Ana Sayfa Blog Sayfa 40

Memurlara sefalet ücreti dayatması

0

2022-2023 dönemini kapsayan, memur ve memur emeklisini ilgilendiren toplu sözleşmeler Memur-Sen tarafından imzalandı. Yaklaşık 6 milyona yakın memuru ilgilendiren zam oranları sefalet ücreti düzeyinde kaldı. Toplu sözleşme öncesi 600 lira seyyanen zam, 2022’de yüzde 21, 2023’te yüzde 17 ve iki yıl için yüzde 6 refah payı isteyen Kamu-Sen ve Memur-Sen bu oranların kat kat altında bir orana imza atarak üyelerinin büyük tepkisine neden oldu. İmzalanan sözleşmeye göre 2022 yılı için yüzde 5+7, 2023 için ise yüzde 8+6 gibi gerçek enflasyon oranlarının yanından bile geçmeyen rakamlara sözleşme bağıtlanmış oldu. Kamu emekçileri sendikası KESK ise imzalanan sözleşmeye tepki göstererek memurların sefalete mahkûm edildiklerini vurguladı.

TÜİK’in açıkladığı enflasyon ile çarşıda, pazarda karşılaşılan enflasyon arasında uçurum varken, memurlara reva görülen bu zam oranı kabul edilemez. Temel ihtiyaç maddelerinin her sene yarı yarıya artışına maruz kalırken; elektriğe, doğalgaza, suya ve ulaşıma zam üstüne zam gelirken maaşlara yapılan zammın bu gerçek rakamların katbekat altında kalması milyonlarca işçi ve memurun sefalete terk edilmesi anlamını taşımaktadır. İmzalanan sözleşmede sözleşme ikramiyesi olarak 400 liranın verilmesi fakat bu ikramiyeden üye sayısı yüzde 1’in altında olan sendika üyesi memurların yararlanmayacağının belirtilmesi, 2 milyona yakın memurun bu ikramiyeden yararlanamaması anlamına geliyor. Bu maddeyle Memur-Sen’de yaşanan kopuşların önüne geçilmesi amaçlanmaktadır.

Hükümet yanlısı sendikaların bu zam oranlarını kabul etmesi şaşırtıcı değil. Tabandan gelen tepkileri umursamadan sözleşmeyi kazanım olarak lanse etmeleri ise artık başka bir boyut olarak karşımıza çıkıyor. Sendika yetkilisi birinin sosyal medya hesabından “Her şey maddiyat değil, önemli olan maneviyat” benzeri bir açıklama yapması ise üyelerinden büyük tepki topladı. Sendika bürokratları kendi maaşlarına zamda çok cömert davranırken üyeleri için yapılan cüzi zamlara ise gözü kapalı bir biçimde imza atabilmekteler. Milyonlarca işçi ve memurun sırtlarında bir kambur gibi taşıdığı bu bürokratlara en iyi cevabı işçi ve memurların ele ele vererek yapacakları bir genel grev verecektir. Kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklar, tabandaki işçi ve memurların iradesini yansıtmaktan çok uzaktadır. Toplu sözleşmelerin kamuya açık alanlarda ve üyelerin doğrudan müdahalesine açık, şeffaf bir şekilde yürütülmesi gerekmektedir. Ekonomik kriz ve yoksulluk derinleşirken ücret mücadelesi işçi ve memurlar için hayati bir anlam ifade ediyor. Bu sefalet düzenine son verecek olan ise birleşik ve kitlesel bir işçi ve memur mücadelesi olacaktır.

En büyük sorun hayat pahalılığı

0

Görevi iktidarın istediği istatistikleri açıklamaktan öteye geçmeyen Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bile temmuz ayındaki yıllık enflasyonu yüzde 18,75 (TÜFE) olarak açıkladı. Faizlerin yüzde 19 olduğu bir ortamda bu yüzdeler tesadüf olmasa gerek. Çünkü eğer enflasyon faizden daha yüksek olarak açıklansaydı -ki gerçekte öyledir- faizleri daha da artırmak zorunda kalacaklardı. Bu durum gerçekleşseydi, şu an yapabildikleri tek şey olan kredi dağıtımına iyice ket vuracaktı. Dolayısıyla, enflasyon “gerektiği şekilde” açıklandı. Fakat bu haliyle bile 2018 kur şoku döneminden sonraki en büyük artış olarak kayıtlara geçti.

Üretici fiyatlarında ise durum daha da vahim. Geçen yılın temmuz ayında üretici fiyatlarında yüzde 8,33 oranında bir artış varken bu yılın aynı ayında yüzde 44,92 gibi çok yüksek bir artış gerçekleşti. Bu da üretim maliyetlerinin fazlasıyla arttığını, bu artışın bir şekilde tüketici fiyatlarına yansıyacağını gösterir. Böylece Cumhurbaşkanı’nın söylediği “Ağustostan itibaren enflasyonda azalma olacak” cümlesinin gerçeği yansıtmadığı rahatlıkla söylenebilir. İlerleyen aylarda baz etkisiyle yıllık enflasyon bir miktar azalsa da aylık enflasyonlarda artış sürecek.

Herkesin, özellikle tüm işçi ve emekçilerin hayat pahalılığını fazlasıyla hissettiğini söyleyebiliriz. Enflasyon sadece düzenli olarak artmıyor, aynı zamanda gittikçe hızlanarak artıyor. Haziran ayında yazdığımız bir yazıda dünya genelinde enflasyonun büyük bir problem olmaya başlayacağını belirtmiştik. Dolayısıyla, enflasyonun sadece TL’nin değersizleşmiş olmasından değil, dünyadaki emtia fiyatlarındaki artışın getirdiği üretim maliyetlerinden de kaynaklandığı unutulmamalı.

Gelirlerimiz malların genel artışı düzeyinde artmadığından hayat pahalılığı yaşıyoruz. Bu makasın açılması, özellikle emek gücüyle geçinenleri borçlanmaya zorluyor. Kredi kullanımının bu faiz oranlarına rağmen kesilmemesi ekonomik canlılıktan değil, insanların alım güçlerinin düşmesi neticesinde hayat pahalılığıyla mücadele etmek için eldeki tek seçenek olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Yüksek faiz nedeniyle sıfır yerine ikinci el arabaya yönelmek ikinci el araba fiyatlarını artırırken, konut kredisi çekmek istemeyenlerin kiraya yönelmesi de kira fiyatlarını aşırı derecede artırmış durumda.

İçte ve dışta artan borç şimdiden sürdürülemez hale geldi. Finansal piyasalar fiyatlamaları anlık yapsa da reel piyasalar her zaman geriden gelir. Özellikle dünyada artmakta olan bakır, demir, kömür ve ayçiçeği gibi metaların artan fiyatları önümüzdeki aylarda da üretime yansımaya devam edecek. Bunun önüne geçebilmek için, ücretlere düzenli olarak her üç ayda bir enflasyon oranında zam yapılmasını istiyoruz.

Borcu borçla kapatan bir ülke haline gelmiş durumdayız. Mevcut tablo, düzenin kökten değişmesini zorunlu kılıyor. Özellikle dış borçların ve hane halkı borçlarının silinerek ekonominin “yeniden başlat” tuşuna basılması gerekiyor. Bunun içinse üretim araçlarında işçi denetimi şart. Aynı zamanda bu denetim, yıkıcı bir kaos üretim tarzı olan kapitalizmin ilgasını zorunlu kılarak planlı bir iktisadi düzenin kapısını aralayacaktır.

Ormanlar yandı, dereler taştı, ya sonra?

0

Temmuz ve ağustos aylarında yüzlerce orman yandı. Manavgat yangını Türkiye’de yaşanmış en büyük orman yangını oldu, Türkiye genelinde yanan toplam alan miktarıyla da rekor kırıldı. Bu yangınların çoğuna vaktinde ve gerekli müdahale yapılmadı. Örneğin, son olarak Dersim’de yanmaya terk edilen ormanlara 12 gün sonra havadan müdahale edildi.

28 Temmuz’da, tam da yangınlar olurken Resmi Gazete’de Turizmi Teşvik Kanunu yayımlandı. Bu kanunla ormanlar “kamu yararı”na turizme açılabilecek, yatırıma açılacak bölgeyle ilgili kararı da yine Tek Adam verecek. Ormanlık alanların turizme açılması için artık yanmasına gerek bile olmadığı halde bu kanunun kimin çıkarına hizmet edeceğini merak ederken, Muğla-Milas’taki Akbelen ormanına beşli çeteden Limak Holding girdi. Kömür madeni ocağı açmak için ağaçları kesmeye başlayan Limak’ın bahanesi, yakındaki yangınların sıçramasıyla Akbelen ormanında çıkabilecek olası bir yangını önlemekti.

Ağustos ayında göz göre göre gelen bir diğer afet de seller oldu. Van, Kastamonu, Bartın ve Sinop’taki sellerin üzerinden daha birkaç gün geçmiş ve onlarca can kaybı yaşanmışken, 19 Ağustos tarihli Resmi Gazete’de Rize’de dere yatağı olan bir bölge için yapılaşma amacıyla acele kamulaştırma kararı verildi. Kastamonu-Bozkurt’ta olduğu gibi sel felaketlerinin başlıca nedenleri arasında dere yatağında yapılaşma ve HES’ler olmasına rağmen, iktidar mevcut imar politikalarından da HES’lerden de vazgeçmiyor. Yangından zarar gören köylüleri krediyle borçlandıran iktidar, sel olduğunda HES’lerine ve inşaat patronlarına sahip çıkıyor. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin Bozkurt felaketinden sonra “Genelde HES’ler selin sebebi yerine bana göre mağduru oluyor. HES’ler negatif olarak etkileniyor,” sözü iktidarın bu önceliğini özetliyor.

Bir yandan iklim krizinin etkileri, bir yandan da yıllar içinde yaratılan çevresel yıkım ne yazık ki hayatımızın bir gerçeği artık. Yangınların, sellerin, depremlerin felaketle sonuçlanmasının sorumluları ortada. Yaşadıklarımız artık doğal afetin ötesinde; tedbirsizlik, plansızlık, denetimsizlik ve ihmalkârlıkla göz göre göre gelen felaketler. Çünkü AKP’nin iklim, çevre ve afet politikaları kâr amaçları etrafında şekilleniyor. Çünkü patronlar doğal afetleri ve iklim krizini fırsata çevirmek için can atıyorlar. Peki bundan sonra ne olacak? Bu yıkımın karşısında doğadan ve emekçiden yana bir planlama talep etmekten, bunun için örgütlenip mücadele etmekten başka çaremiz yok.

Fotoğraf: Kazım Kızıl

İktidarın Afganistan hesapları

0

Türkiye, ABD’nin Afganistan’dan çekilme sürecinde Kabil Havalimanı’nın güvenliğini sağlama planını ABD’ye haziran ayında yapılan NATO toplantısında sunmuştu. Bu öneri hem bozulan ABD-AB ilişkilerini yeniden tesis etmek hem de Afganistan’ın yeniden inşa sürecinde masada söz sahibi olabilmek amaçlarını taşıyordu. Zira Çin şimdiden lityum ve doğalgazı işleme planları yapıyor, doğal kaynakların nasıl değerlendirileceği konusu birçok uluslararası gücün iştahını kabartıyor. Ne var ki, Taliban çekilme süreci tamamlanmadan Kabil’e girdi ve bu süreç büyük bir insani trajedi ve emperyalizm açısından siyasal başarısızlık ile sonuçlandı. Taliban’a karşı ne Afgan ordusu direndi ne de kukla hükümetin devlet başkanı ve işbirlikçileri ülkede kaldı. ABD ve NATO müttefiklerinin arkalarına bakmadan uzaklaştığı bu enkazda Türkiye neden kalmakta ısrar etti?

Saray iktidarının Afganistan ısrarı çok boyutlu. Trump döneminde bozulmuş Amerikan ilişkilerinde yeni bir sayfa açmak ve NATO’da ABD ile stratejik ortak olma hevesi, tüm müttefiklerini başarısız dış politikası neticesinde yitirmiş Saray rejimi için yeni bir fırsat anlamına geliyor. Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile ilişkiler gibi yıpranmış dengeleri kendi lehine çevirmek; Libya, Suriye, Azerbaycan, Kuzey Irak’ta heveslendiği ve her seferinde başarısızlığa uğradığı bölgesel güç olma iddiasını burada sürdürebilmek ve iç politikada bunu bir “başarı hikâyesi” olarak sunmak… Nitekim Bahçeli’nin “Afganistan’dan dönmenin Anadolu’yu tehlikeye atmak” olduğunu söylemesi, Doğu Perinçek’in “Afgan kadınına özgürlüğün Taliban ile geleceği” tweeti ve bunun AKP sözcüleri tarafından tepkiyle karşılanması bu meselenin iktidar koalisyonu içinde ne kadar tartışmalı olduğunu gösteriyor. Malum ekonomik kriz ve pandemi ile yaşanan toplumsal-sosyal kriz, yapılan kamuoyu yoklamalarının gösterdiği gibi iktidarın tabanında büyük bir erozyona yol açtı. Sedat Peker’in açıklamaları ve bir sürü yolsuzluk iddiaları ile yıpranan Saray rejimi kendi ömrünün giderek kısaldığının farkında. Bir yandan olası Erdoğan sonrası dönemin hesapları yapılırken iç ve dış politikada atılan her adım ve bunun faturası kritik bir hal alıyor. Bu nedenle Afganistan meselesi, iktidar içindeki kavganın da bir yansıması haline geliyor.

Afganistan üzerinden yapılan bir başka hesap da mültecilerdi. Batı açısından işe yarar bir ortak olmanın olasılıklarından biri de Afganistan’da Taliban’dan kaçan milyonlarca kişiyi hiçbir yasal statü ve hak sağlamadan içeride tutmak. Yani Türkiye hem Avrupa’ya geçişlere engel olacak – zira konu gündeme gelir gelmez Merkel, Macron gibi AB liderleri telaşla “tabii ki Türkiye’de kalmalılar, biz alamayız” telaşına düştüler- hem de bunun karşılığında AB kaynaklarından faydalanacak. Bir yandan da işler yolunda gitmediğinde AB’ye karşı mülteci kozunu kullanabilecek. Bu, karşılıklı bir kazan-kazan anlaşması; hem AB hem de Türkiye için, bundan zarar gören ise sadece göçmenler…

Ancak iktidar için bu plan da tutmadı. Önce Bahçeli aynı açıklamada Afganları almamayı, hatta tespit edip geri göndermeyi salık verirken; sonra sosyal medyaya “Afgan erkekleri geliyor” temalı videolar sürüldü ve kamuoyunda ırkçı, nefret söylemleri içeren tartışmalar örgütlendi. Bu tartışmalar kuşkusuz toplumda da yansımalarını buldu. Zira iktidarın göç politikasızlığı, Altındağ’da yaşanan ırkçı saldırılar, ekonominin durumu ve sefalet boyutundaki yaşam koşulları özelde Afganlara yönelik nefrete, genelde de iktidara dönük tepkiye dönüştü. Ana muhalefet de “sınır namustur” gibi popülist bir söylemle “gelenleri geri göndereceğiz” diyerek kendisinin de herhangi bir göç politikası olmadığını ortaya koymuş oldu. İşlerin iktidar cephesinde bu denli yolunda gitmediği bir dönemde, bu tartışma “mülteci kabul etmeyeceğiz” açıklamaları ile kapatılmaya çalışıldı.

Emperyalizm ve onun bölgesel aktörlerinin yağma ve talan politikaları da, Taliban’ın kadın ve emek düşmanı İslamcı iktidarı da Afgan emekçi halkının yararına değildir. Taliban gericiliğinden kaçmak zorunda kalanlara mülteci statüsü ve istedikleri ülkede yaşama hakkı tanınmalı, insan hayatı ülkelerin çıkar savaşında bir koz unsuru yapılmamalıdır. Saray iktidarının bu ülkede yarattığı toplumsal yıkım politikalarının faturası ülkesinden kaçan göçmenlere değil, mücadele eden işçi ve emekçiler tarafından bizzat iktidara kesilmelidir.

Taliban rejimine karşı Afgan kadınlara destek!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) Kadınlar

ABD, 30 yıllık işgalden sonra Afganistan’dan mağlup olarak çekildi. “Dünyanın jandarması” rolündeki emperyalizmin yeni bir yenilgisidir bu. Artlarında enkaz halinde bir ülke bıraktılar. Güç, aşırı gerici İslamcı bir hareket olan Taliban’ın eline geçti. Bizzat emperyalizm tarafından yaratılmış bir canavar olan Taliban, 80’li yıllarda SSCB’nin işgaline karşı bir gerilla savaşı yürütmek amacıyla emperyalizm tarafından finanse edilmiştir. İşgalin yenilgiye uğratılması ve SSCB’nin yıkılmasından sonra ABD ve Pentagon Afganistan’daki kontrollerini kaybetmiştir.

Taliban, hüküm sürdüğü 1996-2001 yılları arasında, esas olarak kadınlara karşı vahşice baskı uygulayan teokratik bir hükümetle burjuva İslamcı bir diktatörlük rejimi uyguladı. Şimdi Taliban, Afgan halkının büyük bir bölümünün, özellikle şehirlerde, kadınların ve ülkede yaşayan diğer etnik grupların uğruna direneceği, halkın sahip olduğu kısmi özgürlükleri ve kadın haklarını tasfiye etmeyi planlıyor. Örneğin, 19 Ağustos’ta binlerce kişi İngilizlerden bağımsızlığın kutlandığı ulusal bağımsızlık gününde Afgan bayrağını savunmak için sokaklara döküldü ve Taliban tarafından bastırıldı.

Kabil Havaalanı’ndan kız çocuklarıyla kaçmaya çalışan çaresiz kadınların görüntüleri, dünyanın dört bir yanında Taliban rejimine karşı Afgan direnişini ilgiyle takip eden kadın hareketini mücadele etmekten hiçbir zaman alıkoymayacak. Afgan kadınları kaçmaya çalışıyor çünkü 90’lı yıllarda Kuran’ı en baskıcı bir biçimde dikte eden Taliban’ın, kadınları burka giymeye zorlayan, yanlarında erkek olmadan sokağa çıkmalarını, ev dışında çalışmalarını veya okumalarını yasaklayan uygulamaları ve daha birçok zulmü hâlâ hafızalarda.

Yirmi yıllık emperyalist işgalde, hem ABD hem de NATO bölgeyi bombaladı, sivilleri öldürdü ve sistematik olarak insan haklarını ihlal etti. Bu işgal milyonlarca Afgan’ı evlerinden kovdu ve Avrupa Birliği’nin sistematik olarak sınırlarını kapatması ve göç kontrolünü Türkiye gibi diğer ülkelere devretmesiyle milyonlarca mülteciyi insanlık dışı yaşam koşullarına sahip kamplara mahkûm etti. Ve AB’ye girmeyi başaranlar, daha fazla sömürülmek için temel haklarından mahrum bırakıldılar. Aslında, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron gibi emperyalizmin sözcüleri, amaçlarının Avrupa’ya yönelik göç akınındaki artışı durdurmak olduğunu açıkladılar.

Bu politikayı kınıyor ve reddediyoruz, tüm hakların sağlanarak sınırların açılmasını savunuyoruz. Özelde kadınlar ve genel olarak Afgan halkı için çözümün, ülkeyi işgal eden ve yok eden ABD emperyalizmden gelmeyeceği açıktır. Fakat aynı şekilde çözüm Taliban’dan ve onların köktenci ve kadın düşmanı hareketinden de gelmeyecektir.

Ülke çapında askeri kontrole sahip olan Taliban İslamcı hareketi, Afganistan İslam Emirliği olarak adlandıracağı İslam ve şeriat hukukunun aşırı gerici yorumu altında teokratik bir devlet kurmayı hedefliyor. Bir dinin araçsal kullanımıyla, Afgan kadınların özgürlüklerinde ve haklarında bir gerileme dayatacak ve bu da kapitalizmin ataerkil toplumsal ilişkilerine özgü baskı ve eşitsizliği pekiştirecektir. Ev dışında çalışmanın engellenmesi, vücudunun herhangi bir yerini göstermenin veya makyaj yapmanın, topluluk içinde konuşmanın veya gülmenin yasaklanması, spor faaliyetlerine katılamama ve daha önceki iktidarları döneminde uyguladıkları diğer kadın düşmanı politikaları yeniden hayata geçirmeye çalışacaklar.

Afgan kadınların yaşamları, işleri ve bedenleri üzerinde tahakküm kurma girişimi karşısında cevaplarının oturup beklemek olmayacağına dair inancımız tam. Sokakları kuşatan ve yeni aşırı gericiliği dayatmaktan sorumlu Taliban rejimi milislerinin silahlı varlığı karşısında; özgürlük ve haklarına dönük saldırıyı reddetmek için takdire şayan bir cesaretle gerçekleştirdikleri örgütlenme, protesto ve yürüyüşleri çok önemsiyoruz.

1990’ların baskılarına geri dönüşü engellemek ve bağımsızlıklarını, eşitliklerini ve özgürlüklerini elde etmek için yeni hükümete karşı mücadele veren kadınlarla ve tüm Afgan halkıyla uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz. Afgan halkının, kadınların ve muhaliflerin özgürlüğünün, ancak sosyalizme tam haklarla ilerleyen bir işçi sınıfı hükümetiyle gerçekten garanti altına alınabileceğini biliyoruz.

Sosyalist feministler olarak Afgan kadınların Taliban’a karşı her türlü direnişini ve örgütlenmesini sahipleniyoruz. Afgan kadınların mücadelesi bizim de mücadelemizdir. Birçok batı ülkesindeki aşırı sağ ve sağın, kadına yönelik şiddetin politik niteliğini reddeden, cinsel eğitim ve üreme eğitimini sorgulayan ve iptal eden, cinsiyete dayalı iş ayrımcılığının varlığını reddeden, kürtajın yasallaştırılmasını reddeden, cinsel istismarı görmezden gelen ve hatta meşrulaştıran, yeniden üretim işlerinin tanınmasına karşı çıkan, bakım işlerinin eşit dağılımını ve çocuk terki olgusunu alaya almak gibi kadınlara karşı aşırı gerici bir ataerkil politika geliştiren Evanjelik ve Katolik köktendinci dini hareketlere yönelik sürdürdüğü sağlam desteği kınıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak tüm uluslararası kadın hareketini bu mücadeleye eşlik etmeye ve teokratik diktatörlüğe ve tüm emperyalist müdahalelere karşı zafer kazanması için onunla dayanışmaya çağırıyoruz.

#TodasSomosAfganas (#HepimizAfganız)

20 Ağustos 2021

Göçmenler ve sendikalar

0

Taliban gericiliğinden kaçarak Türkiye’ye akan binlerce Afganlı, ülkedeki göçmenler/sığınmacılar sorununu tekrar ve çok daha şiddetli olarak gündeme getirdi. Bu “yabancılara” karşı tepkiler yer yer ırkçı saldırılara dönüşüyor. Biz işçiler olarak bu konuda ne düşünmeli, ne tür politikalar önermeliyiz?

Öncelikle şunu belirtelim: Ülkemize gelen göçmenlerin çok büyük bir kesimi işçi ve emekçi insanlardır. Elbette aralarına iç savaş heveslisi şeriatçı militanlar, mafya unsurları vb. karışmış olabilir ve onlar hangi ulustan olursa olsun bizim düşmanımızdır. Ama genel kitle emekçidir ve emekçiler tüm dünyada tek bir sınıftır. Yani onlar bizim sınıf kardeşlerimizdir.

Üstelik bir dünya sınıfının üyeleri olarak biz işçilerin istediğimiz yerde bulunma ve çalışma hakkına sahip olmamız gerekir. İşçi sınıfı enternasyonal bir sınıftır. Milli sınırlar bizi birbirimizden ayıran patronların yararınadır.

Dikkate almamız gereken bir husus daha var. Bugünlerde pek çok politikacı göçmenler üzerinden ırkçı ve ayrımcı nutuklar atıyor. Hatta onları geri yollayacaklarını iddia ediyorlar. Oysa bunun hiçbir hukuki dayanağı yok. Bilelim ki göçmenlerin büyük bölümü bu topraklarda kalacaktır, bu ülke halkının bir parçası olacaktır. Dolayısıyla onları emekçi sınıfımız içinde ne kadar erken toparlar ve örgütlersek, mücadelemiz açısından o kadar olumlu bir adım atmış oluruz.

Yabancı işçilerin, ülkedeki yerli işçilerin işlerini elinden aldıkları ve ücretlerin düşmesine neden oldukları da söyleniyor. Bu da tam doğru değil. Patronlar yabancıları genellikle yerli işçilerin yapmadıkları iş alanlarında istihdam ediyorlar. Yerli işçiler kaçak ve kölelik ücretlerine çalışmayı kabul etmedikleri için, patronlar yabancıları boğaz tokluğuna sömürüyorlar. Dolayısıyla bizim düşmanımız ve asıl suçlular yabancı işçiler değil, köle sahibi rolünü üstlenen patronlardır.

O halde yapılması gereken, sendikaların derhal yabancı emekçileri örgütlemeleri ve bünyelerinde toplamalarıdır. Sendikalar insancıl mesajlar vermekle yetinmemeli. Devletten, kaçak çalıştırmanın önlenmesi için tedbirler talep etmeli. Hatta bu tür çalıştırmayı önlemek için bizzat kendileri denetimler düzenlemeli.

Tüm yabancı emekçiler yasal çalışma hakkına sahip olurlarsa, sendikalarda örgütlenirlerse ve sosyal sigorta kapsamına alınırlarsa, patronların onları kölelik koşullarında çalıştırmalarının ve yerli işçiler karşısında kullanmalarının önüne geçilebilir.

Unutmayalım ki, ne işsizlik ne de yoksulluk emekçinin suçudur. Bu durumun sorumlusu, yüksek kârlar uğruna emekçileri kölelik koşullarına mahkûm eden kapitalistler ve devletin tüm imkânlarını onlara sunan patron hükümetleridir. Ve biz işçiler buna direnmeyelim diye bizleri dilimize, dinimize, ten rengimize, doğduğumuz yöreye vb. göre bölmeye çalışıyorlar.

Oysa emekçinin Türk’ü, Kürt’ü, Çerkes’i, Suriyeli’si, Afgan’ı olmaz. İşçi işçidir. Tek bir dünya sınıfının bireyidir. Hepsi kapitalistler tarafından aynı tarzda sömürülmektedir. Dolayısıyla “yabancılar” konusunda yapmamız gereken birleşmek, birlikte örgütlenmek ve patronlara karşı birlikte mücadele etmektir.

Bu amaçla sendikalarımızı harekete geçmeye çağırmalıyız.

Bel Karper grevinde 100. gün!

0

Tekgıda-İş sendikası, Fransa menşeli şirket Bel Karper’in Çorlu’da bulunan fabrikasında çoğunluğu sağlamasına rağmen, sözleşme masasına oturmayı reddeden patronun sendika düşmanı tutumuna karşı 100 gün önce grev kararı almıştı. Sermayedar tarafından grev kırıcılığıyla birkaç hafta içinde sönümleneceği düşünülen grev tam 100 gündür kararlılıkla devam ediyor.

İşçi Demokrasisi Partisi, 100. günde grev alanında işçilerin yanındaydı. İşçiler, patronun sadece sendikal yasaları çiğnemekle kalmadığından, üretimi sürdürme inadı nedeniyle insanların sağlıklarını da hiçe saydığından bahsettiler. Ayrıca işçiler, patronun niteliksiz ve deneyimsiz insanlarla üretimi sürdürmeye çalışmasından dolayı üretilen ürünlerin son derece sağlıksız olduğunu ve denetime tabi tutulması gerektiğini belirttiler.

Patronun bugüne kadar grev kırıcı tutumuyla bir sonuç alamadığı ve sendikaya diz çöktüremediği ortada. Bel Karper işçileri kazanırsa, sendikal direnişte olan tüm işçiler kazanacak. İşçiler diğer sektörlerin de bundan olumlu etkileneceğini düşünmekteler. Onların mücadeleleri sadece kendileri için değil, insanca ve onurlu bir yaşam isteyen ve bunun için mücadele eden tüm işçiler için.

Sendika haktır engellenmez! Yaşasın Bel Karper grevi! Yaşasın sınıf dayanışması!

Adkotürk’te grev başladı

0

Çerkezköy’de Indomie marka noodle’ları üreten, 570 kişinin çalıştığı Adkotürk fabrikasında 129. günlük direnişten sonra grev süreci başladı. İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) grevin ikinci gününde ziyaret ettiği grev alanındaki işçiler, sendikanın fabrika içinde çoğunluğu sağlayıp toplu iş sözleşmesi masasına oturana kadar mücadeleyi bırakmayacaklarını coşku ve kararlılıkla belirttiler.

Tekgıda-İş sendikasının örgütlü olduğu fabrikada önce bazı işçiler sendikalaştıkları için Kod-29 bahanesiyle işten çıkarılmışlardı. Bunun üzerine direnişe geçen işçiler tam 129 gün direndiler. Bu süre içinde sendikal örgütlenme fabrika içinde de devam etti. Adkotürk fabrikasında sendikalaşmaya ve toplu iş sözleşmesi hakkına dönük tüm çabalara karşı patronun “buraya sendika girmeyecek” tavrı bir anayasa ihlalidir.

Pandemi sürecinde işten atmaların sözde yasak olduğu bir dönemde sadece sendikalaştıkları için birçok işçiyi Kod-29 bahanesiyle işten çıkaran Adkotürk patronu, şimdi grev süreciyle karşı karşıya. Üstelik birçok işçi tüm yıldırma ve korkutma faaliyetine karşı fabrika içinde kararlılıkla örgütlenmeye devam etmekte.

İDP olarak güvenceli bir iş, insanca çalışma koşulları ve ücret için mücadele eden ve anayasal hakları olan sendikalaşma özgürlüğünü kullanan Adkotürk işçilerini selamlıyor, bu mücadelede sonuna kadar yanlarında olduğumuzu belirtmek istiyoruz.

Adkotürk’e sendika grevle girecek! Yaşasın işçilerin birliği!

Yemeksepeti’nin sendika düşmanlığı Manisa’da protesto edildi

0

Manisa Yemeksepeti-Banabi deposunda çalışan ve sendikaya üye oldukları için işten atılan üç işçi için TÜMTİS tarafından basın açıklaması yapıldı. 24 Ağustos Perşembe günü saat 12’de Yemeksepeti-Banabi Manisa deposu önünde bir araya gelen emekçilere Banabi işçileri de destek verdi.

Basın açıklamasını TÜMTİS İzmir Şube Başkanı Şükrü Günseli okudu. Yemeksepeti’nde gerçekleştirilen örgütlenme çalışması hakkında bilgi veren Günseli, işten atılan üç işçinin sendikal faaliyetleri yüzünden cezalandırılmak istendiklerini belirterek sendika olarak buna izin vermeyeceklerini ifade etti.

TÜMTİS Şube Başkanı Şükrü Günseli’nin ardından, işten atılan üç işçiden biri olan Kemal Oğuz söz aldı. İçeride yaşadıkları baskıları anlatan Oğuz, işçilerin zor şartlarda çalıştıklarını, bu yüzden de sendikal faaliyet yürüttüklerini belirtti.

Son olarak sözü Türk İş Manisa İl Temsilcisi ve Türk Metal Sendikası Manisa Şube Başkanı Ercan Dereli aldı. Dereli yaptığı konuşmada, Banabi işçilerinin sendikalılaşma mücadelelerinin yanında tüm güçleriyle olacaklarını belirtti.

Çok sayıda işçinin katıldığı basın açıklaması “Banabi’ye sendika halaylarla girecek”, “Birleşe birleşe kazanacağız”, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz” sloganlarıyla sona erdi. Eyleme İşçi Demokrasisi Partisi ile Manisa Emek ve Demokrasi Platformu’nun diğer bileşenleri destek verdi.

Discrimination divides, struggle unites!

0

The cost of the destruction and misery caused by the one-man regime has been increasing by day. The pandemic management that has been sacrificed to greedy bosses’ profit-making from day one resulted in more than 50 thousand deaths according to official figures. Due to the uncontrolled lifting of pandemic restrictions in expectation for revenues from tourism, the number of Covid cases has recently increased again, putting the re-opening of educational institutions in danger.

The “social pandemic” that accompanies the coronavirus pandemic continues to wreak havoc on workers. Workers who saw wage decreases, those who lost their jobs entirely, or the small business owners who couldn’t run their business as usual for months have all been trying to survive on personal loans with high-interest rates. The rate of use of personal loans as well as the rate of credit card debts increased by 37 percent within the last year, exceeding 700 billion liras. The only solution that the Palace regime offers in the face of this situation is incentivizing further individual borrowing. Even worse, the Palace continues to transfer tens of billions of dollars from the treasury to its “gang of five,” while proposing an increase in wages in accordance with the official inflation rate during the yearly collective bargaining agreement process concerning hundreds of thousands of workers, millions of civil servants, and retirees, even though the official inflation rate lags much behind that of real inflation.

The People’s Alliance, in full awareness that it has been losing its social support, accelerates its politics of polarization and repression. In addition to the systematic attacks against the HDP, the spreading news about lynchings against Kurds occurring in various cities in the recent days reveal that the regime is now spreading racism using all kinds of methods. Added to this are the politics of demonization of LGBTI+s, which aims at suppressing different sexual orientations and silencing all opposition groups.

Within this context, the topic of the day has lately been the situation of Afghan refugees. A xenophobic and racist campaign was organized against Afghan refugees, especially through social media, when they had to leave their homes due to the civil war in Afghanistan and the advance of the Taliban and started crossing the Turkish border in numbers. This campaign was immediately endorsed by the Bolu Mayor of the CHP, a politician known with his racist stance, through certain statements he made. Although some voices rose from within the CHP condemning his racist statements, others from the party chose to back them up. Kılıçdaroğlu himself, for instance, declared that they would “send the Syrians to their homes in peace” without specifying how exactly they plan to do so.

So, it seems that the National Alliance parties are also seeking to increase their votes by playing their cards on xenophobia. The source of the problems for us, the workers and the oppressed, is not refugees who are forced to flee from their countries due to wars and dictatorship regimes, but capitalism and the governments that sustain it. Those who do not ever speak out against imperialist occupations, against dictatorship regimes, against bosses who use immigrants as source of cheap labor, against the EU that made Turkey into its border guard, or against the AKP’s hypocritical and pragmatic immigration policy, prefer to fuel xenophobia by targeting refugees instead. All class organizations should raise their voice against xenophobia, all unions should develop policies to include immigrants who are part of the working class, and the socialist movement should stand against racism and expose the hypocritical refugee policies of the EU and the AKP.

As the one-man regime weakens, so do accelerate the efforts of both the People’s Alliance and other establishment parties to divide and separate us, the workers and the oppressed, based on our identities. We must unite our struggles to nullify these efforts and to reach at our common dream of having conditions of living that befit human dignity and a new order that is free of oppression and exploitation.

Afganistan’da ABD emperyalizminin ağır yenilgisi

0

Bütün dünya Kabil havalimanında binlerce Afgan’ın askeri uçağa binmeye çalışırkenki içler acısı görüntülerine şahit oldu: Bu, ABD emperyalizminin fiyaskosunun en açık göstergesi.

ABD ve NATO müttefikleri Afganistan’dan kaçıyor. Taliban, birçok büyük şehirle birlikte başkent Kabil’i ele geçirdi. İşgalin neredeyse 20 yıl ardından, ülkeyi darmadağın halde bırakıyorlar.

Vietnam’dan sonra ABD’nin en ciddi yenilgisi bu. Ve ABD emperyalizminin egemenlik krizinin en derin hale geldiği bir zamana denk düşüyor. Politik, ekonomik ve askeri bir kriz.

Başkan Biden, geri çekilmek adına Taliban’la anlaştığı için Trump’ı suçluyor. İşgaldeki baş müttefik Birleşik Krallık’ın Savunma Bakanı, ABD-Taliban anlaşmasıyla ilgili “çürümüş bir anlaşma” ifadesini kullandı. Şubat 2020’de Trump yönetimi askeri birliklerin Mayıs 2021’de geri çekileceği konusunda Taliban’la anlaşmıştı. Biden, geri çekilişin eylülde gerçekleşeceğini, fakat tarihi (baskıyla) öne aldığını açıkladı. 15 Ağustos Pazar günü, Taliban Kabil’i ele geçirdi.

Bu açıklama yayımlanırken, işbirlikçiler ve kukla hükümet yetkilileri kaçabilsin diye, 6000 Amerikan ve İngiliz birliği, başkentin havalimanını kaos içinde korumaya kapattı. Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani ise çoktan ülkeden kaçmıştı.

Afganistan sınırlarını Çin, Pakistan, İran, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’la paylaşıyor. 38 milyon nüfusuyla, dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. 328 bin hektar alanın üzerinde haşhaş yetiştiriciliğiyle (afyon ve eroin) bu alanda dünyanın en büyük üreticisi olan Afganistan’ın birincil ihracatı afyon (haşhaş). Afyonu kaçakçılık yoluyla ihraç eden Taliban’ı besleyen ise tam olarak bu afyon ticareti.

2001’deki ABD işgali “dünyaya düzen getirmek” içindi

İşgal, İkiz Kuleler’i hedef alan ve arkada 3000 ölü ve yaralı bırakan New York, Pensilvanya ve Washington’daki terörist saldırıların hemen ardından -bir ay bile geçmeden- 7 Ekim 2001’de başladı. 

Başkan Bush tarafından emredilen Afganistan işgalinin sözde amacı, “terörizmle savaşmak” ve Afganistan hükümeti tarafından korunan, saldırıların beyni olduğu düşünülen El Kaide lideri Usame bin Ladin’i ele geçirmekti. İkiz Kuleler’i deviren saldırıların kaynağı veya amaçları hiçbir zaman açığa çıkmadı.

Suudi Arabistan’da doğan Bin Ladin; 1980’lerde Sovyetler Birliği’ne karşı savaşması için CIA ve ABD tarafından desteklendi, eğitildi ve silahlandırıldı. Eski Sovyetler Birliği, Afganistan’da o dönem kendisine müttefik olan hükümeti savunmak, sonraları Taliban’ın içinden çıkacağı İslamcı hareketlerin ilerleyişini durdurmak için Afganistan’ı işgal etmişti.

Saldırı bahanesiyle ABD, iç siyasette ve uluslararası alanda, Afganistan’ı ve 2003’te Irak’ı (Bin Ladin ve El Kaide’yle hiçbir alakası olmayan bir ülke) işgal etmek için destek kazandı.

Esas amaç, Asya’da azalan hâkimiyetini ve Irak/Ortadoğu petrollerindeki kontrolünü artırmak için 11 Eylül saldırılarını kullanmaktı. Bush ve onu takip eden başkanlar, kendilerini “dünyanın jandarmaları” olarak resmedip “düzen” getirmek istediler. 20 yıl sonra açığa çıktı ki, esasında “dünya düzensizliği”ni teşvik etmişler. Bu aynı zamanda emperyalizmin, Vietnam’daki askeri ve siyasi yenilgisini geride bırakamadığını gösteriyor.

Washington, Afganistan’ı işgal etmek için Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya, Avusturya, İtalya, Almanya ve diğer NATO ülkelerinin desteğini aldı. Aynı zamanda Kolombiya ve diğer Latin Amerikalı paralı askerlerden oluşan orduları kiraladı. Güçlü hava desteğiyle birlikte, bu, 200 bin kişiye ulaşan bir askeri güçtü.

Soykırım niteliği taşıyan (200 bin ölü ve milyonlarca yaralı ve mülteci) bombalamalara ve katliamlara rağmen işgal, hiçbir zaman tüm bölgeleri kontrol altına alamadı. Taliban, Afganistan’ın güneyinde, halkın bir kesiminin desteğini de arkasına alarak, kontrolünü sürdürdü. Amerika ve NATO müttefikleri, işgalci orduları finanse etmek için 1 trilyon dolar harcadığını iddia ediyor. İşgalcilerin birliklerinde 8000’e yakın zayiat vardı. Savaşmadan teslim olan 300 bin Afgan askerin talimi için 88 milyar dolar harcandı. Bir kez daha, işgalci bir gücün, işgal ettiği topraklarda kendisine etkin bir şekilde hizmet edecek bir ordu tesis edemediği ortaya çıktı. Son dönemdeki gelişmeler, Afgan ordusunun içi boş niteliğini ortaya koydu. Emperyalist işgalcilere dönük nefret, bu çöküşün temel sebebi. Bu ordunun ona moral gücü verecek bir amacı yoktu. Taliban da olsalar, sonuç olarak kendi vatandaşlarıyla yüzleşmek istemediler.

20 yıl sonra, Bush, Obama, Trump ve şimdi Biden yönetimlerinin ardından, emperyalist güçler yenilerek geri çekiliyorlar.

Taliban: emperyalizmin yarattığı bir canavar

Taliban Peştunların oluşturduğu aşiretlerin federasyonuyla yönetilen, kapitalizm yanlısı, Sünni mezhebe dayanan siyasal İslamcı bir hareket. Taliban ya da Peştun dilinde “talebeler”, 1980’lerde eski SSCB işgaline karşı Afgan direnişinin bir hizbi olarak, 1990 başlarında ortaya çıktı. Pentagon, CIA ve Pakistan tarafından finanse edilen “mücahit” gerillalardandı. Dolayısıyla, Taliban’ı yaratan bizzat ABD emperyalizmiydi. Daha sonraları bu hareket ABD’nin kontrolünden çıktı. 1994’te Taliban, SSCB’ye karşı savaşan eski gerillaların diğer kanatlarıyla bir iç savaşa girdi. 1996’da Afganistan’da iktidarı ele geçirdi ve 2001’de ABD işgaline kadar yönetti. Bu dönemde Afganistan İslam Emirliği’ni kurdular (şimdilerde yeniden kurmak istedikleri, mutlak siyasi-dini otoriteyle yönetilen bir İslami monarşi biçimi).

Taliban, kendi İslam hukuku yorumlarına (şer’i hukuk) dayanan bir burjuva İslamcı diktatörlük oluşturdu. Zina yapanları ve cinayet işleyenleri halka açık olarak infaz etti. Hırsızlıktan suçlananların ellerini ve ayaklarını kesti. Erkekler sakal bırakmak, kadınlar ise tüm vücutlarını örten burka (çarşaf) giymeye zorlandılar. Kadınlar ancak bir erkek eşliğinde dolaşabiliyorlar ve 10 yaşından sonra eğitim göremiyorlardı. Taliban ayrıca televizyon, müzik ve sinemayı yasakladı.

Afganistan nereye gidiyor?

Taliban’ın iktidarda bulunduğu dönemdeki baskıcı yönetimi ve Peştun etnik yapısına dayanan ayrımcılığı yüzünden Afgan halkının büyük bir kısmı Taliban’a direniyor. Özellikle kentlerde yaşayanlar, kadınlar ve diğer etnik gruplar Taliban’a karşılar. Dini lider Hibetullah Ahundzade, 25 Mayıs 2016’da Taliban’ın en yüksek rütbeli komutanı olarak atanmıştı. Diktatöryal İslami emirliği yeniden kuracaklarını duyurdular. ABD ile çatışmalarına rağmen Taliban’ın antiemperyalist bir programı bulunmuyor. Daha şimdiden lityum ve bakır yatırımı sözü veren Çin emperyalizmiyle açıktan pazarlıklara başladılar ve Rusya’ya çeşitli garantiler verdiler.

ABD emperyalizminin işgaline ve işlediği suçlara karşı olan tutumumuz, Taliban’ın aşırı gerici hükümetine hiçbir şekilde destek verdiğimiz anlamına gelmez. İUB-DE olarak, Afgan halkının Taliban’ın yeni baskıcı hükümetine karşı önemli bir direniş göstereceğine inanıyoruz. Afgan halkına ve özellikle kadınlara dönük her türden baskıcı eylemi kınıyor ve reddediyoruz.

Bağımsızlığı ve ülkesini işgalcilerden, teokratik veya başka türden diktatörlüklerden arındırarak inşa etmek için mücadele edecek Afgan emekçi halkıyla dayanışmamızı göstermeliyiz. Aynı zamanda, Asya ve Avrupa’da ayrımcılığa uğrayan, sömürülen milyonlarca Afgan mülteciyle dayanışmayı yükseltmeliyiz. Emperyalizm tarafından yok edilen bir ülkeden göçmek zorunda kalanlar, bütün ekonomik ve sosyal haklarıyla göçmen olarak kabul edilmeliler.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

17 Ağustos 2021

Cinsel istismarın belgesi

0

Türkiye’de neredeyse haftada bir “kan donduran” istismar haberiyle karşılaşıyoruz. Peki, toplumsal tepkilere rağmen istismarcılar neden tutuklanmıyor? Oysa istismara uğrayan çocuklar başlarına geleni yazarak, çizerek anlatıyorlar. Musa Orhan tarafından cinsel saldırıya uğrayan İpek Er, hayatını sonlandırmadan önce tüm olayı detaylarıyla anlatan bir mektup bırakıyor. Yine de bu deliller faillerin tutuklanmasına yetmiyor ve infialler hızlıca gündemden kalkıyor veya bir başka “kan donduran” olayla tedavül oluyor.

İstismarcılar tutuklanmıyor çünkü cinsel istismar suçlarında istismarcının cezalandırılabilmesi için makul/kuvvetli şüphe yeterli sayılmıyor, “somut delil” aranıyor. Uzun süredir herhangi bir yasal zemini olmamasına karşın fiiliyatta kural haline gelmiş bu uygulama, geçtiğimiz ay Dördüncü Yargı Paketi’yle yasalaştı. Bu paketle cinsel istismar, kasten öldürme gibi “katalog suçlar”da tutuklama için “somut delil” şartı getirildi. Kadın veya çocuk eğer istismar yaşadığına ilişkin somut bir delil getiremezse, şüpheli asla tutuklanmıyor, hatta beraat ediyor. Varsayalım şiddete uğradınız, bunun delilini de yaratıp getirmeniz gerekiyor; çünkü savcılıklar ve karakollarda size uğradığınız şiddetin, cinsel istismarın belgesini soracaklar. Vücudunuzda bir iz varsa şanslı sayılıyorsunuz! Bu izi hemen delilleştirmeniz için sağlık kuruluşuna başvurmanız gerekiyor. Cinsel şiddetin örseleyiciliğine bir de tıbbi belgeleme sürecinin örseleyiciliği ekleniyor. Çünkü ne sağlık çalışanları ne hekimler nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini biliyorlar. Kolluk ve yargı aşamalarına gelene kadar bu basamağı aşayamayacağı için mağdurlar kendilerine inanılmayacağı kaygısıyla adalet arayışına girmekten vazgeçiyorlar ya da zaten belge sorularak kapıdan döndürülüyorlar. Nihayetinde istismarcı değil ama mağdur cezalandırılmış oluyor.

Somut delil şartı kimin işine yarıyor?

Somut delil ne demek, bunu ne tıpçılar ne de hukukçular biliyor. İstismar davalarının kaderi hâkimlerin yorumuna terk ediliyor. Bu hem hukuk güvenliği için büyük bir kayıp hem de kadınların 6284 ile kazanımlarına önemli bir saldırı. Zira cinsel saldırı ve istismar suçlarında suçların doğası gereği genelde somut delil bulunmuyor. Kadına yönelik suçlarda en büyük delil kadının beyanıdır. Cinsel istismar suçu için yazılı gerekçenin ötesinde “somut delil şartı” aramak, istismarcıların tutuklanmasını daha da zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu hükümle aslında 6284 sayılı kanunda mağdurun beyanı hakkındaki “delil ve belge aranmaz” hükmü de çiğnenmiş oluyor.

Dördüncü Yargı Paketi denen torbadan neden şimdi böyle bir şey çıktı diye soranlara iktidarın 2016 yılından beri cinsel istismarcılara af getirme çabasını hatırlatalım. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ tarafından Meclise sunulan önerge ile cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi durumunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması teklif edilmiş ve teklif hemen hemen her torba yasanın içine sokulmuştu. Form değiştiren bu teklifi “somut delil şartı”nda görmek mümkün.

Bizim infiallere değil, istismarın “kan donduran” detaylarına değil; cezasızlığın giderek arttığı bu vaziyette istismarcıların cezalandırılmasını engelleyen cinsiyetçi kriterlerin lağvedilmesine ihtiyacımız var. Kadınlara yönelik şiddetle mücadeleye ilişkin olarak bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı uluslararası sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nde ısrar etmeye ihtiyacımız var. 6284’ün altının oyulmaması için, şiddetle mücadele için, o şiddetin çoğu zaman tek tanığının, mağduru olan kadının beyanının esas alınması için iktidarın kirli ajandasına dur dememiz gerekiyor.

Yemeksepeti kuryesi sendikalaşma sürecini anlattı

0

İki yıla yakındır Yemeksepeti Banabi’de kurye olarak çalışıyorum. Türkiye’de işsizliğin tavan yaptığı son yıllarda birçok farklı meslekten işçi burayı kurumsal bir şirket olmasından dolayı tercih etti. Yüksek lisansını bitirip iş bulamayanlardan hizmet sektörünün farklı alanlarında çalışanlara kadar geniş bir yelpazeden bahsedebiliriz. Kimi yükselip daha iyi yerlere gelmek için, kimi ise işsizlik ve pandemi dönemini atlatana kadar bu işe başladı. Hepimizin amacı onuruyla güvenceli bir işe sahip olmaktı. Yemeksepeti bize uçsuz bucaksız kariyer imkanlarından vaat ederken bizler maaşımızı bile düzgün bir şekilde alamayacağımızı bilmiyorduk. Ne de olsa Türkiye’deki en genç, en yenilikçi şirket. Nevzat Aydın da sözüm ona “demokrat” bir yönetici. Hakkımız en azından asgari ölçekte korunur zannediyorduk. 

Pandemi dönemi, günlük 11 saatin altına düşmeyen çalışma temposuyla geçti. Evde kalamadık bari ücretlerimiz düzgün yatsın diye bekledik. Ancak bu öyle bir şirket ki, 400-500 lira eksik yatan ücretlerimizin hesabını bile soramadık. 

İşçi arkadaşlarımızla bir araya gelerek görüşüp konuştuktan sonra örgütlenelim ve sendikalı olalım dedik. Madem işçi olarak ciddiye alınmıyoruz biz de anayasal hakkımızı kullanalım, belki ciddiye alınırız diye düşündük. Patronun işçi düşmanlığı öyle büyükmüş ki sendika üyeliğimizi düşürmek için işkolunu değiştirdi. Aylarca süren faaliyetimizi bir evrak ile yok etti. Yani Nevzat Aydın hem hakkımız olan ücreti ve çalışma şartlarını bize vermedi hem sendika hakkımızı gasp etti. 

Biz yine durmadık, yolumuza devam ettik. Yemeksepeti İşçi Komitesi olarak adımızı artık daha fazla insan duydu. Sesimizi bütün ülke duydu ama Yemeksepeti asla duymadı. 

En sonunda bir yıla yakındır süren faaliyetimiz artık sonuca ulaştı. Artık Yemeksepeti’nde yetkili bir sendikamız var. TÜMTİS ile yürüttüğümüz bu faaliyet, binlerce Yemeksepeti işçisi için büyük bir umut. Patron Nevzat Aydın bizi sosyal medyada engellese de, Yemeksepeti yönetimi sesimizi duymamak için üç maymunu oynasa da biz inadımızdan vazgeçmeyeceğiz. Sendika hakkımızı tüm engellemelere rağmen kazandık. Yıllardır işçilerin sadece alınteriyle değil, kanıyla da servetine servet katanlara karşı artık bizim de bir sendikamız olacak. 

Şimdi geriye kalan sadece Yemeksepeti yönetiminin anayasal kazanımımıza saygı göstermesi. Çünkü istediğimiz şey sadaka değil, tam olarak hak ettiğimiz ücreti, çalışma şartlarında iyileştirmeyi, güvenceli işi ve hız baskısı yüzünden ölmeden, yaralanmadan çalışmayı istiyoruz. 

Yemeksepeti İşçi Komitesi olarak kazanımımıza sahip çıkacağız. İşçilere reva görülen ölümüne çalışma ve açlık düzenine son vereceğiz. Yemeksepeti çoğunluğu elde edip Çalışma Bakanlığı’ndan yetkimizi almış olmamıza rağmen yetkimize itiraz etti. Bu itirazı da yeneceğiz ve Yemeksepeti’ne sendikayı sokacağız.

Deprem: Tedbir almayan hükümet niçin suçlu bulunmuyor?

0

Gölcük depreminin üzerinden 22 yıl geçti. 17 Ağustos 1999’un acısı tarifsiz ve bu önlenebilir acının ardı arkası kesilmedi. Birkaç ay sonra Düzce’de bir büyük şok daha yaşanmıştı. O da son olmadı, Gölcük ve Düzce’nin ardından bugüne değin can kayıplı depremlerin yaşandığı yerler (çoğunda birden çok kez) şöyle: İzmir, Elazığ, Çanakkale, Silivri, Fethiye, Van, Kütahya, Hakkari, Doğubayazıt, Erzurum, Bingöl, Tunceli, Afyonkarahisar, Çankırı.

Türkiye deprem kuşağında olan bir ülke. Bunu hepimiz biliyoruz. Ancak dünyanın deprem açısından en talihsiz coğrafyası değil. Daha büyük risk taşıyan yerlerde çok daha az kayıp verildiğini ve buna rağmen Türkiye’nin deprem kaynaklı ölümlerde de bir dünya devi olduğunu biliyoruz. Peki nasıl olur da AKP hükümeti, tekrarlayan bu kıyamete rağmen tedbir almaz ve halkın bir kesimi tarafından suçlu bulunmaz?

Depremin olası etkileri hakkında ve deprem vergilerinin nereye gittiği hususunda daha önce yazmıştık. Şimdi İstanbul için yapılmış kapsamlı çalışmalara bir göz atarak gerçek sorumuza, hükümetin nasıl olup da deprem konusunda kılını kıpırdatmadan durabildiğine ve bir kesimin onu niçin suçlamadığına dönebiliriz.

İBB’nin Deprem Kayıp Tahminleri hakkında hazırladığı rapora göre “İstanbul’daki binaların ortalama %17’sinin (194.000 bina) orta ve üstü seviyede hasar göreceği”, “14.150 civarında can kaybı meydana gelebileceği”, “İGDAŞ istasyonların yaklaşık %40’ının orta ve daha üst seviyede hasar göreceği”, “İSKİ su şebekesinde 463 noktada, atık su şebekesinde ise 1045 noktada onarım ihtiyacı olacağı”, “trafoların %31 kadarının orta ve üstü seviyede hasar alacağı” hesaplanmış bulunuyor. Yani beklenen İstanbul depreminin sadece binaların yıkımı ve can kayıpları ile değil, altyapıya verilen zararlardan ötürü de büyük bir yıkım yaratacağı biliniyor.

Yukarıdaki harita, 2.475 yıl yinelenme periyotlu deprem tahmininde orta hasarlı bina sayısının dağılımını veriyor ki bu binaların tamamının yıkılıp yeniden yapılması gerekecek. Ağır ve çok ağır hasar haritası ise maalesef ki bunun bir benzeri.

Afetlerin etkisi incelenirken kullanılan “hasar görülebilirlik” diye bir kavram var. Bu kavram, olası bir afetin yaratacağı hasarları kimi başlıklar altında inceliyor. Mesela yukarıda kullandığımız harita depremin İstanbul’daki fiziksel hasarını gösteriyor. Bunun dışında hasarın ekonomik ve idari bileşenleri de varken bir başka başlık da sosyal hasar görebilirlik başlığı. Bu başlık, afetin sosyal hayatımıza etkilerini inceliyor. İbadetinizden siyasi toplantılara katılmanıza, gezip tozmanıza, çocuğunuzun okula gitmesine kadar aklınıza gelebilecek her türden sosyal faaliyetin afet kaynaklı nasıl aksayacağını inceliyor. Meraklısı İstanbul için hazırlanan sosyal hasar görülebilirlik raporuna buradan ulaşabilir. Biz şimdilik kendimizi aşağıdaki harita ile sınırlayacağız.

Bu haritada 40’ın altındaki kısımlar afetten sosyal hayatın hemen hiç etki almayacağını ifade ediyor. 40-50 bandı sosyal hayatın az düzeyde de olsa etkileneceğini, 50 ve üstü ise durumun kötü olduğunu sergiliyor. Çalışma İstanbul’un tüm mahallelerini kapsıyor. Eğri oturup doğru konuşacak olursak yukarıda sıraladığımız fiziksel hasarla kıyaslandığında, ulaşım aksar, elektrik, su, doğalgaz kesintisi olurken sosyal hasarın kıpkırmızı bir harita yaratması beklenirdi ki, haritanın bir hayli makul olduğunu görebiliyoruz. Peki bu nasıl olabilir?

Yanıt basit, hükümet işçi-emekçilerin sosyal hayatına bugüne kadar öyle bir hasar vermiş ki büyük bir afet bile bu hayatı çok daha kötü bir hale getiremiyor. İstanbul’un mahallelerinde yapılan bu araştırmalara bakacak olursak işçi-emekçiler olarak sosyal hayatımız zaten afet koşullarında ve beklentimiz olmadığı için deprem bile sosyal hayata beklendiği oranda bir etkide bulunamıyor.

Hükümet bu sayede tedbir almama rahatlığını gösterebiliyor. Egemenler emekçilerin tatile gidecek parası olmamasından çok, sosyalleşmenin başka ve daha büyük bir parçasının eksikliğine, örgütsüzlüğe güveniyor. Rapor, Türkiye’deki en büyük sosyalleşme olanağının örgütlenmek olduğunu da gösteriyor. Örgütlenmenin olmadığı yerde de emekçiler, “nasıl yaşarsak öyle ölürüz” kaderciliğine kapılabiliyor ve yönetenlerden hesap sormuyor.[1]

Bu tablo kader değil ve hızla değiştirilebilir. Depremi önleyemesek de sendikalarımızın, sınıf örgütlerimizin tamamında depremi bir gündem haline getirip mücadelemizin bir parçası olarak tutarsak ve örgütlenirsek hesap sorabilir ve hasarı sıfıra indirebiliriz.


[1] İlgilisi için raporun sonuç bölümünden bir paragrafı buraya koyuyorum: “…en temel bulgularından biri insanların değer yargılarının sosyal hasar görebilirlik içinde yadsınamayacak bir öneme sahip olduğunun tespit edilmesi olmuştur. İnsanların genel olarak doğa kaynaklı afetlerden zarar görebileceği beklentisi içinde olmamaları risk algısı farkındalığını kazanmamaları ve toplumda ‘afetlerin Tanrı’nın bir cezalandırılması’ inanışının yaygın olarak görülmesi afet riskini azaltma ihtiyacını olumsuz olarak etkileyen nedenler arasındadır. Toplumda genel olarak kaderci bir anlayışın hâkim olmasının da hazırlık sürecini olumsuz etkilediği görülmektedir.”

Afetlerin sebebi AKP politikalarıdır, tek çözüm emek ve doğa merkezli bir planlamadır!

0

1. Küresel iklim krizinin dünya genelinde aşırı iklim olayları ve büyük felaketlere yol açtığı biliniyor. Ancak önce Van’da sonra da Kastamonu, Bartın, Sinop ve Karabük’te yaşanan taşkın, sel ve heyelanların yalnızca iklim krizi ile açıklanamayacağı, sorunun hükümetin bir avuç zengini daha da zengin etmek için hızla ve denetimsizce uygulamaya koyduğu projelerin bir sonucu olduğu gün gibi ortadadır. Bakanlığın 2019’da Ezine Çayı için yayımladığı taşkın riskini işaret eden raporu ve buna karşın alınmayan tedbirler bunu tek başına ispatlıyor.

2. AFAD’ın şimdiye değin (16 Ağustos) yayımladığı toplam can kaybı sayısı 70’ken, İçişleri Bakanlığına göre yaklaşık bir o kadar da kayıp söz konusu. Bu tabloyu hazırlayan, hükümetin bugüne değin sürdürdüğü tedbirsiz ve doğa düşmanı politikalardır. Felaket göz göre göre gelmiştir.

3. AKP hükümetinin işçileri ve doğayı katlederek inşaat patronlarını zengin etme politikası küresel iklim krizinin yarattığı sonuçları katmerlendirmektedir. Tüm uyarılara rağmen yapılan kıyı dolguları, yanlış yol projeleri, tarım arazilerinin yok edilerek dere yataklarına, yaylalara, vadilere yapılaşma izni verilmesi görünürdeki en ufak çaylara bile hesapsızca yapılan HES projeleri felakete davetiye çıkarmıştır. Bölgeden ulaşan iç yakan görüntülere ve her geçen gün ölü ve kayıp sayılarındaki artışa rağmen, normal şartlarda ormanları koruyup tarımı geliştirmekle sorumlu olması gereken Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli: “HES’ler selin sebebi yerine bana göre mağduru oluyor. HES’ler negatif olarak etkileniyor” diyerek hükümetin işçi ve halk düşmanlığını bir kez daha belgelemiştir. Bunca kayba ve alınmayan önlemlere rağmen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da “…en ufak bir mahcubiyet yaşamadık. Kimse, ‘Nerede bu devlet?’ demedi” derken kuşkusuz ki biz emekçilerden ve yoksul halktan değil, patronlardan bahsetmektedir.

4. Hükümetin uyguladığı yanlış imar ve enerji politikalarının yanı sıra bu projeler üzerindeki kamu denetiminin neredeyse tamamen tasfiye edilmesi ve afet planlamasının yapılmaması da problemleri derinleştirmektedir. Bu durum en ufak bir doğa olayının dahi afete yol açmasına sebep olmaktadır.

5. Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı bir kurum olan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün 2020 yılı Faaliyet Raporu’na göre Türkiye genelinde 714 adet HES işletme halindeyken, 37 tanesinin inşaatı sürmekte ve 493 tanesinin de inşaatına başlanması hedeflenmekteydi. Yani halihazırda vadi yataklarının doğal yapısı ve akışında büyük bir bozulmaya yol açan bu projelerin neredeyse yüzde 50 oranında bir artış hedeflenmektedir. Bu projeleri geliştiren şirketler Çevre Etki Değerlendirme raporlarını da bağımsız kurumlardan değil, ücretlerini şirketlerinin ödediği özel şirketlerden yaptırmaktadır. Bu durum tedbirsizlik ve denetimsizliği artırırken kıyıma yeni bir boyut katmaktadır. Önümüzdeki dönemde gerçekleşeceğine kesin gözüyle bakılan aşırı iklim olaylarına karşı korunmanın sağlanabilmesi için, ihtiyaç dışı olan bu projelerin derhal elden geçirilmesi ve gerekiyorsa hepsinin durdurulması gerekmektedir.

6. Saray rejiminin zenginlere hizmet etmek dışında hiçbir vasfının olmadığı bir kez daha ortaya çıkmıştır. Orman yangınlarının ardından gerçekleşen sel ve taşkın olayları Saray rejiminin bir afet yönetim sistemine sahip olmadığını gözler önüne sermektedir. Zenginler için sınırsız vergi afları ve doğa kıyım hakkı sunan Saray rejimi, gerçekleşen afet karşısında bir kez daha halka IBAN göndererek soruna sistemli bir çözüm sunamayacağını gözler önüne sermiştir.

7. Kaynaklar burjuvazi için değil işçi ve emekçiler için kullanılmalıdır. Bu bağlamda korunma çareleri açıktır:

  • Afetlere karşı afetin mağdurlarına IBAN göndermek yerine buna sebep olan ultra zenginlerden ek vergiler alınmalıdır.
  • Oluşturulan kaynakla ülkenin her bölgesi için afet riskleri açığa çıkarılıp gerekli tedbirler alınmalıdır. Bütünleşik bir afet risk yönetimi çıkarılarak tedbirler en yüksek seviyede alınmalıdır. Afet riski taşıyan yerleşim yerlerinde gerekli tedbirler alınmalı ya da bu yerler boşaltılmalıdır.
  • Afetlere sebep olan, bir afet planı dahilinde işletilmeyen işletmeler derhal tazminatsız kamulaştırılmalıdır.
  • Enerji yönetimi, imar, afet yönetimi gibi çevreyi ilgilendiren tüm mevzuat-yönetmelik vb. düzenlemeler iptal edilip, inşaat patronlarının değil doğanın ve emekçilerin lehine yeniden hazırlanmalıdır. Hazırlık ve denetim emek ve meslek örgütleri tarafından yapılmalı ve şeffaflaştırılmalıdır.

8. Sorunu yalnızca küresel iklim krizine havale etmek burjuva siyasetin bir başka ikiyüzlülüğüdür. Küresel iklim krizinin bir numaralı sorumlusu da şirketler ve hükümetlerdir. Küresel iklim krizine karşı bir mücadele planının oluşturulması, emekçilerce denetlenmesi, buna sebep olan şirketlerin de derhal kamulaştırılması acil bir gündemdir. Yaşadıklarımız yaşayacaklarımızın ön gösterimidir. Orman yangınları, seller, kuraklıklar, fırtınalar, sıcaklık rekorları, aşırı soğuklar, dolular… İşte kapitalist sistemin yakın geleceğe bırakacağı miras budur. Bugün mültecileri tartışan Türkiye’nin bu mirastan nasibine düşen ise iklim krizinin karşısında yaşanılamaz bir yer haline gelip, basit bir göç yolu olmaktan başka tüm vasıfları kaybetmektir. Tüm emek örgütlerinin Saray ve destekçisi rejimlerin yarattığı yıkıma karşı emek merkezli bir biçimde bir araya gelmesi, afetlerden korunan ve yaşanır bir dünyanın tek garantisidir.

İşçi Demokrasisi Partisi, 16 Ağustos 2021

Yemeksepeti’nde sendikal çoğunluk sağlandı

0

Bir süredir sendika düşmanı tutumu, performans baskısından kaynaklı iş kazalarıyla gündeme gelen Yemeksepeti Banabi’de sendikal çoğunluk sağlandı. Yasaların belirlediği barajları aşarak çoğunluğu sağlayan Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) yetki için Çalışma Bakanlığına başvuruda bulundu. Yetkinin Bakanlık tarafından da onaylanmasının ardından, Alman sermayeli Delivery Hero şirketine bağlı Yemeksepeti sendika düşmanı tutumunu sürdürerek yetkiye itirazda bulundu. Şimdi Yemeksepeti çalışanları şirketin sendikayı tanımasını ve insan onuruna yaraşır çalışma koşullarını sağlayacak bir toplu sözleşme imzalanmasını talep ediyor. TÜMTİS’in şirkette örgütlenmesine önemli bir katkı sunan Yemeksepeti İşçi Komitesi twitter hesabından şu açıklamada bulundu:

“Yemeksepeti İşçi Komitesi olarak, TÜMTİS’le yakın işbirliğiyle aşıdan sonra edindiğimiz ikinci kazanımımızdan daha fazla gurur duyamazdık: Sendika! Başvurumuzu yaparak yetkimizi aldık. Sendika düşmanı Yemeksepeti anayasal hakkımız olan sendikal yetkimize itiraz gerçekleştirdi.

Komite ve sendika olarak kurye ve depo işçisi dostlarla yakaladığımız bu başarı, bu alandaki ilk sendikalaşma olarak tarihe geçti. Şimdi patronun itirazına karşılık sendikal hakkımızı savunmanın zamanı. Toplu iş sözleşmesi istiyoruz: Ölümlere ve sömürüye dur demenin vakti!

Bu deneyim Türkiye’nin dört bir yanındaki kuryelere ve depo işçilerine ışık olsun. Emekten yana olan herkesi yanımızda olmaya ve sendika ile toplu iş sözleşmesi hakkımızı savunmaya çağırıyoruz.”

Sürece ilişkin olarak TÜMTİS Merkez Yönetim Kurulu ise bir basın bildirisi yayımladı:

“Merkez Yönetim Kurulumuzun 16.08.2021 tarihli açıklaması:

YEMEKSEPETİ İŞVERENİNİ SENDİKA HAKKINA SAYGI GÖSTERMEYE ÇAĞIRIYORUZ

ÖNCELİĞİNİZ YASALARA UYGUN DAVRANMAK, ÇALIŞANLARIN SENDİKA HAKKINA SAYGI DUYMAK OLMALIDIR!

2001 yılında kurulup 2015 yılında Alman sermayeli Delivery Hero tarafından satın alınan Yemeksepeti, online market hizmeti veren, günlük cirosu ve işgücü kapasitesi bakımından sektörünün önemli firmalarından birisi. 

Türkiye’nin ilk ve en büyük online yemek siparişi sitesi olan ve basına verdiği demeçlerde önceliğinin çalışanlarının haklarını korumak ve güvenliğini sağlamak olduğunu ileri süren Yemeksepeti, bu iddiasının aksine çalışanlarının anayasal haklarına bile saygı göstermiyor. Kamuoyuna şirin görünmek için ileri sürdüğü bu iddialarını unutup işçilerin sendikal haklarını çiğnemekten geri durmuyor. 

Yemeksepeti A.Ş.’de dağıtımcı kurye ve depo elemanı olarak çalışan işçiler çalışma koşullarını iyileştirmek, insanca bir yaşam sürdürebilmek için anayasal haklarını kullanarak sendikamıza üye oldular. Buna karşı işveren ise işçilerin sendikalaşmasını engellemek için hile de dâhil her türlü yol ve yönteme başvurmaya başladı. Sendika üyesi işçilere yönelik türlü mobbing uygulamalarıyla, sürgünlerle, işten çıkarma ve istifa baskılarıyla sendikal örgütlülüğü engellemeye çalışan işveren, işyerinin NACE kodunu değiştirme gibi bir hileye de başvurarak sendikal haklara yönelik saldırılarına yeni bir boyut ekledi.

Şirketin bu hileli davranışına karşı mücadele eden sendikamız, bir yandan da örgütlenme çalışmasına hız vererek toplu sözleşme için gerekli çoğunluğu sağladı ve Çalışma Bakanlığına çoğunluk tespiti başvurusunda bulundu. Çalışma Bakanlığı’nın 08.07.2021 tarihli tespit yazısı ile sendikamızın Yemeksepeti’nde çoğunluk sağladığı tespit edildi.

Çoğunluk tespitinin ardından toplu sözleşme sürecini başlatmak üzere işverene çağrıda bulunan sendikamızın iyi niyetli çağrılarına ve girişimlerine rağmen işveren, işçilerin sendikal haklarına saygı duyup toplu sözleşme masasına oturmak yerine sendikamızın çoğunluğuna itiraz davası açarak süreci uzatmaya, baskı ve tehditle işçileri istifa ettirip toplu sözleşme masasından kaçmanın yol ve yöntemlerini aramaya başladı. İşveren, yasal boşlukları kullanarak sendikamızın çoğunluk tespitine karşı dava açmayı, yani çalışanlarının sendikal haklarına karşı tahammülsüz tutumunu devam ettirmeyi tercih etti.

YEMEKSEPETİ, PERFORMANS DAYATMASI VE HIZ BASKISI YAPIYOR

Yemeksepeti, işçilerini düşük ücretlerle, günlük 8 saati aşan, hatta bazen 13-14 saati bulan çalışma sürelerine tabi tutarak çalıştırmaktadır. Üstelik kanuna aykırı uygulamalarla uzun sürelerle çalıştırdığı işçilerin fazla mesai ücretlerini de türlü bahaneler ileri sürerek ya hiç ödememekte ya da eksik ödemektedir.    

Performans dayatması ve hız baskısı nedeniyle işçiler iş güvenliğini tehdit eden riskleri göze alarak çalışmaktadır. Gün boyunca bir yarış halinde siparişleri yetiştirmeye çalışan motor kuryeler, saatte 4 paket teslim etmek zorunda bırakılmaktadır. Siparişlerin teslimatı için belirlenen sürenin 15 dakika ile sınırlandırılması nedeniyle trafikteki riskler ölümcül boyutlara varmaktadır. Ve ne yazık ki meydana gelen kazalar nedeniyle yaşamını yitiren işçiler olmaktadır.

Performans ve hız baskısına, keyfi fazla mesailere, yasal sürelerin üzerinde uzun çalışmaya, ücretlerdeki keyfi kesintilere itiraz eden işçileri tazminatsız bir şeklide işten çıkarılmaktadır. İşveren, işçileri kölelik koşullarında, hiçbir söz hakkı olmadan çalıştırmaya devam edebilmek için; en temel, anayasal haklarından biri olan sendika hakkını engellemeye çalışmaktadır.

SENDİKA HAKTIR ENGELLENEMEZ

Sendikamız, işverenlerin tüm baskı ve hilelerine rağmen Yemeksepeti’nde çoğunluğu sağlamıştır. İşveren, çoğunluk tespitimize itiraz ederek toplu sözleşme sürecini uzatmaya, böylece sendikadan kurtulmaya çalışıyor ancak yanılıyor. Sendikamız, Yemeksepeti işçileriyle birlikte; daha iyi bir yaşam için, daha iyi bir ücret ve daha fazla sosyal hak, iş güvenceli, toplu sözleşmeli bir çalışma düzeni mücadelesine devam etmekte kararlıdır. İşverenin hiçbir baskısı, tehdidi ya da itirazı bizi yolumuzdan döndüremez.

İşvereni, sendika karşıtı bu tutumundan bir an evvel vazgeçmeye çağırıyor, sendika üyesi işçilere yönelik ‘ya sendikan istifa et ya da işi bırak’ baskısına son vermesi, işçilerin anayasal hakkına saygı göstermesi konusunda uyarıyoruz. Aksi halde meşru, yasal ve demokratik bütün haklarımızı sonuna kadar kullanmaktan çekinmeyeceğiz.

Emekten yana tüm sendikaları, kurum ve kişileri sendikamızda örgütlenen Yemeksepeti işçileriyle dayanışmaya çağırıyoruz.

Kamuoyunun bilgisine saygıyla bildiririz. (16.08.2021)

TÜMTİS MERKEZ YÖNETİM KURULU”

Mücadele sendikalar içinde de devam edecek

0

Son birkaç yıldır kötü çalışma koşullarına karşı mücadele eden işçilere, hükümet ve patronların saldırılarının artmakta olduğunu görüyoruz. Özellikle son bir buçuk yıl pandemi dönemi bahane edilerek işçilerin en temel haklarına dönük saldırlar gerçekleşti. Sendikalı işçiler işten atılarak ve ücretsiz izne gönderilerek yoksulluğa mahkûm edildiler, sendikaların aldığı yetkiler tanınmadı ve mücadeleye devam eden işçilere patronlar ve kolluk kuvvetleri saldırdı.

Bugün de normalleşme söylemlerine rağmen işçi ve emekçiler için değişen bir şey yok. Patronlar pandemi ile yakaladıkları imkândan vazgeçmiyorlar. ASD Laminat’ta Ağaç-İş’te örgütlenen 47, Pegasus’ta Nakliyat-İş’te örgütlenen 40, Destek Otomotiv’de Türk Metal’de örgütlenen 100 işçi sendikalaştıkları için işten çıkarıldılar. Galataport inşaatında da Disk Yapı-İş’te örgütlenen üç işçi işten çıkarıldıktan sonra direnişe geçtiler ve tekrar işbaşı yaptılar.

Sendikanın yetki aldığı fabrikaların bazılarında da patronlar TİS masasına oturmayarak sendikayı işlevsizleştirmeye çalışıyorlar. Bel Karper ve Adkotürk fabrikalarında Tek Gıda-İş sendikal yetkiyi almasına rağmen henüz sözleşme masasına oturulmadı. TİS sürecindeki diğer işyerlerinde ise patronlar sefalet koşullarını sözleşmeyle bağıtlamaya çalışıyorlar. ETF Tekstil’te Deriteks’li işçiler bu duruma karşı iş yavaşlatma eylemi yaparak, Mestaş’ta ise Özçelik-İş’li işçiler greve çıkarak bu duruma karşı mücadele ediyorlar. Nedex ve Hakan Plastik işçileri de grevlerini zaferle sonlandırdılar.

Tüm bunların yanında işçiler yalnızca patronların dayattığı koşullara karşı değil sendikal bürokrasiye karşı da mücadele etmek zorundalar. Genel-İş merkezi Kadıköy’den sonra Çankaya Belediyesi’nde de işçilere danışmadan TİS imzaladı. Sözleşmeyi kabul etmeyen işçiler protestolar gerçekleştirerek sözleşmenin yırtılmasını talep ettiler. Tes-İş ise Ankara, Zonguldak ve Adana’da kendisinde örgütlü elektrik işçilerini sürecin içine hiç katmayarak TİS imzaladı. İşçiler bu duruma karşı eylemler gerçekleştirdiler ve işe çıkmama kararı aldılar.

Önümüzdeki dönemde de birçok işyerinde sendikalaşma mücadeleleri, direnişler ve sözleşme süreçleri yaşanacak. Patronlara ve onların saldırılarına karşı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve insanca yaşayacak bir ücret için mücadeleleri birleştirmek oldukça elzem. Bununla beraber bu mücadeleler yalnızca sendikalaşmakla sınırlandırılmamalı. Sendikalarda yönetimin bürokratlardan işçilerin eline geçmesi önümüzdeki en önemli görevlerden. İşçilerin kontrolünde olan sendikaların öncülüğünde gerçekleşecek bir birleşik mücadele, tüm taleplerimizi gerçekleştirebileceğimiz ve insanca yaşayacağımız bir dünyanın olanaklarını yaratabilir.

Sendikal mücadele ve örgütsüzlüğün iktidarı

0

Emekçilerin en temel anayasal hakkı olan sendikalı çalışma hakkının dahi amansızca engellenmeye çalışıldığı bir dönemdeyiz. Sendikalı olmak anayasal olarak mümkünmüş gibi gözükse de bu hakka erişebilmek, bir işyerinde çoğunluğu yakalayarak TİS imzalayabilmek yasal çerçeve içerisinde değil, ancak ve ancak işçilerin örgütlü mücadelesiyle kazanılmak durumunda. Tıpkı Baldur ve Bel Karper örneklerinde, sendikal çoğunluk sağlanmış olmasına rağmen işverenin sendika düşmanlığı karşısında işçilerin üretimden gelen güçlerini örgütlü bir şekilde kullanmak durumunda kalmaları gibi.

Tek Adam rejimine kendi anayasal çerçevesi dahi fazla gelmekte. Toplumsal hayatın birçok alanında uygulanan baskı politikalarının bir benzeri de iktidar ve patronlar eliyle işyerlerinde ve fabrikalarda hayata geçirilmekte. Her alanda olduğu gibi, emekçiler için de en temel hak arayışı suç sayılmaya, örgütlülük/sendikalı olmak terörizm heyulasıyla bastırılmaya, ezilmeye çalışılıyor.

Mevcut iktidar, düzenden değil düzensizlikten, örgütlülük değil toplumsal örgütsüzlükten, haktan değil hak yemekten besleniyor. Fabrikalarda ve işyerlerinde de patronların çıkarları doğrultusunda bu tip bir rejimin egemen olmasına destek sunuyor. Ekonomik krizin faturasını emekçi halkın sırtına yükleme gayretindeki iktidar, işçilere güvencesiz, esnek çalışma koşullarını, bitmeyen mesai saatlerini ve sefalet ücretlerini reva görüyor.

Kötü çalışma koşullarına, düşük ücretlere, güvencesizliğe karşı sendikalı olmak isteyen işçiler karşılarında önce patronun işten çıkarma ya da fabrikayı kapatma tehdidini buluyor. Tıpkı Adkotürk patronunun yaptığı gibi. Bu tehditlere boyun eğmeyip örgütlü mücadeleden vazgeçmeyenlerin karşısına ise madenciye tekme atmayı kendisine hak gören rejimin kolluk güçleri ve temsilcilerinin (valisi, kaymakamı vb.) saldırgan tutumu çıkıyor. 

Bu mevcut tablo -çalışma koşullarının kötüleşmesi, yaşam koşullarının berbatlaşması, baskıların artması- ise emekçileri insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesinden vazgeçirmiyor. Tam tersine, son iki yılda tanık olduğumuz üzere işçi sınıfının sendikalı olma ve hak arayışı mücadelelerinde bir artışı beraberinde getiriyor.

Tabii ki işçi sınıfı mücadelelerindeki bu artış kendiliğinden bir şekilde zaferle sonuçlanmıyor. İşçi sınıfı örgütleri olan sendikaların bazılarının sırt çevirdiği ya da bazılarının bürokrasilerinin yarı yolda bıraktığı örneklerle de karşılaşıyoruz.

Ama bu mücadelelerin toplamına baktığımızda iki olumlu sonuç görüyoruz. Birincisi, Türkiyeli emekçiler için insan onuruna yaraşır bir yaşam talebi acil bir talep haline gelmiş durumda ve bu aciliyet örgütlü mücadele, sendikalı olma konularında emekçiler nezdinde bir arayışı da görünür kılıyor. İkinci olumlu sonuç ise, mücadeleci sektörlerde ve mücadeleci sendikalarda sınıfın yeni bir öncü kuşağının şekillenme belirtileri.

Sürmekte olan Bel Karper, Adkotürk, Cargill mücadelelerinde ve çok daha fazlasında bu öncü kuşak kendisini ortaya çıkarıyor. Temmuz ayında aramızdan ayrılan Bağımsız Maden İş Sendikası Genel Başkanı Tahir Çetin ve işçi önderi Ali Faik İnter de bu mücadeleci kuşağın neferleriydi. Kriz, pandemi ve baskılar karşısında gerek işçi sınıfı içerisindeki arayış gerekse de sınıf içerisinde açığa çıkan öncü sektörler, Türkiye sınıflar mücadelesinin seyri bağlamında önemli birer işaret fişeği. Bu noktada, yüzünü sınıf siyasetine dönmüş devrimciler için en acil konu mücadeleci sektörlerin temel talepler etrafında ortaklığının inşası haline geliyor. Çünkü bugün en temel hak mücadelesi dahi, örgütsüzlüğün iktidarı Tek Adam rejimine karşı birleşik ve örgütlü bir hattın inşasını zorunlu kılıyor.

Pandemi bitmedi, tedbir de bitemez…

0

Bundan tam bir ay önce 1 Temmuz’da, iktidar pandemi yönetimindeki başarısını alkışlıyordu.

Aylardır “geldi, geliyor” denilen aşılar memlekete ulaşmış, aşılama nihayet hız kazanmaya başlamış; kısmi kapanmanın ardından resmi vaka sayıları hedeflenen 5 bin bandına inmişti.

Sonra “normalleşme” süreci başladı. Bu da tıpkı öncekiler gibi, önlemlerin kişilerin “maske, mesafe” inisiyatifine terk edildiği kontrolsüz bir normalleşmeydi! Bu konuda zaten oldukça sınırlı olan denetimler bile fiilen yok oldu.

Oysa ilk doz aşısı tamamlananların sayısı bile henüz 35 milyondu. Daha bulaşıcı olan varyantlar dolaşıma çıkmış, Delta varyantı tüm dünyada yaygınlaşmaya başlamıştı. Birçok ülke bu vaka artışları nedeniyle yeni önlemleri yeniden gündemine almıştı.

Tek Adam rejimi ise günü kurtarmak ve turizm yoluyla ekonomiyi bir nebze canlandırmak olarak tarif edilebilecek pandemi yönetimi pratiğiyle; tüm bu verilere gözlerini kapayıp yeni yükselişi sessizce beklemeyi tercih etti.

Sonuç olarak vaka sayısı henüz bir ay bile dolmadan dört katına çıktı. Üstelik Türkiye’de tam aşılanma oranı halen yüzde 27 ile oldukça geri durumda. Ki bu noktada Türkiye’nin pandeminin başından beri uyguladığı yanlış aşı politikasının sonuçları da büyük direnç oluşturuyor.

1,5 yılın deneyimiyle, iktidarın, vaka sayıları hastane/yoğun bakım doluluk oranıyla kendi üzerinde ciddi bir basınç oluşturmaya başlamadığı sürece, tedbir almaya gönüllü olmayacağını biliyoruz. Öte yandan, almak zorunda kaldığı tedbirlerin maliyetini sistemli olarak emekçi halka yıkmış olmasının doğurduğu ekonomik ve sosyal yıkım, benzer bir kapanmaya karşı tahammülsüzlüğe de haklı olarak sebep oluyor.

Peki bu durumda ne yapmalı? Bir kez daha ekmeğimiz ve sağlığımız arasında bir seçim mi yapacağız? Oysa bunların biri olmadan diğerinin de olamayacağı artık yeterince açık değil mi?

Pandemi bitmedi, Türkiye’de ve dünyada mevcut aşılanma oranları dikkate alındığında bir süre daha bitmeyeceği de aşikâr. İktidar, vakalar düştüğünde bunu kendi yönetim becerisi; arttığında ise vatandaşın tedbirsizliği olarak sunuyor, sunacak.

Buna karşı, acil olarak, bulaşmayı kontrol altına almayı hedefleyen etkin halk sağlığı önlemlerinin oluşturulmasını talep etmeliyiz.

Bu aşamada yaygın test, vakaların tespit edilmesi yoluyla bulaşın kontrol altına alınması adına büyük önem taşıyor. Üstelik artık birçok ülkede 30 dakikada sonuç veren, eczanelerde de satılan ve kişilerin kendi kendilerine dahi uygulayabilecekleri hızlı testler mevcut. Bu testler Türkiye’de neden halen yok? Bu testlerin ücretsiz olarak temin edilmesi gerekiyor.

Aynı şekilde, aşılanma hız ve oranının artırılması yönünde çalışmaların ivedilikle yapılması, bu konudaki dezenformasyonun ve güvensizliğin aşılması yönünde acil olarak stratejiler belirlenmesi gerekiyor.

Fabrika ve işyerlerinde, ayrıca bu süreçte ciddi mağduriyet yaşamış kafe, restoran, kuaför vb. kapalı mekân işletmelerde; pandemi önlemleri çerçevesinde genişletilmiş işçi sağlığı ve halk sağlığı önlemleri sağlanmalı ve mekânların pandemi koşullarına uygun olarak yeniden düzenlenmesi için destek programları oluşturulmalıdır. Bu süreç bu işletmelerin inisiyatifine bırakılamaz.

İşten çıkarılan Eco Cold işçisi, sendikalaşma deneyimlerini aktarıyor

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde endüstriyel hava ve su soğutmalı cihazlar üreten Eco Cold işçileri sendikalaştıkları için işverenin hukuksuz uygulamaları ile karşı karşıya kaldılar. İşveren, pek çok öncü işçiyi önce ücretsiz izne yolladı. 1 Temmuz sonrası işbaşı yapmak isteyen işçileri ise İstanbul’daki fabrikaya gitmeye zorladı; işçiler kabul etmeyince de tazminatsız bir şekilde fesih yoluna gitti. Şu an hukuki hak arayışları sürüyor.

Sözleşmesi hukuksuzca feshedilen Eco Cold işçisiyle sürece ilişkin gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. Bu sohbet, farklı işyerlerinde yaşanan deneyimlerin ortaklaştırılması, onlardan dersler çıkarılması adına önem taşıyor. Söyleşinin tamamına Muhittin Karkın ile Gündem Sohbetleri podcast kanalından da ulaşabilirsiniz.

Türk Metal Sendikası’nda örgütlenme süreciniz ne zaman başladı, nasıl ilerledi?

İşyerinde sendikalaşma süreci 2021 Mart-Nisan aylarında başladı. Arkadaşlar içeride bir örgütlenme yapmışlar, bana da teklif getirdiler, ben de hemen destek verdim ve çalışmaya başladım. Pandemi boyunca çalışmaya devam ettiğimiz için zaten işyerlerimizdeydik. Fakat bir süre sonra işveren sendikalaşma faaliyetimizi duydu. Bunun üzerine, çalışmayı yürüten öncülerimizden bir arkadaşımızı çağırdılar ve ona iftira atarak işine son verdiler. Sonrasında diğer olaylar gelişmeye başladı.

İşçilerden pandemi dolayısıyla sokağa çıkma yasakları döneminde çalışma izinlerinizi alacağız diye e-devlet şifrelerini istediler ve aldılar. Sonra kimin sendikalı olduğunu tek tek tespit ettiler. Sonraki süreçte de en kolay kimleri çıkarabiliriz diye bir hesap yaptılar ve altı ayı henüz dolmamış işçileri işten çıkarmaya başladılar. Yaklaşık 30 işçiyi bu şekilde işten çıkardılar. Altı ayı geçmiş olanları, yani sebepsiz olarak çıkaramayacaklarını da ücretsiz izne çıkardılar. Yaklaşık 30 kişi de bu şekilde ücretsiz izne çıkarıldı.

E-devlet şifrelerini istemek bütün işverenlerin başvurduğu bir numara tabii. Sendikanın buna müdahalesi olmadı mı?

Sendika, e-devlet şifrelerinizi sakın vermeyin dedi ama artık iş işten geçmişti; işçiler sendikaya haber vermeden şifrelerini vermişti. Tabii bilinçlendirmek gerekiyor önce işçileri, üye yapmadan önce. Bizim sendika bu konuda zayıf kaldı.

Ücretsiz izne çıkarılmanızdan sonra süreç nasıl gelişti?

Biz o süreçte ücretsiz iznimizin bitmesini bekledik, yasal olarak haklarıydı bu sonuçta. Ücretsiz izin süreci biter bitmez 1 Temmuz’da fabrikanın önüne geldik, işbaşı yapmak istedik. Onlar önümüze iki seçenek koydular. Tazminat hakkı olan insanlara, “Tamam ihbar ve kıdem tazminatınızı alacaksınız ama buna karşılık hiçbir dava açmayacak, şahitlik yapmayacaksınız ve itiraz etmeyeceksiniz” diye bir sözleşme imzalatmaya çalıştılar. 1-2 kişi kabul etti ama büyük çoğunluk kabul etmedik. Önceki şartlarımızda çalışmaya devam etmek istediğimizi söyledik.

Bunun üzerine bizi İstanbul’daki fabrikaya göndermek istediler. Onu da kabul etmedik, kim düzenini bozmak ister ki… Beş gün izin verdiler. Biz bu beş gün dolmadan önce üç gün üst üste kapıya gittik ve işe başlamak istediğimizi söyledik.

Sendika ne yaptı bu durumda?

Sendika da bu süreçte bizim yanımızdaydı. 1-2 saat kapıda bekleyip videomuzu çekip almadıklarında sendikaya geri dönüyorduk.

Kapıda çadır kurmayı vb. düşünmediniz mi?

Çadır açmayı düşündük ama arkadaşların çoğunluğu kabul etmedi. “İşlerimiz var, biz burada bütün gün duramayız” dedi arkadaşlarımız. O nedenle öyle eylemler yapamadık.

Şu an nasıl devam ediyor süreç?

5 Temmuz’dan sonra dava açma yoluna gittik. Tabii öncesinde arabuluculuk süreci var. Ama bu süreçte işveren iş akdimizi feshetti. “İstanbul’a gitmediniz, işverenin yapmış olduğu haklı transfere uymadınız, işe başlamadınız, işyerini zarara uğrattınız” diye iş akdinin feshedildiğine ilişkin bir celp gönderdiler.

Oysa iş kanuna göre işçinin onayı olmadan işveren böyle yer değiştiremez.

Evet, hukuki yollarla hakkımızı arayacağız. Şimdi işe iade davamız var, sendikal tazminat davalarımız var.

Yine Manisa’da Termokar’da da benzer bir süreç vardı. Orada beş işçi ücretsiz izne çıkarılmıştı, bir direniş başlattılar ve sonrasında işe geri döndüler. Bir başarı elde edildi. Keşke siz de bir protesto eylemi sürdürebilseydiniz… Belli ki sendika da buna pek taraftar olmadı, öyle mi?

Evet, çok etkili olurdu. Maalesef sendika da çok taraftar olmadı buna. Ama tabii yine işçilerin bir diretmesi söz konusu. Öncelikle bunu bizim istememiz, kendimizi öne atmamız gerekirdi. Ama arkadaşlar geçimleri olmadığı için yapamayız dediler, istemediler, o yüzden kaldı.

İçeride hâlâ sendikalılar var mı?

İçerde hâlâ sendikalılar var, hatta 15’ten fazla kişi; ama sendika çalışması neredeyse sıfıra indi galiba; çünkü bu yaşananlardan dolayı korktular. Bir de bizi örnek gösteriyorlar, “Bakın onlar sürünüyor” diyorlar. Halbuki süründüğümüz yok bizim, hakkımızı arıyoruz, sonuna kadar da aramaya devam edeceğiz.

Aktarımların için çok teşekkür ederiz.

Doğa düşmanlığı ve Saros’ta yıkım

0

Türkiye’de sadece son bir ayda yaşanan ekolojik yıkımları sıralayıp biraz irdelemeye çalışsak ne gazetemizin bu köşesi yeterli olur ne de yüreğimiz dayanır. Tuz Gölü-Konya’da allı turnalarımız suyu kesildiği için öldü. Marmara’da yüzeydeki müsilaj akıntı nedeniyle Ege’ye doğru kaydıysa da Marmara’nın dibinde sorun büyük. Büyükçekmece’nin rengi kirlilikten ötürü değişti. Büyük Menderes’te 6 km’lik bir hat boyunca kitlesel balık ölümleri gözlendi. Define aransın diye suyu boşaltılıp sonra yeniden doldurulan Dipsiz Göl hâlâ çamur gibi. Hastalık saçan JES ve biyogaz santrallerinin inşa çabaları sürüyor.

İklim krizinin etkileri AKP tipi imar anlayışıyla birleşince Rize’yi sel vuruyor. Karadeniz su sıcaklığındaki yükselişin (Doğu Karadeniz’de 30 derecenin üzerinde), fırtına vb. aşırı iklim olaylarının devam etmesine sebep olacağı düşünülüyor. Van Gölü’ndeki olağanüstü buharlaşma, kuraklık sorununu konuşulur hale getiriyor. 1961 yılında ölçülen en yüksek sıcaklık rekoru geçtiğimiz 20 Temmuz günü kırıldı. Cizre 49,1 °C ile yine zirvede.

Yıkım almış başını gidiyor gibi görünse de mücadele hayat kurtarmaya ve yıkımları durdurmaya devam ediyor. Ama Saros’taki FSRU liman ve kara boru hattı projesi için işler topyekûn bir keyfiyet ile sürüyor.

Saros’ta yapılması istenen şey akıl alır gibi değil. Türkiye’nin en özel yerlerinden biri olan Saros’ta Katar’dan yola çıkan gemilerin taşıdığı sıvılaştırılmış doğalgazın getirilebileceği bir liman inşa etmek ve limanın yanı başında bir de onu gazlaştıracak bir tesis yapılmak isteniyor. Yani doğalgazı tankerlerle Saros’a taşımak gibi bir hayli masraflı işten sonra da elde edilen azıcık gazı ülkeye salmak hayal ediliyor. Hiç de mantıklı bir yatırım olmayan bu projenin kalkınma bile değil, siyasi bir maksat taşıdığı bilinirken yaratacağı yıkım ise saymakla bitmiyor. Doğa harikası bir bölgenin deniz kirliliği sadece burayı öldürmeyecek; kirliliğin güneye doğru Assos’a ve Marmara tarafında da Şarköy’e uzanan elde kalmış azıcık Marmara deniz çayırlarına yayılması bekleniyor. Deniz kirliliği, tür kaybı, havası zaten kirli olan Keşan’ın iyice kirlenmesi gibi başka sonuçları da cabası. Hepsi ne için? Katar’da tanımadığımız birilerini ve Türkiye’den birkaç kişiyi daha da zengin etmek için.

Gariplik bunlarla sınırlı değil. Projenin ÇED raporu daha önce mahkemece iptal edilmesine rağmen inşaat yasadışı biçimde herkesin gözleri önünde başlamıştı. Hazırlanan bir diğer ÇED de haziran sonunda Edirne İdare Mahkemesi tarafından ikinci kez reddedildi. Bu kazanım da şirket tarafından tanınmadı ve inşa faaliyeti halen sürüyor. Göz göre göre yapılan katliamda inşaatın körfeze boşalttığı simsiyah su dahi görüntülenebilmişti.

Saros Gönüllüleri ve Keşan Kent Konseyi tarafından 10 Temmuz’da örgütlenen eylem Saros’un kurtarılması için büyük bir adım. Hükümetin açık desteğini arkasına alan şirket yıkımda ısrarcı olsa da mücadele geri adım atmıyor, bir avuç zengin dışında başta işçisi-emekçisi olmak üzere toplumun tüm kesimlerini büyük bir çekim gücü ile bir araya getiriyor.

Saros’taki liman ve benzeri tüm projelerin yaratacağı yıkıma karşı mücadele etmeye; öldürmeye değil yaşatmaya, bir avuç zengine karşı doğa ve emeği korumaya devam!

Bel Karper ve Adkotürk işçilerinin mücadelesi devam ediyor

0

Tekgıda-İş’te örgütlü Adkotürk ve Bel Karper işçilerinin, işverenin sendika hakkını gaspı karşısında sürdürdükleri mücadeleler kararlılıkla sürüyor.

Bel Karper işçileri: “Hakkımız olan sözleşmeyi yapacağız”

Çorlu’da Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlenen Bel Karper işçileri sendikal haklarını işverene kabul ettirmek için başlattıkları grevde 2,5 ayı geride bıraktılar. Bayram tatili süresince de işyeri önünden ayrılmayan ve mücadelelerini yüksek moralle sürdüren işçiler; İşçi Demokrasisi Partisi olarak gerçekleştirdiğimiz ziyarette patronun grev kırıcı ve yasa tanımayan tutumuna karşı grevlerine sonuç alıncaya kadar devam edeceklerini ve hakları olan sözleşmeyi yapacaklarını ilk günkü kararlılıklarıyla ifade ettiler.

Öte yandan işçiler, işverenin sağlıksız koşullarda adeta merdiven altı şekilde üretimi sürdürdüğüne ve bunun acilen denetlenmesi gerektiğine de dikkat çekiyorlar. Çünkü işveren, bütün işçiler grevde olmasına rağmen, taşeron işçiler ve depo işçileriyle üretimi adeta merdiven altı şekilde devam ettirmeye çalışıyor. Tekgıda-İş Sendikası Örgütlenme Uzmanı Yunus Durdu bu duruma dikkat çekerek, “Piyasaya sürülen bütün ürünlere denetim yapılmasını istiyoruz,” çağrısında bulunuyor.

Sendikal hakkın gaspı ve işten çıkarmalar karşısında süregiden diğer direnişlerle de dayanışmayı sürekli gözeten Bel Karper işçileri, mücadelelerin kazanımla sonuçlanması için dayanışmanın büyütülmesi ihtiyacına da dikkat çekiyorlar.

Adkotürk işçilerinin direnişi 100 günü aştı

Çerkezköy’de bulunan Adkotürk fabrikasında çalışan ve Tekgıda-İş sendikasında örgütlenmelerinin ardından “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller” bahanesiyle (Kod-29) işten çıkarılan işçilerin sendikalı olma haklarına sahip çıkmak için ve işe iade edilme talepleriyle fabrika önünde başlattıkları direnişleri 100 günü geride bıraktı.

İşverene, “Pandemi döneminde uygulanan işten çıkarma yasaklarına rağmen işten çıkarttığınız arkadaşlarımızı işe geri başlatın ve TİS masasından kaçmayın,” diyen direnişçi işçiler, kendilerini haksızca işten çıkaranlara karşı mücadelelerine devam edeceklerini ve haklarının gasp edilmesine izin verilmeyeceğini ifade ediyorlar.

İktidarın cadı kazanı

0

İktidar, içeride ve dışarıda her yönüyle iflas eden politikalar karşısında yine bilindik baskı politikalarıyla ömrünü uzatmaya çalışıyor. Gücünü giderek kaybeden Cumhur İttifakı sadece kendisine muhalefet eden kesimleri değil, kendi geleneksel oy tabanı olan milyonlarca emekçiyi de ihtiyaç duyduğunda baskı politikalarının hedefi haline getirebiliyor. Erken seçim isteyenleri Türkiye düşmanları olarak tanımlarken, 15 Temmuz sonrası çıkan OHAL yasasını “daha tehdit geçmedi” diyerek uzatmak istiyor. Bunun tek bir anlamı var ki, her canlı bir gün kendini iktidarın cadı kazanı içinde bulabilir!

Pandemi döneminde kaderine terk edilen esnaf, kota ve fahiş maliyetlerle beli bükülen çay üreticileri ve pazarcılardan sonra şimdi de tütün üreticileri bizzat devlet politikaları sonucunda bitirilen tütün üretiminden ellerinde kalan son damlaları savunmak için eylemde. Geçtiğimiz günlerde Adıyaman’da çok sayıda tütün üreticisi ve çiftçinin Malatya-Adana karayolunu trafiğe kapatıp eylem yaptıklarına şahit olduk. Zira 1 Temmuz itibarıyla yürürlüğe giren yasa ile, yetki belgesi olmayan üreticiye tütün ticareti yasağı getirildi. Bunun anlamı şu; ithal tütün ekmek serbest, Adıyaman tütünü ekmek ve satmak yasak. Çokuluslu sigara üreticileri daralan pazarlarını Türkiye gibi ülkelere kaydırmakta; siyasal iktidar da onlara her türlü desteği kendi üreticisini hapse atarak sunmaktadır.

Tüm bu çelişki ve huzursuzluk çeşitli biçimlerde zuhur ederken, havuz dışında kalan medya da bu baskılardan payını almış durumda. Devlet desteği ile AKP-MHP hizmetine koşulan onlarca TV kanalı ve gazeteye ek olarak, TRT yönetimi İstanbul Sözleşmesi’ne “LGBTİ komplosu” diyen ve feministlere yönelik nefret söylemleriyle bilinen Pelikancı Hilal Kaplan gibi isimlerle doldurulurken, uluslararası vakıflardan fon alan medya kuruluşları susturulmakla tehdit ediliyor. Bu linç kampanyası ise mülteci yanlısı yayın yapmalarına dayandırılarak, dış güçlerin piyonu olmakla itham ediliyorlar. 5-6 kurumdan maaş alan AKP’liler haber değeri dahi taşımazken, mesele mülteciler olunca muhalefet partileri de bu koroya rahatlıkla dahil olabiliyor. Sürekli mültecileri hedefe oturtan İYİ Parti’liler, gündelik işçi yevmiyelerinin düşmesinden Suriyeli mültecileri sorumlu tutan Kılıçdaroğlu, “ülkemde mülteci istemiyorum” diyen Arzu Sabancı’ya destek veren CHP sözcüsü bu koronun içinde, baskı politikalarına çanak tutuyor.

Bütün bu olanlar iktidarın gerçek anlamda çürüdüğü, yozlaştığı ve çözüldüğünün emareleri. Ancak ne var ki, bugünkü baskı rejiminden toplumsal eşitlik ve özgürlük temelinde bir kopuş hedefliyorsak, Millet İttifakı da burjuva gerici kampın farklı bir varyantından ibaret ve tüm bu sorunları çözme kapasitesinden yoksun. Bunun için erken seçimi beklemek yerine, solun ve emek örgütlerinin burjuva seçeneklerden vazgeçmesini sağlamamız ve acil bir eylem programı etrafında kendi alternatifimizi inşa etmemiz gerekiyor.

Orman yangınlarına karşı ve orman arazilerinin korunması için

0
  1. Türkiye genelinde yaşanan orman yangınları yedinci gününü geride bırakırken, Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü’ne göre bu süreçte 144 adet orman yangını yaşandı. Kontrol altına alındığı ifade edilen yangınların yanı sıra Antalya, Muğla, Adana, Isparta ve Denizli’de yangınların bugün de devam ettiği bildirildi. Yaşanan yangın sonucunda kaç hektar orman alanının zarar gördüğü hâlâ belirsiz.
  2. Yangının yaratabileceği tahribatta en kötü senaryo hâlâ geride bırakılmadı. Bodrum’dan Çökertme Mahallesi’ne sıçrayan yangının Siteler Mevkii-Akçakaya yönüne sıçraması halinde alevlerin Milas Termik santraline ulaşması dahil olmak üzere çok sayıda kötü senaryo halen ihtimal dahilindedir. Şu ana değin mücadele kamu emekçilerinin olağanüstü çabası, vatandaşların seferberliği ve işçi-emekçilerin dayanışması ile sürmektedir. Pek çok nokta yangın sırasında kaderine terk edilmişken, yetkililerin söndürme müdahalesinden önce evi yananlara TOKİ aracılığı ile kredi teklif etmesi hükümetin gerçek yüzünü açığa çıkarmaktadır. AKP’li Gündoğmuş Belediye Başkanı Mehmet Özeren’in “Eski evi olan vatandaşlar keşke bizim de evimiz yansaydı diyecekler” cümlesi, hükümetin soruna nasıl baktığının bir sembolüdür. Orman yangınları “ülke bir anonim şirketi gibi yönetilecek” sözünü doğrulamaktadır. AKP hükümeti felaketlere önlenmesi gereken şeyler olmaktan çok, bir kâr olanağı olarak bakmaktadır. Müdahaleden önce kredi, inşaat vb. planlamalar yapılıp halkın ve doğanın aleyhine bir avuç zengin için fırsatlar kollanmaktadır.
  3. Yangının süresi, ulaşılan görüntüler ve bölgede yaşayan halkın çağrıları göz önüne alındığında bu çapta bir yangının kabul edilir olmadığı, bugüne değin alınması gereken tedbirlerin alınmadığı anlaşılmaktadır. Dünyanın genelinde artarak yaşanan orman yangınları ile Türkiye’de yaşanan yangınların farkı tedbirsizlik, teçhizat eksikliği, personel yoksunluğu ve hazırlıksızlıktır. Bu durumda yangının, ölen insanların, hayvanların ve tüm canlı yaşamın tahrip edilmesinin birinci dereceden sorumlusu hükümettir.
  4. Görevi ormanları korumak olması gereken Orman Bakanı Pakdemirli sorumluluğun belediyelerde olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmiş, yerleşim yerlerini koruma bahanesiyle “ormanların yanmasına müsaade etmek zorunda kaldık” diyerek de itirafta bulunmuştur. Bugüne değin enerji santralleri, madenler, turizm tesisleri, vahşi atık depolama alanları vb. yapıların orman arazilerinin içerisinde yapılmasının öncü gücünün Orman Bakanlığı olduğunu ve halkın AKP iktidarı süresince ormanlarını korumak için Orman Bakanlığı ile mücadele halinde olduğu da bilinmektedir. Orman Bakanlığı ormanlarla ilgilenmektedir. Ancak bu ilgi koruma-kollama boyutunda değil pazarlama, ormanları ranta ve talana açma çerçevesindedir. Esas sorun burada başlamaktadır.
  5. Orman Bakanı yangın müdahale uçaklarının 4 milyon dolarlık bakım maliyetinden ötürü çürümeye terk edildiğini kabul etmekteyken, Orman İl Müdürlerinin her birine 2021 model Toyota Land Cruiser Prado marka lüks makam araçları için on milyonlarca dolar harcandığı bilinmektedir. Müdürler tarafından hiç çekinmeden ve açıkça “İtibardan tasarruf olmaz” denirken, bütçe kısıtlamaları gereğince uçaklar çürümeye bırakılmış ve yangın söndürmede hayati önemi olan orman işçilerinin sayısında da büyük bir düşüş gerçekleşmiştir.
  6. Orman yangınlarına karşı alınması gereken önlemler karmaşık değil basittir. Önleme ve hızlı müdahale için orman işçilerinin sayısı artırılmalı ve yangın söndürme uçakları dahil, arazi araçları ve her türden araç ve teçhizat temin edilmelidir. Makam araçlarının maliyeti dahi bu masrafı karşılamaya yetmektedir.
  7. Tedbirsizlik ve hazırlıksızlık sonucu kontrolden çıkan yangınların gerçek sorumlusu olan hükümeti korumak maksadıyla sorunun sabotaj vb. olduğunu iddia etmek somut bir delile dayanmadığı gibi, ırkçılığı güçlendirip doğa mücadelesini ve emekçilerin dayanışmasını da baltalamaktadır. Sabotaj iddiası gerçek olsa dahi gerekli önlemlerin alınmış olması bu yangınların hızla söndürülmesini sağlayabilirdi. Öte yandan, başta Manavgat olmak üzere çeşitli bölgelerde çetelerin kimlik kontrolü yaparak ırkçı müdahalelerde bulunması orman yangınlarını engellemediği gibi yangına karşı seferber olmuş halkın ve görevlilerin de işini zorlaştırmaktadır.
  8. Hükümet yanlısı basın ateşin ortasındaki, acısı sıcak halk tarafından büyük bir öfke ile karşılanmaktadır. Hükümet yanlısı haber ajansları yangının boyutlarını gizleyerek yangına karşı yapılan kampanyaların yavaşlatılmasını ve acil müdahalelerin, seferberliklerin ilerletilmesini engellemektedir. Hükümet yanlısı yayın organlarının yaptıkları yalan haberler ve manipülasyonların yanında suç hanelerine doğa düşmanlığının da eklendiği bir kez daha görülmüştür. Dezenformasyon ve yalan haber makinesi olan bu haber ajanslarının hükümetten bağımsız basın emekçilerince denetlenerek kamulaştırılması talebi doğa mücadelesinin de bir talebidir.
  9. Orman yangınlarına karşı ülkenin dört bir yanında seferber olmaya hazır emekçi halk yine hükümetin ve kimi vakıfların manipülasyonu ile karşı karşıya kalmaktadır. Hükümet kendi eksikliğini açığa çıkaracak olan bir örgütlenmenin kendisinden orman yangınından daha çok korkmaktadır. Bu sebeple hükümet, derin bir yoksullukla boğuşmasına rağmen mücadeleye katılmak isteyen halka IBAN göndermekte, kimi vakıflar ise çok yanlış bir proje olan “fidan dikimi” için kampanyalar başlatmaktadır. Hükümet Türkiye’den dünya emekçi halklarına yapılan meşru yardım talebini “devleti aciz göstermektedir” kılıfı altında engellerken bizzat kendisi bu yardımları dilenmektedir. Tüm bu sürecin acil ve güvenilir şekilde işlemesi için halkın süreci takip etmesi büyük önem taşımaktadır.
  10. Yanan orman alanlarına yabancı türde fidanların dikilmesi bölgenin orman yangınlarına karşı daha dayanıksız olmasına yol açacaktır. Kızılçam ağaçlarının yangınla uyanan tohumlarının yeşermesi, eksik tohumlar varsa yangından hasar görmemiş en yakın yerlerden tohum takviyesinin yapılması ve koruyucu-besleyici unsuru olan küllerin bölgeden uzaklaştırılmaması gerekmektedir. Vakıfların halkın doğa dostu duygularını sömüren “fidan dikme” kampanyaları durdurulmalıdır.
  11. Türkiye Ormancılar Derneği’ne göre “Son 10 yıl ortalamalarına göre yılda ortalama 9.096 hektar ormanlık alan yanmışken, sadece 2020 yılında orman yangınında 20.971 hektar ormanlık alan yangınlardan etkilenmiştir.” Sadece bu veri dahi ormanlarımızın göz göre göre yangın yeri haline geldiğini göstermektedir. Yukarıda söylediğimiz üzere bu tablonun tersine dönmesi için orman işçilerinin sayısı artırılmalı ve yangın söndürme uçakları dahil, arazi araçları ve her türden araç ve teçhizat temin edilmelidir.
  12. Dünya genelinde artan orman yangınları ile iklim krizi arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Sonuç olarak orman yangınlarının önlenmesi için iklim krizi ile mücadele programının hazırlanıp hayata geçirilmesi büyük bir önem taşımaktadır.
  13. Orman yangınlarındaki devasa artışa rağmen orman arazilerindeki kaybın birinci kalemi bu artan orman yangınları değildir. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Doğanay Tolunay’a göre “1937-2020 yılları arasında 114.494 yangında toplam 1,7 milyon ha orman alanı yanmıştır.” Buna karşılık “9 yılda 342.845 ha orman alanı kamu yararı denilerek orman dışına çıkarılmıştır.” Bu orman alanlarının yüzde 62’si maden ve enerji santralleri haline getirilmiştir. Yani orman arazilerine verilen imar izinleri bu artan orman yangınlarından çok daha fazla bir alanı yok etmektedir. Orman arazilerine verilen santral inşası ve maden izinleri iptal edilmelidir.
  14. Hükümet ormanlar yangın yerine dönmüşken konuyu hiç de umursamadığının altını çizercesine 28 Temmuz Çarşamba günü Resmi Gazete’de yayımlanan “Turizmi Teşvik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” uyarınca başta kıyılar olmak üzere ormanlık alanlardaki yapılaşmayı Turizm Bakanlığı’nın keyfine bıraktı. Bir avuç zengin dışında kimsenin çıkarı olmayan bu yanlış adım derhal geri alınmalı, kaynaklar “itibar” ve zenginler için değil; doğayı, emekçi halkı ve geleceğimizi korumak için seferber edilmelidir.
  15. Sonuç olarak,
  • Kastı, ihmali, suistimali bulunanlar etkin bir şekilde soruşturulmalı, sorumlular hakkında gerekli cezai işlemler uygulanmalıdır. Bu çerçevede Orman Bakanı derhal istifa etmelidir.
  • Orman arazileri üzerindeki tüm yapılaşma izinleri derhal iptal edilmelidir. Kaynaklar itibar ve zenginler için değil; uçak, arazi aracı ve orman işçilerinin istihdamı için kullanılmalıdır.
  • Yangın yerlerine yabancı fidan dikimi yapılmamalı, kızılçam ormanlarının yeniden yeşermesi ve ağaçların yeni sürgün vermesi için yanmış alanlar derhal koruma altına alınmalıdır.
  • Yangından zarar gören halkın zararı kredi ile borçlandırılarak değil, kamu tarafından karşılanmalıdır.
  • Bakanlığın yangın söndürmede yetersiz kaldığı açıktır. Yangına karşı seferber olan halk, emek ve meslek örgütlerinin öncülüğünde örgütlenerek sürece dahil olmalı, bundan sonra da bakanlığın tedbirlerini denetlemeyi sürdürmelidir.

Varlık içinde yokluk

0

Ciddi bir iktisadi buhran içinde ekonomik “canlılık” yaşanıyor. Talep çok fazla. Otomobil ve konut satışlarındaki patlamanın yanı sıra iç turizmdeki canlılık yaz boyu devam edecek gibi gözüküyor. Bunun nedenleri arasında, beklendiği üzere pandemi kısıtlamalarının sona ermesiyle gelen tüketim artışı var. Fakat bu talebin arkasındaki asıl nedenin her geçen gün büyüyen borçluluk ve enflasyon olduğu görülüyor. Peki bu çelişkili durumu nasıl açıklamalıyız?

Her şeyden önce ilk çeyrekteki büyüme ve ikinci çeyrekte ülkenin daha da büyüyecek olması işsizliğin azalmasını sağlamıyor. Mayıs ayı resmi verileri yüzde 13,2 seviyesinde ve işsizlik oranının bu ekonomik şartlar altında en az 3-4 yıl çift hanede kalacağı öngörülüyor.

Ülkede kronikleşen işsizlik altında sözde büyümenin çözemediği ikinci sorun ise gittikçe artan borç yükü. Hane halkları, devlet, şirketler, bankalar… Gittikçe artan iç ve dış borçları yeni borçlarla çevirmek durumunda. Kısa vadeli borç 144,9 milyar dolar; bunun 59,2 milyarı bankalara, 62,1 milyarı banka dışı şirketlere ait. Geriye kalan borç ise Merkez Bankası’na ait. Mayısın ikinci yarısından itibaren bankaların verdiği TL cinsi kredilerde ise ciddi bir artış başladı. Bu son genişlemenin şimdiden 2019’un ilk çeyreğinde yerel seçim öncesi dönemdeki kredi genişlemesini aştığı ve 2020’deki büyük kredi balonunun neredeyse yarısına ulaştığı görülmekte. Tüm bu kredi genişlemesini dünyanın en fazla faiz veren yedinci ülkesi olmamıza rağmen yaşadığımızı unutmayalım. Talep artışı da bu borçluluk üzerine yükselmektedir.

Pandemi döneminde gelir dağılımının daha da bozulduğunu belirtmek gerek. İsviçre bankası Credit Suisse raporuna göre, Türkiye’de 2020’de dolar milyoneri sayısı 21 bin artışla 115 bine yükseldi. Nüfusun en zengin yüzde 1’lik kesiminin servetten aldığı pay yüzde 42,8’e yükselirken, yüzde 95’lik kesimin servetten payı yüzde 37,8’de kaldı. Aynı rapora göre 10 bin dolar altı servete sahip kişi sayısı 33 milyon, 10-100 bin dolar arası servete sahip kişi sayısı 22 milyon, 100 bin-1 milyon dolar arası servete sahip kişi sayısı 1 milyon 984 bin, 1 milyon üstü servete sahip kişi sayısı ise 115 bin. Tüm bu süreç içinde kaynağı belirsiz, yani kayıt dışı şekilde zenginleşen insanları da hesaba katarsak toplumsal gelir uçurumunun gittikçe arttığı açıkça ortada.

Talep artışı enflasyonun artmasına paralel olarak ilerliyor. Çünkü bu ortamda kimse elinde ya da bankada TL tutmak istemiyor. Ya o parayı dövize çevirmek ya da parayı cisimleştirerek değerinin korunması amaçlanıyor. Artan ev ve araba fiyatlarına rağmen satışların hızlanmasını servet yitiminin durdurulmasına dönük pragmatist tüketim hamleleri olarak okumak gerek. Bunun dışında uzun vadede enflasyonun artacağı, özellikle güz döneminde ve pandemi sonrasında hızlanarak devam edeceği herkesin bildiği bir sır olarak karşımızda duruyor. Bu artışları ekonomik büyümeden kaynaklı değil; tam tersine ekonominin daha da kötü olacağının düşünülmesi sonucu ortaya çıkmış bir kredi panik atağı olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Bir önceki yazımızda artık ekonominin büyümesinin bir anlam ifade etmediğini söylemiştik. Gerçek büyüme refah sağlar; işsizliği, borçluluğu düşürür. Alım gücünü ve gelir miktarını artırır. “Büyüme” derken artık kastedilen şey toplumun sermaye sahiplerinin büyümesi ve servetlerini artırması anlamına gelirken, işçiler için yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve yüksek borç anlamına geliyor. Bu düzenin sürdürülemeyeceği açık. Ekonomik reformlar yoluyla değil, siyasal radikal kararlarla, planlı, merkezi, kamusal bir iktisadi düzen kurulabileceğini ısrarla vurguluyoruz.

Ayrımcılık böler, mücadele birleştirir!

0

Tek Adam rejiminin yol açtığı yıkım ve sefaletin faturası her geçen gün biraz daha kabarıyor. Başından itibaren patronların kâr hırsına kurban edilen pandemi yönetimi sonucunda, resmi rakamlara göre bugüne dek 50 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Son dönemde ise, turizm gelirleri için hayata geçirilen kontrolsüz açılma ile vaka sayıları yeniden büyük bir tırmanışa geçti ve eğitim kurumlarının açılması yeniden tehlikeye girmiş durumda.

Koronavirüs pandemisine eşlik eden “sosyal pandemi” ise emekçi halkı kasıp kavurmaya devam ediyor. Hayat pahalılığı karşısında ücretleri eriyen çalışanlar, işini kaybedenler veya aylardır iş yapamayan esnaf, yüksek faizli bireysel kredilerle hayatını devam ettirmeye çalışıyor. Bireysel kredi ve kredi kartı borçları son bir yılda yüzde 37 artarak 700 milyar TL’yi aşmış durumda. Hükümetin bu durumdaki çözümü ise bireysel borçlanma miktarlarını artırmaktan öteye gitmiyor. Saray rejimi kamuda yüz binlerce işçiyi ve milyonlarca memuru ve emekliyi ilgilendiren toplu sözleşmelerde, gerçek enflasyonla hiçbir ilişkisi kalmamış resmi enflasyon oranında zam önerirken, “beşli çete”ye hazineden on milyarlarca dolar aktarmaya devam ediyor.

Toplumsal desteğini yitirmekte olduğunun farkında olan Cumhur İttifakı kutuplaştırma ve baskı politikalarına hız veriyor. HDP’ye dönük sistematik saldırıların yanı sıra, son günlerde pek çok ilde Kürtlere dönük linç haberlerinin yayılıyor olması, her türlü yöntem kullanılarak ırkçılığın yaygınlaştırılmaya çalışıldığını ortaya koyuyor. LGBTİ+’lara dönük şeytanlaştırma politikalarıyla hem farklı cinsel yönelimler baskı altına alınmaya hem de tüm muhalefet kesimleri susturulmaya çalışılıyor.

Bu çerçevede, son dönemde öne çıkan başlık ise Afgan mülteciler üzerinden gelişti. Afganistan’daki iç savaş ve Taliban’ın ilerleyişi nedeniyle yaşadıkları bölgeleri terk etmek zorunda kalan mültecilerin Türkiye sınırına giriş yapmasıyla özellikle sosyal medya üzerinden yabancı düşmanı, ırkçı bir kampanya örgütlenmeye başladı. Bu kampanyaya, geçmişte de ırkçı söylemleriyle gündeme gelen CHP’li Bolu Belediye Başkanının açıklamaları eşlik etti. CHP içinden bu kişiyi kınayan açıklamalar gelse de başka bir kesim de bu açıklamaların yanında yer aldı. Bizzat Kılıçdaroğlu, nasıl olacağını belirtmeden “Suriyelileri huzur içinde evlerine göndereceklerini” açıkladı.

Anlaşılan o ki, Millet İttifakı partileri yabancı düşmanlığına oynayarak oylarını artırmanın peşine düştü. Biz emekçiler ve ezilenlerin sorunlarının kaynağı ülkelerindeki savaşlardan, diktatörlük rejimlerinden kaçmak zorunda kalan mülteciler değil, kapitalizm ve onun sürdürücüsü hükümetlerdir. Emperyalist işgallere, diktatörlük rejimlerine, göçmenleri ucuz emek kaynağı olarak gören patronlara, Türkiye’yi sınır bekçisi haline getiren AB’ye, AKP’nin ikiyüzlü ve pragmatik göçmen politikasına seslerini çıkarmayanlar, mültecileri hedef göstererek yabancı düşmanlığını körüklemeyi tercih ediyorlar. Sınıf örgütleri yabancı düşmanlığı karşısında sesini yükseltmeli, sendikalar işçi sınıfının bir parçası olan göçmenleri kapsayacak politikalar geliştirmeli, sosyalist hareket ırkçılığa karşı durmanın yanında AB’nin ve AKP’nin ikiyüzlü mülteci politikalarını teşhir etmelidir.

Tek Adam rejimi zayıfladıkça, gerek Cumhur İttifakı’nın gerekse de diğer düzen partilerinin biz emekçileri ve ezilenleri kimlikler üzerinden bölme ve ayrıştırma çabası da hızlanıyor. Bu politikaları boşa çıkartarak, ortak hayalimiz olan insan onuruna yaraşır yaşam koşulları için, baskının ve sömürünün olmadığı bir düzen için mücadelelerimizi birleştirmeliyiz.

Türkiye yangın yeri: “Ne uçak var ne de plan”

0

Manavgat, Turunç, İçmeler, Bodrum, Antakya, Uşak ve diğer güzel il ve ilçelerimizden iyi haberler vermek isterdim, fakat bu yıl ülkenin doğal güzelliklerinde yangın tufanıyla mücadele etmekteyiz. Sadece bir haftada 98 yangın çıkmış durumda. Hatırlarsanız geçtiğimiz yıllarda Avustralya’daki orman yangınlarını konu almıştık, oradaki iktidarın ve şirketlerin bundan nasıl yararlandığına ve küresel ısınmanın bu yangınlara nasıl sebep olduğuna değinmiştik. Aslında Türkiye’de olan ve olmasından korktuğumuz da ne yazık ki aynı konular, fakat daha vahim bir plansızlıkla karşı karşıyayız. Bu acı bilançoya ve ne yapılması gerektiğine beraber bakalım.

Orman yangınları neden bir anda çıktı?

Küresel ısınmayla beraber kusursuz fırtınaya girmiş bulunmaktayız. Dünya çapında ısınmanın vermiş olduğu çevre tahribatı sadece buzulların erimesi ve iklimdeki dengesizlik olarak değil, orman yangınları sayısının artması ve buna bağlı olarak çevreye verdiği tahribat olarak da geri dönmekte. Ve her orman yangını da karbon emisyonunu artırmakta ve küresel ısınmayı hızlandırmakta. Türkiye’nin Akdeniz kıyıları ve iç bölgeleri bu yıl aşırı kuraklıkla karşı karşıya. Ayrıca son günlerde artan sıcaklık ve buna bağlı nem oranındaki düşüş, bölgenin doğal bitki örtüsü olan kızılçam ormanlarını çıra haline getirmiş durumda. Ve aynı anda onlarca yangının birbirine yakın bölgelerde çıkmasının nedeni terörizm değil, bölgesel iklim krizinin buna uygun koşulu sağlaması.

Yangınlar doğanın parçası fakat…

Özellikle Türkiye’nin batı ve güneyi ile Akdeniz coğrafyasının tamamı yangına bağlı ekosistemler olarak geçiyor. Yani bu ormanlar yangınla yaşamasını öğrenmiş, hatta ona bağlı bir döngü içinde ve ortalama her 50 senede bu döngü kendini yenilemekte. Fakat küresel ısınma ve talan politikaları sonucunda endemik öneme sahip bölgelerdeki yangın frekansı artmakta, doğaya kendini onarması için süre bırakmamaktayız. Tüm bunların yanında doğamız rant için yangınlara kurban edilmekte ve orman vasfını kaybetmiş ormanlık alan yasasıyla madenlere peşkeş çekilmekte veya otel-tatil köyü için beton yığınlarına çevrilmekte. Sadece son 20 yılda nedeni bilinmeyen orman yangını sayısı üç katına çıktı ve bütünlüğü önemli 1000 hektardan büyük orman sayımız her sene azalmakta. Büyük ormanlık alanların parçalanmasının asıl nedeni ise madenlere alan, enerji santrallerine yer tahsis etmek ve bunlar ormanlarımıza yangınlardan daha çok hasar vermekte. Kaz Dağları’ndaki mücadelemizi hatırlayalım; Kanadalı şirket sözde altını çıkarmak için yüzlerce dönüm ormanı kesti, toprağı ise siyanürle yıkamaya kalktı.

Türkiye’nin orman yangınıyla mücadele planı yok!

Daha iki sene önce THK bünyesindeki uçaklar Erdoğan’ın damadının düzenlediği teknoloji festivalinde nokta atışı su bırakma şovu yapmıştı. CL-215 model bu uçaklardan THK envanterinde üç adet var, her uçuşta yaklaşık beş tona yakın su ile söndürme yapabilmekte. Orman Bakanı Pakdemirli’nin belirttiğine göre bu uçaklar eskimiş ve kullanılamazmış, fakat aynı uçaklardan onlarcasının özellikle Yunanistan ve İspanya gibi orman yangınlarının yoğun görüldüğü bölgelerde kullanılmakta olduğunu biliyoruz. Bu yüzden envanterimizde hiçbir yangın söndürme uçağı yok ve her sene başta Rusya olmak üzere bakımının ne şartlarda yapıldığını bilmediğimiz uçakları kiralıyoruz.

Orman yangınlarıyla mücadele eden vatandaşlarımız ne yazık ki mevsimlik işçi olarak çalıştırılıyor. Hiçbir güvencelerinin olmamasının yanında, yaz sezonu bitince nasıl geçinecekleri hakkında bir politikamız ne yazık ki yok.

Ayrıca övünülen İHA’ların yangın takibinde ne kadar başarılı olduğu da muamma. Bunların yangın tehlikesi teşkil eden bölgelerde aktif olarak kullanılması ve gözcü bulunması gerekirken, yangınların çoğu yalnız bırakılan yer birimlerine geç iletildi ve Marmaris-İçmeler yangınında olduğu gibi bir felakete dönüşmesine sebep oldu.

Ne yapmalı?

Son 15 yılda 140 bin hektardan büyük ormanlık alanımız yandı. Son beş yılda çıkan orman yangını sayısı 62 bin, yani sene başına yaklaşık 12 bin yangın düşmekte. Sadece İstanbul’da 2019 yılında 413 orman yangının dörtte üçünün nedeni bilinmiyor, yani faili meçhul. Ormanlık alanın bir madene veya otele tahsis edilmesi için tahrip olmasına bile gerek yok, Turizm Bakanlığının istediğine bu izni verebilme yetkisi var ne yazık ki. Turizm Bakanlığına verilen yetkilendirme ise, ne acıdır ki ormanlarımız yanarken, 28 Temmuz Çarşamba günü Saray tarafından acelece kanunlaştırıldı. Gördüğümüz gibi “doğa” ne Saray’ın ne de uyguladığı neoliberal politikalarının umurunda; varsa yoksa rant ve kâr peşindeler, aynı Kanal İstanbul’da olduğu gibi. Bizim, etrafında birleşebileceğimiz taleplerimiz var, fakat bunların gerçekleşmesi ancak ortak mücadelemizle mümkün.

  • Yanan bölgelerde hiçbir şekilde yapılaşmaya izin verilmemeli.
  • Yangın ile mücadele edecek uçak ve gerekli ekipmanlar acilen alınmalı.
  • İHA gibi 7/24 gözlem yapabilen araçlar tehlike teşkil eden her bölgede acilen kullanılmaya başlanmalı.
  • Yangın ile mücadele edecek başta mevsimlik işçilerin can güvenliği sağlanmalı ve özlük hakları için gerekli çalışmalara başlanmalı.
  • Yanan ormanların rehabilitasyonu için uzmanlar ile çalışmalı; fevri ağaçlandırma kampanyalarından kaçınılmalı çünkü faydadan çok zarar vereceği bilinmekte.
  • Var olan ve tehlike teşkil eden ormanlık alanlar yangın ile mücadele programı kapsamında bakıma alınmalı.
  • Küresel iklim krizi ve kuraklık ile mücadele için program açıklanmalı ve gerekli adımlar acilen atılmalı.

Tarihte bu ay: Dördüncü Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki öldürüldü

0

1905’te Sovyet başkanlığı yapan, Ekim Devrimi’nin Lenin’le birlikte önderliğini üstlenen, 6-7 Kasım 1917 gecesi Askeri Devrimci Komite’nin başkanı olarak ayaklanmayı yöneten, Kızılordu ile Kızılfilo’nun kurucusu, Uluslararası Sol Muhalefet’in ve ardından da Dördüncü Enternasyonal’in kurucusu ve önderi Lev Troçki 21 Ağustos 1940’ta hayatını kaybetti. Troçki 20 Ağustos günü Stalinist bir ajan tarafından suikasta uğramıştı. Aldığı yaralar hayatını kaybetmesine neden oldu.

Troçki’nin mirası, belki de Troçki’nin kendisinden daha çok tartışılmıştır. Onun savunuculuğunu üstlendiği ve derinleştirdiği Marksizmi birkaç yönden çağımızın geri kalan sol akımlarından ayrışır. Birkaç madde halinde özetlemeye çalışalım: İlk olarak, i.) insanlığın sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünyada yaşayabilmesi için kapitalizmin ilga edilmesi gerekir. Eğitimden sağlığa kadar, bütün alanlarda yaşanan kriz, bu yaşamsal göreve bağlıdır. Dolayısıyla, ii.) kapitalizmi reforme etmek mümkün değildir. Güler yüzlü kapitalizm bir çözüm sunamaz. Bu nedenle uzlaşmacı ve reformist yöntemler başarısız olacaktır. Ancak iii.) kapitalizm kendi kendine de yıkılmaz, bu görev için onu yıkmaya adanmış bir devrimci parti inşa etmek gerekir. Bu parti “diğer partiler gibi olmayan bir parti”, yani adanmış kadrolardan oluşmalı ve uzlaşmaz, mücadeleci, devrimci olmalıdır. Yalnız iv.) bu parti bir sekt olamaz, ancak ve ancak kitlelerin sürekli seferberliğiyle hedeflerine ulaşabilir. Bu yüzden kendisini işçi-emekçilerin içinde inşa eder ve kendisini bu işçi-emekçilerin tarihsel çıkarlarının siyasal taşıyıcısı kılar.

Pandeminin, ekonomik krizin ve iklim krizinin hırpaladığı bir dünyanın sakinleri için bu dört temel öğreti yakıcılığını korumayı sürdürüyor. Biz Troçki’yi bu çerçevede anıyoruz; naaşına dönük putperest bir ibadet şekli olarak değil, çağdaş küresel kapitalist-emperyalizmin insanlığı sürüklediği tehlikelere karşı elimizin altında olan en güçlü ideolojik-politik cephaneliği hatırlatmak ve güncelleyebilmek için. 

Zira bu güncelleme görevinde başarısız olduğumuz takdirde, yalnızca Troçki’nin öğrencileri olma sıfatına hak kazanamamış olmayacağız, aynı zamanda kapitalizmin dünyayı yeni ve daha derin krizlere sürüklemesine de seyirci kalmış olacağız.

Rejimin ömrü kısalıyor

0

Hükümet için vakit daralıyor. Mevcut anketler çerçevesinde, olası bir seçimde ne AKP iktidar olabiliyor ne de Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilebiliyor. Bu yüzden zaman kazanmaya çalışıyorlar, seçimlerin “normal” zamanda, yani 2023’te yapılacağını söylüyorlar. Ama aslında Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı adayı olabilmesi için bir erken seçime ihtiyacı var. Bu nedenle de bazı hazırlıklar yapıyorlar.

Bunların başında da seçim yasasını AKP ve MHP lehine değiştirme çalışmaları geliyor. Henüz aralarında anlaşabilmiş değiller, ama bu işi bu yıl sonuna kadar ya da en geç 2022 başında halletmek istiyorlar. Zira yeni bir seçim yasası yürürlüğe girerse, seçimler ancak bir yıl sonra yapılabiliyor. Yani olası bir “erken” seçimi 2023 başlarında düşünebilirler.

Başka girişimleri de var. Mesela, Oğuzhan Asiltürk aracılığıyla Saadet Partisi’ni Cumhur İttifakı’na çekmek veya onu bölerek bir kısım oylarını kazanmak çabasındalar.

Ama gözleri esas olarak Kürt oylarında. HDP’yi -bunca suçlama ve baskıdan sonra- elbette kendi ittifaklarına açıktan davet edemiyorlar. Ama sanki “barış sürecini” tekrardan başlatabileceklerine dair sinyaller vererek Kürtlerin arasında kafa karışıklığı yaratmaya yelteniyorlar. Erdoğan’ın Diyarbakır seferinin amacı esasen buydu. İçişleri Bakanı Soylu’nun bayramın ilk gününde Şırnak’a gitmesinin amacı da aynıydı. Zalimler mazlumların desteğini arıyor.

Erdoğan kendi partililerine “sahada olun” emri verdi, ama milletvekillerinin işçinin, emekçinin, çiftçinin, esnafın yüzüne bakacak halleri pek yok. O yüzden de Erdoğan’ın şapkasından yeni tavşanlar çıkarmasını bekliyorlar.

Müjdeler!!!

Erdoğan da “müjdeler” veriyor: “Afganistan’da Kabil havaalanını biz işleteceğiz; Kıbrıs’ta başkanlık külliyesi kuracağız; Maraş’ı yeniden inşa edeceğiz…” vd. İnşaat holdingleri buna pek memnun olmuşlardır elbette, yağlı işler bunlar. Peki, bütün bunların masrafını kendi cebinden ödeyecek olan yoksul emekçi halk ne diyecek bunlara?

Dahası var. Bir “müjde”yi de Şırnak’ta Soylu verdi: “Buradan yürüyerek Irak’a gideceğimiz, Suriye’ye gideceğimiz günler uzak değil” dedi. Nasıl olacak bu? Kuzey Irak’ın ve Kuzey Suriye’nin Türkiye’ye gönüllü olarak katılmasıyla mı, yoksa bu bölgelerin Türkiye tarafından işgali yoluyla mı? Irak ve Suriye hükümetlerinin kendi toprak parçalarını Türkiye’ye devretmeleri düşünülemeyeceğine göre, geriye ikinci şık kalıyor. Yani, “vatan, millet adına” işgalci olup seçim zaferi mi kazanılmak isteniyor? Ama “alavere, dalavere, nefer Mehmet nöbete” politikasının ne gerçekçiliği var, ne de halkın çoğunluğunca onaylanma imkânı.

Engeller

Cumhur İttifakı yalanlarla ve boş vaatlerle halkın gözünü boyamaya çalışmanın yanı sıra, ülkeyi içeride ve dışarıda felakete sürükleyen maceracı politikalarla yeni bir seçim zaferi hazırlamaya yelteniyor. Ama önünde bazı engeller var.

Bunların en önemlilerinden biri, Sedat Peker’in patlattığı mafya ilişkileri, rüşvetler, çoklu maaşlar, lüks yaşamlar vb. skandalların bizzat AKP’nin içinde de hoşnutsuzluk yaratıyor olması. Bu hoşnutsuzluğun zaten yoksulluk sınırı altında yaşayan geniş seçmen kitlesine de yayılması, iktidar kurmaylarının önemli endişesi. Ama Sedat Peker’in Soylu üzerinden Tek Adam yönetimine indirdiği en büyük darbenin, yüzlerce insandan oluşan sokak çetesini rejimin desteğinden geri çekmesi olduğu söyleniyor. Böylece, “bunlar kaybetseler de iktidarı bırakmazlar” efsanesi belki de son buluyor.

Ama Cumhur İttifakı’nın önündeki en büyük engel, bunca yıllık sömürü ve baskının sonuçlarını görmeye, dersler çıkarmaya başlayan işçi ve emekçi yığınların mücadelesi. Bizim gazetemiz Nisan da dahil olmak üzere, emekten yana tüm yayın organlarında ve sosyal mecralarda, işçi hareketinin nasıl canlanmakta olduğu izlenebiliyor. Patronların işten çıkarma girişimlerine karşı direnişler gerçekleşiyor. Kamu emekçileri, öğrenciler, kadınlar, toplumun diğer ezilen kesimleri seslerini daha güçlü olarak duyuruyor. Bu uyanışı devrimci tarzda örgütleyebilirsek, “Silkele emekçi, düşecekler” sloganının güncel hale geleceği günlere daha hızlı yaklaşabileceğiz.

Emeklinin düşmanı sermayenin iktidarıdır

0

Ülkemizde çalışma koşulları uzun senelerdir zor ve bunun yanında ekonomik koşullar da çok zor. Emeğinizi ve karşılığında aldığınız ücreti kıyasladığınızda hayal kırıklığına uğramanız her zaman mümkün.

Asgari ücretin 2.825 TL gibi bir rakam olduğu ülkede pandemi koşullarıyla birlikte birçok gıda maddesine, maaşlara gelenden çok daha yüksek zamlar yapılmakta. Asgari ücretlinin aldığı ücretle geçinemediği bir ortamda bir de emekliyseniz ve maaşınız asgari ücretin de altında ise hayatınızı idame ettirmeniz daha da güç bir duruma geliyor.

Son emekli zammı enflasyonun altında, yüzde 8,45 olarak açıklandı. Zam açıklandıktan birkaç gün sonra elektriğe yüzde 15, doğalgaza yüzde 12 zam yapıldı. Bundan 2-3 yıl önce emekli maaşı asgari ücretten daha yüksekti. Şu anda emekli maaşı, asgari ücretin bir hayli altında. Emekliye zam yapmaya geldiğinde elleri titreyen iktidar, Cumhurbaşkanı’na külliye yapmaya geldiğinde gayet cömert. Yazlık saraylar, kışlık saraylar, özel kumlar getirilerek döşettikleri bahçeler, özel ağaçlar… Konuşmaya geldiğinde “Bir hırka, bir lokma ile geçinen peygamberin ümmetiyiz” diyorlar ama yaşadıkları hayat, kralları, tiranları kıskandıracak durumda. Kendi külliyeleri yetmezmiş gibi şimdi de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde meclis binası, külliye ve millet bahçesi yapma müjdesi verdiler.

Pazar alışverişine gittiğinizde pazar filesi doldurmanın mümkün olmadığı bir ortamda halkın kaynaklarını hoyratça harcıyorlar. Bayram süresince köprülerden ücretsiz geçiş sağlayacağız dediklerinde, bütün köprü ve yollar kastediliyor sanmıştık. Meğer Erdoğan’ın yaptığı köprüler ve yollar paralı, Erdoğan’ın yaptırmadığı köprüler parasızmış. Yani size yol, köprü yaptık diyenler aslında yol ve köprüyü zenginler daha zengin olsun ve “beşli çete” daha fazla semirsin diye yapmışlar. Emeklinin insanca yaşam hakkını sağlayamayan iktidar, kendi harcamalarına gelince bol keseden harcıyor ve hesap soracak herhangi bir merci de yok.

Emekli için, kira, elektrik, su, doğalgaz, internet ve telefon faturaları ödendiğinde maaş bitti demektir. Gıda ve kişisel ihtiyaçlara maaşın yetme ihtimali yok. Çok şatafatlı bir hayat talep etmiyoruz, külliyedeki başkan gibi. Mütevazı, çorbamız kaynasın, ihtiyaçlarımız karşılanabilsin yeter diye düşünüyoruz, ama verdikleri maaşla bunların mümkün olma ihtimali yok. Emekli ek iş bulabilir de çalışırsa hayatını devam ettirebilme imkânı olabilir ama çalışma imkânı yoksa ve çalışacak kadar gücü yoksa, derin yoksulluk içerisinde bir yaşam sürdürmek zorunda. Oysa, geçmediğimiz köprüler ve yollar, binmediğimiz uçaklar için bizim gelirimizden kesilen vergiler kesilmeyip, bize maaş olarak iade edilse, sorunun bir kısmı çözülmüş olacak. İktidar, müteahhitlerin ve o çok sevdiği beşli çetenin, yani Cengiz, Makyol, Limak, Kolin ve Kalyon’un emrinde. Yani kısacası iktidar işçinin iktidarı değil, sermayenin iktidarı. İşçinin iktidarında sermaye sınıfına yer olmayacak. İnsanca bir yaşam elde edebileceğimiz bir dünya dileğiyle…

Misafir değil, sığınmacı/mülteci!

0

Birkaç hafta önce sosyal medyaya bir grup Afgan’ın Ankara-Niğde yolunda tırdan inişini gösterdiği iddia edilen bir video yayıldı. Yayılan video ve ana akım medyada Taliban’la ilgili sunulan haberlerle birlikte Türkiye’ye kitlesel Afgan göçü başladığı iddia edildi. Bu iddialarla birlikte sığınmacı düşmanı söylemlere fırsat doğdu. Ancak sadece sosyal medya üzerinden gördükleriyle ırkçılığa varan söylemlerin sahiplerinin bilmediği bir şey var. Afganlar Türkiye’ye ilk defa göçmeye başlamadı.

Taliban rejimi medyada iddia edildiği gibi bir ay önce Afganistan’ı ele geçirmeye başlamadı. Taliban senelerdir insanlık dışı muamele ve baskılarla Afganistan’da hüküm sürüyor. Taliban’a katılmayı kabul etmeyenler öldürülüyor. Hakkında ölüm kararı verilenler ülkeden kaçabilirse 45 günlük ölüm yolculuğunu göze alarak Türkiye’ye geliyor. “Neden ülkesinde başka bir yere kaçmıyor?” diyenler yine olacaktır. Çünkü öyle bir imkânları yok. Taliban senelerdir her mahalleyi tutmuş durumda.

Türkiye’ye gelen sığınmacıların ucuza çalıştıkları için işsizliğe neden oldukları iddia ediliyor. Hiçbir bilgisi olmadan fikir iddia edenler bu konuda da çok yanılıyorlar. Çünkü Afganlar senelerdir bu ülkede işverenlerin vatandaşları çalıştırmaya asla cesaret edemediği koşullarda hastalanarak ve karın tokluğuna çalışıyorlar. Biz hiç sadece yaşamayı düşünecek kadar çaresiz olmadık ama bu çaresizliği yaşayanlara karşı ciddi bir acımasızlık görüyoruz bu ülkede…

Yaşadıklarımızın, hükümetin senelerdir sürdürdüğü dış politika ve ekonomi politikasının bir sonucu olduğu çok açık… Kendi meşruiyetini sağlamak üzere Rusya, ABD ve Avrupa ülkeleriyle birlikte Suriye ve Afganistan’da yaşananlara dahil oldu. Sığınmacıların Türkiye’deki sayısı artana kadar kimse “Türkiye’nin ne işi var oralarda?” demedi. Ülkesinin her köşesi hiçbir tarafına dahil olamadığı bir iç savaşın etkisindeki insanlar ne yapabilirdi? Yalnızca normal bir yaşam talep eden insanlar farklı ülkelere göç etmeye çalıştılar. Sığınmacıların Türkiye’ye gelmesinin nedeni ise Türkiye’yi mükemmel görmeleri değil, Avrupa’nın kapıları kapatmasıdır. Hükümetin Avrupa ülkeleriyle yaptığı anlaşmalar sonucu Avrupa’ya göçmeyi başarmış sığınmacılar dahi geri gönderilmekte.

Her konuda hukukun uygulanmasını talep eden muhalefet ise sığınmacılar söz konusu olduğunda bir anda hukuku yerle bir edecek söylemlere imza atmakta. CHP Genel Başkanı, Suriyelilerin “misafir” olduğunu ve iki yıl içinde ülkelerine geri gönderileceklerini belirtti. “Asıl beka sorununun sığınmacı politikası olduğunu” söyledi. Türkiye dünyanın en fazla sığınmacı sayısına ulaşalı seneler oluyor. Ne hikmettir ki, “sığınma politikasının beka sorunu” olduğu iddiası da erken seçim talepleriyle aynı anda ortaya atılıyor. Bu konu seçim politikasına malzeme yapılamayacak derecede hassastır. Devamlı hukuka vurgu yapan muhalefetin Anayasa, uluslararası sözleşmeler ve kanunlarla korunan sığınmacılardan bu kurallar hiç yokmuşçasına bahsetmesi niyeti açık etmektedir.

Yaşamlarının tehdit altında olması kullanılarak en zor koşullarda çalıştırılan insanların burada olmaları, onlarla dayanışma gösterebilmemiz için bizim açımızdan bir fırsattır. Kapitalizmin seneler sonunda bize getirdiği güvencesizlik, bizden daha fazla sömürülen insanların ülkelerine dönmeleriyle çözülemez. Bu ancak mücadeleye cesaret edemediği için konforunu bozmak istemeyen ve insanların ölmelerini ya da tecavüze uğramalarını umursamayan kişilerin iddiası olabilir.

Kayıp silahlar, muhalefet, seçimler

0

Nasıl gelirseniz, öyle gidersiniz! Geldiğiniz gibi gitmek istemezseniz kalmak için seçtiğiniz yöntemle gitmez zorunda kalırsınız…

İktidarın 2023’e giderken sandıktan bir kez daha çıkabilme umudunun azaldığını, buna mukabil süreci yokuşa sürme eğiliminde olduğunu gösteren emareler çok. 2015’ten bu yana o sandıklardan nasıl çıkıldığı da malum. Demek artık kılıfına uydurmanın da yetmeyebileceği bir aşamaya gelindi. Kayıp silahlar meselesi işte böyle bir sürecin ürünü.

Bu çerçevede kayıp silahlar meselesi iktidarın niyeti tartışmasını doğal olarak bir kez daha alevlendirmekte. Malum seçimlerin artık iktidarın umurunda olmadığı, bir seçim olsa dahi iktidarın sonuçlara riayet etmeyeceği, nitekim kayıp silahlar meselesinin de bunu bir kez daha gösterdiği üzerine çokça konuşuluyor.

İktidarın bu spekülasyonların ima ettiği oyun kurucu kudretten memnun olduğu açık. Özellikle kitle desteğinin eridiği, krizlerin üst üste yığıldığı, kimsenin hayatından memnun olmadığı düşünülürse. Çok açık ki iş niyete kaldıysa iktidarın 2453’lere dek iktidarını sürdürmek isteyeceğine şüphe yok. Öyle ya, rıza için iş-ekmek-hak-hukuk-özgürlük yoksa da işe yarar gibi görünen sopa var!

Meselenin bam teli de bu. Rızayı alabilmek ve iktidarda kalabilmek için iş sadece sopadan medet umma noktasına gelmişse sandıktan umut zaten kesilmiş demektir. Diğer yandan iktidarın bugüne dek yapmaya cüret ettiği her şeyi, başta sandık sonuçlarını geçersiz saymak da dahil, kendi çıktığı sandığa dayandırdığını hatırlamak önemli. Bindiği dalı kesen düşer!

Bu noktada burjuva muhalefet ise sıranın kendine geldiğinden emin görünmeye çalışıyor. Oysa ekmeği bile yemek için çiğnemek şart. İktidar durumunu değiştirmek için, çaresizce de olsa, çabalarken burjuva muhalefet iktidar olma sürecini hızlandırmak, kesinleştirmek için neredeyse ilave hiçbir şey yapmıyor. Kısacası iktidar gidecekse tamamen çürüdüğü, çözüldüğü için gidecek gibi, yoksa burjuva muhalefetin “sabreden derviş” politikasıyla değil.

Bu tür bir bayrak değişiminden işçi sınıfının ve emekçilerin sağlayabileceği faydanın sınırlı ve geçici olacağı ortada. Tersi için işçi ve emekçilerin değişimin pasif onay mercii değil öznesi olması lazım. Ancak o zaman “kayıp silahlar” ve bilumum “niyetler” meselesi mesele olmaktan çıkabilir. Dolayısıyla seçimler evet önemli, ama toplumun esenliğini sağlayacak kalıcı çözümler için işçi sınıfının önderliğinde toplumun yeniden inşası bir görev olmayı sürdürüyor.

İran’da petrol işçilerinden tarihi grev

0

İran’da İslami rejim boyunca gerçekleşen en büyük grev yaşanıyor. 60.000’den fazla petrol, petrokimya ve doğalgaz işçisinin katıldığı grev bir ayı aşkın süredir devam etmekte. Grev; öğretmenler, hemşireler, tarım işçileri, kamyon şoförleri, emekliler, işsizler, kadınlar ve öğrenciler tarafından da büyük destek görüyor. Bir yandan da Huzistan eyaletinde su ve elektrik kesintilerine karşı düzenlenen ve onlarca kişinin gözaltına alınıp en az sekiz kişinin güvenlik güçleri tarafından katledildiği protesto dalgası gerçekleşmekte. Ülke genelinde tüm kesimlerin insanca yaşam talebi, protestolarda ortaklaşıyor.

1400 Kampanyası (İran takvimine göre 2021’i ifade ediyor) adı verilen mevcut grev ve protestolar grev komiteleri üzerinden örgütlenmekte. Greve çıkan işçilerin çoğu, petrol endüstrisinde yaygın olduğu üzere aylık, günlük gibi belirli süreli geçici iş sözleşmeleri yoluyla taşeron olarak ve hatta sözlü anlaşmalar temelinde çalışmakta, kimisi de alt taşeron firmalar üzerinden istihdam edilmiş durumda. Bu taşeron sistemi, Türkiye’den de bildiğimiz üzere işçilerin örgütlenmesi önünde engeller oluşturmakla birlikte, işçileri güvencesizliğe, daha düşük ücretlere ve kötü çalışma koşullarına mahkûm ediyor. Dolayısıyla grevin temel talebi olan ücretlerin artırılmasının yanı sıra, diğer başlıca talepler arasında geçici iş sözleşmelerine ve taşerona son verilmesi, ücret ayrımcılığının ortadan kalkması ve özelleştirmelerin geri alınması bulunmakta. İşçiler ayrıca ücretlerin zamanında ödenmesini; greve katıldığı için işten atılan 700 işçinin işe geri alınmasını ve işten atmaların yasaklanmasını; kölece çalışma koşullarına son verilmesini; işyeri sağlığı ve güvenliği koşullarının sağlanmasını; işçilerin kaldığı konutlarda barınma, beslenme ve hijyen koşullarının düzeltilmesini ve rejimden bağımsız sendikalaşma haklarının tanınmasını talep ediyorlar. Eylemleri düzenleyen Sözleşmeli Petrol İşçileri Grev Örgütleme Konseyi birleşik mücadele çağrısı yapıyor ve kadrolu işçilerin de greve tam katılımı bekleniyor.

Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Petrol Bakanı Bijen Namdar Zengene grev dalgasının yayılmasını önlemek için ücret artışı vaat etseler de, işçilerin sorunlarının devletin sorumluluğunda olmadığını belirttiklerini unutmamak gerekiyor. Rejimin neoliberal sömürü düzeniyle hiçbir derdi yok, dolayısıyla rejimin temsilcileri de sorumluluk kabul etmeyerek aslında açıkça bunu dile getiriyor. İran halkı işte bu sömürü düzenine, ekonomik krize, işsizliğe, yoksulluğa, güvencesizliğe ve rejimin baskılarına karşı mücadele veriyor. Haft Tappeh şeker kamışı fabrikası işçilerinin yıllarca süren seferberliği, Kasım 2019’daki diktatörlüğe karşı halk ayaklanması, baskıcı molla rejimine direnen kadın hareketi ve daha nicesiyle birlikte bu grev, İranlı emekçilerin kapitalist molla rejiminden hoşnutsuzluğunun sürmekte olduğunu gösteriyor.

Ahmet yoldaşı anmanın ideolojik-politik anlamı

0

Vefatının ikinci yılında yoldaşımız Ahmet Doğançayır’ı mezarı başında andık. Toprağına el sürdük. Çiçeklerimizi bıraktık. Temmuz sıcağının arasına karışan yağmur ve esintilerin eşlik ettiği hüzün ve gururla İşçi Demokrasisi Partisi’nden yoldaşları olarak mezarı başında Ahmet’imizin devrimciliğini, mücadelesini anlattık. İşçi Demokrasisi Partisi onun ilk gençliğinde temelini attığı İşçi Cephesi akımının üzerine inşa oldu. Uğruna yaşanmaya değer bir mücadeleyi miras bırakmış oldu Ahmet yoldaşımız bizlere.

Ahmet yoldaşımız gerçek bir kalenderdi. Az ve öz konuşurdu. Konuştuğunda kendini dinletirdi. Emek verene saygı duyar, doğru işin hakkını teslim etmekten kaçınmazdı. O yüzden gerçekten sevilir, örnek alınırdı. Kibirden, sahtekârlıktan, afra tafradan hoşlanmazdı. Hoyratlıktan nefret ederdi. Yeri geldiğinde yapılması gerekeni yapmaktan çekinmezdi. Az sözden, çok işten yanaydı. Ama körü körüne iş de yapmazdı. Bütün yoldaşlarının bildiği üzere okumaktan, öğrenmekten, sorgulamaktan, yazmaktan hayatının son anına kadar hiç vazgeçmedi. Merakı, çabası, hevesi ve ürettikleri bu nedenle biz yoldaşları için bir kılavuz anlamına geliyor. Bunu yaşatmaya, taçlandırmaya mutlaka devam edeceğiz.

Kuşkusuz sadece nasıl yaşadığımız değil nasıl hatırla(n)dığımız, onları nasıl dile getirdiğimiz, geçmişi nasıl andığımız da ideolojik-politik bir anlam ifade ediyor. Ahmet yoldaşımız hayatı boyunca sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyaya inandı. Bu amaç doğrultusunda elinden geldiğince mücadele etti. Bedel de ödedi. Onu mezarı başında artısıyla eksisiyle ama mücadelesiyle anmamızın ideolojik-politik anlamı her şeyden önce bu düş ortaklığına sahip çıktığımızı ifade etmekti. Onun mücadelesinin ayak izlerini takip etmenin anlamı bizce bütün hayatı boyunca inandığı, parçası olduğu ve mücadelesini verdiği değerleri ete kemiğe büründürmektir. İşçi Demokrasisi Partisi bizce Ahmet yoldaşımızın uğruna mücadele ettiği her şeyin gerçeğe dönüşmesinde, somutlanmasında bir aşamayı temsil ediyor.

O yüzden mezarı başında İşçi Cephesi flaması ve İşçi Demokrasisi Partisi bayraklarıyla yoldaşları olarak onu anarken gönül rahatlığıyla hep bir ağızdan tekrar ettik: “Toprağın bol olsun Ahmet yoldaşımız, rahat uyu, mücadelen mücadelemiz olmaya devam ediyor. Unutmadık, unutmayacağız!”

Ahmet için…

0

Bir süre önce bir arkadaş diğerlerine, benim her köşe yazımda sendikalara değindiğimden bahsetmişti. Gerçekten de öyle. Emekçilerin mücadelesine ilişkin yazarken, sendikaların üstlendiği ya da üstlenmekten kaçındığı görevlere değinmemek mümkün değil. Gene sendikadan söz edeceğim. Ama bu kez başka bir bağlamda. Ahmet yoldaşımızı bu kez bu yanıyla anmak için…

Ahmet Doğançayır’ı iki yıl önce, zamansız bir biçimde kaybettik. İşçi sınıfı mücadelesinin, insanlığın kurtuluşu yolunda sosyalizm mücadelesinin yılmaz ve fedakâr bir neferiydi Ahmet.

Genç yaşta sınıf mücadelesine katıldıktan sonra tüm çabasını özellikle işçi-emekçi gençlerin örgütlenmesi, yetiştirilmesi ve yönlendirilmesi doğrultusunda yoğunlaştırdı.

Profesyonel bir sendikacı değildi, ama 1977-1980 yılları arasında o dönemki DİSK’e bağlı Ağaç İşleri Sendikası ASİS’te birlikte çalıştık. Her sabah İstanbul Kartal’daki sendika lokalinde ya da sürmekte olan bir grevde veya direnişte buluşurduk. Hatta mücadelelerin kızıştığı anlarda gündüzlerimiz gecelerimize karışır, bir grev çadırında veya barakasında uyuklardık.

Örgütlenme seyahatleri, eğitim seminerleri, ev ziyaretleri, protesto gösterileri, mitingler… En ufak bir erinme göstermeksizin davanın, mücadelenin gereklerini yerine getirirdi. Aynı zamanda sorgulayıcı, eleştirici, yönlendirici bir fedakârlıktı onunkisi.

O dönem aynı zamanda burjuvazinin, patronların emrindeki ülkücü-faşist çetelerin sol hareketin yanı sıra işçi hareketine saldırılarıyla kararmaya başlamıştı. İşçi hareketi yükselirken 1 Mayıs 1977 katliamının ardından faşizm emekçi yığınları sindirmeye girişmiş durumdaydı.

Örgütlü olduğumuz işyerlerine, grev ve direnişlere, hatta sendika binalarımıza gidiş gelişlerimiz çetelerin tehdidi altına girmişti. Sadece bu değil; faşist çeteler işçi mahallelerinin denetimini ele geçirmek için bölgesel baskınlar düzenliyorlardı.

İşte öylesi bir dönemde Ahmet yoldaşın kararlı önderliği ve cesareti öne çıktı. Özellikle Kartal-Pendik civarındaki işçi mahallelerinin savunusunu örgütlemeye girişti. Sınırlı olanaklarla, imkânsızı mümkün kıldı. Genç işçileri örgütledi, herhangi bir bireysel girişime izin vermeden, gecesini gündüzüne katarak, sınıfın özsavunma gereklerini yerine getirdi. Kendi devrimci Marksist görüşlerini paylaşmayan pek çok başka akımın da saygısını kazandı. Her şeyden çok da mütevazılığı ve bol yüreği nedeniyle sevildi.

Yanlış anlaşılmasın. Ahmet yoldaş bütün bu çabasını, işçi sınıfının birleşik mücadelesi, birleşik bir mücadele cephesinin oluşturulabilmesi için harcadı. İşçi sınıfının kitlesel seferberliği olmaksızın faşizmin önüne geçilemeyeceğini söylerdi. Bu nedenle, DİSK önderliğini sınıfı kitlesel ve birleşik mücadeleye yönlendirmemekle eleştirirdi. Hatta 1980 başlarında ufukta görülmeye başlayan askeri darbeye karşı mutlaka bir İşçi Cephesinin örgütlenerek bir genel grevin hazırlanması gerektiğinde ısrar ederdi.

Tam da bu nedenledir ki Ahmet yoldaşımız 1980 başında yayımlanmaya başlayan İşçi Cephesi gazetesinin sorumluluğunu üstlendi. Ve bu sorumluluğunu ve tüm mücadelesini uzun yıllara yayılan cezaevi yaşamında da sürdürdü. Onun yaktığı bu meşale alev alev yanmaya devam ediyor.

Ahmet Doğançayır’a olan vefa borcumuzu ancak onun yürüdüğü yolu, işçi ve emekçi yığınların zaferine kadar döşeyerek ödeyebiliriz.

Tarihte bu ay: 23 Temmuz 1908 devrimi

0

23 Temmuz 1908 devrimi Türkiye tarihinin en tartışmalı konularından biri oldu daima. Liberal ve muhafazakâr basın bu devrimi olduğundan önemsiz göstermeye veya onu kötülemeye çalıştı. Devrimin o sıradaki önderliğinin işlediği siyasal günahları (mesela 1915’te Ermenileri katletmeye dönük geliştirilen politika), bir olgu olarak devrimin kendisine atfetmeye çalıştılar.

Jön Türklerin siyasal programıyla devrimin nesnel olarak önüne koyduğu hedeflerin birbirlerine karıştırılması, en sık karşılaşılan hatadır. 1908 Devrimi’nin potansiyellerinin Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (OİTC) milliyetçi ve küçük burjuva ajandasına indirgenmesi, bu devrimin Osmanlı uluslarını (Türk, Kürt, Ermeni, Rum) saran enternasyonalist karakterini ve onun emekçilerin seferberliğine dayanmasını gölgede bırakmıştır.

Devrimler, kendi doğaları gereği, karşısında hayat buldukları iktidarı yıkmayı hedeflerler. 1789 Fransız Devrimi, Fransız imparatorluğu ile monarşisini yıkmayı ve bir cumhuriyet rejimi kurmayı amaçlamıştı. Ancak OİTC’nin programında Osmanlı Devleti’nin yıkılması yoktu. Onlar devrimi imparatorluğu yıkmak değil, tam tersine güçlendirmek için bir fırsat olarak görüyorlardı.

Sonuç olarak 1908 Devrimi, kendi nesnel görevleri ve sorumlulukları karşısında yarım kalan bir devrim oldu çünkü onun siyasal önderliğini gasp eden ulusalcı subaylar, devrimi eski istibdat devletinin yıkımı için değil, bu devletin daha akılcı bir şekilde kullanılması için fırsat olarak görüyorlardı. 23 Temmuz’da açığa çıkan halklar arası enternasyonalist emekçi seferberliğinin, üç paşalar Bonapartizmine (Enver, Cemal, Talat) yol açmasının nedeni buydu.

23 Temmuz 1908 devrimi bugün resmi tarih kitaplarında II. Meşrutiyet ismiyle anılır. OİTC devlet aygıtını muhafaza etmiş dahi olsa, yoksul halkın basıncı altında rejim değişmek zorunda kalmış ve mutlak monarşiden meşruti monarşiye doğru bir gelişim yaşanmıştı. Bu, ezilenler açısından müthiş bir kazanım olmuştu.

Son olarak, genellikle unutulmasına rağmen 1908 Devrimi’nin bir uluslararası devrim hareketinin parçası olduğunu inatla hatırlatmak gerekir. 1905 Rus Devrimi, 1905-1911 İran Devrimi, 1910 Meksika Devrimi ve 1911 Çin Devrimi: 1908’de Osmanlı Devleti’nde yaşanan devrim, bunların bir kardeşiydi ve tıpkı onlar gibi, amacı eşitlik ve özgürlüktü.

Küba halkı neden sokakta?

0

Diaz Canel hükümeti ve Küba Komünist Partisi (KKP), ülkedeki sokak protestolarının “ABD’den organize ve finanse edildiği”ni iddia ediyor. Bu doğru değil. Elbette emperyalizm protestoları kendi çıkarları için kullanmak istiyor. Ancak bu eylemlerin derinde yatan nedenlerini, Küba hükümetinin Ocak ayında uygulamaya başladığı ve ülkedeki toplumsal eşitsizliği iyice artıran kemer sıkma programında aramak gerekli. Küba’da, onlarca yıldır var olan bir “Küba usulü” kapitalizm söz konusu.

Bizlerin, özellikle de sol cenahtakilerin vurgulaması gereken ilk husus, Küba’daki kitle eylemlerinin tamamen sahici olduğu. İnsanlar artık yoksulluğa ve yaşam standartlarının ağır şekilde bozulmasına daha fazla katlanamadıkları için sokağa dökülüyor. Küba’da yaşanan toplumsal krizde, hem Küba’ya uygulanan tarihi abluka hem de son dönemdeki yaptırımlar nedeniyle elbette emperyalizmin sorumluluğu büyük. Ancak bizim her zaman kınadığımız ve mücadele ettiğimiz bu abluka, Küba halkının maruz kaldığı ağır toplumsal sorunların asli nedeni değil unsurlardan yalnızca biri.

1960’larda başlayan abluka, Küba halkının direnişi ve dünya çapında Küba devrimine verilen destek nedeniyle başarısız oldu. Bugün sınırlı ve kısmi bir abluka söz konusu. On yıllardır, Küba dünyadaki neredeyse her ülke ile ticari ve siyasi ilişkiler yürütüyor. Öyle ki 1990’lardan itibaren, Fidel ve Raúl Castro’nun aldığı kararlarla yabancı özel yatırımlara, başta Avrupa Birliği ve Kanada şirketleri olmak üzere çokuluslu şirketlerle kurulan karma girişimlere büyük kolaylıklar sağlanıyor. KKP, Çin’in açtığı yolu izleyerek adada kapitalizmi restore etmiş durumda. Acı gerçek bu. 11 Temmuz’da yaşanan benzeri görülmemiş sosyal patlamayı açıklayan asıl sosyo-ekonomik bağlam da bu. 

Ocak 2021’deki kapitalist kemer sıkma süreci

KKP bürokrasisi her daim tam da bu “abluka” argümanını kullanarak, Küba’da özgürlüklerin olmayışını ve Kübalı işçilerin, örneğin turizm sektöründeki İspanya veya Kanada çokuluslu şirketleri için veya Kübalı işadamları ile Fransız Ricard Pernod şirketi (Chivas Regal viskilerinin sahibi) tarafından kurulan Cuba Ron SA (Küba Rom Şirketi) için yıllardır 15 dolar maaşla çalışmasını meşru göstermeye çalışıyor. Bu arada KKP liderleri, subaylar ve yeni burjuvazi, bütün ayrıcalıklarıyla yalıtılmış semtlerde zengin hayatı sürüyor. Fidel Castro’nun torunlarından Tony Castro birkaç ay önce Paris ve İspanya’da yaptığı pahalı gezilerde çektiği fotoğrafları sosyal medyada paylaştı. Ayrıca Küba’nın lüks turistik merkezlerinde BMW’sini sürerken çekilen fotoğraflarını da yayınladı. Bu fotoğraflar büyük öfke yarattı.

Eylemlerin fitilini ateşleyen unsur, bir “emperyalist komplo” değil Küba hükümetinin bu yılın Ocak ayında hayata geçirdiği acımasız kemer sıkma programı. Devlet başkanı Miguel Diaz Canel, “Düzenleme Görevi” olarak nitelendirdiği bir emek ve fiyat reformu açıkladı. Küba’da uzun süredir var olan ve iki para biriminden, yani Küba pesosu ile CUC denen çevrilebilir pesodan oluşan parasal sistem, hükümet tarafından sonlandırıldı. Buna paralel ücretlerde sefil bir artış yapılırken, halkın tükettiği tüm ürünlerin fiyatlarına yüksek oranda zam yapıldı. Başka bir deyişle, tipik bir kapitalist kemer sıkma programı uygulandı. Bu o kadar “ortodoks” bir kemer sıkma programı ki, hükümet bunun “özel yatırımı teşvik etme” amacıyla yapıldığını söylemekten bile geri durmadı. Ayrıca, “yabancı sermayenin karma şirketlerde çoğunluk payına sahip olması (…) finans sektöründe ise tamamen yabancı sermayeli şirketlerin kurulması”na yeşil ışık yakıldı. (Arjantin’de yayımlanan Clarín gazetesi, 19/12/2020, sayfa 36). Aylık asgari ücret 500 pesodan (20 dolar) 2.100 pesoya (87 dolar) yükseldi yükselmesine, ama gıda, temizlik, gaz, elektrik ve ulaşıma bu maaş artışının çok üzerinde zamlar geldi. İlerleyen aylarda yüksek enflasyon ve dolar üzerinden kapitalist spekülasyon yaşandı. Bunun sonucunda da fiilen devalüasyon gerçekleşti (bir dolar resmi piyasada 24 peso olsa da gayriresmi piyasada 60 pesoya tırmanmış durumda); ve bu da, zaten sefil düzeyde olan maaşları iyice eritti. Tüm bunların sonucu ağır bir kıtlık yaşanıyor. Küba halkı yiyecek alabilmek için sonu gelmez kuyruklarda bekliyor, elektrik kesintileri yaşıyor ve pandeminin ortasında ilaç sıkıntısı çekiyor. Geçmişte birinci sınıf olan Küba sağlık hizmetlerinde bozulma söz konusu.

Tüm bunlar sonucunda 11 Temmuz Pazar günü Havana’ya 38 km uzaklıktaki San Antonio de los Baños kentinde eylemler patlak verdi ve buradan hızla diğer şehirlere ve Havana’ya yayıldı. Binlerce insan sokaklara dökülüp gıda ve ilaç talep etti, hükümeti ve kemer sıkma politikalarını kınadı. Küba’daki muhalif Comunistas Blog‘un yayın kurulu üyeleri şöyle diyor: “Bu akşamüstü Küba halkı sokaklara döküldü. Bu halkı sokağa herhangi bir örgüt çağırmadı; Küba’nın içinde bulunduğu keskin ekonomik kriz ve hükümetin durumu yönetememesi yüzünden sokağa indiler. Kübalılar sokağa ‘vatan ve yaşam’ gibi sorunlu bir sloganla çıkmış olabilir, ama bu sloganın çok ötesinde, insanlar sokağa hükümetten gerçek bir sosyalizm talep etmek için çıktılar.” Comunistas Blog‘un çeşitli üyeleri, örneğin Marksist tarihçi Frank García Hernández gözaltına alındı. 

Kitle eylemlerini destekliyoruz: Gözaltına alınanlar serbest bırakılsın!

Küba’daki eylemler, kemer sıkma politikalarına karşı Şili’de, Kolombiya’da, Peru’da veya Brezilya’da gerçekleşen seferberliklere benziyor. Birçok aktivist Küba’nın farklı olduğunu düşünüyor olabilir. Ama durum öyle değil. Küba’da sosyalizm yok. Küba’daki rejim, Çin ya da Vietnam’daki gibi, yeni zenginlerin hakim olduğu ve bunların çokuluslu şirketlerle kurdukları ittifaklar üzerinden işleyen, baskıcı bir tek parti rejimi. Küba’da yoksulluk ve eşitsizlik giderek artıyor. Kitle eylemleri bu durumun değişmesine vesile olabilir. Elbette bu süreçlerde, Miami’de sürgünde yaşayan Kübalılarla işbirliği içindeki, Yanki yanlısı kesimlerin de yer aldığını ve bu kitle eylemlerini kendi zihniyetlerine göre bir hükümet kurmak için kullanmak isteyeceklerini biliyoruz. Biz devrimci sosyalistler, işçilerin ve halkın bu eylemlerini destekliyoruz; kemer sıkma politikalarına son verilmesini, bir işçi sınıfı hükümeti ve işçi ve halk demokrasisinin hakim olduğu bir sosyalizm inşa etme perspektifini savunuyoruz. Bunun için de Che’nin ve ilk sosyalist devrimin bayrağını yükseltecek yeni bir devrimci liderliğin inşası için mücadele ediyoruz.

Eylemler devam ediyor; müdahale nedeniyle bir kişi hayatını kaybetti. Biz İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) olarak Küba halkını destekliyoruz; dünyada anti-emperyalist ve solcu olma iddiasındaki herkesi de, kemer sıkma programının geri çekilmesi için, baskılar karşısında dayanışma sergilemeye, gösteri özgürlüğünü savunmaya ve gösteri yaptığı için gözaltına alınan herkesin özgürlüğünü talep etmeye çağırıyoruz.

Are early elections the only solution?

0

As the conflicts within the People’s Alliance and the quarrels between different interest groups deepen, it becomes harder to keep up with the “lively” political agenda of the country. Every passing day, Sedat Peker’s ongoing allegations reveal a different dimension of the decay that the Palace regime has sunk into. The rulers of the regime, accused of billions of dollars of corruption, are trying to protect their own positions by threatening each other instead of trying to acquit themselves. The prosecutors have taken a “hear no evil, speak no evil” approach about the allegations; the Parliament rejected the proposal to establish an investigation commission about the allegations because of the opposition from the People’s Alliance deputies. Meanwhile, the Palace is glossing over the issue and waiting for it to blow over in time.

The Erdogan administration does not even need to deny its “savvy thief” position anymore. To the opposition parties who stated that they would reject paying back the loans borrowed to realize the Istanbul Canal project if they came to power, Erdogan declares, “they [the lenders] will fry the fat out of you by way of international arbitration.” It seems like Erdogan does not trust the judicial system of his own one-man regime, and he wants to take refuge under the wings of international arbitration for the Istanbul Canal project — a murderous project in its entirety that Erdogan dreams of having his favorite companies undertake. It is important to note that Erdogan’s above statement also reads as a self-admission that his days are now numbered.

The People’s Alliance, which has always made the biggest fuss about the need to be “domestic and national,” now seeks for international arbitration, approves the transfer of the management of city hospitals to multinational companies that manage shopping malls, and attempts at the privatization of the Institute of Mechanics and Chemistry. The Palace, which was seemingly challenging the USA and the EU until recently, now presents Erdogan’s long-sought joint photo with Biden as the “victory of the century.” To show to the US that he has done his homework, Erdogan tries to pay a ransom by taking on the protection of the Kabul Airport in face of the wreckage left by the USA in Afghanistan. He presents Rube Goldberg projects to the US to get rid of the S-400s bought for 2.5 billion dollars. In the aftermath of all the noise Turkey made in the Eastern Mediterranean, all arguments that the Palace once put forth to launch a “positive agenda” with the EU seem to have been forgotten in face of the threat of heavy sanctions signaled by the EU.

As the government policies are failing in every aspect, both in domestic and foreign arenas, the Palace regime seeks recourse in the familiar policies of pressure and violence to extend its life. The armed attack on the HDP İzmir provincial building and the resulting murder of Deniz Poyraz, the closure case against HDP, and the fabricated Kobane case all demonstrate that the efforts to suppress the opposition and to silence the Kurdish people continue at an increasing rate. The government’s hate campaign against LGBTI+s and its decision to withdraw from the Istanbul Convention are products of its efforts to consolidate its oppressive and reactionary policies towards all the oppressed and exploited segments of the society as well as signs of a desperate effort to protect its own voter base through cultural polarization.

However, the policies of oppression and violence that the Palace has been using to prolong its life no longer work today. The climate of fear of the one-man regime, which brought unprecedented destruction and misery, has now been overcome. Nowadays, the Gordian Knot is the debate over the question of how to get rid of this regime. The Nation Alliance parties consider elections as the solution to all problems, discarding any other move with the excuse to prevent “possible provocations.” The union leaderships persistently avoid mobilizing the workers and burry their heads in everyday affairs as if we are going through ordinary times. An important part of the left dreams of establishing a “democracy front” with the Nation Alliance parties.

If we aim for a break based on social equality and freedom from the current oppression regime, it would only be possible if the workers and all the oppressed act for their own demands and directly intervene in politics as opposed to simply observing the political conflicts happening amongst those who are at the top. To make the former possible, the left and all labor organizations need to leave the bourgeois options aside, stop following the advice of the National Alliance to quietly wait for early elections, and come together and in order to build our own independent alternative around an urgent program of action.

Sendikacının görevi nedir?

0

Bu basit soru, sınıf bilinci gelişmemiş ama yaşam koşullarını birazcık da olsa düzeltmek isteyen sıradan bir işçiye sorulacak olsa, vereceği cevap çoğunlukla “toplu sözleşme yapıp ücretlerin ve sosyal hakların artırılmasını sağlamak” biçiminde bir cevapla karşılaşılabilir. İşte sendika bürokrasisinin kendi varlığını korumak için sarıldığı dayanak da tam da bu “yetersiz bilinç” düzeyidir.

Bürokrat sendika yöneticilerinin sendikanın görevine ilişkin olarak üyeleri arasında oluşturdukları anlayış, sendikaların salt ekonomik mücadele örgütleri olduğu biçiminde. Kimi zaman merkez yöneticilerinin özel gündemlere ilişkin bazı politik noktalara değinmelerinin dışında, sendika yönetimleri, özellikle de şube yöneticileri, işçilerin karşısına sadece bir tür “avukat” veya “arabulucu” kimliğiyle çıkıyorlar.

“Siz üye olun, yetkiyi alalım, toplu sözleşme yapalım… Bu arada işen atılan olursa da tazminat davası açarız vb…” Bütün “sendikacılık” çizgisi bundan ibaret kalıyor. Tabandan bir mücadele baskısı gelirse de, “Bu vartayı nasıl atlatırız?” derdine kapılıyorlar.

Oysa ücret mücadelesi sendikaların en önemli görevlerinden birisi olmakla birlikte, sendikanın işlevini bununla sınırlı tutmak, işçiyi dar bir alanda yenilgiye mahkûm etmek anlamına geliyor. Patronların ve hükümetin istediği de bu zaten.

O zaman, başlıktaki soruyu düzelterek tekrar soralım: Sendikacıların görevi ne olmalı? Her şeyden önce sendikanın bir sınıf örgütü olduğundan hareket etmek gerekiyor. İşçiler sendikalarında, toplumun içinde patronlardan, köylülerden, esnaftan vb. ayrı ve farklı bir sınıf olduklarını kavrayabilmelidirler. Gündelik hayatlarında yaşadıkları bir durumu bilinçlerine yükseltebilmelidirler.

Böylesine bir sınıf bilincinin gelişmesi, işçilerin sadece işyerindeki ekonomik haklar için mücadele ile yetinemeyeceklerini, ekonomik koşulların ülke politikalarıyla yakından ilişkili olduğunu ve bu nedenle de patronların (burjuvazinin) iktidarına karşı da ekonomik, demokratik ve politik haklar için mücadele edilmesi gerektiğini kavramalarını sağlayacaktır.

Tabii bu tür bir sınıf bilincinin gelişmesi ve yaygınlaşması için sendikaların vereceği eğitimler elbette önemlidir (ki çoğu sendika iş kanunu vb. türünden eğitimlerin ötesinde bir çalışma yapmıyor). Ama asıl sınıf bilinci mücadele içinde gelişir. İşçiler işyerlerinde patronlara karşı direnişlerinde, grevlerde, bölgesel ve ulusal çaptaki protestolarında bu kolektif sınıf ruhunu, sınıf bilincini geliştirirler ve harekete geçirirler.

Dolayısıyla, sorumuzun cevabı şudur: Gerçek bir sendika yöneticisinin görevi, sendikasını işçi demokrasisinin hayat bulduğu bir merkez haline getirmek, sınıf bilincinin gelişmesi için mücadelelere örgütlülük kazandırmak ve işçilerin kolektif başarısı için önderlik rolünü üstlenmek olmalıdır.

Tabii bu, hareketli ve mücadeleci bir sınıf dinamiği yaratmak demektir. Böyle olduğunda da işçiler, mücadelelerinin önünde fren rolü oynayan bürokratları derhal teşhis edecekler ve onlardan kurtulmaya çalışacaklardır. Sağcısı ve sözde solcusuyla, sendika bürokratlarının en korktuğu şey de budur: yerlerinden olmak. Bu yüzden de sendikacının görevinin sadece “avukatlık” ve “arabuluculuk” yapmaktan öte bir şey olmadığı algısını yaymak isterler.

Sendikaların bu tür bürokratlardan temizlenmesi gerekiyor. Bu amaçla tüm çabalar, sendikalarda örgütlü sınıf bilinçli, ileri ve öncü işçileri birleştirmek ve onları sınıfın önderliğine yükseltmek üzerinde yoğunlaştırılmalı.

Sıranın 6284’e gelmemesi için!

0

20 Mart gecesi Tek Adam rejimi tarafından alınan bir kararla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinden bu yana mücadelemiz çoğalarak devam ediyor. Önümüze sürekli yeni engeller çıkarılsa da, kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak sokakları doldurmaya devam ediyoruz. 19 Haziran Cumartesi günü “İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz” Mitingi’nde farklı illerden yüzlerce kadın İstanbul Maltepe’de buluştuk. 26 Haziran’da Taksim’de Onur Haftası’nı kutlamak ve nefret cinayetlerini protesto etmek için kadın ve LGBTİ+ örgütleri olarak tüm polis ablukasına rağmen bir araya geldik. Ve en son 1 Temmuz’da Taksim Tünel’de tüm öfkemiz ve isyanımızla hep birlikte “İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz! Bizim için bitmedi,” dedik ve son yılların en kitlesel ve coşkulu kadın ve LGBTİ+ eylemini gerçekleştirdik.

Bitmedi; çünkü ne kadınların ne çocukların ne de LGBTİ+’ların hayatları iktidardakilerin hayatlarından daha önemsiz. Onların haklarımızı ve hayatlarımızı hiçe saymasını kabul etmeyeceğiz! Bir arada durmaya da devam edeceğiz; çünkü biz haklarımıza daha sıkı sarıldıkça iktidardakiler önümüze yeni saldırı paketleri ile geliyorlar. İstanbul Sözleşmesi’ni dayanak alan 6284 sayılı yasanın da çok uzun zamandır ağır aksak, ittire kaktıra işletildiğini biliyoruz. Geçtiğimiz haftalarda, Kuşadası’nda 13 yaşındaki bir genç kızı istismar eden iki kişinin hâlâ tutuksuz olması, Konya’da karısını 45 yerinden bıçaklayan faile hâkimin, “öldürürken mutlu olmadı” indirimini vermesi, Elmalı Davası’nın sanıklarının tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması, infaz yasası paketinin içinde bile çocuk istismarı düzenlemelerinin geçirilmeye çalışması, tüm bunlar biz birbirimize kenetlenmeyi bıraktığımız anda önümüze getirileceklerin habercisi.

İktidarın ajandası bitmiyor!

İktidarın ajandasındaki saldırı paketlerinden ilki 4. Yargı Paketi. Bu paketle cinsel istismar, kasten öldürme gibi “katalog suçlar”da tutuklama için “somut delil” şartı getirilmek isteniyor. Başka bir deyişle, kadın veya çocuk eğer istismar yaşadığına ilişkin somut bir delil getiremezse, şüpheli asla tutuklanamayacak! Demek oluyor ki şiddete uğradığınızda savcılıklar ve karakollarda şiddetin belgesini soracaklar. Bu hem hukuk güvenliği için büyük bir kayıp hem de kadınların 6284 ile kazanımlarına önemli bir saldırı niteliği taşıyor. Zira tutuklama zaten bir güvenlik tedbiridir. Cinsel saldırı ve istismar suçlarında suçların doğası gereği genelde somut delil bulunmaz. Kadına yönelik suçlarda en büyük delil kadının beyanıdır. Kaldı ki hâkimin tutuklamayla ilgili gerekçeli kararında hangi nedenle, neye dayanarak bu karara vardığını açıkça yazması gerekir. Cinsel istismar suçu için yazılı gerekçenin ötesinde “somut delil şartı” aramak, istismarcıların tutuklanmasını daha da zorlaştıracak bir kıstas olacaktır. Bu hükümle aslında 6284 sayılı kanunda mağdurun beyanı hakkındaki “delil ve belge aranmaz” hükmü de çiğnenmiş oluyor.

İktidarın ajandasındaki başka bir paket; boşanmalarda arabuluculuk gibi alternatif yöntemlerle boşanmanın zorlaştırılması. Sanki erkek şiddetinin sebebi mal rejimi ya da şiddet içeren durumlarda boşanma davalarında arabuluculuğun engellenmesiymiş gibi yaklaşımlarla konu tartışmaya açılıyor. Boşanma sürecinde arabuluculuk mekanizması İstanbul Sözleşmesi’nde açıkça yasaklanmıştır ve genelde şiddet mağdurunun yasal haklarından vazgeçerek boşanması veya tümüyle boşanma hakkını kullanmaktan vazgeçirilmesi işlevinden ibarettir.

Kazanımlarımızı korumak için…

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı açıklandığından beri neredeyse her gün yeni bir saldırıyla karşılaşıyoruz. 6284 sayılı kanun yokmuş gibi davranılıyor. Şiddetle mücadele için, o şiddetin çoğu zaman tek tanığının, mağduru olan kadının beyanının esas alınması, boşanma sürecinin bizzat şiddete dönüşmemesi için iktidarın ajandasına dur dememiz gerekiyor. Hem iktidarın ajandasına karşı haklarımızı savunmak hem de daha eşit ve özgür günleri var etmek için bir acil eylem planına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Çürümenin kısa tarihi: Toplumu nasıl çürüttüler?

0

“Çankaya’nın şişmanı, işçilerin düşmanı” Turgut Özal, birçok açıdan bugünkü Türkiye’nin ilk müteahhidi sayılabilir. Kuşkusuz ülkenin kolunu kanadını kırarak sahayı hazırlayan 12 Eylül askeri darbesiydi. Darbenin ardında 24 Ocak neoliberal karşıdevrim programı vardı. Hepsinin arkasında da “bugüne kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” diyen büyük sermayenin temsilcisi patronlar kulübü TÜSİAD bulunuyordu.

Darbenin ardından 41 yıl geçti. İşçisi gülmesin diye askeri darbe yaptıran patronların cepleri çok bol para gördü. Kasaları doldu taştı. İşçinin emekçinin alın terini sömürmenin, kamu mallarına özelleştirme yoluyla çökmenin haddi hesabı yapılmadı. İş kazalarında Avrupa birincisi, dünya üçüncüsü olan, haklarının azlığı, ücretlerinin düşüklüğüyle ucuz Asya pazarına rakip gösterilen Türkiye böyle böyle dünyada en çok dolar milyarderi bulunan ülkeler arasına giriverdi. Yine de gözleri doymadı büyük patronların.

Grevleri yasaklayan, sendikalaşmayı engelleyen, hakkını arayan işçinin emekçinin üzerine polisi jandarmayı gönderen hükümetleri Özal’dan beri çok sevdi patronlar ve onlardan hep daha fazlasını talep ettiler. “Bir koyup üç-beş almayı” seven, “benim memurum işini bilir” diyerek her tür usulsüzlüğü, kılıfına uydurmak şartıyla, hoş gören Özal’ın açtığı yoldan işte şimdi Sedat Peker’in ifşaatlarıyla da iyice faş olan rüşvetin, iltimasın, kayırmanın, çökmenin, kara paranın, tehdidin, yıldırmanın, pusunun, kaybetmenin normal sayıldığı çürümenin en dip noktasına dek varmış bulunuyoruz.

1980 ve 90’lı yıllarda yolsuzluk, hortumlama, iltimas, kayırma olayları faş olduğunda suçlananlar suçtan sıyrılmak için pişkinlikle “Madem rüşvet aldım, belgesi nerede?” diye sorarlardı. Civangate olarak kayıtlara geçmiş rüşvet-yolsuzluk olayında söylenen “Rüşvetin belgesi mi olur ulan!” sözü bu açıdan ibretlikti.

“Rüşvetin belgesi olur mu?” sorusu bugün artık hükmünü çoktan yitirmiş durumda. 20 yıllık AKP hükümetlerinin sonucunda bugün belgesi olmayan tek bir rüşvet olayından, kayıtsız, belgesiz tek bir kayırma ve iltimastan ya da çökme ve kara paradan bahsetmek mümkün değil. Alın terini isteyene cop ve ceza, deveyi hamuduyla yutana plaket ve yol veren bir düzen meşruiyetini yitirmiştir.

Çölleşen Türkiye

0

Büyük şehirlerde yaşıyorsak, hele bu İstanbul’sa ve her şeyin göreli olduğuna inanmıyorsak, sıcak ve boğucu günler maalesef başladı. Betonlaşan şehirler, yeşil alanların daralması ve küresel ısınmayla birleşince mesai saatleri geçmez oluyor. Mesela şu an buz gibi Ege sularının doğayla buluştuğu Assos Son Gemi’de olmak için neler vermezdim, ne yazık ki tatile daha var ama dostlara selam olsun. Tüm bunlar olurken bir gündem ise bizleri ciddiyetiyle beklemekte: kuraklık. Küresel ısınmayla beraber Türkiye’deki kuraklık boyutuna ve ne yapılabileceğine bakalım.

Küresel ısınma

Açıkçası sıcaklarla aram pek yoktur, hatta her zaman biraz üşümenin bana daha iyi geldiğini düşünürüm. Fakat dünya benim beklediğim yönde ilerlememekte. Bunun başlıca nedeni de aşırı miktarda karbondioksit ve diğer sera gazlarının salınımı. Dünya sanayi dönemi öncesi döneme göre 1,5 °C daha sıcak olmanın eşiğinde. Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre eğer kritik 2 °C geçilirse, özellikle sıcaklığın ve ona bağlı iklim krizinin vermiş olduğu tahribat bazı bölgeler için geri döndürülemez boyuta gelecek. Bu bölgelerden biri de ne yazık ki Türkiye.

Resim

Kuraklık kapıda

Küresel iklim kriziyle mücadele için başlıca hedef tüm dünyada karbon kaynaklı enerji sarfiyatının yani karbon emisyonunun azaltılması. Bu ortak hedef için 4 Kasım 2016’da tüm ülkeler Paris Anlaşması’nı imzaladılar, ne yazık ki Türkiye bu anlaşmayı onaylamayan ülkelerden biri. Çünkü Türkiye’de üretilen enerjinin yüzde 64’ü fosil kaynaklı, çoğu tesiste gerekli filtreleme sistemleri yok. Tüm bunların yanında küresel ısınmayla beraber dengesizleşen yağış rejimi ve artan su tüketim ihtiyacı, su kaynaklarının bilinçsiz kullanımına sebep oluyor. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin mayıs ayında yayımladığı rapora göre, Türkiye’nin yüzde 22,5’i yüksek çölleşme ve yüzde 50,9’u orta düzeyde çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya.

Ne yapmalı?

Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorunuyla ilgili son günlerde popüler bir slogan var: “Hepimiz sorumluyuz.” Hayır! Atıkların arıtılmadan denize boşaltılmasına göz yuman devlet, fabrikaların üzerinden gerekli denetlemeleri yapmayan Bakanlığın ve benden sonrası tufan anlayışında olan sermayedarların suçu var. Yani neoliberal politikaların getirdiği, daha fazla kâr için her şey mubah anlayışının eseri bu. Marmara Denizi’nde olan aslında dünyanın başına gelenin küçük bir kopyası. Fakat hâlâ çok geç değil, eğer fosil yakıtlara bağlı tüketim kontrol altına alınabilir hatta durdurulabilirse kritik 2 °C sıcaklık artışını engellemeyle hâlâ mücadele edebiliriz. Türkiye’de ise kuraklıkla mücadele için su havzaları korumaya alınmalı, kaçak yeraltı suyu kullanımı engellenmeli ve tarımda suyun verimli kullanımı için devlet ivedilikle çalışmalara başlamalı. Hepimizin de tahmin edeceği gibi bunların kendiliğinden olması beklenemez, çünkü ne AKP’nin ne de dünyadaki diğer rejimlerin geleceğimize dair kaygısı var. İşte bu yüzden birlikte mücadele etmeliyiz.

Yemeksepeti işçisi: Mücadeleye devam ediyoruz

0

Ben yaklaşık iki yıldır Yemeksepeti’nde çalışan bir işçiyim. Son zamanlarda genellikle hak gasplarıyla ve müşterilerinin bilgilerini internet korsanlarına kaptırmasıyla bilinen Yemeksepeti’nde! Üniversite mezunu ya da zanaat sahibi ama işsiz yeni kuşakların ekmek kapısı olmuş bu şirketi şimdiye kadar herkes işlerin çok stabil yürüdüğü bir işletme zannediyordu. Dışarıdan bakınca, ülkenin en demokrat, en aydın, en açık görüşlü görünen patronuna sahibiz! İçeride işlerin nasıl döndüğünü bile önemsemeyen, kendi şirketi ile ilgili ifşaatlar konuşulurken futbol tweet’leri atan garip bir CEO kendisi.

Çok fazla iş kazasının yaşandığı bir yer Yemeksepeti. İş güvenliği adına, duvarlara asılan posterler dışında hiçbir şey yok. İşçi sağlığı ve güvenliği risklerini bildirmemize rağmen kimseye ulaşamayız mesela. Ücretlerimiz sürekli eksik yatar ama bununla ilgili kimseye derdimizi anlatamayız. Bunlar münferit olaylar değil üstelik. Daha fazlasını Yemeksepeti İşçi Komitesi olarak sosyal medyada paylaştık. Son icraatı ise sendikaya üye olduğumuzu öğrendikten sonra devletin patronlara sağladığı kanuni boşluklardan yararlanarak işkolumuzu değiştirmekti. Bütün patronlar gibi bizimki de işçileri ölümüne sömürmenin yollarına gayet hakim bir kişi. Patronlardan bahsetmeye devam edersek bu konu uzar gider…

Biz, Yemeksepeti işçileri, patrondan ve onun mobbing üstadı yöneticilerinden korkmayan işçiler, mücadele etmeye devam ediyoruz. Patronların hukuku varsa bizim de öncülü Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni ezip geçmiş, 15-16 Haziran’ları gerçekleştirmiş işçi mücadelesi geleneğimiz var. Tabii bu mücadelede yalnız değiliz. Aylardır verdiğimiz bu mücadelede bize destek olup sesimizi duyuran, dayanışma gösteren işçi, emekçi dostlarımıza teşekkür ederiz.

Ekonomik enkaz büyüyor

0

BİSAM’ın (Birleşik Metal-İş Sendikası Araştırma Merkezi) yaptığı son araştırmaya göre dört kişilik bir ailenin aylık açlık sınırı 2.822 TL, yoksulluk sınırı ise 9.762 TL oldu. 2003 yılının mayıs ayında dört kişilik bir aile, günlük minimum 15,9 TL’ye sağlıklı beslenebilirken, bugün ancak 94,1 TL’ye sağlıklı beslenebiliyor. Bu verilere göre açlık sınırı 18 yılda tam altı kat artmış oldu. Buna karşılık Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, yurtiçinde ve yurtdışında yerleşik milyonerlerin toplam sayısı 2021 Mart döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 35 artarak 332 bin 94 kişiye çıktı. Her kriz ortamında bölüşüm ilişkileri daha da eşitsiz hale geliyor. Bu fark da ekonomik enkazın başka bir sonucu.

Ekonomideki her kalemde tablo vahim. Hayat pahalılığı her geçen gün artarken, gençler arasında gelecek kaygısı da gittikçe büyüyor. İş aramayıp çalışmaya hazır olan, yani iş bulmaktan ümidini kesmiş insan sayısı son bir yılda yüzde 84,8 artarak 4 milyon 219 bin kişi oldu. Buradan yola çıkarak Türkiye’de 15-64 yaş arası işgücüne dahil olmayan nüfusun oranının yüzde 45 olduğu DİSK-AR tarafından ortaya kondu. Bu oran tüm Avrupa Birliği’nde yüzde 27 seviyesinde.

Her geçen gün alım gücü düşen ve yoksullaşan halkın acil iktisadi sorunlarına çözüm üretmek yerine hükümet cephesinde, baz etkisi kaynaklı yüzde 7’lik büyüme dillendiriliyor. Hissetmediğimiz büyümenin niceliksel miktarı artık kimseyi tatmin etmiyor. Defalarca başkanı değiştirilen istatistik kurumunun (TÜİK) verileri de gün geçtikçe inandırıcılığını yitiriyor. Daha önce yayımladığımız bir yazıda büyüme olasılığına değinip şöyle demiştik:

“2020 yılının kötü geçmesinin yarattığı baz etkisi 2021’de kendisini gösterecektir. Ekonominin temel verilerinde büyümenin söz konusu olması çok olası. 2020 tüm yıl büyüme beklentisi yüzde 2’nin biraz üzerinde, bu büyüme karşısında verilen cari açık ise GSYH’nin yüzde 5’i oldu. Çeşitli kuruluşların Türkiye için 2021 büyüme tahminleri ise yüzde 6’dan fazla, böylesi bir durumda cari açık çok daha fazla artacak demektir. Üstüne bütçe açığını da koyalım, onun üstüne de artacak kredi borçluluğunu ekleyelim (çünkü büyümek için kredi borçluluğu tekrar artacaktır). İşte hormonlu büyümenin yan etkileri bunlar. Bu büyümenin faturası da işçi sınıfına kesilecek.” (“Yüksek faize karşıyım” ekonomisi – II)

Artık Türkiye’de ekonomik büyümenin bir anlam ifade etmemeye başladığını görüyoruz. Politik ve iktisadi krizin yarattığı umutsuzluk ve toplumsal çürüme süreci, enkazı daha da ağırlaştırıyor. Ekonomideki tüm umudunu ülkeye gelecek turistlere ve NATO ile askeri uzlaşı neticesinde AB ve ABD’den gelecek borç ve sıcak paraya bağlamış bir iktidar var.

Acil ihtiyaçları çözmeye dönük en ufak bir adım atmayan, buna muktedir olamayan bir iktidarın bu enkazdan ülkeyi düze çıkarmaya gücü yok. İçine girilen genel politik hat Türkiye’nin dışa bağımlılığını pekiştirdiği gibi borç oranlarının hızla artmasına sebep oluyor. “Faiz lobisiyle mücadele ediyoruz” palavrasının ardına gizlenmiş bu borca dayalı bağımlılık ilişkisi, ülkenin emek ve doğa sömürüsünün artan oranda hızlanmasını beraberinde getiriyor. Toplumsal örgütsüzlük, sınıf içi bölünme ve korku iklimi sürdükçe değil devrimsel bir atılım, en ufak reform süreci bile gerçekleşemez. Dolayısıyla bu enkazı ancak mücadele eden işçiler kaldırabilir. Enkazın yükünü taşımamak için birleşik mücadeleyi ve dayanışmayı sürdürebilmek ve bu süreci politik olarak yeni kurucu bir anayasayla taçlandırmak gerekiyor. Acil ekonomik taleplerin karşılanabilmesi ve ekonomide yeni bir organizasyon için temel koşul, mevcut rejim ve üretim ilişkilerinden kopuş hedefiyle mücadele etmektir. Çözümün anahtarı siyasal arenada yatıyor.

HDP’ye dönük saldırılar: 7 günlük bir fotoğraf

0

14 Haziran günü, birkaç ay önce ertelenmiş olan ve 28’i tutuklu 108 HDP’li ismin yargılandığı Kobane Davası’yla başladı. 17 Haziran günü, haftalardır bu sinsi saldırının planlarını yaptığı anlaşılan ve tıpkı Ogün Samast gibi yönlendirildiği de açığa çıkan bir katil, HDP İzmir İl Binası’na silahlı bir saldırı düzenleyerek Deniz Poyraz’ı katletti. 21 Haziran günü ise Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP’nin kapatılması istemini içeren iddianameyi kabul etti.

14 Haziran’dan 21 Haziran’a dek bir haftalık süreçte yaşananlar bunlardı; şimdi bu yedi günün bir fotoğrafını çekelim. Bu yedi gün, Tek Adam rejiminin Kürt hareketine dair benimsemiş olduğu saldırgan politikanın parmak izi niteliğindedir. HDP’ye yapılan saldırılarla başarılmak istenen iki hedef mevcut: İlk olarak, muhalefetin en mücadeleci kesimini oluşturan ve “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla 12 Eylül’ün seçim barajını aşmış olan Kürt hareketini sindirmek ve ikinci olarak da, Saray’ın kendi iktidarını pekiştirmek için demokratik mevzileri sürekli olarak geriletmek istemesi.

Dolayısıyla bir patron fabrikada sendikalaşan işçileri sendikalaştıkları için işten atmak istediğinde ve Tek Adam rejimi de kendi çıkarlarına karşıt bir siyasal programa sahip diye HDP’yi cezalandırmak istediğinde, aslında patronun da iktidarın da saldırdığı aynı demokratik haklar ile mevziler oluyor. Bu nedenle HDP’ninkiler de dahil bütün demokratik hakların korunması, işçi sınıfı hareketinin en acil gündemlerinden ve işçi sınıfı mücadelesinin başlıca konularından birisi.

Saray binlerce HDP’li yöneticinin tutuklanmasını ve neredeyse bütün HDP belediyelerine kayyum atanmasını organize etmiş olmasına rağmen HDP’nin gerilemeyen etkisinden hoşnutsuz olmayı sürdürüyor. Kapatma davasında sadece HDP’nin bir kurum olarak resmen sonunun getirilmesi değil, ancak 451 HDP yöneticisi veya üyesinin siyasi yasaklı olması da öngörülüyor. Bu mücadele insanlarının beş yıl boyunca herhangi bir siyasi partinin kurucusu, üyesi veya yöneticisi olamaması amaçlanıyor.

Bütün bu saldırılar yan yana koyulduğunda iktidarın HDP’ye dönük tavrını siyasi soykırım olarak yorumlamak mümkün olabilir. Ancak bu adlandırmayı dikkatli yapmak gerekir, zira Saray’ın politikası başarıya ulaşmış veya ulaşıyor gibi bir yanılgı yaratma hatasına düşmemeliyiz. Bu saldırılar, Tek Adam rejiminin Kürt politikasının bir enkaz haline dönüşmesinin, dolayısıyla da HDP’nin teslim olmayışının bir sonucudur.

İşçiler için zor koşullar yaratan pandemi patronların yüzünü güldürdü

0

Pandemi süreci bize iktidarın işçilere karşı nasıl bir politika izlediğini açık seçik bir biçimde gösterdi. İşçi ve emekçiler hastalığa karşı tüm yasaklardan muaf tutuldular, işsizlik fonunda biriken paraların büyük çoğunluğu sermayeye harcandı, ekonomi politikaları yüzünden artan enflasyon karşısında ücretler eridi. Bütün bunların yanında Kod-29 ve ücretsiz izin zulmü ile patronların ellerine, mücadele eden işçilere karşı güçlü silahlar verildi ve devletin imkânlarıyla mücadeleler engellenmeye çalışıldı.

Patronlar açısından bakarsak pandemi, fırsatlar ve katbekat artan kârlar anlamına geldi. 2020 yılında sözleşmeli işçilerini çıkartan SASA fabrikası yüzde 90 büyüdü, Ford’un kârı yüzde 115 arttı; Sarkuysan’da bu oran yüzde 179, Arçelik’te yüzde 202, Türk Traktör’de ise yüzde 592 gibi rakamlara ulaştı. Sayfalarca uzatılabilecek birçok şirket bu kârı ve büyümeyi işçileri mahkûm ettikleri düşük ücretler ve iktidarın işçi ve emekçilerin hayatını zorlaştıran politikaları sayesinde yaptı.

Elbette her şey sessiz sedasız olmadı. Pandeminin başından itibaren birçok fabrika ve işyerinde işçi ve emekçiler patronların ve iktidarın saldırılarına rağmen çeşitli şekillerde mücadele ettiler ve etmeye devam ediyorlar. Bel Karper, Hakan Plastik, Nedex Kimya, Baldur, Mestaş fabrikaları dayatılan düşük ücretlere ve kötü çalışma koşullarına karşı grev kararı aldı ve greve devam ediyor.

Termokar, Atılım Desen, Adkotürk işçileri ise sendikalaştıkları için ücretsiz izin ve işten çıkarılmayla karşı karşıya kalmışlardı. Direnişe başlayan işçilerin mücadeleleri tüm kararlılığı ile sürüyor. Angel Halı işçileri de yine sendikalaştıkları için Kod-46 ile işten çıkarılmış ve direnişe geçmişlerdi. Direnişlerinin sonunda Kod-46 kararını iptal ettirdiler ve tazminatlarını alarak zafer kazandılar. Ecocold fabrikasında ve Bayraklı Belediyesi’nde ise işçiler kötü çalışma koşullarına karşı uyarı eylemleri yaparak, hakları için mücadele edeceklerini belirttiler.

Bu mücadelelerdeki en önemli ortaklık ise patronların sendikaya ve sendikalaşmaya karşı saldırıları. İşçi ve emekçilerin anayasal hakları olan sendikalaşmaya karşı patronlar her yerde bütün hukuksuz yolları deniyorlar. Pandemide bu yolun iki aracı da ücretsiz izin ve Kod-29 oldu. Mücadeleler bu hukuksuzluğa karşı da sürmekte.

Patronlar pandeminin onlara sağladığı birçok imkânı bırakmamak için ellerinden geleni yapacaklar. Bu konuda onların yanında olan iktidar da tıpkı yasaklarda olduğu gibi normalleşme sürecinde de işçilerin değil patronların arzularına cevap vermeye devam edecek. Bu imkânları yalnızca Türkiyeli patronlar için değil çok ihtiyaç duyduğu yabancı sermayeyi Türkiye’ye çekmek adına da sunacak. Eğer karşı konulmaz ise işçi ve emekçilerin son haklarına saldırmaları da kaçınılmaz.

Tüm bu şartlar altında; Türkiye’nin büyüdüğü, pandeminin artık sorun olmaktan çıktığı masallarının anlatılmaya başlanacağı önümüzdeki günlerde, gerçeği ortaya çıkarmak ve haklarımızı almak bizim elimizde. Onun için işçi ve emekçilerin mücadelelerini birleştirmeleri bugün her zamankinden daha elzem.

İktidarı nasıl bilirdiniz? Çekirge sürüsü istilası!

0

“Evlat olsa sevilmez” diye bir tabir var. O kadar meymenetsiz, o kadar bereketsiz, o kadar nursuz ki diye anlıyorum bu tabiri ben.

Müflis iktidarın halipürmelalini en çok da bu tabir tarif ediyor diye düşünüyorum. Böyle anmak sanırım hakkaniyet sınırlarını aşmaz.

Nasipsizlikten değil arsızlıktan bahsediyorum, lütfen karıştırılmasın.

Geçen yıl Afrika olağanüstü bir çekirge sürüsü istilasına uğramıştı. Milyarlarca çöl çekirgesi önüne çıkan her şeyi kurutmuştu. Ugandalı bir çiftçinin tabiriyle, “Eğer bir defa tarlanıza girerlerse tümüyle yok ediyorlar.”

İktidarın 20 yıldır Türkiye’de yaptığı bundan farklı değil. Bir kez “tarlamıza” girdiler ve tümüyle yok etmeden bırakmak istemiyorlar.

Toplumun çoğunluğu için iktidarı “Nasıl bilirdiniz?” sorusu aleniyet kazanmış durumda. Filmin sonunu beklemeye gerek var mı? Kötü adamlar sonunda nedamet getirip tövbe etmeyecekler.

Aksine oyunu çirkinleştirmeye devam edeceklerini, unutanlar ve umutlananlar için olsa gerek, tekraren hatırlatmaya devam ediyorlar. Arlanmak yok, pişkinlik çok, yola devam!

Maskesizlikle başlayıp, aşısızlıkla geçen sürenin faturası kaçınılabilir ilave yüz binlerce hasta, on binlerce ölüm oldu. Ne bir üzüntü, ne bir özeleştiri; Sağlık Bakanına bakarsanız destan yazdılar.

Marmara müsilaja boğuldu, koca deniz öldü, ölecek. Çevre Bakanına bakarsanız efsane temizlik yaptılar. Planları hazır. Üç vakte bebeğini yüzdür bir deniz olacak Marmara. 20 yıl değil de 20 gün önce iktidar olmuşlar gibi.

Bir de helallik mevzuu var. Kul hakkı yenmiş ki helallik isteniyor. Peki, o helalliği kim verecek? Nedametin olmadığı yerde helallik olur mu? Diyorlar ya “çatlasanız da, patlasanız da, söke söke…”

Hesap meselesi çok önemli. Adalet olacaksa, vicdanlar huzura kavuşacaksa bu ancak hiç kimsenin yaptığının yanına kâr kalmadığını, kalmayacağını sağlamakla mümkün. Dünün üzerine bir bardak soğuk su içerek değil.

Eşit, özgür ve adil bir dünya istiyorsak unutmamak zorundayız. Hatırlamak yaşamaktır. Yeni bir dünyayı unutarak değil hatırlayarak inşa edebiliriz.

Evet, kutuplaşma gerekiyor!

0

Tek Adam hükümetinin sallantıda olduğunu ancak bakmak istemeyenler görmezlikten gelebilir. İktidar mensuplarının yolsuzluklarına ilişkin haberlere her gün bir yenisi ekleniyor. Peker’in patlattığı lağımdan fışkıran çirkefin içinde muktedir siyasetçiler, bürokratlar, sözde gazeteciler, kara para aklayıcıları, mafya babaları ve elemanları… kısacası birbiriyle ilintili tüm akbabalar yüzüyor. O çirkefin içinde boğulmak üzereler.

Yıllardan beri söylüyorduk; ülkenin tepesine konmuş oligarşi tüm “yasal” ve yasadışı yollarla halkın kanını emiyor diye. Nihayet durum iyiden iyiye görünür hale geldi. Ama dikkat: Bunları başımızdan defetmek öyle kolay olmayacak.

Gitmek istemeyecekler

Haklarındaki iddialar o kadar ciddi ki, muhalefet ne kadar “Devr-i sabık yaratmayacağız” dese de, vatana ihanet suçlamalarına kadar varabilecek yargılamalarla karşılaşabilecekleri söyleniyor. Tabii bu arada kaybedecekleri devasa servetler, araziler, şirketler, krediler vb. de cabası. Bu nedenle çirkefin içinden yüzerek kıyıya çıkmaya çalışacaklardır.

Bunu nasıl yapabilirler? Şapkanın içinde tavşan kaldı mı? Sahte Kanal açılışları, gönülsüz “saha” ziyaretleri, aldatıcı diplomatik dostluklar… Bunların hiçbirinin yetmeyeceği ortada. Kasada halka ıskat niyetine dağıtılacak pek bir para da yok. O zaman gündeme belki de bir “milli beka davası” getirecekler. Tıpkı 7 Haziran-1 Kasım 2015 seçimleri arasında yaptıkları gibi.

Bu ne olabilir? Pek çok kaynak, hükümetin Kuzey Irak’ta PKK’ye yönelik çok kapsamlı ve uzun süreli bir operasyona hazırlandığını iddia ediyor. Ancak, gene bu iddiaya göre, Irak hükümeti ve Kuzey Irak Bölgesel (Kürt) Yönetimi bu operasyonu onaylamakla birlikte, Türkiye’nin kendi topraklarında kalmasını istemiyor. Oysa Ankara’ya çöreklenmiş olan oligarşi Kuzey Irak ile Kuzey Suriye’de kalıcı olmak ve yağmaya devam etmek niyetinde. Ama kardeş halkların yağmalanması, Türkiye’deki emekçiler için asla bir “milli dava” olamaz, olmamalı.

Bu tutmazsa hükümetin başka seçeneklerinin var olduğundan da söz ediliyor. Yüksek Seçim Kurulu (diğer yargı organlarıyla birlikte) tamamen iktidarın denetiminde ve emrinde. Yani “hile yapmadan” seçimleri çalmayı hedefleyeceklerdir. Tabii bir de SADAT ve ona benzer eşkıya çetelerini harekete geçirebilirler. Erdoğan, “Bunlar iyi günler, daha neler olacak neler” demişti ya, herhalde bu korkuyu salmaya çalışıyor. Umarız buna niyetlenmezler, yoksa emekçi halk buna “sen görürsün neler olacağını” diye cevap verebilir. Hazır olalım.

Evet kutuplaşma!

Sedat Peker son tweet’lerinden birinde muhalefeti “Gerçi muhalefetin hayalleri küçük olduğu için bir takmışlar 10 bin dolara, bir de iki üç yerden maaş alan yetkililere” diye eleştirmişti. Bu tartışılabilir, ama daha önemli bir yanlışı var burjuva muhalefetin. Sürekli olarak Tek Adam rejimini toplumu ayrıştırmakla, kutuplaştırmakla eleştiriyor ve bunun karşısına “milli birlik”, “uzlaşma” gibi kavramlarla çıkıyor.

Ama emekçi sınıflar kimlerle “birlik ve beraberlik içinde” olacak? Beşli çete ve benzerleriyle mi? Yolsuzluklara batmış siyasilerle ve bürokratlarla mı? Halkları soyanlarla mı? Mafyacılarla mı? Silahlı faşist eşkıya çetecileriyle mi?

Haydi bunları bıraktık. İşçiler, iktidara muhalefet cephesi gelse bile, kendilerini üç kuruş karşılığında iliklerine kadar sömürmeye, sendikalaşmayı önlemeye, işten atmaya, demokratik ve siyasi haklarını kullanmaktan menetmeye devam edecek olan patronlar sınıfıyla mı “birlik ve beraberlik içinde” olacaklar? Hayır, olmamaları gerekiyor, zira bu bir aldatmaca.

İşçi sınıfının gerçek bir ayrışmaya ihtiyacı var. İşçiler, iktidarda veya muhalefette olsun patronlar sınıfıyla ve onun temsilcileriyle herhangi bir “ulusal birlik” oluşturamaz. Zira bu iki sınıfın ihtiyaçları ve sorunları birbirinden tamamen farklıdır ve daha önemlisi birbirine zıttır. Gerçek bir ulusal birliği ancak diğer sınıflardan kendini ayrıştıran işçi sınıfı tüm diğer emekçi kitleleri etrafında toplayarak oluşturabilecektir. Tek Adam rejimi devrildikten sonra kurulması gereken yeni rejimin karakteri de buna bağlı olacaktır.

Kamu emekçileri için kazanım birleşik mücadele ile mümkün!

0

Yüz binlerce kamu işçisini ilgilendiren toplu iş sözlemesi (TİS) süreci mayıs sonunda başlamış, Türk-İş ve Hak-İş ortak çerçeve protokollerini Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin’e sunmuştu. Temmuz ayı başında bitmesi beklenen kamu TİS süreci hâlâ devam ediyor.

Bu yılki süreç önceki yıllara göre daha dikkat çekici. Zira TİS sürecinden etkilenecek olan kamu işçisi sayısı, taşeron olarak çalışan bazı kamu işçilerinin 696 sayılı KHK ile kadroya geçmesiyle, 200 binden 700 bine çıkmıştı. TİS sürecinde başı çeken talep, ücret artışı. Bir önceki TİS sürecinde kamu emekçileri için 2019’un başından 2020’nin sonuna kadarki altı aylık dönemlerde sırasıyla yüzde 8, yüzde 4, yüzde 3 ve yüzde 3 zam oranında anlaşılmıştı. 2018 sonunda yaşanan ve kötüleşerek devam eden kur krizi neticesinde bu oranlar kamu işçileri için gerçek ücretin düşüşü anlamına gelmiş, alım gücü kayda değer biçimde azalmıştı. Yine bu oranlara karar verilen TİS’in imza töreninde Türk-İş başkanı kapalı sandığı mikrofonun yanında “Uzasa işi karıştıracağız, en azından kapattım böyle” diyerek işçilerin haklarından çok sendika bürokrasisinin ve kendisinin leyhine çalıştığını herkese duyurmuştu.

Geçtiğimiz iki yılın kamu işçileri için maddi zorluklarla geçmesinin ardından mayıs sonunda bakanlığa sunulan çerçeve protokolde en düşük brüt ücretin 4.800 TL’ye yükseltilmesi ve 2021-2022 döneminin ilk altı ayında yüzde 20 zam ve takip eden altı aylık dönemler için enflasyon oranında zammın üzerine yüzde 3 refah payı eklenmesi ve eski işçiler için kıdem zammı talep edilmişti. TİS sürecinin bir diğer önemli konusu ise 696 sayılı KHK ile kadroya geçen emekçilerin KHK gereği zorunlu olarak emekliye ayrılmaları ve tayin haklarının olmaması. Bu sorunun da TİS süreci sonunda giderilmesi hedefleniyor.

Yaklaşık üç buçuk milyon memur, iki milyon memur emeklisi için ise süreç ağustos ayında başlayacak. Önceki senelerdeki tutumunun aksine bu sene Memur-Sen, yetki alamamış sendikalar olan Kamu-Sen ve KESK’e TİS sürecinde birlikte hareket etme çağrısında bulundu. Kamu-Sen ortak talepler belirleme konusunda olumlu yanıt verirken KESK, Memur-Sen başkanı Ali Yalçın’ın çağrısına ilişkin ayrıntılı bir mektup yazdı. KESK’in cevap mektubunda özetle Memur-Sen’in bundan önceki TİS süreçlerinde diğer sendikaları masada istemediği, ilgili yasanın bu yönde değiştirilmesini talep ettiği, beş dönemdir tek yetkili konfederasyon olarak imzaladığı TİS’lerde vergi dilimi adaletsizliği, 3600 ek gösterge, esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yasaklanması, insanca yaşanacak ücret, atama ve yükselmede liyakatin esas alınması, kreş hakkı, kamu kurumlarının özelleştirilmesinin durdurulması, kadınlara yönelik şiddet ve tacizin durdurulması ve mobbingin engellenmesi gibi konularda hiçbir ilerleme kat edilemediğinden bahsedildi. Fakat “Yine de her şeye rağmen kamu emekçilerinin haklarının ancak birlikte mücadele ile kazanılabileceğine inanıyoruz,” diyen KESK çağrıyı reddetmedi ve “Memur-Sen’in ‘bizimle hareket edin’ çağrısını biraz daha genişletelim: Gelin, işyerlerini birlikte ziyaret edelim, sandıklar kuralım. Ortak mücadelenin ilkelerini, taleplerini, programını kamu emekçileriyle birlikte ve onların da takip edebileceği şeffaf tartışmalarla birlikte oluşturalım. Bu talepleri kazanmak için üretimden gelen gücümüzü, grev hakkımızı da kullanarak mücadele edelim,” şeklinde cevap verdi.

Ekonomik kriz ve pandeminin etkisi ile yoksulluğun derinleştiği, emekçilerin bir sosyal yıkım ile karşı karşıya kaldıkları süreçte kamu emekçileri sahte enflasyon rakamları ile düşük yüzdelik rakamlara mahkûm edilmeye karşı çıkıyorlar. İnsanca yaşayacak bir ücret için ve esnek, güvencesiz çalışmaya karşı kamu emekçileri için olmazsa olmaz seçenek birleşik mücadele!

Marmara nasıl kurtulur?

0

80’lerin sonuna doğru neredeyse tamamen ölme noktasına gelen Haliç’i kurtarma projesi olarak İstanbul’un atıksuları Marmara’ya deşarj edilmeye başlanmıştı. Hedef, kirliliği Marmara’nın dibine vererek Karadeniz’e havale etmekti. Uygulama başlar başlamaz Tekirdağ, Kocaeli, Yalova, kısmen de Çanakkale’ye yayıldı. Sanayi atıksularının da Marmara’ya deşarj edilmesi ile beraber Marmara’da kirlilik arttıkça arttı.

Bizim kirlilik dediğimiz şey kimi tek hücreli canlılar için besin. Yıllardır Marmara’ya bırakılan kirleticiler bu canlıların büyük bir üreme içerisine girmeleri için olanak sağladı. Daha fazla üreyemeyecek sayıya ulaşınca da kitlesel olarak patlamaya, ölmeye başladılar. Şahit olduğumuz deniz salyası ya da müsilaj denen şey işte bu canlıların hücre içi sıvıları. Marmara’da bugüne değin halının altına süpürülmüş kirlilik şimdi kendisini bağıra çağıra ifade ediyor.

Yerel yönetimler önce sorunun mevsimsel olduğunu ifade edip geçiştirme çabasındaydı. Bakanlık ise ancak çürüme herkesin diline düştüğünde konu hakkında lütfedip bir eylem planı yayınladı. Yayınlanan 22 maddelik eylem planı ise adeta olağan zamanlarda yapılan bir afet toplantısı gibiydi. Yüzeyi süpürmek dışında (ki bu uygulamanın kayda değer bir faydası olmadığını maalesef görüyoruz) hiçbir acil eylem ortaya koyulmadı.

Hükümetin müsilaj üzerinden yaptığı açıklamalar akıl alır gibi değil. Öyle bir pişkinlik var ki, müsilajın plankton olduğu için zararlı olmadığını hatta besin değeri içerdiğini bile ifade ettiler. Neredeyse “yiyelim” önerisi gelecekti ki, kendilerini tarımda “gübre olarak kullanılabilir, ekonomik değeri olabilir” ile sınırlamaya başladılar. Denizden çıkan tuzlu bir maddeyi toprakta gübre olarak kullanmanın saçmalığı bir yanda dursun AKP hükümeti hâlâ müsilajı fırsata çevirme derdinde. Nasıl mı? Müsilajı yoksula yedirmek şimdilik mümkün değil, gübre olarak da satamayacaklar ama uygulanması gereken arıtma tesisleriyle kimi zengin edeceklerine dair tartışmalar başladı. İleri arıtmaların uygulanması için pek çok farklı yöntem varken sürekli membran teknolojisinden bahsedilmesinin sebebinin tam olarak bu olduğunu düşünüyorum.

Tamam, birileri zengin olsun ama hiç değilse Marmara kurtulsun diye düşünüyorsanız o açıdan da fazla umutlanmayın. Çünkü bir yanda bu tartışmalar yapılırken, diğer yanda kayda değer hiçbir acil müdahale yapılmıyor. Bakan Kurum bir günde 4 bin 41 denetim gerçekleştirip sekiz işletmeye kapatma cezası verdiğini söylemişti. Peki sizce bu yeterli mi? TÜİK’e göre 2018 yılında imalat sanayiinden çıkan atıksuların yalnızca yüzde 11’i arıtılarak alıcı ortama deşarj edilmiş. TÜİK geri kalan atık suyun arıtılmadan ne şekilde deşarj edildiğini söylememiş ama anlamak için çok zeki olmaya gerek yok. Şimdi Bakan’a geri dönelim; 4 bin 41 denetlemede sadece sekiz işletme mi usulsüzmüş? TÜİK onu yalanlıyor.

Halbuki Marmara kurtarılabilir. Marmara’yı kirleten tüm tesisler derhal kamulaştırılıp, iyileştirmeler yapılana kadar faaliyetlerine son verilmeli. Tüm atıksu arıtma tesisleri ileri tesisler haline getirilmeli ve gerekli arazi için ilk elden kamulaştırmalar başlamalı. Tesisler hayata geçene kadar zaman kazanmak adına mevcut derin deniz deşarjı sistemi yeni verilerle hesaplanıp ıslah edilmeli. Marmara kesin olarak korunan bir alan haline getirilmeli.