Ana Sayfa Blog Sayfa 37

İçeride hamaset, dışarıda garabet

0

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

Ama söz konusu Tek Adam rejimi olduğunda, bunun tersi doğruymuş gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Birçok alanda bu böyle. Bunlardan biri de dış politika.

Erdoğan, dışarıdaki değerli yalnızlığına çözüm üretmekle hemhal olurken başvurulan iki husus mevcut. Edilen büyük laflar ve yapılan hamasetle içeride bir gurur tablosu oluşturmak ve bir nebze de olsa bir konsolidasyon yaratmaya çalışmak.

İkincisi ise, itibardan tasarruf olmaz denilerek ortaya serilen büyük konvoylar, lüks, şatafat ve gösteriş budalalığı.

Ama bu ikisi de rejimin dış politikadaki açmazlarına merhem olmuyor. Lafla peynir gemisi yürümüyor.

Sonuçta, şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

Ve ortaya çıkan eser garabet niteliğinde. Eserin yapım aşamasına katkıda bulunanlar ise ortada.

Başladığı işi bitirememesi ile malum Tek Adam rejiminin, dış politikada izlediği maceracı çizginin başarısızlıkla sonuçlanması, onu yalnızlaştırdı. “Bölgede oyun kurucu olacağız” diye çıkılan yolun sonunda birçokları tarafından “oyun bozucu” ilan olundu.

Suriye, Doğu Akdeniz, F-35, S-400 krizi, Afganistan, mülteci krizi ve daha nicesi dış politikadaki bu başarısızlık tablosunun örnekleri.

Hani derler ya; vermeyince mabut, neylesin Mahmud.

Hal böyle olunca, başarısızlık zayıflığı doğurdu. Zayıflık savrulmayı hızlandırdı. Savrulma da dışa bağımlılığı perçinledi.

Tek Adam, yalnızlığından sıyrılmak için ABD, AB, Rusya ve bölge ülkeleri arasındaki çatlaklara oynayıp manevralarla, daralan hareket alanını genişletmeye çalıştı.

Ancak her manevra rotada sapmalara neden oldu. İçeride ve dışarıda rejimin izlediği dış politikaya güvensizlik her geçen gün artıyor. Bunun yanında, derinleşen ekonomik kriz, içerideki sosyal huzursuzluk, işsizlik, yoksulluk ve yoksunluk Erdoğan’ı daha da sıkıştırıyor.

Bu daralmadan bir çıkış olarak lanse edilen, ABD ile ilişkileri yumuşatma fırsatı da Biden’ın şahsım iktidarıyla görüşmemesi üzerine şimdilik hüsranla sonuçlandı.

Sıradaki savrulma ise Putin eksenine doğru. BM zirvesinde Kırım üzerinden Putin’i hedef alan Erdoğan, ettiği büyük lafların üzerinden bir hafta geçmesinin ardından “dostum Putin” halet-i ruhiyesine erişmiş vaziyette. Bu yazının yazıldığı esnada Soçi’de gerçekleşen görüşmenin ana gündemi ise tabii ki Suriye, İdlib bölgesinde Türkiye’nin korumasındaki güçler ile Esad rejimi arasındaki çatışmalar ve Esad-Putin ortaklığının Türkiye’nin Suriye’den çıkışını planlama isteği.

Putin, bir yanağını Biden’a kaptırıp diğerini kendisine dönen Erdoğan’ın, karşısına oldukça zayıf bir şekilde çıkacağını biliyor. Putin iktidarının yarı resmi yayın organı Pravda’da yayınlanan bir yazı “Erdoğan’ı anlamak kolay, zavallının yeniden seçilme şansı yok” buyuruyor.

Ama birileri hâlâ “ata binince bey olduğunu” sanıyor.

Ve dış politikadaki sıkışmışlığıyla, zayıflığıyla savrulan ve yeni tavizler veren Tek Adam rejimi yeni maliyetler yaratıyor. Yarattığı ekonomik maliyetin küfesini de biz emekçilerin sırtına yüklüyor.

Yunanistan’dan ABD’ye işçiler grevde

0

Yunanistan’da motokuryeler 25 Eylül günü 24 saatlik greve çıktı. Kuryelerin çalıştığı teslimat firması eFood, kuryeleri esnaf kurye modeline geçirmek (yani kuryeleri şahıs şirketi kurmaya zorlayarak sigorta, maaş, tazminat gibi sorumluluklardan kurtulmak) istiyordu. Kuryelerin büyük tepkisi ve direnci, şirkete geri adım attırdı ve şirket bu kararından vazgeçti. Kuryeler yalnızca bu esnaf kurye modelini değil, güvencesiz ve güvensiz çalışma koşullarını protesto ediyorlar. Zira işçilerin talepleri arasında belirsiz süreli iş sözleşmeleriyle çalışanların kadroya geçmesi, sosyal güvenlik haklarının verilmesi, iş güvenliği tedbirlerinin alınması ve hız ve performans baskısına son verilmesi bulunuyor. Gerek motokuryelerin çalışma koşullarına gerekse de esnaf kurye dayatmasına Türkiye’de Yemeksepeti işçilerinin sendikalaşma mücadelesinde tanık oluyoruz.

Washington, ABD’de ücretlerini artırmak ve sağlık, emeklilik gibi sosyal haklarını savunmak için greve çıkan binlerce marangoz, hem patronlara hem de sendika bürokrasisine karşı mücadele veriyor. İşçiler, sendikanın desteklediği dört yıllık iş sözleşmesini reddederek grev kararı aldılar. Çünkü sendika liderlerinin “tarihi” olarak değerlendirdiği sözleşme, giderek artan barınma ve yaşam giderleri ve hayat pahalılığı karşısında işçilere insanca bir yaşam vaat etmiyordu. Sendikanın kapalı kapılar ardında imzaladığı anlaşmalara göre “greve çıkamayacak” şantiyeler olduğu ortaya çıktı. Bu dayatmayla sendika, grevi yalnızca birkaç şantiyeyle kısıtlı tutarak sabote etmeye çalıştı. Dahası, sendikanın belirlediği şantiyeler dışında greve çıkacak işçilerin sendikadan atılacağı, işini kaybedeceği ve para cezası alacağı tehditlerinde bulundu.

İşçilerin teşhir ettiğine göre yozlaşmış sendika bürokratları çok yüksek maaşlar alıyor ve sendikanın sağlık ve emeklilik fonlarını yağmalıyor. Bu nedenle işçiler, hak taleplerinin yanı sıra sözleşme görüşmelerinin şeffaf bir şekilde yapılmasını ve sendika liderlerinin maaşlarının düşürülmesini de istiyorlar. Bu grevle kazanacakları zaferin başka sektörlerdeki işçiler için de bir kazanım olacağını düşünen marangozlar, ABD’de son zamanlarda yaşanan grev dalgasını işaret ederek tüm işçileri dayanışmaya ve birlik olmaya davet ediyorlar.

Geçen ay işçilerin greve çıktığı bir diğer ülke de Uruguay oldu. Sendika konfederasyonu PIT-CNT’nin çağrısıyla 15 Eylül’de ülke genelinde düzenlenen 24 saatlik grevde binlerce işçi, Luis Lacalle Pou hükümetinin kemer sıkma politikalarına karşı sokağa çıktı. Lacalle Pou 2020’de göreve geldiğinde yaptığı ilk işlerden biri kamu harcamalarında kesintiye gitmek olmuştu ve kemer sıkma uygulamaları pandemiyle birlikte derinleşmişti. Uruguaylı emekçiler, geçen yıl neoliberal tedbir paketi olarak yürürlüğe giren Acil Değerlendirme Yasası’nın kaldırılmasını istiyorlar.

Dünyanın dört bir yanında direnen işçiler, kalıcı ve gerçekçi bir çözümün adresini gösteriyor.

Konut kiraları can yakıyor

0

Yaşanabilecek bir konuta sahip olmak, her insanın en temel hakkıdır. Tabii bu durum normal bir yaşam standardı gerektirir. Türkiye’de yaşıyorsanız bırakın ev sahibi olmayı, kiralık bir konutta oturmak bile lüks olmaya başladı. Çalışanlar olarak ekonomik koşulların zorluğu altında zaten sıkıntılar yaşıyoruz. Maaşlara yapılan zamlar hiçbir zaman bizim talebimiz doğrultusunda olmuyor ama temel gıda, temizlik, giyim ve barınacak konut gibi ihtiyaçlarımız bizim dışımızda sürekli artıyor.

Bu yazının genel konusu olan konut kirası meselesini biraz irdelemek istiyoruz. Geçtiğimiz yıl başlayan pandemi, bu yıl da devam ediyor. Pandemi koşullarında alınan ücret iyice aşağıya çekilirken konut kiraları bunun tam tersi, son yılların en yüksek seviyelerine gelmiş durumda. Doğal olarak yıllık kira zammının enflasyona orantılı yapılması gerekir. Fakat maalesef böyle olmuyor. Konut sahipleri son dönemde enflasyon oranına razı gelmiyor ve daha fazla kira zammı talep ediyor. Bu öyle yüksek zamlara tekabül ediyor ki, bazı bölgelerde konut kiralarına yüzde 60-70 zam yapılırken bazı bölgelerde ise bu oran yüzde 100’leri de geçiyor. Ev sahibi eğer kiraya zam yapamıyorsa kiracıyı evden çıkarma yoluna başvuruyor. Bazı ev sahipleri kiraya zam yapamadığında ya da hiç zam istemeden kiracıya “Evimden çık, o evde ben oturacağım” deyip kiracı evden ayrıldıktan sonra eve yeni kiracı sokuyor. Kiracıların çoğunun bilmediği bir konuyu belirtmek isteriz; ev sahibi eğer sizi bu şekilde evden çıkarırsa, eve yeni bir kiracı sokması hukuken yasaktır. Böyle bir durumla karşı karşıya gelirseniz yasal haklarınızı kullanabilirsiniz.

Kiraların bu kadar artmasının sebebi konut sıkıntısı mı? Hayır, değil. Peki bunu nereden biliyoruz? Sadece İstanbul’da satılmayı ya da kiralanmayı bekleyen 350-400 bin civarında boş konut mevcut. Türkiye geneline baktığımızda bu sayı 1 milyon 800 bini buluyor. Konut kiralarının artışına sebep olan bir başka konu daha var: medyanın balon haberleri. Kiralık konut bulunamıyor gibi haberler ev sahiplerinin iştahını kabartıyor. Bu konuya emlakçılar da çanak tutuyor. İstanbul Emlakçılar Odası Başkanı Nizamettin Aşa’nın yüksek kira açıklaması şöyle: “Aileler ve yeni evlenen çiftler için sıkıntı olduğunu söyleyebiliriz ama üç kişi birleşip bir evi tutabilir. 5 bin TL kiraya merkezi bir yerde öğrenciler birleşip ev bulabilir.” İstanbul Emlakçılar Odası Başkanı Nizamettin Aşa, hangi ülkede yaşadığının farkında değil galiba. Asgari ücretin 2825 TL olduğu bir ülkede 5 bin TL kirayla nasıl ev tutulacak? Öğrencilere gelince, üç kişi birleşip ev tutsalar da ayda 2000 TL kira, elektrik, su, ücretini zaten ailelerinin verdiği harçlıklarla nasıl karşılayacaklar? Bu öğrenciler ne yiyecek, ne içecekler; okula gidip gelirken kullandıkları toplu taşıma ücreti, okul masrafları gibi giderleri nasıl karşılanacak? Nereden baksanız Emlakçılar Odası Başkanı vicdandan yoksun, kapitalist kafayla yaşayan biri.

Bizim acil talebimiz konut kiralarının taban ve tavan fiyatının belediyeler tarafından tespit edilmesi, bu tespitin de ortalama işçi ücretinin kirayı karşılayabileceği şekilde uygulanabilmesi. Yandaş müteahhitlerin ve konut firmalarının elinde biriken on binlerce konut derhal tazminatsız kamulaştırılmalı ve sosyal konutlar olarak ihtiyaç sahibi emekçi, yoksul halkın kullanımına açılmalıdır. Öğrencilerin ise devlet yurtlarında barınmalarının sağlanması ve yeme içmelerinin devlet tarafından karşılanması gerekmektedir. Her insanın yaşanabilir bir konut hakkı vardır. Bu, temel insan hakkıdır ve asla vazgeçilemez. Bu sorun kapitalist kafayla çözülemez, bunun bilincindeyiz.

Salgınla mücadelede kaybedecek bir günümüz dahi yok!

0

Resmi olarak açıklanan günlük koronavirüs vaka sayıları 30 binlere dayandı. Virüs yayılımı yeniden gözle görülür bir yükseliş sürecine girdi. Pandemiyle mücadeleden birinci derecede sorumlu olan, kamunun bütçesini kullanarak kamu adına bütün planlamaları yapmaktan ve tüm gereksinimleri karşılamaktan sorumlu olan Sağlık Bakanı herkesi tedbirlere uymaya davet ediyor. Oysa salgında son durum, bireysel tedbirlere terk edilemeyecek vaziyette.

İlk vakanın çıktığı günden bugüne 18 ay geçti. Aç-kapa tedbirlerle yol alınamadığı, toplumsal aşılama ve tarama testlerinin yaygınlaşmasıyla virüsün kontrol edilebilir bir düzeye geldiğini dünyadaki diğer örneklerden görmek mümkün. Türkiye’de ise bilanço ağır. AVM’lerin açık tutulması pahasına kapatılan okullar yüzünden 22 bin çocuk eğitim hakkından mahrum kaldı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 2020-2021 istatistiklerine göre ise en az 155 bin 938 öğrenci örgün eğitimin dışına çıktı. Sonuçta Türkiye, OECD ülkeleri arasında Meksika’dan sonra okulların en uzun süre kapalı kaldığı ikinci ülke oldu. Gelinen noktada çocukların maruz kaldıkları fiziksel, ruhsal ve toplumsal zararlar fark edildi ve velilerin, toplumsal muhalefetin basıncıyla hızlıca okulların açılmasına karar verildi.

Alınmayan önlemlerin gölgesinde yüz yüze eğitim

Yüz yüze eğitimde üçüncü haftada 774 sınıf karantinaya alındı. Kaç çocuğun hastaneye kaldırıldığını ya da durumu ağırlaşan öğrenciler olup olmadığını bilmiyoruz. Camı penceresi olmayan sınıflarda 30’dan fazla öğrencinin eğitim almaya çalıştığını görüyoruz. Çocuklarımızın hayatı idarecilerin keyfiyetine terk edilemez. Velilerin, öğretmenlerin, okul çalışanlarının muhatap alındığı, eksiklerin tespit edildiği, önlemlerin tartışıldığı kurullara ihtiyacımız var.

Yapılacaklar belli; öğrenci sayılarının sınıf kapasitelerine uygun olarak azaltılması, atanmayı bekleyen öğretmenlerin derhal istihdam edilmesi, ek yeni binaların hizmete alınması, gerekli hijyenin sağlanması için yeterli sayıda temizlik personelinin işe alınması gerekiyor. Okulların fiziki koşullarının salgınla mücadeleye uygun hale getirilmesi için bütçe ayrılması, temizlik personeli yanı sıra okula giriş-çıkış yapan herkesin HES kontrollerini yapacak ek personelin işe alınması, hızlı ücretsiz tarama testlerinin yaygınlaştırılması ve aşının öneminin anlatılması gerekiyor. Bunlardan bahsetmeyen tüm konuşmalar “aç-kapa” oyununu sürdürmek niyetinde ve kamu sağlığını hiçe sayarak suç işlemektedir.

MEB’in kendi beyanıyla 170 bin öğretmen açığı var, ancak Cumhurbaşkanlığı gelecek yıl şubat ayında 15 bin öğretmen ataması yapılacağını açıkladı. Salgınla mücadelede kaybedecek bir günümüz dahi yokken insan soruyor, neden 15 bin ve neden şubat bekleniyor? Salgınla mücadeleyle Tek Adam rejimiyle mücadele her geçen gün daha fazla iç içe geçiyor.

Adkotürk’te grev devam ediyor

0

İndomie Adkotürk’te grevin 34. gününde İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak bir ziyaret gerçekleştirdik. İşçi gazetemiz Gazete Nisan’ı işçilere dağıttık. Onurlu mücadeleleri ve haklı grevleri üzerine sohbetler gerçekleştirdik.

Sendika hakkı ve toplu iş sözleşmesi (TİS) mücadelesi veren işçiler, Tekirdağ Valisi ile sorunlarının çözümü için görüşmek isterken, yine grevde olan Bel Karper işçileri ile birlikte kolluk kuvvetlerinin şiddetine maruz kaldı. Çok sayıda işçi gözaltına alındı. Patronun sendika düşmanlığıyla mücadele ederken, aynı zamanda devletin kolluk kuvvetlerinin patronun yanında saf tutarak hukuksuzluğa göz yumması, işçiler arasında büyük tepkiye neden oldu.

Grevin ilk gününden itibaren kararlı bir biçimde duran işçiler, mücadelelerine devam ederek sendika ve TİS hakları için grevi kazanımla sonuçlandırmak istiyorlar. İndomie Adkotürk işçilerinin bu onurlu mücadelesinin kazanımla sonuçlanması bütün işçi sınıfının bir kazanımı olacaktır. Halihazırda bütün işçilere dayatılmak istenen güvencesiz, sendikasız, TİS’siz bir çalışma düzenine karşı İndomie Adkotürk işçilerinin mücadelesi en büyük yol göstericimiz oluyor. Yaratılmak istenen bu sömürü düzenine karşı bütün işçi sınıfının cevabı Adkotürk işçilerinin cevabı ile aynı olmalıdır. En temel anayasal hakları olan sendika hakkı için mücadele verirken işçilerin bu zorluklar ve hukuksuzluklarla karşılaşması kabul edilemez. İşçilerin önündeki bütün engellerin kaldırılması ve sendika hakkının acilen tanınması için işçilerin kararlı mücadelesinin yanındayız.

Adkotürke sendika grevle girecek!

Adkotürk işçisi yalnız değildir!

İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!

İşçiler ve iktidar

0

Gazete Nisan olarak biz her zaman işçi ve emekçi halkın bu sömürü ve baskı düzeninden kurtulabilmesinin yegâne yolunun, onun iktidar olmasından geçtiğini savunuruz. Bütün çabamız da bunun örgütlenmesi doğrultusunda.

Pek çok emekçi kardeşimizin buna “Çok iyi olur da, bu nasıl olacak?” diye sorduğunu da biliyorum. Onlar da cevabın her zaman aynı olduğunu biliyorlar: “Sınıf olarak komitelerde, meclislerde, sendikalarda örgütlenelim; öncü işçiler olarak da devrimci partimizde birleşelim.”

Tabii sorular ve yanıtlar kolay da, bunları gerçekleştirmek zor. Keşke bu hedeflere ulaşabilsek de iktidar olabilsek; keşke böylece sömürü ve talan düzenine son verebilsek, sınıf ve bireyler olarak özgür bir dünyayı kurabilsek.

Haydi diyelim iktidar olmak için henüz yeterince hazırlıklı ve güçlü değiliz; hiç olmazsa kapitalistler ve burjuva hükümetler karşısında, onlara baskı yapabilecek ve bazı taleplerimizi hayata geçirebilecek düzeyde olsak… Bu mümkün mü? Elbette mümkün ve bunun örneklerini geçmişte yaşadık. Tüm dünyada da bunun örnekleri var. Sizlere son bir örnekten söz etmek istiyorum: Arjantin.

Arjantin’de işçiler, emekçiler, gençler ve kadınlar arasında örgütlenmiş üç devrimci parti var. Bu partiler geçtiğimiz yıllarda bir araya gelmişler ve “İşçilerin Sol Cephesi” (FIT) adında bir birlik oluşturmuşlar. Kadın ve erkek emekçilere, onların taleplerini içeren bir program sunmuşlar ve hem merkezi parlamentoya milletvekilleri sokmuşlar, hem de yerel yönetim meclislerine temsilciler seçilmesini sağlamışlar. Bu arada “devrimci sendikacılık” anlayışıyla da bürokratik ve sarı sendikacılığı pek çok sendikada ve işyerinde tasfiye ederek işçi demokrasisini başarıyla uyguluyorlar. Geçen ay yapılan ön seçimlerde FIT bazı bölgelerde yüzde 20’leri aşan oy oranları yakalamayı başarmış durumda.

Bu örnekte dikkat çekmek istediğim husus, FIT’in bir “işçi-emekçi cephesi” olması. Yani bu birliğin içinde burjuva-patron partileri yok. Tamamen emekçi sınıfın, gençliğin ve kadınların sömürü ve baskı sistemine karşı taleplerini dile getiriyor. Bu taleplerin gerçekleşebilmesi için iktidarlara hayatın her yerinde (parlamentoda, yerel meclislerde, sokakta, işyerlerinde vb.) baskı yapıyor. Tabii bir yandan da, bu taleplerin gerçekten hayata geçirilebilmesi için, emekçilerin bizzat kendilerinin iktidar olması gerektiğini anlatıyor.

Böylesine bir örnek Türkiye’de gerçekleşemez mi? Elbette gerçekleşebilir. Eğer kendilerini emekçi örgütleri olarak tanımlayanlar, aralarına herhangi bir düzen partisini ve burjuva örgütünü katmadan ve tamamen işçi ve emekçilerin yararına bir program etrafında birleşerek mücadeleye atılabilseler, tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin arasında destek bulabilirler ve de bulurlar da.

Patron partilerine ve burjuva iktidarlara emekçilerin talepleri doğrultusunda baskı yapmanın yolu, onlarla pazarlık yapmaktan ve onların trenine binmekten geçmez. İşçi sınıfının ve emekçi halkın, patron örgütlerinden tamamen ayrı olarak örgütlenmesi gerekir. Yani bizim de ihtiyaç duyduğumuz, bir “İşçi-Emekçi Cephesidir”. Tıpkı Arjantin’de olduğu gibi. Böylesi bir cephenin oluşturulabilmesi için nasıl bir talepler bütününe, yani kısa ve öz bir programa sahip olunması ve nasıl örgütlenilmesi gerektiğini bir sonraki yazımda işlemeye ve önermeye çalışacağım.

Xiaomi-Salcomp işçileri sendikal hakları için direnişte

0

Xiaomi ve ortağı Salcomp’un İstanbul Avcılar’da yaklaşık 800 işçinin çalıştığı fabrikasında sendikal mücadele sürüyor. Yeni kurulan fabrikada kötü çalışma koşulları ve düşük ücret dayatmasına karşı işçiler, TÜRK-İŞ’e bağlı Türk Metal Sendikası’nda hızlıca örgütlenerek yeterli çoğunluğu sağlamıştı. Bunun üzerine patron, Kod-29’un sözde kaldırılmasından sonra yerine gelen Kod-49’la yüzlerce işçiyi işten atarak sendika düşmanlığını göstermiş oldu.

Fabrika içindeki sendikalı işçiler iş durdurarak, işten atılan arkadaşlarına destek veriyor. 13 Eylül günü yüzlerce işçinin katıldığı iş bırakma eyleminin ardından dün İstanbul, İzmir, Ankara ve Bursa’da Türk Metal’in dayanışma eylemleri gerçekleşti. Bugün (16 Eylül) Tekirdağ’da kurulu olan, Türk Metal’e bağlı Kale Kilit ve Arçelik fabrikalarından desteğe gelen işçilerle beraber direniş fabrikanın önünde, müzik eşliğinde, coşkulu ve kararlı bir şekilde devam etmekte.

Xiaomi-Salcomp işçileri, patronun sendikanın yetkisini tanıyarak toplu iş sözleşmesi masasına oturmasını ve işten atılan işçilerin geri alınmasını talep ediyorlar. İşçi Demokrasisi Partisi olarak; sendikal hakları için, daha iyi bir çalışma hayatı ve ücret için direnen işçilerin haklı mücadelesinin yanındayız. Biliyoruz ki atılan işçilerin kararlı mücadelesi ve içeride üretimi durdurarak yarı yarıya azaltan sendikalı işçilerin iş bırakma eylemleri sürdükçe patron masaya oturmak zorunda kalacak ve böylece Xiaomi-Salcomp işçilerinin sendikal mücadelesi başarıya ulaşacaktır.

Regime, opposition, and refugees…

0

Racist, discriminatory, and aggressive policies towards refugees have been getting stronger and more widespread in recent times. The racist attack on Syrians that took place in the Altındağ district of Ankara was a striking example of this situation. In Altındağ, what happened wasn’t just a lynching attack on Syrians; their shops and houses were looted by racist aggressors as well. What is worse is that the racist campaign against Afghan refugees has also been gaining more ground with each passing day.

It should be noted that the main responsible of this widespread hostility towards refugees is the AKP government that has implemented a hypocritical and self-interested policy about refugees. We have already witnessed the policies and political attitude against Syrians who migrated to Turkey fleeing the oppression and violence of the Assad dictatorship and radical Islamist organizations in their country. It is very probable that that these policies and political attitude will now be reproduced against Afghans who flee Afghanistan after the radical Islamist Taliban took control of Kabul.

The aim of these hypocritical and self-interested policies implemented by the AKP government are two-fold. First, while the government is trying to create a self-image of a “so-called human rights defender” with opening its borders and admitting refugees into the country, it refuses to grant the existing legal international status of refugee to those who have started to live in the country. Instead, it continues to invent new legal statuses for the refugees according to its own immediate interests. One of the most fundamental consequences of this is that refugees fleeing the war or conflict environment in their own country end up having betwixt-and-between statutes vis-à-vis international law when they get to Turkey. And in fact, these unique betwixt-and-between statutes allow the government to attain its primary aim: Providing a new labor source to whom they can impose miserable working conditions for the benefit of the bosses. In doing this, the AKP government further advances its aim to turn Turkey into one of the cheap labor paradises of world capitalism on the one hand, and it tries to create an artificial division among workers in Turkey through racist provocations on the other hand.

Second, the manipulative and self-interested side of the AKP government reveals itself in its attempt to use refugees who have come into the country as a bargaining chip against the EU countries to secure cash inflow into the country. In this regard, the impact of the aggressive immigration policies of the EU countries that prevent refugees from reaching Europe creates a situation out of which the AKP could draw out benefits for itself.

While these above-mentioned politics of the government are the primary factors in the rise of racist and aggressive attitudes towards refugees, the bourgeois opposition who exploits xenophobia with hopes to increase its votes plays an important role in strengthening this discriminatory picture in the Turkish society. Both the latest statements uttered by the Bolu Mayor of the CHP, who came under spotlights with his racist rhetoric in the past, and Kılıçdaroğlu’s declaration that they will send Syrians back to their home in peace without specifying how exactly it would happen both fit into this frame.

In such an environment, the main factor that we, the workers and the oppressed should be aware of is that the source of our problems is not the refugees who had to flee from wars and dictatorship regimes in their countries, but capitalism and governments that sustain it. Those who have never spoken out against imperialist occupations, dictatorship regimes, bosses who see immigrants as a source of cheap labor, the EU that has made Turkey a border guard, or the AKP’s hypocritical and pragmatic immigration policies now prefer to fuel xenophobia by targeting refugees. Class organizations should raise their voices against xenophobia; unions should develop policies to include refugees who are part of the working class, and the socialist movement should stand against racism and expose the hypocritical refugee policies of the EU and the AKP in a more systematic way.

Olimpiyatlar bizim için mi?

0

Türkiye bu yıl olimpiyatlarda iki altın, iki gümüş, dokuz bronz olmaz üzere toplam 13 madalya kazandı. Okçulukta ve jimnastikte ilk defa madalya aldık. Bu açıdan bakıldığında, önceleri sadece güce dayalı sporlarda kazandığımız madalyalara bu gibi dalların eklenmesi başarılı gözüküyor. Fakat bu yeterli mi? Olimpiyatların maliyetine ve aslında nasıl olması gerektiğine gelin beraber bakalım.

Olimpiyatların tarihçesi

İlk olimpiyatların nerede ve nasıl yapıldığına dair kesin bir bilgi yok. İlk kayıtlara MÖ 776 yıllarında Yunanistan’da rastlanır. İlk başta koşu olsa da sonraki yıllarda boks, güreş, uzun atlama, cirit gibi o dönemin teknolojilerini de kapsayan dallar eklendi. Roma döneminde bile dört yılda bir düzenlenmeye çalışılan Olimpiyatlar, Bizans ile putperestlik olarak değerlendirildi ve yasaklandı. Ta ki 1896 yılında düzenlenen Atina Olimpiyatına kadar. Bu seneden sonra dünya savaşları haricinde her dört senede bir düzenlenmeye çalışıldı. Fakat yıllar geçtikçe olimpiyatlar ilk başta ortaya çıkışından uzak, tamamen ticari kaygılar ve bireysel başarı üzerine inşa edilmeye başlandı. Bu ne kadar doğruydu?

Olimpiyatların toplumlara faydası ne?

Sadece Tokyo Olimpiyatlarının Japonya’ya maliyeti 15,4 milyar dolar oldu. Bu hesaplamada altyapı yatırımları bile yok. Her seferinde zarar eden ve bunu topluma yıkan bu organizasyon, kârı ise reklam ve sponsor olan şirketler üzerinden bölüştürmekte.

Bu sisteme 1984 yılındaki Los Angeles Olimpiyatlarında geçildi. Bu olimpiyatlardaki diğer bir nokta ise kentsel dönüşüm altında Los Angeles’in soylulaştırılması oldu. Bu durum sonraki yıllarda çıkacak isyanların önemli bir nedeniydi. Bu soylulaştırmayı ve faturanın halka çıkartılmasını son yıllardaki her olimpiyatta görüyoruz. Peki faydası yok mu? Açıkçası kazandırdığı altyapı olanaklarını bir yana bırakırsak -ki bunlar da emekçilerin sorunları temelinde değil, kapitalist şirketlere daha fazla kâr sağlamak için planlanıyor- sporun halktan koparılmasına da hizmet ettiğinden Olimpiyatların şu haliyle emekçi halka faydasından söz etmek mümkün değil. Özellikle bu tehlikeyi gören ve İşçi Olimpiyatları düzenlemeye çalışan Sovyetler ve 1936’da Hitler Almanya’sına karşı Halk Olimpiyatlarını organize etmeye çalışan Katalan Özerk Yönetimi bu açıdan dikkate değer örnekler, ama bunlardan bahsetmek ayrı bir yazıyı hak ediyor.

Peki nasıl olmalı?

Şu anki Olimpiyat ve diğer uluslararası organizasyonlar halktan kopuk bir şekilde ilerlemekte. Bir avuç kişinin başarı kazanması ve onun pazarlanması, bizlerin sadece ekran başında onları takip etmemiz ve sanal bir şekilde duygularımızı belirtmemiz şeklinde ilerlemekte; özellikle pandemi döneminde. Bireysel rekora odaklanmış bir spor anlayışı da bize bir şey getiremez; çünkü insanın fizyolojisi ve onun sınırları bellidir ve bunu yaparken de gereksiz zorlanır. Açıkçası halk sağlığını düşünen, yani asıl amacı halkı güçlendirmek olan bir spor felsefesine, manifestosuna sahip olmamız gerekli. Bu olursa rekabet ve mücadele daha anlamlı hale gelecek ve olimpiyatlar belki de bu sayede özüne geri dönebilecek.

Örgütlü mücadele bize ne kazandırır?

0

Çalışma Bakanlığının yayımladığı verilere göre Türkiye’de işçilerin yalnızca yüzde 16’sı sendikalı. İşçilerin bu derece az örgütlü hareket etmeleri iktidarın politikalarını belirlerken ona kolaylık sağlıyor. Yoksulluk sınırının altında ücretler sıradanlaşıyor, kötü çalışma koşulları denetlenmiyor ve iktidar yalan yanlış verilerle, olmayan bir başarı hikâyesi yazabiliyor. Tüm bunların yapılabilmesinin nedenlerinden birinin işçi ve emekçilerin örgütsüzlüğü olduğunu unutmamak gerekiyor.

Pandemide sağlanan yardımlar için Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin bu alanda tüm devletleri geride bıraktığını söyledi. Ancak DİSK-AR’ın araştırması durumun böyle olmadığını gösteriyor. Türkiye milli gelire oranla dünyanın en az yardım yapan ülkelerinden biri; yalnızca yüzde 2,7. Bu yardımların nakdi kısmının büyük bölümü işsizlik fonundan sağlandı ve yapılan yardımların yüzde 78’i şirketlere yapıldı. Hem de açıklanan raporlara göre Covid-19, iş cinayetlerini yüzde 30 artırmışken ve hâlâ meslek hastalığı sayılmıyorken.

Maalesef işçi ve emekçilerin sorunları yalnızca Covid-19’dan kaynaklanmıyor. Kötü çalışma koşulları, düşük ücretler, sendika düşmanlığı, işsizlik tüm emekçilerin en temel sorunu. Bu koşullara karşı mücadele eden birçok emekçi var ancak hem patronlar hem iktidar bu mücadeleleri ezmek için ellerinden geleni yapıyor. Denim fabrikasında ve Akınalbella Terlik’te DİSK Tekstil’e üye olan işçiler işten çıkarıldılar; Çiftçiler Ayakkabı’da DERİTEKS, Adkotürk’te Tekgıda-İş çoğunluk sağlamasına rağmen yetki tanınmadı; Yemeksepeti işçileri TÜMTİS’te çoğunluk sağladılar ancak sendikalı işçiler işten çıkarılmaya başladılar. Hebo Yapı’da da aynı süreç yaşanıyor; Özçelik-İş’e üye olan işçiler yetki başvurusundan sonra işten çıkarıldılar. Xiaomi fabrikasında da sendikalı işçiler işten çıkarılmaya başladılar. Bu yapılanlara karşı işçiler direniş ve grev kararları aldılar ve mücadeleleri kazanana kadar sürdürmekte kararlılar.

Bütün bu mücadelelerde temel talep insanca yaşayacak bir iş ve ücret. İşçi ve emekçiler bu talepler için anayasal haklarını kullanıyorlar ve sendikalı oluyorlar. Ancak patronlar için bu, işten çıkarma sebebi haline gelmiş durumda. Patronlar için eğer yoksulluk sınırı altında kalan maaşları, uzun çalışma saatlerini kabul etmiyorsan, aslında eğer insanca bir yaşam istiyorsan, işten çıkarılman gerekiyor.

İktidar bu konuda her zaman olduğu gibi patronların yanında yer almaya devam ediyor ve edecek. Çünkü 20 yıllık dönemde iktidar birçok farklı politik hat izledi ancak değişmeyen tek bir temel vardı: işçi ve emekçilerin yarattığı zenginliği toplumun küçük bir kısmı olan patronların elinde güvenle toplamak ve onu korumak.

Karşımızdaki bu ittifaka karşı yapılması gereken tek bir seçeneğimiz var, o da örgütlenmek. Sendikalarda, işyerlerinde örgütlü mücadele ile insanca bir yaşam için istediğimiz ücretleri, çalışma koşullarını kolaylıkla yaratabiliriz. Patronların sendika düşmanlığının nedeni tam olarak bu. Ayrıca işçi ve emekçilerin örgütlülüğü iktidarın yarattığı krizlerin hesabını sormayı ve kaynakların şirketler için değil işçi ve emekçiler için kullanılmasını da sağlayacaktır. İktidar, karşında örgütlü bir güç olmamasının rahatlığı ile hayatlarımızı her gün daha da yaşanmaz hale getiriyor olabilir, ancak biz örgütlü bir güç olarak var oldukça yalnızca işyerlerimiz değil bütün hayatımız insanca yaşanabilir hale gelecektir.

Afetlere hazırlık için kaynak var

0

Gölcük depremi üzerinden tam 22 yıl geçti. Felaketin bilançosunu hâlâ tam olarak bilemiyoruz. Ama tedbir almamanın kimin işine yaradığı konusunda kesin fikirlerimiz var.

Geçtiğimiz mayıs ayında CHP’li Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesi sonucunda, son 20 yıl içerisinde deprem vergisi olarak bilinen Özel İletişim Vergisi kalemi altında ne kadar para toplandığını öğrendik: 72 milyar 996 milyon 502 bin lira! Paranın ne için kullanıldığını da Maliye Bakanı Elvan açıklamış: “Belirli gelirler karşılığı olarak belirli harcama kalemleri veya projeler için ödenek tahsis edilmemekte.” Yani Türkiye’de bir isim altında toplanan verginin amacına uygun kullanımı zorunlu değil. Deprem vergileri makam araçları için, itibar için, dere yataklarına yapılaşma isteyen inşaat şirketlerine kredi vermek için; yani halkın değil, bir avuç zenginin daha da zengin olması için kullanılmış.

Orman yangınları, seller, aşırı iklim olayları ve eli kulağındaki büyük Marmara depremi… Bunların hepsi yakın gelecekte gündemimizde olacak ve maalesef ki yaşayacağımız şeyler. Sadece deprem vergileri dahi amacı için kullanılsa, alınması gereken tedbirlerin büyük kısmını almış olurduk. Bu durum herkesin malumu. Ancak yapılabilecekler bununla sınırlı değil. Türkiye’deki kaynakların doğru kullanımı ile her türden afetin olumsuz sonuçları minimuma indirilebilir, doğa olaylarının afete dönüşme ihtimali de en aza indirilip iklim krizine karşı atılması gereken adımlar da atılabilir. Nasıl mı?

İlk adım vergilerin amacı için kullanılması. İkinci adım, vergilerin tamamı emekçilerden toplanırken, Kolin, Cengiz, Limak gibi Saray’a yakın firmaların bir lira olsun vergi ödemediklerini biliyoruz. Sadece onlar mı? Türkiye’nin büyük zenginleri AKP hükümetleri tarafından yıllardır teşvik görüp vergiden azade yaşadılar. Ultra zenginlerden afetlere hazırlık için alınacak vergiler işçi emekçilerden toplanan vergilerden çok daha büyük bir kaynak sunacaktır. Üçüncü adım, pek çok büyük şirketin yaptığı yanlış projelerle afetlere davetiye çıkardığını da biliyoruz. Zarar bu firmalardan tahsis edilmelidir. Hatta kömür, petrol, doğalgaz vb. ile elektrik üreten santrallerin de gerekli tedbirleri almadıkları için çevreye büyük zararlar verdiğini de biliyoruz. Muğla’daki Limak tarafından işletilen Kemerköy Termik Santrali faaliyeti durmasın diye, üç kuruşluk bir kâr için, yangın kapıya dayanmışken bile kömür stokları boşaltılmamıştı. Bu gibi tesisler “Büyük Endüstriyel Kazaların Önlenmesi” hakkındaki yasal düzenlemelerin de kapsamı dışında bırakılmıştı. Sayıları bir hayli fazla olan bu gibi işletmelerin zaman kaybedilmeden işçi denetiminde kamulaştırılması ve yapılabiliyorsa iyileştirmelerin yapılıp, yapılamıyorsa da kapatılması dahi afetlerin etkilerini bir hayli kısıtlarken, afetlere karşı mücadele için de kaynakların çok daha verimli kullanılmasını sağlayacaktır. Bizi afetlerden koruyacak dördüncü adım da budur.

Akdeniz yangınlarının sonucu olarak 6 Ağustos sabahı gökyüzü, İzmir’den Çanakkale’ye kadar sahil bölgelerinde çok etkin ve kısmen İstanbul’a kadar da gözlemlenebilen bir şekilde turuncuya döndü ve gün boyu gökyüzünden kül yağışı gerçekleşti. Ultra zenginlerin faaliyetleri bize kıyametin ön gösterimini sundular. Tedbirler alınmaz ve bu faaliyetler durdurulmazsa yaşanacaklar bundan çok daha korkunç olacak.

Çözüm basit; vergilerin amacı için kullanılması, ultra zenginlerden ek vergiler alınması ve afetlere sebep olan ve çevreye zarar veren işletmelerin kamulaştırılması, işçi emekçiler için afetlerden korunmak adına fazlasıyla yeterli bir kaynağı bize sunacaktır.

4 milyar insan…

0

Hükümetlerin pandemi yönetimi politikalarının mevcut ekonomik krizi hızla bir sosyal krize doğru sürüklediğini bir süredir belirtiyoruz.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) “2020-2022 Dünya Sosyal Koruma” raporu bu durumun yıkıcı boyutlarını ortaya koyuyor. Rapora göre, günümüzde 4,1 milyar insan ulusal sosyal koruma sistemlerinden hiçbir gelir güvencesi elde edemiyor. Bu, dünya nüfusunun yüzde 53’ü demek! Dünya nüfusunun yalnız yüzde 47’si etkin olarak bir sosyal koruma yardımından yararlanabiliyor.

Öte yandan, bu veri “dünya ortalaması”nı ifade ediyor ve her ortalama veri gibi muazzam uçurumun üstünü örtebiliyor. Oysa bölgesel olarak baktığımızda, Afrika’da bu oranın yüzde 17’lere kadar düştüğü görülüyor. Ortalamayı yükselten yüzde 80 ile Avrupa ve Orta Asya olarak öne çıkıyor ancak görece yüksek gelebilecek bu oran bile, aslında gelişmiş (!) kapitalist ülkelerde dahi beş kişiden en az birinin sosyal güvenceden yoksun olduğuna işaret ediyor.

Bu durum -sosyal güvencesizlik- elbette en çok kayıtdışı çalışanları, göçmenleri/zorla yerinden edilenleri ve özellikle bu kesimler içinde halihazırda birden fazla ayrımcılığa maruz kalan kadınları etkiliyor.

Sosyal koruma, en temelde sağlık hizmetleri ve gelir güvencesine erişim hakkıdır. Yaşlılık, işsizlik, hastalık, maluliyet, doğum, haneye temel geliri sağlayan kişinin kaybedilmesi vb. durumlarda bir hayatta kalma garantisidir yani…

Bugün karşı karşıya olduğumuz tabloda ise dünya nüfusunun yarısından fazlası bu haktan mahrum!

Neden? Çünkü hükümetler sosyal korumaya kaynak ayırmayı tercih etmiyor!

Rapor, ülkelerin gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYH) ortalama yüzde 12,8’ini sosyal korumaya (sağlık hariç) harcadıklarına işaret ediyor. Bu oran bazı ülkelerde GSYH’nin yüzde 16,4’üne çıkıyor. Bazı ülkelerde ise yüzde 1,1’e kadar düşüyor.

Üstelik, rapora göre, herkese en azından minimum sosyal korumayı sağlamak için gereken ek harcama Covid-19 başladığından beri yaklaşık yüzde 30 artmış durumda. Yani hükümetlerin daha fazla kaynak ayırması zaruri.

Oysa bugün emekçi halk için kaynak artırımından ziyade kesintisiyle karşı karşıyayız. Türkiye’de Tek Adam rejiminin politikalarında da bunun yansımasını bire bir yaşıyoruz. Mevcut kaynaklar ise işverenlere, yollara, köprülere ya da özel sektörün borçlarına gidiyor. Biz ise belki karşılığında hasar ve kayıplarımız için uygun faizlerle (!) kredilenebiliriz! Tabii hayatımıza hâlâ daha ipotek koyulmadıysa!

Bu yüzden, sosyal yıkım işsizlik, gelir kaybı, hayat pahalılığı ile üzerimize yığılırken, hayat güvencemiz için kaynakların işçiler, emekçiler ve tüm ezilenler için kullanımını garanti altına alacak bir program dahilinde örgütlenmek tek seçeneğimiz olmayı sürdürüyor.

Eşitlik olmadan adalet olmaz!

0

“İnsana iki, koyuna ise dört ayak verilmesinde bir eşitsizlik vardır, ama adaletsizlik yoktur. İnsana böylesi, koyuna da öylesi yaraşır…”

Kime, neyin, neden yaraştığına kim karar vermiş insan gerçekten merak ediyor. İnsana iki, koyuna dört ayağın adaletsizlik olmadığına nasıl karar verilmiş, onu anlamak iyice zor.

Yine de konu burada kalsa en azından bu yazının konusu olmazdı ama kalmamış. Sadede gelindiğinde niyet hâsıl olmaya başlamış.

“Bir fabrikatör, fabrikasının büyüklüğünü, bölmelerini, motorlarını, kazanlarını, tâ en küçük cıvatasına varıncaya kadar her şeyini hikmet ve adaletle tanzim eder. Ve ortaya mükemmel bir fabrika çıkar. Mutlak eşitlik bu nizamı harap eder…”

Malum fabrikalar burada ifade edildiği gibi ortaya çıkmaz. Kâr etmek amacıyla kurulur. İşçi çalıştırarak artı değere el koyan fabrikatörler bu şekilde sermaye birikimi elde ederler. Elde ettikleri sermaye birikimiyle yeni fabrikalar kurarlar ve yeni kârlar elde ederler.

Neyse anlıyoruz ki “mutlak eşitlik” en azından fabrikatör için iyi bir şey değil. Çünkü “bu nizamı harap eder.” Nizam dediği bildiğimiz kapitalist sömürü düzeni, onu anladık. Peki, mutlak eşitlik dediği nedir?

“Mutlak eşitlik, yâni her şeyin her yönüyle birbirinin aynı olması adalete zıttır.”

Eşitlik istiyoruz diyenler bu satırları okuduktan sonra artık iki kere düşünürler. Adalete zıt istekte bulunmak kolay iş değil. Birçok işçi okurumuz var, Gazete Nisan’ı takip ediyorlar. İşçi okurlarımızın anlayacağı, örneğin çalıştıkları fabrikada sendika isterlerse, eşit işe eşit ücret derlerse, insanca yaşayacak ücret talebinde bulunurlarsa bu nizamı harap ediyor, adalete zıt şekilde davranmış oluyorlar.

“Bütün insanların, bütün yönleriyle eşit olmaları halinde artık ortada toplum hayatı diye bir şey kalmaz. Bu faraziye ile, ne peygamber (as.), ne ümmet, ne kumandan, ne nefer, ne baba, ne evlat, ne işveren, ne işçi, ne öğretmen, ne talebe kalır. Bilmem böyle bir cemiyet hayatı düşünülebilir mi?”

Bilmem insanların dini inançlarını suiistimal ederek bundan daha iyi kapitalizm savunusu olur mu? 20 yıldır ülkeyi kuşatmış “kapitalizme abdest aldıran” bu zihniyetlerin tekmili birden hayatımızdan çıkmalı diyoruz. Kuşkusuz eşitlik olmadan adalet olmaz!

Saray rejiminden sonra?

0

Ülkenin gündemini meşgul eden temel konular birbiri ardına hızla değişirken, bütün bu konulara damgasını vuran temel olgu değişmez bir biçimde orta yerde duruyor: Saray rejiminin çürümüşlüğü ve sorumlu olduğu her alanı emekçi, ezilen kitleler için bir sorun, çözümsüzlük meselesi haline getirmesi. Salgın yönetiminden ekonomik krize, afet yönetiminden dış politikaya gündemi belirleyen tüm konularda Saray rejiminin politikaları yeni iflas ve enkazlar yaratmaktan öteye gitmiyor.

Resmi sayılara göre her gün 250 kişinin Covid-19 pandemisi nedeniyle hayatını kaybettiği koşullarda, Sağlık Bakanlığı kendince bir başarı hikâyesi sunma çalışmalarına devam ediyor. Milyonlarca insanın aşı tereddüdü yaşaması ve pandemi önlemlerinin neredeyse tamamen gevşetilmesinin sorumluluğu başından itibaren tutarsız, güvenilmez, günübirlik ve sermayenin çıkarlarını gözeten bir salgın politikası izleyen Saray rejiminin omuzlarında duruyor. Bunun sonucu, resmi sayılara göre şu ana dek, dile kolay, 60 bine yakın insanımızı pandemi nedeniyle yitirmemiz oldu.

Ekonomik tabloda yaşanan yıkım ise her geçen gün derinleşiyor. Hayat pahalılığı emekçiler için katlanılmaz bir düzeye gelirken, hükümet memur ve emeklilere dönük enflasyon altı zam politikasını büyük bir lütuf olarak pazarlıyor. İşsizlik devasa bir kangren olarak toplumu çürütmeye devam ediyor. DİSK-AR’ın araştırmasına göre, salgın döneminde Türkiye’de yaşanan istihdam kaybı dünya ortalamasının çok üzerinde gerçekleşti ve bu dönemde yaklaşık 3,6 milyon kişi iş piyasasından çekildi. Tüm bunların sonucunda, faizlerin tarihi bir zirvede olmasına rağmen, borçlanma giderek artmakta ve geniş emekçi yığınlar eşi benzeri görülmedik bir sefaletin içerisinde yokuş aşağı yuvarlanmakta.

Bu şartlar altında, Cumhur İttifakı’nın toplumsal desteği her geçen biraz daha fazla erirken, rejimin bu şekilde devam edemeyeceğinin Erdoğan da dahil olmak üzere Saray koalisyonunun bütün bileşenleri farkında. İktidardaki ömürlerini uzatabilmek için yeni ittifaklar kurmak, rejimi yeniden yapılandırmak için tüm çabalarını ortaya koyuyorlar. Ne var ki, içinde bulundukları çürüme, yozlaşma, yabancılaşma ve ataletin vardığı boyut, Tek Adam rejimine taze bir nefes aldıracak herhangi bir girişimi ihtimal dışı bırakıyor. Tam da bu nedenle, en iyi bildikleri yöntem olan baskıcı ve ayrımcı uygulamaları hız kesmeden sürdürmenin gayreti içindeler. Neyse ki, bu uygulamalar rejimin emek ve doğa düşmanı, antidemokratik politikalarından bezmiş kitleleri sindirmeye yetmiyor ve birçok yerde yeni yeni mücadeleler filizleniyor.

Yakın bir zamana dek Tek Adam rejimiyle kurulan baskıcı, diktatörlük sisteminin kalıcı, uzun ömürlü olacağı, bu rejimin herhangi bir kitle mücadelesine imkân tanımayacağına dair umutsuz görüşler pek çok kesim tarafından dile getirilirken, şimdi yaygın medyada Erdoğan sonrası formüllerin dahi konuşulmaya başladığı, Saray koalisyonu içi çatlakların giderek derinleştiği ve içeriden her gün yeni itirafların, suçlamaların kamuoyuna yansıdığı bir duruma girmiş bulunuyoruz. Hiç şüphesiz, Tek Adam ve şürekâsı iktidardan düşmemek için her yolu deneyecek fakat mevcut tablo manevra alanlarının giderek daraldığını ortaya koyuyor. Asıl önemli soru ise, mevcut politik ve ekonomik kriz içerisinde emekçilerin ve ezilen kitlelerin siyaset sahnesine nasıl gireceği, kendi bağımsız sözünü nasıl yükseltebileceği olmaya devam ediyor.

Gerek Tek Adam’ın zayıflayan rejimi altında gerekse de Millet İttifakı’nın mevcut rejimin bir kesimiyle uzlaşarak gerçekleştireceği bir “düzenli geçiş” sistemi altında olsun, işçi sınıfı ve emekçi halk olarak “fillerin tepişmesine” seyirci kaldığımız müddetçe, ne ekonomik koşullarımızda ne de demokratik haklarımızda kalıcı bir iyileşme sağlamamız mümkün olabilecek. Bu nedenle, hangi iktidar formülünün hangi kesimler tarafından gerçekleştirilebileceğinin hesabını yapmak yerine, işçiler ve ezilenler olarak emek örgütlerini baskıcı, işçi düşmanı rejimden kopuşu sağlayacak bir seçeneğin inşası için zorlamaya devam etmek, temel görevimiz olmayı sürdürüyor.

Dört milyon genç ne okulda ne işte! Üç milyon genç işsiz! Ülkenin geleceği mi dediniz?

0

Hiç kuşkusuz bir toplumun belkemiğini gençleri oluşturur. Toplumsal birikimi sahiplenip yeni nesillere aktaracak olan o toplumun gençleridir. Bu açıdan bir toplumun geleceğini, devamlılığını, kalitesini belirleyen temel ölçüt gençlerinin durumudur demek yanlış olmaz.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun “İstatistiklerle Gençlik, 2020” verilerine göre 83,6 milyonluk Türkiye nüfusunun yaklaşık 12,9 milyonunu 15-24 yaş grubundaki genç nüfus oluşturuyor. Yine bu verilere göre nüfusun yüzde 15,4’ünü oluşturan bu gençlerin sadece yüzde 39,1’i işgücüne katılım sağlayabiliyor. Genç kadınlarda ise bu oran sadece ve sadece yüzde 27,5.

Eğer bir toplumun belkemiğini gençleri oluşturuyorsa geleceğimiz adına pek de parlak bir durumda olmadığımızı söyleyebiliriz. Duble yollara ve inşaata yapıldığı söylenen yatırımın, toplumun geleceği olan gençlerden esirgendiği ortada. Resmi rakamlara göre dahi gençlerin yüzde 25,3’ü, genç kadınların yüzde 30,3’ü işsizken betona yapılan yatırımın toplumun geleceği ve devamlılığına yetmeyeceğini öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor. Nitekim yetmiyor.

Malum Erdoğan Almanya’dan daha fazla sayıda üniversiteye ve öğrenciye sahip olmakla övünüyor. 20 yıllık AKP mucizesinin sonucunda ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranı yüzde 28,3. Genç kadınlarda bu oran yüzde 35,7. Dört milyon genç erkek ve kadın ne okuyabiliyor ne de çalışabiliyorsa, milyonlarca genç de işsiz durumdaysa bu bir ülke için tam anlamıyla geleceksizlik demektir.

Eğitimin kalitesi ve gençlerin çalışabildiği işlerin niteliği ve koşulları düşünüldüğünde, imkân bulabilen gençlerin neden ülke dışına gitmeye çalıştığı da daha iyi anlaşılabilmekte. Genç nüfusunun yüzde 70,8’inin istihdamın dışında olduğu Türkiye’nin bu haliyle hiçbir anlamda ve alanda gelişme sağlaması mümkün olamaz.

İktidarın yatırım olarak bahsettiği şeyler ise kamu kaynaklarının yağmalanmasından, doğanın yıkımdan, aşırı emek sömürüsünden ibaret. Toplumsal fayda sağlamayan, iş ve istihdam üretmeyen, aksine eşitsizliği ve sömürüyü derinleştirip doğanın yıkımına sebep olan bu yağma ve yıkımdan sadece bir avuç talancı çıkar sağlamakta.

Betona değil gençlere yatırım için de Tek Adam rejiminde ifade bulan bu düzenin derhal son bulması gerekiyor.

Pandemi koşullarında eğitim

0

Büyük umutlarla (!) göreve başlayan ancak eğitim camiasında büyük bir hayal kırıklığı yaratarak görevden affını (!) isteyen Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un yerine atanan yeni Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer görevine hızlı başladı. İlk icraatı okulların her ne olursa olsun 6 Eylül’de açılacağını duyurmak olan yeni bakan, birçok tartışmayı da ortaya çıkarmış oldu.

Alınan karara göre eğitim emekçileri ve öğrenciler aşı olmaya teşvik edilecek, aşı olmayı reddedenlerin ise haftada iki kez PCR testi yaptırmaları zorunlu olacak. Her ne kadar yapılacak testlerin ücretsiz olduğu belirtilse de eğitim hizmetinin her aşamasını paralı hale getirmeye çalışan AKP hükümetinin bu test ücretini de talep edeceği düşünülüyor. Zira AKP içinden bile pek çok kişi, aşı olmayı reddeden kişilerin test ücretlerini kendi ceplerinden ödemeleri gerektiğine yönelik eleştiriler dile getiriyor.

Tıpkı bir önceki Milli Eğitim Bakanı gibi yeni bakan Mahmut Özer de okulların tüm hijyen ihtiyaçlarının karşılanacağını, gerekli tüm temizlik çalışmalarının yapılacağını söylüyor. Ancak bizler bir önceki yıl bu sözlerin ne kadar gerçekçi olduğunu gördük. Eğitim öğretim yılının önemli bir bölümünü kapalı olarak geçiren okulların tamamına yakınında gerekli hijyen çalışmalarının yapılamadığını, yapılanların ise öğrenci velilerinden alınan zorunlu bağışlarla ya da öğrencilerin kendi imkânları ile karşılandığını gördük. Sınıfların bölünmesiyle eğitim öğretim hizmetinin gerçekleştirilmeye çalışıldığı geçtiğimiz yıla bakarsak, tam zamanlı ve öğrencilerin bölünmeden eğitim öğretim faaliyetlerine katılmalarının planlandığı bu yıl da hijyen hizmetlerinin lafta kalacağı çok aşikâr.

Ekonominin çarklarını çevirebilmek için, artan sağlık risklerine rağmen, gerekli önlemler alınmadan tüm hizmet alanlarında normalleşme çalışmaları sürüyor. Alındığı söylenen önlemler ise çoğu kez lafta kalıyor. Bu durum da hastalığın yayılmasına neden oluyor. Hele de eğitim alanında gerekli önlemler tam manasıyla ve ciddiyetle alınmadığı takdirde bulaşıcılığın hızla artacağı oldukça aşikâr. Geçtiğimiz yıl okulların açılması ile bulaşın ve hasta sayılarının arttığı defalarca test edilmişti. Zira okul çağındaki çocukların sosyal mesafe kurallarına uymakta zorluk çektikleri bilinmekteydi.

Özetle, gerekli önlemlerin gerçek anlamda ve ciddiyetle alınmaması durumunda okulların açılması hem öğrenciler hem veliler hem de eğitim emekçileri açısından büyük riskler taşımaktadır. Bir önceki Milli Eğitim Bakanı özel okul geçmişi olsa da eğitim hizmeti içinden gelmiş bir kişiydi ve birçok kez inisiyatif almaya çalışmıştı. Şimdiki bakan ise bir mühendis ve çok belli ki tek vazifesi Saray’ın emirlerini yerine getirmek olan bir kişi olacak. Dolayısıyla yakın bir zamanda okulların gerçekten de gerekli önlemler alınarak mı açıldığı yoksa ekonominin çarklarının dönmesi için Saray’ın isteğiyle mi açıldığı belli olacak…

Tarihte bu ay: 6-7 Eylül Pogromu

0

1955’te yaşanan 6-7 Eylül Pogromu, Türk kapitalizminin birleşik bir ulusal pazar yaratma yönündeki projesinin ideolojik uzantısı olan “tek millet, tek bayrak, tek vatan” anlayışının, dolayısıyla da aslında Türkleştirme-İslamlaştırma yönündeki ajandasının önemli bir dönüm noktasıydı. Önemliydi çünkü dönemin Özel Harp Dairesi Başkanı emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun, pogromu “Başarılı bir özel harp işidir” şeklinde tanımlamasından da anlaşılacağı üzere, linç seferberliği devlet tarafından organize edilmiş ve yerel faşist küçük burjuva çeteler tarafından hayata geçirilmiştir.

Pogrom 7 Eylül sabahına dek sürdü. Azınlıkların 5000’den fazla taşınmazı tahrip edildi, milyonlarca liralık mal yok edildi. İstanbul’da 73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verildi. 15 kişi öldürüldü, yüzlerce insan ise yaralandı. Rum vatandaşların adresleri hakkında devletten istihbarat almış olan paramiliter çeteler terör estirdi. Sivas, Kastamonu, Erzincan, Trabzon gibi illerden başka faşist çeteler devlet eliyle İstanbul’a getirilip pogroma dahil edildi. Normal tirajı 20 bin olan İstanbul Ekspres gazetesi, 6 Eylül’de “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle çıktığında 290 bin basıldı ve hükümet eliyle dağıtıldı.

DP hükümeti kendisinin kışkırttığı pogromun suçlusu olarak komünistleri gösterdi ve Aziz Nesin, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Asım Bezirci gibi fişlenmiş komünistlere dava açtı.

6-7 Eylül Pogromu yalnızca bir tarih incelemesinin konusu değildir, aynı zamanda güncel bir tehdit olmayı sürdürmektedir. Ankara’da Suriyelilere ait ev ve işyerlerinin basılmasının ve bu mekânların yağmalanmasının üzerinden uzun bir süre geçmedi. 66 yıl önce gayrimüslimlere yöneltilen devlet destekli ırkçı linç seferberliği, bugün Suriyelilere ve Afganlara yöneltiliyor.

Demokrat Parti 6-7 Eylül Pogromu’nu ekonomik kriz nedeniyle yoksullar nezdinde kaybettiği prestijini ve tabanını yeniden kazanmak için kışkırtmıştı. Pogromdan kısa süre önce muhalefeti sıkı bir baskı altına alan özel kararnameler çıkartmıştı. 

Bugün başkanlık rejiminin mevcut ekonomik krizi hiçbir şekilde yönetemediği ve kendisine dönük bütün muhalif sesleri kısmak istediği aşikâr. Rejim, kendisinin sorumlusu olduğu felaketlerin faturasını bu yüzden göçmenler ile mültecilere yıkmak istiyor. Buna izin verilmemeli.

Yemeksepeti’nde sendikalaşma deneyiminin öğrettikleri

0

Yemeksepeti’nde çalışan kuryeler ile depo işçilerinin sendikalaşma mücadelesi sürüyor. Türk-İş’e bağlı TÜMTİS’in Çalışma Bakanlığından aldığı yetkiye Yemeksepeti’nin gerçekleştirdiği itirazın ertesinde bütün depolarda işçilere dönük baskılar ile mobbingler özellikle yoğunlaştırılmış durumda: Gece vardiyaları sıklaştırıldı, mola süreleri düşürüldü, depo müdürlerinin tehditleri arttı ve hız baskısı hiç olmadığı kadar bütün kuryeler ile depo işçilerinin ensesinde. Bu çalışma rejimine muhalefet eden işçiler ise ya işten atılıyorlar ya da başka depolara sürgün ediliyorlar.

Yemeksepeti’nin market alışverişi hizmeti sunan uygulaması Banabi, Mart 2021 itibarıyla 29 şehirde yüzlerce depoya sahip olduğunu bildiğimiz bir teslimat şirketi. Yemeksepeti CEO’su Nevzat Aydın “2020 yılı içinde 5 bin yeni işçi istihdam ettiklerini, toplam çalışan sayısının 8 bine çıktığını” söylüyor. Firmanın 2021 hedefi, bünyesindeki işçi sayısını 12 bine çıkarmak. Hatırlamakta fayda var: Yemeksepeti 2015’te 589 milyon dolara Alman menşeli Delivery Hero (DH) tekeli tarafından satın alınmıştı. DH yaklaşık 50 ülkede faaliyet gösteriyor. Şirket 2020 raporunda, uluslararası çapta çalışanlarının yalnızca yüzde 6’sının toplu iş sözleşmesi hakkına sahip olmasıyla övünüyor.

Yemeksepeti bugüne dek işçilerin sendikalı olmasının önüne geçebilmek için birkaç temel adım attı. Bu adımları şöyle sıralayabiliriz: 1) İlk olarak binlerce kurye ile depo işçisinin işkolu değiştirildi. Böylece bu işçilerin e-devlet üzerinden kendi sektörlerinde bulunan sendikalara üye olmalarının önüne geçilmek istendi. 2) Çalışma Bakanlığı TÜMTİS’i yetkili sendika olarak belirlemiş olmasına ve TÜMTİS’e yetki vermiş olmasına rağmen, şirket bu yetkiye itiraz etti ve dava açtı. 3) Sendikalı öncü işçiler işten atıldı ve birçok depoda da atılmak istendi. 4) Depolarda işçiler ile kuryeleri istifaya zorlamak için yıpratıcı bir yoğun baskı politikası benimsendi. 5) Bu istifa baskısının neticesinde depolara esnaf kuryeler alınmak istendi. Bu esnaf kuryeler ilgili firmalardan kiralandığı için Yemeksepeti onların resmi işvereni olarak gözükmüyor ve bu esnaf kuryeler işçi statüsünde gözükmedikleri için şirketin onlara, işçilerin anayasal haklarını (sigorta ve sendika gibi) tanıması gerekmiyor.

Yemeksepeti’ndeki sendikalaşma deneyiminin önemli bir yönü, bu alanda bir ilk olması. Telefon uygulamaları ve internet tabanlı sipariş ve teslimat sektörü, özellikle pandemiyle birlikte oldukça büyüyüp kârlı bir sektör halini alırken ve sermayedarları zenginleştirirken, bu sektörde çalışan işçiler en temel sosyal haklarından mahrum bırakıldılar. Hız baskısı altında sadece 2020’de 189 kurye öldü. Yüzlercesi yaralandı. Düşük ücretler, uzun mesai saatleri, sayısız hak ihlali ve baskılar da cabası.

Yemeksepeti işçilerinin bütün engellere ve tehditlere rağmen sendikalaşmak için gösterdikleri inatçı irade, onların bu köleci çalışma rejimine karşı duydukları öfkenin bir yansıması olarak okunmalı. Yemeksepeti’nin baskı, sefalet ve mobbing politikaları işçilerin sendika talebi etrafında seferber olmalarını kırmaya adanmış vaziyette. Yemeksepeti işçilerinin bu seferberliğinin şirket politikaları karşısında korunabilmesi için bütün emek örgütleri depo işçileri ile kuryeleri merkezine alan bir dayanışma örgütlemeli. İşçilerin en temel talepleri sendikanın yetkisinin tanınması, işten atmaların sonlanması ve bütün mobbingler ile baskılara son verilmesi. Bize düşen de dayanışmayı güçlendirmek ve mücadeleleri birleştirerek bağımsız bir işçi-emekçi kutbu yaratmak için harekete geçmek.

Saray rejimi tükendi mi?

0

En karamsar kesimler tarafından bile hükümetin –en azından şu anki hali ile- miadını doldurduğu; pandeminin, ekonomik krizin, ayyuka çıkan yozlaşmaların ve hatta afetler karşısındaki acizliğin sonucunda ilk seçimlerde gideceği öngörüsü dillendirilmekte.

Hükümetin şu bileşimi ile yaşayamayacağını düşünenler –ki bu düşünce büyük ölçüde doğru- için gelecek senaryoları muhtelif. Kimileri Millet İttifakı’nın seçim zaferi ile perdenin kapanacağını ifade ederken, kimileri ise AKP-MHP blokunda Erdoğan dışında bir ismin yeniden birleştirici olması için tartışmalara başlandığını ifade ediyor. Abdullah Gül’ün isminin zikredildiğini yazan liberal ve muhafazakâr yazarların yanı sıra, Soylu’nun Peker’e verdiği rauntların ardından Milli Savunma Bakanı Akar ya da MİT Başkanı Fidan’ın da Erdoğan’ın yerine düşünüldüğünü ifade edenler de var.

Dedikodular karşısında Saray rejiminin eli armut toplamıyor. Boğaziçi’ne yeni atanan rektör, afetlerde halkın örgütlenmesini engelleyen yasaklamalar, orman arazilerinin Turizm Bakanlığının insafına terk edilmesi ve hatta 28 Şubatçıların yargılanması sürecine bakarak rejimin çok farklı kesimlere yönelik güç gösterisi yaptığını görebiliyoruz. Ancak bu adımların Erdoğan iktidarını kurtarmaya yeteceğini söylemek güç.

AKP’nin alameti farikası

AKP iktidara geldiği 2002 seçimlerinden beri uygulamaya yeminli olduğu özelleştirmeci-işçi düşmanı-kamu kaynaklarını özel sektöre akıtan neoliberal politikalar vasıtasıyla emperyalizmin (çokuluslu şirketler), tekelci burjuvazinin (TÜSİAD) ve yeni burjuvazinin (KOBİ’ler, İslami sermaye vb.) çıkarlarını tek başına temsil etmek iddiasındaydı.

AB ile ilişkiler, açılımlarla makyajlanan muhafazakâr demokratlık maskeleri bu sürecin ürünleri idi. Ancak 2008 ekonomik krizi dünyayı yerinden oynatan bir etmen oldu. Krizi fırsata çevirme sevdalısı Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’in model lideri olma sevdası da hüsranla sonuçlandı. Gezi seferberliği ile içeride çatlayan burjuva ittifakı ise bir daha hiç onarılamayacaktı. Bundan sonra burjuvazinin ihtiyaçlarını daha hızlı hayata geçirebilmek için başkanlık rejimi önerildi. Çekirgenin son sıçrayışı referandum ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kazanılması oldu. Sonrasında krizden ötürü farklı burjuva kesimleri ikna etmek zorlaştı. Rejim, taliplisi olduğu işi yapamayınca elindeki tüm gücü iktidarda kalmak için kullandı. Nihayetinde de kendi beka sorunu tamamen bir sistem sorunu haline geldi. Bu durum bir dizi başka etmenle de birleşince Erdoğan iktidarının sonlara yaklaşmasına sebep oldu.

Burjuva muhalefet neye muhalefet ediyor?

Yaşanan kriz bir sistem krizi. Bu yüzden Erdoğan ve partisinin ilk seçimde kaybetme ihtimali sonrasının güzel olacağını düşündürmemeli. Çünkü Millet İttifakı’nın sorunlar yumağı haline getirilen Türkiye’nin nasıl yeniden kurulabileceğine ilişkin hiçbir planı, somut bir programı yok. Eskiden hükümet muhalefetin güçsüzlüğü sayesinde ilerlerken şimdi muhalefetin en büyük gücü hükümetin beceriksizliği olmuş durumda.

Muhalefet, Tek Adam rejiminden ve diğer aktörlerinden gerçek bir kopuş; emekten yana, demokratik hakları gerçekten garanti altına alacak bir düzenden yana bir tavır koymuyor. Ankara ve İstanbul belediyeleri pratiklerinde de gördüğümüz üzere Millet İttifakı, Saray ve çok yakın çeperi hariç herkesle ortaklaşma, beraber bir yönetim kurma hayali kuruyor. Burjuva muhalefet bunca talan ve yağmayı yapan kimselerle de yolun ayrılmayacağını vurgulamış oluyor. Yağmacılarla yapılacak uzlaşı adına bugün kazanılabileceklerden ödünler veriliyor. Anlaşılan o ki Millet İttifakı açısından seçimlere kadar daha kaç işçinin, kaç kadının öldürüleceği, kaç yangına geç müdahale edileceği gibi en acil konular önem sıralamasında yukarılarda yer almıyor.

Tek Adam rejiminden güvenilir bir çıkış ancak emek örgütlerinin bir emek ittifakı etrafında birleşip, sorunların tamamını yaratan bir avuç zengini karşısına alması ile mümkün olabilir. AKP’den sonra değil hemen şimdi, mücadeleleri birleştirip emek merkezli bir planlama için var gücümüzle çalışmak önümüzdeki en temel görev olmayı sürdürüyor.

Rejim, muhalefet ve mülteciler…

0

Mültecilere dönük ayrımcı, ırkçı ve saldırgan politikalar son günlerde giderek daha fazla güçleniyor ve yaygınlaşıyor. Ankara’nın Altındağ ilçesinde Suriyelilere dönük gerçekleşen ırkçı saldırı bu durumun çarpıcı bir örneği oldu. Altındağ’da Suriyelilere yalnızca linç girişiminde bulunulmadı, aynı zamanda dükkânları ve evleri ırkçı saldırganlar tarafından yağmalandı. Öte yandan Afgan mültecilere yönelik ırkçı kampanya her geçen gün daha geniş bir zemin kazanıyor.

Öncelikle, mültecilere dönük yaygınlaşan düşmanlığın temel sorumlusu bu konuda ikiyüzlü ve çıkarcı bir politika uygulayan AKP hükümetidir. Suriye’den Esad diktatörlüğünün ve radikal İslamcı örgütlerin baskı ve şiddetinden kaçarak Türkiye’ye göçen Suriyeliler üzerinden deneyimlediğimiz bu politikaların bir benzerini şimdi de Afganistan’dan radikal İslamcı Taliban’ın Kabil’in kontrolünü eline geçirmesinin ardından kaçan Afganlar üzerinden yeniden yaşama olasılığımız mevcut.

AKP iktidarının uygulamakta olduğu bu ikiyüzlü ve çıkarcı politikalar ise iki temel eksen üzerine oturmakta. Hükümet sınırlarını açıp göçmenleri ülkesine kabul ederken “sözde bir insan hakları savunucusuymuş” gibi bir imaj yaratmaya çalışırken aslında ülkede yaşamaya başlamış olan mülteciler için var olan hiçbir uluslararası statüyü tanımayıp kendisi, kendi anlık çıkarlarına göre yeni statüler icat etme gayreti içerisinde. Bunun en temel sonuçlarından birisi de ülkelerindeki savaş ya da çatışma ortamından kaçan göçmenlerin Türkiye’ye geldiklerinde uluslararası hukuk bağlamında arafta bir konuma sahip olmaları oluyor. Ve aslında iktidar bu kendine özgü yaratmış olduğu statüler üzerinden birincil önceliğine de erişmiş oluyor: Patronlar için kölece çalışma koşullarını kabul ettirebilecekleri yeni bir işgücü kaynağı sağlıyor. Bu vesileyle bir yandan Türkiye’yi dünya kapitalizminin ucuz işgücü cennetlerinden biri haline getirmeye gayret ederek, ırkçı kışkırtmalar üzerinden de Türkiyeli emekçilerin arasında suni bir bölünme yaratmaya gayret ediyor.

AKP iktidarının çıkarcı yüzü ise ülkeye giriş yapmış olan göçmenleri AB ülkeleri ile bir pazarlık kozu olarak kullanarak, ülkeye sıcak para girişi sağlama konusunda açığa çıkıyor. Bu hususta AB ülkelerinin mültecilerin Avrupa’ya erişimini engellemeye dönük saldırgan politikalarının da etkisi, AKP’nin nemalanabileceği bir alan yaratıyor.

Mültecilere dönük ırkçı ve saldırgan politikaların yükselişinde iktidarın bu politikaları birincil etken olurken burjuva muhalefetin de yabancı düşmanlığına oynayarak oylarını artırma girişimi Türkiye toplumunda bu ayrımcı tablonun güçlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Geçmişte de ırkçı söylemleriyle gündeme gelen CHP’li Bolu Belediye Başkanı’nın açıklamaları ve Kılıçdaroğlu’nun nasıl olduğunu belirtmeden “Suriyelileri huzur içinde evlerine göndereceklerini” açıklaması tam da bu düzleme oturuyor.

Böylesi bir ortamda, biz emekçiler ve ezilenlerin bilincinde olması gereken temel unsur, sorunlarımızın kaynağının ülkelerindeki savaşlardan, diktatörlük rejimlerinden kaçmak zorunda kalan mülteciler değil, kapitalizm ve onun sürdürücüsü hükümetler olduğudur. Emperyalist işgallere, diktatörlük rejimlerine, göçmenleri ucuz emek kaynağı olarak gören patronlara, Türkiye’yi sınır bekçisi haline getiren AB’ye, AKP’nin ikiyüzlü ve pragmatik göçmen politikasına seslerini çıkarmayanlar, mültecileri hedef göstererek yabancı düşmanlığını körüklemeyi tercih ediyorlar. Sınıf örgütleri yabancı düşmanlığı karşısında sesini yükseltmeli, sendikalar işçi sınıfının bir parçası olan göçmenleri kapsayacak politikalar geliştirmeli, sosyalist hareket ırkçılığa karşı durmanın yanında AB’nin ve AKP’nin ikiyüzlü mülteci politikalarını daha sistematik bir şekilde teşhir etmelidir.

Fotoğraf: Gonca Tokyol

Memurlara sefalet ücreti dayatması

0

2022-2023 dönemini kapsayan, memur ve memur emeklisini ilgilendiren toplu sözleşmeler Memur-Sen tarafından imzalandı. Yaklaşık 6 milyona yakın memuru ilgilendiren zam oranları sefalet ücreti düzeyinde kaldı. Toplu sözleşme öncesi 600 lira seyyanen zam, 2022’de yüzde 21, 2023’te yüzde 17 ve iki yıl için yüzde 6 refah payı isteyen Kamu-Sen ve Memur-Sen bu oranların kat kat altında bir orana imza atarak üyelerinin büyük tepkisine neden oldu. İmzalanan sözleşmeye göre 2022 yılı için yüzde 5+7, 2023 için ise yüzde 8+6 gibi gerçek enflasyon oranlarının yanından bile geçmeyen rakamlara sözleşme bağıtlanmış oldu. Kamu emekçileri sendikası KESK ise imzalanan sözleşmeye tepki göstererek memurların sefalete mahkûm edildiklerini vurguladı.

TÜİK’in açıkladığı enflasyon ile çarşıda, pazarda karşılaşılan enflasyon arasında uçurum varken, memurlara reva görülen bu zam oranı kabul edilemez. Temel ihtiyaç maddelerinin her sene yarı yarıya artışına maruz kalırken; elektriğe, doğalgaza, suya ve ulaşıma zam üstüne zam gelirken maaşlara yapılan zammın bu gerçek rakamların katbekat altında kalması milyonlarca işçi ve memurun sefalete terk edilmesi anlamını taşımaktadır. İmzalanan sözleşmede sözleşme ikramiyesi olarak 400 liranın verilmesi fakat bu ikramiyeden üye sayısı yüzde 1’in altında olan sendika üyesi memurların yararlanmayacağının belirtilmesi, 2 milyona yakın memurun bu ikramiyeden yararlanamaması anlamına geliyor. Bu maddeyle Memur-Sen’de yaşanan kopuşların önüne geçilmesi amaçlanmaktadır.

Hükümet yanlısı sendikaların bu zam oranlarını kabul etmesi şaşırtıcı değil. Tabandan gelen tepkileri umursamadan sözleşmeyi kazanım olarak lanse etmeleri ise artık başka bir boyut olarak karşımıza çıkıyor. Sendika yetkilisi birinin sosyal medya hesabından “Her şey maddiyat değil, önemli olan maneviyat” benzeri bir açıklama yapması ise üyelerinden büyük tepki topladı. Sendika bürokratları kendi maaşlarına zamda çok cömert davranırken üyeleri için yapılan cüzi zamlara ise gözü kapalı bir biçimde imza atabilmekteler. Milyonlarca işçi ve memurun sırtlarında bir kambur gibi taşıdığı bu bürokratlara en iyi cevabı işçi ve memurların ele ele vererek yapacakları bir genel grev verecektir. Kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklar, tabandaki işçi ve memurların iradesini yansıtmaktan çok uzaktadır. Toplu sözleşmelerin kamuya açık alanlarda ve üyelerin doğrudan müdahalesine açık, şeffaf bir şekilde yürütülmesi gerekmektedir. Ekonomik kriz ve yoksulluk derinleşirken ücret mücadelesi işçi ve memurlar için hayati bir anlam ifade ediyor. Bu sefalet düzenine son verecek olan ise birleşik ve kitlesel bir işçi ve memur mücadelesi olacaktır.

En büyük sorun hayat pahalılığı

0

Görevi iktidarın istediği istatistikleri açıklamaktan öteye geçmeyen Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bile temmuz ayındaki yıllık enflasyonu yüzde 18,75 (TÜFE) olarak açıkladı. Faizlerin yüzde 19 olduğu bir ortamda bu yüzdeler tesadüf olmasa gerek. Çünkü eğer enflasyon faizden daha yüksek olarak açıklansaydı -ki gerçekte öyledir- faizleri daha da artırmak zorunda kalacaklardı. Bu durum gerçekleşseydi, şu an yapabildikleri tek şey olan kredi dağıtımına iyice ket vuracaktı. Dolayısıyla, enflasyon “gerektiği şekilde” açıklandı. Fakat bu haliyle bile 2018 kur şoku döneminden sonraki en büyük artış olarak kayıtlara geçti.

Üretici fiyatlarında ise durum daha da vahim. Geçen yılın temmuz ayında üretici fiyatlarında yüzde 8,33 oranında bir artış varken bu yılın aynı ayında yüzde 44,92 gibi çok yüksek bir artış gerçekleşti. Bu da üretim maliyetlerinin fazlasıyla arttığını, bu artışın bir şekilde tüketici fiyatlarına yansıyacağını gösterir. Böylece Cumhurbaşkanı’nın söylediği “Ağustostan itibaren enflasyonda azalma olacak” cümlesinin gerçeği yansıtmadığı rahatlıkla söylenebilir. İlerleyen aylarda baz etkisiyle yıllık enflasyon bir miktar azalsa da aylık enflasyonlarda artış sürecek.

Herkesin, özellikle tüm işçi ve emekçilerin hayat pahalılığını fazlasıyla hissettiğini söyleyebiliriz. Enflasyon sadece düzenli olarak artmıyor, aynı zamanda gittikçe hızlanarak artıyor. Haziran ayında yazdığımız bir yazıda dünya genelinde enflasyonun büyük bir problem olmaya başlayacağını belirtmiştik. Dolayısıyla, enflasyonun sadece TL’nin değersizleşmiş olmasından değil, dünyadaki emtia fiyatlarındaki artışın getirdiği üretim maliyetlerinden de kaynaklandığı unutulmamalı.

Gelirlerimiz malların genel artışı düzeyinde artmadığından hayat pahalılığı yaşıyoruz. Bu makasın açılması, özellikle emek gücüyle geçinenleri borçlanmaya zorluyor. Kredi kullanımının bu faiz oranlarına rağmen kesilmemesi ekonomik canlılıktan değil, insanların alım güçlerinin düşmesi neticesinde hayat pahalılığıyla mücadele etmek için eldeki tek seçenek olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Yüksek faiz nedeniyle sıfır yerine ikinci el arabaya yönelmek ikinci el araba fiyatlarını artırırken, konut kredisi çekmek istemeyenlerin kiraya yönelmesi de kira fiyatlarını aşırı derecede artırmış durumda.

İçte ve dışta artan borç şimdiden sürdürülemez hale geldi. Finansal piyasalar fiyatlamaları anlık yapsa da reel piyasalar her zaman geriden gelir. Özellikle dünyada artmakta olan bakır, demir, kömür ve ayçiçeği gibi metaların artan fiyatları önümüzdeki aylarda da üretime yansımaya devam edecek. Bunun önüne geçebilmek için, ücretlere düzenli olarak her üç ayda bir enflasyon oranında zam yapılmasını istiyoruz.

Borcu borçla kapatan bir ülke haline gelmiş durumdayız. Mevcut tablo, düzenin kökten değişmesini zorunlu kılıyor. Özellikle dış borçların ve hane halkı borçlarının silinerek ekonominin “yeniden başlat” tuşuna basılması gerekiyor. Bunun içinse üretim araçlarında işçi denetimi şart. Aynı zamanda bu denetim, yıkıcı bir kaos üretim tarzı olan kapitalizmin ilgasını zorunlu kılarak planlı bir iktisadi düzenin kapısını aralayacaktır.

Ormanlar yandı, dereler taştı, ya sonra?

0

Temmuz ve ağustos aylarında yüzlerce orman yandı. Manavgat yangını Türkiye’de yaşanmış en büyük orman yangını oldu, Türkiye genelinde yanan toplam alan miktarıyla da rekor kırıldı. Bu yangınların çoğuna vaktinde ve gerekli müdahale yapılmadı. Örneğin, son olarak Dersim’de yanmaya terk edilen ormanlara 12 gün sonra havadan müdahale edildi.

28 Temmuz’da, tam da yangınlar olurken Resmi Gazete’de Turizmi Teşvik Kanunu yayımlandı. Bu kanunla ormanlar “kamu yararı”na turizme açılabilecek, yatırıma açılacak bölgeyle ilgili kararı da yine Tek Adam verecek. Ormanlık alanların turizme açılması için artık yanmasına gerek bile olmadığı halde bu kanunun kimin çıkarına hizmet edeceğini merak ederken, Muğla-Milas’taki Akbelen ormanına beşli çeteden Limak Holding girdi. Kömür madeni ocağı açmak için ağaçları kesmeye başlayan Limak’ın bahanesi, yakındaki yangınların sıçramasıyla Akbelen ormanında çıkabilecek olası bir yangını önlemekti.

Ağustos ayında göz göre göre gelen bir diğer afet de seller oldu. Van, Kastamonu, Bartın ve Sinop’taki sellerin üzerinden daha birkaç gün geçmiş ve onlarca can kaybı yaşanmışken, 19 Ağustos tarihli Resmi Gazete’de Rize’de dere yatağı olan bir bölge için yapılaşma amacıyla acele kamulaştırma kararı verildi. Kastamonu-Bozkurt’ta olduğu gibi sel felaketlerinin başlıca nedenleri arasında dere yatağında yapılaşma ve HES’ler olmasına rağmen, iktidar mevcut imar politikalarından da HES’lerden de vazgeçmiyor. Yangından zarar gören köylüleri krediyle borçlandıran iktidar, sel olduğunda HES’lerine ve inşaat patronlarına sahip çıkıyor. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin Bozkurt felaketinden sonra “Genelde HES’ler selin sebebi yerine bana göre mağduru oluyor. HES’ler negatif olarak etkileniyor,” sözü iktidarın bu önceliğini özetliyor.

Bir yandan iklim krizinin etkileri, bir yandan da yıllar içinde yaratılan çevresel yıkım ne yazık ki hayatımızın bir gerçeği artık. Yangınların, sellerin, depremlerin felaketle sonuçlanmasının sorumluları ortada. Yaşadıklarımız artık doğal afetin ötesinde; tedbirsizlik, plansızlık, denetimsizlik ve ihmalkârlıkla göz göre göre gelen felaketler. Çünkü AKP’nin iklim, çevre ve afet politikaları kâr amaçları etrafında şekilleniyor. Çünkü patronlar doğal afetleri ve iklim krizini fırsata çevirmek için can atıyorlar. Peki bundan sonra ne olacak? Bu yıkımın karşısında doğadan ve emekçiden yana bir planlama talep etmekten, bunun için örgütlenip mücadele etmekten başka çaremiz yok.

Fotoğraf: Kazım Kızıl

İktidarın Afganistan hesapları

0

Türkiye, ABD’nin Afganistan’dan çekilme sürecinde Kabil Havalimanı’nın güvenliğini sağlama planını ABD’ye haziran ayında yapılan NATO toplantısında sunmuştu. Bu öneri hem bozulan ABD-AB ilişkilerini yeniden tesis etmek hem de Afganistan’ın yeniden inşa sürecinde masada söz sahibi olabilmek amaçlarını taşıyordu. Zira Çin şimdiden lityum ve doğalgazı işleme planları yapıyor, doğal kaynakların nasıl değerlendirileceği konusu birçok uluslararası gücün iştahını kabartıyor. Ne var ki, Taliban çekilme süreci tamamlanmadan Kabil’e girdi ve bu süreç büyük bir insani trajedi ve emperyalizm açısından siyasal başarısızlık ile sonuçlandı. Taliban’a karşı ne Afgan ordusu direndi ne de kukla hükümetin devlet başkanı ve işbirlikçileri ülkede kaldı. ABD ve NATO müttefiklerinin arkalarına bakmadan uzaklaştığı bu enkazda Türkiye neden kalmakta ısrar etti?

Saray iktidarının Afganistan ısrarı çok boyutlu. Trump döneminde bozulmuş Amerikan ilişkilerinde yeni bir sayfa açmak ve NATO’da ABD ile stratejik ortak olma hevesi, tüm müttefiklerini başarısız dış politikası neticesinde yitirmiş Saray rejimi için yeni bir fırsat anlamına geliyor. Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile ilişkiler gibi yıpranmış dengeleri kendi lehine çevirmek; Libya, Suriye, Azerbaycan, Kuzey Irak’ta heveslendiği ve her seferinde başarısızlığa uğradığı bölgesel güç olma iddiasını burada sürdürebilmek ve iç politikada bunu bir “başarı hikâyesi” olarak sunmak… Nitekim Bahçeli’nin “Afganistan’dan dönmenin Anadolu’yu tehlikeye atmak” olduğunu söylemesi, Doğu Perinçek’in “Afgan kadınına özgürlüğün Taliban ile geleceği” tweeti ve bunun AKP sözcüleri tarafından tepkiyle karşılanması bu meselenin iktidar koalisyonu içinde ne kadar tartışmalı olduğunu gösteriyor. Malum ekonomik kriz ve pandemi ile yaşanan toplumsal-sosyal kriz, yapılan kamuoyu yoklamalarının gösterdiği gibi iktidarın tabanında büyük bir erozyona yol açtı. Sedat Peker’in açıklamaları ve bir sürü yolsuzluk iddiaları ile yıpranan Saray rejimi kendi ömrünün giderek kısaldığının farkında. Bir yandan olası Erdoğan sonrası dönemin hesapları yapılırken iç ve dış politikada atılan her adım ve bunun faturası kritik bir hal alıyor. Bu nedenle Afganistan meselesi, iktidar içindeki kavganın da bir yansıması haline geliyor.

Afganistan üzerinden yapılan bir başka hesap da mültecilerdi. Batı açısından işe yarar bir ortak olmanın olasılıklarından biri de Afganistan’da Taliban’dan kaçan milyonlarca kişiyi hiçbir yasal statü ve hak sağlamadan içeride tutmak. Yani Türkiye hem Avrupa’ya geçişlere engel olacak – zira konu gündeme gelir gelmez Merkel, Macron gibi AB liderleri telaşla “tabii ki Türkiye’de kalmalılar, biz alamayız” telaşına düştüler- hem de bunun karşılığında AB kaynaklarından faydalanacak. Bir yandan da işler yolunda gitmediğinde AB’ye karşı mülteci kozunu kullanabilecek. Bu, karşılıklı bir kazan-kazan anlaşması; hem AB hem de Türkiye için, bundan zarar gören ise sadece göçmenler…

Ancak iktidar için bu plan da tutmadı. Önce Bahçeli aynı açıklamada Afganları almamayı, hatta tespit edip geri göndermeyi salık verirken; sonra sosyal medyaya “Afgan erkekleri geliyor” temalı videolar sürüldü ve kamuoyunda ırkçı, nefret söylemleri içeren tartışmalar örgütlendi. Bu tartışmalar kuşkusuz toplumda da yansımalarını buldu. Zira iktidarın göç politikasızlığı, Altındağ’da yaşanan ırkçı saldırılar, ekonominin durumu ve sefalet boyutundaki yaşam koşulları özelde Afganlara yönelik nefrete, genelde de iktidara dönük tepkiye dönüştü. Ana muhalefet de “sınır namustur” gibi popülist bir söylemle “gelenleri geri göndereceğiz” diyerek kendisinin de herhangi bir göç politikası olmadığını ortaya koymuş oldu. İşlerin iktidar cephesinde bu denli yolunda gitmediği bir dönemde, bu tartışma “mülteci kabul etmeyeceğiz” açıklamaları ile kapatılmaya çalışıldı.

Emperyalizm ve onun bölgesel aktörlerinin yağma ve talan politikaları da, Taliban’ın kadın ve emek düşmanı İslamcı iktidarı da Afgan emekçi halkının yararına değildir. Taliban gericiliğinden kaçmak zorunda kalanlara mülteci statüsü ve istedikleri ülkede yaşama hakkı tanınmalı, insan hayatı ülkelerin çıkar savaşında bir koz unsuru yapılmamalıdır. Saray iktidarının bu ülkede yarattığı toplumsal yıkım politikalarının faturası ülkesinden kaçan göçmenlere değil, mücadele eden işçi ve emekçiler tarafından bizzat iktidara kesilmelidir.

Taliban rejimine karşı Afgan kadınlara destek!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) Kadınlar

ABD, 30 yıllık işgalden sonra Afganistan’dan mağlup olarak çekildi. “Dünyanın jandarması” rolündeki emperyalizmin yeni bir yenilgisidir bu. Artlarında enkaz halinde bir ülke bıraktılar. Güç, aşırı gerici İslamcı bir hareket olan Taliban’ın eline geçti. Bizzat emperyalizm tarafından yaratılmış bir canavar olan Taliban, 80’li yıllarda SSCB’nin işgaline karşı bir gerilla savaşı yürütmek amacıyla emperyalizm tarafından finanse edilmiştir. İşgalin yenilgiye uğratılması ve SSCB’nin yıkılmasından sonra ABD ve Pentagon Afganistan’daki kontrollerini kaybetmiştir.

Taliban, hüküm sürdüğü 1996-2001 yılları arasında, esas olarak kadınlara karşı vahşice baskı uygulayan teokratik bir hükümetle burjuva İslamcı bir diktatörlük rejimi uyguladı. Şimdi Taliban, Afgan halkının büyük bir bölümünün, özellikle şehirlerde, kadınların ve ülkede yaşayan diğer etnik grupların uğruna direneceği, halkın sahip olduğu kısmi özgürlükleri ve kadın haklarını tasfiye etmeyi planlıyor. Örneğin, 19 Ağustos’ta binlerce kişi İngilizlerden bağımsızlığın kutlandığı ulusal bağımsızlık gününde Afgan bayrağını savunmak için sokaklara döküldü ve Taliban tarafından bastırıldı.

Kabil Havaalanı’ndan kız çocuklarıyla kaçmaya çalışan çaresiz kadınların görüntüleri, dünyanın dört bir yanında Taliban rejimine karşı Afgan direnişini ilgiyle takip eden kadın hareketini mücadele etmekten hiçbir zaman alıkoymayacak. Afgan kadınları kaçmaya çalışıyor çünkü 90’lı yıllarda Kuran’ı en baskıcı bir biçimde dikte eden Taliban’ın, kadınları burka giymeye zorlayan, yanlarında erkek olmadan sokağa çıkmalarını, ev dışında çalışmalarını veya okumalarını yasaklayan uygulamaları ve daha birçok zulmü hâlâ hafızalarda.

Yirmi yıllık emperyalist işgalde, hem ABD hem de NATO bölgeyi bombaladı, sivilleri öldürdü ve sistematik olarak insan haklarını ihlal etti. Bu işgal milyonlarca Afgan’ı evlerinden kovdu ve Avrupa Birliği’nin sistematik olarak sınırlarını kapatması ve göç kontrolünü Türkiye gibi diğer ülkelere devretmesiyle milyonlarca mülteciyi insanlık dışı yaşam koşullarına sahip kamplara mahkûm etti. Ve AB’ye girmeyi başaranlar, daha fazla sömürülmek için temel haklarından mahrum bırakıldılar. Aslında, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron gibi emperyalizmin sözcüleri, amaçlarının Avrupa’ya yönelik göç akınındaki artışı durdurmak olduğunu açıkladılar.

Bu politikayı kınıyor ve reddediyoruz, tüm hakların sağlanarak sınırların açılmasını savunuyoruz. Özelde kadınlar ve genel olarak Afgan halkı için çözümün, ülkeyi işgal eden ve yok eden ABD emperyalizmden gelmeyeceği açıktır. Fakat aynı şekilde çözüm Taliban’dan ve onların köktenci ve kadın düşmanı hareketinden de gelmeyecektir.

Ülke çapında askeri kontrole sahip olan Taliban İslamcı hareketi, Afganistan İslam Emirliği olarak adlandıracağı İslam ve şeriat hukukunun aşırı gerici yorumu altında teokratik bir devlet kurmayı hedefliyor. Bir dinin araçsal kullanımıyla, Afgan kadınların özgürlüklerinde ve haklarında bir gerileme dayatacak ve bu da kapitalizmin ataerkil toplumsal ilişkilerine özgü baskı ve eşitsizliği pekiştirecektir. Ev dışında çalışmanın engellenmesi, vücudunun herhangi bir yerini göstermenin veya makyaj yapmanın, topluluk içinde konuşmanın veya gülmenin yasaklanması, spor faaliyetlerine katılamama ve daha önceki iktidarları döneminde uyguladıkları diğer kadın düşmanı politikaları yeniden hayata geçirmeye çalışacaklar.

Afgan kadınların yaşamları, işleri ve bedenleri üzerinde tahakküm kurma girişimi karşısında cevaplarının oturup beklemek olmayacağına dair inancımız tam. Sokakları kuşatan ve yeni aşırı gericiliği dayatmaktan sorumlu Taliban rejimi milislerinin silahlı varlığı karşısında; özgürlük ve haklarına dönük saldırıyı reddetmek için takdire şayan bir cesaretle gerçekleştirdikleri örgütlenme, protesto ve yürüyüşleri çok önemsiyoruz.

1990’ların baskılarına geri dönüşü engellemek ve bağımsızlıklarını, eşitliklerini ve özgürlüklerini elde etmek için yeni hükümete karşı mücadele veren kadınlarla ve tüm Afgan halkıyla uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz. Afgan halkının, kadınların ve muhaliflerin özgürlüğünün, ancak sosyalizme tam haklarla ilerleyen bir işçi sınıfı hükümetiyle gerçekten garanti altına alınabileceğini biliyoruz.

Sosyalist feministler olarak Afgan kadınların Taliban’a karşı her türlü direnişini ve örgütlenmesini sahipleniyoruz. Afgan kadınların mücadelesi bizim de mücadelemizdir. Birçok batı ülkesindeki aşırı sağ ve sağın, kadına yönelik şiddetin politik niteliğini reddeden, cinsel eğitim ve üreme eğitimini sorgulayan ve iptal eden, cinsiyete dayalı iş ayrımcılığının varlığını reddeden, kürtajın yasallaştırılmasını reddeden, cinsel istismarı görmezden gelen ve hatta meşrulaştıran, yeniden üretim işlerinin tanınmasına karşı çıkan, bakım işlerinin eşit dağılımını ve çocuk terki olgusunu alaya almak gibi kadınlara karşı aşırı gerici bir ataerkil politika geliştiren Evanjelik ve Katolik köktendinci dini hareketlere yönelik sürdürdüğü sağlam desteği kınıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak tüm uluslararası kadın hareketini bu mücadeleye eşlik etmeye ve teokratik diktatörlüğe ve tüm emperyalist müdahalelere karşı zafer kazanması için onunla dayanışmaya çağırıyoruz.

#TodasSomosAfganas (#HepimizAfganız)

20 Ağustos 2021

Göçmenler ve sendikalar

0

Taliban gericiliğinden kaçarak Türkiye’ye akan binlerce Afganlı, ülkedeki göçmenler/sığınmacılar sorununu tekrar ve çok daha şiddetli olarak gündeme getirdi. Bu “yabancılara” karşı tepkiler yer yer ırkçı saldırılara dönüşüyor. Biz işçiler olarak bu konuda ne düşünmeli, ne tür politikalar önermeliyiz?

Öncelikle şunu belirtelim: Ülkemize gelen göçmenlerin çok büyük bir kesimi işçi ve emekçi insanlardır. Elbette aralarına iç savaş heveslisi şeriatçı militanlar, mafya unsurları vb. karışmış olabilir ve onlar hangi ulustan olursa olsun bizim düşmanımızdır. Ama genel kitle emekçidir ve emekçiler tüm dünyada tek bir sınıftır. Yani onlar bizim sınıf kardeşlerimizdir.

Üstelik bir dünya sınıfının üyeleri olarak biz işçilerin istediğimiz yerde bulunma ve çalışma hakkına sahip olmamız gerekir. İşçi sınıfı enternasyonal bir sınıftır. Milli sınırlar bizi birbirimizden ayıran patronların yararınadır.

Dikkate almamız gereken bir husus daha var. Bugünlerde pek çok politikacı göçmenler üzerinden ırkçı ve ayrımcı nutuklar atıyor. Hatta onları geri yollayacaklarını iddia ediyorlar. Oysa bunun hiçbir hukuki dayanağı yok. Bilelim ki göçmenlerin büyük bölümü bu topraklarda kalacaktır, bu ülke halkının bir parçası olacaktır. Dolayısıyla onları emekçi sınıfımız içinde ne kadar erken toparlar ve örgütlersek, mücadelemiz açısından o kadar olumlu bir adım atmış oluruz.

Yabancı işçilerin, ülkedeki yerli işçilerin işlerini elinden aldıkları ve ücretlerin düşmesine neden oldukları da söyleniyor. Bu da tam doğru değil. Patronlar yabancıları genellikle yerli işçilerin yapmadıkları iş alanlarında istihdam ediyorlar. Yerli işçiler kaçak ve kölelik ücretlerine çalışmayı kabul etmedikleri için, patronlar yabancıları boğaz tokluğuna sömürüyorlar. Dolayısıyla bizim düşmanımız ve asıl suçlular yabancı işçiler değil, köle sahibi rolünü üstlenen patronlardır.

O halde yapılması gereken, sendikaların derhal yabancı emekçileri örgütlemeleri ve bünyelerinde toplamalarıdır. Sendikalar insancıl mesajlar vermekle yetinmemeli. Devletten, kaçak çalıştırmanın önlenmesi için tedbirler talep etmeli. Hatta bu tür çalıştırmayı önlemek için bizzat kendileri denetimler düzenlemeli.

Tüm yabancı emekçiler yasal çalışma hakkına sahip olurlarsa, sendikalarda örgütlenirlerse ve sosyal sigorta kapsamına alınırlarsa, patronların onları kölelik koşullarında çalıştırmalarının ve yerli işçiler karşısında kullanmalarının önüne geçilebilir.

Unutmayalım ki, ne işsizlik ne de yoksulluk emekçinin suçudur. Bu durumun sorumlusu, yüksek kârlar uğruna emekçileri kölelik koşullarına mahkûm eden kapitalistler ve devletin tüm imkânlarını onlara sunan patron hükümetleridir. Ve biz işçiler buna direnmeyelim diye bizleri dilimize, dinimize, ten rengimize, doğduğumuz yöreye vb. göre bölmeye çalışıyorlar.

Oysa emekçinin Türk’ü, Kürt’ü, Çerkes’i, Suriyeli’si, Afgan’ı olmaz. İşçi işçidir. Tek bir dünya sınıfının bireyidir. Hepsi kapitalistler tarafından aynı tarzda sömürülmektedir. Dolayısıyla “yabancılar” konusunda yapmamız gereken birleşmek, birlikte örgütlenmek ve patronlara karşı birlikte mücadele etmektir.

Bu amaçla sendikalarımızı harekete geçmeye çağırmalıyız.

Bel Karper grevinde 100. gün!

0

Tekgıda-İş sendikası, Fransa menşeli şirket Bel Karper’in Çorlu’da bulunan fabrikasında çoğunluğu sağlamasına rağmen, sözleşme masasına oturmayı reddeden patronun sendika düşmanı tutumuna karşı 100 gün önce grev kararı almıştı. Sermayedar tarafından grev kırıcılığıyla birkaç hafta içinde sönümleneceği düşünülen grev tam 100 gündür kararlılıkla devam ediyor.

İşçi Demokrasisi Partisi, 100. günde grev alanında işçilerin yanındaydı. İşçiler, patronun sadece sendikal yasaları çiğnemekle kalmadığından, üretimi sürdürme inadı nedeniyle insanların sağlıklarını da hiçe saydığından bahsettiler. Ayrıca işçiler, patronun niteliksiz ve deneyimsiz insanlarla üretimi sürdürmeye çalışmasından dolayı üretilen ürünlerin son derece sağlıksız olduğunu ve denetime tabi tutulması gerektiğini belirttiler.

Patronun bugüne kadar grev kırıcı tutumuyla bir sonuç alamadığı ve sendikaya diz çöktüremediği ortada. Bel Karper işçileri kazanırsa, sendikal direnişte olan tüm işçiler kazanacak. İşçiler diğer sektörlerin de bundan olumlu etkileneceğini düşünmekteler. Onların mücadeleleri sadece kendileri için değil, insanca ve onurlu bir yaşam isteyen ve bunun için mücadele eden tüm işçiler için.

Sendika haktır engellenmez! Yaşasın Bel Karper grevi! Yaşasın sınıf dayanışması!

Adkotürk’te grev başladı

0

Çerkezköy’de Indomie marka noodle’ları üreten, 570 kişinin çalıştığı Adkotürk fabrikasında 129. günlük direnişten sonra grev süreci başladı. İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) grevin ikinci gününde ziyaret ettiği grev alanındaki işçiler, sendikanın fabrika içinde çoğunluğu sağlayıp toplu iş sözleşmesi masasına oturana kadar mücadeleyi bırakmayacaklarını coşku ve kararlılıkla belirttiler.

Tekgıda-İş sendikasının örgütlü olduğu fabrikada önce bazı işçiler sendikalaştıkları için Kod-29 bahanesiyle işten çıkarılmışlardı. Bunun üzerine direnişe geçen işçiler tam 129 gün direndiler. Bu süre içinde sendikal örgütlenme fabrika içinde de devam etti. Adkotürk fabrikasında sendikalaşmaya ve toplu iş sözleşmesi hakkına dönük tüm çabalara karşı patronun “buraya sendika girmeyecek” tavrı bir anayasa ihlalidir.

Pandemi sürecinde işten atmaların sözde yasak olduğu bir dönemde sadece sendikalaştıkları için birçok işçiyi Kod-29 bahanesiyle işten çıkaran Adkotürk patronu, şimdi grev süreciyle karşı karşıya. Üstelik birçok işçi tüm yıldırma ve korkutma faaliyetine karşı fabrika içinde kararlılıkla örgütlenmeye devam etmekte.

İDP olarak güvenceli bir iş, insanca çalışma koşulları ve ücret için mücadele eden ve anayasal hakları olan sendikalaşma özgürlüğünü kullanan Adkotürk işçilerini selamlıyor, bu mücadelede sonuna kadar yanlarında olduğumuzu belirtmek istiyoruz.

Adkotürk’e sendika grevle girecek! Yaşasın işçilerin birliği!

Yemeksepeti’nin sendika düşmanlığı Manisa’da protesto edildi

0

Manisa Yemeksepeti-Banabi deposunda çalışan ve sendikaya üye oldukları için işten atılan üç işçi için TÜMTİS tarafından basın açıklaması yapıldı. 24 Ağustos Perşembe günü saat 12’de Yemeksepeti-Banabi Manisa deposu önünde bir araya gelen emekçilere Banabi işçileri de destek verdi.

Basın açıklamasını TÜMTİS İzmir Şube Başkanı Şükrü Günseli okudu. Yemeksepeti’nde gerçekleştirilen örgütlenme çalışması hakkında bilgi veren Günseli, işten atılan üç işçinin sendikal faaliyetleri yüzünden cezalandırılmak istendiklerini belirterek sendika olarak buna izin vermeyeceklerini ifade etti.

TÜMTİS Şube Başkanı Şükrü Günseli’nin ardından, işten atılan üç işçiden biri olan Kemal Oğuz söz aldı. İçeride yaşadıkları baskıları anlatan Oğuz, işçilerin zor şartlarda çalıştıklarını, bu yüzden de sendikal faaliyet yürüttüklerini belirtti.

Son olarak sözü Türk İş Manisa İl Temsilcisi ve Türk Metal Sendikası Manisa Şube Başkanı Ercan Dereli aldı. Dereli yaptığı konuşmada, Banabi işçilerinin sendikalılaşma mücadelelerinin yanında tüm güçleriyle olacaklarını belirtti.

Çok sayıda işçinin katıldığı basın açıklaması “Banabi’ye sendika halaylarla girecek”, “Birleşe birleşe kazanacağız”, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz” sloganlarıyla sona erdi. Eyleme İşçi Demokrasisi Partisi ile Manisa Emek ve Demokrasi Platformu’nun diğer bileşenleri destek verdi.

Discrimination divides, struggle unites!

0

The cost of the destruction and misery caused by the one-man regime has been increasing by day. The pandemic management that has been sacrificed to greedy bosses’ profit-making from day one resulted in more than 50 thousand deaths according to official figures. Due to the uncontrolled lifting of pandemic restrictions in expectation for revenues from tourism, the number of Covid cases has recently increased again, putting the re-opening of educational institutions in danger.

The “social pandemic” that accompanies the coronavirus pandemic continues to wreak havoc on workers. Workers who saw wage decreases, those who lost their jobs entirely, or the small business owners who couldn’t run their business as usual for months have all been trying to survive on personal loans with high-interest rates. The rate of use of personal loans as well as the rate of credit card debts increased by 37 percent within the last year, exceeding 700 billion liras. The only solution that the Palace regime offers in the face of this situation is incentivizing further individual borrowing. Even worse, the Palace continues to transfer tens of billions of dollars from the treasury to its “gang of five,” while proposing an increase in wages in accordance with the official inflation rate during the yearly collective bargaining agreement process concerning hundreds of thousands of workers, millions of civil servants, and retirees, even though the official inflation rate lags much behind that of real inflation.

The People’s Alliance, in full awareness that it has been losing its social support, accelerates its politics of polarization and repression. In addition to the systematic attacks against the HDP, the spreading news about lynchings against Kurds occurring in various cities in the recent days reveal that the regime is now spreading racism using all kinds of methods. Added to this are the politics of demonization of LGBTI+s, which aims at suppressing different sexual orientations and silencing all opposition groups.

Within this context, the topic of the day has lately been the situation of Afghan refugees. A xenophobic and racist campaign was organized against Afghan refugees, especially through social media, when they had to leave their homes due to the civil war in Afghanistan and the advance of the Taliban and started crossing the Turkish border in numbers. This campaign was immediately endorsed by the Bolu Mayor of the CHP, a politician known with his racist stance, through certain statements he made. Although some voices rose from within the CHP condemning his racist statements, others from the party chose to back them up. Kılıçdaroğlu himself, for instance, declared that they would “send the Syrians to their homes in peace” without specifying how exactly they plan to do so.

So, it seems that the National Alliance parties are also seeking to increase their votes by playing their cards on xenophobia. The source of the problems for us, the workers and the oppressed, is not refugees who are forced to flee from their countries due to wars and dictatorship regimes, but capitalism and the governments that sustain it. Those who do not ever speak out against imperialist occupations, against dictatorship regimes, against bosses who use immigrants as source of cheap labor, against the EU that made Turkey into its border guard, or against the AKP’s hypocritical and pragmatic immigration policy, prefer to fuel xenophobia by targeting refugees instead. All class organizations should raise their voice against xenophobia, all unions should develop policies to include immigrants who are part of the working class, and the socialist movement should stand against racism and expose the hypocritical refugee policies of the EU and the AKP.

As the one-man regime weakens, so do accelerate the efforts of both the People’s Alliance and other establishment parties to divide and separate us, the workers and the oppressed, based on our identities. We must unite our struggles to nullify these efforts and to reach at our common dream of having conditions of living that befit human dignity and a new order that is free of oppression and exploitation.

Afganistan’da ABD emperyalizminin ağır yenilgisi

0

Bütün dünya Kabil havalimanında binlerce Afgan’ın askeri uçağa binmeye çalışırkenki içler acısı görüntülerine şahit oldu: Bu, ABD emperyalizminin fiyaskosunun en açık göstergesi.

ABD ve NATO müttefikleri Afganistan’dan kaçıyor. Taliban, birçok büyük şehirle birlikte başkent Kabil’i ele geçirdi. İşgalin neredeyse 20 yıl ardından, ülkeyi darmadağın halde bırakıyorlar.

Vietnam’dan sonra ABD’nin en ciddi yenilgisi bu. Ve ABD emperyalizminin egemenlik krizinin en derin hale geldiği bir zamana denk düşüyor. Politik, ekonomik ve askeri bir kriz.

Başkan Biden, geri çekilmek adına Taliban’la anlaştığı için Trump’ı suçluyor. İşgaldeki baş müttefik Birleşik Krallık’ın Savunma Bakanı, ABD-Taliban anlaşmasıyla ilgili “çürümüş bir anlaşma” ifadesini kullandı. Şubat 2020’de Trump yönetimi askeri birliklerin Mayıs 2021’de geri çekileceği konusunda Taliban’la anlaşmıştı. Biden, geri çekilişin eylülde gerçekleşeceğini, fakat tarihi (baskıyla) öne aldığını açıkladı. 15 Ağustos Pazar günü, Taliban Kabil’i ele geçirdi.

Bu açıklama yayımlanırken, işbirlikçiler ve kukla hükümet yetkilileri kaçabilsin diye, 6000 Amerikan ve İngiliz birliği, başkentin havalimanını kaos içinde korumaya kapattı. Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani ise çoktan ülkeden kaçmıştı.

Afganistan sınırlarını Çin, Pakistan, İran, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’la paylaşıyor. 38 milyon nüfusuyla, dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. 328 bin hektar alanın üzerinde haşhaş yetiştiriciliğiyle (afyon ve eroin) bu alanda dünyanın en büyük üreticisi olan Afganistan’ın birincil ihracatı afyon (haşhaş). Afyonu kaçakçılık yoluyla ihraç eden Taliban’ı besleyen ise tam olarak bu afyon ticareti.

2001’deki ABD işgali “dünyaya düzen getirmek” içindi

İşgal, İkiz Kuleler’i hedef alan ve arkada 3000 ölü ve yaralı bırakan New York, Pensilvanya ve Washington’daki terörist saldırıların hemen ardından -bir ay bile geçmeden- 7 Ekim 2001’de başladı. 

Başkan Bush tarafından emredilen Afganistan işgalinin sözde amacı, “terörizmle savaşmak” ve Afganistan hükümeti tarafından korunan, saldırıların beyni olduğu düşünülen El Kaide lideri Usame bin Ladin’i ele geçirmekti. İkiz Kuleler’i deviren saldırıların kaynağı veya amaçları hiçbir zaman açığa çıkmadı.

Suudi Arabistan’da doğan Bin Ladin; 1980’lerde Sovyetler Birliği’ne karşı savaşması için CIA ve ABD tarafından desteklendi, eğitildi ve silahlandırıldı. Eski Sovyetler Birliği, Afganistan’da o dönem kendisine müttefik olan hükümeti savunmak, sonraları Taliban’ın içinden çıkacağı İslamcı hareketlerin ilerleyişini durdurmak için Afganistan’ı işgal etmişti.

Saldırı bahanesiyle ABD, iç siyasette ve uluslararası alanda, Afganistan’ı ve 2003’te Irak’ı (Bin Ladin ve El Kaide’yle hiçbir alakası olmayan bir ülke) işgal etmek için destek kazandı.

Esas amaç, Asya’da azalan hâkimiyetini ve Irak/Ortadoğu petrollerindeki kontrolünü artırmak için 11 Eylül saldırılarını kullanmaktı. Bush ve onu takip eden başkanlar, kendilerini “dünyanın jandarmaları” olarak resmedip “düzen” getirmek istediler. 20 yıl sonra açığa çıktı ki, esasında “dünya düzensizliği”ni teşvik etmişler. Bu aynı zamanda emperyalizmin, Vietnam’daki askeri ve siyasi yenilgisini geride bırakamadığını gösteriyor.

Washington, Afganistan’ı işgal etmek için Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya, Avusturya, İtalya, Almanya ve diğer NATO ülkelerinin desteğini aldı. Aynı zamanda Kolombiya ve diğer Latin Amerikalı paralı askerlerden oluşan orduları kiraladı. Güçlü hava desteğiyle birlikte, bu, 200 bin kişiye ulaşan bir askeri güçtü.

Soykırım niteliği taşıyan (200 bin ölü ve milyonlarca yaralı ve mülteci) bombalamalara ve katliamlara rağmen işgal, hiçbir zaman tüm bölgeleri kontrol altına alamadı. Taliban, Afganistan’ın güneyinde, halkın bir kesiminin desteğini de arkasına alarak, kontrolünü sürdürdü. Amerika ve NATO müttefikleri, işgalci orduları finanse etmek için 1 trilyon dolar harcadığını iddia ediyor. İşgalcilerin birliklerinde 8000’e yakın zayiat vardı. Savaşmadan teslim olan 300 bin Afgan askerin talimi için 88 milyar dolar harcandı. Bir kez daha, işgalci bir gücün, işgal ettiği topraklarda kendisine etkin bir şekilde hizmet edecek bir ordu tesis edemediği ortaya çıktı. Son dönemdeki gelişmeler, Afgan ordusunun içi boş niteliğini ortaya koydu. Emperyalist işgalcilere dönük nefret, bu çöküşün temel sebebi. Bu ordunun ona moral gücü verecek bir amacı yoktu. Taliban da olsalar, sonuç olarak kendi vatandaşlarıyla yüzleşmek istemediler.

20 yıl sonra, Bush, Obama, Trump ve şimdi Biden yönetimlerinin ardından, emperyalist güçler yenilerek geri çekiliyorlar.

Taliban: emperyalizmin yarattığı bir canavar

Taliban Peştunların oluşturduğu aşiretlerin federasyonuyla yönetilen, kapitalizm yanlısı, Sünni mezhebe dayanan siyasal İslamcı bir hareket. Taliban ya da Peştun dilinde “talebeler”, 1980’lerde eski SSCB işgaline karşı Afgan direnişinin bir hizbi olarak, 1990 başlarında ortaya çıktı. Pentagon, CIA ve Pakistan tarafından finanse edilen “mücahit” gerillalardandı. Dolayısıyla, Taliban’ı yaratan bizzat ABD emperyalizmiydi. Daha sonraları bu hareket ABD’nin kontrolünden çıktı. 1994’te Taliban, SSCB’ye karşı savaşan eski gerillaların diğer kanatlarıyla bir iç savaşa girdi. 1996’da Afganistan’da iktidarı ele geçirdi ve 2001’de ABD işgaline kadar yönetti. Bu dönemde Afganistan İslam Emirliği’ni kurdular (şimdilerde yeniden kurmak istedikleri, mutlak siyasi-dini otoriteyle yönetilen bir İslami monarşi biçimi).

Taliban, kendi İslam hukuku yorumlarına (şer’i hukuk) dayanan bir burjuva İslamcı diktatörlük oluşturdu. Zina yapanları ve cinayet işleyenleri halka açık olarak infaz etti. Hırsızlıktan suçlananların ellerini ve ayaklarını kesti. Erkekler sakal bırakmak, kadınlar ise tüm vücutlarını örten burka (çarşaf) giymeye zorlandılar. Kadınlar ancak bir erkek eşliğinde dolaşabiliyorlar ve 10 yaşından sonra eğitim göremiyorlardı. Taliban ayrıca televizyon, müzik ve sinemayı yasakladı.

Afganistan nereye gidiyor?

Taliban’ın iktidarda bulunduğu dönemdeki baskıcı yönetimi ve Peştun etnik yapısına dayanan ayrımcılığı yüzünden Afgan halkının büyük bir kısmı Taliban’a direniyor. Özellikle kentlerde yaşayanlar, kadınlar ve diğer etnik gruplar Taliban’a karşılar. Dini lider Hibetullah Ahundzade, 25 Mayıs 2016’da Taliban’ın en yüksek rütbeli komutanı olarak atanmıştı. Diktatöryal İslami emirliği yeniden kuracaklarını duyurdular. ABD ile çatışmalarına rağmen Taliban’ın antiemperyalist bir programı bulunmuyor. Daha şimdiden lityum ve bakır yatırımı sözü veren Çin emperyalizmiyle açıktan pazarlıklara başladılar ve Rusya’ya çeşitli garantiler verdiler.

ABD emperyalizminin işgaline ve işlediği suçlara karşı olan tutumumuz, Taliban’ın aşırı gerici hükümetine hiçbir şekilde destek verdiğimiz anlamına gelmez. İUB-DE olarak, Afgan halkının Taliban’ın yeni baskıcı hükümetine karşı önemli bir direniş göstereceğine inanıyoruz. Afgan halkına ve özellikle kadınlara dönük her türden baskıcı eylemi kınıyor ve reddediyoruz.

Bağımsızlığı ve ülkesini işgalcilerden, teokratik veya başka türden diktatörlüklerden arındırarak inşa etmek için mücadele edecek Afgan emekçi halkıyla dayanışmamızı göstermeliyiz. Aynı zamanda, Asya ve Avrupa’da ayrımcılığa uğrayan, sömürülen milyonlarca Afgan mülteciyle dayanışmayı yükseltmeliyiz. Emperyalizm tarafından yok edilen bir ülkeden göçmek zorunda kalanlar, bütün ekonomik ve sosyal haklarıyla göçmen olarak kabul edilmeliler.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

17 Ağustos 2021

Cinsel istismarın belgesi

0

Türkiye’de neredeyse haftada bir “kan donduran” istismar haberiyle karşılaşıyoruz. Peki, toplumsal tepkilere rağmen istismarcılar neden tutuklanmıyor? Oysa istismara uğrayan çocuklar başlarına geleni yazarak, çizerek anlatıyorlar. Musa Orhan tarafından cinsel saldırıya uğrayan İpek Er, hayatını sonlandırmadan önce tüm olayı detaylarıyla anlatan bir mektup bırakıyor. Yine de bu deliller faillerin tutuklanmasına yetmiyor ve infialler hızlıca gündemden kalkıyor veya bir başka “kan donduran” olayla tedavül oluyor.

İstismarcılar tutuklanmıyor çünkü cinsel istismar suçlarında istismarcının cezalandırılabilmesi için makul/kuvvetli şüphe yeterli sayılmıyor, “somut delil” aranıyor. Uzun süredir herhangi bir yasal zemini olmamasına karşın fiiliyatta kural haline gelmiş bu uygulama, geçtiğimiz ay Dördüncü Yargı Paketi’yle yasalaştı. Bu paketle cinsel istismar, kasten öldürme gibi “katalog suçlar”da tutuklama için “somut delil” şartı getirildi. Kadın veya çocuk eğer istismar yaşadığına ilişkin somut bir delil getiremezse, şüpheli asla tutuklanmıyor, hatta beraat ediyor. Varsayalım şiddete uğradınız, bunun delilini de yaratıp getirmeniz gerekiyor; çünkü savcılıklar ve karakollarda size uğradığınız şiddetin, cinsel istismarın belgesini soracaklar. Vücudunuzda bir iz varsa şanslı sayılıyorsunuz! Bu izi hemen delilleştirmeniz için sağlık kuruluşuna başvurmanız gerekiyor. Cinsel şiddetin örseleyiciliğine bir de tıbbi belgeleme sürecinin örseleyiciliği ekleniyor. Çünkü ne sağlık çalışanları ne hekimler nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini biliyorlar. Kolluk ve yargı aşamalarına gelene kadar bu basamağı aşayamayacağı için mağdurlar kendilerine inanılmayacağı kaygısıyla adalet arayışına girmekten vazgeçiyorlar ya da zaten belge sorularak kapıdan döndürülüyorlar. Nihayetinde istismarcı değil ama mağdur cezalandırılmış oluyor.

Somut delil şartı kimin işine yarıyor?

Somut delil ne demek, bunu ne tıpçılar ne de hukukçular biliyor. İstismar davalarının kaderi hâkimlerin yorumuna terk ediliyor. Bu hem hukuk güvenliği için büyük bir kayıp hem de kadınların 6284 ile kazanımlarına önemli bir saldırı. Zira cinsel saldırı ve istismar suçlarında suçların doğası gereği genelde somut delil bulunmuyor. Kadına yönelik suçlarda en büyük delil kadının beyanıdır. Cinsel istismar suçu için yazılı gerekçenin ötesinde “somut delil şartı” aramak, istismarcıların tutuklanmasını daha da zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu hükümle aslında 6284 sayılı kanunda mağdurun beyanı hakkındaki “delil ve belge aranmaz” hükmü de çiğnenmiş oluyor.

Dördüncü Yargı Paketi denen torbadan neden şimdi böyle bir şey çıktı diye soranlara iktidarın 2016 yılından beri cinsel istismarcılara af getirme çabasını hatırlatalım. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ tarafından Meclise sunulan önerge ile cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi durumunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması teklif edilmiş ve teklif hemen hemen her torba yasanın içine sokulmuştu. Form değiştiren bu teklifi “somut delil şartı”nda görmek mümkün.

Bizim infiallere değil, istismarın “kan donduran” detaylarına değil; cezasızlığın giderek arttığı bu vaziyette istismarcıların cezalandırılmasını engelleyen cinsiyetçi kriterlerin lağvedilmesine ihtiyacımız var. Kadınlara yönelik şiddetle mücadeleye ilişkin olarak bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı uluslararası sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nde ısrar etmeye ihtiyacımız var. 6284’ün altının oyulmaması için, şiddetle mücadele için, o şiddetin çoğu zaman tek tanığının, mağduru olan kadının beyanının esas alınması için iktidarın kirli ajandasına dur dememiz gerekiyor.

Yemeksepeti kuryesi sendikalaşma sürecini anlattı

0

İki yıla yakındır Yemeksepeti Banabi’de kurye olarak çalışıyorum. Türkiye’de işsizliğin tavan yaptığı son yıllarda birçok farklı meslekten işçi burayı kurumsal bir şirket olmasından dolayı tercih etti. Yüksek lisansını bitirip iş bulamayanlardan hizmet sektörünün farklı alanlarında çalışanlara kadar geniş bir yelpazeden bahsedebiliriz. Kimi yükselip daha iyi yerlere gelmek için, kimi ise işsizlik ve pandemi dönemini atlatana kadar bu işe başladı. Hepimizin amacı onuruyla güvenceli bir işe sahip olmaktı. Yemeksepeti bize uçsuz bucaksız kariyer imkanlarından vaat ederken bizler maaşımızı bile düzgün bir şekilde alamayacağımızı bilmiyorduk. Ne de olsa Türkiye’deki en genç, en yenilikçi şirket. Nevzat Aydın da sözüm ona “demokrat” bir yönetici. Hakkımız en azından asgari ölçekte korunur zannediyorduk. 

Pandemi dönemi, günlük 11 saatin altına düşmeyen çalışma temposuyla geçti. Evde kalamadık bari ücretlerimiz düzgün yatsın diye bekledik. Ancak bu öyle bir şirket ki, 400-500 lira eksik yatan ücretlerimizin hesabını bile soramadık. 

İşçi arkadaşlarımızla bir araya gelerek görüşüp konuştuktan sonra örgütlenelim ve sendikalı olalım dedik. Madem işçi olarak ciddiye alınmıyoruz biz de anayasal hakkımızı kullanalım, belki ciddiye alınırız diye düşündük. Patronun işçi düşmanlığı öyle büyükmüş ki sendika üyeliğimizi düşürmek için işkolunu değiştirdi. Aylarca süren faaliyetimizi bir evrak ile yok etti. Yani Nevzat Aydın hem hakkımız olan ücreti ve çalışma şartlarını bize vermedi hem sendika hakkımızı gasp etti. 

Biz yine durmadık, yolumuza devam ettik. Yemeksepeti İşçi Komitesi olarak adımızı artık daha fazla insan duydu. Sesimizi bütün ülke duydu ama Yemeksepeti asla duymadı. 

En sonunda bir yıla yakındır süren faaliyetimiz artık sonuca ulaştı. Artık Yemeksepeti’nde yetkili bir sendikamız var. TÜMTİS ile yürüttüğümüz bu faaliyet, binlerce Yemeksepeti işçisi için büyük bir umut. Patron Nevzat Aydın bizi sosyal medyada engellese de, Yemeksepeti yönetimi sesimizi duymamak için üç maymunu oynasa da biz inadımızdan vazgeçmeyeceğiz. Sendika hakkımızı tüm engellemelere rağmen kazandık. Yıllardır işçilerin sadece alınteriyle değil, kanıyla da servetine servet katanlara karşı artık bizim de bir sendikamız olacak. 

Şimdi geriye kalan sadece Yemeksepeti yönetiminin anayasal kazanımımıza saygı göstermesi. Çünkü istediğimiz şey sadaka değil, tam olarak hak ettiğimiz ücreti, çalışma şartlarında iyileştirmeyi, güvenceli işi ve hız baskısı yüzünden ölmeden, yaralanmadan çalışmayı istiyoruz. 

Yemeksepeti İşçi Komitesi olarak kazanımımıza sahip çıkacağız. İşçilere reva görülen ölümüne çalışma ve açlık düzenine son vereceğiz. Yemeksepeti çoğunluğu elde edip Çalışma Bakanlığı’ndan yetkimizi almış olmamıza rağmen yetkimize itiraz etti. Bu itirazı da yeneceğiz ve Yemeksepeti’ne sendikayı sokacağız.

Deprem: Tedbir almayan hükümet niçin suçlu bulunmuyor?

0

Gölcük depreminin üzerinden 22 yıl geçti. 17 Ağustos 1999’un acısı tarifsiz ve bu önlenebilir acının ardı arkası kesilmedi. Birkaç ay sonra Düzce’de bir büyük şok daha yaşanmıştı. O da son olmadı, Gölcük ve Düzce’nin ardından bugüne değin can kayıplı depremlerin yaşandığı yerler (çoğunda birden çok kez) şöyle: İzmir, Elazığ, Çanakkale, Silivri, Fethiye, Van, Kütahya, Hakkari, Doğubayazıt, Erzurum, Bingöl, Tunceli, Afyonkarahisar, Çankırı.

Türkiye deprem kuşağında olan bir ülke. Bunu hepimiz biliyoruz. Ancak dünyanın deprem açısından en talihsiz coğrafyası değil. Daha büyük risk taşıyan yerlerde çok daha az kayıp verildiğini ve buna rağmen Türkiye’nin deprem kaynaklı ölümlerde de bir dünya devi olduğunu biliyoruz. Peki nasıl olur da AKP hükümeti, tekrarlayan bu kıyamete rağmen tedbir almaz ve halkın bir kesimi tarafından suçlu bulunmaz?

Depremin olası etkileri hakkında ve deprem vergilerinin nereye gittiği hususunda daha önce yazmıştık. Şimdi İstanbul için yapılmış kapsamlı çalışmalara bir göz atarak gerçek sorumuza, hükümetin nasıl olup da deprem konusunda kılını kıpırdatmadan durabildiğine ve bir kesimin onu niçin suçlamadığına dönebiliriz.

İBB’nin Deprem Kayıp Tahminleri hakkında hazırladığı rapora göre “İstanbul’daki binaların ortalama %17’sinin (194.000 bina) orta ve üstü seviyede hasar göreceği”, “14.150 civarında can kaybı meydana gelebileceği”, “İGDAŞ istasyonların yaklaşık %40’ının orta ve daha üst seviyede hasar göreceği”, “İSKİ su şebekesinde 463 noktada, atık su şebekesinde ise 1045 noktada onarım ihtiyacı olacağı”, “trafoların %31 kadarının orta ve üstü seviyede hasar alacağı” hesaplanmış bulunuyor. Yani beklenen İstanbul depreminin sadece binaların yıkımı ve can kayıpları ile değil, altyapıya verilen zararlardan ötürü de büyük bir yıkım yaratacağı biliniyor.

Yukarıdaki harita, 2.475 yıl yinelenme periyotlu deprem tahmininde orta hasarlı bina sayısının dağılımını veriyor ki bu binaların tamamının yıkılıp yeniden yapılması gerekecek. Ağır ve çok ağır hasar haritası ise maalesef ki bunun bir benzeri.

Afetlerin etkisi incelenirken kullanılan “hasar görülebilirlik” diye bir kavram var. Bu kavram, olası bir afetin yaratacağı hasarları kimi başlıklar altında inceliyor. Mesela yukarıda kullandığımız harita depremin İstanbul’daki fiziksel hasarını gösteriyor. Bunun dışında hasarın ekonomik ve idari bileşenleri de varken bir başka başlık da sosyal hasar görebilirlik başlığı. Bu başlık, afetin sosyal hayatımıza etkilerini inceliyor. İbadetinizden siyasi toplantılara katılmanıza, gezip tozmanıza, çocuğunuzun okula gitmesine kadar aklınıza gelebilecek her türden sosyal faaliyetin afet kaynaklı nasıl aksayacağını inceliyor. Meraklısı İstanbul için hazırlanan sosyal hasar görülebilirlik raporuna buradan ulaşabilir. Biz şimdilik kendimizi aşağıdaki harita ile sınırlayacağız.

Bu haritada 40’ın altındaki kısımlar afetten sosyal hayatın hemen hiç etki almayacağını ifade ediyor. 40-50 bandı sosyal hayatın az düzeyde de olsa etkileneceğini, 50 ve üstü ise durumun kötü olduğunu sergiliyor. Çalışma İstanbul’un tüm mahallelerini kapsıyor. Eğri oturup doğru konuşacak olursak yukarıda sıraladığımız fiziksel hasarla kıyaslandığında, ulaşım aksar, elektrik, su, doğalgaz kesintisi olurken sosyal hasarın kıpkırmızı bir harita yaratması beklenirdi ki, haritanın bir hayli makul olduğunu görebiliyoruz. Peki bu nasıl olabilir?

Yanıt basit, hükümet işçi-emekçilerin sosyal hayatına bugüne kadar öyle bir hasar vermiş ki büyük bir afet bile bu hayatı çok daha kötü bir hale getiremiyor. İstanbul’un mahallelerinde yapılan bu araştırmalara bakacak olursak işçi-emekçiler olarak sosyal hayatımız zaten afet koşullarında ve beklentimiz olmadığı için deprem bile sosyal hayata beklendiği oranda bir etkide bulunamıyor.

Hükümet bu sayede tedbir almama rahatlığını gösterebiliyor. Egemenler emekçilerin tatile gidecek parası olmamasından çok, sosyalleşmenin başka ve daha büyük bir parçasının eksikliğine, örgütsüzlüğe güveniyor. Rapor, Türkiye’deki en büyük sosyalleşme olanağının örgütlenmek olduğunu da gösteriyor. Örgütlenmenin olmadığı yerde de emekçiler, “nasıl yaşarsak öyle ölürüz” kaderciliğine kapılabiliyor ve yönetenlerden hesap sormuyor.[1]

Bu tablo kader değil ve hızla değiştirilebilir. Depremi önleyemesek de sendikalarımızın, sınıf örgütlerimizin tamamında depremi bir gündem haline getirip mücadelemizin bir parçası olarak tutarsak ve örgütlenirsek hesap sorabilir ve hasarı sıfıra indirebiliriz.


[1] İlgilisi için raporun sonuç bölümünden bir paragrafı buraya koyuyorum: “…en temel bulgularından biri insanların değer yargılarının sosyal hasar görebilirlik içinde yadsınamayacak bir öneme sahip olduğunun tespit edilmesi olmuştur. İnsanların genel olarak doğa kaynaklı afetlerden zarar görebileceği beklentisi içinde olmamaları risk algısı farkındalığını kazanmamaları ve toplumda ‘afetlerin Tanrı’nın bir cezalandırılması’ inanışının yaygın olarak görülmesi afet riskini azaltma ihtiyacını olumsuz olarak etkileyen nedenler arasındadır. Toplumda genel olarak kaderci bir anlayışın hâkim olmasının da hazırlık sürecini olumsuz etkilediği görülmektedir.

Afetlerin sebebi AKP politikalarıdır, tek çözüm emek ve doğa merkezli bir planlamadır!

0

1. Küresel iklim krizinin dünya genelinde aşırı iklim olayları ve büyük felaketlere yol açtığı biliniyor. Ancak önce Van’da sonra da Kastamonu, Bartın, Sinop ve Karabük’te yaşanan taşkın, sel ve heyelanların yalnızca iklim krizi ile açıklanamayacağı, sorunun hükümetin bir avuç zengini daha da zengin etmek için hızla ve denetimsizce uygulamaya koyduğu projelerin bir sonucu olduğu gün gibi ortadadır. Bakanlığın 2019’da Ezine Çayı için yayımladığı taşkın riskini işaret eden raporu ve buna karşın alınmayan tedbirler bunu tek başına ispatlıyor.

2. AFAD’ın şimdiye değin (16 Ağustos) yayımladığı toplam can kaybı sayısı 70’ken, İçişleri Bakanlığına göre yaklaşık bir o kadar da kayıp söz konusu. Bu tabloyu hazırlayan, hükümetin bugüne değin sürdürdüğü tedbirsiz ve doğa düşmanı politikalardır. Felaket göz göre göre gelmiştir.

3. AKP hükümetinin işçileri ve doğayı katlederek inşaat patronlarını zengin etme politikası küresel iklim krizinin yarattığı sonuçları katmerlendirmektedir. Tüm uyarılara rağmen yapılan kıyı dolguları, yanlış yol projeleri, tarım arazilerinin yok edilerek dere yataklarına, yaylalara, vadilere yapılaşma izni verilmesi görünürdeki en ufak çaylara bile hesapsızca yapılan HES projeleri felakete davetiye çıkarmıştır. Bölgeden ulaşan iç yakan görüntülere ve her geçen gün ölü ve kayıp sayılarındaki artışa rağmen, normal şartlarda ormanları koruyup tarımı geliştirmekle sorumlu olması gereken Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli: “HES’ler selin sebebi yerine bana göre mağduru oluyor. HES’ler negatif olarak etkileniyor” diyerek hükümetin işçi ve halk düşmanlığını bir kez daha belgelemiştir. Bunca kayba ve alınmayan önlemlere rağmen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da “…en ufak bir mahcubiyet yaşamadık. Kimse, ‘Nerede bu devlet?’ demedi” derken kuşkusuz ki biz emekçilerden ve yoksul halktan değil, patronlardan bahsetmektedir.

4. Hükümetin uyguladığı yanlış imar ve enerji politikalarının yanı sıra bu projeler üzerindeki kamu denetiminin neredeyse tamamen tasfiye edilmesi ve afet planlamasının yapılmaması da problemleri derinleştirmektedir. Bu durum en ufak bir doğa olayının dahi afete yol açmasına sebep olmaktadır.

5. Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı bir kurum olan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün 2020 yılı Faaliyet Raporu’na göre Türkiye genelinde 714 adet HES işletme halindeyken, 37 tanesinin inşaatı sürmekte ve 493 tanesinin de inşaatına başlanması hedeflenmekteydi. Yani halihazırda vadi yataklarının doğal yapısı ve akışında büyük bir bozulmaya yol açan bu projelerin neredeyse yüzde 50 oranında bir artış hedeflenmektedir. Bu projeleri geliştiren şirketler Çevre Etki Değerlendirme raporlarını da bağımsız kurumlardan değil, ücretlerini şirketlerinin ödediği özel şirketlerden yaptırmaktadır. Bu durum tedbirsizlik ve denetimsizliği artırırken kıyıma yeni bir boyut katmaktadır. Önümüzdeki dönemde gerçekleşeceğine kesin gözüyle bakılan aşırı iklim olaylarına karşı korunmanın sağlanabilmesi için, ihtiyaç dışı olan bu projelerin derhal elden geçirilmesi ve gerekiyorsa hepsinin durdurulması gerekmektedir.

6. Saray rejiminin zenginlere hizmet etmek dışında hiçbir vasfının olmadığı bir kez daha ortaya çıkmıştır. Orman yangınlarının ardından gerçekleşen sel ve taşkın olayları Saray rejiminin bir afet yönetim sistemine sahip olmadığını gözler önüne sermektedir. Zenginler için sınırsız vergi afları ve doğa kıyım hakkı sunan Saray rejimi, gerçekleşen afet karşısında bir kez daha halka IBAN göndererek soruna sistemli bir çözüm sunamayacağını gözler önüne sermiştir.

7. Kaynaklar burjuvazi için değil işçi ve emekçiler için kullanılmalıdır. Bu bağlamda korunma çareleri açıktır:

  • Afetlere karşı afetin mağdurlarına IBAN göndermek yerine buna sebep olan ultra zenginlerden ek vergiler alınmalıdır.
  • Oluşturulan kaynakla ülkenin her bölgesi için afet riskleri açığa çıkarılıp gerekli tedbirler alınmalıdır. Bütünleşik bir afet risk yönetimi çıkarılarak tedbirler en yüksek seviyede alınmalıdır. Afet riski taşıyan yerleşim yerlerinde gerekli tedbirler alınmalı ya da bu yerler boşaltılmalıdır.
  • Afetlere sebep olan, bir afet planı dahilinde işletilmeyen işletmeler derhal tazminatsız kamulaştırılmalıdır.
  • Enerji yönetimi, imar, afet yönetimi gibi çevreyi ilgilendiren tüm mevzuat-yönetmelik vb. düzenlemeler iptal edilip, inşaat patronlarının değil doğanın ve emekçilerin lehine yeniden hazırlanmalıdır. Hazırlık ve denetim emek ve meslek örgütleri tarafından yapılmalı ve şeffaflaştırılmalıdır.

8. Sorunu yalnızca küresel iklim krizine havale etmek burjuva siyasetin bir başka ikiyüzlülüğüdür. Küresel iklim krizinin bir numaralı sorumlusu da şirketler ve hükümetlerdir. Küresel iklim krizine karşı bir mücadele planının oluşturulması, emekçilerce denetlenmesi, buna sebep olan şirketlerin de derhal kamulaştırılması acil bir gündemdir. Yaşadıklarımız yaşayacaklarımızın ön gösterimidir. Orman yangınları, seller, kuraklıklar, fırtınalar, sıcaklık rekorları, aşırı soğuklar, dolular… İşte kapitalist sistemin yakın geleceğe bırakacağı miras budur. Bugün mültecileri tartışan Türkiye’nin bu mirastan nasibine düşen ise iklim krizinin karşısında yaşanılamaz bir yer haline gelip, basit bir göç yolu olmaktan başka tüm vasıfları kaybetmektir. Tüm emek örgütlerinin Saray ve destekçisi rejimlerin yarattığı yıkıma karşı emek merkezli bir biçimde bir araya gelmesi, afetlerden korunan ve yaşanır bir dünyanın tek garantisidir.

İşçi Demokrasisi Partisi, 16 Ağustos 2021

Yemeksepeti’nde sendikal çoğunluk sağlandı

0

Bir süredir sendika düşmanı tutumu, performans baskısından kaynaklı iş kazalarıyla gündeme gelen Yemeksepeti Banabi’de sendikal çoğunluk sağlandı. Yasaların belirlediği barajları aşarak çoğunluğu sağlayan Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) yetki için Çalışma Bakanlığına başvuruda bulundu. Yetkinin Bakanlık tarafından da onaylanmasının ardından, Alman sermayeli Delivery Hero şirketine bağlı Yemeksepeti sendika düşmanı tutumunu sürdürerek yetkiye itirazda bulundu. Şimdi Yemeksepeti çalışanları şirketin sendikayı tanımasını ve insan onuruna yaraşır çalışma koşullarını sağlayacak bir toplu sözleşme imzalanmasını talep ediyor. TÜMTİS’in şirkette örgütlenmesine önemli bir katkı sunan Yemeksepeti İşçi Komitesi twitter hesabından şu açıklamada bulundu:

“Yemeksepeti İşçi Komitesi olarak, TÜMTİS’le yakın işbirliğiyle aşıdan sonra edindiğimiz ikinci kazanımımızdan daha fazla gurur duyamazdık: Sendika! Başvurumuzu yaparak yetkimizi aldık. Sendika düşmanı Yemeksepeti anayasal hakkımız olan sendikal yetkimize itiraz gerçekleştirdi.

Komite ve sendika olarak kurye ve depo işçisi dostlarla yakaladığımız bu başarı, bu alandaki ilk sendikalaşma olarak tarihe geçti. Şimdi patronun itirazına karşılık sendikal hakkımızı savunmanın zamanı. Toplu iş sözleşmesi istiyoruz: Ölümlere ve sömürüye dur demenin vakti!

Bu deneyim Türkiye’nin dört bir yanındaki kuryelere ve depo işçilerine ışık olsun. Emekten yana olan herkesi yanımızda olmaya ve sendika ile toplu iş sözleşmesi hakkımızı savunmaya çağırıyoruz.”

Sürece ilişkin olarak TÜMTİS Merkez Yönetim Kurulu ise bir basın bildirisi yayımladı:

“Merkez Yönetim Kurulumuzun 16.08.2021 tarihli açıklaması:

YEMEKSEPETİ İŞVERENİNİ SENDİKA HAKKINA SAYGI GÖSTERMEYE ÇAĞIRIYORUZ

ÖNCELİĞİNİZ YASALARA UYGUN DAVRANMAK, ÇALIŞANLARIN SENDİKA HAKKINA SAYGI DUYMAK OLMALIDIR!

2001 yılında kurulup 2015 yılında Alman sermayeli Delivery Hero tarafından satın alınan Yemeksepeti, online market hizmeti veren, günlük cirosu ve işgücü kapasitesi bakımından sektörünün önemli firmalarından birisi. 

Türkiye’nin ilk ve en büyük online yemek siparişi sitesi olan ve basına verdiği demeçlerde önceliğinin çalışanlarının haklarını korumak ve güvenliğini sağlamak olduğunu ileri süren Yemeksepeti, bu iddiasının aksine çalışanlarının anayasal haklarına bile saygı göstermiyor. Kamuoyuna şirin görünmek için ileri sürdüğü bu iddialarını unutup işçilerin sendikal haklarını çiğnemekten geri durmuyor. 

Yemeksepeti A.Ş.’de dağıtımcı kurye ve depo elemanı olarak çalışan işçiler çalışma koşullarını iyileştirmek, insanca bir yaşam sürdürebilmek için anayasal haklarını kullanarak sendikamıza üye oldular. Buna karşı işveren ise işçilerin sendikalaşmasını engellemek için hile de dâhil her türlü yol ve yönteme başvurmaya başladı. Sendika üyesi işçilere yönelik türlü mobbing uygulamalarıyla, sürgünlerle, işten çıkarma ve istifa baskılarıyla sendikal örgütlülüğü engellemeye çalışan işveren, işyerinin NACE kodunu değiştirme gibi bir hileye de başvurarak sendikal haklara yönelik saldırılarına yeni bir boyut ekledi.

Şirketin bu hileli davranışına karşı mücadele eden sendikamız, bir yandan da örgütlenme çalışmasına hız vererek toplu sözleşme için gerekli çoğunluğu sağladı ve Çalışma Bakanlığına çoğunluk tespiti başvurusunda bulundu. Çalışma Bakanlığı’nın 08.07.2021 tarihli tespit yazısı ile sendikamızın Yemeksepeti’nde çoğunluk sağladığı tespit edildi.

Çoğunluk tespitinin ardından toplu sözleşme sürecini başlatmak üzere işverene çağrıda bulunan sendikamızın iyi niyetli çağrılarına ve girişimlerine rağmen işveren, işçilerin sendikal haklarına saygı duyup toplu sözleşme masasına oturmak yerine sendikamızın çoğunluğuna itiraz davası açarak süreci uzatmaya, baskı ve tehditle işçileri istifa ettirip toplu sözleşme masasından kaçmanın yol ve yöntemlerini aramaya başladı. İşveren, yasal boşlukları kullanarak sendikamızın çoğunluk tespitine karşı dava açmayı, yani çalışanlarının sendikal haklarına karşı tahammülsüz tutumunu devam ettirmeyi tercih etti.

YEMEKSEPETİ, PERFORMANS DAYATMASI VE HIZ BASKISI YAPIYOR

Yemeksepeti, işçilerini düşük ücretlerle, günlük 8 saati aşan, hatta bazen 13-14 saati bulan çalışma sürelerine tabi tutarak çalıştırmaktadır. Üstelik kanuna aykırı uygulamalarla uzun sürelerle çalıştırdığı işçilerin fazla mesai ücretlerini de türlü bahaneler ileri sürerek ya hiç ödememekte ya da eksik ödemektedir.    

Performans dayatması ve hız baskısı nedeniyle işçiler iş güvenliğini tehdit eden riskleri göze alarak çalışmaktadır. Gün boyunca bir yarış halinde siparişleri yetiştirmeye çalışan motor kuryeler, saatte 4 paket teslim etmek zorunda bırakılmaktadır. Siparişlerin teslimatı için belirlenen sürenin 15 dakika ile sınırlandırılması nedeniyle trafikteki riskler ölümcül boyutlara varmaktadır. Ve ne yazık ki meydana gelen kazalar nedeniyle yaşamını yitiren işçiler olmaktadır.

Performans ve hız baskısına, keyfi fazla mesailere, yasal sürelerin üzerinde uzun çalışmaya, ücretlerdeki keyfi kesintilere itiraz eden işçileri tazminatsız bir şeklide işten çıkarılmaktadır. İşveren, işçileri kölelik koşullarında, hiçbir söz hakkı olmadan çalıştırmaya devam edebilmek için; en temel, anayasal haklarından biri olan sendika hakkını engellemeye çalışmaktadır.

SENDİKA HAKTIR ENGELLENEMEZ

Sendikamız, işverenlerin tüm baskı ve hilelerine rağmen Yemeksepeti’nde çoğunluğu sağlamıştır. İşveren, çoğunluk tespitimize itiraz ederek toplu sözleşme sürecini uzatmaya, böylece sendikadan kurtulmaya çalışıyor ancak yanılıyor. Sendikamız, Yemeksepeti işçileriyle birlikte; daha iyi bir yaşam için, daha iyi bir ücret ve daha fazla sosyal hak, iş güvenceli, toplu sözleşmeli bir çalışma düzeni mücadelesine devam etmekte kararlıdır. İşverenin hiçbir baskısı, tehdidi ya da itirazı bizi yolumuzdan döndüremez.

İşvereni, sendika karşıtı bu tutumundan bir an evvel vazgeçmeye çağırıyor, sendika üyesi işçilere yönelik ‘ya sendikan istifa et ya da işi bırak’ baskısına son vermesi, işçilerin anayasal hakkına saygı göstermesi konusunda uyarıyoruz. Aksi halde meşru, yasal ve demokratik bütün haklarımızı sonuna kadar kullanmaktan çekinmeyeceğiz.

Emekten yana tüm sendikaları, kurum ve kişileri sendikamızda örgütlenen Yemeksepeti işçileriyle dayanışmaya çağırıyoruz.

Kamuoyunun bilgisine saygıyla bildiririz. (16.08.2021)

TÜMTİS MERKEZ YÖNETİM KURULU”

Mücadele sendikalar içinde de devam edecek

0

Son birkaç yıldır kötü çalışma koşullarına karşı mücadele eden işçilere, hükümet ve patronların saldırılarının artmakta olduğunu görüyoruz. Özellikle son bir buçuk yıl pandemi dönemi bahane edilerek işçilerin en temel haklarına dönük saldırlar gerçekleşti. Sendikalı işçiler işten atılarak ve ücretsiz izne gönderilerek yoksulluğa mahkûm edildiler, sendikaların aldığı yetkiler tanınmadı ve mücadeleye devam eden işçilere patronlar ve kolluk kuvvetleri saldırdı.

Bugün de normalleşme söylemlerine rağmen işçi ve emekçiler için değişen bir şey yok. Patronlar pandemi ile yakaladıkları imkândan vazgeçmiyorlar. ASD Laminat’ta Ağaç-İş’te örgütlenen 47, Pegasus’ta Nakliyat-İş’te örgütlenen 40, Destek Otomotiv’de Türk Metal’de örgütlenen 100 işçi sendikalaştıkları için işten çıkarıldılar. Galataport inşaatında da Disk Yapı-İş’te örgütlenen üç işçi işten çıkarıldıktan sonra direnişe geçtiler ve tekrar işbaşı yaptılar.

Sendikanın yetki aldığı fabrikaların bazılarında da patronlar TİS masasına oturmayarak sendikayı işlevsizleştirmeye çalışıyorlar. Bel Karper ve Adkotürk fabrikalarında Tek Gıda-İş sendikal yetkiyi almasına rağmen henüz sözleşme masasına oturulmadı. TİS sürecindeki diğer işyerlerinde ise patronlar sefalet koşullarını sözleşmeyle bağıtlamaya çalışıyorlar. ETF Tekstil’te Deriteks’li işçiler bu duruma karşı iş yavaşlatma eylemi yaparak, Mestaş’ta ise Özçelik-İş’li işçiler greve çıkarak bu duruma karşı mücadele ediyorlar. Nedex ve Hakan Plastik işçileri de grevlerini zaferle sonlandırdılar.

Tüm bunların yanında işçiler yalnızca patronların dayattığı koşullara karşı değil sendikal bürokrasiye karşı da mücadele etmek zorundalar. Genel-İş merkezi Kadıköy’den sonra Çankaya Belediyesi’nde de işçilere danışmadan TİS imzaladı. Sözleşmeyi kabul etmeyen işçiler protestolar gerçekleştirerek sözleşmenin yırtılmasını talep ettiler. Tes-İş ise Ankara, Zonguldak ve Adana’da kendisinde örgütlü elektrik işçilerini sürecin içine hiç katmayarak TİS imzaladı. İşçiler bu duruma karşı eylemler gerçekleştirdiler ve işe çıkmama kararı aldılar.

Önümüzdeki dönemde de birçok işyerinde sendikalaşma mücadeleleri, direnişler ve sözleşme süreçleri yaşanacak. Patronlara ve onların saldırılarına karşı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve insanca yaşayacak bir ücret için mücadeleleri birleştirmek oldukça elzem. Bununla beraber bu mücadeleler yalnızca sendikalaşmakla sınırlandırılmamalı. Sendikalarda yönetimin bürokratlardan işçilerin eline geçmesi önümüzdeki en önemli görevlerden. İşçilerin kontrolünde olan sendikaların öncülüğünde gerçekleşecek bir birleşik mücadele, tüm taleplerimizi gerçekleştirebileceğimiz ve insanca yaşayacağımız bir dünyanın olanaklarını yaratabilir.

Sendikal mücadele ve örgütsüzlüğün iktidarı

0

Emekçilerin en temel anayasal hakkı olan sendikalı çalışma hakkının dahi amansızca engellenmeye çalışıldığı bir dönemdeyiz. Sendikalı olmak anayasal olarak mümkünmüş gibi gözükse de bu hakka erişebilmek, bir işyerinde çoğunluğu yakalayarak TİS imzalayabilmek yasal çerçeve içerisinde değil, ancak ve ancak işçilerin örgütlü mücadelesiyle kazanılmak durumunda. Tıpkı Baldur ve Bel Karper örneklerinde, sendikal çoğunluk sağlanmış olmasına rağmen işverenin sendika düşmanlığı karşısında işçilerin üretimden gelen güçlerini örgütlü bir şekilde kullanmak durumunda kalmaları gibi.

Tek Adam rejimine kendi anayasal çerçevesi dahi fazla gelmekte. Toplumsal hayatın birçok alanında uygulanan baskı politikalarının bir benzeri de iktidar ve patronlar eliyle işyerlerinde ve fabrikalarda hayata geçirilmekte. Her alanda olduğu gibi, emekçiler için de en temel hak arayışı suç sayılmaya, örgütlülük/sendikalı olmak terörizm heyulasıyla bastırılmaya, ezilmeye çalışılıyor.

Mevcut iktidar, düzenden değil düzensizlikten, örgütlülük değil toplumsal örgütsüzlükten, haktan değil hak yemekten besleniyor. Fabrikalarda ve işyerlerinde de patronların çıkarları doğrultusunda bu tip bir rejimin egemen olmasına destek sunuyor. Ekonomik krizin faturasını emekçi halkın sırtına yükleme gayretindeki iktidar, işçilere güvencesiz, esnek çalışma koşullarını, bitmeyen mesai saatlerini ve sefalet ücretlerini reva görüyor.

Kötü çalışma koşullarına, düşük ücretlere, güvencesizliğe karşı sendikalı olmak isteyen işçiler karşılarında önce patronun işten çıkarma ya da fabrikayı kapatma tehdidini buluyor. Tıpkı Adkotürk patronunun yaptığı gibi. Bu tehditlere boyun eğmeyip örgütlü mücadeleden vazgeçmeyenlerin karşısına ise madenciye tekme atmayı kendisine hak gören rejimin kolluk güçleri ve temsilcilerinin (valisi, kaymakamı vb.) saldırgan tutumu çıkıyor. 

Bu mevcut tablo -çalışma koşullarının kötüleşmesi, yaşam koşullarının berbatlaşması, baskıların artması- ise emekçileri insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesinden vazgeçirmiyor. Tam tersine, son iki yılda tanık olduğumuz üzere işçi sınıfının sendikalı olma ve hak arayışı mücadelelerinde bir artışı beraberinde getiriyor.

Tabii ki işçi sınıfı mücadelelerindeki bu artış kendiliğinden bir şekilde zaferle sonuçlanmıyor. İşçi sınıfı örgütleri olan sendikaların bazılarının sırt çevirdiği ya da bazılarının bürokrasilerinin yarı yolda bıraktığı örneklerle de karşılaşıyoruz.

Ama bu mücadelelerin toplamına baktığımızda iki olumlu sonuç görüyoruz. Birincisi, Türkiyeli emekçiler için insan onuruna yaraşır bir yaşam talebi acil bir talep haline gelmiş durumda ve bu aciliyet örgütlü mücadele, sendikalı olma konularında emekçiler nezdinde bir arayışı da görünür kılıyor. İkinci olumlu sonuç ise, mücadeleci sektörlerde ve mücadeleci sendikalarda sınıfın yeni bir öncü kuşağının şekillenme belirtileri.

Sürmekte olan Bel Karper, Adkotürk, Cargill mücadelelerinde ve çok daha fazlasında bu öncü kuşak kendisini ortaya çıkarıyor. Temmuz ayında aramızdan ayrılan Bağımsız Maden İş Sendikası Genel Başkanı Tahir Çetin ve işçi önderi Ali Faik İnter de bu mücadeleci kuşağın neferleriydi. Kriz, pandemi ve baskılar karşısında gerek işçi sınıfı içerisindeki arayış gerekse de sınıf içerisinde açığa çıkan öncü sektörler, Türkiye sınıflar mücadelesinin seyri bağlamında önemli birer işaret fişeği. Bu noktada, yüzünü sınıf siyasetine dönmüş devrimciler için en acil konu mücadeleci sektörlerin temel talepler etrafında ortaklığının inşası haline geliyor. Çünkü bugün en temel hak mücadelesi dahi, örgütsüzlüğün iktidarı Tek Adam rejimine karşı birleşik ve örgütlü bir hattın inşasını zorunlu kılıyor.

Pandemi bitmedi, tedbir de bitemez…

0

Bundan tam bir ay önce 1 Temmuz’da, iktidar pandemi yönetimindeki başarısını alkışlıyordu.

Aylardır “geldi, geliyor” denilen aşılar memlekete ulaşmış, aşılama nihayet hız kazanmaya başlamış; kısmi kapanmanın ardından resmi vaka sayıları hedeflenen 5 bin bandına inmişti.

Sonra “normalleşme” süreci başladı. Bu da tıpkı öncekiler gibi, önlemlerin kişilerin “maske, mesafe” inisiyatifine terk edildiği kontrolsüz bir normalleşmeydi! Bu konuda zaten oldukça sınırlı olan denetimler bile fiilen yok oldu.

Oysa ilk doz aşısı tamamlananların sayısı bile henüz 35 milyondu. Daha bulaşıcı olan varyantlar dolaşıma çıkmış, Delta varyantı tüm dünyada yaygınlaşmaya başlamıştı. Birçok ülke bu vaka artışları nedeniyle yeni önlemleri yeniden gündemine almıştı.

Tek Adam rejimi ise günü kurtarmak ve turizm yoluyla ekonomiyi bir nebze canlandırmak olarak tarif edilebilecek pandemi yönetimi pratiğiyle; tüm bu verilere gözlerini kapayıp yeni yükselişi sessizce beklemeyi tercih etti.

Sonuç olarak vaka sayısı henüz bir ay bile dolmadan dört katına çıktı. Üstelik Türkiye’de tam aşılanma oranı halen yüzde 27 ile oldukça geri durumda. Ki bu noktada Türkiye’nin pandeminin başından beri uyguladığı yanlış aşı politikasının sonuçları da büyük direnç oluşturuyor.

1,5 yılın deneyimiyle, iktidarın, vaka sayıları hastane/yoğun bakım doluluk oranıyla kendi üzerinde ciddi bir basınç oluşturmaya başlamadığı sürece, tedbir almaya gönüllü olmayacağını biliyoruz. Öte yandan, almak zorunda kaldığı tedbirlerin maliyetini sistemli olarak emekçi halka yıkmış olmasının doğurduğu ekonomik ve sosyal yıkım, benzer bir kapanmaya karşı tahammülsüzlüğe de haklı olarak sebep oluyor.

Peki bu durumda ne yapmalı? Bir kez daha ekmeğimiz ve sağlığımız arasında bir seçim mi yapacağız? Oysa bunların biri olmadan diğerinin de olamayacağı artık yeterince açık değil mi?

Pandemi bitmedi, Türkiye’de ve dünyada mevcut aşılanma oranları dikkate alındığında bir süre daha bitmeyeceği de aşikâr. İktidar, vakalar düştüğünde bunu kendi yönetim becerisi; arttığında ise vatandaşın tedbirsizliği olarak sunuyor, sunacak.

Buna karşı, acil olarak, bulaşmayı kontrol altına almayı hedefleyen etkin halk sağlığı önlemlerinin oluşturulmasını talep etmeliyiz.

Bu aşamada yaygın test, vakaların tespit edilmesi yoluyla bulaşın kontrol altına alınması adına büyük önem taşıyor. Üstelik artık birçok ülkede 30 dakikada sonuç veren, eczanelerde de satılan ve kişilerin kendi kendilerine dahi uygulayabilecekleri hızlı testler mevcut. Bu testler Türkiye’de neden halen yok? Bu testlerin ücretsiz olarak temin edilmesi gerekiyor.

Aynı şekilde, aşılanma hız ve oranının artırılması yönünde çalışmaların ivedilikle yapılması, bu konudaki dezenformasyonun ve güvensizliğin aşılması yönünde acil olarak stratejiler belirlenmesi gerekiyor.

Fabrika ve işyerlerinde, ayrıca bu süreçte ciddi mağduriyet yaşamış kafe, restoran, kuaför vb. kapalı mekân işletmelerde; pandemi önlemleri çerçevesinde genişletilmiş işçi sağlığı ve halk sağlığı önlemleri sağlanmalı ve mekânların pandemi koşullarına uygun olarak yeniden düzenlenmesi için destek programları oluşturulmalıdır. Bu süreç bu işletmelerin inisiyatifine bırakılamaz.

İşten çıkarılan Eco Cold işçisi, sendikalaşma deneyimlerini aktarıyor

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde endüstriyel hava ve su soğutmalı cihazlar üreten Eco Cold işçileri sendikalaştıkları için işverenin hukuksuz uygulamaları ile karşı karşıya kaldılar. İşveren, pek çok öncü işçiyi önce ücretsiz izne yolladı. 1 Temmuz sonrası işbaşı yapmak isteyen işçileri ise İstanbul’daki fabrikaya gitmeye zorladı; işçiler kabul etmeyince de tazminatsız bir şekilde fesih yoluna gitti. Şu an hukuki hak arayışları sürüyor.

Sözleşmesi hukuksuzca feshedilen Eco Cold işçisiyle sürece ilişkin gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. Bu sohbet, farklı işyerlerinde yaşanan deneyimlerin ortaklaştırılması, onlardan dersler çıkarılması adına önem taşıyor. Söyleşinin tamamına Muhittin Karkın ile Gündem Sohbetleri podcast kanalından da ulaşabilirsiniz.

Türk Metal Sendikası’nda örgütlenme süreciniz ne zaman başladı, nasıl ilerledi?

İşyerinde sendikalaşma süreci 2021 Mart-Nisan aylarında başladı. Arkadaşlar içeride bir örgütlenme yapmışlar, bana da teklif getirdiler, ben de hemen destek verdim ve çalışmaya başladım. Pandemi boyunca çalışmaya devam ettiğimiz için zaten işyerlerimizdeydik. Fakat bir süre sonra işveren sendikalaşma faaliyetimizi duydu. Bunun üzerine, çalışmayı yürüten öncülerimizden bir arkadaşımızı çağırdılar ve ona iftira atarak işine son verdiler. Sonrasında diğer olaylar gelişmeye başladı.

İşçilerden pandemi dolayısıyla sokağa çıkma yasakları döneminde çalışma izinlerinizi alacağız diye e-devlet şifrelerini istediler ve aldılar. Sonra kimin sendikalı olduğunu tek tek tespit ettiler. Sonraki süreçte de en kolay kimleri çıkarabiliriz diye bir hesap yaptılar ve altı ayı henüz dolmamış işçileri işten çıkarmaya başladılar. Yaklaşık 30 işçiyi bu şekilde işten çıkardılar. Altı ayı geçmiş olanları, yani sebepsiz olarak çıkaramayacaklarını da ücretsiz izne çıkardılar. Yaklaşık 30 kişi de bu şekilde ücretsiz izne çıkarıldı.

E-devlet şifrelerini istemek bütün işverenlerin başvurduğu bir numara tabii. Sendikanın buna müdahalesi olmadı mı?

Sendika, e-devlet şifrelerinizi sakın vermeyin dedi ama artık iş işten geçmişti; işçiler sendikaya haber vermeden şifrelerini vermişti. Tabii bilinçlendirmek gerekiyor önce işçileri, üye yapmadan önce. Bizim sendika bu konuda zayıf kaldı.

Ücretsiz izne çıkarılmanızdan sonra süreç nasıl gelişti?

Biz o süreçte ücretsiz iznimizin bitmesini bekledik, yasal olarak haklarıydı bu sonuçta. Ücretsiz izin süreci biter bitmez 1 Temmuz’da fabrikanın önüne geldik, işbaşı yapmak istedik. Onlar önümüze iki seçenek koydular. Tazminat hakkı olan insanlara, “Tamam ihbar ve kıdem tazminatınızı alacaksınız ama buna karşılık hiçbir dava açmayacak, şahitlik yapmayacaksınız ve itiraz etmeyeceksiniz” diye bir sözleşme imzalatmaya çalıştılar. 1-2 kişi kabul etti ama büyük çoğunluk kabul etmedik. Önceki şartlarımızda çalışmaya devam etmek istediğimizi söyledik.

Bunun üzerine bizi İstanbul’daki fabrikaya göndermek istediler. Onu da kabul etmedik, kim düzenini bozmak ister ki… Beş gün izin verdiler. Biz bu beş gün dolmadan önce üç gün üst üste kapıya gittik ve işe başlamak istediğimizi söyledik.

Sendika ne yaptı bu durumda?

Sendika da bu süreçte bizim yanımızdaydı. 1-2 saat kapıda bekleyip videomuzu çekip almadıklarında sendikaya geri dönüyorduk.

Kapıda çadır kurmayı vb. düşünmediniz mi?

Çadır açmayı düşündük ama arkadaşların çoğunluğu kabul etmedi. “İşlerimiz var, biz burada bütün gün duramayız” dedi arkadaşlarımız. O nedenle öyle eylemler yapamadık.

Şu an nasıl devam ediyor süreç?

5 Temmuz’dan sonra dava açma yoluna gittik. Tabii öncesinde arabuluculuk süreci var. Ama bu süreçte işveren iş akdimizi feshetti. “İstanbul’a gitmediniz, işverenin yapmış olduğu haklı transfere uymadınız, işe başlamadınız, işyerini zarara uğrattınız” diye iş akdinin feshedildiğine ilişkin bir celp gönderdiler.

Oysa iş kanuna göre işçinin onayı olmadan işveren böyle yer değiştiremez.

Evet, hukuki yollarla hakkımızı arayacağız. Şimdi işe iade davamız var, sendikal tazminat davalarımız var.

Yine Manisa’da Termokar’da da benzer bir süreç vardı. Orada beş işçi ücretsiz izne çıkarılmıştı, bir direniş başlattılar ve sonrasında işe geri döndüler. Bir başarı elde edildi. Keşke siz de bir protesto eylemi sürdürebilseydiniz… Belli ki sendika da buna pek taraftar olmadı, öyle mi?

Evet, çok etkili olurdu. Maalesef sendika da çok taraftar olmadı buna. Ama tabii yine işçilerin bir diretmesi söz konusu. Öncelikle bunu bizim istememiz, kendimizi öne atmamız gerekirdi. Ama arkadaşlar geçimleri olmadığı için yapamayız dediler, istemediler, o yüzden kaldı.

İçeride hâlâ sendikalılar var mı?

İçerde hâlâ sendikalılar var, hatta 15’ten fazla kişi; ama sendika çalışması neredeyse sıfıra indi galiba; çünkü bu yaşananlardan dolayı korktular. Bir de bizi örnek gösteriyorlar, “Bakın onlar sürünüyor” diyorlar. Halbuki süründüğümüz yok bizim, hakkımızı arıyoruz, sonuna kadar da aramaya devam edeceğiz.

Aktarımların için çok teşekkür ederiz.

Doğa düşmanlığı ve Saros’ta yıkım

0

Türkiye’de sadece son bir ayda yaşanan ekolojik yıkımları sıralayıp biraz irdelemeye çalışsak ne gazetemizin bu köşesi yeterli olur ne de yüreğimiz dayanır. Tuz Gölü-Konya’da allı turnalarımız suyu kesildiği için öldü. Marmara’da yüzeydeki müsilaj akıntı nedeniyle Ege’ye doğru kaydıysa da Marmara’nın dibinde sorun büyük. Büyükçekmece’nin rengi kirlilikten ötürü değişti. Büyük Menderes’te 6 km’lik bir hat boyunca kitlesel balık ölümleri gözlendi. Define aransın diye suyu boşaltılıp sonra yeniden doldurulan Dipsiz Göl hâlâ çamur gibi. Hastalık saçan JES ve biyogaz santrallerinin inşa çabaları sürüyor.

İklim krizinin etkileri AKP tipi imar anlayışıyla birleşince Rize’yi sel vuruyor. Karadeniz su sıcaklığındaki yükselişin (Doğu Karadeniz’de 30 derecenin üzerinde), fırtına vb. aşırı iklim olaylarının devam etmesine sebep olacağı düşünülüyor. Van Gölü’ndeki olağanüstü buharlaşma, kuraklık sorununu konuşulur hale getiriyor. 1961 yılında ölçülen en yüksek sıcaklık rekoru geçtiğimiz 20 Temmuz günü kırıldı. Cizre 49,1 °C ile yine zirvede.

Yıkım almış başını gidiyor gibi görünse de mücadele hayat kurtarmaya ve yıkımları durdurmaya devam ediyor. Ama Saros’taki FSRU liman ve kara boru hattı projesi için işler topyekûn bir keyfiyet ile sürüyor.

Saros’ta yapılması istenen şey akıl alır gibi değil. Türkiye’nin en özel yerlerinden biri olan Saros’ta Katar’dan yola çıkan gemilerin taşıdığı sıvılaştırılmış doğalgazın getirilebileceği bir liman inşa etmek ve limanın yanı başında bir de onu gazlaştıracak bir tesis yapılmak isteniyor. Yani doğalgazı tankerlerle Saros’a taşımak gibi bir hayli masraflı işten sonra da elde edilen azıcık gazı ülkeye salmak hayal ediliyor. Hiç de mantıklı bir yatırım olmayan bu projenin kalkınma bile değil, siyasi bir maksat taşıdığı bilinirken yaratacağı yıkım ise saymakla bitmiyor. Doğa harikası bir bölgenin deniz kirliliği sadece burayı öldürmeyecek; kirliliğin güneye doğru Assos’a ve Marmara tarafında da Şarköy’e uzanan elde kalmış azıcık Marmara deniz çayırlarına yayılması bekleniyor. Deniz kirliliği, tür kaybı, havası zaten kirli olan Keşan’ın iyice kirlenmesi gibi başka sonuçları da cabası. Hepsi ne için? Katar’da tanımadığımız birilerini ve Türkiye’den birkaç kişiyi daha da zengin etmek için.

Gariplik bunlarla sınırlı değil. Projenin ÇED raporu daha önce mahkemece iptal edilmesine rağmen inşaat yasadışı biçimde herkesin gözleri önünde başlamıştı. Hazırlanan bir diğer ÇED de haziran sonunda Edirne İdare Mahkemesi tarafından ikinci kez reddedildi. Bu kazanım da şirket tarafından tanınmadı ve inşa faaliyeti halen sürüyor. Göz göre göre yapılan katliamda inşaatın körfeze boşalttığı simsiyah su dahi görüntülenebilmişti.

Saros Gönüllüleri ve Keşan Kent Konseyi tarafından 10 Temmuz’da örgütlenen eylem Saros’un kurtarılması için büyük bir adım. Hükümetin açık desteğini arkasına alan şirket yıkımda ısrarcı olsa da mücadele geri adım atmıyor, bir avuç zengin dışında başta işçisi-emekçisi olmak üzere toplumun tüm kesimlerini büyük bir çekim gücü ile bir araya getiriyor.

Saros’taki liman ve benzeri tüm projelerin yaratacağı yıkıma karşı mücadele etmeye; öldürmeye değil yaşatmaya, bir avuç zengine karşı doğa ve emeği korumaya devam!

Bel Karper ve Adkotürk işçilerinin mücadelesi devam ediyor

0

Tekgıda-İş’te örgütlü Adkotürk ve Bel Karper işçilerinin, işverenin sendika hakkını gaspı karşısında sürdürdükleri mücadeleler kararlılıkla sürüyor.

Bel Karper işçileri: “Hakkımız olan sözleşmeyi yapacağız”

Çorlu’da Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlenen Bel Karper işçileri sendikal haklarını işverene kabul ettirmek için başlattıkları grevde 2,5 ayı geride bıraktılar. Bayram tatili süresince de işyeri önünden ayrılmayan ve mücadelelerini yüksek moralle sürdüren işçiler; İşçi Demokrasisi Partisi olarak gerçekleştirdiğimiz ziyarette patronun grev kırıcı ve yasa tanımayan tutumuna karşı grevlerine sonuç alıncaya kadar devam edeceklerini ve hakları olan sözleşmeyi yapacaklarını ilk günkü kararlılıklarıyla ifade ettiler.

Öte yandan işçiler, işverenin sağlıksız koşullarda adeta merdiven altı şekilde üretimi sürdürdüğüne ve bunun acilen denetlenmesi gerektiğine de dikkat çekiyorlar. Çünkü işveren, bütün işçiler grevde olmasına rağmen, taşeron işçiler ve depo işçileriyle üretimi adeta merdiven altı şekilde devam ettirmeye çalışıyor. Tekgıda-İş Sendikası Örgütlenme Uzmanı Yunus Durdu bu duruma dikkat çekerek, “Piyasaya sürülen bütün ürünlere denetim yapılmasını istiyoruz,” çağrısında bulunuyor.

Sendikal hakkın gaspı ve işten çıkarmalar karşısında süregiden diğer direnişlerle de dayanışmayı sürekli gözeten Bel Karper işçileri, mücadelelerin kazanımla sonuçlanması için dayanışmanın büyütülmesi ihtiyacına da dikkat çekiyorlar.

Adkotürk işçilerinin direnişi 100 günü aştı

Çerkezköy’de bulunan Adkotürk fabrikasında çalışan ve Tekgıda-İş sendikasında örgütlenmelerinin ardından “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller” bahanesiyle (Kod-29) işten çıkarılan işçilerin sendikalı olma haklarına sahip çıkmak için ve işe iade edilme talepleriyle fabrika önünde başlattıkları direnişleri 100 günü geride bıraktı.

İşverene, “Pandemi döneminde uygulanan işten çıkarma yasaklarına rağmen işten çıkarttığınız arkadaşlarımızı işe geri başlatın ve TİS masasından kaçmayın,” diyen direnişçi işçiler, kendilerini haksızca işten çıkaranlara karşı mücadelelerine devam edeceklerini ve haklarının gasp edilmesine izin verilmeyeceğini ifade ediyorlar.

İktidarın cadı kazanı

0

İktidar, içeride ve dışarıda her yönüyle iflas eden politikalar karşısında yine bilindik baskı politikalarıyla ömrünü uzatmaya çalışıyor. Gücünü giderek kaybeden Cumhur İttifakı sadece kendisine muhalefet eden kesimleri değil, kendi geleneksel oy tabanı olan milyonlarca emekçiyi de ihtiyaç duyduğunda baskı politikalarının hedefi haline getirebiliyor. Erken seçim isteyenleri Türkiye düşmanları olarak tanımlarken, 15 Temmuz sonrası çıkan OHAL yasasını “daha tehdit geçmedi” diyerek uzatmak istiyor. Bunun tek bir anlamı var ki, her canlı bir gün kendini iktidarın cadı kazanı içinde bulabilir!

Pandemi döneminde kaderine terk edilen esnaf, kota ve fahiş maliyetlerle beli bükülen çay üreticileri ve pazarcılardan sonra şimdi de tütün üreticileri bizzat devlet politikaları sonucunda bitirilen tütün üretiminden ellerinde kalan son damlaları savunmak için eylemde. Geçtiğimiz günlerde Adıyaman’da çok sayıda tütün üreticisi ve çiftçinin Malatya-Adana karayolunu trafiğe kapatıp eylem yaptıklarına şahit olduk. Zira 1 Temmuz itibarıyla yürürlüğe giren yasa ile, yetki belgesi olmayan üreticiye tütün ticareti yasağı getirildi. Bunun anlamı şu; ithal tütün ekmek serbest, Adıyaman tütünü ekmek ve satmak yasak. Çokuluslu sigara üreticileri daralan pazarlarını Türkiye gibi ülkelere kaydırmakta; siyasal iktidar da onlara her türlü desteği kendi üreticisini hapse atarak sunmaktadır.

Tüm bu çelişki ve huzursuzluk çeşitli biçimlerde zuhur ederken, havuz dışında kalan medya da bu baskılardan payını almış durumda. Devlet desteği ile AKP-MHP hizmetine koşulan onlarca TV kanalı ve gazeteye ek olarak, TRT yönetimi İstanbul Sözleşmesi’ne “LGBTİ komplosu” diyen ve feministlere yönelik nefret söylemleriyle bilinen Pelikancı Hilal Kaplan gibi isimlerle doldurulurken, uluslararası vakıflardan fon alan medya kuruluşları susturulmakla tehdit ediliyor. Bu linç kampanyası ise mülteci yanlısı yayın yapmalarına dayandırılarak, dış güçlerin piyonu olmakla itham ediliyorlar. 5-6 kurumdan maaş alan AKP’liler haber değeri dahi taşımazken, mesele mülteciler olunca muhalefet partileri de bu koroya rahatlıkla dahil olabiliyor. Sürekli mültecileri hedefe oturtan İYİ Parti’liler, gündelik işçi yevmiyelerinin düşmesinden Suriyeli mültecileri sorumlu tutan Kılıçdaroğlu, “ülkemde mülteci istemiyorum” diyen Arzu Sabancı’ya destek veren CHP sözcüsü bu koronun içinde, baskı politikalarına çanak tutuyor.

Bütün bu olanlar iktidarın gerçek anlamda çürüdüğü, yozlaştığı ve çözüldüğünün emareleri. Ancak ne var ki, bugünkü baskı rejiminden toplumsal eşitlik ve özgürlük temelinde bir kopuş hedefliyorsak, Millet İttifakı da burjuva gerici kampın farklı bir varyantından ibaret ve tüm bu sorunları çözme kapasitesinden yoksun. Bunun için erken seçimi beklemek yerine, solun ve emek örgütlerinin burjuva seçeneklerden vazgeçmesini sağlamamız ve acil bir eylem programı etrafında kendi alternatifimizi inşa etmemiz gerekiyor.

Orman yangınlarına karşı ve orman arazilerinin korunması için

0
  1. Türkiye genelinde yaşanan orman yangınları yedinci gününü geride bırakırken, Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü’ne göre bu süreçte 144 adet orman yangını yaşandı. Kontrol altına alındığı ifade edilen yangınların yanı sıra Antalya, Muğla, Adana, Isparta ve Denizli’de yangınların bugün de devam ettiği bildirildi. Yaşanan yangın sonucunda kaç hektar orman alanının zarar gördüğü hâlâ belirsiz.
  2. Yangının yaratabileceği tahribatta en kötü senaryo hâlâ geride bırakılmadı. Bodrum’dan Çökertme Mahallesi’ne sıçrayan yangının Siteler Mevkii-Akçakaya yönüne sıçraması halinde alevlerin Milas Termik santraline ulaşması dahil olmak üzere çok sayıda kötü senaryo halen ihtimal dahilindedir. Şu ana değin mücadele kamu emekçilerinin olağanüstü çabası, vatandaşların seferberliği ve işçi-emekçilerin dayanışması ile sürmektedir. Pek çok nokta yangın sırasında kaderine terk edilmişken, yetkililerin söndürme müdahalesinden önce evi yananlara TOKİ aracılığı ile kredi teklif etmesi hükümetin gerçek yüzünü açığa çıkarmaktadır. AKP’li Gündoğmuş Belediye Başkanı Mehmet Özeren’in “Eski evi olan vatandaşlar keşke bizim de evimiz yansaydı diyecekler” cümlesi, hükümetin soruna nasıl baktığının bir sembolüdür. Orman yangınları “ülke bir anonim şirketi gibi yönetilecek” sözünü doğrulamaktadır. AKP hükümeti felaketlere önlenmesi gereken şeyler olmaktan çok, bir kâr olanağı olarak bakmaktadır. Müdahaleden önce kredi, inşaat vb. planlamalar yapılıp halkın ve doğanın aleyhine bir avuç zengin için fırsatlar kollanmaktadır.
  3. Yangının süresi, ulaşılan görüntüler ve bölgede yaşayan halkın çağrıları göz önüne alındığında bu çapta bir yangının kabul edilir olmadığı, bugüne değin alınması gereken tedbirlerin alınmadığı anlaşılmaktadır. Dünyanın genelinde artarak yaşanan orman yangınları ile Türkiye’de yaşanan yangınların farkı tedbirsizlik, teçhizat eksikliği, personel yoksunluğu ve hazırlıksızlıktır. Bu durumda yangının, ölen insanların, hayvanların ve tüm canlı yaşamın tahrip edilmesinin birinci dereceden sorumlusu hükümettir.
  4. Görevi ormanları korumak olması gereken Orman Bakanı Pakdemirli sorumluluğun belediyelerde olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmiş, yerleşim yerlerini koruma bahanesiyle “ormanların yanmasına müsaade etmek zorunda kaldık” diyerek de itirafta bulunmuştur. Bugüne değin enerji santralleri, madenler, turizm tesisleri, vahşi atık depolama alanları vb. yapıların orman arazilerinin içerisinde yapılmasının öncü gücünün Orman Bakanlığı olduğunu ve halkın AKP iktidarı süresince ormanlarını korumak için Orman Bakanlığı ile mücadele halinde olduğu da bilinmektedir. Orman Bakanlığı ormanlarla ilgilenmektedir. Ancak bu ilgi koruma-kollama boyutunda değil pazarlama, ormanları ranta ve talana açma çerçevesindedir. Esas sorun burada başlamaktadır.
  5. Orman Bakanı yangın müdahale uçaklarının 4 milyon dolarlık bakım maliyetinden ötürü çürümeye terk edildiğini kabul etmekteyken, Orman İl Müdürlerinin her birine 2021 model Toyota Land Cruiser Prado marka lüks makam araçları için on milyonlarca dolar harcandığı bilinmektedir. Müdürler tarafından hiç çekinmeden ve açıkça “İtibardan tasarruf olmaz” denirken, bütçe kısıtlamaları gereğince uçaklar çürümeye bırakılmış ve yangın söndürmede hayati önemi olan orman işçilerinin sayısında da büyük bir düşüş gerçekleşmiştir.
  6. Orman yangınlarına karşı alınması gereken önlemler karmaşık değil basittir. Önleme ve hızlı müdahale için orman işçilerinin sayısı artırılmalı ve yangın söndürme uçakları dahil, arazi araçları ve her türden araç ve teçhizat temin edilmelidir. Makam araçlarının maliyeti dahi bu masrafı karşılamaya yetmektedir.
  7. Tedbirsizlik ve hazırlıksızlık sonucu kontrolden çıkan yangınların gerçek sorumlusu olan hükümeti korumak maksadıyla sorunun sabotaj vb. olduğunu iddia etmek somut bir delile dayanmadığı gibi, ırkçılığı güçlendirip doğa mücadelesini ve emekçilerin dayanışmasını da baltalamaktadır. Sabotaj iddiası gerçek olsa dahi gerekli önlemlerin alınmış olması bu yangınların hızla söndürülmesini sağlayabilirdi. Öte yandan, başta Manavgat olmak üzere çeşitli bölgelerde çetelerin kimlik kontrolü yaparak ırkçı müdahalelerde bulunması orman yangınlarını engellemediği gibi yangına karşı seferber olmuş halkın ve görevlilerin de işini zorlaştırmaktadır.
  8. Hükümet yanlısı basın ateşin ortasındaki, acısı sıcak halk tarafından büyük bir öfke ile karşılanmaktadır. Hükümet yanlısı haber ajansları yangının boyutlarını gizleyerek yangına karşı yapılan kampanyaların yavaşlatılmasını ve acil müdahalelerin, seferberliklerin ilerletilmesini engellemektedir. Hükümet yanlısı yayın organlarının yaptıkları yalan haberler ve manipülasyonların yanında suç hanelerine doğa düşmanlığının da eklendiği bir kez daha görülmüştür. Dezenformasyon ve yalan haber makinesi olan bu haber ajanslarının hükümetten bağımsız basın emekçilerince denetlenerek kamulaştırılması talebi doğa mücadelesinin de bir talebidir.
  9. Orman yangınlarına karşı ülkenin dört bir yanında seferber olmaya hazır emekçi halk yine hükümetin ve kimi vakıfların manipülasyonu ile karşı karşıya kalmaktadır. Hükümet kendi eksikliğini açığa çıkaracak olan bir örgütlenmenin kendisinden orman yangınından daha çok korkmaktadır. Bu sebeple hükümet, derin bir yoksullukla boğuşmasına rağmen mücadeleye katılmak isteyen halka IBAN göndermekte, kimi vakıflar ise çok yanlış bir proje olan “fidan dikimi” için kampanyalar başlatmaktadır. Hükümet Türkiye’den dünya emekçi halklarına yapılan meşru yardım talebini “devleti aciz göstermektedir” kılıfı altında engellerken bizzat kendisi bu yardımları dilenmektedir. Tüm bu sürecin acil ve güvenilir şekilde işlemesi için halkın süreci takip etmesi büyük önem taşımaktadır.
  10. Yanan orman alanlarına yabancı türde fidanların dikilmesi bölgenin orman yangınlarına karşı daha dayanıksız olmasına yol açacaktır. Kızılçam ağaçlarının yangınla uyanan tohumlarının yeşermesi, eksik tohumlar varsa yangından hasar görmemiş en yakın yerlerden tohum takviyesinin yapılması ve koruyucu-besleyici unsuru olan küllerin bölgeden uzaklaştırılmaması gerekmektedir. Vakıfların halkın doğa dostu duygularını sömüren “fidan dikme” kampanyaları durdurulmalıdır.
  11. Türkiye Ormancılar Derneği’ne göre “Son 10 yıl ortalamalarına göre yılda ortalama 9.096 hektar ormanlık alan yanmışken, sadece 2020 yılında orman yangınında 20.971 hektar ormanlık alan yangınlardan etkilenmiştir.” Sadece bu veri dahi ormanlarımızın göz göre göre yangın yeri haline geldiğini göstermektedir. Yukarıda söylediğimiz üzere bu tablonun tersine dönmesi için orman işçilerinin sayısı artırılmalı ve yangın söndürme uçakları dahil, arazi araçları ve her türden araç ve teçhizat temin edilmelidir.
  12. Dünya genelinde artan orman yangınları ile iklim krizi arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Sonuç olarak orman yangınlarının önlenmesi için iklim krizi ile mücadele programının hazırlanıp hayata geçirilmesi büyük bir önem taşımaktadır.
  13. Orman yangınlarındaki devasa artışa rağmen orman arazilerindeki kaybın birinci kalemi bu artan orman yangınları değildir. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Doğanay Tolunay’a göre “1937-2020 yılları arasında 114.494 yangında toplam 1,7 milyon ha orman alanı yanmıştır.” Buna karşılık “9 yılda 342.845 ha orman alanı kamu yararı denilerek orman dışına çıkarılmıştır.” Bu orman alanlarının yüzde 62’si maden ve enerji santralleri haline getirilmiştir. Yani orman arazilerine verilen imar izinleri bu artan orman yangınlarından çok daha fazla bir alanı yok etmektedir. Orman arazilerine verilen santral inşası ve maden izinleri iptal edilmelidir.
  14. Hükümet ormanlar yangın yerine dönmüşken konuyu hiç de umursamadığının altını çizercesine 28 Temmuz Çarşamba günü Resmi Gazete’de yayımlanan “Turizmi Teşvik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” uyarınca başta kıyılar olmak üzere ormanlık alanlardaki yapılaşmayı Turizm Bakanlığı’nın keyfine bıraktı. Bir avuç zengin dışında kimsenin çıkarı olmayan bu yanlış adım derhal geri alınmalı, kaynaklar “itibar” ve zenginler için değil; doğayı, emekçi halkı ve geleceğimizi korumak için seferber edilmelidir.
  15. Sonuç olarak,
  • Kastı, ihmali, suistimali bulunanlar etkin bir şekilde soruşturulmalı, sorumlular hakkında gerekli cezai işlemler uygulanmalıdır. Bu çerçevede Orman Bakanı derhal istifa etmelidir.
  • Orman arazileri üzerindeki tüm yapılaşma izinleri derhal iptal edilmelidir. Kaynaklar itibar ve zenginler için değil; uçak, arazi aracı ve orman işçilerinin istihdamı için kullanılmalıdır.
  • Yangın yerlerine yabancı fidan dikimi yapılmamalı, kızılçam ormanlarının yeniden yeşermesi ve ağaçların yeni sürgün vermesi için yanmış alanlar derhal koruma altına alınmalıdır.
  • Yangından zarar gören halkın zararı kredi ile borçlandırılarak değil, kamu tarafından karşılanmalıdır.
  • Bakanlığın yangın söndürmede yetersiz kaldığı açıktır. Yangına karşı seferber olan halk, emek ve meslek örgütlerinin öncülüğünde örgütlenerek sürece dahil olmalı, bundan sonra da bakanlığın tedbirlerini denetlemeyi sürdürmelidir.

Varlık içinde yokluk

0

Ciddi bir iktisadi buhran içinde ekonomik “canlılık” yaşanıyor. Talep çok fazla. Otomobil ve konut satışlarındaki patlamanın yanı sıra iç turizmdeki canlılık yaz boyu devam edecek gibi gözüküyor. Bunun nedenleri arasında, beklendiği üzere pandemi kısıtlamalarının sona ermesiyle gelen tüketim artışı var. Fakat bu talebin arkasındaki asıl nedenin her geçen gün büyüyen borçluluk ve enflasyon olduğu görülüyor. Peki bu çelişkili durumu nasıl açıklamalıyız?

Her şeyden önce ilk çeyrekteki büyüme ve ikinci çeyrekte ülkenin daha da büyüyecek olması işsizliğin azalmasını sağlamıyor. Mayıs ayı resmi verileri yüzde 13,2 seviyesinde ve işsizlik oranının bu ekonomik şartlar altında en az 3-4 yıl çift hanede kalacağı öngörülüyor.

Ülkede kronikleşen işsizlik altında sözde büyümenin çözemediği ikinci sorun ise gittikçe artan borç yükü. Hane halkları, devlet, şirketler, bankalar… Gittikçe artan iç ve dış borçları yeni borçlarla çevirmek durumunda. Kısa vadeli borç 144,9 milyar dolar; bunun 59,2 milyarı bankalara, 62,1 milyarı banka dışı şirketlere ait. Geriye kalan borç ise Merkez Bankası’na ait. Mayısın ikinci yarısından itibaren bankaların verdiği TL cinsi kredilerde ise ciddi bir artış başladı. Bu son genişlemenin şimdiden 2019’un ilk çeyreğinde yerel seçim öncesi dönemdeki kredi genişlemesini aştığı ve 2020’deki büyük kredi balonunun neredeyse yarısına ulaştığı görülmekte. Tüm bu kredi genişlemesini dünyanın en fazla faiz veren yedinci ülkesi olmamıza rağmen yaşadığımızı unutmayalım. Talep artışı da bu borçluluk üzerine yükselmektedir.

Pandemi döneminde gelir dağılımının daha da bozulduğunu belirtmek gerek. İsviçre bankası Credit Suisse raporuna göre, Türkiye’de 2020’de dolar milyoneri sayısı 21 bin artışla 115 bine yükseldi. Nüfusun en zengin yüzde 1’lik kesiminin servetten aldığı pay yüzde 42,8’e yükselirken, yüzde 95’lik kesimin servetten payı yüzde 37,8’de kaldı. Aynı rapora göre 10 bin dolar altı servete sahip kişi sayısı 33 milyon, 10-100 bin dolar arası servete sahip kişi sayısı 22 milyon, 100 bin-1 milyon dolar arası servete sahip kişi sayısı 1 milyon 984 bin, 1 milyon üstü servete sahip kişi sayısı ise 115 bin. Tüm bu süreç içinde kaynağı belirsiz, yani kayıt dışı şekilde zenginleşen insanları da hesaba katarsak toplumsal gelir uçurumunun gittikçe arttığı açıkça ortada.

Talep artışı enflasyonun artmasına paralel olarak ilerliyor. Çünkü bu ortamda kimse elinde ya da bankada TL tutmak istemiyor. Ya o parayı dövize çevirmek ya da parayı cisimleştirerek değerinin korunması amaçlanıyor. Artan ev ve araba fiyatlarına rağmen satışların hızlanmasını servet yitiminin durdurulmasına dönük pragmatist tüketim hamleleri olarak okumak gerek. Bunun dışında uzun vadede enflasyonun artacağı, özellikle güz döneminde ve pandemi sonrasında hızlanarak devam edeceği herkesin bildiği bir sır olarak karşımızda duruyor. Bu artışları ekonomik büyümeden kaynaklı değil; tam tersine ekonominin daha da kötü olacağının düşünülmesi sonucu ortaya çıkmış bir kredi panik atağı olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Bir önceki yazımızda artık ekonominin büyümesinin bir anlam ifade etmediğini söylemiştik. Gerçek büyüme refah sağlar; işsizliği, borçluluğu düşürür. Alım gücünü ve gelir miktarını artırır. “Büyüme” derken artık kastedilen şey toplumun sermaye sahiplerinin büyümesi ve servetlerini artırması anlamına gelirken, işçiler için yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve yüksek borç anlamına geliyor. Bu düzenin sürdürülemeyeceği açık. Ekonomik reformlar yoluyla değil, siyasal radikal kararlarla, planlı, merkezi, kamusal bir iktisadi düzen kurulabileceğini ısrarla vurguluyoruz.

Ayrımcılık böler, mücadele birleştirir!

0

Tek Adam rejiminin yol açtığı yıkım ve sefaletin faturası her geçen gün biraz daha kabarıyor. Başından itibaren patronların kâr hırsına kurban edilen pandemi yönetimi sonucunda, resmi rakamlara göre bugüne dek 50 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Son dönemde ise, turizm gelirleri için hayata geçirilen kontrolsüz açılma ile vaka sayıları yeniden büyük bir tırmanışa geçti ve eğitim kurumlarının açılması yeniden tehlikeye girmiş durumda.

Koronavirüs pandemisine eşlik eden “sosyal pandemi” ise emekçi halkı kasıp kavurmaya devam ediyor. Hayat pahalılığı karşısında ücretleri eriyen çalışanlar, işini kaybedenler veya aylardır iş yapamayan esnaf, yüksek faizli bireysel kredilerle hayatını devam ettirmeye çalışıyor. Bireysel kredi ve kredi kartı borçları son bir yılda yüzde 37 artarak 700 milyar TL’yi aşmış durumda. Hükümetin bu durumdaki çözümü ise bireysel borçlanma miktarlarını artırmaktan öteye gitmiyor. Saray rejimi kamuda yüz binlerce işçiyi ve milyonlarca memuru ve emekliyi ilgilendiren toplu sözleşmelerde, gerçek enflasyonla hiçbir ilişkisi kalmamış resmi enflasyon oranında zam önerirken, “beşli çete”ye hazineden on milyarlarca dolar aktarmaya devam ediyor.

Toplumsal desteğini yitirmekte olduğunun farkında olan Cumhur İttifakı kutuplaştırma ve baskı politikalarına hız veriyor. HDP’ye dönük sistematik saldırıların yanı sıra, son günlerde pek çok ilde Kürtlere dönük linç haberlerinin yayılıyor olması, her türlü yöntem kullanılarak ırkçılığın yaygınlaştırılmaya çalışıldığını ortaya koyuyor. LGBTİ+’lara dönük şeytanlaştırma politikalarıyla hem farklı cinsel yönelimler baskı altına alınmaya hem de tüm muhalefet kesimleri susturulmaya çalışılıyor.

Bu çerçevede, son dönemde öne çıkan başlık ise Afgan mülteciler üzerinden gelişti. Afganistan’daki iç savaş ve Taliban’ın ilerleyişi nedeniyle yaşadıkları bölgeleri terk etmek zorunda kalan mültecilerin Türkiye sınırına giriş yapmasıyla özellikle sosyal medya üzerinden yabancı düşmanı, ırkçı bir kampanya örgütlenmeye başladı. Bu kampanyaya, geçmişte de ırkçı söylemleriyle gündeme gelen CHP’li Bolu Belediye Başkanının açıklamaları eşlik etti. CHP içinden bu kişiyi kınayan açıklamalar gelse de başka bir kesim de bu açıklamaların yanında yer aldı. Bizzat Kılıçdaroğlu, nasıl olacağını belirtmeden “Suriyelileri huzur içinde evlerine göndereceklerini” açıkladı.

Anlaşılan o ki, Millet İttifakı partileri yabancı düşmanlığına oynayarak oylarını artırmanın peşine düştü. Biz emekçiler ve ezilenlerin sorunlarının kaynağı ülkelerindeki savaşlardan, diktatörlük rejimlerinden kaçmak zorunda kalan mülteciler değil, kapitalizm ve onun sürdürücüsü hükümetlerdir. Emperyalist işgallere, diktatörlük rejimlerine, göçmenleri ucuz emek kaynağı olarak gören patronlara, Türkiye’yi sınır bekçisi haline getiren AB’ye, AKP’nin ikiyüzlü ve pragmatik göçmen politikasına seslerini çıkarmayanlar, mültecileri hedef göstererek yabancı düşmanlığını körüklemeyi tercih ediyorlar. Sınıf örgütleri yabancı düşmanlığı karşısında sesini yükseltmeli, sendikalar işçi sınıfının bir parçası olan göçmenleri kapsayacak politikalar geliştirmeli, sosyalist hareket ırkçılığa karşı durmanın yanında AB’nin ve AKP’nin ikiyüzlü mülteci politikalarını teşhir etmelidir.

Tek Adam rejimi zayıfladıkça, gerek Cumhur İttifakı’nın gerekse de diğer düzen partilerinin biz emekçileri ve ezilenleri kimlikler üzerinden bölme ve ayrıştırma çabası da hızlanıyor. Bu politikaları boşa çıkartarak, ortak hayalimiz olan insan onuruna yaraşır yaşam koşulları için, baskının ve sömürünün olmadığı bir düzen için mücadelelerimizi birleştirmeliyiz.

Türkiye yangın yeri: “Ne uçak var ne de plan”

0

Manavgat, Turunç, İçmeler, Bodrum, Antakya, Uşak ve diğer güzel il ve ilçelerimizden iyi haberler vermek isterdim, fakat bu yıl ülkenin doğal güzelliklerinde yangın tufanıyla mücadele etmekteyiz. Sadece bir haftada 98 yangın çıkmış durumda. Hatırlarsanız geçtiğimiz yıllarda Avustralya’daki orman yangınlarını konu almıştık, oradaki iktidarın ve şirketlerin bundan nasıl yararlandığına ve küresel ısınmanın bu yangınlara nasıl sebep olduğuna değinmiştik. Aslında Türkiye’de olan ve olmasından korktuğumuz da ne yazık ki aynı konular, fakat daha vahim bir plansızlıkla karşı karşıyayız. Bu acı bilançoya ve ne yapılması gerektiğine beraber bakalım.

Orman yangınları neden bir anda çıktı?

Küresel ısınmayla beraber kusursuz fırtınaya girmiş bulunmaktayız. Dünya çapında ısınmanın vermiş olduğu çevre tahribatı sadece buzulların erimesi ve iklimdeki dengesizlik olarak değil, orman yangınları sayısının artması ve buna bağlı olarak çevreye verdiği tahribat olarak da geri dönmekte. Ve her orman yangını da karbon emisyonunu artırmakta ve küresel ısınmayı hızlandırmakta. Türkiye’nin Akdeniz kıyıları ve iç bölgeleri bu yıl aşırı kuraklıkla karşı karşıya. Ayrıca son günlerde artan sıcaklık ve buna bağlı nem oranındaki düşüş, bölgenin doğal bitki örtüsü olan kızılçam ormanlarını çıra haline getirmiş durumda. Ve aynı anda onlarca yangının birbirine yakın bölgelerde çıkmasının nedeni terörizm değil, bölgesel iklim krizinin buna uygun koşulu sağlaması.

Yangınlar doğanın parçası fakat…

Özellikle Türkiye’nin batı ve güneyi ile Akdeniz coğrafyasının tamamı yangına bağlı ekosistemler olarak geçiyor. Yani bu ormanlar yangınla yaşamasını öğrenmiş, hatta ona bağlı bir döngü içinde ve ortalama her 50 senede bu döngü kendini yenilemekte. Fakat küresel ısınma ve talan politikaları sonucunda endemik öneme sahip bölgelerdeki yangın frekansı artmakta, doğaya kendini onarması için süre bırakmamaktayız. Tüm bunların yanında doğamız rant için yangınlara kurban edilmekte ve orman vasfını kaybetmiş ormanlık alan yasasıyla madenlere peşkeş çekilmekte veya otel-tatil köyü için beton yığınlarına çevrilmekte. Sadece son 20 yılda nedeni bilinmeyen orman yangını sayısı üç katına çıktı ve bütünlüğü önemli 1000 hektardan büyük orman sayımız her sene azalmakta. Büyük ormanlık alanların parçalanmasının asıl nedeni ise madenlere alan, enerji santrallerine yer tahsis etmek ve bunlar ormanlarımıza yangınlardan daha çok hasar vermekte. Kaz Dağları’ndaki mücadelemizi hatırlayalım; Kanadalı şirket sözde altını çıkarmak için yüzlerce dönüm ormanı kesti, toprağı ise siyanürle yıkamaya kalktı.

Türkiye’nin orman yangınıyla mücadele planı yok!

Daha iki sene önce THK bünyesindeki uçaklar Erdoğan’ın damadının düzenlediği teknoloji festivalinde nokta atışı su bırakma şovu yapmıştı. CL-215 model bu uçaklardan THK envanterinde üç adet var, her uçuşta yaklaşık beş tona yakın su ile söndürme yapabilmekte. Orman Bakanı Pakdemirli’nin belirttiğine göre bu uçaklar eskimiş ve kullanılamazmış, fakat aynı uçaklardan onlarcasının özellikle Yunanistan ve İspanya gibi orman yangınlarının yoğun görüldüğü bölgelerde kullanılmakta olduğunu biliyoruz. Bu yüzden envanterimizde hiçbir yangın söndürme uçağı yok ve her sene başta Rusya olmak üzere bakımının ne şartlarda yapıldığını bilmediğimiz uçakları kiralıyoruz.

Orman yangınlarıyla mücadele eden vatandaşlarımız ne yazık ki mevsimlik işçi olarak çalıştırılıyor. Hiçbir güvencelerinin olmamasının yanında, yaz sezonu bitince nasıl geçinecekleri hakkında bir politikamız ne yazık ki yok.

Ayrıca övünülen İHA’ların yangın takibinde ne kadar başarılı olduğu da muamma. Bunların yangın tehlikesi teşkil eden bölgelerde aktif olarak kullanılması ve gözcü bulunması gerekirken, yangınların çoğu yalnız bırakılan yer birimlerine geç iletildi ve Marmaris-İçmeler yangınında olduğu gibi bir felakete dönüşmesine sebep oldu.

Ne yapmalı?

Son 15 yılda 140 bin hektardan büyük ormanlık alanımız yandı. Son beş yılda çıkan orman yangını sayısı 62 bin, yani sene başına yaklaşık 12 bin yangın düşmekte. Sadece İstanbul’da 2019 yılında 413 orman yangının dörtte üçünün nedeni bilinmiyor, yani faili meçhul. Ormanlık alanın bir madene veya otele tahsis edilmesi için tahrip olmasına bile gerek yok, Turizm Bakanlığının istediğine bu izni verebilme yetkisi var ne yazık ki. Turizm Bakanlığına verilen yetkilendirme ise, ne acıdır ki ormanlarımız yanarken, 28 Temmuz Çarşamba günü Saray tarafından acelece kanunlaştırıldı. Gördüğümüz gibi “doğa” ne Saray’ın ne de uyguladığı neoliberal politikalarının umurunda; varsa yoksa rant ve kâr peşindeler, aynı Kanal İstanbul’da olduğu gibi. Bizim, etrafında birleşebileceğimiz taleplerimiz var, fakat bunların gerçekleşmesi ancak ortak mücadelemizle mümkün.

  • Yanan bölgelerde hiçbir şekilde yapılaşmaya izin verilmemeli.
  • Yangın ile mücadele edecek uçak ve gerekli ekipmanlar acilen alınmalı.
  • İHA gibi 7/24 gözlem yapabilen araçlar tehlike teşkil eden her bölgede acilen kullanılmaya başlanmalı.
  • Yangın ile mücadele edecek başta mevsimlik işçilerin can güvenliği sağlanmalı ve özlük hakları için gerekli çalışmalara başlanmalı.
  • Yanan ormanların rehabilitasyonu için uzmanlar ile çalışmalı; fevri ağaçlandırma kampanyalarından kaçınılmalı çünkü faydadan çok zarar vereceği bilinmekte.
  • Var olan ve tehlike teşkil eden ormanlık alanlar yangın ile mücadele programı kapsamında bakıma alınmalı.
  • Küresel iklim krizi ve kuraklık ile mücadele için program açıklanmalı ve gerekli adımlar acilen atılmalı.

Tarihte bu ay: Dördüncü Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki öldürüldü

0

1905’te Sovyet başkanlığı yapan, Ekim Devrimi’nin Lenin’le birlikte önderliğini üstlenen, 6-7 Kasım 1917 gecesi Askeri Devrimci Komite’nin başkanı olarak ayaklanmayı yöneten, Kızılordu ile Kızılfilo’nun kurucusu, Uluslararası Sol Muhalefet’in ve ardından da Dördüncü Enternasyonal’in kurucusu ve önderi Lev Troçki 21 Ağustos 1940’ta hayatını kaybetti. Troçki 20 Ağustos günü Stalinist bir ajan tarafından suikasta uğramıştı. Aldığı yaralar hayatını kaybetmesine neden oldu.

Troçki’nin mirası, belki de Troçki’nin kendisinden daha çok tartışılmıştır. Onun savunuculuğunu üstlendiği ve derinleştirdiği Marksizmi birkaç yönden çağımızın geri kalan sol akımlarından ayrışır. Birkaç madde halinde özetlemeye çalışalım: İlk olarak, i.) insanlığın sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünyada yaşayabilmesi için kapitalizmin ilga edilmesi gerekir. Eğitimden sağlığa kadar, bütün alanlarda yaşanan kriz, bu yaşamsal göreve bağlıdır. Dolayısıyla, ii.) kapitalizmi reforme etmek mümkün değildir. Güler yüzlü kapitalizm bir çözüm sunamaz. Bu nedenle uzlaşmacı ve reformist yöntemler başarısız olacaktır. Ancak iii.) kapitalizm kendi kendine de yıkılmaz, bu görev için onu yıkmaya adanmış bir devrimci parti inşa etmek gerekir. Bu parti “diğer partiler gibi olmayan bir parti”, yani adanmış kadrolardan oluşmalı ve uzlaşmaz, mücadeleci, devrimci olmalıdır. Yalnız iv.) bu parti bir sekt olamaz, ancak ve ancak kitlelerin sürekli seferberliğiyle hedeflerine ulaşabilir. Bu yüzden kendisini işçi-emekçilerin içinde inşa eder ve kendisini bu işçi-emekçilerin tarihsel çıkarlarının siyasal taşıyıcısı kılar.

Pandeminin, ekonomik krizin ve iklim krizinin hırpaladığı bir dünyanın sakinleri için bu dört temel öğreti yakıcılığını korumayı sürdürüyor. Biz Troçki’yi bu çerçevede anıyoruz; naaşına dönük putperest bir ibadet şekli olarak değil, çağdaş küresel kapitalist-emperyalizmin insanlığı sürüklediği tehlikelere karşı elimizin altında olan en güçlü ideolojik-politik cephaneliği hatırlatmak ve güncelleyebilmek için. 

Zira bu güncelleme görevinde başarısız olduğumuz takdirde, yalnızca Troçki’nin öğrencileri olma sıfatına hak kazanamamış olmayacağız, aynı zamanda kapitalizmin dünyayı yeni ve daha derin krizlere sürüklemesine de seyirci kalmış olacağız.

Rejimin ömrü kısalıyor

0

Hükümet için vakit daralıyor. Mevcut anketler çerçevesinde, olası bir seçimde ne AKP iktidar olabiliyor ne de Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilebiliyor. Bu yüzden zaman kazanmaya çalışıyorlar, seçimlerin “normal” zamanda, yani 2023’te yapılacağını söylüyorlar. Ama aslında Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı adayı olabilmesi için bir erken seçime ihtiyacı var. Bu nedenle de bazı hazırlıklar yapıyorlar.

Bunların başında da seçim yasasını AKP ve MHP lehine değiştirme çalışmaları geliyor. Henüz aralarında anlaşabilmiş değiller, ama bu işi bu yıl sonuna kadar ya da en geç 2022 başında halletmek istiyorlar. Zira yeni bir seçim yasası yürürlüğe girerse, seçimler ancak bir yıl sonra yapılabiliyor. Yani olası bir “erken” seçimi 2023 başlarında düşünebilirler.

Başka girişimleri de var. Mesela, Oğuzhan Asiltürk aracılığıyla Saadet Partisi’ni Cumhur İttifakı’na çekmek veya onu bölerek bir kısım oylarını kazanmak çabasındalar.

Ama gözleri esas olarak Kürt oylarında. HDP’yi -bunca suçlama ve baskıdan sonra- elbette kendi ittifaklarına açıktan davet edemiyorlar. Ama sanki “barış sürecini” tekrardan başlatabileceklerine dair sinyaller vererek Kürtlerin arasında kafa karışıklığı yaratmaya yelteniyorlar. Erdoğan’ın Diyarbakır seferinin amacı esasen buydu. İçişleri Bakanı Soylu’nun bayramın ilk gününde Şırnak’a gitmesinin amacı da aynıydı. Zalimler mazlumların desteğini arıyor.

Erdoğan kendi partililerine “sahada olun” emri verdi, ama milletvekillerinin işçinin, emekçinin, çiftçinin, esnafın yüzüne bakacak halleri pek yok. O yüzden de Erdoğan’ın şapkasından yeni tavşanlar çıkarmasını bekliyorlar.

Müjdeler!!!

Erdoğan da “müjdeler” veriyor: “Afganistan’da Kabil havaalanını biz işleteceğiz; Kıbrıs’ta başkanlık külliyesi kuracağız; Maraş’ı yeniden inşa edeceğiz…” vd. İnşaat holdingleri buna pek memnun olmuşlardır elbette, yağlı işler bunlar. Peki, bütün bunların masrafını kendi cebinden ödeyecek olan yoksul emekçi halk ne diyecek bunlara?

Dahası var. Bir “müjde”yi de Şırnak’ta Soylu verdi: “Buradan yürüyerek Irak’a gideceğimiz, Suriye’ye gideceğimiz günler uzak değil” dedi. Nasıl olacak bu? Kuzey Irak’ın ve Kuzey Suriye’nin Türkiye’ye gönüllü olarak katılmasıyla mı, yoksa bu bölgelerin Türkiye tarafından işgali yoluyla mı? Irak ve Suriye hükümetlerinin kendi toprak parçalarını Türkiye’ye devretmeleri düşünülemeyeceğine göre, geriye ikinci şık kalıyor. Yani, “vatan, millet adına” işgalci olup seçim zaferi mi kazanılmak isteniyor? Ama “alavere, dalavere, nefer Mehmet nöbete” politikasının ne gerçekçiliği var, ne de halkın çoğunluğunca onaylanma imkânı.

Engeller

Cumhur İttifakı yalanlarla ve boş vaatlerle halkın gözünü boyamaya çalışmanın yanı sıra, ülkeyi içeride ve dışarıda felakete sürükleyen maceracı politikalarla yeni bir seçim zaferi hazırlamaya yelteniyor. Ama önünde bazı engeller var.

Bunların en önemlilerinden biri, Sedat Peker’in patlattığı mafya ilişkileri, rüşvetler, çoklu maaşlar, lüks yaşamlar vb. skandalların bizzat AKP’nin içinde de hoşnutsuzluk yaratıyor olması. Bu hoşnutsuzluğun zaten yoksulluk sınırı altında yaşayan geniş seçmen kitlesine de yayılması, iktidar kurmaylarının önemli endişesi. Ama Sedat Peker’in Soylu üzerinden Tek Adam yönetimine indirdiği en büyük darbenin, yüzlerce insandan oluşan sokak çetesini rejimin desteğinden geri çekmesi olduğu söyleniyor. Böylece, “bunlar kaybetseler de iktidarı bırakmazlar” efsanesi belki de son buluyor.

Ama Cumhur İttifakı’nın önündeki en büyük engel, bunca yıllık sömürü ve baskının sonuçlarını görmeye, dersler çıkarmaya başlayan işçi ve emekçi yığınların mücadelesi. Bizim gazetemiz Nisan da dahil olmak üzere, emekten yana tüm yayın organlarında ve sosyal mecralarda, işçi hareketinin nasıl canlanmakta olduğu izlenebiliyor. Patronların işten çıkarma girişimlerine karşı direnişler gerçekleşiyor. Kamu emekçileri, öğrenciler, kadınlar, toplumun diğer ezilen kesimleri seslerini daha güçlü olarak duyuruyor. Bu uyanışı devrimci tarzda örgütleyebilirsek, “Silkele emekçi, düşecekler” sloganının güncel hale geleceği günlere daha hızlı yaklaşabileceğiz.

Emeklinin düşmanı sermayenin iktidarıdır

0

Ülkemizde çalışma koşulları uzun senelerdir zor ve bunun yanında ekonomik koşullar da çok zor. Emeğinizi ve karşılığında aldığınız ücreti kıyasladığınızda hayal kırıklığına uğramanız her zaman mümkün.

Asgari ücretin 2.825 TL gibi bir rakam olduğu ülkede pandemi koşullarıyla birlikte birçok gıda maddesine, maaşlara gelenden çok daha yüksek zamlar yapılmakta. Asgari ücretlinin aldığı ücretle geçinemediği bir ortamda bir de emekliyseniz ve maaşınız asgari ücretin de altında ise hayatınızı idame ettirmeniz daha da güç bir duruma geliyor.

Son emekli zammı enflasyonun altında, yüzde 8,45 olarak açıklandı. Zam açıklandıktan birkaç gün sonra elektriğe yüzde 15, doğalgaza yüzde 12 zam yapıldı. Bundan 2-3 yıl önce emekli maaşı asgari ücretten daha yüksekti. Şu anda emekli maaşı, asgari ücretin bir hayli altında. Emekliye zam yapmaya geldiğinde elleri titreyen iktidar, Cumhurbaşkanı’na külliye yapmaya geldiğinde gayet cömert. Yazlık saraylar, kışlık saraylar, özel kumlar getirilerek döşettikleri bahçeler, özel ağaçlar… Konuşmaya geldiğinde “Bir hırka, bir lokma ile geçinen peygamberin ümmetiyiz” diyorlar ama yaşadıkları hayat, kralları, tiranları kıskandıracak durumda. Kendi külliyeleri yetmezmiş gibi şimdi de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde meclis binası, külliye ve millet bahçesi yapma müjdesi verdiler.

Pazar alışverişine gittiğinizde pazar filesi doldurmanın mümkün olmadığı bir ortamda halkın kaynaklarını hoyratça harcıyorlar. Bayram süresince köprülerden ücretsiz geçiş sağlayacağız dediklerinde, bütün köprü ve yollar kastediliyor sanmıştık. Meğer Erdoğan’ın yaptığı köprüler ve yollar paralı, Erdoğan’ın yaptırmadığı köprüler parasızmış. Yani size yol, köprü yaptık diyenler aslında yol ve köprüyü zenginler daha zengin olsun ve “beşli çete” daha fazla semirsin diye yapmışlar. Emeklinin insanca yaşam hakkını sağlayamayan iktidar, kendi harcamalarına gelince bol keseden harcıyor ve hesap soracak herhangi bir merci de yok.

Emekli için, kira, elektrik, su, doğalgaz, internet ve telefon faturaları ödendiğinde maaş bitti demektir. Gıda ve kişisel ihtiyaçlara maaşın yetme ihtimali yok. Çok şatafatlı bir hayat talep etmiyoruz, külliyedeki başkan gibi. Mütevazı, çorbamız kaynasın, ihtiyaçlarımız karşılanabilsin yeter diye düşünüyoruz, ama verdikleri maaşla bunların mümkün olma ihtimali yok. Emekli ek iş bulabilir de çalışırsa hayatını devam ettirebilme imkânı olabilir ama çalışma imkânı yoksa ve çalışacak kadar gücü yoksa, derin yoksulluk içerisinde bir yaşam sürdürmek zorunda. Oysa, geçmediğimiz köprüler ve yollar, binmediğimiz uçaklar için bizim gelirimizden kesilen vergiler kesilmeyip, bize maaş olarak iade edilse, sorunun bir kısmı çözülmüş olacak. İktidar, müteahhitlerin ve o çok sevdiği beşli çetenin, yani Cengiz, Makyol, Limak, Kolin ve Kalyon’un emrinde. Yani kısacası iktidar işçinin iktidarı değil, sermayenin iktidarı. İşçinin iktidarında sermaye sınıfına yer olmayacak. İnsanca bir yaşam elde edebileceğimiz bir dünya dileğiyle…