Ana Sayfa Blog Sayfa 39

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden Nevzat Aydın’a açık veda mektubu

0

Nevzat Aydın’ın Yemeksepeti CEO’luğundan istifa etmesi üzerine Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin yaptığı açıklamayı okuyucularımızla paylaşıyoruz:

NEVZAT AYDIN’A AÇIK VEDA MEKTUBU: İŞÇİ DÜŞMANI BİLİRDİK!

Sayın Aydın; 1 Kasım’da Twitter’dan Yemeksepeti CEO’luğunu bıraktığınızı açıkladınız. Açıklamada Yemeksepeti’nin “haksız karalamalara” maruz kaldığını söylemişsiniz. Ama bunlar ne haksızdı, ne de karalamaydı. Haksızlık, sizin binlerce kurye ile depo işçisinin işkolunu değiştirerek sendika üyeliklerini düşürmenizdi. Haksızlık, kâr için kuryelere 1 saatte 4 paket teslimini dayatarak ölümlere, yaralanmalara ve sakatlıklara yol açmaktı. Haksızlık, fazla mesai ücretlerinin ödenmemesiydi.

“Haksız karalamalardan” bahsediyorsunuz. Ancak işten ayrılmadan önceki şu son aylarınız dahi Yemeksepeti’ni kuryeler için mobbinge, baskılara, tutanak terörüne ve tehditlere dayanan köleci bir çalışma rejimine dönüştürmekle geçti.

Son aylarınızda esnaf kurye sistemine geçiş için işçi kuryeler üzerinde yoğun bir baskı kurdunuz, çay-kahve hakkımızı aldınız, molalarımızı kısalttınız, öncü işçileri bilerek gece vardiyalarına yazdınız. Depo müdürlerine atadığınız görev sendika polisliği yapmak, bizi yıldırmaktı.

Son aylarda yaptığınız bir diğer iş de Youtube, Twitch, Twitter, Facebook ve benzeri platformlar üzerinden agresif bir reklam kampanyasına girişmiş olmanızdı. Yemeksepeti’nin sendika düşmanı olarak adı çıktıkça, bu reklam kampanyası daha da agresifleşti.

Hem son işçi düşmanı saldırılarınız, hem de bu agresif reklam kampanyanıza rağmen Yemeksepeti’nin Türkiye genelindeki prestijini restore edebilmek için istifa etmek zorunda kalmanızdan kıvanç duyuyoruz. Sizin istifanızı, aşıyla sendikadan sonra 3. kazanımımız olarak görüyoruz.

Yaptığınız açıklamadan anlaşılan o ki, Türkiyeli “girişimcilere” ilham kaynağı olan bir “inovasyon” üstadı olarak hatırlanmak istiyorsunuz. İnanın bize öyle hatırlanmayacaksınız. Biz sizi işçi ve sendika düşmanı olarak biliyoruz! Kuryeleri ölüme, depo işçilerini tükenmeye götüren politikalar sizin isminizle özdeşleşmiştir. Ne zaman bir kurye kaza yaptığında, ne zaman bir depo işçisi tutanaklar yoluyla fazla mesaiye zorlandığında, sizin CEO’su olduğunuz şirket servetine servet kattı.

Bu bakımdan kendinizi Jeff Bezos ile karşılaştırmakta haklısınız. Zira Bezos da hiçbir güvenlik ve sağlık önlemi almayarak pandemide işçilerini ölümüne çalıştırdı ve Amazon’un içindeki sendikalaşmaya işten çıkarmalarla cevap verdi. Nafile! 6 aylık örgütlenmenin ardından Staten Island’daki Amazon tesisinde çalışan 5000 işçi sendikal yetki için başvurusunu yaptı. Tıpkı sizin gibi Bezos da yetkiye itiraz etti! Dedik ya boşuna; Amazon’a girdiği gibi Yemeksepeti’ne de sendika girdi.Görevinizde başarısız oldunuz.

Buradan bütün Yemeksepeti kuryesi ve depo işçisi kardeşlerimize sesleniyoruz: Yemeksepeti’nin kamu yüzü değişmiş olabilir, ancak işçi düşmanı politikaları hala yerinde duruyor. Yemeksepeti’nin CEO’su değişti, sendika düşmanlığı değil. Haklarımıza ve can güvenliğimize saldırıları durdurmak için sendikamıza üye olalım, dayanışmamıza sahip çıkalım! Esnaf kurye adlı taşeron sisteme, mobbinglere ve baskılara dur diyelim. Gücümüzü sendikal birliğimizden alalım.

Brezilya: Temizlik işçisi Bruno da Rosa ve André Balbina işe iade edilsin

0

Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde, belediye işçilerinin haklarının gasp edilmesine karşı mücadele yürüten işçiler baskı ve işten atma tehdidiyle karşı karşıya. Mücadelenin başını çeken iki işçi önderi Bruno da Rosa ve André Balbina işçi direnişini ortadan kaldırmak amacıyla işten atıldı. Bruno da Rosa ve André Balbina’nın işe iadesi ve temizlik işçilerinin taleplerinin kabul edilmesi için bir uluslararası imza ve destek kampanyası başladı. Kampanya metni şu şekilde:

Bruno da Rosa ve André Balbina işe iade edilsin ve Rio de Janeiro kentinin belediye temizlik işçileriyle görüşmeler başlasın!

Comlurb de Rio de Janeiro adlı belediye temizlik şirketinin işçileri, haklarının gasp edilmesine ve ücretlerinin dondurulmasına karşı mücadelede. Şirkette 2020 yılı toplu sözleşme görüşmeleri bile gerçekleştirilmedi. Covid-19 pandemisi boyunca işin hiç durmadan sürdüğü, şehrin temizliğinde kritik bir rol üstlenen, olmazsa olmaz bir sektörden bahsediyoruz.

İnsan haysiyetine uygun koşullar talep eden temizlik emekçileri, şirket yönetimi ile bir dizi toplantı ve protokol yaptılar. 20 Ekim’de ise taleplerinin yerine getirilmesi için belediye binasına doğru kitlesel bir yürüyüş gerçekleştirdiler.

Ancak buna karşılık temizlik emekçileri, taleplerine yanıt alamamakla kalmadılar; üstüne üstlük baskılara ve sendika düşmanı uygulamalara maruz kaldılar. Örneğin, aktivistlerin eylemlere katılmasını engellemek için vardiya saatleri keyfi bir biçimde değiştirildi. Bu baskılar, Temizlik İşçileri Sendikası meclisinde işçilerin oylarıyla seçilen Müzakere Komitesi’nin üyesi Bruno da Rosa’nın 22 Ekim günü işten atılmasıyla zirveye ulaştı. Bu keyfi ve hukuksuz kararın derhal geri alınması şart; üstelik kendisi işyerindeki iş kazalarını önleme komitesinin (CIPA) de üyesi. Aynı gün, yine aynı sektörde aktivist olan temizlik emekçisi André Balbina da keyfi bir kararla işten çıkarıldı.

Rio de Janeiro Belediye Başkanı Eduardo Paes ve Comlurb’un başkanı, işçilere ve sendika liderlerine baskı uygulayıp onları işten atmaya son verip, derhal sektör temsilcilerinin taleplerini dinlemeli ve işçilerin emeklerinin karşılığını vermeli.

Bu metni imzalayan bizler, Comlurb işçileriyle görüşmelerin derhal başlamasını, ayrıca sektördeki sendika aktivistlerine yönelik baskı ve işten çıkarmalara son verilmesini talep ediyoruz.

İmzalar:

Brezilya: Deputado Federal Glauber Braga, PSOL-RJ; Deputada Estadual Luciana Genro, PSOL-RS; Deputado Federal Marcelo Freixo (PSB); Babá – fundador do PSOL e dirigente da CST; Roberto Robaina – Vereador PSOL- RS; Milton Temer – Jornalista e fundador do PSOL; Lujan Miranda – Dirigenta da PSOL; Marinalva Oliveira – professora da UFRJ e ex-presidenta do ANDES; Gesa Correa – SEPE-RJ; Ricardo Antunes, UNICAMP; Ruy Braga, USP; Fabricio Pereira da Silva, UNESP; Bernardo Mançano Fernandes, UNESP; Ricardo Colturato Festi, UNB; Leonardo Péricles, presidente Nacional da UP; Esteban; Crescente, presidente da UP-RJ; Bernadete Menezes – Executiva Nacional do Psol; Zé Maria de Almeida, Presidente do PSTU; Verônica O’kely, Alternativa Socialista (LIS); Beto; Mariana Riscali – Executiva Nacional PSOL; Rogério Silva – Executiva Nacional Psol; Deputado estadual PSOL RJ Flavio Serafini; Paulo Eduardo Gomes Vereador PSOL Niterói RJ; Robério Paulino- Vereador PSOL-RN; Marco Antonio Perruso – Prof UFRR; Celeste dos Santos Pereira- Presidente da Adufpel; Luiz Henrique Schuch – Diretor Adufpel e ex presidente do Andes; Marcelo Paula de Melo prof UFRJ; Sara Granemann – profa UFRJ; Gláucia Lelis Alves – Profa UFRJ; Jacqueline Girão – Profa UFRJ; Douglas Diniz – Jornalista, membro do DN do PSOL; Silvia Leticia –Coordenadora Geral do SINTEPP; Belém e Sec. Exec. Nacional da CSP-Conlutas; Wellington Luiz Cabral – Direção do; Sindicato dos Químicos de São José dos Campos/SP, Executiva da FETQUIM/SP; Nancy de Oliveira Galvão – Secretaria Executiva Nacional da CSP Conlutas; Moacir Lopes, dirigente da FENASPS; Marcio Nogueira, Cineasta e Professor; Adriano Dias, trabalhador dos Correios e Dirigente da CSP-CONLUTAS Rio de Janeiro; Barbara Sinedino, Dirigente do SEPE (Sindicato dos Profissionais de Educação) do Rio de Janeiro; Bernarda Thailhana, Dirigente do SINTUFF; Diego Vitello, Diretor do Sindicato dos Metroviário de SP e SEN da CSP-CONLUTAS; Isadora Bueno, diretora da UNE (União Nacional dos Estudantes); Joice Souza, dirigente do PSOL Pará; João Santiago, Coordenador Geral do SINTSEP-PA; Marisa Santos, Dirigente do PSOL Belém; Pedro Rosa, Dirigente do SINTUFF (Sindicato de Trabalhadores da UFF) dirigente do PSOL; Rosi Messias, Diretório Nacional do PSOL e CST; Val Ribeiro, dirigente da FASUBRA; Carolina Cacau, professora da rede estadual do Rio e dirigente do MRT; CSP-CONLUTAS – CENTRAL SINDICAL E POPULAR; FENASPS -Federação Nacional Sindicatos Saúde Previdência e Assistência Social; Movimento de Luta nos bairros, vilas e favelas – MLB; Movimento de Mulheres Olga Benário; Movimento Luta de Classes – MLC; Sindicato Intermunicipal dos Servidores Públicos; Federais nos Municípios do Rio de Janeiro – Sindisep-RJ; SINTUFSC – Sindicato de Trabalhadores da UFSC; Sindscop; Sindicato Intermunicipal dos Servidores Públicos Federais nós Municípios do Rio de Janeiro – Sindisep-RJ; Unidade Popular; MRT e Juventude Faísca; SINDICATO DOS METALURGICOS DE SÃO JOSÉ DOS CAMPOS E REGIÃO/SP; SINDICATO DOS TRABALHADORES DO JUDICIÁRIO FEDERAL NO ESTADO DE SÃO PAULO; SINDICATO DOS TRABALHADORES NO SERVIÇO PÚBLICO FEDERAL NO ESTADO DE SÃO PAULO; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA USP – UNIVERSIDADE DE SÃO PAULO/SP -SINTUSP; SINDICATO DOS TRABALHADORES NA EMPRESA DE CORREIOS E TELÉGRAFOS DO VALE DO PARAIBA/SP; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA IND. DA CONSTRUÇÃO CIVIL DA REGIÃO METROPOLITANA DE FORTALEZA; SINDICATO DOS TRABALHADORES EM TRANSPORTE RODOVIÁRIO DO CEARÁ; SINDICATO DOS SERVIDORES PÚBLICOS MUNICIPAIS DE JUAZEIRO DO NORTE/CE; SINDICATO DOS TRABALHADORES NA INDÚSTRIA DE CONFECÇÃO FEMININA DE FORTALEZA/CE; SINDICATO DOS SERVIDORES DO PODER JUDICIÁRIO FEDERAL DO ESTADO DE MATO GROSSO; SINDICATO DOS COMERCIÁRIOS DE NOVA IGUAÇU/RJ; SINDICATO DOS TRABALHADORES NO SERVIÇO PÚBLICO MUNICIPAL DE LIMOEIRO DO NORTE/CE; SINDICATO DOS SERVIDORES DO PODER JUDICIÁRIO FEDERAL EM ALAGOAS; SINDICATO DOS TRABALHADORES NAS EMPRESAS DE TRANSP. RODOV DE PASSAG. INTERMUN. EST. CE; SINDICATO DOS TRABALHADORES DO JUDICIÁRIO FEDERAL E MPU NO MARANHAO; SINDICATO DOS TRABALHADORES NA INDÚSTRIA DA CONSTRUÇÃO E DO MOBILIARIO DE BELEM/PA; SINDICATO SERVIDORES DA SAÚDE DO ESTADO DO RIO GRANDE DO NORTE; SINDICATO MUNICIPAL DOS PROFISSIONAIS DE ENSINO DA REDE OFICIAL DO RECIFE/PE; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA UNIVERSIDADE FEDERAL RURAL/RJ; SINDICATO DOS MUNICIPÁRIOS DE STA BARBARA DO SUL/RS; SINDICATO DOS TRABALHADORES EM PROCESSAMENTO DE DADOS NO ESTADO DO RIO GRANDE DO SUL; SINDICATO DOS EMPREGADOS NO COMERCIO DE PASSO FUNDO/RS; SINDICATO DOS EMPREGADOS NO COMERCIO DE SANTA CRUZ DO SUL; SINDICATO DOS TRABALHADORES NAS IND. DE CIMENTO, CAL, GESSO E CERÂMICA DO MUNIC. DE ARACAJÚ/SE; SINDICATO DOS TRABALHADORES NAS INDÚSTRIAS URBANAS DO ESTADO DE GOIÁS; SINDICATO DOS MUNICIPAIS DE STA BÁRBARA, BARÃO DE COCAIS E CATAS ALTAS (SINDICABASA) MG; SINDICATO DOS SERVIDORES PÚBLICOS DE MONTE CARMELO E REGIÃO MG; SERVIDORES PÚBLICOS DE SANTA CRUZ MG 30. SINDCEFET/MG – SINDICATO DOS DOCENTES DO CEFET/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES EM EDUCAÇÃO DA REDE PÚBLICA MUNICIPAL DE BH (SINDREDE BH)/MG; SINDSAÚDE – SUBSEDE CONTAGEM/MG; SINDICATO DOS SERVIDORES ATIVOS E INATIVOS DE TRÊS PONTAS/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES EM EMPRESAS DE ASS. PESQ. PER. INF E CONG DE MG (SINTAPPI); SINDICATO DOS TRABALHADORES EM SEG SOCIAL, SAÚDE, PREV, TRAB E ASS SOCIAL EM MG (SINTSPREV); SINDICATO DOS SERVIDORES PÚBLICOS MUNICIPAIS DE BETIM (SINDSERB) MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES NAS INDÚSTRIAS DE CARNES. DERIV. CONG NO EST. DE MG; FEDERAÇÃO SINDICAL E DEMOCRÁTICA DOS TRABALHADORES METALÚRGICOS DE MINAS GERAIS MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES NAS INDÚSTRIAS GRÁFICAS DE JORNAIS E REVISTAS NO EST DE MG (STIG); SINDICATO DOS TRABALHADORES DA SAÚDE DE BH E REGIÃO (SINDEESS)/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA SAÚDE DE DIVINÓPOLIS/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA SAÚDE DE FORMIGA/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA SAÚDE DE ITAJUBÁ/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE ITAÚNA E REGIÃO/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE PIRAPORA/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE SÃO JOÃO DEL REI/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE GOV VALADARES/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE ARAXÁ/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE BARÃO DE COCAIS/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE DIVINÓPOLIS E REG/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE ITABIRA/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE ITAJUBÁ E REG/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE OURO PRETO/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE PATOS MINAS/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE LAMBARI/MG; SINDICATO DOS METALÚRGICOS E OF. MECÂNICAS E MAT. ELÉTRICO DE VÁRZEA PALMA/MG; SINDICATO METABASE ITABIRA/MG; SINDICATO METABASE INCONFIDENTES/MG 59. SINDICATO DOS TRABALHADORES INDÚSTRIA CERÂMICAS MONTE CARMELO/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES TÊXTEIS DE SÃO JOÃO DEL REI/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES TÊXTEIS DE PIRAPORA/MG; SINDICATO DOS TRABALHADORES PÚBLICOS MUNICIPAIS DE JACAREÍ/SP; SINDICATO DOS TRABALHADORES DA INDÚSTRIA DA CONSTRUÇÃO CÍVIL E DO MOBILIÁRIO/RR; SINDICATO DOS TRABALHADORES DO SERVIÇO PÚBLICO MUNICIPAL DE ALAGOINHAS/BA; SINDICATO DOS TRABALHADORES NA INDÚSTRIA DO PETRÓLEO/PA, AM, MA, AP; SINDICATO DOS TRABALHADORES DO PODER JUDICIÁRIO FEDERAL/BA; FEDERACAO DEMOCRATICA DOS AGRICULTORES FAMILIARES E EMPREENDEDORES RURAIS/PE; FEDERAÇÃO DOS EMPREGADOS RURAIS/PE 69. SINDICATO INTERMUNICIPAL AGENTES COMUM. SAÚDE COMBATE ÀS ENDEMIAS DA REG MATO GRANDE/RN; SINDICATO DOS SERVIDORES PÚBLICOS MUNICIPAIS DE ARARIPINA/PE; SINDICATO DOS SERVIDORES PUBLICOS FEDERAIS EM TRABALHO, SAUDE, PREVIDÊNCIA/PR; SINDICATO DOS SERVIDORES PÚBLICOS MUNICIPAIS DE CAPELA/SE; SINDICATO DOS TRABALHADORES EM EDUCAÇÃO MUNICIPAL DE S.J.RIO PRETO/SP; ADMAP – ASSOCIAÇÃO DEMOCRÁTICA DOS APOSENTADOS E PENS. DO VALE DO PARAÍBA/SP; ANEL – ASSEMBLEIA NACIONAL DE ESTUDANTES – LIVRE; MOVIMENTO LUTA POPULAR; MOVIMENTO NACIONAL QUILOMBO RAÇA E CLASSE; MOVIMENTO RESISTÊNCIA POPULAR/DF; MML – MOVIMENTO MULHERES EM LUTA; SINTUFF; SINTSEP-PA; UNIDOS PRA LUTAR; SINTEPP BELÉM; SINDSAUDE BAIÃO; COLETIVO FEMINISTA MARIELLE VIVE; Andréa Solimões – Professora, Direção do Andes-SN Regional Norte II; Angelo Balbino – Oposição SINPRO/DF; Carlos Alberto – Professor, Coordenador de Finanças do SINTEPP BELÉM; Carlos Roberto de Souza – Diretor do Sind. Químicos SJCampos/SP (Jacareí); Cássia Ceres – Coletivo Feminista Marielle Vive-AP; Daniela Monteiro da Cruz – Bióloga, Coletivo Feminista Marielle Vive-PA; Davi Paulo Junior – Direção do Sind. dos Químicos de São José dos Campos e Região/SP; Demetrius Marcelino – Oposição Sind. dos Serv. Municipais de Aparecida; Douglas Diniz – Jornalista, Direção Nacional do PSOL; Dulcideia Palheta – Professora, Direção do Andes-SN Regional Norte II; Eduardo Pimentel – Coordenação do SINTSEP-PA; Gabriela Cunha – Professora, Movimento Themonia/LGBTQIA+; Gessé Siqueira da Luz – Téc. em Enfermagem, Mov. de Moradia de Santa Maria-DF; Isabela Alves Reis – Advogada, Coletivo Feminista Marielle Vive-DF; Izabel Firmino – Coordenação do SINTUFF/RJ, Coletivo Feminista Marielle Vive-RJ; Jacilene do Socorro – Coordenadora Geral da Sub-Sede do SINTEPP Baião-PA; Juliana de Freitas – Professora, Op. SINPRO-DF, Coletivo Feminista Marielle Vive-DF; Lucas Barbosa – Professor, Presidente do SINASEFE-DF, Unidos pra Lutar; Ludimilla Fagundes – Professora, Coletivo /feminista Marielle Vive-RS; Marcelo Diniz – Professor, Direção Regional Metropolitana do SINTEPP Pará; Marcos Solimões – Coordenação do SINTSEP-PA; Matheus Pontes – Professor, Presidente do SINSSEFE Caceres-MT, Unidos pra Lutar/MT; Mauricio Matos – Direção Nacional da FENAMP, Direção da CSP Conlutas-PA; Miriam Sodré – Professora, Secretária Geral do SINTEPP BELÉM; Neide Solimões – Coordenadora Geral do SINTSEP-PA; Paulo Sérgio – Coordenação da Sub-Sede do Sintepp de Concórdia do Pará; Reginaldo de Souza – Dir. Sind. Químicos SJC-Região (Jacareí); Reginaldo Reis –Coordenação da Sub-Sede do Sintepp Baião/PA; Rosa Oliveira – Professora, Direção do Grupo Folclorico Iaça; Sandra Guizan – Coordenação do SINTUFF-RJ; Sérgio De Brito Garcia – Direção da Subsede Apeoesp Taboão/SP; Suzete Chaffin – Professora, Coletivo Feminista Marielle Vive-SP; Vera Coimbra – Trabalhadora da Saúde, Direção da CSP Conlutas-PA; Zarah Trindade – Advogada, Coletivo Feminista Marielle Vive-PA

Arjantin: Juan Carlos Giordano, Diputado Nacional en el Frente de Izquierda y los Trabajadores (FIT-U) de Provincia de Buenos Aires, dirigente nacional Izquierda Socialista (IS); Mónica Schotthauer, delegada ferroviaria y Diputada Nacional  de IS/FIT; Rubén “Pollo” Sobrero, Secretario General del Unión Ferroviaria seccional Oeste, Edgardo Reynoso dirigente ferroviario del Cuerpo de Delegados de Ramal TBA-Sarmiento y ; Angélica Lagunas,  Secretaría Gral de ATEN Capital (Docentes), Liliana Olivero, ex Diputada por Córdoba de Izquierda Socialista/FIT; Mariana Scayola (Secretaria General comisión directiva Ademys-docentes de Ciudad de Buenos Aires) y Jorge Adaro (Secretario Adjunto); Laura Marrone, dirigente docente de CABA y ex legisladora de IS-FIT en CABA; Mercedes Trimarchi, dirigente de la agrupación de mujeres Isadora. Nicolas del Caño, Dirigente del Partido de los Trabajadores Socialista (PTS) en el FIT-U; Miryam Bregman, Dirigenta del PTS en el FIT-U; Movimiento de Agrupaciones Clasistas (MAC); Claudio Dellecarbonara, miembro por la minoría de la directiva de AGETSYP, Diputado Pcia Bs As FIT U; Andres Blanco, Sec Adjunto de SOECN de Neuquen, Diputado provincial FIT U; Luana Simioni, Secretaria General Junta Interna ATE IOMA La Plata; Lorena Timko, Secretaria General Junta Interna ATE Desarrollo de la Comunidad La Plata; Carlos Artacho y Guillermo Schmal, miembros de comision directiva de FOETRA Bs As ( cargo rotativos); Raul Godoy, Obrero de Zanon, Diputado FIT mandato cumplido; Alejandro Vilca, recolector de basura y Diputado Provincial de Jujuy por el FIT U; Martin Brat, Delegado General de la Comisión interna GPS delegados de los tercerizados (850 trabajadorxs) de Aerolíneas Argentinas. Aeroparque; Nathalia Gonzalez Seligra, Secretaria de Organización de Suteba Matanza. Dirigente nacional de la agrupación docente 9 de abril/La Marrón; Natalia Hernandez, Secretaria de mujer y géneros de Suteba La Matanza. Agrupación 9 de abril/La Marrón; Andrea López, miembro por la minoría del Consejo Directivo Provincial de CICOP; Pablo Peralta, revisor de cuentas AGTSyP; Víctor Ottoboni, Enzo Pozzi, miembros de la Comisión Directiva SUTNA nacional (Sindicato del Neumático) y obrero de FATE;Juan Contrisciani, delegado PARITARIO y del sector Cobreria- ATE Astillero Rio Santiago; Julio Mamani, Obero de Altos Hornos Zapla y Consejal de Palpala por el FIT U; Jorge Medina, Eduardo Ayala, Madygraf (ex Gráfica Donneley recuperada por sus trabajadores); Lorena Gentile, Gabriel Fernandez y Poke Hermosilla, Agrupación Bordó de la Alimentación; Leonardo Saraceni, Cristian Olave y Daniel Erviti, delegados de base, línea B del subte; Jose Montes Astillero Rio Santiago; Carlos Ortigoza delegado del sector gradas – Cuerpo de delegados ATE Astillero Rio Santiago; Eduardo Saab, miembro del Cuerpo de Delegados de APA (aeronáuticos) de LAN Argentina; Fabián Ponce comisión interna Securitas terciarizada de LAN Argentina (Ezeiza); Eduardo Toro, delegado Textil Elemento CABA; Ignacio Serrano, obrero de Metalsa, Referente de la Lista Azul de la UOM; Cynthia Bernabitti y Luis Sucher, Trabajadores reincorporados, Agrupación Marrón/Hospital Posadas; Luis Giordano, Congresal lista Bordo Sojo (Jaboneros); Ariel Moreno y Luciano Morrone, Delegados –Secco- Agrupación Trabajadores de la Energía Móvil; Daniel San Martín. Delegado ATE- Ministerio de Trabajo, Empleo y Seguridad Social de La Matanza; María Eugenia Fernández. Delegada ATE- Ministerio de Trabajo, Empleo y Seguridad Social de La Matanza; Franco Villalba- Referente Histórico de Jabon Federal-Agrupacion Bordo; Vanesa Barcena delgada Luz y Fuerza Córdoba; Tomas Rodriguez degado metalúrgica Weg; Óscar Cariglio y Marco Oropel trabajadores de Molinos Minetti; Natalia Marchetti y Antonella Peralta comisión de mujeres de Molino Minetti; Laura Magnaghi, Comisión Directiva de Ate Sur, Hospital Alende; Hector Penuto y Nelson Martínez González delegados ATE – Mrio de la Producción de la PBA; Horacio «Titi» Bernaola y Julián Morales delegados Junta Interna ATE Educación; Natalia Martinez y Aldo Gramundo, delegados ATE Mrio Agroindustria; Mercedes Guillen y Eugenia Boni, delegadas ATE Mrio de Salud; Sebastian Burgos delegado ATE Legislatura de la Pcia de Bs As; Lucia Rotelle, delegada ATE – Hospital José Ingenieros de LP; Augusto Huerta, secretario gremial JI ATE- Loteria; Nahuel Inchauspe, delegado ATE- Lotería; Lorena Lisanda, Marian Lopetegui, Natalia Tauil, Natalia Literini, Mario Llorente, Martín Yañez- Delegados Junta Interna ATE IOMA; María Alejandra Pirone, Lorena Lugo, María Malec, Walter Moreti, Mirna Vidal y Mariana Chiorra, delegados Junta Interna ATE Desarrollo de la Comunidad; Valeria Maschluk, delegada ATE, PAMI Berazategui; Marcelo Gómez, secretario general Junta Interna-ATE DG Música de CABA; Javier Brat delegado Junta Interna-ATE DG Música CABA; Lorena Itabel, delegada Junta internaI-ATE Mecon; Pablo Anino, delegado -ATE Mecon; Andrés Arnone, delegado -ATE Mecon; Leo Amendola delegado Ate trabajo; Yamila Grinsberg, delegada ATE Trabajo; Música de CABA; Leandro Sorribas, delegado Junta Interna-ATE RUB CABA; Florencia Claramonte, delegada de la Junta Interna ATE Garrahan; Florencia Vargas, delegada de la Junta Interna ATE Garrahan; María Eugenia Fernández Delegada ATE Trabajo, Agencia Territorial La Matanza; Daniel San Martín Delegado ATE Trabajo, Agencia Territorial La Matanza; Laura Champeau, Secretaria de Organizacion, SUTEBA Ensenada; Claudia Añazco San Martin, Secretaria de genero, Suteba Ensenada; Juan Porto, delegado a FeSProsa y miembro de la Comisión directiva seccional Hospital San Martín, CICOP; Horacio Lasalle, vice presidente secciónal Hospital Cestino de Ensenada, CICOP; José Raquiar miembro de la Comisión directiva secciónal Hospital Rossi, CICOP; Hugo Dearte y Erica Sechi Comisión Directiva secciónal Hospital el Dique de Ensenada, CICOP; Pamela Gallina, Comisión directiva secciónal htal Sbarra, CICOP; Natalia Páez, Comisión directiva secciónal htal San martin, CICOP; Laura Cano, Comisión Directiva secciónal htal Romero – Ingenieros, CICOP.; M. Gabriela Puebla. Trabajadora Social. Secretaria General.Cicop Seccional Cordero. Hosp Petrona Villegas; German Noguera y Agustin Grioni, delegados ADULP – Facultad de Arquitectura UNLP; Julieta katkoff..referente de pan y rosas y de Agrup. Violeta Negra en Salud de Neuquen; Yzmin Muñoz referente de la agrupación Negra en ATEN Neuquen; Natalia Hormazábal Consejala y abogada del CEPRODH; Marina Cattilao, dirigente de las obreras textiles de la Textil Neuquen bajo Gestion Obrera; Franco Vergara, dirigente de MAM, Neuquen; Graciela Monje, Secretaria de salud de Suteba Quilmes; Maria Díaz Reck, congresal , SUTEBA La Plata; Graciela Frañol, delegada de base de ATEN Neuquén (docentes); Yazmin Muñoz, integrante de la comisión directiva de ATEN Neuquén (docentes); Brenda Reymundo, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Jorgelina Esteche, Congresal Suteba Morón, La Marrón; Griselda Bulgach, Congresal Suteba Ituzaingo, La Marrón; Facundo Pilarche, Congresal SUTEBA San Martin-Tres de Febrero; Ma. Elizabeth Campodónico Congresal SUTEBA San Martin-Tres, de Febrero; Wendy Lombardo, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Alejandro Oviedo, delegado SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Noemí Romero, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Selva Álvarez, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Andrea Márquez Delegada Suteba; Raquel Lezcano, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Nahuel Pilarche, delegado SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Sabrina Cortez, delegada SUTEBA (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Ariel Iglesias, de la CD de SUTEBA La Matanza (docentes de la Provincia de Buenos Aires); Ivana Otero Secretaria de Cultura de Ademys; Marilina Arias miembro vocal del Consejo Directivo de Ademys; Federico Puy referente gral y delegado de UTE del Normal 5; Virginia Espeche- delegada UTE escuela 8 de 01 Candidata a Secretaria General por la Multicolor en UTE-CTERA; Laura Espeche y Pablo Escobar Lista Bordó/FURS del secretariado Provincial del SUTE/ Mendoza; Paola Vignoni Secretariado Departamental Guaymallen, SUTE y Sergio Onofrio, Secretariado Departamental Capital, SUTE Mendoza, por la Lista Bordó/FURS.; Yuri Fernández, Obrero de Brukman (Cooperativa 18 de diciembre), fábrica expropiada por la lucha de sus trabajadores; Ernesto González, miembro de Cooperativa Chilavert, imprenta recuperada y gestionada por sus trabajadores; Gustavo de Biase, delegado Vialidad Nacional; Agrupación Bordo de la Alimentacion; Agrupación Bordo Marron SOECN Neuquen; Agrupación Marrón Clasista en ATE; Agrupación Marrón docente; Agrupacion Bordo Marrón Ceramista Neuquen; Agrupación Negra docente, Neuquen; Agrupación El despegue-Bordó (aeronáuticos de Ezeiza y Aeroparque); Lista Violeta Telefónicos; Lista Granate en el Sutna-Neumático; Agrupación Marrón en Coca-Cola; Agrupación El Despegue Ezeiza-Aeroparque (Trabajadores aeronáuticos); Agrupación docente 9 de Abril en la lista Marrón; Agrupación Naranja Ferroviaria Nacional; Agrupación Naranja Petrolera; Metalúrgicos de base; Agrupación El Frente No Docente de ATULP; Agrupación de Docentes e Investigadores de Izquierda; Corriente de Izquierda por la Salud Pública; Corriente 9 de abril, Lista Bordó en el FURS, conducción del SUTE/ Mendoza; Agrupación Docentes de Base Córdoba; Agrupación Bordo Jabonera; Agrupación Bordo del subte. Movimiento Socialista de los Trabajadores (MST); Alejandro Bodart, Cele Fierro, dirigentes del MST en el FIT-U; Luciana Echeverria, diputada provincial de Córdoba por el MST; Guillermo Pacagnini, Sec. Gral de la Cicop. Partido Obrero (PO); Romina del Pla, Sec Gral del SUTEBA La Matanza y dirigenta del PO; Gabriel Solano y Nestro Pitrola, dirigentes del PO; Amanda Martin, Sec Gramial de Ademys y legisladora de CABA del FITU.

Bolivya: Humberto Balderrama, miembro de la Dirección Nacional del Partido de los Trabajadores; Eliseo Mamani, ex ejecutivo Federación de Maestros Rurales de La Paz; Gualberto Arenas, secretario general CSUTCB Orgánica (Confederación Sindical Trabajadores Campesinos de Bolivia); Eliseo Mamani, ex secretario Ejecutivo de Federación Magisterio Rural de La Paz Bolivia; Humberto Balderrama, dirigente del Partido de los Trabajadores (Bolivia), profesor universitario; Jorge de la Rocha, ex dirigente Confederación Magisterio Urbano de Bolivia; Amado Quispe, ex dirigente trabajadores salud pública y de la Central Obrera Departamental de Chuquisaca (Bolivia), dirigente del Partido de los Trabajadores. Cacho Mancilla, dirigente de la Confederación Nacional de Jubilados de Bolivia.

Şili: Movimiento Socialista de les las y los Trabajadores; Partido Trabajadores Revolucionarios PTR; Frente por la Unidad de la Clase Trabajadora; Socialismo Revolucionario; Disidencias en Lucha.; sadora Mujeres en Lucha; Fuerza 18 de octubre; Fuerza de Unidad y Lucha; Revista El Porteño; Priscilla Fernandez presidenta sindicatos Tottus Copiapo Vallenar; Alejandra Arévalo, Presidenta de Sindicato de Profesores Til Til, Chile; Felipe Corvalan Destefani dirigente sindical en clínica INDISA y director de asuntos laborales en FESPROSAP, candidato a diputado por el distrito 14 en Santiago; Ranier Rios Puebla, dirigente MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores); Jonathan Rios, candidato diputado MST Santiago Chile; Luna Muñoz, candidata diputada MST Santiago Chile; Javier Ayarza, candidato core Santiago Chile; Javiera Munita, Isadora Mujeres en Lucha Chile.; Bastian Guzman, Disidencias en Lucha Chile; Gustavo burgos, candidato diputado Región de Valparaiso; Denis Barria, Candidato a diputado Región de Valparaiso; Celso Calfullan. Socialismo Revolucionario. Candidato a Core; Patricio Guzmán, editor de Werken Rojo

İspanya:  Josep Lluis del Alcázar, delegado sindical de enseñanza pública y dirigente Lucha Internacionalista (LI); Marga Olalla, delegada sindical de trabajadores municipales de Barcelona, Militante de LI; Miquel Blanch, delegado sindical de profesorado de escuelas de adultos, miembro de la Corriente Sindical de CCOO de Girona, Militante de LI; M. Esther del Alcázar, delegada sindical de enseñanza pública y dirigente de LI;

ABD: Emmanuel Santos, de Socialist Core.

Panama: Priscilla Vásquez, dirigente nacional de los trabajadores del Seguro Social; Virgilio Arauz, dirigente de Propuesta Socialista.

Meksika: Nueva Central de los Trabajadores: Sindicato Mexicano de Electricistas (SME); Alianza de Tranviarios de México (ATM); Sindicato de Trabajadores del Transporte de Pasajeros del Distrito Federal (STTPDF); Sindicato Independiente de Trabajadores de la Universidad Autónoma Metropolitana (SITUAM); Sindicato Único de Trabajadores del Instituto de la Educación Media y Superior (SUTIEMS); Central Unitaria de Trabajadores de México (CUTM); Asociación Sindical de Trabajadores del INVI (ASTINVI); Confederación de Jubilados, Pensionados y Adultos Mayores de la República Mexicana, (CONJUPAM); Sección IX de la Coordinadora Nacional de Trabajadores de la Educación (CNTE); Sociedad Cooperativa Trabajadores de Pascual SCL; Alianza Cooperativista Nacional, A.C. (ALCONA); Federación Nacional de Sindicatos Democráticos (FNSD); Sindicato Estatal de Trabajadores de la Educación de Baja California (SETEBC); Sindicato de Trabajadores de Servicios Académicos y Docentes del Colegio de Educación Profesional Técnica del Estado de Nayarit (SITRAyD-Conalep); Sindicato de Trabajadores al Servicio del Estado y Municipios de Nayarit (SITEM); Sindicato de Trabajadores al Servicio de los Poderes del Estado y Municipios, Instituciones Descentralizadas Estales y Empresas Privadas de Nayarit (SYSPEMIDEPN); Sindicato Independiente de Trabajadores al Servicio de Educación del Estado de Nayarit (SITSEN); Unión General Obrera Popular, Campesina (UGOPC), Chiapas; Sindicato Único de Trabajadores del Colegio de Bachilleres del Estado de Guerrero (SUTCOBACH); Sindicato Autónomo de Trabajadores del Municipio de San Luis Potosí (SATMSLP); Sindicato Revolucionario Democrático de la Industria Química Similares y Conexos de la República Mexicana (SRDIQSCRM); Sindicato de Trabajadores Académicos de la Universidad Autónoma de Chapingo (STAUACH); Sindicato de Empleados Públicos del Sistema Intermunicipal de los Servicios de Agua Potable y Alcantarillado de Guadalajara (SEPSIAPA); Sindicato Único de Trabajadores Académicos del Colegio de Educación Profesional Técnica del Estado de Tlaxcala (SUTACEPTET); Sección 9, Oaxaca, Sindicato Independiente Nacional de Trabajadores de la Salud (SINTS); Sindicato Único de Trabajadores de Telebachilleratos Comunitarios del Estado de Oaxaca (SUTTBCEO); Sindicato Unitario de Trabajadores de la Universidad Autónoma de Nayarit (SUNTUAN); Sindicato Unitario de Trabajadores de la Universidad Autónoma de Puebla (SUNTUAP); Cooperativa de Agricultores de Chapingo (CACH); Asociación de Profesores Jubilados y Pensionados de Chapingo (APJPCH); Corriente Democrática Trabajadores Democráticos de Occidente (TRADOC); Sindicato Independiente de Trabajadores Universitarios de Colima (SITU); Sindicato Independiente de Trabajadores y Trabajadoras del Gobierno del Estado de San Luis Potosí (SITTGE); Sector INBAL / Sindicato Nacional Democrático de Trabajadores de la Secretaria de Cultura (SNDTSC); Centro de Investigación Laboral y Asesoría Sindical (CILAS); Unión General de Obreros y Campesinos de México “Bandera Roja”(UGOCM), Oaxaca; Sindicato Nacional de Docentes de Conalep (SINADOCO); Sindicato de Trabajadores del Instituto Mexicano de Tecnología del Agua (SITIMTA); Sindicato Independiente de Trabajadores en Investigación de Ciencias de la Salud (SITIC Salud); Sindicato Internacional de Constructores de Elevadores de México (SICE-M); Federación Nacional de Sindicatos de Trabajadores de la Educación (FENASTE); Cooperativa LF del Centro; Centro de Investigación Internacional de Economía Social de la Universidad Iberoamericana; Cooperativa Labizet; Programa de Autogestión Cooperativa de la UACM. Adriana Urrea Torres, Secretaria General del Sindicato Único de Trabajadores de Notimex en huelga; Juan Pablo Hernández Lara, Secretario General del Sindicato Nacional de Trabajadores de General Tire de México; Carlos Galindo, Secretario de Relaciones del Sindicato de Trabajadores de la UNAM (STUNAM); Raymundo Hernández, Coordinador General de las Brigadas Emiliano Zapata de México (BEZ-MÉX); Leticia López Zamora Secretaria General Sindicato de la Unión de Trabajadores del Instituto de Educación Media Superior SUTIEMS; Roberto Ylhuicatzi del Grupo Socialista Obrero, relaciones exteriores; Enrique Gómez, Francisco Retama, dirigentes del Movimiento al Socialismo (MAS); Jesús Torres Nuño, ex presidente del Consejo de Administración de Trabajadores Democráticos de Occidente (Tradoc)

Peru: Jorge Corzo, dirigente del Partido de los Trabajadores Uníos; Enrique Fernández Chacón, ex diputado nacional de Uníos en Perú.

Dominik Cumhuriyeti: Henry Morel, periodista y militante del MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores)

Türkiye: Sedat Durel, İletişim-İş eski Genel Sekreteri; Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen işyeri temsilcisi; Oktay Çelik, İDP Genel Başkanı, Gorkem Duru, Gazete Nisan editörü.

Venezuela: José Bodas, secretario general de la Federación Unitaria de Trabajadores Petroleros de Venezuela (Futpv); Orlando Chirino, dirigente nacional de la Corriente Clasista, Unitaria, Revolucionaria y Autónoma (C-cura); Armando Guerra, ex dirigente sindical de Hidrocapital; Miguel Ángel Hernández, secretario general Partido Socialismo y Libertad (PSL). Simón Rodríguez Porras (PSL). Mariela Alcala, docente, vocera sindicato Suma, Fetramagisterio; Luis Giovanni Fernández, Secretario General de Asociación de Empleados de la Universidad de Carabobo

Paris İklim Anlaşması’ndan iktidarın payına ne düşer?

0

Ekim ayında Paris İklim Anlaşması TBMM’de onaylandı ve Türkiye anlaşmaya taraf oldu. Ardından anlaşma 2015’te imzalandığı halde neden şimdi onaylandığı sorusu ve fon tartışmaları ortaya çıktı. Türkiye, Paris Anlaşması’nın dayandığı BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne göre daha sıkı emisyon azaltma yükümlülükleri olan ve gelişmiş ülke olarak kabul edildiği için Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanamayan Ek-I ülkeleri listesinde bulunuyor ve bu listeden çıkmak istiyordu. Yani bugüne kadar anlaşmayı imzalamanın herhangi bir kârı yoktu. Ancak anlaşmaya taraf olunarak başka kaynakların önü açılmış gibi görünüyor.

Örneğin Türkiye’nin temiz enerji hedeflerine ulaşmak için Dünya Bankası, Almanya ve Fransa’dan 3,1 milyar avro kredi alacağı söyleniyor. Eylül ayının sonunda Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası Türkiye’ye 500 milyon avro civarında kaynak sağlayacak “Yeşil Ekonomi Finansman Programı” projesini onaylamıştı. Ticaret Bakanlığının temmuz ayında yayımlanan Yeşil Mutabakat Eylem Planı’nda Türkiye ekonomisi ve sanayisinin “yeşil dönüşümü”nün ülkenin “küresel değer zincirlerine entegrasyonunun geliştirilmesi ve uluslararası yatırımlardan alacağı payın artırılması bakımından önem teşkil ettiği” belirtiliyor. Küresel yeşil ekonomiden payını alabilmek için Türkiye’nin bu anlaşmayı imzalamaya ihtiyacı vardı. “Neden şimdi?” sorusunun cevabı belli; bu kredi ve yatırımların ne amaçla kullanılacağı sorusunu sormalı. Çünkü yeşil eylem planlarından aniden onaylanan iklim anlaşmalarına kadar asıl meselenin iklim kriziyle mücadele değil, kimin nasıl daha da zenginleşeceği olduğu ortada.

Müjde, yeşil kalkınma dönemi başladı!

Hükümlerine uyulmadığı takdirde herhangi bir yaptırımı olmayan Paris İklim Anlaşması’nın onaylanmasıyla “yeşil kalkınma devrimi süreci”nin başladığı müjdelendi. Anlaşmanın imzalanmasından birkaç gün sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığının adının Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı olarak değiştirildiği duyuruldu. Bakanlık bünyesinde bir İklim Değişikliği ve Uyum Koordinasyon komisyonu da olacak. Belli ki iklim kriziyle mücadele etmek yerine iklim değişikliğine ayak uyduracağız.

Türkiye 2015 yılında anlaşma kapsamında sunduğu ulusal katkı beyanında, sera gazı emisyonlarında mutlak bir azaltma hedefi yerine, referans senaryoya göre öngörülebilir artıştan yüzde 21 oranında azaltım hedefi ortaya koymuştu. Kulağa kelime oyunu gibi gelen bu ifade, emisyonların 2030’a kadar 929 milyon tona kadar çıkabileceği anlamına geliyor. Anlaşma imzalandığından bu yana toplam emisyon oranı her yıl artıyor. Dünyada en çok emisyon üreten ülkelerden biriyiz. Dünya genelindeki 2050’ye kadar sıfır emisyon hedefi de 2053 vizyonuna uyarlandı.

Yenilenebilir enerji bahanesiyle JES’ler ve HES’lerle doğanın canına okunurken, Kanal İstanbul gibi ekolojik yıkım yaratacak projelerde hâlâ ısrar edilirken, ormanlık arazilerin hızla yitirilmesine rağmen ekolojik dönüşüm adı altında millet bahçeleri yapılırken ortada emisyonları azaltmaya yönelik gerçekçi bir plan, iklim krizini durdurmaya yönelik bir eylem yok. Üstelik kaybedecek bir günümüz bile yokken.

Tarihte bu ay | 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı

0

1908’de başlayan ve ardından ilk olarak Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti, sonra da Halk Partisi kadroları tarafından görevleri ve sorumlulukları yarım bırakılan Türkiye demokratik devriminin önemli kazanımlarından biri 1 Kasım 1922’de saltanatın, dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin hukuki varlığının kaldırılmasıyla elde edildi.

Bu adım birkaç gelişmenin sonucuydu.

İlk olarak, Birinci Dünya Savaşı olarak bilinen emperyalistler arası paylaşım savaşı sırasında, savaşın ağır yükünün emekçi halka bindirilmesinin bir sonucu olarak Almanya’da, Avusturya-Macaristan’da ve Rusya’da monarşiler seferberlikler sonucunda yıkılmıştı. Takvimler 1919’u gösterdiğinde Avrupa’nın en büyük hanedanlıklarından geriye hiçbir şey kalmamıştı.

Dolayısıyla Avrupa kapitalizminden sermaye ihracı almaya odaklı bir ekonomik inşa projesi olan yeni Türkiye’nin siyasal üstyapısında saltanatı muhafaza etmeyi sürdürmesi, uluslararası kapitalist pazara eklemlenme noktasında, yeni palazlanan ulusal burjuvazinin aleyhinde pürüzler yaratacaktı.

İkinci olarak, saltanat fiilen zaten iflas etmiş bir kurumdu. İstanbul hükümeti İstanbul haricinde bir bölgeyi yönetemiyordu. Bu kurumun iflası 1908 Devrimi’nin demokratik seferberliği ve ardından Anadolu’da gelişen kongreler iktidarı dönemi tarafından dayatılmıştı. Dolayısıyla 1 Kasım’da yapılan, saltanatın halihazırda yaşanmış olan politik ilgasının hukuki olarak kayıt altına geçirilmesiydi.

Üçüncüsü ve en önemlisi, saltanatlık kurumunun ilgasının yeni devlet tarafından titizlikle yönetilmek isteniyor olmasıydı. Zira 1922’den beş sene önce Rusya’da benzer bir şekilde Romanov hanedanlığının iktidardan düşmesi, beraberinde sosyalist devrimi ve iktidarın işçi sınıfı tarafından fethini getirmişti. Kemalist kadrolar yoksul halkın demokratik özlemleriyle ekonomide alınmasını talep ettikleri sosyalist önlemlerin bir devrim içinde nasıl iç içe geçtiğine tanık olmuşlardı. Bu devrimci tehdidi Türkiye’de fiili bir olasılık haline getirmemek için, saltanatın kaldırılması tepeden titizlikle yönetilmeli ve ona tedrici bir karakter kazandırılmalıydı. Zaten bu yüzden 1 Kasım’da saltanatı kaldıran meclis, 17 Kasım’da Vahdettin’in İngiliz emperyalizmine sığınmasıyla, Abdülmecit Efendi’yi yeni halife seçti.

Ankara’nın temsilcisi olan Refet Paşa’nın Trakya’yı devralmaya giderken 19 Ekim’de İstanbul’a uğradığında İstanbul hükümetinin Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet Paşa’yla yaptığı görüşmeler, Ankara hükümetinin planlarının niteliğe ışık tutar niteliktedir (bunlar Ahmet İzzet Paşa’nın anılarından okunabilir). Refet’i Kabataş’ta padişahın yaveri karşılamıştır. Karşılama sırasında Refet’e “Size sultan ile halifemizin selamlarını getirdim” diyen yavere Refet’in cevabı “Hayır, sadece halifenin selamını getirdiniz” olmuştur. Refet’in o hafta İstanbul’da saltanatın kaldırılmasıyla ilgili yaptığı temasların detayları, Ahmet Emin Yalman’ın 23 Ekim’de Vakit gazetesinde çıkan yazısında okunabilir.

Ankara’nın ilk planı saltanatın kaldırılması, halifenin devlet başkanı olması ve devlet başkanı olarak halifenin başbakan atayamamasının sağlanmasıydı. Daha sonra halifelik makamı da kaldırılacaktı.

Ankara’nın 1 Kasım kararının ardında yatan politik kaygı ile mantık basitçe şuydu: Devrimci demokratik sürecin burjuva aşamasında dondurulması ve doğal sosyalist sonuçlarına ulaşmasının engellenmesi.

Türkiye’nin hapsedildiği ikilem: faiz-enflasyon

0

Şubat ayında yazdığımız bir yazıda Türkiye ekonomisinin zikzaklı gidişatı için şu durum tespitini yapmıştık: “Ya daha fazla faiz artırılarak enflasyonun inmesine ve ekonominin daralmasına göz yumulacak; ya da kredilerin yeniden artışı ve insanların geleceğe dönük gelirlerinin ipotek altına alınması pahasına, yeniden faiz indirilip ekonomi şişirilecek.” Burada cevaplamamız gereken soru ikinci seçeneğin “tercih” edilmiş olmasının arkasında hangi iktisadi ve politik nedenler olduğudur. Bu seçeneğin dayandığı zeminin, tercihlerin ve zorunlulukların bir bileşkesi olduğunu unutmamak gerekir. Fakat neye dayanırsa dayansın üzerinde yükseldiği temel çürük olduğu gibi ileriye dönük dünya gerçekleriyle de uyuşmamaktadır.

Faizlerin indirilerek Türk Lirası’na bilinçli bir şekilde değer kaybettirildiği ortada. Zaten bunu bir önceki yazımızda bir saldırı dalgası olarak nitelemiştik. Daha önce de defalarca faiz indirimi ısrarının iktisadi nedenlerden çok politik nedenlere dayandığını da belirtmiştik. Fakat faiz indiriminin arkasında üç ana ekonomik neden önümüze seriliyor.

İlk olarak Albayrak’ın Ekonomi Bakanlığı döneminde dillendirdiği “rekabetçi kur” söylemi yeniden vurgulandı. Yani TL’nin değeri düşürülerek ihracatın artacağı ve böylece cari (ihracat/ithalat dengesi) fazla vererek ekonomik büyümenin hızla yükseleceği argümanı pazarlanmaya başladı. İkinci gerekçe, emek gücünün dolar karşısında gittikçe ucuzlamasıyla Türkiye’ye uluslararası finans kapitalin yatırım yapmasının cazibeli hale gelecek olması. Üçüncü gerekçe ise, faiz indirimiyle kredi sistemi canlandırılıp talep artırılarak ekonomik büyüme sağlanması. Bunlar faiz indiriminin haklılığını vurgulayan bazı sermaye çevrelerinin argümanlarıydı. Öyle ki, teoride hepsi doğru. Ama teori gridir ve hayatın gerçekleriyle çoğu zaman uyuşmaz. Türkiye ve dünya gerçekliği açısından bu argümanların hiçbiri amacına ulaşamayacak.

Öncelikle TL, avro ve dolar karşısında değer kaybederken ihracatın artmadığı görülüyor. Örneğin 2013’te dolar 2,15 TL iken yıllık ihracat 161,5 milyar dolardı. 2018’de dolar 5,29 TL iken ihracat 177,2 dolar olmuştu. 2020’de ise dolar 7,44 TL iken ihracat 169,6 dolardı. Görüldüğü gibi dolar ne olursa olsun ihracat belli bir marj aralığında gidip geliyor. Bunun tam olarak neden böyle olduğu bu yazının konusu değil. Fakat şunu bilmek gerekiyor. Türkiye ancak ithalata bağlı olarak ihracat yapabilen bir ülke, yani devamlı cari açık vermekte. Dolayısıyla gümrük birliklerinden ayrılmadan ve dalgalı kur rejiminden çıkmadan istediği cari fazlayı ve ihracat seviyesini sağlayamaz.

İkinci olarak, emek gücünün değeri elbette TL eridikçe düşüyor. Peki salt bu durum Türkiye’ye akın akın sermaye akışı olacağı anlamına gelir mi? Ya da TL dolar karşısında ne kadar değer kaybederse Türkiye’ye sermaye akar? Bu soruların bir cevabı yok. Şunu bilmek gerek: Bir para birimi başka bir para birimine karşı yüzde 100 değer kaybedemez (aksi takdirde 1 TL sonsuz dolara eşit olurdu), sadece yüzde 100’e yakınsar, fakat TL dolar karşısında totalde yüzde 80’den fazla erimiş durumda. Fakat tek başına bu, bir şirketin ülkeye yatırım yapması için bir neden olamaz. O ülkedeki iç ve dış politik durum böyle durumlarda çok daha belirleyicidir. Ayrıca ülkede dünyaya kıyasla faiz hâlâ çok yüksek; fabrikalar kurmak yerine finansal araçlarla kısa vadeli vur-kaç yapmak burjuvazi için çok daha kârlı ve risksiz.

Üçüncüsü, kolay kredi için faiz indirimi, gerekçeler açısından en olası olanı ki biz hemen hemen her yazıda borçlandırılma yoluyla ekonominin canlandırılmasının iktidar için elzem olduğunu, fakat bu büyümenin insanların cebine yansımadığını, yani bunun gerçek bir büyüme olmadığını belirtmiştik. Bunun sadece bazı sektörlerin (patronların) kârlılıklarını artırmak için yapıldığını, konut kredilerini düşüren kamu bankalarının ihtiyaç kredilerinde herhangi bir faiz indirimi yapmadıklarından da anlayabiliriz. Kredi yoluyla palazlandırılan sermaye gruplarına karşılık enflasyonist baskıya maruz bırakılan emekçi kitleler… İşte iktidarın bilinçli ekonomi politikası bu!

İthal ikameci bir politika izlenmek isteniyorsa bu, imzacısı olunan uluslararası ticaret anlaşmalarıyla olmaz çünkü 60’lı yıllarda değiliz. Ayrıca iktidar bugüne kadar neoliberal politikalardan en ufak bir dönüş bile yapmadı. Dolayısıyla bağımsız bir ekonomi ancak emperyalizmden kopuşla mümkün.

Yapılması gereken, sendikaların ve işçi partilerinin bir araya gelerek hayat pahalılığına karşı seferber olmasıdır. Ekonomik büyüme anlamını yitirmiştir. Sözde büyüme için yapılanlar kitlelerin alım güçlerine dönük bir saldırı halini almıştır. Değeri tehlikeli derecede düşen TL için sabit kur altında tam sermaye kontrolü ve revalüasyon (yeniden değer biçme) planı oluşturulmalıdır. İktidar, ülke ekonomisini faiz-enflasyon ikilemine sıkıştırmış olsa da bu cendereyi kırmak mücadele eden emekçilerin elinde. Hayat pahalılığına mahkûm değiliz.

Bir ittifak daha var, o da emek mi dersin?

0

AKP hükümetinin içerisinde bulunduğu durumu sıkışmışlık olarak açıklayan, Türkiye toplumunun ise ekonomiden sağlığa, eğitime, toplumsal cinsiyet eşitliğine pek çok konuda patlamaya hazır olduğunu ifade edenler çoğunlukta. Bu tip betimlemeler insanın aklına alevin yanındaki bir gaz tüpünü ya da ocak üzerinde unutulmuş bir düdüklü tencereyi çağrıştırıyor.

Bizim için gazların bir basınca sahip olduğu ve tüp-tencere-balon-küre gibi kapalı sistemlerin tehlikeli şeyler olabileceğini bilmek bugün pek de özel bilgiler değil. Ancak insanlık adına bu pratik bilgilere ulaşmak oldukça yakın zamanlarda mümkün oldu. İtalyan bir bilim insanı olan Torricelli 1643 yılında hava basıncını ölçen basit bir alet buldu ve ona barometre adını verdi. Açık havanın bir basıncı olduğu anlaşıldıktan 11 yıl sonra, 1654’te Almanya’da Magdeburg adlı bir şehrin sokaklarında Magdeburg Küreleri olarak anımsanacak bir deney yapıldı. Aynı büyüklükteki iki yarımküre yan yana getirildi ve içerisindeki hava vakumlandıktan sonra kürelere bağlanan atlar zıt yönlere doğru olanca hızlarıyla koşturuldu. Atların canhıraş çabalarına rağmen içerideki havası vakumlanmış küreler birbirinden ayrılmadı. Tüm güç uygulamalarına rağmen küreleri bir arada tutan şey atmosferin kendi basıncı idi. Böylece açık hava basıncının gücü gösterişli bir deney ile tüm dünyaya duyuruldu. Sonrasında da insanlık bir dizi başka gelişme ile beraber sanayi devrimine ve bugünlere kadar gelebildi.

İyi olsunlar kötü olsunlar, en baskıcısından en demokratiğine kadar sistemlerin Magdeburg küreleri kadar olmasalar bile en azından ona benzer şekilde dışarıdan gelen basınçlara karşı dayanıklı olduğunu, bir sistemi sistem yapan şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Burjuva siyasetinde normal dönemlerde muhafazakârların işi o yüzden daha kolaydır. Böyle zamanlarda yalnızca sistemin işlediği kısımları göstermeleri, kürelerin hava kaçırmadığından emin olmaları yeterlidir. Devrimcilerin durumu ise bundan çok daha farklıdır. Devrimcilik, atların boşuna koşmasını engelleyip küreyi açıp yeni bir sistem kurmak, kürenin içinde atlardan ve insanlardan saklanan zenginliği herkes için eşitçe paylaşıp, havası vakumlanmış değil, atmosfere açılan emek ve doğa dostu bir sistem kurmaktır.

Konumuza geri dönecek olursak Saray rejimiyle, tabiri caizse Erdoğan’ın varaklı küreleri ile Magdeburg kürelerinin birbirine pek de benzerlik bulunmadığını söyleyebiliriz. AKP Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümü olarak başkanlık sistemini önermişti ve Saray rejimi adeta ülkeyi bir arada tutan sağlam bir sistem kuracaktı. Nihayetinde kazın ayağının öyle olmadığı anlaşıldı ve eğitimden sağlığa, pandemi yönetiminden enflasyona her yerde sorunlar yumağını görebiliyoruz. Öyle ki, rejim elindeki sistemi sadece kendi iktidarını korumak için kullandı. Magdeburg küreleri tüm dış etmenlere rağmen açık havaya dayanıp ayrılması imkânsız şekilde bir arada dururken Erdoğan’ın küreleri bu örneğin zıddı. Kürenin içindeki hava vakumlanamıyor çünkü küre delik deşik. Bir bırakılsa parçalanacak olan sistemi ayakta tutan şey iddia ve gösterinin de tersine çevrilmesiyle mümkün oluyor. Erdoğan atları küreye doğru koşturarak yalnızca kas gücü ile sistemini bir arada tutmaya çabalıyor. Kendi iktidarı kadar önemli bir başka gündem maddesi olmadığı için de çeşitli (hatta doğrudan çıkar ilişkisi olmayan neredeyse tüm) toplumsal kesimlerin tepkisini çekiyor.

Cumhur İttifakı konsolidasyon istiyor

Hükümet bir denge tutturup yabancı, yerli ve farklı çıkarları olan patronları bir araya getirme yeteneğini gösteremiyor. Bugüne değin AKP mucizesi diye adlandırılan dönemin alametifarikası, emperyalist burjuvazinin, TÜSİAD’ın ve yeni gelişen sermayedarların ihtiyaçlarına bir merkezden yanıt verilebilmesi idi. Ancak şu durumda dünyadaki krizli ortamın ve pandeminin de ivmelendiren etkisi ile rejim, burjuvazinin farklı kesimlerinin çıkarlarını bir arada savunabilecek meziyetten yoksun görünüyor. Geçmişte “gidersem istikrar bozulur” diye bir kozu varken, hâlihazırdaki istikrarsızlık hali hükümet blokunun inandırıcılığını iyiden iyiye aşındırıyor ve burjuva kamplar içinden de çatlak sesleri işitebiliyoruz.

Krizin basıncı yetmezmiş gibi hükümet kendisine yönelik suç örgütleri ile ilişkiler, narkotrafik, derin devlet ithamları ve TÜGVA gibi açığa çıkarılması son derecede kolay olabilecek iddiaların dahi araştırılmasının önüne geçerek içinde bulunduğu durumun zorluğunu gözler önüne seriyor.

Hükümetin her ne kadar eridiği ifade edilse de azımsanmayacak taban desteğine sahip olduğu bir gerçek. Ancak bu desteğe ve tüm zor gücüne rağmen hükümet ne emekçileri yoksulluğa çare bulabileceğine dair kandırabiliyor ne de burjuva kamplar tarafından eskisi kadar güçlü bir tonda destekleniyor.

Erdoğan rejimi pek çok toplumsal kesime vaat ettiğini veremiyor. Arzusunun iktidarda kalmaktan başka bir şey olmadığı hususunda ise elini bir hayli açık ediyor. Sonuç olarak Cumhur İttifakı sadece mevcut sistemi güçlendirip, rejimi konsolide ederek iktidarda kalmayı ve dar çeperindeki çıkar gruplarının ayrıcalıklarını sürdürmeyi hedefliyor.

Millet İttifakı restorasyon istiyor

Başını CHP ve İYİP’in çektiği muhalefet bloku ise AKP’nin yarattığı sorunların çözümü için emekten yana bir çıkışı değil, her şeyden önce patronları ikna eden bir çıkışı önlerine koymak istiyor. Erdoğan’ın küreleri çatlakken Millet İttifakı bu çatlakları yamayarak kürenin içindeki zenginlikleri işçi emekçilerden, halktan koparmayı ve bizleri at gibi zıt yönlere koşturmayı istiyor. Millet İttifakı düzenin sarsılan prestijini geri kazandırıp sistemi restore etmek istiyor.

Hem CHP’nin hem de İYİP’in önümüzdeki süreç hakkında verdikleri vaatler AKP’nin “itibardan tasarruf olmaz” anlayışına karşılık çok daha halkçı bir tonda görünüyor. CHP’nin asgari ücret, sendikal özgürlükler, gençlere yönelik vergi kolaylığı vb. sosyal devlet uygulamalarını çağrıştıran vaatleri ve Akşener’in “Hz. Ömer adaleti” vurgusu emekçiler için bir nebze olsun daha iyi bir sonuç doğurabilir mi? Bizce hayır. Çünkü Millet İttifakı şu an için dünya burjuvazisinin de hiç değilse bir kesiminin sahip çıkıp öne attığı bir programı kopya ediyor ve bu program dünyanın hiçbir yerinde emek dostu bir sonuç yaratmadı.

Sonu rekor düzeydeki iş cinayeti, artan kadın cinayetleri, sefalet ve ekolojik yıkımlara varan AKP’nin yola çıkışını incelemek Millet İttifakı’nın niçin işçi ve emekçiler için daha iyi bir düzen kuramayacağını gösterebilir. AKP’nin bir dizi kendine özgü yanı olmasına rağmen ekonomik model açısından özgün-eşsiz olduğunu iddia etmek bir hayli güç. AKP’nin “mucize” yarattığı dönemlerdeki fikri zemini aslında pek de yerli ve milli dayanaklara sahip değildi. AKP, temeli Kemal Derviş ve IMF tarafından atılan kemer sıkma, özelleştirme ve emeği örgütsüzleştirme programı üzerine bina oldu. AKP tüm dünyadaki neoliberal politikaların bir devamcısı olarak hareket etti ve karşısındaki burjuva muhalefeti tuş edebilmesinin temel sebebi de kendi özgün becerilerinin-bileşiminin yanı sıra burjuvazinin bu uluslararası eğilimi oldu.

Neoliberal politikalar tüm dünyada büyük bir yıkım yaratırken üzerine bir de 2008 krizi oturunca Erdoğan tipi neoliberal programın sözcüsü olan liderlerin koltukları sallanmaya başladı. Bu uzun serüvenin hâlâ sonuna gelmedik ve bunu özetlemek maalesef bu yazının sınırlarını aşıyor. Ancak vardığımız noktada, özellikle ABD ve Almanya seçimleri gibi gelişmeler dünya genelinde burjuvazinin bir kesiminin kimi halkçı söylemler altında “daha insani bir kapitalizm” hayalini satmaya giriştiklerini, başta CHP olmak üzere Millet İttifakı’nın da sırtını bu rüzgâra verdiğini söyleyebiliriz.

Bu sürecin tamamlanmadığını ve aktörlerin kesin olarak zafer kazanmadığını aklımızda tutarken, “halkçı” görünümlü eğilimlerin eşitsizliği çözebildiğine ilişkin ciddiye alınabilir bir dünya örneği yok. Benzerini karbon kopya ile Türkiye’ye getirdiğimiz zaman da yoksulluk, temel demokratik haklar, Kürt sorunu vb. hususlarında Millet İttifakı’nın çözücü olmayacağını anlayabiliriz.

Tüm yıkıcı etkisine rağmen elindeki sistemi yalnızca zor gücü ile idare eden bir Cumhur İttifakı’na karşı, sistemdeki çatlakları tıkayarak atları koşturma şovunu yeniden başlatacağını iddia eden bir Millet İttifakı ile karşı karşıyayız. Bu iki eğilimin birbirinden oldukça farklı olduğu hepimizin malumu olsa da, iki eğilimin de bir arada tutmaya çalıştığı kürelerin içi ultra zenginlerin ayrıcalıkları ile dolu ve bize vaat ettiği şey sefalet. İşte tam da bu sebeple esasında aynı maksadın farklı iki yüzü olan hem konsolidasyoncu Cumhur İttifakı hem de restorasyoncu Millet İttifakı’nın karşısında bağımsız bir ittifakın, emek ittifakının oluşturulması elzem.

Üçüncü yol denemeleri

Önümüzdeki sürecin çok sayıda olasılığa gebe olduğunu vurgulayarak sol muhalefet üzerindeki genel iklimin AKP’nin “ilk seçimde gideceği” doğrultusunda olduğunu ifade edebilir, başka ihtimaller halen söz konusu olsa da sol içindeki üçüncü bir yol arayışının bu iklim altında gerçekleştiğini kabul edebiliriz.

CHP sözcülerinin hükümet blokunun ilk seçimde yenileceğini söylemesinin üzerinden henüz bir yıl bile geçmedi. Ancak özelikle İstanbul’da belediye seçimlerinin kaybının ardından geçen zaman Saray rejimini hiç olmadığı kadar yıprattı. AKP oyun kuruculuktan çok savunma pozisyonuna çekilirken burjuva muhalefet gündem belirleyici oldu.

Yirmi yıla yaklaşan AKP iktidarı altında solun oldukça geniş bir kesimi “içinden geçilen olağanüstü koşullar” gerekçesi ile seçimlerde AKP’nin karşısındaki adayı desteklemekten geri durmamıştı. İşçi Demokrasisi Partisi olarak yerel ve genel seçimlerde bir işçi emekçi programının yaratılabilmesi için elimizden gelen çabayı sürdürmüş ve bu dönemlerde bir işçi emekçi alternatifinin oluşabilmesi adına çaba sarf etmiştik.

Bize göre Türkiye’nin daha iyi bir yer olabilmesi için tek yol dün olduğu gibi bugün de emeğin ittifakından geçiyor. Ancak solun tartışmalarına baktığımız zaman ise, dün ile bugün üretilen argümanlar arasında kimi önemli farklılıkların olduğunu görebiliyoruz. Solun ağırlıklı bir kesimi bugüne değin AKP iktidarı altında bir demokrasi cephesinden yana tavır alır, hatta işi CHP’yi tarihsel misyonunu üstlenmeye çağırmaya kadar götürürken şimdi “üçüncü bir yolun” aranması gerektiğini ifade ediyor. Bu tartışmanın başlı başına önemli olduğunu ve emek merkezli bir alternatifin açığa çıkması için tüm gücümüzü seferber etmeye hazır olduğumuzu peşinen belirtelim. Ancak üçüncü bir yol denemesi-söylemi başlı başına bir emek alternatifini açığa çıkarabilir mi?

Demirtaş’ın başlattığı tartışma

Selahattin Demirtaş’ın 13 Eylül gününde yayımlanan “İlle de demokrasi” başlıklı yazısı HDP’nin tutum belgesine atıf yaparak Millet ve Cumhur dışında yer alan yeni ve ilkeli bir ittifaktan bahsediyordu. Bu sayede ittifaklar tartışmasının AKP-CHP blokları dışında da olabileceğine dair çeşitli düşünceler daha güçlü bir ses ile de ifade edilmeye başlandı. Bu adımı HDP’nin vurgusu güçlü olmasa da kurucu meclisi ifade eden, yeni bir sistemi çağıran tutum belgesi aldı. Ardından solda yer alan yoldaşlarımız içerisinde (Sol Parti, TİP, EMEP vb.) emek cephesi veya sol/sosyalist cephe türünden argümanların sayısı arttı.

Bu tartışmalar 4 Ekim günü Demirtaş’ın tutsak olduğu Edirne Cezaevi’nden gönderdiği “Umut olmadan yaşanır mı?” başlıklı yazısı ile daha ileri taşındı. Demirtaş bu yazısında şöyle seslendi “Sol parti ve hareketlere önemli, tarihsel görevler düşüyor. AKP sonrası Türkiye’de demokrasi inşa edilecekse eğer, sol olmadan, emeğin sesi olmadan yeni rejimin inşasına göz yumulmamalıdır.” Hâlihazırda sol içerisinde var olan arayış Demirtaş’ın da teşviki ile güçlendi. Ancak bu durum başta Demirtaş’ınki olmak üzere açığa çıkan “üçüncü bir ittifak” arayışının emek merkezine yaklaştığı anlamına gelmiyor.

Emeğin ittifakı mı solun ittifakı mı?

Millet ve Cumhur İttifakı dışında bir olasılığı sorgulayan Demirtaş nihayet yayımlanan son yazısında, demokrasinin pek çok tanımının yapılabileceğini, bu konuda “ben bilirim”ci olmamak gerektiğini ifade edip, aslında hepimizin teoride ya da sahte demokratlar olduğunu söylerken yazısının finalinde demokrasi kültürümüzün mutfak kültürümüz kadar güçlü olmadığını ifade ediyor.

Demirtaş’la aynı çizgide bulunmasak da ifade ettiklerini önemsiyorum. Ancak Demirtaş farklı yemek kültürlerinden gelen herkesi bir masada buluşturacak yeni bir kültürü aradığını söylerken bu tip tanımlamaların ciddi gerçeklerin üzerini örttüğünü vurgulamalıyız. Zira hayat pahalılığı karşısında yemek kültürünü yaşamayı, bir yemek tercihi yapmayı bırakalım en ucuz, en sağlıksız yemeğe muhtaç kalanlarla deveyi havudu ile götürenler arasında ciddi bir fark var ve onları bir araya gelmeye davet etmek işçinin sefaletine çare olmayacak, özgürlük de getirmeyecek.

Demirtaş demokrasi kavramının tartışmalı olabileceğini ifade ediyor. Bizim inandığımız demokrasi ve özgürlük kavrayışları o kadar da karmaşık değil. Bizim inandığımız özgürlüklerin temelinde yaşamını iyi kılma özgürlüğü gelir. Bu da herkes için iş ve onurlu yaşam koşulları demektir. Biz de bu özgürlüğün ancak demokrasi altında hayata geçirilebileceğine inanıyoruz. Ancak adına yakışır bir demokrasi, zenginliği bir küreye sokup kaçırmak, güçlü ile güçsüzü/kurt ile kuzuyu aynı masada oturtmak değil, emeği asalaklara karşı savunmanın zemini olmalıdır. Adına yakışır bir demokrasi toplumdaki eşitsizliklerin yok edilmesi adına işçi emekçileri, kadınları, tüm cinsel yönelimleri ve elbette ki doğayı korumayı garanti altına almalıdır. İnandığımız bu demokrasinin adı da işçi demokrasisidir.

Türkiye’nin içerisinde bulunduğu krizin tek sebebi Saray’ın yanlış politikaları değil, Saray sistemini yaratan, neoliberal politikaların yeşermesine sebep olan sistemin kendisi de. Bu yüzden ihtiyaç duyduğumuz demokrasiyi garanti altına alacak cephe, ülkenin emperyalizmden bağımsızlığını, yoksulluk sorununun çözümünü, emekçilerin örgütlenme özgürlüklerinden kaderini tayin hakkına kadar her türden demokratik hakkı güvence altına alacak bir ittifakla, yani adını hak eden bir emek ittifakı ile mümkün olabilir.

Farklı yerlerden saymaya başlarsanız on parmak içerisinde on ayrı üçüncü parmağa ulaşabilirsiniz: Dillendirilen üçüncü bir ittifak önerisi de kendi içerisinde en azından ikiye ayrılıyor. Birincisi sol ya da sosyalist olarak ifade edilen bir ittifak. Bu türden bir ittifakın temelinde ise maalesef emek merkezli bir kalkış noktası yok. Kimi cephelerde laiklik/aydınlanma gibi kriterlerin bu geniş sol cephenin harcı olabileceği ifade ediliyor. Bu kalkış noktası sınıfı ayrıştırarak bir araya getiren ve onu burjuva saldırılardan koruyan bir önerme değil. Öte yandan solda emek merkezli bir ittifakın her zamankinden çok dile getiriyor olması da oldukça önemli. Bu dinamiği değerlendirmek için elimizden gelen çabayı sarf etmeliyiz.

Son olarak bu çok sesliliğin bir zenginlik ve emeğe yaklaşma gibi görülmesine rağmen emek cephesi adına somut adımlar atılmazsa günün sonunda tüm akımların bildiğini okuması ihtimalini de göz önünde bulundurmalıyız.

Emek cephesi için

Mevcut süreçte solun yeni bir ittifaktan bahsediyor oluşu emek cephesinin oluşabilmesi için mühim imkânları açığa çıkardı ve bunu değerlendirmek için elimizden geleni yapmamız gerekiyor, ancak üçüncü bir yol arayışı maalesef ki otomatik olarak solu emek merkezli bir birliğe itmiyor.

Magdeburg küreleri çatladı ve küre olağan akış ile ayakta duramıyor. Cumhur İttifakı küreyi ittire kaktıra bir arada tutmaya çalışırken Millet İttifakı yamayarak içindeki havayı yeniden çekmek istiyor. Oysa tüm zenginlik kürenin içerisinde. Kürenin açılıp daha iyi ve adil bir yaşam adına içindekileri paylaşabilmemiz için yeni bir sistemi somut olarak önermemiz gerekiyor.

Madem sistem adaletsizlikler yaratıyor, onu ne sağlamlaştırmalı ne de takviye etmeliyiz. Emperyalizmden kopuş, yoksulluk sorununun çözümü ve kaderini tayin hakkı dahil her türlü demokratik hakkı garanti altına alacak bir kurucu meclis için çağrıda bulunup bir işçi emekçi hükümetinin kurulabilmesi için en geniş emek cephesinin inşası adına üzerimize düşeni yapmaya devam etmeliyiz.

Güç oyunu bozar

0

Tek Adam rejimi ülkeyi felakete sürükleyebilecek bir oyun kurmanın hazırlığı içinde. Tıpkı 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yapmış olduğu gibi. Seçimleri kazanamadığı için bir dizi büyük kentte katliamlara neden olan kaos ortamı yarattı ve halkı “Ben gidersem bunlar olur” diye korkutarak 1 Kasım’da seçimleri tekrarlattı, böylece tekrar mecliste çoğunluğu elde etti.

Şimdi de tüm anketlerde AKP’nin oylarında büyük bir düşüşün olduğu görülüyor. Cumhur İttifakı’nın (AKP+MHP), “normal” koşullarda yapılacak bir seçimde iktidar olamayacağı belli gibi. RTE hükümetinin çeteleşmiş oligarşik burjuvaziyi daha da zengin edebilmek için izlediği ekonomik politikaların yarattığı sistematik kriz ve bunun sonucunda emekçi halkların hızla derin bir yoksulluğa sürüklenmesi, iktidarın temellerini sarsıyor.

Bu durum karşısında rejim kurmayları bir ikilemle karşı karşıya kalmış haldeler: Ya halkın tercihine boyun eğecekler ya da 2015’te yaptıkları gibi halkı korkutan bir kaos ve baskı ortamı yaratıp bir “oldu bitti” seçime giderek işbaşında kalmaya tevessül edecekler. Muhalefet kesiminden pek çok kişi “Erdoğan’ın şapkasından çıkaracağı tavşan kalmadı” diyor, ama Cumhurbaşkanlığı sarayında sanki bir tavşan çiftliği kurulmuş gibi.

Başladılar bile. 26 Ekim günü TBMM, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli ülkelerde bulunan birliklerinin görev süresini iki yıl boyunca uzatan, ayrıca yabancı askerlerin ülkede bulunmasına (hangi askerler olduğu belirtilmeden) izin veren tezkereyi onayladı. Belli ki hükümet Irak ve Suriye’nin kuzeyinde “PKK ve PYD/YPG’yi ezme” gerekçesiyle geniş bir askeri operasyon düzenleyecek. Bu politikayla da Kürt illerinde düzenlenebilecek kışkırtmalarla tekrar bir kaos ve baskı ortamı yaratmanın imkânı hazırlanacak. Tabii bu meyanda hem tüm halk kesimleri korkutulmak istenecek ve hem de milliyetçi bir söylemle kitleler “Başkomutan”ın etrafında birleştirilmeye çalışılacak. Böylece seçime kadar halka yoksulluğu ve bundan kimlerin sorumlu olduğu unutturulmuş olacak. Plan sanırız bu.

Rejimin bu planını destekleyecek “çerezleri” de bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Osman Kavala hakkındaki kararının uygulanmasını isteyen (ki mevcut anayasaya göre Türk adliyesi buna mecbur) on ülke temsilcisinin ülkeden atılması girişimi, bu sözde antiemperyalist ama özünde gerici milliyetçi propagandayı güçlendirmeyi amaçlıyordu.

Seçimlerin hangi ortamda yapılacağı meselesini bir kenara bırakalım. Rejimin, emekçi halkların üzerindeki baskılarını ve yoksulluğu artıracak bu planı durdurulabilir mi? Şimdilik muhalefetin başını çeken partilerin köklerinde ve damarlarında dolanan Kürt karşıtlığı buna imkân verecek gibi görünmüyor.

Oysa hem rejimin geliştireceği baskılar hem de bu yolla iktidarda kalması esas olarak işçi sınıfı ve tüm emekçi halklar için yeni yıkımlar ve daha da derinleşen sefalet anlamına gelecek. O halde, burjuva muhalefetten (Millet İttifakı’ndan) medet beklemek yerine tüm işçi ve emekçi örgütleri (sendikalar, partiler, diğer toplumsal ve siyasal kuruluşlar) birleşerek harekete geçmek zorundalar. Onlara katılacak geniş bir gençlik ve kadın hareketi kesimi de mevcut.

Geniş bir sol işçi ve emekçi ittifakı kurmalıyız. Rejimin amacını ve bunun halkın üzerinde yaratacağı yıkımı işyerlerimizde, mahallelerimizde anlatmalıyız. Demokratik hakkımız olan protesto eylemleriyle, mitinglerle, toplantılarla yaygın bir seferberlik yaratmalıyız.

Rejimin ölümcül oyununu, ancak bu yolla seferber edebileceğimiz gücümüz ve örgütlenme kapasitemiz bozabilir. Aksi takdirde kılıçların çekildiği tiyatro sahnesinde sadece seyirci olarak kalırız. Artık sahneye çıkma zamanıdır.

Bel Karper grevinden mektup: Devrim ya ruhundadır ya da hiçbir yerde…

0

Hepimiz günlük hayatımızı devam ettirmek için bir işte çalışıyoruz. Başarılı olmak için çok çaba sarf ediyoruz. İnsan, amacına ulaşmak için çaba sarf eder, emek verirse başaramayacağı iş yoktur. Bizlerin de kendi geleceğimiz ve çocuklarımızın geleceği için emek vermemiz gerekiyordu. Yaşam şartları çok zor, geçim sıkıntısı had safhada. Hal böyleyken tırnaklarınla kazıyarak verdiğin emeğin karşılığını alamamak bir insana yapılabilecek en büyük eziyetlerden birisi.

Biz bu durumdan çıkabilmek için Tekgıda-İş Sendikası ile birleşip bir yol aramaya başladık. 17 Mayıs 2021 tarihinde greve çıkarak hayatımızın geri kalan kısmında gururla anlatabileceğimiz bir hikâyeye sahip olduk.

Bizden önce bu yoldan geçen insanların bize anlattığı “GREV BİR OKULDUR” sözünü yaşayarak öğrendik. Grev, buradaki tüm işçilere korkmamayı, hakkı için mücadele etmeyi öğretti. Tüm ülkenin her kültürünün bir arada yaşayabileceğini, her görüşten insanın ortak bir amaç uğrunda tek bir hedef etrafında toplanabileceğini, hangi dili konuşur hangi dinden olursa olsun ortak bir amaçla aynı yönde yürüyebileceğini öğretti.

Bizim Tekgıda-İş Sendikası’na üye olmaktan ve onların rehberliğinde hakkımızı aramaktan başka çaremiz kalmamıştı. İşveren için işçinin verdiği emek anlamsızdır. Siz ne yaparsanız yapın onların amacı günün sonunda kasayı doldurmaktır.

Bunu tüm işçi sınıfı öğrendiğinde “ZAFER DİRENEN EMEKÇİNİN OLACAK!” Ya ruhunuzda bunu hissedersiniz ya da hiç olur, yok olursunuz.

Bel Karper Grevcileri, Seval Batı ve Turgay Çamlıbel

Bel Karper grevi, TİS masasını kurdurdu!

0

Çorlu’da Bel Karper peynir fabrikasında devam eden grevin 156. gününde patron toplu iş sözleşmesi (TİS) masasına oturmayı kabul etti. Kararlılıkla süren mücadelenin sonucunda, Ankara’da Çalışma Bakanlığının arabuluculuğunda sendika ve fabrika yönetimi arasında yapılan toplantı sonrası, Bel Karper yönetimi Tekgıda-İş sendikasının sözleşme taslağı üzerinden TİS masasına oturmayı ve atılan işçilerin geri alınmasını kabul etti. Haber grev çadırında coşkuyla karşılandı. Ancak işçiler, toplu iş sözleşmesi imzalanana kadar grevlerini sonlandırmayacak.

Bel Karper’de Tekgıda-İş’te örgütlenerek uzun süren bir hukuk mücadelesi sonrasında toplu sözleşme hakkını kazanan işçiler; bu haklarının patron tarafından yok sayılması, sendikadan istifaya direnen baş temsilcinin Kod-29’la işten atılması ve 12 işçinin ücretsiz izne çıkarılması üzerine greve çıkmışlardı. Grev esnasında grev kırıcılığı ile kararlı bir şekilde mücadele edildi. Jandarma ve kaymakamlığın bütün engellemelerine, işçilere ceza yazma tehditlerine, patronun grev kırıcılığı girişimlerine rağmen grevci işçilerde en ufak bir geri adım olmadı. En son Tekirdağ Valisine taleplerini dile getirmek isterken yaka paça gözaltına alındılar. Bütün bu zorluklara rağmen kararlılıkla grevlerine devam eden işçilerin TİS zaferi, bütün işçi sınıfına moral oldu.

Bel Karper işçilerinin bu grevi işçi sınıfının en önemli silahı olan şalter indirmenin gücünü göstermesinin yanında, sendikaların işçilerin arkasında durması halinde işçilerin mücadeleden geri durmayacaklarını da göstermiş oldu. Her türlü engellemelere rağmen bir arada duran işçilerin bu zaferi işçi sınıfına yol gösterici olacaktır. Patronların sendikasız, hukuksuz çalışma düzenine karşı bu zafer kararlı bir mücadelenin ürünü oldu. Ekonomik kriz ve pandemi ile birlikte işçi sınıfı üzerindeki sömürü ve işsizlik baskısı artarken, işçi sınıfının mücadelesi de artmakta, her kazanılan grev ve direniş sınıfın birliği ve mücadelesi için bir yapıtaşı görevi görmektedir. Bu bağlamda Bel Karper grevinin kazanım ile sonuçlanması, halihazırda devam eden grev ve direnişler için yol gösterici ve moral verici olacak!

Cargill’de işçiler kazandı: “Patronlar işçilerin sendikalı olma hakkına saygı duymayı öğrenecek!”

0

Bursa’daki Cargill fabrikasında 17 Nisan 2018’de sendikal örgütlenme yapan işçilerin “kota fazlalığı ve daralma” gerekçesiyle işten atılmasıyla başlayan direniş, işçilerinin zaferiyle sonuçlandı. 7 yıl süren örgütlenme mücadelesi ve 1280 günlük direnişin ardından Tekgıda-İş Sendikası yetki tespit belgesini aldı. Kar, kış demeden seslerini duyurmaya çalışan işçilerin sıradaki gündemi, sekiz işçinin işe iadesi ve Cargill patronuyla masaya oturarak toplu iş sözleşmesinin imzalanması.

Tam 3,5 yıl süren bir direniş, dile kolay! Mahkeme koridorlarından fabrika önlerine, oradan Ankara’ya uzanan bu yolculuk bugün Cargill’in önünde davul zurnayla taçlandı. Cargill işçileri hepimize mücadele azminin dersini verdi. Bundan dokuz ay önce 24 Ocak’ta İşçi Demokrasisi Partisi olarak gerçekleştirdiğimiz bir etkinlikte söz alan Cargill işçisi kararlılıklarını şöyle ifade etmişti: “İşten atıldık, önümüzde iki seçenek vardı; ya gidip başka fabrikada işbaşı yapacaktık ve bir süre sonra aynı sorunları orada da yaşayacaktık ya da anayasal hakkımız için mücadele edecektik. Biz ikincisini seçtik. Baskılara, engellere rağmen geri adım atmadık, her seferinde mücadeleyi bir üst çıtaya taşımaya çalıştık.(…) Bize 1000 gündür mücadele verdiniz, kazandınız diyorlar. Biz o fabrikada sendikal haklarımıza saygı duyulup bize tekrar işbaşı yaptırılana kadar kendimizi kazanmış görmüyoruz. Biz tazminatlarımızı aldık, sendikal davalarımızı kazandık ama mücadeleye devam ediyoruz çünkü bu ülkede her şeyi para ile çözmeye çalışan patronlara karşı işçinin derdinin her zaman para olmadığını, insanları anayasal haklarını kullandıklarında bu şekilde cezalandıramayacaklarını öğrenmeleri gerekiyor. Bu açıdan bizimki tüm işçi sınıfı adına verilen bir mücadele…” İşte bu sözlerle ifade bulan güçlü direniş bugün Cargill fabrikasına sendikayı sokmayı başardı. Bu zafer yalnızca Cargill fabrikası patronuna karşı değil, anayasal sendikalaşma hakkını çiğneyen tüm patronlara karşı kazanılmıştır.

Cargill işçileri bize, patronlarla devletin ittifakına karşı yapılması gereken tek bir seçeneğimiz olduğunu gösterdi; o da birbirimize güvenmek ve örgütlenmek.

Cargill işçilerinin zaferini selamlıyoruz!

İstanbul Barosu’nda seçimler gerçekleşti

0

Pandemi sebebiyle geçtiğimiz sene yapılamayan ve bu sene Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen İstanbul Barosu seçimleri dün gerçekleşti. Türkiye’nin en büyük ve dünyanın en kalabalık barosu olarak bilinen İstanbul Barosu yönetimine yedi farklı avukat grubu aday oldu. 8 bin 479 oyla baronun üç yıldır başkanlığını yürüten Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nu temsilen Mehmet Durakoğlu yeniden başkan seçildi. İstanbul Barosunu 19 yıldır Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu yönetiyor.

Divan seçiminin ardından, 2018 sonrası vefat eden avukatların isimleri okundu; adil yargılanma talebiyle başladığı ölüm orucu sonrası hayatını kaybeden Avukat Ebru Timtik ile icra için gittiği bir evde vurularak öldürülen Avukat Ersin Arslan’ın isimleri alkışlarla karşılandı. İstanbul Barosu yönetimi adına ilk konuşmayı yapan Mehmet Durakoğlu Tek Adam yönetimi altında ifade özgürlüğü ve hukuk devletinin tesis edilemediğine işaret ederek “Sandıklara sahip çıkıp, demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyi reddettiğimiz için, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını savunduğumuz için kuruldu ikinci baro,” ifadelerini kullandı.

Burada; geçtiğimiz yıl baro başkanlarının Ankara girişinde durdurulup tartaklandığı; şantiye şefleri tarafından “işçilerin dikkatini dağıttıkları için” azarlandıkları utanç verici görüntüleri hatırlatalım. Baroların çoğulcu hale getirilmesi iddiasıyla Türkiye Barolar Birliği’nde (TBB) genel kurul yapısı her 300 avukata 1 delege yerine, her 5000 avukata 1 delege düşecek biçimde değiştirilmiş ve böylelikle İstanbul Barosu ikiye bölünmüştü. İktidarın böl-yönet stratejisinin İstanbul Barosu’nda belirli bir mesafe kat ettiği söylenebilir.

Durakoğlu’nun konuşmasının ardından diğer grup sözcüleri söz aldı. Konuşmaların gündemlerinde mevcut yönetimin pasifliği ve ödenen kiralar, makam arabaları ve yapılan organizasyonlarla bütçelerin suistimali yer aldı. Adaylar tarafından her seçim dönemi olduğu gibi yine stajyer avukatların ücretsiz ve sigortasız çalışmaları gerçeği vurgulandı. Mevcut yönetim de yönetimde değilmişçesine bu konuya seçim broşürlerinde yer vererek avukatların haklarının iyileştirilmesi vaadinde bulundu.

İstanbul Barosu’nda yeni dönem

Bugün İstanbul Barosu’nda yaklaşık 50 bin avukat kayıtlı. Avukatların büyük çoğunluğu bir hukuk bürosunda ya da başka bir deyişle patron avukatlara bağlı olarak veyahut şirketlerde işçi olarak çalışıyorlar. Genelde Bağ-Kur’lu olarak kendi sigortalarını ödeyerek asgari, ücretin biraz üzerindeki seviyelerde maaşlarla ve fazla mesai ücreti almadan geçinmeye çalışıyorlar. Mesleğinin ilk senesinde olan stajyer avukatlar ise sigortasız ve ucuz işgücü olarak Türkiye’nin her yerini dolaşıyor ve buna karşın ücret alamıyorlar. Kısacası halkın hakkını aramakla mükellef bu meslek grubu kendi hakkını savunmaktan çok uzakta.

Avukatların birebir karşılaştığı bu zorlukların yanı sıra hukuksuzluğun bu denli yoğun yaşandığı bir ülkede bu mesleği icra etmenin zorluklarına da değinmek gerekiyor. Kadın katillerinin, çocuk istismarcılarının kol gezdiği; Kürtlere ve göçmenlere hayatın dar edildiği topraklarda hukuka güven duyulmuyor ve avukatlık mesleği de itibarsızlaşıyor. Diyanet İşleri Başkanı’nın fetvasıyla açılan yargı, çeşitli tarikatların kadrolaşmasıyla “tarafsız ve bağımsız” olmaktan epey uzağa düşüyor.

Bugün İstanbul Barosu’nun sandığından galip olarak kim çıkarsa çıksın, avukatların hem ülkenin hem de Baronun kaderini değiştirmek üzere harekete geçmesi ve toplumsal mücadeleye yön vermesi gerekiyor. Çünkü Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrencilerin, Kazdağları’nda direnen halkın, haklarını hâlâ alamayan madencilerin, direnişte olan işçilerinin, kadınların ve çocukların her şeyden daha fazla birleşik mücadelenin yanı sıra, haklarını savunan avukatlara ihtiyacı var.

Yeni dönemin nasıl örüleceği konusuna devam yazılarında yer vereceğiz.

“Hakkımız için de mücadelemizi veririz elbet”

0

Ziyarette bulunduğumuz Adkotürk direnişinin öncü kadınları, “Ev işlerini yapıyoruz, çocuğa bakıyoruz, çalışıyoruz, hakkımız için de mücadelemizi veririz elbet” diyorlar. Çok haklılar. Onlar 140 günü aşkın süredir sendikal örgütlenme hakları başta olmak üzere daha insani çalışma koşulları için süregiden Adkotürk direnişinin başını çekiyorlar. 40 günü aşkın süredir de hem işverenin hem de devletin grev kırıcı politikaları, saldırıları karşısında birbirlerine kenetlenmiş durumdalar.

Sadece onlar mı? Yarım saat mesafede, Bel Karper grev çadırında kadınlar var; direnişlerini başarıyla sonuçlandırmış, sendikalaştıkları için işten atılan arkadaşlarının işe iadesini sağlamış Xiaomi fabrikası direnişinden kadın işçiler ziyaretlerine gelmiş, karşılıklı deneyimlerini paylaşıyorlar. 

Öte yanda; mobbing, baskı ve tacizle, ağır koşullarda, ucuza çalıştırılmaya son vermek için sendika üyesi olan ve anayasal bir hak olan sendika hakkını kullandığı için işten atılan Sinbo işçisi Dilbent Türker’in 250 günü bulan mücadelesi var.

Bunlar örneklerden sadece birkaçı… Şu an Türkiye’de birçok işyerinde süren ağır, düşük ücretli ve güvencesiz çalışma koşullarına, işverenin keyfi uygulamalarına, mobbinge karşı mücadelenin itici gücü kadınlar.

Bu elbette tesadüf değil. Yoksulluk, işsizlik, şiddet kıskacında, Covid-19 ile katmerlenen ekonomik krizden en çok etkilenenler de kadınlar.

Genç kadın işsizliği ülke tarihinin en üst seviyesine ulaşmış durumda. Birleşmiş̧ Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) Türkiye araştırmasına göre, pandemi sürecinde kadınların yaklaşık yüzde 50’si işten çıkarılarak veya ücretsiz izne çıkarılarak iş kaybına uğramış durumda. Bu zaten oldukça yetersiz olan kadın istihdamının iyice erimesi ve kadınların esnek, güvencesiz, ev eksenli iş piyasasına mahkûm edilmesi demek. Ki zaten Kadının İnsan Hakları–Yeni Çözümler Derneği’nin (KİH-YÇ), Salgında Kadın Olmak Araştırması raporunda salgının etkisiyle kadınların yüzde 73’ünün ekonomik sıkıntı yaşadığına dikkat çekiliyor.

Bu durum, halihazırda çalışan kadınlar için ise işverenin aleyhlerine kullandığı önemli bir baskı aracı konumunda. Mevcut işsizlik ve işçilerin işten çıkarılma kaygısı, işverenin keyfi uygulamaları karşısında tepki gösteren işçiler için tehdit olarak kullanılıyor. Bunun sonucunda, zaten işgücü piyasasında çok daha güvencesiz konumda olan kadın işçileri mobbing, baskı ve tacize daha açık hale getiriyor.

Sorunlar bunlarla sınırlı değil, asgari ücretin bile açlık sınırının altında kaldığı bu dönemde ücretli çalışmanın dışında ev işlerinin, bakım emeğinin de artan yükünü kadınlar taşıyor. Kendilerinden kısarak, maddi ve manevi tükenme noktasına gelerek bu sürece cevap üretmeye çalışıyorlar ama nafile. Şu süreçte özellikle kamu emekçilerine uygulanan evden çalışma gibi modeller ise, bir çözüm olmaktan ziyade mesailerin uzaması, ev içinde artan emek yükü ile eşitsizliklerin derinleşmesi anlamı taşıyor.

Pandemi sürecinde de öncesinde de hiçbir düzenlemenin toplumsal cinsiyet temelli bir bakış açısıyla yapılmaması, sorunların kadınlar açısından çok daha ağır hale gelmesine sebep oluyor. Ki kadınlar olarak, daha önceki yazılarımızda birçok kez işlediğimiz en temel yaşamsal haklarımıza dönük saldırılar da bu ağır tablonun bir diğer ayağını oluşturuyor. Ana sorun; iktidarın emekten, kadından, ezilenden yana değil sömürüden, talandan, eşitsizlikten beslenen bir program üzerinde yükselmesinde cisimleşiyor. Kadınlar olarak, İstanbul Sözleşmesi için verdiğimiz mücadele de, ücretli ve ücretsiz emeğimiz için verdiğimiz mücadele de işte bu ortak zeminde şekilleniyor.

İşçiler neden birleşmeli?

0

Bugün bir bütün olarak işçi ve emekçilerin en büyük derdi geçim sıkıntısı. Bu durumun şiddetini en çok, açlık sınırının altında kalan asgari ücret gösteriyor. Patronların bizi açlık sınırının altında çalıştırmaları “yasal” olarak güvence altına alınmış durumda. Ancak tek sorun ücretler değil; aynı zamanda çalışma saatleri ve şartları, işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi temel insani koşulların sağlanması için de mücadeleler sürüyor.

Bu süreç birçok işyerinde benzer şekilde gelişiyor. Emekçiler anayasal bir hak olarak sendikalara üye oluyorlar ve patronlar sendikaların yetkisini tanımayarak süreci yıllar sürecek mahkemelere taşıyorlar. Ardından sendikalı işçiler işten çıkarılıyor ya da çeşitli taktiklerle işçiler sendikadan istifaya zorlanarak sendikanın işyerinde sağladığı çoğunluk bozulmaya çalışılıyor.

Sürecin her anı iktidarın patronlara desteği ile şekilleniyor. Bunun en son örneği Adkotürk ve Bel Karper grevlerinde yaşananlar. Tekgıda-İş’te örgütlenen iki fabrikadaki işçiler anlaşma sağlanamaması sonucu 130 günü aşkın süredir mücadele ediyorlar. Adkotürk patronu grevi kırmak adına, grev kırıcı işçileri yasak olmasına rağmen fabrikaya sokmaya çalıştı, grevdeki işçiler ise buna izin vermek istemediler. Olay yerine gelen jandarma, yasaya uymayanın patron olmasına rağmen işçilere para cezası kesti.

Bel Karper grevinde ise iki gece üst üste grev çadırına silahlı saldırı oldu. İşçiler, kolluk kuvvetlerine durumu bildirdiler; işçilere karşı olmadık cezalar yaratan jandarma olay yerine gelmedi.

Sendika ve işçiler, devlet yetkililerin bu tutumu ve sendikanın çabalarına rağmen aracı kurumlarla yapılamayan görüşmeler sonucu Tekirdağ Valiliği ile görüşme yapmak için valilik önüne geldiklerinde ise “süpür” talimatı ile gözaltına alındılar.

Bütün bu süreç aslında bir gerçeğin göstergesi: iktidar ve patronlar bir tarafta, işçi ve emekçiler bir tarafta. Bu, işçilerin zenginliği yarattığı ve yaratılan zenginliğe patronların el koyduğu düzenin bir sonucu. Devlet ve onu yöneten iktidarın temel görevi düzenin bu şekilde devam etmesini sağlamak.

Emekçilerin en temel taleplerinin bile suç sayılmasını ve tüm güçlerin bu mücadeleleri bastırmak için kullanılmasını önümüzdeki dönemde de birçok farklı mücadelede göreceğiz. Adkotürk ve Bel Karper işçilerinin kararlılığı bu durumlara karşı neler yapmamız gerektiğini bize gösteriyor. Ancak bu saldırılar yalnızca onlara değil tüm işçi sınıfına karşı yapılmakta, karşımızdaki örgütlülüğe karşı bizim de örgütlenmemiz ve bu saldırılara dur dememiz gerekmekte.

Sorunlarımız ortak, taleplerimiz aynı… İnsanca bir yaşam için mücadelemizi birlikte sürdürmemize engel olacak hiçbir neden yok, aksine bu bir gereklilik. Karşımızdaki patron-devlet ittifakına karşı duracak tek güç, işçi ve emekçilerin birleşik mücadelesinden başka bir şey değil.

İşsizlik kader değil!

0

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye’de yüzde 13,2 oranında işsizlik var. Fakat TÜİK’in güvenilirliğinin olmadığı ve bu sayının daha fazla olduğu, çeşitli sendika ve kurumlar tarafından yapılan işsizlik araştırmalarında açığa çıkıyor. Pandemi ve ekonomik kriz cenderesinde ciddi bir işsizlik ile karşı karşıyayız. Genel işsizliğin yanında, genç işsizlik ve diplomalı işsizlik ülkenin en büyük sorunlarını oluşturuyor. Bir yandan TÜİK’in, bir yandan sermaye iktidarının ve medyasının “işsizlik azaldı” propagandasına karşı gerçek hiç de öyle değil. Sokakta, çalışma hayatında ve evlerde bu gerçeklik apaçık bir sorun olarak duruyor. Her ne kadar işsizlik azalıyor algısı oluşturulmaya çalışılsa da işçi ve emekçi halkın en yakıcı sorunu işsizlik ve enflasyon olmaya devam ediyor. İşsizliği iş beğenmemeye, beceriksizliğe veya çalışmak istememeye bağlayan iktidar ve sermaye, sorunu kadermiş gibi sunmakta ve işçilere karşı işsizliği bir silah olarak kullanmakta. Bizzat Erdoğan, “Her mezun iş bulacak diye bir kaide yok” diyerek işsizliği olağan göstermekte. Bu yüzden biz işçi ve emekçilerin işsizlik ile mücadelesi aynı zamanda sermaye ve onun kurduğu düzene karşı bir mücadele olmalıdır.

Bütün işler çalışabilir nüfus arasında bölüştürülerek, ücretlerde kesintilere gidilmeden kurulacak ek vardiyalar ile birlikte işsizlik önemli derecede azaltılabilir; hatta işçi ve emekçi iktidarında işsizlik temelden çözüme kavuşturulabilir. İşsizlik sermaye düzeninde kalıcı bir sorundur. Emeğin toplumsal planlamasında ise bu sorun kader olmaktan rahatlıkla çıkabilir. Sorunun çözümü varken sermayenin kâr hırsı yüzünden milyonlarca insan işsizlik cenderesine sıkışıp kalıyor. Özellikle pandemi koşullarında yoğun işten çıkarma dalgası ile karşı karşıya kaldık. Kod-29 (Kod-46) ile patronlar kıdem ve ihbar tazminatını vermeden yüz binlerce işçiyi işsizliğe mahkûm etti. Pandemiye rağmen işçiler mücadeleden geri kalmayarak bu hukuksuzluklara karşı sendikalı veya sendikasız mücadele etmeye çalışıyor. En ufak bir hak aramaya karşı patronlar Kod-29 gibi uygulamaları işçilerin mücadelesini kırmak için bir koz olarak kullanıyor.

Milyonlarca işsiz, işçilerin rakibi değil kardeşidir. Bu gerçekten hareketle mücadelelerimizi birleştirerek kitleselliğe ulaşmamız gerekiyor. Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 26,7; pandeminin ilk bir yılında istihdam 975 bin kişi azaldı. Bu rakamlar bile tek başına sorunun büyüklüğünü, işsizliğin işçi ve emekçi halkın önemli bir gündemi ve mücadele konusu olduğunu gösteriyor.

Sendikasız, güvencesiz çalışma koşullarında her işçi hayatının belirli bir döneminde işsiz kalıyor. Bu durumu kader olmaktan çıkaracak olan bizim mücadelemizdir. İşçi, işsiz sınıfın bütün bölüklerini bir araya getirecek birleşik ve kitlesel bir mücadeleye ihtiyacımız var. Bu çalışma koşullarını ve güvencesizliği ortadan kaldırmak, işçi sınıfının kendi mücadelesinden geçmektedir.

Mitsuba işçileri kendilerini fabrikaya kapatarak direnişe başladı

0

Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde yer alan Mitsuba fabrikasında Bileşik Metal-İş Sendika’sına üye olan işçilerin işten atılması üzerine 100’ü aşkın işçi işten çıkarmalara karşı ve sendikal hakları için direnişe geçti.

Birleşik Metal-İş, fabrika içinde çoğunluğu sağlayarak mart ayında yetki belgesini almıştı. Toplu iş sözleşmesini imzalamaya yanaşmayan fabrika yönetimi, sendikalı olan dokuz işçiyi işten çıkardı. Bunun üzerine hem 08:00-16:00 hem de 16:00-00:00 vardiyalarında çalışan işçiler kendilerini fabrikaya kapatarak direnmeye başladılar.

“Atılan işçiler geri alınsın”, “Sadaka değil toplu sözleşme”, “Direne direne kazanacağız” sloganlarını atan işçilerin direnişi devam ediyor. Polisin işçileri fabrikadan çıkarma girişimlerine ve Çayırova Kaymakamı ile Kocaeli Valiliği’nin arabulucu rolüne rağmen işçiler fabrikayı terk etmeyerek, sendikal haklarını alana kadar mücadeleyi sürdürme kararlılığında olduklarını gösteriyorlar.

Dünyada işçilerin gündemi yine ekonomik kriz, işsizlik ve yoksulluk

0

Pandemiyle birlikte ağırlaşan ekonomik krize, neoliberal rejimlere ve işçi düşmanı patronlara karşı dünyanın dört bir yanında işçiler güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir yaşam için mücadeleye devam ediyor.

İran’da diktatörlüğe karşı süregelen isyan dalgasının son örneği öğretmenlerin eylemi oldu. Kapitalist molla rejiminin baskısı altındaki öğretmenler, yeni eğitim öğretim yılının başlamasıyla birlikte talepleri için sokağa çıktılar. Çoğu yoksulluk sınırının altında maaş alan öğretmenler; ekonomik kriz ve enflasyon karşısında eriyen çalışan ve emekli maaşlarının düzenlenmesini, ödenmeyen maaşların ödenmesini ve ayrıca protestolara katıldığı için tutuklanan öğretmenlerin serbest bırakılmasını talep ediyorlar.

Ekvador’da 15 Eylül günü Devlet Başkanı Guillermo Lasso hükümetine karşı ülke genelinde eylemler düzenlendi. Eylemlerde yakıt fiyatlarındaki artış, bütçe kesintileri ve özelleştirmeler protesto edildi. 2019’da bir önceki Devlet Başkanı Lenin Moreno’nun IMF ile anlaşarak dayattığı kemer sıkma uygulamalarına karşı bir halk ayaklanması yaşanmıştı ve kitle seferberliği, hükümete geri adım attırmayı başarmıştı. Ekvador halkı direnmeye devam ediyor.

Brezilya’da 23 Eylül’de evsiz işçiler Sao Paulo Menkul Kıymetler Borsası’nı işgal ederek hayat pahalılığını protesto ettiler. 2019 yılından beri kitleler, aşırı sağcı Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’ya karşı seferberlik içerisinde. Bolsonaro hükümeti eğitim ve sağlık bütçesinde kesintiler ve işten çıkarmalarla ekonomik krizin işçiler üstündeki etkisini derinleştirmiş; kötü pandemi yönetimiyle yoksul emekçileri açlık ve ölüm ikilemi arasında bırakmıştı. Brezilya’da 16 milyondan fazla insan açlık sınırının altında yaşarken, pandemi döneminde 42 yeni milyarder ortaya çıkması, halkın öfkesinin sebeplerini açıklar nitelikte.

Dominik Cumhuriyeti’nde 19 Eylül’de düzenlenen kitlesel yürüyüşün hedefinde, Monte Plata bölgesinde doğayı ve yaşam alanlarını talan eden maden şirketi ve şirketle işbirliği yapan hükümet vardı. Türkiye’de Kaz Dağları’na çöken Alamos Gold gibi Kanada merkezli olan Barrick Gold şirketinin bölgedeki madencilik faaliyetini genişletme girişimlerine karşı halk uzun süredir direniş göstermekte. Direniş; işçiler, öğrenciler, köylüler, kadınlar ve LGBTİ+’lar gibi farklı kesimleri bir araya getiriyor. Dolayısıyla temel yaşam giderlerinin ucuzlaması, kürtajın yasallaşıp suç olmaktan çıkarılması, köylülere su ve toprak hakkı, yolsuzluğa ve cezasızlığa son verilmesi, ırkçılıkla ve LGBTİ+fobiyle mücadele gibi talepler, 19 Eylül’deki kitlesel yürüyüşte olduğu gibi pek çok eylemde yükseltiliyor.

Niyet istikameti belirler!

0

Bu düzende işçiler olarak bizim tek sermayemiz emek gücümüz. En öncelikli gayemiz ise onun karşılığında aldığımız ücretle hayatımızı idame ettirebilmek; ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek.

Nedir bu ihtiyaçlar? En temel olarak, gıda, barınma, ulaşım, sağlık, eğitim… Dört kişilik bir ailenin bu kapsamdaki zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için gereken ücret ise 9 bin 931 TL. İşte o zaman, en azından, yoksulluk mertebesine ulaşmış oluyoruz!

Ancak bugün milyonlarcamız, yoksulluk sınırının bile fersah uzağındayız. Hatta son açıklanan verilere göre net asgari ücretimizle açlık sınırının bile 224 TL altındayız. Öncelikli çabamız aç kalmamak, açıkta kalmamak oldu. Mevcut koşullar ise ikisinin de olanaklarını fazlasıyla ağırlaştırmış durumda: Hem açız, hem açıktayız!

Bu noktaya birden bire gelmedik. Geçinemiyoruz dedik, az yiyin(!) dediler. İş bulamıyoruz dedik, herkes iş bulacak değil ya(!) dediler. Ekmeğimiz küçüldü dedik, olur mu ekonomi büyüyor(!) dediler… Bizleri, emeğimizi, ihtiyaçlarımızı, taleplerimizi, tepkimizi yok saymak için türlü türlü taklalar attılar. Herkes suçluydu, herkes sorumluydu; onlar hariç!

Oysa sorunların büyük çoğunluğu; kaynaklar patronlara, köprülere, Saray’a ya da mesela Diyanet’e değil de işçi ve emekçilere ayrılsaydı çözülürdü. Cengizlerin, Kolinlerin vergilerini silmeyip işsizler için kullansalardı mesela… Ama onlar işsizlik fonunu bile işverenler için kullandılar!

Neticede niyet istikameti belirler! İktidarın niyeti hiçbir zaman, işçi ve emekçilerin durumunu iyileştirmek, adil paylaşmak olmadı. Dayattıkları ekonomik yıkım modeli ile azdan alıp çoğa daha çok kattılar ki kârlı düzenleri bozulmasın, patronlardan gitmesin. Hâl böyle olunca, istikamet de büyüyen ve yaygınlaşan yoksulluk oldu, işsizlik oldu, açlık oldu, sosyal yıkım oldu…

Şimdi iktidar, yarattığı bu enkazın üzerinde ayakta durmaya çalışıyor. Bunun sürdürülebilir olmadığının farkındalar; şu ana kadar pek çok şeyi görmezden geldiler; ama kaybedecek şeyleri kalmamış olanların öfkesinin görmezden gelinemeyecek olduğunu biliyorlar. Ekonomi ile geldik ekonomi ile mi gideceğiz korkusu boşuna değil… Üstelik bugün emperyalizmin merkez üssünde, dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Almanya’da bile son seçim sonuçlarının ana belirleyenlerinden biri gelir ve servet dağılımındaki adaletsizlik olmuşken…

Peki, görmezden gelmeyecekler de ne yapacaklar, çözüm mü üretecekler? Bunun mümkün olmadığını 19 yıllık iktidarları boyunca her gün kanıtladılar. İnkârın, yalanın fayda etmediği yerde birçok kez yaptıkları gibi baskı ve saldırı politikalarına başvuracaklar. Tıpkı şu an en temel hakları için işyerlerinde mücadele eden, grev yapan işçilere yaptıkları gibi; barınma hakları için direnen öğrencilere uygun gördükleri gibi…

Bu yüzden, oldukça önemli bir yol ayrımında olduğumuzu bilmemiz gerek. Niyet istikameti belirler, dedik. Sınıf mücadelesinde ise niyet, program ve onun etrafındaki örgütlü güçtür. Bu sefer, istikameti belirleyen biz işçi ve emekçiler olabiliriz! İşçiden, emekçiden, ezilenden yana bir program etrafında örgütlenelim!

Bel Karper grevi: Yavuz hırsız, ev sahibini bastırmanın peşinde

0

Tekgıda-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu ancak patronun, işçilerin en temel ve anayasal hakkı olan sendikalı çalışma ve toplu iş sözleşmesi haklarını tanımadığı Fransız şirketi Bel Karper’de grev, bu yazı yazılırken (30.09.2021) 137. gününde.

20 yılı aşkındır sendikal mücadelenin verildiği fabrikada, bu uzun soluklu çaba işçileri yıldırmadığı gibi tersine daha da kenetlemiş durumda. Ancak öte yandan, emekçilerin kararlı duruşu nedeniyle köşeye sıkışmış olan patron ise kendi sınıf kardeşlerinden ve emekçileri güvencesiz, insan onuruna yaraşmayan koşullarda çalışmaya mahkûm eden rejimden ve onun kolluk güçlerinden destek alıyor.

Öyle bir rejim ki, kendisini üzerine inşa ettiği anayasayı dahi uygulamayıp en temel hakkı için greve giden emekçilerin karşısında konum alıyor. Sorunlarının çözümü için geçtiğimiz hafta Tekirdağ valiliğine giden Bel Karper ve yine Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlenip greve çıkan Adkotürk işçilerinin üzerine “süpür çevik” emriyle kolluk güçlerini salıp, onları gözaltına alıyor.

Krizi yaratanlar ve ondan beslenmeye çalışanlar hakkını arayanı ezmeye çalışıyor.

Yavuz hırsız, ev sahibini bastırmanın peşinde!

Pandemi, ekonomik kriz, baskılar, sosyal çöküş, hayat pahalılığı ve daha nicesi. İşte tüm bu sorunlar işçi sınıfı için güvenceli bir iş ve insan onuruna yaraşır bir yaşam talebini çok daha acil bir hale getiriyor.

Bu acil talep ve onun uğruna sürdürülen mücadele o kadar sınıfsal ki, karşısında, patronları ve bu düzeni işleten valiyi, kaymakamı, İŞKUR temsilcisini, kolluk güçlerini, yani rejimi örgütlü bir şekilde buluyor.

Ama Bel Karper işçileri hakkı olanı alana kadar mücadelesini sürdürmekte kararlı. İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak gerçekleştirdiğimiz ziyaret sırasında grevdeki bir Bel Karper işçisi işte bunları söylüyor: “Başlangıçta çok önemli bir şey yaptığımızı düşünmüyordum. Ama grev ilerledikçe bir yandan diğer sınıf kardeşlerimden ve sınıf örgütlerinden gelen desteği gördüm. Öte yandan patronun, diğer patronların ve düzenin bizleri yıldırmak için baskılarını. Ve zaman geçtikçe anladım ki burada büyük bir şey, önemli bir şey yapıyoruz. Bu bizi motive ediyor ama aynı zamanda omzumuzdaki sorumluluğu da artırıyor.”

Ve biz emekçilere ve emek dostlarına düşen de bu sorumluluğu onlarla paylaşmak. Bel Karper grevinin kazanımla sonuçlanması yalnızca fabrikadaki işçilerin değil, aynı talepler uğruna mücadele eden diğer emekçilerin ve genel olarak tüm işçi sınıfının bir kazanımı olacak.

Patronlar ve sermaye düzeni bir olup elimizdeki her şeye göz koymuşken, biz emekçilerin de birleşik bir mücadele örmekten başka seçeneğimiz yok. Bel Karper grevi de bu birliği örmenin önemli adımlarından bir tanesi.

Pegasus’tan koşarak kaçabilir miyiz?

0

Her yeni çıkan telefon veya teknolojik cihazla hayatımız biraz daha kolaylaşıyor mu, emin değilim. Bundan sadece 10 sene öncesine kadar cep telefonları bu kadar hayatımıza girmemişti ve haber alma bazen saatleri ve günleri buluyordu. O zamanlar için bir sorun teşkil etmese de şimdi bu, asla kabul edilemez bir durum. Tabii bu olurken hem o aygıtlara bağımlılığımız arttı hem de kişisel verilerimize erişim tamamen cihaz üreticilerinin ve servis sağlayıcılarının insafına kaldı. Bunun nasıl kötüye kullanılabileceği örneğin casus Pegasus yazılımı ile ortaya çıktı. Hepimizi biraz tedirgin eden bu yazılımın ne olduğuna ve buna karşı ne yapabileceğimize beraber bakalım.

Pegasus nedir?

İsrailli yazılım şirketi NSO Group tarafından geliştirilen Pegasus casus yazılımı, bir şekilde bulaştığı bir IOS veya Android akıllı telefondaki uygulamalar, fotoğraflar, konuşma kayıtları ve daha fazlası dahil olmak üzere tüm hedeflerine erişen ve başkalarıyla paylaşan bir yazılım.

Ülkemizde casusluk için kullanıldığı öne sürülen bu yazılım, özellikle Sedat Peker’in ifşaları sırasında popüler oldu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bile bu yazılım aracılığıyla Fas hükümeti tarafından gizlice dinlendiği iddia ediliyor.

İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz olaya karıştığını itiraf etti. Ancak kullanım haklarının sadece devletlere ait olduğunu ve kullanım amacının sadece devleti tehdit eden terör unsurlarıyla mücadelede olduğunu belirtti.

Bunu nasıl yapıyor?

Pegasus esas olarak hedefi iki farklı yöntemle enfekte eder. Birincisi kullanıcı etkileşimi (tıklama vb.), diğeri ise WhatsApp gibi “sıfır tıklama” olarak bilinen uygulamalar aracılığıyla bulaşma yöntemidir. Pegasus casus yazılımları bu iki yolla dünyada bilinen tüm mobil cihazlara (en güvenli olanlar dahil) sızabilir ve bunları tamamen kontrol edebilir. Sadece kamera, mikrofon ve uygulamalara erişmez; mesajları okuyabilir, aynı zamanda hedef cihaza tamamen hâkim olabilir.

Ne yapmalı?

Kullanımda olan akıllı telefon sayısı her yıl 500 milyon artıyor, bu bakıldığında inanılmaz bir rakam. Ve bu telefonlar üzerinden kişisel verilerin çok kolay bir biçimde takip edilebildiğini biliyoruz. Bu tür kötüye kullanımlara karşı önlem alınabilecek iki boyut var; biri kişisel düzeyde, diğeri ise toplum ve kamu düzeyinde. Bireysel olarak bilmediğimiz veya güvenmediğimiz uygulamaları indirmemek, sitelere girmemek bir yere kadar koruma sağlıyor fakat Pegasus’un yaptığı gibi sıfır tıklama yöntemine karşı maalesef çaresiziz. E o zaman asıl ne yapılması lazım? Devletlerin ve siyasi iktidarların “Saldım çayıra Mevlam kayıra” politikasından vazgeçmesi ve hem cep telefonu üreticilerine hem de onunla entegre çalışan yazılım sistemlerine ve uygulamalarına denetleme getirmesi lazım. Pegasus aslında buzdağının görünen yüzü; asıl tehlike, üreticilerin insafına kalmamız ve hiçbir denetlemenin olmayışı.

Seçimler ve işçiler

0

2023 Seçimleri yaklaştıkça elde kâğıt kalem, çeşitli olasılıklarla seçim sonuçlarını öngörme telaşı başladı. Taktikler veriliyor, akıllar dağıtılıyor. Yapılması ve yapılmaması gerekenler listesi çoğaldıkça çoğalıyor. Bunlara Türkiye toplumunu anlama kılavuzları eşlik ediyor. Ve tabii kuşkusuz 2023’ün, hemen her seçimde olduğu gibi, Türkiye siyasi tarihinin en önemli ve en hayati seçimi olduğu özellikle ve özellikle belirtiliyor. Kısaca “macera arama” peşinde olanlar peşinen uyarılıyor.

Tabiri caizse her kesim kendi tarafında gördüklerine safları sıklaştırma mesajları iletiyor. Şikâyetlerin ertelenmesi, sıkıntıların büyütülmemesi, karşı tarafa koz verilmemesi, kol kırılsa da yenin içeride kalması tembih ediliyor. Bir taraf “evdeki bulgurdan olma” tehlikesinden bahsederek “endişeli” olduğu söylenen “muhafazakâr” safları bir arada tutmaya çalışırken, “seküler” olduğu söylenen diğer taraf biraz daha “sabır ve sükûnet” telkin ederek selamet vaat ediyor. Bir de hangi tarafı tercih ederse o kesime kazandıracağı söylenen “Kürtler” var. En çok akıl da onlara veriliyor.

İşçilere, emekçilere, kadınlara, gençlere, daima ezilen ve sömürülen konumunda olan kesimlere anlatılan tablo bir kez daha işte bu. Kimi zaman “yetmez ama…” denerek, kimi zaman “tatava yapma, bas geç” denerek, kimi zaman “bulgurdan olursun” denerek, eni konu ana mesajı “şimdi macera zamanı değil, sürüden ayrılma” denerek kitleler bir kez daha pasif onay mercii olarak sandık başına çağrılmaya hazırlanıyor.

“Macera” dedikleri işçinin, emekçinin şikâyetlerine, eleştirilerine, beklentilerine, taleplerine göre hareket etmemesi. Nasıl olur da hangisi gelirse gelsin işçinin, emekçinin, yoksul halkın örneğin asgari ücret, örneğin emekli maaşı, örneğin alım gücü, örneğin sendikalaşma hakkı, örneğin çalışma şart ve koşulları, örneğin parasız ve kaliteli eğitim ve sağlık hakkıyla ilgili temelde hiçbir şeyin değişmeyip aynı kaldığını sormaması.

Kuşkusuz işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler güçlü bir şekilde bunu sormaya başladılar. Türkiye’nin sınıfsal gerçeği emek eksenli mücadele için bugün çok güçlü bir zemine sahip. Bu zemin seçimlere kurban edilemeyecek kadar önemli ve hayati imkânlar barındırıyor.

“Ben kiracı adamım, çalışmam lazım!”

0

Bu sözler, Kocaeli’de kaza yapan bir özel halk otobüsü şoförü Engin’e ait. Kaza sonrası gelen ambulansa bindirilen şoför, eğer kırık çıkığı yok ise kendisinin hastaneye götürülmemesini, hemen ambulanstan indirilmesini talep ediyor sağlık ekibinden. Neden? Kendi sözleriyle çünkü o bir kiracı, çalışması lazım. Birkaç gün dahi çalışmamaya, boşta kalmaya tahammülü yok onun.

İnsanları ölmedikleri, sakatlanmadıkları sürece işe devam etmeye mecbur kılan, bu derece muhtaç hale düşüren bir düzen kurdular. Bu ülkenin işçisini, emekçisini, yoksul halkını “kırk katır, kırk satır” ikilemine mahkûm ettiler.

Şoför Engin ne yazık ki tekil bir örnek değil, aksine bugünkü Türkiye gerçeğinin ta kendisi. Milyonlarca işçi emekçi, ölümüne bir hayatta kalma mücadelesi veriyor. Saraylarda yaşayanlar ise işçinin emekçinin bu halini umursamadıkları gibi bir de dalga geçer gibi kendi iktidarları döneminde işçinin emekçinin ihya olduğunu, çağ atladığını iddia edebiliyorlar.

Oysa gerçekler ayan beyan ortada. Örneğin üniversitelerin açılmasıyla Türkiye’nin dört bir köşesinde milyonlarca öğrenci barınma sorunuyla karşı karşıya kaldı. Yurtlar pahalı ve yetersiz. Birkaç arkadaş beraberce çıkılacak kiralık evler ateş pahası. En temel barınma ve konut edinme hakkını dahi, yirmi yılda, çözememiş bir iktidar söz konusu.

Bu arada dar gelirli vatandaşları ev sahibi yapması beklenen adı üstünde Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) yaptığı lüks ve pahalı konutlarla zenginlere hitap ediyor. Ev alması hayal olan milyonlarca işçi emekçi de şoför Engin örneğinde olduğu gibi kirada yaşamaya çabalıyor. Üstelik ağır bir trafik kazası sonrasında dahi “çalışmam lazım, kiracıyım ben” diyerek.

Barınma ve konut edinme öylesine büyük ve derin bir sorun ki örneğin Aksoy Araştırma’nın son anket çalışmasına göre Türkiye’nin yüzde 97’si kiraların yüksek ve çok yüksek olduğunu ifade ediyor. Yüzde 97, bütün Türkiye hemen hemen aynı fikirde demektir. Cumhur İttifakı’na en azından halkı tek bir konuda da olsa aynı görüşte birleştirdiği için tebrikler!

Kısmet ilk seçimlerde iktidarı tekmili birden gönderme konusunda da emekçi halkın aynı görüşte birleşmesi. Sağ olsun AKP-MHP ve ortakları da öyle olması için hiçbir masraftan kaçınmıyor, ellerinden geleni yapıyorlar.

“Demokrasi İttifakı” mı, “Emek İttifakı” mı?

0

Tek Adam rejiminin karnesi her alanda giderek daha fazla kötüleşiyor. Daha birkaç yıl önce “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyerek büyük bir azametle ve vaatlerle kurulan rejimin, şimdi bizzat sözcüleri tarafından reforma tabi tutulması gerektiği açıklanıyor. Anketlere de yansıyan toplumsal hoşnutsuzluğun vardığı boyut, Saray’da “parlamenter sisteme dönüş” seçeneğini dahi gündeme getiriyor.

“Sistem değişikliği” tartışmaları, erken seçim ihtimaliyle birlikte bu çerçevede ülkenin ana gündem maddelerinden birisi haline geliyor. Bir sonraki seçimde yüzde 50+1 alma ihtimalinin büyük risk altında olduğunun farkında olan Cumhur İttifakı, kendisini iktidarda tutmaya devam edebilecek bütün formülleri kabullenmeye hazır görünüyor. İktidarın bugünkü en büyük alternatifi Millet İttifakı ise, Cumhur İttifakı’nın tamamen çürümesini izleyerek iktidar sırasının kendisine geçmesini bekliyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kendi adayının kazanmasının ardından “güçlendirilmiş parlamenter sisteme” geçileceğini vaat ediyor. Esasında, Millet İttifakı kapitalist sömürü düzeninin birtakım rötuşlarla yeniden çalışır hale gelmesini hedefliyor ve emekçilerin de “sıtmaya razı olmasını” umuyor.

Tek Adam rejiminden bir an evvel kurtulmak kuşkusuz emekçilerin ve ezilenlerin geniş bir kesiminin ortak arzusu. Peki, mevcut rejimden çıkış nasıl mümkün olacak? Bu konuya ilişkin görüşler sol ve emek hareketi içerisinde iki ana grupta toplanıyor. Birinci ve çoğunlukta olan grup, “demokrasi ittifakı” veya “cephesi” adı altında, Millet İttifakı partileriyle HDP ve solun bir seçim ittifakı kurmasını ve seçimlerde Millet İttifakı adayının kazanmasıyla Tek Adam rejiminden kurtulmayı savunuyor. Emeğin sorunlarının ve kapitalizme karşı mücadelenin ise, bu aşamadan sonra gündeme gelmesi gerektiğini iddia ediyor. İlk bakışta en gerçekçi ve mantıklı yol gibi görünen bu anlayış, aslında siyaseti burjuva düzen partilerinin diliyle okumaktan öteye gidemiyor. Siyaseti temel olarak seçim hesaplarından ibaret görüyor ve emekçileri de siyasetin edilgen bir parçası sayıyor. Böylesi bir yol haritası, demokratik ve sosyal alanlarda bazı küçük kazanımlar sağlayabilir ama içinde bulunduğumuz ağır enkaz ortamında sorunlarımıza hiçbir kalıcı yanıt üretemez.

İkinci ve şimdilik azınlıkta olan kesim ise, emekçilerin siyaset sahnesinin aktif bir öznesi olmasını temel alıyor. Siyaseti seçimlerin ötesinde bir alan olarak görüyor ve ilk adım olarak da sosyalist solun ve emek örgütlerinin patron partilerinden bağımsız bir ittifak kurması gerektiğini savunuyor. Böylesi bir ittifak ve onun adayı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kazanılmasını sağlamayacaktır belki, ama emekçilerin ve ezilenlerin kendi talepleri ve eylem programıyla siyasi arenaya girmesini ve patron partilerinin “kırk katır mı kırk satır mı” seçeneklerinden bağımsız kendi siyasi alternatifini ortaya koymasını sağlayacaktır. Yalnızca emekçilerin patron partilerinden bağımsız bir ittifakı baskıcı Tek Adam rejiminden ve kapitalist sefalet düzeninden kalıcı ve köklü bir kopuşu sağlayabilir. Aynı zamanda böylesi bir seçeneğin inşası, acil ekonomik ve demokratik taleplerimizin hükümet ve muhalefet partileri nezdinde gündeme gelmesinin ve hayata geçmesinin de en önemli garantisi olacaktır. “Sistem değişikliği” ve “seçim ittifakları” tartışmalarının yoğunlaştığı bu dönemde, Gazete Nisan ve İşçi Demokrasisi Partisi olarak ısrarla savunageldiğimiz bu bağımsız ve birleşik emek ittifakının çağrıcısı olmayı sürdürüyoruz.

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden kamuoyuna bilgilendirme

0

Yemeksepeti’nde sendikalaşmayı sağlamak hedefi ile bir araya gelen ve yaklaşık bir yıldır bu amaçla çalışmalarını sürdüren Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin, son dönemde kendilerine yöneltilen ithamlara ilişkin kamuoyuyla paylaştıkları bilgilendirme metnini okurlarımızla paylaşıyoruz. Yemeksepeti işçilerinin “sendikalı işyeri, sendikalı çalışma” mücadelelerinin yanındayız!

“KAMUOYUNA BİLGİLENDİRME

Yemeksepeti işçileri olarak mücadeleye atıldığımız günden bu yana birtakım ithamlarla mücadele etmek zorunda kaldık. Öncelikle haklarını ve ücretlerini beğenmeyen şımarık işçiler olarak lanse edilmek istendik.

Daha sonra Yemeksepeti yöneticileri tarafından komik bir şekilde Getir ve Trendyol ajanları olmakla suçlandık. Ancak bizi en çok yaralayan itham, aynı saflarda mücadele etmemiz gerektiğine inandıklarımızdan gelen oldu. Sarı sendikacılık ve örgüt kırıcılığıyla suçlanmaktayız.

Yemeksepeti İşçi Komitesi (YİK) 2020’nin Ekim ayında, birkaç şehirden kurye ile depo işçisinin aralarında toplantılar alarak oluşturdukları bir inisiyatif olarak başladı. Kurulduğu günden beri komitenin hedefi sendikalaşmayı sağlamak oldu. Bu amaç doğrultusunda yüzlerce işçinin sendikalaşmasına eşlik ettik.

YİK kurulduğunda, Nakliyat-İş henüz Yemeksepeti’nde örgütlenme çalışmalarına başlamamıştı. Komitede işçiler tarafından alınan karar doğrultusunda Nakliyat-İş’le Kasım 2020’de bir görüşme gerçekleştirildi; örgütlenme uzmanı bize Yemeksepeti’nde örgütlenmeyi istediklerini söyledi.

Ancak komiteli işçiler olarak Nakliyat-İş’le örgütlenme stratejisi yönünde ayrılıklar yaşadık. Öncü işçi arkadaşlarımız sendikalaşma faaliyetini gizli tutmak isterken, Nakliyat-İş Yemeksepeti örgütlenmesi hakkında basın açıklamaları yayımlayıp tweetler atmaya başladı.

Biz sendikal örgütlenmeyi kulaktan kulağa büyütürken, böylece sendikalaşan işçi dostlarımızın ekmeklerini tehlikeye atmadan yol alırken, Nakliyat-İş gerçek bir faaliyet örmek yerine, sosyal medya kampanyalarıyla sonuç almayı umdu.

İkinci anlaşmazlık konusu işyeri komiteleriydi. Biz sendikalaşmanın işyeri komitelerine dayandırılması gerektiğini, her işyerinde oluşturulan komitelere dayalı bir işçi demokrasisinin sendikalaşmaya muhakkak eşlik etmesi gerektiğine inanıyoruz.

Bunu, bürokrasi tehlikesine karşı sendikanın asıl sahipleri olan işçileri güçlendirmek için öneriyoruz. İşçilerin iradesinin ve isteğinin kapsamında olmayan metotlarla sendikalaşma faaliyetinin sürdürülmesinin yıkıcı etkileri olacağına inanıyoruz. Ve bu inançlarımız ne yazık ki doğrulandı.

Sendikal birlik işyeri komiteleriyle değil, işyerleri önünde bildiri dağıtımlarıyla organize edilmeye çalışılınca, anlaşmazlığımız derinleşti. Gizli yürüttüğümüz örgütlenme sürecini açığa çıkararak patronun süreçten haberdar olmasına neden olan, işte bu politikadır.

Sendikal çalışma bu şekilde yapılınca, işçi demokrasisi yerine maceracı bir çizgiye dayanınca aylar boyunca karış karış ördüğümüz sendikalaşma çalışmalarımız, Yemeksepeti patronunun kulağına gitti.

Bunun üzerine işveren sendikal örgütlenmeyi engellemek için çeşitli adımlar attı. Öncelikle, hileli bir şekilde işkolumuz değiştirildi. Bir gecede taşımacılıktan ticaret-büro sektörüne geçirildik ve böylece yüzlerce sendika üyeliği boşa düşmüş oldu.

Yemeksepeti patronunun saldırılarına rağmen işçiler olarak örgütlenmeyi sürdürdük. İlkelerimiz şunlardı: Gizli faaliyet, işyeri komiteleri ve işçi demokrasisine dayanan bir süreç. Bu ilkeler üzerinde, sektördeki sendikal barajı aşmış olan, yani TİS yetkisi olan TÜMTİS’te örgütlenme kararı aldık.

TÜMTİS,  Yemeksepeti’nin taşımacılık işkolunda bulunan işyerlerinde sendikal çoğunluğu sağlayarak Çalışma Bakanlığı’na çoğunluk tespiti için başvuru yaptı. Bakanlık çoğunluk tespitini onayladı; patron ise yetkiye itiraz etti. Bu süreçte sendikal faaliyetlerinden ötürü Manisa’da 3 arkadaşımız işten atıldı. Bu saldırıya karşı işyeri önünde bir basın açıklaması düzenleyerek işverenin sendika düşmanı tutumunu protesto ettik.

Şu anda da komite olarak bizlerin ve sendikamızın mücadelesi devam etmektedir. Hukuki olarak da sonuna kadar sürecin takipçisi olacağız.

HAKLARI İÇİN MÜCADELE EDEN İŞÇİLERİZ

Çoğunluk tespitine itiraz mahkemesi bugün sürmekte. Boşuna! Yemeksepeti’ne sendika bir kere girdi; il il, depo depo sendikal çalışmamızı sürdürüyoruz. Yemeksepeti’ni TİS masasına oturtmayı hedefliyoruz. Kuryelerin ölümüne, işçilerin sömürüsüne dur diyeceğiz.

Biz Yemeksepeti işçileri ne Getir veya Trendyol ajanlarıyız, ne de sarı sendikacılarız. Birlik olmayı, sendikalı olmayı, diğer sınıf kardeşlerimizle her durumda dayanışmayı ve haklarımız için sonuna kadar mücadele etmeyi savunuyoruz.

Bu nedenle bütün sendikaları ve emek örgütlerini biz Yemeksepeti işçileriyle ve TÜMTİS’te devam eden sendikalaşma mücadelemizle dayanışmaya davet ediyoruz. Sesimize ses katın. Binlerce kurye ile depo işçisinin mücadelesinde, onların yanında olun. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.

Taleplerimizi bir kere daha hatırlatıyoruz:

Performans ve hız odaklı çalışma rejimine son!

Mobbinge ve sürgünlere,

Mesai saatlerinin keyfi bir şekilde uzatılmasına son!

İşten atmalar yasaklansın!

Şubeler ve kuryeler arası yarışın teşvik edilmesine,

Tutanak terörüne son!

İşçi sağlığı ve güvenliği önlemleri alınsın! Sendikalı işyeri, sendikalı çalışma istiyoruz! Toplu iş sözleşmesi istiyoruz!”

Kaynak: twitter.com/YKomitesi

Tarihte bu ay: Afganistan işgalinin 20. yıldönümü

0

11 Eylül 2001’de İkiz Kuleleri yıkan saldırının ardından ABD emperyalizmi, 21. yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuran “Terörizmle Mücadele” başlıklı dış politika doktrinini bütün dünyaya ilan etti ve 7 Ekim 2001 tarihinde Afganistan’ı bombalamaya başladı. Afganistan’ın işgalinin 20. yıldönümü, ABD’nin ülkeden bir yenilgi alarak çekilmesiyle üst üste geldi. 20 yıllık işgalin bilançosu, askeri ve sivil olmak üzere 200 binin üzerinde ölü, on binlerce yaralı, 2,7 milyon mülteci, yerle bir edilmiş bir ülke ve İslamcı faşizmin yönetimine terk edilmiş bir halk oldu.

7 Ekim işgali yalnızca ABD’nin değil, emperyalist ülkeler arasında oluşturulmuş bir savaş koalisyonunun planıydı. Bu koalisyon bileşenleri arasında Almanya, Birleşik Krallık, İtalya, Kanada ve Avustralya da vardı. 1955 ile 1975 yılları arasında sürdürülen Vietnam işgalini beş ayla geçen Afganistan işgali, ABD emperyalizminin en uzun süreli işgal denemesi oldu.

Afganistan’ın işgali ABD emperyalizminin “tek kutuplu dünya” yaratmak yönündeki jeopolitik stratejisi açısından hayati bir önem taşıyordu. Bugün 38 milyonluk bir nüfusa ev sahipliği yapan Afganistan’ın Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, ama en önemlisi de Pakistan, İran ve Çin’le sınırları var. 328 bin hektarlık haşhaş ekimiyle dünyanın en büyük afyon üreticisi ve ihracatçısı. Dolayısıyla Afganistan’ın işgali yalnızca Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun yeraltı kaynaklarının, özellikle de petrolün ABD merkezli firmaların tekeli altında çıkarılıp paylaştırılmasını güvence altına almaya yönelik değildi; bu işgal aynı zamanda ABD’nin uluslararası hegemonyasını Orta ve Doğu Asya’da güçlendirmeyi de hedefliyordu. Dünyanın burjuva hükümetlerine “terörizmle savaş” adı altında toplumsal muhalefeti bastırmalarına müsaade edecek ideolojik bir mazeretler silsilesinin bu işgalle birlikte sunulmuş olması da cabası!

Hatırlamakta fayda var: Afganistan işgalinin başladığı 7 Ekim 2001’den yaklaşık bir sene önce, 28 Eylül 2020’de Filistin’de İkinci İntifada başlamıştı. Bu İntifada, ABD’nin bölgedeki jandarmalığını üstlenen soykırımcı Siyonist İsrail devletinin varlık şartlarını tehdit ediyordu. Yine 1999’da Seattle’da patlak veren ayaklanma, küresel çapta milyonlarca işçinin neoliberal yağmaya dönük öfkesini kendisinde temsil ediyordu.

Bush yönetimi 11 Eylül saldırılarının yol açtığı korku ile öfkeyi, sömürülenler arasındaki bu ayaklanmacı ruh halini baskılamada, Amerikan kamuoyunu Wall Street’in kirli savaş planları arkasında birleştirmede ve emperyalist müttefikleri yeni askeri işgallere ikna etmede kullandı.

ABD emperyalizmi Japonya’da atom bombasıyla 250 bin insanı, Kore Savaşı’nda 1 milyon 500 bin insanı, Vietnam’da 2 milyon insanı, Kamboçya ve Laos’ta 500 bin insanı öldürdü. ABD emperyalizmi, insanlığın kendi tarihi boyunca başına gelmiş en barbar ve en kanlı politik-ekonomik egemenlik biçiminin ta kendisidir. Afganistan’ın işgali, bu emperyalizmin ne ilk ne de son suçuydu. Ve bu tip suçların durdurulmasının biricik yolu, küresel kapitalist-emperyalist sisteme son verilmesi ve işçi demokrasisi temelli bir sosyalizmin inşa edilmesi olmayı sürdürüyor.

Urfa Uğur Tekstil işçileri sendikal mücadelede kararlı

0

Urfa’da faaliyet yürüten Uğur Tekstil fabrikasında işçiler, DİSK Tekstil Sendikasına üye olup yetki başvurusunda bulundu. Ağır çalışma koşulları, düşük ücret dayatması ve güvencesiz çalışmaya karşı işçilerin sendikalı olarak mücadele etmeye kalkışmalarına karşı patronun cevabı ise bütün işçileri işten atmak oldu. Sendikanın yetki almasına rağmen patron, 300 işçinin çalıştığı fabrikayı kapattığını söyleyerek bütün işçileri Kod-18’le işten çıkardı ve böylece sendika düşmanlığını ortaya koydu. Sendikalı olarak işe geri dönebilmek için fabrika önünde nöbete başlayan işçilerin başlıca talepleri patronun sendikayı tanıyıp toplu iş sözleşmesi görüşmelerine başlaması ve sendikalı tüm işçilerin işe geri alınması.

İşçilerin kararlı tutumu patrona geri adım attırdı ve patron, sendikayla görüşmeyi kabul etti. İşçiler, 8 Ekim Cuma günü gerçekleşecek görüşmenin ardından talepleri kabul edilmezse eylemlerine devam edeceklerini ifade ediyor. Uğur Tekstil fabrikasında çalışan işçiler mevsimlik işçi değil, belirsiz süreli iş sözleşmesine tabi. Dolayısıyla, belirli süreli iş sözleşmesinin bitmesi ile kullanılabilen Kod-18’le işçilerin iş sözleşmesinin feshedilmesi hukuksuz bir karar ve patronun yaptığı tam anlamıyla keyfi bir uygulama. İşçiler, patronun fabrikayı belirli bir süre kapalı gösterip daha sonra kaçak işçilerle fason üretim yapmayı planladığını söylüyor.

En ufak hak aramaya dahi müsaade etmeyen patronlar, kendi iradelerini ortaya koymaya çalışan işçileri hemen işsizlikle tehdit etmekteler. Patronların bir bütün olarak işçi sınıfına dönük saldırıları artarak devam ediyor. Sendikaların yetki almasına karşı, patronların itiraz edip süreci sürüncemede bırakarak işçileri yıldırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Bel Karper ve Adkotürk’te de patronlar sendikayı tanımayarak toplu iş sözleşmesi masasına oturmayı reddediyorlar. Bel Karper ve Adkotürk işçileri patronun bu tutumuna karşı grevlerine devam ediyor. Yine metal fabrikası Baldur’da işçiler 281 gün grevdeydi; patron sendikayı tanımamakta direndi ve işçilerin bütün haklarını vererek işten çıkardı. İşçilerin ve sendikanın kabul etmesiyle beraber grev sonlandırıldı.

Patronların işçilerin iradesini tanımamak için fabrika kapatmaya kadar giden uygulamaları, işçilerin artan mücadelelerinden ne kadar çekindiklerini göstermekte. Patronların bu tutumuna karşı biz işçiler tekil tekil fabrikalardan cevap vermenin yanında bir sınıf olarak toplu bir karşı duruş göstermeliyiz. Bu saldırılara en iyi cevap ise işçilerin birleşik ve kitlesel mücadelesi olacaktır. Birbirinden yalıtık duran grev ve direnişlerimizi “mücadeleleri birleştirelim” sloganıyla bir araya getirerek, patronların sendikasız, toplu iş sözleşmesiz çalışma düzenine karşı durabiliriz.

Arjantin’de Troçkist sol, ulusal önseçimlerden üçüncü çıktı

0

Arjantin’de dört Troçkist partiden oluşan Solun ve İşçilerin Cephesi-Birlik (FIT-U), 12 Eylül’de gerçekleştirilen ve önseçim yerine geçen PASO’dan ulusal çapta en çok oy alan üçüncü seçenek olarak çıktı. Sosyalist Sol (İDP’nin kardeş partisi), Sosyalist İşçilerin Partisi, İşçi Partisi ve İşçilerin Sosyalist Hareketi’nden oluşan ve 10 sene önce kurulan Troçkist kutup, tarihinin en yüksek oy oranı olan yüzde 7 bandına ulaşarak 1.500.000’in üzerinde işçinin oyunu aldı.

Önemli bir sanayi merkezi ve işçi semti olan Mendoza’da ittifak yüzde 11 alırken, yerli halkların ve tarım işçilerinin yoğunlukta olduğu Jujuy’da ise yüzde 20 oranında oy aldı. Ülkenin güneyinde yer alan ve madencilik ile petrol endüstrisinin merkezi olan Chubut’ta sol cephenin oyu yüzde 9’u yakalarken, işçiler tarafından işgal edilip işletilen Zanon fabrikasının da içinde yer aldığı Neuquén’de blok yüzde 8 oranında oy topladı. FIT-U’nun oyları ülkenin yoksul ve emekçi bölgelerinde önemli artışlar kaydetti. FIT-U eğer kasım ayında gerçekleştirilecek seçimlerde de benzer bir performans sergilerse, kongrede iki olan koltuk sayısını altıya çıkarabilir. İttifakın halihazırda belediyeler ile yerel yönetimlerde onlarca temsilcisi bulunmakta.

FIT-U’nun adayları burjuva politikacıları veya kariyeristler değil; maden, metal, ulaşım ve temizlik işçileri, yerli halklardan temsilciler, grevler ile mücadelelerde öne çıkan aktivistlerdi. FIT-U’nun merkezi sloganı, ekonomik krizin işçiler tarafından ödenmemesiydi. Seçim bildirisinde şöyle yazıyordu: “Bu kriz onu yaratanlar tarafından ödenmeli: Büyük patronlar, bankalar, toprak sahipleri ve emperyalist ülkeler tarafından.”

FIT-U’nun seçim sırasında yürüttüğü bir diğer önemli kampanya, Covid-19 aşıları üzerindeki patentin kaldırılmasıydı. İşsizliğe karşı oynak merdiven sistemi, yani ücretlerde kısıntı olmaksızın altı saatlik işgününe geçilmesi ve işlerin işçiler ile işsizler arasında paylaştırılması talep edildi. Asgari ücretin enflasyon oranında iyileştirilmesi ve yoksulluk sınırına çekilmesi de FIT-U’nun kritik önemdeki talepleri arasında yer alıyordu. İşçi ücretleri ile yaşamsal mallar üzerindeki vergilerin kaldırılması da bu talepler zincirinin bir parçasıydı.

Ancak FIT-U’nun ekonomik kriz ve pandemi karşısındaki politikalarıyla birlikte seçimlerde verdiği en önemli siyasal mesajı, Arjantin’in emperyalist ülkelere ödemeyi sürdürdüğü dış borcunu ödemeyi derhal sonlandırması gerektiği yönünde aldığı tutumdu. Seçime girenler arasından bir politik odak olarak yalnızca FIT-U dış borç ödemelerinin derhal durdurulmasını talep etti.

Son olarak FIT-U, kendisini Podemos ve Syriza gibi kapitalist devlet yapısını muhafaza eden reformist örneklerden farklılaştıracak şekilde derhal bir işçi-emekçi hükümetinin kurulmasını ve planlı ekonomiye geçilmesini savundu.

Arjantin’de bugün iktidar geleneksel Peronist partinin ellerinde. İşçi düşmanı Fernández-Kirchner hükümeti 12 Eylül önseçimlerinden büyük bir yenilgi alarak çıktı. Ülkenin neredeyse bütün yerellerinde eski devlet başkanı Mauricio Macri etrafında toplanmış olan sağcı koalisyon, Peronist koalisyonun üzerinde oy aldı. Macri özellikle Buenos Aires eyaleti ile şehrinde önemli bir ilerleme kaydetmiş gözüküyor.

Anlaşılan o ki Fernández-Kirchner hükümeti, sağa karşı işçiler nezdinde bir alternatif olarak gözükmek noktasında, neoliberal programından kaynaklanan derin bir başarısızlık yaşıyor. Fernández IMF karşıtı söylemleriyle iktidara geldi ve iktidara gelir gelmez IMF’ye olan dış borçları hiç aksatmadan ödemeyi sürdürdü. Fernández’in hükümeti emeklilik maaşlarını düşürdü, sağlık ve eğitim sistemine saldırdı ve kamu emekçilerinin ücret artışı taleplerini bastırdı. Bu politikalar, sağın ülke genelinde mevzi kazanmasında başlıca rolü oynadı. Bugün Arjantin’in milyonlarca işçisi ile yoksuluna ancak sosyalist bir perspektifle donanmış olan ve milyonlarca işçinin, kadının, gencin, yerlinin desteğine sahip olan bağımsız bir emekçi kutbu, yani FIT-U burjuva partilerin sefalet ajandalarından çıkışı gösterebilir.

Geçim sorunu ve artan yoksulluk

0

Pandemi ile birlikte derinleşen ekonomik kriz dünya çapında yüz milyonlarca insanın temel tüketim kalemlerine erişimini zorlaştırdı. Bu sorun kitlesel işsizlik ve istihdam kaybı ile birleşince de, sistemin işlerliği açısından devletlerin kitlelere bazı ekonomik ve sosyal yardımlarda bulunması gündeme geldi. Türkiye ise bu süreçte vatandaşına en az nakit harcama yapan ve gelir desteği sağlayan ülkelerin başında geldi. Emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik reva görülerek, yükselen fiyatlar karşısında alım gücü yerle bir oldu.

Yoksulluk o kadar derinleşti ve genişledi ki, milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor ama bunun ötesine geçemiyor. İşçi ve emekçiler harcamalarını yaparken eskisinden daha fazla zorlanıyor. TÜİK rakamlarına göre, ağustos ayında gıda fiyatlarındaki artış yüzde 29,8 oldu. Kamu-Ar’ın Ankara’daki pazar ve marketlerden derlediği “halkın enflasyonu” araştırmasına göre temel gıda fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 37,6 olarak gerçekleşti. Araştırmada son dokuz ayda meyve fiyatlarında yüzde 83,9’luk artıştan bahsedilmekte. Bir de buna artan kira fiyatlarını, elektriğe, yakıta ve daha birçok kaleme yapılmış ve/veya yapılacak zamları da ekleyince tablo dehşet verici boyutta.

Peki fiyatlar bu denli artarken gelirler ne durumda? Erdoğan kendi iktidarı boyunca asgari ücrete 17 kat, emekli maaşına ise 27 kat zam yaptıklarını ifade ediyor. Oysa asgari ücret, sadece son dokuz ayda 65 dolar eridi. Yine Erdoğan’ın talimatı sonucu Merkez Bankası’nın faizi 1 puan indirmesiyle de asgari ücretin dolar karşısında düşüşü zirve yaptı. Yani tüm ücretlerin eriyerek asgari ücrete yaklaştığı, asgari ücretin de “asgari” olma işlevini çoktan yitirdiği söylenebilir! Sadece son bir sene bile Erdoğan’ın iddialarını yalanlıyor. Nitekim bu iddia gerçek olsaydı işçi emeklisinin 7 bin 450 lira, memur emeklisinin de 13 bin 500 lira civarında ortalama emekli aylığı alması gerekirdi. Oysa ortalama emekli aylıkları asgari ücretten az olup, yapılan artışlar asgari ücret zammının hep altında oldu.

Erdoğan artan fiyatlar karşısında suçu marketlere atarken, iktidar yanlısı medya yaşanan geçim sıkıntısını iktidarı itibarsızlaştırma çabası olarak yorumlayarak “şer ittifakının zam kumpası” manşeti ile suçu muhalefete atıyor. Bu hikâye de benzerleri gibi kimseyi ikna etmemiş olacak ki, kendi tabanı ekonomik sorunlarla boğuşup sırtını AKP’ye çevirirken, en büyük destekçisi patronlardan homurtular yükseliyor.

Sorun ekonomik değil politik! Saray iktidarının politikaları yaşanan ekonomik krizi sosyal bir buhrana dönüştürmekte. Gıda fiyatlarındaki artıştan kira krizine gün geçtikçe büyüyen sorunlar ve kangrenleşen çözümsüzlük hali Tek Adam rejiminin niyet ve tercihlerinin bir sonucu. Kanal İstanbul’a ayrılacak finansman, yap-işlet-devret projelerine ayrılan kaynaklar, kirası alınmayan havalimanları, yolcu garantili otoyollar, köprüler ve kamudan gizlenen milyonlarca dolar bugün işçi ve emekçilerin, öğrencilerin, kadınların, emeklilerin ihtiyaçları için ayrılsaydı bugün elbette bambaşka bir tablodan söz ediyor olurduk. Umut verici olan şu ki; bu tablo kader değildir ve sınıf mücadelesi yegâne gücümüzdür.

Öncelikle asgari ücretin insanca yaşayacak düzeye çıkarılması ve ücretlerin enflasyon oranında üç ayda bir güncellenmesi, yap-işlet-devret işletmelerini tazminatsız kamulaştırarak elde edilen kaynakla işsizlere ve emeklilere asgari gelir desteği sağlanması, işsizlik fonunun işçilerin denetimine geçmesi ve sadece emekçiler yararına kullanılması gibi en acil taleplerimizle vereceğimiz mücadele, hem ekonomik krizi hem de yaşadığımız sosyal bunalımı aşmamıza yetecektir.

AKP’den sonra Türkiye nasıl kurtulur?

0

Kimi belediyelerin ölüm sebeplerini yayınlaması ile öğrendik ki, son bir yıldır gerçekleşen her beş ölümden biri salgından, yani yanlış pandemi yönetiminden kaynaklanıyor.

Kadın düşmanı politikalar kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini tırmandırıyor.

Türkiye iş cinayetlerinde dünyadaki en kötü ülkelerden biriyken yerli ve yabancı patronlara sınırsız destek sağlanıyor. Son olarak Tekirdağ Valiliği, Tekgıda-İş üyesi Adkotürk ve Bel Kalper işçilerini “pislik” veya “düşman” olarak gördüğünü haykırdı ve “süpür” emriyle çoluk çocuk, kadın erkek işçi emekçileri darp ettirdi.

Türkiye, çevre karnesi en kötü ülkelerden biri. Her saniye zehir solur, güvensiz gıdaları tüketirken ülke yangın ve seller diyarı oldu.

Sistemin krizi yanlış ekonomi politikaları ile katmerleniyor. Yalnızca gıda enflasyonunun yüzde 29 olduğu ve enerjinin yüzde 50 zamlanacağı tahmin ediliyor.

Erdoğan onca siyasi baskıya rağmen Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu söyleyip, “Kürt sorunu yoktur” diyebiliyor.

AKP’nin yarattığı yıkım saymakla bitmezken rejimin demokratik bir zaferle ayakta kalamayacağını yandaşlar da söylemeye başladı.

Millet İttifakı ne diyor?

Millet İttifakı (Mİ) ve etrafında kümelenen güçler Türkiye’nin kötü bir yere gittiğini söyleyerek uyarılarda bulunuyor ve ilk seçimde iktidar olacaklarını müjdeliyorlar. AKP iktidarda kaldıkça Türkiye daha da kötü bir yere gidebilir ama Türkiye; emekçiler, doğa, kadınlar, azınlıklar vb. için zaten oldukça kötü bir yer değil mi? Şimdiden bir şey yapmak gerekmez mi? Ancak burjuva muhalefet dalın kurumasını ve AKP’nin düşmesini bekliyor.

CHP, İYİP, SP, DEVA, Gelecek ve DP’nin tek bir aday ve parlamenter sistem konusunda anlaştığına dair haberler yayılıyor. Öte yandan CHP’nin Kürt sorunu hakkında HDP’yi işaret etmesi Mİ bileşenleri adına yeni bir durumun açığa çıktığını gösterdi.

Tüm bunlar Mİ’nin gerçekten ne yapacağı hakkında pek bir şey ifade etmiyor. Mİ’nin gücü Saray rejiminin güçsüzlüğüne dayanıyor. Mİ emekçilerin, kadınların, doğanın temsilcisi olmanın değil, patronların sözcüsü olmanın peşinde. Yanan ormanlar, sel basan şehirler, öldürülen işçi ve kadınlar, kitlelerin artan sefaleti Millet İttifakı için oy potansiyeli taşıdıkça ve yalnızca söylemde önem arz ediyor.

HDP ne diyor?

HDP eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın 13 Eylül günü, haksız yere tutulduğu Edirne Cezaevi’nde yazdığı “İlle de demokrasi” başlıklı bir yazısı yayımlandı. Demirtaş bu yazısında 100 yıllık cumhuriyetin başından beri var olan sorunların çözülmesi adına seçimlerin büyük bir olanak sunduğunu vurgularken, demokrasi güçlerinin bir araya gelmemesi halinde baskıcı rejimin sorunları daha da büyüteceği uyarısında bulunuyor. “Kürtler, Aleviler, muhafazakârlar, sosyalistler, Atatürkçüler, demokratik milliyetçiler dahil her kesimden liyakatli kadrolar, demokrasi ortak paydasında birlikte hareket etmeyi başarabilmelidir,” diyerek demokrasi cephesinin çağrısında bulunuyor.

HDP’nin mevcut eşbaşkanı Mithat Sancar bir röportajında Türkiye’nin sorunlarının çözümü için HDP’nin kurucu bir unsur olarak sürece dahil olmak istediğini yinelerken, “Demokratik bir sistemde eşit ortak yaşamı inşa etmek istiyorsak, yeni bir başlangıç iradesini geliştirmek zorundayız. Bize göre, bu iradeyi toplumsallaştırmak, bütün demokrasi güçleri tarafından bir görev olarak görülmeli. (…) Yeni bir başlangıç iradesine en uygun yöntemin ‘kurucu meclis modeli’ olduğunu düşünüyorum,” diyor.

Sancar ve Demirtaş HDP’nin demokrasi güçleri ile sorunları çözebileceğini ifade ediyor. Ancak bunu yaparken emeği ajandalarına almıyorlar. Önceliklerinin barış olduğunu bir an için hayal etsek dahi, barış adına burjuvazi ile uzlaşılmasının işe yarayabileceğini düşünebilir miyiz?

Bizce hayır. Geçmişte yaşanan çözüm süreci nasıl ki bir nefeste sonlanabildiyse, burjuvazi ile yapılan her türlü ittifak da güvenilirlikten uzak olacaktır. Barışın tek garantörünün işçi ve emekçiler olduğunu hatırlatmaktan geri durmamalıyız.

Doğru bir birliktelik için

Marlon Brando’nun Emiliano Zapata’yı oynadığı Viva Zapata adlı filmin açılış sahnesinde köylüler toprak sorunlarının çözümü için diktatöre ziyarette bulunduklarında “Sabırlı olun” yanıtını alırlar. O sırada sıradan bir köylü görünümündeki Zapata konuşur: “İzninizle başkanım. Pidelerimizi mısırdan yapıyoruz, ‘sabır’dan değil. Ve ‘sabır’ silahlı nöbetçiler tarafından korunan dikenli telin içinden geçemez,” der ve bir şey ister, “Dediğiniz gibi sınır taşlarının tespiti konusunda dikenli teli geçebilmek için otoritenize ihtiyacımız var.” Önündeki kâğıda Zapata’nın adını fişlemek üzere çember içine alan diktatörün yanıtı nettir: “Böyle bir otoriteyi muhtemelen uygulayamam.”

Köylü topraksız kalır ve sorunlarının çözümü için çareyi en geniş demokrasi cephesine katılmakta görür. Toprak reformu sözü verilen köylülerin desteği ile beraber diktatörlük yıkılır ve Zapata’ya da generallik verilir. Bir gün, artık takım elbise giyen Zapata’ya gelen köylüler hem onun zalimleşen kardeşinden (Anthony Quinn) hem de toprak reformunun yavaş işlediğinden şikâyet ederler. Zapata “Zamanım olunca ilgileneceğim,” dediğinde bir köylü karşı çıkar: “Bu adamların zamanı yok. Toprağı sabanla işlediler, yarıya kadar tohum ektiler ve zamanları yok! Saban yarıkları açıkta, tohumlar ekilmedi ve aç mideler bekleyemez.” Bunu duyan Zapata önünde bulunan ziyaretçi kâğıdında köylünün adını işaretlemek üzere kalemi eline almışken ihanetini fark eder, rütbesini bırakıp köylülere katılır.

Viva Zapata filminde olduğu gibi tarihte ve gerçekte de emekçileri içerisine katmayan hiçbir çözüm, sahici ve kalıcı bir çözüm değildir. Zaman, yanlış pandemi yönetimini sonlandırmak, işçilere insan onuruna yaraşır koşulları sağlamak, kadına yönelik şiddeti durdurmak, ayrımcılığı sonlandırmak ve doğal olayların afete dönüşmesini engellemek için kullanılmalıdır. AKP’nin iyice çürüyüp iktidarın başka bir düzen partisine geçmesi için değil.

Rejimden kopuş adına yapılması gereken, kuru sözler yerine emperyalizmden kopuşu savunan, emekten yana ve kaderini tayin hakkı dahil olmak üzere tüm demokratik hakları tanıyacak bir anayasanın hazırlanması için bir kurucu meclis çağrısıdır.

Bu çağrı ile emek örgütlerinin etrafında birleşeceği bu taleplerin tek garantörü olacak bir işçi-emekçi hükümetini kurmak üzere bir araya gelmenin araçlarını yaratmalıyız.

Enflasyon artık bir canavar

0

Üretim maliyetleri kontrolsüz bir biçimde ve hızla artıyor. Enflasyonun, mevcut ekonomi politikaları sebebiyle hem üreten hem de tüketen için bir canavara dönüştüğü apaçık ortada. Hem maliyet hem de talep enflasyonunu bir arada yaşıyoruz. Fakat Türkiye gibi ithal girdilerin üretimde önemli bir yer tuttuğu ülkelerde döviz kurundaki artışlar, çarşıya pazara hayat pahalılığı olarak yansıyor. İktidar, ülkedeki üretimin ithalata bağlı olma sorununa çözüm bulmadan, kredi mekanizmasını daha rahat işletmek amacıyla faizleri düşürmeyi seçti. Ne pahasına? Çilesini emekçilerin çekeceği hayat pahalılığı pahasına. Net olalım, bu bir saldırı politikasıdır!

Üstelik bahsettiğimiz zam dalgası en temel ürünlerde geçerli. Özellikle gıda sektöründe üretim maliyetleri çok artmış durumda. TÜİK’in en son açıklamasına göre çiftçilerin ortalama maliyetleri son bir yılda yüzde 22,8 arttı. Tabii konu TÜİK olunca gerçek oranın daha da fazla olduğunu söyleyebiliriz. Tarımsal enflasyonun detaylarına baktığımızda TÜİK bize şöyle söylüyor; maliyet enflasyonu lifli bitkilerde yüzde 411, tahıl ve baklagillerde yüzde 35, çekirdekli meyvelerde yüzde 34 ve hayvansal ürünlerde yüzde 20,7 artmış durumda. Bu iyimserlik bile enflasyonun canavarlaştığını dizginleyemiyor. Neden iyimserlik diyoruz? Çünkü sadece gübrenin en önemli maddesi amonyum sülfatın tonu bir yılda 940 TL’den 2400 TL’ye, bir ton ürenin fiyatı 1800 TL’den 4100 TL’ye fırlamış durumda. Neredeyse tüm gübre çeşitlerinde ortalama fiyat artışı yüzde 140’ı buluyor. Tarımsal ÜFE’nin bu dizginlenemez yükselişini görmeden “fahiş fiyatları indireceğiz” diyerek sözde enflasyonla mücadele ediyormuş izlenimi vermek halkla alay etmektir. Gerçek sorun, 3-5 market zinciri değil, ülkeyi dövize daha da bağımlı hale getirerek bundan nemalananlardır.

Sadece tarımdaki bu korkunç pahalılığın gün geçtikçe marketlere ve pazarlara yansıyacağı belli. Dolayısıyla gıda enflasyonunda artışın devam edeceğini söyleyebiliriz. Bir de enerji fiyatlarındaki artışlarla birlikte mutfak alışverişi yükü dışında elektrik ve doğalgaz faturaları da yük olmaya devam edecek. Peki ne yapmalı?

Öncelikle polisiye “önlemler” ile, beş market zincirine müfettiş görevlendirmekle enflasyonla mücadele edilemez. Emperyalist şirketlerin yatırımı için her türlü kolaylık sağlanıp ülkedeki tüm üretim yapısını dövize adapte ettiğinizde, talebi artırmak amacıyla kredi için faizleri indirirseniz döviz hızla yükselir ve maliyetler artar. Bunun yanında TL basarak krediyle, yani borçlandırma usulü ile talebi artırmaya çalışırsanız talep enflasyonunu hortlatırsınız. Türkiye’de iki politika da uygulanmaktadır. Bu politikalar tüm toplum üzerinde bir ekonomik enkaz yaratıyor. Gelecek kuşaklar ipotek altına alınıyor. Derhal dış borç ödemesi durdurularak, önemli sanayi kolları ve yap-işlet-devret modeli ile yapılmış tüm yapılar tazminatsız kamulaştırılmalıdır. Alım gücünün artışı için işçi ücretlerine enflasyon oranında her üç ayda bir zam yapılmalıdır. Gerçekten enflasyonla mücadele gibi bir hedefiniz varsa radikal önlemler alınması zaruridir. Aksi takdirde faiz-enflasyon ikilemi içinde hayat pahalılığı artarak devam edecektir. İşçi ve emekçileri borçlandıran değil, onların alım güçlerini gerçek anlamda insanca yaşanılabilir seviyeye çıkartan bir ekonomik politika izlenmelidir. Bunun yolu da toplumsal örgütlülük ve mücadeleden geçiyor.

Barınamayan öğrenciler talepleri için eylemde

0

Pandemi dolayısıyla kapatılan ve online olarak eğitime devam eden üniversitelerin 2021-2022 eğitim döneminin yüz yüze yapılacağı açıklandıktan sonra öğrenciler ev veya yurt arayışına geçtiler. Öğrenciler, özellikle İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyükşehirlerde artan öğrenci sayısından ve yetersiz barınma olanaklarının KYK yurtları tarafından karşılanamamasından dolayı özel yurt, apart veya ev kiralamak zorunda kalıyorlar. Bu durumu fırsat bilen özellikle ev sahipleri çok yüksek kiralar karşılığında evlerini kiraya vermeye başladılar. Zaten artan enflasyon ve sürekli hale gelen zamlardan dolayı geçinmesi zor olan öğrenciler yüksek kiralar ve yurt-apart fiyatları karşısında harekete geçtiler.

Barınamıyoruz Hareketi’nden öğrenciler, yüksek konut kiraları ve yurt-apart fiyatları karışışında 20 Eylül gecesi Yoğurtçu Parkı’nda nöbete başladılar. Kısa sürede özellikle İzmir ve Ankara başta olmak üzere başka illere de sıçrayan bu hareketin karşısında devlet de sessizliğini bozup sert şekilde müdahaleye geçti. Özellikle farklı eğilimler ve kesimlerden destek gören bu harekete ailelerin de desteğinin önemli ölçüde artmasından dolayı yeni bir “Gezi” endişesine kapılan hükümet çok geçmeden baskıcı politikalarını burada da gösterdi. Çeşitli yerlerde yüzlerce öğrenci işkence ile gözaltına alındı ve bir araya gelmeleri engellenmek istendi. En ufak bir kıvılcımın büyümesinden ve gerçekten “başa bela” olmasından korkan Soylu ve ekibi, harekete katılan öğrencileri, “terörist” olmakla suçlayıp toplum gözünde marjinalleştirme çabalarına girdi.

3 milyon öğrenciye sadece 700 bin kapasiteli KYK yurtlarında barınma imkânı tanıyan devlet, öğrencileri fahiş fiyatlarda ev tutmaya zorluyor. Sadece İstanbul’da yüz binlerce konutun boşta beklediğini biliyoruz. Buna rağmen öğrenciye, 3-4 tanesi yan yana gelip (aynı cinsiyetten!) ev tutmayı reva gören iktidara ve politikalarına karşı taleplerimizi yükseltmeliyiz.

Bizler biliyoruz ki, hem emekçinin hem de öğrencinin konut kiralarındaki bu fahiş artışları karşılayabilecek maddi gücü ülkemizde yoktur. Bunun için konut kiralarının acilen belediyeler ve hükümet tarafından taban ve tavan fiyatları tespit edilerek denetim altına alınması, yandaş müteahhitlerin elinde yıllardır boşta duran on binlerce konutun derhal kamulaştırılıp öğrenci ve emekçi için kullanıma açılması gerekir. Öğrenciler için yeni ve sağlıklı barınılabilecek yurtlar yapılmalı ve yurtlardaki barınma ve yemek masrafları tamamen devlet tarafından karşılanmalıdır. İşçinin de öğrencinin de gündemindeki bu elzem sorunun çözümü de işçi ve öğrencinin el ele vermesiyle mümkündür.

İçeride hamaset, dışarıda garabet

0

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

Ama söz konusu Tek Adam rejimi olduğunda, bunun tersi doğruymuş gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Birçok alanda bu böyle. Bunlardan biri de dış politika.

Erdoğan, dışarıdaki değerli yalnızlığına çözüm üretmekle hemhal olurken başvurulan iki husus mevcut. Edilen büyük laflar ve yapılan hamasetle içeride bir gurur tablosu oluşturmak ve bir nebze de olsa bir konsolidasyon yaratmaya çalışmak.

İkincisi ise, itibardan tasarruf olmaz denilerek ortaya serilen büyük konvoylar, lüks, şatafat ve gösteriş budalalığı.

Ama bu ikisi de rejimin dış politikadaki açmazlarına merhem olmuyor. Lafla peynir gemisi yürümüyor.

Sonuçta, şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

Ve ortaya çıkan eser garabet niteliğinde. Eserin yapım aşamasına katkıda bulunanlar ise ortada.

Başladığı işi bitirememesi ile malum Tek Adam rejiminin, dış politikada izlediği maceracı çizginin başarısızlıkla sonuçlanması, onu yalnızlaştırdı. “Bölgede oyun kurucu olacağız” diye çıkılan yolun sonunda birçokları tarafından “oyun bozucu” ilan olundu.

Suriye, Doğu Akdeniz, F-35, S-400 krizi, Afganistan, mülteci krizi ve daha nicesi dış politikadaki bu başarısızlık tablosunun örnekleri.

Hani derler ya; vermeyince mabut, neylesin Mahmud.

Hal böyle olunca, başarısızlık zayıflığı doğurdu. Zayıflık savrulmayı hızlandırdı. Savrulma da dışa bağımlılığı perçinledi.

Tek Adam, yalnızlığından sıyrılmak için ABD, AB, Rusya ve bölge ülkeleri arasındaki çatlaklara oynayıp manevralarla, daralan hareket alanını genişletmeye çalıştı.

Ancak her manevra rotada sapmalara neden oldu. İçeride ve dışarıda rejimin izlediği dış politikaya güvensizlik her geçen gün artıyor. Bunun yanında, derinleşen ekonomik kriz, içerideki sosyal huzursuzluk, işsizlik, yoksulluk ve yoksunluk Erdoğan’ı daha da sıkıştırıyor.

Bu daralmadan bir çıkış olarak lanse edilen, ABD ile ilişkileri yumuşatma fırsatı da Biden’ın şahsım iktidarıyla görüşmemesi üzerine şimdilik hüsranla sonuçlandı.

Sıradaki savrulma ise Putin eksenine doğru. BM zirvesinde Kırım üzerinden Putin’i hedef alan Erdoğan, ettiği büyük lafların üzerinden bir hafta geçmesinin ardından “dostum Putin” halet-i ruhiyesine erişmiş vaziyette. Bu yazının yazıldığı esnada Soçi’de gerçekleşen görüşmenin ana gündemi ise tabii ki Suriye, İdlib bölgesinde Türkiye’nin korumasındaki güçler ile Esad rejimi arasındaki çatışmalar ve Esad-Putin ortaklığının Türkiye’nin Suriye’den çıkışını planlama isteği.

Putin, bir yanağını Biden’a kaptırıp diğerini kendisine dönen Erdoğan’ın, karşısına oldukça zayıf bir şekilde çıkacağını biliyor. Putin iktidarının yarı resmi yayın organı Pravda’da yayınlanan bir yazı “Erdoğan’ı anlamak kolay, zavallının yeniden seçilme şansı yok” buyuruyor.

Ama birileri hâlâ “ata binince bey olduğunu” sanıyor.

Ve dış politikadaki sıkışmışlığıyla, zayıflığıyla savrulan ve yeni tavizler veren Tek Adam rejimi yeni maliyetler yaratıyor. Yarattığı ekonomik maliyetin küfesini de biz emekçilerin sırtına yüklüyor.

Yunanistan’dan ABD’ye işçiler grevde

0

Yunanistan’da motokuryeler 25 Eylül günü 24 saatlik greve çıktı. Kuryelerin çalıştığı teslimat firması eFood, kuryeleri esnaf kurye modeline geçirmek (yani kuryeleri şahıs şirketi kurmaya zorlayarak sigorta, maaş, tazminat gibi sorumluluklardan kurtulmak) istiyordu. Kuryelerin büyük tepkisi ve direnci, şirkete geri adım attırdı ve şirket bu kararından vazgeçti. Kuryeler yalnızca bu esnaf kurye modelini değil, güvencesiz ve güvensiz çalışma koşullarını protesto ediyorlar. Zira işçilerin talepleri arasında belirsiz süreli iş sözleşmeleriyle çalışanların kadroya geçmesi, sosyal güvenlik haklarının verilmesi, iş güvenliği tedbirlerinin alınması ve hız ve performans baskısına son verilmesi bulunuyor. Gerek motokuryelerin çalışma koşullarına gerekse de esnaf kurye dayatmasına Türkiye’de Yemeksepeti işçilerinin sendikalaşma mücadelesinde tanık oluyoruz.

Washington, ABD’de ücretlerini artırmak ve sağlık, emeklilik gibi sosyal haklarını savunmak için greve çıkan binlerce marangoz, hem patronlara hem de sendika bürokrasisine karşı mücadele veriyor. İşçiler, sendikanın desteklediği dört yıllık iş sözleşmesini reddederek grev kararı aldılar. Çünkü sendika liderlerinin “tarihi” olarak değerlendirdiği sözleşme, giderek artan barınma ve yaşam giderleri ve hayat pahalılığı karşısında işçilere insanca bir yaşam vaat etmiyordu. Sendikanın kapalı kapılar ardında imzaladığı anlaşmalara göre “greve çıkamayacak” şantiyeler olduğu ortaya çıktı. Bu dayatmayla sendika, grevi yalnızca birkaç şantiyeyle kısıtlı tutarak sabote etmeye çalıştı. Dahası, sendikanın belirlediği şantiyeler dışında greve çıkacak işçilerin sendikadan atılacağı, işini kaybedeceği ve para cezası alacağı tehditlerinde bulundu.

İşçilerin teşhir ettiğine göre yozlaşmış sendika bürokratları çok yüksek maaşlar alıyor ve sendikanın sağlık ve emeklilik fonlarını yağmalıyor. Bu nedenle işçiler, hak taleplerinin yanı sıra sözleşme görüşmelerinin şeffaf bir şekilde yapılmasını ve sendika liderlerinin maaşlarının düşürülmesini de istiyorlar. Bu grevle kazanacakları zaferin başka sektörlerdeki işçiler için de bir kazanım olacağını düşünen marangozlar, ABD’de son zamanlarda yaşanan grev dalgasını işaret ederek tüm işçileri dayanışmaya ve birlik olmaya davet ediyorlar.

Geçen ay işçilerin greve çıktığı bir diğer ülke de Uruguay oldu. Sendika konfederasyonu PIT-CNT’nin çağrısıyla 15 Eylül’de ülke genelinde düzenlenen 24 saatlik grevde binlerce işçi, Luis Lacalle Pou hükümetinin kemer sıkma politikalarına karşı sokağa çıktı. Lacalle Pou 2020’de göreve geldiğinde yaptığı ilk işlerden biri kamu harcamalarında kesintiye gitmek olmuştu ve kemer sıkma uygulamaları pandemiyle birlikte derinleşmişti. Uruguaylı emekçiler, geçen yıl neoliberal tedbir paketi olarak yürürlüğe giren Acil Değerlendirme Yasası’nın kaldırılmasını istiyorlar.

Dünyanın dört bir yanında direnen işçiler, kalıcı ve gerçekçi bir çözümün adresini gösteriyor.

Konut kiraları can yakıyor

0

Yaşanabilecek bir konuta sahip olmak, her insanın en temel hakkıdır. Tabii bu durum normal bir yaşam standardı gerektirir. Türkiye’de yaşıyorsanız bırakın ev sahibi olmayı, kiralık bir konutta oturmak bile lüks olmaya başladı. Çalışanlar olarak ekonomik koşulların zorluğu altında zaten sıkıntılar yaşıyoruz. Maaşlara yapılan zamlar hiçbir zaman bizim talebimiz doğrultusunda olmuyor ama temel gıda, temizlik, giyim ve barınacak konut gibi ihtiyaçlarımız bizim dışımızda sürekli artıyor.

Bu yazının genel konusu olan konut kirası meselesini biraz irdelemek istiyoruz. Geçtiğimiz yıl başlayan pandemi, bu yıl da devam ediyor. Pandemi koşullarında alınan ücret iyice aşağıya çekilirken konut kiraları bunun tam tersi, son yılların en yüksek seviyelerine gelmiş durumda. Doğal olarak yıllık kira zammının enflasyona orantılı yapılması gerekir. Fakat maalesef böyle olmuyor. Konut sahipleri son dönemde enflasyon oranına razı gelmiyor ve daha fazla kira zammı talep ediyor. Bu öyle yüksek zamlara tekabül ediyor ki, bazı bölgelerde konut kiralarına yüzde 60-70 zam yapılırken bazı bölgelerde ise bu oran yüzde 100’leri de geçiyor. Ev sahibi eğer kiraya zam yapamıyorsa kiracıyı evden çıkarma yoluna başvuruyor. Bazı ev sahipleri kiraya zam yapamadığında ya da hiç zam istemeden kiracıya “Evimden çık, o evde ben oturacağım” deyip kiracı evden ayrıldıktan sonra eve yeni kiracı sokuyor. Kiracıların çoğunun bilmediği bir konuyu belirtmek isteriz; ev sahibi eğer sizi bu şekilde evden çıkarırsa, eve yeni bir kiracı sokması hukuken yasaktır. Böyle bir durumla karşı karşıya gelirseniz yasal haklarınızı kullanabilirsiniz.

Kiraların bu kadar artmasının sebebi konut sıkıntısı mı? Hayır, değil. Peki bunu nereden biliyoruz? Sadece İstanbul’da satılmayı ya da kiralanmayı bekleyen 350-400 bin civarında boş konut mevcut. Türkiye geneline baktığımızda bu sayı 1 milyon 800 bini buluyor. Konut kiralarının artışına sebep olan bir başka konu daha var: medyanın balon haberleri. Kiralık konut bulunamıyor gibi haberler ev sahiplerinin iştahını kabartıyor. Bu konuya emlakçılar da çanak tutuyor. İstanbul Emlakçılar Odası Başkanı Nizamettin Aşa’nın yüksek kira açıklaması şöyle: “Aileler ve yeni evlenen çiftler için sıkıntı olduğunu söyleyebiliriz ama üç kişi birleşip bir evi tutabilir. 5 bin TL kiraya merkezi bir yerde öğrenciler birleşip ev bulabilir.” İstanbul Emlakçılar Odası Başkanı Nizamettin Aşa, hangi ülkede yaşadığının farkında değil galiba. Asgari ücretin 2825 TL olduğu bir ülkede 5 bin TL kirayla nasıl ev tutulacak? Öğrencilere gelince, üç kişi birleşip ev tutsalar da ayda 2000 TL kira, elektrik, su, ücretini zaten ailelerinin verdiği harçlıklarla nasıl karşılayacaklar? Bu öğrenciler ne yiyecek, ne içecekler; okula gidip gelirken kullandıkları toplu taşıma ücreti, okul masrafları gibi giderleri nasıl karşılanacak? Nereden baksanız Emlakçılar Odası Başkanı vicdandan yoksun, kapitalist kafayla yaşayan biri.

Bizim acil talebimiz konut kiralarının taban ve tavan fiyatının belediyeler tarafından tespit edilmesi, bu tespitin de ortalama işçi ücretinin kirayı karşılayabileceği şekilde uygulanabilmesi. Yandaş müteahhitlerin ve konut firmalarının elinde biriken on binlerce konut derhal tazminatsız kamulaştırılmalı ve sosyal konutlar olarak ihtiyaç sahibi emekçi, yoksul halkın kullanımına açılmalıdır. Öğrencilerin ise devlet yurtlarında barınmalarının sağlanması ve yeme içmelerinin devlet tarafından karşılanması gerekmektedir. Her insanın yaşanabilir bir konut hakkı vardır. Bu, temel insan hakkıdır ve asla vazgeçilemez. Bu sorun kapitalist kafayla çözülemez, bunun bilincindeyiz.

Salgınla mücadelede kaybedecek bir günümüz dahi yok!

0

Resmi olarak açıklanan günlük koronavirüs vaka sayıları 30 binlere dayandı. Virüs yayılımı yeniden gözle görülür bir yükseliş sürecine girdi. Pandemiyle mücadeleden birinci derecede sorumlu olan, kamunun bütçesini kullanarak kamu adına bütün planlamaları yapmaktan ve tüm gereksinimleri karşılamaktan sorumlu olan Sağlık Bakanı herkesi tedbirlere uymaya davet ediyor. Oysa salgında son durum, bireysel tedbirlere terk edilemeyecek vaziyette.

İlk vakanın çıktığı günden bugüne 18 ay geçti. Aç-kapa tedbirlerle yol alınamadığı, toplumsal aşılama ve tarama testlerinin yaygınlaşmasıyla virüsün kontrol edilebilir bir düzeye geldiğini dünyadaki diğer örneklerden görmek mümkün. Türkiye’de ise bilanço ağır. AVM’lerin açık tutulması pahasına kapatılan okullar yüzünden 22 bin çocuk eğitim hakkından mahrum kaldı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 2020-2021 istatistiklerine göre ise en az 155 bin 938 öğrenci örgün eğitimin dışına çıktı. Sonuçta Türkiye, OECD ülkeleri arasında Meksika’dan sonra okulların en uzun süre kapalı kaldığı ikinci ülke oldu. Gelinen noktada çocukların maruz kaldıkları fiziksel, ruhsal ve toplumsal zararlar fark edildi ve velilerin, toplumsal muhalefetin basıncıyla hızlıca okulların açılmasına karar verildi.

Alınmayan önlemlerin gölgesinde yüz yüze eğitim

Yüz yüze eğitimde üçüncü haftada 774 sınıf karantinaya alındı. Kaç çocuğun hastaneye kaldırıldığını ya da durumu ağırlaşan öğrenciler olup olmadığını bilmiyoruz. Camı penceresi olmayan sınıflarda 30’dan fazla öğrencinin eğitim almaya çalıştığını görüyoruz. Çocuklarımızın hayatı idarecilerin keyfiyetine terk edilemez. Velilerin, öğretmenlerin, okul çalışanlarının muhatap alındığı, eksiklerin tespit edildiği, önlemlerin tartışıldığı kurullara ihtiyacımız var.

Yapılacaklar belli; öğrenci sayılarının sınıf kapasitelerine uygun olarak azaltılması, atanmayı bekleyen öğretmenlerin derhal istihdam edilmesi, ek yeni binaların hizmete alınması, gerekli hijyenin sağlanması için yeterli sayıda temizlik personelinin işe alınması gerekiyor. Okulların fiziki koşullarının salgınla mücadeleye uygun hale getirilmesi için bütçe ayrılması, temizlik personeli yanı sıra okula giriş-çıkış yapan herkesin HES kontrollerini yapacak ek personelin işe alınması, hızlı ücretsiz tarama testlerinin yaygınlaştırılması ve aşının öneminin anlatılması gerekiyor. Bunlardan bahsetmeyen tüm konuşmalar “aç-kapa” oyununu sürdürmek niyetinde ve kamu sağlığını hiçe sayarak suç işlemektedir.

MEB’in kendi beyanıyla 170 bin öğretmen açığı var, ancak Cumhurbaşkanlığı gelecek yıl şubat ayında 15 bin öğretmen ataması yapılacağını açıkladı. Salgınla mücadelede kaybedecek bir günümüz dahi yokken insan soruyor, neden 15 bin ve neden şubat bekleniyor? Salgınla mücadeleyle Tek Adam rejimiyle mücadele her geçen gün daha fazla iç içe geçiyor.

Adkotürk’te grev devam ediyor

0

İndomie Adkotürk’te grevin 34. gününde İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak bir ziyaret gerçekleştirdik. İşçi gazetemiz Gazete Nisan’ı işçilere dağıttık. Onurlu mücadeleleri ve haklı grevleri üzerine sohbetler gerçekleştirdik.

Sendika hakkı ve toplu iş sözleşmesi (TİS) mücadelesi veren işçiler, Tekirdağ Valisi ile sorunlarının çözümü için görüşmek isterken, yine grevde olan Bel Karper işçileri ile birlikte kolluk kuvvetlerinin şiddetine maruz kaldı. Çok sayıda işçi gözaltına alındı. Patronun sendika düşmanlığıyla mücadele ederken, aynı zamanda devletin kolluk kuvvetlerinin patronun yanında saf tutarak hukuksuzluğa göz yumması, işçiler arasında büyük tepkiye neden oldu.

Grevin ilk gününden itibaren kararlı bir biçimde duran işçiler, mücadelelerine devam ederek sendika ve TİS hakları için grevi kazanımla sonuçlandırmak istiyorlar. İndomie Adkotürk işçilerinin bu onurlu mücadelesinin kazanımla sonuçlanması bütün işçi sınıfının bir kazanımı olacaktır. Halihazırda bütün işçilere dayatılmak istenen güvencesiz, sendikasız, TİS’siz bir çalışma düzenine karşı İndomie Adkotürk işçilerinin mücadelesi en büyük yol göstericimiz oluyor. Yaratılmak istenen bu sömürü düzenine karşı bütün işçi sınıfının cevabı Adkotürk işçilerinin cevabı ile aynı olmalıdır. En temel anayasal hakları olan sendika hakkı için mücadele verirken işçilerin bu zorluklar ve hukuksuzluklarla karşılaşması kabul edilemez. İşçilerin önündeki bütün engellerin kaldırılması ve sendika hakkının acilen tanınması için işçilerin kararlı mücadelesinin yanındayız.

Adkotürke sendika grevle girecek!

Adkotürk işçisi yalnız değildir!

İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!

İşçiler ve iktidar

0

Gazete Nisan olarak biz her zaman işçi ve emekçi halkın bu sömürü ve baskı düzeninden kurtulabilmesinin yegâne yolunun, onun iktidar olmasından geçtiğini savunuruz. Bütün çabamız da bunun örgütlenmesi doğrultusunda.

Pek çok emekçi kardeşimizin buna “Çok iyi olur da, bu nasıl olacak?” diye sorduğunu da biliyorum. Onlar da cevabın her zaman aynı olduğunu biliyorlar: “Sınıf olarak komitelerde, meclislerde, sendikalarda örgütlenelim; öncü işçiler olarak da devrimci partimizde birleşelim.”

Tabii sorular ve yanıtlar kolay da, bunları gerçekleştirmek zor. Keşke bu hedeflere ulaşabilsek de iktidar olabilsek; keşke böylece sömürü ve talan düzenine son verebilsek, sınıf ve bireyler olarak özgür bir dünyayı kurabilsek.

Haydi diyelim iktidar olmak için henüz yeterince hazırlıklı ve güçlü değiliz; hiç olmazsa kapitalistler ve burjuva hükümetler karşısında, onlara baskı yapabilecek ve bazı taleplerimizi hayata geçirebilecek düzeyde olsak… Bu mümkün mü? Elbette mümkün ve bunun örneklerini geçmişte yaşadık. Tüm dünyada da bunun örnekleri var. Sizlere son bir örnekten söz etmek istiyorum: Arjantin.

Arjantin’de işçiler, emekçiler, gençler ve kadınlar arasında örgütlenmiş üç devrimci parti var. Bu partiler geçtiğimiz yıllarda bir araya gelmişler ve “İşçilerin Sol Cephesi” (FIT) adında bir birlik oluşturmuşlar. Kadın ve erkek emekçilere, onların taleplerini içeren bir program sunmuşlar ve hem merkezi parlamentoya milletvekilleri sokmuşlar, hem de yerel yönetim meclislerine temsilciler seçilmesini sağlamışlar. Bu arada “devrimci sendikacılık” anlayışıyla da bürokratik ve sarı sendikacılığı pek çok sendikada ve işyerinde tasfiye ederek işçi demokrasisini başarıyla uyguluyorlar. Geçen ay yapılan ön seçimlerde FIT bazı bölgelerde yüzde 20’leri aşan oy oranları yakalamayı başarmış durumda.

Bu örnekte dikkat çekmek istediğim husus, FIT’in bir “işçi-emekçi cephesi” olması. Yani bu birliğin içinde burjuva-patron partileri yok. Tamamen emekçi sınıfın, gençliğin ve kadınların sömürü ve baskı sistemine karşı taleplerini dile getiriyor. Bu taleplerin gerçekleşebilmesi için iktidarlara hayatın her yerinde (parlamentoda, yerel meclislerde, sokakta, işyerlerinde vb.) baskı yapıyor. Tabii bir yandan da, bu taleplerin gerçekten hayata geçirilebilmesi için, emekçilerin bizzat kendilerinin iktidar olması gerektiğini anlatıyor.

Böylesine bir örnek Türkiye’de gerçekleşemez mi? Elbette gerçekleşebilir. Eğer kendilerini emekçi örgütleri olarak tanımlayanlar, aralarına herhangi bir düzen partisini ve burjuva örgütünü katmadan ve tamamen işçi ve emekçilerin yararına bir program etrafında birleşerek mücadeleye atılabilseler, tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin arasında destek bulabilirler ve de bulurlar da.

Patron partilerine ve burjuva iktidarlara emekçilerin talepleri doğrultusunda baskı yapmanın yolu, onlarla pazarlık yapmaktan ve onların trenine binmekten geçmez. İşçi sınıfının ve emekçi halkın, patron örgütlerinden tamamen ayrı olarak örgütlenmesi gerekir. Yani bizim de ihtiyaç duyduğumuz, bir “İşçi-Emekçi Cephesidir”. Tıpkı Arjantin’de olduğu gibi. Böylesi bir cephenin oluşturulabilmesi için nasıl bir talepler bütününe, yani kısa ve öz bir programa sahip olunması ve nasıl örgütlenilmesi gerektiğini bir sonraki yazımda işlemeye ve önermeye çalışacağım.

Xiaomi-Salcomp işçileri sendikal hakları için direnişte

0

Xiaomi ve ortağı Salcomp’un İstanbul Avcılar’da yaklaşık 800 işçinin çalıştığı fabrikasında sendikal mücadele sürüyor. Yeni kurulan fabrikada kötü çalışma koşulları ve düşük ücret dayatmasına karşı işçiler, TÜRK-İŞ’e bağlı Türk Metal Sendikası’nda hızlıca örgütlenerek yeterli çoğunluğu sağlamıştı. Bunun üzerine patron, Kod-29’un sözde kaldırılmasından sonra yerine gelen Kod-49’la yüzlerce işçiyi işten atarak sendika düşmanlığını göstermiş oldu.

Fabrika içindeki sendikalı işçiler iş durdurarak, işten atılan arkadaşlarına destek veriyor. 13 Eylül günü yüzlerce işçinin katıldığı iş bırakma eyleminin ardından dün İstanbul, İzmir, Ankara ve Bursa’da Türk Metal’in dayanışma eylemleri gerçekleşti. Bugün (16 Eylül) Tekirdağ’da kurulu olan, Türk Metal’e bağlı Kale Kilit ve Arçelik fabrikalarından desteğe gelen işçilerle beraber direniş fabrikanın önünde, müzik eşliğinde, coşkulu ve kararlı bir şekilde devam etmekte.

Xiaomi-Salcomp işçileri, patronun sendikanın yetkisini tanıyarak toplu iş sözleşmesi masasına oturmasını ve işten atılan işçilerin geri alınmasını talep ediyorlar. İşçi Demokrasisi Partisi olarak; sendikal hakları için, daha iyi bir çalışma hayatı ve ücret için direnen işçilerin haklı mücadelesinin yanındayız. Biliyoruz ki atılan işçilerin kararlı mücadelesi ve içeride üretimi durdurarak yarı yarıya azaltan sendikalı işçilerin iş bırakma eylemleri sürdükçe patron masaya oturmak zorunda kalacak ve böylece Xiaomi-Salcomp işçilerinin sendikal mücadelesi başarıya ulaşacaktır.

Regime, opposition, and refugees…

0

Racist, discriminatory, and aggressive policies towards refugees have been getting stronger and more widespread in recent times. The racist attack on Syrians that took place in the Altındağ district of Ankara was a striking example of this situation. In Altındağ, what happened wasn’t just a lynching attack on Syrians; their shops and houses were looted by racist aggressors as well. What is worse is that the racist campaign against Afghan refugees has also been gaining more ground with each passing day.

It should be noted that the main responsible of this widespread hostility towards refugees is the AKP government that has implemented a hypocritical and self-interested policy about refugees. We have already witnessed the policies and political attitude against Syrians who migrated to Turkey fleeing the oppression and violence of the Assad dictatorship and radical Islamist organizations in their country. It is very probable that that these policies and political attitude will now be reproduced against Afghans who flee Afghanistan after the radical Islamist Taliban took control of Kabul.

The aim of these hypocritical and self-interested policies implemented by the AKP government are two-fold. First, while the government is trying to create a self-image of a “so-called human rights defender” with opening its borders and admitting refugees into the country, it refuses to grant the existing legal international status of refugee to those who have started to live in the country. Instead, it continues to invent new legal statuses for the refugees according to its own immediate interests. One of the most fundamental consequences of this is that refugees fleeing the war or conflict environment in their own country end up having betwixt-and-between statutes vis-à-vis international law when they get to Turkey. And in fact, these unique betwixt-and-between statutes allow the government to attain its primary aim: Providing a new labor source to whom they can impose miserable working conditions for the benefit of the bosses. In doing this, the AKP government further advances its aim to turn Turkey into one of the cheap labor paradises of world capitalism on the one hand, and it tries to create an artificial division among workers in Turkey through racist provocations on the other hand.

Second, the manipulative and self-interested side of the AKP government reveals itself in its attempt to use refugees who have come into the country as a bargaining chip against the EU countries to secure cash inflow into the country. In this regard, the impact of the aggressive immigration policies of the EU countries that prevent refugees from reaching Europe creates a situation out of which the AKP could draw out benefits for itself.

While these above-mentioned politics of the government are the primary factors in the rise of racist and aggressive attitudes towards refugees, the bourgeois opposition who exploits xenophobia with hopes to increase its votes plays an important role in strengthening this discriminatory picture in the Turkish society. Both the latest statements uttered by the Bolu Mayor of the CHP, who came under spotlights with his racist rhetoric in the past, and Kılıçdaroğlu’s declaration that they will send Syrians back to their home in peace without specifying how exactly it would happen both fit into this frame.

In such an environment, the main factor that we, the workers and the oppressed should be aware of is that the source of our problems is not the refugees who had to flee from wars and dictatorship regimes in their countries, but capitalism and governments that sustain it. Those who have never spoken out against imperialist occupations, dictatorship regimes, bosses who see immigrants as a source of cheap labor, the EU that has made Turkey a border guard, or the AKP’s hypocritical and pragmatic immigration policies now prefer to fuel xenophobia by targeting refugees. Class organizations should raise their voices against xenophobia; unions should develop policies to include refugees who are part of the working class, and the socialist movement should stand against racism and expose the hypocritical refugee policies of the EU and the AKP in a more systematic way.

Olimpiyatlar bizim için mi?

0

Türkiye bu yıl olimpiyatlarda iki altın, iki gümüş, dokuz bronz olmaz üzere toplam 13 madalya kazandı. Okçulukta ve jimnastikte ilk defa madalya aldık. Bu açıdan bakıldığında, önceleri sadece güce dayalı sporlarda kazandığımız madalyalara bu gibi dalların eklenmesi başarılı gözüküyor. Fakat bu yeterli mi? Olimpiyatların maliyetine ve aslında nasıl olması gerektiğine gelin beraber bakalım.

Olimpiyatların tarihçesi

İlk olimpiyatların nerede ve nasıl yapıldığına dair kesin bir bilgi yok. İlk kayıtlara MÖ 776 yıllarında Yunanistan’da rastlanır. İlk başta koşu olsa da sonraki yıllarda boks, güreş, uzun atlama, cirit gibi o dönemin teknolojilerini de kapsayan dallar eklendi. Roma döneminde bile dört yılda bir düzenlenmeye çalışılan Olimpiyatlar, Bizans ile putperestlik olarak değerlendirildi ve yasaklandı. Ta ki 1896 yılında düzenlenen Atina Olimpiyatına kadar. Bu seneden sonra dünya savaşları haricinde her dört senede bir düzenlenmeye çalışıldı. Fakat yıllar geçtikçe olimpiyatlar ilk başta ortaya çıkışından uzak, tamamen ticari kaygılar ve bireysel başarı üzerine inşa edilmeye başlandı. Bu ne kadar doğruydu?

Olimpiyatların toplumlara faydası ne?

Sadece Tokyo Olimpiyatlarının Japonya’ya maliyeti 15,4 milyar dolar oldu. Bu hesaplamada altyapı yatırımları bile yok. Her seferinde zarar eden ve bunu topluma yıkan bu organizasyon, kârı ise reklam ve sponsor olan şirketler üzerinden bölüştürmekte.

Bu sisteme 1984 yılındaki Los Angeles Olimpiyatlarında geçildi. Bu olimpiyatlardaki diğer bir nokta ise kentsel dönüşüm altında Los Angeles’in soylulaştırılması oldu. Bu durum sonraki yıllarda çıkacak isyanların önemli bir nedeniydi. Bu soylulaştırmayı ve faturanın halka çıkartılmasını son yıllardaki her olimpiyatta görüyoruz. Peki faydası yok mu? Açıkçası kazandırdığı altyapı olanaklarını bir yana bırakırsak -ki bunlar da emekçilerin sorunları temelinde değil, kapitalist şirketlere daha fazla kâr sağlamak için planlanıyor- sporun halktan koparılmasına da hizmet ettiğinden Olimpiyatların şu haliyle emekçi halka faydasından söz etmek mümkün değil. Özellikle bu tehlikeyi gören ve İşçi Olimpiyatları düzenlemeye çalışan Sovyetler ve 1936’da Hitler Almanya’sına karşı Halk Olimpiyatlarını organize etmeye çalışan Katalan Özerk Yönetimi bu açıdan dikkate değer örnekler, ama bunlardan bahsetmek ayrı bir yazıyı hak ediyor.

Peki nasıl olmalı?

Şu anki Olimpiyat ve diğer uluslararası organizasyonlar halktan kopuk bir şekilde ilerlemekte. Bir avuç kişinin başarı kazanması ve onun pazarlanması, bizlerin sadece ekran başında onları takip etmemiz ve sanal bir şekilde duygularımızı belirtmemiz şeklinde ilerlemekte; özellikle pandemi döneminde. Bireysel rekora odaklanmış bir spor anlayışı da bize bir şey getiremez; çünkü insanın fizyolojisi ve onun sınırları bellidir ve bunu yaparken de gereksiz zorlanır. Açıkçası halk sağlığını düşünen, yani asıl amacı halkı güçlendirmek olan bir spor felsefesine, manifestosuna sahip olmamız gerekli. Bu olursa rekabet ve mücadele daha anlamlı hale gelecek ve olimpiyatlar belki de bu sayede özüne geri dönebilecek.

Örgütlü mücadele bize ne kazandırır?

0

Çalışma Bakanlığının yayımladığı verilere göre Türkiye’de işçilerin yalnızca yüzde 16’sı sendikalı. İşçilerin bu derece az örgütlü hareket etmeleri iktidarın politikalarını belirlerken ona kolaylık sağlıyor. Yoksulluk sınırının altında ücretler sıradanlaşıyor, kötü çalışma koşulları denetlenmiyor ve iktidar yalan yanlış verilerle, olmayan bir başarı hikâyesi yazabiliyor. Tüm bunların yapılabilmesinin nedenlerinden birinin işçi ve emekçilerin örgütsüzlüğü olduğunu unutmamak gerekiyor.

Pandemide sağlanan yardımlar için Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin bu alanda tüm devletleri geride bıraktığını söyledi. Ancak DİSK-AR’ın araştırması durumun böyle olmadığını gösteriyor. Türkiye milli gelire oranla dünyanın en az yardım yapan ülkelerinden biri; yalnızca yüzde 2,7. Bu yardımların nakdi kısmının büyük bölümü işsizlik fonundan sağlandı ve yapılan yardımların yüzde 78’i şirketlere yapıldı. Hem de açıklanan raporlara göre Covid-19, iş cinayetlerini yüzde 30 artırmışken ve hâlâ meslek hastalığı sayılmıyorken.

Maalesef işçi ve emekçilerin sorunları yalnızca Covid-19’dan kaynaklanmıyor. Kötü çalışma koşulları, düşük ücretler, sendika düşmanlığı, işsizlik tüm emekçilerin en temel sorunu. Bu koşullara karşı mücadele eden birçok emekçi var ancak hem patronlar hem iktidar bu mücadeleleri ezmek için ellerinden geleni yapıyor. Denim fabrikasında ve Akınalbella Terlik’te DİSK Tekstil’e üye olan işçiler işten çıkarıldılar; Çiftçiler Ayakkabı’da DERİTEKS, Adkotürk’te Tekgıda-İş çoğunluk sağlamasına rağmen yetki tanınmadı; Yemeksepeti işçileri TÜMTİS’te çoğunluk sağladılar ancak sendikalı işçiler işten çıkarılmaya başladılar. Hebo Yapı’da da aynı süreç yaşanıyor; Özçelik-İş’e üye olan işçiler yetki başvurusundan sonra işten çıkarıldılar. Xiaomi fabrikasında da sendikalı işçiler işten çıkarılmaya başladılar. Bu yapılanlara karşı işçiler direniş ve grev kararları aldılar ve mücadeleleri kazanana kadar sürdürmekte kararlılar.

Bütün bu mücadelelerde temel talep insanca yaşayacak bir iş ve ücret. İşçi ve emekçiler bu talepler için anayasal haklarını kullanıyorlar ve sendikalı oluyorlar. Ancak patronlar için bu, işten çıkarma sebebi haline gelmiş durumda. Patronlar için eğer yoksulluk sınırı altında kalan maaşları, uzun çalışma saatlerini kabul etmiyorsan, aslında eğer insanca bir yaşam istiyorsan, işten çıkarılman gerekiyor.

İktidar bu konuda her zaman olduğu gibi patronların yanında yer almaya devam ediyor ve edecek. Çünkü 20 yıllık dönemde iktidar birçok farklı politik hat izledi ancak değişmeyen tek bir temel vardı: işçi ve emekçilerin yarattığı zenginliği toplumun küçük bir kısmı olan patronların elinde güvenle toplamak ve onu korumak.

Karşımızdaki bu ittifaka karşı yapılması gereken tek bir seçeneğimiz var, o da örgütlenmek. Sendikalarda, işyerlerinde örgütlü mücadele ile insanca bir yaşam için istediğimiz ücretleri, çalışma koşullarını kolaylıkla yaratabiliriz. Patronların sendika düşmanlığının nedeni tam olarak bu. Ayrıca işçi ve emekçilerin örgütlülüğü iktidarın yarattığı krizlerin hesabını sormayı ve kaynakların şirketler için değil işçi ve emekçiler için kullanılmasını da sağlayacaktır. İktidar, karşında örgütlü bir güç olmamasının rahatlığı ile hayatlarımızı her gün daha da yaşanmaz hale getiriyor olabilir, ancak biz örgütlü bir güç olarak var oldukça yalnızca işyerlerimiz değil bütün hayatımız insanca yaşanabilir hale gelecektir.

Afetlere hazırlık için kaynak var

0

Gölcük depremi üzerinden tam 22 yıl geçti. Felaketin bilançosunu hâlâ tam olarak bilemiyoruz. Ama tedbir almamanın kimin işine yaradığı konusunda kesin fikirlerimiz var.

Geçtiğimiz mayıs ayında CHP’li Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesi sonucunda, son 20 yıl içerisinde deprem vergisi olarak bilinen Özel İletişim Vergisi kalemi altında ne kadar para toplandığını öğrendik: 72 milyar 996 milyon 502 bin lira! Paranın ne için kullanıldığını da Maliye Bakanı Elvan açıklamış: “Belirli gelirler karşılığı olarak belirli harcama kalemleri veya projeler için ödenek tahsis edilmemekte.” Yani Türkiye’de bir isim altında toplanan verginin amacına uygun kullanımı zorunlu değil. Deprem vergileri makam araçları için, itibar için, dere yataklarına yapılaşma isteyen inşaat şirketlerine kredi vermek için; yani halkın değil, bir avuç zenginin daha da zengin olması için kullanılmış.

Orman yangınları, seller, aşırı iklim olayları ve eli kulağındaki büyük Marmara depremi… Bunların hepsi yakın gelecekte gündemimizde olacak ve maalesef ki yaşayacağımız şeyler. Sadece deprem vergileri dahi amacı için kullanılsa, alınması gereken tedbirlerin büyük kısmını almış olurduk. Bu durum herkesin malumu. Ancak yapılabilecekler bununla sınırlı değil. Türkiye’deki kaynakların doğru kullanımı ile her türden afetin olumsuz sonuçları minimuma indirilebilir, doğa olaylarının afete dönüşme ihtimali de en aza indirilip iklim krizine karşı atılması gereken adımlar da atılabilir. Nasıl mı?

İlk adım vergilerin amacı için kullanılması. İkinci adım, vergilerin tamamı emekçilerden toplanırken, Kolin, Cengiz, Limak gibi Saray’a yakın firmaların bir lira olsun vergi ödemediklerini biliyoruz. Sadece onlar mı? Türkiye’nin büyük zenginleri AKP hükümetleri tarafından yıllardır teşvik görüp vergiden azade yaşadılar. Ultra zenginlerden afetlere hazırlık için alınacak vergiler işçi emekçilerden toplanan vergilerden çok daha büyük bir kaynak sunacaktır. Üçüncü adım, pek çok büyük şirketin yaptığı yanlış projelerle afetlere davetiye çıkardığını da biliyoruz. Zarar bu firmalardan tahsis edilmelidir. Hatta kömür, petrol, doğalgaz vb. ile elektrik üreten santrallerin de gerekli tedbirleri almadıkları için çevreye büyük zararlar verdiğini de biliyoruz. Muğla’daki Limak tarafından işletilen Kemerköy Termik Santrali faaliyeti durmasın diye, üç kuruşluk bir kâr için, yangın kapıya dayanmışken bile kömür stokları boşaltılmamıştı. Bu gibi tesisler “Büyük Endüstriyel Kazaların Önlenmesi” hakkındaki yasal düzenlemelerin de kapsamı dışında bırakılmıştı. Sayıları bir hayli fazla olan bu gibi işletmelerin zaman kaybedilmeden işçi denetiminde kamulaştırılması ve yapılabiliyorsa iyileştirmelerin yapılıp, yapılamıyorsa da kapatılması dahi afetlerin etkilerini bir hayli kısıtlarken, afetlere karşı mücadele için de kaynakların çok daha verimli kullanılmasını sağlayacaktır. Bizi afetlerden koruyacak dördüncü adım da budur.

Akdeniz yangınlarının sonucu olarak 6 Ağustos sabahı gökyüzü, İzmir’den Çanakkale’ye kadar sahil bölgelerinde çok etkin ve kısmen İstanbul’a kadar da gözlemlenebilen bir şekilde turuncuya döndü ve gün boyu gökyüzünden kül yağışı gerçekleşti. Ultra zenginlerin faaliyetleri bize kıyametin ön gösterimini sundular. Tedbirler alınmaz ve bu faaliyetler durdurulmazsa yaşanacaklar bundan çok daha korkunç olacak.

Çözüm basit; vergilerin amacı için kullanılması, ultra zenginlerden ek vergiler alınması ve afetlere sebep olan ve çevreye zarar veren işletmelerin kamulaştırılması, işçi emekçiler için afetlerden korunmak adına fazlasıyla yeterli bir kaynağı bize sunacaktır.

4 milyar insan…

0

Hükümetlerin pandemi yönetimi politikalarının mevcut ekonomik krizi hızla bir sosyal krize doğru sürüklediğini bir süredir belirtiyoruz.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) “2020-2022 Dünya Sosyal Koruma” raporu bu durumun yıkıcı boyutlarını ortaya koyuyor. Rapora göre, günümüzde 4,1 milyar insan ulusal sosyal koruma sistemlerinden hiçbir gelir güvencesi elde edemiyor. Bu, dünya nüfusunun yüzde 53’ü demek! Dünya nüfusunun yalnız yüzde 47’si etkin olarak bir sosyal koruma yardımından yararlanabiliyor.

Öte yandan, bu veri “dünya ortalaması”nı ifade ediyor ve her ortalama veri gibi muazzam uçurumun üstünü örtebiliyor. Oysa bölgesel olarak baktığımızda, Afrika’da bu oranın yüzde 17’lere kadar düştüğü görülüyor. Ortalamayı yükselten yüzde 80 ile Avrupa ve Orta Asya olarak öne çıkıyor ancak görece yüksek gelebilecek bu oran bile, aslında gelişmiş (!) kapitalist ülkelerde dahi beş kişiden en az birinin sosyal güvenceden yoksun olduğuna işaret ediyor.

Bu durum -sosyal güvencesizlik- elbette en çok kayıtdışı çalışanları, göçmenleri/zorla yerinden edilenleri ve özellikle bu kesimler içinde halihazırda birden fazla ayrımcılığa maruz kalan kadınları etkiliyor.

Sosyal koruma, en temelde sağlık hizmetleri ve gelir güvencesine erişim hakkıdır. Yaşlılık, işsizlik, hastalık, maluliyet, doğum, haneye temel geliri sağlayan kişinin kaybedilmesi vb. durumlarda bir hayatta kalma garantisidir yani…

Bugün karşı karşıya olduğumuz tabloda ise dünya nüfusunun yarısından fazlası bu haktan mahrum!

Neden? Çünkü hükümetler sosyal korumaya kaynak ayırmayı tercih etmiyor!

Rapor, ülkelerin gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYH) ortalama yüzde 12,8’ini sosyal korumaya (sağlık hariç) harcadıklarına işaret ediyor. Bu oran bazı ülkelerde GSYH’nin yüzde 16,4’üne çıkıyor. Bazı ülkelerde ise yüzde 1,1’e kadar düşüyor.

Üstelik, rapora göre, herkese en azından minimum sosyal korumayı sağlamak için gereken ek harcama Covid-19 başladığından beri yaklaşık yüzde 30 artmış durumda. Yani hükümetlerin daha fazla kaynak ayırması zaruri.

Oysa bugün emekçi halk için kaynak artırımından ziyade kesintisiyle karşı karşıyayız. Türkiye’de Tek Adam rejiminin politikalarında da bunun yansımasını bire bir yaşıyoruz. Mevcut kaynaklar ise işverenlere, yollara, köprülere ya da özel sektörün borçlarına gidiyor. Biz ise belki karşılığında hasar ve kayıplarımız için uygun faizlerle (!) kredilenebiliriz! Tabii hayatımıza hâlâ daha ipotek koyulmadıysa!

Bu yüzden, sosyal yıkım işsizlik, gelir kaybı, hayat pahalılığı ile üzerimize yığılırken, hayat güvencemiz için kaynakların işçiler, emekçiler ve tüm ezilenler için kullanımını garanti altına alacak bir program dahilinde örgütlenmek tek seçeneğimiz olmayı sürdürüyor.

Eşitlik olmadan adalet olmaz!

0

“İnsana iki, koyuna ise dört ayak verilmesinde bir eşitsizlik vardır, ama adaletsizlik yoktur. İnsana böylesi, koyuna da öylesi yaraşır…”

Kime, neyin, neden yaraştığına kim karar vermiş insan gerçekten merak ediyor. İnsana iki, koyuna dört ayağın adaletsizlik olmadığına nasıl karar verilmiş, onu anlamak iyice zor.

Yine de konu burada kalsa en azından bu yazının konusu olmazdı ama kalmamış. Sadede gelindiğinde niyet hâsıl olmaya başlamış.

“Bir fabrikatör, fabrikasının büyüklüğünü, bölmelerini, motorlarını, kazanlarını, tâ en küçük cıvatasına varıncaya kadar her şeyini hikmet ve adaletle tanzim eder. Ve ortaya mükemmel bir fabrika çıkar. Mutlak eşitlik bu nizamı harap eder…”

Malum fabrikalar burada ifade edildiği gibi ortaya çıkmaz. Kâr etmek amacıyla kurulur. İşçi çalıştırarak artı değere el koyan fabrikatörler bu şekilde sermaye birikimi elde ederler. Elde ettikleri sermaye birikimiyle yeni fabrikalar kurarlar ve yeni kârlar elde ederler.

Neyse anlıyoruz ki “mutlak eşitlik” en azından fabrikatör için iyi bir şey değil. Çünkü “bu nizamı harap eder.” Nizam dediği bildiğimiz kapitalist sömürü düzeni, onu anladık. Peki, mutlak eşitlik dediği nedir?

“Mutlak eşitlik, yâni her şeyin her yönüyle birbirinin aynı olması adalete zıttır.”

Eşitlik istiyoruz diyenler bu satırları okuduktan sonra artık iki kere düşünürler. Adalete zıt istekte bulunmak kolay iş değil. Birçok işçi okurumuz var, Gazete Nisan’ı takip ediyorlar. İşçi okurlarımızın anlayacağı, örneğin çalıştıkları fabrikada sendika isterlerse, eşit işe eşit ücret derlerse, insanca yaşayacak ücret talebinde bulunurlarsa bu nizamı harap ediyor, adalete zıt şekilde davranmış oluyorlar.

“Bütün insanların, bütün yönleriyle eşit olmaları halinde artık ortada toplum hayatı diye bir şey kalmaz. Bu faraziye ile, ne peygamber (as.), ne ümmet, ne kumandan, ne nefer, ne baba, ne evlat, ne işveren, ne işçi, ne öğretmen, ne talebe kalır. Bilmem böyle bir cemiyet hayatı düşünülebilir mi?”

Bilmem insanların dini inançlarını suiistimal ederek bundan daha iyi kapitalizm savunusu olur mu? 20 yıldır ülkeyi kuşatmış “kapitalizme abdest aldıran” bu zihniyetlerin tekmili birden hayatımızdan çıkmalı diyoruz. Kuşkusuz eşitlik olmadan adalet olmaz!

Saray rejiminden sonra?

0

Ülkenin gündemini meşgul eden temel konular birbiri ardına hızla değişirken, bütün bu konulara damgasını vuran temel olgu değişmez bir biçimde orta yerde duruyor: Saray rejiminin çürümüşlüğü ve sorumlu olduğu her alanı emekçi, ezilen kitleler için bir sorun, çözümsüzlük meselesi haline getirmesi. Salgın yönetiminden ekonomik krize, afet yönetiminden dış politikaya gündemi belirleyen tüm konularda Saray rejiminin politikaları yeni iflas ve enkazlar yaratmaktan öteye gitmiyor.

Resmi sayılara göre her gün 250 kişinin Covid-19 pandemisi nedeniyle hayatını kaybettiği koşullarda, Sağlık Bakanlığı kendince bir başarı hikâyesi sunma çalışmalarına devam ediyor. Milyonlarca insanın aşı tereddüdü yaşaması ve pandemi önlemlerinin neredeyse tamamen gevşetilmesinin sorumluluğu başından itibaren tutarsız, güvenilmez, günübirlik ve sermayenin çıkarlarını gözeten bir salgın politikası izleyen Saray rejiminin omuzlarında duruyor. Bunun sonucu, resmi sayılara göre şu ana dek, dile kolay, 60 bine yakın insanımızı pandemi nedeniyle yitirmemiz oldu.

Ekonomik tabloda yaşanan yıkım ise her geçen gün derinleşiyor. Hayat pahalılığı emekçiler için katlanılmaz bir düzeye gelirken, hükümet memur ve emeklilere dönük enflasyon altı zam politikasını büyük bir lütuf olarak pazarlıyor. İşsizlik devasa bir kangren olarak toplumu çürütmeye devam ediyor. DİSK-AR’ın araştırmasına göre, salgın döneminde Türkiye’de yaşanan istihdam kaybı dünya ortalamasının çok üzerinde gerçekleşti ve bu dönemde yaklaşık 3,6 milyon kişi iş piyasasından çekildi. Tüm bunların sonucunda, faizlerin tarihi bir zirvede olmasına rağmen, borçlanma giderek artmakta ve geniş emekçi yığınlar eşi benzeri görülmedik bir sefaletin içerisinde yokuş aşağı yuvarlanmakta.

Bu şartlar altında, Cumhur İttifakı’nın toplumsal desteği her geçen biraz daha fazla erirken, rejimin bu şekilde devam edemeyeceğinin Erdoğan da dahil olmak üzere Saray koalisyonunun bütün bileşenleri farkında. İktidardaki ömürlerini uzatabilmek için yeni ittifaklar kurmak, rejimi yeniden yapılandırmak için tüm çabalarını ortaya koyuyorlar. Ne var ki, içinde bulundukları çürüme, yozlaşma, yabancılaşma ve ataletin vardığı boyut, Tek Adam rejimine taze bir nefes aldıracak herhangi bir girişimi ihtimal dışı bırakıyor. Tam da bu nedenle, en iyi bildikleri yöntem olan baskıcı ve ayrımcı uygulamaları hız kesmeden sürdürmenin gayreti içindeler. Neyse ki, bu uygulamalar rejimin emek ve doğa düşmanı, antidemokratik politikalarından bezmiş kitleleri sindirmeye yetmiyor ve birçok yerde yeni yeni mücadeleler filizleniyor.

Yakın bir zamana dek Tek Adam rejimiyle kurulan baskıcı, diktatörlük sisteminin kalıcı, uzun ömürlü olacağı, bu rejimin herhangi bir kitle mücadelesine imkân tanımayacağına dair umutsuz görüşler pek çok kesim tarafından dile getirilirken, şimdi yaygın medyada Erdoğan sonrası formüllerin dahi konuşulmaya başladığı, Saray koalisyonu içi çatlakların giderek derinleştiği ve içeriden her gün yeni itirafların, suçlamaların kamuoyuna yansıdığı bir duruma girmiş bulunuyoruz. Hiç şüphesiz, Tek Adam ve şürekâsı iktidardan düşmemek için her yolu deneyecek fakat mevcut tablo manevra alanlarının giderek daraldığını ortaya koyuyor. Asıl önemli soru ise, mevcut politik ve ekonomik kriz içerisinde emekçilerin ve ezilen kitlelerin siyaset sahnesine nasıl gireceği, kendi bağımsız sözünü nasıl yükseltebileceği olmaya devam ediyor.

Gerek Tek Adam’ın zayıflayan rejimi altında gerekse de Millet İttifakı’nın mevcut rejimin bir kesimiyle uzlaşarak gerçekleştireceği bir “düzenli geçiş” sistemi altında olsun, işçi sınıfı ve emekçi halk olarak “fillerin tepişmesine” seyirci kaldığımız müddetçe, ne ekonomik koşullarımızda ne de demokratik haklarımızda kalıcı bir iyileşme sağlamamız mümkün olabilecek. Bu nedenle, hangi iktidar formülünün hangi kesimler tarafından gerçekleştirilebileceğinin hesabını yapmak yerine, işçiler ve ezilenler olarak emek örgütlerini baskıcı, işçi düşmanı rejimden kopuşu sağlayacak bir seçeneğin inşası için zorlamaya devam etmek, temel görevimiz olmayı sürdürüyor.

Dört milyon genç ne okulda ne işte! Üç milyon genç işsiz! Ülkenin geleceği mi dediniz?

0

Hiç kuşkusuz bir toplumun belkemiğini gençleri oluşturur. Toplumsal birikimi sahiplenip yeni nesillere aktaracak olan o toplumun gençleridir. Bu açıdan bir toplumun geleceğini, devamlılığını, kalitesini belirleyen temel ölçüt gençlerinin durumudur demek yanlış olmaz.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun “İstatistiklerle Gençlik, 2020” verilerine göre 83,6 milyonluk Türkiye nüfusunun yaklaşık 12,9 milyonunu 15-24 yaş grubundaki genç nüfus oluşturuyor. Yine bu verilere göre nüfusun yüzde 15,4’ünü oluşturan bu gençlerin sadece yüzde 39,1’i işgücüne katılım sağlayabiliyor. Genç kadınlarda ise bu oran sadece ve sadece yüzde 27,5.

Eğer bir toplumun belkemiğini gençleri oluşturuyorsa geleceğimiz adına pek de parlak bir durumda olmadığımızı söyleyebiliriz. Duble yollara ve inşaata yapıldığı söylenen yatırımın, toplumun geleceği olan gençlerden esirgendiği ortada. Resmi rakamlara göre dahi gençlerin yüzde 25,3’ü, genç kadınların yüzde 30,3’ü işsizken betona yapılan yatırımın toplumun geleceği ve devamlılığına yetmeyeceğini öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor. Nitekim yetmiyor.

Malum Erdoğan Almanya’dan daha fazla sayıda üniversiteye ve öğrenciye sahip olmakla övünüyor. 20 yıllık AKP mucizesinin sonucunda ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranı yüzde 28,3. Genç kadınlarda bu oran yüzde 35,7. Dört milyon genç erkek ve kadın ne okuyabiliyor ne de çalışabiliyorsa, milyonlarca genç de işsiz durumdaysa bu bir ülke için tam anlamıyla geleceksizlik demektir.

Eğitimin kalitesi ve gençlerin çalışabildiği işlerin niteliği ve koşulları düşünüldüğünde, imkân bulabilen gençlerin neden ülke dışına gitmeye çalıştığı da daha iyi anlaşılabilmekte. Genç nüfusunun yüzde 70,8’inin istihdamın dışında olduğu Türkiye’nin bu haliyle hiçbir anlamda ve alanda gelişme sağlaması mümkün olamaz.

İktidarın yatırım olarak bahsettiği şeyler ise kamu kaynaklarının yağmalanmasından, doğanın yıkımdan, aşırı emek sömürüsünden ibaret. Toplumsal fayda sağlamayan, iş ve istihdam üretmeyen, aksine eşitsizliği ve sömürüyü derinleştirip doğanın yıkımına sebep olan bu yağma ve yıkımdan sadece bir avuç talancı çıkar sağlamakta.

Betona değil gençlere yatırım için de Tek Adam rejiminde ifade bulan bu düzenin derhal son bulması gerekiyor.

Pandemi koşullarında eğitim

0

Büyük umutlarla (!) göreve başlayan ancak eğitim camiasında büyük bir hayal kırıklığı yaratarak görevden affını (!) isteyen Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un yerine atanan yeni Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer görevine hızlı başladı. İlk icraatı okulların her ne olursa olsun 6 Eylül’de açılacağını duyurmak olan yeni bakan, birçok tartışmayı da ortaya çıkarmış oldu.

Alınan karara göre eğitim emekçileri ve öğrenciler aşı olmaya teşvik edilecek, aşı olmayı reddedenlerin ise haftada iki kez PCR testi yaptırmaları zorunlu olacak. Her ne kadar yapılacak testlerin ücretsiz olduğu belirtilse de eğitim hizmetinin her aşamasını paralı hale getirmeye çalışan AKP hükümetinin bu test ücretini de talep edeceği düşünülüyor. Zira AKP içinden bile pek çok kişi, aşı olmayı reddeden kişilerin test ücretlerini kendi ceplerinden ödemeleri gerektiğine yönelik eleştiriler dile getiriyor.

Tıpkı bir önceki Milli Eğitim Bakanı gibi yeni bakan Mahmut Özer de okulların tüm hijyen ihtiyaçlarının karşılanacağını, gerekli tüm temizlik çalışmalarının yapılacağını söylüyor. Ancak bizler bir önceki yıl bu sözlerin ne kadar gerçekçi olduğunu gördük. Eğitim öğretim yılının önemli bir bölümünü kapalı olarak geçiren okulların tamamına yakınında gerekli hijyen çalışmalarının yapılamadığını, yapılanların ise öğrenci velilerinden alınan zorunlu bağışlarla ya da öğrencilerin kendi imkânları ile karşılandığını gördük. Sınıfların bölünmesiyle eğitim öğretim hizmetinin gerçekleştirilmeye çalışıldığı geçtiğimiz yıla bakarsak, tam zamanlı ve öğrencilerin bölünmeden eğitim öğretim faaliyetlerine katılmalarının planlandığı bu yıl da hijyen hizmetlerinin lafta kalacağı çok aşikâr.

Ekonominin çarklarını çevirebilmek için, artan sağlık risklerine rağmen, gerekli önlemler alınmadan tüm hizmet alanlarında normalleşme çalışmaları sürüyor. Alındığı söylenen önlemler ise çoğu kez lafta kalıyor. Bu durum da hastalığın yayılmasına neden oluyor. Hele de eğitim alanında gerekli önlemler tam manasıyla ve ciddiyetle alınmadığı takdirde bulaşıcılığın hızla artacağı oldukça aşikâr. Geçtiğimiz yıl okulların açılması ile bulaşın ve hasta sayılarının arttığı defalarca test edilmişti. Zira okul çağındaki çocukların sosyal mesafe kurallarına uymakta zorluk çektikleri bilinmekteydi.

Özetle, gerekli önlemlerin gerçek anlamda ve ciddiyetle alınmaması durumunda okulların açılması hem öğrenciler hem veliler hem de eğitim emekçileri açısından büyük riskler taşımaktadır. Bir önceki Milli Eğitim Bakanı özel okul geçmişi olsa da eğitim hizmeti içinden gelmiş bir kişiydi ve birçok kez inisiyatif almaya çalışmıştı. Şimdiki bakan ise bir mühendis ve çok belli ki tek vazifesi Saray’ın emirlerini yerine getirmek olan bir kişi olacak. Dolayısıyla yakın bir zamanda okulların gerçekten de gerekli önlemler alınarak mı açıldığı yoksa ekonominin çarklarının dönmesi için Saray’ın isteğiyle mi açıldığı belli olacak…

Tarihte bu ay: 6-7 Eylül Pogromu

0

1955’te yaşanan 6-7 Eylül Pogromu, Türk kapitalizminin birleşik bir ulusal pazar yaratma yönündeki projesinin ideolojik uzantısı olan “tek millet, tek bayrak, tek vatan” anlayışının, dolayısıyla da aslında Türkleştirme-İslamlaştırma yönündeki ajandasının önemli bir dönüm noktasıydı. Önemliydi çünkü dönemin Özel Harp Dairesi Başkanı emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun, pogromu “Başarılı bir özel harp işidir” şeklinde tanımlamasından da anlaşılacağı üzere, linç seferberliği devlet tarafından organize edilmiş ve yerel faşist küçük burjuva çeteler tarafından hayata geçirilmiştir.

Pogrom 7 Eylül sabahına dek sürdü. Azınlıkların 5000’den fazla taşınmazı tahrip edildi, milyonlarca liralık mal yok edildi. İstanbul’da 73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verildi. 15 kişi öldürüldü, yüzlerce insan ise yaralandı. Rum vatandaşların adresleri hakkında devletten istihbarat almış olan paramiliter çeteler terör estirdi. Sivas, Kastamonu, Erzincan, Trabzon gibi illerden başka faşist çeteler devlet eliyle İstanbul’a getirilip pogroma dahil edildi. Normal tirajı 20 bin olan İstanbul Ekspres gazetesi, 6 Eylül’de “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle çıktığında 290 bin basıldı ve hükümet eliyle dağıtıldı.

DP hükümeti kendisinin kışkırttığı pogromun suçlusu olarak komünistleri gösterdi ve Aziz Nesin, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Asım Bezirci gibi fişlenmiş komünistlere dava açtı.

6-7 Eylül Pogromu yalnızca bir tarih incelemesinin konusu değildir, aynı zamanda güncel bir tehdit olmayı sürdürmektedir. Ankara’da Suriyelilere ait ev ve işyerlerinin basılmasının ve bu mekânların yağmalanmasının üzerinden uzun bir süre geçmedi. 66 yıl önce gayrimüslimlere yöneltilen devlet destekli ırkçı linç seferberliği, bugün Suriyelilere ve Afganlara yöneltiliyor.

Demokrat Parti 6-7 Eylül Pogromu’nu ekonomik kriz nedeniyle yoksullar nezdinde kaybettiği prestijini ve tabanını yeniden kazanmak için kışkırtmıştı. Pogromdan kısa süre önce muhalefeti sıkı bir baskı altına alan özel kararnameler çıkartmıştı. 

Bugün başkanlık rejiminin mevcut ekonomik krizi hiçbir şekilde yönetemediği ve kendisine dönük bütün muhalif sesleri kısmak istediği aşikâr. Rejim, kendisinin sorumlusu olduğu felaketlerin faturasını bu yüzden göçmenler ile mültecilere yıkmak istiyor. Buna izin verilmemeli.

Yemeksepeti’nde sendikalaşma deneyiminin öğrettikleri

0

Yemeksepeti’nde çalışan kuryeler ile depo işçilerinin sendikalaşma mücadelesi sürüyor. Türk-İş’e bağlı TÜMTİS’in Çalışma Bakanlığından aldığı yetkiye Yemeksepeti’nin gerçekleştirdiği itirazın ertesinde bütün depolarda işçilere dönük baskılar ile mobbingler özellikle yoğunlaştırılmış durumda: Gece vardiyaları sıklaştırıldı, mola süreleri düşürüldü, depo müdürlerinin tehditleri arttı ve hız baskısı hiç olmadığı kadar bütün kuryeler ile depo işçilerinin ensesinde. Bu çalışma rejimine muhalefet eden işçiler ise ya işten atılıyorlar ya da başka depolara sürgün ediliyorlar.

Yemeksepeti’nin market alışverişi hizmeti sunan uygulaması Banabi, Mart 2021 itibarıyla 29 şehirde yüzlerce depoya sahip olduğunu bildiğimiz bir teslimat şirketi. Yemeksepeti CEO’su Nevzat Aydın “2020 yılı içinde 5 bin yeni işçi istihdam ettiklerini, toplam çalışan sayısının 8 bine çıktığını” söylüyor. Firmanın 2021 hedefi, bünyesindeki işçi sayısını 12 bine çıkarmak. Hatırlamakta fayda var: Yemeksepeti 2015’te 589 milyon dolara Alman menşeli Delivery Hero (DH) tekeli tarafından satın alınmıştı. DH yaklaşık 50 ülkede faaliyet gösteriyor. Şirket 2020 raporunda, uluslararası çapta çalışanlarının yalnızca yüzde 6’sının toplu iş sözleşmesi hakkına sahip olmasıyla övünüyor.

Yemeksepeti bugüne dek işçilerin sendikalı olmasının önüne geçebilmek için birkaç temel adım attı. Bu adımları şöyle sıralayabiliriz: 1) İlk olarak binlerce kurye ile depo işçisinin işkolu değiştirildi. Böylece bu işçilerin e-devlet üzerinden kendi sektörlerinde bulunan sendikalara üye olmalarının önüne geçilmek istendi. 2) Çalışma Bakanlığı TÜMTİS’i yetkili sendika olarak belirlemiş olmasına ve TÜMTİS’e yetki vermiş olmasına rağmen, şirket bu yetkiye itiraz etti ve dava açtı. 3) Sendikalı öncü işçiler işten atıldı ve birçok depoda da atılmak istendi. 4) Depolarda işçiler ile kuryeleri istifaya zorlamak için yıpratıcı bir yoğun baskı politikası benimsendi. 5) Bu istifa baskısının neticesinde depolara esnaf kuryeler alınmak istendi. Bu esnaf kuryeler ilgili firmalardan kiralandığı için Yemeksepeti onların resmi işvereni olarak gözükmüyor ve bu esnaf kuryeler işçi statüsünde gözükmedikleri için şirketin onlara, işçilerin anayasal haklarını (sigorta ve sendika gibi) tanıması gerekmiyor.

Yemeksepeti’ndeki sendikalaşma deneyiminin önemli bir yönü, bu alanda bir ilk olması. Telefon uygulamaları ve internet tabanlı sipariş ve teslimat sektörü, özellikle pandemiyle birlikte oldukça büyüyüp kârlı bir sektör halini alırken ve sermayedarları zenginleştirirken, bu sektörde çalışan işçiler en temel sosyal haklarından mahrum bırakıldılar. Hız baskısı altında sadece 2020’de 189 kurye öldü. Yüzlercesi yaralandı. Düşük ücretler, uzun mesai saatleri, sayısız hak ihlali ve baskılar da cabası.

Yemeksepeti işçilerinin bütün engellere ve tehditlere rağmen sendikalaşmak için gösterdikleri inatçı irade, onların bu köleci çalışma rejimine karşı duydukları öfkenin bir yansıması olarak okunmalı. Yemeksepeti’nin baskı, sefalet ve mobbing politikaları işçilerin sendika talebi etrafında seferber olmalarını kırmaya adanmış vaziyette. Yemeksepeti işçilerinin bu seferberliğinin şirket politikaları karşısında korunabilmesi için bütün emek örgütleri depo işçileri ile kuryeleri merkezine alan bir dayanışma örgütlemeli. İşçilerin en temel talepleri sendikanın yetkisinin tanınması, işten atmaların sonlanması ve bütün mobbingler ile baskılara son verilmesi. Bize düşen de dayanışmayı güçlendirmek ve mücadeleleri birleştirerek bağımsız bir işçi-emekçi kutbu yaratmak için harekete geçmek.

Saray rejimi tükendi mi?

0

En karamsar kesimler tarafından bile hükümetin –en azından şu anki hali ile- miadını doldurduğu; pandeminin, ekonomik krizin, ayyuka çıkan yozlaşmaların ve hatta afetler karşısındaki acizliğin sonucunda ilk seçimlerde gideceği öngörüsü dillendirilmekte.

Hükümetin şu bileşimi ile yaşayamayacağını düşünenler –ki bu düşünce büyük ölçüde doğru- için gelecek senaryoları muhtelif. Kimileri Millet İttifakı’nın seçim zaferi ile perdenin kapanacağını ifade ederken, kimileri ise AKP-MHP blokunda Erdoğan dışında bir ismin yeniden birleştirici olması için tartışmalara başlandığını ifade ediyor. Abdullah Gül’ün isminin zikredildiğini yazan liberal ve muhafazakâr yazarların yanı sıra, Soylu’nun Peker’e verdiği rauntların ardından Milli Savunma Bakanı Akar ya da MİT Başkanı Fidan’ın da Erdoğan’ın yerine düşünüldüğünü ifade edenler de var.

Dedikodular karşısında Saray rejiminin eli armut toplamıyor. Boğaziçi’ne yeni atanan rektör, afetlerde halkın örgütlenmesini engelleyen yasaklamalar, orman arazilerinin Turizm Bakanlığının insafına terk edilmesi ve hatta 28 Şubatçıların yargılanması sürecine bakarak rejimin çok farklı kesimlere yönelik güç gösterisi yaptığını görebiliyoruz. Ancak bu adımların Erdoğan iktidarını kurtarmaya yeteceğini söylemek güç.

AKP’nin alameti farikası

AKP iktidara geldiği 2002 seçimlerinden beri uygulamaya yeminli olduğu özelleştirmeci-işçi düşmanı-kamu kaynaklarını özel sektöre akıtan neoliberal politikalar vasıtasıyla emperyalizmin (çokuluslu şirketler), tekelci burjuvazinin (TÜSİAD) ve yeni burjuvazinin (KOBİ’ler, İslami sermaye vb.) çıkarlarını tek başına temsil etmek iddiasındaydı.

AB ile ilişkiler, açılımlarla makyajlanan muhafazakâr demokratlık maskeleri bu sürecin ürünleri idi. Ancak 2008 ekonomik krizi dünyayı yerinden oynatan bir etmen oldu. Krizi fırsata çevirme sevdalısı Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’in model lideri olma sevdası da hüsranla sonuçlandı. Gezi seferberliği ile içeride çatlayan burjuva ittifakı ise bir daha hiç onarılamayacaktı. Bundan sonra burjuvazinin ihtiyaçlarını daha hızlı hayata geçirebilmek için başkanlık rejimi önerildi. Çekirgenin son sıçrayışı referandum ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kazanılması oldu. Sonrasında krizden ötürü farklı burjuva kesimleri ikna etmek zorlaştı. Rejim, taliplisi olduğu işi yapamayınca elindeki tüm gücü iktidarda kalmak için kullandı. Nihayetinde de kendi beka sorunu tamamen bir sistem sorunu haline geldi. Bu durum bir dizi başka etmenle de birleşince Erdoğan iktidarının sonlara yaklaşmasına sebep oldu.

Burjuva muhalefet neye muhalefet ediyor?

Yaşanan kriz bir sistem krizi. Bu yüzden Erdoğan ve partisinin ilk seçimde kaybetme ihtimali sonrasının güzel olacağını düşündürmemeli. Çünkü Millet İttifakı’nın sorunlar yumağı haline getirilen Türkiye’nin nasıl yeniden kurulabileceğine ilişkin hiçbir planı, somut bir programı yok. Eskiden hükümet muhalefetin güçsüzlüğü sayesinde ilerlerken şimdi muhalefetin en büyük gücü hükümetin beceriksizliği olmuş durumda.

Muhalefet, Tek Adam rejiminden ve diğer aktörlerinden gerçek bir kopuş; emekten yana, demokratik hakları gerçekten garanti altına alacak bir düzenden yana bir tavır koymuyor. Ankara ve İstanbul belediyeleri pratiklerinde de gördüğümüz üzere Millet İttifakı, Saray ve çok yakın çeperi hariç herkesle ortaklaşma, beraber bir yönetim kurma hayali kuruyor. Burjuva muhalefet bunca talan ve yağmayı yapan kimselerle de yolun ayrılmayacağını vurgulamış oluyor. Yağmacılarla yapılacak uzlaşı adına bugün kazanılabileceklerden ödünler veriliyor. Anlaşılan o ki Millet İttifakı açısından seçimlere kadar daha kaç işçinin, kaç kadının öldürüleceği, kaç yangına geç müdahale edileceği gibi en acil konular önem sıralamasında yukarılarda yer almıyor.

Tek Adam rejiminden güvenilir bir çıkış ancak emek örgütlerinin bir emek ittifakı etrafında birleşip, sorunların tamamını yaratan bir avuç zengini karşısına alması ile mümkün olabilir. AKP’den sonra değil hemen şimdi, mücadeleleri birleştirip emek merkezli bir planlama için var gücümüzle çalışmak önümüzdeki en temel görev olmayı sürdürüyor.

Rejim, muhalefet ve mülteciler…

0

Mültecilere dönük ayrımcı, ırkçı ve saldırgan politikalar son günlerde giderek daha fazla güçleniyor ve yaygınlaşıyor. Ankara’nın Altındağ ilçesinde Suriyelilere dönük gerçekleşen ırkçı saldırı bu durumun çarpıcı bir örneği oldu. Altındağ’da Suriyelilere yalnızca linç girişiminde bulunulmadı, aynı zamanda dükkânları ve evleri ırkçı saldırganlar tarafından yağmalandı. Öte yandan Afgan mültecilere yönelik ırkçı kampanya her geçen gün daha geniş bir zemin kazanıyor.

Öncelikle, mültecilere dönük yaygınlaşan düşmanlığın temel sorumlusu bu konuda ikiyüzlü ve çıkarcı bir politika uygulayan AKP hükümetidir. Suriye’den Esad diktatörlüğünün ve radikal İslamcı örgütlerin baskı ve şiddetinden kaçarak Türkiye’ye göçen Suriyeliler üzerinden deneyimlediğimiz bu politikaların bir benzerini şimdi de Afganistan’dan radikal İslamcı Taliban’ın Kabil’in kontrolünü eline geçirmesinin ardından kaçan Afganlar üzerinden yeniden yaşama olasılığımız mevcut.

AKP iktidarının uygulamakta olduğu bu ikiyüzlü ve çıkarcı politikalar ise iki temel eksen üzerine oturmakta. Hükümet sınırlarını açıp göçmenleri ülkesine kabul ederken “sözde bir insan hakları savunucusuymuş” gibi bir imaj yaratmaya çalışırken aslında ülkede yaşamaya başlamış olan mülteciler için var olan hiçbir uluslararası statüyü tanımayıp kendisi, kendi anlık çıkarlarına göre yeni statüler icat etme gayreti içerisinde. Bunun en temel sonuçlarından birisi de ülkelerindeki savaş ya da çatışma ortamından kaçan göçmenlerin Türkiye’ye geldiklerinde uluslararası hukuk bağlamında arafta bir konuma sahip olmaları oluyor. Ve aslında iktidar bu kendine özgü yaratmış olduğu statüler üzerinden birincil önceliğine de erişmiş oluyor: Patronlar için kölece çalışma koşullarını kabul ettirebilecekleri yeni bir işgücü kaynağı sağlıyor. Bu vesileyle bir yandan Türkiye’yi dünya kapitalizminin ucuz işgücü cennetlerinden biri haline getirmeye gayret ederek, ırkçı kışkırtmalar üzerinden de Türkiyeli emekçilerin arasında suni bir bölünme yaratmaya gayret ediyor.

AKP iktidarının çıkarcı yüzü ise ülkeye giriş yapmış olan göçmenleri AB ülkeleri ile bir pazarlık kozu olarak kullanarak, ülkeye sıcak para girişi sağlama konusunda açığa çıkıyor. Bu hususta AB ülkelerinin mültecilerin Avrupa’ya erişimini engellemeye dönük saldırgan politikalarının da etkisi, AKP’nin nemalanabileceği bir alan yaratıyor.

Mültecilere dönük ırkçı ve saldırgan politikaların yükselişinde iktidarın bu politikaları birincil etken olurken burjuva muhalefetin de yabancı düşmanlığına oynayarak oylarını artırma girişimi Türkiye toplumunda bu ayrımcı tablonun güçlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Geçmişte de ırkçı söylemleriyle gündeme gelen CHP’li Bolu Belediye Başkanı’nın açıklamaları ve Kılıçdaroğlu’nun nasıl olduğunu belirtmeden “Suriyelileri huzur içinde evlerine göndereceklerini” açıklaması tam da bu düzleme oturuyor.

Böylesi bir ortamda, biz emekçiler ve ezilenlerin bilincinde olması gereken temel unsur, sorunlarımızın kaynağının ülkelerindeki savaşlardan, diktatörlük rejimlerinden kaçmak zorunda kalan mülteciler değil, kapitalizm ve onun sürdürücüsü hükümetler olduğudur. Emperyalist işgallere, diktatörlük rejimlerine, göçmenleri ucuz emek kaynağı olarak gören patronlara, Türkiye’yi sınır bekçisi haline getiren AB’ye, AKP’nin ikiyüzlü ve pragmatik göçmen politikasına seslerini çıkarmayanlar, mültecileri hedef göstererek yabancı düşmanlığını körüklemeyi tercih ediyorlar. Sınıf örgütleri yabancı düşmanlığı karşısında sesini yükseltmeli, sendikalar işçi sınıfının bir parçası olan göçmenleri kapsayacak politikalar geliştirmeli, sosyalist hareket ırkçılığa karşı durmanın yanında AB’nin ve AKP’nin ikiyüzlü mülteci politikalarını daha sistematik bir şekilde teşhir etmelidir.

Fotoğraf: Gonca Tokyol