Ana Sayfa Blog Sayfa 37

Korku rejimi, birleşik bir mücadele ile yıkılacak

0

Bilindiği üzere, kamu emekçileri ile ilgili olarak imzalanan 6. Dönem Toplu Sözleşme (!) metnine göre zam oranları 2022 yılı için yüzde 5+7, 2023 yılı için ise yüzde 8+6 olarak belirlenmiş; enflasyonun bu oranların üzerinde çıkması durumunda ise her dönem enflasyon farkı verilmesi karar altına alınmıştı. 2021 enflasyonunun bu rakamların üzerinde çıkacağının anlaşılması ve de aralık ayında yaşanan kur şokunun etkisiyle de ortaya çıkan fahiş zamlar, yapılan toplu sözleşmenin bir kez daha gözden geçirilmesini gerektirdi. Özellikle de asgari ücrete yapılan yüzde 50 oranındaki artış ile birlikte gözler 3 Ocak’ta açıklanacak aralık ayı enflasyon oranına çevrilmişti.

TÜİK’ten masallar

TÜİK’in enflasyon hesaplamaları ile ilgili şaibeli rakamlar açıkladığı uzun süredir kamuoyunun gündeminde. Bu nedenle kamu emekçilerinin büyük bir kısmında, açıklanacak enflasyon oranının gerçek enflasyonu yansıtmayacağı, bu yüzden en azından asgari ücrete yapılan oranda bir zam yapılması gerektiği beklentisi oluşmaya başlamıştı. Yükselen beklenti, kamu emekçilerini toplu sözleşme masasında temsil eden (!) yandaş sendika Memur-Sen başkanının bile asgari ücret oranında zam talebini dillendirmesine neden oldu.

Aralık ayı enflasyon oranının açıklandığı gün olan 3 Ocak 2022 tarihinde toplanan kabine, altı milyon kamu emekçisinin ve emeklisinin maaşlarında 2022 yılı Ocak ayından itibaren yapılacak artış oranını açıklandı. Buna göre maaşların 2021 yılı son altı ayı enflasyon farkı ile birlikte, toplu sözleşme döneminde belirlenen yüzde 5 oranının yüzde 7,5’e çıkarılması suretiyle yüzde 30,9 artış yapılması kararının alındığı ilan edildi.

İşyerlerinde yükselen tepki

Yukarıda belirttiğimiz gibi TÜİK’in gerçek enflasyon rakamlarını çarpıtarak düşük oranlar açıklanacağının bilinmesi ve asgari ücretin yüzde 50 oranında artırılması ile birlikte kamu emekçilerinin maaşlarının asgari ücrete yaklaşmış olması, 3 Ocak 2022 tarihinden önce işyerlerinde tepkilerin yükselmesine neden oldu. Sağlık alanında sadece doktorlara yapılmak istenen zam açıklaması üzerine hemen hemen tüm sağlık emekçilerinin katıldığı eylemler ve grevler bu tepkinin en görünen haliydi. KESK’in özellikle kur artışı sonrasında yağmur gibi gelen zamlara yönelik yaptığı “Geçinemiyoruz” temalı mitingleri de önemli bir başka protesto eylemi oldu.

Memur-Sen ve Kamu-Sen gibi sarı sendikalar üyelerinin tepkisini azaltmak için basın açıklamaları yaptı, Eğitim-İş sendikası ise oldukça az katılımlı bir günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirdi.

Korkuya karşı birleşik bir mücadele

Yapılan zammın düşüklüğü ve 2022’nin daha ilk saatlerinden itibaren elektriğe, doğalgaza, benzine vb. pek çok ürüne yapılan fahiş zamlar, kamu emekçilerinin tepkisinin daha da yükselmesine neden oldu. Ancak işyerlerinde yaşanan büyük kaynama maalesef eylemlere yansıyamadı. Hem KESK’in mitingleri hem de diğer yandaş sendikaların eylemleri ses getirebilecek bir niceliğe ulaşamadı. Zira her ne kadar kamu emekçileri arasında hükümete ve de hükümetin ekonomi politikalarına karşı yükselen bir tepki oluşsa da kamu emekçilerinin üzerine çökertilen KHK’lerle işten atılma korkusu hâlâ etkili. Kendi aralarında hükümete yönelik ağır eleştiriler yöneltilse de, iş eyleme geçme olunca Tek Adam rejiminin hukuksuz uygulamaları kamu emekçilerini geri çekmekte.

Yaşananlar bize gösteriyor ki, halihazırda tepki ile korku arasındaki dengede korku tarafı ağır basıyor. Ancak bu böyle gitmeyecek ve de gitmemeli. Korkuyu yenmenin en önemli yolu, kamu emekçilerinin tepkilerini birleşik bir mücadele hattı kurarak eyleme geçirmektir. Bu görev de tüm ilerici, öncü, sınıf mücadelesinden yana kamu emekçilerinin ve onların sendikalarının üzerindedir.

The Left in Today’s Turkey

0

Interview with our writer Atakan Çiftçi published by the Persian political left magazine Aasoo, in January 2022. This is the English translation of the interview.

1. The co-joined /collaborative project of Islam and capitalism is an important topic to the Marxist scholarship today. Apart from Gulf countries, Turkey has been the first Muslim country that made attempt to appropriate Islam with capitalism. What do the intellectuals and political activists of the left in Turkey have about this?

The first political Islamist party was founded in Turkey, as early as the end of the sixties, under the charismatic leadership of Necmettin Erbakan, influenced by the Muslim Brotherhood. Before founding his party, Erbakan was an important figure within the Union of Chambers and Commodity Exchanges of Turkey, representing the interests of small and medium-sized enterprises (SMEs), based in rural and conservative areas of the country.

During the seventies, Erbakan’s party was defending a developmentalist approach, based on state investments in heavy industry. After the military coup in 1980, Turkey passed from import substitution industrialization to neoliberal economic model, and Islamism was adapted well to this process. Many SMEs in Anatolian cities became large enterprises and demanded more share from public resources. Erbakan’s party started to moderate its political positions in the ‘90s and attracted marginalized urban voters as well as conservative provincial popular sectors. However, during Erbakan’s short-term prime ministry, confrontations between secular military-civil bureaucracy and his Islamist party sharpened, and the Constitutional Court banned the Islamist party at the end of the ‘90s.

A more moderate wing emerged within the Islamist movement under the leadership of Tayyip Erdoğan, ex-mayor of Istanbul, claiming that they were no more Islamists but conservative democrats. This moderation process was in line with the rise of the conservative bourgeoisie. Rather than an Islamic revolution in the country, they preferred a conciliation with secular elites, being part of the European Union, and a more aggressive policy in the region. After the deep economic crisis of 2001, Erdoğan’s Justice and Development Party (JDP) could take advantage of the political vacuum in the country and obtained an absolute majority within the parliament. During its first years of government, to consolidate its power, the JDP launched some halfway democratic openings. At the same time, it followed and even deepened the neoliberal agenda of the former governments. Despite the economic growth, the economic inequality reached unprecedented levels. After weakening its political rivals and the global economic crisis that started in 2008, the JDP followed more repressive and exploitative policies. During its governance of 18 years, Erdoğan and its party was able to create its oligarchic bourgeois sectors in the economy, based on a growth model on the construction, energy, and arms industry. The JDP became a role model of a successful combination of Islamic rhetoric and neoliberalism. However, the balance of its political power is an unprecedented misery for the working people and a highly authoritarian regime for the oppressed, such as Kurds, women, lgbti+ community.

2. Can you provide an overview of the class structure of Turkish society? Has the Turkish left been able to find a base among the lower classes? What political tendency dominates the working class?

Turkey is a capitalist country situated by some global institutions in the “developing countries” group with others such as India, Brazil or South Africa. Its industry share is 23% in its GDP (construction 9.7%, services 60.2%, agriculture 6.9%). Of its 83 million population, there is a quite strong industrial working class of 3.5 million; including other salary earners, some 30 million active working people, besides some 14.2 million unemployed. (Unregistered workers are not included in these numbers.) The small business people category is registered as 1.6 million.

Some 60% of the workers’ monthly earnings is the minimum wage established by the government, which is about 300 dollars.

What we can define as “left” in Turkey is highly divided and with some specifications quite different from its Western counterparts. One which self-proclaims as left, center-left or social democrat, is the Republican People’s Party (CHP). Nowadays is the biggest opposition party and usually collects some 20-25% of the votes. Being the unique governing party, which constructed the Republic in 1923 and reigned alone for 23 years, it is highly nationalist with some Bonapartist traits. Most of its supporters are secular and educated people of the Western cities and poor Alawites (the second-largest Islamic sect in Turkey). From a Marxist point of view, it is a reformist social democratic bourgeois party.

The other mass party, which we can include in a general definition of the left, is the Peoples’ Democratic Party (HDP) which is very strong in the Kurdish territories of the country. In general elections, it obtains some 10% of the popular vote. It can be characterized as a petty bourgeois nationalist party.

Then there are other small revolutionary left parties, some of which are from Stalinist or Maoist origins. However, after the collapse of the Soviet Union these parties and groups became to bear a tendency towards more reformist positions, trying to construct multiclass movements on issues as climate change, environment, women emancipation, LGBT, etc. On the other hand, the Trotskyist current preserve the orthodox Marxist positions and try to extend its influence in the working classes.

But, due to the rapid development in Turkey between the years 2002 and 2007, the major party also within the workers became to be the actual governing party, the Justice and Development Party (JDP) of Erdogan, although nowadays highly loosing supporters for its dictatorial regime, the economic crises and its regrettable and mortal managing of the Covid-19 pandemic.

3. Gezi park protest was environmental ground activity when it began and developed immediately. What is the status of the issue of environment among the leftists in Turkey?

Gezi park protests started on environmental issue (withdrawing the trees of the park) but with the first intervention of the police forces, it rapidly turned to be an insurrection against the dictatorial regime of Erdoğan. It was a multiclass mobilization and the biggest mass movement of Turkey’s history.

The real struggles against environmental deterioration began to develop recently with the mobilization of the rural people against the construction of hydroelectric and thermal centrals or countless mining projects that destroy the country’s remaining forests and natural life zones. Energy and mining are the JDP government’s strategic sectors for economic growth. Despite the destruction of agricultural zones and the natural environment, it is a fast and easy way to make profit for Turkish capitalists as well as multinational companies. These attacks that destroy the environment trigger the convergence of anti-capitalist struggles with the ecological movement. The majority of the left is sensitive to this issue, and there is a growing solidarity movement with the local resistants against such destructive projects.

4. In recent decades, a kind of Islamic left has been formed in Turkey. Ali Shariati’s ideas have attracted the attention of such groups. What is the opinion of the Turkish secular left about the Islamist left? As you know, in the Islamic revolution of 1979 in Iran, the secular left cooperated with Islamists – including leftist Islamists – which did not have a good result. Does this tendency exist among the secular leftists in Turkey?

In the noughties, some Islamic left groups, such as Anti-capitalist Muslims and Revolutionary Muslims, occurred in Turkey. They even joined the Gezi Revolt -the massive mobilization that gathered millions of people against the JDP government in 2013- and took part in the occupation of Taksim Square; central square of Istanbul occupied by protesters for more than a month during the Revolt. However, these groups could not become mass organizations and remained marginal.

Some sectors of the left, coming from left-Kemalist or Stalinist tendencies, are categorically against such formations. They define them as counter-revolutionaries and reject doing any united political actions with them. Liberal left tendencies welcome these Islamic left groupings, and they think they would become a tool for attracting the conservative base of the JDP from a left point of view. A more balanced approach would be the following: we can organize joint protests or political actions against the JDP government or for supporting mass mobilizations with them; however, we should avoid building permanent political fronts with them and should not give up a political/ideological discussion with these groupings.

5. What is the role of women among the secular left in Turkey?

It is hard to give a straight answer to this question because there is not a single answer. To start with, we can say that the role and place that women occupied within the left, historically speaking, have always been fundamental; but whether it was seen that way or not is the question. The left was considered, and it self-identified itself to be driven by men. Men were the brain, the thinkers, the vanguard, and women simply followed, and completed the picture — this was the understanding here, just like it was everywhere else, at first. The “official history” was one of men’s.

Yet women’s place and role, as well as the reality of patriarchy and how it works hand in hand with capitalism was more openly acknowledged starting with the emergence of a feminist movement in Turkey in the late 70s and early 80s. This is not to say that there weren’t feminists in Turkey before. It just means that this period is when women, collectively, asserted themselves as political subjects and started questioning the patriarchal norms underlying social and political spaces, including the left. That doesn’t simply mean bringing a feminist agenda to the table or having a right to speak up solely about issues concerning women; it also means pushing for an acknowledgment of women as fundamental actors in class struggle and class politics. 

On the one hand, Stalinist sectors, and their variants, for instance, still struggle with what to do with women or feminist struggle. Not only does their stagist understanding of class society and social change make them postpone women’s liberation and struggle against patriarchy to a time that succeeds socialist struggle. This understanding sometimes goes as far as to label women’s issues or demands as “bourgeois.” They are also still coming to terms with the idea that women can do politics or theorize about class struggle or challenge male analyses.

On the other hand, there are other sectors of the left that consider women’s struggle against patriarchy as inseparable from class struggle, and openly espouse feminism as part of their political programme. One can count Trotskyist parties, student movements, socialist feminists among them. And recent history only proves this fundamental role of women and women’s struggle in the leftist struggle. For instance, women were at the forefront of the Gezi Park mobilization — not simply to fight against certain sexist discourses that were part of the protests, but also to fight against the government and its political, economic, social, and environmental policies at large. Similarly, during the period of heightened repression and extended state of emergency following the coup attempt against the Erdogan government in 2016, women were the only sector that didn’t pull back from the streets to continue defending their rights and lives against the government.

6. What is the standpoint of the secular left towards Turkish nationalism? Do you think leftists should cooperate and unite with liberals and nationalists?

What we can call “Turkish nationalists” bear two diametrically opposing parties. One of them, as I mentioned above, is the CHP, which revendicates the social democratic program; but the other, the Nationalist Movement Party (MHP) is a fascist organization, based on the belief in the superiority of the Turkish race. With the first one, there can be joint actions inside the working class, not forgetting that it is a bourgeois party. As for the second (MHP), we should categorically struggle against it.

Those who can be called liberals once supported Erdogan’s government. They believed the Erdoğan government would “modernize and civilize” the country and insert Turkey into the European Union. Nevertheless, for some years, as the results of Erdogan’s Bonapartist dictatorial regime became more explicit, the liberals were silent and turned to be a marginally defamed sect. Any real left current that would collaborate with them will lose all its prestige if it has any.

7. Does the Turkish left believe in fighting against imperialism? Do you think that the domination of the great powers should be removed from the Middle East?

Yes, the left should definitely be anti-imperialist. However, what is strange in this country is that everybody claims to be “anti-imperialist.” Every day, Erdogan insults the imperialist countries, saying that the USA and the EU are trying to enslave our people and for this to destroy his government. Of course, this is hypocrisy on his part because Turkish capitalism is highly dependent on imperialism, and Erdoğan only tries to have a better position in his negotiation with imperialist countries. Even so, his supporters, to some extent, buy this demagogy.

The far left is, in theory, against imperialism, but the majority believes that imperialism is only composed of the United States. For that reason, they prefer to support, for example, the European Union (“for democracy”) or other big powers such as Russia and China to balance the USA. As for the revolutionary left, it is against all imperialist and expansionist powers in the Middle East and revendicates the solidarity of all the peoples of the Middle East to eradicate imperialism from the region and for the construction of a Federation of Socialist Republics.

8. What is the status of the rights of sexual minorities in Turkey?

Legally speaking, homosexuality is not a crime in Turkey, but there is no legal status or protection for same-sex couples. Sex change is allowed, transgender people can change their legal gender since 1988, and lgbti+ people have the right to seek asylum in Turkey under the Geneva Convention. Yet, no specific laws — civic, labor, or penal — exist to protect the lgbti+s against discrimination and violence based on sexual orientation or gender identity.

And the reality on the street is quite different from the legality confines. For instance, Turkey has a large lgbti+ refugee community — including individuals from Iran, Iraq, Lebanon, and Afghanistan. However, the government refuses to offer them refugee status or protection, and recently took these refugees’ rights to access healthcare, just prior to the pandemic.

Public opinion on homosexuality, and the lgbti+ community in general, has generally been conservative. Lgbti+ people are subject to systematic social, political, and police discrimination, harassment, and violence. In recent years, the conservative government has increasingly and openly targeted them. The head of Turkey’s Presidency of Religious Affairs went as far as to blame lgbti+s for causing and spreading Covid-19 during a sermon, approving and promoting hate speech and violence against the lgbti+.

In addition to femicides, several transgender individuals are brutally murdered every year, and the toll, just like in the case of femicides, has been on the rise. However, since the murder of transgender people is not considered a hate crime, there are no reliable statistics or reliable actions, or protection undertaken by the government. On the contrary, the perpetrators are protected by the police and the legal system.

It is also important that the bourgeois opposition parties remain mostly silent against the discrimination and violence that lgbti+s face. They shy away from espousing a pro-lgbti+ position, fearing losing their electoral base’s support. The lgbti+ community and movement, the feminist movement, and the left are the only sectors that publicly denounce, refute and fight against discrimination and violence based on sexual orientation or gender identity.

9. What is the position of the Turkish left on the Kurdish issue? What is the relation among the Kurdish left activists and the Turkish left activists? What have the leftists done to improve the situation of the Kurds in Turkey?

Traditionally, the left-Kemalist and Stalinist sectors have not acknowledged Kurds as separate nation and their right to self-determination. Since the 1970s, as the struggle of Kurds radicalized, some sectors of the Turkish left did recognize their national rights.

Since the 1980s, as the Turkish left has steadily weakened, the Kurdish national movement turned into a mass movement. While the armed struggle of the PKK made the Kurdish issue more pronounced, its methods played a divisive role between the Turkish and Kurdish working classes. In 2014, some sectors of the Turkish left and the political representatives of the Kurdish movement formed a joint party: People’s Democratic Party (HDP). It has been under harsh state repression after the negotiation process between the Kurdish movement and the JDP broke up in 2015. Thousands of HDP members are now arrested, including their ex-presidents and elected mayors. The grand majority of the Turkish left is in solidarity with the HDP against the state repression. However, the main challenge is raising and popularizing a political program that would combine the liberation of the Kurdish people and the emancipation of the Turkish and Kurdish working classes.

10. What is the standpoint of the left regarding the Armenian genocide in Turkey? How does this the genocide have been discussed in the society?

As is in the case of the Kurdish issue, the traditional left, represented by left-Kemalism and Stalinism denied the Armenian genocide for a long time. As an internationalist and a genuine radical left emerged in the 1970s, the Armenian issue started to be discussed within the Turkish and Kurdish left, and this internationalist and anti-capitalist left acknowledged the existence of the genocide. The state policy of Turkey is a categorical denial of the genocide and through education policies and the chauvinist positions of the mainstream political parties, this question is still a taboo for the society. However, the internationalist left, as well as the HDP, recognize the genocide and condemn the JDP government’s hostile policies against Armenia. They claim the solidarity and brotherhood of all peoples in the region.

Arjantin demiryolu sendikası seçimlerinde devrimci Bordo liste önemli zaferler elde etti

0

22 Aralık Çarşamba günü Demiryolu Sendikası’nda delegeler meclisi seçimleri yapıldı. Bu seçim, 17 Aralık Cuma günü yapılmış olan ve şube yöneticileri ile ulusal yöneticileri belirleyen seçimleri tamamlayıcı nitelikteydi. Demiryolları işletmesinin tatilin ortasında olmasından kaynaklanacak şekilde yüzlerce demiryolu işçisinin oy kullanamayacağı koşullarda yapılan bu seçimler, 22 Aralık’ta tamamlandı.

Sarmiento’da demiryolu işçisi yoldaşlarımızın seçimlere kitlesel ve militan katılımı sayesinde, 514 oy alan Pedrazista Sasia’nın Yeşil listesinin karşısında Bordo listemiz oyların %70’ini (1200 oy) alarak ezici bir zafer elde etti.

Sadece 22 Aralık seçimlerinde değil, 17 Aralık’taki yönetici seçimlerinde de oyların %70’ini aldık. Bunun anlamı şudur: Demiryolu Sendikası’nın 33 şubesindeki patron karşıtı ve antibürokratik delegelerin oluşturduğu sendikal akımın, yani demiryolu tabanının kendi mücadele aracının geliştirilmesinin devam ettirilmesine dönük yaygın bir destek mevcut.

Birkaç yıldır “Pollo” Sobrero, “Café” Ruíz Díaz, Edgardo Reynoso, Mónica Schlotthauer ve Luis “Pipi” Clutet gibi demiryolu işçisi önderleri olan yoldaşlarımızla inşa ettiğimiz ve kavgaya katılan yeni sendikal demiryolu gruplarıyla birlikte güçlenen mücadeleci ve demokratik Bordo önderliğimiz bir konsolide olma ve ilerleme sürecinde.

Bu seçimler aynı zamanda demiryolu işçilerinin Frente de Todos hükümetinin kemer sıkma politikalarına, paritenin düşüsüne, geriye dönük ücretlerin çalınmasına, 2020’de ücretlerin dondurulmasına, esnek çalışma modeline, sendikal adaylıkların yasadışı manevralarla engellenmek istenmesine, oy verecek işçilerin seçimlere kayıt yaptırması esnasında manipülasyonlara imza atılmasına ve Yeşil listenin bürokratik önderliğine dönük öfkeyi de ifade ediyor. Yine bu seçimler “diyalog” vaat eden ve ilk günden itibaren işçilerin taleplerini küçümseyen, teklifleri manipüle eden, kendi yandaşlarına gelir sağlayan Peronist devlet yönetimi ile bürokrasinin kurduğu suç ortaklığına yönelik öfkeyi de yansıtıyor.

Bu suç cephesi son ana dek her şeyi denedi: Arjantin Demiryolları başkanı Marinucci ile Yeşil liste adayları ortak bir eylem düzenlediler; hatta seçimleri mesai saatlerine koyarak, işçilerin mesai saatlerinde oy vermelerini zorunlu kılarak seçimleri aslında yasaklamak istediler ancak başarılı olamadılar.Yeşil listeye, kemer sıkma politikalarına ve pandemi protokollerinin ihlal edilmesine karşı verilen mücadeleyi ezmesi için güvendiler.

Batı bölgesi şubeleri ve Sarmiento delegeleri meclisi olarak biz demiryolu işçileri ise, onların bizlerden almaya niyetlendikleri haklarımız için mücadele etmeyi sürdürmeyi savunduk. Bu zaferler, iş günü konusunda yaklaşan mücadelelerde, engelli çocuklar için koyulması gereken kotalar meselesinde, erkek şiddete karşı cinsiyet eşitliğini sağlamada, “çırakların” sömürüsüne yol açan emek esnekliğine karşı kavgamızda, yapılan sahtekarlıkları engellememizde ve Yeşillerin gerçekleştirdiği saldırılarda kaybettiğimiz haklarımızın geri kazanılmasında bizi güçlendiriyor. Sonuç olarak Sasia ve Peronist yönetim yenilgiye uğratılmıştır.

Birleşik muhalefet diğer demiryolu hatlarında da oylarını korudu

Gerçekleştirilen ulusal ve bölgesel seçimler ile delege seçimleri hileliydi ve bu hile, ulusal muhalefet listelerinin Yeşillere karşı sunulmasına izin vermeyen yasaklayıcı bir yasa kapsamında örgütlendi. Bu nedenle, ulusal düzeyde Sasia’nın Pedrazist bürokrasisi tek bir liste ile tek başına yarıştı ancak bölgesel düzeyde Bordo liste, bürokratik engelleri iki şubede aşmayı ve seçimlere kendi listesiyle girmeyi başardı: Önderlik ettiğimiz ve kazandığımız Batı şubesi ve ve kadın kotasını karşılayamayalım diye bölgenin demiryollarının  adaylık sisteminin değiştirilmesine karşı verdiğimiz zorlu mücadeleden sonra Belgrano Norte şubesi.

Birleşik muhalefet olarak kendimizi demiryolu işçilerinin mücadeleci seçeneği olarak sunabildiğimiz yerler, delegeler meclisi seçimleriydi. Patagonya hattında dahi bürokrasi muhalefet listesine engel olamadı ve seçimleri askıya almak zorunda kaldı.

Ayrıca tıpkı Sarmiento’da olduğu gibi, muhalefette olan işçi tabanının öfkesinin dışa vurulmaması için çalışan bürokratlar ile işverenlerin ortak manevralarının ve bürokrasinin pozisyon almasının üstesinden gelinmesi gerekiyordu. Ancak bu hatlar Sarmiento’nun durumundan farklı bir durumda çünkü bürokratik aygıtı yöneten Yeşiller bu hatları, tabana herhangi bir danışma hakkı bile vermeden veya herhangi bir muhalefete göz açtırtmadan kontrol ediyor.

Bütün bu hatlardaki olağanüstü eşitsiz duruma rağmen, muhalefet listeleri oylarını korudu.

Önümüzdeki zorluklar

Sarmiento’nun Bordo listesinin güçlenmesiyle beraber 2022’de bizi bekleyen birkaç zorlukla karşı karşıya geleceğiz. Sendikanın içinde Yeşillerden Sasia’nın ücretler, esnek çalışma ve diğer konularda teslim olmasını ifşa etmeye ve buna karşı mücadele etmeye devam etmeliyiz. Bordo listeyi diğer hatlarda güçlendirmeliyiz. 

Aynı zamanda talepler listemiz adına mücadele edebilmek için birleşik muhalefetin koordinasyonu korunup güçlendirilmeli ve bürokrasinin bizi sendika içinde sürüklemeye çalıştığı izolasyonu kırmalıyız. 

Son olarak, 11 Aralık’ta Plaza de Mayo’daki kitlesel eylemde yaptığımız gibi, Peronist hükümetin patron partilerini de yanına alarak IMF’yle yapacağı anlaşmayı reddetmeye devam edeceğiz.

Sonuçlar

Roca hattında Sosyalist Sol olarak Bordo listemizin dahil olduğu bir koalisyon kurduk. PO’nun (İşçi Partisi) başını çektiği Gri liste, PTS’nin (Sosyalist İşçilerin Partisi) başını çektiği Turuncu liste, muhalif Peronistlerin başını çektiği Turkuaz liste ve Politica Obrero’nun (İşçi Politikası) başını çektiği Mor liste ile bir Çok Renkli Cephe listesi oluşturduk. Bu hatta Yeşil liste 2378 oy aldı, bizim de içinde olduğumuz koalisyon ise 905 oy aldı.

Belgrano Norte hattında Yeşil liste 882 oy aldı, Bordo listemiz ise 205 oy aldı.

Miter hattında seçimlere PTS ve MST (İşçilerin Sosyalist Hareketi) ile girdik. Burada Yeşil liste 1960 oy aldı, Bordo-MST-PTS listesi ise 331 oy aldı.

San Martin’deki Yeşil listeye muhalif liste, Kahverengi liste ismiyle hazırlandı. Yeşiller 1272 oy alırken, Kahverengi liste 375 oy aldı.

Belgrano Sur’da Yeşil liste 1600 oy aldı, Kahverengi liste ise 300 oy aldı.

***

Editörün önerdikleri:

Portekiz’in Ocak 2022 seçimleri için MAS 22 bölgeden aday çıkardı

0

Portekiz’de dayanışma içinde olduğumuz Sosyalist Alternatif Hareketi’nin (Movimento Alternativa Socialista-MAS) 30 Ocak 2022’de gerçekleşecek milletvekili seçimlerine dair çağrısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

***

Sosyalist Alternatif Hareketi (MAS) 30 Ocak’ta gerçekleşecek milletvekili seçimleri için 22 bölgede adaylarıyla yarışacak. 30 yaşındaki öğretmen ve aktivist Renata Cambra, MAS’ın ulusal önderi olarak sözcümüz ve Lizbon’daki listemizin başı olacak.

31 yaşındaki sosyal hizmetler işçisi Inês van Velze, Coimbra’daki listemizin; Barcelos Hastanesi’nde operasyon asistanı olarak çalışan 49 yaşındaki Vasco Santos, Braga’daki listemizin; 24 yaşındaki tasarımcı João Faria Ferreira, Setúbal’daki listemizin; 35 yaşında işsiz bir işçi olan Pedro Castro, Porto’daki listemizin, 33 yaşındaki banka işçisi Maricel Alina, Avrupa Birliği dışı bölgelerdeki listemizin; 51 yaşında olan ve inşaat sektöründe sendikacılık yapan José Sebastião ise Avrupa Birliği içi bölgelerdeki listemizin başını çekecek.

Aday listelerimizin yüzde 54’ü kadınlardan oluşuyor ve listelerimizin yüzde 45’inde listelerin başını bir kadın oluşturuyor. MAS olarak bu seçimlere “Solu ayağa kaldır” şiarıyla katılıyoruz, çünkü ülke solu son altı sene boyunca programını ve sokaklarda seferber olma yöntemini terk etti ve kendisini Sosyalist Parti (PS) için koltuk değneği rolü oynamaya adadı. Sol Blok (BE) ve Portekiz Komünist Partisi’nin (PCP) PS’ye nasıl bu kadar rahat uyarlandığı bir soru işareti ancak şurası kesin ki, bu iki yapı kendi aralarında ülke için siyasi bir alternatif inşası etrafında birleşemiyor.

PS’nin hükümet formülü, BE ve PCP tarafından desteklense de, Troika’nın mirasından kopamadığını ve onurlu bir gelecek yaratamadığını gösterdi. Görülebileceği üzere PS, bu ülkenin egemenlerinin çıkarlarına kopmaz bağlar ile bağlı olan partilerden biridir. Bu yüzden onlardan bekleyebileceğimiz tek şey kırıntılar, makyaj, boş konuşma, yarım yamalak önlemler, verilen sözlerin ertelenmesi ve daha fazla makyajdır. PS’nin güçlenmesinin sonucu, otoriter ve ırkçı aşırı sağın güçlenmesi ve solun giderek güçsüzleşmesi olmuştur.

Bu yol bize hizmet etmiyor. Altı yıldır atılacak olan o sözde önemli adımları bekliyoruz. MAS; sömürünün ve baskının olmadığı, herkes için geçerli olacak onurlu bir gelecek inşa etmeye katkıda bulunmayı amaçlıyor. Bizi takip edenler, son yıllarda geleneksel solun yaptığının aksine, sorunların çözümü için sürekli olarak halkla birlikte mücadele etme kararlılığında olduğumuzu zaten biliyorlar. Eğer bizi tanımıyorsanız da, bize kulak kabartın.

Boş konuşmalardan bıktık. Gezegenimizi piyasaların çıkarlarından korumak için, lityum gibi sahte yeşil çözümlere son vermek için, işten atmalar için değil ama yeni istihdam alanları yaratmak adına enerji dönüşümünü sağlamak için, demiryollarına etkili yatırımlar ve büyük şehirler dışındaki ulaşımın iyileştirilmesi için bu seçimlerde adayız.

Kırıntılardan bıktık. Parlamentoda temsil elde edersek MAS olarak sokaklarda gençlerle birlikte mücadele edeceğiz; öğrenciler için öğrenim ücretlerinin sonlandırılmasını ve yine öğrenciler için uygun fiyatlı kiraların belirlenmesini savunuyoruz, geçici çalışma şirketlerinin kapatılmasını ve aile içi şiddet mağduru kadınların korunması için mücadele edilmesini savunuyoruz.

Bu düzenden bıktık. Aşırı sağdan bıktık. Onurlu bir hayat istiyoruz. İşsizliğin sonlandırılması için 4 günlük bir çalışma haftası için mücadele edeceğiz. Ülkeyi yağmalayan ve borçlandıran egemenlerin malvarlıklarına el konulmasını ve onların tutuklanmasını talep etmekten korkmayacağız. Offshore operasyonlarına son vermek ve büyük servetlerin vergilendirilmesine başlamak yakıcı bir ihtiyaçtır.

Bir alternatif mevcut! Kampanyamızı takip edin! MAS’a katılın!

***

Editörün önerdikleri:

CST-PSOL: Bolsonaro’ya karşı eylem birliği ve bir sosyalist bloğun inşa edilmesi için

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Brezilya seksiyonu olan CST-PSOL’un (İşçilerin Sosyalist Akımı – Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) yayın organı Sosyalist Mücadele’nin 144. sayısının (Aralık) başyazısının çevirisini aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

Bu yıl da sona ererken, sokaklarda birleşik ve kitlesel eylemleri şimdi her zamankinden daha fazla yeniden var etmeliyiz. Kadınların 4 Aralık’taki ve emekçilerin 8 Aralık’taki eylemleri önemliydi ancak bunlar Fora Bolsonaro [Bolsonaro Defol] kampanyası tarafından iyi bir şekilde hazırlanmamıştı. Pandeminin ortasında patlak veren ekonomik ve toplumsal kriz hâlâ oldukça derin ve tam da bu nedenle, sokaklarda birleşik bir seferberliğe ihtiyaç duyuyoruz.

Son günlerde Dieese (Sendikalar Arası İstatistik Departmanı), birçok eyaletteki başkentte temel gıda ürünlerinde fiyat artışları yaşandığını gösteren çalışmalar yayımladı. Brasília gibi bazı bölgelerde 12 aylık fiyat artışları yüzde 30’u geçmiş durumda. Resmi asgari ücretin 1100 real olduğu [yaklaşık 2.677,58 lira] ve milyonlarca insanın acil yardım paketlerinden yoksun bırakıldığı bir ülkede, bir bütün olarak, en temel gıda ürünlerini içeren bir alışveriş sepeti 700 real civarında bir fiyata denk geliyor. Band Haberleri isimli gazetede yayımlanan bir habere göre, Baixada Fluminense bölgesinde yaygın açlıktan dolayı kokarcalar ile beslenmek zorunda kalan çocuklar mevcut. Bu nedenle, Fora Bolsonaro kampanyasının CUT (İşçilerin Birleşik Merkezi), CTB (Brezilya İşçileri Merkezi), MTST (Evsiz İşçiler Hareketi), UNE (Ulusal Öğrenci Sendikası) ve diğer öncülerin mücadeleyi sokaklarda, herhangi bir zayıflığa sebep olmadan ve sorunları takvimlere ertelemeden, etkili bir şekilde inşa etmelerini talep ediyoruz.

Açlık ve krize karşı acil önlemler ve kamu hizmetlerinin savunulması için

Bolsonarocu aşırı sağa karşı, Ulusal Meclis’in, belediye başkanlarının ve valilerin geçirdiği kemer sıkma önlemlerine karşı acil önlemler almalıyız. Correios ve Petrobras gibi devlet şirketlerine, çevrenin korunmasına, sağlığa ve eğitime yatırım yapılması adına kaynakların bulunması için bankerlere olan borçların ödenmemesini ve milyarderlerin vergilendirilmesini öngören etkili bir alternatif ekonomik ve toplumsal planın oluşturulmasını amaçlayan bir mücadeleyi savunuyoruz. Bu kaynakların aynı zamanda acil yardım paketlerini güvence altına almasını ve feminist, siyah ve LGBTQIA+ topluluklara destek olmasını savunuyoruz. Ücretlerin iyileştirilmesini; gıda, gaz, elektrik ve benzin fiyatlarının düşürülmesini; topraksızların denetimi altında bir tarım reformunun hayata geçirilmesini ve yerli toplulukların topraklarının dokunulmaz ilan edilmesini savunuyoruz.

Bir sol cephe inşa edelim

Birleşik bir mücadeleyi ve kitle örgütlerinin tabanlarında demokratik meclislerin kurulmasını talep ediyoruz ancak bunun yanı sıra, işçi sınıfının, gençliğin ve halk kesimlerinin sınıf bağımsızlığına yaslanan alternatif önderliğini inşa etmek için mücadele etmeyi sürdürmemiz gerekiyor. Eski başkan Lula ile sendikal merkezilerin resmi konferanslarının önerdiği geniş cephe politikası ve patronların temsilcileriyle koalisyonlar oluşturma çizgisi bu hedefe hizmet etmiyor, çünkü bu finans dünyasına makul bir teklif olarak gözüküyor ve mücadelelerin frenlenmesini öngörüyor.

Bu nedenle, sınıf işbirlikçiliği stratejisine karşı olan her şeyi ve herkesi birleştirmek için savaşmalıyız. Önerimiz PSOL’un sosyalist ve komünist soluyla birlikte Glauber Braga’nın önadaylığıyla, UP’den (Halk Birliği) Leonardo Péricles’in önadaylığıyla, PSTU’dan (Birleşik Sosyalist İşçi Partisi) yoldaşlarla, devrimci ve sosyalist kutbun diğer sektörleriyle ve PCB’den (Brezilya Komünist Partisi) yoldaşlarla bir sosyalist cephe oluşturmaktır.

Bu nedenle bu örgütlerin önderleriyle bir toplantı teklif ediyoruz. Bu örgütlerin önderlerini, mücadeleler ve seçimler için ulusal çapta ve eyaletlerde sol sosyalist bir blok veya cephe inşa etmenin olanakları üzerine tartışmaya çağırıyoruz.

İstanbul’dan bir eğitim emekçisi: “Çarık sıkmaya başladı”

0

Gazetenin yeni sayısı çıktığında yeni yıla girmiş olacağız. Ekonomik kriz derinleşirken Tek Adam rejimi de kendi kendini yönetememekte. Son bir yılda neler mi oldu? Herkesin merak ettiği asgari ücret açıklandı, işsizlik her geçen gün artarken iş kazalarında ölenlerin sayısı arttı, TL dolar karşısında değer kaybettikçe iğneden ipliğe her şeye zam üstüne zam geldi, yoksulluk arttı, pandemiyle birlikte okul terkleri başladı ve çocuk işçi sayısında artış görüldü, nefret söylemleriyle birlikte ırkçı saldırılar arttı ve İzmir’de üç Suriyeli işçi yakılarak katledildi…

Eskiler “çarık sıkmaya başladı” derler. Gerçekten de çarık sıkmaya başladı. Eskisi gibi her şeyi alamıyoruz, eskiden iki tane aldığımızın şimdi bir tanesini zor alıyoruz. Onların deyimiyle, porsiyonu ister istemez eksiltmek zorunda kalıyoruz. Sermaye kanımızı emdikçe emiyor, bir türlü doymak bilmiyor. Biz işçilerin kanıyla beslenmeye, büyümeye devam ediyor.

Ancak biz biliyoruz ki bu böyle gitmez. Bizler milyonlarız, onlarsa az. İşçi bir arkadaşımın söylemiyle, tükürsek boğulacaklar. Asıl mesele de tükürecek olanların yan yana gelmesi, sorunlarını ortak potada eriterek birlikte mücadele etmesinde.

Biz gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir hayat istiyoruz. Ücretli kölelik düzeni, bu yaşamı biz işçilere, emekçilere çok görmektedir. Biz biliyoruz ki tahayyül ettiğimiz hayat biz mücadele ettiğimizde gerçekleşecek. O yüzden bulunduğumuz her alanda yan yana gelerek, sorunlarımız etrafımızda örgütlenmemiz gerekiyor.

Dünya işçi sınıfı ve sosyalistler Kazakistan devrimiyle uluslararası dayanışmasını ilan ediyor

0

İrlanda milliyetçisi ve Troçkist birkaç partinin bir koalisyonu olan Kârlardan Önce Halk (People Before Profit) oluşumundan İrlanda parlamentosu milletvekili olan Paul Murphy’nin girişimiyle hazırlanan, Kazakistan Ayaklanması’yla uluslararası dayanışma çağrısı yapılan ve imzaya açılan bir deklarasyonu, aşağıda okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

Bu deklarasyon birkaç saat içinde, dünya partimiz İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) de dahil olmak üzere 200’ün üzerinde sosyalist işçi örgütü ve aydın tarafından imzalandı.

Bu deklarasyon, Türkiye’den AKP, MHP, CHP ve İyi Parti’nin Kazakistan Ayaklanması’nı yeren ve zamlara karşı isyan eden halkı karalayıp baskıcı Tokayev rejimine desteğini açıklayan ortak imzalı metni de dahil olmak üzere, halk düşmanı Kazak rejimine destek veren bütün egemen sınıf oluşumlarına karşı, küresel işçi sınıfının verdiği bir cevap niteliğindedir.

***

Biz aşağıda imzası olan sosyalistler, sendikacılar, insan hakları aktivistleri, savaş karşıtı aktivistler ve politik örgütler, 2 Ocak’tan bu yana Kazakistan’daki ayaklanmayı, işçilere dönük derin bir dayanışma duygusuyla takip ettik.

Grevci petrol işçileri, madenciler ve eylemciler acımasız bir baskıya maruz bırakıldılar. Polis ile ordunun bütün bir gücü, “uyarı yapılmadan ateş etme” emirleriyle birlikte onları üzerine salındı. Şu ana dek 160’dan fazla eylemci öldürüldü ve 8000’den fazla insan tutuklandı.

Şu an hükmetmekte olan diktatörlüğün, bu ayaklanmanın “İslamcı radikallerin” veya ABD emperyalizminin müdahalesinin bir ürünü olduğu yönündeki propagandasını reddediyoruz. Buna dair ortada hiçbir kanıt yoktur. Aksine, bu iddia, yani sözde “dış” mihrakları suçlama eğilimi, halk düşmanı rejimlerin alışılmış mazeretlerindendir.

Eylemleri tetikleyen olgu, akaryakıt fiyatlarındaki artış oldu. Devasa bir petrol zenginliğinin korkunç bir yoksulluk ve sömürüyle yan yana yaşadığı bir ülkede, bu, bardağı taşıran son damla oldu. Ayaklanma aynı zamanda, bu acımasız diktatörlüğün halkın sırtında ezici bir yük olmasının da bir sonucuydu. Bu rejim bütün muhalefet partilerini yok etti, sendikacılar ile insan hakları aktivistlerini hapse attı ve onlara işkence etti. Bu rejim, 10 yıl önce Canaözen’de greve çıkan petrol işçilerinin katledilmesinden de sorumlu.

Bütün büyük kapitalist güçlerin aldıkları pozisyon oldukça açık. Putin, Kazak rejimini tamamen destekliyor. Rusya önderliğindeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ), eylemcileri sindirmek için Kazakistan’a 3000 asker gönderdi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping de ayaklanmaların “dış güçlerin” bilinçli bir ürünü olduğunu iddia ederek Kazak hükümetine desteğini açıkladı.

ABD yönetimi “hem yetkililer hem de protestocular için itidal” çağrısında bulundu. Benzer bir şekilde Avrupa Birliği de eylemcilere “şiddete varan herhangi bir kışkırtmadan kaçınma” çağrısında bulundu ve yetkilileri “meşru güvenlik çıkarlarını savunurken barışçıl gösteri yapmak şeklindeki temel hakka saygı duymaya ve güç kullanımında orantılı olmaya” çağırdı.

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, herkes, doğal kaynakların ve Kazak işçilerin sömürülmesinden kazanç sağlayan petrol şirketlerinin “istikrarını” ön planda tutuyor.

Kapitalist rejimlerin kendi aralarında ilan ettikleri sınıf dayanışmasına, biz de işçi sınıfının dayanışmasıyla cevap veriyoruz ve aşağıdaki talepleri sendikalarımızda, parlamentolarda ve örgütlerimizde savunmaya kendimizi adayacağımızı ilan ediyoruz:

— Kazakistan’da diktatörlüğe karşı ayaklananlarla dayanışma.

— Protestolara yönelik baskıyı durdurun.

— Gözaltına alınan tüm protestoculara ve siyasi tutsaklara özgürlük.

— Rus ve KGAÖ müdahalesine hayır: Birlikleri derhal geri çekin.

— Kitlelerin isyanını rejimin zulmü ve şiddetiyle eşitleyen Avrupa Birliği ile ABD’nin ikiyüzlülüğüne hayır.

— Kahrolsun diktatörlük.

— Petrol işçilerinin, zengin petrol kaynaklarının ve başlıca sanayi dallarının işçilerin kontrolü altında kamulaştırılması çağrısını destekliyoruz.

— Kazakistan’da bağımsız bir sendikal hareketin ve bir sosyalist hareketin inşa edilmesini destekliyoruz.

İmzalar solidaritykazakhstan@gmail.com adresine gönderilebilir.

12 Ocak 2022.

***

İlk imzacılar:

Türkiye:

Oktay Çelik – İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Görkem Duru – İşçi Demokrasisi Partisi önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Muhittin Karkın İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Atakan Çiftçi – Eğitim-Sen işyeri temsilcisi

Kaan Gündeş – Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) çalışanı

Sedat Durel – Devrimci İletişim ve Çağrı Merkezi Çalışanları Sendikası (Dev İletişim-İş) eski Genel Sekreteri

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Dördüncü Enternasyonal Birleşik Sekreterlik Türkiye seksiyonu

Ecehan Balta, Sosyalist Alternatif

Nihat Boyraz, Sosyalist Alternatif

Sosyalist Alternatif

Arnavutluk

Redi Muci

Yeni Zelanda

Aotearoa

Uluslararası Sosyalist Örgüt (International Socialist Organization, ISO)

Joe Carolan, Birlik Sendikası örgütlenme uzmanı

Arjantin

Juan Carlos Giordano – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Ulusal milletvekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Monica Schlottahuer – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Ulusal milletvekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Demiryolu İşçileri Sendikası Sarmiento delegesi

Mercedes De Mendieta – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Ulusal milletvekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Graciela Calderón – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Buenos Aires il meclisi vekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve SUTEBA Matanza Bölgesi Genel Sekreteri

Mercedes Trimarchi –  Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Noelia Agüero –  Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Blanca López – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Neuquen il meclisi vekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Pablo Almeida – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Ángel Guerrero – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Moreno Belediye Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Ivan Ponce – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Jose C. Paz Belediye Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Olga Ortigoza – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik La Matanza Belediye Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve SUTEBA basın sekreteri

Alfredo Leytes – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Cordoba Belediye Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Romina Ruocco – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Merlo Belediye Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Liliana Olivero – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Laura Marrone – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

José Castillo – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Anisa Favoretti – Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Santiago del Estero il meclisi vekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Rubén “Pollo” Sobrero – Demiryolu İşçileri Sendikası Buenos Aires Oeste bölgesi Genel Sekreteri,  Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Angélica Lagunas – ATEN Capital (Eğitim emekçileri sendikası) Genel Sekreteri ve Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik Millet Meclisi üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Mariana Scayola – Ademys (Eğitim emekçileri sendikası) Genel Sekreteri, Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Jorge Adaro – Ademys (Eğitim emekçileri sendikası) Yardımcı Sekreteri, Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Edgardo Reynoso – Demiryolu İşçileri Sendikası Buenos Aires Oeste bölgesi yöneticisi,  Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Mónica Méndez – CİCOP (sağlık emekçileri örgütü) Genel Sekreteri, Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Adriana Astolfo – Adosac Pico Truncado (Eğitim emekçileri sendikası) yöneticisi, Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Daniela Vergara – Amsafe Rosario İnsan Hakları Örgütü sekreteri,  Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Silvia Fernández – SUTEBA Tigre Bölgesi sekreteri, Sosyalist Sol / İşçilerin ve Solun Cephesi Birlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Miguel Sorans – İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderi

Christian Castillo, Sosyalist İşçilerin Partisi (PTS) önderi

Nicolás del Caño, Buenos Aires bölgesinden FIT milletvekili, PTS önderi

Myriam Bregman, Buenos Aires bölgesinden FIT milletvekili, PTS önderi

Alejandro Vilca, Jujuy Aires bölgesinden FIT milletvekili, PTS önderi

Raúl Godoy, FIT eski Neuquén eyalet yardımcısı. PTS önderi, SOECN (Seramik İşçileri Sendikası) eski Genel Sekreteri, işçiler tarafından işgal edilip yönetilen Zanon fabrikasında eski işçi

Eduardo Ayala, işçiler tarafından işgal edilip yönetilen Madygraf fabrikası işçisi, PTS önderi

Claudio Dellecarbonara, Metro ve Premetro İşçileri Derneği’nin (AGTSYP) azınlık lideri, FIT’ten Buenos Aires belediye meclisi üyesi, PTS önderi

Avustralya

Caitlin Doyle-Markwick, Dayanışma (Solidarity, IST), Medya ve Sanat İttifakı üyesi

Miroslav Sandev, Dayanışma, Öğretmenler Federasyonu üyesi

Luke Alexander, NTEU

Dani Cotton, Ulusal Yükseköğretim Birliği, Şube Komitesi, Sidney Üniversitesi

Susan Price

Mick Armstrong, Socialist Alternatif Ulusal Komitesi

Avusturya

Christian Zeller, Ekososyalizm Ağı (Netzwerk Ökosozialismus), ekonomi ve coğrafya profesörü, Salzburg Üniversitesi

Manfred Ecker, Özel Sektör Çalışanları Sendikası (Gewerkschaft der Privatangestellten, GPA)

David Heuser, Sol Yol (Linkswende)

Heidi Specht, İşçi Görüşü (Arbeiter Innenstandpunkt)

Karin Wilfingseder, GPA

Belçika

Daniel Tanuro, Antikapitalist Sol (Gauche anticapitaliste), yazar

Jean Vogel, Marcel Liebman Enstitüsü başkanı

Eric Toussaint, Dördüncü Enternasyonal Birleşik Sekreterlik, tarihçi

Freddy Mathieu, FGTB eski bölge sekreteri

SAP – Antikapitalisten / Gauche anticapitaliste

Bolivya:

Humberto Balderrama – İşçi Partisi Merkez Komite üyesi

Eliseo Mamani – La Paz Eğitim Emekçileri Federasyonu yöneticisi, Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Jorge de La Rocha – İşçi Partisi önderlerinden

Amado Quispe – Chuquisaca Sağlık Emekçileri Sendikası ve İşçi Partisi önderlerinden

Brezilya

Joao Batista Araujo “Baba” – Rio de Janeiro, CST-PSOL, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Letícia Parks, Sao Paulo’da profesör, Quilombo Vermelho kurucusu, Devrimci İşçi Hareketi (MRT) önderi

Marcello Pablito, USP İşçileri Sendikası yöneticisi, MRT önderi

Fernanda Peluci: Sao Paulo Metro İşçileri Sendikası yöneticisi, Sınıf Hareketimiz (Movimento Nossa Classe) üyesi

Marie Castaneda: UFRN CACS Marielle Franco koordinatörü, Juventude Faísca – Anticapitalista e Revolucionária militanı

Britanya

Simon Hannah, Lambeth UNISON şube sekreteri

Fiona Lali, Marksist Öğrenci Federasyonu (MSF)

Anne Alexander, Ortadoğu Dayanışması (Middle East Solidarity) dergisi editörü

Emek Temsil Komitesi (Labor Representation Committee, LRC)

Neil Faulkner, arkeolog, tarihçi, yazar

Kazakistan Dayanışması Kampanyası  Kazakh Solidarity Campaign

John McInally, Kamu ve Ticari Hizmetler Sendikası eski başkan yardımcısı

Sosyalist Çağrı (Socialist Appeal – IMT)

İşçi İktidarı (Workers Power)

Ukrayna Dayanışması Kampanyası (Ukraine Solidarity Campaign)

Alex Callinicos, King’s College London Avrupa Çalışmaları fahri profesörü

Andy Richards, UNISON Brighton ve Hove şubeleri yöneticisi

Donny Gluckstein, İskoçya Eğitim Enstitüsü, EIS Konseyi, Sosyalist İşçi Partisi (SWP)

Gareth Jenkins, SWP

Jon Woods, UNISON Portsmouth şubesi yöneticisi

Gilbert Achcar, Üniversiteler ve Liseler Sendikası’nda (Universities and Colleges Union – UCU) çalışan, profesör

Michael Tucker

Ian Parker, Unite

Andrew Kilmister, UCU Oxford Brookes Üniversitesi şubesi sekreteri

Rowan Fortune, Antikapitalist Direniş Yürütme Komitesi üyesi

Penny Foskett, SWP, NEU

Campbell McGregor, İskoçya Sosyalist Partisi (Scottish Socialist Party), UNISON

Tony Foley, NEU, İngiltere

Antikapitalist Direniş (Anti-Capitalist Resistance, England and Wales – ACR)

Kosta Rika

Paola Zeledón, Günlük Sol-Kosta Rika (La Izquierda Diario-Costa Rica) editörü.

Fernanda Quirós, Ekmek ve Güller (Pan y Rosas)

Esteban Fernández, OSR önderi, UCR’de felsefe profesörü

Küba

Frank García Hernández, Comunistas yazarı, Yayın Kurulu üyesi

Kıbrıs

Athina Kariati, Yeni Enternasyonalist Sol (NEDA)

Yeni Enternasyonalist Sol (NEDA

Danimarka

Søren Sondergaard, Kızıl-Yeşil İttifak, Danimarka parlamentosu milletvekili

Dominik Cumhuriyeti

Sosyalist İşçi Hareketi (MST), İUB-DE

Fransa

Christian Mahieux, Uluslararası Emek Dayanışması ve Mücadele Ağı

Malewski Jan, Inprecor editörü

Penelope Duggan, International Viewpoint editörü

Michael Löwy

Yeni Antikapitalist Parti (Nouveau Parti Anticapitaliste, NPA)

Almanya

Yaak Pabst, marx21 editörü

Michael Findeisen

Joachim Ladwig, Birleşik Hizmetler Sendikası (ver.di)

Daniel Behruzi, ver.di TU Darmstadt Sendikası sözcüsü

Alexander Keim, Sol Parti (die Linke), ver.di

Uluslararası Sosyalist Örgüt (Internationale Sozialistische Organization – ISO)

Dr. Winfried Wolf, Küresel Ekonominin Eleştirisi (Kritik der globalen Ökonomie) dergisi, LP21 editörü

Aron Amm, Mücadelede Öğrenelim (Lernen im Kampf)

Martin Suchanek, Beşinci Enternasyonal için Birlik Almanya seksiyonu İşçilerin Güç Birliği (Gruppe ArbeiterInnenmacht) üyesi, Devrimci Marksizm (Revolutionärer Marxismus) editörü

Wilhelm Schulz, Gruppe ArbeiterInnenmacht

Jaqueline K. Singh, Enternasyonal Komünist Gençlik üyesi

Matthias Fritz, IG Metall Mahle sendikası

Yunus Özgür, Berlin’de kurye

Charlotte Ruge, sağlık işçisi, Münih

Tabea Winter, Freie Üniversitesi öğrencisi

Thies Gleiss, Die Linke Ulusal Yürütme Komitesi üyesi

Yunanistan

Panos Garganas, Sosyalist İşçi Partisi (Sosialistiko Ergatiko Komma – SEK), haftalık İşçi Dayanışması’nın editörü

Elaliberta.gr, www.elaliberta.gr, Yayın Kurulu

Serafeim Rizos, Chania Öğretmenler Sendikası yöneticisi

Thanasis Diavolakis, Özel Okul Öğretmenleri Federasyonu

Katerina Thoidou, Nikaia-Renti belediye meclisi üyesi

Maria Styllou, Sosialismos apo ta kato editörü

Thanasis Kampagiannis, Atina Barosu meclis üyesi

ANTARSYA (Antikapitalist Sol Cephe)

Xekinima (Uluslararası Sosyalist Örgüt)

NAR (Yeni Sol Akım)

Manthos Tavoularis, liman işçisi, sendikacı

Tassos Anastassiadis, Yunan Gazeteciler Federasyonu (POESY) genel meclis üyesi

TPT (Dördüncü Enternasyonal Eğilimi, Birleşik Sekreterlik)

Petros Constantinou, Atina belediye meclisi üyesi, Irkçı ve Faşist Tehlikeye Karşı Birleşik Hareket (KEERFA) üyesi

Aphrodite Fragkou, Marousi belediye meclisi üyesi

Dimitris Zotos, Atina Hukukçular Derneği

Hindistan

Rohini Hensman, Aşağıdan Enternasyonalizm (Internationalism from Below), yazar, araştırmacı, aktivist

İran

Morad Shirin, Shahrokh Zamani Eylemi Kampanyası uluslararası örgütçüsü

Maziar Razi, İran Devrimci Marksist Akım sözcüsü

İrlanda

Bríd Smith, Kârlardan Önce Halk (People Before Profit – PBP), İrlanda parlamentosu milletvekili

Paul Murphy, PBP, İrlanda parlamentosu milletvekili

Gino Kenny, PBP, İrlanda parlamentosu milletvekili

Richard Boyd Barrett, PBP, İrlanda parlamentosu milletvekili

Gerry Carroll, PBP, Yasama Meclisi üyesi

Mick Barry, Dayanışma (Solidarity) ve Sosyalist Parti üyesi, İrlanda parlamentosu milletvekili

People Before Profit

Sosyalist Demokrasi

Goretti Horgan, People Before Profit

Jess Spear, RISE ulusal örgütçüsü

John Molyneux, People Before Profit, sendikacı, İrlanda Marksist İnceleme (Irish Marxist Review) editörü

Ailbhe Smyth, Le Cheile: Diversity Not Division üyesi

Eddie Conlon, Öğretmenler Sendikası eski genel sekreteri

Emilio Maira, People Before Profit

Memet Uludağ, sendikacı

Shaun Harkin, People Before Profit, Strabane belediye meclisi üyesi

Mark Price

İtalya

Giacomo Turci, La Voce delle Lotte editörü

Scilla Di Pietro, Feminist Il Pane e le Rose sözcüsü

Mary Rizzo, Le Voci della Libertà aktivisti

Japonya

Tsutomu Teramoto, Japonya Devrimci Komünist Birliği

Japonya Devrimci Komünist Birliği

Meksika

Enrique Gómez – Sosyalizme Doğru Hareket önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Francisco Retama – Sosyalizme Doğru Hareket önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Jose Manuel Aguilar Mora, Meksika Otonom Üniversitesi profesörü, Sosyalist Birlik (La Liga De Unidad Socialista – LUS) üyesi, İşçilerin Devrimci Partisi (Partido Revolucionario de los Trabajadores – PRT) önderi

Edgard Sánchez, PRT

Nijerya

Salako Kayode, Devrimci Sosyalist Hareket sözcüsü

Dimeji Macaulay, Devrimci Sosyalist Hareket yöneticisi

Polonya

Andrzej Żebrowski, İşçi Demokrasisi (Pracownicza Demokracja)

Agnieszka Kaleta

Michał Wysocki, işçi, Pracownicza Demokracja üyesi

Filip Ilkowski, doçent, Varşova Üniversitesi Polonya Öğretmenler Sendikası üyesi, Polonya Öğretmenler Sendikası Yüksek Öğrenim ve Bilim Konseyi Başkanlığı üyesi

Rusya

Daria, Uluslararası Sosyalist Akım

Semyon, Troçkist

Sosyalist Akım (IST)

Denis Zagladkin, Sosyalist Akım

İskoçya

Paul Inglis, Radikal Bağımsızlık Kampanyası, IWW sendikası Clydeside şubesi üyesi, Unison sendikası Glasgow şubesi üyesi

Connor Beaton, Cumhuriyetçi Sosyalist Platform sekreteri

Allan Armstrong, Cumhuriyetçi Sosyalist Platform, İskoçya Eğitim Enstitüsü

Frances Curran, eski parlamento milletvekili, Bağımsızlık İçin Sosyalizm üyesi

Pete Cannell, Scot.E3 (İstihdam, Enerji ve Çevre) sekreteri

Bob Goupillot, Radikal Bağımsızlık Kampanyası Edinburgh üyesi

Ecosocialist.scot, ecosocialist.scot

Güney Afrika

Mametlwe Sebei, Güney Afrika Genel Sanayi İşçileri Sendikası başkanı

Güney Kore

İşçi Dayanışması

İspanyol devleti

Josep Lluis del Alcázar – Eğitim Emekçileri Sendikası delegesi ve Enternasyonalist Mücadele önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Marga Olalla – Belediye İşçileri Sendikası delegesi ve Enternasyonalist Mücadele önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Miquel Blanch – Eğitim Emekçileri Sendikası delegesi, İşçi Komisyonları Sendikal Akımı Girona Bölgesi üyesi ve Enternasyonalist Mücadele üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

M. Esther del Alcázar – Eğitim Emekçileri Sendikası delegesi ve Enternasyonalist Mücadele önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Antikapitalistler (Anticapitalistas)

David Karvala, Marx21 üyesi

Carlos de Pablo Torrecilla, Katalonya UGT sendikası kurumsal politikası sekreteri

Gerardo Pisarello, Unidas Podemos, parlamento milletvekili

Miguel Urbán Crespo, Antikapitalistler (Anticapitalistas), Avrupa Parlamentosu üyesi

Marx21.net

Santiago Lupe, İşçilerin Devrimci Akımı (CRT) sözcüsü, tarihçi

Lucía Nistal, Madrid Özerk Üniversitesi’nden (UAM) Edebiyat Teorisi doktora öğrencisi, UAM referandumunun organizatörü ve CRT sözcüsü

Juan Carrique, işçi avukatı, CGT’ye bağlı Özgür Hukukçular ve Avukatlar Derneği üyesi

Josefina L. Martínez, gazeteci, tarihçi, yazar, Contrapunto editörü

Asier Ubico, CGT – Zaragoza’nın Telepizza Şirket Komitesi başkanı

Juan Carlos Arias Sanz, Madrid Sosyal Politikalar ve Aile Departmanı’nda UGT delegesi

Cynthia Lub, tarihte doktora öğrencisi, yazar, Esquerra Diari.cat editörü ve CGT Lleure üyesi

Maria Dantas, ERC, Katalan aktivist, parlamentoda milletvekili

İsveç

Hannah, Sosyalizm İçin Hareket (Bewegung für den Sozialismus)

Manuel Sepulveda, Sosyalizm İçin Hareket

Stéfanie Prezioso, Sol Birlik (Ensemble à Gauche), parlamentoda milletvekili

Jean Batou, Sol Birlik (Ensemble à Gauche), parlamentoda milletvekili

Philipp Schmid, Sosyalizm İçin Hareket, öğretmen, sendikacı

Christian Zeller, Ekososyalizm Ağı, ekonomi ve coğrafya profesörü

İsviçre

Jonas Brännberg, Uluslararası Sosyalist Alternatif (Rättvisepartiet Socialisterna), Luleå City belediye meclisi

Suriye

Jackal, Devrimci Sol Hareket

Tayvan

黃 梓 豪, Uluslararası Sosyalist İlerleme

ABD

Emmanuel Santos – Sosyalist Çekirdek, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Andrew Berman, Barış İçin Gaziler, Barış ve Dayanışma aktivisti

Brandon Madsen, America Demokratik Sosyalistleri (Democratic Socialists of America – DSA)

Reform ve Devrim (Reform & Revolution, DSA fraksiyonu)

Dan La Botz, New Politics editörü

Tyron Moore, Washington Eyalet Çalışanları Federasyonu örgütlenme uzmanı

Phil Gasper, New Politics editörü

Richard Burton, Montgomery County Eğitim Derneği, UniServ yöneticisi ve örgütlenme uzmanı

Tempest Kolektifi

E. Reed, Boston Devrimci Sosyalistleri Koordinasyon Komitesi üyesi

David McNally, Specter Journal editörü, Houston Üniversitesi tarih profesörü

Steve Leigh, Seattle Devrimci Sosyalistleri

Joel Geier

Sherry Wolf, Cinsellik ve Sosyalizm kitabının yazarı, Tempest Kolektifi, yazar

Sosyalist Yeniden Diriliş (Socialist Resurgence)

Charles Post, Tempest Kolektifi, DSA üyesi, Specter: A Marxist Journal editörü

Zachary Levenson, Specter editörü, sosyoloji yardımcı doçentliği, UNC Greensboro

Ashley Smith, Tempest Kolektifi, DSA üyesi, Ulusal Yazarlar Sendikası

Venezuela

José Bodas – Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu Genel Sekreteri

Orlando Chirino – Sınıf Mücadeleci, Birlikçi, Devrimci, Özerk Akım ulusal önderi

Armando Guerra – Hidrocapital Sendikası (Devlet Su Hizmetleri Çalışanları Sendikası) eski önderi

Miguel Ángel Hernández – Sosyalizm ve Özgürlük Partisi Genel Sekreteri, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Simón Rodríguez Porras – Sosyalizm ve Özgürlük Partisi önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Angel Árias, LTS önderi, kamu işçisi

Suhey Ochoa, Pan y Rosas, çevrimiçi platform işçisi

Zimbabve

Tafadzwa A Choto, Uluslararası Sosyalist Örgüt

Şili:

Ranier Rios Puebla – Sosyalist İşçi Hareketi önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Panama:

Priscilla Vásquez – Sosyal Güvenlik Hizmeti Çalışanları Sendikası ulusal önderi

Virgilio Arauz – Sosyalist Öneri önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Peru:

Jorge Corzo – Birleşik İşçi Partisi önderlerinden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Enrique Fernández Chacón – Birleşik İşçi Partisi eski ulusal milletvekili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Uluslararası örgütler

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

Uluslararası Marksist Eğilim (IMT)

Devrimci Komünist Enternasyonal Eğilim (RCIT, www.thecommunists.net)

Troçkist Fraksiyon – Dördüncü Enternasyonal

Bakırköy Belediyesi işçilerinin grevi kararlılıkla sürüyor

0

Belediye İş Sendikası üyesi Bakırköy Belediyesi işçilerinin grevi 80 günü aşkındır kararlılıkla devam ediyor. Sıfır zam dayatmasına karşı greve çıkan işçiler, soğuk havaya rağmen grev meydanını bırakmıyor.

13 Ocak günü İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak gerçekleştirdiğimiz ziyarette, işçilerle grev süreçlerine ilişkin sohbet ettik. Gazete Nisan’ın son sayısını ve “Ekonomik çöküşe ve tek adam rejimine karşı: Emek ittifakının inşası için mücadeleye!” bildirilerimizi onlarla paylaştık. İşçiler, Belediye Başkanı’nın grevlerini ve taleplerini görmezden gelerek masaya oturmamasına ve CHP’nin bu duruma ses çıkarmamasına ilişkin tepkilerini dile getirdiler. Helalleşme çıkışı yapan CHP yönetimine işçilerin cevabı ise “Helalleşmeye işçilerden başlayabilirsiniz” oldu. İktidara alternatif olacağını söyleyen CHP’nin Bakırköy Belediyesi işçilerini görmezden gelmesi ikiyüzlü bir politikanın ürünüdür. İktidar alternatifinin iktidarı aratmayacağı, Bakırköy Belediyesi işçilerinin taleplerini göz ardı etmesinde görülebiliyor.

Gerçek enflasyonun yüzde 80’lere dayandığı bu ekonomik çöküşte işçilere reva görülen komik zamlar kabul edilemez. Bakırköy Belediyesi işçilerinin grevi ekonomik çöküşün faturasını işçi sınıfına kesmeye çalışanlara en iyi cevap! Ülkenin içinde bulunduğu bu durumdan tek çıkış yolunun mücadeleleri birleştirmekten ve işçi ve emekçiler için sınıfçı bir alternatifin inşasından geçtiğini biliyoruz. Bunun için bir işçi emekçi ittifakına acil olarak ihtiyacımız var!

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi: “Sömürüldüğümüz en temel nokta zihnimiz”

0

Sizce sömürülen sadece işgücümüz, psikolojimiz, bedenimiz ya da kısacası yaşamımız mı? Bence artık sömürüldüğümüz en temel nokta zihnimiz. Zihnimizi inekleri sağmak için kullanılan makineler gibi makinelerle sömüremezler belki fakat en az onun kadar işlevsel makineler var. Maruz kaldığımız rezil yaşamla nasıl barışık yaşayabileceğimizi zihinlerimize işliyorlar. Hem de ilmek ilmek. Hatta öyle ki, bir gün herhangi bir markete girdiğimde Marx’ın komünal yaşam ülkesi oyuncak setini 49,99 TL’den sattıklarını görsem şaşırmam artık (Proletarya armağanlı).

Ya da 2056 yılında bir araba aldığını gösteren sanal gerçeklik gözlüğü de satabilirler. Yeter ki biz tüketelim, her şey olur. Kapitalizm, vahşi kapitalizm, canavar kapitalizm tanımlamalarının yetersiz kaldığı bu dünyada neden olmasın. Yaşam mücadelemizin bile artık reklam panolarında, medyada hunharca kullanılıp oradan da ayrıca bir para kaynağının oluşturulması bazen beni umutsuzluğa itmiyor değil.

Peki, onlar bütün aygıtlarını bu kadar işlevsel kullanabiliyorken ya da kullanabildiklerine bize inandırabiliyorken biz ne yapıyoruz? Bir zamanlar metotları kurgulayıp yönetiyorken şimdilerde metotların içinde kaybolmuş gözükmüyor muyuz? Sizce de modellediğimiz ve idealize ettiğimiz yaşam için kullandığımız ya da öngördüğümüz metotların kendisi amacımıza dönüşmedi mi? Tanımladığımız bir durum, durumun acımasızlığını yeterince hafifletiyorken neden bu kadar kavramlara boğulduk? Oysa hayat ne felsefe ne tasavvuf hatta ne bir düğün günü ne de bir yas günü, sadece bir işgünüdür. Ve bu bir gün yeterince mekaniktir. Mücadelemizin de tıpkı bu mekaniklik gibi duygusuz, soğuk ve basit olması gerekmiyor mu? En bireysel haliyle bile kitlesel bir ortak yaşamın mücadelesi belki de bu kadar zor değildir. Belki de bunu anlasak bizi yaşatacak şeylerin reklamlarda, marketlerde değil Haymarket’lerde olduğunu da kavrayabiliriz.

“Pepe” Mujica’nın kapitalizme teslimiyeti sürüyor

0

Eski gerilla ve eski Uruguay başkanı “Pepe” Mujica’ya geçtiğimiz günlerde, verdiği bir röportaj esnasında solcu olmanın, solda olmanın ne demek olduğunu sordular. Mujica’nın cevabı şöyle oldu:

“Bugün solda bir kültürel mücadele yaşanıyor. Benim kuşağım, ki boğazına kadar ideolojiye gömülmüştü, üretim ilişkilerini değiştirerek yeni insanı var edebileceğimizi düşünmüştü. Ancak insan sadece ekonomik ilişkilerle şartlanmaz. Ya Sapiens’in [insanın] zihniyeti değişir ve kendine egemen olmayı başarır ya da yeryüzü üzerindeki hayatı mahvederiz.”

Mujica sözlerine şunları da ekledi:

“Kurumsal olarak demokrasi, insanların şu ana kadar icat etmeyi becerebildiği en iyi şeydir.”

Evet, içinizden geçen düşünceler haklı, bu sözlerin solla hiçbir ilgisi yok. Latin Amerika’da ikiyüzlü bir ikili söyleme sahip olan diğer ulusal ve sözde halkçı hükümetlerin açıklamalarına yapıldığı gibi, medya bu sözleri de solla ilişkiliymiş gibi sunuyor.

Halbuki Mujica zenginler için olan demokrasiyi aklıyor; kapitalizmi sorgulamanın artık mümkün olmadığını söylüyor ve bir “kültürel mücadeleden” bahsediyor (“kültürel mücadeleler” şeklindeki eski vaaz Fidel Castro’ya aittir; Castro bunu devrimci dönüşümleri inkâr etmek için icat etmişti).

Röportajda Mujica’ya pandemiyi nasıl geçirdiği soruluyor. Yanıtı şöyle oluyor:

“Çiftlikte, karıncalarla konuşarak… İşte onlar var ya, onlar sosyalist!”

Eğer gerçekten sosyalist iseler karıncaları örnek alabiliriz. Ama Mujica’yı asla!

Ankara’dan bir belediye işçisi: “Geçim derdi ortak sorunumuz”

0

Onların utanmayıp utandırdığı bir hayatta, halen yüzümüz varken, hayat pahalılığı sınıf ayrımını daha da hissettiriyorken, tekilden çoğula mı yoksa çoğuldan tekile mi başlasam karar veremedim? Günün sonunda hepimiz aynı ağacın dallarıyız ve rüzgâr hepimize aynı eserken, Güneş de aynı derecede ısısını aktarıyor. Kişisel olarak da toplumsal olarak da aynı olayı işaret ediyor. Ne yaparsak yapalım hepimiz tek faturanın bakiyesini ödeyeceğiz. Aslında anlatmak istediğim benim hayatımdan bir kesit gibi görünse de aslında her gün sizlerin de yaşadığınız olayların kalemle kâğıda dökülmüş halidir.

Baba belediyede işçi, anne okuyor aynı zamanda ev hanımı, oğlum 8. sınıf öğrencisi ve iyi bir liseye gitmek için çokça araştırmadan sonra bütçemize en uygun dershaneye gidiyor. Keşke eğitim kaliteli olsa. Kızım üç buçuk yaşında. Evimin dibinden yaklaşık 1-1,5 saat mesafedeki, en az iki vasıtalı araçla sabahın kör karanlığında sıcak soğuk karışımıyla rezil olmuş şekilde, belediyenin kreşine gidiyor. Hayatın pahalılığı, temel gıdaları almakta yaşadığımız zorluklar, insanlarda çıplak gözle görülen mutsuzluk, kavgalar, intihar edenler, boşanmalar, geçinemeyenler… Hepsinin temelinde gelen zamlar, değer kaybeden paramız boy gösteriyor. İyi bir şey yok ama toplum gözünde iyi görünen işler karşısında “ben yaptım” diyenler, yönetemediklerinde hemen ötekileştirmeye başlıyorlar ve hepimiz de bu girdabın içine sürükleniyoruz.

Öyle olduk ki, dünyada gelişmiş ülkeleri kendimize örnek alacağımıza gidip Ortadoğu’nun en kötü halini göstererek şükür demeye alıştırılıyoruz. Çekirdek aile de neredeyse hemen herkesin asgari ücrete mecbur ve mahkûm olarak çalışmaya zorlandığı, temel gıdaların ikamelerini aradığımız “aman canım ya onu da bugün yemeyiz/yapmayız” diye her geçen gün bahaneler bulup kılıflar ördüğümüz, maddi olarak çocuklarımızın en ufak çikolata veya oyuncak isteğini yerine getirmek için bazen pembe yalanlara, bazen sponsor bulmaya bazen de birlikte zaman geçirmek yerine ek iş arayan yapıtaşlarına döndürüldük. Olay öyle bir hal aldı ki, hiçbir şey yokmuş, güllük gülistanlıkmış gibi davrananların şükürcülük kat sayıları arttı, hayret ediyorum! Gerçekten siz nasıl geçinebiliyorsunuz?

Üst üste devalüasyonla itibarsızlaşan TL karşısında cebimizdeki ateş gerçek yüzünü saniye saniye hissettirmekte hiç gecikmiyor. Durumu anlamak için ekonomist olmaya gerek var mı? Dün 1 TL’ye aldığını bugün 2 TL’ye alıyorsan TV’de anlatılanları sorgulamaya gerek yok. Yapman gereken TV’yi açma, izleme, bahanelerle hiç uğraşma. Kimileri felaket tellallığı diye düşünüyor, yaşadıklarını görmek istemiyor, ne de olsa tarafsız olma gibi bir düşünce kalmadı artık toplumumuzda. Durumumuz her geçen gün daha da zorlaşıyor, fakirleşen halkın hangi belediyeden kaç kuruş yardım alabilirim diye düşürüldüğümüz durumu sorgulaması gerekirken, “Allah razı olsun bilmem ne başkandan” diye övünüp, propagandasını yapıyoruz. Bu durumu çok iyi okuyan patronlar nasıl ve nereden ilerleyeceklerini çok iyi biliyorlar.

Bizler ruhları birbirine bağlı insanlardık, yüreklerimiz mesafeleri kabul etmezdi. Fakat yerini bencilliğe, çekememezliğe, taraf olmaya, kutuplaşmaya bıraktı. Hal böyle olunca da bir sonraki adımda hırsız olmadan, arsız kalmadan, kimsenin can ve malına zarar vermeden bu durumdan kurtulmanın yolu düşünmekten, hakkını korumaktan ve hak yememekten, bilinçlenmek/bilinçlendirmekten geçiyor. Unutmadan; koltuk sevdası için yan yana duranlar, hakkını korumak isteyen emekçilerden sizlere bir hatırlatma var! Asla unutmayın! Bu hayat pehlivanlık gibidir, altta kaldım diye üzülme, üste çıktım diye sevinme demişler. Bilmem belki de hepimizi içine alan bir sözdür…

ILO 190 acilen imzalansın, iş yaşamındaki şiddet ve ayrımcılığa son verilsin!

0

2019 yılı Haziran ayında imzaya açılan ILO 190 “İş Yaşamında Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet ve Tacizin Önlenmesi” sözleşmesi, iş yaşamında şiddet ve tacizin ortadan kaldırılmasını öngören ilk uluslararası sözleşme. Şiddet ve tacizi geniş bir biçimde ele alan, bu kapsamda devlete ve işverenlere yükümlülükler getiren bu sözleşme Arjantin, Ekvador, Fiji, İtalya, Mauritius, Namibya, Somali, Uruguay ve Yunanistan olmak üzere dokuz ülke tarafından imzalandı. Bugün Türkiye’de de başta kadın hareketi olmak üzere DİSK, KESK ve meslek örgütleri Türkiye’nin bu sözleşmeyi imzalaması noktasında mücadele ediyor. Peki ILO 190 ne söylüyor; pandemi ve ekonomik krizin yıkıcı etkilerinin her geçen gün ağırlaştığı şu günlerde kadınlar için bu sözleşme neden bu kadar hayati?

Şiddetin önlenmesi ve iş yaşamı arasındaki ilişki

Kadınlar şiddete yaşamın pek çok alanında maruz kalıyor. Özel alanda yakınlarındaki erkekler tarafından, kamusal alanda ve iş yaşamında ise daha kolektif mekanizmalar aracılığıyla kadınlar şiddet ve tacizin hedefi haline gelebiliyor. Bu mekanizma, ev içinde karşılıksız ev emeği dolayımıyla aile içine hapsederek, yasalar aracılığıyla kocaya, babaya bağımlı kılarak, iş yaşamında ise güvencesiz, esnek ve düşük ücretli istihdam biçimleriyle sürdürülüyor ve kadınları hem çalışma yaşamında hem de özel alanda şiddete açık hale getiriyor. Kadınlar yüzyıllardır bu döngüyü hem bireysel hem de örgütlü mücadeleler sonucu kırdı, kırmaya devam ediyor. Kadın hareketinin tarihi bu bağlamda pek çok kazanım ile dolu ve bu haklar yasalarla, sözleşmelerle garanti altına alınıyor. ILO 190 da kadınların iş yaşamındaki mücadeleleri sonucu elde edilmiş hakları içeren bir sözleşme.

Bu sözleşme öncelikle herkesin şiddetten ve tacizden arındırılmış bir ortamda çalışma hakkı olduğunu kabul etmekte. Sözleşme ister ev içi, ister eski partner veya eş tarafından isterse de iş ortamında yaşanan her türlü taciz ve şiddet edimini içerecek şekilde kadının korunmasını esas alıyor. Bu nedenle şiddet ve taciz tanımı geniş bir şekilde ele alınarak sadece aktif çalışanları değil, iş sözleşmesi sona eren işçileri, stajyerleri, gönüllüleri, iş arayan, iş başvurusunda bulunan, kayıtdışı çalışan tüm kesimleri korumak olarak tarif ediliyor. Aynı zamanda sadece iş ortamında değil, özel alan başta olmak üzere serviste, yolda, yemekhanede, tuvalette yani iş alanını kapsamayan alanlarda da kadınların maruz kaldığı şiddeti önlemeyi hedefliyor. Özellikle iş ve özel alan ayrımının kalmadığı; evden, uzaktan çalışma, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin arttığı pandemi sürecinde bu bakış açısı yaşamsal önem taşıyor.

Şiddeti önlemek devletin ve işverenlerin sorumluluğundadır

Sözleşme, kadınları bulundukları her alanda şiddet ve tacizden korumak ve çalışma hakkının önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmakla yükümlü olarak devlet ve işverenlere sorumluluk yüklüyor. Yani işyerinde cinsiyete dayalı şiddet ve tacize yönelik özel ulusal yasaların oluşturulmasından başlayarak işçi temsilcileriyle birlikte işyeri düzeyinde politikaların hayata geçirilmesine, işyerinde şiddet ve taciz konulu eğitimler ve kılavuzlar oluşturulmasından şiddet ve tacize maruz kalanların desteklenmesine, iş müfettişleri başta olmak üzere etkin soruşturma ve denetim mekanizmalarının kurulmasından faillere yaptırım uygulanmasına kadar bir dizi uygulamayı içeriyor. Aynı zamanda koruma ve önleme başlıklarında, işçi sendikaları ve işveren örgütlerine de tespit ve yaptırım sorumluluğu öngörüyor.

ILO 190, tıpkı İstanbul Sözleşmesi mücadelemizde de söylediğimiz gibi acilen imzalanmalı ve etkin uygulanmalıdır. Ancak kadınlar olarak sözleşmelerin ve yasaların kadın hareketinin mücadelesinin kazanımları olduğunun; bu nedenle haklarımızın garantisinin yine bizler olduğunun bilincindeyiz. Bu nedenle, acil taleplerimiz etrafında bir araya gelmenin; geniş bir eylem birliği sağlamanın ve bunu işyerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde, bulunduğumuz her alanda yaygınlaştırmanın araç ve yöntemlerini örmeli ve sözleşmenin acil ve etkin olarak uygulanmasının takipçisi olmalıyız.

İUB-DE önderlerinden Pablo Almeida Küba’da: “Bürokrasi kapitalizmi restore etti; yeni görev, devrimci bir sosyalist alternatifi inşa etmek”

0
Pablo Almeida Üniversitelilerin Talepleri oluşumu ve Komünistler blogunun editoryal ekibinden Lisbeth Moya, Alexander Hall ve Leonardo Romero ile birlikte

İUB-DE’nin (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) Arjantin partisi olan Sosyalist Sol’un önderlerinden Pablo Almeida, geçtiğimiz haftalarda Küba’ya giderek Kübalı devrimciler ve eleştirel komünistler ile buluştu. El Socialista (Sosyalist) gazetesinin Almeida ile yaptığı söyleşinin çevirisini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Pablo Almeida geçtiğimiz Arjantin seçimlerinde, FIT-U (Solun ve İşçilerin Cephesi – Birlik) listelerinden Arjantin’in başkenti olan CABA’da (Buenos Aires Özerk Şehri) işçilerin ve emekçilerin oylarıyla belediye meclisi üyesi seçilmişti.

***

Sosyalist: Merhaba Almeida. Küba’ya yaptığın ziyaretin nedeni neydi?

Pablo Almeida: Dünyadan birçok devrimci partinin parçası olduğu İUB-DE olarak, Küba adasının işçi sınıfının geleceği açısından iki olgunun doğrudan doğruya alanda gözlemlenmesinin çok önemli olduğunu görüyorduk. İlk olarak, bu yıl 11 Temmuz’da binlerce Kübalının hoşnutsuzluklarını ifade etmek için ülkenin farklı şehirlerinde sokaklara döküldüğü halk protestolarının mevcut yansımalarını gözlemlemek istedik. İkinci olarak, bir cümleyle özetlemek gerekirse, Komünist Parti (KP) bürokrasisinin ve Küba’yı yöneten askeri aygıtın kapitalizmi restore etmekte olduğunu ya da zaten restore ettiğini söyleyen yoldaşlardan oluşan ve geniş bir alanı kapsayıp Eleştirel Sol olarak anılan akımı tanımak için bu ziyareti gerçekleştirdik. Bu Eleştirel Sol, 1959 Devrimi’nin kazanımlarından geriye çok az şeyin kaldığını söylüyor ve işçi sınıfının iktidarda olması gerektiğini ifade ediyor.

Sosyalist: 11 Temmuz protestoları hakkında ne gibi fikirler edindin ve hangi sonuçlara vardın?

Pablo Almeida: Ziyaretim ile, Díaz-Canel hükümetinin Ocak 2021’de aldığı ve adına “sipariş verilen tedbirler” dediği kemer sıkma önlemlerinin yarattığı hoşnutsuzluk nedeniyle 11 Temmuz’da yaşananların büyük ve gerçek halk protestoları olduğu yönünde zaten sahip olduğumuz tanımlamayı onaylayabildik. Bu önlem paketi, fiyatlarda keskin bir artışı ve işçi aileleri için temel önemde olan ihtiyaç maddelerinin giderek artan kıtlığını getirdi.

Yaşam koşullarına karşı biriken bu öfke, en az otuz yıl içinde patlak veren ilk büyük protestoların tetikleyicisi olan, sürekli tekrarlanan ve çok uzun süren elektrik kesintileriyle daha da arttı. Halkın öfkesini dizginlerinden boşaltan diğer gerçekler, 11 Temmuz seferberliğine yol açan sebeplerle aynıydı.

Sadece Havana’da, rejimin getirdiği yasağa rağmen binlerce insanın, en kenar ve en sıradan mahallelerden şehrin merkezine yürüdükleri tahmin ediliyor. Bu gösteriler gerçek bir halkçı karakter sergiledi ve eylemlerden saatler sonra uygulanmaya başlanan ve bugün yarısından fazlası hâlâ hapiste olan 1000’den fazla kişinin tutuklanmasıyla sonuçlanan baskıya meydan okudu. Tutuklamaların çoğu sivil personel tarafından veya sonraki günlerde, protestolara katılanların güvenlik kameraları aracılığıyla kimlikleri tespit edilerek yapıldı.

Sosyalist: Küba’da bugün toplumsal durum nasıl?

Pablo Almeida: Gerçek şu ki, 11 Temmuz’dan sonra Küba halkının çoğunun yaşam koşulları iyileşmedi. Yiyecek ve ilaç yardımlarının yapılması gibi birtakım kısmi önlemler alındı. Ama altta yatan sorunlar çözümsüz kalmayı sürdürüyor. Temel gıda ürünlerinin fiyatlarındaki muazzam artış nedeniyle ücretler yaşamak için yeterli değil. Ulusal para biriminin kullanıldığı mağazalarda kıtlık yaygın. Ve bu durum, hükümetin dolar veya avro üzerinden satış yapan mağazalara ya da fiyatların çok daha yüksek olduğu karaborsaya verdiği isim olan Serbest Dönüştürülebilir Para Birimi (MLC) ile satış yapan mağazalardan alışveriş yapanlar ile yalnızca yiyecek, içecek ve temel hijyen malzemelerine erişebilen yaşlılar ve vatandaşlar arasında muazzam bir eşitsizlik yaratıyor.

Sosyalist Sol: Emekçi halkın içinde olduğu bu olumsuz koşulların nedenleri neler?

Pablo Almeida: Elbette ABD’nin ambargosu Küba’yı etkilemeyi sürdürüyor. Ancak sorunların temelinde yatan mesele, KP bürokrasisinin yıllar önce kapitalizmi restore etmiş olmasıdır. Küba’da artık sosyalizm yok, bir “Küba kapitalizmi” var. Küba ekonomisinin turizm, nikel veya sembolik puro ve rom üretimi gibi ana dalları, çokuluslu sermayelerle ortak girişimler halini aldı. Bu süreç (bürokrasinin yönetimindeyken başka türlü nasıl olabilirdi ki?) kitlelerin yaşam standardında genel bir düşüşü ve eşitsizliğin artmasını beraberinde getirdi.

Sosyalist: Bize bir Eleştirel Sol’un yükselişinden bahsettin. Bunu detaylandırabilir misin?

Pablo Almeida: Eleştirel Sol, Küba’nın sorunlarına sosyalist bir çözüm öneren çok sayıda aktivist ve aydını bir araya getiren bir oluşum. Bu homojen bir grup değil, ancak nüanslarla birlikte, Küba KP bürokrasisinin yalnızca sosyalizmi savunmamakla kalmayıp aynı zamanda kapitalizmi restore ettiğini veya restore etmekte olduğunu kabul ediyor. Ve ABD emperyalizminin demokrasi adına teşvik ettiği siyasi çözümlerden iyi bir şey gelmeyeceğini açıkça anlıyor. Bu yüzden kararlı bir antiemperyalist grup ve ABD ablukasının Kübalıların hayatında oynadığı alçakça rolü kınıyor.

Eleştirel Sol esasen fikirlerini çeşitli bloglar ve web yayınları aracılığıyla yayan entelektüelleri ve genç öğrencileri bir araya getiriyor. Bunların en önemlilerinden biri Comunistas (Komünistler) blogu. Comunistas’ı yayımlayan yoldaşlarla ilişki kurduk ve onlarla 11 Temmuz’dan beri siyasi fikir alışverişinde bulunduk. Kaldığım on gün boyunca, Comunistas’ın yazı kurulunun büyük bir bölümüyle derinlemesine görüş alışverişinde bulunabildik. Kişisel olarak ve İUB-DE adına, hem Santa Clara’da hem de Havana’da buluşabildiğimiz yoldaşlar grubuyla yaptığımız fikir alışverişlerinin son derece yararlı olduğuna inanıyoruz. Bunların arasında Frank García Hernández ile yaptığımız uzun ve verimli tartışmalarımızı vurgulamak istiyorum.

Sosyalist Sol: Son olarak eklemek istediklerin var mı?

Pablo Almeida: İUB-DE olarak, Küba’da kapitalizmi restore eden KKP’nin totaliter rejimini sona erdirmek için halk mücadelelerinin gelişmesinin kıtamızdaki ve tüm dünyadaki devrimciler açısından yaşamsal bir öneme sahip olduğuna inanıyoruz. Temel görevimizin, en büyük çabalarımızı alçakgönüllülükle adayacağımız görevin, devrimci bir sosyalist alternatifin inşası olduğuna inanıyoruz. Bu anlamda, devrimci bir kutbu şekillendirme görevinde Eleştirel Sol’daki yoldaşlara desteğimiz tam. Perspektifimiz şudur: Yeni ayaklanmalarla işçilerin iktidarı ele geçirmesi, 1959 Devrimi’nin kazanımlarının yeniden sağlanması ve Küba’da demokrasiyi de içeren gerçek bir sosyalizmin kurulmasının yolunu açılması.

***

Editörün önerdikleri:

İş güvenliği, acil mücadele gündeminin başında geliyor

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) yayınladığı son rapora göre kasım ayında en az 164 işçi, 2021 yılının ilk 11 ayında ise en az 2.017 işçi hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden emekçilerin 83’ü göçmen işçi. Ölümler en çok İnşaat/Yol, Büro/Eğitim, Tarım/Orman, Belediye/Genel işler, Taşımacılık, Konaklama, Metal, Gıda, Madencilik, Güvenlik, Çimento ve Enerji işkollarında yaşandı. İş güvenliğini hiçe sayarak kârlarına kâr katan patronlar, patronların arkasında durarak iş güvenliği önlemlerini denetlemeyen devlet ve bu iş cinayetlerini hedefine alan bir mücadele programı oluşturmayan her sendika, el ele bu bilançonun oluşmasına neden oluyorlar.

“Çalışırken ölmek istemiyoruz” diyoruz! İşçi sağlığı ve iş güvenliği için acil önlem alınarak ölümlerin durdurulmasını istiyoruz. Fakat her defasında görüyoruz ki bu sorun ne patronların insafına bırakabileceğimiz ne de devletin önlem alması için bekleyebileceğimiz bir sorun. Bu sorunu hedefine alan bir mücadele programımız olmaksızın sonuç almamız mümkün değil. Bu programın ilk adımı da, işyerlerinde işçilerin ve sendikaların denetiminde oluşturulacak işçi sağlığı ve iş güvenliği kurulları olmalı.

Yine bir maden…

Bunlar olmadığında, madenlerde, fabrikalarda, şantiyelerde, hastanelerde, okullarda çalışma hayatımızın her alanında bu cinayetlerle yüz yüze kalıyoruz. Son olarak, İzmir Kınık’ta Polyak Madencilik’e bağlı madende alınması gereken önlemlerin alınmaması yüzünden bir patlama gerçekleşti. 45 işçi yaralandı. Polyak Madencilik pandeminin başında 750 maden işçisini ücretsiz izne çıkarmış ve geri kalan madencileri kampa alıp çalıştırarak gündem olmuştu. Madenlerde yaşanan bu kazalar, patronların kâr hırsından kaynaklanmaktadır. Madenlerin derhal işçi denetiminde kamulaştırılması, planlı bir üretime geçilerek, bütün işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması gerekiyor.

Protesto edenlere dava ile gözdağı

Öte yandan, Soma’da yaşanan katliam hâlâ hafızalarımızdayken ve tutuklu hiçbir sanık kalmamışken, katliamdan sonra Erdoğan’ı protesto edenlere olayın üzerinden 6 yıl geçmiş olmasına rağmen dava açılıyor. Olaydan sonra Soma’ya giden ve burada “Bu işin fıtratında var” diyen Erdoğan protesto edilmişti. Aradan 6 yıl geçtikten sonra savcılık inceleme başlatarak, 2020 yılında 34 kişi hakkında hakaret ve görevi yaptırmama suçlarından dava açtı. Patronlara ödül gibi ceza verilirken, katliamı protesto edenlere gözdağı verir gibi davalar açılıyor.

Yaşanan iş cinayetlerini durdurmak için önlem alması gereken devlet, önlem almadığı gibi iş cinayetlerine karşı ses çıkaranları sindirmeye çalışarak, yeni ölümlerin önünü açıyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği işçi sınıfının acil mücadele gündeminin başında geliyor. Çalışırken ölmemek için, en temel hak olan yaşam hakkımızı korumamız için, sendikaların ve sınıf örgütlerinin acil talepler ekseninde bir mücadele programı oluşturarak, bu program çerçevesinde seferber olmaları gerekiyor.

2021 yılının bilim olayları

0


Pandeminin 2. senesini de bitirdik. Aşıların imdada koşması sayesinde Covid ile olan mücadelemizde önemli bir araca artık sahibiz. Fakat yaygın aşılama kampanyaları ne yazık ki daha varlıklı bir avuç ülkeyle sınırlı kaldı. Başta Afrika’da olmak üzere birçok az gelişmiş ülke hâlâ aşıya ulaşmadı ve dünya nüfusunun sadece yüzde 48,3’ü 2 doz aşılanmış durumda. Aslında bu, pandemiyle birlikte değişmesini umduğumuz sağlık sistemine bakış açısının yine “paran varsa tedavi olursun”da kaldığının net bir örneği. Peki pandeminin karamsar havasının yanı sıra, 2021 yılında bilim açısından neler oldu? Birlikte bakalım.

James Webb teleskopu uzaya gönderildi

25 Aralık’ta dünyanın şu ana kadar en pahalı bilim deneyi, James Webb Uzay teleskopu NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın yürüttüğü ortak proje ile uzaya gönderildi. Hubble, evrene bakışımızı değiştiren ve şu ana kadar kullandığımız en kapsamlı uzay teleskopuydu fakat görev süresini fazlasıyla doldurdu ve teknolojik olarak beklentileri karşılamamaya başlamıştı. James Webb’in görüntüleme sistemi Hubble’dan 100 kat daha güçlü ve 18 aynadan oluşan yansıtma sistemiyle çok düşük kızılötesi ışın takibi yapılabilecek. Bu sayede evrene ait karanlık madde ve karanlık enerji gözlemlerinin yanı sıra yeni galaksilerin keşfi yapılabilecek.

Her sene yeni sıcaklık rekorları bizi bekliyor

Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) açıkladığı 3 bin sayfalık yeni raporda, “İklim krizinin her yerde daha önce hiç görülmemiş düzeyde kötüleştiği” ifade edildi. Aslında günlük hayatımızda bunu gözlemlemek için rapora bile gerek kalmadı. 2021’de Türkiye en büyük yangın felaketlerini yaşadı ve bunların üzerinden daha birkaç hafta geçmeden Karadeniz kıyılarımız sel felaketi mücadele etti. Fakat tüm bunlar olmadan önce de Türkiye başta güney ve iç kısmı olmak üzere en kurak yıllarından birini yaşadı. Ve bunlar ne yazık ki yaşayacağımız iklime bağlı felaketlerin provası.

CRISPR ile genlerimize müdahale

2020 yılının önemli bilim olaylarında da değindiğimiz CRISPR gen değiştirme tekniği ilk defa insanlar üzerinde kullanılmaya başlandı. Transtiretin amiloidoz hastalığı, TTR adı verilen proteinlerin kalp ve sinirlerde birikmesi sonucunda ortaya çıkan genetik bir hastalık. Bir tedavisi olmadığı gibi dünyada bu hastalıktan etkilenen yaklaşık 50.000 insan var. CRISPR gen tedavisiyle, bu genin üretimine sebep olan mutasyona uğramış ilgili DNA kısımları değiştiriliyor ve yaklaşık yüzde 96’ya varan bir başarı elde etmişler.

Evrende ufacık bir mavi noktadan, gezegenimizden, bilimin mum ışığında mücadele, birliktelik ve umut dolu bir 2022 yılı dilerim.

Yemeksepeti işçisi: “Baskı ve mobbinge son!”

0

14 Temmuz 2021 tarihinde bakanlıktan gelen yetki yazısına itiraz eden Yemeksepeti, işçilerin sendikal örgütlülüğünü ve direncini kırmak için içerideki baskıyı artırdı. Yetki geldikten hemen sonra üç kuryeyi işten çıkaran firma; işten çıkarmalara, tutanak terörüne ve mobbinge devam ediyor. Kamuoyunda yaptığı kampanya ve sempatik reklamlar, işçi düşmanı imajını kurtarmaya yetmiyor.

Sözleşme masasına oturmamak için yetkiye itiraz ederek zaman kazanmaya çalışan firma, içerideki örgütlülüğü kırmak için türlü dolaplar çeviriyor. Daha aylar öncesinden farklı depolarda işçilerle buluşan işveren temsilcileri yılbaşı sonrası yapılacak maaş zammının müjdesini verdiler. Bugünlerde depomuza sığmıyorlar: Yaptıkları baskılarla yılmayan öncü işçilere ise terfi vaatleri dağıtılıyor. Atılan ve çıkan işçilerin yerine taşeron işçiler alıp, içerideki üye sayısını azaltmaya çalışıyorlar. Tüm bunların yanında baskılara boyun eğmeyen işçileri ise altı boş, usulsüz ve kanunsuz tutanaklarla yıldırmaya çalışıyorlar. İçinde bulundukları bu çaresiz durum, üstümüzde kurulan tüm baskılara rağmen yan yana gelişimizin ve inadımızın kırılmaması üzerine, onları iyice komik duruma düşürmüştür.

Örgütlü mücadelemizin karşısında deneyecekleri her yol ellerinde patlayacaktır. Zafer direnen işçi sınıfının olacak!

Lila Kâğıt fabrikasında işçiler sendikal hakları için direnişte

0

Tekirdağ Çorlu’da kurulu olan Lila Kâğıt fabrikasında işçiler, sendikalaştıkları için kademeli olarak işten çıkarıldılar. 50’ye yakın işçinin işten çıkarılması üzerine, Selüloz-İş Sendikası üyesi işçiler fabrika önünde direniş çadırı kurdular. Sofia, Maylo ve Berrak gibi markalar için kâğıt havlu ve tuvalet kâğıdı üretilen fabrikada işçiler asgari ücretin biraz üstünde bir maaşla çalıştırılıyor. Yaklaşık beş aydır örgütlenme çalışması yapan işçiler, uzun mesai saatleri ve düşük ücret dayatmasına karşı sendikalaşarak haklarını aradılar. Fakat patron, sendika düşmanlığını hemen göstererek 50’ye yakın işçiyi işten çıkardı.

Pandemi ile beraber Lila Kâğıt patronları kat kat büyürken, işçiler ise salgın koşullarında düşük ücretlerle çalışmaya devam ettiler. En temel anayasal hak olan sendikaya bile tahammül edemeyen patronlar, işçilerin örgütlenerek sendika üyesi olmalarını engellemek için her türlü yola başvuruyorlar. Sendikaya üye olan işçilerin e-devlet şifrelerini istemekle başlayan baskılar, işten atmayla devam etti. Patronların bu saldırılarını teşhir eden işçiler fabrika önünde eylem yaparak çadır kurdular.

İşçilerin direnişi 9. gününde (7 Ocak) fabrika önünde kararlılıkla devam ediyor. Lila Kâğıt işçilerinin haklı mücadelesinin yanındayız. İşçilerin sendikaya üye olmalarının önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. İşçiler, en temel sendika hakkı için bile kararlı bir mücadele vermek zorunda kalıyorlar. Patronlar ise ekonomik kriz derinleşirken faturayı işçilere kesmeye çalışıyorlar. Bu faturayı patronlara ödetmek için mücadelelerimizi birleştirerek büyütmemiz gerekiyor.

Full support to the mobilisation of the people of Kazakhstan!

0

Down with the Nazarbayev-Tokayev regime! Imperialism out of Kazakhstan!

With the 50 percent increase in gas prices by the government on 2 January 2022, a massive revolt broke out in Kazakhstan, accompanied by strikes in many factories in the energy sector. As a result of the rebellion that began in Zhanazoen, an oil city, on 4 January, the price hike in the Mangistav region was withdrawn. Seeing they could win by fighting, the revolt of Kazakhstan’s workers quickly spread to Almaty, the country’s largest city, and many other cities.

The wave of rebellion, triggered by the gas hike, spread with economic demands in the face of rising inflation, the depreciation of the country’s local currency, the Tenge, increases in basic consumer goods and, the melting of workers’ purchasing power. It took on a national character and turned into a revolutionary mobilisation as a result of the oppressive and corrupt regime bringing the law enforcers and repression of the masses onto the streets. They embodied political demands.

“Old man, get out!”

Nursultan Nazarbayev remained in power for 32 years until he stepped down as President in 2019. The country gained its independence with the dissolution of the Soviet Union in 1991, from the remnants of the old Stalinist bureaucracy. He was a dictatorial oppressor and dictator who had many powers over the control and exploitation of the country’s immense natural resources. He had built an oligarchic regime. Although the mass mobilisations that unfolded in 2019 allowed Nazarbayev to hand over the government to former prime minister Tokayev (current president), he had significant power in the background as the “leader of the nation” and the chairman of the Security Council.

For these reasons, the working class and popular sectors shouted “Nazarbayev ket, Şal ket!” and mobilised with this slogan (Get out, old man, get out of Nazarbayev!). They raised the demand for elections to replace the governors who came to power by appointment and demanded a new constitution to break with the oppressive regime.

As a result of the masses’ revolutionary mobilisation, economic and political demands were raised, and on 5 January the price hikes in the country were withdrawn and the government known as the Mamin Cabinet resigned. After the resignation of Prime Minister Askar Mamin and his deputy Alihan Smailov, an interim government headed by Tokayev was appointed. He applied state control of fuel and food prices for 6 months.

Although the spontaneously mobilised working masses achieved these important gains, the struggles took on an even more anti-regime character instead of retreating. Government buildings were set on fire in many regions, activists seized the presidential residence in Almaty and the masses tore down statues of Nazarbayev. In the face of the regime’s violence against the working people, the army and police forces were divided and sections supporting the mobilisations came to the fore.

In the face of the growing anger of Kazakhstan’s workers, Tokayev declared that Nazarbayev was removed from the presidency of the Security Council and assumed this position, and stated the mobilisations were a “terrorist threat”. The regime, which declared a two-week state of emergency throughout the country and was responsible for the murder of dozens of workers, also invited the Collective Security Treaty Organisation, a military alliance established by the countries of the Commonwealth of Independent States, and Russia to intervene in Kazakhstan.

Solidarity with the revolutionary mobilisation of the working people of Kazakhstan!

As the International Workers’ Unity-Fourth International, we salute the revolutionary mobilisation of the working class and people of Kazakhstan!

The process in the country is the spontaneous revolutionary mobilisation of the workers and masses of Kazakhstan around the economic and democratic demands against an oligarchic and dictatorial regime based on the capitalist exploitation of the rich energy resources of the country through cooperation with Russia, China, and imperialism.

This uprising is a continuation of the waves of strikes and mass mobilisations that took place in Kazakhstan in 2011 and between 2018-2020 in the aftermath of the global economic crisis of capitalism that began in 2008.

On an international scale, it is an integral part of the struggles taking place on the world stage against the economic crisis that has deepened with the pandemic and the austerity policies implemented by the governments for a pro-capitalist way out of the crisis.

In order to strangle the mass mobilisations and keep the regime alive, the Kazakh bourgeoisie invited imperialism and the expansionist countries of the region to intervene. Against this, the most basic task of the peoples of the world and the internationalists is to build the broadest solidarity with the working people of Kazakhstan against the oppressive regime and imperialist intervention.

In Kazakhstan, the ability of the masses to achieve their democratic, economic and social demands and secure their gains depends on the creation of a working class-based alternative of power, which alone can make it possible to break with the present regime, the capitalist system of exploitation and imperialism, in the perspective of a workers’ and people’s government.

In the struggle for the break with the oppressive regime and for a new constitution of the workers, for a free and sovereign constituent assembly.

The way for all this is the national expansion and the coordination of the local bodies formed by the working people, especially in the western part of the country, during the mobilisations. And also to keep mobilisation around a plan of action in support of the democratic, economic and social demands of the masses in struggle.

As the International Workers’ Unity – Fourth International, we invite trade unions, student and left organisations of the world to weave international solidarity in support of the revolutionary mobilisation of the working class and the people of Kazakhstan. 

Down with the Nazarbayev-Tokayev regime!

The state of emergency must be lifted immediately!

Army withdraw from the streets! Stop criminalising the mobilisations!

Those politically responsible who ordered the massacre of the people must be arrested and prosecuted immediately!

All obstacles to organisation, trade union formation and, democratic rights must be removed immediately!

To fight for the self-organisation of the masses!

No to the intervention of the Collective Security Treaty Organisation (CSTO) and all foreign powers! CSTO out of Kazakhstan! No to Russian and Chinese expansionism! Imperialism out of Kazakhstan!

International Workers’ Unity – Fourth International (IWU-FI)

6 January 2022

Kazakistan halkının seferberliğine tam destek! Kahrolsun Nazarbayev–Tokayev rejimi! Emperyalizm Kazakistan’dan defol!

0

Kazakistan’da hükümetin, 2 Ocak 2022’de gaz fiyatlarına yüzde 50 zam yapmasıyla birlikte kitlesel bir isyan patlak verdi ve buna enerji sektöründe birçok fabrikada grevler eşlik etti. Bir petrol kenti olan Zhanazoen’de başlayan isyan neticesinde 4 Ocak günü Mangıstav bölgesinde zam geri çekildi. Mücadele ederek kazanım elde edebileceğini gören Kazakistan emekçi halkının isyanı, hızlı bir şekilde ülkenin en büyük şehir olan Almatı’ya ve başka birçok şehre yayıldı.

LPG zammının fitilini ateşlediği isyan dalgası, artan enflasyona, ülke yerel para birimi olan Tenge’nin değer kaybına, temel tüketim maddelerine yapılan zamlara ve emekçi halkın alım gücünün erimesine karşı ekonomik taleplerle yayıldı. Baskıcı, yolsuzluklara batmış rejimin kolluk güçlerini sokağa dökmesi ve kitlelere uyguladığı baskı sonucunda da siyasi taleplerin de vücut bulmasıyla hem ulusal bir karakter kazandı hem de devrimci bir seferberliğe dönüştü.

“İhtiyar Defol!”

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan ülkede, 2019 yılında Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrılana kadar 32 yıl boyunca iktidarda kalan Nursultan Nazarbayev, eski Stalinist bürokrasi artıklarına da dayanarak, ülkenin devasa doğal kaynaklarının kontrol ve sömürüsü üzerinden birçok yetkiyi kendi elinde barındıran, baskıcı, diktatoryal ve oligarşik bir rejim inşa etmişti. 2019 yılında gelişen kitle seferberlikleri Nazarbayev’in görevini eski Başbakan’ı Tokayev’e devretmesini sağlasa da kendisi “ulusun lideri” ve Güvenlik Kurulu Başkanı sıfatıyla arka planda önemli bir gücü elinde barındırmaktaydı.

Tam da bu nedenlerle, emekçi halk “Nazarbayev ket, Şal ket!” (Nazarbayev defol, ihtiyar defol!) sloganıyla seferber oldu. Atamayla görev başına gelen valiliklerin yerine seçim talebini, baskıcı rejimden kopuş içinse yeni anayasa talebini yükseltti.

Ekonomik ve siyasi taleplerle gelişen kitlelerin devrimci seferberliği sonucunda 5 Ocak günü ülkede zamlar geri alındı ve Mamin Kabinesi olarak anılan hükümet istifa etti. Başbakan Askar Mamin’in istifasının ardından, yardımcısı Alihan Smailov geçici hükümetin başına getirildi. Yakıt ve yiyecek fiyatlarına 6 ay boyunca devlet denetimi uygulanması kararı alındı.

Kendiliğinden seferber olan emekçi kitleler bu önemli kazanımlara erişse de mücadeleler geri çekilmek yerine daha da fazla rejim karşıtı bir karakter kazandı. Birçok bölgede devlet binaları ateşe verildi, Almatı’da Cumhurbaşkanlığı konutu eylemciler tarafından ele geçirildi, Nazarbayev heykelleri kitleler tarafından alaşağı edildi. Rejimin işçilere ve emekçi halka uyguladığı şiddet karşısında ordu ve polis güçlerinde yarılma meydana gelerek, seferberliklere destek veren kesimler açığa çıktı.

Kazakistan emekçi halkının büyüyen öfkesi karşısında Tokayev bir yandan Nazarbayev’in Güvenlik Kurulu Başkanlığı’ndan azledildiğini ve kendisinin bu görevi üstlendiğini ilan etti ama öte yandan da seferberlikleri bir “terörist” tehdit olarak duyurdu. Ülke genelinde iki haftalık bir olağanüstü hal ilan eden, onlarca emekçinin katledilmesinden sorumlu olan rejim, aynı zamanda Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri tarafından kurulan bir askeri ittifak olan Kollektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nü ve Rusya’yı Kazakistan’a müdahaleye davet etti.

Kazakistan emekçi halkının devrimci seferberliğiyle dayanışmaya!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Kazakistan işçi sınıfının ve emekçi halkının devrimci seferberliğini selamlıyoruz!

Ülkede gelişmekte olan süreç, Rusya ile Çin yayılmacılığı ve emperyalizmle işbirliği üzerinden ülkenin zengin enerji kaynaklarının kapitalist sömürüsüne dayanan oligarşik ve diktatoryal bir rejime karşı, ekonomik ve demokratik talepler etrafında, Kazakistan işçilerinin ve emekçi halkının kendiliğinden devrimci seferberliğidir.

Bu ayaklanma, kapitalizmin 2008 yılında başlayan dünya ekonomik krizinin sonuçlarıyla Kazakistan’da 2011 ve 2018-2020 yılları arasında yaşanan grev dalgalarının ve kitle seferberliklerinin devamı niteliğindedir.

Uluslararası ölçekte ise, pandemi ile birlikte daha da derinleşen ekonomik krize ve krizden kapitalizm lehine bir çıkış için iktidarların uygulamakta olduğu kemer sıkma politikalarına karşı dünya arenasında gelişmekte olan mücadelelerin ayrılmaz bir parçasıdır.

Kitle seferberliklerini boğmak ve rejimini ayakta tutabilmek adına Kazakistan burjuvazisi, emperyalizmi ve bölge ülkelerini müdahaleye davet etmiştir. Bunun karşısında, dünya emekçi halklarının ve devrimci enternasyonalistlerin en temel görevi, baskıcı rejime ve emperyalist müdahaleye karşı Kazakistan emekçi halkıyla en geniş dayanışmayı örmektir.

Kazakistan’da kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerine erişebilmeleri ve kazanımlarını garanti altına alabilmeleri ancak ve ancak mevcut rejimden, kapitalist sömürü düzeninden ve emperyalizmden kopuşu mümkün kılabilecek, bir işçi-emekçi hükümeti alternatifinin yaratılmasından geçmektedir.

Baskıcı rejimden kurtulma ve emekçilerin yeni bir anayasasını yaratma mücadelesi yolunda, Özgür ve Egemen bir Kurucu Meclis için ileri!

Bunun yolu da seferberlikler esnasında özellikle ülkenin batı bölgesinde emekçi halk tarafından oluşturulan yerel organların ulusal çapta yaygınlaştırılmasından ve bir koordinasyona erişmesinden, mücadele halindeki kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerini kesiştiren bir eylem planı etrafından seferberlikleri sürekli kılmasında saklıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, tüm dünya emekçi, öğrenci, sendikal örgütlerini ve dünya solunu, Kazakistan işçi sınıfının ve emekçi halkının devrimci seferberliğiyle bu eksende uluslararası dayanışmayı örmeye davet ediyoruz!

Kahrolsun Nazarbayev – Tokayev rejimi!

OHAL derhal kaldırılsın!

Ordu sokaklardan defol! Seferberliklerin kriminalize edilmesine son!

Halkı katletme emri veren siyasal sorumlular derhal tutuklansın ve yargılansın!

Örgütlenme, sendika kurma ve demokratik haklar önündeki tüm engeller derhal kaldırılsın!

Kitle öz örgütlenmelerinin inşası için mücadeleye!

Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün ve bütün yabancı güçlerin müdahalelerine hayır! KGAÖ Kazakistan’dan dışarı! Rusya ve Çin yayılmacılığına hayır! Emperyalizm Kazakistan’dan defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

6 Ocak 2022

“Geliyor gelmekte olan” da… Biz emekçiler nasıl bir düzen istiyoruz?

0

CHP’nin “Geliyor gelmekte olan!” sloganı, neredeyse tüm muhalif kesimin bir inancını yansıtıyor: Bir erken veya normal zamanındaki seçimde, Cumhur İttifakı (AKP+MHP) yenilgiye uğrayacak; yeni Cumhurbaşkanı Millet İttifakı’ndan biri olacak ve yeni hükümeti de bu ittifak bileşenleri kuracak.

Erdoğan’ın Tek Adam rejimine son verilmesi güzel. Anketler de buna işaret ediyor. Ama biz emekçileri sadece bu değil, ama daha önemlisi onun yerine kurulacak sistem ilgilendiriyor.

Muhalefetin hemen hemen tamamı, başkanlık rejimi yerine “güçlendirilmiş parlamenter sistem” kurulmalı diyor. Tabii bu aynı zamanda yeni bir anayasanın yapılmasını zorunlu kılıyor. Peki, bu anayasayı kim yapacak? Şimdiki partilerden seçilecek olan milletvekilleri mi? Millet İttifakı buna Evet diyor. Biz ise buna HAYIR diyoruz.

Yeni sistemi, halkın sesini parlamentoya taşımayan mevcut seçim yasasına göre oluşturulacak bir meclis kuramaz. Yeni ve emekçilerden yana bir anayasayı, ancak tüm emekçi örgütlerinin (partiler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları vb.) özgürce katılabileceği ve sıfır barajlı bir seçimle oluşturulacak bir KURUCU MECLİS hazırlayabilir. Dolayısıyla, eğer önümüzdeki seçimleri kazanırsa muhalefetin tek görevi böylesine özgür ve egemen bir Kurucu Meclis seçimlerini hazırlamak olmalı.

Biz bu Kurucu Meclis’in aynı zamanda egemen olması gerektiğini savunuyoruz. Yani bir yandan yeni Anayasa’yı hazırlarken bir yandan da kendi içinden bir hükümet oluşturmalı ve en acil demokratik kararları alıp uygulamaya koymalı. Nedir bunlar?

Şöyle: Sendikalaşma, örgütlenme, ifade ve protesto hakkının önündeki tüm engellere derhal son verilmeli. Siyasi tutsaklar serbest bırakılmalı. Kayyum politikalarına son verilmeli. Seçilmişler derhal görevlerine iade edilmeli. Aynı zamanda savaş politikalarından vazgeçilmeli ve sınır ötesi operasyonlara derhal son verilmeli.

Ya ekonomi?

Demokratik ve emekçilerden yana yeni bir rejim kurulacaksa, bunun halkı derin bir yoksulluğa sürükleyen ekonomik çöküşe son vermesi gerekir. Muhalefetin bileşenleri bazı önlemler öneriyor. CHP gelir dağılımının daha adil hale getirileceğini söylüyor. İYİ Parti ve diğerleri de ihracata yönelik üretim ekonomisinden söz ediyor. Bunlar pansuman tedavilerdir. Kısa vadede acıyı azaltabilir ama hastalığı yok etmez.

Hastalığın nedeni emekçiler üzerindeki sömürü sistemidir. Bunun için ilk olarak ve acilen bu sömürü sisteminin tepesine çöreklenmiş ve Tek Adam’ın etrafında kümeleşmiş vurgunculardan kurtulmak lazım. Bunlar halkın parasıyla kumar oynayıp milyarlar kazanan faizciler, spekülatörler ve tefecilerdir; yağlı ihalelerle yol, köprü, havaalanı, hastane vb. vurgunları gerçekleştiren inşaat devleridir; halk çocuklarını gereksiz cephelere yollayan silah tacirleridir; emekçileri karanlığa ve soğuğa mahkûm eden enerji patronlarıdır… Yap-İşlet-Devret uygulamaları tazminatsız olarak derhal kamulaştırılmalı, ülke kaynaklarının yüzde 42’sine el koymuş olan yüzde 1’lik bu kesimden yüzde 20 oranında ek servet vergisi alınmalı ve bunlar ekonominin dışına sürülmeli.

Öte yandan, emekçiler için bazı çok acil önlemlerin alınması gerekiyor. Şöyle: Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilmeli. Tüm ücretler de aynı oranda artırılmalı. Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilmeli. Tüm ücretler 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında düzenli şekilde artırılmalı.

İşsizliğe karşı da, işten çıkarmalar gerçekten yasaklanmalı. 6 saat işgünü uygulanmalı ve ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak tüm işler çalışabilen nüfus arasında paylaştırılmalı. İflas açıklayan ya da kapanan işyerleri tazminatsız şekilde kamulaştırılmalı ve işçilerin denetiminde işletilmeye devam edilmeli. Özelleştirmeler de durdurulmalı ve özelleştirilen kuruluşlar işçi denetiminde tazminatsız olarak kamulaştırılmalı.

Biz emekçilerin istediği düzen, bağımsız ve halktan yana, sömürüsüz bir ekonomik sistemdir. Emperyalizmden kopuşun ilk ve en önemli adımı da, sömürücülerin yarattığı dış borç ödemelerine son verilmesidir. Biz merkezi planlı ve halkın ihtiyaçlarını gözeten bir ekonomik sistem istiyoruz. Bu amaçla, bankerlerin, spekülatörlerin, faizcilerin iktidarına son vermek için tüm bankalar derhal kamulaştırılmalı ve bütün kredi sistemi tek bir merkez bankasında toplanmalı. Tacirlerin vurgularına da dış ticaretin devlet tekeline alınmasıyla son verilebilir.

Şimdi sıra, bu taleplerimizi örgütlü biçimde tüm muhalefet kesimleriyle tartışmak ve bunların etrafında bir Emekçi İttifakı kurabilmekte.

Yaşasın Kazakistan Devrimi! Yabancı askerî güçlerin ve ordunun müdahalesine hayır!

0

Kazak hükümetinin 2 Ocak 2022’de gaz fiyatlarına yüksek bir zam getirmesiyle kitlesel bir seferberlik patlak verdi. İlk eylemler bir petrol kenti olan Zhanaozen’de ortaya çıktı ve ardından ülkenin en büyük kenti olan Almatı ile diğer şehirlerine yayıldı. Seferberliklerin ulusal bir karakter kazanmasıyla cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, önce Mangystau Bölgesi ve Almatı’da 5 Ocak’tan itibaren geçerli olmak üzere olağanüstü hal ilan etti. Daha sonra bu olağanüstü hal, 5 Ocak akşamında bütün ülkeyi kapsayacak şekilde genişletildi. 5 Ocak günü aynı zamanda Mamin Kabinesi olarak anılan hükümet de istifa etti ve zamlar geri alındı. Ancak hükümetin istifası ve gaz zammının geri alınması, kitlelerdeki öfkeyi dindirmedi.

Başbakan Askar Mamin’in istifasının ardından, başbakan yardımcısı olan Alihan Smailov geçici hükümetin başına getirildi. Ülkede yakıt ve yiyecek fiyatlarına 6 ay boyunca devlet denetimi getirildi. Eylemlerin dinmesi adına hükümetin aldığı önlemler bunlarla da sınırlı kalmadı. Seferberlik sırasında sıkça, 2019’da cumhurbaşkanlığı görevinden ayrılmadan önce 32 yıl boyunca iktidarda kalan Nursultan Nazarbayev aleyhine sloganlar atıldı. Nazarbayev, Güvenlik Kurulu başkanı olarak geniş yetkileri elinde tutmayı sürdürüyordu. Tokayev, toplumsal öfkenin sembolik ismi haline gelen Nazarbayev’in yerine kendisinin artık Güvenlik Kurulu başkanı olduğunu açıkladı. Son olarak Tokayev, eylemlerin sürmesi halinde onlara “en acımasız şekilde” cevap verileceğini açıkladı.

Ancak bütün bu önlemler sonucunda Kazakistan işçileri ve emekçilerinin devrimci ayaklanması sönümlenmedi, aksine kabardı. Aktöbe kentinde iktidar binaları ateşe verildi. Almatı’daki cumhurbaşkanlığı konutu eylemciler tarafından ele geçirildi. Ülke çapında silah dükkanlarını yağmalayarak halk kendisini silahlandırdı. Bunun üzerine Tokayev, ülkede bir “terörist tehditi” olduğunu söyledi ve Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri tarafından kurulan hükümetlerarası bir askerî ittifak olan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nü Kazakistan’a müdahale etmeye çağırdı.

Tokayev’in, Kazakistan burjuvazisi adına, Kazakistan’ın yabancı askerî kuvvetler tarafından neredeyse işgal edilmesine çağrı yapmasının başlıca sebebi, ordu ile polis güçleri arasından eylemcilere ve seferberliklere katılanların olması. Rejimin güvendiği baskı güçleri olan özel harekat polislerinin, askerlerin, istihbarat servisi çalışanlarının etraflarını çevreleyen öfkeli emekçi kitlelere nasıl teslim oldukları, sosyal medyada paylaşılan birçok videoda görüldü.

Kitleler hızlı bir biçimde, enerji zamlarının geri çekilmesiyle rejimin devrilmesini iç içe geçirerek, birleşik talepler kullanmaya başladılar. Böylece ekonomik krizden çıkışın şartlarını, politik araçların ve çözümlerin yaratılmasıyla ilişkilendirdiler. Temel taleplerden birkaçı iktidarın değişmesi, yerel seçimlerin yapılması (çünkü şu anda yerel yönetimler cumhurbaşkanı tarafından atanıyor) ve cumhurbaşkanının yetkilerinin kapsamlı bir biçimde sınırlandırılması. Kitlelerin “ekmek” sorununa dair olan taleplerini hızlıca “demokrasi” sorunuyla kaynaşmış bir biçimde dile getirmeye başlamış olmaları, seferberliğin devrimci karakterini pekiştiren bir etken oldu.

Olayları isimleriyle çağırmak gerekir: Yaşanmakta olan bir devrimdir. Şu an Kazakistan’da Nazarbayev heykelleri yıkılıyor, kamu binaları seferberlik halindeki halk tarafından ele geçiriliyor, polisin önemli bir kısmı halkın tarafına geçiyor, yüzlerce asker esir alınıyor, halk silahlanmaya başlıyor ve ülkenin batısında ikili iktidar organlarının ilk örnekleri oluşmaya başlıyor. Bütün bunlar Kazakistan Devrimi’nin heybetli başlangıcının işaretleridir.

Kazakistan Devrimi gökyüzünden düşmedi. O, hem ulusal alanda hem de uluslararası arenada yaşanmış olan ve yaşanmakta olan mevcut mücadeleler ile ayaklanmaların bir parçası ve devamcısıdır.

Bugünkü eylemlerin ilk başladığı petrol kenti olan Zhanaozen’de 2011 yılında oldukça militan grevler ve emek mücadeleleri yaşanmıştı. Bu grevler radikalleşerek bir işçi ayaklanmasına dönüşmüş, Nazarbayev Bonapartizminin bu işçi ayaklanmasına cevabı güvenlik güçlerinin bir katliam gerçekleştirmesi olmuştu. Rejimin verilerine göre 16 eylemci öldürüldü, 100 insan da yaralandı. 

O sıralarda, Zhanaozen’deki ulaşım araçlarında kullanılan sıvılaştırılmış petrol gazının (LPG) fiyatı 30-35 tenge (Kazakistan para birimi) civarındaydı. 2011’deki işçi ayaklanmasının kanlı bir şekilde bastırılması, gerici Nazarbayev rejiminin enerji sektöründe neoliberal uygulamaları derinleştirebilmesini sağladı. Rejim, devlet gaz sübvansiyonlarını kademeli olarak sona erdirmek ve bunun yerine fiyatları piyasanın belirlemesine izin vermek için Ocak 2019’dan başlayarak elektronik piyasa ticaretine aşamalı geçiş politikasını hayata geçirdi ve böylece LPG’nin fiyatı sürekli olarak katlanarak yükseldi.

2020 Ocak’ında Zhanaozen şehri sakinleri LPG fiyatlarını protesto etmek için bir eylem düzenlediklerinde, LPG fiyatları 55-65 tenge arasında değişiyordu. Kazakistan Devrimi’nin patlak vermesinden önceki gün olan 1 Ocak 2022’de ise, LPG fiyatları 125 tengeye (litresi 0,28 dolar) ulaşmıştı.

Bunlar haricinde 2018-2020 yılları arasında yine ülke çapında ciddi seferberlikler yaşandı. Yolsuzluklar ve demokratik haklara dönük saldırılara karşı Mayıs 2018’de patlak veren mücadele dalgası, 2018 Şubat’ında Nur-Sultan kentinde 5 çocuğun bir yangında can vermesinin ardından şiddetlendi. Bunun üzerine Nazarbayev, dönemin başbakanı Bakıtcan Sağıntayev’i görevden aldı. Ancak protestoların devam etmesiyle beraber Nazarbayev de 19 Mart 2019’da istifa etmek zorunda kaldı ve onun yerine, bugünkü cumhurbaşkanı Tokayev seçildi. 2018-2020 seferberliklerinin temel taleplerinden birisi, Kazakistan kanunlarına göre yasadışı sayılan toplu yürüyüş, eylem ve kamuya açık alanda protesto gerçekleştirmenin legalleştirilmesiydi. Tokayev’in seçilmesinin önemli sebeplerinden birisi de, bu talebi sahipleniyor gözükmesiydi. 

Kazakistan Devrimi böylesine bir ulusal arka plan üzerinden yükselirken, içinde geliştiği uluslararası konjonktür de yine mücadeleler ve ayaklanmalar tarafından belirleniyor. Zira Kazakistan Devrimi, 2019’da yılında patlak verip, daha sonra da gelişmeyi sürdüren Sudan, Cezayir, Şili, Porto Riko, Irak, Lübnan devrimlerinin ve Katalonya, Hong Kong, Haiti, Ekvador, Honduras, Kolombiya ve Uruguay’daki kitlesel seferberliklerin politik bir parçası ve tamamlayıcısıdır. 

Dahası Kazakistan Devrimi, Türkistan ve Orta Asya coğrafyasındaki diktatörlüklere ve baskıcı rejimlere karşı bir devrim ve mücadele dalgasını tetikleyebilir. Yine bu devrim, dünya işçi sınıfının cellatları ve düşmanları arasında yer alan yayılmacı kapitalist güçlerden Rusya ile Çin’in jeostratejik planları ile egemenliklerinde gedikler açarak, bölge emekçilerinin örgütsel ve politik bir sıçrama yaşamalarında katalizör görevi görebilir. Böylece küresel kapitalist sistemin Avrasya ve Batı Asya ayaklarında, bir “zayıf halkalar” zinciri yaratılabilir.

Kazakistan Devrimi’yle dayanışmaya! 

Saray rejiminin Kazakistan Devrimi karşısında gerici tutumunu da, tam olarak bu devrimci olasılıklar doğurdu. Bu devrimin karşısında Türkiye’den Saray rejiminin tavrı, yozlaşmış ve gerici Kazak iktidarının tarafını tutmak oldu. Ankara’dan yayımlanan mesajda mide bulandırıcı bir itidal çağrısı yapıldı. “Dost Kazakistan halkının sağduyusuna güveniyoruz.” denilen açıklama esas olarak seferberliklerin bir an önce sonlanmasını ve rejimin ayakta kalmasını diliyordu.

Saray rejiminin ve diğer yabancı kapitalist güçlerin, tabii aynı zamanda Kazakistan hükümetinin ortaklaştığı nokta olan bu dilek gerçekleşmemeli. Seferberlikler devam ederek rejimi yıkmalı. Ancak bunun yaşanması için niyet belirtmek yeterli değil.

2011 senesinde güney komşularının tamamında ve Ortadoğu’da devrimci seferberlikler patlak verdiğinde, Türkiye solunun bürokratik ve reformist sektörleri, bu mücadeleleri emperyalist komplolar olarak karalamış ve onlara sırtını dönmüştü. Bu sektörler bununla da yetinmeyip, eski diktatörlük rejimlerine destek açıklamalarında bulunmuşlardı. Bu ihanet, Türk ve Kürt işçi sınıflarında siyasal kafa karışıklıkları yaratmakla kalmadı, işçi sınıflarının bölge devrimlerinin sunduğu yakıcı derslerden faydalanmasının da önüne geçti. Bu hain sahte solun aynı teslimiyetçi ve işbirlikçi politik çizgiyi, bugün Kazakistan Devrimi ile olası bir Asya coğrafyası devrimleri alanında da egemen kılmasının önüne geçmek gerekiyor.

Türkiye’deki bütün sendikal konfederasyonlar, derhal Kazakistan sendikaları ile aralarında koordinasyonlar oluşturmalı ve Kazakistan işçilerinin verdiği mücadelelerin bütün aşamaları ile derslerini, kendi tabanları için erişebilir kılmalıdır.

Kazakistan işçi sınıfının kendi gerici burjuva rejimini devirmek için ihtiyaç duyduğu bütün araçların temin edilmesi için yine sendikalar ile emekçi örgütlerinin ve sosyalist partilerin organize ettiği bir ulusal kampanya başlatılmalıdır.

Kazakistan işçi sınıfı, yeni sendikaların kurulmasından gerici rejimin devrilmesine dek, eğer uluslararası işçi sınıfından yardım talep ederse ve Kazakistan’daki sendikalar ile işçi örgütlerinin böyle bir çağrısı olursa, bu yardım çağrısına eldeki bütün imkanların seferber edilmesiyle olumlu cevap verilmelidir. Dünya sendikaları, işçileri Kazakistan ile olan ticareti  limanlarda ve havaalanlarında boykot etmeye çağırmalıdır. Özellikle Rusya işçileri ve emekçileri Kazakistan’a silah ve asker sevkiyatını durdurarak Kazak kardeşlerinin saflarında yer almalıdır.

Türkiye’nin ve bölge rejimlerinin Kazakistan Devrimi’ni boğmak için atacakları bütün adımların karşısında bütün sınıf örgütleri ortaklaşa bir şekilde durmalı, bu adımların atılması engellenmelidir. Aynı şekilde Batılı emperyalistlerin, Rusya’nın, İran’ın ve Çin’in Kazakistan Devrimi’ne yönelik girişecekleri karşıdevrimci operasyonlar, bunlar sözde “demokrasi”, “insan hakları” veya “ulusal egemenlik” mazeretleriyle de yapılacak olsa, kesin bir şekilde reddedilmelidir. Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün başkanı olan Ermenistan başbakanı Paşinyan “barış güçlerinin” Kazakistan’a gönderileceğini çoktan dile getirdi. Kazak rejimi Rusya’yı da müdahale etmeye çağırdı. Kazak ordusunun özel Çin birlikleri kullandığına dair söylentiler var. Hangi biçimde olursa olsun, bütün dış müdahale girişimlerinin katı bir biçimde reddedilmesi ve kınanması, bu dış müdahalelerin engellenmesi, Kazakistan Devrimi’nin kaderi açısından belirleyici bir önemdedir.

Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün ve bütün yabancı güçlerin müdahalelerine hayır! KGAÖ Kazakistan’dan dışarı! Rusya ve Çin yayılmacılığına hayır! Emperyalizm Kazakistan’dan defol!

Ordunun sokağa indirilmesine hayır! Rejimin bütün askerî ve polisiye operasyonları derhal durdurulsun! Halkı katletme emri veren siyasal sorumlular tutuklansın ve yargılansın! Halka ateş açma emri veren subaylar tutuklansın ve yargılansın! Ordunun seferberliklere müdahalesi derhal durdurulsun!

OHAL derhal kaldırılsın! 

Toplu yürüyüş ve eylem hakkı tanınsın! Sendika kurma ve örgütlenme hakkı tanınsın!

Kazakistan’ın enerji kaynakları işçi denetiminde ve tazminatsız bir şekilde kamulaştırılsın!

Gaz ve benzin fiyatlarının piyasanın kaosuna terk edilmesine son! Halkın ihtiyaçlarını odağına alan planlı ve merkezî bir ekonomi!

Temel ürünlerdeki ani fiyat artışlarına, fırsatçılığa ve karaborsaya karşı fiyat kontrolü uygulamalarının hayata geçirilmesini üstlenecek olan üretici ve tüketici komiteleri için ileri!

Yaşasın Kazakistan Devrimi!

Kahrolsun Nazarbayev-Tokayev rejimi!

Bütün iktidar ve zenginlik Kazakistan işçi sınıfı ile emekçi halkına!

“Dış güçler”in krizi

0

Ekonomik kriz karşısında Türkiye’de Saray rejimi tarafından kullanılan bir palavra: “dış güçlerin oyunu”.

Her beceriksizliğinin sorumluluğunu kendisi dışında bir yerde arayan, “iyi” olanı kendine yoran, “kötü”yü ise başkasına yıkan, bu şekilde de beka sorunun çözmeye çalışan bir rejim…

Tıpkı “dış güçler” diye addettiği diğer rejimlerin ekonomik kriz karşısında kendi emekçi halklarına yaptıklarına benzer şekilde.

Tam da bu nedenle, ekonomik çöküş karşısında başvurulan “dış güçlerin oyunu” mottosu koca bir yalan.

Meselenin özü çok daha basit: Türkiye rejiminin de ayrılmaz bir parçası olduğu dünya kapitalizminin derin krizi!

2008 yılında başlayan krizden kapitalizm nihai bir çıkış yaratamadığı gibi Covid-19 pandemisinin etkisi, uluslararası ölçekte krizin derinleşmesini de beraberinde getirdi.

Belki daha da önemlisi; 2008 yılında başlayan kriz, her ülkenin kendi özgün ritimleri ve kapitalist ekonominin işleyişi düşünüldüğünde küresel ölçekte farklı momentlerde, farklı gelişim düzeylerindeki ülkeleri sarsmıştı. Ancak pandemiyle birlikte bu özgünlükler ve farklı ritimler daha az görünür oldu, kapitalist ekonominin ve sömürü düzeninin etkileri tüm dünya halkları için daha da berraklaştı.

O nedenle dünyanın birçok noktasında emekçi halkların uğruna mücadele ettikleri sorunlar aynılaştı: işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki adaletsizlik.

Ve bu aynılaşma aslında bir şeyin sonucu…

Erdoğan ve kardeşlerinin, kapitalist kriz karşısında temsil ettikleri sınıfın, yani burjuvazinin, çıkarlarını garanti altına almak adına, iktidarların benimsedikleri stratejinin bir sonucu.

İktidarlar, kapitalizmin sorumlusu olduğu krizin faturasını dünya emekçi halklarının üzerine yıkma stratejisi uyarınca farklı taktiklere, metotlara, politikalara başvuruyor.

Emekçi halklara dönük uygulanan bu ekonomik yıkım politikalarının sonucu ise tüm dünyada işsizliğin artması, enflasyonun tırmanması, yoksulluğun derinleşmesi ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin bir uçurum haline gelmesi oluyor.

Zenginlerin kârlarına kâr katması pahasına.

Öyle ki, 2021 yılında dünya üzerindeki milyarderlerin serveti bir önceki yıla göre yüzde 75 oranında artış gösterdi.

Dünyanın en zengin yüzde 10’luk kesimi dünya servetinin yüzde 82’ye yakınını kontrol ederken, nüfusun en yoksul yüzde 50’si bu toplam servetin yüzde 1’ine dahi erişemiyor.

Bu tablonun Türkiye yansıması ise pek farklı değil. Türkiye nüfusunun en zengin yüzde 10’u ülke toplam servetinin yüzde 67’sini elinde tutarken, en yoksul yüzde 50 ise ancak bu servetin yüzde 4’üne sahip olabiliyor.

Yani bu tablo, hiçbir ülke için “dış güçlerin oyunu” ile anlatılabilecek bir sonuç değil.

Bu, krizinden nihai bir çıkışı yaratamayan kapitalizmin ve onun temsilcisi iktidarların, dünya emekçi halklarına reva gördüğü acı reçetenin tablosu. Ve kapitalizm kendi lehine bu krizden bir çıkış yaratamadıkça yeni saldırı politikalarını gündemine almak durumunda.

Ancak bu noktada çarpacakları duvar ise ellerinde kalan “kırıntıyı” da kaybetmek istemeyen, talepleri aynılaşsa da mücadele ritimleri farklılığını sürdüren dünya emekçi halklarının direnci olacak.

Bizler için önemini ve aciliyetini koruyan ise, kapitalist sömürü düzenini sorgulayan, talepleri aynılaşan dünya emekçi halklarının önüne kapitalist krizden ve onun sorumlusu rejimlerden nihai bir kopuşu mümkün kılabilecek uluslararası bir alternatifin inşası sorunu.

Türkiye Ekonomi Modeli’ne karşı Halkın Acil Ekonomik Programı için bir taslak önerisi

0

Türkiye’de önerilen başlıca farklı ekonomi modelleri nelerdir ve onları savunan aktörler kimlerdir?

1) Cumhur İttifakı: Saray rejiminin önerisi temel olarak halkın yoksullaştırılması, enflasyonun tetiklenmesi, döviz kuru üzerinden oligarşinin ayrıcalıklarının derinleştirilmesi ve yabancı sermayeye ticari imtiyazlar tanınması şeklinde.

2) Millet İttifakı: Kemal Kılıçdaroğlu krizin karşısına yalnızca Aile Destekleri Sigortası isimli cılız bir planla çıkmış olmakla beraber, Millet İttifakı’nın emekçilerin geleceğini belirsizleştiren bu ekonomik saldırı dalgasına karşı tek önerisi, hukuk ile demokrasinin “olağan” burjuva seyrine dönmesiyle birlikte ekonominin de otomatik olarak bir düzelme yaşayacağı. Bu kampın sloganı “Başka bir neoliberalizm mümkün” şeklinde özetlenebilir. Bunun haricinde Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği birtakım öneriler oldu ancak bunlar programlaşmadı. Mesela Kılıçdaroğlu 5’li çeteyi kamulaştıracağını ve Yap-İşlet-Devret’leri sonlandıracağını söylüyor. Ancak bu açıklamalar kalıcı, uzun soluklu, dayanakları olan, açıklayıcı ve kapsamlı bir eylem programı haline getirilmiş değil. Bu da aslında bir hüsran yaratıyor çünkü bu önlemleri savunan kitleler, bu önlemlerin nasıl hayata geçirilebileceğine dair bir kılavuz arıyor. Son olarak şunu eklemek gerekir: Millet İttifakı krize Erdoğan ile onun çevresinin neden olduğunu söylüyor. Bu kısmen doğru olsa da, yeterli değil. Krizin başlıca kaynaklarından birisi de TÜSİAD’ın ekonomik ayrıcalıkları. Tıpkı 5’li çete gibi TÜSİAD’ın da kamulaştırılması gerekir. Ancak Millet İttifakı’nın böyle bir çizgisi yok, olamaz da.

2.5) Sahte sol: Bu sol, büyük burjuvazinin ulusal pazarın küresel liberal hukuki kararnameler ve geleneksel ticari konsensüs üzerinden yeniden organize edilmesine dönük eğilimine uyarlanıyor ve ekonomide işçi-emekçiler lehine alınması gereken önlemlerden hiçbir şekilde bahsetmiyor. Bu sol, ekonomideki kötüye gidişi burjuva ekonomistleri ile aynı yerde arıyor ve Saray’ın antidemokratik uygulamaları olmasa, Türkiye’ye akacak olan “demokrasiye duyarlı” sermaye gruplarıyla ekonomik toparlanmanın gerçekleştirilebileceğine inanıyor. Bu yüzden bu kamp, Millet İttifakı’nın ardından, üçüncü değil ama iki buçuğuncu aktördür. Bugün Türkiye’de sermayenin bir “iç savaşının” yaşandığını iddia etmektedir.

3.) Halkın Acil Ekonomik Programı’nı savunanlar: İşçi-emekçilerin çıkarlarını sıkı sıkıya koruyacak olan bu ekonomik önlemler dizisini hayata geçirecek olan aktör, yine işçi-emekçi kitlelerdir. Sendikalar bu programa kazanılmalıdır.

Bu kamplar hangi sınıfları temsil ediyorlar?

1) Cumhur İttifakı: Patronlar.

2) Millet İttifakı: Patronlar.

2.5) Sahte sol: Orta sınıflar, mücadelenin yarınını yaratmaktansa bugününü tüketen bürokrasiler.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: İşçi sınıfı, emekçi halk, Kürt halkı, kadınlar ve gençler.

Zengin sınıflardan alınacak servet vergisine dair tutumları nedir?

1) Cumhur İttifakı: Karşı çıkıyor. Bu verginin kendilerinden alınacağı sınıfları temsil ediyor.

2) Millet İttifakı: Karşı çıkıyor. Bu verginin kendilerinden alınacağı sınıfları temsil ediyor.

2.5) Sahte sol: Konu üzerine fikir belirtmiş değil. Bahsettiğimiz üzere, bu sol, işçi-emekçiler lehine alınacak ekonomik önlemlerin oluşturulmasıyla ilgilenmiyor.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınmasını, özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir Covid-19 vergisi getirilmesini savunuyor.

İşsizliğe ve işten çıkarmalara karşı önerileri nedir?

1) Cumhur İttifakı: İşsizliği yükselten politikaları savunuyor çünkü patronların işsizliği bir şantaj olarak kullanarak ücretler üzerinde basınç uygulamasına hizmet ediyor.

2) Millet İttifakı: “Böyle bir şey olabilir mi ya?”

2.5) Sahte sol: İlgi alanına girmiyor.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: İşten çıkarmaların gerçekten yasaklanmasını, ücretsiz izin uygulamasına son verilmesini istiyor. İşsizliğe karşı 6 saatlik işgünü ve 4 vardiya sistemini öneriyor. Çalışma süresinin haftalık 30 saat olmasını ve ücretlerin düşürülmeksizin çalışma saatlerinin kısaltılarak işlerin tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılmasını savunuyor. İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın istiyor. Yeni belirlenen asgari ücreti ödeyemeyeceğini ilan edip iflas açıklayan ve işyerini kapatma yolunu tercih eden patronların defterleri açmasını ve bu işletmelerin işçi denetiminde kamulaştırılmasını öneriyor.

Dış ticaret tekeli konusundaki pozisyonları nedir?

1) Cumhur İttifakı: Sonuna kadar karşı çünkü dış ticarette devlet tekeli uygulanırsa, halkın alım gücü döviz karşısında korunacak ve böylece oligarşi semiremeyecek. Sedat Peker’in ifşa ettiği İran ile Afganistan’dan uyuşturucu baronları için akan eroin trafiğinin bu uygulamayla durdurulacak olması da hoşlarına gitmez.

2) Sahte İttifakı: “Yurtta sulh, cihanda sulh”, yani cihan kapitalizmiyle sulh içinde geçinelim ki, yurttaki kapitalistler sulh içinde zenginleşsinler.

2.5) Sahte sol: İlgi alanına girmiyor.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: Dış ticarette devlet tekelini savunuyor çünkü ancak bu yolla Türkiyeli işçilerin ve emekçilerin refahlarının ve alım güçlerinin emperyalizme, tüccarların spekülatif kurnazlıklarına, yabancı sermayenin imtiyazlarına karşı korunabileceğini ve sanayi ile tarımın ancak emperyalizme karşı bu önlemin alınmasıyla ayağa kaldırılabileceğini biliyor.

İşçiler ve halk için planları neler?

1) Cumhur İttifakı: “Olağanüstü hali biz iş dünyamız daha iyi çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum, iş dünyanızda herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı. Ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Şimdi böyle bir şey var mı? Tam aksine. Şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifadeyle anında müdahale ediyoruz. Diyoruz ki hayır, burada greve müsaade etmiyoruz, çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız.” (Recep Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz 2017)

2) Millet İttifakı: CHP’ye ait Bakırköy Belediyesi, enflasyonun yüzde 50’leri aştığı bir sırada belediye işçilerine yüzde 0 (sıfır) zam önerdi. Bu örnek sanıyoruz ki yeterli olur.

2.5) Sahte sol: İlgi alanına girmiyor.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulmasını savunuyor. Bu fona kaynak bulunması için yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemelerinin durdurulmasını, tamamının derhal tazminatsız kamulaştırılmasını talep ediyor. Emekli maaşlarının ve tüm ödeneklerin en az asgari ücret seviyesine çekilmesini, asgari ücretin 3 ayda bir enflasyon ve döviz karşısında korunmasını istiyor. Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlanmasını öneriyor. Aynı zamanda sınırlarda bulunan göçmenlerin ücretsiz sağlık hizmetlerine erişiminin sağlanmasını ve barınma imkânına sahip olmayanların boş konutlara yerleştirilmesini savunuyor. Temel ürünlerdeki ani fiyat artışlarına, fırsatçılığa ve karaborsaya karşı fiyat kontrolü uygulamalarının hayata geçirilmesini teklif ediyor.

Uluslararası emperyalist anlaşmalara evet mi, hayır mı? Dış borçların ödenmesine evet mi, hayır mı? Özelleştirmelere evet mi, hayır mı? Yabancı sermayeye imtiyazlara evet mi, hayır mı?

1) ve 2) Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı: Evet, evet, evet! Hatta biz bunları savunurken, asıl karşı taraftakileri bunları savunuyormuş gibi gösterelim!

2.5) Sahte sol: Bu solun birçok ekonomisti sadece bunlara evet demekle kalmadı, Türkiye ekonomisi için tek çıkış yolunun IMF’den borç almak olduğunu ileri sürecek kadar yönünü şaşırdı.

3) Halkın Acil Ekonomik Programı: Hepsine hayır! Emperyalist anlaşmalardan kopulsun ve halka açıklansın, dış borç ödemeleri durdurulsun, özelleştirilen işletmeler işçi denetiminde kamulaştırılsın ve yabancı sermayenin mal varlığına el konsun.

Ekonomik krizin çözümü siyasidir

0

Önce ekonomik krizler neden doğar, ona bakalım. Krizler, kapitalist ekonominin kaçınılmaz ürünleridir. Kapitalist ekonomi, plansız, kaotik ve rekabete dayalı bir sistemdir. Böyle bir ortamda sürdürülen vahşi rekabet, kâr oranlarının düşmesine yol açar ve bazı firmalar iflas eder, batar, işsizlik yaygınlaşır. Bu sürece kaçınılmaz olarak enflasyon, borçlanma ve yoksullaşma eşlik eder.

Bu kapitalist rekabet ortamında hükümetlerin bazı mali ve sınai sermaye gruplarını kayırması, krizin daha da ağırlaşmasına neden olur. Hükümetler, borçlandırma, çeşitli vergiler ve mali manipülasyonlar yoluyla halktan topladıkları paraları kendi yandaş sermaye gruplarına aktararak onları ayakta tutmaya, daha da zenginleştirmeye girişirler. Bunun sonucunda emekçi kesimler derin bir yoksulluğa sürüklenir.

Türkiye’de işte bunların hepsi oluyor. Kriz şiddetlenerek derinleşiyor.

Peki, kapitalist ekonomi bu tip bir krizden nasıl kurtulur? İşte tam bu noktada, ekonomik bir çözüm yoktur. Bu tip krizlerin çözümü siyasette yatar, yani sınıf mücadelesinde. Anlatalım:

Krizin ana nedeni azalan kâr oranları olduğu için, kapitalistler bu eğilimi durdurmaya, tersine çevirmeye çalışırlar. Bunun en önemli yolu da üretim maliyetlerini düşürmektir. Bunun için enerjiden, makinelerden vb. tasarruf edemeyecekleri için emek maliyetine, yani işçi ücretlerine saldırırlar. Bu saldırının da pek çok yolu vardır:

Örneğin sendikalaşmayı engelleyerek, grevleri yasaklayarak ücret taleplerini bastırırlar. İşçi sayısını azaltarak ve aynı işi daha az sayıda işçinin sırtına yıkarak ücretlerde “tasarrufa” girişirler. İşsiz sayısını ve emek piyasasında rekabeti artırarak ücretleri baskılarlar. İş saatlerini uzatarak ve fazla mesaileri özendirerek sömürü oranlarını yükseltirler. Bu arada enflasyon da sermayedarların işine yarar, çünkü işçinin alım gücü düştüğü için daha azla yetinmeye, yani giderek eriyen ücretiyle geçinmeye mahkûm hale gelir.

Bu uygulamaların hepsi “ekonomik” değil, sermayedarların ve onların hükümetlerinin siyasi hamleleridir. Eğer emekçiler bu saldırılara direnemezse, sermayedarlar tekrardan kâr oranlarını artırırlar ve ekonominin “krizden çıktığını” söylerler. Ama bu arada işçi sınıfı ağır bir darbe almış, yoksullaşmış, işsizleşmiş, kaleleri düşman tarafından zapt edilmiş olur.

Ama eğer emekçi sınıflar bu saldırılara karşı kitlesel olarak (sendikaları, partileri, diğer sınıf örgütlenmeleriyle birlikte) direnirse, ekonomik krizin bir başka siyasi planda çözümünün olasılığı doğar. Önce bazı siyasi kesimler, “daha adil bir düzen” sloganıyla emekçilere bazı kısmi iyileştirmeler önerirler. Ücretler iyileştirilsin, adil bir gelir dağılımı olsun vb. diyerek bazı reform vaatlerinde bulunurlar. Bu önlemler kısa bir süre için yararlı olsa da, kapitalist ekonomik düzen sürdükçe, yukarıda anlattığımız gibi krizler kaçınılmaz olur. Aynı döngü gene başlar ve yoksulluk ve sömürülmek emekçilerin kaderi halinde sürer gider.

Kapitalist krizlerin önlenmesi, ancak kapitalizmden kopularak mümkündür. Bu da, işçi ve emekçi halkın denetiminde gerçekleştirilip uygulanacak ve halkın ihtiyaçlarını gözetecek bir planlı ekonomik sistemle olanaklıdır. Bu planın kaçınılmaz uygulamaları, büyük sanayi kuruluşlarının kamulaştırılması, dış ticaretin devlet denetimine alınması ve tüm bankacılık sisteminin kamulaştırılarak tek merkez bankasında toplanmasıdır.

İşte bu ve halkın yararına diğer uygulamalar, ancak işçi ve emekçilerin siyasi mücadelesiyle, onların siyasi iktidarının kurulmasıyla olanaklı hale gelir. Bunu içindir ki, ekonomik krizlerin çözümü siyasi mücadelede, yani sınıflar arası mücadelede yatar diyoruz.

İnsanca bir asgari ücret nasıl mümkün olur?

0

Asgari ücrete yapılan son zamdan önce Türkiye’de toplumun yüzde 57’si asgari ücret ve civarında bir gelir ile yaşamını sürdürüyordu. Zam ile bu oranın daha da artması bekleniyor. Yani Türkiye’de asgari ücreti konuşmak, çalışanların ezici bir kesimini ve aslında ortalama ücreti konuşmak anlamına geliyor.

Hükümet asgari ücrete rekor oranda zam yapmakla övünse de, yapılan zammın geçek enflasyonun bir hayli altında kaldığı ve 2022 yılı başındaki bir asgari ücretlinin 2021 yılı başındaki bir asgari ücretliye nazaran ekmek, kuru gıda, sebze, baklagiller, meyve ve hayvansal ürünlerin yanı sıra tuvalet kâğıdı ve ped gibi hayati ihtiyaçları daha az oranda karşılayabildiğini görüyoruz. Asgari ücretlinin temel yaşam ihtiyaçlarına ulaşımı tarihi denen zamma rağmen azalmış oldu.

Yetersiz beslenme kaynaklı olarak her 10 çocuktan birinin bodur olduğu bir ülkede Saray’ın Ekonomi Bakanı Nebati “Ekonomi gözlerdeki ışıltıdır” diyor. Nebati’nin gözlerini ışıldatıp iştahını kabartan şey, gördüğü “açların gözbebekleri” olsa gerek. Çünkü biz elektrik, su, doğalgaz faturamızı gözümüzün ışıltısı ile değil, maaşımızla ve onun alım gücüyle ödüyoruz. Öte yandan “Gerekirse simit yenecek” diye direktif verenler de aslında bir gerçeğin daha altını çiziyor: Türkiye’de zenginler kendi payına düşeni değil, hep daha fazlasını yiyorlar ve bunun için yoksullara emir buyuruyorlar.

Peki, buna muhtaç mıyız?

İnsan onuruna yaraşır bir ücret mümkün mü ve nasıl?

Evet mümkün. Öncelikle belirlenen asgari ücret yeterli bir ücret değil ve alım gücünü yitiren asgari ücretin derhal yeniden belirlenmesi gerekiyor.

Sonrasında da kapitalist sistemin içine girdiği bu istikrarsız koşullar altında asgari ücretin en fazla üç ayda bir düzenli olarak yenilenmesi gerekiyor. Bu nasıl mı olur, patronlar buna alışkın mıdır? Elbette ki alışkınlar. Nasıl döviz bürolarında dövizin değeri anlık olarak değişiyor, akaryakıt istasyonlarında farklı yakıt fiyatlarının değeri anlık olarak değişiyorsa, ücretler de insanca bir yaşam için düzenli olarak güncellenmeli ve emekçiler alım güçlerini bu şekilde koruyabilmelidir. Böylesi bir ödeme sistemine “eşel mobil” ya da “oynak merdiven” sistemi denir. Yakıt ve döviz fiyatlarından ötürü bu sisteme bir hayli alışkın olan patron, emekçilerin ödemesini de pekâlâ aynı şekilde yapabilir.

Peki patronlarda ve hükümette böyle bir kaynak var mı? Fazlasıyla var. Hükümet, döviz hesabı olan zenginlerin TL’ye yatırım yapmaları halinde kur farkından ötürü kaybettikleri parayı kendisinin karşılayacağını ifade ediyor. Peki bunu nasıl yapacak? Bizlerden, yani işçi emekçilerden aldıkları vergiyle.

Türkiye’de servetin ezici bir kısmı zenginlerin elindeyken vergilerin ezici bir kısmını işçiler ödüyor. Türkiye burjuvalarının gözünü bu bile doyurmaya yetmiyor ki, yakın dönemde uluslararası bir gazeteciler ekibinin “Pandora belgeleri” adlı sızıntı belgeler üzerinde yaptığı incelemeye göre Türkiye’den 131 ultra zengin azıcık ödediği vergiyi daha da aza indirmek için servetini vergi talep etmeyen yurtdışı hesaplara aktarıyor. Üstelik bunu yaptıklarını inkâr da etmiyorlar. Aralarında kimler mi var? Cengiz, Rönesans, Çalık, Demirören, Borusan, MARS gibi şirketlerin üst düzey yöneticileri var. Ek olarak eski Turizm Bakanı Erol Yılmaz Akçal’ın ailesinin, eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in oğlunun bu vergi cennetlerinde hesaplarının olduğu söylendi. Yani yandaş olsun olmasın burjuvazinin paradan yana bir sıkıntısı yok. İşlerini aksatmayacak şekilde kaçıracak kadar paraları var! Her şeyi üreten işçilerin ise sefalete boyun eğmeleri isteniyor.

İnsanca bir asgari ücretin belirlenmesi ve mevcut belirsizliğe karşı ücretlerin enflasyon oranında düzenli olarak güncellenmesi gerekir ve bunun için fazlasıyla kaynak var! Mesele bu gündemi sınıf örgütlerimize taşımak ve mücadele programımızda yer edinmesini sağlamaktır.

Şili: Kast’ı yendik, mücadeleye devam

0

Aşağıda okuyucularımızla İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Şili seksiyonu MST’nin (Sosyalist İşçi Hareketi), Gabriel Boric’in seçim zaferi üzerine yayımladığı bildiriyi paylaşıyoruz.

***

Şili cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Boric’in (yüzde 55,87 oy), Pinochetci aday Kast (yüzde 44,13 oy) karşısında aldığı ezici zafer, halkın, işçi sınıfının, gençliğin, LGBTİ+ hareketinin ve diğer hareketlerin net bir zaferi oldu. Diktatörlük sevdalısı ve kadın düşmanı olan, üstüne üstlük LGBTİ+lardan, Mapuche yerlilerinden ve işçi sınıfından nefret eden Kast’ın, hükümeti ele geçirmesi ihtimaline karşı, büyük şehirlerde, illerde ve işçi ve halk mahallelerinde milyonlarca insan seferber oldu.

Kast’ın yenilgisini getiren unsur, milyonların zihninde bu tehlikeye dair var olan farkındalık ve 2019 halk ayaklanmasının tükenmek bilmeyen gücü oldu. Bu nedenle, eski devlet başkanı Piñera ve sermaye çevrelerinin toplu taşımada boykot uygulayıp bizleri otobüssüz bırakma ve 19 Aralık’ta oy kullanmamızı engelleme gayreti bile suya düştü. Halkın Pinochetciliğe yönelik büyük öfkesi, o gün galip geldi: Ardından, sırf başkent Santiago’da bir milyondan fazla insanın sokaklara döküldüğü, tarihi bir kutlama yaşandı.

Bir zafer, yeni zaferlerin önünü açıyor

Kast’ın niyeti, tıpkı Piñera’nın da zamanında denediği gibi, 2019 halk ayaklanmasında sokaklara dökülen insanları cezalandırmaktı. Seçim kampanyasında bahsettiği baskı tedbirleri, toplumsal eşitsizliğe yönelik en temel talepleri bile reddetmesi ve eylemleri kriminalize etme çabası, sandıkta ona ağır bir yenilgi getirdi. Yenilgi getirdi, çünkü bizler milyonlar olarak o mücadeleye bugün de sahip çıkıyoruz ve en önemlisi sokaklarda taleplerimizi yükseltmeye devam ediyoruz: Toplumsal eşitsizliğe, yozlaşmış kurumlara, sefalet ücretleri ve emekli maaşlarına, sermayedarlarla varılan gizli kapaklı anlaşmalara, doğanın yıkımına “Yeter artık!” diyoruz.

Ülkede bir değişim olması gerektiği düşüncesi ve toplumsal hoşnutsuzluk bugün hâlâ güçlü. Seçim de bunu gösterdi. Özel emeklilik sistemine (AFP’ler), eğitim, sağlık ve barınmada kâr mantığının hakim olmasına, kadınlar ve LGBTİ+ların demokratik haklardan mahrum bırakılmasına, Pinochet anayasasına ve ülkenin zenginlikleri üzerinde birkaç büyük sermayedar ve çokuluslu şirketin kurduğu tahakküme son vermemiz gerek. İnsan onuruna yakışır ücret ve emekli maaşları talep ediyoruz; her insanın onurlu bir şekilde yaşama hakkını güvence altına almamız şart.

Kast’a karşı kazanılan zafer, bu yöndeki arzunun hâlâ güçlü olduğunu gösterdi. Ne yazık ki, bu taleplerin çoğu Boric’in hükümet programında yer almıyor. Net olalım, dürüst olalım. Boric’den, taleplerimize aciliyetle yanıt verecek açıklamalar gelmiyor. Bilakis, utanç verici bir toplumsal eşitsizlik ülkede hüküm sürerken, bir avuç zengin milyonlar kazanıp biz milyonlar pek azla geçinirken, Boric “kademeli bir değişim” için bizden zaman ve sabır istiyor.

Boric görevi devralmadan yükseltmemiz gereken üç acil ve ertelenemez talep

1. Toplumsal eşitsizliği sona erdirmek ve ülkeyi değiştirmek için, yeni anayasayı hazırlamaktan sorumlu Kurucu Meclis’in önüne acil sosyal talepleri koymalıyız: Maden kaynakları, su, deniz, ormanlar başta olmak üzere doğal kaynakların tekrar millileştirilmesi ve kamulaştırılması; kürtaj hakkının tanınması; mevcut İş Kanunu’nun yürürlükten kaldırılması; yerli halklara kendi kaderini tayin hakkı ve topraklarının iadesi; polis örgütü Carabineros’un ilgası; ücretsiz ve özgür kürtaj hakkının devlet güvencesine alınması… Bu amaçla biz, halihazırda var olan taslaklar için imza toplamanın yanı sıra, diğer yeni çalışmalar için de imza toplamaya hazırız.

2. Şimdi derhal, özel emeklilik sisteminden çıkma hakkını, ailelere acil destek programının (IFE) sürmesini, işten çıkarmaların yasaklanmasını, maaşlara hayat pahalılığındaki artışa paralel zam yapılmasını, mağazaların saat 19:00’da kapanmasını, taşeronluk sistemi ve her tür güvencesiz sözleşmeye son verilmesini, özel sağlık emekçilerine telafi amaçlı izin verilmesini talep etmeliyiz.

3. Milyonlarca aile olarak yaşadığımız zorluklara çözüm olacak bir ülke çapında talepler silsilesi oluşturmak için sendikalar, öğrenci oluşumları, toplumsal örgütler ve bölge meclislerini harekete geçirmeliyiz. Bu yapıların sokaklarda seferber olmasını talep etmeliyiz, Pinochetci Kast’ın yenilgisini getiren çabalarımızın ve fedakârlığımızın karşılığını almalıyız.

İşçi sınıfı, gençlik, kadınlar ve halkın örgütünü inşa edelim

Bu talepleri örgütlemek, tüm mücadelelerle dayanışmayı yükseltmek, sendikal ve toplumsal örgütleri tabandan doğru demokratikleştirmek için toplumsal aktivistleri aynı örgüt çatısı altında birleştirmemiz gerekli. Ülkeyi halkın ve işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda değiştirmek, sermayedarlar ile çokuluslu şirketlerin tahakkümüne son vermek için birlik olmamız şart. Şili’yi ve dünyayı, işçi sınıfı ve halkın yönetmesi için birliğe ihtiyacımız var. İşte bu nedenle, bu acil çabaya destek olmak için herkesi, inşa sürecinde bir hareket olan MST’ye katılmaya çağırıyoruz.

29 Aralık 2021

Emekçiler Saray’ın deneme tahtası olmayacak!

0

Çok değil, bundan bir yıl önce, Saray iktidarı faiz oranlarını neredeyse iki katına çıkarırken Erdoğan faizin “bir acı ilaç” olduğunu ve “milletimizin geleceğe güvenle bakabilmesi” için faizlerin artırılmasının bir gereklilik olduğunu söylüyordu. Çok geçmeden, üstelik enflasyon TÜİK’in rakamlarına göre bile son 20 yılın en yüksek seviyelerine çıkmışken Erdoğan “nasın ortada” olduğunu keşfetti ve “sana bana ne oluyor” diyerek faizleri resmi enflasyonun da oldukça altında bir düzeye çekmeye karar verdi. Bu sırada “üretim, istihdam, yatırım” önceliğimiz denerek Çin modeline geçildiği duyuruldu. Doların 18 lirayı geçmesinin ardından ise, Çin modeli ifadesi bir daha yetkililerin ağızlarından çıkmazken, dövize çevrilebilir mevduat uygulamasına geçildiği duyurularak dolar 11 lira seviyelerine çekildi.

İktidar medyası tarafından bu durum büyük bir zafer olarak sunulurken, “20 Aralık operasyonu”nun üzerinden daha iki hafta geçmeden dolar yeniden 13 TL seviyelerine çıkmıştı bile. Üstelik bu operasyon için kamu bankaları aracılığıyla yaklaşık 20 milyar doların piyasaya sürüldüğü ortaya çıktı. Bir yıl önce düşük faizle doları 6,85 seviyesinde tutmak için Merkez Bankası’nın 128 milyar dolardan fazla rezervini harcayan Saray iktidarı, dönüp dolaşıp aynı yöntemlerden farklı sonuçlar ummaya devam ediyordu. Bu sırada, borçlanarak getirilen döviz rezervleri Saray’ın çevresindeki oligarklara peşkeş çekilirken, iflas eden bu politikalar yağmur gibi yağan zamlarla emekçi halkın sırtına fatura edildiği gibi, “dövize çevrilebilir mevduat hesabı” uygulamasıyla, dövizdeki artışın maliyeti de Hazine’ye yüklenmiş oluyordu. Neredeyse her alanda yaşanan bu zikzaklarla memleketi adeta deneme tahtasına çeviren Saray yönetimi, emekçi halkı eşi benzeri görülmedik bir sefalete itmeye devam ediyor.

Erdoğan yönetimi “Asgari ücrete tarihi zam!”, “Doları dize getirdik!” gibi sahte propagandayla yitirdiği toplumsal desteği umutsuzca geri kazanmaya çalışsa da, emrindeki devasa yalan üretme aygıtı ve baskı gücü umduğu sonuçları sağlamıyor. Her geçen gün biraz daha yoksullaşan ve Saray’ın çürümüş düzeninden bıkmış emekçi kitleler, içinde bulundukları durumdan çıkış için bir siyasi seçenek arıyor. İktidarın en büyük alternatifi Millet İttifakı partileri ise, “20 Aralık operasyonu” gibi emekçi halkın geleceğinin çarçur edildiği milyarlarca dolarlık vurgunlarda dahi “erken seçim” demekten öteye bir adım gitmemekte ısrar ediyor. İçinde bulunulan ekonomik buhrandan çıkış ve demokratik bir dönüşüm için emekçi halkın önüne sahici bir plan koymaktan kaçınıyor. Bu, aslında tam da burjuva muhalefet partilerinden beklenecek bir tavır. Siyasi hedefleri emekçi halkın sefaletini sonlandırmak ve demokratik hakları tesis etmek yerine, mevcut sömürü ve yağma düzeninin “normal sınırlara” çekilmesinden ibaret. Bu nedenle, Saray rejiminden çıkış için emekçileri seferber etmek yerine, ülkenin tam bir enkaza dönüşmesinin ardından seçimleri kazanarak iktidara gelmeyi “daha gerçekçi” buluyorlar.

Bu durumda, emekçilerin ve ezilenlerin taleplerini yükselten ve bu talepler doğrultusunda kitleleri harekete geçmeye çağıran bir seçeneğin bulunmayışı siyasi alana damga vurmaya devam ediyor. Sol ittifak tartışmalarının seçim hesaplarından çıkartılarak kitlelerin acil ekonomik ve demokratik talepleri doğrultusunda seferberliğini hedefleyen bir eksene yerleştirilmesi, bu yönde atılacak ilk ve önemli bir adım anlamına gelecek. Bu adımı atabildiğimiz durumda, gerek sokakta gerekse de seçimlerde Saray’ın baskı rejiminden ve kapitalist sömürü düzeninden çıkışın gerçek seçeneğini inşa edebileceğiz.

Pandemi neden bitmiyor?

0

Sağlık Bakanlığı verilerine göre; Covid-19, Türkiye’de her gün 200’e yakın insanın hayatını kaybetmesine, 20 bine yakın insanın ise hastalanmasına neden oluyor. Önce Delta, şimdi de Omicron olmak üzere Covid-19’un yeni varyantları, pandeminin 2021’de de bitmeyeceğini ve bir üçüncü yılının da olacağının habercisi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) üçüncü doz aşının koruyuculuğunun yüzde 80’e kadar ulaşabildiğini anımsatsa da Türkiye’de üçüncü doz aşılanan sayısı henüz 17 milyon. Vakaların hızla artmasına karşı üçüncü doz aşılanma oranı neden aynı hızda artmıyor? Aşıların son kullanma tarihinin (SKT) geçtiği haberleriyle insanlarda yaratılan güvensizlik bunların başında geliyor. Bir gece ansızın açılan üçüncü doz randevuları ve fakat SKT’lerle ilgili Sağlık Bakanlığından düzgün bir açıklamama gelmemiş olması kararsızlığı artırıyor. Neyse ki Türk Tabipler Birliği imdada yetişti ve 10 Eylül 2021 tarihinden önce üretilip etiketlenen Biontech mRNA aşıları da dahil tüm aşıların raf ömrünün üretim tarihinden itibaren 9 aya çıkarıldığı duyuruldu. Önlem adına yapılacak en değerli adımın herkesin aşıyla bağışıklığını oluşturmak olduğunu hatırlatan aşı kampanyaları şart!

Aşılama konusunda bir başka kafa karışıklığı ise, henüz üçüncü fazı tamamlanmamış yerli inaktif Covid-19 aşısı Turkovac’ın DSÖ’den onay almadan acil kullanım onayı almış olması. Çalışma sonuçları yayımlanmayan ve bilimsel ortamlarda tartışılmamış bir aşının güvenli ve etkili sayıldığına dair Bakanlık açıklamaları, var olan aşı tereddüdünü daha da artırıyor. Aşı karşıtlarının yanıltıcı söylemlerine koz vermemek ve aşı kararsızlığını aşabilmek için Turkovac’ın tüm fazlarının sonuçları ve bilimsel verilerinin acil şekilde yayımlanması gerekiyor.

İtibardan tasarruf olmaz da sağlıktan olur mu?

Pandeminin bitmesi için öncelikle etkin tedbirlere bütçe ayırmak gerekiyor. En başta sağlık çalışanlarını beş dakikalık randevularla acele hekimliğe zorlamamak, 36 saati aşan nöbet ve yoğun çalışma temposuna son vermek gerekiyor. Sağlık çalışanlarının özlük haklarının iyileştirilmesi, sağlıkta şiddete karşı etkili bir yasal düzenleme yapılması pandemiyle mücadelenin de gereklerindendir.

Covid-19’u ve varyantlarını bitirmek, başka pandemilerin çıkışını önleyebilmek için şirketlerin aşı ve ilaçlar üzerindeki patentleri derhal kaldırılmalı. Sağlık hizmetleri özelleştirmelerle kâr-zarar kıskacından kurtulmalı ve tüm sağlık sistemi toplumcu bir anlayışla yeniden inşa edilmeli. Ancak bu tedbirlerle pandemi bitecek ve insanlık rahat bir nefes alacaktır.

Görsel: Getty/Hitesh Sonar, The Swaddle

Tarihte bu ay | 2 Ocak 2021: Melih Bulu, Boğaziçi Üniversite’sine kayyum olarak atandı

0

2 Ocak 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan cumhurbaşkanı kararıyla Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne Melih Bulu, bir kayyum olarak atandı. Bulu göreve geldiğinde, AKP’li olması, üniversite kaynaklarını Türk militarizminin çıkarları için kullanacak olması, sözde “inovasyon” söylemleriyle birtakım öğrencileri tarafsızlaştırabilecek olması ve benzer nedenler dolayısıyla, koltuğunu asla kaybetmeyeceğini düşünüyordu.

Ancak 4 Ocak’ta patlak veren ve üniversite bileşenlerini kapsayan demokratik seferberlik, kayyum Bulu’nun ve Saray’ın öngörülerine ket vurdu. Bulu, koltuğu uğruna mücadeleci öğrencileri şafak baskınlarıyla gözaltına aldırıp tutuklatsa da, kampüse polisi soksa da, LGBTİ+fobinin rüzgârını arkasına almaya çalışarak okul içindeki LGBTİ+ kulübünü kapattırsa da, 15 Temmuz günü (Saray için önemli bir olayın yıldönümünde) görevinden alındı.

Dikkat ederseniz, “Tarihte Bu Ay” köşemizde, 4 Ocak’ta patlak veren demokratik seferberliği değil ama Melih Bulu’nun 2 Ocak’ta kayyum olarak atanmasını ele alıyoruz. Çünkü 4 Ocak’ta başlayan mücadele henüz bitmedi, çeşitli şekillerde sürüyor. Melih Bulu ise çoktan tarih oldu.

Boğaziçi Üniversitesi’nde başlayan demokratik seferberlik hızla diğer üniversitelere de yayıldı. Birçok okulda dayanışmalar oluşturuldu ve öğrenciler, bu dayanışmalar üzerinden en acil demokratik ve ekonomik istekleri ile ihtiyaçlarını bu dayanışmalar üzerinden politik olarak formüle etmeye başladılar.

Meclis-forum örgütlenmeleri belirli bir yaygınlık kazandı. Kimi üniversitelerde meclis tipi örgütlenmelerin zamanında oluşturulamaması dayanışmaların zayıf kalmasını getirirken, kimi üniversitelerde de forum tipi karar alma mekanizmalarının fetişleştirilmesi, mücadelenin ilerlemesini engelledi ve süreci felçleştirdi. Öğrenci hareketi, önümüzdeki mücadeleler için, bu iki sorunun da üzerine titizlikle eğilmeli ve politik çözümleri tartışabilmelidir.

Seferberlik sırasında tutuklanan öğrenciler oldu. Ancak tutuklama dalgasına ve devlet terörüne rağmen hareketin geri çekilmemiş olmaması, bu inatçı iradenin karşısında Boğaziçi’ndeki kayyum sorununun bizzat İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı eliyle gündeme getirilmek zorunda kalınması, davaların bütün bir öğrenci hareketi ve benzeri toplumsal mücadele odakları tarafından dikkatle, bir kampanyaya dönüştürülerek takip edilmiş olması, Saray’ın tutuklama taktiğini boşa düşürdü ve öğrenciler serbest bırakıldı. Süleyman Soylu’nun açıkladığı terörist listeleri elinde kaldı ve bu listeler, toplumun gözünde Boğaziçi’nin kriminalize edilmesini sağlayamadı. Aksine öğrencilerin demokratik seferberliği, toplumsal bir meşruiyet edindi.

Şimdi sıra Berke ve Perit’in özgür kalmasını sağlamakta ve Naci İnci’yi göndermekte. Boğaziçi seferberliğinin birkaç temel talebi vardı: kayyumlara karşı bileşenlerin dahil olacağı seçimler, polisin kampüslerden defolması, tutuklu öğrencilerin bırakılması ve LGBTİ+fobiye son verilerek kapatılan kulübün yeniden açılması.

Bugün bu taleplerin hayata geçirilmesinin şartları, tıpkı Melih Bulu’nun koltuğundan düşürüldüğü gibi yeni kayyum Naci İnci’nin de koltuğundan düşürülmesinden geçiyor. Zamanı geldiğinde, daha sonraki bir “Tarihte Bu Ay” köşemizde de, Naci İnci’nin kayyum olarak atandığı günü ve onun nasıl devrildiğini işleyeceğimize eminiz. Yeter ki öğrenci hareketi kendi içinde taleplerine dönük olarak birliğini koruyabilsin, meclis örgütlenmeleriyle geniş öğrenci kitlelerini siyasete davet edebilsin ve daima onları politize edebilsin.

Metal sektöründe grev sesleri

0

MESS ile metal sektöründe örgütlü sendikalar arasında geçen ve 130 bin metal işçisini ilgilendiren toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde henüz anlaşma sağlanamadı.

12 Ekim tarihinde başlayan görüşmelerde sendikalar yaklaşık yüzde 30 zam talebiyle masaya oturmuştu. Sendikaların hazırladıkları taslaklarda istedikleri zam oranı, ülke ekonomisinde yaşanan son gelişmelerle birlikte daha görüşmeler sırasında enflasyon karşısında eridi. Taslakların revize edilmesine dair yoğun talebe rağmen sendikaların şimdilik öyle bir planı yok gibi gözüküyor. Türk Metal yaptığı mitinglerde talep edilen zam oranı verilse dahi yoksulluk sınırının altında kalacak ücretlerin istendiği taslak için “bu taslak bizim onurumuz” derken, Birleşik Metal-İş (BMİS) ise gündemlerinde şimdilik taslağın revize edilmesi olmadığını söyledi.

MESS ise pandemi döneminde kazandıkları yüksek kârlara rağmen ve bu karları kazanmalarını sağlayan, sağlığı hiçe sayılarak pandemi döneminde dahi çalıştırılan işçilere yüzde 12 zam teklifi sundu. Kabul edilmeyen zam teklifi sonrası Arçelik, Tofaş, Çelik Halat, Ford Otosan, Ototrim gibi birçok metal fabrikasında eylemler yapılmaya başlandı ve eylemlilikler hâlâ devam etmekte.

BMİS örgütlü olduğu fabrikalarda Pazartesi ve Cuma günleri yürüyüşler düzenleme ve her vardiyada 1 saat iş durdurma eylemleri yaparken; Türk Metal; İzmir, Manisa, Bursa, Eskişehir, Tekirdağ ve Gebze’de mitingler düzenledi. Eylemlilikler sonucu MESS en son masaya yüzde 17 zam teklifiyle gelse de sendikalar bu teklifi kabul etmediler. Türk Metal grev kararı aldığını ilan etti. Ancak grevin tarihi henüz net değil. Tarihin 2 Ocak Kocaeli Mitingi’nde duyurulması bekleniyor.

Patron sendikasının oldukça düşük zam teklifine karşı yapılacak grevin gerçekten başarıya ulaşması için sendikalar bir araya gelmeli ve greve tüm işçiler birlikte çıkmalıdır. İşçilerin birleşik mücadelesi ile sadece sendikaların istedikleri düşük zam talebi değil, insanca yaşayacak ücretler kazanılabilir. Bu amaçla sendikaların bir araya gelerek ve mevcut taslakları rafa kaldırarak, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik gelişmeleri göz önüne alan ve işçilerin taleplerini barındıran yeni bir taslak hazırlamaları ve çıkılacak grevde patronlardan bu talepleri istemeleri gerekiyor.

Şili’de Boric’in zaferi ve sonrası

0

Şili’de 19 Aralık’ta gerçekleşen devlet başkanlığı seçimlerini aşırı sağcı aday José Antonio Kast’ın karşısında sol koalisyonun adayı Gabriel Boric kazandı. Başkanlık seçimlerinin kasım ayındaki ilk turunu sağ oylarını toplayarak az bir farkla kazanmış olmasına rağmen nihai zafere ulaşamayan Kast, yüz binlerce kişinin katledilmesinden ve işkence görmesinden sorumlu Pinochet diktatörlüğünü savunan; kadın ve LGBTİ+ düşmanlığıyla bilinen; mültecilere yönelik insanlık dışı tedbirler öneren ve neoliberal ekonomi planlarını destekleyen bir devlet başkanı adayıydı. Eski öğrenci lideri Boric’in seçim vaatleri arasındaysa eğitim ve sağlığın kamulaştırılması, ultra zenginlerin vergilerinin artırılması, çalışma saatlerinin düşürülmesi, öğrenci borçlarının silinmesi gibi reformlar vardı.

Boric’in seçimleri kazanmasının arka planında, 2019’daki halk ayaklanması ve pandeminin derinleştirdiği ekonomik ve toplumsal krizle beraber ayaklanma taleplerinin daha da yakıcı hale gelmiş olması yatıyor. Ekim 2019’da toplu taşıma ücretlerine yapılan zamma karşı sokağa dökülen halkın protestosu, sağcı neoliberal Piñera hükümetine ve rejime karşı eylemler ve grevlerle bir seferberliğe dönüşmüştü. İşçi-emekçiler, kadınlar, LGBTİ+lar, öğrenciler ve yerli halk sokağa dökülerek Pinochet diktatörlüğünden kalan faşist anayasayı, polis ve asker şiddetini, kemer sıkma politikalarını protesto etti. Kitleler asgari ücretin ve emekli maaşlarının artırılmasını, özelleştirmelere ve dış borç ödemelerine son verilmesini, doğal kaynakların kamulaştırılmasını, politik tutsakların serbest bırakılmasını ve Piñera’nın istifasını talep etti.

Yeni devlet başkanıyla beraber Piñera artık gidecek olsa da kitlelerin bu talepleri güncelliğini koruyor. Ancak Boric’in Şilili emekçilerin ihtiyaç ve taleplere cevap verecek bir programı yok ve vaat ettiği reformların gerçekçi ve kalıcı bir çözüm olamayacağı açık. Zira Boric, burjuvaziyle işbirliğine başladı bile. 2019’daki ayaklanma sırasında, Boric’in temsil ettiği Geniş Cephe (Frente Amplio) “diyalog” çağrısında bulunmuş; hükümetin ayaklanmayı sönümlemek için ortaya attığı ve sokaktaki kitleleri değil Piñera hükümetini desteklemek anlamına gelen bir barış anlaşmasına imzacı olmuştu. Buna rağmen, seçim sonucunda kitlelerin bir zaferinden bahsetmek gerekiyor. Ancak bu zafer 2019’daki kitle seferberliğinin, bir kurucu meclisin toplanıp diktatörlük anayasasının değiştirilmesinin önünü açan ve faşist bir adayın mağlup olmasını sağlayan sürecin ve bugüne kadarki toplumsal mücadelelerin bir sonucu. Ve mücadele henüz tamamlanmadı; aksine Boric’in sınıf uzlaşmacı programına karşı emekçilerin taleplerini savunacak, bunları kalıcı bir şekilde hayata geçirecek ve burjuvaziden bağımsız bir işçi-emekçi hükümeti için daha da derinleşecek.

Saray iktidarı ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çabalıyor

0

Yaklaşık son iki senedir devam eden ve geçtiğimiz aylarda art arda yapılan faiz indirimleri sonucu dolar ve avro kurları rekor seviyeler gördü. İktidara yakın çeşitli sermaye grupları önce Türk lirasının özellikle aralık ayında ivmelenerek artan değer kaybı öncesinde dolar alarak; sonra da 20 Aralık’ta devlet eliyle gerçekleştirilen piyasa dolandırıcılığı sayesinde kurlarda yaşanan ani düşüş öncesi dolar satarak zenginliklerine zenginlik kattı.

Bu çifte vurgundan biz işçi ve emekçilere düşen ise her gün zamlanan mal ve hizmet fiyatları, derinleşen yoksulluk, uzayan ekmek kuyrukları, marketlerde temel ihtiyaç maddelerine takılan alarmlar ve eriyen alım gücünü bir nebze olsun korumak adına cebindeki son parayla dolar alan binlerce emekçinin mağduriyeti oldu. Tüm bunlar olurken son 50 yılın rekor zammı “müjdesiyle” belirlenen 2022 yılı asgari ücreti ise ancak açlık sınırına denk bir seviyeye yükseltildi.

Önce “faiz sebep, enflasyon sonuç” şiarıyla Türk lirasına bilinçli bir şekilde değer kaybettirildi. Türkiye’yi ucuz emek cennetine çevirerek, cari fazla üzerinden ekonomik büyüme yaratmayı amaçlayan bu “yeni ekonomik model”in yarattığı büyüme bir avuç patrona yararken, emekçi kitlelerin cebine yansımadığı gibi aksine artan kur ve enflasyonla alım gücümüzü eritti. Derinleşen bu ekonomik çöküş, Erdoğan için iktidarının alması gereken bir sorumluluk meselesi değil, bizlerin sırtlanması gereken ekonomik bir kurtuluş savaşı ve nedense son 20 senedir akla gelmemiş İslami bir gereklilikti; önlenemeyen fiyat artışlarının tek sorumlusu ise izlenen ekonomi politikaları değil, kim oldukları bir türlü açıklanmayan stokçular ve fırsatçılardı.

Şimdi ise Tek Adam rejimi, 20 Aralık müdahalesini ve kur korumalı TL mevduat sistemini yandaş medya ve kurumları aracılığıyla bir başarı öyküsü olarak sunmaya çalışıyor. Aslında örtülü faiz artışı anlamına gelen bu “faiz değil hibe” manevrasının yükü ise Hazine’ye, yani gene emekçi kitlelerin sırtına bindiriliyor. Ödediğimiz vergiler bizim için değil sermayedarların, fırsatçı patronların olası kayıplarını telafi etmek için “hibe” ediliyor. Yapılan müdahaleyle tetiklenen sert düşüş sonrasında bile dolar ve avronun seyrettiği seviyelere ve düşmeyen fiyatlara bakınca, bu başarı öyküsünün bir gelir/servet transferinin üstünü kapatmak adına işçi ve emekçilere ölümü gösterip sıtmaya razı etme politikasından öteye gidemediği açıkça görülüyor.

Eriyen TCMB rezervleri hakkında bir TV röportajında “Ben o sırada Cumhurbaşkanı idim, olanlardan sorumlu değilim” diyen Erdoğan, AKP’nin 20 yıllık iktidarı boyunca izlenen ve bugünün temelini hazırlayan ekonomi politikalarının sorumluluğunu üstünden atmaya çalıştı. Ancak Erdoğan’ın geçmişe dair yaptığı bu kendini temize çıkarma çabasını, aynı zamanda içinden geçmekte olduğumuz yıkımın sorumlusunun bizzat kendisi ve “kudretli” Tek Adam rejimi olduğunun dolaylı bir itirafı olarak da okumak mümkün. Kurtuluş savaşı diyerek yapılan fedakârlık çağrılarının, dini hassasiyetlere oynamanın ya da isim değişikliklerinin bu sefer de sorumluluk almamak için yeterli olmayacağını, ülke ülke gezerek dış sermaye arayan Erdoğan’ın kendisi de görüyor olacak ki, iktidar cephesi tarafından yıllardır her ekonomik dar virajda kullanılan “dış güçlerin saldırıları” söylemlerinin yanına “içeriden manipülasyon” söylemleri de eklendi. Erdoğan sosyal medyayı demokrasi karşısında temel bir tehdit unsuru olarak ilan etti. Daha şimdiden iktidarın bilindik baskı ve hak ihlali politikalarına sıtmaya razı olmayanlar da eklendi; “terörle mücadelenin” kapsamı ekonomistlere, YouTube üzerinden sokak röportajı yapanlara, İBB çalışanlarına kadar genişletildi.

Tüm bunları, çözülen Saray rejiminin mimarı olduğu sosyal ve ekonomik yıkımın sorumluluğunu atacağı yeni günah keçileri arayışı ve kılıfını hazırladığı bir erken seçim hazırlığı olarak görmek mümkün ancak yeterli değil. Çünkü sorun Tek Adam rejiminden çıkış olduğu kadar bu çıkışın nasıl olacağı. Millet İttifakı da “dış yatırımcıya güven veren” Kemal Derviş politikalarına, yani ucuz emek, esnek ve güvencesiz çalışma politikalarını “demokrasi ve hukuk normları” çerçevesinde katlanılabilir kılmaya geri dönmek dışında bir çözüm üretmekten aciz. Sol ve emek örgütleri ortak bir program ve talepler çerçevesinde, işçi ve emekçilerin lehine rejimden ve ekonomik sömürü düzeninden tam kopuşu savunan bir alternatif ortaya koyamadığı sürece birilerinin gözlerindeki ışıltı diğerlerinin gözlerinin ferinin sönmesi pahasına olmaya devam edecek.

Mücadeleler yeni yılda da devam edecek

0

İşçi ve emekçiler için zor bir yıl geride kaldı. Yılın sonlarında yaşanan gelişmelere bakacak olursak 2022 yılı da oldukça zor geçecek gibi gözüküyor.

Öncelikle patronların sendika düşmanlığı tüm şiddetiyle devam ediyor. CHP Torbalı Belediyesi’nde, Nelteks Fabrikası’nda, Doğanay Gıda’da işçiler sendikalı oldukları için işten atıldı. Doğanay Gıda ve Nelteks işçileri basın açıklaması ile protesto ederken, Torbalı Belediyesi işçileri direnişe başladı.

Sendikalaşmaya karşı bir başka taktik ise daha önce Yemeksepeti’nin uyguladığı işkolu değiştirme. Karınca Lojistik’te de sendikalaşmanın önüne geçmek için işkolu değiştirildi. Daha önce sendikalı oldukları için işten çıkartılan Özak ve Uğur Tekstil işçileri de mücadelelerini sürdürüyor.

Sağlıkçılar ise ağır çalışma koşulları, eksik istihdam, sağlıkta şiddet ve özlük haklarının aşındırılması sorunlarına karşı 15 Aralık’ta greve çıktı.

Tekgıda-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Bel Karper fabrikasında devam eden grevde de patron masaya oturmayı kabul etmişti ancak hâlâ sözleşme imzalanmadı; patron masaya oturduktan sonra bile grev kırıcı girişimlerini sürdürdü. Yine Tekgıda-İş’e üye oldukları için işten atılan Adkotürk işçilerinin direnişi devam ediyor.

CHP Bakırköy Belediyesi işçileri de 0 zam teklifine karşı grevlerini sürdürüyor. CHP ilçe binasında da eylem yapan işçiler, köprüye pankart astıkları gerekçesiyle gözaltına alındılar. İşçiler, talepleri gerçekleşene kadar mücadeleye devam edeceklerini belirtiyorlar.

En önemli gündemlerden biri ise MESS ile Türk Metal ve BMİS arasındaki toplu iş sözleşmesi görüşmeleri oldu. MESS’in yüzde 12 zam teklifi tartışmalı enflasyon verilerinin altında kalınca Türk Metal ve BMİS’e bağlı fabrikalarda yürüyüş, vardiyaya geç başlama, basın açıklaması, mesaiye kalmama gibi eylemler gerçekleşti. Ford Otosan, Arçelik, Renault, Tofaş, Bosch bu fabrikalardan birkaçı. 27 Aralık tarihinde yapılan görüşmede MESS’in yüzde 17’lik zam teklifi reddedilerek masadan kalkıldı ve 25 Aralık’ta duyurulan grev kararının hâlâ geçerli olduğu söylendi.

Ya sendika yöneticileri?

Ancak işçi ve emekçiler için sendika yöneticilerinin bu açıklamaları belli şüpheleri beraberinde getiriyor. MESS’e sunulan ilk sözleşme taslaklarının yaşanan ekonomik gelişmelerle geçerliliği kalmadı. Taslağın revize edilmesi gerektiği söylenirken yapılan grev çağrısının, başarılı olsa bile, işçilerin insanca yaşayacak bir ücret talebini gerçekleştirebileceği oldukça kuşkulu. Türk Metal’in bu süreçte işten atılan Grup Atlantic işçisine sahip çıkmaması da sendika bürokratlarının söylediklerine olan güveni iyice azaltıyor.

Sendika bürokrasinin işçilerin değil kendi çıkarları için patronlarla anlaşması, Özak ve Uğur Tekstil işçilerinin de eleştirilerinden biri. DİSK Tekstil’e yaptıkları çağrı ile işçiler, sendika yöneticilerini işçilerin yanında olmaya davet etti.

Sendika bürokrasinin en çarpıcı örneği ise Özçelik-İş’in İSDEMİR’de 3 yıl sendikasız kalan işçilerin haklarına karşılık 17 milyon TL ödenek alması ve bu paranın işçilere değil sendikanın kasasına gönderilmesi oldu.

Tüm bu yaşananlar işçilerin yeni yılda da baskı ve kötü çalışma koşullarına maruz kalacağını gösteriyor. İktidarın ekonomiden çıkış rehberi değişmedi: Krizin faturasını işçi ve emekçilere yıkmaya devam ediyorlar. Patronlar, iktidardan aldıkları güçle işçi ve emekçilerin mücadelesini bastırmak için her yolu kullanıyorlar ve maalesef birçok sendikada bürokratların önceliği işçilerin hakları değil kendi sendikal kariyerleri.

Ama işçi ve emekçiler için mücadele yöntemi de belli: ayrı ayrı ilerleyen mücadeleleri birleştirmenin olanaklarını bulmak ve sendikalarda işçi demokrasisini gerçekleştirmek. Bu yolla, mücadele ile girilen 2022 yılında işçi ve emekçiler için insan onuruna yaraşır bir yaşam kurulabilir.

Venezuela: Devrimci işçi Rodney Álvarez 10 yıllık tutsaklığın ardından ilk zaferini kazandı!

0

Rodney Álvarez, Orinoco nehir yatağında bulunan Ferrominera fabrikasında çalışan devrimci bir işçiydi. On sene önce, işçi Renny Rojas’ın ölümünden haksız yere sorumlu tutularak tutuklandı. Aslında cinayet Chavizmin partisi olan PSUV’a üye Héctor Maicán tarafından işlenmişti. Ancak Maicán, Bolívar eyaletinin eski Chavezci valisi Francisco Rangel Goméz’le bağlantılı olduğu için serbest bırakıldı. Venezuela’da Rodney’nin davası, Chavizmin işçi sınıfına dönük olarak sürdürdüğü sonu gelmez saldırıların bir simgesi haline geldi. Ancak bu dava aynı zamanda, Venezuela proletaryasının, Boliburjuvazi karşısındaki direncinin ve mücadelesinin de bir simgesi oldu.

17 Aralık’ta Álvarez’e dönük uydurma suçlamalar düşürüldü. Maduro’nun adalet sistemi onu işlemediği bir suçtan dolayı 15 yıllık hapisle cezalandırmak istiyordu. İUB-DE’nin Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), suçlamaların düşürülmesini bir ilk adım olarak sevinçle karşıladı. PSL diğer sendikalar ve sol partiler ile birlikte hem Álvarez’in hem de diğer tutsak devrimci işçilerin serbest bırakılması için kampanyalar organize ediyordu. PSL, Venezuela Kaybedilen ve Hapsedilen İşçilerle Uluslararası Dayanışma Komitesi’ndeki bu faaliyetlerini sürdürecek, çünkü Álvarez şu anda ev hapsinde ve Chavizm ona karşı yeni bir dava açmaya hazırlanıyor.

PSL’nin sürece dair yayımladığı deklarasyonu aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

Rodney Álvarez’in cezası iptal edildi. Yeni bir davayı reddediyor ve onun derhal tam özgürlüğünü talep ediyoruz.

Dün, 17 Aralık Cuma öğleden sonra, hükümetin adaletsizlik sisteminin, Rodney Álvarez’e Renny Rojas’ı öldürmekten 15 yıl hapis vermeye çalıştığı sahtekâr cezası iptal edildi. Bu, içimizi büyük bir sevinçle dolduran bir adımdır. Örgütümüz, diğer sendikalar, siyasi örgütler, insan hakları örgütleri ve hapsedilen işçilerin aileleriyle birlikte, Rodney Álvarez’in, tıpkı diğer tutuklu işçiler gibi masum olduğunu savundu. Ve aynı zamanda bir Ferrominera del Orinoco işçisi olan Renny Rojas’ın canına mal olan kurşunların failinin, bir PSUV sendika aktivisti olan Héctor Maican olduğunu söyledik. Maican, Puerto Ordaz’da yaygın olarak tanınan bir isimdi ve eski Vali Francisco Rangel Gómez ile yakından bağlantılıydı. Bu nedenle, bu haksız cezanın iptalinin, ülkede hüküm süren çılgın adaletsizlik sistemine ağır bir darbe olduğunu tasdik ediyoruz.

Ancak kendimizi kör etmeyeceğiz. Mücadele devam ediyor. Ocak ayında, Rodney Álvarez’e karşı yeni ve uzun bir duruşma başlatmaya çalışacaklar. Rodney Álvarez zaten on yıl boyunca masum olmasına rağmen hapiste tutuldu; çocuklarından, erkek kardeşlerinden, annesinden ve iş arkadaşlarından koparıldı. Dolayısıyla bu duruşma, sırf ona dönük bir saldırı oluştursun diye yapılan, kesinlikle reddettiğimiz bir hamledir. Álvarez’e karşı yeni bir davanın açılmasının hedefi, psikolojik etkiler yaratan bir durumun var edilmesidir; böylece masum olmasına rağmen özgürlüğünden mahrum bırakılan bir işçinin itibarı kirletilmek istenmektedir. Çağrımız, hükümetin adaletsizlik sistemi tarafından dayatılan, insan haklarının bu sistematik reddinin kınanmasıdır. İşçi haklarını savundukları, yolsuzlukları eleştirdikleri ve Maduro’nun işçi düşmanı torba yasalarına karşı mücadele ettikleri için hapsedilen diğer işçilerle birlikte, Álvarez’in de derhal tam özgürlüğünü talep ediyoruz.

Söz konusu cezanın iptali, mevcut yargı sürecinin ilerleyişindeki tutarsızlıkları, kusurları ve usulsüzlükleri ortaya koymaktadır ve on yıl boyunca Álvarez’in masumiyetini bilen farklı yargıç ve savcıların ve PSUV temsilcilerinin yozlaşmışlığına dikkatimizi çekmektedir. Bu yargıçlar, savcılar ve PSUV yetkilileri, Rodney Álvarez’in suçlu olarak ilan edilmesinin iktidarın yüksek mevkilerinden verilen bir emir olduğunu kanıtlayacak şekilde hareket etmişlerdir. Ancak buna ek olarak, bu gerçek, Jacobo Torres, Marco Tulio Díaz ve Oswaldo Vera gibi isimlerle temsil edilen CBST bürokrasisinin hükümet karşısında oynadığı köle rolünü de ifşa etmektedir. Özellikle Oswaldo Vera, bu on yıl boyunca farklı farklı zamanlarda, sadece PSUV üyesi olan ortağı Héctor Maican’ın suçlarını örtbas etmek amacıyla, Álvarez’e karşı her türlü iftirayı dile getirmekte hiçbir çekince yaşamadı.

Tutuklu işçiler ve tutuklu işçilerin aileleri olarak, bir bütün haliyle işçi sınıfı olarak, sınıf sendikacılığı yapan devrimciler olarak, insan hakları savunucuları ve devrimci sosyalist siyasi örgütler olarak, bugün dayanışma ağları ve basın tarafından yapılan ifşalar alanında ve her şeyden önce sokak eylemleri alanında çabalarımızı iki katına çıkarmalıyız. Ulusal Meclis’i sarsan temmuz seferberlikleri ve Kamu Bakanlığı önünde 10 Aralık’ta yaşanan seferberlikte olduğu gibi, temel gıda ürünlerinin fiyatlarına eşdeğer bir ücreti ve tutuklu işçilerin özgürlüğünü talep etmeye devam etmek için mücadele etmeliyiz.

Rodney Álvarez’e derhal tam özgürlüğünün sağlanması talebinde ısrar ediyoruz. Yeni yargılama süreci ile şunu söylüyoruz: Mevcut yargı idaresine, Kamu Bakanlığına ve yargıçlara usulün ihlali, yolsuzluk, siyasi tarafgirlik ve gerçeğe aykırı çıkarların savunulmasına ilişkin yeterli delil nedeniyle güvenilemez. Rodney Álvarez ve tutsak işçilerin her birinin tam özgürlüğünü elde etmek için işçilerin özerk ve bağımsız seferberliğinde ısrar ediyoruz.

Rodney Álvarez’e karşı açılan yeni davayı reddediyoruz!

Rodney Álvarez için tam ve acil özgürlük talep ediyoruz!

Rodney Álvarez masumdur!

Mücadele ettikleri için hapse atılan işçilerin olmadığı bir Noel talep ediyoruz!

Caracas, 18 Aralık 2021

Labor Alliance and the socialists

0

How will the wreck created by the governing People’s Alliance be removed? If the People’s Alliance loses the elections, will it hand over power peacefully? If the Nation Alliance comes to power, will it allow us to breathe a little? Can the socialists and the HDP create a “third option” independent of bourgeois alliances? How can the independent labor politics appear in flesh and bones under these conditions?

The above questions constitute the main debates within the labor movement and the Left today. After the People’s Alliance officially announced that it had switched to a “low interest-high exchange rate” policy, the deepening economic depression and the opposition’s intensifying calls for early elections accelerated discussions of possible alliances within the Left. HDP’s call for a “third alliance” and TİP’s (Turkish Workers’ Party) subsequent support for this call, the ongoing negotiations among the TKP (CP), EMEP (Labor Party) and the Left Party, and the possibility of an alliance between these two camps formed the main axis of the current polemics.

As a current that has repeatedly emphasized the vital importance of the construction of a political option independent of the bourgeois political circles for years and that has put forth all its efforts towards this end, we had already stated that burgeoning of discussions over the formation of an independent alliance that is tailing behind the Nation Alliance was a positive development. However, we also pointed out some of the limitations of this present discussion. For instance, the sectors who have been advocating for an electoral alliance with the CHP seem to have given up on this option, not because they have abandoned their politics of class collaboration with the so-called “progressive” wings of the bourgeoisie; it is because the CHP consolidated the Nation Alliance together with right-wing parties. We can see the reflections of these politics in the statements of some of the above-mentioned socialist parties, which argue for giving support to the Nation Alliance’s candidate for presidential elections from the get-go as opposed to nominating their own candidate. Therefore, these recent discussions over an alternative alliance reduce this possibility to short-term electoral calculations rather than a long-term strategic goal of building an alternative that is independent of the bourgeoisie for the labor movement and the oppressed.

That is to say, the second important limitation of these discussions is that the left alliance/unity calls are made only with the elections in mind. If an option independent of the bourgeois camps were to be built, it must be built with a perspective that should certainly take the elections into account. However, it must go beyond the electoral calculations and aim to weave the organized struggle of the workers and the oppressed from the bottom up. At a time when the economic destruction has reached an unprecedented level and the anti-democratic attacks are in full swing, all the necessary conditions for undertaking such a work and responsibility are ripe enough. Putting forth an emergency plan of action under the leadership of trade unions, labor organizations and democratic mass organizations against the rising cost of living and anti-democratic practices will ensure that a labor alliance independent of the forces of the current political order become a concrete reality.

As the workers are under the very heavy economic counter-revolutionary attack of the Palace regime, the discussions over a left alliance should move forward taking the urgent needs of the working people and the oppressed as its point of departure, and the narrow group-focused understandings should be abandoned. Instead of looking for short-term, shortcut solutions, our guiding compass should be the question of how to construct the political option that can provide a permanent exit from capitalism and from the current oppressive regime at once. If we can do this, we believe that we can easily find the answers to the questions we raised at the beginning of this article.

Şili başardı. Türkiye de başarabilir, ama!

0

Şili’de ırkçı-faşist adayın başkanlık seçimindeki yenilgisi büyük bir memnuniyetle karşılandı. Sadece Şili’de değil bütün dünyada emekten, özgürlükten, eşitlikten yana olan kesimler Nazi hayranı, Pinochet taraftarı bir adayın yenilgisini kendi zaferleri olarak gördü. Biliyoruz ki bu yenilgi ve zafer ne kadar önemli olsa da hem Şili’de her şeyin güllük gülistanlık olacağı anlamına gelmiyor hem de Türkiye ve benzeri durumdaki ülkeler için otomatik bir yol haritası ortaya çıkarmıyor. Keşke öyle olsa idi, ama değil.

Şili’de her şey güllük gülistanlık olmayacak çünkü seçimleri kazanan Boric’in önceliği ve programı işçi sınıfının ve emekçi halkların en acil ihtiyaç ve sorunlarının çözümüne odaklı değil. Meseleye sınıflar mücadelesi olarak değil içeriği belirsiz bir demokrasi ve özgürlük sorunu olarak bakan Boric’in sistemi emekçiler lehine dönüştürmek için mücadele etmek yerine restore etmeye dönük bir çizgi izleyeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Şaşırtıcı da değil çünkü sistemi gerçekten emekçiler lehine dönüştürecek olan güç, emekçiler ve onların sınıf örgütleri olabilir. Ayrıca Boric yüzde 56 gibi bir oyla seçilmiş olsa da Nazi hayranı, Pinochet taraftarı ırkçı-faşist bir adaya oy veren yüzde 44’lik bir kesimin varlığı göz ardı edilmemeli. Aslında bu, işçi sınıfının ve emekçi halkların örgütlü olmasının ne kadar hayati olduğunun da bir göstergesi.

Türkiye’ye gelince… Şili, 2019 yılında başlayan ve neredeyse kesintisiz devam eden bir kitle seferberlikleri sürecinin meyvelerini topladı. Türkiye ise bir benzerini 2013 Gezi eylemleri sürecinde yaşamış olsa da üzerinden hayli zaman geçmiş durumda. İşçi ve emekçi halk kesimlerinin grev, direniş ve mücadeleleri kararlılıkla ve artarak devam etse de Şili benzeri seferberlikler şu an için söz konusu değil. Toplum kesimlerinin çok büyük bir değişim beklentisi ve umudu olmakla birlikte, CHP öncülüğünde Millet İttifakı bütün enerjiyi olası seçimlerde sandıklara havale etmeye devam ediyor. En iyi ihtimalle Saray rejimi seçimlerde bir yenilgiye uğratılsa da bunun sistemin restorasyonunun ötesinde sonuçlar doğurmasını sağlayabilecek sınıf aktörleri, örgütlenmesi ve mücadelesi hayli eksik görünüyor.

Tam da bu nedenle bu dinamizmi sağlayabilecek bir emek ittifakının kurulması her şeyden daha büyük bir öneme sahip. Olası bir emek ittifakını sağlayabilecek sınıf örgütlerinin, güçlerinin meseleye bu zaviyeden bakmasında büyük yarar var. Türkiye’de taşların yerine oturmasının erken ya da zamanında tek bir seçimle mümkün olmayacağını, her biri diğerini etkileyecek, çok sayıda karşılaşmanın yaşanacağını unutmayalım. Emekçiler olarak hazır ve zinde olmalıyız.

İspanya’da devrimci sendikacılar göçmen işçileri nasıl savunmuştu?

0

2011’de açılan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin kimi ülkelerde askerî darbeler, kanlı iç savaşlar, emperyalist müdahaleler ve bölge ülkelerinin yayılmacı politikalarıyla bastırılmak istenmiş olması, aynı zamanda ABD emperyalizminin Afganistan’ı işgal denemesinin bir hezimetle sonuçlanmış olması, ölüm ve sefaletle yüz yüze bırakılan bu halkların Türkiye’ye dönük bir göç dalgasını tetikledi. Türkiye’ye ulaşan mülteciler, yerli ve yabancı sermaye tarafından ucuz işgücü depoları olarak görüldü ve böylece mülteciler Türkiye işçi sınıfının organik ve sosyolojik birer parçası haline geldiler. Ekonomik krizin şiddetlenmesi ise Saray rejiminin ve düzen muhalefetinin mültecilere dönük suçlayıcı ve şoven söylemlerini yoğunlaştırmasını beraberinde getirdi. Öyle ki 3 Suriyeli işçi Kasım ayında ırkçı bir saldırı sonucunda yakılarak öldürüldüler. İşçi Demokrasisi Partisi bu katliama dair yayımladığı deklarasyonda, Suriyeli mültecilerin yaşamlarının korunmasına adanmış bir sendikal programın hazırlanması çağrısında bulundu.

İspanya devleti kardeş partimiz olan Enternasyonalist Mücadele’den yoldaşlarımız, İspanya’nın başlıca sendikal konfederasyonlarından olan CGT’nin (Ulusal Sendikal Konfederasyon) 2001 tarihli 14. kongresinde, kongreye oylanması için 5 metin sunmuşlardı. Bu 5 metin arasından bir tanesi, CGT’nin göçmen sorununa dönük politikasını enternasyonalist bir çizgide inşa etmeyi öneriyordu. 

Aşağıda CGT’nin kongresine yoldaşlarımız tarafından sunulan bu metnin çevirisini paylaşıyoruz. Bu metnin, Türkiye’de de hazırlanması gereken benzer bir sendikal acil savunma planı için örnek teşkil edebileceğini düşünüyoruz.

***

CGT işçi sınıfının en çok sömürülen kesimlerinin yanındadır

Göç sorunu üzerine karar: “Göçmenler” başlığının 6. maddesine bir katkı

Aşağıdaki gerçekler göz önünde bulundurulduğunda:

1.) Kapitalizmin gezegenin büyük bir bölümünü yıkıma ve çöküşe götürüyor olması ve böylece yalnızca devasa bir sefalet değil ama savaşları ve diktatörlük rejimlerini de ortaya çıkarıyor olması, birçok ülkede insanca asgari hayatta kalma koşullarını sürdürülemez kılarken, bunun sonucu olarak diğer ülkelerden birçok işçinin iş aramak için buraya geliyor olması, geçtiğimiz her gün daha fazla önem kazanıyor. 

2.) Avrupa Birliği ülkeleri tarafından Schengen, Amsterdam ve Lahey Antlaşmalarından türetilen ve İspanya devletinde Göç Yasası ismiyle anılan yasalar, giderek daha kısıtlayıcı bir karakter kazanmaktadır.

3.) Göçmenleri “yasadışı” ilan eden bu yasalar, bu işçilerin patronlar tarafından aşırı sömürüye tabi tutulmasına hizmet etmektedirler. Patronlar bu yasalar sayesinde göçmen işçileri doğrudan bir şekilde veya üstü kapalı bir biçimde polise ihbar etmekle ve sınırdışı etmekle tehdit ederek aşırı sömürüyü sağlamaktadır.

4.) Göçmen işçileri korkunç bir yalnızlaşmaya sürükleyen bu yasalar aynı zamanda işçi sınıfı ve halk içinde nefret ve bölünmeye neden olarak ırkçı eylemleri tetiklemekte ve faşist hareketin yeniden organize olmasına ve bir maskenin ardına gizlenmesine yardımcı olmaktadır.

5.) Halk Partisi’nden (PP) bölgenin belediye başkanı olan José Enciso tarafından yönetilen bir süreç olan El Ejido’daki aşırı sömürü ve ırkçılığın ilerlemesi hadiselerini, bütün bunlara bir örnek olarak deneyimledik. [El Ejido, İspanya’nın on yedi özerk bölgesinden en kalabalık olan ikinci bölgesidir ve Endülüs’e bağlıdır. — Gazete Nisan] Bu yerel bölgede seralarda çalıştırılan göçmen işçiler üzerinden devasa bir artı değer aktarımı yaşandı ve bu yaşanırken, aynı göçmen işçilerin kentten kovulması için onlara saldıracak olan çeteler organize edildi. Ancak bu sürece karşı tepki bir örnek teşkil etti çünkü göçmen işçiler bu gelişmelerin önünü alabilmek için grev gibi sınıf mücadelesi yöntemlerine başvurdular. Böylece göçmen işçiler, işçi sınıfının bir parçası olarak, ırkçılık temel olarak sömürünün hizmetinde olduğunu göstermiş oldular.

6.) Bütün bu durum, son günlerde PP tarafından onaylanan yeni Göçmen Yasası reformu tarafından daha da şiddetlendi. Bu yeni reform göçmenlerin kriminalizasyonunu, onlara dönük kovuşturmaların mevzuatını değiştirerek derinleştiriyor ve onlarla gösterilecek olan herhangi bir dayanışmanın örgütlenmesini de zorlaştırıyor. 

7.) Ancak El Ejido örneğine yaslanarak, gerekli resmi belgelere sahip olsunlar veya olmasınlar, göçmenler, işçi sınıfımızın mücadele yöntemlerini benimseyerek sokaklarda seferber oldular. Huelva’da, Malaga’da, Lleida’da, Girona’da, Almería’da ve şimdi de Barcelona’da sokaklar seferberlikler ile dolu; bu, hem mantıksal sonuçları olarak olarak hem de emek gücü sömürüsünün politik-toplumsal bir sonucu olarak, göçmen işçileri kendi mücadelelerinin özneleri olarak öne çıkartan yeni bir sürecin başlangıcıdır.

8.) Sendikamız kendisini işçi sınıfının en savunmasız ve en çok sömürülen kesimlerine adamalıdır; bu da bizi göçmen işçi sınıfının savunulmasına öncelik vermeye yöneltmelidir.

Bu gerçeklerin ışığında çözümler şunlar olmalıdır:

1.) Avrupa Birliği’nin — Schengen, Amsterdam ve Lahey — sözleşmelerinin ve antlaşmalarının, bir işçinin bulabileceği yerde iş aramak şeklindeki temel hakkını engelleyen veya sınırlayan maddelerinin veya anlaşma ve sözleşmelerinin feshedilmesini talep edelim.

2.) Tüm göçmen işçiler için resmi evraklar talep eden Göç Yasası’nın yürürlükten kaldırılmasını talep edelim ve işçi sınıfının birliğini savunmak için göçmenlerin, yerli işçilerle yasada eşit olarak tanınmalarının yanı sıra, sosyal, politik ve emek merkezli bütün alanlarda, tam haklara sahip olmasını savunalım.

3.) Bu amaçlara ulaşabilmek için en geniş politik ve sendikal örgütlenmeyi savunalım.

4.) Göçmen işçileri arasında sendikalaşmayı destekleyelim ve savunalım. Bu, onların son dönemde patlak veren seferberliklerin aktif katılımcıları olmaları ve bütün haklarını sendikayla savunmak ve müdahalelerde bulunmaları için temel önemde olan bir unsurdur.

5.) Irkçı saldırılar ile gruplara ve faşistlere karşı büyümekte olan seferberliklere katılalım ve bunlar üzerine raporlamalarda bulunalım. Irkçı ve faşist saldırılarla yüzleşme politikasını işyerlerine taşıyalım ve işçi sınıfının kendi geleneksel yöntemleriyle bu saldırıları defetmesini sağlayalım.

6.) Tüm gezegeni sistematik olarak mahveden kapitalizmin tüm emperyalist politikasını kalıcı ve sürekli olarak reddedelim ve mevcut zorunlu göçün gerçek nedeninin bu olduğunu daima belirtelim. Sendikamız özellikle, IMF ve Dünya Bankası’nda temsil edilen çokuluslu şirketlerin ve büyük finans aristokrasisinin hizmetinde olan politikaları reddetmeli ve dış borcun derhal iptal edilmesini talep etmelidir.

***

Editörün önerdikleri:

2021: Devasa işçi ve halk mücadelelerinin dünyayı sarstığı yıl

0

Covid-19 pandemisinin ikinci yılı olan 2021’de kapitalist kriz, bütün sonuçlarını sağlık sistemi üzerinde ve dünya nüfusunun çoğunluğunun yaşam şartlarını kötüleştirme şeklinde hissettirerek devam etti. Devasa işçi ve halk mücadeleleri, ezilenlerin, kadınların ve gençliğin seferberliği de bu sırada dünyayı sardı.

Pandemi artık ikinci yılını geride bırakıyor ve tünelin sonundaki ışık henüz görünmüş değil. Bu pandemi kapitalist ekonomik krizin, çevrenin talan edilmesinin ve sağlık sistemlerinin çöküşünün sonuçlarından birisidir. Pandemi aynı zamanda, kapitalizmin deneyimlediği en ciddi krizi derinleştirmiştir. Bütün kapitalist krizlerde olduğu gibi, bu krizin faturasının da işçilerin, kadınların ve gençliğin ödemesi isteniyor. Kapitalist kârları korumak adına güvencesiz ve esnek çalışma modelleri yaygınlaştırılmak isteniyor, sürekli düşürülen ücretlerle berbat sözleşmeler imzalanmak isteniyor ve dünyanın pek çok yerinde kamusal sağlık ve eğitime saldırılar sürdürülüyor. İnsanların açlıktan mustarip olması olarak tanımlanan aşırı yoksulluk durumu, 2021’de 100 milyon insanı daha kapsamına aldı ve böylece aşırı yoksulluk olarak tanımlanan durumda yaşayan insanların sayısı 711 milyona yükseldi.

Emperyalizmin Afganistan yenilgisi

2020’nin sonunda, küresel aşırı sağın önderi olan neofaşist Trump’ın seçimlerdeki yenilgisi yaşandı. Onun seçim yenilgisi, George Floyd’un katlinin ertesinde patlak veren halk ayaklanmasının dolaylı bir sonucuydu.

Seçimleri, emperyalizmin bir diğer temsilcisi olan Joe Biden kazandı. Bu oldukça cılız bir zaferdi. Biden yalancı bir ikili söylem geliştirmişti: Çevre sorunlarına işaret ediyor, işçilerin sorunlarını ve ırkçılığı çözüme ulaştıracağının sözünü veriyordu. Bu sözlerin hiçbirisi tutulmadı ve Biden’ın popülaritesi ilk senesinde yüzde 20 oranında düştü. Bugün ABD nüfusunun yalnızca yüzde 41’i onun yönetimini onaylıyor.

Ağustos 2021’de Birleşik Devletler ve onun NATO’daki müttefikleri (Büyük Britanya, Fransa, İspanya, Almanya, Avusturya ve diğerleri), 20 yıllık askeri işgalin ardından yenilgi halinde Afganistan’dan çekilmek zorunda kaldılar. Emperyalist egemenlik denemelerinde başarısız olarak, bir ulusu enkaz halinde bıraktılar.

Birleşik Devletler’deki ve dünyanın diğer köşelerindeki grevler

Ekim ayında Birleşik Devletler’de, son 50 yılın en büyük ulusal grev dalgası ülkeyi sarstı. Bu grevler çalışma şartlarında ve ücretlerde iyileştirme talep ediyordu. Bu grevlerin arasında John Deere traktör fabrikası işçilerinin, kömür madencilerinin, özel hastane personellerinin, otobüs şoförlerinin, Hollywood teknisyenlerinin, Kellogg’s gıda işçilerinin, sipariş teslimat işçilerinin ve diğerlerinin grevleri vardı. Grevlerin birçoğu sendikalı olmayan işçiler tarafından, yeni sendikal taban örgütlerinin doğmaya başlamasıyla yapıldı.

Mayıs ayında İsrail’in Gazze’yi bombalamasına cevap olarak, devasa bir Filistin genel grevi yaşandı. Bu grev İsrail devletinin içinde ve Batı Şeria’da da başarılı oldu ve Filistinliler ile küresel bir dayanışma hareketi ortaya çıktı.

Bu yıl dünyayı sarsan yüzlerce büyük grev ve seferberliğin arasından, çiftçilerin ürünlerinin pazarlanmasına vergiler dayatan ve bu ürünlerin dolaşımını engelleyen uygulamalarından vazgeçmek zorunda kalan sağcı Hindistan hükümetini krize sokan 250 milyon köylünün örgütlediği genel grevden bahsetmek gerekiyor. Asya’da başka büyük mücadeleler de yaşandı: Güney Kore’de bir genel grev örgütlendi, Myanmar’da diktatörlüğe karşı grevler patlak verdi ve İran petrol işçileri greve çıktı.

Güney Afrika’da ülkenin bütün metal işçileri üç haftalık bir greve imza attı ve Sudan’da askeri darbeye karşı büyük seferberlikler yaşandı. Avrupa’da İspanya’nın Cádiz kentinde metal işçileri iki haftalık büyük bir grev örgütledi. Fransa’da ekim ayında bir dizi grev yaşandı, ki bunların neticesinde bir genel grev örgütlendi. İtalya’da 16 Aralık’ta bir genel grev yaşandı.

Latin Amerika’da ise Kolombiya’daki halk ayaklanması öne çıktı. Büyük Kolombiya isyanı sağcı Duque hükümetini devrilmenin eşiğine getirdi ve hükümeti, halkın geçim şartlarına saldıran vergi paketini geri çekmek zorunda bıraktı. Brezilya’da seferberlikler Bolsonaro’yu büyük ölçüde zayıflattı. Honduras halkının ayaklanması yozlaşmış, sağcı Hernández hükümetini devirdi ve seçimlerde ezici bir yenilgi almasını sağladı. Dominik Cumhuriyeti ve Haiti’de güçlü eylemler yaşandı. Bolivya’da Yungas yerelindeki koka bitkisi yetiştiricilerinin seferberliği ve yeni vergilere karşı halkın ulusal seferberliği, MAS hükümetinin vergi saldırısını geri çekmesiyle sonuçlandı.

Bu seferberlikler yeni bir politik gerçekliğe ve hükümetlerin krizlerinin derinleşmesine yol açtı. Hem sağcı hükümetler hem de sahte sol söylemler kullanan hükümetler derin bir krizin içinde.

Latin Amerika’daki yeni politik gerçeklikler arasında, merkez solun varyantlarına seçim alanında bir kaymanın yaşandığını ekleyebiliriz. Bu merkez sol hükümetler, kapitalistlerle uzlaşma üzerine kurulu hükümetler oluşturmayı amaçlasa da, aldıkları yüksek oylar ve/veya edindikleri zaferler, yoksulluktan kurtulmak isteyen milyonlarca işçi ve köylünün mücadele azminin birer ifadesidir. Bu bağlamda, derin bir siyasi krizin ortasında, kırsal alandan bir öğretmen olan Pedro Castillo’nun Peru’da elde ettiği zaferden bahsetmek gerekir. Honduras’ta, 12 yıl önce bir askeri darbeyle devrilen eski Cumhurbaşkanı Manuel Zelaya’nın eşi Xiomara Castro’nun zaferiyle de, Peru’dakine benzer bir durum yaşandı.

Şili’de Pinochet taraftarı sağcı bir aday, merkez solun adayının karşısına çıktı. Bu seçimlerden hem geleneksel sağ partiler hem de geleneksel reformist sol partiler yenilgiler alarak çıktı.

Arjantin’de, her ne kadar oyların çoğunluğu geleneksel patron partilerine gitmiş olsa da, Fernández’in Peronist hükümeti seçimleri kaybetti. Peronistlerin zayıflamasıyla beraber ülkede yeni bir kutuplaşma doğdu: neofaşist Milei’ye karşı Troçkist sol.

Ayaklanmalar ve grevler süreci 2022’de devam edecek

2021’in bir bilançosunu çıkartırken ve 2022’ye doğru yol alırken, acımasız kemer sıkma politikalarının uygulanması ve bu uygulamalara karşı halkların direnişi yönündeki eğilimin yaşanmaya devam edeceğini öngörüyoruz. Ve bu durum yeni ayaklanmaları ve devrimci önderliğin inşası adına bir fırsat olan yeni stratejik savaşları tetikleyecektir. Bu bağlamda, Arjantin’deki Sol Cephe’nin (FIT-U) yaşadığı büyüme oldukça önemli bir dinamiktir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, ortak bir mücadele yaratabilmek uğruna emperyalizm ve IMF ile olan kavgamızı sürdüreceğiz. Emperyalizmin belirleyici bir yenilgi alması ve gerçek bir sosyalizme doğru yol alabilmek amacıyla temel dönüşümlerin yaşanmaya başlaması için uluslararası alandaki seferberlikleri desteklemeyi sürdüreceğiz.

Suriyeli 3 işçinin yakılması: Göçmenlerin hayatı işçi sınıfının birliği eliyle korunmalıdır

0
Öldürülen Suriyeli işçilerin aileleri, mezarları ziyaret ediyor. Foto: Ömer Sönmez/Rûdaw

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi ile İnsan Hakları Derneği’nin İzmir şubesinin geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği açıklamaya göre 16 Kasım sabahı saat 04.00 sularında, İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde Birlik Beton’un Urla fabrikasında sigortasız işçi olarak çalışan ve isimleri Ahmed El Ali (21), Memun En Nebhan (23) ve Muhammed El Hüseyin El Abdo El Biş (17) olan 3 Suriyeli göçmen, 40 yaşındaki Kemal Korukmaz isimli katil tarafından üzerilerine benzin dökülerek yakıldı. Suriyeli işçilerden Ahmed ve Muhammed, olay gününden iki gün sonra sabaha karşı ikişer saat arayla yaşamlarını yitirdi; Memun ise olay gününden bir hafta sonra yaşamını yitirdi. Katilin, 26 Kasım’da iki kişiyi bıçaklaması dolayısıyla önce gözaltına alındığı ve gözaltında mültecileri kendisinin yaktığını dile getirmesinin ardından ise tutuklanarak cezaevine aktarıldığı belirtildi. 

Katil eğer iki Türkiye vatandaşını öldürme suçlamasıyla tutuklanmasıydı, Suriyeli işçilerin yakılarak öldürüldüğü hiçbir zaman bilinemeyecekti. Zira Güzelbahçe Emniyeti ve itfaiye ekiplerinin ilk raporları mültecilerin kaldığı odada bulunan elektrikli sobadan kaynaklı bir yangın çıktığını belirtiyordu.

Olayın yaşandığı geceden bir önceki akşam, katilin fabrikada çalışan bir diğer işçiye “orası yanacak, o Suriyeliler bugün ölecek” demiş olmasına, işçilerin bu durumu fabrikanın patronu ile avukatlarına iletmiş olmalarına, daha sonra konunun emniyete de iletilmiş olmasına ve emniyetin söz konusu kişiyi teknik takibe almış olmasına rağmen böylesine bir katliamın önüne geçilemedi. Uyarılara, göstergelere ve hatta katilin açık tehdidine ve itiraflarına rağmen bu katliamın durdurulmamış olması ve hangi saiklerle işlendiğinin üzerinin örtülmeye çalışılmış olması, Suriyeli işçilerin hayatlarının sözde teknik yetersizlikler yüzünden değil, politik bir tercih gereği korunamadığını ortaya koyuyor.

Katil karakoldaki ifadesinde milliyetçi saiklerle mültecileri yaktığını itiraf etti. Bunun ardından hem düzen medyası hem de yetkili makamlar Kemal Korukmaz’ın akıl sağlığının yerinde olmadığına dair haberler ile duyurularda bulundular. Böylece Suriyeli 3 işçinin katledilmesi politik değil münferit bir olay gibi gösterilmek istendi. Bir kere daha göçmenlere dönük zulümler ile cinayetler, hükümet ile düzen muhalefeti eliyle yaratılmış olan şoven atmosferin bir sonucu olarak gösterilmek yerine, akli melekeleri yerinde olmayan kişilerin bireysel taşkınlıklarına indirgenmek istendi.

Bu olay münferit değil, aksine Saray rejiminin Suriye’ye dönük izlediği dış politikanın içerideki bir devamıdır. 3 Suriyeli işçinin yakılarak katledilmiş olması, Saray rejiminin Suriye’de izlediği maceracı ve yayılmacı politikanın ülke içinde konsolide edilmek istenmesinin siyasal bir sonucudur. 26 Ekim’de TBMM’de AKP, MHP ve İyi Parti oylarıyla uzatılması kabul edilen Irak ve Suriye tezkeresi ve Cumhur İttifakı tarafından tezkereye ret oyu verenlerin şoven bir hezeyanla kriminalize edilmek istenmesi, göçmenlere dönük uygulanan baskı ve linç uygulamalarının çerçevesi ile zeminini oluşturmuştur.

1950’de ABD emperyalizminin hizmetinde Kore Savaşı’na katılması kararlaştırıldığından bugüne dek, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) toplam 78 defa, TBMM’nin de onayıyla yurtdışına asker gönderdi veya operasyon düzenledi. Sınırdışı operasyonları ülke içinde daima iki politika takip etti: Askeri harcamalar ile operasyonların meşrulaştırılması adına demokratik haklar ile mevzilerin sınırlandırılması ve işçi-emekçi sınıflarda patronların ve rejimin yayılmacı ihtiraslarına dönük rıza üretilebilmesi için ülkede milliyetçi ve şoven bir kara propagandanın egemen kılınması. Saray rejimi, bu gerici geleneğin bir takipçisi olarak, iktidarını sağlamlaştırmak uğruna birçok kereler sınırötesi operasyonların kazançlarını güvence altına alabilmek için geniş halk kesimlerinde milliyetçi ve şoven politikalarla rıza üretmeye çabaladı. Bu politikaların sonucu göçmenlere ve mültecilere dönük kabaran nefret dalgası ile fiziksel saldırılar ve linç boyutuna sıçrayan ırkçılık oldu.

Ancak 3 Suriyeli işçinin yakılarak öldürülmesine neden olan toplumsal atmosferin tek mimarı Cumhur İttifakı değil. Düzen muhalefetini oluşturan partilerin bugüne kadar Saray’ın Suriye politikasına dönük başlıca eleştirinin odak noktası, bu politikaların, Suriyeli mültecilerin Türkiye’ye akın etmesine neden olduğuydu. Kasım ayının son haftasında CHP’ye ait Bolu Belediyesi kentte yabancı uyruklulara yönelik su fiyatlarının dolar kuru üzerinden tahsil edilmesi ve nikah ücretlerinin ise 100 bin TL olmasını içeren maddelerin de bulunduğu bir kararı oy çokluğuyla kabul etti. CHP Sözcüsü Faik Öztrak, partisinin Türkiye’nin bir “Afgan gettosuna” dönüşmemesi için mücadele edeceğini dile getirmişti. İyi Parti’nin başında bulunan Meral Akşener ise mültecilerin bir “beka sorununa” yol açtığını ifade etmiş ve Kilis, Hatay, Urfa, Gaziantep kentlerinde Suriyeli mültecilerin nüfus çoğunluğuna ulaşmak üzere oldukları yönünde kamuoyunu “uyarmıştı”.

Düzen muhalefeti, arkasını yasladığı sosyal kesimlerin, yani patronların siyasal ve ekonomik çıkarları uğruna rejimin pompaladığı şoven ve ırkçı fikirlerin doğrudan destekçisi oldu. Rejimin dış politika ve mülteci politikasını soldan değil, her zaman sağdan eleştirdi. Düzen muhalefeti, göçmenlerin iktidarın “doğal” seçmen tabanı olduğu veya bu kesimlerin kapsamlı sosyal yardım paketlerine ve nitelikli eğitime ulaştığı şeklindeki yalancı ve hatalı çarpıtmalarla, Türkiyeli yoksulların ve ezilenlerin rejime ve yoksulluğa yönelik öfkesini ve muhalefetini, göçmenlere ve mültecilere çevirmeye çalıştı. Bu bağlamda düzen muhalefeti, 3 Suriyeli işçinin yakılarak katledilmesi noktasında Cumhur İttifakı’nın suç ortağıdır. Bu suçun işlenmesine izin veren toplumsal koşulların hazırlanmasında, bu iki kamp beraber çalışmıştır.

Bu katliamın faillerinden bir diğeri, hiç şüphe yok ki Avrupa emperyalizmidir. Avrupa bankaları ve ulusötesi şirketleri Ortadoğu ile Kuzey Afrika bölgelerinde çıkarlarını ordularıyla savunmaktan ve böylece kitlesel göç dalgalarına sebebiyet vermekten hiç geri durmamış olmalarına karşın, evlerine bomba yağdırdıkları insanların Akdeniz’in acımasız dalgalarının arasında boğularak can vermelerini pişkinlikle izlemeyi sürdürmektedir. Avrupa Birliği, kendi işçi sınıflarından çaldıkları 6 milyar avroyu, 2016 ile 2021 arasında, mültecileri sınırları içinde tutması için Türkiye hükümetine rüşvet olarak verdi. 2021’in yaz aylarında bu kirli rüşvet anlaşması yenilendi ve Saray rejimi AB’den 3 milyar avro daha aldı. Yanarak can veren 3 Suriyeli işçiyi sigortasız bir şekilde çalıştıran Birlik Beton’un inşa ettiği birçok yapının içerisinde, Hollanda merkezli çokuluslu otomotiv şirketi Stellantis’e ait olan Opel’in Elazığ, Fırat’taki yetkili servis ve satış şubesi de bulunuyor. Avrupa emperyalizmi mülteci krizinin nedenlerinden biri olmakla kalmıyor; bu krizden de kendi firmalarının çıkarları için yararlanıyor. 

3 Suriyeli işçinin yakılması, akıl sağlığı yerinde olmayan bir katilin bireysel ırkçılığının sonucu değildi. Bu ırkçılık Saray rejiminin yayılmacı politikaları, medyanın şoven duygulara seslenen propaganda makinesi, düzen muhalefetinin dış politika eleştirisinin sahip olduğu sağcı karakter ve Avrupa’nın “insan hakları emperyalizminin” eliyle yaratıldı.

Türkiye’de ekonomik krizin derinleşiyor ve işçi-emekçilerin alım güçlerinin erimeye devam ediyor olması, göçmenlere dönük suçlayıcı baskıların artacağı anlamına geliyor. Saray rejimi kemer sıkma politikalarına başvurdukça ve ekonomik krize karşı patronların çıkarlarını savunmayı sürdürdükçe, işçi-emekçilerin öfkelerini yöneltebilecekleri bir günah keçisi arayacaktır. Bugün bu günah keçisi, en savunmasız durumda olan göçmenlerdir.

İşte bu yüzden göçmenleri savunmak, aslında yönetim krizinin sebebinin Saray ve kapitalist ekonomik krizin sebebinin de patronlar olduğunu savunmak anlamına gelmektedir. Saray ve patronlar, topluma karşı işledikleri suçların faturasını göçmenlere kesmek istiyor ve böylece yağma ve soygun düzeninin, herhangi bir toplumsal muhalefetle karşılaşmadan sürmesini istiyorlar. Tam da bu nedenlerle Suriyeli mültecileri savunmadan Saray rejiminden çıkmak, Suriyeli mültecileri savunmadan yağma ve soygun düzenine dur demek, Suriyeli mültecileri savunmadan patronların ekonomik ve siyasal ayrıcalıklarına son vermek mümkün değildir. Bunlardan biri, diğerini de gerektirmektedir.

Göçmenlerin hayatları, işçi sınıfının birliği eliyle korunmalıdır. Sigortasız çalışan 3 Suriyeli işçinin yaşamlarının korunması sendikaların, emek örgütlerinin ve sol partilerin siyasal sorumlulukları alanına girmektedir.

Sendikaların bir an önce Suriyeli işçilerin can güvenliğinin sağlanmasına adanmış bir kolektif eylem ve acil önlemler planı açıklaması gerekmektedir.

Yayılmacı savaş politikalarına dur denilmeden, ırkçılığa karşı gelinmesi mümkün değildir. Tezkereler ve sınırötesi operasyonlar reddedilmelidir.

Türkiye işçi sınıfının sendikal ve politik birliği hedeflenmeden, ırkçılığa karşı gelinmesi mümkün değildir. Sendikalar bu yönde uygun koordinasyon örgütlenmelerini oluşturmakla sorumludur. İşçi sınıfının bir parçası olan göçmenleri kapsayacak sendikal politikalar geliştirilmelidir.

Hem Saray rejimi, hem düzen muhalefeti hem de AB emperyalizmi tarafından politik manevraların aracı olarak kullanılan mülteci/göçmenlerin sömürülmesine dur denmelidir.

Mülteci düşmanlığı pandemisinin yalnızca bir aşısı vardır: sınıf mücadelesi.

Bu bağlamda Saray-Muhalefet-Emperyalizm üçgenine karşı sınıf mücadelesi yöntemleriyle mültecilerin yaşamlarını ve haklarını korumaya adanmış bir politika, yaklaşan Türkiye seçimleri için solun sıkça tartışmaya başladığı üçüncü ittifakın, yani bir Emek İttifakı’nın belirleyici yönlerinden birisi olabilir. Türkiye işçi sınıfı, dolayısıyla onun bir parçası olan mülteci ve göçmen işçi sınıfları da, böylesine bir ittifakın inşa edilmesine yakıcı bir biçimde ihtiyaç duymaktadır. Şüpheciler her ne kadar bunu inkâr etse de, Türkiye işçi sınıfı şovenizme karşı siyasal bağışıklığa sahiptir. Bu bağışıklığı ona kazandıran ise rejimin, patronların ve emperyalizmin karşısında, inanç ve köken olarak farklılaşan birçok üyesiyle beraber, onun tek bir sınıf olarak mücadele ediyor olmasıdır.

Pandeminin sonu görünmüyor çünkü patentler kaldırılmadı

0

Önce Delta, şimdi de Omicron olmak üzere Covid-19’un yeni varyantları, aşılamalara rağmen pandeminin bir üçüncü yılının da olacağının habercileri oldu.

Aşı Teminatı İçin Afrika İttifakı’nın sözcüsü Ayoade Olatunbosun-Alakija geçtiğimiz günlerde şunları dile getirdi: “Bu varyantın ortaya çıkışı kaçınılmazdı. Bunun nedeni, gelişmiş ülkelerin aşıları istifleyerek aşı kıtlığına yol açmış olmasıdır.”

Ancak Omicron varyantının ortaya çıkmasının tek sebebi istifleme ve stok yapma değil; aynı zamanda çokuluslu şirketlerin sahip oldukları patentlerin garanti ettiği aşı üretimi üzerindeki kapitalist tekel de bu varyanttan sorumlu. Bu durum, uygun teknolojiye ve insan kaynaklarına sahip olmalarına rağmen ülkelerin toplu aşı üretmelerine engel oluyor. Bu ülkeler arasında Güney Afrika, Brezilya, Arjantin, Meksika ve farklı kıtalardan başka ülkeler de var.

Aşı karşıtlarının iddia ettiklerinin aksine, yeni varyantların ortaya çıkışının nedeni aşıların işe yaramaz olması değil. Bu varyantlar ortaya çıkıyor çünkü dünya nüfusunun büyük bir kesimi aşılanmadı. Bu, daha bulaşıcı olabilecek olan yeni mutasyonların ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Covid-19 aşıları ile ilaçlarının farmasötik tekeller için bir kapitalist alım-satım işi olması, bu varyantların öncelikli nedenidir. Genel olarak ilaç sektörünün üzerinde zaten bir kapitalist tekel bulunmaktadır. Bütün dünya nüfusunun kitlesel olarak aşılanabilmesi için patentlerin ortadan kaldırılması bir zorunluluktur.

Ölümcül bir karaktere sahip olan Covid-19’u bitirmek ve diğer pandemilerin patlak vermesini durdurabilmek için aşılar ve ilaçlar üzerindeki patentler kaldırılmalıdır. Böylece bunlar dünyanın bütün ülkeleri ile sakinlerinin erişimine özgürce açık olacaktır. Aynı zamanda kamu sağlık sistemlerinin işçilerin ve onun kullanıcılarının denetiminde yönetilmesi ve herkes için parasız ve nitelikli kılınması için de mücadele etmek gerekmektedir.

Salomón Gustave ile söyleşi: “Haiti için tek olası kurtuluş, düzen değişikliğidir”

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Dominik Cumhuriyeti partisinin yayın organı olan La Voz de los Trabajadores (İşçilerin Sesi) tarafından yapılan bir söyleşiyi aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz.

***

Haiti’yi kasıp kavuran kriz, hem uluslararası medyada hem de Dominik Cumhuriyeti medyasında belirli bir sıklıkla ele alınıyor. Dominik kapitalist basını, istisnasız bir biçimde bu krizi, komşu ülke Haiti’ye emperyalist bir müdahaleyi destekleyecek şekilde ele alıyor. Bu tutum, Dominik Cumhuriyeti’ni yöneten PRM (Partido Revolucionario Moderno – Modern Devrimci Parti) hükümetinin pozisyonudur. Haiti halkının kendisinin, onun adanmış devrimcilerinin, halk önderlerinin, sendikacılarının, köylü ve kadın örgütlerinin sesini duyuran yok. Haiti halkının bu kriz karşısında, ABD emperyalizminin kalıcı yıkıcı müdahalesinin gerçekleştirilmesi önerisine karşı uğruna savaştığı çözümler, uluslararası düzeyde neredeyse hiç işlenmiyor. Bu bağlamda Latin Amerika ile Karayipler’in proleter ve solcu örgütlerinin, Haiti halkının maruz kaldığı izolasyonu kırmada oynayacakları rol oldukça önemlidir. Haiti halkı böylesine bir dayanışmayı hak ediyor; inanılmaz derecede zor şartlar altında baskıya ve sömürüye karşı direnmeye devam ediyor.

Haiti halkıyla gerekli dayanışma köprülerini inşa etme çabamız kapsamında, Batı Bölgesi Halk Örgütleri Ağı’nın (RPZO) önderi Salomón Gustave ile bir röportaj gerçekleştirdik.

La Voz de los Trabajadores (LVdT): 2018, 2019 ve 2020’nin büyük seferberliklerinin ardından, 18-19 Ekim ve 25-27 Ekim genel grevlerinin etkisi derin oldu. Bize bu grevin nasıl örgütlendiğinden ve Ariel Henry’nin de facto hükümetine karşı öne sürdüğünüz taleplerden bahsedebilir misin?

Salomón Gustave (SG): Bahsettiğiniz bu bir dizi grev, kamu ulaşım işçilerinin sendikaları tarafından örgütlendi. Bu sendikalar arasında Jacques Anderson Derosche tarafından yönetilen FOSSAH (Force Syndical pour sauver Haiti – Haiti’yi Kurtarmak İçin Sendikal Güç) ve Mehu Changeux tarafından yönetilen APCH (Association des Proprietaires et Chauffeurs d’Haiti – Haiti Şoförler ve Araç Sahipleri Birliği) de vardı. Bu sendikalar taleplerini açık bir şekilde şöyle formüle etti: “Ülkede güvencesizliğe hayır.” Sendikaların hedefi farkındalığı yükseltmek ve başbakan Ariel Henry’yi sorumluluk almaya zorlamaktı.

LVdT: 19 Eylül’de Teksas’ta sınır polisi tarafından Haitili göçmenlere yönelik saldırılar büyük yankı uyandırdı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Haiti Dışişleri Bakanlığı’ndaki özel elçisi Daniel Foote, göçmenlere yönelik kötü muameleyi ve toplu sürgünleri kınamak için istifa etti. İstifa mektubunda, ABD hükümetinin Haiti halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımayı reddetmesini de eleştirdi. Ne yazık ki, Meksika’daki López Obrador veya Dominik Cumhuriyeti’ndeki Abinader gibi diğer hükümetlerin de Haitili göçmenlere karşı aşırı bir zulüm politikası olduğunu gördük. Foote’un istifası Haiti’de nasıl tepkilere yol açtı? Mevcut göç dalgasının kaynağı nedir ve bölgedeki ırkçılık karşıtı ve sol örgütlerin bu baskıcı politikalara cevabı ne olmalıdır?

SG: Sosyal medyada, Del Rio kasabasındaki köprünün altında pusu kuran Teksas polislerinin ırkçı karakterlerini gösteren bir video dolaşıyor. Bu video, tüm dünyada büyük bir öfke yarattı ve ırkçı beyaz Amerikalıların masum yoksullara ve siyahlara karşı giriştikleri eylemleri anımsattı. Daniel Foote, Haitililerin, Haiti’deki ve diğer ülkelerdeki insan hakları örgütlerinin söylediklerini tekrar etmekten başka bir şey yapmıyor. Kendi ülkesinin politikalarının burada olumsuz bir etkisi olduğunu kabul ediyor. Göçmenlerin ve diğerlerinin sorunlarını çözmenin tek yolu, ABD’nin Haiti üzerindeki bu egemenlik politikasından kopmaktır. Haiti kendi yolunu özgürce seçmeli.

Göçmen karşıtı politikaya gelince, bu bizi şaşırtmıyor. Tıpkı Meksika başkanı López Obrador gibi, Abinader de ABD hükümetinin bir kuklasıdır. Sahiplerinin güvenini ve korumasını kazanmak için onun isteklerine göre hareket ediyorlar. Abinader’den başka ne bekleyebilirsiniz ki? Kesinlikle hiçbir şey! Haitili öğrenciler konusundaki mevcut tutumu bunu bize gösteriyor. O, öğrencilere vize vermeyi bırakmaya karar verdi, hem de bunu çetelerin Dominik Cumhuriyeti’ni işgal etmesine izin vermeyeceği mazereti adı altında yaptı. Ancak geçmişte Dominik hükümeti Guy Phillipe, Ernest Ravix ve Jodel Chamblain gibi paramiliterleri desteklemekten ve onları ağırlamaktan hiç çekinmemişti. ABD hükümeti Dominik hükümetinden paramiliter çete liderlerini sürgün olarak kabul etmesini isterse, sizce Dominik hükümeti ne yanıt verir?

Göç sorunu yeni değil. Burada Haiti’nin göç tarihine girmek istemiyorum. Ancak şunu belirteyim: Göç sorunu, ABD’nin Haiti’yi işgaliyle başladı. Bu yeni göçmen dalgasının sebepleri de aynıdır: şiddet, sefalet, işsizlik ve genel güvencesizlik. Geçmişteki ve şimdiki göç dalgası arasındaki fark, yerel ve uluslararası aktörlerin birleşimi ve politikasıdır. Zira yerel aktörlerden olan çeteler daha önce mevcut değildi.

LVdT: Suç çeteleriyle ilgili durum nedir?

SG: Önleri açıldı ve Amerikan büyükelçiliğinin başını çektiği Core Grubu’nun ardından bir sonraki büyük egemenler onlar. Kendi iradelerini istedikleri kişiye empoze edebiliyorlar. Başbakan Ariel Henry’ye dayattıkları 17 Ekim 2021 olayı örneği açıklayıcıdır. Siyasi sağın çeteleri ile mafya kesimleri arasındaki çıkarların yakınlaşmasına ve gizli anlaşmalarına dair sayısız örnek var. Bu grupların yükselişinin yarattığı tüm güvenlik durumu, Minustah’ın 14 yıllık yabancı işgal rejiminin doğrudan bir sonucudur.

Jovenel Moïse’ye yönelik saldırının finansörleri ve organizatörlerinin Florida’da ikamet etmesi ve ABD hükümeti tarafından cezai takibat yapılmamış olması gerçeğinden bile ABD sorumludur. Claude Joseph ve Ariel Henry’nin saldırıya olası katılımına dair işaretler de var. Moïse, ABD emperyalizminin bir ajanıydı, ancak onlara hizmet etmeyi bıraktığında ondan kurtulmaya karar verdiler.

LVdT: İşçilerin ve solun krizden çıkış için bir alternatif sunması mümkün mü?

SG: 2018 yılından beri sokaklardaki protesto hareketleri yeni bir düzen talep ediyor. Gerçek şu ki, Amerika’nın en fakir ülkesi biziz. İhtiyaç sahiplerinin en temel gereksinimlerini bile karşılayamıyoruz. Yüzde 12,7’lik bir enflasyon oranımız, ticaret açığımız, sıfır büyümemiz ve kronik bir işsizliğimiz var. Bu adaletsiz sistemin gerçekten adil bir sistemle değiştirilmesi gerektiğini söylemeye gerek yok. Zenginliğin yeniden dağılımı, sosyal sınıflar arasındaki uçurumu azaltmak ve Haiti’deki kitlelerin acil ihtiyaçlarını karşılamak için mutlak bir zorunluluktur. Gerçek adını gizleyen bir sosyal apartheid sistemimiz var. Sosyal uçurum çok derin. Toplumsal bir patlamanın eşiğindeyiz. Bu nedenle, bu temel değişim fikirlerini teşvik ediyoruz. Bu fikirler kitlelere nüfuz etmeyi başarırsa, işte bunun Haiti’nin kurtuluşu olacağına inanıyoruz.

Şili: “Kast’ın yenilgisi ilk adımdı; sıra taleplerimiz için bu yenilgiden yararlanmakta”

0

Aşağıda okuyucularımızla İUB-DE’nin Şili seksiyonu MST’nin (Sosyalist İşçi Hareketi), Gabriel Boric’in seçim zaferi üzerine yayımladığı deklarasyonu paylaşıyoruz.

***

Oldukça derin bir kutuplaşmanın yaşandığı seçim sürecinin ardından, sürpriz bir şekilde Gabriel Boric %56’ya karşı %44 gibi üstün bir farkla, Pinochet taraftarı Kast karşısında zafer elde etti. Anketlerin ufak farklarla rakip adayları baş başa gösterdiği ve bir beraberlik öngördüğü seçimlerin böylesine sonuçlanmış olması, seçimlere katılımın, ancak özellikle de işçi sınıfı bölgeleri ile yoksul halk semtlerinden katılımın büyük oranda artmasının bir sonucu.

Pazar akşamı, Pinochet taraftarı Kast’ın yenilgisini kutlamak adına bir milyon insan sokaklara döküldü (bu sayı Şili polisi tarafından dile getirildiği için, sokaklara çıkan insanların daha fazla olduğunu düşünebiliriz). Bu, Kast’ı yenilgiye uğratan seçim seferberliğinin açık bir örneğiydi. Bu seferberlik 2019’daki halk ayaklanması ile başlamıştı. MST (Sosyalist İşçi Hareketi) olarak kampanyamız sırasında belirttiğimiz üzere:

“Şu an temel görevin Pinochet taraftarı Kast’ın yenilgisi olduğunu biliyoruz. Halk ile işçi sınıfı üzerinde acımasız bir zulüm uygulayacağının sözünü veren bir diktatörlük savunucusuna hükümeti terk edemeyiz. Kast’ın cinsel yönelimlere ve kadınlara yönelik nefret söylemleri, sosyal ve sendikal hakların parçalanmasını öngören aşırı gerici hükümet programı bizi kayıtsız bırakamaz. Bu ve benzeri birçok nedenden ötürü, Kast’a karşı Boric’e oy çağrısı yapmaya karar verdik. Ancak bununla birlikte, Geniş Cephe (FA) ve Komünist Parti’nin bu adayının bir sonraki hükümetine dönük olarak herhangi bir beklentiye sahip olunmamasını söylüyoruz çünkü Boric’in programı ve açıklamaları, biz işçilerin en yakıcı taleplerini çözmekten uzaktır.”

Aşırı sağa karşı alınan zafer ve 19 Aralık Pazar akşamı gerçekleşen devasa seferberlik, mücadeleye devam etmemiz noktasında bizi güçlendiren bir zaferdir. Boric’in geçmişi, programı ve açıklamaları, onun halkın taleplerini yerine getirmeyeceğini, aksine iktidardaki eski partilerle, özellikle de PS (Sosyalist Parti) ve Hıristiyan Demokratlarla anlaşacağını, hatta büyük Şili kapitalistlerinin ve emperyalizmin çıkarlarına dayalı ittifaklar oluşturacağını gösteriyor.

MST olarak dile getirdiğimiz üzere:

“Toplumsal eşitsizliğe ve baskılara karşı, demokratik ve sosyal hakların yokluğuna karşı tek yol, sendikalarda ve toplumsal halk örgütlenmelerinde, bütün diğer mücadeleler ile koordinasyon ve dayanışma içinde kendimizi örgütlemeyi sürdürmemizdir. Kast’ı yenilgiye uğratmak ilk adımdır; ancak ikinci adım Ekim ayındaki ayaklanmamızda dile getirdiğimiz meşru ve acil taleplerimizi ilerletmek için bu zaferden yararlanmak olacaktır. İşte bu nedenle, ülkenin farklı bölgelerinden yoldaşlar olarak, haklarımız ve belirleyici dönüşümler için mücadeleye devam etmek şeklindeki yakıcı göreve cevap verebilen aşağıdan bir yeni siyasi hareket inşa edilebilmesi için güçlerimizi birleştiriyoruz.”

Bolivya: Sendikaların büyük zaferi! 1386 numaralı yasa geri çekildi!

0

Bolivya yeni bir siyasi kriz yaşıyor. MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) hükümetinin temelde örtülü bir vergi artırma düzenlemesi olan yasa tasarısı, ülkede beklenmedik bir ulusal seferberlik dalgasına sebep oldu. Seferberlik, Santa Cruz Sivil Komitesi liderliğindeki sağ siyaset ve Camacho ve Mesa’nın sağcı politik muhalefet odakları tarafından, MAS ile yaşanan iktidar mücadelesi bağlamında kullanılmaya çalışıldı. Ancak sağcılar bu planlarında başarılı olamadılar. 9 gün süren seferberlik, hükümetin söz konusu yasayı yürürlükten kaldırmasını sağladı. Aşağıda, PT’nin (İşçi Partisi) içindeki bir siyasal grup olan Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi (İUB-DE) tarafından paylaşılan ve yaygınlaştırılan İşçi Partisi’nin bildirisini paylaşıyoruz. Bu bildiri İUB-DE’nin Bolivya partisinin, partiyle aynı ismi taşıyan yayın organı Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi’nin (ARPT) 79. sayısında yayımlanmıştır.

***

1.) MAS hükümeti geri adım atmak zorunda kalarak hileli 1386 numaralı yasayı geri çekmek zorunda kaldı. Bu, temel olarak mücadele esnasında sıkı duran sendikaların, halk kesimlerinden ve işçilerden aldıkları destek sayesinde kazandığı bir zaferidir. Özellikle üzerinde durulması gereken bir örnek de, 1386 sayılı kanunun yürürlükten kaldırılmasını Bolivya Fabrikalar Konfederasyonu Kongresi’nin talep etmesiydi.

PT olarak sendikal mücadelenin desteklenmesi yönünde açık bir çağrı yaptık.

Sendikanın mücadelesine verilen bu işçi ve halk desteği, Devlet Başkanı Arce’yi “halkı dinlediğini” ilan etmek ve hileli yasanın yürürlükten kaldırılmasını emretmek zorunda bıraktı.

2.) “Yasadışı Kazançların Meşrulaştırılmasına ve Terörün Finansmanına Karşı Ulusal Mücadele Stratejisi” olarak adlandırılan 1386 sayılı yasa, isminin iddia ettiklerini içeren bir yasa değildi. Hükümetin pek çok dostunun olduğu gibi, onun eski sağcı “muhaliflerinin” de kaçakçılar, uyuşturucu tacirleri ve büyük işadamları gibi “yasadışı kazançları” var; ancak bu yasa hükümet yetkilileri tarafından uygulanacağı için, hükümetin dostlarını asla etkilemeyecekti. Yasanın temel amacı, orta ve küçük tüccarları sattıkları her şey için tüketim vergisi ödemeye zorlayarak halka vergi dayatmaktı (ki bu da fiyatlarda kaçınılmaz bir artışa neden olacaktı).

3.) Bu nedenle, bu kanunu yürürlükten kaldırmanın yanı sıra, halk mücadelesinin amaçlarından biri de vergi sisteminin topyekûn değiştirilmesi, böylece devlet gelirlerinin sağlıkta, eğitimde ve halkın geçim şartlarına destek olmakta artırılabilmesi olmalıdır. Aynı zamanda hem doğanın sömürülmesinden hem de milyonlarca Bolivyalının çalışmasından muazzam kârlar elde eden büyük kapitalistlere, tarımsal sanayi ve ulusötesi şirketlere vergiler getirilmelidir.

4.) Bu durum aynı zamanda Santa Cruz Sivil Komitesi ve Vali Camacho tarafından yönetilen sağcı cephenin reddettiğimiz hedeflerini de gündeme getirdi. Bu sağcı cephe krizden siyasi amaçlarla yararlanmaya çalıştı. Onlar işte bu nedenle, Silahlı Kuvvetlerin kontrolü de dahil olmak üzere birtakım anlaşmazlıkları olduklarını söyledikleri bazı maddelere sahip bu yasa paketine muhalefet ettiler. Bu sağcı cephenin tek amacı, MAS hükümetiyle iktidar mücadelesini derinleştirmektir, vergi sisteminde herhangi bir değişiklik önermek değildir. Ayrıca bu sağcı cephenin, geçen ağustos ayında 1389 sayılı yasayı da onayladığını hatırlamak gerekir.

5.) Yürürlükten kaldırılan yasa da, MAS tarafından dayatılan diğer yasalar da kesinlikle “sosyalist” karakterli değildir; tam tersine bu yasalar, çoğu durumda eski-sağ muhalefetin suç ortaklığıyla hazırlanmıştır ve büyük işadamlarının kârlarını koruyan kapitalist bir devletin tipik yasalarıdır.

6.) Halk sağlığı ve eğitiminin geliştirilmesi başta olmak üzere, aile tarımına yönelik sulama çalışmaları, halk için ucuz gıda ve benzerleri gibi alanlarda halkın ihtiyaçlarının karşılanması için devlet gelirlerinin artırılması gerekmektedir. Ve bu, büyük kapitalistlere, tarım işletmeciliğine, madenciliğe, bankalara ve ulusötesi şirketlere yüksek vergiler getirilerek yapılmalıdır. Bununla beraber KDV ve küçük işletmeler için getirilenlere benzer olan tüketim vergileri kaldırılmalı. MAS hükümetinin önerdiği şey bu değil; parlamentodaki muhalif partiler olan Creemos (İnanıyoruz) ve Comunidad Ciudadana’nın (Vatandaş Topluluğu) önerdiği de bu değil.

7.) Emekçilerin sendikal örgütleri her şeyden önce kendi tabanları için, kendi talepleri için, iş istikrarı için, makul ücretler için, kaliteli halk sağlığı ve eğitim için ve taşeron işçi alımına karşı, işten çıkarmalara karşı, ihraç edilen ürünlerin ithalatına ve Bolivya’da üretilen ürünlerin kaçakçılığına karşı mücadele etmelidir. Ormanları ve yerli toprakları savunma mücadelesi de yakıcı bir karakter kazanmıştır. Çiftçilerin Altiplano ve vadilerdeki sulama işlerine dönük talepleri de aynı derecede acildir.

8.) COB’un (Bolivya İşçi Merkezi) hain liderleriyle daha fazla yol yürünemez! Kendi tabanının talepleri için mücadeleyi terk ederek MAS hükümetine satılan COB’un mevcut liderliğinin açık ihaneti ile karşı karşıya kaldık; bu liderliği değiştirmek ve aynı zamanda sendikayı demokratikleştirmek için bir olağan kongrenin toplanması adına mücadele veriyoruz. Bu kongrede tüzük de değişmeli, böylece hükümete boyun eğmiş ufak bir ayrıcalıklı bürokratlar kesiminin, işçi tabanının arkasından iş çevirmesi engellenmeli.

9.) Ekonomik krizle ve sağlık ve eğitim kriziyle karşı karşıya kaldığımız bu durumda, Ekim Devrimi’nin önlemlerini hatırlatıyoruz; yani ulusötesi madencilik ve hidrokarbon şirketlerinin kamulaştırılmasını (bunların sahiplerinin mülksüzleştirilmesini) ve ülkenin sanayileşmesi için bütün doğal kaynaklara el konulmasını öneriyoruz. Teknik destek ve sulamayla toprağı işleyen köylüleri destekleyen bir tarım devrimi ve büyük oligarklardan toprağı alıp, bu toprakları onları işlemek isteyen yerli köylülere vermeyi öneriyoruz.

10.) MAS’ın sahte sol hükümeti ile Creemos ve Comunidad Ciudadana liderliğindeki sağcı muhalefet arasındaki şiddetli siyasi kutuplaşma karşısında, emekçi halkın düşmanı olan bu her iki kampın karşısında işçilerin siyasi bağımsızlığını tesis etmeye ihtiyacımız var.

Bunun için işçiler olarak kendi siyasal araçlarımızı güçlendirmemiz gerekiyor; işte bunun için 2013’te bir COB Kongresi tarafından kurulan İşçi Partisi’ni, onun devrimci programıyla yeniden inşa etmeli ve gerçek solun örgütlerini bir devrimi başlatmak için birleştirmeliyiz. Ülkeye hâkim olan bu yapay kutuplaşma karşısında, emekçilerin tek alternatifi budur.

Haklarımızın tek garantisi kadın dayanışmamız ve mücadelemiz! Acil taleplerimiz için örgütlenelim!

0

Mevcut politik ve ekonomik kriz içinde kadınlar olarak oldukça zor bir yıl geçirdik. Kadın cinayetleri, erkek şiddeti, ekonomik krizin derinleşen etkisi ve bunun kadın yoksulluğu üzerindeki çarpan etkisi, cinsel yönelimi hedef alan saldırılar, homofobi ve transfobi derken dört bir yandan sıkıştırıldığımız erkek egemen kapitalist düzen içinde hayatlarımız, haklarımız ve birbirimiz için mücadeleye tutunduk.

Kimimiz alanlara çıktık; kadın cinayetlerine, kadına yönelik şiddete karşı… Kimimiz üniversitelerde kayyuma karşı… Kimimiz ücretlerimiz, çalışma hakkımız için işyerlerimizde direnişteydik; kimimiz ise güvenceli, sendikalı çalışma hakkımız için grevde…

Kadınlara yönelik cinsel, psikolojik, ekonomik her türlü şiddete karşı verdiğimiz mücadelenin sembolü olan 25 Kasım’daki eylemlerimiz de mücadelemizin en güncel örneklerinden biri oldu. Tüm engellemelere karşı yine birçok şehirde öfkemizi ve taleplerimizi dile getirmek adına sokaklarda, alanlardaydık. İstanbul’da 25 Kasım Platformu’nun çağrısı ile “erkek-devlet şiddetine karşı isyanımız bitmedi” diyerek toplandığımız Taksim/Tünel’de yürüyüş kortejinin önünü kesmeye çalışan barikatlara karşı yine dayanışmamızla bir aradaydık.

Hemen öncesinde, yılın büyük bir bölümünde, Tek Adam rejiminin İstanbul Sözleşmesi kararına tepki olarak, kazanımlarımızı savunmak adına yine aynı meydanlardaydık. O barikatlar yine önümüzdeydi.

Ancak biliyoruz ki sesimiz, öfkemiz ve ısrarlı mücadelemizin etkisi o barikatları çoktan aştı. İktidarın, kadın hareketinin kazanımlarına ve doğrudan kendisine dönük saldırıları da zaten en başta bu gerçekliği hedef alıyor. Diğer yandan, faillere dönük olarak ısrarla sürdürdüğü cezasızlık, aklama, kollama politikaları ile erkek egemen sistemi iktidarının devamlılığı için nasıl bir dayanak noktası olarak gördüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Tüm bu saldırılar karşısında önümüzdeki dönem, kadınlar olarak taleplerimizi de en az öfkemiz kadar duyurmamız ve elbette örgütlememiz gereken bir sürece işaret ediyor.

Kadınlar olarak haklarımızın, kazanımlarımızın, kazanacaklarımızın tek garantisi yine biziz; kadın dayanışmamız ve mücadelemiz! Bu nedenle, acil taleplerimiz etrafında bir araya gelmenin; geniş bir eylem birliği sağlamanın ve bunu işyerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde, bulunduğumuz her alanda yaygınlaştırmanın araç ve yöntemlerini bulmalıyız.

  • 6284 etkin şekilde uygulansın!
  • Cezasızlık politikalarına, iyi hal indirimlerine son verilsin! Kadının beyanı esas alınarak, etkin soruşturma yürütülsün!
  • Kadın ve LGBTİ+lara yönelik şiddetin, homofobi ve transfobinin önlenmesi için acil önlem alınsın! Şiddete karşı mücadele için kaynak ayrılsın!
  • Sığınma evlerinin sayısı artırılsın; donanımlı ve nitelikli hale getirilsin!
  • Cinsel şiddet/tecavüz kriz merkezleri kurulsun!
  • İşyerlerinde taciz, şiddet ve ayrımcılıkla mücadele kapsamında ILO 190 Sözleşmesi imzalansın ve gerekleri acilen uygulansın!
  • Kadın işsizliğini önlemeye dönük kaynak ayrılsın!
  • Kadınlar için esnek değil güvenceli iş ve insanca yaşayacak bir ücret sağlansın!
  • Eşdeğer işe eşit ücret uygulansın!
  • Her işyerine kreş açılsın!

Tarihte bu ay | 19 Aralık 2000: Devrimcilerin tasfiyesi, neoliberalizmin konsolidasyonu

0

“27 kadındık koğuşta. Delinen yerden içeri bir hortum bırakıldı. Oradan atılan alev topu gibi bir madde ile yataklar tutuştu. Sonra bir gaz bırakıldı ve içerisi simsiyah dumanla göz gözü görmez oldu. Yanıyoruz diye bağırarak oradan çıkmaya başladık. Arkadaşlarımın derilerinin eridiğini gördüm. Ben beni yakan gazın ne olduğunun aydınlatılmasını istiyorum. Çünkü elbiselerimiz yanmadı derimiz eridi. Parmaklarım yok ama avucumun içi yanık değil. Sırtım belime kadar yandı. Saçlarım, kaşlarım yandı. Burnumun yerinde boşluk oluştu. Dizlerimde de yanık var.”

– Hacer Arıkan, 19 Aralık katliamı gazisi

19 Aralık katliamı yaklaşırken, Türkiye’de bir burjuva önderlik krizi yaşanıyordu: Ekonomik krizin giderek şiddetlenmesi nedeniyle, sürekli olarak değişen koalisyon hükümetleri silsilesi, yönetim krizinin açık ifadesiydi. Neoliberal model, karşısında bulduğu bütün direnişe rağmen ayakta tutulmaya çalışılıyordu. Bu modelin her dönemsel çöküşünde, acı IMF reçetelerine başvuruluyor ve halk radikalleşiyordu. Bu sırada bu kaosun ortasında, rejim MGK eliyle kontrol edilerek, giderek daha da baskıcılaşıyordu.

1989’da işçi sınıfının Bahar Eylemleri yaşanmıştı. Ardından 1990-1991 Zonguldak Yürüyüşü geldi. 1990’lar boyunca KESK, ciddi bir sendikal örgütlenme gerçekleştirerek, kamu işçileri arasında bir odak halini aldı. Kürt illerinde ise serhıldanlar patlak veriyordu. 12 Eylül diktatörlüğünün getirdiği 24 Ocak kararları konsolide olmamıştı. Bu konsolidasyonu sağlayacak bir karşıdevrimci saldırı gerekiyordu.

Tutsak devrimcilerin, F tipi hücre sistemine ve tecrit uygulamasına direnmek için 20 Ekim 2000’de başlattıkları açlık grevine karşı, Ecevit önderliğindeki devletin 19 Aralık 2000’de 20 cezaevinde başlattığı kanlı operasyon ve onun neticesi olan alçak katliam, işte böylesine bir karşıdevrimci saldırıydı. En az 30 devrimci bu operasyonda katledildi. Yüzlerce devrimci yaralandı, onlarcası sakat kaldı. Genelde devrimci muhalefeti, özelde ise Kürt hareketini sindirmek için organize edilmiş olan F tipi hücre sisteminin toplum nezdinde “meşruiyet” kazanabilmesi için, açlık grevindeki devrimcilere karşı 10 bin güvenlik görevlisi seferber edilmişti.

Birçok devrimci, güvenlik görevlilerinin kullandığı göz yaşartıcı, gaz ve sinir bombalarının çıkardığı yangında öldü. Devlet aynı zamanda CS gazı, beyaz fosfor ve Kapsaisin tipi kimyasal silahlar da kullandı.

Bu aşağılık katliam operasyonu hakkında bugüne kadar bir tanesi hariç olmak üzere, sonuçlanmış olan bir dava yok. Katillerin hiçbirisi yargılanmadı. Aksine Ağır Ceza Mahkemesi 2005’te, tutuklu yargılanan 7 kişiyi tahliye etti. Ancak devlet, dönemin Radikal gazetesini adli tıp raporlarını yayımladığı için yargılamayı ihmal etmedi.

Sorumlulardan birisi de F tipi cezaevlerinin mimarlarından olan ve katliam sırasında Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü görevinde olan Ali Suat Ertosun’du. Ertosun’a 2004 yılında AKP tarafından “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” verildi.

19 Aralık katliamını önceleyen süreçte, devrimci hareket gözaltında kaybedilmeler, işkenceler, yerinde infazlar ve benzerleri olmak üzere, yıpratıcı bir baskının altındaydı. Ekonomik kriz derinleştikçe, cezaevlerindeki siyasi tutukluların sayısı artıyordu. Böylesine kritik bir dönemde, cezaevleri önemli devrimci okullara ve açıkçası, toplum açısından gözlerin çevrildiği politika üretim merkezlerine dönmüştü. Cezaevlerindeki, toplumu da etkileyen bu devrimci muhalif etki, çeşitli yıpratma politikaları ile baskılanamadı. F tipi cezaevleri bu yüzden gündeme geldi.

2000’deki krizle birlikte yüz binlerce işçinin ücreti yarı yarıya azaldı, bir özelleştirme dalgası ülkeyi silip süpürüyordu ve taşeron çalışma egemen kılınmak isteniyordu. DSP-MHP-ANAP koalisyonunun başındaki Ecevit’in meşhur itirafı bu noktada geldi: “Cezaevlerini kontrol altına alamazsak IMF programlarını uygulayamayız.”

19 Aralık Hayata Dönüş Operasyonu, Türkiye’de IMF kararları, yani neoliberalizm konsolide olsun diye hayata geçirildi. Bunun için cezaevlerindeki devrimcilerin sindirilmesi ve katledilmesi gerekiyordu. Ancak IMF’nin ekonomik diktasının sağlamlaştırılmasına karşı cezaevlerinde devrimcilerin verdiği mücadele yeterli olamazdı. Aynı zamanda “dışarıda” da bir kitlesel işçi hareketinin buna eşlik etmesi gerekiyordu. Türkiye sosyalist hareketi bunu örgütlemek noktasında başarısız oldu ve böylece, 12 Eylül’den sonraki en büyük ikinci yenilgisini, 19 Aralık’ta aldı.

***


***

“Zengin evlerine temizliğe giden bir Fatma Ablamız vardı. Kocası Zeydin başkasının taksisinde şoförlük yapardı. Yaşları daha kırkı bulmadan ikisi de çökmüştü. Güç bela okutmaya çalıştıkları üç çocuklarından büyüğü Gülnaz hemşirelik okuyordu o zamanlar. Gülnaz’dan söz açıldı mı Fatma Abla’nın göğsü kabarırdı. E, haksız mıydı? Bozuk düzenin kenar mahallesinden hemşire çıkarmak az buz iş değildi yani. İstanbul’un orta yerinde ama yok hükmünde bir mahalleden hemşire çıkarmak, biz de burdayız, varız, bizi yok sayamazsınız demekmiş. Yoksulluk kader değilmiş, elbet yıkılacakmış bu sömürü düzeni. Bunlar hep Gülnaz’ın laflarıydı. Canım kardeşim, Gülnaz’ım, neyini anlatayım senin? Öyle narin, öyle sevecen, öyle güzeldi ki… Düşündükçe bugün bile yüreğim sıkışır. Daha hemşirelik kepini giymeden hapse koydular. Fatma Abla senelerce cezaevi kapılarını aşındırdı. Çıkar gelir diyorduk, giyer o bembeyaz üniformasını, sevindirir hepimizi. Gelmedi, gelemedi bahtsızım. O sene açlık grevleri oldu cezaevlerinde, onca yoksul halk çocuğu direndiler, aralarında Gülnaz da vardı. Biz hepimiz Fatma Abla’yla beraber öldük öldük dirildik. Sonra bir sabah hapishaneleri bastılar, güzel çocuklarımızı diri diri yaktılar, aralarında Gülnaz da vardı. Benim bu işlere aklım hiç ermez, ama bildiğim bir şey var ki bu zulüm yerde kalmaz. O zaman insanların gözlerindeki, yüreğindeki öfkeyi görünce anladım bunu. Dert çok işte, hangi birini anlatayım. Caner o sene dört yaşındaydı, elinden tutmuş beraberce cemevine, Gülnaz’ın cenazesine gitmiştik. Gülnaz, Caner’imi hiç göremedi ama oğlum bilsin istedim: Gülnaz diye güzeller güzeli bir insan da geçti bu dünyadan.”

– Selahattin Demirtaş, Efsun, Dipnot Yayınları, 2. baskı, sayfa 158-159.

Organize suçlar: Şebinkarahisar ve Ayvalık

0

Şebinkarahisar ve Ayvalık’ta maden işletmelerinin havuzlarından ağır metal yüklü atıksuların fışkırması, tedbirsizlik ve denetimsizlik sonucunda mümkün oldu. Suçlunun kim olduğunu artık herkes biliyor. Doğayı ve yaşamı umursamadan kârından başka bir şey düşünmeyip ekolojik yıkım yaratan şirketler ve bunlar üzerinde dişe dokunur hiçbir denetleme yapmayan hükümet, işlenen suçun bir numaralı failleridir.

İçeriği hakkında dört başı mamur bir bilgiye sahip olmasak da, yaşanan sızıntıların ciddi oranda ağır metal içerdiğini ve basında ifade edildiği üzere hasarın neredeyse bir nükleer sızıntı ile eşdeğer olduğunu söylemek mümkün. Maalesef olan oldu. Zararı hiçe indirmek artık mümkün olmasa da hasarın yayılmaması adına hâlâ yapılabilecekler var. Aynı zamanda yaşananlardan anlıyoruz ki, yeni “kaza”ların eli kulağında.

Giresun’daki felaket nasıl meydana geldi?

Giresun Şebinkarahisar’da Nesko Madencilik A.Ş’ye ait “Kurşun, Çinko, Bakır Ocağı ve Zenginleştirme Tesisi”nin atık havuzunda meydana gelen facianın bir suç olduğunda anlaşıyorsak, bu suçun organize bir suç olduğunu, adım adım örgütlendiğini de söylemeliyiz.

Organize suçun ilk adımı, hükümetin 2000’li yıllardan itibaren Nesko Madencilik’e çevre suçları işleme ruhsatı niteliğinde destekler sunması ile başladı. Türkiye’de ÇED raporu diye bilinen Çevre Etki Değerlendirme süreçlerinin hiç de sağlıklı işlemediği, ÇED olumlu raporu alan onlarca yıkımın olduğunu biliyoruz. Ancak Nesko için böylesi dolambaçlı yollara bile girilmedi. O yıllardan beri şirket pek çok çalışmasında Çevre Etki Değerlendirme süreçlerinden kapsam dışı bırakılmıştı. Bu büyük jokere sahip olan şirket bu sayede pek çok yatırım ile büyük yıkımlar yaratırken, aynı kartı oynayıp yakın dönemde Şebinkarahisar’daki işletmesinde izin almasına gerek kalmaksızın kapasite artırımına gitti. Gerçekleşen kapasite artırımına dayanamayan siyanür dahil ağır metal dolu atık havuzu resmen patladı ve böylece büyük bir ekolojik yıkım başladı.

Yıkımın boyutlarını hâlâ tam olarak bilmiyoruz çünkü bakanlık yetkilileri bölgede ne su ne de toprak kirliliğine dair bir araştırma yaparak kamuoyuna açıkladılar ve gerekli tedbirleri almaya yöneldiler. Köylülerin tepkisinin basın, yerel direnişçiler ve çevre örgütleri aracılığı ile tüm topluma yayılmasının karşısında bakanlık şirketi en üst düzeyde cezalandırdığını ilan etti. Darbeyi eniştesinden öğrenen cumhurbaşkanının bakanlığı sisteme yakışır bir şekilde kazayı sosyal medyadan öğrendi. Ancak tepkiler artınca harekete geçen hükümet yetkilileri bugüne dek tesisi tek bir kez bile ciddi şekilde denetlemediklerini kabul etmiş oldu.

Ayvalık’taki felaket nasıl meydana geldi?

Nesko Madencilik’in işlediği büyük organize suçun bir benzeri, bu kez geldiğini davul zurna ile duyururcasına, ÇED var mı yok mu gibi bir araştırmaya gerek kalmaksızın Ayvalık’ta işlendi.

Balıkesir Ayvalık’taki Bilfer Madencilik ve Turizm A.Ş’ye ait demir ve bakır madeninin atık havuzunun istinat duvarı çöktü! Üstelik bu “kaza”nın bir benzeri ocak ayında da yaşanmış ve şirket çöken duvarı beton bloklarla sağlamlaştırmakla yetinmişti. Geçtiğimiz ay içerisinde ise istinat duvarı bir kez daha çöktü ve kirlilik yükü yüksek atıksu havuzunun suları Madra Barajı’na kadar ulaştı. “Kaza”nın sebebi bu kadar büyük bir ihmal ve denetimsizlikle sınırlı değil. Şaka gibi ancak Bilfer Madencilik’in faaliyeti mevcut mevzuata göre mümkün değil. Bilfer’in bu bölgedeki faaliyeti 1950’lerde alınan ruhsata dayanıyor. Doğa düşmanlığının bir numaralı bakanlıklarından enerji bakanlığı şirketin yetmiş yıllık ruhsatını kazanılmış bir hak olarak görmekten geri durmuyor ve şirket faaliyetini sürdürebiliyor. Yani adında çevre olsun olmasın, patronlar için çalışan tüm bakanlıklar ekolojik yıkım yaratmanın hukuki zeminini bulmakta pek zorlanmıyorlar. Çevreye karşı işlenen organize suçların ağı bu ilişkilerde kuruluyor.

Gördüğümüz o ki, hükümetin ciddiyetsiz politikaları sonucunda madenciler tedbir almak yerine büyük bir felaket yaşanana kadar işçinin hakkını yiyip, doğayı mahvetmeye yöneliyor. Çünkü sistem bunu yaparken kâr elde etmelerini de garanti ediyor. Öyle ise kazalar sürpriz değil ve yenileri de an meselesi.

Eylem planı ne olmalı?

Yapılması gerekenin iki boyutu var. Birincisi, yaşanan kazaların etkileri derhal incelenip yayılmasının önüne geçilmelidir. Atıkların yayıldığı tüm yüzey ve yeraltı sularında, toprakta analizler yapılmalı, halk bu konularda bilgilendirilmedir. Mevcut süreçte halk kendi kaderine terk edilmiş durumdadır.

İkincisi, yaşanan ekolojik yıkımlar yenilerine dair küçük bir uyarı niteliğinde. En hızlı şekilde tedbirler alınmalı, tüm maden ve enerji işletmeleri denetlenmeli ve uygunsuz işleyen işletmelerin faaliyetine derhal son verilmelidir. Tedbir almayan işletmeler tazminatsız kamulaştırılmalıdır.

Hükümet ekolojik yıkımı teşvik ederken, muhalefet partileri de bu yıkımları durdurmaya yönelik bir eylem programı sunamıyor. Öyle ki, CHP’nin yönetimindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi dünyanın kaçındığı atık yakma tesislerinin bir yenisini açmakla övünüyor! Bu yatırımlarda ekolojik yıkımlara dair başta İyi Parti’li olmak üzere pek çok şirketle yeni suç ortaklıkları kuruluyor.

Türkiye’de hiçbir burjuva program ekolojik yıkıma karşı tatmin edici bir yanıt veremiyor. Yeni faciaları engellemek, doğayı ve yaşamı savunmak için kamulaştırma ve denetleme içeriğinde emek merkezli bir alternatifi hayata geçirme sorumluluğu bizlerin omuzlarında duruyor.

Petrokimya işçisi: “Birlik olup mücadele etmeliyiz”

0

Kazanmanın tek yolu mücadeleden geçer. Mücadele etmeden kazanım olmaz. Bunun farkında olduğumuzda her şeyin üstesinden gelebiliriz. Kaybedecek bir şeyimiz kalmadı, artık şunun farkında olmalıyız. Dünyada neredeyse en ucuz işgücü bizde. Gerçek enflasyonun yüzde 75 olduğu bu günlerde asgari ücret artık tamamen eridi ve artık evimize ekmek götüremeyecek hale geldik.

Bunlar göz önüne alındığında, bu günler artık mücadele ağlarını örmemiz gereken zamanlar. İster sendikalı işyeri olsun ister örgütsüz, bulunduğumuz fabrikalarda her halükârda birlik olup mücadele etmeliyiz. Sendikalı işyerlerinde bile sendikal bürokrasiye yenilmek istemiyorsak bir arada olup onlara karşı da mücadele etmek zorundayız. Geçmişteki işçi mücadelelerini kendimize örnek alıp, bugün o deneyimlerin de üstüne koyup mücadele etmeliyiz. Gerekirse bedel ödeyerek… Şu anki şartlarda başka yolumuz kalmadı.

Ben, Petrol-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu bir işyerinde çalışıyorum ve bu yılın sonunda bizim toplu iş sözleşmesi sürecimiz başlayacak. Ben ve çalışan arkadaşlarım şimdiden bunun bilincinde olduğumuz için bir arada hareket ediyoruz. Bu bilinci diğer vardiya arkadaşlarımıza ulaştırıp bölüm bazlı işçi komiteleri oluşturmaya çalışıyoruz. Şu anda örgütlenme açısından iyi durumdayız. Bu birliğimiz bozulmadığı sürece iyi bir kazanım elde edebileceğimizi düşünüyorum. Çünkü ancak birlik olursak kazanım elde etme şansımız var.

Yaşasın işçi sınıfı, yaşasın onurlu mücadelemiz!

Petrokimya sektöründen bir işçi

Enerji işçisi: “Bu sömürü düzenini meşru gören bir yapıyla yönetiliyoruz”

0

“Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor: şimdi ise canavarların zamanı,” demiş Antonio Gramsci.

Yaşadığım ya da yaşadığımız süreci daha iyi tarif eden bir cümle bulamadım. Çünkü bulacak vaktim yok, çünkü okuyacak vaktim yok ve çünkü düşünebilecek vaktim yok. “11 saat çalışıp, eve ayaklarınızın altı yana yana gelip, geriye kalan iki-üç saati ancak dinlenerek geçirip, her an ay sonu ödeyeceğiniz kiranızı, mutfağınızı ve çocuğunuzun geleceğini düşünüp kaygı sancılarına maruz kalsaydınız muhtemelen sizin de vaktiniz olmazdı” demeyi bile isterdim. Ama biliyorum, birçoğumuz aynı durumdayız. Ben enerji işçisiyim. Hani var ya, halkın vergileriyle kurulup sonra tekelleştirilmiş ve halkın vergisiyle kurulmuş o barajda üretilen enerjiyi halka kat kat fazla satan enerji şirketleri, onlardan birinde işçiyim işte.

Fakat bunların hiçbiri pek de sorun değil benim için. Çünkü işyerinde kendi işimin dışında işlere koşturmamın, mobbinge maruz kalmamın, her ağzımı açtığımda bana kapıyı işaret etmelerinin, yaşadığım coğrafyada iş imkânlarının kısıtlı olmasını da kullanarak hakaret edebilecek ahlaksızlığı göstermelerinin yanında pek de sorun değil maalesef.

Köylere sayaç okumak için bırakıldığımızda akşama kadar köylerde bize saldıran köpeklerin ve yemek yiyebileceğimiz herhangi bir yerin olmayışından kaynaklı açlıktan başımıza giren ağrıların yanında hiç sorun değil.

Çalışırken insanların ekonomik sorunlarından kaynaklı bize saldırmasının ve sahada yaşadığımız stresin seviyesinin yanında hiç sorun değil.

Ama bunlar bile gerçek sorunlarımızı yansıtmıyor, desem abartmam herhalde. Çünkü bunlar da, iş yoğunluğu nedeniyle her arızaya koşturmaya çalışan arkadaşlarımızın üzerindeki baskıdan dolayı kollarının direkte, bedenlerinin ise yerde son bularak ölüşünün yanında sorun değil. Belki birçoğunuz bilmiyorsunuz fakat öyle, az değil ha, neredeyse her ay ölüyoruz.

Varsın ölelim kimin umurunda.

Yol-yemek ücretini günde 20 TL, maaşımızı da 2800 TL alıyoruz. Bir de bununla da kalmıyor “Bu kadar şikâyet ediyorsan çalışma, özgürsün kardeşim” diyen bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız. Verdikleri özgürlüğün açlıktan ölme özgürlüğü olduğunun farkında değiller herhalde. Bu da elektriğe kapılmaya benziyor biraz.

Ama hâlâ en büyük sorunumuza değinmedim. O da şu ki, bu sorunların hiçbirinin aslında gerçek bir sorun olmadığını ifade eden ve bu sömürü düzenini meşru gören bir yapıyla yönetiliyoruz.

Diyarbakır’dan bir enerji işçisi

Peru: Kardeş partimizin birleşme kongresi başarıyla tamamlandı

0

Birleşik İşçi Partisi (İUB-DE Peru seksiyonu) ile Ayacucho’dan Sosyalist Alternatif arasında yapılan Olağanüstü Birleşme Kongresi başarıyla tamamlandı. Kuşkusuz bu, dünya partimiz İUB-DE’nin Peru’daki seksiyonunu inşa etme yönündeki muazzam görevde, bizi güçlendirecek şekilde devrimcilerin birliğinin sağlanmasında atılan büyük bir adım oldu.

Kongre, birçoğu ilk parti kongrelerini yaşayan yoldaşlar arasındaki coşkulu tartışmalarla ve Lima, Ayacucho, Ancash ve Cusco’dan gelen delegeler ile davetli yoldaşların kayıtlarını yaptırmasıyla başladı.

Kongrenin açılışı enternasyonalist bir şölendi: Brezilya’dan Baba yoldaşın, Türkiye’den Atakan yoldaşın, Panama’dan Priscila Vazquez yoldaşın, Bolivya’dan Beto yoldaşın ve Arjantin’den ulusal milletvekili ve Sol Cephe-Birlik’in içindeki Sosyalist Sol’un ulusal önderlerinden olan Juan Carlos Giordano’nun selamlamaları okundu.

Kongreye İUB-DE’den yoldaşlar da dahil oldu. Bunlar arasında Arjantin’den Miguel Sorans, Meksika’dan Enrique Gomez, Bolivya’dan Miguel Lamas ve Venezuela’dan Miguel Hernandez yoldaşlar vardı.

Sosyalist Alternatif’ten yoldaşlarla bu birleşme birdenbire gündeme gelmedi. Devrimcileri birleştirmek Enternasyonal’imizin politikasının daima bir parçasıydı. Peru yıllardır emekçi sınıfların ve halkın kahramanca mücadelelerinin yaşandığı muazzam bir toplumsal ve siyasi kriz yaşıyor. Bu mücadelelere somut siyasi müdahalede, bizim gibi, devrimci partinin inşasını birincil önceliği olarak gören Ayacucho’dan yoldaşlarla karşılaştık.

Birliği sağlamak için bir yıldan biraz daha uzun bir süre önce bir Birleşme Komitesi kurduk. Tartışmalar, görüş alışverişleri ve hepsinden önemlisi ülkenin sınıf mücadelelerine ortak katılım ile müdahale, hedeflerimiz kapsamında sağlam, kardeşçe ve ilkeli bir şekilde ilerlememizi sağladı. Bu bağlamda, Aralık 2020’de İUB-DE Dünya Kongresi’nde sunulan uluslararası tartışma başlıkları üzerinden, Sosyalist Alternatif’ten yoldaşlarla muazzam bir anlaşma zemini kurmuş olduk.

Birlik yönünde varılan anlaşma kongredeki tartışmalara, kararlara ve Olağanüstü Birleşme Kongresi’nin Siyasi Manifestosu’na yansıdı. Ulusal düzeyde, Castillo hükümetinin ikili söylemi ile deneyimlerini tüketme noktasında ilerleyen ve önceki tüm hükümetlerin emekçi halktan çaldığı haklar için mevzi mevzi savaşarak sokakları terk etmeyen işçi sınıfının mücadelelerine istikrarlı bir şekilde katılmak ve ülkenin yeni siyasi dönemine daha güçlü bir biçimde dahil olmak yönünde karar aldık. Peru’nun işçileri, köylüleri ve yoksulları ile yan yana mücadele etmek ve harekete geçmek için üzerinde tartıştığımız ve eyleme dökmek yönünde oy verdiğimiz siyasi bir programla kongreden güçlenerek çıktık. Güçlendik çünkü Ayacucho’dan yoldaşların militan kavrayışları Peru’daki örgütümüze ve İUB-DE’ye kuvvet kattı.

İUB-DE sağlam adımlarla, bütün dünyada devrimci partiler inşa etmek şeklindeki gündelik görevimizin, sekter kendini pazarlamalar veya oportünist hareketçilik ile değil, devrimcilerin demokratik merkeziyetçilik yöntemi temelinde programatik, örgütsel ve ilkeli birliklerle yapılabileceğini gösteriyor. İUB-DE olarak inşa etmeyi hedeflediğimiz devrimci partiler, işçi sınıfını hak ettiği yere, iktidara taşımayı amaçlıyor. Yine bu partiler bizi açlığa ve sefalete mahkûm eden kapitalist sömürü ile baskıyı yok etmeyi hedefliyor. Bu birleşme kongresi sayesinde, şimdi bu görevleri gerçekleştirmek adına daha güçlü bir konumdayız.

Biri yer, biri bakar; kıyamet nasıl kopar?

0

İşçi sınıfının 2021 yılındaki mücadeleleri üzerine bir değerlendirme

Patronlar kârlarına kâr katarken, zenginler servetlerini katlarken Türkiye’de emeğiyle geçinmeye çalışan milyonlar her gün biraz daha fazla sefalete, yoksulluğa itiliyor, hakları ellerinden alınmaya çalışılıyor.

Bu sürecin sorumlusu ise oldukça açık. Tek Adam rejimi ve mevcut sömürü düzeni.

Defalarca söylendi ama bir kez daha tekrar etmekten zarar gelmez. Pandemi ile birlikte daha da derinleşen ekonomik kriz karşısında iktidarın politikası aşikârdı: Patronlara kalkan olmak ve krizin faturasını emekçilere kesmek.

Tüm kaynakları sermaye grubu için seferber eden iktidarın politikalarının sonucu ise şu oldu: Büyük şirketler devasa kârlar elde etti. Türk Telekom, THY, Akbank gibileri yüzde 100’ün üzerinde… Zenginler servetlerini ikiye katladı. 2020 yılına kıyasla, Murat Ülker servetini yüzde 46,5, Erman Ilıcak ise yüzde 41,9 artırdı. Bu iki zatın toplam serveti (10,7 milyar dolar), yaklaşık olarak 36 milyon 150 bin adet brüt asgari ücrete ulaştı.

Bunun karşısında, Türkiyeli emekçilerin aldıkları ücret yıl içerisinde yüzde 45 oranında değerini yitirdi. Çalıştıkça yoksullaştık. İktidarın patronları kollayan politikaları neticesinde Covid-19 ve varyantlarına karşı hayatımızı, Kod-29 ve varyantlarına karşı işimizi savunmak zorunda kaldık. Güvenceli bir iş, insan onuruna yaraşır bir ücret için mücadele ettik.

Çünkü krizin sorumlusu biz değiliz!

Geride bırakmakta olduğumuz 2021 yılının işçi sınıfı mücadelelerinin ana karakterini işte bu tablo belirledi. Gıdadan inşaata, metalden tekstile, lojistikten hizmete birçok sektörde irili ufaklı mücadeleler cereyan etti.

Bu mücadeleleri üç ayrı tipte karakterize edebiliriz.

Bunlardan ilki, pandemi ile birlikte peyda olan ücretsiz izin dayatmasına, Kod-29 ve varyantlarıyla kronik hale gelen işten çıkarmalara karşı verilen mücadeleler. Saray rejiminin “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanı birçok işverene “ahlaksız suçtan” işçi çıkarmanın önünü açtı. Bunun sonucunda ise emekçiler işlerine sahip çıkmak adına, sendikalı ya da sendikasız, işyerlerinde savunma amacıyla direnişler gerçekleştirdi. Yasin Kaplan Halı, Güven Boya, Angel Halı, Migros Depo bunlara birkaç örnek…

İkinci örneği ise insan onuruna yaraşır bir ücret elde etme mücadeleleri oluşturdu. Çalışan nüfusun neredeyse yarısının asgari ücret seviyesinde maaş aldığı, asgari ücretinse yoksulluk sınırının altında olduğu bir ortamda emekçiler hakları olanı alabilmek için sahneye çıktılar. Ücret mücadelelerinin en çarpıcı örneğini ise belediyelerdeki TİS süreçlerinde gözlemledik. Emekçiler grev kararlılığını göstermiş olmalarına rağmen sendikal bürokrasi işçilerin iradesini hiçe sayarak, kapalı kapılar ardında sözleşmeyi imzalayarak mücadeleye ihanet etmiş oldu.

Üçüncü örnek ise, güvenceli iş ve örgütlü işyeri talebiyle, işçi sınıfının mevzi kazanma savaşı olarak cereyan etti. Türkiye’yi ucuz emek cennetine çevirme amacı güden rejim ve mevcut sömürü düzeni, bunun yolunun emekçilerin ücretlerinin düşük, iş güvencelerinin esnek, örgütlülüğününse parçalı tutulmasından geçtiğini bilerek, işçilerin en temel anayasal hakkı olan sendikalı çalışma hakkını engellemek adına her türlü metoda başvuruyor. Bunun sonucunda, uzun soluklu sendikal mücadelelere, grevlere tanıklık ediyoruz. Bunların en yakın örnekleri Bel Karper ve Adkotürk grevleri, Termokar ve Yemeksepeti mücadeleleri.

Bu tablodan çıkarmamız gereken önemli sonuçlar var. İşçi sınıfı mevcut sefalet koşullarını, güvencesizliği sorguluyor, bunlara karşı mücadelesini yükseltiyor ve örgütlenme arayışı içerisine giriyor. Ancak 2021 yılında mücadelelerin sayısında gözle görülür bir artış olsa da, sendikalı olma oranları kısmen yükselse de (2020 yılında 1 milyon 946 bin sendikalı işçi varken bu rakam bu yıl 2 milyon 124 bine yükseldi) benzer taleplerle yürütülen mücadelelerin çoğu birbirinden yalıtık kalmayı sürdürüyor. Bu yalıtık kalma hali de kazanımını ancak mücadelesiyle elde edebilecek, mücadelesini de ancak birliğiyle sürdürebilecek işçi sınıfının bir çıkış arayışını tırmandırıyor.

Gücümüz birliğimizden gelir, ittifakımız emekten geçer!

Bu çıkış arayışına cevap üretebilmek adına, yukarıda mücadeleleri karakterize ettiğimiz üç ayrı örnek bizlere emekçilerin acil talepleri bağlamında bir temel sunuyor: İşten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, ücretlerin 3 ayda bir enflasyon oranında düzenli olarak artırılması, sendikalaşma önündeki tüm engellerin derhal kaldırılması!

Tek Adam rejiminin ülkeyi içine sürüklediği ekonomik çöküş ve bunun faturasını emekçilere yıkma gayretininse önümüzdeki süreçte işçi sınıfı içerisindeki hoşnutsuzluğu daha da derinleştireceğini tespit edebiliriz.

Bunun karşısında öncelikli olarak yapılması gereken ise, emekçilerin acil talepleri etrafında mücadeleleri birleştirebilmek.

Bu birlik, mevcut mücadelelerin kazanılmasının da ötesinde, yaratacağı olumlu örneklerle yeni mücadelelerin başlangıcının da önünü açabilir.

Ve yine bu yolla, emekçilerin iradesini gasp eden bürokratik sendikal anlayışlar karşısında, işyerlerinde, fabrikalarda işçi sınıfının öz gücünün açığa çıkması olanaklı hale gelebilir. Emekçilerin aidatlarıyla var olan sendikaların bütçesi emekçilerin yararına olacak şekilde düzenlenip, grev fonları aktifleştirilebilir. Mücadelelerde böylesi bir birliğin yaratılması, aynı zamanda sınıf güçlerinin önüne ekonomik çöküşten çıkışı, baskı ve sömürü düzeninden kopuşu sağlayabilecek bir Emek İttifakını da inşa etme olanağını koyacaktır.