Ana Sayfa Blog Sayfa 41

Hükümet pandemiyle savaşta havlu attı

0

Türkiye dünyada nüfusu en fazla olan 19. ülke. Ancak Türkiye en fazla enfekte olmuş insan sayısında dünyada 9. sırada yer alıyor. Nüfusça Türkiye’den çok daha kalabalık olan pek çok ülke, enfekte olmuş insan sayısında Türkiye’yi geriden takip ediyor. Üstelik mutasyona uğramış virüsün durumun ciddiyetini daha da artırdığı konusunda herkes hemfikir.

Dünya ile kıyaslandığında görünür olan bu dengesizliğe rağmen Cumhurbaşkanının 1 Mart’ta yaptığı kontrollü normalleşme duyurusu ile pandemi yönetiminde yeni bir sayfa açılmış ya da pandemi ile mücadele defteri hükümetçe kapatılmış oldu diyebiliriz. Cumhurbaşkanı 1 Mart günü, uzun ve ilişkisiz bir dizi sözün ardından nihayet sadede gelerek, konuşmasının küçücük bir kısmını kapsayan bir alanda kimi kısıtlamaların kaldırılacağını söyledi.

Sağlık Bakanı da kontrollü normalleşmeye hazır olunduğunu duyurmuş olsa da işler biraz garip ilerliyor. Zira bugüne değin hükümetin başarı ile en ufak bir ilişkisi olmayan hususları büyük bir zafer olarak pazarlamasına epey alışmıştık. Ancak bu kez cumhurbaşkanı, sözcüleri ve temsilcileri içinden geçilen durumu mütevazı bir ileri adım olarak dahi göstermeye yeltenmiyorlar. Bu hususu uzun uzun incelemeye gerek yok. Hükümet Haziran 2020’de yayınladığı normalleşme sürecini vaka ve hastane doluluğundaki düşüşe dayandırıyordu. Şimdiyse elinde böyle bir veri yok. Kaldı ki, şeffaflıktan bir hayli uzak olan kendi verileri dahi durumun vahametini gözler önüne seriyor.

Yukarıdaki grafik Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre 20 Şubat’tan bu yana aktif hasta sayısını gösteriyor. Oysaki kontrollü normalleşmenin ilan edildiği 1 Mart tarihi hiç de umutlanacak değil, aksine tedbirlerin artırılması gerektiğini gösteren bir döneme işaret ediyordu.

Cumhurbaşkanı, başlayan aşılama sürecinin de normalleşmeye dayanaklarından biri olduğunu söylerken kimi yetkili ağızlar vaka sayılarındaki artışa rağmen ölümlerin düşüp, hastane doluluklarının da aşı sayesinde azaldığını söylüyordu. Peki durum gerçekten de öyle mi? Aşağıdaki tablo, yine Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre hastanelerdeki ağır hasta sayılarını gösteriyor ve açıkça anlaşılan şey şu ki, ağır hasta sayısında da yine ürkütücü bir artış eğilimi söz konusu.

Pandemi ile mücadele ederken yukarıdaki tabloya bakan aklı başında hiç kimse 1 Mart günü normalleşme adımlarının atılmasından bahsetmez, aksine tedbirleri nasıl daha da artırırız diye düşünürdü.

Yanlış anlaşılma olmasın, hükümetin aklının başında olmadığını iddia etmiyoruz. Pandemi ile mücadele etmediğini söylüyoruz. Hükümetin, bir ve yalnızca bir hedefi var: en zenginleri memnun etmek. Bu konuda da aklı son derecede başında. Hükümetin bu hedefi doğrultusunda da verdiği tek kavga büyük patronları daha da zengin etme kavgası. Bu kavgada dövdüğü insanlar da yoksullar, işçiler, emekçiler, memurlar, köylüler, esnaf… Bunun dışındaki hiçbir kavganın kaybedilmesi hükümeti huzursuz etmiyor. İşte bu yüzden hükümet, verilerin açıkça ifade ettiği üzere pandemi ile mücadelede havlu atarken pek de eli titremiyor. İş cinayetlerinden işçiler, kadın cinayetlerinden kadınlar ve nihayetinde pandemiden de halk suçlu bulunuyor!

Türkiye dünyada halkına kişi başına en az nakit yardımı yapan ülkelerden biriydi. Yöneticiler bütçeyi halka destek olmak yerine geçiş garantisi verilen köprülerin sahiplerine ödeme, üçüncü havalimanındaki işletmelerin kirası için iptal ya da indirim uygulama gibi kanallarla doğrudan patronlara vermek istiyorlardı ve bunu yaptılar da.

Bu ay son olduğu açıklanan Kısa Çalışma Ödeneği (KÇÖ) ve ücretli izin uygulamaları da Türkiye’de hiçbir burjuvayı huzursuz etmedi. Çünkü bu ödenek hiçbir şekilde burjuvalardan yapılan kesintiler ya da onlardan alınan vergilerle değil, doğrudan emekçilerin kendi maaşlarından yapılan kesintilerden, işsizlik ödeneğinden karşılandı. Şu anda pek çok patron için oldukça kârlı olan bu uygulamanın devam etmesi için bizzat hükümetten taleplerde bulunulduğunu görüyoruz. Çünkü patronlar işçiye maaş ödeme yükünden dahi kurtulmak istiyorlar.

AKP hükümeti hakikaten de bir kavga-dava hükümeti. Ve davası işçi-emekçilere karşı. Hükümet elindeki sınırlı kaynağı tamamen patronlara boca etmek derdinde. Bunun için kim ölmüş, kim hastalanmış, hangi esnaf iflas etmiş, bunların önemi ikinci derecede bile değil.

Hükümet açıkça boş verse de pandemi ile mücadele bitmedi ve pandeminin yenilgiye uğratılması da yine bizim ellerimizde. İçinde bulunduğumuz her mücadelede hükümeti göstermelik değil gerçek tedbirler almaya zorlamalıyız. Sendikalarımızdan pandemiye karşı mücadele adına bir eylem planı yayınlamasını istemeliyiz! Pandeminin ilk günlerindeki taleplerimiz hâlâ güncel. Pandemi ve ekonomik kriz karşısında emekçiler için #KaynakVar dediğimiz günlerde öne sürdüğümüz taleplerimiz mücadele başlıklarımız olmayı sürdürecek.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İşyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!
  • Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!

  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun!
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Şili’de yeni anayasaya doğru…

0

Şili’nin mevcut anayasası, 1973’te askeri darbeyle işbaşına gelen Pinochet diktatörlüğünden kalma (tıpkı bizim 1982 Kenan Evren anayasası gibi). Bu askeri diktatörlük Şili halkının mücadeleleri sonucunda 1990’da sona ermiş, ama aynı anayasa kullanılmaya devam etmişti. Tahmin edilebileceği gibi diktatörlük anayasası halkın tüm demokratik haklarını yok etmiş, ülkenin kapısını çokuluslu emperyalist şirketlerin sömürüsüne ardına kadar açmıştı (gene bizdeki gibi).

Ama 2019 Ekim’inde, metro biletlerine yapılan zammı protesto etmek için sokaklara dökülen halk, mücadelesini kısa sürede iktidardaki sağcı neoliberal Sebastian Piñera hükümetine karşı yöneltmişti. Hükümetin halkın üzerine polis ve jandarma güçlerini sevk edince de bu kez mücadeleler tam bir demokrasi ve rejim karşıtı savaşıma dönüşmüştü.

Baskıyla sonuç alamayan Piñera bu kez “demokratik gericilik” politikasına başvurdu. Kasım ayı ortasında parlamentoda muhtemel bir devrimden korkan diğer burjuva partileriyle birlikte bir “Barış ve Anayasa İçin Anlaşma” ittifakı kurdu. Amacı parlamentoda anayasada ufak tefek tadilatlar yaparak kitleleri susturmaktı. Ama kitleler faşist anayasayı tümüyle reddediyorlardı. Bunun üzerine hükümet anayasada köklü değişiklikler yapıp yapmamayı halka sormak zorunda kaldı ve 25 Ekim 2020’de referandum yapılacağını ilan etti.

Ama kapitalist burjuva partiler anayasayı kendileri belirlemek istiyordu. Emekçi kitleler ise, anayasanın kendilerinin ağırlıkta olacağı yeni bir Kurucu Meclis tarafından yapılmasını talep ediyorlardı. Bunun üzerine hükümet referanduma iki soru ekledi: Anayasa 1) yarısı parlamento ve diğer yarısı halk tarafından seçilecek bir Karma Anayasa Kurulu tarafından mı; yoksa 2) hepsi halk tarafından seçilen bir Kurucu Kurul tarafından mı yapılmalıydı?

Bu aslında halkın istediği bağımsız ve egemen Kurucu Meclis talebine karşı bir manevraydı. Ama gene de 25 Ekim’de gerçekleşen referandumda halkın yüzde 78,27’si faşist anayasanın değişmesinden yana olduklarını ve yüzde 79,04’ü de tamamı halk tarafından seçilen bir Kurucu Kurul tarafından yapılmasını onaylayarak hem diktatörlük anayasasını çöpe attı, hem de sağcı Piñera hükümetine karşı ağır bir darbe indirdi.

Aslında Kurucu Kurul önerisi gerçek bir bağımsız ve egemen Kurucu Meclis olmadığından bu bir yarım zafer. Çünkü 11 Nisan 2021’de yapılacak Kurucu Kurul seçimleri, yürürlükteki büyük burjuva partilerini koruyan ve bağımsız ve devrimci emekçi örgütlerini sınırlayan seçim yasasına göre düzenlenecek. Öte yandan “Barış Anlaşması”na göre anayasadaki herhangi bir değişiklik ancak üçte iki oyla kabul edilebilecek. Yani Kurul’a üçte bir oranında girecek burjuva partileri, halkın yararına değişiklikleri engelleyebilecek.

Dolayısıyla, gerçekten demokratik bir anayasaya ulaşana değin Şili emekçilerinin mücadeleleri sokaklarda, alanlarda ve işyerlerinde sürmeye devam edecek.

Bel Karper direnişinin yanında, Kod-29 ve zorunlu ücretsiz iznin karşısındayız!

0

Salgının ve ekonomik krizin bütün yükünü çeken işçiler insanlık dışı yaşam koşullarına karşı sendikalaşarak mücadele etmeyi sürdürüyor. Türkiye’nin dört bir tarafından sendika yetki tespiti haberleri, toplu iş sözleşmesi süreçleri ve grev haberleri geliyor. Patronlar, işçilerin bu haklı mücadelelerini engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Patronların bu sıralar en çok kullandıkları silah ise, pandemi döneminin işten çıkarma “istisnası” olan Kod-29, yani “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışlar” dolayısıyla işten çıkarma.

Tekirdağ, Çorlu’da bulunan Bel Karper fabrikası da benzer olaylardan birine tanıklık ediyor. Fransız Bel grubuna satıldığından beri tek vardiyadan üç vardiyaya geçen, mesai saatleri artan ve dört kat büyüyen peynir üreticisi Karper fabrikasının işçileri artan iş yükleri nedeniyle fazla mesai ücretlerinde artış, ikramiye ve zam talep ediyorlar. Altı yıl önce sendikal çoğunluğu sağlayan işçiler, patron tarafından açılan itiraz davasının altı yıldır sürmesi nedeniyle en az üç adet Toplu İş Sözleşmesi (TİS) dönemi kaybetmiş durumdalar. Nihayet geçtiğimiz aralık ayında işçiler lehine sonuçlanan davaya karşılık patronun yanıtı 12 işçiyi ücretsiz izne göndermek ve işyeri temsilcisini Kod-29 ile işten çıkarmak oldu.

Açık ki yasalar patron izin vermedikçe işçilerin sendikalı olmalarına izin vermiyor. Zorunlu ücretsiz izinler ve Kod-29 nedeniyle işten çıkarma, patronlar tarafından istismar ediliyor. Çıkışı yapılan işçiler sendikal nedenlerle çıkarıldıkları için işe iade davalarını kazansalar da patron kötü niyet tazminatı ile işçileri işe almayıp sendikal çoğunluğu bozabiliyor. İşten çıkarmaların tamamen ve gerçekten yasaklanması sendikal örgütlenme için çok önemli bir mücadele talebi olarak gözüküyor. Bu ise ancak süren mücadelelerin birleşmesiyle elde edilebilecek bir hedef. Direnişçi Bel Karper işçileri fabrika önünde sınıfın desteğini bekliyorlar.

Maceracılıktan diplomasiye “değerli yalnızlık”

0

Erdoğan iktidarının son 19 yıla damga vuran en temel özelliklerinden birisi “manevra kabiliyeti” oldu. Bunu birçok alanda gözlemledik. Bir dönem bir alanda öne çıkarılan, üzerine bas bas bağırılan, medya tarafından benimsetilmeye çalışılan bir politikaydı. Aradan biraz zaman geçtikten sonra ise yine aynı iktidar tarafından öne çıkarılanın aksi yönünde bir çizginin propagandası yapılır oldu. Hem de eski politikanın hiç hesabı verilmeksizin, sanki o politika değişikliği bir başarısızlığın sonucu değilmişçesine, her şey sıfırdan başlamışçasına…

Bu alanlardan en öne çıkanı ise dış politika oldu, olmaya da devam ediyor. Belki iktidar dış politikadaki her makas değişikliğinde toplumsal hafızayı sıfırlayıp yeniden kurabildiğini düşünüyor. Ancak uluslararası siyaset bunun üzerinden şekillenmiyor. Her politika bir maliyeti ve her maliyet de bir faturalandırmayı doğuruyor. İktidar şu ana kadar, içeride tüm bu faturayı emekçi halkın sırtına yükleyerek yoluna devam ediyor. Dış politikada ise bunun bedeli sıkışmışlık, yalnızlaşma ve günü kurtarma girişimleri olarak açığa çıkıyor. Sonuçta, dışa bağımlı, yarı sömürge bir ülkenin dış politikadaki emellerinin sınırları da bu bağımlılık ilişkisi üzerinden şekilleniyor.

Şu dönemde de dış politikada yeni bir manevra çabasına tanıklık ediyoruz. Geçtiğimiz dönemin maceracı politikası yerini “diplomasi” söylemine bırakma eğiliminde. Gerek hükümetin “beka söylemlerini” temellendirmek gerekse de oligarşik kesimlerin daha fazla pazar arayışı maceracı, yayılmacı politikanın temel etmenleriydi. Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, S-400, Azerbaycan başlıkları da bu politikanın en temel örnekleriydi.

Saray rejimi bu yayılmacı politikaları uygulamaya çalışırken emperyalizmin ekonomik ve politik krizinden ötürü açığa çıkan çatlakları kullanmaya çalışarak; ABD, AB, Rusya ve diğer bölge ülkeleri arasındaki boşluklara oynayarak kendisine “özerk” hareket alanları yaratma gayreti içerisinde oldu. Ancak bu girişimlerin hiçbirinde tam anlamıyla dilediğini elde edemedi. Çünkü “özerkleşme” eğilimi bağımlılığının duvarına çarptı. Yeni pazarlar ele geçirme isteği de zaten dışa bağımlı ekonomisini daha da dışa bağımlı hale getirdi.

Bugünkü ricat meselesini gündeme getiren ise ABD’de Biden’ın iktidara gelişi ve emperyalizmin politikasındaki taktiksel dönüşüm ihtimaline adapte olma çabası. Biden henüz net bir Ortadoğu planı ortaya koymamış olsa da emperyalizmin, müzakerelere öncelik tanıyan havuç-sopa taktiğine dönüş yapacağını öngörebiliriz. Biden’ın, İran ile 2015 nükleer anlaşmasını görüşmeye hazır olduğunu dillendirmesi de bu düzlemin bir örneği.

Emperyalizmin, müzakerelere öncelik tanıyan bir politikaya geçiş yaparken de bölgedeki “ortaklarından” daha az saldırganlık ve daha fazla uyum beklentisi içerisinde olacağını söyleyebiliriz. Saray rejimi için ise bu, maceracı dış politikanın yarattığı değerli yalnızlıktan, diplomasi vurgusuyla manevra denemelerinde kendisini gösteriyor.

Libya’da, Doğu Akdeniz’de geri adım atılması, Yunanistan ile müzakere çağrıları yapılması, S-400’lere “Girit modelinin” (bir depoya kapatılmaları) hükümet yetkilileri tarafından önerilmesi bu makas değişikliğine ayak uydurmanın gayretleri.

Saray rejimi, bu politikaların maliyetini de emekçilerin sırtına fatura ederek ve emperyalizme olan bağımlılığını derinleştirerek işleri kılıfına uydurmanın derdinde. Sonuçta egemenler için mevzu, söylenegeldiği gibi ulusal çıkarlar değil, kendi bekaları.

8 Mart: Krizin faturasını emekçi kadınların ödememesi için uluslararası bir mücadele günü inşa edelim!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınların, 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü üzerine yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Pandeminin ortaya çıkışından yaklaşık bir yıl sonra, kadınların yaşam koşulları giderek kötüleşiyor. Ekonomik ve emek güvencesizliği, eşitsizlik ve kadına yönelik şiddet, sağlık krizi ve kapitalist ekonomik kriz birleşerek, günden güne büyüyen başka salgınlar haline gelmiş durumda. Biz kadınlar olarak sosyal haklardan mahrum edilen, iş güvencesi ve sürekliliği olmayan ve açlık maaşlarına mahkûm edilen kayıtdışı ve taşeron işlerde çalışan emekçilerin çoğunluğunu oluşturuyoruz. Kriz zamanlarında, ilk işten çıkarılan ve düşük maaşlarla en savunmasız duruma düşürülen bizleriz. Kendi sağlığımız ve ailelerimizin sağlığını riske atmak pahasına işe gitmek ve geçim kaynağı aramak için evde kalamayanlar da bizleriz. İşverenler hükümetlerle işbirliği içerisinde bizleri aşırı sömürmek için salgından yararlanıyor; özellikle genç kadınlar arasında kayıtdışılığın norm haline geldiği Latin Amerika’nın tamamında olduğu gibi, dünyanın dört bir yanındaki kadın işçileri etkileyen güvencesiz sözleşmeleri ve esnekliği derinleştiriyorlar.

Sağlık sektöründe, kişisel korunma ekipmanı ve malzeme yetersizliğine rağmen pandemiyle mücadelenin ön saflarında yer alan hemşire, doktor ve sağlık personelinin çoğunluğunu da biz kadınlar oluşturuyoruz. Yoğun bir şekilde kadın emeğine dayanan – kadınlaştırılmış – bir diğer sektör olan eğitimde de uzaktan eğitim çabalarının ön saflarındayız. Pek çok ülkede gerekli ve yeterli kaynak ve bütçeden yoksun şekilde okullara ve fiziki eğitime dönmeye zorlanıyoruz. Buna ek olarak, çoğunlukla bizim üzerimize bindirilen bakım ve ev işlerindeki artış bizi günde çift, hatta üç vardiya yapmaya zorlayarak bedensel ve zihinsel olarak tüketiyor. Sanayide ise örneğin tekstil sektöründe olduğu gibi, en düşük maaşlı işlerde çalışanların çoğunluğunu gene bizler oluşturuyoruz.

Bu dönemde toplumsal cinsiyet şiddeti de acımasızca artmaya devam etti; kadın cinayetleri hükümetlerin suç ortaklığı ve cezasızlık politikaları nedeniyle katlandı. Meksika’da salgın döneminde günlük kadın cinayeti sayısı 10’dan 11’e yükseldi; BM geçen yılın nisan ayına kadar 243 milyon kadının cinsel veya fiziksel şiddete maruz kaldığını ve bu sayının önümüzdeki aylarda artacağının tahmin edildiğini söyleyen bir açıklama yaptı. Karantinalar ve eve kapanmalar sırasında toplumsal cinsiyet şiddetine yönelik acil numaralara yapılan aramalar bazı ülkelerde beş kata kadar arttı. Farklı cinsel kimliklere sahip birey ve gruplara yönelik nefret suçları da durdurulmadı.

Salgının ortasında milyonlarca kadın otoriter rejimlerin zulmünden, savaşlardan veya yoksulluktan kaçarak göçe zorlanmaya devam etti. Göçmen ve mülteci kadınlar son derece güvencesiz koşullarda kayıtdışı çalışmaya zorlanıyorlar ve BM, göç eden kadınların yüzde 80’inin geçiş sırasında cinsel şiddete maruz kaldığını veya seks kaçakçılığı ve sömürüsünün kurbanı olduğunu tahmin ediyor. Dolayısıyla göçmen ve mülteci kadınlar, tıpkı diğer kadın emekçiler gibi ekonomik ve fiziksel güvensizliğe, yoksulluğa mahkûm edilirken, bu durumun yaşamları üzerindeki etkileri çok daha şiddetli oluyor. İç savaşlar, çatışmalar, emperyalist saldırılar, göç koşulları, sosyal ve yapısal ayrımcılık ve yoksulluk nedeniyle temel sağlık hizmetlerine erişim eksikliği, göçmen ve mülteci kadınların aşılara erişim bir yana, Covid-19’a karşı temel tedbir veya tedavilere bile ulaşmalarını engelliyor.

Tüm bunlar yaşanırken hükümetler ise büyük ilaç şirketlerini aşı patentleriyle zenginleştirmek, adaletsiz bir aşı dağıtımı yapmak ve sağlık hakkımızı kısıtlamak için salgından yararlanmaya devam etti; bu suçun cezasını ise en yoksul ülkeler ve bir bütün olarak işçi sınıfı sağlığı ve hayatı ile ödemeye devam ediyor. Bu nedenle, birkaç laboratuvarın elinde toplanmış aşı patentlerinin kaldırılmasını, tüm ülkelerde kapsamlı ve ücretsiz bir aşılama planı uygulanmasını talep eden “Herkes için aşı” uluslararası kampanyasının bir parçasıyız.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, bu 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nde tüm kadınları dünyanın her yerinde feminist mücadelenin örgütlenmesini ve seferberliğini güçlendirmeye; haklarımızı elimizden almaya çalışan, başımıza bela olan şiddet ve eşitsizliğe karşı hiçbir önlem almazken büyük şirketlerin kârlarına sahip çıkmaya ve İMF gibi emperyalist örgütlere dış borçlarını ödemeye devam eden, bu şekilde kapitalist krizin faturasını bizim omuzlarımıza yıkmaya çalışan hükümetlerin kemer sıkma planlarına karşı mücadele etmeye çağırıyoruz. Dış borçların ödenmesi durdurulsun! Cinsiyete dayalı şiddetin ortadan kaldırılmasını istiyoruz! Sağlık, eğitim ve emekçiler için bütçe istiyoruz! Emekçi kadınlar olarak krizin faturasını ödemeyeceğiz!

Hükümetler, kilise ve diğer tüm dini kurumlar ve çokuluslu şirketler, örneğin Honduras’ta ve Polonya’da kürtajı neredeyse tamamen yasaklayarak suç sayar ya da Türkiye’de olduğu gibi şiddetin önlenmesi noktasında kadınların önemli bir kazanımı olan İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilmeyi gündeme getirirken, biz tüm kadınları haklarımızı savunmak için harekete geçmeye ve örgütlü mücadeleye sahip çıkmaya çağırıyoruz. Tüm bu politikalar kadın haklarına saldıran ve kadın hareketini kriminalize etmeye yönelik gerici politikalardır. Bu kapitalist ve ataerkil toplumda kadınlar olarak mücadele etmeyi bırakmamamız gerektiği her geçen gün daha açık hale geliyor.

8 Mart’ı, bir öldürülmüş, bir kayıp, bir siyasi tutuklu kadın daha istemiyoruz, yani “bir kadın daha eksilmek istemiyoruz” (#NiUnaMenos) diye haykıracağımız tarihi bir mücadele günü olarak inşa edelim!

Tüm kadınları, hükümetlerden bağımsız bir feminist hareketi yükseltmeye ve onu güçlendirmek için uluslararası kampanyalar etrafında birleşmeye çağırıyoruz. Kadına yönelik her türlü şiddeti sonlandıralım! 8 Mart’ı, salgına rağmen sokaklara dökülerek bir öldürülmüş, bir kayıp, bir siyasi tutuklu kadın daha istemiyoruz, yani “bir kadın daha eksilmek istemiyoruz” (#NiUnaMenos) diye haykıracağımız tarihi bir mücadele günü olarak inşa edelim! Sağlık çalışanlarının pandemiyle etkili bir şekilde mücadele etmelerini sağlayacak düzgün çalışma koşullarına sahip olma mücadelelerine tam destek verelim! Küresel ve erişilebilir aşılama için aşı patentlerine karşı mücadele edelim!

Arjantin’den yükselen yeşil dalgayı, hükümetlerden kürtajın yasallaşmasını talep etmek için sokakları bırakmayarak tüm kıtalara yayalım! Göçmen ve mülteci kadınların tüm haklarını savunalım! Sınırlar açılsın! Ve son olarak ırkçılığa, yabancı düşmanlığına ve hareketimizin bastırılmaya ve kriminalize edilmeye çalışılmasına karşı mücadelelerimizi birleştirelim! Haklarımız için sürdürdüğümüz seferberliğimizi durduramayacaklar! Buna izin vermeyeceğiz! Bizi asla susturamayacaklar!

Tüm emekçi kadınları, güvencesiz gençleri, göçmenleri; işyerlerinde, okullarda, sendikalarda ve mahallelerde örgütlenmeye, seferberliklere kitlesel olarak katılmaya ve sendika bürokrasilerinin engelleyici rolüne rağmen (feminist) grev ilan edebildiğimiz yerlerde greve katılmaya çağırıyoruz. Her tür sömürü ve baskıya, dinciliğe, kapitalizme, ırkçılığa ve ataerkiye karşı feminist hareketi yükseltelim! Haklarımız için ve krizin faturasını kapitalistlerin ödemesi için bu 8 Mart’ta da sokaklardayız!

İUB-DE Kadınları

İUB-DE kadınlarından 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü mesajı

Ortak sorunlarımıza karşı mücadeleleri birleştirelim!

0

İSİG’in yayımladığı rapora göre 2021 yılının ilk ayında en az 199 işçi yaşamını yitirdi. Bu korkunç tablo, işyerlerindeki ağır çalışma koşullarının ve iş güvenliği denetimlerinin yapılmamasının bir sonucu. Patronlar, hiçbir kurumun işyerlerini denetlememesinin verdiği rahatlıkla, sırf daha fazla para kazanmak için herhangi bir denetim ve güvenlik önlemi almıyor, işçileri ve emekçileri en zor koşullarda çalışmaya mahkûm ediyorlar.

Aynı para hırsı yüzünden ücretler de yoksulluk sınırının altında kalmış durumda. Enflasyonun oldukça yüksek olduğu, temel gıda maddelerine, doğalgaza, elektriğe, yaşamak için gereken en temel gereksinimlere sürekli zamların geldiği bir dönemde işçi ve emekçilerin çoğu sefalet düzeyinde ücretlere mahkûm ediliyor. Patronlar işçileri işsizlik ile korkutarak sefalet ücretlerini kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Mücadeleler yaygınlaşıyor

Ancak birçok işyerinde işçi ve emekçiler, tüm tehditlere rağmen insanca bir yaşam için mücadele halindeler. Yaşadıkları sorunlara karşı bir araya gelen işçiler, alkışlı protestolardan iş yavaşlatmalara, direnişlerden grevlere birçok yöntemi kullanarak mücadele ediyorlar.

Ekmekçioğlu, Sinbo, Migros, Atlasglobal, PTT, Yasin Kaplan Halı, Koza Halı, Özak Tekstil, Systemair HSK, Şişe Cam, İzmir Valiliği, Güven Boya, Nak Kargo, CPS Otomotiv gibi çeşitli işyerleri protestoların ve direnişlerin gerçekleştiği yerlerden birkaçı. Bazı işyerlerinde kazanımlar oldu ancak birçok işyerinde patronlar, işçileri pandemiye rağmen ücretsiz izne çıkarttı ya da Kod-29 ile işten attı.

Özellikle sendikalaşma mücadelesine karşı kullanılan bu taktik ile işçi ve emekçiler ömür boyu işsizliğe ve kelimenin tam anlamıyla açlığa mahkûm ediliyorlar. Patronlar, PTT ve Bakırköy Belediyesi’nde olduğu gibi işçilere sendikadan istifa etmeleri için baskı yapıyorlar ya da Ekmekçioğulları’nda olduğu gibi sendikal yetkiyi tanımayarak sendikalı işçileri işten çıkarma yolunu seçiyorlar ve işyerlerinde güçlü bir mücadele hattına izin vermemek için tüm güçlerini kullanıyorlar.

Sendikalı işyerlerinde de sorunlar otomatik olarak çözülmüş olmuyor. Baldur Süspansiyon, Kadıköy Belediyesi, Maltepe Belediyesi, Ataşehir Belediyesi, Kartal Belediyesi gibi işyerlerinde, sendikalar ile patronlar arasında anlaşma sağlanamaması sonrası işçiler grev kararı aldılar. Greve çıkmaya hazırlanan ve çıkan birçok işyerinde patronlar başka işçileri işe alarak ya da kamuoyuna yanlış bilgiler vererek grevleri kırmaya ve yalnızlaştırmaya gayret ediyorlar.

Baldur’da, patronun grev kırıcı taktiklerine karşı, grevdeki işçilerin yerine işçi alınamayacağına dair hukuki bir zafer kazanıldı, ancak işçilerin mücadelesi yalnız patronla sınırlı değil; kaymakam grev çadırını yıkma tehdidi ile soğuktan korunmak için örtülen brandaları söktürerek bu mücadelede patronların safında yer aldığını gösterdi. Kadıköy Belediyesi’nde yaşanan grevde de işçilerin taleplerine kulak vermeyen sendika bürokrasinin yaptıkları, mücadele eden tüm işçi ve emekçilere karşılarında yalnızca patronların olmadığını bir kez daha gösterdi.

Ülkenin dört bir yanında olan grev ve direnişlerde talepler aynı; insan onuruna yaraşır ücretler ve çalışma koşulları! Aynı talepler için ayrı ayrı mücadele eden işçiler ve emekçilerin mücadeleleri birleştirmesi, patronların ve onların yanında yer alan tüm kurumların saldırılarına karşı durmayı ve işçilerin taleplerinin kabul edilmesini sağlayacaktır. İşçi sınıfı, insan onuruna yaraşır bir yaşamı birlikte mücadele ederek kazanacaktır.   

Faturayı ödeyen taraf olmayı sürdürecek miyiz?

0

Koronavirüs salgınına ilişkin Türkiye’de ilk vakanın duyurulması üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yılın işçi ve emekçiler için özeti ise tek kelime ile ifade edecek olursak “kayıplar” oldu. Kaybedilen, kimimiz için hayatlardı; kimimiz içinse sağlık, iş, ücret ve/veya haklarımız. Etkileri görece farklılık gösterse de en temel ortaklığımız şuydu: Pandeminin bedelini ödeyen taraftaydık! Elbette sadece pandeminin değil, pandemi etkisi ile derinleşen ve hızla toplumsal bir krize evrilen ekonomik krizin de…

İşverenler, tüm dünyadaki sınıfdaşlarına benzer şekilde, servet ve kârlarını muhafaza etmek için olanca gücüyle mücadele ederken, bizler de onlar için birer maliyetten ötesi olmayan yaşamlarımızı idame ettirme uğraşına koyulduk.

Pandemi bahanesi olsun olmasın; işçileri türlü kılıflarla ve hukuksuzca işten attılar, ücretsiz izne gönderdiler, ücretleri düşürdüler… Ya da adeta zorunlu çalışma kamplarına benzer yöntemlerle işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinden yoksun koşullarda çalışmaya mahkûm ettiler. Oysa bu pandemi öncesinde, devasa kârlar biriktirenler yine bu şirketlerdi.

İktidar da, yine dünyadaki tüm muadillerine benzer şekilde, sözde destek paketleri açıkladı; ancak emekçileri veya halk sağlığını desteklemek için değil, yine o malum şirketleri, onların patronlarını kurtarmak için!

Desteklerin 10’da 9’u sermayeye gitti

DİSK-AR’ın hazırladığı rapor Türkiye’de iktidarın uyguladığı pandemi politikalarındaki bu adaletsizliği çarpıcı bir şekilde ortaya koydu: Türkiye, dünyada Covid-19 ile mücadelede vatandaşlarına en az nakit destek veren iki ülkeden biri oldu. Ve daha da vahim olanı, Türkiye’nin nakit destek harcamalarının toplam ekonomik ve mali desteklere oranı yüzde 11 iken; işletmelere, şirketlere ve bankalara (sermayeye) sağlanan desteğin oranı yüzde 89’du. Yani yapılan 10 birimlik toplam ekonomik desteğin 9’unu şirketler alırken, emekçiler sadece 1’ini alabildi.

Bu elbette iktidarın sadece pandemiye değil mevcut ekonomik krize de verdiği cevabın bir göstergesiydi. Düşen kâr oranlarını artırmak için pandemiyi bir bahane, hatta araç olarak kullandı. Ve şaşırtıcı olmayacak şekilde; halihazırda en zengin yüzde 1’in toplam servetin yarısından fazlasına sahip olduğu muazzam bir bölüşüm adaletsizliği ile karşıladığımız pandemi süreci, yine en zenginlerin daha da zenginleşmesi ve güçlenmesi ile sonuçlandı.

Şimdi mevcut işsizlik ve enflasyon ile yoksulluğun kitleselleştiği, ekonomik ve sosyal krizin her boyutuyla hayatlarımızı sardığı bir tablo ile karşı karşıyayız. Buna karşın, suçlu Covid-19 ilan edilip, aşının üretimi ve dağıtımı başlı başına bir sorun olmayı sürdürürken, mart ayı ile birlikte tedbirlerin kısmen esnetileceğine işaret ediliyor. Buna paralel olarak, Kısa Çalışma Ödeneği mart sonu itibarıyla bitiyor. Benzer uygulamaların kısa süre içinde ücretsiz izinler için de geçerli olacağını öngörebiliriz. Tüm bu sözde tedbirler işçi ve emekçiler için zaten bir çare olamamışken, yerine hiçbir sahici önlem koymadan tamamen kaldırmak, toplu işten çıkarmaların yolunu açmak; emekçileri işsiz, gelirsiz bırakmak, milyonlarca insanı açlığa mahkûm etmek anlamına gelecek.

Saldırıların ortak amacı mücadelemizin ortak zemini olabilir

Peki, bizim buna cevabımız ne olacak? Faturayı ödeyen taraf olmayı sürdürecek miyiz?

Bugün irili ufaklı sürdürdüğümüz birçok mücadele var. Kimimiz ücretsiz izinlere karşı, kimimiz Kod-29 ile hukuksuzca işten çıkarılmaya karşı, kimimiz sendikal haklarımızın gaspına karşı, kimimiz TİS taleplerimizin, irademizin yok sayılmasına karşı mücadele ediyoruz. Ancak mücadelelerimizin öne çıkan talepleri farklılık gösterse de hepsini birbirine bağlayan çok temel bir ortaklık söz konusu. Hepimize dönük türlü saldırıların ardında aynı gaye, aynı politika var: Faturayı bize ödetmek.

Bu yüzden, Migros işçisinin de, Baldur işçisinin de, PTT işçisinin de, Belediye işçilerinin de, ya da şu an herhangi bir işyerinde ücretini, haklarını korumak için mücadele eden herhangi birimizin de mücadelesi ortak! Bizler, saldırılara karşı direnirken en temelde faturayı yine ve yeniden bize ödetmelerine karşı çıkıyoruz! Ve mücadelemizi, tekil taleplerimizi bu zeminde birleştirebilir, işverenlerin tüm saldırılarının ardındaki bu ortak politikayı teşhir ederek mücadelemizi yaygınlaştırabiliriz: “Krizin faturasını artık biz ödemeyeceğiz!”

“Sol” sendika bürokrasisi

0

Şubat ayında birbiriyle çelişkili gibi görünen iki sendikal haber vardı. Birincisi, 13 Şubat’ta DİSK yöneticilerinin, konfederasyonun 54. kuruluş yılını Baldur grev çadırının önünde kutlamalarına ilişkindi. Diğeri ise, bundan sadece altı gün sonra Kadıköy Belediyesi işçilerinin, kendilerinden habersiz ve kabul etmedikleri bir sözleşmeye imza atan Genel-İş merkez yönetimini ağır bir biçimde protesto etmeleri. Bilindiği gibi Genel-İş, DİSK’in en büyük sendikalarından biri ve başkanı Remzi Çalışkan aynı zamanda DİSK’in Genel Başkan Yardımcısı.

DİSK’e bağlı bir sendika yönetiminin grevdeki işçilere sormadan ve onların kabul etmediği bir TİS imzalaması ilk bakışta, DİSK’e atfedilen ilerici sınıf sendikacılığı profiline uymuyor gibi görünüyor. Ama kimse kimseyi aldatmaya kalkmasın, DİSK ve ona bağlı sendika yönetimlerinin çoğu, ancak “sol” kategorisine sokabileceğimiz bürokratlardan oluşuyor.

Bunlara “sol” dememizin nedeni kendilerini öyle tanımlamaları; solcu, ilerici, işçiden yana geçinmeleri. Oysa sadece Türk-İş’in değil DİSK’in ve onlara bağlı sendikaların tarihi, yöneticilerinin işçi sınıfına yaptıkları ihanetlerle doludur. Koltukların korunması uğruna yapılan ayak oyunları; devrimci öncü işçilerin, temsilcilerin tasfiyesi; işçilerden habersiz sözleşmelerin imzalanması; grevlerin satılması; işçi demokrasisine saygılı sınıf mücadeleci sendikaların ve sendikacıların cezalandırılması… Bunun gibi pek çok uygulama bu bürokrasilerin ortak yanı olmuştur ve halen de olmaktadır.

“Sol” bürokratların solculuğu, sosyal demokrat veya gene bürokratik uzlaşmacı sol partilerin taraftarları olmanın ötesine geçmez. DİSK yöneticilerinin pek çoğu, sendikaları meclise atlama taşı olarak görmüş ve CHP’den milletvekili olmuştur. Politik olarak reformist ve sendikal anlayış olarak uzlaşmacıdırlar. “Sol” bürokratların bu ortak özellikleri sendikalardaki antidemokratik uygulamalarının altında yatan nedenlerdir. Kendileri bu tür politik akımlara dahil olmalarına karşın devrimci işçilerin sendikalardaki faaliyetlerini “dış örgütlerin kışkırtması” olarak nitelemeleri, bunların gerici tutumlarının ifadesinden başka bir şey değildir.

Hak-İş ve (büyük çoğunluğuyla) Türk-İş sendikalarının tamamen patron ve hükümet yanlısı sendikacılık anlayışı ve uygulamaları karşısında, hele hele içinde bulunduğumuz ekonomik kriz koşullarında, gözlerini DİSK’e çevirmiş olan işçiler, “sol” bürokratların işçi iradesi karşıtı tutumları karşısında elbette hayal kırıklığına uğruyorlar, sendikalarına olan güvenlerini kaybediyorlar. Üstelik bürokratik uygulamalar, tüm ülke ölçeğinde zaten zayıf durumdaki sendikalaşma koşullarında, tüm işçi sınıfının sendikalara olan güvensizliğini yaygınlaştırıyor.

Sendikaların her türden bürokratların yönetiminde iğdiş edilmesi, tam tersi olması gereken bir dönemde işçi sınıfı mücadelesinin parçalanmasına, zayıflamasına ve gerilemesine yol açıyor, patronların ve hükümetin saldırılarının yolunu döşüyor.

Bu durumu değiştirecek olanlar yalnızca sınıf mücadeleci öncü işçilerdir. Onların mutlaka sendikaların ve mücadelelerin içinde işçi demokrasisini temel alan bir program etrafında birleşmeleri gerekiyor.

Sendika tüzüklerinin demokratikleştirilmesini ve işçi sınıfının acil ekonomik ve demokratik talepleri doğrultusunda genel seferberliklerin yaratılmasını temel alan bir program, bugün sendikal mücadelenin en önemli ihtiyacıdır.

Sınıf mücadeleci işçilerin sendikalarda böyle bir program etrafında birleşmesi ve örgütlenmesi, bürokratların sendikal hayattan temizlenmesinin olanağını yaratacaktır.

Sınıf mücadeleci sendikal programın içermesi gereken temel ilkeler konusunda konuşmaya devam edeceğiz.

Patronların yeni silahı: Kod-29

0

Yaklaşık bir yıldır devam eden pandemiden en çok etkilenen kesimlerin başını işçiler çekiyor. Pandemi bahanesiyle kimi yerlerde fazla çalışmanın önü açıldı, kimi yerlerde ücretsiz izin uygulanarak işçiler sefalet ücretlerine mahkûm bırakıldı.

Sözde işten çıkarma yasağına rağmen binlerce işçi tazminatsız işten atıldı. Son dönemde patronların en çok kullandığı yöntem ise Kod-29 ile işten çıkarma oldu.

SGK’da her bir kod bir fesih nedenini ifade ediyor. Kod-29’un karşılığı ise patronların işçileri “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri” nedeniyle işten çıkarması anlamına geliyor. Bu kodla işten çıkarılan işçi, kıdem ve ihbar tazminatı alamamanın yanında, işsizlik ödeneği de alamamakta. Bunun yanı sıra fişlenerek başka yerde iş bulması zorlaşıyor.

Patronların bunu bir silah olarak kullandıklarını görüyoruz. Özellikle sendikal mücadele yürütülen işyerlerinde sıklıkla uygulanarak sendikal örgütlenmeye karşı patronların yöntemi haline getirildi.

Birleşik Metal-İş’in faaliyet yürüttüğü Ekmekçioğulları fabrikasında bu kod ile işten çıkarmalar yaşandı. Yine PTT-SEN’in örgütlenme çalışması yaptığı PTT’de bu kodla işten çıkış yapıldı. Tek Gıda-İş’in örgütlendiği Döhler fabrikasında patron bu kodu kullanarak pek çok işçiyi işten çıkardı. Ama daha sonra, sendika ve işçilerin mücadelesi sonucu geri adım atarak, kodun yanlışlıkla uygulandığını söylemek zorunda kaldı.

Ekmekçioğulları, PTT ve birçok başka işyerinde Kod-29’a karşı mücadeleler sürüyor. SGK işten çıkarmalarda kullanılan kodları kamuoyu ile paylaşmamakta. Bu yüzden Kod-29 ile işten çıkarılan işçi sayısının kesin olarak ne kadar olduğunu bilemiyoruz, ama patronların toplu ve tekil işten çıkarmalarda bu kodu sıklıkla kullandığını işçilerin yürüttüğü mücadelelerden görmekteyiz.

Patronların bu hukuksuz ve rasgele uyguladıkları Kod-29 saldırısına karşı mücadeleleri büyüterek, bu kodun kullanımının durdurulması, mücadele hattımızın önemli bir talebi olarak önümüzde durmaktadır. Bu kod ile işten çıkarılan işçilerin iş bulmakta zorlanmaları, özellikle kadın işçilerin “ahlak” maddesine maruz kalarak iki kat zarar görmeleri bu maddenin insanlık dışı bir uygulama olduğunu, kullanımına karşı önemli mücadeleler vermemiz gerektiğini göstermektedir.

Pandemi koşullarında patronların saldırısı yoğunlaşırken, buna karşı mücadelelerimiz artmakta. Kod-29’a, ücretsiz izin dayatmasına, toplu işten çıkarmalara, sendikal örgütlenmeye yapılan baskılara karşı, birbirinden yalıtık gibi duran mücadelelerimizi insan onuruna yaraşır bir ücret, güvenceli bir iş gibi talepler etrafında birleştirmeliyiz. Bu talep ve eksen üzerinden kurulacak hat, mücadelelerimize yol gösterici olacaktır.

Direnenlere yeni gözdağı: Ev hapsi uygulamaları

0

Direnişlerin artmasıyla devlet, geleneksel yargılama araçlarını yeterli bulmayarak, yeni tipte cezalandırma metotları keşfetti. Bunlardan biri de elektronik kelepçe ile ev ve ilçe hapsi gibi tecrit uygulamaları. Özellikle Boğaziçi eylemlerine katılan, hatta katılmayıp sadece adliye önünde arkadaşlarını bekleyen pek çok sayıda öğrenciye elektronik kelepçe takılarak ev hapsi verildiğine şahit olduk. Benzer şekilde Birleşik Mücadele Güçleri’nin Kadıköy’de yaptığı kuruluş deklarasyonu ardından gerçekleşen gözaltılarda daha önce olmadığı sayıda ev hapsi ve ilçe hapsi cezaları verildi.

Türkiye tarihinde belki de sadece Erbakan’la bilinen bu yöntem aslında yasal olarak çok özel koşulların bir araya gelebilmesi halinde uygulanabilmeli. Zira yasada bu, akli ve bedensel durumları nedeniyle veya yaşları itibarıyla özel durumda olan kişiler için öngörülen bir infaz yöntemi. Oysa bugün elektronik kelepçe takılıp ev hapsi uygulanan pek çok kişinin hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı dahi yok. Hatta savcı veya hâkim görmeyen kişilere dahi idari bir önlemmiş gibi uygulanıyor. Peki bu kişiler suçlu mu? Yoksa suçları toplanma ve basın açıklaması yapmak gibi hiçbir izne tabi olmayan en demokratik haklarını kullanmış olmaları mı?

Direnişlerin bu denli yoğun olmadığı dönemlerde “toplanma ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet suçu”ndan bahsedilirken, iktidar hızlı bir şekilde tutuklama kararı verebilmek için kabahatler kanununa bile sokulamayacak “üç kişi yan yana yolda yürüme”, “adliye önünde bekleme” gibi hareketlere dahi halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya terör örgütüne mensup olmak gibi suçlar uyduruyor. Ev hapsi – ilçe hapsi gibi özel infaz uygulamaları yasal bağlamından çıkarılıyor ama kılıfına dahi uydurulamıyor. Yani yasalara uymayanlar direnişe katılanlar değil, tam aksine iktidarın kendisi! Çünkü iktidarın tek korkusu direnişlerin artması ve gerçek amacı geri kalanlara da bu hukuksuz ve keyfi uygulamalarla gözdağı vermek.

Üniversitede rektör seçme hakkını korumaya çalışan öğrencilere takılacağına, koruma kararı verilmesine rağmen bu karara uymayarak kadınları öldüren katillere bu kelepçeler takılsaydı, belki kaç kadın daha aramızda olurdu.

Boşuna uğraşmayın, hiçbir sindirme yöntemi halkların hak arama eylemlerinin önüne geçemeyecek!

Aşı patenti niçin kaldırılmalı?

0

Dünya genelinde 200 milyon dozu aşkın korona aşısı kullanılmış durumda. Bu miktar dünya nüfusunun yüzde iki buçuğuna tekabül ederken, aşıların üç doz olarak kullanılması gerektiğini de unutmayalım. Sonuç olarak aşının bulunmasından bu yana yeterli vakit geçmiş olmasına rağmen aşı sayesinde yeterli ve umut verici bir bağışıklık sağlanamadığı gibi, bu hedef yakın vadede tutturulabilecek gibi de görünmüyor.

Ortada birden fazla aşı varken, üstelik mutasyona uğramış virüs gerçeği de önümüzdeyken, nasıl oluyor da bir aşı seferberliği başlayamıyor?

“Aşı üretiminde kullanılan temel bilgi birikiminin hemen tamamı, kamu araştırma kurumlarında geliştirilmiştir. Faz iki ve faz üç klinik araştırmaları ise, (…) büyük aşı firmaları tarafından gerçekleştirilmiştir. (…) Aşı endüstrisi bu nedenle aşının piyasaya sürüldüğü ilk yıllarda birim fiyatını yüksek tutarak ve zengin, endüstrileşmiş ülke pazarına ürünü sürerek (…) kâr etme yoluna gitmektedir”

Yukarıdaki alıntı Türk Tabipleri Birliği’nin 2003 yılında yayınladığı “Aşı Pazarı Can Pazarı – Aşı Üretiminin Perde Arkası” adlı çalışmadan. Çalışma birinci dereceden bir halk sağlığı ihtiyacı olan aşının, ilaç tekellerinin kontrolüne girmesinin acı sonuçlarından da bahsediyor:

“Aşı geliştirme için harcanan yıllık 500 milyon doların sadece 40 milyon doları, enfeksiyonların %95’inin görüldüğü (…) ülkeler için ayrılmaktadır. (…) dünyadaki hastalık yükünün ise %93’ü gelişmekte olan ülkelerde oluşmaktadır, ancak küresel sağlık harcamalarının sadece %11’i bu hastalıklara yönelik olarak yapılmaktadır.”

Yani aşı araştırmaları hastalık oldukça değil, kârlı oldukça yapılıyor. Hastalıkların yüzde 95’i için kaynağın ancak yüzde 8’i kullanılıyordu. Yüzde beşlik yüksek kâr getiren aşılar için ise dev bütçenin yüzde 92’lik kısmı boca ediliyordu. Dahası da var. Aşılar zengin ülkelerdeki hastalık tiplerine uygun üretilirken Asya ve Afrika’nın fakir ülkelerinde aşılama yapılsa dahi yeterli etkiyi sağlayamıyordu.

Peki Covid-19 sonucunda Birleşmiş Milletler, ona bağlı örgütler ve devasa tekeller tavrını değiştirdi mi? Hayır. Pandemiden önce nasıl bir dünyada yaşıyorduysak, hâlâ aynı dünyadayız. Dünya Ticaret Örgütü, Hindistan ve Güney Afrika’nın aşı patentinin geçici olarak kaldırılması (böylelikle daha hızlı ve yaygın bir aşılamanın yapılması) doğrultusundaki taleplerini reddetti. Sonuç olarak şu anda DTÖ, tekellerle beraber salgının devam ediyor olmasının birinci dereceden sorumlusu haline geldi.

Şirketlerin aşı araştırmaları için büyük bir yatırım yaptığını ve karşılığını almalarının hakları olduğunu iddia eden varsa yanılıyor. Çünkü işçi ve emekçiler dünya genelinde aşı çalışmalarını bizzat finanse etmişlerdi. Aşıyı bulduğunu ifade eden şirketlerin tamamı araştırmaları için gereken ödeneği hükümetlerden (yani işçi ve emekçilerin vergilerinden) teşvik olarak almışlardı.

Aşı araştırmalarını dünya emekçileri olarak biz finanse ettik, ancak Dünya Ticaret Örgütü bizim paramızla bulunmuş aşıya erişimimizi ticari gerekçelerle engelliyor.

Aşı patentinin kaldırılması pandeminin kısa vadede yenilgiye uğratılmasını sağlayabilir. Ancak başta DTÖ ve patent sahibi tekeller olmak üzere bir avuç zengin için sorun halen kârlılık olmayı sürdürüyor.

Çözüm ortada! Pandeminin atlatılması için dünya nüfusunun belirleyici bir kesiminin aşılanması gerekiyor. Bu hedefe ulaşmak, aşı üzerindeki patentin kaldırılmasını zorunlu kılıyor.

Kod-29’la işten atılan İzmir Belediye işçisiyle söyleşi

0

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzelman A.Ş. ve İzenerji A.Ş. iştiraklerinde çalışan DİSK Genel-İş üyesi 16 işçi, Ekim 2020’de güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek Kod-29 ile işten atılmıştı. İşçiler, Kod-29’un iptali ve işe iade talepleriyle direnişe geçtiler. Gazete Nisan olarak, direnişteki işçilerden Serkan İnan ile yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Valiliğin güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek işten atıldınız. Belediye de bu kararı hemen uyguladı. Bu süreci ve direnişinizin tam olarak nasıl başladığını anlatır mısınız?

Öncelikle ismim Serkan İnan. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzelman A.Ş’de Elektrik-Elektronik Mühendisi olarak çalışmaktaydım. Açıkçası bizleri bu direnişe, bütün hukuksal haklılığımıza rağmen hiçbir adım atmayan, yaşananları görmezden gelen büyükşehir belediyesi ve Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi itti.

Ben de dahil olmak üzere 16 arkadaşım, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzelman A.Ş. ve İzenerji A.Ş. iştiraklerinde çalışıyorduk. 20 Ekim 2020 tarihinde sözleşmelerimizin iş kanununun 25/2 maddesi, yani Kod-29 ile iştiraklerden gelen tek telefonla, tek taraflı olarak feshedildiğini öğrendik. Aslında süreç; gelen tek bir telefondan ziyade biraz daha geçmişe, son yerel seçimden sonra Tek Adam iktidarının hedefinde olup da kaybettiği belediyeleri artık topal ördeğe benzetmesi ve devamında bilinçli olarak bu belediyelerin yönettirilmemesi kampanyasına uzanıyor.

Yerel seçimden sonra, özellikle yandaş basın, iktidar partisi ile aynı fikirde olmayan herkesi “terörist” olarak niteleyerek, CHP belediyelerinin personeli hiçbir kurala uymadan, gayri resmi şekilde işe aldığı haberlerini yaymaya başladı. Aslı astarı olmayan istihbarat bilgileri sebebiyle arkadaşlarımızdan bazılarının isimleri doğrudan yine yandaş basında yayınlanarak hedef gösterildi. Tabii ki 16 kişinin adı doğrudan manşetleri süsleyince, ardından gelen güvenlik soruşturması belediyeyi “çok zor durumda bırakmış olacak ki” – bu söylem belediye yönetimine aittir – aynı gün, yani 20 Ekim 2020 tarihinde güvenlik soruşturması gelir gelmez işleme kondu.

O süreçte sendika yöneticileri aracılığıyla görüştüğümüz belediye ve CHP yetkililerinden aslında belediyeler üzerinde yoğun bir siyasi baskı olduğunu, bu baskının belki kayyum ile sonuçlanacağını, bu baskıyı da bizleri göndererek belki azaltabileceklerini öğrendik. Ama siyasi sorumluluk alamayıp bu baskıyı işçiye yükleyerek azaltacağını sanan belediye yönetimi, yandaş basında boy boy manşet olmaktan kurtulamadı ne yazık ki. Bizden sonra belediye başkan yardımcıları ve daire başkanları da bizlere atfedilen suçlara benzer şekilde manşetlerde yer almaya devam ettiler.

İşten atıldığımız günden sonra sendikamız Genel-İş ile gerek basın toplantısında gerekse belediye önündeki eylemde belediyedeki yetkililere ilettiğimiz “Bize bir açıklama borçlusunuz, biz işçileri neden attınız?” sorumuza yetkililerden dolaylı olarak ulaşan cevap “Evet, bir mağduriyet yarattık ama bizden ne bir basın açıklaması ne de basın-yayın birimimiz kanalıyla başka bir açıklama bekleyin” oldu.

Kısa bir süre sonra DİSK Genel-İş’ten ziyade Disk Ege Bölge Temsilciliği ile yaptığımız görüşmelerde, gerek Kod-29 gerekse güvenlik soruşturmasıyla suçlanmamız dolayısıyla, sendikanın avukat desteği ile kararın iptaline yönelik idare mahkemesine ve iş mahkemesine davalar açılacağı söylendi. Kısa bir süre sonra davalar açıldı.

Ama neticede Genel-İş’in tavrı belediyenin bir suçu olmadığı, asıl sorunun valilik ve İçişleri Bakanlığı’nın gönderdiği güvenlik soruşturması olduğu yönündeydi. Hiçbirimizin hukuksal yönden ilgili kararları bilmemesi dolayısıyla, Genel-İş yönetimi bizlere her seferinde bu sorunun direnişle değil, yargıyla çözüleceği yönünde cevap veriyordu.

Bu süreçte belediye yönetimi ile hiçbir şekilde doğrudan bir görüşme sağlayamadık. Belediye bizleri ciddiye almamaya devam etti. Sürece sadece demokratik kitle örgütlerinin adımıza görüşmeler yapmasıyla dahil olduk.

Bu süreçte belediye yönetimi ile hiçbir şekilde doğrudan bir görüşme sağlayamadık. Belediye bizleri ciddiye almamaya devam etti. Sürece sadece demokratik kitle örgütlerinin adımıza görüşmeler yapmasıyla dahil olduk. Ama belediye yönetimi yine aynı tavrı sergiledi ve hiçbir şey yapamayacağını, sorunun güvenlik soruşturması olduğunu, kendilerinin de soruşturmanın neticesini yerine getirdiklerini ifade etti. Çok ilginçtir ki güvenlik soruşturması ret gelenlerden bir arkadaşımız Gezi’de eylemlere katılmaktan, diğeri Sn. Kılıçdaroğlu’na yapılan hakarete aynı dozda cevap vermekten, bir diğeri ise güvenlik soruşturması olumlu olmasına rağmen işten çıkarılmıştı.

Tabii 6 Nisan 2018’de CHP Genel Merkezi’nin belediyelere ilettiği, hukukçu dostlarımızın da bize ilettiği genelge direnişe başlamamızda en büyük pay sahibi olan kısımdı da denebilir. O genelgede güvenlik soruşturmalarında aslı astarı olmayan subjektif bulgular olduğu, 1982 Anayası’na göre bile iki yılın altında hükmü dahi olsa kimsenin çalışmasının önünde bir engel olmadığı, işçiyi güvenlik soruşturması ile çıkarma yetkisinin valilikte değil belediyelerce kurulan komisyonlarda olduğu ve hiçbir yetkilinin bu genelgeye aykırı hareket etmemesi gerektiği yazıyordu.

Hukukçu dostlarımızla yaptığımız görüşmeden kısa bir süre sonra, bizlere ilk gün iyi niyetli olduğunu, davaya müdahil bile olmayacağını söyleyen belediye yönetiminin aslında valilikten daha çok müdahil olduğunu öğrendik. Valiliğin mahkemeye yazdığı cevap yazısı, aslında suçlunun belediye olduğunu gösteriyordu. Valilik, bu kişilerin iştiraklerde, yani bir çeşit özel şirkette 4857 no’lu iş kanununa göre çalıştığını, üstüne işçiye herhangi bir yaptırımlarının olamayacağını, çıkarma yetkisinin belediyede olduğunu söylüyordu. Ki mahkeme de bu talebe kayıtsız kalmamış olacak ki, davalarının içeriği aynı olan 16 kişiden bir arkadaşımız için savunmamızı bile dinlemeden yetkisizlik kararı vererek istinaf mahkemesine yönlendirdi.

Dört ayın sonunda gerek genelge, gerekse CHP milletvekillerinin güvenlik soruşturmalarının anayasa mahkemesinde iptali kararları, ardından Danıştay 12. dairesinin güvenlik soruşturmasını iptal kararıyla, artık bütün oklar belediyeyi gösteriyordu.

İlk gün de ifade ettiğimiz gibi, ya bu hukuksuzluk giderilir ve 16 arkadaşımız işbaşı yapar ya da hiçbirimiz yapmayız.

Bu kararları ilettiğimiz sendikamıza bizim artık işe dönmemiz gerektiğini ilettiğimizde, cevap olarak bir şey yapamayacaklarını, yargıyı beklemek gerektiğini ifade ettiler tekrar. Ve belediye yönetimi de aynı tutumu sergiliyordu. Netice itibarıyla, geçmişteki Ataşehir örneğindeki gibi yaparak, sendika yöneticilerine direnişe geçeceğimizi, ama Genel-İş gömleğimizi de çıkarmayacağımızı ilettik tekrardan. Onlar da bize bu kararımızı desteklemediklerini iletti yine. Ve 16 Şubat 2021 tarihinde belediye başkanlığı önünde eyleme geçtik. Sonuç itibarıyla bu hukuksuzluğun artık mağdur tarafındayız. Emekten yana belediyecilik yaptığını, adalet istediğini söyleyen partilerden önce kendi içerisindeki sorunları çözmesini istiyoruz. Beş ay boyunca süreç ne eksik ne fazla olarak bu şekilde gerçekleşti. İlk gün de ifade ettiğimiz gibi, ya bu hukuksuzluk giderilir ve 16 arkadaşımız işbaşı yapar ya da hiçbirimiz yapmayız.

Direnişinizin temel talepleri neler ve Genel-İş üyesi diğer belediye işçileriyle ilişki içinde misiniz? Onlarla dayanışmanız ne düzeyde?

Yukarıda da belirttiğim gibi bütün yargı kararları, adli sicil kayıtları temiz olan biz işçiler lehinde iken; belediyenin hâlâ soruna kulak tıkaması, Kod-29 gibi bir onursuzlukla bizleri suçlayarak kapı önüne koyması, çalışırken hakkında tek bir tutanak bile tutulmayan işçileri hâlâ suçlaması, üstüne yetmemiş gibi ana muhalefet partisinin suçlu işçiymiş gibi davranarak iktidarla köşe kapmaca oynaması bizi eyleme götürdü.

Sendikal tavır konusu da yukarıda belirttiğim gibi… Buna rağmen diğer belediye işçileri ile, özellikle de işe dönen işçilerle görüşme halindeyiz. Sürecin nasıl yürüdüğünü, nasıl işe döndüklerini öğrendik. Ama sendikal sahiplenme olmadığı için İzmir Büyükşehir Belediyesi işçilerine ulaşma imkânlarımız sınırlı kalıyor. Elimizden geldiğince işçilere ulaşmaya çalışıyoruz. Bunun dışında işçi temsilcisi sendika üyelerinin sendikaya rağmen sendikal misyonla yanımızda olması bize güç veriyor. Ek olarak, diğer şehirlerdeki işçi dostlarımızla da sosyal medya üzerinden doğrudan olmasa da dolaylı olarak görüşüyoruz. Ve ayrıca ilk günden bu yana bizleri yalnız bırakmayan dostlarımıza da teşekkür ederiz.

Sizce tazminatsız işten atmanın aracı haline getirilen Kod-29’a karşı sendikaların ve işçi örgütlerinin başını çektiği birleşik ve kitlesel bir mücadeleyi nasıl örebiliriz?

Bu soruya cevabı biraz da realite üzerinden vermek isterim. Kod-29 aslında büyük sorunun bir parçası. Şunu açıkça belirtmek gerekiyor ki, işçi sınıfı bilinçsizliğin bile ötesinde. Bunun nedeni olarak Türkiye’de her geçen gün daha da zorlaşan yaşam şartlarının, popüler kültürün ve gelişen dünyada işçi sınıfının sesinin baskıyla kesilerek bilinçli bir yalnızlaştırma politikasının etkisi olmadığını görmemek saflık olur biraz. Sermaye sınıfı ile kol kola olan neoliberal iktidarlar işçi sınıfının gücünü fark etmemesi için her türlü yolu deneyip, işçiye de bu politikayı benimsetmeye çalışıyor ki; benimsetti de.

İşçi sınıfının bilinçlenmesi gerekiyor. Bunu da fikirsel ayrılıkları bir yana bırakarak geniş katılımlı, ne yapılabileceğine dair toplantılarla önce sol içerisinde başlatmak gerekiyor. Tabii ortaklaşacağımız en temel nokta ne şekilde olması değil, ne kadar erken olması yönünde olmalı. Gerçekçi olmak gerekirse işçi sınıfının sola bakış açısı, özellikle de yoğun bir kesimde, solun şeytan olduğu yönünde. Önce genel katılımlı bir toplantı ile birliktelik sağlandığı anda, ideolojik yönelimin farklı olması bir kenara bırakılarak, öncelikle sol-işçi sınıfı ilişkisi, sonrasında işçi sınıfı-sermaye ilişkisi ve en son da sınıf mücadelesinin haklılığı öğretilebilir. Bu denge en temel düzeyde böyle kırılabilir. Bunun ötesinde kitleselleşmiş bir hareket hayalcilik olur.

İşçinin bilinçsizliği aslında biraz da solun sorunu kenardan izlediğinin, seyirci kaldığının işaretidir. 15-16 Haziran direnişlerinden bu yana yaşananlar, süreçte çok şey kaybettiğimizi gösteriyor. Gerek Soma meselesinin, gerek Ermenek maden direnişinin solda karşılığının beş kişi katılımcılı forumlar olması, önce solun bir silkelenip kendine gelmesini gerektiriyordu. Ama sonuç itibarıyla sol hâlâ kendinden memnun olacak ki, sınıftan bağımsızlığını otel lobilerinde kutlamaya devam ediyor. Sadece direniş tarihlerini sembolik 10 kişilik katılımlarla anıyor, sosyal medyada bir anma mesajı ile geçiştiriyor o kadar, ötesi yok. Ne işçinin soldan haberi var ne de işçilerin sınıf mücadelesinden.

Buna rağmen işçiler direnebiliyorsa, kendi öz benliklerindeki sınıf bilincindendir. Şunu da görmek gerek ki, direnişler uzadıkça, işçi sınıfı alanda bilince kendi çabasıyla ulaşıyor ve sahiplenmeyen uzlaşmacı sendika yöneticilerinin de koltuklarını sarsıyor.

Buna rağmen işçiler direnebiliyorsa, kendi öz benliklerindeki sınıf bilincindendir. Şunu da görmek gerek ki, direnişler uzadıkça, işçi sınıfı alanda bilince kendi çabasıyla ulaşıyor ve sahiplenmeyen uzlaşmacı sendika yöneticilerinin de koltuklarını sarsıyor. Yani işçi sınıfının öz benliğinde mücadele var ama asıl soru bu barikatı nasıl yıkacağımızın bilincini verebilmekte. Ki Türkiye’de sarı sendikacılığa alternatif bir sendikacılık yok düzeyinde iken, solun önceliği ideolojik farklılıkları yıkarak önce solun misyonu gereği emek mücadelesinde omuz omuza durmak, sonrasında ise önce sol içi geniş katılımlı toplantılar organize edip işçi sınıfının öz benliğine dönmesi için yapılacakların yöntemlerini tartışıp, ortak bir noktada buluşup tez zamanda, işçilerle beraber olmaktır. Bu şartlar yerine getirilirse, sendika oligarşisi, sendikanın öznesi olan işçilerce yıkılır. Sendika tekrar işçilerin olur ama bu strateji uygulanmazsa, sendikal oligarşi koltuğu koruyarak işçiyi yalnız bırakmaya devam edecektir.

Boğaziçi direnişi ve ötesi: Nasıl bir üniversite istiyoruz?

0

İktidarın tüm baskı ve sindirme çabalarına karşın Boğaziçi Üniversitesi bileşenlerinin “kayyum direnişi” tüm kararlığıyla sürüyor. Yaklaşık iki aydır üniversite öğrencileri ve hocaları Saray’ın antidemokratik rektör atama biçimine karşı itirazlarına devam ediyor. Tek Adam rejiminin baskı politikalarına karşı mücadelenin bir simgesine dönüşen Boğaziçi direnişi toplumun geniş kesimlerinin de desteğini arkasına almış durumda.

Gözaltı, tutuklama, ev hapsi gibi uygulamalarla öğrencileri yıldırmaya çalışan hükümet, bu taktikle umduğu sonucu bulamadı. Halen tutuklu bulunan dokuz ve ev hapsindeki 24 öğrenci için dayanışma kampanyası tüm hızıyla sürüyor. Saray’ın bir diğer taktiği ise, hocaların direnişini kırabilmek için bir gece yarısı kararnamesiyle üniversiteye hukuk ve iletişim fakültelerinin kurulacağını ilan etmek oldu. Birkaç kişi haricinde tüm akademik personelin kayyum altında çalışmayı reddetmesi, bu şekilde aşılmak istendi. Tüm akademik teamüllere ve toplumsal ihtiyaçlara aykırı bu “Saray entrikası” da arzulanan bölünmeyi ve demoralizasyonu yaratmadı.

Gelinen noktada Boğaziçi’ndeki temel gündem, direnişin hangi yöntemler ve mekanizmalarla ilerletileceği. “Bulu istifa etmezse ne olacak?” sorusu kadar “Bulu istifa ederse ne olacak?” sorusu da ortada duruyor. Saray’ın üniversitelere dönük saldırıları ve buna yükselen itiraz “Nasıl bir üniversite istiyoruz?” sorusunu gündemin merkezine taşıdı. Tam da bu nedenle Boğaziçi öğrencileri, üniversite bileşenlerinin üniversite yönetiminde söz, yetki ve karar hakkına sahip olduğu bir yapıyı nasıl hayata geçirebileceklerini tartışıyorlar. Bu da başta öğrenciler olmak üzere bileşenlerin özörgütlenmelerini kurabilmesiyle mümkün. Bu doğrultuda, öğrencilerin daha geniş kesimlerinin mücadelenin bir parçası olabildiği, karar alma süreçlerinin demokratik ve kolektif bir şekilde gerçekleştiği meclis tipinde bir örgütlenme için çaba sarf ediliyor. Direnişe destek veren tüm öğrencilerin bölüm bölüm, fakülte fakülte örgütlenebilmesi mevcut kayyumun sonunu getireceği gibi yeni bir üniversitenin inşasının da ilk adımını oluşturacak.

Boğaziçi’ne dönük müdahale Saray’ın üniversitelere dönük ne ilk ne de son saldırısı. İktidarın Fransa hükümetiyle yaşadığı diplomatik gerginliklerin faturasını Galatasaray Üniversitesi’ndeki Fransız akademisyenlere kesme girişimi, akademik özerkliğe ve nitelikli eğitim hakkına dönük yeni bir saldırıyı gündeme getirdi. Saray’ın bu kararı üniversite akademisyenlerinin ve öğrencilerinin düzenledikleri eylemlerle protesto edildi. Gerek Galatasaray Üniversitesi’nde gerekse de diğer üniversitelerde kurulan öğrenci dayanışmaları, meclisleri Boğaziçi direnişinin yalnız olmadığını gösteriyor. Akademik özerklik ve özgür üniversite için seferberliğin yaygınlaşması ve birleşmesi başta Boğaziçi direnişi olmak üzere tüm mücadelelerin başarıya ulaşmasının da garantisi olacaktır.

Pandemide “millete aktarılan kaynak”: 11 ayda günlük 2 lira!

0

Erdoğan 18 Şubat’ta yaptığı konuşmada, “Sosyal destek, kısa çalışma ödeneği, normalleşme destek başlıkları altında milletimize aktardığımız kaynak 53 milyar lirayı buldu” dedi.

Basit bir hesapla nüfusa oranlarsak 11 ayı geride kalan pandemide demek ki kişi başı 643 lira destek verilmiş. Diğer bir ifadeyle kişi başına ayda 58, günde iki lira! Buna bırakın destek demeyi harçlık bile denmez.

Uyanık okuyucu “niye nüfusa bölüyorsunuz, verilen kişi sayısına bölsenize” diyecektir! Kırmayalım, bölelim…

Kabaca kısa çalışma ödeneği, ücretsiz izin ve sosyal destek alan kişi sayısına 10 milyon diyelim. Bu durumda 11 ayda kişi başına toplam 5300, aylık 481, günlük 16 liralık destek verilmiş demektir. Halen bir yaşam ücretinden öte bir harçlık limitinde olduğumuz çok açık görünüyor. Süte yüzde 25, ilaca yüzde 20, köprülere yüzde 25 zam yapılmışken üstelik.

Nitekim Türkiye Covid-19 ile mücadelede dünyada vatandaşlarına en az nakit ayıran iki ülkeden biri durumunda. Merak eden için diğer ülke de Meksika. Bu arada Arjantin ve Güney Afrika’nın vatandaşlarına Türkiye’nin iki katı, Japonya’nın ise 102 katı destek verdiğini belirtelim. Hani şu “esnafı kan ağlayan” Japonya!

Böylece neden bireysel kredi borcu olanların sayısının 34 milyonu aştığını, borç miktarının 867 milyar lirayı bulduğunu da anlamış oluyoruz. Meraklısı için bu, kişi başı 25 bin 500 lira borç anlamına geliyor! 643 lira destek, 25 bin 500 lira borç: Pandemide halk ezilmiş mi, ezilmemiş mi?

Doğal olarak, verilen yetersiz destekler ve artan hane halkı borçları düşünüldüğünde insanlar destek miktarlarının artırılmasını beklemekte. Erdoğan ise kısa çalışma ve ücretsiz izin desteğinin mart ayında son kez verileceğini ilan etti. Yani artık o yetersiz destek de olmayacak!

Bu arada Kalyon, Cengiz, Limak ve Mapa’nın ortak olduğu İGA’nın işlettiği İstanbul Havalimanı’nda 2020 yılı kiralarının alınmamasına, 2021-2022 için de yüzde 50’li indirimli kira bedeli uygulanmasına karar verilmiş.

Kaynaklar nereye harcanıyor? Destekler kimlerden kısılıp kimlere dağıtılıyor? Kime kaşıkla, kime kepçeyle veriliyor? Her şey ortada!

Kaynaklar pandemi koşullarında işini, aşını, gelirini kaybeden emekçilere, dar gelirlilere, küçük esnafa, çiftçiye aktarılmalıdır. Destekler kesilmek bir yana artırılarak devam ettirilmelidir. Unutmadan, şu ana kadar kullanılan kaynağın zaten işçinin öz parası olan işsizlik fonu olduğunu belirtelim…

“Yeni anayasa” tartışması neyi anlatıyor?

0

Erdoğan 1 Şubat’ta “şimdi anayasayı tartışmanın zamanı gelmiştir” diyerek daha önceden çokça gündeme gelmiş bir konuyu tekrar dolaşıma soktu. Bu çağrıya iktidar ortağı Devlet Bahçeli’den de destek geldi. Erdoğan çağrısında mevcut anayasanın 1982 anayasası olması itibarıyla darbenin izlerinin silinemediğinden dem vursa da, iktidarında 19 yılı geride bırakması ve mevcut yasaların uygulanması önündeki en önemli engelin bizzat kendisi oluşu bu çağrısını daha başından çelişkili hale getiriyor.

“Meclis aritmetiği”ne takılan anayasa

AKP ve MHP istedikleri anayasa değişikliğini yapacak meclis çoğunluğuna sahip değil. Anayasanın değişmesi için en az 400 milletvekilinin oyu gerekmekte. Hatta değişiklikleri referanduma götürmek için de 360 milletvekili oyuna ihtiyaç var. Ancak Cumhur İttifakı’nın mecliste sadece 338 milletvekili var. Anayasayı değiştirecek veya bu değişiklikleri referanduma götürebilecek güce sahip olmayan bir blok neden anayasayı değiştirmenin tam zamanı olduğunu düşünüyor? Peki bu süreci “gündem saptırması” olarak değerlendiren ana muhalefet partisi, işçi ve emekçilerin ihtiyacı olan bir anayasayı gündemleştirmek yerine neden muğlak bir “güçlendirilmiş parlamenter sistem”den bahsedip vaatlerini gelecek seçimlere erteliyor?

Bu sorunun yanıtları üzerinde durmadan önce, AKP’nin iktidar olduğu yıllar boyunca gündeme gelen anayasa tartışmalarından ve mevcut değişikliklerden söz etmek gerekiyor. Bilindiği üzere, AKP, 2007 yılının nisan ayı sonlarında ortaya çıkan cumhurbaşkanı seçimi krizini, “yeni demokratik ve sivil bir anayasa” talebini gündeme getirerek aşmak istemişti. Zira Genelkurmayın ünlü 27 Nisan e-muhtırası ile, CHP ve yargı bürokrasisinin de dahil olduğu bir müdahale ile TBMM’nin cumhurbaşkanı seçmesi, Anayasa Mahkemesinin ünlü 367 kararıyla engellenmişti. Bu bağlamda, 2007 Nisan krizinden sonra, anayasa çeşitli biçimlerde değiştirildi. Bu değişikliklerin sonuncusu olan ve OHAL döneminde gerçekleştirilen bir referandumla kabul edilen 2017 değişikliklerinden sonra yasama, yürütme ve yargı organlarının bir bütün olarak AKP’nin de genel başkanı olan cumhurbaşkanının elinde birleştiği “Tek Adam rejimi” ile karşı karşıyayız. Tüm yetkileri tek elde toplayan, kararnamelerle istediği değişiklik ve düzenlemeleri yapabilen, meclisin denetimine tabi olmayan rejimin halen anayasanın vesayetçi tarafından dem vurması pek de inandırıcı değil.

Temel hak ve özgürlüklere ilişkin yasaların uygulanmaması, dernek ve barolara ilişkin antidemokratik yasaların geçmesi, toplantı gösteri yürüyüş ve örgütlenme özgürlüklerinin ihlal edilmesine ek olarak Meclis’in en büyük üçüncü partisi HDP’nin kriminalize edildiği bir ortamda iktidarın demokratik bir anayasa çağrısı ne kadar gerçekçi olabilir? Böyle bir ortamın varlığı zaten demokratik bir anayasa yapmanın zeminine sahip olunmadığını gösteriyor. Yeni bir anayasa ile darbe izlerini silmek isterken, yeterince tırpanladıkları hak ve özgürlükler alanının tamamen ortadan kaldırılması ile mevcut Tek Adam rejimi tahkim edilmek istenmekte.

O halde kimin anayasası?

Son zamanlarda yaygınlaşan Anayasa Mahkemesinin (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) verdiği hak ihlali kararları ile iktidarın sıkıştığı görülmekte. AİHM’nin Kavala ve Demirtaş kararlarının uygulanmaması, AYM’nin Enis Berberoğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesinin hak ihlali olduğunu hükmetmesi ve ardından TBMM Başkanlığı’nın AYM’ye resmi yazı yollayarak “Berberoğlu kararını bize niye gönderdiğinizi yazılı olarak açıklayın” demesi de bu sıkışmanın yansımaları…

Mevcut iktidar, inşa ettiği rejimde kurumlar arasında yetki çatışmalarının olduğunu görmekte. Bu nedenle bu tartışma gündem değiştirmekten çok, hem yeni bir anayasaya duyulan ihtiyaç hem de mevcut acizliği örtme, sıkışmışlığı aşma gayretidir. Tek Adam rejiminin gerçekten de yeni bir anayasaya, daha doğrusu anayasal bir güvenceye ihtiyacı vardır. Zira AYM’nin yetkilerinin tekrardan tanımlanması, bileşiminin Tek Adam tarafından belirlenmesi, biat etmesi sağlanmalı; keza kurumlara kayyum atayınca bu denli tepki toplamamalıdır. Veya Sayıştay gibi kurumların kayyumlar tarafından idare edilen sayısız devlet kurumunu denetlemesi, akıbetinin ne olduğu bilinmez Varlık Fonu’nu sorgulamasının önüne geçilmeli, oluşabilecek sonuçlar mevcut rejimin içine çekilmelidir.

Emekçilerden yana bir anayasa

Görüyoruz ki işçi ve emekçiler bu yeni anayasa tartışmasının hiçbir yerinde değiller. İktidarın ihtiyaç duyduğu anayasa veya muhalefetin sunduğu güçlendirilmiş parlementer sistem, işçilerin grev ve direnişlerini, kadınların ve gençlerin seferberliklerinin arkasında yatan nedenleri, bir bütün olarak toplumun ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya muktedir değil. Tam da bu nedenlerle bu ülkede gerçekten demokratik bir anayasaya ihtiyaç var. Ancak böyle bir yasa işçi ve emekçi kitlelerin ağırlıkta olduğu bir Kurucu Meclis ile yapılmalıdır. Tüm işçi, emekçi, kadın ve gençlik örgütlerinin kendi talepleriyle birlikte özgürce katılabilecekleri, katkı sunabilecekleri, sıfır barajlı seçimlerle oluşacak bir Kurucu Meclis gerçekten demokratik, işçi ve emekçi sınıfların yararına bir anayasa yapılabilir.

“İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz”

0

“Bilin ki örgütlü emek; karşısında duran hiçbir kişi, kurum ya da örgüte pabuç bırakmayacak. İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz.”

Bu sözler, DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube üyesi kadınlara ait. Onlar, işçi temsilcisi kadınlar. Temsilciliğe giden süreci de bizzat mücadeleleri ile ördüler.

Onları önce Mor Liste olarak tanıdık, o zaman “Sendikanın yarısıyız” diyerek şube yönetimi seçimi için salt erkeklerden oluşan blok listenin karşısına, kadınlardan oluşan bir blok listeyle çıktılar. O seçimi kaybettiler ancak onların mücadelesi, sendikadaki eşit temsil mücadelesinin sadece başlangıcıydı. Bir sonraki temsilci seçimlerinde daha fazla kadının aday olmasını ve seçilmesini sağladılar. Bu onların mücadelesinin ilk kazanımıydı.

Kadıköy Belediyesi’ndeki TİS süreci mücadelede yeni bir dönemeç oldu. Toplumsal cinsiyete dayalı hiçbir maddenin yer almadığı taslağa, bunu gözeten maddeleri ekletmeyi hedeflediler. İstanbul Sözleşmesi’nin toplu iş sözleşmesinde tanınması, günlük çalışma koşullarının ve ücretlerin iyileştirilmesi ve eşit temsil olmak üzere üç başlıkta çalışma yürüttüler.

Onların çalışmaları, kadın haklarının da birer işçi hakkı olduğu gerçeğini en ilerici olma iddiasındaki sendikaya da belediyeye de hatırlatan ve dolayısıyla bu taleplerin sözleşmelerin ana konularından olması gerektiğini vurgulayan son dönemdeki en önemli mücadelelerden biriydi. Ve sözleşmeye, kadın-erkek tüm çalışanların çocuklarına ücretsiz kreş hakkı, regl izni, disiplin kurullarında kadınların olması gibi oldukça önemli ve örnek teşkil eden maddeler ekletmeyi başardılar.

İşçilerin TİS’ten beklentisi, elbette ücretlerin ve sosyal hakların iyileştirilmesiydi. Bunun için, bir taban ücret belirlenmesini ve yüzde 20 zam istediler. Ancak süreç, bildiğiniz gibi burada tıkandı. Grev başladı. Sonrası grev kırıcı belediyeler, kışkırtmalar… Yetmedi, işçilerin talep ettikleri zam, hatta mevcut maaşlarının sorgulanması…

Sonuç olarak, resmi enflasyonun bile yüzde 15’e işaret ettiği, temel gıda maddelerindeki fiyat artışının yüzde 70’leri bulduğu koşullarda sendika yönetiminin işçilere ihaneti, sınıf uzlaşmacı tutumu sonucunda yüzde 8 zam kabul edilerek grev işçilerin iradesi yok sayılarak sonlandırıldı.

Girişte alıntıladığım sözler, işte tüm bu sürecin sonunda Kadıköy Belediyesi’nden DİSK’li Kadınlar’ın kaleme aldığı değerlendirmenin son cümleleri… Deneyimi kolektifleştirme açısından oldukça önemli olan bu değerlendirmelerinde, eksikliklere dair tespitlerin yanında en büyük güç olarak örgütlü emeğe işaret ediyorlar. Hem zaten onların kendi deneyimleri de örgütlü mücadelelerinin kazanımlarını bizzat işaret etmiyor mu? Kadıköy Belediyesi grevi/mücadelesi elbette sadece kadın işçilerin mücadelesi değildi. Ancak işçi kadınların, 2019’dan beri talepleri için hem işveren hem sendika yönetimi karşısında aldığı örgütlü tutum ve iradelerini eşit temsil ile ortaya koyma çabası, sadece yarattığı birikim ve pratikle bile bu sürecin en belirleyici unsurlarından biri oldu. Bu mücadele, toplumsal cinsiyet bağlamında sözleşmeye yansıyan tüm kazanımları ve kadınların işyeri ve sendika içi mücadele deneyimleri ile hem diğer belediyelerdeki hem de sendikalardaki kadın mücadelesi açısından önemli referanslardan biri olacak.

“Yüksek faize karşıyım” ekonomisi – II

0

Bir önceki yazımızda, Cumhurbaşkanı’nın “yüksek faize karşıyım” açıklamasına rağmen piyasaların o anki ihtiyaçları doğrultusunda faizlerin yükseltilmesine açıktan karşı çıkmamasının altında politik nedenler var demiştik ve şu cümleyi kurmuştuk: “Şu anki enflasyon-faiz dengesi kredi mekanizmasını tamamen bitirecek yükseklikte değil ama aynı zamanda dışarıdan sıcak para gelmeyecek düşüklükte de değil. Bu denge hali günü kurtarmaya dönük politikalar üreten iktidara bir-iki ay zaman ve sıcak para kazandırabilir.”

Bu denge halinin yarattığı zamana ihtiyaç devam ediyor. Öyle ki Merkez Bankası (MB) yaptığı son toplantıda faizi sabit tuttu (yüzde 17). Ayrıca enflasyon dizginlenene kadar faizlerin inmeyeceği mesajını da verdi. Dolar kuru bu faiz oranı karşısında yıllık enflasyon baz alındığında olması gereken yere, 6,95-7,00 civarına geldi. Peki dövizin inişe geçmesinin ekonomi üzerinde yarattığı olumlu bir durum var mı? Görünen o ki yok.

Finansallaşma

Biden yönetimi 1,9 trilyon dolarlık pandemi paketini onayladı. ABD’nin pandemiye karşı koyduğu ilk tepki de düşük faizli bol ve ucuz trilyonlarca doları dünyaya saçmak olmuştu. Fakat bu iktisadi politika 2008 küresel krizinden beri inişli çıkışlı da olsa sürdürülmekteydi. Ucuz para döneminin getirdiği bu durum reel sektörde kâr oranlarının düşüklüğü nedeniyle sermayedarları daha fazla borsaya, balon kredilere, tahvil ve takas gibi paradan paranın kazanılacağı finansal piyasalara yönlendirdi. Ne de olsa risk oranı az kolay para sermayedarlar için daha cazip.

Bunun yarattığı bir başka durum da küçük ve orta ölçekte para sahiplerinin bile borsaya akması oldu. Örneğin, Türkiye’de Ocak 2020’de 30 yaş altında yaklaşık 50 bin yatırımcı borsada hisse senedi alırken, bu sayı tam bir yıl sonra, Ocak 2021’de 350 bini aştı. 2020 yılı boyunca borsaya giren yeni yatırımcı sayısı bir milyon kişiden fazlaydı. Bu tablo aynı zamanda TL’nin değersizleşmesine karşı koruma hamlesi olarak da okunabilir. Tıpkı birçok kişinin elindeki TL’yi dolara çevirerek (dolarizasyon) bankada tutması gibi…

Bu finansallaşma sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde yaşanıyor. ABD’deki GameStop ve benzeri olayların temel nedeni de bu. Para finansallaştıkça gerçek ekonomiden ayrışıyor. İşte patlamak üzere şişmekte olan bu balon neticesinde işsizlikten ve enflasyondan kırılan bir ekonomide Borsa İstanbul rekorlar kırabiliyor. Reel ekonomi ve finans arasındaki makas açıldıkça, iktisadi veriler gerçek tabloyu gittikçe daha kırılmış bir biçimde yansıtıyor. Bu tehlikeli ayrışma göz ardı edilerek iktisadi analiz yapılamaz.

Gerçek ekonomide durum ne?

En başta sorduğumuz soruya dönelim. Döviz düşmüş olsa bile enflasyonda iyileşme şöyle dursun market fiyatları, genel hayat pahalılığı daha fazla can yakıyor. Asgari ücrete yapılan zam, alım gücü açısından hızla eriyor. Özellikle gıda fiyatlarındaki artış Saray’a da ulaşmış olacak ki polisiye önlemlerle, cezalarla, tehditlerle fiyat düşürmenin yollarını aramaya başladılar. Enflasyonla polisiye önlemler alarak mücadele etmeye çalışan bir ülkenin iki yıl sonrası için randevu verdiği Ay’a seyahat fikrinin jenerik olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.

Bütçeye göre hazine bu yıl 245 milyar TL açık verecek. 2021 Ocak ayında bütçe 24,1 milyar açık verdi. Oysa geçen yıl ocak ayında 21 milyar fazla vermişti. Bir başka açık sorunu da doların düşmesinin ithalat üzerinde baskı yapması nedeniyle cari açığın artması. TL değerlendikçe ithalat ile ihracat arasındaki makas açılıyor. TL’nin en değersiz olduğu yıl olan 2020’de bile ihracat yerinde saydı. 169 milyar dolarlık ihracat rakamı 2014 yılı ihracatından sadece 3 milyar dolar daha fazla. Unutmayalım, 2023 ihracat hedefi 500 milyar dolardı.

İşsizlik ve borçluluk oranlarında da durum iç açıcı değil. Geniş tanımlı işsizlik yüzde 27’lerde, genç nüfusta bu oran çok daha fazla. Hane halkı borçları ise 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde 35 arttı. 2020 yılı sonunda toplam hane halkı borçları 853 milyar TL’ye erişti. Bu borçluluğun temelinde, 2020 yılının büyük bölümünde gerçekleşen düşük faizli bol kredi politikası var.

Genel olarak diyebiliriz ki, Türkiye büyüdükçe cari açık ve bütçe açığı veriyor. Ancak kredi ile büyüdüğünden dolayı büyümenin bir başka faturası da borçluluk oranlarının artışı oluyor. Hormonlu beslenmeden büyüyemeyen bir ülke haline geldiğimiz rahatlıkla söylenebilir.

Büyümenin faturası işçi sınıfına

2020 yılının kötü geçmesinin yarattığı baz etkisi 2021’de kendisini gösterecektir. Ekonominin temel verilerinde büyümenin söz konusu olması çok olası. 2020 tüm yıl büyüme beklentisi yüzde 2’nin biraz üzerinde, bu büyüme karşısında verilen cari açık ise GSYH’nin yüzde 5’i oldu. Çeşitli kuruluşların Türkiye için 2021 büyüme tahminleri ise yüzde 6’dan fazla, böylesi bir durumda cari açık çok daha fazla artacak demektir. Üstüne bütçe açığını da koyalım, onun üstüne de artacak kredi borçluluğunu ekleyelim (çünkü büyümek için faiz düşürülüp kredi tekrar pompalanacaktır). İşte hormonlu büyümenin yan etkileri bunlar. Bu büyümenin faturası da işçi sınıfına kesilecek.

Türkiye’nin gerçekten büyümesi için yüzde 5 ve üzeri iktisadi büyüme yakalaması gerekiyor. Bu büyümenin de gerçek olması şart. Bunu da emekçilerin düşen tüketimlerini onları borçlandırarak değil, alım güçlerini artırarak gerçekleştirmek gerekir. Finansal alana sıkışmış bir ekonomi yönetimi gerçek sorunlarımızı çözemez. Döviz-faiz kıskacı ülkeyi paradan para kazanan kumarbazların ülkesi haline getiriyor.

Hayat koşullarının iyileştirilmesi için, planlı ve merkezi bir sanayiye geçilmesi ve finansal alanı reel sektöre tabii kılacak bir iktisadi anlayışın yürürlüğe konması gerekir. Bu durum işçi sınıfının ekonomik denetimi altında olduğu sürece toplumun tüm kesimleri iktisadi büyümeyi hissedebilir ve toplumsal refah sağlanabilir. Bu yolun dışında, kâğıt üzerinde büyümenin bile yıkıcı sonuçlarının olduğu kaotik bir kriz ve toplumsal huzursuzluk içinde debelenip durmak zorundayız. Acil sorunlarımızın gerçekçi çözümünün anahtarı, ekonomide üretenlerin yönetimi ve denetimi olmalı.

Korku iklimi aşılıyor!

0

MHP desteğindeki AKP iktidarının salgın dönemindeki politikaları ve öncelikleri, hükümetin sınıfsal konumunu toplumun en geniş kesimleri önünde apaçık hale getirdi. Salgından en ağır şekilde etkilenen esnafa, emekçi kesimlere sembolik, gülünç yardımlar yapılırken, iktidarın aldığı son kararlardan birisi “havacılık sektörüne can suyu olacak” önlemler oldu. Bununla kastedilen, “beşli çete” olarak hepimizin tanıdığı ve neredeyse tüm önemli kamu ihalelerinde adları bulunan şirketlerin devlete ödemesi gereken kira miktarlarında milyarlarca liralık indirime gitmek. Tek başına bu karar dahi Saray rejiminin sınıfsal tercihlerini apaçık biçimde ortaya koyuyor!

Yine aynı şirketler, Yap-İşlet-Devret soygunu altında Hazine’den milyarlarca dolar hortumlamaya devam ediyor. Bütçenin önemli bir kısmı, emekçi halkın yararına kullanılmamış olan borçları ve onların faizini ödemek için kullanılıyor. Erdoğan yönetimi Merkez Bankası rezervlerindeki 128 milyar dolarlık erimeye dair hiçbir ciddi yanıt getirmiyor. Bütün bunlar olurken, “lebalep dolu” AKP kongrelerinde Erdoğan emekçilere ve esnafa “sabır” tavsiyesinde bulunuyor ve krizden çıkış için halkı salgın önlemlerine uymaya davet ediyor. Emekçi kesimlerin eşi benzeri görülmedik bir sefalete sürüklenmesi, Erdoğan yönetiminin işte bu politikalarının ve tercihlerinin sonucu. Cumhur İttifakı’nın toplumsal desteğinin giderek geriliyor olmasının temelinde de bu gerçeklik yatıyor.

Sorumlusu olduğu ekonomik yıkımın ve toplumsal desteğindeki erimenin farkında olan Cumhur İttifakı, milliyetçi histeriyi artırarak ve muhalefet kesimlerini “terörist” ilan ederek, yılgınlık ve umutsuzluk yaratarak iktidarını sürdürme çabasında. Ne var ki, iktidarın bu taktikleri de artık eskisi gibi işlemiyor. Dış politikadaki tablo malum… Doğu Akdeniz’den Libya’ya, S-400’lerden F-35’lere pek çok alanda kopartılan onca gürültünün ardından, günün sonunda hükümet adına “diplomasinin en doğru yöntem olduğu”, “masaya oturmaya hazır oldukları” açıklamaları geliyor. PKK üzerinden tüm muhalefeti bir polisiye vaka haline getirme çabaları da sonuçsuz… Onca baskıya ve kriminalizasyona rağmen HDP’nin oy desteği gerilemiyor.

Gare operasyonuyla duyurulmak istenen “müjde” de tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Hükümetin meseleyi aydınlatmaya dönük hiçbir açıklamada bulunmadığı ve sorumluluğunu üstlenmekten kaçındığı operasyon sonucunda rehin halde bulunan 13 kişi yaşamını yitirdi. Bu kez iktidarın dümen suyuna gitmek yerine operasyonu sorgulayan Millet İttifakı partilerinin sorularına hiçbir cevap veremeyen iktidar, başarısızlıktaki sorumluluğunu örtecek “milli birlik ve beraberlik” havasını da sağlayamadı.

Bu şartlar altında Saray rejimi elinde kalan tek kozu, baskı aygıtlarını seferber ederek günü kurtarma telaşında. Rejim “bağımsız Türk yargısını göreve çağırarak” keyfi gözaltılar, tutuklamalar ve cezalarla muhalefet partilerini, hakları için mücadele eden kesimleri korkutma, yılgınlığa sürükleme çabasında. Ne var ki, Tek Adam rejiminin oluşturduğu korku iklimi artık aşılıyor. “Kod-29” olarak anılan ve tazminatsız bir şekilde işçileri kapı önüne koyan uygulamaya rağmen işçiler hakları için örgütlenmeye, direnmeye devam ediyor. Gözaltı, tutuklama tehditlerine rağmen öğrenciler Saray’ın saldırılarına karşı seslerini yükseltiyor. İktidarın tüm şeytanlaştırma çabalarına karşı kadınlar ve LGBTİ+’lar mücadelelerini kararlılıkla sürdürüyor. Doğanın yağmalanmasına karşı ülkenin dört bir yanında direnişler durdurulamıyor.

Sefaletin ve baskının yoğunlaşmasından başka bir mirası olmayan Tek Adam rejimine karşı itirazlar çoğalıyor, korku iklimi aşılıyor. Temel ihtiyacımız ise mevcut mücadeleleri birleştirecek, burjuva seçeneklerden bağımsız bir siyasi seçeneği inşa edebilmek. Tek Adam rejimi karşısında emek hareketi, Millet İttifakı’ndan medet umarak değil kendi bağımsız seçeneğiyle mevcut düzenden bir kopuşu sağlayabilir.

İDP Gündem Tartışmaları: Ortak taleplerimiz için bir araya gelmeliyiz

0

Direnişçi işçilerin katılımıyla gerçekleşen İDP Gündem Tartışmaları’nın ikincisi Kod-29, ücretsiz izin, sendika düşmanlığı vb. saldırılar sürerken “Nasıl bir mücadele?” sorusunu odağına aldı. Etkinlikte “Mücadeleyi birleştirmenin temelleri neler olabilir? Bizleri bir araya getirebilecek acil ve ortak taleplerimiz neler olabilir? İktidar, patronlara ‘kalkan’ olup tüm kaynakları onlar için seferber ederken, bizler hangi araçlarla mücadelemizi geliştirebiliriz?” gibi sorular çerçevesinde işçi ve emekçiden yana bir politik hattın inşa olanakları ele alındı.

İşçi Demokrasisi Partisi adına söz alan Görkem Duru, sürecin politik tahlilinde şu unsurlara dikkat çekti: “Biz bu süreci çifte pandemi olarak tarif ediyoruz. Yoksulluk sınırı altında yaşıyoruz, kitlesel işsizlik tehdidi ile karşı karşıyayız ve kamusal sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sorunlar var… Öte yandan, iktidarın işverene kalkan olan politikaları sonucu işçilere dönük saldırılar oldukça artmış durumda. Ücretsiz izin ve Kod-29 işten çıkarmaların sözde yasaklandığı bu süreçte işverenin yeni araçları oldu. Üstelik bunu sendikalaşmaya karşı da bir yıldırma politikası olarak kullanıyorlar. Tüm bunlar karşısında ise mücadelelerde ciddi bir artış yaşandığını görüyoruz; çeşitli işyerlerinde çoğunluğu ücretsiz izinler ve Kod-29’a karşı olmak üzere direnişler söz konusu. Yanı sıra belediye grevlerinde görüldüğü gibi insanca yaşayacak ücret talebi öne çıkıyor. Emekçiler krizin faturasının kendilerine yıkılması karşısında bir irade ortaya koyuyorlar.”

Döhler direnişinden Abdurrahim Yenievli, İzmir Büyükşehir Belediyesi direnişinden Serkan İnan, Migros direnişinden Ümit Gürler, PTT direnişinden Ulaş Sandıkçı, Cargill direnişinden Abdullah Saraç ve Tek Gıda-İş Sendikası Örgütlenme Uzmanları Suat Karlıkaya ve Yunus Durdu’nun katılımıyla gerçekleşen tartışma bölümünde ise karşı karşıya kalınan saldırıların ortaklığına ve konu sermaye olduğunda iktidar veya muhalefet fark etmeksizin düzen partilerinin nasıl ortak tutum alabildiğine dikkat çekildi. İşçi sınıfının bağımsız politikaları etrafında şekillenen birlikteliğe ihtiyaç vurgulandı.

Maruz kalınan saldırıların karşısında taleplerin de ortaklaşması, bu ortak talepler etrafında mücadeleyi hem mümkün hem de zorunlu kılıyor. İşten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, Kod-29’un kaldırılması, işten çıkarılan işçilerin işe geri alınması başta olmak üzere işçi düşmanı politikalar, kitlesel yoksulluk ve işsizlik karşısında krizin faturasını ödemeyi reddeden bir acil eylem programı etrafında bir araya gelmemiz gerekliliği tartışmanın ortaklaştığı zemin oldu. Ayrıca, 2008 yılında farklı mücadeleler içindeki direnişçi işçiler tarafından kurulan ortak platform gibi deneyimlerin yeniden incelenmesinin bugün ortak araçların yaratılabilmesi noktasında önemli olacağına da işaret edildi.

Ayda bir gerçekleşen İDP Gündem Tartışmaları’nda, güncel gelişmeler ekseninde işçi sınıfının bağımsız politik hattı ve bu hat çerçevesinde bir eylem birliğinin olanakları tartışılmaya devam edecek.

Kod-29 ile işten atılan Migros işçileri direnişlerine devam ediyor

0

Sendikalaştıkları için ücretsiz izne çıkarılan Migros depo işçileri, direnişlerinin 52. gününde, Kod-29 gerekçe gösterilerek tazminatsız işten çıkarıldılar. Kod-29 ile işten çıkarmanın gerekçesi “işçinin ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranışı” olarak gösterilse de biz sıkça yaşanan deneyimlerimizden biliyoruz ki, bu yasa, sendikalaşan işçileri tazminatsız işten çıkarmanın tek yolu. Patronlar için “ahlaksızlık” işçilerin sendikalaşması ve hakkını araması.

İşten çıkarılan Migros depo işçileri direnişlerini Anadolu Grubu genel merkezi önüne taşıdı. Kararlı bir şekilde genel merkez önünde direnişlerini sürdüreceklerini ve işe iade edilene kadar mücadeleden vazgeçmeyeceklerini dile getiren işçiler “Direne direne kazanacağız” ve “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganları ile mücadelenin önemini vurguladılar. “Migros direnişi Kod-29’u yenecek” sloganını atan işçiler bundan önce ücretsiz izne karşı mücadele ettiklerini, artık Kod-29’a karşı da mücadele edeceklerini ifade ettiler.

Migros işçileri hafta içerisinde 11.00-17.00 arasında Ümraniye’de bulunan Anadolu Grubu önündeki direnişlerine devam edecekler. Migros işçileri ve işçi sınıfı ile dayanışmak ve Kod-29’a karşı mücadele etmek isteyen herkesi direnişlerine destek vermeye çağırıyorlar.

Direnişlerinin 52. gününde Migros depo işçilerini Kocaeli’ndeki direniş alanlarında ziyaret ettik.

8 Mart: Eşitlik ve özgürlük mücadelemizi yükseltelim!

0

Türkiye’de ilk Covid-19 vakası geçen yıl 8 Mart’tan birkaç gün sonra duyurulmuştu. O günden beri son bir yılı yönetilemeyen pandemi ve onun ağırlaştırdığı ekonomik kriz koşullarında geçirdik. Diğer yandan kadınlara dönük saldırılar da hız kesmeden devam etti. Salgının ilk zamanlarında “Evde kal” çağrıları yapılırken kadınlar kendilerine şiddet uygulayan erkeklerle, bakım yüklerinin katbekat arttığı evlere hapsedildiler. Yürürlüğe sokulan infaz paketiyle kadına yönelik şiddet ve cinsel suç failleri, halk sağlığını koruma bahanesiyle cezaevlerinden salıverildi. Kadın cinayetleri artarken cezasızlık politikaları devam etti. Bazılarımız ücretsiz izne zorlandı; bazılarımızsa sağlıksız koşullarda çalışmak zorunda kaldık ya da evlerde fazla mesailere zorlandık.

Ancak bizi güvencesiz ve esnek çalışma koşullarına mahkûm eden, ev içi emeğimizi görünmez kılan ve kadın cinayetlerine göz yuman erkek egemen ve kapitalist sisteme karşı sessiz de kalmadık ve mücadele dolu bir yıl geçirdik. Bu süreçte kadınlar kadına yönelik şiddete karşı acil/eylem planı uygulanmasını talep ettiler. Başta sağlık ve hizmet sektörü olmak üzere sağlıklı çalışma koşulları istediler. Çocuğun cinsel istismarının aklanmaması ve affedilmemesi için, kadın cinayetlerinin son bulması ve cezasız kalmaması için, haklarına ve hayatlarına sahip çıkmak için sokaklara döküldüler. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çekme girişimlerine karşı sözleşmenin korunması ve uygulanması için seferber oldular. Kadın hareketinin basıncı ve takibi sayesinde Şule Çet ve Merve Kotan’ın katilleri cezalandırıldı. Yıl boyunca Gülistan Doku’nun nerede olduğunu sormaktan vazgeçmedik.

Geride bıraktığımız bir yıl boyunca uluslararası kadın dayanışmasını da ihmal etmedik. Dünyanın dört bir yanından kadınlarla çevrimiçi buluşmalarda bir araya gelerek sınır tanımadık. Dünyada ekonomik krizin faturasını emekçilere ve kadınlara kesmeye çalışan hükümetlere karşı mücadeleleri; Arjantin’de, Polonya’da, Şili’de kürtaj hakkı mücadelesini heyecanla takip ettik. Arjantinli kadınların kazanımı ise hepimize umut verdi.

Clara Zetkin’in 8 Mart’ı Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak önermesinin üstünden 111 yıl geçti, Türkiye’deki ilk 8 Mart kutlamasının ise 100. yılındayız. “Artık başka bir hayata girmek ihtiyacı, hemen kadınlığın her tarafında his olundu… Artık iman ettik ki hayatımız iyi bir hayat değildir… Artık kadınlık böyle yaşamayacaktır ve yaşayamaz. Buna katiyen emin olunuz” diyerek kadın hareketinin zeminini oluşturan Osmanlı kadınların, 100 yılı aşkın süredir bu topraklarda özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren kadınların kocaman mirasını taşımaya devam ediyoruz. Arjantin’den İran’a, Şili’den Polonya’ya tüm dünyada yükselen feminist dalgadan güç alıyoruz. Son bir yılda yaşadığımız hak gasplarına ve saldırılara rağmen yine kararlı, öfkeli ve dayanışma dolu bir yıl geçirmeye, patriyarka ve kapitalizm ittifakını alaşağı etmek için mücadeleyi sürdürmeye hazırız. Bu 8 Mart’ta da alanlarda olma çağrısı yaparken taleplerimizi haykırıyoruz:

Güvenceli iş ve insan onuruna yakışır bir ücret! Ekonomik kriz kadınları güvencesiz, düşük ücretli ve esnek çalışma koşullarına hapsediyor. Dahası, kadınların ev içi yükü salgınla birlikte daha da artmış durumda. Ev içi emek ve bakım emeğinin toplumsallaştırılmasını, pandemiyle birlikte işini kaybeden kadınlara asgari yaşam geliri ve sosyal destek sağlanmasını istiyoruz. İş hayatında maruz kaldığımız taciz, şiddet ve ayrımcılığa karşı mekanizmaların işletilmesini; eşdeğer işe eşit ücret almayı; ücretsiz kreş, doğum izni gibi yasal haklarımızın uygulanmasını istiyoruz. İşten atmalar gerçekten yasaklansın, Kod-29 uygulaması kaldırılsın!

6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi etkin ve eksiksiz şekilde uygulansın! Devlet kadınları şiddetten korumakla, şiddetin ortaya çıkmasını önlemekle ve şiddet uygulayanları cezalandırmakla yükümlüdür; pandemi dönemi dahil! Sadece kadına yönelik şiddet için çalışan, 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları açılmasını; korunma ihtiyacı olan kadınlara güvenli, nitelikli ve donanımlı sığınma evleri ve gelir sağlanmasını istiyoruz.

Kadın ve LGBTİ+ hareketinin kriminalize edilmesine; homofobi ve transfobiye, gözaltında işkenceye ve çıplak aramaya son! Erkek ve devlet şiddetine karşı mücadele gözaltılar ve tutuklamalarla bastırılamaz. Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın!

Erkek adalet değil, gerçek adalet! Kadın cinayetlerinde iyi hal ve haksız tahrik indirimlerini kabul etmiyoruz. Cinsel şiddet ve taciz davalarında kadının beyanı esas alınarak, cezasızlığa karşı etkin soruşturmalar yürütülmesini istiyoruz.

Katalonya bölgesel seçimleri: Bağımsızlık yanlısı bir zafer yanılgısı

0

14 Şubat’ta gerçekleşen Katalonya bölgesel seçimlerinde bağımsızlık yanlısı partiler toplam oyların yüzde 51’ini kazandı. Seçim sürecine ve sonuçlarına dair Katalan halkı ve emekçileri açısından önemli ve bizim de dersler çıkarabileceğimiz birkaç nokta bulunuyor.

Öncelikle bu seçimlere Katalonya Özerk Hükümet Başkanı’nın “devlete itaatsizlik” nedeniyle İspanya rejiminin kurumları tarafından görevinden alınması üzerine gidildiğini, gene İspanya mahkemelerinin yükselmekte olan Covid-19 vakaları nedeniyle Katalan Parlamentosu’nun seçimlerin yaz başında yapılması çağrısını reddederek tarihi 14 Şubat olarak belirlediğini hatırlatmakta yarar var. Dolayısıyla seçim sürecinin kendisi, İspanya monarşik rejiminin, devlet kurumları ve ulusal hükümet aracılığıyla 2017 Katalan bağımsızlık referandumundan bu yana Katalonya halkının kendi kaderini tayin etme hakkına karşı gerçekleştirdiği saldırıların bir devamı niteliğinde.

Tam da bu nedenle bu seçimler yüzde 53 katılım oranıyla bölgedeki en düşük katılımlı ve en fazla boş ve geçersiz oyun kullanıldığı seçimler olarak tarihe geçti. Bunda Covid-19 salgınının etkisi olsa da belirleyici olan asıl faktörler Katalan halkının önemli bir kısmının bu seçimleri siyasi iradelerine uygulanan bir baskı olarak görmesi, bağımsızlık yanlısı partilere ve bu partilerin salgın ve ekonomik kriz döneminde dahi ısrarcı oldukları neoliberal politikalara dönük hayal kırıklıkları ve çeşitli sol ve sekter kesimlerin seçimlere gitmeme çağrısı yapmasıydı.

Merkezi hükümetin büyük koalisyon ortağı İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) bölgesel ayağı Katalonya Sosyalist Partisi (PSC) oyların yüzde 23’ünü toplayarak seçimleri birincilikle tamamladı ve milletvekili sayısını 17’den 33’e yükseltti. Koalisyonun küçük ortası Podemos-Unidos’un seçim platformu Birlikte Yapabiliriz (ECP-PEC), sekiz olan milletvekili sayısını seçimlere katılım oranının düşüklüğü sayesinde koruyabildi; ancak kitlelerden aldığı destekte büyük düşüş yaşadı. Seçimlerin asıl kaybedenleri ise sağ popülist Yurttaşlar Partisi (Ciudadanos) ve Belçika’da sürgündeki eski Parlamento Başkanı Puidgemont’un platformu ve Katalan finansal burjuvazisinin temsilcisi sağcı PdeCat oldu. Yurttaşlar’ın koltuk sayısı 36’dan altıya düşerken, seçimlere Katalonya İçin Birlik’ten (JxCat) ayrılarak tek başına giren PdeCat tek bir koltuk bile kazanamayarak parlamento dışı kaldı. Önemli bir gelişme ise aşırı sağcı ve ırkçı Vox’un 11 koltuk kazanarak bu seçimlerle ilk defa parlamentoya giriş yapmasıydı. Bu sonuçlar bize özellikle pandemi ve derinleşen ekonomik kriz ortamında Podemos ve Yurttaşlar gibi sağ ve sol reformizmin miadını doldurduğunu, kitlelerin onları çözüm olarak görmekten vazgeçerek yeniden PSC gibi geleneksel burjuva partilere kaydığını ya da Vox gibi aşırı sağ alternatiflerde çare aradığını gösteriyor.

Seçimlerden sırasıyla 32 ve 33 milletvekiliyle çıkan burjuva sağ platform Katalonya için Birlik (JxCat) ve küçük burjuva Katalonya Cumhuriyetçi Solu (ERC) seçim sonuçlarını “bağımsızlık isteyenlerin zaferi” olarak yorumladılar. Ancak bölgenin bağımsızlık yanlısı bu iki büyük partisi 2017 referandumundan bu yana düzen sınırları içinde kalan ve merkezi hükümetle gerek politik gerek ekonomik düzlemlerde anlaşmaya dayalı uzlaşmacı bağımsızlık pozisyonlarıyla hem kitlesel mücadeleyi gerileten bir rol üstlendi hem de özelleştirmeler, işten çıkarmalar, fabrikaların kapatılması gibi uygulamalarla pandemi döneminde derinleşen ekonomik krizin faturasını emekçilere kesmeye devam etti. Dolayısıyla seçim sonuçlarını bölge halkının bağımsızlık mücadelesi ve emekçilerin çıkarları açısından bir zafer olarak görmek mümkün değil.

Katalan Cumhuriyeti’nin inşası önündeki engel sadece İspanya monarşik rejimi değil aynı zamanda kapitalist sistemdir. Dolayısıyla bu inşa ancak hem kapitalizm hem de monarşik rejimden kopuşu merkeze alan bir mücadele planı çerçevesinde başarıya ulaşabilir. Bu doğrultuda bağımsızlık yanlısı solcular, sosyalistler ve Marksistlerce kurulan ve seçimlerde koltuk sayısını ikiye katlayarak dokuz milletvekili çıkaran CUP-Guanyem (Halk Birliği Adayları-Kazanalım) koalisyonu ise şimdi bir yol ayrımında. ERC ve JxCat bağımsızlık yanlısı bir koalisyon hükümeti kurabilmek için CUP-Guanyem’in aktif ya da en azından dışarıdan desteğine ihtiyaç duyuyor. CUP-Guanyem önderliği içerisinde öne çıkan uzlaşmacı yaklaşımlara karşı parti tabanının sınıf perspektifini terk etmemek ve parti inşasını bu seçimlerde Vox’a terk edilen işçi sınıfı bölge ve sektörlerine taşımak yönünde bir baskı kurup kuramayacağı, önümüzdeki dönemde Katalan bağımsızlık mücadelesi için seçim sonuçlarından çok daha belirleyici olacak.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde Kod-29’la işten atılan işçiler direnişe geçti

0

Ekim 2020’de İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzelman A.Ş. ve İzenerji A.Ş. iştiraklerinde çalışan DİSK Genel-İş üyesi 16 işçi güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek valilik tarafından KHK ve Kod-29 kapsamında işten atılmıştı. Beş işçi, valiliğin kararını hemen uygulayarak işçilerin işine son veren İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde işe iade ve Kod-29’un iptalini isteyerek direnişe başladı. Belediye önündeki eylem öncesi işten atılan işçiler adına Mehmet Aker bir konuşma gerçekleştirdi. “Kod-29’la işten atılınca başka yerde iş bulamıyorsunuz. Kod-29 işçileri terbiye etmek için kullanılıyor; bu hukuksuzdur” diyen Aker, belediyenin bu hukuksuzluğa ortak olmaması için bir görüşme gerçekleştirdiklerini söyledi.

Disk Genel-İş sendikasının sendika üyesi olan işçilere sahip çıkarak bu direnişin başını çekmesi, Kod-29 uygulamasına ve haksız işten çıkarmaya karşı işçilerin mücadelesini büyütecektir. Tazminatsız işten atmanın aracı haline getirilen Kod-29’a karşı sendikaların ve işçi örgütlerinin başını çektiği birleşik ve kitlesel bir mücadeleyi örmemiz gerekmekte. Kod-29 derhal kaldırılmalı; işten çıkarmalar kâğıt üstünde bir yasak olarak kalmamalı ve gerçekten yasaklanmalıdır.

Gaziantep’te Kod-29’la işten atılan işçiler direnişte

0

Gaziantep organize sanayi bölgesinde faaliyet yürüten Yasin Kaplan Halı Fabrikası’nda düşük ücretlere karşı zam taleplerini dile getiren ve sendika hakkı talep eden 16 işçi “iyi niyet ve ahlak kurallarına aykırı davranışlar”ı kapsayan Kod-29’la işten atıldı. DİSK Tekstil üyesi işçiler fabrika önünde direnişe başladı.

Düşük ücretlere sessiz kalmayarak tepki gösteren işçilerin işten atılmasıyla başlayan süreç, sendikal mücadeleye dönüştü. Pandemi öncesi istisnai durumlarda uygulanan Kod-29 bugün mücadele eden işçilere karşı bir silah olarak kullanılmakta. Kod-29 uygulamasına maruz kalan işçiler, tazminat alamamanın yanı sıra işsizlik ödeneğine de başvuramayarak fişlenmekteler.

Pandemiye dönük önlemler kapsamında işten atma yasağı getirilirken Kod-29 kapsam dışı bırakılmıştı. Bunu fırsata çeviren patronlar tazminatsız işten atmanın bir aracı olarak Kod-29’a sıklıkla başvurmaya başladılar. Sözde işten atma yasağının kâğıt üstünde kaldığını, halihazırda devam eden direnişlerden görüyoruz. İşten atmaların gerçekten yasaklanması için işçilerin mücadelesine ve denetimine ihtiyacımız var.

Kod-29’un mücadele eden işçilere karşı bir silah olarak kullanılmasına karşı çıkarak, “Kod-29 derhal kaldırılsın” talebiyle mücadele başlatan Yasin Kaplan Halı Fabrikası işçilerinin mücadelesini sahipleniyor ve destekliyoruz.

Gara: Eğri basan, doğru yürüyemez!

0

Başarısızlık yetimdir. Hiç kimse kolay kolay sahiplenmek istemez. Başarı pastasının en büyük dilimini kendine hak görenler konu başarısızlık olduğunda en küçük dilime dahi razı gelmezler. Başarının sahibi çokken başarısızlık hep ötekinin sebep olduğu bir mesele olur. Başarısızlığı sahiplenmek kaçınılmaz olduğunda ise hemen ortaklar aranır. Çünkü bir başarısızlığın sahibi ne kadar çok olursa başarısızlık o oranda başarısızlık olmaktan çıkar. Başarısızlık yoksa sorumluluk da yoktur!

Gara operasyonunda da böyle oldu. Erdoğan, “Bu operasyonun sorumlusu elbette aynı zamanda Başkomutan ve yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanından Milli Savunma ve İçişleri bakanlıklarına, askerinden polisine ve istihbaratçısına kadar tüm mensuplarıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir” dediği anda sorumluluk, dolayısıyla başarısızlık ortadan kalkmış oldu. Hepimiz sorumluyuz demek aslında ortada muhatap bir sorumlu yok demektir.

Nitekim Erdoğan, “Bunlar kendilerini herhalde bu devletin bir mensubu olarak görmedikleri için, bunun için olsa gerek” diyerek operasyonun başarısını sorgulayan ve eleştiren Kılıçdaroğlu ve Akşener’e sitem edip kızdı. Çünkü onlar ortada başarısızlık ve sorumlu bırakmayan “hepimiz sorumluyuz” şemsiyesi altına gelmediler. Erdoğan’ın hamlesini boşa düşürmüş oldular. Hamaset korosu tamamlanamayınca Beştepe’nin akordu bu kez tutmadı. HDP’ye dönük siyasi operasyonla hedef şaşırtma ve sorumluluktan kaçma girişimi de istenen sonucu vermedi. Ender görülen ve siyasi aktörlerce kullanılabilirse, iktidarın tüm aksi yönlü çabalarına rağmen, bir süredir esen milliyetçi şoven rüzgârı kesme imkân aralığı oluştu.

Hiç kimse ötekini gerekçe göstererek kendi suçlarını aklayamaz. Amacını öne sürerek her yol, yöntem ve aracın kendine hak ve mubah olduğunu iddia edenler yanılıyor. Maruz kalınan acı, baskı, şiddet ve haksızlık; bunları başka masum ve savunmasız insanlara uygulamanın mazereti olamaz. Ailelerinin yıllardır hasretle dönüşlerini beklediği, PKK tarafından alıkonulmuş 13 silahsız, savunmasız insanın katledilmesinin bu nedenle açıklanabilir, savunulabilir hiçbir yanı yok. Bu korkunç cinayetler ancak lanetlenebilir.

Bir sorunu çözmek yerine ondan menfaat sağlama yoluna giren her hareket/anlayış eninde sonunda o sorunun bir parçası haline geliyor ve çözüm önünde bir engele dönüşerek gericileşiyor. Değişmek için karşıdakinin değişmesini şart koşmak, adım atmak için önce karşıdan adım beklemek, reel politik gerekçeleri sınıf politikasının önüne sürmek çözümün değil sorunun parçası olmaktır. Büyük dersler çıkarmanın zamanı. Eğri basan, doğru yürüyemez!

Myanmar’da darbeye karşı halk ayaklanması

0

Myanmar’da (önceki adıyla Burma/Birmanya) ordu 1 Şubat günü darbe yaparak yönetime el koydu ve bir yıllık olağanüstü hal ilan etti. 8 Kasım 2020’de yapılan seçimlere hile karıştığı iddiasının gerekçe olarak gösterildiği darbe sonucunda, kasım ayında seçilen parlamento feshedildi ve Devlet Başkanı Win Myint, Dışişleri Bakanı ve fiili lider Ang San Su Çi ve onlarca sivil hükümet yetkilisi gözaltına alındı. Askeri darbeye karşı genel grev ilan edildi. Sendikalarının çağrısıyla greve çıkan tekstil işçilerine doktorların, hemşirelerin, öğretmenlerin, öğrencilerin ve itfaiyecilerin yer aldığı geniş kesimlerin eşlik etmesiyle genel greve ve iş bırakma eylemlerine büyük bir katılım gerçekleşti. Ülkenin en büyük kenti ve eski başkenti Yangon’un yanı sıra başka şehirler ve kasabalardaki protestolarda yüz binlerce insan, beş veya daha fazla kişinin toplanmasının yasak olmasına rağmen sokakları dolduruyor. Askeri darbeyi reddeden kitle seferberlikleri ülkeyi sarsıyor.

2016 yılından beri iktidarda olan ve San Su Çi liderliğindeki parti (Ulusal Demokrasi Birliği), oyların yüzde 83’ünü alarak kasım ayındaki parlamento seçimlerini kazanmış ve ordunun devlet yönetimindeki 50 yılı aşkın süredir mevcut olan ağırlığını riske atmıştı. 2008’de ordu tarafından yapılan ve sözde demokratik bir açılımı temsil eden anayasa, seçimlere izin vermekle birlikte İçişleri Bakanlığı ve Savunma ve Sınır Bakanlığı’nın tam kontrolünü orduya bırakıyor, ayrıca parlamentodaki koltukların yüzde 25’inin ordu tarafından atanmasını içeriyordu. Mevcut anayasaya göre yeni bir anayasa değişikliği için ordunun onayı gerekiyordu.

Birmanya bağımsızlık kahramanı General Ang San’ın kızı olan Su Çi, ülkede demokrasi yanlısı hareketin öncüsü olmuştu. Demokrasi ve insan hakları alanındaki mücadelesi nedeniyle 1991’de Nobel Barış Ödülü’nü alan Su Çi, 1995-2010 yılları arasında askeri diktatörlük tarafından ev hapsine mahkûm edilmişti. Şimdi ise evinde “yasadışı yollarla ithal edilmiş” telsizler bulundurmak gibi gülünç ama üç yıllık hapis cezasıyla sonuçlanabilecek bir suçlamayla tekrar gözaltına alındı. Yargılandığı askeri mahkemede Su Çi’ye Covid-19 tedbirlerine uymamak gibi yeni suçlamalarda da bulunuldu. 1 Mart’taki duruşmasına kadar da gözaltında tutulacak.

Kitleler diktatörlük rejimini reddediyor

Askeri rejim geçtiğimiz günlerde bir siber güvenlik yasası taslağı çıkardı. Halihazırda yapılan internet kesintileri, sosyal medyaya erişim engelleri ve sansür nedeniyle haberleşme zaten kısıtlanmış durumda. Bu yasa taslağı ise ordunun haberleşme özgürlüğünü tamamen kontrol altında tutmak istediği anlamına geliyor.

Ülke geneline yayılan darbe karşıtı eylemlerde polis halka saldırıyor; protestocular ve gazeteciler tutuklanıyor. Protestolarda demokratik ve sosyal taleplerini dile getiren kitleler; tutukluların serbest bırakılması, ordunun yönetimden elini çekmesi, askeri diktatörlüğün son bulması ve seçim sonuçlarına saygı duyulması taleplerini yükseltiyor.

Asya’nın en yoksul ülkelerinden biri olan Myanmar’da ordu, ülkeye tahmini 31 milyar dolar değerinde gelir kazandıran (ülke GSYİH’sinin neredeyse yarısı) kârlı yakut ve yeşim taşı madenlerinin yüzlercesinin denetimini elinde tutmakta. Myanmar ordusuyla ilişkisi sıkı olan Çin’in ülkedeki ekonomik varlığı da büyümekte. Çin, ülkenin en büyük ticaret ortağı (ülke dış ticaretinin üçte biri Çin ile yapılıyor) ve madencilik, hidroelektrik, otomotiv, petrol ve doğalgaz çıkarma sektörlerinde 69 Çinli çokuluslu şirket mevcut. Ancak Batılı çokuluslu şirketlerle de derin bağlar söz konusu. Myanmar İçin Adalet adlı STK’nin sözcüsü Yadanar Maung, Myanmar Petrol ve Doğalgaz Kuruluşu’nun (MOGE) en kazançlı askeri işletme olduğunu ve Fransız Total, ABD merkezli Chevron ve Güney Koreli POSCO gibi çokuluslu şirketlerle anlaşmaları bulunduğunu belirtiyor. İspanyol çokuluslu şirket Zara da işçileri ayda 80 dolardan daha düşük ücretler karşılığında çalıştırarak lüks giyim ürünleri üreten yerel şirketlerle anlaşmalara sahip. Dahası ülkede etnik azınlıklar da yıllardır zulüm görmekteler; yurttaşlık hakları tanınmayan Müslüman Rohingya (Arakan) halkına mensup binlerce insan öldürüldü ve yaklaşık 700 bini ülkeden kaçtı. Ülkedeki madenlerde insanların zorla çalıştırıldıkları raporlandı. Darbenin ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, yaşanan olaylardan “kaygı” duyduğunu ifade etse de Çin ve Rusya’nın vetosu nedeniyle darbeyi resmi olarak kınamadı. ABD ve Avrupa ise darbeyi “kınadı” ancak ülkedeki şirketlerle iş yapmaya ve işçileri sömürmeye devam ediyor.

San Su Çi, 2016’dan beri iktidarda olan kapitalist hükümeti boyunca ne halka uygulanan acımasız baskıları ve işçilerin aşırı sömürüldükleri koşulları değiştirmek için bir şey yaptı ne de bunları kınadı. Bu durum, San Su Çi’nin ezilenlerin değil, emperyalizmle ilişkili Myanmar burjuvazisinin çıkarlarını savunduğunu gösteriyor. Diğer yandan askeri darbeye karşı gelişen bu kitlesel demokratik ayaklanma; ulusal azınlıkların tüm haklarının verilmesi ve emperyalist sömürüye karşı işçilerin haklarının savunulması için emekçilerin siyasi bir alternatifine olan ihtiyacı ortaya koyuyor.

Kadıköy Belediyesi işçisi DİSK’li kadınlardan grev açıklaması

0

DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube üyesi kadınlar, Kadıköy Belediyesi greviyle ilgili açıklama yaptı. Belediye işçileri, TİS talepleri karşılanmadığı için 16 Şubat’ta greve çıkmıştı. Ancak işçilerin iradesi kapalı kapılar ardında imzalanan sözleşmeyle gasp edilmiş ve grev sonlandırılmıştı. Daha önce şube yönetimi seçimine “Sendikanın yarısıyız, temsil edilmek hakkımız” diyerek Mor Liste adıyla katılan kadınların “Bilin ki örgütlü emek, karşısında duran hiçbir kişi, kurum ya da örgüte pabuç bırakmayacak. İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz” diye sonlandırdıkları açıklamanın tamamını paylaşıyoruz:

“Biz, DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube üyesi kadınlarız. Aralık 2019’da yapılacak şube yönetimi seçimi için salt erkeklerden oluşan blok listeler hazırlanmasının cinsiyetçilik olduğunu dile getirdik ve sendikanın ataerkil yapısına dikkat çekmek amacıyla Mor Liste adında, salt kadınlardan oluşan bir blok listeyle seçime girdik. Seçimi kazanamadık ama birkaç ay sonra yapılan temsilci seçimlerinde daha çok kadının aday olup seçilmesini sağladık. Bu metni, o temsilciler olarak kaleme alıyoruz.

Temmuz 2020’de, Kadıköy Belediyesi’nin, daha önce taşeron şirket çalışanı olup 2018’de KHK ile belediye şirketi KASDAŞ’a geçirilen işçiler ve KHK’dan sonra işe girenlerle birlikte toplam 2.300 işçisinin yeni toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci başladı. Temsilciler olarak, TİS taslağı üzerinde çok çalıştık. Temsilci kadınlar olarak ise, taslağı toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından ele aldık ve yoğun bir çalışma sonucunda bazı talepler belirledik. Eşit temsil talebimiz en başta elense de, 7 ay süren müzakerelerde, talep ettiğimiz hakların pek çoğunu elde ettik. Kadın erkek tüm personelin çocuklarına ücretsiz kreş hakkı, kadın istihdamı açısından elde ettiğimiz en önemli kazanım oldu.

Gelgelelim bu ve benzeri idari maddeler uzun uzun tartışılırken, müzakere masasında Kadıköy Belediyesi’ni temsil eden Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası SODEMSEN ücret maddeleri ile ilgili ayrıca bir paket hazırladığını ve bize onu sunacağını söyleyerek bizi açıkça oyaladı. Dahası, her maddeyi elden geçirmiş olduğumuz, talep ettiğimiz ücretlerin çok yüksek olduğu ve müzakerelere temsilci katılımının fazla olduğu gerekçeleriyle masadan kalktı ve müzakereler bu yüzden 2 ay kesintiye uğradı.

TİS’ten beklentimiz, haliyle, ücretlerin ve sosyal hakların iyileştirilmesiydi. Çalışanların maaşları arasındaki uçurumun kapanmasını, eşit işe eşit ücret politikasının hayata geçirilmesini istiyorduk. Ayrıca haftalık 40 saat çalışma süresinin tüm işçileri kapsamasını ve Cumartesi’nin de hafta tatili sayılmasını talep ettik.

TİS’ten beklentimiz, haliyle, ücretlerin ve sosyal hakların iyileştirilmesiydi. Çalışanların maaşları arasındaki uçurumun kapanmasını, eşit işe eşit ücret politikasının hayata geçirilmesini istiyorduk. Ayrıca haftalık 40 saat çalışma süresinin tüm işçileri kapsamasını ve Cumartesi’nin de hafta tatili sayılmasını talep ettik. Ücretlerde uçurumun kapanması için bir taban ücret belirlendi. Şube yönetimi, 696 sayılı KHK ile taşerondan belediye şirketi KASDAŞ’a geçerken hak kaybına uğrayan işçilerin yaşadığı kaybı az da olsa telafi edecek bir taban ücret belirledi. Ayrıca birinci yıl %20, ikinci yıl %20 zam talep ettik. Türkiye’de resmî enflasyon oranı %15, gerçek enflasyon oranı ise %35 ila %50’dir.

Tüm uzlaşma çabalarımıza karşın TİS süreci tıkandı ve 5 Şubat itibarıyla grev kararını astık. Greve çıkmak için yasal süre olan 15 Şubat gecesine dek işverenin masaya makul ücret maddeleriyle döneceğine dair umudumuzu yitirmedik. 15 Şubat günü kurulan müzakere masasında bize en düşük ücret olarak sunulan rakam, geçen TİS ile aldığımız net 275 TL’lik seyyanen zammın yedirilmiş olduğu 3.100 TL’ydi. Zam oranı olarak da %7 teklif edildi. İşçinin iradesi doğrultusunda bu rakamları kabul etmediğimiz için SODEMSEN masadan tamamen kalktı ve biz de 16 Şubat 00.01’de resmen greve çıktık.

Şube yönetimi ve onlarca temsilci bir araya gelerek hesap kitap yapmaya ve başkanın masada konuşulan rakamlardan bu rakama nasıl ulaştığını bulmaya çalıştık ama kendisinin yaptığı gibi her türlü ek ödemeyi içine katsak da işin içinden çıkamadık.

Bunun üzerine Kadıköy Belediye Başkanı sosyal medya üzerinden kamuoyuna duyuruda bulunarak, işçinin, teklif edilen 4.972 TL ücret ve %38 zammı kabul etmeyerek greve çıktığını duyurdu. Bu duyuru üzerine şube yönetimi ve onlarca temsilci bir araya gelerek hesap kitap yapmaya ve başkanın masada konuşulan rakamlardan bu rakama nasıl ulaştığını bulmaya çalıştık ama kendisinin yaptığı gibi her türlü ek ödemeyi içine katsak da işin içinden çıkamadık.

Bu süreçte başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere CHP’li ilçe belediyelerin çöp toplama araçları grevi kırmak üzere Kadıköy’e yönlendirildi. Onlara bu grevin yalnızca bizim haklarımız için değil onların hakları için de yapıldığını anlattık. Nitekim, söz konusu belediye yönetimleri Kadıköy’de işçinin kazanımıyla sonuçlanacak bir hak mücadelesinin kendi belediyelerine de sirayet edeceğini gayet iyi biliyordu. Fakat biz, 29 Ocak 2021 tarihinde önce DİSK Genel Merkezi’nde, ardından 14 belediye başkanının da katılımıyla CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda yapılan toplantılarda sendika şube yöneticilerimizle tam olarak ne konuşulduğunu elbette bilmiyoruz. Yine de, belediye işçilerini temsil eden bir işçi sendikasının, özellikle de süregelen gergin bir TİS sürecinde, işveren tarafını en üst düzeyde temsil eden aktörlerle bir araya gelmesinden büyük rahatsızlık duyduk. Partinin belirlediği asgari ücret 3.100 TL olduğu için sendikanın bu çizgiyi aşmaması yönünde uyarıldığını tahmin ediyoruz. İşçiyi her-şey-dahil bir asgari ücrete ikna etmek elbette sendikanın göreviydi.

17 Şubat günü sabaha karşı Genel-İş Genel Merkezi’nden Engin Sezgin, Çetin Çalışkan ve Nevzat Karataş geldi. Şube yönetimi ve temsilciler olarak onlarla bir araya geldik. Müzakerenin artık doğrudan belediye başkanı ile kendileri arasında yürüyeceğini fakat işçinin ve temsilcilerin onaylamadığı hiçbir şeyin altına asla imza atmayacaklarını vurguladılar. Grev konusunda içimizin rahat olmasını söylemeleri üzerine sendikanın bize grev fonundan bir ödeme yapıp yapmayacağını sorduğumuzda ise öyle bir fon olmadığını, tüzükte böyle bir şey bulunmadığını (Genel-İş Tüzüğü, 57. Madde Grev Fonu), zaten buna elveren bir bütçeleri de olmadığını belirttiler.

17 Şubat günü, teklif edilen ücret ve zam teklifine ilişkin dezenformasyonu dağıtmak ve işçi tarafı olarak hakikatleri dile getirmek için büyük çaba sarf ettik. Sosyal medya sayesinde sesimizi duyurmayı başardık. İşçiye karşı kışkırtılan Kadıköy halkı başta olmak üzere, öğrenciler, sol partiler ve STK’lar bizimle dayanışma içinde olduklarını açıklamaya başladı. Kadıköy halkı belediye binasına gelerek bizimle dayanışmak için örgütlendi. Greve çıkan fabrika işçisi nasıl üretimi durdurarak üretimden gelen gücünü kullanıyorsa, belediye işçisi de hizmet üretmeyi durdurur ve bu, o belediyenin hizmet götürdüğü halkın yaşam kalitesini kısa sürede düşürür. Kadıköy halkının, üretimden gelen gücünü kullandığı ve yaşam kalitesini düşürdüğü için belediye işçisine tavır alacağı hesaplanmıştı fakat Kadıköy halkı, Kadıköy’ü emeğiyle yaşanır kılan işçiyi emekçiyi sahiplendi, onun yanında yer aldı. İlerleyen günlerde, kendileri de TİS sürecinde olan Ataşehir, Kartal ve Maltepe belediye işçileri ve başka belediyelerin işçilerinin Kadıköy Belediyesi binasının bahçesinde bir araya gelmesi kaçınılmaz görünüyordu. Fakat bu, Türkiye’nin hak mücadelesi tarihine geçecek büyüklükte bir direniş olurdu.

18 Şubat günü sabaha karşı sendika şube yöneticileri biz temsilcileri yine toplantıya çağırdı. Şube yöneticileri, genel merkezin, biz istesek de istemesek de 3.200 TL ve %8 zammı içeren sözleşmenin altına imza atacağını bildirdiğini, belki de çoktan atmış olduğunu iletti. Hepimiz yıkılmıştık. Genel merkezin kendilerini ezip geçtiğini, kendilerinin de artık köprüleri yaktığını ve ertesi gün toplu istifa edeceklerini söylediler. Biz de temsilciler olarak toplu istifa edeceğimizi, temsil yetkimizin gasp edildiği bu durumda en doğrusunun bu olduğunu söyledik. Açıklama yapmak üzere işçi saat 10.00’da belediye binasının bahçesine çağrıldı.

Müzakere çoktan bittiği halde işçiye müzakerenin devam ettiği söylendi. Şube yönetimi bize gözyaşları içinde aktardığı yenilgiyi birkaç saat sonra işçiye kazanım olarak yansıttı.

Açıklama sırasında şube yönetimi tarafından işçiye, 5.570 TL ücret teklif edildiği aktarıldı ve bunun fena bir sözleşme olmadığı ama yine de şubenin bunu kabul etmeyeceği, müzakerenin sürdüğü söylendi. Biz temsilciler olarak, daha birkaç saat önce duyduklarımızla ilgisi olmayan bu sözler karşısında şaşkına döndük. Müzakere çoktan bittiği halde işçiye müzakerenin devam ettiği söylendi. Şube yönetimi bize gözyaşları içinde aktardığı yenilgiyi birkaç saat sonra işçiye kazanım olarak yansıttı. Genel merkezin dahlini kısmen açıklayarak kendisinin bu işte hiçbir payı olmadığını vurguladı. Hiçbir şube yöneticisi istifa etmedi.

İşçiye sözleşmenin imzalandığı beyan edildikten sonra tekrar toplandık. Yasal fakat meşruiyeti olmayan bu sürecin ifşa edilip edilmeyeceği kendilerine sorulduğunda, edilmesi gerektiğinde hemfikir olduklarını söylediler fakat gerek müzakere masasında gerekse grev boyunca temsilcilerle yapılan toplantılarda telaffuz edilen 3.200’ün işçiyi iyi bir sözleşme imzalandığına ikna etmek için 5.500’e nasıl çıkarıldığının açıklaması yapılamadı. Net ücret hesaplanırken yol ve yemeğin bu ücrete katılamayacağını net bir şekilde vurgulayan şube yönetimi, işçiyi muhtemelen çoktan imzalanmış olan sözleşmeye ikna etmek için telaffuz ettiği ücrete yol, yemek, ne varsa katmıştı.

19 Şubat sabahı boyunca işçi, imzalanan sözleşme sonucunda ne kadar ücret alacağını hesaplamaya çalıştı fakat işçi de bu şaibeli hesabın içinden çıkamadı. Ancak öğlen saatlerinde elimize ulaşan tutanakta 30 günlük taban ücretin 3.455,70 TL, zam oranının ise %8 olduğunu gördük.

Bu süreç bize her şeyin sınıfsal olduğunu bir kere daha tüm çıplaklığıyla gösterdi. Kamuoyu desteğinin önüne geçmek için karalama kampanyasına maruz bırakıldık. Kadıköy Belediyesi işçisi her gün emek verdiği Kadıköy’ün halkıyla karşı karşıya getirildi. Sendikamız, bir siyasi partinin talimatı doğrultusunda temsil ettiği işçinin iradesini yok saydı. Kadıköy Belediyesi işçilerinin grevi, başta diğer CHP’li belediyelerin işçileri olmak üzere tüm işçiler için emsal teşkil etme potansiyeline sahipti, işçi lehine kazanımla sonuçlanması çok tehlikeliydi. Bu nedenle yukarıdan müdahaleyle önüne geçildi, bastırıldı.

Koltuk kavgası yapanların, işçiye ihanet etmiş bir sendikanın yöneticilerini eleştirmeye cesaret edemeyip temsilcileri istifaya çağırmasına kulak asmayacağız; meydanı, işçi sınıfını arkadan vuranlara bırakmayacağız.

Genel-İş Genel Merkezi ve şube yöneticilerimizin gerek yukarıdan gelen baskı gerekse kendi çıkarları doğrultusunda sonlandırdıkları bu TİS sürecinin greve evrilmesi, işçinin inancını ve güvenini arkasında hisseden temsilcilerin çabasıyla oldu. Öte yandan temsilciler olarak deneyimsizlikten kaynaklandığını düşündüğümüz hatalar da yaptık. Bunları da burada dile getirmenin, ileride hem bizim hem de diğer belediyelerin aynı hataları tekrarlamasının önüne geçeceğini umuyoruz. Birincisi, greve çıktığımız anda daha örgütlü olmalıydık. Görev dağılımı iyi yapılmış bir grev komitesi hazır olmalıydı. Bu komitenin en az iki üyesi, şubenin katıldığı toplantılara katılmalı, bu şekilde şeffaflık sağlanmalıydı. İkincisi, sendika genel merkezinin sürece dahil olmasına en başta itiraz etmeliydik. Üçüncüsü, temsilciler olarak istifa etmeyi düşünmemiz yanlıştı. Deneyim kazanmış temsilciler olarak kalmalı ve bu durumun sorumlusu olan aktörlerden hesap sormalı, yapıyı dönüştürmek için mücadele etmeliyiz. Koltuk kavgası yapanların, işçiye ihanet etmiş bir sendikanın yöneticilerini eleştirmeye cesaret edemeyip temsilcileri istifaya çağırmasına kulak asmayacağız; meydanı, işçi sınıfını arkadan vuranlara bırakmayacağız. Gelinen nokta, biz işçileri ümitsizliğe, yılgınlığa sevk etmemeli. Sürecin kendisi bize umut verdi. 2.300 işçiden tek bir kişi bile grev kırıcı olmadı, dahası greve etkin bir şekilde katıldı. -3 derece soğukta, karda kışta yüzlerce işçi bir araya gelerek grevine, hak mücadelesine sahip çıktı. Biz, Türkiye tarihi boyunca şiddetle veya şiddetsiz bastırılan işçi direnişlerinin hangi korkuyla bastırıldığını ilk elden gördük. İşçinin karşısında, irili ufaklı çıkarları doğrultusunda saf tutanlar korkmakta haklı. Bilin ki örgütlü emek, karşısında duran hiçbir kişi, kurum ya da örgüte pabuç bırakmayacak. İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz.”

Kadıköy Belediyesi işçileri grevde

0

DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube ve Kadıköy Belediyesi arasındaki toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinin tıkanması üzerine 2 bin 300 işçi 16 Şubat gece yarısı itibarıyla greve çıktı. İşçiler, taleplerinin kabul edilmemesi halinde greve çıkacaklarını 5 Şubat’ta ilan etmişlerdi. Sekiz aydır süren görüşmelerde bazı idari maddeler kabul edildi ancak ücretlerle ilgili maddelerde anlaşmaya varılamadı.

Dün saat 13:30’da yapılan basın açıklamasında alım güçlerinin ciddi oranda düştüğünü ve teklif edilen zammı kabul etmediklerini bildirdiler. “Direne direne, direnişten zafere”, “Susma haykır, sözleşme haktır”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganlarıyla mücadeleye devam etme kararlılıklarını vurguladılar. Bedel ödemekten korkmadıklarını belirten işçiler taleplerini kabul ettireceklerini, istedikleri zammı alacaklarını ve sefalet ücretlerine çalışmayacaklarını “İşçiler sizin köleniz değil” sloganıyla haykırdılar.

Grevin başlaması üzerine Kadıköy Belediyesi’nin yaptığı açıklamada, ikramiyeler hariç toplam net gelir en düşük 4 bin 972 TL olacak şekilde en düşük ücretliye yüzde 38 zam yapıldığı belirtildi. Ancak işçiler böyle bir teklifin söz konusu olmadığını, işverenin son olarak 3 bin 200 TL ücret ve ilk yıl için yüzde 7, ikinci yıl içinse yüzde 8 zam teklif ettiğini açıkladılar. Açlık sınırının 2 bin 600 TL, yoksulluk sınırının ise 8 bin 600 TL olduğu ekonomik kriz koşullarında, TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranında bile zam alamadıkları için öfkeli olan işçiler haklarını alana kadar grev kararından vazgeçmeyeceklerini söylüyor.

Tarihte bu ay | 14 Şubat 2005: Video paylaşım platformu YouTube açıldı

0

YouTube’un bir video paylaşım platformu olarak kitleselleşmesi hem iletişim teknikleri hem de video-görsel sanatının gelişimi açısından tarihsel bir dönüşüm anlamını taşıdı. İleride tarihçiler genelde sosyal medyanın kuruluşu, özelde ise YouTube’un ve başka birtakım video-film paylaşım kanallarının açılışını matbaanın icadının temsil ettiği virajla karşılaştıracaklar mı, bu ikisi arasında bir analoji kuracaklar mı bilmiyoruz. Ancak iletişim teknolojisindeki bu adımın politik ve kültürel mücadelelerin sahalarını revize ettiğine şüphe yok.

YouTube bir “halka arz” hamlesi değildi, adı üzerinde bir platformdu. Televizyonun sınıf, cinsiyet, yaş ve etnik köken ayrımcılığına dayanan katı hiyerarşisi tarafından dışlanmış birçok video-görsel üreticisi, kendisini bu platform üzerinden ifade etmeye başladı. Mesela talk show sunuculuğu yapmanın hayallerini kuranlar Beyazıt Öztürk veya Okan Bayülgen gibi “otoritelerin” fiili emekliliğini beklemek zorunda kalmadılar.

Benzer şekilde küresel veya ulusal çapta yaşanmakta olan gelişmelere dair haber alma hakkını kullanmak isteyenler, çeşitli sermaye gruplarının farklılaşan haber kanallarında bu sermaye gruplarının muhafazakâr çıkarları uyarınca rafine edilmiş programları terk ederek, aralarına bir “taşeron” koymaksızın, haberleri doğrudan doğruya kaynaklarından takip edebildiler.

Elbette bu gelişmeler birçok rejimi kaygılandırdı. Türkiye’de YouTube AKP altında yıllar boyunca yasaklıydı. Videolara erişim engeli getirildi. Ancak, birkaç tanesi hariç, rejimlerin geneli bu alanın boykot edilemeyeceğini kabul ederek, kendileri de bu alanda kendi yapılarını oluşturmaya girişti.

YouTube ve benzeri platformlar aslında hareket ile yapının arasındaki çelişkinin bir sonucuydu. Mesela Türkiye’de Mars Sinema Grubu’nun yapımcılık-dağıtımcılık sektörleri ile sinema salonları üzerinde kurduğu diktatoryal kontrol mekanizması anlaşılmadan veya geleneksel TV kanallarında yükselebilmenin şartının nepotizmden cinsiyetçiliğe kadar bir dolu yozlaşmış ilişkiden geçtiğini anlayamadan, bu platformların “başarısı” takdir edilemez.

Yeni neslin kültürel üretim kapasitesi, sokaktaki hareket ve dinamizm, hayatın kendisinin hızı ve iç içe geçmişliği, bu geleneksel iletişim ve medya yapıları tarafından göğüste yumuşatılamadı. Hareket yapıyla çatıştı. Bu yapılar kaygıyla eski konumları ile prestijlerini yitirdiklerine tanık oldular ve ardından üretimlerini dijitalleştirme hamleleri yaptılar. Ancak görülen o ki, yeni platformda eski kafayla çalışmayı sürdürdükçe, yeni olanın temsiliyetini üstlenmek de mümkün olamıyor.

Rus devrimci Lev Troçki bir keresinde Sovyet işçi sınıfının kiliseye karşı mücadelesinin en önemli araçlarından birisinin sinema olduğunu yazmıştı. Elbette YouTube küresel piyasa ilişkilerinin bir parçası ve kapitalist pazar politikalarından da azade değil. Süreklileşmiş bir reklamlar dizgesinin bu deneyimin bir parçası olması, çeşitli markaların ihtiyaçlarına odaklı video üretimleri ve benzerleri bunun bir sonucu. Ancak bu tip platformlar aynı zamanda işçi sınıfı deneyimlerinin yaygınlaştırılması, bunların arasında koordinasyon kurulması, sınıfın çeşitli sektörleri arasındaki fikir alışverişinin sıklaştırılması ve görselleştirilmesi, tecrübelerin doğrudan aktarımı ve karmaşık teorik konuların basitçe anlatılıp propagandasının yapılması için de bir fırsat sunuyor. Bu fırsatı değerlendirmemenin sonucu, beklenenden daha vahim olabilir.

Soma’da adalet sağlanamadı: Suç var, ceza yok!

0

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok can alan “iş kazası” olarak kayıtlara geçen Soma maden faciasında tutuklu hiç kimse kalmadı. Göz yuman, ihmal eden, tedbirsiz davranan herkes paçayı kurtardı.

Hayatını kaybeden 301 madencinin ardından 7,5 yıldır adalet bekleyenlerin, benzeri sayısız dava ve olay da olduğu gibi, elleri yine bomboş kaldı. Ateş düştüğü yerleri yaktı kavurdu.

440 çocuğun yetim kalmasına neden olan sorumluların aldığı göstermelik cezalar, sebep oldukları facia düşünüldüğünde, adeta birer ödül oldu. Cezasızlık kaide olmaya devam etti. Soma’da adalet sağlanamadı.

Bunun en önemli nedeni, facianın sorumlularının olası kasıttan değil taksir ve bilinçli taksirden yargılanmasıydı.

Facianın öncesini anlatan işçiler felaketin habercisi emareleri günler öncesinden yönetime bildirdiklerini, karşılığında yönetimden “bir şey olmaz” cevabını aldıklarını ve çalışmaya devam etmeye zorlandıklarını anlattı.

Bu öngörememek değil, umursamamaktır! Tedbir maliyet demektir. Patron kârını değil işçileri kurban vermeyi tercih etmiştir.

Emeğin sermaye karşısında konduğu bu nokta patronlar için her durumda cezasızlık anlamına gelmekte.

Maliyetten kaçınmanın ve en yüksek kâr hırsıyla hareket etmenin sonucu olan ihmal ve tedbirsizlik neticesinde benzer facialar, bu koşullar değişmediği sürece, kaçınılmaz olarak, yaşanmaya devam edecek.

İş kazalarında yaşanan işçi ölümlerinin bir savaş bilançosunu andırması bu gerçeğin bir yansıması.

Türkiye’nin iş kazalarında Avrupa’da birinci, dünyada ikinci olması yaşanan kazaların kader, kısmet, şansızlık ile açıklanamayacağını da net olarak göstermekte.

İşçiler işin fıtratından dolayı değil, patronların utanç verici açgözlülüğü nedeniyle ölüyorlar.

İşçiler göz göre göre ölmeye devam ediyorlar çünkü düzen Soma gibi bir katliam sonrasında dahi patronlardan yana davranmaktan bir milim geri atım atmıyor.

Soma davasındaki cezasızlığın temel nedeni işte iktidarın bu kayıtsızlığı ve tarafgirliğidir.

Soma faciasına neden olan firmanın sahipleri ve yöneticileri, madeni denetlemekle görevli müfettişler ve izinleri veren bürokratların tamamının 301 madencinin olası kasıtla hayatlarını kaybetmesine sebep olmaktan yargılanması şarttır.

Adalet ancak böyle sağlanabilir. Yanan yürekler ancak bu şekilde bir parça huzur bulabilir.

Adalet sağlanana kadar Soma davası davamız olmaya devam edecek.

Bitmeyen mesailer, kaybedilen haklar: Pandemide ofis çalışanları

0

Koronavirüs salgınının hayatını sürdürmek için çalışmak zorunda olan milyonlarca insan açısından sayısız olumsuz etkisi oldu. Mevcut haklar gasp edildi, çalışma hayatı daha fazla esnekleşti, işsizlik gerekçe gösterilerek zamlar örtbas edildi… Bu ve bunun gibi sayısız hak kaybına uğrayan ancak son derece örgütsüz ve yalnız kılınan kesimlerin başında da ofis çalışanları geliyor.

Pandeminin ülkemizde başladığı 2020 Mart ayından itibaren ofis çalışanlarının büyük çoğunluğu ofislerden evlere gönderildi ve çalışma hayatı uzunca sayılabilecek bir süre evlerden sürdürüldü. Yeniden açılma sürecinde önemli çoğunluk ofislere geri çağrılsa da; şu an binlerce ofis çalışanı yarı veya tam zamanlı olarak evden çalışmaya devam ediyor. Bu tip “esnek” çalışma imkânları ilk etapta salgının etkilerinden korunmak ve ofise gitmemek açısından binlerce çalışan için cazipti. Hatta sürecin ilk aşamalarına ayak uydurmak patronlar açısından daha karmaşıktı; çalışanları denetlemek, performanslarını ölçmek, çalışanın sürekli bilgisayar başında olduğundan emin olmak gibi süreçlerin oturması gerekiyordu. Bu gibi mekanizmalar oturduktan sonra pandemi patronlar açısından bulunmaz bir nimet haline geldi. En başta iktidar tarafından sağlanan kıyaklardan yararlanan patronlar ücretsiz izin, kısa çalışma ödeneği ve sayısız teşvik ve aftan faydalandılar. Binlerce ofis çalışanı kısa çalışma ödeneği alarak aynı işi yapmaya devam etti. İş olmadığı veya görece azaldığı süreçlerde de zorunlu ücretsiz ve ücretli izne çıkarıldılar. Birçok firma için su, elektrik, yol/servis masrafı, aylık yemek kartı, ofis giderleri gibi maliyetler ortadan kalktı. Çalışanlar daha fazla yalnızlaştıkları bir ortamda artan sorunlarıyla baş başa kaldılar ve işverenlerin çalışma hayatındaki sorumluluğu yok denecek düzeye indi.

Nüfusun büyük kesiminin dışarı çıkmak zorunda bırakılması evden çalışmanın bir çalışma tarzı olduğunu unutturuyor, bir imkân ve rahatlık olduğu yanılsamasını yaratıyor. Ancak ofis çalışanları açısından bu süreç çalışma düzenine ilişkin birçok sorunu beraberinde getirdi. Evden çalışanlar için özellikle çalışma/mola saatleri ayrımı ortadan kalktı, artık her zaman ulaşılabilir olmak zorundalar ve bu nedenle mesai saati ortadan kalkmış durumda. Bunun yanı sıra işin sosyal yönü kayboldu. Ofisteyken en azından iş arkadaşları ile sosyalleşebilen, sorunlarını konuşabilen binlerce çalışan şu an tek başına çalışıyor. Ayrıca ev işleri, yemek, çocuk bakımı gibi işler arttı ve çalışma hayatı ile birlikte sürdürülmek zorunda. İşletmeler bu süreçte inanılmaz kârlar elde ederken; ofiste çalışırken karşılanan yemek, internet gibi masraflar “nasıl olsa evdesiniz” denilerek geçiştirildi. Önümüzdeki süreçte, bu dönemde kalıcı hale gelen hak kayıplarına karşı durabilmek, sınırsız esnek hale gelen çalışma düzeninin çalışanların lehine düzenlenmesini talep edebilmek, yeni çalışma biçimleri karşısında sağlığımızı korumak ve kendimizi güçlendirmek ofis çalışanlarının bir arada durmalarından geçiyor. Yalnızca haklarımızı savunmak için değil, aynı zamanda yeni çalışma düzeninin yarattığı baskı ve sömürü mekanizmalarını da birlikte anlamalı ve karşı koymanın yollarını birlikte geliştirmeliyiz.

Direnişteki Migros depo işçileri: “Birleşe birleşe kazanacağız”

0

Kocaeli’de bulunan Migros deposu çalışanları salgına karşı alınmayan önlemler ve uzun çalışma koşulları nedeniyle; Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası’na (DGD-SEN) üye olmuşlardı. Ancak depo yönetiminin sendika karşıtı tutumu çok geçmeden kendini gösterdi ve sendikalı işçiler 31 Aralık’ta ücretsiz izne çıkarıldı. “Ücretsiz izne, sendika düşmanlığına, mobbinge izin vermeyeceğiz” diyen ve işlerini geri isteyen işçileri direnişlerinin 31. gününde (4 Şubat) ziyaret ettik.

Biz pandemiden önce de çok sıkıntı yaşıyorduk ama bizi ya susturuyor ya da oyalıyorlardı. Pandemi başlayınca işler daha da kötüleşti.

 “Daha iyi koşullarda çalışmak istediğimizi söyledik ama onlar bunu ciddiye almadılar. Biz de sonra sendikaya üye olduk, sendikalı olduğumuzu duyduklarında ise bizi ücretsiz izine çıkardılar” diyen direnişteki işçiler onları örgütlenmeye getiren süreci ise şu sözlerle aktarıyor:

“Biz pandemiden önce de çok sıkıntı yaşıyorduk ama bizi ya susturuyor ya da oyalıyorlardı. Pandemi başlayınca işler daha da kötüleşti. Sekiz aydır sabah 8 akşam 10.30 arası çalışıyorduk. Eve gittiğimiz zaman saat 23.30 oluyordu. Buna hafta sonu ve resmi tatillerimiz de dahil! Mevcut işçi sayısı işlerin yoğunluğuna göre çok azdı. Sonunda kaldıramayacak duruma geldik. Hani derler ya sabır taşı çatladı… Bir yandan, baskılar, tehditler de gittikçe yükseliyordu. Bu kadar çalışmamızın, fazla mesaimizin de doğru düzgün karşılığını alamıyorduk.” 

İşçilerin yaşadığı sıkıntılar bunlarla da sınırlı değildi. Hijyen önlemlerinin büyük önem kazandığı pandemi sürecinde bile en sağlıksız koşullarda çalışmaya maruz bırakılmışlardı: “Kadınlar için bir tane, erkekler için bir tane olmak üzere 700 kişinin kullanabileceği sadece 2 tuvalet vardı. Bu pandemi döneminde bile böyle devam etti. Ve tuvaletler kedi ve farelerle doluydu. Yani bizden çok hayvanlar kullanıyordu. Depo içerisi de benzer şekildeydi… Bunun yanında, yollar bozuktu, verilen araçlar bozuktu… Kadın arkadaşlarımız erkek bölümünde zorla çalıştırılıyordu, soğuk depoda gece vardiyasında sabaha kadar ince mont ile çalıştırılıyorduk.”

İşçiler bu konularda depo yönetiminden herhangi bir olumlu adım görmedikleri için ve bu koşullara son vermek adına sendikal örgütlenmeye başladıklarını ifade ediyorlar: “Anayasal hakkımızı kullanarak sendikaya üye olduk. Ancak duyulmasıyla kapının önüne koyulduk.”

Şu an içeride bizim sayemizde yeni gelişmeler oluyor. Tuvaletler değişiyor, yeni araçlar geliyor, soyunma odaları değişiyor, mola yerleri oluşmaya başladı. Biz oradayken bunlar yoktu, biz bunlar için mücadele ettik ve şimdi direnişimiz sayesinde bu gelişmeler oluyor.

Pandemi sürecinde işten çıkarmaların sözde yasaklanması ile ücretsiz izin işverenin en çok kullandığı yöntem haline geldi. Migros depo işçileri de Migros yönetiminin aynı işçi düşmanı tutumuyla karşılaştılar. Yıllardır depoda çalışan işçiler, iki seçenekten birine mahkûm edilmeye çalışıyorlar: Ya ücretsiz izin desteği adı altında açlık ücretiyle yaşamaya çalışmak; ya da bu ücretle geçinemeyecekleri için içerideki tazminatlarını, haklarını yakıp işten ayrılmak. Ama onlar işverenin bu dayatmasına karşı çıkarak, üçüncü seçeneği yaratmaya çalışıyorlar: Mücadele ile hakları olanı almak.

Direnişleri şimdiden depo işçileri için kısmi kazanımlar sağlamış durumda. Direniş aracılığıyla sorunların kamuoyuna yansıması ile Migros yönetimi kısmi düzenlemelere gitti. Direnişçi işçiler yaşanan gelişmeleri şu sözlerle aktarıyor: “Şu an içeride bizim sayemizde yeni gelişmeler oluyor. Tuvaletler değişiyor, yeni araçlar geliyor, soyunma odaları değişiyor, mola yerleri oluşmaya başladı. Biz oradayken bunlar yoktu, biz bunlar için mücadele ettik ve şimdi direnişimiz sayesinde bu gelişmeler oluyor.”

Bizi desteklemeleri çok hoşumuza gidiyor ve sesimiz böylece büyüyor. Biz de bütün işçilerin sesi olacağız. Sendika bizim hakkımızdır kimse bunun önünde duramaz, birleşe birleşe kazanacağız!

Ancak direnişteki işçiler için henüz yönetim tarafından atılan olumlu bir adım yok. İşçiler muhatap bile kabul edilmiyor. “Biz işçiyle aynı masaya oturmayız” dendiğini ifade eden işçiler, “konuşmak için bir yönerge veriyoruz anlaşmak istiyoruz ama onu da kabul etmiyorlar,” diyor.

Öte yandan, hakkını savunmak, emeğinin karşılığını alabilmek, daha iyi şartlarda çalışmak için mücadele eden, senelerini vermiş işçilerin kapının önüne koyulduğunu ama kadınlara dönük baskı, tehdit tacizde bulunan amirlerin hâlâ orada bulundurulduğuna dikkat çeken işçiler, “Biz bir aydır bunu dile getiriyoruz. Ne sosyal medya ne haberler ne halk bunu görüyor. Ya da görüyor ama susuyor. Biz de buna bir çözüm bulabilmek için burada sürekli direniyoruz,” diyorlar. İşçiler, tüm bunları durdurabilmek için mücadeleye devam edeceklerini vurguluyorlar: “Diğer direnişlerle de dayanışma içindeyiz. Baldur işçileri, PTT-Sen sürekli geliyorlar biz de onlara gidiyoruz. Eylemlerimiz oluyor, mesela geçen gün Kadıköy’de bizim için bir eylem yapıldı. O eyleme katıldık, çok duygulandık. Bizi desteklemeleri çok hoşumuza gidiyor ve sesimiz böylece büyüyor. Biz de bütün işçilerin sesi olacağız. Sendika bizim hakkımızdır kimse bunun önünde duramaz, birleşe birleşe kazanacağız!..”

Uluslararası kampanya: Covid-19 aşı patentlerine hayır!

0

Covid-19 salgını tüm dünyayı kasıp kavurmaya devam ediyor. Şu ana dek en az 2 milyon kişi salgından dolayı hayatını kaybetti. Salgınla mücadele için birçok sağlık şirketi, etkinliği Dünya Sağlık Örgütü’nden onay almış aşıları keşfetmiş olsa da, bu aşılar şirketlerin patent hakları nedeniyle kitlesel biçimde üretilmiyor. İlaç şirketlerinin çıkarları nedeniyle salgınla etkin bir mücadele sağlanmıyor ve milyonlarca kişi ölüme terk ediliyor. Covid-19 aşılarında patent hakları iptal edilerek, tüm insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde aşı miktarının hızla üretilmesi gerekiyor. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal bu talep doğrultusunda bir uluslararası kampanya başlattı. Kampanya çağrısı şu şekilde:

Covid-19 pandemisinin hâlâ şiddetli biçimde sürüyor olması ve aşılama planlarının dünya ölçeğinde kriz içinde bulunması karşısında, biz aşağıda imzası bulunanlar, Covid-19 aşıları ve ilaçlarının tıbbi patentlere tabi olmamasını talep ediyoruz.

Özel ilaç sanayisinin sorumsuz yönetimini, gizliliğini ve çokuluslu firmaların pandemiden kâr sağlamak amacıyla aşı tedarikindeki ihmallerini kınıyoruz.

Hükümetler, pandemi sürdüğü sürece patent muafiyeti talep etmeli ve Covid-19’a karşı geliştirilen teşhis ve tedavi yöntemleri ile aşılar üzerindeki bu patentleri tek taraflı olarak reddetmeli ve tüm dünya ülkeleri için parasız kitlesel aşı üretimi ve dağıtımına yönelik ortak bir plan geliştirmelidirler.

Dünya ölçeğinde bağışıklık sağlanana değin patentlerin ilgası ya da askıya alınması talebiyle seferberlikleri hedefleyen çeşitli girişimlere bizler de katılıyoruz. Bunların arasında, Hindistan ve Güney Afrika’nın başını çektiği 99 ülke tarafından Dünya Sağlık Örgütü’ne sunulan Covid-19’a karşı tıbbi araç patentlerinin ilgası önerisi ile Sınır Tanımayan Doktorlar’ın “Patentlere Hayır. Sağlığın Ticareti Olmaz” kampanyası da bulunmaktadır.

Kampanyaya katılım için idpgenelmerkezi@gmail.com adresine eposta gönderebilirsiniz.

Türkiye’den ilk imzalar:

Sağlık Emekçileri Sendikası (SES)

Ahmet Dursun Kahraman – Çevre Mühendisleri Odası Başkanı

Cevahir Efe Akçelik –TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri

Enis Yiğitarslan – İzmir Tabipler Odası Asistan Hekim Komisyonu Başkanı

Suat Karlıkaya – Tek Gıda-İş Örgütlenme Uzmanı

Uraz Aydın – İmdat Freni Editörü

Oktay Çelik – İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı

Kadın Dayanışması

Görkem Duru – Gazete Nisan Editörü

Terrabayt web sitesi

Atakan Çiftçi – Eğitim-Sen İşyeri Temsilcisi

Uluslararası ilk imzalar: Carlos “Sueco” Lordkipanidse, sobreviviente de la ESMA y referente del Encuentro Memoria, Verdad y Justicia. Eugenio Semino, defensor de la Tercera Edad. Viviana Reinoso, abogada, colectivo Juguete Rabioso.

Sağlık: Mónica Méndez, secretaria de Organización y Finanzas de la Cicop (Asociación Sindical de Profesionales de Salud, provincia de Buenos Aires). Reynaldo Saccone, ex presidente Cicop. Cristian Luna, secretario general SITE, Tucumán. Oscar Atienza, médico magíster en salud pública, Córdoba. Carlos Pecas Soriano, médico magíster en bioética, Córdoba. Mirta Pacin, médica pediatra, Neuquén. Ivan Sotomayor, enfermero, Autoconvocados de CABA. Raquel Osorio, Licenciada en enfermería, docente de la Escuela de Enfermería de la UNaM. Alberto Blanco, enfermero, Hospital Durand, CABA.

Aydınlar, araştırmacılar ve akademisyenler: Juan Carlos Garberi, Dr. Ciencias Químicas, Biólogo Molecular, ex miembro Carrera Investigación Conicet y ex Director del Laboratorio de Biología y Patología Molecular. Hernán Camarero, historiador, docente e investigador Conicet. Pablo Bonavena, sociólogo y docente universitario UBA. Ricardo De Titto, historiador. Martín Mangiantini, historiador e investigador del Conicet. María Alicia Gutiérrez, profesora e investigadora UBA, integrante de la Campaña nacional por el derecho al aborto, CABA. Susana Laura Fernández. Magister en Educación, Profesora de UBA y Universidad de Jujuy (jubilada). Adriana Migliavaca, profesora de la Facultad de Ciencias de la Educación, Universidad de Luján. José Castillo, economista, profesor e investigador UBA. Mercedes García Carrillo, bióloga y becaria posdoctoral de CONICET. Malena Lenta, profesora e investigadora UBA, integrante de la Campaña nacional por el derecho al aborto, CABA. Silvia Schachter, arquitecta, Revista Herramienta. Jose Forni, Ex supervisor escolar CABA. Rodolfo Sánchez, Físico e Investigador de Conicet, Bariloche. Silvia Falco, ex supervisora escolar, CABA. Estela Fernández, rectora del Profesorado Juan B.Justo, CABA.

Siyasi şahsiyetler: Luis Zamora, AyL-Autodeterminación y Libertad).Marta Martínez,legisladora CABA AyL.Juan Carlos “Gringo” Giordano, diputado nacional. Mónica Schlotthauer, diputada nacional electa. Pablo Almeyda, legislador CABA. Mercedes De Mendieta, legisladora electa CABA. Noelía Agüero, legisladora electa Córdoba, Laura Marrone, legisladora (mc) CABA. Mercedes Trimarchi, legisladora (mc) provincia de Buenos Aires.

Sendikal temsilciler: Mariana Scayola, Secretaria General Ademys, CABA. Jorge Adaro, Secretario Adjunto Ademys, CABA. Montserrat “Tata” Gayone, Secretario de Ambiente de la CTA de Bahía Blanca. Marcela Almeida, Secretaria Gremial ATE-Indec. Nilda Beatriz Patiño, Secretario General Docentes autoconvocados Formosa. Daniela Vergara, Secretaria de Cultura AMSAFE Rosario. Angelica Lagunas, minoría ATEN Capital. Daniela Pérez, Sec. Gral. ADOSAC- Pico Truncado. Adriana Astolfo, Sec. Adjunta ADOSAC- Pico Truncado. Betiana Gaggioli, Sec. Gral. ADOSAC – Puerto San Julián. Susana Llanos, Sec. Gral. ADOSAC – Piedrabuena. César Baudino, ex Sec. Gral. AGMER Entre Ríos. Graciela Calderón, Sec. Adjunta SUTEBA La Matanza. Olga Ortigoza, Comisión directiva SUTEBA Matanza.

Ekmekçioğulları işçilerinden basın açıklaması

0

Çorum’da faaliyet yürüten Ekmekçioğulları metal fabrikası işçileri, kötü çalışma koşulları ve güvencesiz çalışmaya karşı Birleşik Metal-İş’te örgütlenerek Çalışma Bakanlığından yetki almalarına rağmen patronun hukuk tanımaz tavrı ile kötü niyet, ahlaksızlık vb. durumları kapsayan Kod 29’dan işten atıldılar. Sendikanın toplu iş sözleşmesi yapmak için yetki almasına rağmen işten çıkarma gerçekleştiren patronun bu tavrına Ekmekçioğulları işçileri 65 gündür Çorum’daki fabrika önünde direnerek cevap veriyorlar.

Direnişlerinin 65. gününde İstanbul’a gelen sendikalı işçiler, patron Rüstem Ekmekçioğlu’nun işlettiği Şişhane’deki otopark önünde basın açıklaması gerçekleştirdiler.

Açıklamada; otoparkın İstanbul Büyükşehir Belediyesine ait olduğu belirtilerek İBB’nin hukuk tanımaz patrona karşı tavır alması istendi. Ekrem İmamoğlu ile sendikanın bir görüşme gerçekleştireceği belirtildi. “Uzaya astronot göndereceğinize gelin bu işçi düşmanı patronları gönderelim” tavsiyesinde de bulunulan açıklamada işçilerin işe iade edilerek sendika hakkının tanınması istendi.

Pandemi ile beraber patronların ücretsiz izin, kısa çalışma ödeneği gibi uygulamaları işçi sınıfının örgütlenmesine karşı silah olarak kullanması kabul edilebilir bir durum değildir. Sendikal mücadele yürüten işçilerin Kod 29’dan işten çıkarılması ise patronların ne kadar da düşmanca tavır takınabileceklerini açıkça göstermiş oluyor. Bütün bu uygulamaların derhal sonlandırılması ve anayasal haklarını kullanan işçilerin işe iade edilmeleri gerekiyor. Çeşitli sektörlerde mücadelelerini sürdüren işçilerin bu mücadeleleri birleştirerek büyütmeleri için ortak taleplerimiz etrafında bir araya gelmemiz en acil görevimiz olarak önümüzde durmaktadır.

Kod 29 uygulamasına son!

Ücretsiz izin dayatmasına hayır!

Sendikalaşma önündeki engeller kaldırılsın!

Yaşasın işçilerin birliği!

Baldur işçisi: “Üretimden gelen gücün karşısında hiçbir patron duramaz”

0

Kocaeli Çayırova’da Şekerpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Baldur Süspansiyon fabrikasında çalışan işçilerin sendikalaşma mücadelesi patron tarafından engellenmeye çalışılmıştı. Bu mücadele zaferle sonuçlanmasına rağmen patron sendikanın yetkisini tanımayarak üç işçiyi işten çıkarmış ve işçileri baskı yoluyla yıldırmaya çalışmıştı.

Patronun tüm baskılarına rağmen sendika ve toplu sözleşme hakkının tanınması ve atılan işçilerin geri alınması talepleriyle kararlı ve örgütlü mücadelelerini sürdüren grevdeki Baldur işçilerinden işyeri sendika temsilcisi Erkan Kaya ile grevin 42. gününde (4 Şubat) yaptığımız kısa söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Elif Duru

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

İsmim Erkan Kaya. Baldur fabrikasında baş temsilciyim. Biz aslında 97 gündür buradayız. 42 gündür de grevdeyiz. Daha önce de burada ilk işten atılan ve direnişe başlayan işçiler bizleriz.

Hem yasal hem de meşru tüm gereklilikleri yerine getirmenize rağmen patronun bu direncini nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında evet doğru, pandemi koşullarında yasal bir grevdeyiz. Ama patronlara farklı bir ayrıcalık tanınıyor; onlar yasa, hukuk tanımıyorlar. Yani işçinin anayasal hakkı olan sendikalı olma hakkını bile tanımıyorlar. İşçinin, evet sendikalı olma hakkı var ama sendikasını seçme iradesine bile ipotek koymaya çalışıyorlar. Yani “o sendika değil de ben bu sendikayı istiyorum” diye bir dayatma da var. Patronun direnci mevcut. Bu, hükümetten aldığı destek yüzünden de olabilir. Ne düşündüğünü de bilmiyoruz, sonuçta %100 yabancı bir sermaye. Aslında Türkiye’ye gelip bu tesisi açınca illaki sendikanın buraya kıyısından köşesinden bulaşacağını bilmesi, buna hazırlıklı olması lazımdı. Çok da direneceğini sanmıyorum. Çünkü işçi üretimden gelen gücünü kullanıyor. Üretimden gelen gücün karşısında hiçbir patronun durabileceğini sanmıyorum.

Diğer direnişlerle bir ilişki kurabiliyor musunuz?

Evet, bizler de gidiyoruz dayanışmaya; onlar da geliyorlar. Birbirimizi ziyaret ediyoruz. Sosyal medyadan birbirimize destek mesajları gönderiyoruz. Mesela Çorum Ekmekçioğlu’nda gene Birleşik Metal’de örgütlü 90 arkadaşımızla ilişkideyiz. Aşağıda en yakınımızda Migros var. PTT işçileri var, Cargill işçileri var. Onlarla her türlü dayanışmayı gösteriyoruz.

Sendikanızın diğer toplu sözleşme süreçleriyle bir eylem birliğiniz var mı?

Şu anda zaten biliyorsunuz, metal sektöründe toplu sözleşme dönemi. Birçok fabrikada da grev aşamasına gelindi. Birçok yerde işçinin kararlı tutumuyla bir sürü kazanım elde edildi. Evet, tabii ki birlikte karar alınıyor, birlikte hareket ediliyor. Söylediğim gibi biz şu ana kadar o duruma gelmedik ama o noktaya gelirsek destek anlamında örgütlü olduğumuz bütün fabrikalardan ve inanıyorum ki bütün işçi arkadaşlarımızdan – zaten destek veriyorlar ama – farklı bir destek de görürüz.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben son olarak işçi sınıfına, işçi arkadaşlarıma, tüm emekçi dostlarıma nerede olurlarsa olsunlar örgütlensinler demek istiyorum. Başka türlü hak arama şansı yok. Tek kişiyle hak arama şansı hiç yok. Örgütlü olsunlar, sendikalı olsunlar ve sendikalarını seçerken de çok dikkatli olsunlar. Bu da çok önemli, biliyorsunuz ki maalesef 80’lerden sonra ortaya çıkan bir sürü sarı sendika var. Buna da çok dikkat etsinler. Geleneği olan, kültürü olan DİSK’i seçsinler.

Çok teşekkür ederiz, ağzınıza sağlık.

Patentler küresel aşı kampanyasını tahrip ediyor

0

Covid-19 pandemisi tüm şiddetiyle devam ederken, aşılama planlarında dünya ölçeğinde bir kriz patlak vermiş durumda.

Küresel ilaç sektöründeki uluslararası şirketlerinin hainliği tüm çıplaklığıyla açığa çıkıyor. Kapitalist-emperyalist sistemin canice rolü bir kez daha kendini belli ediyor. Bizzat Almanya, Fransa ve İtalya gibi emperyalist hükümetler dahi; Pfizer, Moderna, AstraZeneca gibi çokuluslu şirketlerin aşı dağıtımındaki fiyaskosunu kınadı. Sözleşmelerinin gizliliğini kapitalist hükümetlerin kendisi destekliyor. Aşılar için ne kadar ödeneceği ve hangi fiyatlar üzerinden anlaşıldığı belirsiz. Dev Pfizer öncülüğündeki çokuluslu şirketler, kendilerini olumsuz etkilerin sorumluluğundan muaf tutan ve ulusal yargı sistemlerinden koruyan hükümleri öne sürüyor. Milyonlarca insan Covid-19’dan enfekte olup ölmeye devam ederken, çokuluslu ilaç şirketleri için aşılar geniş ölçekli bir ticaret haline geldi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, ilaç patentlerinin kaldırılmasını, herkese parasız aşı yapılmasını ve dünya ölçeğinde bir acil aşı üretimi planının yürürlüğe konmasını talep eden ve bu uğurda mücadele eden bütün çevrelere katılıyoruz.

Aşılama krizinin nedenlerini incelemek için, Cicop’un (Arjantin Buenos Aires Bölgesi Sağlık Çalışanları Sendikası) eski başkanı ve İUB-DE’nin Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un (IS) önderlerinden Dr. Reynaldo Saccone’nin makalesindeki (El Socialista N° 490, 26 Ocak 2021) önemli yerleri tekrar vurguluyoruz:

“Aşı üretimindeki gecikme, bütün çokuluslu ilaç şirketlerini içeren küresel bir sorun. Şu ana dek dünya genelinde yalnızca 64 milyon insan aşılandı: ABD’de 20 milyon, Çin’de 15 milyon, Birleşik Krallık’ta 7 milyon ve Almanya, İspanya, İtalya ve Fransa’da ülke başına 1,5 milyon. Brezilya’da 600.000, Arjantin’de 292.000 kişi aşılandı.(…) Ülkelerin %75’i ise henüz kitlesel aşılamaya başlamadı.

“Neden gecikiliyor? Dünya Sağlık Örgütü’nün Aşıya Erişim Programı’nın eski yöneticisi Dr. German Velasquez, çokuluslu ilaç şirketlerinin risk almak istemediğine ve elindeki partileri satmadan üretime devam etmediklerine vurgu yaptı: ‘Eğer benden satın almazsan, üretmeyeceğim.’ Aynı zamanda bu durum, en zengin emperyalist ülkelerin, aşıların büyük çoğunluğunu aldığını gösteriyor. Uluslararası Af Örgütü’ne göre bu ülkeler dünya nüfusunun %13’üne tekabül ederken, üretilen aşıların %52’sini ellerinde bulunduruyorlar.

“Dahası, patentlerin varlığı aşıların herhangi bir ülke veya şirket tarafından üretimini engelliyor. Velasquez, endüstrinin aşıları büyük devlet ödenekleri sayesinde geliştirebildiğini fakat çokuluslu şirketlerin esasında dünya mirasına ait olan aşıyı, patent yoluyla üzerlerine aldığını belirtiyor. ‘Patentler aşı kampanyasını mahvediyor, patent sistemi değişmeli’ diyerek bitiriyor. Üretim için devlet ödeneklerini kullanmalarına rağmen memnun kalmayan tekeller, bir de hükümetlerden, yan etkilere karşı gelebilecek hak talepleri için yasal dokunulmazlık talep ediyorlar. Bu amaçla ülkemizde (Arjantin) FIT Unidad’ın muhalefetine karşın Peronist ve Değişim İçin Birlikte milletvekillerinin kabul ettikleri yasa türünden işlerine yarayacak kanuni düzenlemeler yapılıyor.

Hindistan ve Güney Afrika’nın öncülüğünü üstlendiği ve 99 ülkenin pandemi süresince patentlerin ilga edilmesini talep eden girişiminden bahsetmiştik. Bu hafta, Brezilya’daki Sao Paulo Federal Üniversitesi rektörü de tıpkı Oxfam, Uluslararası Af Örgütü ve Sınır Tanımayan Doktorlar gibi artan sayıda kuruluşun da desteklediği patentlerin kaldırılması talebini dile getirdi. Bu açıklamaya imzacı olan Arjantin hükümeti bu talebi desteklemeli ve gerekirse tek taraflı olarak aşı ve ilaçlardaki patentlere uymayarak pandemiyle mücadele adına yerel üretime girişmelidir.” 

“Sosyalist Sol olarak, dış borçların ödenmesinin reddi ve servet vergisiyle birlikte uygulanacak ilaç patentlerinin kaldırılmasını talep ediyoruz. Sol Cephe-Birlik tarafından da önerildiği gibi, bu önlemler; pandemiye son vermek için çalışan insanların çabalarına güç verecektir.”

Beykoz Çevre Dayanışması’ndan İBB önünde basın açıklaması

0

İstanbul’un sayılı ormanlarından biri olan Kirazlı Ormanları’nın Çevre ve Şehircilik Bakanlığının kamu yararı görülerek ranta açılması kararının ardından oluşturulan Beykoz Çevre Dayanışması, öncelikle toplanan 261 ıslak ve 26.377 dijital imzalı dilekçeyi dün İstanbul Büyükşehir Belediyesine teslim etti ve ardından basın açıklaması gerçekleştirdi.

Beykoz Dereseki Mahallesinde bulunan 111 dönümlük Kirazlı Ormanları, 21 farklı türde 1443 ağacın yaşam alanı ve Anadolu yakasının iç kesimleriyle Beykoz ve Boğaz’ı birleştiren yeşil koridoru oluşturuyor.

Yasal dayanak: kamu yararı

Açıklamada aslında bölgenin tarım arazisi olduğu ancak imara açılmasının koşulu olan yasanın nasıl kullanıldığı ve kamu yararının imara açanlar için ne ifade ettiği şu sözlerle ifade edildi:

“Bizler bu kanun maddesinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca keyfi kullanıldığını düşünüyoruz ve iklim krizinin kapıda olduğu bu dönemde binlerce ağacın kesilip yerine villa, AVM ve cami yapılmasında bir kamu yararı göremiyoruz.”

111 dönümlük arazinin yüzde 55’inin ticari alan için ranta açılması planlanırken, geri kalan kesimlerde cami, okul gibi yapıların inşa edilmesi planlanıyor. İklim krizinin etkilerinin iyice arttığı bir dönemde sermayenin kâr hırsı için yeşil alanların katledilmesi sadece İstanbul’u değil, ülkenin her yanını etkileyecek bir sorun olacaktır.

Mücadelemizi sürdüreceğiz

Türk-Alman Üniversitesi öğrencileri, Kuzey Ormanları Savunması ve Beykoz Kent Dayanışması’nın oluşturduğu Beykoz Çevre Dayanışması gerçekleştirdikleri imza kampanyası sonucunda çok sayıda imza topladı. İmzalar Çevre ve Şehircilik Bakanlığına iletilmek üzere Büyükşehir Belediyesine teslim edilirken yapılan açıklamada sürecin takipçisi olunacağı ifade edildi. Ayrıca kamuoyunda takipçi olunmaya ve önemli bir yaşam alanının kurtarılması için destek vermeye çağrıldı.

Beykoz Kent Dayanışması’nın basın açıklaması metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Bildiğiniz üzere 8 Ocak 2021 tarihinde ‘İstanbul İli, Beykoz İlçesi, Dereseki Mah. 267 No.lu Parsele İlişkin 1/5000 Ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ve 1/1000 Ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı’ adlı imar planları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylandı. Bugün burada Beykoz Çevre Dayanışması olarak Beykoz Ormanları’nın sahipsiz olmadığını ve Beykoz halkının bu imar kararının karşısında konumlanan ortak iradesini göstermek için toplandık. Kararın iptali için imzaladığımız dilekçeleri İBB Planlama Müdürlüğüne teslim ettik. Bölge halkı ve öğrenciler olarak umuyoruz ki bu itirazlarımız ilgili merci olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığına ulaşır ve gerekli olan işlemler halkın sesine kulak verilerek yapılır. Dayanağını 5403 no.lu Kanunun 13. Maddesi d bendinden alan bu karar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının bir tarım arazisinin imara açılmasında kamu yararı görmesi halinde, o araziyi imara açabilme yetkisi kullanılarak alınmıştır. Bizler bu kanun maddesinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca keyfi kullanıldığını düşünüyoruz ve iklim krizinin kapıda olduğu bu dönemde binlerce ağacın kesilip yerine villa, AVM ve cami yapılmasında bir kamu yararı göremiyoruz. Tüm yetkilileri bu kararın bir an önce iptal edilmesi için gerekli işlemleri yapmak üzere göreve davet ediyoruz. Bizler İstanbul’un kalan sayılı ormanlarından, son nefes kaynaklarından biri olan Kirazlı Ormanları’nı sermayeye kurban etmemek için elimizden geleni yapacağız ve mücadelemizi sürdüreceğiz. Beykoz Çevre Dayanışması, Beykoz Kent Dayanışması, TAÜ Dayanışması ve Kuzey Ormanları Savunması olarak tüm kamuoyunu bu olayın takipçisi olmaya ve İstanbul’un son nefes kaynağının katledilmesine karşı dayanışmaya çağırıyoruz. BEYKOZ ORMANLARI DAYANIŞMAYA ÇAĞIRIYOR!”

WhatsApp’tan kaçarken bizi bekleyenler

0

Her gün birbirinden değişik ve farklı gündem ile bombardıman altındayız. Daha 1 yıl önce bu zamanlarda MEB tarafından öğrenciler adına alınmış 1 milyon Delphi programlama lisansının ne kadar gereksiz olduğunu konuşuyorduk, araya pandemi ve ekonomik buhran girmesinden dolayı bu da unuttuğumuz başlıklardan birisi oldu. Aslında unuttuğumuz çok başlık var, fakat toplumca gözümüze ışık tutulmuş tavşan gibi hareket ettiğimiz, yani sorunlar karşısında donakaldığımızdan ötürü, yanımızdaki can havliyle ne yaparsa onun peşinden sürükleniyoruz. Geçtiğimiz günlerde de WhatsApp’ın verilerimizi pazarlamak için yeni kullanıcı sözleşmesi ile gelmesi de bunlardan biri. Gelin, beraber bakalım, ne oluyor.

WhatsApp aslında ne istiyor?

Milyarlarca kişinin kullandığı haberleşme uygulaması, aslında bizim mesajlarımızı doğrudan okuyamıyor; görüşmelerimizi ne dinleyebilir ne de izleyebilir. Uygulamanın alameti farikası bizim adımızı vermeden, bize ait bütün çevresel bilgilerin yanında, telefondaki diğer uygulamalara ait verileri de ticari bir şekilde pazarlayabilmesi. Mesela alışverişe gittiğimizde hangi bölümde ne kadar kaldığımız veya hangi otele saat kaçta gidip, kaçta uyuduğumuzu biliyor. Bunlar gibi pek çok hassas kişisel verilerimizi de diğer şirketlerle paylaşmak yani onlara satmak istiyor, yeni izin sözleşmesi de bununla alakalı. Bu maalesef hiç masum değil ve kabul edilemez çünkü iletişim özgürlüğümüz aslında elimizden alınıyor. Diğer açıdan çoğu devlet ve şirket de bunu kendi yararına kullanmak istiyor.

Ticari kaygılar bir yana, ne kadar tehlikedeyiz?

Şimdi diğerlerine gelmeden önce, ilk başta WhatsApp’ın sahibi olan Facebook ve onun karıştığı skandalı hatırlayalım. Trump’ın ilk seçim döneminde Cambridge Analytica adlı şirkete Amerikan seçmenin aklınıza gelebilecek her türlü verisini satıldı. O dönem daha popüler olan bu platformda, seçim tercihi net olmayan seçmenler de manipülatif haberlerle etki altında alındı. Hatta Trump’ın kazanmasını bu seçim hilesine bağlayanlar oldukça fazla. Bu yüzden Facebook başta olmak üzere çoğu sosyal paylaşım platformu yargılandı, Facebook ceza aldı, hatta Cambridge Analytica kapatıldı. O dönemde Facebook silmeyi öneren kampanya vardı, fakat kısıtlı kaldı ve yeterli olmadı.

Peki Telegram, BİP veya Signal ne kadar güvenli?

Etrafımızda birçok kişinin Telegram ya da BİP’e geçtiğini biliyoruz, fakat bu uygulamalar ne yazık ki WhatsApp’tan daha az güvenli. Mesela BİP uygulaması WhatsApp’tan daha fazla izin istiyor ve kullanıcılara ait verilerin nasıl saklandığına veya kullanılacağına dair bir net açıklaması yok. Aynı şüpheler Telegram için de geçerli çünkü bunlar ticari uygulamalar ve verilerimizden para kazanmayı umuyorlar. Geçtiğimiz yıllarda Rusya’nın sakıncalı gördüğü Telegram gruplarının silindiğini biliyoruz. Bu üç uygulama içerisinde farklı olan ise Signal, kâr amacı gütmeyen sivil toplum kurumu tarafından finanse ediliyor ve verilerimizin gizliliğini geri kalan tüm uygulamalardan daha fazla düşünüyor ama bu kurumu destekleyen ticari kurumlarla arasındaki bağ net bir şekilde açıklanmış durumda değil ve gelecekte ticari amaç gütmeyeceğine dair kesin bir şey söylenemez.

Nasıl olmalı?

Öncelikle Türkiye şartlarında veri güvenliğinin şu anki Tek Adam rejimiyle güvenceye alınacak olması hiç gerçekçi değil. Hatta BİP uygulamasına sağlanan avantajlar ve sübvansiyonlar da bu açıdan şüphe çekici. Fakat biz anayasada tanımlanan maddelerin uygulanmasını istiyoruz, bunlardan biri de iletişim özgürlüğü. Bunun için de üç temel beklentimiz var uygulamalardan. Denetlenebilir olmalı, açık kaynak kodlu yazılmalı ve kâr amacı gütmemeli. Bu önlemlerle iletişim özgürlüğümüz için ilk adımı atabiliriz.

On Tripoli and its uprising

0

Tripoli is the second most important city in Lebanon in terms of its population as well as its economic and administrative weight, so it is known as “the second capital” of Lebanon.

The population of Tripoli is close to one million. It is one of the oldest cities in the Mediterranean region and has a historical importance as well as a geographic one because of its strategic location.

The neoliberal economic policies have gone too far to be solely characterized as mafialike; they are mainly based on indebtedness, rentier investment, and borrowing. They destroyed the productive sector as well as the employment levels in the country, and Tripoli’s share in being affected by these policies was the largest.

Over the decades, various industries in Tripoli have been destroyed. The oil refinery that used to be there was suspended; its port was neglected, and so were all the development projects that were launched starting in the seventies of the last century: the Olympic stadium, the international exhibition, etc.

The basic services, such as education, health, hospitalization, and environment have worsened dramatically and seriously.

As a result, the unemployment rate rose to unbearable levels among the residents of the city. The poverty rate increased to more than 60% of the city population, making it the poorest city on average within the region, even though perhaps the wealthiest people of the region, whom can be counted on the fingers of one hand, are from there.

Over the last three decades, the dominant regime forces, as well as the regional powers, viewed the poverty-stricken city of Tripoli as a prey that could be tampered with by deploying militia forces to serve the goals of local or regional parties.

The distribution of “humanitarian” aid was an opportunity to take advantage of people’s poverty and destitution and it was used as an excuse to form assault gangs or armed militias, just as corruption was employed in the parliamentary or municipal elections through vote buying.

With the eruption of the current economic, financial, and social crisis two years ago, the suffering of the people of Tripoli was doubled. Therefore, Tripoli’s participation in the October 17 uprising was distinctive, which is why the Lebanese people refer to it as the bride of the revolution.

The outbreak of the Coronavirus pandemic and the repeated general closures have tightened the screws on the people of the city, most of whom work on a daily basis to get their daily food.

The increasing pressure pushed the people of the city to rise again, and with greater force, so the repression came in the form of security forces and the army directly firing bullets at the demonstrators, which led to the wounding of dozens, and the death of more than one demonstrator. On the last Sunday of January 2021, and in solidarity with Tripoli and its people, hundreds of Lebanese went to Tripoli to join the demonstrations there, breaking the travel ban implemented by the authorities and denouncing the repressive measures against the protesters from the city.

Adeed Nassar

Trablusşam’daki ayaklanma üzerine

0

Lübnan’da 17 Ekim 2019’da ekonomik krizin yarattığı enkaza ve yolsuzluğa batmış mezhepçi rejime karşı başlayan kitlesel seferberlikler pandemi ile birlikte bir geri çekilme yaşamıştı. Ancak pandemi, kitlelerin işsizliğe, gelir dağılımındaki adaletsizliğe ve rejime karşı demokratik taleplerinin ortadan kalkmasını değil, tam tersine bu taleplerin daha da can yakıcı bir hale gelmesi sonucunu yarattı. Ve buna karşı 2020 yılının Nisan-Mayıs aylarında ve Beyrut limanında gerçekleşen patlamanın ertesinde kitleler yeniden sokaklara dökülmüştü. Bu sürecin son örneği ise geçtiğimiz hafta ülkenin ikinci büyük kenti ve 17 Ekim seferberlikleri sürecinde de önemli merkezlerden biri olan Trablusşam’da başlayan eylemler oldu.

Lübnan’daki kitle seferberliklerinin başından beri içerisinde olan, yerel koordinasyon/mahalle komiteleri ile bağlantı içerisindeki yoldaşımız Adeed Nassar’ın Trablusşam’daki sürece dair kaleme aldığı değerlendirmeyi sizlerle paylaşıyoruz.

Trablusşam, ekonomik ve yönetimsel ağırlığının yanı sıra nüfusu bakımından da Lübnan’ın en önemli ikinci şehri ve bu nedenle Lübnan’ın “ikinci başkenti” olarak bilinir.

Trablusşam’ın nüfusu bir milyona yakın. Akdeniz bölgesinin en eski şehirlerinden biri ve tarihi bir öneme sahip olduğu kadar stratejik konumu nedeniyle coğrafi bir öneme de sahip.

Neoliberal ekonomik politikalar, yalnızca mafyatik olarak nitelendirilemeyecek kadar derinleşti. Temel olarak borçluluk, ranta dayalı yatırım ve borçlanma üzerine kurulu olan ve ülkedeki üretken sektörü ve istihdamı yok eden bu politikalardan en büyük payı ise Trablusşam aldı.

Geçtiğimiz on yıllar boyunca, Trablusşam’daki çeşitli endüstriler yok edildi. Eskiden orada bulunan petrol rafinerisi kapatıldı; şehir limanı ve 70’li yıllarda başlatılan Olimpik Stadyum, Uluslararası Fuar gibi tüm geliştirme projeleri ihmal edildi.

Eğitim, sağlık, tedavi ve çevre gibi temel hizmetler dramatik ve ciddi şekilde kötüleşti.

Sonuç olarak, şehirdeki işsizlik oranı dayanılmaz seviyelere çıktı. Şehir nüfusunun yüzde 60’ından fazlası yoksulluk seviyesinin altına düştü ve bölgenin belki de bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki en zenginleri oralı olsa da Trablusşam bölgenin ortalama en fakir şehri haline geldi.

Son 30 yılda, egemen rejim güçlerinin yanı sıra bölgesel güçler de yoksulluk çeken Trablusşam şehrini yerel veya bölgesel partilerin hedeflerine hizmet etmek için milis kuvvetleri konuşlandırılarak tahrif edilebilecek bir av olarak gördüler.

“İnsani” yardımın dağıtımı, halkın yoksunluğundan ve yoksulluğundan yararlanmak için bir fırsat olarak görüldü ve tıpkı oy satın alma yoluyla parlamento veya belediye seçimlerinde yolsuzluğun kullanılması gibi, bu yardımlar da saldırı çeteleri veya silahlı milisler oluşturmak için bir bahane olarak kullanıldı.

İki yıl önce mevcut ekonomik, mali ve sosyal krizin patlak vermesiyle birlikte Trablusşam halkının çilesi iki katına çıktı. Bu nedenledir ki Trablusşam’ın 17 Ekim ayaklanmasına katılımı farklıydı; zaten bu yüzden Lübnan halkı onu devrimin gelini olarak adlandırdı.

Koronavirüs salgını ve tekrarlanan kısıtlamalar, ancak gündelik işlerde çalışarak karınlarını doyurabilen şehir halkının boğazını daha da sıktı.

Artan baskı, şehir halkını yeniden ve daha şiddetli bir şekilde ayaklanmaya itti. Bu nedenle baskı bu sefer güvenlik güçleri ve ordunun göstericilere doğrudan mermilerle saldırması şeklinde gerçekleşti ve bu da düzinelerce kişinin yaralanmasına ve birden fazla protestocunun ölümüne yol açtı. Ocak 2021’in son pazar günü yüzlerce Lübnanlı, Trablusşam halkıyla dayanışmak için, yetkililer tarafından uygulanan kısıtlamalara aldırmayarak Trablusşam’a gitti ve oradaki gösterilere katılarak şehirdeki protestoculara yönelik baskıcı tedbirleri kınadı.

Adeed Nassar

Sendikacıların maaşları

0

Son günlerde sendikacıların maaşları gündeme geldiği için bu konuya tekrardan değinmekte yarar var. Yayın organlarında bazı sendika yöneticilerinin maaşları açıklandı. Ama özellikle DİSK’in dışındaki sendikalardan pek bir ses yok. Yönetici maaşlarının miktarlarını açıklayanlar da öyle astronomik rakamlar dağıtmayan sendikalar.

Bu konu, işçilerin sendikacılarına olan güven duygusunu doğrudan etkilediğinden gerçekten önemli. Zira işçilerin aldıkları ücretle kıyaslandığında bazı sendikacıların maaşlarının yüksekliği, hatta bazılarınınkinin astronomik miktarlarda olması, doğrudan doğruya sendika bürokrasisiyle ilintili bir sorun.

Yaşam düzeyiyle işçi sınıfından ve onun mücadelesinden kopup neredeyse bir üst sınıfa atlayan yöneticilerin, sınıfın sorunları karşısında lakaytlaşan, sendikacılığı neredeyse bir avukatlık mesleğine dönüştüren, patronlarla ve devlet yetkilileriyle içli dışlı hale gelen birer bürokrat haline dönüşmeleri neredeyse kaçınılmaz oluyor. Bunlar tabii mevkilerini kaybetmemek için de sendika içindeki tüm demokrasiyi yok edip işçileri sendikanın iç işleyişinden uzaklaştırıyorlar, onların söz ve karar sahibi olma haklarını ayaklar altına alıyorlar. Hatta, henüz aktif işçilik yapmakta olan temsilciler arasında özenti yaratarak sınıfı bölebiliyorlar.

Bazı sendikalar yöneticilerin ve sendika çalışanlarının maaşlarının belirlenmesine çeşitli kriterler getirmişler. Örneğin, o sendikada maaşların toplu sözleşmeyle kazanılan ücretlerin üzerinde olmaması veya en yüksek ücretlerin ortalaması olması gibi kurallar koymuşlar. Bazıları yönetici maaşlarını genel kurullarında belirliyorlar. Sendika yöneticilerini işçi sınıfının yaşamından koparmamaya yönelik bu tür kurallar elbette iyidir. Ancak bürokratlaşma gerçekten engellemek isteniyorsa bu gibi önlemler mutlaka yöneticilerin belirli bir süre (mesela iki dönem) sonra tekrar işçiliğe dönmesi ve işçiler tarafından her an geri çağrılabilir olması ilkeleriyle birleştirilmeli.

Fakat bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Bir sendikacının “normal” sayılabilecek bir ücret alıyor olması onun sınıf mücadelesinin aktif bir yöneticisi olduğu anlamına gelmiyor. Öyle yöneticiler var ki, sendika bürosundan çıkmadan sendikacılık yapmak istiyorlar. Ne işyerlerini sürekli gezip, izleyip doğan sorunlara tüm işçilerle birlikte yanıtlar geliştiriyorlar, ne ağırlaşan sorunlar karşısında aktif ve militan bir tutum alıyorlar, ne mücadelelere etkin olarak katılıyorlar, ne de işten çıkarmalara, ücretsiz izne yollamalara vb. karşı tutum alıyorlar. Yeni bir işyerinde sendikalaşma çabası sırasında işten çıkarılanların sadece tazminat davalarına bakmakla yetiniyorlar. İşte bunlar da işçi sınıfı için tehlikeli bürokratlardır.

Oysa hükümet ve patronlar el ele işçi sınıfı üzerine çullanıyorlar. Kriz ağırlaştıkça tüm emekçilerin gelir düzeyi düşüyor. İşten çıkarmalar ve işsizlik yaygınlaşıyor. İşyeri kapatmaları önümüzdeki dönemde daha da yaygınlaşacak. Gazetemizden de izlenebileceği gibi pek çok yerde işçiler direniş halinde. Ama toplu ve birleşik bir mücadele örgütlenemedikçe, bu saldırılara tek tek yanıt verebilmemiz gittikçe zorlaşıyor. Ve bürokratlar böyle bir mücadelenin önündeki en büyük engeller olarak karşımıza dikiliyor.

Dolayısıyla görev en başta ileri ve öncü işçilere düşüyor. İşyerlerinde mücadele komiteleri kurmak, bunları yaygınlaştırmak ve aralarında işbirliği oluşturmak gerekiyor. Tek tek mücadeleleri toplu bir sınıf seferberliğine dönüştürmenin yolu bu tip bir örgütlenmeden geçiyor. Bunların aracılığıyla sendikalarımızı da bürokratlardan temizleyebilir ve daha aktif ve etkili birer mücadele örgütü haline dönüştürebiliriz. Aksi takdirde sınıf olarak üzerimize gelen yeni hükümet-patron saldırıları dalgasına karşı koyabilmemiz mümkün olmayacaktır.

Fotoğraf: Chebanoo_Natasha

Mücadelemizden başka hiçbir şeye…

0

Yoksulluk ve işsizlik kitleselleşti. Bugün hiçbir gelire sahip olmayanların sayısı muazzam boyutlara ulaştı.

Geliri olanlar ise yüzde 50’leri bulan mutfak enflasyonu karşısında eriyen ücretleriyle karın tokluğu derdinde… Geçim derdi eşiği çoktan aşıldı. Öyle ki aç ve açıkta kalma korkusu, pandeminin ilk aylarındaki hastalanma kaygısının bile önüne geçti.

Hoşnutsuzluk büyüyor çünkü bir enkazla karşı karşıyayız.

Ve kimileri bunu bile fırsata çevirmiş, tüm kaynakları sömürmüşken bu enkaz işçi ve emekçiler olarak bizlerin üzerine yığılıyor.

Sorumluları ise, mesela bu satırların yazıldığı saatlerde Dünya Ekonomik Forumu tarafından düzenlenen Davos dijital buluşmasında “Güveni Yeniden İnşa Etmek için Kritik Yıl” teması ile “Daha Adil Ekonomiler”, “Sağlıklı Gelecek” ve “Gezegen Nasıl Kurtulur?” konularını tartışıyor!

İnsanın gülesi geliyor ama mevzunun yakıcılığı izin vermiyor…

En zenginler, mevcut iktidarların temsilcileri ve onların ideologları bir araya gelip 2021’i güveni yeniden inşa etmek için kritik bir yıl olarak buyurmuşlar.

Soralım! Hangi güven, kime ve neye karşı güven?

Bizi yıllardır krizlerden krizlere sokan bu kapitalist sisteme mi güven?

Ekmeğimizi her gün daha da küçülten, kâr hırsıyla bizi pandemi karşısında tamamıyla savunmasız bırakan, ölüme sürükleyen işverenlere mi?

İşverenleri destekleyecek, kaynakları onlara sunacak diye sahici tedbirlerden geri duran; üstelik bunları yalanlarla pazarlayan iktidarlara mı?

Peki, bu güven nasıl “yeniden inşa” edilir sizce? Ne ile? Havuçla mı, sopayla mı?

Biz onların ne zaman güvenden bahsetmeye başladıklarını iyi biliyoruz, değil mi?

Şimdi sisteme güveni yeniden tesis etme derdindeler; çünkü milyonlar için o sistemin yüzü, neyi, kimi temsil ettiği belki de hiç olmadığı kadar açık artık.

Hoşnutsuzluk yaygınlaştı. Kitleler mevcut politikaları ve tercihleri sorgulamaya başladı. Kendi hak ve talepleri için direnmeye, sokağa çıkmaya başladı. Pandemi öncesi yükselmeye başlayan kitle hareketleri, pandemi ile birlikte ekonomik krizin daha da derinleşmesi sonucunda, daha da yaygınlaşma potansiyeli ile karşı karşıya.

Bunun Türkiye’de de birçok örneğini görüyoruz. Maruz kalınan eşitsizlik, hukuksuzluk, baskı, sömürü karşısında mücadele, birçok işçi ve emekçi için tek seçenek olarak belirginleşiyor.

Durum böyle olduğunda bu sistemin paydaşlarını haliyle bir telaştır sarıyor.

Öyle ki dünyadaki en zengin 10 kişinin 9 aylık servet artışıyla tüm dünyanın aşılanmasının mümkün olduğu açığa çıkmışken, dünyada birçok emekçi halkı aşıdan mahrum bırakan bir sisteme güvenmemiz isteniyor!

Boşuna uğraşmayın demek gerek: Evet, 2021 kritik bir yıl olacak; çünkü biz artık birbirimizden başka kimseye, mücadelemizden başka hiçbir şeye güvenmeyeceğiz!

As the People’s Alliance is being dissolved… What kind of a solution?

0

The People’s Alliance is coming to an end. Social discontent is widespread in the face of the destruction that it has caused in every field from economy to pandemic management, foreign policy, or democratic rights. The parties within the Nation Alliance are simply waiting for the People’s Alliance to wear down more as a result of the accumulating problems and hoping to win the next elections. Meanwhile, the crisis of workers and of the oppressed and exploited segments is getting deeper by the day.

The measures taken and the policies implemented by the Palace government towards the management of the pandemic clearly revealed the anti-worker and pro-boss character of the regime. The partial closure measures taken by the Palace consist of ensuring the continuity of the bosses’ earnings, and as such, they have turned the coronavirus into a working-class disease. While workers risked their lives to earn misery wages, bosses’ profits in various sectors continued to increase during this period. The small business owners who had to keep their shops closed are basically left alone to starve. The spread of the pandemic could have been halted and even eliminated from the very beginning, if a two-month-long complete shutdown was implemented instead of this non-sensical measure of keeping factories and workplaces open while having the rest of the businesses closed. If there was the will, the necessary resources for such a shutdown were readily available. For instance, solely eliminating the robbery of public money through the BOT (Build-Operate-Transfer) contracts and stopping pouring billions into the pockets of the “gang of five” would have been enough to raise the amount for necessary resources. Moreover, measures such as implementing a wealth tax on the rich and stopping foreign debt payments could also have created further resources quickly. Instead, the short-term interests of the bosses took precedence, leading thousands to death because of the coronavirus, and forcing tens of thousands to survive under conditions of misery.

Yet, the image of Turkey drawn by the Palace regime is completely different. Perhaps in an overexcited manner following the arrival of another 6.5 million doses of the vaccine, Erdogan announced that, “we, as a country, managed to leave behind this process with the least trouble, whereas even the most prosperous countries of the world have been witnessing heartbreaking scenes.” For Erdogan, the arrival of 9 million of the required 120 million doses of vaccine to the country seems to be sufficient to overcome the pandemic. Likewise, he claimed that over 46 billion liras of social aid were made, and that no small shop owner had to close its store permanently as a result. The gap between the Palace’s “wonderland” and the realities faced by workers is getting deeper with each passing day.

While the votes for the People’s Alliance are melting, there is no significant increase in the votes for the opposition parties. According to various polls that were recently published, the “undecided” people constitute an increasingly wider segment of the eligible voters. For us, the reason behind this situation is quite clear. Although the constituents of the Nation Alliance, especially the CHP, raise their voice a little bit more and undertake various initiatives through municipal governance channels, they persistently refrain from raising and owning up the most burning demands of the workers and the oppressed, and do not take any action towards these demands. Because, ultimately, they don’t want to scare off the bosses and other ruling powers. As the People’s Alliance loses its force, those within the Nation Alliance want the power to fall into their hands so that they could introduce a few partial reforms and then go on with the business as usual. However, our problems are too severe to be overcome with a few small touches. The severe misery that the large segments of society have fallen into cannot be eliminated by organizing “charity campaigns,” but by radical measures. The workers undertaking resistance actions, whose numbers are increasing every day, are struggling to change the current order of poverty in order to have dignified living conditions. To achieve this, first of all, unpaid leaves and lay offs without compensation that are offered to the bosses as options should be immediately terminated, and all obstacles to unionization should be immediately removed. These solutions won’t materialize if the left and the labor movement formed the “left wing” of the Nation Alliance; they would only become possible by promoting independent class politics. For this reason, we insistently continue to emphasize the need for the widest alliance of workers and for a united struggle in order to break with the current order of oppression and misery.

Kuraklıkla mücadele Saray’ın gerçekten gündeminde mi?

0

Ocak ayında NASA, Türkiye’deki kuraklıkla ilgili bir rapor yayımlayarak uyarıda bulundu. Rapora göre şiddetli kuraklıkla ve son 15 yılın en düşük su rezervi seviyesiyle karşı karşıyayız. Bu, hem içme suyu hem de tarımsal sulama açısından ciddi bir tehlike olduğu, su krizinin yaklaştığı ve bir gıda ve tarım felaketine doğru yol aldığımız anlamına geliyor. Bu tablo sadece yağmurun yağmamasıyla ilgili değil; bu bir yönetim sorunu ve yıllardır uygulanagelen politikaların sonucu. Tek Adam rejiminin de bunda tabii ki önemli bir payı var.

Kuraklığın tekrar gündeme geldiği günlerde Erdoğan, katıldığı bir baraj ve içme suyu arıtma tesisi açılış töreninde kuraklık tehlikesine karşı alternatif su depolama yöntemleri arayışında olunduğunu belirtti. 2023’e kadar 150 yeraltı barajının tamamlanacağını müjdeledi. Ekonomide 2023 hedeflerinin gidişatındaki başarısızlığa bakınca, kuraklıkla mücadele için de gerçekçi bir çözüm sunulacağına inanamıyor insan. Var olan kaynakların yok olmasına göz yumulurken başka kaynakların devreye sokulacak olması, bu hedefin pek de halkın yararına sonuçlanmayacağını düşündürüyor.

İstanbul’daki örneklerle başlayacak olursak; Kanal İstanbul projesiyle birlikte su havzalarından oluşan bölge yapılaşmaya açılmış durumda. İstanbul’un su sorununa çare olarak öne sürülen Melen Barajı projesi tamamlanmak bilmiyor. Devlet Su İşleri’nin İstanbul’da herhangi bir su sorunu yaşanmayacağı yönündeki iyimser öngörüsüne karşılık kar yağışından önce Çevre Mühendisleri Odası İstanbul’un iki aylık suyu kaldığını söylüyordu. Üstelik bu süreye yüzde 22 civarındaki su kayıp ve kaçakları, yani altyapı nedeniyle boşa giden su dahil değildi. Su kayıp ve kaçakları ülke genelinde de ciddi bir sorun olmasına rağmen çatlak su boruları tespit edilmiyor veya onarılmıyor. Sanayi amaçlı ve plansız kullanım nedeniyle yeraltı suları Trakya’da yüzde 85 oranında, Konya Ovası’nda ise neredeyse tamamen tükenmişken su havzalarının korunmasına yönelik hiçbir plan açıklanmış değil. Kuraklıkla beraber tarım arazileri de yok olurken ve çiftçi kan ağlarken yerli üreticiden yana tarım planlaması yok. Kuraklığın devam etmesinin sonuçları yalnızca geçen yıl Polatlı’da yaşanan kum fırtınası gibi olaylar ve halk sağlık sorunları olmayacak. Su faturalarında artış ve ithal etmek zorunda kaldığımız temel gıda maddelerine zamla birlikte emekçinin cebinin daha fazla yanması da olacak. Çünkü ormanların talana açılıp tarlaların JES’lerle, derelerin HES’lerle kurutulması sadece patronların cebine yarıyor.

Kuraklık ve sel gibi aşırı doğa olaylarında her yıl bir önceki yılın rekorunu aşmaya başladık. İklim krizi elbette Türkiye’ye özgü değil, küresel bir sorun. Bununla birlikte, dünyadaki burjuva hükümetlerin bu kriz karşısında uyguladıkları kâr öncelikli politikalar ne yazık ki bize de yabancı değil. İklim krizini durdurmak için çok zaman kaybettik. Daha da geç olmadan hem ulusal hem de küresel ölçekte acil eylem planı yapılmasına ihtiyacımız var. Bu sırada doğal kaynakların korunması, temel bir hak olan suyun metalaşmasının engellenmesi ve bu planların doğadan ve emekçiden yana olması gerekiyor.

İşçi hareketi ivmeleniyor

0

Pandemiyle birlikte ağırlaşıp tüm şiddetiyle sürmekte olan ekonomik krizin etkisinin Tek Adam rejiminin politikalarıyla iyice derinleşmesi sonucu ücretler en temel yaşam koşullarını karşılamayacak kadar eridi. Güvencesizlik daha önce görülmemiş bir seviyeye ulaştı, hükümet ve patronların herhangi talebe karşı baskı ve saldırıları giderek daha da şiddetlendi. Patronların krizin yarattığı etkilerden kendilerini kurtarmak amacıyla başvurdukları en yaygın uygulamalar sendikasızlaştırma, düşük ücret ve işten çıkarma.

Pandemi sonucu sokağa çıkma kısıtlamalarının ve bir araya gelmenin yaratacağı sağlık sorunları nedeniyle 2020 yılında mücadeleler görece bir durgunluk durumuna girmiş gözükse de, hem işçilerin karantina koşullarından muaf tutulması hem de artan enflasyon ve düşük ücretler nedeniyle birçok eyleme şahit olduk. Özellikle yıl sonuna doğru torba yasayla işçi ve emekçilerin haklarına yapılmak istenen saldırılar, toplu iş sözleşmeleri ve asgari ücret toplantıları gündeme yerleştiği için eylemlerinde sayısal bir artış gözlemlenmekte.

Son iki ayda 100’ün üstünde işçi ve emekçi eylemi oldu. Bunların en bilinenleri madencilerin ve metal işçilerinin polis ve asker tarafından engellenen Ankara yürüyüşü. Diğer eylemler fabrika önü direnişleri, iş yavaşlatmalar, basın açıklamaları biçiminde gerçekleşti. TİS sürecinde ise bazı metal fabrikalarında ve belediyelerde grevler yaşandı. Pandemi sürecinin yarattığı sıkıntılar ve verilen sözlerin tutulmaması sonucu sağlık emekçileri birçok hastanede protesto gerçekleştirdi. Sendikalı ve sendikasız işyerlerinde gerçekleştirilen eylemler ise ücret ve tazminat hakları, sendikalaşma mücadelesi, işten çıkarmalar ve ücretsiz izin uygulaması gibi sorunlarla ilgili gündemlere sahip.

İşçilerin örgütlü mücadelesine karşı saldırı

Son iki ayda gerçekleşen eylemlerde göze çarpan nokta, patronların sendikalı işçilere ve sendikalaşmaya karşı saldırılarının artmış olması. Örgütlü mücadele etmeye karar veren işçileri patronlar yasağa rağmen işten çıkartarak ya da ücretsiz izne göndererek sendikalaşmanın önüne geçmeye ve çalışan işçileri işsizlik korkusuyla sindirmeye çalışmakta. Lojistik, tekstil, inşaat gibi birçok sektörde gördüğümüz bu tutum metal sektöründe çarpıcı bir özellik kazanıyor.

Kocaeli, Bursa, Ege gibi sanayinin güçlü olduğu işçi bölgelerinde patronlar, sendikal yetkileri tanımıyor ve örgütlenen işçileri üretim sürecinden uzaklaştırıyorlar. Valilerin sendikal faaliyetleri ertelemesi ve eylem yasakları koyması ve ücretsiz iznin patronların elinde bir koza dönüşmesi, işçilerin mücadelesinin içeriğini ve mücadeleleri birleştirmenin gerekliliğini gözler önüne seriyor.

Tek Adam rejiminin tüm imkânlarını arkasına alan ve kendi aralarında örgütlenen patronlara karşı işçilerin de mücadeleleri birleştirmesi, özellikle danışıklı dövüş taktiklerine başvuran Türk-İş’in ve diğer bazı sendikaların bürokratizmini de aşarak eylemlerin ortaklaştırılması en önemli görevlerimizden biri. Sürmekte olan mücadelelerin işten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, çalışma saatlerinin kısaltılarak var olan işlerin tüm çalışanlar arasında paylaştırılması, ücretlerde artış ve iş güvenliğinde denetimin sağlanması gibi taleplerle bir araya gelmesi de onu daha güçlü kılacaktır.

İşçilere değil patronlara yardım

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2020-21 çalışma yılını değerlendirdiği Küresel Ücret Raporu’na göre, Covid-19 salgınıyla birlikte işçilerin ücretlerinde orantısız bir azalma yaşanmış durumda. Bunun sebebi tüm dünyada patronların düşen kârlılık oranlarını artırmak için ilk başvurdukları yöntem olan işçiler ve emekçilerin reel gelirlerinin düşürülmesi. Türkiye’de de aynı taktiği izleyen patronlar, hükümetin getirdiği kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin gibi yöntemleri de kullanarak emekçileri daha derin bir sefaletin kollarına atıyorlar. Hükümet yalnızca bununla da kalmıyor ve emeklilik primleri, İşsizlik Fonu gibi işçilerin sahip olduğu paraları patronların hizmetine sunarak işçileri geleceksizlikle baş başa bırakıyorlar.

Birçok işyerinde işçiler ve emekçilerin bu durumun yarattığı koşullara karşı birbirinden yalıtık olmakla birlikte insan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma şartı talebiyle harekete geçiyorlar. Bunun sağlanması için krizin faturasının patronlara kesilmesi, sermayeye akan paraların işçiler için harcanması gerekmekte. Ülkenin en zenginlerinden koronavirüs vergisi alınarak bir fon oluşturulması ve var olan fonların patronlara değil işçiler ve emekçilere kullanılmasıyla, toplumun geneline yayılan yoksulluğun hafifletilebilmesi mümkündür.

Belediye işçisi: “TİS taleplerimiz karşılanmazsa grev kararı alacağız”

0

Merhabalar arkadaşlar, ben bir belediye işçisiyim. Çok zor bir süreçten geçtiğimiz şu aylarda pandemi, kötü iş koşulları, hayat pahalılığı ve eğitimdeki sorunlar düşünüldüğünde birçok şeyle aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Bunların üzerine bir de üniversiteye kayyum rektör atanmasına karşı olan öğrencilere dönük devlet baskısı geldi. İktidar insanların sinir uçlarıyla oynuyor, bunun sonu nereye varacak merak ediyorum.

Ben iki çocuk babasıyım ve evde tek çalışan benim. İnanın çok zor geçiniyorum. Durumumuz Ömer Hayyam’ın dediğine benziyor: “Celladına âşık olmuşsa bir millet, ister ezan ister çan dinlet…”

Tabii ki kurtuluş birlik olmaktan, mücadele etmekten geçiyor. Ben de bu mücadelenin içinde bulunmaya gayret ediyorum. Çalıştığım belediyede toplu iş sözleşmesi süreci devam ediyor. Birkaç maddede anlaşıldı ama bizim kırmızı çizgimiz olan maddelerde süreç devam etmekte. Ücret, zam oranları ve yemek – yol miktarlarındaki artış taleplerimiz önümüzdeki günlerde karara bağlanmaz ise grev kararı alacağız. Genel- İş Sendikası temsilcileri her şeye hazırlıklı olmamızı istedi. Önümüzdeki günlerde gelişmeleri sizlerle paylaşacağım. Haklı taleplerimiz için sonuna kadar mücadele etmemiz gerekiyor.

Umarım güzel günler göreceğiz. Motorları maviliklere süreceğimiz günlerin yakında olması dileğiyle. Sevgiyle ve umutla kalın. En içten devrimci duygularımla selamlarım.

Gazete Nisan okuru bir belediye işçisi

Tek yol mücadeleyi birleştirmek!

0

Çeşmenin başına çöreklenmiş bir avuç kodamanı ve onların çevresindeki asalak takımını bir yana bırakırsak, bugün Türkiye’de kim hayatından memnun? Kim kendini güven ve huzur içinde hissediyor? Kim yarına umutla bakabiliyor? Sayısız araştırmanın gösterdiği üzere insanların çoğunluğu mutsuz ve umutsuz hissediyor ve milyonlarca insan ancak ucu ucuna, çoğunlukla da borç harçla günün sonunu getirebiliyor.

İşçiler, emekçiler, yoksullar, esnaflar, çiftçiler, köylüler, emekliler, gençler, kadınlar, göçmenler, azınlıklar, hatta çocuklar bile hayatından memnun değil. Hangi kesime kulak verseniz çaresizliklerini, şikâyetlerini, taleplerini duyuyorsunuz. Çeşmenin başına çöreklenmiş bir avuç kodamanın ve onların çevresindeki asalak takımının dışında bugün ülkenin doğru yolda olduğunu, hak ve adalet içinde yönetildiğini düşünen neredeyse hiç kimse yok.

Maske dağıtımını beceremeyen, aşı tedarikini eline yüzüne bulaştıran, işinden, gelirinden olan milyonlarca insana çare üretemeyen ama buna mukabil eldeki kamu kaynaklarını ısrarla bir avuç kodamana ve borazanlarına aktarmaktan vazgeçmeyen mevcut iktidar hiç kuşkusuz bugünkü tablonun ana sorumlusu.

Kolaya kaçarak “ama oyunu hâlâ iktidar partisine veren milyonlar var” demeyelim! Deniz çoktan bitmiş ve kara görünmüş olmasına rağmen iktidarın halen halk desteği varmış gibi görünmesinin tek nedeni acıların, dertlerin, mücadelelerin, beklenti ve taleplerin ortaklaştırılamıyor olması.

Halen yüzlerce irili ufaklı işyerinde ücretleri ve çalışma koşulları için işçiler mücadele halinde. Öğretmenlerden sağlıkçılara, öğrencilerden kadınlara, çiftçilerden esnaflara, işsizlerden emeklilere bugün sözünü söylemeyen, derdini, beklentisini duyurmak için harekete geçmeyen hiçbir kesim yok. Eksik olan temelde aynı olan bu beklenti ve taleplerin birleştirilememesi.

Hemen tüm kesimler kaynakların öncelikle emekçi halk kesimlerine ve zor durumdaki küçük üretici ve işletmelere verilmesini talep ediyor. İktidar ise kaynakları ısrarla hiçbir üretici ve katma değer yaratıcı niteliği ve niyeti olmayan bir avuç patrona aktarmaya devam ediyor. Durum bu kadar açık ve net.

Bu yağma ve soygun düzenine dur diyebilmek için mücadeleleri ve talepleri birleştirmek şart. Kimin çıkarı bu ülkenin emekçilerinin esenliğinden ve çıkarından daha öncelikli ve üstün olabilir ki?

Çözüm üretemeyen Tek Adam rejimi sopayla intizam peşinde!

0

Nereden baksanız tutarsızlık ve alabildiğine bir tuhaflık!

Normalde -böyle bir şey kaldıysa tabii- devleti temsil eden iktidar ve bürokrasi, ekonomik, sosyal ve siyasal hayatın, başta anayasa olmak üzere tüm yasal mevzuata uygun işleyişini gözetir. En azından gözetmesi gerekir.

Evet, bunda bir şey yok. Normalde yazının burada bitmesi icap ederdi. Lakin burası Türkiye ve yazı bitmek bir yana yeni başlıyor…

İşin tabiatı gereği devlet kurumları kanuna uygunluğu takip ederken toplumsal hayatın tüzel ve özel unsurları da, menfaatı gereği, kendisi için en uygun olanın arayışı içinde olur.

Örneğin hiçbir tüzel/özel unsur verebileceği en fazla vergiyi verme gayreti içinde olmaz. Ödev ve sorumlulukların gereğince yerine getirilmesi için devlet aygıtının sürekli bir denetim ve kontrol içinde olması gerekir.

Bizde ise süreç böyle işlemiyor. Tam tersine tüzel/özel herkes, adaletten ekonomiye, eğitimden sağlığa dek iktidara devlet aygıtının başta anayasa olmak üzere yasalara uygun olarak işletilmesini hatırlatmak ve talep etmek durumunda.

Nasıl mı?

Anayasal hakkını kullanarak sendikalaşan işçiyi işten atan patron suç işlemişken hakkını arayan işçi suçlu ve haksız duruma sokuluyor.

Tazminatsız işten atılan işçi yüzde yüz mağdur ve haklıyken hakkını aradığı için ne teröristliği kalıyor, ne yıkıcılığı, ne bölücülüğü.

Eşi, kardeşi, babası Soma’da madende, Sakarya’da havai fişek fabrikasında paramparça olanlar “adalet” dediklerinde karşılarına “şov yapma” diyen bir kolluk ve adalet mekanizması çıkıyor.

Daha üzerindeki süt kokusu gitmemiş bebeleri için ilaç peşinde viran olmuş aileler bir anda büyük komplonun piyonları ilan ediliveriyor.

Saymakla bitmez, milyon tane örnek var böyle…

Kıssadan hisse, koca bir ülkenin milyonlarca insanı, cumhur iktidarına devlet aygıtını yasalara uygun olarak işletmesini sürekli hatırlatmak durumunda kalıyor. İşte tuhaf olan bu!

“Normalde” devleti temsilen iktidar ülkenin insanlarına yasalara uyma çağrısı yapar, insanlar devlete değil, değil mi?

Kılıfına da uyduramıyor Tek Adam! Hiçbir kalıcı çözüm de üretemiyor. Çözemedikçe sopayla intizam peşine düşüyor.

Vakti zamanında büyüklerimizin dediği gibi: “Ya tuz kokarsa?”

İşçi Demokrasisi Partisi grevdeki Baldur işçilerini ziyaret etti

0

Kocaeli Çayırova’da Şekerpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Baldur Süspansiyon fabrikasındaki işçiler grevlerinin 42. gününde.

İşçilerin fabrikadaki sendikalaşma mücadelesi patron tarafından ciddi bir şekilde engellenmeye çalışılmış ve sonunda zaferle sonuçlanmasına rağmen sonrasında üç işçi işten atılmış ve sendikanın yetkisi tanınmayarak işçiler baskı yoluyla yıldırılmaya çalışılmıştı.

Tüm baskılara rağmen kararlı mücadeleleri ve örgütlü duruşlarıyla Baldur işçileri, sendika ve toplu sözleşme hakkının tanınması ve atılan işçilerin geri alınması taleplerini öne sürerek 42. gününde de grevlerini aynı kararlılıkla sürdürüyorlar.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Baldur Süspansiyon fabrikasında grevde olan işçileri ziyaret ettik. İDP adına yapılan konuşmada, sendikalı oldukları için işten atılan işçilerin mücadelesi ile üniversitelerde demokratik seçim hakkını savunan bileşenlerin, seçilmiş belediyelerine kayyum atanmasına karşı mücadele eden emekçi halkın hem taleplerinin hem de mücadelelerinin ortak olduğu vurgulandı. 

Patronların hem krizi hem pandemiyi fırsat bilerek bizleri daha fazla açlığa ve yoksulluğa sürüklediği şu günlerde, sendikalaştıkları için işten atılan Baldur işçilerinin haklı direnişi mücadelede önemli bir rol üstleniyor. Bizler aşağı bakmayacağız; bizler birbirimize bakacağız ve mücadelelerimizi ortaklaştıracağız. Bu bağlamda atılan işçiler derhal işe geri alınmalı ve sendikalaşma önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır.

Biden’ın başkanlığı ve Amerikan demokrasisinin krizi

0

Dünyanın en eski burjuva demokrasisi olmakla övünen ABD’de, demokratik yönetim biçimleri derinleşen ekonomik krizin ve pandeminin basıncı altında, tarihte eşine az rastlanır cinsten bir buhran yaşıyor. 6 Ocak günü ABD Kongre Binası’nın yüzlerce kişilik bir faşist kitle tarafından basılması düzen aktörlerinden tepkiyle karşılanmış olsa da, olayın kendisi düzenin içinde taşıdığı eğilimleri sergilemesi bakımından öğretici oldu.

Bu eğilimlerden en önemlisi eski başkan Donald Trump ve Cumhuriyetçi Parti’nin (CP) yönetim kademelerinin bir kısmı tarafından temsil ediliyor. Bunlar 6 Ocak saldırısını kınamadıkları gibi, seçim sonuçlarının hileli olduğunu iddia etmeyi ve bu sonuçları çeşitli Bonapartist manevralarla (bölge seçim kurullarını sıkıştırmak, savcılar ve mahkemeler üzerinden sonuçların meşruiyetini kabul etmemek ve benzerleri) değiştirmeye çalışmayı sürdürdüler.

Bu eğilim Trump’ın şahsında kristalize oluyor ve CP’nin tabanının önemli bir çoğunluğunu argümanlarının doğruluğuna ikna etmiş durumda. İflas etmiş veya iflas etmeye yakın küçük ve orta ölçekli çiftçilerden, tüccarlardan, sınai girişimcilerden, küçük mülk sahiplerinden, lümpenlerden oluşan bir faşist taban hareketinin üzerinde yükselen bu kutup, kendi mantıksal gelişimi gereği ABD anayasasından bir noktada kopmayı öngörüyor. Dolayısıyla bu eğilim bugün için neredeyse ABD’nin iki partili aristokratik sisteminin üçüncü partisi olma özelliğini kazanmış durumda. 6 Ocak saldırısında CP’nin sağ kanadının oynadığı kurumsal rolü teşhir eden raporlar yayımlandıkça, bu eğilimin üçüncü parti dinamikleri taşıdığı daha da açık hale geliyor.

Biden’ın başkanlık yemini törenine huzursuz edici bir sessizlik hakimdi; zira tören halk katılımıyla yapılamadı. Başkentin sokakları askerler, özel harekat elemanları ve istihbarat servislerinin ajanlarıyla dolduruldu. Biden’ın yemini 6 Ocak saldırısının gölgesinde kaldı.

Wall Street tarafından Biden’a verilen görev yalnızca bu gölgeyi sistem içi mevzilere çekmesi değil, aynı zamanda iki olguyla daha mücadele etmesi: Artan toplumsal eşitsizlik karşısında özellikle 2020 yaz aylarında finans oligarşisine karşı açık bir ayaklanmaya dönmüş olan kitle hareketini bastırmak ve ABD emperyalizminin uluslararası çapta gerileyen jeopolitik egemenliğini muhafaza ve ihya etmek. Düzen aktörleri, liberaller ve STK’ler Biden’ın bunları elinde bir anayasa kitapçığıyla yapabileceğini düşünüyor; onları düş kırıklıklarıyla dolu bir dört sene bekliyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in ABD’li destekçisi olan Sosyalist Çekirdek (Socialist Core-SC) grubu 15 Ocak günü önemli bir deklarasyon yayımladı. SC bu faşist kitle hareketinin temsil ettiği tehlikeyi gerçekçi bir biçimde değerlendirirken, aynı zamanda bu hareketin gücü ile çapının abartılmasının işçi sınıfı saflarında moral bozukluğu ve dağınıklık yaratacağı uyarısında bulunuyor. Biz bu uyarıyı değerli buluyoruz. SC aynı zamanda ortaya bir birlik perspektifi de koyuyor. Faşistleri geriletecek, Biden yönetiminin kuyruğuna takılmayacak, ırkçılık karşıtı mücadeleyi ulusal çapta koordine edecek ve işçileri seferberliğe davet edecek olan bu eylem birliğinin talepleri arasında, SC’ye göre şunlar yer almalı: Trump ile diğer sorumluların 6 Ocak saldırısı dolayısıyla yargılanması, 6 Ocak saldırısının mazeret gösterilerek protesto hakkına kısıtlama getirilmesine karşı çıkılması, parasız sağlık hakkı, bankalara servet vergisi, saatlik 15 dolar ücret, polisin finansmanının kesilmesi, ırkçı polislerin hapse atılması, politik tutsakların serbest bırakılması, Senato’nun ilga edilmesi, demokratik seçme ve seçilme hakkının restore edilmesi, siyah halkın ayrımcılığa maruz bırakılmasına son verilmesi, kadın işçiler için eşdeğer işe eşit ücret, göçmen toplama kamplarının kapatılması ve polis şiddetine son verilmesi.