten çıkarıldı, 17 günlük direnişten sonra işçiler işe geri alındılar. Nakliyat-İş öncülüğünde Uzel Makine işçileri, Neo Trend işçileri, Kastamonu Revsaş Tüvtürk işçileri, Şanlıurfa Polçak işçileri, Milas Kömürcüoğlu direnişleri başta olmak üzere birçok direniş devam ediyor.

Ülkenin birçok yerinde tekil direniş ve grevlerin olduğunu, işçilerin mücadeleden geri durmadıklarını görüyoruz. Bu grev ve direnişlerin sınıfın geneline yayılması ve sınıfın eğilimi haline gelmesi için mücadelelerin birleştirilerek yayılması, tekil kazanımların topyekûn işçi sınıfının kazanımlarına dönüşmesi ve büyümesi için ise kitlesel birleşik bir işçi cephesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. İşçi grev ve direnişlerinin lokal düzeyde etkili kalması onun toplumsal alandan yalıtık kalmasına neden olmakta. Bugünün ihtiyacı, bu lokal etkiyi toplumsal düzeye çekerek etki alanını genişletmektir. Ekonomik kriz cenderesinde işçi sınıfının kazanımlarını korumak ve genişletmek için temel talepler ekseninde geliştirilecek bir işçi cephesi bu saldırılara karşı verilecek en iyi cevap olacaktır. Bu başarıldığı ölçüde sınıfın grev ve direnişleri lokal etkiden sıyrılacak, toplumsal desteği de arkasına alarak büyüyecektir.

ABD’deki ulusal grev dalgasının küresel anlamı

0

ABD’deki grevlerin nedenlerini, yerlerini, taleplerini, katılımcı sayılarını ve benzeri verileri derleyen Labor Action Tracker’a (Emek Eylemleri Takibi) göre Birleşik Devletler’de 2021 yılının 1 Eylül ile 29 Ekim tarihleri arasında 87 grev yaşandı ve yaşanıyor. Bu grevlerin önemli bir kısmı hâlâ devam ediyor. Ocak ayından eylül başına dek yaşanan grev sayısı ise 185’ti. Verilerden de anlaşıldığı üzere, kuzey yarımkürede yaz aylarının sonlanmasıyla birlikte ABD proletaryası kitlesel ve militan bir grev dalgasıyla, Biden’ın önüne koyduğu kapitalizmin “demokratik restorasyonu” projesini sarsıyor.

Kentucky’de 500 içki fabrikası işçisi 11 Eylül’de greve çıktı. Buffalo’da 2000 hastane çalışanı 1 Ekim’den beri ve Michigan, Nebraska, Pennsylvania ve Tennessee’deki 1400 Kellogg işçisi de 5 Ekim’den beri grevde. Kaliforniya’da 2000 telekom işçisi 6 Ekim’de greve çıktı. Kuzey Alabama’da 1000’den fazla madenci işçisi nisan ayından bu yana grevde. Son olarak tarımsal ekipman üreten John Deere’de 10 bin metal işçisi grevde.

Ekim ayında sinema, dizi ve televizyon endüstrisi işçilerini temsil eden IATSE sendikası, kendi tarihinde bir ilke imza atarak 60 bin işçiyle birlikte greve gitmeyi planlıyordu. Bu, ABD film ve dizi endüstrisinin işleyişini durma noktasına getirecekti. Yapılan grev oylamasına 60 bin işçinin yüzde 90’ı katıldı ve bu katılanların yüzde 98’i greve çıkılması yönünde oy kullandı. 18 Ekim’de başlaması planlanan grev IATSE’nin yapımcılarla anlaşmaya varması üzerine iptal edildi. Sendikanın tabanı anlaşmadan memnun değil ve sendikal bürokrasinin bu anlaşmayı imzalamış olmasından rahatsız.

Dana fabrikasındaki 3500 metal işçisi ise sendikalarının önlerine getirdiği TİS önerisine red oyu verdi. İşçiler greve çıkmak yönünde irade gösterirlerken, şu an sendikanın zorlamasıyla sözleşmesiz bir şekilde çalışmak durumunda bırakılıyorlar.

40 bin Kaiser Permanente hemşiresi ve sağlık çalışanı da, neredeyse oy birliğiyle greve çıkma kararı alan proleter kesimler arasında yer alıyor.

Birçok yerelde yüzlerce otobüs şoförü, sağlık çalışanı ve bakım evi işçisi ise günler süren grevlere çıktı.

23 Aralık 2013 tarihinde Gazete Nisan olarak “ABD proletaryası tekrar tarih sahnesine çıkarken” başlıklı yazımızda şu görüşleri dile getirmiştik:

“Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ile beraber finans kapitalin temerküzünün en yoğun şekilde yaşandığı ülke olarak, uluslararası sınıflar mücadelesinin gündeminde önemli ve merkezi bir pozisyonu işgal ediyor. Dolayısıyla Birleşik Devletler işçi sınıfının, karşısında dünyanın en örgütlü egemen sınıfı olan bu işçi sınıfının atıldığı her mücadelenin, insanlığın geleceğini belirlemede oynadığı tayin edici rolün ağırlığının bu derece belirleyici olması, şaşılacak bir durum olmamalı. Karl Liebknecht’in 1. Dünya Savaşı ertesinde haykırdığı, ‘Bugün dünya devriminin merkezi Almanya’dır!’ şiarının yanına, ABD’yi de ekleyecek olursak, malum olanı belirtmiş olmanın dışında başka bir şey yapmış olmayız.”

Bu satırların doğruluğu, bugün greve çıkan işçi sayısı arttıkça, Beyaz Saray ile Wall Street’ten endişeli iç çekiş seslerinin duyulmasıyla tesis ediliyor. ABD egemen sınıfları Trump’la çıktıkları sağcı maceranın ardından Biden’ın sözde demokrat imajıyla, Amerikan ve göçmen işçi sınıfları içindeki prestijlerini restore edebilmeyi umut ediyordu. Bu umut bugün arkasında bir enkaz bırakmış vaziyette. Zira Biden yönetimi Trump’ın pandemi ile ekonomik krizde kongreye taşıdığı bütün işçi düşmanı ekonomik önlem paketlerini kabul etmekle kalmadı, bunları derinleştirdi de. Biden yönetiminin son gündemi işçilerin sağlık sigortası haklarına dönük kapsamlı bir saldırı örgütlemek, ki bilmekte fayda var, bugün sürmekte olan grev dalgasının parçası olan birçok mücadelenin talebi arasında, toplu iş sözleşmelerine sağlık sigortasının dahil edilmesi de yer alıyor.

ABD hükümetleri pandemi ve ekonomik kriz boyunca bankaları, tröstleri ve şirketleri kurtarabilmek adına emekçilerin vergileriyle biriktirdikleri milyarlarca doları, bu finansal parazitlere aktardılar. ABD tarihinin en kapsamlı servet aktarımı ve mülksüzleştirme eylemlerinden biri olan bu saldırı dalgası boyunca işçiler mutlak olarak yoksullaştı ve birçok sosyal hakları ile güvencelerinden mahrum bırakıldılar.

Bu ulusal grev dalgası, elbette Wall Street’teki kapitalist asalak azınlığın bu saldırılarına karşı işçi sınıfının kendini koruma yönündeki sınıfsal içgüdüsünün bir sonucudur. Ancak bununla sınırlı değildir. Bu ulusal grev dalgası, sürmekte olan küresel sınıflar mücadelesinin yükselişinin bir parçasıdır. Sistemin kalbinde seferber olan ABD proletaryası, bütün dünya işçi sınıfı adına mücadele vermektedir. Onun her kazanımı, küresel kapitalist-emperyalist sistemde yeni zaaflar yaratacak, dolayısıyla da diğer ülkelerin işçi sınıflarını güçlendirecektir.

Hatırlamakta fayda var: Eylül ayıyla birlikte bu ulusal grev dalgasının çıkmasından yaklaşık 40 sene önce, 3 Ağustos 1981’de ABD’de PATCO sendikasına bağlı 13 bin hava kontrolörü Reagan yönetiminin neoliberal kemer sıkma planlarına karşı greve çıkmıştı. 3 Ağustos’ta binlerce işçi greve çıktıktan birkaç saat sonra Reagan Beyaz Saray’dan konuşmaya başlayacak ve iki gün içinde işe dönmeyen bütün işçileri işten atmakla tehdit edecekti. 5 Ağustos günü Reagan yönetimi 11 bin hava kontrolörü işçisini işten attı. 19 Eylül’de 500 bin işçinin başkent Washington’da hava kontrolörü işçileriyle dayanışma adına bir protesto organize etmeleri de işe yaramayacak ve grev, sendikal bürokrasi ve hükümet ortaklığıyla izole edilip yenilgiye sürüklenecekti. Reagan yönetimi sendikanın tavizlerini yeterli bulmayarak sendikayı illegal ilan edecek, grev kırıcıların maaşlarını Beyaz Saray’dan karşılayacak, grevci işçileri bir daha havaalanlarında çalışmasınlar diye kara listeye alacak, düzinelerce işçiyi tutuklayacak, Teksas’ta üç militan grevciyi hapse mahkûm edecekti.

Eski ABD Merkez Bankası başkanı Paul Volcker daha sonraları, ABD burjuvazisinin 1980’lerdeki ekonomik konsolidasyonun ancak “hava trafik kontrolörlerinin grevinin yenilmesiyle mümkün olabildiğini” söyleyecekti. Bu doğru bir tespitti. Uluslararası düzlemde neoliberalizm, ulusal arenada ise ABD egemen blokları 1981 PATCO grevinin yenilgisi üzerinden konsolide oldular. Bu grevin yenilgisi işçi hareketini paramparça etti. Sendikaların içi boşaltıldı, emekçiler atomize edildi ve sınıfın üzerine büyük bir moral bozukluğu çöktü. 11 bin işçinin işten atılması ve meslekten men edilmesiyle, ABD proletaryasının en militan kesimlerini oluşturan ve on binlerce öncüden oluşan işçi sınıfı aileleri açlığa, yokluğa sürüklendi ve cezalandırıldı. O tarihten sonra seferber olmak isteyen her işçiye, PATCO grevcilerine Reagan tarafından kesilen ceza hatırlatıldı.

Şimdi tarihi PATCO yenilgisinin 40. yıldönümünde, hava kontrolörü grevcilerin sınıf kardeşleri, bu grevin yenilgileri üzerinde şahlanmış olan mali oligarşinin ekonomik ayrıcalıklarını kitlesel ve ulusal bir grev dalgasıyla sorgulamaya başladı. Reagan’ın bina ettiği neoliberal statüko tehlikede. Bu statüko PATCO grevcilerinin yenilgisi üzerine kurulmuştu ve şimdi PATCO grevcilerinin çocukları tarafından tarihin tozlu raflarına kaldırılmak üzere.

Sorunu yaratanlar çözüm olabilir mi?

0

İşçi ve emekçilerin pandemi ve ekonomik kriz kıskacında bu denli ezilmesinin önüne geçilebilirdi ve bu ihtimal Kaf dağının ardında değildi. Pandeminin başından itibaren neredeyse malumun ilanı şeklinde dile getirdiğimiz önlemler vardı: “Artan işsizlik ve yoksulluğun önüne geçebilecek tedbirler için kaynakları patronlara değil işçi ve emekçilere ayırın” dedik!

Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatlerinin kısaltılarak işlerin çalışan tüm nüfus arasında paylaşılması; işten çıkarmaların gerçekten yasaklanması; ücretsiz izin uygulamalarına son verilmesi; Kod-29 ve türevlerinin kaldırılması gerektiğine dikkat çektik… Bunlar işsizlik sorununun büyümesinin önüne geçebilecek en acil adımlardı.

Yoksulluk karşısında ise zorunlu adım emekçilerin gelir güvencesini sağlamaktan geçiyordu. Asgari ücret insanca yaşayacak bir seviyeye yükseltilmeli ve ardından üç aylık periyotlarda enflasyon oranında artırılmalı dedik. Geliri olmayanlar için bir yaşam geliri sağlanmalı dedik. En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın; bankacılık gibi belli sektörlerdeki kuruluşların kârlarına uygulanacak ek Covid vergileri ile emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılacak bir acil durum fonu oluşturulsun dedik.

Bu uygulamalar, pandemi ve ekonomik krizin işçi ve emekçiler üzerindeki yıkıcı etkisini kontrol altına alabilirdi; ancak bildiğimiz gibi emekçiden değil patrondan, kârdan, o meşhur itibardan yana tutum alındı.

Bir tarafta yoksulluk ve işsizliğin korkunç boyutları, bir tarafta rejimin iç ve dış politika açmazları; gerçekler büküle büküle, geldik seçim sath-ı mailine… Bugün karşı karşıya kaldığımız Tek Adam rejiminin sorumlu olduğu enkaz, kendilerini de yutabilecek bir kara delik haline gelmiş durumda.

Şimdi tıpkı birçok işçi ve emekçinin olduğu gibi iktidarın da ana sorusu: Buradan bir çıkış var mı?

Siyasetçileri, ekonomistleri, ideologları durumun vahametini kavramışlar ki, iyi bildiğimiz “hepimiz aynı gemideyiz” şiarını bu sefer patronlara hatırlatma çabasına girdiler. Asgari ücret, emekli maaşları, EYT’liler, çiftçiler vb. sonunda gündemlerine girdi.

Peki, sorunu yaratanlar çözümün kendisi olabilir mi?

Mevcut ekonomik koşullar ve politik tercihler altında açık ki yapılacak herhangi bir iyileştirmenin sınırları ihtiyaçların çok gerisine düşecek. Mesela, asgari ücrete gerçek enflasyon oranında düzenli olarak zam yapılmasını kabul eder mi, ettirebilir mi? Geliri olmayanlara bir koşula bağlı olmaksızın yaşamlarını idame ettirebilecek bir yaşam geliri sağlar mı, sağlayabilir mi? İşsizliği önler mi, önleyebilir mi?! İkinci sorularımın “-bilir mi” olması tesadüf değil. Belki o iktidarının ömrünü bir yıl daha bile uzatmak için bunları yapmayı şimdilik her şeyden çok ister ama bunların, mevcut sınıfsal dayanakları söz konusu olduğunda yine kendi varlığını dinamitleyeceğini çok iyi bilir.

Süren bütçe görüşmelerindeki kaynak dağılımı bile, resmin bütününe işaret etmesi bağlamında bunun bir seçim hesabı -hatta o hesaplardan sadece biri- olduğunu ortaya koyuyor. Ve bugün işçi ve emekçiden yana herhangi bir iyileştirme, ondan yana bütüncül bir programın ayağı olmadığı sürece bir kandırmaca ve oyalamanın ötesine geçmeyecek. Kuşkusuz çok benzer gerekçelerle, şu an meşruiyetlerini yoksulluk üzerinden sağlama çabalarına rağmen düzen muhalefeti de aynı programdan yoksun.

Ancak görüyorsunuz, artık bizim kartlarımızla oynuyorlar; peki oyunu yeniden onların kurmasına izin mi vereceğiz? Güçlü bir işçi-emekçi alternatifinin örgütlenip örgütlenmemesi bu sorunun cevabını belirleyecek.

Düzeni değiştirmek için iktidar olmak

0

Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin 2018 sonunda yükselen ve 2019 boyunca devam eden ikinci dalgasının iki önemli ülkesi: Lübnan ve Sudan.

Ekonomik krize, kötü yaşam koşullarına karşı sosyal ve ekonomik taleplerle başlayan kitle seferberlikleri hızlı bir şekilde rejim karşıtı bir karaktere de bürünmüştü. Sudan’da 30 yıllık Beşir diktatörlüğüne, Lübnan’da iç savaş sonrası emperyalizmin desteğiyle ülkede sınıfsal çatışmaları pranga altında tutması için inşa edilen mezhepçi rejime karşı… Tıpkı 2008 yılında başlayan kapitalizmin küresel krizine karşı, “krizin faturasını ödememek” adına seferber olunan birçok başka örnekte gördüğümüz gibi.

Ekonomik ve sosyal taleplerle demokratik sorunların hızlıca iç içe geçtiği, kapitalist sömürü düzenini sorgulayan emekçi kitlelerin eşzamanlı olarak bu düzenin yürütücüsü rejimleri hedef tahtasına koyduğu süreçler…

Beşir diktasını deviren Sudanlı kitleler ile “Hepsi Gitsin” sloganıyla seferber olan Lübnanlı emekçilerin mücadeleleri tam da bu eksende alabildiğine ortak: Düzeni değiştirmek!

Ancak iki ülkede de süren düzen karşıtı mücadeleler esnasında açığa çıkan noksan da ortak: değişmesi uğruna seferber olunan düzenin yerine neyin inşa edileceği. Ya da bir başka tarifle, emekçi halklar yararına bir politik alternatifin eksikliği.

Hal böyle olunca da ortaya çıkan sonuçlar politik ve ekonomik krizlerin süreklileşmesi oluyor. Çatışmanın iki tarafı da galebe çalamıyor. Çıkarı kapitalist sömürü düzeninin devamında olanlar kitleleri nihai bir yenilgiye uğratamıyor. Düzeni değiştirmek isteyenler de ortaya çıkan yeni ve daha derin krizlere karşı mücadelelerini, dirençlerini sürdürüyor.

Lübnan’da yerel para biriminin yüzde 90 oranında değer kaybı, nüfusun yüzde 82’sinin çok boyutlu yoksulluk içinde yaşıyor oluşu; eğitim, sağlık, gıda, temiz su, elektrik gibi temel ihtiyaçlara erişimin bir sorun olması, sürmekte olan mücadelelerin temel nedeni.

Sudan’da ise Beşir sonrası iktidarda olan askeri-sivil ortak hükümetten askerlerin çekilmesi ve yönetimi sivillere bırakması, artan yoksulluk ve ekonomik kriz karşısında acil önlemlerin alınması, emekçi halkın temel talepleri.

Bunun karşısında, düzenin bekasını savunanlarsa iki ülkede de kendi tarihlerinin çöplüğüne başvuruyorlar. Sudan’da eski rejimin artıklarının da desteğiyle ordu darbe yaparak sivil iktidar odağını ortadan kaldırıp kitleleri baskı yoluyla sindirmeye çalışıyor. Lübnan’da ise iç savaş artığı mezhepçi çatışma körüklenmeye çalışılarak, aslolan sınıf çatışmasının önüne geçilerek emekçilerin bastırılması gayreti.

İki ülke emekçi halkı için de sorunun çözümü boşlukta kalmaya devam ediyor: sosyal, ekonomik ve demokratik taleplerin böylesine iç içe harmanlandığı bir süreçte, bu talepleri işçi-emekçi iktidarı perspektifiyle bezeyecek bir mücadele hattının inşası. Darbe karşısında Sudan’da, kriz karşısında da Lübnan’da süren mücadelelerin hedeflerine ulaşabilmesinde, işte bu politik alternatifin açığa çıkması belirleyici olacak.

Birlik ve ayrışma: “Üçüncü Seçenek” nasıl olmalı?

0

Saray rejiminin her alanda neden olduğu yıkım her geçen gün daha fazla derinleşirken, Saray koalisyonunun çözülme süreci hızlanıyor ve toplumsal desteği giderek eriyor. Sistem tartışmaları ve erken seçim konusu siyasetin temel gündemleri haline geliyor. Bu süreçte hem Cumhur İttifakı’nın hem de Millet İttifakı’nın bileşimleri ve siyasi programları iyiden iyiye netleşiyor. Bu tablo sol ve emek hareketi içerisinde de ittifak/birlik tartışmalarına önemli bir canlılık kazandırıyor.

EMEP’ten TKP’ye, Sol Parti’den TİP’e sol/sosyalist hareketin güçlü partileri son günlerde, Cumhur ve Millet İttifaklarından bağımsız bir cephe/ittifak kurulması çağrısında bulunmaya başladılar. HDP de iki ittifaktan bağımsız bir üçüncü ittifakın kurulması gerektiğini ilan etmişti. Öncelikle, sebebi her ne olursa olsun, sol hareket içerisinde burjuva düzen partilerinden bağımsız bir ittifak kurulması gerekliliğine ilişkin tartışmalar, çok gecikmiş olmakla birlikte, son derecede olumlu bir gelişmeye işaret ediyor. Gazete Nisan ve İşçi Demokrasisi Partisi olarak yıllardır vurguladığımız bu hayati gerekliliğin gerçekleşebilmesi için bugüne kadar yaptığımız gibi bundan sonra da elimizden gelen tüm çabayı ortaya koymaya devam edeceğiz. Bununla birlikte, yıllardır halk cepheci (sözde “ilerici” burjuva düzen partileriyle ittifakı savunan) ve/veya dar grupçu (kendi grup çıkarlarını işçi sınıfının ve ezilenlerin çıkarlarının önüne koyan) anlayışlardan mustarip sol hareket içerisinde birlik/ittifak çağrılarının nasıl oldu da geniş bir zaman bulmaya başladığı sorusuna yanıt verebilmemiz gerekiyor. Burjuvazinin “ilerici” kanadıyla ittifak kurma anlayışı mı terk edildi veya dar grupçu/sekter anlayışlar mı aşıldı? Bu sorulara verilecek yanıtlar, mevcut çağrıların potansiyellerini olduğu kadar sınırlarını öngörebilmek için de belirleyici bir nitelik taşıyor.

Türkiye sol/sosyalist hareketinin genişçe bir kesimine damgasını vuran temel problem, sınıf bağımsızlığı ilkesi yerine “ilerici”, “sosyal demokrat” olarak gördükleri CHP ile umutsuz bir ittifak/cephe kurma anlayışı oldu. Baskıcı ve yağmacı Saray rejimine karşı en büyük iktidar alternatifi olarak CHP’nin yükseldiği son dönemde, bu ittifak arayışı daha da güncel hale gelmiş ve çeşitli sol/sosyalist çevreler CHP’nin sağ partilerden koparak kendileri ve HDP’yle ittifak kurması çağrısında bulunmuştu. Millet İttifakı’nın muhafazakâr, milliyetçi, İslamcı partilerle bileşimi kesinleşince, solun bu kesimi CHP ile “demokrasi ittifakı” kurma umudunu şimdilik bir kenara bırakıp bir “üçüncü seçeneğin” inşa edilmesi çağrısını yükseltmeye yöneldi. Bununla birlikte, bu kesimin CHP’yi bir burjuva düzen partisi olarak görmeye başladığını ve işçi sınıfının patron partilerinden ve devletten bağımsızlığını sağlama ilkesini savunmaya başladığını söylemek fazlasıyla iyimserlik olur. Halk cepheci sosyalist partileri bu konuma iten CHP’ye dönük tutumlarının değişmesinden öte, CHP’nin sağ partilerle ittifakını kesinleştirmesi oldu. Hiç şüphesiz CHP’nin bazı vaatleriyle sosyalist hareketin yükselttiği çeşitli acil talepler arasında örtüşmeler olabilir. Belirli somut durumlarda kısa süreli eylem birlikleri dahi gündeme gelebilir. Ne var ki, hedefimiz kapitalist sefalet düzenini restore etmek değil, onu yıkmaksa, bu durumda yapılması gereken baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuşu temel alan bir ittifakı inşa etmektir. Dolayısıyla, bu “musibet”in sol hareketi bir muhasebe yapmaya itmesini ve “burjuvazinin ilerici kanadıyla” ittifak politikasından vazgeçmesine vesile olmasını diliyoruz.

Sol hareketin bir diğer başlıca sorunu ise dar grup çıkarlarını sınıfın ve ezilenlerin orta ve uzun vadeli çıkarlarının önüne koyması olageldi. İttifak tartışmaları neredeyse yalnızca seçim dönemlerinde gündeme geldi ve ittifak zemini, emekçilerin ve ezilenlerin siyasetin aktif bir öznesi haline gelmesini sağlama hedefinden öte seçim ve aday pazarlıklarına indirgendi. Bu kısa vadeli ve sekter politikalar ne sol hareketin yaşadığı kan kaybına çare oldu ne de emekçilerin örgütlenme sürecine bir katkı sağladı. İçinden geçtiğimiz bu ağır kriz döneminin bu anlayışlarla da yüzleşilmesine bir fırsat olmasını umuyoruz.

Saray rejiminin ülkeyi bir felaketin içine yuvarladığı bu dönemde, burjuva ittifaklardan bağımsız bir “üçüncü seçeneğe” duyulan ihtiyacın hayatiyeti ortada. Sosyalist hareketin ve emek örgütlerinin sınıf işbirliği politikalarından ve dar grupçu anlayışlardan koparak, baskıcı ve işçi düşmanı Saray rejiminden kesin bir kopuşu hedefleyen bağımsız bir ittifaka gereksinimi var. Süregiden ittifak/birlik tartışmalarının çıkış noktasını bu anlayışın oluşturması gerektiğini ısrarla savunuyoruz ve bu yönde elimizden gelen tüm çabayı sarf etmeyi sürdüreceğiz.

Seçim sürecinde cephe ve ittifak politikaları

0

Seçim sürecinin belirmesiyle birlikte cephe ve ittifak çağrılarının sayısı arttı. Muhtemelen önümüzdeki dönem bunlara yenileri de eklenecek. Bu çerçevede taraflar arasında görüşme trafiğinin daha da artması şaşırtıcı olmayacak. Sol, sosyalist kesimler arasındaki cephe/ittifak görüşmelerini olumlu buluyoruz.

Cephe/ittifak çağrılarının bir kısmının, genelde olduğu gibi, daha baştan “yasak savma” niyetli olduğunu anlıyoruz. Bir kısmının da tabiri caiz ise peşrev mahiyetinde olduğu görülüyor. Kuşkusuz “olağanüstü dönemler olağan dönem politikalarıyla sürdürülmemeli” diyerek emekten yana gerçekten “samimi” bir çaba içine girenler de var. Kendimizi burada konumluyoruz. Bu çerçevede cephe/ittifak çağrılarında yol gösterici olanın, işçi ve emekçinin acil talepleri ve bunların oturduğu sınıfsal eksen olması gerektiğine inanıyoruz.

Burjuva kampta Cumhur ve Millet İttifakları zaten bir süredir sahnede. Her iki kamp da kendi dışlarında kalan ve bir ittifaka mensup olmayan ya da öyle olsa da “etkilenebilir” görünenlere yönelik hamleler yapmakta. Erdoğan’ın Oğuzhan Asiltürk üzerinden Saadet Partisi’ne yaptığı hamleler buna örnek. Karamollaoğlu’nun “İttifaklar zamanı gelince görüşülür” açıklaması da kimsenin “çantada keklik” gibi görünmek istemediğine delalet ediyor. AKP’den neşet eden DEVA ve Gelecek ile CHP’den neşet eden Memleket ve Türkiye Değişim Partisi, burjuva kamptaki ittifak dizilimini etkileyecek potansiyele sahip görünüyor. Buradan bir üçüncü burjuva ittifak çıkar mı bilinmez ama HDP ve sosyalist harekette ifade edilen “üçüncü” bir ittifak/cephe meselesini sayıdan çıkarıp her halükârda burjuva kampın dışında bir emek ittifakı/cephesi olarak ifade etmek gerekiyor.

Emek cephesi/ittifakı olarak tarif etmek, demokratik sorunları görmemek ya da ikincil saymak anlamına gelmiyor. Türkiye’nin bir siyasal demokrasi ve özgürlük sorunu olduğu çok açık ve biz bunu sahipleniyoruz. Laiklik tüm toplumsal/siyasal süreci belirleme kudretine sahip bir konu, ki yaşayarak da deneyimledik. Bununla birlikte örneğin TÜSİAD’ın “Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” raporunun önde gelen başlıklarının da laiklik, demokrasi, özgürlükçülük vb. olması aslında bu başlıkların kullanana göre içerik değiştirdiğini ve kendi başına sınıfsal bir ayırt ediciliğinin de olmadığını göstermekte. Tabii ki onlarınki sahte, samimi değiller; bizimki öz ve gerçek denebilir. Bunu aşmanın yolunun öz/sahte tartışmasından geçmediğini düşünüyoruz. Sosyalistlerin cephe/ittifak çağrılarının ayırt edici yanının laiklik, demokrasi, özgürlük vb. diyerek değil emek, işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi denerek oluşturulabileceğine inanıyoruz. Sınıf mücadelesini laiklikten Kürt sorununa, yeni bir anayasadan siyasal demokrasiye dek tüm demokratik sorunların da kalıcı/köklü çözümünün adresi olarak görüyoruz. Cephe/ittifak çağrılarındaki dilin basit bir dil sürçmesi olmadığının, sınıfsal bir eğilimi ve programı ifade ettiğinin de farkındayız. Devam edeceğiz…

Metalde toplu sözleşme görüşmeleri başladı

0

2021-2023 yılları arasını kapsayacak MESS ve Türk Metal, BMİS, Özçelik-İş arasında TİS görüşmeleri başladı. 26 Ekim’de sendikalar ve MESS arasında ikinci görüşme gerçekleşti.

Türkiye ekonomisinin ana kollarından metal sektörünü kapsayan ve özel sektörde en büyük toplu iş sözleşmesi olan MESS ile sendikalar arasındaki TİS görüşmeleri 127 bin işçiyi ilgilendiriyor. 179 patronun birleştiği MESS ile Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Özçelik-İş sendikalarının arasında gerçekleşen görüşmeler belli başlı maddelerde anlaşma sağlanamadığı için devam ediyor.

Sendikaların sundukları taslaklarda Türk Metal ilk altı ay için yüzde 29, geri kalan ikinci ve dördüncü altı ayda enflasyon ve üçüncü altı ayda enflasyon +1 TL; Özçelik-İş, ilk alt ay yüzde 31, geri kalan altıncı aylarda ise enflasyon +1 TL; Birleşik Metal ise ilk altı ay yüzde 30,89, ikinci altı ay enflasyon +3 puan, üçüncüde enflasyon +4 puan ve son olarak enflasyon +3 puan zam talebinde bulundu. Tüm bu taleplerin yanında sosyal haklara dair iyileştirmeler her sendikanın taslaklarında yer aldı.

İstenen zam oranları doğrudan kabul edilse bile, Türk-İş’in açıkladığı eylül ayı yoksulluk sınırının 9.931,59 TL olduğu göz önüne alınırsa, işçilerin çok büyük çoğunluğu yoksulluk sınırının altında ücretlerle çalışmak zorunda kalacak. Sendikalar her ne kadar asgari ücret ve toplu sözleşme döneminde coşkulu konuşmalar yapsalar da mevcut talepler ile MESS’in eli kolaylaşmış gözüküyor; geçmiş dönemlerde MESS sözleşmeleri sendikaların taleplerinin oldukça altında oranlarla imzalandı.

Enflasyon Araştırma Grubu’nun eylül ayı raporu gerçek enflasyonun yüzde 44,7 olduğunu gösteriyor. Yani MESS bu teklifleri yüzde 20 küsur bantlarına çekmeksizin yüzde 30 civarındaki ilk teklifleri dahi kabul etse, birkaç ay içinde zamlar un ufak olacak.

İçinde yaşadığımız ekonomik kriz ve hükümetin ekonomi politikası işçi ve emekçilerin alım gücünü her gün daha da düşürerek onları yoksulluğa mahkûm ederken, MESS için yüzde 500’ler gibi oranlarla kâr elde etmelerine olanak tanıdı. Borsa İstanbul’da işlem gören demir çelik şirketleri, 2021’in ilk çeyreğinde kârlarını yüzde 1158 artırdı. Aynı dönemde otomotiv şirketlerinin kâr artışı yüzde 173 oldu. MESS’te olan Ford’unki ise yüzde 114. MESS bu kârlılığı korumak ve artırmak için 3 yıllık sözleşme önerse de şimdilik sendikalar bunu kabul etmeyecek gibi görünüyor.

Aslında grup toplu iş sözleşmeleri ve uzun dönemli sözleşmeler işçi ve emekçilerin ileriye dönük hak kayıpları yaşamasına ve tek bir patron örgütüne karşı birçok işyerindeki özel koşulları geri plana atmasına sebep olmakta.

Pazarlığın sonunda işçi ve emekçilerin onurlu bir yaşam sürmelerine yetecek ücretler alınamayacağı çok açık. Bugün alınabilecek bir rekor zam bile kısa süre içinde hayat pahalılığı karşısında eriyecek. Hem MESS ile yapılan sözleşmede hem de diğer tüm sözleşmelerde bu gerçeği unutmadan hareket etmek ve bu soruna bir çözüm bulmak gerekiyor. Koşullar, işçi ve emekçileri gün be gün daha da yoksullaştırıyor. Şu an tartışılması gereken, sözleşmelerde uzun dönemler arasında belirli zamları belirlemek yerine hayat pahalılığına karşı kendimizi nasıl savunacağımız olmalı. Ücretlerin düzenli olarak enflasyona oranla artması bunun için bir başlangıç olabilir.

Son olarak, hatırlayacak olursak BMİS başkanı Adnan Serdaroğlu, BMİS üyesi işçilerin en az yüzde 20’sinin Covid-19 olduğunu açıklamıştı. Dolayısıyla, yeni dönem sözleşmelerde pandemi nedeniyle işçi sağlığı ve güvenliği için özel önlemlerin alınmasının dayatılması gündeme getirilmelidir.

Pandemi nasıl ve ne zaman bitecek?

0

Covid-19 salgını dünya çapında yaklaşık iki senedir devam ediyor. Türkiye genelinde aşılama devam etse de hasta sayısında artış görülüyor ve pandemi aktif olarak devam ediyor. Türk Yoğun Bakım Derneği’nin elde ettiği verilere göre bazı şehirlerde yoğun bakım üniteleri yüzde 100 doluluk oranlarına ulaştı ve Covid-19 dışında diğer viral enfeksiyonlar da görülmeye başlandı. Bu yıl temmuz ayı itibarıyla Covid-19 kaynaklı kısıtlamalarını kaldıran AKP iktidarından yaşanan artışlara ilişkin herhangi bir ek tedbir veya açıklama gelmiyor.

Sağlık Bakanı Koca, vakaların yüzde 40’nın 23 yaş altındakilerden oluştuğunu kendi ağzıyla söylüyor. Bu durumda yeni hastalananların büyük çoğunluğunun öğrenciler olduğunu söylemek mümkün. Yüz yüze eğitim başlayalı haftalar oldu ve hâlâ ek öğretmen ataması yapılmış değil. Sınıflar seyreltilmiyor, okullarda gerekli hijyen koşulları sağlanmadan eğitimler sürdürülmeye çalışılıyor. Veli Der’in araştırmasına göre; yalnızca Ankara Yenimahalle’de Şehit Mustafa Aslan Ortaokulu’nda 40 öğrenciye koronavirüs pozitif tanısı konuldu ve 13 sınıf karantinada. Eğitim-Sen ise Edirne’nin Keşan ilçesinde Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı 47 eğitim kurumunun 24’ünde kadrolu temizlik görevlisi bulunmadığını açıkladı. Düzce’de bulunan ve 552 öğrencinin eğitim gördüğü MEB’e bağlı Hürriyet Ortaokulu’nda personel yetersizliği nedeniyle okul-aile birliği velilere mesajla IBAN göndererek 100 TL bağış istiyor. Sonuç olarak; en temel hijyen koşullarının sağlanamadığı koşullarda vakaların artması sürpriz değil. Bu koşullarda pandeminin yakın zamanda biteceğini söylemek güç.

Bir yanda personel bekleyen öğrenciler ve veliler var, öte yanda atanmayı bekleyen binlerce öğretmen ve iş arayan milyonlar var. Arz var, talep de var, peki neden atama yok, bütçe yok? Çünkü devlet de patronlar da, kendi üzerinde ciddi bir basınç oluşmadıkça, tedbirlerin hepsini bir maliyet kalemi olarak görüyorlar. Pandemi ile birlikte süpermarket, e-ticaret, lojistik gibi sektörlerin büyüdüğünü biliyoruz. Patronların kârı artıyor, buna rağmen işten çıkarmalar, hak gaspları devam ediyor. Patronlar mevcut işleri kalan çalışanların arasında bölüştürüp fazla mesailerle ve iş güvenliği olmaksızın çalışma düzenini sürdürüyorlar. Türkiye Covid-19 ile mücadelede dünyada vatandaşlarına en az nakit ayıran ülkelerden olan Meksika’dan sonra ikinci sırada geliyor. Türkiye’de sayısı 3,5 milyon civarında olan sigortasız işçiler sefalet ve yoksullukla mücadele etmeye devam ediyor.

Pandeminin bitmesi için öncelikle etkin tedbirlere bütçe ayırmak şart. İşçi sağlığı ve halk sağlığından tasarruf edilemez. Kaynak belli, Demirören’in Ziraat Bankası’na ödemediği krediler, İstanbul Havaalanı’nda pandemi boyunca Kalyon, Cengiz, Limak ve Mapa’dan alınmayan kira bedelleri… Sadece bunlar bile zenginlerden tahsil edilse okullara atanacak temizlik personelinin maaşı çıkardı. Demek ki pandemiyle mücadele emekçiler için bir zorunlulukken, devlet ve patronlar için tercih. Pandeminin hemen bitmesi için önce bu sistemle mücadele etmeli ve acil olarak bulaşmayı kontrol altına almayı hedefleyen etkin halk sağlığı önlemlerinin oluşturulmasını talep etmeliyiz. Pandemi ancak bu şekilde kalıcı olarak bitebilir.

Bütçedeki kara delik: Kaynaklar emekçilere ayrılsın!

0

Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanan 2022 bütçe teklifi geçtiğimiz haftalarda meclise sunuldu. İktidarın ekonomi yönetiminden pandemi uygulamalarına değin attığı her adım emekçilerin sefalet düzeyini korkunç bir biçimde artırmışken, 2022 yılında devletin yapacağını öngördüğü harcamaların detayı bu bağlamda daha da önem kazanıyor. Devlet bütçesinin bir kamu kaynağı olduğu, çalışan sınıfların, emekçilerin vergilerinden oluştuğu düşünüldüğünde bu kaynağın hangi kesim ve öncelikler için kullanılacağı her zaman iktidarın siyasi tercihlerinin bir sonucu oldu.

Nitekim geçen senenin bilançosuna bakıldığında da 2020 bütçesinin 160 milyar TL aşıldığı, yani hedeflenenden yüzde 11,9 fazlasının yetkisiz bir biçimde harcandığı ortaya çıkıyor. Bu aşım konusunda hesap veren de sorabilen de yok! 2021 bütçe çalışması için iletilen Sayıştay raporları son derece kadük olsa da, basında ortaya çıkan bilgi ve belgelerden 2020 yılındaki bütçede yapılan yolsuzluklar ortaya saçılmış durumda. Berat Albayrak döneminde Darphane’de basılan altınların Hazine’ye aktarılmaması, Fahrettin Altun’un başında olduğu Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın yüzlerce milyon lira ödenek alması ve Anadolu Ajansı’na milyonlar aktarmış olması, Saray’ın çeşitli ülkelerdeki yabancı danışmanlara milyonlar akıtmış olması vb. saçılan usulsüzlüklerden yalnızca birkaçı. Raporlarda ortaya çıkan başka bir konu da, kamu kurumlarının mali tablolarındaki hatalar ve yapılan yardım kayıtlarının gizlenmesi. Tüm bu detaylar TÜGVA hikâyesi ile Saray iktidarının çürümüşlüğünü yeni bir boyuta taşıyor. Ve tüm bunların 2020 gibi milyonlarca emekçinin açlıkla sınandığı, yaşamını kaybettiği veya ölümle burun buruna çalıştığı pandemi senesinde yaşanmış olması, yaşananların Saray’ın sınıfsal tercihlerinin sonucu olduğunu bir kez daha özetliyor.

2022 için hazırlanan bütçe tasarısında ise RTE’nin maaşının 88 bin TL’den 100 bin TL’ye yükseltilmesi öngörülüyor. Hadi o kadar da olsun diyenler olacaksa, geri kalan detaylar da patronları destekleyen öneriler… SGK işveren prim ödemeleri için 35 milyar lira ödenek ayrılmış; işletmelerin 70,2 milyar lira tutarındaki vergi ve sosyal güvenlik prim ödemeleri ile 143 milyar lira tutarındaki kredi borçları ertelenmiş. Yani 2022 yılsonuna değin işe alınacak her bir işçi için ödenecek SGK primleri ile vergilerin 12 ay boyunca devletçe karşılanacağı belirtiliyor. Peki patronların işçi maliyetini bile karşılamadığı düzende, işçinin maliyetini kim karşılıyor? İşçinin kendisi… Dolaylı ve dolaysız alınan vergiler, yapılan zamlar yoluyla, hem de hayatta kalmanın imkânsıza yaklaştığı şu koşullarda.

İşçi ve emekçilerden karşılanan maliyet yalnızca bununla sınırlı değil. Sadece faizin iki baz puan düşmesi sonucu oluşan 200 milyar liralık faiz ödemesi de devlet bütçesinden karşılanacak. Yani Türkiye’de kayıtlı çalışanların vergilerinin tamamı faiz ödemesine gidecek. Bir de buna kamu kaynaklarına boğulan Yap-İşlet-Devret işletmeleri, kiraları karşılanan, yolcu garantili otoyollar, köprüler, havalimanlarını da ekleyince tablo inanılmaz boyutlara ulaşıyor. İnsan bu durumda sormadan edemiyor: Bu bütçe kimin bütçesi? Tüm bu yağma ve talan düzenini yıkmaktan, işçi ve emekçiden yana bir ittifaktan bahsediliyorsa, bu doğrultuda çok net bir programa ihtiyacımız var. Bu program sadece bütçeye dönük değil, emekçilerin tüm acil taleplerini içeren bir eylem programı olmalıdır. Bu durumu sadece teşhir etmek yetmez diyerek, kitlelere seçimi işaret eden Millet İttifakı’na “Sen iktidar olunca bu bütçeye nasıl el atacaksın sorusu?” bu eylem programı ile sorulmalıdır. Bu programda işsizlik ve hayat pahalılığı girdabına itilen işçi ve emekçiler için acil bir fon oluşturulmalı; bu fon yalnızca emekçi kitlelerin ihtiyaçları için kullanılmalıdır. Bu fon için kaynak YİD işletmelerin kamulaştırılması, zenginlerden alınacak servet vergisi ve dış borç ödemelerinin durdurulması ile derhal karşılanabilir. Bu sorun seçimlere ertelenemeyecek kadar acildir; açlık ve sefalet hiçbir düzen temsilcisinin insafına terk edilemez.

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden Nevzat Aydın’a açık veda mektubu

0

Nevzat Aydın’ın Yemeksepeti CEO’luğundan istifa etmesi üzerine Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin yaptığı açıklamayı okuyucularımızla paylaşıyoruz:

NEVZAT AYDIN’A AÇIK VEDA MEKTUBU: İŞÇİ DÜŞMANI BİLİRDİK!

Sayın Aydın; 1 Kasım’da Twitter’dan Yemeksepeti CEO’luğunu bıraktığınızı açıkladınız. Açıklamada Yemeksepeti’nin “haksız karalamalara” maruz kaldığını söylemişsiniz. Ama bunlar ne haksızdı, ne de karalamaydı. Haksızlık, sizin binlerce kurye ile depo işçisinin işkolunu değiştirerek sendika üyeliklerini düşürmenizdi. Haksızlık, kâr için kuryelere 1 saatte 4 paket teslimini dayatarak ölümlere, yaralanmalara ve sakatlıklara yol açmaktı. Haksızlık, fazla mesai ücretlerinin ödenmemesiydi.

“Haksız karalamalardan” bahsediyorsunuz. Ancak işten ayrılmadan önceki şu son aylarınız dahi Yemeksepeti’ni kuryeler için mobbinge, baskılara, tutanak terörüne ve tehditlere dayanan köleci bir çalışma rejimine dönüştürmekle geçti.

Son aylarınızda esnaf kurye sistemine geçiş için işçi kuryeler üzerinde yoğun bir baskı kurdunuz, çay-kahve hakkımızı aldınız, molalarımızı kısalttınız, öncü işçileri bilerek gece vardiyalarına yazdınız. Depo müdürlerine atadığınız görev sendika polisliği yapmak, bizi yıldırmaktı.

Son aylarda yaptığınız bir diğer iş de Youtube, Twitch, Twitter, Facebook ve benzeri platformlar üzerinden agresif bir reklam kampanyasına girişmiş olmanızdı. Yemeksepeti’nin sendika düşmanı olarak adı çıktıkça, bu reklam kampanyası daha da agresifleşti.

Hem son işçi düşmanı saldırılarınız, hem de bu agresif reklam kampanyanıza rağmen Yemeksepeti’nin Türkiye genelindeki prestijini restore edebilmek için istifa etmek zorunda kalmanızdan kıvanç duyuyoruz. Sizin istifanızı, aşıyla sendikadan sonra 3. kazanımımız olarak görüyoruz.

Yaptığınız açıklamadan anlaşılan o ki, Türkiyeli “girişimcilere” ilham kaynağı olan bir “inovasyon” üstadı olarak hatırlanmak istiyorsunuz. İnanın bize öyle hatırlanmayacaksınız. Biz sizi işçi ve sendika düşmanı olarak biliyoruz! Kuryeleri ölüme, depo işçilerini tükenmeye götüren politikalar sizin isminizle özdeşleşmiştir. Ne zaman bir kurye kaza yaptığında, ne zaman bir depo işçisi tutanaklar yoluyla fazla mesaiye zorlandığında, sizin CEO’su olduğunuz şirket servetine servet kattı.

Bu bakımdan kendinizi Jeff Bezos ile karşılaştırmakta haklısınız. Zira Bezos da hiçbir güvenlik ve sağlık önlemi almayarak pandemide işçilerini ölümüne çalıştırdı ve Amazon’un içindeki sendikalaşmaya işten çıkarmalarla cevap verdi. Nafile! 6 aylık örgütlenmenin ardından Staten Island’daki Amazon tesisinde çalışan 5000 işçi sendikal yetki için başvurusunu yaptı. Tıpkı sizin gibi Bezos da yetkiye itiraz etti! Dedik ya boşuna; Amazon’a girdiği gibi Yemeksepeti’ne de sendika girdi.Görevinizde başarısız oldunuz.

Buradan bütün Yemeksepeti kuryesi ve depo işçisi kardeşlerimize sesleniyoruz: Yemeksepeti’nin kamu yüzü değişmiş olabilir, ancak işçi düşmanı politikaları hala yerinde duruyor. Yemeksepeti’nin CEO’su değişti, sendika düşmanlığı değil. Haklarımıza ve can güvenliğimize saldırıları durdurmak için sendikamıza üye olalım, dayanışmamıza sahip çıkalım! Esnaf kurye adlı taşeron sisteme, mobbinglere ve baskılara dur diyelim. Gücümüzü sendikal birliğimizden alalım.

Brezilya: Temizlik işçisi Bruno da Rosa ve André Balbina işe iade edilsin

0

Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde, belediye işçilerinin haklarının gasp edilmesine karşı mücadele yürüten işçiler baskı ve işten atma tehdidiyle karşı karşıya. Mücadelenin başını çeken iki işçi önderi Bruno da Rosa ve André Balbina işçi direnişini ortadan kaldırmak amacıyla işten atıldı. Bruno da Rosa ve André Balbina’nın işe iadesi ve temizlik işçilerinin taleplerinin kabul edilmesi için bir uluslararası imza ve destek kampanyası başladı. Kampanya metni şu şekilde:

Bruno da Rosa ve André Balbina işe iade edilsin ve Rio de Janeiro kentinin belediye temizlik işçileriyle görüşmeler başlasın!

Comlurb de Rio de Janeiro adlı belediye temizlik şirketinin işçileri, haklarının gasp edilmesine ve ücretlerinin dondurulmasına karşı mücadelede. Şirkette 2020 yılı toplu sözleşme görüşmeleri bile gerçekleştirilmedi. Covid-19 pandemisi boyunca işin hiç durmadan sürdüğü, şehrin temizliğinde kritik bir rol üstlenen, olmazsa olmaz bir sektörden bahsediyoruz.

İnsan haysiyetine uygun koşullar talep eden temizlik emekçileri, şirket yönetimi ile bir dizi toplantı ve protokol yaptılar. 20 Ekim’de ise taleplerinin yerine getirilmesi için belediye binasına doğru kitlesel bir yürüyüş gerçekleştirdiler.

Ancak buna karşılık temizlik emekçileri, taleplerine yanıt alamamakla kalmadılar; üstüne üstlük baskılara ve sendika düşmanı uygulamalara maruz kaldılar. Örneğin, aktivistlerin eylemlere katılmasını engellemek için vardiya saatleri keyfi bir biçimde değiştirildi. Bu baskılar, Temizlik İşçileri Sendikası meclisinde işçilerin oylarıyla seçilen Müzakere Komitesi’nin üyesi Bruno da Rosa’nın 22 Ekim günü işten atılmasıyla zirveye ulaştı. Bu keyfi ve hukuksuz kararın derhal geri alınması şart; üstelik kendisi işyerindeki iş kazalarını önleme komitesinin (CIPA) de üyesi. Aynı gün, yine aynı sektörde aktivist olan temizlik emekçisi André Balbina da keyfi bir kararla işten çıkarıldı.

Rio de Janeiro Belediye Başkanı Eduardo Paes ve Comlurb’un başkanı, işçilere ve sendika liderlerine baskı uygulayıp onları işten atmaya son verip, derhal sektör temsilcilerinin taleplerini dinlemeli ve işçilerin emeklerinin karşılığını vermeli.

Bu metni imzalayan bizler, Comlurb işçileriyle görüşmelerin derhal başlamasını, ayrıca sektördeki sendika aktivistlerine yönelik baskı ve işten çıkarmalara son verilmesini talep ediyoruz.

İmzalar:

Brezilya: Deputado Federal Glauber Braga, PSOL-RJ; Deputada Estadual Luciana Genro, PSOL-RS; Deputado Federal Marcelo Freixo (PSB); Babá – fundador do PSOL e dirigente da CST; Roberto Robaina – Vereador PSOL- RS; Milton Temer – Jornalista e fundador do PSOL; Lujan Miranda – Dirigenta da PSOL; Marinalva Oliveira – professora da UFRJ e ex-presidenta do ANDES; Gesa Correa – SEPE-RJ; Ricardo Antunes, UNICAMP; Ruy Braga, USP; Fabricio Pereira da Silva, UNESP; Bernardo Mançano Fernandes, UNESP; Ricardo Colturato Festi, UNB; Leonardo Péricles, presidente Nacional da UP; Esteban; Crescente, presidente da UP-RJ; Bernadete Menezes – Executiva Nacional do Psol; Zé Maria de Almeida, Presidente do PSTU; Verônica O’kely, Alternativa Socialista (LIS); Beto; Mariana Riscali – Executiva Nacional PSOL; Rogério Silva – Executiva Nacional Psol; Deputado estadual PSOL RJ Flavio Serafini; Paulo Eduardo Gomes Vereador PSOL Niterói RJ; Robério Paulino- Vereador PSOL-RN; Marco Antonio Perruso – Prof UFRR; Celeste dos Santos Pereira- Presidente da Adufpel; Luiz Henrique Schuch – Diretor Adufpel e ex presidente do Andes; Marcelo Paula de Melo prof UFRJ; Sara Granemann – profa UFRJ; Gláucia Lelis Alves – Profa UFRJ; Jacqueline Girão – Profa UFRJ; Douglas Diniz – Jornalista, membro do DN do PSOL; Silvia Leticia –Coordenadora Geral do SINTEPP; Belém e Sec. Exec. Nacional da CSP-Conlutas; Wellington Luiz Cabral – Direção do; Sindicato dos Químicos de São José dos Campos/SP, Executiva da FETQUIM/SP; Nancy de Oliveira Galvão – Secretaria Executiva Nacional da CSP Conlutas; Moacir Lopes, dirigente da FENASPS; Marcio Nogueira, Cineasta e Professor; Adriano Dias, trabalhador dos Correios e Dirigente da CSP-CONLUTAS Rio de Janeiro; Barbara Sinedino, Dirigente do SEPE (Sindicato dos Profissionais de Educação) do Rio de Janeiro; Bernarda Thailhana, Dirigente do SINTUFF; Diego Vitello, Diretor do Sindicato dos Metroviário de SP e SEN da CSP-CONLUTAS; Isadora Bueno, diretora da UNE (União Nacional dos Estudantes); Joice Souza, dirigente do PSOL Pará; João Santiago, Coordenador Geral do SINTSEP-PA; Marisa Santos, Dirigente do PSOL Belém; Pedro Rosa, Dirigente do SINTUFF (Sindicato de Trabalhadores da UFF) dirigente do PSOL; Rosi Messias, Diretório Nacional do PSOL e CST; Val Ribeiro, dirigente da FASUBRA; Carolina Cacau, professora da rede estadual do Rio e dirigente do MRT; CSP-CONLUTAS – CENTRAL SINDICAL E POPULAR; FENASPS -Federação Nacional Sindicatos Saúde Previdência e Assistência Social; Movimento de Luta nos bairros, vilas e favelas – MLB; Movimento de Mulheres Olga Benário; Movimento Luta de Classes – MLC; Sindicato Intermunicipal dos Servidores Públicos; Federais nos Municípios do Rio de Janeiro – Sindisep-RJ; SINTUFSC – Sindicato de Trabalhadores da UFSC; Sindscop; Sindicato Intermunicipal dos Servidores Públicos Federais nós Municípios do Rio de Janeiro – Sindisep-RJ; Unidade Popular; MRT e Juventude Faísca; SINDICATO DOS METALURGICOS DE SÃO JOSÉ DOS CAMPOS E REGIÃO/SP; SINDICATO DOS TRABALHADORES DO JUDICIÁRIO FEDERAL NO ESTADO DE SÃO PAULO; SINDICATO DOS TRABALHADORES NO SERVIÇO PÚBLICO FEDERAL NO ESTADO DE SÃO PAULO; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA USP – UNIVERSIDADE DE SÃO PAULO/SP -SINTUSP; SINDICATO DOS TRABALHADORES NA EMPRESA DE CORREIOS E TELÉGRAFOS DO VALE DO PARAIBA/SP; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA IND. DA CONSTRUÇÃO CIVIL DA REGIÃO METROPOLITANA DE FORTALEZA; SINDICATO DOS TRABALHADORES EM TRANSPORTE RODOVIÁRIO DO CEARÁ; SINDICATO DOS SERVIDORES PÚBLICOS MUNICIPAIS DE JUAZEIRO DO NORTE/CE; SINDICATO DOS TRABALHADORES NA INDÚSTRIA DE CONFECÇÃO FEMININA DE FORTALEZA/CE; SINDICATO DOS SERVIDORES DO PODER JUDICIÁRIO FEDERAL DO ESTADO DE MATO GROSSO; SINDICATO DOS COMERCIÁRIOS DE NOVA IGUAÇU/RJ; SINDICATO DOS TRABALHADORES NO SERVIÇO PÚBLICO MUNICIPAL DE LIMOEIRO DO NORTE/CE; SINDICATO DOS SERVIDORES DO PODER JUDICIÁRIO FEDERAL EM ALAGOAS; SINDICATO DOS TRABALHADORES NAS EMPRESAS DE TRANSP. RODOV DE PASSAG. INTERMUN. EST. CE; SINDICATO DOS TRABALHADORES DO JUDICIÁRIO FEDERAL E MPU NO MARANHAO; SINDICATO DOS TRABALHADORES NA INDÚSTRIA DA CONSTRUÇÃO E DO MOBILIARIO DE BELEM/PA; SINDICATO SERVIDORES DA SAÚDE DO ESTADO DO RIO GRANDE DO NORTE; SINDICATO MUNICIPAL DOS PROFISSIONAIS DE ENSINO DA REDE OFICIAL DO RECIFE/PE; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA UNIVERSIDADE FEDERAL RURAL/RJ; SINDICATO DOS MUNICIPÁRIOS DE STA BARBARA DO SUL/RS; SINDICATO DOS TRABALHADORES EM PROCESSAMENTO DE DADOS NO ESTADO DO RIO GRANDE DO SUL; SINDICATO DOS EMPREGADOS NO COMERCIO DE PASSO FUNDO/RS; SINDICATO DOS EMPREGADOS NO COMERCIO DE SANTA CRUZ DO SUL; SINDICATO DOS TRABALHADORES NAS IND. DE CIMENTO, CAL, GESSO E CERÂMICA DO MUNIC. DE ARACAJÚ/SE; SINDICATO DOS TRABALHADORES NAS INDÚSTRIAS URBANAS DO ESTADO DE GOIÁS; SINDICATO DOS MUNICIPAIS DE STA BÁRBARA, BARÃO DE COCAIS E CATAS ALTAS (SINDICABASA) MG; SINDICATO DOS SERVIDORES PÚBLICOS DE MONTE CARMELO E REGIÃO MG; SERVIDORES PÚBLICOS DE SANTA CRUZ MG 30. SINDCEFET/MG – SINDICATO DOS DOCENTES DO CEFET/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES EM EDUCAÇÃO DA REDE PÚBLICA MUNICIPAL DE BH (SINDREDE BH)/MG; SINDSAÚDE – SUBSEDE CONTAGEM/MG; SINDICATO DOS SERVIDORES ATIVOS E INATIVOS DE TRÊS PONTAS/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES EM EMPRESAS DE ASS. PESQ. PER. INF E CONG DE MG (SINTAPPI); SINDICATO DOS TRABALHADORES EM SEG SOCIAL, SAÚDE, PREV, TRAB E ASS SOCIAL EM MG (SINTSPREV); SINDICATO DOS SERVIDORES PÚBLICOS MUNICIPAIS DE BETIM (SINDSERB) MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES NAS INDÚSTRIAS DE CARNES. DERIV. CONG NO EST. DE MG; FEDERAÇÃO SINDICAL E DEMOCRÁTICA DOS TRABALHADORES METALÚRGICOS DE MINAS GERAIS MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES NAS INDÚSTRIAS GRÁFICAS DE JORNAIS E REVISTAS NO EST DE MG (STIG); SINDICATO DOS TRABALHADORES DA SAÚDE DE BH E REGIÃO (SINDEESS)/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA SAÚDE DE DIVINÓPOLIS/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA SAÚDE DE FORMIGA/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA SAÚDE DE ITAJUBÁ/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE ITAÚNA E REGIÃO/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE PIRAPORA/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE SÃO JOÃO DEL REI/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE GOV VALADARES/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE ARAXÁ/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE BARÃO DE COCAIS/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE DIVINÓPOLIS E REG/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE ITABIRA/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE ITAJUBÁ E REG/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE OURO PRETO/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE PATOS MINAS/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE LAMBARI/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE VÁRZEA PALMA/MG; SINDICATO METABASE ITABIRA/MG; SINDICATO METABASE INCONFIDENTES/MG 59. SINDICATO DOS TRABALHADORES INDÚSTRIA CERÂMICAS MONTE CARMELO/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES TÊXTEIS DE SÃO JOÃO DEL REI/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES TÊXTEIS DE PIRAPORA/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES PÚBLICOS MUNICIPAIS DE JACAREÍ/SP; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA INDÚSTRIA DA CONSTRUÇÃO CÍVIL E DO MOBILIÁRIO/RR; SINDICATO DOS TRABALHADORES DO SERVIÇO PÚBLICO MUNICIPAL DE ALAGOINHAS/BA; SINDICATO DOS TRABALHADORES NA INDÚSTRIA DO PETRÓLEO/PA, AM, MA, AP; SINDICATO DOS TRABALHADORES DO PODER JUDICIÁRIO FEDERAL/BA; FEDERACAO DEMOCRATICA DOS AGRICULTORES FAMILIARES E EMPREENDEDORES RURAIS/PE; FEDERAÇÃO DOS EMPREGADOS RURAIS/PE 69. SINDICATO INTERMUNICIPAL AGENTES COMUM. SAÚDE COMBATE ÀS ENDEMIAS DA REG MATO GRANDE/RN; SINDICATO DOS SERVIDORES PÚBLICOS MUNICIPAIS DE ARARIPINA/PE; SINDICATO DOS SERVIDORES PUBLICOS FEDERAIS EM TRABALHO, SAUDE, PREVIDÊNCIA/PR; SINDICATO DOS SERVIDORES PÚBLICOS MUNICIPAIS DE CAPELA/SE; SINDICATO DOS TRABALHADORES EM EDUCAÇÃO MUNICIPAL DE S.J.RIO PRETO/SP; ADMAP – ASSOCIAÇÃO DEMOCRÁTICA DOS APOSENTADOS E PENS. DO VALE DO PARAÍBA/SP; ANEL – ASSEMBLEIA NACIONAL DE ESTUDANTES – LIVRE; MOVIMENTO LUTA POPULAR; MOVIMENTO NACIONAL QUILOMBO RAÇA E CLASSE; MOVIMENTO RESISTÊNCIA POPULAR/DF; MML – MOVIMENTO MULHERES EM LUTA; SINTUFF; SINTSEP-PA; UNIDOS PRA LUTAR; SINTEPP BELÉM; SINDSAUDE BAIÃO; COLETIVO FEMINISTA MARIELLE VIVE; Andréa Solimões – Professora, Direção do Andes-SN Regional Norte II; Angelo Balbino – Oposição SINPRO/DF; Carlos Alberto – Professor, Coordenador de Finanças do SINTEPP BELÉM; Carlos Roberto de Souza – Diretor do Sind. Químicos SJCampos/SP (Jacareí); Cássia Ceres – Coletivo Feminista Marielle Vive-AP; Daniela Monteiro da Cruz – Bióloga, Coletivo Feminista Marielle Vive-PA; Davi Paulo Junior – Direção do Sind. dos Químicos de São José dos Campos e Região/SP; Demetrius Marcelino – Oposição Sind. dos Serv. Municipais de Aparecida; Douglas Diniz – Jornalista, Direção Nacional do PSOL; Dulcideia Palheta – Professora, Direção do Andes-SN Regional Norte II; Eduardo Pimentel – Coordenação do SINTSEP-PA; Gabriela Cunha – Professora, Movimento Themonia/LGBTQIA+; Gessé Siqueira da Luz – Téc. em Enfermagem, Mov. de Moradia de Santa Maria-DF; Isabela Alves Reis – Advogada, Coletivo Feminista Marielle Vive-DF; Izabel Firmino – Coordenação do SINTUFF/RJ, Coletivo Feminista Marielle Vive-RJ; Jacilene do Socorro – Coordenadora Geral da Sub-Sede do SINTEPP Baião-PA; Juliana de Freitas – Professora, Op. SINPRO-DF, Coletivo Feminista Marielle Vive-DF; Lucas Barbosa – Professor, Presidente do SINASEFE-DF, Unidos pra Lutar; Ludimilla Fagundes – Professora, Coletivo /feminista Marielle Vive-RS; Marcelo Diniz – Professor, Direção Regional Metropolitana do SINTEPP Pará; Marcos Solimões – Coordenação do SINTSEP-PA; Matheus Pontes – Professor, Presidente do SINSSEFE Caceres-MT, Unidos pra Lutar/MT; Mauricio Matos – Direção Nacional da FENAMP, Direção da CSP Conlutas-PA; Miriam Sodré – Professora, Secretária Geral do SINTEPP BELÉM; Neide Solimões – Coordenadora Geral do SINTSEP-PA; Paulo Sérgio – Coordenação da Sub-Sede do Sintepp de Concórdia do Pará; Reginaldo de Souza – Dir. Sind. Químicos SJC-Região (Jacareí); Reginaldo Reis –Coordenação da Sub-Sede do Sintepp Baião/PA; Rosa Oliveira – Professora, Direção do Grupo Folclorico Iaça; Sandra Guizan – Coordenação do SINTUFF-RJ; Sérgio De Brito Garcia – Direção da Subsede Apeoesp Taboão/SP; Suzete Chaffin – Professora, Coletivo Feminista Marielle Vive-SP; Vera Coimbra – Trabalhadora da Saúde, Direção da CSP Conlutas-PA; Zarah Trindade – Advogada, Coletivo Feminista Marielle Vive-PA

Arjantin: Juan Carlos Giordano, Diputado Nacional en el Frente de Izquierda y los Trabajadores (FIT-U) de Provincia de Buenos Aires, dirigente nacional Izquierda Socialista (IS); Mónica Schotthauer, delegada ferroviaria y Diputada Nacional  de IS/FIT; Rubén “Pollo” Sobrero, Secretario General del Unión Ferroviaria seccional Oeste, Edgardo Reynoso dirigente ferroviario del Cuerpo de Delegados de Ramal TBA-Sarmiento y ; Angélica Lagunas,  Secretaría Gral de ATEN Capital (Docentes), Liliana Olivero, ex Diputada por Córdoba de Izquierda Socialista/FIT; Mariana Scayola (Secretaria General comisión directiva Ademys-docentes de Ciudad de Buenos Aires) y Jorge Adaro (Secretario Adjunto); Laura Marrone, dirigente docente de CABA y ex legisladora de IS-FIT en CABA; Mercedes Trimarchi, dirigente de la agrupación de mujeres Isadora. Nicolas del Caño, Dirigente del Partido de los Trabajadores Socialista (PTS) en el FIT-U; Miryam Bregman, Dirigenta del PTS en el FIT-U; Movimiento de Agrupaciones Clasistas (MAC); Claudio Dellecarbonara, miembro por la minoría de la directiva de AGETSYP, Diputado Pcia Bs As FIT U; Andres Blanco, Sec Adjunto de SOECN de Neuquen, Diputado provincial FIT U; Luana Simioni, Secretaria General Junta Interna ATE IOMA La Plata; Lorena Timko, Secretaria General Junta Interna ATE Desarrollo de la Comunidad La Plata; Carlos Artacho y Guillermo Schmal, miembros de comision directiva de FOETRA Bs As ( cargo rotativos); Raul Godoy, Obrero de Zanon, Diputado FIT mandato cumplido; Alejandro Vilca, recolector de basura y Diputado Provincial de Jujuy por el FIT U; Martin Brat, Delegado General de la Comisión interna GPS delegados de los tercerizados (850 trabajadorxs) de Aerolíneas Argentinas. Aeroparque; Nathalia Gonzalez Seligra, Secretaria de Organización de Suteba Matanza. Dirigente nacional de la agrupación docente 9 de abril/La Marrón; Natalia Hernandez, Secretaria de mujer y géneros de Suteba La Matanza. Agrupación 9 de abril/La Marrón; Andrea López, miembro por la minoría del Consejo Directivo Provincial de CICOP; Pablo Peralta, revisor de cuentas AGTSyP; Víctor Ottoboni, Enzo Pozzi, miembros de la Comisión Directiva SUTNA nacional (Sindicato del Neumático) y obrero de FATE;Juan Contrisciani, delegado PARITARIO y del sector Cobreria- ATE Astillero Rio Santiago; Julio Mamani, Obero de Altos Hornos Zapla y Consejal de Palpala por el FIT U; Jorge Medina, Eduardo Ayala, Madygraf (ex Gráfica Donneley recuperada por sus trabajadores); Lorena Gentile, Gabriel Fernandez y Poke Hermosilla, Agrupación Bordó de la Alimentación; Leonardo Saraceni, Cristian Olave y Daniel Erviti, delegados de base, línea B del subte; Jose Montes Astillero Rio Santiago; Carlos Ortigoza delegado del sector gradas – Cuerpo de delegados ATE Astillero Rio Santiago; Eduardo Saab, miembro del Cuerpo de Delegados de APA (aeronáuticos) de LAN Argentina; Fabián Ponce comisión interna Securitas terciarizada de LAN Argentina (Ezeiza); Eduardo Toro, delegado Textil Elemento CABA; Ignacio Serrano, obrero de Metalsa, Referente de la Lista Azul de la UOM; Cynthia Bernabitti y Luis Sucher, Trabajadores reincorporados, Agrupación Marrón/Hospital Posadas; Luis Giordano, Congresal lista Bordo Sojo (Jaboneros); Ariel Moreno y Luciano Morrone, Delegados –Secco- Agrupación Trabajadores de la Energía Móvil; Daniel San Martín. Delegado ATE- Ministerio de Trabajo, Empleo y Seguridad Social de La Matanza; María Eugenia Fernández. Delegada ATE- Ministerio de Trabajo, Empleo y Seguridad Social de La Matanza; Franco Villalba- Referente Histórico de Jabon Federal-Agrupacion Bordo; Vanesa Barcena delgada Luz y Fuerza Córdoba; Tomas Rodriguez degado metalúrgica Weg; Óscar Cariglio y Marco Oropel trabajadores de Molinos Minetti; Natalia Marchetti y Antonella Peralta comisión de mujeres de Molino Minetti; Laura Magnaghi, Comisión Directiva de Ate Sur, Hospital Alende; Hector Penuto y Nelson Martínez González delegados ATE – Mrio de la Producción de la PBA; Horacio «Titi» Bernaola y Julián Morales delegados Junta Interna ATE Educación; Natalia Martinez y Aldo Gramundo, delegados ATE Mrio Agroindustria; Mercedes Guillen y Eugenia Boni, delegadas ATE Mrio de Salud; Sebastian Burgos delegado ATE Legislatura de la Pcia de Bs As; Lucia Rotelle, delegada ATE – Hospital José Ingenieros de LP; Augusto Huerta, secretario gremial JI ATE- Loteria; Nahuel Inchauspe, delegado ATE- Lotería; Lorena Lisanda, Marian Lopetegui, Natalia Tauil, Natalia Literini, Mario Llorente, Martín Yañez- Delegados Junta Interna ATE IOMA; María Alejandra Pirone, Lorena Lugo, María Malec, Walter Moreti, Mirna Vidal y Mariana Chiorra, delegados Junta Interna ATE Desarrollo de la Comunidad; Valeria Maschluk, delegada ATE, PAMI Berazategui; Marcelo Gómez, secretario general Junta Interna-ATE DG Música de CABA; Javier Brat delegado Junta Interna-ATE DG Música CABA; Lorena Itabel, delegada Junta internaI-ATE Mecon; Pablo Anino, delegado -ATE Mecon; Andrés Arnone, delegado -ATE Mecon; Leo Amendola delegado Ate trabajo; Yamila Grinsberg, delegada ATE Trabajo; Música de CABA; Leandro Sorribas, delegado Junta Interna-ATE RUB CABA; Florencia Claramonte, delegada de la Junta Interna ATE Garrahan; Florencia Vargas, delegada de la Junta Interna ATE Garrahan; María Eugenia Fernández Delegada ATE Trabajo, Agencia Territorial La Matanza; Daniel San Martín Delegado ATE Trabajo, Agencia Territorial La Matanza; Laura Champeau, Secretaria de Organizacion, SUTEBA Ensenada; Claudia Añazco San Martin, Secretaria de genero, Suteba Ensenada; Juan Porto, delegado a FeSProsa y miembro de la Comisión directiva seccional Hospital San Martín, CICOP; Horacio Lasalle, vice presidente secciónal Hospital Cestino de Ensenada, CICOP; José Raquiar miembro de la Comisión directiva secciónal Hospital Rossi, CICOP; Hugo Dearte y Erica Sechi Comisión Directiva secciónal Hospital el Dique de Ensenada, CICOP; Pamela Gallina, Comisión directiva secciónal htal Sbarra, CICOP; Natalia Páez, Comisión directiva secciónal htal San martin, CICOP; Laura Cano, Comisión Directiva secciónal htal Romero – Ingenieros, CICOP.; M. Gabriela Puebla. Trabajadora Social. Secretaria General.Cicop Seccional Cordero. Hosp Petrona Villegas; German Noguera y Agustin Grioni, delegados ADULP – Facultad de Arquitectura UNLP; Julieta katkoff..referente de pan y rosas y de Agrup. Violeta Negra en Salud de Neuquen; Yzmin Muñoz referente de la agrupación Negra en ATEN Neuquen; Natalia Hormazábal Consejala y abogada del CEPRODH; Marina Cattilao, dirigente de las obreras textiles de la Textil Neuquen bajo Gestion Obrera; Franco Vergara, dirigente de MAM, Neuquen; Graciela Monje, Secretaria de salud de Suteba Quilmes; Maria Díaz Reck, congresal , SUTEBA La Plata; Graciela Frañol, delegada de base de ATEN Neuquén (docentes); Yazmin Muñoz, integrante de la comisión directiva de ATEN Neuquén (docentes); Brenda Reymundo, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Jorgelina Esteche, Congresal Suteba Morón, La Marrón; Griselda Bulgach, Congresal Suteba Ituzaingo, La Marrón; Facundo Pilarche, Congresal SUTEBA San Martin-Tres de Febrero; Ma. Elizabeth Campodónico Congresal SUTEBA San Martin-Tres, de Febrero; Wendy Lombardo, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Alejandro Oviedo, delegado SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Noemí Romero, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Selva Álvarez, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Andrea Márquez Delegada Suteba; Raquel Lezcano, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Nahuel Pilarche, delegado SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Sabrina Cortez, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Ariel Iglesias, de la CD de SUTEBA La Matanza (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Ivana Otero Secretaria de Cultura de Ademys; Marilina Arias miembro vocal del Consejo Directivo de Ademys; Federico Puy referente gral y delegado de UTE del Normal 5; Virginia Espeche- delegada UTE escuela 8 de 01 Candidata a Secretaria General por la Multicolor en UTE-CTERA; Laura Espeche y Pablo Escobar Lista Bordó/FURS del secretariado Provincial del SUTE/ Mendoza; Paola Vignoni Secretariado Departamental Guaymallen, SUTE y Sergio Onofrio, Secretariado Departamental Capital, SUTE Mendoza, por la Lista Bordó/FURS.; Yuri Fernández, Obrero de Brukman (Cooperativa 18 de diciembre), fábrica expropiada por la lucha de sus trabajadores; Ernesto González, miembro de Cooperativa Chilavert, imprenta recuperada y gestionada por sus trabajadores; Gustavo de Biase, delegado Vialidad Nacional; Agrupación Bordo de la Alimentacion; Agrupación Bordo Marron SOECN Neuquen; Agrupación Marrón Clasista en ATE; Agrupación Marrón docente; Agrupacion Bordo Marrón Ceramista Neuquen; Agrupación Negra docente, Neuquen; Agrupación El despegue-Bordó (aeronáuticos de Ezeiza y Aeroparque); Lista Violeta Telefónicos; Lista Granate en el Sutna-Neumático; Agrupación Marrón en Coca-Cola; Agrupación El Despegue Ezeiza-Aeroparque (Trabajadores aeronáuticos); Agrupación docente 9 de Abril en la lista Marrón; Agrupación Naranja Ferroviaria Nacional; Agrupación Naranja Petrolera; Metalúrgicos de base; Agrupación El Frente No Docente de ATULP; Agrupación de Docentes e Investigadores de Izquierda; Corriente de Izquierda por la Salud Pública; Corriente 9 de abril, Lista Bordó en el FURS, conducción del SUTE/ Mendoza; Agrupación Docentes de Base Córdoba; Agrupación Bordo Jabonera; Agrupación Bordo del subte. Movimiento Socialista de los Trabajadores (MST); Alejandro Bodart, Cele Fierro, dirigentes del MST en el FIT-U; Luciana Echeverria, diputada provincial de Córdoba por el MST; Guillermo Pacagnini, Sec. Gral de la Cicop. Partido Obrero (PO); Romina del Pla, Sec Gral del SUTEBA La Matanza y dirigenta del PO; Gabriel Solano y Nestro Pitrola, dirigentes del PO; Amanda Martin, Sec Gramial de Ademys y legisladora de CABA del FITU.

Bolivya: Humberto Balderrama, miembro de la Dirección Nacional del Partido de los Trabajadores; Eliseo Mamani, ex ejecutivo Federación de Maestros Rurales de La Paz; Gualberto Arenas, secretario general CSUTCB Orgánica (Confederación Sindical Trabajadores Campesinos de Bolivia); Eliseo Mamani, ex secretario Ejecutivo de Federación Magisterio Rural de La Paz Bolivia; Humberto Balderrama, dirigente del Partido de los Trabajadores (Bolivia), profesor universitario; Jorge de la Rocha, ex dirigente Confederación Magisterio Urbano de Bolivia; Amado Quispe, ex dirigente trabajadores salud pública y de la Central Obrera Departamental de Chuquisaca (Bolivia), dirigente del Partido de los Trabajadores. Cacho Mancilla, dirigente de la Confederación Nacional de Jubilados de Bolivia.

Şili: Movimiento Socialista de les las y los Trabajadores; Partido Trabajadores Revolucionarios PTR; Frente por la Unidad de la Clase Trabajadora; Socialismo Revolucionario; Disidencias en Lucha.; sadora Mujeres en Lucha; Fuerza 18 de octubre; Fuerza de Unidad y Lucha; Revista El Porteño; Priscilla Fernandez presidenta sindicatos Tottus Copiapo Vallenar; Alejandra Arévalo, Presidenta de Sindicato de Profesores Til Til, Chile; Felipe Corvalan Destefani dirigente sindical en clínica INDISA y director de asuntos laborales en FESPROSAP, candidato a diputado por el distrito 14 en Santiago; Ranier Rios Puebla, dirigente MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores); Jonathan Rios, candidato diputado MST Santiago Chile; Luna Muñoz, candidata diputada MST Santiago Chile; Javier Ayarza, candidato core Santiago Chile; Javiera Munita, Isadora Mujeres en Lucha Chile.; Bastian Guzman, Disidencias en Lucha Chile; Gustavo burgos, candidato diputado Región de Valparaiso; Denis Barria, Candidato a diputado Región de Valparaiso; Celso Calfullan. Socialismo Revolucionario. Candidato a Core; Patricio Guzmán, editor de Werken Rojo

İspanya:  Josep Lluis del Alcázar, delegado sindical de enseñanza pública y dirigente Lucha Internacionalista (LI); Marga Olalla, delegada sindical de trabajadores municipales de Barcelona, Militante de LI; Miquel Blanch, delegado sindical de profesorado de escuelas de adultos, miembro de la Corriente Sindical de CCOO de Girona, Militante de LI; M. Esther del Alcázar, delegada sindical de enseñanza pública y dirigente de LI;

ABD: Emmanuel Santos, de Socialist Core.

Panama: Priscilla Vásquez, dirigente nacional de los trabajadores del Seguro Social; Virgilio Arauz, dirigente de Propuesta Socialista.

Meksika: Nueva Central de los Trabajadores: Sindicato Mexicano de Electricistas (SME); Alianza de Tranviarios de México (ATM); Sindicato de Trabajadores del Transporte de Pasajeros del Distrito Federal (STTPDF); Sindicato Independiente de Trabajadores de la Universidad Autónoma Metropolitana (SITUAM); Sindicato Único de Trabajadores del Instituto de la Educación Media y Superior (SUTIEMS); Central Unitaria de Trabajadores de México (CUTM); Asociación Sindical de Trabajadores del INVI (ASTINVI); Confederación de Jubilados, Pensionados y Adultos Mayores de la República Mexicana, (CONJUPAM); Sección IX de la Coordinadora Nacional de Trabajadores de la Educación (CNTE); Sociedad Cooperativa Trabajadores de Pascual SCL; Alianza Cooperativista Nacional, A.C. (ALCONA); Federación Nacional de Sindicatos Democráticos (FNSD); Sindicato Estatal de Trabajadores de la Educación de Baja California (SETEBC); Sindicato de Trabajadores de Servicios Académicos y Docentes del Colegio de Educación Profesional Técnica del Estado de Nayarit (SITRAyD-Conalep); Sindicato de Trabajadores al Servicio del Estado y Municipios de Nayarit (SITEM); Sindicato de Trabajadores al Servicio de los Poderes del Estado y Municipios, Instituciones Descentralizadas Estales y Empresas Privadas de Nayarit (SYSPEMIDEPN); Sindicato Independiente de Trabajadores al Servicio de Educación del Estado de Nayarit (SITSEN); Unión General Obrera Popular, Campesina (UGOPC), Chiapas; Sindicato Único de Trabajadores del Colegio de Bachilleres del Estado de Guerrero (SUTCOBACH); Sindicato Autónomo de Trabajadores del Municipio de San Luis Potosí (SATMSLP); Sindicato Revolucionario Democrático de la Industria Química Similares y Conexos de la República Mexicana (SRDIQSCRM); Sindicato de Trabajadores Académicos de la Universidad Autónoma de Chapingo (STAUACH); Sindicato de Empleados Públicos del Sistema Intermunicipal de los Servicios de Agua Potable y Alcantarillado de Guadalajara (SEPSIAPA); Sindicato Único de Trabajadores Académicos del Colegio de Educación Profesional Técnica del Estado de Tlaxcala (SUTACEPTET); Sección 9, Oaxaca, Sindicato Independiente Nacional de Trabajadores de la Salud (SINTS); Sindicato Único de Trabajadores de Telebachilleratos Comunitarios del Estado de Oaxaca (SUTTBCEO); Sindicato Unitario de Trabajadores de la Universidad Autónoma de Nayarit (SUNTUAN); Sindicato Unitario de Trabajadores de la Universidad Autónoma de Puebla (SUNTUAP); Cooperativa de Agricultores de Chapingo (CACH); Asociación de Profesores Jubilados y Pensionados de Chapingo (APJPCH); Corriente Democrática Trabajadores Democráticos de Occidente (TRADOC); Sindicato Independiente de Trabajadores Universitarios de Colima (SITU); Sindicato Independiente de Trabajadores y Trabajadoras del Gobierno del Estado de San Luis Potosí (SITTGE); Sector INBAL / Sindicato Nacional Democrático de Trabajadores de la Secretaria de Cultura (SNDTSC); Centro de Investigación Laboral y Asesoría Sindical (CILAS); Unión General de Obreros y Campesinos de México “Bandera Roja”(UGOCM), Oaxaca; Sindicato Nacional de Docentes de Conalep (SINADOCO); Sindicato de Trabajadores del Instituto Mexicano de Tecnología del Agua (SITIMTA); Sindicato Independiente de Trabajadores en Investigación de Ciencias de la Salud (SITIC Salud); Sindicato Internacional de Constructores de Elevadores de México (SICE-M); Federación Nacional de Sindicatos de Trabajadores de la Educación (FENASTE); Cooperativa LF del Centro; Centro de Investigación Internacional de Economía Social de la Universidad Iberoamericana; Cooperativa Labizet; Programa de Autogestión Cooperativa de la UACM. Adriana Urrea Torres, Secretaria General del Sindicato Único de Trabajadores de Notimex en huelga; Juan Pablo Hernández Lara, Secretario General del Sindicato Nacional de Trabajadores de General Tire de México; Carlos Galindo, Secretario de Relaciones del Sindicato de Trabajadores de la UNAM (STUNAM); Raymundo Hernández, Coordinador General de las Brigadas Emiliano Zapata de México (BEZ-MÉX); Leticia López Zamora Secretaria General Sindicato de la Unión de Trabajadores del Instituto de Educación Media Superior SUTIEMS; Roberto Ylhuicatzi del Grupo Socialista Obrero, relaciones exteriores; Enrique Gómez, Francisco Retama, dirigentes del Movimiento al Socialismo (MAS); Jesús Torres Nuño, ex presidente del Consejo de Administración de Trabajadores Democráticos de Occidente (Tradoc)

Peru: Jorge Corzo, dirigente del Partido de los Trabajadores Uníos; Enrique Fernández Chacón, ex diputado nacional de Uníos en Perú.

Dominik Cumhuriyeti: Henry Morel, periodista y militante del MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores)

Türkiye: Sedat Durel, İletişim-İş eski Genel Sekreteri; Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen işyeri temsilcisi; Oktay Çelik, İDP Genel Başkanı, Gorkem Duru, Gazete Nisan editörü.

Venezuela: José Bodas, secretario general de la Federación Unitaria de Trabajadores Petroleros de Venezuela (Futpv); Orlando Chirino, dirigente nacional de la Corriente Clasista, Unitaria, Revolucionaria y Autónoma (C-cura); Armando Guerra, ex dirigente sindical de Hidrocapital; Miguel Ángel Hernández, secretario general Partido Socialismo y Libertad (PSL). Simón Rodríguez Porras (PSL). Mariela Alcala, docente, vocera sindicato Suma, Fetramagisterio; Luis Giovanni Fernández, Secretario General de Asociación de Empleados de la Universidad de Carabobo

Paris İklim Anlaşması’ndan iktidarın payına ne düşer?

0

Ekim ayında Paris İklim Anlaşması TBMM’de onaylandı ve Türkiye anlaşmaya taraf oldu. Ardından anlaşma 2015’te imzalandığı halde neden şimdi onaylandığı sorusu ve fon tartışmaları ortaya çıktı. Türkiye, Paris Anlaşması’nın dayandığı BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne göre daha sıkı emisyon azaltma yükümlülükleri olan ve gelişmiş ülke olarak kabul edildiği için Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanamayan Ek-I ülkeleri listesinde bulunuyor ve bu listeden çıkmak istiyordu. Yani bugüne kadar anlaşmayı imzalamanın herhangi bir kârı yoktu. Ancak anlaşmaya taraf olunarak başka kaynakların önü açılmış gibi görünüyor.

Örneğin Türkiye’nin temiz enerji hedeflerine ulaşmak için Dünya Bankası, Almanya ve Fransa’dan 3,1 milyar avro kredi alacağı söyleniyor. Eylül ayının sonunda Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası Türkiye’ye 500 milyon avro civarında kaynak sağlayacak “Yeşil Ekonomi Finansman Programı” projesini onaylamıştı. Ticaret Bakanlığının temmuz ayında yayımlanan Yeşil Mutabakat Eylem Planı’nda Türkiye ekonomisi ve sanayisinin “yeşil dönüşümü”nün ülkenin “küresel değer zincirlerine entegrasyonunun geliştirilmesi ve uluslararası yatırımlardan alacağı payın artırılması bakımından önem teşkil ettiği” belirtiliyor. Küresel yeşil ekonomiden payını alabilmek için Türkiye’nin bu anlaşmayı imzalamaya ihtiyacı vardı. “Neden şimdi?” sorusunun cevabı belli; bu kredi ve yatırımların ne amaçla kullanılacağı sorusunu sormalı. Çünkü yeşil eylem planlarından aniden onaylanan iklim anlaşmalarına kadar asıl meselenin iklim kriziyle mücadele değil, kimin nasıl daha da zenginleşeceği olduğu ortada.

Müjde, yeşil kalkınma dönemi başladı!

Hükümlerine uyulmadığı takdirde herhangi bir yaptırımı olmayan Paris İklim Anlaşması’nın onaylanmasıyla “yeşil kalkınma devrimi süreci”nin başladığı müjdelendi. Anlaşmanın imzalanmasından birkaç gün sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığının adının Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı olarak değiştirildiği duyuruldu. Bakanlık bünyesinde bir İklim Değişikliği ve Uyum Koordinasyon komisyonu da olacak. Belli ki iklim kriziyle mücadele etmek yerine iklim değişikliğine ayak uyduracağız.

Türkiye 2015 yılında anlaşma kapsamında sunduğu ulusal katkı beyanında, sera gazı emisyonlarında mutlak bir azaltma hedefi yerine, referans senaryoya göre öngörülebilir artıştan yüzde 21 oranında azaltım hedefi ortaya koymuştu. Kulağa kelime oyunu gibi gelen bu ifade, emisyonların 2030’a kadar 929 milyon tona kadar çıkabileceği anlamına geliyor. Anlaşma imzalandığından bu yana toplam emisyon oranı her yıl artıyor. Dünyada en çok emisyon üreten ülkelerden biriyiz. Dünya genelindeki 2050’ye kadar sıfır emisyon hedefi de 2053 vizyonuna uyarlandı.

Yenilenebilir enerji bahanesiyle JES’ler ve HES’lerle doğanın canına okunurken, Kanal İstanbul gibi ekolojik yıkım yaratacak projelerde hâlâ ısrar edilirken, ormanlık arazilerin hızla yitirilmesine rağmen ekolojik dönüşüm adı altında millet bahçeleri yapılırken ortada emisyonları azaltmaya yönelik gerçekçi bir plan, iklim krizini durdurmaya yönelik bir eylem yok. Üstelik kaybedecek bir günümüz bile yokken.

Tarihte bu ay | 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı

0

1908’de başlayan ve ardından ilk olarak Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti, sonra da Halk Partisi kadroları tarafından görevleri ve sorumlulukları yarım bırakılan Türkiye demokratik devriminin önemli kazanımlarından biri 1 Kasım 1922’de saltanatın, dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin hukuki varlığının kaldırılmasıyla elde edildi.

Bu adım birkaç gelişmenin sonucuydu.

İlk olarak, Birinci Dünya Savaşı olarak bilinen emperyalistler arası paylaşım savaşı sırasında, savaşın ağır yükünün emekçi halka bindirilmesinin bir sonucu olarak Almanya’da, Avusturya-Macaristan’da ve Rusya’da monarşiler seferberlikler sonucunda yıkılmıştı. Takvimler 1919’u gösterdiğinde Avrupa’nın en büyük hanedanlıklarından geriye hiçbir şey kalmamıştı.

Dolayısıyla Avrupa kapitalizminden sermaye ihracı almaya odaklı bir ekonomik inşa projesi olan yeni Türkiye’nin siyasal üstyapısında saltanatı muhafaza etmeyi sürdürmesi, uluslararası kapitalist pazara eklemlenme noktasında, yeni palazlanan ulusal burjuvazinin aleyhinde pürüzler yaratacaktı.

İkinci olarak, saltanat fiilen zaten iflas etmiş bir kurumdu. İstanbul hükümeti İstanbul haricinde bir bölgeyi yönetemiyordu. Bu kurumun iflası 1908 Devrimi’nin demokratik seferberliği ve ardından Anadolu’da gelişen kongreler iktidarı dönemi tarafından dayatılmıştı. Dolayısıyla 1 Kasım’da yapılan, saltanatın halihazırda yaşanmış olan politik ilgasının hukuki olarak kayıt altına geçirilmesiydi.

Üçüncüsü ve en önemlisi, saltanatlık kurumunun ilgasının yeni devlet tarafından titizlikle yönetilmek isteniyor olmasıydı. Zira 1922’den beş sene önce Rusya’da benzer bir şekilde Romanov hanedanlığının iktidardan düşmesi, beraberinde sosyalist devrimi ve iktidarın işçi sınıfı tarafından fethini getirmişti. Kemalist kadrolar yoksul halkın demokratik özlemleriyle ekonomide alınmasını talep ettikleri sosyalist önlemlerin bir devrim içinde nasıl iç içe geçtiğine tanık olmuşlardı. Bu devrimci tehdidi Türkiye’de fiili bir olasılık haline getirmemek için, saltanatın kaldırılması tepeden titizlikle yönetilmeli ve ona tedrici bir karakter kazandırılmalıydı. Zaten bu yüzden 1 Kasım’da saltanatı kaldıran meclis, 17 Kasım’da Vahdettin’in İngiliz emperyalizmine sığınmasıyla, Abdülmecit Efendi’yi yeni halife seçti.

Ankara’nın temsilcisi olan Refet Paşa’nın Trakya’yı devralmaya giderken 19 Ekim’de İstanbul’a uğradığında İstanbul hükümetinin Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet Paşa’yla yaptığı görüşmeler, Ankara hükümetinin planlarının niteliğe ışık tutar niteliktedir (bunlar Ahmet İzzet Paşa’nın anılarından okunabilir). Refet’i Kabataş’ta padişahın yaveri karşılamıştır. Karşılama sırasında Refet’e “Size sultan ile halifemizin selamlarını getirdim” diyen yavere Refet’in cevabı “Hayır, sadece halifenin selamını getirdiniz” olmuştur. Refet’in o hafta İstanbul’da saltanatın kaldırılmasıyla ilgili yaptığı temasların detayları, Ahmet Emin Yalman’ın 23 Ekim’de Vakit gazetesinde çıkan yazısında okunabilir.

Ankara’nın ilk planı saltanatın kaldırılması, halifenin devlet başkanı olması ve devlet başkanı olarak halifenin başbakan atayamamasının sağlanmasıydı. Daha sonra halifelik makamı da kaldırılacaktı.

Ankara’nın 1 Kasım kararının ardında yatan politik kaygı ile mantık basitçe şuydu: Devrimci demokratik sürecin burjuva aşamasında dondurulması ve doğal sosyalist sonuçlarına ulaşmasının engellenmesi.

Türkiye’nin hapsedildiği ikilem: faiz-enflasyon

0

Şubat ayında yazdığımız bir yazıda Türkiye ekonomisinin zikzaklı gidişatı için şu durum tespitini yapmıştık: “Ya daha fazla faiz artırılarak enflasyonun inmesine ve ekonominin daralmasına göz yumulacak; ya da kredilerin yeniden artışı ve insanların geleceğe dönük gelirlerinin ipotek altına alınması pahasına, yeniden faiz indirilip ekonomi şişirilecek.” Burada cevaplamamız gereken soru ikinci seçeneğin “tercih” edilmiş olmasının arkasında hangi iktisadi ve politik nedenler olduğudur. Bu seçeneğin dayandığı zeminin, tercihlerin ve zorunlulukların bir bileşkesi olduğunu unutmamak gerekir. Fakat neye dayanırsa dayansın üzerinde yükseldiği temel çürük olduğu gibi ileriye dönük dünya gerçekleriyle de uyuşmamaktadır.

Faizlerin indirilerek Türk Lirası’na bilinçli bir şekilde değer kaybettirildiği ortada. Zaten bunu bir önceki yazımızda bir saldırı dalgası olarak nitelemiştik. Daha önce de defalarca faiz indirimi ısrarının iktisadi nedenlerden çok politik nedenlere dayandığını da belirtmiştik. Fakat faiz indiriminin arkasında üç ana ekonomik neden önümüze seriliyor.

İlk olarak Albayrak’ın Ekonomi Bakanlığı döneminde dillendirdiği “rekabetçi kur” söylemi yeniden vurgulandı. Yani TL’nin değeri düşürülerek ihracatın artacağı ve böylece cari (ihracat/ithalat dengesi) fazla vererek ekonomik büyümenin hızla yükseleceği argümanı pazarlanmaya başladı. İkinci gerekçe, emek gücünün dolar karşısında gittikçe ucuzlamasıyla Türkiye’ye uluslararası finans kapitalin yatırım yapmasının cazibeli hale gelecek olması. Üçüncü gerekçe ise, faiz indirimiyle kredi sistemi canlandırılıp talep artırılarak ekonomik büyüme sağlanması. Bunlar faiz indiriminin haklılığını vurgulayan bazı sermaye çevrelerinin argümanlarıydı. Öyle ki, teoride hepsi doğru. Ama teori gridir ve hayatın gerçekleriyle çoğu zaman uyuşmaz. Türkiye ve dünya gerçekliği açısından bu argümanların hiçbiri amacına ulaşamayacak.

Öncelikle TL, avro ve dolar karşısında değer kaybederken ihracatın artmadığı görülüyor. Örneğin 2013’te dolar 2,15 TL iken yıllık ihracat 161,5 milyar dolardı. 2018’de dolar 5,29 TL iken ihracat 177,2 dolar olmuştu. 2020’de ise dolar 7,44 TL iken ihracat 169,6 dolardı. Görüldüğü gibi dolar ne olursa olsun ihracat belli bir marj aralığında gidip geliyor. Bunun tam olarak neden böyle olduğu bu yazının konusu değil. Fakat şunu bilmek gerekiyor. Türkiye ancak ithalata bağlı olarak ihracat yapabilen bir ülke, yani devamlı cari açık vermekte. Dolayısıyla gümrük birliklerinden ayrılmadan ve dalgalı kur rejiminden çıkmadan istediği cari fazlayı ve ihracat seviyesini sağlayamaz.

İkinci olarak, emek gücünün değeri elbette TL eridikçe düşüyor. Peki salt bu durum Türkiye’ye akın akın sermaye akışı olacağı anlamına gelir mi? Ya da TL dolar karşısında ne kadar değer kaybederse Türkiye’ye sermaye akar? Bu soruların bir cevabı yok. Şunu bilmek gerek: Bir para birimi başka bir para birimine karşı yüzde 100 değer kaybedemez (aksi takdirde 1 TL sonsuz dolara eşit olurdu), sadece yüzde 100’e yakınsar, fakat TL dolar karşısında totalde yüzde 80’den fazla erimiş durumda. Fakat tek başına bu, bir şirketin ülkeye yatırım yapması için bir neden olamaz. O ülkedeki iç ve dış politik durum böyle durumlarda çok daha belirleyicidir. Ayrıca ülkede dünyaya kıyasla faiz hâlâ çok yüksek; fabrikalar kurmak yerine finansal araçlarla kısa vadeli vur-kaç yapmak burjuvazi için çok daha kârlı ve risksiz.

Üçüncüsü, kolay kredi için faiz indirimi, gerekçeler açısından en olası olanı ki biz hemen hemen her yazıda borçlandırılma yoluyla ekonominin canlandırılmasının iktidar için elzem olduğunu, fakat bu büyümenin insanların cebine yansımadığını, yani bunun gerçek bir büyüme olmadığını belirtmiştik. Bunun sadece bazı sektörlerin (patronların) kârlılıklarını artırmak için yapıldığını, konut kredilerini düşüren kamu bankalarının ihtiyaç kredilerinde herhangi bir faiz indirimi yapmadıklarından da anlayabiliriz. Kredi yoluyla palazlandırılan sermaye gruplarına karşılık enflasyonist baskıya maruz bırakılan emekçi kitleler… İşte iktidarın bilinçli ekonomi politikası bu!

İthal ikameci bir politika izlenmek isteniyorsa bu, imzacısı olunan uluslararası ticaret anlaşmalarıyla olmaz çünkü 60’lı yıllarda değiliz. Ayrıca iktidar bugüne kadar neoliberal politikalardan en ufak bir dönüş bile yapmadı. Dolayısıyla bağımsız bir ekonomi ancak emperyalizmden kopuşla mümkün.

Yapılması gereken, sendikaların ve işçi partilerinin bir araya gelerek hayat pahalılığına karşı seferber olmasıdır. Ekonomik büyüme anlamını yitirmiştir. Sözde büyüme için yapılanlar kitlelerin alım güçlerine dönük bir saldırı halini almıştır. Değeri tehlikeli derecede düşen TL için sabit kur altında tam sermaye kontrolü ve revalüasyon (yeniden değer biçme) planı oluşturulmalıdır. İktidar, ülke ekonomisini faiz-enflasyon ikilemine sıkıştırmış olsa da bu cendereyi kırmak mücadele eden emekçilerin elinde. Hayat pahalılığına mahkûm değiliz.

Bir ittifak daha var, o da emek mi dersin?

0

AKP hükümetinin içerisinde bulunduğu durumu sıkışmışlık olarak açıklayan, Türkiye toplumunun ise ekonomiden sağlığa, eğitime, toplumsal cinsiyet eşitliğine pek çok konuda patlamaya hazır olduğunu ifade edenler çoğunlukta. Bu tip betimlemeler insanın aklına alevin yanındaki bir gaz tüpünü ya da ocak üzerinde unutulmuş bir düdüklü tencereyi çağrıştırıyor.

Bizim için gazların bir basınca sahip olduğu ve tüp-tencere-balon-küre gibi kapalı sistemlerin tehlikeli şeyler olabileceğini bilmek bugün pek de özel bilgiler değil. Ancak insanlık adına bu pratik bilgilere ulaşmak oldukça yakın zamanlarda mümkün oldu. İtalyan bir bilim insanı olan Torricelli 1643 yılında hava basıncını ölçen basit bir alet buldu ve ona barometre adını verdi. Açık havanın bir basıncı olduğu anlaşıldıktan 11 yıl sonra, 1654’te Almanya’da Magdeburg adlı bir şehrin sokaklarında Magdeburg Küreleri olarak anımsanacak bir deney yapıldı. Aynı büyüklükteki iki yarımküre yan yana getirildi ve içerisindeki hava vakumlandıktan sonra kürelere bağlanan atlar zıt yönlere doğru olanca hızlarıyla koşturuldu. Atların canhıraş çabalarına rağmen içerideki havası vakumlanmış küreler birbirinden ayrılmadı. Tüm güç uygulamalarına rağmen küreleri bir arada tutan şey atmosferin kendi basıncı idi. Böylece açık hava basıncının gücü gösterişli bir deney ile tüm dünyaya duyuruldu. Sonrasında da insanlık bir dizi başka gelişme ile beraber sanayi devrimine ve bugünlere kadar gelebildi.

İyi olsunlar kötü olsunlar, en baskıcısından en demokratiğine kadar sistemlerin Magdeburg küreleri kadar olmasalar bile en azından ona benzer şekilde dışarıdan gelen basınçlara karşı dayanıklı olduğunu, bir sistemi sistem yapan şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Burjuva siyasetinde normal dönemlerde muhafazakârların işi o yüzden daha kolaydır. Böyle zamanlarda yalnızca sistemin işlediği kısımları göstermeleri, kürelerin hava kaçırmadığından emin olmaları yeterlidir. Devrimcilerin durumu ise bundan çok daha farklıdır. Devrimcilik, atların boşuna koşmasını engelleyip küreyi açıp yeni bir sistem kurmak, kürenin içinde atlardan ve insanlardan saklanan zenginliği herkes için eşitçe paylaşıp, havası vakumlanmış değil, atmosfere açılan emek ve doğa dostu bir sistem kurmaktır.

Konumuza geri dönecek olursak Saray rejimiyle, tabiri caizse Erdoğan’ın varaklı küreleri ile Magdeburg kürelerinin birbirine pek de benzerlik bulunmadığını söyleyebiliriz. AKP Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümü olarak başkanlık sistemini önermişti ve Saray rejimi adeta ülkeyi bir arada tutan sağlam bir sistem kuracaktı. Nihayetinde kazın ayağının öyle olmadığı anlaşıldı ve eğitimden sağlığa, pandemi yönetiminden enflasyona her yerde sorunlar yumağını görebiliyoruz. Öyle ki, rejim elindeki sistemi sadece kendi iktidarını korumak için kullandı. Magdeburg küreleri tüm dış etmenlere rağmen açık havaya dayanıp ayrılması imkânsız şekilde bir arada dururken Erdoğan’ın küreleri bu örneğin zıddı. Kürenin içindeki hava vakumlanamıyor çünkü küre delik deşik. Bir bırakılsa parçalanacak olan sistemi ayakta tutan şey iddia ve gösterinin de tersine çevrilmesiyle mümkün oluyor. Erdoğan atları küreye doğru koşturarak yalnızca kas gücü ile sistemini bir arada tutmaya çabalıyor. Kendi iktidarı kadar önemli bir başka gündem maddesi olmadığı için de çeşitli (hatta doğrudan çıkar ilişkisi olmayan neredeyse tüm) toplumsal kesimlerin tepkisini çekiyor.

Cumhur İttifakı konsolidasyon istiyor

Hükümet bir denge tutturup yabancı, yerli ve farklı çıkarları olan patronları bir araya getirme yeteneğini gösteremiyor. Bugüne değin AKP mucizesi diye adlandırılan dönemin alametifarikası, emperyalist burjuvazinin, TÜSİAD’ın ve yeni gelişen sermayedarların ihtiyaçlarına bir merkezden yanıt verilebilmesi idi. Ancak şu durumda dünyadaki krizli ortamın ve pandeminin de ivmelendiren etkisi ile rejim, burjuvazinin farklı kesimlerinin çıkarlarını bir arada savunabilecek meziyetten yoksun görünüyor. Geçmişte “gidersem istikrar bozulur” diye bir kozu varken, hâlihazırdaki istikrarsızlık hali hükümet blokunun inandırıcılığını iyiden iyiye aşındırıyor ve burjuva kamplar içinden de çatlak sesleri işitebiliyoruz.

Krizin basıncı yetmezmiş gibi hükümet kendisine yönelik suç örgütleri ile ilişkiler, narkotrafik, derin devlet ithamları ve TÜGVA gibi açığa çıkarılması son derecede kolay olabilecek iddiaların dahi araştırılmasının önüne geçerek içinde bulunduğu durumun zorluğunu gözler önüne seriyor.

Hükümetin her ne kadar eridiği ifade edilse de azımsanmayacak taban desteğine sahip olduğu bir gerçek. Ancak bu desteğe ve tüm zor gücüne rağmen hükümet ne emekçileri yoksulluğa çare bulabileceğine dair kandırabiliyor ne de burjuva kamplar tarafından eskisi kadar güçlü bir tonda destekleniyor.

Erdoğan rejimi pek çok toplumsal kesime vaat ettiğini veremiyor. Arzusunun iktidarda kalmaktan başka bir şey olmadığı hususunda ise elini bir hayli açık ediyor. Sonuç olarak Cumhur İttifakı sadece mevcut sistemi güçlendirip, rejimi konsolide ederek iktidarda kalmayı ve dar çeperindeki çıkar gruplarının ayrıcalıklarını sürdürmeyi hedefliyor.

Millet İttifakı restorasyon istiyor

Başını CHP ve İYİP’in çektiği muhalefet bloku ise AKP’nin yarattığı sorunların çözümü için emekten yana bir çıkışı değil, her şeyden önce patronları ikna eden bir çıkışı önlerine koymak istiyor. Erdoğan’ın küreleri çatlakken Millet İttifakı bu çatlakları yamayarak kürenin içindeki zenginlikleri işçi emekçilerden, halktan koparmayı ve bizleri at gibi zıt yönlere koşturmayı istiyor. Millet İttifakı düzenin sarsılan prestijini geri kazandırıp sistemi restore etmek istiyor.

Hem CHP’nin hem de İYİP’in önümüzdeki süreç hakkında verdikleri vaatler AKP’nin “itibardan tasarruf olmaz” anlayışına karşılık çok daha halkçı bir tonda görünüyor. CHP’nin asgari ücret, sendikal özgürlükler, gençlere yönelik vergi kolaylığı vb. sosyal devlet uygulamalarını çağrıştıran vaatleri ve Akşener’in “Hz. Ömer adaleti” vurgusu emekçiler için bir nebze olsun daha iyi bir sonuç doğurabilir mi? Bizce hayır. Çünkü Millet İttifakı şu an için dünya burjuvazisinin de hiç değilse bir kesiminin sahip çıkıp öne attığı bir programı kopya ediyor ve bu program dünyanın hiçbir yerinde emek dostu bir sonuç yaratmadı.

Sonu rekor düzeydeki iş cinayeti, artan kadın cinayetleri, sefalet ve ekolojik yıkımlara varan AKP’nin yola çıkışını incelemek Millet İttifakı’nın niçin işçi ve emekçiler için daha iyi bir düzen kuramayacağını gösterebilir. AKP’nin bir dizi kendine özgü yanı olmasına rağmen ekonomik model açısından özgün-eşsiz olduğunu iddia etmek bir hayli güç. AKP’nin “mucize” yarattığı dönemlerdeki fikri zemini aslında pek de yerli ve milli dayanaklara sahip değildi. AKP, temeli Kemal Derviş ve IMF tarafından atılan kemer sıkma, özelleştirme ve emeği örgütsüzleştirme programı üzerine bina oldu. AKP tüm dünyadaki neoliberal politikaların bir devamcısı olarak hareket etti ve karşısındaki burjuva muhalefeti tuş edebilmesinin temel sebebi de kendi özgün becerilerinin-bileşiminin yanı sıra burjuvazinin bu uluslararası eğilimi oldu.

Neoliberal politikalar tüm dünyada büyük bir yıkım yaratırken üzerine bir de 2008 krizi oturunca Erdoğan tipi neoliberal programın sözcüsü olan liderlerin koltukları sallanmaya başladı. Bu uzun serüvenin hâlâ sonuna gelmedik ve bunu özetlemek maalesef bu yazının sınırlarını aşıyor. Ancak vardığımız noktada, özellikle ABD ve Almanya seçimleri gibi gelişmeler dünya genelinde burjuvazinin bir kesiminin kimi halkçı söylemler altında “daha insani bir kapitalizm” hayalini satmaya giriştiklerini, başta CHP olmak üzere Millet İttifakı’nın da sırtını bu rüzgâra verdiğini söyleyebiliriz.

Bu sürecin tamamlanmadığını ve aktörlerin kesin olarak zafer kazanmadığını aklımızda tutarken, “halkçı” görünümlü eğilimlerin eşitsizliği çözebildiğine ilişkin ciddiye alınabilir bir dünya örneği yok. Benzerini karbon kopya ile Türkiye’ye getirdiğimiz zaman da yoksulluk, temel demokratik haklar, Kürt sorunu vb. hususlarında Millet İttifakı’nın çözücü olmayacağını anlayabiliriz.

Tüm yıkıcı etkisine rağmen elindeki sistemi yalnızca zor gücü ile idare eden bir Cumhur İttifakı’na karşı, sistemdeki çatlakları tıkayarak atları koşturma şovunu yeniden başlatacağını iddia eden bir Millet İttifakı ile karşı karşıyayız. Bu iki eğilimin birbirinden oldukça farklı olduğu hepimizin malumu olsa da, iki eğilimin de bir arada tutmaya çalıştığı kürelerin içi ultra zenginlerin ayrıcalıkları ile dolu ve bize vaat ettiği şey sefalet. İşte tam da bu sebeple esasında aynı maksadın farklı iki yüzü olan hem konsolidasyoncu Cumhur İttifakı hem de restorasyoncu Millet İttifakı’nın karşısında bağımsız bir ittifakın, emek ittifakının oluşturulması elzem.

Üçüncü yol denemeleri

Önümüzdeki sürecin çok sayıda olasılığa gebe olduğunu vurgulayarak sol muhalefet üzerindeki genel iklimin AKP’nin “ilk seçimde gideceği” doğrultusunda olduğunu ifade edebilir, başka ihtimaller halen söz konusu olsa da sol içindeki üçüncü bir yol arayışının bu iklim altında gerçekleştiğini kabul edebiliriz.

CHP sözcülerinin hükümet blokunun ilk seçimde yenileceğini söylemesinin üzerinden henüz bir yıl bile geçmedi. Ancak özelikle İstanbul’da belediye seçimlerinin kaybının ardından geçen zaman Saray rejimini hiç olmadığı kadar yıprattı. AKP oyun kuruculuktan çok savunma pozisyonuna çekilirken burjuva muhalefet gündem belirleyici oldu.

Yirmi yıla yaklaşan AKP iktidarı altında solun oldukça geniş bir kesimi “içinden geçilen olağanüstü koşullar” gerekçesi ile seçimlerde AKP’nin karşısındaki adayı desteklemekten geri durmamıştı. İşçi Demokrasisi Partisi olarak yerel ve genel seçimlerde bir işçi emekçi programının yaratılabilmesi için elimizden gelen çabayı sürdürmüş ve bu dönemlerde bir işçi emekçi alternatifinin oluşabilmesi adına çaba sarf etmiştik.

Bize göre Türkiye’nin daha iyi bir yer olabilmesi için tek yol dün olduğu gibi bugün de emeğin ittifakından geçiyor. Ancak solun tartışmalarına baktığımız zaman ise, dün ile bugün üretilen argümanlar arasında kimi önemli farklılıkların olduğunu görebiliyoruz. Solun ağırlıklı bir kesimi bugüne değin AKP iktidarı altında bir demokrasi cephesinden yana tavır alır, hatta işi CHP’yi tarihsel misyonunu üstlenmeye çağırmaya kadar götürürken şimdi “üçüncü bir yolun” aranması gerektiğini ifade ediyor. Bu tartışmanın başlı başına önemli olduğunu ve emek merkezli bir alternatifin açığa çıkması için tüm gücümüzü seferber etmeye hazır olduğumuzu peşinen belirtelim. Ancak üçüncü bir yol denemesi-söylemi başlı başına bir emek alternatifini açığa çıkarabilir mi?

Demirtaş’ın başlattığı tartışma

Selahattin Demirtaş’ın 13 Eylül gününde yayımlanan “İlle de demokrasi” başlıklı yazısı HDP’nin tutum belgesine atıf yaparak Millet ve Cumhur dışında yer alan yeni ve ilkeli bir ittifaktan bahsediyordu. Bu sayede ittifaklar tartışmasının AKP-CHP blokları dışında da olabileceğine dair çeşitli düşünceler daha güçlü bir ses ile de ifade edilmeye başlandı. Bu adımı HDP’nin vurgusu güçlü olmasa da kurucu meclisi ifade eden, yeni bir sistemi çağıran tutum belgesi aldı. Ardından solda yer alan yoldaşlarımız içerisinde (Sol Parti, TİP, EMEP vb.) emek cephesi veya sol/sosyalist cephe türünden argümanların sayısı arttı.

Bu tartışmalar 4 Ekim günü Demirtaş’ın tutsak olduğu Edirne Cezaevi’nden gönderdiği “Umut olmadan yaşanır mı?” başlıklı yazısı ile daha ileri taşındı. Demirtaş bu yazısında şöyle seslendi “Sol parti ve hareketlere önemli, tarihsel görevler düşüyor. AKP sonrası Türkiye’de demokrasi inşa edilecekse eğer, sol olmadan, emeğin sesi olmadan yeni rejimin inşasına göz yumulmamalıdır.” Hâlihazırda sol içerisinde var olan arayış Demirtaş’ın da teşviki ile güçlendi. Ancak bu durum başta Demirtaş’ınki olmak üzere açığa çıkan “üçüncü bir ittifak” arayışının emek merkezine yaklaştığı anlamına gelmiyor.

Emeğin ittifakı mı solun ittifakı mı?

Millet ve Cumhur İttifakı dışında bir olasılığı sorgulayan Demirtaş nihayet yayımlanan son yazısında, demokrasinin pek çok tanımının yapılabileceğini, bu konuda “ben bilirim”ci olmamak gerektiğini ifade edip, aslında hepimizin teoride ya da sahte demokratlar olduğunu söylerken yazısının finalinde demokrasi kültürümüzün mutfak kültürümüz kadar güçlü olmadığını ifade ediyor.

Demirtaş’la aynı çizgide bulunmasak da ifade ettiklerini önemsiyorum. Ancak Demirtaş farklı yemek kültürlerinden gelen herkesi bir masada buluşturacak yeni bir kültürü aradığını söylerken bu tip tanımlamaların ciddi gerçeklerin üzerini örttüğünü vurgulamalıyız. Zira hayat pahalılığı karşısında yemek kültürünü yaşamayı, bir yemek tercihi yapmayı bırakalım en ucuz, en sağlıksız yemeğe muhtaç kalanlarla deveyi havudu ile götürenler arasında ciddi bir fark var ve onları bir araya gelmeye davet etmek işçinin sefaletine çare olmayacak, özgürlük de getirmeyecek.

Demirtaş demokrasi kavramının tartışmalı olabileceğini ifade ediyor. Bizim inandığımız demokrasi ve özgürlük kavrayışları o kadar da karmaşık değil. Bizim inandığımız özgürlüklerin temelinde yaşamını iyi kılma özgürlüğü gelir. Bu da herkes için iş ve onurlu yaşam koşulları demektir. Biz de bu özgürlüğün ancak demokrasi altında hayata geçirilebileceğine inanıyoruz. Ancak adına yakışır bir demokrasi, zenginliği bir küreye sokup kaçırmak, güçlü ile güçsüzü/kurt ile kuzuyu aynı masada oturtmak değil, emeği asalaklara karşı savunmanın zemini olmalıdır. Adına yakışır bir demokrasi toplumdaki eşitsizliklerin yok edilmesi adına işçi emekçileri, kadınları, tüm cinsel yönelimleri ve elbette ki doğayı korumayı garanti altına almalıdır. İnandığımız bu demokrasinin adı da işçi demokrasisidir.

Türkiye’nin içerisinde bulunduğu krizin tek sebebi Saray’ın yanlış politikaları değil, Saray sistemini yaratan, neoliberal politikaların yeşermesine sebep olan sistemin kendisi de. Bu yüzden ihtiyaç duyduğumuz demokrasiyi garanti altına alacak cephe, ülkenin emperyalizmden bağımsızlığını, yoksulluk sorununun çözümünü, emekçilerin örgütlenme özgürlüklerinden kaderini tayin hakkına kadar her türden demokratik hakkı güvence altına alacak bir ittifakla, yani adını hak eden bir emek ittifakı ile mümkün olabilir.

Farklı yerlerden saymaya başlarsanız on parmak içerisinde on ayrı üçüncü parmağa ulaşabilirsiniz: Dillendirilen üçüncü bir ittifak önerisi de kendi içerisinde en azından ikiye ayrılıyor. Birincisi sol ya da sosyalist olarak ifade edilen bir ittifak. Bu türden bir ittifakın temelinde ise maalesef emek merkezli bir kalkış noktası yok. Kimi cephelerde laiklik/aydınlanma gibi kriterlerin bu geniş sol cephenin harcı olabileceği ifade ediliyor. Bu kalkış noktası sınıfı ayrıştırarak bir araya getiren ve onu burjuva saldırılardan koruyan bir önerme değil. Öte yandan solda emek merkezli bir ittifakın her zamankinden çok dile getiriyor olması da oldukça önemli. Bu dinamiği değerlendirmek için elimizden gelen çabayı sarf etmeliyiz.

Son olarak bu çok sesliliğin bir zenginlik ve emeğe yaklaşma gibi görülmesine rağmen emek cephesi adına somut adımlar atılmazsa günün sonunda tüm akımların bildiğini okuması ihtimalini de göz önünde bulundurmalıyız.

Emek cephesi için

Mevcut süreçte solun yeni bir ittifaktan bahsediyor oluşu emek cephesinin oluşabilmesi için mühim imkânları açığa çıkardı ve bunu değerlendirmek için elimizden geleni yapmamız gerekiyor, ancak üçüncü bir yol arayışı maalesef ki otomatik olarak solu emek merkezli bir birliğe itmiyor.

Magdeburg küreleri çatladı ve küre olağan akış ile ayakta duramıyor. Cumhur İttifakı küreyi ittire kaktıra bir arada tutmaya çalışırken Millet İttifakı yamayarak içindeki havayı yeniden çekmek istiyor. Oysa tüm zenginlik kürenin içerisinde. Kürenin açılıp daha iyi ve adil bir yaşam adına içindekileri paylaşabilmemiz için yeni bir sistemi somut olarak önermemiz gerekiyor.

Madem sistem adaletsizlikler yaratıyor, onu ne sağlamlaştırmalı ne de takviye etmeliyiz. Emperyalizmden kopuş, yoksulluk sorununun çözümü ve kaderini tayin hakkı dahil her türlü demokratik hakkı garanti altına alacak bir kurucu meclis için çağrıda bulunup bir işçi emekçi hükümetinin kurulabilmesi için en geniş emek cephesinin inşası adına üzerimize düşeni yapmaya devam etmeliyiz.

Güç oyunu bozar

0

Tek Adam rejimi ülkeyi felakete sürükleyebilecek bir oyun kurmanın hazırlığı içinde. Tıpkı 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yapmış olduğu gibi. Seçimleri kazanamadığı için bir dizi büyük kentte katliamlara neden olan kaos ortamı yarattı ve halkı “Ben gidersem bunlar olur” diye korkutarak 1 Kasım’da seçimleri tekrarlattı, böylece tekrar mecliste çoğunluğu elde etti.

Şimdi de tüm anketlerde AKP’nin oylarında büyük bir düşüşün olduğu görülüyor. Cumhur İttifakı’nın (AKP+MHP), “normal” koşullarda yapılacak bir seçimde iktidar olamayacağı belli gibi. RTE hükümetinin çeteleşmiş oligarşik burjuvaziyi daha da zengin edebilmek için izlediği ekonomik politikaların yarattığı sistematik kriz ve bunun sonucunda emekçi halkların hızla derin bir yoksulluğa sürüklenmesi, iktidarın temellerini sarsıyor.

Bu durum karşısında rejim kurmayları bir ikilemle karşı karşıya kalmış haldeler: Ya halkın tercihine boyun eğecekler ya da 2015’te yaptıkları gibi halkı korkutan bir kaos ve baskı ortamı yaratıp bir “oldu bitti” seçime giderek işbaşında kalmaya tevessül edecekler. Muhalefet kesiminden pek çok kişi “Erdoğan’ın şapkasından çıkaracağı tavşan kalmadı” diyor, ama Cumhurbaşkanlığı sarayında sanki bir tavşan çiftliği kurulmuş gibi.

Başladılar bile. 26 Ekim günü TBMM, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli ülkelerde bulunan birliklerinin görev süresini iki yıl boyunca uzatan, ayrıca yabancı askerlerin ülkede bulunmasına (hangi askerler olduğu belirtilmeden) izin veren tezkereyi onayladı. Belli ki hükümet Irak ve Suriye’nin kuzeyinde “PKK ve PYD/YPG’yi ezme” gerekçesiyle geniş bir askeri operasyon düzenleyecek. Bu politikayla da Kürt illerinde düzenlenebilecek kışkırtmalarla tekrar bir kaos ve baskı ortamı yaratmanın imkânı hazırlanacak. Tabii bu meyanda hem tüm halk kesimleri korkutulmak istenecek ve hem de milliyetçi bir söylemle kitleler “Başkomutan”ın etrafında birleştirilmeye çalışılacak. Böylece seçime kadar halka yoksulluğu ve bundan kimlerin sorumlu olduğu unutturulmuş olacak. Plan sanırız bu.

Rejimin bu planını destekleyecek “çerezleri” de bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Osman Kavala hakkındaki kararının uygulanmasını isteyen (ki mevcut anayasaya göre Türk adliyesi buna mecbur) on ülke temsilcisinin ülkeden atılması girişimi, bu sözde antiemperyalist ama özünde gerici milliyetçi propagandayı güçlendirmeyi amaçlıyordu.

Seçimlerin hangi ortamda yapılacağı meselesini bir kenara bırakalım. Rejimin, emekçi halkların üzerindeki baskılarını ve yoksulluğu artıracak bu planı durdurulabilir mi? Şimdilik muhalefetin başını çeken partilerin köklerinde ve damarlarında dolanan Kürt karşıtlığı buna imkân verecek gibi görünmüyor.

Oysa hem rejimin geliştireceği baskılar hem de bu yolla iktidarda kalması esas olarak işçi sınıfı ve tüm emekçi halklar için yeni yıkımlar ve daha da derinleşen sefalet anlamına gelecek. O halde, burjuva muhalefetten (Millet İttifakı’ndan) medet beklemek yerine tüm işçi ve emekçi örgütleri (sendikalar, partiler, diğer toplumsal ve siyasal kuruluşlar) birleşerek harekete geçmek zorundalar. Onlara katılacak geniş bir gençlik ve kadın hareketi kesimi de mevcut.

Geniş bir sol işçi ve emekçi ittifakı kurmalıyız. Rejimin amacını ve bunun halkın üzerinde yaratacağı yıkımı işyerlerimizde, mahallelerimizde anlatmalıyız. Demokratik hakkımız olan protesto eylemleriyle, mitinglerle, toplantılarla yaygın bir seferberlik yaratmalıyız.

Rejimin ölümcül oyununu, ancak bu yolla seferber edebileceğimiz gücümüz ve örgütlenme kapasitemiz bozabilir. Aksi takdirde kılıçların çekildiği tiyatro sahnesinde sadece seyirci olarak kalırız. Artık sahneye çıkma zamanıdır.

Bel Karper grevinden mektup: Devrim ya ruhundadır ya da hiçbir yerde…

0

Hepimiz günlük hayatımızı devam ettirmek için bir işte çalışıyoruz. Başarılı olmak için çok çaba sarf ediyoruz. İnsan, amacına ulaşmak için çaba sarf eder, emek verirse başaramayacağı iş yoktur. Bizlerin de kendi geleceğimiz ve çocuklarımızın geleceği için emek vermemiz gerekiyordu. Yaşam şartları çok zor, geçim sıkıntısı had safhada. Hal böyleyken tırnaklarınla kazıyarak verdiğin emeğin karşılığını alamamak bir insana yapılabilecek en büyük eziyetlerden birisi.

Biz bu durumdan çıkabilmek için Tekgıda-İş Sendikası ile birleşip bir yol aramaya başladık. 17 Mayıs 2021 tarihinde greve çıkarak hayatımızın geri kalan kısmında gururla anlatabileceğimiz bir hikâyeye sahip olduk.

Bizden önce bu yoldan geçen insanların bize anlattığı “GREV BİR OKULDUR” sözünü yaşayarak öğrendik. Grev, buradaki tüm işçilere korkmamayı, hakkı için mücadele etmeyi öğretti. Tüm ülkenin her kültürünün bir arada yaşayabileceğini, her görüşten insanın ortak bir amaç uğrunda tek bir hedef etrafında toplanabileceğini, hangi dili konuşur hangi dinden olursa olsun ortak bir amaçla aynı yönde yürüyebileceğini öğretti.

Bizim Tekgıda-İş Sendikası’na üye olmaktan ve onların rehberliğinde hakkımızı aramaktan başka çaremiz kalmamıştı. İşveren için işçinin verdiği emek anlamsızdır. Siz ne yaparsanız yapın onların amacı günün sonunda kasayı doldurmaktır.

Bunu tüm işçi sınıfı öğrendiğinde “ZAFER DİRENEN EMEKÇİNİN OLACAK!” Ya ruhunuzda bunu hissedersiniz ya da hiç olur, yok olursunuz.

Bel Karper Grevcileri, Seval Batı ve Turgay Çamlıbel

Bel Karper grevi, TİS masasını kurdurdu!

0

Çorlu’da Bel Karper peynir fabrikasında devam eden grevin 156. gününde patron toplu iş sözleşmesi (TİS) masasına oturmayı kabul etti. Kararlılıkla süren mücadelenin sonucunda, Ankara’da Çalışma Bakanlığının arabuluculuğunda sendika ve fabrika yönetimi arasında yapılan toplantı sonrası, Bel Karper yönetimi Tekgıda-İş sendikasının sözleşme taslağı üzerinden TİS masasına oturmayı ve atılan işçilerin geri alınmasını kabul etti. Haber grev çadırında coşkuyla karşılandı. Ancak işçiler, toplu iş sözleşmesi imzalanana kadar grevlerini sonlandırmayacak.

Bel Karper’de Tekgıda-İş’te örgütlenerek uzun süren bir hukuk mücadelesi sonrasında toplu sözleşme hakkını kazanan işçiler; bu haklarının patron tarafından yok sayılması, sendikadan istifaya direnen baş temsilcinin Kod-29’la işten atılması ve 12 işçinin ücretsiz izne çıkarılması üzerine greve çıkmışlardı. Grev esnasında grev kırıcılığı ile kararlı bir şekilde mücadele edildi. Jandarma ve kaymakamlığın bütün engellemelerine, işçilere ceza yazma tehditlerine, patronun grev kırıcılığı girişimlerine rağmen grevci işçilerde en ufak bir geri adım olmadı. En son Tekirdağ Valisine taleplerini dile getirmek isterken yaka paça gözaltına alındılar. Bütün bu zorluklara rağmen kararlılıkla grevlerine devam eden işçilerin TİS zaferi, bütün işçi sınıfına moral oldu.

Bel Karper işçilerinin bu grevi işçi sınıfının en önemli silahı olan şalter indirmenin gücünü göstermesinin yanında, sendikaların işçilerin arkasında durması halinde işçilerin mücadeleden geri durmayacaklarını da göstermiş oldu. Her türlü engellemelere rağmen bir arada duran işçilerin bu zaferi işçi sınıfına yol gösterici olacaktır. Patronların sendikasız, hukuksuz çalışma düzenine karşı bu zafer kararlı bir mücadelenin ürünü oldu. Ekonomik kriz ve pandemi ile birlikte işçi sınıfı üzerindeki sömürü ve işsizlik baskısı artarken, işçi sınıfının mücadelesi de artmakta, her kazanılan grev ve direniş sınıfın birliği ve mücadelesi için bir yapıtaşı görevi görmektedir. Bu bağlamda Bel Karper grevinin kazanım ile sonuçlanması, halihazırda devam eden grev ve direnişler için yol gösterici ve moral verici olacak!

Cargill’de işçiler kazandı: “Patronlar işçilerin sendikalı olma hakkına saygı duymayı öğrenecek!”

0

Bursa’daki Cargill fabrikasında 17 Nisan 2018’de sendikal örgütlenme yapan işçilerin “kota fazlalığı ve daralma” gerekçesiyle işten atılmasıyla başlayan direniş, işçilerinin zaferiyle sonuçlandı. 7 yıl süren örgütlenme mücadelesi ve 1280 günlük direnişin ardından Tekgıda-İş Sendikası yetki tespit belgesini aldı. Kar, kış demeden seslerini duyurmaya çalışan işçilerin sıradaki gündemi, sekiz işçinin işe iadesi ve Cargill patronuyla masaya oturarak toplu iş sözleşmesinin imzalanması.

Tam 3,5 yıl süren bir direniş, dile kolay! Mahkeme koridorlarından fabrika önlerine, oradan Ankara’ya uzanan bu yolculuk bugün Cargill’in önünde davul zurnayla taçlandı. Cargill işçileri hepimize mücadele azminin dersini verdi. Bundan dokuz ay önce 24 Ocak’ta İşçi Demokrasisi Partisi olarak gerçekleştirdiğimiz bir etkinlikte söz alan Cargill işçisi kararlılıklarını şöyle ifade etmişti: “İşten atıldık, önümüzde iki seçenek vardı; ya gidip başka fabrikada işbaşı yapacaktık ve bir süre sonra aynı sorunları orada da yaşayacaktık ya da anayasal hakkımız için mücadele edecektik. Biz ikincisini seçtik. Baskılara, engellere rağmen geri adım atmadık, her seferinde mücadeleyi bir üst çıtaya taşımaya çalıştık.(…) Bize 1000 gündür mücadele verdiniz, kazandınız diyorlar. Biz o fabrikada sendikal haklarımıza saygı duyulup bize tekrar işbaşı yaptırılana kadar kendimizi kazanmış görmüyoruz. Biz tazminatlarımızı aldık, sendikal davalarımızı kazandık ama mücadeleye devam ediyoruz çünkü bu ülkede her şeyi para ile çözmeye çalışan patronlara karşı işçinin derdinin her zaman para olmadığını, insanları anayasal haklarını kullandıklarında bu şekilde cezalandıramayacaklarını öğrenmeleri gerekiyor. Bu açıdan bizimki tüm işçi sınıfı adına verilen bir mücadele…” İşte bu sözlerle ifade bulan güçlü direniş bugün Cargill fabrikasına sendikayı sokmayı başardı. Bu zafer yalnızca Cargill fabrikası patronuna karşı değil, anayasal sendikalaşma hakkını çiğneyen tüm patronlara karşı kazanılmıştır.

Cargill işçileri bize, patronlarla devletin ittifakına karşı yapılması gereken tek bir seçeneğimiz olduğunu gösterdi; o da birbirimize güvenmek ve örgütlenmek.

Cargill işçilerinin zaferini selamlıyoruz!

İstanbul Barosu’nda seçimler gerçekleşti

0

Pandemi sebebiyle geçtiğimiz sene yapılamayan ve bu sene Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen İstanbul Barosu seçimleri dün gerçekleşti. Türkiye’nin en büyük ve dünyanın en kalabalık barosu olarak bilinen İstanbul Barosu yönetimine yedi farklı avukat grubu aday oldu. 8 bin 479 oyla baronun üç yıldır başkanlığını yürüten Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nu temsilen Mehmet Durakoğlu yeniden başkan seçildi. İstanbul Barosunu 19 yıldır Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu yönetiyor.

Divan seçiminin ardından, 2018 sonrası vefat eden avukatların isimleri okundu; adil yargılanma talebiyle başladığı ölüm orucu sonrası hayatını kaybeden Avukat Ebru Timtik ile icra için gittiği bir evde vurularak öldürülen Avukat Ersin Arslan’ın isimleri alkışlarla karşılandı. İstanbul Barosu yönetimi adına ilk konuşmayı yapan Mehmet Durakoğlu Tek Adam yönetimi altında ifade özgürlüğü ve hukuk devletinin tesis edilemediğine işaret ederek “Sandıklara sahip çıkıp, demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyi reddettiğimiz için, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını savunduğumuz için kuruldu ikinci baro,” ifadelerini kullandı.

Burada; geçtiğimiz yıl baro başkanlarının Ankara girişinde durdurulup tartaklandığı; şantiye şefleri tarafından “işçilerin dikkatini dağıttıkları için” azarlandıkları utanç verici görüntüleri hatırlatalım. Baroların çoğulcu hale getirilmesi iddiasıyla Türkiye Barolar Birliği’nde (TBB) genel kurul yapısı her 300 avukata 1 delege yerine, her 5000 avukata 1 delege düşecek biçimde değiştirilmiş ve böylelikle İstanbul Barosu ikiye bölünmüştü. İktidarın böl-yönet stratejisinin İstanbul Barosu’nda belirli bir mesafe kat ettiği söylenebilir.

Durakoğlu’nun konuşmasının ardından diğer grup sözcüleri söz aldı. Konuşmaların gündemlerinde mevcut yönetimin pasifliği ve ödenen kiralar, makam arabaları ve yapılan organizasyonlarla bütçelerin suistimali yer aldı. Adaylar tarafından her seçim dönemi olduğu gibi yine stajyer avukatların ücretsiz ve sigortasız çalışmaları gerçeği vurgulandı. Mevcut yönetim de yönetimde değilmişçesine bu konuya seçim broşürlerinde yer vererek avukatların haklarının iyileştirilmesi vaadinde bulundu.

İstanbul Barosu’nda yeni dönem

Bugün İstanbul Barosu’nda yaklaşık 50 bin avukat kayıtlı. Avukatların büyük çoğunluğu bir hukuk bürosunda ya da başka bir deyişle patron avukatlara bağlı olarak veyahut şirketlerde işçi olarak çalışıyorlar. Genelde Bağ-Kur’lu olarak kendi sigortalarını ödeyerek asgari, ücretin biraz üzerindeki seviyelerde maaşlarla ve fazla mesai ücreti almadan geçinmeye çalışıyorlar. Mesleğinin ilk senesinde olan stajyer avukatlar ise sigortasız ve ucuz işgücü olarak Türkiye’nin her yerini dolaşıyor ve buna karşın ücret alamıyorlar. Kısacası halkın hakkını aramakla mükellef bu meslek grubu kendi hakkını savunmaktan çok uzakta.

Avukatların birebir karşılaştığı bu zorlukların yanı sıra hukuksuzluğun bu denli yoğun yaşandığı bir ülkede bu mesleği icra etmenin zorluklarına da değinmek gerekiyor. Kadın katillerinin, çocuk istismarcılarının kol gezdiği; Kürtlere ve göçmenlere hayatın dar edildiği topraklarda hukuka güven duyulmuyor ve avukatlık mesleği de itibarsızlaşıyor. Diyanet İşleri Başkanı’nın fetvasıyla açılan yargı, çeşitli tarikatların kadrolaşmasıyla “tarafsız ve bağımsız” olmaktan epey uzağa düşüyor.

Bugün İstanbul Barosu’nun sandığından galip olarak kim çıkarsa çıksın, avukatların hem ülkenin hem de Baronun kaderini değiştirmek üzere harekete geçmesi ve toplumsal mücadeleye yön vermesi gerekiyor. Çünkü Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrencilerin, Kazdağları’nda direnen halkın, haklarını hâlâ alamayan madencilerin, direnişte olan işçilerinin, kadınların ve çocukların her şeyden daha fazla birleşik mücadelenin yanı sıra, haklarını savunan avukatlara ihtiyacı var.

Yeni dönemin nasıl örüleceği konusuna devam yazılarında yer vereceğiz.

“Hakkımız için de mücadelemizi veririz elbet”

0

Ziyarette bulunduğumuz Adkotürk direnişinin öncü kadınları, “Ev işlerini yapıyoruz, çocuğa bakıyoruz, çalışıyoruz, hakkımız için de mücadelemizi veririz elbet” diyorlar. Çok haklılar. Onlar 140 günü aşkın süredir sendikal örgütlenme hakları başta olmak üzere daha insani çalışma koşulları için süregiden Adkotürk direnişinin başını çekiyorlar. 40 günü aşkın süredir de hem işverenin hem de devletin grev kırıcı politikaları, saldırıları karşısında birbirlerine kenetlenmiş durumdalar.

Sadece onlar mı? Yarım saat mesafede, Bel Karper grev çadırında kadınlar var; direnişlerini başarıyla sonuçlandırmış, sendikalaştıkları için işten atılan arkadaşlarının işe iadesini sağlamış Xiaomi fabrikası direnişinden kadın işçiler ziyaretlerine gelmiş, karşılıklı deneyimlerini paylaşıyorlar. 

Öte yanda; mobbing, baskı ve tacizle, ağır koşullarda, ucuza çalıştırılmaya son vermek için sendika üyesi olan ve anayasal bir hak olan sendika hakkını kullandığı için işten atılan Sinbo işçisi Dilbent Türker’in 250 günü bulan mücadelesi var.

Bunlar örneklerden sadece birkaçı… Şu an Türkiye’de birçok işyerinde süren ağır, düşük ücretli ve güvencesiz çalışma koşullarına, işverenin keyfi uygulamalarına, mobbinge karşı mücadelenin itici gücü kadınlar.

Bu elbette tesadüf değil. Yoksulluk, işsizlik, şiddet kıskacında, Covid-19 ile katmerlenen ekonomik krizden en çok etkilenenler de kadınlar.

Genç kadın işsizliği ülke tarihinin en üst seviyesine ulaşmış durumda. Birleşmiş̧ Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) Türkiye araştırmasına göre, pandemi sürecinde kadınların yaklaşık yüzde 50’si işten çıkarılarak veya ücretsiz izne çıkarılarak iş kaybına uğramış durumda. Bu zaten oldukça yetersiz olan kadın istihdamının iyice erimesi ve kadınların esnek, güvencesiz, ev eksenli iş piyasasına mahkûm edilmesi demek. Ki zaten Kadının İnsan Hakları–Yeni Çözümler Derneği’nin (KİH-YÇ), Salgında Kadın Olmak Araştırması raporunda salgının etkisiyle kadınların yüzde 73’ünün ekonomik sıkıntı yaşadığına dikkat çekiliyor.

Bu durum, halihazırda çalışan kadınlar için ise işverenin aleyhlerine kullandığı önemli bir baskı aracı konumunda. Mevcut işsizlik ve işçilerin işten çıkarılma kaygısı, işverenin keyfi uygulamaları karşısında tepki gösteren işçiler için tehdit olarak kullanılıyor. Bunun sonucunda, zaten işgücü piyasasında çok daha güvencesiz konumda olan kadın işçileri mobbing, baskı ve tacize daha açık hale getiriyor.

Sorunlar bunlarla sınırlı değil, asgari ücretin bile açlık sınırının altında kaldığı bu dönemde ücretli çalışmanın dışında ev işlerinin, bakım emeğinin de artan yükünü kadınlar taşıyor. Kendilerinden kısarak, maddi ve manevi tükenme noktasına gelerek bu sürece cevap üretmeye çalışıyorlar ama nafile. Şu süreçte özellikle kamu emekçilerine uygulanan evden çalışma gibi modeller ise, bir çözüm olmaktan ziyade mesailerin uzaması, ev içinde artan emek yükü ile eşitsizliklerin derinleşmesi anlamı taşıyor.

Pandemi sürecinde de öncesinde de hiçbir düzenlemenin toplumsal cinsiyet temelli bir bakış açısıyla yapılmaması, sorunların kadınlar açısından çok daha ağır hale gelmesine sebep oluyor. Ki kadınlar olarak, daha önceki yazılarımızda birçok kez işlediğimiz en temel yaşamsal haklarımıza dönük saldırılar da bu ağır tablonun bir diğer ayağını oluşturuyor. Ana sorun; iktidarın emekten, kadından, ezilenden yana değil sömürüden, talandan, eşitsizlikten beslenen bir program üzerinde yükselmesinde cisimleşiyor. Kadınlar olarak, İstanbul Sözleşmesi için verdiğimiz mücadele de, ücretli ve ücretsiz emeğimiz için verdiğimiz mücadele de işte bu ortak zeminde şekilleniyor.

İşçiler neden birleşmeli?

0

Bugün bir bütün olarak işçi ve emekçilerin en büyük derdi geçim sıkıntısı. Bu durumun şiddetini en çok, açlık sınırının altında kalan asgari ücret gösteriyor. Patronların bizi açlık sınırının altında çalıştırmaları “yasal” olarak güvence altına alınmış durumda. Ancak tek sorun ücretler değil; aynı zamanda çalışma saatleri ve şartları, işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi temel insani koşulların sağlanması için de mücadeleler sürüyor.

Bu süreç birçok işyerinde benzer şekilde gelişiyor. Emekçiler anayasal bir hak olarak sendikalara üye oluyorlar ve patronlar sendikaların yetkisini tanımayarak süreci yıllar sürecek mahkemelere taşıyorlar. Ardından sendikalı işçiler işten çıkarılıyor ya da çeşitli taktiklerle işçiler sendikadan istifaya zorlanarak sendikanın işyerinde sağladığı çoğunluk bozulmaya çalışılıyor.

Sürecin her anı iktidarın patronlara desteği ile şekilleniyor. Bunun en son örneği Adkotürk ve Bel Karper grevlerinde yaşananlar. Tekgıda-İş’te örgütlenen iki fabrikadaki işçiler anlaşma sağlanamaması sonucu 130 günü aşkın süredir mücadele ediyorlar. Adkotürk patronu grevi kırmak adına, grev kırıcı işçileri yasak olmasına rağmen fabrikaya sokmaya çalıştı, grevdeki işçiler ise buna izin vermek istemediler. Olay yerine gelen jandarma, yasaya uymayanın patron olmasına rağmen işçilere para cezası kesti.

Bel Karper grevinde ise iki gece üst üste grev çadırına silahlı saldırı oldu. İşçiler, kolluk kuvvetlerine durumu bildirdiler; işçilere karşı olmadık cezalar yaratan jandarma olay yerine gelmedi.

Sendika ve işçiler, devlet yetkililerin bu tutumu ve sendikanın çabalarına rağmen aracı kurumlarla yapılamayan görüşmeler sonucu Tekirdağ Valiliği ile görüşme yapmak için valilik önüne geldiklerinde ise “süpür” talimatı ile gözaltına alındılar.

Bütün bu süreç aslında bir gerçeğin göstergesi: iktidar ve patronlar bir tarafta, işçi ve emekçiler bir tarafta. Bu, işçilerin zenginliği yarattığı ve yaratılan zenginliğe patronların el koyduğu düzenin bir sonucu. Devlet ve onu yöneten iktidarın temel görevi düzenin bu şekilde devam etmesini sağlamak.

Emekçilerin en temel taleplerinin bile suç sayılmasını ve tüm güçlerin bu mücadeleleri bastırmak için kullanılmasını önümüzdeki dönemde de birçok farklı mücadelede göreceğiz. Adkotürk ve Bel Karper işçilerinin kararlılığı bu durumlara karşı neler yapmamız gerektiğini bize gösteriyor. Ancak bu saldırılar yalnızca onlara değil tüm işçi sınıfına karşı yapılmakta, karşımızdaki örgütlülüğe karşı bizim de örgütlenmemiz ve bu saldırılara dur dememiz gerekmekte.

Sorunlarımız ortak, taleplerimiz aynı… İnsanca bir yaşam için mücadelemizi birlikte sürdürmemize engel olacak hiçbir neden yok, aksine bu bir gereklilik. Karşımızdaki patron-devlet ittifakına karşı duracak tek güç, işçi ve emekçilerin birleşik mücadelesinden başka bir şey değil.

İşsizlik kader değil!

0

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye’de yüzde 13,2 oranında işsizlik var. Fakat TÜİK’in güvenilirliğinin olmadığı ve bu sayının daha fazla olduğu, çeşitli sendika ve kurumlar tarafından yapılan işsizlik araştırmalarında açığa çıkıyor. Pandemi ve ekonomik kriz cenderesinde ciddi bir işsizlik ile karşı karşıyayız. Genel işsizliğin yanında, genç işsizlik ve diplomalı işsizlik ülkenin en büyük sorunlarını oluşturuyor. Bir yandan TÜİK’in, bir yandan sermaye iktidarının ve medyasının “işsizlik azaldı” propagandasına karşı gerçek hiç de öyle değil. Sokakta, çalışma hayatında ve evlerde bu gerçeklik apaçık bir sorun olarak duruyor. Her ne kadar işsizlik azalıyor algısı oluşturulmaya çalışılsa da işçi ve emekçi halkın en yakıcı sorunu işsizlik ve enflasyon olmaya devam ediyor. İşsizliği iş beğenmemeye, beceriksizliğe veya çalışmak istememeye bağlayan iktidar ve sermaye, sorunu kadermiş gibi sunmakta ve işçilere karşı işsizliği bir silah olarak kullanmakta. Bizzat Erdoğan, “Her mezun iş bulacak diye bir kaide yok” diyerek işsizliği olağan göstermekte. Bu yüzden biz işçi ve emekçilerin işsizlik ile mücadelesi aynı zamanda sermaye ve onun kurduğu düzene karşı bir mücadele olmalıdır.

Bütün işler çalışabilir nüfus arasında bölüştürülerek, ücretlerde kesintilere gidilmeden kurulacak ek vardiyalar ile birlikte işsizlik önemli derecede azaltılabilir; hatta işçi ve emekçi iktidarında işsizlik temelden çözüme kavuşturulabilir. İşsizlik sermaye düzeninde kalıcı bir sorundur. Emeğin toplumsal planlamasında ise bu sorun kader olmaktan rahatlıkla çıkabilir. Sorunun çözümü varken sermayenin kâr hırsı yüzünden milyonlarca insan işsizlik cenderesine sıkışıp kalıyor. Özellikle pandemi koşullarında yoğun işten çıkarma dalgası ile karşı karşıya kaldık. Kod-29 (Kod-46) ile patronlar kıdem ve ihbar tazminatını vermeden yüz binlerce işçiyi işsizliğe mahkûm etti. Pandemiye rağmen işçiler mücadeleden geri kalmayarak bu hukuksuzluklara karşı sendikalı veya sendikasız mücadele etmeye çalışıyor. En ufak bir hak aramaya karşı patronlar Kod-29 gibi uygulamaları işçilerin mücadelesini kırmak için bir koz olarak kullanıyor.

Milyonlarca işsiz, işçilerin rakibi değil kardeşidir. Bu gerçekten hareketle mücadelelerimizi birleştirerek kitleselliğe ulaşmamız gerekiyor. Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 26,7; pandeminin ilk bir yılında istihdam 975 bin kişi azaldı. Bu rakamlar bile tek başına sorunun büyüklüğünü, işsizliğin işçi ve emekçi halkın önemli bir gündemi ve mücadele konusu olduğunu gösteriyor.

Sendikasız, güvencesiz çalışma koşullarında her işçi hayatının belirli bir döneminde işsiz kalıyor. Bu durumu kader olmaktan çıkaracak olan bizim mücadelemizdir. İşçi, işsiz sınıfın bütün bölüklerini bir araya getirecek birleşik ve kitlesel bir mücadeleye ihtiyacımız var. Bu çalışma koşullarını ve güvencesizliği ortadan kaldırmak, işçi sınıfının kendi mücadelesinden geçmektedir.

Mitsuba işçileri kendilerini fabrikaya kapatarak direnişe başladı

0

Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde yer alan Mitsuba fabrikasında Bileşik Metal-İş Sendika’sına üye olan işçilerin işten atılması üzerine 100’ü aşkın işçi işten çıkarmalara karşı ve sendikal hakları için direnişe geçti.

Birleşik Metal-İş, fabrika içinde çoğunluğu sağlayarak mart ayında yetki belgesini almıştı. Toplu iş sözleşmesini imzalamaya yanaşmayan fabrika yönetimi, sendikalı olan dokuz işçiyi işten çıkardı. Bunun üzerine hem 08:00-16:00 hem de 16:00-00:00 vardiyalarında çalışan işçiler kendilerini fabrikaya kapatarak direnmeye başladılar.

“Atılan işçiler geri alınsın”, “Sadaka değil toplu sözleşme”, “Direne direne kazanacağız” sloganlarını atan işçilerin direnişi devam ediyor. Polisin işçileri fabrikadan çıkarma girişimlerine ve Çayırova Kaymakamı ile Kocaeli Valiliği’nin arabulucu rolüne rağmen işçiler fabrikayı terk etmeyerek, sendikal haklarını alana kadar mücadeleyi sürdürme kararlılığında olduklarını gösteriyorlar.

Dünyada işçilerin gündemi yine ekonomik kriz, işsizlik ve yoksulluk

0

Pandemiyle birlikte ağırlaşan ekonomik krize, neoliberal rejimlere ve işçi düşmanı patronlara karşı dünyanın dört bir yanında işçiler güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir yaşam için mücadeleye devam ediyor.

İran’da diktatörlüğe karşı süregelen isyan dalgasının son örneği öğretmenlerin eylemi oldu. Kapitalist molla rejiminin baskısı altındaki öğretmenler, yeni eğitim öğretim yılının başlamasıyla birlikte talepleri için sokağa çıktılar. Çoğu yoksulluk sınırının altında maaş alan öğretmenler; ekonomik kriz ve enflasyon karşısında eriyen çalışan ve emekli maaşlarının düzenlenmesini, ödenmeyen maaşların ödenmesini ve ayrıca protestolara katıldığı için tutuklanan öğretmenlerin serbest bırakılmasını talep ediyorlar.

Ekvador’da 15 Eylül günü Devlet Başkanı Guillermo Lasso hükümetine karşı ülke genelinde eylemler düzenlendi. Eylemlerde yakıt fiyatlarındaki artış, bütçe kesintileri ve özelleştirmeler protesto edildi. 2019’da bir önceki Devlet Başkanı Lenin Moreno’nun IMF ile anlaşarak dayattığı kemer sıkma uygulamalarına karşı bir halk ayaklanması yaşanmıştı ve kitle seferberliği, hükümete geri adım attırmayı başarmıştı. Ekvador halkı direnmeye devam ediyor.

Brezilya’da 23 Eylül’de evsiz işçiler Sao Paulo Menkul Kıymetler Borsası’nı işgal ederek hayat pahalılığını protesto ettiler. 2019 yılından beri kitleler, aşırı sağcı Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’ya karşı seferberlik içerisinde. Bolsonaro hükümeti eğitim ve sağlık bütçesinde kesintiler ve işten çıkarmalarla ekonomik krizin işçiler üstündeki etkisini derinleştirmiş; kötü pandemi yönetimiyle yoksul emekçileri açlık ve ölüm ikilemi arasında bırakmıştı. Brezilya’da 16 milyondan fazla insan açlık sınırının altında yaşarken, pandemi döneminde 42 yeni milyarder ortaya çıkması, halkın öfkesinin sebeplerini açıklar nitelikte.

Dominik Cumhuriyeti’nde 19 Eylül’de düzenlenen kitlesel yürüyüşün hedefinde, Monte Plata bölgesinde doğayı ve yaşam alanlarını talan eden maden şirketi ve şirketle işbirliği yapan hükümet vardı. Türkiye’de Kaz Dağları’na çöken Alamos Gold gibi Kanada merkezli olan Barrick Gold şirketinin bölgedeki madencilik faaliyetini genişletme girişimlerine karşı halk uzun süredir direniş göstermekte. Direniş; işçiler, öğrenciler, köylüler, kadınlar ve LGBTİ+’lar gibi farklı kesimleri bir araya getiriyor. Dolayısıyla temel yaşam giderlerinin ucuzlaması, kürtajın yasallaşıp suç olmaktan çıkarılması, köylülere su ve toprak hakkı, yolsuzluğa ve cezasızlığa son verilmesi, ırkçılıkla ve LGBTİ+fobiyle mücadele gibi talepler, 19 Eylül’deki kitlesel yürüyüşte olduğu gibi pek çok eylemde yükseltiliyor.

Niyet istikameti belirler!

0

Bu düzende işçiler olarak bizim tek sermayemiz emek gücümüz. En öncelikli gayemiz ise onun karşılığında aldığımız ücretle hayatımızı idame ettirebilmek; ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek.

Nedir bu ihtiyaçlar? En temel olarak, gıda, barınma, ulaşım, sağlık, eğitim… Dört kişilik bir ailenin bu kapsamdaki zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için gereken ücret ise 9 bin 931 TL. İşte o zaman, en azından, yoksulluk mertebesine ulaşmış oluyoruz!

Ancak bugün milyonlarcamız, yoksulluk sınırının bile fersah uzağındayız. Hatta son açıklanan verilere göre net asgari ücretimizle açlık sınırının bile 224 TL altındayız. Öncelikli çabamız aç kalmamak, açıkta kalmamak oldu. Mevcut koşullar ise ikisinin de olanaklarını fazlasıyla ağırlaştırmış durumda: Hem açız, hem açıktayız!

Bu noktaya birden bire gelmedik. Geçinemiyoruz dedik, az yiyin(!) dediler. İş bulamıyoruz dedik, herkes iş bulacak değil ya(!) dediler. Ekmeğimiz küçüldü dedik, olur mu ekonomi büyüyor(!) dediler… Bizleri, emeğimizi, ihtiyaçlarımızı, taleplerimizi, tepkimizi yok saymak için türlü türlü taklalar attılar. Herkes suçluydu, herkes sorumluydu; onlar hariç!

Oysa sorunların büyük çoğunluğu; kaynaklar patronlara, köprülere, Saray’a ya da mesela Diyanet’e değil de işçi ve emekçilere ayrılsaydı çözülürdü. Cengizlerin, Kolinlerin vergilerini silmeyip işsizler için kullansalardı mesela… Ama onlar işsizlik fonunu bile işverenler için kullandılar!

Neticede niyet istikameti belirler! İktidarın niyeti hiçbir zaman, işçi ve emekçilerin durumunu iyileştirmek, adil paylaşmak olmadı. Dayattıkları ekonomik yıkım modeli ile azdan alıp çoğa daha çok kattılar ki kârlı düzenleri bozulmasın, patronlardan gitmesin. Hâl böyle olunca, istikamet de büyüyen ve yaygınlaşan yoksulluk oldu, işsizlik oldu, açlık oldu, sosyal yıkım oldu…

Şimdi iktidar, yarattığı bu enkazın üzerinde ayakta durmaya çalışıyor. Bunun sürdürülebilir olmadığının farkındalar; şu ana kadar pek çok şeyi görmezden geldiler; ama kaybedecek şeyleri kalmamış olanların öfkesinin görmezden gelinemeyecek olduğunu biliyorlar. Ekonomi ile geldik ekonomi ile mi gideceğiz korkusu boşuna değil… Üstelik bugün emperyalizmin merkez üssünde, dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Almanya’da bile son seçim sonuçlarının ana belirleyenlerinden biri gelir ve servet dağılımındaki adaletsizlik olmuşken…

Peki, görmezden gelmeyecekler de ne yapacaklar, çözüm mü üretecekler? Bunun mümkün olmadığını 19 yıllık iktidarları boyunca her gün kanıtladılar. İnkârın, yalanın fayda etmediği yerde birçok kez yaptıkları gibi baskı ve saldırı politikalarına başvuracaklar. Tıpkı şu an en temel hakları için işyerlerinde mücadele eden, grev yapan işçilere yaptıkları gibi; barınma hakları için direnen öğrencilere uygun gördükleri gibi…

Bu yüzden, oldukça önemli bir yol ayrımında olduğumuzu bilmemiz gerek. Niyet istikameti belirler, dedik. Sınıf mücadelesinde ise niyet, program ve onun etrafındaki örgütlü güçtür. Bu sefer, istikameti belirleyen biz işçi ve emekçiler olabiliriz! İşçiden, emekçiden, ezilenden yana bir program etrafında örgütlenelim!

Bel Karper grevi: Yavuz hırsız, ev sahibini bastırmanın peşinde

0

Tekgıda-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu ancak patronun, işçilerin en temel ve anayasal hakkı olan sendikalı çalışma ve toplu iş sözleşmesi haklarını tanımadığı Fransız şirketi Bel Karper’de grev, bu yazı yazılırken (30.09.2021) 137. gününde.

20 yılı aşkındır sendikal mücadelenin verildiği fabrikada, bu uzun soluklu çaba işçileri yıldırmadığı gibi tersine daha da kenetlemiş durumda. Ancak öte yandan, emekçilerin kararlı duruşu nedeniyle köşeye sıkışmış olan patron ise kendi sınıf kardeşlerinden ve emekçileri güvencesiz, insan onuruna yaraşmayan koşullarda çalışmaya mahkûm eden rejimden ve onun kolluk güçlerinden destek alıyor.

Öyle bir rejim ki, kendisini üzerine inşa ettiği anayasayı dahi uygulamayıp en temel hakkı için greve giden emekçilerin karşısında konum alıyor. Sorunlarının çözümü için geçtiğimiz hafta Tekirdağ valiliğine giden Bel Karper ve yine Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlenip greve çıkan Adkotürk işçilerinin üzerine “süpür çevik” emriyle kolluk güçlerini salıp, onları gözaltına alıyor.

Krizi yaratanlar ve ondan beslenmeye çalışanlar hakkını arayanı ezmeye çalışıyor.

Yavuz hırsız, ev sahibini bastırmanın peşinde!

Pandemi, ekonomik kriz, baskılar, sosyal çöküş, hayat pahalılığı ve daha nicesi. İşte tüm bu sorunlar işçi sınıfı için güvenceli bir iş ve insan onuruna yaraşır bir yaşam talebini çok daha acil bir hale getiriyor.

Bu acil talep ve onun uğruna sürdürülen mücadele o kadar sınıfsal ki, karşısında, patronları ve bu düzeni işleten valiyi, kaymakamı, İŞKUR temsilcisini, kolluk güçlerini, yani rejimi örgütlü bir şekilde buluyor.

Ama Bel Karper işçileri hakkı olanı alana kadar mücadelesini sürdürmekte kararlı. İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak gerçekleştirdiğimiz ziyaret sırasında grevdeki bir Bel Karper işçisi işte bunları söylüyor: “Başlangıçta çok önemli bir şey yaptığımızı düşünmüyordum. Ama grev ilerledikçe bir yandan diğer sınıf kardeşlerimden ve sınıf örgütlerinden gelen desteği gördüm. Öte yandan patronun, diğer patronların ve düzenin bizleri yıldırmak için baskılarını. Ve zaman geçtikçe anladım ki burada büyük bir şey, önemli bir şey yapıyoruz. Bu bizi motive ediyor ama aynı zamanda omzumuzdaki sorumluluğu da artırıyor.”

Ve biz emekçilere ve emek dostlarına düşen de bu sorumluluğu onlarla paylaşmak. Bel Karper grevinin kazanımla sonuçlanması yalnızca fabrikadaki işçilerin değil, aynı talepler uğruna mücadele eden diğer emekçilerin ve genel olarak tüm işçi sınıfının bir kazanımı olacak.

Patronlar ve sermaye düzeni bir olup elimizdeki her şeye göz koymuşken, biz emekçilerin de birleşik bir mücadele örmekten başka seçeneğimiz yok. Bel Karper grevi de bu birliği örmenin önemli adımlarından bir tanesi.

Pegasus’tan koşarak kaçabilir miyiz?

0

Her yeni çıkan telefon veya teknolojik cihazla hayatımız biraz daha kolaylaşıyor mu, emin değilim. Bundan sadece 10 sene öncesine kadar cep telefonları bu kadar hayatımıza girmemişti ve haber alma bazen saatleri ve günleri buluyordu. O zamanlar için bir sorun teşkil etmese de şimdi bu, asla kabul edilemez bir durum. Tabii bu olurken hem o aygıtlara bağımlılığımız arttı hem de kişisel verilerimize erişim tamamen cihaz üreticilerinin ve servis sağlayıcılarının insafına kaldı. Bunun nasıl kötüye kullanılabileceği örneğin casus Pegasus yazılımı ile ortaya çıktı. Hepimizi biraz tedirgin eden bu yazılımın ne olduğuna ve buna karşı ne yapabileceğimize beraber bakalım.

Pegasus nedir?

İsrailli yazılım şirketi NSO Group tarafından geliştirilen Pegasus casus yazılımı, bir şekilde bulaştığı bir IOS veya Android akıllı telefondaki uygulamalar, fotoğraflar, konuşma kayıtları ve daha fazlası dahil olmak üzere tüm hedeflerine erişen ve başkalarıyla paylaşan bir yazılım.

Ülkemizde casusluk için kullanıldığı öne sürülen bu yazılım, özellikle Sedat Peker’in ifşaları sırasında popüler oldu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bile bu yazılım aracılığıyla Fas hükümeti tarafından gizlice dinlendiği iddia ediliyor.

İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz olaya karıştığını itiraf etti. Ancak kullanım haklarının sadece devletlere ait olduğunu ve kullanım amacının sadece devleti tehdit eden terör unsurlarıyla mücadelede olduğunu belirtti.

Bunu nasıl yapıyor?

Pegasus esas olarak hedefi iki farklı yöntemle enfekte eder. Birincisi kullanıcı etkileşimi (tıklama vb.), diğeri ise WhatsApp gibi “sıfır tıklama” olarak bilinen uygulamalar aracılığıyla bulaşma yöntemidir. Pegasus casus yazılımları bu iki yolla dünyada bilinen tüm mobil cihazlara (en güvenli olanlar dahil) sızabilir ve bunları tamamen kontrol edebilir. Sadece kamera, mikrofon ve uygulamalara erişmez; mesajları okuyabilir, aynı zamanda hedef cihaza tamamen hâkim olabilir.

Ne yapmalı?

Kullanımda olan akıllı telefon sayısı her yıl 500 milyon artıyor, bu bakıldığında inanılmaz bir rakam. Ve bu telefonlar üzerinden kişisel verilerin çok kolay bir biçimde takip edilebildiğini biliyoruz. Bu tür kötüye kullanımlara karşı önlem alınabilecek iki boyut var; biri kişisel düzeyde, diğeri ise toplum ve kamu düzeyinde. Bireysel olarak bilmediğimiz veya güvenmediğimiz uygulamaları indirmemek, sitelere girmemek bir yere kadar koruma sağlıyor fakat Pegasus’un yaptığı gibi sıfır tıklama yöntemine karşı maalesef çaresiziz. E o zaman asıl ne yapılması lazım? Devletlerin ve siyasi iktidarların “Saldım çayıra Mevlam kayıra” politikasından vazgeçmesi ve hem cep telefonu üreticilerine hem de onunla entegre çalışan yazılım sistemlerine ve uygulamalarına denetleme getirmesi lazım. Pegasus aslında buzdağının görünen yüzü; asıl tehlike, üreticilerin insafına kalmamız ve hiçbir denetlemenin olmayışı.

Seçimler ve işçiler

0

2023 Seçimleri yaklaştıkça elde kâğıt kalem, çeşitli olasılıklarla seçim sonuçlarını öngörme telaşı başladı. Taktikler veriliyor, akıllar dağıtılıyor. Yapılması ve yapılmaması gerekenler listesi çoğaldıkça çoğalıyor. Bunlara Türkiye toplumunu anlama kılavuzları eşlik ediyor. Ve tabii kuşkusuz 2023’ün, hemen her seçimde olduğu gibi, Türkiye siyasi tarihinin en önemli ve en hayati seçimi olduğu özellikle ve özellikle belirtiliyor. Kısaca “macera arama” peşinde olanlar peşinen uyarılıyor.

Tabiri caizse her kesim kendi tarafında gördüklerine safları sıklaştırma mesajları iletiyor. Şikâyetlerin ertelenmesi, sıkıntıların büyütülmemesi, karşı tarafa koz verilmemesi, kol kırılsa da yenin içeride kalması tembih ediliyor. Bir taraf “evdeki bulgurdan olma” tehlikesinden bahsederek “endişeli” olduğu söylenen “muhafazakâr” safları bir arada tutmaya çalışırken, “seküler” olduğu söylenen diğer taraf biraz daha “sabır ve sükûnet” telkin ederek selamet vaat ediyor. Bir de hangi tarafı tercih ederse o kesime kazandıracağı söylenen “Kürtler” var. En çok akıl da onlara veriliyor.

İşçilere, emekçilere, kadınlara, gençlere, daima ezilen ve sömürülen konumunda olan kesimlere anlatılan tablo bir kez daha işte bu. Kimi zaman “yetmez ama…” denerek, kimi zaman “tatava yapma, bas geç” denerek, kimi zaman “bulgurdan olursun” denerek, eni konu ana mesajı “şimdi macera zamanı değil, sürüden ayrılma” denerek kitleler bir kez daha pasif onay mercii olarak sandık başına çağrılmaya hazırlanıyor.

“Macera” dedikleri işçinin, emekçinin şikâyetlerine, eleştirilerine, beklentilerine, taleplerine göre hareket etmemesi. Nasıl olur da hangisi gelirse gelsin işçinin, emekçinin, yoksul halkın örneğin asgari ücret, örneğin emekli maaşı, örneğin alım gücü, örneğin sendikalaşma hakkı, örneğin çalışma şart ve koşulları, örneğin parasız ve kaliteli eğitim ve sağlık hakkıyla ilgili temelde hiçbir şeyin değişmeyip aynı kaldığını sormaması.

Kuşkusuz işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler güçlü bir şekilde bunu sormaya başladılar. Türkiye’nin sınıfsal gerçeği emek eksenli mücadele için bugün çok güçlü bir zemine sahip. Bu zemin seçimlere kurban edilemeyecek kadar önemli ve hayati imkânlar barındırıyor.

“Ben kiracı adamım, çalışmam lazım!”

0

Bu sözler, Kocaeli’de kaza yapan bir özel halk otobüsü şoförü Engin’e ait. Kaza sonrası gelen ambulansa bindirilen şoför, eğer kırık çıkığı yok ise kendisinin hastaneye götürülmemesini, hemen ambulanstan indirilmesini talep ediyor sağlık ekibinden. Neden? Kendi sözleriyle çünkü o bir kiracı, çalışması lazım. Birkaç gün dahi çalışmamaya, boşta kalmaya tahammülü yok onun.

İnsanları ölmedikleri, sakatlanmadıkları sürece işe devam etmeye mecbur kılan, bu derece muhtaç hale düşüren bir düzen kurdular. Bu ülkenin işçisini, emekçisini, yoksul halkını “kırk katır, kırk satır” ikilemine mahkûm ettiler.

Şoför Engin ne yazık ki tekil bir örnek değil, aksine bugünkü Türkiye gerçeğinin ta kendisi. Milyonlarca işçi emekçi, ölümüne bir hayatta kalma mücadelesi veriyor. Saraylarda yaşayanlar ise işçinin emekçinin bu halini umursamadıkları gibi bir de dalga geçer gibi kendi iktidarları döneminde işçinin emekçinin ihya olduğunu, çağ atladığını iddia edebiliyorlar.

Oysa gerçekler ayan beyan ortada. Örneğin üniversitelerin açılmasıyla Türkiye’nin dört bir köşesinde milyonlarca öğrenci barınma sorunuyla karşı karşıya kaldı. Yurtlar pahalı ve yetersiz. Birkaç arkadaş beraberce çıkılacak kiralık evler ateş pahası. En temel barınma ve konut edinme hakkını dahi, yirmi yılda, çözememiş bir iktidar söz konusu.

Bu arada dar gelirli vatandaşları ev sahibi yapması beklenen adı üstünde Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) yaptığı lüks ve pahalı konutlarla zenginlere hitap ediyor. Ev alması hayal olan milyonlarca işçi emekçi de şoför Engin örneğinde olduğu gibi kirada yaşamaya çabalıyor. Üstelik ağır bir trafik kazası sonrasında dahi “çalışmam lazım, kiracıyım ben” diyerek.

Barınma ve konut edinme öylesine büyük ve derin bir sorun ki örneğin Aksoy Araştırma’nın son anket çalışmasına göre Türkiye’nin yüzde 97’si kiraların yüksek ve çok yüksek olduğunu ifade ediyor. Yüzde 97, bütün Türkiye hemen hemen aynı fikirde demektir. Cumhur İttifakı’na en azından halkı tek bir konuda da olsa aynı görüşte birleştirdiği için tebrikler!

Kısmet ilk seçimlerde iktidarı tekmili birden gönderme konusunda da emekçi halkın aynı görüşte birleşmesi. Sağ olsun AKP-MHP ve ortakları da öyle olması için hiçbir masraftan kaçınmıyor, ellerinden geleni yapıyorlar.

“Demokrasi İttifakı” mı, “Emek İttifakı” mı?

0

Tek Adam rejiminin karnesi her alanda giderek daha fazla kötüleşiyor. Daha birkaç yıl önce “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyerek büyük bir azametle ve vaatlerle kurulan rejimin, şimdi bizzat sözcüleri tarafından reforma tabi tutulması gerektiği açıklanıyor. Anketlere de yansıyan toplumsal hoşnutsuzluğun vardığı boyut, Saray’da “parlamenter sisteme dönüş” seçeneğini dahi gündeme getiriyor.

“Sistem değişikliği” tartışmaları, erken seçim ihtimaliyle birlikte bu çerçevede ülkenin ana gündem maddelerinden birisi haline geliyor. Bir sonraki seçimde yüzde 50+1 alma ihtimalinin büyük risk altında olduğunun farkında olan Cumhur İttifakı, kendisini iktidarda tutmaya devam edebilecek bütün formülleri kabullenmeye hazır görünüyor. İktidarın bugünkü en büyük alternatifi Millet İttifakı ise, Cumhur İttifakı’nın tamamen çürümesini izleyerek iktidar sırasının kendisine geçmesini bekliyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kendi adayının kazanmasının ardından “güçlendirilmiş parlamenter sisteme” geçileceğini vaat ediyor. Esasında, Millet İttifakı kapitalist sömürü düzeninin birtakım rötuşlarla yeniden çalışır hale gelmesini hedefliyor ve emekçilerin de “sıtmaya razı olmasını” umuyor.

Tek Adam rejiminden bir an evvel kurtulmak kuşkusuz emekçilerin ve ezilenlerin geniş bir kesiminin ortak arzusu. Peki, mevcut rejimden çıkış nasıl mümkün olacak? Bu konuya ilişkin görüşler sol ve emek hareketi içerisinde iki ana grupta toplanıyor. Birinci ve çoğunlukta olan grup, “demokrasi ittifakı” veya “cephesi” adı altında, Millet İttifakı partileriyle HDP ve solun bir seçim ittifakı kurmasını ve seçimlerde Millet İttifakı adayının kazanmasıyla Tek Adam rejiminden kurtulmayı savunuyor. Emeğin sorunlarının ve kapitalizme karşı mücadelenin ise, bu aşamadan sonra gündeme gelmesi gerektiğini iddia ediyor. İlk bakışta en gerçekçi ve mantıklı yol gibi görünen bu anlayış, aslında siyaseti burjuva düzen partilerinin diliyle okumaktan öteye gidemiyor. Siyaseti temel olarak seçim hesaplarından ibaret görüyor ve emekçileri de siyasetin edilgen bir parçası sayıyor. Böylesi bir yol haritası, demokratik ve sosyal alanlarda bazı küçük kazanımlar sağlayabilir ama içinde bulunduğumuz ağır enkaz ortamında sorunlarımıza hiçbir kalıcı yanıt üretemez.

İkinci ve şimdilik azınlıkta olan kesim ise, emekçilerin siyaset sahnesinin aktif bir öznesi olmasını temel alıyor. Siyaseti seçimlerin ötesinde bir alan olarak görüyor ve ilk adım olarak da sosyalist solun ve emek örgütlerinin patron partilerinden bağımsız bir ittifak kurması gerektiğini savunuyor. Böylesi bir ittifak ve onun adayı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kazanılmasını sağlamayacaktır belki, ama emekçilerin ve ezilenlerin kendi talepleri ve eylem programıyla siyasi arenaya girmesini ve patron partilerinin “kırk katır mı kırk satır mı” seçeneklerinden bağımsız kendi siyasi alternatifini ortaya koymasını sağlayacaktır. Yalnızca emekçilerin patron partilerinden bağımsız bir ittifakı baskıcı Tek Adam rejiminden ve kapitalist sefalet düzeninden kalıcı ve köklü bir kopuşu sağlayabilir. Aynı zamanda böylesi bir seçeneğin inşası, acil ekonomik ve demokratik taleplerimizin hükümet ve muhalefet partileri nezdinde gündeme gelmesinin ve hayata geçmesinin de en önemli garantisi olacaktır. “Sistem değişikliği” ve “seçim ittifakları” tartışmalarının yoğunlaştığı bu dönemde, Gazete Nisan ve İşçi Demokrasisi Partisi olarak ısrarla savunageldiğimiz bu bağımsız ve birleşik emek ittifakının çağrıcısı olmayı sürdürüyoruz.

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden kamuoyuna bilgilendirme

0

Yemeksepeti’nde sendikalaşmayı sağlamak hedefi ile bir araya gelen ve yaklaşık bir yıldır bu amaçla çalışmalarını sürdüren Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin, son dönemde kendilerine yöneltilen ithamlara ilişkin kamuoyuyla paylaştıkları bilgilendirme metnini okurlarımızla paylaşıyoruz. Yemeksepeti işçilerinin “sendikalı işyeri, sendikalı çalışma” mücadelelerinin yanındayız!

KAMUOYUNA BİLGİLENDİRME

Yemeksepeti işçileri olarak mücadeleye atıldığımız günden bu yana birtakım ithamlarla mücadele etmek zorunda kaldık. Öncelikle haklarını ve ücretlerini beğenmeyen şımarık işçiler olarak lanse edilmek istendik.

Daha sonra Yemeksepeti yöneticileri tarafından komik bir şekilde Getir ve Trendyol ajanları olmakla suçlandık. Ancak bizi en çok yaralayan itham, aynı saflarda mücadele etmemiz gerektiğine inandıklarımızdan gelen oldu. Sarı sendikacılık ve örgüt kırıcılığıyla suçlanmaktayız.

Yemeksepeti İşçi Komitesi (YİK) 2020’nin Ekim ayında, birkaç şehirden kurye ile depo işçisinin aralarında toplantılar alarak oluşturdukları bir inisiyatif olarak başladı. Kurulduğu günden beri komitenin hedefi sendikalaşmayı sağlamak oldu. Bu amaç doğrultusunda yüzlerce işçinin sendikalaşmasına eşlik ettik.

YİK kurulduğunda, Nakliyat-İş henüz Yemeksepeti’nde örgütlenme çalışmalarına başlamamıştı. Komitede işçiler tarafından alınan karar doğrultusunda Nakliyat-İş’le Kasım 2020’de bir görüşme gerçekleştirildi; örgütlenme uzmanı bize Yemeksepeti’nde örgütlenmeyi istediklerini söyledi.

Ancak komiteli işçiler olarak Nakliyat-İş’le örgütlenme stratejisi yönünde ayrılıklar yaşadık. Öncü işçi arkadaşlarımız sendikalaşma faaliyetini gizli tutmak isterken, Nakliyat-İş Yemeksepeti örgütlenmesi hakkında basın açıklamaları yayımlayıp tweetler atmaya başladı.

Biz sendikal örgütlenmeyi kulaktan kulağa büyütürken, böylece sendikalaşan işçi dostlarımızın ekmeklerini tehlikeye atmadan yol alırken, Nakliyat-İş gerçek bir faaliyet örmek yerine, sosyal medya kampanyalarıyla sonuç almayı umdu.

İkinci anlaşmazlık konusu işyeri komiteleriydi. Biz sendikalaşmanın işyeri komitelerine dayandırılması gerektiğini, her işyerinde oluşturulan komitelere dayalı bir işçi demokrasisinin sendikalaşmaya muhakkak eşlik etmesi gerektiğine inanıyoruz.

Bunu, bürokrasi tehlikesine karşı sendikanın asıl sahipleri olan işçileri güçlendirmek için öneriyoruz. İşçilerin iradesinin ve isteğinin kapsamında olmayan metotlarla sendikalaşma faaliyetinin sürdürülmesinin yıkıcı etkileri olacağına inanıyoruz. Ve bu inançlarımız ne yazık ki doğrulandı.

Sendikal birlik işyeri komiteleriyle değil, işyerleri önünde bildiri dağıtımlarıyla organize edilmeye çalışılınca, anlaşmazlığımız derinleşti. Gizli yürüttüğümüz örgütlenme sürecini açığa çıkararak patronun süreçten haberdar olmasına neden olan, işte bu politikadır.

Sendikal çalışma bu şekilde yapılınca, işçi demokrasisi yerine maceracı bir çizgiye dayanınca aylar boyunca karış karış ördüğümüz sendikalaşma çalışmalarımız, Yemeksepeti patronunun kulağına gitti.

Bunun üzerine işveren sendikal örgütlenmeyi engellemek için çeşitli adımlar attı. Öncelikle, hileli bir şekilde işkolumuz değiştirildi. Bir gecede taşımacılıktan ticaret-büro sektörüne geçirildik ve böylece yüzlerce sendika üyeliği boşa düşmüş oldu.

Yemeksepeti patronunun saldırılarına rağmen işçiler olarak örgütlenmeyi sürdürdük. İlkelerimiz şunlardı: Gizli faaliyet, işyeri komiteleri ve işçi demokrasisine dayanan bir süreç. Bu ilkeler üzerinde, sektördeki sendikal barajı aşmış olan, yani TİS yetkisi olan TÜMTİS’te örgütlenme kararı aldık.

TÜMTİS,  Yemeksepeti’nin taşımacılık işkolunda bulunan işyerlerinde sendikal çoğunluğu sağlayarak Çalışma Bakanlığı’na çoğunluk tespiti için başvuru yaptı. Bakanlık çoğunluk tespitini onayladı; patron ise yetkiye itiraz etti. Bu süreçte sendikal faaliyetlerinden ötürü Manisa’da 3 arkadaşımız işten atıldı. Bu saldırıya karşı işyeri önünde bir basın açıklaması düzenleyerek işverenin sendika düşmanı tutumunu protesto ettik.

Şu anda da komite olarak bizlerin ve sendikamızın mücadelesi devam etmektedir. Hukuki olarak da sonuna kadar sürecin takipçisi olacağız.

HAKLARI İÇİN MÜCADELE EDEN İŞÇİLERİZ

Çoğunluk tespitine itiraz mahkemesi bugün sürmekte. Boşuna! Yemeksepeti’ne sendika bir kere girdi; il il, depo depo sendikal çalışmamızı sürdürüyoruz. Yemeksepeti’ni TİS masasına oturtmayı hedefliyoruz. Kuryelerin ölümüne, işçilerin sömürüsüne dur diyeceğiz.

Biz Yemeksepeti işçileri ne Getir veya Trendyol ajanlarıyız, ne de sarı sendikacılarız. Birlik olmayı, sendikalı olmayı, diğer sınıf kardeşlerimizle her durumda dayanışmayı ve haklarımız için sonuna kadar mücadele etmeyi savunuyoruz.

Bu nedenle bütün sendikaları ve emek örgütlerini biz Yemeksepeti işçileriyle ve TÜMTİS’te devam eden sendikalaşma mücadelemizle dayanışmaya davet ediyoruz. Sesimize ses katın. Binlerce kurye ile depo işçisinin mücadelesinde, onların yanında olun. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.

Taleplerimizi bir kere daha hatırlatıyoruz:

Performans ve hız odaklı çalışma rejimine son!

Mobbinge ve sürgünlere,

Mesai saatlerinin keyfi bir şekilde uzatılmasına son!

İşten atmalar yasaklansın!

Şubeler ve kuryeler arası yarışın teşvik edilmesine,

Tutanak terörüne son!

İşçi sağlığı ve güvenliği önlemleri alınsın! Sendikalı işyeri, sendikalı çalışma istiyoruz! Toplu iş sözleşmesi istiyoruz!”

Kaynak: twitter.com/YKomitesi

Tarihte bu ay: Afganistan işgalinin 20. yıldönümü

0

11 Eylül 2001’de İkiz Kuleleri yıkan saldırının ardından ABD emperyalizmi, 21. yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuran “Terörizmle Mücadele” başlıklı dış politika doktrinini bütün dünyaya ilan etti ve 7 Ekim 2001 tarihinde Afganistan’ı bombalamaya başladı. Afganistan’ın işgalinin 20. yıldönümü, ABD’nin ülkeden bir yenilgi alarak çekilmesiyle üst üste geldi. 20 yıllık işgalin bilançosu, askeri ve sivil olmak üzere 200 binin üzerinde ölü, on binlerce yaralı, 2,7 milyon mülteci, yerle bir edilmiş bir ülke ve İslamcı faşizmin yönetimine terk edilmiş bir halk oldu.

7 Ekim işgali yalnızca ABD’nin değil, emperyalist ülkeler arasında oluşturulmuş bir savaş koalisyonunun planıydı. Bu koalisyon bileşenleri arasında Almanya, Birleşik Krallık, İtalya, Kanada ve Avustralya da vardı. 1955 ile 1975 yılları arasında sürdürülen Vietnam işgalini beş ayla geçen Afganistan işgali, ABD emperyalizminin en uzun süreli işgal denemesi oldu.

Afganistan’ın işgali ABD emperyalizminin “tek kutuplu dünya” yaratmak yönündeki jeopolitik stratejisi açısından hayati bir önem taşıyordu. Bugün 38 milyonluk bir nüfusa ev sahipliği yapan Afganistan’ın Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, ama en önemlisi de Pakistan, İran ve Çin’le sınırları var. 328 bin hektarlık haşhaş ekimiyle dünyanın en büyük afyon üreticisi ve ihracatçısı. Dolayısıyla Afganistan’ın işgali yalnızca Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun yeraltı kaynaklarının, özellikle de petrolün ABD merkezli firmaların tekeli altında çıkarılıp paylaştırılmasını güvence altına almaya yönelik değildi; bu işgal aynı zamanda ABD’nin uluslararası hegemonyasını Orta ve Doğu Asya’da güçlendirmeyi de hedefliyordu. Dünyanın burjuva hükümetlerine “terörizmle savaş” adı altında toplumsal muhalefeti bastırmalarına müsaade edecek ideolojik bir mazeretler silsilesinin bu işgalle birlikte sunulmuş olması da cabası!

Hatırlamakta fayda var: Afganistan işgalinin başladığı 7 Ekim 2001’den yaklaşık bir sene önce, 28 Eylül 2020’de Filistin’de İkinci İntifada başlamıştı. Bu İntifada, ABD’nin bölgedeki jandarmalığını üstlenen soykırımcı Siyonist İsrail devletinin varlık şartlarını tehdit ediyordu. Yine 1999’da Seattle’da patlak veren ayaklanma, küresel çapta milyonlarca işçinin neoliberal yağmaya dönük öfkesini kendisinde temsil ediyordu.

Bush yönetimi 11 Eylül saldırılarının yol açtığı korku ile öfkeyi, sömürülenler arasındaki bu ayaklanmacı ruh halini baskılamada, Amerikan kamuoyunu Wall Street’in kirli savaş planları arkasında birleştirmede ve emperyalist müttefikleri yeni askeri işgallere ikna etmede kullandı.

ABD emperyalizmi Japonya’da atom bombasıyla 250 bin insanı, Kore Savaşı’nda 1 milyon 500 bin insanı, Vietnam’da 2 milyon insanı, Kamboçya ve Laos’ta 500 bin insanı öldürdü. ABD emperyalizmi, insanlığın kendi tarihi boyunca başına gelmiş en barbar ve en kanlı politik-ekonomik egemenlik biçiminin ta kendisidir. Afganistan’ın işgali, bu emperyalizmin ne ilk ne de son suçuydu. Ve bu tip suçların durdurulmasının biricik yolu, küresel kapitalist-emperyalist sisteme son verilmesi ve işçi demokrasisi temelli bir sosyalizmin inşa edilmesi olmayı sürdürüyor.

Urfa Uğur Tekstil işçileri sendikal mücadelede kararlı

0

Urfa’da faaliyet yürüten Uğur Tekstil fabrikasında işçiler, DİSK Tekstil Sendikasına üye olup yetki başvurusunda bulundu. Ağır çalışma koşulları, düşük ücret dayatması ve güvencesiz çalışmaya karşı işçilerin sendikalı olarak mücadele etmeye kalkışmalarına karşı patronun cevabı ise bütün işçileri işten atmak oldu. Sendikanın yetki almasına rağmen patron, 300 işçinin çalıştığı fabrikayı kapattığını söyleyerek bütün işçileri Kod-18’le işten çıkardı ve böylece sendika düşmanlığını ortaya koydu. Sendikalı olarak işe geri dönebilmek için fabrika önünde nöbete başlayan işçilerin başlıca talepleri patronun sendikayı tanıyıp toplu iş sözleşmesi görüşmelerine başlaması ve sendikalı tüm işçilerin işe geri alınması.

İşçilerin kararlı tutumu patrona geri adım attırdı ve patron, sendikayla görüşmeyi kabul etti. İşçiler, 8 Ekim Cuma günü gerçekleşecek görüşmenin ardından talepleri kabul edilmezse eylemlerine devam edeceklerini ifade ediyor. Uğur Tekstil fabrikasında çalışan işçiler mevsimlik işçi değil, belirsiz süreli iş sözleşmesine tabi. Dolayısıyla, belirli süreli iş sözleşmesinin bitmesi ile kullanılabilen Kod-18’le işçilerin iş sözleşmesinin feshedilmesi hukuksuz bir karar ve patronun yaptığı tam anlamıyla keyfi bir uygulama. İşçiler, patronun fabrikayı belirli bir süre kapalı gösterip daha sonra kaçak işçilerle fason üretim yapmayı planladığını söylüyor.

En ufak hak aramaya dahi müsaade etmeyen patronlar, kendi iradelerini ortaya koymaya çalışan işçileri hemen işsizlikle tehdit etmekteler. Patronların bir bütün olarak işçi sınıfına dönük saldırıları artarak devam ediyor. Sendikaların yetki almasına karşı, patronların itiraz edip süreci sürüncemede bırakarak işçileri yıldırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Bel Karper ve Adkotürk’te de patronlar sendikayı tanımayarak toplu iş sözleşmesi masasına oturmayı reddediyorlar. Bel Karper ve Adkotürk işçileri patronun bu tutumuna karşı grevlerine devam ediyor. Yine metal fabrikası Baldur’da işçiler 281 gün grevdeydi; patron sendikayı tanımamakta direndi ve işçilerin bütün haklarını vererek işten çıkardı. İşçilerin ve sendikanın kabul etmesiyle beraber grev sonlandırıldı.

Patronların işçilerin iradesini tanımamak için fabrika kapatmaya kadar giden uygulamaları, işçilerin artan mücadelelerinden ne kadar çekindiklerini göstermekte. Patronların bu tutumuna karşı biz işçiler tekil tekil fabrikalardan cevap vermenin yanında bir sınıf olarak toplu bir karşı duruş göstermeliyiz. Bu saldırılara en iyi cevap ise işçilerin birleşik ve kitlesel mücadelesi olacaktır. Birbirinden yalıtık duran grev ve direnişlerimizi “mücadeleleri birleştirelim” sloganıyla bir araya getirerek, patronların sendikasız, toplu iş sözleşmesiz çalışma düzenine karşı durabiliriz.

Arjantin’de Troçkist sol, ulusal önseçimlerden üçüncü çıktı

0

Arjantin’de dört Troçkist partiden oluşan Solun ve İşçilerin Cephesi-Birlik (FIT-U), 12 Eylül’de gerçekleştirilen ve önseçim yerine geçen PASO’dan ulusal çapta en çok oy alan üçüncü seçenek olarak çıktı. Sosyalist Sol (İDP’nin kardeş partisi), Sosyalist İşçilerin Partisi, İşçi Partisi ve İşçilerin Sosyalist Hareketi’nden oluşan ve 10 sene önce kurulan Troçkist kutup, tarihinin en yüksek oy oranı olan yüzde 7 bandına ulaşarak 1.500.000’in üzerinde işçinin oyunu aldı.

Önemli bir sanayi merkezi ve işçi semti olan Mendoza’da ittifak yüzde 11 alırken, yerli halkların ve tarım işçilerinin yoğunlukta olduğu Jujuy’da ise yüzde 20 oranında oy aldı. Ülkenin güneyinde yer alan ve madencilik ile petrol endüstrisinin merkezi olan Chubut’ta sol cephenin oyu yüzde 9’u yakalarken, işçiler tarafından işgal edilip işletilen Zanon fabrikasının da içinde yer aldığı Neuquén’de blok yüzde 8 oranında oy topladı. FIT-U’nun oyları ülkenin yoksul ve emekçi bölgelerinde önemli artışlar kaydetti. FIT-U eğer kasım ayında gerçekleştirilecek seçimlerde de benzer bir performans sergilerse, kongrede iki olan koltuk sayısını altıya çıkarabilir. İttifakın halihazırda belediyeler ile yerel yönetimlerde onlarca temsilcisi bulunmakta.

FIT-U’nun adayları burjuva politikacıları veya kariyeristler değil; maden, metal, ulaşım ve temizlik işçileri, yerli halklardan temsilciler, grevler ile mücadelelerde öne çıkan aktivistlerdi. FIT-U’nun merkezi sloganı, ekonomik krizin işçiler tarafından ödenmemesiydi. Seçim bildirisinde şöyle yazıyordu: “Bu kriz onu yaratanlar tarafından ödenmeli: Büyük patronlar, bankalar, toprak sahipleri ve emperyalist ülkeler tarafından.”

FIT-U’nun seçim sırasında yürüttüğü bir diğer önemli kampanya, Covid-19 aşıları üzerindeki patentin kaldırılmasıydı. İşsizliğe karşı oynak merdiven sistemi, yani ücretlerde kısıntı olmaksızın altı saatlik işgününe geçilmesi ve işlerin işçiler ile işsizler arasında paylaştırılması talep edildi. Asgari ücretin enflasyon oranında iyileştirilmesi ve yoksulluk sınırına çekilmesi de FIT-U’nun kritik önemdeki talepleri arasında yer alıyordu. İşçi ücretleri ile yaşamsal mallar üzerindeki vergilerin kaldırılması da bu talepler zincirinin bir parçasıydı.

Ancak FIT-U’nun ekonomik kriz ve pandemi karşısındaki politikalarıyla birlikte seçimlerde verdiği en önemli siyasal mesajı, Arjantin’in emperyalist ülkelere ödemeyi sürdürdüğü dış borcunu ödemeyi derhal sonlandırması gerektiği yönünde aldığı tutumdu. Seçime girenler arasından bir politik odak olarak yalnızca FIT-U dış borç ödemelerinin derhal durdurulmasını talep etti.

Son olarak FIT-U, kendisini Podemos ve Syriza gibi kapitalist devlet yapısını muhafaza eden reformist örneklerden farklılaştıracak şekilde derhal bir işçi-emekçi hükümetinin kurulmasını ve planlı ekonomiye geçilmesini savundu.

Arjantin’de bugün iktidar geleneksel Peronist partinin ellerinde. İşçi düşmanı Fernández-Kirchner hükümeti 12 Eylül önseçimlerinden büyük bir yenilgi alarak çıktı. Ülkenin neredeyse bütün yerellerinde eski devlet başkanı Mauricio Macri etrafında toplanmış olan sağcı koalisyon, Peronist koalisyonun üzerinde oy aldı. Macri özellikle Buenos Aires eyaleti ile şehrinde önemli bir ilerleme kaydetmiş gözüküyor.

Anlaşılan o ki Fernández-Kirchner hükümeti, sağa karşı işçiler nezdinde bir alternatif olarak gözükmek noktasında, neoliberal programından kaynaklanan derin bir başarısızlık yaşıyor. Fernández IMF karşıtı söylemleriyle iktidara geldi ve iktidara gelir gelmez IMF’ye olan dış borçları hiç aksatmadan ödemeyi sürdürdü. Fernández’in hükümeti emeklilik maaşlarını düşürdü, sağlık ve eğitim sistemine saldırdı ve kamu emekçilerinin ücret artışı taleplerini bastırdı. Bu politikalar, sağın ülke genelinde mevzi kazanmasında başlıca rolü oynadı. Bugün Arjantin’in milyonlarca işçisi ile yoksuluna ancak sosyalist bir perspektifle donanmış olan ve milyonlarca işçinin, kadının, gencin, yerlinin desteğine sahip olan bağımsız bir emekçi kutbu, yani FIT-U burjuva partilerin sefalet ajandalarından çıkışı gösterebilir.

Geçim sorunu ve artan yoksulluk

0

Pandemi ile birlikte derinleşen ekonomik kriz dünya çapında yüz milyonlarca insanın temel tüketim kalemlerine erişimini zorlaştırdı. Bu sorun kitlesel işsizlik ve istihdam kaybı ile birleşince de, sistemin işlerliği açısından devletlerin kitlelere bazı ekonomik ve sosyal yardımlarda bulunması gündeme geldi. Türkiye ise bu süreçte vatandaşına en az nakit harcama yapan ve gelir desteği sağlayan ülkelerin başında geldi. Emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik reva görülerek, yükselen fiyatlar karşısında alım gücü yerle bir oldu.

Yoksulluk o kadar derinleşti ve genişledi ki, milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor ama bunun ötesine geçemiyor. İşçi ve emekçiler harcamalarını yaparken eskisinden daha fazla zorlanıyor. TÜİK rakamlarına göre, ağustos ayında gıda fiyatlarındaki artış yüzde 29,8 oldu. Kamu-Ar’ın Ankara’daki pazar ve marketlerden derlediği “halkın enflasyonu” araştırmasına göre temel gıda fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 37,6 olarak gerçekleşti. Araştırmada son dokuz ayda meyve fiyatlarında yüzde 83,9’luk artıştan bahsedilmekte. Bir de buna artan kira fiyatlarını, elektriğe, yakıta ve daha birçok kaleme yapılmış ve/veya yapılacak zamları da ekleyince tablo dehşet verici boyutta.

Peki fiyatlar bu denli artarken gelirler ne durumda? Erdoğan kendi iktidarı boyunca asgari ücrete 17 kat, emekli maaşına ise 27 kat zam yaptıklarını ifade ediyor. Oysa asgari ücret, sadece son dokuz ayda 65 dolar eridi. Yine Erdoğan’ın talimatı sonucu Merkez Bankası’nın faizi 1 puan indirmesiyle de asgari ücretin dolar karşısında düşüşü zirve yaptı. Yani tüm ücretlerin eriyerek asgari ücrete yaklaştığı, asgari ücretin de “asgari” olma işlevini çoktan yitirdiği söylenebilir! Sadece son bir sene bile Erdoğan’ın iddialarını yalanlıyor. Nitekim bu iddia gerçek olsaydı işçi emeklisinin 7 bin 450 lira, memur emeklisinin de 13 bin 500 lira civarında ortalama emekli aylığı alması gerekirdi. Oysa ortalama emekli aylıkları asgari ücretten az olup, yapılan artışlar asgari ücret zammının hep altında oldu.

Erdoğan artan fiyatlar karşısında suçu marketlere atarken, iktidar yanlısı medya yaşanan geçim sıkıntısını iktidarı itibarsızlaştırma çabası olarak yorumlayarak “şer ittifakının zam kumpası” manşeti ile suçu muhalefete atıyor. Bu hikâye de benzerleri gibi kimseyi ikna etmemiş olacak ki, kendi tabanı ekonomik sorunlarla boğuşup sırtını AKP’ye çevirirken, en büyük destekçisi patronlardan homurtular yükseliyor.

Sorun ekonomik değil politik! Saray iktidarının politikaları yaşanan ekonomik krizi sosyal bir buhrana dönüştürmekte. Gıda fiyatlarındaki artıştan kira krizine gün geçtikçe büyüyen sorunlar ve kangrenleşen çözümsüzlük hali Tek Adam rejiminin niyet ve tercihlerinin bir sonucu. Kanal İstanbul’a ayrılacak finansman, yap-işlet-devret projelerine ayrılan kaynaklar, kirası alınmayan havalimanları, yolcu garantili otoyollar, köprüler ve kamudan gizlenen milyonlarca dolar bugün işçi ve emekçilerin, öğrencilerin, kadınların, emeklilerin ihtiyaçları için ayrılsaydı bugün elbette bambaşka bir tablodan söz ediyor olurduk. Umut verici olan şu ki; bu tablo kader değildir ve sınıf mücadelesi yegâne gücümüzdür.

Öncelikle asgari ücretin insanca yaşayacak düzeye çıkarılması ve ücretlerin enflasyon oranında üç ayda bir güncellenmesi, yap-işlet-devret işletmelerini tazminatsız kamulaştırarak elde edilen kaynakla işsizlere ve emeklilere asgari gelir desteği sağlanması, işsizlik fonunun işçilerin denetimine geçmesi ve sadece emekçiler yararına kullanılması gibi en acil taleplerimizle vereceğimiz mücadele, hem ekonomik krizi hem de yaşadığımız sosyal bunalımı aşmamıza yetecektir.

AKP’den sonra Türkiye nasıl kurtulur?

0

Kimi belediyelerin ölüm sebeplerini yayınlaması ile öğrendik ki, son bir yıldır gerçekleşen her beş ölümden biri salgından, yani yanlış pandemi yönetiminden kaynaklanıyor.

Kadın düşmanı politikalar kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini tırmandırıyor.

Türkiye iş cinayetlerinde dünyadaki en kötü ülkelerden biriyken yerli ve yabancı patronlara sınırsız destek sağlanıyor. Son olarak Tekirdağ Valiliği, Tekgıda-İş üyesi Adkotürk ve Bel Kalper işçilerini “pislik” veya “düşman” olarak gördüğünü haykırdı ve “süpür” emriyle çoluk çocuk, kadın erkek işçi emekçileri darp ettirdi.

Türkiye, çevre karnesi en kötü ülkelerden biri. Her saniye zehir solur, güvensiz gıdaları tüketirken ülke yangın ve seller diyarı oldu.

Sistemin krizi yanlış ekonomi politikaları ile katmerleniyor. Yalnızca gıda enflasyonunun yüzde 29 olduğu ve enerjinin yüzde 50 zamlanacağı tahmin ediliyor.

Erdoğan onca siyasi baskıya rağmen Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu söyleyip, “Kürt sorunu yoktur” diyebiliyor.

AKP’nin yarattığı yıkım saymakla bitmezken rejimin demokratik bir zaferle ayakta kalamayacağını yandaşlar da söylemeye başladı.

Millet İttifakı ne diyor?

Millet İttifakı (Mİ) ve etrafında kümelenen güçler Türkiye’nin kötü bir yere gittiğini söyleyerek uyarılarda bulunuyor ve ilk seçimde iktidar olacaklarını müjdeliyorlar. AKP iktidarda kaldıkça Türkiye daha da kötü bir yere gidebilir ama Türkiye; emekçiler, doğa, kadınlar, azınlıklar vb. için zaten oldukça kötü bir yer değil mi? Şimdiden bir şey yapmak gerekmez mi? Ancak burjuva muhalefet dalın kurumasını ve AKP’nin düşmesini bekliyor.

CHP, İYİP, SP, DEVA, Gelecek ve DP’nin tek bir aday ve parlamenter sistem konusunda anlaştığına dair haberler yayılıyor. Öte yandan CHP’nin Kürt sorunu hakkında HDP’yi işaret etmesi Mİ bileşenleri adına yeni bir durumun açığa çıktığını gösterdi.

Tüm bunlar Mİ’nin gerçekten ne yapacağı hakkında pek bir şey ifade etmiyor. Mİ’nin gücü Saray rejiminin güçsüzlüğüne dayanıyor. Mİ emekçilerin, kadınların, doğanın temsilcisi olmanın değil, patronların sözcüsü olmanın peşinde. Yanan ormanlar, sel basan şehirler, öldürülen işçi ve kadınlar, kitlelerin artan sefaleti Millet İttifakı için oy potansiyeli taşıdıkça ve yalnızca söylemde önem arz ediyor.

HDP ne diyor?

HDP eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın 13 Eylül günü, haksız yere tutulduğu Edirne Cezaevi’nde yazdığı “İlle de demokrasi” başlıklı bir yazısı yayımlandı. Demirtaş bu yazısında 100 yıllık cumhuriyetin başından beri var olan sorunların çözülmesi adına seçimlerin büyük bir olanak sunduğunu vurgularken, demokrasi güçlerinin bir araya gelmemesi halinde baskıcı rejimin sorunları daha da büyüteceği uyarısında bulunuyor. “Kürtler, Aleviler, muhafazakârlar, sosyalistler, Atatürkçüler, demokratik milliyetçiler dahil her kesimden liyakatli kadrolar, demokrasi ortak paydasında birlikte hareket etmeyi başarabilmelidir,” diyerek demokrasi cephesinin çağrısında bulunuyor.

HDP’nin mevcut eşbaşkanı Mithat Sancar bir röportajında Türkiye’nin sorunlarının çözümü için HDP’nin kurucu bir unsur olarak sürece dahil olmak istediğini yinelerken, “Demokratik bir sistemde eşit ortak yaşamı inşa etmek istiyorsak, yeni bir başlangıç iradesini geliştirmek zorundayız. Bize göre, bu iradeyi toplumsallaştırmak, bütün demokrasi güçleri tarafından bir görev olarak görülmeli. (…) Yeni bir başlangıç iradesine en uygun yöntemin ‘kurucu meclis modeli’ olduğunu düşünüyorum,” diyor.

Sancar ve Demirtaş HDP’nin demokrasi güçleri ile sorunları çözebileceğini ifade ediyor. Ancak bunu yaparken emeği ajandalarına almıyorlar. Önceliklerinin barış olduğunu bir an için hayal etsek dahi, barış adına burjuvazi ile uzlaşılmasının işe yarayabileceğini düşünebilir miyiz?

Bizce hayır. Geçmişte yaşanan çözüm süreci nasıl ki bir nefeste sonlanabildiyse, burjuvazi ile yapılan her türlü ittifak da güvenilirlikten uzak olacaktır. Barışın tek garantörünün işçi ve emekçiler olduğunu hatırlatmaktan geri durmamalıyız.

Doğru bir birliktelik için

Marlon Brando’nun Emiliano Zapata’yı oynadığı Viva Zapata adlı filmin açılış sahnesinde köylüler toprak sorunlarının çözümü için diktatöre ziyarette bulunduklarında “Sabırlı olun” yanıtını alırlar. O sırada sıradan bir köylü görünümündeki Zapata konuşur: “İzninizle başkanım. Pidelerimizi mısırdan yapıyoruz, ‘sabır’dan değil. Ve ‘sabır’ silahlı nöbetçiler tarafından korunan dikenli telin içinden geçemez,” der ve bir şey ister, “Dediğiniz gibi sınır taşlarının tespiti konusunda dikenli teli geçebilmek için otoritenize ihtiyacımız var.” Önündeki kâğıda Zapata’nın adını fişlemek üzere çember içine alan diktatörün yanıtı nettir: “Böyle bir otoriteyi muhtemelen uygulayamam.”

Köylü topraksız kalır ve sorunlarının çözümü için çareyi en geniş demokrasi cephesine katılmakta görür. Toprak reformu sözü verilen köylülerin desteği ile beraber diktatörlük yıkılır ve Zapata’ya da generallik verilir. Bir gün, artık takım elbise giyen Zapata’ya gelen köylüler hem onun zalimleşen kardeşinden (Anthony Quinn) hem de toprak reformunun yavaş işlediğinden şikâyet ederler. Zapata “Zamanım olunca ilgileneceğim,dediğinde bir köylü karşı çıkar: “Bu adamların zamanı yok. Toprağı sabanla işlediler, yarıya kadar tohum ektiler ve zamanları yok! Saban yarıkları açıkta, tohumlar ekilmedi ve aç mideler bekleyemez.” Bunu duyan Zapata önünde bulunan ziyaretçi kâğıdında köylünün adını işaretlemek üzere kalemi eline almışken ihanetini fark eder, rütbesini bırakıp köylülere katılır.

Viva Zapata filminde olduğu gibi tarihte ve gerçekte de emekçileri içerisine katmayan hiçbir çözüm, sahici ve kalıcı bir çözüm değildir. Zaman, yanlış pandemi yönetimini sonlandırmak, işçilere insan onuruna yaraşır koşulları sağlamak, kadına yönelik şiddeti durdurmak, ayrımcılığı sonlandırmak ve doğal olayların afete dönüşmesini engellemek için kullanılmalıdır. AKP’nin iyice çürüyüp iktidarın başka bir düzen partisine geçmesi için değil.

Rejimden kopuş adına yapılması gereken, kuru sözler yerine emperyalizmden kopuşu savunan, emekten yana ve kaderini tayin hakkı dahil olmak üzere tüm demokratik hakları tanıyacak bir anayasanın hazırlanması için bir kurucu meclis çağrısıdır.

Bu çağrı ile emek örgütlerinin etrafında birleşeceği bu taleplerin tek garantörü olacak bir işçi-emekçi hükümetini kurmak üzere bir araya gelmenin araçlarını yaratmalıyız.

Enflasyon artık bir canavar

0

Üretim maliyetleri kontrolsüz bir biçimde ve hızla artıyor. Enflasyonun, mevcut ekonomi politikaları sebebiyle hem üreten hem de tüketen için bir canavara dönüştüğü apaçık ortada. Hem maliyet hem de talep enflasyonunu bir arada yaşıyoruz. Fakat Türkiye gibi ithal girdilerin üretimde önemli bir yer tuttuğu ülkelerde döviz kurundaki artışlar, çarşıya pazara hayat pahalılığı olarak yansıyor. İktidar, ülkedeki üretimin ithalata bağlı olma sorununa çözüm bulmadan, kredi mekanizmasını daha rahat işletmek amacıyla faizleri düşürmeyi seçti. Ne pahasına? Çilesini emekçilerin çekeceği hayat pahalılığı pahasına. Net olalım, bu bir saldırı politikasıdır!

Üstelik bahsettiğimiz zam dalgası en temel ürünlerde geçerli. Özellikle gıda sektöründe üretim maliyetleri çok artmış durumda. TÜİK’in en son açıklamasına göre çiftçilerin ortalama maliyetleri son bir yılda yüzde 22,8 arttı. Tabii konu TÜİK olunca gerçek oranın daha da fazla olduğunu söyleyebiliriz. Tarımsal enflasyonun detaylarına baktığımızda TÜİK bize şöyle söylüyor; maliyet enflasyonu lifli bitkilerde yüzde 411, tahıl ve baklagillerde yüzde 35, çekirdekli meyvelerde yüzde 34 ve hayvansal ürünlerde yüzde 20,7 artmış durumda. Bu iyimserlik bile enflasyonun canavarlaştığını dizginleyemiyor. Neden iyimserlik diyoruz? Çünkü sadece gübrenin en önemli maddesi amonyum sülfatın tonu bir yılda 940 TL’den 2400 TL’ye, bir ton ürenin fiyatı 1800 TL’den 4100 TL’ye fırlamış durumda. Neredeyse tüm gübre çeşitlerinde ortalama fiyat artışı yüzde 140’ı buluyor. Tarımsal ÜFE’nin bu dizginlenemez yükselişini görmeden “fahiş fiyatları indireceğiz” diyerek sözde enflasyonla mücadele ediyormuş izlenimi vermek halkla alay etmektir. Gerçek sorun, 3-5 market zinciri değil, ülkeyi dövize daha da bağımlı hale getirerek bundan nemalananlardır.

Sadece tarımdaki bu korkunç pahalılığın gün geçtikçe marketlere ve pazarlara yansıyacağı belli. Dolayısıyla gıda enflasyonunda artışın devam edeceğini söyleyebiliriz. Bir de enerji fiyatlarındaki artışlarla birlikte mutfak alışverişi yükü dışında elektrik ve doğalgaz faturaları da yük olmaya devam edecek. Peki ne yapmalı?

Öncelikle polisiye “önlemler” ile, beş market zincirine müfettiş görevlendirmekle enflasyonla mücadele edilemez. Emperyalist şirketlerin yatırımı için her türlü kolaylık sağlanıp ülkedeki tüm üretim yapısını dövize adapte ettiğinizde, talebi artırmak amacıyla kredi için faizleri indirirseniz döviz hızla yükselir ve maliyetler artar. Bunun yanında TL basarak krediyle, yani borçlandırma usulü ile talebi artırmaya çalışırsanız talep enflasyonunu hortlatırsınız. Türkiye’de iki politika da uygulanmaktadır. Bu politikalar tüm toplum üzerinde bir ekonomik enkaz yaratıyor. Gelecek kuşaklar ipotek altına alınıyor. Derhal dış borç ödemesi durdurularak, önemli sanayi kolları ve yap-işlet-devret modeli ile yapılmış tüm yapılar tazminatsız kamulaştırılmalıdır. Alım gücünün artışı için işçi ücretlerine enflasyon oranında her üç ayda bir zam yapılmalıdır. Gerçekten enflasyonla mücadele gibi bir hedefiniz varsa radikal önlemler alınması zaruridir. Aksi takdirde faiz-enflasyon ikilemi içinde hayat pahalılığı artarak devam edecektir. İşçi ve emekçileri borçlandıran değil, onların alım güçlerini gerçek anlamda insanca yaşanılabilir seviyeye çıkartan bir ekonomik politika izlenmelidir. Bunun yolu da toplumsal örgütlülük ve mücadeleden geçiyor.

Barınamayan öğrenciler talepleri için eylemde

0

Pandemi dolayısıyla kapatılan ve online olarak eğitime devam eden üniversitelerin 2021-2022 eğitim döneminin yüz yüze yapılacağı açıklandıktan sonra öğrenciler ev veya yurt arayışına geçtiler. Öğrenciler, özellikle İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyükşehirlerde artan öğrenci sayısından ve yetersiz barınma olanaklarının KYK yurtları tarafından karşılanamamasından dolayı özel yurt, apart veya ev kiralamak zorunda kalıyorlar. Bu durumu fırsat bilen özellikle ev sahipleri çok yüksek kiralar karşılığında evlerini kiraya vermeye başladılar. Zaten artan enflasyon ve sürekli hale gelen zamlardan dolayı geçinmesi zor olan öğrenciler yüksek kiralar ve yurt-apart fiyatları karşısında harekete geçtiler.

Barınamıyoruz Hareketi’nden öğrenciler, yüksek konut kiraları ve yurt-apart fiyatları karışışında 20 Eylül gecesi Yoğurtçu Parkı’nda nöbete başladılar. Kısa sürede özellikle İzmir ve Ankara başta olmak üzere başka illere de sıçrayan bu hareketin karşısında devlet de sessizliğini bozup sert şekilde müdahaleye geçti. Özellikle farklı eğilimler ve kesimlerden destek gören bu harekete ailelerin de desteğinin önemli ölçüde artmasından dolayı yeni bir “Gezi” endişesine kapılan hükümet çok geçmeden baskıcı politikalarını burada da gösterdi. Çeşitli yerlerde yüzlerce öğrenci işkence ile gözaltına alındı ve bir araya gelmeleri engellenmek istendi. En ufak bir kıvılcımın büyümesinden ve gerçekten “başa bela” olmasından korkan Soylu ve ekibi, harekete katılan öğrencileri, “terörist” olmakla suçlayıp toplum gözünde marjinalleştirme çabalarına girdi.

3 milyon öğrenciye sadece 700 bin kapasiteli KYK yurtlarında barınma imkânı tanıyan devlet, öğrencileri fahiş fiyatlarda ev tutmaya zorluyor. Sadece İstanbul’da yüz binlerce konutun boşta beklediğini biliyoruz. Buna rağmen öğrenciye, 3-4 tanesi yan yana gelip (aynı cinsiyetten!) ev tutmayı reva gören iktidara ve politikalarına karşı taleplerimizi yükseltmeliyiz.

Bizler biliyoruz ki, hem emekçinin hem de öğrencinin konut kiralarındaki bu fahiş artışları karşılayabilecek maddi gücü ülkemizde yoktur. Bunun için konut kiralarının acilen belediyeler ve hükümet tarafından taban ve tavan fiyatları tespit edilerek denetim altına alınması, yandaş müteahhitlerin elinde yıllardır boşta duran on binlerce konutun derhal kamulaştırılıp öğrenci ve emekçi için kullanıma açılması gerekir. Öğrenciler için yeni ve sağlıklı barınılabilecek yurtlar yapılmalı ve yurtlardaki barınma ve yemek masrafları tamamen devlet tarafından karşılanmalıdır. İşçinin de öğrencinin de gündemindeki bu elzem sorunun çözümü de işçi ve öğrencinin el ele vermesiyle mümkündür.