Ana Sayfa Blog Sayfa 39

Manisa Ecocold fabrikasında Türk Metal Sendikası’ndan eylem

0

Manisa Ecocold fabrikasında sürmekte olan sendikal örgütlenmenin fabrika patronu tarafından haber alınması ile birçok işçi işten çıkartıldı. Ayrıca pek çok işçi de pandemi gerekçesiyle süresiz ücretsiz izne gönderildi.

İşçilere yönelik gerçekleştirilen bu saldırıları protesto etmek amacıyla, fabrikada örgütlenen Türk Metal Sendikası 3 Haziran Perşembe günü fabrika önünde protesto eylemi gerçekleştirdi.

Eyleme Türk Metal Sendikası üyeleri ve yöneticileri katıldı. Sendikanın Manisa şube başkanı Ercan Dereli konuşma yaptı. Konuşmadan sonra eylem sona erdi.

Arjantin milletvekili Giordano’dan destekçilerine teşekkür mektubu

0

Arjantin’de Sosyalist Sol milletvekili Juan Carlos Giordano hakkında, özgür Filistin’i savunduğu için Siyonist örgütler tarafından “nazi” ve “antisemitizm” suçlamalarıyla karalama kampanyası başlatılmıştı ve meclisten atılması için bir girişimde bulunulmuştu. Bu saldırı karşısında Giordano’nun ifade hakkını ve özgür Filistin’i savunmak için bir uluslararası imza kampanyası gerçekleşti. Giordano, büyük destek kampanyasına katılanlara bir teşekkür mesajı iletti:

Değerli destekçim,

Kendi adıma ve partim Sosyalist Sol adına, Filistin mücadelesini savunarak ve bana yönelik “nazi” ve “antisemitist” suçlamalarıyla yürütülen karalama kampanyasının karşısında durarak gösterdiğiniz destek için teşekkür ederim. Siyonizm karşıtlığı antisemitizm değildir!

Arjantin’den ve dünyanın dört bir yanından sayısız şahsiyet ve örgüt, bu suçlamalar karşısında yürütülen destek kampanyasına katıldı. Bu, ırkçı İsrail devletinin haksız saldırılarına yönelik kınamayı ve Filistin halkını bu işgal ve sürekli katliam politikaları karşısında savunmaya yönelik küresel sempatiyi ortaya koymaktadır.

İsrail Siyonizminin yürüttüğü etnik temizlik ve apartheid politikalarına karşı dünyanın çeşitli şehirlerinde gerçekleşen büyük seferberliklerin de ortaya koyduğu üzere, biz kendi saflarımızdan bu haklı mücadeleye destek vermekten başka bir şey yapmıyoruz.

Filistin mücadelesine bize dokunan her yerden destek verdiğimiz bu yolda, sahip olduğumuz çeşitliliklere rağmen birlik içinde kalma mücadelesi vermeye devam ederek sizi içtenlikle selamlıyorum.

Juan Carlos Giordano

Ulusal Milletvekili

Sosyalist Sol (IS) / Sol Birlik-Cephe (FIT-U)

Filistin: Gerici ütopyayı yıkmak

0

Varlığı, Filistin halkının yerinden edilmesi, sistematik olarak soykırıma maruz bırakılması üzerine inşa olunan Siyonist, işgalci, ırkçı İsrail devleti son bir ay içerisinde yeniden Filistin halkına yönelik şiddetli bir saldırı düzenledi.

Kudüs’ün Şeyh Cerrah Mahallesi’ndeki Filistinlileri sistematik etnik temizlik politikası kapsamında yerlerinden etmeye çalıştı, buna karşı direnen Filistinlilere de yoğun bir saldırı uyguladı. Filistin örgütlerinin meşru müdafaasına da Gazze’de sivilleri bombalayarak karşılık verdi. 11 gün süren saldırılarda 66’sı çocuk 243 Filistinli katledilirken, 2 bine yakın Filistinli yaralandı, binlerce ev yıkıldı ve en az 90 bin Filistinli yerinden edildi.

Yaşanan bu sürecin, yeniden tartışmaya açtığı ya da daha doğru bir ifadeyle bir kez daha kanıtladığı birkaç önemli başlık mevcut.

Bunlardan ilki, “iki devletli çözüm” gerici “formülünün” imkânsızlığının en açık şekilde yeniden görünür kılınmış olması. İşgalci, ırkçı, iç savaş yöntemleriyle kendisini var eden, Nazi devleti karakterine sahip İsrail’in bir devlet olarak bu haliyle varlığı, beraberinde bir Filistin devletinin varlığını olanaksız kılıyor. Teşkili, karşı tarafın ortadan kaldırılması üzerine bina olunan bir İsrail devletinin varlığı otomatik olarak Filistin’de tek devletli çözümü dayatıyor.

Emperyalizmin gerici ütopyasının, “iki devletli çözümün” olanaksızlığının karşısında ise mesele, Filistin konusunda gerçek bir çözüme nasıl ulaşılabileceği ve bu yolda Filistin halkının gerçek dostlarının kimler olduğuna kilitleniyor.

İkincisinden başlayalım. Kendisini yalnızca Siyonist rejimin saldırılarını kınamakla sınırlayan ama öte yandan İsrail ile askeri, diplomatik, ticari tüm faaliyetlerini devam ettiren ve hatta İsrail’in her saldırısı sonrasında “arabulucu” rolü üstlenerek “prestijini” yükseltmeye çalışan başta Türkiye ve Mısır olmak üzere bölge gericiliklerinin tutumu, onların Filistin halkının değil emperyalizmin dostu olduklarının kanıtı.

Onların üstlendiği bu “arabuluculuğun” ve “iki devletli çözüm” ütopyasının Filistin topraklarındaki muhatabı ise işbirlikçi “Filistin Ulusal Yönetimi”. Filistin halkının intifadalarının ve onurlu, haklı direnişinin üzerinde yükselen, onu kendi prangası içerisine hapseden bürokratik yönetim, kendi varlığını garanti altına almasını Siyonist rejimin varlığına eşitlemiş durumda.

Şimdi ilk soruya, Filistin’de gerçek bir çözüme nasıl ulaşılabileceği sorusuna dönelim. Aslında Siyonist rejimin 11 günlük saldırısına karşı gelişen mücadele kendi içerisinde bu soruya önemli cevaplar üretti ve İsrail’i geri adım atmaya zorladı. Filistin direniş örgütlerinin karşı duruşu, İsrail’in kendi savunma sistemine olan güvenini sarstı.

Daha da önemli olan husus ise Gazze, Batı Şeria, Kudüs ve tarihsel topraklarda uzunca bir aradan sonra ortaklaşa, eşzamanlı kitle protestolarının, grevlerin gerçekleşmesi oldu. Filistin emekçi halkının tabandan gelişen, bürokratik Filistin Ulusal Yönetimi’ni de zorlayan bu seferberliği gerçek bir çözümün anahtarı niteliğinde.

Siyonist devleti geri püskürten bu seferberliğe politik, programatik ve örgütsel alanda süreklilik kazandırılması ise asıl belirleyici olacak husus. Çünkü, 21 Mayıs’ta “ateşkes” imzalansa dahi, Siyonist rejimin Filistin halkına dönük baskı ve gözaltı dalgası sürüyor.

Bu anlamda, Filistin emekçi halkının mücadelesinin içerisinden, gerici ütopyanın karşısına ırkçı olmayan, demokratik ve laik tek bir Filistin devletinin inşasını hedefleyen bir mücadele planının açığa çıkarılması ve bunun anti-Siyonist İsrail vatandaşlarıyla ortaklaştırılabilmesi acil bir ihtiyaç. Bu süreçte, Filistin halkının gerçek dostu olan dünya emekçi halklarının payına ise sendikaları, siyasi yapıları üzerinde, Siyonist rejime karşı etkin bir boykotun örülmesi adına sürekli bir basınç yaratabilmek ve onları seferber olmaya çağırmak düşüyor.

Eski bir Yemeksepeti kuryesiyle söyleşi: “Korkumuzdan hasta hasta çalışıyorduk”

0

Merhaba. Dilerseniz öncelikle sizi tanıyalım ve Yemeksepeti’yle ilişkinizden başlayalım. Orada ne kadar süreliğine ve ne olarak çalıştınız?

Ben Yemeksepeti’nde 1 sene 4 ay kurye olarak çalıştım. Bir seneyi doldurup, haklarımı alıp gitmeyi düşünmüştüm aslında çünkü yoğun mobbing ve baskı vardı. Bir hakkınızı talep ettiğiniz zaman kestirip atıyorlardı. Zaman zaman yaptırıma varan önlemler aldıkları oluyordu. Yöneticiler kendi aralarında çok sıkı duruyorlar, göz açtırmıyorlardı bize.

Kurye olarak çalıştığınızı söylediniz. Karşılaştığınız en temel sorunlar nelerdi bir kurye olarak?

En temel problemlerden birisi, mesela molaya çıkacağımızı söylememize rağmen çıkamamamızdı. Ya da mesela kapıya kadar gidiyoruz, müşteri nakit para vermiyor. Biz kışın ağır şartlarda çalışıyoruz ve dolayısıyla hastalanıyoruz. Suadiye’den Şükrü Saracoğlu Stadyumu’na kadar olan ve Kozyatağı’nı da kapsayan bölgede çalıştım ben. Çok geniş bir bölge, belki 10 kilometreden fazla bir alanı kaplıyordur. Yağmurda çamurda Fenerbahçe’den Suadiye’ye yüzlerce kere gidip geldiğinizi düşünün. O soğukta, motorun tepesinde rüzgâr yiye yiye tabii vücut yorgun düşüyor, hastalanıyor. Bize, “İki günden fazla hastalanırsanız hak edişinizi keseriz” tarzında tehditler yöneltiyordu patron. Korkumuzdan hasta hasta çalışıyorduk. Neden? Çünkü insanlar geçim derdinde.

Aynı zamanda şirket sözleşme şartlarına da uymuyor. Zam zamanı geliyor mesela, zam yapılacak deniyor. İlk olarak zamları altı aylık periyottan bir seneye çıkardılar. Bu kabul edilemez. Daha sonra zamları günde dağıtılan paket sayısına bağladılar. Diyorlar ki “Günde şu kadar paket dağıtacaksın ki şu kadar zam olsun”. Ya da “Şu kadar teslimat yapmazsan primin kesilir” diyorlardı. Birkaç örnek daha vereyim. Yağmur yağıyor, her yer çamur. Bizim bot alacak gücümüz yok, bot istiyoruz, vermiyorlar. Ya da motor bakımı geliyor (ki ben bu konuda ihtarname verdim zaten), yaptırmıyor bakımı.

Ben haklarımı araştırdım, baktım ki yemek molasında beni çalıştırması yasak aslında. Benim motorumun bakımının yapılması gerektiğinde, beni hep yemek molalarımda motor bakımına gönderiyorlardı. Bunu şefe şikâyet ediyorum, şef de “Yemek molasında gideceksin” diyor. Ben diyorum yemek molası benim hakkım, yemek molamda yemek yemek istiyorum. Eğer beni motor bakımına gönderirsen yemek molamda bunu mesaiden sayacaksın ve bana paramı vereceksin diyordum. Ben bunu diyebiliyordum ama evli, çocuklu insanlar var. Diğer arkadaşlarım geçimlerini riske atamadıkları için bütün bu hukuksuzluklara boyun eğmek zorunda kalıyorlardı. Ben hakkımı aradığım için mahkemelik oldum Yemeksepeti’yle.

O süreç nasıl gelişti?

“Üç gün içinde hakkımı yatırın, yoksa yasal süreç başlatacağım” dedim. Hakkım olanı yatırmadılar üç gün içinde, işten ayrılmak zorunda bıraktılar beni ve çıkışımı da Kod-29’dan gösterdiler. Hakkımı vermedikleri gibi, işten çıkmadan iki gün önce de bana 290 liralık trafik cezası getirdiler. Marmara Üniversitesi’nin karşısındaki kaldırıma motorumu koymuşum sipariş yetiştirirken. Ne yapabilirim ki? Bizden bir saat içinde en az dört paket teslim etmemizi istiyorlar, aslında bir paketi 15 dakikada teslim etmemizi istiyorlar. Bu hız bana dayatılırken ben nereye koyacağım motoru? Yolda mı bırakayım? Şirket geldi, trafik cezası faturasının altına benim imza atmamı istedi. Dedim ben imza falan atmam. Kabul etmiyorum dedim bu cezayı, bu cezayı sizin yüzünüzden yemişim, siz ödeyeceksiniz dedim. Ben işten ayrıldıktan sonra bir arabulucu buldum, onu da reddettiler.

Peki 3 Haziran’da seninle birlikte davası olan başka arkadaşlar var mı?

Evet, var. Bir arkadaşla davalarımız arasında 10 dakika var. Ve bir dava daha var, o da sendikalı arkadaşların davası, aynı gün görülecek. Onların davasını da açıklayayım. Pandemide birçok mekân kapanınca, restoranlar açılmayınca vs. yöneticiler Banabi’ye ağırlık verdiler. Mesela Yemeksepeti kuryeleri, Banabi üzerinden damacana su taşımaya başladılar. Bir arkadaşımız belinden sakattı ama gündelik hayatını etkileyecek derecede değil. Yöneticilere dedi ki “Ben belden sakatım, ağırlık taşıyamam”. Bu arkadaşı özellikle Kadıköy’de, Acıbadem’de damacana taşımacılığına verdiler. O damacanalarla kaç kat çıkıyoruz biz, her apartmanda asansör yok ki, zaten olsa da sıkıntı. Arkadaşımızın beli kötüleşiyor, sakatlığı ağırlaşıyor. Gidiyor, yine ifade ediyor, belinin sakat olduğunu söylüyor. Daha sonra bir yönetici bu arkadaşımıza hakaretler yağdırdı, damacana taşımaktan şikâyetçi olduğu için. Bu hakaretlerin ses kaydı da var. 3 Haziran’daki davalardan biri de bununla ilgili. Diğerleri de bu tip olaylarla ilgili.

Bir örnek daha vereyim. Bazı siparişlerde nakit seçeneği yoktur, müşteri kartla ödemek zorundadır. Bir arkadaşımız gidiyor yine siparişi ve müşteri de o anda kartının olmadığını, kendisinden nakit almasını söylüyor. Aslında bunu yapmamamız lazım çünkü sonra bizim başımıza bela oluyor. Bizim telefonlarda bir operatör var, onlara soruyoruz böyle durumlarda ne yapılacağını. Bu tip bir durumda operatör daima der ki kuryeye, sen müşteriden nakit al, kendi kartından siparişin maliyetini çek. Yani kendi kartımızdan siparişi biz ödüyoruz! Bunlar bir ayda hep birikir, sonra gidersin kartından ne kadar çekildiyse elindeki fişlerle, paranı almak için başvurursun. Bu arkadaşın da o ay kartından verdiği tutar 1900 lirayı aşmış. Arkadaşımızın kredi kartı limiti de 1900’den az diye yöneticiler inanmıyorlar eldeki fişlere rağmen ve görevi kötüye kullanma suçlamasıyla arkadaşımızı hırsızlıktan işten atıyorlar. İşte böyle davalar görülecek 3 Haziran’da.

Teşekkür ederiz deneyimini bizimle paylaştığın için. Peki senin Yemeksepeti İşçi Komitesi’nde bir araya gelmeye çalışan, sendikalılaşmaya çalışan arkadaşlarına buradan söylemek istediğin bir şey var mı?

Biliyorum mecburlar ve bu mecburiyetten ses çıkaramıyorlar ama bilmelerini istiyorum, haklarını arayacakları zaman sonuna dek omuz omuza dururum onlarla bu mücadele içinde. Yine de haklarını yedirmesinler. Çünkü Yemeksepeti’nin yöneticileri acımasız insanlar. Nevzat Aydın Almanlara yaptığı satışta milyonlarca lira kazandı. 5 Mayıs’ta Deniz Gezmiş paylaşıyor ama kendisi sendikalı işçiye düşman. Böyle ikiyüzlü insanlar karşısında hak mücadelesi vermek zorunlu.

Tarihte bu ay: Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu

0

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 2 Haziran 1964’te kuruldu. FKÖ’nün kuruluşunu ilan eden, aynı yılın 28-29 Mayıs’ında toplanan Filistin Ulusal Konseyi’ydi.

FKÖ kurulurken, bölgenin Arap burjuvazisi tarafından politik ve askeri olarak belirli oranlarda desteklenmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımın etkisiyle silah tüccarlarına dönüşen Mısır, İngiliz emperyalizminden ve Suriye de Fransız emperyalizminden görece kopabilmiş ve bölgesel bir Arap burjuvazisi palazlanarak, kendi ulusal pazarlarından daha büyük oranlarda artık değer gasp etmeye yönelmiş ve bu da onları emperyalizmle jeopolitik sürtüşmelere taşımıştı. Bu çerçevede Arap burjuvazileri, kendi ulusal pazarlarına paydaş olacak olan bir emperyalizm jandarmasının, yani bu durumda İsrail’in yayılmacılığının durdurulmasını hedefliyordu. Daha sonra bu Arap burjuvazisi İsrail işgalciliğiyle barış anlaşması imzalayacak ve bugüne dek süren Filistin direnişi karşıtı bir tarihsel tutum alacaktı.

FKÖ’nün hem askeri hem de parlamenter örgütleri Filistin direnişinde önemli roller üstlendi; öyle ki “ırkçı olmayan, laik ve demokratik Filistin” sloganıyla örgüt, 1960’lardan başlayarak Filistin özgürlük mücadelesinin başlıca merkezi oldu. FKÖ, Yaser Arafat önderliğinde 1973’te Filistin’in sürgün hükümeti kabul edildi. 1974’te Birleşmiş Milletler ve İslam Konferansı Örgütü benzeri emperyalist ve gerici organizasyonlar FKÖ’yü Filistin halkının temsilcisi olarak tanımak durumunda kaldı.

Ancak FKÖ önderliği 1980’lere gelindiğinde halkına ve sloganlarına ihanet etti. Birleşik ve bağımsız tek bir Filistin devleti yönündeki politik tutumunu terk etti ve İsrail yanlısı iki devletli çözümü savunmaya başladı. Öyle ki 1993’te Arafat ve FKÖ, bu ihanetlerini emperyalizm ve Siyonizmle Oslo’da yaptıkları bir antlaşmayla taçlandırdılar.

Arjantinli sosyalist Nahuel Moreno, FKÖ’nün “ırkçı olmayan, laik ve demokratik Filistin” sloganını terk etmesi üzerine 1982 senesinde şu satırları kaleme almıştı:

“Bu slogan Ortadoğu toprağında bir Filistin devletinin yükselmesini kabul etmek için öyle iyi bir slogandır ki, FKÖ ve Arap hareketi bu sloganı terk ettiği ölçüde her seferinde daha da gerici hale gelmekte ve İsrail devletinin yıkılmasına dair politik hattı da terk etmektedir.”

Bugün Moreno’nun sözlerinin doğru çıktığına tanık oluyoruz. Mevcut FKÖ önderliği (bugünkü adıyla Filistin Ulusal Yönetimi) İsrail’in yayılmacı iki devlet projesine teslim olmuş durumda ve bu projeye teslim olduğu ölçüde de gericileşmiş vaziyette. Bu nedenle enternasyonalistlerin başlıca görevlerinden biri de ırkçı olmayan, laik ve demokratik bir FKÖ’nün yeniden inşa edilmesidir, çünkü FKÖ başka bir politik parti değil, Moreno’nun deyişiyle “toprağından koparılmış bir örgütlü milliyettir ve toprağını geri aldığında bir millet haline gelecektir”.

***

Kitap önerileri

Siyonizmin Gizli Tarihi

Yazar: Ralph Schoenman

Çeviri: Aydın Pesen

Yayınevi: Kardelen

Schoenman’ın kitabı alanında eşsiz olan bir yapıt. Siyonizmin kendi belgelerine (kongreler, yazışmalar, mektuplar ve benzerleri) ve tarihsel zemine dayanarak aktarılan Siyonizmin bu tarihinde bulacaklarınız, İslamcı yazımın yüzeysel komplo hezeyanlarından oldukça farklı. Schoenman’ın yaptığı, İsrail’in “vatansız bir halka halksız bir vatan” ilkesine göre kurulduğu yönündeki efsaneyi çürütmek. Schoenman’ın çürüttüğü tek safsata da bu değil. İsrail’in “Arap gericiliği” çölünde bir demokrasi ve laisizm adası olduğu, yalnızca “kendisini savunduğu” ve benzeri birçok yalan bu kitapta teşhir ediliyor. Schoenman kitap boyunca İsrail’in, tıpkı apartheid Güney Afrikası gibi ırkçı bir devlet olduğunu ortaya koyuyor. Son olarak kitap, İsrail ile Naziler arasındaki ilişkiye özel olarak eğiliyor. 11 Ocak 1941 tarihli, bir Siyonistin Hitler’e gönderdiği mektuptan aktarılan şu cümle, Siyonizmle Nazizmin neden kardeş olduklarını göstermek açısından yeterli: “Ulusal ve totaliter temelde tarihi bir Musevi devletinin Alman Reich’ıyla yapılacak bir antlaşma çerçevesinde kurulması, gelecekte Ortadoğu’daki güçlü Alman çıkarları açısından da gereklidir.” Hitler’e işbirliği teklif eden bu Siyonist ise, geleceğin İsrail başbakanı İzak Şamir’den başkası değildi. Schoenman’ın kitabı bu tarihsel-politik bağları keşfetmek açısından da vazgeçilmez.


Filistin

Dergi: Mesafe

Yayınevi: Enternasyonal Yayıncılık

Üç aylık sosyalist düşünce dergisi Mesafe’nin ilk sayısının dosya konusu Filistin’di. 2009’da çıkan bu sayıda, Filistin sorununa devrimci Marksist yaklaşımın özetlendiği birçok makale bulunmakta. Baştan belirtelim, Mesafe’nin ilk sayısını edinme şansı olmayan okuyucular için bu sayıdaki bütün makaleler trockist.net internet sitesinden temin edilebilir. Bu dosya kapsamında Filistin’de sürekli devrimin nasıl ete kemiğe büründüğüne dair tezler, Gazze çarpışmalarının bir bilançosu, iki devletli çözümün neden kaçınılmaz olarak iflas edeceği ve benzeri konular üzerine aydınlatıcı metinler bulunuyor. Bunların yanı sıra IV. Enternasyonal’in Filistin seksiyonu olan Devrimci Komünist Birlik’in tarihsel dokümanları ile Nahuel Moreno’nun konuya dair bir röportajına da bu dosya kapsamında ulaşmak mümkün. Aynı şekilde, Arap-İsrail Savaşı’nın, IV. Enternasyonal’in uluslararası teorik dergisinde yayımlanmış olan kapsamlı bir tahlili de dosyada bulunan makaleler arasında.

Saray koalisyonu: Paramparça!

0

Sedat Peker’in bir aydır süren ifşaatları Saray rejiminin acıklı halini bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. İktidar içinde her türden suça, yolsuzluğa bulaşmış çıkar grupları, küçülen pastada paylarını koruyabilmek için birbirlerinin boğazına sarılmış haldeler. Bu açıklamaları yapan kişi ise, yakın zamana kadar Cumhur İttifakı için mitingler düzenleyen, etrafa tehditler savuran ve rejim tarafından el üstünde tutulan bir mafya lideri. Ekonomik kriz ve salgın karşısında toplumu yalnız bırakan, sadece bir avuç çıkar gurubuna hizmet eden Cumhur İttifakı’nın kara para ekonomisi ve mafyatik düzeni ülkenin ana gündemi haline gelmiş durumda.

Saray entrikaları içerisinde birbirlerinin kuyusunu kazmakla meşgul kliklerden oluşan Cumhur İttifakı, on milyonlarca kez izlenen videolar karşısında tatmin edici hiçbir yanıt üretemiyor. Ağar’dan Soylu’ya suçlamaların odağındaki kişiler, “Ben gidersem sizleri de götürürüm” şeklinde ortaklarına örtülü tehditler savuruyorlar. Uzun süre sessizliğini koruyan Erdoğan ise, meselenin bir uluslararası komplo olduğunu söylemekle yetiniyor.

Bu şartlar altında, milyarlarca dolarlık uyuşturucu trafiği, siyasi cinayetler, silah kaçakçılığı ve daha birçok iddia için hiçbir savcının harekete geçmemesi oldukça anlaşılır. Çünkü bütün bu iddiaların merkezinde Saray ve şürekâsı bulunuyor. Salgın yönetimi ve ekonomi politikalarıyla Saray iktidarının içinde bulunduğu ucube, çürümüş hal, toplumun en geniş kesimleri nezdinde çok daha açık bir hale gelmişti. Kara para ekonomisinin ve mafyatik düzenin ortaya saçılması ve hükümetin tüm bu konulardaki manidar sessizliği ise, çürümenin vardığı boyutu geniş yığınlar önünde berrak hale getirdi.

Ekonomik yıkımın sorumlusu, salgın yönetiminin “yalancı çobanı”, oligarşik ve mafyatik düzenin temsilcisi Saray ittifakının toplumsal desteği gerilemeye devam ediyor. Yeni cami açılışları, Kanal İstanbul çılgınlıkları, beka söylemleri, muhalefete dönük bitmeyen tehditler durumu tersine çeviremiyor. Tek Adam rejiminden hoşnutsuzluk her geçen gün artarken, AKP ve MHP’nin “yeni anayasa” çıkışları mevcut rejimin işlemediğinin birinci ağızdan itirafı oluyor. MHP mevcut rejimden de daha baskıcı bir yapı önerirken, AKP şimdilik muhalefet partilerini uzlaşma masasına çağırmakla yetiniyor.

Bütün bu tablo karşısında, Millet İttifakı partileri seçimlere endeksli, sözde “ılımlı” ve “sorumlu” çizgisinde ilerlemeyi sürdürüyor. Ortaya saçılan yolsuzluk ve ağır suç iddiaları karşısında toplumsal baskı oluşturmak, kamuoyunu harekete geçirmek yerine, erken seçim çağrısı yapmakla yetiniyor. Seçimler gerçekleşene kadar mevcut sefalet, baskı ve yağma düzeni karşısında ellerimizi kollarımızı bağlayıp sabırla beklememiz öğütleniyor. Seçimlerde muhalefetin olası bir zaferi karşısında mevcut sistemin nasıl değişeceğine dair birtakım soyut vaatler dışında bir yol haritası sunulmuyor.

Bugüne kadar emekçi halkın elde ettiği en küçük bir ekonomik veya demokratik kazanımın, siyaset sahnesinin tepesinde yaşanan çekişmelerden değil bizzat kitlelerin talepleri için seferber olması, harekete geçmesi sayesinde sağlandığını bir an için bile unutmayalım! Dolayısıyla, Tek Adam rejiminin çürümüşlüğü, muhalefet partilerinin sessizliği karşısında ihtiyacımız olan, emek örgütlerinin ve patronlardan bağımsız, emekten, ezilenlerden yana olan siyasi partilerin birleşik bir eylem programı etrafında bir araya gelmesi. İşçi sınıfının acil talepleri, demokratik haklarımız ve yolsuzlukla çete düzeninin derhal son bulması için sendikalar ve meslek örgütlerinin öncülüğünde sahici bir mücadele planı açıklanmalıdır. Sosyalist hareketin görevi de sendikal önderlikleri bu doğrultuda zorlamak olmalı. Birleşik bir eylem planı çerçevesinde mücadeleyi büyütebildiğimiz ölçüde mevcut burjuva ittifaklar karşısında emeğin gerçek alternatifini yükseltme şansını yakalayabileceğiz.

Bizim yaşam hakkımız ya da Cengizlerin talan hakkı

0

Saray’ın yağma ve yıkım düzeninden işçi emekçiler kadar doğa da nasibini alıyor. İktidar doğaya ne zaman el atsa ya dereleri kurutuyor, ya beton yığınlarını dolduruyor ya da havamızı suyumuzu kirleterek zehirliyor. Rize Eskencidere Vadisi’nde açılmak istenen taşocağına karşı bir süredir direnen İkizdereliler bu talana yabancı değiller. Bugün Cevizlik Köyü’nde yapılmak istenen taşocağı projesi, hukuksuzluklarla dolu bir arka plana dayanmakta. Daha önce aynı bölge için planlanan taşocağı ve mermer ocağı projeleri yine halkın direnişiyle karşılaşmış ve yargıya taşınmıştı. Bu projelerin yargı süreci devam etmekte. Dahası, 2005’ten beri İkizdere’nin doğasına HES’lerle de göz konmuş ve bölgede 20 civarında HES projesi planlanmıştı. Son direnişte de İkizdereliler iş makinelerinin karşısında, ağaçların tepesinde, nöbetlerle, eylemlerle İkizdere’ye savunuyorlar.

Cevizlik Köyü’ne yapılacak taşocağının, Cerattepe ve Kuzey Ormanları’nda yapılan kıyımdan bildiğimiz Cengiz İnşaat’a peşkeş çekildiği ortaya çıktı. Taşocağını İyidere Lojistik Limanı projesi kapsamında deniz dolgusu için hammadde temin etmek amacıyla kullanacak olan Cengiz İnşaat, bu bölgenin ilgili bakanlık tarafından seçildiğini açıkladı. Tarım arazilerini de kapsayan bir bölge, Tek Adam kararıyla acele kamulaştırıldı. Taşocağı yapımından alınan hafriyat sahilden denize veya derelere dökülmekte. Kısacası İkizderelilerin hiçbir şekilde rızası olmadan, yaşam alanları hiçe sayılarak, üstelik de yaban hayatını tehlikeye atan ve yanlış planlanmış bir proje işletilmekte. Türkiye Ormancılar Derneği’nin raporuna göre bu taşocağı çalışması sonucunda sel ve heyelan riski artacak, söz konusu alanda hayvan ve bitkilerin yaşam alanları yok olacak, su kalitesi bozulacak ve yaratılan tahribatın telafisi olmayacak.

Direniş sürecinde Rize Valiliği, “milli birlik ve beraberliği zedeleyici eylemlerin önlenmesi” ve “temel hak ve özgürlükler ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” gerekçesiyle 17 Mayıs’ta 15 günlük eylem yasağı getirdi. Yani yaşam alanlarını savunan köylüler her nasılsa milli birlik ve beraberlik için bir tehdit sayıldı. Mayıs ayındaki tam kapanma dönemine denk gelen bu sürede de iş makineleri çalışmaya devam etti; başka bir deyişle korunan yine Cengiz İnşaat oldu.

Görünen o ki İkizdere’ye taşocağı, Gürpınar’a mermer ocağı, Salda Gölü’ne millet bahçesi, yaban keçilerinin avına ihale derken Cengiz ve benzerlerine sürekli talan hakkı tanınıyor. Söz konusu Cengizler oldu mu doğasını, toprağını, yaşam ve üretim alanını canı pahasına savunan köylülerin temel ve hak özgürlükleri hiçe sayılıyor. Bugün patronlara, patriyarkaya, eşitsizliğe karşı hakları ve hayatları için direnen emekçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar olarak çok iyi bildiğimiz bir düzen bu. Bu yüzden İkizdere’nin mücadelesi hepimizin mücadelesi.

Fısıltıdan öfkeye!

0

Siyasal İslamcı iktidarın “yeni” Türkiye iddiaları birer birer çöküyor.

Ülkenin en az yarısı, iktidarı oluşturan güçlere zaten başından bu yana hep şüpheyle baktı, temkinli davrandı ve çoğunlukla da, geçmişte yapıp ettiklerinden dolayı, vaatlerine inanmadı.

Ülkenin diğer yarısında ise görüşler muhtelifti. “Alnı secdeye değenden zarar gelmez” diyerek oy verenden “çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyene kadar uzayan bir oy verme gerekçe listesi söz konusuydu.

İşte iktidara yüzünü dönmüş, ondan beklentisini çok yüksek tutmuş bu ikinci grubun hayal kırıklığı giderek artmakta. AKP yoklamalarda tarihinin en düşük oy oranlarıyla yüzleşmek durumunda kalıyor.

Dahası insanlar ulu orta öfkelerini, memnuniyetsizliklerini yüksek sesle ifade ediyorlar. Dün fısıltıyla dahi söylemekten çekinilen şeyler haykırılıyor. Artık kimse duymasın diye değil, cümle âlem duysun işitsin diye ediliyor sözler.

Kuşkusuz bu noktaya bir anda gelinmedi. “Ay’a dört şerit yol yapacağız desek bile seçmenimiz bize inanır” kibriyle harlandı. “Biz varsak, Türkiye var. Yoksak kızılca kıyamet” egosuyla pişirildi. Damlaya damlaya birikti her şey. Ve bardak taştı.

Alnın secdeye değmesinin hiç kimse ve hiçbir iş için garanti olmadığı 15 Temmuz askeri darbe girişimiyle, halkın çoğunluğu nezdinde, kesinleşti. Hatta dinin hiç olmadığı kadar bir istismar meselesi yapıldığı, bir kısım fanatik ve besleme dışında, tartışmasız hale geldi. En dindar ailelerin çocuklarının dahi dinden soğuduğu faş oldu.

“Çalışıyorlar” efsanesi çöktü. Beşli çeteyle sembolize olan yağma ve yıkım düzeni, Rize İkizdere İşkencedere Vadisi örneğinde olduğu gibi, ülkenin en ücra köşesinde kendi halindeki köylünün dahi yaşamını altüst eder hale geldi.

Kriz ve salgın koşullarında esnaf batarken, milyonlarca insan işsiz kalırken, yoksulluk diz boyu bir haldeyken geçilmeyen köprülere, tünellere, parmakla sayılacak insanın kullandığı hava limanlarına garanti para olarak milyarlar aktarılmaya devam edildi.

İşte kitleler nezdinde mafyacının sözünü dahi iktidarın sözünün üzerine çıkaran da bu yağma ve yıkım tablosu! İfşaatın gücü, söyleyenden öte söylenenin bu utanç verici halinden kaynaklanıyor. Düzen çoklu bir organ yetmezliği yaşıyor. Değişim kaçınılmaz. Yönünü ve şiddetini sınıflar mücadelesi belirleyecek.

Antep Angel Halı: Kod-29 zulmü farklı isimlerle sürüyor

0

Pandemi kapsamında yürürlüğe konan işten atma yasağı ve ücretsiz izin uygulaması, Kod-29 nedeniyle pratikte hiçbir zaman uygulanmadı. Öyle ki, bu dönemde Kod-29 ile işten atılan işçilerin sayısı geçen senelerin kat kat üzerine çıktı. Kod-29, tam da işçilerin sendikalaşma mücadelelerinin önüne geçmek için patronların elinde bir koza dönüştü ve binlerce işçi Kod-29 ile işten çıkarıldı.

Yapılan eylemlerin ve itirazların sonucunda Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Kod-29’da bir değişikliğe gittiğini, yeni kodlar belirleyerek Kod-29 kaynaklı hukuksuzlukların önüne geçtiğini iddia etmişti. Ancak yapılan yeni düzenleme yine patronların işine yarayacak yeni imkânlar yaratmaktan öteye gidemedi.

Gaziantep’te bulunan Angel Halı işletmesinin fabrika girişinde telefonlarının toplanmasını reddeden işçilerin Kod-46 ile işten çıkarılmaları, patronların bu yeni imkânları kullanmak için hiç zaman kaybetmediklerini gösteriyor. Gaziantep’te Koza Halı, Yasin Kaplan Halı ve Güven Boya fabrikalarında da işçiler sendikalı oldukları için Kod-29 bahanesiyle işten çıkarılmıştı. Şimdi ise Angel Halı işçileri telefonlarına el konmasına izin vermemeleri bahanesiyle Kod-46, yani hırsızlık suçlamasıyla tazminatsız işten atıldılar. Mücadele eden ve patrona karşı çıkan işçiler bu şekilde yoksulluğa mahkûm ediliyorlar. Buna rağmen farklı fabrikalarda farklı işçiler, aynı sorunlarla mücadele etmeye devam ediyorlar: iş saatlerinin uzunluğu, mesailerin ödenmemesi, kötü çalışma koşulları, güvencesizlik, düşük ücretler, sendikalaşmaya dönük saldırılar…

Angel Halı’da işten çıkarılan 63 işçi direnişe geçti. 25 Mayıs günü Gaziantep SGK İl Müdürlüğü önünde basın açıklaması yapan işçiler, işe iadelerini ve Angel Halı patronuna soruşturma açılmasını talep etti. “İşçi düşmanı tüm kodlar kaldırılsın” ve “İşten atmalar yasaklansın” pankartları taşıyan işçiler adına konuşan DİSK Tekstil Gaziantep Bölge Temsilcisi Mehmet Türkmen, “Hakkını aradığı, haksızlığa karşı çıktığı, kölece çalışma koşullarını kabul etmediği, sendikalı olduğu için patronlar tarafından suçlu ilan edilerek Kod-29 ile işten atılan işçiler şimdi Kod-43, Kod-46, Kod-49 ile işten çıkarılıyor. Ve yine patron suçu kanıtlamakla yükümlü değil, yine patronun beyanı esas, yine işçi haksız yere işini ve yıllarca birikmiş tazminatını alamıyor, yine işçi yıllarca ücretinden kesinti yapılarak birikmiş olan işsizlik ödeneğinden bile yararlanamıyor, yine işçilerin alnına kara bir leke çalınıyor ve yine işçi kendini temize çıkarmak için, suçsuz olduğunu kanıtlamak için yıllarca mahkeme kapılarında bekliyor,” diyerek yaşanan süreci özetledi. “Bu 63 işçinin arasında farklı fabrikalara iş başvurusu yapan ancak Kod-46 ile çıkarıldığı için işe alınmayan işçiler var. Hırsızlıkla suçlanarak işten atılan bu 63 işçinin arasında ailesi neden işten çıkarıldığını sorduğunda açıklayamayan işçiler var. İşçilerin bu mağduriyeti acilen giderilmeli, işlerine geri dönmeleri için gerekli adımlar atılmalı, işçiler üzerinde leke gibi duran Kod-46 iptal edilmeli, işyeri yönetimi ve patronla ilgili gerekli incelemeler derhal başlatılmalıdır,” diyerek işçilerin işe geri alınması ve patron için soruşturma açılması çağrısını bir kez daha yeniledi.

Bursa’da Atılım Desen işçileri direnişte

0

Bursa’da bulunan Atılım Desen fabrikasının işyeri yönetimi, kapanma döneminde izin kâğıdı çıkaracaklarını söyleyerek topladıkları e-devlet şifreleriyle, TEKSİF’te örgütlenen işçileri tespit ederek toplam 25 işçiyi işten çıkardı.

TEKSİF’in örgütlenme çalışması yaptığı fabrikada birçok işçi daha iyi bir ücret ve daha iyi çalışma koşulları için sendikada örgütlenmişti. Ancak işyeri yönetimi, hukuki bir hak olan sendikal örgütlenme hakkını tanımayarak, örgütlenen işçileri çeşitli bahanelerle yasağa rağmen işten çıkardı. Geri kalanlara da uygulanan baskılar devam ediyor. Yönetimin hukuksuz bir şekilde tespit ettiği ve hukuksuzca işten çıkardığı işçiler, 17 Mayıs günü fabrika önünde direnişe başladılar.

İşçiler hem fabrika yönetiminin hem de polislerin baskı ve engelleriyle karşılaşan mücadelelerini her şeye rağmen sürdüreceklerini söylüyorlar. TEKSİF Bursa Şube Başkanı Nihat Şeker, “İşveren ve işveren vekilleri, yasadışı uygulamalarını ve baskılarını sürdürmüş, 22 üyemizi daha işten çıkarmıştır. Hâlâ işletmede üyelerimize yönelik bir dizi psikolojik şiddet uygulamaları devam etmektedir. Buradan, işçilerin anayasal haklarına saygı duymayarak yasadışı uygulamalara başvuran işveren ve işveren vekillerini uyarıyoruz,” diye aktardığı açıklamada, atılan işçiler geri alınana ve toplu iş sözleşmesi imzalanana kadar mücadeleyi sürdüreceklerini belirtti.

Baldur grevi 160. gününde

0

Gebze’de bulunan Baldur Süspansiyon’da işyerinin sendikal yetkiyi tanımaması ve Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerine katılmaması ile başlayan süreçte çıkılan grev 160. gününde.

Yaklaşık beş yıldır süren sendikalaşma mücadelesi sonucunda Birleşik Metal-İş, Baldur fabrikasında sendikal yetkiyi almıştı. Ancak fabrika yönetimi yetkiyi tanımayarak itiraz etti. Uzun süren davalar sonucu yetkinin kesinleşmesine rağmen TİS görüşmelerine yanaşmayan fabrika yönetimi, sendikalı birkaç işçiyi ücretsiz izne çıkardı. Tüm bu olanlardan sonra grev kararı alan işçiler patronun grev kırıcı girişimlerine rağmen 25 Aralık’ta greve başladı. Bu süreçte İspanyol sermayeli Baldur fabrikası yöneticileri grevi engellemek ve başarısızlığa ulaştırmak için yeni işçi alma, kolluk kuvvetlerinden yardım isteme, İspanya’dan işçi getirme gibi grev kırıcı birçok yönteme başvursalar da mücadele tüm kararlılığıyla sürmeye devam ediyor.

26 Mayıs’ta İstanbul’da İspanya Konsolosluğu önünde eylem yapan işçiler “Sendikal hakkımız engellenemez”, “Atılan işçiler geri alınsın” sloganları attılar. Basın açıklamasında Baldur yönetiminin her türlü hukuksuzluğu yaptığının, sendikal hakkın tanınmadığının ve sendikalaşan işçilerin Kod-29 ile işten çıkarıldığının, grev sırasında yasak olmasına rağmen başka işçilerin polis korumasıyla fabrikaya alındığının altı çizildi. Yaşanan hukuksuzluklara değinen işçiler Ankara’ya yürüyerek eylemlerine devam edeceklerini söylediler.

İşçilerin 27 Mayıs günü için planlanan Ankara yürüyüşü, Kocaeli Valisi’nden gelen arabuluculuk teklifi üzerine şimdilik ertelendi. Ancak BMİS Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu “Süreç olumsuz geçerse eylemlerimizin dozunu artıracağız” diyerek kazanana kadar grevi sürdüreceklerini belirtti.

Mafya düzeni nasıl oluşur? Kara para ekonomisi nasıl işler?

0

Bir yerde aşırı işsizlik, aşırı yoksulluk varsa, insanların çoğunluğu destek almaksızın hayatta kalamıyorsa, toplumun kendini ifade etmesi, dayanışması, örgütlenmesi baskı ve şiddet yoluyla engelleniyorsa orada mafya düzeni olur. Orada kara para ekonomisi alıp başını gider. Bugün bir mafya düzeninden bahsediliyorsa bunun nedeni devletin değil toplumun güçsüz olmasıdır.

Türkiye’de dört kişilik bir ailenin zorunlu harcamaları için her ay 9 bin liraya ihtiyacı var. Oysa asgari ücret 2.825 lira. Kiradan elektriğe, giyimden ulaşıma, gıdadan sağlığa, eğitimden iletişime tüm zorunlu ihtiyaçlar için 2.825 liranın yetmesi mümkün değil.

10 milyon asgari ücretli işçi-emekçi her ay bunun çilesini çekiyor. Sayıları 10 milyonu aşan işsizin ise böyle bir geliri dahi yok. Milyonlarca emekli asgari ücret ve altı bir gelirle hayatta kalmaya çalışıyor. Salgınla birlikte zaten kıt kanaat geçinebilen milyonlarca küçük esnaf ve çiftçi iflasa sürüklenmiş, dar gelirli duruma düşmüş durumda. Gençler işsiz. Kadınlar işsiz. Köylüler gelirsiz, perişan.

Evet, kapitalizmi, emek sömürüsünü, ekonomik ve sosyal eşitsizliği AKP icat etmedi. Ama sona erdirmek için de hiçbir şey yapmadı. Tersine yoksulluğu derinleştirdi, işsizliği yaygınlaştırdı, eşitsizliği keskinleştirdi. Ekmeği küçülttü, yoksulluğu artırdı, gelirleri azalttı. Benzeri ancak savaş dönemlerinde görülür bir sefalet söz konusu hale geldi.

Toplumun çoğunluğu herhangi bir yardım, destek almadan hayatına devam edemez noktaya gelmişse orada işler yanlış gidiyor demektir. Onurlu bir hayat sürmek sadaka mekanizmalarıyla sağlanamaz. İşçilerin sendikalaşmasına, toplumun hak ve dayanışma temelinde örgütlenmesine, siyasal demokrasiye izin vermeyen bir rejim eninde sonunda mafyatik bir baskı-şiddet düzeni oluşmasına yol açar. Kara para ekonomisi yoksulluktan beslenir, eşitsizlikle büyür, sömürüyle derinleşir.

Mafya düzeninin sona ermesi için devletin değil toplumun güçlenmesi gerekir. Kara para ekonomisine son verecek olan kahraman savcılar veya polisler değil örgütlü toplumdur. Emekçilerin denetimi, kontrolü, yönetime katılımı olmadan olmaz. Bu yüzden ilk adım ekonomiye, siyasete, hayata çökülmesine yol açan, toplumsal dayanışma ve örgütlülüğü parçalayan, ülkeyi sefalete sürükleyen tek adam düzenine son vermektir.

Adkotürk’te işçiler sendikal hakları için direnişi sürdürüyor

0

Çerkezköy’de bulunan Adkotürk fabrikasında çalışan 14 işçi Tekgıda-İş sendikasında örgütlenmelerinin ardından ‘ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller’ bahanesiyle (Kod-29) işten çıkarıldı. İşçiler sendikalı olma haklarına sahip çıkmak ve işe iade edilmek talepleriyle fabrika önünde başlattıkları direnişlerini 42 gündür kararlılıkla sürdürüyorlar.

Çalışma koşullarının iyileşmesi ve sendikalı olmak gibi en temel haklarını savunmak amacıyla direnişlerini sürdüren Adkotürk işçilerine İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) dayanışma ziyaretinde bulundu. İDP heyeti ‘’Güvenceli iş, insanca bir yaşam için birleşik mücadeleye’’ pankartıyla direnişe alanına geldiğinde, “Sendika haktır engellenemez”, “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganları atıldı. İDP adına yapılan konuşmada içerisinden geçtiğimiz kriz ortamında mücadelelerinin bütün işçi sınıfının mücadelesi olduğu, sendikal çalışma hakkı için mücadele eden Adkotürk işçilerinin tüm emekçilere yol gösterdiği ve moral verdiği vurgulandı. 41 gündür mücadele eden Adkotürk işçileri kendilerini haksızca işten çıkaranlara karşı mücadelelerine devam edeceklerini ve haklarının gasp edilmesine izin verilmeyeceğini ifade ettiler.

Bel Karper işçilerinin grevi kararlılıkla sürüyor

0

Çorlu’da kurulu olan çokuluslu şirket Bel Karper’de altı yıllık örgütlenmenin sonunda işçiler Tekgıda-İş’e üye olmuş, sendika yetki kazanmıştı. Sendika, Toplu İş Sözleşmesi (TİS) imzalamak için patronla görüşmek isterken, patron işyeri temsilcisini Kod-29’la işten çıkarıp, 12 işçiyi ücretsiz izne yollayarak sendikanın yetkisini tanımamayı tercih etmişti. Bunun üzerine ücretsiz izne çıkarılan işçiler uzun bir direnişin ardından patrona geri adım attırarak işe geri döndüler. Şimdi de TİS taleplerinin karşılanması için fabrika greve çıktı.

Grevin 11. gününde İşçi Demokrasisi Partisi grevdeki Bel Karper işçilerini ziyaret etti. “Güvenceli iş, insanca bir yaşam için birleşik mücadeleye’’ pankartıyla grev alanına gelen İDP üyeleri “Bel Karper işçisi yalnız değildir! Yaşasın sınıf dayanışması’’ sloganlarıyla grevci işçileri selamladı. Burada yapılan konuşmada, Bel Karper işçisinin mücadelesinin tüm işçi sınıfının mücadelesi olduğu ve kazanımlarının da bütün işçi sınıfının kazanımı olacağını belirtildi. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan tek çıkışın işçi sınıfının birleşik mücadelesinden geçtiği vurgulandı. Bu konuşmanın ardından grev çadırında çaylar eşliğinde sohbet edildi. İşçilerin son derece kararlı ve moralli olduğu alana yansıyordu. Alanda çalınan müziklerle halaylar çekildi, oyunlar oynandı. Bel Karper işçileri bir kez daha grevlerin işçi sınıfının düğünü olduğunu göstermeye devam ediyor.

Aşı patentleri niçin kaldırılmalı?

0

Pandeminin bitmesi için dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun aşılanması gerekiyor. Elde birden fazla aşı bulunmasına rağmen özellikle yoksul ülkelerin aşıya ulaşımı adına inandırıcı bir planlama yok ve buradan çıkabilecek yeni bir mutasyonun eldeki aşıları işlevsizleşmesi ihtimali de söz konusu.

Bu tehlikeye karşılık aşı patentinin kaldırılarak tüm dünyada üretiminin planlanmasının pandemiye karşı en temel ve makul taleplerimizden biri olmasına rağmen patentin kaldırılmasının iyi bir fikir olmadığını söyleyen kişiler de var. Acaba öyle olabilir mi? Cevap kesinlikle hayır!

Bugün aşı gibi söz konusu keşfi yapılan buluşlar kişilerin kendi imkânlarıyla yapabileceği türden buluşlar değil. Bu çapta buluşların yapılabilmesi devasa bir görev dağılımı ile söz konusu olabiliyor ve bunun sonunda patent mucidin değil, şirketlerin oluyor.

Buluş için iki şeye ihtiyaç var: yetişmiş eleman ve para! Öncelikle yetişmiş elemanı devlet üniversiteleri karşılıyor. Salgın gibi durumlarda ise işin finansmanını da hükümetlerin hibeleriyle karşılıyorlar. Sonuç olarak aşı araştırmaları için gereken iki temel unsurun kaynağı aynı: dünya emekçilerinin ödedikleri vergiler. Şirketler ise az zahmete katlanıp büyük bir ticari gelire konmuş oluyor.

Patent uygulaması insan sağlığını birinci dereceden tehdit eden uygulamalardan biridir ve bizim anladığımız manada hakla, emek korumasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Türkiye’de de büyük bir gündem olan SMA Tip1 hastalığı tedavisi bunun en acı örneklerinden biri. Bağımsız bir kuruluşun bağış toplayarak bulduğu tek dozla tedavi sağlayan Zolgensma adlı ilaç, uzun bir hikâyenin sonunda patentinin Novartis tarafından satın alınması ile beraber, üretim bedelinin çok düşük olmasına rağmen bugün tanesi 2 milyon dolara satılabiliyor. Ne mucidi ne de insanlığı koruyan, alınıp satılabilen patent uygulaması pandemiden önce de başta kanser olmak üzere pek çok hastalığın teşhis, tedavi, aşı, ilaç vb. masraflarının bu kadar yüksek olmasının bir numaralı sorumlusu idi. Bu garabet durum pandemi koşullarında çok daha ağır bir sonuç yaratıyor.

Patentin kaldırılmasının iyi bir fikir olmadığını savunanların ise aslında tek fikri var: kârı artırmak. Buna hizmet etmeyen tüm fikirler onlara göre kötü. Sadece Biontech aşısı ortağı Pfizer’in bugüne değin pek çok kez insan sağlığını tehlikeye atmaktan dolayı suçlu bulunmuş olması ve toplamda milyarlarca dolarlık cezaya tabi tutulması bile yeterince şey anlatıyor olmalı. Pfizer için aşı patentin kaldırılması, bu kârlı suçları işlemekten vazgeçmesi kadar kötü bir fikir.

Aşı patentinin kaldırılması pandemi ile mücadele adına önemli bir başlangıç olur. Bugün halihazırda devam eden aşı araştırmaları için harcanan bütçe, zaten bulunmuş aşının üretimi için seferber edilse dahi tüm insanların aşılanması için büyük bir kapasiteye erişmemiz son derecede mümkün.

Aşıyı üreten bilim insanlarını firmalar değil dünya emekçileri finanse etti, aşı çalışmaları için yapılan hibeleri de öyle. İlaç tekellerinin aşılar üzerinde tek kuruşluk bir hakkı bile yok.

Görsel: Ariel Davis

“Tam” kapanmanın ardından: Salgında tünelin ucu göründü mü?

0

14 Nisan’da günlük 60 binin üstüne çıkan vaka sayısı 23 Mayıs itibarıyla günlük 9 binin altına kadar gerilemiş durumda. İktidar bu sonucu aldığı “sıkı” tedbirlerin ve 17 günlük “tam” kapanmanın başarısı olarak sunmakta.

Peki, gerçekte olan ne?

Öncelikle 29 Nisan – 17 Mayıs arasında gerçek anlamda bir tam kapanmanın olmadığı herkesin malumu. Örneğin bulaşın başta gelen nedeni olan fabrikalar gibi toplu/kapalı çalışma alanlarında üretim hiç durmadı. Milyonlarca işçi emekçi çalışmaya devam etti. Bu şekilde hem kendileri hastalık riskine maruz kaldılar, hem de eve kapatılmış ailelerine virüsü taşımaları söz konusu oldu. Virüsün yayılım zinciri bu nedenle kırılamadı.

“Normalleşme” sürecinin başlamasıyla birlikte riskler daha da artacak. Eğer çok yaygın ve çok hızlı aşılama süreci bir an önce başlatılamazsa önümüzdeki dönemde yeni bir yükseliş kaçınılmaz olacak.

Bu arada nisan ayında 300 binin üzerine çıkan günlük test sayısı mayıs ayında 200 binlere kadar geriledi. Test sayısındaki üçte birlik bu azalma Sağlık Bakanlığı’na göre salgının gerilemesinin bir sonucu. Oysa “hasta sayısı azaldığı için test sayısı da azaldı” diyen bakanlık yanılıyor ve yanıltıyor.

Başından itibaren, TTB ve uzmanlar, Covid-19 testini sadece hastaneye başvuran şikâyet sahipleriyle sınırlamanın yanlışlığı ifade ettiler. Salgının kontrol altına alınabilmesi için bu yanlış test politikası bir an önce değişmeli. Çünkü hastalığı belirtisiz ya da hafif geçirenler çoğunlukta.

Bu nedenle bırakın test sayısını azaltmayı, başta risk sahibi sektörler, çalışanlar olmak üzere toplumda derhal yaygın test uygulamasına geçilmeli. Günlük 200 binlere kadar düşen test sayısı 500 binlerin üzerine çıkarılmalı.

Bütün bu bilgiler ışığında vaka sayısında görece bir azalma olsa da bunun yanıltıcı olduğunu söyleyebiliyoruz. Uzmanlar hiçbir kapanma tedbiri uygulamayan ülkelerde dahi doygunluk noktasına ulaşılması nedeniyle belirli dönemlerde azalmaların yaşandığını belirtiyor.

Nitekim Prof. Dr. Mehmet Ceyhan bu durumu, “Dünyada vakalar aşıdan ve kısıtlamadan bağımsız olarak düşüyor. Bunun nedeni ise virüs doygunluk noktasına ulaşarak piki yaşıyor. Herkeste bağışıklık geliştirdiği için 3 aylık korunma dönemine giriliyor ve vakalar düşmeye başlıyor.” diye açıklıyor.  

Kısacası günlük vaka sayılarının 60 binlerden 9 binlere gerilemesinin esas nedeni kapanma değil, yeterli ve yaygın test yapılmaması ile bu döngü.

Maalesef bütün bu gerçeklere rağmen iktidar bir kez daha “biz bu işi çözdük” havasına girmiş durumda.

Hafta boyunca işyerinde, toplu ulaşımda mesafeyi koruması imkânsız olan milyonları akşam ve hafta sonu sokağa çıkma yasaklarıyla eve kapayarak salgının bitmeyeceğini 15 aylık deneyimle artık biliyoruz. Dünyadaki birçok örnek de salgının hangi yolla kontrol altına alınabileceğini, nasıl bitirilebileceğini göstermiş durumda.

Sürekli, yaygın ve çok yüksek sayıda test yapılmalı. Derhal çok hızlı ve çok yaygın bir aşılama başlatılmalı.

Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası’ndan milletvekili Juan Carlos Giordano ile dayanışma mesajı

0

Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası olarak, İsrail ve temsilcilerinin Arjantin’de Sol Cephe-Birlik bileşeni Sosyalist Sol’un mücadeleci milletvekili Juan Carlos Giordano’ya dönük karalama kampanyasını şiddetle kınıyoruz. Gazze Şeridi’ndeki saldırıların karşısında durarak İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’teki Filistinlilere yönelik katliamcı ve soykırımcı işgal politikalarını eleştirdiği ve Filistinlilerin özgürlüğünü ve bağımsızlığını desteklediği için Giordano’nun Arjantin Ulusal Kongre’sinden ihraç edilmesine dönük girişimleri de kınamaktayız.

Sendikamız, Arjantin Parlamentosu’na bu karalama girişimini reddetmesi ve Yoldaş Giordano’nun yaptığı gibi Filistin halkının mücadelesini desteklemesi için çağrıda bulunmakta.

Ayrıca Arjantin Ulusal Kongresi’ni bu kampanyayı dikkate almamaya ve hem haklı Filistin davasını hem de dünyadaki tüm özgürlük mücadelelerini savunanlara dönük bu tür karalamaları demokrasi ve ifade özgürlüğü bağlamında kabul etmemeye davet ediyoruz.

Dünyanın tüm özgür halklarını Yoldaş Giordano’yu desteklemeye ve kendisine yönelik karalama kampanyasını durdurmaya çağırıyoruz.

Özgürlük, bağımsızlık ve kendi kaderini tayin hakkı için verdiğimiz meşru mücadelemizi destekleyen Yoldaş Giordano’ya Gazze Şeridi, Filistin’den selamlarımızı ve minnettarlığımızı iletiyoruz.

Yaşasın özgür Filistin!

Yaşasın Filistin halkının mücadelesi!

Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası, Filistin

Bu rejim yama tutmaz!

0

Hükümet lime lime dökülüyor. Önce Damat ile birlikte 128 milyar toz oldu; nerede oldukları hâlâ bilinmiyor. Hemen arkasından yurtdışına “eğitim amaçlı” çıkış yapan onlarca yandaş toz oldu. Kaybolan kaybolana. Derken yandaş belediyelerdeki yolsuzluklar patlak verdi. Tam o sırada bir baktık ki Cengiz ile Limak pastadan pay kapma dalaşına girişmişler. Rejim yetkilileri bir yırtığı tamir etmeye çalışırken, çuval bir başka yerden deliniyor.

Nihayet anlaşıldı ki, üst katta mafyalar birbirleriyle kapışmış durumdalar. Sandıktaki, bir kısmı kendilerine ait kirli çamaşırları birbirlerinin suratına fırlatıyorlar. Bugüne kadar, sindikleri koruma altındaki köşelerinden başlarını uzatıp birbirlerine ağır küfürler savuruyorlar. Bazıları da, “aman bu marinayı benden almasınlar” derdinde, ülkeye pudra şekeri ithalatı denetimleri altında olsun diye. Şu an için kullandıkları silahlar video kayıtları ve röportajlar, açık oturumlar, tabii bir de göstermelik “operasyonlar”, “Sen bunu yaparsan ben de bunu eylerim” gibisinden tehditler.

İçeriden ya da dışarıdan bakan, bakmasını bilip gerçekten görmeye çalışan herkes, ülkenin yolsuzluklarla çalkalanan, giderek ağır şekilde yoksullaşan, iliklerine kadar mafyanın işlediği ve egemen kesimlerin geriye kalan kırıntıları toplamak için birbirinin boğazına sarıldığı bir yer görünümü verdiğinde hemfikir. Türkiye’yi bir “muz cumhuriyetine” benzetmek, Panama’ya, Ekvador’a vb. hakaret etmek olur.

Bu keşmekeş içinde Devlet Bahçeli “Anayasayı değiştirelim” diyor. Niye? Çünkü hâlâ demokrasi kırıntıları var. Mesela, anayasa mahkemesini bir yüksek mahkeme olmaktan çıkaralım; yani anayasaya uyulup uyulmadığını denetleyen bir merci olmasın diye. Devletin harcamalarını, bu arada yolsuzlukları denetleyen Sayıştay zapturapt altına alınıp karanlığa gömülsün; Hakimler ve Savcılar Kurulu ile Yüksek Seçim Kurulu yeniden düzenlenip iyiden iyiye dikta rejiminin emrine sokulsun diye.

“Cumhurbaşkanlığı sistemini sağlamlaştırmak” adına mafyaların ve mafyatik yönetimin güçlendirilmesi ve sağlama alınmasına yönelik bir “yeni anayasa” önerisi bu.

Artık yama tutmaz olan bu Tek Adam rejimini tamamen yok edip, işçi ve emekçilerden yana yeni bir demokratik anayasanın yapılması elbette zorunludur. Ama kimlerce ve nasıl yapılabilir bu anayasa? Böyle bir anayasayı ne şimdiki meclis, ne de mevcut seçim sistemiyle yapılacak bir seçim sonucu oluşacak yeni parlamento yapabilir. “Güçlendirilmiş parlamenter sistem” denilen öneriler de, her yeri patlamış olan çuvalı tamir etmeye yetmez.

Biz işçi sınıfı bu yamalı bohçayı tamamen bir kenara atmalıyız. Ancak sıfır barajlı, tüm emekçi örgütlerinin özgürce katılabilecekleri bir seçim sonucunda ve çalışan sınıfların ağırlığında oluşacak bir Kurucu Meclis aracılığıyla ulaşılabilir bu amaca.

Eğer eninde sonunda bir genel seçim olursa ve eğer öngörüldüğü şekilde Cumhur İttifakı iktidardan indirilip yönetim muhalefetin eline geçirse, yeni iktidarın yapabileceği en iyi şey, gerçek bir Kurucu Meclisin yolunu açmak olacaktır. Bunun gerçekleşebilmesi de işçi ve emekçi sınıfların tüm örgütleriyle birlikte bu talebi ısrarla ileri sürebilmesine bağlı olacaktır.

Özgür Filistin’i savunan Arjantin milletvekili Juan Carlos Giordano’nun savunusu için imza kampanyası

0

İsrail büyükelçiliğine yakın örgütler ve yerel şahsiyetler, Sol Cephe-Birlik dahilindeki Sosyalist Sol ulusal milletvekili Juan Carlos Giordano’ya karşı antidemokratik bir saldırı girişiminde bulunuyorlar.

Temsilciler Meclisi’nin geçtiğimiz Çarşamba 19 Mayıs 2021 tarihli oturumunda Giordano “İsrail devletinin Gazze’deki soykırımcı bombardımanlarına, işgale karşı ve Filistin halkının savunusu ve her iki halkın -Yahudiler ve Filistinliler- bölgede hiçbir etnik veya dinsel zulme maruz kalmaksızın barış içinde yaşama hakkı için” konuştu.

Giordano, sosyal medyada ve diğer iletişim kanallarında, İsrail büyükelçiliğine yakın örgütler ve kişiler tarafından “Nazi ve antisemitik” olmakla suçlanıyor ve Temsilciler Meclisi’nden “kovulması” talep ediliyor. Tanınmış gazeteci Eduardo Feinmann bu kampanyanın sözcülerinden birisi.

Bu kampanya, Filistin davasını savunan ve İsrail devleti tarafından 70 yıldan fazla bir süredir topraklarının ele geçirilmesine karşı çıkan herkesi karşısına almaktadır. Kongre’de veya başka herhangi bir yerde, bu saldırıları demokratik bir biçimde reddeden sesleri susturmak adına ciddi bir örnek teşkil edecektir.

Biz aşağıda imzası olanlar, Giordano’nun Kongre’den atılması veya başka herhangi bir yaptırıma maruz bırakılması taleplerinin karşısında yer aldığımızı bildiriyoruz.

Bu karalama kampanyasının durmasını ve Arjantin’de ve tüm dünyada özgür bir Filistin için sesini yükselten, Filistin davasını savunan herkes için ifade özgürlüğü istiyoruz.

Kampanyaya imza vererek destek olmak için idpgenelmerkezi@gmail.com adresine mail atabilir veya aşağıdaki formu doldurabilirsiniz.

Türkiye’den ilk imzacılar:

Ali Kenanoğlu, HDP İstanbul Milletvekili

Oya Ersoy, HDP İstanbul Milletvekili, Hukukçu

Sezai Temelli, HDP Van Milletvekili

Erol Katırcıoğlu, HDP İstanbul Milletvekili

Ertuğrul Kürkçü, HDP Onursal Başkanı

Sedat Şenoğlu, Halkların Demokratik Kongresi Eşsözcüsü

Halkların Demokratik Partisi İstanbul İl Örgütü

Ferhat Encu, 26. Dönem HDP Şırnak Milletvekili

Ahmet Dursun Kahraman, Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı

Kanber Saygılı, Gemi Yapımı ve Deniz Taşımacılığı, Ardiye, Depo ve Antrepo İşçileri Sendikası Genel Başkanı | DİSK / LİMTER-İŞ

Cevahir Efe Akçelik, TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri

Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı

Harun Turgan, BDS Türkiye

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Caner Malatya, Toplumsal Özgürlük Partisi

Suat Karlıkaya, Tek Gıda İş Sendikası örgütlenme uzmanı

Beyzade Sayın, Eğitim Sen 6 Nolu Şube Başkanı

Volkan Yaraşır – Araştırmacı yazar

Mahir Sayın, yazar

Mutlu Öztürk – HDP kurucu üyelerinden

Görkem Duru, Gazete Nisan editörü

İdil Uğurlu, Halkların Demokratik Kongresi

Kadın Dayanışması

Muhittin Karkın, İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite üyesi

Baki Torbacıoğlu, Sosyolog

Esma Nur Kaşram, BDS Türkiye

Kaan Gündeş, Zırhlı Tren gençlik gazetesi editörü

Ekin Güvençoğlu, Gazete Nisan yazarı

Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen işyeri temsilcisi

Mustafa Kemal Güllüoğlu, İşçi Demokrasisi Partisi

İlk imzacılar:

Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası
Noam Chomsky, Dilbilim Profesürü, MIT (ABD)
Suriye Demokratik Sol Partisi
Yassin Al Haj Saleh, yazar
Tilda Rabi (Filistinli Arjantinliler Birlikleri Federasyonu)
Norita Cortiñas (Plaza de Mayo Anneleri Çizgisi Kurucusu)
Adolfo Pérez Esquivel, Nobel Barış Ödülü Sahibi
Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (LIT-CI)
Yasser Munif, Emerson College
Nicolás del Caño (Arjantin ulusal milletvekili PTS/FIT-U)

Ricardo Forster, filosofo, integrante de Carta Abierta
Mirta Baravalle (Madre Plaza de Mayo Línea Fundadora)
Carlos Sueco Lordkipanidse, Encuentro Memoria Verdad y Justicia
Encuentro Militante Cachito Fukman
Correpi
Victoria Montenegro (Presidenta Comisión DDHH Legislatura CABA-Frente de Todos)
Plenario provincial de delegados de Suteba Multicolor
Patricia Walsh (ex diputada nacional)
Néstor Pitrola (dirigente y ex diputado nacional Partido Obrero-FIT-Unidad)
Gabriel Solano (dirigente y ex legislador CABA Partido Obrero-FIT Unidad)
Romina del Pla (ex diputada nacional PO-fit-u)
Miryam Bregman (legisladora CABA PTS Fit-Unidad)
Eduardo Gruner, profesor UBA y ex Vicedecano Facultad de Ciencias Sociales
Christian Castillo (ex legislador Bs. As. PTS-FIT Unidad)
Cele Fierro (MST-FIT U)
Vilma Ripoll (MST-FIT U)
Alejandro Bodart (MST-FIT Unidad)
Jorge Altamira y Marcelo Ramal, Política Obrera
Manuela Castañeira, Héctor «Chino» Heberling y Federico Winokur por el Nuevo Mas
Edgardo Depetri (Frente Transversal CTA)
Luis Zamora (ex diputado nacional Autodeterminación y Libertad)
Marta Martínez (legisladora CABA Autodeterminación y Libertad)
Hernán Camarero (Dr. Historia Universidad de Buenos Aires e investigador Conicet)
Paula Cortes (Federación Entidades Argentino Palestinas)
Jorge Yacir (Federación Entidades Argentino-Palestina delegación Córdoba)
Mesa Nacional del Plenario del Sindicalismo Combativo, PSC
José Cruz Campagnoli. Ex Legislador CABA.  Espacio Puebla-Frente de todos
Hernán Diaz (Asamblea de Intelectuales en apoyo al FIT-Unidad)
Mónica Schlotthauer (diputada nacional electa Izquierda Socialista y cuerpo Delegados Ferrocarril Sarmiento)
Secretario general del subte, Beto Pianelli
Amanda Martin (legisladora electa CABA-PO-FIT Unidad)
Vanina Biasi (Partido Obrero-FIT-Unidad)
Claudio Dellecarbonara (legislador Bs. As. PTS-FIT-U)
Mariana Scayola, Secretaria general de Ademys
Pablo Almeida (legislador CABA Izquierda Socialista/FIT Unidad)
Rubén “Pollo” Sobrero (Secc. Oeste Unión Ferroviaria y dirigente Izquierda Socialista)
Angélica Graciano, Sec Gral de UTE-CTERA
Eduardo López, Sec Gral CTA Capital
Laura Marrone (ex legisladora CABA Izquierda Socialista/FIT-Unidad)
Comision Ana Maria Martinez
Mercedes Trimarchi (ex diputada Bs. As. Izquierda Socialista e Isadora Mujeres en Lucha)
Guillermo Kane (ex legislador Bs. As. PO-FIT Unidad)
Juan Esteche, referente de Timón Verde y de la Coordinadora Basta de Falsas Soluciones
Mercedes de Mendieta (Legisladora electa CABA-Izquierda Socialista-FIT-U)
Laura Vilches (Concejal MC PTS – FITU)
Noelia Agüero (Legisladora electa por Córdoba-Izquierda Socialista-FIT-U)
Cristian Fernández, delegado Linde ex Praxair pacheco
Blanca López (Diputada provincial electa Neuquén Capital-Izquierda Socialista-FIT-U)
Noel Argañaraz (legisladora PTS-FITU)
Angélica Lagunas (ex concejala Izquierda Socialista/FIT-U Neuquén)
Alfredo Leytes (Concejal electo Izquierda Socialista Córdoba)
Liliana Olivero (ex legisladora Izquierda Socialista Córdoba)
Javier Oliva y Damián Rosales (Espacio Combativo Tosco Vive Luz y Fuerza Córdoba)
Sebastián Romero y Daniel Ruiz, PSTU Argentina
Pablo Sigismondi, Geógrafo
Tomás Di Toffino, Lista Blanca del Sindicato de Luz y Fuerza de Córdoba.
Ademys, sindicato de docentes de CABA
COMISIÓN NACIONAL FeTIA (Federación de Trabajadores de la Energía, Industria, Servicios y Afines) – CTA T
Secretario General, Pedro Wasiejko
Secretaria Adjunta, Sergio Benítez
Secretario Adjunto, José Correa
Secretario Adjunto, Marcelo Mena Muñoz
Secretario Administrativo, Lorenzo Barrientos
Secretario Gremial, Leandro Mena
Secretario de Organización, Sergio Parla
Secretaria de Comunicación, Norma Díaz
Secretaria de Relaciones Institucionales, Estela Díaz
Secretario de Relaciones Internacionales, Ariel Basteiro
Secretario de Tesorería y Finanzas, Gustavo Fojo
Secretario de Asistencia Social, Edgardo Depetri
Secretario de Derechos Humanos, Rubén Ciuró
Secretario Interior, Rubén Silva
Secretaria de Actas, María del Carmen Soto
Secretario de Capacitación, Eduardo Menajovsky
Secretario de Políticas de Juventud, Pedro David Pereyra
Secretaria de la Mujer e Igualdad de Género, Mara Alegre
Secretario de Cultura, Sergio Salinas Porto
Carolina Bracco, Politóloga y Doctora en Culturas Árabe y Hebrea. Profesora en la Facultad de Filosofía y Letras de la Universidad de Buenos Aires.
Eduardo Jofre (Consejo Académico Instituto Romero Brest)
Susana Aranda, Vecinos autoconvocados contra Klaukol
Espacio de Trabajadores Zona Norte
Comision de vecines justicia por Campomar
Rodolfo Leyria, Sebastián Romero y Héctor Tosco, agrupación 5 de febrero naranja de Luz y fuerza de Córdoba
Mónica Insaurralde (Prof. Adjunta Área Didáctica Dpto. Educación- Universidad Nacional Luján)
Fernando Silva Nieto Médico, Docente de las Facultades de Medicina de la UBA y de la UNLaM
Nefi Alicia Beatriz, Jubilada
Colectivos Unidos, Colombia
PSTU Brasil
Tendencia Internacional Comunista Revolucionaria (RCIT)
Marco Ferrando, portavoz nacional del Partito comunista dei lavoratori (PCL), Italia
Franco Grisolia, responsable internacional Partito comunista dei lavoratori (PCL), Italia
Nuevo MAS Y corriente internacional Socialismo o Barbarie

MTR 12 de Abril
Espacio de Generos y Diversidades «Las Mariposas» del MTR 12 de Abril
Juventud Guevarista
Rafael Nahuel del MTR 12 de Abril
PRML, Partido Revolucionario Marxista Leninista
Emancipación Sur
Valeria Ianni – Venceremos Partido de Trabajadorxs.
Programas «¿Sin salida?», «Metrópolis», «Fe de erratas», «Plan B(aires)» y «Ciudad Cultural» que se emiten por FM La Boca (90.1)
– Staff: Mario Hernandez, Alejandro Vainer, Silvio Schachter, Matías Eskenazi, Ana Laura Xiques, Silvia Espósito, Daniel Omar de Lucía.
– Columnistas internacionales: Ricardo Napurí (Perú), James Petras (EE UU), Antonino Infranca (Italia), Renán Vega Cantor (Colombia), Ricardo Antunes (Brasil), Mónica Riet (Uruguay)
Estación Finlandia, portal periodístico

Tunus:
Majid Hawachi, devrimci militan
Ghassen Besbes, avukat ve devrimci militan
Habib Ayari, akademisyen
Fathi Salaaoui, politik mülteci
Ghassen Ben Khelifa, gazeteci
Hatem Sidia, Devrimci Sol Akım
Ali Kniss, BDS Tunisie

Boulbeba Makhlouf, doktor ve devrimci militan

Arroi Baraket, toplumsal cinsiyet çalışmalarında araştırmacı

Samah Aouadi, Tunus Halk Ayaklanmalarına Destek Girişimi

Donia Kebli Mokrani, avukat ve militan

Georges Ibrahim Abdallah’ın Özgürlüğü için Tunus Dayanışma Komitesi

Ines Tlili, militan ve kültürel çalışmalarda araştırmacı

Chokri Latif, yazar

Tunus İşkenceye Karşı Mücadele Derneği

İdam Cezasının Kaldırılması için Tunus Kolektifi

Lübnan:

Adeed Nassar, devrimci militan

Arjantin: Özgür Filistin’i savunmak demokratik haktır! Milletvekili Juan Carlos Giordano’ya dönük alçak saldırı kampanyasını reddediyoruz!

0

Arjantin Temsilciler Meclisi’nin 19 Mayıs 2021 Çarşamba günü gerçekleşen oturumunda, Sol Cephe-Birlik bileşeni Sosyalist Sol’un milletvekili Juan Carlos Giordano, İsrail Devleti’nin Gazze’ye yönelik soykırımcı bombardımanını kınadığını ifade etti ve kürsüde, saldırıya uğrayan Filistin halkını savunduğunu dile getirdi. Bu konuşmadan yola çıkılarak sosyal medya ağlarında Giordano’ya, başta Arjantin Siyonizm Derneği Başkanı tarafından olmak üzere, “Yahudi karşıtı” ve “Nazi” gibi bir dizi suçlama yöneltildi. Giordano’nun Temsilciler Meclisi’nden “atılmasını” talep eden iftiralarla dolu ve antidemokratik bir imza kampanyası başlatıldı.

Bu kampanyanın başını, içlerinde eski İnsan Hakları Bakanı Claudio Avruj ve eski Eğitim Bakanı Alejandro Finocchiaro gibi eski Macri yanlısı devlet yetkililerinin de bulunduğu ve İsrail Devleti Büyükelçiliği’ne yakınlıklarıyla bilinen bir dizi yerel örgüt ve şahsiyet çekiyor. Ünlü gazeteci Eduardo Feinmann da bu grubun sözcülüğünü yapıyor.

Giordano’nun “Yahudi karşıtı” olmakla suçlanması saçma ve yanlıştır. Hem ulusal örgütümüz Sosyalist Sol hem de bağlı olduğumuz uluslararası akım İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), Yahudiler dahil olmak üzere tüm halklara yönelik herhangi bir ırkçı ifade veya saldırı karşısında uzun ve tutarlı bir ret ve mücadele geçmişine sahiptir. Bu duruş, yalnızca antisemitizme karşı mücadeleyi değil aynı zamanda Nazizm veya neonazizme karşı mücadeleyi ve Holokost’un dehşetinin sürekli kınanmasını da içerir. Arjantin’deki son askeri diktatörlüğün soykırımı altında ülkemizde pek çok insan ortadan kayboldu ve biz her daim soykırımcılar için hapis talep eden yeni nesillerin bir parçasıydık. Ancak burada durum oldukça farklıdır ve söz konusu olan açıklığa kavuşturulması ve reddedilmesi gereken bir aldatmacadır.

Giordano’ya karşı yürütülen bu kampanya, Filistin mücadelesini savunan ve İsrail Devleti’nin son 73 yıldır Filistin topraklarını işgal ve gasp etme politikalarını reddeden herkese karşı yürütülmektedir. Giordano’ya karşı yürütülen bu kampanya, İsrail Devleti’nin ve onun DAIA (Arjantin İsrail Dernekleri Delegasyonu) gibi örgütlerinin sözcülerinin Arjantin’de ve dünyanın her yerinde, İsrail’in Filistinlilere yönelik etnik temizlik, toprak gaspı ve sömürgeleştirme veya Gazze’nin canice bombalanması gibi soykırımcı politikalarını eleştiren ve kınayan herkesi “Yahudi karşıtı” veya “Nazi” olmakla suçlayan yanlış ve tarihsel argümanlarına dayanıyor. Bu şekilde, birisi İsrail hükümetini eleştirdiği takdirde antisemitizm suçu işlemiş veya İsrail Devleti’nin Filistin halkına yönelik saldırganlığını ve cani baskısını reddederse “Yahudi karşıtlığı” yapmış oluyor. Bundan daha yanlış bir şey olamaz.

Bu argümana dayanırsak, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’de Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırımcı ve ilhakçı politikayı sorgulamaya cüret eden herkes Yahudi karşıtı olacaktır, çünkü İsrail’in kendisini bir Yahudi devleti olarak ilan etmiş olması ona Filistin topraklarını ilhak etmeye devam etme hakkını vermektedir. Acı çekmekte olan Filistin halkıyla yan yana haykırıyoruz: Antisemitizm ve antisiyonizm eşanlamlı değildir. İşgalci ve soykırımcı Siyonizm ile savaşıyoruz.

Juan Carlos Giordano, Temsilciler Meclisi’nde, İsrail Devleti’nin Gazze’ye dönük soykırımcı bombardımanlarına ve işgale karşı Filistin halkını destekleyen, her iki halkın — Yahudilerin ve Filistinlilerin — bölgede herhangi bir etnik veya dini zulüm olmaksızın barış içinde yaşama hakkını savunan ve Özgür bir Filistin isteyen bir konuşma yapmıştır..

İsrail ve sözcüleri, örneğin BDS (Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar) gibi, İsrail Devleti’nin apartheid politikasını sorgulayan ve ulusal ve ırkçılık karşıtı taleplere sahip herhangi bir girişime verilen desteği de “Yahudi karşıtlığı” olarak değerlendiriyorlar.

Sosyalist Sol, Sol Cephe-Birlik’in soykırımcı İsrail Devleti’ne ve Filistin halkının yıllardır uğradığı zulme karşı sahip olduğu politik duruşla tutarlı bir şekilde, Filistin halkıyla dayanışma ve İsrail’in politikalarının reddini talep eden yürüyüşlere ve eylemlere katılmış ve bu yönde bildiriler yayımlamıştır. Sol Cephe-Birlik bileşeni Sosyalist Sol olarak, Arjantin Filistin Halkıyla Dayanışma Komitesi’nin de parçasıyız.

Milletvekilimiz Giordano’nun Ulusal Kongre’den ihraç edilmemesi ve Filistin halkının mücadelesini savunan herkesin demokratik ifade özgürlüğü hakkı için, tüm ünlü şahsiyetleri, sosyal, sendikal ve insan hakları örgütlerini, milletvekillerini ve siyasi liderleri, bu karalayıcı kampanyanın sona ermesi için seslerini yükseltmeye çağırıyoruz.

Sosyalist Sol, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

21 Mayıs 2021

Ortadoğu: Sonu çıkmaz sokak olan bir anlaşmazlık mı?

0

Ortadoğu’daki çatışmaların Filistin halkı ile İsrail arasındaki savaşla yeniden patlak vermesi, şu mantıklı soruları gündeme getirdi: Bu durum ne zaman sona erecek? Ve bölgede barış ne zaman tesis edilebilecek? Yıllar geçiyor ve Filistin halkının katli yalnızca ihya ediliyor.

Durumun “çıkmaz sokak” olan bir anlaşmazlık olduğunu duyuyor veya okuyoruz. Yine bu durumun Filistinli “teröristlerin” “aşırılıkçı” tutumlarından kaynaklandığını veya bazen her iki tarafın da böyle davranmasından kaynaklandığını duyuyor veya okuyoruz. Halbuki durumun sebepleri bunlar değil. Elbette mevcut durumdan kolay bir çıkış yolu olmasa da, devrimci sosyalistler bu kesintisiz savaşı bitirmenin, barışa ulaşmanın ve bölge halklarının bir arada yaşamasının yolunu açacak olan bir çözüm olduğuna inanıyorlar.

Okuyucuya şaşırtıcı gelebilecek olsa da, açık olup şunu kaydetmek gerekir: Çatışmaları bitirmenin önündeki büyük engel İsrail devletinin varlığıdır. Siyonistler bir ordu eşliğinde Filistin’i işgal ettiler, bir soykırım uyguladılar ve hayatta kalan eski Arap sakinleri de sürgüne gitmeye zorladılar. Suni olarak yaratılmış olan ve Amerikan ve Avrupa emperyalizmleri tarafından koşulsuz bir şekilde desteklenen ırkçı bir yerleşim bölgesi inşa ettiler. İşte bu yüzden tek çözüm yolu bu ırkçı devletin dağıtılması ve laik, ırkçı olmayan ve tarihsel Filistin topraklarında ikamet eden herkesin bütün demokratik haklarını tanıyan tek bir devletin kurulmasıdır.

İsrail: Nasıl bir devlet?

Çözüm, sorunun kökeniyle bağlantılıdır. Yüz yıllar boyunca Arap Müslüman çoğunluk ile Yahudi ve Hristiyan azınlıklar Filistin’de barış içinde yaşadılar. Ancak 20. yüzyılda Siyonistler Filistin’i işgal ettiler. Bu işgal Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 1947’de yasal kılınmıştı; BM İsrail devletinin yaratılmasını onayladı ve Filistin toprağının “paylaşılmasını” karar altına alarak, “iki devletli çözüm” şeklindeki gerici ütopyanın doğumuna neden oldu. BM ile birlikte Vatikan da, toprakların %55’inin eski Filistinli sahiplerinden mülksüzleştirilmesini kutsadı. Milyonlarca Filistinli topraklarından kovuldu. Ancak Siyonistler bu antlaşmaya dahi uymadı: Ani ve yıkıcı bir savaşla “Filistin devletini” yerle bir ettiler ve Batı Şeria hariç bütün toprakların kontrolünü ele geçirdiler. Batı Şeria ise Ürdün monarşisinin kontrolünde kaldı. İsrail, 1948 ile 1949’da yaşanan bir soykırım ile etnik temizlikten doğdu.

Siyonizm ve emperyalizm “halksız bir toprak için topraksız bir halk” sloganında cisimleşen yalanı kabul ettirebilmek için, Yahudilere uygulanan Nazi holokostunun** dehşetini ve onun yaygın olarak yerilmesini kullandı. Bu yolla suni bir devlet, emperyalist bir yerleşim bölgesi kurdular; Arap halkını kontrol etmek ve bastırmak için baştan aşağıya silahlanmış bir devlet.

Filistin direnişi 1960’lar boyunca büyüdü ve İsrail’in varlığını reddeden, halkının “laik, ırkçı olmayan ve demokratik bir Filistin’e” dönüşünü savunan ve Yaser Arafat tarafından yönetilen Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) kanalize oldu. Ne yazık ki 1993’te Arafat ve FKÖ halkına ihanet ederek bu tarihsel tutumu terk etti ve ABD başkanı Bill Clinton’ın eşliğinde İsrail’le Oslo Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşma tarafların birbirlerini “karşılıklı tanımasına” dayanıyordu. Bunun karşılığında İsrail, beş yıl içinde bir Filistin devletinin varlığını tanıyacağına söz verdi. Böylece “iki devletli çözüm” yalanı yeniden ortaya çıktı. FKÖ, Filistin Ulusal Yönetimi (FUY) adıyla yenilendi.

Bu antlaşmanın üzerinden neredeyse 30 sene geçti ve ortada herhangi bir “Filistin devleti” yok. FUY yetkililerinin bizzat kendileri, başarısızlıklarını kabul ediyorlar. Ancak onlar tarihsel topraklara dönüş çağrısını dahi yükseltmemişti. Onların Oslo’da imzaladıkları antlaşmada karar altına alınanlar şöyle özetlenebilir: “[Bu devlet], tarihsel Filistin toprağının yalnızca %22’sinden, yani Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ten oluşacaktı. Doğu Kudüs 1967’den beri İsrail işgali altındaydı. Bu, bizim için ideal olandır, (…) Batı’nın iki devletli çözüm olarak önerdiği budur. Bu kavram insanları yanlış yönlendirmektedir çünkü şu anda 73 yaşında olan tek bir devlet vardır.” (Hüsnü Abdel Vahed, Filistin Ulusal Yönetimi’nin Arjantin büyükelçisi, clarin.com, 16 Mayıs 2021)

“İki devletli çözüm” isimli gerici ütopya

Birçokları “iki devletli çözüm” şeklindeki uydurmanın bir çıkış yolu olduğuna inandı ve hala da inanıyor. Olgular bir kere daha bunun bir kaba güldürü ve gerici bir ütopya olduğunu gösterdi çünkü bu öneri ırkçı İsrail devletine destek olunmasına hizmet ediyor.

İsrail devleti Oslo’da altına imza attığı antlaşmayı hiçbir zaman yerine getirmedi ve kendisini, içinde 400.000 sakinin bulunduğu Batış Şeria’yı “sömürgeleştirme” politikasına adadı. Burada 700 kilometre uzunluğunda bir duvar inşa ederek toprakların %20’sini İsrail’e kattı; bu duvar şehirleri bölüyor (El-Halil, Beytüllahim ve diğerleri). Bunun yanı sıra, su gibi oldukça temel kaynakları ele geçirdi ve Filistinlileri her türden askeri kontrole, hareket kısıtlamalarına, sokağa çıkma yasaklarına ve baskılara maruz bıraktı. Binlerce Filistinli tutuklu hapiste. Gazze kriminal bir ambargonun altında ve Batı Şeria’dan tamamen yalıtılmış vaziyette. İsrail buradan yerleşimcileri geri çekti ki bölgeyi bombalayabilsin, tam da şu anda yaptığı gibi.

Filistin devletinin, ırkçı ve yayılmacı bir işgalci devletle yan yana bir arada var olması imkânsız çünkü bu ırkçı devletin varlık nedeni, Filistin halkını askeri olarak ezerek toprakları üzerinde kendi egemenliğini muhafaza etmek ve genişletmektir. Sürmekte olan etnik temizlik, sözde “aşırılık yanlısı saldırganlar” ile teröristlerin karşısında “kurbanlaştırılan” İsrail’in “güvenlik” temalı yanlış kampanyasına dayandırılıyor. İsrail, Filistin halkı için bir apartheid devletidir. Bu devlet kendisine “Yahudi devleti” demektedir ve mesela, Batı Şeria’da, Gazze’de veya Kudüs’te bir Yahudinin dilediği toprak parçasına el koymasının şartlarını belirleyen yasalar çıkarmaktadır. Bu yasaya göre mülkün Filistinli sahibi İsrail devletinin ayarladığı bir tazminatı edinerek mülkünden ayrılmak zorundadır.

Bütün bu nedenlerden ötürü tek çıkış yolu, tek çözüm bu ırkçı ve etnik temizlik organize eden devlet yıkılana, tarihsel Filistin toprakları boyunca Filistinli sürgünlerin ve ailelerinin dönebileceği, dine ve etnik kökene bakılmaksızın tam eşitlik hakları ve barış içinde herkesin birlikte yaşayabileceği laik, ırkçı olmayan, demokratik ve tek bir Filistin devleti kuruluncaya kadar Filistin direnişini ve uluslararası dayanışmayı sürdürmektir.

Bu zor bir kavga ancak kazanılabilir; tıpkı 20. yüzyılın sonunda Güney Afrika’da siyah çoğunluğa ayrımcılık uygulayan sözde “Boer Cumhuriyeti’nin” apartheid devletinin yenilgiye uğratılıp yok edilmesinde olduğu gibi. Bu başarı, Güney Afrika’daki ırkçılık karşıtı hareketin direnişi ile uluslararası mücadelenin ırkçı rejimi izole ve boykot etmesinin neticesinde elde edilmişti.

Bu, yalnızca Filistin halkının değil ama bütün Arap halklarının ve dünyanın mücadelesidir. Filistin halkını savunmak için enternasyonal bir seferberlik ayakta tutulmalı, İsrail’in suçları ifşa edilmeli ve İsrail’e karşı BDS (Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar) kampanyası desteklenmelidir. Hükümetlerden ve bütün sosyal, kültürel ve sportif organizasyonlardan ırkçı İsrail devletiyle olan bütün ilişkilerini kesmeleri talep edilmelidir.

Dipnotlar:

* Holokost: Adolf Hitler yönetimindeki Nazilerin 6 milyon Yahudiyi sistemli bir şekilde öldürerek gerçekleştirdikleri soykırım.

Filistin direnişi ve sendikalar

0

Siyonist-Nazi İsrail devletinin Filistin halkına karşı provokatif saldırısı ve Gazze üzerindeki sistematik bombardımanı yüzlerce cana mal olduktan sonra geçici bir ateşkesle şimdilik durmuşa benziyor. Ama Siyonistlerin asıl amacı belli: tüm Filistin’i bir Yahudi devletine dönüştürmek.

Saldırıları (İsrail’in koruyucu gücü emperyalist ABD’nin dışında) bazı hükümetler eleştirdi. Tabii RTE hükümeti de çeşitli ağızlardan saldırıları kınadı. Tek Adam rejiminin bu kınamalarının tamamen ikiyüzlü bir tutum olduğunu, Siyonist devletle olan askeri ve ticari tüm ilişkilerin bütün hızıyla ve artarak devam ettiğini biliyoruz.

Ama bu köşede bizi esas ilgilendiren sendikaların tutumu. Hak-İş’ten Türk-İş ve DİSK’e kadar bütün büyük konfederasyonlar ve sendikalar İsrail’in saldırılarını bildirilerle kınadı, DİSK ve KESK yönetimleri eylemli bir protesto gerçekleştirdi. Bu doğru bir tutum, ama İsrail’in Filistin halkı üzerindeki saldırıların durdurulmasında etkili olur mu?

Elbette olmaz, olmuyor da. Siyonistlerin ve ABD emperyalizminin, sözlü protestolar sonucunda saldırılarını durduracaklarını, hedeflerinden ve amaçlarından vazgeçeceklerini sanmak saflık olur. Hükümetten, yarım ağız protestoların ötesinde İsrail ile olan tüm diplomatik, askeri ve ekonomik ilişkilerini kesmesini istemek de sonuç vermiyor. Zira burjuvazinin ve onun hükümetinin çıkarları, emperyalist kampla ve onun parçası olan İsrail devletiyle bu ilişkilerin sürdürülmesinde yatıyor.

O zaman, işçi sınıf örgütlerine düşen görev, hükümeti buna zorlamak ve kendi etkili oldukları alanda ilişkilerin koparılması doğrultusunda fiili bir eylemliliğe girişmektir.

2019 devlet istatistiklerine göre Türkiye’deki İsrail doğrudan yatırımları 770 milyon dolar civarında ve en az 383 adet firmadan oluşuyor. Bunların 28’i inşaat, 68’i imalat, 8’i enerji, 7’si sağlık, 20 kadarı da turizm sektöründe faaliyet gösteriyor. İşçi sendikalarının, oralarda örgütlü olsunlar veya olmasınlar, bu firmalarda düzenleyecekleri iş bırakma eylemleri ve protesto gösterileri kuşkusuz hem Erdoğan hükümetinin ikiyüzlü tutumunun teşhir edilmesinde etkili olacak, hem de Siyonist devlete karşı genel bir boykot kampanyasının yaygınlaşmasında ateşleyici bir işlev görebilecekti.

Örneğin, İtalya’da, Livorno Limanı’na yanaşan Asiatic Island isimli geminin İsrail’e silah ve patlayıcı taşıyacağından haberdar olan liman işçileri, yükleme yapmayı reddettiler ve grev başlattılar. Türkiye’de kurulu 82 İsrail ticaret firmasının bu faaliyetleri de, gene sendikaların aktif çağrıları ve müdahaleleriyle, buralarda çalışan emekçiler tarafından engellenebilirdi.

Ama sendika yönetimleri ne bu tür girişimleri düşündüler, ne de bir araya gelip işçi sınıfını Siyonist katliama karşı seferber ettiler. Sözlü protestoları da yasak savmanın ötesine geçmedi.

Oysa Filistin emekçi halkının desteğine koşabilecek yegâne kesim gene diğer ülkelerin işçileri ve emekçileridir. Filistin halkı, ne “ümmetin” bir parçası, ne de “Osmanlı’nın kardeşleri”dir. O, dünya emekçi sınıflarının bir parçasıdır. Filistin halkının Siyonist mezalime karşı mücadelesi, emperyalist ve yayılmacı devletlerin, ırkçı ve dinci ideolojilerin sahtekârca söylemlerine bırakılamaz.

Bir emekçi halkın dostları, sadece ve sadece diğer ülkelerin işçi sınıfı ve emekçi halkları ve onların eylemli desteğidir. Kendini ilerici, demokrat ve antiemperyalist olarak tanımlayan sendikaların bunu bilmesi gerekirdi.

Tarihte bu ay: 19 Mayıs 1919 hakkındaki doğrular ve yanlışlar

0

Mustafa Kemal’in İstanbul’dan Anadolu’ya yolculuğunun hikâyesi tarihçiler arasında büyük tartışmaları beraberinde getirmiştir. M. Kemal’in aklında halihazırda isyan bayrağını çekmek var mıydı, yoksa memurluk görevini samimiyetle yerine mi getirmek istiyordu? Onu Vahdettin Anadolu’ya direnişi örgütlemesi için bilerek mi göndermişti, yoksa M. Kemal aklındaki planları hayata geçirebilmek için söz konusu görevi bir fırsat olarak mı bilmişti?

Bu sorular çoğaltılabilir ve cevapları da mevcuttur. Ancak resmi tarihçilerin, M. Kemal’in yolunu izleyerek Anadolu hareketinin kaderinin 19 Mayıs günü belirlendiğini iddia etmeleri bir tesadüf değildir zira bu yapılarak, aslında M. Kemal’in Samsun’a varmasından önce yaşanan halkçı gelişmeleri gizlemeyi hedeflemektedirler.

M. Kemal’in Anadolu’ya gitmek istemesinin nedeni, orada bir hareket örgütlemek değil, orada zaten örgütlenmeye başlanmış ve hatta örgütlenmiş olan harekete katılabilmek, onun bir parçası olabilmekti. Zira Anadolu’nun dört bir köşesinde art arda kongreler örgütlenmeye başlanmıştı. M. Kemal’in katıldığı Erzurum Kongresi’nden önce Kars’ta, Ardahan’da, Trabzon’da, İzmir’de kongreler toplanmış, Kuva-yi Milliye silahlı mücadeleyi başlatmıştı.

Temmuz-Ağustos 1919’da toplanan Erzurum Kongresi’nin delegeleri, politikadan uzak gözükmek istiyorlar, yalnızca saf bir “vatansever” çizgi izlemek istiyorlardı. Politikadan uzak durmaya çalışmak elbette yanlıştı. Yine de hatırlatalım, M. Kemal kongreye katılmak istediğinde reddedildi ve Rauf Orbay ile birlikte kongreye bir delege olarak katılabilmeleri için yaptıkları başvuruya 10 gün boyunca olumlu bir dönüş yapılmadı.

Dolayısıyla tarihçiler Anadolu direnişini, Nutuk’taki “19 Mayıs 1919 günü Samsun’a doğru yola çıktım” cümlesiyle başlattıklarında, aslında kapsamlı bir tarihsel ve politik sansür ile çarpıtmaya imza atmış oluyorlar. M. Kemal’in Anadolu’ya geçişi, tamamen Anadolu’da emperyalist işgallere (ve yer yer de monarşiye) karşı gelişmeye başlamış olan halihazırdaki halkçı direniş hareketinin yönetimini üstlenmeye dönüktü.

M. Kemal, Erzurum’daki kongreye katılmaya çalışmadan önce Amasya Tamimi ile Sivas’ta toplanacak bir kongre çağrısı yaptı (meşhur Sivas Kongresi ile karıştırılmamalıdır). M. Kemal’in çağrısına neredeyse hiç kimse cevap vermedi, Sivas’a yalnızca bir avuç delege geldi; bu noktada M. Kemal meşru bir temsiliyete sahip olması gerektiğini anladı ve tek başına çağrılar yayımlamaktansa, halihazırdaki kongre hareketine katılmaya çalıştı.

Bu önemsiz bir detay olarak gözükebilir ancak değildir. Mesela bugünün başkanlık rejimine karşı mücadelede halka güvensizlik besleyen ve yeni bir Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basmasını hayal eden şüphecilerin, Anadolu direnişinin nasıl doğmuş ve gelişmiş olduğunu görmeleri, öğretici olabilir.

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçlerinden Filistin’le dayanışma eylemi

0

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçlerinin çağrısıyla 17 Mayıs Pazartesi günü İsrail Başkonsolosluğu önünde Filistin halkıyla dayanışma eylemi yapıldı. İşçi Demokrasisi Partisi’nin de katıldığı eylemde ‘’Siyonist İsrail işgaline son!’ ‘’Tüm anlaşmalar iptal edilsin!’’ sloganları ön plana çıkarıldı.

Siyonist, işgalci İsrail rejiminin saldırıları karşısında, İsrail ile tüm diplomatik, askeri ve ticari ilişkiler derhal kesilmelidir.  Demokratik, laik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devletinin inşası için Filistin halkına, bu haklı mücadelesinde tam destek!

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin basın açıklaması metnini aşağıda okurlarımız ile paylaşıyoruz.

FİLİSTİN FİLİSTİNLİLERİNDİR! DİRENEN FİLİSTİN HALKININ YANINDAYIZ!

Siyonist İsrail’in Filistin ve Filistinlilere yönelik işgal, apartheid ve katliam politikaları devam ediyor. İşgal altındaki Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah Mahallesi’nde yaşayan Filistinliler, İsrail’in etnik temizlik politikaları ve zorunlu göç tehditlerine karşı direniyor. Filistin halkının haklı mücadelesini yoğun saldırılar, gözaltı ve tutuklamalarla engellemeye çalışan İsrail işgal güçlerinin, Şeyh Cerrah’ta yaşayan Filistinlileri bölgeden çıkarmak istemesiyle başlayan çatışmalar, Mescid-i Aksa’da nöbet tutan Filistinlilere yönelik göz yaşartıcı gaz, plastik mermi ve ses bombası kullanarak gerçekleştirdiği saldırı ile yeni bir boyut kazandı.

Filistin halkına yapılan haksız saldırı devam ederken İsrail işgal güçleri yaralılara yardım eden Filistin Kızılayı ekiplerine de saldırarak savaş ve insanlık suçu işlemeye devam ediyor. Filistinlilerin dört bir yandaki eylemlerine karşı İsrail işgal güçleri asker-sivil ayrımı yapmaksızın Gazze’ye çok yoğun bir saldırısı başlatarak yanıt verdi. Kentin altyapısını hedef alan İsrail işgal güçleri, 10 Mayıs’tan bu yana havadan ve karadan sürdürdüğü bombardımanlarda 58’i çocuk, 34’ü kadın olmak üzere 197 Filistinliyi katletti. En az 1235 Filistinli de saldırılarda yaralandı.

İşgalci İsrail’in, Filistin halkına yaptığı bu saldırıların hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler tarafından desteklenen ve kışkırtılan bu saldırılar, 70 yılı aşkın süredir aynı taktiklerle örgütlenmiş ve bugüne değin on binlerce Filistinlinin ölümüne yol açmış, yüz binlerce Filistinli de yaralanmış, yerlerinden, yurtlarından ayrılmak zorunda kalmıştır.

Filistin halkının işgale karşı verdiği bu haklı ve meşru mücadele Siyonist İsrail’in, başta ABD olmak üzere onu destekleyen emperyalizminin kaba kuvveti ile engellenemez. Geçmişte olduğu gibi bugün de Doğu Kudüs’te, Gazze’de Filistinli sivillere saldıran ve onları öldüren işgalci İsrail, Filistin topraklarında kendi meşruiyetini sağlayamayacaktır. Yüzlerce Filistinliyi katleden, Filistin mücadelesine destek veren herkesi hedef alan İsrail’in kural tanımaz tutumuna karşı dünya devletlerinden sadece kınama sesleri yükseldi. ABD ise İsrail’i değil; “terörist” olarak gördüğü Filistinli direniş örgütlerini kınayarak İsrail’i korurken ABD işbirlikçisi Arap rejimleri de suspus bir şekilde yaşananları sadece seyretmektedirler.

Saray-AKP iktidarı ise son gelişmelere rağmen bir yandan İsrail’le askeri, ekonomik ve siyasi iş birliğini sürdürürken diğer yandan göstermelik kınamalarla durumu idare etmeye, siyasal İslamcı tabanındaki geleneksel Yahudi düşmanlığı duygusunu kullanarak da çözülen tabanını konsolide etmeye çalışıyor. AKP’nin ABD çözümü dışında bağımsız bir politika geliştiremeyeceğini biliyoruz.

”İslam İş birliği Teşkilatı” içerisinde bulunan ve bugün AKP ile Doğu Akdeniz’de enerji, ekonomi ve askeri alanlarda müttefiklik kuran ve protokoller imzalayan Arap hükümetleri Filistin’e ait doğalgaz kaynaklarını İsrail ile birlikte Avrupa’ya pazarlayacak anlaşmalara imza atarak ihracat hattı oluşturdular.

İktidarın ikiyüzlü politikalarına karşı halkların ve emekçilerin birleşik mücadelesi ile iktidarlara geri adım attıracağımızı biliyoruz.

Şeyh Cerrah Filistin’dir, Filistinlilerindir. Filistin toprağı Kudüs’ü, İsrail devleti ile yapılan uluslararası antlaşmalarda “İsrail’in başkenti” olarak kabul eden AKP, Filistin’i ve Filistin halkını savunamaz.

İstanbul Emek, Barış, Demokrasi Güçleri olarak Filistin halkı ile dayanışma duygularımızı ilan ediyor, uluslararası topluma da Filistin halkına yönelik zulme karşı devletlerinin savaş, işgal ve talan politikalarına karşı halkın barış ve adalet için bir adım atma çağrısında bulunuyoruz.
Filistin’i ancak Filistinlilerin kaderini paylaşan, sömürgeciliğe karşı mücadele edenler savunabilir. Filistin’in ve sömürge halklarının kurtuluşu bugün antikapitalist-antiemperyalist cepheyi büyütmekten geçmektedir. Filistin’in haklı mücadelesinin yanındayız.

Buradan bir kez daha Saray-AKP iktidarına sesleniyoruz: Türkiye ile işgalci İsrail arasındaki siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel tüm ilişkilere son verilsin.’’

Nehirden Denize Özgür Filistin!
Siyonist İsrail yenilecek, Filistin halkı kazanacak!
Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot

18 Mayıs: Filistin genel grevi ve intifadasıyla dayanışma günü!

0

18 Mayıs Salı günü için, 1948 işgalinden sonra İsrail sınırları içinde kalan Filistinli ailelerin torunları olan Filistinli işçiler bir genel grev çağrısı yaptı. Filistinli eski işçi militanları ve Kudüs’ten aktivistlerin başını çektiği çağrı, İsrail içerisindeki “sözde karma” kentlerden Filistinlilerin ve Gazze ve Batı Şeria emekçi halkının çağrıyı sahiplenmesiyle genişledi.

Genel grev, aynı zamanda dünya emekçi halklarına, İsrail işgaline karşı kahramanca mücadelesini sürdüren Filistinlilerle dayanışmayı yükselteceği bir Uluslararası Eylem Günü çağrısını da içeriyor. Bu kapsamda aynı zamanda, 18 Mayıs Salı günü öğlen saatlerinde, tüm işgal altındaki bölgelerden İsrail sınırlarına kadar kitlesel seferberlik çağrısı yapılıyor.

Genel grev ve Dayanışma Günü’nü düzenleyenler tarafından paylaşılan bir afişte, Siyonist İsrail Devleti’ne karşı halk intifadasını güçlendirmek adına uluslararası destek ve dayanışma çağrısı yapılıyor. Söz konusu afişte şöyle yazıyor:

Sömürgeleştirilmiş Filistin’den, sizi 18 Mayıs Salı günü gerçekleştireceğimiz genel grevimize ve eylem günümüze katılmaya çağırıyoruz. Kudüs’te başlatılan ve tüm dünyaya yayılan bu eşi benzeri görülmemiş halk direnişini sürdürmek için desteğinizi istiyoruz.

Yerleşimci çeteler ve İsrail işgali, Şeyh Jarrah, Gazze ve ötesinde halkımıza karşı şiddet ve etnik temizlik kampanyası sürdürürken, halkımızın ayaklanmasını topraklarımızın ve halkımızın kurtuluşuna kadar sürdüreceğiz.”

Bu oldukça önemli bir gelişme. Çünkü Kudüs, Gazze, Batı Şeria’dan Filistinliler ve İsrail’de yaşamakta olanlar, Gazze Şeridi’ne yönelik acımasız bombardımanlar karşısında Siyonist İsrail devletiyle yüzleşmek ve ona karşı koymak için bir araya geliyorlar.

Genel grev, aynı zamanda, Lod, Acre, Bat Jam, Ramle, Jaffa, Jisr al-Zarqa ve Umm al-Fahm gibi İsrail şehirlerinde yaşayan Filistinliler ve Arapların da sürmekte olan isyanlarıyla da bağlantılı. Adı geçen şehirlerde, Nisan ayının ortasından bu yana, Filistinliler ve Araplar evlerini ve topraklarını ellerinden almaya çalışan aşırı sağ yerleşimcilere ve İsrail kolluk güçlerinin şiddetine karşı mücadele ederken, bir yandan da Kudüs’te Mescid-i Aksa’ya Filistinlilerin girişinin engellenmesine karşı direniş sürüyordu.

Nisan ayından bu yana, Siyonist saldırganlık Gazze Şeridi’ne yapılan vahşi hava, kara ve deniz saldırılarıyla daha da arttı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Filistin halkıyla dayanışmak için Uluslararası Eylem Günü’nün aktif bir parçası oluyor ve genel greve tüm desteğimizi sunuyoruz.

Bulunduğumuz ülkelerin her birinde, partilerimiz, Filistin halkıyla dayanışmak için kampanyanın içerisinde yer alarak eylemler ya da sosyal medya çalışmaları aracılığıyla desteğini sunacaktır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

17 Mayıs 2021

Pandemide sendikalaşma deneyimi

0

Merhabalar arkadaşlar. Pandemi sürecinin tüm yükünün üzerine yıkıldığı işçilerden biriyim. Pandemiden ötürü ailece hastalandık, karantinaya alındık, uzaklardaki akrabalarımızdan kötü haberler aldık, işsizlikle boğuştuk… Ama bunlar yılmak için değil, mücadele etmek için yeni sebeplerdi bizim için.

Sağlık sorunları yaşadığım uzun ve yıpratıcı bir işsizliğin ardından, yaptığım gündelik ufak tefek işlerden sonra boğazıma kadar borca batmışken nihayet bir fabrikada iş buldum. 200’ün üzerinde işçinin vardiyalar halinde durmadan çalıştırıldığı fabrikamızda çeşitli markalara dondurucular üretiyoruz. Her şeyden önce bu zor dönemde bir iş bulup düzenli gelire kavuşmak benim için çok iyi olmuştu. Ama tabii ki her şey güllük gülistanlık değil. İş bulup maaş almakla bitmiyor. Bu kez sorunlar değişerek karşımıza çıkıyor. Bu yüzden ne olursa olsun mücadele etmeliydik. Fabrikamda yeni olsam da elimden gelen en iyi şekilde çalışmaya, sorunlar olduğunda arkadaşlarımın yanında durarak emekten yana olduğumu vurgulamaya çalıştım. Arkadaşlarıma da fırsat buldukça gazetemiz Nisan’dan yazılar ilettim, tartışmaya çabaladım.

Size komik gelebilir ama işyerimde sendikalaşma çalışmasının olduğunu ancak bir süre sonra fark ettim. Çünkü sendikalaşma çalışması olması gerektiği gibi güçlü bir gizlilikle sürdürülüyordu. Çalışma her bölümden bir kişinin etrafında sürüyordu. Bu arkadaşımız birini üye yaptığında, kendisine üye ol diyen arkadaşımız dışında kimsenin üye olup olmadığını bilmiyordu. Bu yöntem güvenilir ve sistematikti. Benim için de öğretici kısımları vardı. Örneğin yeni işçileri üye yapmak yetmiyor, bir de örgütlenme sorumlularına arkadaşlarımızla fotoğraf çekilip de iletiyorduk. Çünkü fabrika yönetimi tuzak kurup, bir ispiyoncuyu üye yapıp, sendikadan yardım isteyerek istediği bilgileri alabilirdi. Patronun oyunları bitmediği için sadece isim değil, yüzleri bilmek de önemliydi. Bu gibi tedbirler örgütlenmenin başını çekenler için iyi bir yöntemdi. Bizim de kendimizi daha huzurlu hissetmemizi sağlıyordu.

Bizim bölümden bir arkadaşımız yanıma gelip benim sosyalist olduğumu, emek sorunlarına duyarlı olduğumu bildiğini söyleyip sendika üyeliğini açtı. Ben de tahmin edeceğiniz gibi hemen kabul edip çalışmaya elimden gelen desteği sundum. Neredeyse birlikte çalıştığım tüm arkadaşlarımın sendikalı olmasını sağladım.

Gelin görün ki en büyük gizlilik yöntemleri bile sonsuza kadar işe yaramıyor. Bana göre çalışmanın güçlendiği ve üyeliklerin arttığı iki aylık dönem oldukça kritiktir. Patronunun mu yoksa işçinin/sendikanın mı güçlü olacağı belli olur. Biz o dönemdeydik ki, örgütlenmenin başını çeken arkadaşlarımızdan biri bir şekilde fabrika yönetimi tarafından belirlenip işten atıldı. Bir şekilde işçilerden biri onu ispiyonlamış olmalı. İşten atmalar yasakken patron nasıl işçi çıkardı derseniz, o kısım da patron için kolay. Bir işçiden öncü arkadaşımız tarafından tacize uğradığını anlatan bir dilekçe alındı, bir başka işçi de zorla şahit olarak yazıldı. Ve arkadaşımız yalan yere Kod-29 ile işten atıldı.

Bu adım bile bizi pek sarsmamıştı çünkü başka kimse açığa çıkmadı. Bir ispiyoncu sadece kendisini üye yapanı tanıyordu. Çalışmamız iyi gitti, ta ki bayram sürecini de kapsayan son kısıtlama dönemine kadar. Aklımıza gelmeyecek bir şekilde faka bastırıldık. Bildiğiniz gibi kısıtlamalar başladığında e-devletten özel bir izin alınması, bir belge çıkartılması gerekiyor. İnsan Kaynakları, kısıtlamanın hemen ardından sokağa çıkma yasağı sırasında sorun yaşamamamız için fabrikanın bilgisayarından izin belgemizi alabileceğimizi söyledi. Önceki akşam evinde kendisi belge çıkarmamış arkadaşlarımız dışında herkes sıraya girerek e-devlet şifresini bilgisayara girdi. Şifremizi girdikten sonra bilgisayar jet hızıyla önümüzden çekildi. Bizim göremeyeceğimiz şekilde bilgisayarda sistemden çalışma belgemiz hazırlanırken meğer sendikaya üye olup olmadığımız da kontrol edilmiş. Bir arkadaşımızın bir kâğıda isimlerin yanında artı eksi işaretlerini görmesi ile tuzağı anladık, kalan arkadaşlarımızı uyarıp belgelerini kendilerinin çıkarmalarını istedik. Ama biraz gecikmiştik. Böylelikle 80 kadar arkadaşımızın ismini ele geçirdiler.

Bu noktadan sonra iş kızışmaya başladı. İki aylık belirli süreli iş sözleşmesi olan ve sendikaya üye olmuş arkadaşlarımızın hepsi hiç beklenmeden işten atıldı, bunların sayısı da 10 kadar yapıyor.

Patron niçin herkesi bir kulp takıp işten atmıyor diye sorarsanız onun da yanıtı net: İşten çıkarma yasağından az da olsa korkuyorlar ve üretimin devam etmesi için herkesi işten atamıyorlar. Çünkü şu an işler çok yoğun. Fabrika yurtdışına üretim yapıyor ve siparişleri yetiştiremiyor.

Sendikalaşma sürecimiz devam edecek, ben de size sonuçları buradan aktaracağım ama bu konuda çalışmamızın güçsüz olan kısımlarını ve benim için yeni olan durumları da sizlerle paylaşmak istiyorum:

En büyük eksiklerimiz:

İşyerinde üye sayısını artırmak dışında ne yapabileceğimizi tam olarak bilemiyoruz. Tek gündemimiz barajı aşmak gibi görünüyor ama işyerindeki sorunları yakından tespit edemiyoruz. Çünkü fabrika büyük ve bölümler birbirinden farklı. Aslında her bölümden birer ikişer kişi yan yana gelerek bir sendikalaşma komitesi kursa her türden sorun daha yakından tespit edilebilirdi.

İşten atmalar başladığında sendika görünürde hiçbir destek vermedi. Arayıp sorması bile insanlara güven verirdi. Bu yasaklardan ötürü mü yoksa plan dahilinde mi bilmiyorum ama bu tip durumlar işçilerin sendikaya güven duyması için oldukça kritik. Bir süre sonra sendika yönetimi işten atılan arkadaşlar için kapanmadan ötürü bir şey yapamayacağını ifade etti. Ama arkadaşlarımıza gerekli adımların (mahkeme yolu) hemen pazartesi günü atılacağını söylediler.

Sürecin olumlu yönü:

Şu sürecin en olumlu yanı ise işyerindeki arkadaşların eskiye nazaran daha rahat bir şekilde sendikaya üye olmalarıydı. Üye olurken çok çekinmediler ve emeklerinin karşılığını daha iyi koşullarda almak için üyeliğe onay verdiler. Özel bir sendika korkuları yoktu.

Sürecin yeni yönü:

Sendikalaşmaktan korkmamalarının önemli sebeplerinden biri, işten atmaların kâğıt üzerinde de olsa yasak olmasıydı. Bu durum arkadaşlarımızı yüreklendirdi.

Benim deneyimlerimde sendikalaşmanın önünü açan şey işyerindeki somut sorunlar ve onu düzeltme isteğiydi. Ancak bu kez sendikalaşma sürecine dair işçileri ikna eden şey ise “sendikalaşmak iyidir ve daha çok zam alınabilir” fikriydi. Sadece bu iki yalın fikir bile çok insanı şu koşullarda ikna etti. Ancak bu yaklaşımın sendikanın vasıflarını sınırlayan bir şey olduğunu, sendikayı daha fazla maaş almak için bir üyelik gibi görmeleri iyi bir şey değil. Bu konuda dikkatli olunmalı.

Bundan sonrası

Yetki alımı için oldukça az bir sayı kalmıştı. Biraz yara aldık ama yolumuz hâlâ kapalı değil. Şimdi çalışmaya devam edip önce yeterli sayıya ulaşmaya odaklanıyoruz. Sonrasında da, TİS sürecinde de diğer sorunları görüşmek için sağlıklı bir sendika komitesi işleyişine sahip olmalıyız.

Bunun sonrasında bizim çalışmamız devam edecek, ben de sizlere bilgi vermeyi sürdüreceğim. Örgütlenmemizi başarıyla tamamlamayı umut ediyoruz.

Görsel: Jandos Rothstein

İsrail: Bir Nazi devleti

0

Aşağıda okuyucularımızla Latin Amerika’nın önde gelen Troçkist önderlerinden Nahuel Moreno’nun 1985’te Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (LIT-CI) ilk kongresinde yaptığı konuşmalardan bir kesit sunuyoruz. Konuşması boyunca dünya kongresinin gündeme getirdiği çeşitli tarihsel ve politik sorunlara eğilen Moreno, bir akım olarak İsrail devletini nasıl tanımladıklarına da değinmişti. İyi okumalar dileriz.

“Konuşmamın bu kısmında İsrail’den bahsetmek istiyorum. Öncelikle bir özeleştiri yapmak için: İsrail faşist bir devlet değildir ama bizim tanımladığımız biçimiyle, bir Nazi devletidir. Nazizm yalnızca proletaryaya karşı değil ama ırklara karşı da iç savaş metotları kullanır; özellikle de Yahudi ve Slav milletlerine karşı. Emperyalizmin en üst seviyedeki gaddarlıklarından biridir.

Burada tarihsel sorunun kendisine kendimi vakfetmek istemiyorum; Nazizm bir potansiyel olarak, kapitalizmin zaferi durumunda insanlığın geleceğinin ne olacağını herkese göstermiştir. Gaddarlığın bakış açısından Nazi dinamikleri dahicedir çünkü aslında o, sömürülenleri farklı türlere, farklı ırklara dönüştürme yönündeki teşebbüstür. Bu anlamda kapitalizmin canavarlığı son derece doğru nişan almıştır. İnsani açıdan daha büyük bir canavarlık olamazdı: İnsanlığı, birilerinin çalıştığı ve diğerlerinin ise geri kalanların pahasına yaşayacağı şekilde, farklı türlerle sonuçlanacak biçimde sektörlere bölme teşebbüsü. Bu hedefin yerine getirilebilmesi için yalnızca işçi sınıfına değil, ırklara karşı da iç savaş metotları kullanıldı. […]

Şunu çok iyi biliyoruz ki İsrail işçi sınıfı, özellikle de Aşkenazlar (yani Avrupa kökenli Yahudiler) zulme uğramıyorlar; onların Histadrut’a (Sendikalar Konfederasyonu) sahip olduğunu biliyoruz, onların her şeyi var. […] Reddetmekte olduğumuz, bir ırksal tipin sistematik olarak soykırıma uğratılıyor olmasıdır. Bu faşizmden ziyade Nazizmin bir özelliğidir. Bu yüzden özeleştiri veriyorum.

Artık öğrenmiş olduğumuz bu durumu zamanında takdir edememiştik. İsrailli önde gelen bir yargıç da, eğer doğru hatırlıyorsam Yüce Divan üyesi bir yargıç da İsrail’in Nazi olduğunu belirtmişti. Bunu değiştirdik ve durumun ne denli derin olduğunun farkına varmaksızın İsrail’in faşist olduğunu söyledik. Halbuki yargıç, durumu bizden daha iyi anlamıştı ve bir Yüce Divan üyesi olarak bile İsrail’in bir Nazi devleti olduğunu söyleme lüksüne sahip olduğunu biliyordu, dilediğini söylemekte serbestti. O haklıydı. Belirttiğimiz anlamda İsrail Nazi’dir: Belirli bir ırka karşı iç savaş yöntemlerini kullanmaktadır. Her nerede bir ırk iç savaş yöntemleriyle eziliyorsa, orada Nazi yöntemleri vardır çünkü bunlar iç savaş yöntemleridir.

Evet yoldaşlar, söyleyeceklerim bu kadar.”

Ofis çalışanları yazıyor: Salgın, işsizlik ve artan mesailer

0

Dünyanın bir bölümü salgın sonrası ilk açılma deneyimlerini yaşarken, bir bölümü vaka artışlarının ivme kazandığı bir dönemden geçiyor. Eşitsizlik dünyayı tanıdık bir biçimde bölüyor: bir tarafta Avrupa ve ABD “demokrasileri”, diğer tarafta baskıcı rejimler. Türkiye, eşitsizlik eğrisinin en kötü tarafında yer alıyor. Bir yandan dış borçlar ve yabancı sermaye ile sömürülen ulusal kaynaklar, öte yandan hiçbir denetimi olmayan ekonomi politikaları, hesabı verilemeyen kayıp dolarlar, vergilerimizle finanse edilen şirketler. Toplumun çalışan her kesimi patronların ve onları kollayan hükümetin salgını fırsat bilip emekçi haklarını törpülemesinden acı çekiyor, içten içe nefretle doluyor. Mesailer artarken fazla mesai ücretleri, 8 saatlik işgünü ve öğle arası, eski güzel günlerin mazide kalan anıları olmaya başlıyor. İşten çıkarmaların sözde yasaklanması bile emekçiler için öncekinden kötü sonuçlar doğuruyor. Kod-29 ile uygunsuz davranıştan dolayı işten atılmalar her geçen gün daha da yaygınlaşıyor.

Evden çalışmaya en uygun grup olan “beyaz yakalılar” da artan mesailer altında gün geçtikçe daha çok eziliyor. Ofislerde kısılan yemek, su, ısınma, elektrik giderleri hanelerde artarken toplantılar mesai sonrası saatlere konuyor. Gece yarısına kadar mesai normalleşiyor. Nasıl olsa fazla mesai ödenmediği için evinden çalışan emekçiler, patronlar tarafından sonsuz bir emek kaynağı olarak görülüyor. Bu şekilde iki veya daha fazla kişilik işler tek kişiye yükleniyor, iş arayanlara ise kapılar kapanıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün “Covid-19 olmasaydı Türkiye’de kaç kişi çalışıyor olurdu?” başlıklı çalışmasına göre, geçen sene şubat-ağustos ayları arasında Türkiye’de aylık ortalama yüzde 7 oranında istihdam kaybı yaşanmış.

Eurostat verilerine göre ise Covid-19 salgını boyunca Türkiye Avrupa’da haftalık 42,45 saate dayanan çalışma süreleri ile uzun çalışmada birinci sırada yer alıyor. Ağırlaşan çalışma koşulları ve işsizlik, “beyaz yakalılığa” özgü örgütsüzlük ile birleşince salgın dönemi ve sonrası iş koşullarının seyri umut verici görünmüyor.

Ofis emekçileri olarak öncelikli hedefimiz örgütsüzlüğümüzü kırmak, başta mesai ücreti ve 8 saatlik iş günü olmak üzere elimizden alınmaya çalışılan haklarımızı geri kazanmak olmalı.

Sendikalar ve siyaset

0

Sendikalara ilişkin yazı dizimizin ilkinde kendilerini “sol” olarak tanımlayan bürokratların niteliğini; ikincisinde de sendikalarda iç demokrasinin nasıl oluşturulacağını ele almıştık. Şimdi de sendika-politika ilişkisi üzerinde duracağız.

Şöyle bir yargı vardır: Sendikalar işçilerin ekonomik mücadele örgütleridir; partiler ise siyasetle uğraşır. Bu, işçi sınıfını siyasetin dışına itmek için bürokratlar (ve tabii burjuvazi) tarafından uydurulmuş büyük bir yalandır.

Sendika ile siyasi parti elbette birbirinden farklı örgütlerdir, ama yukarıdaki nedenden ötürü değil. Aradaki fark şudur: Siyasi partiler sadece o partinin programını kabul eden kişilerden oluşurken, sendikalara her siyasi görüşten işçi üye olabilir. Ama bu fark, sendikaların siyasi mücadele vermesinin önünde engel değildir, engel olarak gösterilmemelidir.

Patronlar ve sendika bürokratları isterler ki sendikaların görevi sadece TİS imzalamak, üyelerinin işyerlerindeki ekonomik ve sosyal haklarıyla ilgilenmek olsun. Oysa işçi sınıfının bu tür ekonomik hakları siyasetle o kadar ilintilidir ki, sendikaların siyasetten uzak durması sınıfın yeni haklar kazanması bir yana, kazandığı hakların da ellerinden kayıp yok olmasına bile yol açmakta.

Örneğin bir işyerinde sendikalaşma girişimi başlayınca, patron hemen öncü işçileri işten atarak girişimi engellemeye yönelmekte. Sendika yöneticileri de atılan işçilerin hukuki işlemlerini yürütmekle yetiniyorlar. Oysa bu sorunun çözümü, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi yasalarının emekçiler lehine değiştirilmesinden; sendikalaşmayı engelleyen patronların (sadece ekonomik olarak değil) ağır şekilde cezalandırılmasından geçiyor.

Ya da örneğin asgari ücretin belirlenmesi. Bu ücretin belirlenmesi hükümet ve patron çoğunluğunun elinden alınıp emekçiler lehine düzenlenmeli. Aynı şekilde ücretlerin enflasyon karşısında erimemesi için, belirli aralıklarla emekçi örgütlerinin belirlediği oranda otomatik olarak artırılması gerekiyor. Veya işsizlik sorunu: Tüm işçi sınıfı için son derece ciddi olan bu sorun ancak ülkedeki tüm işlerin tüm çalışanlar arasında paylaştırılmasıyla, örneğin iş saatleri kısaltılarak kurulacak ek vardiyalarla (6 saat/4 vardiya) yeni istihdam yaratılmasıyla çözülebilir.

Bunlar gibi işçi sınıfının ekonomik ve sosyal yaşamını belirleyen, hukuki düzeyde değiştirilmesi gereken yüzlerce sorun, kazanılması gereken yeni haklar var. Bu sorunların halledilmesi de hükümet üzerinde baskı yapılmasından, hatta hükümetlerin işçi sınıfı lehine değiştirilmesinden ve mümkünse bir işçi-emekçi hükümetinin kurulmasından geçiyor.

Dolayısıyla bürokratların sendikaları siyasetin dışında tutmaya çalışmaları, hatta siyasi mücadele önerisi yapan öncü işçileri çeşitli sıfatlarla karalamaları, işten attırmaları, sendika üyeliğinden çıkarmaları vb. onların tamamen patron yanlısı olduklarının kanıtıdır.

Demek ki, sendikaların birer gerçek mücadele örgütü haline gelebilmesi için 1) sendika içi demokrasi, işçiden yana her türlü siyasi öneriye açık olmalı; 2) sendikaların emekçi sorunlarının çözümüne ilişkin bir siyasi mücadele programı bulunmalı; 3) sendika önderlikleri bu siyasi düzlemdeki taleplerin yerine getirilmesi için tüm işçi sınıfını seferber etmeli; 4) bu seferberlikler için işyerlerinde grev ve mücadele komiteleri ve konseyleri kurulmasına yardımcı olmalı.

Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Bir sendikanın gerçek bir mücadele örgütü olmasını belirleyen, onun bürokratlardan temizlenmesinin ve tüzüğünün işçi demokrasisine dayalı olmasının yanı sıra, sınıf sorunlarını siyasi düzlemde talepler haline getirerek kitleyi egemen güçlere karşı seferber etmesidir.

Önümüzdeki görev, tüm sendikalarda bu ilkelere dayalı ve tabandan örgütlenen bir mücadele akımının inşasıdır.

Küresel baskı ve ABD’deki sosyal kriz nedeniyle Biden patentlerin kaldırılmasını öneriyor

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal önderlerinden Miguel Ángel Hernández tarafından kaleme alındı.

Birleşik Devletler 5-6 Mayıs’taki Dünya Ticaret Örgütü’nün Genel Konsey toplantısında; Covid-19 aşılarındaki fikri mülkiyet hakları hakkındaki muafiyete ilişkin kararını duyurdu. Bilhassa Biden yönetimi, halen uluslararası ilaç şirketlerinin sahibi olduğu Covid-19 patentlerinin kaldırılmasını öneren ülkelere katılacak.

Çoğu aşı üreticisi olan AB, İngiltere, Norveç, İsviçre, Kanada, Avustralya, Japonya, Şili, Kolombiya ve Brezilya’yla birlikte ABD; patentlerin kaldırılmasına ısrarla karşı çıkmışlardı. Onlar, DTÖ’deki uluslararası ilaç şirketlerinin çıkarlarının baş savunucularıydı.

ABD’nin tavrı neden değişti?

Şüphesiz bu değişim, pandeminin neden olduğu sosyal çöküntü nedeniyle artan uluslararası baskıdan kaynaklanıyor. Bu baskı, geçen yıl Ekim ayından bu yana Hindistan ve Güney Afrika’nın öncülük ettiği DTÖ’den aşı patentlerinin kaldırılması için yaklaşık 99 ülkenin katıldığı bir girişimle daha da artıyor.

O günden bugüne, küresel haykırış büyümeye devam ediyor. Bugün 100’den fazla ülke Hindistan ve Güney Afrika’ya katılıyor. Bu büyüyen küresel harekete, eski İspanya Başbakanı José Luis Rodríguez Zapatero ve Felipe Gonzalez gibi 170 kadar tanınan kişi ve bunlara Médecins Sans Frontières, Oxfam, Amnesty, Frontline Aids ve Küresel Adalet Şimdi gibi ünlü uluslararası kuruluşlar eşlik ediyor. Nobel Barış Ödülü sahibi Muhammed Yunus liderliğindeki ve diğer Nobel ödül sahipleri tarafından desteklenen “Halkın Aşısı” için başlayan yeni girişim kısa süre önce kamuoyuna açıklandı ve aralarında George Clooney ve Forest Whitaker ve aktris Sharon Stone’un da bulunduğu 2 milyondan fazla imza topladı. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Covid-19 aşı patentlerinin kaldırılmasına yönelik küresel baskının bir parçası olan bir kampanyaya aylardır öncülük ediyoruz.

Biden tarafından benimsenen bu yeni pozisyon, aynı zamanda ABD’deki sosyal durum tarafından da belirleniyor. Hâlâ 10 milyon işsiz var ve ekonomi 2020’de GSYİH’nın yüzde 3,5’i küçüldü, bu da İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden bu yana en kötüsü.

Sosyal hoşnutsuzluk, öğretmenlerin Oklahoma, Kentucky, Batı Virginia, Los Angeles ve Chicago’daki grevlerinde açığa çıktı; pandemi çerçevesinde hemşirelerin ve doktorların farklı şehirlerde protestoları; General Motors grevinin yanı sıra 2020’de George Floyd’un öldürülmesi üzerine ırkçılık karşıtı güçlü bir halk ayaklanması; Amerikan hükümetinin aşılar ve patentler konusundaki tutumundaki bu değişikliği açıklayan iç nedenlerdir.

Joe Biden, aşırı sağcı ve gerici Trump yönetiminin tam da bu ayaklanma nedeniyle yenilgisinden sonra ABD Başkanı oldu. Demokrat Parti yönetimi, son yıllarda toplumsal huzursuzluğun arttığı bir ülkede bir barut fıçısının üzerinde oturduğunu biliyor.

Her parıldayan şey altın değildir

ABD Ticaret Temsilcisi, hükümetin fikri mülkiyet haklarına güçlü bir şekilde inandığını hızlıca söyledi. ABD hükümetinin ilaç şirketlerinin çıkarlarını savunduğuna hiç şüphe olmasın. “Sürecin yavaş olacağını”, DTÖ müzakerelerinin zaman alacağını sözlerine ekledi. Hala uluslararası büyük ilaç şirketleri tarafından kontrol edilen patentlerin hızlı bir şekilde kaldırılması konusunda hiçbir yanılsama olmamalıdır.

Çokuluslu Pfizer şirketi, Biden’ın açıklamasına şimdiden karşı çıktı. Pfizer’in ortağı olan Alman laboratuvarı BioNTech’in çıkarlarını savunan Almanya başbakanı Angela Merkel de aynısını yaptı.

Biden hükümeti, patentleri kaldırmayı kabul ettiğini söylüyor. Eğer söyledikleri tutarlı olsaydı, kendi ülkesinde laboratuvarları bulunan, özellikle Pfizer ve Moderna aşılarının patentlerini kaldırması gerekirdi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, Nisan ayı başlarında küresel olarak uygulanan aşı dozlarının yüzde 87’sinden fazlası en zengin ülkelerde enjekte edilirken, düşük gelirli ülkeler şimdiye kadar üretilen aşıların yalnızca yüzde 0,2’sini aldı. Duke Üniversitesi, ABD’de 300 milyon doz aşı fazlası olduğunu tahmin ediyor, ancak Biden yönetimi satın aldıkları milyonlarca aşıyı daha fakir ülkelere bağışlamıyor ve kullanmayacak.

ABD, küresel ölçekte yeni bir salgın ortaya çıktığında tutumunu değiştiriyor, böylece patentlerin aşıya erişimde bir engel olduğunu ve aşıların tüm ülkeler arasında daha adil bir şekilde dağıtılmasına giydirilmiş bir deli gömleği olduğunu zımnen kabul ediyor.

Diğer unsur ise ABD’nin, ekonomisinin salgın öncesi seviyelere gelmesine ve dünya kapitalist ekonomisinin İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana yaşanan en derin ekonomik krizden çıkmasına ihtiyaç duymasıdır.

İUB-DE, Biden yönetiminin patentlerle ilgili açıklamasının, patentlerin kaldırılacağının garantisi olmadığını söylüyor. Bugün tüm dünyada aşılamayı gerçekleştirecek tek yol, acil durum dahilinde dünyadaki tüm devlet ve özel laboratuvarların maksimum kapasitede üretim yapabilmesi için patentlerin kaldırılmasını talep eden farklı kuruluşların geliştirmekte olduğu dünya çapındaki kampanyayı her zamankinden daha fazla güçlendirmek gerekiyor.

Birkaç aydır geliştirmekte olduğumuz kampanyayı, bulunduğumuz tüm ülkelerdeki diğer kuruluşlar, doktorlar, uzmanlar, hemşireler ve sağlık çalışanları ile güçlerimizi birleştirerek desteklemeye devam edeceğiz. Covid-19 aşılarının patentlerinin kaldırılmasını yalnızca işçilerin ve emekçilerin dünya çapındaki seferberliğiyle sağlayabiliriz.

Kolombiyalı sosyalistler: Hükümetle herhangi bir diyalog girişimi durdurulmalı ve engellenmeli

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Kolombiya seksiyonu Birleşik Kolektif’in Kolombiya’daki seferberliğe ilişkin bildirisini aşağıda okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

Geçtiğimiz 7 Mayıs’tan bu yana, başkan Duque’nin hükümetiyle bir pazarlık sürecinin açılması önerisi güçlü bir şekilde dolaşıma sokulmaya başlandı. Mücadelenin içindeki birtakım yerel temsilciler dahi bu talebi savundu; onlar bu diyaloğun ve pazarlıkların yerel veya belediyelerle sınırlı olacağını ve böylece söz konusu yerellerde yaşayanların sorunlarının daha süratle tartışılıp çözülebileceğini söylüyorlar.

Ulusal Grev Komitesi’nin (CNP) kontrolünde bulunan çoğunluktaki güçler, kendilerini ülkeyi sarsan büyük halk ayaklanmasının sözcüleri olarak göstererek, bu pazarlık önerisinin üzerinde en fazla ısrar edenler. Çoğunluktakiler 10 Mayıs Pazartesi gününe ulusal hükümetle yakınlaşma için bir randevu kesildiğini ilan etti bile.

Bekleneceği üzere, olası bir pazarlık sürecinin açılması ayaklanmanın başını fiilen çekenler arasında yoğun bir tartışma yarattı. Bu tartışmalar sadece böylesine bir sürecin anlamının ne olduğu üzerine değil, aynı zamanda sözcünün kim olması ve ne gibi isteklerin iletilmesi gerektiği gibi konular üzerine de yaşanıyor. Bu gerekli tartışmaya katkı sunabilmek için Birleşik Kolektif (CU) olarak soruna dair kendi perspektifimizi ve somut önerilerimizi sunmak istiyoruz.

  1. Söylemek istediğimiz ilk husus, bir pazarlık sürecinin herhangi bir zamanda gözden çıkarılmaması gerektiğidir. Mahalle mücadelelerinde de, öğrenci direnişlerinde de, ezilen bir kesimin bir hakkının savunulmasında da, bir işçi grevinde de, bir ulusun içinde yaşadığı silahlı bir yüzleşmede de ya da iki ülke arasındaki veya bir ülkenin içindeki savaşta da pazarlık, kullanılabilir bir araçtır. Önemli olan pazarlığın, mücadelenin koşullarını garanti altına alacak şekilde özel durumlara boyun eğmesi ve çelişkiyi doğuran duruma çözümler oluşturacak bir formül şeklinde ortaya konmasıdır.
  2. Halkın cephesinden bir pazarlık sürecini başlatmak veya ilerletmek için, daima karşı kampın, yani bu durumda Duque hükümetinin, halkın protestoya devam etmesinin bütün şartlarını garanti altına almasını dayatmak gerekir; bunlardan bir kısmı anayasal haklar ve vazgeçilemez insan haklarıdır. Halkın kovuşturmaya, baskıya, zulme, suikastlara, gözaltında kaybedilmelere ve fiziksel saldırılara uğramaksızın seferber olma hakkıdır bu. Bu garantinin kendisi yerine getirilmeksizin herhangi bir görüşmenin veya herhangi bir pazarlığın başlaması düşünülemez bile. Baskıyı, sokakların askerileştirilmesini, ESMAD’ın kriminal eylemlerini ve silahlı saldırılarını soruşturmaya açıp cezalandıran ve aynı zamanda bütün alıkonanları serbest bırakan, kaybedilenlerin hepsinin canlı ve tamamen sağlıklı bir şekilde serbest bırakan ve polis şiddetinden, devletin güvenlik aygıtından, kırsal ve kentsel paramiliter çetelerden zarar gören ailelere tazminat ödeyen bir pazarlık şartı oluşturulmaksızın, bu şartların yerine getirileceğine dair açık işaretler olmaksızın, pazarlıktan söz edilemez.
  3. Hiçbir ama hiçbir şart altında halkın kullanmaya karar verdiği zora dayalı önlemlerin kaldırılması teklif edilemez: Bu örnekte bunlar, 28 Nisan’dan bugüne sağlıklı bir şekilde gelişen ULUSAL GREV, BARİKATLER ve OTOYOLLARI KAPATAN BLOKLARDIR. Pazarlıklar esnasında halkın hükümetle eşit taraflar olarak pazarlık yapabilmesinin mutlak ve değişmez şartı, bunlardır. AYNI ZAMANDA HÜKÜMET GREVİN BİR TOPLUMSAL GERÇEKLİK OLDUĞUNU KABUL ETMELİDİR. Yalnızca mücadelenin ve yerli halkların önderleriyle anlaşarak ve onların izin vereceği İNSANİ KORİDORLARLA nüfusun, sağlık, yemek, kamusal hizmetler, çöp toplanması ve yakıt yardımı gibi asgari ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmalıdır.
  4. Eğer olur da yukarıdaki şartlar yerine getirilirse, pazarlıkların başlangıcı için, demokratik bir anayasanın hazırlanması, yeterli temsiliyet gücüne sahip HALK MECLİSLERİ aracılığıyla yapılmalıdır. Pazarlıklara katılıp katılmamak bu halk meclislerinde karar altına alınmalıdır. Bu halk meclisleri talepler listesini belirlemeli ve pazarlıklara delege olarak katılacak sözcüleri seçmelidir. Sözcüler doğrudan doğruya mücadeleye katılanlardan seçilmeli ve mücadeleye bağlılıkları bilinmelidir. Ve şu son derece açık olmalıdır: Herhangi bir pazarlık girişimi en yüksek demokratik organ tarafından, yani bu durumda Ulusal Grev Komitesi tarafından onaylanmalıdır.
  5. Bu sürecin örgütlenmesi için, Birleşik Kolektif olarak biz, CALİ ŞEHRİNDE TOPLANACAK BİR ULUSAL MECLİS BULUŞMASI aracılığıyla demokratik bir müzakere mekanizması oluşturulana dek herhangi bir pazarlığa başlanmasının YASAKLANMASINI VE/VEYA pazarlıklara İZİN VERİLMEMESİNİ öneriyoruz. Valle Üniversitesi’nde toplanan Grev Taban Komitesi’nin 6 Mayıs tarihli kararı da, tam olarak bunları ifade etmektedir.
  6. Ulusal Grev Komitesi’nin bileşenlerinin sokak hareketinin sözcüleri olma yönünde en istekli kesimler olmaları, bize onlardan şunu talep etmek hakkını veriyor: DERHAL SÜRESİZ GENEL GREV KARARI ALIN. Bugüne kadar komitenin tek yaptığı iş 24 saatlik bir grev çağrısı yapmak, göstermelik bir sanal 1 Mayıs etkinliği düzenlemek, 5 Mayıs’ta bir protesto organize etmek oldu. Şu an bu komitenin sahip olduğu tek plan 19 Mayıs’ta bir protestoya daha çağrıda bulunmak. Bu şartlar altında CNP’nin ilk görevi Kolombiya’nın halkının verdiği kavgaya uygun hareket etmektir: Bu nedenle bu Pazartesi’den (10 Mayıs) başlayacak bir SÜRESİZ ULUSAL GREV çağrısı yapılmalıdır. Sendikal yapılar Taban Meclisleri oluşturarak ÜRETİMİ DURDURMA yönünde oylamalara gitmelidir. CNP yalnızca bu şartları yerine getirirse halkımızın mücadelesinin sözcülerinden birisi olmaya hak kazanabilir.
  7. Son olarak, BU PAZARTESİ, 10 MAYIS’TA CALİ ŞEHRİNE YAPILAN BÜYÜK SEFERBERLİK çağrısını sevinçle karşılıyoruz. Bu çağrı bütün ülkede, özellikle de Bogotá’da tekrarlanmalı çünkü bu şehirde seferberliğin daha büyük bir ulusal ve uluslararası etkisi olur. SEFERBERLİKLERE BİR MİLYON KATILIMCI hedefi bu şekilde gerçekleştirilebilir ve böylece halkın düşmanları bizim grevde olduğumuzu, mücadeleye devam edeceğimizi ve halkın istekleri yerine getirilene dek sonuna kadar gideceğimizi daha iyi duyabilirler.

SALDIRI PAKETİNE KARŞI VE DUQUE HÜKÜMETİNİ DEVİRMEK İÇİN DEVRİMCİLERE KATILIN, BİRLEŞİK KOLEKTİF’E GELİN

Pazarlıklar konusundaki bu somut önerilerin yanı sıra, Birleşik Kolektif olarak ülkenin dört bir yanında kendi taleplerine kulak verilmesini ve ülkenin derin ekonomik krizinin faturasını işçilere kesen ekonomik paketin reddedilmesini isteyen binlerce sesin sahibi olan insanlarla dayanışma içinde olduğumuz ilan ederiz. Ve halkımızı birleştiren, motive eden ve seferber eden şu mücadeleci sloganda birleştiğimizi bilmenizi isteriz: Duque defol!

Gelin yoldaşlar, ileriye yürüyelim, grevi sürdürelim, meclisleri toplayalım ve Kolombiya halkının ihtiyacını hissettiği yeni devrimci önderliğin ortaya çıkışına yardımcı olalım. Bizim devrimci politikamız bu önderliğin inşa edilmesine hasredilmiştir. Sizi, devrimcilerin birliğini sağlamanın ilk adımı olarak BİRLEŞİK KOLEKTİF’e katılmaya çağırıyoruz. Üyelerimizle iletişime geçin veya bize sosyal medya hesaplarımız üzerinden ulaşın.

Birleşik Kolektif

Bogotá, 9 Mayıs 2021

Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası’ndan Fayez Elemare, Gazze’deki güncel durumu değerlendirdi

0

İşgalci İsrail rejiminin Gazze ve Mescid-i Aksa’daki son saldırıları ertesinde, Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası’ndan Fayez Elemare ile sürece dair gerçekleştirdiğimiz kısa röportajı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Gazze’deki güncel durum nedir?

İsrail’in şu ana kadar 9’u çocuk 25 Filistinli’yi öldürdüğü ve 115 kişiyi yaraladığı Gazze’de, İsrail tarafından evler, topraklar ve sokaklar bombalanıyor ve sayılar sürekli artıyor. İsrail saldırganlığı şu dakikaya kadar durmadan devam etti.

İsrail neden Gazze’deki Filistinlilere saldırıyor?

İsrail, Gazze’de Filistinlilere saldırıyor; çünkü Filistin direnişi, İsrail’in Kudüs’teki Filistinlilere yönelik uygulamaları, işgalci askerlerin ve yerleşimcilerin El Aksa Camii’nde ibadet edenlere yönelik saldırıları, İşgal altındaki Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesindeki vatandaşların evlerine el konulması ve Filistinlilerin mahallelerinin boşaltılması karşısında ve kadınların, çocukların, yaşlıların ve gençlerin basın ve kameralar önünde dövülmeleri ve tutuklanmalarının durdurulması için İsrail’i uyardı.

Gazze’de insanlar direniş için nasıl örgütleniyor?

Filistin direnişinin, tüm Filistinli grupların dahil olduğu ve İsrail işgaline ve başta Kudüs, El Aksa Camii ve Şeyh Jarrah mahallesinde olmak üzere, Filistinlilere yönelik saldırılara karşı ortak eylemler organize eden bir yapısı var.

ABD, Avrupa ve Arap hükümetleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Filistin halkı, yetmiş yıldan fazla bir süredir acı çekiyor; İsrail işgalinden ve İsrail hükümetinin, kendi yerleşimcilerini hareket ettirmemesine rağmen Filistinlilere karşı uyguladığı günlük ihlallerden muzdarip. Ayrıca, bu hükümet İsrailli yerleşimcilere Kudüs’teki Filistinlilere saldırmaları ve evlerine el koymaları konusunda da destek veriyor. İsrail, Kudüs’ün Şeyh Jarrah mahallesindeki Filistinli vatandaşların evlerine el koydu ve bu evleri Yahudi yerleşimcilere verdi.

Bütün bunlar, tüm dünyanın gözleri önünde, hükümetlerin herhangi bir müdahalesi olmadan gerçekleşiyor; bu yüzden, Filistin halkı İsrail’in Filistinlilere yönelik ihlallerini izleyen, buna seyirci kalan hükümetleri tarafından da eziliyorlar.

İşgalci İsrail’e karşı meşru mücadelelerinde Filistin halkıyla dayanışma içinde olan özgür halklara selamlarımızı iletiyoruz.

Fayez Elemare, Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası, Gazze’nin kuzeyindeki Jabalia mülteci kampından

Saldırı ve yasaklara rağmen mücadeleler sürüyor

0

İlk koronavirüs vakasından bugüne bir yıldan fazla vakit geçmesine rağmen Türkiye’de gerekli önlemler bir türlü alınmadığı için vaka sayıları rekor düzeylere ulaştı. Önlem almamanın ötesinde hükümet kendi menfaati doğrultusunda yasakları esnetti, açıkladığı aşı programını gerçekleştiremedi, eğitimden sağlığa her alanda işçi ve emekçileri sefalet ve ölüme mahkûm eden politikalar izledi.

Bir başarı hikâyesi gibi anlatmaya çabaladıkları bu tablo şanssızlığın, beklenmedik olayların bir sonucu değil, ne olacağı bilinerek yapılmış bir tercihin sonucu. Covid-19’u fırsat bilen hükümet, kendisi ve patronlar için eşi benzeri görülmemiş bir sömürü düzeni yaratmaya çalışmakta. Pandemi bahane edilerek hükümete ve patronlara karşı yapılan her türlü gösteri yasaklanıyor. Öğrencilere, kadınlara, doğaya, işçi ve emekçilere yapılan saldırılar şiddetleniyor. Bu yolla iktidar ve patronlar birlikte yarattıkları krizin faturasından kurtulmaya çalışıyorlar. Patronlar tüm sessizlikleri ile iktidarın yaptığı hukuksuz girişimleri onaylarken, iktidar da patronların daha çok para kazanması için birçok imkân yaratıyor.

Kod-29’a ve sendika düşmanlığına karşı mücadele

Bu durum en bariz biçimde fabrikalar ve işyerlerinde gözüküyor. Birçok yerde işçiler ve emekçiler daha iyi bir ücret ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı mücadele etmek için sendikalı olma yolunu seçiyor; ancak anayasal hak olmasına rağmen patronlar Kod-29 ya da ücretsiz izin ile işçileri mücadeleden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Patronların tüm bu çabalarına rağmen işçiler mücadelelerini sürdürüyorlar: A-Plus, Migros Depo, Ptt, Yasin Kaplan, Güven Boya, EuroPower, GKN Sinter, Baldur, Döhler, Bel Karper, Adkotürk, Erciyes Boru sendika düşmanlığına ve Kod-29’a karşı mücadele sürdüren işyeri ve fabrikalardan birkaçı.

İşçilerin mücadelesi ile birlikte gündeme gelen Kod-29 ahlaksızlığı, 2020 yılında 177 bin işçinin işten çıkarılma sebebi. Bu sayıya ücretsiz izin dayatmasını da eklediğimizde, hakları için mücadele eden yüz binlerce işçinin tam anlamıyla açlığa mahkâm edildiğini görebiliyoruz. Bakanlık, yükselen tepki sonrası yeni bir düzenleme ile Kod-29’a ayrı kodlar belirledi. Ancak bu düzenleme tıpkı işten çıkarma yasağında olduğu gibi, patronların eline verilmiş yeni bir kolaylık. Sivas’ta Çiftay’a bağlı bulunan madende iş güvenliği uzmanının çalışma koşullarının kötü olduğunu söylemesi sonrası Kod-43’ten atılması, bu kolaylığın bir örneği.

Fabrikalarda vaka sayısı 17 kat arttı

Hükümet ve patronlar pandemi fırsatını değerlendirmek için ellerinden geleni yapmaya devam edecekler. Birleşik Metal-İş’in açıkladığı rapora göre fabrikalarda görülen vaka sayısının 17 kat artmasına rağmen işçilerin tam kapanmadan muaf olması bunun kanıtı. Nasıl işçilerin parası olan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ödenen Kısa Çalışma Ödeneğini bir lütufmuşçasına uzattıklarını söyleyerek bir şey yapıyor gibi görünmeye çalıştılarsa, kapanmada da turizm sektörünü gözeterek aldıkları kararı pandemiye karşı mücadele adı altında sunuyorlar.

Bugün süren mücadeleler, yalnızca parayı düşünen ve başka hiçbir değere sahip olmayan iktidar ve patron işbirliğine karşı yapılması gerekenlere dair yol gösteriyor. Bu mücadelelerin birleşmesi ile krizin faturası bizzat onu yaratanlar tarafından ödenebilir ve daha da ötesi insan onuruna yaraşır bir yaşam kurulabilir.

Akademi, Oscar ödülleri ve politik filmler

0

2021 yılının Oscar adayları kulağa artık alışıldık gelen fısıltılarla karşılanmıştı: “Akademi de film seçkilerinde çeşitlilik olsun diye bu filmi seçmiş” veya “Akademi beyaz üstüncülük karşıtı eleştirilerden sakınmak için bu filmleri adaylar listesine doldurmak yönünde bir taktik izlemiş.”

Bu yüzeysel gözlemlerin ardında o denli derin önyargılar yatıyor ki, hepsiyle hesaplaşmak olanaklı değil. 

İlk olarak bu sözde analizlerin içinde yatan gerici varsayımla başlamak gerekir. Bu analizlerin iddiası, herhangi bir toplumsal mücadeleyi veya ezilenlerin herhangi bir sosyopolitik davasını konu alan herhangi bir filmin, herhangi bir film ödülleri etkinliği kapsamında hiçbir zaman sinematografik açıdan bu ödüllere layık görülemeyecekleri, ancak yalnızca ele aldıkları konular “demokratik kamuoyu” tarafından “hassas” bulunduğu için onlara ödül verilmek zorunda kalınacağı. Bu varsayım aslında estetik kaygılardan değil, filmin ele aldığı konuya dair bu analizlerin içlerinde barındırdıkları egemen ideoloji kırıntılarından, filmin konusuna karşı verilen muhafazakâr reflekslerden kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak politik filmlerin belirli bir platformda belirli bir ödüle aday gösterilmesi değersizleştirilmek istenirken, yapılmakta olan hiçbir zaman bu filmlerin yönetmenlerinin kritik tercihlerinin veya oyuncularının performanslarının veya senaryo iskeletlerinin temellerinin bir eleştirisi değildir; bu eleştiri daima, filmin ele aldığı politik konu dolayısıyla ödüllere aday gösterildiğini ileri sürerek filmi sanatsal düzlemde itibarsızlaştırmaya kendisini adamış bilinçsiz bir projenin parçasıdır.

Ancak bir anlığına bu eleştirileri haklı kabul edelim. Bir anlığına diyelim ki, siyasal konular üzerine ezilenlerin bakış açısından olayları aktarma kaygısında olan filmlerin estetik açıdan güzel olabilme potansiyeli yoktur ve yine bir anlığına diyelim ki, tam da bu sebeple, böylesine filmler popüler platformlarda başarı kazanırsa, bunun nedeni böylesine filmlerde işlenen konuya dair platform sahiplerinin gösterdikleri sahte ve göz boyayıcı samimi ilgidir. Biz bu ilginin sahte ve göz boyayıcı olduğunu bildiğimiz müddetçe, bu tip filmlerin böylesine platformlarda sırf politik oldukları için yer bulmalarında hiçbir sorun yok.

Aksine tam tersini talep etmek gerekir: Bu filmler, sinematografik bakımdan bir kabusu da andırsalar, tam da politik oldukları için popüler platformlarda yer almalıdır. Belki de bu durumda, sinemaya dair müthiş yeteneklere sahip bir iletişim öğrencisi bu filmlerin konularına aşina olarak, ileride aynı konuyu işleyeceği ve sinematografik açıdan da övgü alacak olan uzun metrajlı eserler çekebilir. Burada bir politika veya “konu” (yani senaryo) fetişizmi yaptığımız düşünülmesin. Aslında önerdiğimiz, pozitif ayrımcılık çizgisinin ta kendisi çünkü politik filmler, tam da politik oldukları için aşağılanmaya ve hor görülmeye daha uygun, daha açık oluyorlar.

“Tam” kapanmada bir ara değerlendirme: Daha çok test, daha çok aşı, daha çok ekonomik destek!

0

29 Nisan Perşembe akşamı saat 19.00’da başlayan “tam” kapanma devam ediyor. Erdoğan, hedefi günlük vaka sayısını beş binin altına düşürmek olarak açıklamıştı. Birkaç gün önce Turizm Bakanı, “tam” kapanmanın sona ereceği 17 Mayıs’ta günlük vaka sayısı beş binin altına inebilirse bu yıl için koydukları 30 milyon turist hedefini koruduklarını ifade etti. Sağlık Bakanı ise 28 Nisan’da bayram sonrasına kadar günlük vaka sayısını 10 binin altına düşürmek istediklerini söylemişti. Hangisi doğru? Malum iki hafta önce de Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan hedefin önce 50 bin, sonra 40 bin altı şeklinde ilerlemesi gerektiğini belirtmişti.

Kısacası “aşı var mı, yok mu” tartışmasındaki birbirini yalanlayan açıklamalar bu konuda da işbaşında. Sağlık Bakanının birkaç gün arayla “önümüzdeki iki ay aşı tedariki açısından zor geçecek” noktasından “Çin ile 100 milyon doz aşı anlaşması yapıldı” noktasına gelmesi gibi! Tabi Erdoğan, “aşı tedarikinde sıkıntı olduğunu kabul etmiyorum” dedikten sonra! Kabul edilse ne olur, edilmese ne olur? Verilen sözlere göre şu ana dek Türkiye’nin yarısından çoğu aşılanmış olmalı, yerli aşı kullanılmaya çoktan başlanmalıydı. Bir ay sonra 2021 yılının yarısı bitmiş olacak. Hala aşı anlaşması yapma aşamasındayız. An itibariyle (7 Mayıs) Türkiye’de iki doz aşı uygulanmış kişi sayısı 10,2 milyon. Nüfusun yüzde 12’si! Hadi birinci doz aşı olanları da katalım, an itibariyle (7 Mayıs) toplam yapılan aşı sayısı 24,7 milyon. Nüfusun yüzde 29’u!

Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, denir. Bunca laf kalabalığının gelip dayandığı yer dışişleri bakanının da ifade ettiği üzere turistin göreceği son kişiye kadar turizm sektörü içindeki herkesi aşılamak! Üstelik Mayıs ayı sonuna kadar! Kapanma, aşılama, vaka, hasta, yoğun bakım, entübe vs derken işte aslında işin özü, sözün özeti bu: ekonomi! O yüzden turistlerin toplu şekilde yüzdüğü plajın uzak bir köşesinde tek başına yüzen, dediğine göre salgın nedeniyle de işsiz kalmış, vatandaşa sokağa çıkma yasağını ihlalden ceza uygulanabiliyor. Alkole uyguladığı yasağı haklı gösterebilmek için kâğıttan kaleme, ampulden çekice, sözüm ona haksız rekabeti engelleme adına, hemen her şeye yasak getirme aklı aslında 15 aydır salgınla nasıl mücadele edilmediğinin de göstergesi…    

Veriler ne diyor?

Peki, geride kalan bir haftalık (30 Nisan – 6 Mayıs) süreye bakınca vaka sayısında hedefe ne ölçüde ulaşılabildi? “Tam” kapanmanın başladığı ilk gün olan 30 Nisan’dan 6 Mayıs’a kadar bir haftalık sürede toplam 1 milyon 715 bin 894 adet test yapıldı. 189 bin 282 vaka tespit edildi. 2450 kişi vefat etti. Test vaka oranına baktığımızda bu bir haftalık sürede test yapılan her 100 kişiden 11’inde vaka tespit edildiğini görüyoruz. Günlük vefat sayısı ise 350 olarak gerçekleşmiş.

“Tam” kapanmanın bir hafta öncesinde (23-29 Nisan) bir haftalık test sayısı ise 1 milyon 956 bin 8, vaka sayısı 287 bin 318 ve vefat sayısı 2408’di. Diğer bir ifadeyle test yapılan her 100 kişiden 14,6’sında vaka tespit edilmişti. Günlük vefat sayısı 344 olmuştu.

Bu veriler ışığında “tam” kapanmadan bir önceki haftayla kapanmanın ilk bir haftasını karşılaştırdığımızda 240 bin daha az test yapıldığını görüyoruz. 16-22 Nisan haftasında 2,2 milyon test yapıldığını düşünürsek üç hafta içinde test sayısında neredeyse 500 bin adetlik bir azalma olmuş. Bu neredeyse, mevcut test vaka oranına göre, 45 bin vakanın kaçırılması anlamına geliyor! Test sayıları, insanların test için gelmesi beklenmeden, enfekte olmaya en açık sektörlerden, işlerden başlayarak, özellikle belirti göstermeyen taşıyıcıları tespit edebilmek için mutlaka artırılmalıdır. Çünkü daha çok test, daha çok vaka yakalayabilmek anlamına geliyor. Nitekim iktidarın günlük beş bin vaka hedefini kaç adetlik bir test sonucunda hedeflediği bilmiyoruz. Eğer mevcut ortalama 250 binlik test sayısı 100 binin altına inerse günlük vaka sayısı da zaten beş bin hedefine yaklaşır. Dolayısıyla vaka sayısı önemli olsa da esas kritik unsur kaç test ile bu sayıya ulaşıldığıdır.

Bu çerçevede test vaka oranı son bir haftada bir önceki haftaya göre yüzde 14,6’dan 11’e gerilemiş olsa da oran halen çok yüksek. Daha da önemlisi test sayısı da düştüğü için sayıların azalması yalancı bir iyileşme havası yaratarak tekrar rehavete davetiye çıkarmakta. Şöyle ifade edelim: Son bir haftalık verilere göre vaka oranı 100 binde 31,5 olarak görünmekte. Bu haliyle Türkiye şu an “orta riskli” durumda. “Düşük risk” için 100 binde 10’nun altına düşmek gerekli. Yani mevcut veriler halen çok yüksek. Ama bu veriler de yine yanıltıcı çünkü eğer test sayısı son bir haftada 1,7 milyon değil de iki hafta önceki kadar (2,2 milyon) olsaydı bu durumda 189 bin değil 242 bin vaka yakalanmış olacaktı. Bu durumda vaka oranı 100 binde 40,8’e yükselecekti. Eğer Türkiye’de örneğin her gün 500 bin adet test yapılsa, tablo aynı olmasına rağmen, vaka oranı 100 binde 52’nin üzerine çıkacak ve Türkiye bu oranla “yüksek riskli” konuma gelecekti. Test sayısı günde bir milyona çıkarılırsa bu durumda da vaka oranı 100 binde 127’nin üzerine çıkacaktı. Bu oran “çok yüksek riskli” olmak anlamına geliyor. Aslında halen bulunduğumuz gerçek durum bu!

Bütün bu rakamlar aynı zamanda yaygın ve etkin bir aşılama söz konusu olmadan salgını bir halk sağlığı sorunu olmaktan çıkarmanın mümkün olmadığını göstermekte. Yerli ya da ithal derhal aşı tedariki sağlanmalı, enfekte olmaya en açık sektörlerden, işlerden başlayarak etkin aşılama devreye sokulmalıdır.

Bu sağlanana kadar “sürü bağışıklığı” gibi maceralardan uzak durulmalıdır. Başta salgına en açık konumdaki işçiler, emekçiler, küçük esnaf gibi toplu çalışma ve ulaşım ortamlarında bulunmak zorunda olan kesimler olmak üzere ihtiyaç sahipleri en etkin şekilde ekonomik olarak desteklenmelidir. Salgının bir halk sağlığı sorunu olmaktan çıkarılması ancak daha çok test, daha çok aşı ve daha çok ekonomik destek ile mümkündür. Öncelik budur. Planlamalar bu yönde yapılmalı, kaynaklar bu yönde kullanılmalıdır. Tüm emek örgütlerini bu yaşamsal talepleri de kapsayan bir mücadele planını hayata geçirmeye çağırıyoruz.

Bitcoin yasaklanmalı mı?

0

Kripto paralar özellikle son yıllarda gündemimizde daha çok yer alır oldu. Bitcoin bunlardan en bilineni olmasına rağmen 2009’dan bu yana 4501 tane kripto para yaratılmış ve kendine has borsalarda işlem görmekte. Kripto para çeşitlerini ve teknik süreci detaylı anlatmayacağım ama kısaca genel olarak Bitcoin ve kripto para nedir, neden ülkemizde popüler oldu ve bizi nelerin beklediğine gelin hep beraber bakalım.

2009’da ne oldu?

31 Kasım 2008 yılında, tüm para piyasalarının belki de kaderini değiştirecek makale, gizemli Satoshi Nakamoto tarafından yayınlandı. Bu makalede, merkez bankalarına gerek kalmadan eşler arasında güvenli nakit sisteminden bahsediliyordu. Bu, parayı bulan Likyalılardan beri paranın ilk defa merkezi otoritenin denetimine ve güvencesine gereksinim olmadan dolaşıma sokulması anlamına geliyor. 3 Ocak 2009’da ise makalede bahsedilen sistem hayata geçti. Sınırlı arz ve her yapılan işlem sonrasında, işlemi işleyen ve kaydedene verilen Bitcoin kendi için sanal bir arz-talep dengesi ve manipülasyonunu kurdu. Toplamda 21 milyon Bitcoin üretimi ve dağıtımı planlandı ve her yapılan işlem sonrasında belirli orantıyla dağıtımı yapılmakta.

  • Bitcoin ile yapılan ilk işlem 22 Mayıs 2010 yılında gerçekleşti. Bir pizza için 10 bin Bitcoin verildi.
  • 22 Temmuz 2013 yılında dolaşımdaki Bitcoin’lerin toplam değeri 1,2 milyar dolarken, 30 Nisan 2021 tarihinde 1 trilyon doları geçmiş durumda.
  • Bitcoin’in ardından sanallaşmış para birimleri mantar gibi türedi, bazıları Bitcoin mantığında işlem görürken (örn. Etherium), bazı kripto paralar ise merkezi sistemler tarafından pazarlanıyor (örn. Ripple).
  • Dünya çapında alışverişlerin çoğu kripto para borsaları üzerinden gerçekleştiriliyor. Türkiye’de de 40 tane yerli kripto para borsası var. Sadece en büyük ikisinde günlük gerçekleştirilen işlem hacmi 1 milyar doları aşmış durumda.

Thodex, Vebitcoin, Goldencoin…

Düzenli çalışmaktan ve ekonomiden umudunu kaybeden milyonlarca insanımız artık bir anda köşeyi dönüp kendi gemisini kurtarmanın derdinde, özellikle genç nüfus bu baskıyı fazlasıyla hissediyor. Kripto parayla ilgilenen kitlenin yüzde 62’si 34 yaş ve altı ve bunların büyük çoğunluğunun temel amacı kısa sürede para kazanmak. Yani kripto paranın başlangıçtaki amacı olan güvenli alışverişle ilişkisi yok. Bunu fark eden yerli simsarlar ise insanların yatırım umutlarını aynı Çiftlikbank’ta olduğu gibi suistimal ederek, yatırımcıların paralarını çalarak yurtdışına kaçtılar ve birtakım güçler tarafından korunuyorlar. İktidar ise gelişmekte olan tehlikenin farkındaydı fakat hiçbir önlem almayarak bu noktaya gelinmesine sebep oldu. Merkez Bankası’nın geçtiğimiz günlerde çıkardığı yasa ile kripto ticareti ve yatırımı engellenmeye çalışılıyor, fakat bu neredeyse imkânsız ve halkın korunmasını amaçlamamakta.

Ya sonrası?

İnsanlık teknolojiyle beraber gelen sanallaşmanın paradaki son büyük devrimiyle karşı karşıya. Fakat bunun Ponzi mi, yoksa bir kurgusal sermaye mi ya da merkezi hükümetleri sarsmaya ve paranın daha demokratik dolaşıma sokulmasına yarayan bir gelişme mi olacağını hep beraber göreceğiz. İktidarın halkı korumak için kripto parayı yasaklamaktan önce yaşanan vurgunların hesabını vermesi ve halkın neden buna altın hücum varmış gibi akın ettiğini sorgulaması lazım, çünkü özellikle gençleri bu çaresizliğe yönelten, onlarca yıldır uyguladığı ekonomi politikaları. Daha adil bir dünya ve emeğimizin sömürülmediği günler dileğiyle!

Plansız ekonomide patates-soğan bir az, bir bol olur!

0

Bir ürünün azlığı gibi çokluğu da sorun. Ürün az olduğunda talep karşılanamayacağı için fiyatlar yükselir. Dar gelirliler, yoksullar o ürünü satın alamazlar. Ürün çok olduğunda bu kez fiyatlar üretim maliyetinin de altına düşer. Üretici zarar eder. Öyle ki üretici maliyet nedeniyle çoğunlukla ürünü tarladan dahi toplamaz. Arz talep dengesinin kurulması bu nedenle çok önemlidir. Dengenin kurulması ve sürdürülebilir olması ancak merkezi bir planlamayla sağlanabilir. Bunun için kuşkusuz bir tarım politikasına sahip olunması gerekir. Ranta, kayırmaya, iltimasa dayanan günübirlik vurguncu anlayışlarla üretici de tüketici de kaybeder. Kazanan bir avuç vurguncu olur.

2018 yılında soğan-patates fiyatları zirve yapmıştı. Ürün karaborsaya düşünce soğan-patates depoları dahi basılmıştı. Tarım ve Orman Bakanı Ekrem Pakdemirli Ocak 2020 tarihinde bu durumdan “ders” aldıklarını, bir daha benzer durumlarla karşılaşılmayacağını açıklamıştı. Bakanın ders aldık dediği soğan-patatesin ihracatını izne bağlamak, ithalatını serbest bırakmaktan ibaretti. Oysa bu yıl soğan-patates üreticileri yine büyük zarar etti. Çoğu daha fazla zarar etmemek için ürününü tarlada bıraktı. Hayvanlara yem etti. Bir kısmı iflasla karşı karşıya kaldı. Bu tablo neticesinde İstanbul, Ankara gibi büyükşehir belediyeleri hem zor durumdaki üreticiye destek olmak, hem ihtiyaç sahibi tüketiciye pandemi koşullarında bedelsiz ürün desteği sunmak için üreticiden toplu soğan-patates satın alarak dağıttı. Her zaman olduğu gibi iktidar yine meseleye son vagondan bindi. Dostlar alışverişte görsün mantığıyla çiftçinin elinde kalan soğan-patatesi almaya başladı. Haklı olarak çiftçi “iş işten geçtikten sonra” diyerek bu alımın yetersizliğine vurgu yaptı. Çünkü mesele çiftçinin elinde 250 ton patates, 50 ton soğanın kalmasını engelleyecek planlamanın yapılmasında.

Tarım ve Orman Bakanının geçen yıl “dersimizi aldık” dediği günlerde üreticiler ise şöyle diyordu: “Bakanlık yetkilileri patates soğan işini bilmiyor. Üretimde planlama yapmak yerine alınan kararlarla fiyatta istikrarsızlık oluşuyor. Hem üretici hem de tüketici zarar görüyor. Bakanlık yetkilileri ‘100 bin ton patates çürüse ne olur’ diyecek kadar konuya yabancılar.” Evet, üretimde planlama! Mesele bu kadar açık. Plansız ekonomide soğan-patates bir az, bir bol olur…

Filistin: İkiyüzlü birlik söyleminin karşısında mücadelenin birliği

0

Filistin’de 2005 yılında gerçekleşen devlet başkanlığı ve 2006 yılında yapılan milletvekilliği seçimlerinin ardından 14 yıl sonra seçimler düzenlenecek. Ocak ayında devlet başkanı Mahmud Abbas tarafından açıklanan kararname uyarınca milletvekilliği seçimleri 26 Mayıs, devlet başkanlığı seçimleri ise 31 Temmuz tarihlerinde yapılacak. Batı Şeria’yı yönetimi altında tutan El Fetih ve Gazze’de kontrolü elinde barındıran Hamas’ın “uzlaşısı” ile alınan seçim kararının ardından Mısır’ın başkenti Kahire’de, 12 Filistinli örgütün katılımıyla düzenlenen toplantılarda seçimlerin “ulusal birlik” hedefi etrafından ele alınması gerektiği dillendirildi.

Filistin direnişinin üzerinde yükselen, emekçi halkın intifadasına ket vuran, uzlaşmacı iki önderlik tarafından “ulusal birlik” şiarıyla kendi konumlarını yeniden meşrulaştırmak adına dayatılan seçim ortamında Filistin halkının gerçek gündemini ise Siyonist İsrail devletinin işgalci, saldırgan politikalarına karşı mücadele dinamikleri ve Covid-19 salgını sonucu derinleşen sağlık krizi ve kötü yaşam koşulları oluşturuyor.

Pandeminin derinleştirdiği ekonomik krizle birlikte yüzde 50 bandına yaklaşan işsizlik oranı, Filistinlilerin yaşam koşullarını daha da geriletmiş durumda. Bu tabloya, nüfusunun önemli bir kesimini aşılayan İsrail’in, apartheid (ırk ayrımcılığı) rejimini salgın karşısında da takviye ederek, Filistin halkının aşıya erişimini engellemesi ve bir “aşı apartheidı” uygulaması eklenmekte. Filistin halkının işgal krizi, sağlık ve ekonomi kriziyle katlanmakta.

Ayrıca Filistinliler son iki haftadır İsrail devletinin ve aşırı sağcı grupların ırkçı saldırıları ile yüzleşmekte ve buna karşı direnişini sürdürmekte. Ramazan’la birlikte Doğu Kudüs’ün Eski Şehir kısmının Siyonist rejimin kolluk güçlerince kapatılmasına karşı, Filistinli gençlerin başını çektiği bir mücadele başladı. Aynı zamanda Siyonist rejimden güç alan Lehava falanjları (aşırı sağ örgütlenme), La Familia milisleri (aşırı sağ futbol kulübü taraftarları), İsrailli yerleşimciler ve ultra-ortodoksların çağrılarıyla Mescid-i Aksa ve Eski Şehir bölgelerinde “Araplara ölüm” sloganlarıyla, Filistinlilere dönük ırkçı baskın ve saldırılar organize ediliyor.

Doğu Kudüslü Filistinlilerin, işgalci rejimin kolluk güçlerinin baskısına ve aşırı sağcı örgütlerin saldırılarına karşı direniş ve mücadeleleri sürerken, eylemlere, henüz kısmi olsa da başka bölgelerden de destek sunulmaya başlandı.

Kısacası, seçim öncesi Filistin’de kendisini açığa çıkartan iki kutup bulunmakta. Bir tarafta, emperyalizmin bölgedeki temel dayanağı Siyonist rejimin işgaline ve Filistin yönetiminin derinleştirdiği sağlık krizine ve ekonomik çöküşe karşı mücadelesini sürdüren Filistin halkı. Diğer tarafta ise, Siyonist rejim ile normalleşme olanaklarını arayan, bunu yaparken de emperyalizm ve bölge gerici önderlikleriyle işbirliği halinde olan, iki devletli kendi ekonomik ve bürokratik çıkarlarını meşrulaştırmak adına “ulusal birlik” söylemi üzerinden seçim çağrısı yapan, başını El Fetih ve Hamas’ın çektiği Filistin “önderliği”.

Mevcut tabloda, Filistin ve bölge halkının Siyonist rejime ve işbirlikçi yönetime karşı mücadelesini, Siyonizmin bölgeden kovulması, Müslüman, Musevi, Hıristiyan ve tüm dinlerden toplulukların demokratik, laik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devleti inşası hedefiyle birleştirebilecek bir odağın mücadele içerisinde açığa çıkartılması, zorunluluğunu koruyor.

Yurtiçi Kargo’da işçi kıyımı devam ediyor. Mahkeme şahitliği yaptığı için işten atılan işçi ile söyleşi

0

Yurtiçi Kargo’da sendikalı oldukları için işten çıkarılan iş arkadaşları lehine mahkemede şahitlik yaptığı için kendisi de işten çıkarılan kargo işçisi Süleyman Eken ile işten atılma süreci ile ilgili bir söyleşi gerçekleştirdik.

Gazate Nisan: Kaç senedir bu işte çalışıyorsunuz ve çalışma koşullarından bahseder misiniz?

Süleyman Eken: Dört senedir bu işte çalışıyordum. Sabah 05:30’da iş başı yapıp sabah 8-8:30’a kadar aralıksız hızlı bir tempoyla çalışıyorduk. Örneğin sabah gelen kargo sayısı 30 bin civarındaysa sabah 8.30’a kadar en az 20 bin kargoyu indirip yüklememiz gerekiyordu. Bu da çok hızlı bir tempo gerektiriyordu. Bunun yanında kargoların bazıları çok ağır oluyordu. Palet, demir hatta taş bile taşıdığımız oluyordu. Yukarıdan aşağı doğru müdürden şefe, şeften en altta bize gelen hızlı çalışma baskısı da vardı. Yukarıda filler tepişirken altta bizler, karıncalar eziliyoruz.

G.N: Sendikalı olan arkadaşlarınıza davalarında şahitlik yaptığınız için işten çıkarıldınız, fakat siz sendikalı değildiniz, neden sendikalı olmadınız?

S.E: Arkadaşların sendikaya üye olduklarını bilmiyordum. İşyeri sendikaya karşı olduğundan örgütlenme işleri gizli yürütülüyordu. Arkadaşlar arka arkaya işten çıkarıldıktan sonra sendikalı olduklarını öğrendik. İşten çıkarılan iki arkadaş öncesinde bana kendilerinin de işten çıkarılabileceğini söylediler ve öyle de oldu. “Şahitlik yapar mısın?” diye sordular. Ben de her zaman yanlarında olduklarını söyledim ve şahitlik yaptım. Duruşmadan bir gün önce de işten çıkarıldım.

Ben kendim sendikaya üye olmadım. İşten çıkarılan 15 arkadaşa sendikanın yeterince sahip çıkmadığını düşünüyorum. Avukat desteği sunmuşlar ama bence bu işler sadece avukat desteğiyle olacak şeyler değil. Sendika daha çok arkalarında dursaydı belki daha iyi bir faaliyet olabilirdi. Bu sebeplerden sendikaya üye olmayı düşünmedim ama sendikalı arkadaşlara her zaman yanlarında olduğumu söyledim. Cumhuriyet Gazetesi’nde sendika başkanının röportajında okudum. Yüz kişi sendikalı olduğu için Yurtiçi Kargo’da işten çıkarılmış. Bunu gazeteden öğreniyoruz. Bu yüz kişi çıkarılırken sendika neredeydi? Ne yaptı? Sadece avukat desteği ile olmaz bu işler. Ben bugün baroya gitsem o da bana avukat verir. Twitter’dan ben sesimi duyurdum. Binlerce insan sahip çıktı. Yüzlercesi avukat desteğinde bulunabileceklerini söyledi. Sendika işçilerin aidatlarıyla ayakta duruyor. Avukat desteğinden başka şeyler de yapmalıydı diye düşünüyorum. Ben tek başıma sesimi duyurmaya çalışıyorum.

G.N: Sözde işten çıkarma yasağı varken sen ve diğer arkadaşlarınız salgınn sürecinde işten çıkarıldınız. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

S.E: Bildiğim kadarıyla işten çıkarmanın belirli bir cezası var. Bu ceza büyük şirketler için hiçbir şey ifade etmiyor. İstedikleri gibi çıkarmaya devam ediyorlar. Parası olanlara yasak yok, kapının önüne koyuyorlar. Salgın falan dinlemiyorlar. Yurtiçi Kargo kesinlikle sendika istemiyor. Onun için gerekli parayı verip rahatlıkla işten çıkarıyorlar. Beni de hakkımı vermeden işten çıkardılar.

G.N: Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

S.E: Ben bireysel olarak tepkimi ortaya koydum ve bu işin gündeme gelmesini sağladım ama benden önce sendikalı olduğu için işten çıkarılan arkadaşlarla beraber görüşmeyi düşünüyoruz. Hep beraber ne yapılması gerektiğini konuşmamız lazım. Ortak bir karar alıp Yurtiçi Kargo’nun bu hukuksuz tavrını teşhir etmemiz gerekiyor. İşyeri önünde bir basın açıklaması olabilir. Başta sendika olmak üzere diğer emek dostlarının da bu mücadeleye omuz vermelerini bekliyoruz. Gerekirse kendim diğer arkadaşlarla bir sendika kurarım. Bu sendikada koltukta oturan kimse olmayacak, kimse oturmayacak, işçilerin kendileri olacak, böyle bir düşüncem var.

Haklarımızın, yaşamımızın güvencesi mücadelede!

0
Rize İkizdere'de taş ocağına karşı direnen kadınlar

Başka bir yazıda yine dikkat çekmiştim: Artık her şey bir “sorun” haline geldi. İstihdamdan, eğitimden, sağlıktan, kadından, çevreden (ve daha onlarcasını sayabiliriz), neden bahsedersek bahsedelim hemen devamına bir “sorunu” tamlaması ekliyoruz. Kapitalist sistemin kendisi artık sadece sorun üretiyor. Türkiye’nin ise bu noktada Tek Adam rejiminin burjuvaziye sunduğu imkânları da kullanarak çok daha saldırgan ilerlediğini söyleyebiliriz.

Bu yolda en büyük adım ise “güvencesizleştirme” ile atılıyor. Çünkü güvencesizleştirme, burjuvazinin o alanda kuralsızca hareket edebilmesini sağlıyor. Biz bir istihdam biçimi olarak güvencesizleştirmenin ne olduğunu çok iyi biliyor ve yıllardır insanca ücret ve çalışma koşullarında iş güvencesi için mücadele ediyoruz.

Bugün ise ne iş ne de bir gelir güvencesine sahibiz. İşsizlik oranının yüzde 28’lere vardığı, işbaşında olanların sayısının 2,7 milyon azaldığı, 177 bin işçinin Kod-29 gibi keyfi uygulamalarla işten çıkarıldığı bir süreçte herhangi bir iş ve gelir güvencesinin olmaması doğrudan bir sefalet düzenine işaret ediyor.

Bu uygulama, anayasal haklarımızı bile çiğniyor. Döhler, Bel Karper ve son olarak Adkotürk gibi fabrikalarda yıllarca süren mücadele sonrası sendikanın aldığı yasal yetkiyi işveren hukuksuzca yok sayabiliyor.

Öte yandan, güvencesizleştirmeyi yani “güvenceden mahrum bırakılmayı” her alanda yaşıyoruz.

Pandemi koşullarında bunun en hayati örneğini sağlık alanında yaşıyoruz. Yetersiz önlemlerle Covid-19’un hızla yayılımına izin verildi; aşıya erişim oldukça düşük düzeyde kaldı. Benzer süreç eğitim alanında da yaşanıyor. Gerekli önlem ve düzenlemeler sağlanmadığı, eğitim personellerinin aşılamaları tamamlanmadığı için yüz yüze eğitim etkin şekilde sağlanamıyor. Uzaktan eğitimin bilançosu ise Eğitim Bakanlığının kendi verilerine göre 2,4 milyon öğrencinin eğitime erişememesi oldu.

Kadınlar olarak da en temel hakkımızın, yaşam hakkımızın güvencesi tehdit altında. Kadınlara ve LGBTİ+lara karşı şiddetin önlenmesi konusunda birçok uygulamaya dayanak oluşturan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, erkek şiddetinin ve kadın cinayetlerinin önünü açıyor. Diğer yandan, pandemi koşulları, toplumsal cinsiyet eşitliğini gözetmeyen uygulamalarla zaten kadınları hem üretimde hem de ev içinde birçok güvenceden mahrum bırakmış durumda.

Örnekler saymakla bitmez, ama belki de tüm fütursuzluğu özetleyebilecek bir gelişme de doğanın kapitalizmin kâr hırsı karşısında maruz kaldığı talan. Rize İkizdere’deki İşkencedere Vadisi’ne Cengiz İnşaat tarafından yapılmak istenen taş ocağına karşı yöre halkının verdiği mücadele en temel güvencemiz için; doğanın, yaşam ve üretim alanımızın güvencesi için sürüyor. Taş ocağının açılacağı yer hem çay hem de bal üretim alanı, üstelik köylerin suyunun geldiği dere ve evler bu vadide bulunuyor!

Tüm bu talanlar, hak gaspları elbette birbirinden bağımsız değil, hatta her biri bir diğeri için burjuvazinin ve iktidarın elini güçlendiriyor. Çözüm ise bu sorun alanlarının her birini bir mücadele alanına dönüştürebilmekte. Ve bu mücadelelerin hepsini birleşik ve bağımsız bir sınıf mücadelesi perspektifinde birleştirebilmekte. Gelirimizin, haklarımızın, yaşamımızın, doğanın, geleceğin güvencesi bu mücadelede!

Kolombiya: Halk ayaklanmasıyla dayanışmaya!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Kolombiya’da yaşanmakta olan halk ayaklanmasına ilişkin bildirisi

Kolombiya’da işçi sınıfından, yerli halktan, köylülerden, siyahlardan, gençlerden ve kadınlardan oluşan yüz binlerce kişinin hükümetin emekçi karşıtı vergi reformu ve ekonomik paketi girişimine karşı başlattıkları ayaklanma 28 Nisan’dan beri sürmekte. Duque hükümeti açıkladığı reformu “geri çekmek” zorunda kaldı. Bu ilk zaferin ardından çağrıcı örgütler paketin tümüyle geri çekilmesi için, baskılara karşı ve Duque’nin çekilmesi amacıyla genel grevin süreceğini açıkladılar.

28 Nisan’da üç sendikal merkez (CUT, CTC ve CGT) ve Fecode’den (Öğretmenler Federasyonu) oluşan Ulusal Grev Yönetimi ulusal grev ilan etti. Bu çağrıya öğrenci örgütleri, yerli halk örgütü Minga ve çeşitli kent ve kır topluluğu örgütleri katıldı.

Grev, yönetimi aştı ve 28 Nisan’dan sonra da sürdü. Başlıca kentlerde kitlesel seferberlikler biçimini aldı. Seferberliklerin merkezi haline gelen Valle del Cauca bölgesinin başkenti Cali’de protestolar özellikle kitleselleşti ve caddelerin ve çevre bölgelere giden yolların kesilmesiyle grev tam bir yaygınlık kazandı. 4 Mart’ta da seferberlikler genel grev ve Cali, Bogota ve diğer önde gelen kentlerde cadde ve yolların kesilmesi biçiminde devam etti.

Bu devasa seferberlik karşısında Ivan Duque’nin sağcı hükümeti önce mücadeleleri yoğun bir askeri şiddetle bastırmaya çalıştı. Bu baskıların en ağırının yaşandığı Cali’de örgütler 30 göstericinin öldürüldüğünü, yüzlercesinin de yaralandığını ve tutuklandığını bildirdiler. Buna karşın hükümet, ne Cali’de ne de diğer kentlerde göstericileri sokaklardan çıkarmayı başarabildi.

Ve 4 Mayıs’taki kitlesel protestoların ardından hükümet geri adım atmak zorunda kaldı ve parlamentodan, birkaç gün önce sunduğu vergi reformu tasarısını oylamaya sokmamasını istedi.

Açlık paketi

Duque’nin ekonomik krizi ve dış borcu halka ödetmek amacıyla hazırladığı ekonomik açlık paketi, küçük esnaf ve köylülerin üzerindeki vergilerin artırılmasına; su, elektrik ve hatta cenaze hizmetlerinin yüzde 19 oranında vergilendirilmesine; temel gıda maddelerindeki katma değer vergisinin yükseltilmesine yönelik bir mali reformun yanı sıra taşeronlaşmayı ve emeğin esnekleştirilmesini içeren bir iş reformu ile sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesini daha da yaygınlaştıran bir sağlık reformu ve emeklilik yasasının değiştirilmesini içermekteydi. Finans sektörünün 2020’deki milyarlık gelirinin sadece yüzde 1,9’unu vergi olarak ödediği bir ülkede, bu reformla vergilerin yüzde 73’ünün kişilerden ve yalnızca yüzde 27’sinin şirketlerden toplanacağını Duque hükümeti bizzat açıklamış oldu.

Hükümet vergi reformu tasarısını geri çektiğini açıkladı ki bu, genel grevin en temel talebiydi (diğer taleplerin yanı sıra). Ardından, Hazine Bakanı Alberto Carrasquilla istifa etti. Bütün bunlar devasa halk seferberliğinin doğrudan zaferidir.

Öte yandan Duque hükümeti yıllardan beri köylülerin ve yerli halkın topraklarını kan ve ateşle elinden alıp toprak ağalarına, su ve doğal kaynaklar ile madenleri ise emperyalist çokuluslu şirketlere teslim etmekte.

Duque, ülke tarihinin en şiddetli yasadışı paramiliter baskı uygulamalarını gerçekleştiren Alvaro Uribe’nin adamıdır.

2019’da da Duque hükümetinin ve Hazine Bakanı Alberto Carrasquillo’nun patron ve emperyalizm yanlısı ekonomik politikalarına karşı büyük protestolar gerçekleştirilmişti.

Seferberlikler Duque’yi zayıflattı

İUB-DE’nin Kolombiya sempatizan seksiyonu Birleşik Kolektif, bu büyük halk seferberliğini destekledi ve ona etkin olarak katıldı. Son deklarasyonlarında şöyle denmekte:

“Devlet Başkanı Duque ve onun tüm görevlileri geçen haftaya kadar radyo ve televizyonlarda sert açıklamalar yapmaktaydılar, bugün ise halka göstermemek için yüzlerini saklıyorlar.”

Eski Liberal Parti, U Partisi ve Radikal Değişim gibi parlamentodaki kapitalist ve reformist partiler bazı yanlarıyla vergi reformu tasarısına karşı çıktılar. Bu arada Kilise ve patronların ekonomik örgütleri “canlı güçlerle ulusal diyalog kurulması” amacıyla “iyi niyetli çabalara” girişebileceklerini teklif ettiler. Aslında halk karşıtı reformları desteklemekle birlikte, şimdi “diyalog” yoluyla halk seferberliğini durdurma çabası içine girişmiş durumdalar.

Mücadele sürüyor ve ağır baskıyla karşı karşıya

Hükümetin vergi reformunu geri çekmesine karşın emekçi halkın ve gençliğin büyük bölümü ne Duque’ye ne de parlamentodaki partilere güvenmekte, bu nedenle de vergi reformunun geri çekilmesinden sonra da sokakları doldurdular. Zafer ayaklanmayı daha da güçlendirdi ve şimdi sokaklarda Duque’nin baskı güçleriyle çatışılmakta. Hükümetin askeri güçleri harekete geçirme girişimi başarısızlığa uğradı ve halk seferberliği tüm canice baskılara karşın durmadı.

2 Mayıs Pazar günü Cali sokaklarında şu bildiri dağıtıldı: “Cali ve Valle de Cauca’da… grevi destekleyen… biz toplumsal, öğrenci, sendika, yerli, halk, kadın, mahalle örgütleri… hükümetin Vergi Reformu taslağını geri çekme kararı karşısında ilk savaşı kazandık, ama Duque’nin İş Reformu, Sağlık Reformu ve Emeklilik Reformu’nu içeren TÜM reform paketi geri çekilmediği; öldürülen, yaralanan ve tutuklanan kişilerle ilgili adalet yerine getirilmediği… ve daha önemlisi Duque istifa etmediği sürece mücadeleyi kazanmış SAYILAMAYIZ… ve en önemlisi Duque istifa etmediği sürece Cali ve Valle del Cauca’da GREV sona ermeyecektir.”

Ulusal Grev Yönetimi (CUT, CTC, CGT ve Fecode) de vergi reformu tasarısının geri çekilmesinin ardından, “Hükümetin bu açıklamasıyla seferberlik durmayacaktır; sokaklardaki insanlar bu geri çekme duyurusundan daha fazlasını beklemektedir” açıklaması yaptı. Ve yeni bir genel grev ve 5 Mayıs Çarşamba gününden itibaren büyük seferberlik çağrısında bulundu.

Mücadelenin sürekliliği açısından, Cali’de toplanan Halk Meclisleri’ne olduğu kadar mücadelede yer alan tüm örgütlerin, yollarda barikat kuran gruplardan protestocuların ve halk meclislerinin demokratik katılımıyla, hükümeti ve reform paketini alaşağı edecek talepler bütününü ve mücadele yollarını tartışacak ve belirleyecek bir Ulusal Buluşma’ya gereklilik bulunmakta.

Önemli olan, tüm ekonomik paketin geri çekilmesi ve Duque’nin iktidardan indirilmesine yönelik olarak mücadelenin tüm ülke çapında sürmesidir. Aynı zamanda baskıların durdurulması, kentlerin askerileştirilmesine son verilmesi, nefret edilen özel polis güçlerinin (Esmad) dağıtılması, tutuklananların serbest bırakılması ve canice baskının sorumlularının tutuklanması ve cezalandırılması halen yürürlüktedir.

İUB-DE olarak Kolombiya halkıyla tam dayanışma içindeyiz ve en geniş uluslararası eylem birliğinin kurularak tüm dünyada Kolombiya büyük elçilikleri ve konsolosluklar önünde protestoların gerçekleştirilmesi çağrısında bulunuyoruz. İUB-DE olarak, Kolombiya halkının bu büyük isyanının zafere ulaşması için uluslararası destek ve dayanışma çağrısı yapıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

4 Mayıs 2021

Kapitalizm ve aşı: Bir apartheid rejimi

0
Aşıya yeterli erişimi olmayan Hindistan'da salgın tamamen kontrolden çıkarken, krematoryumlarda yer bulunamadığı için cesetler sokaklarda yakılıyor

Sık sık emperyalizmin yalnızca bir askeri müdahale sistemi değil, aynı zamanda ve hatta daha önemli olarak bir ekonomik üretim ve bölüşüm tarzı olduğunu, kapitalizmin gelişiminin zirve noktası olduğunu söyledik. Emperyalizmi oluşturan ve eşitsizlik ile sömürünün kaynağı olan ekonomik ilişkiler doğalarını, dünyanın içinden geçmekte olduğu mevcut aşı krizi karşısında gösterdiğinden daha iyi ortaya koyamazdı.

2021’de üretilen aşıların yüzde 60’ını, dünya nüfusunun yüzde 16’sını oluşturan ülkeler kullandı. Mart ayının sonuna geldiğimizde dünyada toplam 536 milyon aşı dolaşıma sokulmuştu; bunların yüzde 76’sı dünyanın en zengin 10 ülkesinde kullanıldı. Gelecek aylar ve yıllar için üretimi planlanmış aşıların yalnızca yüzde 40’a yakını, dünya nüfusunun yüzde 84’üne ayrılmış vaziyette. Bu yüzde 40’lık hacim için çeşitli bağımlı kapitalist ülke hükümetleri birbirleriyle ticari rekabetlere girmeye hazırlanıyor. Yine veriler gösteriyor ki 2021 boyunca yoksul ülkelerde yalnızca 10 insandan birisi aşılanmış olabilecek.

İngiliz emperyalizminin Güney Afrika’da kurduğu beyaz üstünlükçü, ırkçı apartheid rejimi, yerli siyah halkın ayrımcılığa uğratılmasına dayanıyordu. Küresel kapitalizmin bugün dünya nüfusunun aşılanması noktasında bina ettiği sağlık rejimi de bundan farklı bir nitelendirmeyi hak etmiyor. Bu bir apartheid rejimi çünkü emperyalizmin finans merkezlerinde yaşayanları aşılarken, bu finans merkezlerinin kârlarını yukarıda tutmak için sömürüye ve baskılara maruz bırakılan dünya nüfusunun ezici çoğunluğu için parasız aşı güvencesini bir hak olarak tanımayı kabul etmiyor.

Bilimsel öngörüler pandeminin sonlandırılabilmesi için dünya nüfusunun en az yüzde 70’inin aşılanması gerektiğini söylüyor. Bu, 10 milyar dozluk bir aşı üretimi demek. Ancak farklı aşılar geliştirmiş bulunan uluslararası ilaç firmalarının 2021 için açıkladıkları üretim hacmi toplamı 3 milyar düzeyinde.

Bunun tek sebebi uluslararası pazarda bir “aşı savaşı” yaratabilmek ve böylece kapitalist hükümetler arası rekabet ile aşı satışlarından devasa kârlar elde edebilmek. Bu barbar politika, Rus devrimci Lev Troçki’nin “eşitsiz ve bileşik gelişim” olarak tarif ettiği korkunç manzaraya yol açtı:  Bugün Kanada’da kişi başına 9, ABD’de kişi başına 7, Avrupa Birliği’nde ise kişi başına 5 aşı düşerken, yarısömürge ve bağımlı ülkelerin önemli bir çoğunluğu ilk aşılarını 2023’te alabilecek. İşte emperyalizmin yarattığı ve faydalandığı apartheid (ayrımcılık) rejimi tam olarak bu.

Bu bağlamda İşçi Demokrasisi Partisi’nin parçası olduğu sosyalist dünya partisi, dünya yoksulları ile işçilerinin sağlığı ve çıkarı adına, ölümcül sonuçları olan aşılar üzerindeki mülkiyet hakkının, yani patentlerin kaldırılmasını talep ediyor. İnsanlığın bilimsel ve kültürel gelişimi pandemiden yalnızca bir sene sonra birkaç farklı aşı geliştirmemize olanak sağladı ve küresel çapta sanayi ile dağıtım ağlarının kapasiteleri kullanılarak bu aşı herkese ulaştırılabilir.

İnsanlığın bu devasa adımı atabilmesinin önündeki tek engel, patentlerden sermaye birikimi sağlamayı sürdüren kapitalizmin kendisi.

Aşısız, desteksiz tam kapanma olmaz! Herkese ekonomik destek, acil aşı!

0

Türkiye’de nisan ayında 8,7 milyon test sonucu 1,5 milyon yeni vaka açıklandı. Bu, test yapılan her 100 kişiden 17,3’ünün pozitif çıktığı anlamına geliyor. Fikir vermesi için; ilk bir yılda bu oran 100 kişide 8,2 idi. Son bir ayda iki kattan fazla artış yaşamışız! Dünyada en fazla vaka ve ölüm yaşanan ABD’de bu oran 7,4. Hastalıktan kırılan Hindistan’da 6,6. “Kıskanç” Almanya’da 6,1. Esnafı “kan ağlayan” Japonya’da 4,9! Nisan ayında en az 8594 insanımız da Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Bu tabloya göre Türkiye’de nisan ayında her gün ortalama 50 bin kişi hastalığa yakalandı, her gün 286 kişi öldü.

İşte bu koşullar altında 30 Nisan’dan itibaren geçerli olmak üzere 17 günlük -aslında kapananların istisna, çalışmaya devam edenlerin çoğunlukta olduğu- bir “tam” kapanma kararı geldi. Salgında en az insani kaybı vermek, sürdürülebilir ve yönetilebilir bir sonuç elde edilmek isteniyorsa en az 28 günlük tam kapanma dışında bir yol olmadığı başta TTB ve benzeri meslek kuruluşları olmak üzere, konunun uzmanı kurum ve kişiler tarafından zaten ifade ediliyordu. İktidarın aldığı 17 günlük kapanma kararı sadece süresi bakımından değil kapsamı bakımından da gerekli kapanma ihtiyacını karşılamaktan uzak. En az 28 günlük tam kapsamlı kapanma!

Tam kapanmanın salgını sona erdirmek için bir yol olmadığı, sadece toplumsal bağışıklığı sağlayacak aşının nüfusun en az yüzde 70’ine yapılana kadar kayıpları en azda tutmak ve salgını yönetebilmek için bir zaman kazanma uygulaması olduğu bir gerçek. Eğer etkin aşılama olmazsa 17 günlük kapanma sonrası vaka ve ölüm sayılarının artması kaçınılmaz. Ne yazık ki Sağlık Bakanı “önümüzdeki iki ay aşı tedariki açısından zor geçecek” diyerek kapanma sürecine yaygın bir aşılamanın eşlik etmeyeceğini itiraf etmiş oldu. Öyle ki elde yeterli aşı olmadığı için mevcut iki aşı arasındaki süreler dahi dört haftadan sekiz haftaya uzatıldı. Tam kapanma ancak etkin ve yaygın bir aşılamayla anlam kazanabilir. Derhal herkes için etkin, yaygın, acil aşılama!

Herkese ekonomik destek sunmadan kapanma olmaz. Başta işçiler, emekçiler, küçük esnaf olmak üzere tüm toplum kesimleri, borçlandırarak değil karşılıksız olarak desteklenmeli. Hiç kimse gelirsiz, aç ve açıkta kalmamalı. Herkese gelir güvencesi!

Salgın, ekonomik kriz ve kapanmalar bahane edilerek işten çıkarma, ücretsiz izin, hileli iflas uygulamalarına izin verilmemeli. İşten çıkarma, Kod-29 dahil, hiçbir bahane ve gerekçe söz konusu olmadan, gerçekten yasaklanmalı. Ücretsiz izin uygulamasına son verilmeli. İşsizler için yeniden iş bulana kadar en az asgari ücret düzeyinde destek ödemesi yapılmalı. Çalışma saatleri ücrette kesinti olmadan kısaltılmalı, on milyonu aşkın işsize iş sağlanmalı. Herkese iş ve iş güvencesi!

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ultra zenginler salgına ve ekonomik krize rağmen servetlerine servet kattılar. Buna rağmen bu ultra zenginler işsizlik fonunu kullanmaya, devletten her türlü teşviki ve desteği almaya, Yap-İşlet-Devret (YİD) gibi ödeme garantili projelerle, kollarını oynatmadan, milyarları kasalarına indirmeye devam ediyorlar. İşsizlik fonunun işçiler dışında kullanımına hemen son verilmeli! Bütün YİD projeleri derhal ve tazminatsız kamulaştırılmalı, yeni YİD projelerine izin verilmemeli! Ultra zenginlerden servet vergisi alınmalı! Kamu kaynakları emekçiler ve üretim için kullanılsın!

Salgın nedeniyle sağlık emekçileri en ön safta hayati bir mücadele veriyorlar. Sağlık emekçilerinin ücretleri artırılmalı, çalışma şart ve koşulları düzeltilmeli, başta emeklilik olmak üzere tüm sosyal hakları iyileştirilmeli. Covid-19, illiyet bağı aranmaksızın, derhal meslek hastalığı olarak kabul edilsin!

Emeklilik yoksulluk ve çaresizlik olmaktan çıkarılmalı. En düşük emekli maaşı asgari ücret düzeyine çıkarılsın! Asgari ücretin yoksulluk ücreti olmasına son verilsin. İnsan onuruna uygun asgari ücret istiyoruz!

İfade ve örgütlenme, toplantı ve gösteri hakkı olmadan yukarıda sıralananlar dâhil hiçbir hak ve özgürlük talebi işlerlik ve süreklilik kazanamaz. Sendika düşmanlığına son verilsin. Örgütlenme suç değil haktır. Basın, yayın, propaganda önündeki tüm engeller kaldırılsın. Antidemokratik uygulama ve yasaklara hayır! Siyasal demokrasinin önü açılsın!

Kod-29 kaldırıldı mı?

0

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) “işçinin ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranışı nedeniyle fesih” anlamına gelen Kod-29’u 1 Nisan itibarıyla kaldırdı, yerine Kod-43, Kod-44, Kod-45 gibi yeni kodlar yayınladı. Ancak bu kodlar seçildiğinde de işten çıkarılan bir çalışan, kıdem ve ihbar tazminatını alamıyor ve işsizlik ödeneğinden de yararlanamıyor.

Kod-29 nereden çıktı?

Pandeminin ekonomik etkilerini azaltmak amacıyla 17 Nisan 2020’de, yani geçen sene tam da bu zamanlar, işten çıkarma yasağı ilan edilmişti. Kod-29, normalde İş Kanunu’nda çalışanların patrona veya diğer çalışanlara küfür, taciz gibi ahlak ve iyi niyete aykırı davranışları sonucu işveren tarafından fesih yapıldığında istisnai bir kod iken, son bir yıl içinde işten çıkarmaların hızla devam etmesi “Kod-29 mucizesi” ile mümkün oldu. Öyle bir sistem kuruldu ki, işten çıkarmalar yasak, ama savunma almadan, hesap sormadan, tazminatsız kapının önüne koymak değil! Çünkü yasaklanan tazminatlı işten çıkarma, kural haline gelen ise “ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranış”la işten kovulma oldu. Sonuç: Son bir yılda 177 bin işçi Kod-29 ile tazminatsız olarak kapının önüne koyuldu. Bu, günde 500 kişi demek!

Kod-29 ile işten çıkarılanlar kıdem ve ihbar tazminatlarını alamadılar. İşsizlik ödeneğinden faydalanamadılar, yeni iş ararken de hırsız, tacizci muamelesi görerek iş bulamadılar. Peki bu insanlar ne yaptılar? İstatistiklerde bir rakam haline gelip uzay boşluğunda kaybolmadılar; hakları için, ekmekleri için ses çıkardılar, direnişe geçtiler. Kod-29 ile işten atılan PTT Kargo-Sen emekçileri her hafta PTT önünde eylem yaptılar. Antep’te fabrika önünde eylemlerini sürdüren Yasin Kaplan Halı ve Güven Boya işçileri, fabrika yönetimi hakkında suç duyurusunda bulundular. Çorum Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Ekmekçioğulları’nda çalışırken Kod-29 ile işten atılan işçilerden yedisi açlık grevine başladı. Migros’un, Kocaeli’nin Çayırova ilçesindeki deposunda çalışan işçiler, Döhler gıda şirketinin Karaman’daki fabrikasındaki işçiler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZENERJİ ve İZELMAN şirketlerinde çalışan emekçiler haklarını aramaya devam ettiler.

İşçi direnişleri arttıkça, Kod-29 ile atılan işçiler mücadelelerini birleştirdikçe, bu birleşmeden rahatsız olan iktidar çözümü Kod-29’u kâğıt üzerinde kaldırmakta buldu. Sanki asıl sorun işten çıkarma keyfiyeti değil de SGK koduymuş gibi Kod-29 kaldırıldı, yerine artık 42-50 arası benzer işlevi gören yeni bir sürü rakam var! Peki bu kandırmaca ekmeğine el koyulan, tazminatı gasp edilen ve Kod-29’a karşı birleşmiş işçi sınıfını durdurmaya yetecek mi? İşçi ve emekçiler olarak, işten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, işverenin keyfiyetine göre kullandığı Kod-29 türevi tüm uygulamaların engellenmesi ve Kod-29 ile işten çıkarılanların işe geri alımı için mücadeleye devam edeceğiz!

Bedaş işçileri düşük zam teklifine karşı iş bıraktı

0

Bir süredir toplu iş sözleşmesi görüşmeleri yapılan ve sonuç alınamayan BEDAŞ’ta işçiler yüzde 6’lık zam teklifine karşı iş bıraktı.

Cengiz Holding’e ait BEDAŞ ile Tes-İş arasında yapılan TİS görüşmeleri, bir sonuç çıkmaması sonrası Yüksek Hakem Kurulu’na (YHK) taşındı. YHK sözleşmeyi ilk altı ay yüzde 6, ikinci altı ay ise yüzde 5 zam olacak şekilde sonuçladı. Enflasyon oranın bile altında kararlaştırılan bu zam sonrası işçiler 30 Nisan’da iş bırakarak eyleme geçtiler.

Pandemi nedeniyle sektörde alınan grev yasağını bahane olarak gösteren BEDAŞ yönetimi, işçileri yevmiyelerini kesmek ve şirketin uğradığı zararı kendilerinden tahsil etmekle tehdit ediyor. Ancak “Alın terimi ver” diyen işçiler, dayatılmaya çalışılan sefalet ücretine karşı mücadele etmekte kararlı. Grev yasağı nedeniyle eyleme ara veren Tes-İş, işçilerin mücadeleyi sürdürme kararlığı ve baskısı sonucu BEDAŞ yönetimi 6 Mayıs Perşembe gününe kadar masaya oturmak için bir görüşme çağrısında bulunmazsa, iş bırakma eylemine devam edeceklerini ve mücadeleyi sürdüreceklerini belirtti.

BEDAŞ’ta yaşananlar patronların krizi nasıl fırsata çevirdiğinin bir örneği. Devletten birçok teşvik ve vergi affı alan Cengiz Holding, pandemi yasaklarını bahane ederek işçilerin mücadelesini engellemeye ve işçileri sefalet ücretine mahkûm etmeye çalışıyor. Rize İkizdere’de Jandarma eşliğinde doğa katliamı yapan, birçok ihale alıp servetine servet katan bu holding, BEDAŞ’ta daha çok para kazanmak için elinden geleni yapmakta. Tüm bu süreçte elektrik şirketlerine yapılacak 3 milyar TL’lik yardımın da faturalar aracılığıyla işçi ve emekçilere yüklendiğini akılda tutmak gerek.

Patronlara onca imkân yaratılırken pandemide alınan yasaklardan muaf tutulan, yeterli önlem alınmadığı için birçok iş kazası ve cinayeti gerçekleşen BEDAŞ’ta işçilerin düşük zam teklifine karşı başlattıkları ve hakları olan, insan onuruna yaraşır bir ücret için verdikleri mücadeleyi destekliyoruz. Bu mücadelenin, Cengiz Holding’in ve diğer patronların kâr hırsıyla işçi ve emekçilere dönük saldırılarına karşı verilen mücadelenin bir parçası olduğuna inanıyoruz.

Tereddüt aşıya mı, iktidara mı?

0

Başlığa aldanıp bu yazının aşı karşıtlığını övdüğünü, türlü komplo teorilerine yer verdiğini sanan okuyucuyu uyarmak isterim. Bu yazı/yazar/gazete aşı karşıtı değil. Bilakis aşının toplumun en yoksul kesimlerine en öncelikli, hızlı ve yaygın şekilde ulaştırılmasını temel bir sınıf politikası olarak görüyor ve savunuyoruz. Dünyada ve Türkiye’de işçi ve emekçilerin aşıya ulaşmasını engelleyen/geciktiren aşı patent uygulamalarına derhal son verilmesini istiyoruz. Komplo “teorileriyle” ise zaten işimiz olmaz. Kapitalizmin anarşik, kandırmacalı, kaotik yapısını bilen komploculukla vakit kaybetmez.

Yine de söylemeden geçmeyelim; en büyük “komplo”, komploculuğun bizatihi kendisidir. Gerçek sorun ortada dururken (salgın, aşı, patent, hastalanan/ölen milyonlar, krizi fırsata çeviren bir avuç ultra zengin…), buna karşı acilen harekete geçmek gerekirken (tam kapanma/destek, patente son, herkese acil aşı, ultra zenginlerden servet vergisi alınsın, kamu kaynakları kaynağın sahibi olan emekçilerin hizmetine…), bunların hiçbirini görmeme, dert etmeme örneğinde olduğu gibi…

Türkiye nüfusunun iki katı insan hastalanmış ve Bursa nüfusu kadar insan ölmüşken, hâlâ “hastalık yalan, salgın kapan, aşı plan” demek insanların vergileriyle ayakta tuttuğu devletlerden, hükümetlerden yaşam hakkı talebinden vazgeçmesi anlamına geliyor. Hangi kapitalist devlet, hükümet toplumu böylesine apolitik bir pozisyona itecek komplocular istemez? Öyle ya tam sağlık koruması, iş güvencesi, gelir desteği, etkin aşı isteyeceği yerde “hastalık/salgın/aşı hepsi yalan” diyerek böyle boş gevezelik yapanlar olunca iktidarlar için 84 milyonu sorumlu ilan etmek ve sorumluluktan kurtulmak çocuk oyuncağı olsa gerek.

Her şeyde bir şey olduğuna iman etmiş, hiçbir zaman konunun/sorunun kendisiyle ilgilenmemiş komplocu yararsız zihinleri bir kenara bırakalım. Covid-19 gibi hayati bir virüse karşı toplumun azımsanmayacak bir kesiminin, aşı sınırlı ve yetersizken, aşı tedarikinin hızlıca sağlanmasını ve aşılamanın yaygın şekilde yapılmasını talep etmek yerine aşı tereddüdü yaşıyor olmasının nedeni bizatihi kapitalist hükümetlerden kaynaklanıyor. Türkiye’yi örnek alalım. Salgının başından bu yana süreç hiç şeffaf olmadı, halen de değil. Verilen bilgiler yanıltıcıydı, eksikti, kısmiydi. Halen de öyle. Çözüm ve tedbir noktasında sunulan öneri ve kurallar “lebalep” çiğnendi. Sonuç olarak, sıra aşıya geldiğinde insanlar ortada 13 aydır yaşanmış bunca belirsizlik ve şüpheyle “tereddüt” içine girdiler. Çok açık ki tereddüt aşıdan öte iktidarın güven vermeyen politika ve uygulamalarından kaynaklanmakta. Bunu aşmanın yolu, TTB gibi saygın meslek örgütlerinin öncülüğünde, herkesin güven duyacağı tam yetkili ve etkin bir bilim kurulu oluşturarak sürecin yönetilmesidir. Başta aşı tereddüdü olmak üzere birçok sorun bu şekilde aşılacaktır.

Tam kapanma da fiyasko çıktı! Salgının ve krizin faturasını emekçiler ödemeyecek!

0

Saray rejiminin salgın yönetimi ülkeyi öyle bir noktaya getirdi ki, yeni vaka sayılarında dünyada zirveye yerleştik. Ülkelerin nüfusları dikkate alındığında, yani 1 milyon kişi başına düşen vaka sayılarında, nisan ortasına gelindiğinde Türkiye Avrupa ve ABD ortalamasının iki katına, dünya ortalamasının da yedi katına çıktı. Baskılanmış ölüm sayılarında bile her gün yeni rekorlar kırmaya başladık. Cephanedeki aşısı tamamen biten ve halk sağlığından ziyade yaz döneminde turist gelmeyeceği korkusuyla harekete geçen Saray yönetimi, 26 Nisan kabine toplantısının ardından, başta sağlık örgütleri olmak üzere pek çok kesimin talebi olan “tam kapanmaya” gidileceğini duyurdu.

Erdoğan’ın “tam kapanmaya” gidileceğini açıklamasının ardından bir an için gerçekten de salgın karşısında ciddi önlemler alınacağı ve halk sağlığının ekonomiden öncelikli hale geldiği havası oluştu. Ne var ki, Saray’ın “tam kapanmadan” ne anladığı İçişleri Bakanlığı genelgelerinin yayımlanmasıyla ortaya çıktı. Sadece gündelik yaşamın devam etmesi için çalışmaya devam etmesi zorunlu olan sektörler değil, üretim, imalat, inşaat alanlarındaki tüm sektörler istisna içerisinde yer alıyordu. DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) hesabına göre kapanma kapsamına çalışanların sadece yüzde 17’si giriyordu. Söz konusu olan “tam kapanma” adı altında, ucube, bilimsellikten uzak kısmi önlemlerin biraz daha genişletilmesiydi.

Dahası, Erdoğan’ın “tam kapanma” konuşmasında, kapanma süresince halka verilecek sosyal desteklere dair tek bir cümle bile yoktu. Kısmi, gündelik işlerde çalışanlar, milyonlarca esnaf bir kez daha açlığa, kendi başının çaresine bakmaya terk edildi. Salgının başından bu yana halkına en az sosyal destek yardımı yapan üç ülkeden birisinin Türkiye olduğu düşünüldüğünde, Saray’ın bu tutumu hiç kimse için şaşırtıcı olmadı. Dolayısıyla, ülkenin kaynaklarını salgınla mücadele ve bu süreçte emekçi halkı desteklemek için kullanmak yerine yandaş zümresine, patronlara ve çokuluslu şirketlere yağmalatan Saray yönetiminin tutumunda herhangi bir değişiklik yok. Tam da bu nedenle, “tam kapanma” döneminde bile üretimde çarklar dönmeye, salgın bir işçi sınıfı hastalığı olmaya devam ediyor.

Bu vahim tablo, aşı tedarikinde bitmek bilmeyen skandallarla derinleşiyor. “Tam kapanma” döneminde aşılanmanın daha da hızlanması gerekirken, Sağlık Bakanı eldeki aşının tükendiğini ve önümüzdeki iki ay boyunca da aşı gelmeyeceğini itiraf ediyor. Bugüne kadar verdiği sayılarla ülke nüfusunun çoktan aşılanmasını sağlaması gereken Bakan, sonbaharda “aşı bolluğu” yaşanacağını belirterek teselli armağanı sunmayı da ihmal etmiyor.

Saray yönetiminin içinde bulunduğu derin çürüme, yolsuzluk, çapsızlık ve çöküntü halinin en ağır sonuçları salgın yönetiminde yaşanıyor. Ne var ki, diğer alanlarda da tablo çok farklı değil. Ekonomide, hükümetin sorumlusu olduğu yıkımın, krizin tüm faturası emekçilere kesiliyor. Merkez Bankası’nın yüz milyarlarca liralık rezervini iktidarının ömrünü bir süre daha uzatabilmek için yok eden, Yap-İşlet-Devret projeleriyle hazine bütçesini yandaş müteahhitleri için yağmalayan Saray yönetimi on milyonları işsizliğe, ücretsiz izne, Kod-29 uygulamalarına mahkûm ediyor.

Tek Adam rejimine karşı kitlelerin hoşnutsuzluğu her geçen gün artıyor. İkizdere’de Cengiz Holding’in talanına karşı canı pahasına direnenler, ülkenin dört bir tarafında sendikalaşmak için harekete geçen ve Kod-29 saldırılarına, polis saldırılarına rağmen direnişini sürdüren emekçiler, İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyen kadınlar ve LGBTİ+lar, demokratik bir üniversite ve güvenli gelecek için örgütlenen öğrenciler bu mücadelenin öncüsü konumundalar. Baskı ve sömürü rejiminden kopuşu bu mücadelelerin birleştirilmesi ve zaferi sağlayacak. Bu sayede salgının ve ekonomik yıkımın faturasını emekçiler değil, krizin sorumluları ve patronlar ödeyecek.

Bu mücadelenin önündeki en büyük engellerden birisi sendikaların, emek örgütlerinin ve sol hareketin geniş kesimlerinin ortak bir eylem programıyla birleşik mücadelenin örülmesinden özenle kaçınması. Sendika yönetimleri 1 Mayıs sürecinde dahi ortak bir eylem planı çıkarmaktan, sınıfın temel taleplerini gündemleştirmekten imtina ettiler. Sol hareketin önemli bir kesimi ise umudunu seçimlere bağlamış durumda veya kendi sekter, gündelik çalışmalarını devam ettirmekte. İhtiyacımız olan bu anlayışlardan daha fazla vakit kaybetmeden koparak, sürmekte olan mücadelelerin zaferi için en geniş dayanışmayı örmek ve ortak bir eylem planıyla rejimin baskı ve sömürü politikalarına karşı mücadeleyi büyütmektir.

İkizdere direniyor!

0

Rize İkizdere’de yapılmak istenen taş ocağına karşı direniş sürüyor. Yerel halkın doğasına cesaret ve özveriyle sahip çıktığı bu direniş, Türkiye’nin her noktasını talan edenlere karşı hepimize örnek olmakta.

İkizdere taş ocağı ihalesini alan firma iktidardan en çok nemalanan inşaat şirketlerinden olan Cengiz İnşaat. Özellikle Karadeniz Bölgesinde birçok liman, hidroelektrik santrali ve otoyolun bu firma tarafından yap-işlet-devret modeliyle yapıldığı görülüyor. Sadece doğayı kâr amaçlı katletmekle kalmayıp hazineden de garantiler alarak cebimizi de sömürüyorlar. Bölgede planlanan tüm taş ocakları bittiğinde 420 futbol sahası kadar bir ormanlık alanın şantiyeye dönmesi bekleniyor. Çok açık ki Karadeniz’in tüm doğası özelleştirilmiş ve 3-5 inşaat patronunun kâr etmesi pahasına yok ediliyor.

Bölgedeki köylüler jandarmanın ve iş makinalarının karşısına çıkarak açıkça bölgelerinde taş ocağı istemediklerini bildirdiler. Kendilerini ağaçlara zincirleyen köylülerin kaybedecekleri tek şey doğaları ve onu da bırakmamak için sonuna kadar savaşacaklarını söylüyorlar. Gözaltı ve jandarma baskısıyla yılmayan bölge halkının direnişi sürerken Cengiz İnşaat’a Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı 11. Bölge Müdürlüğü tarafından ikinci bir taş ocağı açılması için izin verildiği belgelendi.

Arkasına iktidarı ve onun kolluk güçlerini alan Cengiz İnşaat’a karşı doğaları ve yaşam alanları için savaşan bölge halkının haklı mücadelesinin yanındayız. Onların da tek istedikleri seslerini duyurmak ve bu direnişe desteğin artması.

İkizdere’deki kâr amaçlı doğa katliamı Türkiye’nin dört bir köşesinde gerçekleşmekte olan çevre felaketlerinden yalnızca biri. Bir avuç patronun kârı için hem doğayı hem merkezi hazineyi sömürenlere karşı birlikte ve kitlesel mücadele etmekten başka bir yol yok.

Bölgedeki maden, ocak ve santral inşa faaliyetleri derhal durdurularak çevre katliamına son verilmeli ve bölgedeki tüm hidroelektrik santralleri ve taş ocakları derhal tazminatsız olarak kamulaştırılmalıdır. Cengiz İnşaat Karadeniz’den defol!

Saray’ın salgınla sınavı

0

Pandemi süreci; halk sağlığından ekonomi yönetimine ve demokratik haklara dek büyük bir sınıfsal yarılma yaratarak kitlelerin sorunlarını ve bu sorunlar karşısında iktidarların niyet ve tercihlerini çok net bir biçimde ortaya koydu. Yani bu süreçte sadece sorunlar ve eksiklikler değil; niyetler de açığa çıktı. Ortaya çıkan tablonun doğrudan sorumlularının insan hayatına değil, sermaye sınıfına hizmet eden iktidarlar olduğu, milyarlarca insanın bu iktidarların bilinçli tercihleri ve izledikleri politikalar sonucunda hayatını kaybettiği; açlığa ve yoksulluğa mahkûm edildiği artık yalnızca bunun üzerine kafa yoranların değil, milyonlarca insanın gerçeği ve malumu.

Salgın sürecinde Saray’ın tercihlerinin bilançosu ise oldukça ağır. Her gün yüzlerce kişi salgın nedeniyle hayatını kaybederken, yaşamak için en temel gelirlerinden olan milyonlarca insan sonu belirsiz bir sefaletin derinliklerine itilmiş durumda. Lebalep kongrelerin, cenazelerin sorumlusu kitlelermiş gibi şimdi de herhangi bir ekonomik, sosyal destek sunulmaksızın ve gecikmiş bir biçimde ilan edilen “tam kapanma” ile kitleler açıkça açlığa, yoksulluğa ve ölüme terk ediliyor. Ki bu sözde tam kapanmada bulaşın asıl kaynağı olan fabrikalar kapanmayacak, çarklar dönmeye devam edecek; inşaat, imalat veya havacılık gibi zorunlu olmayan sektörler çalışacak. Bir yılı aşkın zaman geçmesine rağmen yaygın aşılamayı sağlayamayan, sağlık çalışanlarının tükenmesine yol açan, bunun yanında binlerce kapalı işletmeye, işini kaybeden kesimlere hiçbir destek sunmayan (vatandaşına sağladığı ekonomik destek konusunda dünyanın sondan üçüncüsü durumunda) iktidar salgından başarı hikâyesi çıkarmaya çalışıyor!

Ne var ki bu tablo karşısında Saray yönetimi inandırıcılıktan oldukça uzak; ne sermaye sınıflarına ne de onu destekleyen tabanına eskisi gibi güven telkin edebiliyor. Tam da bu nedenle uzunca bir süredir kendisine yapılan tüm eleştirileri, çıkan tüm çatlak sesleri ve muhalefet eden herkesi olabildiğince baskıcı yöntemler ve antidemokratik uygulamalarla zapturapt altına almaya çalışıyor. Uzunca bir süredir tespit ettiğimiz gibi çözüm üretemeyen iktidar, zayıflayan hegemonyasını sopa ile tesis etmeye çalışıyor.

Salgın bu açıdan bir fırsat tabii; ekonomi yönetimine, faiz ve enflasyona, Merkez Bankası işleyişine ilişkin politikaların faturası -başta 128 milyar dolar olmak üzere- emekçi halkın hanesine yazılıyor. Havalimanı kiralarının iptal edilmesi, enerji şirketlerine 3 milyar TL’lik para yardımı yapılması, İkizdere gibi doğal alanların beşli çeteye peşkeş çekilmesi, belediyelerde yapılan insan ticareti tam da salgını fırsata dönüştüren bilinçli tercih ve kötülüğün somutlaşmış halleri.

Bunun karşısında “128 milyar dolar nerede” pankartları polisiye önlemlerle yasaklanıyor, Halk Ekmek büfelerinin kapatılması için amansız bir mücadele veriliyor, seçilmiş milletvekilleri hukuka aykırı gerekçelerle hapse atılmaya devam ediliyor, salgın bahane edilerek 1 Mayıs engellendiği gibi, onun etrafında yapılacak afiş, sticker asma, basın açıklaması yapma gibi en temel demokratik haklar oldubittiye getiriliyor. Nitekim işçi ve emekçilerin bir araya gelmesine dönük öfke ve tahammülsüzlüğün boyutları 1 yıl içerisinde Kod-29 ile işten atılan işçilerin sayısına bakılarak anlaşılabilir. Pandemi nedeniyle işten çıkarmanın yasak olduğu 2020’de 177 bin işçi “Kod-29” maddesi kullanılarak işten atıldı, yani örgütlenmeye, sendikalaşmaya, mücadele etmeye çalışan işçiler yüz kızartıcı suç ile yaftalanarak çalışma hakları ellerinden alındı, açlık ile cezalandırıldı.

Bütün bu tablo karşısında, bugün içinde bulunduğumuz durumun iktidarın dış politikadan ekonomiye, sistemin genel işleyişinden salgın yönetimine bilerek ve isteyerek yapıp ettiklerinin, “benden başka herkese yasak” keyfiliğinin sonuçlarını yaşadığımızı söylemek mümkün. İktidar buna itiraz eden herkesi açlıkla, sefaletle, yaşayan ölülükle terbiye etmeye çalıştığı bir politika izlemeye çalıştı. Ancak ne var ki bu keyfiliğin, beceriksizliğin, başka bir deyişle tercihlerin geniş kitleler nezdinde açığa çıktığının, işlemediğinin, korkutamadığının emarelerini görüyoruz. İkizdere’de toprağına sahip çıkan köylüler, Kod-29 ile atılıp işine ve sendikalaşma hakkına sahip çıkan işçiler, İstanbul Sözleşmesi ile yaşam haklarını savunan kadınlar, LGBTİ+lar direnmeye devam ediyor ve edecek… Muhalefet partilerinin basiretsizliği, sendika yönetimlerinin pasifliği, emek örgütlerinin önderliklerinin sessizliğine rağmen yeni mücadeleler ortaya çıkıyor, çıkacak. İçinden geçtiğimiz sürecin ağırlığı ve 1 Mayıs ve sonrasındaki süreç, biz emekçiler için bir fırsat. Artan baskılara ve derinleşen sefalete karşı ortak bir eylem planıyla harekete geçmeli, mücadelemizi büyütmek için dayanışmayı güçlendirmeliyiz.

Berlin’de 1 Mayıs 2021

0
"Sendikalar ve ücretler için çalışanlar harekete geçin!"

Bugün Almanya’nın bulvar basınına bakarsanız, gösterişli başlıklarla birlikte Berlin sokaklarında ateşe verilmiş çöp tenekeler ve etrafında koşan polis ekipleri göreceksiniz. 1 Mayıs’a katılan çeşitli örgütlerin taleplerine sahne vermek yerine, on binlerce insanı apolitik ve şiddet eğilimli göstermeyi tercih ediyorlar. Peki, gerçekten öyle miydi?

Berlin’deki 1 Mayıs işçi sınıfının uluslararası mücadele günü, geleneksel olarak sabah saat 11’de büyük sendika konfederasyonun (DGB-Alman Sendikalar Konfederasyonu) yürüyüşüyle başlar. Biliminsanları tarafından açık havada koronavirüsün bulaşma riskinin neredeyse sıfır olduğunun söylenmesine karşın, sendika bürokrasisi bu sene ikinci defa pandemiyi bahane ederek yürüyüş çağrısı yapmamaya karar verdi. Altı milyona yakın üyeye sahip olan DGB böylece işçilerin özellikle pandemi döneminde artan sorunlarını hiçe saydı. Sağlık sektöründeki çalışanların düşük maaşlarını, personel eksikliğini ve sınırsız iş yükünü DGB’nin hazırladığı online programı izleyerek protesto etmemizi beklemişler.

Enternasyonal’de söylendiği gibi, “bizleri kurtaracak olan, kendi kollarımız” olduğu için, sendika içindeki kitlesel baskıyı bizim örgütlememiz lazım. Buna bir başlangıç olarak geçen sene “Direnişçi Sendikalar İçin Ağ” (VKG-Vernetzung für kämpferische Gewerkschaften) diye bir grup kuruldu. Sendikalar içindeki solcuları bir araya getirmeyi ve kitleden bürokrasiye karşı bir baskı oluşturup, sendikaları harekete geçirmeyi hedefleyen bir grup olarak, geleneksel sendika yürüyüşünün iptal edilmesini kabul etmedi. Çeşitli sol gruplarla birlikte bu görevi üstlendiler ve 2000 katılımcıyı aşan bir kitle şehrin merkezinden, Kreuzberg’teki Urban hastanesine kadar yürüdü. Konuşmacılar arasında metal işçileri, Berlin-Boğaziçi Dayanışma Grubu, Alman ve göçmen sosyalist gruplar vb. vardı.

Yürüyüşe katılanların arasında mor yelekli, ellerinde imza listesi taşıyan insanlar da vardı. Bu gönüllü aktivistler marttan beri her eylemde, sokaklarda ve meydanlarda bir referandumun gerçekleştirilebilmesi için imza topluyor. Eğer hazirana kadar 175 bin geçerli oy toplanırsa, Berlin eyaletinde tarihsel bir referandum gerçekleşecek. “Deutsche Wohnen & Co enteignen” kampanyası 3000 ve daha fazla evi sahiplenen büyük şirketleri kamulaştırmak istiyor. Buna Alman anayasası bile izin verirken, özellikle iki hafta önce Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırılan “kira üst sınırı” kuralı kampanyaya hız verdi. Berlin’deki kira sorunu uluslararası medyada dahi işlenen bir konuya dönüştü ve burada yaşayanların çoğunluğu büyük ev sahiplerini kamulaştırmaya gayet olumlu bakıyor. Bunu 1 Mayıs’ta zenginlerin villalarından oluşan mahallesine (Grunewald) giden ve 10 bin kişiyi kapsayan bir bisiklet eylemi bir daha gösterdi. Birkaç seneden beri kira protestolarının bir şekli olarak düzenlenen bisiklet turu, ev sahiplerinin yaşadığı mahalleye gidip, protestoyu onların kapılarına taşımayı hedefliyor. Böylece taleplerimizi sadece biz bize değil, asıl eleştirdiğimiz insanlara göstermemiz hedefleniyor.

Temel ihtiyaçları savun – Kamulaştırma için diren

Ama gün henüz bitmedi. Şehrin turistik merkezi ve villa mahallesini arkamıza bırakarak, çoğunlukla göçmenlerin yaşadığı Neukölln mahallesine dönelim. Sabahki rahat sendika yürüyüşüne geleneksel bir alternatif olarak, akşamki “Devrimci 1 Mayıs Yürüyüşü” 1987’den beri Kreuzberg ya da Neukölln’de radikal sol tarafından düzenlenirdi. Bu sene antifaşist göçmenler tarafından yeni kurulmuş “Migrantifa” (“Migrant” = göçmen, + “Antifa”[şist]) örgütü tarafından gerçekleştirildi. Çeşitli sol gruplar da ana sloganı “Yallah Klassenkampf” (Yallah sınıf mücadelesi) olan protestoya katıldı. Akşam saat 17’de mahallenin merkezinde bulunan meydan Hermannplatz’da 25 bin kişiyi kapsayan eylem başladı. Pandemi kurallarına istisnasız herkes maske takarak uyudu, insanlar arasında 1,5 metre mesafe tutmak ise mümkün değildi çünkü polis her taraftan eylemi sıkıştırdı. Az sonra, tutulmamış mesafeyi bahane ederek, polis eyleme biber gazıyla ve sopalarla saldırdı ve yolun ortasında yürüyüşün sonunu ilan etti. 260 kişi gözaltına alındı. Bu duruma tepkisini gösteren bir iki kişi çöp tenekelerini yakmaya başlamış ama kimseye bir zarar verilmedi.

Zarar verilmiş olanlar bizim demokratik haklarımızdı. Legal bir yürüyüş en başından beri polis tarafından taciz edildi, sonra da bazı medya organları tarafından tamamen apolitik ve yanlış bir şekilde yargılandı. Irkçılığı, cinsiyetçiliği, kapitalizmi ve faşizmi protesto etmek için dün sokağa çıktık ve devletin şiddetine maruz kaldık. Aynı zamanda artık her hafta bütün Almanya’da sağcılar ve komplo teoriciler sokağa çıkabiliyor, maskesiz ve mesafesiz dolaşıyorlar ve polis çok nadir müdahale ediyor.

Ama iyi ki işçi sınıfının mücadeleleri bir günle kısıtlı değildir. Her işyerinde, her home ofis’te, her meydanda direnişimiz ve dayanışmamız devam edecek. Ekmek, adalet, özgürlük ve sosyalizm için!