Ana Sayfa Blog Sayfa 41

Termokar işçileri yol gösterdi: Hak verilmez, alınır!

0

Manisa’da Termokar fabrikasında ücretsiz izin dayatmasına ve sendika düşmanlığına karşı süren direniş 11. gününde zaferle sonuçlandı ve işçiler 1 Temmuz’da yeniden işbaşı yaptı. Termokar işçilerinin yayımladıkları bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Pandemi koşullarında, işçi sınıfına yönelik saldırılar yoğunlaştı. Kod-29, işten çıkarılma, işsizlik, salgın, geleceksizlik ve ağır çalışma koşulları işçi sınıfı üzerinde yıkıcı etkiler yarattı. Ücretsiz izin uygulamalarıyla işçiler açlığa ve sefalete mahkûm edildi. Ücretsiz izin aslında fiilen işsizlik anlamına geldi. Sınırlı ve koşullara bağlı olan bu düzenleme, işverenler tarafından suistimal edildi. Bir anlamda açıkça suç işlendi. Termokar işvereni de ücretsiz izin uygulamalarıyla işçileri bölmeye, etkisizleştirme çalıştı. Ve onları açlığa mahkûm etmek istedi.

Çalışma ve sendikalaşma anayasal bir haktır

Bizler anayasal hakkımızı kullanarak sendikaya üye olduk. Modern bir çalışma ortamının vazgeçilmez özelliği olan sendikanın varlığı Termokar işverenince kabul edilmedi. Üye çoğunluğuna karşın süreci uzatmak amacıyla itiraz edildi. Amaçları işçileri yormak, bıkkınlık ortamı yaratmak ve moral bozmaktı. Bununla birlikte ücretsiz izin uygulamalarıyla işçiler sefalete ve açlığa mahkûm edildi. Bizler sendikal örgütlenme ısrarını kararlılıkla sürdürüyoruz. Ayrıca ücretsiz izin uygulamasının insanlık dışı bir uygulama olduğunu göstermek için 21 Haziran’da direnişe geçtik. Açlığa ve işsizliğe karşı tek yumruk olarak işyerinin önünde mücadeleye başladık. Tüm emek güçlerinin ve çalışan arkadaşlarımızın desteğiyle mücadelemizi kararlılıkla sürdürdük. Ve sonunda başardık! Bu başarı hepimizin, işçi sınıfının başarısıdır.

Süreci dikkatle izlemeye devam edeceğiz!

Bugün taleplerimizden biri olan işe geri dönme talebimiz yerine getirildi. Bizler de işe başlayıp, direnişimize ara veriyoruz. Ve gelişmeleri dikkatle izliyoruz. İkinci talebimiz sendikal örgütlenmenin tanınmasıdır. Bu iki talebin; çalışma hakkı ve sendikal örgütlenme hakkının anayasal bir hak olduğunu tekrar hatırlatırız. Direnişimize destek olan herkese yürekten teşekkür ediyoruz. Bu arada sendikanın direniş sürecinde takındığı tutarsız tavrı şiddetle eleştiriyoruz.

Tek yumruk, tek yürek olma zamanı!

Direniş mücadelemizin bir aşamasıydı. Şimdi mücadelemizin yeni bir aşamasına geçtik. Başarımız tüm işçi sınıfının ve emek dostlarının başarısıdır. Termokar işçileri şimdi daha fazla kenetlenmeli, tek vücut ve tek yumruk olmalıdır. Ekmeğimiz, işimiz ve haysiyetimiz her şeyin önünde gelir. Hiç kimse bu değerlerimizle oynayamaz ve oynatmayız. Yaşasın Termokar işçilerinin kardeşliği. Yaşasın iş, ekmek ve haysiyet mücadelesi…

TERMOKAR İŞÇİLERİ

Bugün 1 Temmuz, peki yarın?

0

Bugün 1 Temmuz…

Salgın sürüyor. Yeni varyantlar birçok ülkede yeni önlemleri gündeme taşıyor. Türkiye’de 1. doz aşılamada bile daha henüz 35 milyona ulaştık. Hükümetin, aşılamanın başında teşvik ettiği ve tek seçenek olarak sunduğu Sinovac aşısında ise 3. doz mRNA aşısı gerekliliği ortaya çıkmış durumda.

Mart ayındaki sözde “kontrollü” normalleşme süreciyle ve aşı tedarikini geciktiren yanlış politikalarıyla her gün yüzlerce insanın ölümüne ve daha fazlasının sağlığını kaybetmesine sebep olan iktidar ise son süreci tabii ki (!) yine bir başarı öyküsü olarak sunuyor.

İşte bugün, 1 Temmuz’da, bu koşullarda “normalleşme” ilan ediyoruz.

Bugün 1 Temmuz… Daha da yoksullaştığımız gün.

Çünkü normalleşme kararıyla birlikte işsizlik ve yoksulluk karşısında zaten oldukça yetersiz olan işten çıkarma yasağı, nakdi destek ve kısa çalışma gibi sosyal önlemler de ortadan kalkıyor. Yetmezmiş gibi üstüne bir de yeni zamlar ilan ediliyor.

Normalleşmenin başladığı günde, 1 Temmuz’da, işçi ve emekçilerin bütçesi adına iki önemli kaleme zam yapılıyor: Elektriğe yüzde 15, doğalgaza yüzde 12. Ve tabii harçlara yapılan yüzde 10 zamla öğrenciler de unutulmuyor! Hemen arifesinde ise yeni zamları öngörmüş olacak ki, yılda 5,3 milyon mutfak harcaması yapılan Saray’dan yükselen ses yankısını sürdürüyor: “Gelin porsiyonlarımızı küçültelim!”

Öte yandan bugün, yani 1 Temmuz, birçok işçinin direniş çadırlarında hakları için mücadeleyi sürdürdükleri gün. Mesela, Bel Karper’deki işçilerin grevlerinin 46. günü bugün. Sendika hakları için, ücretleri için, sosyal hakları için işverene ve devletin işverenden yana tavrına karşı mücadeleye devam ediyorlar! Tıpkı Baldur’da, Nedex Kimya’da ve daha birçok işyerinde olduğu gibi… Ya da mesela bugün Termokar işçilerinin direnişlerini kazanımla sonuçlandırdıkları gün!

Bugün 1 Temmuz…

Kadınların ve LGBTİ+’ların hayatlarına, haklarına dönük saldırının İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararıyla birlikte cisimleştiği gün. Ve aynı zamanda Türkiye’nin birçok ilinde kadınların bu kararı protesto için, mücadeleyle elde ettikleri hayati kazanımlara sahip çıkmak için sokaklarda olduğu gün. “Vazgeçmiyoruz, kabul etmiyoruz” dedikleri gün!

Bugün 1 Temmuz… Sömürünün, baskının, şiddetin, yıllardır süren çürümenin “normal” olarak dayatıldığı günlerden bir diğeri! Ve aynı zamanda birçok alanda bu çürümeye karşı tepkinin, öfkenin büyüdüğü, mücadelenin irili ufaklı sürdüğü günlerden biri… Peki, yarın ne olacak? Yarını belirleyen hangisi olacak? Yarını belirleyen olmak için önümüzde/elimizde eksik olan ne? Şimdi asıl soru bu!..

Salgın bitti mi derken: normalleşme ve sonrası

0

Cumhurbaşkanlığı kabine toplantısı sonrasında tüm Türkiye’yi ilgilendiren “normalleşme” kararları Erdoğan tarafından açıklandı. 1 Temmuz itibarıyla uygulanacak bu kararlarda sokağa çıkma yasağının tamamen kaldırılması, faaliyeti kısıtlanmış işletmelerin açılması, konser, festival gibi birçok etkinliğin gerçekleştirilmesi, park, bahçe gibi alanlardaki sınırlamaların son bulması vb. söz konusu. Bu kararlara Erdoğan’ın “kimse kusura bakmasın” diyerek müziğe 12’ye kadar izin verdikleri açıklaması damgasını vurdu. Saray rejimi bu 15 ayın ekonomik ve toplumsal bilançosunu asla üstlenmediği gibi; şimdi de aşı mucizesi yaratmışçasına herkesin “yüzünün kızarmasını” bekliyor! Üstüne üstlük müziğe ayar vererek kendisine muhalefet eden herkese had ve hudut bildiriyor.

Uzun bir süredir Covid kısıtlamalarının iktidarın diğer tüm uygulamalarında olduğu gibi keyfiyete dayandığı bir gerçek. Yüzlerce otel vakaların zirve yaptığı dönemde açıkken, kitleler haftasonları ve tam kapanma döneminde evlere kapatılmış, Ramazan’da uygulanan içki yasağı gibi sayısız “önlem” muhafazakâr ve baskıcı rejimin tahayyül ettiği gündelik hayatın kurgusuna dönüşmüştü. Dahası basın açıklamaları, mitingler, park forumları Covid-19 önlemleri gerekçesi ile engellenmiş; ancak AKP kongreleri, kalabalık tarikat cenazeleri iktidar temsilcilerinin izni ve katılımıyla yapılabilmişti. Bu tabloyu, zarar gördüğü için kirası, yolcu garantisi devlet tarafından karşılanan patronlar karşısında binlerce küçük esnafın, işletmenin, müzisyenin kaderine terk edilmesi, ücretsiz izne zorlanan veya Kod-29 ile işinden olan milyonlarca emekçinin yaşadığı zulüm ile birlikte düşünmek gerekiyor. Tam da bu nedenle bir kesimin yaşam tarzına dönük kısıtlamalar gibi görünen bu uygulamalar aslında toplumun büyük çoğunluğunu zapturapt altına almayı hedefleyen antidemokratik ve sömürücü rejimin toplumsal pratiğine işaret ediyor.

Açıklanan genelgede sadece turizm sektörüne verilen KDV desteğinin bir ay daha uzatılacağı belirtilirken, salgın sürecinde istihdam kaybını engellemek için yürürlüğe konulan “işten çıkarma yasağı” ve “ücretsiz izne çıkarma uygulaması” 30 Haziran’da sona erdi. Salgının başından itibaren 2,5 milyondan fazla işçi ücretsiz izne çıkarıldı ve aylık 1500 lira ile geçinmek zorunda kaldı. Şimdi bu işçileri patronların maliyet hesabına terk eden bir normalleşme söz konusu. Aynı durum kısa çalışma ödeneği (KÇÖ) için de geçerli ve bugüne kadar 3 milyon 700 bini aşkın işçi KÇÖ’den faydalandı. Şimdi bu kişilerin istihdam durumuna bakılmaksızın normalleşme ilan ediliyor ve Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu da (TİSK) KÇÖ’nün yıl sonuna kadar uzatılmasını talep etmiş durumda.

İşten çıkarma uygulamasının sona ermesi, yaşanan gelir kaybını ve işsizliği çok daha fazla artıracak. Ancak iktidar bu konuda da pandemi sürecinde olduğu gibi milyonlarca işçi ve emekçiyi kaderine terk etmekte. Normalleşme adımlarına, işten çıkarma yasağına tüm istisnalar kaldırılarak devam edilmesi eklenmelidir. Benzer şekilde kapalı kalmış, gelir kaybına uğramış esnafın, küçük işletmelerin kredi yoluyla borçlandırılarak değil, nakdi yardımlarla desteklenmesi şarttır. Ekonomik kriz, artan enflasyon ve gelir kaybı düşünüldüğünde işçi ve emekçiler için hayatın halihazırda normale dönemeyeceği açıktır. Bu nedenle pandeminin yarattığı toplumsal tahribatı giderecek uygulamalar derhal hayata geçirilmelidir.

İsrail’in derinleşen krizi: seçimler ve yeni koalisyon hükümeti

0

İsrail’de 23 Mart’ta gerçekleşen seçimler ertesinde sekiz partiden oluşan Değişim koalisyonu, 13 Haziran’da İsrail parlamentosunda 59’a karşı 60 oyla kıl payı güven oyu alarak hükümete geldi ve Benjamin Netanyahu’nun 12 yıllık aşırı ırkçı, gerici ve sağcı söylemlere, Filistin halkına karşı yürütülen sistematik etnik temizlik girişimlerine ve kemer sıkma politikalarına dayanan iktidarını sona erdirdi. Peki Netanyahu nasıl oldu da iktidardaki kontrolünü kaybetti? Ve Değişim koalisyonu gerçekten bir değişim getirebilir mi?

Aslında Netanyahu’nun partisi Likud oyların yüzde 24,19’unu alarak parlamentoda 30 koltukla en çok koltuğu kazandı. En yakın rakibiyle bile arasında yüzde 10 gibi yüksek bir fark olmasına rağmen, 120 koltukluk parlamentoda hükümet kurabilmek için salt çoğunluğu elde edemediğinden bu bir zafer olamadı. Geçmişte iktidarını sürdürmek adına ortaklarını satmaktan çekinmemiş olan Netanyahu’nun koalisyon oluşturma çabalarına hiçbir parti yanaşmadı.

Netanyahu yıllar içinde İsrail siyasetinde o kadar merkezi bir konuma yerleşmişti ki, isminin karıştığı yolsuzluk skandalları ve bir numaralı destekçisi Trump’ın ABD başkanlığını kaybetmesiyle iktidarının derinleşen krizi, Siyonist İsrail devletinin kriziyle iç içe geçmiş durumda. Bunun en büyük göstergesi ülkenin son iki yıl içerisinde dört kez sandığa gitmesiydi. Netanyahu koltuğu kaptırmamak kaygısıyla bu krizi zaten var olan şiddet ortamını yükselterek aşmaya çalıştı ve mayıs ayında Gazze’yi vahşice bombaladı. Ancak taktiği, Filistin halkının kararlı direnişi karşısında geri tepti.

Sekiz başlı Değişim koalisyonu da bu koşullarda ve tam da bu krizin açık bir tezahürü olarak ortaya çıktı. İstikrar arayışındaki İsrail burjuvazisi ve partilerinin önemli bir bölümü, tek amacı ve ortak noktası sorunlu Başbakan Netanyahu’dan kurtulmak olan bir koalisyon kurdu. İçinde aşırı sağcı partilerden Siyonist sol, sosyal demokrat ve liberal partilere ve Arap-İslamcı parti Raam’a kadar benzeri görülmemiş ideolojik bir çeşitlilik barındıran bu koalisyon ise tam da bu nedenle oldukça kırılgan ve Siyonizmin Filistin halkının direnişi karşısındaki krizini daha da derinleştirecek.

Koalisyon anlaşması gereğince Eylül 2023’e kadar görev yapacak yeni başbakan aşırı sağcı Naftali Bennett’in hükümetinin ilk icraatı olarak Gazze’yi tekrar bombalaması, Değişim koalisyonun Siyonist, işgalci ve ırkçı İsrail devletini aslında ne kadar değiştirmeyeceğini ve gerçek çözümün ırkçı olmayan, demokratik ve laik tek bir Filistin devletinin inşası yolunda Filistin emekçi halkının mücadelesini desteklemek olduğunu gözler önüne seriyor.

Kanala da imara da hayır!

0

Çılgın Proje’nin mevzusu uzun olsa da gelişmeler hafızalarda taze. Mesele başlarda ismiyle, fikriyle, müjdelenme biçimiyle bize şaka gibi geliyordu ama İstanbul’u baştan sonra şantiyeye çevirmenin, güzelim Kuzey Ormanları’nı imara açmanın bir avuç insana kazandırabileceği paranın şakası yok. 26 Haziran günü için ilan edilen temel atma töreni başta İstanbul’a ve bugün müsilajla can çekişen Marmara’ya verilen yeni bir kötü haber.

Projenin öncüsü Erdoğan’ın “inadına yapacağız” sözünü ve 2019 yılı Aralık ayında Muş’taki bir otobüs terminali açılışında “Birileri çatlasa da patlasa da (…) Kanal İstanbul’u yapacağız” diyerek el yükselten Soylu’yu anmadan geçmeyelim. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu da müsilajın Kanal İstanbul sayesinde çözülebileceğini söyleyerek akıl almaz argümanlarda yeni bir perde açtı. Bu bilimle ve akılla o kadar uyumsuz bir argümandı ki, sırf AKP’den bir milletvekilliği koparmak umuduyla kanala yönelik karşı açıklama yapmayan kimi üniversite profesörleri bile durumdan görev çıkarıp bakanın arkasında duramadılar.

Kanalın İstanbul’un kısıtlı su kaynaklarını yok edici etkisi, Marmara ve Karadeniz’e, trafiğe olumsuz etkilerinin yanı sıra hayat pahalılığına olan etkileri de saymakla bitmez. Bu konuyu daha önce de incelediğimiz için kanalı savunanların tek bir argümanının dahi doğru olmadığını vurgulayıp, yaratacağı yıkımın telafisi olmayan boyutta olacağını tekrarlamakla yetineceğim.

Kanal, insanlar için bir ihtiyaç değil, hatta tam tersi. Ancak bir avuç zengin için Kanal büyük bir fırsat ve kanaldaki ısrar aslında tamamen buna dayanıyor. Aklınıza gemi geçiş ücretleri gelmesin, çünkü buna dair ciddi bir beklenti yok. Beklenen gelir, kanalın kendisi ve işletmesi ile ilişkili değil. Boğaz dururken kimsenin geçiş ücretli bir kanaldan hem de Boğaz trafiğinin bile (Rus doğalgaz ve petrolünün gemilerle değil de boru hatları ile taşınmasından ötürü) azaldığı bir dönemde geçmeyeceğini kolaylıkla tahmin edebiliriz. Öyle ise yapılmak istenen ne?

Erdoğan’ın temelini atıyoruz dediği şey Kanal İstanbul’un değil, İstanbul’un kuzeyini deşen Kuzey Marmara Otoyolu’nun öncesinde de planları içerisinde yer alan bir köprüsünün temeli. Köprü, Sazlıdere Barajı’nın üzerinden geçecek. Şimdilik kuş uçmaz kervan geçmez bir güzergâhı olan bu köprünün Kanal İstanbul yapıldığında da kullanılacağı iddia ediliyor. Ancak anlaşılacağı üzere garip olan şu ki, atılan temel kanalın değil, Kuzey Marmara Otoyolu üzerindeki bir köprünün temeli. Peki temel, hükümet için niçin çok önemli? Çünkü Kuzey Marmara Otoyolu, 3. Havalimanı ve 3. Köprü ile beraber İstanbul’un akciğeri Kuzey Ormanları’nı imara açma projelerinin bir parçası. Kanal İstanbul ise su yolu olsun olmasın İstanbul’un kuzeyini imara açma projesinin mütemmim cüzü.

Çıkarmamız gereken sonuç şu: Evet, kanal berbat bir proje ve mutlaka durdurulmalı. Ama bu kötü projenin, hayata geçmese bile yanında çağırdığı başka kardeşleri var. Sadece kanala değil, İstanbul’a yeni bir şehir kurmak isteyen diğer projelere de aynı şekilde karşı çıkmalı, emekçiler olarak patronların yapamadığını yapıp yaşamın yanında yer almalıyız.

Direnişteki Termokar işçilerinden çağrı

0

Değerli Gazete Nisan okurları,

Bizler 1 yıldan beri ücretsiz izinde olan Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu TERMOKAR Isı Eşanjörleri fabrikası işçileriyiz.

Bizlerin bunca süredir ücretsiz izin yoluyla cezalandırılmak istenmemizin nedeni, şirket patronlarının bizlerin anayasal ve yasal hakkımız olan sendikalaşma girişimimizi engelleme çabasıdır.

Biz Termokar işçileri olarak yasal haklarımızı kullanarak 2016 yılında Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlenmeye başladık. Amacımız çalışma koşullarımızı düzeltmek, ücretlerimizi emeğimizin karşılığı olan insani bir düzeye getirmek ve ailelerimizin yoksulluğa sürüklenmesini engellemekti.

Ama patron üye kayıtlarını öğrenir öğrenmez hemen 13 işçi kardeşimizi işten çıkardı.

Bununla birlikte işyerinde örgütlenmemiz devam etti ve 2017 yılında Çalışma Bakanlığı sendikamızın işyerinde yetkili olduğunu kabul etti. Buna rağmen patron işçi kardeşlerimizi işten atmaya devam etti ve bu kez 16 arkadaşımızın daha işine son verildi.

Bu arkadaşlarımızın hepsi sendikalaşma çalışmasına öncülük eden kardeşlerimizdi.

Ama patronun bu saldırıları örgütlenmemizi engelleyemedi. Bu nedenle de işveren bu kez sendikamızın işyerindeki yetkisine itiraz etti.

Ve bu arada Covid-19 pandemisinden yararlanarak 2020 yılının başlarında pek çok başka öncü arkadaşımızı ücretsiz izine yolladı. Şimdi bizler daha o zamandan beri ücretsiz izinde bırakılarak cezalandırılmak isteniyoruz. Oysa işveren bir yandan işe yerli-yabancı pek çok yeni işçi almaktadır.

Bugüne kadar işverenin bu saldırı tavrından vazgeçmesini bekledik. Sendikalaşma hakkımızı tanıyarak toplu sözleşme masasına oturmasını umduk. Ama patronlar bu saldırgan ve gayrimeşru tutumlarını devam ettiriyorlar.

Bu nedenle de bizler, ücretsiz izindeki Termokar işçileri olarak, anayasal ve yasal hakkımız olan protesto hakkımızı kullanma doğrultusunda 21 Haziran 2021 Pazartesi sabahından itibaren işyeri önünde direnişteyiz.

Talebimiz basittir: Ücretsiz izindeki bütün arkadaşlarımızın derhal işe geri çağırılmaları ve Birleşik Metal Sendikamızın yetkisinin bir an önce kabul edilmesi. Hakkımız olanı alana dek yasal hakkımız olan her türlü eyleme başvuracağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Bu taleplerimiz doğrultusunda Manisa ve bölgedeki tüm sendikaları, işçi-emekçi örgütlerini ve bütün işçi kardeşlerimizi, emekten yana tüm çevreleri direnişimizi maddi ve manevi olarak desteklemeye, bizlere omuz vermeye çağırıyoruz.

Birleşe birleşe kazanacağız!

DİRENİŞÇİ TERMOKAR İŞÇİLERİ

Onur Haftası’nın ardından: Homofobiye, transfobiye, nefrete karşı susmuyoruz, korkmuyoruz!

0

Yıllardan bu yana yasaklamalarla, uydurma gerekçelerle LGBTİ+’lara karşı yıldırma politikası izleyen siyasi iktidar bu yıl da Onur Yürüyüşü’nü yasaklama girişiminde bulundu.

Onur Haftası’nın başından sonuna, yani Onur Yürüyüşü’nün yapılacağı gün olan 26 Haziran’a kadar birçok online etkinlik ve söyleşi ile Onur Haftası’nı verimli bir şekilde geçirerek bir arada, dayanışma içerisinde 26 Haziran’ı karşıladık. 26 Haziran’a giderken yine Onur Haftası etkinliklerinden biri olan, Maçka Parkı’nda yapacağımız Vegan Piknik’te bir araya gelmek için toplandık. Fakat polisler pikniğimize engel olarak bizlere şiddet uyguladı. Alanda bir arkadaşımızın kolu kırılırken, bir arkadaşımız ise gözaltına alındı. Maçka Parkı’ndan çıkarılmaya çalışan LGBTİ+’lar tüm baskılara rağmen alanda kalmaya, etkinliği gerçekleştirmeye devam ettiler. Maçka’daki piknikten sonra online etkinlikler yine devam etti.

Haftanın sonunda 26 Haziran’a geldik ve tüm heyecanımızla, aşkımızla, aşksızlığımızla Taksim, Mis Sokak’ta buluştuk. Yürüyüşe saatler kala polisler oturduğumuz kafeye saldırarak Mis Sokak’ın sonuna barikat kurdu. Barikatın kurulmasının ardından oturduğumuz yerlerden kalkarak polis barikatının karşısına geçtik ve barikatın açılması gerektiğini, herhangi bir yürüyüşün olmadığını, sadece oturduğumuzu söyledik. Emniyet amiri bizi dinlemeden sokağa sürekli takviye çevik kuvvet çağırarak bize “Oturamazsınız” emirleri verirken, polislere ise “Ağzını açanı alın” diye emirler vererek nefret saldırılarının şiddetini artırıyordu. Birçok arkadaşımız yerlerde ezilerek, fiziksel şiddete maruz kalarak, işkenceyle Mis Sokak’ta gözaltına alındı. Yapılan gözaltılardan sonra, gözaltı aracındaki arkadaşlarımıza işkence uygulanmaya başlandı. Mis Sokak’ta bulunan kitle küçük gruplar halinde Şişhane Tünel tarafına geçerken tekrardan bir polis saldırısı oldu ve Şişhane’ye girişimiz engellenmeye çalışıldı. Kitle, Şişhane’ye ulaştıktan sonra tekrar direnerek Şişhane’ye girdi. Şişhane’de basın açıklamasının bir kısmı okunarak, sloganlar eşliğinde Onur Haftası kutlandı.

Şişhane’de yapılan kutlamadan sonra LGBTİ+’lar Taksim’in her yerini sloganlarla turlamaya başladılar. Taksim’in birçok ara sokağından sloganlarla geçen LGBTİ+’lar Cihangir’e geldiklerinde tekrar polislerle karşılaştılar. Orada basın açıklamasını okuyarak kutlamaya devam eden LGBTİ+’lara polis gaz bombası ve plastik mermilerle saldırdı. Cihangir’de kitle dağıldıktan sonra saldırılar son buldu ve yürüyüş tamamlanmış oldu.

Yıllardan beridir yasakları tanımayan, Taksim’in her yerini zapt eden LGBTİ+’ların öfkesi ve mücadelesi bu yıl da yasakları tanımadı ve LGBTİ+’lar, Taksim’in her yerinde sloganlar, şarkılar, ritmler ile varoluşlarını bir kez daha haykırdılar. Siyasi iktidar ve onun kolluk kuvvetleri ise, bir Onur Yürüyüşü’nde daha gökkuşağının tüm renklerinden ne kadar korktuğunu göstermiş, lubunyaların öfkesinin ve mücadelesinin engellenemeyeceğini görmüş oldu. Bizler haklarımızdan, hayatlarımızdan ve kazanımlarımızdan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz. Her şeyin Onur Yürüyüşü ile sınırlı olduğunu düşünen iktidara, 1 Temmuz’da da isyanımızın ne kadar büyük ve zapt edilemez olduğunu göstermek için saat 19:00’da İstanbul Sözleşmesi için Taksim-Tünel’de tüm itaatsizliğimizle buluşuyoruz!

Her yürüyüşümüz onur yürüyüşü!

Stonewall’dan bugüne: LGBTİ+’ların uluslararası mücadelesi

0

28 Haziran, günümüzün LGBTİ+ hareketinin ortaya çıkışını işaret eden Stonewall (ABD) ayaklanması anısına, LGBTİ+’ların onur günü olarak kutlanıyor.

28 Haziran 1969’da New York’ta Stonewall Inn barına yapılan bir polis baskınına karşı lezbiyenler, geyler ve translar direniş gösterdi. Polis buyruğuyla zulüm görmeye ve kriminalize edilmeye, mevcut cinsiyet düzenine, kilise tarafından dayatılan tek eşliliğe, cinsel yönelimlerin ve cinsiyet kimliklerinin hastalık olarak görülmesine karşı mücadele için yüzlerce kişi üç gün boyunca sokakları doldurdu. Yaşanan olaylar uluslararası yankı buldu ve sonuç olarak, 28 Haziran’ın Uluslararası Onur Yürüyüşü Günü olarak tanınmasını sağlayacak ilk onur yürüyüşleri düzenlenmeye başladı.

Buradan hareketle, LGBTİ+ hareketi dünyada ön plana çıkmaya başladı. Evlilik, cinsel kimlik, resmi iş, sağlık hizmetlerine erişim gibi haklara ulaşmaya yönelik mücadele, hareketin tarihsel olarak öne çıkan noktalarıydı. Ancak başlıca önce çıkan ve halen devam eden yönü; okuldan, işyerlerinden veya kamusal alanlardan dışlamak gibi nefret suçlarına yol açan ayrımcılığın yanı sıra istismar, tecavüz ve hatta ölümle sonuçlanan şiddete karşı mücadeledir.

Kapitalist krizin ortasında, LGBTİ+ topluluğu, bazı ülkelerde küçük bazılarında ise daha büyük ölçekte olmakla birlikte dünyadaki bu zulme maruz kalmaya devam ediyor. Bazı gerici hükümetler ayrımcılık ve toplumda ötekileştirme politikalarını uygulayıp pekiştirirken, ilerici görünüp hareketin mücadelelerini destekler görünen bazıları ise seferberliğin basıncına boyun eğip talep edilen hakları tanıyor. Buna rağmen bu ilerici hükümetler LGBTİ+’lar için onurlu ve tüm haklara erişilebilen bir hayatı garanti etmekte yetersiz kalmakta. Dahası, LGBTİ+’ların köklü mücadelesini tamamen yok sayan “pinkwashing” (pembe aklama) veya “pembe kapitalizm” gibi görünürlük hareketleriyle LGBTİ+ hareketini tüketim ve kâr elde etme doğrultusunda kendi amaçları için kullanan da kapitalist emperyalist sistemin ta kendisi.

İşte bu yüzden Şili veya Kolombiya’daki büyük işçi ve halk isyanları veya ABD’de ırkçılığa karşı büyük seferberlikler, feminist hareketin aktif ve bilinçli mücadelesi örneklerinde olduğu gibi kolektif mücadeleyi yükseltebilmek önem taşımakta.

Stonewall ayaklanmasından 52 yıl sonra, LGBTİ+’lar tüm dünyada hükümetlere ve onların baskıcı, ayrımcı politikalarına karşı örgütlenmeye devam ediyor. LGBTİ+’lar pandemiden ağır bir şekilde etkilendi. Farklı cinsel yönelimlere ve cinsiyet kimliklerine sahip kişiler güvencesizlik, istikrarsız çalışma ve işsizliğe ek olarak istihdamda ayrımcılıkla da karşı karşıya. Covid-19’un yayılmasını önlemeye yönelik karantinalar ise hükümetlerin bizi maruz bıraktığı güvencesizlik ve sefalet koşullarını ağırlaştırmış durumda.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak Onur Haftası çerçevesinde LGBTİ+ örgütlerinden aktivistler ve partilerimizin militanlarıyla birlikte çeşitli etkinlikler gerçekleştiriyoruz ve LGBTİ+’ların onur mücadelesini büyütmeye çağırıyoruz.   

Filistin halkına destek için uluslararası birleşik kampanya

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), Filistin halkına destek için uluslararası birleşik kampanya çağrısını paylaşıyoruz.

“Nehirden denize” uzanan tarihi Filistin topraklarında 18 Mayıs günü gerçekleşen genel grev, on binlerce Filistinliyi seferber etti. Tüm şehirlerde gerçekleşen kitlesel eylemler polis müdahalesiyle karşılaştı. Kadınların önemli bir ağırlığa sahip olduğu gençlik örgütlerinin yaptığı çağrı, tüm Filistinli gruplardan destek alarak Filistinlilerin birliğini sağladı: Uzun yıllardır ilk kez Filistinliler işgal altındaki topraklarda ve tarihi Filistin’de (İsrail sınırları dahilindeki bölgelerde) ayağa kalktı; komşu ülkelerdeki mülteci kamplarındaki Filistinliler de dayanışma sergiledi.

Filistin halkı böylece, Siyonist devletin Gazze’de düzenlediği canice hava bombardımanlarında 70’i çocuk 248 kişinin ölümü, 1000’den fazla evin yıkılması ve 17 klinik ve hastanenin hasar görmesi karşısında, yekvücut olup tepkisini ortaya koydu.

Gazze’de 11 gün süren bombardımanların ardından ateşkes ilan edilince kutlamalar gerçekleşti. Uzun soluklu bir mücadele sürdüren binlerce Filistinli, İsrail’i bombardımanı son vermeye mecbur bıraktıkları için kısmi bir zafer kutlaması gerçekleştirdi. İsrail bir kez daha, Filistin direnişini ezmeyi başaramadı.

İsrail güçleri Gazze’yi işgal etme tehdidinde bulundu, ancak sınırda kaldı ve içeri giremedi. Ve bu, gerek Filistin’de gerek dünyada, Filistin halkını korumak için gerçekleştirilen dev seferberlik sayesinde mümkün oldu. Öyle ki, İtalyan liman işçileri, İsrail’e giden gemilere mal yüklemeyi reddetti.

Yaşanan bu süreç, Siyonist devlet ve hükümetin krizini pekiştirdi. Bu durum, Netanyahu’nun hükümetten uzaklaştırılmasıyla somutluk kazandı.

Mayıs 2021, Filistin halkının mücadele tarihinde bir dönüm noktası olabilir. Kudüs’te gençlerin İsrail polisiyle çatışması, Şeyh Jarrah ve Silvan mahallelerindeki aileleri evlerinden kovup bu bölgeyi İsrailli yerleşimcilere açma çabasına karşı direnç, Gazze’deki direniş ve İkinci İntifada’dan bu yana Batı Şeria’da gerçekleşen en büyük gösterilerin kanla bastırılması, zincirleme bir reaksiyon olarak karşımıza çıkıyor. Donald Trump döneminde İsrail zafer nidaları atıyordu, ancak Filistin direnişi bugün hâlâ çok canlı ve kendini ifade etmenin yolları arıyor.

Siyonist devletin kanla bastırma çabasına rağmen mücadele sürüyor. İsrail’de son haftalarda, protestolara katıldıkları gerekçesiyle 2 binden fazla Filistinli genç gözaltına alındı. Batı Şeria’da, Nablus’un güneyindeki Beyta’da yeni bir İsrail yerleşiminin kurulup Filistinli ailelerin binlerce zeytin ağacının gasp edilmesi nedeniyle başlayan kitlesel protestolarda, dört genç hayatını kaybederken onlarca kişi yaralandı.

Aşırı sağcı Naftali Bennett liderliğindeki bir koalisyondan oluşan yeni İsrail hükümeti, Filistin halkının maruz kaldığı baskılar, aşağılanma ve ıstırabı olsa olsa daha da artıracak. Göreve başlamasının ertesi günü Bennett, Kudüs’teki bayrak yürüyüşüne izin verdi; oysa daha bir ay önce gerilimin aşırı yükseleceği gerekçesiyle söz konusu yürüyüş yasaklanmıştı. Neticede, İsrail polisinin koruması altındaki bin kadar İsrailli aşırı sağcı, “Araplara ölüm” sloganlarıyla Kudüs’te yürüyüş yaptı. Yeni hükümetin ilk işi Gazze’yi bombalamak oldu. Gazze şeridi hâlâ sıkı bir abluka altında; bölgeye mal ve insan girişi yasak, balıkçılar ise denizde altı deniz milinin ötesine açılamıyor.

Filistin’de yeni bir nesil bayrağı devralıyor. Bu insanlar, işgalin meşrulaştırılmasına ve işgalin içerideki uzantısı olarak Filistin Ulusal Yönetimi’nin kurulmasına yol açan 1993 Oslo anlaşmalarından sonra doğdu; Filistin Ulusal Yönetimi bütün bu yıllar boyunca eylemleri bastırmak ve aktivistleri tutuklamak suretiyle baskıya ortak oldu. Söz konusu “barış” süreci yalnızca, Filistinlilerin maruz kaldığı işgal ve yağmanın yoğunlaşmasına hizmet etti: Doğu Kudüs’te 1993’te yaklaşık 150.000 İsrailli yerleşimci varken, bugün bu sayı 220.000’i geçti. Batı Şeria’daki İsrailli yerleşimci sayısı ise aynı dönemde iki katına çıkarak 440.000’e ulaştı. Oslo anlaşması sonucunda Gazze bir açıkhava hapishanesine dönüştü, Batı Şeria ise duvarlar, yollar ve yerleşimlerle birbirinden koparılmış yalıtık Filistin kasaba ve şehirlerinden ibaret hale geldi.

Eski Filistin liderliği tamamen gözden düşmüş durumda. 86 yaşındaki Mahmud Abbas, gerçek anlamda var olmayan ve sadece bir tür iç baskı gücü olarak işleyen bir devletin cumhurbaşkanlığı koltuğuna yapışmış halde. El Fetih adına bu makamda bulunsa da, aslında yasal görev süresi 10 yıl önce sona erdi; haziran ayında yapılacağı duyurulan seçimleri bir kez daha erteledi. El Fetih’te onun koltuğuna geçen Muhammed Dahlan ise, kısa süre önce İsrail ile normalleşme anlaşması imzalayan Birleşik Arap Emirlikleri’nde yaşıyor artık. Hamas lideri İsmail Haniye, 2019 yılında Gazze’den ayrılıp Katar’a yerleşti. Tarihi Filistin’de ise, İsrail parlamentosunda sandalyesi bulunan İslamcı partinin lideri Manur Abbas, İsrailli yerleşimcilerin temsilcisi Bennet’in koalisyon hükümetine katıldı. Oslo ihanetinden sonra doğan yeni nesil, işte böyle bir bağlamda sahneye çıkıyor.

Gelinen noktada, AB ve ABD’nin tüm beyhude propagandasına rağmen, Oslo sürecinin bir çıkmaz yol olduğu ve kurumsallaşmış apartheid rejimi üzerine kurulu ırkçı bir devlet olan İsrail’le barış içinde yaşamanın mümkün olmadığı apaçık ortaya çıkmış durumda. Bölge halkları ve tüm dünya için bir tehdit olan bu devlet, çok fazla ıstıraba neden oldu. Bu nedenle de gerçekten adil bir çözüm olarak, Filistin’in tüm tarihi topraklarında ırkçı olmayan, laik ve demokratik tek bir devletin kurulması mücadelesini savunmaya devam ediyoruz.

Ancak Filistin halkının karşısında bulunan güç, herhangi bir işgalci devlet değil. Joe Biden’ın 1986’da kongre üyesiyken yaptığı bir konuşmada söylediği gibi, “Eğer İsrail olmasaydı, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını korumak için İsrail’i icat etmesi gerekirdi.” Gerçekten de İsrail, büyük stratejik öneme sahip Ortadoğu bölgesinde emperyalizmin uçak gemisidir. Bu nedenle Filistin halkına destek, salt bir uluslararası dayanışma meselesi değildir, dünyanın her köşesinde devam eden antiemperyalist mücadelelerin parçasıdır. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak uluslararası eylem birliğini yükselterek, Özgür Filistin’e giden yolda, aşağıdaki talepler üzerinden Filistin halkına destek çağrısı yapıyoruz:

İşgal güçleri tarafından hapse atılan tüm Filistinli tutsaklar derhal serbest bırakılmalıdır.

Hükümetler Siyonist İsrail devleti ile diplomatik ve ticari ilişkilerini kesmelidir.

Yaşasın Filistin halkının cesur mücadelesi!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

21 Haziran 2021

Nikaragua: Ortega’nın kapitalist diktatörlüğü muhalefete baskıyı artırıyor

0

Nikaragua’da Daniel Ortega yönetiminin seçim sürecinde muhalif Sandinistlere ve diğer muhalefet adaylarına dönük tutuklama kampanyasına ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) bildirisi

Daniel Ortega’nın yeniden başkan seçilmek amacıyla seçimlerden 5 ay önce Haziran ayında başlattığı başkanlık kampanyası, muhaliflerin tutuklanarak alınarak bastırılmaya çalışıldığı diktatörce yöntemler izlemektedir. 4 başkan aday adayı da dahil olmak üzere onlarca muhalif evlerine baskınlar düzenlenerek gözaltına alınmışlardır. Gözaltına alınanlar arasında muhalif bir Sandinista yapılanması olan Unamos’un (eski Sandinista Yenileme Hareketi, MRS) önderlerinden eski gerilla komutanları Dora Maria Tellez ve Hugo Torres ve hareketin önderlerinden Ana Margarita Vigil ve Suyen Barahona ve eski dışişleri bakan yardımcısı Victor Hugo Tinoco bulunmaktadır ve dış müdahale çağrısında bulunmak benzeri uydurma suçlamalarla suçlanmaktadırlar. Tüm bu gözaltılardan önce de dini programından saptığı iddiasıyla Demokratik İyileştirme Partisi (PRD) yargı tarafından hedef alınmıştır.

%20’lerde bir oy oranına sahip olan Ortega, ekonomik kriz, salgının hükümet tarafından korkunç bir şekilde yönetilmesi, aşırı sömürü ve baskı altında canı çıkan Nikaragua halkının elinden gelebilecek bir seçim yenilgisi ihtimalini şiddet kullanarak engellemeye çalışmaktadır. İşte bundan ötürü Nikaragua seçimlerini müttefiki Maduro’nun Venezuela’da yıllardır gerçekleştirdiği seçimlere çevirmeye çalışmaktadır.

Dora Tellez, Eden Pastora’yla birlikte Ulusal Saray’ı basıp Somoza diktatörlüğünün yöneticilerini Ağustos 1978’de rehin alan gerillalardan biridir. Devrimin zaferinden sonra ise sağlık bakanı olmuştur.

Violeta Barrios de Chamorro ve Pedro Joaquin Chamorro’nun kızı Cristiana Chamorro 2 Haziran Salı günü Ciudadanos por La Libertad (Özgürlük için Yurttaşlar) partisinin başkanlık adayı seçimlerine başvuruda bulunmuştur. La Prensa gazetesinin başkan yardımcısı olan Chamorro, yabancı fon üzerinden desteklenen sivil toplum örgütlerinin dış temsilciliklere kayıt yaptırabilmelerine onay veren 1040 numaralı kanun uyarınca bu yıl kapatılan Violeta Barrios de Chamorro Kuruluşu’na başkanlık yapmıştır. Bu yasa, sosyal iletişim ağlarını denetleyen yasalar ya da ‘’Halkın Barış için Bağımsızlık, Egemenlik ve Kendi Kaderini Tayin Hakkının Korunması Yasası’’ başlıklı 1055 numaralı yasa ile birlikte tüm muhalefetin kriminalize edilmesine imkân tanıyan yeni onaylanmış yasal silahlardan biridir.

Chamorro, başkanlık aday adayı olarak başvuruda bulunduğu gün ‘’ideolojik yalancılık’’, para aklama ve benzeri suçlamalarla kamu görevlerinden men edilmiş ve ertesi gün de tutuklanmıştır. Ortega hükümetinin eski ABD’deki büyükelçisi Arturo Cruz da tutuklanmıştır. Bir hafta sonra, Bolanos hükümetinde maliye bakan yardımcılığı yapmış olan Juan Sebastian Chamorro ve Özel Teşebbüs Yüksek Konseyi Jose Adan Aguerri tutuklanmıştır.

2019’da kabul edilen afla birlikte siyasi tutuklu sayısı 700’lerden 100’lere dek düşmüştü ama taciz ve saldırılar son bulmamıştır. Hükümet afla birlikte 2018’de işlediği suçlardan kendini aklamak niyetindeydi. Günümüzdeki tutuklamalar 2018 isyanından bu yana süregelen tutuklamaların yeni bir dalgasıdır.

Daniel Ortega 2007’de iktidara tekrar geldiğinde sağ sektörler ve Kilise ile el ele vererek ABD ile gerçekleştirilen Serbest Ticaret Anlaşması’nı onaylarken kürtajı suç haline getirmiş, hatta 19. yüzyıldan bu yana yasal olan terapötik kürtajı dahi yasaklamıştır. Ortega uydurma bir antiemperyalist söylem kullanarak kendi kapitalist diktatörlüğünü meşrulaştırmaya çabalamaktadır. 2007-2012 arasında ona bir kontrgerilla lideri olan Jaime Morales Carazo başkan yardımcılığı yapmıştır. Chavez ve Maduro’nun petro paraları üzerinden büyük, kirli anlaşmalar yürütmüştür. 2016’da başkan seçildiğinde ana muhalefet partisi Bağımsız Liberal Parti’ye müdahalede bulunmuştur. IMF reçetesiyle tasarlanan kemer sıkma uygulamalarına karşı başlayan halk isyanını kanla bastırmıştır. Burjuvazi ve kilise ise rejimi desteklemiş ve sahte bir diyalog ortamı yaratmıştır. O zaman rejime destek veren burjuvazinin ve sağın bir bölümünün seçim kampanyalarına şu anda rejim tarafından set çekilmektedir. Gençliğin, işçilerin ve köylülerin önemli bir bölümü burjuva muhalefetinin ihanetçi tutumunun farkına varmıştır. İsyandan sonra baskının etkisini gerçek anlamda yaşayanlar halk kesimleri olmuştur.

Muhalefette büyük çatlaklar, ayrışmalar bulunmakta ve işbirlikçi partilerin hükümetin seçimleri etkisizleştirme hamlelerine meşruiyet sağlama ihtimalleri var. Geçmiş ise sahte bir diyaloga ya da Ortega’nın sahte seçimlerine inanmayanları haklı çıkartmakta.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak Eylül 2020’de tüm Nikaragualı siyasi tutuklulara özgürlük kampanyası başlatmıştık. Bugün devrimciler olarak sesimizi tekrar yükseltiyoruz ve solcu ya da demokrat olduklarını iddia eden tüm örgütlere Ortega ve Murillo’nun tüm siyasi tutuklulara baskı içeren kapitalist, yozlaşmış ve hain diktatörlüğünün siyasi saldırı ve baskılarını kabullenmemeye çağırıyoruz.

Patronların ve emperyalizmin çıkarlarını savunan siyasi pozisyonlarını desteklemesek de Cristiano Chamorro ve diğer muhalefet temsilcilerinin serbest bırakılmalarını talep ediyoruz.  Bizim gözümüzde bu kesimler Nikaragua işçi sınıfı için bir çıkış yolu değildir. Bundan dolayı savaşan insanlar için siyasi bir aygıt inşa edebilmek ve diktatörlüğü yeni bir 1979 ve zafere ulaşmış bir 2018 ile bozguna uğratmak gerekmektedir.

Dora Maria Tellez, Hugo Torres , Cristiana Chamorro ve diğer tüm Nikaragualı siyasi tutuklulara özgürlük! Nikaragua halkı için tam bir siyasi özgürlük! İşçilerin ve halkın sokaklardaki zaferi ve kurtuluşu için mücadeleye! 

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

15 Haziran 2021

Hakan Plastik işçileri greve çıktı

0

Tekirdağ Çerkezköy’de ve Urfa’da bulunan Georg Fischer Hakan Plastik fabrikalarında çalışan ve DİSK’e bağlı Lastik-İş’te örgütlü olan işçiler, toplu iş sözleşmesinde anlaşma sağlanamaması sonucu 11 Haziran’da greve çıktılar.

6 Ocak’ta başlayan ve Lastik-İş ile patron sendikası Türkiye Petrol Kimya ve Lastik Sanayicileri Sendikası’na üye işverenle yapılan görüşmelerde ücret zammı, sosyal yardımlar ve ücrete bağlı bazı hükümlerde anlaşma sağlanamadı. Lastik-İş İstanbul Şube Başkanı Yasin Onar, istenilen zam ile patronun önerdiği arasında %10luk bir fark olduğunu belirterek, açıklanan enflasyon verilerinin gerçeği yansıtmadığını ve işçilerin alım gücünün düşmesi sonucu işçilerin grev kararını aldığını vurguladı.

Pandemi döneminde üretim ve kâr rekoru kırılan Hakan Plastik’te greve çıkan işçiler, dayatılan düşük zam teklifini kabul etmeyeceklerini ve haklarını alana kadar mücadele edeceklerini belirtiyorlar.

Nedex kimya işçileri grevde!

0

Dilovası OSB’de bulunan ve Petrol-İş’in örgütlendiği Nedex Kimya’da işçilerin, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşmama sağlanamaması sonucu çıktıkları grev 5. gününde sürüyor.

Toplu iş sözleşmesi görüşmesinde sendika, asgari ücretin üzerine uygulanmak üzere 1450TL + 20TL kıdem farkı isteğiyle masaya oturmuştu. Patron ise önce 29 Aralık 2020 tarihindeki asgari ücret üzerine 800 TL brüt teklif öne sürdü, son görüşmede bu teklifi 850 TL’ye yükseltti.

Patronun bu teklifiyle birlikte anlaşma sağlanamayınca Petrol-İş Sendikası, 17 Haziran’da grev kararı alarak greve başladı. İşçiler taleplerinin tamamı karşılanana kadar grevi sürdürmeye kararlı.

Manisa Termokar fabrikasında direniş

0

Manisa organize sanayi bölgesinde bulunan TERMOKAR fabrikasında, Birleşik Metal-İş Sendikasında örgütlenmeye öncülük ettikleri için bir yıla yakın süredir ücretsiz izinde tutulan işçiler, fabrika önünde direniş başlattılar. İşçilerin yayımladığı duyuru şöyle:

İşçi-emekçi kardeşlerimize sesleniyoruz!

Bizler 1 yıldan beri ücretsiz izinde olan Manisa Organize Sanayi Bölgesinde kurulu TERMOKAR Isı Eşanjörleri fabrikası işçileriyiz.

Bizlerin bunca süredir ücretsiz izin yoluyla cezalandırılmak istenmemizin nedeni, şirket patronlarının bizleri Anayasal ve yasal hakkımız olan sendikalaşma girişimimizi engelleme çabasıdır.

Biz Termokar işçileri olarak yasal haklarımızı kullanarak 2016 yılında Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlenmeye başladık. Amacımız çalışma koşullarımızı düzeltmek, ücretlerimizi emeğimizin karşılığı olan insani bir düzeye getirmek ve ailelerimizin yoksulluğa sürüklenmesini engellemekti.

Ama patron üye kayıtlarını öğrenir öğrenmez hemen 13 işçi kardeşimizi işten çıkardı.

Bununla birlikte işyerinde örgütlenmemiz devam etti ve 2017 yılında Çalışma Bakanlığı sendikamızın işyerinde yetkili olduğunu kabul etti. Buna rağmen patron işçi kardeşlerimizi işten atmaya devam etti ve bu kez 16 arkadaşımızın daha işine son verildi.

Bu arkadaşlarımızın hepsi sendikalaşma çalışmasına öncülük eden kardeşlerimizdi.

Ama patronun bu saldırıları örgütlenmemizi engelleyemedi. Bu nedenle de işveren bu kez Sendikamızın işyerindeki yetkisine itiraz etti.

Ve bu arada Covid-19 pandemisinden yararlanarak 2020 yılının başlarında pek çok başka öncü arkadaşımızı ücretsiz izine yolladı. Şimdi bizler daha o zamandan beri ücretsiz izinde bırakılarak cezalandırılmak isteniyoruz. Oysa işveren bir yandan işe yerli-yabancı pek çok yeni işçi almaktadır.

Bugüne kadar işverenin bu saldırı tavrından vazgeçmesini bekledik. Sendikalaşma hakkımızı tanıyarak toplu sözleşme masasına oturmasını umduk. Ama patronlar bu saldırgan ve gayrimeşru tutumlarını devam ettiriyorlar.

Bu nedenle de bizler, ücretsiz izindeki Termokar işçileri olarak, Anayasal ve yasal hakkımız olan protesto hakkımızı kullanma doğrultusunda 21 Haziran 2021 Pazartesi sabahından itibaren harekete geçmeye karar vermiş durumdayız.

Bu arada Termokar işvereni şunu iyi bilmelidir: Her ne yaparsa yapsın, işyerindeki sendikal örgütlenmemiz sürmektedir ve Termokar işçisi bu kararlılığından bir adım dahi geri atmayacaktır.

Talebimiz basittir: Ücretsiz izindeki bütün arkadaşlarımızın derhal işe geri çağırılmaları ve Birleşik Metal Sendikamızın yetkisinin bir an önce kabul edilmesi. Hakkımız olanı alana dek yasal hakkımız olan her türlü eyleme başvuracağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Bu taleplerimiz doğrultusunda Manisa ve bölgedeki tüm sendikaları, işçi-emekçi örgütlerini ve bütün işçi kardeşlerimizi protesto eylemimizi desteklemeye, bizlere omuz vermeye çağırıyoruz.

Birleşe birleşe kazanacağız!

ÜCRETSİZ İZİNDEKİ TERMOKAR İŞÇİLERİ

Brezilya emekçi halkıyla uluslararası dayanışma günü: “Bolsonaro defol!”

0

Brezilya’da aşırı sağcı, gerici Bolsonaro hükümetine karşı seferberlikler giderek yükseliyor. 29 Mayıs’ta “Bolsonaro defol” şiarıyla gerçekleşen eylemlerin ardından 19 Haziran için ikinci bir kitlesel eylem organize edilmesine karar verilmiş ve aynı gün için uluslararası dayanışma çağırısında bulunulmuştu. Türkiye’den de Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Süzer Plaza’daki Brezilya konsolosluğu önünde bir dayanışma eylemi gerçekleştirdi. Eylemde ortak bir basın açıklaması okundu:

Latin Amerika emekçilerin, gençliğin, kadınların, yerlilerin toplumsal eylemleriyle sarsılmaya devam ediyor. Bunun son örneği ırkçı, kadın ve emekçi düşmanı Bolsonaro’ya karşı ayağa kalkan Brezilyalı emekçilerin, gençliğin ve kadınların mücadelesidir. Göreve geldiğinden bu yana emekçilerin haklarına, ezilen kimliklere, yerlilere, doğaya saldırma konusunda hız kesmeyen Bolsonaro’ya karşı toplumdan güçlü bir “#ForaBolsonaro” sesi yükseliyor.

29 Mayıs’ta Brezilya genelinde yaklaşık 100 bin kişi iktidarın Covid-19 salgınına karşı yaklaşımını protesto etmek için sokakları doldurmuştu. Krizin faturasını kapitalistlere ödetmek, herkes için güvenli ve yaygın aşı talepleriyle seferber olan kitleler, 2019 yılından bu yana Bolsonaro rejimine karşı büyük eylemler gerçekleştirmiştir. 

Pandeminin başından bu yana salgın önlemlerini almamakta direten Bolsonaro büyük bir sağlık krizinin önünü açıyor. Bugüne dek aşı tedarikini ve aşılama kampanyasını sabote eden rejim on binlerce insanın ölümünün doğrudan sorumluluğunu taşıyor. Brezilya günlük 80 binleri bulan vaka sayısıyla en kötü dönemini yaşamaktadır. Alınmayan önlemler nedeniyle özellikle yoksul emekçi sınıfların büyük çoğunluğu, ölümün kucağına itilmektedir. Brezilya, yarım milyona yaklaşan ölüm sayısıyla ABD’nin ardından salgında ölüm oranları konusunda en kötü ikinci ülke konumundadır.

Öte yandan uygulanan piyasacı ekonomi politikaları, özellikle eğitim ve sağlık gibi sosyal haklarda gerçekleşen kesintiler, pandeminin başından bu yana on milyonlarca kişinin işini ve gelirini kaybetmesi toplumsal krizi derinleştirmektedir. 

Bolsonaro’yu iktidara taşıyan kapitalist sınıflar, yoksul emekçileri daha büyük bir krizin içine itmek pahasına ondan daha fazla özelleştirme, kesinti, piyasa reformu beklemektedir. Toplumsal tabanı eriyen rejim ise attığı her adımda karşısında emekçi sınıfları daha da radikalleşmiş ve kitleselleşmiş olarak buluyor.

Rejim, sağcı ortakları ile birlikte göstermelik Covid Parlamento Araştırma Komisyonu kurulması gibi adımlarla muhalefetin tepkisini dindirmeye ve sokakları pasifize etmeye çalışıyor. Amaçları su alan gemiyi bir şekilde yüzdürmek ve 2022’de gerçekleşecek seçimleri kurtarmaya çalışmaktır. 

Ancak öfke giderek büyümektedir. Latin Amerika’nın piyasacı, aşırı sağcı rejimlerine karşı birçok ülkede yükselen isyanlar Brezilya’da da toplumsal muhalefete ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Eylemlerde toplumun yoksul emekçi kesimlerinin kendilerini açlık ve ölüm ikilemi arasında bırakan Bolsonaro karşıtı öfkeyle nasıl dolup taştığı kendisini açık bir şekilde göstermektedir.

Bolsonaro’ya karşı yükselen toplumsal öfkeye karşı, Brezilya’da 2003-2011 yılları arasında devlet başkanlığı yapan İşçi Partisi lideri Lula da Silva bir alternatif olarak parlatılmaktadır. 1970’li yıllardan itibaren sendikal işçi hareketi içerisinde yer alan ve 2000’lerin başında tüm Latin Amerika’yı saran muhalefet dalgasının etkisiyle iktidara yükselen reformist figürlerden biri olan Lula görevi bıraktığında arkasında birçok rüşvet ve yolsuzluk iddiası, piyasa ve emperyalizmle dost bir miras bırakmıştı. Arkasından seçilen Dilma Roussef de bu konuda selefini aratmamıştı. 2003-2016 yılları arasında süren İşçi Partisi iktidarı boyunca Brezilyalı emekçilerin yaşamlarında değişen çok az şey olmuş ve yoksulluğun pençesine itilmeye devam etmişlerdir. Yarattıkları derin hayal kırıklığı Bolsonaro’nun yükselişinin önünü açmıştı. 

Toplumsal muhalefetin yükselişinden ve radikalleşmesinden ürken Brezilyalı egemenler yeniden yumuşak, piyasa dostu bir Lula iktidarıyla kendilerini güvence altına almaya çalışmaktadırlar. 

Tüm dünyada kapitalizmin krizi derinleşirken Latin Amerika’da yükselen isyan ateşi hepimize ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Son dönemde Kolombiya’dan Peru’ya, Şili’den Paraguay’a, Ekvador’dan Brezilya’ya emekçi halklar kapitalizmin yaratmış olduğu enkaza ve baskıcı rejimlere karşı seferberlik halindeler. Tüm Latin Amerika halkları için kurtuluşun yolu uluslararası dayanışmadan ve herkes için eşitlik, özgürlük ve refah getirecek sosyalist bir dünyanın inşasından geçmektedir. Bu yolda Türkiyeli devrimci Marksistler olarak bu mücadeleyle en içten bir devrimci heyecanla dayanışmayı yükseltmek tarihsel görevimizdir. Brezilya Halkının mücadelesi bizim de mücadelemizdir.

#ForaBolsonaro 

Brezilya: “Bolsonaro istifa!” talebiyle kitlesel seferberlik

0

Halk Mücadeleleri Örgütü’nün III. Ulusal Toplantısı çağırısı üzerine Brezilya’nın tüm büyük kentlerinde devasa gösteriler düzenlendi. Bunların en büyüğü Sao Paolo kentinin Paulista Caddesi’nde “Bolsonaro İstifa!” sloganıyla düzenlenen gösteriydi.  Çağırıcılar, CUT (en büyük sendikal merkez) ve diğer sendikalar ile UNE (Ulusal Öğrenci Birliği) ve halk örgütleriydi.  Ve 19 Haziran için yeni bir mücadele çağırısında bulunuldu.

Brezilya pandemi sırasında en çok ölümün olduğu ülkelerden biriydi ve şu anda günde 2 binden fazla insan ölmeye devam ediyor (kısa bir süre öncesine değin günde 4 bini aşıyordu). Bu arada Bolsonaro aşı karşıtı bir politika izlemekte. Ama halk ayrıca ekonominin, açlığın, ücret kesintilerinin, eğitim ve sağlıkta yapılan kesintilerin ve bu arada polis şiddetinin etkileri altında yaşamakta (8 Mayıs’ta Rio de Janerio’daki Jacarezinho gecekondu mahallesinde polis kurşunlarıyla 30 kişi hayatını kaybetti).

Patronlar, bankerler ve çokuluslu şirketler yararına politikalar izleyen Bolsonaro hükümeti şimdi de posta ve elektrik şirketlerini özelleştirmekte ve kamu emekçilerinin çalışma koşullarına saldırmakta. Üstelik bütün bunlar, dostları ve yandaşları zenginleştirmek amacıyla gizli bütçe yolsuzluklarıyla birlikte sürdürülmekte.

19 Haziran’daki seferberliğe kitlesel katılım çağırısında bulunan İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) seksiyonu İşçilerin Sosyalist Akımı (CST-PSOL), yaygın aşılama ve aşı patentlerin kaldırılmasını talep etmekte, eğitim ve sağlıktaki kesintilere, ücret indirimlerine ve işten çıkarmalara, polis şiddetine karşı çıkmakta, büyük servetlerden vergi alınmasını ve dış borcun ödenmeyerek bu fonların sosyal harcamalara yönlendirilmesini talep ederek “Bolsonaro İstifa!”  şiarını ileri sürmekte.

CST-PSOL ayrıca, sendikal merkezleri, taban delegeleriyle birlikte, Bolsonaro’yu iktidardan uzaklaştırmaya ve onun halk düşmanı mali kesintilerini durdurmaya yönelik mücadelelerinin sürekliliğini tartışmak üzere IV. Örgütler Toplantısını düzenlemeye çağırmaktadır.

15-16 Haziran’a bugünkü işçi direnişlerinden bakmak

0

15-16 Haziran Direnişi, Türkiye sınıflar mücadelesinde önemli kırılma anlarından biri. Onu bir dönüm noktası haline getiren şey ise birleşik mücadele ile Türkiye işçi sınıfının neler başarabileceğini göstermesi idi. Pandemi ve ekonomik kriz çemberinde haklarına sahip çıkmaya çalışan milyonlarca emekçi için bu direniş bugün hâlâ sayısız dersler barındırıyor.

15- 16 Haziran’da ne olmuştu?

15-16 Haziran 1970’te Türkiye işçi sınıfı, tarihinde pek de eşi benzeri olmayan militan, kitlesel ve birleşik bir işçi sınıfı seferberliğine imzasını attı. 15 Haziran’da 75 bin, 16 Haziran’da 150 binin üzerinde işçi İstanbul’u üç ayrı koldan yürüyerek sardı. Çok sayıda sokak çatışması yaşandı. Sermayenin polis gücünün yetersiz kaldığı noktalarda ordu işçilere müdahale etti. 150’den fazla fabrikanın katıldığı seferberlikte, asker ve polisin müdahalesi sonucu üç emekçi kardeşimizi kaybettik.

Bu kalkışma kendiliğinden gibi görünse de onu meydana getiren pek çok koşulla birlikte muazzam bir örgütlülük de mevcuttu. İşçiler bu direnişi işyerlerinde kurdukları Anayasal Direniş Komiteleri aracılığıyla örgütledi. Direnişin gerçekleştiği dönem ve öncesi zaten, işçi hareketinin yükselişte olduğu yıllardı. Mücadele halindeki işçiler, devlet güdümündeki Türk-İş’ten ayrılarak, o günlerde sendikal mücadelenin odağı haline gelen DİSK’i kurdu.

Bu seferberliğin kıvılcımı sendikal hak ve örgütlülüğe dönük bir saldırı niteliğinde olan Sendikalar Kanunu ile Grev ve Lokavt Kanunu’nda yapılacak değişiklikti. “Güçlü sendikacılık yaratılması” iddiasıyla gündeme gelen değişikliğin asıl amacı, işçilerin sendikal hareketi ve DİSK’te somutlanan örgütlenme iradesini kırmaktı. Ancak, o günkü siyasal iktidarın öngöremediği şey; işçilerin yıllar boyunca elde ettikleri tüm bu kazanımları, tek bir yasayla kaybetmeyi kabullenmeyecekleriydi. Nitekim bu direniş sonucunda söz konusu yasa geri çekildi.

15-16 Haziran’dan 2021’e…

15-16 Haziran Direnişi Türkiye’de birleşik mücadele olursa neleri başarabileceğimizin apaçık kanıtı. Hiçbir rejimin kadir-i mutlak olmadığının, meclisten apar topar geçen yasalarla örgütlü işçi sınıfının kolay kolay alt edilemeyeceğinin göstergesi… Zira o gün de bugün de iktidarın emekçilere biçtiği hayat düzeni aynı: güvencesiz, sağlıksız, kölelik düzeyinde çalışma ve yaşam koşulları; işsizlik ve yoksulluk ile terbiye; sendikal haklara ve örgütlülüğe dönük saldırılar…

Ne var ki işçilerin bu saldırılar karşısında hâlâ örgütlenip direniyor olması da değişmeyen bir gerçek… Cargill, Migros, Bel Karper, Baldur, Döhler, Adkotürk, PTT, Sinbo, SML Etiket, TÜVTÜRK, Tur Assist ve daha birçok işyerinde işçiler, pandemi ve ekonomik kriz karşısında reva görülen çalışma koşullarını ve hak gasplarını kabul etmediler ve örgütlendiler, sendikal haklarına sahip çıktılar. Devlet yine o gün de olduğu gibi sınıfın örgütlü gücünü bu kez Kod-29 ve ücretsiz izin dayatmaları ile kırmaya çalıştı; ancak işçiler tıpkı 15-16 Haziran’da olduğu gibi birlikte durarak ve kararlılıkla bu saldırılara karşı koyuyorlar. Değişmeyen en temel refleks, örgütlenerek haklara sahip çıkma iradesi.

İşçi ve emekçi sınıfların birleşik ve örgütlü, planlı ve ortak mücadelesi ise bugün hâlâ en temel eksikliğimiz. Yoksulluk, işsizlik, mafyatik suç düzeni karşısında eşit ve aydınlık bir geleceği kurabilecek iradeye sahip olan işçi sınıfının bugün mücadelelerini bir adım daha ileriye taşıması, mücadeleleri birleşik bir plan etrafında ortaklaştırmaktan geçiyor. 15-16 Haziran’dan elimize kalan yegâne ders, işçi ve emekçilerin birleşik ve örgütlü mücadelesini hiçbir kuvvetin yenemeyecek olması.

Yemeksepeti İşçi Komitesi: Sendikalaşmak istediğimiz için aşılanamayacağız

0

Yemeksepeti İşçi Komitesi, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı aşılanacaklar listesinde kuryelerin yer almasına rağmen, kendilerinin iş kolu değiştirildiği için aşılanamayacaklarını açıkladı.

Yemeksepeti işçileri yaklaşık 4 ay önce sendikalaşma çalışmalarına başlamışlar ve bunun neticesinde Yemeksepeti patronu Nevzat Aydın tarafından iş kolları değiştirilerek, sendika üyelikleri düşürülmüştü. Komite’nin gerçekleştirdiği açıklamaya göre artık ofis çalışanları olarak gözüken kuryeler, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı listede kuryelerin bulunmasına rağmen, aşılanacaklar arasında gözükmüyorlar.

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nin gerçekleştirdiği açıklama aşağıdaki gibi:

“Sağlık Bakanlığı’na göre taşımacılık sektöründeki işçiler ve kuryeler aşılanacaklar. Ama biz 4 ay önce sendikalaştığımız için Nevzat Aydın iş kolumuzu değiştirdi. Bu yüzden artık e-devlette büro çalışanı gözüküyoruz. Patron sendikalı olmamızı istemediği için aşılanamayacağız.

Açıklık getirmek gerekirse, bundan yaklaşık 4 ay öncesine kadar taşımacılık sektöründe faaliyet göstermekteydik. Fakat çalışma şartlarımızı iyileştirmek ve insanca iş, insanca ücret talebi ile sendikal örgütlenmeye başladıktan sonra işverenimiz iş kolumuzu değiştirerek sendika üyeliklerimizi düşürdü ve işçilerin anayasal hakkını çiğnedi. Biz mücadeleye devam etmekte ısrar eden işçiler olarak susmadık. Sesimizi emekçilerin sesine ses veren herkese duyurduk. Hakkımızı almadan durmayacağız da. Yalnız sadece bununla kalmadı.

Hem toplum sağlığı, hem de kurye ve depo çalışanlarının hayati riski açısından çok önemli olan aşılama hakkımız da belirsizlik içindedir. Yemeksepeti sadece işçilerin sendikal haklarını değil, sağlık hizmetlerine ulaşma hakkını da gasp etmiştir!

Kamuoyuna duyurulur.”

Dr. Irmak Saraç: Koruma değil tedavi üzerine kurulu bir sağlık sistemi ile karşı karşıyayız

0

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Irmak Saraç ile 28 Mayıs Kadın Sağlığı Hareketi Günü vesilesiyle Türkiye’de kadın sağlığı ve sağlık hizmetleri üzerine konuştuk. Kadın Dayanışması olarak gerçekleştirdiğimiz sohbetin tamamına kadindayanismasi.net üzerinden ulaşabilirsiniz.

Merhaba Irmak, bugün kadın sağlığı dediğimizde daha çok üreme sağlığından bahsedildiğini  görüyoruz. Erkek egemen sistemin beslediği bu anlayış karşısında sen bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olarak “kadın sağlığını” nasıl açımlarsın?

Dünya Sağlık Örgütü sağlığın tanımını; fiziksel, ruhsal ve sosyal açıdan iyi olma hali olarak tanımlıyor ama genel olarak sağlığa bakış açısı hastalıkların tedavisi yönünde oluyor. İlk anlayışta birinci basamak yani koruyucu sağlık hizmetlerinin ön plana çıkması; sağlığın hasta olmamak üzerine kurgulanması gerekir. Ancak sistem, özelleştirmelerin de etkisi ile koruma değil tedavi üzerine kurulu bir sistem haline dönmüş durumda ve koruma önlemleri ikincil planda kalıyor.

Bu kadın sağlığı için de geçerli. Tabii ki üreme sağlığı, cinsel sağlık bunun önemli bir parçası ama aynı şekilde ev içindeki, işyerindeki koşulları, bu koşulların fiziksel ve psikolojik sağlığına etkileri de belirleyici. Hangi şartlarda yaşıyor? Düzgün beslenebiliyor mu, iyi uyuyabiliyor mu, ne kadar hareket edebiliyor, ne kadar dinlenebiliyor? Sosyoekonomik olarak daha zor durumda olan insanların yaşadığı bölgelerde Covid-19 çok daha fazla görüldü. Çünkü daha kalabalık ev ve mahallelerde daha yakın temaslı yaşıyorlar, toplu taşımayı daha fazla kullanıyorlar, işyerlerinde gerekli tedbirler alınmıyor.

Türkiye’de kadınlara sunulan sağlık hizmetlerini bu açıdan nasıl değerlendiriyorsun?

Aile hekimliği ile birlikte sistemi değiştirdiler. Eskiden üreme sağlığı açısından kadınlara hizmet sunan ayrı merkezler vardı: Ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri (AÇSAP). Aile planlaması yöntemleriyle ilgili hem danışmanlık hem de yöntem sunuluyordu. Her tür yönteme ulaşım mevcuttu. Aile hekimliklerine geçildikten sonra bu sistem çok ciddi olarak aksadı. Sonuçta gebeliği önleyici yöntemler cinsel sağlık ve üreme sağlığının da aslında vazgeçilmez bir parçası. Biz sağlık hizmeti derken de en temelde bu haklara ulaşabilme durumundan bahsediyoruz. Şu anda maalesef bunlara ulaşılamıyor.

İyi giden şeylerden biri rahim ağzı kanseri tarama programıydı, şimdi pandemi nedeniyle bunda da aksamalar oldu. Çünkü aile hekimlerinin iş yükü çok arttı. Ayrıca kendilerini korumak için hastalarla daha az temas etmek istiyorlar. Pandemi sonuçta beklenmedik bir şey, tamam, ama şunu da gördük ki sistemin adaptasyon yeteneği zayıf.

Devlet hastanelerinde durum nasıl?

Devlet hastanelerinde de aile planlaması hizmetleri uygulanmıyor çünkü oralarda da AÇSAP kliniklerinde uygulanıyordu. Oradan sorumlu doktorlar emekli olunca yerlerine yenileri atanmadı ve de normal poliklinik yapan hekimler de performans sistemiyle çalıştırıldıkları için performansı çok düşük diye buna vakit ayırmak istemiyorlar.

Tüm bu sistemin değişmesi kürtaj tartışmalarıyla benzer zamanlarda başladı. Aile hekimliğine geçiş daha önce oldu; ancak bunun aile hekimliğine entegrasyonu, bu yöntemlerin temin sorunları bir arada oldu. Nasıl ki kürtajı fiili olarak ortadan kaldırdılar, bu hizmetleri de zamanla ulaşılamaz hale getirdiler. Aslında burada çok ciddi bir eşitsizlik var. Ulaşılamaz diyoruz ama kime ulaşılamaz? Parası olmayana!

İllüstrasyon: Bianca Bagnarelli

Peru: Castillo’nun zaferinin teminatı oyların örgütlenme ve mücadeleye dönüşmesidir

0

Açlık ve sömürü modelini tarihe gömmek, Kurucu Meclis’e doğru ilerlemek ve Castillo’nun zaferinin teminatı için oyları örgütlenmeye ve mücadeleye dönüştürelim!

Dünya partimiz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Peru seksiyonu, kardeş partimiz, İşçi Partisi – Birleşelim’in, 6 Haziran 2021’de 2. turu gerçekleşen ve sağcı aday Keiko Fujimori ile solun adayı Pedro Castillo’nun arasında kafa kafaya giden başkanlık seçimlerine ve sağın seçimleri kaybedeği giderek netleştikçe ortaya attığı asılsız sahtecilik iddialarına dair kaleme aldığı bildiriyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Sandıkların %97’sinden fazlasının açılmasıyla ortaya çıkan sonuç öğretmen Pedro Castillo’nun, ikinci başkanlık turunda sağcı Keiko Fujimori’yi geride bıraktığını gösteriyor. Bu seçim sonucu, başta ülkenin en ihmal edilmiş bölgelerinde mücadele sürdüren emekçiler ve halklar olmak üzere, babasının kuklası olan “K Hanımefendi”nin adaylığını ve onun temsil ettiği yozlaşmış neoliberal sömürücü model mirasını açıkça reddeden tüm emekçilerin ve halkların zaferidir. Castillo, Cusco eyaletinin Chumbivilcas ve Espinar gibi sosyo-çevresel çatışmaların olduğu bölgelerinde sırasıyla %96 ve %92’den fazla oy alarak sandıkta olağanüstü bir başarı elde etti.

Pedro Castillo, ülkenin 25 bölgesinin 17’sinde mücadelede ve değişim arayışı içinde olan kitlelerin oylarını toplamayı başardı, ancak Keiko, toplam seçmenlerin üçte birinden fazlasının ikamet ettiği bölgeler olan Lima ve Callao’da zafer kazandı. Bu zaferi, Fuerza Popular (Halk Gücü) ve müttefiklerinin — López Aliaga, De Soto ve Acuña, emperyalizmin maşaları Vargas Llosa, Leopoldo López (Venezuela) ve eski başkanlar Lenin Moreno (Ekvador) ve Carlos Mesa (Bolivya) — milyon dolarlık “korku kampanyası” ile açıklamak gerekiyor. Sosyal ağlar ve tüm hegemonik medya tarafından şişirilen bu kampanya, ne yazık ki başkentin yoksul halkının önemli bir kesiminin kafasını karıştırarak, oylarını “demokrasinin yeni garantörü” olarak lanse edilen yozlaşmış “K Hanımefendi”ye vermelerine veya kaydırmalarına neden oldu. 

Aşırı siyasi kutuplaşma, kafa kafaya giden sandıklarla da açığa çıktı; bu nedenle oyların her biri sokaklarda savunulmalı ve sahip çıkılmalıdır. “K Hanımefendi” sonuçların kendi aleyhine olduğunu görüyor ve herhangi bir kanıt olmaksızın seçimlerde sahtekârlık yapıldığını iddia ederken bir yandan da yurtdışından gelecek oyların ve şaibeli tutanakların yeniden sayımının, Pedro Castillo’nun adaylığı kanalıyla emekçileri ve mücadelelerini zafere taşıyan bu eğilimi tersine çevireceğini ümit ediyor. Sahte “demokrasi garantörü” tarafından yapılan bu sahtekârlık iddiaları, arka arkaya üçüncü kez halkın öfkesi karşısında eli kulağında olan seçim yenilgisini gizlemek ve önlemek için yapılan bir manevradan başka bir şey değildir.

İşçi Partisi-Birleşelim (UNIOS) olarak, aktif bir seçim kampanyası yürüttük ve Pedro Castillo’ya oy çağrısında bulunduk. Bunu, ülkedeki güncel ekonomik modeli değiştirmek, istihdam yaratmak, kamusal sağlık ve eğitim hizmetlerini güçlendirmek, ülkenin zenginliklerini geri kazanmak için ve milyonlar işini kaybeder, kayıt dışı istihdama mahkûm edilir, sağlık sistemindeki özelleştirmeler ve bütçe yetersizlikleri nedeniyle Covid-19’un kurbanı olurken IMF ve kapitalistler zenginleşmeye devam edemesinler diye bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis oluşturulması çağrısıyla yaptık ve bunun tüm halkın önündeki bir görev olduğunu savunduk.

Şimdi de “K Hanımefendi’nin” siyasetin, hukukun ve ekonominin tepesindeki müttefikleriyle gizli anlaşmalar yaparak seçim sonuçlarını tersine çevirmeye çalışmasını önlemek için örgütlü mücadeleye ve seferberliğe devam etme çağrısında bulunuyoruz. Örgütlü halkın seçim kurulu makamlarını denetleyebilmesi için seçim sürecine dair tam şeffaflık ve bilgiye erişim özgürlüğü talep ediyoruz.

Açlığa dayalı ekonomik modeli sürdürecek sağ kanadı siyasi olarak yenmek, Pedro Castillo’nun oylarının savunmasını örgütlemek ve mücadeleyi ilerletmek, halkın ihtiyaç duyduğu temel önlemleri garanti etmek, Camisea gazı gibi doğal kaynaklarımızı geri kazanmak ve bunları kırsaldaki ve şehirdeki emekçilerin kalkınmasının hizmetine sunmak, işçilere ödetilen krizin faturasını kapitalistlere kesmek için oluşturulacak bağımsız ve egemen Kurucu Meclis’le güncel ekonomik modele son ölümcül darbeyi indirmek için tüm bölgelerdeki destek komitelerini kuvvetlendirelim! Mücadeleye devam!

İşçi Partisi-Birleşelim, Lima, 8 Haziran 2021

Bel Karper’de grev tüm coşkusuyla devam ediyor

0

Çorlu’da kurulu olan Bel Karper gıda fabrikasında grev devam ediyor. İşçi Demokrasisi Partisi grevlerinin 23. gününde olan Bel Karper işçilerini ziyaret etti. Grevci işçilerle sohbet edilerek Gazate Nisan dağıtımı yapıldı.

23. günde patron, üretimi devam ettirmek ve grevi kırmak için fabrikaya taşeron işçi sokmaya çalıştı. Patronun grev kırıcılığı işçilerin kararlı duruşu sayesinde püskürtüldü. Grev kırıcılara müdahalenin ardından patronun talebiyle grev alanına gelen jandarma, işçileri fabrika kapısından uzaklaştırmak istedi. Girişlere müdahale edilmemesini isteyen jandarmaya işçiler grev kırıcılığın yasak, grevin ise yasal bir hak olduğunu hatırlattı. Tekgıda-İş sendikası örgütlenme uzmanı Yunus Durdu jandarma ve Çorlu kaymakamı ile grev alanında yaptığı konuşmada 6 yıldır örgütlenmeye çalıştıklarını, bu 6 yılın sonunda Çalışma Bakanlığından yetki alındığını, fakat Fransız firmasının bu yetkiyi tanımayarak toplu iş sözleşmesi hakkını tanımak istemediğini, bunun üzerine greve çıktıklarını hatırlatarak jandarma ve kaymakamdan işçilere değil, yasaları tanımayan şirkete müdahale edilmesini istedi.

Patronun grev kırıcı ve yasa tanımayan tutumuna karşı işçiler, kararlı bir şekilde grevlerine devam edeceklerini ve hakları olan sözleşmeyi yapacaklarını vurguladı. İşçi Demokrasisi Partisi adına yapılan konuşmada yasal hakları olan sendikal örgütlenmeyi yapan ve greve çıkan işçilerin haklı mücadelelerinin her zaman yanında yer aldıkları vurgulandı.

Marmara’da müsilaj: Çürüyen bir yönetim zihniyetidir

0

Marmara’da yaşanan müsilaj beklenmedik bir durum değildi. Geçmiş uyarıların yanı sıra henüz yılın başından itibaren olağandışı durum tespit edilmiş ve pek çok kanaldan ifade edilmişti. Yerel yönetimlerin neredeyse tamamı başlarda sorunu doğal bir döngü, mevsimsel bir olay olarak tanımlarken, bakanlık -ortada özelleştirilecek bir şey görmediğinden olsa gerek- konu hakkında geçtiğimiz haftaya kadar tek ses çıkarmadı.

Niçin her şeyin uzmanı olmak zorundayız?

Depremle sismolog, salgınla enfeksiyon uzmanı, aşıyla virolog, Sedat Peker ile derin devlet uzmanı olan biz Marmara’nın taşıyamadığı kirlilikle birlikte müsilaj uzmanı haline geldik. Bu, genetik kodlarımız ya da kültürümüzden kaynaklanan bir şey değil. Kurumlara güvenimiz o kadar az ve o kadar çok yalanla karşılaştık ki sorumlulara karşı sıkı bir bağışıklığımız var. Bu yüzden her daim bağımsız kuruluşların, sendikaların, meslek örgütlerinin ya da uzmanların dediklerine kulak vererek ister istemez konu hakkındaki bilgimizi artırmak durumunda kalıyoruz.

Bağıra bağıra gelen müsilaj sorununa karşı yetkililerin çoğu susar, kalanına da inanılmazken basın da bilgi vermek ya da daha çok okunmak için uzman görüşlerine yönelmek durumunda kalıyor. Bu konuda da doğru bilgi edinmek adına iki temel sorunla karşılaşıyoruz.

Birincisi, sorunu politik bir rekabet malzemesi haline getirmek isteyen basın-yayın patronları yaratıyor. Malum havuz medyasından konu hakkında görüş isteyen muhabirler “Marmara’yı İmamoğlu öldürdü!” cümlesini ağzınızdan kaçırmanız için elinden geleni yapıyorlar. Konunun geçmişini, sebeplerini anlatınca da görüşünüzü yayımlamıyorlar.

İkinci bir sorun olarak da (belki de azaltılan muhabir sayısı ve yarış haline gelen haber üretimlerinden ötürü de) maalesef ki havuz dışı medyadan edindiğimiz bilgilerde de hatalar manzumesi ile karşılaşabiliyoruz. Mesela konu hakkında görüş almak için bana ulaşan Gazete Oksijen her nasılsa beni 8 yıldır müsilaj üzerinde çalışma yapıp bunları da düzenli olarak raporlayan biri olarak tanıtıvermiş! Ben “Böyle bir şey demedim” dediğimde de “Haklısınız, yanlışlık olmuş” dediler. Bildiğim kadarı ile Türkiye’de sadece müsilaj üzerine çalışan biri yok, ama konu hakkında konuşmak için Marmara Denizi kirliliğini ve sebeplerini bilip anlatmak temel olarak yeterli. Ki bu konuda yeterince bilgili-görgülü insan var ve benim de çevre mühendisi olarak aldığım eğitim de tam da bu konu hakkında konuşabilmeme olanak veriyor. Öte yandan durduk yere, var olmayan uzmanlıkların yaratılması olanı biteni yanlış kavramamıza neden oluyor.

Bu iki sorun/sonuç, güvenilir bilgiye ulaşmak adına her türden kamu faaliyetinin şeffaflıkla yürütülmesi gerektiğini yeniden gösteriyor. Bu olmadıkça koronavirüse inanmayanlar artar, aşı karşıtlığı köpürtülür, müsilajın da yüzeyi süpürerek, yiyerek ve gübre yaparak fırsata çevrileceğine inananlar çıkar.[1] Bu vesileyle her türlü kamu hizmetinin ve üretim faaliyetinin bizim “işçi denetimi” olarak ifade ettiğimiz şeyle denetlenmesinin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha vurgulayalım. “İşi uzmanına bırakmak” elbette ki yanlış değil, ancak sahici bir denetim olmazsa tüm işlerin; zenginliklerini artırma ve baskıcı rejimi destekleme uzmanları arasında paylaşılıyor olduğunu, dahası alakasız bir biçimde uzmanların “yaratılabildiğini” de görüyoruz.

Marmara’da müsilaj nasıl oluştu?

Müsilaj dediğimiz olayı temel olarak üç adımda anlatabiliriz. Birincisi; Marmara Denizi üzerindeki kirlilik yükü ciddi şekilde artıyor. Bu yükü artıran şey de İstanbul, Tekirdağ, Kocaeli, Yalova, kısmen de Çanakkale’nin evsel atık sularının büyük ölçüde yeterli arıtmadan geçmeksizin Marmara Denizi’ne derin deniz deşarjı ile iletilmesi.

Yeterli olmadığını söylediğimiz arıtmadan kastımız ne? Kadir Topbaş döneminde İstanbul’un atıksularının yüzde 100’ünün arıtıldığını söyleyen reklam panolarını anımsarsınız. Bu panolar büyük bir problemi gizliyordu. Her yıl İstanbul’un atıksularının yüzde 70’e yakın bir oranı yalnızca ön arıtma denen bir arıtmadan geçirilerek Marmara Denizi’ne deşarj ediliyor. Nedir bu ön arıtma derseniz, ön arıtma işe teknik bir terim olarak bakmayan kimseyi arıtma olduğuna ikna edemeyecek olan bir yöntemdir. Tüm atıksuları yalnızca bir tür ızgara sisteminden (demirden bir süzgeç olarak okuyabilirsiniz) geçirmekten ibaret olan yönteme ön arıtma dendi. Bu yöntem, pompalara zarar vermemek için evlerde klozete atılan plastik, katı madde, cam, ahşap vb. gibi ürünlerin atıksudan alınması, yani kabaca süzülmesi anlamına geliyor. Düşünün İstanbul’un atıksularının yüzde 70’i bu şekilde Marmara Denizi’ne derin deniz deşarjı ile iletiliyor. Ve yukarıda sayılan şehirler de buna ekleniyor. Yani Marmara Denizi’ne 25-30 milyon insanın atıksuları her gün boşaltılıyor. Buna bir de Bursa, Ergene, İzmit ve diğer yerlerdeki sanayiyi de eklerseniz durumun vahameti iyice açığa çıkar.

Derin deniz deşarjı nedir diye sorarsanız da sorunlu bir başka konuya ulaşırsınız. Bedreddin Dalan döneminde Haliç’i kurtarma projesi olarak hayata geçirilen bu yöntemi basitçe, kirliliği halının altına süpürmek olarak özetleyebiliriz. Marmara Denizi özgün ve inceledikçe hayranlık uyandıran bir yapıya sahip. Karadeniz ve Akdeniz sularının pek çok açıdan olduğu gibi tuzluluk oranlarında da bir farklılık vardır. Akdeniz suyu daha tuzlu, Karadeniz suyu ise daha az tuzludur. Hatta bu yüzden Karadeniz’in su seviyesi Akdeniz’den daha yüksektir. Bu sebeple Marmara Denizi’nde çoğumuzun İstanbul Boğazı’ndan bildiği çift yönlü bir akıntı vardır. Hafif olan Karadeniz suyu yüzeyden Ege’ye doğru akarken, ağır olan Ege suyu da dipten Karadeniz’e doğru yol alır. Derin deniz deşarjı mantığı da burada devreye girer. Marmara’nın etrafındaki atıksu yönetim planı şudur: Atıksularımızı Marmara Denizi’nin dibine verirsek bu atıksu dip akıntısı ile beraber Karadeniz’e ulaşır ve Marmara’ya bir şey olmaz! Sadece evsel atıksu değil, Ergene, Bursa, İzmit, İstanbul vb. sanayiinin de atıksu yönetim planının bu olduğunu düşünürsek sorunun ne denli büyük ve açık olduğunu anlayabiliriz. Bu mantık tıkır tıkır işlese, kirlilik Karadeniz’e aksa ve Karadeniz’i kirletmeyi umursamasak dahi bir sorun daha var. Marmara’nın iki yönlü akıntısı olan yüzey akıntısı (Karadeniz’den Ege’ye giden) hızlı bir şekilde (4 ay gibi bir sürede) Ege’ye ulaşıyor ama daha yavaş olan dip akıntısının Karadeniz’e ulaşması 7 yıla dahi varabiliyor. Yani 80’li yılların sonlarından beri Marmara Denizi’nin dibi oldukça ağır bir kirlilik yükü taşırken nüfus, sanayileşme arttıkça da bu yük artıyor.

Tamam, kirlilik artabilir ama bunun müsilajla ilgisi ne diye sormanız da çok normal. Bu noktada müsilaj oluşumunun ikinci adımına geliyoruz. Bizim kirlilik dediğimiz şey aslında organik bir yük, yani başka canlıların besini olduğu için pek çok tek hücreli canlı bu sayede kolayca üreyebiliyor. Bu üreme doğal olmayan, aşırı bir üreme olarak meydana geliyor.

Üçüncü ve son olarak da bu aşırı üremenin sonucunda malum tek hücreli canlılar üreme limitlerinin sonuna ulaştıklarında patlamaya/ölmeye başlıyorlar. Bu canlıların biyolojik atıkları ve kendileri de çeşitli sebeplerle beraber su yüzeyinde gördüğümüz, müsilaj adını verdiğimiz köpüksü yapıyı oluşturuyor.

Müsilaj sorunu öngörülemedi mi?

Bu sürecin hiçbir adımı kendiliğinden ve beklenmedik bir biçimde yaşanmadı. Gelişimi gün be gün izlendi, raporlandı, yetkililere iletildi. Ancak icra mercileri halkın büyük tepkisi gelene kadar kıllarını kıpırdatmadılar.

MAREM (Marmara Çevresel İzleme) koordinatörü Levent Artüz, mevcut patlamaya ilişkin çalışmalarını yılın başından itibaren başlatmıştı. Dahası da var; bu müsilaj sorunu daha önce de yaşanmış ve belgelenmişti. Henüz Dalan zamanında Marmara’nın yeşile ve kırmızıya boyandığını, bunlara dair de gerekli bilimsel uyarıların geldiğini biliyoruz. 2007’de bugünküne benzer ama daha ufak çapta yaşanan müsilaj sorununa gerekli tedbirler alınsaydı bugünü yaşamayacaktık. Buna rağmen ne yapıldı? 2013 yılında Ege ve Saros’ta gözlenen müsilaj önce açıklanamadı. Sonra anlaşıldı ki Marmaray projesindeki dip hafriyatının Çınarcık Çukuru’na boşaltılması ile çökmeyip Ege’ye giden hafriyat aslında bu müsilajdı ve yaklaşık iki bin yaşındaydı. Yani merkezi yönetim Marmara ekosistemini bozmak için binlerce yıllık ölüleri bile ayağa kaldırmıştı.

MAREM müsilaja sebep olan canlıları takip edebilmek için Marmara’da klorofil-a denilen bir maddenin taramasını düzenli olarak yapıyor. Bu ölçüm sonuçları ne kadar çoksa müsilaja sebep olan canlıların o kadar arttığını anlayabiliyoruz. Bu madde 2011 yılında pek çok noktada yüzeyde 0,3 birimken, denizin 20 metre derinliklerine doğru (Marmara’nın kendine has yapısından ötürü biriktikleri yerde) 2,1 birime (µg/L) ulaşıyordu. 2014’te bu oran aynı noktalarda yüzeyde 3’e çıkmasına karşılık aynı derinlikte 9 µg/L’ye kadar çıkmıştı. Bu durum da üremenin oldukça hızlı olduğu ve bu canlıların nüfusunda ciddi bir artış olduğunu söylüyordu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise 2018 yılında (2011-14 yılları arasında yüzeyde 1-3 arasında gezinen) klorofil-a oranının yüzeyde dahi 12 µg/L’ye kadar çıktığını belgelemişti. Ancak bunu bir sorun olarak görmedi.

Müsilajın oluşumuna giden yol hükümetin gözü önünde, kontrolünde, açıkça ve hızla kat edildi. Artık beklenen tek şey bir patlama idi ve nihayet içinde bulunduğumuz yıl ve mevsimde gelmekte olan geldi.

Bakanlığın eylem planı yeterli mi?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı uzun süren sessizliğini gelen tepkilere dayanamayarak bozdu ve büyük bir reklamla beraber “Marmara Denizi Koruma Eylem Planı”nı açıkladı. Ama programa bakacak olursak başladığımız noktadan bir adım ileride olmadığımızı söyleyebiliriz. Bakanın Marmara kirliliğine yaklaşımı, adeta Berat Albayrak’ın ekonomi yönetimine benziyor. Bütün şehir yanarken söndürmek için acil seferberlik yaratmak yerine, yangın bitince herkese bir yangın tüpü dağıtma sözü vermekle bakanın ilan ettiği 22 maddelik planın ağırlığı aynı. Gerçek sorun hiç ifade edilmezken sadece “düzelteceğiz”, “düzeltmeye hız vereceğiz” deniyor. Planın birkaç maddesine değinelim.

Madde 3- Marmara Denizi’nin tamamını koruma alanı olarak belirleme çalışmaları başlatılacak, 2021 yılı sonuna kadar tamamlanacak, diyor. Koruma alanı-korunan alan vb. kriterleri mevcut yasa ve yönetmeliklerde dahi -çok yetersiz olmasına rağmen- netken niçin hemen uygulamaya geçilmiyor? Anlaşılan bakanlık “istisnaları” belirlemek için zaman kazanıyor. Diyebiliriz ki, pandemi dönemindeki kısıtlamalara tanınan anlaşılmaz istisnaların benzeri Marmara’yı kirletmek için de tanınacak.

Madde 4- Acil müdahale kapsamında 8 Haziran 2021 tarihinden itibaren, 7/24 esasıyla, Marmara Denizi’ndeki müsilajın bilimsel temelli yöntemlerle tamamen temizlenmesine yönelik çalışmalar başlatılacak, diyor ancak bu ne demek? Deniz şu şekilde temizlenir diye bir bilimsel metot yok. 7/24 diye bilinen bilimsel bir esası da en azından ben hiç duymadım. Bu madde “Marmara’yı pırıl pırıl yapacağım” cümlesine bir iki bilim kelimesinin (terimi değil) yerleştirilmesiyle aynı anlama geliyor.

Madde 8- Atık su arıtma tesislerini gerektiği gibi işletmeyen OSB’lerin rehabilitasyon ve iyileştirme çalışmalarıyla ileri arıtma teknolojilerine geçişi hızlandırılacak, diyor. Bunun acil bir müdahale olmadığını, hükümetin patronların Marmara’yı öldürme hakkını uzattıklarını bir çocuk bile anlar. Hükümet niçin Marmara’ya usulsüz şekilde kirlilik salan kurumların faaliyetine son vermiyor, kamulaştırıp düzenlemiyor? Bunu hemen yapabilecek gücü yok mu?

Bunun dışında, tüm tesisleri ileri tesisler haline getirmek, kimi temizlik ürünlerine kısıtlamalar getirmek, zeytin kara suyu ve peynir altı suyu hakkında dahi vaatler var. Ancak bunların hiçbiri için nasıl/ne zaman soruları yanıtlanmıyor.

Ne yapılmalı?

Ne yapılması gerektiğini uzunca anlatmak yerine kısaca özetleyecek olursak; acil bir eylem planı öncelikle kirleticilerin faaliyetine derhal son vermek, kirleten-usulüne uygun çalışmayan firmaları derhal kamulaştırmak, kaçak deşarj ve yanlış bildirime dair derhal bir denetleme seferberliği başlatmakla olur. Ardından da Marmara’ya deşarj yapan mevcut sistemi kısa vadeli bir iyileşme için hızla rehabilite ederek, zaman kazanmak adına Karandeniz’in değişen debisine ve Marmara’nın değişen akıntı yapısına uygun hale getirecek müdahaleleri yapmak gerekirdi. Ardından da tesislerin ileri tesisler haline getirilmesi için (arazi sorununu çözebilmek adına) gerekli kamulaştırmaları yaparak sağlıklı tesislerin hayata geçirilmesinin planlamasını yapmak, hiç değilse bunu öngörmek gerekirdi.

Ancak bakanlığın açıkladığı 22 maddenin niyetinin Marmara’nın ölümünü kârlı bir hale getirme çabasından başka bir şey olmadığını, özellikle de özel sektörle işbirliği vurgularında görebiliyoruz.

Çok geç değil. Hâlâ yapılabilecek çok şey var. Kısmi, fısıldaşma halindeki tepkiler bile yetkilileri görüntüde de olsa harekete geçirirken, sendikaların ve meslek örgütlerinin başını çektiği bir mücadele Marmara’da yaşamı yeniden kurabilir.


[1] Müsilajın denizin içerisinde olduğunu, dolayısıyla tuzlu olduğunu ve bu yöntemler için tuz gideriminin bir hayli masraflı olduğunu anlatmaya gerek yok sanıyorum.

İşsizlik bitebilir mi? Evet, mümkün!

0

Türkiye pandemiye ekonomik kriz şartları altında girdi. Pandemide patron yanlısı politikalar ile kriz hem derinleşti hem de bütün ağırlığını emekçilerin yaşamlarında hissettirdi. Kötü çalışma koşulları, mücadelelere yapılan saldırılar bunun bir sonucu. Krizin en büyük göstergesi ise düşük ücretler ve işsizlik.

Patronların en temel saldırılarından biri, kazandıkları parayı artırmak için işçilerin ücretini düşük tutmak. Bunu emekçilerin çoğunluğunun maaşı olan ve yoksulluk sınırının altında belirlenen asgari ücret ile sağlıyorlar. İktidar, her sene, emekçilerin çoğunluğunu yoksulluk sınırının altında bir ücrete mahkûm ederek bu konuda patronlara tüm imkânları sağlıyor.

Pandeminin derinleştirdiği krizin diğer bir sonucu ise günden güne artan işsizlik. Patronlar azalan kârlarını artırmak için daha az işçiye daha az ücret ödeyerek emekçileri hem işsizliğe mahkûm ediyorlar hem de çalışanların gözünü korkutarak insanlık dışı şartları kabul etmelerini istiyorlar.

Devletin yayımladığı ve iş bulmaktan ümidini kesmiş insanları hesaba katmadığı verilerde işsizlik yüzde 16’lara dayanmış durumda, geniş tanımlı işsizlik ise yüzde 30’larda. Bu verilere göre iş bulamayan insanların neredeyse yarısı iş bulmaktan ümidini kesmiş. Gençlerin yüzde 28’i de ne eğitimde ne istihdamda. Önümüzdeki aylarda ise bu sayıların daha da artacağını öngörebiliriz. Çünkü patronlar daha çok kazanmak adına krizi bahane ederek işçileri işten atmaya devam edecekler ya da işsizlikle korkutarak düşük ücretlere ve kötü çalışma koşullarına mahkûm edecekler.

Peki bu durumdan bir çıkış yok mu? Elbette var. Öncelikle işten çıkarmaların gerçekten yasaklanması gerekmekte. İktidar işten çıkarmaları yasakladığını söylese de hepimiz öyle olmadığını biliyoruz. Ya kısa çalışmaya göndererek ya da Kod-29’u kullanarak işçileri işyerlerinden uzaklaştırmaya devam ediyorlar.

Öte yandan, mevcut işler çalışabilen insanlar arasında bölünebilir. Uzun çalışma saatleri yine patronların daha çok kâr elde etmek için benimsedikleri bir yöntem. Oysa işgününü 6 saate indirerek ve vardiyaları 4’e çıkartarak pekâlâ işsizliğin önüne geçilebilir. Ayrıca tüm bunlar yapılırken ücretler yoksulluk sınırının üstüne çıkarılabilir.

Patronlar, sahibi oldukları medya organları ve onları destekleyen iktidar tüm imkânlarıyla böyle bir şeyin imkânsız olduğunu söylüyorlar. Ancak bu imkânsız değil! Türkiye’nin yüzde 10’unun sahip olduğu servet, geri kalan yüzde 81’inkine eşit durumda ve bu gelir adaletsizliği daha da artmakta. Sadece pandemide milyoner sayısı yüzde 35 arttı. O yüzden herkese iş ve yaşanabilecek bir ücret sağlamak oldukça mümkün, yapılması gereken zenginliği adil bir şekilde dağıtmak!

Ancak bunu ne patronlar ne de iktidar gerçekleştirecek. Zenginliğin adil dağıtılması ancak işçi ve emekçilerin örgütlülüğü ve birlikteliği ile başarılabilir. Emekçiler kendi işleri ve yaşamları için birlikte mücadele ettikçe hem insan onuruna yaraşır bir ücreti sağlayabilir hem de çalışma saatlerini düşürerek işsizliği ortadan kaldırabilir.

Evden çalışma: Patron artık sizsiniz(!)

0

Amerika merkezli bir danışmanlık şirketinin Covid-19 İşveren Aksiyon ve Hazırlık Planları araştırmasının Türkiye sonuçlarına göre, pandemi öncesi yüzde 14 olan uzaktan çalışma oranı pandemi ile yüzde 68’e yükseldi. Daha önce uzaktan çalışmayı tecrübe etmemiş ve özellikle İstanbul, Ankara gibi büyükşehirlerde zamanlarının ve enerjilerinin büyük bölümünü yolda harcayan işçiler arasında bu durum ilk önce memnuniyetle karşılandı. Ancak yeni durumda birçok işveren evden çalışanlara günlük 8 saati aşan mesai yaptırırken, yemek ve yol paralarını da kesmeye başladı. Ayrıca telefon ve internet ücretleri de patronlar tarafından çalışanların üzerine yıkıldı. Dolayısıyla hakların ve sınırların belirli olmadığı bu yeni model, esnek ve güvencesiz çalışmanın farklı bir biçimi haline geldi.

“Nasıl olsa evdesin…”

Geçtiğimiz günlerde bir yazılım şirketinin çalışanlarına gönderdiği e-posta ile bu durum belgelenmiş oldu. E-postada çalışanların evde tuvalete giderken bile cep telefonlarını yanına almaları emredilmiş, alışverişe gitme mazeretlerinin kabul edilemeyeceği ve öğle tatilinin evden çalışma süresince kaldırıldığı ilan edilmiş. Bu durumu yazılı olarak görmek şaşırtıcı olsa da pratikte çok farklı bir tablo olmadığını görüyoruz. “Nasıl olsa evdesin, şuna da bakabilir misin”le başlayan WhatsApp yazışmaları, “Şu an herkes karantinada, başka napıyorsun ki” ile devam eden diyaloglar ile işyeri-mesai saatleri belirsizleşti ve ücreti ödenmeyen fazla mesai kural halini aldı.

Patronların medya organları derhal evden çalışmanın püf noktalarını anlatmaya koyuldular. Evde çalışırken giymek üzere şık ev kıyafetleri satın alınması gerektiğinden bahsettiler. Eğer gerçekten planlı ve disiplinli olunabilirse hem yazılımcı hem de bir ressam olabileceğimiz yalanını sattılar. Artık patron biz olduğumuza göre (!) kendi çalışma düzenimizi kendimizin belirleyebileceği ideolojisini yayarak gerçekte günün her saati çalışmaya hazır insanlar kurguladılar.

Peki gerçekten patron biz miyiz? Öncelikle, evden de çalışıyor olsak, mesai saatlerimizi bizim belirlemediğimizi kabul ederek işe başlamamız gerekiyor. Yolda geçirdiğimiz vakti tasarruf ediyor olabiliriz ama “Nasıl olsa kapanma var” denerek çalıştığımız haftasonlarını da düşünmemiz gerekiyor. Patronumuza, bizi sürekli denetleyen yöneticimize fazla çalışma borcumuz olmadığını hatırlatmamız ve sırf evde çalıştığımız için ücretimizde veya yan haklarımızda indirim yapılamayacağını dile getirmemiz gerekiyor.

Günlük çalışma süresi, evden çalışmada da fazla çalışmalar dahil 11 saati aşamaz. Patronlar, ara dinlenmelerine uymak zorundadır. Haftalık 45 saati aşan çalışmalar evden çalışmada da fazla çalışma sayılır. Fazla çalışma hükümlerine uygun olarak fazla çalışma saat ücretinin en az yüzde 50 fazlasıyla ödenmesi gerekir.

“Hepsinin farkındayız ama iş süreleri belli değil, arayan yöneticimizi saat kaç olursa olsun cevaplamak zorundayım” diyebilirsiniz. Elbette ki tek başımıza bu koşullara direnmek çok zor. Bunu toplu olarak yapmamız, yani işyerlerinde işverenin tek otorite olmasına son verecek etkinlikte denetimi bizim kurmamız gerekiyor. O halde evden çalışıyor olsak da ihtiyacımız olan; işi ve işverenin uygulamalarını denetleyebilecek işçi komiteleri, sendikal örgütlenme ve hukuki güvence. Bir sonraki yazımızda nereden başlayabileceğimizi irdeleyeceğiz.

Pandemi sürecinde eğitim emekçileri

0

Pandemide eğitim süreci bir yılı aşkın süredir çeşitli aksaklıklar ve zorluklarla devam ediyor. 16 Mart 2021 günü sadece bir önlem olarak bir haftalığına kapatılacak denilen okullar neredeyse hiç açılmadı ve eğitim-öğretime “uzaktan eğitim” uygulamalarıyla devam edildi.

AKP iktidarının ülke yönetiminde en başarısız olduğu alan hiç kuşkusuz ki eğitim alanıdır ve de bu başarısızlık pandemi sürecinde iyice ortaya çıkmış durumda. Eğitim alanını, iktidara geldiği ilk andan itibaren gerici-ırkçı fikirlerini topluma aktarmanın bir aracı olarak kullanan AKP iktidarı, eğitim politikalarını yapboz tahtasına çevirdi. Bu nedenle de eğitim politikaları her kriz döneminde içinden çıkılamaz bir noktaya geldi.

Elbette iktidarın gerici ideolojisine hizmet eden ve bu yüzden ortaya çıkan hatalı uygulamalardan en olumsuz etkilenen kesim öğrenciler ve velileri oldu. Yeterli ve nitelikli eğitim hizmetlerine ulaşamayan öğrenciler arasında sınıfsal farklılıklar nedeniyle birçok eşitsizlik ortaya çıktı. Zaten sınıfsal farklılıklar nedeniyle normal zamanlarda da olan eşitsizlikler pandemi sürecinde iyice gün yüzüne çıktı. Bir yanda özel derslerle ve yeterli teknolojik araçlarla, neredeyse hiç kapatılmayan özel okullarda eğitim alan öğrenciler; diğer tarafta internet, tablet, bilgisayar imkânlarından yoksun milyonlarca öğrenci…

AKP iktidarının uyguladığı ve pandemi sürecinde iyice katmerlenen yanlış eğitim politikalarından etkilenen ikinci kesim ise hiç şüphesiz eğitim emekçileri oldu. Birçok eğitim emekçisinin canından olduğu bu süreçte toplumun eğitim emekçilerine olan bakışı da iktidar tarafından bilinçli olarak olumsuz bir kanala doğru yönlendirildi.

Pandemi sürecinde fabrikaların çarkları hiç durmadı, bütün emekçiler ölüm pahasına zorla çalıştırıldı. İşte böylesi bir süreçte iktidar mensuplarının ve iktidar yanlısı basının çarpıtmalarıyla eğitim emekçileri, çalışmadan para alan, rahat, tembel bir kesimmiş gibi gösterildi. Halbuki gerçek böyle değil. Uzaktan eğitim uygulamalarıyla eğitim-öğretim faaliyetlerine devam eden eğitim emekçileri, normal uygulamalarından daha fazla emek harcamakta. Hiçbir hazırlık yapılmadan, birden, uzaktan eğitim araçlarıyla eğitim faaliyeti yapmaya başlayan eğitim emekçileri bir yandan adaptasyon sorunlarıyla uğraşırken diğer yandan da öğrencilere etkili ve nitelikli eğitim verebilmenin yollarını kendi başlarına bulmak zorunda kaldılar. İşlerini tam anlamıyla evlerine taşıyan birçok eğitim emekçisi oldukça olumsuz bir dizi durumla karşılaştı. Uzaktan ders verirken çocuğu balkondan düşerek ölen eğitim emekçisi çiftin yaşadığı, bu zorluklardan en acı vereniydi.

Ara ara okulların açıldığı dönemlerde ise bu kez başka olumsuzluklar eğitim emekçilerini vurdu. Bilindiği üzere Covid-19 virüsünü taşıyan ve en az belirti gösteren kesim çocuklar ve gençlerdir. Hiçbir aşılama yapılmadan okulların açılması ve eğitim-öğretim faaliyetlerine başlanması birçok eğitim emekçisinin Covid-19 virüsüne yakalanıp ölmesine neden oldu. Milli Eğitim Bakanının eğitim emekçilerinin okullar açılmadan aşılanacağına ilişkin yaptığı açıklamalar tıpkı Sağlık Bakanının yaptığı açıklamalar gibi yalan çıkmıştır.

Son dönemde uzaktan verilen derslere öğrencilerin katılmaması durumunda eğitim emekçilerinin ücretlerinin kesileceği yönündeki uygulamalar da eğitim emekçilerinin haklarına yönelik bir saldırı niteliğindedir. Bir yandan AKP iktidarının yanlış politikaları, diğer yandan öğretmenlik mesleğini yıpratmaya, değersizleştirmeye yönelik adımlar ve de eğitim emekçilerinin haklarına yönelik saldırılar… Kriz dönemlerini emekçilerin haklarını gasp etmek için fırsat bilen sermaye iktidarlarına karşı eğitim emekçilerinin en önemli silahları örgütlü mücadeleleri olacaktır. Pandemi sürecinde eğitim alanında yaşanan tüm olumsuzlukların nedeni de eğitim emekçilerinin örgütlülüklerinin zayıflığıdır. Ölümlere, hastalıklara, hak gasplarına, itibarsızlaştırmalara karşı eğitim emekçileri örgütlü bir mücadele yürütmelidir.

Türkiye: Plastik Vatan!

0

Geçtiğimiz günlerde İngiltere kaynaklı bir haber ülkemizde de ciddi yankı buldu. Hatta bunun üzerine çeşitli bakanlar istifa etti, sorumlular hakkında soruşturmalar açıldı demek isterdim fakat AKP dönemindeyiz, ne yazık. Konumuz, geçtiğimiz yıl İngiltere’nin Türkiye’ye yolladığı 210 bin ton plastik atık ve akıbetinin bilinmemesi. Ta ki AFP muhabirleri çöplerin akıbetini araştırırken bunların Adana’da vahşi bir biçimde doğaya atıldığını keşfedene kadar. Bu olay İngiltere’de Başbakan Boris Johnson’a kadar varan ciddi eleştiri ve soruşturmalara sebep olurken, Türkiye’de sorumlu iktidar ve Çevre Bakanı alışageldiğimiz bir şekilde sessizliğini uzun bir süre korudu. Gelin Türkiye ve Batı açısından neler olduğuna, ne yapabileceğimize bakalım.

AKP çöp sorununu inkâr ediyor

Doğaya veya sahil kesimine gittiğimizde hepimiz yerlere saçılmış çöplerden veya denizin kirliliğinden yakınırız. Bu aslında devletin ve iktidarın çevreye ve çöp sorununa bakışının net bir özeti. Çevrenin kirletilmesi çok ciddi bir sorun haline gelinceye kadar görmezden geliniyor veya bireysel bir sorunmuş gibi gösteriliyor. 2018 yılında TÜİK’in yayımladığı atık raporunda, belediyeler tarafından 32 milyon 209 bin ton atık toplandığı açıklandı. Yani kişi başı günlük 1,16 kg atık. Fakat bu atığın sadece yüzde 12,3’ü geri kazandırılıyor, geri kalanı ya depolanıyor ya belediye çöplüğüne atılıyor ya da yakılıyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ise İngiltere ifşasından sonra başta Türkiye’nin çöp ithalatını yapmadığını iddia ederken, sonra plastik çöplerde yoğun olarak kullanılan etilen polimerin yasaklandığını duyurdu. Bu aslında halkın nasıl kandırıldığına net bir örnek.

Daha çok plastik için

Türkiye Avrupa’nın 2. büyük plastik üreticisi. Türkiye sadece 2019 yılında 9,46 milyon ton plastik üretti, fakat bunun 1,830 milyon tonu geri dönüşümle üretildi. Yani her sene yaklaşık 7,5 milyon ton plastik atık fazlası veriyoruz. Ayrıca plastik üretimi için de hammadde sıkıntısı çekmekteyiz. Hem katı atık ayrıştırmanın maliyetli olması hem de döviz kurundan ötürü atık ithal etmenin avantajlı hale gelmesinden dolayı, Türkiye kontrolsüz bir biçimde Avrupa’nın baş çöp ithalatçısı haline geldi. Peki iktidar bunlara neden olurken, Avrupa ve İngiltere’nin hiç mi suçu yok?

Batı’nın ikiyüzlülüğü

Aslında Avrupa ve İngiltere çöp ve atıklarını uzun süredir başka ülkelere yolluyor. Çin 2018 yılına kadar plastik atık ithalatında birinciydi, fakat çevresel kirlenmeleri bahane göstererek bundan vazgeçti. Onun yerini bir süre Güney Asya ülkeleri devralmaya çalışsa da aynı sorunu gerekçe göstererek caydılar. Yukarıda belirttiğim gerekçelerden dolayı Türkiye bu atıklar için cennet haline geldi ve sadece bir senede 600 bin ton plastik geri dönüşüm adı altında ülkemize sokuldu. Nasıl takip edildikleri ise muamma. Buradaki ikiyüzlü kısım ise, Almanya’nın veya diğer batılı ülkelerin neredeyse yüzde 50’ye yakın plastik ayrıştırması yapmasına rağmen, plastiklerin nasıl geri kazanıldığını takip etmemesi. Yani “bizden uzak olsun da ne olursa olsun” anlayışı var.

Ne yapmalı?

Akdeniz’i en çok kirleten ülkelerden biriyiz. Türkiye’de tutulan balıkların yüzde 44’ünün midesinde tek kullanımlık polimere, hatta çiftlik üretimi olmayan midyelerin tamamında plastik izine rastlanmış durumda. Çöp dağlarından beton şehirlere hatta atık dolu nehirlere ve denizlere, neoliberal politikalar ve bunu uygulayan AKP iktidarı sebep oluyor. Bunca kötülüğe rağmen ne yapılabilir? Öncelikle plastik ve türevi atıkların ithali durdurulmalı. Geri dönüştürülemez ve doğaya zararlı madde üretiminden vazgeçilmeli. Vahşi atık toplama merkezleri kapatılmalı. Geri dönüşüm merkezleri denetlenmeli. Geri dönüştürülmüş atıkların kullanımı teşvik edilmeli. Atıklarını doğaya atan kurum ve kişilere ağır cezalar verilmeli. İvedilikle adım atılmadığı her an doğa tahribatı geri döndürülemez boyuta gelecek ve bugün Marmara Denizi’nde olan, yarın tüm ülke çapında gerçekleşecek.

Çay üreticileri için de çözüm planlı ekonomi

0

Bir ay önce plansız ekonomi nedeniyle patates-soğan üreticilerinin zararlarını konuşuyorduk. Neredeyse bir ay sonra bu sefer de yaş çay üreticilerinin isyanı ile karşı karşıyayız. Ancak Erdoğan; alkış tuttuğu saldırı nedeniyle gururla sahiplendiği Rize’yi, söz konusu hemşerilerinin yaş çay isyanı olunca belli ki duymak, duyurmak istemiyor.

Çay üreticisinin öncelikli talebi çayda kotaya ve kontenjana son verilmesi. Çünkü Çaykur, 17 Mayıs’ta başlayan ilk sürgünün 5. gününde çay alımına günlük 15 kg alım kotası koydu. Bu, üreticinin çayının büyük kısmının elinde kalması anlamına geliyor. Çayını Çaykur’a veremeyecek olan üretici ise özel sektöre mahkûm ediliyor. Özel sektör de bu durumu kullanarak, taban fiyatı zaten üreticinin beklentisinin çok altında 4 TL olarak belirlenen çayın alım fiyatını 2,80’lere kadar düşürüyor.

Bakanlık verilerini dikkate aldığımızda Türkiye’de çay tarımı küçük aile işletmeciliği şeklinde yapılıyor ve üreticilerin yüzde 80’i beş dekar ve altında çay bahçelerine sahip. Bu açıdan baktığımızda, on binlerce ailenin neredeyse tek geçim kaynağı yaş çay üretimi. Ve şimdi Çaykur’un kota politikası nedeniyle, hasat vakti gelmiş çaylarını heba etmek ya da daha düşük ücrete özel çay firmalarına satmak ikilemi ile karşı karşıya bırakılıyorlar. Doğal olarak her iki seçeneği de çözüm görmeyen üreticiler ise tepkilerini Hopa, Kemalpaşa, Arhavi, Fındıklı, Çayeli, Ardeşen ve Rize’de düzenledikleri eylemlerle duyurmaya çalışıyorlar.

Çay işletmelerinin bu politikaları iki şeyi yeniden gündeme getiriyor: Özelleştirmelere karşı mücadele ve planlı bir tarım politikasının gereği. 

Çaykur henüz özelleştirilmiş değil ancak 2017 yılında Varlık Fonu’na devredildi. Ve Sayıştay raporlarına göre daha önce kârda olan Çaykur, 2017 sonrası sürekli zarar etmiş durumda. Bu konu Fatma Genç’in de daha önce Sayıştay raporlarıyla ilgili yazısındaki “Çaykur zarar mı ediyor, zarar mı ettiriliyor” sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü rapor, Çaykur’un kapasitesini yeterince kullanmadığına, gerekli istihdamı sağlamadığına ve aslında izlediği politikalarla çay üreticilerini özel sektöre mecbur bıraktığına işaret ediyor. Belki “arz fazlası mı” diye de soracaksınız. O zaman da şunu hatırlamakta fayda var: Resmi Gazete’de yer alan Cumhurbaşkanı kararına göre, Türkiye Azerbaycan’dan sıfır gümrük vergisiyle 300 ton siyah çay alacak!

Öte yandan, Çaykur politikalarının tek mağdurlarının yaş çay üreticileri olmadığını da söylemeye gerek yok herhalde! İşçilerin de birçok sorununun yanında, kadro talepleri uzun süredir karşılanmıyor.

Karşı karşıya kaldığımız tablo, özel sektör ihtiyaçlarına göre şekillenen üretim ve tarım politikalarının bir sonucu ve aynı zamanda buna karşı mücadelenin bir ayağı olarak karşımızda duruyor.

Şili’de Kurucu Meclis seçimleri: işçiler için bir fırsat

0
SANTIAGO, CHILE - OCTOBER 21: A demonstrator waves a Chilean flag as clashing with riot police during a protest against President Sebastian Piñera on October 21, 2019 in Santiago, Chile. President Sebastian Piñera suspended the 3.5% subway fare hike and declared the state of emergency for the first time since the return of democracy in 1990. Protests had begun on Friday and developed into looting and arson, generating chaos in Santiago, Valparaiso and a dozen other cities resulting in at least 8 dead. (Photo by Marcelo Hernandez/Getty Images)

Şili işçi sınıfı ve halkı 2019’da başlattıkları rejim karşıtı isyanda temel taleplerini yeni bir anayasanın hazırlanması ve bir Kurucu Meclis’in (KM) toplanması şeklinde belirlemişti. Bu taleplerin ardında yatan mantık, Şili’yi darbeci Pinochet’nin oluşturduğu politik ve kurumsal baskı mekanizmalarından temizleyebilmekti.

Mevcut başkan Piñera’nın polisi ve askeri işçilere ve halka karşı sokağa sürmesi, binlerce eylemciyi tutsak alması, öncülere davalar açması, paramiliter çeteleri silahlandırarak iktidarını mafyatik girişimlerle sürdürmeye çalışması sonuç vermedi. Saldırılar karşısında geri çekilmeyen kitle hareketi KM önerisini referandumda oylatma hakkını kazandı ve referandumda verilen oyların yüzde 80’i bir Kurucu Meclis’in toplanmasına onay verdi.

15-16 Mayıs’ta yapılan Kurucu Meclis seçimleri ise Şilili işçilerin öfkesini yansıtan bir politik deprem yarattı. Devrimci işçiler oylarını geleneksel düzen partilerini egemen konumlarından indirmek için kullandılar. Seçimlerin ilk gününde valiler, belediye meclisleri ve başkanları benzeri yerel yetkiler oylandı. İkinci gün ise 155 üyeli KM seçimleri yapıldı. KM’nin görevi bir sene içerisinde yeni bir anayasa hazırlamak ve bunu referanduma sunmak.

İşçiler arasında yerel yönetimlere olan güven, KM’ye olan güvenin altında. Zira ilk günkü seçimlere katılım yüzde 20 civarında kaldı. Bir KM’nin toplanıp toplanmaması yönündeki referanduma yüzde 50 seviyesinde bir katılım olmuştu. KM seçimlerinin kendisine katılım ise yüzde 40 civarlarında kaldı (özellikle işçi semtlerinde katılımın düşük olduğu görülüyor). Bunun anlamı, referandumdan seçimlere dek geçen sürede sınıfın belirli sektörlerinin KM’ye olan inançlarını yitirdikleri.

Başkan Piñera ile sağcı koalisyonu yüzde 20 oy alarak 155 sandalyenin 37’sini kazandı. 1988’den 2010’a kadar ülkeyi yönetmiş ve Pinochet ile generallerine af çıkarmış olan merkez solun koalisyonu Concertación ise yüzde 14 oy alabildi. Şili burjuva statükosunun bu iki temeli büyük bir yenilgi almış durumda. Yeni anayasanın yapımını durdurmak için KM’de 3’te 1’lik bir orana ihtiyaçları vardı. Halbuki tek başlarına kazandıkları sandalyeler, ayrı ayrı 3’te 1 olmalarına yetmiyor.

Geniş Cephe ve Şili Komünist Partisi’nin (ŞKP) oluşturduğu reformist sol yüzde 20 oranında oy aldı. Bu reformist sektörler, Piñera’nın KM’de ittifak yapmaya çalışacağı ilk kesim. Ayaklanma sırasında Geniş Cephe, Piñera ile bir Barış Antlaşması imzalamıştı. Geniş Cephe milletvekilleri parlamentoda Piñera’nın isyanı bastırmaya yönelik polisiye yasa tasarılarına evet oyu kullandı. ŞKP ayaklanmanın başından bu yana KM ve yeni bir anayasa talebine karşıydı. Geniş Cephe sözde Barış Antlaşması’na karşı çıkmış olsa da ŞKP, başında bulunduğu, ülkenin en büyük sendikal konfederasyonunda seferberliklerin durdurulması çağrısı yaptı ve taban komiteleri genel grev kararı almak isterken karara karşı çıkarak grev kırıcılık rolünü üstlendi. Reformist solun aldığı yüzde 20’lik oy, ayaklanmaya katılan kitlelerde canlı kalmayı sürdüren politik önyargılar ile gerililiklere işaret ediyor.

Seçimlerin galibi hiç şüphesiz bağımsızlardır. Bağımsızlar birkaç farklı seçim koalisyonu altında katıldılar seçimlere. Bunlar ayaklanma ve bölgesel grevler sırasında öne çıkmış olan halkçı önderler, sendikacılar, gençler, kadınlar, LGBTİ+ aktivistler ve benzerleriydi. Toplamda yüzde 33 oy aldılar. Hiçbirinin belirli bir politik programı olmasa da, ortaklaştıkları nokta geleneksel burjuva partilerine karşı olmaları. Bu sektörler, devrimci sosyalist güçler açısından içinde çalışılması şart alanlar açıyorlar.

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Şili kardeş partisi olan Sosyalist İşçi Hareketi (SİH) de seçimlere katıldı. SİH, Devrimci İşçilerin Partisi isimli bir başka Troçkist partiyle birlikte katıldı seçimlere. İki partinin sekiz seçim bölgesinde çıkardıkları adaylar toplamda 52.340 oy aldılar. KM seçimlerinin dışında, önemli bir madenci merkezi olan Antofagasta’da belediye başkanlığına aday olan Troçkist işçi Lester Calderón 21.387 oyla, toplam oyların yüzde 13’ünü alarak dördüncü oldu. Partimizin parçası olduğu liste yine Antofagasta KM seçimlerinde yüzde 6,87 oy aldı.

Ülkenin en kalabalık seçim bölgesi olan 8. seçim bölgesinden bir başka Troçkist kadın avukat (María Rivera) 4. oldu ve 18.000 oyla KM’ye seçildi. Yine bir başka Troçkist parti olan Antikapitalist Hareket ise 10. bölge ile 12. bölgede seçimlere katıldı ve her ikisinde de yüzde 2 oy aldı.

Son olarak yerli halkların da KM’de toplam 17 koltuğu bulunmakta.

Şili KM seçimleri düzen güçleri ve Pinochetci burjuva statüko açısından muazzam bir politik yenilgi anlamına geliyor. Piñera geleneksel düzen güçleriyle yeni anayasayı durduramayacak ve bu nedenle Geniş Cephe ile ŞKP’nin oluşturduğu reformist solla anlaşmalara gitmeye çalışacak. Bu iki yapının da tarihine aşina olanlar, onların ihanetinin çok da zor olmayacağının farkındalar. Bu bağlamda devrimci Marksist, Troçkist partilerin aldığı 100 bine yakın oy oldukça değerli; bunun anlamı, Şili işçi sınıfının bağrında bir devrimci partinin inşa edilmesinin olanaklarının hiç olmadığı kadar bol olduğu.

Bu bağlamda KM proletaryanın güçlerini toparlaması açısından önemli bir fırsat. Bu meclis, Şili sosyalist devriminin görevlerini tek başına hayata geçirebilecek kapasiteye sahip değil ancak buna rağmen devrimci işçiler için önemli demokratik ve anayasal mevzilerin ele geçirilmesi için bir kaldıraç görevi görebilir. KM kullanılarak işçi sınıfının gelecekteki mücadelelerine daha iyi hazırlanmak mümkündür.

***

Editörün önerileri:

Kaşıkla ver, kepçeyle al!

0

Ülke ekonomisi yaza hazırlanıyor. Kredi musluklarının ağzı, tıpkı geçen sene olduğu gibi açılmaya çalışılıyor. Bu durumun ğolabileceğini önceki yazılarımızda vurgulamıştık. Türkiye’nin hayat pahalılığı karşısında atacağı adımlar, yani enflasyonu dizginleyebileceği tüm araçlar yanlış ekonomi politikalarıyla yitirildi. Eldeki tek seçenek, sonuçlarını umursamaksızın borçlandırma yoluyla tüketimin artırılması. Yani kredi balonu… Fakat bu genişlemenin geçen yıla göre çok daha zor olacağı ortada. Çünkü faizler çok yüksek. Dolar ise faizlerin indirilmesine izin verilemeyecek kadar yüksek. Bu ortamda “esnafa hibe, vatandaşa kredi” paketleri ise iktidarın günü kurtarabilme adına kendi önüne koyduğu tek yol olarak karşımızda çıkıyor. Bu kredi paketleri işçiye borç, patrona ise “nefes” oluyor.

Geçtiğimiz yaz yapılan kredi genişlemesinin bedeli; dövizin ve enflasyonun hızla yükselmesi, Merkez Bankası’nın rezervlerinin erimesi ve damat bakanın koltuğunu kaybetmesi şeklinde oldu. Aynı hamlenin bu yıl tekrarlanması durumunda kimin ne bedel ödeyeceği bilinmez ama işçilerin bu pervasız ekonomi yönetimi karşısında her zaman bedel ödediğini biliyoruz. Kamu bütçe açıkları, rezervlerin eritilmesi, salgın koşullarında hizmet sektörünün zararı gibi genel iktisadi faturaların emekçi halka kesileceği, hatta kesilmekte olduğu gün gibi ortada.

Ekonominin dümenini elinde tutanların vizyonu; dış sermayenin kesilmeksizin Türkiye’ye akması, sermaye sahiplerinin düşen kârlılıklarının ne pahasına olursa olsun yükseltilmesi ve bununla birlikte pandemi ve benzeri zararların toplumsallaştırılarak bu enkazın işçi ve emekçilere yıkılmasından ibaret. Türkiye’yi yönetenler bu üç temel hedeften ayrılamıyor.

Son açıklanan esnafa hibe desteğinin göstermelik kaldığına ve işten atmaların sözde yasaklandığı bir dönemde insanların işsiz kaldıklarına tanık olduk. İktidar, esnafın bir aylık kira parasına bile denk gelmeyen hibesini “hakkınızı helal edin” diye verdikten sonra esnafa bankayı göstererek kredi yolu dışında bir seçenek bırakmıyor.

Türkiye sadece 2021 Ocak-Şubat aylarında 45 milyarı özel sektöre, 27 milyarı kamuya ait olmak üzere toplam 72 milyar dolar dış borç ödedi. Son açıklanan esnaf ve sanatkârlara hibe desteğinin toplamı ise 4 milyar 662 milyon lira, yani sadece 548 milyon 470 bin dolar. Kaynakların kime nasıl harcandığı ortada. Geçiş garantisi verilen ve hazinenin zarara uğratıldığı özelleşmiş altyapı projelerine verilen miktarlarla bile salgın süresinde işini kaybedenlere temel geçim ücreti verilebilirdi.

Türkiye’nin 2020 sonu itibarıyla 450 milyar dolarlık dış borcu var. Bu borcun milli gelire oranı yüzde 62,8 seviyesinde. Son 30 yılın en yüksek oranı. Görüldüğü gibi sadece dış borç yükünü baz alsak bile ödeyeceğimiz bedeller katlanarak artmakta. İçerideki kredi borçlarının şiştiğini de hesaba katarsak tabloyu daha iyi anlayabiliriz.

Türkiye’deki mevcut ekonomi politikaları, enflasyonu istenilen düzeye getirmeyi amaçlamıyor. Tam tersine tüketimi borç yoluyla şişirme derdinde. Dolayısıyla hayat pahalılığı önümüzdeki dönemde en büyük sorunlardan biri olacak. Fakat çok önemli bir tehlike daha var; o da dünya genelinde enflasyonun artacağı bir döneme giriyor olmamız. ABD’de enflasyonun artması dış borcu bu kadar yüksek olan Türkiye için büyük risk oluşturuyor. Ülkenin dış borçlarını ödeyebilmesi için yine dış borçlanmaya ihtiyaç olacak ve bu durum döviz cinsinden borçlanmanın çok daha maliyetli olacağı anlamına geliyor. En başından beri söylediklerimizi yine ısrarla tekrarlıyoruz: Dış borç ödemesini durdurun. Acil durum fonu oluşturarak hem esnafa hem de işçi ve emekçilere temel geçim sağlayın. Kaynakları bu ülkenin üretenleri için kullanın. Bu krizi biz yaratmadık, bedelini de biz değil sermayedarlar ödemelidir.

Kolombiya: Duque’den ve “diyalogdan” kopuş için!

0

Kolombiya, 2019 yılının sonunda Ekvador ve Şili devrimci ayaklanmalarını takiben, grev ve seferberliklere sahne olmuştu. Ekonomik krizin faturasının kendi üzerlerine yıkılmasına ve sağcı Iván Duque hükümetinin baskıcı politikalarına karşı seferber olan kitlelerin mücadelesi Covid-19 pandemisinin etkisiyle kesintiye uğramıştı. Ancak 2019 yılında dünyanın birçok ülkesinde yaşanmakta olan seferberlikler dalgasında olduğu gibi Kolombiyalı kitleler de nihai bir yenilgi almamıştı.

Hemen her ülkede olduğu gibi Kolombiya’da da pandeminin etkisi, emekçi yığınların yaşam koşullarının daha da kötüleşmesine, alım güçlerinin erimesine neden oldu. Kapitalist hükümetlerin yaptığı gibi Duque hükümeti de bu süreçte kaynakları kamu yararına kullanmak yerine temsil ettiği sınıfın çıkarları uğruna emekçi halka dönük saldırı politikalarını artırdı. 50 milyon nüfuslu ülkenin 20 milyonu bugün aşırı yoksulluk sınırında yaşamaya zorlanıyor.

Böylesi bir atmosferde Duque hükümetinin açıkladığı ekonomik kesinti planı ve vergi reformu ise Kolombiyalı kitlelerin yeni ve daha radikal bir isyanını tetikledi. 28 Nisan’da üç sendikal merkez (CUT, CTC ve CGT) ve Fecode’den (Öğretmenler Federasyonu) oluşan Ulusal Grev Yönetimi’nin (UGY) ulusal grev ilanı birçok kesimden destek bularak kitlesel bir ayaklanmaya dönüştü.

Duque hükümeti ayaklanmayı zor yoluyla bastırmaya çalışsa da seferberlikler karşısında geri adım atarak reform paketini geri çekmek zorunda kaldı. Ancak yalnızca paketin geri çekilmesini değil, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve baskıcı hükümet karşısında demokratik özgürlük talep eden kitleler, iktidarın bu geri adımına karşı sokakları terk etmeyerek mücadelelerini sürdürme kararlılığı gösteriyor.

“Defol Duque” sloganı, ekonomik taleplerle başlayan, bir aya yakındır sürmekte olan ayaklanmaya rejim karşıtı bir karakter kazandırırken, Kolombiya’daki halk seferberliği kritik bir momentten geçiyor.

Sağcı Duque hükümetinin prestijini yitirmesini kendi lehlerine kullanmaya çalışan ve kitle seferberliklerini düzenin sınırlarında tutmaya gayret eden liberal ve merkez sol partiler UGY’nin, Duque’nin yaptığı “diyalog” çağrısının peşinden gitmesini destekliyor. UGY ise seferberlikler sürecinde inşa edilen Halk Meclisleri’nin ve mücadele halindeki kitlelerin iradesini hiçe sayarak, bürokratik bir yöntemle hükümet ile masaya oturmayı kabul etti.

UGY ile Duque arasında yapılan görüşmelerde elle tutulur bir “sonuç” açığa çıkmasa da, UGY’nin izlemekte olduğu çizginin emekçi halkın talep ve mücadelesinin önünde bir pranga etkisi yarattığını kitlelerin deneyimlemesi sonucunu doğurdu.

Tabandan yükselen bu basıncın farkında olan UGY ise “biraz diyalog”, “biraz mücadele” çizgisini öne çıkararak, seferberliklerin birinci ayına dönük olarak 24-29 Mayıs haftası ve özellikle 28 Mayıs günü için eylem çağrısında bulundu.

UGY’nin kitlesel eylem çağrıları önemli olmakla birlikte, ülkedeki güçler dengesinde asıl belirleyici olan, seferberliklerin UGY önderliğini ne oranda aşabileceği olacak. Çünkü kitlelerin taleplerine erişmesini sağlayacak olan, bir günlük bir eylemden öte Halk Meclisleri tarafından da yükseltilen “Duque düşene kadar süresiz genel grev” şiarıyla mücadeleye süreklilik katabilmekten geçiyor. Ve bu mücadelenin içerisinde kapitalizmden ve Duque rejiminden kopuşu önüne koyan, bu doğrultuda Halk Meclisleri’nin yaygınlaşmasına öncülük edecek ve onları bir işçi-emekçi hükümeti inşası yönünde seferberliğe itecek devrimci bir önderliği açığa çıkarmaktan.

Manisa Ecocold fabrikasında Türk Metal Sendikası’ndan eylem

0

Manisa Ecocold fabrikasında sürmekte olan sendikal örgütlenmenin fabrika patronu tarafından haber alınması ile birçok işçi işten çıkartıldı. Ayrıca pek çok işçi de pandemi gerekçesiyle süresiz ücretsiz izne gönderildi.

İşçilere yönelik gerçekleştirilen bu saldırıları protesto etmek amacıyla, fabrikada örgütlenen Türk Metal Sendikası 3 Haziran Perşembe günü fabrika önünde protesto eylemi gerçekleştirdi.

Eyleme Türk Metal Sendikası üyeleri ve yöneticileri katıldı. Sendikanın Manisa şube başkanı Ercan Dereli konuşma yaptı. Konuşmadan sonra eylem sona erdi.

Arjantin milletvekili Giordano’dan destekçilerine teşekkür mektubu

0

Arjantin’de Sosyalist Sol milletvekili Juan Carlos Giordano hakkında, özgür Filistin’i savunduğu için Siyonist örgütler tarafından “nazi” ve “antisemitizm” suçlamalarıyla karalama kampanyası başlatılmıştı ve meclisten atılması için bir girişimde bulunulmuştu. Bu saldırı karşısında Giordano’nun ifade hakkını ve özgür Filistin’i savunmak için bir uluslararası imza kampanyası gerçekleşti. Giordano, büyük destek kampanyasına katılanlara bir teşekkür mesajı iletti:

Değerli destekçim,

Kendi adıma ve partim Sosyalist Sol adına, Filistin mücadelesini savunarak ve bana yönelik “nazi” ve “antisemitist” suçlamalarıyla yürütülen karalama kampanyasının karşısında durarak gösterdiğiniz destek için teşekkür ederim. Siyonizm karşıtlığı antisemitizm değildir!

Arjantin’den ve dünyanın dört bir yanından sayısız şahsiyet ve örgüt, bu suçlamalar karşısında yürütülen destek kampanyasına katıldı. Bu, ırkçı İsrail devletinin haksız saldırılarına yönelik kınamayı ve Filistin halkını bu işgal ve sürekli katliam politikaları karşısında savunmaya yönelik küresel sempatiyi ortaya koymaktadır.

İsrail Siyonizminin yürüttüğü etnik temizlik ve apartheid politikalarına karşı dünyanın çeşitli şehirlerinde gerçekleşen büyük seferberliklerin de ortaya koyduğu üzere, biz kendi saflarımızdan bu haklı mücadeleye destek vermekten başka bir şey yapmıyoruz.

Filistin mücadelesine bize dokunan her yerden destek verdiğimiz bu yolda, sahip olduğumuz çeşitliliklere rağmen birlik içinde kalma mücadelesi vermeye devam ederek sizi içtenlikle selamlıyorum.

Juan Carlos Giordano

Ulusal Milletvekili

Sosyalist Sol (IS) / Sol Birlik-Cephe (FIT-U)

Filistin: Gerici ütopyayı yıkmak

0

Varlığı, Filistin halkının yerinden edilmesi, sistematik olarak soykırıma maruz bırakılması üzerine inşa olunan Siyonist, işgalci, ırkçı İsrail devleti son bir ay içerisinde yeniden Filistin halkına yönelik şiddetli bir saldırı düzenledi.

Kudüs’ün Şeyh Cerrah Mahallesi’ndeki Filistinlileri sistematik etnik temizlik politikası kapsamında yerlerinden etmeye çalıştı, buna karşı direnen Filistinlilere de yoğun bir saldırı uyguladı. Filistin örgütlerinin meşru müdafaasına da Gazze’de sivilleri bombalayarak karşılık verdi. 11 gün süren saldırılarda 66’sı çocuk 243 Filistinli katledilirken, 2 bine yakın Filistinli yaralandı, binlerce ev yıkıldı ve en az 90 bin Filistinli yerinden edildi.

Yaşanan bu sürecin, yeniden tartışmaya açtığı ya da daha doğru bir ifadeyle bir kez daha kanıtladığı birkaç önemli başlık mevcut.

Bunlardan ilki, “iki devletli çözüm” gerici “formülünün” imkânsızlığının en açık şekilde yeniden görünür kılınmış olması. İşgalci, ırkçı, iç savaş yöntemleriyle kendisini var eden, Nazi devleti karakterine sahip İsrail’in bir devlet olarak bu haliyle varlığı, beraberinde bir Filistin devletinin varlığını olanaksız kılıyor. Teşkili, karşı tarafın ortadan kaldırılması üzerine bina olunan bir İsrail devletinin varlığı otomatik olarak Filistin’de tek devletli çözümü dayatıyor.

Emperyalizmin gerici ütopyasının, “iki devletli çözümün” olanaksızlığının karşısında ise mesele, Filistin konusunda gerçek bir çözüme nasıl ulaşılabileceği ve bu yolda Filistin halkının gerçek dostlarının kimler olduğuna kilitleniyor.

İkincisinden başlayalım. Kendisini yalnızca Siyonist rejimin saldırılarını kınamakla sınırlayan ama öte yandan İsrail ile askeri, diplomatik, ticari tüm faaliyetlerini devam ettiren ve hatta İsrail’in her saldırısı sonrasında “arabulucu” rolü üstlenerek “prestijini” yükseltmeye çalışan başta Türkiye ve Mısır olmak üzere bölge gericiliklerinin tutumu, onların Filistin halkının değil emperyalizmin dostu olduklarının kanıtı.

Onların üstlendiği bu “arabuluculuğun” ve “iki devletli çözüm” ütopyasının Filistin topraklarındaki muhatabı ise işbirlikçi “Filistin Ulusal Yönetimi”. Filistin halkının intifadalarının ve onurlu, haklı direnişinin üzerinde yükselen, onu kendi prangası içerisine hapseden bürokratik yönetim, kendi varlığını garanti altına almasını Siyonist rejimin varlığına eşitlemiş durumda.

Şimdi ilk soruya, Filistin’de gerçek bir çözüme nasıl ulaşılabileceği sorusuna dönelim. Aslında Siyonist rejimin 11 günlük saldırısına karşı gelişen mücadele kendi içerisinde bu soruya önemli cevaplar üretti ve İsrail’i geri adım atmaya zorladı. Filistin direniş örgütlerinin karşı duruşu, İsrail’in kendi savunma sistemine olan güvenini sarstı.

Daha da önemli olan husus ise Gazze, Batı Şeria, Kudüs ve tarihsel topraklarda uzunca bir aradan sonra ortaklaşa, eşzamanlı kitle protestolarının, grevlerin gerçekleşmesi oldu. Filistin emekçi halkının tabandan gelişen, bürokratik Filistin Ulusal Yönetimi’ni de zorlayan bu seferberliği gerçek bir çözümün anahtarı niteliğinde.

Siyonist devleti geri püskürten bu seferberliğe politik, programatik ve örgütsel alanda süreklilik kazandırılması ise asıl belirleyici olacak husus. Çünkü, 21 Mayıs’ta “ateşkes” imzalansa dahi, Siyonist rejimin Filistin halkına dönük baskı ve gözaltı dalgası sürüyor.

Bu anlamda, Filistin emekçi halkının mücadelesinin içerisinden, gerici ütopyanın karşısına ırkçı olmayan, demokratik ve laik tek bir Filistin devletinin inşasını hedefleyen bir mücadele planının açığa çıkarılması ve bunun anti-Siyonist İsrail vatandaşlarıyla ortaklaştırılabilmesi acil bir ihtiyaç. Bu süreçte, Filistin halkının gerçek dostu olan dünya emekçi halklarının payına ise sendikaları, siyasi yapıları üzerinde, Siyonist rejime karşı etkin bir boykotun örülmesi adına sürekli bir basınç yaratabilmek ve onları seferber olmaya çağırmak düşüyor.

Eski bir Yemeksepeti kuryesiyle söyleşi: “Korkumuzdan hasta hasta çalışıyorduk”

0

Merhaba. Dilerseniz öncelikle sizi tanıyalım ve Yemeksepeti’yle ilişkinizden başlayalım. Orada ne kadar süreliğine ve ne olarak çalıştınız?

Ben Yemeksepeti’nde 1 sene 4 ay kurye olarak çalıştım. Bir seneyi doldurup, haklarımı alıp gitmeyi düşünmüştüm aslında çünkü yoğun mobbing ve baskı vardı. Bir hakkınızı talep ettiğiniz zaman kestirip atıyorlardı. Zaman zaman yaptırıma varan önlemler aldıkları oluyordu. Yöneticiler kendi aralarında çok sıkı duruyorlar, göz açtırmıyorlardı bize.

Kurye olarak çalıştığınızı söylediniz. Karşılaştığınız en temel sorunlar nelerdi bir kurye olarak?

En temel problemlerden birisi, mesela molaya çıkacağımızı söylememize rağmen çıkamamamızdı. Ya da mesela kapıya kadar gidiyoruz, müşteri nakit para vermiyor. Biz kışın ağır şartlarda çalışıyoruz ve dolayısıyla hastalanıyoruz. Suadiye’den Şükrü Saracoğlu Stadyumu’na kadar olan ve Kozyatağı’nı da kapsayan bölgede çalıştım ben. Çok geniş bir bölge, belki 10 kilometreden fazla bir alanı kaplıyordur. Yağmurda çamurda Fenerbahçe’den Suadiye’ye yüzlerce kere gidip geldiğinizi düşünün. O soğukta, motorun tepesinde rüzgâr yiye yiye tabii vücut yorgun düşüyor, hastalanıyor. Bize, “İki günden fazla hastalanırsanız hak edişinizi keseriz” tarzında tehditler yöneltiyordu patron. Korkumuzdan hasta hasta çalışıyorduk. Neden? Çünkü insanlar geçim derdinde.

Aynı zamanda şirket sözleşme şartlarına da uymuyor. Zam zamanı geliyor mesela, zam yapılacak deniyor. İlk olarak zamları altı aylık periyottan bir seneye çıkardılar. Bu kabul edilemez. Daha sonra zamları günde dağıtılan paket sayısına bağladılar. Diyorlar ki “Günde şu kadar paket dağıtacaksın ki şu kadar zam olsun”. Ya da “Şu kadar teslimat yapmazsan primin kesilir” diyorlardı. Birkaç örnek daha vereyim. Yağmur yağıyor, her yer çamur. Bizim bot alacak gücümüz yok, bot istiyoruz, vermiyorlar. Ya da motor bakımı geliyor (ki ben bu konuda ihtarname verdim zaten), yaptırmıyor bakımı.

Ben haklarımı araştırdım, baktım ki yemek molasında beni çalıştırması yasak aslında. Benim motorumun bakımının yapılması gerektiğinde, beni hep yemek molalarımda motor bakımına gönderiyorlardı. Bunu şefe şikâyet ediyorum, şef de “Yemek molasında gideceksin” diyor. Ben diyorum yemek molası benim hakkım, yemek molamda yemek yemek istiyorum. Eğer beni motor bakımına gönderirsen yemek molamda bunu mesaiden sayacaksın ve bana paramı vereceksin diyordum. Ben bunu diyebiliyordum ama evli, çocuklu insanlar var. Diğer arkadaşlarım geçimlerini riske atamadıkları için bütün bu hukuksuzluklara boyun eğmek zorunda kalıyorlardı. Ben hakkımı aradığım için mahkemelik oldum Yemeksepeti’yle.

O süreç nasıl gelişti?

“Üç gün içinde hakkımı yatırın, yoksa yasal süreç başlatacağım” dedim. Hakkım olanı yatırmadılar üç gün içinde, işten ayrılmak zorunda bıraktılar beni ve çıkışımı da Kod-29’dan gösterdiler. Hakkımı vermedikleri gibi, işten çıkmadan iki gün önce de bana 290 liralık trafik cezası getirdiler. Marmara Üniversitesi’nin karşısındaki kaldırıma motorumu koymuşum sipariş yetiştirirken. Ne yapabilirim ki? Bizden bir saat içinde en az dört paket teslim etmemizi istiyorlar, aslında bir paketi 15 dakikada teslim etmemizi istiyorlar. Bu hız bana dayatılırken ben nereye koyacağım motoru? Yolda mı bırakayım? Şirket geldi, trafik cezası faturasının altına benim imza atmamı istedi. Dedim ben imza falan atmam. Kabul etmiyorum dedim bu cezayı, bu cezayı sizin yüzünüzden yemişim, siz ödeyeceksiniz dedim. Ben işten ayrıldıktan sonra bir arabulucu buldum, onu da reddettiler.

Peki 3 Haziran’da seninle birlikte davası olan başka arkadaşlar var mı?

Evet, var. Bir arkadaşla davalarımız arasında 10 dakika var. Ve bir dava daha var, o da sendikalı arkadaşların davası, aynı gün görülecek. Onların davasını da açıklayayım. Pandemide birçok mekân kapanınca, restoranlar açılmayınca vs. yöneticiler Banabi’ye ağırlık verdiler. Mesela Yemeksepeti kuryeleri, Banabi üzerinden damacana su taşımaya başladılar. Bir arkadaşımız belinden sakattı ama gündelik hayatını etkileyecek derecede değil. Yöneticilere dedi ki “Ben belden sakatım, ağırlık taşıyamam”. Bu arkadaşı özellikle Kadıköy’de, Acıbadem’de damacana taşımacılığına verdiler. O damacanalarla kaç kat çıkıyoruz biz, her apartmanda asansör yok ki, zaten olsa da sıkıntı. Arkadaşımızın beli kötüleşiyor, sakatlığı ağırlaşıyor. Gidiyor, yine ifade ediyor, belinin sakat olduğunu söylüyor. Daha sonra bir yönetici bu arkadaşımıza hakaretler yağdırdı, damacana taşımaktan şikâyetçi olduğu için. Bu hakaretlerin ses kaydı da var. 3 Haziran’daki davalardan biri de bununla ilgili. Diğerleri de bu tip olaylarla ilgili.

Bir örnek daha vereyim. Bazı siparişlerde nakit seçeneği yoktur, müşteri kartla ödemek zorundadır. Bir arkadaşımız gidiyor yine siparişi ve müşteri de o anda kartının olmadığını, kendisinden nakit almasını söylüyor. Aslında bunu yapmamamız lazım çünkü sonra bizim başımıza bela oluyor. Bizim telefonlarda bir operatör var, onlara soruyoruz böyle durumlarda ne yapılacağını. Bu tip bir durumda operatör daima der ki kuryeye, sen müşteriden nakit al, kendi kartından siparişin maliyetini çek. Yani kendi kartımızdan siparişi biz ödüyoruz! Bunlar bir ayda hep birikir, sonra gidersin kartından ne kadar çekildiyse elindeki fişlerle, paranı almak için başvurursun. Bu arkadaşın da o ay kartından verdiği tutar 1900 lirayı aşmış. Arkadaşımızın kredi kartı limiti de 1900’den az diye yöneticiler inanmıyorlar eldeki fişlere rağmen ve görevi kötüye kullanma suçlamasıyla arkadaşımızı hırsızlıktan işten atıyorlar. İşte böyle davalar görülecek 3 Haziran’da.

Teşekkür ederiz deneyimini bizimle paylaştığın için. Peki senin Yemeksepeti İşçi Komitesi’nde bir araya gelmeye çalışan, sendikalılaşmaya çalışan arkadaşlarına buradan söylemek istediğin bir şey var mı?

Biliyorum mecburlar ve bu mecburiyetten ses çıkaramıyorlar ama bilmelerini istiyorum, haklarını arayacakları zaman sonuna dek omuz omuza dururum onlarla bu mücadele içinde. Yine de haklarını yedirmesinler. Çünkü Yemeksepeti’nin yöneticileri acımasız insanlar. Nevzat Aydın Almanlara yaptığı satışta milyonlarca lira kazandı. 5 Mayıs’ta Deniz Gezmiş paylaşıyor ama kendisi sendikalı işçiye düşman. Böyle ikiyüzlü insanlar karşısında hak mücadelesi vermek zorunlu.

Tarihte bu ay: Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu

0

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 2 Haziran 1964’te kuruldu. FKÖ’nün kuruluşunu ilan eden, aynı yılın 28-29 Mayıs’ında toplanan Filistin Ulusal Konseyi’ydi.

FKÖ kurulurken, bölgenin Arap burjuvazisi tarafından politik ve askeri olarak belirli oranlarda desteklenmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımın etkisiyle silah tüccarlarına dönüşen Mısır, İngiliz emperyalizminden ve Suriye de Fransız emperyalizminden görece kopabilmiş ve bölgesel bir Arap burjuvazisi palazlanarak, kendi ulusal pazarlarından daha büyük oranlarda artık değer gasp etmeye yönelmiş ve bu da onları emperyalizmle jeopolitik sürtüşmelere taşımıştı. Bu çerçevede Arap burjuvazileri, kendi ulusal pazarlarına paydaş olacak olan bir emperyalizm jandarmasının, yani bu durumda İsrail’in yayılmacılığının durdurulmasını hedefliyordu. Daha sonra bu Arap burjuvazisi İsrail işgalciliğiyle barış anlaşması imzalayacak ve bugüne dek süren Filistin direnişi karşıtı bir tarihsel tutum alacaktı.

FKÖ’nün hem askeri hem de parlamenter örgütleri Filistin direnişinde önemli roller üstlendi; öyle ki “ırkçı olmayan, laik ve demokratik Filistin” sloganıyla örgüt, 1960’lardan başlayarak Filistin özgürlük mücadelesinin başlıca merkezi oldu. FKÖ, Yaser Arafat önderliğinde 1973’te Filistin’in sürgün hükümeti kabul edildi. 1974’te Birleşmiş Milletler ve İslam Konferansı Örgütü benzeri emperyalist ve gerici organizasyonlar FKÖ’yü Filistin halkının temsilcisi olarak tanımak durumunda kaldı.

Ancak FKÖ önderliği 1980’lere gelindiğinde halkına ve sloganlarına ihanet etti. Birleşik ve bağımsız tek bir Filistin devleti yönündeki politik tutumunu terk etti ve İsrail yanlısı iki devletli çözümü savunmaya başladı. Öyle ki 1993’te Arafat ve FKÖ, bu ihanetlerini emperyalizm ve Siyonizmle Oslo’da yaptıkları bir antlaşmayla taçlandırdılar.

Arjantinli sosyalist Nahuel Moreno, FKÖ’nün “ırkçı olmayan, laik ve demokratik Filistin” sloganını terk etmesi üzerine 1982 senesinde şu satırları kaleme almıştı:

“Bu slogan Ortadoğu toprağında bir Filistin devletinin yükselmesini kabul etmek için öyle iyi bir slogandır ki, FKÖ ve Arap hareketi bu sloganı terk ettiği ölçüde her seferinde daha da gerici hale gelmekte ve İsrail devletinin yıkılmasına dair politik hattı da terk etmektedir.”

Bugün Moreno’nun sözlerinin doğru çıktığına tanık oluyoruz. Mevcut FKÖ önderliği (bugünkü adıyla Filistin Ulusal Yönetimi) İsrail’in yayılmacı iki devlet projesine teslim olmuş durumda ve bu projeye teslim olduğu ölçüde de gericileşmiş vaziyette. Bu nedenle enternasyonalistlerin başlıca görevlerinden biri de ırkçı olmayan, laik ve demokratik bir FKÖ’nün yeniden inşa edilmesidir, çünkü FKÖ başka bir politik parti değil, Moreno’nun deyişiyle “toprağından koparılmış bir örgütlü milliyettir ve toprağını geri aldığında bir millet haline gelecektir”.

***

Kitap önerileri

Siyonizmin Gizli Tarihi

Yazar: Ralph Schoenman

Çeviri: Aydın Pesen

Yayınevi: Kardelen

Schoenman’ın kitabı alanında eşsiz olan bir yapıt. Siyonizmin kendi belgelerine (kongreler, yazışmalar, mektuplar ve benzerleri) ve tarihsel zemine dayanarak aktarılan Siyonizmin bu tarihinde bulacaklarınız, İslamcı yazımın yüzeysel komplo hezeyanlarından oldukça farklı. Schoenman’ın yaptığı, İsrail’in “vatansız bir halka halksız bir vatan” ilkesine göre kurulduğu yönündeki efsaneyi çürütmek. Schoenman’ın çürüttüğü tek safsata da bu değil. İsrail’in “Arap gericiliği” çölünde bir demokrasi ve laisizm adası olduğu, yalnızca “kendisini savunduğu” ve benzeri birçok yalan bu kitapta teşhir ediliyor. Schoenman kitap boyunca İsrail’in, tıpkı apartheid Güney Afrikası gibi ırkçı bir devlet olduğunu ortaya koyuyor. Son olarak kitap, İsrail ile Naziler arasındaki ilişkiye özel olarak eğiliyor. 11 Ocak 1941 tarihli, bir Siyonistin Hitler’e gönderdiği mektuptan aktarılan şu cümle, Siyonizmle Nazizmin neden kardeş olduklarını göstermek açısından yeterli: “Ulusal ve totaliter temelde tarihi bir Musevi devletinin Alman Reich’ıyla yapılacak bir antlaşma çerçevesinde kurulması, gelecekte Ortadoğu’daki güçlü Alman çıkarları açısından da gereklidir.” Hitler’e işbirliği teklif eden bu Siyonist ise, geleceğin İsrail başbakanı İzak Şamir’den başkası değildi. Schoenman’ın kitabı bu tarihsel-politik bağları keşfetmek açısından da vazgeçilmez.


Filistin

Dergi: Mesafe

Yayınevi: Enternasyonal Yayıncılık

Üç aylık sosyalist düşünce dergisi Mesafe’nin ilk sayısının dosya konusu Filistin’di. 2009’da çıkan bu sayıda, Filistin sorununa devrimci Marksist yaklaşımın özetlendiği birçok makale bulunmakta. Baştan belirtelim, Mesafe’nin ilk sayısını edinme şansı olmayan okuyucular için bu sayıdaki bütün makaleler trockist.net internet sitesinden temin edilebilir. Bu dosya kapsamında Filistin’de sürekli devrimin nasıl ete kemiğe büründüğüne dair tezler, Gazze çarpışmalarının bir bilançosu, iki devletli çözümün neden kaçınılmaz olarak iflas edeceği ve benzeri konular üzerine aydınlatıcı metinler bulunuyor. Bunların yanı sıra IV. Enternasyonal’in Filistin seksiyonu olan Devrimci Komünist Birlik’in tarihsel dokümanları ile Nahuel Moreno’nun konuya dair bir röportajına da bu dosya kapsamında ulaşmak mümkün. Aynı şekilde, Arap-İsrail Savaşı’nın, IV. Enternasyonal’in uluslararası teorik dergisinde yayımlanmış olan kapsamlı bir tahlili de dosyada bulunan makaleler arasında.

Saray koalisyonu: Paramparça!

0

Sedat Peker’in bir aydır süren ifşaatları Saray rejiminin acıklı halini bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. İktidar içinde her türden suça, yolsuzluğa bulaşmış çıkar grupları, küçülen pastada paylarını koruyabilmek için birbirlerinin boğazına sarılmış haldeler. Bu açıklamaları yapan kişi ise, yakın zamana kadar Cumhur İttifakı için mitingler düzenleyen, etrafa tehditler savuran ve rejim tarafından el üstünde tutulan bir mafya lideri. Ekonomik kriz ve salgın karşısında toplumu yalnız bırakan, sadece bir avuç çıkar gurubuna hizmet eden Cumhur İttifakı’nın kara para ekonomisi ve mafyatik düzeni ülkenin ana gündemi haline gelmiş durumda.

Saray entrikaları içerisinde birbirlerinin kuyusunu kazmakla meşgul kliklerden oluşan Cumhur İttifakı, on milyonlarca kez izlenen videolar karşısında tatmin edici hiçbir yanıt üretemiyor. Ağar’dan Soylu’ya suçlamaların odağındaki kişiler, “Ben gidersem sizleri de götürürüm” şeklinde ortaklarına örtülü tehditler savuruyorlar. Uzun süre sessizliğini koruyan Erdoğan ise, meselenin bir uluslararası komplo olduğunu söylemekle yetiniyor.

Bu şartlar altında, milyarlarca dolarlık uyuşturucu trafiği, siyasi cinayetler, silah kaçakçılığı ve daha birçok iddia için hiçbir savcının harekete geçmemesi oldukça anlaşılır. Çünkü bütün bu iddiaların merkezinde Saray ve şürekâsı bulunuyor. Salgın yönetimi ve ekonomi politikalarıyla Saray iktidarının içinde bulunduğu ucube, çürümüş hal, toplumun en geniş kesimleri nezdinde çok daha açık bir hale gelmişti. Kara para ekonomisinin ve mafyatik düzenin ortaya saçılması ve hükümetin tüm bu konulardaki manidar sessizliği ise, çürümenin vardığı boyutu geniş yığınlar önünde berrak hale getirdi.

Ekonomik yıkımın sorumlusu, salgın yönetiminin “yalancı çobanı”, oligarşik ve mafyatik düzenin temsilcisi Saray ittifakının toplumsal desteği gerilemeye devam ediyor. Yeni cami açılışları, Kanal İstanbul çılgınlıkları, beka söylemleri, muhalefete dönük bitmeyen tehditler durumu tersine çeviremiyor. Tek Adam rejiminden hoşnutsuzluk her geçen gün artarken, AKP ve MHP’nin “yeni anayasa” çıkışları mevcut rejimin işlemediğinin birinci ağızdan itirafı oluyor. MHP mevcut rejimden de daha baskıcı bir yapı önerirken, AKP şimdilik muhalefet partilerini uzlaşma masasına çağırmakla yetiniyor.

Bütün bu tablo karşısında, Millet İttifakı partileri seçimlere endeksli, sözde “ılımlı” ve “sorumlu” çizgisinde ilerlemeyi sürdürüyor. Ortaya saçılan yolsuzluk ve ağır suç iddiaları karşısında toplumsal baskı oluşturmak, kamuoyunu harekete geçirmek yerine, erken seçim çağrısı yapmakla yetiniyor. Seçimler gerçekleşene kadar mevcut sefalet, baskı ve yağma düzeni karşısında ellerimizi kollarımızı bağlayıp sabırla beklememiz öğütleniyor. Seçimlerde muhalefetin olası bir zaferi karşısında mevcut sistemin nasıl değişeceğine dair birtakım soyut vaatler dışında bir yol haritası sunulmuyor.

Bugüne kadar emekçi halkın elde ettiği en küçük bir ekonomik veya demokratik kazanımın, siyaset sahnesinin tepesinde yaşanan çekişmelerden değil bizzat kitlelerin talepleri için seferber olması, harekete geçmesi sayesinde sağlandığını bir an için bile unutmayalım! Dolayısıyla, Tek Adam rejiminin çürümüşlüğü, muhalefet partilerinin sessizliği karşısında ihtiyacımız olan, emek örgütlerinin ve patronlardan bağımsız, emekten, ezilenlerden yana olan siyasi partilerin birleşik bir eylem programı etrafında bir araya gelmesi. İşçi sınıfının acil talepleri, demokratik haklarımız ve yolsuzlukla çete düzeninin derhal son bulması için sendikalar ve meslek örgütlerinin öncülüğünde sahici bir mücadele planı açıklanmalıdır. Sosyalist hareketin görevi de sendikal önderlikleri bu doğrultuda zorlamak olmalı. Birleşik bir eylem planı çerçevesinde mücadeleyi büyütebildiğimiz ölçüde mevcut burjuva ittifaklar karşısında emeğin gerçek alternatifini yükseltme şansını yakalayabileceğiz.

Bizim yaşam hakkımız ya da Cengizlerin talan hakkı

0

Saray’ın yağma ve yıkım düzeninden işçi emekçiler kadar doğa da nasibini alıyor. İktidar doğaya ne zaman el atsa ya dereleri kurutuyor, ya beton yığınlarını dolduruyor ya da havamızı suyumuzu kirleterek zehirliyor. Rize Eskencidere Vadisi’nde açılmak istenen taşocağına karşı bir süredir direnen İkizdereliler bu talana yabancı değiller. Bugün Cevizlik Köyü’nde yapılmak istenen taşocağı projesi, hukuksuzluklarla dolu bir arka plana dayanmakta. Daha önce aynı bölge için planlanan taşocağı ve mermer ocağı projeleri yine halkın direnişiyle karşılaşmış ve yargıya taşınmıştı. Bu projelerin yargı süreci devam etmekte. Dahası, 2005’ten beri İkizdere’nin doğasına HES’lerle de göz konmuş ve bölgede 20 civarında HES projesi planlanmıştı. Son direnişte de İkizdereliler iş makinelerinin karşısında, ağaçların tepesinde, nöbetlerle, eylemlerle İkizdere’ye savunuyorlar.

Cevizlik Köyü’ne yapılacak taşocağının, Cerattepe ve Kuzey Ormanları’nda yapılan kıyımdan bildiğimiz Cengiz İnşaat’a peşkeş çekildiği ortaya çıktı. Taşocağını İyidere Lojistik Limanı projesi kapsamında deniz dolgusu için hammadde temin etmek amacıyla kullanacak olan Cengiz İnşaat, bu bölgenin ilgili bakanlık tarafından seçildiğini açıkladı. Tarım arazilerini de kapsayan bir bölge, Tek Adam kararıyla acele kamulaştırıldı. Taşocağı yapımından alınan hafriyat sahilden denize veya derelere dökülmekte. Kısacası İkizderelilerin hiçbir şekilde rızası olmadan, yaşam alanları hiçe sayılarak, üstelik de yaban hayatını tehlikeye atan ve yanlış planlanmış bir proje işletilmekte. Türkiye Ormancılar Derneği’nin raporuna göre bu taşocağı çalışması sonucunda sel ve heyelan riski artacak, söz konusu alanda hayvan ve bitkilerin yaşam alanları yok olacak, su kalitesi bozulacak ve yaratılan tahribatın telafisi olmayacak.

Direniş sürecinde Rize Valiliği, “milli birlik ve beraberliği zedeleyici eylemlerin önlenmesi” ve “temel hak ve özgürlükler ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” gerekçesiyle 17 Mayıs’ta 15 günlük eylem yasağı getirdi. Yani yaşam alanlarını savunan köylüler her nasılsa milli birlik ve beraberlik için bir tehdit sayıldı. Mayıs ayındaki tam kapanma dönemine denk gelen bu sürede de iş makineleri çalışmaya devam etti; başka bir deyişle korunan yine Cengiz İnşaat oldu.

Görünen o ki İkizdere’ye taşocağı, Gürpınar’a mermer ocağı, Salda Gölü’ne millet bahçesi, yaban keçilerinin avına ihale derken Cengiz ve benzerlerine sürekli talan hakkı tanınıyor. Söz konusu Cengizler oldu mu doğasını, toprağını, yaşam ve üretim alanını canı pahasına savunan köylülerin temel ve hak özgürlükleri hiçe sayılıyor. Bugün patronlara, patriyarkaya, eşitsizliğe karşı hakları ve hayatları için direnen emekçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar olarak çok iyi bildiğimiz bir düzen bu. Bu yüzden İkizdere’nin mücadelesi hepimizin mücadelesi.

Fısıltıdan öfkeye!

0

Siyasal İslamcı iktidarın “yeni” Türkiye iddiaları birer birer çöküyor.

Ülkenin en az yarısı, iktidarı oluşturan güçlere zaten başından bu yana hep şüpheyle baktı, temkinli davrandı ve çoğunlukla da, geçmişte yapıp ettiklerinden dolayı, vaatlerine inanmadı.

Ülkenin diğer yarısında ise görüşler muhtelifti. “Alnı secdeye değenden zarar gelmez” diyerek oy verenden “çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyene kadar uzayan bir oy verme gerekçe listesi söz konusuydu.

İşte iktidara yüzünü dönmüş, ondan beklentisini çok yüksek tutmuş bu ikinci grubun hayal kırıklığı giderek artmakta. AKP yoklamalarda tarihinin en düşük oy oranlarıyla yüzleşmek durumunda kalıyor.

Dahası insanlar ulu orta öfkelerini, memnuniyetsizliklerini yüksek sesle ifade ediyorlar. Dün fısıltıyla dahi söylemekten çekinilen şeyler haykırılıyor. Artık kimse duymasın diye değil, cümle âlem duysun işitsin diye ediliyor sözler.

Kuşkusuz bu noktaya bir anda gelinmedi. “Ay’a dört şerit yol yapacağız desek bile seçmenimiz bize inanır” kibriyle harlandı. “Biz varsak, Türkiye var. Yoksak kızılca kıyamet” egosuyla pişirildi. Damlaya damlaya birikti her şey. Ve bardak taştı.

Alnın secdeye değmesinin hiç kimse ve hiçbir iş için garanti olmadığı 15 Temmuz askeri darbe girişimiyle, halkın çoğunluğu nezdinde, kesinleşti. Hatta dinin hiç olmadığı kadar bir istismar meselesi yapıldığı, bir kısım fanatik ve besleme dışında, tartışmasız hale geldi. En dindar ailelerin çocuklarının dahi dinden soğuduğu faş oldu.

“Çalışıyorlar” efsanesi çöktü. Beşli çeteyle sembolize olan yağma ve yıkım düzeni, Rize İkizdere İşkencedere Vadisi örneğinde olduğu gibi, ülkenin en ücra köşesinde kendi halindeki köylünün dahi yaşamını altüst eder hale geldi.

Kriz ve salgın koşullarında esnaf batarken, milyonlarca insan işsiz kalırken, yoksulluk diz boyu bir haldeyken geçilmeyen köprülere, tünellere, parmakla sayılacak insanın kullandığı hava limanlarına garanti para olarak milyarlar aktarılmaya devam edildi.

İşte kitleler nezdinde mafyacının sözünü dahi iktidarın sözünün üzerine çıkaran da bu yağma ve yıkım tablosu! İfşaatın gücü, söyleyenden öte söylenenin bu utanç verici halinden kaynaklanıyor. Düzen çoklu bir organ yetmezliği yaşıyor. Değişim kaçınılmaz. Yönünü ve şiddetini sınıflar mücadelesi belirleyecek.

Antep Angel Halı: Kod-29 zulmü farklı isimlerle sürüyor

0

Pandemi kapsamında yürürlüğe konan işten atma yasağı ve ücretsiz izin uygulaması, Kod-29 nedeniyle pratikte hiçbir zaman uygulanmadı. Öyle ki, bu dönemde Kod-29 ile işten atılan işçilerin sayısı geçen senelerin kat kat üzerine çıktı. Kod-29, tam da işçilerin sendikalaşma mücadelelerinin önüne geçmek için patronların elinde bir koza dönüştü ve binlerce işçi Kod-29 ile işten çıkarıldı.

Yapılan eylemlerin ve itirazların sonucunda Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Kod-29’da bir değişikliğe gittiğini, yeni kodlar belirleyerek Kod-29 kaynaklı hukuksuzlukların önüne geçtiğini iddia etmişti. Ancak yapılan yeni düzenleme yine patronların işine yarayacak yeni imkânlar yaratmaktan öteye gidemedi.

Gaziantep’te bulunan Angel Halı işletmesinin fabrika girişinde telefonlarının toplanmasını reddeden işçilerin Kod-46 ile işten çıkarılmaları, patronların bu yeni imkânları kullanmak için hiç zaman kaybetmediklerini gösteriyor. Gaziantep’te Koza Halı, Yasin Kaplan Halı ve Güven Boya fabrikalarında da işçiler sendikalı oldukları için Kod-29 bahanesiyle işten çıkarılmıştı. Şimdi ise Angel Halı işçileri telefonlarına el konmasına izin vermemeleri bahanesiyle Kod-46, yani hırsızlık suçlamasıyla tazminatsız işten atıldılar. Mücadele eden ve patrona karşı çıkan işçiler bu şekilde yoksulluğa mahkûm ediliyorlar. Buna rağmen farklı fabrikalarda farklı işçiler, aynı sorunlarla mücadele etmeye devam ediyorlar: iş saatlerinin uzunluğu, mesailerin ödenmemesi, kötü çalışma koşulları, güvencesizlik, düşük ücretler, sendikalaşmaya dönük saldırılar…

Angel Halı’da işten çıkarılan 63 işçi direnişe geçti. 25 Mayıs günü Gaziantep SGK İl Müdürlüğü önünde basın açıklaması yapan işçiler, işe iadelerini ve Angel Halı patronuna soruşturma açılmasını talep etti. “İşçi düşmanı tüm kodlar kaldırılsın” ve “İşten atmalar yasaklansın” pankartları taşıyan işçiler adına konuşan DİSK Tekstil Gaziantep Bölge Temsilcisi Mehmet Türkmen, “Hakkını aradığı, haksızlığa karşı çıktığı, kölece çalışma koşullarını kabul etmediği, sendikalı olduğu için patronlar tarafından suçlu ilan edilerek Kod-29 ile işten atılan işçiler şimdi Kod-43, Kod-46, Kod-49 ile işten çıkarılıyor. Ve yine patron suçu kanıtlamakla yükümlü değil, yine patronun beyanı esas, yine işçi haksız yere işini ve yıllarca birikmiş tazminatını alamıyor, yine işçi yıllarca ücretinden kesinti yapılarak birikmiş olan işsizlik ödeneğinden bile yararlanamıyor, yine işçilerin alnına kara bir leke çalınıyor ve yine işçi kendini temize çıkarmak için, suçsuz olduğunu kanıtlamak için yıllarca mahkeme kapılarında bekliyor,” diyerek yaşanan süreci özetledi. “Bu 63 işçinin arasında farklı fabrikalara iş başvurusu yapan ancak Kod-46 ile çıkarıldığı için işe alınmayan işçiler var. Hırsızlıkla suçlanarak işten atılan bu 63 işçinin arasında ailesi neden işten çıkarıldığını sorduğunda açıklayamayan işçiler var. İşçilerin bu mağduriyeti acilen giderilmeli, işlerine geri dönmeleri için gerekli adımlar atılmalı, işçiler üzerinde leke gibi duran Kod-46 iptal edilmeli, işyeri yönetimi ve patronla ilgili gerekli incelemeler derhal başlatılmalıdır,” diyerek işçilerin işe geri alınması ve patron için soruşturma açılması çağrısını bir kez daha yeniledi.

Bursa’da Atılım Desen işçileri direnişte

0

Bursa’da bulunan Atılım Desen fabrikasının işyeri yönetimi, kapanma döneminde izin kâğıdı çıkaracaklarını söyleyerek topladıkları e-devlet şifreleriyle, TEKSİF’te örgütlenen işçileri tespit ederek toplam 25 işçiyi işten çıkardı.

TEKSİF’in örgütlenme çalışması yaptığı fabrikada birçok işçi daha iyi bir ücret ve daha iyi çalışma koşulları için sendikada örgütlenmişti. Ancak işyeri yönetimi, hukuki bir hak olan sendikal örgütlenme hakkını tanımayarak, örgütlenen işçileri çeşitli bahanelerle yasağa rağmen işten çıkardı. Geri kalanlara da uygulanan baskılar devam ediyor. Yönetimin hukuksuz bir şekilde tespit ettiği ve hukuksuzca işten çıkardığı işçiler, 17 Mayıs günü fabrika önünde direnişe başladılar.

İşçiler hem fabrika yönetiminin hem de polislerin baskı ve engelleriyle karşılaşan mücadelelerini her şeye rağmen sürdüreceklerini söylüyorlar. TEKSİF Bursa Şube Başkanı Nihat Şeker, “İşveren ve işveren vekilleri, yasadışı uygulamalarını ve baskılarını sürdürmüş, 22 üyemizi daha işten çıkarmıştır. Hâlâ işletmede üyelerimize yönelik bir dizi psikolojik şiddet uygulamaları devam etmektedir. Buradan, işçilerin anayasal haklarına saygı duymayarak yasadışı uygulamalara başvuran işveren ve işveren vekillerini uyarıyoruz,” diye aktardığı açıklamada, atılan işçiler geri alınana ve toplu iş sözleşmesi imzalanana kadar mücadeleyi sürdüreceklerini belirtti.

Baldur grevi 160. gününde

0

Gebze’de bulunan Baldur Süspansiyon’da işyerinin sendikal yetkiyi tanımaması ve Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerine katılmaması ile başlayan süreçte çıkılan grev 160. gününde.

Yaklaşık beş yıldır süren sendikalaşma mücadelesi sonucunda Birleşik Metal-İş, Baldur fabrikasında sendikal yetkiyi almıştı. Ancak fabrika yönetimi yetkiyi tanımayarak itiraz etti. Uzun süren davalar sonucu yetkinin kesinleşmesine rağmen TİS görüşmelerine yanaşmayan fabrika yönetimi, sendikalı birkaç işçiyi ücretsiz izne çıkardı. Tüm bu olanlardan sonra grev kararı alan işçiler patronun grev kırıcı girişimlerine rağmen 25 Aralık’ta greve başladı. Bu süreçte İspanyol sermayeli Baldur fabrikası yöneticileri grevi engellemek ve başarısızlığa ulaştırmak için yeni işçi alma, kolluk kuvvetlerinden yardım isteme, İspanya’dan işçi getirme gibi grev kırıcı birçok yönteme başvursalar da mücadele tüm kararlılığıyla sürmeye devam ediyor.

26 Mayıs’ta İstanbul’da İspanya Konsolosluğu önünde eylem yapan işçiler “Sendikal hakkımız engellenemez”, “Atılan işçiler geri alınsın” sloganları attılar. Basın açıklamasında Baldur yönetiminin her türlü hukuksuzluğu yaptığının, sendikal hakkın tanınmadığının ve sendikalaşan işçilerin Kod-29 ile işten çıkarıldığının, grev sırasında yasak olmasına rağmen başka işçilerin polis korumasıyla fabrikaya alındığının altı çizildi. Yaşanan hukuksuzluklara değinen işçiler Ankara’ya yürüyerek eylemlerine devam edeceklerini söylediler.

İşçilerin 27 Mayıs günü için planlanan Ankara yürüyüşü, Kocaeli Valisi’nden gelen arabuluculuk teklifi üzerine şimdilik ertelendi. Ancak BMİS Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu “Süreç olumsuz geçerse eylemlerimizin dozunu artıracağız” diyerek kazanana kadar grevi sürdüreceklerini belirtti.

Mafya düzeni nasıl oluşur? Kara para ekonomisi nasıl işler?

0

Bir yerde aşırı işsizlik, aşırı yoksulluk varsa, insanların çoğunluğu destek almaksızın hayatta kalamıyorsa, toplumun kendini ifade etmesi, dayanışması, örgütlenmesi baskı ve şiddet yoluyla engelleniyorsa orada mafya düzeni olur. Orada kara para ekonomisi alıp başını gider. Bugün bir mafya düzeninden bahsediliyorsa bunun nedeni devletin değil toplumun güçsüz olmasıdır.

Türkiye’de dört kişilik bir ailenin zorunlu harcamaları için her ay 9 bin liraya ihtiyacı var. Oysa asgari ücret 2.825 lira. Kiradan elektriğe, giyimden ulaşıma, gıdadan sağlığa, eğitimden iletişime tüm zorunlu ihtiyaçlar için 2.825 liranın yetmesi mümkün değil.

10 milyon asgari ücretli işçi-emekçi her ay bunun çilesini çekiyor. Sayıları 10 milyonu aşan işsizin ise böyle bir geliri dahi yok. Milyonlarca emekli asgari ücret ve altı bir gelirle hayatta kalmaya çalışıyor. Salgınla birlikte zaten kıt kanaat geçinebilen milyonlarca küçük esnaf ve çiftçi iflasa sürüklenmiş, dar gelirli duruma düşmüş durumda. Gençler işsiz. Kadınlar işsiz. Köylüler gelirsiz, perişan.

Evet, kapitalizmi, emek sömürüsünü, ekonomik ve sosyal eşitsizliği AKP icat etmedi. Ama sona erdirmek için de hiçbir şey yapmadı. Tersine yoksulluğu derinleştirdi, işsizliği yaygınlaştırdı, eşitsizliği keskinleştirdi. Ekmeği küçülttü, yoksulluğu artırdı, gelirleri azalttı. Benzeri ancak savaş dönemlerinde görülür bir sefalet söz konusu hale geldi.

Toplumun çoğunluğu herhangi bir yardım, destek almadan hayatına devam edemez noktaya gelmişse orada işler yanlış gidiyor demektir. Onurlu bir hayat sürmek sadaka mekanizmalarıyla sağlanamaz. İşçilerin sendikalaşmasına, toplumun hak ve dayanışma temelinde örgütlenmesine, siyasal demokrasiye izin vermeyen bir rejim eninde sonunda mafyatik bir baskı-şiddet düzeni oluşmasına yol açar. Kara para ekonomisi yoksulluktan beslenir, eşitsizlikle büyür, sömürüyle derinleşir.

Mafya düzeninin sona ermesi için devletin değil toplumun güçlenmesi gerekir. Kara para ekonomisine son verecek olan kahraman savcılar veya polisler değil örgütlü toplumdur. Emekçilerin denetimi, kontrolü, yönetime katılımı olmadan olmaz. Bu yüzden ilk adım ekonomiye, siyasete, hayata çökülmesine yol açan, toplumsal dayanışma ve örgütlülüğü parçalayan, ülkeyi sefalete sürükleyen tek adam düzenine son vermektir.

Adkotürk’te işçiler sendikal hakları için direnişi sürdürüyor

0

Çerkezköy’de bulunan Adkotürk fabrikasında çalışan 14 işçi Tekgıda-İş sendikasında örgütlenmelerinin ardından ‘ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller’ bahanesiyle (Kod-29) işten çıkarıldı. İşçiler sendikalı olma haklarına sahip çıkmak ve işe iade edilmek talepleriyle fabrika önünde başlattıkları direnişlerini 42 gündür kararlılıkla sürdürüyorlar.

Çalışma koşullarının iyileşmesi ve sendikalı olmak gibi en temel haklarını savunmak amacıyla direnişlerini sürdüren Adkotürk işçilerine İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) dayanışma ziyaretinde bulundu. İDP heyeti ‘’Güvenceli iş, insanca bir yaşam için birleşik mücadeleye’’ pankartıyla direnişe alanına geldiğinde, “Sendika haktır engellenemez”, “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganları atıldı. İDP adına yapılan konuşmada içerisinden geçtiğimiz kriz ortamında mücadelelerinin bütün işçi sınıfının mücadelesi olduğu, sendikal çalışma hakkı için mücadele eden Adkotürk işçilerinin tüm emekçilere yol gösterdiği ve moral verdiği vurgulandı. 41 gündür mücadele eden Adkotürk işçileri kendilerini haksızca işten çıkaranlara karşı mücadelelerine devam edeceklerini ve haklarının gasp edilmesine izin verilmeyeceğini ifade ettiler.

Bel Karper işçilerinin grevi kararlılıkla sürüyor

0

Çorlu’da kurulu olan çokuluslu şirket Bel Karper’de altı yıllık örgütlenmenin sonunda işçiler Tekgıda-İş’e üye olmuş, sendika yetki kazanmıştı. Sendika, Toplu İş Sözleşmesi (TİS) imzalamak için patronla görüşmek isterken, patron işyeri temsilcisini Kod-29’la işten çıkarıp, 12 işçiyi ücretsiz izne yollayarak sendikanın yetkisini tanımamayı tercih etmişti. Bunun üzerine ücretsiz izne çıkarılan işçiler uzun bir direnişin ardından patrona geri adım attırarak işe geri döndüler. Şimdi de TİS taleplerinin karşılanması için fabrika greve çıktı.

Grevin 11. gününde İşçi Demokrasisi Partisi grevdeki Bel Karper işçilerini ziyaret etti. “Güvenceli iş, insanca bir yaşam için birleşik mücadeleye’’ pankartıyla grev alanına gelen İDP üyeleri “Bel Karper işçisi yalnız değildir! Yaşasın sınıf dayanışması’’ sloganlarıyla grevci işçileri selamladı. Burada yapılan konuşmada, Bel Karper işçisinin mücadelesinin tüm işçi sınıfının mücadelesi olduğu ve kazanımlarının da bütün işçi sınıfının kazanımı olacağını belirtildi. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan tek çıkışın işçi sınıfının birleşik mücadelesinden geçtiği vurgulandı. Bu konuşmanın ardından grev çadırında çaylar eşliğinde sohbet edildi. İşçilerin son derece kararlı ve moralli olduğu alana yansıyordu. Alanda çalınan müziklerle halaylar çekildi, oyunlar oynandı. Bel Karper işçileri bir kez daha grevlerin işçi sınıfının düğünü olduğunu göstermeye devam ediyor.

Aşı patentleri niçin kaldırılmalı?

0

Pandeminin bitmesi için dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun aşılanması gerekiyor. Elde birden fazla aşı bulunmasına rağmen özellikle yoksul ülkelerin aşıya ulaşımı adına inandırıcı bir planlama yok ve buradan çıkabilecek yeni bir mutasyonun eldeki aşıları işlevsizleşmesi ihtimali de söz konusu.

Bu tehlikeye karşılık aşı patentinin kaldırılarak tüm dünyada üretiminin planlanmasının pandemiye karşı en temel ve makul taleplerimizden biri olmasına rağmen patentin kaldırılmasının iyi bir fikir olmadığını söyleyen kişiler de var. Acaba öyle olabilir mi? Cevap kesinlikle hayır!

Bugün aşı gibi söz konusu keşfi yapılan buluşlar kişilerin kendi imkânlarıyla yapabileceği türden buluşlar değil. Bu çapta buluşların yapılabilmesi devasa bir görev dağılımı ile söz konusu olabiliyor ve bunun sonunda patent mucidin değil, şirketlerin oluyor.

Buluş için iki şeye ihtiyaç var: yetişmiş eleman ve para! Öncelikle yetişmiş elemanı devlet üniversiteleri karşılıyor. Salgın gibi durumlarda ise işin finansmanını da hükümetlerin hibeleriyle karşılıyorlar. Sonuç olarak aşı araştırmaları için gereken iki temel unsurun kaynağı aynı: dünya emekçilerinin ödedikleri vergiler. Şirketler ise az zahmete katlanıp büyük bir ticari gelire konmuş oluyor.

Patent uygulaması insan sağlığını birinci dereceden tehdit eden uygulamalardan biridir ve bizim anladığımız manada hakla, emek korumasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Türkiye’de de büyük bir gündem olan SMA Tip1 hastalığı tedavisi bunun en acı örneklerinden biri. Bağımsız bir kuruluşun bağış toplayarak bulduğu tek dozla tedavi sağlayan Zolgensma adlı ilaç, uzun bir hikâyenin sonunda patentinin Novartis tarafından satın alınması ile beraber, üretim bedelinin çok düşük olmasına rağmen bugün tanesi 2 milyon dolara satılabiliyor. Ne mucidi ne de insanlığı koruyan, alınıp satılabilen patent uygulaması pandemiden önce de başta kanser olmak üzere pek çok hastalığın teşhis, tedavi, aşı, ilaç vb. masraflarının bu kadar yüksek olmasının bir numaralı sorumlusu idi. Bu garabet durum pandemi koşullarında çok daha ağır bir sonuç yaratıyor.

Patentin kaldırılmasının iyi bir fikir olmadığını savunanların ise aslında tek fikri var: kârı artırmak. Buna hizmet etmeyen tüm fikirler onlara göre kötü. Sadece Biontech aşısı ortağı Pfizer’in bugüne değin pek çok kez insan sağlığını tehlikeye atmaktan dolayı suçlu bulunmuş olması ve toplamda milyarlarca dolarlık cezaya tabi tutulması bile yeterince şey anlatıyor olmalı. Pfizer için aşı patentin kaldırılması, bu kârlı suçları işlemekten vazgeçmesi kadar kötü bir fikir.

Aşı patentinin kaldırılması pandemi ile mücadele adına önemli bir başlangıç olur. Bugün halihazırda devam eden aşı araştırmaları için harcanan bütçe, zaten bulunmuş aşının üretimi için seferber edilse dahi tüm insanların aşılanması için büyük bir kapasiteye erişmemiz son derecede mümkün.

Aşıyı üreten bilim insanlarını firmalar değil dünya emekçileri finanse etti, aşı çalışmaları için yapılan hibeleri de öyle. İlaç tekellerinin aşılar üzerinde tek kuruşluk bir hakkı bile yok.

Görsel: Ariel Davis

“Tam” kapanmanın ardından: Salgında tünelin ucu göründü mü?

0

14 Nisan’da günlük 60 binin üstüne çıkan vaka sayısı 23 Mayıs itibarıyla günlük 9 binin altına kadar gerilemiş durumda. İktidar bu sonucu aldığı “sıkı” tedbirlerin ve 17 günlük “tam” kapanmanın başarısı olarak sunmakta.

Peki, gerçekte olan ne?

Öncelikle 29 Nisan – 17 Mayıs arasında gerçek anlamda bir tam kapanmanın olmadığı herkesin malumu. Örneğin bulaşın başta gelen nedeni olan fabrikalar gibi toplu/kapalı çalışma alanlarında üretim hiç durmadı. Milyonlarca işçi emekçi çalışmaya devam etti. Bu şekilde hem kendileri hastalık riskine maruz kaldılar, hem de eve kapatılmış ailelerine virüsü taşımaları söz konusu oldu. Virüsün yayılım zinciri bu nedenle kırılamadı.

“Normalleşme” sürecinin başlamasıyla birlikte riskler daha da artacak. Eğer çok yaygın ve çok hızlı aşılama süreci bir an önce başlatılamazsa önümüzdeki dönemde yeni bir yükseliş kaçınılmaz olacak.

Bu arada nisan ayında 300 binin üzerine çıkan günlük test sayısı mayıs ayında 200 binlere kadar geriledi. Test sayısındaki üçte birlik bu azalma Sağlık Bakanlığı’na göre salgının gerilemesinin bir sonucu. Oysa “hasta sayısı azaldığı için test sayısı da azaldı” diyen bakanlık yanılıyor ve yanıltıyor.

Başından itibaren, TTB ve uzmanlar, Covid-19 testini sadece hastaneye başvuran şikâyet sahipleriyle sınırlamanın yanlışlığı ifade ettiler. Salgının kontrol altına alınabilmesi için bu yanlış test politikası bir an önce değişmeli. Çünkü hastalığı belirtisiz ya da hafif geçirenler çoğunlukta.

Bu nedenle bırakın test sayısını azaltmayı, başta risk sahibi sektörler, çalışanlar olmak üzere toplumda derhal yaygın test uygulamasına geçilmeli. Günlük 200 binlere kadar düşen test sayısı 500 binlerin üzerine çıkarılmalı.

Bütün bu bilgiler ışığında vaka sayısında görece bir azalma olsa da bunun yanıltıcı olduğunu söyleyebiliyoruz. Uzmanlar hiçbir kapanma tedbiri uygulamayan ülkelerde dahi doygunluk noktasına ulaşılması nedeniyle belirli dönemlerde azalmaların yaşandığını belirtiyor.

Nitekim Prof. Dr. Mehmet Ceyhan bu durumu, “Dünyada vakalar aşıdan ve kısıtlamadan bağımsız olarak düşüyor. Bunun nedeni ise virüs doygunluk noktasına ulaşarak piki yaşıyor. Herkeste bağışıklık geliştirdiği için 3 aylık korunma dönemine giriliyor ve vakalar düşmeye başlıyor.” diye açıklıyor.  

Kısacası günlük vaka sayılarının 60 binlerden 9 binlere gerilemesinin esas nedeni kapanma değil, yeterli ve yaygın test yapılmaması ile bu döngü.

Maalesef bütün bu gerçeklere rağmen iktidar bir kez daha “biz bu işi çözdük” havasına girmiş durumda.

Hafta boyunca işyerinde, toplu ulaşımda mesafeyi koruması imkânsız olan milyonları akşam ve hafta sonu sokağa çıkma yasaklarıyla eve kapayarak salgının bitmeyeceğini 15 aylık deneyimle artık biliyoruz. Dünyadaki birçok örnek de salgının hangi yolla kontrol altına alınabileceğini, nasıl bitirilebileceğini göstermiş durumda.

Sürekli, yaygın ve çok yüksek sayıda test yapılmalı. Derhal çok hızlı ve çok yaygın bir aşılama başlatılmalı.

Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası’ndan milletvekili Juan Carlos Giordano ile dayanışma mesajı

0

Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası olarak, İsrail ve temsilcilerinin Arjantin’de Sol Cephe-Birlik bileşeni Sosyalist Sol’un mücadeleci milletvekili Juan Carlos Giordano’ya dönük karalama kampanyasını şiddetle kınıyoruz. Gazze Şeridi’ndeki saldırıların karşısında durarak İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’teki Filistinlilere yönelik katliamcı ve soykırımcı işgal politikalarını eleştirdiği ve Filistinlilerin özgürlüğünü ve bağımsızlığını desteklediği için Giordano’nun Arjantin Ulusal Kongre’sinden ihraç edilmesine dönük girişimleri de kınamaktayız.

Sendikamız, Arjantin Parlamentosu’na bu karalama girişimini reddetmesi ve Yoldaş Giordano’nun yaptığı gibi Filistin halkının mücadelesini desteklemesi için çağrıda bulunmakta.

Ayrıca Arjantin Ulusal Kongresi’ni bu kampanyayı dikkate almamaya ve hem haklı Filistin davasını hem de dünyadaki tüm özgürlük mücadelelerini savunanlara dönük bu tür karalamaları demokrasi ve ifade özgürlüğü bağlamında kabul etmemeye davet ediyoruz.

Dünyanın tüm özgür halklarını Yoldaş Giordano’yu desteklemeye ve kendisine yönelik karalama kampanyasını durdurmaya çağırıyoruz.

Özgürlük, bağımsızlık ve kendi kaderini tayin hakkı için verdiğimiz meşru mücadelemizi destekleyen Yoldaş Giordano’ya Gazze Şeridi, Filistin’den selamlarımızı ve minnettarlığımızı iletiyoruz.

Yaşasın özgür Filistin!

Yaşasın Filistin halkının mücadelesi!

Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası, Filistin

Bu rejim yama tutmaz!

0

Hükümet lime lime dökülüyor. Önce Damat ile birlikte 128 milyar toz oldu; nerede oldukları hâlâ bilinmiyor. Hemen arkasından yurtdışına “eğitim amaçlı” çıkış yapan onlarca yandaş toz oldu. Kaybolan kaybolana. Derken yandaş belediyelerdeki yolsuzluklar patlak verdi. Tam o sırada bir baktık ki Cengiz ile Limak pastadan pay kapma dalaşına girişmişler. Rejim yetkilileri bir yırtığı tamir etmeye çalışırken, çuval bir başka yerden deliniyor.

Nihayet anlaşıldı ki, üst katta mafyalar birbirleriyle kapışmış durumdalar. Sandıktaki, bir kısmı kendilerine ait kirli çamaşırları birbirlerinin suratına fırlatıyorlar. Bugüne kadar, sindikleri koruma altındaki köşelerinden başlarını uzatıp birbirlerine ağır küfürler savuruyorlar. Bazıları da, “aman bu marinayı benden almasınlar” derdinde, ülkeye pudra şekeri ithalatı denetimleri altında olsun diye. Şu an için kullandıkları silahlar video kayıtları ve röportajlar, açık oturumlar, tabii bir de göstermelik “operasyonlar”, “Sen bunu yaparsan ben de bunu eylerim” gibisinden tehditler.

İçeriden ya da dışarıdan bakan, bakmasını bilip gerçekten görmeye çalışan herkes, ülkenin yolsuzluklarla çalkalanan, giderek ağır şekilde yoksullaşan, iliklerine kadar mafyanın işlediği ve egemen kesimlerin geriye kalan kırıntıları toplamak için birbirinin boğazına sarıldığı bir yer görünümü verdiğinde hemfikir. Türkiye’yi bir “muz cumhuriyetine” benzetmek, Panama’ya, Ekvador’a vb. hakaret etmek olur.

Bu keşmekeş içinde Devlet Bahçeli “Anayasayı değiştirelim” diyor. Niye? Çünkü hâlâ demokrasi kırıntıları var. Mesela, anayasa mahkemesini bir yüksek mahkeme olmaktan çıkaralım; yani anayasaya uyulup uyulmadığını denetleyen bir merci olmasın diye. Devletin harcamalarını, bu arada yolsuzlukları denetleyen Sayıştay zapturapt altına alınıp karanlığa gömülsün; Hakimler ve Savcılar Kurulu ile Yüksek Seçim Kurulu yeniden düzenlenip iyiden iyiye dikta rejiminin emrine sokulsun diye.

“Cumhurbaşkanlığı sistemini sağlamlaştırmak” adına mafyaların ve mafyatik yönetimin güçlendirilmesi ve sağlama alınmasına yönelik bir “yeni anayasa” önerisi bu.

Artık yama tutmaz olan bu Tek Adam rejimini tamamen yok edip, işçi ve emekçilerden yana yeni bir demokratik anayasanın yapılması elbette zorunludur. Ama kimlerce ve nasıl yapılabilir bu anayasa? Böyle bir anayasayı ne şimdiki meclis, ne de mevcut seçim sistemiyle yapılacak bir seçim sonucu oluşacak yeni parlamento yapabilir. “Güçlendirilmiş parlamenter sistem” denilen öneriler de, her yeri patlamış olan çuvalı tamir etmeye yetmez.

Biz işçi sınıfı bu yamalı bohçayı tamamen bir kenara atmalıyız. Ancak sıfır barajlı, tüm emekçi örgütlerinin özgürce katılabilecekleri bir seçim sonucunda ve çalışan sınıfların ağırlığında oluşacak bir Kurucu Meclis aracılığıyla ulaşılabilir bu amaca.

Eğer eninde sonunda bir genel seçim olursa ve eğer öngörüldüğü şekilde Cumhur İttifakı iktidardan indirilip yönetim muhalefetin eline geçirse, yeni iktidarın yapabileceği en iyi şey, gerçek bir Kurucu Meclisin yolunu açmak olacaktır. Bunun gerçekleşebilmesi de işçi ve emekçi sınıfların tüm örgütleriyle birlikte bu talebi ısrarla ileri sürebilmesine bağlı olacaktır.

Özgür Filistin’i savunan Arjantin milletvekili Juan Carlos Giordano’nun savunusu için imza kampanyası

0

İsrail büyükelçiliğine yakın örgütler ve yerel şahsiyetler, Sol Cephe-Birlik dahilindeki Sosyalist Sol ulusal milletvekili Juan Carlos Giordano’ya karşı antidemokratik bir saldırı girişiminde bulunuyorlar.

Temsilciler Meclisi’nin geçtiğimiz Çarşamba 19 Mayıs 2021 tarihli oturumunda Giordano “İsrail devletinin Gazze’deki soykırımcı bombardımanlarına, işgale karşı ve Filistin halkının savunusu ve her iki halkın -Yahudiler ve Filistinliler- bölgede hiçbir etnik veya dinsel zulme maruz kalmaksızın barış içinde yaşama hakkı için” konuştu.

Giordano, sosyal medyada ve diğer iletişim kanallarında, İsrail büyükelçiliğine yakın örgütler ve kişiler tarafından “Nazi ve antisemitik” olmakla suçlanıyor ve Temsilciler Meclisi’nden “kovulması” talep ediliyor. Tanınmış gazeteci Eduardo Feinmann bu kampanyanın sözcülerinden birisi.

Bu kampanya, Filistin davasını savunan ve İsrail devleti tarafından 70 yıldan fazla bir süredir topraklarının ele geçirilmesine karşı çıkan herkesi karşısına almaktadır. Kongre’de veya başka herhangi bir yerde, bu saldırıları demokratik bir biçimde reddeden sesleri susturmak adına ciddi bir örnek teşkil edecektir.

Biz aşağıda imzası olanlar, Giordano’nun Kongre’den atılması veya başka herhangi bir yaptırıma maruz bırakılması taleplerinin karşısında yer aldığımızı bildiriyoruz.

Bu karalama kampanyasının durmasını ve Arjantin’de ve tüm dünyada özgür bir Filistin için sesini yükselten, Filistin davasını savunan herkes için ifade özgürlüğü istiyoruz.

Kampanyaya imza vererek destek olmak için idpgenelmerkezi@gmail.com adresine mail atabilir veya aşağıdaki formu doldurabilirsiniz.

Türkiye’den ilk imzacılar:

Ali Kenanoğlu, HDP İstanbul Milletvekili

Oya Ersoy, HDP İstanbul Milletvekili, Hukukçu

Sezai Temelli, HDP Van Milletvekili

Erol Katırcıoğlu, HDP İstanbul Milletvekili

Ertuğrul Kürkçü, HDP Onursal Başkanı

Sedat Şenoğlu, Halkların Demokratik Kongresi Eşsözcüsü

Halkların Demokratik Partisi İstanbul İl Örgütü

Ferhat Encu, 26. Dönem HDP Şırnak Milletvekili

Ahmet Dursun Kahraman, Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı

Kanber Saygılı, Gemi Yapımı ve Deniz Taşımacılığı, Ardiye, Depo ve Antrepo İşçileri Sendikası Genel Başkanı | DİSK / LİMTER-İŞ

Cevahir Efe Akçelik, TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri

Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı

Harun Turgan, BDS Türkiye

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Caner Malatya, Toplumsal Özgürlük Partisi

Suat Karlıkaya, Tek Gıda İş Sendikası örgütlenme uzmanı

Beyzade Sayın, Eğitim Sen 6 Nolu Şube Başkanı

Volkan Yaraşır – Araştırmacı yazar

Mahir Sayın, yazar

Mutlu Öztürk – HDP kurucu üyelerinden

Görkem Duru, Gazete Nisan editörü

İdil Uğurlu, Halkların Demokratik Kongresi

Kadın Dayanışması

Muhittin Karkın, İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite üyesi

Baki Torbacıoğlu, Sosyolog

Esma Nur Kaşram, BDS Türkiye

Kaan Gündeş, Zırhlı Tren gençlik gazetesi editörü

Ekin Güvençoğlu, Gazete Nisan yazarı

Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen işyeri temsilcisi

Mustafa Kemal Güllüoğlu, İşçi Demokrasisi Partisi

İlk imzacılar:

Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası
Noam Chomsky, Dilbilim Profesürü, MIT (ABD)
Suriye Demokratik Sol Partisi
Yassin Al Haj Saleh, yazar
Tilda Rabi (Filistinli Arjantinliler Birlikleri Federasyonu)
Norita Cortiñas (Plaza de Mayo Anneleri Çizgisi Kurucusu)
Adolfo Pérez Esquivel, Nobel Barış Ödülü Sahibi
Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (LIT-CI)
Yasser Munif, Emerson College
Nicolás del Caño (Arjantin ulusal milletvekili PTS/FIT-U)

Ricardo Forster, filosofo, integrante de Carta Abierta
Mirta Baravalle (Madre Plaza de Mayo Línea Fundadora)
Carlos Sueco Lordkipanidse, Encuentro Memoria Verdad y Justicia
Encuentro Militante Cachito Fukman
Correpi
Victoria Montenegro (Presidenta Comisión DDHH Legislatura CABA-Frente de Todos)
Plenario provincial de delegados de Suteba Multicolor
Patricia Walsh (ex diputada nacional)
Néstor Pitrola (dirigente y ex diputado nacional Partido Obrero-FIT-Unidad)
Gabriel Solano (dirigente y ex legislador CABA Partido Obrero-FIT Unidad)
Romina del Pla (ex diputada nacional PO-fit-u)
Miryam Bregman (legisladora CABA PTS Fit-Unidad)
Eduardo Gruner, profesor UBA y ex Vicedecano Facultad de Ciencias Sociales
Christian Castillo (ex legislador Bs. As. PTS-FIT Unidad)
Cele Fierro (MST-FIT U)
Vilma Ripoll (MST-FIT U)
Alejandro Bodart (MST-FIT Unidad)
Jorge Altamira y Marcelo Ramal, Política Obrera
Manuela Castañeira, Héctor «Chino» Heberling y Federico Winokur por el Nuevo Mas
Edgardo Depetri (Frente Transversal CTA)
Luis Zamora (ex diputado nacional Autodeterminación y Libertad)
Marta Martínez (legisladora CABA Autodeterminación y Libertad)
Hernán Camarero (Dr. Historia Universidad de Buenos Aires e investigador Conicet)
Paula Cortes (Federación Entidades Argentino Palestinas)
Jorge Yacir (Federación Entidades Argentino-Palestina delegación Córdoba)
Mesa Nacional del Plenario del Sindicalismo Combativo, PSC
José Cruz Campagnoli. Ex Legislador CABA.  Espacio Puebla-Frente de todos
Hernán Diaz (Asamblea de Intelectuales en apoyo al FIT-Unidad)
Mónica Schlotthauer (diputada nacional electa Izquierda Socialista y cuerpo Delegados Ferrocarril Sarmiento)
Secretario general del subte, Beto Pianelli
Amanda Martin (legisladora electa CABA-PO-FIT Unidad)
Vanina Biasi (Partido Obrero-FIT-Unidad)
Claudio Dellecarbonara (legislador Bs. As. PTS-FIT-U)
Mariana Scayola, Secretaria general de Ademys
Pablo Almeida (legislador CABA Izquierda Socialista/FIT Unidad)
Rubén “Pollo” Sobrero (Secc. Oeste Unión Ferroviaria y dirigente Izquierda Socialista)
Angélica Graciano, Sec Gral de UTE-CTERA
Eduardo López, Sec Gral CTA Capital
Laura Marrone (ex legisladora CABA Izquierda Socialista/FIT-Unidad)
Comision Ana Maria Martinez
Mercedes Trimarchi (ex diputada Bs. As. Izquierda Socialista e Isadora Mujeres en Lucha)
Guillermo Kane (ex legislador Bs. As. PO-FIT Unidad)
Juan Esteche, referente de Timón Verde y de la Coordinadora Basta de Falsas Soluciones
Mercedes de Mendieta (Legisladora electa CABA-Izquierda Socialista-FIT-U)
Laura Vilches (Concejal MC PTS – FITU)
Noelia Agüero (Legisladora electa por Córdoba-Izquierda Socialista-FIT-U)
Cristian Fernández, delegado Linde ex Praxair pacheco
Blanca López (Diputada provincial electa Neuquén Capital-Izquierda Socialista-FIT-U)
Noel Argañaraz (legisladora PTS-FITU)
Angélica Lagunas (ex concejala Izquierda Socialista/FIT-U Neuquén)
Alfredo Leytes (Concejal electo Izquierda Socialista Córdoba)
Liliana Olivero (ex legisladora Izquierda Socialista Córdoba)
Javier Oliva y Damián Rosales (Espacio Combativo Tosco Vive Luz y Fuerza Córdoba)
Sebastián Romero y Daniel Ruiz, PSTU Argentina
Pablo Sigismondi, Geógrafo
Tomás Di Toffino, Lista Blanca del Sindicato de Luz y Fuerza de Córdoba.
Ademys, sindicato de docentes de CABA
COMISIÓN NACIONAL FeTIA (Federación de Trabajadores de la Energía, Industria, Servicios y Afines) – CTA T
Secretario General, Pedro Wasiejko
Secretaria Adjunta, Sergio Benítez
Secretario Adjunto, José Correa
Secretario Adjunto, Marcelo Mena Muñoz
Secretario Administrativo, Lorenzo Barrientos
Secretario Gremial, Leandro Mena
Secretario de Organización, Sergio Parla
Secretaria de Comunicación, Norma Díaz
Secretaria de Relaciones Institucionales, Estela Díaz
Secretario de Relaciones Internacionales, Ariel Basteiro
Secretario de Tesorería y Finanzas, Gustavo Fojo
Secretario de Asistencia Social, Edgardo Depetri
Secretario de Derechos Humanos, Rubén Ciuró
Secretario Interior, Rubén Silva
Secretaria de Actas, María del Carmen Soto
Secretario de Capacitación, Eduardo Menajovsky
Secretario de Políticas de Juventud, Pedro David Pereyra
Secretaria de la Mujer e Igualdad de Género, Mara Alegre
Secretario de Cultura, Sergio Salinas Porto
Carolina Bracco, Politóloga y Doctora en Culturas Árabe y Hebrea. Profesora en la Facultad de Filosofía y Letras de la Universidad de Buenos Aires.
Eduardo Jofre (Consejo Académico Instituto Romero Brest)
Susana Aranda, Vecinos autoconvocados contra Klaukol
Espacio de Trabajadores Zona Norte
Comision de vecines justicia por Campomar
Rodolfo Leyria, Sebastián Romero y Héctor Tosco, agrupación 5 de febrero naranja de Luz y fuerza de Córdoba
Mónica Insaurralde (Prof. Adjunta Área Didáctica Dpto. Educación- Universidad Nacional Luján)
Fernando Silva Nieto Médico, Docente de las Facultades de Medicina de la UBA y de la UNLaM
Nefi Alicia Beatriz, Jubilada
Colectivos Unidos, Colombia
PSTU Brasil
Tendencia Internacional Comunista Revolucionaria (RCIT)
Marco Ferrando, portavoz nacional del Partito comunista dei lavoratori (PCL), Italia
Franco Grisolia, responsable internacional Partito comunista dei lavoratori (PCL), Italia
Nuevo MAS Y corriente internacional Socialismo o Barbarie

MTR 12 de Abril
Espacio de Generos y Diversidades «Las Mariposas» del MTR 12 de Abril
Juventud Guevarista
Rafael Nahuel del MTR 12 de Abril
PRML, Partido Revolucionario Marxista Leninista
Emancipación Sur
Valeria Ianni – Venceremos Partido de Trabajadorxs.
Programas «¿Sin salida?», «Metrópolis», «Fe de erratas», «Plan B(aires)» y «Ciudad Cultural» que se emiten por FM La Boca (90.1)
– Staff: Mario Hernandez, Alejandro Vainer, Silvio Schachter, Matías Eskenazi, Ana Laura Xiques, Silvia Espósito, Daniel Omar de Lucía.
– Columnistas internacionales: Ricardo Napurí (Perú), James Petras (EE UU), Antonino Infranca (Italia), Renán Vega Cantor (Colombia), Ricardo Antunes (Brasil), Mónica Riet (Uruguay)
Estación Finlandia, portal periodístico

Tunus:
Majid Hawachi, devrimci militan
Ghassen Besbes, avukat ve devrimci militan
Habib Ayari, akademisyen
Fathi Salaaoui, politik mülteci
Ghassen Ben Khelifa, gazeteci
Hatem Sidia, Devrimci Sol Akım
Ali Kniss, BDS Tunisie

Boulbeba Makhlouf, doktor ve devrimci militan

Arroi Baraket, toplumsal cinsiyet çalışmalarında araştırmacı

Samah Aouadi, Tunus Halk Ayaklanmalarına Destek Girişimi

Donia Kebli Mokrani, avukat ve militan

Georges Ibrahim Abdallah’ın Özgürlüğü için Tunus Dayanışma Komitesi

Ines Tlili, militan ve kültürel çalışmalarda araştırmacı

Chokri Latif, yazar

Tunus İşkenceye Karşı Mücadele Derneği

İdam Cezasının Kaldırılması için Tunus Kolektifi

Lübnan:

Adeed Nassar, devrimci militan

Arjantin: Özgür Filistin’i savunmak demokratik haktır! Milletvekili Juan Carlos Giordano’ya dönük alçak saldırı kampanyasını reddediyoruz!

0

Arjantin Temsilciler Meclisi’nin 19 Mayıs 2021 Çarşamba günü gerçekleşen oturumunda, Sol Cephe-Birlik bileşeni Sosyalist Sol’un milletvekili Juan Carlos Giordano, İsrail Devleti’nin Gazze’ye yönelik soykırımcı bombardımanını kınadığını ifade etti ve kürsüde, saldırıya uğrayan Filistin halkını savunduğunu dile getirdi. Bu konuşmadan yola çıkılarak sosyal medya ağlarında Giordano’ya, başta Arjantin Siyonizm Derneği Başkanı tarafından olmak üzere, “Yahudi karşıtı” ve “Nazi” gibi bir dizi suçlama yöneltildi. Giordano’nun Temsilciler Meclisi’nden “atılmasını” talep eden iftiralarla dolu ve antidemokratik bir imza kampanyası başlatıldı.

Bu kampanyanın başını, içlerinde eski İnsan Hakları Bakanı Claudio Avruj ve eski Eğitim Bakanı Alejandro Finocchiaro gibi eski Macri yanlısı devlet yetkililerinin de bulunduğu ve İsrail Devleti Büyükelçiliği’ne yakınlıklarıyla bilinen bir dizi yerel örgüt ve şahsiyet çekiyor. Ünlü gazeteci Eduardo Feinmann da bu grubun sözcülüğünü yapıyor.

Giordano’nun “Yahudi karşıtı” olmakla suçlanması saçma ve yanlıştır. Hem ulusal örgütümüz Sosyalist Sol hem de bağlı olduğumuz uluslararası akım İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), Yahudiler dahil olmak üzere tüm halklara yönelik herhangi bir ırkçı ifade veya saldırı karşısında uzun ve tutarlı bir ret ve mücadele geçmişine sahiptir. Bu duruş, yalnızca antisemitizme karşı mücadeleyi değil aynı zamanda Nazizm veya neonazizme karşı mücadeleyi ve Holokost’un dehşetinin sürekli kınanmasını da içerir. Arjantin’deki son askeri diktatörlüğün soykırımı altında ülkemizde pek çok insan ortadan kayboldu ve biz her daim soykırımcılar için hapis talep eden yeni nesillerin bir parçasıydık. Ancak burada durum oldukça farklıdır ve söz konusu olan açıklığa kavuşturulması ve reddedilmesi gereken bir aldatmacadır.

Giordano’ya karşı yürütülen bu kampanya, Filistin mücadelesini savunan ve İsrail Devleti’nin son 73 yıldır Filistin topraklarını işgal ve gasp etme politikalarını reddeden herkese karşı yürütülmektedir. Giordano’ya karşı yürütülen bu kampanya, İsrail Devleti’nin ve onun DAIA (Arjantin İsrail Dernekleri Delegasyonu) gibi örgütlerinin sözcülerinin Arjantin’de ve dünyanın her yerinde, İsrail’in Filistinlilere yönelik etnik temizlik, toprak gaspı ve sömürgeleştirme veya Gazze’nin canice bombalanması gibi soykırımcı politikalarını eleştiren ve kınayan herkesi “Yahudi karşıtı” veya “Nazi” olmakla suçlayan yanlış ve tarihsel argümanlarına dayanıyor. Bu şekilde, birisi İsrail hükümetini eleştirdiği takdirde antisemitizm suçu işlemiş veya İsrail Devleti’nin Filistin halkına yönelik saldırganlığını ve cani baskısını reddederse “Yahudi karşıtlığı” yapmış oluyor. Bundan daha yanlış bir şey olamaz.

Bu argümana dayanırsak, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’de Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırımcı ve ilhakçı politikayı sorgulamaya cüret eden herkes Yahudi karşıtı olacaktır, çünkü İsrail’in kendisini bir Yahudi devleti olarak ilan etmiş olması ona Filistin topraklarını ilhak etmeye devam etme hakkını vermektedir. Acı çekmekte olan Filistin halkıyla yan yana haykırıyoruz: Antisemitizm ve antisiyonizm eşanlamlı değildir. İşgalci ve soykırımcı Siyonizm ile savaşıyoruz.

Juan Carlos Giordano, Temsilciler Meclisi’nde, İsrail Devleti’nin Gazze’ye dönük soykırımcı bombardımanlarına ve işgale karşı Filistin halkını destekleyen, her iki halkın — Yahudilerin ve Filistinlilerin — bölgede herhangi bir etnik veya dini zulüm olmaksızın barış içinde yaşama hakkını savunan ve Özgür bir Filistin isteyen bir konuşma yapmıştır..

İsrail ve sözcüleri, örneğin BDS (Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar) gibi, İsrail Devleti’nin apartheid politikasını sorgulayan ve ulusal ve ırkçılık karşıtı taleplere sahip herhangi bir girişime verilen desteği de “Yahudi karşıtlığı” olarak değerlendiriyorlar.

Sosyalist Sol, Sol Cephe-Birlik’in soykırımcı İsrail Devleti’ne ve Filistin halkının yıllardır uğradığı zulme karşı sahip olduğu politik duruşla tutarlı bir şekilde, Filistin halkıyla dayanışma ve İsrail’in politikalarının reddini talep eden yürüyüşlere ve eylemlere katılmış ve bu yönde bildiriler yayımlamıştır. Sol Cephe-Birlik bileşeni Sosyalist Sol olarak, Arjantin Filistin Halkıyla Dayanışma Komitesi’nin de parçasıyız.

Milletvekilimiz Giordano’nun Ulusal Kongre’den ihraç edilmemesi ve Filistin halkının mücadelesini savunan herkesin demokratik ifade özgürlüğü hakkı için, tüm ünlü şahsiyetleri, sosyal, sendikal ve insan hakları örgütlerini, milletvekillerini ve siyasi liderleri, bu karalayıcı kampanyanın sona ermesi için seslerini yükseltmeye çağırıyoruz.

Sosyalist Sol, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

21 Mayıs 2021

Ortadoğu: Sonu çıkmaz sokak olan bir anlaşmazlık mı?

0

Ortadoğu’daki çatışmaların Filistin halkı ile İsrail arasındaki savaşla yeniden patlak vermesi, şu mantıklı soruları gündeme getirdi: Bu durum ne zaman sona erecek? Ve bölgede barış ne zaman tesis edilebilecek? Yıllar geçiyor ve Filistin halkının katli yalnızca ihya ediliyor.

Durumun “çıkmaz sokak” olan bir anlaşmazlık olduğunu duyuyor veya okuyoruz. Yine bu durumun Filistinli “teröristlerin” “aşırılıkçı” tutumlarından kaynaklandığını veya bazen her iki tarafın da böyle davranmasından kaynaklandığını duyuyor veya okuyoruz. Halbuki durumun sebepleri bunlar değil. Elbette mevcut durumdan kolay bir çıkış yolu olmasa da, devrimci sosyalistler bu kesintisiz savaşı bitirmenin, barışa ulaşmanın ve bölge halklarının bir arada yaşamasının yolunu açacak olan bir çözüm olduğuna inanıyorlar.

Okuyucuya şaşırtıcı gelebilecek olsa da, açık olup şunu kaydetmek gerekir: Çatışmaları bitirmenin önündeki büyük engel İsrail devletinin varlığıdır. Siyonistler bir ordu eşliğinde Filistin’i işgal ettiler, bir soykırım uyguladılar ve hayatta kalan eski Arap sakinleri de sürgüne gitmeye zorladılar. Suni olarak yaratılmış olan ve Amerikan ve Avrupa emperyalizmleri tarafından koşulsuz bir şekilde desteklenen ırkçı bir yerleşim bölgesi inşa ettiler. İşte bu yüzden tek çözüm yolu bu ırkçı devletin dağıtılması ve laik, ırkçı olmayan ve tarihsel Filistin topraklarında ikamet eden herkesin bütün demokratik haklarını tanıyan tek bir devletin kurulmasıdır.

İsrail: Nasıl bir devlet?

Çözüm, sorunun kökeniyle bağlantılıdır. Yüz yıllar boyunca Arap Müslüman çoğunluk ile Yahudi ve Hristiyan azınlıklar Filistin’de barış içinde yaşadılar. Ancak 20. yüzyılda Siyonistler Filistin’i işgal ettiler. Bu işgal Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 1947’de yasal kılınmıştı; BM İsrail devletinin yaratılmasını onayladı ve Filistin toprağının “paylaşılmasını” karar altına alarak, “iki devletli çözüm” şeklindeki gerici ütopyanın doğumuna neden oldu. BM ile birlikte Vatikan da, toprakların %55’inin eski Filistinli sahiplerinden mülksüzleştirilmesini kutsadı. Milyonlarca Filistinli topraklarından kovuldu. Ancak Siyonistler bu antlaşmaya dahi uymadı: Ani ve yıkıcı bir savaşla “Filistin devletini” yerle bir ettiler ve Batı Şeria hariç bütün toprakların kontrolünü ele geçirdiler. Batı Şeria ise Ürdün monarşisinin kontrolünde kaldı. İsrail, 1948 ile 1949’da yaşanan bir soykırım ile etnik temizlikten doğdu.

Siyonizm ve emperyalizm “halksız bir toprak için topraksız bir halk” sloganında cisimleşen yalanı kabul ettirebilmek için, Yahudilere uygulanan Nazi holokostunun** dehşetini ve onun yaygın olarak yerilmesini kullandı. Bu yolla suni bir devlet, emperyalist bir yerleşim bölgesi kurdular; Arap halkını kontrol etmek ve bastırmak için baştan aşağıya silahlanmış bir devlet.

Filistin direnişi 1960’lar boyunca büyüdü ve İsrail’in varlığını reddeden, halkının “laik, ırkçı olmayan ve demokratik bir Filistin’e” dönüşünü savunan ve Yaser Arafat tarafından yönetilen Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) kanalize oldu. Ne yazık ki 1993’te Arafat ve FKÖ halkına ihanet ederek bu tarihsel tutumu terk etti ve ABD başkanı Bill Clinton’ın eşliğinde İsrail’le Oslo Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşma tarafların birbirlerini “karşılıklı tanımasına” dayanıyordu. Bunun karşılığında İsrail, beş yıl içinde bir Filistin devletinin varlığını tanıyacağına söz verdi. Böylece “iki devletli çözüm” yalanı yeniden ortaya çıktı. FKÖ, Filistin Ulusal Yönetimi (FUY) adıyla yenilendi.

Bu antlaşmanın üzerinden neredeyse 30 sene geçti ve ortada herhangi bir “Filistin devleti” yok. FUY yetkililerinin bizzat kendileri, başarısızlıklarını kabul ediyorlar. Ancak onlar tarihsel topraklara dönüş çağrısını dahi yükseltmemişti. Onların Oslo’da imzaladıkları antlaşmada karar altına alınanlar şöyle özetlenebilir: “[Bu devlet], tarihsel Filistin toprağının yalnızca %22’sinden, yani Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ten oluşacaktı. Doğu Kudüs 1967’den beri İsrail işgali altındaydı. Bu, bizim için ideal olandır, (…) Batı’nın iki devletli çözüm olarak önerdiği budur. Bu kavram insanları yanlış yönlendirmektedir çünkü şu anda 73 yaşında olan tek bir devlet vardır.” (Hüsnü Abdel Vahed, Filistin Ulusal Yönetimi’nin Arjantin büyükelçisi, clarin.com, 16 Mayıs 2021)

“İki devletli çözüm” isimli gerici ütopya

Birçokları “iki devletli çözüm” şeklindeki uydurmanın bir çıkış yolu olduğuna inandı ve hala da inanıyor. Olgular bir kere daha bunun bir kaba güldürü ve gerici bir ütopya olduğunu gösterdi çünkü bu öneri ırkçı İsrail devletine destek olunmasına hizmet ediyor.

İsrail devleti Oslo’da altına imza attığı antlaşmayı hiçbir zaman yerine getirmedi ve kendisini, içinde 400.000 sakinin bulunduğu Batış Şeria’yı “sömürgeleştirme” politikasına adadı. Burada 700 kilometre uzunluğunda bir duvar inşa ederek toprakların %20’sini İsrail’e kattı; bu duvar şehirleri bölüyor (El-Halil, Beytüllahim ve diğerleri). Bunun yanı sıra, su gibi oldukça temel kaynakları ele geçirdi ve Filistinlileri her türden askeri kontrole, hareket kısıtlamalarına, sokağa çıkma yasaklarına ve baskılara maruz bıraktı. Binlerce Filistinli tutuklu hapiste. Gazze kriminal bir ambargonun altında ve Batı Şeria’dan tamamen yalıtılmış vaziyette. İsrail buradan yerleşimcileri geri çekti ki bölgeyi bombalayabilsin, tam da şu anda yaptığı gibi.

Filistin devletinin, ırkçı ve yayılmacı bir işgalci devletle yan yana bir arada var olması imkânsız çünkü bu ırkçı devletin varlık nedeni, Filistin halkını askeri olarak ezerek toprakları üzerinde kendi egemenliğini muhafaza etmek ve genişletmektir. Sürmekte olan etnik temizlik, sözde “aşırılık yanlısı saldırganlar” ile teröristlerin karşısında “kurbanlaştırılan” İsrail’in “güvenlik” temalı yanlış kampanyasına dayandırılıyor. İsrail, Filistin halkı için bir apartheid devletidir. Bu devlet kendisine “Yahudi devleti” demektedir ve mesela, Batı Şeria’da, Gazze’de veya Kudüs’te bir Yahudinin dilediği toprak parçasına el koymasının şartlarını belirleyen yasalar çıkarmaktadır. Bu yasaya göre mülkün Filistinli sahibi İsrail devletinin ayarladığı bir tazminatı edinerek mülkünden ayrılmak zorundadır.

Bütün bu nedenlerden ötürü tek çıkış yolu, tek çözüm bu ırkçı ve etnik temizlik organize eden devlet yıkılana, tarihsel Filistin toprakları boyunca Filistinli sürgünlerin ve ailelerinin dönebileceği, dine ve etnik kökene bakılmaksızın tam eşitlik hakları ve barış içinde herkesin birlikte yaşayabileceği laik, ırkçı olmayan, demokratik ve tek bir Filistin devleti kuruluncaya kadar Filistin direnişini ve uluslararası dayanışmayı sürdürmektir.

Bu zor bir kavga ancak kazanılabilir; tıpkı 20. yüzyılın sonunda Güney Afrika’da siyah çoğunluğa ayrımcılık uygulayan sözde “Boer Cumhuriyeti’nin” apartheid devletinin yenilgiye uğratılıp yok edilmesinde olduğu gibi. Bu başarı, Güney Afrika’daki ırkçılık karşıtı hareketin direnişi ile uluslararası mücadelenin ırkçı rejimi izole ve boykot etmesinin neticesinde elde edilmişti.

Bu, yalnızca Filistin halkının değil ama bütün Arap halklarının ve dünyanın mücadelesidir. Filistin halkını savunmak için enternasyonal bir seferberlik ayakta tutulmalı, İsrail’in suçları ifşa edilmeli ve İsrail’e karşı BDS (Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar) kampanyası desteklenmelidir. Hükümetlerden ve bütün sosyal, kültürel ve sportif organizasyonlardan ırkçı İsrail devletiyle olan bütün ilişkilerini kesmeleri talep edilmelidir.

Dipnotlar:

* Holokost: Adolf Hitler yönetimindeki Nazilerin 6 milyon Yahudiyi sistemli bir şekilde öldürerek gerçekleştirdikleri soykırım.