Ana Sayfa Blog Sayfa 40

İklim Zirvesi: Sorunlar, vaatler ve çözüm

0

Biden’ın 40 ülke liderine iklim zirvesinde buluşmak üzere yaptığı çağrı, başkanların yanı sıra çeşitli sivil toplum kuruluşları, çevreciler, siyasi partiler ve hatta çeşitli disiplinlerden Nobel ödülü almış kimselere kadar geniş bir alanda gündeme geldi. 22 Nisan’da gerçekleşen çevrimiçi zirvede, aralarında Erdoğan’ın da bulunduğu katılımcılar iklim krizine karşı öncesinde sunmuş oldukları vaatleri genişleterek yeni taahhütlerde bulundular.

İklim krizi niçin burjuvazinin gündeminde?

Atmosferdeki kimi kirletici gazların (sera gazlarının) artışının doğrudan bir sonucu olarak küresel bir iklim krizinin içerisinde olduğumuz herkesin malumu. Bu gerçek, bilim camiasında reddedilemez bir boyuta ulaştığı gibi artık kitleler tarafından da yoğun bir hoşnutsuzluk dalgası ve yıkıma karşı bir direnişle karşılanıyor. Dünyanın dört bir yanında iklim değişikliğinin acısını birinci derecede yaşayan ve en büyük seferberliklerin başını çeken yoksul kitleler, kadınlar, gençler, öğrenciler iklim değişikliğine karşı hükümetleri suçlayıp ses çıkarıyorlar. Sonuç olarak hükümetler de bunu artık görmezden gelemiyor. Biden’ın başkanlık seçim kampanyaları sırasında iklim değişikliği ile mücadeleye geniş yer vermesi ve ilk uluslararası çağrısının iklim gündemli oluşunu bu kapsamda okumak yerinde olur.

Biden’ın söylediği

Bir önceki ABD Devlet Başkanı Donald Trump “küresel ısınmaya inanmadığı” doğrultusundaki açıklamaları ile biliniyordu. Hatta küresel ısınma hakkındaki ilk bilimsel ispatları sabote edip, yıkımı ispatlayan çeşitli bilimsel çalışmalara karşı lobileri yönettiği bilinen Exxon Mobile’ın eski CEO’su Tillerson’u dışişleri bakanı olarak atamıştı. Trump’ın bu çizgisi ile kıyaslayacak olursak Biden’ın “çevreci” söylemleri Amerikan politikasında bir değişikliğe işaret ediyor olabilir mi?

Biden, zirvede ABD altyapısında büyük değişikliklere gidilerek temiz enerji kaynaklarından elektrik elde edileceğini, tüm enerji ihtiyacının bu şekilde karşılanacağını, bu sayede karbon salınımının 2015 yılına kıyasla 2030 yılında yarı yarıya azalacağını, nihayet 2050 yılında da sıfıra ineceğini duyurdu. Obama döneminde 2030 hedefi yüzde 26-28 oranında azalma idi.

Zirvedeki diğer vaatler

Karbon salınımının azaltılması konusunda en radikal vaat Çin’den geldi. Çin, 2030 yılı için önceden yüzde 30 olan azaltma hedefini yüzde 55 olarak güncelledi. Hem de bu azalmayı 2015 yılı değil, 1990 yılına göre yapacağını dile getirdi (Çin 1990 yılında bugünkü salınımının ancak dörtte birini yapmaktaydı.) Kanada yüzde 40-45, Japonya ise (2013 yılını baz alarak) yüzde 46 oranında azalım vaadinde bulundu. Sorunu küçümseyen çıkışlarına rağmen Boris Johnson dahi Britanya’nın dünyaya öncülük edeceğini vurgularken 2035 yılına kadar karbon emisyonlarını yüzde 78 oranında azaltacaklarını söyledi.

Vaatlere katılan Erdoğan da katkı için fidan dikimi, millet bahçeleri ve eşi Emine Erdoğan’ın sorumluluğundaki sıfır atık projesini ön plana çıkartırken sera gazı salınımı için yüzde 21’e varan bir hedefi işaret etti. Karadeniz’de büyük yıkımlar yaratan hidroelektrik santrallerle övündü.

Zirve niçin umut vermiyor?

Bunca vaade rağmen zirvenin umut verici olduğunu iddia edebilen bir odak yok. Çünkü vaatlere dair hiçbir somut program sunulmadı. Bu taahhütlere uyulmaması halinde ortada ciddiye alınır tek bir yaptırımın bulunmadığı da aşikâr.

Kapitalistler sonunu çözmek istemiyor mu?

Meseleyi bir niyet sorunu olarak kavramak hatalı olur. Burjuvazi, kitlelerde hoşnutsuzluk yaratmayacak bir sömürü düzeni kurabilseydi bunu tercih ederdi. Ancak sorun şu ki, kapitalist sistem bu tip tercih özgürlüklerine sahip bir sistem değil.

Kapitalist sistemin temel mantığı, motor gücü birikim sağlamak ve daha çok kâr etmek olduğu için sistemin kendisi yıkım yaratmadan yaşayamıyor. Atılan hiçbir adım, sistemin daha çok ve daha hızlı şekilde kâr etme güdüsünü dizginleyemiyor. Masum görünen cep telefonlarının üretimi dahi bunu açıklayabilir. ABD merkezli firmalar koca Asya’nın bir ucundaki madenleri çıkarıp bir diğer ucunda işliyor, Güney Amerika’da montajını yapıp vakit kaybetmeksizin AB ülkelerine satıyor. Bu yolculuk sistemin bir krokisini çıkarıp en hızlı taşımacılık yöntemlerine ve dolayısıyla da fosil yakıtlara bağlılığını gözler önüne seriyor.

Çözüm nerede?

Fosil yakıtlara olan bağımlılığın sonlandırılması gezegende canlılığın sürebilmesi için elzem. Ama bunu yapmak, gerçekleşmeyecek vaatlerin ardına sığınarak mümkün olmuyor. Çokuluslu tekellere yönelik yaptırımlarda bulunulmaksızın sorunun çözümü mümkün değil. Bu sebeple iklim krizine karşı gerçekçi bir çözüm için öncelikle tüm enerji ve taşımacılık sektörünün kamulaştırılarak çevre dostu bir biçimde yeniden planlanması önümüzde tek seçenek olarak duruyor.

1 Mayıs’ın ardından, elde var mücadele!

0

1 Mayıs’a girerken rejimin, ekonomik krizin ve pandeminin tüm yükü omuzlarımızdaydı. Bu üç başlıktan hangisinin daha acil olduğunu söylemek güç olsa da, tam kapanma ile beraber 1 Mayıs kuşkusuz ki hükümetin yanlış pandemi yönetiminin ve işçi düşmanlığının damgasını taşıdı.

Hükümet “tam kapanma” sürecini hafta başında değil de 1 Mayıs’tan bir gün önce 30 Nisan Cuma günü başlatarak 1 Mayıs’tan, işçi ve emekçilerin bir araya gelmesinden ne denli korktuğunu yeniden göstermiş oldu.

“Desteksiz tam kapanma olmaz, ultra zenginlerden servet vergisi alınsın, Kod-29 ve işten çıkarmalar gerçekten yasaklansın, işler tüm emekçiler arasında ücretler düşmeksizin pay edilsin, baskı rejiminden kopuş için bağımsız ve egemen bir kurucu meclis” demek için 1 Mayıs büyük bir olanaktı. Ayrı ayrı yakınan emekçilerin bir araya gelmesi, parçalı haldeki mücadelelerin birleşmesi için mühim bir gündü. İşçi sınıfının dünyayı yeniden ve adil bir biçimde kurabileceğinin sembolü olan 1 Mayıs bu talepleri birlikte haykırmak ve bunun için sınıf örgütlerinin açıkladığı bir mücadele programı etrafında bir araya gelmek için bulunmaz bir fırsattı.

Türkiye işçi sınıfının en fazla üyeye sahip konfederasyonu Türk-İş geniş çaplı hiçbir kampanyaya imza atmayıp 1 Mayıs sabahı erkenden anıt önüne çelengini bırakarak Başkan Ergün Atalay’ın demeciyle yetindi. Direnen, sendikalı olmayan, sendikalı olduğu için işten atılan, yoksul kalan işçiler için “yetkililere” seslenmek Türk-İş için yeterli oldu. Türk-İş bürokrasisi bir kez daha kendi üyelerini dahi hükümetin insafına bıraktığını göstermiş oldu. Ancak vurgulamak gerekir ki bürokrasinin tüm çabasına rağmen konfederasyon üyesi pek çok işçi hâlâ direnmeyi sürdürüyor ve kararlılıklarından bir adım bile geri atmıyorlar. Üç yılı aşkın süredir direnen Cargill işçileri bunun güçlü bir örneğidir.

1 Mayıs günü bir olanaktı, peki bu olanak yitirildi mi? Bizce hayır. Çünkü tüm sembolik anmalara, sendikalar ile tabanın birbirinden kopması sonucunu yaratan hamlelere rağmen işçi sınıfının derdi hiç olmadığı kadar ortak ve mücadeleleri hiç olmadığı kadar yakınlaşıyor.

DİSK, Türk-İş’in gelenekselleşen sembolik 1 Mayıs anmalarını bugüne değin eleştiregelmişti. DİSK yöneticileri haklı olarak 1 Mayıs günü eziyet gören çok sayıda devrimci, işçi, genç varken anıt önünde bir anma yapamayacağını tekrarlayıp Taksim’in 1 Mayıs alanı olması için verilen mücadelenin de başını da çekmişti. Ancak bu yıl DİSK, tarihinde ilk kez Türk-İş’in yaptığını birebir tekrarladı. Mühim olan DİSK’in çağrısının ne olduğudur, biçime takılmayalım desek dahi, DİSK işçi sınıfına yönelik ağır saldırılara karşı bir mücadele programı sunmak yerine isim isim özel izinle çıktıkları Taksim meydanındaki barikatları eleştirmekle yetindi. “Üretenlerin yöneten olduğu emeğin Türkiye’si ve emeğin dünyasını kuracağız” sözünün verildiği eylemde işçi ve emekçilerin nasıl ve ne şekilde birleşeceğine dair maalesef ki tek söz geçmedi. Sonuç olarak bu yıl Türk-İş iki kez 1 Mayıs anması yapmış gibi oldu.

1 Mayıs günü bir olanaktı, peki bu olanak yitirildi mi? Bizce hayır. Çünkü tüm sembolik anmalara, sendikalar ile tabanın birbirinden kopması sonucunu yaratan hamlelere rağmen işçi sınıfının derdi hiç olmadığı kadar ortak ve mücadeleleri hiç olmadığı kadar yakınlaşıyor. 1 Mayıs konfederasyonlar tarafından işçi sınıfından koparılarak kutlanmış olsa da işçi ve emekçiler 1 Mayıs dendiğinde aynı dilden konuşup, aynı sorunları hem de geçmişten daha cesur bir biçimde ifade ediyor.

İşyerlerinde kutlanan 1 Mayıs’lar ve birbirlerine gönderilen dayanışma mesajları dahi emekçilere güven veriyor. Desteksiz tam kapanma olmaz, Kod-29 ve işten çıkarmalar gerçekten yasaklanmalı, baskıcı rejim derhal sonlanmalı vb. talepler artık hepimizin günlük hayatında tekrar tekrar dile getirdiği şeyler oluyor. 1 Mayıs vesilesiyle bunu her zamankinden de çok konuşuyoruz. Pandeminin başından bugüne işçi sınıfı daha güçsüz bir hale gelmedi; ancak patronların sistemi daha güçsüz! Ortaklaşan dertlerimiz ve birleştirmeye başladığımız mücadelelerimizle 1 Mayıs umut vermeye devam ediyor!

1 Mayıs: İşçi sınıfının uluslararası mücadele günü

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UİB-DE) 1 Mayıs bildirisi

1 Mayıs 1886, dünya işçi hareketi tarihinde, dünya işçilerinin kapitalist-emperyalist sistemin sömürüsüne karşı mücadelelerinin sembolik bir tarihi olarak durmaktadır. O gün Chicago şehrinde 200 binden fazla işçi, 8 saatlik işgünü talep eden bir greve katıldılar. 19. yüzyılın sonlarında işçilerin yoğunlukta olduğu Amerikan şehirlerinden biri olan bu şehirde o gün binlerce kişi seferber oldu. Haymarket Meydanı katliamı ve ardından grevin öncülerinin tutuklanarak ölüme mahkûm edilmeleri, Chicago şehitlerinin onuru anısına 1889’dan itibaren 1 Mayıs İşçi Bayramı ilan edildi. Bu kahramanca grevden 135 yıl sonra, dünya işçileri, dünya çapında milyonlarca kadın ve erkeği sömüren ve ezen kapitalist-emperyalist sisteme karşı mücadele etmeye devam ediyor.

O günden bu yana geçen yıllar boyunca, işçiler tüm ülkelerde ve kıtalarda sayısız mücadele verdiler. Grevler, isyanlar, bazıları muzaffer ve diğerleri mağlup devrimler… Ancak işçi sınıfı sömürüye karşı ayaklanmayı hiçbir zaman bırakmadı. Burjuvazinin, onun partilerinin ve hükümetlerinin tasarımlarına karşı işçi sınıfı, hakları ve talepleri için sert ve muazzam mücadeleler vermeden asla boyun eğmedi.

Artık mesele sadece çalışma saatlerini azaltma mücadelesi değil. Kapitalist sistemin ve büyük çokuluslu şirketlerin yağmacı aç gözlülüğünün yol açtığı artan sefalet, aşırı kalabalıklaşma ve çevresel yıkımdan kaynaklanan Covid-19 salgınından tüm dünyanın etkilendiği bir zamanda işçi sınıfı için de yeni zorluklar ortaya çıkıyor.

Dünya çapında milyonlarca insanın enfekte olmasına ve ölümüne yol açan Covid-19, kapitalizmin insanlık dışı ve adaletsiz yüzünü dramatik bir şekilde ortaya çıkardı. Salgın, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa gibi en gelişmiş emperyalist güçler de dahil olmak üzere tüm ülkelerde, toplumsal sağlık sistemlerinin parçalanmış olması nedeniyle bu kadar ilerlemiştir. Yıllardır sağlık sistemine yönelik azaltılan kaynaklar, sağlık personellerinin işten çıkarılması ve sağlık bütçesine dönük kemer sıkma politikaları, toplumsal sağlık sistemlerinin çöküşüne neden olarak, özellikle sağlık çalışanları ve çeşitli ülkelerin en yoksul kesimleri arasında koronavirüsün ilerlemesinin önünü açtı.

Bu arada hükümetler ve şirketler, Covid-19’a karşı en ufak bir koruma önlemi olmaksızın üretime devam etmeleri için işçileri işe göndermeye devam ettiler. Zorunlu sektörlerde olmayan işçilerin çalışmaya zorlanması pandeminin iyice yayılmasına yol açtı.

Daha az gelişmiş ülkelerde ise milyonlarca kayıt dışı işçi, koronavirüse yakalanma veya açlıktan ölme arasında sıkışıp kalmış durumdalar. Uzaktan çalışma ile sömürü oranları giderek arttı. Tüm bunlar olurken çeşitli iş dünyası dergileri ise en zenginlerin pandeminin ortasında dahi servetlerini artırdıklarını ve mevcut milyarderlere yeni milyarderler eklendiğini yazdılar.

Bütün bunlar, kapitalist-emperyalist sistemin, insanlığın temel ihtiyaçlarını karşılamak için değil, yalnızca çokuluslu şirketlerin kârları ve kazançları için var olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, dünyanın dört bir yanındaki işçilerin bu utanç kaynağı ve saçma sistemle savaşmaktan, işçi demokrasisi ve işçi ve halk hükümetleri temelinde bir sosyalizm için mücadele etmekten başka bir yolu yoktur.

1886’da Chicago işçilerinin verdiği mücadele, bugün Kolombiya’daki kitlesel iş bırakma eylemleriyle, Şili’deki liman işçilerinin ve Brezilya’daki metal işçilerinin greviyle, Hindistan’da gerçekleşen devasa genel grevlerle, Arjantin’deki sağlık işçilerinin ya da İtalya’da milyarder Jeff Bezos’un Amazon’unda yaşanan grevlerle; Siyonist İsrail Devleti’nin işgaline karşı bugün Kudüs’te yeniden yükselen Filistin halkının kahramanca mücadelesiyle, ABD’de George Floyd’un katilini hapse attıran ırkçılık karşıtı büyük isyanla; Myanmar halkının askeri diktatörlüğe karşı güçlü seferberliğiyle ve genel greviyle devam ediyor.

2019’dan bu yana ve hatta 2020 yılında bir salgının ortasında bile, dünyada devrimci bir mücadele dalgası (Şili, Lübnan, Hong Kong, Ekvador, George Floyd’un katli karşısında ABD’de yaşanan isyan, Avrupa’da Nissan ve Renault’da yapılan işten çıkarmalara karşı grevler) yaşanıyor; bu, Chicago işçilerinin mücadele ruhunun dünyanın dört bir yanındaki yeni nesil işçi kuşaklarında hala canlı olduğunu gösteriyor.

İşçiler, büyük bir çoğunluğu açlık ücretlerine, sefalet koşullarına ve artan sömürüye mahkûm ederken onların emeği ve çabaları üzerinden bir avuç insanı zenginleştiren bu eşitsiz sisteme karşı mücadele etmeye devam ediyor. Bu mücadelelerde en büyük engel, emekçiler adına hareket ettiklerini iddia ederek mücadelelere ihanet eden ve boykot eden siyasal ve sendikal önderliklerdir. Bu 1 Mayıs’ta da mücadeleleri sonuna kadar götürecek yeni antibürokratik sendikal önderlikler için verilen mücadeleler sürüyor.

Bugün, güvencesiz ve esnek çalışmaya, işsizliğe, eşitsizliğe, artan sefalete ve gezegendeki yaşamın yok edilmesine karşı mücadele bir zorunluluk haline gelmiştir.

Bu bağlamda, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak herkesi iki salgına, yani koronavirüs sağlık krizine ve açlık ve sosyal krize karşı mücadeleyi sürdürmeye çağırıyoruz. Merkezi ve ücretsiz toplumsal sağlık sistemleri istiyoruz! Covid-19 aşı patentlerine hayır! Herkes için aşı! İşçilerin ve halkın acil mücadele planı oluşturulsun! Kapitalistlere yüksek vergiler ve dış borçların ödenmesine son! Çokuluslu şirketler kamulaştırılsın! Antibürokratik ve militan yeni sendikal önderlikler, tüm ülkelerde devrimci partiler ve devrimci bir Enternasyonal mücadelesinde devrimcilerin birliği!

Yaşasın enternasyonal ve sosyalist 1 Mayıs!

Yaşasın dünya işçi sınıfı!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE)

29 Nisan 2021

1 Mayıs’ta kadınların gündemi özgür ve eşit bir yaşam

0
İllüstrasyon: Bea Vaquero

Pandeminin, ev içi iş yükünün ağırlaşması ve erkek şiddetinin artması nedeniyle kadınları daha çok etkilediğini daha ilk zamanlarında anlamış, yaşayarak görmüştük. Bugün geldiğimiz noktada ise evden çalışma koşulları, ücretsiz izin dayatması, Kod-29 gibi uygulamalar nedeniyle kadınlar daha savunmasız bırakılmış ve mahkûm edildiğimiz ekonomik belirsizlik artmış durumda.

Diğer yandan iktidarın kadınlara dönük saldırıları devam ediyor. Tek Adam rejiminin 20 Mart gecesi İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, kadınların hayatını şimdiden daha fazla tehlikeye atmaya başladı bile. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının ikiye ayrılmasından sonra Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı olarak, kadın hakları savunucusu olduğu iddia edilen ve KADEM üyesi olan Derya Yanık göreve getirildi. Yanık, geçmişte İstanbul Sözleşmesi’ni savunurken “eşcinselliğin anomali olduğunu” eklemişti. Bugün ise sözleşmeden “LGBT destekçilerinin kendileri lehine manipüle etti sözleşme” diye bahsediyor. Görünen o ki yeni bakanlık kadınların korunmasını değil aileyi odağına alan, kadınları ev içine hapsetmeye çalışan politikaların yanı sıra LGBTİ+ düşmanlığını da sürdürecek. Dolayısıyla 1 Mayıs, tüm bu saldırılar ve kadın düşmanı politikalar karşısında hem haklarımızı ve hayatlarımızı, hem de emeğimizi savunduğumuz bir mücadele günü!

Kadınlar olarak gündemimiz güvencesiz, esnek çalışma koşulları ve kadın işsizliği. Kayıtdışı, düşük ücretli ve esnek işler için elverişli işgücü olarak görülen kadınlar ekonomik krizin yükünü daha ağır şekilde taşımaktalar. Pandemiyle yaygınlaşan uzaktan çalışma ise artan ev yükünü bitmeyen mesailer ve daha fazla güvencesizlikle katmerlendirdi. DİSK-AR’ın İşsizlik ve İstihdam Görünümü Raporu’na göre kadınlarda geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 35,6’ya ulaşmış. Kadın istihdamını engelleyen politikalar değil; kadınları istihdama katacak ve iş hayatında eşit koşullarda var olabilmelerini sağlayacak düzenlemeler gerekmekte.

Gündemimiz gelir güvencesi ve eşdeğer işe eşit ücret. Kadınlar yalnızca istihdamda değil ücretlerde de eşitsizlikle karşı karşıya. Dünyanın neredeyse her yerinde erkeklerle aynı işi yapıp daha az ücret alıyoruz. Ücretlerde cinsiyet ayrımcılığının son bulması için eşdeğer işe eşit ücret talep ediyoruz. Ancak bununla birlikte insanca yaşayacak bir ücret ve gelirini kaybeden kadınlara gelir güvencesi talep etmekten de geri durmuyoruz.

Gündemimiz, karşılıksız ev içi emeğimiz ve içinde sıkışıp kaldığımız bu ücretli-ücretsiz emek döngüsü. Pandemi koşulları kadar tedbirleri de bu döngüyü bir kısırdöngü haline getirdi. Örneğin, nisan ayında kamu çalışanlarına yönelik tedbirler kapsamında yayımlanan genelge, 10 yaş ve altında çocuğu olan kadınların idari izinli sayılacağını belirtiyor. Yani çocuk bakımı sorumluluğunu sadece kadınlara vererek toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştiriyor. Dahası, devlet bu genelge kapsamına almadığı sağlık çalışanı kadınlara herhangi bir alternatif de sunmayarak onları çaresiz bırakıyor. Tam kapanma tedbirleriyle de bu konuda değişen bir şey olmadı. Cinsiyetçi pandemi tedbirleri yerine ulaşılabilir ve ücretsiz kreş, kamusal bakım hizmeti gibi ev içi emeği toplumsallaştıracak uygulamalar, başta sağlık çalışanı kadınlar olmak üzere tüm kadınlar için elzem.

Gündemimiz taciz, şiddet ve ayrımcılık. İşyerlerinde kadınlara yönelik mobbingin ve erkek şiddetinin; cinsel kimlik ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın ve eşitsizliğin son bulması ve bu doğrultuda işyeri komiteleri gibi etkin mekanizmaların işletilmesi mücadelemizin vazgeçilmez bir parçası. “Kadının beyanı esastır” ilkesi, tacize uğradığımızda sessiz kalmak zorunda kalmayalım diye bu açıdan da büyük önem taşıyor.

Gündemimiz işten çıkarmalar. Patronların pandemi döneminde işten çıkarma bahanesi olan Kod-29’la işten atılan yüz binlerce işçinin yaklaşık 40 bini kadındı. Kod-29’un “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışlar” nedeniyle işten çıkarma anlamına gelmesi, kadınlar için bir gözdağı da demek. Yani bu kod, işyerinde hakkını arayan, tacize ses çıkaran kadın işçiler için işini kaybetme korkusunun yanı sıra toplumsal bir basınç da oluşturmakta. Kod-29 yerine getirilen başka kodlar da benzer işlevler görerek ve kıdem tazminatı gibi hakları gasp ederek aynı zulmü sürdürüyor.

Gündemimiz İstanbul Sözleşmesi! Sözleşmeden çekilme kararı açıklandığından beri neredeyse her gün bir kadın öldürülüyor. 6284 sayılı kanun yokmuş gibi davranılıyor; karakollara başvuran kadınlar geri çevriliyor ve başvuruları dikkate alınmıyor. Tüm bunlar olurken İç İşleri Bakanlığı kadın cinayetlerinde bir ayda yüzde 26 düşüş olduğunu duyurduğu bir gurur tablosu yayımladı. Bir ayda 25 kadının katledildiğini gösteren o tabloda biz övünülecek bir şey göremiyoruz. Katledilen kadınları istatistikten ibaret gören; haklarımıza ve emeğimize saldıran bu erkek egemen ve kapitalist sisteme karşı hem hayatlarımızı hem de örgütlü ve birleşik bir mücadeleyi savunuyoruz.

İDP Gündem Tartışmaları: İşçi sınıfını birleştiren bir 1 Mayıs’ın olanakları

0

İDP Gündem Tartışmaları’nın üçüncüsü 25 Nisan Pazar günü gerçekleşti. 1 Mayıs arifesinde, birleşik ve kitlesel bir işçi mücadelesinin olanakları ve bu mücadele önündeki engeller direnişçi işçilerin katılımıyla çevrimiçi olarak tartışıldı.

Tartışmaya ön açıcı olması adına İşçi Demokrasisi Partisi adına kısa bir sunum gerçekleştiren Atakan Çiftçi, “Nasıl bir dönemde 1 Mayıs’a gidiyoruz?”, “İşçi sınıfının bu dönemde sorunları ve talepleri neler?” ve “Sınıf mücadelesini bu dönemde nasıl büyütebiliriz?” soruları üzerinden bir çerçeve çizdi. Türkiye’de emekçiler olarak eşi benzeri görülmemiş bir saldırıdan geçtiğimizi ve bu saldırının failinin iktidarda olan AKP-MHP koalisyonu olduğunu vurguladı. Salgın başladığından bu yana fabrikalarda çarkların hiç durmamasının, patronların kârları sürdükçe emekçilerin hastalığa yakalanmasının ve ölmesinin bir önemi olmadığının hükümet nezdinde bir itirafı olduğunu belirtip, kapanma önlemlerini fazlasıyla karşılayacak olan kaynağın var olduğunu fakat emekçiler için kullanılmadığını dile getirdi. Bir yandan da tüm bu zorluklara rağmen iyimser ve umutlu olmak gerektiğini, çünkü zorlu koşullara rağmen emekçilerin her yerde mücadele içinde olduklarını vurgulayan Çiftçi, patron partilerinden hayal kırıklığına uğrayan kitlelerin bir siyasi arayış içinde olduğuna dikkat çekti. İşçi Demokrasisi Partisi’nin hedefinin ise bu doğrultuda çaba sarf eden tüm kesimlerle birlikte emek alternatifini büyütmek olduğunu söyleyerek konuşmasını sonlandırdı.

Ardından, direnişteki PTT işçileri adına söz alan PTT-SEN Eğitim Sekreteri Ulaş Sandıkçı “Ücretsiz izne çıkarılan, Kod-29’dan atılmış olan işçilerin olduğu bu dönemde, pandemiyi bahane ederek, sokakta hak arama mücadelesinin tamamen önü kesilmiş durumda. Fakat bizler tepki göstermeden bir şey olmayacağının bilincinde olmalıyız. İktidar bu kadar zayıflamışken, direnişi ateşleyecek gücü kendimizde görmemiz gerekiyor,” diyerek işçi sınıfının gücüne dikkat çekti.

İDP Gündem Tartışmaları – 25 Nisan 2021

İşçiler pandemi döneminde işleri ve sağlıkları arasında bir tercihe zorlandı

Etkinliğe Döhler direnişini temsilen katılan Harun Kesin ise “100 gündür mücadele içindeyiz, işveren sudan sebeplerle bizi Kod-29’dan işten çıkarttı. Bu pandemi sürecinde pozitif çıkan işçiyi eve gönderiyorlar ama bu insanların nasıl geçineceğini düşünen yok,” diyerek pandemi döneminde emekçilere gerekli desteğin sağlanmadığını ve emekçilerin sefalete mahkûm bırakıldığını söyledi.

111. gününde olan Migros direnişini temsilen söz alan Ümit Gürler ise direniş sürecini aktararak “Hükümet patrona Kod-29 sopası verdi ve işveren bunu istediği gibi kullanıyor,” diye belirtti.

Mücadelenin ve deneyimin aktarımı çok değerli

Ardından, Tek Gıda-İş örgütlenme uzmanı Suat Karlıkaya “İşçi sınıfının iktidarını sağlayabilecek gücümüz var, sadece işçilerin sorunlarını anlayıp, onların dilinden konuşabilmeliyiz,” diyerek işçi sınıfının birlik ve beraberliğinden doğan gücü vurguladı. Yine Tek Gıda-İş Örgütlenme Uzmanı olan Yunus Durdu da bu süreçte dayanışmanın önemini vurgulayıp, 4 Mayıs’ta Döhler’de, 6 Mayıs’ta Bel Karper’de gerçekleştirecekleri grev için dayanışma desteği istedi.

Kölelik düzeni ile karşı karşıyayız

Döhler direnişçisi Abdurrahim Yenievli ise, işçilerin köle olmadığını ve 1 Mayıs tartışmalarının hangi meydanda yapılmalı tartışmalarından öte, işçinin sorunlarının çözümüne dair bir tartışmanın yürütülmesi gerektiğine dikkat çekti.

Tartışma bölümünde, birçok katılımcı kendi bulundukları alanlardan sürece ilişkin değerlendirme ve taleplerini aktararak mücadelelerin birleştirilmesi ihtiyacını dile getirdi. Son olarak, etkinliğin kolaylaştırıcılığını üstlenen Cemre Sava, bugün sağlıktan istihdama,  eğitimden çevreye her bir alanın kapitalist sistemin ve mevcut iktidarların çıkarları doğrultusunda bir “sorun” haline dönüştüğüne; fakat bu alanları bir mücadele alanına çevirerek, iktidarın politikaları karşısında kendi sınıfsal tercihlerimiz ve bağımsız-birleşik sınıf mücadelesi perspektifiyle bunlara karşı bir çözüm üretebileceğimize dikkat çekti. Etkinlik, her direniş alanının bugün 1 Mayıs alanı olduğunun altı çizilerek ve birlik, mücadele ve dayanışma vurgusu ile sonlandı.

128 milyar doların peşinde

0

Yaklaşık iki yıldır yazılarımızda Merkez Bankası’nın (MB) rezervlerinin eritildiğini vurguluyoruz. Haziran 2019 yılında yazılan bir yazıda şöyle demiştik: “…Dolar düşsün diye kamu bankaları aracılığıyla MB’nin rezervlerinden yiyerek dış piyasalarda dolar satılması gibi akıldışı hamleler ülkenin ileride daha büyük enkaz altında kalması pahasına atılan adımlardır.”

Bu akıldışı hamleler bugüne değin sürdü. Şimdi ise MB’nin açıklamasıyla öğrendik ki 2017 yılında Hazine Bakanlığı ile bir protokole imza atılmış. Buna göre MB elindeki dövizi Hazine’ye satıyor. Hazine ise bunları kamu bankaları aracılığıyla döviz kurunu baskılamak amacıyla piyasaya veriyor. Bu kirli ve gizli protokol her seçim ve kriz dönemlerinde doların baskılanması için kullanıldı. Döviz yönetiminin MB’den Hazine’ye devredilmesi sadece ve sadece iktidarın politik ihtiyaçları pahasına milyarlarca doların çarçur edildiği anlamına gelir. Sonuç olarak Nisan 2021 itibarıyla MB’nin net rezervleri eksi 60,6 milyar dolara kadar gerilemiş durumda. CHP’nin son günlerde vurguladığı “128 milyar dolar nerede?” sorusu geç kalınmış olsa da son derece meşru ve cevaplanması gereken bir sorudur. Genel olarak ülkenin geleceğinin satıldığını söylemek ise abartı olmayacaktır. Peki bu nasıl oldu?

Rezervler neden var?

Merkez Bankası döviz rezervi bulundurma gerekçelerini şöyle sıralamaktadır:

“Para ve kur politikalarına olan güveni sağlamak ve bu politikaları desteklemek.

Hazinenin yabancı para iç ve dış borç ödemelerini gerçekleştirmek için gerekli olan dövizi hazır bulundurmak.

Ülkemizin ekonomisini yurt içi veya yurt dışında oluşabilecek ani finansal değişimlere karşı dayanıklı hâle getirmek.

Uluslararası piyasalarda ülke ekonomisine duyulan güveni artırmak.” (Kaynak: MB-Rezerv Yönetimi)

Bu rezervler genel olarak kara gün dostudur. En baştan beri söylediğimiz şey şuydu: Bu rezervler pandemi gibi olağanüstü durumlarda kullanılacaksa, bu paranın çok küçük bir kısmıyla bile tüm emekçilere asgari geçim seviyesinde gelir verilebilirdi. İnsanların iaşesi temin edilerek bir aylık tam kapanma ile salgın erken zamanlarda bertaraf edilebilirdi.

Bunun yerine önce belediye seçimleri döneminde kurun baskılanması, ardından pandemi döneminde insanları borçlandırabilmek için faizlerin düşük tutulduğu 2020 yaz döneminde kurun satış yoluyla baskılanması gibi akıldışı yöntemler tercih edildi. Satılan dolarların hepsi MB’nin rezervlerinde duranlar değildi. Kamu bankaları kendi dolar rezervlerini de sattı. Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu da iktidardan aldığı emirle bu duruma seyirci kaldı. Böylece 12 milyar dolarlık kamu bankalarının döviz açığı ise Hazine’nin bilançosuna yazıldı. Bu bizlere ödetilecek bir fatura olarak görülmelidir.

128 milyar dolar birilerinin cebinde duruyor

128 milyar dolar nasıl buharlaştı diye soran yok. Tabii ki kimse bu parayı yakmadı. Para el değiştirdi. Sorulması gereken ana soru: “Hangi kur seviyesinde, kime, neden satıldı?” olmalıdır. Döviz kurunun düşük tutulması amacıyla bu kadar para satıldıysa dolar 8’in üzerinde seyrediyor. Eğer ki faizler düşük tutulsun diye satıldıysa faizler yüzde 19 seviyesinde. Bu akıldışı planın tutmadığı da ortada.

Türkiye’nin Kemal Derviş politikalarıyla birlikte uygulamaya başladığı dalgalı döviz kuru rejiminde MB’nin döviz kuru hedefi ya da taahhüdü olamaz. Hazine’nin ise dış borç ödemeleri dışında kimseye de döviz satma yükümlülüğü yoktur. Bu ikisi de çiğnendi. Düşük kurlardan satılan dolarları alanlar şu an fazlasıyla kârdalar. MB ise rezervlerini eski haline döndürmek için sattığından daha fazla parayla bu dövizleri yerine koyabilir. Bu da yıllar sürecek bir süreç. Şu an Türkiye’deki banka mevduatlarının yüzde 55’inin döviz cinsi olması bir tesadüf değil. Satılan dövizler TL’ye güvenmeyen kişi ve kurumların banka hesaplarına akmış durumda. Pandemi döneminde, emekçiler için kaynak var dediğimiz bir dönemde, toplumsal olması gereken kâr, görünen o ki yine özelleşerek birilerinin cebine girdi.

Mermisini tamamen bitiren MB, 2021 yazı için tıpkı geçen sene olduğu gibi “düşük faiz yüksek kredi” dönemine hazırlanıyor. Ellerindeki tek seçenek para basarak enflasyonu hortlatma pahasına insanları yeniden ve yeniden borçlandırmak. Tüketimi ve kâğıt üzerindeki balon büyümeyi ancak bu şekilde sağlayabilirler.

Rejimin siyasi bekası uğruna milyarlarca liralık kaynaklar heba edildiği gibi zarar ise toplumsallaştırılıyor. Dalgalı kur rejiminden koparak tüm bankaların birleştirilmesi ve planlı ekonomi yönünde radikal hamleler yapılmadığı takdirde gelecek kuşakların ipotek altına alındığı büyük bir fatura yükü bizleri bekliyor. Bu tip kalıcı önlemler ise ancak emekçilerin yönetimi altında gerçekleştirilebilir.

Yemeksepeti’nde mobbing, sürgün, hız baskısı… Nereye kadar?

0

Yemeksepeti’nde kurye olarak çalışan okurumuz, şirketteki mevcut durumu ve işçilerin taleplerini aktarıyor.

Hız baskısından dolayı neredeyse her gün yeni kaza ve yaralanma haberleri geliyor. Arkadaşlarımızın kazalarına, yaralanmalarına şahit olmaktan bıktık usandık. Hiçbir denetim yok. Minimum işçiyle maksimum iş yükünü kaldıramıyoruz. Kurduğunuz saltanat işçilerin hayatına ve ruh sağlığına mal oluyor. Artık tükendik!

Aşağıdaki fotoğraflar içinde bulunduğumuz durumu yansıtıyor. İnsanlar iftar vaktinde yemek dahi yiyemiyor. Trafikte bütün gün canhıraş paket yetiştirmekten tükendik. Çalışma düzeni yok. Molalara çıkmak mucize haline geldi. Mobbing hayatımızın bir parçası oldu.

Birçok bölgede müdürler sürekli en yüksek hıza ulaşan depoya baklava, izin gibi ödüller vaat ederek bizleri yarışa sokuyorlar. Sorun çıkardığını düşündükleri çalışanları ise kendilerince sürgüne yollayarak işçilere gözdağı veriyorlar. Evine oldukça uzak birimlere yollanan arkadaşlarımız mobbinge maruz kalıyor.

Şirketin eski sahibi ve şu anki CEO’su Nevzat Aydın kendisini sosyal medyada demokrat olarak pazarlarken, şirket açıkça sendika düşmanlığı yapıyor. İşkolu değişikliği yapılarak mevcut sendikal çalışmalar boşa düşürülmeye çalışılıyor ve yeni işkolunda yandaş bir sendika hazırda tutuluyor.

Ülkedeki işsizliğin ekmeğini en iyi Yemeksepeti yedi. Gözümüz yok! Ama vurdumduymazlığın bu kadarı artık fazla. Yeter artık. Tükeniyoruz!

Yemeksepeti’nde çalışan işçiler olarak taleplerimiz oldukça net:

İşçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları tam olarak uygulansın!

İşçiler üzerindeki hızlı, yoğun ve daha fazla çalışma baskısına son verilsin!

Sendika düşmanlığına son! Örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller kaldırılsın!

Prof. Dr. Beyza Üstün ile dayanışma

0

Prof. Dr. Beyza Üstün Kobane soruşturmaları kapsamında 25 Eylül 2020 tarihinde gözaltına alındı. Hiçbir somut delilin bulunmamasına rağmen 2 Ekim günü dönemin HDP MYK üyesi olan 17 arkadaşı ile beraber tutuklandı.

7 Haziran 2015-1 Kasım 2015 arasında (TBMM’nin 25. Döneminde) HDP’nin İstanbul milletvekili olan Üstün, Türkiye’de emek, bilim, doğa ve özgürlük mücadelesinin bilinen isimlerindendir. Türkiye’nin en önemli havza uzmanlarından biri olan Üstün, Su Platformu’ndan, 3. Havalimanı’na ve elbette ki Kanal İstanbul’a kadar olan direnişlerin tamamının içerisinde bulundu.

26 Nisan günü gerçekleşecek duruşması öncesinde dostları ve öğrencileri tarafından çevrimiçi bir dayanışma etkinliği düzenlenecek. Etkinlik youtube üzerinden canlı olarak yayınlanacak. Takip etmek için burayı tıklayabilirsiniz.

Beyza Üstün’ün suçsuz olduğunu biliyor ve bir kez daha derhal serbest bırakılması talebini yineliyoruz.

Karadeniz’de emperyalist bilek güreşi

0

Ukrayna üzerinden Karadeniz’de yaratılan gerginlik, Rusya’nın Ukrayna sınırına asker yığıp Hazar Denizi’ndeki donanmasını Karadeniz’e aktarması ve ABD’nin Karadeniz’e savaş gemileri yollama isteğiyle tehlikeli bir sürece girdi. Gerçi Biden’ın Putin ile görüşmesinden sonra ABD gemilerini geri çekti, ama Rusya üzerindeki ekonomik yaptırımlarını ağırlaştırdı. Üstelik bu kez Britanya hükümeti Karadeniz’e savaş gemileri yollayacağını ilan etti. Bu arada NATO üyesi Çekya bazı Rus diplomatları sınırdışı etti. Yani bölgede gerginlik sürüyor.

İki büyük güç (ABD ve Rusya) arasındaki bugünkü krizin nedeni, Biden yönetiminin emperyalist NATO ittifakı aracılığıyla Karadeniz’i bir NATO gölü haline getirip Rusya’yı güneyden çevrelemek. Putin’in amacı ise Kırım’dan sonra Ukrayna’nın Donbas bölgesini de (Donetsk ve Luhansk eyaletleri) mümkünse Rusya’ya katmak, Ukrayna yönetimini dize getirerek NATO ve Avrupa Birliği’ne üyeliğini engellemek; böylece Karadeniz’i kendi askeri egemenliği altında tutmak.

Bugünkü krizin ardında yatan asıl neden ise, “ülkenin doğal zenginliklerini ve emekçilerinin alın terini sömürme savaşı veren Ukraynalı oligarklar ve Rus yayılmacılığı ile ABD-AB emperyalizminin bölgedeki çıkar çatışmalarıdır”. Oligarklar ve emperyalist güçler arasındaki bu çıkar çatışması ise, kökenleri ve dilleri ne olursa olsun Ukraynalı emekçilerin bölünmesine, bütün bir sınıf olarak zayıflatılmasına ve burjuvaziler adına milliyetçi duygularla cepheye ve oradan da ölüme yollanmasına yol açmakta. (Ukrayna krizi konusunda daha ayrıntılı bilgiler için Gazete Nisan’ın web sitesine bakılmasını öneririm.)

Karadeniz’deki bu emperyalist çekişme Türkiye’yi de iki yandan sıkıştırmış durumda. Her emperyalizme bağımlı, yarısömürge ülkenin başına gelebileceği gibi, Türkiye’nin “bekası” da büyük güçler arasındaki dengelerden yararlanmaya, şimdi bir emperyalist güçten sonra bir diğerinden destek, bazen de “inayet” beklemeye dayalı. Buna bir de, çapına bakmadan yayılmacı politikalara (Irak, Suriye, Libya, Azerbaycan, Akdeniz, vb.) kalkışan Tek Adam rejiminin dış politika iflası eklenince, ülke pinpon topuna dönmüş, ne yapacağını bilemez hale gelmiş durumda.

Biz devrimci işçiler olarak; 1) Emperyalist merkezlerin, oligarkların, finans kapitalin çıkarlarına dayalı politikaları; bu politikalar nedeniyle emekçilerin cepheye sürülmesine kesinlikle karşıyız; 2) Ukrayna halkı üzerinde oynanan oyunları lanetliyor, bu ülkenin kendi kaderini tayin hakkını ve emekçi sınıflarının birliğini talep ediyoruz, destekliyoruz; 3) Türkiye’nin tüm emperyalist merkezlerden kopmasını, NATO’dan çıkmasını, ülkedeki yabancı üslerin kapatılmasını; Ukrayna ve Gürcistan üzerindeki müdahalelerine son vermesini; bağımsız ve bölgedeki tüm emekçi halklarla devrimci ilişkiler kurmasını hedefliyoruz.

Türkiye’nin Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da emekçi halklar arasında barışı ve kardeşçe dayanışmayı sağlayabilmesinin yolu, ancak ve ancak bir işçi-emekçi hükümetine ulaşabilmesiyle mümkün olacaktır.

Ukrayna krizi için bakınız:

Myanmar halklarının askeri diktatörlüğe karşı mücadelesine tam destek

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), Myanmar halklarının darbe ve diktatörlüğe karşı yükselttikleri seferberliği destekleyen ve tüm demokratik örgütleri, solu ve işçi ve halk örgütlerini Myanmar halklarının mücadelesiyle en geniş dayanışmayı göstermeye çağıran bildirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

1 Şubat darbesi, 2015’ten beri yozlaşmış ve katil ordu yönetimi ile Ang San Su Çi liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) arasındaki ortak hükümeti sonlandırdı. Bu ortak hükümetin 2008 anayasası ile belirlenen şartları; İçişleri Bakanlığı ve Savunma ve Sınır Bakanlığı’nın tam kontrolünü orduya bırakıyor, ayrıca parlamentodaki koltukların yüzde 25’inin ordu tarafından atanmasını içeriyordu. Ayrıca şartlara göre, ülkenin temel şirketleri yalnızca askeri şirketler ya da ordunun iştirakçisi olması kaydıyla yabancı sermaye ortak girişimleri olabilirdi. Askeri partinin Kasım 2020’deki ezici seçim yenilgisinin ardından generaller bunun bir seçim sahtekârlığı olduğunu ileri sürerek, yeni parlamentonun kurulma vakti geldiğinde parlamenterlerin çoğunu birer birer tutuklamaya başladılar.

İşçi sınıfı ve gençlik, darbecilerin bu sabıkalı eylemine hemen hemen tüm şehir ve kasabalarda güçlü bir devrimci seferberlik ile yanıt verdi. Bu seferberlikler sırasında ortaya çıkan Sivil İtaatsizlik Hareketi ve işçi komitelerinin ön saflarında olan tekstil endüstrisi işçileri etkileyici bir genel grev düzenlediler. Gözaltına alınan parlamento üyelerinin dörtte üçü, tüm bu kaosun ortasında gözaltında tutuldukları otelde bir bağlılık yemini eylemi gerçekleştirdi; ordu onları dağıtıp ev hapsinde tutmayı tercih ettiğinde ise birçoğu kaçmayı başardı ve gizlice Birlik Parlamentosu Temsilci Komitesi adıyla bir hükümet oluşturdular. Ang San Su Çi ve üst düzey NLD liderleri ise hâlâ gözaltında tutuluyor.

Ezilen ulusal azınlıkların silahlı grupları da darbeye karşı olduklarını ilan ettiler ve kimi durumlarda darbeci orduya saldırılar düzenledikleri de oldu. Ülkenin bağımsızlığını kazanmasından bu yana geçen 70 yıl içinde, çoğunluğunu Budistlerin oluşturduğu ordu ve burjuvazi tarafından şiddetle istismar edilen etnik ve dinsel bölünmelerin, bu süreçle birlikte üstesinden geliniyor. Fişlenerek pek çok zulme maruz kalan, özellikle Su Çi’nin ortak hükümeti boyunca ordu tarafından yoğun olarak uygulanan bir soykırım politikasının kurbanı olan Rohingya Müslümanları da dahil olmak üzere, tüm Myanmar (Burma olarak da biliniyor) halkları arasında darbeye karşı mücadele üzerinden dayanışma bağları kuruluyor. Kentlerde barikatlar kurarak el yapımı silahlarla kendilerini savunan isyancı gençler ve işçilerden, ezilen ulusal kesimlerin kırsal bölgelerdeki silahlı gruplarına varıncaya dek darbeye ve diktatörlüğe karşı büyük bir devrimci hareket kuruluyor.

Mücadele eden halklar, Hong Kong ve Tayland’daki 2019 ve 2020 isyanlarında da karşımıza çıkan ve “Sütlü Çay İttifakı” olarak bilinen geniş bir bölgesel dayanışmaya sahipler. 2018 ve 2019’da yaşanan ve şimdi pandemi kapsamında tekrar patlak veren büyük seferberlik süreçlerine sahne olan dünyada, Myanmar darbesine karşı yükseltilen halk direnişi, bölgenin işçi ve gençlerinin kapitalist diktatörlüklere karşı verdikleri mücadelelerdeki en ileri süreçtir. Askeri darbenin yenilgisi ve Myanmar halklarının zaferi, sadece Güneydoğu Asya’da değil tüm dünyada baskı ve diktatörlüklere karşı savaşan halkları motive edip güçlendirecek büyük bir etki yaratacaktır.

500’den fazla protestocuyu öldüren ve binlerce kişiyi gözaltına alan ordunun saldırılarına rağmen, Myanmar halkı kahramanca direnmeye devam ediyor. Demokratik olduğunu iddia eden örgütlerin, solun, dünyadaki işçi ve halk örgütlerinin tüm desteğini büyük bir aciliyetle hak ediyorlar. Tüm hükümetlerin darbecileri siyasi ve ekonomik olarak izole etmelerini talep ediyoruz. Chevron ve Total gibi çokuluslu şirketler aracılığıyla orduyla olan ortaklıklarını sürdüren Amerikan emperyalizminin ve Avrupa Birliği’nin (AB) ikiyüzlülüğünü ve darbecilere verdikleri destekle doğrudan suç ortaklığı yapan Rusya ve Çin’i kınıyoruz.

İUB-DE olarak, darbeye ve diktatörlüğe karşı mücadelede Myanmar halkları için temel çıkış yolunun; dinsel ve etnik bölünmeleri aşacak ve isteyen halklara ulusların kendi kaderini tayin hakkını da tanıyacak bir işçi ve halk hükümeti ortaya koymaktan geçtiğini düşünüyoruz.

Bu uğurda Myanmar halklarının darbeye ve cani askeri diktatörlüğe karşı devrimci seferberliği ile mümkün olan en geniş uluslararası dayanışma çağrısını yapıyoruz.

Kahrolsun askeri darbe!

Tüm siyasi tutuklular serbest bırakılsın!

Myanmar diktatörlüğü dışarı!

Zafer Myanmar halklarının devrimci mücadelesinin olacak!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

5 Nisan 2021

Salgını bitirmenin yolu: Tam kapanma, tam destek, herkese acilen aşı!

0

Türkiye’de 17 Nisan 2021 itibarıyla kayıt altına alınmış vakaların toplam sayısı 4,2 milyonu aştı. Bu vakaların üçte ikisi (yüzde 66) ilk bir yılda, üçte biri ise (yüzde 33) son 37 günde gerçekleşti. Covid-19 nedeniyle kayıt altına alınmış ölümlerin (35.608) yüzde 18’i de (6381) son 37 günde gerçekleşti. Son 37 günde ortalama günlük vaka sayısı 37 bin 500, günlük ölüm sayısı 172 oldu.

Daha iyi anlaşılabilmesi için: Son 37 gündeki ortalama vaka ve ölüm sayıları eğer salgının başından bu yana geçerli olsaydı şu ana dek 15 milyon açıklanmış vaka ve 69 bin kayıtlara geçmiş ölüm söz konusu olacaktı. Bu, üç buçuk kat daha fazla vaka, iki kat daha fazla ölüm anlamına gelmekte. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablonun vahametini anlayabilmek ve 14 Nisan’da başlatılan “Kısmi Kapanma Tedbirleri”nin yetersizliğini ifade edebilmek için bu verilere ve karşılaştırmalara ihtiyaç var.

Özellikle son 37 günlük verilerle salgının ilk bir yıllık bilançosunu karşılaştırma nedenimiz sadece içinde bulunduğumuz tablonun vahametini ifade etmek değil. Aynı zamanda birkaç gün önce “Kısmi Kapanma Tedbirleri” açıklayan iktidarın tam 37 gün önce 1 Mart’ta bu kez “Koronavirüs ile Mücadelede Kontrollü Normalleşme” sürecini başlatmış olduğunu hatırlatmak!

Sağlık Bakanının 84 milyonu “sorumlu” ilan etmesinin hikâyesi işte bu 1 Mart – 14 Nisan arasındaki 33 günlük “kontrollü normalleşme” sürecinde vuku buldu. Kontrolü sadece 33 günde kaybedip, sorumluluğu da millete havale edenlerin “kısmi” tedbirlerinin de işe yarayacağını ummak ve beklemek için ortada bir sebep yok. Aksine fazlasıyla şüphe duymak, sağlığımız, işimiz ve gelirimiz için sahici tedbirlerin hemen devreye sokulmasını talep etmek için fazlasıyla sebebimiz var.

Süslü lafları bir yana bırakırsak, salgında en az insani kaybı vermek, sürdürülebilir ve yönetilebilir bir sonuç elde edilmek isteniyorsa tam kapanma dışında bir yol olmadığı konunun uzmanı kurum ve kişiler tarafından ifade ediliyor. Bu çerçevede tam kapanmanın kaç gün ve nasıl olacağı, başta TTB ve benzeri meslek kuruluşları olmak üzere, konunun uzmanı kurum ve kişiler tarafından belirlenmeli. Şu ana kadar konunun uzmanı bu kişi ve meslek kuruluşları en az 28 günlük bir tam kapanmanın gerekli olduğu yönünde. En az 28 günlük tam kapanma istiyoruz!

Tam kapanmanın salgını sona erdirmek için bir yol olmadığı, sadece toplumsal bağışıklığı sağlayacak aşının nüfusun en az yüzde 60-70’ine yapılana kadar kayıpları en azda tutmak ve salgını yönetebilmek için bir zaman kazanma uygulaması olduğunu unutmamak gerekir. Eğer yeterli ve acil aşılama yapılamaz ise 28 günlük olası bir tam kapanma sonrasında yeniden vaka ve ölüm sayılarının arttığı bir tablo kaçınılmaz olacaktır. İktidarın bugüne kadar uyguladığı “kontrollü normalleşme” gibi plansız programsız normalleşme durumlarında ise 28 günün faydası sadece kapalı olunan günlerle sınırla kalacaktır. Tam kapanma ancak etkin ve yaygın bir aşılamayla anlam kazanabilir. Derhal herkes için etkin, yaygın, acil aşılama istiyoruz!

Tam kapanma, hayati işler ve sektörler dışında, insan hareketliliğinin ve ekonominin durması anlamına geleceği için bu süre boyunca işinden, gelirinden mahrum kalacak başta işçiler, emekçiler, küçük esnaf olmak üzere tüm toplum kesimleri ekonomik olarak desteklenmeli. Hiç kimse gelirsiz, aç ve açıkta kalmamalı. Herkese gelir güvencesi sağlansın!

Salgın, ekonomik kriz ve kapanmalar bahane edilerek işten çıkarma, ücretsiz izin, hileli iflas uygulamalarına izin verilmemeli. İşten çıkarma, Kod-29 dahil, hiçbir bahane ve gerekçe söz konusu olmadan, gerçekten yasaklanmalı. Ücretsiz izin uygulamasına son verilmeli. İşsizler için yeniden iş bulana kadar en az asgari ücret düzeyinde destek ödemesi yapılmalı. Çalışma saatleri ücrette kesinti olmadan kısaltılmalı, on milyonu aşkın işsize iş sağlanmalı. Herkese iş ve iş güvencesi!

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ultra zenginler salgına ve ekonomik krize rağmen servetlerine servet kattılar. Buna rağmen bu ultra zenginler işsizlik fonunu kullanmaya, devletten her türlü teşviki ve desteği almaya, Yap-İşlet-Devret (YİD) gibi ödeme garantili projelerle, kollarını oynatmadan, milyarları kasalarına indirmeye devam ediyorlar. İşsizlik fonunun işçiler dışında kullanımına hemen son verilmeli! Bütün YİD projeleri derhal ve tazminatsız kamulaştırılmalı, yeni YİD projelerine izin verilmemeli! Ultra zenginlerden servet vergisi alınmalı! Kamu kaynakları emekçiler ve üretim için kullanılsın!

Salgın nedeniyle sağlık emekçileri en ön safta hayati bir mücadele veriyorlar. Sağlık emekçilerinin ücretleri artırılmalı, çalışma şart ve koşulları düzeltilmeli, başta emeklilik olmak üzere tüm sosyal hakları iyileştirilmeli. Covid-19, illiyet bağı aranmaksızın, derhal meslek hastalığı olarak kabul edilsin!

Emeklilik yoksulluk ve çaresizlik olmaktan çıkarılmalı. En düşük emekli maaşı asgari ücret düzeyine çıkarılsın! Asgari ücretin yoksulluk ücreti olmasına son verilsin. İnsan onuruna uygun asgari ücret istiyoruz!

İfade ve örgütlenme, toplantı ve gösteri hakkı olmadan yukarıda sıralananlar dahil hiçbir hak ve özgürlük talebi işlerlik ve süreklilik kazanamaz. Sendika düşmanlığına son verilsin. Örgütlenme suç değil haktır. Basın, yayın, propaganda önündeki tüm engeller kaldırılsın. Antidemokratik uygulama ve yasaklara hayır! Siyasal demokrasinin önü açılsın!

Pandemi, kriz ve baskılara karşı işçi sınıfını birleştiren bir 1 Mayıs!

0

Yaklaşan 1 Mayıs öncesi İşçi Demokrasisi Partisi konuya ilişkin bir bildiri yayımladı. Bildiride tüm emek örgütlerinin işçi sınıfının yakıcı ihtiyaçları doğrultusunda, acil bir eylem planı etrafında birlikte mücadeleye girişmesinin önemine vurgu yapıldı. Bildirinin tamamı şu şekilde:

Rejimin, ekonomik krizin ve pandeminin yarattığı tüm yükün işçi ve emekçiler üzerine yıkıldığı koşullarda 1 Mayıs’a giriyoruz.

Hükümetin halk sağlığını hiçe sayan ve patron öncelikli politikaları sonucunda pandemi sürecinin en kötü günlerinden geçiyoruz. Bu durum 1 Mayıs’ın hak ettiği üzere kitlesel olarak meydanlarda kutlanmasının önündeki engellerden biri olacak. Ancak 1 Mayıs’ın başarılı sayılabilmesi için tek ölçüt “kalabalık” geçmesi olmamalıdır. 1 Mayıs her şeyden önce parçalanmış, kendi kendine yaşam mücadelesi veren işçileri birleştirme olanağı sunar.

Türkiyeli emekçiler olarak dünyada kitlesel 1 Mayıs geleneğini en güçlü şekilde yaşatmış olmanın haklı gururuna sahibiz. 2010, 2011 ve 2012 yıllarında Taksim, dünyanın en kalabalık 1 Mayıs’larına ev sahipliği yapıyordu. Ancak bunun tek başına yetmediğini biliyoruz. 2010, 2011 ve 2012 yılları Türkiye işçi sınıfının en huzurlu, en yüksek gelirli ve en mutlu olduğu dönemler olmaktan bir hayli uzaktı. Bu yıllar alım gücünün düştüğü, toplu sözleşmeden faydalanan emekçi sayısının azaldığı, iş cinayetlerinin tırmanışa geçtiği yıllar olmakla birlikte sonradan Tek Adam rejimine evrilen bir sürecin de geçiş güzergâhı idi.

İnsan onuruna yaraşır yaşam koşullarına özlem duyanlar için 1 Mayıs’tan tek beklenti bir mahşer kalabalığı değildir. Pandemi sürecinde hastalanan, ölen, yakınlarını kaybeden, tüm tedbirlerin sorumluluğu üzerine yıkılan, işsiz kalan, geliri azalan, direndiği için Kod-29 ile işten çıkarılan, toplu iş sözleşmesini imzalayamayan, iş cinayetlerinde ölmeye devam eden emekçiler için 2021 yılı 1 Mayıs’ı daha büyük bir anlama sahip olmalıdır.

Gündem emekçiler için bu denli yakıcıyken, 1 Mayıs sürecine bir kez daha Saray rejiminin yasakçı uygulamalarının ve pandeminin gölgesi altında giriyoruz. Lebaleb kongrelerini gerçekleştiren AKP’nin pandemiyi 1 Mayıs’ı yasaklamak için bir bahane olarak kullanacağı ortada. Emek örgütleri ise meselenin biçimini tartışmaktan öteye geçip içeriğini konuşmaya henüz geçebilmiş değil. İşçi ve emekçilere mevcut hayati sorunlarına karşı nasıl ve ne zaman mücadele edebileceğine dair acil bir eylem planı sunulmadan ve 1 Mayıs günü bu planın bir parçası yapılmadan, 1 Mayıs’ta ne yapılacağı ikincil önemde kalmakta. Hem sektörler hem de işyerleri içerisinde çeşitli oyunlarla yapay olarak bölünen işçi sınıfını sektör, görev tanımı, etnik kimlik vb. ayırt etmeksizin birleşik bir eylem planı etrafında mücadeleye çağırmak, içinden geçtiğimiz koşullarda 1 Mayıs’ın anlamına en çok yakışan şey olacaktır.

Böyle bir mücadele planının, giderek artan şekilde baskıcı hale gelen hükümetin ve Tek Adam rejiminin antidemokratik uygulamalarına karşı işçi sınıfının sesini yükselttiği bir içeriğe sahip olması gerektiğini de düşünüyoruz. Patronların ahlaksızca gerçekleştirdikleri işten çıkarmalara karşı direnen işçilere, sendikalaşma çabalarına ve sendikalara, kadınlara ve öğrencilere, hatta bir bütün olarak baskıcı düzene muhalif her kesime ve partiye saldıran iktidara işçi sınıfının bir bütün halinde DUR demesinin zorunluluğu ortadadır.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak bulunduğumuz her alanda emek örgütlerini böylesi bir acil mücadele programı etrafında bir araya gelmeye çağırıyoruz. Bu 1 Mayıs’ta da en acil sorunlarımıza dair taleplerimizi haykırmaya, yaygınlaştırmaya ve bunlar için verilen her mücadelenin bir parçası-yoldaşı olmaya devam edeceğiz;

• Pandemiye karşı gerçek tedbirler için: Emekçiler için kaynak var! Ultra zenginlerden servet vergisi alınsın, Yap-İşlet-Devret soygunu durdurulsun! Elde edilecek kaynaklarla herkese iş ve gelir güvencesi sağlansın!

• Kod-29 ve ücretsiz izin uygulamaları derhal iptal edilsin! İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın!

• İşler tüm emekçiler arasında ücretler düşmeksizin pay edilsin!

• Tek Adam rejimi baskıcı yüzünü en çok emekçilere ve ezilen kesimlere gösteriyor. İşçi sınıfı demokratik haklar mücadelesinde tüm topluma önderlik edebilecek en önemli güçtür. Baskı rejiminden kopuş için bağımsız ve egemen bir kurucu meclis!

İşçi Demokrasisi Partisi

15 Nisan 2021

14 Nisan: Aşı patentlerinin kaldırılması için küresel eylem günü. Herkes için aşı!

0

Covid-19 aşılarındaki patentlerin kaldırılması veya geçici olarak durdurulmasını tartışmak için Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) 14 Nisan günü Cenevre’de toplanacak. Patentler çokuluslu büyük ilaç şirketlerinin kontrolünde ve özellikle de en yoksul ülkelerde milyarlarca insanın Covid-19’a karşı aşıya ulaşmasını engelliyor.

DTÖ zirvesi, patentlere karşı tüm dünyada gelişen büyük uluslararası basıncın bir ürünü. Son altı ayda büyüyen bu geniş küresel hareket hükümetleri, sivil toplum örgütlerini ve çeşitli şahsiyetleri harekete geçmeye zorladı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak DTÖ’nün bu konuyu çözebileceğine dair hiçbir beklentimiz yok. DTÖ, sağlıkta ve diğer toplumsal alanlarda yaşadığımız yıkımın sorumlusu olan ve kapitalist-emperyalist düzeni temsil eden bir kurum. Uzunca bir zamandır çokuluslu ilaç şirketlerini ve patentleri destekliyor.

Bu nedenle 14 Nisan günü için bir uluslararası talep ve protesto günü düzenlenmesi çağrısında bulunuyoruz. Aşılar üzerindeki patentlerin kaldırılması veya durdurulması ve herkes için aşı sağlanması taleplerini sosyal medya üzerinden ve yapılabilen yerlerde eylemler düzenleyerek yükseltmeliyiz. Bu gidişat ancak emekçilerin, özellikle de sağlık emekçilerinin ve yoksul halk kesimlerinin küresel ölçekte gerçekleştireceği büyük eylemlerle ve seferberlikle değiştirilebilir.

Salgının etkisi daha bulaşıcı yeni türlerle tüm dünyada daha da artarken, yeterince aşı bulunmuyor ve dağıtımı da oldukça eşitsiz biçimde gerçekleşiyor. Mart ayına dek tüm dünyada 489 milyon doz aşı yapıldı. Bu, dünyada her 100 kişiden 6,27’sinin aşılanabildiği anlamına geliyor.

Zengin ülkelerle gezegen nüfusunun çoğunluğunun yaşadığı yoksul ülkeler arasında aşının eşitsiz dağılımı çarpıcı nitelikte. Bu durum kimilerinin “aşı apartheidi (ayrımcılığı)” olarak adlandırdığı bir tablo ortaya çıkardı.

Küresel kapitalizmin kurallarınca dayatılan bu deli gömleğini yırtmak için büyük çokuluslu şirketlerin kontrolündeki patentlerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Şu anda büyük çokuluslu şirketlerin ellerinde olan bilgi ve teknik altyapı, tüm dünyadaki bilim insanlarının ve laboratuvarların erişimine açık hale getirilmelidir. Böylelikle aşıların kitlesel üretimi mümkün hale gelecek ve bugün en yoksul ülkelerin aşıya ulaşmasını engelleyen apartheid son bulacaktır.

99 ülkenin desteğiyle Hindistan ve Güney Afrika, salgın süresince Covid-19’la ilgili aşılar ve ilaçlar üzerindeki patentlerin geçici olarak durdurulması için DTÖ’ye bir acil öneri sundular. Bununla birlikte, bu ülkelerin hükümetleri, uluslararası örgütlere biçimsel taleplerde bulunarak kendilerini sınırlıyor ve kitlelere eylem çağrısında bulunmaktan kaçınıyor. Taleplerimizden birisi de bu hükümetlerin sorunu açıkça dile getirmesi ve her ülkede seferberlik çağrısında bulunmasıdır.

Sınır Tanımayan Doktorlar, Oxfam gibi kuruluşların patentlerin askıya alınmasına yönelik girişimleri var. Ve son olarak Nobel Barış Ödülü Sahibi Muhammed Yunus’un başını çektiği ve aktörler George Clooney, Forest Whitaker, aktris Sharon Stone ve müzisyen Peter Gabriel’in de aralarında bulunduğu kişiler tarafından desteklenen, tüm dünyada bir buçuk milyondan fazla kişinin imzaladığı Herkes İçin Aşı çağrı metni bulunuyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal bu küresel hareketin bir parçasıdır ve bu çerçevede 14 Nisan günü için küresel eylem çağrısında bulunuyoruz.

Tüm sendikaları, kitle ve gençlik örgütlerini, bu talebi destekleyen siyasi partileri 14 Nisan’da bulunduğumuz ülkelerde birleşik eylemler düzenlemeye davet ediyoruz. Covid-19 aşılarındaki patentler iptal edilmeli, dünyadaki tüm laboratuvarlar ve bilimsel merkezler acil olarak, tam kapasiteyle aşı üretimine geçmelidir. Bu sayede aşıların tüm dünya halklarına serbestçe ve bedava dağıtımı mümkün hale gelecektir.

Sosyal ağlarda #PatenteHayır, Herkes İçin Aşı yazan dövizlerle kısa videolar ve fotoğraflarla paylaşımlar yapmaya ve mümkün olan yerlerde eylemler düzenlemeye çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

11 Nisan 2021

“Evden çalışmanın sonucu ek masraflar ve fazla mesai oldu!”

0

Merhaba arkadaşlar, ben Çağrı Merkezi (Call Center) çalışanıyım. Pandemi öncesi ofiste çalışırdık, şimdilerde ise evimizin bir odasını ofise çevirdik ve öyle çalışmaktayız. Ne yalan söyleyeyim, evden çalışma planı ilk dillendirildiğinde bu işe hevesle yaklaşmıştım. Hem artan koronavirüs vakaları biz emekçileri korkutuyordu hem de İstanbul gibi trafiğin her saat yoğun olduğu bir şehirde yaşadığım için bu trafiği yaşamayacak, günümün iki saatini yolda geçirmeyecek olmak bana cazip gelmişti. Ancak ofisimizde de ilk pozitif vakanın çıkmasıyla birlikte patronlar “Herkes bilgisayarları evine götürecek; telefon sistemi ve interneti kurup sistemi aktif hale getirmelisiniz, interneti olmayan internet bağlatacak ve ikinci bir emre kadar evden çalışılacak” dedi. Bunun üzerine yaklaşık 40 ofis emekçisi arkadaşımız tabiri caizse bilgisayarları sırtlanıp evimize taşıdık.

Bu süreçte eve internet bağlatmak, bilgisayara uygun mobilya, masa, sandalye almak zorunda kaldım. Zaten kıt kanaat geçinmekteyiz, üzerine bir de ekstra masraf kalemleri çıkmaya başlamıştı. Bu durum görüştüğüm diğer emekçi arkadaşların da karşılaştığı bir durumdu. Her ay 80 lira gelen elektrik artık 130 lira olmuştu. Ofiste öğle yemekleri verilirdi, artık kendi evimizde bunu karşılar olduk ve bu haliyle mutfak masraflarımıza yansıdı. Yemek kartı ya da gıda yardımı veya elektrik, internet gibi işçinin sırtına bindirilmiş ek masraflar hiçbir zaman dikkate alınmadı patronlar tarafından.

İşin bir de fazla mesai boyutu var. Telefon sistemlerimiz sabah 9’da aktif hale gelir, akşam 6’da ise sonlandırılır. Ancak çoğu zaman mesai saatinden sonra da telefonumuz çalmakta ve bu çalan telefona kim müsait ise cevap vermek zorunda. Bu da bizim aslında “evden çalışma” değil de “ofiste yatma” modelinde olduğumuzu göstermekte. Mesaiye kalıyoruz ancak ücret almıyoruz, evden çalıştığımız için ek masraflarımız oluyor; ancak bunları dillendirdiğimizde patronlar üç maymunu oynuyor. Yani evden çalışmanın sonucu bizim için ek masraflar ve fazla mesai oldu!

Bu sorunları yalnız bizim yaşamadığımızı biliyoruz. Pandemi sürecinde biz emekçilere birçok saldırı olmakta. Bu saldırılar hükümetten destek alan patronlar aracılığıyla yapılmakta. İşten çıkarmalar yasaklandı denilmekte ancak patronlara ücretsiz izne çıkarma hakkı verilerek işçileri açlık ve sefalet ücretine mahkûm etmenin önünü açtılar. Sadece bu da değil; işçi çıkarmak yasak ama patronlar açısından bu yasağın istisnası var: Kod-29. Bu kapsamda patronlar işçileri ahlak ve iyi niyet kurallarına uymadığı gerekçesiyle işten çıkarabiliyor ve bunun sonucunda tazminat ve ihbar tazminatı gibi birçok haktan da mahrum bırakıyorlar. Tabii patronlar bunu da hemen işçilere dönük saldırılarında bir araç olarak kullanmaya başladılar. Bunu fırsata dönüştüren patronlar anayasal hak olan sendikaya üye olma hakkı gibi en doğal hakkını kullanan işçileri Kod-29 ile işten çıkarıyor!

Bütün bu saldırılar bize gösteriyor ki beyaz yakalı veya mavi yakalı olalım fark etmez, bu kapitalist sistemde bize saldıran güruh tek, düşmanımız aynı! Bu yüzden taleplerimiz ve mücadelemiz de ortak! Emeklerimizin değer gördüğü; işçiden emekçiden yana olan bir dünya umuduyla…

Pandemide ölümler arttıkça, Türk patronlar da servetlerine servet kattı

0

Covid-19 pandemisinden kaynaklı ölümlerin sayısı dünyada 3 milyona yaklaştı. Türkiye’de yaşadığımız kayıp 33.000’i geçti; Türk Tabipleri Birliği ise Sağlık Bakanlığı’nın Covid-19 kaynaklı ölümlerin birçoğunda raporlarda çarpıtmaya başvurduğunu ve aslında Covid-19 kaynaklı ölümlerin Türkiye’de 100.000’i aştığını söylüyor.

Pandemi, patronların maliyet olarak gördükleri birtakım gerekli sağlık ve güvenlik önlemleri alınmadığı için, daha ilk aylarında hızla bir işçi sınıfı hastalığına dönüşmüştü. Testi pozitif çıkan işçiler izin raporları alamadılar, onlarla birlikte çalışan mesai arkadaşlarına test yapılmadı ve hatta fabrikalarda hastalanan işçiler baş gösterince, patronlar bu fabrikaları çalışma kamplarına çevirmeye çalışarak işyerlerinden çıkışı yasaklamaya giriştiler. Özetle patronların pandemi politikası, her fabrikanın bir Soma’ya dönüştürülmesi oldu.

Kısa çalışma ödeneği ile işçilerin hayatta kalma şartları ağır bir saldırıyla yüzleşirken, Kod-29 gibi uygulamalarla da iş güvencesi çiğnenen on binlerce işçi işten çıkarıldı. DİSK-AR’ın SGK’den edindiği verilerden derlediği raporuna göre pandemiden bu yana günde yaklaşık 500 işçi, yani toplamda 177 bin işçi Kod-29 mazeretiyle işinden edildi.

Erdoğan’ın bahsettiği sözde “sosyal destek” kampanyasının bilançosunu ise daha önce Gazete Nisan sayfalarında değerlendirmiştik: 11 ayda 53 milyar lira aktarıldığını kaydeden Erdoğan’ın hesabına göre, kişi başına 58 lira, yani günde 2 lira düşüyordu!

Pandemiden kaynaklı ölümler yükselirken ve işçiler ile emekçiler ağır siyasal ve ekonomik saldırıların altında bir hayatta kalma ve demokratik ve sosyal haklarını koruma mücadelesi verirken, Türkiye burjuvazisi ise servetine servet katıyordu.

Finans dünyasının popüler dergilerinden Forbes’un yayımladığı son verilere göre Türkiye’deki dolar milyarderlerinin serveti 2020 yılında 127 milyar TL arttı. Bu, dolar bazında yüzde 39’luk bir artış demek. Pandemiden bu yana 177 bin işçi Kod-29’la işten çıkarıldı demiştik: Emekçilerden çalınan bu servet de yansımasını burjuvaların katında bulmuş olacak ki, 2020 senesinde Türkiye’deki dolar milyarderi sayısı 23’ten 26’ya çıkmış.

2020 yılında Türkiye’deki milyarderlerin 38,3 milyar dolar olan mal varlığı, yoksulların ölümcül virüslere terk edildiği ve ücretleri ile işlerine saldırıldığı pandemi boyunca 127 milyar TL’lik bir artış sergilemiş. Bu 26 milyarderin toplam mal varlıkları 53,2 milyar dolar ediyor; dolayısıyla tahmin edilebileceği üzere, bu haksız kazancın kamulaştırılması durumunda Türkiye’de herkese pandeminin sonuna dek yetebilecek sayıda maske dağıtılabilir, yeni hastaneler açılıp yeni yataklar alınabilir, aşı edinilip bütün nüfusa bağışıklık kazandırılabilinir ve hatta herkese yetecek sayıda soluma cihazı bile satın alınabilir. Ancak bu kadar da değil; bu haksız ve virüse yenik düşen işçilerin vücutları üzerinde yükselen servetin kamulaştırılması durumunda işçilere insanca yaşamaya müsait bir ücret ve bugün saldırı altında olan bütün sosyal ve ekonomik haklarının tamamı tanınabilir.

Dolayısıyla hükümet kaynak yok derken yalan söylüyor: Kaynak var. Hem de bu kaynak, hükümetin kendi eliyle palazlandırdığı pandemi burjuvazisinin kanlı servetinin ta kendisi. Şimdi neden, Erdoğan’ın geçen sene koronavirüs zirvesinde ekonomik tedbirleri açıklarken Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun bulunduğu tarafa bakarak “Neşen yerinde” dediğini anlıyor muyuz?

Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değil: Küresel çapta milyarderlerin servetinin yüzde 60 oranında büyüdüğü, yani 8 trilyon dolardan 13,1 trilyon dolara çıktığı görülüyor. Forbes’un bu konudaki yorumu ilginç: “Covid-19 korkunç acılar, ekonomik sıkıntılar, jeopolitik gerilimler getirdi – bir de aynı zamanda insanlık tarihinde görülmüş en büyük zenginlik artışını.” Finans dünyasının bu dergisi şu konuda haklı: Dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir milyarder artışı yaşandı pandemide; veriler gösteriyor ki milyonlarca işçi ölüme sürüklenirken, her 17 saatte bir kişi milyarder olmuş. 3 milyon insan hayatını kaybederken, milyarderlerin sayısı 660’tan 2775’e çıkmış. Şu notu düşmek şart: Bugünkü ekonomik üretim ilişkileri altında bir kişinin dolar milyarderi olacak derecede sermaye birikimi sağlamış olması demek, milyonlarca işçinin virüse terk edilmesi, işinden olması ve/veya alım gücünü yitirmesi demek. Zira biri olmadan (işçi yoksullaşmadan), diğer olamaz (patron zenginleşemez).

Pandeminin birinci senesinin bir bilançosunu çıkarırken bir yandan açlığa, sefalete, işsizliğe, yokluğa ve ölüme sürüklenmiş yüz milyonlarca insandan, diğer yandan da ölümler bir piramit gibi yükselirken servetine servet eklemiş olan yerel ve küresel oligarşiden bahsediyoruz. Bu eşitsiz tablonun sorumlusu Türk ve dünya kapitalizmidir. Bu oligarşi dünyanın hiçbir köşesinde pandemiye ve onun ekonomik etkilerine karşı gerekli önlemleri almayı uygun görmedi.

Bugün belki de tarihte daha önce hiç olmadığı kadar, ölümlerden ve hak gasplarından nemalanan, yoksulların adeta bir soykırımdan geçirilmesinden sermaye biriktiren bu finans aristokrasisinin, dünyaya yapışmış bir parazit olduğu anlaşılıyor. Servetin bu ölümcül temerküzü, sadece dünya nüfusunun ezici bir çoğunluğunu değil ama dünyanın kendisini dahi tehlikeli bir yola sokuyor. Finans baronları pandemi yayıldıkça ve insanlar öldükçe zenginleşiyor. Bu yüzden bu asalak sınıfın iktidarından edilip zenginliğine el konması yalnızca sosyal eşitliğin tesis edilmesi için değil, aynı zamanda milyonlarca insanın hayatının kurtarılması için de şart. Bizi Türkiye’de bekleyen görev de budur.

Çip kriziyle karşı karşıyayız

0

Hepimiz için baharın müjdesi olan zamanlardan geçiyoruz, havalar ısınmaya başladı ve günler hemen bitmiyor. İstanbul ve çevresi her ne kadar yeni yıla barajlardaki su kriziyle başlasa da son aylardaki yağışlar bizi bir süreliğine daha kurtarmışa benziyor. Fakat sadece ülkemizle sınırlı olmayan ve önceki yazılarımızda da bahsettiğimiz küresel iklim krizi aslında önemli bir üretim krizine sebep oldu, o da “çip krizi”. Çip üretiminin düşmesi ve artan talep yüzünden Türkiye’de de fabrikası bulunan başta araba şirketleri üretimine ara verirken, çoğu teknolojik ürün, telefon veya bilgisayar ya temin edilemiyor ya da lansmanları ertelendi. Gelin bu olayın iç yüzüne beraber bakalım.

Çip nedir ve neden bu kadar önemli?

Gündelik kullanımında bilgisayarın beyni denilen çipe, birbiri içine geçmiş katmanlı entegre devreler bütünü diyebiliriz. Bu sayede basit hesap makinesi işlemlerinden karmaşık evren hesaplarına kadar her şeyi yapabiliyoruz. Her çip aslında farklı ihtiyaçlar için tasarlansa da karmaşık yapısı ve ileri teknoloji içeren üretim süreçlerinden dolayı dünyada sayılı tesis bunu üretebilmekte. Herhalde ilk aklımıza gelen, Silikon Vadisi gibi ikonik bir teknoloji geliştirme bölgesine sahip Amerika Birleşik Devletleri’nin bu çip üretim tesisine sahip olduğu ama ne yazık ki öyle değil. Dünyadaki çoğu çip tahmin etmeyeceğiniz şekilde Tayvan’daki TMSC (Taiwan Semiconductor Manufacturing Company) fabrikasında üretilmekte. Peki TMSC ve bölgedeki birçok ufak şirket tarafından arz-talep dengesi doğrultusunda karşılanan çip ihtiyacı neden şimdi darboğaza girdi? Bunun iki nedeni var.

  1. Tayvan’daki kuraklık

Hani demiştik ya İstanbul bu sene kuraklığın kıyısından döndü diye, Tayvan maalesef bununla direkt yüzleşmek ve mücadele etmek zorunda. Normal şartlarda Tayvan’da senede dörde yakın tayfun gerçekleşirken, 2020 yılında hiç gerçekleşmemiş. Bu yüzden de son 56 yılın en kurak yılıyla karşı karşıya. Suyun ise çip üreten fabrikalar için önemi ayrı. Çünkü çip üretiminde ortamın tozdan arındırılması ve “0” kirlilik çok önemli, hatta olmazsa olmazı. Bu yüzden sadece TMSC şirketi günde 156 ton su tüketmekte ve şimdiden tankerlere su almaya başlamış durumda. Diğer açıdan tahmin edeceğiniz gibi TMSC ve tedarik zincirindeki diğer fabrikaların çip üretiminde ciddi miktarda elektrik enerjisine ihtiyacı var. Kuraklık nedeniyle bu da sıkıntıda gözüküyor.

2. Serbest piyasa daha çok kâr ister

Şu an çip üretim piyasasında yüksek kâr getiren iki teknoloji var: biri daha küçük transistörlere sahip CPU’lar yaparak laptop ve cep telefonu gibi işlem gücü gereksinimi fazla olan cihazlara daha düşük enerjiyle bunu sağlayabilmek, diğeri de grafik işlemcilerine yönelik çip setler geliştirmek, çünkü bu çip setler modifiye edilerek çoğu Bitcoin madenciliğinde kullanılmakta. Bu iki nedenden dolayı da çip üreticisi firmalar, başta TMSC olmak üzere bunlara odaklanmış durumda. Bu yüzden araba sektöründeki üretim durma noktasına geldi, çünkü birim başına çip maliyetini kısmak isteyen araba üreticisi şirketler bu durumla rekabet edemiyor. Ford veya VW’nin yaşadığı bu sorunu, ne yazık ki, medikal veya başka teknolojik sektörlerde de yaşayacağız.

Peki ne yapmalı?

Çip artık insanlık için vazgeçilmez bir teknoloji, bu yüzden tasarımından üretimine kadar değiştirilmesi gereken birçok noktası var. Bunlardan ilki, çip ile ilgili patentlerin iptal edilmesi gerekliliği. Çünkü bunlar sadece üreticilerin ve onların sermayedarlarının çıkarını koruyor. Diğeri de her devletin kendi çip üretim tesislerini ivedilikle hayata geçirmesi ve çiplerin ihtiyaçlara göre yeniden tasarlanmaları gerekliliği. Nasıl Covid-19 patlamadan önce öncülleri SARS veya MERS hastalıklarıyla bizlere kendini göstermişse, bir benzerini çip sektörü için de yaşamaktayız. Tekrarlanmaması ise iktidar ve devletlerin elinde.

Evden çalışma: “Ev işleri, çocuk bakımı ve ücretli işimiz arasındaki sınırlar ortadan kalktı”

0

Merhaba, ben pandemi sürecinde evden çalışmaya geçen bir ofis çalışanıyım. Bir kadın emekçi olarak yaşadıklarımdan yola çıkarak, pandemi sürecinin etkilerine ilişkin görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını yaşamlarımızı hâlâ tehdit ediyor. Geçen sürede bunun ağırlığını en çok biz kadınlar hissettik. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği koşullarında pandeminin ağır yükü sırtımıza yüklendi. Salgınla mücadele için yeterli koşulların yaratılmamasından kaynaklı bazı sektörlerde çalışma düzenlerinde değişikliklere gidildi. Uzaktan çalışabilme imkânı olan sektörler evden çalışmaya geçti. Benim çalıştığım işyeri birkaç ay hariç 2020’nin büyük bir kısmını evden çalışmayla geçirdi ve hâlâ evden çalışmaya devam ediyoruz. Evden çalışacağımızın duyurusu yapıldığı an açıkçası hepimiz sevinmiştik. Çünkü en azından kendimizi salgından koruyabileceğimizi düşündük. Evet, kendimizi salgından korumuştuk fakat evden çalışmanın bizim için daha fazla risk taşıdığını yaşayarak öğrenmiş olduk.

Bu yeni çalışma düzeni hakkında en ufak bir düşüncemiz yoktu. İşyerinden sadece masaüstü bilgisayarlarımızı alıp eve geçtik. Evlerin ofis ortamına dönüştürülmesinin maddi yükü bizler tarafından karşılandı. Yol, yemek haklarımız nasıl olsa evdesiniz denerek gasp edilmiş oldu. Peki, artan gıda ve fatura masrafları ne olacaktı? Bunun cevabını vermediler ya da vermekten kaçtılar. Aynı gemideyiz denerek tüm sorumluluk biz işçilerin sırtına yüklendi. Zaten ağır olan yaşam koşulları bu çalışma düzeni içinde iyice ağırlaşmış oldu. Bunlara, artan ev içi emek yükü de eklenince iyice içinden çıkılmaz bir duruma geldi. Ev işleri, çocuk bakımı ve ücretli işinizin sınırları ortadan kalkmış oldu. Her şey iç içe geçti ve bu kadar sorumluluğun arasında sosyal hayata ayırabilecek bir vakit de kalmadı.

Evler resmen bizler için birer hapishane haline geldi. İlk önce çalışma saatlerimiz uzadı. Bitmek bilmeyen raporlar, hafta sonları bile erişilebilir olmak, hayatımızın 24 saatinin iş ve ev yükü arasında sıkışıp kalması demekti. İş hayatının evlere taşınması psikolojik olarak bizi olumsuz yönde etkiledi. Kendimizi bir anda çıkmazın içinde bulduk. Molalarımız kendimizi dinlendirme saati olmaktan çıktı; ev işlerini yapma, çocukların ihtiyaçlarını karşılama zamanlarına dönüştü. Ev işlerine ayırdığımız zamanı, dinlenme sürelerimizden kullanmaya başladık ve kendimize ayıracağımız bir zaman dilimi neredeyse kalmadı. Ayrıca kadınlar, artan kadın işsizliğini de görerek, işlerini kaybetme korkusuyla daha çok iş yükünün altına girdiler ve tükenmişlik sendromları gösteriyorlar.

Bu sorunların çoğunu hepimiz biliyor ve yaşıyoruz. Uzun uzadıya yazılacak daha birçok şey var biliyorum ve elbette sorunları konuşmak çok önemli; fakat geldiğimiz noktada çözümleri düşünmek ve buradan taleplerimizi duyurabilmek daha da kıymetli geliyor bana. Evden çalışma koşullarının tüm çalışanların, özellikle de kadın çalışanların haklarının gözetilerek yeniden düzenlenmesini talep etmemiz gerekiyor. Ev işlerinin ve çocuk bakımının sadece kadınların sorumluluğu olarak görülmemesini, tüm aile bireyleri arasında eşit biçimde sorumluluk alınarak paylaştırılmasını ve hatta bu hizmetlerin toplumsallaştırılması için düzenlemeler yapılmasını talep etmeliyiz. Yaşam alanlarımız ortaksa sorumluluklarımız da ortak olmalı.

Worker’s manifesto: A plan for united struggle plan, a mass May 1st!

0

We have been emphasizing for some time that the class character as well as the monstrous and rotten state of the one-man regime has become much clearer before the eyes of the widest segments of the society during the pandemic period. This evaluation was clearly expressed by the most authorized name of the system too. After his cabinet meeting on March 29, Erdogan stated that “we saw the accomplishments that the Presidential Government System brought to our country” during the pandemic process and praised the virtues of “the rapid decision-making and effective implementation mechanisms.” Indeed, the pandemic process served as a litmus test in the fields of public health, economic management and democratic rights.

In the same speech, Erdogan announced the new pandemic measures of the Palace and, by doing so, presented new examples of the regime’s capabilities and rapid decision-making methods. He declared that the “gradual normalization” process that started on March 1st has been reversed again and announced a return to full weekend lockdowns and limiting restaurant services to take-outs and deliveries. However, none of these new zigzags and circular loops of the Palace are surprising for any of us. The essence of the issue was, again, clearly expressed in Erdogan’s speech: “In this process (…) the wheels of the factories never stopped.” So, measures that would allow the bosses to maintain their profits and the government to refrain from providing social aid will continue to be implemented “consistently.” In other words, we will keep on trying to catch the flies rather than draining the swamp.

The palace is well aware of how to tackle the pandemic. The Health Minister Koca, in his response to the question asking about his opinion on the “jampacked” AKP congresses, reminded all of us that the virus was transmitted “through close contact, and in enclosed and crowded environments” — the exact features that defined AKP congresses and workplaces! Therefore, they are fully aware of the fact that it is necessary to enforce a complete lockdown, to stop the wheels in the workplaces for a while, to hurt the bosses in the process, and to have the government provide social assistance to the workers during this period in order to effectively combat the pandemic. Because the Palace regime wants to avoid doing exactly these, it continues to burry its head in the sand “with fast and effective practices”.

Yet, the consequences of the Palace’s choices are quite heavy. While hundreds of people die every day because of the pandemic, millions of others who have lost their basic income to live, are pushed into the depths of an uncertain misery. What’s more, the Palace is taking new decisions that will deepen this misery. As the already problematic short-term work allowance policy was terminated, unpaid leaves, resignations with no compensation or lay-offs due to Code-29 are being pointed out as alternatives. While this is happening, promises of economic aid that are made to the small business owners including millions of people who are left to their fate can hardly be described as even charity.

The one-man regime literally failed in the management of the pandemic, and its only “virtue” in other areas seems to be its ability to make a 180-degree turns “quickly and effectively.” The cost of the policies regarding economic management, interests and inflation, and the functioning of the Central Bank reaching up to hundreds of billions of dollars will be charged to working people. Discourses of “diplomacy, dialogue, and reconciliation” have replaced the arrogancy and the adventurous attempts and efforts in foreign policy. The very first outcomes of the human rights action plan were the initiation of a closure case against the HDP, the removal of Gergerlioğlu’s parliamentary membership and the withdrawal from the Istanbul Convention. The “quick and effective decisions” of the Palace consist of more pressure and deepening misery and this fact is slowly becoming the common opinion of millions of workers, from the shopkeepers who protested in Konya to the autoworkers fighting for their right to unionize in Balıkesir.

The main question in the minds of millions of workers and oppressed who share this view is the same: How to get rid of the Palace regime? The Nation Alliance, with its ever-lasting hope that the Regime will rot on its own, allowing them to take over the power in the first upcoming elections, does not go beyond kindly expressing its criticisms against the attacks of the Palace. The majority of labor organizations and the socialist movement, which can be the real engine of change, persistently avoid taking the scene as an independent and united option. The gravity of the process we are going through and the approaching May 1st must be used as an opportunity to reverse this process. We must start acting with a united action plan against the increasing pressures and deepening misery, and prepare to make May 1st a united, massive day of struggle against the Palace’s attempts to ban its public celebration. In the face of destruction manifestos of the People’s Alliance, the liberation manifesto of the working people crystallizes as a united struggle plan and a mass May Day.

İşçiler, baskı ve gasplar karşısında mücadeleyi işaret ediyor!

0

Pandemide bir yılı geride bıraktık. Bu süreçte hükümetin uyguladığı politikalar ve hükümetten güç alan patronlar işçi sınıfı için bir yıkım yarattı. İSİG’in Salgının Birinci Yılı Raporu’na göre; en az 861 işçi koronavirüs nedeni ile hayatını kaybetti. CHP’nin yayınladığı 1. Yılında Pandemi Raporu’nda ise gelir kaybına uğrayan işçi ve emekçi sayısının 7,2 milyonu bulduğuna işaret ediliyor.

DİSK-AR’ın raporuna göre son bir yılda kadın işgücü yüzde 8,2 azaldı ve geniş tanımlı kadın işsizliğinin oranı yüzde 37,7’e çıktı. Geniş tanımlı işsizlik sayısı ise TÜİK verilerine göre yüzde 29,1’e yükseldi. Tüm bu süreçlerin yanına iş güvenliği önlemleri alınmadığı için binlerce işçi ve emekçi iş kazası geçirdi ve iş cinayetine kurban gitti.

Hükümet ve patronların yarattığı bu ağır çalışma ve güvencesizlik koşullarına karşı işçiler ve emekçiler birçok işyerinde sendikalaşarak mücadele ediyorlar. Ancak patronlar, işçileri Kod-29’la işten atarak ya da ücretsiz izne yollayarak bu mücadeleleri engellemeye çalışıyor ve onları sefalet koşullarına mahkûm ediyorlar.

Kod-29 ve ücretsiz izin dayatmaları sürüyor

Çorlu Bel Karper, PTT, Migros Depo, Bolu Tüv-Türk, Bursa A-Plas, Antep Güven Boya ve Yasin Kaplan Halı, Kocaeli Amanda Foods, Lüleburgaz Ak Nişasta, Uşak Kaynak İplik, Ankara EuroPower, Turan Plastik gibi işyerleri sendikalaşma mücadelesi sonrası Kod-29 ve ücretsiz izin dayatmasını yaşayan işyerlerinden birkaçı.

Patronlar, sendikalaşan işyerlerinde de işçi ve emekçilerin hakkını vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Kocaeli Baldur Süspansiyon ve Cem Bialetti fabrikalarında anlaşma sağlanamaması sonrası Birleşik Metal-İş’e bağlı işçiler greve çıktılar. Cem Bialetti’de grev 19. gününde yüzde 18 zamda anlaşma sağlanarak sonlandırıldı; Baldur’da ise 100. günü aşan grev devam ediyor.

Düşük ve ödenmeyen ücretler

İşyerlerinde yaşanan bir diğer sorun, düşük ve ödenmeyen ücretler. Diyarbakır Suriçi’nde ve Beşiktaş’ta bir okul inşaatında çalışan inşaat işçileri ödenmeyen ücretleri sonrası iş bırakarak eylem yaptılar. Kuşadası Belediyesi temizlik işçileri de ücretlerde yaşanan gecikme sonrası kontak kapatarak eylem yaptılar. Bayrampaşa Belediyesi’nde ise işçiler, dayatılan sefalet sözleşmesi sonrası eylem gerçekleştirdiler. Eylem sonrası sendika temsilcisi Kod-29 ile işten çıkarıldı. Bakırköy Belediyesi’nde işçiler, sendika ile masaya oturulması, TİS yapılması ve Kod-29 ile işten atılan işçilerin işe geri alınması için eylemlilik halindeler.

İstifa yasağı hâlâ devam eden ve zor şartlarda çalışan sağlık çalışanları da ücretlere el konulmasına ve sefalet ücretlerine karşı eylem gerçekleştirdiler. Çapa Tıp Fakültesi’nde el konulan ek ödemelere karşı basın açıklaması düzenlendi. İzmir Çiğli Hastanesi’nde ise sağlık çalışanları ek ödemeler için alkışlı protesto gerçekleştirdiler. Manisa’da da sağlık çalışanları eylem yaparak taleplerini bir kez daha dile getirdiler. Erciyes Üniversitesi sağlık çalışanları, kendilerine yapılan 15 TL’lik zam teklifine karşı basın açıklaması gerçekleştirerek bu teklifi kabul etmeyeceklerini belirttiler.

Pandemi ile birlikte iş yükü daha da artan A101 çalışanları ise “Kölelik Düzenine Son” eylemi gerçekleştirerek 8 saat iş günü talebini dile getirdiler. CTS Tekstil işçileri ise patronlar arasında yaşanan anlaşmazlık sonrası haklarını alamadıkları için direnişe geçmiş durumda.

Bu eylem ve mücadelelerin birçoğu son bir ayda yaşandı. Hükümetin işçi ve emekçileri göz ardı eden ve onları sefalete ve ölüme mahkûm eden politikaları devam ettikçe birçok işyeri ve fabrikada da yaşanmaya devam edecek. Bu şartlardan kurtuluşu ise ne patronların vicdanına ne hükümetin insafına bırakabiliriz. Bir ay gibi kısa bir sürede yaşananlar bile çözümün yolunu işaret ediyor: İşçi ve emekçilerin mücadelesi ve bu mücadeleyi ortak taleplerimiz etrafında birleştirmek!

Yurtiçi Kargo’ya açtığı işe iade davasını kazanan Veysel Dönmez: “Sendika düşmanlığı tescillendi”

0

Yurtiçi Kargo firmasında çalışırken sendikaya üye olması gerekçesiyle işten atılan Veysel Dönmez’in açtığı sendikal tazminat davasında, aynı gerekçe ile işten atılan işçiler için emsal niteliğinde bir karar çıktı. Mahkeme, sendika üyeliği gerekçesiyle işten atılan işçiye bir yıllık brüt ücret tutarında sendikal tazminat ödeme kararı verdi. Biz de Gazete Nisan olarak Veysel Dönmez ile emsal niteliğindeki bu kararı, sürecin kendisini ve diğer işçiler için önemini konuştuğumuz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Gazete Nisan: Veysel, Yurtiçi Kargo’da çalışırken sendikalı olduğunuz için işten çıkarıldınız. Öncelikle bize çalışma koşullarından bahseder misin?

Veysel: Merhaba Gazete Nisan. Yaklaşık iki sene Yurtiçi Kargo’nun Boğaziçi aktarma merkezinde çalıştım. Sabah 05:30’da işbaşı yapıyorduk; işin yoğunluğuna göre paydos zamanımız uzayabiliyordu. İşimiz kargo yükleyip boşaltmaktı. Asgari ücret alıyorduk. Aktarma merkezinde 200’e yakın işçi çalışıyor; Avrupa yakasının bir bölümüne ve Boğaz hattındaki şubelere bütün kargolar buradan gidiyordu. Alışveriş sitelerinin indirimli günlerinde ve özel günlerde işimiz iki, üç katına çıkabiliyordu fakat ücretimizde hiçbir değişiklik olmuyordu. Bunun yanı sıra şef ve müdürlerin tempolu çalışmamız için sürekli yaptıkları baskı da vardı. Kargoların şubelere yetişmesi gereken bir süre var ve o süre içinde kargoları şubelere teslim etmek için hızlı çalışmak gerekiyor. Çalıştığım firmada sendika olmadığı için itiraz eden işçiler rahatlıkla işten çıkarılıp yerlerine yeni işçiler alınıyordu. Bu yüzden sirkülasyon çok oluyordu. Kısaca belirtmem gerekirse esnek ve güvencesiz bir çalışma ortamımız vardı.

GN: Peki sendikal örgütlenme deneyiminiz nasıl oldu?

V: Ben çalışmaya başladığımda işin zorluğunu ve çevremdeki işçi arkadaşların hoşnutsuzluğunu hemen fark ettim. Herkes şikâyet ediyordu, ama kime, nasıl güvenilmesi gerektiği büyük bir muammaydı. İlk önce en yakın çevremdeki arkadaşlarla bu şikâyet durumunu daha sistemli tartışmalara çektik. Hemen yanı başımızda Aras Kargo’nun aktarma merkezi vardı. Orası sendikalıydı; bizim çalıştığımız yerde ise sendika yoktu. Aynı iş kolunda aynı işi yaptığımız Aras Kargo işçilerinin çalışma koşullarının ve ücretlerinin bizden iyi olması bile sendikanın önemini kavramaya yetiyordu.

Üç dört arkadaş sektörde toplu iş sözleşmesi yapabilen tek sendika olan Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası (TÜMTİS) ile bir görüşme yaptık. Sendikanın Yurtiçi Kargo’da örgütlenmek istediğini gördük; bunun üzerine üyeliklerimiz yapıldı. Bu üç dört kişinin dışında yavaş yavaş diğer arkadaşlara da sendikayı anlatıp üyelikler yapmaya başladık. Fakat bir gün çalışırken müdür yardımcısı beni odasına çağırdı ve sistemde sendikalı olduğumun göründüğünü, e-devlet sayfamdan üyeliğim olup olmadığına bakmak istediklerini söyledi. Tabii ben e-devlete bakmanın suç olduğunu hatırlatınca kıdem ve ihbar tazminatımı vererek çıkışımı yaptılar. Benim çıkışımdan sonra bana yapılan haksızlığa karşı daha önce sendikalı olmayan arkadaşlar da birer birer sendikaya üye olmaya başladılar. Benden 4-5 ay sonra işyerinde bu işin başını çeken arkadaşları da kademeli olarak işten çıkarmaya başladılar ve bugün Boğaziçi aktarma merkezinde 15, Türkiye genelinde 60 işçi sendikalı olmak istediğimiz için işten çıkarılmış olduk.

GN: Patronların en çok korktuğu şey aslında işçilerin bir araya gelip kendi sorunlarını tartışmalarıdır. Siz de bunun adımını atmış ve sendikaya üye olmuşsunuz. Sendikanın bu süreçteki tutumu nasıldı?

V: Yurtiçi Kargo sektörün en büyük firması. 18 bine yakın çalışanı var. Buradaki sendikal örgütlenme uzun ve meşakkatli bir süreç olacaktır. 15 işçi sendikal nedenle işten atıldık fakat çalışma devam edecektir. Sendika, işten çıkartılan arkadaşlar adına tek tek sendikal tazminat ve işe iade istemli davalar açarak hukuki anlamda önemli bir yardımda bulunmuş oldu. Fakat pandemi sürecinde işinden olan 15 işçi büyük bir ekonomik sıkıntı yaşadı. Hemen iş bulmakta da zorluk çektik; çeşitli günübirlik işlere giden arkadaşlar oldu. Sendika bu süreçte işten çıkarılan arkadaşları kendi örgütlü olduğu işyerlerinde istihdam edebileceğini söyledi, ancak bir yıla yakın bir süre geçmek üzere ve sendikanın örgütlü olduğu herhangi bir işyerinde çalışan bir arkadaşımız yok maalesef.

Sendika işçilerin yasalarca tanınmış en önemli mücadele aracıdır. Sendikalaşma oranının çok düşük olduğu bu zamanlarda sendikalaşmak ve işyerinde toplu iş sözleşmesi imzalayabilmek işçi sınıfı için büyük bir kazanımdır. Fakat mevcut sendikal düzende işçinin iradesinin tam anlamıyla yansıtılmadığını, sendika bürokrasisinin işçinin sözüne baskın çıktığını görüyoruz. İşyerlerimizi sendikalaştırmak için ne kadar mücadele ediyorsak, sendikalarda işçilerin iradesinin yansıması olan işçi demokrasisi için de mücadele etmemiz gerektiğini görüyoruz.

GN: Açılan davalar ne durumda ve son olarak ne eklemek istersin?

V: Arkadaşlar arasında sendikal nedenle ilk işten çıkarılan ben olduğum için ilk dava benimdi. İşe iade ve sendikal tazminat kararıyla sonuçlandı. Diğer arkadaşların davaları da devam ediyor. Benim davamın diğer davalara emsal olmasını bekliyoruz. Sendikal düşmanlığın hukuk nezdinde tescil edilmiş olması bizim için önemli bir kazanım oldu. Bizim talebimiz işe iade edilmek ve kaldığımız yerden sendikal mücadelemize devam etmek, fakat işe iade kararına rağmen işe alınmamamız durumunda patrona karşı bir yaptırım olmuyor. Hukuki olarak kazanmak tek başına işe iademizi sağlamıyor maalesef ki. İşe iade için Cargill işçileri gibi fiili bir mücadele yürütmek gerekiyor. Sendikalı oldukları için işten çıkarılan ve mahkemede işe iade ve sendikal tazminat kazanan Cargill işçilerinin mahkemenin işe iade kararını uygulatmak için Cargill yönetimine karşı başlatmış oldukları direnişin sendikalaşmak adına güzel bir örnek olduğunu söyleyebilirim.

Gazete Nisan adına teşekkür ederiz.

Sendika içi demokrasi: Nasıl?

0

Geçen ayki yazımızda sınıf mücadeleci sendikal programın içermesi gereken temel ilkeler konusunda konuşmaya devam etmeye söz vermiştik. Kaldığımız yerden devam edelim.

Sendikaları yozlaşmış bürokratlardan arındırmaya yönelik her mücadele, sendikayı hem iç yapısı hem de dışa dönük politikaları açısından değerlendirip dönüştürmek durumunda.

İç yapısı derken esas olarak sendikanın tüzüğünü kastediyoruz. Elbette, bizzat kendi tüzüğünü çiğneyen sendikalar ve sendikacılar var, ama öncelikli olarak tüzüğün işçi demokrasisine uygun olmasını sağlamamız gerekiyor.

Her şeyden önce profesyonel sendika yöneticilerinin olağanüstü ayrıcalıklarının tırpanlanması gerekiyor. Örneğin, yöneticilerin o işkolunda imzaladıkları sözleşmelerle elde edilen en yüksek işçi ücretinden daha yüksek maaş almaları engellenmeli.

Bu bağlamda üyelerin aidatlarıyla yaşayan sendikaların harcamaları üzerinde de işçilerin denetimi kurularak şeffaflık sağlanmalı. Yani sendikanın hesap defterleri açık olmalı ve her an üyeler tarafından kontrol edilebilmeli.

Ayrıca yöneticiler sendikanın sağladığı olanaklardan (araç, yolluk harcamaları vb.) ancak sendikal faaliyetler amacıyla yararlanabilmeli. Her düzeydeki yöneticiler başında bulunacakları birime (şube, bölge, merkez) üye tüm işçilerin oylarıyla seçilmeli ve tabii gene işçilerin oylarıyla, yönetim döneminin bitmesi beklenmeden de görevden alınabilmeli.

Özellikle son dönemlerde iyice açığa çıkan bir olumsuzluk da, yöneticilerin üyelerin onayını almadan toplu sözleşme imzalamaları. Bunun kesinlikle önüne geçilmeli ve her TİS ancak ilgili işçilerin oyuna sunulduktan sonra imzalanmalı ya da uyuşmazlığa gidilmeli. Kaldı ki TİS görüşmeleri de işçilerin izlemesine açık olarak yapılmalı. İşyeri temsilcilerinin görüşmelerine katılma zorunluluğunun yanı sıra, bugünkü teknolojiden yararlanılarak bütün işçilerin görüşmeleri canlı olarak izlemeleri olanaklı kılınmalı.

Bürokrat yöneticilerin en önemli özelliklerinden birisi de, sendikal faaliyetleri kendi siyasi ve ideolojik görüşleri çerçevesinde sürdürmek, diğer görüşlere ise imkân tanımamak, hatta kendisine muhalif olanları işten attırmaya kadar varan tedbirlere başvurmalarıdır. Bunun mutlaka önlenmesi ve sendikanın içinde tam bir demokrasinin yaşatılması gerekir. Örneğin, üyeler istedikleri zaman sendika lokallerinde toplantılar düzenleyebilmeli ve sendikanın yayınlarında serbestçe yazılar yazabilmeli. Doğrudan patron yanlısı olanların dışında, sendika her türlü görüşe ve tartışmaya açık olmalı.

Sendikalarda işçi demokrasisini yaratacak özelliklerden birisi de yetkili taban örgütlenmelerinin yaratılmasıdır. Bu amaçla işyerlerinde temsilcilerin yanı sıra, üye sayısına bağlı olarak işçiler tarafından seçilecek işyeri konseyleridir. Bu konseyler sadece temsilcilere yardımcı olmak ve onları denetlemek için değil, sendikayı kontrol etmek ve işyerindeki tüm işçilerin birliğini ve taleplerini sağlamak için de gereklidir.

Ayrıca her sendika biriminde, örneğin şube ve bilge düzeyinde belirli zaman aralıklarıyla veya bizzat işçilerin talebiyle tüm işyerleri konseyleri toplantıları düzenlenerek sendikal sorunların yanı sıra işçi sınıfının genel politik ve sosyal sorunları ve talepleri tartışılmalı ve mücadele yolları çizilmeli. Zira bu konular birkaç sendika yöneticisinin, hele hele sendika bürokratlarının bireysel kararına bırakılamayacak kadar önemlidir.

Bu bağlamda, DİSK’in 1980 öncesinde uyguladığı ve konfederasyona bağlı tüm işyeri temsilcilerinin toplandığı “Temsilciler Meclisi” geleneğinin de yeniden hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunlar, sendika içi demokrasinin inşasına yönelik bazı önlemler. Bir sonraki yazımızda da sendikaların patronlar sınıfı ve hükümetler karşısında izlemesi gereken politikalara ilişkin sohbet edeceğiz.

Bir dışa bağımlının yayılmacı maceraları

0

“Şaka yapıyorsun herhalde. Böyle bir şey arkadaşlar söz konusu değil. Bizim gündemimizde böyle bir şey asla söz konusu değil. Böyle bir şeyin olabilmesi için çok ciddi bir defa olumlu istikamette adımların atılabilmesi lazım.” Mart, 2015

“Gönlümüz ister ki Mısır ile olan bu süreci çok daha güçlü bir şekilde devam ettirelim.” Mart, 2021

Şahsım İktidarı

Başlarken belirtelim, Tek Adam’ın Mısır ile ilişkiler bağlamında yukarıda alıntıladığımız, arasında altı yıl bulunan iki yaklaşımı süresince “çok ciddi olumlu istikamette adımlar” atılmadı. Aksine, mevzu bahis Türkiye olduğunda, bu sürece daha ziyade Tek Adam rejiminin dış politika alanında tam anlamıyla istediğini elde edemediği, olumsuz sonuçlanan girişimleri damgasını vurdu. Bugün dış politikada, Mısır ve başka örnekler üzerinden de gündeme gelen/gelmesi muhtemel 180 derecelik dönüşlerin temel nedenini de bu sıkışmışlıkta aramak gerekiyor.

Rabiadan maceraya

Erdoğan iktidarının dışarıdaki yayılmacı emellerinde iştahını kabartan, 2010 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da başlayan devrimci süreç olmuştu. Bu periyoda, bölgede Müslüman Kardeşler’in desteklenmesi üzerinden kendi politik, ekonomik etki alanını genişletme arzusuyla müdahil olan Türkiye, nedenleri çok daha detaylı bir yazının konusu olsa da, bunda başarısız olmuştu. Doğal sonuç ise, Mısır dahil olmak üzere Sünni kuşaktaki neredeyse tüm ülkelerle (Katar hariç) diplomatik ve ticari alanda gerilimlerin artması, “komşularla sıfır sorun” politikasından “değerli yalnızlığa” geçiş olmuştu.

Yalnızlaştıkça daha saldırgan bir çizgi benimseme gayreti güden hükümet; ABD, AB, Rusya ve diğer bölge ülkeleri arasındaki çatlaklara da oynayarak, içeride kurduğu “beka söylemi” üzerinden, oligarşik kesimlerin pazar arayışlarına cevap üretebilmek için dışarıda da maceracı bir politika izlemeye soyundu. Libya, Doğu Akdeniz, S-400 girişimleri de bu temele oturdu.

İzlenen bu saldırgan hattın Tek Adam rejimi için temel kazanımı bölge siyasetinde “sözüne kulak kabartılması” olurken bedeli çok daha ağır oldu. Maceracı politikanın faturası dışa bağımlı ekonominin bağımlılığını artırdı. Ekonomik alanda en temel ortaklar AB ve ABD ile ilişkilerin gerilmesini doğurdu. Kırılgan ekonomisine soluk aldıran, Körfez ülkelerinden sıcak para girişini engelledi.

Ricat zamanı

Son dönemde dış politikadaki 180 derecelik dönüşlerle gündeme gelen ricat meselesinin oturduğu iki düzlem bulunmakta. İlki, bir önceki yazımızda da belirttiğimiz üzere, ABD’de Biden’ın iktidara gelişi ve emperyalizmin politikasındaki taktiksel dönüşüm ihtimaline adapte olma çabası. Emperyalizm müzakerelere öncelik tanıyan “havuç-sopa” politikasına geçişte, bölgedeki ortaklarından – Türkiye dahil – daha az saldırganlık, daha fazla diplomasi beklentisi içerisinde.

Bununla bağlantılı ikinci etmen ise, Saray rejiminin dış politikadaki sıkışmışlığına ekonomik daralmasının da eklemlenmesiyle yeni bir manevra arayışı içerisine girmiş oluşu.

Düşman diktatör Sisi ile Tek Adam Erdoğan arasında son bir aydır açıktan cereyan eden yumuşama girişimlerinin nedeni de bu. Libya ve Doğu Akdeniz üzerinden karşılıklı verilen tavizlerle başlayan sürecin nasıl ilerleyeceği izlenmeye muhtaç. Mısır, özellikle Libya üzerinden etki alanını elinde tutmayı amaçlarken, Saray rejimi Mısır üzerinden Körfez ülkeleri ile de kurabileceği “diplomasi” üzerinden ekonomide ve dış politikada kendisine alan açma niyetinde.

Ancak, akılda tutmak gereken temel mesele, her 180 derecelik dönüşün yeni bir maliyetinin oluşu ve her maliyetin Türkiye gibi dışa bağımlı bir ülkeyi ekonomik ve politik anlamda daha da bağımlı hale getirdiği.

Çözümden konuşmanın vakti!

0

Yalan, inkâr, baskı… Bunların, Tek Adam rejiminin artık olağan yönetim araçları olduğuna uzun süredir değiniyoruz.

Gerçekler ömrünü kısaltmaya başladığında, onu ters yüz etme pahasına bir kurgu yaratma –yani yalan ve inkâr- bu tip iktidarlar için alışıldık bir yöntemdir. Ama sorun şu ki bunun sonuçları çoğunlukla gerçeğin kendisinden bile daha maliyetli hale gelir.

Böyle bir sürecin içinden geçiyoruz. Ekonomi, pandemi, iç ve dış politika üzerine söylenen tüm yalanlar; artan yoksulluk, işsizlik, hak gaspı, can kaybı şeklinde büyük bir toplumsal maliyetle geri dönüyor.

İktidar bu noktada da inkârı deniyor: Önce sorunu, sorunu gizleyemediği yerde de elbette sorumluluğu!

Tüm bunların beceriksizlik ya da olanaksızlıklar yüzünden olduğunu düşünmüyoruz elbette! İktidar, bunu oldukça istikrarlı bir politika olarak uyguluyor. Her şey en temelde o ilk büyük yalana varıyor: Birtakım ayrıcalıklı kesimin bekasını toplumun bekası ve yine birtakım ayrıcalıklı kesimin çıkmazını toplumun çıkmazı olarak sunan kapitalizmin o bilindik yalanına…

Tüm sorun ve çözümlere sermayenin gözünden bakan, sermaye ile birlikte büyüyen, zenginleşen iktidar paydaşlarının; kâr ve ayrıcalıklarından feragat söz konusu olduğunda, tıpkı pandemi sürecinde olduğu gibi en büyük çözümsüzlüğü çözüm olarak sunmaları bunu türlü yalan ve vaatlerle allayıp pullamaları şaşırtıcı değil.

Ancak elbette biz emekçiler açısından kabul edilebilir de değil! Hele bunun sonucu ekonomik krizden toplumsal krize; politik çürümeden toplumsal çürümeye doğru yakıcı bir toplumsal beka sorununa dönüşmüşken! Üstelik bizzat iktidar sözcüleri, bunun henüz “hazırlık” olduğunu ilan etmişken!

Bu açıdan Tek Adam rejiminin 2023 Manifestosu’nu duyurduğu bugünlerde biz işçi ve emekçiler için kendi manifestomuzu, yani işçi ve emekçinin acil eylem programını oluşturmak büyük önem taşıyor.

Mevcut direnişler böyle bir manifestonun temel saiklerini ise zaten işaret ediyor: Herkese iş ve gelir güvencesi; ifade ve örgütlenme özgürlüğü!

Artık çözümlerimizden konuşmanın vaktidir!

İşsizliği neden önlemediklerini, neden yoksullaştığımızı, neden borçlandığımızı biliyoruz! Neden HDP’yi kapatmak istiyorlar, neden İstanbul Sözleşmesi’nden çekiliyorlar biliyoruz! Eşit, özgür, insanca bir yaşam tahayyülünün onların manifestosunda yeri olmadığını biliyoruz!

Bunları söylediğimiz her an, haklarımız ve hayatlarımız için mücadele ettiğimiz her an neden tüm baskı mekanizmalarıyla karşımıza dikildiklerini de biliyoruz! Çünkü gerçek, saklamaya güçlerinin yetmediği tüm sonuçlarıyla birlikte tüm kollardan yayılmaya devam ediyor ve doğrudan kendi varlıklarını tehdit ediyor! Öyle ki, tıpkı Kürşat Ayvatoğlu olayında olduğu gibi bazen bir pipetin iki ucu arasındaki mesafe; 19 yıllık iktidarın sonuçlarının en kısa ifadesi oluyor!

İktidarın ekonomisi dikiş tutmuyor

0

Pandemiyle katmerlenen ekonomik buhranın yıkıcı etkileriyle geçen bir yılı geride bıraktık. Zikzaklı olarak ilerleyen bu süreç içinde Ekonomi Bakanı ve Merkez Bankası (MB) Başkanı gibi ekonomi yönetiminin en önemli iki aktörü değişmiş olsa da geldiğimiz nokta, yüksek faiz, yüksek enflasyon ve yüksek işsizlik cenderesi içinde olduğumuzu gösteriyor.

Toplumsal sorunlar karşısında rıza üretmekte zorlanan iktidar, ekonomide de vaat ettiği tablodan çok uzak bir noktada kaldıkça reform üzerine reform, program üzerine program açıklamak zorunda kalıyor. Çünkü gittikçe ağırlaşan hayat koşulları altında kitlelere yeni bir şeyler sunamayan iktidar, sermaye gruplarının sıkça dile getirdiği “yapısal reform” gibi hamleleri bile yapamayacak duruma geldi. Son olarak açıklanan “ekonomide yeni reform paketi” de gösteriyor ki yine dağ fare doğurdu.

İktisadi sorunların toplumun tüm kılcal alanlarında hissedildiği bu dönemde iktidarın ekonomik politika yelpazesinde çok fazla seçenek yok. Enflasyonun hızla artışı pahasına ya faiz düşürüp insanları kredi ile borçlandırıp talebi canlandıracak ve balon bir büyüme yaratacaklar ya da işsizliğin artışı pahasına ekonominin havasını indirerek faiz artışıyla enflasyonu dizginleyecekler. Bu seçeneklerden biri yüksek enflasyona diğeri de yüksek işsizliğe çıkarken şu an her iki etkiyi de yaşadığımız bir durumdayız. Kabul etmek gerekir ki bunu becermek üst üste birçok yanlış karar almayı gerektirir. Son günlerde neler yanlış yapıldı ve reformlar neden ekonomi için çare olamaz bakalım…

2013 yılından beri faiz lobisi diye diye faiz artıran bir iktidar var karşımızda. Söylem ile eylem arasındaki bu zıtlık defalarca söylediğimiz gibi tamamen politik bir hamledir. 2020 yazı boyunca tam da iktidarın istediği gibi faizleri düşük tutan MB, bunu Cumhurbaşkanı istiyor diye değil, iktidarın o anki ekonomi direktifleri doğrultusunda herkese bol kredi verebilmek için yaptı. Ardından aşırı yükselen enflasyonun cezası yine kişilere kesildi ve faiz artışı dönemine geçildi. Faiz artışı demek daha fazla işsizlik ve insanların paraya ulaşmasında zorluk anlamına geliyor. Dışarıdan sıcak para getirenler ve bankalarında vadeli TL bulunduranlar hariç herkes için olumsuz olan faiz artışı, özellikle sermaye gruplarının hiç istemediği bir şey olsa da, Türkiye gibi enflasyonun hareketi doların hareketine bağlı olan ülkelerde enflasyonu dizginlemek için kullanılmakta. Yüzde 19’a çıkan faiz karşısında doların düşmekte olduğu bir anda MB Başkanı’nın görevden alınması zaten güvensiz bir konumda olan TL için yeni bir değersizleşme süreci başlattı. Artık hem faiz hem de döviz kuru yüksek.

Yeni MB Başkanı’nın gelmesi sonrası ani faiz düşüşü beklentisiyle sıcak para kaçmasın diye Ekonomi Bakanlığı’ndan “serbest piyasa kurallarının sonuna kadar sürdürüleceği” açıklaması geldi. Faizler de bulunduğu konumda (yüzde 19) sabit bırakıldı. Sermaye kontrolü yapılmayacak mesajı vererek dalgalı kur rejiminin 2002’den beri savunucusu olan iktidar, faiz-enflasyon ilişkisini hep oyunun kurallarına göre oynadı. Erdoğan’ın taleplerine göre değil…

Türkiye uzun vadede faiz indirmek zorunda; özellikle seçimler yaklaşırken insanları yeniden krediyle borçlandıracaklar. Bunu görmek zor değil. Çünkü ellerindeki tek seçenek borç oranlarını artırmak. Dünya ekonomisindeki tıkanmışlığı da göz önünde bulundurursak kapitalizm içinde IMF’ye gitmek de bir seçenek olarak duruyor. Ama rejimin kendini hiçbir kalemde denetletmeyecek olması şimdilik buna engel teşkil ediyor. Gerektiğinde dışarıdan para akışının kesilmemesi için reform süsü verilmiş paketler, gerektiğinde para basıp kredi yoluyla dağıtmak… Hem içeride hem dışarıda borçluluğun artırılması ve gelecek kuşakların iktidarın bekası için borç yükü altına sokulması… İşte ekonomide olan bitenin en kısa özeti budur.

Bu ortamda adı “reform” olan her şey bir saldırı paketi haline gelmek zorunda. Son açıklanan pakette de emekçilere dönük “yeni çalışma koşullarının yaygınlaştırılması” gibi esnek ve güvencesizliğin yaygınlaştırılmasına dönük maddeler var. Oysa gerçek bir reform, faiz-enflasyon kıskacından çıkılmasına yönelik politikalar geliştirmeliydi. Bunun dışında, pandemide işini kaybetmiş ve alım gücü düşmüş olan herkese acil durum fonu oluşturarak hibe yardımı ve hane halkı borçlarının silinmesine dönük kararlar alınmış olsaydı gerçek bir reformdan bahsedebilirdik. Ancak kendi ağızlarından duyduğumuz gibi, onlar serbest piyasanın gerekliliklerini sonuna kadar uygulamayı tercih etmekteler. Büyük sermaye gruplarının borçluluklarını devlet bankaları üzerinden emekçilerin üzerine yıkma planı işletilirken, iktidar nezdinde işçiler ve emekçiler için en ufak bir reform dahi söz konusu değil. Dolayısıyla Saray rejimi ancak emekçiler için uzun vadede yüksek işsizlik ve yüksek borçluluk anlamına gelmektedir.

Baskı iklimi tutmadı, enkaz ortada!

0

Tek Adam rejimi son dönemde toplumun iktidara muhalif kesimlerine ve onların temsilcilerine yönelik kapsamlı bir saldırı başlatmış durumda. Binlerce Kürt politikacıya siyaset yasağını içeren HDP kapatma davası, Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesi ve meclisten yaka paça alınarak gözaltına alınması, Cumhurbaşkanı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, aynı kararnamede Gezi Parkı’nın İBB’den alınarak varlığı kuşkulu bir vakfa devri gibi pek çok düzenleme demokratik alanı geriletme ve mücadele eden kesimlere gözdağı verme niyeti taşıyor.

Esasında bu şok etkisi yaratan uygulamalar iktidarın uzunca bir süredir başvurduğu yöntemler haline geldi. Zira ekonomik krizden pandemi yönetimine; dış politikadan demokratik haklara kadar her alanda bıraktığı enkaz karşısında toplumsal huzursuzluk giderek yaygınlaşıyor. Tüm bu alanlarda çözümsüzlüğe sürüklenen iktidarın bu baskı girişimleri ile manevra alanlarını genişletme gayreti içerisinde olduğunu görüyoruz. Zira sorumlusu olduğu ekonomik yıkımın ve toplumsal desteğindeki erimenin farkında olan Cumhur İttifakı, muhalefet olan herkesi kendisine bir tehdit olarak görüyor, yılgınlık ve umutsuzluk yaratarak ömrünü uzatmaya çalışıyor. Kısacası çözüm üretemeyen iktidar sopa ile zayıflayan hegemonyasını tesis etmeye çalışıyor. Ancak bu pek de işe yaramıyor!

Kadınlardan öğrencilere, direnişteki işçilerden çevrecilere pek çok kesim yağma ve talan karşısında sokağa çıkıyor. Aynı gün içerisinde Kanal İstanbul projesinin iptali için çevre örgütleri, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına karşı kadınlar ve LGBTİ+’lar, kayyum rektöre karşı mücadele eden ve tutuklanan arkadaşlarına sahip çıkmak için öğrenciler aynı alanlarda tek adamın düzenlemelerine karşı seferber oluyor. Kod-29 ile işten atılan Migros işçileri defalarca gözaltına alınmalarına karşın direnmekten vazgeçmiyor. Baskılar bastırmaya yetmiyor, korku iklimi aşılıyor.

Nitekim Erdoğan da bunun pekâlâ farkında, Covid-19 önlemleri kapsamında kabine toplantısı sonrası yaptığı açıklamada “Son 8 yıldır neredeyse kesintisiz bir şekilde maruz kaldığımız saldırıları nasıl bertaraf ettiğimizi, kendi oyun planımızla hangi başarıları kazandığımızı anlatırken yaşanan sıkıntıları da gözardı etmiyoruz” diyor. Erdoğan sekiz yıl öncesini işaret ederek aslında hâlâ ayağa kalkan kitlelerin seferberliğine dönük duyduğu korkuyu dile getirerek bu baskı politikalarına neden başvurduklarını, yaşanan sıkıntıları da kabul ederek itiraf ediyor.

2023 seçimleri öncesinde Güçlü Türkiye?

AKP iktidarı bu sekiz yıl boyunca yaşadığı toplumsal ve ekonomik krizlerde baskı yöntemlerine başvurarak kendisine alan açtı ve buradan ittifaklarını korumaya veya yeniden kurmaya çalıştı. Ancak 2018’den beri ağırlaşan ekonomik kriz ve pandeminin de etkisiyle pastanın küçülmesi sonucu farklı sermaye gruplarının çıkarlarını eskisi gibi yönetemiyor ve burjuva anlamda “istikrar”ı tesis edemiyor. Bu nedenle ekonomik ve siyasi hamleleri bu grupların farklı ihtiyaçları ve kurduğu ittifaklar çerçevesinde zikzaklar çiziyor ve “güven” vermiyor. Bu sıkışmaya eklenen yoksullaşma, köylünün, küçük esnafın, kent yoksullarının sorunlarının derinleşmesi toplumsal tabanında giderek erimeye yol açıyor, rıza üretmesini zorlaştırıyor. Sırtını yasladığı ittifaklardaki aşınma tüm bu tablo ile birlikte düşünüldüğünde onu daha da kırılgan hale getiriyor. Böylesi bir ortamda 2023 seçimleri öncesinde sunmaya çalıştığı “güven ve istikrar ortamı” ile oldukça çelişen bir tablo ortaya çıkıyor. Anlatacak yeni bir hikâyesi kalmayan, kalmadıkça da şer odakları üzerinden toplumu kutuplaştıran söylem, yarattığı ekonomik ve siyasal enkazı pek gizleyemediği gibi inandırıcılığını da yitiriyor. Reform, 2023 manifestosu gibi sunulan kongreden somut bir şey çıkmaması, yeni anayasa vaadini de kendisinden başka kimsenin tartışmaması bunun bir göstergesi.

Düzen muhalefetinin açmazları

Cumhur İttifakı’nın oyları erirken, muhalefet partilerinin oylarında belirgin bir yükseliş yaşanmıyor. Başta CHP olmak üzere Millet İttifakı bileşenleri, ses perdelerini biraz daha yükseltiyor ve çeşitli girişimlerde bulunuyor olsalar da emekçi halkın ve ezilen kesimlerin en yakıcı taleplerini ısrarla dile getirmekten, bunlar için harekete geçmekten dikkatlice kaçınıyorlar. Bugün İstanbul Sözleşmesi, Boğaziçi direnişi gibi süreçlerde aldıkları tutumlar ise tamamen toplumsal mücadelelerin basıncından kaynaklanıyor. Emeğe ve toplumun çeşitli kesimlerine yönelik saldırıları, yoksullaşma ve geleceksizliği, kayyum ve siyasi baskılara karşı çıkan sesleri örgütlemek yerine seçimleri işaret etmeleri hem acizliklerini hem de ezilenlerin ihtiyaç ve beklentilerine dönük gerçek niyetlerini ortaya koyuyor.

Bu şartlar altında temel ihtiyacımız ise kendi gücümüz etrafında örgütlenmek ve mevcut mücadeleleri birleştirecek, burjuva seçeneklerden bağımsız siyasi seçeneği inşa edebilmek. Tek Adam rejimi karşısında emek hareketi ve en geniş toplumsal muhalefet, Millet İttifakı’ndan medet umarak değil kendi bağımsız talepleri ve örgütleriyle mevcut baskıcı rejimden gerçek bir kopuş sağlayabilir.

Adin Oto işçileri ücretsiz izin dayatmasına karşı çıkıyor

0

Balıkesir’in Gönen ilçesinde bulunan Adin Oto Donanım fabrikasında çalışan işçiler, kötü çalışma koşullarına karşı ve daha iyi bir ücret için Özçelik-İş Sendikası’nda örgütlenmeye başladılar. Ancak patron performans düşüklüğü bahanesi ile 51 işçiyi ücretsiz izne çıkartarak sendikalaşmanın önüne geçmeye çalışıyor. Fabrika yönetiminin sendikal mücadeleye baskısı yalnızca 51 işçiyi ücretsiz izne çıkarmakla sınırlı değil. Sendikalı olanları işten atmakla tehdit eden yönetim, bazı işçilerin e-devlet şifresini isteyerek sendikalı olup olmadıklarını kontrol ediyor ve sendikalı işçilere istifa etmeleri için baskı uyguluyor.

Ücretsiz izin uygulaması, pandemi döneminde mücadele eden işçilere karşı patronların eline verilmiş bir nimete dönmüş durumda. Kötü çalışma koşullarına, düşük ücretlere, alınmayan tedbirlere karşı örgütlenmeye başlayan ve ses çıkaran işçiler ücretsiz izin ile işyerlerinden uzaklaştırılıyor ya da Kod-29 ile işten atılıyorlar. Patronlar, hükümetin onlara verdiği bütün imkânları kullanarak hakları için mücadele etmeye başlayan işçi ve emekçileri sefalete mahkûm etmekte tereddüt etmiyorlar.

Adin Oto’da ücretsiz izne gönderilen işçilerin büyük çoğunluğu kadın. Ve 8 Mart haftasında alınan bu kararla patronlar, işçi mücadelesine karşı ortaklaştıkları hükümetle, kadınların mücadelesine karşı da ortaklık yürüttüklerini gösteriyorlar. Patronlar ve hükümet arasındaki bu ortaklığın bir diğer örneği, Mata Otomotiv’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde ücretli izinli sayılmaları toplu sözleşme ile kararlaştırılan kadın işçilerin, 8 Mart’a katılmaları nedeniyle devamsız sayılmaları olmuştu. Bu şekilde patronlar, kadın işçileri devamsızlık primi gibi haklardan yararlandırmamaya çalışıyorlar.

Adin Oto fabrikasında yaşanan baskıların benzerleri ülkenin her yerindeki işyerleri ve fabrikalarda yaşanıyor. Patronlar, krizi fırsata çevirmek ve daha yüksek kârlar elde etmek için her şeyi yapıyorlar. Buna karşı yürütülecek herhangi bir mücadeleye, en temel haklar için çıkarılan herhangi bir sese karşı tüm imkânlarını seferber ediyorlar. Ancak bunların hiçbiri işçi ve emekçilerin mücadelesini durdurmuyor. Adin Oto’da hem fabrika içindeki hem de ücretsiz izne çıkarılan işçiler, yaptıkları çeşitli eylemlerle mücadelelerine devam ediyorlar. Ayrıca daha önce iyi performans ile terfi edilen işçilerin performans düşüklüğü gibi bir bahaneyle ücretsiz izne yollanmalarının da onları korkutmayacağını, fabrikaya sendika girene kadar mücadele edeceklerini dile getiriyorlar.

İzmir Büyükşehir Belediyesi işçileri direnişe ara verildiğini duyurdu

0

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde Ekim 2020’de güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek işten çıkarılan 16 işçi, 25 Mart’ta yaptıkları basın açıklaması ile direnişlerine ara verdiklerini ancak sürecin devamının takipçisi olacaklarını duyurdular. 2020 yılında TİS süreçlerinde anlaşmaya varılamaması nedeniyle grevler de yaşanan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan 16 işçi, pandemi döneminde haklarını talep eden veya sendikalaşma mücadelesi veren işçilere karşı patronların silahı haline gelen Kod-29 (iyi niyet ve ahlak kurallarını ihlal etmek) ile işten çıkarılmıştı.

37 gün süren direnişin sonucunda 11 işçi işlerini geri kazandı. Ancak direnen işçiler, işten atılan 16 kişinin tamamının da işe geri dönmesi karşısında hiçbir yasal engel olmadığını ve adli sicil kayıtlarının temiz olduğunu vurguluyorlar. İşçilerin, sürece dahil olan DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve İzmir Barosu’nun çabalarını dikkate alarak 25 Mart günü eylemliliklerine ara verdiklerini bildirdikleri ve yaşanan hukuksuzluğun giderilmesi çağrısını yineledikleri basın açıklamasını okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Basına ve Kamuoyuna

Bizler İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden 20.10.2020 tarihinde güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek Kod 29 ile işten çıkarılan 16 işçi olarak, 16 Şubat 2021 tarihinde Büyükşehir Belediyesi önünde işlerimize iade edilmemiz talebiyle direnişe başladık. Bu süre zarfında gerek doğrudan bizlerin gerekse de DİSK ve çeşitli demokratik kitle örgütlerinin belediye yönetimi ile görüşmeleri olmuş, işten atılmamızın hukuksuzluğu ve işlerimize geri dönmemizin önünde hiçbir engel olmadığı her biçimde ifade edilmiştir.

Direnişimizin 2. ve 3. haftasında yapılan geri dönüşler neticesinde toplamda 11 arkadaşımız kendi işlerine çağırılmışlar ve geçtiğimiz hafta arkadaşlarımız iş başı yapmışlardır. İşten atılmamızın hemen akabinde sendikamız Genel-İş ile yaptığımız basın açıklamasında adli sicil kayıtlarımızla bir basın açıklaması da yapmış işçiler olarak; 16 kişinin tamamının işlerine dönmesinin önünde hiçbir hukuki engel bulunmadığını ifade etmek isteriz.

Atılan işçilerin tamamının işlerine dönmesi talebiyle devam ettiğimiz direnişimizin 20. gününde bir arkadaşımız kendi iradesiyle açlık grevine başlamış, direnişimiz 37 gün, arkadaşımızın açlık grevi ise 17 gün boyunca devam etmiştir.

Geçtiğimiz günlerde DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve İzmir Barosu’ndan oluşan heyet, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tunç Soyer ile konunun çözüme kavuşturulması adına bir görüşme gerçekleştirmişlerdir. Yapılan bu görüşmede işlerimize iade edilmemiz konusunda Belediyenin sorumluluğunun farkında olduğu, sorunun çözüme kavuşması noktasında bir kararlılık oluştuğu ve bu 5 kurumun en kısa sürede işlerimize iade edilmemiz için sorumluluk üstlendiği bizlere ifade edilmiştir.

Pandemi süreci boyunca işçilerin can düşmanı olmuş Kod 29 damgasının işçi sınıfının başından def edilmesi, tüm işçi sendikaları ve demokratik kamuoyunun en önemli gündemlerinden olmalıdır. Bizler bu lekeyi kabul etmeyen, hukuksuzca işlerinden edilen işçiler olarak Kod 29’a karşı mücadeleyi her zaman sürdüreceğimizi buradan tekrar belirtmek istiyoruz.

Yaşanan bu hukuksuzluktan rahatsızlık duyan ve sorunun çözümü adına sorumluluk alan yukarıda saydığımız 5 kurumun çabalarını dikkate alarak, eylemliliğimize ara verme kararı almış bulunuyoruz. Açlık grevindeki arkadaşımız da bu eylemini sonlandırma kararı almıştır. Bizler bize yaşatılan bu hukuksuzluğun bir an önce giderilmesi çağırısını yineliyor, işlerimize en kısa sürede iade edileceğimize inanıyoruz.

Bu süre zarfında yanımızda olan tüm emekten ve demokrasiden yana güçlere, sendika ve odalara, konunun çözümü noktasında sorumluluk alan DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve İzmir Barosu’na teşekkürlerimizi sunuyor ve tüm bu kurumların sürecin takipçisi olacağını da biliyoruz.

Bizlerle işten atılma sürecimizin başından bugüne kadar dayanışma içerisinde olan tüm kurum ve dostlarımıza teşekkür ediyor, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bizleri en kısa sürede haksız ve hukuksuz şekilde atıldığımız işlerimize geri iade edeceğine inanıyoruz. Tüm İzmir kamuoyunu bu aşamaya kadar sahiplendikleri gibi her birimiz işlerimize iade edilene kadar konunun takipçisi olmaya çağırıyoruz.

Kod 29 kaldırılsın, haksız ve hukuksuz işten atmalara son verilsin!

Tarih: 25.03.2021

20.10.2020 Tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden Atılan İşçiler”

Emekçinin manifestosu: Birleşik mücadele planı, kitlesel 1 Mayıs!

0

Pandemi döneminde Tek Adam rejiminin sınıfsal niteliğinin, ucube ve çürümüş halinin toplumun en geniş kesimleri nezdinde çok daha açık bir hale geldiğini bir süredir vurguluyoruz. Bu tespit, sistemin en yetkili ismi tarafından da berrak biçimde ifade edildi. 29 Mart’ta gerçekleşen kabine toplantısının ardından Erdoğan, salgın sürecinde “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ülkemize kazandırdığı yetenekleri” çok daha iyi bir şekilde gördüğümüzü belirttikten sonra “hızlı karar alma ve etkin şekilde uygulama mekanizmalarının” erdemlerini övdü. Gerçekten de salgın süreci halk sağlığı, ekonomi yönetimi ve demokratik haklar alanında bir turnusol kâğıdı işlevi gördü.

Aynı konuşmasında Erdoğan, Saray’ın yeni salgın önlemlerini açıkladı ve rejimin yetenekleri ve hızlı karar alma yöntemlerine ilişkin yeni örnekler sunmuş oldu. 1 Mart’ta başlayan “kademeli normalleşme” sürecinin yeniden tersine döndüğünü ve hafta sonu kapanması, lokantaların paket servise dönmesi gibi uygulamaların yeniden başlayacağını duyurdu. Ne var ki, Saray’ın bu yeni zikzağı ve aç-kapa döngüleri hiçbirimiz için şaşırtıcı olmadı. Meselenin özü yine Erdoğan’ın konuşmasında açıkça ifade edildi: “Bu süreçte (…) fabrikalarda çarklar hiç durmadı.” Yani patronların kârlarını sürdürebilmeleri, hükümetin sosyal yardım yapmaktan kaçınması için bataklığı kurutmak yerine sinek avlamak anlamına gelen önlemler “istikrarlı biçimde” uygulanmaya devam edecek.

Saray pandemiyle nasıl mücadele edilmesi gerektiğinin çok iyi farkında. “Lebalep dolu” AKP kongrelerini nasıl değerlendirdiğine ilişkin soruya verdiği yanıtta Sağlık Bakanı Koca, virüsün “yakın temasta, kapalı ve kalabalık ortamlarda” bulaştığını hepimize yeniden hatırlattı. Tam da AKP kongrelerini ve işyerlerini tanımlayan özellikler! Dolayısıyla salgınla mücadele için tam kapanmanın sağlanması, işyerlerinde çarkların bir süre boyunca durması, bu süreçte patronların bir süreliğine zarar etmesi, hükümetin de bu süre boyunca emekçilere sosyal yardım yapması gerektiğinin tamamen farkındalar. Saray rejimi tam olarak bundan kaçındığı için “hızlı ve etkin uygulamalarla” mezarlıkta ıslık çalmayı sürdürüyor.

Saray’ın tercihlerinin bilançosu ise oldukça ağır. Her gün yüzlerce kişi salgın nedeniyle hayatını kaybederken, yaşamak için en temel gelirlerinden olan milyonlarca insan sonu belirsiz bir sefaletin derinliklerine itilmiş durumda. Dahası, Saray bu sefaleti derinleştiren yeni kararlara imza atıyor. Zaten oldukça problemli olan Kısa Çalışma Ödeneği uygulamasına son verilirken, alternatif olaraksa ücretsiz izin, tazminatından vazgeçip istifa etme veya Kod-29’la işten atma işaret ediliyor. Bütün bu süreçte açlıktan ölüme terk edilen ve milyonlarca kişiyi kapsayan esnafa sadaka dahi olarak nitelendirilmeyecek yardım açıklamaları yapılıyor.

Salgın yönetiminde kelimenin tam anlamıyla çuvallayan Tek Adam rejiminin diğer alanlardaki fazileti de 180 derecelik dönüşleri “hızlı ve etkin” bir şekilde yapabilmesinden ibaret. Ekonomi yönetimine, faiz ve enflasyona, Merkez Bankası işleyişine ilişkin politikaların faturası yüz milyarlarca dolarlık kayıp olarak emekçi halkın hanesine yazılmakta. Dış politikadaki efelenmelerin, maceracı girişimlerin yerini “diplomasi, diyalog, uzlaşı” söylemleri almış durumda. İnsan hakları eylem planının ilk sonuçlarıysa HDP’ye kapatılma davası, Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması oldu. Saray’ın “hızlı ve etkin kararlarının” daha fazla baskı ve derinleşen sefaletten ibaret olduğu Konya’da eylem yapan esnaftan Balıkesir’de sendikalaşma hakkı için mücadele eden otomotiv işçilerine dek milyonlarca emekçinin ortak kanaatine dönüşüyor.

Bu görüşü paylaşan milyonlarca emekçi ve ezilenin temel sorusu ise Saray rejiminden çıkışın nasıl sağlanabileceğinde kilitleniyor. Rejimin kendi kendine çürümesini ve ilk seçimlerde iktidarın kendilerine geçmesini uman Millet İttifakı, Saray’ın saldırılarına ilişkin nazik eleştirilerini belirtmekten öteye gitmiyor. Değişimin gerçek motoru olabilecek emek örgütlerinin ve sosyalist hareketin çoğunluğu ise bağımsız ve birleşik bir seçenek olarak sahneye çıkmaktan ısrarla kaçınıyor. İçinden geçtiğimiz sürecin ağırlığı ve yaklaşan 1 Mayıs, bu süreci tersine çevirmek için bir fırsat olmalı. Artan baskılara ve derinleşen sefalete karşı ortak bir eylem planıyla harekete geçmeli, Saray’ın yasaklama girişimlerine karşı 1 Mayıs’ı birleşik, kitlesel bir mücadele günü haline getirmek için hazırlanmalıyız. Cumhur İttifakı’nın yıkım manifestoları karşısında emekçilerin kurtuluş manifestosu, birleşik bir mücadele planı ve kitlesel bir 1 Mayıs olarak özetlenebilir.

Tarihte bu ay: Karşıdevrimci bir girişim olarak 31 Mart Ayaklanması

0

1908 Devrimi Balkanlardan başlayarak Osmanlı Devleti’nin dört bir köşesine yayıldığında ve her milletten mücadeleci sektörleri içine çekip işçi hareketine belirli bir ivme kazandırdığında, önünde devasa görevler bulunuyordu. Devrimin önderliği Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ndeydi (OİTC). OİTC geleneksel burjuva demokratik görevler ile sorumlulukların yerine getirilmesinde kaypak davranıyordu; padişahı dahi devirmemiş, bir parlamenter monarşi kurmaya çabalamış ve dahası kendisi de hükümet olmayı reddetmiş, hükümeti dışarıdan denetleyen bir siyasal güç olmayı yeğlemişti.

Devrimin bu yarım kalmışlığı, tamamlanmamışlığı istibdat dönemindeki ayrıcalıklarının özlemini çeken gerici sosyal kesimlere harekete geçme fırsatı verdi ve 13 Nisan 1909’da 31 Mart Ayaklanması yaşandı. 

İstibdat döneminde İstanbullular ve medrese öğrencileri askerlikten muaf tutulurdu; 1908 Devrimi bu ayrıcalığa son verdi. Dolayısıyla 31 Mart’ın gerici tabanının önemli bir kısmı bu ayrıcalıklarına yeniden kavuşmak isteyen medrese öğrencileriydi. Yine 1908’den sonra orduda Prusya’dan kopyalanmış disiplin ve eğitim uygulamalarına başlanmıştı; bu durum, alaylıların paşalığa yükselmesini engelliyordu. Monarşi altında kariyer yapma fırsatları ellerinden alınan bu lümpen tabakalar, yeni disiplinin namaz ve hamam gibi dini ihtiyaçlara zaman bırakmadığı bahanesiyle 31 Mart’ın gerici atmosferinin bir parçası oldu.

31 Mart’ın diğer bileşeni ise liberaller ile İslamcılar arasındaki ittifaktı. Prens Sabahattin, Kâmil Paşa, Derviş Vahdetî isimleri ile onların örgütleri olan Ahrar Fırkası ve İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti arasında bir siyasal ortaklık kuruldu. İngiliz emperyalizmi Prens Sabahattin’e desteğini açıklayarak, kendisinin 17. yüzyılda yaşadığı devrimin bir kardeşi olan 1908’in İstanbul’da boğazlanması için çalıştı. Yine softalar, din adamları, imamlar ve benzerleri bu hareketin bir bileşeniydi. 31 Mart sırasında İngiliz emperyalizmiyle koordineli hareket eden İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin üyelerinden biri de, geleceğin padişahı Şehzade Vahdettin’di.

31 Mart, OİTC’nin 1908 Devrimi’nin sosyopolitik çıkarlarını gerekli ölçüde savunmak yönündeki kararsızlığının ve devrimin hedeflerine ulaşabilmesi uğruna cüretkâr adımlar atmaktan çekinmesinin bir sonucuydu. OİTC, Rus harbinden sonra ihtiyacın baş göstermesiyle yoksul halk ailelerinin askeri ve sivil devlet okullarına alınmak zorunda kalınmış çocuklarından; dolayısıyla da bürokraside yükselmek isteyen memurlardan ve subaylardan oluşuyordu; onun bu sınıfsal karakteri, 1908’in görevlerini yerine getirmesinde mutlak bir engeldi.

31 Mart boyunca alternatif bir meşrutiyeti savunduğu iddiasındaki liberal-İslamcı koalisyon doğasından kaynaklanan beceriksizliği dolayısıyla saf dışı kalınca, Abdülhamit bir siyasal özne olarak yeniden öne çıktı. Meşrutiyetçi kuvvetlerin oluşturduğu Hareket Ordusu 24 Nisan’da İstanbul’u tekrar ele geçirip gerici hareketi bastırdığında ve Abdülhamit’i tahtından indirdiğinde, birçok kayıplar verilmişti.

***

Kitap önerileri

Sultan Abdülhamid

Yazar: François Georgeon

Çeviri: Ali Berktay

Yayınevi: İletişim

Fransız tarihçi Georgeon’un uzmanlık alanı 19. ve 20. yüzyıl Osmanlı Devleti tarihi, daha özel olarak ise Abdülhamid ile onun iktidarının kapsadığı dönem. Georgeon bu ayrıntılı biyografisinde istibdat rejiminin çıkmazlarını ve onun imparatorluk içinde ve uluslararası düzlemde yaşanan siyasal gelişmeler neticesinde nasıl giderek daha fazla sıkıştığını ve manevra kabiliyetini yitirdiğini açıklıyor. Kitabın konusu bu olmasa dahi dikkatli okuyucu, bu çalışmanın sayfaları arasında aynı zamanda OİTC’nin siyasal kapasitesizliğinin ve onun Abdülhamid’le uzlaşmaya varan sağcı eğilimlerinin faydalı bir anlatısını da bulabilir. Georgeon’un eseri, döneme dair bir tarihi anlatı okumak isteyenler açısından vazgeçilmez bir kaynak rolünü üstlenecektir.

Jön Türkler ve İttihat ve Terakki

Yazar: Sina Akşin

Yayınevi: İmge

Akşin’in kitabı özel olarak OİTC’nin kuruluşu, gelişimi, bölünmeleri, tartışmaları ve kapanışına odaklanan bir örgüt tarihçesi olsa da, tarihçesi Osmanlı Devleti’nin kaderiyle iç içe geçmiş bu örgütün hikâyesine dair anlatılanlar, ister istemez dönemin politik ve toplumsal bir panoramasını da çizmek durumunda kalıyor. Bu kitap, OİTC’nin Osmanlı sosyalizmiyle arasına koyduğu mesafeden kaynaklanan zaaflarına dair veri ve bulgu toplamak isteyen okuyucular açısından verimli olacaktır. Yine OİTC’nin, iktidar olduğu zamandan kapatılışına kadar işlediği hataların ayrıntılı bir dökümü bu eserin sayfalarında bulunabilir. Modern Türkiye’nin kuruluşunda göz ardı edilemez bir rol üstlenmiş olan OİTC’ye dair fikir sahibi olmak isteyenlerin Akşin’in kitabından faydalanabileceği şüphe götürmez.

Pudra, pudra şekeri, kokain ve pandemi ile mücadele!

0

Fikrine güvendiğim insanlar malum “pudra şekeri” konusunda yapılan esprilere soğuk bakıp işin şakaya gelir yanı olmadığına dair uyarılar yapıyorlar. Muhtemelen haklı oldukları için hiç şaka yapmayacağım. Yine de konuya dair bir karikatür arayan varsa Aslı Alpar’ın sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz çizgilerine bakabilirler. Dünyanın en meziyetli çizerlerinin yetiştiği ülkede karikatürlerin güldürmekten çok içimizi acıtması hakkındaki yorumu da başka bir başlık olarak size bırakıyorum.

Kimsenin tanımadığı ve sansasyon olmasaydı muhtemelen de tanımayacağı sıradan bir AKP çalışanının lüks bir araç içerisinde kokain kullanırken çekilen görüntülerinin yayınlanmasıyla olaylar başladı. Önce pudra şekeri çektiğini söyledi ve serbest bırakıldı. Artan tepkiler sonucu yeniden gözaltına alındığında bu kez yaptığını itiraf etti.

Konunun bir hayli cahiliyim. Kokain hakkındaki bilgilerim çocukluğumda izlediğim Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı Komiser Cemil[1] filmleri, sonrasında izlediğim Martin Scorsese filmleri ve nihayetinde Narcos dizisi ile sınırlı. O sebeple üzerine çok ahkam kesemem ama Google’da aratıldığında bu ürünün gram fiyatının altının gram fiyatından 4,2 kat daha fazla olduğu bilgisine ulaşılabiliyor. Yani basit bir AKP çalışanı lüks bir araç içerisinde arkadaşları ile beraber bir iki nefeste bir asgari ücreti “çekebiliyorlar”.

Başta içişleri bakanı Süleyman Soylu olmak üzere pek çok AKP’li ise sorunun siyasileştirilmemesi gerektiğini, sorumluluğun AKP’de olmadığını iddia ediyorlar. Peki bu doğru olabilir mi?

Toplumdaki her türlü yozlaşma, aşınma ve sorundan hükümetler sorumlu tutulabilir ve hatta hükümetler birinci dereceden sorumlular olarak gösterilmelidir de. Daha basit bir örneği ile bakacak olursak yaşadığımız toplumda kalp krizi oranı çoksa bunun sebebinin kişilerin yaşam tercihi-genetik yatkınlık ile falan değil, hükümetlerin denetlemediği hava kirliliği, sağlıksız çalışma koşulları vb.de olduğunu söylemeliyiz. Buradaki manzara da kesinlikle aynı. Parti AKP olmasa dahi basit bir parti çalışanının aylık gelirini 30.000 TL olarak beyan edebilmesi ve Soylu’nun “Bacaklarını kırın!” dediği kişilerle arasında bir bağ olması birinci dereceden hükümetin sorumlu tutulması gereken şeyler arasındadır.

AKP’nin iktidarı boyunca yarattığı enkaz o kadar derin ki, yalnızca tesadüflerle açığa çıkan kirlilikler dahi uzun uzun anlatma gerekliliğini kaldırıyor. Hükümetin yarattığı yıkımın izini, kokaini bir kenara bırakalım, pudra ve pudra şekerinde bile görmek mümkün. Bu iz bizi işçi ve emekçilerin niçin korkunç koşullarda yaşadıklarını ve bir avuç zenginin nasıl da hâlâ daha çok kazanabildiğini gözler önüne seriyor.

AKP çalışanının ilk ifadesinin doğru ve çektiği şeyin pudra şekeri olduğunu düşünsek bile, yaptığının pek de sağlıklı olmadığını ve bunun da sorumlusunun hükümet olduğunu ifade edebiliriz. Çünkü AKP iktidarı altında çiftçi değil de ithalatçı (mesela bugünkü tarım bakanı) kazansın diye gıda ürünlerinin bileşenlerindeki kısıtlamalarda büyük değişiklikler yapıldı. Türkiye’de üretilen ve daha sağlıklı olan şekerpancarı üretimi bir nevi çökertildi ve yerine ithal GDO’lu mısırlardan (mısır şurubu olarak da bilinen) nişasta bazlı şeker kullanılmaya başladı. Ne kadar tüketilirse tüketilsin tokluk hissi yaratmayan bu ürünün zararları saymakla bitmezken kanserojen özellik taşıyıp taşımadığı da bir tartışma konusu. AKP iktidara geldiğinde mısır şurubu kotası Türkiye ve ABD’de yüzde 10 idi. ABD bu kotayı yüzde 2’ye düşürürken AKP henüz iktidarının ilk yıllarında yüzde 15’e yükseltti. Ziraat Mühendisleri Odası’na göre 2011 yılında 25 Avrupa ülkesinde toplam 1 milyon ton mısır şurubu tüketilirken, Türkiye tek başına 500.000 ton tüketir duruma gelmişti. Bu kötü tablo yetmezmiş gibi 2015 yılında nişasta bazlı şeker üretiminin Bakanlar Kurulu kararıyla yüzde 30 daha artırıldığını bugün iktidar ortağı olan MHP’nin bir vekilinden öğrenmiştik. Sonuç olarak, bugünkü tarım bakanı ile beraber tarım ürünü ithalatı yapan bir düzine insan zenginleşir, kimileri zenginliklerine zenginlik katarken, önce şeker pancarı üreticisi çiftçiler yoksullaştı, ardından da işçi ve emekçiler sağlığa zararı çok olan ürünlerle beslendi. AKP iktidarı altında yaşanan kalp damar hastalıkları kaynaklı ölümlerin azımsanmayacak bir kısmı hükümetin bir avuç zengin lehine verdiği bu kota artırımından kaynaklandı. Sonuç olarak AKP çalışanı uyuşturucu madde değil de içeriği artık maalesef ki nişasta bazlı şekerden oluşan pudra şekeri de tükettiyse bir hayli zararlı iş yapmış olacak ve bunun gerçek sorumlusu da hükümet olacaktı.

Eğer pudra şekeri değil de pudra kullanıldıysa haberler daha da kötü. 2018 yılı aralık ayında Asbest Ve Tehlikeli Atıklar Derneği (ASTA) ve Asbest Söküm Uzmanları Derneği’nin (ASUD) piyasadan rastgele seçtikleri dört bebek pudrasının tamamında asbest tespit edilmişti. Gerekli tedbirler aldığını iddia eden hükümete rağmen ASUD’un bu yıl 21 numune üzerinde yaptığı test sonucunda yine beş pudrada asbeste rastlandı. Sadece ucuz bir malzeme olduğu için tercih edilen ve solunması halinde kanser yapma ihtimali yüzde 100 olan bu malzeme sayesinde pek çok dev kozmetik şirketi de kârına kâr kattı. Buna karşılık bu AKP çalışanı pudra çekmiş olsaydı yeterli ömrü olması halinde kesinlikle akciğer kanseri olacaktı.

Ancak biliyoruz ki AKP çalışanı ikinci ifadesinde çektiğinin pudra ya da pudra şekeri olmadığını kabul etti. Başka yetkililer de durumu doğruladı. Peki, altından 4,2 kat pahalı olan bu lüks uyuşturucunun Türkiye’deki kullanım oranı ne?

Bu sorunun güvenilire en yakın cevabının atıksularda olduğunu iddia edenler var. Konunun gündeme gelişi ile beraber adli tıp uzmanı Prof. Dr. Sevil Atasoy İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa, Adli Bilimler ve Adli Tıp Enstitüsü’nde yapılan bir araştırmayı anımsattı. Buna göre dünyanın en pahalı maddelerinden biri olan kokainin Berlin’deki atıksularındaki oranı 200 mg/1000 inh/day iken İstanbul’da bu oran 200,9! Diğer en pahalı bağımlılık yapıcı maddelerde de durum çok farklı değil. Yani eğer sonuçlar doğru ise madde İstanbul’da Berlin’den çok tüketiliyor ya da bir şekilde “geçerken lavaboya dökülüyor”!

İşçi emekçilerin ortalama gelirinin arasında bir uçurum olan Berlin-İstanbul kıyaslamasında anlaşılan o ki zenginlerin lüks tüketimi arasında pek bir fark yok! Hatta bizimkiler 0,9’luk bir burun farkıyla öndeler!

Pudrada ucuz diye kanserojen madde kullanarak, yurtdışından ithal mal alıp Türkiye’de kârlı şekillerde satarak zenginleşmek sandığımızın ötesinde sonuçlara yol açıyor. Bir yanda büyük işsizlik verileri ve artan yoksulluğa rağmen bu bir avuç zenginin etrafında kendilerinin bile hesabını veremediği mide bulandırıcı bir müsrifler halkası genişliyor.

AKP modeli büyümenin doğrudan ve dolaylı sonuçlarının tüm yükünü biz çekiyoruz. Türkiye’de en çok mısır şurubu ithalatı yapan firmalardan birinin Cargill olduğu, bu firmanın sağlığa zararlı ürünleri piyasaya sürerken işe iade davasını kazanan emekçilere de işçi düşmanlığı kustuğunu görebiliyoruz. Aynı yöntemle zenginleşen kişiler bakan oluyor. Hükümet partisinin çalışanlarının videolarını da izliyoruz. Bu düzenin dayanağı ise şu: işçilerin çok çalışması, az kazanması ve çok vergi ödemesi! Emeğimizin büyük kısmı ultra zenginler ve onların eşlikçisi bir grup şatafat tutkununa gidiyor.

Pandemi başladığında emekçiler için kaynağın var olduğunu söylüyorduk. Bugün bir kez daha gördük ki, kaynak yok diyen hükümet bir kez daha yalancı çıktı.

Pandemi süresince bir türlü gereken tedbirleri almayan hükümet tüm hastalık ve kayıpların birinci dereceden sorumlusudur. Yalnızca parti çeperindeki şatafata ve ülkedeki ultra zenginlerin mallarına el konulsa dahi birkaç tane Türkiye pandeminin zararından korunmakla kalmaz, daha insani koşullarda çalışıp yaşayabilir.

Ankara’ya yürüyen Cargill işçilerini tehdit eden bir polis, devletin her şeyi bildiği gibi işçilerin gerçek amaçlarını da bildiğini iddia ediyordu. Bu gözdağını niçin verdiklerini anlamak güç, çünkü Cargill işçileri çok öncesinden herkese duyurdukları bir görüşme için yola çıkıyorlardı. Zira niyetlerini ben de biliyordum: haklarını almak, işlerine dönmek. Neyse, biz yine de devletin neyi, niye ve nasıl bildiğini anlayamasak da Cargill’in hukuk tanımaz işçi düşmanlığını, gıdalara soktuğu zararlı maddeleri, ultra zenginlerin affedilen vergilerini, işsizlik sigortası fonundan kaç parayı patronlar için kullandığını ve Türkiye’deki atıksu örnekleri ve bir dizi başka kaynak üzerinden narkotrafiğin nasıl işlediğini bildiklerinden emin olabiliriz.

Düzenin kiri-pası çok. Atıksu arıtma tesislerinden edinilen bilgi ise bağımlılık yapıcı maddelerin kullanım miktarı ile sınırlı değil. Türkiye, dondurulmuş patates ithalatçısı tarım bakanının öve öve bitiremediği ve iddiasına göre dünyada tek örnek olan bir sistemi daha kurdu. Şu anda tüm ülkenin atıksu arıtma tesislerinden bin bir özveri ve hassasiyetle toplanan numuneler sayesinde bölge bölge koronavirüs salgınının nasıl yayıldığına dair erken uyarı sistemi kurulmuş durumda. Yayınlanan makalelere bakacak olursak da sistem gayet iyi çalışıyor, yükselişleri epey sağlıklı bir şekilde ve bölge bölge öngörebiliyor. Yani Sağlık Bakanı her akşam verileri yayınlamadan önce kabine zaten henüz hastaneye gitmemiş insanların tuvalete bıraktıkları virüs sayesinde önümüzdeki günlerde ne olacağını tahmin edebiliyor. Hükümet ise bunu pandemi ile savaş için değil bir reklam kampanyası olarak kullanmakla yetiniyor.

Pudra ve pudra şekeri gibi Türkiye’de üretilen her şey biz işçilerden çalınıyor ve bizlere sağlıksız ürünler olarak geri dönüyor. Tabloya bir de pandemi eklendiğinde krizin tüm yükü yine bize kesiliyor. Bu facianın göbeğinde zenginler birikimlerini sürdürmeye devam ediyorlar.

Pandemi yönetimi bir Türkiye yönetimi örneği. Narkotrafiğin hükümetin malumu olduğu gibi, pandemiyle savaş için de gerekli olan tüm bilgiler en uçukları dâhil olmak üzere hükümette var. Fakat bu bilgiler zenginler için para etmedikçe kullanılmıyor. Öte yandan pandeminin acısını çeken, sefalete itilen bizler için de kaynağın var olduğunu ve nerede olduğunu bir kez daha gördük.

Malum AKP çalışanı üzerinden paranın izi parti yöneticileri ve vekiller ve bürokratlara kadar sürülürse, pandemi ile mücadele için gereken kaynağın nerede olduğu ve kimler için çarçur edildiği anlaşılabilir. Pandemide kâr etmeyi sürdüren zenginlerden alınabilecek bir servet vergisi, pandemi ile savaş için kullanılırsa da pandemi yenilgiye uğratılabilir!

Hükümet gerekli bilgi ve kaynak sahibiyken, her gün hastalanan ve ölen insanların, işsiz kalan, sefalete sürüklenen işçi emekçilerin her birinin sorumluluğu elbette ki kendisindedir. 1 Mayıs arifesinde sendikaların meydan tartışması yapmak yerine tüm işçi sınıfına bir eylem planı sunarak sınıfı mücadeleye çağırması pandemiden ve sefaletten kurtulmamızın yolunu açmakla kalmaz; şeffaf, kalıcı ve güvenilir bir demokrasinin de kilometre taşı olur.


[1] Melih Gülgen’in yönettiği filmde Cemil bir tür Behzat Ç. öncülüdür. Filmin sorunlu yanlarını bir kenara bırakacak olursak filmdeki kötülerin lideri -ismi malum holding sahibini çağrıştırdığı üzere- zengin biri olan Vehbi Tok’tur (Yıldırım Gencer). Filmin finalinde Cemil’in savaşın bittiğini düşünen partnerine (Ahmet Mekin) verdiği buram buram Yeşilçam kokan repliği buraya koymadan geçemeyeceğim: “Ülkedeki yolsuzluklarla, nüfus ticaretiyle, rüşvet mekanizmasıyla her türlü pisliğiyle, aklı başında olan herkes savaşacaktır. Bu namuslu her insanın görevidir. Yoksa herkes her gün aynada kendine tükürmelidir.”

Aşı niçin yok?

0

Türkiye diğer ülkelerle kıyaslandığında nüfusu çok daha az olmasına rağmen en fazla hasta sayısına sahip olan ilk on ülke içerisindeki yerini sağlamlaştırmış durumda. Peki tüm dünya aynı hastalıktan mustaripken ve ortada birden çok aşı varken, dünya niçin kötü durumda ve Türkiye niçin dünyanın en kötülerinden biri?

Dünya şimdilik bir kenarda dursun, Türkiye’nin niçin dünya ortalamasından da kötü olduğunu kolayca yanıtlayabiliriz. Erdoğan pandemiden çok önce, 2015 yılında Bursa’da şöyle diyordu: “Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı, yürü yürüyebilirsen. Bu ülke bu şekilde sıçramaz.” Erdoğan’ın daha önce Kürt sorunu, kadın hakları, demokrasi, ekonomi vb. konularda pek çok sözünü duyduk ve bunların hayata geçmediğine şahit olduk. Ancak Sezar’ın hakkı Sezar’a, bu konuda söz tutuldu ve ülke bir anonim şirket gibi yönetilirken, vatandaşların da ekonomiden siyasete, demokratik haklardan eğitim-sağlık hizmetlerine erişimde kaygı içerisinde “sıçradığını” da kabul etmeliyiz.

Türkiye’de hemen her işçinin hayali -en azından bir dönem için- kurumsal bir firmada çalışmak olmuştur. Ancak çoğu emekçinin kendi deneyimiyle kavradığı şey şudur ki, tüm o kurumsallık maskesine rağmen anonim şirket aslında bir patron şirketidir. Patron her şeye karışır. Emeğimize el koyduğu yetmezmiş gibi çoğu kez sırf o işe karıştı diye iş daha iyi olacakken bile daha kötü teslim edilir. Üretim olması gerektiği gibi değil, patronun istediği gibi yapılır. Patron paranoyaktır, çalışanların sürekli işten kaytardığını düşünür, o sebeple boş olduğunu düşündüğü insanlara devamlı yeni işler verir… Evet, Türkiye tam olarak böyle yönetilir.

Dünyanın pandemide kötü bir sınav vermesinin sebebi basit. Tek itici gücü kâr olan bir sistem salgında da yine bunu düşünür. Kamu olanakları seferber edilerek teşvik edilen şirketler aşıyı minimum bir masrafla bulur. Aşıyı en kârlı şekilde piyasaya sürme hazırlığı neredeyse aşıyı bulma süresi kadar zaman alır ve pandemi işçi emekçilerin canını almaya devam eder.

Dünyadaki kötü tablo anonim şirket gibi yönetilen bir yerde elbette ki daha kötü sonuçlar verir. Bir afete patronunuzla yakalanırsanız başınıza neler gelecekse, pandemide de başımıza onlar geldi. Patron bir afet anında başka kimsenin çoluğu çocuğu, yakını yokmuş ya da işçilerin çocukları yaradılışları gereği kendi başlarının çaresine bakmalıymış gibi davranır. Her felaket maaş vermemek için bir gerekçedir. Tıpkı 3. Havalimanı için kira affının çıkması, köprü geçiş ücretlerinin tıkır tıkır ödenmeye devam etmesi, tüm yardım paketlerinin patronlara yapılması gibi.

Salgın daha iyi yönetilebilirdi, hâlâ da yönetilebilir. Ancak Tek Adam-anonim şirket rejimi dünyadaki saldırganlığı daha da beter bir hale getirmekten geri durmuyor. 25 Mart günü Bakan Koca 100 milyon doz aşının ülkeye gireceğinin müjdesini verirken, işin aşı satıcılarının insafına kaldığını adeta hepimize hissettiriyor. Aşı mayıs sonuna kadar gelmeliymiş, ama en geç haziran sonuna kadar da aşı alınması için diğer firmalarla görüşülüyormuş!

Türkiye’de yaşayan herkes yokluğun ne olduğunu bilir. Aşıya ulaşılamıyorsa, emperyalist ilaç tekellerinin aşıya erişimi zorlaştıran zorbalıkları varsa bunu hepimiz anlayabiliriz. Ama anlayamayacağımız şey şu, ortada pandemiye yönelik ciddi bir yönetim olsaydı elimizde bir plan olurdu. Bakan’ın tekrarladığı nakaratlar değil, en kötü senaryoda şu kadar zamanın olduğu şeffafça ifade edilse emekçiler için kaynaklar kullanılabilir, her gün yüzlerce insanın ölümü engellenebilir.

Şu anda tüm dünyada yaşanan ölüm ve hastalıklardan koronavirüs değil hükümetler ve ilaç tekelleri sorumludur. “Dünya GAFAM’dan büyüktür” çıkışını yapabilecek kadar “cesur” bir sistem biraz samimi olsa bu çıkışı Facebook’a değil, öncelikle aşı firmalarına yapardı. “Patenti kaldır” derdi. Sonrasında da durumu şeffafça ifade edip, doğru bir planlama yapar ve ölüm-hastalıklara engel olurdu.

Salgına karşı patron düzenlerinin en iyisi bile korkunç bir sınav verdi. Bizde de durum oldukça vahim. En kötü işçi yönetimi dahi, kâr merkezli değil, ihtiyaç odaklı hareket edeceği için patron sistemlerinin en iyi örneklerinden fersah fersah iyi bir sonuç alırdı.

Pandemi yönetimi niçin kötü ve aşı neden yok sorusuna son kez yanıt verelim: Çünkü Türkiye bir anonim şirket gibi yönetiliyor.

Paraguay’da aşı ayaklanması ve kapitalizmin açgözlülüğü

0

Paraguay’da kötü pandemi yönetimine karşı mart ayında protestolar gerçekleşti. Sağlık emekçileri, öğretmenler, gençler ve işçilerin eylemleri başkent Asunción olmak üzere pek çok kente yayıldı. Kitleler, Mario Abdo Benítez hükümetinin sağlık politikaları, çökmüş durumdaki sağlık sistemi ve yetersiz aşı nedeniyle öfkeli. Bu öfkenin arka planında, pandemiyle ağırlaşan ekonomik kriz koşulları ve yolsuzluklar da yatıyor. Sağlık çalışanları ve sendikalar tarafından eleştirilen Sağlık Bakanı Julio Mazzoleni mart ayının başında istifa etmişti. Ancak bu istifa “aşı” protestolarının son bulmasını sağlamadı, çünkü kitleler tek sorumlunun sağlık bakanı olmadığının bilincinde ve devlet başkanı dahil tüm hükümetin istifasını istiyor.

Covid-19 aşılarına adil erişim sağlamayı amaçlayan, BM ve DSÖ destekli COVAX (Kovid-19 Aşıları Küresel Erişim Programı) programına göre Paraguay, salgının hızla ilerlemesine rağmen, program kapsamında vaat edilen dozun ancak 36 binini yeni alabildi. Bu program; Covid-19 aşısı üreten bazı şirketlerin programa dahil olması, zengin ülkelerin aşının üretimi için fon sağlaması veya bağış yapması ve üretilen aşıların yoksul ülkelere ulaştırılması şeklinde bir sistem izliyor. Program, 2 milyar doz aşıyı 2021 yılının sonuna kadar dağıtmayı planlıyor. Yani program dahilinde aşı bekleyen ülkelerin hiçbiri, ihtiyaç duyduğu miktarda dozu henüz alamadı.

Türkiye’nin bağışçı veya alıcı olarak dahil olmamasından dolayı COVAX burada pek gündem olmadı, ancak kapitalistler bu girişimi pandemiyle adil mücadelenin bir aracı olarak göstermeye ve bununla övünmeye çoktan başladılar. Boris Johnson, İngiltere’deki aşılama başarısını kendi deyişiyle “açgözlülük ve kapitalizm”e bağlarken İçişleri Bakanı Priti Patel, COVAX programına sundukları katkıyla böbürleniyordu. Ancak bu çok övünülen COVAX gibi kısmi uygulamalar; İngiltere en çok aşı siparişi veren ülkelerden biriyken Paraguay’da 100 kişiye bir doz aşı bile düşmemesindeki ya da Filistin aşıdan tıbbi donanıma kadar erişim engelleriyle karşılaşırken İsrail’in ihtiyacından fazla aşı alabilmesindeki eşitsizliğe asla çözüm üretmiyor.

Yoksul ülkeler, aşıya ulaşmak için COVAX gibi girişimlere ve kapitalist ülkelerin “yardımseverliğine” ve dolayısıyla belirsizliğe mahkûm edilmiş durumda. Bu tablo bile, neden aşı patentlerinin kâr peşindeki çokuluslu şirketlerin tekelinden çıkarılması gerektiğini anlatıyor. Patent hakları, aşıların kitlesel ve hızlı üretimi önündeki en büyük engel. Bu nedenle Covid-19 aşıları ve ilaçlarının tıbbi patentlere tabi olmaması, tüm dünya ülkeleri için parasız kitlesel aşı üretimi ve dağıtımına yönelik ortak bir plan geliştirilmesi gerekmekte. Aşının nerede olduğunu sorduğumuz şu günlerde, Paraguaylı emekçilerin kitlesel ve ücretsiz aşı talepleri kadar öfkelerini de paylaşıyoruz.

Adin Oto’da sendikalaşan işçilere ücretsiz izin dayatması

0

Balıkesir’in Gönen ilçesinde bulunan Adin Oto Donanım fabrikasında çalışan işçiler, kötü çalışma koşullarına karşı ve daha iyi bir ücret için Özçelik-İş Sendikası’nda örgütlenmeye başladılar. Ancak patron performans düşüklüğü bahanesi ile çoğunluğu kadın 51 işçiyi ücretsiz izine çıkartarak sendikalaşmanın önüne geçmeye çalışıyor. Fabrika yönetiminin sendikal mücadeleye baskısı yalnızca 51 işçiyi ücretsiz izne çıkarmakla sınırlı değil. Sendikalı olanları işten atmakla tehdit eden yönetim, bazı işçilerin e-devlet şifresini isteyerek sendikalı olup olmadıklarını kontrol ediyor ve sendikalı işçilere istifa etmeleri için baskı uyguluyor.

Hem fabrika içinde hem ücretsiz izne çıkarılan işçiler, yaptıkları çeşitli eylemelerle mücadelelerine devam ediyorlar ve daha önce iyi performans ile terfi edilen işçileri performans düşüklüğü gibi bir bahane ile ücretsiz izne yollamasının onları korkutmayacağını, fabrikaya sendika girene kadar mücadele edeceklerini dile getiriyorlar. 

Çiçek ile diken arasında Kürt hareketine saldırılar

0

Demokratik haklarla değil, yabancı sermayenin ülke içi yatırımlarını büyütmekle ilgilenen sözde İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklandığı basın açıklamasında, Erdoğan şöyle konuşmuştu: “‘Bir çiçeğe az su vermek onu kuruturken, fazla su vermek de soldurur’ gerçeği, adaletin kuyumcu titizliğiyle uygulanmasını gerektiriyor. Öyle her gördüğümüz çiçeğe su vermeyeceğiz. Susuzluktan boynu bükülmüş bir çiçeğe su vermek adaleti yerine getirmek olurken, dikene su vermek zulüm anlamına gelebiliyor.”

Anlaşılacağı üzere rejim, demokratik ve politik hakların tanınacağı özneler arasında, kendi çıkarlarıyla örtüşecek şekilde keyfi bir “çiçek” ve “diken” ayrımı yapıyor. Bu ayrımda kimlerin “çiçek” olduğu, kimlerin “diken” olduğu ise kısa sürede anlaşıldı.

Şubat ayında dokunulmazlıklarının kaldırılması istemiyle rejimin hakkında fezleke hazırladığı 25 milletvekilinin 21’i HDP’li. Hatırlanacağı üzere dokunulmazlık görüşmeleri ve oylamaları için TBMM’de grup kararı alınması yasaklanmıştı. Bunun ardından HDP Kocaeli milletvekili Gergerlioğlu’nun milletvekilliği düzmece bahanelerle düşürüldü ve aynı gün HDP’ye de kapatılma davası açıldı. Elbette İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesini ve Boğaziçi öğrencileri üzerinde sürdürülen gözaltı ve baskı terörünü de unutmamak gerekir…

Rejim ilk olarak ekonomik göstergelerin sermaye açısından caydırıcı görünen gidişatında terazinin bir tık dengelenebilmesi için, tamamen bir formalite olarak ihtiyaç duyulan sözde bir insan hakları planı açıklamaya yeltenmişti; aslında rejimin bununla itiraf etmekte olduğu, 20 yıllık iktidarı boyunca, bu planda saydığı demokratik hakların hiçbirisini tanımamış olduğuydu.

Hemen ertesinde rejim, genetiğinde bulunan Kürt düşmanı şoven politik hattı hayata geçirerek, hem baskılar karşısında barajı aşmayı sürdüren HDP’yi sindirmek istedi, hem de yükselişte olan işçi, kadın ve gençlik hareketlerinin kriminalize edilmesini hedefledi.

Sözde insan hakları programı ile Kürt hareketine saldırılar arasında bir çelişki yok, aksine bunlar birleşik bir küme. Erdoğan iktidarda kalabilmek için bir yandan emperyalist merkezlere demokrasi maskesiyle göz kırpıyor, diğer yandan da Cumhur İttifakı’nın mutlak egemenliğinin önündeki en önemli engel olan Kürt hareketini siyaset dışına itmeye çabalıyor. Tam olarak rejimin bekasını güvence altına alma kaygısı taşıdığı için, işçi hareketi bu tip şoven manevralara karşı dayanışmacı bir politik bağışıklık geliştirebilmeli.

Cem Bialetti’de grev anlaşmayla sona erdi

0

Kocaeli’de faaliyet yürüten ve mutfak eşyaları üreten Cem Bialetti fabrikasında devam eden grev, patron ve sendika arasında anlaşmaya varılmasıyla sona erdi. Birleşik Metal-İş’te örgütlü 61 işçinin çalıştığı fabrikada işçiler 9 Mart’ta greve çıkmıştı.

Kasım 2020’den beri süren Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri sonucunda grev kararı alınmıştı. Sendika altı aylık dönem için yaklaşık yüzde 18,5 zam talep ederken, patron ise altı aylık yerine bir senelik ve yüzde 14,78 gibi sefalet ücretine denk gelecek bir zam teklifinde bulunmuştu. Resmi enflasyon oranının dahi yüzde 14,60 olarak açıklandığı bu dönemde, patronun teklifi sefalet ücretinin dayatılması anlamına gelmekteydi. Aynı zamanda işçiler pandemi koşullarında üretime aralıksız devam ettiklerini ve ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldıklarını, patronun Kod-29 ile kendilerini tehdit ettiklerini belirtiyorlardı.

Patronun ilk altı ay için yüzde 18’lik zam talebini kabul etmesiyle grev sona erdi. Anlaşmaya göre ilk altı ay için yüzde 18, ikinci altı ayda yüzde 6 ve diğer altı aylık dönemlerde enflasyon oranında zam yapılacak.

Cem Bialetti’de 2016 ve 2019 yıllarında da greve çıkılmış, bu mücadele sonucunda işçilerin talepleri patron tarafından karşılanmıştı. Greve aşina olan Cem Bialetti işçileri kazanacaklarından emin bir şekilde mücadele ederek taleplerini kabul ettirmeyi başardılar.

Ekonomik kriz cenderesinde gerçek enflasyonun sürekli artarak işçilerin yoksullaştığı bu dönemde patronların düşük ücret dayatması işçilerin daha da yoksullaşmasına neden oluyor. Pandemiyi bahane eden patronlar ya düşük zam teklif ediyor ya da sıfır zam dayatmasında bulunuyorlar. Pandeminin yarattığı koşulları kullanarak ve ekonomik krizin faturasını işçilere kesmeye çalışarak, kârlarına kâr katmanın hesabını yapan patronların bu saldırılarına grev ve direnişlerle cevap veren işçiler mücadeleyi büyütüyorlar. Cem Bialetti fabrikası işçileri grev silahını kullanarak patronun sefalet zammı saldırısına karşı mücadele ederek kazanım sağladı. Bu doğrultuda, mücadelelerin birleştirilerek yaygınlaştırılması, patronların bu saldırılarına karşı işçilerin vereceği en iyi cevap olacaktır.

Haklarımız ve hayatlarımız sahipsiz değildir! İstanbul Sözleşmesi bizimdir!

0

Yaz aylarında İstanbul Sözleşmesi daha henüz tartışmaya açıldığında binlerce kadın sokaklara döküldük. Türkiye çapında pek çok ilde “İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmayı bırakın, etkin uygulayın” diyerek günlerce ses çıkardık. İstanbul Sözleşmesi aleyhine her haber çıktığında daha da büyüdük, güçlendik; her eylemde yeni insanlarla tanıştık, tencere tava çalarken kendi mahallemizle, komşumuzla kaynaştık. 20 Mart gecesi Tek Adam rejimi bir fermanla sözleşmeyi feshettiğini açıkladığında ise biz zaten birbirimize çoktan kenetlenmiştik. Haklarımız da İstanbul Sözleşmesi de sahipsiz değildir! İstanbul Sözleşmesi; hayatları, hakları için mücadele eden kadınların ve LGBTİ+’larındır!

Neden şimdi?

İktidar sözleşmeden geri çekilmeyi aylardır istiyordu, zaten imzalamayı da hiç istememişti ki! AİHM kararı ile mahkûm edilip kınandıktan sonra hükümet, kadına yönelik şiddetle mücadeleyi AB karşısında bir proje haline getirerek, itibarını toparlamak için sözleşmeyi vitrin olarak kullanmıştı. Dolayısıyla bugün çekilme kararı da hiç şaşırtıcı değil. Çünkü İstanbul Sözleşmesi sadece şiddete uğrayan kadınları korumaya yönelik değil, aynı zamanda kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik her türlü şiddeti önlemeye ve ortadan kaldırmaya yönelik bir toplumsal inşayı öngören bir sözleşme. Bunun için de sığınmaevlerine bütçe ayırmak, şiddete uğrayan kadın ve LGBTİ+’lara yaşama, çalışma haklarını sağlamak ve failleri gerçekten cezalandırmak gerekiyor. Başından beri muhafazakâr ve neoliberal politikalar ekseninde kurguladığı rejimini ilerletmek adına toplumsal cinsiyet eşitliğinin karşısında duran, her fırsatta kadınların kürtaj vb. kazanılmış haklarına yönelik gerici hamlelerde bulunan, kadın ve trans cinayetlerini ve erkek şiddetini cezasızlık politikaları ile teşvik eden bir hükümetin İstanbul Sözleşmesi’ni tutacak kadar kaygılanacak, kaybedecek bir itibarı da zaten yok.

İstanbul Sözleşmesi tartışmalarını genel politik atmosferden bağımsız düşünmek imkânsız. Fesih kararının arkasında gitgide güçsüzleşen, ittifaklarını yitiren ve toplumsal muhalefetçe sıkıştırılan, yönetemeyen bir Tek Adam rejiminin, dinci ve milliyetçi güç odaklarıyla ittifakını sağlamlaştırma kaygısı olduğunu söyleyebiliriz. Aynı Ayasofya’nın ibadete açılması meselesinde olduğu gibi. Dolayısıyla zamanlamayı iktidarın kendi rejiminin sınırları çerçevesinde artık engelleyemediği ekonomik yıkım, giderek kaybedilen toplumsal rıza ve iyice belirginleşen yönetme beceriksizliği karşısında en gerici ve baskıcı unsurlara dayanarak iktidarının ömrünü uzatma çabası çerçevesinde okuyabiliriz.

Aynı zamanda, kadınlar ev içinde en yakınları tarafından öldürülmeye devam ederken, sözleşmeyle ilgili hemen her tartışmada “Kadın güçlü olursa aile de güçlü olur” türü muhafazakâr söylemler ve 2023 manifestosu için ilan ettiği gibi merkeze kadını değil, kadına tahakküm üzerine kurulu aileyi alan ifadeler ise kadının eşitlik ve özgürlük mücadelesinin iktidar açısından hem politik hem ekonomik olarak ne denli maliyetli olduğunu açığa çıkarıyor! Tek Adam rejimi için, ekonomik kriz koşullarında kadınlara ev içi emek köleliğini, ömür boyu bakıcılığı, şiddeti ve baskıyı reva gören bugünkü aile düzenini korumak her zamankinden daha gerekli. Ayrıca bu yöntem, artan kadın işsizliğini ev içinde gizlemeyi kolaylaştırıyor. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi ve bu sözleşme için sokakları terk etmeyen kadın hareketinin iktidara neden bu kadar rahatsızlık verdiğini bu koşullarla net anlayabiliriz.

Fesih kararı yalnızca kadınlara dönük bir saldırı değildir

Öte yandan, İstanbul Sözleşmesi’ni fesih kararı yalnızca kadınlara ve LGBTİ+’lara değil, temel hak ve özgürlüklerini kullanmak; eşit, özgür ve şiddetten uzak bir yaşam sürmek isteyen herkese karşı bir saldırıdır. Tek Adam rejimi toplumsal meşruiyetini kazanana kadar Kürtlere, kadınlara, öğrencilere, doğaya, kültüre, bilime ve emeğe saldırmaya devam edecek; tabiri caizse başı kesik tavuk gibi önüne çıkan herkese çarpacak ve can verene kadar ne kazanılmış haklarımıza dönük saldırılar ne de genel olarak muhalif kesimlere dönük artan baskı ve uygulamalar bitecektir.

Maruz kaldığımız siyasi ve ekonomik baskıların sona ermesinin tek yolu, erkek egemen kapitalist sistemle mücadeleden geçiyor. Biz kadınlar, mücadelelerle kazanılmış hakların bir oldubitti ile yok sayılmaması için, İstanbul Sözleşmesi, haklarımız ve hayatlarımız için mücadelede ısrar edeceğiz! Ve aynı ısrarı toplumun hakları ve iradesi yok sayılan tüm kesimleri olarak gücümüzü ve mücadelelerimizi birleştirme noktasında da göstermemiz gerekiyor.

Uygur halkının savunulması işçi sınıfının görevidir

0

Diktatörlük rejimlerinin, ülkelerindeki demokratik kitle hareketlerini itibarsızlaştırmak için kullandıkları bir yöntem, baskıcı sisteme karşı bu mücadelelerin “dış güçler tarafından yönlendiriliyor” olduğunu iddia etmeleridir. Tabii onlara göre mücadele edenler de teröristlerdir.

Aynı şey, Çin devletinin batı kesimindeki Sincan bölgesinde yaşayan yaklaşık 11 milyon Uygur’un başına gelmiş durumda. Türk asıllı Müslüman bir halk olan Uygurlar tarihte hep başka devletlerin hakimiyeti altında kalmışlar. Önce Moğollar, ardından Çin İmparatorluğu ve Rus Çarlığı. 1912’de Çin’deki Çing Hanedanlığı’nın yıkılarak yerine Cumhuriyet rejiminin kurulmasından sonra, ve özellikle 1917’de Rusya’daki işçi devriminin ardından Uygurlar’da kendi kaderlerini tayin etme hakkını kazanma doğrultusunda bir umut belirmişse de Çin devleti Sincan’ı baskısı altına alarak bölgeyi “Çinlileştirmeye” girişti. 1949’da Mao’nun önderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Sincan bir “otonom bölge” olarak tanınmışsa da (1955), Uygurlar Maocu-Stalinist Çinli yöneticilerin egemenliği altında kalmaya devam ettiler.

Bugün artık lafta da olsa sosyalist olmaktan çıkıp kapitalist bir devlet haline gelmiş olan Çin, demokratik ve ulusal haklarını talep eden Uygurlar üzerinde aynı baskı politikalarını uygulamaya devam ediyor. Üstelik bugün Çin devletinin Sincan üzerindeki egemenliği klasik bir sömürgecilik olmaktan çıkıp emperyalist bir hakimiyet haline gelmiş durumda. Çin yönetimi Uygurları ucuz (neredeyse köle) emek gücü olarak kullanmanın yanı sıra, Sincan bölgesi Çin’in emperyalist İpek Yolu projesi üzerinde bulunduğundan bölgede herhangi bir bağımsızlıkçı harekete izin vermek istemiyor.

Çin yönetimi Uygurları ve bölgede yaşayan diğer Müslüman azınlıkları (Kazaklar ve Kırgızlar) dünyaya “İslamcı teröristler” olarak sunarak bölgedeki baskılarını meşrulaştırmaya çalışıyor. Binlerce Uygur’un “yeniden eğitilmek” gerekçesiyle toplama kamplarında tutulduğuna dair raporlar bulunmakta. Bu “yeniden eğitimin” amacının çoğu yerde insanları dinsel inançlarından vazgeçirmeye ve Çin kültürünü benimsetmeye yönelik olduğu belirtiliyor. Bu baskı cehenneminden kaçmayı başaranlar uluslararası kuruluşlara tanık oldukları işkence ve cinayet uygulamalarını anlatıyorlar.

Pek çok devlet, Çin ile olan ekonomik ilişkilerinden ötürü soykırım düzeyine varan bu baskıları dillendirmekten, protesto etmekten dikkatle kaçınıyor. Aynı şekilde RTE yönetimi de Çin rejiminin bu baskılarını görmezlikten gelmeyi yeğliyor.

Uygur halkının demokratik haklarının savunulması ve onların kendi kaderlerini tayin hakkının desteklenmesi, kapitalist çıkarları için her türlü dinsel ve etnik ideallerini satmaya hazır olan İslamcı gericilerin ve Türkçü faşistlerin hayırseverliğine bırakılamaz. Herhangi bir halkın olduğu gibi Uygur halkının da bağımsızlık mücadelesinin desteklenmesi görevi her şeyden önce işçi sınıfına düşer.

Bu nedenle tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de işçi ve emekçi örgütlerini, Uygur halkının yaşamakta olduğu baskıları teşhir etmeye, bu halkın demokratik haklarını savunmaya ve Sincan’ın bağımsızlık mücadelesini desteklemeye davet ediyoruz.

Emekçilerin ekonomik yıkımına karşı: Kısmi değil, tam! Yarın değil, hemen!

0

Alınmayan tedbirlerin sonucu pandemi üçüncü kez yükselişe geçmiş durumda. İşsizlikten, gelirsizlikten kırılan işçinin, emekçinin, küçük esnafın, çiftçinin artık dayanacak gücü kalmadı. İş-aş-destek vermesi beklenen iktidar ise suçu bir kez daha toplumun üzerine yıkma çabasında. Göstermelik açıklamalar bir yana bırakılırsa ortada hiç kimseyi tatmin edecek bir sonuç yok. Belirsizlik tek en geçerli hal. İktidarın iddialarıyla gerçeklerin uyuşmadığı en çarpıcı örneklerin başında ise aşı geliyor.

Açıklanınca duyarsınız, yapılınca görürsünüz denilerek günü kurtarmaya çalışan iktidarın oyalama taktiklerinin faturasını işini, aşını, gelirini kaybeden emekçiler ödüyor. Pandemi hem ekonomik hem sağlık açısından çoktan emekçilerin felaketi haline getirilmiş durumda. Tam bu noktada, mart sonu itibarıyla kısa çalışma ödeneğine son verileceğinin açıklanmış olması işçiye, emekçiye “ne haliniz varsa görün” demek anlamına geliyor. Kuşkusuz bu kabul edilemez.

Acil olarak yapılması gereken ilk şey kısa çalışma ödeneğinin en az asgari ücret düzeyinde olmak üzere pandemi bitene kadar ödenmeye devam etmesidir. Eşzamanlı olarak ücretsiz izin uygulamasına son verilmeli, bu kapsamda olan tüm çalışanlara çalışmadıkları süre boyunca, pandemi bitene kadar, en az asgari ücret düzeyinde ödeme yapılmalıdır. Kaynak olarak İşsizlik Sigortası Fonu değil, bütçeden Yap-İşlet-Devlet soygunuyla müteahhitlere ayrılan on milyarlarca lira kullanılmalıdır. Kod-29 ile işten çıkarma tamamen iptal edilmeli, iflas ve benzeri nedenlerle kapanan işyerlerinin çalışanlarına yeniden iş bulacakları tarihe kadar işsizlik ödeneği sağlanmalıdır.

Buna rağmen milyonlarca yoksul emekçi yine de asgari bir gelirden mahrum kalacaktır. Çünkü Türkiye çalışandan daha fazla sayıda işsiz, gelirsiz emekçi insanın yaşadığı bir ülkedir. Milyonlarca insan da emekli olmasına, belirli bir geliri olmasına rağmen açlık sınırının altında bir hayata mahkûm durumdadır. Aç-açık durumda tek bir hane bırakmamak için, pandemiyle sınırlı olmamak üzere, sürekli bir yaşam geliri ihtiyaç halindeki tüm emekçilere sunulmalıdır.

Bunlar yarına ertelenebilecek, sonra denilerek geçiştirilebilecek konular değildir. Kelimenin gerçek manasında bunlar emekçiler için hayat memat meselesidir. Hemen uygulanmaya başlanmalıdır! Kaynak vardır, olmayan iktidarın niyet ve heves yokluğudur! Derhal bir acil emek fonu oluşturulmalı, işsizlik fonu sadece ve tüm işçi-emekçileri kapsayacak şekilde yeniden yapılandırılmalı, asalak sermaye gruplarına bol kepçe dağıtılan istisnalardan, iltimaslardan, desteklerden vazgeçilmelidir.  

HDP’ye kapatma davası 2023 bileti mi?

0

AKP-MHP iktidarı neden HDP’ye kapatma davası açtırdı? Kapatma davası ile hedeflenen ne? Hatırlanacağı üzere 31 Mart 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini Cumhur İttifakı kaybetti. HDP’nin tutumu burada belirleyiciydi. İktidar gücünü kullanan Cumhur İttifakı uyduruk gerekçelerle 23 Haziran 2019’da tekrar seçim kararı aldırdı. Lakin HDP’nin tutumunu da değiştirmek gerekiyordu. Bu amaçla Öcalan kardeşler devreye sokuldu. Onlar da iktidarın isteğine uygun olarak HDP’ye seçimlerde “tarafsız olma” çağrısı yaptılar. HDP bu çağrıları dikkate almadı. Cumhur İttifakı bir milyona yaklaşan oy farkıyla tekrar seçimleri de kaybetti. HDP’nin bu tutumu Cumhur İttifakı’na sadece İstanbul’da değil başta Ankara, Antalya, Mersin olmak üzere birçok büyükşehirde de belediye başkanlığına mal oldu. “Seni başkan yaptırmayacağız” tutumu dört yıl sonra başka bir şekilde de olsa bu kez gerçeklik kazandı. Bu çerçevede kapatma davasının temel hedefi, olası 2023 seçimleri öncesi “tarafsız” olması sağlanamayan HDP’nin denklem dışına çıkarılması olarak anlam kazanmakta.

Peki, kör gözün parmağına, niyetini bu kadar açık eden, üstelik İstanbul belediye başkanlığında işe yaramamış, hatta ters tepmiş bir girişim, bu kez işe yarayabilir mi? Kuşkusuz bunu zaman gösterecek. AKP-MHP iktidarı bu kumarı oynayacak, çünkü seçimleri kazanmak istiyorsa tarafsızlaştıramadığı HDP’yi denklem dışına çıkarmak zorunda. HDP’ye kapatma davasının aynı zamanda Millet İttifakı’nın “gizli” destekçisi olarak görülen HDP üzerinden CHP ve İYİ Parti’nin bir kez daha “terörle” test edileceği bir hamle sağanağı olarak kullanılacağını öngörmek de zor olmasa gerek. Tarafsız kalamayan HDP’den tarafını seçmesi istenen CHP-İYİP’e dek bir “beka” oyunu bu! Terör odağı olmaktan, devletin milletiyle birlikte bölünmez bütünlüğünü bozmaktan yargılanan ve belki de bir aşamada kapatılacak HDP ile mesafe sopasını AKP-MHP’nin muhalefet üzerinde keyifle kullanacağına şüphe yok. Hatta belki de söz konusu davanın iktidar açısından en fazla bereket beklenen yönü budur!

Görünen o ki olası 2023 seçimleri öncesi iktidarın tek planı kapatma davası da değil. Seçim sisteminin iktidar yararına yeniden düzenlenmesinden siyasi partiler yasasına dek bir dizi “iş görür” değişikliğin daha yapılmaya çalışılacağı anlaşılıyor. Hatta daha fazlasının da arzu edildiğinden bahsediliyor. Evet, tablo son derece sevimsiz ama unutmayalım ki bütün bunlar aslında kaybeden takımın taktiklerinden ibaret. Vur, kır, devir… Tekmeler artıyor çünkü kaybediyorlar. İşe yarar mı? Can yaktığı ve yakacağı kesin, ama sonucu belirleyen tekme sayısı değil gol sayısı olduğu gibi eninde sonunda tribünlerin sempatisi tekmeye değil goledir. Karın tokken umursanmayan birçok şey, açken çekilmez hale gelmeye başlar. Batırılan ekonomi, ele yüze bulaştırılan pandemiyle mücadele, yüz kızartıcı dış politika derken iktidarın karın doyurmayan şovları artık iş görmüyor. İşçi ve emekçilere düşen; oyunun farkında olmaları, mücadelelerini birleştirmeleri, saflarını sıklaştırmaları… Gerisi gelecek…

¡La decisión de retirarse del Convenio de Estambul es nula y sin fuerza legal!

0

El régimen unipersonal, que tuvo que archivar las discusiones sobre el Convenio de Estambul ante la persistente lucha de las mujeres el verano pasado, ahora está tratando de dar fin al proceso tratándole como un “hecho consumado” al anunciar la retirada del Convenio de Estambul con un decreto presidencial de medianoche.

¡Los derechos adquiridos a través de las luchas no se pueden ignorar o considerar como hechos consumados!

¡Esta decisión es nula y sin fuerza legal! ¡El Convenio de Estambul pertenece a las mujeres que luchan por sus vidas y sus derechos! Es un logro importante de la lucha contra la violencia de género del movimiento de mujeres y de toda la sociedad.

Como mujeres, LGBTI + y trabajador@s, nuestras luchas contra este gobierno que se alimenta de la misoginia, la fobia de LGBTI +, el odio, la violación de derechos, la opresión, la negación y la mentira están juntos. ¡No abandonamos el Convenio de Estambul!

The withdrawal decision from Istanbul Convention is null and void!

0

The One-Man regime, which had to shelve the discussions on the Istanbul Convention in face of the persistent struggle of women last summer, now tries to bring the process to an end as a “fait accompli” by announcing Turkey’s withdrawal from the Istanbul Convention with a midnight presidential decree.

Rights gained through struggles cannot be erased by fait accompli decisions!

This decision is null and void! The Istanbul Convention belongs to women fighting for their lives and rights! It is an important achievement of the women’s movement and the whole society in combating gender-based violence.

As women, LGBTI + and workers, our struggle against this government fed by misogyny, LGBTI+-phobia, hatred, violation of rights, oppression, denial, and lies is universal! We will not give up on the Istanbul Convention!

İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kararı yok hükmündedir!

0

Geçtiğimiz yaz kadınların ısrarlı bir şekilde sürdürdüğü mücadele karşısında İstanbul Sözleşmesi tartışmalarını rafa kaldırmak zorunda kalan Tek Adam rejimi, bu sefer bir gece yarısı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğini ilan ederek, süreci “oldubitti”ye getirmeye çalışıyor.

Mücadelelerle kazanılmış haklar, bir oldubitti ile yok sayılamaz!

Bu karar yok hükmündedir! İstanbul Sözleşmesi; hayatları, hakları için mücadele eden kadınlarındır! Cinsiyet temelli şiddetle mücadele noktasında kadın hareketinin ve tüm toplumun önemli bir kazanımıdır.

Kadın düşmanlığından, LGBTİ+fobiden, nefretten, hak gasplarından, baskı, inkar ve yalandan beslenen bu iktidara karşı kadınlar, LGBTİ+lar, emekçiler olarak mücadelemiz ortaktır! İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!

Newroz ateşi emekçi halkların yolunu aydınlatıyor

0

2021 Newroz’unu zalim Dehak’ın çarklar dönsün diye işçileri ölümün kucağına itmeye devam ettiği bir ortamda kutluyoruz.

Şiddetli yoksulluk ve açlık koşullarında yaşamaya çalışan emekçiler, ölümcül pandemi altında da işyerlerine kapatıldılar.

Patronlar kârlarını koruyabilsinler diye kısa çalışma ve ücretsiz izin gibi sefalet koşullarına mahkûm edildiler. Kod-29 türü ahlaksızca uygulanan işten çıkarma gerekçelerine muhatap bırakıldılar.

Patronlar sınıfı Dehak’ın günümüzdeki temsilcisidir.

Dehak bugün tüm emekçilerin ve halkların üzerine Tek Adam rejimi olarak da saldırıyor.

Diktatoryal siyasi iktidar emekçilerin yararlanabilecekleri tüm demokratik hakları tek tek geri alıyor. Sendikalaşmanın engellenebilmesi için patronlara tüm desteğini sunuyor. Emekçilerin protesto ve ifade özgürlüklerini zorbalıkla engelliyor.

Kürt halkının demokratik taleplerini duymak bile istemiyor. Onun seçtiği belediye başkanlarını görevden alıyor, milletvekillerini meclisten atıyor, parti yöneticilerini ve üyelerini zindanlara atıyor.

Ve şimdi de başta Kürtler olmak üzere halktan 6 milyon oy almış, parlamentonun üçüncü büyük partisi olan Halkların Demokratik Partisi’ni (HDP) kapatmaya girişmiş durumda.

Tek Adam rejimi, başta kendi yandaşları olmak üzere patronları ihya edebilmek için, “iş, aş ve özgürlük” isteyen emekçi halkın muhalefetini boğmaya çalışıyor.

Ve bütün bu saldırılarını şimdi bir “Yeni Anayasa” hukuksuzluğu şeklinde kalıcılaştırmak istiyor.

Tek Adam rejimi sadece Türkiye için değil, Ortadoğu’da yaşayan tüm halklar için büyük bir tehlikedir. Onun yayılmacı politikaları bölgede yaşan her ulustan ve inançtan emekçi halkları birbirine karşı kışkırtmakta ve savaşlara yol açmakta. Bu rejim bölgedeki tüm gerici örgütleri, krallık, şeyhlik ve diktatörlük rejimlerini desteklemekte. Bu rejim emperyalizmin ve diğer yayılmacı güçlerin bölgedeki egemenliğinin aracı olarak çalışmakta.

Dehak’ın bu dört koldan saldırısını durdurmak zorundayız. Ve bunun tek yolu vardır: Tüm emekçi halkların “iş, aş, demokrasi, özgürlük” mücadelelerinin birleştirilmesi.

Newroz’un özgürlük ateşini tüm emekçiler ve halklar olarak, onların demokratik ve devrimci kuruluşları olarak grevlerimizde, direnişlerimizde, protestolarımızda, bilincimizde ve yüreklerimizde birlikte yakalım…

İşte o zaman Dehak, Demirci Kawa’nın yaktığı ateşte eriyip yok olacaktır…

Yaşasın Newroz!

Newroz pîroz be!

Uzaktan Çalışma Yönetmeliği neleri düzenliyor?

0

Uzaktan çalışma kavramı İş Kanunu’nun “Çağrı üzerine çalışma ve uzaktan çalışma” başlıklı 14. maddesinde tanımlanıyor. Bu tanıma göre uzaktan çalışma, çalışanın iş görme edimini evinde ya da işyeri dışında herhangi bir yerde yerine getirmesine dayalı kurulan iş ilişkisi.

Pandemi öncesinde birçoğumuz için çok uzak olan bu kavram, pandemiyle birlikte hem işverence hem de çalışanlarca tercih edilir ve yaygın hale geldi. Özellikle Covid-19 virüsünün nasıl bulaştığının bilinir olmadığı 2020’nin ilk dönemlerinde uzaktan çalışma işverenlerce neredeyse bir lütuf gibi sunuldu; çalışan da toplu taşıma araçlarına binmeden, kalabalık havasız ofis ortamlarına girmeden, kısacası hayati tehlike altında kalmadan evden çalışabildiği için bu iyilik karşısında hiçbir şey sorgulamadan işverenden gelen talimatlara uydu. Ne var ki, bu mutlu tablo uzun sürmedi. Evden çalışma pratiğinin yerleşmesiyle birlikte çalışma sürelerinin üç saat kadar uzadığını hem kendi hayatlarımızdan gördük hem de bu pek çok araştırma ile tespit edildi.

Gelinen noktada Uzaktan Çalışma Yönetmeliği, çalışan haklarının yeniden tesisi açısından beklentiyle doluydu; ancak yayınlandıktan sonra işin renginin tam tersi olduğu açığa çıktı. Burada okuyucunun izniyle yazının başlığını “Uzaktan Çalışma Yönetmeliği gerçekte neleri düzenlemiyor?” olarak düzeltmek isterim.

Gelin, yönetmeliğin detaylarına birlikte bakalım:

  • Öncelikle, geleneksel iş hukukunda işçinin sınıfsal olarak işverenle eşit olmadığı kabulü mevcuttur. Yani kanun, işçi ve patron eşitmiş gibi davranmaz, çünkü değillerdir ve kanun bazı hallerde işçiye özel koruma sağlar. Mesela işverene iş sağlığı güvenliği önlemleri gibi pek çok sorumluluk ve yükümlülük yükler; işçileri koruyan hükümlerdir bunlar. Ancak Uzaktan Çalışma Yönetmeliğinde bunun tam tersi bir hava hakim. Pek çok husus işçi ve işverenin “özgür iradesi”ne bırakılmış, daha doğru bir deyişle patronun insafına terk edilmiş vaziyette.
  • Örneğin, çalışma mekânının düzenlenmesi işverenle işçi arasındaki anlaşmaya bırakılıyor. Yine yönetmelik malzeme ve iş araçlarının temini ve kullanımı için de “iş sözleşmesinde aksi kararlaştırılmamışsa işveren tarafından sağlanması esastır” diyor. Hal böyle olunca bunun fiiliyatta patron kararıyla belirleneceğini ve bu masrafların işçiye yıkılacağını öngörmek işten bile değil!
  • Başka bir maddede “İşin yerine getirilmesinden kaynaklanan mal veya hizmet üretimiyle doğrudan ilgili zorunlu giderlerin tespit edilmesine ve karşılanmasına ilişkin hususlar iş sözleşmesinde belirtilir” denmiş. Bu çok karışık gözüken cümleden aslında elektrik, internet masrafı, yemek gibi giderlerimizi anlamamız gerekiyor. Zira evden işimizi yapabilmemiz için internet kullanımı pek çok ofis çalışanı açısından zaruri. Peki, faturayı kim ödeyecek? Yönetmelik bunu da işçi ve işveren arasındaki sözleşmeye bırakıyor, yani amiyane tabirle sıkıyorsa patrondan isteyin diyor.
  • Gelelim en önemli konulardan biri olan fazla çalışmaya. Pek çoğumuz “nasılsa hafta sonu da evdeyiz, şuna da bakar mısın” denerek her an işe hazır bir şekilde beklemeye zorlanıyoruz. Sosyal hayatımız olmadığı, trafikte vakit kaybetmediğimiz için bu saatlerin de mesaiden sayılması gibi bir algı yaratıldığını görüyoruz. Sanki her şeyi her an acilmiş gibi yapmazsak ofise çağrılma korkusu taşıyoruz. Peki, yönetmelik bu konuda ne söylüyor? “Uzaktan çalışmanın yapılacağı zaman aralığı ve süresi iş sözleşmesinde belirtilir. Fazla çalışma işverenin yazılı talebi üzerine, işçinin kabulü ile mevzuat hükümlerine uygun olarak yapılır.” Zorunlu ve ücretsiz fazla mesainin piyasa kuralı haline geldiği günümüz çalışma rejiminde işverenin insafına bırakılan bu düzenlemenin çalışanlarını koruyacağını ummak çok zor.

Yazının buraya kadarki kısmını fazla hukuki bulanlara kısa bir özet yapmamız gerekirse; bu yönetmelik yemek parasını ödemeyen patrona herhangi bir yükümlülük getirmiyor; evde artan doğalgaz, elektrik, internet masraflarına işverenin katlanmasını beklemiyor; işini kaybetme korkusuyla fazla mesaiye hayır diyemeyen çalışanlara koruma sağlamıyor. Dolayısıyla işverenin yasadışı uygulamalarına, iş sözleşmesiyle düzenlenmesi koşuluyla yasal bir örtü sağlıyor.

Peki, biz ne diyoruz? Çalışma saatleri insanca düzenlenmelidir. Mola, öğle arası haktır. Sanki ofiste çalışılıyormuş gibi düşünülerek belirli saatler içinde iş talebi iletilmelidir. İşle ilgili yazışmalar mesai saatleri içinde kalmalıdır. Haftalık 45 saatlik çalışma süresini aşan çalışmalar fazla çalışmadır ve ödemeleri yapılmalıdır. Hafta tatilinde işçi erişilmeme hakkına sahiptir. İşveren evden çalışma için bilgisayar, internet donanımı sağlamak; elektrik, internet masrafı vb. giderleri karşılamak zorundadır. Kısacası evden çalışan işçilerin de yasal hakları vardır ve olmalıdır!

İşçi ve emekçinin kendisinden başka dostu yok!

0

Merhaba,

Ülkemizi ve dünyayı bir yılı aşkın süredir etkisi altına alan salgın sosyal hayatımızı, iş yaşantımızı ve topyekûn kültürümüzü olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor. Salgın ile mücadele adı altında alınan önlemler, salgının artışını önlemiyorken birçok alanda işçi ve emekçi halkı hem sağlık hem ekonomik olarak kötü yönde etkilemeye devam ediyor.

Yüksek sayıda personellerle üretim yapan fabrikalar üretime ara vermeden işçilerin hayatlarını tehlikeye atarken, süresiz ücretsiz izinle korkutulan işçilerin örgütlenmesinin önüne geçilmeye çalışılıyor. İşten çıkarmalar yasak ancak süresiz ücretsiz izin, işçilerin çalışma hayatlarını çok daha kötü etkiliyor. Öte yandan kapatılan işletmeler ve bu işletmelerde dolaylı ve doğrudan çalışan insanlar hiçbir gelirleri olmaksızın tabiri caizse ölüme terk ediliyorlar.

Ülkenin dört bir yanından geçinemeyen, çıkar yol bulamayan işçi ve emekçi kardeşlerimizin intihar haberlerini almaya başladık. Sendikal mücadele için bir araya gelen insanların yıllarca ortaya koydukları alın terinin sonucu olan tazminatları hiçe sayılarak, caydırmak istercesine süresiz ücretsiz izne çıkartılarak davalarından sonuç alınamaz hale getiriliyorlar. Kronik hastalar çalışmaları yasaklanırken aldıkları ödenekle ailelerini geçindiremiyorlar, 20 yaş altının sokağa çıkması yasaklanırken reşit bile olmayan ama çalışan çocukların işe gitmesinde hiçbir sorun görülmüyor. Öğrenciler uzaktan eğitim görürken devlet bu insanların evlerinde internet bağlantısı veya yeterli donanım olup olmadığına bakmıyor.

Bu liste uzar gider… Sonuç olarak, kapitalizm dünyayı ilgilendiren böylesine önemli bir salgın koşulunda bile kendi çıkarını korumaya devam ediyor. Komiktir ki, bunu bile beceremiyor. Bütün kaynaklarımız sömürülürken sabrımız da tükenmiş durumda. Bir kere daha gördük ki, işçi ve emekçi halkın kendisinden başka dostu yok!

Manisa’dan Gazete Nisan okuru bir işçi

Belediye TİS süreçleri, grevler ve emekçilerin iradesi: Kim var imiş biz burada yok iken?

0

İşçiler neden grev yapar? Grev hak mıdır, “şımarıklık” mıdır? Emekçiler almakta olduğu ücrete şükür mü etmeli yoksa insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret için mücadele mi etmeli? İşçiler neden AKP belediyelerinde grev yapmıyor da CHP belediyelerinde greve çıkıyor? İşçiler sendikalarından ne bekler? İşçi sınıfı örgütlerinde emekçilerin iradesinin gasp edilmesinin önüne nasıl geçebiliriz…? Bunlar ve benzeri sorular geçtiğimiz haftalarda epeyce gündem oldu.

Kadıköy Belediyesi’nde, ardından da Maltepe Belediyesi’nde başlayan grevler DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası genel merkezinin kapalı kapılar ardında imzaladığı sözleşmelerle sonlandırıldı. Devamında ise Ataşehir, Kartal ve Beşiktaş Belediyeleri’nde bu defa işçiler greve çıkmadan, aynı yöntemle – emekçilerin iradesi hiçe sayılarak – imzalar atıldı. Hatta Beşiktaş Belediyesi’nde imza atılan sözleşmenin maddeleri işçilere dahi duyurulup açıklanmadı. Yapılan sözleşmeler sonucunda Kadıköy’de giydirilmiş en düşük ücret 5 bin 275 lira (net 3 bin 456 lira), Maltepe’de 4 bin 700 lira, Ataşehir’de 4 bin 918 lira, Kartal’da ise 4 bin 450 lira olarak belirlendi. 2021 yılı Ocak ayı sonu itibarıyla Türkiye’de yoksulluk sınırı ise 8 bin 939 lira olarak açıklandı.

Asgari değil, insanca yaşam: Aynı gemide değiliz!

Genel-İş Sendikası ile belediyeler arasında süren Toplu İş Sözleşmesi (TİS) süreçlerinde idari maddeler üzerinden bir uzlaşı sağlanabilmiş ancak maddi konularda anlaşmazlık açığa çıkmıştı. Greve çıkılan belediyelerde de, grevden önce anlaşma imzalandığında da ücret artışları ve maddi maddeler halen emekçilerin önemli bir kesiminin kabul etmediği, sendika bürokrasisi eliyle onlara dayatılan bir düzeyde kaldı.

Mevcut ekonomik kriz ortamında alım gücü düşen, daha fazla yoksulluğa itilen işçiler, emeklerinin karşılığını, asgari değil insanca bir yaşam sürmelerini mümkün kılabilecek bir ücret artışını elde edebilmek adına mücadele iradelerini ortaya koydular. Resmi enflasyonun yüzde 14 olarak açıklandığı ama hemen herkesin – muhalefet de dahil – gerçek enflasyonun yüzde 35-40 bandında olduğunu bildiği, dillendirdiği bir ortamda SODEMSEN (Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası) ve belediyelerin önerdiği yüzde 7-8 arasındaki zam oranlarına emekçilerin rıza göstermemesi oldukça anlaşılır bir durum.

Yine bu TİS ve grev sürecinde gayet net bir şekilde kendisini anlaşılır kılan bir durum daha söz konusu: Patronlar, derinleşen ekonomik krizin faturasını örgütlü bir şekilde emekçilerin üzerine yıkmaya çalışıyorlar. Ekonomik krize karşı alınan tutumlar, işverenleri sağcı ya da sosyal demokrat olarak ayırmaktan öte kendi sınıflarının temel çıkarları doğrultusunda ortak pozisyon almaya itiyor. Nitekim ne SODEMSEN adında geçtiği gibi yekpare bir sosyal demokrat işverenler örgütü (içerisinde AKP’liler de mevcut) ne de belediye başkanlarının grev süreçlerinde “yüzde 40-50 zam önerdik, kabul etmediler” benzeri açıklamalarla yaratmaya çalıştıkları dezenformasyonun başka herhangi bir patronun kullanmakta olduğu söylemden farkı var.

Mevzunun oturmakta olduğu düzlem, iktidar ve patronlarca izlenen çizginin belediyelerde de takip edildiği: kaynakların emekçiler yararına kullanılmıyor oluşu!

Grev yasaklayan rejimin ana muhalefeti grev kırıcılık yaparsa…

Kadıköy ve Maltepe belediyelerinde emekçilerin greve gitmesinin ana gerekçesi de bu: Kaynakların kendi yararlarına kullanılması ve insan onuruna yaraşır bir ücret! Sözleşmeler imzalanana kadar Ataşehir, Kartal ve Beşiktaş Belediyesi emekçilerinin de ortaya grev iradelerini koymalarının gerekçesi de. Çünkü bu taleplerine erişmelerinin ancak ve ancak mücadele ile mümkün olacağının farkındaydılar. Ve grev, üretimden ya da hizmetten gelen gücü kullanmak, bu mücadelenin en temel aracı.

Yani konunun özü, birçoklarının bulandırmaya çalıştığı gibi “ortalığın çöp kokması” ya da “hadi o zaman AKP’li işverenin işyerinde de mücadele edin” değil.

Çöp kokan bir demokrasinin içerisinde, grev yasaklarına, grev kırıcılığına karşı sürdürülen güvenceli iş ve insanca bir yaşam mücadelesi. Ve bu mücadele yalnızca belediyelerde değil, Cargill, Döhler, Bel Karper, Migros, Baldur, Ekmekçioğulları, PTT, Yasin Kaplan, Güven Boya gibi birçok farklı işyerinde ve sektörde sürüyor.

Emekçiler bir yandan rejimin grev yasakları gibi (2013 yılında uygulanmaya başlanan 6356 sayılı yeni sendikalar yasası sonrasında 178 bin işçinin grevi yasaklanıp/ertelenirken yalnızca 39 bin işçi greve çıkabildi) antidemokratik politikalara öte yandan da patronların saldırılarına, hak gasplarına karşı mücadele ediyorlar. CHP’li belediyelerin ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin grev kırıcılığına karşı ettikleri gibi.

“Halk sağlığını” ileri sürerek grevdeki belediyelerin bulundukları ilçe sınırlarında çöp toplamak düpedüz suç ve ikiyüzlülüktür. Eğer önemsenen gerçekten halk sağlığı ise, bunun yolu emekçilere insan onuruna yaraşır bir yaşam sürecekleri, hak ettikleri ücret zammını vermekten geçer. Gerisi, işçi sınıfının aklı ve iradesiyle dalga geçmek anlamına gelir. Sendika bürokrasisinin yaptığı gibi…

Sendikalar, emekçilerin iradesi ve işçi demokrasisi

Bahsi geçen belediyelerdeki grevler ve sözleşmelerin imzalanma yöntemi, işçi sınıfı örgütleri olan sendikalarda mücadeleci bir hatta gereksinimi ve işçi demokrasisine dayalı bir işleyişin sağlanmasını yeniden tartışmaya açtı. Kadıköy ve Maltepe grevleri kapalı kapılar ardında, işçilerin onay vermediği bir sözleşme imzalanarak; Ataşehir, Kartal ve Beşiktaş TİS’leri ise yine işçilerin rızası alınmadan altına imzaların atıldığı bir süreçle Genel-İş Sendikası genel merkezi tarafından sonlandırıldı. Şubeler de genel merkez tarafından atılan imzaları kabul ettiler ya da kabule zorlandılar.

Genel-İş üyesi işçiler, sendikalarını, emekçilerin haklarını savunacakları yerde CHP ile kol kola yürümekle ve şeffaf olmamakla eleştirdiler. Bu süreçte DİSK ise yaptığı bir açıklamada şu ifadelere yer verdi: “Ancak DİSK’in sermayeden, iktidarlardan ve siyasal partilerden bağımsız çizgisinden vazgeçmesini isteyen, DİSK’i icazetli bir sendikacılık yapmadığı için suçlayan, mevcut siyasi iktidarla bazı sendikaların kurduğu ilişkinin benzerini talep eden değerlendirmeleri ciddiye almıyor, yanıtlama gereği duymuyoruz.” Dediğimiz gibi “ciddiye alınmayan” ve “yanıtlama gereği duyulmayan” eleştirilerin önemli bir kesimi DİSK’in kendi konfederasyon sendikasının üyelerinden geliyor. Kendisini mücadeleci olarak tanımlayan bir konfederasyonun, işçilerin şeffaf olunmadığı, iradelerinin ve mücadelelerinin çiğnendiği yönlü haklı eleştirilerini gerçek anlamda ciddiye alması ve yanıtlama gereği duyması gerekir. Aksi, bu suça ortak olunduğunun göstergesi olur.

İki belediyede de işçilerin hak ettiklerini elde etmek adına ortaya koydukları kararlılık ve birliktelik oldukça yüksek seviyedeydi. Ancak bu, genel merkez tarafından iradelerinin gasp edilmesini ve onaylamadıkları bir ücret zammına imza atılmasını engelleyemedi. Sonuçta “en iyi” sözleşmenin imzalandığı belediye olan Kadıköy’de, alınan zamdan sonra en düşük çıplak ücret 3 bin 456 TL oldu. Ama bu “en iyi” sözleşme dahi sendika genel merkezi tarafından diğer belediyelerde zorlanmadı.

Peki süreç daha farklı yönetilebilir ve belediye işçileri kendilerini enflasyon karşısında ezdirmeyecek/daha az ezdirecek bir sözleşmeye erişebilirler miydi? Cevabımız tabii ki evet.

Örneğin, Kadıköy Belediyesi’nde grev başlarken, diğer belediyelerde de ya grev kararları asılmıştı ya da asılmak üzereydi. Talepleri ortak olan emekçilerin mücadelelerini de ortaklaştırmak adına Kadıköy grevinin ilk gününde diğer belediyelerde de iş bırakma eylemi yapılabilir miydi?

Kadıköy grevinde, sendika tarafından işçilere söylenen “hepinizin burada durmasına gerek yok, evlerinize gidebilirsiniz” önermesi yerine, işçilerin aidatları ile oluşturulan grev fonu aktifleştirilip, grev komiteleri inşa edilerek mücadeleye destek ve dayanışma örgütlenebilir miydi?

TİS görüşmelerine işyeri temsilcilerinin de katılımı sağlanarak ve görüşmelerden tüm işçiler haberdar edilerek birilerinin bir gece işçilerin haberi dahi olmadan sözleşmeyi imzalamasının önüne geçilebilir miydi?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin grev kırıcılığı karşısında sendikanın örgütlü olduğu tüm belediyelerde uyarı eylemleri organize edilebilir miydi?

Cevabı evet olacak bu soruları uzatabiliriz… Ancak bu “evet”, dedik ve ruhumuzu kurtardık anlamına gelmez. Daha da önemlisi, bu doğrultuda işçi sınıfı örgütleri olan sendikalarda işçi demokrasisinin tesisi için mücadeleyi zorunlu kılar.

Çünkü her kazanım mücadeleyle gelir ve her mücadele bir deneyimdir.

Ve bu süreç, ücret zamları konusunda işçilerin iradesi hiçe sayılarak sonlandırılsa da önemli kazanımları ve deneyimleri de beraberinde getirdi.

Mesela, Kadıköy Belediyesi’nde imzalanan TİS’te, İstanbul Sözleşmesi’nin tanınması ve kadın erkek tüm personelin çocuklarına ücretsiz kreş hakkının kabulü kazanımları, belediyenin işçilere bahşetmesiyle değil, namı diğer Mor Liste’nin (Kadıköy Belediyesi Çalışanı DİSK’li Kadınlar) uzun soluklu bir mücadelesiyle elde edildi. Bu ve benzeri kazanımlar diğer belediyelere örnek teşkil etmesinin yanında sendikaların içerisinde örgütlü bir mücadelenin de önemine işaret ediyor.

Bu anlamda, sendikalarda taban örgütlenmeleri yaratılarak, işçilerin yalnızca grev dönemlerinde değil, sürekli olarak örgütlü kalmasını sağlamanın önemi, oluşturulacak kurullar/meclisler vasıtasıyla temsilcilerin ve sendikanın işçiler tarafından sürekli bir denetime tabi tutulmasının zorunluluğu bir kez daha kendisini gösterdi. Belediye işçilerinin direnç, kararlılık ve birliktelikleri de bunun mümkün olduğunu. Şimdi asıl mesele, Genel-İş genel merkezinin işçiler üzerindeki tüm basınç ve baskılarına karşı, işçi demokrasisinin tesisi için sendika içerisinde mücadeleyi ve örgütlülüğü sürekli kılabilmekte ve bu örgütlülüğü sendika genel kuruluna taşıyabilmekte. Böylesi bir mücadele ise belediye işçileriyle gerçek manada bir sınıf dayanışmasını zorunlu kılıyor. Sonuçta, bu dönüşümün sağlanabilmesi yalnızca belediye işçilerinin değil, bir bütün olarak işçi sınıfının mücadelesi adına da büyük bir anlam taşımakta.

Mars, yeni umut mu?

0

Geçtiğimiz günlerde, bilim ve teknoloji gündemimize Erdoğan’ın yeni uzay ajandası hızlıca giriş yaptı. Ay’a sert ve yumuşak inişi kapsayan yedi yıllık kalkınma ve teknoloji hamlesi “Gökyüzüne bak, Ay’ı gör” mottosuyla Erdoğan tarafından açıklandı. Her ne kadar geç bir hamle olsa da uzay yarışında bu tür bir hamlenin gelmesi bizleri sevindirebilirdi, fakat Tek Adam rejiminin pragmatik, rantsal ve kâr amaçlı teknoloji ve bilim anlayışı aslında olayın iç yüzünün farklı olabileceğini bizlere hatırlatıyor. Tabii tüm bunlar olurken NASA Mars’a 30. başarılı operasyonunu gerçekleştiriyordu. Yedi ay önce gönderilen Perseverance robotu 18 Şubat’ta Mars’a indi ve dünyaya görüntüler yollamaya başladı. Bu Mars görevinin detaylarına ve neden, nasıllarına gelin beraber bakalım.

“Büyük şeylere cesaret et!”

Perseverance aslında önceden gönderilen robotlara benzer altyapıya sahip olsa da bu sefer daha teknolojik donanımları var. Üzerinde yedi ana yük aracı, 19 kamera ve iki mikrofon olan Perseverance ayrıca, başka bir gezegende ilk motorlu uçuşu deneyecek deneysel bir uçak olan Ingenuity mini helikopterini de taşıyor. Ayrıca ilk defa uzay robotunun gezegene inişini üç farklı açıdan takip ettik, bu aşamada da NASA’nın iniş sırasında açılan paraşütte gizlediği mesaj vardı: Büyük şeylere cesaret et. Roosevelt’ten yaptıkları bu alıntıyla Mars görevinin kendileri için önemine dikkat çekiyorlar. Peki, bu operasyonu önemli kılan maddeler ve hedefler ne?

Dört önemli madde

  1. Önceki Mars görevlerinde, Mars’ın yaşanabilir bir gezegen olup olmadığı araştırılmıştı. Perseverance ise geçmiş yaşamlara ait kanıtlar arayacak.
  2. Geçmiş iklim koşullarına ait araştırma yapacak. Bu sayede geçmişte yaşam belirtisi varsa bu durumu elverişli kılan iklim de bulunabilir.
  3. Yüzeyde ve çeşitli kaya katmanlarında jeolojik incelemeler ve sondaj çalışması yapacak. Mars’ın jeolojik geçmişine ışık tutacak bu çalışma sonraki zaman diliminde hem yaşam hem de madencilik için önemli gelişmelere ışık tutacak. Ayrıca üzerinde bulunan 38 tüp bu parçalardan örnekler depolayacak ve 2033 yılında kadar bunları Dünya’ya yollaması planlanıyor.
  4. Elon Musk’ın da pazarladığı insanlı Mars keşifleri ve yaşanabilir koşulların araştırması da Perseverance’ın amaçlarından. NASA’nın 2030 yılında kadar hedeflerinden olan Mars’a insanlı görev için ön çalışmaları gerçekleştirmesi amaçlanıyor.

Ay’dan Mars’a… Yeni keşifler çağının başında mıyız?

Türkiye’nin yönünü ekonomik ve politik krizden bir anda uzay programına çevirmesiyle hepimiz için uzay artık vazgeçilemez bir hedef oldu demek isterdim, ama bizleri hem Türkiye’de hem de dünyada daha yakıcı gündemler bekliyor. Yine NASA’nın geçtiğimiz ay yayınladığı yeraltı su kaynakları analizi raporuna göre Türkiye’de yaygın kuraklık var ve bu, önümüzdeki yıllar için ciddi bir tehlike. Bunların yanında doğamız ve kaynaklarımız ticari kaygılar, yani rant yüzünden tehdit altında. Mesela değerli ekolojik alanlardan olan Saros Körfezi’ne doğalgaz aktarım limanı yapılıyor, herhangi bir kazada ekolojik katliam riski var. Dünya içinse iklim krizi artık geri döndürülmez noktaya gelmiş durumda, buna rağmen Türkiye karbon salınımını azaltmayı öngören Paris İklim Anlaşması’nı hâlâ imzalamadı. Sonuç, aşırı üretime ve kaynakları tüketmeye dayalı politikalar, yani kapitalizm hâlâ egemenken uzayın keşfi ne kadar umut vaat etse de aslında yeni tükenişlere sebep olacaktır. İlk önce kendi evimizi düzeltmeliyiz ve bunun için yapabileceğimiz hâlâ çok şey var.

Tarihte bu ay: Gazi Mahallesi Ayaklanması

0

Gazi Mahallesi Ayaklanması, 1995’in Mart ayında, o gün Sultangazi ilçesinde yer alan ve Alevilerin yaşamakta olduğu Gazi Mahallesi’nde, bilinçli bir şekilde seçildiği anlaşılan birtakım kahvehanelerin arabalı saldırganlar tarafından taranması sonucunda patlak verdi. Ayaklanma dört gün sürdü ve İstanbul’da Ümraniye ile Ankara’da Kızılay’a da sıçradı. 23 insan öldürüldü, 1400’ün üzerinde insan ise yaralandı.

12 Mart akşamı, aynı anda üç kahvehaneye ve bir pastaneye yapılan otomatik silahlı saldırılar 25 insanın yaralanmasıyla ve Dede Halil Kaya isimli 61 yaşındaki bir Alevi din adamının öldürülmesiyle neticelenmişti. Saldırganların kimliği teşhis edilemedi; saldırganları taşıyan taksinin şoförü ise daha sonra boğazı kesilmiş bir halde ölü bulundu.

Saldırıdan hemen sonra Cemevi’nin önünde toplanan kitleler polis karakoluna doğru yürüyüşe geçti. Eylem sırasında Mehmet Gündüz polis tarafından katledilirken, yine birçok insan yaralandı. Ertesi gün İstanbul’un her yerinden Aleviler, bir dayanışma göstergesi olarak Gazi’de bir araya geldi; on binleri bulan eylemler sırasında polisle çatışıldı. İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in polislere ateş açma yetkisi tanımış olmasına rağmen kitleler bariyerleri aştı ve karakolun 200 metre yakınına dek gelebildi. Eylemcilerin karakolu ele geçirmesi yakınken jandarma birliklerinden polise destek geldi. O gün 15 insan öldürüldü. İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu mahallede sokağa çıkma yasağı ilan etti ve daha sonra bu yasağı, eylemlerin sıçradığı ve beş kişinin öldürüldüğü Ümraniye’yi de kapsayacak şekilde genişletti.

Alevilerin polislerle görüşmesi için delege olarak seçtikleri Özlem Tunç işkence gördü ve polis tarafından infaz edilmek istendi. Kafasına ateş açıldı, saçından sürüklenip kaldırımda terk edildi. Tunç’un ölmediği morgda fark edildi; tedavisi üç yıl sürdü.

Gazi Mahallesi’nde 12 Mart akşamı gerçekleştirilen, hem işçi sınıfı hareketine hem de Alevilerin örgütlenme seferberliğine verilen kanlı bir refleksti. 1989 Bahar Eylemleri’ni 1990’lı yıllarda emekçilerin yükselen mücadeleleri izlemişti. Bu sırada Bektaş-ı Veli dernekleri, Pir Sultan Abdal ve yöre dernekleri kuruldu; Aleviler de derinleşen sınıf mücadelesiyle birlikte örgütlenmeye başlamışlardı. Devletin buna cevabı önce 2 Temmuz 1993’teki Sivas Katliamı oldu; Mart 1995’teki Gazi Katliamı da bunun bir devamıydı.

Bugün Aleviler üzerindeki ırkçı ve mezhepçi şiddet ve ayrımcılık varlığını sürdürüyor. Tam da bu nedenle işçi sınıfının temel görevlerinden birisi, halklar arasındaki kardeşliği sağlamak olmayı sürdürüyor.

Çağrı merkezi sektörü çalışanları, pandeminin çalışma koşullarına etkisini anlatıyor

0

Çağrı merkezi sektöründe çalışan İpek ve Erdal ile çalışma koşullarını ve pandeminin bu sürece etkilerini konuştuk. Emek sömürüsünün oldukça fazla, mobbingin oldukça yaygın ve örgütlenmenin oldukça az olduğu bu sektöre dair değerlendirmeler, ofis çalışanlarının ortak sorunlarına da işaret ediyor. 

Gazete Nisan (N): İpek merhaba, öncelikle çalışma koşullarını kısaca anlatır mısın bize?

İpek (İ): Bildiğiniz üzere tüm sektörlerin arka bahçesinde bir çağrı merkezi vardır. Ben de 2013 yılında bu sektöre girdim. Aslında coğrafya mezunuyum ama işsizlik nedeniyle çağrı merkezine girmeye karar verdim. Şu an 40 kişilik bir ofiste çalışıyorum. İcra takibi yapan bir avukatlık bürosunda takip elemanıyım. Çalışma koşulları gerçekten ruhsal anlamda ağır olan bir sektör ve maalesef performansa dayalı olduğu için hissettiğiniz psikolojik baskı çok fazla.

N: Kaç saat çalışıyorsunuz, fazla mesai söz konusu mu?

İ: Çalışma saatlerimiz sabah 9 akşam 6’ydı. Tabii bu saatleri pandemi öncesi ve sonrası diye ayırmak lazım. Şu an üç aya yakındır evden çalışıyoruz ve bu çalışma saatlerimizi çok etkiledi. Ayrıca, zorunlu bir mesai olmasa da performansa dayalı çalışmaktayız ve aylık hedeflenen kotalarımızı tutturmak ve prim almak için mecburi olarak mesaiye kalıyoruz. Çünkü primsiz maaşlarımızla hiçbirimiz geçinemiyoruz.

N: Çalışma şartlarınız, fiziki ve psikolojik açıdan da oldukça sağlıksız. En çok hangi sorunları yaşıyorsunuz?

İ: Masa başı çalışmanın yarattığı birçok sorun var. Monitör kullanımına bağlı olarak göz hastalıklarımız oluyor. El bileğinde sinir sıkışması, bel ve boyun fıtığı, dirsek ve başparmak rahatsızlıkları çok yaygın görülüyor. İş sağlığı ve iş güvenliği açısından baktığımızda o sandalyeye oturduğunuz andan itibaren vücudunuzda deformasyon başlıyor. Ancak bunlar meslek hastalığı da sayılmıyor. Bu konuyla ilgili patronun argümanı “bunlar günlük yaşantıda zaten var olan sıkıntılar, iş nedeniyle gerçekleşen şeyler değil” oluyor.

N: Peki pandemi sizin çalışma şartlarınızı nasıl etkiledi?

Erdal: Bir anda evden çalışmaya geçtik, hiçbirimiz buna hazırlıklı değildik. Bize bilgisayarı, telefonu verdiler ve gidin ofisteki sistemi evde kurun dediler. Oysa benim bilgisayarı kurabileceğim bir masam yoktu. Mecburen zigon sehpalarla kendime bir alan oluşturdum. Bilgisayarda çalışmaya uygun bir sandalyem yok; doğal olarak hemen bel ağrısı gibi rahatsızlıklar yaşamaya başladım.

Ofisteyken öğle yemeğimiz vardı, şimdi bu gider bizim mutfak masraflarımıza eklendi. Yol paramız vardı kesildi; ama bunun yerine yaptığımız diğer masraflar maaşımıza yansıtılmadı. Mesela, elektrik faturalarımız ciddi şekilde arttı. Evinde interneti olmayan arkadaşlarımız internet bağlatmak zorunda kaldılar.

İ: Çalışma saatlerimiz de uzadı. Zaten sistem üzerinden bizi sürekli takip ediyorlar. Telefonlar sürekli açık olacak, her an, her saat ve haftasonu ulaşılabilir olmak zorundayız. İşsizliğin de artması bizde ayrı bir baskı yaratıyor. Sürekli daha fazla çalışmalıymışız baskısı yaşıyoruz, mobbing çok arttı. Evden çalışmak hiç dışarıdan görüldüğü gibi değil.

N: Teşekkür ederiz. Bir sonraki sohbetimizi de bu sorunları aşmanın yolları neler olabilir, ofis çalışanlarının örgütlülüğü önündeki engeller neler gibi konular etrafında derinleştirmek isteriz.

Hükümet pandemiyle savaşta havlu attı

0

Türkiye dünyada nüfusu en fazla olan 19. ülke. Ancak Türkiye en fazla enfekte olmuş insan sayısında dünyada 9. sırada yer alıyor. Nüfusça Türkiye’den çok daha kalabalık olan pek çok ülke, enfekte olmuş insan sayısında Türkiye’yi geriden takip ediyor. Üstelik mutasyona uğramış virüsün durumun ciddiyetini daha da artırdığı konusunda herkes hemfikir.

Dünya ile kıyaslandığında görünür olan bu dengesizliğe rağmen Cumhurbaşkanının 1 Mart’ta yaptığı kontrollü normalleşme duyurusu ile pandemi yönetiminde yeni bir sayfa açılmış ya da pandemi ile mücadele defteri hükümetçe kapatılmış oldu diyebiliriz. Cumhurbaşkanı 1 Mart günü, uzun ve ilişkisiz bir dizi sözün ardından nihayet sadede gelerek, konuşmasının küçücük bir kısmını kapsayan bir alanda kimi kısıtlamaların kaldırılacağını söyledi.

Sağlık Bakanı da kontrollü normalleşmeye hazır olunduğunu duyurmuş olsa da işler biraz garip ilerliyor. Zira bugüne değin hükümetin başarı ile en ufak bir ilişkisi olmayan hususları büyük bir zafer olarak pazarlamasına epey alışmıştık. Ancak bu kez cumhurbaşkanı, sözcüleri ve temsilcileri içinden geçilen durumu mütevazı bir ileri adım olarak dahi göstermeye yeltenmiyorlar. Bu hususu uzun uzun incelemeye gerek yok. Hükümet Haziran 2020’de yayınladığı normalleşme sürecini vaka ve hastane doluluğundaki düşüşe dayandırıyordu. Şimdiyse elinde böyle bir veri yok. Kaldı ki, şeffaflıktan bir hayli uzak olan kendi verileri dahi durumun vahametini gözler önüne seriyor.

Yukarıdaki grafik Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre 20 Şubat’tan bu yana aktif hasta sayısını gösteriyor. Oysaki kontrollü normalleşmenin ilan edildiği 1 Mart tarihi hiç de umutlanacak değil, aksine tedbirlerin artırılması gerektiğini gösteren bir döneme işaret ediyordu.

Cumhurbaşkanı, başlayan aşılama sürecinin de normalleşmeye dayanaklarından biri olduğunu söylerken kimi yetkili ağızlar vaka sayılarındaki artışa rağmen ölümlerin düşüp, hastane doluluklarının da aşı sayesinde azaldığını söylüyordu. Peki durum gerçekten de öyle mi? Aşağıdaki tablo, yine Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre hastanelerdeki ağır hasta sayılarını gösteriyor ve açıkça anlaşılan şey şu ki, ağır hasta sayısında da yine ürkütücü bir artış eğilimi söz konusu.

Pandemi ile mücadele ederken yukarıdaki tabloya bakan aklı başında hiç kimse 1 Mart günü normalleşme adımlarının atılmasından bahsetmez, aksine tedbirleri nasıl daha da artırırız diye düşünürdü.

Yanlış anlaşılma olmasın, hükümetin aklının başında olmadığını iddia etmiyoruz. Pandemi ile mücadele etmediğini söylüyoruz. Hükümetin, bir ve yalnızca bir hedefi var: en zenginleri memnun etmek. Bu konuda da aklı son derecede başında. Hükümetin bu hedefi doğrultusunda da verdiği tek kavga büyük patronları daha da zengin etme kavgası. Bu kavgada dövdüğü insanlar da yoksullar, işçiler, emekçiler, memurlar, köylüler, esnaf… Bunun dışındaki hiçbir kavganın kaybedilmesi hükümeti huzursuz etmiyor. İşte bu yüzden hükümet, verilerin açıkça ifade ettiği üzere pandemi ile mücadelede havlu atarken pek de eli titremiyor. İş cinayetlerinden işçiler, kadın cinayetlerinden kadınlar ve nihayetinde pandemiden de halk suçlu bulunuyor!

Türkiye dünyada halkına kişi başına en az nakit yardımı yapan ülkelerden biriydi. Yöneticiler bütçeyi halka destek olmak yerine geçiş garantisi verilen köprülerin sahiplerine ödeme, üçüncü havalimanındaki işletmelerin kirası için iptal ya da indirim uygulama gibi kanallarla doğrudan patronlara vermek istiyorlardı ve bunu yaptılar da.

Bu ay son olduğu açıklanan Kısa Çalışma Ödeneği (KÇÖ) ve ücretli izin uygulamaları da Türkiye’de hiçbir burjuvayı huzursuz etmedi. Çünkü bu ödenek hiçbir şekilde burjuvalardan yapılan kesintiler ya da onlardan alınan vergilerle değil, doğrudan emekçilerin kendi maaşlarından yapılan kesintilerden, işsizlik ödeneğinden karşılandı. Şu anda pek çok patron için oldukça kârlı olan bu uygulamanın devam etmesi için bizzat hükümetten taleplerde bulunulduğunu görüyoruz. Çünkü patronlar işçiye maaş ödeme yükünden dahi kurtulmak istiyorlar.

AKP hükümeti hakikaten de bir kavga-dava hükümeti. Ve davası işçi-emekçilere karşı. Hükümet elindeki sınırlı kaynağı tamamen patronlara boca etmek derdinde. Bunun için kim ölmüş, kim hastalanmış, hangi esnaf iflas etmiş, bunların önemi ikinci derecede bile değil.

Hükümet açıkça boş verse de pandemi ile mücadele bitmedi ve pandeminin yenilgiye uğratılması da yine bizim ellerimizde. İçinde bulunduğumuz her mücadelede hükümeti göstermelik değil gerçek tedbirler almaya zorlamalıyız. Sendikalarımızdan pandemiye karşı mücadele adına bir eylem planı yayınlamasını istemeliyiz! Pandeminin ilk günlerindeki taleplerimiz hâlâ güncel. Pandemi ve ekonomik kriz karşısında emekçiler için #KaynakVar dediğimiz günlerde öne sürdüğümüz taleplerimiz mücadele başlıklarımız olmayı sürdürecek.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İşyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!
  • Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!

  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun!
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!