Ana Sayfa Blog Sayfa 38

Kartal’da “Artık yeter, geçinmek istiyoruz!” mitingi düzenlendi

0

12 Aralık Pazar günü Kartal Meydanı’nda DİSK’in çağrısıyla düzenlenen “Artık yeter, geçinmek istiyoruz!” mitingine binlerce işçi ve emekçi katıldı. İşçiler 12:00’da yürüyüş için toplanmaya başladılar ve yürüyüşün ardından miting alanına geçildi. Yağmurlu havaya rağmen işçi ve emekçilerin yoğun katılım gösterdiği mitingde insanca yaşayacak ücret talebi ve hükümete karşı tepki sloganları öne çıktı. “Hükümet istifa”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”, “Zafer direnen emekçinin olacak” sloganları sıkça atıldı.

Mitingde konuşma yapan DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu vergi adaletsizliğine, TÜİK enflasyon verilerinin gerçeği yansıtmadığına ve ekonomik kurtuluş savaşının patronların kurtuluşu olduğuna vurgu yaptı. Konuşmasında insanca yaşayacak bir ücret ve vergide adalet talebini yineleyen Çerkezoğlu, hükümetin Türkiye işçisinin alım gücünü ve ücretlerini düşüren Çin Modeli ekonomi anlayışına karşı “Yok öyle yağma! Bu meydandan bir kere daha haykırıyoruz: Bu ülke, bu halk, bu ülkenin işçi sınıfı satılık değildir. Uluslararası pazarlarda kelepire satılığa çıkarılacak şahsa ait bir mal değildir. Yabancı sermaye için, petrol prensleri ve kralları için ‘kelepir emek, kelepir memleket’ diye tezgâh açanlara direneceğiz!” dedi.

5.200 TL net asgari ücretin kırmızı çizgi olduğunu belirten Çerkezoğlu, ayrıca asgari ücretin vergiden muaf tutulmasını ve tüm ücretlerin asgari ücret tutarı kadar kısmında vergi ve kesintilerin kaldırılarak ücretlerde 1.000 TL iyileştirme yapılmasını talep etti. En düşük emekli maaşının asgari ücret düzeyine yükseltilmesi, grev ve sendikalaşmadaki engellerin kaldırılması, DİSK’in mitingde ifade ettiği diğer talepleri arasındaydı.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak mitinge “Ekonomik çöküşe ve Tek Adam rejimine karşı Emek İttifakı’nın inşası için mücadeleye” şiarıyla, “Güvenceli iş, insanca bir yaşam için mücadelemizi birleştirelim” diyerek katıldık. Mitingde “İşçiden, emekçiden yana yeni bir anayasa için bağımsız ve egemen kurucu meclis”, “Herkes için örgütlenme ve sınırsız, barajsız sendikalaşma hakkı”, “Ücretlere her 3 ayda 1 gerçek enflasyon oranında zam yapılsın!”, “Dış borç ödemelerine son! Kaynaklar emekçiler yararına kullanılsın”, “İnsan onuruna yakışır ücret ve çalışma koşulları” yazılı dövizler ve “İşten çıkarmalar yasaklansın”, “Dış borç ödemeleri durdurulsun”, “Sendika, sigorta, 6 saat işgünü” sloganlarıyla taleplerimizi dile getirdik.

Biz geleceği istiyoruz!

0

19 yıllık iktidarının uzunca bir dönemi boyunca Erdoğan ve ona alkış tutan patronlar Türkiye ekonomik mucizesinden (!) bahsedip durdu hatırlarsınız. Buna göre; Türkiye, ekonomisi en hızlı büyüyen ülkelerdendi; ihracat rekorları kırıyordu!

Mucizevi yanı belli ki zengini daha da çok zenginleştirmekte yatan bu büyüme ile birlikte dış borç arttı, dışa bağımlılık arttı, kredi borçlanmaları arttı, işsizlik arttı, enflasyon arttı, güvencesiz çalışma arttı, talan arttı. Hatta tamamı kronik bir hal aldı. Sonuç olarak, emekçiler için “büyüyen”, sosyal enkazın ve ekonomik, demokratik tüm haklar üzerindeki kıyımın boyutu oldu sadece.

Ama gelin görün ki bilanço apaçık ortada olmasına rağmen, Tek Adam rejimi -bugün hâlâ- saplandığı ekonomik bataklıkta ekonomik büyüme rakamlarına tutunma telaşında… İktidar cephesi, üçüncü çeyrekte kaydedilen baz etkisi kaynaklı büyümeyi allayıp pullamaya çalışsa da Kara Salı ile sembolik olarak cisimleşen karanlık, çoktan iktidarın üzerine çökmüş durumda.

Büyüdüğünde de küçüldüğünde de hep kendi cebindeki, sofrasındaki azalan emekçi için ise ekonomik gidişatın yönünü belirleyen tek bir gerçek ölçüt var: alım gücü!

Emekçinin öğün geçiştirdiği simidi, açması bile sofrasındaki lüks olmuşken; her üç kişiden biri temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığını ifade ederken; alım gücü dediğimiz artık doğrudan emekçi halkın “hayatta kalma kapasitesi”ni gösterir durumda.

Peki iktidar, altını çoktan oymaya başlamış bu sonuçların farkında değil mi? Elbette farkında. Peki ne yapıyor? Üç yönteme başvurduğunu söyleyebiliriz.

Birincisi, iktidarı boyunca en çok “ustalaştığı” şeyden, inkâr ve yalandan halen medet umuyor.

İkincisi, yine iktidarı boyunca sürekli vites artırmaktan geri durmadığı baskı, tehdit ve şiddeti bir sopa olarak göstermeye devam ediyor.

Üçüncüsü ise belki en bugüne özgü olanı. Doğrudan kendi oy tabanında da belirleyici olan toplumsal hoşnutsuzluğu, sanki yaratan kendi değilmiş gibi, “iyileştirme” yönünde birtakım vaatler ile bastırmaya, olası sosyal patlamaların önüne geçmeye ve iktidarına zaman kazandırmaya çalışıyor. Oy tabanını belki de ilk kez dini hassasiyetlerini önceleyerek bir arada tutabileceği bir cemaatin bileşenlerinden fazlası olarak; sınıfsal çelişkileri ve talepleri ile görmeye ve buna göstermelik de olsa cevap üretmeye mecbur hissediyor. Ancak tüm havuç politikaları gibi bunun ciddi bir maliyeti var; hem ekonomik hem de politik olarak. Ve iktidarın mevcut denkleminde bu belki bir yardım butonu ama sürdürüle(bile)cek bir seçenek değil.

Bir denklemin bağımlı ve bağımsız unsurları vardır. İşçi ve emekçiler, Cumhur İttifakı’nın da Millet İttifakı’nın da iktidar denkleminde, hep bağımlı unsur olarak görüldüler, görülmekteler. Oysa şimdi bir bağımsız unsur -politik özne- olarak bu denklemin sonucunu değiştirme seçeneği belki uzun zamandır olmadığı kadar mümkün.

İşte bu yüzden, politik ve ekonomik krizin yarattığı toplumsal çürüme sürecine emekten yana çözümlerimizi sunacağımız bir seçenek için kendi gücümüze dönüp bakmanın, onu örgütlemenin zamanı! “Vaatler, kırıntılar… Daha kaşıkla verirken kepçe ile aldığınız her şey sizin olsun, biz geleceği istiyoruz!” demenin vakti. Bu açıdan, bugün “emek ittifakı”, bir seçim ittifakı tartışması değil; işçi sınıfının bir özne olarak var oluş seçeneğidir.

Troçkizm nedir?

0

Arjantin’de Troçkist solun son ulusal seçimlerden üçüncü büyük politik güç olarak çıkması ve kritik emekçi semtleri ile yerli bölgelerinde dikkate değer bir destek artışını yakalamış olması, aynı zamanda bu solun Katolik Kilisesi’ni sarsan kadın hareketinde politik öncülük rolünü üstlenmiş olması Arjantin’de işçiler arasında Troçkizme dönük ilgiyi canlandırdı. Arjantin işçi sınıfının bu politik yöneliminin bir sonucu olarak, patronların egemenliğinde olan ülkenin başlıca haber kanalları ile gazeteleri, Troçkizmi karalamaya dönük bir kampanya başlattı. İktidardaki Peronist hükümet, onun sağcı muhalifleri, Arjantin faşizminin temsilcileri ve Stalinizm kökenli Arjantin Komünist Partisi ile Maocu yapıların oluşturduğu bu saldırı cephesine karşı, Arjantin kardeş partimiz olan Sosyalist Sol’un önderlerinden José Castillo’nun, Arjantin işçi sınıfı arasında yaygın bir şekilde tartışılması için kaleme aldığı Troçkizm nedir? (¿Qué es el trotskismo?) metninin çevirisini, okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

Arjantin’de, dört Troçkist partinin (Sosyalist Sol, İşçilerin Sosyalist Partisi, İşçi Partisi, Sosyalist İşçi Hareketi) ittifakıyla oluşturulan Sol Cephe-Birlik’in (FIT-U) büyümesi, bizi birçok yeni yoldaşla tanıştırdı. Bu yeni yoldaşlar bize kim olduğumuzu, neyi savunduğumuzu ve önerdiklerimizin yapılabilir olup olmadığı soruyorlar. Aynı zamanda ana akım medya organları da Troçkizm üzerine yorumlar geliştirmeye başladılar.

FIT-U tarihsel bir seçim başarısı yakaladı. Bunu yalnızca ulusal çapta ilk kez 4 milletvekili çıkarıldığı için söylemiyoruz; aynı zamanda işçi sınıfı ve halk kesimleri arasında da büyüme sağlandı. Bunun en açık ifadesi Buenos Aires varoşlarında gösterdiğimiz performans oldu; şimdi ilk kez bu varoşların birkaç belediye meclisinde temsilcilerimiz olacak. FIT-U’nun Jujuy’daki devasa seçim başarısı da göz kamaştırıcıydı.

Solun bu genişlemesinden endişe hisseden patronların partileri ve düzen medyası, bu solun “ütopik” ve “işlemez” önerilere sahip olan “Troçkist partilerden” oluştuğu yönünde uyarılarda bulunuyor. İşyerlerinden, okullardan veya emekçi mahallelerinden bize oy vermiş yol arkadaşlarımız bugün çıkıp bize şunu soruyorlar: Nedir bu “Troçkizm”? Ve nihai olarak, ne öneriyor?

Biz kimiz?

Kısaca özetlemek gerekirse, biz Troçkistler devrimci sosyalistleriz. Biz, 1917 Rus Devrimi’ni Lenin’le birlikte yönetmiş olan büyük Rus devrimcisi Lev Troçki’nin Marksist geleneğinden geliyoruz. Troçki, Stalin tarafından hayata geçirilen bürokratikleşmeye karşı mücadele etmişti. Bu bürokratikleşme, Ekim Devrimi’yle yaşanan devasa devrimci gelişmeyi acımasız bir diktatörlüğe dönüştürdü ve gezegenin diğer taraflarındaki devrimlere ihanet etti. Bütün bu sürece karşı soldan bir muhalefet örebilmek için, Lev Troçki 1938’de Dördüncü Enternasyonal’i örgütledi. Troçki, Ağustos 1940’da Stalin’in bir hizmetkârı tarafından Meksika’da öldürülecekti.

O zamandan bu yana Troçkistler, Arjantin’de ve dünyanın her köşesinde emekçi halkın demokrasisinin egemen olduğu bir sosyalizm için savaşmayı sürdürenler oldular.

Biz diğer sol gruplar ile partilerden farklıyız çünkü biz patron partileriyle ittifaklar kurmayız ve patronların hükümetlerini desteklemeyiz. Bu, Stalinizm kökenli sözde “Komünist” Partilerin yapmış olduklarından ve yapmayı sürdürdüklerinden oldukça farklı bir pozisyondur. Bu yapılar daima, tarihsel döneme göre değişen şekillerde bir “ilerici burjuva parti”, bir “antiemperyalist burjuvazi”, bir “antifaşist burjuvazi” veya “ulusal ve halkçı bir burjuvazi” arayışında olmuşlardır. Mesela bizim ülkemizde şu anda, hem Arjantin Komünist Partisi hem de PTP ve PCP (Maou partiler), Alberto ve Cristina Fernández’in Peronist hükümetini desteklemektedirler.

Buna karşıt olarak, Troçkistler burjuvazinin yasaları lehine oy vermeyi reddederler. Biz, burjuvazinin kemer sıkma politikalarının, doğal kaynakları yağmalamasının ve halk kesimlerine baskı uygulamasının bir parçası olmayı kabul etmeyiz. Biz işçi sınıfının politik bağımsızlığından yanayız. Bu yüzden bizim, kıtamızda Chavizm ile, Lula’nın İşçi Partisi ile, Uruguay’ın Geniş Cephesi ile, Evo Morales’in MAS’ı ile ve diğer benzer örnekler ile temsil edilen sahte solla hiçbir ilgimiz yoktur. Biz bu sahte solu reddediyoruz. Bu sahte sol odaklar, sınıf işbirlikçiği önermektediler. Söylemleri ikiyüzlüdür çünkü “sol adına” konuştuklarını iddia edip, daha sonra ülkelerinin halkları için değil ama çokuluslu şirketler, bankalar ve emperyalizm lehine politikalar üretirler. Bu sahte sol iktidarlar kemer sıkma önlemlerini hayata geçiriyorlar ve bunun için de, onların sözde “sosyalizmine” karşı seferber olan işçiler ile halk üzerinde zulüm uyguluyorlar. Biz Troçkistler, sahte solun bu politik gericiliğiyle hiçbir ortaklığı olmayan solcularız.

Ne öneriyoruz?

Biz, kapitalizmin insanlık ve gezegen için bir kanser olduğunu ilan edenleriz. Kapitalizm var olmayı sürdürdükçe, yüzleştiğimiz sorunların hiçbirisine kalıcı ve belirleyici çözümler getirilemeyecek. İşte bu yüzden biz sömürüye, yoksulluğa, kadınların ve cinsel yönelimlerin maruz kaldığı patriyarkal baskıya, halkın ve doğanın kaynaklarının yağmalanmasına karşı verilen bütün mücadeleleri destekleriz. Biz şuna ikna olmuş durumdayız: Gündelik düzeyde uğruna mücadele ettiğimiz parçalı kazanımların hangisini edinirsek edinelim, kapitalist emperyalist sisteme bir son vermediğimiz sürece, bu kazanımlar belirleyici olamayacaktır. İşte bu nedenle büyük kapitalistleri mülksüzleştirmeli, çokuluslu şirketler ile bankaları kamulaştırmalıyız ve bütün bu kaynakları işçilerin denetimine vermeliyiz.

Biz Troçkistler aynı zamanda, işçiler ve halklar için en geniş demokrasinin hayata geçirilmesi gerektiği ilkesinin en tutarlı savunucularıyız. Bütün kararların, meclislerde veya işçiler tarafından yaratılan diğer organlarda taban komiteleri tarafından alınmasını savunuyoruz. Bu nedenle yorulmaksızın sendika bürokrasilerine karşı mücadele ediyoruz; yine bu nedenle sendikalarda ve işyerlerinde yeni önderlerin yetişmesi için mücadele veriyoruz.

Biz aynı zamanda şunu savunuyoruz: Emperyalist kapitalizm, dünya çapında bir küresel sömürü sistemi olduğu için, mücadelenin de uluslararası olması gerekir. Biliyoruz ki mücadeleler ve devrimler bir ülkede veya bir yerelde başlarlar ve elbette yerel ve tarihsel özgünlükler söz konusudur. Ancak şundan eminiz ki, dünyanın herhangi bir yerinde patlak veren veya zafere ulaşan her seferberlik, bizi mücadelelerimiz içinde güçlendirmektedir. Bu nedenle dünyadaki bütün mücadeleleri destekleriz ve onlarla dayanışma içinde oluruz.

Bizim bir diğer ayırt edici yönümüz, dünyanın devrimcilerini birleştirerek bir enternasyonal örgütün inşa edilmesinin gerekliliğine işaret ediyor oluşumuzdur. İşçilerin Uluslararası Birliği — Dördüncü Enternasyonal olarak önümüze koyduğumuz görev budur.

Programımız

Devrimci sosyalistler olarak, derhal olmak üzere burada hemen uygulanabilecek olan ve işçi sınıfı ile halkın çıkarlarını gözeten bir alternatif program için savaşıyoruz. Önerilerimiz hiçbir şekilde ütopik değildir. Asıl ütopik olanın yağmanın, sömürünün, dış borç ödemelerinin sürdürülmesi olduğunu ve yağma, sömürü ve dış borçlar aracılığıyla halka refah sağlanacağının iddia edilmesi olduğunu söylüyoruz

Troçkistler olarak sadece ve sadece işçilerin ve halkın seferberliğiyle temel ve belirleyici dönüşümleri başarabileceğimize inanıyoruz. Parlamenter çözümlere inanmıyoruz. Patronların hükümetlerinin dayattığı önlemlere destek vermeye inanmıyoruz.

Şunu söylüyoruz: Yüksek faizli, ahlaksız ve yasadışı dış borcun ödenmesini durdurmak ve tek işlevi bize kemer sıkma planları dayatmak olan IMF’den kopmak için mücadele etmeliyiz. Büyük kapitalistler ile zenginlere ağır ve gerçek vergiler getirmeliyiz. Bankacılığı ve dış ticareti kamulaştırılmalıyız. Özel şirketleri yeniden devletleştirmeli ve onları, kendi işçilerinin ve kullanıcılarının taban örgütlenmelerinin yönetimine vermeliyiz. Halk için konut yapımıyla başlayacak olan devasa bir kamu çalışma programı uygulanmalı.

Özetle büyük patronların, zenginlerin ve emperyalizmin politika ile ekonomiyi kontrol ediyor olmasına bir son vermeyi öneriyoruz.

Ne için? Böylece emekçi halk, ihtiyaçlarına karşılık gelen bir ücret ve emeklilik maaşıyla, herkes için nitelikli halk sağlığı ve eğitimiyle, her aile için yeterli olan konut altyapısıyla onurlu bir yaşam sürebilsin diye.

Bu yolda ilerleyebilmek için, biz Troçkistler olarak işçilere ve halka Peronizmi ve patron partilerinin diğer türevlerini desteklemeyi bırakmaları çağrısında bulunuyoruz. Bir devrimci partinin inşa edilmesini savunuyoruz. Sosyalist Sol böylesine bir parti olmak için çalışıyor ve yeni bir politik alternatif olarak FIT-U içindeki birlikteliğin güçlendirilmesi çağrısında bulunuyor.

Kısaca Troçkist sol, daha önce hiç yönetmemiş olanların yönetmesini önermektedir: İşçiler, gençler ve halk. Ülkenin çöküşünü ve halkın yoksulluğunu derinleştiren patronlar, zenginler ve ayrıcalıklılar artık yönetmemelidir. Sosyalist Arjantin’i kurmak ve ekonomiyi sosyalist bir biçimde örgütlemek için ve Latin Amerika ile bütün dünyanın sömürülenleri ile ezilen halklarını birleştirmek için, bizim ortaya koyduğumuz öneri budur.

***

Editörün önerdikleri:

Metaverse’te atık barajı patlar mı?

0

Herhalde 2000’lerin başında hayatlarımızın bu kadar hızlı bir şekilde dijitalleşeceğini söylesek kimse inanamazdı. Bilgisayara sahip olmanın lüks olduğu ve sürekli internet bağlantısının rüyalarda görülebildiği yıllardan, şu an internetsiz ve her cihazda akıllı sistem olmadan ne yapacağımızı bilemez hale geldik. Bunun iyi olup olmadığını veya başka bir evrimsel sürece mi hizmet ettiğini, belki ömrümüz içerisinde deneyimleyeceğiz. Bir de sanallaşma etabı var; burada da “Metaverse” denen, aslında kapitalizmin yeni pazarlama aygıtı devreye giriyor.

Metaverse de nereden çıktı?

Geçtiğimiz günlerde Facebook ve altındaki tüm ürün grupları “Evren Ötesi” yani Metaverse ismi altında birleşti. Tekelden öte ama tam anlamıyla tröst tanımına uymayan bu devasa yapı, sansasyonlarıyla bildiğimiz Zuckerberg tarafından sanallaşma ve artırılmış gerçeklik vizyonuyla yeni bir sürece girdi. Her bireyin bir sanal karakteri ve bu karakter etrafında oluşturduğu yeni çevre ve arkadaşlık grubu olması hedefleniyor. Tabii bunları yaparken de yeni sanal para birimi oluşturuldu ve emeğin sanallaşmasının yeni pazarlama yolları da tekrar keşfedilmeye çalışılıyor. Peki bu kadar sanallaşmanın yanında bizim etrafımızda neler oluyor? Daha geçenlerde Giresun’un ilçesi Şebinkarahisar’da olanları kaçımız duydu?

Zehirli atık baraj gölü patladı

Giresun Yedikardeş köyü sınırlarındaki NESKO Madencilik A.Ş’ye ait kurşun, çinko, bakır ocağı ve zenginleştirme tesisinin ikinci atık barajındaki iç set, 18 Kasım’da yıkıldı ve 4500 tondan fazla kimyasal atık çevreye saçıldı. İlk yapılan incelemede bu zehirli atıkların Darabul Deresi ile taşınarak Kılıçkaya Barajı’na ulaştığı saptandı. Ne yazık ki tıpkı diğer maden ve çevre kazalarında (!) olduğu gibi ne ÇED raporu göz önüne alındı ne de yaşanan canlıların ranttan daha önemli olduğu. Belki de onlarca yıl geçmeyecek çevre felaketi cüzi bir para cezası kesilerek üstü örtülecek, bunun sorumluları da yeni maden alanları için tekrar arayışa girecek.

Ne yapmalı?

Altın madeni işleten bir şirketin geçenlerde okuduğum fizibilite raporunda, Türkiye’deki altın madenlerinin 3-5 militan yüzünden işletilemediği çünkü sapkın anlayışları yüzünden tüm halkı yanlış yönlendirdikleri yazıyor. Bu aslında doğaya olan bakışlarının net özeti; sadece kendi kârları ve yeni yatırımları söz konusu, gerisi dış mihrak veya öteki. Bu anlayış sadece Türkiye’ye özgü de değil, vahşi kapitalist anlayışın Macaristan’daki maden felaketinden Brezilya’daki Amazon Ormanlarının yağmalanmasına kadar her yerde kendini gösterdiğini görebiliyoruz. Metaverse’ün bugünlerde daha hızlı bir şekilde pazarlanmasının aslında net bir sonucu var; dünyamız tükeniyor ve kirleniyor ve artık geri dönüşü olamaz noktayı belki de geçtik. Bunu gören sermaye de yeni bir sektör yaratmanın derdinde. Kaz Dağlarında yapılmak istenen altın madenine karşı mücadele ise bize birlik olmanın aslında ne kadar önemli olduğunu gösterdi, bu sayede yeni öte evrenlere muhtaç olmayacağız.

Asgari ücret ve fazla mesai

0

Aralık ayının sonlarında yeni asgari ücret belirlenecek. Ama herkes biliyor ki, mevcut enflasyon düzeyi karşısında bu ücret de yetersiz kalacak, en azından bir-iki ay içinde eriyip gidecek. Hatta tüm ücretliler bir ay öncesinden daha da yoksul hale gelecek.

Okurlarımızı gazetemizin aralık sayısında yer alan asgari ücretle ilgili yazıyı da okumaya davet ederim. Ben bu köşede bir başka gerçeğe dikkatinizi çekmek istiyorum. O da şu: Pek çok işçi, ücretlerinin yetersizliği karşısında fazla mesai yaparak gelirini artırmak ister. Şimdi yeni asgari ücret ne olursa olsun, yoksullaşmanın derinleşmesi nedeniyle gene fazla mesailere yüklenmeye başlayacak işçiler, emekçiler, tüm ücretliler.

İşin ilginç yanı, işverenlerin fazla mesaiyi memnuniyetle karşılamaları, hatta çoğu zaman fazladan iş olsun veya olmasın işçileri fazla mesaiye zorlamaları. Yani işçi biraz daha para kazanmaktan memnun görünürken, işveren bundan daha da memnun oluyor.

Neden? Bunun cevabı çok açık: Çünkü fazla mesai ile işçinin sömürülmesi daha da artıyor.

Basit bir hesapla bunu gösterelim: İşçi 8 saat çalıştığında bunun sadece 2 saatini ücret olarak alıyor, geri kalan 6 saati işverenin cebine giriyor. Dolayısıyla işçinin sömürülme oranı (6/2)x100 = %300, yani yüzde üç yüz oluyor.

Şimdi işçinin 3 saat fazla mesai yaptığını düşünelim. O zaman sömürü oranı (9/2)x100 = %450, yani yüzde dört yüz elli oluyor. Görüldüğü gibi, 3 saatlik fazla mesai sonucunda işveren, sömürü oranını %50 oranında artırıyor. İşçiye zamlı fazla mesai ücreti verse bile, işçiden çekip aldığı artık emek cebini daha da şişirmesiyle sonuçlanıyor.

İşte bu nedenle işverenler hep ücretin en alt düzeyde tutularak işçilerin fazla mesaiye zorlanmasından yanadırlar. Ve maalesef yoksullaşan işçiler de çalışma saatlerini fazla mesaiyle uzatarak evlerine götürecekleri ekmeği tamamlamaya çalışırlar.

Bu uzun çalışma sürelerinin sonucunda da işçiler ne bir sosyal faaliyete zaman bulurlar, ne çocuklarıyla yeterli zamanı geçirme fırsatına sahip olurlar, ne aileleriyle birlikte bir sinemaya gitmeye, ne komşularını ziyaret etmeye, ne bir kitap okumaya, ne bir sosyal faaliyete katılmaya vakit ayırabilirler. Robot veya köle gibi yaşamaya mahkûm edilirler.

Bu nedenle gerek asgari ücret gerekse tüm ücretler, işçileri fazla mesai yapmaya ihtiyaç duymayacakları, insanca yaşayabilecekleri bir düzeye çekilmelidir.

Ayrıca, enflasyonun, yani hayat pahalılığındaki artışların altında ezilmemek için, ücretlerin her üç ayda bir enflasyon oranında otomatik olarak artırılmasını talep etmeli ve bunun için mücadele etmeliyiz.

Kaldı ki, haftalık 45 saatlik çalışma süresi artık çağdışıdır, işçi sınıfını köleleştirmektedir. İş saatleri rahatlıkla, ücretlerde herhangi bir düşüş olmadan günlük 6 saate indirilebilir. Bu sayede kurulacak ek vardiyalarla ülkedeki işsizlik sorunu bir çırpıda halledilebilir. Ve bunun için bu ülkenin yeterli kaynağı vardır. Yeter ki yönetim emekçilerin elinde olsun.

Bu talepler doğrultusunda sendikalarımızı zorlamalı, bunları toplu sözleşmelere geçirmeliyiz. Aynı mücadeleyi, sendikasız işyerlerini sendikalaştırarak ve kuracağımız temsilcilikler veya komiteler aracılığıyla gerçekleştirme mücadelesi vermeliyiz. Yeter ki köle olmayı, köle muamelesi görmeyi reddedelim.

Emek İttifakı ve sosyalistler

0

Cumhur İttifakı’nın yaratmış olduğu ağır enkaz nasıl temizlenecek? Cumhur İttifakı seçimleri kaybettiğinde iktidarı barışçıl bir şekilde devredecek mi? Millet İttifakı iktidara gelirse bir nebze olsun nefes almamızı sağlar mı? Sosyalistler ve HDP, burjuva ittifaklardan bağımsız bir “üçüncü seçenek” yaratabilir mi? Emeğin bağımsız politikası bu şartlar altında nasıl ete kemiğe büründürülebilir?

Yukarıdaki sorular, emek hareketinin ve solun bugün için temel tartışma sorularını oluşturuyor. Cumhur İttifakı’nın “düşük faiz-yüksek kur” politikasına geçtiğini resmi olarak ilan etmesinin ardından iyice katmerleşen ekonomik buhran ve ana muhalefetin yoğunlaşan erken seçim talebi, sol içerisinde de ittifak tartışmalarına hız kazandırmıştı. Bir yandan HDP’nin “üçüncü ittifak” çağrısı ve TİP’in bu çağrıya verdiği destekle TKP-EMEP-Sol Parti’nin sürdürmekte olduğu görüşmeler ve bu iki kümelenme arasındaki ittifak ihtimalleri, polemiklerin temel çerçevesini oluşturdu.

Burjuva siyasi odaklardan bağımsız bir siyasi seçeneğin inşasının hayati önemini yıllardır vurgulayan ve bunun için elinden gelen tüm çabayı ortaya koyan bir eğilim olarak, Millet İttifakı’na yedeklenmeyen bir bağımsız ittifakın tartışılmaya başlanmasının oldukça olumlu olduğunu belirtmiştik. Bununla birlikte, mevcut tartışmanın birtakım sınırlılıklarına da işaret etmiştik. Örneğin CHP ile seçim ittifakı savunan kesimlerin, bu tutumlarından vazgeçmiş görünmelerinin sebebi, bu kesimlerin burjuvazinin sözde “ilerici” kanatlarıyla sınıf işbirliği politikaları uygulama anlayışını terk etmelerinden ziyade, CHP’nin sağcı partilerle Millet İttifakı’nı somutlaştırması oldu. Bu anlayışın yansımalarını, yukarıda andığımız sosyalist partilerden bir kısmının seçimlerde bir Cumhurbaşkanı adayı çıkarılmaması ve ilk turdan itibaren Millet İttifakı adayının desteklenmesi gerektiğine dönük açıklamalarında görebiliyoruz. Dolayısıyla, ittifak tartışmaları bu kesimler açısından emek hareketinin ve ezilenlerin burjuvaziden bağımsız bir seçeneğinin inşa edilmesine dönük uzun vadeli bir stratejik hedeften çok, kısa vadeli, seçim hesaplarına indirgenen bir anlayışta sürdürülüyor.

Bu çerçevede, sol ittifak/birlik çağrılarının sadece seçimler düşünülerek yapılması, bu tartışmanın ikinci önemli sınırlılığını oluşturuyor. Burjuva kamplardan bağımsız bir seçenek inşa edilecekse, böylesi bir ittifak hiç şüphesiz seçimleri de hesaba katan ama seçimlerden öte, emekçilerin ve ezilenlerin örgütlü mücadelesini tabandan örmeye çalışan bir yaklaşımla inşa edilmek zorunda. Ekonomik yıkımın eşi benzeri görülmedik bir düzeye ulaştığı ve antidemokratik saldırıların tüm hızıyla devam ettiği bir dönemde, böylesi bir çalışmanın koşulları için gerekli tüm koşullar fazlasıyla mevcut. Sendikaların, emek örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin öncülüğünde hayat pahalılığına ve antidemokratik uygulamalara karşı bir acil eylem planının örülmesi, düzen güçlerinden bağımsız bir emek ittifakının somut bir gerçeklik haline gelmesini de sağlayacaktır.

Emekçi halkın Saray’ın çok ağır bir ekonomik karşıdevrim saldırısı altında olduğu bu dönemde, sol ittifak tartışmaları, dar grupçu anlayışlar terk edilerek, emekçilerin ve ezilenlerin acil gereksinimlerinden yola çıkarak ilerletilmeli. Kısa vadeli, kestirme çözümler aramak yerine, kapitalizmden ve baskı rejiminden kalıcı bir çıkışı sağlayabilecek siyasi seçeneğin nasıl inşa edilebileceği sorusu yol göstericimiz olmalı. Bunu yapabildiğimiz durumda, yazının başlangıcında gündeme getirdiğimiz soruların yanıtlarının kolaylıkla bulunabileceğine inanıyoruz.

İspanya: Cádiz grevinden metal işçisi Diego Rodríguez’le söyleşi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanyol Devleti seksiyonu olan Enternasyonalist Mücadele’nin (Lucha Internacionalista-LI), Cádiz’de süren grevin öncü işçilerinden biriyle 23-24 Kasım’da gerçekleştirdiği söyleşiyi aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz. Söyleşi, Cádiz Körfezi Metal Koordinatörü (CTM) üyesi ve metal işçisi Diego Rodríguez ile yapılmıştır.

Enternasyonalist Mücadele (LI): Çatışma şu anda ne durumda? Baskılar sizi nasıl etkiledi?

Diego Rodríguez: Bütün işçileri kapsayan bir konsey toplantısı bile yapılmadan anlaşma imzalandığında bir miktar cesaretimiz kırıldı (bu, zaten ortaklaşa bir şekilde ve sürekli olarak kınadığımız bir durum). Ancak şimdi hem işçilerde hem de kasabanın geri kalanında, daha önce hissedilmemiş olan genel bir sınıf gururu var. Bu çatışma, “öncesi” ve “sonrası” olarak hayatımızı ikiye ayıracaktır, ki ayırdı bile. Baskılar ise çatışmayı ve dayanışmayı körükledi. Polis bir arkadaşımızı dövdü, bu hepimizin canını yaktı. Anlaşmazlığın ulusal/küresel yansımalarında da aynısı oldu. Bir işçi sınıfı mahallesini yok eden bir tank görüntüsü, bir savaş görüntüsüdür. Biz savaştayız ve sınıfımız kendi pozisyonunu almaya başlıyor.

Diego Rodríguez

LI: Nasıl örgütleniyorsunuz?

DR: Örgütlenme, mevcut çatışmanın ve son yılların alternatif sendikacılığının bekletilmiş konusuydu ve öyle olmaya da devam etmektedir. Örgütlenmeyi geliştirmek ve bilinci derinleştirmeye devam etmek iki temel nokta. Talepleri fabrikalardan (işçi hapishaneleri) alıp mahallelere götürmek (gücümüz) burada esastır.

LI: Vatandaşın desteği ne durumda?

DR: Etkileyici. 1980’lerin tersanelerinin ruhu yeniden dirildi. Burada bir farkındalık mevcut ve bu farkındalık ekildiğinde biçilebilir. Bu günlerde Cádiz’de işçi sınıfının ihtiyaç duyduğu bir ruh yaratıldı. Bu, metal işçilerinin yeni 15M hareketidir.*

LI: Büyük sendika konfederasyonları CCOO ve UGT’nin ihaneti sonrasında anlaşmanın imzalanmasıyla mücadelenin devamını nasıl görüyorsunuz?

DR: CCOO ve UGT ihanet SİGORTASINI ödeyecek. Onlara bunu ödeteceğiz. Daha önce bahsettiğim ve her zaman yaptığımız şey olan mahallelerde sendikacılık ile işçi önderliğini, ancak şimdi, daha fazla örgütlenme ve bize bu kadar dayanışma vermekte olan güçle birlikte hayata geçirebiliyoruz.

LI: Biz LI olarak ne yapabiliriz?

DR: Bunu zaten yapıyorsunuz, halihazırda yapmaktasınız ve bence biz de zaten yapıyoruz: Gözardı edilmeyecek olan semtlerimizden, unvanların olmadığı bir İşçi Sınıfı dünyasını inşa etmek.

Belki de örgütsel konularda çok şey öğrenmemiz gerekiyor. Anlaşmazlığın ve Körfez’deki durumun dışından bir görüş (ki siz bu konuda zaten bilgi edinmeye başladınız) yararlı oluyor. Buradaki kadın yoldaşınızın, ona verdiğimiz bilgilerden yola çıkarak sektörümüzün bazı sorularına dönük gerçekleştirdiği analizler etkileyiciydi. Orta vadede diğer gruplarla ve özellikle de sizinle bir araya gelme fikri son derece ilgi çekici. Bu olasılık hem kendi içinde, hem de ayrıca sınıfımız ile onun düşmanları bağlamında çok ilgi çekici. Çünkü birlikte çalıştığımızı gördüklerinde çok korkuyorlar. Belirtilen fikirleri kesinleştirmemiz gerekecek, elbette siz bu fikirleri sundunuz ve biz de bazılarını tartıştık ve üzerinde çalıştık.

*15M, İspanya’da 2011-2012 senelerinde patlak vermiş olan kemer sıkma karşıtı büyük halk seferberliğine verilen isimdir. Diğer adı Öfkeliler Hareketi’dir.

***

Editörün önerisi:

İspanya: “Cádiz’deki süresiz metal grevinin yanındayız, bir adım geri atmak yok”

Sendikalar ve siyaset

0

Ekonomik krizin iyiden iyiye derinleştiği ve emekçi kitlelerin yoksulluğunun artık tahammül edilemez hale geldiği bu dönemde, işçiler için ücret ve sosyal haklar konusu artık bir sendikal sorun olmaktan çıkmış ve tamamen bir siyasal sorun haline dönüşmüş durumda. Çünkü karşı karşıya olduğumuz, kapitalist ekonomide zaman zaman görülen geçici bir kriz değil, hükümetin ve onun çevresinde çeteleşmiş olan burjuvazinin emekçi halk üzerindeki azgın sömürü ve talan saldırısının sonucunda tetiklenmiş bir buhran. Bu nedenle de işçiler için üzerilerindeki bu saldırıya karşı mücadele edebilmenin yolu, salt sendikal bir mücadele olmanın ötesine geçmiş durumda. Yani yoksulluğa ve açlığa karşı direnebilmek, bu hükümetten kurtulabilmekle mümkün.

Gerçi Tek Adam rejiminin doğurduğu çelişkiler bizzat kendisinin içinde de sarsıntılar yaratıyor, ama bu durum hükümetin kendiliğinden düşeceği ve değişeceği anlamına gelmiyor. Muhalefet kanadını oluşturan Millet İttifakı, HDP ve diğer küçüklü büyüklü partiler, AKP-MHP ittifakının anketlerdeki hızlı gerileyişini de dikkate alarak hemen bir seçim talep ediyorlar. Ülkenin içine sürüklendiği yıkımdan ancak başında RTE’nin bulunmadığı bir iktidarla kurtulabileceğini söylüyorlar.

Muhalefetin ana parlamenter gövdesi, Millet İttifakı (CHP+İYİP) ve onun etrafında toplanmış partilerden oluşuyor gibi görünüyor. Öte yandan Millet İttifakı’na kabul edilmeyen HDP ile bazı sol partilerden oluşabilecek bir üçüncü ittifaktan da söz ediliyor. Bunlara ilişkin değerlendirmelerimizi gazetemizin diğer yazılarında dile getiriyoruz. Ama burada dikkati çekmek istediğimiz, sendikalardan bu konuda bir ses çıkmadığı.

Sendikal çevrelerde, sendikaların sadece ekonomik mücadele verdiği ve siyasete karışmaması gerektiği yolunda bir anlayış var. Hatta Türk-İş on yıllar önce “partiler üstü siyaset” gibisinden son derece ilkel, hayata uymayan ve işçileri patron hükümetlerinin saldırıları karşısında yalnız bırakan bir ilkeyi sahiplenmişti. Oysa bu anlayış tamamen yanlıştır. Zira işçi ve emekçi sınıfların ekonomik ve sosyal hakları aynı zamanda güçlü bir siyasal mücadeleyi gerektiriyor.

Üstelik baş tarafta da söylediğimiz gibi, bugün açlığa sürüklenen emekçi halkın hakları ve çıkarları Tek Adam yönetimine karşı verilmesi gereken siyasal bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Dolayısıyla pek çok sendikanın, başlarındaki bürokrasiler aracılığıyla siyasal mücadelen uzak tutulmakta oluşu, işçi sınıfını patron partilerinin eline ve kaderine teslim etmekten başka bir anlam taşımıyor.

Oysa bugün yoksulluğun ve açlığın en derinliklerine itilen halk kesimi; alım gücü günbegün eriyen ücretleriyle geçinmeye çalışan, zamların ve vergilerin altında ezilen, sendikalaşma ve toplu sözleşme hakları patronların ve hükümetin ayakları altında ezilen işçilerden ve emekçilerden oluşuyor. Onları bu konularda aydınlatacak, birleştirecek ve iktidara karşı seferber edecek güçlerin başında da sendikalar geliyor. Ama görünen o ki, özellikle büyük sendikaların çoğunun yöneticileri başka tarafa bakıyorlar, böylece temsil etmek durumunda oldukları sınıfa karşı ağır bir suç işlemiş oluyorlar. Dolayısıyla bir yandan sendika yönetimlerini Tek Adam rejimine karşı işçi sınıfının haklarının ve taleplerinin savunusu doğrultusunda siyasal alanda harekete çağırmalı ve zorlamalıyız. Diğer yandan da kendi temsilcilik, komite, parti, dernek vs. örgütlenmelerimizle siyasal mücadelenin içinde yer almalıyız.

Hayat pahalılığına karşı, insan onuruna yaraşır bir ücret için!

0

2022 asgari ücret tartışmaları bu yıl ekonomik kriz, artan yoksulluk ve pahalılık karşısında geçmiş yıllara nazaran daha erken başladı. Dile kolay, sabahtan akşama artan fiyatlar karşısında eriyen, yok olan ücretler ve değersizleşen emeğimiz söz konusu.

Patron örgütlerinden medyaya yüksek bir asgari ücret zammı beklentisi söz konusu. Yüzde 40-50 zam oranları konuşuluyor. İktidar “mandacı iktisatçılar karşısında işçimi ezdirmem” naraları atıyor, bunu bir kurtuluş savaşına benzeterek topu süngüyü kuşanın, biraz daha çile çekin, ha gayret diyor. Sanki ücretler kendi kendine erimeye başlamış, tüm kaynaklar patronlara peşkeş çekilmemiş, ekonomik ve siyasi beceriksizlik ansızın ülkenin üstüne çöreklenmiş gibi. Dış mihrak ezberi tutmayınca birkaç marketin fahiş fiyat oyununa çevrilen hamaset, şimdi de kriz karşısında milli birlik ve beraberlik anlatısına dönüşüyor.

Yüksek zamlara hiçbir emekçi hayır demez. Derhal yapılsın! Ancak asgari ücretin kendisi ve geldiği nokta başlı başına Türkiye’deki tüm emekçilerin sorunu. Döviz kriziyle Türkiye, Avrupa’da asgari ücretin en düşük olduğu iki ülkeden biri, 2010’dan bu yana asgari ücretin en çok gerilediği ülke oldu. Dolayısıyla enflasyon artmaya devam ettikçe, ücretimiz gün be gün eridikçe bu zam anlamını yitirecek; peki insanca bir ücret ve yaşam sürmenin garantisi bu durumda kim olacak?

Asgari ücret genel ücret

DİSK-AR tarafından yapılan bir araştırmaya göre, “Türkiye’de asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında ücretle çalışanların oranı yüzde 57” olarak açıklanmaktadır. Yani çalışanların çoğu asgari ücret civarında maaş alıyor. Türkiye’de 2013 yılında ortalama maaş asgari ücretin yaklaşık iki katıyken, bu oran 1,3’e düştü. Özellikle düşük sendikalılık oranına sahip özel sektörde tüm ücret artışları resmi enflasyona bakılarak belirleniyor. Tek başına gıda enflasyonunun yüzde 35-40 bandında olduğu bir tabloda resmi enflasyon baz alınmamalıdır.

Asgari ücret enflasyonun üzerinde zamlanırken, diğer işçi ve memurların genellikle enflasyon civarında zam alması ise onların maaşını asgari ücrete yaklaştırıyor. Yani asgari ücret artışı, fiili bir ücret artışından çok Türkiye işçi sınıfının ortalama gelirini aşağı çekmeye yarayan bir araca dönüşüyor. Tam da bu nedenle mesele tek başına asgari ücretin değil, genel ücretlerin artışıdır.

Asgari ücret ne olmalı, nasıl yapılmalı?

Tüm bu tartışmanın temel belirleyeni işçi sınıfının patronlar karşısındaki pazarlık gücüne, yani örgütlü mücadelesine dayanmaması. Zira asgari ücret masasında oturan veya açıklamalarını belirten sendikaların hükümleri mevcut durumda geçersiz, zira asgari ücreti hükümet belirliyor. Muhtemel beklentileri de iktidarın eriyen oy kaybı, ülkeyi enkaza çeviren yağma ve talan politikalarındaki ısrarı ve artan toplumsal öfke gibi dinamikler belirliyor. Hatta aynı masada şu an işveren örgütleri de asgari ücretteki vergiden muaf tutulma yönündeki beklentilerini dile getiriyor. Masada işçileri temsil eden Türk-İş ise bu konuda temenni ötesine geçmeyen bir açıklama yaparak hiçbir somut talep ortaya koymuyor. Bu nedenle içerisinden geçmekte olduğumuz süreç işçi sınıfı ve tüm ezilenleri temsil edebilecek bir emek ittifakının mevcudiyetini zorunlu kılmakta. Bu ittifak hem ücretimizi hem de insanlık onurumuzu savunacak tek garantimiz olacak.

Bütçe tercihleri bize ne anlatıyor?

0

Elimize bir miktar para geçtiğini ya da maaşımızı aldığımızı düşünelim. Bir emekçi olarak bu parayla herhalde ilk önce kira, faturalar gibi zorunlu ödemeleri yapmaya çalışır, ardından market, yiyecek alışverişi ve sonrasında kışlık kaban, kıyafet gibi ihtiyaçlara kullanırdık. Harcamalarımızı belirleyen şey büyük ölçüde ihtiyaçlarımız ve önceliklerimiz olurdu. Benzer şekilde, devletin 2022 bütçesi belli oldu ve Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu, tek tek bakanlıklara ayrılmış onaylanan bütçeleri açıkladı. Gelin bazı bakanlıklara ayrılan bütçeler üzerinden devletin ihtiyaç ve önceliklerine bakalım.

Bütçenin en büyük kalemi İçişleri Bakanlığı

İçişleri Bakanlığı ve ona bağlı kuruluşlara 2021 yılında 89 milyar bütçe ayrılmışken, 2022’de 117 milyar 457 milyon TL bütçe ayrıldı. Bu, yaklaşık yüzde 30 artışa denk geliyor. Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü gibi iç güvenlikten sorumlu kurumların İçişleri Bakanlığına bağlı olduğu düşünülürse, daha fazla polis ve daha fazla iç güvenlik devletin ihtiyaç ve önceliklerinde ilk sırada diyebiliriz.

Sağlık Bakanlığı sıralamada gerilerde

Sağlık Bakanlığı bütçesinin payı, yıllar içinde büyük bir değişiklik göstermiyor. 2021 yılında genel bütçenin yüzde 5,77’si olarak belirlenen başlangıç ödeneği, 2022 yılında yüzde 6,63 oluyor. Bununla birlikte, geçtiğimiz yıla oranla Sağlık Bakanlığının onaylanan toplam bütçesi yüzde 50 artmış gibi gözükse de, Bakanlığın teknoloji ve sarf malzemesi giderlerinin büyük bir bölümünün ve şehir hastanelerinin kira bedelinin tamamen dövize dayalı olduğu düşünüldüğünde, aslında bütçe artmamış, azalmıştır. Türk Tabipler Birliği’nin açıklamasında, göçmen ve mülteciler dışarıda tutulduğunda, koruyucu sağlık hizmetleri için tüm 2022 yılı boyunca kişi başına yalnızca 334,70 TL harcama yapılmasının planlanmış olduğu ifade ediliyor. Pandemide yapılan böyle bir planlama toplumu hastalığa ve ölüme mahkûm etmek demektir. Oysa yapılması gereken, hekimlerin ve sağlık emekçilerinin çalışma koşullarının derhal iyileştirilmesi, 7200 ek göstergenin uygulanması ve özel hizmet tazminat oranlarının yükseltilmesiyle tüm sağlık emekçilerinin maaşlarında gözle görülür bir iyileşme yapılmasıdır.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığında durum karışık

Okurlarımız hatırlayacaktır; “Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı” 2011’de kapatılmış, yerine “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” kurulmuştu. Sonrasında, ismindeki arka arkaya yapılan değişikliklerle “Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı” olmuştu. Bakanlığın bu yılki bütçe planlamasında sosyal hizmetler yönü desteklenirken, kadınları güçlendirebilecek türde kreş, sığınmaevi gibi ihtiyaçlarda ise hedef küçültüldü. Çocuk evi sayısı 2021 yılında bin 200 olarak hedeflenirken, 2022 yılında bin 195 olarak kalması hedeflendi. Engellilere yönelik farkındalık eğitimi için 2022 yılı için üç toplantı hedeflendi. Kadın konukevi sayısı 2021 yılında 155 hedeflenirken 150’de kaldı. Yani 2022 yılı için iki tane konukevi planlandı ama buralara 400’e yakın kadının yerleştirilmesi hedeflendi. Kadın konukevlerinde kalan 1500 kadının mesleki eğitimlere yönlendirilmesi hedefi de 2022 yılı için 800’e düşürüldü.

Bu bütçenin özeti, başta sağlık emekçileri, göçmenler ve kadınlar için yapılacak harcamaların devletin önceliği ve ihtiyacı olmadığıdır. Rejimin ihtiyaçları milyonlarca emekçinin açlıkla sınandığı, yaşamını kaybettiği veya ölümle burun buruna çalıştığı pandemi senesinde bile değişmemiş gözüküyor. Şimdi bir de bu paranın bizim paramız olduğunu düşünelim. Düşünelim derken bu bir varsayım değil, gerçek. Hepsi bizim vergilerimiz! Bizim olana sahip çıkmak ve hesap sormak için daha iyi bir sebep olamaz.

Metal sektöründe toplu iş sözleşmesi görüşmeleri sürüyor

0

Patron sendikası MESS ile metal sektöründe örgütlü sendikalar arasında 2 senelik yapılan toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri devam ediyor.

23-24 Kasım’da MESS ile sendikalar arasında yapılan 4. görüşme sonucunda 15 maddeden 5’i kabul edildi. Geri kalan maddelerde ise MESS’in ikramiyeler, çalışma saatleri, deneme süresi, fazla mesai, ödemeler gibi konularda işçilerin kazanılmış haklarını geriye götürecek talepleri reddedildi ve bu maddeler 7-8 Aralık tarihlerinde yapılacak bir sonraki oturuma ertelendi.

Ancak TL’nin görüşmeler sürecinde kaybettiği değer, artan enflasyon ve derinleşen krizle beraber taslakların oluşturulduğu ve ilk toplantının yapıldığı 12 Ekim tarihinden bu yana istenen zam oranlarının ne kadar güncel olduğu tartışma konusu.

Birçok işçi için taslaklarda istenen zam oranı oldukça yetersiz, Türk Metal yüzde 29, Birleşik Metal-İş ve Özçelik İş ise yüzde 31 zam oranı ile taslakları hazırlamıştı. Tüm sendikaların zam talepleri pazarlıksız kabul edilse dahi mevcut yoksulluk sınırının altında kalan maaşlara tekabül ediyordu. İktidarın son süreçteki para politikası ile TL’nin kaybettiği rekor değerle birlikte artık talep edilen zamlar ve ücretler insanca bir yaşamı sağlama olanağını yitirmiş görünüyor. Şu anki taslakların imzalanması, işçilerin sefalet ücretlerinde çalışacakları anlamına gelmektedir. Sendikaların her şeyden önce taslakların güncelliğini yitirdiğini ilan ederek yeni taslaklar hazırlaması ve bu taslağı işçilerin talepleri doğrultusunda oluşturması gerekiyor.

Bir başka nokta ise enflasyon oranlarını açıklayan TÜİK’in güvenirliğini yitirmesi. Gerçek enflasyon oranlarının yüzde 50’lere dayandığını da göz önüne alırsak, diğer altı aylarda istenen enflasyon zammının güncellenmesi ve gerçek enflasyon baz alınarak hazırlanması gerekmekte.

İktidarın ülkeyi krizden çıkarmak için bulduğu yöntem Türkiye’yi ucuz işçi cennetine çevirerek yabancı sermayenin yatırım yapmasını ummak. Bu, Türkiye’deki patronların da işine gelen ve hoşlarına giden bir politika. MESS’te örgütlü patronlar da yaşanan son gelişmelerle birlikte mevcut taslaklardan oldukça memnunlardır. Ancak işçiler için bu sözleşme daha şimdiden sefaletin ilanı anlamına gelmekte. Metal sektöründe çalışan işçiler, sendikalarına baskı yaparak ve gerekirse üretimi durdurarak kendilerini yoksulluğa mahkûm etmek isteyen MESS’e karşı durmalı ve insanca yaşayacak ücretler için gerekirse sendikal bürokrasiyi de karşılarına alarak mücadeleyi büyütmeliler.

Hindistan’da çiftçilerin direnişi hükümete geri adım attırdı

0

Hindistan başbakanı Narendra Modi 19 Kasım’da tarım işçilerinin bir yılı aşkın süredir protesto ettiği yasaları geri çekeceğini açıkladı ve protesto amacıyla kamp kuran çiftçilere evlerine geri dönme çağrısı yaptı. Tarım reformu olarak geçen söz konusu yasalar geçen yıl eylül ayında dayatılmıştı ve Modi, bu üç yeni yasanın tarımı modernleştirmenin yanı sıra çiftçilerin gelirini artıracağını ve onlara piyasada yeni olanaklar sağlayacağını iddia etmişti. Halbuki bu yasalar tarım sektöründeki pazar ve fiyat kontrolünü yıkmak, devlet denetimi ve desteğini ortadan kaldırmak, çoğunun toprağı bile olmayan tarım emekçilerini dev tekellerle rekabete itmek ve büyük şirketlerin daha fazla kâr elde etmesi anlamına geliyordu. Böylece Modi’ye yasaları iptal ederek geri adım attıracak en uzun soluklu çiftçi ayaklanması gerçekleşti. Bu süreçte çiftçiler kitlesel grevler ve mitingler de düzenledi. Çiftçilerin direnişi, ülkedeki gençlik ve kadın örgütleri dahil çeşitli sektörlerden de büyük destek gördü.

Geçen yıl 26 Kasım’da ülkenin dört bir yanından on binlerce çiftçi Yeni Delhi’ye yürümüş, polisin engeliyle karşılaşınca şehrin etrafında kamp kurmuştu. Modi, “eve dönün” çağrısını çiftçilerin neredeyse bir yıldır yaşamak zorunda kaldıkları bu kamplar için yaptı. Hükümetin bu geri adımının yaklaşan seçimlere dönük göz boyama amaçlı bir hamle olabileceği konusunda temkinli olan çiftçiler Modi sözünü tutana ve 29 Kasım’da karar parlamentoda onaylanana kadar kamplarda kalmaya devam ederek eylemlerini sürdürdüler.

Hindistanlı emekçiler, tarım yasalarının geri çekilmesini tarihi bir zafer olarak değerlendiriyor. Ancak çiftçilerin ısrarcı olduğu başka talepler de var: Protestolara katıldığı için suçlanan çiftçilerin hakkındaki davaların düşürülmesi; protestolar sırasında hayatını kaybeden yaklaşık 700 (sendikaların verilerine göre) çiftçinin yakınlarına tazminat ödenmesi; İçişleri Bakanı Ajay Mishra’nın, oğlu protestolarda dört çiftçinin ölümünden ve onlarcasının yaralanmasından sorumlu tutulduğu için görevi bırakması; tüm ekinler için asgari destek fiyatının (Hindistan’da çiftçinin korunması amacıyla merkezi hükümet tarafından belirlenen asgari fiyat güvencesi) yasal olarak garanti altına alınması.

Hindistan nüfusunun neredeyse yarısı tarım ile geçinirken tohum, gübre ve yakıt fiyatlarındaki artışla beraber işçi düşmanı politikalar da tarım emekçilerinin belini büküyor. Emekçiler borç, yoksulluk, hastalık gibi nedenlerle intihar ediyorlar. Özellikle çiftçi intiharları Hindistan’da çok yaygın bir olgu haline gelmiş durumda. Resmi verilere göre 1995-2015 yılları arasında 300 bini aşkın çiftçi intihara teşebbüs etti. Modi’nin partisi BJP’nin seçim vaadi olarak çiftçilerin gelirini ikiye katlayacağını taahhüt ettiği 2019 yılında intihara teşebbüs eden çiftçi ve tarım işçisi sayısı 10 bin civarındaydı. Bu çaresizliğe, açlığa, yoksulluğa ve aynı zamanda aşırı sağcı Modi hükümetine karşı direnen Hindistanlı emekçiler ve sendikalar şimdi de tüm işçi düşmanı yasaların lağvedilmesi için mücadeleyi sürdürecekler.

Bel Karper grevi 200. gününde kararlılıkla sürüyor

0

Tekgıda-İş’te örgütlü Bel Karper işçilerinin, patronun sendika düşmanlığına karşı çıktıkları grev sürüyor. Sendika hakkı ve toplu iş sözleşmesi (TİS) için başlattıkları mücadelede Bel Karper grevi bugün (2 Aralık 2021) 200. gününe girdi. İşçiler, bu süre içerisinde patronun tüm saldırılarına, grev kırıcı girişimlerine, kolluk kuvvetlerinin saldırılarına ve devlet kurumlarının patron yanlısı tutumlarına rağmen geri adım atmadan mücadeleyi sürdürmeye devam ettiler.

Bel Karper grevinin 156. gününde patron, işçilerin mücadelesi sonucunda TİS masasına oturmayı kabul etti ancak süreç henüz bitmiş değil. Patronun TİS masasına oturduktan sonra bile işyerine işçi sokmaya çalışarak grev kırıcılığı yapması işçilerin kararlı mücadelesiyle engellenmişti. 200 günün ardından işçiler, sendika fabrikaya girene ve TİS imzalanana kadar mücadeleyi sürdürmekte kararlılar.

Çünkü bu mücadelenin ardında önemli bir birikim mevcut. 20 yıla yakındır süren sendikal örgütlenme çabaları, sendika yetkisi için mahkemelerde geçen 6 yıl, yetkinin alınmasının ardından patronun işçileri işten çıkarmasına karşı sürdürülen 3 aylık direniş ve bugün 200. gününe girilen grev!

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, onurlu bir yaşam ve ücret için anayasal hakkını kullanarak sendikalı olan ve mücadele eden Bel Karper işçilerini selamlıyor, mücadelelerin sonuna kadar yanlarında olduğumuzu bir kez daha belirtiyoruz.

Bel Karper işçilerinin dediği gibi:

“Hak verilmez alınır, doğru. Ama nasıl alınır? Örgütlü güçle! İşte o güç burada, Tek Gıda Bel Karper grev çadırında! O zaman bir kez daha söyleyelim: Yaşasın örgütlü mücadelemiz!”

Yaşasın Bel Karper işçilerinin mücadelesi!

Bütüncül bir emek ittifakı önündeki zorlukları aşmalıyız

0

Bu köşede bir önceki yazımızda; “olağanüstü dönemler olağan dönem politikalarıyla sürdürülmemeli” anlayışını doğru bulduğumuzu, 2023 seçimleri sürecinde kendimizi bu gerçekliğe göre konumlandırmaya çalıştığımızı, dolayısıyla bu dönemde cephe/ittifak politikasını bir sınıf sorumluluğu ve görevi olarak gördüğümüzü ifade etmiştik.

Tekrar altını çizelim: Bize göre sol/sosyalistler için 2023 seçimleri öncesinde bir emek cephesi/ittifakı oluşturmak, bireysel/grupsal bir tercih ve/veya taktik değil, sınıf mücadelesinin güçler dengesinin ve olası yeni dönemin getireceği muhtemel yanılsamaların karşısında zorunlu bir devrimci işçi sınıfı politikasıdır.

Bu açıdan bakıldığında, geride kalan bir ay içinde sol/sosyalist cenahta cephe/ittifak politikaları üzerine yaşanan gelişmeler ortaklık zeminlerinin güçlendirilmesinden öte ayrışma ve mesafelenme tutumlarıyla daha çok öne çıktı.

Kuşkusuz, tarafların gerekçeleri yok sayılamaz. Her birini kıymetli buluyoruz. Lakin öznel tercihler nesnel gerekliliklerin üzerine de çıkmamalı. Grupsal öncelikler işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin acil ihtiyaçlarına ikame edilmemeli. Ölçüt, sınıf mücadelesinin zorunluluklarına göre oluşturulmalı.

Örneğin olası bir emek cephesinin sermayeden ve bürokrasiden bağımsız bir sınıf ittifakı anlayışıyla kurulmasında çoğunluğumuz hemfikir oluruz. Bu temelde bir ayrışma yaşanırsa bu doğrudan devrimci-reformist program temelinde bir ayrışma olur. En geniş birliği kuralım diye sınıf uzlaşmacı-işbirlikçi bir pozisyonu tabii ki kabul etmeyiz. Reformist programın karşısında devrimci programı savunuruz.

Bununla birlikte bir emek ittifakı kurma ve bir sınıf cephesi oluşturma politikası onu kuran partilerin kendi programlarının önceliklerine, tercihlerine de indirgenemez. Bu yapıldığında, onun kuranlar ne isim verirlerse versinler, aslında kurulan bir emek ittifakı/cephesi olmaz, sadece onu oluşturan partilerin işbirliği olur. Bu da kendine göre bir politikadır, kıymetlidir ama isimleri değiştirmek gerçeği değiştirmez.

Bu karmaşanın büyük oranda mevcut rejimi ve sorunları tarif etmekteki farklılıklardan, önceliklerden ve buna bağlı olarak çıkış ve/veya kopuş için önerilen farklı politikalardan kaynaklandığı söylenebilir. Bunu fazlasıyla konuşmaya, tartışmaya ihtiyaç var.

Şu aşamada Marx’ın “aldatıcı, iğva edici iyimserlik gerçek kötümserliktir” alıntısını tersyüz ederek soralım: Sol/sosyalistlerin neredeyse hemen hepsi mevcut tabloyu alabildiğine koyu karanlık tasvir ederken, karanlığın perdesini yırtmayı bir zorunluluk olarak görürken, nasıl olup da bunu sağlamanın en temel yolu olan sınıfın acil/asgari talepleri temelinde birlik ve ittifak pratiğini gereğince, yeterince hayata geçir(e)miyoruz?

Günümüz benzeri zor zamanlarda devrimci bir iyimserlik için en çok ihtiyaç duyacağımız şey kendimize dönük de sahih bir politika olsa gerek.

Sorumlu Rus oligarşisi: Sibirya’da maden patlamasında 52 emekçi öldü

0

25 Kasım günü, Sibirya’da bulunan Kemerovo maden bölgesindeki Belovo’da, bir madendeki metan gazı patlaması sonucunda 52 kişi öldü. Ölenlerin 5’i arama kurtarma ekibindendi. Yangından kaynaklanan artan karbonmonoksit dumanı seviyeleri ile patlama riski oluşturan metan birikimi, kurtarma operasyonunu bir süre durdurdu. Kurtarma operasyonunun birkaç saatliğine durduğu sıralarda, enkaz altındaki 35 maden işçisi kurtarılmayı bekliyordu.

Kemerovo valisi Sergei Tsivilyov, Listvyazhnaya madenindeki patlama sırasında, içeride 285 işçi olduğunu tespit ettiklerini belirtti. Rusya Acil Durum Bakanlığı ise yüzeye 239 kişinin çıkarıldığını kaydetti. Aralarında ağır yaralılar da olmak üzere yaralanmış olan 63 işçinin tedavisi sürüyor.

Başkan Vladimir Putin, ölen işçilerin yakınlarına başsağlığı dilerken, hükümetinin gerekli adımları atacağını kaydetti. Ancak Putin’in bu açıklaması, maden işçilerinin içini rahatlatmaktan uzak. 2016’da bir kömür madeninde yaşanan bir dizi patlamanın ardından 36 maden işçisi ölmüş, hükümet yine gerekli adımları atacağını söyleyerek, ülkenin 58 kömür madeninde teftişe çıkmış ve bunların 20’sinde güvenlik önlemlerinin alınmadığını deklare ederken, gerekli önlemlerin alınması yönünde adım atmamıştı.

Hükümetin enerji patronlarının sermaye birikimini odağına alan bu politik yönelimi, yine Kemerovo bölgesinde bulunan Raspadskaya madenindeki 2010 senesinde yaşanan patlamanın neticesinde 91 maden işçisinin ölmesinin ve 100’den fazla işçinin de yaralanmasının başlıca sebebiydi. 2007 senesinde de, yine Kemerovo maden bölgesinde yaşanan bir maden patlaması, 100’ün üzerindeki maden işçisinin canını almıştı. Verilere göre 2003 ile 2010 seneleri arasında Kemerovo’da beş büyük maden kazasında 270 işçi öldü.

Rus medyasında yer alan haberlere göre 52 emekçiye mezar olan Listvyazhnaya madeninde yalnızca bu sene, 127 kez yapılan teftişlerde 914 sağlık ve güvenlik ihlali olduğu saptanmış ve bu ihlaller dolayısıyla madendeki üretim dokuz kere durdurulmak zorunda kalınmıştı. Madenin çalışan bir havalandırma sistemi veya yangın alarmı bulunmamaktaydı.

Madenin sahibi olan SDS-Ugol Kömür Şirketi, 37 bin dolar gibi komik bir para cezasına çarptırıldı. Hâlbuki şirket, sadece 2020 senesinde 11,06 milyon dolar kâr edip, sahiplerine 120 milyon dolar gelir getirmişti. Şirketin sahipleri olan Vladimir Gridin ve Mikhail Fedyaev, Rusya’nın en zengin 100 kişisinin arasındalar; yani Rusya işçi sınıfları ile Doğu Ukrayna, Kırım ve Suriye’nin yağmalanmasından nemalanan Putin önderliğindeki Rus oligarşisinin bir parçasılar.

Katliamın sorumluları arasında SDS-Ugol Kömür Şirketi sahipleri bulunuyor olsa da, Kemerovo Merkez Bölge Mahkemesi, sadece Listvyazhnaya madeninin müdürü Sergei Makhrakov, yardımcısı Andrei Moostvov ve bölüm amiri Sergei Gerasimenok’u tutuklamakla yetindi. Mahkeme bu kişileri suçlu bulursa, yalnızca yedi yıl hapis yatacaklar.

Yapılan soruşturmada ortaya çıktı ki, patlamadan önceki cuma günü (19 Kasım), madenciler madendeki yüksek metan seviyesinden şikâyetçi olmuşlar. Ancak ne maden yönetimi, ne yerel hükümet ne de şirket merkezi bu şikâyetin gerektirdiği önlemleri almak noktasında adım atmış. Dahası, yine yapılan soruşturmada madende 14-15 Kasım gecesi bir yangın çıktığı, ancak bu yangının sebeplerinin üzerine de gidilmediği anlaşıldı.

Kocası ölen maden işçilerinden biri olan Inna Piyalkina gazetelere şöyle konuştu: “Metan gazı limiti aşılmıştı. Kocam her gün işten eve geldiğinde, bu işin sonunun iyi olmayacağını söylemeye başladı. Limit o kadar aşılmıştı ki tüm sensörler uyarı sesi veriyordu.”

Piyalkina şöyle devam ediyor: “18 yıl önce bu madende bir patlama oldu ve 13 kişi öldü. Bütün köy deliye döndü. Bir de 46 madenciyi nasıl gömeceklerini bir düşünün.” Piyalkina’nın da belirttiği toplumsal huzursuzluktan çekinen yerel savcılık 26 Kasım’da yaptığı açıklamada, bölgedeki diğer madenlerde güvenlik kontrolleri yürüttüğünü ve altı şirkette bulunan ihlallerle ilgili 28 dava açtığını söyledi.

Rusya maden işçilerinin adeta sermaye tarafından organize edilmiş bir kırımdan geçiriliyor olmasının tarihsel ve politik sorumluları bugünkü Rus oligarşisi ile onların ayrıcalıklarını restore etmek noktasında rol oynamış olan eski Stalinist bürokrasidir. Zira 1917’deki yeni Sovyet hükümeti, kurulmasından daha birkaç gün sonra, 13 Kasım’da sağlık hizmetlerini sosyalleştirip işçilere tam kapsamlı bir sigorta getiriyor ve sigortalı işçilerin sigorta kurumları üzerindeki kontrolünü tesis ediyordu. 1922’de çıkarılan iş kanunuyla, sendikalar ile sağlık komitelerinin onayı alınmadan sanayi tesisleri ile madenlerin açılması yasaklandı. 1923 yılında da Meslek Hastalıkları Enstitüsü kuruldu.

Rusya işçi sınıfının bütün bu kazanımları Stalinist bürokrasi eliyle yok edildi. Bu kapitalist restorasyoncu çizgi Putin önderliğindeki Rus oligarşisinin, maden işçilerinin kanı üzerinden sermaye birikimini güvence altına almasını sağladı. Bugün, hem maden işçilerinin rejim eliyle sistematik bir şekilde öldürülmesinin önüne geçilebilmesi için, hem de rejimin almadığı sağlık önlemleri dolayısıyla Rusya’da Covid-19’dan her gün 1200 insanın ölüyor olmasının engellenebilmesi için, 1917 deneyiminin yakıcı dersleri hatırlanmalı.

***

Editörün önerdikleri:

Yurtiçi Kargo’da işe iade davaları kazanıldı

0

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’nın (TÜMTİS) uzun zamandır örgütlenme çalışması yaptığı Yurtiçi Kargo’da sendikalı oldukları için işten atılan işçilerin işe iade davaları kazanımla sonuçlandı.

Daha iyi çalışma koşulları ve daha iyi ücretler için Yurtiçi Kargo işçileri sendikalı olmaya karar vererek TÜMTİS’te örgütlenmeye başlamışlardı. Ancak Yurtiçi Kargo patronu sendikalaşan işçileri çeşitli sebeplerle farklı zamanda işten çıkartarak sendikalaşmanın önüne geçmeye çalıştı. İşe iade ve tazminat davası açan işçilerin davası aylar sonra sonuçlandı ve ayrı ayrı görülen davalar sonucunda işçilerin büyük bir çoğunluğu sendikal tazminat, işe iade ve kayıp zaman ödemelerini kazandılar.

Tüm davaların işçilerin lehine kazanılması aynı zamanda Yurtiçi Kargo’nun işçileri hileli bir şekilde çalıştırdığının da ispatı oldu. Yurtiçi Kargo, acenteler ve taşeron şirketler aracılığı ile kendi işlerini başka firma isimleri altında yaptırarak işçilerin temel haklarına saldırıyor ve bu yolla da sendikalaşmanın önüne geçmeye çalışıyordu. Mahkeme sonuçları ile taşeron firma adı altında çalışsa dahi işçilerin Yurtiçi Kargo işçisi olduğu resmileşmiş oldu.

Her ne kadar mahkeme işçilerin lehine sonuçlansa da mücadele devam ediyor. Yurtiçi Kargo hâlâ sendikalaşmaya karşı çeşitli taktikler kullanarak işyerinden sendikayı uzaklaştırmaya çalışıyor. Buna ek olarak, davaların farklı mahkemelerde görülmesi sonucu her işçi sendikal tazminat kazanamadı. Sendikal tazminat kazanamayan işçilerin işyerinde sendikal mücadelenin öncülüğünü çeken işçiler olmaları ise yalnızca mahkeme kararları ile mücadelenin kazanılmayacağının ve mevcut hukuk düzeninin tüm kanıtlara rağmen her zaman işçilerin yanında olmayacağının bir göstergesi olarak değerlendirilmeli.

İşçiler, meşru mücadelelerini yalnızca mahkeme salonlarında değil iş arkadaşlarıyla kurdukları birliktelikler ile işyerlerinde kazanacaklar ve patronların bütün hilelerini yeneceklerdir. Yurtiçi Kargo’ya sendika girene ve insanca çalışma koşulları sağlanana dek mücadele sürecek!

Halk bu rejime “Defol!” diyor

0

Hayat pahalılığına ve giderek derinleşen yoksulluğa karşı tepkiler yaygınlaşıyor. Pek çok büyük kentte insanlar tencere-tava çalarak “Zamlara Hayır!”, “Zamlar Geri Alınsın!” sloganlarıyla sokaklara çıkıyor. İktidarın ekonomik politikaları protesto ediliyor.

Bu arada Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) birkaç haftadır işyerlerinde “Geçinmek İstiyoruz!”, “Gelirde Adalet, Vergide Adalet!” pankartlarıyla eylemler yapıyor, çeşitli meydanlarda iktidarın halkı yoksullaştırma politikalarını eleştiren basın açıklamaları okuyor. Bir yandan da Türk-İş ve Hak-İş sendikalarını ortak mücadeleye davet ediyor.

Öte yandan CHP ve İYİ Parti liderleri çeşitli kentlerde mitingler yapmaya başladılar. Bir anlamda halkın kendiliğinden başlattığı protestoları, seçim propagandasına dönüştürmeyi hedefliyorlar.

Yıkım derinleşiyor

Halk bu iktidarı nasıl protesto etmesin ki? Ülke toplam servetinin yüzde 42,5’ine sahip olan en zengin yüzde 1’lik kesim kârlarına kâr katmaya devam ediyor. Bu yılın ilk dokuz ayında, Türk Telekom, THY, Ford Otosan gibi işletmeler ve Akbank ve Garanti Bankası gibi bankalar milyarlarına milyarlar kattı.

Ama öte yandan aynı dönemde, enflasyonun hızlı bir şekilde yükselişi, TL’nin değer kaybının yoğunlaşması, hayat pahalılığının her geçen gün tırmanmasına, temel gıda ve tüketim maddelerinin sürekli olarak zamlanmasına ve emekçilerin eline geçen ücretin devamlı olarak erimesine, yoksulluğun derinleşmesine yol açtı.

Ve tabii ücretli çalışanların, emeklilerin eline geçen tutar 2021 yılı başına göre yüzde 45 oranında değer kaybederken, yani biz emekçiler çalıştıkça zarar ederken, bir avuç zengin yüzde 120’lerle ifade edilen kârlar elde edebildi.

Bugün Türkiyeli işçiler, çalışma şartları hep eleştiri konusu olmuş Çinli işçilerden bile daha düşük ücretlere mahkûm edilmiş durumda.

Emekçi halk “Artık Yeter!” demekte sonuna kadar haklı.

“Hükümet İstifa!” (mı?)

Bazı protestolarda hükümet istifaya davet ediliyor. Ama ortada bir hükümet yok ki! Zaten yeni baskıcı anayasayla hükümet sistemi kaldırılmış ve onun yerine Tek Adam rejimi getirilmiş durumda. Yani ülkeyi emperyalist sermayeye bağımlı kılan, “yerli ve milli” egemen kesimlerin kasalarını doldurmasına hizmet eden ve halkı açlığa ve yoksulluğa iten iktidar bizzat Tek Adam’ın kendisi ve onun devlet kurumlarındaki değnekçileri.

Bakın bu rejimin politikası sonucunda ne oldu: Ülkeyi dış borca boğdular, toplam 446 milyar dolar. Ve sayelerinde dolar kurundaki 1 TL’lik yükselişin sonucunda bu borç 446,4 milyar TL artmakta. Sonuç mu? Emekçilerden toplanan vergilerle ödenen dış borçlar, iktidarın planlı saldırı politikaları uyarınca bir anda bizleri yeni borç yükleri altına sokuyor, dolar milyarderlerine milyarlar katıyor. Tam bir yağma.

Gene onların bu yağmacı politikaları sonucunda emekçilerin ücretleri eriyiveriyor, marketlerde ürünlerin fiyatları sürekli olarak artıyor, temel tüketim maddelerine kota getiriliyor ve hayat pahalılığı dayanılmaz boyutlara ulaşıyor. Ancak bunun karşısında, egemen sınıfların, bir avuç zenginin kârlarını yükseltmesi iktidar tarafından garanti altına alınıyor.

Dolayısıyla gitmesi gereken bizzat bu rejimin kendisi.

Nasıl göndermeli?

Ne Tek Adam istifa eder, ne de onun kabinesi. Zaten yeni sistemde Tek Adam’ın altındakiler istifa edemiyor. Ancak Tek Adam altındakileri “görevden alıyor”. Bazı sözde bakanları değiştirip imaj tazelemeye gidebilir mi? Olabilir, ama bu da onu kurtarmaz, zira bütün kararları o tek başına alıyor. Uygulayıcı zavallıları değiştirse bile sorumluluktan kurtulamaz halkın gözünde.

Bu arada AKP içindeki bazı milletvekillerinin, tekrar seçilememekten korktukları için partiden istifa edecekleri söyleniyor. Böylece bir erken seçime gidilebileceğinden bahsediliyor. Ama emekçi halk, bugün kendisini yoksulluğa itişin altında imzaları bulunan suçluların inayetine bel bağlayamaz, bağlamamalı.

Bazı protesto gösterilerinde “genel grev” sloganı atılıyor. Halk protestolarının ve eylemliliğinin, işçi sınıfının başını çekeceği örgütlü ve süresiz bir genel grev etrafında birleşmesi durumunda, elbette iktidarın ve rejimin dayanacak gücü kalmazdı. Ne var ki, genel grevi örgütleyebilecek durumdaki sendikalar bu tür bir mücadeleden şimdilik uzak duruyor. DİSK bir genel grev çağrısı yapmıyor, yerel protestolarla yetiniyor. Türk-İş, “siyaset üstü sendikacılık” anlayışıyla iktidara karşı gelmekten çekiniyor. İşçilerin mücadelesinin kendisinin kontrolünden çıkması ihtimalinden korkuyor. Hak-İş ise zaten Tek Adam yanlısı; onun ekonomik politikalarının “işverenlere verdiği zarardan” söz etmenin pek ötesine geçmiyor.

CHP ve İYİ Parti ise, bırakın genel grevi, sokak protestolarına bile karşılar. Bunları “provokasyon” diye niteliyorlar. “Aman halk sokağa dökülmesin!” diyorlar. “Bizim düzenleyeceğimiz mitinglere gelin, bu yeter” diyerek, halkın öfkesini seçim faaliyetleri içinde eritmek istiyorlar.

Oysa, işçi ve emekçi kesimlerin öfkesi ortak ve birleşik bir örgütlü eylemliliğe dökülmedikçe (grevler, halk mitingleri, yürüyüşler ve her türlü halk protestosu), ne bu rejim kendiliğinden çekip gider, ne erken seçim olur, ne de (seçim olsa bile) emekten yana bir iktidar kurulabilir. Emekçi halkı örgütlü bir seferberliğe sokma gücüne sahip, ama bu görevden şiddetle kaçan tüm parti, sendika ve diğer türden emekçi örgütleri, yarın iktidar değişse bile emekçiler üzerindeki sömürü sisteminin devam ediyor olmasının sorumlusu olacaklardır.

Yerine ne koymalı?

Parlamentoda temsil edilen büyük muhalefet partileri, Cumhurbaşkanlığı sisteminin yerine “güçlendirilmiş parlamenter sistemin” kurulmasını savunuyorlar. Ve bunu bir seçimle başarabileceklerini düşünüyorlar. Oysa birincisi, bunu gerçekleştiremeyecekler, zira seçimi kazansalar bile, Anayasa’yı değiştirebilecek güce sahip olamayacaklar. Mevcut başkanlık sistemi altında var olmaya çalışacaklar.

İkincisi, ve daha önemlisi, emekçi halkın çıkarı emekten yana bir Anayasa ve emekten yana bir iktidarın kurulmasındadır. Bu ise, basit bir seçimle ve alışıldık milletvekillerinden oluşan bir parlamento ile değil, ancak emekçilerin ağırlıklı olarak temsil edildiği bir Kurucu Meclis aracılığıyla gerçekleştirilebilir.

O halde bütün örgütlenmemiz ve seferberliğimiz, sıfır barajlı ve bütün emek örgütlerinin serbestçe katılacağı bir Kurucu Meclis seçimine yönelik olmalı. Tek Adam rejimi ne kadar baskı yaparsa yapsın, eğer bir İşçi ve Emekçi İttifakı kurulabilirse, hem böylesi bir seçime hem de onun sonucunda Emekten Yana Yeni Bir Anayasa’yı yapabilecek bir Kurucu Meclis oluşumuna ulaşabiliriz.

Tek Adam rejiminin yerine koyacağımız ve emekten yana bir iktidara ulaşabileceğimiz mücadelenin yolu buradan geçiyor.

Peru: Ne başkanlığın azli ne de neoliberal devamlılık!

0

Birleşik İşçi Partisi (Partido de las y los Trabajadores Uníos), İUB-DE Peru seksiyonu

Patricia Chirinos ile birlikte en gerici ve geri neoliberal partilerden (Fuerza Popular, Renovación Popular ve Avanza País) seçim sahtekârlığı ve darbe çağrısı yapan, ülke ekonomisini iflas etmiş görmeyi uman 27 aşırı sağcı kongre üyesi, son seçimlerde değişim yönünde oy veren emekçileri “eğitmek” için, şimdi Pedro Castillo’yu görevden almak adına hükümetin azledilmesini önlerine koydular; ancak bu önergenin görüşülmesi için 52, onaylanması için 87 oya ihtiyaç var.

Azil önergesinin kabul edilecek hiçbir temeli bulunmamakta. Bu önergenin argümanları savunulamaz ancak buradaki sorun sadece yasal değil, her şeyden önce politiktir. Kongresel Direniş (Resistencia Congresal) grubunda temsil edilen aşırı sağ, ülke için bir alternatif olmaya çalışıyor. Bu aşırı sağ nesnel olarak, hükümetin büyük kapitalistler ve kapitalistlerin gerici siyasi güçleriyle (APP, SP, PM ve Lescano liderliğindeki AP) anlaşma ve uzlaşma politikasını sürdürmesinin bir sonucu olarak yaptığı hatalardan besleniyor.

Büyük kapitalistler (ulusal veya yabancı burjuvazi) ticari işlemlerini ülkeden daha fazla önemsiyorlar; bu yüzden patron sendikaları azli desteklemiyor. Ancak bu azil tehdidinin hükümeti daha da evcilleştirmeye hizmet edeceğini, kulaklarını çekeceğini ve ona şöyle bağıracağını düşünüyorlar: Madenleri kapatma! Gazıma dokunma! Dış borcunu öde! Fujimori Anayasasını değiştirme! Ve hükümet de bunun karşısında pes etmeye devam ediyor.

Mevcut faşist önerinin daha da ilerlemesi, eğer bundan böyle bu öneriyi bir işçi hükümetine ulaşmak adına emekçilerin seferber edilmesini sağlamak yoluyla durduramazsak, ülkenin karşı karşıya kalabileceği gerçek bir tehlikedir.

Azil saldırısını durdurmalı ve aşırı sağı yenmeliyiz ama aynı zamanda Castillo’dan emekçilerin, And ve Amazon’daki yerli toplulukların beklediği değişim vaatlerini yerine getirmesini de talep etmeliyiz!

Sorun sadece sağın ne yaptığı değil, aynı zamanda hükümetin eylemsizliğidir. Reformist sol, hükümeti savunmak için işçilerin birliği ve bu işçilerin Castillo’ya koşulsuz destek vermesi çağrısı yapıyor. Herkesi seçimlerde sağı mağlup eden oylama sonuçlarını savunmaya, faşist sağı durdurmaya çağırıyoruz ve hükümetin kampanya vaatlerini yerine getirmesi için büyük kapitalistlerle mevcut anlaşma ve uzlaşma politikasını terk etmesini talep ediyoruz: Gazın kamulaştırılması, ücretlerin artırılması, işten atılanların ve işi askıya alınanların işlerine geri alınması, CAS personelinin ve öğretmenlerin atanması ve Fujimori anayasasının değiştirilmesi.

İşçi Partisi-UNÍOS’tan, herhangi bir azil veya darbe girişimini yenmenin tek yolunun, kitlelerin konuşmalarla değil, gerçeklerle seferber edilmesi olduğuna dikkat çekiyoruz.

Bay Castillo, emekçilerin gücüne güvenin, büyük kapitalistler ve sağcı sektörlerle yaptığınız kötü anlaşmalardan vazgeçin; özetle, ülkenin işçileri ve yoksulları için yönetmeye başlayın.

***

Editörün önerdikleri:

Fransız sömürgelerinde antiemperyalist mücadele yükselirken, reformist Mélenchon Fransız Guyanası’nı ziyaret etti

0

Kasım ayının son haftasında, Burkina Faso’nun kuzey bölgesinin en büyük kenti Kaya’da, ülkedeki Fransız varlığına karşı protestolar düzenleyen kitleler 60 araçlık ve 100 askerlik bir konvoyu günler boyunca yolda tutarak “rehin aldı”. Bu konvoy, Fransız emperyalizminin Barkhane Operasyonu kapsamında Fildişi Sahili’nden Afrika’nın batısındaki Nijer’e silah taşıyordu. Fransa Barkhane Operasyonu’nu 2014’te İslamcı gruplara karşı başlatmıştı. Bu operasyonun karargâhı bugün Çad’da bulunmakta. Bu operasyon aracılığıyla Fransız emperyalizmi Afrika ile Ortadoğu’daki, ama özellikle de Sahel bölgesindeki ekonomik ve askerî ayrıcalıklarını muhafaza etmeye ve bunları derinleştirmeye çalışıyor.

Macron 2017’de Burkina Faso’yu ziyaret ettiğinde şöyle konuşmuştu: “Fransız askerleri hakkında yapmanız gereken tek şey var: Onları alkışlayın.” Ancak sömürge halklarının tercihi, bu işgalci askerleri alkışlamaktan yana değil. Sadece Burkina Faso’da değil, Mali ile Nijer’de de Fransız askerî varlığına dönük kitlesel hoşnutsuzluklar dışavurulmuş durumda. Bunun başlıca iki sebebi var: 1.) Fransız emperyalizminin varlığı cihatçılığı zayıflatmıyor, aksine güçlendiriyor ve 2.) bu emperyalizmin yeraltı ve üstü kaynaklarını kendi çokuluslu firmaları aracılığıyla sömürüye tabi tutması, bölge halklarını ve emekçilerini yoksulluğa ve kıtlığa sürüklüyor.

Fransızca yayın yapan FranceInfo’ya bir eylemci şöyle konuşuyor: “Fransız ordusuna ihtiyacımız yok. Cihatçılara karşı kendimi savaşabiliriz.” Yoksul halkın gericiliğe karşı mücadeleyi kendi ellerine almak istemesi boşuna değil. Kasım ayının ortasında, ülkenin kuzeyindeki Inata’da yaşanan son terörist saldırı 20 kişinin canını aldı. 2005’ten bu yana Burkina Faso’da cihatçıların öldürdüğü insan sayısı 1000’i aşmış vaziyette.

Burkina Faso’da Fransız emperyalizmine karşı seferberlik patlak vermeden bir ay önce, yani Ekim ayının son haftasında, Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) isimli reformist örgütün lideri Jean-Luc Mélenchon, bir başka Fransız sömürgesi olan Guyana’yı ziyaret ediyordu. Mélenchon, Macron’un seçildiği 2016 seçimlerinde, kendisinin önderlik ettiği LFI ile yüzde 19.58 oranında oy almıştı. LFI’nın kuruluşundan önceki 2012 seçimlerinde ise Mélenchon, Sol Parti (PG) ile Fransız Komünist Partisi’nin (PCF) ortak adayı olarak %11.10 oranında oy toplamıştı.

Mélenchon’un Guyana’ya ziyareti, sadece sömürgelerdeki mücadeleler yükselme eğiliminde olduğu için dikkate değer değil. Aynı zamanda, yine bir Fransız sömürgesi olan Yeni Kaledonya’da 12 Aralık’ta yapılacak olan bir bağımsızlık referandumu söz konusu. Yeni Kaledonya’nın bağımsızlığı 5 Mayıs 1998’deki ilk referandumdan beri gündemde; 12 Aralık’taki referandum ise üçüncüsü ve sonuncusu olacak.

Dolayısıyla Guadeloupe, Martinik ve Kanaki bölgelerinde, Fransız emperyalizmini tedirgin eden koyu bir huzursuzluk mevcut. Macron’un genel grevleri bastıran, Sarı Yeleklilere karşı Paris çatılarına keskin nişancılar yerleştiren, yoksulların bütün sosyal ve ekonomik haklarına kapsamlı bir saldırı başlatan ve Fransız ordusunun generallerini radyolar ve kamuya açık mektuplar üzerinden siyaset sahnesine davet eden bunak Bonapartizminin, sömürge halklarını Fransa’dan kopmamaları yönünde ikna etmekte kriz yaşadığı aşikâr. Bu nedenle bu krizi çözmek noktasında, Fransız emperyalizminin bir hizmetkârı olarak sol reformist Mélenchon’a büyük görevler düşüyor.

Mélenchon’un 20 ile 25 Ekim tarihleri arasında vuku bulan Guyana ziyareti ilginç bir seyir izledi: Mélenchon ilk olarak Guyana Uzay Merkezi’ni ziyaret etti, ertesinde Guyana Meclisi önünde bir konuşma yaptı, Ariane roketinin fırlatılmasında hazır bulundu ve daha sonra da Guyana’nın silahlı kuvvetlerinin birkaç operasyon tatbikatını takip ederek, bu kuvvetlere selamlamalarını iletti. Görüleceği üzere Mélenchon bir Fransız devlet görevlisi gibi karşılandı. Onun Guyana ziyareti, kendi siyasal hareketinin söz konusu sömürgedeki destekçileriyle bir buluşma değildi; sömürge valiliği ile Fransız devleti arasındaki üst düzey bir diplomatik jestleşmeydi.

Guyana Uzay Merkezi, Fransız emperyalizminin Guyana’nın zenginliklerini sömürmesinin hem merkezileştiği hem de sembolikleştiği bir kuruluş. Zaten Mélenchon’un katılımıyla uzaya fırlatılan Ariane roketi de, yörüngeye Fransız Silahlı Kuvvetleri’nin geliştirmiş olduğu bir iletişim uydusunu yerleştirmiş vaziyette.

Guyana’da 2017 yılında sarsıcı seferberlikler yaşanmış ve ülkenin Fransa’dan kopuşu gündeme gelmişti. Bu bağlamda 2017’den bu yana üzerinde çalışılmakta olan bir yasal süreç söz konusu. Mélenchon bu konuda da Fransız emperyalizminin çıkarlarını birinci plana koyarak, Guyana’ya anayasanın 74. maddesi uyarınca Avrupa Birliği’nde kalmalarını tavsiye etti. Latin Amerika’da bulunan Guyana 1946’dan bu yana AB üyesi sayılıyor ve para birimi de avro.

Mélenchon Guyana’dayken Peyi Radyosu’na verdiği röportajda, “Fransız toprak bütünlüğü” adına Brezilya ordusunu sınırları korumadığı için eleştirdi ve “yasalara, ülkelerin sınırlarına ve tabi vizelere saygı duyulması” gerektiğini kaydetti. Mélenchon’un silahlı kuvvetleri ziyareti ve silahlı kuvvetlerin helikopterleri eşliğinde kaçak altın madenciliğine karşı yapılan operasyonları havadan takibi de benzer derecede mide bulandırıcı şoven hezeyanlarla geçti. Guyana askerî güçleri, bölgedeki Fransız egemenliğinin temel aracı olma özelliğini taşıyor.

Fransa’nın “dünyanın en büyük ikinci denizler bölgesine” sahip olmasından gururlanan Mélenchon, aslında Fransız emperyalizmi adına ülke içinde hangi işlevi görüyorsa, dış politikada da o işlevi görüyor: Sahte sol söylemlerin arkasına sığınarak ve sömürülenler ile ezilen ulusları reformist vaatlerin peşine takarak, sömürge devrimlerinin ve Fransız devriminin sosyalist önlemlerini hayata geçirmesini engellemek. Mélenchon Fransız sömürgeciliği uğruna çalışarak, aynı zamanda sömürge halkları ile Fransız işçi sınıfını da birbirlerinden politik olarak koparmaya çalışıyor.

Fransız sömürgelerinin, demokratik devrimin görevleri aracılığıyla ulusal bağımsızlıklarına kavuşması, 20. yüzyıldan bugünlere miras kalmış olan bir görev. Ancak 1974 Portekiz Devrimi’nin de kanıtladığı üzere, sömürgelerdeki devrimler, daima fatihlerin evlerindeki altüst oluşları da gündeme getirir. Dolayısıyla Fransa’nın genel grevleri, Sarı Yelekliler hareketleri ve barikat savaşlarıyla, Fransız sömürgelerinde patlak veren halk seferberlikleri bir ve aynı mücadeledir. Enternasyonalistlerin görevleri ise bu bir ve aynı mücadelenin arasındaki sendikal ve politik köprüleri inşa edebilmektir.

***

Editörün önerdikleri:

Unity and division: What should the “Third Option” look like?

0

While the destruction caused by the palace regime in every field of life has been deepening every passing day, the disintegration process of the Palace coalition accelerates, and its social support further erodes. Discussions on the political system and early elections have become the main political agenda. In this process, the compositions and the political programs of both the People’s Alliance (of AKP) and the Nation Alliance (of CHP) are becoming clearer. This situation stimulates discussions on possible alliances/fronts within the left and the labor movement.

The powerful parties of the left/socialist movement from the EMEP (Labor Party), the TKP (Communist Party of Turkey), the Left Party to the TIP (Workers’ Party of Turkey) have recently started calling for the establishment of a front/alliance independent from both the People’s and the Nation alliances. The HDP also declared that a third alliance independent of the latter should be established. First, whatever the reason may be and despite being long overdue, the debates within the left movement regarding the necessity of establishing an alliance independent of the parties of the bourgeois order is an extremely positive development. As Newspaper Nisan and Workers’ Democracy Party, we will continue to dedicate our best efforts, as we have done so far, in the realization of this vital necessity of a workers’ front, which we have emphasized for years. However, we should be able to answer how it has become possible for these calls for unity/alliance within the leftist movement —which have suffered from popular frontist (advocating alliances with the so-called “progressive” bourgeois order parties) and/or narrow group-focused (putting the interests of their own groups ahead of the interests of the working class and the oppressed) perspectives for years— to gain traction now? Is it because the perspective of forming alliances with the “progressive” wing of the bourgeoisie has been abandoned? Or, have the narrow group-focused/sectarian perspectives been overcome? The answers to these questions are decisive in predicting the limits as well as the potentials of the current calls.

The main problem that has left a big mark on large sectors of the left/socialist movement in Turkey was substituting the principle of class independence with a perspective of forming a hopeless alliance/front with the CHP, which they considered as “progressive” and “social democrat.” During this recent period when the CHP has started shining as the biggest alternative to the oppressive and plundering Palace regime, the quest for an alliance with them was renewed once again and various left/socialist circles called for the CHP to break away from the right-wing parties and form an alliance with themselves and the HDP instead. When it became clear that the Nation Alliance aligned itself with the conservative, nationalist and Islamist parties, the leftist sectors hoping to tail after the CHP shelved their hope of forming a “democracy alliance” with the latter for the time being and started calling for the establishment of a “third option.” However, it would be too optimistic to say that these sectors of the left have finally begun to see the CHP as a party of the bourgeois order and that they have started defending the principle of ensuring the independence of the working class from the state and the bourgeois parties. Therefore, we can say that what pushed the popular frontist socialist parties to shift their position towards the establishment of a “third option” was the finalization of the CHP’s alliance with the right-wing parties, rather than a fundamental change in their position towards the CHP. Undoubtedly, there may be some overlaps between some of the promises of the CHP and the various urgent demands raised by the socialist movement. In certain concrete situations, even short-term possibilities of unity of action may be contemplated. However, if our goal is not to restore the capitalist order of misery, but to overthrow it instead, then what needs to be done is to build an alliance based on a break from the oppressive regime and capitalism. Therefore, we hope that this “calamity” will push the leftist movement to make a critical self-evaluation and give up its politics of alliance with the “progressive wings of the bourgeoisie.”

Another major problem of the left has been that some groups put their narrow interests before the medium- and long-term interests of the working class and the oppressed. This purports that discussions on possible alliances have almost always come to the fore only during election periods, and when they did so, the grounds for such alliance were reduced to negotiations over elections and candidates rather than ensuring the making of workers and the oppressed active subjects of politics. These short-term and sectarian politics neither healed the loss of blood experienced by the left nor contributed to organizing processes of workers. We hope that this current period of severe crisis that we are going through will be an opportunity to confront these shortsighted perspectives.

As the Palace regime plunges the country into a catastrophe, the vitality of the need for a “third option” independent from bourgeois alliances is more evident than ever. The socialist movement and labor organizations need an independent alliance that breaks away from politics of class cooperation and narrow group-focused perspectives to end the oppressive and anti-worker Palace regime. We insist that this vision should be the point of departure for the ongoing alliance/front discussions, and we will continue to make every effort in this direction.

İspanya: “Cádiz’deki süresiz metal grevinin yanındayız, bir adım geri atmak yok”

0

Lucha Internacionalista (Enternasyonalist Mücadele, İUB-DE İspanya Devleti seksiyonu)

16 Kasım Salı günü, Cádiz’deki süresiz metal grevi, toplu sözleşme müzakerelerinde yaşanan tıkanıklık nedeniyle yeni bir evreye sıçradı. Patron, ücretler ile haklarda güçlü kesintiler yapmak istiyor: İki ekstra ödemeyi ortadan kaldırmayı, çalışma saatlerini artırmayı, ikramiyeleri iptal etmeyi istiyor ve işçilerin zehirlenmesine yol açabilen, acı verici ve tehlikeli riskler karşısında gerekli sağlık önlemlerini almayı reddediyor; aynı zamanda uzmanların altında çalışacak olan yeni bir kategori oluşturmak istiyor. İşçiler, kasım ayında iki günlük grev çağrısında bulundular ve bu çağrı başarılı oldu. Ancak patronlar pes etmediler ve işçilerin aldığı birkaç toplantıdan sonra, resmi sendikalar olan CC.OO ve UGT’nin ortaya koyduğu engellere rağmen süresiz grev ilan edildi. Özellikle Cádiz Körfezi’nde süresiz grevin etkisi, güçlü seferberlikler ve polisle çatışmalarla birlikte sarsıcı oldu.

İşçiler, yıllardır içine sürüklendikleri sanayisizleşme sürecinin ve çalışma koşullarının kötüleşmesinin devam etmesini engellemek istiyor. İki Airbus fabrikası (biri kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı ve zorlu bir mücadele verdi), üç Navantia fabrikası (kamu tersaneleri) ve Dragados fabrikası, bölgede pratikte sanayiden geriye kalan tek yapılar. Farklı merkezi ve bölgesel hükümetler tarafından turizme açık bir taahhütte bulunuldu ve bu bölgenin tüm dokusunun değiştirilmesine izin verildi. Cádiz bölgesi, eyalette yıllardır en yüksek işsizlik oranlarına sahip olan eyalet.

Bu bölgede taşeron acımasız bir biçimde kullanılıyor ve tersanelerdeki başlıca eğilim de taşeron işçi çalıştırmak: Taşeron rejim, işçi haklarını büyük ölçüde yok eden bir silah olarak kullanılıyor. Binlerce işçinin yüzlerce şirkete bölünmesi, ana şirketin birimlerinin sürekli ihmali ve çoğu durumda işverenlerin akrabalarından ve güvendiği kişilerden seçilen taşeronların sendika delegelerinin sınırlı yetkileri, çoğunluğu geçici taşeron statüsünde çalışan işçileri, seslerini yükseltmeye ve örgütlenmeye yöneltti. Son anlaşmazlıklardan biri, işyerindeki resmi iş konseyi bunu yapmadığında bir işçi meclisi toplamaya cüret eden CTM sendikasından iki kişinin işten atılmasıyla yaşandı.

Anlaşmanın müzakere masası CC.OO ve UGT tarafından kontrol ediliyor. Ancak bu sürece Cádiz’in alternatif sendikalarının katılımı da çok önemli çünkü bu sendikalar mücadelelerini işçilerin seferberliğine ve işçi meclislerinin karar almasına dayandırıyorlar. Bu sendikalar, patronların lehine tavizlerde bulunmak konusunda uzun bir geçmişi olan hükümet yanlısı sendika merkezlerinin olası manevralarına güvenmiyorlar. Grevin çekirdeği Cádiz Körfezi’nde bulunmakta. Endülüs Cuntası, grevin eyalet genelinde güçlenmesini önlemek için her iki tarafı da arabuluculuk yapmaya çağırdı. Ancak sokaklarda, kararlı bir savaşma iradesi hissediliyor.

Bu saldırılar birer istisna değil, devlet içindeki genel eğilimdir. Patronlar, endüstriyel yer değiştirme planlarını etkinleştirmek ve çalışma koşullarında muazzam gerilemeler ile fabrikaların kapatılmasını gerçekleştirmek için pandeminin etkilerinden yararlanmak istiyor. Bunun için, özellikle PSOE-IU/Podemos hükümetinin (PSOE: İspanyol Sosyalist İşçi Partisi, IU: Birleşik Sol) yürürlükten kaldırmadan sürdürdüğü ve 2012’de PP (Halk Partisi) hükümeti tarafından getirilen uygulamalardan faydalanıyorlar: Bu uygulamalar ardışık çalışma reformları şeklinde hayata geçirilmişti ve işten atmalarda patronlara tam bir dokunulmazlık tanımıştı.

Cádiz greviyle aynı zamana denk gelen Çarşamba günü, yine sanayisizleştirmeye karşı yapılan bir başka genel grev ise, Lugo’daki Galiçya bölgesi olan Amariña’yı tamamen felç etti ve Burela sokaklarını doldurdu. Nissan fabrikasının kapatılması karşısında taşeron işçilerinin verdiği mücadele, Cádiz metal işçilerinin verdiği mücadelenin aynısıdır. Bu nedenle, Cádiz’deki süresiz metal grevi tüm işçi sınıfının grevidir ve bu grevle en yüksek dayanışma sağlanmalıdır.

Endüstriyel gerileme derhal durdurulmalı, işçi hakları kaybına son verilmeli. Taşerona ve işçilerin bölünmesine son. 2012 tarihli çalışma reformu yürürlükten kaldırılsın. Mücadelenin tüm kontrolü işçi meclislerinin elinde toplansın. Yaşasın işçi sınıfının mücadelesi.

Editörün önerisi:

İspanya ve Meksika: Reformist iktidarların bir bilançosu

https://trockist.net/wp-content/uploads/2021/01/Ispanya-Meksika.pdf

Ekonomik çöküşe ve Tek Adam rejimine karşı: Bir Emek İttifakının inşası için mücadeleye!

0

Tek Adam rejimi ülkeyi uçurumun eşiğine sürüklüyor.

Ekonomik alanda bir çöküş, iç politikada baskı ve şiddet, dışarıda ise hamaset!

Saray rejiminin, Türkiye’yi ucuz emek cennetine çevirerek sermaye gruplarının rızasını yeniden üretmeye, zengini daha da fazla zenginleştirmeye, yoksulluğu ise derinleştirmeye dönük ekonomi politikalarının sonucu, TL’nin 2021 yılında dolar karşısında yüzde 45 oranında bir değer kaybı yaşamasına yol açtı. Tabii o da şimdilik!

Erdoğan ve şürekâsının ekonomik krize karşı reçetesi ortada: “Emekçi halkla aynı gemide değiliz ve krizin faturasını Türkiyeli emekçilerin üzerine yıkacağız.” Kılıfımız da hazır: “ekonomik kurtuluş savaşı.”

Dış politikada hamasetle, emperyalizm ve bölge ülkeler arasındaki çatlaklara oynayarak, manevra alanları yaratarak ülke ekonomisinin emperyalizme bağımlılığını katmerlendiren rejim, ekonomik çöküşe karşı da aynı silaha başvuruyor: Hamaset!

Peki soruyoruz, hamaset karın doyurur mu?

Türkiye ekonomisinin içerisinden geçtiği süreç, Erdoğan’ın dediği gibi bir “ekonomik kurtuluş savaşı” süreci değildir.

Tek Adam rejimi, emekçi halka karşı açtığı savaşın şiddetini artırmaktadır!

Ülke toplam servetinin yüzde 42,5’ine sahip olan en zengin yüzde 1’lik kesim kârlarına kâr katmaya devam ediyor. 2021 yılının ilk 9 aylık verilerine bakınca, yıllık bazda Türk Telekom’un yüzde 374, THY’nin yüzde 164, Akbank’ın yüzde 111, Garanti Bankası’nın yüzde 92,3, Ford Otosan’ın yüzde 39 kâr ettiği görülüyor. Daha net bir ifadeyle, birilerinin Türkiyeli emekçilerle aynı gemide olmadıkları açığa çıkıyor.

Aynı dönemde, enflasyonun hızlı bir şekilde yükselişi, TL’nin değer kaybının yoğunlaşması, hayat pahalılığının her geçen gün tırmanması, temel gıda ve tüketim maddelerinin sürekli olarak zamlanması emekçilerin eline geçen ücretin devamlı olarak erimesine, yoksulluğun derinleşmesine yol açıyor.

Çok basit bir ifadeyle, Türkiye’de ücretli çalışanların, emeklilerin eline geçen tutar 2021 yılı başına göre yüzde 45 oranında değer kaybederken, yani biz emekçiler çalıştıkça zarar ederken, bir avuç zengin yüzde 120’lerle ifade edilen kârlar elde edebiliyor.

Bu, iktidarın Türkiye’yi ucuz emek cennetine çevirme gayretinin, krizin faturasını emekçilerin sırtına yüklemesinin planlı bir sonucudur.

Ancak Tek Adam rejiminin yaratmış olduğu tablo yalnızca bununla da sınırlı değil. Türkiyeli emekçiler çalıştıkça zarar ederken, bir yandan da durdukları yerde borçlanıyorlar! Rejim, TL’ye dolar karşısında değer kaybettirip yabancı yatırımcıyı ülkeye çekmeye çalışırken, bizlerin geleceğini ipotek altına alıyor!

Haziran 2021 verileri uyarınca dışa bağımlı Türkiye ekonomisinin brüt dış borç stoku 446,4 milyar dolar seviyesinde. Dolar kurundaki 1 TL’lik yükselişin etkisi, bu stokun 446,4 milyar TL artmasına neden oluyor. Sonuç mu? Emekçilerden toplanan vergilerle ödenen dış borçlar, iktidarın planlı saldırı politikaları uyarınca bir anda bizleri yeni borç yükleri altına sokuyor. Türkiye tarihine “Kara Salı” olarak geçen 23 Kasım 2021 gününün Türkiye’de kişi başına maliyeti 5338 TL! Yani, 23 Kasım 2021 günü Türkiye’de dünyaya gelen bir bebek, 5338 TL borçla doğmuş oluyor!

Tek Adam rejiminin faizleri düşürerek, bilinçli bir şekilde TL’de değer kaybı yaratmasından bir diğer beklentisi ise ihracatı artırarak ekonomik büyümeyi hızlandırmak. Bu politikanın emekçi halk için sonucu ise, marketlerde ürünlerin fiyatlarının sürekli olarak artışı, temel tüketim maddelerine kotanın getirilmesi ve hayat pahalılığının dayanılmaz boyutlara ulaşması. Ancak bunun karşısında, egemen sınıfların, bir avuç zenginin kârlarını yükseltmesi iktidar tarafından garanti altına alınıyor.

“İtibardan tasarruf olmaz” diyerek lüks, şatafat ve gösteriş budalalığı içerisinde yüzen Tek Adam rejiminin emekçi halka açmış olduğu savaşın bilançosu oldukça ağır. Kitleler nezdinde güvenilirliğini yitirmiş Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre işsizlik yüzde 13,2 oranında. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) Eylül 2021’de yayımladığı verilerde ise geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 21,9 olarak tespit edilmiş vaziyette. Dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 2977, yoksulluk sınırının ise 10.299 TL bandına dayandığı mevcut durumda, 83 milyon nüfusun 60 milyonu yoksulluk sınırının altında bir yaşama mahkûm ediliyor.

Böylesi bir tablo, Türkiyeli emekçilerin kabullenip sineye çekebilecekleri, insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürebilecekleri bir tablo değil!

Tersine, bugünden başlayarak güvenceli bir iş, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret için Tek Adam rejimine ve onun sorumlusu olduğu ekonomik çöküşe karşı işçi sınıfının, emekçi halkın ve tüm ezilenlerin birleşik mücadelesini örmek gerekiyor.

Emek İttifakının inşası için!

Cumhur İttifakı, bu enkaz tablosuna emekçi halkın geliştirebileceği mücadele dinamikleri karşısında kendi baskı ve şiddet politikalarına güveniyor. Devlet aygıtını kullanarak emekçi halkın mücadelesini kriminalize etmeye, toplumsal örgütlülüğün karşısına baskı mekanizmasını yerleştirmeye çalışıyor.

Millet İttifakı ise, bu çöküş karşısında sürekli olarak sandığı işaret ederek, seçimler yoluyla bir restorasyonu hedefliyor. Sürmekte olan işçi sınıfı direnişlerini, mücadeleleri ve toplumsal hoşnutsuzluğu sandığa sıkıştırmaya, işçi sınıfından ve emekçi halktan yana, gerçek bir dönüşümün temellerinin üzerini örtmeye çalışıyor.

Ancak bugün, dünyanın her ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de demokrasi mücadelesi ile sosyal ve ekonomik dönüşümler için sürdürülen mücadele birbirine içkindir. Bu dönüşümü sağlamanın temeli de işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların, Kürt halkının ve tüm ezilenlerin mücadelesinden, bu mücadelelerin birleştirilebilmesinden geçer. Birleşik bir mücadelenin örülebilmesinin dayanağı da Tek Adam rejimine ve ekonomik çöküşe karşı tüm emek örgütlerinin, sendikaların ve sosyalistlerin acil talepler ve bir acil eylem planı doğrultusunda sınıfçı bir kutup inşa edebilmesinde saklıdır.

Ancak böylesi bir birliktelik ve seferberlikle Tek Adam rejiminden devrimci bir kopuş ve ekonomik çöküşten emekçiler yararına bir çıkış yaratılabilir.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu süreçte, işçi sınıfı, emekçiler ve tüm ezilenler yararına bir çıkış yaratabilmek adına ortaya sunduğumuz acil talepler listemiz aşağıda yer almaktadır. Gerek bu talepleri gerekse de uzlaşılacak talepler etrafından oluşturulacak bir acil eylem planını tüm sınıf örgütleri, siyasi partiler ve sosyalist yapılarla tartışmaya açığız. Çünkü içerisinden geçmekte olduğumuz süreç işçi sınıfı ve tüm ezilenleri temsil edebilecek böylesi bir kutbun, bir Emek İttifakının mevcudiyetini zorunlu kılmakta!

Hayat pahalılığına karşı, insan onuruna yaraşır bir ücret için!

  • Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin!
  • Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Tüm ücretler 3 ayda bir enflasyon oranında düzenli şekilde artırılsın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri derhal durdurulsun! Tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Ülke kaynaklarının yüzde 42’sine el koymuş olan en zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • YİD’lerin kamulaştırılması ve servet vergisinden elde edilen kaynaklar emekçiler, çiftçiler ve kamu yararına kullanılsın!
  • Temel gıda ve tüketim maddelerine, elektrik, su, doğalgaz, akaryakıt ve ulaşıma yapılan zamlar derhal geri alınsın!

İşsizliğe karşı mücadele için!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak tüm işler çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İflas açıklayan işyerleri tazminatsız şekilde ve işçi denetiminde kamulaştırılsın!
  • Özelleştirmeler derhal durdurulsun! Özelleştirilen kuruluşlar işçi denetiminde kamulaştırılsın!

Ekonomik çöküşten emekçiler yararına bir çıkış için!

  • Dış borç ödemelerine son!
  • Tüm bankalar derhal kamulaştırılsın! Bütün kredi sistemi tek bir merkez bankasında toplansın!
  • Dış ticaret devlet tekeline alınsın!

İşçiden, emekçiden ve tüm ezilenlerden yana bir demokrasi için!

  • Sendikalaşma, örgütlenme, ifade ve protesto hakkının önündeki tüm keyfi engellere derhal son verilsin! Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın!
  • Kayyum politikalarına son! Seçilmişler derhal görevlerine iade edilsin!
  • Savaş politikalarına ve sınır ötesi operasyonlara derhal son verilsin!
  • Kadın ve LGBTİ+lara yönelik erkek ve devlet şiddetinin, homofobi ve transfobinin önlenmesi için acil önlemler alınsın! Cezasızlık politikalarına son verilsin. Etkin soruşturma yürütülsün. Donanımlı, nitelikli sığınma evleri, cinsel şiddet kriz merkezleri ve kreşler için kaynak ayrılsın!
  • Tek Adam rejiminden nihai bir kopuş işçiden, emekçiden yana yeni bir anayasanın hazırlanmasından geçmektedir. Bu nedenle; barajsız seçimler yoluyla, sendikaların, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, işçi ve emekçilerin, kadınların ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı, demokratik, ekonomik ve sosyal haklarımızı garanti altına alabileceğimiz, işçiden ve emekçiden yana yeni bir anayasayı hazırlayacağımız Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis için mücadeleye!

Tek Adam rejiminden devrimci bir kopuşun, baskı ve sömürü düzeninden köklü ve kalıcı bir çıkışın ancak emeğin iktidarı altında olabileceğinin farkındayız. Kurulacak Emek İttifakı böylesi bir işçi emekçi hükümetinin inşası mücadelesinin de öncü gücü olacaktır.

İşçi Demokrasisi Partisi

24 Kasım 2021

İtalya: Aşı karşıtlığı, sendikalara saldırılar ve işçi sınıfının durumu

0

Lukas Vergara

İtalya’da Ekim ayı, toplumsal ve politik sahne açısından çalkantılı geçti. Liberal basının işçi sınıfının giderek ağırlaşan şartlarını etkileyen gerçek sorunları gizlemek için kullandığı kitlesel oyalama taktiği, yani sivax-novax (aşı karşıtı) muhalefeti, İtalya’nın en büyük sendikası olan CGIL’in ulusal genel merkezine yapılan saldırıyla kendisi hakkında önemli bir tartışma başlattı. Zira bu saldırı novax hareketinin düzenlediği bir protesto sırasında gerçekleşmişti.

6 Ekim Cumartesi günü yapılan gösteride aşı karşıtı hareketin çeşitli eğilimlerini temsil eden katılımcılar ile, yani bilim karşıtı tezlerin karşılık bulduğu bu kesim ile radikal sağın ortak noktası nedir? Denebilir ki, sendikaların saldırının teklif edilebilmesi ve bu saldırının yönelimi. Roberto Fiore, Massimo Castellino ve Salvatore Aronika, 1970’lerin kanın gövdeyi götürdüğü yıllarında aktif olan Terza Posizione’nin (Üçüncü Seçenek) varisi olan, açıkça faşist bir parti olarak işleyen Forza Nuova (Yeni Güç) örgütünün önde gelen üç liderinin ismi. İtalyan hükümeti ve bütün bir parlamenter yapı, işten çıkarmaların önündeki engellerin kaldırılması, artan yaşam maliyeti ve pandeminin dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi İtalya’da da basitçe hızlandırdığı diğer sorunlara karşı kaçınılmaz olarak gelişecek olan muhalif mücadele biçimlerine yönelik baskıcı önlemlerin yolunu hazırlamak için, anayasa uyarınca formalite icabı İtalyan Genel İşçi Konfederasyonu’yla (CGIL) dayanışma içinde olduğunu söyledi.

Burjuva basının, aşıların lehinde veya aleyhinde olan bu kutsal savaş hakkında yüksek düzeyde bir propagandayı sürdürmekte ve İtalya’nın en büyük sendikasına yönelik gerçekleştirilen saldırıyı salt bir “yasa ve nizam” sorununa indirgemekte her türlü çıkarı bulunmakta. Bütün bunlar, karşıt anlayışlar olan komünizm ile faşizmi, bastırılması gereken bir ve aynı olgunun iki farklı yüzüymüş gibi göstermek ve durumu buna indirgemek için yapılıyor; bu politika, neofaşist konumların giderek daha açık bir “hoşgörüyle” açılımlar gerçekleştirmesine hükümetin verdiği yanıt. CGIL’e yönelik saldırıyı, kamu düzeni yönetiminde yaşanan basit bir pürüz olarak sunsalar dahi, bu yine de hiçbir şekilde güvenilemeyecek olan bir tutum. Devletin polisi ile faşistler arasında bir anlaşma olup olmadığı, izinsiz yürüyüş düzenlenmesi, miting kürsüsünden tehditlerin savurulması ve ardından çete saldırılarının organize edilmesi gibi başlıklar hakkında soruşturmalar açıldı ve bu soruşturmalar sürüyor. Devletin polisi daima cop kullanarak, öğrenci gösterilerini ya da işçi yürüyüşlerini ve grev gözcülerini bastırmış ve görevini yerine getirmiştir.

Bununla birlikte CGIL’e yönelik saldırı, neyse ki, İtalyan işçi sınıfının nesnel ihtiyaçları ve her şeyden önce ortalama bilinci göz önüne alındığında kesinlikle devrimci bir çizgide değil, ama en azından demokratik bir çizgide faşizmi reddeden bir seferberliği harekete geçirdi. 13 Ekim’de Roma’da büyük bir eylem düzenlendi ve buna 200 binden fazla insan katıldı. Kesinlikle yıkıcı olan ekonomik durum sayesinde, sendika merkezlerinin genel greve yol açacak bir seferberlik başlatmasını beklemek meşruydu. Bunun yerine, bazen Demokrat Parti’nin (PD) seçim taleplerine uyarlanan ve yalnızca romantik ve sonuçsuz bir antifaşist cephenin kurulmasını vaaz eden, dolayısıyla hiçbir şey söylemeyen CGIL’in genel sekreteri Maurizio Landini’nin konuşması kafa karışıklıkları doğurdu. Landini’nin konuşmasında mücadeleleri ve kapsamlı yüzleşmeleri koordine etmeye dönük hiçbir şey yoktu, ücretler düşürülmeksizin çalışma saatlerinin azaltılmasına dair hiçbir şey yoktu, işten çıkarmaların önüne engellerin koyulması hakkında ve artan hayat pahalılığına karşı hiçbir şey yoktu. CGIL, toplumsal arabuluculuğun kurumsal rolünü üstlenen bir yapı olarak, CISL ve UIL’in işbirlikçi sendikalarından kopamıyor; bu nedenle o, işçilerin yaşam koşullarının gelecekte kötüleşmesinden sorumludur, sorumlu olacaktır veya en azından sorumlularından biri olacaktır.

Confindustria (patronlar sendikası) durumdan mutlu, onun şimdilik neofaşist haydutlara ihtiyacı yok; elinin altında kendi çıkarlarını yönetmek için Goldman Sachs’ın eski müdürü ve şimdi Avrupa Merkez Bankası başkanı olan Mario Draghi gibi büyük bir satranç oyuncusu ve dolaylı olarak toplumsal huzursuzluğun itfaiyecisi rolünde olan sendika bürokrasisi var. CGIL’in bu teslimiyetçi tutumu, nesnel olarak itiraz edilebilecek bazı sloganlarına rağmen (“Sıhhi geçiş yok” veya “Faşist, genel grev çağrısı yapmayan CGIL’dir” gibi), militan sendikacılığın 11 Ekim’deki grevine görünürlük kazandırdı. Bu grev sınıf dinamikleri açısından önemliydi çünkü bir kez daha “otonom sendikacılık” taraftarı yoldaşların cömertliğinin, kitleleri seferberliğe geçiren itici güçle doğru orantılı olmadığını gösterdi: Kısacası, bugünkü tarihsel süreç içerisinde, İtalya’daki kitle hareketi dinamikleri, ülkenin en büyük kitle örgütü olan CGIL’in harekete geçip geçmemesi tarafından belirleniyor.

Başta GKN [1] ve Alitalia olmak üzere işçiler, çevreci toplumsal hareketler ve radikal sol oluşumlar, özellikle Komünist İşçi Partisi ve Komünist Yeniden Kuruluş eylemlerden kopmayarak 30 Ekim’deki Roma’daki G20 toplantısına karşı sokaklara çıktılar. Seferberliğe geçen 10 bin insan, işçilerin ve çevrenin çıkarlarını koruyacak olan ve işçi meclislerinin kontrolünde kamulaştırmalar uygulayacak olan bir siyasi özneye duyulan ihtiyaca dönük talepler ileri sürdü.

Dünyanın emperyalistleri ise, kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına verilen zararı nasıl durduracaklarını düşünürken, iklim sorununun yarattığı gerçek mağduriyetlere değinmeyen, daha doğrusu küresel ısınma konusunda hiçbir pozisyon almayan bir uzlaşma üzerinde anlaştılar.

Son olarak, pastanın üzerindeki krema, Brezilya devlet başkanı Bolsonaro’nun G20 toplantısından sonra II. Dünya Savaşı’nda ölen Brezilya askerlerini anmak için ziyarette bulunduğu Padua şehrinde bulundu. Bolsonaro’nun İtalya’dan fahri vatandaşlık alması, yurttaşlardan ve partizan derneklerinden anlaşılır bir öfke ile karşılandı ve bu da sokaklarda polisle çatışmalara yol açtı. Nazi faşizmine karşı verilen kurtuluş savaşıyla ne gibi bir ilgisinin olduğu anlaşılamayan bir politikacıya Padua belediyesinin neden vatandaşlık verdiği anlaşılamadı; bu politikacı ki, yetkisini vatandaşlık haklarına, çevreye ve pandemi ile mücadelede önlemlerin alınmasına karşı kullanmakta. Kuzey Ligi adına Salvini, Bolsonaro’ya olan saygısını gösterdi. Parlamentoda tartışılan bütçe tasarısı da göz önüne alındığında, sınıf mücadelesinin hararetli sonbaharının koşulları ortada.

Hava buz kesecek olursa, bağımsız olarak koordine olmak zorunda kalacak olan işçilerin mücadelelerinin terk edilmesinin sorumluluğu, bir kez daha sendika bürokrasilerinde olacaktır.

Dipnotlar:

[1] GKN Driveline, motorlu taşıtlar için çevirme millerinin üretiminde yer alan bir çokuluslu şirkettir. İtalya’daki en önemli müşterisi FCA-Stellantis grubudur. Şirket, kârına rağmen Campi Bisenzio-Florence tesisini kapattı. Buna karşılık, fabrikadaki işçilerin komitesi, CGIL’in içindeki muhalefet akımın üyeleri olanlar, fabrikayı işgal etti, bir meclis oluşturdu ve tesisin yer değiştirilmesinin öngörülmesine karşı bir yasa teklif etti. İşçiler bu yönde bir dizi gösteri ve inisiyatif örgütledi. Yine komite, işçi meclisinin kontrolü altında kamulaştırma sloganının teşvik edilmesini savundu. Fabrikanın eski sahibi olan The Melrose Fund yönetim kurulu tarafından e-postalar yoluyla başlatılan toplu işten çıkarmalar işlemi, bugün için hakimin kararıyla askıya alınmış vaziyette.

Editörün önerdikleri:

https://www.gazetenisan.net/2020/03/korona-italyada-hayati-felc-etti/

Siyonist zindanlardaki Filistinli mahkûmlara özgürlük!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği — Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Yürütme Komitesi (İUB-DE UYK)

Filistin halkının direnişi sürüyor.

Filistin halkının soykırımcı Siyonist İsrail devletinin işgaline karşı kahramanca mücadelesi devam ediyor. İsrail’in Gazze’yi bombalamasından 11 gün sonra gelen Mayıs ayındaki ateşkesin ardından, İsrail ordusunun Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’te Filistinlilere yönelik giriştiği tacizler ile suçlar durmadı.

Hava saldırıları sona erdikten sonra, İsrail güvenlik güçleri binlerce Filistinli eylemciyi yakalamaya ve tutuklamaya başladı. Şu anda İsrail hapishanelerinde tutuklu bulunan 4650 Filistinli var ve bunların 520’si hapishanelerde herhangi bir resmi suçlama olmaksızın tutuluyor; İsrail buna idari yargılama öncesi gözaltı diyor. 2021’in başından bu yana İsrail güçleri 5500’den fazla Filistinliyi gözaltına aldı. Uluslararası medya sessiz kalırken rağmen İsrail, o zamandan beri aralıklı olarak ateşkesi ihlal ederek Gazze’ye yönelik bombardımanlarına Haziran ayında yeniden başladı.

Filistin halkı bu saldırılara, Gazze’de ve işgal altındaki topraklarda seferberliğe girişerek karşılık verdi. Temmuz ayından bu yana, İsrail bombardımanlarına, Filistinlilerin evlerinden tahliyesine ve Siyonist yerleşimcilerin toprak işgaline karşı Gazze’yi İsrail’den ayıran duvarın etrafında, Kudüs’te ve işgal altındaki topraklarda birçok gösteri düzenlendi.

İşçilerin Uluslararası Birliği — Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Siyonizm’in bu yeni saldırılarını reddediyoruz. Filistin topraklarının tamamında laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir devletin kurulması talebi şeklindeki adil çözümün çerçevesinde Filistin halkının direnişini desteklemeye devam ediyoruz.

6 Eylül’de muhteşem bir eylemle altı Filistinli mahkûm, Gilboa kasabasındaki yüksek güvenlikli bir hapishaneden kaçtı ve günler sonra tutuklandı. Bu olay, kaçan mahkûmları desteklemek için başlayan gösterileri yeniden alevlendirdi. Bu kapsamda 21 Eylül’den bu yana 1380 Filistinli tutuklu, İsrail cezaevlerinde kendilerine yönelik sürekli taciz ve şiddeti protesto etmek için açlık grevine başladı.

İUB-DE, Filistin halkının mücadelesiyle dayanışmanın iki katına çıkarılması ve Siyonist hapishanelerdeki tüm mahkûmların özgürlüğü için çağrıda bulunuyor.

Henüz son sözler söylenmedi: Erkek şiddetine karşı mücadeleyi yükseltelim!

0

25 Kasım, kadına yönelik şiddetle mücadele günü. Yaklaşık 60 yıl önce, Mirabel kardeşler Dominik Cumhuriyeti’ndeki diktatörlük rejimine karşı isyan ettikleri ve toplumda kadınlara biçilen rolü kırmak istedikleri için öldürüldüler. Tarihimiz; dünyanın farklı yerlerinden kadınların daha eşit, daha özgür yaşamak, hayatlarına sahip çıkmak için birlikte dayanışma içinde verdikleri mücadelenin tarihi. Onların mücadelesi bugün hâlâ mücadelemize güç katıyor ve 25 Kasım günü erkek şiddetine, cinsiyete ve cinsel yönelime dayalı her türlü ayrımcılık ve baskıya karşı mücadelemizin sembol günlerinden biri.

Bu yıl 25 Kasım’a yine pandemi ve derinleştirdiği ekonomik krizin etkisinde gidiyoruz. Pandemiyle beraber artan güvencesizlik, yoksulluk; yaşamın her alanında karşı karşıya kaldığımız eşitsizlik ve ayrımcılığı daha da artırdı. İşsizlik ve istihdam kaybı en çok bizleri etkiledi. DİSK-AR’ın 2021 2. Çeyrek verilerine göre geniş tanımlı kadın işsizliği yüzde 32,4 oldu ve bu oran genç kadınlarda yüzde 55’e çıkıyor. İşsizlik, güvencesizlik, yoksullukla açığa çıkan ekonomik şiddet, kadınları zaten çok yaygın olan erkek şiddeti karşısında da daha savunmasız kıldı. Kadına yönelik erkek şiddeti, bunun karşısındaki cezasızlık politikaları, hak gaspları, kadın işsizliği ve yoksulluğu bir arada toplumsal yıkımın kadınlara etkilerini dayanılmaz boyutlara ulaştırdı. Bu yıkımın karşısında en güvendiğimiz şeye, dayanışmaya ve mücadeleye tutunmamız gerektiğini biliyoruz!

Tek Adam rejimi can havliyle tüm haklarımıza saldırıyor!

Gitgide güçsüzleşen, meşruiyetini yitiren ve toplumsal muhalefetçe sıkıştırılan Tek Adam rejimi önümüze yeni saldırı paketleri koymaya devam ediyor. Önce, uzun süredir denediği, çocuk istismarını evlilikle aklayan yasa tasarısını yeniden gündeme getirdi. Ardından, cinsel istismarcının cezalandırılabilmesi için somut delil aranması şartını yasalaştırdı. Şimdi 5. Yargı Paketi’yle yeniden boşanma komisyonlarını önümüze getiriyor. Kadın ve aileyi koruma alt programlarının bütçe içindeki yeri yüzde 1,2; çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı göreve çağrılmış vaziyette. İktidarı boyunca eğitimden sağlığa, sosyal hizmetlerden boşanmayı zorlaştıran yasalara, tüm düzenlemelerde muhafazakâr aile yapısı inşa edilerek kadınların yaşamlarının zapturapt altına alınması hedeflendi. Benzer biçimde LGBTİ+lar nefret söylemleriyle hedef gösterildi, mücadele eden kesimler kriminalize edildi. Rejim, yitirdiği yönetme kabiliyetini dinci, milliyetçi, cemaatçi ittifaklarla tesis etmeye çalışırken; kadınların öfkesini kapitalizm ve ataerki kıskacına alarak bastırmaya çalıştı, çalışıyor.

Millet İttifakı’nın başını çektiği düzen muhalefeti ise saldırı paketlerine ciddi bir tepki göstermiyor, 2023 seçim ittifaklarının bozulmaması için hak gasplarını sessizce geçiştiriyor; kadınların taleplerini bir iktidar vaadi olarak kullanıyor. Oysa kadınların toplumsal ihtiyaçlarını kendi belediyelerinde bile ikinci plana atıyorlar. Her il ve ilçeye yeterli sayıda sığınak, kadın danışma/dayanışma merkezi ve tecavüz kriz merkezleri açılmalı! Kreşler ve yaşlı bakım merkezleri artırılmalı!

İstanbul Sözleşmesi kampanyası sürecinde bir kez daha gördük ki, haklarımızın tek garantisi kadın mücadelesidir. İktidarın, İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çekme kararına karşı sözleşmenin korunması ve uygulanması için seferber olduk. Sonucu değiştiremedik ama kadın hareketi olarak bu mücadeleden kenetlenerek, güçlenerek çıktık. Dayanışmamızı daha da yaygınlaştırmaya, bu mücadeleyi daha da büyütmeye devam edeceğiz. Ki yine o dayanışmamız ve kararlılığımız sayesinde Şule Çet ve Merve Kotan’ın katilleri cezalandırıldı. Bu ülkede kadınların ölmeden, öldürülmeden önce seslerini duymak, cinayete varmadan erkek şiddetine engel olmak yüzde yüz mümkünken, bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok! 6284 sayılı Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un etkin uygulanması ve İstanbul Sözleşmesi’nin kadın ve LGBTİ+lara dönük sunduğu kazanımlara sahip çıkmak için mücadeleye devam edeceğiz!

Erkek ve devlet şiddetine, homofobi ve transfobiye, göçmen karşıtı politikalara ve kapitalist hükümetlere karşı mücadelemiz; işyerlerimizde, evlerimizde, üniversitelerimizde, sokaklarda, patriyarka ve kapitalizmin elbirliğiyle bizleri tahakküm altına almaya çalıştığı her yerde devam edecek! Onların haklarımızı ve hayatlarımızı hiçe saymasını kabul etmeyecek, mücadelemizi birlikte yükselteceğiz!

İllüstrasyon: Hanna Barczyk

COP26 ve Glasgow İklim Paktı çevresel yıkımı durdurabilir mi?

0

2021 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26), 31 Ekim-12 Kasım tarihlerinde Glasgow’da gerçekleşti ve zirvede Glasgow İklim Paktı kabul edildi. Zirveden çıkan kararlar arasında 2030 yılına kadar ormansızlaşmayı durdurma, küresel ısınmada artışı 1,5 °C ile sınırlamaya yönelik yeni emisyon azaltma planı vaatleri ve gelişmekte olan ülkelere mali yardım gibi başlıklar yer alıyor.

Zirvenin en ön plana çıkan sonucu, Hindistan’ın son dakika itirazıyla, kömürü aşamalı olarak kaldırma değil aşamalı olarak “azaltma” taahhüdü oldu. Elektriğin yaklaşık yüzde 70’inin üretiminin kömür kaynaklı olduğu Hindistan dünyanın en büyük ikinci kömür ithalatçısı. Aynı zamanda dünyada hava kirliliğinin en yüksek olduğu ülkelerden biri. Henüz birkaç gün önce Yeni Delhi’de hava kirliliği nedeniyle bazı fabrika ve okullar geçici olarak kapatıldı. Her yıl milyonlarca insan hava kirliliği nedeniyle hayatını kaybediyor. Başbakan Naredna Modi’nin daha geçen yıl 41 yeni kömür madeni sahasını özel sektöre ihale ettiğini hatırlatalım. Hindistan, kapitalistlerin kâr hırsının halkın sağlığına nasıl mal olduğunun en çarpıcı örneklerinden birini teşkil ediyor.

Önceki zirvelerde olduğu gibi bu zirve de kapitalizmin ikiyüzlülüğünün teşhiri oldu. Örneğin, ormansızlaşmayı durdurmayı taahhüt eden ülkelerden biri, her yıl Amazon’da devasa yangınların çıktığı Brezilya’ydı. Amazon yangınlarının tek nedeni küresel ısınma değil; yangınlar aynı zamanda tarım ve madencilik gibi sektörlerin kullanımı için kasten de çıkarılıyor. Yaratılan yıkımla beraber yerli halk da yerinden ediliyor. Göreve geldiğinden beri ormansızlaşmanın daha da arttığı Brezilya devlet başkanı Jair Bolsonaro’nun tutumu ise yangınları inkâr etmek ya da sönmesi için pek de çaba harcamamak oluyor. Amazonları yağmalayan çokuluslu şirketlerin çıkarları söz konusuyken, Brezilya’da ormansızlaşmanın sona ermesi hiç gerçekçi görünmüyor. Zirvede gerek Greenpeace gerekse de burjuva siyasetçiler tarafından hem temkinle hem de mutlulukla karşılanan bir diğer gelişme, dünyanın en büyük kapitalist güçleri ve kirleticileri arasında olan ABD ve Çin’in iklim değişikliğiyle mücadelede işbirliği yapacaklarını ilan etmeleri oldu. Halbuki Çin, enerji krizi nedeniyle kömür ithalatını ve kullanımını artırmakta. Çin’deki Kuzey Amerikalı ve Avrupalı ​​çokuluslu şirketler de doğanın ve işçinin sömürüsünde suç ortaklığı yapıyor. ABD ise “yeşil yeni düzen” makyajına rağmen petrol şirketlerine destek vermeyi sürdürüp çevrecilerin en basit beklentilerini bile karşılamaktan uzak duruyor.

Zirveden kısa bir süre önce Paris İklim Anlaşması’nı onaylayan Türkiye zirveye “Net Sıfır Emisyon 2053” hedefiyle katıldı. İklim değişikliğiyle mücadelede öncü ülke olma hedefinin güvencesi olarak sıfır atık projesinden, millet bahçelerinden, yenilenebilir enerji kaynaklarından (yani yıkım yaratan HES, JES vb.) ve çoğaltılan karbon yutak alanlarından (yani orman arazisi tanımının değiştirilmesiyle ve yeni bir hesaplama biçimiyle birdenbire artan orman varlığından) bahsedildi. Alınacak 3,1 milyar dolarlık finansmanın “yeşil kalkınma” için bir “kaldıraç etkisi” olarak kullanılacağı bildirildi. Bu örnek aslında ülkelerin kendi durumları hakkındaki beyanlarının ne denli sorgulanabilir olduğunu ve durumun raporlandığından da kötü olabileceğini gösteriyor.

Zirve boyunca Glasgow, Londra ve Paris dahil birkaç şehirde düzenlenen eylemlerde sokağa çıkan kitleler, hükümetlerin iklim kriziyle mücadele planlarından hoşnut değil. Ancak bir yandan da yıkımın bizzat sorumluları arasında olan hükümetlere baskı yaparak harekete geçilmesi talep ediliyor. İklim krizini ve ekolojik yıkımı durdurmak için burjuva hükümetleri ikna etmeye, ikiyüzlü iklim zirvelerine, kapitalizm altında bir çözüm aramaya ve kapitalistlerin çıkarlarını önceleyen boş taahhütlere değil; doğadan ve emekçiden yana bir programa ve bu program etrafında mücadele edecek kitlelerin seferberliğine ihtiyacımız var.

Pandemi dönemindeki büyüme dalgası duruldu: Teslimat şirketleri kuryelere saldırmaya hazırlanıyor

0

Covid-19 pandemisiyle birlikte yemek siparişi teslim eden firmaların işlem hacminde devasa bir büyüme yaşandı. Birçok firma binlerce yeni kurye aldı, yüzlerce yeni depo açtı. Bunun nedeni kapanmalardan dolayı sosyal hayatın görece kesintiye uğramış olmasıydı. Dolayısıyla pandemide kuryeler, eskisinden çok daha yoğun bir şekilde çalışıp, hız ve yarış baskıları altında ölümle yüzleşirlerken, teslimat firmaları kârlarına kâr kattı. Bu firmalar, kuryelerinin en temel sosyal haklarını tanımazken, pandemiden oldukça yüklü bir servet kazanmak için faydalandılar.

Yemeksepeti’nin sahibi Delivery Hero başta olmak üzere Uber Eats, Just Eat Takeaway ve Deliveroo, 2020 yılı boyunca pandemi kısıtlamaları nedeniyle hisse senetlerinin yükseldiklerini gördü. Ancak hükümetlerin 2021’de “normale” dönüş yönünde yaptığı açıklamalar, teslimat şirketlerinin pandemi kaynaklı olağanüstü büyümesinin belirli bir durağanlık yaşayabileceği yorumlarını da beraberinde getirdi.

Bunun karşısında, pandemi süresince tüketici alışkanlıklarının kalıcı olarak değiştiğini ve yemek sipariş sektörünün belirli bir büyümeyi sürdüreceğini öngörenler de var. İnternet sitelerinin giriş-çıkış trafiğini ve aynı zamanda telefonlara indirilen uygulamaların kullanım sıklığını raporlayan SimilarWeb adlı kuruluşta çalışan Alisha Kapur’un görüşü bu yönde. Kendisi gözlemlerini şu şekilde dile getiriyor: “Tüketiciler yüz yüze yemek yemeye daha sık dönmelerine rağmen, gıda dağıtım uygulaması kullanımı yavaşlamadı.”

Ancak açıklanan raporlar birçok teslimat firmasının ekonomik kazancının gerilemekte olduğunu gösteriyor. Uzmanlar sektörde bir “konsolidasyon” ihtiyacından bahsediyorlar. Ne demek bu “konsolidasyon”? Bunun anlamı, şirketlerin devasa büyüme döneminde gerçekleştirdiği yatırımları karşılamak için işçilerin ücretlerine ve sosyal haklarına saldıracak olması.

2020 boyunca yükselen hisse senetleri, 2021’deki “normale” dönüş çağrılarıyla birlikte durulmuştu. Son dönemlerde ise hisse senetlerinde bir düşüş eğilimi baş gösterdi. Bunun başlıca sebepleri arasında sektörde yoğunlaşan rekabet ve artan kurye grevleri ile eylemleri var. Aynı zamanda restoranların haklarını korumaya dönük getirilen birtakım yasal uygulamalar da şirketleri korkutmuş durumda. Mesela ağustos ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin New York şehrinde, sipariş teslimat şirketlerinin restoranlardan yüzde 15’in üzerinde komisyon alması yasaklandı.

New York’taki bu yeni düzenleme, haziran ayında 7,3 milyar dolarlık Amerikan rakibi GrubHub’ı satın alan Hollanda merkezli sipariş teslimat şirketi Just Eat Takeaway’e, yılın ikinci yarısında 116 milyon dolara mal olacak. Takeaway’in hisseleri bu sene yüzde 20 oranında düştü. Uzun vadeli bir hissedar olan Cat Rock, Takeaway’deki varlıklarını satacağını duyurdu.

Hatırlatalım: Yemeksepeti’nin Alman sahibi olan Delivery Hero, hisseleri yüzde 20 oranında düşen Takeaway’in yüzde 7,4’üne sahip. Delivery Hero ayrıca Deliveroo’nun yüzde 5,03’üne ve Glovo’nun yüzde 37’sine sahip. Son olarak Delivery Hero, 19 Ekim’de yaptığı bir açıklamayla Almanya’daki sipariş teslimat şirketi Gorillas’ın yüzde 8’ini satın aldığını duyurdu.

Teknoloji devi olan Hollandalı şirket Prosus, Delivery Hero’nun yüzde 27,42’sine sahip. Bu şirket Nisan 2021’de, “diğer çevrimiçi faizlerdeki zararlarını dengelemesi için”, Çinli oyun ve sosyal medya devi Tencent Holding’deki yüzde 2’lik hissesini 14,6 milyar dolara satmak durumunda kalmıştı. Prosus’un bahsettiği çevrimiçi faizlerden gelen zarar, sipariş teslimat sektöründeki durulmanın bir sonucuydu.

Devasa bir tekel olan Amazon’un sipariş teslimat firması olan Deliveroo ise, 20 Ekim’de yaptığı açıklamada 2021’deki büyüme hedefini yükseltmiş olsa da, hisse senetleri hâlâ mart ayındaki halka arz fiyatının oldukça altında işlem görüyor.

Tablo açık: Sipariş teslimat şirketleri, hükümetlerin pandemide hayat geçirdiği işçi düşmanı politikalardan faydalanarak, kuryeleri ölümcül bir çalışma rejimin mahkûm etti ve bu yağmanın karşılığında büyük bir servet kazandı. Bugün pandemi kaynaklı kısıtlamalar azaldığı oranda, firmaların borsa değerleri de düşme eğilimine girdi. Bunun karşısında firmalar ücretleri düşürmeye, güvencesiz ve ölümcül çalışma rejimini hâkim kılmaya, sendikal ve sosyal haklara saldırmaya, esnaf kurye gibi taşeron çalışma biçimlerine geçmeye çalışacak. Patronların bu saldırı dalgasını ancak işyerlerimizde komiteleşerek ve sendikalaşarak engelleyebiliriz.

Sınıf kardeşimiz kurye Mengzhu’nun serbest bırakılması için dayanışmaya!

0

25 Şubat 2021’de Çin’de kuryelik yaparak hayatını kazanmaya çalışan sınıf kardeşimiz Chen Guojiang (Mengzhu) tutuklandı. Mengzhu, sipariş teslimat işçilerinin geçimini kolaylaştırmak için dayanışma ve yardım ağları oluşturmuş ve aynı zamanda kuryelerin sömürülme şartları üzerine açıklamalarda bulunmuştu. 2 Nisan 2021’de, sipariş teslimat firmalarının çıkarlarını korumaya kendilerini adamış olan Çin bürokratları, Mengzhu’yu “huzuru bozmak ve provokasyona sebep olmak” ile suçladı. Bu suçlama Çin’deki bütün emek aktivistlerine karşı yönlendiriliyor. Mengzhu 5 yıllık bir hapis cezasıyla yüz yüze. Tutuklananlar arasında, yine kuryelik yapmakta olan Ma Rong ve Yu Ziyang kardeşlerimiz de var.

Sipariş teslimat işçileri arasında kurulan dayanışma ağlarına dahil olan kuryeler devlet güvenlik güçleri tarafından taciz ediliyor. Öyle ki, kapitalist Çin devleti, Mengzhu’nun tutuklanmasına dair haberlere ülke içinde yasak getirdi.

Kuryeler ve depo işçileri Çin’de yıllardır grevlere ve eylemlere çıkıyor. Yalnızca son bir sene içinde onlarca grev ve eylem oldu. Çin’de kuryeler ile depo işçilerinin son bir sene içinde grevlere ve eylemlere çıktığı başlıca bölgeler şu şekilde: Şantung, Junan, Şanghay, Fujian, Henan, Hubei, Hunan, Liaoning, Guangdong, Yünnan, Anhui, Jiangsu, Guizhou. Şirketlerin maaşları yatırmaması veya geç yatırması, düşük ücretler, işçilerden kaynaklanmayan hataların faturasının işçilere kesilmesi gibi nedenler, grevlere çıkılmasının başlıca sebepleri arasında yer alıyor.

Çin’de yemek siparişi teslim eden ulaşım işçilerinin geçtiğimiz aylardaki temel gündemi, patronların ücretleri düşürmeye çalışması oldu. Patronlar aynı zamanda saat başına daha fazla sipariş teslim edilmesi için de baskı yapıyorlar. Birçok kurye mesai saatlerinin dışında da çalışmaya mecbur bırakılıyor. Ve bu yorucu, yıpratıcı mesai boyunca da ölümü ve ciddi yaralanmaları göze alarak zamanla yarışmaya zorlanıyorlar. Zira eğer yeterince hızlı olamazlarsa, şirketlerden tutanaklar yoluyla işleme sokulan cezalarla karşılaşıyorlar. Yemeksepeti’ndeki koşullara ne de çok benziyor, değil mi!

Pandemiyle birlikte ulaşım ve sipariş teslimat sektörü büyük bir büyüme yaşadı. Dünyanın her köşesinde yüz binlerce, milyonlarca sınıf kardeşimiz var ve onlar da bizim karşılaştığımız sorunların benzerleriyle yüzleşiyorlar. Bu sorunlar karşısında sendikalaşıyorlar ve mücadele ediyorlar. İşte Mengzhu bu mücadeleci işçilerden biri.

Mengzhu ve mücadele ettikleri için cezalandırılmak istenen bütün kurye kardeşlerimiz derhal serbest bırakılmalı. Yemeksepeti’nin sahibi Delivery Hero başta olmak üzere Ele.me, Meituan, Deliveroo, UberEats, DoorDash, Grubhub, Instacart, Foodpanda ve iFood gibi bütün sipariş teslimat şirketleri esnaf kurye modelinden vazgeçmeli, çalışanlarına resmi işçi statüsü sağlamalı ve toplu iş sözleşmesi masasına oturmalı.

Bakırköy belediyesinde grev kararlılıkla sürüyor

0

Belediye-İş üyesi Bakırköy Belediyesi işçilerinin grevi coşkuyla sürüyor. Bugün İşçi Demokrasisi Partisi olarak ziyaret ettiğimiz grevin 24. gününde, Türkiye’nin çeşitli illerinde Belediye-İş’in örgütlü olduğu belediyelerden sınıf dayanışması için gelen işçilerin de katılımıyla kitlesel bir yürüyüş gerçekleşti. Bakırköy Cumhuriyet Meydanı’nda basın açıklaması yapıldı.

İşçiler, yüzde 0 zam dayatması ve toplu iş sözleşmesi (TİS) sürecinin tanınmaması karşısında greve devam ediyorlar. Yapılan basın açıklamasında, geriye dönük haklar ve enflasyon oranında zam taleplerinin arkasında oldukları ve mücadeleden geri durmayacakları vurgusu yapıldı. Resmi enflasyon verilerinin gerçeği yansıtmadığı, işçilerin enflasyona ezdirilmemesi için grevde oldukları, belediyenin bu gerçeği kabul ederek masaya oturması gerektiği şu sözlerle dile getirildi: “Kimse bizi test etmesin. Gerçek enflasyon yüzde 40-50’lerdeyken kimse komik tekliflerle gelmesin. Sabrımızı zorlamasın. Sizin katlarınız, yatlarınız, makamlarınız olabilir. Bizim aldığımız ücretten başka gelirimiz, ekmeğimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok. Ekmeğimiz için her şeyi göze alacak kararlılıktayız.”

Cumhuriyet Meydanı’ndaki basın açıklamasının ardından halay ve türkülerle eyleme devam edildi. Ardından belediye önüne toplu bir şekilde gelinerek, burada da sloganlarla talepler dile getirildi. Bakırköy belediye işçilerinin haklı grevlerinin yanındayız. İşçilerin TİS ve grev hakları için verdikleri mücadelede yanlarında olarak mücadelelerinin büyütülmesi ve kazanımla sonuçlanması için sınıf dayanışmasını yükseltmeye devam edeceğiz.

“Ekolojik Yıkıma Karşı Mücadele: Program ve Talepler” etkinliği gerçekleşti

0

İşçi Demokrasisi Partisi, 14 Kasım Pazar günü ekolojik yıkıma karşı mücadele için program ve taleplerimizi konuştuğumuz bir etkinlik gerçekleştirdi. Gazete Nisan okurlarıyla buluştuğumuz etkinliğimizde Gazete Nisan yazarı Çevre Mühendisi Sedat Durel ekolojik yıkımın boyutlarını grafikler üzerinden anlattı.

Durel sunumunda küresel ısınmanın sonucu olarak dünyadaki su seviyesinin 60 metreye çıkması halinde Kadıköy, Fatih, Yenikapı gibi İstanbul’daki pek çok semtin sular altında kalacağını anlatırken, tatlı su kaynaklarının tuzlanması sonucu her yeri su basmasına rağmen içecek su bulunmayacağının altını çizdi. Sunumun sonunda, burjuva siyasetçilerin ve kapitalist devletlerin programlarını aktararak kapitalizm altında iklim krizi ve çevre sorunu çözülebilir mi sorusuyla konuyu tartışmayı açtı.

Bu sırada iklim krizini tartışan yalnız bizler değildik. Aynı gün, İskoçya’nın Glasgow kentinde iki haftadır devam eden COP26 İklim Zirvesi’nin son günüydü. Yüzlerce burjuva siyasetçi ve devlet yetkilileri de aynı konuyu farklı bir programla ele aldılar. Zirvenin ana hedefi zaten sıcaklıkları 1,5 derecelik bir artışta tutma hedefiydi. 2030 yılı için 2010’a göre saldıkları sera gazını cüzi bir miktarda azaltacaklarını konuştular. Sonuç olarak kömürü aşamalı olarak “kaldırmayı” değil, “aşamalı olarak azaltmayı” içeren son derece güdük ve manipülasyona açık bir şekilde zirveyi sonlandırdılar. Manipülasyona açık diyoruz, çünkü en basitinden ülke emisyonlarının toplam olarak değerlendirildiğini ve en fazla sera gazı salan ülkelerin kendi emisyonlarını azaltırken, arkalarda yer alan ülkelerden kota satın aldıkları uzun süredir biliniyor.

Burada Durel’in sorusuyla devam edersek, hepimiz aynı gemide miyiz ya da başka bir deyişle, iklim krizinden herkes eşit şekilde mi etkileniyor?

Bu soruyu cevaplarken çok değil, temmuz ve ağustos ayları boyunca Türkiye geneline yayılan orman yangınlarını düşünelim. Yüzlerce hektar orman yanarken, onlarca tür yaşam alanlarını kaybetmişken 28 Temmuz’da Resmi Gazete’de Turizmi Teşvik Kanunu yayımlandığını unutmayalım. Bu kanunla ormanlar “kamu yararı”na turizme açılabilecek, yatırıma açılacak bölgeyle ilgili karar da Tek Adam inisiyatifine bırakıldı. Ağustos ayında ise Kastamonu, Rize gibi illerde sel olmuş ancak Tarım Bakanı sellere HES’lerin sebep olmadığını, tam tersi HES’lerin selin mağduru olduğunu ifade etmişti.

Dolayısıyla “hepimiz aynı gemide miyiz” sorusunun cevabı elbette ki hayır, çünkü patronların Türkiye’de de Glasgow’da da çevre ve afet politikaları kâr amaçları etrafında şekilleniyor, dahası doğal afetleri ve iklim krizini de fırsata çevirmek için can atıyorlar. Türkiye’nin Glasgow iklim paktına dahil olarak 3,1 milyar avroluk iklim borcu alması da bunun güzel bir örneği.

Glasgow COP26 zirvesinden de görüldü ki; burjuvazinin iklim krizini durdurmaya yönelik bir eylem planı yok. Etkinlikte Durel’in de ifade ettiği gibi; ekolojik yıkıma karşı mücadele etmek; doğa ve emeği korumak, sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır ve hatta ekolojik yıkıma karşı mücadele bunun en büyük ve ilk elden acısını çeken işçi emekçilerin mücadelesidir. Geleceğimizin yangın, sel, deprem felaketleriyle kararmaması için doğadan ve emekçiden yana bir planlama talep etmekten, bunun için örgütlenip mücadele etmekten başka çaremiz yok.

Bakırköy Belediyesi işçisiyle söyleşi: “TİS masasına oturana kadar grev sürecek”

0

Bakırköy Belediyesi’nde grev devam ediyor. İşçiler geriye dönük hakları ve Toplu İş Sözleşmesi (TİS) masasının kurulması için mücadele ediyorlar. Gazete Nisan olarak, grevin 16. gününde grevdeki bir belediye işçisiyle gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Grev nasıl başladı ve temel talepleriniz neler?

Bu grev aslında 3 Ocak 2020’de başlayan TİS sürecinin bir parçasıdır. Belediye-İş Sendikası yetki belgesi almak için 2020 Mart ayında müracaat etti. Fakat Genel-İş Sendikası bu süreç içinde burada çok az üyesi olmasına rağmen haksız ve hukuksuz bir şekilde yetki tespitine itiraz etti. Yetki tespiti davası da yaklaşık bir buçuk yıl sürdü. Bu yılın nisan ayında bu dava bitti. Dava sonunda Belediye-İş sendikası yetki aldı ve TİS masasına oturmak için Bakırköy Belediyesi’ne çağrı yaptı. Zaman zaman görüşmeler olsa da süreç tıkandı. Sendikamız da 25 Ekim’de grev kararı aldı. Dolayısıyla burada yeni bir durum yok, geriye dönük işletilen bir buçuk yıllık bir süreç var. Bu yüzden biz bu süreci geriye dönük haklarımız korunacak şekilde ilerletmek istiyoruz. Çünkü TİS süreçleri genellikle iki yıl olur, iki yıllık zam alırız. 19 aydır TİS imzalamadan, herhangi bir zam almadan geçinmeye çalışıyoruz. Enflasyonun bu kadar hızlı arttığı bir ortamda geriye dönük 19 ayın enflasyon farkının maaşlarımıza yansıtılması gerekiyor. 2019’da yapılan zamdan sonra maaşlarımız sabit kaldı.

Bu yüzden en temel talebimiz geriye dönük enflasyon farkının yansıtılacağı şekilde TİS’in imzalanmasıdır. Yoksulluk sınırının 10 bin TL’ye dayandığı bir ortamda biz işçiler ücretlerimizin asgari olarak insanca yaşanılabilir seviyeye yükseltilmesini istiyoruz. Enflasyondan doğan farkların maaşlarımıza yansıtılmasını istiyoruz. Fakat Belediye Başkanı geriye dönük talepte bulunmamamızı, bizi bugünden itibaren sıfırdan bir TİS sürecine sokmayı istiyor. Bu doğru bir yaklaşım değil. Burada sadece Bakırköy Belediye işçisine bir saldırı yok; Türkiye işçi sınıfının TİS sürecinin hukuki zeminine de bir saldırı var. TİS süreçleri 10-15 ay uzatılıp sonrasında zam yapmak hukuki değil. Bu durum başka olumsuzluklara örnek teşkil eder vaziyettedir.

Sendikanın TİS için zam teklifi nedir?

2020’den bugüne kadar olan tüm enflasyon farklarının kapatılmasına dönük bir talebimiz var. Belediye Başkanı bu talebi reddediyor.

Başka bir sendikaya üye olan işçilerin de olduğunu biliyoruz. Şu an belediye içindeki durum nedir? Kaç kişi çalışıyor?

Buradaki temel sıkıntı zaten iki sendikanın çarpışması. Genel-İş’in buraya nasıl geldiği herkes tarafından biliniyor. Fakat Genel-İş’in davranışı işçi ahlakına ve hukukuna maalesef uymuyor. Belediye-İş Sendikası burada örgütlü ve yetkili bir sendikadır. Belediyede bu sendikaya örgütlü işçi sayısı 350 kişi. Bu işçilerden 280’i grevde, diğer arkadaşlar yasal olarak greve çıkma hakları olmadıklarından dolayı işlerinin başındalar. Bunun sebebi de belediyenin alt şirketlerinden birinde yetki tespiti davasının devam ediyor oluşu.

Son olarak, Belediye Başkanı “Belediye önünde hak aranmaz, burası grev yeri değil. Hakkınızı Ankara’da arayın” şeklinde bir çıkış yaptı. Bununla ilgili düşünceleriniz neler?

Bununla ilgili söylenecek çok şey var tabii. Türkiye’deki siyasal alanın tıkanması, kutuplaşması, her şeyin iki siyasi parti çerçevesinde okunması gibi durumlar burada da hissediliyor. Bulunduğunuz yerde demokratik mutabakatları güçlendirmedikten sonra, emek haklarını bulunduğumuz konumlarda savunmadıktan sonra işçileri başka bir yere göndermek laf kalabalığıdır. Bu ülkedeki birçok sorunun kaynağının Ankara’da olduğunu biz de biliyoruz. Biz yeri geldiğinde hakkımızı Ankara’da da ararız. Fakat şu an asli muhatabımız belediyedir. Bu grevi bir AKP-CHP kutuplaştırmasına indirgemeye izin vermeyeceğiz. Burada emeğe dönük bir saldırı varken, bu grevi CHP’ye kasti olarak yapılmış bir hamle gibi göstermek çok yanlış bir tutum. Biz dönüşümü kendi bulunduğumuz yerde başlatacağız, sonra yeri geldiğinde elbette Ankara’ya da gideriz.

Grev sürecinizin kazanımla sonuçlanmasını diliyoruz. Mücadelenizde yanınızdayız.

Çok teşekkürler.

Arjantin seçimlerinde Troçkist sol, üçüncü politik güç olarak konsolide oldu

0

16 yaşını geçmiş 34 milyonun üzerinde Arjantinli 14 Kasım günü sandıklara giderek, dört yıllık bir dönem için 257 koltuklu meclisin 127’sini ve sekiz bölgede de 72 koltuklu Senato’nun 24’ünü seçti. Ana muhalefet partisi olan sağcı Juntos por el Cambio (Hep Beraber Değişim İçin-JC) ülkenin en önemli bölgelerinde iktidar partisini geride bırakarak, 9.798.295 oyla yüzde 42,18 oranına ulaştı. Peronist-Kirchnerci iktidar cephesi Frente de Todos (Herkesin Cephesi-FT) 7.868.299 oy alarak yüzde 33,87 düzeyinde kaldı. Peronist iktidar cephesi, Senato’daki egemenliğini kaybetti.

Toplam milletvekili sayısının yüzde 37’sini çıkaran Buenos Aires eyaletinde, eski muhafazakâr cumhurbaşkanı Mauricio Macri’nin (2015-2019 yılları arasında iktidardaydı) ait olduğu sağcı koalisyon olan Juntos por el Cambio tarafından sunulan milletvekili adayları listesi, bölgedeki oyların yüzde 40,09’unu topladı (belirtmekte fayda var ki, bölge oylarının henüz sadece yüzde 80,20’si sayıldı). Frente de Todos da yüzde 38,39 ile sağcı rakibini takip ediyor.

Ülkenin merkezi bölgelerinde ve başkentte Macri’nin cephesi JC ile Peronistlerin FT’si arasındaki oy farkının düşüklüğü her iki tarafın da kesin bir zafer ilan etmesine engel oluştururken, işçi sınıfı içindeki şüpheci ruh haline de dikkat çekiyor. 14 Kasım seçimleri itibarıyla Arjantin parlamentosunda çoğunluğu sağlayan bir parti yok.

Bu seçimler, iki sene boyunca daha ülkeyi yönetmeyi sürdürecek olan Peronist başkan Alberto Fernández için bir referandum olma özelliği taşıyordu. Başkan seçildiğinden bu yana Fernández ilk kez, 2018 ekonomik krizine ve pandemiye karşı geliştirdiği politikalar çerçevesinde sandıkta değerlendirildi. Bu değerlendirmenin sonucu, kendisi ve partisi açısından ancak bir başarısızlık olarak değerlendirilebilir. Ancak bunda şaşılacak bir durum yok. Fernández ekonomik krizin faturasını emekçilere keserken, IMF’ye ve emperyalist ülkelere dış borç ödemesini sürdürmüş ve işçilerin ücretlerine saldırarak ülkenin finans aristokrasisine ek kaynaklar yaratmaya girişmişti.

Dört Troçkist partiden oluşan Solun ve İşçilerin Cephesi-Birlik (FIT-U) ise 12 Eylül önseçimlerinde yakaladığı başarıyı ilerletmiş gözüküyor (bkz. Arjantin’de Troçkist sol, ulusal önseçimlerden üçüncü çıktı). FIT-U şu anda 1.429.787 oyla yüzde 6,16 seviyesinde gözüküyor. Böylece FIT-U’nun ulusal milletvekili sayısını ikiden dörde çıkardığı kesinleşti. Troçkist atık kâğıt toplama işçisi Vilca, ülkenin yoksul kuzey bölgelerinden biri olan Jujuy’da 100.000’in üzerinde oy alarak yüzde 25,15’lik bir oranla milletvekili seçildi. FIT-U’nun ülkenin başka birtakım önemli sanayi yerellerindeki oy oranları şu şekilde: Neuquen yüzde 8,19; Buenos Aires yüzde 6,82; Otonom Buenos Aires yüzde 7,76; Santa Cruz yüzde 7,04; Cordoba yüzde 3,54.

FIT-U’nun adayları burjuva politikacıların aksine kariyeristler değil, işçiler ve emekçiler. Özellikle demiryolları, temizlik, metal ve eğitim sektörlerinden işçi aday listelerine sahip olan FIT-U’dan seçilen milletvekilleri bir öğretmen maaşı düzeyinde ücret alıyorlar ve milletvekili maaşlarının kalan kısmını, mücadeleleri ilerletmek için kullanılan fonlara aktarıyorlar.

FIT-U aynı zamanda Arjantin’deki iki kutuplu burjuva siyasal yönetim yapısının yaşamakta olduğu krize karşı bir işçi-emekçi hükümeti ile merkezi ve planlı bir ekonomi öneriyor. Bu iki öneri kapsamında ülke ekonomisinin kritik sektörlerinin kamulaştırılmasını ve dış borç ödemelerinin sonlandırılmasını savunuyor. Aynı zamanda Arjantin’de kurulacak olan bir işçi iktidarının konsolide olabilmesi için de Latin Amerika kıtasının sosyalist birliğini öne sürüyor. Solun ve İşçilerin Cephesi-Birlik’in bu seçimlerden üçüncü büyük politik güç olarak çıkmış olması, Arjantinli işçi ve emekçilerin bu programda yatan yaşamsal çıkarlarının bilincine varma noktasında ileriye doğru önemli adımlar attığını gösteriyor.

“Mücadele ağlarını örmek zorundayız”

0

Merhaba arkadaşlar, ben petrokimya sektöründe faaliyet sürdüren bir işyerinde çalışıyorum. Bulunduğum yer sanayi bölgesi olduğu için hem kendi işyerimdeki sıkıntıları hem de çevredeki diğer fabrikalarda çalışan arkadaşlarımızın sıkıntılarını yakından görüyorum. Bu sıkıntıları siz işçi arkadaşlarımla paylaşmak istedim.

Çalıştığım fabrikada Petrol-İş Sendikası örgütlü. Sendikalı bir yerde çalışsan bile işçiler olarak içeride yeterince örgütlü değilsen işverenin baskısıyla karşılaşabiliyorsun. Nitekim bizim fabrikada da durum öyle! Günlük üretimi artırmak için her türlü baskıyla karşılaşıyoruz. Ancak patron, baskılarla üretimi artırmaya çalışırken konu biz işçilerin ücretine gelince “Ekonomik kriz var” diyor. Oysa asıl ekonomik krizi biz işçiler yaşıyoruz! Ücretlerimiz sabit olduğundan dolayı, yaşamımızı sürdürmemiz için gerekli bütün temel ihtiyaçlara gelen zamlar bizlerin belini büküyor. Her şey 3-4 kat zamlanırken bizlerin ücretleri yerinde sayıyor. Söyleme gelince hepimiz aynı gemideyiz. Peki, ürettiğimiz her şeye bu kadar zam gelmişken ücretlerimiz niye yerinde sayıyor? Alım gücü her gün düşen biz çalışanlarız…

Biz işçiler artık uyanmak ve mücadele ağlarını örmek zorundayız. Aksi takdirde biz mücadele ile hakkımızı almaya çalışmadıkça kimsenin bize bir şey vermeyeceğini bilmek zorundayız. Var gücümüzle örgütlü mücadele etmek ve hâlihazırda devam etmekte olan işçi direnişlerine elimizden gelen her türlü desteği vermek zorundayız. Onlar sadece kendileri için değil, aynı zamanda bizler, yani tüm işçi sınıfı için de mücadele ediyorlar. Onların kazanımları bizim de kazanımımız olacaktır.

Cargill zaferini, mücadeleleri ile patrona TİS masasını kabul ettiren Bel Karper grevini ve kararlılıkla süren Adkotürk grevini dayanışmayla selamlıyorum. Mücadeleniz mücadelemizdir. Zafer direnen işçilerin olacak!

Petrokimya sektöründen bir işçi

—

“Yaşamak her gün daha da zorlaşıyor”

Merhaba emekçi yoldaşlar,

Emekçiler olarak en temel sorunlarımızdan biri geçim sıkıntısı. Son günlerde yapılan zamlar ve hayat pahalılığı bizleri her geçen gün daha da zora sokuyor. Ülke ekonomisi dışa bağımlı, her şeyi ithal ediyoruz ve bir yandan da dolar tavan yapmış durumda. Bu durum bizlerin alım gücünü her gün biraz daha düşürüyor. Bizler için yaşamak, ayakta kalmak her gün daha da zorlaşıyor.

Patronlar bizlerin sırtından kârlarına kâr katarken, emekçiler yoksulluk sınırının altında yaşamak zorunda bırakılıyor. Biz emekçiler bu işe nasıl dur diyebiliriz?

Sermayeye ve AKP’nin kölelik, sömürü düzenine karşı örgütlenmemiz gerekiyor. İnsanca yaşayacak bir ücrete sahip olmak en temel taleplerimizden biri. Buna ulaşmak için birleşerek mücadele etmenin dışında başka bir kurtuluş yolumuz yok.

Bir belediye işçisi

Çerkezköy’deki 3M Fabrikasında sendika düşmanlığı

0

Tekirdağ Çerkezköy’de bulunan 3M fabrikasında Türk Metal Sendikası’na üye olan 3 işçi performans düşüklüğü bahane gösterilerek işten çıkartıldı.

Çerkezköy’de yer alan ve otomotiv, araba cam filmi, ses yalıtım sistemleri gibi bölümlere sahip 3M fabrikasında işçiler, düşük saatlik ücretlere ve ücretlerde yaşanan dengesizliğe karşı mücadele etmek için birkaç hafta içinde örgütlenerek Türk Metal Sendikası’na üye oldular. Yetki başvurusu onayından sonra, tıpkı diğer patronların yaptığı gibi, işveren yetkiye itiraz ederek süreci hukuki boyuta taşıdı ve işçilerin mücadelesini kırmak için 3 sendikalı işçiyi performans düşüklüğü bahanesiyle işten çıkardı. Bunun üzerine sendika işe iade davası açtı ve işçiler mücadeleyi fabrikanın önüne taşıyarak çadır kurup direnişe başladılar.

Gazete Nisan olarak yaptığımız görüşmede işçiler, işten atılan arkadaşlarının işe yeni girdiklerini ancak daha önce hiçbir çalışanın performans düşüklüğü ile atılmadığını belirterek, bu durumun açık  bir şekilde sendikalaşmaya karşı yapıldığını vurguladılar.

227 kişinin çalıştığı fabrikada güçlü bir örgütlenme kuran işçilerin yarattığı tepki karşında sendika ile işveren arasında görüşmeler başladı ve şimdilik işten atılan başka işçiler yok. Ancak hem sendika hem de işçiler görüşmeler olumlu sonuçlanmazsa ya da işverenin saldırısı devam ederse mücadelelerini ona göre şekillendireceklerini söylüyorlar.   

Portekiz’de hükümet düştü; ülkeye ulusal bir grev dalgası hakim

0

Portekiz’in António Costa tarafından başkanlığı yapılan Sosyalist Parti (PS) hükümeti, 27 Ekim günü, bütçeye destek verilmemesi sonucunda düştü. Portekiz Komünist Partisi (PCP) ve Sol Blok (BE) gibi sınıf işbirlikçi siyasal oluşumlar tarafından dışarıdan desteklenen PS hükümetinin bütçe önerisinin reddedilmesi, 1974 Portekiz Devrimi’nden beri ilk defa yaşandı.

Hükümetin düşüşünü ise ulusal bir grev dalgası izledi. Ülkenin başkenti Lizbon’daki metro işçileri zaten 20 Ekim’de greve çıkmışlardı. Ücretlerin dondurulmasına karşı greve çıkan metro işçileri, hükümetin düştüğü 27 Ekim’de bütün metro duraklarını kapatmayı başarmışlardı. Yine ekim aylarının başında devlet kontrolündeki demiryollarında çalışan işçilerin yüzde 90’ı ücret artışı talebiyle greve çıkmıştı. Ulusal Sağlık Hizmetleri’nde çalışan işçiler 28 Ekim ile 2 Kasım arasında grevdeydi. Onlara alkol dağıtımcısı Novadis’in işçileri, ulusal düzeyde ücretlerin eşitlenmesi talebiyle eşlik etti. 3-4 Kasım tarihlerinde, stajyerlik uygulamalarının sonlanması ve Covid-19 ödeneklerinin artırılması için hemşireler greve çıktı. 5 Kasım’da öğretmenler greve çıktı. 12 Kasım’da memurlar ulusal çapta bir günlük greve çıkmayı planladılar ancak sendikal bürokrasi bu grevi şimdilik erteledi. PS hükümeti yüzde 5’lik enflasyona rağmen memur ücretlerine yüzde 0,9’luk bir zam yapmayı önermişti. 11-12 Kasım tarihlerinde itfaiyeciler ve hapishane gardiyanları greve çıktı. Aynı zamanda Vergi İşçileri Sendikası da 5 Aralık’ta greve çıkacaklarını duyurdu.

Portekiz, 2008 krizinden en çok etkilenen ülkeler arasındaydı. 2008 çöküşünden en fazla etkilenen ülkelerden bir kısmı, İngilizcelerinin baş harfleri alınarak PIGS şeklinde anılıyor. Bu ülkeler arasında İrlanda, Yunanistan, İspanya varken, “P” harfini temsil eden ise Portekiz’den başkası değil. Avrupa kapitalizminin kemer sıkma yaptırımlarına maruz kalan Portekiz işçi sınıfı 2019’da da bir ulusal grev dalgasını örgütlemiş ve Fransa’daki sınıf kardeşlerinden esinlenerek “sarı yelekli” protestolar düzenlemişti.

PS hükümetinin yoksulluk, düşük ücretler, güvencesiz çalışma, artan hayat pahalılığı ve ağırlaşan pandemiye dönük cevabı, faturayı emekçi sınıflara yüklemek olmuştu. Hükümet işçilerin ekonomik güvencelerine ve sosyal haklarına saldırırken, bir yandan da Brüksel ile milyar avroluk bir kurtarma paketi anlaşması üzerinde çalışıyordu. Bu paket Portekiz mali oligarşisine para pompalayacak ve yoksullar üzerinde de bir dış borç yükü yaratacaktı. Avrupa Birliği Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovskis, hükümetin düşmesinin ardından “Hedefler karşılanmadıkça ödeme yapılmayacak,” şeklinde bir açıklama yaparak, AB’nin elindeki 1,3 milyar avroluk yardım paketini şimdilik bekleteceği mesajını verdi. Dombrovskis’in bahsettiği hedef, grevlerin bir an önce bastırılması ve bu mali yardımın ülkenin burjuvazisine akacağının garantisinin verilmesi.

Portekiz kapitalizmini zor günler bekliyor. Zira başlıca gündemlerden birisi GSYİH’nin yüzde 133’üne ulaşmış olan devasa kamu borcunun ödenmesi. Şimdi yeni Portekiz hükümeti, mali oligarşi için harcanan ve AB’den alınan 45 milyar avroyu halka ödetmenin bir yolunu bulmaya çalışacak.

Portekiz işçi sınıfının atıldığı bu yeni mücadele, ABD’yi saran ulusal grev dalgasıyla eşzamanlı bir şekilde yaşanıyor (bkz. ABD’deki ulusal grev dalgasının küresel anlamı). ABD’nin emekçi kesimleri, Portekizli sınıf kardeşleriyle aynı sorunlardan dolayı greve çıkıyor. Ancak yalnızca Portekiz ve ABD’de değil, Türkiye’de de işçi sınıfı aynı sorunlarla yüzleşip greve çıkıyor, sendikalaşıyor. Tekgıda-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Cargill Türkiye fabrikasında, dört yıl süren mücadelenin ardından işçiler TİS imzalamayı başardı. Benzer şekilde İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’ne (İBB) bağlı İstanbul Personel Yönetim Anonim Şirketi’nde (İSPER) de Tüm Taşıma İşçileri Sendikası TİS yetkisini kazandı. Çorlu’daki Bel Karper fabrikasında süreç devam ediyor.

Portekiz’i saran ulusal grev dalgası, 2008 krizinin ardından patlak veren küresel isyan dalgasının bir parçası. Bu grev dalgası, pandeminin ortaya koyduğu tehditlere ve ekonomik krizin felçleştiren etkilerine rağmen işçi sınıfının mücadele etme yönünde kararlı olduğunu gösteriyor.

10 milyonluk bir nüfusa ev sahipliği yapan Portekiz’de, 1,1 milyon insan Covid-19’a yakalandı. Bu, her 10 insandan 1’inin hastalandığı anlamına geliyor. Hükümetin finansal aristokrasinin çıkarlarını birinci plana koyan ölümcül sağlık politikaları sonucunda, 18.234 insan Covid-19’dan öldü (13 Kasım itibarıyla).

Şimdi PS hükümetinin çökmesiyle kapitalist sektörlere büyük bir huzursuzluk hâkim. Başbakan Marcelo Rebelo de Sousa yeni seçimlerin 30 Ocak’ta yapılacağını açıkladı. Yapılan bir anket, halkın yüzde 54’ünün seçimlerin bu kadar erken bir tarihe konulmasına karşı olduğunu gösteriyor.

Başkan Costa istifa etmeyi reddederek, yeni seçim sürecine bir kere daha PS’nin önderi olarak gireceğini göstermiş oldu. Ülkenin Stalinist siyasetlerinin desteğine sahip olan PS, 230 koltuklu mecliste 108 koltuğa sahipti. Costa yeni seçimlerde bu koltuk sayısını artıracağını söylüyor. Ancak temmuz ayındaki anketler Costa’nın desteğini yüzde 45 düzeyinde gösterirken, bugünkü saha araştırmaları bu desteğin yüzde 34’ü geçmediğini gösteriyor.

PCP (Portekiz Komünist Partisi) ve BE (Sol Blok) yedi yıllık PS hükümetlerine desteklerini sunmuş olsalar dahi, 27 Ekim tarihli bütçeye onay vermediler. Ekim ayının sonunda bir açıklama yapan PCP Genel Sekreteri Jerónimo de Sousa, partinin on yıllar süren sağcı politikalara karşı olduğunu ve halktan yana bir çözümün bulunmasını gerektiğini söyledi. PCP’nin bu sağcı politikalara on yıllardır destek verdiği düşünüldüğünde, Jerónimo de Sousa’nın ifadeleri bir ikiyüzlülük olarak okunmalıdır. PCP her fırsatı olduğunda sınıf mücadelesini değil, “toplumsal diyaloğu” öneren bir parti oldu. Bugün PS’nin karşısındaki başlıca muhalefet odağının aşırı sağcı Chega olmasının sebebi, PCP’nin başını çektiği Portekiz solunun PS’ye sunduğu işbirlikçi destekten başka bir şey değil. Bu Stalinist kesimlerin hiçbiri, PS’ye işçi sınıfı içinden sosyalist bir alternatif önermekle ilgilenmedi. Bu yıkıcı politikanın bir sonucu olarak Chega’nın yeni seçimlerden üçüncü büyük parti olarak çıkması bekleniyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Portekiz’de yoldaşça ilişkiler geliştirdiği Sosyalist Alternatif Hareket (MAS), seçimlerde sınıf bağımsızlıkçı bir sol bloğun yer almasını gerektiğini söylüyor ve PCP ile BE’yi de bu blokta yer almaya davet ediyor. MAS’a göre bu bloğun temel amacı PS’nin neoliberal ve işçi düşmanı politikalarına ve etkisi artan sağa karşı, işçi hareketi içinde bir devrimci alternatifi var edebilmek.

SMS’ler biterse, güvercinler de olmazsa…

0

Son dönemde evde çalışmaya geçmemle beraber çeşitli kesintilerde mobil cihazlara ve onun üzerinden dağıtılan internete olan bağımlılığım arttı. Cep telefonu operatörleri de bunu bildiğinden veri paketlerini olabildiğince kısıtlı bir şekilde pazarlamaya çalışıyor, çünkü en çok kâr ettikleri bileşen bu olmuş durumda. Tabii bunun yanında da bir zamanlar günde yüzlercesini kullandığımız, şu an sadece banka ve benzeri resmi mesajlar için yüzüne baktığımız SMS paketleri ise sınırsız bir şekilde dağıtılıyor. Fakat bu paketlerin benim gibi çoğu kişi için bir anlamı yoktu, ta ki geçtiğimiz günlerde tüm dünyayı etkileyen kesintilere kadar. Evet, hepimizin de hatırlayacağı gibi WhatsApp ve Instagram başta olmak üzere çeşitli iletişim platformlarında yaklaşık 8-10 saate yakın kesinti yaşandı ve bizi dünyaya bağlayan, küreselleşmeyi sağlayan internet ağı çöktü ve o bir köşede unutulan SMS’lere mecbur kaldık. Gelin bu durum neden oldu, gelecekte daha kötüleri olabilir mi ve ne yapmalı sorularına beraber bakalım.

Cevapsız sorular…

WhatsApp, Instagram ve bunların sahibi olan Facebook’ta meydana gelen sorun aslında birden çok hatanın birbirini tetiklemesinden kaynaklanıyor. Normalde sunucu adresi bilgilerinin tutulduğu DNS denilen yapılar şirket bünyesinde olmaz ve herhangi bir sorun ve hata anında her yerden erişilebilir olur. Fakat Facebook habitatı o kadar büyük ki bu sunucu bilgilerini kendi bünyesinde tutuyor. Geliştirme sırasında yaşanan yanlış komut çalıştırmadan dolayı sunucu bilgileri kalıcı olarak silindi ve sunucular ile biz son kullanıcılar arasındaki bağ koptu. Ancak ve ancak fiziksel müdahale ile bu hatanın giderilmesi söz konusuydu, fakat bu sunucuların tutulduğu ortam da aynı ekosisteme bağlı olduğu için bina ve oda kapılarına da erişilemedi, yani surlar içeriden kilitlenmişti. Sonuç olarak, teknisyenlerin yoğun gayretiyle, tüm ekosistemde saatler süren çökme sorunu aşıldı. Peki Facebook ve benzeri sistemler ne kadar güvenilir?

Kim denetliyor?

Aslında kimse. Çeşitli bağımsız ticari şirketlerce denetlendiği söylense de bununla ilgili net bilgi yok, çünkü ticari sır. Daha bu büyük çöküntü yaşanmadan 1-2 gün önce, Facebook’a ait geniş ölçekli bir sızıntı ortaya çıkmıştı. Yaklaşık 1,5 milyar Facebook kullanıcısının kişisel verisi çeşitli ortamlarda satışa çıkarıldı. Bu aslında özel bilgilerimizin başka grup ve şirketlerce ne kadar kolay pazarlanabilir veya manipüle edilebilir olduğuna dair endişelerimizi daha da artırıyor. Hepimizin de hatırlayacağı gibi Cambridge Analytica skandalında, Amerika ve İngiltere seçimlerine hile karıştırılması için Facebook ekosistemi bilinçli bir şekilde kötüye kullanılmıştı. Tüm bunlardan aslında sadece kâr için her şeyi yapabilecek olan ve denetlenmeyen devasa bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz.

Peki ne yapmalı?

Çernobil felaketinde santralin patlamasına gelinceye kadar bir sürü hata yapılmış, denetlemesi gereken ve yöneten insanlar bu hatalara göz yummuş ve ses çıkarmamıştı. Çünkü bürokratik düzen, işçi denetimi ve iktidarı yerine bir avuç insanın çıkarını korumuş ve uyarıları görmezden gelmişti. Kapitalist rejim ise bunu gözümüze sokarak yapmakta ve ne yazık ki tehlikenin ne kadar büyük olduğunun hâlâ farkında değiliz. Bu tür iletişim ve teknoloji şirketlerinin acilen kamusal denetim ve açık kaynak koda geçmesi, sorgulanabilir ve gerçekten denetlenebilir olması gerekmekte. Belki bugün saatler içinde çözülen bu sorun, önümüzdeki süreçte içinden çıkılmaz hale gelecek ve daha büyük krizlerle karşılaşacağız.

Arjantin’deki Sol Cephe-Birlik uluslararası destek için çağrıda bulunuyor

0

Arjantin’de 14 Kasım’da gerçekleşecek parlamento seçimlerine burjuva partilerinden bağımsız, işçi sınıfını ve solu temsil eden Sol Cephe-Birlik (FIT-U) de katılıyor. Eylül’de gerçekleşen önseçimlerde ülke çapında yaklaşık yüzde 6 oy alarak, Arjantin’deki üçüncü en büyük politik güç haline gelen FIT-U işçi sınıfının ve ezilenlerin acil ekonomik taleplerinin yanı sıra bir işçi-emekçi hükümetinin kurulması ve sosyalist Latin Amerika için mücadele ediyor. Dünya ölçeğinde devrimci solun bir referansı haline gelen FIT-U için desteğini belirten siyasal partiler, sendika temsilcileri, aydınlar ve aktivistler bir bildiri yayımladılar.

Bu bildirgeyi imzalayan bizler işçileri, köylüleri, gençleri ve kadınları, antiemperyalist mücadeleyi ve/veya solcu kesimleri temsil eden parti önderleriyiz. Bizler ayrıca LGBTİ+ hareketinin, çevre hareketinin ve kapitalist baskıya karşı çıkan tüm örgütlerin yanındayız. Arjantin’deki Sol Cephe-Birlik’in (FIT-U) 14 Kasım’da yapılacak bir sonraki parlamento seçimlerinde gösterdiği adaylıklarını destekliyoruz.

FIT-U 10 sene önce sınıfçı ve sosyalist solun bir koalisyonu olarak doğdu. Cephenin içinde İşçilerin Sosyalist Partisi (PTS), İşçi Partisi (PO), Sosyalist Sol (IS) ve Sosyalist İşçi Hareketi (MST) bulunmaktadır. Arjantin’de kapitalist partilere ve emperyalizmin politikalarına karşı tek alternatifi temsil etmektedir.

Cristina Fernández de Kirchner ve başkan Alberto Fernández liderliğindeki iktidardaki Peronist koalisyon Frente de Todos (Herkesin Cephesi) , 12 Eylül’de yapılan önseçimlerde ağır bir yenilgi aldı. Bu, hükümet içinde, eski Cumhurbaşkanı Mauricio Macri liderliğindeki Juntos por el Cambio’da (Değişim İçin Birlik) cisimleşen liberal sağın yararlanmaya çalıştığı büyük bir krize yol açtı. “Liberter” aşırı sağ, daha kapsamlı bir ekonomik kemer sıkma modeli ve emekçilere ve sola karşı daha sert bir politika hayata geçirmek için geleneksel kapitalist partilere dönük olan hoşnutsuzluğun bir kısmını kanalize etmeye çalışıyor. Halkın bu hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğu çerçevesinde, Sol Cephe-Birlik (FIT-U), son PASO seçimlerinde (yani önseçimlerde) üçüncü ulusal siyasal güç haline geldi.

Frente de Todos kendisini “ilerici” olarak sunmasına, önceki hükümetin kemer sıkma politikalarına son verme sözü vermesine rağmen, görevde olduğu iki yıl boyunca Arjantinli ve uluslararası kapitalistlerin çıkarları lehine olan politikaların savunucusu olarak hareket etmiştir. Salgının ortasında, milyonlarca insanı – ikinci yılında doğrudan bütçeden çıkardığı – yetersiz acil durum gelirinden mahrum bıraktı ve IMF’ye olan gayri meşru dış borcu ödemeye ve büyük kapitalistlere sübvansiyonlar tanımaya devam etmek için işçiler üzerinde sert bir mali kemer sıkma politikası uyguladı. Yoksulluk zaten yüzde 40’ın üzerinde ve sendika bürokrasisinin suç ortaklığıyla enflasyon karşısında ücretler düşmeye devam ediyor.

Böylece FIT-U işçi sınıfının geniş kesimlerinin, kadınların ve gençliğin toplumsal öfkesinin siyasi ifadesinin bir kürsüsü haline geldi. Ulusal düzeyde, FIT-U bir milyonun üzerinde oy aldı (yüzde 5). Nüfusun çoğunlukla yerli olduğu ülkenin kuzeyinin en yoksul bölgesindeki Jujuy eyaletinde, FIT-U oyların yüzde 24’ünü kazandı ve şu an oradan bir ulusal milletvekili çıkarmak için mücadele veriyor. Patagonya eyaletlerinde (Santa Cruz, Chubut, Rio Negro, Neuquen) oyların neredeyse yüzde 10’unu kazandı. Neuquen’deki adayımız, yerel seçimlerde oyların yüzde 8,8’ini alarak başkente bir FIT-U temsilcisi olarak seçildi. Bunlar, FIT-U örgütlerinin ön planda olduğu büyük grev ve seferberliklerin (sağlık çalışanları, öğretmenler, çevre hareketi, grevci işsizler vb.) yaşandığı iller. FIT-U Özerk Buenos Aires Şehri’nde tarihinin en iyi seçim performansını gösterdi ve bugün Ulusal Kongre’de bir temsilci kazanmaya çok yakın. Buenos Aires Eyaleti’nde ise, işçi sınıfından ve emekçi mahallelerinden büyük bir oy geldi; bu oy, işsizler hareketinin başlıca öncülerinden biri olduğu ve eyalette sürmekte olan işsizliğe, açlığa, sefalete karşı ve toprak ve konut için verilen anıtsal mücadeleleri yansıtıyor. Bu durum, işçi mücadelelerinin adaylarının, yüz binlerce ve milyonlarca seçmeni olan belediyelerdeki burjuva partilerinin himayesi altında olan Kent Konseyleri’ne de seçilme olasılığını artırıyor.

FIT-U; yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkını kazanan “yeşil dalganın” bir parçasıydı; bütün patron partileri ve koalisyonları tarafından teşvik edilen yeraltı kaynaklarının yağmalanması, tarım ticareti ve çokuluslu şirketlerin mega madenciliğine karşı mücadelenin ön saflarında yer aldı. FIT-U işçi sınıfının politik bağımsızlığı için savaşıyor ve Peronist sendika bürokrasisinin kapitalist devlete entegrasyonunu reddederek sendikalarda sınıf önderliklerinin yeniden kurulup tesis edilmesi için mücadele ediyor. Programında, Latin Amerika ülkelerini yoksulluğa mahkûm eden gayri meşru dış borcun ödenmemesini savunuyor. Ayrıca, mesai gününün 6 saate indirilmesini ve çalışma saatlerinin, ücret indirimi olmaksızın mevcut tüm işçiler arasında paylaşılmasını savunuyor. Bankaların ve dış ticaretin kamulaştırılması için mücadele ediyor. FIT-U, seçimde başarılı olmak için programatik tavizlerde bulunmak gerektiğini savunan reformistlerin aksine, açık bir şekilde “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” programını ve emperyalizm ile yerel burjuvaziye karşı Latin Amerika’nın sosyalist birliğini öne sürüyor.

FIT-U’nun seçimde aldığı sonuçlar, pandeminin tetiklediği dünya kapitalist krizinin işçi sınıfı ve sömürülen kitleler üzerindeki etkilerine karşı verilen mücadeleyi yansıtıyor. Pandemi sırasında, dünyanın her yerinden yaşamsal sektörlerde çalışan milyonlarca işçi, hayatları pahasına çalışmaya gönderildi. Diğerleri işten çıkarıldı ve zar zor devlet yardımı ile geçindi. Elon Musk, Jeff Bezos, Bill Gates, Mark Zuckerberg gibi birkaç yüz milyarderin serveti büyümeye devam etti. Latin Amerika, dünyanın toplumsal açıdan en eşitsiz bölgesi haline geldi. Bu durum 2019’da Ekvador ve Şili’deki halk ayaklanmalarına yol açtı; geçen yıl ve bu yıl bu koşullar derinleşti ve Bolivya, Kolombiya ve diğer ülkelerde yeni ayaklanmalar doğurdu.

Küresel kapitalist kriz, işçilerin ve halk isyanlarının başlıca sebebidir. Yalnızca Latin Amerika’nın yarısömürge ve bağımlı uluslarında değil, aynı zamanda başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere emperyalist metropollerde de bu böyledir. Sağcı rejimleri krize sokan ve deviren olgu, bu kriz ve kitlelerin kemer sıkma önlemlerine karşı direnişidir (Bolivya’da Añez darbesine, Şili’de Piñera hükümetine ve Kolombiya’da Duque’ye karşı halk isyanları vb.). Bu durum, merkez sol ile “ulusal ve halkçı” partilerin, yani sınıf işbirlikçi cephelerin destekçilerinin acizliğini ve suç ortaklığını teşhir etti. Geleneksel sağın krizinin ve emekçi kitlelere karşı kapitalist fonlar biriktirme odaklı “kemer sıkma planlarının” savunucuları ve uygulayıcıları haline gelen merkez solun veya “sözde ilerici” varyantların (Chavezcilik, Lulacılık, Podemos veya Syriza) başarısızlığının karşısında, aşırı sağ kendini yeniden konsolide etmeye çalışıyor. Vox’un İspanyol monarşik rejiminin krizinden ve sözde “ilerici” merkez solun tanıdığı kapitülasyonlardan nasıl yararlandığını İspanya’da zaten görüyoruz. Ancak kriz aynı zamanda bu aşırı sağın gelişimini de baltalıyor. Trump’ın düşüşü, Ekvador’da birkaç ay önce göreve başlayan yeni sağ hükümetin karşı karşıya kaldığı seferberlik ve grev dalgası ve diğer seferberlik süreçleri bunun kanıtıdır. Brezilya’da, PT ve Lula tarafından geliştirilen korkak sınıf işbirliği politikası Jair Bolsonaro’yu ayakta tuttu; bu sınıf işbirliği politikası, sömürülen kitlelerin, burjuva yanlısı yozlaşmış bürokrasiler aracılığıyla örgütlü müdahaleler gerçekleştirmesini engelliyordu. Nefes alacak alanı olmayan Bolsonaro, işçilerin kazanımlarına karşı saldırılar geliştirmeye devam ediyor (mesela kamu işçileri güvenceli çalışma haklarını kaybettiler vb.). Arjantin seçimlerinde adaylar arasında olan Javier Milei ve Jose Luis Espert bu aşırı gerici sektörleri temsil ediyorlar. Demagojik bir “kast karşıtı” ve “siyaset karşıtı” söylemle, kapitalist hükümetlerin pandemi sürecinde izlediği politikalarla gerçek kazananların aslında kim olduğunu halktan gizliyorlar: Bunlar çokuluslu şirketler, büyük işletme sahipleri, bankalar ve tarım işletmeleriydi.

Uluslararası solda ise karşımızda, kemer sıkma politikalarından bir kopuş sözü veren ancak sonunda bu önlemleri uygulayan merkez sol ve sözde ilerici partiler mevcut.

Bu, İspanya’da PSOE’nin (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) “neoliberal ilerici” hükümetinin bir parçası olan Podemos’un durumudur. Syriza daha önce kemer sıkma karşıtı bir hükümet sözü vermişti, ancak sonunda Troyka’nın planlarını uygulamada IMF ile Avrupa Birliği’nin en iyi öğrencisi oldu ve böylece sağın geri dönüşünün önünü açtı. Sağcı ve gerici Piñera hükümetiyle birlikte “Barış Anlaşması ve Yeni Anayasa’yı” imzalayan Şili’deki Geniş Cephe, diktatörlükten miras kalan nefret edilen kurumları rehabilite etmek için halk seferberliğini devre dışı bırakmaya çalıştı. Peru’da Castillo hükümetinin yarattığı yanılsamalara rağmen, onun patronların baskısına nasıl boyun eğdiğini görüyoruz. Brezilya’da Lula, Dilma ve PT, Geniş Cephe’de toplanan patron kesimleriyle birlikte iktidara dönmek istiyor. Bolivya’da, Evo Morales tarafından desteklenen sınıf uzlaşmacı MAS hükümeti sahneye geri döndü.

Brezilya’daki Lula/Dilma, Arjantin’deki Kirchner, Meksika’daki Lopez Obrador veya Bolivya’daki Evo Morales/Luis Arce gibi sözde “ilerici” Latin Amerika hükümetleri, emperyalizmle bazı sürtüşmelerin ötesinde, büyük kapitalistlerin veya uluslararası finans kapitalin çıkarlarını etkilemeksizin, en nihayetinde çokuluslu şirketler uğruna yönetime geçtiler ve yönettiler. “21. yüzyılın sosyalizmini” öneren Venezuela’daki Chavez/Maduro hükümeti, tamamen karşısında olduğumuz emperyalizmin saldırganlığına ve ekonomik ablukasına katlanırken, burjuvaziye ve emperyalizme teslim olma yönünde bir yol izledi.

FIT-U, merkez sola ve dar ufukları kapitalizmi idare etmek, bu sömürücü sistemin krizini kitlelere yüklemek olan bütün akımlara karşı duran bir perspektifi temsil ediyor.

FIT-U, Amerika kıtalarının dört bir yanından 50 örgütün katılımıyla 2020’de gerçekleşen Latin Amerika ve Amerika Birleşik Devletleri Konferansı’nın arkasındaki itici güçtü.

FIT-U’nun parlamentolardaki temsilcileri sokaklarda verilerin işçi ve halk mücadelelerinin yanındadır. Kendilerini bulundukları konumlarıyla zenginleştiren kapitalist politikacıların aksine, FIT-U milletvekilleri yalnızca bir öğretmen maaşı alırlar; maaşlarının geri kalanını mücadelelere aktarılan bir fona bağışlarlar. Adayları işçiler, öğrenciler ve kadın, LGBTİ+ ve çevre hareketlerinden devrimcilerdir.

FIT-U, burjuva partileriyle koalisyon halinde parlamentoda çoğunluğu elde etmeye çalışmıyor. Onun seçim sürecine müdahalesinin amacı, işçilerin patronların partilerine bağlılıklarını kırmak, sınıfın siyasal bağımsızlığı yolunda ilerlemek, finansal kemer sıkma önlemlerine karşı direnişi ve politik seferberliği örgütlemek ve mücadeleye geçmek adına emekçi kitleler üzerinde geniş bir ajitasyon kampanyası geliştirmek için bu temel mücadele alanından yararlanılmasıdır. FIT-U bir ulusal kriz esnasında bağımsız bir faktör olarak sahneye çıkabilir ve iktidara alternatif olabilir. FIT-U, emekçi halkın seferberliğine ve özörgütlenmesine dayalı, kapitalist-emperyalist sistemden kopan bir işçi hükümeti için savaşıyor.

FIT-U, çökmekte olan bir sistemin sömürüsüne ve baskısına karşı isyan eden işçi sınıfının, gençliğin, kadınların ve yerli halkların yanındadır ve onların bir parçasıdır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçi mücadeleleri dalgasının, Güney Kore’deki genel grevin, İtalya, İspanya, Fransa ve Almanya’daki grevlerin, dünyayı kasıp kavuran çevreci gençlik hareketinin veya Ortadoğu’da, Latin Amerika’da Karayipler ve And Dağları’nı kasıp kavuran isyanların ve bütün dünyada yaşananların kanıtladığı üzere, bu sistem çökmektedir.

FIT-U’nun bir sonraki seçimlerde aldığı seçmen desteği ve kazandığı milletvekilleri, sınıfçı ve sosyalist bir perspektifin gelişimi için sınıf mücadelesini ilerletmenin hizmetine sunulacaktır.

Almanya

Oskar Fischer, sociólogo, Revolutionäre Internationalistische Organisation (Alemania)
Stefan Schneider, politólogo, Revolutionäre Internationalistische Organisation (Alemania)
Charlotte Ruga, enfermera obstétrica, Revolutionäre Internationalistische Organisation (Alemania)
Tabea Winter, estudiante, Revolutionäre Internationalistische Organisation
Yunus Özgür, aprendiz en el hospital Vivantes de Berlin, Revolutionäre Internationalistische Organisation (Deutschland)
Ferat Ali Kocak, diputado por DIE LINKE Neukölln en el parlamento provincial de Berlin (Alemania)
Manuel Wüllner, Plataforma Izquierda Anticapitalista (AKL) Bünde
Alexander Kalteis, Plataforma Izquierda Anticapitalista (AKL) Bünde
Nathaniel Flakin, historian, editorial board of Left Voice, Berlin
Revolutionäre Internationalistische Organisation (RIO, FT-CI)


Avustralya

Socialist Alternative

Belarus

SMOT (LIS)

Bolivya

Vladimir Mendoza Manjón, docente de la universidad mayor de San Simón de Cochabamba, Bolivia.
Elio Aduviri, ex Secretario de Conflictos. SITRASABSA (Sindicato de Trabajadores de Servicios Aeroportuarios Boliviano S.A.), Aeropuerto de El Alto.
Alain Rivera, Oficina Jurídica de los Trabajadores, Cochabamba.
Cacho Mancilla, dirigente Confederación Nacional de Jubilados Bolivia.
Isabel Jiménez, profesora urbana La Paz, Mujeres en Lucha.
Humberto Balderrama, miembro de la Dirección Nacional del Partido de los Trabajadores e integrante de ARPT-UIT-CI
Eliseo Mamani, ex ejecutivo Federación de Maestros Rurales de La Paz.
Jorge de la Rocha, dirigente Partido de los Trabajadores, ex dirigente Confederación magisterio urbano.
María del Carmen Arce, enfermera Caja Nacional de Salud Santa Cruz, ex dirigente nacional de Fensegural.
Rossel Salazar, trabajador Caja Nacional de Salud, secretario general Central Obrera Regional de Tupiza.
Angel Ventura, ex dirigente Confederación Nacional Magisterio Rural de Bolivia.
Rubén Herrera Casas, dirigente vecinal del Distrito 7 de El Alto. Ex dirigente fabril del TEA (Taller Externo de El Alto – EXBOL).
Gerardo Ortega, trabajador de base y ex dirigente del relleno sanitario de La Paz
Freddy Choque Tancara, delegado del Magisterio Rural del Departamento de La Paz, Bolivia.
Silvia Requena, docente emérito de la Carrera de Psicología, Facultad de Humanidades. Universidad Mayor de San Andrés (UMSA) de La Paz, Bolivia.
Lorgio Orellana. Docente investigador de la Universidad Mayor de San Simón (UMSS) de Cochabamba, Bolivia.
Gabriela Ruesgas, docente de la Carrera de Sociología, Facultad de Ciencias Sociales. Universidad Mayor de San Andrés (UMSA) de La Paz, Bolivia.
Javo Ferreira, militante de La Liga Obrera Revolucionaria por la Cuarta Internacional LOR-CI, Bolivia
Violeta Tamayo, militante de Pan y Rosas Bolivia y de La Liga Obrera Revolucionaria por la Cuarta Internacional LOR-CI.
Gualberto Arenas, dirigente campesino.
Amado Quispe, dirigente del Partido de los Trabajadores, ex dirigente trabajadores de salud pública Chuquisaca.
Lorgio Orellana, docente investigador UMSS Cochabamba.
José Miguel Ibarra Camacho, en nombre organización Proyecto Común.
María Lohman, comunicadora Somos Sur.
María Eugenia Guerrero, enfermera Caja Nacional de Salud Cochabamba, ex dirigente Central Obrera Departamental.
Junior Tejada, Partido de los Trabajadores Cochabamba, activista por derecho a la educación.
Rosmery Chavina, maestra rural de El Alto, La Paz.
Abel Doria Medina, trabajador minero Huanuni. Luis Nogales Suarez, dirigente sindicato Casegural Santa Cruz.
Melquíades Marín, trabajador salud pública Arani, Cochabamba. Lucy Chipunavi, ex dirigente Federación de Fabriles de Riveralta.
Alianza Revolucionaria del Pueblo Trabajados (ARPT, UIT-CI)
Liga Obrera Revolucionaria por la Cuarta Internacional (LOR-CI, FT-CI)

Brezilya

Plinio de Arruda Sampaio Junior – economista e editor do Contrapoder
Vladimir Safatle – filósofo, professor da Universidade de São Paulo
Gonzalo Rojas, cientista político, professor da Universidade Federal de Campina Grande
Luciana Kasai, referente de la agrupación Entregadores Antifascistas de Brasil
Luciano Mendonça de Lima. Professor de História da Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Roberto de Sousa Miranda – Universidade Federal do Agreste de Pernambuco.
Danilla Aguiar, Professora departamento de Educação, Universidade Federal do Rio Grande do Norte.
José Luciano Queiroz Aires, Professor de História Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Darcon Sousa Professor de Administração e Contabilidade Universidade Federal de Campina Grande
Lucianna da Gama Fernandes Vieira – Professora de Engenharia de Materiais – Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Claudia Maria da Costa Gomes – Professora de Serviço Social – Universidade Federal da Paraíba (UFPB)
Adriano Nascimento, professor de Teoria Política -Universidade Federal de Alagoas (UFAL)
Ronaldo Laurentino de Sales Júnior – Professor Sociología Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Pablo Thiago Correia de Moura – Professor EBTT Sociologia – Intituto Federal de Pernambuco (IFPE)
Joyce Amâncio de Aquino Alves – Professora de Humanidades da Universidade da Integração Internacional da Lusofonia Afro-brasileira-UNILAB
Antônio Lisboa Leitão de Souza, Professor Educação Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Janaína Freire dos Santos – Professora de História no Instituto de Apoio à Universidade de Pernambuco – IUAPE
José Ferreira Júnior – Professor de História, Faculdade de Formação de Professores
Aliceane de Almeida Vieira – Professora Serviço Social – Universidade Estadual da Paraíba (UEPB)
José Irelanio de Ataide . Professor de Educação no campo da Universidade Federal de Campina Grande (UFCG) – Presidente da Associação dos Docentes da Universidade Federal de Campina Grande (Adufcg)
Denise Cristina Ferreira – Professora Departamento de Enfermagem da Universidade Federal de Campina Grande (UFCG)
Laudicéia Araújo Santana -Instituto Federal de Educação, Ciência e Tecnologia da Paraíba- Campus Campina Grande
Luiz Henrique Schuch, Professor Universidade Federal de Pelotas (UFPEL)
Iuri Tonelo – sociólogo, pesquisador pós-doc da Universidade Federal do Pernambuco
Simone Ishibashi – doutora em Economia Política Internacional Universidade pela Federal do Rio de Janeiro
André Barbieri – Doutorando em Ciências Sociais na Universidade Federal do Rio Grande do Norte
Edison Urbano – Doutorando em Economia Política Mundial na Universidade Federal do ABC
Fernanda Peluci – diretora do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022)
Rodrigo Tufão – diretor do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022)
Francielton Bananeira Reis – diretor do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022)
Marília Cristina Ferreira – diretora do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022)
Marcello Ferreira dos Santos “Pablito” – Diretor de base do Sindicato de Trabalhadores da USP
Adriano Favarin – Diretor de base do Sindicato de Trabalhadores da USP
Babi Dellatorre – Diretora de base do Sindicato de Trabalhadores da USP
Marcella Campos – diretora estadual da APEOESP (Sindicato dos Professores do Ensino Oficial do Estado de São Paulo)
Andréa Solimões – Professora, Direção do Andes-SN Regional Norte II
Angelo Balbino – Professor, Oposição SINPRO/DF
Carlos Alberto – Professor, Coordenador de Finanças do SINTEPP BELÉM
Carlos Roberto de Souza – Diretor do Sind. Químicos SJCampos/SP (Jacareí)
Cássia Ceres – Coletivo Feminista Marielle Vive-AP
Daniela Monteiro da Cruz – Bióloga, Coletivo Feminista Marielle Vive-PA
Davi Paulo Junior – Direção do Sind. dos Químicos de São José dos Campos e Região/SP.
Demetrius Marcelino – Oposição Sind. dos Serv. Municipais de Aparecida.
Douglas Diniz – Jornalista, Direção Nacional do PSOL
Dulcideia Palheta – Professora, Direção do Andes-SN Regional Norte II
Eduardo Pimentel – Coordenação do SINTSEP-PA.
Gabriela Cunha – Professora, Movimento Themonia/LGBTQIA+
Maíra Machado – Conselheira Estadual da APEOESP
Luciana Vizzotto – Conselheira Estadual da APEOESP
Elisa Campos – coordenadora do Centro Acadêmico de Filosofia (CAFCA), da UFMG
Lina Hamdan Resende Morais – Representação Estudantil das Artes Visuais UFMG
Marie Castaneda – Centro Acadêmico de Ciências Sociais Marielle Franco UFRN
Carolina Cacau – (Brasil) – professora da rede estadual do Rio de Janeiro
Flavia Valle – professora em Minas Gerais e mestre em Educação pela UFMG
Val Muller, professora no Rio Grande do Sul
Claudionor Brandão – demitido político da USP
Letícia Parks – Quilombo Vermelho
Danilo Magrão – Edições Iskra
Diana Assunção – pelo Movimento Revolucionário de Trabalhadores
Joao Batista Araujo “Baba”, ex Concejal en Rio de Janeiro (RJ) Corriente Socialista de los Trabajadores (CST) en el PSOL
Pedro Rosa, dirigente del Sintuff y la Fasubra (Federación trabajadores de las Universidades)
Adriano Diaz – dirigente de Correos RJ y de CSP-Conlutas.
Bruno da Rosa– dirigente Garis (Recolectores de residuos) y miembro de la Directiva Municipal PSOL-RJ.
Diego Vitello , miembro del sindicato de Metro de San Pablo.
Barbara Sineidino – de la Coordinadora general de SEPE (Profesionales de enseñanza)- integrante directiva Municipal PSOL RJ.
Gerson lima – Coordinador-General SINTSEP-Pará.
Gessé Siqueira da Luz – Téc. em Enfermagem, Mov. de Moradia de Santa Maria-DF
Isabela Alves Reis – Advogada, Coletivo Feminista Marielle Vive-DF
Izabel Firmino – Coordenação do SINTUFF/RJ, Coletivo Feminista Marielle Vive-RJ
Jacilene do Socorro – Professora, Coordenadora Geral da Sub-Sede do SINTEPP Baião-PA
Juliana de Freitas – Professora, Op. SINPRO-DF, Coletivo Feminista Marielle Vive-DF
Lucas Barbosa – Professor, Presidente do SINASEFE-DF, Unidos pra Lutar
Ludimilla Fagundes – Professora, Coletivo Feminista Marielle Vive-RS
Marcelo Diniz – Professor, Direção Regional Metropolitana do SINTEPP Pará
Marcos Solimões – Coordenação do SINTSEP-PA.
Matheus Pontes – Professor, Presidente do SINSAEFE Caceres-MT, Unidos pra Lutar/MT
Mauricio Matos – Direção Nacional da FENAMP, Direção da CSP Conlutas-PA
Miriam Sodré – Professora, Secretária Geral do SINTEPP BELÉM, Direção CSP Conlutas-PA
Nancy de Oliveira Galvão – Professora, Secretaria Executiva Nacional da CSP Conlutas
Neide Solimões – Coordenadora Geral do SINTSEP-PA.
Paulo Sérgio – Professor, Coordenação da Sub-Sede do Sintepp de Concórdia do Pará.
Reginaldo de Souza – Dir. Sind. Químicos SJC-Região (Jacareí)
Reginaldo Reis –Professor, Coordenação da Sub-Sede do Sintepp Baião/PA
Rosa Oliveira – Professora, Direção do Grupo Folclorico Iaça
Sandra Guizan – Coordenação do SINTUFF-RJ
Sérgio De Brito Garcia – Professor, Direção da Subsede Apeoesp Taboão/SP
Silvia Leticia – Professora, Coordenadora Geral do SINTEPP Belém e Sec. Exec. Nacional da CSP-Conlutas.
Suzete Chaffin – Professora, Coletivo Feminista Marielle Vive-SP
Vera Coimbra – Trabalhadora da Saúde, Direção da CSP Conlutas-PA
Wellington Luiz Cabral – Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos/SP, Executiva da FETQUIM/SP
Zarah Trindade – Advogada, Coletivo Feminista Marielle Vive-PA
Alex Fernandes – Metroviário -SP, membro da CIPA Linha Vermelha
Alexandre Roldan – Metroviário, Direção Sindicato dos Metroviários-SP
Erlen Medeiros – Professora, Coordenadora Geral da Sub-Sede do Sintepp Salvaterra – PA
Alternativa Socialista (LIS)
Coletivo Feminista MArielle Vive!
Corriente Socialista de los Trabajadores (CST, UIT-CI)
Luta Socialista/PSOL
Movimento Revolucionário de Trabalhadores (MRT, FT-CI)
Política Revolucionária
Unidos Pra Lutar – Tendência Sindical CSP Conlutas
Tribuna Clasista de Brasil

Kanada

Sam Eric, Workers Action Movement Grass Roots Collective, Toronto
Rob Lyons, ex-miembro de la Asamblea Provincial de Saskatchewan
Alex Reavie, journeyman welder, Alberta


Şili

Natalia Sanchez, médico y concejala municipal por Antofagasta
Ranier Rios, dirigente MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores).
Jonathan Rios, candidato a diputado MST Santiago Chile.
Luna Muñoz, candidata a diputada MST Santiago Chile.
Javier Ayarza, candidato core Santiago Chile.
Andrés Figueroa Cornejo, Periodista
Miguel Fonseca, académico, Activista por los Derechos Humanos
Ana Lopez Dietz, Doctora en Estudios Latinoamericanos, Docente universitaria e invetstigadora
Sandra López Dietz, periodista, Académica
Lester Claderón, trabajador industrial y dirigente sindical, candidato a diputado Distrito 3, Antofagasta
Galia Aguilera, profesora, candidata a Senadora por Antofagasta
Camilo Parada, referente de DDHH, dirigente del Movimiento Anticapitalista
Maura Fajardo, referente feminista, dirigente del Movimiento Anticapitalista
Joaquín Araneda, dirigente de Movimiento Anticapitalista
Jaime Rodriguez, dirigente del Sindicato de Obreros Metalurgistas Unidos, candidato a CORE por la provincia de Antofagasta.
Ramiro Díaz, dirigente del Sindicato de Obreros Metalurgistas Unidos
Daniel Vargas, abogado laboral y de DD.HH., candidato a diputado por el Distrito 3, Antofagasta.
Silvana González, dirigente del Sindicato del Aseo del Hospital Regional de Antofagasta, Salud Siglo XXI.
Sebasthian Valdivia, dirigente del Sindicato del Aseo del Hospital Regional de Antofagasta, Salud Siglo XXI.
Noella Sels, dirigente del Sindicato del Aseo del Hospital Regional de Antofagasta, Salud Siglo XXI.
Patricia Romo, dirigenta del Directorio Comunal del Colegio de Profesores de Antofagasta
Alexia Clares, presidenta Centro de Estudiantes Escuela Técnica de Antofagasta
Daniela Avilés, delegada del Sindicato de Profesores y Profesionales de la Educación de la Escuela Padre Patricio Cariola de Antofagasta
Carla Ramírez, delegada gremial del Colegio de Profesores de la Escuela Padre Patricio Cariola de Antofagasta
Nancy Lanzarini, delegada gremial del Colegio de Profesores del Liceo Técnico de Antofagasta
Danisa Guerra, delegada gremial de la Escuela España de Antofagasta
Raúl Muñoz, dirigente sindical base Federación Nacional Trabajadores de la Salud, Hospital Barros Luco Trudeau, Santiago
Carlos Castro, dirigente ANEF Arica.
Dauno Tótoro, Licenciado en Historia, candidato a diputado Distrito 10, Santiago de Chile
Jo Cáceres, dirigenta sindical Asociación de Funcionarios Universidad Metropolitana de Ciencias de la Educación, candidata a diputada Distrito 12, Santiago de Chile
Valeria Yañez, Actriz, candidata a diputada Distrito 13, Santiago de Chile
Bárbara Brito, ex vicepresidenta FECH 2017, candidata a Core, Profesora, Santiago de Chile
Antonio Páez, dirigente sindical, candidato a diputado Distrito 8, Valparaíso
Camila Delgado, dirigenta sindical, candidata a diputada Distrito 23, Temuco
Camilo Jofré, profesor, candidato a diputado Distrito 1, Arica
Fernanda Morales, candidata a consejera regional, Distrito 1, Arica
Leonardo Mallea Zapata, cantautor Chileno, vocalista de Manual de Carroña
Fabián Puelma, abogado, editor La Izquierda Diario Chile
Javiera Munita, Isadora Mujeres en Lucha.
Bastian Guzmán, Disidencias en Lucha Chile.
Priscilla Fernández, Presidenta Tottus Copiapo.
Fuerza de Unidad y Lucha
Fuerza 18 de Octubre
Frente por la unidad de la Clase Trabajadora
Movimiento Anticapitalista (LIS)
Movimiento Socialista de las y los Trabajadores (MST, UIT-CI)
Partido de Trabajadores Revolucionarios (PTR, FT-CI)
Periódico Rearme
Revista El Porteño
Socialismo Revolucionario (CIT)


Kolombiya

Juan Sánchez Ramírez. Asociación Sindical de Profesores Universitarios ASPU Universidad Nacional de Colombia. Fiscal.
John Mario Jiménez Meza. Delegado Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Integrante de la Comisión de Derechos Humanos ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas – Colombia.
José Manuel Ruiz Ortega. Delegado Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Integrante Comité de Escuela de Formación Política y Sindical de ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas – Colombia.
Libia Gómez Hurtado. Delegada Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Comisión de Derechos Humanos ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas – Colombia.
Mónica Baena Castaño. Delegada y activista Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Comité de Escuela de Formación Política y Sindical de ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas – Colombia.
Ima Yurley Pérez Bedoya. Presidente Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas – Colombia.
Maritza Dupont M. Presidenta Asociación de Pensionados de la Empresa de Telecomunicaciones de Bogotá “APETB”
Miguel Antonio Lasso Muñoz, Presidente y Richard Harold Salazar Agudelo, Secretario Ad Hoc. Federación Nacional de Trabajadores de la Educación y Servidores Públicos de Colombia – FENALTRAESP.
Joaquín Linero, Presidente ADED Asociación de Educadores del Distrito de Santa Marta.
Jerson David Reyes Herrera. Líder estudiantil de la Universidad de Antioquia.
David Arturo Bravo. Representante ante el CORCAD de la Universidad Nacional Sede Bogotá
Juan Sánchez Ramírez. Asociación Sindical de Profesores Universitarios ASPU Universidad Nacional de Colombia. Fiscal.
John Mario Jiménez Meza. Delegado Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Integrante de la Comisión de Derechos Humanos ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas
José Manuel Ruiz Ortega. Delegado Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Integrante Comité de Escuela de Formación Política y Sindical de ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas
Libia Gómez Hurtado. Delegada Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Comisión de Derechos Humanos ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas
Mónica Baena Castaño. Delegada y activista Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Comité de Escuela de Formación Política y Sindical de ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas
Ima Yurley Pérez Bedoya. Presidente Asociación de Educadores del Municipio de Medellín ASDEM. Grupo de Trabajadores Socialistas
Maritza Dupont M. Presidenta Asociación de Pensionados de la Empresa de Telecomunicaciones de Bogotá “APETB”.
Jenny Duque, socióloga y corresponsal de La Izquierda Diario en Colombia
Colectivos Unidos de Colombia (UIT-CI)
Grupo de Trabajadores Socialistas
Impulso Socialista (LIS)


Kosta Rika


Orlando Barrantes Cartín, suscribe a título personal, siendo Coordinador Nacional Bloque de Vivienda y de manera oficial por el Movimiento de Trabajadores y Campesinos (MTC), Costa Rica.
Grace Serra, recuperadora de tierras y luchadora por vivienda digna, por Comité Ejecutivo Partido Revolucionario de las y los Trabajadores (PRT) de Costa Rica.
Esteban Fernández, Profesor UCR, dirigente fundador de OSR.
Fernanda Quirós, dirigente Pan y Rosas Costa Rica.
Patricia Ramos Con, abogada feminista, integrante de la Oficina de Equidad de Género, Instituto Tecnológico de Costa Rica.
Paola Zeledón, editora de La Izquierda Diario Costa Rica.
Meylin Murilllo, dirigente de Organizate: Por una juventud revolucionaria.
Carlos Coronado Vargas, Secretario General del Movimiento de Acción Popular (MAPU)
Allen Cordero Ulate, profesor jubilado Universidad de Costa Rica y activista.
José René Tamariz Corea, dirigente opositor en la Asociación de Profesores de Segunda Enseñanza APSE.
Miguel Barrios, recuperador de tierras y ex obrero de la construcción, jublilado, ex miembro del Comité Ejecutivo PRT Costa Rica.
Socorro Trejos, integrante Comité Ejecutivo de Bloque de Vivienda, Comité Monte Alto Alajuelita
José María Lechado, coordinadora Gran Área Metropolitana, Bloque de Vivienda, Comité Monte Alto Alajuelita
Gladys García, Comité Monte Alto Alajuelita
María Calderón, Comité Monte Alto Alajuelita
Adrián Jaén España, sociólogo, docente e investigador de la Universidad de Costa Rica y la Universidad Estatal a Distancia, afiliado al Sindicato de Empleados UCR (SINDEU).
David Morera Herrera, sociólogo, docente Escuela de Planificación y Promoción Social Universidad Nacional de Costa Rica
Ana Marcela Montanaro, estudiante costarricense, desde Madrid, estado español.
Jean Moreno Urbina, dirigente de la tendencia clasista y democrática “Cambio” de la Asociación de Profesores de Segunda Enseñanza APSE, Regional XII.
Organización Socialista Revolucionaria (OSR, FT-CI)
Partido Revolucionario de las y los trabajadores


Küba

Frank García Hernandez, sociólogo e historiador marxista, miembro del comité editorial de Comunistas
Alejandro Esteve, estudiante universitario y miembro del comité editorial de Comunistas
Yunier Mena Benavides, poeta y militante marxista, miembro del comité editorial de Comunistas
Leonardo Romero Negrín, estudiante de Física de la Universidad de la Habana.
José Alejandro Esteve Santos, estudiante de Medicina de la Universidad de Ciencias Médicas de Las Tunas. Miembro del Comité Editorial de Comunistas.
Alexander Hall Lujardo, estudiante de cuarto año de la carrera de Historia, Universidad de la Habana.
Héctor L. Calas Roque, estudiante de cuarto año de la carrera de Comunicación Social, Universidad de la Habana.
José Angel Santiesteban Ricardo, Ingeniero en Telecomunicaciones, Holguín.
Lisbeth Moya González, escritora y periodista. Miembro del Comité Editorial de Comunistas Blog.
Claudia González Marrero, doctora en Estufios Culturales. Cubana
Comité Editorial de Revista Comunistas de Cuba

 

Ekvador

La Comuna Rebelde
Movimiento Socialista de los Trabajadores


İspanya


Josep Lluis del Alcázar, delegado sindical de enseñanza pública y dirigente Lucha Internacionalista (LI-UIT-CI).
Santiago Lupe, historiador, portavoz de la Corriente Revolucionaria de Trabajadores y Trabajadoras – CRT
Lucía Nistal, doctora en Teoría Literaria Universidad Autónoma de Madrid (UAM), impulsora de Referéndum UAM y portavoz de CRT
Rubén Tzanoff, dirigente del SOL
Marga Olalla, delegada sindical de trabajadores municipales de Barcelona, Militante de LI.
Miquel Blanch, delegado sindical de profesorado de escuelas de adultos, miembro de la Corriente Sindical de CCOO de Girona, Militante de LI.
Juan Carrique, abogado laboralista, miembro de la Asociación Libre de Abogadas y Abogados, afiliado a CGT
Daniel García Rodríguez, miembro del Comité de empresa de Amazon Mad4 San Fernando de Henares, militante de CoBas
Juan Argelina, profesor de educación secundaria y doctor en Historia y arqueología, militante en defensa de derechos LGTBI
Josefina L. Martínez, periodista, historiadora, escritora, editora revista Contrapunto
Nicolás González Varela, ensayista y traductor, Sevilla
José Errejón, economista – Madrid
Andrea Benites Dumont, periodista, militante de derechos humanos – Madrid
Asier Ubico, presidente del Comité de Empresa de Telepizza por CGT – Zaragoza
Juan Carlos Arias Sanz, delegado por UGT de la Consejería de Políticas Sociales y Familia de la Comunidad de Madrid
Cynthia Lub, doctora en Historia, escritora, editora de Esquerra Diari.cat y afiliada a CGT Lleure
Verónica Landa, periodista, afiliada a CGT Lleure y portavoz de Pan y Rosas – Barcelona
Joe Molina, ex trabajador despedido de Panrico y militante de CRT
Jaime García Flores, Activista e historiador (Jerez de la Frontera, Andalucia)
Ana Aparicio Domínguez, Alejandra Mariño Zuleta, Raúl Bodas Gómez, claustrales de la Universidad Autónoma de Madrid (UAM) y representantes estudiantiles en Junta de Filosofía y Letras – UAM por “Revoluciona Tu Universidad”
María Abizanda Cardona, Lorién Matute Laguarta y Miguel Zueras Bellosta, claustrales y representantes de estudiantes por la Junta de Facultad de Filosofía y Letras de la Universidad de Zaragoza – Sindicato de Estudiantes de Izquierdas-Contracorriente
Aitor Martínez, representantes estudiantiles en el Consel d’Estudis de Ciéncies Polítiques i de l’Administración – Universitat de Barcelona – Rebel·lió a les Aules/Contracorrent
Alejandro Arias, portavoz agrupación juvenil Contracorriente – Madrid
Pablo Castilla, portavoz agrupación juvenil Contracorriente – Barcelona
Clara Mallo, portavoz de Pan y Rosas – Madrid
Irene Ruiz, portavoz de Pan y Rosas – Burgos
Antonio Litov, fotógrafo de Fotomovimiento – Barcelona
Diego Lotito, periodista, editor de IzquierdaDiario.es
M. Esther del Alcázar, delegada sindical de enseñanza pública y dirigente de LI.
Corriente Revolucionaria de Trabajadoras y Trabajadores (CRT, FT-CI)
Lucha Internacionalista (LI, UIT-CI)
Socialismo y Libertad (SOL, LIS)

Katalonya

Vidal Aragonés, ex-diputado de la CUP, Abogado laboralista y profesor de Derecho del Trabajo.
Carles Riera, diputado de la CUP
Antoni Sesi, periodista, editor de EsquerraDiari.cat
Casa Argentina de Barcelona
Plataforma Argentinxs por la República Catalana

Amerika Birleşik Devletleri

Emmanuel Santos, de Socialist Core
Thomas Harrison, ex codirector de la Campaña por la Paz y la Democracia y miembro del consejo editorial de New Politics.
Scott Cooper, investigador, Massachusetts Institute of Technology
Tatiana Cozzarelli, editoral general de Left Voice
Luis Meiners, sociólogo. Estudiante de posgrado en el New School of Social Research, Nueva York. Integrante de la LIS
Sam Eric, Workers Action Movement Grass Roots Collective, Toronto, Canada
Michael Goldfield, historiador
Robin D. G. Kelly, University of Los Angeles
Charlie Post, City University of New York
Alex Reavie, journeyman welder, Alberta, Canada
Tristan Taylor, Detroit Will Breathe and Left Voice
Julia Wallace, editorial board of Left Voice
Central Ohio Revolutionary Socialists
Denver Communists
Left Voice (Red internacional La Izquierda Diario, impulsada por la FT-CI)
Socialist Core (UIT-CI)
Speak Out Now
Tempest Collective
Tempest Magazine

 

Fransa

Anasse Kazib, delegado sindical ferroviario y candidato por Révolution Permanente a las elecciones presidenciales de 2022
Isabelle Foucher, miembro del Buró Nacional de la CGT Archivos
Wladimir Susanj, Secretario General de la CGT Archivos
Pierre-Yves Chiron, Miembro del Buró Nacional de la CGT Cultura
Éric Bezou, trabajador ferroviario despedido y figura de la lucha contra el acoso laboral
Clément Allochon, delegado ferroviario Sud Rail de los talleres de Châtillon
Laura Varlet, delegada ferroviaria Sud Rail, región parisina
Mathieu Relin, delegado sindical ferroviario Sud Rail, Mulhouse
Nadia Belhoum, colectivera, CGT RATP
Yassine Jioua, colectivero, CGT RATP
Fred Lievrot, colectivero, Solidaires RATP
Adrien Cornet, delegado CGT de la refinería de petróleo de Grandpuits
Paul Feltman, delegado CGT de la refinería de petróleo de Grandpuits
Vincent Duse, delegado CGT de Peugeot, Mulhouse
Gaëtan Gracia, delegado CGT en los talleres Haute Garonne, subcontratista de Airbus
Raphael Cherfy, delegado CGT Chronodrive, Toulouse
Rozenn Kével, trabajadora despedida de Chronodrive, militante de la CGT y del colectivo feminista revolucionario Du Pain et des Roses
Marie Laure Charchar, secretaria general de la CGT Blanchisserie del Centro Hospitalario de Bordeaux
Christian Porta, delegado CGT en la alimenticia Neuhauser, Moselle
Marion Dujardin, docente de artes plásticas en escuela primaria, Sud Education 93
Elise Lecoq, docente de historia y delegada sindical del SNES, en Seine St Denis
Diane Perrey, docente de historia, Toulouse
Ariane Anemoyannis, militante de Révolution Permanente y delegada por el colectivo estudiantil Le Poing levé al Consejo de Administración de la Universidad de Paris 1 Panthéon Sorbonne
Philomène Rozan, militante de Révolution Permanente y delegada por el colectivo estudiantil Le Poing levé al Consejo de Administración de la Universidad de Paris
Léo Valadim, militante de Révolution Permanente y del colectivo estudiantil Le Poing Levé
Petra Bernus, militante de Révolution Permanente y delegada por el colectivo estudiantil Le Poing levé al Consejo de Administración de la Universidad Bordeaux Montaigne
Alberta Nur, militante de Révolution Permanente y delegada por el colectivo estudiantil Le Poing levé al Consejo de Administración de la Universidad Toulouse le Mirail
Anna Ky, militante del colectivo feminista revolucionario Du Pain et des Roses
Flora Carpentier, miembro del comité editorial de Révolution Permanente
Elsa Marcel, abogada laboralista y militante de Révolution Permanente
Daniela Cobet, miembro de la dirección de Révolution Permanente
Fracción L´etincelle
La Communa (LIS)
Révolution Permanente (RP, FT-CI)

Yunanistan

Panagiotis Sotiris, periodista, Atenas
Manos Soufoglou, Comité Central de OKDE-Spartakos, Central Coordination Committee of ANTARSYA, Board of the Association of Architects, Atenas

İtalya


Luca Tremaliti “LUKAS”, miembro del Comité de dirección FILT CGIL, sindicato transporte y logística.
Giacomo Turci, periodista, editor de La Voce delle Lotte y admin del Marxist Internet Archive – Italia
Gianni Del Panta, investigador en ciencias politicas, Scuola Normale Superiore, y editor revista Egemonia
Massimo Civitani, sindicato SI Cobas, comité provincial de Roma
Matteo Salemme, obrero metalúrgico, miembro del directivo provincial del sindicato FIOM en Parma, corriente “Il sindacato è un’altra cosa”
Scilla Di Pietro, portavoz de Il Pane e les Rose – Pan y Rosas Italia
Iside Gjergji, Centro de Estudos Sociais, Universidade de Coimbra
Frazione Internazionalista Rivoluzionaria (FIR, organización simpatizante FT-CI)
Partito Comunista dei Lavoratori (PCL)


Kenya

Revolutionary Socialist League – Kenia (LIS)


Meksika

Manuel Aguilar Mora, historiador y profesor universitario, Liga de Unidad Socialista
Ricardo Martinez Lacy, profesor universitario, Liga de Unidad Socialista
Flora Aco González, trabajadora estatal reinstalada, ex aspirante a candidata por el Frente de Izquierda Anticapitalista en la Ciudad de México, MTS
Gabriela Victoria, del Comité Ejecutivo del MAS.
Eduardo Alvarado, Director de El Socialista.
Jorge Wimber Alvarado, ex tesorero de la cooperativa TRADOC.
Sulem Estrada, maestra de secundaria, ex candidata anticapitalista al congreso de la Ciudad de México, Agrupación Nuestra Clase y MTS
Mario Caballero, Movimiento de las y los Trabajadores Socialistas
Pablo Oprinari, Coordinador de la revista Ideas de Izquierda México
Barbara Funes, editora de La Izquierda Diario México
Alejandra Santamaria y Victor Escalante, trabajadores de la educación, despedidos en lucha de la Universidad Autónoma de la Ciudad de México
Nancy Cazares y Alex Osorio, ex presos políticos de 10 de junio de 2013, MTS
Aldo Santos, maestro de secundaria, MTS
Miriam Hernandez, trabajadora de la UNAM y ex candidata anticapitalista en la CdMX y MTS
Alejandra Sepúlveda y Ameyalli Amador, trabajadoras del estado despedidas y reinstaladas, Campaña Queremos Trabajo Digno
Yara Villaseñor, Agrupación de Mujeres y Diversidad Pan y Rosas México
Josselyn Espinosa, Agrupación de Mujeres y Diversidad Pan y Rosas México
Jesús Torres Nuño, ex presidente del Consejo de Administración de Trabajadores Democráticos de Occidente (Tradoc).
Leda Victoria – Movimiento al Socialismo e integrante de la Agrupación de MAS Mujeres e Independientes (México).
Epifanio García Carrillo, dirigente de la huelga del sindicato de Sandak en Tlaxcala y Rodrigo Canek García Ramos, Secretario General de la D-III-20 de Bibliotecas de la SEP.
Enrique Gómez, Francisco Retama, dirigentes del Movimiento al Socialismo (MAS)
Grupo de Acción Revolucionaria (México)
Juventud Revolucionaria-GAR (Mexico)
Movimiento al Socialismo (MAS, UIT-CI)
Movimiento de las y los Trabajadores Socialistas (MTS, miembro de la FT-CI)
Rosas Rojas-GAR (Mexico)


Nikaragua

Alternativa Anticapitalista – Nicaragua (LIS)

Norveç

Walter Javier Barreros e Ingvild Braut, miembros del Partido Rojo


Pakistan

The Struggle – Pakistán (LIS)


Panama

Priscilla Vásquez, dirigente nacional de los trabajadores del Seguro Social.
Virgilio Arauz, dirigente de Propuesta Socialista/UIT-CI.
José Ángel Garrido, profesor en lengua y literatura española, militante trotskista, Panamá.
León Tugri. Directivo de la Asociación de Empleados de la Caja de Seguro Social.
Sofía Cobo, directiva de la Asociación de Empleados de la Caja de Seguro Social.
Propuesta Socialista (UIT-CI)
Abdiel Meneses, secretario general, Sindicato Industrial de Trabajadores de Empresas de Administración y Mantenimientode Vías de Transporte Privado y Público. SINTRAEDAMAVTPRIP 


Paraguay

Federico Ferreyra, Secretario General Sinactram Paraguay
Alternativa Socialista – Paraguay (LIS)


Peru

Franz Fernández. Secretario de organización del Frente de Defensa de los Intereses de Majes-Arequipa.
Diana Solís. Secretaria general del Sindicato de Trabajadores Audiovisuales. Lima-Perú.
José Luis Ramos Salinas, docente adscrito al Departamento de Sociología y a la Escuela de Posgrado de la Universidad Nacional de San Agustín de Arequipa, Perú.
Oscar Panty Neyra, docente universitario y de Post Grado de la Universidad Nacional Jorge Basadre Grohmann de Tacna.
Cecilia Quiroz, dirigente de Pan y Rosas Perú y la Corriente Socialista de las y los Trabajadores.
José Luis Pajares Molina. Sec. General Sindicato de Maestros Contratados Ayacucho.
Ángela Mayhuasca Flores Sub-Sec. general del SITTPAAS-HSJL.
Ronny Alvaro Mendoza García, Ex Sec. General del Sindicato Nacional Cogorno.
Carlos Portillas, candidato a secretario general de Donofrio-Netsle.
Justo Mendoza Valencia Sindicato de Base Cusco de Coca Cola.
Enrique Fernández Chacón, ex diputado nacional y dirigente del Partido de Trabajadores-Uníos (PT-Unios).
Jorge Corzo, dirigente del Partido de Trabajadores-Uníos (PT-Uníos).
Henry Fuentes Macedo. Secretario General del Sindicato de Trabajadores de Leche Gloria-Arequipa.
Franklin Fernández Bravo. Presidente del Frente de Defensa de San Juan del Alto.
Silvia Mahuiri Quispe. Secretaria general del Sindicato Agroindustrial de Pampa Baja de Majes.
Alain Elisban Calcina Puma. Comunicador social Puno-Perú.
Carlos Palacios Guillen. Ex secretario Provincial Sindicato de construcción civil Arequipa, Sec. de cultura de la Federación Nacional de Construcción Civil del Perú.
Felipe Valenzuela Pérez. Representante de la Asociación de Trabajadores CAS y Terceros.
Jem Paredes, vocera de la Asociación de Trabajadores CAS y Terceros del Ministerio de Salud.
Carla Chingay. Trabajadora del sector salud y representante del Colectivo Tercero Nunca Más.
Víctor Medina Contreras, Ex Secretario General Sindicato CUT Gerencia Red Asistencial Arequipa ESSALUD.
Juan Carlos Jaquehua Villalobos. Docente y ex Decano del Colegio de Profesores de Arequipa-Perú.
Aurelio Apaza Apaza. Presidente de la Asociación de Egresados y Graduados de la escuela Nacional de Artes Carlos Baca Flor de Arequipa AGENA.
Alejandro Maque Conde. Directivo de la Asociación de campesinos de Majes-Arequipa.
Rene Valeriano Puicana. Secretario de Juventudes de la Asociación de Campesinos de Majes.
María Beatriz Castillo Acuña. Presidenta de la Asociación Cultural Mamá Goyita Tacna.
Marat Santos Huamán. Centro de Estudios Filosóficos Dialecticum Arequipa-Perú.
Ynes Amanda Peña. Educadora de la ciudad de Arequipa.
Emilio Barreto Vizcarra. Ex dirigente magisterial de Arequipa y militante de la Corriente Socialista de las y los Trabajadores CST.
Santiago Quispe Tacuri. Docente de Educación Primaria de Arequipa.
Amelia Huamani Huamantuco. Secretaría de economía de la Asociación Agraria de Majes.
Guillermo Contreras. Secretario de organización del Sindicato de Trabajadores del sector electricidad de Tacna.
D’anyelo Ramos Ilaquita. Delegado de los trabajadores agrarios de SENASA-Moquegua.
Mellisa Ascuña Centella. Docente y militante de Pan y Rosas
Mellissa Angermuller. Docente y militante de Pan y Rosas
Victoria Ruiz. Laboralista y militante de la Corriente Socialista de las y los Trabajadores.
Julio Cesar Blanco Barrera. Docente y militante de la Corriente Socialista de las y los Trabajadores.
Agrupación Vilcapaza (Perú)
Corriente Socialista de las y los Trabajadores (CST, miembro de la FT -CI)
Movimiento Sin Techo (Peru)
Partido de los Trabajadores – Uníos (UIT-CI)


Portekiz

Raquel Varela, Historiadora
Gil García, dirigente del Movimiento Alternativa Socialista (MAS)
Joao Pascoal dirigente sindical trabajadores bancarios y dirigente del Movimiento Alternativa Socialista (MAS)
Movimiento al Socialismo (MAS)


Porto Riko

Puedes Ricardo Ortiz, miembro de United public workers for action (Puerto Rico)


Birleşik Krallık

Alex Callinicos, profesor emérito de estudios europeos, King’s College London (Profesor Emérito de Estudios Europeos del King’s College, Londres)
Sebastian Budgen, Senior Editor Verso Books, Editorial Board member Historical Materialism
John Parrington, Profesor Adjunto en Farmacología Celular y Molecular, y autor, Universidad de Oxford.


Dominik Cumhuriyeti

Henry Morel, periodista y militante del MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores).
Movimiento Socialista de los Trabajadores (MST, UIT-CI)


İsveç

Sergio Galarce, activista Suecia


Türkiye

Sedat Durel, İletişim-İş eski Genel Sekreteri
Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen GSÜ İşyeri Temsilcisi
Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı
Gorkem Duru, Gazete Nisan Editörü.
İşçi Demokrasisi Partisi (İUB-DE)
Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) (LIS)

Ukranya

Oleg Vernik, Presidente del sindicato independiente defensa del trabajo
Liga Socialista Ucraniana (LIS)


Uruguay

Guidaí Parrilla, docente de la Universidad de la República, Uruguay
Damián Recoba, editor de La Izquierda Diario Uruguay
Marcelo Tato, integrante del colectivo La Fragua (Uruguay)
Sebastián Artigas, familiar de desaparecidos, Uruguay
Ricardo Curcho, integrante del Sindicato de Trabajadores del Gas de Montevideo – UAOEGAS, Uruguay
Karina Rojas, Fernanda Parlade y Florencia Brum, militantes de la Agrupación de Mujeres Pan y Rosas, Uruguay
Julieta Spinelli, Victoria Valenti y Martina Lepra, docentes y militantes de la Agrupación de Mujeres Pan y Rosas, Uruguay
Daiana Álvez, estudiante de la licenciatura en enfermería y militante de la Agrupación de Mujeres Pan y Rosas, Uruguay
Ana Martínez, activista QUEER dentro del movimiento LGTIBQ+, Uruguay
Alfredo Fonticelli, periodista y escritor, Uruguay
Martín González, docente de la Universidad de la República y periodista de La Izquierda Diario Uruguay
Corriente de Trabajadores Socialistas de Uruguay (CTS – miembro de la FT-CI)
Rumbo Socialista – Uruguay (LIS)

 

Venezuela

Omar Vázquez Heredia, doctor en Ciencias Sociales, investigador.
Oswaldo Pacheco, economista, dirigente PSL
Ángel Arias, sociólogo – UCV e integrante de la LTS
Zuleika Matamoros, coordinadora nacional de Marea Socialista y de Juntas y a la Izquierda, docente venezolana.
Miguel Siso comunicador social.
Humberto Zavala, Lic. en Educación -UNEFM
Leander Pérez G. – miembro de la Organización En Común y cofundador de la Alternativa Popular Revolucionaria (APR)
Suhey Ochoa – Estudiante Ciencias Políticas – Pan y Rosas Venezuela
Albert Sánchez, obrero de la Siderúrgica del Orinoco (Sidor) e integrante de la LTS
David Rivas, estudiante de Sociología – Juventud Barricada
José Bodas, secretario general de la Federación Unitaria de Trabajadores Petroleros de Venezuela (Futpv).
Orlando Chirino, dirigente nacional de la Corriente Clasista, Unitaria, Revolucionaria y Autónoma (C-cura).
Armando Guerra, ex dirigente sindical de Hidrocapital.
Luis Giovanni Fernandez, Sec Gral de la Asociación de Empleados Universidad de Carabobo, Mariela Alcala, delegada sindical Suma-Fetramagisterio, Cumana.
Miguel Ángel Hernández, Secretario General Partido Socialismo y Libertad (PSL).
Simón Rodríguez Porras (PSL).
Antonio Espinoza, profesor universitario (PSL).
Claudia Rodríguez, agrupación feminista Mujeres en Lucha. Rolando Gaitán, doctor en Física, profesor de la Universidad de Carabobo.
Gustavo Martínez, coordinador nacional de Marea Socialista, ex sindicalista.
Gonzalo Gómez, coordinador nacional de Marea Socialista, co-fundador del Sitio Web de Comunicación Popular y Alternativa Aporrea.org
Jean Mendoza, Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV).
Danny Yanez, Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV).
Hernan Páez, Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV).
Igor Aguilar, Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV).
Jesús Lisboa, Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV).
Oly Millán, economista, ex ministra de Economía Comunal del presidente Hugo Chávez, integrante de la Plataforma Ciudadana en Defensa de la Constitución.
Héctor Navarro, ex ministro de Educación y de la Industria Eléctrica de Hugo Chávez, integrante de la Plataforma Ciudadana en Defensa de la Constitución.
Gustavo Márquez, ex ministro de Comercio Exterior de Chávez, ex Embajador de Venezuela en Colombia (período de Chávez), integrante de la Plataforma Ciudadana en Defensa de la Constitución.
Roberto López, historiador, profesor de la Universidad del Zulia, ex guerrillero, integrante de la Plataforma Ciudadana en Defensa de la Constitución.
Colectivo de Trabajo y Articulación Revolucionaria (barrio 23 de Enero, Caracas)
Comuneros y conuqueros de La Candelaria (Monagas, Venezuela)
Liga de Trabajadores por el Socialismo (LTS, miembro de la FT-CI)
Marea Socialista – Venezuela (LIS)
Movimiento de Trabajadores de Masisa Venezuela (MTMV)
Partido Socialismo y Libertad (PSL, UIT-CI)
Trabajadores organizados de Café Fama de América (empresa estatal venezolana)
Trabajadores organizados de SUPRA Caracas (recolectores de desechos)

 

Miguel Sorans, por la Unidad Internacional de Trabajadoras y Trabajadores-Cuarta Internacional (UIT-CI)
Miguel Lamas, por Revista Correspondencia Internacional

Hayat pahalılığına karşı seferber olalım

0

İşçi sınıfı bir enflasyon saldırısı dalgası altında. Hayat pahalılığının olağanlaştığı, market alışverişlerinin her geçen gün daha fazla can yaktığı bu koşullara ne alışmak ne de katlanmak zorundayız. Pandeminin başından beri söylediğimiz gibi “emekçiler için kaynak var” demeye devam edeceğiz. Fakat kaynakları sermaye için akıtanlar emekçilere faturayı keserek bu enkazı yüklenmemizi istiyorlar. Kabul etmeyeceğiz! Bu planlı saldırı dalgasını, planlı bir seferberlik dalgasıyla bertaraf edebiliriz.

Son yıllarda asgari ücrete yapılan zammın, genel enflasyon oranlarının hızla artmasına dönük bir kaldıraç görevi görmeye başladığına şahit oluyoruz. Süreç şöyle işliyor: Önce asgari ücrete yapılacak zam belirleniyor. Yeni yıl ile birlikte asgari ücrete yapılmış olan zam oranından daha fazla bir oranda hem vergilere hem de birçok temel ihtiyaç maddesine zam geliyor. Asgari ücretli bir işçinin yeni yıl ile birlikte biraz artan alım gücü hızla yeniden düşmeye başlıyor ve yıl boyunca bu düşüş sürüyor. Özellikle eylül ayında gelir vergisi oranlarının yüzde 20’lik dilime girmesiyle birlikte birçok işçi olduğundan da daha düşük maaş almaya başlıyor. Her market alışverişlerinden alınan dolaylı vergiler yetmiyormuş gibi asgari ücretli hem enflasyona hem de vergilere yenik düşüyor. Bu kısır döngü kırılmalı!

Biz diyoruz ki, madem her ay enflasyon oranı açıklanıyor, o enflasyon oranı baz alınarak bir sonraki ay ücretlere zam yapılsın. Düzenli artan enflasyona karşı emekçilerin alım güçlerinin düşmemesi için bu şart. Her ay veya her üç ayda bir enflasyon oranında ücretlere yapılacak bir zam en temel taleplerimizden biri olmalı.

Sorun sadece enflasyon ile sınırlı değil, kitlesel ve kronik işsizlik uzun süre devam edecek. İnsanların en temel ihtiyaçları olan güvenilir barınma ve erişilebilir sağlıklı gıda masrafları sermayeden alınacak yüksek oranlı gelir vergileriyle ve Hazine’nin milyarlarca dolar akıttığı garanti fonlarından oluşturulacak acil durum fonundan karşılanmalı. Oysa işsizlik fonu bile sermayenin yağmasına açılmış durumda. Yap-işlet-devret modeli ile yapılmış projeler derhal tazminatsız kamulaştırılsın!

Asgari ücret görüşmeleri yaklaşırken sendikaların bir araya gelerek masaya güçlü bir şekilde oturmaları için işçi sınıfını temel talepler doğrultusunda seferber edebilmeleri gerekiyor. Hayat pahalılığına karşı kitlesel eylemlilikler, miting ve toplantı yaparak bu sürecin inisiyatifini kendi ellerine almaları gerekiyor. Başta da söylediğimiz gibi bu planlı saldırı dalgasını ancak planlı bir seferberlik dalgası geri püskürtebilir.

“Kara kış fonu” yeter mi?

0

CHP lideri Kılıçdaroğlu, zamları ve hayat pahalılığını işaret ederek yaklaşan kış koşullarında dar gelirliler için bir “kara kış fonu” kurulması çağrısı yaptı.

Kuşkusuz ilk kez kış gelmiyor ya da ilk kez zam yapılmıyor. Ayrıca hayat pahalılığından bahsedilmeyen bir dönem var mı?

Peki, bütün bunlara rağmen Kılıçdaroğlu’na bir “kara kış fonu” kurulsun dedirten nedir? Türkiye emekçileri, yoksulları yakın tarihlerde görülmedik bir durumla mı karşı karşıyalar?

Evet, gerçekten de Türkiye bir çoklu krizle karşı karşıya. Ekonomiden sağlığa, iklimden rejime birçok alanda, üstelik giderek derinleşen kriz ve kriz dinamikleri mevcut…

Bütün bu krizlerin bedelini işçi-emekçi kesimlerin ödemesinin sorumlusu siyasi-ekonomik sınıfsal tercihleriyle Erdoğan ve AKP hükümetleri.

Saray rejimi emekçiyi kuru ekmeğe muhtaç hale düşürdü. Başkanlık altında uçacağı söylenen ekonomi yerlerde sürünüyor. Emekçiler çok derin ve yaygın bir sefaletle karşı karşıyalar. Öyle ki her üç kişiden biri temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığını ifade ediyor.

Otuz milyon insanın yoksulluk içinde yaşamasının, bir o kadarının da ancak ucu ucuna yaşıyor olabilmesinin sorumlusu AKP-MHP ve destekçilerinden oluşan Cumhur İttifakı.

Dindarlık ve milliyetçilik maskesi takmış bu kapitalist ittifak emeği örgütsüzleştirdi. Çalışanları güvencesiz kıldı. Sermaye için her şeyin mubah sayıldığı bir düzen inşa etti.

Erdoğan, “Ülkemizdeki ve dünyadaki tüm yatırımcıları Türkiye’nin kendilerine sunduğu imkânları ve fırsatları değerlendirmeye davet ediyorum” derken bu gerçeği dile getirmekte.

Bu koşullar ve saldırılar altında emeğin korunması, yoksulların desteklenmesi, kaynakların sermayeye değil emekçilere aktarılması doğru ve gerekli. Ama yetmez!

“Kara kış fonu”nun kaynağı işsizlik fonu değil servet vergisi olmalı.

Bu tür fonların kurulmasına neden olan derin yoksulluk ve işsizliğe yol açan güvencesiz, örgütsüz, esnek kapitalist piyasa koşullarına son verilmeli.

Asgari ücret derhal insan onuruna yaraşır bir seviyeye çıkarılmalı, emekli maaşları dahil hiçbir ücret ve gelir desteği asgari ücretin altında olmamalı.

İşten çıkarmalar yasaklanmalı, işsizlere iş bulana dek en az asgari ücret düzeyinde ödeme yapılmalı.

Sermayeye kaynak aktarımı anlamına gelen yap-işlet-devret projelerine son verilmeli, bunlar dahil özelleştirilen işletmeler derhal kamulaştırılmalı.

 

Kapitalist krizin yeni boyutu: küresel enerji krizi

0

Çin’de başlayan enerji krizi, başta Avrupa olmak üzere tüm dünyayı etkisi altına alıyor. Eylül ayının sonunda en büyük inşaat şirketi olan Evergrande’nin iflasın eşiğine geldiğinin duyurulması üzerine bir borç krizinin patlak verdiği Çin, şimdi de büyük bir enerji kriziyle boğuşuyor. Ülke ekonomisinin yaklaşık üçte birine karşılık gelen en önemli üç sanayi merkezi Jiangsu, Zhejiang ve Guangdong’da, enerji yetersizliği nedeniyle birçok fabrikada üretim durmuş vaziyette; çok sayıda haneye de elektrik verilemiyor. Krizden en çok etkilenen sektörlerin başında madencilik, elektronik, otomobil, tekstil ve soya bazlı gıda sektörleri geliyor. Üretimin durmasıyla petrol, doğalgaz ve kömür gibi önemli enerji kaynaklarının fiyatları artıyor. Kış kapıdayken milyonlarca hane ısınamama tehlikesiyle karşı karşıya. Başkan Xi Jinping verdiği bir demeçte, enerji krizi özelinde, zenginliğin tabana yayılması gerektiğinden söz ederek, bürokrasinin ayrıcalıklar elde edip halktan kopması halinde ülkenin sonunun Sovyetler Birliği gibi olacağını dahi söyleyebildi. Görünen o ki, durum Çin Komünist Partisi kapitalist diktatörlüğünü, olası kitlesel seferberliklerin önüne geçmek için çokuluslu şirketleri söylem düzeyinde de olsa karşısına aldıracak kadar ciddi.

Çin’de başlayan enerji krizi, Avrupa’ya da yayılmış durumda. Norveç dışında doğalgaz üretmeyen Avrupa’da bu ihtiyacın yaklaşık yüzde 70’i ithalatla karşılanmakta olduğu için kriz Avrupa’nın krizi haline geldi. İspanya, Fransa ve İtalya’nın kapitalist yönetimleri, tedarik sıkıntısının faturasını her zaman olduğu gibi yine emekçi halka çıkardı. Bir yıl içinde doğalgaz fiyatları tam beş katına çıktı. Aynı şekilde petrol fiyatları 115 dolarla tarihi bir rekor kırarak Kasım 2014’ten beri görülen en yüksek düzeye ulaştı bile. İngiltere’deki benzin istasyonları önündeki kuyruklar hâlâ hafızalarda.

Çin ve Avrupa’nın dışında dünyanın geri kalanına da yayılmak üzere olan küresel kriz, hammadde yetersizliğinden kaynaklanmıyor. Bu kriz 2008’den beri sürmekte olan ve salgınla iyice derinleşen ekonomik krizin bir parçası. Kâr hırsıyla hareket eden çokuluslu kapitalist enerji şirketleri, salgının zirve noktasına ulaşmasından sonra geçmiş kayıplarını telafi etmek amacıyla enerji üretimini artırmayı reddederek kasıtlı olarak fiyatları yükseltiyor. Wall Street, Londra ve Hong Kong gibi enerji ürünlerinin fiyatlarının belirlendiği borsalardaki spekülatif hareketleri de unutmamak gerekiyor. Daha kısa süre önce, salgının başında ürettikleri enerji kaynaklarını depolayacak yer bulamayacak kadar enerji bolluğundan, bugün enerji kıtlığa gelinmiş durumda.

Kapitalist krizin yeni boyutu olan derinleşme eğilimindeki enerji kıtlığı, düzen içinde yeni kırılmalar yaratma potansiyelini bünyesinde barındırıyor. Bununla birlikte, petrol ve doğalgaz başta olmak üzere enerji kaynakları ile hammadde fiyatlarının artışıyla somutlaşan bu küresel krizin sonuçları, milyarlarca işçi ve emekçinin üzerinde doğmaya devam edecek. Krizin faturasını dünya işçi sınıfına ödetmeye çalışan çokuluslu şirketlere ve emperyalizme karşı sendika grevleri ile sokak seferberlikleri yoluyla çoktandır karşı koyuluyor. Dünya işçi sınıfının üzerine düşen görev; Şili, Fransa, İtalya, Almanya, Kolombiya’da olduğu gibi, tüketim maddelerine yapılan zamlara ve işçi ücretlerindeki erimelere karşı sürekli seferberlikleri örgütlemektir.

Bakırköy Belediyesi işçilerinin grevi sürüyor

0

Bakırköy Belediyesi ile Belediye-İş Sendikası’nın toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması sonucu işçiler 25 Ekim’de çıktıkları greve coşkuyla devam ediyorlar.

Belediye ile Belediye-İş arasında Mart 2020 tarihinde başlayan yetki ve sözleşme görüşmeleri, Genel-İş’in de yetki davası açması sonucu hukuki sürecin sonuçlanması beklendiği için ertelenmişti. 19 ay sonra Nisan 2021 yılında sonuçlanan dava ile yetki hakkı tanınan Belediye-İş, Bakırköy Belediyesi ile TİS masasına oturdu. Ancak anlaşma sağlanamadı.

Bu süreçte işçiler yaklaşık iki yıl önce yenilenmesi gereken toplu iş sözleşmesinin dava sonucu yapılamaması nedeniyle geriye dönük hak kayıplarını ve süreç boyunca işten çıkarılmış arkadaşlarının işe iadesini talep ettiler. Belediye ise geriye dönük hakların kesinlikle verilmeyeceğini söyleyerek (yani 19 ay boyunca %0 zam oranı) anlaşmaya yanaşmadı. Yapılan tüm görüşmelerden herhangi bir sonuç çıkmaması sonucu yaklaşık 290 işçi 25 Ekim tarihinde greve çıktı.

İşçiler, ülkenin son yıllarda yaşadığı ekonomik sorunların, artan hayat pahalılığının göz önünde bulundurulmadığını ve geriye dönük haklarını alana kadar mücadele edeceklerini dile getiriyorlar. Her ne kadar Bakırköy Belediye Başkanı Bülent Kerimoğlu, işçilere adres olarak Ankara’yı gösterse de işçiler her gün belediye binası önünde kurdukları çadırda “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz”, “Direne direne kazanacağız”, “Bakırköy işçileri yalnız değildir” sloganları atarak mücadelelerinde kararlı olduklarını gösteriyorlar.

Biz de İDP olarak grevdeki işçileri ziyaret ettik ve mücadelelerin arkasında olduğumuzu belirterek gazetemiz Nisan’ı işçilerle buluşturduk.

Zafer direnen emekçinin olacak!

Kazanımların kalıcılığı için birleşmek gerekiyor

0

Pandemi ile beraber ekonomik kriz ve işsizlik olabildiğince derinlik kazanırken, yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halkı vurmaya devam ediyor. Krizin faturasını işçi-emekçilere kesmeye çalışan sermaye ve iktidar her gün yeni zamlarla ekonomik sıkıntıları katmerleştirmekte.

Buna karşı ise işçiler başta olmak üzere, toplumun çeşitli kesimlerden direnişler görmekteyiz. Pandemi ve ekonomik kriz ile birlikte ağır çalışma koşulları ve düşük ücret dayatması ivme kazandı. Bununla beraber işçi sınıfı içindeki direniş ve grevlerin de arttığını görüyoruz. İşçilerin mücadelesinde sendikal hak, ücret artışı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi olmak üzere çeşitli mücadele konuları var.

Halihazırda devam eden direnişler ve grevler var. Tekgıda-İş’te örgütlenen makarna firması Indomie Adkotürk işçileri sendikal yetkinin tanınması ve toplu iş sözleşmesi için uzun bir süredir grevdeler. Yine Tekgıda-İş’te örgütlenen Fransız peynir firması Bel Karper işçilerinin grevi devam ederken patron masaya oturmayı kabul etti.

Gebze’de faaliyet yürüten Mitsuba otomotiv fabrikasında işçiler Birleşik Metal-İş’e üye oldular; patronun sendikalı dokuz işçiyi işten atması üzerine de işçiler fabrikayı işgal ederek direnişe geçtiler ve neticede patron sendikayı tanımak zorunda kaldı. 1280 gündür devam eden Cargill direnişinde ise sendikal yetki tanınmış ve direniş kazanımla sonuçlanmıştı.

İzmir’de Ptt-Sen üyesi üç işçi sendikal nedenle işten çıkarıldı, 17 günlük direnişten sonra işçiler işe geri alındılar. Nakliyat-İş öncülüğünde Uzel Makine işçileri, Neo Trend işçileri, Kastamonu Revsaş Tüvtürk işçileri, Şanlıurfa Polçak işçileri, Milas Kömürcüoğlu direnişleri başta olmak üzere birçok direniş devam ediyor.

Ülkenin birçok yerinde tekil direniş ve grevlerin olduğunu, işçilerin mücadeleden geri durmadıklarını görüyoruz. Bu grev ve direnişlerin sınıfın geneline yayılması ve sınıfın eğilimi haline gelmesi için mücadelelerin birleştirilerek yayılması, tekil kazanımların topyekûn işçi sınıfının kazanımlarına dönüşmesi ve büyümesi için ise kitlesel birleşik bir işçi cephesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. İşçi grev ve direnişlerinin lokal düzeyde etkili kalması onun toplumsal alandan yalıtık kalmasına neden olmakta. Bugünün ihtiyacı, bu lokal etkiyi toplumsal düzeye çekerek etki alanını genişletmektir. Ekonomik kriz cenderesinde işçi sınıfının kazanımlarını korumak ve genişletmek için temel talepler ekseninde geliştirilecek bir işçi cephesi bu saldırılara karşı verilecek en iyi cevap olacaktır. Bu başarıldığı ölçüde sınıfın grev ve direnişleri lokal etkiden sıyrılacak, toplumsal desteği de arkasına alarak büyüyecektir.

ABD’deki ulusal grev dalgasının küresel anlamı

0

ABD’deki grevlerin nedenlerini, yerlerini, taleplerini, katılımcı sayılarını ve benzeri verileri derleyen Labor Action Tracker’a (Emek Eylemleri Takibi) göre Birleşik Devletler’de 2021 yılının 1 Eylül ile 29 Ekim tarihleri arasında 87 grev yaşandı ve yaşanıyor. Bu grevlerin önemli bir kısmı hâlâ devam ediyor. Ocak ayından eylül başına dek yaşanan grev sayısı ise 185’ti. Verilerden de anlaşıldığı üzere, kuzey yarımkürede yaz aylarının sonlanmasıyla birlikte ABD proletaryası kitlesel ve militan bir grev dalgasıyla, Biden’ın önüne koyduğu kapitalizmin “demokratik restorasyonu” projesini sarsıyor.

Kentucky’de 500 içki fabrikası işçisi 11 Eylül’de greve çıktı. Buffalo’da 2000 hastane çalışanı 1 Ekim’den beri ve Michigan, Nebraska, Pennsylvania ve Tennessee’deki 1400 Kellogg işçisi de 5 Ekim’den beri grevde. Kaliforniya’da 2000 telekom işçisi 6 Ekim’de greve çıktı. Kuzey Alabama’da 1000’den fazla madenci işçisi nisan ayından bu yana grevde. Son olarak tarımsal ekipman üreten John Deere’de 10 bin metal işçisi grevde.

Ekim ayında sinema, dizi ve televizyon endüstrisi işçilerini temsil eden IATSE sendikası, kendi tarihinde bir ilke imza atarak 60 bin işçiyle birlikte greve gitmeyi planlıyordu. Bu, ABD film ve dizi endüstrisinin işleyişini durma noktasına getirecekti. Yapılan grev oylamasına 60 bin işçinin yüzde 90’ı katıldı ve bu katılanların yüzde 98’i greve çıkılması yönünde oy kullandı. 18 Ekim’de başlaması planlanan grev IATSE’nin yapımcılarla anlaşmaya varması üzerine iptal edildi. Sendikanın tabanı anlaşmadan memnun değil ve sendikal bürokrasinin bu anlaşmayı imzalamış olmasından rahatsız.

Dana fabrikasındaki 3500 metal işçisi ise sendikalarının önlerine getirdiği TİS önerisine red oyu verdi. İşçiler greve çıkmak yönünde irade gösterirlerken, şu an sendikanın zorlamasıyla sözleşmesiz bir şekilde çalışmak durumunda bırakılıyorlar.

40 bin Kaiser Permanente hemşiresi ve sağlık çalışanı da, neredeyse oy birliğiyle greve çıkma kararı alan proleter kesimler arasında yer alıyor.

Birçok yerelde yüzlerce otobüs şoförü, sağlık çalışanı ve bakım evi işçisi ise günler süren grevlere çıktı.

23 Aralık 2013 tarihinde Gazete Nisan olarak “ABD proletaryası tekrar tarih sahnesine çıkarken” başlıklı yazımızda şu görüşleri dile getirmiştik:

“Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ile beraber finans kapitalin temerküzünün en yoğun şekilde yaşandığı ülke olarak, uluslararası sınıflar mücadelesinin gündeminde önemli ve merkezi bir pozisyonu işgal ediyor. Dolayısıyla Birleşik Devletler işçi sınıfının, karşısında dünyanın en örgütlü egemen sınıfı olan bu işçi sınıfının atıldığı her mücadelenin, insanlığın geleceğini belirlemede oynadığı tayin edici rolün ağırlığının bu derece belirleyici olması, şaşılacak bir durum olmamalı. Karl Liebknecht’in 1. Dünya Savaşı ertesinde haykırdığı, ‘Bugün dünya devriminin merkezi Almanya’dır!’ şiarının yanına, ABD’yi de ekleyecek olursak, malum olanı belirtmiş olmanın dışında başka bir şey yapmış olmayız.”

Bu satırların doğruluğu, bugün greve çıkan işçi sayısı arttıkça, Beyaz Saray ile Wall Street’ten endişeli iç çekiş seslerinin duyulmasıyla tesis ediliyor. ABD egemen sınıfları Trump’la çıktıkları sağcı maceranın ardından Biden’ın sözde demokrat imajıyla, Amerikan ve göçmen işçi sınıfları içindeki prestijlerini restore edebilmeyi umut ediyordu. Bu umut bugün arkasında bir enkaz bırakmış vaziyette. Zira Biden yönetimi Trump’ın pandemi ile ekonomik krizde kongreye taşıdığı bütün işçi düşmanı ekonomik önlem paketlerini kabul etmekle kalmadı, bunları derinleştirdi de. Biden yönetiminin son gündemi işçilerin sağlık sigortası haklarına dönük kapsamlı bir saldırı örgütlemek, ki bilmekte fayda var, bugün sürmekte olan grev dalgasının parçası olan birçok mücadelenin talebi arasında, toplu iş sözleşmelerine sağlık sigortasının dahil edilmesi de yer alıyor.

ABD hükümetleri pandemi ve ekonomik kriz boyunca bankaları, tröstleri ve şirketleri kurtarabilmek adına emekçilerin vergileriyle biriktirdikleri milyarlarca doları, bu finansal parazitlere aktardılar. ABD tarihinin en kapsamlı servet aktarımı ve mülksüzleştirme eylemlerinden biri olan bu saldırı dalgası boyunca işçiler mutlak olarak yoksullaştı ve birçok sosyal hakları ile güvencelerinden mahrum bırakıldılar.

Bu ulusal grev dalgası, elbette Wall Street’teki kapitalist asalak azınlığın bu saldırılarına karşı işçi sınıfının kendini koruma yönündeki sınıfsal içgüdüsünün bir sonucudur. Ancak bununla sınırlı değildir. Bu ulusal grev dalgası, sürmekte olan küresel sınıflar mücadelesinin yükselişinin bir parçasıdır. Sistemin kalbinde seferber olan ABD proletaryası, bütün dünya işçi sınıfı adına mücadele vermektedir. Onun her kazanımı, küresel kapitalist-emperyalist sistemde yeni zaaflar yaratacak, dolayısıyla da diğer ülkelerin işçi sınıflarını güçlendirecektir.

Hatırlamakta fayda var: Eylül ayıyla birlikte bu ulusal grev dalgasının çıkmasından yaklaşık 40 sene önce, 3 Ağustos 1981’de ABD’de PATCO sendikasına bağlı 13 bin hava kontrolörü Reagan yönetiminin neoliberal kemer sıkma planlarına karşı greve çıkmıştı. 3 Ağustos’ta binlerce işçi greve çıktıktan birkaç saat sonra Reagan Beyaz Saray’dan konuşmaya başlayacak ve iki gün içinde işe dönmeyen bütün işçileri işten atmakla tehdit edecekti. 5 Ağustos günü Reagan yönetimi 11 bin hava kontrolörü işçisini işten attı. 19 Eylül’de 500 bin işçinin başkent Washington’da hava kontrolörü işçileriyle dayanışma adına bir protesto organize etmeleri de işe yaramayacak ve grev, sendikal bürokrasi ve hükümet ortaklığıyla izole edilip yenilgiye sürüklenecekti. Reagan yönetimi sendikanın tavizlerini yeterli bulmayarak sendikayı illegal ilan edecek, grev kırıcıların maaşlarını Beyaz Saray’dan karşılayacak, grevci işçileri bir daha havaalanlarında çalışmasınlar diye kara listeye alacak, düzinelerce işçiyi tutuklayacak, Teksas’ta üç militan grevciyi hapse mahkûm edecekti.

Eski ABD Merkez Bankası başkanı Paul Volcker daha sonraları, ABD burjuvazisinin 1980’lerdeki ekonomik konsolidasyonun ancak “hava trafik kontrolörlerinin grevinin yenilmesiyle mümkün olabildiğini” söyleyecekti. Bu doğru bir tespitti. Uluslararası düzlemde neoliberalizm, ulusal arenada ise ABD egemen blokları 1981 PATCO grevinin yenilgisi üzerinden konsolide oldular. Bu grevin yenilgisi işçi hareketini paramparça etti. Sendikaların içi boşaltıldı, emekçiler atomize edildi ve sınıfın üzerine büyük bir moral bozukluğu çöktü. 11 bin işçinin işten atılması ve meslekten men edilmesiyle, ABD proletaryasının en militan kesimlerini oluşturan ve on binlerce öncüden oluşan işçi sınıfı aileleri açlığa, yokluğa sürüklendi ve cezalandırıldı. O tarihten sonra seferber olmak isteyen her işçiye, PATCO grevcilerine Reagan tarafından kesilen ceza hatırlatıldı.

Şimdi tarihi PATCO yenilgisinin 40. yıldönümünde, hava kontrolörü grevcilerin sınıf kardeşleri, bu grevin yenilgileri üzerinde şahlanmış olan mali oligarşinin ekonomik ayrıcalıklarını kitlesel ve ulusal bir grev dalgasıyla sorgulamaya başladı. Reagan’ın bina ettiği neoliberal statüko tehlikede. Bu statüko PATCO grevcilerinin yenilgisi üzerine kurulmuştu ve şimdi PATCO grevcilerinin çocukları tarafından tarihin tozlu raflarına kaldırılmak üzere.

Sorunu yaratanlar çözüm olabilir mi?

0

İşçi ve emekçilerin pandemi ve ekonomik kriz kıskacında bu denli ezilmesinin önüne geçilebilirdi ve bu ihtimal Kaf dağının ardında değildi. Pandeminin başından itibaren neredeyse malumun ilanı şeklinde dile getirdiğimiz önlemler vardı: “Artan işsizlik ve yoksulluğun önüne geçebilecek tedbirler için kaynakları patronlara değil işçi ve emekçilere ayırın” dedik!

Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatlerinin kısaltılarak işlerin çalışan tüm nüfus arasında paylaşılması; işten çıkarmaların gerçekten yasaklanması; ücretsiz izin uygulamalarına son verilmesi; Kod-29 ve türevlerinin kaldırılması gerektiğine dikkat çektik… Bunlar işsizlik sorununun büyümesinin önüne geçebilecek en acil adımlardı.

Yoksulluk karşısında ise zorunlu adım emekçilerin gelir güvencesini sağlamaktan geçiyordu. Asgari ücret insanca yaşayacak bir seviyeye yükseltilmeli ve ardından üç aylık periyotlarda enflasyon oranında artırılmalı dedik. Geliri olmayanlar için bir yaşam geliri sağlanmalı dedik. En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın; bankacılık gibi belli sektörlerdeki kuruluşların kârlarına uygulanacak ek Covid vergileri ile emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılacak bir acil durum fonu oluşturulsun dedik.

Bu uygulamalar, pandemi ve ekonomik krizin işçi ve emekçiler üzerindeki yıkıcı etkisini kontrol altına alabilirdi; ancak bildiğimiz gibi emekçiden değil patrondan, kârdan, o meşhur itibardan yana tutum alındı.

Bir tarafta yoksulluk ve işsizliğin korkunç boyutları, bir tarafta rejimin iç ve dış politika açmazları; gerçekler büküle büküle, geldik seçim sath-ı mailine… Bugün karşı karşıya kaldığımız Tek Adam rejiminin sorumlu olduğu enkaz, kendilerini de yutabilecek bir kara delik haline gelmiş durumda.

Şimdi tıpkı birçok işçi ve emekçinin olduğu gibi iktidarın da ana sorusu: Buradan bir çıkış var mı?

Siyasetçileri, ekonomistleri, ideologları durumun vahametini kavramışlar ki, iyi bildiğimiz “hepimiz aynı gemideyiz” şiarını bu sefer patronlara hatırlatma çabasına girdiler. Asgari ücret, emekli maaşları, EYT’liler, çiftçiler vb. sonunda gündemlerine girdi.

Peki, sorunu yaratanlar çözümün kendisi olabilir mi?

Mevcut ekonomik koşullar ve politik tercihler altında açık ki yapılacak herhangi bir iyileştirmenin sınırları ihtiyaçların çok gerisine düşecek. Mesela, asgari ücrete gerçek enflasyon oranında düzenli olarak zam yapılmasını kabul eder mi, ettirebilir mi? Geliri olmayanlara bir koşula bağlı olmaksızın yaşamlarını idame ettirebilecek bir yaşam geliri sağlar mı, sağlayabilir mi? İşsizliği önler mi, önleyebilir mi?! İkinci sorularımın “-bilir mi” olması tesadüf değil. Belki o iktidarının ömrünü bir yıl daha bile uzatmak için bunları yapmayı şimdilik her şeyden çok ister ama bunların, mevcut sınıfsal dayanakları söz konusu olduğunda yine kendi varlığını dinamitleyeceğini çok iyi bilir.

Süren bütçe görüşmelerindeki kaynak dağılımı bile, resmin bütününe işaret etmesi bağlamında bunun bir seçim hesabı -hatta o hesaplardan sadece biri- olduğunu ortaya koyuyor. Ve bugün işçi ve emekçiden yana herhangi bir iyileştirme, ondan yana bütüncül bir programın ayağı olmadığı sürece bir kandırmaca ve oyalamanın ötesine geçmeyecek. Kuşkusuz çok benzer gerekçelerle, şu an meşruiyetlerini yoksulluk üzerinden sağlama çabalarına rağmen düzen muhalefeti de aynı programdan yoksun.

Ancak görüyorsunuz, artık bizim kartlarımızla oynuyorlar; peki oyunu yeniden onların kurmasına izin mi vereceğiz? Güçlü bir işçi-emekçi alternatifinin örgütlenip örgütlenmemesi bu sorunun cevabını belirleyecek.

Düzeni değiştirmek için iktidar olmak

0

Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin 2018 sonunda yükselen ve 2019 boyunca devam eden ikinci dalgasının iki önemli ülkesi: Lübnan ve Sudan.

Ekonomik krize, kötü yaşam koşullarına karşı sosyal ve ekonomik taleplerle başlayan kitle seferberlikleri hızlı bir şekilde rejim karşıtı bir karaktere de bürünmüştü. Sudan’da 30 yıllık Beşir diktatörlüğüne, Lübnan’da iç savaş sonrası emperyalizmin desteğiyle ülkede sınıfsal çatışmaları pranga altında tutması için inşa edilen mezhepçi rejime karşı… Tıpkı 2008 yılında başlayan kapitalizmin küresel krizine karşı, “krizin faturasını ödememek” adına seferber olunan birçok başka örnekte gördüğümüz gibi.

Ekonomik ve sosyal taleplerle demokratik sorunların hızlıca iç içe geçtiği, kapitalist sömürü düzenini sorgulayan emekçi kitlelerin eşzamanlı olarak bu düzenin yürütücüsü rejimleri hedef tahtasına koyduğu süreçler…

Beşir diktasını deviren Sudanlı kitleler ile “Hepsi Gitsin” sloganıyla seferber olan Lübnanlı emekçilerin mücadeleleri tam da bu eksende alabildiğine ortak: Düzeni değiştirmek!

Ancak iki ülkede de süren düzen karşıtı mücadeleler esnasında açığa çıkan noksan da ortak: değişmesi uğruna seferber olunan düzenin yerine neyin inşa edileceği. Ya da bir başka tarifle, emekçi halklar yararına bir politik alternatifin eksikliği.

Hal böyle olunca da ortaya çıkan sonuçlar politik ve ekonomik krizlerin süreklileşmesi oluyor. Çatışmanın iki tarafı da galebe çalamıyor. Çıkarı kapitalist sömürü düzeninin devamında olanlar kitleleri nihai bir yenilgiye uğratamıyor. Düzeni değiştirmek isteyenler de ortaya çıkan yeni ve daha derin krizlere karşı mücadelelerini, dirençlerini sürdürüyor.

Lübnan’da yerel para biriminin yüzde 90 oranında değer kaybı, nüfusun yüzde 82’sinin çok boyutlu yoksulluk içinde yaşıyor oluşu; eğitim, sağlık, gıda, temiz su, elektrik gibi temel ihtiyaçlara erişimin bir sorun olması, sürmekte olan mücadelelerin temel nedeni.

Sudan’da ise Beşir sonrası iktidarda olan askeri-sivil ortak hükümetten askerlerin çekilmesi ve yönetimi sivillere bırakması, artan yoksulluk ve ekonomik kriz karşısında acil önlemlerin alınması, emekçi halkın temel talepleri.

Bunun karşısında, düzenin bekasını savunanlarsa iki ülkede de kendi tarihlerinin çöplüğüne başvuruyorlar. Sudan’da eski rejimin artıklarının da desteğiyle ordu darbe yaparak sivil iktidar odağını ortadan kaldırıp kitleleri baskı yoluyla sindirmeye çalışıyor. Lübnan’da ise iç savaş artığı mezhepçi çatışma körüklenmeye çalışılarak, aslolan sınıf çatışmasının önüne geçilerek emekçilerin bastırılması gayreti.

İki ülke emekçi halkı için de sorunun çözümü boşlukta kalmaya devam ediyor: sosyal, ekonomik ve demokratik taleplerin böylesine iç içe harmanlandığı bir süreçte, bu talepleri işçi-emekçi iktidarı perspektifiyle bezeyecek bir mücadele hattının inşası. Darbe karşısında Sudan’da, kriz karşısında da Lübnan’da süren mücadelelerin hedeflerine ulaşabilmesinde, işte bu politik alternatifin açığa çıkması belirleyici olacak.

Birlik ve ayrışma: “Üçüncü Seçenek” nasıl olmalı?

0

Saray rejiminin her alanda neden olduğu yıkım her geçen gün daha fazla derinleşirken, Saray koalisyonunun çözülme süreci hızlanıyor ve toplumsal desteği giderek eriyor. Sistem tartışmaları ve erken seçim konusu siyasetin temel gündemleri haline geliyor. Bu süreçte hem Cumhur İttifakı’nın hem de Millet İttifakı’nın bileşimleri ve siyasi programları iyiden iyiye netleşiyor. Bu tablo sol ve emek hareketi içerisinde de ittifak/birlik tartışmalarına önemli bir canlılık kazandırıyor.

EMEP’ten TKP’ye, Sol Parti’den TİP’e sol/sosyalist hareketin güçlü partileri son günlerde, Cumhur ve Millet İttifaklarından bağımsız bir cephe/ittifak kurulması çağrısında bulunmaya başladılar. HDP de iki ittifaktan bağımsız bir üçüncü ittifakın kurulması gerektiğini ilan etmişti. Öncelikle, sebebi her ne olursa olsun, sol hareket içerisinde burjuva düzen partilerinden bağımsız bir ittifak kurulması gerekliliğine ilişkin tartışmalar, çok gecikmiş olmakla birlikte, son derecede olumlu bir gelişmeye işaret ediyor. Gazete Nisan ve İşçi Demokrasisi Partisi olarak yıllardır vurguladığımız bu hayati gerekliliğin gerçekleşebilmesi için bugüne kadar yaptığımız gibi bundan sonra da elimizden gelen tüm çabayı ortaya koymaya devam edeceğiz. Bununla birlikte, yıllardır halk cepheci (sözde “ilerici” burjuva düzen partileriyle ittifakı savunan) ve/veya dar grupçu (kendi grup çıkarlarını işçi sınıfının ve ezilenlerin çıkarlarının önüne koyan) anlayışlardan mustarip sol hareket içerisinde birlik/ittifak çağrılarının nasıl oldu da geniş bir zaman bulmaya başladığı sorusuna yanıt verebilmemiz gerekiyor. Burjuvazinin “ilerici” kanadıyla ittifak kurma anlayışı mı terk edildi veya dar grupçu/sekter anlayışlar mı aşıldı? Bu sorulara verilecek yanıtlar, mevcut çağrıların potansiyellerini olduğu kadar sınırlarını öngörebilmek için de belirleyici bir nitelik taşıyor.

Türkiye sol/sosyalist hareketinin genişçe bir kesimine damgasını vuran temel problem, sınıf bağımsızlığı ilkesi yerine “ilerici”, “sosyal demokrat” olarak gördükleri CHP ile umutsuz bir ittifak/cephe kurma anlayışı oldu. Baskıcı ve yağmacı Saray rejimine karşı en büyük iktidar alternatifi olarak CHP’nin yükseldiği son dönemde, bu ittifak arayışı daha da güncel hale gelmiş ve çeşitli sol/sosyalist çevreler CHP’nin sağ partilerden koparak kendileri ve HDP’yle ittifak kurması çağrısında bulunmuştu. Millet İttifakı’nın muhafazakâr, milliyetçi, İslamcı partilerle bileşimi kesinleşince, solun bu kesimi CHP ile “demokrasi ittifakı” kurma umudunu şimdilik bir kenara bırakıp bir “üçüncü seçeneğin” inşa edilmesi çağrısını yükseltmeye yöneldi. Bununla birlikte, bu kesimin CHP’yi bir burjuva düzen partisi olarak görmeye başladığını ve işçi sınıfının patron partilerinden ve devletten bağımsızlığını sağlama ilkesini savunmaya başladığını söylemek fazlasıyla iyimserlik olur. Halk cepheci sosyalist partileri bu konuma iten CHP’ye dönük tutumlarının değişmesinden öte, CHP’nin sağ partilerle ittifakını kesinleştirmesi oldu. Hiç şüphesiz CHP’nin bazı vaatleriyle sosyalist hareketin yükselttiği çeşitli acil talepler arasında örtüşmeler olabilir. Belirli somut durumlarda kısa süreli eylem birlikleri dahi gündeme gelebilir. Ne var ki, hedefimiz kapitalist sefalet düzenini restore etmek değil, onu yıkmaksa, bu durumda yapılması gereken baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuşu temel alan bir ittifakı inşa etmektir. Dolayısıyla, bu “musibet”in sol hareketi bir muhasebe yapmaya itmesini ve “burjuvazinin ilerici kanadıyla” ittifak politikasından vazgeçmesine vesile olmasını diliyoruz.

Sol hareketin bir diğer başlıca sorunu ise dar grup çıkarlarını sınıfın ve ezilenlerin orta ve uzun vadeli çıkarlarının önüne koyması olageldi. İttifak tartışmaları neredeyse yalnızca seçim dönemlerinde gündeme geldi ve ittifak zemini, emekçilerin ve ezilenlerin siyasetin aktif bir öznesi haline gelmesini sağlama hedefinden öte seçim ve aday pazarlıklarına indirgendi. Bu kısa vadeli ve sekter politikalar ne sol hareketin yaşadığı kan kaybına çare oldu ne de emekçilerin örgütlenme sürecine bir katkı sağladı. İçinden geçtiğimiz bu ağır kriz döneminin bu anlayışlarla da yüzleşilmesine bir fırsat olmasını umuyoruz.

Saray rejiminin ülkeyi bir felaketin içine yuvarladığı bu dönemde, burjuva ittifaklardan bağımsız bir “üçüncü seçeneğe” duyulan ihtiyacın hayatiyeti ortada. Sosyalist hareketin ve emek örgütlerinin sınıf işbirliği politikalarından ve dar grupçu anlayışlardan koparak, baskıcı ve işçi düşmanı Saray rejiminden kesin bir kopuşu hedefleyen bağımsız bir ittifaka gereksinimi var. Süregiden ittifak/birlik tartışmalarının çıkış noktasını bu anlayışın oluşturması gerektiğini ısrarla savunuyoruz ve bu yönde elimizden gelen tüm çabayı sarf etmeyi sürdüreceğiz.

Seçim sürecinde cephe ve ittifak politikaları

0

Seçim sürecinin belirmesiyle birlikte cephe ve ittifak çağrılarının sayısı arttı. Muhtemelen önümüzdeki dönem bunlara yenileri de eklenecek. Bu çerçevede taraflar arasında görüşme trafiğinin daha da artması şaşırtıcı olmayacak. Sol, sosyalist kesimler arasındaki cephe/ittifak görüşmelerini olumlu buluyoruz.

Cephe/ittifak çağrılarının bir kısmının, genelde olduğu gibi, daha baştan “yasak savma” niyetli olduğunu anlıyoruz. Bir kısmının da tabiri caiz ise peşrev mahiyetinde olduğu görülüyor. Kuşkusuz “olağanüstü dönemler olağan dönem politikalarıyla sürdürülmemeli” diyerek emekten yana gerçekten “samimi” bir çaba içine girenler de var. Kendimizi burada konumluyoruz. Bu çerçevede cephe/ittifak çağrılarında yol gösterici olanın, işçi ve emekçinin acil talepleri ve bunların oturduğu sınıfsal eksen olması gerektiğine inanıyoruz.

Burjuva kampta Cumhur ve Millet İttifakları zaten bir süredir sahnede. Her iki kamp da kendi dışlarında kalan ve bir ittifaka mensup olmayan ya da öyle olsa da “etkilenebilir” görünenlere yönelik hamleler yapmakta. Erdoğan’ın Oğuzhan Asiltürk üzerinden Saadet Partisi’ne yaptığı hamleler buna örnek. Karamollaoğlu’nun “İttifaklar zamanı gelince görüşülür” açıklaması da kimsenin “çantada keklik” gibi görünmek istemediğine delalet ediyor. AKP’den neşet eden DEVA ve Gelecek ile CHP’den neşet eden Memleket ve Türkiye Değişim Partisi, burjuva kamptaki ittifak dizilimini etkileyecek potansiyele sahip görünüyor. Buradan bir üçüncü burjuva ittifak çıkar mı bilinmez ama HDP ve sosyalist harekette ifade edilen “üçüncü” bir ittifak/cephe meselesini sayıdan çıkarıp her halükârda burjuva kampın dışında bir emek ittifakı/cephesi olarak ifade etmek gerekiyor.

Emek cephesi/ittifakı olarak tarif etmek, demokratik sorunları görmemek ya da ikincil saymak anlamına gelmiyor. Türkiye’nin bir siyasal demokrasi ve özgürlük sorunu olduğu çok açık ve biz bunu sahipleniyoruz. Laiklik tüm toplumsal/siyasal süreci belirleme kudretine sahip bir konu, ki yaşayarak da deneyimledik. Bununla birlikte örneğin TÜSİAD’ın “Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” raporunun önde gelen başlıklarının da laiklik, demokrasi, özgürlükçülük vb. olması aslında bu başlıkların kullanana göre içerik değiştirdiğini ve kendi başına sınıfsal bir ayırt ediciliğinin de olmadığını göstermekte. Tabii ki onlarınki sahte, samimi değiller; bizimki öz ve gerçek denebilir. Bunu aşmanın yolunun öz/sahte tartışmasından geçmediğini düşünüyoruz. Sosyalistlerin cephe/ittifak çağrılarının ayırt edici yanının laiklik, demokrasi, özgürlük vb. diyerek değil emek, işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi denerek oluşturulabileceğine inanıyoruz. Sınıf mücadelesini laiklikten Kürt sorununa, yeni bir anayasadan siyasal demokrasiye dek tüm demokratik sorunların da kalıcı/köklü çözümünün adresi olarak görüyoruz. Cephe/ittifak çağrılarındaki dilin basit bir dil sürçmesi olmadığının, sınıfsal bir eğilimi ve programı ifade ettiğinin de farkındayız. Devam edeceğiz…

Metalde toplu sözleşme görüşmeleri başladı

0

2021-2023 yılları arasını kapsayacak MESS ve Türk Metal, BMİS, Özçelik-İş arasında TİS görüşmeleri başladı. 26 Ekim’de sendikalar ve MESS arasında ikinci görüşme gerçekleşti.

Türkiye ekonomisinin ana kollarından metal sektörünü kapsayan ve özel sektörde en büyük toplu iş sözleşmesi olan MESS ile sendikalar arasındaki TİS görüşmeleri 127 bin işçiyi ilgilendiriyor. 179 patronun birleştiği MESS ile Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Özçelik-İş sendikalarının arasında gerçekleşen görüşmeler belli başlı maddelerde anlaşma sağlanamadığı için devam ediyor.

Sendikaların sundukları taslaklarda Türk Metal ilk altı ay için yüzde 29, geri kalan ikinci ve dördüncü altı ayda enflasyon ve üçüncü altı ayda enflasyon +1 TL; Özçelik-İş, ilk alt ay yüzde 31, geri kalan altıncı aylarda ise enflasyon +1 TL; Birleşik Metal ise ilk altı ay yüzde 30,89, ikinci altı ay enflasyon +3 puan, üçüncüde enflasyon +4 puan ve son olarak enflasyon +3 puan zam talebinde bulundu. Tüm bu taleplerin yanında sosyal haklara dair iyileştirmeler her sendikanın taslaklarında yer aldı.

İstenen zam oranları doğrudan kabul edilse bile, Türk-İş’in açıkladığı eylül ayı yoksulluk sınırının 9.931,59 TL olduğu göz önüne alınırsa, işçilerin çok büyük çoğunluğu yoksulluk sınırının altında ücretlerle çalışmak zorunda kalacak. Sendikalar her ne kadar asgari ücret ve toplu sözleşme döneminde coşkulu konuşmalar yapsalar da mevcut talepler ile MESS’in eli kolaylaşmış gözüküyor; geçmiş dönemlerde MESS sözleşmeleri sendikaların taleplerinin oldukça altında oranlarla imzalandı.

Enflasyon Araştırma Grubu’nun eylül ayı raporu gerçek enflasyonun yüzde 44,7 olduğunu gösteriyor. Yani MESS bu teklifleri yüzde 20 küsur bantlarına çekmeksizin yüzde 30 civarındaki ilk teklifleri dahi kabul etse, birkaç ay içinde zamlar un ufak olacak.

İçinde yaşadığımız ekonomik kriz ve hükümetin ekonomi politikası işçi ve emekçilerin alım gücünü her gün daha da düşürerek onları yoksulluğa mahkûm ederken, MESS için yüzde 500’ler gibi oranlarla kâr elde etmelerine olanak tanıdı. Borsa İstanbul’da işlem gören demir çelik şirketleri, 2021’in ilk çeyreğinde kârlarını yüzde 1158 artırdı. Aynı dönemde otomotiv şirketlerinin kâr artışı yüzde 173 oldu. MESS’te olan Ford’unki ise yüzde 114. MESS bu kârlılığı korumak ve artırmak için 3 yıllık sözleşme önerse de şimdilik sendikalar bunu kabul etmeyecek gibi görünüyor.

Aslında grup toplu iş sözleşmeleri ve uzun dönemli sözleşmeler işçi ve emekçilerin ileriye dönük hak kayıpları yaşamasına ve tek bir patron örgütüne karşı birçok işyerindeki özel koşulları geri plana atmasına sebep olmakta.

Pazarlığın sonunda işçi ve emekçilerin onurlu bir yaşam sürmelerine yetecek ücretler alınamayacağı çok açık. Bugün alınabilecek bir rekor zam bile kısa süre içinde hayat pahalılığı karşısında eriyecek. Hem MESS ile yapılan sözleşmede hem de diğer tüm sözleşmelerde bu gerçeği unutmadan hareket etmek ve bu soruna bir çözüm bulmak gerekiyor. Koşullar, işçi ve emekçileri gün be gün daha da yoksullaştırıyor. Şu an tartışılması gereken, sözleşmelerde uzun dönemler arasında belirli zamları belirlemek yerine hayat pahalılığına karşı kendimizi nasıl savunacağımız olmalı. Ücretlerin düzenli olarak enflasyona oranla artması bunun için bir başlangıç olabilir.

Son olarak, hatırlayacak olursak BMİS başkanı Adnan Serdaroğlu, BMİS üyesi işçilerin en az yüzde 20’sinin Covid-19 olduğunu açıklamıştı. Dolayısıyla, yeni dönem sözleşmelerde pandemi nedeniyle işçi sağlığı ve güvenliği için özel önlemlerin alınmasının dayatılması gündeme getirilmelidir.

Pandemi nasıl ve ne zaman bitecek?

0

Covid-19 salgını dünya çapında yaklaşık iki senedir devam ediyor. Türkiye genelinde aşılama devam etse de hasta sayısında artış görülüyor ve pandemi aktif olarak devam ediyor. Türk Yoğun Bakım Derneği’nin elde ettiği verilere göre bazı şehirlerde yoğun bakım üniteleri yüzde 100 doluluk oranlarına ulaştı ve Covid-19 dışında diğer viral enfeksiyonlar da görülmeye başlandı. Bu yıl temmuz ayı itibarıyla Covid-19 kaynaklı kısıtlamalarını kaldıran AKP iktidarından yaşanan artışlara ilişkin herhangi bir ek tedbir veya açıklama gelmiyor.

Sağlık Bakanı Koca, vakaların yüzde 40’nın 23 yaş altındakilerden oluştuğunu kendi ağzıyla söylüyor. Bu durumda yeni hastalananların büyük çoğunluğunun öğrenciler olduğunu söylemek mümkün. Yüz yüze eğitim başlayalı haftalar oldu ve hâlâ ek öğretmen ataması yapılmış değil. Sınıflar seyreltilmiyor, okullarda gerekli hijyen koşulları sağlanmadan eğitimler sürdürülmeye çalışılıyor. Veli Der’in araştırmasına göre; yalnızca Ankara Yenimahalle’de Şehit Mustafa Aslan Ortaokulu’nda 40 öğrenciye koronavirüs pozitif tanısı konuldu ve 13 sınıf karantinada. Eğitim-Sen ise Edirne’nin Keşan ilçesinde Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı 47 eğitim kurumunun 24’ünde kadrolu temizlik görevlisi bulunmadığını açıkladı. Düzce’de bulunan ve 552 öğrencinin eğitim gördüğü MEB’e bağlı Hürriyet Ortaokulu’nda personel yetersizliği nedeniyle okul-aile birliği velilere mesajla IBAN göndererek 100 TL bağış istiyor. Sonuç olarak; en temel hijyen koşullarının sağlanamadığı koşullarda vakaların artması sürpriz değil. Bu koşullarda pandeminin yakın zamanda biteceğini söylemek güç.

Bir yanda personel bekleyen öğrenciler ve veliler var, öte yanda atanmayı bekleyen binlerce öğretmen ve iş arayan milyonlar var. Arz var, talep de var, peki neden atama yok, bütçe yok? Çünkü devlet de patronlar da, kendi üzerinde ciddi bir basınç oluşmadıkça, tedbirlerin hepsini bir maliyet kalemi olarak görüyorlar. Pandemi ile birlikte süpermarket, e-ticaret, lojistik gibi sektörlerin büyüdüğünü biliyoruz. Patronların kârı artıyor, buna rağmen işten çıkarmalar, hak gaspları devam ediyor. Patronlar mevcut işleri kalan çalışanların arasında bölüştürüp fazla mesailerle ve iş güvenliği olmaksızın çalışma düzenini sürdürüyorlar. Türkiye Covid-19 ile mücadelede dünyada vatandaşlarına en az nakit ayıran ülkelerden olan Meksika’dan sonra ikinci sırada geliyor. Türkiye’de sayısı 3,5 milyon civarında olan sigortasız işçiler sefalet ve yoksullukla mücadele etmeye devam ediyor.

Pandeminin bitmesi için öncelikle etkin tedbirlere bütçe ayırmak şart. İşçi sağlığı ve halk sağlığından tasarruf edilemez. Kaynak belli, Demirören’in Ziraat Bankası’na ödemediği krediler, İstanbul Havaalanı’nda pandemi boyunca Kalyon, Cengiz, Limak ve Mapa’dan alınmayan kira bedelleri… Sadece bunlar bile zenginlerden tahsil edilse okullara atanacak temizlik personelinin maaşı çıkardı. Demek ki pandemiyle mücadele emekçiler için bir zorunlulukken, devlet ve patronlar için tercih. Pandeminin hemen bitmesi için önce bu sistemle mücadele etmeli ve acil olarak bulaşmayı kontrol altına almayı hedefleyen etkin halk sağlığı önlemlerinin oluşturulmasını talep etmeliyiz. Pandemi ancak bu şekilde kalıcı olarak bitebilir.

Bütçedeki kara delik: Kaynaklar emekçilere ayrılsın!

0

Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanan 2022 bütçe teklifi geçtiğimiz haftalarda meclise sunuldu. İktidarın ekonomi yönetiminden pandemi uygulamalarına değin attığı her adım emekçilerin sefalet düzeyini korkunç bir biçimde artırmışken, 2022 yılında devletin yapacağını öngördüğü harcamaların detayı bu bağlamda daha da önem kazanıyor. Devlet bütçesinin bir kamu kaynağı olduğu, çalışan sınıfların, emekçilerin vergilerinden oluştuğu düşünüldüğünde bu kaynağın hangi kesim ve öncelikler için kullanılacağı her zaman iktidarın siyasi tercihlerinin bir sonucu oldu.

Nitekim geçen senenin bilançosuna bakıldığında da 2020 bütçesinin 160 milyar TL aşıldığı, yani hedeflenenden yüzde 11,9 fazlasının yetkisiz bir biçimde harcandığı ortaya çıkıyor. Bu aşım konusunda hesap veren de sorabilen de yok! 2021 bütçe çalışması için iletilen Sayıştay raporları son derece kadük olsa da, basında ortaya çıkan bilgi ve belgelerden 2020 yılındaki bütçede yapılan yolsuzluklar ortaya saçılmış durumda. Berat Albayrak döneminde Darphane’de basılan altınların Hazine’ye aktarılmaması, Fahrettin Altun’un başında olduğu Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın yüzlerce milyon lira ödenek alması ve Anadolu Ajansı’na milyonlar aktarmış olması, Saray’ın çeşitli ülkelerdeki yabancı danışmanlara milyonlar akıtmış olması vb. saçılan usulsüzlüklerden yalnızca birkaçı. Raporlarda ortaya çıkan başka bir konu da, kamu kurumlarının mali tablolarındaki hatalar ve yapılan yardım kayıtlarının gizlenmesi. Tüm bu detaylar TÜGVA hikâyesi ile Saray iktidarının çürümüşlüğünü yeni bir boyuta taşıyor. Ve tüm bunların 2020 gibi milyonlarca emekçinin açlıkla sınandığı, yaşamını kaybettiği veya ölümle burun buruna çalıştığı pandemi senesinde yaşanmış olması, yaşananların Saray’ın sınıfsal tercihlerinin sonucu olduğunu bir kez daha özetliyor.

2022 için hazırlanan bütçe tasarısında ise RTE’nin maaşının 88 bin TL’den 100 bin TL’ye yükseltilmesi öngörülüyor. Hadi o kadar da olsun diyenler olacaksa, geri kalan detaylar da patronları destekleyen öneriler… SGK işveren prim ödemeleri için 35 milyar lira ödenek ayrılmış; işletmelerin 70,2 milyar lira tutarındaki vergi ve sosyal güvenlik prim ödemeleri ile 143 milyar lira tutarındaki kredi borçları ertelenmiş. Yani 2022 yılsonuna değin işe alınacak her bir işçi için ödenecek SGK primleri ile vergilerin 12 ay boyunca devletçe karşılanacağı belirtiliyor. Peki patronların işçi maliyetini bile karşılamadığı düzende, işçinin maliyetini kim karşılıyor? İşçinin kendisi… Dolaylı ve dolaysız alınan vergiler, yapılan zamlar yoluyla, hem de hayatta kalmanın imkânsıza yaklaştığı şu koşullarda.

İşçi ve emekçilerden karşılanan maliyet yalnızca bununla sınırlı değil. Sadece faizin iki baz puan düşmesi sonucu oluşan 200 milyar liralık faiz ödemesi de devlet bütçesinden karşılanacak. Yani Türkiye’de kayıtlı çalışanların vergilerinin tamamı faiz ödemesine gidecek. Bir de buna kamu kaynaklarına boğulan Yap-İşlet-Devret işletmeleri, kiraları karşılanan, yolcu garantili otoyollar, köprüler, havalimanlarını da ekleyince tablo inanılmaz boyutlara ulaşıyor. İnsan bu durumda sormadan edemiyor: Bu bütçe kimin bütçesi? Tüm bu yağma ve talan düzenini yıkmaktan, işçi ve emekçiden yana bir ittifaktan bahsediliyorsa, bu doğrultuda çok net bir programa ihtiyacımız var. Bu program sadece bütçeye dönük değil, emekçilerin tüm acil taleplerini içeren bir eylem programı olmalıdır. Bu durumu sadece teşhir etmek yetmez diyerek, kitlelere seçimi işaret eden Millet İttifakı’na “Sen iktidar olunca bu bütçeye nasıl el atacaksın sorusu?” bu eylem programı ile sorulmalıdır. Bu programda işsizlik ve hayat pahalılığı girdabına itilen işçi ve emekçiler için acil bir fon oluşturulmalı; bu fon yalnızca emekçi kitlelerin ihtiyaçları için kullanılmalıdır. Bu fon için kaynak YİD işletmelerin kamulaştırılması, zenginlerden alınacak servet vergisi ve dış borç ödemelerinin durdurulması ile derhal karşılanabilir. Bu sorun seçimlere ertelenemeyecek kadar acildir; açlık ve sefalet hiçbir düzen temsilcisinin insafına terk edilemez.