Ana Sayfa Blog Sayfa 38

Misafir değil, sığınmacı/mülteci!

0

Birkaç hafta önce sosyal medyaya bir grup Afgan’ın Ankara-Niğde yolunda tırdan inişini gösterdiği iddia edilen bir video yayıldı. Yayılan video ve ana akım medyada Taliban’la ilgili sunulan haberlerle birlikte Türkiye’ye kitlesel Afgan göçü başladığı iddia edildi. Bu iddialarla birlikte sığınmacı düşmanı söylemlere fırsat doğdu. Ancak sadece sosyal medya üzerinden gördükleriyle ırkçılığa varan söylemlerin sahiplerinin bilmediği bir şey var. Afganlar Türkiye’ye ilk defa göçmeye başlamadı.

Taliban rejimi medyada iddia edildiği gibi bir ay önce Afganistan’ı ele geçirmeye başlamadı. Taliban senelerdir insanlık dışı muamele ve baskılarla Afganistan’da hüküm sürüyor. Taliban’a katılmayı kabul etmeyenler öldürülüyor. Hakkında ölüm kararı verilenler ülkeden kaçabilirse 45 günlük ölüm yolculuğunu göze alarak Türkiye’ye geliyor. “Neden ülkesinde başka bir yere kaçmıyor?” diyenler yine olacaktır. Çünkü öyle bir imkânları yok. Taliban senelerdir her mahalleyi tutmuş durumda.

Türkiye’ye gelen sığınmacıların ucuza çalıştıkları için işsizliğe neden oldukları iddia ediliyor. Hiçbir bilgisi olmadan fikir iddia edenler bu konuda da çok yanılıyorlar. Çünkü Afganlar senelerdir bu ülkede işverenlerin vatandaşları çalıştırmaya asla cesaret edemediği koşullarda hastalanarak ve karın tokluğuna çalışıyorlar. Biz hiç sadece yaşamayı düşünecek kadar çaresiz olmadık ama bu çaresizliği yaşayanlara karşı ciddi bir acımasızlık görüyoruz bu ülkede…

Yaşadıklarımızın, hükümetin senelerdir sürdürdüğü dış politika ve ekonomi politikasının bir sonucu olduğu çok açık… Kendi meşruiyetini sağlamak üzere Rusya, ABD ve Avrupa ülkeleriyle birlikte Suriye ve Afganistan’da yaşananlara dahil oldu. Sığınmacıların Türkiye’deki sayısı artana kadar kimse “Türkiye’nin ne işi var oralarda?” demedi. Ülkesinin her köşesi hiçbir tarafına dahil olamadığı bir iç savaşın etkisindeki insanlar ne yapabilirdi? Yalnızca normal bir yaşam talep eden insanlar farklı ülkelere göç etmeye çalıştılar. Sığınmacıların Türkiye’ye gelmesinin nedeni ise Türkiye’yi mükemmel görmeleri değil, Avrupa’nın kapıları kapatmasıdır. Hükümetin Avrupa ülkeleriyle yaptığı anlaşmalar sonucu Avrupa’ya göçmeyi başarmış sığınmacılar dahi geri gönderilmekte.

Her konuda hukukun uygulanmasını talep eden muhalefet ise sığınmacılar söz konusu olduğunda bir anda hukuku yerle bir edecek söylemlere imza atmakta. CHP Genel Başkanı, Suriyelilerin “misafir” olduğunu ve iki yıl içinde ülkelerine geri gönderileceklerini belirtti. “Asıl beka sorununun sığınmacı politikası olduğunu” söyledi. Türkiye dünyanın en fazla sığınmacı sayısına ulaşalı seneler oluyor. Ne hikmettir ki, “sığınma politikasının beka sorunu” olduğu iddiası da erken seçim talepleriyle aynı anda ortaya atılıyor. Bu konu seçim politikasına malzeme yapılamayacak derecede hassastır. Devamlı hukuka vurgu yapan muhalefetin Anayasa, uluslararası sözleşmeler ve kanunlarla korunan sığınmacılardan bu kurallar hiç yokmuşçasına bahsetmesi niyeti açık etmektedir.

Yaşamlarının tehdit altında olması kullanılarak en zor koşullarda çalıştırılan insanların burada olmaları, onlarla dayanışma gösterebilmemiz için bizim açımızdan bir fırsattır. Kapitalizmin seneler sonunda bize getirdiği güvencesizlik, bizden daha fazla sömürülen insanların ülkelerine dönmeleriyle çözülemez. Bu ancak mücadeleye cesaret edemediği için konforunu bozmak istemeyen ve insanların ölmelerini ya da tecavüze uğramalarını umursamayan kişilerin iddiası olabilir.

Kayıp silahlar, muhalefet, seçimler

0

Nasıl gelirseniz, öyle gidersiniz! Geldiğiniz gibi gitmek istemezseniz kalmak için seçtiğiniz yöntemle gitmez zorunda kalırsınız…

İktidarın 2023’e giderken sandıktan bir kez daha çıkabilme umudunun azaldığını, buna mukabil süreci yokuşa sürme eğiliminde olduğunu gösteren emareler çok. 2015’ten bu yana o sandıklardan nasıl çıkıldığı da malum. Demek artık kılıfına uydurmanın da yetmeyebileceği bir aşamaya gelindi. Kayıp silahlar meselesi işte böyle bir sürecin ürünü.

Bu çerçevede kayıp silahlar meselesi iktidarın niyeti tartışmasını doğal olarak bir kez daha alevlendirmekte. Malum seçimlerin artık iktidarın umurunda olmadığı, bir seçim olsa dahi iktidarın sonuçlara riayet etmeyeceği, nitekim kayıp silahlar meselesinin de bunu bir kez daha gösterdiği üzerine çokça konuşuluyor.

İktidarın bu spekülasyonların ima ettiği oyun kurucu kudretten memnun olduğu açık. Özellikle kitle desteğinin eridiği, krizlerin üst üste yığıldığı, kimsenin hayatından memnun olmadığı düşünülürse. Çok açık ki iş niyete kaldıysa iktidarın 2453’lere dek iktidarını sürdürmek isteyeceğine şüphe yok. Öyle ya, rıza için iş-ekmek-hak-hukuk-özgürlük yoksa da işe yarar gibi görünen sopa var!

Meselenin bam teli de bu. Rızayı alabilmek ve iktidarda kalabilmek için iş sadece sopadan medet umma noktasına gelmişse sandıktan umut zaten kesilmiş demektir. Diğer yandan iktidarın bugüne dek yapmaya cüret ettiği her şeyi, başta sandık sonuçlarını geçersiz saymak da dahil, kendi çıktığı sandığa dayandırdığını hatırlamak önemli. Bindiği dalı kesen düşer!

Bu noktada burjuva muhalefet ise sıranın kendine geldiğinden emin görünmeye çalışıyor. Oysa ekmeği bile yemek için çiğnemek şart. İktidar durumunu değiştirmek için, çaresizce de olsa, çabalarken burjuva muhalefet iktidar olma sürecini hızlandırmak, kesinleştirmek için neredeyse ilave hiçbir şey yapmıyor. Kısacası iktidar gidecekse tamamen çürüdüğü, çözüldüğü için gidecek gibi, yoksa burjuva muhalefetin “sabreden derviş” politikasıyla değil.

Bu tür bir bayrak değişiminden işçi sınıfının ve emekçilerin sağlayabileceği faydanın sınırlı ve geçici olacağı ortada. Tersi için işçi ve emekçilerin değişimin pasif onay mercii değil öznesi olması lazım. Ancak o zaman “kayıp silahlar” ve bilumum “niyetler” meselesi mesele olmaktan çıkabilir. Dolayısıyla seçimler evet önemli, ama toplumun esenliğini sağlayacak kalıcı çözümler için işçi sınıfının önderliğinde toplumun yeniden inşası bir görev olmayı sürdürüyor.

İran’da petrol işçilerinden tarihi grev

0

İran’da İslami rejim boyunca gerçekleşen en büyük grev yaşanıyor. 60.000’den fazla petrol, petrokimya ve doğalgaz işçisinin katıldığı grev bir ayı aşkın süredir devam etmekte. Grev; öğretmenler, hemşireler, tarım işçileri, kamyon şoförleri, emekliler, işsizler, kadınlar ve öğrenciler tarafından da büyük destek görüyor. Bir yandan da Huzistan eyaletinde su ve elektrik kesintilerine karşı düzenlenen ve onlarca kişinin gözaltına alınıp en az sekiz kişinin güvenlik güçleri tarafından katledildiği protesto dalgası gerçekleşmekte. Ülke genelinde tüm kesimlerin insanca yaşam talebi, protestolarda ortaklaşıyor.

1400 Kampanyası (İran takvimine göre 2021’i ifade ediyor) adı verilen mevcut grev ve protestolar grev komiteleri üzerinden örgütlenmekte. Greve çıkan işçilerin çoğu, petrol endüstrisinde yaygın olduğu üzere aylık, günlük gibi belirli süreli geçici iş sözleşmeleri yoluyla taşeron olarak ve hatta sözlü anlaşmalar temelinde çalışmakta, kimisi de alt taşeron firmalar üzerinden istihdam edilmiş durumda. Bu taşeron sistemi, Türkiye’den de bildiğimiz üzere işçilerin örgütlenmesi önünde engeller oluşturmakla birlikte, işçileri güvencesizliğe, daha düşük ücretlere ve kötü çalışma koşullarına mahkûm ediyor. Dolayısıyla grevin temel talebi olan ücretlerin artırılmasının yanı sıra, diğer başlıca talepler arasında geçici iş sözleşmelerine ve taşerona son verilmesi, ücret ayrımcılığının ortadan kalkması ve özelleştirmelerin geri alınması bulunmakta. İşçiler ayrıca ücretlerin zamanında ödenmesini; greve katıldığı için işten atılan 700 işçinin işe geri alınmasını ve işten atmaların yasaklanmasını; kölece çalışma koşullarına son verilmesini; işyeri sağlığı ve güvenliği koşullarının sağlanmasını; işçilerin kaldığı konutlarda barınma, beslenme ve hijyen koşullarının düzeltilmesini ve rejimden bağımsız sendikalaşma haklarının tanınmasını talep ediyorlar. Eylemleri düzenleyen Sözleşmeli Petrol İşçileri Grev Örgütleme Konseyi birleşik mücadele çağrısı yapıyor ve kadrolu işçilerin de greve tam katılımı bekleniyor.

Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Petrol Bakanı Bijen Namdar Zengene grev dalgasının yayılmasını önlemek için ücret artışı vaat etseler de, işçilerin sorunlarının devletin sorumluluğunda olmadığını belirttiklerini unutmamak gerekiyor. Rejimin neoliberal sömürü düzeniyle hiçbir derdi yok, dolayısıyla rejimin temsilcileri de sorumluluk kabul etmeyerek aslında açıkça bunu dile getiriyor. İran halkı işte bu sömürü düzenine, ekonomik krize, işsizliğe, yoksulluğa, güvencesizliğe ve rejimin baskılarına karşı mücadele veriyor. Haft Tappeh şeker kamışı fabrikası işçilerinin yıllarca süren seferberliği, Kasım 2019’daki diktatörlüğe karşı halk ayaklanması, baskıcı molla rejimine direnen kadın hareketi ve daha nicesiyle birlikte bu grev, İranlı emekçilerin kapitalist molla rejiminden hoşnutsuzluğunun sürmekte olduğunu gösteriyor.

Ahmet yoldaşı anmanın ideolojik-politik anlamı

0

Vefatının ikinci yılında yoldaşımız Ahmet Doğançayır’ı mezarı başında andık. Toprağına el sürdük. Çiçeklerimizi bıraktık. Temmuz sıcağının arasına karışan yağmur ve esintilerin eşlik ettiği hüzün ve gururla İşçi Demokrasisi Partisi’nden yoldaşları olarak mezarı başında Ahmet’imizin devrimciliğini, mücadelesini anlattık. İşçi Demokrasisi Partisi onun ilk gençliğinde temelini attığı İşçi Cephesi akımının üzerine inşa oldu. Uğruna yaşanmaya değer bir mücadeleyi miras bırakmış oldu Ahmet yoldaşımız bizlere.

Ahmet yoldaşımız gerçek bir kalenderdi. Az ve öz konuşurdu. Konuştuğunda kendini dinletirdi. Emek verene saygı duyar, doğru işin hakkını teslim etmekten kaçınmazdı. O yüzden gerçekten sevilir, örnek alınırdı. Kibirden, sahtekârlıktan, afra tafradan hoşlanmazdı. Hoyratlıktan nefret ederdi. Yeri geldiğinde yapılması gerekeni yapmaktan çekinmezdi. Az sözden, çok işten yanaydı. Ama körü körüne iş de yapmazdı. Bütün yoldaşlarının bildiği üzere okumaktan, öğrenmekten, sorgulamaktan, yazmaktan hayatının son anına kadar hiç vazgeçmedi. Merakı, çabası, hevesi ve ürettikleri bu nedenle biz yoldaşları için bir kılavuz anlamına geliyor. Bunu yaşatmaya, taçlandırmaya mutlaka devam edeceğiz.

Kuşkusuz sadece nasıl yaşadığımız değil nasıl hatırla(n)dığımız, onları nasıl dile getirdiğimiz, geçmişi nasıl andığımız da ideolojik-politik bir anlam ifade ediyor. Ahmet yoldaşımız hayatı boyunca sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyaya inandı. Bu amaç doğrultusunda elinden geldiğince mücadele etti. Bedel de ödedi. Onu mezarı başında artısıyla eksisiyle ama mücadelesiyle anmamızın ideolojik-politik anlamı her şeyden önce bu düş ortaklığına sahip çıktığımızı ifade etmekti. Onun mücadelesinin ayak izlerini takip etmenin anlamı bizce bütün hayatı boyunca inandığı, parçası olduğu ve mücadelesini verdiği değerleri ete kemiğe büründürmektir. İşçi Demokrasisi Partisi bizce Ahmet yoldaşımızın uğruna mücadele ettiği her şeyin gerçeğe dönüşmesinde, somutlanmasında bir aşamayı temsil ediyor.

O yüzden mezarı başında İşçi Cephesi flaması ve İşçi Demokrasisi Partisi bayraklarıyla yoldaşları olarak onu anarken gönül rahatlığıyla hep bir ağızdan tekrar ettik: “Toprağın bol olsun Ahmet yoldaşımız, rahat uyu, mücadelen mücadelemiz olmaya devam ediyor. Unutmadık, unutmayacağız!”

Ahmet için…

0

Bir süre önce bir arkadaş diğerlerine, benim her köşe yazımda sendikalara değindiğimden bahsetmişti. Gerçekten de öyle. Emekçilerin mücadelesine ilişkin yazarken, sendikaların üstlendiği ya da üstlenmekten kaçındığı görevlere değinmemek mümkün değil. Gene sendikadan söz edeceğim. Ama bu kez başka bir bağlamda. Ahmet yoldaşımızı bu kez bu yanıyla anmak için…

Ahmet Doğançayır’ı iki yıl önce, zamansız bir biçimde kaybettik. İşçi sınıfı mücadelesinin, insanlığın kurtuluşu yolunda sosyalizm mücadelesinin yılmaz ve fedakâr bir neferiydi Ahmet.

Genç yaşta sınıf mücadelesine katıldıktan sonra tüm çabasını özellikle işçi-emekçi gençlerin örgütlenmesi, yetiştirilmesi ve yönlendirilmesi doğrultusunda yoğunlaştırdı.

Profesyonel bir sendikacı değildi, ama 1977-1980 yılları arasında o dönemki DİSK’e bağlı Ağaç İşleri Sendikası ASİS’te birlikte çalıştık. Her sabah İstanbul Kartal’daki sendika lokalinde ya da sürmekte olan bir grevde veya direnişte buluşurduk. Hatta mücadelelerin kızıştığı anlarda gündüzlerimiz gecelerimize karışır, bir grev çadırında veya barakasında uyuklardık.

Örgütlenme seyahatleri, eğitim seminerleri, ev ziyaretleri, protesto gösterileri, mitingler… En ufak bir erinme göstermeksizin davanın, mücadelenin gereklerini yerine getirirdi. Aynı zamanda sorgulayıcı, eleştirici, yönlendirici bir fedakârlıktı onunkisi.

O dönem aynı zamanda burjuvazinin, patronların emrindeki ülkücü-faşist çetelerin sol hareketin yanı sıra işçi hareketine saldırılarıyla kararmaya başlamıştı. İşçi hareketi yükselirken 1 Mayıs 1977 katliamının ardından faşizm emekçi yığınları sindirmeye girişmiş durumdaydı.

Örgütlü olduğumuz işyerlerine, grev ve direnişlere, hatta sendika binalarımıza gidiş gelişlerimiz çetelerin tehdidi altına girmişti. Sadece bu değil; faşist çeteler işçi mahallelerinin denetimini ele geçirmek için bölgesel baskınlar düzenliyorlardı.

İşte öylesi bir dönemde Ahmet yoldaşın kararlı önderliği ve cesareti öne çıktı. Özellikle Kartal-Pendik civarındaki işçi mahallelerinin savunusunu örgütlemeye girişti. Sınırlı olanaklarla, imkânsızı mümkün kıldı. Genç işçileri örgütledi, herhangi bir bireysel girişime izin vermeden, gecesini gündüzüne katarak, sınıfın özsavunma gereklerini yerine getirdi. Kendi devrimci Marksist görüşlerini paylaşmayan pek çok başka akımın da saygısını kazandı. Her şeyden çok da mütevazılığı ve bol yüreği nedeniyle sevildi.

Yanlış anlaşılmasın. Ahmet yoldaş bütün bu çabasını, işçi sınıfının birleşik mücadelesi, birleşik bir mücadele cephesinin oluşturulabilmesi için harcadı. İşçi sınıfının kitlesel seferberliği olmaksızın faşizmin önüne geçilemeyeceğini söylerdi. Bu nedenle, DİSK önderliğini sınıfı kitlesel ve birleşik mücadeleye yönlendirmemekle eleştirirdi. Hatta 1980 başlarında ufukta görülmeye başlayan askeri darbeye karşı mutlaka bir İşçi Cephesinin örgütlenerek bir genel grevin hazırlanması gerektiğinde ısrar ederdi.

Tam da bu nedenledir ki Ahmet yoldaşımız 1980 başında yayımlanmaya başlayan İşçi Cephesi gazetesinin sorumluluğunu üstlendi. Ve bu sorumluluğunu ve tüm mücadelesini uzun yıllara yayılan cezaevi yaşamında da sürdürdü. Onun yaktığı bu meşale alev alev yanmaya devam ediyor.

Ahmet Doğançayır’a olan vefa borcumuzu ancak onun yürüdüğü yolu, işçi ve emekçi yığınların zaferine kadar döşeyerek ödeyebiliriz.

Tarihte bu ay: 23 Temmuz 1908 devrimi

0

23 Temmuz 1908 devrimi Türkiye tarihinin en tartışmalı konularından biri oldu daima. Liberal ve muhafazakâr basın bu devrimi olduğundan önemsiz göstermeye veya onu kötülemeye çalıştı. Devrimin o sıradaki önderliğinin işlediği siyasal günahları (mesela 1915’te Ermenileri katletmeye dönük geliştirilen politika), bir olgu olarak devrimin kendisine atfetmeye çalıştılar.

Jön Türklerin siyasal programıyla devrimin nesnel olarak önüne koyduğu hedeflerin birbirlerine karıştırılması, en sık karşılaşılan hatadır. 1908 Devrimi’nin potansiyellerinin Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (OİTC) milliyetçi ve küçük burjuva ajandasına indirgenmesi, bu devrimin Osmanlı uluslarını (Türk, Kürt, Ermeni, Rum) saran enternasyonalist karakterini ve onun emekçilerin seferberliğine dayanmasını gölgede bırakmıştır.

Devrimler, kendi doğaları gereği, karşısında hayat buldukları iktidarı yıkmayı hedeflerler. 1789 Fransız Devrimi, Fransız imparatorluğu ile monarşisini yıkmayı ve bir cumhuriyet rejimi kurmayı amaçlamıştı. Ancak OİTC’nin programında Osmanlı Devleti’nin yıkılması yoktu. Onlar devrimi imparatorluğu yıkmak değil, tam tersine güçlendirmek için bir fırsat olarak görüyorlardı.

Sonuç olarak 1908 Devrimi, kendi nesnel görevleri ve sorumlulukları karşısında yarım kalan bir devrim oldu çünkü onun siyasal önderliğini gasp eden ulusalcı subaylar, devrimi eski istibdat devletinin yıkımı için değil, bu devletin daha akılcı bir şekilde kullanılması için fırsat olarak görüyorlardı. 23 Temmuz’da açığa çıkan halklar arası enternasyonalist emekçi seferberliğinin, üç paşalar Bonapartizmine (Enver, Cemal, Talat) yol açmasının nedeni buydu.

23 Temmuz 1908 devrimi bugün resmi tarih kitaplarında II. Meşrutiyet ismiyle anılır. OİTC devlet aygıtını muhafaza etmiş dahi olsa, yoksul halkın basıncı altında rejim değişmek zorunda kalmış ve mutlak monarşiden meşruti monarşiye doğru bir gelişim yaşanmıştı. Bu, ezilenler açısından müthiş bir kazanım olmuştu.

Son olarak, genellikle unutulmasına rağmen 1908 Devrimi’nin bir uluslararası devrim hareketinin parçası olduğunu inatla hatırlatmak gerekir. 1905 Rus Devrimi, 1905-1911 İran Devrimi, 1910 Meksika Devrimi ve 1911 Çin Devrimi: 1908’de Osmanlı Devleti’nde yaşanan devrim, bunların bir kardeşiydi ve tıpkı onlar gibi, amacı eşitlik ve özgürlüktü.

Küba halkı neden sokakta?

0

Diaz Canel hükümeti ve Küba Komünist Partisi (KKP), ülkedeki sokak protestolarının “ABD’den organize ve finanse edildiği”ni iddia ediyor. Bu doğru değil. Elbette emperyalizm protestoları kendi çıkarları için kullanmak istiyor. Ancak bu eylemlerin derinde yatan nedenlerini, Küba hükümetinin Ocak ayında uygulamaya başladığı ve ülkedeki toplumsal eşitsizliği iyice artıran kemer sıkma programında aramak gerekli. Küba’da, onlarca yıldır var olan bir “Küba usulü” kapitalizm söz konusu.

Bizlerin, özellikle de sol cenahtakilerin vurgulaması gereken ilk husus, Küba’daki kitle eylemlerinin tamamen sahici olduğu. İnsanlar artık yoksulluğa ve yaşam standartlarının ağır şekilde bozulmasına daha fazla katlanamadıkları için sokağa dökülüyor. Küba’da yaşanan toplumsal krizde, hem Küba’ya uygulanan tarihi abluka hem de son dönemdeki yaptırımlar nedeniyle elbette emperyalizmin sorumluluğu büyük. Ancak bizim her zaman kınadığımız ve mücadele ettiğimiz bu abluka, Küba halkının maruz kaldığı ağır toplumsal sorunların asli nedeni değil unsurlardan yalnızca biri.

1960’larda başlayan abluka, Küba halkının direnişi ve dünya çapında Küba devrimine verilen destek nedeniyle başarısız oldu. Bugün sınırlı ve kısmi bir abluka söz konusu. On yıllardır, Küba dünyadaki neredeyse her ülke ile ticari ve siyasi ilişkiler yürütüyor. Öyle ki 1990’lardan itibaren, Fidel ve Raúl Castro’nun aldığı kararlarla yabancı özel yatırımlara, başta Avrupa Birliği ve Kanada şirketleri olmak üzere çokuluslu şirketlerle kurulan karma girişimlere büyük kolaylıklar sağlanıyor. KKP, Çin’in açtığı yolu izleyerek adada kapitalizmi restore etmiş durumda. Acı gerçek bu. 11 Temmuz’da yaşanan benzeri görülmemiş sosyal patlamayı açıklayan asıl sosyo-ekonomik bağlam da bu. 

Ocak 2021’deki kapitalist kemer sıkma süreci

KKP bürokrasisi her daim tam da bu “abluka” argümanını kullanarak, Küba’da özgürlüklerin olmayışını ve Kübalı işçilerin, örneğin turizm sektöründeki İspanya veya Kanada çokuluslu şirketleri için veya Kübalı işadamları ile Fransız Ricard Pernod şirketi (Chivas Regal viskilerinin sahibi) tarafından kurulan Cuba Ron SA (Küba Rom Şirketi) için yıllardır 15 dolar maaşla çalışmasını meşru göstermeye çalışıyor. Bu arada KKP liderleri, subaylar ve yeni burjuvazi, bütün ayrıcalıklarıyla yalıtılmış semtlerde zengin hayatı sürüyor. Fidel Castro’nun torunlarından Tony Castro birkaç ay önce Paris ve İspanya’da yaptığı pahalı gezilerde çektiği fotoğrafları sosyal medyada paylaştı. Ayrıca Küba’nın lüks turistik merkezlerinde BMW’sini sürerken çekilen fotoğraflarını da yayınladı. Bu fotoğraflar büyük öfke yarattı.

Eylemlerin fitilini ateşleyen unsur, bir “emperyalist komplo” değil Küba hükümetinin bu yılın Ocak ayında hayata geçirdiği acımasız kemer sıkma programı. Devlet başkanı Miguel Diaz Canel, “Düzenleme Görevi” olarak nitelendirdiği bir emek ve fiyat reformu açıkladı. Küba’da uzun süredir var olan ve iki para biriminden, yani Küba pesosu ile CUC denen çevrilebilir pesodan oluşan parasal sistem, hükümet tarafından sonlandırıldı. Buna paralel ücretlerde sefil bir artış yapılırken, halkın tükettiği tüm ürünlerin fiyatlarına yüksek oranda zam yapıldı. Başka bir deyişle, tipik bir kapitalist kemer sıkma programı uygulandı. Bu o kadar “ortodoks” bir kemer sıkma programı ki, hükümet bunun “özel yatırımı teşvik etme” amacıyla yapıldığını söylemekten bile geri durmadı. Ayrıca, “yabancı sermayenin karma şirketlerde çoğunluk payına sahip olması (…) finans sektöründe ise tamamen yabancı sermayeli şirketlerin kurulması”na yeşil ışık yakıldı. (Arjantin’de yayımlanan Clarín gazetesi, 19/12/2020, sayfa 36). Aylık asgari ücret 500 pesodan (20 dolar) 2.100 pesoya (87 dolar) yükseldi yükselmesine, ama gıda, temizlik, gaz, elektrik ve ulaşıma bu maaş artışının çok üzerinde zamlar geldi. İlerleyen aylarda yüksek enflasyon ve dolar üzerinden kapitalist spekülasyon yaşandı. Bunun sonucunda da fiilen devalüasyon gerçekleşti (bir dolar resmi piyasada 24 peso olsa da gayriresmi piyasada 60 pesoya tırmanmış durumda); ve bu da, zaten sefil düzeyde olan maaşları iyice eritti. Tüm bunların sonucu ağır bir kıtlık yaşanıyor. Küba halkı yiyecek alabilmek için sonu gelmez kuyruklarda bekliyor, elektrik kesintileri yaşıyor ve pandeminin ortasında ilaç sıkıntısı çekiyor. Geçmişte birinci sınıf olan Küba sağlık hizmetlerinde bozulma söz konusu.

Tüm bunlar sonucunda 11 Temmuz Pazar günü Havana’ya 38 km uzaklıktaki San Antonio de los Baños kentinde eylemler patlak verdi ve buradan hızla diğer şehirlere ve Havana’ya yayıldı. Binlerce insan sokaklara dökülüp gıda ve ilaç talep etti, hükümeti ve kemer sıkma politikalarını kınadı. Küba’daki muhalif Comunistas Blog‘un yayın kurulu üyeleri şöyle diyor: “Bu akşamüstü Küba halkı sokaklara döküldü. Bu halkı sokağa herhangi bir örgüt çağırmadı; Küba’nın içinde bulunduğu keskin ekonomik kriz ve hükümetin durumu yönetememesi yüzünden sokağa indiler. Kübalılar sokağa ‘vatan ve yaşam’ gibi sorunlu bir sloganla çıkmış olabilir, ama bu sloganın çok ötesinde, insanlar sokağa hükümetten gerçek bir sosyalizm talep etmek için çıktılar.” Comunistas Blog‘un çeşitli üyeleri, örneğin Marksist tarihçi Frank García Hernández gözaltına alındı. 

Kitle eylemlerini destekliyoruz: Gözaltına alınanlar serbest bırakılsın!

Küba’daki eylemler, kemer sıkma politikalarına karşı Şili’de, Kolombiya’da, Peru’da veya Brezilya’da gerçekleşen seferberliklere benziyor. Birçok aktivist Küba’nın farklı olduğunu düşünüyor olabilir. Ama durum öyle değil. Küba’da sosyalizm yok. Küba’daki rejim, Çin ya da Vietnam’daki gibi, yeni zenginlerin hakim olduğu ve bunların çokuluslu şirketlerle kurdukları ittifaklar üzerinden işleyen, baskıcı bir tek parti rejimi. Küba’da yoksulluk ve eşitsizlik giderek artıyor. Kitle eylemleri bu durumun değişmesine vesile olabilir. Elbette bu süreçlerde, Miami’de sürgünde yaşayan Kübalılarla işbirliği içindeki, Yanki yanlısı kesimlerin de yer aldığını ve bu kitle eylemlerini kendi zihniyetlerine göre bir hükümet kurmak için kullanmak isteyeceklerini biliyoruz. Biz devrimci sosyalistler, işçilerin ve halkın bu eylemlerini destekliyoruz; kemer sıkma politikalarına son verilmesini, bir işçi sınıfı hükümeti ve işçi ve halk demokrasisinin hakim olduğu bir sosyalizm inşa etme perspektifini savunuyoruz. Bunun için de Che’nin ve ilk sosyalist devrimin bayrağını yükseltecek yeni bir devrimci liderliğin inşası için mücadele ediyoruz.

Eylemler devam ediyor; müdahale nedeniyle bir kişi hayatını kaybetti. Biz İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) olarak Küba halkını destekliyoruz; dünyada anti-emperyalist ve solcu olma iddiasındaki herkesi de, kemer sıkma programının geri çekilmesi için, baskılar karşısında dayanışma sergilemeye, gösteri özgürlüğünü savunmaya ve gösteri yaptığı için gözaltına alınan herkesin özgürlüğünü talep etmeye çağırıyoruz.

Are early elections the only solution?

0

As the conflicts within the People’s Alliance and the quarrels between different interest groups deepen, it becomes harder to keep up with the “lively” political agenda of the country. Every passing day, Sedat Peker’s ongoing allegations reveal a different dimension of the decay that the Palace regime has sunk into. The rulers of the regime, accused of billions of dollars of corruption, are trying to protect their own positions by threatening each other instead of trying to acquit themselves. The prosecutors have taken a “hear no evil, speak no evil” approach about the allegations; the Parliament rejected the proposal to establish an investigation commission about the allegations because of the opposition from the People’s Alliance deputies. Meanwhile, the Palace is glossing over the issue and waiting for it to blow over in time.

The Erdogan administration does not even need to deny its “savvy thief” position anymore. To the opposition parties who stated that they would reject paying back the loans borrowed to realize the Istanbul Canal project if they came to power, Erdogan declares, “they [the lenders] will fry the fat out of you by way of international arbitration.” It seems like Erdogan does not trust the judicial system of his own one-man regime, and he wants to take refuge under the wings of international arbitration for the Istanbul Canal project — a murderous project in its entirety that Erdogan dreams of having his favorite companies undertake. It is important to note that Erdogan’s above statement also reads as a self-admission that his days are now numbered.

The People’s Alliance, which has always made the biggest fuss about the need to be “domestic and national,” now seeks for international arbitration, approves the transfer of the management of city hospitals to multinational companies that manage shopping malls, and attempts at the privatization of the Institute of Mechanics and Chemistry. The Palace, which was seemingly challenging the USA and the EU until recently, now presents Erdogan’s long-sought joint photo with Biden as the “victory of the century.” To show to the US that he has done his homework, Erdogan tries to pay a ransom by taking on the protection of the Kabul Airport in face of the wreckage left by the USA in Afghanistan. He presents Rube Goldberg projects to the US to get rid of the S-400s bought for 2.5 billion dollars. In the aftermath of all the noise Turkey made in the Eastern Mediterranean, all arguments that the Palace once put forth to launch a “positive agenda” with the EU seem to have been forgotten in face of the threat of heavy sanctions signaled by the EU.

As the government policies are failing in every aspect, both in domestic and foreign arenas, the Palace regime seeks recourse in the familiar policies of pressure and violence to extend its life. The armed attack on the HDP İzmir provincial building and the resulting murder of Deniz Poyraz, the closure case against HDP, and the fabricated Kobane case all demonstrate that the efforts to suppress the opposition and to silence the Kurdish people continue at an increasing rate. The government’s hate campaign against LGBTI+s and its decision to withdraw from the Istanbul Convention are products of its efforts to consolidate its oppressive and reactionary policies towards all the oppressed and exploited segments of the society as well as signs of a desperate effort to protect its own voter base through cultural polarization.

However, the policies of oppression and violence that the Palace has been using to prolong its life no longer work today. The climate of fear of the one-man regime, which brought unprecedented destruction and misery, has now been overcome. Nowadays, the Gordian Knot is the debate over the question of how to get rid of this regime. The Nation Alliance parties consider elections as the solution to all problems, discarding any other move with the excuse to prevent “possible provocations.” The union leaderships persistently avoid mobilizing the workers and burry their heads in everyday affairs as if we are going through ordinary times. An important part of the left dreams of establishing a “democracy front” with the Nation Alliance parties.

If we aim for a break based on social equality and freedom from the current oppression regime, it would only be possible if the workers and all the oppressed act for their own demands and directly intervene in politics as opposed to simply observing the political conflicts happening amongst those who are at the top. To make the former possible, the left and all labor organizations need to leave the bourgeois options aside, stop following the advice of the National Alliance to quietly wait for early elections, and come together and in order to build our own independent alternative around an urgent program of action.

Sendikacının görevi nedir?

0

Bu basit soru, sınıf bilinci gelişmemiş ama yaşam koşullarını birazcık da olsa düzeltmek isteyen sıradan bir işçiye sorulacak olsa, vereceği cevap çoğunlukla “toplu sözleşme yapıp ücretlerin ve sosyal hakların artırılmasını sağlamak” biçiminde bir cevapla karşılaşılabilir. İşte sendika bürokrasisinin kendi varlığını korumak için sarıldığı dayanak da tam da bu “yetersiz bilinç” düzeyidir.

Bürokrat sendika yöneticilerinin sendikanın görevine ilişkin olarak üyeleri arasında oluşturdukları anlayış, sendikaların salt ekonomik mücadele örgütleri olduğu biçiminde. Kimi zaman merkez yöneticilerinin özel gündemlere ilişkin bazı politik noktalara değinmelerinin dışında, sendika yönetimleri, özellikle de şube yöneticileri, işçilerin karşısına sadece bir tür “avukat” veya “arabulucu” kimliğiyle çıkıyorlar.

“Siz üye olun, yetkiyi alalım, toplu sözleşme yapalım… Bu arada işen atılan olursa da tazminat davası açarız vb…” Bütün “sendikacılık” çizgisi bundan ibaret kalıyor. Tabandan bir mücadele baskısı gelirse de, “Bu vartayı nasıl atlatırız?” derdine kapılıyorlar.

Oysa ücret mücadelesi sendikaların en önemli görevlerinden birisi olmakla birlikte, sendikanın işlevini bununla sınırlı tutmak, işçiyi dar bir alanda yenilgiye mahkûm etmek anlamına geliyor. Patronların ve hükümetin istediği de bu zaten.

O zaman, başlıktaki soruyu düzelterek tekrar soralım: Sendikacıların görevi ne olmalı? Her şeyden önce sendikanın bir sınıf örgütü olduğundan hareket etmek gerekiyor. İşçiler sendikalarında, toplumun içinde patronlardan, köylülerden, esnaftan vb. ayrı ve farklı bir sınıf olduklarını kavrayabilmelidirler. Gündelik hayatlarında yaşadıkları bir durumu bilinçlerine yükseltebilmelidirler.

Böylesine bir sınıf bilincinin gelişmesi, işçilerin sadece işyerindeki ekonomik haklar için mücadele ile yetinemeyeceklerini, ekonomik koşulların ülke politikalarıyla yakından ilişkili olduğunu ve bu nedenle de patronların (burjuvazinin) iktidarına karşı da ekonomik, demokratik ve politik haklar için mücadele edilmesi gerektiğini kavramalarını sağlayacaktır.

Tabii bu tür bir sınıf bilincinin gelişmesi ve yaygınlaşması için sendikaların vereceği eğitimler elbette önemlidir (ki çoğu sendika iş kanunu vb. türünden eğitimlerin ötesinde bir çalışma yapmıyor). Ama asıl sınıf bilinci mücadele içinde gelişir. İşçiler işyerlerinde patronlara karşı direnişlerinde, grevlerde, bölgesel ve ulusal çaptaki protestolarında bu kolektif sınıf ruhunu, sınıf bilincini geliştirirler ve harekete geçirirler.

Dolayısıyla, sorumuzun cevabı şudur: Gerçek bir sendika yöneticisinin görevi, sendikasını işçi demokrasisinin hayat bulduğu bir merkez haline getirmek, sınıf bilincinin gelişmesi için mücadelelere örgütlülük kazandırmak ve işçilerin kolektif başarısı için önderlik rolünü üstlenmek olmalıdır.

Tabii bu, hareketli ve mücadeleci bir sınıf dinamiği yaratmak demektir. Böyle olduğunda da işçiler, mücadelelerinin önünde fren rolü oynayan bürokratları derhal teşhis edecekler ve onlardan kurtulmaya çalışacaklardır. Sağcısı ve sözde solcusuyla, sendika bürokratlarının en korktuğu şey de budur: yerlerinden olmak. Bu yüzden de sendikacının görevinin sadece “avukatlık” ve “arabuluculuk” yapmaktan öte bir şey olmadığı algısını yaymak isterler.

Sendikaların bu tür bürokratlardan temizlenmesi gerekiyor. Bu amaçla tüm çabalar, sendikalarda örgütlü sınıf bilinçli, ileri ve öncü işçileri birleştirmek ve onları sınıfın önderliğine yükseltmek üzerinde yoğunlaştırılmalı.

Sıranın 6284’e gelmemesi için!

0

20 Mart gecesi Tek Adam rejimi tarafından alınan bir kararla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinden bu yana mücadelemiz çoğalarak devam ediyor. Önümüze sürekli yeni engeller çıkarılsa da, kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak sokakları doldurmaya devam ediyoruz. 19 Haziran Cumartesi günü “İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz” Mitingi’nde farklı illerden yüzlerce kadın İstanbul Maltepe’de buluştuk. 26 Haziran’da Taksim’de Onur Haftası’nı kutlamak ve nefret cinayetlerini protesto etmek için kadın ve LGBTİ+ örgütleri olarak tüm polis ablukasına rağmen bir araya geldik. Ve en son 1 Temmuz’da Taksim Tünel’de tüm öfkemiz ve isyanımızla hep birlikte “İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz! Bizim için bitmedi,” dedik ve son yılların en kitlesel ve coşkulu kadın ve LGBTİ+ eylemini gerçekleştirdik.

Bitmedi; çünkü ne kadınların ne çocukların ne de LGBTİ+’ların hayatları iktidardakilerin hayatlarından daha önemsiz. Onların haklarımızı ve hayatlarımızı hiçe saymasını kabul etmeyeceğiz! Bir arada durmaya da devam edeceğiz; çünkü biz haklarımıza daha sıkı sarıldıkça iktidardakiler önümüze yeni saldırı paketleri ile geliyorlar. İstanbul Sözleşmesi’ni dayanak alan 6284 sayılı yasanın da çok uzun zamandır ağır aksak, ittire kaktıra işletildiğini biliyoruz. Geçtiğimiz haftalarda, Kuşadası’nda 13 yaşındaki bir genç kızı istismar eden iki kişinin hâlâ tutuksuz olması, Konya’da karısını 45 yerinden bıçaklayan faile hâkimin, “öldürürken mutlu olmadı” indirimini vermesi, Elmalı Davası’nın sanıklarının tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması, infaz yasası paketinin içinde bile çocuk istismarı düzenlemelerinin geçirilmeye çalışması, tüm bunlar biz birbirimize kenetlenmeyi bıraktığımız anda önümüze getirileceklerin habercisi.

İktidarın ajandası bitmiyor!

İktidarın ajandasındaki saldırı paketlerinden ilki 4. Yargı Paketi. Bu paketle cinsel istismar, kasten öldürme gibi “katalog suçlar”da tutuklama için “somut delil” şartı getirilmek isteniyor. Başka bir deyişle, kadın veya çocuk eğer istismar yaşadığına ilişkin somut bir delil getiremezse, şüpheli asla tutuklanamayacak! Demek oluyor ki şiddete uğradığınızda savcılıklar ve karakollarda şiddetin belgesini soracaklar. Bu hem hukuk güvenliği için büyük bir kayıp hem de kadınların 6284 ile kazanımlarına önemli bir saldırı niteliği taşıyor. Zira tutuklama zaten bir güvenlik tedbiridir. Cinsel saldırı ve istismar suçlarında suçların doğası gereği genelde somut delil bulunmaz. Kadına yönelik suçlarda en büyük delil kadının beyanıdır. Kaldı ki hâkimin tutuklamayla ilgili gerekçeli kararında hangi nedenle, neye dayanarak bu karara vardığını açıkça yazması gerekir. Cinsel istismar suçu için yazılı gerekçenin ötesinde “somut delil şartı” aramak, istismarcıların tutuklanmasını daha da zorlaştıracak bir kıstas olacaktır. Bu hükümle aslında 6284 sayılı kanunda mağdurun beyanı hakkındaki “delil ve belge aranmaz” hükmü de çiğnenmiş oluyor.

İktidarın ajandasındaki başka bir paket; boşanmalarda arabuluculuk gibi alternatif yöntemlerle boşanmanın zorlaştırılması. Sanki erkek şiddetinin sebebi mal rejimi ya da şiddet içeren durumlarda boşanma davalarında arabuluculuğun engellenmesiymiş gibi yaklaşımlarla konu tartışmaya açılıyor. Boşanma sürecinde arabuluculuk mekanizması İstanbul Sözleşmesi’nde açıkça yasaklanmıştır ve genelde şiddet mağdurunun yasal haklarından vazgeçerek boşanması veya tümüyle boşanma hakkını kullanmaktan vazgeçirilmesi işlevinden ibarettir.

Kazanımlarımızı korumak için…

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı açıklandığından beri neredeyse her gün yeni bir saldırıyla karşılaşıyoruz. 6284 sayılı kanun yokmuş gibi davranılıyor. Şiddetle mücadele için, o şiddetin çoğu zaman tek tanığının, mağduru olan kadının beyanının esas alınması, boşanma sürecinin bizzat şiddete dönüşmemesi için iktidarın ajandasına dur dememiz gerekiyor. Hem iktidarın ajandasına karşı haklarımızı savunmak hem de daha eşit ve özgür günleri var etmek için bir acil eylem planına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Çürümenin kısa tarihi: Toplumu nasıl çürüttüler?

0

“Çankaya’nın şişmanı, işçilerin düşmanı” Turgut Özal, birçok açıdan bugünkü Türkiye’nin ilk müteahhidi sayılabilir. Kuşkusuz ülkenin kolunu kanadını kırarak sahayı hazırlayan 12 Eylül askeri darbesiydi. Darbenin ardında 24 Ocak neoliberal karşıdevrim programı vardı. Hepsinin arkasında da “bugüne kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” diyen büyük sermayenin temsilcisi patronlar kulübü TÜSİAD bulunuyordu.

Darbenin ardından 41 yıl geçti. İşçisi gülmesin diye askeri darbe yaptıran patronların cepleri çok bol para gördü. Kasaları doldu taştı. İşçinin emekçinin alın terini sömürmenin, kamu mallarına özelleştirme yoluyla çökmenin haddi hesabı yapılmadı. İş kazalarında Avrupa birincisi, dünya üçüncüsü olan, haklarının azlığı, ücretlerinin düşüklüğüyle ucuz Asya pazarına rakip gösterilen Türkiye böyle böyle dünyada en çok dolar milyarderi bulunan ülkeler arasına giriverdi. Yine de gözleri doymadı büyük patronların.

Grevleri yasaklayan, sendikalaşmayı engelleyen, hakkını arayan işçinin emekçinin üzerine polisi jandarmayı gönderen hükümetleri Özal’dan beri çok sevdi patronlar ve onlardan hep daha fazlasını talep ettiler. “Bir koyup üç-beş almayı” seven, “benim memurum işini bilir” diyerek her tür usulsüzlüğü, kılıfına uydurmak şartıyla, hoş gören Özal’ın açtığı yoldan işte şimdi Sedat Peker’in ifşaatlarıyla da iyice faş olan rüşvetin, iltimasın, kayırmanın, çökmenin, kara paranın, tehdidin, yıldırmanın, pusunun, kaybetmenin normal sayıldığı çürümenin en dip noktasına dek varmış bulunuyoruz.

1980 ve 90’lı yıllarda yolsuzluk, hortumlama, iltimas, kayırma olayları faş olduğunda suçlananlar suçtan sıyrılmak için pişkinlikle “Madem rüşvet aldım, belgesi nerede?” diye sorarlardı. Civangate olarak kayıtlara geçmiş rüşvet-yolsuzluk olayında söylenen “Rüşvetin belgesi mi olur ulan!” sözü bu açıdan ibretlikti.

“Rüşvetin belgesi olur mu?” sorusu bugün artık hükmünü çoktan yitirmiş durumda. 20 yıllık AKP hükümetlerinin sonucunda bugün belgesi olmayan tek bir rüşvet olayından, kayıtsız, belgesiz tek bir kayırma ve iltimastan ya da çökme ve kara paradan bahsetmek mümkün değil. Alın terini isteyene cop ve ceza, deveyi hamuduyla yutana plaket ve yol veren bir düzen meşruiyetini yitirmiştir.

Çölleşen Türkiye

0

Büyük şehirlerde yaşıyorsak, hele bu İstanbul’sa ve her şeyin göreli olduğuna inanmıyorsak, sıcak ve boğucu günler maalesef başladı. Betonlaşan şehirler, yeşil alanların daralması ve küresel ısınmayla birleşince mesai saatleri geçmez oluyor. Mesela şu an buz gibi Ege sularının doğayla buluştuğu Assos Son Gemi’de olmak için neler vermezdim, ne yazık ki tatile daha var ama dostlara selam olsun. Tüm bunlar olurken bir gündem ise bizleri ciddiyetiyle beklemekte: kuraklık. Küresel ısınmayla beraber Türkiye’deki kuraklık boyutuna ve ne yapılabileceğine bakalım.

Küresel ısınma

Açıkçası sıcaklarla aram pek yoktur, hatta her zaman biraz üşümenin bana daha iyi geldiğini düşünürüm. Fakat dünya benim beklediğim yönde ilerlememekte. Bunun başlıca nedeni de aşırı miktarda karbondioksit ve diğer sera gazlarının salınımı. Dünya sanayi dönemi öncesi döneme göre 1,5 °C daha sıcak olmanın eşiğinde. Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre eğer kritik 2 °C geçilirse, özellikle sıcaklığın ve ona bağlı iklim krizinin vermiş olduğu tahribat bazı bölgeler için geri döndürülemez boyuta gelecek. Bu bölgelerden biri de ne yazık ki Türkiye.

Resim

Kuraklık kapıda

Küresel iklim kriziyle mücadele için başlıca hedef tüm dünyada karbon kaynaklı enerji sarfiyatının yani karbon emisyonunun azaltılması. Bu ortak hedef için 4 Kasım 2016’da tüm ülkeler Paris Anlaşması’nı imzaladılar, ne yazık ki Türkiye bu anlaşmayı onaylamayan ülkelerden biri. Çünkü Türkiye’de üretilen enerjinin yüzde 64’ü fosil kaynaklı, çoğu tesiste gerekli filtreleme sistemleri yok. Tüm bunların yanında küresel ısınmayla beraber dengesizleşen yağış rejimi ve artan su tüketim ihtiyacı, su kaynaklarının bilinçsiz kullanımına sebep oluyor. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin mayıs ayında yayımladığı rapora göre, Türkiye’nin yüzde 22,5’i yüksek çölleşme ve yüzde 50,9’u orta düzeyde çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya.

Ne yapmalı?

Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorunuyla ilgili son günlerde popüler bir slogan var: “Hepimiz sorumluyuz.” Hayır! Atıkların arıtılmadan denize boşaltılmasına göz yuman devlet, fabrikaların üzerinden gerekli denetlemeleri yapmayan Bakanlığın ve benden sonrası tufan anlayışında olan sermayedarların suçu var. Yani neoliberal politikaların getirdiği, daha fazla kâr için her şey mubah anlayışının eseri bu. Marmara Denizi’nde olan aslında dünyanın başına gelenin küçük bir kopyası. Fakat hâlâ çok geç değil, eğer fosil yakıtlara bağlı tüketim kontrol altına alınabilir hatta durdurulabilirse kritik 2 °C sıcaklık artışını engellemeyle hâlâ mücadele edebiliriz. Türkiye’de ise kuraklıkla mücadele için su havzaları korumaya alınmalı, kaçak yeraltı suyu kullanımı engellenmeli ve tarımda suyun verimli kullanımı için devlet ivedilikle çalışmalara başlamalı. Hepimizin de tahmin edeceği gibi bunların kendiliğinden olması beklenemez, çünkü ne AKP’nin ne de dünyadaki diğer rejimlerin geleceğimize dair kaygısı var. İşte bu yüzden birlikte mücadele etmeliyiz.

Yemeksepeti işçisi: Mücadeleye devam ediyoruz

0

Ben yaklaşık iki yıldır Yemeksepeti’nde çalışan bir işçiyim. Son zamanlarda genellikle hak gasplarıyla ve müşterilerinin bilgilerini internet korsanlarına kaptırmasıyla bilinen Yemeksepeti’nde! Üniversite mezunu ya da zanaat sahibi ama işsiz yeni kuşakların ekmek kapısı olmuş bu şirketi şimdiye kadar herkes işlerin çok stabil yürüdüğü bir işletme zannediyordu. Dışarıdan bakınca, ülkenin en demokrat, en aydın, en açık görüşlü görünen patronuna sahibiz! İçeride işlerin nasıl döndüğünü bile önemsemeyen, kendi şirketi ile ilgili ifşaatlar konuşulurken futbol tweet’leri atan garip bir CEO kendisi.

Çok fazla iş kazasının yaşandığı bir yer Yemeksepeti. İş güvenliği adına, duvarlara asılan posterler dışında hiçbir şey yok. İşçi sağlığı ve güvenliği risklerini bildirmemize rağmen kimseye ulaşamayız mesela. Ücretlerimiz sürekli eksik yatar ama bununla ilgili kimseye derdimizi anlatamayız. Bunlar münferit olaylar değil üstelik. Daha fazlasını Yemeksepeti İşçi Komitesi olarak sosyal medyada paylaştık. Son icraatı ise sendikaya üye olduğumuzu öğrendikten sonra devletin patronlara sağladığı kanuni boşluklardan yararlanarak işkolumuzu değiştirmekti. Bütün patronlar gibi bizimki de işçileri ölümüne sömürmenin yollarına gayet hakim bir kişi. Patronlardan bahsetmeye devam edersek bu konu uzar gider…

Biz, Yemeksepeti işçileri, patrondan ve onun mobbing üstadı yöneticilerinden korkmayan işçiler, mücadele etmeye devam ediyoruz. Patronların hukuku varsa bizim de öncülü Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni ezip geçmiş, 15-16 Haziran’ları gerçekleştirmiş işçi mücadelesi geleneğimiz var. Tabii bu mücadelede yalnız değiliz. Aylardır verdiğimiz bu mücadelede bize destek olup sesimizi duyuran, dayanışma gösteren işçi, emekçi dostlarımıza teşekkür ederiz.

Ekonomik enkaz büyüyor

0

BİSAM’ın (Birleşik Metal-İş Sendikası Araştırma Merkezi) yaptığı son araştırmaya göre dört kişilik bir ailenin aylık açlık sınırı 2.822 TL, yoksulluk sınırı ise 9.762 TL oldu. 2003 yılının mayıs ayında dört kişilik bir aile, günlük minimum 15,9 TL’ye sağlıklı beslenebilirken, bugün ancak 94,1 TL’ye sağlıklı beslenebiliyor. Bu verilere göre açlık sınırı 18 yılda tam altı kat artmış oldu. Buna karşılık Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, yurtiçinde ve yurtdışında yerleşik milyonerlerin toplam sayısı 2021 Mart döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 35 artarak 332 bin 94 kişiye çıktı. Her kriz ortamında bölüşüm ilişkileri daha da eşitsiz hale geliyor. Bu fark da ekonomik enkazın başka bir sonucu.

Ekonomideki her kalemde tablo vahim. Hayat pahalılığı her geçen gün artarken, gençler arasında gelecek kaygısı da gittikçe büyüyor. İş aramayıp çalışmaya hazır olan, yani iş bulmaktan ümidini kesmiş insan sayısı son bir yılda yüzde 84,8 artarak 4 milyon 219 bin kişi oldu. Buradan yola çıkarak Türkiye’de 15-64 yaş arası işgücüne dahil olmayan nüfusun oranının yüzde 45 olduğu DİSK-AR tarafından ortaya kondu. Bu oran tüm Avrupa Birliği’nde yüzde 27 seviyesinde.

Her geçen gün alım gücü düşen ve yoksullaşan halkın acil iktisadi sorunlarına çözüm üretmek yerine hükümet cephesinde, baz etkisi kaynaklı yüzde 7’lik büyüme dillendiriliyor. Hissetmediğimiz büyümenin niceliksel miktarı artık kimseyi tatmin etmiyor. Defalarca başkanı değiştirilen istatistik kurumunun (TÜİK) verileri de gün geçtikçe inandırıcılığını yitiriyor. Daha önce yayımladığımız bir yazıda büyüme olasılığına değinip şöyle demiştik:

2020 yılının kötü geçmesinin yarattığı baz etkisi 2021’de kendisini gösterecektir. Ekonominin temel verilerinde büyümenin söz konusu olması çok olası. 2020 tüm yıl büyüme beklentisi yüzde 2’nin biraz üzerinde, bu büyüme karşısında verilen cari açık ise GSYH’nin yüzde 5’i oldu. Çeşitli kuruluşların Türkiye için 2021 büyüme tahminleri ise yüzde 6’dan fazla, böylesi bir durumda cari açık çok daha fazla artacak demektir. Üstüne bütçe açığını da koyalım, onun üstüne de artacak kredi borçluluğunu ekleyelim (çünkü büyümek için kredi borçluluğu tekrar artacaktır). İşte hormonlu büyümenin yan etkileri bunlar. Bu büyümenin faturası da işçi sınıfına kesilecek.” (“Yüksek faize karşıyım” ekonomisi – II)

Artık Türkiye’de ekonomik büyümenin bir anlam ifade etmemeye başladığını görüyoruz. Politik ve iktisadi krizin yarattığı umutsuzluk ve toplumsal çürüme süreci, enkazı daha da ağırlaştırıyor. Ekonomideki tüm umudunu ülkeye gelecek turistlere ve NATO ile askeri uzlaşı neticesinde AB ve ABD’den gelecek borç ve sıcak paraya bağlamış bir iktidar var.

Acil ihtiyaçları çözmeye dönük en ufak bir adım atmayan, buna muktedir olamayan bir iktidarın bu enkazdan ülkeyi düze çıkarmaya gücü yok. İçine girilen genel politik hat Türkiye’nin dışa bağımlılığını pekiştirdiği gibi borç oranlarının hızla artmasına sebep oluyor. “Faiz lobisiyle mücadele ediyoruz” palavrasının ardına gizlenmiş bu borca dayalı bağımlılık ilişkisi, ülkenin emek ve doğa sömürüsünün artan oranda hızlanmasını beraberinde getiriyor. Toplumsal örgütsüzlük, sınıf içi bölünme ve korku iklimi sürdükçe değil devrimsel bir atılım, en ufak reform süreci bile gerçekleşemez. Dolayısıyla bu enkazı ancak mücadele eden işçiler kaldırabilir. Enkazın yükünü taşımamak için birleşik mücadeleyi ve dayanışmayı sürdürebilmek ve bu süreci politik olarak yeni kurucu bir anayasayla taçlandırmak gerekiyor. Acil ekonomik taleplerin karşılanabilmesi ve ekonomide yeni bir organizasyon için temel koşul, mevcut rejim ve üretim ilişkilerinden kopuş hedefiyle mücadele etmektir. Çözümün anahtarı siyasal arenada yatıyor.

HDP’ye dönük saldırılar: 7 günlük bir fotoğraf

0

14 Haziran günü, birkaç ay önce ertelenmiş olan ve 28’i tutuklu 108 HDP’li ismin yargılandığı Kobane Davası’yla başladı. 17 Haziran günü, haftalardır bu sinsi saldırının planlarını yaptığı anlaşılan ve tıpkı Ogün Samast gibi yönlendirildiği de açığa çıkan bir katil, HDP İzmir İl Binası’na silahlı bir saldırı düzenleyerek Deniz Poyraz’ı katletti. 21 Haziran günü ise Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP’nin kapatılması istemini içeren iddianameyi kabul etti.

14 Haziran’dan 21 Haziran’a dek bir haftalık süreçte yaşananlar bunlardı; şimdi bu yedi günün bir fotoğrafını çekelim. Bu yedi gün, Tek Adam rejiminin Kürt hareketine dair benimsemiş olduğu saldırgan politikanın parmak izi niteliğindedir. HDP’ye yapılan saldırılarla başarılmak istenen iki hedef mevcut: İlk olarak, muhalefetin en mücadeleci kesimini oluşturan ve “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla 12 Eylül’ün seçim barajını aşmış olan Kürt hareketini sindirmek ve ikinci olarak da, Saray’ın kendi iktidarını pekiştirmek için demokratik mevzileri sürekli olarak geriletmek istemesi.

Dolayısıyla bir patron fabrikada sendikalaşan işçileri sendikalaştıkları için işten atmak istediğinde ve Tek Adam rejimi de kendi çıkarlarına karşıt bir siyasal programa sahip diye HDP’yi cezalandırmak istediğinde, aslında patronun da iktidarın da saldırdığı aynı demokratik haklar ile mevziler oluyor. Bu nedenle HDP’ninkiler de dahil bütün demokratik hakların korunması, işçi sınıfı hareketinin en acil gündemlerinden ve işçi sınıfı mücadelesinin başlıca konularından birisi.

Saray binlerce HDP’li yöneticinin tutuklanmasını ve neredeyse bütün HDP belediyelerine kayyum atanmasını organize etmiş olmasına rağmen HDP’nin gerilemeyen etkisinden hoşnutsuz olmayı sürdürüyor. Kapatma davasında sadece HDP’nin bir kurum olarak resmen sonunun getirilmesi değil, ancak 451 HDP yöneticisi veya üyesinin siyasi yasaklı olması da öngörülüyor. Bu mücadele insanlarının beş yıl boyunca herhangi bir siyasi partinin kurucusu, üyesi veya yöneticisi olamaması amaçlanıyor.

Bütün bu saldırılar yan yana koyulduğunda iktidarın HDP’ye dönük tavrını siyasi soykırım olarak yorumlamak mümkün olabilir. Ancak bu adlandırmayı dikkatli yapmak gerekir, zira Saray’ın politikası başarıya ulaşmış veya ulaşıyor gibi bir yanılgı yaratma hatasına düşmemeliyiz. Bu saldırılar, Tek Adam rejiminin Kürt politikasının bir enkaz haline dönüşmesinin, dolayısıyla da HDP’nin teslim olmayışının bir sonucudur.

İşçiler için zor koşullar yaratan pandemi patronların yüzünü güldürdü

0

Pandemi süreci bize iktidarın işçilere karşı nasıl bir politika izlediğini açık seçik bir biçimde gösterdi. İşçi ve emekçiler hastalığa karşı tüm yasaklardan muaf tutuldular, işsizlik fonunda biriken paraların büyük çoğunluğu sermayeye harcandı, ekonomi politikaları yüzünden artan enflasyon karşısında ücretler eridi. Bütün bunların yanında Kod-29 ve ücretsiz izin zulmü ile patronların ellerine, mücadele eden işçilere karşı güçlü silahlar verildi ve devletin imkânlarıyla mücadeleler engellenmeye çalışıldı.

Patronlar açısından bakarsak pandemi, fırsatlar ve katbekat artan kârlar anlamına geldi. 2020 yılında sözleşmeli işçilerini çıkartan SASA fabrikası yüzde 90 büyüdü, Ford’un kârı yüzde 115 arttı; Sarkuysan’da bu oran yüzde 179, Arçelik’te yüzde 202, Türk Traktör’de ise yüzde 592 gibi rakamlara ulaştı. Sayfalarca uzatılabilecek birçok şirket bu kârı ve büyümeyi işçileri mahkûm ettikleri düşük ücretler ve iktidarın işçi ve emekçilerin hayatını zorlaştıran politikaları sayesinde yaptı.

Elbette her şey sessiz sedasız olmadı. Pandeminin başından itibaren birçok fabrika ve işyerinde işçi ve emekçiler patronların ve iktidarın saldırılarına rağmen çeşitli şekillerde mücadele ettiler ve etmeye devam ediyorlar. Bel Karper, Hakan Plastik, Nedex Kimya, Baldur, Mestaş fabrikaları dayatılan düşük ücretlere ve kötü çalışma koşullarına karşı grev kararı aldı ve greve devam ediyor.

Termokar, Atılım Desen, Adkotürk işçileri ise sendikalaştıkları için ücretsiz izin ve işten çıkarılmayla karşı karşıya kalmışlardı. Direnişe başlayan işçilerin mücadeleleri tüm kararlılığı ile sürüyor. Angel Halı işçileri de yine sendikalaştıkları için Kod-46 ile işten çıkarılmış ve direnişe geçmişlerdi. Direnişlerinin sonunda Kod-46 kararını iptal ettirdiler ve tazminatlarını alarak zafer kazandılar. Ecocold fabrikasında ve Bayraklı Belediyesi’nde ise işçiler kötü çalışma koşullarına karşı uyarı eylemleri yaparak, hakları için mücadele edeceklerini belirttiler.

Bu mücadelelerdeki en önemli ortaklık ise patronların sendikaya ve sendikalaşmaya karşı saldırıları. İşçi ve emekçilerin anayasal hakları olan sendikalaşmaya karşı patronlar her yerde bütün hukuksuz yolları deniyorlar. Pandemide bu yolun iki aracı da ücretsiz izin ve Kod-29 oldu. Mücadeleler bu hukuksuzluğa karşı da sürmekte.

Patronlar pandeminin onlara sağladığı birçok imkânı bırakmamak için ellerinden geleni yapacaklar. Bu konuda onların yanında olan iktidar da tıpkı yasaklarda olduğu gibi normalleşme sürecinde de işçilerin değil patronların arzularına cevap vermeye devam edecek. Bu imkânları yalnızca Türkiyeli patronlar için değil çok ihtiyaç duyduğu yabancı sermayeyi Türkiye’ye çekmek adına da sunacak. Eğer karşı konulmaz ise işçi ve emekçilerin son haklarına saldırmaları da kaçınılmaz.

Tüm bu şartlar altında; Türkiye’nin büyüdüğü, pandeminin artık sorun olmaktan çıktığı masallarının anlatılmaya başlanacağı önümüzdeki günlerde, gerçeği ortaya çıkarmak ve haklarımızı almak bizim elimizde. Onun için işçi ve emekçilerin mücadelelerini birleştirmeleri bugün her zamankinden daha elzem.

İktidarı nasıl bilirdiniz? Çekirge sürüsü istilası!

0

“Evlat olsa sevilmez” diye bir tabir var. O kadar meymenetsiz, o kadar bereketsiz, o kadar nursuz ki diye anlıyorum bu tabiri ben.

Müflis iktidarın halipürmelalini en çok da bu tabir tarif ediyor diye düşünüyorum. Böyle anmak sanırım hakkaniyet sınırlarını aşmaz.

Nasipsizlikten değil arsızlıktan bahsediyorum, lütfen karıştırılmasın.

Geçen yıl Afrika olağanüstü bir çekirge sürüsü istilasına uğramıştı. Milyarlarca çöl çekirgesi önüne çıkan her şeyi kurutmuştu. Ugandalı bir çiftçinin tabiriyle, “Eğer bir defa tarlanıza girerlerse tümüyle yok ediyorlar.”

İktidarın 20 yıldır Türkiye’de yaptığı bundan farklı değil. Bir kez “tarlamıza” girdiler ve tümüyle yok etmeden bırakmak istemiyorlar.

Toplumun çoğunluğu için iktidarı “Nasıl bilirdiniz?” sorusu aleniyet kazanmış durumda. Filmin sonunu beklemeye gerek var mı? Kötü adamlar sonunda nedamet getirip tövbe etmeyecekler.

Aksine oyunu çirkinleştirmeye devam edeceklerini, unutanlar ve umutlananlar için olsa gerek, tekraren hatırlatmaya devam ediyorlar. Arlanmak yok, pişkinlik çok, yola devam!

Maskesizlikle başlayıp, aşısızlıkla geçen sürenin faturası kaçınılabilir ilave yüz binlerce hasta, on binlerce ölüm oldu. Ne bir üzüntü, ne bir özeleştiri; Sağlık Bakanına bakarsanız destan yazdılar.

Marmara müsilaja boğuldu, koca deniz öldü, ölecek. Çevre Bakanına bakarsanız efsane temizlik yaptılar. Planları hazır. Üç vakte bebeğini yüzdür bir deniz olacak Marmara. 20 yıl değil de 20 gün önce iktidar olmuşlar gibi.

Bir de helallik mevzuu var. Kul hakkı yenmiş ki helallik isteniyor. Peki, o helalliği kim verecek? Nedametin olmadığı yerde helallik olur mu? Diyorlar ya “çatlasanız da, patlasanız da, söke söke…”

Hesap meselesi çok önemli. Adalet olacaksa, vicdanlar huzura kavuşacaksa bu ancak hiç kimsenin yaptığının yanına kâr kalmadığını, kalmayacağını sağlamakla mümkün. Dünün üzerine bir bardak soğuk su içerek değil.

Eşit, özgür ve adil bir dünya istiyorsak unutmamak zorundayız. Hatırlamak yaşamaktır. Yeni bir dünyayı unutarak değil hatırlayarak inşa edebiliriz.

Evet, kutuplaşma gerekiyor!

0

Tek Adam hükümetinin sallantıda olduğunu ancak bakmak istemeyenler görmezlikten gelebilir. İktidar mensuplarının yolsuzluklarına ilişkin haberlere her gün bir yenisi ekleniyor. Peker’in patlattığı lağımdan fışkıran çirkefin içinde muktedir siyasetçiler, bürokratlar, sözde gazeteciler, kara para aklayıcıları, mafya babaları ve elemanları… kısacası birbiriyle ilintili tüm akbabalar yüzüyor. O çirkefin içinde boğulmak üzereler.

Yıllardan beri söylüyorduk; ülkenin tepesine konmuş oligarşi tüm “yasal” ve yasadışı yollarla halkın kanını emiyor diye. Nihayet durum iyiden iyiye görünür hale geldi. Ama dikkat: Bunları başımızdan defetmek öyle kolay olmayacak.

Gitmek istemeyecekler

Haklarındaki iddialar o kadar ciddi ki, muhalefet ne kadar “Devr-i sabık yaratmayacağız” dese de, vatana ihanet suçlamalarına kadar varabilecek yargılamalarla karşılaşabilecekleri söyleniyor. Tabii bu arada kaybedecekleri devasa servetler, araziler, şirketler, krediler vb. de cabası. Bu nedenle çirkefin içinden yüzerek kıyıya çıkmaya çalışacaklardır.

Bunu nasıl yapabilirler? Şapkanın içinde tavşan kaldı mı? Sahte Kanal açılışları, gönülsüz “saha” ziyaretleri, aldatıcı diplomatik dostluklar… Bunların hiçbirinin yetmeyeceği ortada. Kasada halka ıskat niyetine dağıtılacak pek bir para da yok. O zaman gündeme belki de bir “milli beka davası” getirecekler. Tıpkı 7 Haziran-1 Kasım 2015 seçimleri arasında yaptıkları gibi.

Bu ne olabilir? Pek çok kaynak, hükümetin Kuzey Irak’ta PKK’ye yönelik çok kapsamlı ve uzun süreli bir operasyona hazırlandığını iddia ediyor. Ancak, gene bu iddiaya göre, Irak hükümeti ve Kuzey Irak Bölgesel (Kürt) Yönetimi bu operasyonu onaylamakla birlikte, Türkiye’nin kendi topraklarında kalmasını istemiyor. Oysa Ankara’ya çöreklenmiş olan oligarşi Kuzey Irak ile Kuzey Suriye’de kalıcı olmak ve yağmaya devam etmek niyetinde. Ama kardeş halkların yağmalanması, Türkiye’deki emekçiler için asla bir “milli dava” olamaz, olmamalı.

Bu tutmazsa hükümetin başka seçeneklerinin var olduğundan da söz ediliyor. Yüksek Seçim Kurulu (diğer yargı organlarıyla birlikte) tamamen iktidarın denetiminde ve emrinde. Yani “hile yapmadan” seçimleri çalmayı hedefleyeceklerdir. Tabii bir de SADAT ve ona benzer eşkıya çetelerini harekete geçirebilirler. Erdoğan, “Bunlar iyi günler, daha neler olacak neler” demişti ya, herhalde bu korkuyu salmaya çalışıyor. Umarız buna niyetlenmezler, yoksa emekçi halk buna “sen görürsün neler olacağını” diye cevap verebilir. Hazır olalım.

Evet kutuplaşma!

Sedat Peker son tweet’lerinden birinde muhalefeti “Gerçi muhalefetin hayalleri küçük olduğu için bir takmışlar 10 bin dolara, bir de iki üç yerden maaş alan yetkililere” diye eleştirmişti. Bu tartışılabilir, ama daha önemli bir yanlışı var burjuva muhalefetin. Sürekli olarak Tek Adam rejimini toplumu ayrıştırmakla, kutuplaştırmakla eleştiriyor ve bunun karşısına “milli birlik”, “uzlaşma” gibi kavramlarla çıkıyor.

Ama emekçi sınıflar kimlerle “birlik ve beraberlik içinde” olacak? Beşli çete ve benzerleriyle mi? Yolsuzluklara batmış siyasilerle ve bürokratlarla mı? Halkları soyanlarla mı? Mafyacılarla mı? Silahlı faşist eşkıya çetecileriyle mi?

Haydi bunları bıraktık. İşçiler, iktidara muhalefet cephesi gelse bile, kendilerini üç kuruş karşılığında iliklerine kadar sömürmeye, sendikalaşmayı önlemeye, işten atmaya, demokratik ve siyasi haklarını kullanmaktan menetmeye devam edecek olan patronlar sınıfıyla mı “birlik ve beraberlik içinde” olacaklar? Hayır, olmamaları gerekiyor, zira bu bir aldatmaca.

İşçi sınıfının gerçek bir ayrışmaya ihtiyacı var. İşçiler, iktidarda veya muhalefette olsun patronlar sınıfıyla ve onun temsilcileriyle herhangi bir “ulusal birlik” oluşturamaz. Zira bu iki sınıfın ihtiyaçları ve sorunları birbirinden tamamen farklıdır ve daha önemlisi birbirine zıttır. Gerçek bir ulusal birliği ancak diğer sınıflardan kendini ayrıştıran işçi sınıfı tüm diğer emekçi kitleleri etrafında toplayarak oluşturabilecektir. Tek Adam rejimi devrildikten sonra kurulması gereken yeni rejimin karakteri de buna bağlı olacaktır.

Kamu emekçileri için kazanım birleşik mücadele ile mümkün!

0

Yüz binlerce kamu işçisini ilgilendiren toplu iş sözlemesi (TİS) süreci mayıs sonunda başlamış, Türk-İş ve Hak-İş ortak çerçeve protokollerini Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin’e sunmuştu. Temmuz ayı başında bitmesi beklenen kamu TİS süreci hâlâ devam ediyor.

Bu yılki süreç önceki yıllara göre daha dikkat çekici. Zira TİS sürecinden etkilenecek olan kamu işçisi sayısı, taşeron olarak çalışan bazı kamu işçilerinin 696 sayılı KHK ile kadroya geçmesiyle, 200 binden 700 bine çıkmıştı. TİS sürecinde başı çeken talep, ücret artışı. Bir önceki TİS sürecinde kamu emekçileri için 2019’un başından 2020’nin sonuna kadarki altı aylık dönemlerde sırasıyla yüzde 8, yüzde 4, yüzde 3 ve yüzde 3 zam oranında anlaşılmıştı. 2018 sonunda yaşanan ve kötüleşerek devam eden kur krizi neticesinde bu oranlar kamu işçileri için gerçek ücretin düşüşü anlamına gelmiş, alım gücü kayda değer biçimde azalmıştı. Yine bu oranlara karar verilen TİS’in imza töreninde Türk-İş başkanı kapalı sandığı mikrofonun yanında “Uzasa işi karıştıracağız, en azından kapattım böyle” diyerek işçilerin haklarından çok sendika bürokrasisinin ve kendisinin leyhine çalıştığını herkese duyurmuştu.

Geçtiğimiz iki yılın kamu işçileri için maddi zorluklarla geçmesinin ardından mayıs sonunda bakanlığa sunulan çerçeve protokolde en düşük brüt ücretin 4.800 TL’ye yükseltilmesi ve 2021-2022 döneminin ilk altı ayında yüzde 20 zam ve takip eden altı aylık dönemler için enflasyon oranında zammın üzerine yüzde 3 refah payı eklenmesi ve eski işçiler için kıdem zammı talep edilmişti. TİS sürecinin bir diğer önemli konusu ise 696 sayılı KHK ile kadroya geçen emekçilerin KHK gereği zorunlu olarak emekliye ayrılmaları ve tayin haklarının olmaması. Bu sorunun da TİS süreci sonunda giderilmesi hedefleniyor.

Yaklaşık üç buçuk milyon memur, iki milyon memur emeklisi için ise süreç ağustos ayında başlayacak. Önceki senelerdeki tutumunun aksine bu sene Memur-Sen, yetki alamamış sendikalar olan Kamu-Sen ve KESK’e TİS sürecinde birlikte hareket etme çağrısında bulundu. Kamu-Sen ortak talepler belirleme konusunda olumlu yanıt verirken KESK, Memur-Sen başkanı Ali Yalçın’ın çağrısına ilişkin ayrıntılı bir mektup yazdı. KESK’in cevap mektubunda özetle Memur-Sen’in bundan önceki TİS süreçlerinde diğer sendikaları masada istemediği, ilgili yasanın bu yönde değiştirilmesini talep ettiği, beş dönemdir tek yetkili konfederasyon olarak imzaladığı TİS’lerde vergi dilimi adaletsizliği, 3600 ek gösterge, esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yasaklanması, insanca yaşanacak ücret, atama ve yükselmede liyakatin esas alınması, kreş hakkı, kamu kurumlarının özelleştirilmesinin durdurulması, kadınlara yönelik şiddet ve tacizin durdurulması ve mobbingin engellenmesi gibi konularda hiçbir ilerleme kat edilemediğinden bahsedildi. Fakat “Yine de her şeye rağmen kamu emekçilerinin haklarının ancak birlikte mücadele ile kazanılabileceğine inanıyoruz,” diyen KESK çağrıyı reddetmedi ve “Memur-Sen’in ‘bizimle hareket edin’ çağrısını biraz daha genişletelim: Gelin, işyerlerini birlikte ziyaret edelim, sandıklar kuralım. Ortak mücadelenin ilkelerini, taleplerini, programını kamu emekçileriyle birlikte ve onların da takip edebileceği şeffaf tartışmalarla birlikte oluşturalım. Bu talepleri kazanmak için üretimden gelen gücümüzü, grev hakkımızı da kullanarak mücadele edelim,” şeklinde cevap verdi.

Ekonomik kriz ve pandeminin etkisi ile yoksulluğun derinleştiği, emekçilerin bir sosyal yıkım ile karşı karşıya kaldıkları süreçte kamu emekçileri sahte enflasyon rakamları ile düşük yüzdelik rakamlara mahkûm edilmeye karşı çıkıyorlar. İnsanca yaşayacak bir ücret için ve esnek, güvencesiz çalışmaya karşı kamu emekçileri için olmazsa olmaz seçenek birleşik mücadele!

Marmara nasıl kurtulur?

0

80’lerin sonuna doğru neredeyse tamamen ölme noktasına gelen Haliç’i kurtarma projesi olarak İstanbul’un atıksuları Marmara’ya deşarj edilmeye başlanmıştı. Hedef, kirliliği Marmara’nın dibine vererek Karadeniz’e havale etmekti. Uygulama başlar başlamaz Tekirdağ, Kocaeli, Yalova, kısmen de Çanakkale’ye yayıldı. Sanayi atıksularının da Marmara’ya deşarj edilmesi ile beraber Marmara’da kirlilik arttıkça arttı.

Bizim kirlilik dediğimiz şey kimi tek hücreli canlılar için besin. Yıllardır Marmara’ya bırakılan kirleticiler bu canlıların büyük bir üreme içerisine girmeleri için olanak sağladı. Daha fazla üreyemeyecek sayıya ulaşınca da kitlesel olarak patlamaya, ölmeye başladılar. Şahit olduğumuz deniz salyası ya da müsilaj denen şey işte bu canlıların hücre içi sıvıları. Marmara’da bugüne değin halının altına süpürülmüş kirlilik şimdi kendisini bağıra çağıra ifade ediyor.

Yerel yönetimler önce sorunun mevsimsel olduğunu ifade edip geçiştirme çabasındaydı. Bakanlık ise ancak çürüme herkesin diline düştüğünde konu hakkında lütfedip bir eylem planı yayınladı. Yayınlanan 22 maddelik eylem planı ise adeta olağan zamanlarda yapılan bir afet toplantısı gibiydi. Yüzeyi süpürmek dışında (ki bu uygulamanın kayda değer bir faydası olmadığını maalesef görüyoruz) hiçbir acil eylem ortaya koyulmadı.

Hükümetin müsilaj üzerinden yaptığı açıklamalar akıl alır gibi değil. Öyle bir pişkinlik var ki, müsilajın plankton olduğu için zararlı olmadığını hatta besin değeri içerdiğini bile ifade ettiler. Neredeyse “yiyelim” önerisi gelecekti ki, kendilerini tarımda “gübre olarak kullanılabilir, ekonomik değeri olabilir” ile sınırlamaya başladılar. Denizden çıkan tuzlu bir maddeyi toprakta gübre olarak kullanmanın saçmalığı bir yanda dursun AKP hükümeti hâlâ müsilajı fırsata çevirme derdinde. Nasıl mı? Müsilajı yoksula yedirmek şimdilik mümkün değil, gübre olarak da satamayacaklar ama uygulanması gereken arıtma tesisleriyle kimi zengin edeceklerine dair tartışmalar başladı. İleri arıtmaların uygulanması için pek çok farklı yöntem varken sürekli membran teknolojisinden bahsedilmesinin sebebinin tam olarak bu olduğunu düşünüyorum.

Tamam, birileri zengin olsun ama hiç değilse Marmara kurtulsun diye düşünüyorsanız o açıdan da fazla umutlanmayın. Çünkü bir yanda bu tartışmalar yapılırken, diğer yanda kayda değer hiçbir acil müdahale yapılmıyor. Bakan Kurum bir günde 4 bin 41 denetim gerçekleştirip sekiz işletmeye kapatma cezası verdiğini söylemişti. Peki sizce bu yeterli mi? TÜİK’e göre 2018 yılında imalat sanayiinden çıkan atıksuların yalnızca yüzde 11’i arıtılarak alıcı ortama deşarj edilmiş. TÜİK geri kalan atık suyun arıtılmadan ne şekilde deşarj edildiğini söylememiş ama anlamak için çok zeki olmaya gerek yok. Şimdi Bakan’a geri dönelim; 4 bin 41 denetlemede sadece sekiz işletme mi usulsüzmüş? TÜİK onu yalanlıyor.

Halbuki Marmara kurtarılabilir. Marmara’yı kirleten tüm tesisler derhal kamulaştırılıp, iyileştirmeler yapılana kadar faaliyetlerine son verilmeli. Tüm atıksu arıtma tesisleri ileri tesisler haline getirilmeli ve gerekli arazi için ilk elden kamulaştırmalar başlamalı. Tesisler hayata geçene kadar zaman kazanmak adına mevcut derin deniz deşarjı sistemi yeni verilerle hesaplanıp ıslah edilmeli. Marmara kesin olarak korunan bir alan haline getirilmeli.

Tek çözüm erken seçim mi?

0

Cumhur İttifakı içindeki kavgalar, çıkar grupları arasındaki çekişmeler derinleştikçe ülkenin politik gündemi her gün, bir öncekinden daha hareketli hale geliyor. Sedat Peker’in devam eden ifşaatları Saray rejiminin içine battığı çürümenin her gün farklı bir boyutunu resmediyor. Milyarlarca dolarlık yolsuzluklarla suçlanan rejimin muktedirleri, aklanmaya çalışmak yerine birbirlerini tehdit ederek konumlarını korumaya çalışıyor. Savcıların ölü taklidi yaptığı, Meclis’te araştırma komisyonu kurulmasının Cumhur İttifakı oylarıyla reddedildiği suçlamalarla ilgili Saray şürekâsı ıslık çalarak konuyu geçiştirmeye çalışıyor.

Erdoğan yönetimi bu “yavuz hırsız” konumunu artık inkâr etmeye dahi gerek duymuyor. Kanal İstanbul projesi için Erdoğan, iktidara geldiklerinde bu proje için alınan kredileri ödemeyeceklerini belirten muhalefet partilerine “bu paraları sizden uluslararası tahkim yoluyla söke söke alırlar” diye cevap veriyor. Belli ki, Tek Adam rejiminin adalet sistemine kendisi de güvenmiyor ve favori şirketlerine yaptırmayı hayal ettiği ve her yönüyle bir cinayet projesi olan Kanal İstanbul için, uluslararası tahkim yoluyla kendisini güvence altına almak istiyor. Bu cevabın aynı zamanda Erdoğan’ın kendisinin de iktidarının günlerinin sayılı olduğunu düşündüğünün bir itirafı olduğunu not etmek gerekiyor.

“Yerlilik ve millilik” konusunda en büyük yaygarayı koparan Cumhur İttifakı uluslararası tahkimden medet umuyor, şehir hastanelerinin işletmesinin çokuluslu alışveriş merkezi şirketlerine devrini onaylıyor ve son olarak Makine ve Kimya Enstitüsü’nün özelleştirilmesine girişiyor. Yakın zamana kadar içeride ABD ve AB’ye kafa tuttuğu imajını vermeye çalışan Saray, bin bir çabanın ardından Biden’la verilen ortak fotoğrafı “yüzyılın zaferi” olarak sunuyor. Ev ödevi olarak, Afganistan’da ABD’nin bıraktığı enkazda Kabil Havalimanı’nın korumasını üstlenerek diyet ödemeye çalışıyor; 2,5 milyar dolara alınan S-400’lerden kurtulabilmek için zihni sinir projeler ABD’ye sunuluyor. Doğu Akdeniz’de kopartılan onca gürültüden sonra, AB’nin ağır yaptırım tehditlerinin ardından, AB ile “pozitif gündemin” sürmesi için gündeme getirilen bütün iddialar unutulmuş görünüyor.

İçeride ve dışarıda her yönüyle iflas eden politikalar karşısında yine bilindik baskı ve şiddet politikalarıyla iktidar ömrünü uzatmaya çalışıyor. HDP İzmir il binasına gerçekleştirilen silahlı saldırı ve Deniz Poyraz’ın katledilmesi, HDP’ye açılan kapatma davası ve uydurma Kobane davası muhalefeti bastırma ve Kürt halkını susturma çabalarının artarak devam ettiğini gösteriyor. Hükümetin LGBTİ+’lara dönük yürüttüğü nefret kampanyası, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı hem tüm ezilen ve sömürülen kesimlere dönük baskıcı, gerici politikalarını tahkim etme hem de kendi oy tabanını kültürel kutuplaşma gündemleriyle umutsuzca koruma çabasının ürünü.

Ne var ki, geçmişte iktidarın ömrünü uzatmaya yarayan baskı ve şiddet politikaları bugün artık işlemiyor. Eşi benzeri görülmedik bir yıkım ve sefalet yaratan Tek Adam rejimine karşı korku iklimi artık aşılmış durumda. Bu noktada sorun, rejimden çıkışın nasıl sağlanacağına dönük tartışmada düğümleniyor. Millet İttifakı partileri “provokasyon olur” gerekçesiyle bütün sorunların çözümünü seçimlere havale ediyor. Sendikal önderlikler olağan zamanlardan geçiyormuşuzcasına emekçilere herhangi bir çağrı yapmaktan ısrarla kaçınıyor, kafasını gündelik çalışmalara gömüyor. Solun önemli bir kesimiyse Millet İttifakı partileriyle bir “demokrasi cephesi” kurulması hayali kuruyor.

Bugünkü baskı rejiminden toplumsal eşitlik ve özgürlük temelinde bir kopuş hedefliyorsak, bu ancak emekçilerin ve tüm ezilenlerin kendi talepleri için harekete geçmesi, bir kenarda tepedeki çekişmeleri izlemesi değil siyasete doğrudan müdahale etmesiyle mümkün olabilir. Bunun için Millet İttifakı’nın öğütlediği gibi sessizce erken seçimi beklemek yerine, solun ve emek örgütlerinin burjuva seçeneklerden vazgeçmesini sağlamamız ve acil bir eylem programı etrafında kendi bağımsız alternatifimizi inşa etmemiz gerekiyor.

Termokar işçileri yol gösterdi: Hak verilmez, alınır!

0

Manisa’da Termokar fabrikasında ücretsiz izin dayatmasına ve sendika düşmanlığına karşı süren direniş 11. gününde zaferle sonuçlandı ve işçiler 1 Temmuz’da yeniden işbaşı yaptı. Termokar işçilerinin yayımladıkları bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Pandemi koşullarında, işçi sınıfına yönelik saldırılar yoğunlaştı. Kod-29, işten çıkarılma, işsizlik, salgın, geleceksizlik ve ağır çalışma koşulları işçi sınıfı üzerinde yıkıcı etkiler yarattı. Ücretsiz izin uygulamalarıyla işçiler açlığa ve sefalete mahkûm edildi. Ücretsiz izin aslında fiilen işsizlik anlamına geldi. Sınırlı ve koşullara bağlı olan bu düzenleme, işverenler tarafından suistimal edildi. Bir anlamda açıkça suç işlendi. Termokar işvereni de ücretsiz izin uygulamalarıyla işçileri bölmeye, etkisizleştirme çalıştı. Ve onları açlığa mahkûm etmek istedi.

Çalışma ve sendikalaşma anayasal bir haktır

Bizler anayasal hakkımızı kullanarak sendikaya üye olduk. Modern bir çalışma ortamının vazgeçilmez özelliği olan sendikanın varlığı Termokar işverenince kabul edilmedi. Üye çoğunluğuna karşın süreci uzatmak amacıyla itiraz edildi. Amaçları işçileri yormak, bıkkınlık ortamı yaratmak ve moral bozmaktı. Bununla birlikte ücretsiz izin uygulamalarıyla işçiler sefalete ve açlığa mahkûm edildi. Bizler sendikal örgütlenme ısrarını kararlılıkla sürdürüyoruz. Ayrıca ücretsiz izin uygulamasının insanlık dışı bir uygulama olduğunu göstermek için 21 Haziran’da direnişe geçtik. Açlığa ve işsizliğe karşı tek yumruk olarak işyerinin önünde mücadeleye başladık. Tüm emek güçlerinin ve çalışan arkadaşlarımızın desteğiyle mücadelemizi kararlılıkla sürdürdük. Ve sonunda başardık! Bu başarı hepimizin, işçi sınıfının başarısıdır.

Süreci dikkatle izlemeye devam edeceğiz!

Bugün taleplerimizden biri olan işe geri dönme talebimiz yerine getirildi. Bizler de işe başlayıp, direnişimize ara veriyoruz. Ve gelişmeleri dikkatle izliyoruz. İkinci talebimiz sendikal örgütlenmenin tanınmasıdır. Bu iki talebin; çalışma hakkı ve sendikal örgütlenme hakkının anayasal bir hak olduğunu tekrar hatırlatırız. Direnişimize destek olan herkese yürekten teşekkür ediyoruz. Bu arada sendikanın direniş sürecinde takındığı tutarsız tavrı şiddetle eleştiriyoruz.

Tek yumruk, tek yürek olma zamanı!

Direniş mücadelemizin bir aşamasıydı. Şimdi mücadelemizin yeni bir aşamasına geçtik. Başarımız tüm işçi sınıfının ve emek dostlarının başarısıdır. Termokar işçileri şimdi daha fazla kenetlenmeli, tek vücut ve tek yumruk olmalıdır. Ekmeğimiz, işimiz ve haysiyetimiz her şeyin önünde gelir. Hiç kimse bu değerlerimizle oynayamaz ve oynatmayız. Yaşasın Termokar işçilerinin kardeşliği. Yaşasın iş, ekmek ve haysiyet mücadelesi…

TERMOKAR İŞÇİLERİ

Bugün 1 Temmuz, peki yarın?

0

Bugün 1 Temmuz…

Salgın sürüyor. Yeni varyantlar birçok ülkede yeni önlemleri gündeme taşıyor. Türkiye’de 1. doz aşılamada bile daha henüz 35 milyona ulaştık. Hükümetin, aşılamanın başında teşvik ettiği ve tek seçenek olarak sunduğu Sinovac aşısında ise 3. doz mRNA aşısı gerekliliği ortaya çıkmış durumda.

Mart ayındaki sözde “kontrollü” normalleşme süreciyle ve aşı tedarikini geciktiren yanlış politikalarıyla her gün yüzlerce insanın ölümüne ve daha fazlasının sağlığını kaybetmesine sebep olan iktidar ise son süreci tabii ki (!) yine bir başarı öyküsü olarak sunuyor.

İşte bugün, 1 Temmuz’da, bu koşullarda “normalleşme” ilan ediyoruz.

Bugün 1 Temmuz… Daha da yoksullaştığımız gün.

Çünkü normalleşme kararıyla birlikte işsizlik ve yoksulluk karşısında zaten oldukça yetersiz olan işten çıkarma yasağı, nakdi destek ve kısa çalışma gibi sosyal önlemler de ortadan kalkıyor. Yetmezmiş gibi üstüne bir de yeni zamlar ilan ediliyor.

Normalleşmenin başladığı günde, 1 Temmuz’da, işçi ve emekçilerin bütçesi adına iki önemli kaleme zam yapılıyor: Elektriğe yüzde 15, doğalgaza yüzde 12. Ve tabii harçlara yapılan yüzde 10 zamla öğrenciler de unutulmuyor! Hemen arifesinde ise yeni zamları öngörmüş olacak ki, yılda 5,3 milyon mutfak harcaması yapılan Saray’dan yükselen ses yankısını sürdürüyor: “Gelin porsiyonlarımızı küçültelim!”

Öte yandan bugün, yani 1 Temmuz, birçok işçinin direniş çadırlarında hakları için mücadeleyi sürdürdükleri gün. Mesela, Bel Karper’deki işçilerin grevlerinin 46. günü bugün. Sendika hakları için, ücretleri için, sosyal hakları için işverene ve devletin işverenden yana tavrına karşı mücadeleye devam ediyorlar! Tıpkı Baldur’da, Nedex Kimya’da ve daha birçok işyerinde olduğu gibi… Ya da mesela bugün Termokar işçilerinin direnişlerini kazanımla sonuçlandırdıkları gün!

Bugün 1 Temmuz…

Kadınların ve LGBTİ+’ların hayatlarına, haklarına dönük saldırının İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararıyla birlikte cisimleştiği gün. Ve aynı zamanda Türkiye’nin birçok ilinde kadınların bu kararı protesto için, mücadeleyle elde ettikleri hayati kazanımlara sahip çıkmak için sokaklarda olduğu gün. “Vazgeçmiyoruz, kabul etmiyoruz” dedikleri gün!

Bugün 1 Temmuz… Sömürünün, baskının, şiddetin, yıllardır süren çürümenin “normal” olarak dayatıldığı günlerden bir diğeri! Ve aynı zamanda birçok alanda bu çürümeye karşı tepkinin, öfkenin büyüdüğü, mücadelenin irili ufaklı sürdüğü günlerden biri… Peki, yarın ne olacak? Yarını belirleyen hangisi olacak? Yarını belirleyen olmak için önümüzde/elimizde eksik olan ne? Şimdi asıl soru bu!..

Salgın bitti mi derken: normalleşme ve sonrası

0

Cumhurbaşkanlığı kabine toplantısı sonrasında tüm Türkiye’yi ilgilendiren “normalleşme” kararları Erdoğan tarafından açıklandı. 1 Temmuz itibarıyla uygulanacak bu kararlarda sokağa çıkma yasağının tamamen kaldırılması, faaliyeti kısıtlanmış işletmelerin açılması, konser, festival gibi birçok etkinliğin gerçekleştirilmesi, park, bahçe gibi alanlardaki sınırlamaların son bulması vb. söz konusu. Bu kararlara Erdoğan’ın “kimse kusura bakmasın” diyerek müziğe 12’ye kadar izin verdikleri açıklaması damgasını vurdu. Saray rejimi bu 15 ayın ekonomik ve toplumsal bilançosunu asla üstlenmediği gibi; şimdi de aşı mucizesi yaratmışçasına herkesin “yüzünün kızarmasını” bekliyor! Üstüne üstlük müziğe ayar vererek kendisine muhalefet eden herkese had ve hudut bildiriyor.

Uzun bir süredir Covid kısıtlamalarının iktidarın diğer tüm uygulamalarında olduğu gibi keyfiyete dayandığı bir gerçek. Yüzlerce otel vakaların zirve yaptığı dönemde açıkken, kitleler haftasonları ve tam kapanma döneminde evlere kapatılmış, Ramazan’da uygulanan içki yasağı gibi sayısız “önlem” muhafazakâr ve baskıcı rejimin tahayyül ettiği gündelik hayatın kurgusuna dönüşmüştü. Dahası basın açıklamaları, mitingler, park forumları Covid-19 önlemleri gerekçesi ile engellenmiş; ancak AKP kongreleri, kalabalık tarikat cenazeleri iktidar temsilcilerinin izni ve katılımıyla yapılabilmişti. Bu tabloyu, zarar gördüğü için kirası, yolcu garantisi devlet tarafından karşılanan patronlar karşısında binlerce küçük esnafın, işletmenin, müzisyenin kaderine terk edilmesi, ücretsiz izne zorlanan veya Kod-29 ile işinden olan milyonlarca emekçinin yaşadığı zulüm ile birlikte düşünmek gerekiyor. Tam da bu nedenle bir kesimin yaşam tarzına dönük kısıtlamalar gibi görünen bu uygulamalar aslında toplumun büyük çoğunluğunu zapturapt altına almayı hedefleyen antidemokratik ve sömürücü rejimin toplumsal pratiğine işaret ediyor.

Açıklanan genelgede sadece turizm sektörüne verilen KDV desteğinin bir ay daha uzatılacağı belirtilirken, salgın sürecinde istihdam kaybını engellemek için yürürlüğe konulan “işten çıkarma yasağı” ve “ücretsiz izne çıkarma uygulaması” 30 Haziran’da sona erdi. Salgının başından itibaren 2,5 milyondan fazla işçi ücretsiz izne çıkarıldı ve aylık 1500 lira ile geçinmek zorunda kaldı. Şimdi bu işçileri patronların maliyet hesabına terk eden bir normalleşme söz konusu. Aynı durum kısa çalışma ödeneği (KÇÖ) için de geçerli ve bugüne kadar 3 milyon 700 bini aşkın işçi KÇÖ’den faydalandı. Şimdi bu kişilerin istihdam durumuna bakılmaksızın normalleşme ilan ediliyor ve Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu da (TİSK) KÇÖ’nün yıl sonuna kadar uzatılmasını talep etmiş durumda.

İşten çıkarma uygulamasının sona ermesi, yaşanan gelir kaybını ve işsizliği çok daha fazla artıracak. Ancak iktidar bu konuda da pandemi sürecinde olduğu gibi milyonlarca işçi ve emekçiyi kaderine terk etmekte. Normalleşme adımlarına, işten çıkarma yasağına tüm istisnalar kaldırılarak devam edilmesi eklenmelidir. Benzer şekilde kapalı kalmış, gelir kaybına uğramış esnafın, küçük işletmelerin kredi yoluyla borçlandırılarak değil, nakdi yardımlarla desteklenmesi şarttır. Ekonomik kriz, artan enflasyon ve gelir kaybı düşünüldüğünde işçi ve emekçiler için hayatın halihazırda normale dönemeyeceği açıktır. Bu nedenle pandeminin yarattığı toplumsal tahribatı giderecek uygulamalar derhal hayata geçirilmelidir.

İsrail’in derinleşen krizi: seçimler ve yeni koalisyon hükümeti

0

İsrail’de 23 Mart’ta gerçekleşen seçimler ertesinde sekiz partiden oluşan Değişim koalisyonu, 13 Haziran’da İsrail parlamentosunda 59’a karşı 60 oyla kıl payı güven oyu alarak hükümete geldi ve Benjamin Netanyahu’nun 12 yıllık aşırı ırkçı, gerici ve sağcı söylemlere, Filistin halkına karşı yürütülen sistematik etnik temizlik girişimlerine ve kemer sıkma politikalarına dayanan iktidarını sona erdirdi. Peki Netanyahu nasıl oldu da iktidardaki kontrolünü kaybetti? Ve Değişim koalisyonu gerçekten bir değişim getirebilir mi?

Aslında Netanyahu’nun partisi Likud oyların yüzde 24,19’unu alarak parlamentoda 30 koltukla en çok koltuğu kazandı. En yakın rakibiyle bile arasında yüzde 10 gibi yüksek bir fark olmasına rağmen, 120 koltukluk parlamentoda hükümet kurabilmek için salt çoğunluğu elde edemediğinden bu bir zafer olamadı. Geçmişte iktidarını sürdürmek adına ortaklarını satmaktan çekinmemiş olan Netanyahu’nun koalisyon oluşturma çabalarına hiçbir parti yanaşmadı.

Netanyahu yıllar içinde İsrail siyasetinde o kadar merkezi bir konuma yerleşmişti ki, isminin karıştığı yolsuzluk skandalları ve bir numaralı destekçisi Trump’ın ABD başkanlığını kaybetmesiyle iktidarının derinleşen krizi, Siyonist İsrail devletinin kriziyle iç içe geçmiş durumda. Bunun en büyük göstergesi ülkenin son iki yıl içerisinde dört kez sandığa gitmesiydi. Netanyahu koltuğu kaptırmamak kaygısıyla bu krizi zaten var olan şiddet ortamını yükselterek aşmaya çalıştı ve mayıs ayında Gazze’yi vahşice bombaladı. Ancak taktiği, Filistin halkının kararlı direnişi karşısında geri tepti.

Sekiz başlı Değişim koalisyonu da bu koşullarda ve tam da bu krizin açık bir tezahürü olarak ortaya çıktı. İstikrar arayışındaki İsrail burjuvazisi ve partilerinin önemli bir bölümü, tek amacı ve ortak noktası sorunlu Başbakan Netanyahu’dan kurtulmak olan bir koalisyon kurdu. İçinde aşırı sağcı partilerden Siyonist sol, sosyal demokrat ve liberal partilere ve Arap-İslamcı parti Raam’a kadar benzeri görülmemiş ideolojik bir çeşitlilik barındıran bu koalisyon ise tam da bu nedenle oldukça kırılgan ve Siyonizmin Filistin halkının direnişi karşısındaki krizini daha da derinleştirecek.

Koalisyon anlaşması gereğince Eylül 2023’e kadar görev yapacak yeni başbakan aşırı sağcı Naftali Bennett’in hükümetinin ilk icraatı olarak Gazze’yi tekrar bombalaması, Değişim koalisyonun Siyonist, işgalci ve ırkçı İsrail devletini aslında ne kadar değiştirmeyeceğini ve gerçek çözümün ırkçı olmayan, demokratik ve laik tek bir Filistin devletinin inşası yolunda Filistin emekçi halkının mücadelesini desteklemek olduğunu gözler önüne seriyor.

Kanala da imara da hayır!

0

Çılgın Proje’nin mevzusu uzun olsa da gelişmeler hafızalarda taze. Mesele başlarda ismiyle, fikriyle, müjdelenme biçimiyle bize şaka gibi geliyordu ama İstanbul’u baştan sonra şantiyeye çevirmenin, güzelim Kuzey Ormanları’nı imara açmanın bir avuç insana kazandırabileceği paranın şakası yok. 26 Haziran günü için ilan edilen temel atma töreni başta İstanbul’a ve bugün müsilajla can çekişen Marmara’ya verilen yeni bir kötü haber.

Projenin öncüsü Erdoğan’ın “inadına yapacağız” sözünü ve 2019 yılı Aralık ayında Muş’taki bir otobüs terminali açılışında “Birileri çatlasa da patlasa da (…) Kanal İstanbul’u yapacağız” diyerek el yükselten Soylu’yu anmadan geçmeyelim. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu da müsilajın Kanal İstanbul sayesinde çözülebileceğini söyleyerek akıl almaz argümanlarda yeni bir perde açtı. Bu bilimle ve akılla o kadar uyumsuz bir argümandı ki, sırf AKP’den bir milletvekilliği koparmak umuduyla kanala yönelik karşı açıklama yapmayan kimi üniversite profesörleri bile durumdan görev çıkarıp bakanın arkasında duramadılar.

Kanalın İstanbul’un kısıtlı su kaynaklarını yok edici etkisi, Marmara ve Karadeniz’e, trafiğe olumsuz etkilerinin yanı sıra hayat pahalılığına olan etkileri de saymakla bitmez. Bu konuyu daha önce de incelediğimiz için kanalı savunanların tek bir argümanının dahi doğru olmadığını vurgulayıp, yaratacağı yıkımın telafisi olmayan boyutta olacağını tekrarlamakla yetineceğim.

Kanal, insanlar için bir ihtiyaç değil, hatta tam tersi. Ancak bir avuç zengin için Kanal büyük bir fırsat ve kanaldaki ısrar aslında tamamen buna dayanıyor. Aklınıza gemi geçiş ücretleri gelmesin, çünkü buna dair ciddi bir beklenti yok. Beklenen gelir, kanalın kendisi ve işletmesi ile ilişkili değil. Boğaz dururken kimsenin geçiş ücretli bir kanaldan hem de Boğaz trafiğinin bile (Rus doğalgaz ve petrolünün gemilerle değil de boru hatları ile taşınmasından ötürü) azaldığı bir dönemde geçmeyeceğini kolaylıkla tahmin edebiliriz. Öyle ise yapılmak istenen ne?

Erdoğan’ın temelini atıyoruz dediği şey Kanal İstanbul’un değil, İstanbul’un kuzeyini deşen Kuzey Marmara Otoyolu’nun öncesinde de planları içerisinde yer alan bir köprüsünün temeli. Köprü, Sazlıdere Barajı’nın üzerinden geçecek. Şimdilik kuş uçmaz kervan geçmez bir güzergâhı olan bu köprünün Kanal İstanbul yapıldığında da kullanılacağı iddia ediliyor. Ancak anlaşılacağı üzere garip olan şu ki, atılan temel kanalın değil, Kuzey Marmara Otoyolu üzerindeki bir köprünün temeli. Peki temel, hükümet için niçin çok önemli? Çünkü Kuzey Marmara Otoyolu, 3. Havalimanı ve 3. Köprü ile beraber İstanbul’un akciğeri Kuzey Ormanları’nı imara açma projelerinin bir parçası. Kanal İstanbul ise su yolu olsun olmasın İstanbul’un kuzeyini imara açma projesinin mütemmim cüzü.

Çıkarmamız gereken sonuç şu: Evet, kanal berbat bir proje ve mutlaka durdurulmalı. Ama bu kötü projenin, hayata geçmese bile yanında çağırdığı başka kardeşleri var. Sadece kanala değil, İstanbul’a yeni bir şehir kurmak isteyen diğer projelere de aynı şekilde karşı çıkmalı, emekçiler olarak patronların yapamadığını yapıp yaşamın yanında yer almalıyız.

Direnişteki Termokar işçilerinden çağrı

0

Değerli Gazete Nisan okurları,

Bizler 1 yıldan beri ücretsiz izinde olan Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu TERMOKAR Isı Eşanjörleri fabrikası işçileriyiz.

Bizlerin bunca süredir ücretsiz izin yoluyla cezalandırılmak istenmemizin nedeni, şirket patronlarının bizlerin anayasal ve yasal hakkımız olan sendikalaşma girişimimizi engelleme çabasıdır.

Biz Termokar işçileri olarak yasal haklarımızı kullanarak 2016 yılında Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlenmeye başladık. Amacımız çalışma koşullarımızı düzeltmek, ücretlerimizi emeğimizin karşılığı olan insani bir düzeye getirmek ve ailelerimizin yoksulluğa sürüklenmesini engellemekti.

Ama patron üye kayıtlarını öğrenir öğrenmez hemen 13 işçi kardeşimizi işten çıkardı.

Bununla birlikte işyerinde örgütlenmemiz devam etti ve 2017 yılında Çalışma Bakanlığı sendikamızın işyerinde yetkili olduğunu kabul etti. Buna rağmen patron işçi kardeşlerimizi işten atmaya devam etti ve bu kez 16 arkadaşımızın daha işine son verildi.

Bu arkadaşlarımızın hepsi sendikalaşma çalışmasına öncülük eden kardeşlerimizdi.

Ama patronun bu saldırıları örgütlenmemizi engelleyemedi. Bu nedenle de işveren bu kez sendikamızın işyerindeki yetkisine itiraz etti.

Ve bu arada Covid-19 pandemisinden yararlanarak 2020 yılının başlarında pek çok başka öncü arkadaşımızı ücretsiz izine yolladı. Şimdi bizler daha o zamandan beri ücretsiz izinde bırakılarak cezalandırılmak isteniyoruz. Oysa işveren bir yandan işe yerli-yabancı pek çok yeni işçi almaktadır.

Bugüne kadar işverenin bu saldırı tavrından vazgeçmesini bekledik. Sendikalaşma hakkımızı tanıyarak toplu sözleşme masasına oturmasını umduk. Ama patronlar bu saldırgan ve gayrimeşru tutumlarını devam ettiriyorlar.

Bu nedenle de bizler, ücretsiz izindeki Termokar işçileri olarak, anayasal ve yasal hakkımız olan protesto hakkımızı kullanma doğrultusunda 21 Haziran 2021 Pazartesi sabahından itibaren işyeri önünde direnişteyiz.

Talebimiz basittir: Ücretsiz izindeki bütün arkadaşlarımızın derhal işe geri çağırılmaları ve Birleşik Metal Sendikamızın yetkisinin bir an önce kabul edilmesi. Hakkımız olanı alana dek yasal hakkımız olan her türlü eyleme başvuracağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Bu taleplerimiz doğrultusunda Manisa ve bölgedeki tüm sendikaları, işçi-emekçi örgütlerini ve bütün işçi kardeşlerimizi, emekten yana tüm çevreleri direnişimizi maddi ve manevi olarak desteklemeye, bizlere omuz vermeye çağırıyoruz.

Birleşe birleşe kazanacağız!

DİRENİŞÇİ TERMOKAR İŞÇİLERİ

Onur Haftası’nın ardından: Homofobiye, transfobiye, nefrete karşı susmuyoruz, korkmuyoruz!

0

Yıllardan bu yana yasaklamalarla, uydurma gerekçelerle LGBTİ+’lara karşı yıldırma politikası izleyen siyasi iktidar bu yıl da Onur Yürüyüşü’nü yasaklama girişiminde bulundu.

Onur Haftası’nın başından sonuna, yani Onur Yürüyüşü’nün yapılacağı gün olan 26 Haziran’a kadar birçok online etkinlik ve söyleşi ile Onur Haftası’nı verimli bir şekilde geçirerek bir arada, dayanışma içerisinde 26 Haziran’ı karşıladık. 26 Haziran’a giderken yine Onur Haftası etkinliklerinden biri olan, Maçka Parkı’nda yapacağımız Vegan Piknik’te bir araya gelmek için toplandık. Fakat polisler pikniğimize engel olarak bizlere şiddet uyguladı. Alanda bir arkadaşımızın kolu kırılırken, bir arkadaşımız ise gözaltına alındı. Maçka Parkı’ndan çıkarılmaya çalışan LGBTİ+’lar tüm baskılara rağmen alanda kalmaya, etkinliği gerçekleştirmeye devam ettiler. Maçka’daki piknikten sonra online etkinlikler yine devam etti.

Haftanın sonunda 26 Haziran’a geldik ve tüm heyecanımızla, aşkımızla, aşksızlığımızla Taksim, Mis Sokak’ta buluştuk. Yürüyüşe saatler kala polisler oturduğumuz kafeye saldırarak Mis Sokak’ın sonuna barikat kurdu. Barikatın kurulmasının ardından oturduğumuz yerlerden kalkarak polis barikatının karşısına geçtik ve barikatın açılması gerektiğini, herhangi bir yürüyüşün olmadığını, sadece oturduğumuzu söyledik. Emniyet amiri bizi dinlemeden sokağa sürekli takviye çevik kuvvet çağırarak bize “Oturamazsınız” emirleri verirken, polislere ise “Ağzını açanı alın” diye emirler vererek nefret saldırılarının şiddetini artırıyordu. Birçok arkadaşımız yerlerde ezilerek, fiziksel şiddete maruz kalarak, işkenceyle Mis Sokak’ta gözaltına alındı. Yapılan gözaltılardan sonra, gözaltı aracındaki arkadaşlarımıza işkence uygulanmaya başlandı. Mis Sokak’ta bulunan kitle küçük gruplar halinde Şişhane Tünel tarafına geçerken tekrardan bir polis saldırısı oldu ve Şişhane’ye girişimiz engellenmeye çalışıldı. Kitle, Şişhane’ye ulaştıktan sonra tekrar direnerek Şişhane’ye girdi. Şişhane’de basın açıklamasının bir kısmı okunarak, sloganlar eşliğinde Onur Haftası kutlandı.

Şişhane’de yapılan kutlamadan sonra LGBTİ+’lar Taksim’in her yerini sloganlarla turlamaya başladılar. Taksim’in birçok ara sokağından sloganlarla geçen LGBTİ+’lar Cihangir’e geldiklerinde tekrar polislerle karşılaştılar. Orada basın açıklamasını okuyarak kutlamaya devam eden LGBTİ+’lara polis gaz bombası ve plastik mermilerle saldırdı. Cihangir’de kitle dağıldıktan sonra saldırılar son buldu ve yürüyüş tamamlanmış oldu.

Yıllardan beridir yasakları tanımayan, Taksim’in her yerini zapt eden LGBTİ+’ların öfkesi ve mücadelesi bu yıl da yasakları tanımadı ve LGBTİ+’lar, Taksim’in her yerinde sloganlar, şarkılar, ritmler ile varoluşlarını bir kez daha haykırdılar. Siyasi iktidar ve onun kolluk kuvvetleri ise, bir Onur Yürüyüşü’nde daha gökkuşağının tüm renklerinden ne kadar korktuğunu göstermiş, lubunyaların öfkesinin ve mücadelesinin engellenemeyeceğini görmüş oldu. Bizler haklarımızdan, hayatlarımızdan ve kazanımlarımızdan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz. Her şeyin Onur Yürüyüşü ile sınırlı olduğunu düşünen iktidara, 1 Temmuz’da da isyanımızın ne kadar büyük ve zapt edilemez olduğunu göstermek için saat 19:00’da İstanbul Sözleşmesi için Taksim-Tünel’de tüm itaatsizliğimizle buluşuyoruz!

Her yürüyüşümüz onur yürüyüşü!

Stonewall’dan bugüne: LGBTİ+’ların uluslararası mücadelesi

0

28 Haziran, günümüzün LGBTİ+ hareketinin ortaya çıkışını işaret eden Stonewall (ABD) ayaklanması anısına, LGBTİ+’ların onur günü olarak kutlanıyor.

28 Haziran 1969’da New York’ta Stonewall Inn barına yapılan bir polis baskınına karşı lezbiyenler, geyler ve translar direniş gösterdi. Polis buyruğuyla zulüm görmeye ve kriminalize edilmeye, mevcut cinsiyet düzenine, kilise tarafından dayatılan tek eşliliğe, cinsel yönelimlerin ve cinsiyet kimliklerinin hastalık olarak görülmesine karşı mücadele için yüzlerce kişi üç gün boyunca sokakları doldurdu. Yaşanan olaylar uluslararası yankı buldu ve sonuç olarak, 28 Haziran’ın Uluslararası Onur Yürüyüşü Günü olarak tanınmasını sağlayacak ilk onur yürüyüşleri düzenlenmeye başladı.

Buradan hareketle, LGBTİ+ hareketi dünyada ön plana çıkmaya başladı. Evlilik, cinsel kimlik, resmi iş, sağlık hizmetlerine erişim gibi haklara ulaşmaya yönelik mücadele, hareketin tarihsel olarak öne çıkan noktalarıydı. Ancak başlıca önce çıkan ve halen devam eden yönü; okuldan, işyerlerinden veya kamusal alanlardan dışlamak gibi nefret suçlarına yol açan ayrımcılığın yanı sıra istismar, tecavüz ve hatta ölümle sonuçlanan şiddete karşı mücadeledir.

Kapitalist krizin ortasında, LGBTİ+ topluluğu, bazı ülkelerde küçük bazılarında ise daha büyük ölçekte olmakla birlikte dünyadaki bu zulme maruz kalmaya devam ediyor. Bazı gerici hükümetler ayrımcılık ve toplumda ötekileştirme politikalarını uygulayıp pekiştirirken, ilerici görünüp hareketin mücadelelerini destekler görünen bazıları ise seferberliğin basıncına boyun eğip talep edilen hakları tanıyor. Buna rağmen bu ilerici hükümetler LGBTİ+’lar için onurlu ve tüm haklara erişilebilen bir hayatı garanti etmekte yetersiz kalmakta. Dahası, LGBTİ+’ların köklü mücadelesini tamamen yok sayan “pinkwashing” (pembe aklama) veya “pembe kapitalizm” gibi görünürlük hareketleriyle LGBTİ+ hareketini tüketim ve kâr elde etme doğrultusunda kendi amaçları için kullanan da kapitalist emperyalist sistemin ta kendisi.

İşte bu yüzden Şili veya Kolombiya’daki büyük işçi ve halk isyanları veya ABD’de ırkçılığa karşı büyük seferberlikler, feminist hareketin aktif ve bilinçli mücadelesi örneklerinde olduğu gibi kolektif mücadeleyi yükseltebilmek önem taşımakta.

Stonewall ayaklanmasından 52 yıl sonra, LGBTİ+’lar tüm dünyada hükümetlere ve onların baskıcı, ayrımcı politikalarına karşı örgütlenmeye devam ediyor. LGBTİ+’lar pandemiden ağır bir şekilde etkilendi. Farklı cinsel yönelimlere ve cinsiyet kimliklerine sahip kişiler güvencesizlik, istikrarsız çalışma ve işsizliğe ek olarak istihdamda ayrımcılıkla da karşı karşıya. Covid-19’un yayılmasını önlemeye yönelik karantinalar ise hükümetlerin bizi maruz bıraktığı güvencesizlik ve sefalet koşullarını ağırlaştırmış durumda.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak Onur Haftası çerçevesinde LGBTİ+ örgütlerinden aktivistler ve partilerimizin militanlarıyla birlikte çeşitli etkinlikler gerçekleştiriyoruz ve LGBTİ+’ların onur mücadelesini büyütmeye çağırıyoruz.   

Filistin halkına destek için uluslararası birleşik kampanya

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), Filistin halkına destek için uluslararası birleşik kampanya çağrısını paylaşıyoruz.

“Nehirden denize” uzanan tarihi Filistin topraklarında 18 Mayıs günü gerçekleşen genel grev, on binlerce Filistinliyi seferber etti. Tüm şehirlerde gerçekleşen kitlesel eylemler polis müdahalesiyle karşılaştı. Kadınların önemli bir ağırlığa sahip olduğu gençlik örgütlerinin yaptığı çağrı, tüm Filistinli gruplardan destek alarak Filistinlilerin birliğini sağladı: Uzun yıllardır ilk kez Filistinliler işgal altındaki topraklarda ve tarihi Filistin’de (İsrail sınırları dahilindeki bölgelerde) ayağa kalktı; komşu ülkelerdeki mülteci kamplarındaki Filistinliler de dayanışma sergiledi.

Filistin halkı böylece, Siyonist devletin Gazze’de düzenlediği canice hava bombardımanlarında 70’i çocuk 248 kişinin ölümü, 1000’den fazla evin yıkılması ve 17 klinik ve hastanenin hasar görmesi karşısında, yekvücut olup tepkisini ortaya koydu.

Gazze’de 11 gün süren bombardımanların ardından ateşkes ilan edilince kutlamalar gerçekleşti. Uzun soluklu bir mücadele sürdüren binlerce Filistinli, İsrail’i bombardımanı son vermeye mecbur bıraktıkları için kısmi bir zafer kutlaması gerçekleştirdi. İsrail bir kez daha, Filistin direnişini ezmeyi başaramadı.

İsrail güçleri Gazze’yi işgal etme tehdidinde bulundu, ancak sınırda kaldı ve içeri giremedi. Ve bu, gerek Filistin’de gerek dünyada, Filistin halkını korumak için gerçekleştirilen dev seferberlik sayesinde mümkün oldu. Öyle ki, İtalyan liman işçileri, İsrail’e giden gemilere mal yüklemeyi reddetti.

Yaşanan bu süreç, Siyonist devlet ve hükümetin krizini pekiştirdi. Bu durum, Netanyahu’nun hükümetten uzaklaştırılmasıyla somutluk kazandı.

Mayıs 2021, Filistin halkının mücadele tarihinde bir dönüm noktası olabilir. Kudüs’te gençlerin İsrail polisiyle çatışması, Şeyh Jarrah ve Silvan mahallelerindeki aileleri evlerinden kovup bu bölgeyi İsrailli yerleşimcilere açma çabasına karşı direnç, Gazze’deki direniş ve İkinci İntifada’dan bu yana Batı Şeria’da gerçekleşen en büyük gösterilerin kanla bastırılması, zincirleme bir reaksiyon olarak karşımıza çıkıyor. Donald Trump döneminde İsrail zafer nidaları atıyordu, ancak Filistin direnişi bugün hâlâ çok canlı ve kendini ifade etmenin yolları arıyor.

Siyonist devletin kanla bastırma çabasına rağmen mücadele sürüyor. İsrail’de son haftalarda, protestolara katıldıkları gerekçesiyle 2 binden fazla Filistinli genç gözaltına alındı. Batı Şeria’da, Nablus’un güneyindeki Beyta’da yeni bir İsrail yerleşiminin kurulup Filistinli ailelerin binlerce zeytin ağacının gasp edilmesi nedeniyle başlayan kitlesel protestolarda, dört genç hayatını kaybederken onlarca kişi yaralandı.

Aşırı sağcı Naftali Bennett liderliğindeki bir koalisyondan oluşan yeni İsrail hükümeti, Filistin halkının maruz kaldığı baskılar, aşağılanma ve ıstırabı olsa olsa daha da artıracak. Göreve başlamasının ertesi günü Bennett, Kudüs’teki bayrak yürüyüşüne izin verdi; oysa daha bir ay önce gerilimin aşırı yükseleceği gerekçesiyle söz konusu yürüyüş yasaklanmıştı. Neticede, İsrail polisinin koruması altındaki bin kadar İsrailli aşırı sağcı, “Araplara ölüm” sloganlarıyla Kudüs’te yürüyüş yaptı. Yeni hükümetin ilk işi Gazze’yi bombalamak oldu. Gazze şeridi hâlâ sıkı bir abluka altında; bölgeye mal ve insan girişi yasak, balıkçılar ise denizde altı deniz milinin ötesine açılamıyor.

Filistin’de yeni bir nesil bayrağı devralıyor. Bu insanlar, işgalin meşrulaştırılmasına ve işgalin içerideki uzantısı olarak Filistin Ulusal Yönetimi’nin kurulmasına yol açan 1993 Oslo anlaşmalarından sonra doğdu; Filistin Ulusal Yönetimi bütün bu yıllar boyunca eylemleri bastırmak ve aktivistleri tutuklamak suretiyle baskıya ortak oldu. Söz konusu “barış” süreci yalnızca, Filistinlilerin maruz kaldığı işgal ve yağmanın yoğunlaşmasına hizmet etti: Doğu Kudüs’te 1993’te yaklaşık 150.000 İsrailli yerleşimci varken, bugün bu sayı 220.000’i geçti. Batı Şeria’daki İsrailli yerleşimci sayısı ise aynı dönemde iki katına çıkarak 440.000’e ulaştı. Oslo anlaşması sonucunda Gazze bir açıkhava hapishanesine dönüştü, Batı Şeria ise duvarlar, yollar ve yerleşimlerle birbirinden koparılmış yalıtık Filistin kasaba ve şehirlerinden ibaret hale geldi.

Eski Filistin liderliği tamamen gözden düşmüş durumda. 86 yaşındaki Mahmud Abbas, gerçek anlamda var olmayan ve sadece bir tür iç baskı gücü olarak işleyen bir devletin cumhurbaşkanlığı koltuğuna yapışmış halde. El Fetih adına bu makamda bulunsa da, aslında yasal görev süresi 10 yıl önce sona erdi; haziran ayında yapılacağı duyurulan seçimleri bir kez daha erteledi. El Fetih’te onun koltuğuna geçen Muhammed Dahlan ise, kısa süre önce İsrail ile normalleşme anlaşması imzalayan Birleşik Arap Emirlikleri’nde yaşıyor artık. Hamas lideri İsmail Haniye, 2019 yılında Gazze’den ayrılıp Katar’a yerleşti. Tarihi Filistin’de ise, İsrail parlamentosunda sandalyesi bulunan İslamcı partinin lideri Manur Abbas, İsrailli yerleşimcilerin temsilcisi Bennet’in koalisyon hükümetine katıldı. Oslo ihanetinden sonra doğan yeni nesil, işte böyle bir bağlamda sahneye çıkıyor.

Gelinen noktada, AB ve ABD’nin tüm beyhude propagandasına rağmen, Oslo sürecinin bir çıkmaz yol olduğu ve kurumsallaşmış apartheid rejimi üzerine kurulu ırkçı bir devlet olan İsrail’le barış içinde yaşamanın mümkün olmadığı apaçık ortaya çıkmış durumda. Bölge halkları ve tüm dünya için bir tehdit olan bu devlet, çok fazla ıstıraba neden oldu. Bu nedenle de gerçekten adil bir çözüm olarak, Filistin’in tüm tarihi topraklarında ırkçı olmayan, laik ve demokratik tek bir devletin kurulması mücadelesini savunmaya devam ediyoruz.

Ancak Filistin halkının karşısında bulunan güç, herhangi bir işgalci devlet değil. Joe Biden’ın 1986’da kongre üyesiyken yaptığı bir konuşmada söylediği gibi, “Eğer İsrail olmasaydı, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını korumak için İsrail’i icat etmesi gerekirdi.” Gerçekten de İsrail, büyük stratejik öneme sahip Ortadoğu bölgesinde emperyalizmin uçak gemisidir. Bu nedenle Filistin halkına destek, salt bir uluslararası dayanışma meselesi değildir, dünyanın her köşesinde devam eden antiemperyalist mücadelelerin parçasıdır. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak uluslararası eylem birliğini yükselterek, Özgür Filistin’e giden yolda, aşağıdaki talepler üzerinden Filistin halkına destek çağrısı yapıyoruz:

İşgal güçleri tarafından hapse atılan tüm Filistinli tutsaklar derhal serbest bırakılmalıdır.

Hükümetler Siyonist İsrail devleti ile diplomatik ve ticari ilişkilerini kesmelidir.

Yaşasın Filistin halkının cesur mücadelesi!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

21 Haziran 2021

Nikaragua: Ortega’nın kapitalist diktatörlüğü muhalefete baskıyı artırıyor

0

Nikaragua’da Daniel Ortega yönetiminin seçim sürecinde muhalif Sandinistlere ve diğer muhalefet adaylarına dönük tutuklama kampanyasına ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) bildirisi

Daniel Ortega’nın yeniden başkan seçilmek amacıyla seçimlerden 5 ay önce Haziran ayında başlattığı başkanlık kampanyası, muhaliflerin tutuklanarak alınarak bastırılmaya çalışıldığı diktatörce yöntemler izlemektedir. 4 başkan aday adayı da dahil olmak üzere onlarca muhalif evlerine baskınlar düzenlenerek gözaltına alınmışlardır. Gözaltına alınanlar arasında muhalif bir Sandinista yapılanması olan Unamos’un (eski Sandinista Yenileme Hareketi, MRS) önderlerinden eski gerilla komutanları Dora Maria Tellez ve Hugo Torres ve hareketin önderlerinden Ana Margarita Vigil ve Suyen Barahona ve eski dışişleri bakan yardımcısı Victor Hugo Tinoco bulunmaktadır ve dış müdahale çağrısında bulunmak benzeri uydurma suçlamalarla suçlanmaktadırlar. Tüm bu gözaltılardan önce de dini programından saptığı iddiasıyla Demokratik İyileştirme Partisi (PRD) yargı tarafından hedef alınmıştır.

%20’lerde bir oy oranına sahip olan Ortega, ekonomik kriz, salgının hükümet tarafından korkunç bir şekilde yönetilmesi, aşırı sömürü ve baskı altında canı çıkan Nikaragua halkının elinden gelebilecek bir seçim yenilgisi ihtimalini şiddet kullanarak engellemeye çalışmaktadır. İşte bundan ötürü Nikaragua seçimlerini müttefiki Maduro’nun Venezuela’da yıllardır gerçekleştirdiği seçimlere çevirmeye çalışmaktadır.

Dora Tellez, Eden Pastora’yla birlikte Ulusal Saray’ı basıp Somoza diktatörlüğünün yöneticilerini Ağustos 1978’de rehin alan gerillalardan biridir. Devrimin zaferinden sonra ise sağlık bakanı olmuştur.

Violeta Barrios de Chamorro ve Pedro Joaquin Chamorro’nun kızı Cristiana Chamorro 2 Haziran Salı günü Ciudadanos por La Libertad (Özgürlük için Yurttaşlar) partisinin başkanlık adayı seçimlerine başvuruda bulunmuştur. La Prensa gazetesinin başkan yardımcısı olan Chamorro, yabancı fon üzerinden desteklenen sivil toplum örgütlerinin dış temsilciliklere kayıt yaptırabilmelerine onay veren 1040 numaralı kanun uyarınca bu yıl kapatılan Violeta Barrios de Chamorro Kuruluşu’na başkanlık yapmıştır. Bu yasa, sosyal iletişim ağlarını denetleyen yasalar ya da ‘’Halkın Barış için Bağımsızlık, Egemenlik ve Kendi Kaderini Tayin Hakkının Korunması Yasası’’ başlıklı 1055 numaralı yasa ile birlikte tüm muhalefetin kriminalize edilmesine imkân tanıyan yeni onaylanmış yasal silahlardan biridir.

Chamorro, başkanlık aday adayı olarak başvuruda bulunduğu gün ‘’ideolojik yalancılık’’, para aklama ve benzeri suçlamalarla kamu görevlerinden men edilmiş ve ertesi gün de tutuklanmıştır. Ortega hükümetinin eski ABD’deki büyükelçisi Arturo Cruz da tutuklanmıştır. Bir hafta sonra, Bolanos hükümetinde maliye bakan yardımcılığı yapmış olan Juan Sebastian Chamorro ve Özel Teşebbüs Yüksek Konseyi Jose Adan Aguerri tutuklanmıştır.

2019’da kabul edilen afla birlikte siyasi tutuklu sayısı 700’lerden 100’lere dek düşmüştü ama taciz ve saldırılar son bulmamıştır. Hükümet afla birlikte 2018’de işlediği suçlardan kendini aklamak niyetindeydi. Günümüzdeki tutuklamalar 2018 isyanından bu yana süregelen tutuklamaların yeni bir dalgasıdır.

Daniel Ortega 2007’de iktidara tekrar geldiğinde sağ sektörler ve Kilise ile el ele vererek ABD ile gerçekleştirilen Serbest Ticaret Anlaşması’nı onaylarken kürtajı suç haline getirmiş, hatta 19. yüzyıldan bu yana yasal olan terapötik kürtajı dahi yasaklamıştır. Ortega uydurma bir antiemperyalist söylem kullanarak kendi kapitalist diktatörlüğünü meşrulaştırmaya çabalamaktadır. 2007-2012 arasında ona bir kontrgerilla lideri olan Jaime Morales Carazo başkan yardımcılığı yapmıştır. Chavez ve Maduro’nun petro paraları üzerinden büyük, kirli anlaşmalar yürütmüştür. 2016’da başkan seçildiğinde ana muhalefet partisi Bağımsız Liberal Parti’ye müdahalede bulunmuştur. IMF reçetesiyle tasarlanan kemer sıkma uygulamalarına karşı başlayan halk isyanını kanla bastırmıştır. Burjuvazi ve kilise ise rejimi desteklemiş ve sahte bir diyalog ortamı yaratmıştır. O zaman rejime destek veren burjuvazinin ve sağın bir bölümünün seçim kampanyalarına şu anda rejim tarafından set çekilmektedir. Gençliğin, işçilerin ve köylülerin önemli bir bölümü burjuva muhalefetinin ihanetçi tutumunun farkına varmıştır. İsyandan sonra baskının etkisini gerçek anlamda yaşayanlar halk kesimleri olmuştur.

Muhalefette büyük çatlaklar, ayrışmalar bulunmakta ve işbirlikçi partilerin hükümetin seçimleri etkisizleştirme hamlelerine meşruiyet sağlama ihtimalleri var. Geçmiş ise sahte bir diyaloga ya da Ortega’nın sahte seçimlerine inanmayanları haklı çıkartmakta.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak Eylül 2020’de tüm Nikaragualı siyasi tutuklulara özgürlük kampanyası başlatmıştık. Bugün devrimciler olarak sesimizi tekrar yükseltiyoruz ve solcu ya da demokrat olduklarını iddia eden tüm örgütlere Ortega ve Murillo’nun tüm siyasi tutuklulara baskı içeren kapitalist, yozlaşmış ve hain diktatörlüğünün siyasi saldırı ve baskılarını kabullenmemeye çağırıyoruz.

Patronların ve emperyalizmin çıkarlarını savunan siyasi pozisyonlarını desteklemesek de Cristiano Chamorro ve diğer muhalefet temsilcilerinin serbest bırakılmalarını talep ediyoruz.  Bizim gözümüzde bu kesimler Nikaragua işçi sınıfı için bir çıkış yolu değildir. Bundan dolayı savaşan insanlar için siyasi bir aygıt inşa edebilmek ve diktatörlüğü yeni bir 1979 ve zafere ulaşmış bir 2018 ile bozguna uğratmak gerekmektedir.

Dora Maria Tellez, Hugo Torres , Cristiana Chamorro ve diğer tüm Nikaragualı siyasi tutuklulara özgürlük! Nikaragua halkı için tam bir siyasi özgürlük! İşçilerin ve halkın sokaklardaki zaferi ve kurtuluşu için mücadeleye! 

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

15 Haziran 2021

Hakan Plastik işçileri greve çıktı

0

Tekirdağ Çerkezköy’de ve Urfa’da bulunan Georg Fischer Hakan Plastik fabrikalarında çalışan ve DİSK’e bağlı Lastik-İş’te örgütlü olan işçiler, toplu iş sözleşmesinde anlaşma sağlanamaması sonucu 11 Haziran’da greve çıktılar.

6 Ocak’ta başlayan ve Lastik-İş ile patron sendikası Türkiye Petrol Kimya ve Lastik Sanayicileri Sendikası’na üye işverenle yapılan görüşmelerde ücret zammı, sosyal yardımlar ve ücrete bağlı bazı hükümlerde anlaşma sağlanamadı. Lastik-İş İstanbul Şube Başkanı Yasin Onar, istenilen zam ile patronun önerdiği arasında %10luk bir fark olduğunu belirterek, açıklanan enflasyon verilerinin gerçeği yansıtmadığını ve işçilerin alım gücünün düşmesi sonucu işçilerin grev kararını aldığını vurguladı.

Pandemi döneminde üretim ve kâr rekoru kırılan Hakan Plastik’te greve çıkan işçiler, dayatılan düşük zam teklifini kabul etmeyeceklerini ve haklarını alana kadar mücadele edeceklerini belirtiyorlar.

Nedex kimya işçileri grevde!

0

Dilovası OSB’de bulunan ve Petrol-İş’in örgütlendiği Nedex Kimya’da işçilerin, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşmama sağlanamaması sonucu çıktıkları grev 5. gününde sürüyor.

Toplu iş sözleşmesi görüşmesinde sendika, asgari ücretin üzerine uygulanmak üzere 1450TL + 20TL kıdem farkı isteğiyle masaya oturmuştu. Patron ise önce 29 Aralık 2020 tarihindeki asgari ücret üzerine 800 TL brüt teklif öne sürdü, son görüşmede bu teklifi 850 TL’ye yükseltti.

Patronun bu teklifiyle birlikte anlaşma sağlanamayınca Petrol-İş Sendikası, 17 Haziran’da grev kararı alarak greve başladı. İşçiler taleplerinin tamamı karşılanana kadar grevi sürdürmeye kararlı.

Manisa Termokar fabrikasında direniş

0

Manisa organize sanayi bölgesinde bulunan TERMOKAR fabrikasında, Birleşik Metal-İş Sendikasında örgütlenmeye öncülük ettikleri için bir yıla yakın süredir ücretsiz izinde tutulan işçiler, fabrika önünde direniş başlattılar. İşçilerin yayımladığı duyuru şöyle:

İşçi-emekçi kardeşlerimize sesleniyoruz!

Bizler 1 yıldan beri ücretsiz izinde olan Manisa Organize Sanayi Bölgesinde kurulu TERMOKAR Isı Eşanjörleri fabrikası işçileriyiz.

Bizlerin bunca süredir ücretsiz izin yoluyla cezalandırılmak istenmemizin nedeni, şirket patronlarının bizleri Anayasal ve yasal hakkımız olan sendikalaşma girişimimizi engelleme çabasıdır.

Biz Termokar işçileri olarak yasal haklarımızı kullanarak 2016 yılında Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlenmeye başladık. Amacımız çalışma koşullarımızı düzeltmek, ücretlerimizi emeğimizin karşılığı olan insani bir düzeye getirmek ve ailelerimizin yoksulluğa sürüklenmesini engellemekti.

Ama patron üye kayıtlarını öğrenir öğrenmez hemen 13 işçi kardeşimizi işten çıkardı.

Bununla birlikte işyerinde örgütlenmemiz devam etti ve 2017 yılında Çalışma Bakanlığı sendikamızın işyerinde yetkili olduğunu kabul etti. Buna rağmen patron işçi kardeşlerimizi işten atmaya devam etti ve bu kez 16 arkadaşımızın daha işine son verildi.

Bu arkadaşlarımızın hepsi sendikalaşma çalışmasına öncülük eden kardeşlerimizdi.

Ama patronun bu saldırıları örgütlenmemizi engelleyemedi. Bu nedenle de işveren bu kez Sendikamızın işyerindeki yetkisine itiraz etti.

Ve bu arada Covid-19 pandemisinden yararlanarak 2020 yılının başlarında pek çok başka öncü arkadaşımızı ücretsiz izine yolladı. Şimdi bizler daha o zamandan beri ücretsiz izinde bırakılarak cezalandırılmak isteniyoruz. Oysa işveren bir yandan işe yerli-yabancı pek çok yeni işçi almaktadır.

Bugüne kadar işverenin bu saldırı tavrından vazgeçmesini bekledik. Sendikalaşma hakkımızı tanıyarak toplu sözleşme masasına oturmasını umduk. Ama patronlar bu saldırgan ve gayrimeşru tutumlarını devam ettiriyorlar.

Bu nedenle de bizler, ücretsiz izindeki Termokar işçileri olarak, Anayasal ve yasal hakkımız olan protesto hakkımızı kullanma doğrultusunda 21 Haziran 2021 Pazartesi sabahından itibaren harekete geçmeye karar vermiş durumdayız.

Bu arada Termokar işvereni şunu iyi bilmelidir: Her ne yaparsa yapsın, işyerindeki sendikal örgütlenmemiz sürmektedir ve Termokar işçisi bu kararlılığından bir adım dahi geri atmayacaktır.

Talebimiz basittir: Ücretsiz izindeki bütün arkadaşlarımızın derhal işe geri çağırılmaları ve Birleşik Metal Sendikamızın yetkisinin bir an önce kabul edilmesi. Hakkımız olanı alana dek yasal hakkımız olan her türlü eyleme başvuracağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Bu taleplerimiz doğrultusunda Manisa ve bölgedeki tüm sendikaları, işçi-emekçi örgütlerini ve bütün işçi kardeşlerimizi protesto eylemimizi desteklemeye, bizlere omuz vermeye çağırıyoruz.

Birleşe birleşe kazanacağız!

ÜCRETSİZ İZİNDEKİ TERMOKAR İŞÇİLERİ

Brezilya emekçi halkıyla uluslararası dayanışma günü: “Bolsonaro defol!”

0

Brezilya’da aşırı sağcı, gerici Bolsonaro hükümetine karşı seferberlikler giderek yükseliyor. 29 Mayıs’ta “Bolsonaro defol” şiarıyla gerçekleşen eylemlerin ardından 19 Haziran için ikinci bir kitlesel eylem organize edilmesine karar verilmiş ve aynı gün için uluslararası dayanışma çağırısında bulunulmuştu. Türkiye’den de Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Süzer Plaza’daki Brezilya konsolosluğu önünde bir dayanışma eylemi gerçekleştirdi. Eylemde ortak bir basın açıklaması okundu:

Latin Amerika emekçilerin, gençliğin, kadınların, yerlilerin toplumsal eylemleriyle sarsılmaya devam ediyor. Bunun son örneği ırkçı, kadın ve emekçi düşmanı Bolsonaro’ya karşı ayağa kalkan Brezilyalı emekçilerin, gençliğin ve kadınların mücadelesidir. Göreve geldiğinden bu yana emekçilerin haklarına, ezilen kimliklere, yerlilere, doğaya saldırma konusunda hız kesmeyen Bolsonaro’ya karşı toplumdan güçlü bir “#ForaBolsonaro” sesi yükseliyor.

29 Mayıs’ta Brezilya genelinde yaklaşık 100 bin kişi iktidarın Covid-19 salgınına karşı yaklaşımını protesto etmek için sokakları doldurmuştu. Krizin faturasını kapitalistlere ödetmek, herkes için güvenli ve yaygın aşı talepleriyle seferber olan kitleler, 2019 yılından bu yana Bolsonaro rejimine karşı büyük eylemler gerçekleştirmiştir. 

Pandeminin başından bu yana salgın önlemlerini almamakta direten Bolsonaro büyük bir sağlık krizinin önünü açıyor. Bugüne dek aşı tedarikini ve aşılama kampanyasını sabote eden rejim on binlerce insanın ölümünün doğrudan sorumluluğunu taşıyor. Brezilya günlük 80 binleri bulan vaka sayısıyla en kötü dönemini yaşamaktadır. Alınmayan önlemler nedeniyle özellikle yoksul emekçi sınıfların büyük çoğunluğu, ölümün kucağına itilmektedir. Brezilya, yarım milyona yaklaşan ölüm sayısıyla ABD’nin ardından salgında ölüm oranları konusunda en kötü ikinci ülke konumundadır.

Öte yandan uygulanan piyasacı ekonomi politikaları, özellikle eğitim ve sağlık gibi sosyal haklarda gerçekleşen kesintiler, pandeminin başından bu yana on milyonlarca kişinin işini ve gelirini kaybetmesi toplumsal krizi derinleştirmektedir. 

Bolsonaro’yu iktidara taşıyan kapitalist sınıflar, yoksul emekçileri daha büyük bir krizin içine itmek pahasına ondan daha fazla özelleştirme, kesinti, piyasa reformu beklemektedir. Toplumsal tabanı eriyen rejim ise attığı her adımda karşısında emekçi sınıfları daha da radikalleşmiş ve kitleselleşmiş olarak buluyor.

Rejim, sağcı ortakları ile birlikte göstermelik Covid Parlamento Araştırma Komisyonu kurulması gibi adımlarla muhalefetin tepkisini dindirmeye ve sokakları pasifize etmeye çalışıyor. Amaçları su alan gemiyi bir şekilde yüzdürmek ve 2022’de gerçekleşecek seçimleri kurtarmaya çalışmaktır. 

Ancak öfke giderek büyümektedir. Latin Amerika’nın piyasacı, aşırı sağcı rejimlerine karşı birçok ülkede yükselen isyanlar Brezilya’da da toplumsal muhalefete ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Eylemlerde toplumun yoksul emekçi kesimlerinin kendilerini açlık ve ölüm ikilemi arasında bırakan Bolsonaro karşıtı öfkeyle nasıl dolup taştığı kendisini açık bir şekilde göstermektedir.

Bolsonaro’ya karşı yükselen toplumsal öfkeye karşı, Brezilya’da 2003-2011 yılları arasında devlet başkanlığı yapan İşçi Partisi lideri Lula da Silva bir alternatif olarak parlatılmaktadır. 1970’li yıllardan itibaren sendikal işçi hareketi içerisinde yer alan ve 2000’lerin başında tüm Latin Amerika’yı saran muhalefet dalgasının etkisiyle iktidara yükselen reformist figürlerden biri olan Lula görevi bıraktığında arkasında birçok rüşvet ve yolsuzluk iddiası, piyasa ve emperyalizmle dost bir miras bırakmıştı. Arkasından seçilen Dilma Roussef de bu konuda selefini aratmamıştı. 2003-2016 yılları arasında süren İşçi Partisi iktidarı boyunca Brezilyalı emekçilerin yaşamlarında değişen çok az şey olmuş ve yoksulluğun pençesine itilmeye devam etmişlerdir. Yarattıkları derin hayal kırıklığı Bolsonaro’nun yükselişinin önünü açmıştı. 

Toplumsal muhalefetin yükselişinden ve radikalleşmesinden ürken Brezilyalı egemenler yeniden yumuşak, piyasa dostu bir Lula iktidarıyla kendilerini güvence altına almaya çalışmaktadırlar. 

Tüm dünyada kapitalizmin krizi derinleşirken Latin Amerika’da yükselen isyan ateşi hepimize ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Son dönemde Kolombiya’dan Peru’ya, Şili’den Paraguay’a, Ekvador’dan Brezilya’ya emekçi halklar kapitalizmin yaratmış olduğu enkaza ve baskıcı rejimlere karşı seferberlik halindeler. Tüm Latin Amerika halkları için kurtuluşun yolu uluslararası dayanışmadan ve herkes için eşitlik, özgürlük ve refah getirecek sosyalist bir dünyanın inşasından geçmektedir. Bu yolda Türkiyeli devrimci Marksistler olarak bu mücadeleyle en içten bir devrimci heyecanla dayanışmayı yükseltmek tarihsel görevimizdir. Brezilya Halkının mücadelesi bizim de mücadelemizdir.

#ForaBolsonaro 

Brezilya: “Bolsonaro istifa!” talebiyle kitlesel seferberlik

0

Halk Mücadeleleri Örgütü’nün III. Ulusal Toplantısı çağırısı üzerine Brezilya’nın tüm büyük kentlerinde devasa gösteriler düzenlendi. Bunların en büyüğü Sao Paolo kentinin Paulista Caddesi’nde “Bolsonaro İstifa!” sloganıyla düzenlenen gösteriydi.  Çağırıcılar, CUT (en büyük sendikal merkez) ve diğer sendikalar ile UNE (Ulusal Öğrenci Birliği) ve halk örgütleriydi.  Ve 19 Haziran için yeni bir mücadele çağırısında bulunuldu.

Brezilya pandemi sırasında en çok ölümün olduğu ülkelerden biriydi ve şu anda günde 2 binden fazla insan ölmeye devam ediyor (kısa bir süre öncesine değin günde 4 bini aşıyordu). Bu arada Bolsonaro aşı karşıtı bir politika izlemekte. Ama halk ayrıca ekonominin, açlığın, ücret kesintilerinin, eğitim ve sağlıkta yapılan kesintilerin ve bu arada polis şiddetinin etkileri altında yaşamakta (8 Mayıs’ta Rio de Janerio’daki Jacarezinho gecekondu mahallesinde polis kurşunlarıyla 30 kişi hayatını kaybetti).

Patronlar, bankerler ve çokuluslu şirketler yararına politikalar izleyen Bolsonaro hükümeti şimdi de posta ve elektrik şirketlerini özelleştirmekte ve kamu emekçilerinin çalışma koşullarına saldırmakta. Üstelik bütün bunlar, dostları ve yandaşları zenginleştirmek amacıyla gizli bütçe yolsuzluklarıyla birlikte sürdürülmekte.

19 Haziran’daki seferberliğe kitlesel katılım çağırısında bulunan İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) seksiyonu İşçilerin Sosyalist Akımı (CST-PSOL), yaygın aşılama ve aşı patentlerin kaldırılmasını talep etmekte, eğitim ve sağlıktaki kesintilere, ücret indirimlerine ve işten çıkarmalara, polis şiddetine karşı çıkmakta, büyük servetlerden vergi alınmasını ve dış borcun ödenmeyerek bu fonların sosyal harcamalara yönlendirilmesini talep ederek “Bolsonaro İstifa!”  şiarını ileri sürmekte.

CST-PSOL ayrıca, sendikal merkezleri, taban delegeleriyle birlikte, Bolsonaro’yu iktidardan uzaklaştırmaya ve onun halk düşmanı mali kesintilerini durdurmaya yönelik mücadelelerinin sürekliliğini tartışmak üzere IV. Örgütler Toplantısını düzenlemeye çağırmaktadır.

15-16 Haziran’a bugünkü işçi direnişlerinden bakmak

0

15-16 Haziran Direnişi, Türkiye sınıflar mücadelesinde önemli kırılma anlarından biri. Onu bir dönüm noktası haline getiren şey ise birleşik mücadele ile Türkiye işçi sınıfının neler başarabileceğini göstermesi idi. Pandemi ve ekonomik kriz çemberinde haklarına sahip çıkmaya çalışan milyonlarca emekçi için bu direniş bugün hâlâ sayısız dersler barındırıyor.

15- 16 Haziran’da ne olmuştu?

15-16 Haziran 1970’te Türkiye işçi sınıfı, tarihinde pek de eşi benzeri olmayan militan, kitlesel ve birleşik bir işçi sınıfı seferberliğine imzasını attı. 15 Haziran’da 75 bin, 16 Haziran’da 150 binin üzerinde işçi İstanbul’u üç ayrı koldan yürüyerek sardı. Çok sayıda sokak çatışması yaşandı. Sermayenin polis gücünün yetersiz kaldığı noktalarda ordu işçilere müdahale etti. 150’den fazla fabrikanın katıldığı seferberlikte, asker ve polisin müdahalesi sonucu üç emekçi kardeşimizi kaybettik.

Bu kalkışma kendiliğinden gibi görünse de onu meydana getiren pek çok koşulla birlikte muazzam bir örgütlülük de mevcuttu. İşçiler bu direnişi işyerlerinde kurdukları Anayasal Direniş Komiteleri aracılığıyla örgütledi. Direnişin gerçekleştiği dönem ve öncesi zaten, işçi hareketinin yükselişte olduğu yıllardı. Mücadele halindeki işçiler, devlet güdümündeki Türk-İş’ten ayrılarak, o günlerde sendikal mücadelenin odağı haline gelen DİSK’i kurdu.

Bu seferberliğin kıvılcımı sendikal hak ve örgütlülüğe dönük bir saldırı niteliğinde olan Sendikalar Kanunu ile Grev ve Lokavt Kanunu’nda yapılacak değişiklikti. “Güçlü sendikacılık yaratılması” iddiasıyla gündeme gelen değişikliğin asıl amacı, işçilerin sendikal hareketi ve DİSK’te somutlanan örgütlenme iradesini kırmaktı. Ancak, o günkü siyasal iktidarın öngöremediği şey; işçilerin yıllar boyunca elde ettikleri tüm bu kazanımları, tek bir yasayla kaybetmeyi kabullenmeyecekleriydi. Nitekim bu direniş sonucunda söz konusu yasa geri çekildi.

15-16 Haziran’dan 2021’e…

15-16 Haziran Direnişi Türkiye’de birleşik mücadele olursa neleri başarabileceğimizin apaçık kanıtı. Hiçbir rejimin kadir-i mutlak olmadığının, meclisten apar topar geçen yasalarla örgütlü işçi sınıfının kolay kolay alt edilemeyeceğinin göstergesi… Zira o gün de bugün de iktidarın emekçilere biçtiği hayat düzeni aynı: güvencesiz, sağlıksız, kölelik düzeyinde çalışma ve yaşam koşulları; işsizlik ve yoksulluk ile terbiye; sendikal haklara ve örgütlülüğe dönük saldırılar…

Ne var ki işçilerin bu saldırılar karşısında hâlâ örgütlenip direniyor olması da değişmeyen bir gerçek… Cargill, Migros, Bel Karper, Baldur, Döhler, Adkotürk, PTT, Sinbo, SML Etiket, TÜVTÜRK, Tur Assist ve daha birçok işyerinde işçiler, pandemi ve ekonomik kriz karşısında reva görülen çalışma koşullarını ve hak gasplarını kabul etmediler ve örgütlendiler, sendikal haklarına sahip çıktılar. Devlet yine o gün de olduğu gibi sınıfın örgütlü gücünü bu kez Kod-29 ve ücretsiz izin dayatmaları ile kırmaya çalıştı; ancak işçiler tıpkı 15-16 Haziran’da olduğu gibi birlikte durarak ve kararlılıkla bu saldırılara karşı koyuyorlar. Değişmeyen en temel refleks, örgütlenerek haklara sahip çıkma iradesi.

İşçi ve emekçi sınıfların birleşik ve örgütlü, planlı ve ortak mücadelesi ise bugün hâlâ en temel eksikliğimiz. Yoksulluk, işsizlik, mafyatik suç düzeni karşısında eşit ve aydınlık bir geleceği kurabilecek iradeye sahip olan işçi sınıfının bugün mücadelelerini bir adım daha ileriye taşıması, mücadeleleri birleşik bir plan etrafında ortaklaştırmaktan geçiyor. 15-16 Haziran’dan elimize kalan yegâne ders, işçi ve emekçilerin birleşik ve örgütlü mücadelesini hiçbir kuvvetin yenemeyecek olması.

Yemeksepeti İşçi Komitesi: Sendikalaşmak istediğimiz için aşılanamayacağız

0

Yemeksepeti İşçi Komitesi, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı aşılanacaklar listesinde kuryelerin yer almasına rağmen, kendilerinin iş kolu değiştirildiği için aşılanamayacaklarını açıkladı.

Yemeksepeti işçileri yaklaşık 4 ay önce sendikalaşma çalışmalarına başlamışlar ve bunun neticesinde Yemeksepeti patronu Nevzat Aydın tarafından iş kolları değiştirilerek, sendika üyelikleri düşürülmüştü. Komite’nin gerçekleştirdiği açıklamaya göre artık ofis çalışanları olarak gözüken kuryeler, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı listede kuryelerin bulunmasına rağmen, aşılanacaklar arasında gözükmüyorlar.

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin gerçekleştirdiği açıklama aşağıdaki gibi:

“Sağlık Bakanlığı’na göre taşımacılık sektöründeki işçiler ve kuryeler aşılanacaklar. Ama biz 4 ay önce sendikalaştığımız için Nevzat Aydın iş kolumuzu değiştirdi. Bu yüzden artık e-devlette büro çalışanı gözüküyoruz. Patron sendikalı olmamızı istemediği için aşılanamayacağız.

Açıklık getirmek gerekirse, bundan yaklaşık 4 ay öncesine kadar taşımacılık sektöründe faaliyet göstermekteydik. Fakat çalışma şartlarımızı iyileştirmek ve insanca iş, insanca ücret talebi ile sendikal örgütlenmeye başladıktan sonra işverenimiz iş kolumuzu değiştirerek sendika üyeliklerimizi düşürdü ve işçilerin anayasal hakkını çiğnedi. Biz mücadeleye devam etmekte ısrar eden işçiler olarak susmadık. Sesimizi emekçilerin sesine ses veren herkese duyurduk. Hakkımızı almadan durmayacağız da. Yalnız sadece bununla kalmadı.

Hem toplum sağlığı, hem de kurye ve depo çalışanlarının hayati riski açısından çok önemli olan aşılama hakkımız da belirsizlik içindedir. Yemeksepeti sadece işçilerin sendikal haklarını değil, sağlık hizmetlerine ulaşma hakkını da gasp etmiştir!

Kamuoyuna duyurulur.”

Dr. Irmak Saraç: Koruma değil tedavi üzerine kurulu bir sağlık sistemi ile karşı karşıyayız

0

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Irmak Saraç ile 28 Mayıs Kadın Sağlığı Hareketi Günü vesilesiyle Türkiye’de kadın sağlığı ve sağlık hizmetleri üzerine konuştuk. Kadın Dayanışması olarak gerçekleştirdiğimiz sohbetin tamamına kadindayanismasi.net üzerinden ulaşabilirsiniz.

Merhaba Irmak, bugün kadın sağlığı dediğimizde daha çok üreme sağlığından bahsedildiğini  görüyoruz. Erkek egemen sistemin beslediği bu anlayış karşısında sen bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olarak “kadın sağlığını” nasıl açımlarsın?

Dünya Sağlık Örgütü sağlığın tanımını; fiziksel, ruhsal ve sosyal açıdan iyi olma hali olarak tanımlıyor ama genel olarak sağlığa bakış açısı hastalıkların tedavisi yönünde oluyor. İlk anlayışta birinci basamak yani koruyucu sağlık hizmetlerinin ön plana çıkması; sağlığın hasta olmamak üzerine kurgulanması gerekir. Ancak sistem, özelleştirmelerin de etkisi ile koruma değil tedavi üzerine kurulu bir sistem haline dönmüş durumda ve koruma önlemleri ikincil planda kalıyor.

Bu kadın sağlığı için de geçerli. Tabii ki üreme sağlığı, cinsel sağlık bunun önemli bir parçası ama aynı şekilde ev içindeki, işyerindeki koşulları, bu koşulların fiziksel ve psikolojik sağlığına etkileri de belirleyici. Hangi şartlarda yaşıyor? Düzgün beslenebiliyor mu, iyi uyuyabiliyor mu, ne kadar hareket edebiliyor, ne kadar dinlenebiliyor? Sosyoekonomik olarak daha zor durumda olan insanların yaşadığı bölgelerde Covid-19 çok daha fazla görüldü. Çünkü daha kalabalık ev ve mahallelerde daha yakın temaslı yaşıyorlar, toplu taşımayı daha fazla kullanıyorlar, işyerlerinde gerekli tedbirler alınmıyor.

Türkiye’de kadınlara sunulan sağlık hizmetlerini bu açıdan nasıl değerlendiriyorsun?

Aile hekimliği ile birlikte sistemi değiştirdiler. Eskiden üreme sağlığı açısından kadınlara hizmet sunan ayrı merkezler vardı: Ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri (AÇSAP). Aile planlaması yöntemleriyle ilgili hem danışmanlık hem de yöntem sunuluyordu. Her tür yönteme ulaşım mevcuttu. Aile hekimliklerine geçildikten sonra bu sistem çok ciddi olarak aksadı. Sonuçta gebeliği önleyici yöntemler cinsel sağlık ve üreme sağlığının da aslında vazgeçilmez bir parçası. Biz sağlık hizmeti derken de en temelde bu haklara ulaşabilme durumundan bahsediyoruz. Şu anda maalesef bunlara ulaşılamıyor.

İyi giden şeylerden biri rahim ağzı kanseri tarama programıydı, şimdi pandemi nedeniyle bunda da aksamalar oldu. Çünkü aile hekimlerinin iş yükü çok arttı. Ayrıca kendilerini korumak için hastalarla daha az temas etmek istiyorlar. Pandemi sonuçta beklenmedik bir şey, tamam, ama şunu da gördük ki sistemin adaptasyon yeteneği zayıf.

Devlet hastanelerinde durum nasıl?

Devlet hastanelerinde de aile planlaması hizmetleri uygulanmıyor çünkü oralarda da AÇSAP kliniklerinde uygulanıyordu. Oradan sorumlu doktorlar emekli olunca yerlerine yenileri atanmadı ve de normal poliklinik yapan hekimler de performans sistemiyle çalıştırıldıkları için performansı çok düşük diye buna vakit ayırmak istemiyorlar.

Tüm bu sistemin değişmesi kürtaj tartışmalarıyla benzer zamanlarda başladı. Aile hekimliğine geçiş daha önce oldu; ancak bunun aile hekimliğine entegrasyonu, bu yöntemlerin temin sorunları bir arada oldu. Nasıl ki kürtajı fiili olarak ortadan kaldırdılar, bu hizmetleri de zamanla ulaşılamaz hale getirdiler. Aslında burada çok ciddi bir eşitsizlik var. Ulaşılamaz diyoruz ama kime ulaşılamaz? Parası olmayana!

İllüstrasyon: Bianca Bagnarelli

Peru: Castillo’nun zaferinin teminatı oyların örgütlenme ve mücadeleye dönüşmesidir

0

Açlık ve sömürü modelini tarihe gömmek, Kurucu Meclis’e doğru ilerlemek ve Castillo’nun zaferinin teminatı için oyları örgütlenmeye ve mücadeleye dönüştürelim!

Dünya partimiz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Peru seksiyonu, kardeş partimiz, İşçi Partisi – Birleşelim’in, 6 Haziran 2021’de 2. turu gerçekleşen ve sağcı aday Keiko Fujimori ile solun adayı Pedro Castillo’nun arasında kafa kafaya giden başkanlık seçimlerine ve sağın seçimleri kaybedeği giderek netleştikçe ortaya attığı asılsız sahtecilik iddialarına dair kaleme aldığı bildiriyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Sandıkların %97’sinden fazlasının açılmasıyla ortaya çıkan sonuç öğretmen Pedro Castillo’nun, ikinci başkanlık turunda sağcı Keiko Fujimori’yi geride bıraktığını gösteriyor. Bu seçim sonucu, başta ülkenin en ihmal edilmiş bölgelerinde mücadele sürdüren emekçiler ve halklar olmak üzere, babasının kuklası olan “K Hanımefendi”nin adaylığını ve onun temsil ettiği yozlaşmış neoliberal sömürücü model mirasını açıkça reddeden tüm emekçilerin ve halkların zaferidir. Castillo, Cusco eyaletinin Chumbivilcas ve Espinar gibi sosyo-çevresel çatışmaların olduğu bölgelerinde sırasıyla %96 ve %92’den fazla oy alarak sandıkta olağanüstü bir başarı elde etti.

Pedro Castillo, ülkenin 25 bölgesinin 17’sinde mücadelede ve değişim arayışı içinde olan kitlelerin oylarını toplamayı başardı, ancak Keiko, toplam seçmenlerin üçte birinden fazlasının ikamet ettiği bölgeler olan Lima ve Callao’da zafer kazandı. Bu zaferi, Fuerza Popular (Halk Gücü) ve müttefiklerinin — López Aliaga, De Soto ve Acuña, emperyalizmin maşaları Vargas Llosa, Leopoldo López (Venezuela) ve eski başkanlar Lenin Moreno (Ekvador) ve Carlos Mesa (Bolivya) — milyon dolarlık “korku kampanyası” ile açıklamak gerekiyor. Sosyal ağlar ve tüm hegemonik medya tarafından şişirilen bu kampanya, ne yazık ki başkentin yoksul halkının önemli bir kesiminin kafasını karıştırarak, oylarını “demokrasinin yeni garantörü” olarak lanse edilen yozlaşmış “K Hanımefendi”ye vermelerine veya kaydırmalarına neden oldu. 

Aşırı siyasi kutuplaşma, kafa kafaya giden sandıklarla da açığa çıktı; bu nedenle oyların her biri sokaklarda savunulmalı ve sahip çıkılmalıdır. “K Hanımefendi” sonuçların kendi aleyhine olduğunu görüyor ve herhangi bir kanıt olmaksızın seçimlerde sahtekârlık yapıldığını iddia ederken bir yandan da yurtdışından gelecek oyların ve şaibeli tutanakların yeniden sayımının, Pedro Castillo’nun adaylığı kanalıyla emekçileri ve mücadelelerini zafere taşıyan bu eğilimi tersine çevireceğini ümit ediyor. Sahte “demokrasi garantörü” tarafından yapılan bu sahtekârlık iddiaları, arka arkaya üçüncü kez halkın öfkesi karşısında eli kulağında olan seçim yenilgisini gizlemek ve önlemek için yapılan bir manevradan başka bir şey değildir.

İşçi Partisi-Birleşelim (UNIOS) olarak, aktif bir seçim kampanyası yürüttük ve Pedro Castillo’ya oy çağrısında bulunduk. Bunu, ülkedeki güncel ekonomik modeli değiştirmek, istihdam yaratmak, kamusal sağlık ve eğitim hizmetlerini güçlendirmek, ülkenin zenginliklerini geri kazanmak için ve milyonlar işini kaybeder, kayıt dışı istihdama mahkûm edilir, sağlık sistemindeki özelleştirmeler ve bütçe yetersizlikleri nedeniyle Covid-19’un kurbanı olurken IMF ve kapitalistler zenginleşmeye devam edemesinler diye bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis oluşturulması çağrısıyla yaptık ve bunun tüm halkın önündeki bir görev olduğunu savunduk.

Şimdi de “K Hanımefendi’nin” siyasetin, hukukun ve ekonominin tepesindeki müttefikleriyle gizli anlaşmalar yaparak seçim sonuçlarını tersine çevirmeye çalışmasını önlemek için örgütlü mücadeleye ve seferberliğe devam etme çağrısında bulunuyoruz. Örgütlü halkın seçim kurulu makamlarını denetleyebilmesi için seçim sürecine dair tam şeffaflık ve bilgiye erişim özgürlüğü talep ediyoruz.

Açlığa dayalı ekonomik modeli sürdürecek sağ kanadı siyasi olarak yenmek, Pedro Castillo’nun oylarının savunmasını örgütlemek ve mücadeleyi ilerletmek, halkın ihtiyaç duyduğu temel önlemleri garanti etmek, Camisea gazı gibi doğal kaynaklarımızı geri kazanmak ve bunları kırsaldaki ve şehirdeki emekçilerin kalkınmasının hizmetine sunmak, işçilere ödetilen krizin faturasını kapitalistlere kesmek için oluşturulacak bağımsız ve egemen Kurucu Meclis’le güncel ekonomik modele son ölümcül darbeyi indirmek için tüm bölgelerdeki destek komitelerini kuvvetlendirelim! Mücadeleye devam!

İşçi Partisi-Birleşelim, Lima, 8 Haziran 2021

Bel Karper’de grev tüm coşkusuyla devam ediyor

0

Çorlu’da kurulu olan Bel Karper gıda fabrikasında grev devam ediyor. İşçi Demokrasisi Partisi grevlerinin 23. gününde olan Bel Karper işçilerini ziyaret etti. Grevci işçilerle sohbet edilerek Gazate Nisan dağıtımı yapıldı.

23. günde patron, üretimi devam ettirmek ve grevi kırmak için fabrikaya taşeron işçi sokmaya çalıştı. Patronun grev kırıcılığı işçilerin kararlı duruşu sayesinde püskürtüldü. Grev kırıcılara müdahalenin ardından patronun talebiyle grev alanına gelen jandarma, işçileri fabrika kapısından uzaklaştırmak istedi. Girişlere müdahale edilmemesini isteyen jandarmaya işçiler grev kırıcılığın yasak, grevin ise yasal bir hak olduğunu hatırlattı. Tekgıda-İş sendikası örgütlenme uzmanı Yunus Durdu jandarma ve Çorlu kaymakamı ile grev alanında yaptığı konuşmada 6 yıldır örgütlenmeye çalıştıklarını, bu 6 yılın sonunda Çalışma Bakanlığından yetki alındığını, fakat Fransız firmasının bu yetkiyi tanımayarak toplu iş sözleşmesi hakkını tanımak istemediğini, bunun üzerine greve çıktıklarını hatırlatarak jandarma ve kaymakamdan işçilere değil, yasaları tanımayan şirkete müdahale edilmesini istedi.

Patronun grev kırıcı ve yasa tanımayan tutumuna karşı işçiler, kararlı bir şekilde grevlerine devam edeceklerini ve hakları olan sözleşmeyi yapacaklarını vurguladı. İşçi Demokrasisi Partisi adına yapılan konuşmada yasal hakları olan sendikal örgütlenmeyi yapan ve greve çıkan işçilerin haklı mücadelelerinin her zaman yanında yer aldıkları vurgulandı.

Marmara’da müsilaj: Çürüyen bir yönetim zihniyetidir

0

Marmara’da yaşanan müsilaj beklenmedik bir durum değildi. Geçmiş uyarıların yanı sıra henüz yılın başından itibaren olağandışı durum tespit edilmiş ve pek çok kanaldan ifade edilmişti. Yerel yönetimlerin neredeyse tamamı başlarda sorunu doğal bir döngü, mevsimsel bir olay olarak tanımlarken, bakanlık -ortada özelleştirilecek bir şey görmediğinden olsa gerek- konu hakkında geçtiğimiz haftaya kadar tek ses çıkarmadı.

Niçin her şeyin uzmanı olmak zorundayız?

Depremle sismolog, salgınla enfeksiyon uzmanı, aşıyla virolog, Sedat Peker ile derin devlet uzmanı olan biz Marmara’nın taşıyamadığı kirlilikle birlikte müsilaj uzmanı haline geldik. Bu, genetik kodlarımız ya da kültürümüzden kaynaklanan bir şey değil. Kurumlara güvenimiz o kadar az ve o kadar çok yalanla karşılaştık ki sorumlulara karşı sıkı bir bağışıklığımız var. Bu yüzden her daim bağımsız kuruluşların, sendikaların, meslek örgütlerinin ya da uzmanların dediklerine kulak vererek ister istemez konu hakkındaki bilgimizi artırmak durumunda kalıyoruz.

Bağıra bağıra gelen müsilaj sorununa karşı yetkililerin çoğu susar, kalanına da inanılmazken basın da bilgi vermek ya da daha çok okunmak için uzman görüşlerine yönelmek durumunda kalıyor. Bu konuda da doğru bilgi edinmek adına iki temel sorunla karşılaşıyoruz.

Birincisi, sorunu politik bir rekabet malzemesi haline getirmek isteyen basın-yayın patronları yaratıyor. Malum havuz medyasından konu hakkında görüş isteyen muhabirler “Marmara’yı İmamoğlu öldürdü!” cümlesini ağzınızdan kaçırmanız için elinden geleni yapıyorlar. Konunun geçmişini, sebeplerini anlatınca da görüşünüzü yayımlamıyorlar.

İkinci bir sorun olarak da (belki de azaltılan muhabir sayısı ve yarış haline gelen haber üretimlerinden ötürü de) maalesef ki havuz dışı medyadan edindiğimiz bilgilerde de hatalar manzumesi ile karşılaşabiliyoruz. Mesela konu hakkında görüş almak için bana ulaşan Gazete Oksijen her nasılsa beni 8 yıldır müsilaj üzerinde çalışma yapıp bunları da düzenli olarak raporlayan biri olarak tanıtıvermiş! Ben “Böyle bir şey demedim” dediğimde de “Haklısınız, yanlışlık olmuş” dediler. Bildiğim kadarı ile Türkiye’de sadece müsilaj üzerine çalışan biri yok, ama konu hakkında konuşmak için Marmara Denizi kirliliğini ve sebeplerini bilip anlatmak temel olarak yeterli. Ki bu konuda yeterince bilgili-görgülü insan var ve benim de çevre mühendisi olarak aldığım eğitim de tam da bu konu hakkında konuşabilmeme olanak veriyor. Öte yandan durduk yere, var olmayan uzmanlıkların yaratılması olanı biteni yanlış kavramamıza neden oluyor.

Bu iki sorun/sonuç, güvenilir bilgiye ulaşmak adına her türden kamu faaliyetinin şeffaflıkla yürütülmesi gerektiğini yeniden gösteriyor. Bu olmadıkça koronavirüse inanmayanlar artar, aşı karşıtlığı köpürtülür, müsilajın da yüzeyi süpürerek, yiyerek ve gübre yaparak fırsata çevrileceğine inananlar çıkar.[1] Bu vesileyle her türlü kamu hizmetinin ve üretim faaliyetinin bizim “işçi denetimi” olarak ifade ettiğimiz şeyle denetlenmesinin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha vurgulayalım. “İşi uzmanına bırakmak” elbette ki yanlış değil, ancak sahici bir denetim olmazsa tüm işlerin; zenginliklerini artırma ve baskıcı rejimi destekleme uzmanları arasında paylaşılıyor olduğunu, dahası alakasız bir biçimde uzmanların “yaratılabildiğini” de görüyoruz.

Marmara’da müsilaj nasıl oluştu?

Müsilaj dediğimiz olayı temel olarak üç adımda anlatabiliriz. Birincisi; Marmara Denizi üzerindeki kirlilik yükü ciddi şekilde artıyor. Bu yükü artıran şey de İstanbul, Tekirdağ, Kocaeli, Yalova, kısmen de Çanakkale’nin evsel atık sularının büyük ölçüde yeterli arıtmadan geçmeksizin Marmara Denizi’ne derin deniz deşarjı ile iletilmesi.

Yeterli olmadığını söylediğimiz arıtmadan kastımız ne? Kadir Topbaş döneminde İstanbul’un atıksularının yüzde 100’ünün arıtıldığını söyleyen reklam panolarını anımsarsınız. Bu panolar büyük bir problemi gizliyordu. Her yıl İstanbul’un atıksularının yüzde 70’e yakın bir oranı yalnızca ön arıtma denen bir arıtmadan geçirilerek Marmara Denizi’ne deşarj ediliyor. Nedir bu ön arıtma derseniz, ön arıtma işe teknik bir terim olarak bakmayan kimseyi arıtma olduğuna ikna edemeyecek olan bir yöntemdir. Tüm atıksuları yalnızca bir tür ızgara sisteminden (demirden bir süzgeç olarak okuyabilirsiniz) geçirmekten ibaret olan yönteme ön arıtma dendi. Bu yöntem, pompalara zarar vermemek için evlerde klozete atılan plastik, katı madde, cam, ahşap vb. gibi ürünlerin atıksudan alınması, yani kabaca süzülmesi anlamına geliyor. Düşünün İstanbul’un atıksularının yüzde 70’i bu şekilde Marmara Denizi’ne derin deniz deşarjı ile iletiliyor. Ve yukarıda sayılan şehirler de buna ekleniyor. Yani Marmara Denizi’ne 25-30 milyon insanın atıksuları her gün boşaltılıyor. Buna bir de Bursa, Ergene, İzmit ve diğer yerlerdeki sanayiyi de eklerseniz durumun vahameti iyice açığa çıkar.

Derin deniz deşarjı nedir diye sorarsanız da sorunlu bir başka konuya ulaşırsınız. Bedreddin Dalan döneminde Haliç’i kurtarma projesi olarak hayata geçirilen bu yöntemi basitçe, kirliliği halının altına süpürmek olarak özetleyebiliriz. Marmara Denizi özgün ve inceledikçe hayranlık uyandıran bir yapıya sahip. Karadeniz ve Akdeniz sularının pek çok açıdan olduğu gibi tuzluluk oranlarında da bir farklılık vardır. Akdeniz suyu daha tuzlu, Karadeniz suyu ise daha az tuzludur. Hatta bu yüzden Karadeniz’in su seviyesi Akdeniz’den daha yüksektir. Bu sebeple Marmara Denizi’nde çoğumuzun İstanbul Boğazı’ndan bildiği çift yönlü bir akıntı vardır. Hafif olan Karadeniz suyu yüzeyden Ege’ye doğru akarken, ağır olan Ege suyu da dipten Karadeniz’e doğru yol alır. Derin deniz deşarjı mantığı da burada devreye girer. Marmara’nın etrafındaki atıksu yönetim planı şudur: Atıksularımızı Marmara Denizi’nin dibine verirsek bu atıksu dip akıntısı ile beraber Karadeniz’e ulaşır ve Marmara’ya bir şey olmaz! Sadece evsel atıksu değil, Ergene, Bursa, İzmit, İstanbul vb. sanayiinin de atıksu yönetim planının bu olduğunu düşünürsek sorunun ne denli büyük ve açık olduğunu anlayabiliriz. Bu mantık tıkır tıkır işlese, kirlilik Karadeniz’e aksa ve Karadeniz’i kirletmeyi umursamasak dahi bir sorun daha var. Marmara’nın iki yönlü akıntısı olan yüzey akıntısı (Karadeniz’den Ege’ye giden) hızlı bir şekilde (4 ay gibi bir sürede) Ege’ye ulaşıyor ama daha yavaş olan dip akıntısının Karadeniz’e ulaşması 7 yıla dahi varabiliyor. Yani 80’li yılların sonlarından beri Marmara Denizi’nin dibi oldukça ağır bir kirlilik yükü taşırken nüfus, sanayileşme arttıkça da bu yük artıyor.

Tamam, kirlilik artabilir ama bunun müsilajla ilgisi ne diye sormanız da çok normal. Bu noktada müsilaj oluşumunun ikinci adımına geliyoruz. Bizim kirlilik dediğimiz şey aslında organik bir yük, yani başka canlıların besini olduğu için pek çok tek hücreli canlı bu sayede kolayca üreyebiliyor. Bu üreme doğal olmayan, aşırı bir üreme olarak meydana geliyor.

Üçüncü ve son olarak da bu aşırı üremenin sonucunda malum tek hücreli canlılar üreme limitlerinin sonuna ulaştıklarında patlamaya/ölmeye başlıyorlar. Bu canlıların biyolojik atıkları ve kendileri de çeşitli sebeplerle beraber su yüzeyinde gördüğümüz, müsilaj adını verdiğimiz köpüksü yapıyı oluşturuyor.

Müsilaj sorunu öngörülemedi mi?

Bu sürecin hiçbir adımı kendiliğinden ve beklenmedik bir biçimde yaşanmadı. Gelişimi gün be gün izlendi, raporlandı, yetkililere iletildi. Ancak icra mercileri halkın büyük tepkisi gelene kadar kıllarını kıpırdatmadılar.

MAREM (Marmara Çevresel İzleme) koordinatörü Levent Artüz, mevcut patlamaya ilişkin çalışmalarını yılın başından itibaren başlatmıştı. Dahası da var; bu müsilaj sorunu daha önce de yaşanmış ve belgelenmişti. Henüz Dalan zamanında Marmara’nın yeşile ve kırmızıya boyandığını, bunlara dair de gerekli bilimsel uyarıların geldiğini biliyoruz. 2007’de bugünküne benzer ama daha ufak çapta yaşanan müsilaj sorununa gerekli tedbirler alınsaydı bugünü yaşamayacaktık. Buna rağmen ne yapıldı? 2013 yılında Ege ve Saros’ta gözlenen müsilaj önce açıklanamadı. Sonra anlaşıldı ki Marmaray projesindeki dip hafriyatının Çınarcık Çukuru’na boşaltılması ile çökmeyip Ege’ye giden hafriyat aslında bu müsilajdı ve yaklaşık iki bin yaşındaydı. Yani merkezi yönetim Marmara ekosistemini bozmak için binlerce yıllık ölüleri bile ayağa kaldırmıştı.

MAREM müsilaja sebep olan canlıları takip edebilmek için Marmara’da klorofil-a denilen bir maddenin taramasını düzenli olarak yapıyor. Bu ölçüm sonuçları ne kadar çoksa müsilaja sebep olan canlıların o kadar arttığını anlayabiliyoruz. Bu madde 2011 yılında pek çok noktada yüzeyde 0,3 birimken, denizin 20 metre derinliklerine doğru (Marmara’nın kendine has yapısından ötürü biriktikleri yerde) 2,1 birime (µg/L) ulaşıyordu. 2014’te bu oran aynı noktalarda yüzeyde 3’e çıkmasına karşılık aynı derinlikte 9 µg/L’ye kadar çıkmıştı. Bu durum da üremenin oldukça hızlı olduğu ve bu canlıların nüfusunda ciddi bir artış olduğunu söylüyordu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise 2018 yılında (2011-14 yılları arasında yüzeyde 1-3 arasında gezinen) klorofil-a oranının yüzeyde dahi 12 µg/L’ye kadar çıktığını belgelemişti. Ancak bunu bir sorun olarak görmedi.

Müsilajın oluşumuna giden yol hükümetin gözü önünde, kontrolünde, açıkça ve hızla kat edildi. Artık beklenen tek şey bir patlama idi ve nihayet içinde bulunduğumuz yıl ve mevsimde gelmekte olan geldi.

Bakanlığın eylem planı yeterli mi?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı uzun süren sessizliğini gelen tepkilere dayanamayarak bozdu ve büyük bir reklamla beraber “Marmara Denizi Koruma Eylem Planı”nı açıkladı. Ama programa bakacak olursak başladığımız noktadan bir adım ileride olmadığımızı söyleyebiliriz. Bakanın Marmara kirliliğine yaklaşımı, adeta Berat Albayrak’ın ekonomi yönetimine benziyor. Bütün şehir yanarken söndürmek için acil seferberlik yaratmak yerine, yangın bitince herkese bir yangın tüpü dağıtma sözü vermekle bakanın ilan ettiği 22 maddelik planın ağırlığı aynı. Gerçek sorun hiç ifade edilmezken sadece “düzelteceğiz”, “düzeltmeye hız vereceğiz” deniyor. Planın birkaç maddesine değinelim.

Madde 3- Marmara Denizi’nin tamamını koruma alanı olarak belirleme çalışmaları başlatılacak, 2021 yılı sonuna kadar tamamlanacak, diyor. Koruma alanı-korunan alan vb. kriterleri mevcut yasa ve yönetmeliklerde dahi -çok yetersiz olmasına rağmen- netken niçin hemen uygulamaya geçilmiyor? Anlaşılan bakanlık “istisnaları” belirlemek için zaman kazanıyor. Diyebiliriz ki, pandemi dönemindeki kısıtlamalara tanınan anlaşılmaz istisnaların benzeri Marmara’yı kirletmek için de tanınacak.

Madde 4- Acil müdahale kapsamında 8 Haziran 2021 tarihinden itibaren, 7/24 esasıyla, Marmara Denizi’ndeki müsilajın bilimsel temelli yöntemlerle tamamen temizlenmesine yönelik çalışmalar başlatılacak, diyor ancak bu ne demek? Deniz şu şekilde temizlenir diye bir bilimsel metot yok. 7/24 diye bilinen bilimsel bir esası da en azından ben hiç duymadım. Bu madde “Marmara’yı pırıl pırıl yapacağım” cümlesine bir iki bilim kelimesinin (terimi değil) yerleştirilmesiyle aynı anlama geliyor.

Madde 8- Atık su arıtma tesislerini gerektiği gibi işletmeyen OSB’lerin rehabilitasyon ve iyileştirme çalışmalarıyla ileri arıtma teknolojilerine geçişi hızlandırılacak, diyor. Bunun acil bir müdahale olmadığını, hükümetin patronların Marmara’yı öldürme hakkını uzattıklarını bir çocuk bile anlar. Hükümet niçin Marmara’ya usulsüz şekilde kirlilik salan kurumların faaliyetine son vermiyor, kamulaştırıp düzenlemiyor? Bunu hemen yapabilecek gücü yok mu?

Bunun dışında, tüm tesisleri ileri tesisler haline getirmek, kimi temizlik ürünlerine kısıtlamalar getirmek, zeytin kara suyu ve peynir altı suyu hakkında dahi vaatler var. Ancak bunların hiçbiri için nasıl/ne zaman soruları yanıtlanmıyor.

Ne yapılmalı?

Ne yapılması gerektiğini uzunca anlatmak yerine kısaca özetleyecek olursak; acil bir eylem planı öncelikle kirleticilerin faaliyetine derhal son vermek, kirleten-usulüne uygun çalışmayan firmaları derhal kamulaştırmak, kaçak deşarj ve yanlış bildirime dair derhal bir denetleme seferberliği başlatmakla olur. Ardından da Marmara’ya deşarj yapan mevcut sistemi kısa vadeli bir iyileşme için hızla rehabilite ederek, zaman kazanmak adına Karandeniz’in değişen debisine ve Marmara’nın değişen akıntı yapısına uygun hale getirecek müdahaleleri yapmak gerekirdi. Ardından da tesislerin ileri tesisler haline getirilmesi için (arazi sorununu çözebilmek adına) gerekli kamulaştırmaları yaparak sağlıklı tesislerin hayata geçirilmesinin planlamasını yapmak, hiç değilse bunu öngörmek gerekirdi.

Ancak bakanlığın açıkladığı 22 maddenin niyetinin Marmara’nın ölümünü kârlı bir hale getirme çabasından başka bir şey olmadığını, özellikle de özel sektörle işbirliği vurgularında görebiliyoruz.

Çok geç değil. Hâlâ yapılabilecek çok şey var. Kısmi, fısıldaşma halindeki tepkiler bile yetkilileri görüntüde de olsa harekete geçirirken, sendikaların ve meslek örgütlerinin başını çektiği bir mücadele Marmara’da yaşamı yeniden kurabilir.


[1] Müsilajın denizin içerisinde olduğunu, dolayısıyla tuzlu olduğunu ve bu yöntemler için tuz gideriminin bir hayli masraflı olduğunu anlatmaya gerek yok sanıyorum.

İşsizlik bitebilir mi? Evet, mümkün!

0

Türkiye pandemiye ekonomik kriz şartları altında girdi. Pandemide patron yanlısı politikalar ile kriz hem derinleşti hem de bütün ağırlığını emekçilerin yaşamlarında hissettirdi. Kötü çalışma koşulları, mücadelelere yapılan saldırılar bunun bir sonucu. Krizin en büyük göstergesi ise düşük ücretler ve işsizlik.

Patronların en temel saldırılarından biri, kazandıkları parayı artırmak için işçilerin ücretini düşük tutmak. Bunu emekçilerin çoğunluğunun maaşı olan ve yoksulluk sınırının altında belirlenen asgari ücret ile sağlıyorlar. İktidar, her sene, emekçilerin çoğunluğunu yoksulluk sınırının altında bir ücrete mahkûm ederek bu konuda patronlara tüm imkânları sağlıyor.

Pandeminin derinleştirdiği krizin diğer bir sonucu ise günden güne artan işsizlik. Patronlar azalan kârlarını artırmak için daha az işçiye daha az ücret ödeyerek emekçileri hem işsizliğe mahkûm ediyorlar hem de çalışanların gözünü korkutarak insanlık dışı şartları kabul etmelerini istiyorlar.

Devletin yayımladığı ve iş bulmaktan ümidini kesmiş insanları hesaba katmadığı verilerde işsizlik yüzde 16’lara dayanmış durumda, geniş tanımlı işsizlik ise yüzde 30’larda. Bu verilere göre iş bulamayan insanların neredeyse yarısı iş bulmaktan ümidini kesmiş. Gençlerin yüzde 28’i de ne eğitimde ne istihdamda. Önümüzdeki aylarda ise bu sayıların daha da artacağını öngörebiliriz. Çünkü patronlar daha çok kazanmak adına krizi bahane ederek işçileri işten atmaya devam edecekler ya da işsizlikle korkutarak düşük ücretlere ve kötü çalışma koşullarına mahkûm edecekler.

Peki bu durumdan bir çıkış yok mu? Elbette var. Öncelikle işten çıkarmaların gerçekten yasaklanması gerekmekte. İktidar işten çıkarmaları yasakladığını söylese de hepimiz öyle olmadığını biliyoruz. Ya kısa çalışmaya göndererek ya da Kod-29’u kullanarak işçileri işyerlerinden uzaklaştırmaya devam ediyorlar.

Öte yandan, mevcut işler çalışabilen insanlar arasında bölünebilir. Uzun çalışma saatleri yine patronların daha çok kâr elde etmek için benimsedikleri bir yöntem. Oysa işgününü 6 saate indirerek ve vardiyaları 4’e çıkartarak pekâlâ işsizliğin önüne geçilebilir. Ayrıca tüm bunlar yapılırken ücretler yoksulluk sınırının üstüne çıkarılabilir.

Patronlar, sahibi oldukları medya organları ve onları destekleyen iktidar tüm imkânlarıyla böyle bir şeyin imkânsız olduğunu söylüyorlar. Ancak bu imkânsız değil! Türkiye’nin yüzde 10’unun sahip olduğu servet, geri kalan yüzde 81’inkine eşit durumda ve bu gelir adaletsizliği daha da artmakta. Sadece pandemide milyoner sayısı yüzde 35 arttı. O yüzden herkese iş ve yaşanabilecek bir ücret sağlamak oldukça mümkün, yapılması gereken zenginliği adil bir şekilde dağıtmak!

Ancak bunu ne patronlar ne de iktidar gerçekleştirecek. Zenginliğin adil dağıtılması ancak işçi ve emekçilerin örgütlülüğü ve birlikteliği ile başarılabilir. Emekçiler kendi işleri ve yaşamları için birlikte mücadele ettikçe hem insan onuruna yaraşır bir ücreti sağlayabilir hem de çalışma saatlerini düşürerek işsizliği ortadan kaldırabilir.

Evden çalışma: Patron artık sizsiniz(!)

0

Amerika merkezli bir danışmanlık şirketinin Covid-19 İşveren Aksiyon ve Hazırlık Planları araştırmasının Türkiye sonuçlarına göre, pandemi öncesi yüzde 14 olan uzaktan çalışma oranı pandemi ile yüzde 68’e yükseldi. Daha önce uzaktan çalışmayı tecrübe etmemiş ve özellikle İstanbul, Ankara gibi büyükşehirlerde zamanlarının ve enerjilerinin büyük bölümünü yolda harcayan işçiler arasında bu durum ilk önce memnuniyetle karşılandı. Ancak yeni durumda birçok işveren evden çalışanlara günlük 8 saati aşan mesai yaptırırken, yemek ve yol paralarını da kesmeye başladı. Ayrıca telefon ve internet ücretleri de patronlar tarafından çalışanların üzerine yıkıldı. Dolayısıyla hakların ve sınırların belirli olmadığı bu yeni model, esnek ve güvencesiz çalışmanın farklı bir biçimi haline geldi.

“Nasıl olsa evdesin…”

Geçtiğimiz günlerde bir yazılım şirketinin çalışanlarına gönderdiği e-posta ile bu durum belgelenmiş oldu. E-postada çalışanların evde tuvalete giderken bile cep telefonlarını yanına almaları emredilmiş, alışverişe gitme mazeretlerinin kabul edilemeyeceği ve öğle tatilinin evden çalışma süresince kaldırıldığı ilan edilmiş. Bu durumu yazılı olarak görmek şaşırtıcı olsa da pratikte çok farklı bir tablo olmadığını görüyoruz. “Nasıl olsa evdesin, şuna da bakabilir misin”le başlayan WhatsApp yazışmaları, “Şu an herkes karantinada, başka napıyorsun ki” ile devam eden diyaloglar ile işyeri-mesai saatleri belirsizleşti ve ücreti ödenmeyen fazla mesai kural halini aldı.

Patronların medya organları derhal evden çalışmanın püf noktalarını anlatmaya koyuldular. Evde çalışırken giymek üzere şık ev kıyafetleri satın alınması gerektiğinden bahsettiler. Eğer gerçekten planlı ve disiplinli olunabilirse hem yazılımcı hem de bir ressam olabileceğimiz yalanını sattılar. Artık patron biz olduğumuza göre (!) kendi çalışma düzenimizi kendimizin belirleyebileceği ideolojisini yayarak gerçekte günün her saati çalışmaya hazır insanlar kurguladılar.

Peki gerçekten patron biz miyiz? Öncelikle, evden de çalışıyor olsak, mesai saatlerimizi bizim belirlemediğimizi kabul ederek işe başlamamız gerekiyor. Yolda geçirdiğimiz vakti tasarruf ediyor olabiliriz ama “Nasıl olsa kapanma var” denerek çalıştığımız haftasonlarını da düşünmemiz gerekiyor. Patronumuza, bizi sürekli denetleyen yöneticimize fazla çalışma borcumuz olmadığını hatırlatmamız ve sırf evde çalıştığımız için ücretimizde veya yan haklarımızda indirim yapılamayacağını dile getirmemiz gerekiyor.

Günlük çalışma süresi, evden çalışmada da fazla çalışmalar dahil 11 saati aşamaz. Patronlar, ara dinlenmelerine uymak zorundadır. Haftalık 45 saati aşan çalışmalar evden çalışmada da fazla çalışma sayılır. Fazla çalışma hükümlerine uygun olarak fazla çalışma saat ücretinin en az yüzde 50 fazlasıyla ödenmesi gerekir.

“Hepsinin farkındayız ama iş süreleri belli değil, arayan yöneticimizi saat kaç olursa olsun cevaplamak zorundayım” diyebilirsiniz. Elbette ki tek başımıza bu koşullara direnmek çok zor. Bunu toplu olarak yapmamız, yani işyerlerinde işverenin tek otorite olmasına son verecek etkinlikte denetimi bizim kurmamız gerekiyor. O halde evden çalışıyor olsak da ihtiyacımız olan; işi ve işverenin uygulamalarını denetleyebilecek işçi komiteleri, sendikal örgütlenme ve hukuki güvence. Bir sonraki yazımızda nereden başlayabileceğimizi irdeleyeceğiz.

Pandemi sürecinde eğitim emekçileri

0

Pandemide eğitim süreci bir yılı aşkın süredir çeşitli aksaklıklar ve zorluklarla devam ediyor. 16 Mart 2021 günü sadece bir önlem olarak bir haftalığına kapatılacak denilen okullar neredeyse hiç açılmadı ve eğitim-öğretime “uzaktan eğitim” uygulamalarıyla devam edildi.

AKP iktidarının ülke yönetiminde en başarısız olduğu alan hiç kuşkusuz ki eğitim alanıdır ve de bu başarısızlık pandemi sürecinde iyice ortaya çıkmış durumda. Eğitim alanını, iktidara geldiği ilk andan itibaren gerici-ırkçı fikirlerini topluma aktarmanın bir aracı olarak kullanan AKP iktidarı, eğitim politikalarını yapboz tahtasına çevirdi. Bu nedenle de eğitim politikaları her kriz döneminde içinden çıkılamaz bir noktaya geldi.

Elbette iktidarın gerici ideolojisine hizmet eden ve bu yüzden ortaya çıkan hatalı uygulamalardan en olumsuz etkilenen kesim öğrenciler ve velileri oldu. Yeterli ve nitelikli eğitim hizmetlerine ulaşamayan öğrenciler arasında sınıfsal farklılıklar nedeniyle birçok eşitsizlik ortaya çıktı. Zaten sınıfsal farklılıklar nedeniyle normal zamanlarda da olan eşitsizlikler pandemi sürecinde iyice gün yüzüne çıktı. Bir yanda özel derslerle ve yeterli teknolojik araçlarla, neredeyse hiç kapatılmayan özel okullarda eğitim alan öğrenciler; diğer tarafta internet, tablet, bilgisayar imkânlarından yoksun milyonlarca öğrenci…

AKP iktidarının uyguladığı ve pandemi sürecinde iyice katmerlenen yanlış eğitim politikalarından etkilenen ikinci kesim ise hiç şüphesiz eğitim emekçileri oldu. Birçok eğitim emekçisinin canından olduğu bu süreçte toplumun eğitim emekçilerine olan bakışı da iktidar tarafından bilinçli olarak olumsuz bir kanala doğru yönlendirildi.

Pandemi sürecinde fabrikaların çarkları hiç durmadı, bütün emekçiler ölüm pahasına zorla çalıştırıldı. İşte böylesi bir süreçte iktidar mensuplarının ve iktidar yanlısı basının çarpıtmalarıyla eğitim emekçileri, çalışmadan para alan, rahat, tembel bir kesimmiş gibi gösterildi. Halbuki gerçek böyle değil. Uzaktan eğitim uygulamalarıyla eğitim-öğretim faaliyetlerine devam eden eğitim emekçileri, normal uygulamalarından daha fazla emek harcamakta. Hiçbir hazırlık yapılmadan, birden, uzaktan eğitim araçlarıyla eğitim faaliyeti yapmaya başlayan eğitim emekçileri bir yandan adaptasyon sorunlarıyla uğraşırken diğer yandan da öğrencilere etkili ve nitelikli eğitim verebilmenin yollarını kendi başlarına bulmak zorunda kaldılar. İşlerini tam anlamıyla evlerine taşıyan birçok eğitim emekçisi oldukça olumsuz bir dizi durumla karşılaştı. Uzaktan ders verirken çocuğu balkondan düşerek ölen eğitim emekçisi çiftin yaşadığı, bu zorluklardan en acı vereniydi.

Ara ara okulların açıldığı dönemlerde ise bu kez başka olumsuzluklar eğitim emekçilerini vurdu. Bilindiği üzere Covid-19 virüsünü taşıyan ve en az belirti gösteren kesim çocuklar ve gençlerdir. Hiçbir aşılama yapılmadan okulların açılması ve eğitim-öğretim faaliyetlerine başlanması birçok eğitim emekçisinin Covid-19 virüsüne yakalanıp ölmesine neden oldu. Milli Eğitim Bakanının eğitim emekçilerinin okullar açılmadan aşılanacağına ilişkin yaptığı açıklamalar tıpkı Sağlık Bakanının yaptığı açıklamalar gibi yalan çıkmıştır.

Son dönemde uzaktan verilen derslere öğrencilerin katılmaması durumunda eğitim emekçilerinin ücretlerinin kesileceği yönündeki uygulamalar da eğitim emekçilerinin haklarına yönelik bir saldırı niteliğindedir. Bir yandan AKP iktidarının yanlış politikaları, diğer yandan öğretmenlik mesleğini yıpratmaya, değersizleştirmeye yönelik adımlar ve de eğitim emekçilerinin haklarına yönelik saldırılar… Kriz dönemlerini emekçilerin haklarını gasp etmek için fırsat bilen sermaye iktidarlarına karşı eğitim emekçilerinin en önemli silahları örgütlü mücadeleleri olacaktır. Pandemi sürecinde eğitim alanında yaşanan tüm olumsuzlukların nedeni de eğitim emekçilerinin örgütlülüklerinin zayıflığıdır. Ölümlere, hastalıklara, hak gasplarına, itibarsızlaştırmalara karşı eğitim emekçileri örgütlü bir mücadele yürütmelidir.

Türkiye: Plastik Vatan!

0

Geçtiğimiz günlerde İngiltere kaynaklı bir haber ülkemizde de ciddi yankı buldu. Hatta bunun üzerine çeşitli bakanlar istifa etti, sorumlular hakkında soruşturmalar açıldı demek isterdim fakat AKP dönemindeyiz, ne yazık. Konumuz, geçtiğimiz yıl İngiltere’nin Türkiye’ye yolladığı 210 bin ton plastik atık ve akıbetinin bilinmemesi. Ta ki AFP muhabirleri çöplerin akıbetini araştırırken bunların Adana’da vahşi bir biçimde doğaya atıldığını keşfedene kadar. Bu olay İngiltere’de Başbakan Boris Johnson’a kadar varan ciddi eleştiri ve soruşturmalara sebep olurken, Türkiye’de sorumlu iktidar ve Çevre Bakanı alışageldiğimiz bir şekilde sessizliğini uzun bir süre korudu. Gelin Türkiye ve Batı açısından neler olduğuna, ne yapabileceğimize bakalım.

AKP çöp sorununu inkâr ediyor

Doğaya veya sahil kesimine gittiğimizde hepimiz yerlere saçılmış çöplerden veya denizin kirliliğinden yakınırız. Bu aslında devletin ve iktidarın çevreye ve çöp sorununa bakışının net bir özeti. Çevrenin kirletilmesi çok ciddi bir sorun haline gelinceye kadar görmezden geliniyor veya bireysel bir sorunmuş gibi gösteriliyor. 2018 yılında TÜİK’in yayımladığı atık raporunda, belediyeler tarafından 32 milyon 209 bin ton atık toplandığı açıklandı. Yani kişi başı günlük 1,16 kg atık. Fakat bu atığın sadece yüzde 12,3’ü geri kazandırılıyor, geri kalanı ya depolanıyor ya belediye çöplüğüne atılıyor ya da yakılıyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ise İngiltere ifşasından sonra başta Türkiye’nin çöp ithalatını yapmadığını iddia ederken, sonra plastik çöplerde yoğun olarak kullanılan etilen polimerin yasaklandığını duyurdu. Bu aslında halkın nasıl kandırıldığına net bir örnek.

Daha çok plastik için

Türkiye Avrupa’nın 2. büyük plastik üreticisi. Türkiye sadece 2019 yılında 9,46 milyon ton plastik üretti, fakat bunun 1,830 milyon tonu geri dönüşümle üretildi. Yani her sene yaklaşık 7,5 milyon ton plastik atık fazlası veriyoruz. Ayrıca plastik üretimi için de hammadde sıkıntısı çekmekteyiz. Hem katı atık ayrıştırmanın maliyetli olması hem de döviz kurundan ötürü atık ithal etmenin avantajlı hale gelmesinden dolayı, Türkiye kontrolsüz bir biçimde Avrupa’nın baş çöp ithalatçısı haline geldi. Peki iktidar bunlara neden olurken, Avrupa ve İngiltere’nin hiç mi suçu yok?

Batı’nın ikiyüzlülüğü

Aslında Avrupa ve İngiltere çöp ve atıklarını uzun süredir başka ülkelere yolluyor. Çin 2018 yılına kadar plastik atık ithalatında birinciydi, fakat çevresel kirlenmeleri bahane göstererek bundan vazgeçti. Onun yerini bir süre Güney Asya ülkeleri devralmaya çalışsa da aynı sorunu gerekçe göstererek caydılar. Yukarıda belirttiğim gerekçelerden dolayı Türkiye bu atıklar için cennet haline geldi ve sadece bir senede 600 bin ton plastik geri dönüşüm adı altında ülkemize sokuldu. Nasıl takip edildikleri ise muamma. Buradaki ikiyüzlü kısım ise, Almanya’nın veya diğer batılı ülkelerin neredeyse yüzde 50’ye yakın plastik ayrıştırması yapmasına rağmen, plastiklerin nasıl geri kazanıldığını takip etmemesi. Yani “bizden uzak olsun da ne olursa olsun” anlayışı var.

Ne yapmalı?

Akdeniz’i en çok kirleten ülkelerden biriyiz. Türkiye’de tutulan balıkların yüzde 44’ünün midesinde tek kullanımlık polimere, hatta çiftlik üretimi olmayan midyelerin tamamında plastik izine rastlanmış durumda. Çöp dağlarından beton şehirlere hatta atık dolu nehirlere ve denizlere, neoliberal politikalar ve bunu uygulayan AKP iktidarı sebep oluyor. Bunca kötülüğe rağmen ne yapılabilir? Öncelikle plastik ve türevi atıkların ithali durdurulmalı. Geri dönüştürülemez ve doğaya zararlı madde üretiminden vazgeçilmeli. Vahşi atık toplama merkezleri kapatılmalı. Geri dönüşüm merkezleri denetlenmeli. Geri dönüştürülmüş atıkların kullanımı teşvik edilmeli. Atıklarını doğaya atan kurum ve kişilere ağır cezalar verilmeli. İvedilikle adım atılmadığı her an doğa tahribatı geri döndürülemez boyuta gelecek ve bugün Marmara Denizi’nde olan, yarın tüm ülke çapında gerçekleşecek.

Çay üreticileri için de çözüm planlı ekonomi

0

Bir ay önce plansız ekonomi nedeniyle patates-soğan üreticilerinin zararlarını konuşuyorduk. Neredeyse bir ay sonra bu sefer de yaş çay üreticilerinin isyanı ile karşı karşıyayız. Ancak Erdoğan; alkış tuttuğu saldırı nedeniyle gururla sahiplendiği Rize’yi, söz konusu hemşerilerinin yaş çay isyanı olunca belli ki duymak, duyurmak istemiyor.

Çay üreticisinin öncelikli talebi çayda kotaya ve kontenjana son verilmesi. Çünkü Çaykur, 17 Mayıs’ta başlayan ilk sürgünün 5. gününde çay alımına günlük 15 kg alım kotası koydu. Bu, üreticinin çayının büyük kısmının elinde kalması anlamına geliyor. Çayını Çaykur’a veremeyecek olan üretici ise özel sektöre mahkûm ediliyor. Özel sektör de bu durumu kullanarak, taban fiyatı zaten üreticinin beklentisinin çok altında 4 TL olarak belirlenen çayın alım fiyatını 2,80’lere kadar düşürüyor.

Bakanlık verilerini dikkate aldığımızda Türkiye’de çay tarımı küçük aile işletmeciliği şeklinde yapılıyor ve üreticilerin yüzde 80’i beş dekar ve altında çay bahçelerine sahip. Bu açıdan baktığımızda, on binlerce ailenin neredeyse tek geçim kaynağı yaş çay üretimi. Ve şimdi Çaykur’un kota politikası nedeniyle, hasat vakti gelmiş çaylarını heba etmek ya da daha düşük ücrete özel çay firmalarına satmak ikilemi ile karşı karşıya bırakılıyorlar. Doğal olarak her iki seçeneği de çözüm görmeyen üreticiler ise tepkilerini Hopa, Kemalpaşa, Arhavi, Fındıklı, Çayeli, Ardeşen ve Rize’de düzenledikleri eylemlerle duyurmaya çalışıyorlar.

Çay işletmelerinin bu politikaları iki şeyi yeniden gündeme getiriyor: Özelleştirmelere karşı mücadele ve planlı bir tarım politikasının gereği. 

Çaykur henüz özelleştirilmiş değil ancak 2017 yılında Varlık Fonu’na devredildi. Ve Sayıştay raporlarına göre daha önce kârda olan Çaykur, 2017 sonrası sürekli zarar etmiş durumda. Bu konu Fatma Genç’in de daha önce Sayıştay raporlarıyla ilgili yazısındaki “Çaykur zarar mı ediyor, zarar mı ettiriliyor” sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü rapor, Çaykur’un kapasitesini yeterince kullanmadığına, gerekli istihdamı sağlamadığına ve aslında izlediği politikalarla çay üreticilerini özel sektöre mecbur bıraktığına işaret ediyor. Belki “arz fazlası mı” diye de soracaksınız. O zaman da şunu hatırlamakta fayda var: Resmi Gazete’de yer alan Cumhurbaşkanı kararına göre, Türkiye Azerbaycan’dan sıfır gümrük vergisiyle 300 ton siyah çay alacak!

Öte yandan, Çaykur politikalarının tek mağdurlarının yaş çay üreticileri olmadığını da söylemeye gerek yok herhalde! İşçilerin de birçok sorununun yanında, kadro talepleri uzun süredir karşılanmıyor.

Karşı karşıya kaldığımız tablo, özel sektör ihtiyaçlarına göre şekillenen üretim ve tarım politikalarının bir sonucu ve aynı zamanda buna karşı mücadelenin bir ayağı olarak karşımızda duruyor.

Şili’de Kurucu Meclis seçimleri: işçiler için bir fırsat

0
SANTIAGO, CHILE - OCTOBER 21: A demonstrator waves a Chilean flag as clashing with riot police during a protest against President Sebastian Piñera on October 21, 2019 in Santiago, Chile. President Sebastian Piñera suspended the 3.5% subway fare hike and declared the state of emergency for the first time since the return of democracy in 1990. Protests had begun on Friday and developed into looting and arson, generating chaos in Santiago, Valparaiso and a dozen other cities resulting in at least 8 dead. (Photo by Marcelo Hernandez/Getty Images)

Şili işçi sınıfı ve halkı 2019’da başlattıkları rejim karşıtı isyanda temel taleplerini yeni bir anayasanın hazırlanması ve bir Kurucu Meclis’in (KM) toplanması şeklinde belirlemişti. Bu taleplerin ardında yatan mantık, Şili’yi darbeci Pinochet’nin oluşturduğu politik ve kurumsal baskı mekanizmalarından temizleyebilmekti.

Mevcut başkan Piñera’nın polisi ve askeri işçilere ve halka karşı sokağa sürmesi, binlerce eylemciyi tutsak alması, öncülere davalar açması, paramiliter çeteleri silahlandırarak iktidarını mafyatik girişimlerle sürdürmeye çalışması sonuç vermedi. Saldırılar karşısında geri çekilmeyen kitle hareketi KM önerisini referandumda oylatma hakkını kazandı ve referandumda verilen oyların yüzde 80’i bir Kurucu Meclis’in toplanmasına onay verdi.

15-16 Mayıs’ta yapılan Kurucu Meclis seçimleri ise Şilili işçilerin öfkesini yansıtan bir politik deprem yarattı. Devrimci işçiler oylarını geleneksel düzen partilerini egemen konumlarından indirmek için kullandılar. Seçimlerin ilk gününde valiler, belediye meclisleri ve başkanları benzeri yerel yetkiler oylandı. İkinci gün ise 155 üyeli KM seçimleri yapıldı. KM’nin görevi bir sene içerisinde yeni bir anayasa hazırlamak ve bunu referanduma sunmak.

İşçiler arasında yerel yönetimlere olan güven, KM’ye olan güvenin altında. Zira ilk günkü seçimlere katılım yüzde 20 civarında kaldı. Bir KM’nin toplanıp toplanmaması yönündeki referanduma yüzde 50 seviyesinde bir katılım olmuştu. KM seçimlerinin kendisine katılım ise yüzde 40 civarlarında kaldı (özellikle işçi semtlerinde katılımın düşük olduğu görülüyor). Bunun anlamı, referandumdan seçimlere dek geçen sürede sınıfın belirli sektörlerinin KM’ye olan inançlarını yitirdikleri.

Başkan Piñera ile sağcı koalisyonu yüzde 20 oy alarak 155 sandalyenin 37’sini kazandı. 1988’den 2010’a kadar ülkeyi yönetmiş ve Pinochet ile generallerine af çıkarmış olan merkez solun koalisyonu Concertación ise yüzde 14 oy alabildi. Şili burjuva statükosunun bu iki temeli büyük bir yenilgi almış durumda. Yeni anayasanın yapımını durdurmak için KM’de 3’te 1’lik bir orana ihtiyaçları vardı. Halbuki tek başlarına kazandıkları sandalyeler, ayrı ayrı 3’te 1 olmalarına yetmiyor.

Geniş Cephe ve Şili Komünist Partisi’nin (ŞKP) oluşturduğu reformist sol yüzde 20 oranında oy aldı. Bu reformist sektörler, Piñera’nın KM’de ittifak yapmaya çalışacağı ilk kesim. Ayaklanma sırasında Geniş Cephe, Piñera ile bir Barış Antlaşması imzalamıştı. Geniş Cephe milletvekilleri parlamentoda Piñera’nın isyanı bastırmaya yönelik polisiye yasa tasarılarına evet oyu kullandı. ŞKP ayaklanmanın başından bu yana KM ve yeni bir anayasa talebine karşıydı. Geniş Cephe sözde Barış Antlaşması’na karşı çıkmış olsa da ŞKP, başında bulunduğu, ülkenin en büyük sendikal konfederasyonunda seferberliklerin durdurulması çağrısı yaptı ve taban komiteleri genel grev kararı almak isterken karara karşı çıkarak grev kırıcılık rolünü üstlendi. Reformist solun aldığı yüzde 20’lik oy, ayaklanmaya katılan kitlelerde canlı kalmayı sürdüren politik önyargılar ile gerililiklere işaret ediyor.

Seçimlerin galibi hiç şüphesiz bağımsızlardır. Bağımsızlar birkaç farklı seçim koalisyonu altında katıldılar seçimlere. Bunlar ayaklanma ve bölgesel grevler sırasında öne çıkmış olan halkçı önderler, sendikacılar, gençler, kadınlar, LGBTİ+ aktivistler ve benzerleriydi. Toplamda yüzde 33 oy aldılar. Hiçbirinin belirli bir politik programı olmasa da, ortaklaştıkları nokta geleneksel burjuva partilerine karşı olmaları. Bu sektörler, devrimci sosyalist güçler açısından içinde çalışılması şart alanlar açıyorlar.

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Şili kardeş partisi olan Sosyalist İşçi Hareketi (SİH) de seçimlere katıldı. SİH, Devrimci İşçilerin Partisi isimli bir başka Troçkist partiyle birlikte katıldı seçimlere. İki partinin sekiz seçim bölgesinde çıkardıkları adaylar toplamda 52.340 oy aldılar. KM seçimlerinin dışında, önemli bir madenci merkezi olan Antofagasta’da belediye başkanlığına aday olan Troçkist işçi Lester Calderón 21.387 oyla, toplam oyların yüzde 13’ünü alarak dördüncü oldu. Partimizin parçası olduğu liste yine Antofagasta KM seçimlerinde yüzde 6,87 oy aldı.

Ülkenin en kalabalık seçim bölgesi olan 8. seçim bölgesinden bir başka Troçkist kadın avukat (María Rivera) 4. oldu ve 18.000 oyla KM’ye seçildi. Yine bir başka Troçkist parti olan Antikapitalist Hareket ise 10. bölge ile 12. bölgede seçimlere katıldı ve her ikisinde de yüzde 2 oy aldı.

Son olarak yerli halkların da KM’de toplam 17 koltuğu bulunmakta.

Şili KM seçimleri düzen güçleri ve Pinochetci burjuva statüko açısından muazzam bir politik yenilgi anlamına geliyor. Piñera geleneksel düzen güçleriyle yeni anayasayı durduramayacak ve bu nedenle Geniş Cephe ile ŞKP’nin oluşturduğu reformist solla anlaşmalara gitmeye çalışacak. Bu iki yapının da tarihine aşina olanlar, onların ihanetinin çok da zor olmayacağının farkındalar. Bu bağlamda devrimci Marksist, Troçkist partilerin aldığı 100 bine yakın oy oldukça değerli; bunun anlamı, Şili işçi sınıfının bağrında bir devrimci partinin inşa edilmesinin olanaklarının hiç olmadığı kadar bol olduğu.

Bu bağlamda KM proletaryanın güçlerini toparlaması açısından önemli bir fırsat. Bu meclis, Şili sosyalist devriminin görevlerini tek başına hayata geçirebilecek kapasiteye sahip değil ancak buna rağmen devrimci işçiler için önemli demokratik ve anayasal mevzilerin ele geçirilmesi için bir kaldıraç görevi görebilir. KM kullanılarak işçi sınıfının gelecekteki mücadelelerine daha iyi hazırlanmak mümkündür.

***

Editörün önerileri:

Kaşıkla ver, kepçeyle al!

0

Ülke ekonomisi yaza hazırlanıyor. Kredi musluklarının ağzı, tıpkı geçen sene olduğu gibi açılmaya çalışılıyor. Bu durumun ğolabileceğini önceki yazılarımızda vurgulamıştık. Türkiye’nin hayat pahalılığı karşısında atacağı adımlar, yani enflasyonu dizginleyebileceği tüm araçlar yanlış ekonomi politikalarıyla yitirildi. Eldeki tek seçenek, sonuçlarını umursamaksızın borçlandırma yoluyla tüketimin artırılması. Yani kredi balonu… Fakat bu genişlemenin geçen yıla göre çok daha zor olacağı ortada. Çünkü faizler çok yüksek. Dolar ise faizlerin indirilmesine izin verilemeyecek kadar yüksek. Bu ortamda “esnafa hibe, vatandaşa kredi” paketleri ise iktidarın günü kurtarabilme adına kendi önüne koyduğu tek yol olarak karşımızda çıkıyor. Bu kredi paketleri işçiye borç, patrona ise “nefes” oluyor.

Geçtiğimiz yaz yapılan kredi genişlemesinin bedeli; dövizin ve enflasyonun hızla yükselmesi, Merkez Bankası’nın rezervlerinin erimesi ve damat bakanın koltuğunu kaybetmesi şeklinde oldu. Aynı hamlenin bu yıl tekrarlanması durumunda kimin ne bedel ödeyeceği bilinmez ama işçilerin bu pervasız ekonomi yönetimi karşısında her zaman bedel ödediğini biliyoruz. Kamu bütçe açıkları, rezervlerin eritilmesi, salgın koşullarında hizmet sektörünün zararı gibi genel iktisadi faturaların emekçi halka kesileceği, hatta kesilmekte olduğu gün gibi ortada.

Ekonominin dümenini elinde tutanların vizyonu; dış sermayenin kesilmeksizin Türkiye’ye akması, sermaye sahiplerinin düşen kârlılıklarının ne pahasına olursa olsun yükseltilmesi ve bununla birlikte pandemi ve benzeri zararların toplumsallaştırılarak bu enkazın işçi ve emekçilere yıkılmasından ibaret. Türkiye’yi yönetenler bu üç temel hedeften ayrılamıyor.

Son açıklanan esnafa hibe desteğinin göstermelik kaldığına ve işten atmaların sözde yasaklandığı bir dönemde insanların işsiz kaldıklarına tanık olduk. İktidar, esnafın bir aylık kira parasına bile denk gelmeyen hibesini “hakkınızı helal edin” diye verdikten sonra esnafa bankayı göstererek kredi yolu dışında bir seçenek bırakmıyor.

Türkiye sadece 2021 Ocak-Şubat aylarında 45 milyarı özel sektöre, 27 milyarı kamuya ait olmak üzere toplam 72 milyar dolar dış borç ödedi. Son açıklanan esnaf ve sanatkârlara hibe desteğinin toplamı ise 4 milyar 662 milyon lira, yani sadece 548 milyon 470 bin dolar. Kaynakların kime nasıl harcandığı ortada. Geçiş garantisi verilen ve hazinenin zarara uğratıldığı özelleşmiş altyapı projelerine verilen miktarlarla bile salgın süresinde işini kaybedenlere temel geçim ücreti verilebilirdi.

Türkiye’nin 2020 sonu itibarıyla 450 milyar dolarlık dış borcu var. Bu borcun milli gelire oranı yüzde 62,8 seviyesinde. Son 30 yılın en yüksek oranı. Görüldüğü gibi sadece dış borç yükünü baz alsak bile ödeyeceğimiz bedeller katlanarak artmakta. İçerideki kredi borçlarının şiştiğini de hesaba katarsak tabloyu daha iyi anlayabiliriz.

Türkiye’deki mevcut ekonomi politikaları, enflasyonu istenilen düzeye getirmeyi amaçlamıyor. Tam tersine tüketimi borç yoluyla şişirme derdinde. Dolayısıyla hayat pahalılığı önümüzdeki dönemde en büyük sorunlardan biri olacak. Fakat çok önemli bir tehlike daha var; o da dünya genelinde enflasyonun artacağı bir döneme giriyor olmamız. ABD’de enflasyonun artması dış borcu bu kadar yüksek olan Türkiye için büyük risk oluşturuyor. Ülkenin dış borçlarını ödeyebilmesi için yine dış borçlanmaya ihtiyaç olacak ve bu durum döviz cinsinden borçlanmanın çok daha maliyetli olacağı anlamına geliyor. En başından beri söylediklerimizi yine ısrarla tekrarlıyoruz: Dış borç ödemesini durdurun. Acil durum fonu oluşturarak hem esnafa hem de işçi ve emekçilere temel geçim sağlayın. Kaynakları bu ülkenin üretenleri için kullanın. Bu krizi biz yaratmadık, bedelini de biz değil sermayedarlar ödemelidir.

Kolombiya: Duque’den ve “diyalogdan” kopuş için!

0

Kolombiya, 2019 yılının sonunda Ekvador ve Şili devrimci ayaklanmalarını takiben, grev ve seferberliklere sahne olmuştu. Ekonomik krizin faturasının kendi üzerlerine yıkılmasına ve sağcı Iván Duque hükümetinin baskıcı politikalarına karşı seferber olan kitlelerin mücadelesi Covid-19 pandemisinin etkisiyle kesintiye uğramıştı. Ancak 2019 yılında dünyanın birçok ülkesinde yaşanmakta olan seferberlikler dalgasında olduğu gibi Kolombiyalı kitleler de nihai bir yenilgi almamıştı.

Hemen her ülkede olduğu gibi Kolombiya’da da pandeminin etkisi, emekçi yığınların yaşam koşullarının daha da kötüleşmesine, alım güçlerinin erimesine neden oldu. Kapitalist hükümetlerin yaptığı gibi Duque hükümeti de bu süreçte kaynakları kamu yararına kullanmak yerine temsil ettiği sınıfın çıkarları uğruna emekçi halka dönük saldırı politikalarını artırdı. 50 milyon nüfuslu ülkenin 20 milyonu bugün aşırı yoksulluk sınırında yaşamaya zorlanıyor.

Böylesi bir atmosferde Duque hükümetinin açıkladığı ekonomik kesinti planı ve vergi reformu ise Kolombiyalı kitlelerin yeni ve daha radikal bir isyanını tetikledi. 28 Nisan’da üç sendikal merkez (CUT, CTC ve CGT) ve Fecode’den (Öğretmenler Federasyonu) oluşan Ulusal Grev Yönetimi’nin (UGY) ulusal grev ilanı birçok kesimden destek bularak kitlesel bir ayaklanmaya dönüştü.

Duque hükümeti ayaklanmayı zor yoluyla bastırmaya çalışsa da seferberlikler karşısında geri adım atarak reform paketini geri çekmek zorunda kaldı. Ancak yalnızca paketin geri çekilmesini değil, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve baskıcı hükümet karşısında demokratik özgürlük talep eden kitleler, iktidarın bu geri adımına karşı sokakları terk etmeyerek mücadelelerini sürdürme kararlılığı gösteriyor.

“Defol Duque” sloganı, ekonomik taleplerle başlayan, bir aya yakındır sürmekte olan ayaklanmaya rejim karşıtı bir karakter kazandırırken, Kolombiya’daki halk seferberliği kritik bir momentten geçiyor.

Sağcı Duque hükümetinin prestijini yitirmesini kendi lehlerine kullanmaya çalışan ve kitle seferberliklerini düzenin sınırlarında tutmaya gayret eden liberal ve merkez sol partiler UGY’nin, Duque’nin yaptığı “diyalog” çağrısının peşinden gitmesini destekliyor. UGY ise seferberlikler sürecinde inşa edilen Halk Meclisleri’nin ve mücadele halindeki kitlelerin iradesini hiçe sayarak, bürokratik bir yöntemle hükümet ile masaya oturmayı kabul etti.

UGY ile Duque arasında yapılan görüşmelerde elle tutulur bir “sonuç” açığa çıkmasa da, UGY’nin izlemekte olduğu çizginin emekçi halkın talep ve mücadelesinin önünde bir pranga etkisi yarattığını kitlelerin deneyimlemesi sonucunu doğurdu.

Tabandan yükselen bu basıncın farkında olan UGY ise “biraz diyalog”, “biraz mücadele” çizgisini öne çıkararak, seferberliklerin birinci ayına dönük olarak 24-29 Mayıs haftası ve özellikle 28 Mayıs günü için eylem çağrısında bulundu.

UGY’nin kitlesel eylem çağrıları önemli olmakla birlikte, ülkedeki güçler dengesinde asıl belirleyici olan, seferberliklerin UGY önderliğini ne oranda aşabileceği olacak. Çünkü kitlelerin taleplerine erişmesini sağlayacak olan, bir günlük bir eylemden öte Halk Meclisleri tarafından da yükseltilen “Duque düşene kadar süresiz genel grev” şiarıyla mücadeleye süreklilik katabilmekten geçiyor. Ve bu mücadelenin içerisinde kapitalizmden ve Duque rejiminden kopuşu önüne koyan, bu doğrultuda Halk Meclisleri’nin yaygınlaşmasına öncülük edecek ve onları bir işçi-emekçi hükümeti inşası yönünde seferberliğe itecek devrimci bir önderliği açığa çıkarmaktan.