Ana Sayfa Blog Sayfa 42

Cumhur İttifakı erirken… Nasıl bir çözüm?

0

Cumhur İttifakı eriyor. Ekonomiden pandemi yönetimine, dış politikadan demokratik haklara her alanda bıraktığı enkaz karşısında toplumsal hoşnutsuzluk yaygınlaşıyor. Millet İttifakı partileri ise, biriken sorunlar karşısında, Cumhur İttifakı’nın daha fazla yıpranmasını ve bir sonraki seçimleri kazanmayı bekliyor. Emekçilerin, ezilen ve sömürülen kesimlerin içinde bulunduğu buhran ise, bu süreçte giderek derinleşiyor.

Saray iktidarının pandemi yönetimi adına aldığı tedbirler ve uyguladığı politikalar, rejimin işçi düşmanı ve patron yanlısı niteliğini açık biçimde gözler önüne serdi. Saray’ın aldığı kısmi kapanma önlemleri, patronların kazançlarının devamlılığını sağlamak ve koronavirüsü bir işçi sınıfı hastalığına dönüştürmekten ibaret. Emekçiler sefalet ücretlerini alabilmek için hayatlarını riske atarken, pek çok sektörde patronların kârları bu dönemde de artmaya devam etti. İşyerleri kapatılan esnaf ise adeta açlığa terk edildi. Fabrikaların ve işyerlerinin açık kalması ve geri kalan yerlerin kapatılması gibi ucube bir uygulama yerine, en baştan, iki aylık bir tam kapanmayla hastalığın yayılması durdurulabilir ve hatta ortadan kaldırılabilirdi. Eğer istense, bunun için gerekli kaynaklar rahatlıkla bulunabilirdi. Yap-İşlet-Devret soygununun ortadan kaldırılması, “5’li çeteye” akıtılan milyarların kesilmesi bile ihtiyaç duyulan miktar için yeterliydi. Dahası, zenginlere uygulanacak servet vergisi, dış borç ödemelerinin durdurulması gibi önlemlerle ihtiyacın ötesinde kaynak hızla yaratılabilirdi. Bunun yerine, patronların kısa vadeli çıkarları öncelikli oldu ve bugün ülkede on milyonlarca kişi sefalet içinde yaşamını sürdürmeye çalışırken, on binlerce kişi salgından dolayı hayatını kaybetti.

Saray’dan çizilen Türkiye tablosu ise bambaşka. 6,5 milyon doz yeni aşının gelmesinin heyecanıyla olsa gerek, Erdoğan “Dünyanın en müreffeh ülkelerinden dahi yürek burkan sahnelerin görüldüğü bir süreci ülke olarak biz(im) en az sıkıntıyla geride bırakmayı başardı(ğımızı)” duyurdu. İhtiyaç duyulan en az 120 milyon doz aşıdan 9 milyonunun ülkeye giriş yapması, salgın sürecini geride bırakmayı başarmamıza yetmiş görünüyor. Aynı şekilde Erdoğan, 46 milyar lirayı geçen sosyal koruma ödemeleri yapıldığını, dükkân kapatan esnafın da olmadığını iddia etti. Saray’ın “harikalar diyarı” ile emekçi halkın gerçekleri arasındaki uçurum her geçen gün derinleşiyor.

Cumhur İttifakı’nın oyları erirken, muhalefet partilerinin oylarında belirgin bir yükseliş yaşanmıyor. Yayımlanan çeşitli anketlere göre de “kararsızlar” giderek daha geniş bir kesimi oluşturuyor. Bize göre bunun nedeni oldukça açık. Başta CHP olmak üzere Millet İttifakı bileşenleri, ses perdelerini biraz daha yükseltiyor ve belediyeler üzerinden çeşitli girişimlerde bulunuyor olsalar da, emekçi halkın ve ezilen kesimlerin en yakıcı taleplerini ısrarla dile getirmekten, bunlar için harekete geçmekten ısrarla kaçınıyorlar. Çünkü patronları ve diğer egemen güçleri ürkütmek istemiyorlar. Cumhur İttifakı gerilerken, iktidarın kendi avuçlarına düşmesini, mevcut sistemi birkaç kısmi reformla devam ettirmeyi istiyorlar. Oysaki sorunlarımız birkaç ufak rötuşla geçiştirilemeyecek ölçüde ağır. Toplumun geniş kesimlerinin içine düştüğü ağır sefalet, “hayırseverlik kampanyaları” düzenleyerek değil, radikal önlemlerle ortadan kaldırılabilir.

Her geçen gün sayıları artan direnişteki emekçiler sefalet düzeninin değişmesi, onurlu bir yaşam koşullarının sağlanması için mücadele ediyorlar. Bunun için öncelikle, patronlara sağlanan ücretsiz izin ve tazminatsız işten atma uygulamalarının derhal sonlandırılması, sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılması gerekiyor. Bu ise, solun ve emek hareketinin Millet İttifakı’nın “sol kanadını” oluşturmasıyla değil, bağımsız sınıf siyasetini yükseltmesiyle mümkün olabilir. Bu nedenle, baskı ve sefalet düzeninden kopuş için emekçilerin en geniş ittifakına, birleşik mücadeleye duyulan ihtiyacı ısrarla vurgulamaya devam ediyoruz.

Antalya Feminist Kolektif ile söyleşi: “Baskı, sömürü, şiddet nereden gelirse gelsin, yan yana mücadele etmeye devam edeceğiz”

0

Feminist politika üretmek amacıyla 2017 yılında kurulan Antalya Feminist Kolektif, toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele ediyor ve kadına yönelik şiddet ve kadın cinayeti davalarını takip ediyor. Kolektif’le çalışmaları ve hem Türkiye hem de Akdeniz’de kadın hareketi üzerine görüşleri hakkında yaptığımız söyleşiyi okurlarımıza sunuyoruz.

Merhaba, öncelikle bize vakit ayırdığınız ve emek verdiğiniz için teşekkür ederiz. Biz Antalya Feminist Kolektif’i takip ettiği kadına yönelik şiddet davalarından, TCK 103 gibi platformlardan ve dahil olduğu kampanyalardan tanıyoruz. Şiddet, istismar gündemlerine günbegün verdiğiniz tepkiler, imzacı olduğunuz metinler üzerinden sizi takip ediyoruz. Okuyucularımıza kendinizi tanıtmak açısından Antalya Feminist Kolektif kimdir, ne zaman bir araya geldi, neler yapar kısaca bahsedebilir misiniz?

Feminist Kolektif, 2017 yılında feministler tarafından feminist politika üretmek ve aktivizm yapmak amacıyla kuruldu. Feminist Kolektif’te feminist politika ve aktivizm feminist yöntemlere dayalı olarak yürütülür ve kadınların özgür ve eşit koşullarda yaşadığı, toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık ve erkek şiddetinden uzakta bir yaşam kurabilmeleri hedeflenir. Kolektif, adından da anlaşılacağı üzere yatay bir örgütlenme ile çalışır ve katılımcı bir karar alma mekanizması işletir. Erkek şiddetinin, toplumda kadınlarla erkekler arasında var olan eşitsizliklerden kaynaklandığını ve kadın dayanışmasını güçlendiren politikalar üretmek amaçlanır. Kadınların yaşadığı eşitsizliklere karşı mücadele etmenin gerekli olduğu düşünülür. Kadın örgütleri ile dayanışma içinde kampanyalar ve eylemlilikler yoluyla kadınların özgür ve bağımsız hayatlar kurabilmeleri için mücadele edilir.

Kolektif’te yaptığımız etkinliklerde kadınlar için daha pozitif bir ortam oluşturmak amacıyla bazı ilkeler belirledik. Bunları “evetler” ve “hayırlar” olarak ikiye ayırdık.

Hayırlar:

  • Ayrımcı bir dil kullanmak
  • Toplantılarda/etkinliklerde yapılan paylaşımları grup dışına taşımak
  • Söz kesmek, söze müdahale etmek
  • Yaş/deneyim vs. hiyerarşisi kurmak
  • Hanım, hocam, abla, teyze, bayan gibi hiyerarşik ifadeler kullanmak
  • Yargılamak, kınamak
  • Saldırgan ya da çatışmacı bir dil kullanmak
  • Bir fikri dayatmak, oylama yapmak
  • Niyet okuması yapmak

Evetler:

  • Ben dili ile konuşmak
  • Duygularını ve düşüncelerini rahatlıkla ifade etmek
  • Empati kurmak
  • Dayanışma göstermek
  • Açık bir iletişim kurmak, rahatsız olduğumuz şeyleri paylaşmak
  • Eleştirmek ve eleştiriye açık olmak
  • Gerektiğinde özeleştiri vermek
  • Birlikte, konsensusla karar almak
  • İkna etmek
  • Yol vermek
  • Yeni katılımcılara alan açmak
  • Birbirimizi cesaretlendirmek

Aynı zamanda Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği’yle de ortak bir çalışmanız olduğunu biliyoruz. Burada neler yapılıyor?

Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği 2000 yılından beri Antalya’da kadına yönelik şiddetle mücadele eden bağımsız bir dernek. Amacı, şiddete uğrayan kadınlara hukuki ve psikolojik destek sağlamak ve aldığı başvurularda kadınlara ihtiyacı olan desteklere (sığınak, valilik, belediye vs.) ulaşmaları için yönlendirmede bulunmak. Hukuki ve psikolojik desteği de oluşturdukları gönüllü psikolog ve avukat ağıyla yapmaktadır. Aynı zamanda kadınları güçlendiren bilinç yükseltme faaliyetleri de yapmaktadır. Feminist Kolektif’teki hemen hemen her üyenin geçmişte dernekle bir şekilde bağı olmuştur ya da hâlâ bu bağ devam etmektedir. Birçok üyemiz aynı zamanda derneğin de üyesi, orada da faaliyet yürütmektedir. Dernek birebir şiddete uğrayan kadınlarla çalıştığı için başvuru alırken veya çeşitli destekler sağlanırken bazı eğitimlerden geçmeniz gerekmektedir. Bu sebepten biz, Kolektif’te şiddet başvurusu almıyor, bize gelen başvuruları derneğe yönlendiriyoruz. Kolektif de davaların politik eylemliliklerini örgütlemek ve görünür olmasını sağlamak konusunda çalışıyor. Bunun dışında mekân ve kaynak paylaşımı yapıyoruz. Ve son olarak, 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nü Antalya’daki diğer kadın örgütlerinin de katılımıyla birlikte örgütlüyoruz.

Akdeniz Bölgesi’ndeki feminist avukatlar arasında bir ağ kurarak, kadınların hayatta kalmak için özsavunma yapmak zorunda oldukları davalara destek olabilmek amacıyla yola çıktık. Bu çabamızın yargıdaki eril bakış açısının bir nebze de olsa dönüşmesine katkısı olacağını umut ediyoruz.

Türkiye’de kadın hareketi denince merkez olarak akla genelde İstanbul ve Ankara gelir, ancak Antalya’da da güçlü bir kadın hareketinin olduğuna şahit oluyoruz. Özellikle sadece Antalya değil, Akdeniz’de de bir kadın dayanışması ağının kurulduğunu; İskenderun, Adana, Antalya gibi şehirlerdeki davaların da takip edildiğini görüyoruz. Akdeniz yeni bir merkez olabilir mi? Türkiye’de kadın hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Akdeniz Bölgesi 2019 ve 2018 yıllarında en çok kadın cinayetinin yaşandığı ikinci bölge olarak kayıtlara geçmiş. 2020 yılında da benzer rakamlar söz konusu. Bu rakamların sadece basına yansıyan olaylardan derlendiğini, kamu makamlarının uzun yıllardır basına yansıyandan daha az sayıda kadın cinayeti sayısı açıkladığını belirtmeden geçmek olmaz. Akdeniz Bölgesi’ndeki bu artış uzun süredir bizi kaygılandırıyordu. Bu konuda bir şeyler yapabilmek istiyorduk. Çünkü öldürülen kadınlar ve geride kalan aileleri çoğunlukla ekonomik olarak dar gelirli oluyorlar. Bu da dava süreçlerinin yeterince sağlıklı bir şekilde takibini zorlaştırıyor. Az sayıdaki feminist duyarlılığı olan avukata çok iş düşüyor. Akdeniz Bölgesi’ndeki feminist avukatlar arasında böyle bir ağ kurarak, bilgi ve deneyim paylaşımı yapmak ve kıyıda köşede kalmış, konusu kadına yönelik şiddet olan ve kadınların hayatta kalmak için özsavunma yapmak zorunda oldukları davalara destek olabilmek amacıyla yola çıktık. Bu çabamızın yargıdaki eril bakış açısının bir nebze de olsa dönüşmesine katkısı olacağını umut ediyoruz.

Kadın mücadelesinde en acil gündemler ve talepler neler sizce?

Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için yürürlükte bulunan 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi hükümlerinin acilen etkin ve bütüncül şekilde uygulanması; şiddeti önlemeye ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik olarak özellikle İstanbul Sözleşmesi’yle öngörülen mekanizmaların bir an önce devreye sokulması ve bunun için somut talepler içeren, kamuoyu baskısı oluşturmaya yönelik çalışmalar yapılması. Kamuoyuna kadına yönelik şiddetin sonlanamama nedeninin, yürürlükte olan 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi’ndeki önleyici tedbirlerin kamu otoriteleri tarafından uygulanmaması olduğu konusunda bilgilendirmeler yapmak. Bunların yanı sıra kadına yönelik şiddet olaylarının özellikle sosyal medya aracılığı ile giderek daha çok görünür kılınmasına karşın aynı ivmede bir alışılmışlık/normalleştirme gelişiyor. Şiddetin pornografisine yol açan, yüzü gözü morluk içinde şiddet görmüş kadın fotoğrafları ya da anlatıları barındıran içeriklere karşı ortak tavır almalıyız. Şiddetin olağanlaştırılmasına karşı yeni politikalar üretmek zorundayız. Yürürlükteki kanunlar yeterli olsa da hukuk mekanizmalarının işletilmemesine, eril yargı pratiklerine karşın etkin mücadele yürütmeliyiz. Örneğin TCK 103’ün cinsel istismarcılara af getirecek şekilde değiştirilmesi gündeme geldiğinde veya Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çekmesi hükümet tarafından gündeme alındığında kadın hareketi bu değişiklikleri etkin kampanyalarla önledi. Bu süreçlerde sadece kamuoyu oluşturmak yerine, bu alanda çalışan bizler etkin olarak uygulanmayan yasaların etkin uygulanması için iktidardan önce hamle yapmalıyız. Örneğin biz meclise bu gündemle gidebilmeliyiz. Bu politikaların öznesi ve belirleyicisi olmalıyız. Mücadelenin öznesi olarak hayatlarımıza ilişkin başlıkları, kampanyaları biz belirlemeliyiz.

Kadınların bir araya gelmeleri açısından eksik olan araçlar neler olabilir? Şu yapılabilirse daha güçlü oluruz dediğiniz alanlar, konular var mı?

Ulusal ve uluslararası alanda kadın örgütleri ve kadın hareketine dahil olan katılımcı gruplar arasındaki dayanışmayı ve işbirliğini arttıracak çalışmalar artırılabilir. Özellikle pandemiyle birlikte içinden geçmekte olduğumuz sürecin dayattığı yeni koşullar nedeniyle farklılaşan ve bütünsel bir bakış açısı gerektiren ortak sorun ve çözüm önerileri için özgün yaklaşım ve yöntemlerin tartışılıp belirleneceği geniş katılımlı platformların kurulması da çok önemli. Bu geniş katılımlı platformların olası toplantılarında feminist etik ilkelerin hayata geçirilmesine özen gösterilmesi ve katılımcılara bu ilkelerin toplantılarda nasıl yürütüleceğinin açıklanması toplantıların verimliliğini de artıracaktır. Feminist politika olarak belirlenen konuların dilinin hayatlarımıza dokunan mevzular ile özdeşleştirilmesinin sağlanması gerekiyor. Örneğin, cinsel şiddeti anlatırken, kadının eşi veya partneri ile cinsel periyodunun ne olduğu veya orgazm olup olmadığı gibi konulara girilebilmesi gerekir. Bu konulara da ilişkin söylemin ön plana çıkarılması ufuk açıcı olabilir. Cinsel şiddetin sadece tecavüz bağlamından çıkarılması bu şiddet türünün “gizli namus kavramı” üzerinden algılanmasını da engelleyecektir. Şiddetten korunmak için yapılması gerekenleri anlatırken kadının da özsavunması için yapması gerekenleri anlatan kitapçıklar hazırlamak, eğitimler vermek güçlendirici olabilir. Şiddet sarmalından kurtulabilmek için, şiddete uğradığımız evlere dönmek yerine, değişen dünyada olan örneklere yüzümüzü dönüp eko yaşamların örneklerini el ele kurabileceğimiz yüreklendirici çalışmalar yapmalıyız. Ekofeminizm kavramı üzerine daha çok düşünmeli ve “gidecek yerimiz, işimiz yok” paradoksunu doğanın içinde yeniden el ele bir hayat kurma pratiklerinin örnekleriyle umutlandırmalıyız. Öldürülen veya yok sayılan kadınların haberlerinin karşısına “şiddetten başarı ile çıkmış” örneklerin haberlerini çoğaltmalı, ön plana çıkarmalıyız.

Her gün üç kadının öldürüldüğü, onlarca kadının tacize tecavüze uğradığı, işyerinde mobbinge maruz kaldığı ve haklarını alamadığı bu dünyada gelen sert tepkiler bizi zaman zaman öfkelendiriyor elbette. Ama öfkemiz bizi daha da diri tutuyor, pes etmenin aksine daha da çok mücadele etmeye çalışıyoruz.

Kadın hareketinde rol almak, dışarıdan bakıldığında çok sert ve çok fazla şiddete ve baskıya maruz kalmayı da getiriyor. Ancak sizin kadınların gündelik hayatına değen, keyifli ve motive edici etkinlikleriniz olduğunu biliyoruz. Bu konuda ileriye dönük planlarınız neler?

Kadınların birlikte mümkün olduğunca eğlenerek etkin katılımcı oldukları, süreçte birlikte öğrendiğimiz toplantılar yapmaya çalışıyoruz. Bu durum elbette bizleri hedef haline getirebiliyor, fakat toplumun bu ikiyüzlü tepkileri bizi rahatsız etmiyor açıkçası. Bize gelen tepkileri tanık oldukları şiddet olaylarına göstermelerini salık veriyoruz her defasında. Her gün üç kadının öldürüldüğü, onlarca kadının tacize tecavüze uğradığı, işyerinde mobbinge maruz kaldığı ve haklarını alamadığı bu dünyada gelen sert tepkiler bizi zaman zaman öfkelendiriyor elbette. Ama öfkemiz bizi daha da diri tutuyor, pes etmenin aksine daha da çok mücadele etmeye çalışıyoruz. Çünkü bunu başkalarını kurtarmak için yapmıyoruz; kendimiz için, birbirimiz için yapıyoruz.

Bir de devlet tarafından hedef haline getirilme durumu var ki bunu yaşamayan kadın örgütü ve hatta bireysel feminist kadın kalmadı sanırız. Patriyarkanın en büyük savunucuları erkek devletler. Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da böyle. Hukuk sisteminden toplum yapısına oluşturdukları bu erkek düzen bozulacak diye ödleri kopuyor. Bütün savaş politikalarını kadınların bedenleri üzerine kuruyorlar. Çünkü kadınların bedenlerini ve cinselliğini kontrol altına alırlarsa, inşa ettikleri erkekliklerini koruyabilecekler. O yüzden de var güçleriyle savaşıyorlar. Kadınlara yönelik yüzyıllardır devam eden topyekûn bir savaş var adeta, biz de bu mücadeleyi başladığımız ilk gün aldık kabul ettik. Baskı, sömürü, şiddet nereden gelirse gelsin, yan yana mücadele etmeye devam edeceğiz.

Kadın hareketi dünyada ve ülkemizde kendisini ileriye götüren devingen yapısı nedeniyle de sürekli büyüyor. Bu bağlamda kadın hareketine bu devingen yapısını kazandıran yeni teorik ve pratik tartışma ve yaklaşımlardan uzak kalmamak; yerel ve özgün deneyimlerimizi beslemek üzere feminist okuma ve tartışma etkinlikleri, bedenimizi tanıma veya cinsel haz atölyeleri gibi gündelik hayata değen ve feminist etik ilkeleri uygulama olanağı bulabildiğimiz toplantılar yapmak bunlar arasında olabilir.

İş cinayetleri politiktir: 2020 yılında en az 2427 işçi hayatını kaybetti

0

2020 yılında en az 2427 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) yayınladığı rapora göre son 20 yılın en yüksek iş cinayetleri sayısıyla karşı karşıyayız. Kayıpların istihdam dağılımına baktığımızda; yüzde 83’ü işçi ve memur gibi ücretli çalışanlardan oluşurken, yüzde 17’lik kesim ise kendi hesabına çalışan esnaf ve çiftçilerden oluşuyor. İşkolu dağılımına baktığımızda en çok cinayetin yüzde 18 ile tarım ve orman çalışanlarında olduğunu, bunu sırasıyla yüzde ile 15 inşaat, yol; yüzde 14 ile sağlık; yüzde 12 ile ticaret, büro, eğitim ve yüzde 10 ile taşımacılık işkollarının takip ettiğini görüyoruz.

Geçen seneki istatistiklerde sıralamada olmayan sağlık çalışanları maalesef pandeminin etkisi ile sarsıcı bir artışa maruz kaldılar. Türk Tabipleri Birliği ve sendikaların Covid-19’un meslek hastalığı olarak tanınması talebinin ne kadar da önemli ve acil bir talep olduğunu acı bir şekilde deneyimlemiş oluyoruz. Ayrıca, 2020 yılındaki iş cinayetlerinin yüzde 30’unun Covid-19’dan kaynaklı ölümler olduğunu görüyoruz. Göstermelik olarak alınan kapanma ve hayatı durdurma önlemlerinin işçi ve emekçilere uygulanmaması, patronların Vestel, Dardanel gibi çeşitli fabrikalarda işçileri  işyerlerine kapatarak çalıştırmaları bu tablonun oluşmasına neden oldu.

Siz hiç iş cinayetine kurban giden patron gördünüz mü?

İşçi cinayetleri bir istatistikten ibaret olmayan, içinde on binlerce acıyı barındıran politik bir olgudur.

2020 yılında pandeminin de etkisiyle işçi cinayetleri rekor bir düzeye ulaştı. “Virüs sınıf farkı tanımıyor” söylemlerinin yalan olduğunu, çalışmak zorunda bırakılan işçilerin hastalığa en çok yakalanan kesim olmasında ve Covid-19 kaynaklı ölümlerin çoğunun işçi ve emekçilerden oluşmasında görmekteyiz. İş cinayetleri belirli önlemlerle asgariye indirilebilecekken patronların kâr hırsı ve sınıfsal dürtüleri yüzünden bu mesele bizler için önemli bir mücadele alanı haline gelerek politikleşmektedir. İSİG önlemlerinin azami dikkat gösterilerek uygulanması, işyerlerinde salgın komiteleri kurularak bu komitelerin denetiminin işçilerde olması, önlemlerin işçiler ve sendikalar tarafından denetlenebilir olması mücadelemizin önemli talepleri.

Güvencesiz ve sendikasız çalıştırmanın yaygın olduğu işyerlerinde patronların yeterli önlemleri almamaları iş cinayetlerinin temel nedeni. İşçi ölümlerinin yüzde 94’ünün sendikasız işyerlerinde yaşanması bunun açık bir işareti. Bu durum bile başlı başına bir mücadelenin konusu olmaktadır. Cargill’de, Baldur’da, PTT’de, Döhler’de halihazırda sendika hakkı için yapılan bütün mücadeleler işçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelemizin de birer parçası olarak kazanımla sonuçlanmayı hak ediyor.

“Yüksek faize karşıyım” ekonomisi

0

2020 Türkiye ekonomisi açısından zor ve iktisadi politikaların hızlı ve anlık olarak salındığı bir yıl oldu. İlk etapta dövizin faiz artırılmadan düşürülmesi için tüm para politikaları kullanıldı. Bu durumun ekonomide yarattığı birçok yan etki oldu. Türkiye’deki banka mevduatlarının yarısından fazlasının dolara akması, Merkez Bankası’nın (MB) döviz rezervlerinin erimesi, kamu bankalarının döviz açıklarının büyümesi gibi… Yaz aylarında da yine para politikaları araçları kullanılarak pandeminin yol açtığı talep düşüklüğünün üstesinden gelebilmek ve ekonomiyi şişirmek için MB para basarak bankalara, bankalar da bireylere düşük faizli kredi verdi. 2020 yılı 3. çeyrekte yüzde 6,7 büyümenin altındaki ana sebep buydu.

Enflasyonun çift hanelerde olduğu bir ekonomiyi (TÜİK’e göre yıllık enflasyon yüzde 14,6) zorla şişirmek çeşitli yırtılmalara yol açabilir. Bu tip bir “büyümenin faturası” MB Başkanı ve Hazine Bakanı’nın azledilmesi oldu. Oysa onlar “yüksek faize karşıyım” politikasının gereğini yerine getirmişlerdi. Hormonlu kredili büyümenin enflasyonda yarattığı etki o kadar fazlaydı ki Türk Lirası (TL) tarihinin en değersiz dönemini yaşadı. Biz bu durumu bugün başta market alışverişi olmak üzere hayatın her alanında yükselen faturalardan hissediyoruz. Pandeminin etkisiyle düşen istihdam oranları da (istihdam sayısı 896 bin kişi azaldı) cabası.

Yıl sonuna gelindiğinde bu maliyetli büyümenin sermayedarlara da zarar vermeye başlamasıyla (dövizle borcu olanların maliyetlerinin artması, yüksek kredi borç miktarı gibi) ve dışarıdan sıcak paranın gelmemesi nedeniyle açıktan büyük bir faiz artırımı (yüzde 8,75’ten yüzde 17’ye yükseldi) gerçekleşti. Döviz bir miktar düştü. Ama enflasyonda en ufak bir düşüş yok çünkü TL hâlâ çok değersiz.

Şimdi ekonomi politikasının bir yıl içinde zikzak yaparak ilerlemesi sonucu bir yol ayrımına gelindiği görülüyor. Ya daha fazla faiz artırılarak enflasyonun inmesine ve ekonominin daralmasına göz yumulacak; ya da kredilerin yeniden artışı ve insanların geleceğe dönük gelirlerinin ipotek altına alınması pahasına, yeniden faiz indirilip ekonomi şişirilecek. Erdoğan’ın söylemleri ikinci yolun seçilmesinden yana olduğu izlenimini verse de unutulmamalı ki o bir kapitalist, piyasanın kurallarına göre hareket edilmesi ve sermayenin korkutulmaması gerektiğini biliyor. Şu an için yüksek faizin gerekli olduğunun farkında. “Faize karşıyım” söyleminin politik bir temeli olduğunu daha önce belirtmiştik. Faiz artışı sonucundaki ekonomik küçülmenin sorumluluğunu başka mercilere yıkmak, iç ve dış ekonomik aktörlere karşı sürekli bir “savaş” halinde olduğunun mesajını vermek Erdoğan’ın seçim dönemi yaklaştıkça daha fazla kullanacağı argümanlar olacaktır.

Şu anki faiz dengesi kredi mekanizmasını tamamen bitirecek yükseklikte değil ama aynı zamanda dışarıdan sıcak para gelmeyecek düşüklükte de değil. Bu denge hali günü kurtarmaya dönük politikalar üreten iktidara bir-iki ay zaman ve sıcak para kazandırabilir.

Türkiye sermayedarlarının ana ihtiyacı dışarıdan sıcak para gelmesi değil, dışarıdan sermaye yatırımı gelmesi (örneğin Volkswagen’ın Manisa’da otomobil fabrikası kurması gibi). Fakat birkaç ay içinde ülkeye gelen 20 milyar dolara baktığımızda çoğu vur-kaç mantığıyla ya devlet tahvil alımıyla ya da takas yöntemiyle gelmiş durumda. En ufak bir faiz artışında ya da iç ve dış politik krizde gidecekleri kesin. İktidarın günlük politikalarla ekonomiyi finansal alana sıkıştırması dünyada olduğu gibi Türkiye’de de paranın finansallaşması sorununu doğuruyor. Ve ülkeyi uluslararası sermaye için bir parasal spekülasyon (kumar) ülkesi haline getiriyor. Tüm bunlar olurken gerçek sorunlarımız (enflasyon, işsizlik, güvencesizlik vb.) için en ufak bir adım dahi atılmıyor. Paranın finansallaşması nedir ve gerçek sorunlarımızın çözümü nasıl geçekleşir gibi konulara bir sonraki yazımızda değineceğiz.

İllüstrasyon: Ferguson

Galatasaray Üniversitesi’nden akademisyenler: “Tutuklu ve gözaltındaki öğrenciler serbest bırakılsın!”

0

Galatasaray Üniversitesi’nden akademisyenler, Boğaziçi bileşenlerinin sürdürdüğü demokratik mücadeleye dönük gerçekleşen polis saldırılarına karşı bir açıklama yaptı. Metinde, tutuklu ve gözaltındaki öğrencilerin derhal serbest bırakılması, üniversitelere dönük polis müdahalesinin sonlandırılması ve rektörlerin üniversite bileşenlerince seçilmesi talepleri dile getirildi. Metnin tamamı şu şekilde:

Basına ve Kamuoyuna;

Boğaziçi Üniversitesi’ne dışarıdan rektör atanmasına karşı gelişen ve demokratik özerk üniversite taleplerini yükselten harekete yönelik saldırıyı ülkemizin geleceğine yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz. Bunun uzunca süredir üniversiteleri bir emir komuta zinciri halkası haline getirme çabasının parçası olduğunu düşünüyoruz.

Bir üniversiteyi üniversite yapan, ne öğretim üyesi sayısı, ne öğrenci sayısı, ne de başka bir nicel kriterdir. Bugün dünyanın en saygın üniversitelerinin ortak özelliği özerk bir işleyişe sahip olmaları ve akademik özgürlüğe sınır koymamalarıdır. Bu atamaya karşı Boğaziçi Üniversitesi bileşenlerinin, akademisyeniyle, öğrencisiyle, mezunuyla, idari personeliyle sergilediği kolektif direniş üniversite idealini ve demokrasiyi savunmak içindir.

Bilimsel özgürlük için şart olan özerk üniversite mücadelelerinde; öğrencilerin ve meslektaşlarımızın yanındayız. Gözaltındaki ve tutuklanmış öğrencilerin derhal serbest bırakılmasını, üniversitelere dönük polis müdahalesinin sonlandırılmasını ve rektörlerin üniversite bileşenlerince seçilmesini talep ediyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

Galatasaray Üniversitesi’nden Akademisyenler

İktidarın suyu fena ısınıyor…

0

Kazanın harareti kaynama noktasına yaklaşıyor. Çorum’dan işçiler Ankara’ya yürüyor. Kocaeli’nde işçilerin sendikalaşma nedeniyle işten atılan arkadaşlarının geri alınması ve sendikanın yetkisinin tanınması için başlattıkları grev sürüyor. Pek çok sanayi bölgesinde ücretsiz izin uygulamalarına karşı ve sendikalaşma hakkı için mücadeleler sürüyor. Belediye işçileri de ayakta. Sağlık emekçileri hakları için sokaklarda. Öğrenciler kayyum rektörlere karşı ve demokratik eğitim sistemi için direniyor. Batmakta olan esnaf alanlara çıkıyor. Haciz kırbacı altındaki küçük çiftçiler isyanlarda. Yoksulluk diz boyu; insanlar ucuz ekmek, elma, karnabahar kuyruklarında, pazar artıklarının etrafında…

Hükümet ne yapıyor?

Hükümet, patlamasın diye kazanın kapağını iyiden iyiye sıkıştırıyor. Biriken basıncı biraz boşaltabilmek için ekonomi ve demokrasi reformundan söz ediyor. Ama bir yandan da işçilerin-emekçilerin, gençlerin üzerine eli sopalı kolluk kuvvetlerini göndermekte tereddüt etmiyor. Mahkemeleri yönlendirmekten vazgeçmiyor. Muhalif politikacıların, doğruları yazmaya çalışan gazetecilerin saldırıya uğramasına göz yumuyor. Hapishaneler tıklım tıklım. Halkın yoksulluğunu, işsizlerin acılarını, ucuz mal kuyruklarını sergileyen televizyon kanallarına ceza üzerine ceza yağıyor. Devleti sarmalayan yolsuzluk ahtapotuna ilişkin haberlere yayın yasağı koyuluyor; yayın yasağı haberleri de yasaklanıyor.

Ocak ayının başlarında yayımlanan Resmi Gazete’de, MİT ile polis teşkilatlarının ordunun silah, mühimmat ve araç-gerecini kullanabileceği duyuruldu. Gerekçe? “Milli güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliğini ciddi şekilde tehdit eden terör, toplumsal olaylar ve şiddet hareketlerinin meydana gelmesi durumu.” Neler oluyor? Haydi terörü, şiddet olaylarını bir kenara bırakalım, toplumsal olaylar dedikleri nedir? İşçinin, emekçinin, öğrencinin, kadının, çiftçinin protestoları, hak arama mücadeleleri mi? Grevcinin üzerine TOMA yetmedi, tankla mı gelecekler?

Yoksa başka korkuları mı var? Devlet kademeleri içinde neler oluyor? FETÖ bitti, yeni cemaatlerden gelen tehditler mi var? Polisin elinde bunca silah varken, askerin silahını neden almak istiyorlar? Polise ve MİT elemanlarına tank, uçak, obüs, top kullanma eğitimi de verecekler mi?

Tek Adam rejimi koşar adım bir krize doğru ilerliyor. Bunun asıl nedeni elbette işçi ve halk yığınlarının Cumhur İttifakı’ndan uzaklaşması. Tüm anketler ve sokaklar bunu işaret ediyor. Ama öte yandan rejim kendi içinden de çatlamaya başladı. Erdoğan sırf dışarıdan biraz para gelsin diye demokrasi, Avrupa Birliği gibi laflar ediyor; ama hemen ardından Bahçeli, HDP kapatılsın yaygarası koparıyor, CHP’nin yok olmasını istiyor, muhaliflere saldıranlara arka çıkıyor. Adalet Bakanı Gül, İçişleri Bakanı Soylu’yu azarlıyor. Yandaş gazetelerden ve gazetecilerden bazıları hükümetin ekonomik politikalarını eleştirmeye başladı. Rejimin içinde çözülme sinyalleri bunlar. Erdoğan durumun farkında, yeni destekler bulmak için ziyaret turlarına başladı. Halkın gündemini değiştirebilmek için, yeni dış politika maceralarına atılmasından korkuluyor.

Ya muhalefet?

Önce resmi muhalefet. “Resmi muhalefet” derken, kapitalist sömürü sistemi içinde biraz daha demokratik, biraz daha sosyal adaletçi çözümler öneren, Cumhurbaşkanlığı sistemi yerine meclisin öne çıkmasını isteyen, CHP, İYİ Parti gibi partiler ile daha küçüklerini (Saadet, Gelecek, Deva) kastediyoruz. Bütün bu partiler, AKP-MHP’den uzaklaşan ve şimdilik “kararsızlar” diye adlandırılan kesimleri yanlarına çekme uğraşındalar. Kılıçdaroğlu apartman görevlileriyle toplantılar yapıyor. Akşener esnaf ziyaretlerine devam ediyor. Gözlerini seçimlere dikmiş durumdalar. Bir erken seçim olur mu, olmaz mı diye neredeyse fal bakıyorlar.

Meclisin üçüncü büyük partisi HDP ise büyük bir devlet baskısı altında. Bununla birlikte, düzen partilerine alternatif oluşturacak bir politik hat önermek yerine büyük bir sessizlik halinde. Cumhur İttifakı’nın erimesini ve Millet İttifakı’nın seçimleri kazanmasını bekliyor.

“Birazcık daha demokrasi”… Buna elbette herkesin ihtiyacı var. Ama ne zaman? İktidarda kalabilmek için seçim yasasında değişiklikler yapmaya hazırlanan Erdoğan ve Bahçeli seçime karar verdikleri zaman mı? Bu, demokrasiyi kurdun ağzına teslim etmek değil mi? Sokaklarda emekçiler, kadınlar, öğrenciler, gazeteciler dövülürken, tutuklanırken, demokratikleşmeyi ve sosyal adaleti seçim vaatlerine endekslemek rejimin (basıncı yükselen kazanın) emniyet supabı olmak değil mi? Demokrasiyi sırf “burası ucuz emek cenneti” diyerek çağrılan emperyalist ülkelerden daha çok para ve yatırım gelsin diye istemek, sömürülen emekçilere ne kazandıracak?

Demokrasi, işçilerin özgürce sendikalaşabilmesi ve buna karşı çıkan patronların cezalandırılmasıdır. Grev ve genel grev yasağının olmamasıdır. Halkın her kesiminin hükümeti sokaklarda özgürce, karşılarına kolluk kuvvetleri çıkarılmadan protesto edebilmesidir. Derneklere, üniversitelere, belediyelere kayyum atanmamasıdır. Halkın üzerine yüklenen her türlü dini, cinsel ve ulusal ayrımcılığın yok edilmesidir. Sokakların mafyadan, faşistlerden temizlenmesidir.

Demokrasi, iş saatlerinin kısaltılarak tüm işlerin çalışanlar arasında paylaştırılarak işsizliğin yok edilmesidir. İşyerlerinde işçi denetimidir. Halkı soyan işletmelerin tazminatsız kamulaştırılmasıdır. Emekçi halkın yararına merkezi ekonomik planlamadır.

Böylesine bir demokrasi için gerçek muhalefeti örgütleyecek (ve belki de “resmi muhalefeti” birazcık da olsa ileri itebilecek) olan ise işçi ve emekçi örgütleridir. Herhangi bir seçim beklemeden, hatta herhangi bir seçime rağmen, derhal bu muhalefetin örgütlenmesi (işçi-emekçi cephesi) önümüzde duran asıl görevdir.

Kadın üniversitesi projesi, sorunun ta kendisi!

0

Zaman zaman karşımıza çıkan ve kadınları izole etmeyi amaçlayan pembe otobüs, kadınlara özel yurt odaları gibi kadınlar için “güvenli’’ alanlara bir de üniversiteler eklendi…

Kadın üniversiteleri, 2019’da Erdoğan’ın Japonya ziyareti sırasında gündeme gelmiş ve TBMM’ye sunulan kalkınma planında yer almıştı. Bu yıl ise 2021 Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’na eğitim başlığı altında girdi ve bu bağlamda “yalnızca kadın öğrencilerin” kabul edileceği üniversiteler için YÖK’ün çalışma yapması bekleniyor.

Covid-19 pandemisi ile derinleşen eğitim krizinin ve cinsiyet eşitsizliğinin ortasında tekrar gündeme gelmiş olan bu üniversiteler açıldığı takdirde hangi eğitim veya kadın sorununa çözüm olacak diye düşünmeden edemiyoruz doğrusu…

Kadın üniversitesi istemiyoruz!

Çünkü bizler çok iyi biliyoruz ki bu proje, her fırsatta kadınları toplumdan soyutlayıp, bir köşede izole ederek korumaya çalışan erkek egemen sistemin bir ürünüdür. Bu üniversiteler, cinsiyet eşitsizliğini daha da derinleştirecek ve toplumsal cinsiyet kalıplarını reddeden tüm kadınlara yönelik ayrımcılığı ve nefret söylemlerini meşrulaştıracaktır. Dahası, kadınları birbirinden ayrıştırıp, iktidarın istediği “makul kadın” anlayışını da besleyecektir. Haliyle karma üniversitelere gidip, onların yaratmaya çalıştığı çizginin dışına çıkan kadınların uğradıkları ayrımcılık ve şiddet meşrulaştırılacak, sanki kadınların kendi rızasıymış algısı yaratılacaktır.

Dolayısıyla kadın üniversitesi projesi, hiçbir sorunu çözmeyip aksine ayrımcılığı büyüten, kadını kontrol altına alıp kamusal alandan uzaklaştıran, cinsiyet kimliklerini ikiye indirgeyen bir projedir. Kadın cinayetlerini önlemeyip, önleyecek olan İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açan iktidarın kadınlara sunduğu sözde çözüm yöntemidir.

Özgür ve eşit bir üniversite istiyoruz!

Daha yakın bir zamanda, Saray rejiminin üniversitelerdeki kontrolünü sağlamlaştırmak için atadığı kayyum rektörlere tanık olduk. İktidarın üniversitelere kendi zihniyetini dayatarak bilginin-bilimin üretimine müdahale etmesine izin vermeyeceğiz. Cinsiyetçi rektörlerin, “üniversiteler fuhuş yuvasıdır” diyen profesörlerin, tacizci akademisyenlerin, hükümetin kendi hegemonyasını dayatmasının bir sonucu olarak ortaya çıktığını biliyoruz. Ve yine hükümet çözümü kadın ve erkeği ayırmakta gördüğünü söyleyerek böyle bir proje ile karşımıza geliyor. Oysaki erkek ve kadının bir arada ve eşit koşullarda var olabilmesinin şartlarını temin etmesi ve şiddeti engellemesi gereken devlettir. Kadınlarla aynı kamusal alanlarda bulunduğunda, kadınlara fiziksel-psikolojik baskı yapmadan, şiddet uygulamadan onların eşit bir birey olduklarını öğrenmesi gereken özneler ise erkeklerdir. Dolayısıyla başta erkek egemen sisteme karşı durup; bu zihniyetin çizdiği sınırlardan oluşmayan, tüm cinsiyet kimlikleri için eşit ve özgür bir üniversite istiyoruz.

Hükümetin aşı politikası: Metin Akpınar’a karşı Alişan

0

“Türkiye aşı bilinci konusunda ileri ülkelerden biridir” dersek abartmış olmayabiliriz. Genel anlamda nüfusta aşılanmayı olumlu karşılayan bir kültür var(dı).

Türkiye’de kolunda çiçek aşısı izi olan on iki milyon, verem aşısı izi olan on sekiz milyon kadar insan olmalı. İlkokulda olunan karma aşıları vb. de dahil edecek olursak şimdi milyonlarca insanın aşı sayesinde yanımızda olduğunu söyleyebiliriz.

Bugün cumhurbaşkanına hakaretten yargılanan Metin Akpınar’ın Zeki Alasya ile 1980’li yıllarda sürdürdüğü aşı kampanyalarının ülkede aşılanma oranlarında ciddi bir artışa yol açtığı söylenir. 90’lı yıllarda oturmuş bir aşılama sisteminin mevcut olduğunu ve pek çok açıdan sağlık isteminin fecaat olduğu o yıllarda dahi hepatite karşı dikkate alınır bir aşılamanın başarıldığı ifade edilir.

Bugün SMA hastası çocuklar için yardım toplanmasını engelleyen ve bilim aksini ifade ediyor olmasına rağmen tedavinin aldatmaca olduğunu söyleyen, kampanyaları yasaklayan Sağlık Bakanlığı, o zamanlarda zenginler için gücünü engelleyerek değil, engellemeyerek kullanıyordu. MHP’li Osman Durmuş’un Sağlık Bakanı olduğu dönemde, geçtiğimiz günlerde 1.067 yıl ceza alan Adnan Oktar’ın müritlerinden Oktar Babuna ilik kanseri olduğu yalanını atıp tüm Türkiye’den ilik bağışları toplamış ve bu bağışları yurtdışına kaçırırken herhangi bir engelle karşılaşmamıştı.

Konuyu dağıtmayalım, AKP iktidara geldiğinde ortada iyi bir sağlık sistemi yoktu (bu aksaklıklardan birinin sorumlusunun da MHP olduğunu unutmayalım), buna rağmen hiç değilse görece oturmuş bir aşılama sistemi vardı. AKP bunu da yıktı. Yasalara göre bir zorunluluk olmamasına rağmen 2011 yılında sadece 183 aile çocuğu için aşıyı reddetmişti. Halk sağlığı adına yapılan kampanyaların yerini sağlığın pazarlanmasına bırakması sonucunda 2017 yılında bebeğine aşı yapılmasını reddeden aile sayısı 23.000’e yükselmişti.

Daha basit ve tedarik edilebilir aşılarda da büyük krizler yaşayan sistem halkın güvenini alamıyor. Geçtiğimiz ekim ayında yeterli grip aşısını tedarik edemeyen hükümet bugün bizden tüm nüfusu aşılayabileceğine ve gerekli planın çıkartıldığına inanmamızı beklerken, aşıya karşı oluşan genel güvensizliği aşacak bir adım atamıyor. Vaka sayılarında şeffaf olmadıkları gibi aşıya dair yapılan araştırmaları da güvenilir bir biçimde paylaşmıyor.

Hastalığın yenilmesi için aşı olmalıyız. Koruyuculuğu düşük dahi olsa eldeki aşıdan yararlanmak üzere tüm işçi ve emekçilere örnek olma sorumluluğumuz var. Ancak biz böyle davranırken hükümet ne çözüm ne güven ne şeffaflık ne de bir politika sunuyor. Gazetelere bakarsak dünyaya örnek oluyoruz, en yüksek aşılama oranları Türkiye’de. Peki gerçekler ne diyor?

Bugün 1,2 milyon insan aşılanmış durumda ve 25 Ocak’ta 6,5 milyon aşı geldi, şu an test aşamasında. Bakanlığın “COVID-19 Aşısı Ulusal Uygulama Stratejisi”nin dört aşamalı planının 1. aşamasının son grubunu 65 yaş üstü büyüklerimiz oluşturuyor. TÜİK’e göre 65 yaş üstü nüfus 7 milyon 550 bin 727 kişi. Buna ilk aşamada yer alan sağlık çalışanlarını, engellileri, engellilerle çalışanları ve aşılanan alakasız insanları de ekleyecek olursak hükümetin büyük zafer olarak sunduğu şeyin aşılamanın ilk etabını dahi karşılayamayacağını anlarız. Hükümetin aşı politikası işi şansa bırakıp halka blöf yapmak, inandırıcılık adına da herkesten önce Alişan’ı aşılamaktan ibaret. Hükümet doğru tedbirleri alarak pandemiyi erkenden sonlandırabilirdi. Ancak dünyadaki diğer hükümetlerin yaptığı hataya sırtını yasladı.

Bugün salgını yenmenin önemli araçlarından biri aşılanmak. Dolayısıyla aşılanmamız bir hak. Emekçilerin vergisiyle yaşayan hükümetten aşı ve şeffaflık istememiz, Tabip Odası’nın yönlendirmelerine kulak vermemiz ve süreci denetlemeye devam etmemiz gerekiyor.

تونس: حراك شعبي جديد

0

التحركات مستمرة في تونس منذ ليلة 14 يناير. أطاحت الانتفاضة الشعبية التي انطلقت في ديسمبر 2010 مطالبة بتحسين ظروف العمل والخبز والحياة الكريمة بدكتاتورية بن علي الذي حكم البلاد لمدة 24 عامًا ، في 14 يناير 2011. الشعب التونسي يطالب بثورة جديدة! “لا خوف! الشوارع ملك للشعب! ” – الناس يهتفون في احتجاجات حاشدة

قبل الذكرى العاشرة للثورة التونسية ، التي أطلقت شرارة عملية ثورية امتدت إلى العديد من البلدان في شمال إفريقيا والشرق الأوسط ، أعلنت الحكومة التونسية إغلاقًا كاملاً لمدة 4 أيام وحظراً تامً على فعاليات الشوارع والتظاهرات بحجة وضع تدابير أمامية ضد جائحة الكورونا (كوفيد ١٩

على الرغم من أن مسؤولي حكومة ميسشي التكنوقراط التي وصلت إلى السلطة في سبتمبر 2020 بدعم أغلبية كبيرة من البرلمان (الإخوان المسلمين التونسي ، حركة النهضة ، قلب تونس ، الاستصلاح ، عاشت تونس ، الكتلة الوطنية و حزب المستقبل من بين أنصاره) ، برر هذا الحظر على أساس “الصحة العامة” ، وكان الغرض الأساسي من تنفيذه منع المظاهرات بمناسبة الذكرى العاشرة للثورة

المطالب الاجتماعية والاقتصادية ، التي أدت إلى الانتفاضة الشعبية التي أنهت نظام الدكتاتورية في عام 2010 ، لم يتم الوفاء بها في السنوات العشر الماضية. أصبحت الظروف المعيشية للعمال التونسيين غير مقبولة بدرجة أكبر منذ ذلك الحين. بعد الإطاحة ببن علي ، كان الهدف الأساسي للكتل الحاكمة التونسية هو ضمان استمرار سياسات الاستغلال الرأسمالي من خلال إجراء ترتيبات ديمقراطية جزئية داخل العمل كالمعتاد. وكيف أن قطاعات واسعة من اليسار التونسي فهمت العملية الثورية بشكل أساسي من خلال منظور التدريجي / المراحل الذي يؤكد أن الديمقراطية يجب أن تُبنى أولاً وأن التحولات الاجتماعية والاقتصادية يمكن أن تحدث فقط عندها

وكانت النتيجة أن الجماهير التونسية حُكم عليها بمزيد من البطالة والفقر والاستغلال وعدم المساواة من أجل مكاسب ديمقراطية جزئية. الفساد لم يتوقف واستمر في التعمق. زاد حجم الدين الخارجي للبلاد بحوالي 75 في المائة منذ عام 2010. وقعت الأحزاب البرجوازية اتفاقية مدتها 4 سنوات مع صندوق النقد الدولي في عام 2016 للحصول على مخرج من الأزمة لصالحها ، وحاولوا جعل العمال يدفعون تكلفة الأزمة من خلال خطط التقشف الجديدة. وبسبب هذا الوضع على وجه التحديد ، حدثت انتفاضات أخرى في البلاد في عامي 2013 و 2016 ، مرة أخرى مع نفس المطالب المتعلقة بالعمل والخبز والحياة الكريمة. والآن عادت الجماهير التونسية إلى مسرح التاريخ للمطالبة بثورتهم

اليوم ، مع انتشار جائحة كورونا المستمر منذ ما يقرب من عام ، ساءت الظروف المعيشية للعمال التونسيين بشكل أكبر. في حين أن الحكومة تفرض حظرا على أساس “الصحة العامة” ، وصلت البطالة الرسمية في البلاد إلى 18-19 في المائة ، وشاب واحد من بين كل ثلاثة شباب عاطل عن العمل. في منطقة الغرب الأوسط من البلاد ، والتي كانت منطلق العمل الثوري الذي بدأ في عام 2010 ، ترتفع هذه المعدلات بشكل أكبر. في الغرب الأوسط ، الذي كان تاريخياً المنطقة الأقل استثمارًا في البلاد ، يحاول ما يقرب من 50 في المائة من السكان كسب

عيش 1.5 إلى 2

دولار في اليوم. في حين أن عامة المجتمع يفتقر إلى الرعاية الصحية والمأوى ، يتوقع أصحاب السيادة من العمال والشباب إظهار ولائهم لديمقراطية “غير مزيفة “

وبسبب هذه الظروف بالتحديد ، شهدت البلاد تحركات عفوية في أكثر من 15 مدينة في الأيام الخمسة الماضية ، يقودها بشكل أساسي الشباب والشباب العاطلون عن العمل. تحاول الحكومة ترهيب الجماهير بالقمع والإكراه من خلال دعوة الجيش للتدخل في العديد من المناطق ، مما يثبت مرة أخرى أن “الخوف” من الناس هو السبب الرئيسي لفرض الحظر الأخير. الحكومة تحاول تعطيل نواة أهم الإنجازات الديمقراطية للحشد الثوري لعام 2010 من خلال اعتقال أكثر من 630 شابًا واعتقال بعضهم. دعت حركة النهضة ، حزب الإخوان المسلمين التونسي ، أحد الشركاء الحاكمين ، شبابها ، ونصحتهم بعدم المشاركة في الاحتجاجات والعمل جنبًا إلى جنب مع قوات إنفاذ القانون. ومحاولتها تقسيم الجماهير تكشف مرة أخرى عن طابعها المعادي للثورة. لكن رغم كل محاولات الترهيب هذه ، يزعم التونسيون أن “الشوارع ملك للشعب” ويواصلون أعمالهم ، مطالبين بالإفراج عن الموقوفين وتحقيق مطالبهم الاقتصادية والاجتماعية. نفس الشعار يسمع في شوارع تونس: “الشعب يريد القضاء على النظام!”

على الرغم من صعوبة التنبؤ بكيفية تطور الأحداث الجارية في البلاد ، فمن الضروري تسليط الضوء على بعض النقاط بناءً على دروس انتفاضة عام 2010 والثورات الجماهيرية التي أعقبت ذلك في عامي 2013 و 2016

. منذ مطالب الثورة كان تهدف إلى التحول الاجتماعي والاقتصادي الذي لا يمكن ولن يلبيها النظام البرجوازي القائم ، ولم تحافظ أي حكومة تولت السلطة في السنوات العشر الفاصلة على نظام مستقر في البلاد. في فترة العشر سنوات هذه ، والتي شهدت صراعا مستمرا بين المظلومين والحكام ، لجأ أصحاب السلطة إلى تكتيكات رجعية ديمقراطية من أجل بقاء النظام الرأسمالي (خطاب الوحدة الوطنية ، “الميثاق القرطاجي” الموقع عام 2016). ) أو ، كما نرى اليوم ، حاول ترويع الجماهير من خلال العنف. دعمت بيروقراطية الاتحاد العام التونسي للشغل (الإتحاد العام التونسي للشغل ) ، وهو التنظيم الطبقي الأهم في البلاد الذي يتمتع بقوة سياسية كبيرة منذ استقلال تونس ، “الانتقال الديمقراطي” في عام 2011 واضطلع بدور فيه ، ثم وقع عليه لاحقًا. “ميثاق قرطاج” في عام 2016. أظهرت هذه التحركات بوضوح أن البيروقراطية النقابية اتبعت التكتيك الديمقراطي الرجعي وتهتم بمصالح البيروقراطية بدلاً من مصالح الطبقة العاملة. من خلال دعوة الجماهير إلى تجنب أعمال العنف والتفكير في الحوار ، أعلنت أنها ما زالت تتمسك بهذا الموقف. ومع ذلك ، يجب ألا يغيب عن البال أنه في التحركات الثورية في 2010-2011 ، مارس قادة

لاتحاد العام التونسي للشغل ، الذين كانوا جزءًا من النضال

بالضغطً حتى أجبروا البيروقراطية النقابية على اتخاذ موقف. وبهذا المعنى ، فإن الانخراط المنظم للطبقة العاملة التونسية والنضال في صفوف الاتحاد العام التونسي للشغل في عملية الانتفاضة سيكون حاسمًا لتكشف عن التحركات

لقد فشلت قطاعات كبيرة من اليسار التونسي ، التي تتبنى مفهوم أنه ينبغي علينا الانتظار لفترة غير محددة بين المهام الديمقراطية والاجتماعية للثورة ، في النضال من أجل حكومة عمالية وشعبية. هذا هو السبب في أنهم لم يبنوا قيادة سياسية بديلة للعمال التونسيين. تظل هذه المهمة الأكثر إلحاحًا خلال السنوات العشر الماضية ، وبالنسبة لتونس اليوم ، هي بناء منظمة وبرنامج سياسي للفصل من النظام القائم جنبًا إلى جنب مع الجماهير المقاتلة والدفاع عن الاستقلال الطبقي. اليوم ، لتحقيق هذا الهدف ، يجب على الجماهير أن تبني كياناتها من التنظيم / الدفاع المنسق ذاتيًا وأن تطور هذا التنسيق أكثر حول برنامج عمل طارئ لتحويله إلى قوة سياسية بديلة. هذه هي أهم المهام التي تقف أمامنا

بصفتنا وحدة عمالية عالمية – الأممية الرابعة ، نتضامن مع نضال العمال التونسيين من أجل العمل والخبز والحياة الكريمة. نحن نؤيد حشد الجماهير التونسية سياسيا وبرنامجيا وتنظيميا ونحو الانفصال عن النظام الحالي ونظام الاستغلال الرأسمالي!

إطلاق سراح جميع السجناء السياسيين فوراً! الجيش والشرطة يخرجون من الشوارع!

الإلغاء الفوري لجميع الاتفاقيات مع صندوق النقد الدولي!

مصادرة كافة المؤسسات العامة المخصخصة بدون تعويض!

وقف مدفوعات الديون الخارجية على الفور! يجب تخصيص الأموال التي تنفق على مدفوعات الديون الخارجية لتحسين التعليم والخدمات الصحية وخلق فرص عمل في القطاع العام!

تشكيل لجان شعبية مستقلة لمكافحة الفساد! يجب محاكمة المتورطين في الفساد تحت رقابة هذه اللجان!

الناس يريدون إسقاط النظام!

لبناء اقتصاد مركزي ومخطط! دعونا نناضل من أجل حكومة العمال

جوركيم دورو / وحدة العمال الدولية – الأممية الرابعة

كانون الثاني 2021 19

Tunisia: a new popular rebellion!

0

Mobilisations have been going on in Tunisia since the night of 14 January. The popular uprising that started in December 2010 demanding work, bread and dignified life, overthrew the dictatorship of Ben Ali, who had ruled the country for 24 years, on 14 January 2011. Tunisian people claim a new revolution! “No fear! The streets belong to the people!” -people are chanting in massive protests.

Before the 10th anniversary of the Tunisian revolution, which triggered a revolutionary process spreading to many countries in North Africa and the Middle East, the Tunisian government declared a 4-day-long full closure and ban on street actions and demonstrations under the excuse of putting forward measures against the COVID-19 pandemic.

Although the officials of the technocrat Mesishi government, which came to power in September 2020 with the support of a significant majority of the parliament (the Muslim Brotherhood Tunisian Party Nahda Movement, the Heart of Tunisia, Reclamation, Long Live Tunisia, the National Bloc and the Future Party are among his supporters), justified this ban on grounds of “public health,” its main purpose of implementation was to prevent demonstrations on the occasion of the 10th anniversary of the revolution. The social and economic demands, which brought forth the popular uprising that put an end to the dictatorship regime in 2010, have not been met in the past 10 years. Tunisian workers’ living conditions have become even more unacceptable since then. After the overthrow of Ben Ali, the primary goal of the Tunisian ruling blocs was to ensure the continuation of capitalist exploitation policies by making partial democratic arrangements within the business as usual. And how broad sections of the Tunisian left understood the revolutionary process was essentially shaped by the gradualist/stages perspective that contends that democracy should be built first and the social and economic transformations could take place only then.

The result was that the Tunisian masses were condemned to greater unemployment, poverty, exploitation, and inequality for the sake of partial democratic gains. Corruption did not stop and continued deepening; the amount of foreign debt that the country has increased by approximately 75 per cent since 2010. The bourgeois parties signed a 4-year agreement with the IMF in 2016 to procure an exit from the crisis in their favour, and they tried to make workers pay the cost of the crisis through new austerity plans. It is precisely because of this situation that there took place further uprisings in the country in 2013 and 2016, again with the same demands on work, bread, and dignified life. And now the Tunisian masses are back on the stage of history to claim their revolution.

Today, with the COVID-19 pandemic that has been going on for almost a year, the living conditions of Tunisian workers have worsened even more. Whereas the government imposes bans on grounds of “public health,” official unemployment in the country has reached 18-19 per cent band, and one out of every three young people is unemployed. In the mid-west region of the country, which was the centre of the revolutionary process that started in 2010, these rates go even higher. In the mid-west, which has historically been the least invested region of the country, nearly 50 per cent of the population is trying to make a living for $1.5-2 a day. While the public lacks healthy nutrition and shelter, the sovereigns expect workers and the youth to show their allegiance to an “unhealthy” democracy.

It is precise because of these circumstances that the country has been witnessing spontaneous mobilisations in over 15 cities in the last five days, primarily led by the youth and the young unemployed. The government tries to intimidate the masses through repression and coercion by calling on the military to intervene in many regions, proving again that the “fear” of people is the main reason for imposing the recent bans. It tries to blow up with dynamite the most fundamental democratic achievements of the 2010 revolutionary mobilisation by detaining over 630 young people and arresting some of them. The Muslim Brotherhood Tunisian Party Nahda Movement, one of the ruling partners, called on its youth, advising them not to take part in the protests and act together with the law enforcement forces. Its attempt to try dividing the masses once again reveals its counter-revolutionary character. However, despite all these intimidation attempts, Tunisians claim that “the streets belong to the people,” and continue their actions, demanding both the release of those arrested and the fulfilment of their economic and social demands. The same slogan is heard on the streets of Tunisia: “The people want the regime to be destroyed!”

Although it is difficult to predict how the ongoing actions in the country will unfold, it is necessary to highlight a few points based on the lessons of the 2010 revolutionary uprising and the mass revolts that followed in 2013 and 2016. Since the demands of the revolution aimed at social and economic transformation could not and will not be met by the existing bourgeois order, no government that took office in the intervening 10 years has maintained a stable order in the country. In this 10-year period, which witnessed a constant struggle between the oppressed and the rulers, those in power, resorted to democratic reactionary tactics for the survival of the capitalist order (the discourse of national unity, the “Carthaginian Pact” signed in 2016) or, as we see today, tried to intimidate the masses through violence. The bureaucracy of the Tunisian General Workers Union (UGTT), which is the most important class organisation in the country with significant political power since the independence of Tunisia, supported the “democratic transition” in 2011 and assumed a role in it, and later signed the “Carthage Pact” in 2016. These moves clearly showed that union bureaucracy followed the democratic reactionary tactic and looked out for the interests of the bureaucracy rather than the interests of the working class. By calling for the masses to avoid acts of violence and consider dialogue, it declared that it still maintains this position. However, it should be kept in mind that, in the revolutionary mobilizations of 2010-2011, the rank-and-file of UGTT who were part of the struggle applied pressure from below and forced the union bureaucracy to take a position. In this sense, the organised involvement of the Tunisian working class and the fighting rank-and-file within the UGTT in the uprising process will be decisive for the unfolding of the mobilizations.

Large segments of the Tunisian left, who adopt the concept that we should wait for an undetermined period between the democratic and social tasks of the revolution, failed to fight for a workers’ and popular government. That is the reason they did not build an alternative political leadership for the Tunisian workers. This remains the most urgent task during the last 10 years and for today’s Tunisia the building of an organisation and a political programme to break with the existing order along with the fighting masses and stand for class independence. Today, to achieve this goal, the mobilised masses must build their organisms of self-coordinated organisation/defence and develop this coordination further around an emergency action programme to turn it into an alternative political power. These are the most fundamental tasks that stand before us.

As International Workers’ Unity – Fourth International, we stand in solidarity with the struggle of the Tunisian workers for work, bread and dignified life. We support the mobilisation of the Tunisian masses from a political, programmatic and organisational standpoint and towards breaking with the current regime and the capitalist exploitation order!

Release all political prisoners immediately! Army and police force out of the streets!

Immediate cancellation of all agreements with the IMF!

Expropriation of all privatised public institutions without compensation!

Stop foreign debt payments immediately! The funds spent on foreign debt payments should be devoted to improving education and health services and creating jobs in the public sector!

Establishment of independent people’s committees to fight corruption! Those involved in corruption should stand trial under the control of these committees!

People want the regime to be destroyed!

For the construction of a centralised and planned economy!Let’s fight for a workers’ government!

Tunisie : une nouvelle rébellion populaire

0

Des mobilisations ont lieu en Tunisie depuis la soirée du 14 janvier. Le 14 janvier 2011, le soulèvement populaire qui a commencé en décembre 2010, exigeant du travail, du pain et une vie digne, a renversé le dictateur Ben Ali, qui avait dirigé le pays pendant 24 ans. Le peuple tunisien appelle à une nouvelle révolution ! “N’ayez pas peur ! Les rues appartiennent au peuple !” disent-ils dans les manifestations de masse.

Avant le dixième anniversaire de la révolution tunisienne, qui a déclenché un processus révolutionnaire qui s’est étendu à de nombreux pays d’Afrique du Nord et du Moyen-Orient, le gouvernement tunisien a déclaré quatre jours de fermeture et une interdiction des actions et des marches dans les rue sous prétexte de mettre en œuvre des mesures contre la pandémie de Covid 19.

Bien que les responsables du gouvernement du technocrate Mesishi, arrivé au pouvoir en septembre 2020 avec le soutien d’une majorité importante au parlement (les Frères musulmans, le mouvement Nahda du Parti tunisien, Cœur de la Tunisie, Régénération, Vive la Tunisie, le Bloc national et le Parti du futur sont parmi ceux qui ont soutenu), aient justifié cette interdiction pour des raisons d’intérêt de “santé publique”, leur objectif central était d’empêcher les mobilisations pour le dixième anniversaire de la révolution. En effet, les revendications sociales et économiques qui ont donné naissance au soulèvement populaire qui a mis fin au régime dictatorial en 2010, n’ont pas été résolues au cours de ces dix années. Au contraire, les conditions de vie des travailleurs tunisiens sont plus inacceptables qu’elles ne l’étaient alors. Après le renversement de Ben Ali, l’objectif principal des blocs dirigeants tunisiens était d’assurer la continuité des politiques d’exploitation capitaliste en prenant des dispositions démocratiques partielles dans le cadre des négociations habituelles. La manière dont de larges secteurs de la gauche tunisienne ont compris le processus révolutionnaire a été essentiellement façonnée par une perspective échelonnée/par étapes qui soutient que devrait d’abord être instituée la démocratie et que les transformations sociales et économiques peuvent se produire plus tard, au fil du temps.

Le résultat en fut que les masses tunisiennes furent condamnées à plus de chômage, de pauvreté, d’exploitation et d’inégalité en raison de ces conquêtes démocratiques partielles. La corruption n’a pas cessé et a continué à s’aggraver; la dette extérieure du pays a augmenté d’environ 75 % depuis 2010. Les partis bourgeois ont signé un accord de quatre ans avec le FMI en 2016 pour chercher une issue à la crise en leur faveur, et ont essayé de faire payer le coût de la crise aux travailleurs avec de nouveaux plans d’ajustement. C’est précisément à cause de cette situation que d’autres soulèvements ont eu lieu dans le pays en 2013 et 2016, toujours avec les mêmes exigences, à savoir du travail, du pain et une vie digne. Maintenant, les masses tunisiennes sont à nouveau sur la scène de l’histoire en train de revendiquer leur révolution.

Aujourd’hui, avec la pandémie de Covid 19 qui dure depuis près d’un an, les conditions de vie des travailleurs tunisiens se sont encore détériorées. Alors que le gouvernement impose des interdictions sous prétexte de “santé publique”, le taux de chômage officiel dans le pays atteint 18-19%, et un jeune sur trois est au chômage. Dans la région du centre-ouest du pays, qui a été le centre du processus révolutionnaire qui a débuté en 2010, ces taux sont encore plus élevés. Le Midwest, traditionnellement la région du pays où les investissements sont les plus faibles, près de 50 % de la population essaie de vivre avec 1,5/2 dollars par jour. Alors que la population n’a pas la possibilité de couvrir les besoins de base tels qu’une alimentation saine et un logement, les dirigeants veulent que les travailleurs et les jeunes montrent leur alliance avec une démocratie “malade”.

C’est précisément en raison de ces circonstances que le pays a été témoin des mobilisations spontanées dans plus de 15 villes au cours des 5 derniers jours, en principe menées par les jeunes et les jeunes chômeurs. Le gouvernement tente d’intimider les masses par la répression et la coercition en demandant à l’armée d’intervenir dans de nombreuses régions, montrant une fois de plus que la “peur” de la population est la principale raison de l’imposition des récentes interdictions. Elle tente de dynamiter les acquis démocratiques les plus fondamentaux de la mobilisation révolutionnaire de 2010 en arrêtant plus de 630 jeunes et en mettant certains d’entre eux en prison. Les Frères musulmans, mouvement du parti tunisien Nahda, l’un des partis au pouvoir, ont fait appel à sa jeunesse, lui conseillant de ne pas participer aux manifestations et d’agir de concert avec les forces de l’ordre. Leur tentative de diviser les masses révèle une fois de plus leur caractère contre-révolutionnaire. Cependant, malgré ces tentatives d’intimidation, les Tunisiens affirment que “les rues appartiennent au peuple” et poursuivent leurs actions pour exiger la libération des prisonniers et la mise en place de leurs revendications économiques et sociales. Le même slogan se retrouve dans les rues de Tunisie : “Le peuple veut détruire le régime !

Bien qu’il soit difficile de prévoir comment les actions se développeront dans le pays, il est nécessaire de souligner quelques points en s’appuyant sur les leçons du soulèvement populaire de 2010 et des révoltes de masse qui ont suivi en 2013 et 2016. Comme les exigences de la révolution visaient la transformation sociale et économique et ne seront pas satisfaites dans l’ordre bourgeois actuel, aucun gouvernement ayant pris le pouvoir au cours de ces dix ans n’a pu maintenir un ordre stable dans le pays.

Au cours de ces dix ans, ils ont assisté à une lutte constante entre le peuple opprimé et les dirigeants qui ont parfois eu recours à des tactiques démocratiques réactionnaires pour la survie de l’ordre capitaliste (le discours d’unité nationale, le “Pacte de Carthage” signé en 2016) ou, comme nous le voyons maintenant, qui ont tenté d’intimider les masses par la violence. La bureaucratie de l’Union générale des travailleurs tunisiens (UGTT), la plus importante organisation de classe du pays avec un pouvoir politique important depuis l’indépendance de la Tunisie, soutient la “transition démocratique” de 2011 et y joue un rôle, et signe ensuite le “Pacte de Carthage” de 2016. Ces mouvements démontrent clairement que la bureaucratie syndicale suit les tactiques de la réaction démocratique et se soucie des intérêts de la bureaucratie plutôt que de ceux de la classe ouvrière. En appelant les masses à éviter les actes de violence et à envisager le dialogue, elle déclare qu’elle maintient cette position. Cependant, il faut tenir compte du fait que, dans les mobilisations révolutionnaires de 2010-2011, la base de l’UGTT qui a participé à la lutte a fait pression par le bas et a forcé la bureaucratie syndicale à prendre position. En ce sens, il est clair que la participation organisée de la classe ouvrière tunisienne, ainsi que les bases de lutte au sein de l’UGTT, dans le processus de soulèvement seront décisives pour le développement des mobilisations.

De larges secteurs de la gauche tunisienne, qui estiment qu’il doit y avoir une période d’attente indéterminée entre les tâches démocratiques et sociales de la révolution, ne se battent pas pour un gouvernement de la classe ouvrière et du peuple. C’est pourquoi ils n’ont pas poussé, au cours des dix dernières années, à la formation d’une direction politique alternative au nom des travailleurs tunisiens. Celle-ci continue à être la tâche la plus urgente de ces dix dernières années et pour la Tunisie aujourd’hui. C’est-à-dire, la construction d’une organisation et d’une ligne politique qui vise à briser l’ordre existant avec les masses combattantes et à défendre l’indépendance politique de la classe. Aujourd’hui, pour atteindre cet objectif, les masses mobilisées doivent construire leurs propres organes d’auto-organisation/défense en coordination les unes avec les autres et développer cette coordination autour d’un programme d’action d’urgence pour en faire un pouvoir politique alternatif. Ce sont les tâches les plus fondamentales qui nous attendent.

En tant qu’Unité Internationale des Travailleurs – Quatrième Internationale (UIT-QI), nous sommes solidaires de la lutte des travailleurs tunisiens pour le travail, le pain et une vie décente. Nous soutenons la mobilisation des masses tunisiennes d’un point de vue politique, programmatique et organisationnel et vers une rupture avec le régime actuel et l’ordre d’exploitation capitaliste !

Libération immédiate de tous les prisonniers politiques ! Dehors l’armée et la police des rues !

Annulation immédiate de tous les accords avec le FMI !

Expropriation de toutes les institutions publiques privatisées sans compensation !

Arrêtez immédiatement de payer la dette extérieure ! Les fonds alloués au paiement de la dette doivent être utilisés pour améliorer les services d’éducation et de santé et créer des emplois dans le secteur public !

Il faut créer des comités populaires indépendants pour lutter contre la corruption ! Les personnes impliquées dans la corruption doivent être jugées sous le contrôle de ces comités !

Le peuple veut détruire le régime !

Pour une économie centralisée et planifiée !

Battons-nous pour un gouvernement des travailleurs !

Túnez: una nueva rebelión popular

0

Las movilizaciones se han sucedido en Túnez desde la noche del 14 de enero. El levantamiento popular que comenzó en diciembre de 2010 demandando trabajo, pan y vida digna, derrocó el 14 de enero de 2011 al dictador Bin Ali, que había gobernado el país por 24 años. El pueblo tunecino reclama una nueva revolución! “¡A no temer! ¡Las calles pertenecen a la gente!”-dicen en las protestas masivas.

Previo al décimo aniversario de la revolución tunecina, que disparó un proceso revolucionario que se extendió a muchos países del norte de África y Medio Oriente, el gobierno tunecino declaró cuatro días de cierre y prohibición de acciones callejeras y marchas con la excusa de aplicar medidas contra la pandemia de Covid 19.

Aunque los funcionarios del gobierno del tecnócrata Mesishi, que llegó al poder en septiembre de 2020 con el apoyo de una mayoría significativa en el parlamento (Los Hermanos Musulmanes Partido Tunecino Movimiento Nahda, el Corazón de Túnez, Regeneración, Larga Vida a Túnez, el Bloque Nacional y el Partido del Futuro están entre los que apoyaron), justificaron esta prohibición por un interés de “salud pública”, su objetivo central era impedir movilizaciones por el décimo aniversario de la revolución. De hecho, las demandas sociales y económicas que dieron a luz al levantamiento popular que puso fin al régimen dictatorial en 2010, no se resolvieron en estos diez años. Por el contrario, las condiciones de vida de los trabajadores tunecinos son más inaceptables que entonces. Después del derrocamiento de Ben Ali el principal objetivo de los bloques gobernantes tunecinos era asegurar la continuidad de las políticas de explotación capitalista haciendo arreglos democráticos parciales dentro de los negociados de siempre. Y la forma en que amplios sectores de la izquierda tunecina entendió el proceso revolucionario fue esencialmente formado por una perspectiva gradualista/etapista que sostiene que la democracia debería ser construida primero y que las transformaciones sociales y económicas pueden ocurrir después, en el tiempo.

El resultado de esto fue que las masas tunecinas fueron condenadas a mayor desempleo, pobreza, explotación y desigualdad por esas conquistas democráticas parciales. La corrupción no se detuvo y continuó profundizándose; la deuda externa del país se incrementó en aproximadamente un 75% desde 2010. Los partidos burgueses firmaron un acuerdo de cuatro años con el FMI en 2016 para procurar una salida a la crisis en su favor, y trataron de hacer que los trabajadores paguen el costo de la crisis con nuevos planes de ajuste. Es precisamente por esta situación que tuvieron lugar más levantamientos en el país en 2013 y 2016, otra vez con las mismas demandas, a saber, trabajo, pan, y vida digna. Y ahora las masas tunecinas están nuevamente en la escena de la historia reclamando su revolución.

Hoy, con la pandemia de Covid 19 que viene desarrollándose por casi un año, las condiciones de vida de los trabajadores tunecinos empeoraron aún más. Mientras el gobierno impone prohibiciones con la excusa de la “salud pública”, el desempleo oficial en el país alcanzó el 18-19%, y uno de cada tres jóvenes está desempleado. En la región del medio oeste del país, que era el centro del proceso revolucionario que comenzó en 2010, estos índices son aún más altos. El medio oeste, tradicionalmente la región del país con menos inversión, casi el 50% de la población trata de vivir con $1.5/2 por día. Mientras la población carece de la posibilidad de cubrir las necesidades básicas como una alimentación saludable y vivienda, los gobernantes pretenden que los trabajadores y la juventud muestren su alianza a una democracia “enferma”.

Es precisamente por estas circunstancias que el país ha sido testigo de movilizaciones espontáneas en más de 15 ciudades en los últimos 5 días, en principio liderados por la juventud y los desempleados jóvenes. El gobierno trata de intimidar a las masas con represión y coerción convocando al ejército a intervenir en muchas regiones, demostrando nuevamente que el “miedo” de la gente es la principal razón de imponer las prohibiciones recientes. Trata de dinamitar los más fundamentales logros democráticos de la movilización revolucionaria de 2010 deteniendo a más de 630 jóvenes y arrestando a algunos de ellos. Los Hermanos Musulmanes, Partido Tunecino Movimiento Nahda, uno de los partidos gobernantes, llamó a su juventud, aconsejándoles que no participaran de las protestas y que actúen en conjunto con las fuerzas del orden. Su intento de dividir a las masas una vez más revela su carácter contra revolucionario. Sin embargo, a pesar de estos intentos de intimidación, los tunecinos reclaman que “las calles pertenecen a la gente”, y continúan con sus acciones demandando la liberación de los presos y el cumplimiento de sus demandas económicas y sociales. La misma consigna se escucha en las calles de Túnez: “¡La gente quiere destruir al régimen!”

Aunque es difícil predecir cómo se desarrollarán las acciones en el país, es necesario resaltar unos pocos puntos basados en las lecciones del levantamiento popular de 2010 y las revueltas de masas que siguieron en 2013 y 2016. Dado que las demandas de la revolución apuntaban a la transformación social y económica y no serán satisfechas en el actual orden burgués, ningún gobierno que asumió en estos diez años ha sido capaz de mantener un orden estable en el país.

En estos diez años, que vieron una lucha constante entre el pueblo oprimido y los gobernantes que a veces recurren a tácticas democráticas reaccionarias para la supervivencia del orden capitalista (el discurso de unidad nacional, el “Pacto de Cartago” firmado en 2016) o, como vemos ahora, tratando de intimidar a las masas con la violencia. La burocracia del Sindicato General de Trabajadores Tunecinos (UGTT), la más importante organización de la clase en el país con poder político significativo desde la independencia de Túnez, apoya la “transición democrática” de 2011 y asume un rol en ella, y más tarde firma el “Pacto de Cartago” de 2016. Estos movimientos claramente demuestran que la burocracia sindical sigue las tácticas de la reacción democrática y cuida los intereses de la burocracia más que los de la clase trabajadora. Al pedir a las masas que evite actos de violencia y considere el diálogo, declara que todavía mantiene esta posición. Sin embargo, hay que tener en cuenta que, en las movilizaciones revolucionarias de 2010-2011, las bases de UGTT que formaban parte de la lucha presionaron desde abajo y obligaron a la burocracia sindical a tomar posición. En este sentido, está claro que la participación organizada de la clase obrera tunecina, así como de las bases de lucha dentro de la UGTT, en el proceso de levantamiento será decisiva para el desarrollo de las movilizaciones.

Amplios segmentos de la izquierda tunecina, que adoptan la postura de que debe existir un periodo de espera indeterminado entre las tareas democráticas y sociales de la revolución, no luchan por lograr un gobierno de la clase trabajadora y el pueblo. Por eso no impulsaron, en los últimos 10 años, formar una dirección política alternativa en nombre de los trabajadores tunecinos. Ésta sigue siendo la tarea más urgente de los últimos 10 años y para el Túnez de hoy. Es decir, la construcción de una organización y una línea política que tenga como objetivo romper con el orden existente junto con las masas combatientes y defender la independencia política de la clase. Hoy en día, para lograr este objetivo, las masas movilizadas tienen que construir sus propios órganos de autoorganización/defensa en coordinación entre sí y desarrollar aún más esta coordinación en torno a un programa de acción de emergencia para convertirlo en un poder político alternativo. Éstas son las tareas más fundamentales que tenemos por delante.

Como Unidad Internacional de Trabajadoras y Trabajadores – Cuarta Internacional (UIT-CI), nos solidarizamos con la lucha de los trabajadores tunecinos por el trabajo, el pan y una vida digna. ¡Apoyamos la movilización de las masas tunecinas desde un punto de vista político, programático y organizativo y hacia la ruptura con el régimen actual y el orden de explotación capitalista!

¡Liberación inmediata de todos los presos políticos! ¡Fuera el ejército y la policía de las calles!

¡Inmediata cancelación de todos los acuerdos con el FMI!

¡Expropiación de todas las instituciones públicas privatizadas sin compensación!

¡Dejar de pagar la deuda externa inmediatamente! ¡Los fondos destinados al pago de la deuda deben ser usados para mejorar los servicios de educación y de salud y crear empleos en el sector público!

¡Establecer comités populares independientes para luchar contra la corrupción! ¡Aquellos involucrados en corrupción deben ser juzgados bajo control de estos comités!

¡El pueblo quiere destruir al régimen!

¡Por una economía centralizada y planificada!

¡Luchemos por un gobierno de los trabajadores!

Boğaziçi’nde “kayyum direnişi”: Öğrenci hareketi geri mi dönüyor?

0

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve hocaları Saray’ın “kayyum rektör” atamasına karşı direnmeye devam ediyorlar. Kampüste “kayyuma” karşı eylemler her gün devam ederken, üniversite hocaları “kayyumun” Senatosu ve yönetim kurulunda yer almayarak protestolarını sürdürüyorlar. 2 Ocak günü Saray beş üniversiteye rektör ataması gerçekleştirmiş, Boğaziçi Üniversitesi’ne de, üniversitede çalışmayan, AKP militanı ve şaibeli akademik geçmişi olan Melih Bulu atanmıştı.

Melih Bulu ataması üniversitelerin işleyiş biçimini de yeniden tartışmaya açtı. 2016’da OHAL döneminde çıkarılan KHK ile rektör atamaları doğrudan cumhurbaşkanının yetkisine alınmıştı. Gerekçe, seçimlerin “gruplaşmaları, hizipleşmeleri, kırgınlıkları” artırmasıydı. Bu değişiklikle Saray’ın hedefi, tamamen denetimi altında olmayan üniversiteleri de tümüyle ele geçirmekti. Melih Bulu bu sürecin son halkası oldu.

Peki, 2016’dan önceki yöntem çok mu demokratikti? Evet, üniversitede öğretim üyelerinin oy kullanabildiği bir seçim yapılıyordu fakat son sözü yine Cumhurbaşkanı söylüyordu. Cumhurbaşkanının en çok oyu alan kişiyi atamama yetkisi bulunuyordu. Dahası, üniversite bileşenlerinin yalnızca bir kesimi oy kullanabiliyordu. Belki de en önemlisi, rektörün seçilme biçiminin ötesinde, rektöre verilen olağanüstü yetkiler üzerinden temellenen YÖK sistemiydi.

Boğaziçi’ne yapılan atama ve ardından yaşanan eylemler bütün bu başlıkları yeniden gündeme getirdi. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, yaptıkları forumlarda nasıl bir üniversite istediklerini ve üniversitede demokratik bir işleyişin nasıl olabileceğini tartışmaya başladılar. Taşeron işçisinden akademisyenine, öğrencisinden idare personeline tüm üniversite bileşenlerinin söz, yetki ve karar hakkının olduğu bir üniversitenin gerekliliğini vurguladılar ve bu doğrultuda tüm bileşenlerin yer aldığı bir “üniversite meclisi” oluşturmayı hedefliyorlar.

Boğaziçi’nde başlayan eylemlerin bir diğer önemli yönü, diğer üniversitelerde de dayanışma eylemlerinin gerçekleşmesi ve birçok üniversitede “dayanışma” adı altında öğrencilerin yerel örgütlenmeler oluşturmaya başlamasıydı. Rejimin yoğun baskıları karşısında bir süredir geri çekilme halinde olan öğrenci hareketi, Boğaziçi eylemleri sayesinde yeniden canlandı. Bu süreçte, bazı üniversiteler kendi yerel gündemleriyle ilgili harekete geçmeye başladı. Örneğin, Türk-Alman Üniversitesi öğrencileri, Beykoz ormanlarının yağmalanması girişimine karşı bir kampanya başlattılar.

Boğaziçi eylemleri, Saray rejimine karşı biriken öfkenin bir yansıması olarak okunmalı. İktidarın derinleşen baskı, sefalet ve yağma politikalarına karşı işçi direnişleri, çevre eylemleri yayılıyor, kadın hareketi talepleri doğrultusunda güçlü bir biçimde seferber olmaya devam ediyor. Buna şimdi öğrenci hareketinin de dahil olması gündemde. Boğaziçi’nde başlayan eylemlerin sönümlenmemesi için, en acil taleplerimiz etrafında üniversitelerde oluşan dayanışma örgütlenmelerini güçlendirmeli ve bu dayanışmaların birleşik mücadelesini sağlamak yönünde harekete geçmeliyiz. 

Döhler’de işçi kıyımına ve sendika düşmanlığına son!

0

Alman gıda firması Döhler’de, işçiler 2016 yılından bu yana Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlenmek adına mücadelelerini sürdürüyor. Karaman’da bulunan fabrikada, sendika daha önceden yetki almayı başarsa da patron 32 işçiyi işten atarak sendika düşmanlığına başlamış ve yetkiye itiraz etmişti. 2019 yılında tamamlanan hukuki süreç Döhler işçilerinin lehine sonuçlansa da iktidarın patronlara “kalkan” olmasına da yaslanan patron, saldırılarından vazgeçmeyerek geçtiğimiz günlerde 12 işçiyi hukuksuz yere “Kod 29”dan tazminatsız şekilde işten çıkardı.

Bu hukuksuzluğun karşısında, Tekgıda-İş Sendikası’nın fabrika önünde direniş başlatma kararı almasından sonra Döhler patronu çark ederek “işçilerin çıkışlarını yanlış kod ile yaptıklarını ve tazminatlarını ödemeye hazır olduklarını” ilan etti. Ekonomik gerekçelerle 10 işçi tazminatlarını alarak işten çıkışlarını kabul etseler de iki işçi Döhler’deki hukuksuzluğa karşı direnişlerini sürdürme kararı aldı.

Bu hafta başında ise, patron, beş işçiyi ücretsiz izne çıkartıp bir işçiyi de yine “Kod 29”dan tazminatsız şekilde işten atarak gerek sendikaya gerekse de işçilerin en temel hakları uğruna mücadele etmelerine karşı saldırılarını sürdüreceğini bir kez daha gösterdi.

İktidarın yalandan işten çıkarma yasağı karşısında, “Kod 29”a başvurarak işten çıkarmaları ve işçilerin en temel hakkı olan sendikalı çalışmaya dönük düşmanlıklarını sergileyen patronlar, yine aynı iktidarın hukukunun kendilerinin arkasında yer almasından güç alıyorlar. Bu yolla, krizi fırsata çevirmenin derdindeki patronlar sınıfı, örgütlü bir biçimde emekçilerin haklarına pervasızca saldırmayı sürdürebiliyor.

Döhler, Cargill, Baldur, Ekmekçioğulları, Atlas Global, PTT, Migros ve daha nicesi bunun bir örneği. Patronların bu örgütlü saldırıları karşısında bizlerin de acil taleplerimiz etrafında bir araya gelip, mücadelelerimizi birleştirerek, işçi sınıfı olarak örgütlü bir şekilde karşılık vermemiz gerekiyor. Ancak mücadelelerimizi birleştirebilirsek, en temel hakkımız olan sendikalı çalışma hakkına ulaşabilir, “Kod 29”un ve ücretsiz izinlerin derhal iptal edilmesini ve işten çıkarmaların gerçekten yasaklanmasını sağlayabilir, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret için mücadelemizin örgütlülüğünü güçlendirebiliriz.

İDP Gündem Tartışmaları’nda mücadeleleri birleştirme ihtiyacı vurgulandı

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Gündem Tartışmaları kapsamında “Pandemide Türkiye nereye gidiyor?” başlıklı çevrimiçi etkinlik 24 Ocak Pazar günü direnişçi işçilerin ve Türkiye’nin farklı illerinden emekçi ve öğrencilerin katılımıyla gerçekleşti.

2020 yılı hem salgına karşı hem de iktidarın ve patronların faturayı işçi ve emekçilere yıkma çabasına karşı mücadeleyle geçen bir yıl oldu. Sağlıksız çalışma koşulları, uzun çalışma saatleri, ücretsiz izinler, yüzde 50’yi bulan mutfak enflasyonuna rağmen dayatılan düşük ücretler karşısında işçiler; haklarını aramaya, bunun için mücadele etmeye, sendikalaşmaya devam etti. Ancak bu örgütlenme çabaları da yine karşısında işverenleri ve iktidarı buldu.

Bu çerçevede, hakları için 1000 günü aşkın süredir mücadele eden Cargill işçileri, Atlas Global mağduru emekçiler, PTT işçileri, grevdeki Baldur emekçileri ve TİS sürecindeki Kadıköy Belediyesi’nden DİSK’li Kadınlar taleplerini ve mücadele sürecinde karşılaştıkları zorlukları aktardı.

“İki seçenek vardı, mücadeleyi seçtik!”

Sendikal faaliyetleri nedeniyle 17 Nisan 2018’de işten çıkarılan Tek-Gıda İş’te örgütlü Cargill işçilerini temsilen söz alan Faik Kutlu, mücadeleye başlangıçlarını şu sözlerle aktardı: “İşten atıldık, önümüzde iki seçenek vardı; ya gidip başka fabrikada işbaşı yapacaktık ve bir süre sonra aynı sorunları orada da yaşayacaktık ya da anayasal hakkımız için mücadele edecektik. Biz ikincisini seçtik. Baskılara, engellere rağmen geri adım atmadık, her seferinde mücadeleyi bir üst çıtaya taşımaya çalıştık.”

1000. günde taleplerinin duyulması için Ankara’ya Tarım Bakanlığı önüne gitmeye karar veren ama gözaltına alındıklarını ifade eden Cargill işçisi, bu baskıların kendilerini yıldırmadığını dile getiriyor: “Bize 1000 gündür mücadele verdiniz, kazandınız diyorlar. Biz o fabrikada sendikal haklarımıza saygı duyulup bize tekrar işbaşı yaptırılana kadar kendimizi kazanmış görmüyoruz. Biz tazminatlarımızı aldık, sendikal davalarımızı kazandık ama mücadeleye devam ediyoruz çünkü bu ülkede her şeyi para ile çözmeye çalışan patronlara karşı işçinin derdinin her zaman para olmadığını, insanları anayasal haklarını kullandıklarında bu şekilde cezalandıramayacaklarını öğrenmeleri gerekiyor. Bu açıdan bizimki tüm işçi sınıfı adına verilen bir mücadele…”

“Bu artık hak-hukuk-adalet mücadelesi!”

Şirketin iflas yoluna başvurması sonrası şubat ayında 3,5 aylık maaşları ve özlük hakları içeride kalacak şekilde işsiz kalan Atlas çalışanları adına söz alan direnişçi işçi ise süreçlerini aktarırken şunlara dikkat çekti: “Biz iflası sizinle birlikte basından, uçuşa giderken öğrendik. Ve üç ay boyunca alacaklarımızın peşine düştük ama bir süre sonra iş tıpkı Cargill işçilerinde olduğu gibi alacak davasından çıktı ve hak-hukuk-adalet mücadelesine döndü. 6-7 ay iyi niyetli düşünmeye çalıştık, basın açıklamaları yaptık, mahkeme sürecini takip ettik ama böyle sonuç alamadığımızı gördükçe ivme ivme mücadelemizi yükseltmeye başladık.”  

İş haklarını aramaya gelince muhatap bulamayanların bir örneği de PTT işçileri… Onlar da, sendikal sebeplerle üyelerin maruz bırakıldığı işten çıkarmalar, ücretsiz izinler, baskılar karşısında İstanbul, İzmir ve Bursa PTT Başmüdürlükleri önünde direnişteler. Direnişteki PTT işçileri adına söz alan PTT-SEN eğitim sekreteri Ulaş Sandıkçı, “Biz yaklaşık 1,5 yıldır bağımsız sendikamız nedeniyle baskı görüyoruz. Başka bir sendikada faaliyet yürütmüş olsaydık bunla karşı karşıya kalmayacaktık. 1 yıldır sendikanın kurucu üyeleri ya 25/2’den işten atıldılar ya da zorunlu ücretsiz izne ayırdılar,” diye belirtti. Şubat ayı itibarıyla Ankara’ya taşıyacakları mücadeleleri için destek istedi.

Direnen, örgütlenen işçiler karşısında işveren yasaları da kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Şu an yasal olarak grevde olan Baldur işçileri de benzer bir süreç yaşadılar. Baldur Süspansiyon işçileri sendikaya üye oldukları için Kod 29’dan yüz kızartıcı suçlar bahane edilerek işten atıldılar. Baldur işçileri adına etkinliğe katılan Levent Kılıç süreci “Son iki ayda iki temsilci, üç öncü işçiyi işten çıkardılar. Biz de yasal hakkımızı kullanarak greve çıktık. Grevin ilk günü 23 kişiyi daha işten çıkardılar. Beş kişi gözaltına alındık, şu an denetimli serbestlikle bırakıldık. Ama biz şunu biliyoruz, biz kazandığımızda tüm işçiler kazanacak,” sözleriyle aktardı.

“Sınıf mücadelesini eşit şartlarda vermeliyiz”

Etkinlikte, Kadıköy Belediyesi’nden DİSK’li Kadınlar adına söz alan ve TİS süreçlerini aktaran 1 no.lu şube temsilcisi Nazan Çam Ay ise şunları aktardı: “TİS sürecine hazırlanırken hem şube yönetimi hem kadınlar olarak işçilerle konuştuk ve tüm sorunlarımızı toplu sözleşmeye aktardık. Ancak hem pandemi hem de işverenin tutumu süreci zorlaştırıyor. Şu an masadayız. 40’a yakın madde geçti ama 40’a yakın madde de duruyor. Çoğu da maddi konulara ilişkin maddeler.”

Hem işverene hem de erkek egemenliğine karşı bir mücadele sürdürdüklerine dikkat çeken Ayşecan Ay ise şunları ekledi: “Eğer bir sınıf mücadelesi veriyorsak bunu eşit şartlarda vermek zorundayız. Mücadeleyi birbirimizle değil karşı tarafla vermek zorundayız. Ama maalesef işçi eşittir erkek algısı halen devam ediyor sendikada da işveren tarafında da… O yüzden kadınlarla ortaklaşa bir talepler listesi oluşturduk. İstanbul Sözleşmesi’nin TİS’te tanınmasını sağladık. Fakat sonrasında tıkandık. Kendisine sosyal demokrat bir belediye ve devrimci diyen bir konfederasyonun bir parçasıyız ve diyoruz ki siz kendinizi karşısında konumlandırdığınız politikaların pasif taşıyıcısı olmayı kabul edemezsiniz…”

“İşçinin sorununu işçi çözer!”

Direnişteki işçilerin ardından İDP adına söz alan Oktay Benol ise pandemi döneminde sürdürülen mücadelelerin ve bu mücadeleleri birleştirmenin önemine dikkat çekti: “İşçilerin derdini işçilerden başka anlayacak yok. Biz bunu siyaseten işçinin sorununu işçi çözer diye formüle etmiştik. Tabii bunu söylemek ile sınırlı kalmamak gerekiyor; her alanda işçilerin denetlemesi ve yönetmesi de gerekiyor.”

Pandemi politikalarına ve patronların bu süreci nasıl fırsata çevirdiğine, işçiye kaşıkla verilenin nasıl kepçeyle geri aldığına dikkat çeken Benol, “İşçi ve emekçiler için pandeminin etkilerinin 3-4 yıla yayılacağı düşünülüyor. Bu nedenle, talep ve sloganlarımız etrafında bir araya gelmek gerekiyor. Bugün pandemi koşullarında çok önemli mücadeleler çok büyük fedakarlıklarla sürüyor ancak hiçbir mücadele ne kadar büyük fedakarlık yapılırsa yapılsın kendi başına sonuç alamıyor, ya da kısmi ve geçici haklar elde edilebiliyor. Mücadelelerin mutlaka birleştirilmesi gerekiyor.”

Ardından etkinliğin tartışma bölümünde söz alan Tek Gıda-İş Örgütlenme Uzmanı Suat Karlıkaya, Döhler’de sürmekte olan mücadele sürecini aktardı ve tüm direnişlerin ortak noktasına dikkat çekti: “Hep kış geldiği zaman derdimize düşüyoruz, artık yazdan hazırlıklarımızı yapabilmeliyiz. Mücadelenin yol ve yöntemleri işverenleri geri püskürtebilmek olmalı ve bu da birlik beraberlikten geçiyor, emek dostlarımızın birlikte hareket edebilme yetilerini sağlayabilmek ve ortak zemini belirleyebilmek zorundayız.”

Manisa’dan Termokar işçileri Birleşik Metal’de örgütlenme süreçlerini ve Kardeş İşçiler adına konuşan Erdal Mercan ise Manisa’da işçi ve emekçilerin yaşadığı zorlukları aktardı.

Dinleyicilerin yorum ve katkıları ile süren etkinlik, önümüzdeki tek seçenek olarak ortak taleplerimiz ve acil eylem planı etrafında mücadelelerin birleştirilmesi gerekliliğini işaret etti ve bunu toplumun tüm ezilen, mücadele eden kesimlerine yaymamız gerektiğine dikkat çekti. Bir sonraki İDP gündem tartışmaları bu ortak mücadele zemininin sağlanması adına araç ve yöntemler neler olabilir soruları etrafında devam edecek.

El Salvador’daki Florenzi fabrikasında kadınlar direnişte!

0

El Salvador’da çalışanlarının çoğu kadın (196 kadın, 14 erkek) olan Florenzi tekstil fabrikası işçileri, haksız yere işten atıldıkları için direnişte. Fabrikanın Temmuz 2020’de iflas ilan etmesiyle 210 işçi işsiz kalmış ve biriken maaşları, sigorta primleri ve tazminatları ödenmemişti. Başını çekenler arasında Direnişteki Kadınlar Kolektifi’nin bulunduğu direnişte işçiler, aylarca süren hukuki sürecin sonuç vermemesi nedeniyle fabrikayı işgal ettiler ve bir kısmı 7 Ocak’ta süresiz açlık grevine çıktı.

Florenzi fabrikası, ucuz işgücü olarak çoğunlukla kadın emeğini kullanan ve emperyalist ülkeler için fason üretim yapan atölyelerden (maquiladora) biri. Dolayısıyla direnişteki kadınlar, fabrika kapanmadan önceki sömürüye dayalı koşullarını da protesto ediyorlar. Hijyenik olmayan çalışma ortamını, ödenmeyen yan hakları, emziren annelere süt izni verilmediğini ve çok düşük ücretler aldıklarını hatırlatıyorlar. Bu koşulların onları haklarını savunmak için örgütlenmeye ittiğini ifade ediyorlar.

Ekonomik kriz ve pandeminin faturasını ödemeyi reddeden kadınlar, yaşadıkları hak ihlallerine göz yuman Nayib Bukele hükümetini de taleplerine kulak tıkayan patronla beraber sorumlu tutuyorlar. Kadınlar, ödenmeyen tüm ücretler ödenene ve talepleri yerine getirilene kadar açlık grevini ve direnişi sürdürmekte kararlı. Yerel kadın örgütleriyle ortaklaşmaları sonucunda Florenzi bir feminist mücadele ve dayanışma ortamına da dönüşmüş durumda. Kadın Dayanışması ve İDP’li Kadınlar da dahil olmak üzere birçok ülkeden kadınlar, Florenzi’de direnen kadınların destek çağrısına ses veriyor ve taleplerinin karşılanması için enternasyonal bir dayanışma örüyor.

Tunuslu kitleler devrimlerine sahip çıkıyor: “Korku yok! Sokak halka ait!”

0

Tunus’ta 14 Ocak gecesinden bu yana eylemler sürüyor. 2010 yılı Aralık ayında iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talebiyle başlayan halk ayaklanması 14 Ocak 2011 günü ülkeyi 24 yıldır yöneten Bin Ali diktatörlüğünü devirmişti. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da birçok ülkeye yayılan devrimci süreci tetikleyen Tunus devriminin 10. yıldönümü öncesinde hükümet COVID-19 pandemisine karşı önlemleri de öne sürerek dört günlük bir tam kapanma, eylem ve gösteri yasağı ilan etmişti.

2020 yılı Eylül ayında parlamentonun önemli çoğunluğunun desteğiyle (Müslüman Kardeşler Tunus Partisi Nahda Hareketi, Tunus’un Kalbi, Islah, Yaşasın Tunus, Ulusal Blok ve Gelecek Partileri Meşişi’yi destekleyenler arasında) başa gelen teknokrat Meşişi hükümeti yetkilileri bu yasağı “halk sağlığı” gerekçesiyle aldıklarını açıklasalar da aslında düzenin temel amacı devrimin 10. yılı vesilesiyle yapılacak gösterileri engellemekti. Nitekim 2010 yılında diktatörlük rejimine son veren halk ayaklanmasını açığa çıkartan sosyal ve ekonomik talepler aradan geçen 10 yıl içerisinde karşılanmamış, aksine Tunus emekçi halkının yaşam koşulları daha da kabul edilemez bir duruma gelmiş vaziyette. Bin Ali’nin devrilmesinin ertesinde Tunuslu egemen blokların temel hedefi, düzende kısmi demokratik düzenlemelere giderek kapitalist sömürü politikalarının devamını garanti altına almak olmuştu. Tunus solunun geniş kesimlerinin devrimci süreci kavrayışı ise ülkede önce demokrasinin inşa edilmesi gerekliliği, sosyal ve ekonomik dönüşümlerin ise zaman içerisinde gerçekleştirileceği yönündeki ertelemeci/aşamalı bakış açısı üzerinden şekillenmişti.

Bunun sonucu ise Tunuslu kitlelerin kısmi demokratik kazanımlar uğruna, daha fazla işsizliğe, yoksulluğa, sömürüye ve eşitsizliğe mahkûm edilmesi oldu. Yolsuzluklar önü kesilmediği gibi derinleşerek devam etti, ülke dış borç miktarı 2010 yılından bu yana yaklaşık olarak yüzde 75 oranında yükseldi, düzen partileri krizden kendi lehlerine bir çıkış yaratabilmek adına 2016 yılında IMF ile dört yıllık bir anlaşma yaparak, yeni ekonomik kesinti planları vasıtasıyla krizin faturasını emekçilere yükledi… Tam da bu tablodan ötürü 2013 ya da 2016 yılında yeniden iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talepleriyle ülkede ayaklanmalar oldu. Ve şimdi Tunuslu kitleler devrimlerine sahip çıkmak için yeniden tarihin sahnesindeler.

Bugün, bir yıla yakındır devam etmekte olan COVID-19 pandemisi ile birlikte Tunus emekçi halkının yaşam koşulları çok daha kötüleşmiş durumda. İktidar “halk sağlığını” gerekçe göstererek yasaklar getirirken ülkede resmi işsizlik yüzde 18-19 bandına çıkmış durumda ve her üç gençten biri işsiz. 2010 yılında başlayan devrimci sürecin merkezi olan ülkenin orta-batı bölgesinde ise bu oranlar daha da yüksek. Ülkenin tarihsel olarak en az yatırım yapılan bölgesi olan orta-batıda nüfusun yüzde 50’ye yakını günde 1,5-2 dolara geçimini sağlamaya çalışmakta. Halk, sağlıklı beslenme ve barınma gibi temel gereksinimlerden yoksunken, egemenler emekçilerin ve gençlerin “sağlıksız” bir demokrasiye biat etmesini beklemekte.

İşte tam da bu tablodan ötürü, son beş gündür ülkenin 15’i aşkın şehrinde özellikle gençliğin ve genç işsizlerin başını çektiği, kendiliğinden bir şekilde açığa çıkan seferberlikler yaşanmakta. Ve iktidar yasakları getirmesinin asıl gerekçesinin “korku” olduğunu kanıtlamak adına birçok bölgede orduyu göreve çağırarak kitleleri baskı ve zor yoluyla sindirmeye çalışıyor. 1000’i aşkın kişiyi gözaltına alıp bazılarını tutuklayarak 2010 devrimci seferberliğinin en temel demokratik kazanımlarını dinamitliyor. İktidar ortaklarından Müslüman Kardeşler Tunus Partisi Nahda Hareketi ise kendi gençliğine çağrı yaparak, eylemlere katılmamalarını, kolluk güçleriyle birlikte hareket etmelerini tavsiye ederek, kitleleri bölmeye çalışırken karşıdevrimci karakterini bir kez daha göz önüne seriyor. Ancak tüm bu sindirme girişimlerine rağmen “sokaklar halka ait” diyen Tunuslular hem tutuklananların serbest bırakılması hem de ekonomik ve sosyal talepleriyle eylemlerini sürdürüyor. Tunus sokaklarında yine aynı slogan yükseliyor: “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

Ülkede sürmekte olan eylemlerin nasıl gelişeceğini şimdiden kestirmek güç olsa da, 2010 devrimci ayaklanmasının ve ardından 2013 ve 2016 yılında gelişen kitle isyanlarının derslerinden yola çıkarak birkaç noktanın altını çizmek gerekiyor. Devrimin sosyal ve ekonomik dönüşümü hedef alan talepleri mevcut burjuva düzen tarafından karşılanamadığından ve karşılanamayacağından, aradan geçen 10 yılda göreve gelen hiçbir hükümet ülkede istikrarlı bir düzen sağlama becerisini de gösteremedi. Ezilenler ve egemenler arasında sürekli bir mücadeleye sahne olan bu 10 yıllık süreçte, egemenler kapitalist düzenin bekası için kâh demokratik gerici taktiklere başvurdu (ulusal birlik söylemi, 2016 yılında imzalanan “Kartaca Paktı”) kâh bugün de gördüğümüz gibi kitleleri şiddet yoluyla sindirmeye çalıştı. Ülkenin en önemli sınıf örgütü olan ve aynı zamanda Tunus’un bağımsızlığından bu yana ciddi bir politik gücü de elinde barındıran Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) bürokrasisi 2011 yılında “demokratik geçişi” destekleyip bu geçişte rol üstlenerek, 2016 yılında da “Kartaca Paktı”na imza vererek, demokratik gerici taktiğin bir parçası olduğunu, işçi sınıfının çıkarlarından öte bürokrasinin çıkarlarını gözettiğini açıkça göstermişti. Devam etmekte olan eylemler esnasında yaptığı diyalog ve kitlelerin şiddet eylemlerinden kaçınmaları çağrısı ile de bu pozisyonunu halen koruduğunu beyan etti. Ancak 2010-2011 yılı devrimci seferberliklerinde UGTT tabanında yer alan mücadeleci sektörlerin sendika bürokrasisini tabandan geliştirdikleri basınç ile pozisyon almaya zorladıklarını akılda tutmak gerekiyor. Bu anlamda, UGTT tabanındaki mücadeleci sektörlerin ve Tunus işçi sınıfının ayaklanma sürecine örgütlü bir şekilde dahil olmasının seferberliklerin seyrinde belirleyici olacağı aşikâr.

Devrimin demokratik ve sosyal görevleri arasına ucu belirsiz bir bekleme süresi koyan Tunus solunun geniş kesimleri ise bir işçi-emekçi hükümetinin inşası hedefiyle mücadele etmedi. Tam da bu kavrayışlarının bir sonucu olarak, Tunus emekçi halkı adına aradan geçen 10 yılda alternatif bir politik önderliği açığa çıkartamadı. Son 10 yılın ve bugünün Tunus’unun en acil görevi ise bu olmayı sürdürmekte: Mücadele halindeki kitlelerle birlikte emekçi sınıfların bağımsız politik hattı ekseninde, mevcut düzenden kopuşu hedefleyen bir örgütlülüğün ve politik hattın inşası. Bugün, bu hedefe ulaşmak adına, seferberlikler içerisinde kitlelerin kendi öz yönetim/savunma organlarını birbiriyle koordineli bir şekilde inşa edebilmeleri ve bu koordinasyonu politik bir iktidar alternatifi hüviyetine kavuşturmak için bir acil eylem programı etrafından geliştirmeleri gibi temel bir görev önümüzde durmakta.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Tunus emekçi halkının iş, ekmek ve onurlu bir yaşam uğruna vermekte olduğu mücadeleyle dayanışma içerisindeyiz. Mevcut rejimden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuş yolunda, politik, programatik ve örgütsel anlamda Tunuslu kitlelerin seferberliğini destekliyoruz!

Tüm politik tutsaklar derhal serbest bırakılsın! Ordu ve polis güçleri sokaklardan çekilsin!

IMF ile yapılan tüm anlaşmalar derhal iptal edilsin!

Özelleştirilen tüm kamu kuruluşları tazminatsız kamulaştırılsın!

Dış borç ödemeleri derhal durdurulsun! Buradan elde edilecek kaynaklar kamuda iş yaratılmasına, eğitim ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesine ayrılsın!

Yolsuzlukla mücadele için bağımsız halk komiteleri kurulsun! Yolsuzluğa karışanlar bu komitelerin denetiminde yargılansın!

Halk rejimin yıkılmasını istiyor!

Merkezi ve planlı bir ekonominin inşası için…

İşçi-emekçi hükümeti için mücadeleye!

Fotoğraf: Fethi Belaid, AFP

Mısır devriminin 10. yılında iş, ekmek ve onurlu bir yaşam mücadelesi sürüyor!

0

25 Ocak 2011… 2010 yılı Aralık ayında Tunus’ta iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talepleriyle başlayan devrimci süreç hızlı bir şekilde Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun birçok ülkesine yayılmış ve kapitalist sömürü politikalarını baskı ve şiddet yoluyla uygulayan diktatörlük rejimlerine karşı kitle ayaklanmalarının ateşini yakmıştı.

Tunus’ta Bin Ali diktatörlüğünün devrilmesinin ardından Mısır’da daha da kitleselleşen seferberlikler iki haftalık bir süreçte, 32 yıllık Hüsnü Mübarek diktatörlüğünü 25 Ocak 2011’de alaşağı etmişti. Tarihin sahnesine çıkan bölge emekçi halkları, demokratik, sosyal ve ekonomik talepleriyle mevcut düzene karşı mücadele ederken, bölge kapitalistleri ve emperyalizm ise kendi çıkarları lehine sürece dahil olmaya çalıştı. Öncelikle kapitalist sömürü politikalarını garanti altına alacak ama kitlelerin demokratik taleplerine kısmi cevaplar üretecek demokratik gericilik taktiğine başvurdular. Mısır’da bunun örneği Müslüman Kardeşler iktidarı oldu. Neoliberal kapitalist sömürü, kısmi demokratik makyajlarla artarak devam etti; kitlelerin sosyal ve ekonomik dönüşüm talepleri görmezden gelindi. Ve cevap ikinci bir seferberlik oldu.

Ancak mücadele halindeki Mısırlı kitlelerle birlikte, emekçi sınıfların bağımsız politik hattı ekseninde, mevcut düzenden kopuşu hedefleyen bir politik hattın ülkede inşa edilememesi bu defa da rejimin bekası adına Sisi önderliğinde kanlı bir askeri darbenin gerçekleşmesine neden oldu. Mısır emekçi halkının devrimci seferberliğini havuç yoluyla dizginleyemeyen egemenler sopaya başvurdu.

Emperyalizmin ve bölge monarşilerinin desteklediği karşıdevrimci Sisi diktatörlüğü baskı, şiddet, tutuklama dalgası ve politik alanın daraltılması ile düzenin bekasını garanti altına almaya çalışsa da Mısırlı emekçilerin talepleri halen güncel ve aradan geçen 10 yıllık süreçte dönemsel seferberliklerle kendisini açığa vuruyor.

“Şubat tipi devrimler (demokratik karakterli), büyük zaferler elde etmesine rağmen hiçbir şeyi çözmediği için tekrar ve tekrar yeni Şubatlar yaratır. Bu mevcut devrimci aşamada Şubat tipi devrimler sadece pek çok ülkede gerçekleşmekle kalmaz, aynı zamanda Ekim’e/sosyalist devrime doğru ilerlemediği sürece aynı ülkede de birçok kez kendini tekrar eder.”

İşte, 10 yıldır Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun birçok ülkesinde böylesine bir devrimci süreç yaşanmakta. 2019 yılında Sudan, Cezayir, Irak ve Lübnan’da başlayan seferberlikler ya da şu anda Tunus’ta yaşanan kitle ayaklanması tam da bu düzleme oturmakta.

Bu nedenle, kitlelerin acil talepleriyle, mevcut rejimlerden ve kapitalist, emperyalist sömürü düzeninden kopuş arasında köprüyü kurabilecek devrimci bir önderliğin inşası Mısır’da ve bölgede aradan geçen 10 yıla rağmen halen en acil görev olmayı sürdürmekte.

Tarihte bu ay | 24 Ocak kararları: 1980 sonrası düzen partilerinin program taslağı

0

Neden bugün ağır koronavirüs vakalarının hastanelerde yatak bulamamasından bahsediyoruz? Neden ölümle saklambaç oynayan Türkiyeli yoksullara kitlesel düzeyde aşılama yapılamıyor? Neden eline “iş, aş” yazarak intihar eden yurttaşların hikâyeleriyle kulaklarımız çınlıyor? Neden AKP’nin Denizli milletvekili “kuru ekmek yiyorlarsa aç değillerdir” şeklindeki pişkince sözlerinin cezasını çekmiyor? Osmangazi Köprüsü’nden geçmeyen araçların paraları neden asgari ücretten kesiliyor? Bugün neden küçücük çocuklar, eğitim haklarına ulaşabilmek için cemaatlerin paralı yurtlarına mahkûm ediliyor? Neden birileri Saray’da yaşarken, diğerleri de, odun almaya parası yetmediği için ısıtamadığı çocuğunun eline saç kurutma makinesi tutuşturarak, yan odada kendi canını alıyor?

Bu soruları, ne yazık ki, çoğaltmak mümkün. Neden bu soruları soruyoruz peki? Bu sorunun yanıtı, ancak Türkiye işçi sınıfına dayatılmış olan 24 Ocak kararlarında bulunabilinir. 24 Ocak 1980 kararlarıyla işçiler ile emekçilerin sosyal, ekonomik ve demokratik haklarını tümüyle paramparça eden, eline geçirdiği her şeyi sermayeye pazarlayan, özelleştiren; hayatın her alanını piyasa ilişkilerine açan bir ekonomi yönetimi programı Türkiye’de egemen oldu.

Bu kararların geçebilmesi için ilk önce dönemin radikal sosyalist işçi hareketinin dümdüz edilmesi gerekiyordu. 1 Mayıs 1977 provakasyonu bunu başaramadı. MHP’li faşistlerin art arda gelen ve devrimcileri, aydınları, işçileri hedef alan suikastları bunu başaramadı. 1978 Maraş Katliamı bunu başaramadı. Sosyalist işçi hareketi bütün bu provakasyon denemelerinden, derinleşen bir politik olgunlukla çıktı.

Ecevit’in önüne 24 Ocak kararları geldiğinde, kendisi bunların sivil bir hükümetle uygulamaya konamayacağını deklare etti; işçi hareketi ezilmeliydi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademelerinin gözleri Şili’ye döndü: Bu ülkedeki örgütlü halk hareketi, general Pinochet tarafından 1974 senesinde kanlı bir darbeyle ezilmemiş miydi? Daha sonra Pinochet, Şili’yi neoliberalizmin ilk laboratuvarına dönüştürmemiş miydi?

12 Eylül 1980 darbesi sosyalist işçi hareketini iç savaş metotlarıyla yok etmek için örgütlendi. Böylece 24 Ocak kararları hayata geçirilecek ve bugün herkesin ismine aşina olduğu neoliberal ekonomi politikaları, Türk kapitalist sınıflarının çıkarları adına topluma dayatılacaktı.

Ancak unutulmasın: 2019’un Ekim ayında Şili işçi ve emekçileri ayaklandı; Pinochet döneminin anayasasının çöpe atılmasını talep ettiler ve birkaç hafta önceki referandumda da bir Kurucu Meclis’in kurulmasını karar altına aldılar. Şili halkı Pinochet’nin 24 Ocak kararlarını son kullanma tarihi dolmuş ürünler müzesine kaldırmakta kararlı.

Neoliberalizm ilk olarak Şili ile Türkiye’de denenmişti. O en ağır yenilgilerini geçen sene Şili’de almaya başladı bile. Sıradaki neden Türkiye olmasın?

Tunus: “Korku yok! Sokak halka ait!”

0

Tunus’ta 14 Ocak gecesinden bu yana sürmekte olan eylemler beşinci gününde. 2010 yılı Aralık ayında iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talebiyle başlayan halk ayaklanması 14 Ocak 2011 günü, ülkeyi 24 yıldır yöneten Bin Ali diktatörlüğünü devirmişti. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da birçok ülkeye yayılan devrimci süreci tetikleyen Tunus devriminin 10. yıldönümü öncesinde hükümet Covid-19 pandemisine karşı önlemleri de öne sürerek dört günlük bir tam kapanma, eylem ve gösteri yasağı ilan etmişti.

2020 yılı Eylül ayında parlamentonun önemli çoğunluğunun desteğiyle başa gelen teknokrat Meşişi hükümeti yetkilileri bu yasağı “halk sağlığı” gerekçesiyle aldıklarını açıklasalar da aslında düzenin temel amacı devrimin 10. yılı vesilesiyle yapılacak gösterileri engellemekti. Keza 2010 yılında diktatörlük rejimine son veren halk ayaklanmasını açığa çıkartan sosyal ve ekonomik talepler aradan geçen 10 yıl içerisinde karşılanmamış, aksine Tunus emekçi halkının yaşam koşulları daha da kabul edilemez bir duruma gelmiş vaziyette. Bin Ali’nin devrilmesinin ertesinde Tunuslu egemen blokların temel hedefi, düzende kısmi demokratik düzenlemelere giderek kapitalist sömürü politikalarının devamını garanti altına almak olmuştu. Tunus solunun geniş kesimlerinin devrimci süreci kavrayışı ise ülkede önce demokrasinin inşa edilmesi gerekliliği, sosyal ve ekonomik dönüşümlerin ise zaman içerisinde gerçekleştirileceği yönündeki ertelemeci/aşamalı bakış açısı üzerinden şekillenmişti.

Bunun sonucu ise Tunuslu kitlelerin kısmi demokratik kazanımlar uğruna, daha fazla işsizliğe, yoksulluğa, sömürüye ve eşitsizliğe mahkûm edilmesi oldu. Bu nedenle 2013 ya da 2016 yılında yeniden iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talepleriyle ülkede ayaklanmalar oldu. Tam da son beş gündür olduğu gibi.

Ve bugün, bir yıla yakındır devam etmekte olan Covid-19 pandemisi ile birlikte Tunus emekçi halkının yaşam koşulları çok daha kötüleşmiş durumda. İktidar “halk sağlığını” gerekçe göstererek yasaklar getirirken ülkede resmi işsizlik yüzde 18-19 bandına çıkmış durumda ve her üç gençten biri işsiz. 2010 yılında başlayan devrimci sürecin merkezi olan ülkenin orta-batı bölgesinde ise bu oranlar daha da yüksek. Ülkenin tarihsel olarak en az yatırım yapılan bölgesi olan orta-batıda nüfusun yüzde 50’ye yakını günde 1,5-2 dolara geçimini sağlamaya çalışmakta. Halk sağlıklı beslenme ve barınma gibi temel gereksinimlerden yoksunken, egemenler emekçilerin ve gençlerin “sağlıksız” bir demokrasiye biat etmesini beklemekte.

İşte tam da bu tablodan ötürü, son beş gündür ülkenin 15’i aşkın şehrinde, özellikle gençliğin ve genç işsizlerin başını çektiği seferberlikler yaşanmakta. Ve iktidar yasakları getirmesinin asıl gerekçesinin “korku” olduğunu kanıtlamak adına birçok bölgede orduyu göreve çağırarak kitleleri baskı ve zor yoluyla sindirmeye çalışıyor. 600’ü aşkın genci tutuklayarak 2010 devrimci seferberliğinin en temel demokratik kazanımlarını dinamitlemeye çalışıyor. Ancak tüm bu sindirme girişimlerine rağmen “sokaklar halka ait” diyen Tunuslular hem tutuklananların serbest bırakılması hem de ekonomik ve sosyal talepleriyle eylemlerini sürdürüyor. Tunus sokaklarında yine aynı slogan yükseliyor: “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

Ülkede sürmekte olan eylemlerin nasıl gelişeceğini şimdiden kestirmek güç olsa da, 2010 devrimci ayaklanmasının ve ardından 2013 ve 2016 yılında gelişen kitle isyanlarının derslerinden yola çıkarak birkaç noktanın altını çizmek gerekiyor. Devrimin sosyal ve ekonomik dönüşümü hedef alan talepleri mevcut burjuva düzen tarafından karşılanamadığından ve karşılanamayacağından, aradan geçen 10 yılda göreve gelen hiçbir hükümet ülkede istikrarlı bir düzen sağlama becerisini de gösteremedi. Ezilenler ve egemenler arasında sürekli bir mücadeleye sahne olan bu 10 yıllık süreçte, egemenler kapitalist düzenin bekası için kâh demokratik gerici taktiklere başvurdu (ulusal birlik söylemi, bkz. 2016 yılında imzalanan “Kartaca Paktı”) kâh bugün de gördüğümüz gibi kitleleri şiddet yoluyla sindirmeye çalıştı. Ülkenin en önemli sınıf örgütü olan ve aynı zamanda Tunus’un bağımsızlığından bu yana ciddi bir politik gücü de elinde barındıran Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) bürokrasisi 2011 yılında “demokratik geçişi” destekleyip bu geçişte rol üstlenerek, 2016 yılında da “Kartaca Paktı”na imza vererek, demokratik gerici taktiğin bir parçası olduğunu, işçi sınıfının çıkarlarından öte bürokrasinin çıkarlarını gözettiğini açıkça göstermişti. Dün sabah (19 Ocak) yaptığı, şiddet eylemlerine karışanların tutuklanması gerektiğini ima eden açıklaması ile UGTT bürokrasisi bu rolünü bir kez daha kanıtlamış oldu ve kendi tabanından ağır tepkiler aldı.

Devrimin demokratik ve sosyal görevleri arasına ucu belirsiz bir bekleme süresi koyan Tunus solunun geniş kesimleri ise tam da bu kavrayışlarının bir sonucu olarak, Tunus emekçi halkı adına alternatif bir politik önderliği açığa çıkartamadı. Son 10 yılın ve bugünün Tunus’unun en acil görevi ise bu olmayı sürdürmekte: Mücadele halindeki kitlelerle birlikte emekçi sınıfların bağımsız politik hattı ekseninde, mevcut düzenden kopuşu hedefleyen bir politik hattın inşası.

Sendikalaşma – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 15.01.2021

0

Sendikalaşma – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 15.01.2021 by Gazete Nisan

Teleset-Metalsan’da yetki kazanılmasına rağmen saldırılar sürüyor

0

13 Ocak’ta Manisa Organize Sanayi Bölgesinde faaliyet gösteren Teleset-Metalsan fabrikasında 30 sendikalı işçi ücretsiz izne çıkarıldı. Sendikal örgütlenmeleri Ağustos 2019’da başlayan Teleset-Metalsan işçileri, Ekim 2019’da yetki tespiti için bakanlığa başvuruda bulunmuş ve yetki tespiti olumlu sonuçlanmıştı. İzleyen günlerde 17 işçi sendika mücadelesi yüzünden işten çıkarılmıştı. Sendikayı kabullenemeyen patron yerel mahkemeye itirazda bulunmuş fakat mahkeme işçiler lehine 16 Ekim 2020’de sendikanın meşru olduğu sonucuna varmıştır. Sendikalaşmadan dolayı işten çıkarılan 17 işçi sendikal tazminat için mahkemeye başvurmuş ve şu ana kadar 4 işçi sendikal tazminata hak kazanmıştır. Diğer işçilerin davaları sürmektedir. Fakat tüm olumlu haberlere rağmen patronun öfkesi de sürmektedir ki, 416 çalışanlı fabrikadan 30 sendikalı işçi ücretsiz izne çıkarılmıştır. Türk Metal Sendikası Manisa 1 No’lu Şube Başkanı Ercan Dereli şunları söyledi:

“İşveren, işçilerin en doğal hakkı olan sendikalaşmayı tehdit olarak görmüş, sonrasında her türlü baskı, sözlü ve psikolojik taciz ile bizleri sindirmeye çalışmıştır.

Bu işyerinde pazar da dahil olmak üzere her gün fazla mesaili çalışma devam ediyorken üretimde daralma bahanesiyle 30 arkadaşımız ücretsiz izine yollanmıştır. İşveren Metalsan, işyerinde pazar günleri yapılan mesailerde, sendikalaşmanın cezası olarak bizlerin yerine Teleset işçisini bir kiralık işçi gibi görerek zorla çalıştırmaktadır.

İşveren vekili ve yöneticileri, işçiler sendika üyeliklerinden çıkmadıkları sürece ücretsiz izin uygulamasını uzatacakları mesajını göndermiştir. Birçok arkadaşımızın da ücretsiz izinleri bu iş yoğunluğunda tekrardan uzatılmış olup, onların yerine kiralık işçi alınmaktadır.

Buradan tekrar kamuoyu önünde; Metalsan yöneticilerine sesleniyor, Toplu Sözleşme masasında anlaşmaya sizleri davet ediyorum.”

İşçilerin sendika ve daha iyi bir yaşam mücadelesi kararlılıkları fabrika önündeki eylemlerinden ve son bir yıldaki çalışmalarından gözlemlenmektedir. Kimsenin geride bırakılmadığı bu sürecin aynı kararlılıkla süreceğine inanıyor ve Teleset-Metalsan işçilerinin mücadelesini selamlıyoruz. 

Patronun yeni silahı: Ücretsiz izin

0

Patronlar sendikalaşma mücadelesine karşı işçileri ücretsiz izne yollama silahını kullanmaya devam ediyorlar. Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren ve DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasının örgütlü olduğu Termokar fabrikasında da bu yapılıyor. Gazete Nisan olarak, ücretsiz izne çıkarılan bir Termokar işçisiyle yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz.

Neden ücretsiz izne çıkarıldınız?

Çalıştığımız fabrikada çalışma şartları oldukça kötü olduğu için üç yıl önce DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlendik. Ancak fabrika patronu bu örgütlenmeye karşı çıktı ve birçok zorluk çıkarttı. Ancak patron ne kadar uğraşsa da sendika işyerinde yetkiyi aldı. Bunun üzerine patron, yenilmiş olmanın getirdiği hınçla işçilerden intikam almaya başladı. Bu nedenle fabrikadaki birçok işçi arkadaşımla beraber yasalara aykırı bir biçimde ücretsiz izne çıkarıldık.

Şu an ne kadar ücret alıyorsunuz?

Fabrikada kıdemli bir işçi olmama rağmen son üç yılda maaşım gitgide düştü. Asgari ücretin biraz üzerinde maaş alıyordum. Ancak bu ücretsiz izinle birlikte aylık bin TL’nin üzerinde bir gelirim var. Bununla da geçinmek oldukça zor…

Asgari ücrete yapılan zammı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunun metal işçilerine nasıl bir yansıması olur?

İşin aslı bu görüşmelerden çok umutlu değildim. Enflasyon oranlarının nasıl belirlendiğini hepimiz biliyoruz. Pinpon topu üzerinden enflasyonun belirlendiği bir ortamda asgari ücret için de olumlu olmak çok zor. Çıkan sonuç görece yüksek gibi görünüyor olsa da, aslında gerçek enflasyonun çok altında. Asgari ücretin insanca yaşayabilecek bir ücret olması gerekir.

Metal işçilerine yansımasına gelince… Metal işçileri ağır çalışma koşulları altında asgari ücrete yakın bir maaş alıyorlardı. Şimdi metal işçilerinin daha geniş bir kesimi asgari ücret düzeyinde maaş alıyor olacak. Bu ücretlerin derhal yukarıya çekilmesi lazım.

Sendikal mücadele verdiğimiz şu üç yıldır bir şeyi çok iyi öğrendik ki işçiler haklarını ancak mücadele ederek alabilirler. Kaderimizi hükümetlerin insafına bırakamayız. Gerekirse meydanlara inip hakkımızı aramalıyız. Eğer örgütlenip mücadele etmezsek ücretlerimiz her geçen gün biraz daha fazla eriyecek. Sesimizi çıkarmış olsak hükümet ve patronlar çekinir ve taleplerimizi yerimize getirmek zorunda kalır. Özetle, mücadeleden başka bir yol göremiyorum.

Türkiye Çevre Ajansı: Yeni bir kâr kapısı mı?

0

TBMM Çevre Komisyonu, Türkiye Çevre Ajansı’nın kurulmasıyla ilgili kanun teklifinin 12 maddesini aralık ayının başında kabul etti. Teklife göre Ajans, sıfır atık projesi kapsamında atık kaynaklı çevre kirliliğini önlemek, kaynak verimliliğini artırmak ve depozito yönetim sistemi kurup işletmek amaçlarıyla kurulacak. Kanun ayrıca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bazı denetim yetkilerini Türkiye Çevre Ajansı’na devrediyor. Ancak bu yetki devriyle ve Ajans’a ayrılacak bütçeyle ilgili belirsizlikler söz konusu. Dolayısıyla Ajans “paralel bakanlık” işlevi göreceği, yeni rant ve rüşvet kapıları açacağı ve çevre politikaları üzerindeki kamu denetimini ortadan kaldıracağı gibi kaygıları da beraberinde getiriyor. Konuyla ilgili olarak TMMOB Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) Genel Başkanı Ahmet Dursun Kahraman ile yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Merve Şanlıdağ

İlk olarak Türkiye’de çevre politikalarının gelişiminden ve sermayeyle ilişkisinden kısaca bahsedebilir misiniz?

70’li yılların başlarında çevre sorunlarının fark edilirliğinin artması, iktidarları çevre konusunu gündeme almaya itmiş; bu konuda kurumsal, yasal ilk düzenlemeleri yapmaya zorlamıştır. Bu ilk kıpırdanışın ardından 80’li yıllarda ise, iktidarları bu yönde zorlayan bir diğer unsur olarak AB kriterleri ağırlık kazanmıştır. Bu yeni ve ağırlıklı etken, iktidarları bu konuda daha uzun adımlar atmaya itmiş ve sonuçta çevre politikalarının yönetimi bakanlık düzeyine çıkarılmıştır.

Fakat nispeten olumlu bu gelişmeler, sermaye çevreleri tarafından daha hızlı üretim, daha hızlı kaynak kullanımı, daha hızlı sermaye birikimi açısından sürece dair gizliden gizliye bir endişeyle izlenmiştir. Bu endişelerini “biyo”, “eko”, “çevre dostu” gibi aslında ticari kavramlarla maskeleseler de, endişeleri çevre konusundaki düzenlemelerin kapsamının genişlemesi ile orantılı olarak hoşnutsuzluğa tırmanmıştır.

Sermayenin bu hoşnutsuzluktan kaynaklanan baskıları, iktidarlarca uygulanan çevre politikalarının içinde bir fren mekanizmasını hep var kılmıştır. Dolayısıyla hep cılız kalan bu politikalar sürekli müdahaleye açık olmuştur. İktidar, devletin temel görevlerinden biri olan çevreyi korumayı yerine getiriyor gibi görünmek ve sermayenin hoşnutsuzlukları doğrultusunda çevre politikalarını etkinleştirmemek arasında bir denge kurmaya çalışmıştır.

Elbette ki iktidarın, çevre “yatırım”larının bu süreçte toplumda gelişen çevre bilincinden beslenen bir prestij kaynağı olduğunu fark etmesi, kurmaya çalıştığı bu dengeye yeni bir anlam kazandırmıştır. Ayrıca, 90’lı yıllarda çevre politikalarının bir pazar yarattığının, hem de bu pazarın büyük olduğunun farkına varılması, sermayenin – ve tabii ki, paralelinde iktidarın – bu politikalara bakışını değiştirmiştir. Aslında denetim kamu tarafından yapıldığı için de sermaye onca gayretine rağmen bu konuda tamamen özgür hissedememiştir.

Bu noktadan devam edecek olursak, sizce hükümet bu kanun teklifiyle neyi amaçlıyor?

Sermayenin hoşnutsuzlukları, iktidarın prestij arayışı ve bu yeni rant kapısı mevcut kararsız denge yerine yeni denge arayışlarını gündeme taşımıştır. Tam da bu dönemeçte var olan sisteme müdahale yerine, sermayenin “özgürlüğü” adına doğrudan yönetimin başına geçme ve hatta oluşan pazarı kontrol etme noktasına gelinmiş; yeni “çözüm”, çevre politikalarının kamu denetiminden yoksun bırakılarak özelleştirilmesi adına bir “denge” olarak Çevre Ajansı olmuştur.

Zaten bakanlığı ve personelini kamu yararına güçlendirmek, yetkilerini kamu yararına artırmak AKP iktidarının politikalarıyla da uyumlu değildir. Bu denge ile planlanan Ajans; özel sektöre denetim yetkisi vermek ve bağış sisteminin, süper maaşlı yeni kadroların, birçok kanundan muafiyetin ve tek yerden karar verebilme prosedürünün devreye sokulması anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak, Ajans’la çevre politikalarının kamu denetiminden uzaklaştırılması ve bakanlığın pasifize edilmesi, belki de ortadan kaldırılmasıyla çevre denetim süreçlerinin özelleştirilmesinin önünü açacak yeni bir politikanın oluşturulması istenmektedir.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası olarak yayımladığınız değerlendirmede Ajans’a verilen bağış toplama yetkisine dikkat çekiliyor. Bu yetki ne anlama geliyor?

Ajans’a göre kamu denetiminin nispeten var olduğunu varsaydığımız bakanlığa dair Sayıştay raporlarına baktığımızda “bağışın amacına uygun kullanılmaması” konulu usulsüzlük tespitlerini görüyor ve okuyoruz. Hal böyleyken, kamu denetiminden uzak, muafiyetlerle donatılmış, tek merkezden yönetilen, özel sektörün idareye katılımı söz konusu bir Ajans’ta bağış kullanımı nasıl olacaktır? Ben sorayım, bunu tahmin etmek zor mu?

Ajans’ın, kurulacak depozito yönetim sistemiyle sıfır atık yaklaşımı doğrultusunda kaynak verimliliğini artıracağı iddia ediliyor. Depozito uygulamasının, geri ödemeden dolayı poşetin fiyatlandırılması gibi halka yük getiren bir uygulama olmaması gerekir. Peki kanun teklifindeki depozito uygulamasının hayata geçmesi kaynak yönetimi verimliliğini artırırken halka bir yük getirmeyecek mi?

Sıfır atık kapsamı dar bir konudur. Burada atık olarak geri dönüşüm pazarının olduğu; toplanması, taşınması, ayrılması kolay olan, kısaca ticari kıymeti yüksek olan atıklar kastedilmiştir. Sözgelimi atıksular, evsel atıklar bu kapsamın içinde ele alınmamıştır. Aslında kaynak kullanımı adına akılcı bir çözüm olan depozito konusunun getireceği yüklerin kimin sırtına bineceğini uygulamada göreceğiz. Ama geçmiş uygulamaların tümüne baktığımızda öngörümüz yükün halka taşıtılacağı yönündedir.

Ekoloji örgütleri ve doğadan yana olan tüm kesimler Türkiye Çevre Ajansı’na karşı. Peki Ankara Sanayi Odası, TÜSİAD gibi patron temsilcilerinin bile Türkiye Çevre Ajansı ile ilgili soru işaretlerinin olmasının nedeni ne?

Sermaye tarafı da bu pazarda kendi içerisinde bir haksız rekabet kaygısı taşımaktadır. Kamu İhale Kanunu’na tabi işlerde bile artık açıkça görülen yandaş kayırmada gelinen bu fütursuzca uygulamalar sermayenin bazı kesimlerinde bile paylaşım konusunda endişe yaratmıştır. Kaygıları bu eksendedir.

AKP iktidarının bugüne kadarki çevre politikalarına baktığımızda sonucun yıkım ve talan getirdiğini görüyoruz. Sizce ekoloji dostu ve aynı zamanda işçiden, emekçiden yana çözümler nasıl olmalı?

En başta şu tespiti yapmak gerekiyor: Çevre sorunları sınıfsal bir sorundur. “İnsan faaliyetleri sonucu oluşan çevre sorunları” söylemi bir nevi yanıltmacadır ve sorunun kökenini görmezden gelerek konuyu hafife almaktır. Sorunun kökenini doğru tespit edersek doğru sonuçlara ulaşabiliriz. Aksi halde bu politikalar şimdiye kadar olduğu gibi kamu yararına odaklı olmaktan uzak, sermaye adına yürütülecektir. Bu yolun sonunda ise, asıl sonucu görmek hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

ABD Kongresine saldırı

0

ABD Kongre Binası’nda gerçekleşen anormal ve kınanması gereken olaylar, emperyalizmin siyasi krizinin ciddiyetini göstermektedir.

6 Ocak’ta yüzlerce aşırı sağcı ve Trump destekçisinin Kongre Binası’nı basarak saldırdığı görüntüler, tahmin edilebilir bir küresel etki yarattı. Bunlar, ABD emperyalizminin yaşadığı krizin ciddiyetini, ayrıca gerici ve ırkçı bir aşırı sağ hareket olarak Trumpçılığın teşkil ettiği tehlikeyi ortaya koyan ve bugüne kadar benzeri görülmemiş olaylardır. Birçokları bunu bir “darbe” girişimi ve Biden’ın iktidara gelmesini engelleme ve Trump’ı iktidarda tutma amacı taşıyan bir “ayaklanma planının” parçası olarak nitelendirdi.

Kongre Binası’na saldıran neofaşist ve ırkçı göstericilerin çoğu da muhtemelen buna inanıyordu. Ancak bu saldırının bir darbe girişimi olduğunu düşünmüyoruz. Bu Trump’ın planı değildi. Burjuvazinin ve ABD silahlı kuvvetlerinin bazı kesimlerinin planı hiç değildi. Yaşananlar, Kuzey Amerika toplumunun aşırı sağ hareketi içerisinde popülaritesini bu gerici ayaklanma üzerinden korumaya çalışan Trump’ın son çırpınışıydı. Bu eylem, Trump’ın siyasi yenilgisinin başka bir ifadesiydi. Siyasi yükselişinin değil mağlup olduğunun ve geri çekildiğinin göstergesiydi.

Trump’ın yeni kışkırtıcı eylemler aracılığıyla seçimlerde “hile” yapıldığı ve “seçimlerin kendilerinden çalındığı” yönündeki kampanyasına devam edeceği öngörülebilirdi. Bu antidemokratik eylemle bir darbe yapmayı değil gelecek dönemde neofaşist sosyal tabanını güçlendirmeyi ve Cumhuriyetçi Parti’nin kontrolünü sürdürmeyi amaçladı.

Trump o kadar yalnızlaştı ki Başkan Yardımcısı Pence bile Biden’a meydan okumasında onu desteklemedi. Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi’ndeki lideri Kevin McCarthy eylemi “anti-Amerikalı” ve “kabul edilemez” olarak nitelendirdi. Eski Cumhuriyetçi Başkan George Bush eylemi kınayarak Trump’a yönelik “ancak bir muz cumhuriyetinde seçimler böyle tartışılır” dedi.

Hiçbir askeri sektör eyleme destek vermedi. Ancak polisin bir kısmı ırkçılarla özçekim yapmaya varacak düzeyde eyleme destek oldu ya da gerçekleşmesini engellemek adına adım atmadı. Ateş açan polis memurları da oldu. Eylemler sırasında eski bir hava kuvvetleri üyesi ve Trump destekçisi olan bir kadın hayatını kaybetti; öldürülen veya yaralanan başka insanlar olduğundan da bahsediliyor. Ancak ırkçılık karşıtı hareket Siyah Hayatlar Değerlidir’in (Black Lives Matter) sözcülerinin de vurguladıkları gibi, eğer bu Afro-Amerikanların gerçekleştirdiği bir protesto eylemi olsaydı, verilen polis tepkisi oldukça farklı olurdu

Cumhuriyetçi kadroların Kongre Binası’na yapılan saldırıyı kınaması ve Trump’ın görevden alınması tehditleri öylesine açıktı ki, Trump ertesi gün Biden’ın görevi devralmasını “kabul” ettiğini belirten bir mesaj yayımlamak zorunda kaldı. Ancak yine de devir teslim törenine katılmayacağını belirtti.

ABD Kongresi’nde yaşanan olaylar, İUB-DE olarak diğer ülkelerde görülmeyen türde bir aşırı kutuplaşma olarak tanımladığımız durumun başka bir ifadesiydi. “Bu kutuplaşma toplumsal krizin ırkçılık karşıtı isyan, işçi, kadın ve çevre hareketinin yükselişiyle birleşmesi sonucunda daha da arttı” (İUB-DE bildirisi, “Donald Trump yenildi!” 11/11/2020). Bu bildiride şunları da söylemiştik: “Trump kaybetti ama aşırı muhafazakâr, gerici ve ırkçı kesimlerin lideri olarak konsolide oldu (…) Trump sayıları milyonları bulan ırkçı, neofaşist, beyaz ırkın üstünlüğüne inanan nefret grupları, silahlı sağ milis grupları, yabancı düşmanı, feminizm ve çevreci düşmanı kesimlerin (…) toplumsal desteğini almayı başarabildi (…) Milyonlarca kişi Biden’ın ‘sosyalizmi getirebileceği,’ ‘Küba ve Venezuela gibi olunacağı’ ve Biden’ın ‘aşırı solcu’ kesimin bir parçası olduğu ve ABD’yi ‘yok edeceği’ biçimindeki ‘saçma’ söylemlere inanıyor. Toplumsal ve ekonomik krizle toplumsal mücadelelerin artışı, ırkçı ve faşizan kutbun da güçlenmesini beraberinde getiriyor.” 

Tüm bu söylediklerimiz, Kongre Binası’na yapılan saldırıya katılan ırkçı ve beyaz ırkın üstünlüğüne inanan çetelerce kanıtlanmış oldu.

Trump 2016’da göreve geldiğinde onu neofaşist bir kişilik olarak tanımlamıştık. Bunun, Trump yönetiminin Kuzey Amerika siyasi rejimini faşist bir rejime dönüştürmesiyle — yani başka bir deyişle, bir emperyalist burjuva demokrasisinden Mussolini veya Hitler tarzı bir diktatörlüğe geçişle — aynı şey olmadığını da belirtmiştik.

Ve bu, Trump yönetiminin, George Floyd’un katlinin ardından hükümete ve onun ırkçı polis baskısına karşı gerçekleşen kitlesel bir halk isyanı sonrasında seçimsel bir siyasi yenilgiyle uğramasıyla doruğa ulaşarak doğrulanmış oldu.

Trump ABD’de zaten var olan derin sosyal kutuplaşmayı ve ırkçı, beyaz üstünlükçü, faşist, anti-Semitik, homofobik vb. kitle hareketlerini güçlendirdi. Bu nedenle 70 milyondan fazla oy almış olması küçümsenemez. Ancak Kongre Binası’nda 6 Ocak’ta yaşananlar Trump’ın siyasi-seçim yenilgisinin bir göstergesidir. Dolayısıyla, Trump’ın siyasi geleceğinin ne olacağı göreceğiz. 6 Ocak eyleminin Trump’a sert geri dönüşlere yol açıp açmayacağı hâlâ belirsizliğini koruyor.

Üstelik, Kongre Binası’ndaki eylemden bir gün önce, Cumhuriyetçi Parti Georgia’daki senato seçimlerini de kaybetmişti. Bu yenilgi, Senato’yu Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında eşitlik sağladı ve Cumhuriyetçilerin yıllardır süregelen hakimiyetlerinden sonra Senato’nun kontrolünü kaybetmelerine yol açtı. Buna ek olarak, ilk kez Afro-Amerikan kökenli bir siyasetçi, Demokrat Parti’nin ilerici kabul edilen adayı olarak, bu eyalette bir Senato koltuğu kazandı.

Senato seçimleri Biden ve Demokratlara bir zafer daha kazandırdı. Ancak Trump’ın yenilgisinin George Floyd’un katledilmesine karşı yükselen ırkçılık isyanının bir seçim ifadesi olduğu gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Bu mücadele hala mevcut ve devam ediyor. Ve Biden’ın yeni kapitalist hükümeti de bu mücadeleden nasibini alacak.

Bütün bunlar, dünya emperyalizminin merkezi olan Amerika Birleşik Devletleri’nde eşi görülmemiş ve derin bir siyasi krizin yaşandığını gösteriyor. Gelecek dönemde yaşanacak olan bir darbe tehlikesi değil küresel sosyal, ekonomik ve politik-askeri krizin sürekliliğidir. Hâlâ egemen olan ABD emperyalizmi derinleşen bir kriz içindedir. Bu kriz, kapitalist-emperyalist sistemin krizinin, dünya çapında yükselen mücadelelerin ve toplumsal kutuplaşmanın ışığında yaşanmaktadır.

Bu siyasi kriz, şimdi Biden ve Demokrat Parti hükümeti altında yeni ifadelerini bulacaktır. Çünkü bu hükümet, Covid-19 salgını nedeniyle ciddi bir sosyal, ekonomik ve sağlık kriziyle karşı karşıyadır.

Bu toplumsal kriz, sendikal mücadelelerde ya da ırkçılık karşıtı harekette yeni bir yükselişe yol açabilir; aynı zamanda farklı sektörlerin aşırı sağa kayışlarını da beraberinde getirebilir. Yani, ABD’deki kendine özgü toplumsal kutuplaşma güçlenmeye devam edecek ve Trump’ın sempatizanı veya fanatiği olan ırkçı aşırı sağ ve beyaz üstünlüğünü savunan gruplar daha geniş çaplı şiddet eylemleri gerçekleştirebilir. Bu tehlike küçük değildir ve mücadele edilmesi gereken gerçekliğin bir parçası olacaktır.

Bu çerçevede, bağımsız bir sol siyasi alternatifin inşası, sadece İUB-DE’nin değil antikapitalist olduğunu iddia eden tüm solun önünde duran temel görev, zorluk ve mücadelenin kilit noktasıdır.

9 Ocak 2021
Miguel Sorans, İUB-DE ve Sosyalist Sol (Arjantin, Izquierda Socialista) önderi

Biraz da faillerin uykuları kaçsın!

0

Kadınlar hayatları boyunca karşılaştıkları erkek şiddeti pratiklerinin bedenlerinde ve ruhlarında açtığı yarayı önünüze serecekti elbet. Konuşmak kolay olmadı, olmayacak. Ama artık yalnız olmadığımızı biliyoruz.

İlk kıvılcım, Leyla isimli bir Twitter kullanıcısının, yazar Hasan Ali Toptaş hakkında yaptığı bir yorumla çakıldı. Bu yorumda Toptaş’ın kendisi ve arkadaşlarını taciz ettiği ima ediliyordu ve erkek egemen söylem anında savunmaya geçti. İtibarlı ve tanınan bir yazarın bunu yapmış olabileceğine inanmayan erkekler, kadınlara “kanıt nerede” diye soruyorlardı. Ardından birden fazla kadının aynı yazarı ifşasıyla kimi erkekler geri adım atarken asıl şok (!) Toptaş’ın açıklamasıyla yaşandı. Yazar, davranışlarının “eril faillik” olduğunu ancak şimdi anladığını söylerken “istemeden kırdığı, üzdüğü” kadınlardan özür diliyordu. Bu özür bile sayılmayan açıklama kamuoyunda suçun kabulü olarak algılansa da yazar sonradan bu açıklamasını geri çekti ve hiçbir suçlamayı kabul etmediğini söyledi. Ancak bu yaşananlar edebiyat, medya, sanat, siyaset ve akademi başta olmak üzere birçok sektörden kadını konuşması için cesaretlendirmişti bir kere.

Özellikle çevresinde veya çalıştığı meslek dalında itibarlı erkeklerin, iktidar alanlarından güç alarak üzerlerinde tahakküm kurdukları kadınlara karşı işlediği cinsel suçlar, herkesin bildiği bir sır gibi… Bu erkeklerin cezasız kalacağına inanarak birden fazla kadına aynı kabusu yaşatmış/yaşatacak olması, buz gibi bir gerçek. Feminist mücadelenin en büyük kazanımlarından biri de, bu “sırrı” artık konuşuluyor, hatta yargılanıyor hale getirmesi. ABD’de ilk olarak film yapımcısı Harvey Weinstein’ın taciz ve tecavüzüne maruz kalan kadınların bunu ortaya çıkarmasıyla başlayan ve tüm kadınları yaşadıklarını anlatmaya yüreklendiren #MeToo (Ben de) hareketi, kısa sürede başka ülkelere yayılmıştı. Hareketin Türkiye’deki yankısı ise ancak şimdi şekilleniyor. Kadınlar sosyal medyada, #uykularınızkaçsın #susmabitsin başlıkları altında, istismarcı erkeklerin cehenneme çevirdiği hayatlarını gözler önüne seriyor.

“Kadının beyanı esastır” nedir, ne değildir?

Öte yandan, harekete yönelik erkek egemen savunmacı refleksler gecikmedi, “Kadının beyanı esastır” ilkesi günah keçisi ilan edildi. Bu ilke aslında uzun zamandır bir dirençle karşılaşıyor. “Kadının beyanı mutlak doğrudur” şeklinde yorumlayanlar, ilkenin tehlikeli olduğuna vurgu yapıyor. Ancak hukuki açıdan bu ilkenin ne anlama geldiği çok açık: Kadının beyanı soruşturmaya esastır; aksini ispat yükümlülüğü erkeğindir. Politik açıdan ise bu ilke mevcut ezen-ezilen ilişkisi içinde kadının (erkek tarafından cinsel şiddete, tacize uğrayan öznenin) mağduriyetini esas almanın; ilişki, flört, iltifat vb. savunmalarla örtbas edilmeye çalışılan erkek egemen söz, tutum ve davranışların birer suç olduğunu kabul etmenin koşuludur. Elbette yalan beyan, tüm yargı uyuşmazlıklarında karşılaşılabilecek bir sorun. Ancak bir kadının, erkeğin değil sürekli kendisinin sorgulanacağı ve şüpheli bulunacağı erkek egemen sistem içerisinde ve hatta delil varlığında bile faile beraat veya iyi hal indirimi hükmeden örneklerin varlığında, böyle bir yalan beyanda bulunma olasılığını lütfen siz hesaplayın!

Aslında ifşayı, dünyanın dört bir yanında devlet ve yargı sistemlerinin kayıran pratiklerinin bir sonucu olarak görebiliriz. Cinsel şiddetin genellikle kapalı kapılar ardında gerçekleşiyor oluşu; kanıt bulmanın ve süreci yargıya taşımanın zorluğu; kadınların beyanlarına şüpheyle yaklaşan, yaşam biçimlerine, ne giydiklerine, nerede olduklarına odaklanan ve aylar, yıllar süren davaların sonucunda tacizci/tecavüzcü erkekleri aklayan kararların çıkması… Erkek egemen kapitalizm üzerinde yükselen burjuva hukuku, kadınlar için ifşayı kaçınılmaz hale getirdi.

Kendilerine veya başka bir kadına haksızlık yapan erkekleri ifşa eden kadınları yalnız bırakmamak, bu kadınların haksızlığa karşı çıkardığı sesi sahiplenmek gibi bir sorumluluğumuz var. Bu nedenle bu cesareti gösteren tüm kız kardeşlerimizin yanındayız. Öte yandan, hareketin etkileri, sosyal medyayla sınırlı kalmamalı. Failler yargılanmalı ve hesap vermeli. Tüm kadın örgütleri ve siyasi partiler olarak yasal sürecin de takipçisi olmalıyız.

The rotting of the palace regime

0

It has been nearly a month since Erdogan announced that they “initiate a new era of economic and legal reforms.” This statement was made in the immediate aftermath of the dismissal of the Minister of Economy (known as the Groom Minister since he is Erdogan’s son-in-law) and the examination of Osman Kavala’s legal case by the Board of Judges and Prosecutors (1). It thus raised questions as to whether AKP is going for a new shift of action. But just a month later, on the agenda of the Palace alliance now are discussions over whether HDP should be closed, or whether the Minister of Interior could appoint trustees to any association using discretionary power or not.

This time around, even the most optimistic liberals who had supported AKP for many years were skeptical of the aforementioned reform announcement. Following Erdogan’s promise of reforms, Çakıcı (a mafia leader) threatened Kılıçdaroğlu (head of CHP, the biggest opposition party) with death; Bahçeli’s (head of MHP, the nationalist party that has been in an alliance with AKP) demanded that the “HDP’s door be locked to be never reopened,” and Semih Yalçın, his assistant, stated that “HDP is a pest swarm that should be exterminated.” These developments clearly demarcated the boundaries of the Palace’s capacity to reform.

It is undoubtedly not easy for us, the mortals, to make a clear prediction regarding the plots of the Palace and the plans of the People’s Alliance (the alliance between AKP and MHP). However, it seems likely that the discussions over HDP’s closure will be removed from the agenda for now — just like the discussions over death sentence are brought up on the agenda from time to time and then shelved again for later. What is certain is that the Palace and its allies could not get what they want from their repression policies anymore and that their social base is melting down each day. Intensifying the repression cannot stop this process. Instead, it results in increased support for the opposition parties. For instance, voter support for HDP does not fall below 10%, despite the fact that thousands of its members have been arrested and that the government appointed trustee mayors to all HDP municipalities. Such is the dilemma of the Palace alliance.

The Palace, which has gathered all powers of the state in its hands, is drifting in a way that is steeped in decay, corruption and lies despite all its apparent majesty. The zigzags and the maneuvers that contradict the previous ones are apparent in all areas from economy to foreign policy, and they are causing the deepening of social destruction. The repeated scandals in the management of the pandemic alone reveal the insolvency that the Palace has fallen into. The price of the disastrous policies implemented to favor the bosses are being paid by the lives of tens of thousands of people. Despite numerous warnings by medical authorities, the process of providing vaccines turned into a big fiasco. These demonstrate that the regime has reached a state of “multiple organ failure.” Under these circumstances, it does not seem possible that the repression policies that are being implemented will yield any results other than extending the exhausted life of the regime on a daily basis.

In the face of this unprecedented state of destruction caused by the Palace, the burning need for a political option that will raise the voices of the working people and the oppressed is becoming more pronounced every day. Neither the opposition to the Palace, nor the post-regime process can be left at the mercy of the Nation Alliance. The heavy misery and injustice that will be inherited from the Palace are too deep to be resolved through the “moderate transition” plans of the Nation Alliance. An important part of the workers’ organizations and the left have already lost a considerable amount of time dreaming of the establishment of a “democracy front” with CHP or hoping for a salvation by the Nation Alliance. Others preferred to keep going with their daily political activities and turned their backs on unitary efforts, continuing to act as if they were the only revolutionary formation. The decay of the regime and the pro-boss policies of the Nation Alliance that waits for the power to be offered to them on a golden plate should make it clear to all workers ‘organizations that what is needed is a political option independent of the parties of the bosses. As a first step, we must implement the widest unity of action around an urgent action plan against the Palace’s anti-worker and oppressive policies.

23rd December 2020

(1): Kavala is accused of being one of the organizers of the anti-government Gezi protests in 2013 as well as of the failed coup attempt in 2016. He has been in jail for more than three years due to these false accusations.

Dünyanın sonunu işaret edenlere karşı…

0

Sorunlarımız pandemi ile başlamadı, bunu biliyoruz.

Pandemi, kapitalizmin son 12 yıllık krizinin içinde vuku buldu.

Bu yıllar içinde; emekçi halklar artan işsizlikle, alım gücündeki muazzam düşüşle, sosyal haklara yönelik saldırılarla karşı karşıya bırakıldı. Birçok ülkede iktidarlar kemer sıkma politikaları ile faturayı emekçi halklara çıkarmaya çalıştı.

2019 yılına geldiğimizde birçok ülkede isyanın sesi yükselmişti… Fransa, ABD, Şili, Kolombiya, Lübnan ve daha birçok ülkede kitlesel seferberlikler vardı.

Sonra, Covid-19 arenaya çıktı. Mevcut krizi derinleştirdi, pekiştirdi.

Halihazırda kâr hadlerindeki düşüşle boğuşan kapitalizmin karşısına bir de pandemi çıkmıştı.

İlk günlerde “insan hayatı her şeyden önemli” diyenlerin maskesi çabuk düştü. Süreç, iktidarların tercih ve teşvikiyle kısa sürede sermayedarlar için bir fırsata çevrildi.

Bizler içinse büyük bir insanlık krizine…

Maliyetli görüldüğü için kaçınılan önlemler ve insan hayatını hiçe sayan uygulamalar sonucunda, Covid-19 kısa süre içinde bir işçi sınıfı hastalığına döndü. Hayatını, sevdiklerini kaybedenlerin sayıyı milyonları buldu.

Mevcut işsizlik ve yoksulluk ve bunun daha da artacağı korkusu, sanki sorumlusu emekçi halkmış gibi tüm emek düşmanı politikaları meşrulaştıracak bir kamçı olarak kullanıldı.

Buna karşın, kaynaklar sermayeleri kurtarmak için harcandı…

Sonuç ise milyonlarca işçinin daha işini ve gelirini kaybetmesi oldu.

Ama siz kaybetmek dediğime bakmayın… Aslında kimse bir şeyi kendi kaybetmedi, insanların elinden bu hakları alındı… Ki tüm sosyal güvencelerin çoktan iğdiş edildiği bu sistemde bunun anlamı milyonlarca insanın açlığa, sefalete mahkûm edilmesiydi!

Ne pahasına? Dünya servetinin yüzde 60’ını elinde bulunduran 2 bin küsur zenginin, daha da zenginleşmesi, daha da sömürmesi pahasına…

Çünkü bu, kurallarını onların koyduğu; kârın emekten, patronun işçiden, erkeğin kadından, tüketimin doğadan üstün kılındığı bir düzen…

Yani dostlar, bu ölümlerin, bu yıkımın sorumlusu var! Ve o sorumlu ne pandemi ne de 2020!

Şimdi bu sorumluluktan kaçmak için başka türlüsünün mümkün olmadığını söyleyip duruyorlar; düzenlerini meşrulaştırmak için hep aynı cümleleri kuruyorlar: “Ekonomi kötü, biz de kazanmıyoruz, fedakârlık zamanı…”

Oysa bunları söylediklerinde biliyoruz ki konuşan kapitalizmin ta kendisi! Konuşan, hayatlarımızı yıl sonu ekonomik bilançolarından daha önemli görmeyenler…

Haklarımızı, ücretlerimizi, kayıplarımızı konuştuğumuzda yine karşımıza aynı sözlerle dikilecekler. Onlara göre yoksulluk ya bizim sanrımızdır ya da kaderimiz! O zaman biz de onları artık kendi bilançoları ile yüzleştirelim! Ve şunu söyleyelim: Siz bize dünyanın sonunu işaret ediyorsunuz, oysa biz daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz. Ve bunun için çaba gösterenlerin yanındayız! O dünya için örgütleneceğiz! Yalan ve korku karşısında; gerçeği ve umudu örgütleyeceğiz!

Sorunlarımız pandemi ile başlamadı, ama böylece onu çözümlerimiz için yükselttiğimiz mücadelenin o kritik dönemeci yapabiliriz!

Asgari Ücret – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 09.01.2021

0

Asgari Ücret – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 09.01.2021 by Gazete Nisan

We don’t accept it and we don’t give in: We are uniting our struggles!

0

“We don’t want a trustee rector!” Following the appointment of Melih Bulu from AKP as the trustee rector of Boğaziçi University on January 1 through a Presidential decree, this slogan first brought together different components of Boğaziçi University. Students, professors, and university workers mobilized against the regime’s seizure of their most basic democratic rights in their own space, that is their right to elect and to be elected in their own university. They said, “we will not give in to a trustee!”

The AKP government has accelerated the transformation of universities in line with the interests of the capital since it came to power in  2002. Since 2016, it has been trying to cement this transformation politically so as to ensure the survival of the Palace regime. This latest effort is evident in the politics of pressure, violence, polarization, and isolation that the regime has been implementing, as it has become unable to tolerate even the slightest quest for democratic rights. The Palace tries to eliminate the most basic democratic practices by appointing trustees to municipalities, NGOs and universities. It long lost its ability to show the slightest flexibility towards any struggle to gain or defend one’s rights.

The regime’s reaction towards the struggle that Boğaziçi students have started with the demand that they want to elect their own rector instead of being content with a trustee, has revealed this inflexibility once again. The very regime, which provides “sentence reduction based on good behavior” to the perpetrators of femicides, inflicted sexual violence on students who defended their right of speech and of decision-making at their university! It tries to suppress the struggle through law enforcement forces and to hammer solidarity through its pro-government media!

However, the resistance that burgeoned at Boğaziçi University has proven one more thing in all its nakedness: This repressive wind can be reversed! Because the government approaches any student, worker, or women’s struggle for fundamental rights with the strategy of “the best defense is an attack,” it now creates the conditions for the generalization and spread of even the simplest resistance.

For this very reason, Boğaziçi students state that their resistance cannot be thought separately from working class resistances, or from women and LGBTI+ struggles towards the implementation of the Istanbul Convention. As a result, students, teachers, and workers from various other universities, workers in resistance from other sectors, and democratic mass organizations could stand in solidarity with Boğaziçi students’ struggle.

Owning up the demands raised by different components of Boğaziçi University who refuse to accept the situation or to give in, is just a start. What we need to do to sustain and develop this struggle is to weave a united struggle until all detained students are released, until Melih Bulu and all other trustees resign, and until students and university components regain their right to elect and be elected as well as their right to oversee decisions that concern them. 

Workers’ Democracy Party

January 7, 2021

Kabul etmiyoruz, vazgeçmiyoruz: Mücadelemizi birleştiriyoruz!

0

“Kayyum rektör istemiyoruz!” Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle 1 Ocak günü, Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne AKP’li Melih Bulu’nun kayyum olarak atanmasının ardından, bu slogan önce Boğaziçi Üniversitesi bileşenlerini bir araya getirdi. Öğrenciler, hocalar, üniversite emekçileri en temel demokratik haklarına, kendi yaşam alanlarında – üniversitelerinde, seçme ve seçilme hakkının rejim tarafından gasp edilmesine karşı seferber oldular, kayyuma geçit yok dediler!

İktidara geldiği 2002 yılından bu yana üniversitelerin sermayenin çıkarları uyarınca dönüştürülmesine ivme katan AKP iktidarı, 2016 yılından beri de Saray rejiminin bekası amacıyla bu dönüşümü politik olarak pekiştirmenin gayreti içerisinde. Bu çaba, rejimin en ufak bir demokratik hak arayışına dahi tahammül edemeyerek, uygulamakta olduğu baskı, şiddet, kutuplaştırma ve yalnızlaştırma politikalarında açığa çıkmakta. Belediyelere, STK’lara, üniversitelere kayyum atayarak en temel demokratik düzlemi ortadan kaldırmaya çalışan Saray, bunun karşısında gelişen hak arama mücadelelerinde en ufak esnemeyi gösterme becerisini de yitirmiş durumda.

Boğaziçi öğrencilerinin “kayyum değil rektör seçimi” istiyoruz talebiyle başlattıkları mücadele bunu bir kez daha gözler önüne serdi. Kadın cinayetlerinin faillerine “iyi hal indirimi” sağlayan rejim, üniversitesinde söz, yetki ve karar hakkını savunan öğrenciye gözaltında cinsel şiddet uyguluyor! Kolluk güçleri vasıtasıyla mücadeleyi bastırmaya, yandaş medyası aracılığıyla dayanışmayı kırmaya çalışıyor!

Ancak Boğaziçi Üniversitesi’nde başlamış olan direniş bir şeyi daha tüm çıplaklığıyla gösterdi: Bu rüzgâr tersine dönebilir! Öğrencilerin, emekçilerin, kadınların temel hakları uğruna mücadelelerine “en iyi savunma saldırıdır” stratejisiyle yaklaşan iktidar, en basit direnişin dahi genelleşmesinin, yaygınlaşmasının koşulunu yaratıyor.

Tam da bu nedenle Boğaziçi öğrencileri kendi direnişlerinin, işçi sınıfı direnişleriyle, “İstanbul Sözleşmesi uygulansın” diyen kadınların ve LGBTİ+’ların mücadeleleriyle aynı zeminde aktığını belirtiyor. Bunun sonucunda, birçok üniversiteden öğrenci, emekçi, hoca, direnişteki işçiler ve demokratik kitle örgütleri Boğaziçili öğrencilerin mücadelesinde dayanışma içerisinde olabiliyor.

“Kabul etmiyoruz, vazgeçmiyoruz” diyen Boğaziçi bileşenlerinin taleplerini sahiplenmek bir başlangıç. Sürdürmemiz ve geliştirmemiz gereken ise, gözaltına alınan tüm öğrenciler serbest bırakılana, Melih Bulu ve diğer tüm kayyumlar istifa edene, öğrenciler ve üniversite bileşenleri seçme, seçilme ve denetleme hakkını kazanana kadar birleşik mücadeleyi örmek.

İşçi Demokrasisi Partisi

7 Ocak 2021

Hindistan’da tarım reformuna karşı çiftçi ayaklanması

0

Hindistan’da aşırı sağcı ve milliyetçi Hindistan Halk Partisi’nin (BJP) lideri başbakan Narendra Modi’nin iktidarı ağustos ayından beri çiftçi ve tarım emekçilerinin isyanları ile sarsılıyor. Hindistan kapitalizmi; kâr etmek, piyasaya açmak ve bir anlamda özelleştirmek istediği tarım sektörünün emekçileri tarafından tehdit ediliyor. 1,3 milyarı aşan nüfusunun yarısından fazlası tarım ile geçinen Hindistan, dünyanın en büyük ikinci tarımsal üretimine sahip. Buna rağmen hem dış hem iç sömürü nedeniyle tarım emekçileri, Hindistan’ın çoğu bölgesinde sefalet içerisinde yaşıyorlar.

Hindistan hükümeti, tarım sektöründe henüz ele geçirilememiş kârlar görmüş olacak ki 2017 yılından beri tarımı serbest piyasaya açmaya, tarım emekçilerini ve tarımsal ürün tüketen halkı dev şirketlerin merhametine bırakmaya çalışıyor. Son olarak, merkezi hükümetin tarım sektöründeki pazar ve fiyat kontrolünü yıkmak için ağustos ayında yayımladığı ve Hindistan’ın iki meclisi tarafından da onaylanan üç geçici yasa, tarım emekçileri ve çiftçiler için bardağı taşıran son damla oldu. Hükümet ve meclislerden umudu kalmayan tarım emekçileri, tarlalarda yokluk içinde çalışan emekçilerin de ardı ardına intihar etmeleri sonucunda ayaklandı. Aslında yaşanan salt bir çiftçi ayaklanması değil, ülke çapında bir emekçi seferberliği. Senenin başında sefalete karşı sokaklara dökülerek tarihin en büyük grevlerinden birini gerçekleştiren emekçi kesimler de çiftçilerle birlikte yine sokaklarda. Bunun sonucunda, kasım ayında sendikalar ve çiftçi örgütleri önderliğinde yaklaşık 250 milyon emekçi serbest piyasa yasasına karşı genel greve çıkarak sokaklara döküldü ve başkent Yeni Delhi’nin yolunu tuttu. Bu protestoları aralık ayının başında bir genel grev daha izledi. Tarımsal üretimin %60 ila %80’ini gerçekleştirdiği tahmin edilen fakat toprak üzerinde neredeyse hiçbir söz hakkı olmayan çiftçi kadınlar da protestoların başını çekenler arasında. Ülkedeki kadın örgütleri birleşerek, çiftçilerin direnişini desteklediklerini açıklayan ortak bir metne de imza attılar.

Tarım reformu kapsamındaki söz konusu yasalar tarım emekçilerini ve ürün fiyatlarını serbest piyasanın ağzına sürecek nitelikte. Modi ve hükümetin iddiası, bu yasaların çiftçiye yeni olanaklar sağlayacağı yönünde. Bu yeni olanaklarsa bir alıcı (büyük ihtimalle bir şirket) için sözleşmeli olarak tarımsal üretim yapmak ve mallarını istediği yerde istediği fiyattan (büyük ihtimalle şirketlerin zorlayacağı fiyattan ve çoğunlukla bu şirketlere) satabilmek olacak. Tarım emekçileri söz konusu yasaların derhal geri çekilmesini, tarımsal üretimde kullanılan yakıt fiyatlarının yarı yarıya indirilmesini, tutuklanan çiftçi önderlerinin serbest bırakılmasını ve merkezi hükümetin yerel yönetimlere karışmamasını içeren temel taleplerini yükseltmeye devam ediyorlar.

Yoksulluk ve AKP kapitalizmi!

0

Yoksulluk bir tercih ya da şansızlık değil, sömürü ve eşitsizliğin yarattığı korkunç bir sonuç. Öylesine bir sonuç ki adeta genetik bir hastalık gibi nesiller boyu devam edebilen bir lanet. Maruz kalanları fiziken ve ruhen çökerten yoksulluğun temel nedeni kapitalizm. Milyarlarca insan, adını dahi bilmedikleri bu sömürü düzeninin kurbanları olarak dünyada cehennemi yaşıyorlar. Yoksulluğu doğal kabul etmemek, kaçınılmaz görmemek, ortadan kaldırmak için her şeyi yapmak gerekiyor. Kapitalizm yok edilmedikçe yoksulluk bitmez.

Kapitalist düzene kendince sağ, sol, dindar, milliyetçi vb. kıyafetler giydirerek toplumları kandırmak isteyenler çok oldu. AKP de “kapitalizme abdest aldırarak” bunu yapmaya girişenlerden biri. Faize kâr payı diyerek, sadakayla sömürüyü gizleyerek, aç yatmayan komşu bırakmayarak, yoksulluk da zenginlik de imtihan diyerek neredeyse 20 yıldır din kisvesi altında kapitalist düzenin çarklarını çevirdi. Sömürü ve eşitsizlik yaratmada öyle başarılı oldu ki bir ara tüm kapitalist dünyanın teveccühüne dahi mazhar oldu.

Halk mı? İstanbul Bağcılar’dan bir kadın daha birkaç gün önce şöyle diyordu: “62 yaşındayım, kara lastik giyiyorum. 62 yaşındayım daha eskittiğim iki ayakkabı.” Bunun istisna olduğunu sanan varsa diye bir cümle yazmak gereksiz. Ermenek’te oğlunu madende iş cinayetinde kurban veren babanın cenazede ayağında olan da bu kara lastikti. Şırnak’ta mayın patlaması sonrası hayatını kaybeden asker oğlunun cenazesindeki babanın ayağında olan da! Kara lastiğin ötesi zaten ayakkabısızlık.

Ömrü boyunca iki ayakkabı eskittiğini söyleyen 62 yaşındaki kara lastikli kadın sözüne şöyle devam ediyor: “Razıyım devletimden, ama bu kadar da olmaz!” Evet, işsiz sayısının 10 milyonu aştığı, çalışanların üçte ikisinin aldığı ücretle ancak yoksulluk koşullarında bir hayat sürebildiği, emeklilerin çoğunluğunun zaten süründüğü bir tabloda Saray dışında “bu kadar da olmaz” demeyecek kimse kalmadı. Bir de “askıda ekmek” mucidi Bahçeli!

Biz razı değiliz! Kapitalizm var oldukça, ne “kuru ekmek yiyorsa demek ki aç değil” diyenler, ne de dokuz yaşındaki çocuğun boğazını sıkıp, “devleti de, zabıtayı da tanıyacaksın” diyenler biter. Bataklığı kurutalım ki bu düzen de, ondan beslenenler parazitler de yoksullukla birlikte son bulsun.

İşçi Demokrasisi Partisi 6 yaşında!

0

Kapitalizm dünyayı yerle bir ediyor. Patron demokrasileri çuvallıyor. Yaldızı dökülen burjuva-kapitalist devletler ekonomik kriz, pandemi, kuraklık, iklim felaketi derken tüm insanlığı, sonsuz fedakârlıklar göstermelerini isteyerek, kendi faturalarını ödemeye davet ediyor. Pislik içinde bıraktıkları bu düzenlerine boyun eğmemizi, razı olmamızı istiyorlar! Hayır, ne boyun eğeceğiz ne de razı olacağız!


Partimiz İDP’nin kuruluşunu altı yıl önce tam da bu nedenle ilan etmiştik. Bütün denizler çalkantılıydı o vakitler. Bugün o çalkantılar fırtınalara dönüştü. Lakin bu bizim için bir öngörü eksikliği değildi. Yazarın dediği gibi, gemiler için en güvenli yer limanlardır ama hiçbir gemi limanlarda çürüsün diye inşa edilmez. Bütün gemiler açık denizlere açılsın diye yapılır. Partimizi, İşçi Demokrasisi Partisi’ni ilan ederken biz de bu hedefle yola çıktık. Ne bir tabela yeter düşüncemiz oldu ne de küçük olsun ama bizim olsun gibi bir sınır çizdik kendimize. İDP’yi en başından açık denizlere açılmak için inşa etmeye giriştik.


O yüzden başından itibaren propagandizme, küçük burjuva sekterlik ve grupçuluğa, önderlik inşasının es geçilmesine, enternasyonalizm anlayışının eksikliğine ve ulusalcı sapmalara karşı mücadele, temel önceliklerimiz oldu. O yüzden İDP’nin bir bölen olmayacağını, birleşik işçi cephesi ve kitlesel işçi partisinin inşasının yolunda ilkeler ve program üzerinden her türlü işbirliklerine açık olduğumuzu belirttik ve; “Bize bir adım atana iki adım atacağız” dedik.


Şimdi altı yılın ardından, İşçi Cephesi’nin 40, Sol Muhalefet’in 95 yıllık geleneği ışığında yolumuza devam ediyoruz. Evet, bizler hayal kurmayı severiz. Aksi takdirde devrimci ve sosyalist olmazdık. Yanlış anlaşılmasın, hayallerimizin olması “hayalci” olduğumuz anlamına gelmez. Doğru, Sol Muhalefet olacakları engelleyemedi. Sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kuramadı. Ama bu ısrarlı ve kararlı mücadele, bu hayalin yaşamasını sağladı ve bizlere ulaştırdı. İDP ve benzerleri bugün bunun için var. Bizler herhangi bir başka dünya kurmanın peşinde değiliz. Hayalimiz sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurmak…

2020 yılının önemli bilim olayları

0

Venüs’te hayat var mı?

Uzayda koloni kurma düşüncelerimiz aslında Mars’tan önce ilk olarak bize en yakın gezegen olan Venüs için başlamıştı. Dünya ile boyut ve yörünge olarak benzese de atmosferinde sera etkisi yapacak gazlardan dolayı yaşam için olanaksız gezegen olarak gözüküyordu, ta ki bu yıla kadar. Hawaii’deki teleskoptan yapılan gözlemlerde Venüs’ün atmosferinde fosfin kalıntılarına rastlandı. Bu molekül sadece canlı organizmalar tarafından üretilebiliyor. 450 °C’ye varan yaşam koşullarına rağmen yaşamın temel düzeyde olması, aslında yolun ne kadar başında olduğumuzu gösteriyor.

Oda sıcaklığında süper iletken

Hepimizin tahmin edeceği gibi, yılda milyarlarca liralık elektrik enerjisi, nakil hatlarının verimsizliği yüzünden kayboluyor. Bunun nedeni, normal şartlar altında iletkenlerin yani metallerin elektrik akımına karşı direnç göstermesi diyebiliriz. Geçtiğimiz aylarda Rochester Üniversitesi’nde yapılan çalışma, sorunun kökten çözülmesine bir adım daha yaklaştı. Yeni sentezde karbon, sülfür ve hidrojen atomları oda sıcaklığında süper iletken özellikler gösteriyor ve uzun mesafeler boyunca elektriği kayıpsız iletebiliyor. Üretime geçmesi için sadece küçük bir sorunumuz var, o da hâlâ yüksek basınç altında bu özelliği elde etmemiz. Fakat bilim insanları sorunu aşabileceklerinden oldukça umutlular.

Dünya dışı yaşamdan ilk mesaj mı alındı?

Geçtiğimiz günlerde bize en yakın yıldızlardan, Proxima Centauri’den gelen sıradışı radyo sinyalleri tespit edildi. Eskiden Seti, şimdi ise Breakthrough Listen, yani Çığır Açan Dinleme olarak dilimize çevirebileceğimiz projede 2019 yılında Parkes Radyo Teleskobu tarafından yakalanan 982 MHz frekansındaki bu sinyaller, işlenmesi gereken verinin büyüklüğünden dolayı ancak geçtiğimiz aylarda fark edilebildi. Bu aralık ve netlikte bir frekansın ileri teknoloji tarafından, yani ancak bizim seviyemizdeki bir medeniyet tarafından oluşturulabileceği değerlendiriliyor. Fakat bu bizi hemen heyecanlandırmasın, benzeri mesaj tespitleri ne yazık ki dünyada üretilen sinyal karmaşasının uzay boşluğunda yansımasından dolayı kaynaklanıyor.  

Nobel Kimya Ödülü gen araştırmasına

Önceki yazılarımızda da bahsetmiştik, insanlık artık DNA’lar üzerinden istediği değişikliği yapmaya çok yakın. CRISPR-Cas9 adı verilen, genler üzerinden istenilen alanda ekleme çıkarmaya izin veren bu genetik makas teknolojisi 2012 yılında iki bilim insanı Emmanuelle Charpentier ve Jennifer Doudna tarafından bulundu. Bu bilimsel buluş üzerinden sekiz yıl geçmesine rağmen Nobel ödülünün ancak verilmesine ise çalıştıkları iki farklı kurum arasındaki patent, yani ticari kaygılar neden gösteriliyor. Bu ödülün başka bir anlamlı yanı ise 1901’den 2020’ye kadar bilim kategorisinde sadece 23 kadına ödül verilmiş olması. Chapentier bu yüzden ödülü aldıktan sonra “Umarım bu genç kızların bilim yoluna girişlerinde pozitif bir mesaj olur ve bilim yapan kadınların da araştırma alanlarında etkileri olabileceğini gösterebilir” sözleri, bilim dünyasındaki erkek egemen zihniyeti bizlere bir kere daha hatırlatıyor.

2020 yılında korona dışında hatırladığım bu dört bilim olayı benim açımdan bahsetmeye değerdi. Martın başından beri bir şekilde hayatta kaldık veya hastalıktan hasar almamıza rağmen kayıplarımızla devam ediyoruz. Ama bu böyle olmayabilirdi; sınırlar zamanında kapatılsa, gerekli kısıtlamalar ve yardımlar planlı ve açık şekilde yapılsa salgını bu kadar ağır atlatmayacaktık. Hepimiz için zor geçen bir seneden sonra ümit ve mücadele dolu bir yıl dilerim, mutlu yıllar.

İsrail ve İran arasındaki gerilim tırmanıyor

0

İran’ın nükleer programının başındaki isim olarak tanınan ve aynı zamanda İran Savunma Bakanlığı Araştırma ve İnovasyon Kurumu Başkanlığını da yürüten Muhsin Fahrizade, 27 Kasım’da Tahran’ın Abserd ilçesinde aracıyla yolculuk ettiği sırada bombalı ve silahlı bir saldırı sonucu hayatını kaybetti. Suikastın hemen ardından Tahran yönetimi, suikasttan İsrail’i sorumlu tuttu. İsrail’den bu iddiayı doğrulayan ya da yalanlayan resmi bir açıklama gelmese de, tüm işaretler saldırının İsrail’in eseri olduğunu gösteriyor. Nitekim New York Times’a konuşan İsrailli üst düzey bir yetkili, Fahrizade’yi “İran’ın baş nükleer bilimcisi” olarak niteleyerek, onun öldürülmesi için “dünyanın İsrail’e teşekkür etmesi” gerektiğini belirtti. Keza İsrail Başbakanı Netanyahu, yaklaşık iki yıl önce İran’ın nükleer arşivini ifşa ettiği sırada, nükleer programın mimarı olarak gördüğü Fahrizade’yi tehdit etmişti. Fahrizade suikastıyla, İranlı nükleer fizikçilere yönelik son on yıldaki yedinci suikast düzenlenmiş oldu. Nitekim son bir yılda, İran’a yönelik saldırılar artmıştı. 8 Ocak’ta, İran Devrim Muhafızları Komutanı General Kasım Süleymani Irak’ta insansız hava aracının bombardımanıyla öldürüldü. 2 Temmuz’da, Natanz Uranyum Zenginleştirme Merkezi’ne sabotaj düzenlendi. Özellikle son aylarda Irak ve Suriye’deki İran güçlerine yönelik insansız hava uçakları ve jetlerle yapılan saldırılar yoğunlaştı. İran cephesinden de İsrail ve ABD’den intikam sesleri yükseldi.

İsrail’in İran’a yönelik canice suikast ve saldırıları, emperyalistlerin iddia ettiği gibi saldırgan İran’ın, var olma mücadelesi veren İsrail’i yok etme planları çerçevesindeki olası saldırılarını önlemeye hizmet etmiyor. Asıl saldırgan taraf, dünya ve özellikle de ABD emperyalizminin bölgedeki temsilcisi olan İsrail’dir. Irkçı Siyonist İsrail Devleti, bir taraftan Filistin halkına yönelik sistematik yok etme planlarını uygulayarak kendi bekâsını sağlamaya çalışıyor, diğer taraftan da ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya dolaylı askeri müdahalesinin de önemli bir halkasını oluşturuyor. Özellikle İran’ın hedef seçilmesinin altında yatan neden, bu ülkenin nükleer faaliyetlerinin dünya barışına tehdit oluşturacak bir nükleer silah elde etme olasılığı değil, 1979 İslam Devrimi’nden beri emperyalizmden bağımsız bir tutum almasıdır. Şii mezhepçiliği ideolojik arka planıyla ve Suriye’den Irak’a, Irak’tan Yemen’e kadar geniş bir alana yayılan milis güçleriyle bölgede güç elde etmeye çalışan İran burjuvazisi, emperyalizmin bölgedeki tasarılarına yönelik bir engel oluşturuyor. Tam da Biden’ın ABD başkanı seçilmesi üzerine İran-emperyalizm ilişkilerinin yeniden düzenlenmesinin tartışıldığı bir dönemde bu saldırılar, ABD emperyalizmi içerisinde Trump’ın kişiliğinde somutlaşan ve İran’a yönelik daha saldırgan bir tutum alınmasını savunan bir eğilimin giderayak İsrail aracılığıyla yaptığı emperyalist bir müdahaleden ibarettir.

Yeryüzündeki yaşamı yok etme potansiyeline sahip olan hiçbir nükleer silah ve silahlanma yarışı, dünya emekçilerinin ve halklarının yararına değildir. Bu çok açık. Fakat daha açık bir şey varsa, o da bizzat kendileri nükleer silahlara sahip olan ve her yıl silahlanmaya milyarlarca dolar harcayan emperyalizmin amacının, dünya barışını ve yeryüzündeki yaşamı güvence altına almak olmadığıdır. Hindistan gibi politik olarak emperyalizme bağımlı ülkelerin nükleer faaliyetlerine izin verilirken, İran ve Kuzey Kore gibi emperyalizmden bağımsız ülkelere müdahale edilmesi de bunun göstergesidir. Çözüm yolu, emperyalist ülkeler başta olmak üzere bütün ülkelerin sahip olduğu nükleer silahların imhasından geçiyor. Bu gerçeği görmeden sadece İran gibi ülkelere nükleer silah üretimini durdurma çağrısında bulunmak, emperyalizmi meşrulaştırmak anlamına gelecektir. Öte yandan, bir yıl önce kasım ayında yapılan akaryakıt zammı üzerine patlak veren büyük halk seferberlikleri ile sallanan gerici ve sopalı mollalar rejimine de hiçbir destek verilmemelidir.

Atlas emekçilerinin direnişi sürüyor: “Bekleyerek hakkımızı alamayacağımızı çoktan anladık”

0

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un kardeşi Ali Murat Ersoy’un sahibi olduğu Atlas Global şubat ayında uçuşlarını durdurmuş ve şirketin çalışanları hiçbir alacak ve tazminatları ödenmeden kapı önüne koyulmuşlardı. Yedi aydır maaş alamadıkları gibi şirketin hileli iflas yoluna başvurduğunu öğrenen Atlas işçileri bir araya geldiler ve A.Z.A.P (Atlas Zedeler Adalet Platformu) ismiyle mücadelelerini başlattılar. Geçtiğimiz günlerde ETS Tur’un önünde oturma eylemi başlatan işçiler direnişin altıncı gününde yaka paça gözaltına alındılar. Gözaltında yaşananları ve direnişin nasıl devam edeceğini mücadelesini sürdüren Atlas işçileri ile konuştuk.

Atlas emekçilerinin mücadelesine ilişkin detaylı bilgiye bu yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Gazete Nisan: Merhaba, öncelikle çok geçmiş olsun. Haksız, hukuksuz şekilde gözaltına alınmanızı kınıyoruz ve tüm baskı ve şiddet yöntemlerine karşı mücadele direncinizi paylaşıyoruz. Bize biraz ETS Tur’un önündeki altı günlük direniş deneyiminizden bahsedebilir misin? Bu fikir nasıl gelişti?

Atlas işçisi: Çok teşekkürler. Biz de size mücadelemizin en başından beri yanımızda olduğunuz ve bize yayınınızda yer ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Biz patronumuz Ali Murat Ersoy’a ulaşabilecek her yolu denedik, deniyoruz. Evinin önü, şirketinin önü ve en son Kültür ve Turizm Bakanı’nın, kardeşinin şirketi olan ETS Tur’un muhatabımıza ulaşmak için doğru bir kanal olabileceğini düşündük. Daha önce de ETS Tur önünde basın açıklaması yapmıştık. Yine de muhatap alınmayınca istikrarımızı göstermek ve belki Kültür ve Turizm Bakanı’nın bizi muhatap alabileceğini düşünerek burada bir oturma eylemi yapmaya karar verdik. Çünkü Bakan’ın, Ali Murat Ersoy’la aile içi gayrimenkul zenginlikleri ve yaptıkları ortak işler var. Belki Bakan bize yardımcı olur diye umduk. Oturma eylemimize ilk gün izin verdiler, tabii yine etrafımızda polisler vardı. Sonrasında bir çadır açmak istedik, çadırımızı rehin alıp, bir saat sonra bize geri verdiler. İlk gün biraz sancılı oldu. Geri kalan beş gün boyunca polislerle “günaydın” – “iyi akşamlar” şeklinde iletişimi sürdürdük. Her şey yasal ve hukuka uygundu.

Gözaltına alınma şeklimizden vatan haini muamelesi gördüğümüzü fark edersiniz. Biz sadece alacakları ödenmeyen işçileriz. Kimse bu muameleyi hak etmez, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde hayvana yapılmayacak muamele gördük.

Gazete Nisan: Peki sence ne oldu da altıncı gün sizi engellemeye karar verdiler?

Atlas işçisi: Aslında herhangi bir taşkınlığımız ya da girişi çıkışı engellememiz gibi bir şey olmadı. Sadece orada duruyorduk, muhatap alınmayı bekliyorduk. Altıncı günde polislerin değiştiğini ve sayıca fazlalaştığını gördük. Bunun nedeninin beşinci günün akşamı sosyal medyada paylaştığımız bir videonun milyonlara ulaşması olduğundan eminiz. Bakanın bu videodan rahatsız olduğunu ve polislere talimat verdiğini öğrendik. Zaten sabah gittiğimizde polisler “çadır açamazsınız” dediklerinde tatsızlık çıkmaması için üstelemedik. Biz direnişimizi yasal zeminde ilerletmek istedik. O gün bizi ziyarete gelen 100 ülkede 100 şarkı diye yola çıkan müzisyen arkadaşlarımız vardı. 40. ülke olan kendi ülkelerinde şarkı söyleyerek bizi desteklemek istemişlerdi. Ancak polisler “burada müzik yapamazsınız” diye engellemeye çalıştılar. Biz Kültür Bakanı’nın bir sanatçıya böyle bir muameleye izin vermeyeceğini söyledik. Ama “enstrüman çalamazsınız” diye kargaşa yarattılar. Biz “müzik bitince dağılabiliriz, isterseniz bizi götürebilirsiniz” de dedik. Ancak müziği yarıda keserek ve binanın içinden iki kişinin bizi şikâyet ettiğini iddia ederek biz üçümüzü yaka paça gözaltına aldılar. Zaten gözaltına alınma şeklimizden vatan haini muamelesi gördüğümüzü fark edersiniz. Biz sadece alacakları ödenmeyen işçileriz. Kimse bu muameleyi hak etmez, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde hayvana yapılmayacak muamele gördük. Ben ilk kez polisle böyle bir olay yaşadım. Hiçbir taşkın hareketim olmamasına rağmen iteklendim ve kollarım arkadan çekilerek sürüklendim. Bir kadın olarak bu şekilde şiddete uğramak beni fiziksel olarak zorladı ve farklı sorunlarım oldu ilerleyen günlerde.

Biz özellikle her duruşmaya gidiyoruz ki iş kâğıt üzerinde avukatların talepleriyle sınırlı kalmasın, işin ucunda bizim haklarımızın olduğu gözle görülsün.

Gazete Nisan: Tekrar geçmiş olsun. Gözaltından sonra 24 Aralık’ta Bakırköy Adliyesi’nde bir duruşma vardı sanırım, davanın seyri hakkında bize bilgi verebilir misin?

Atlas işçisi: Bu dava bildiğiniz üzere patronun iflasına ilişkin. Biz bu iflasın hileli olduğunu ve şirketin içini aylarca boşalttıklarını söylüyoruz. Bu seferki duruşmada herhangi bir gelişme olmadı, bilirkişi raporunu hâlâ sunmadı ve duruşma 18 Mart’a atıldı. Bilirkişinin şirketin hileli iflasın üstünü örten finansal hareketlerini inceleyen bir rapor sunmasını umuyoruz. Şayet şirket gerçekten iflas ettiyse bu bizim alacaklarımızı almamızı daha da geciktirebilir. Biz özellikle her duruşmaya gidiyoruz ki iş kâğıt üzerinde avukatların talepleriyle sınırlı kalmasın, işin ucunda bizim haklarımızın olduğu gözle görülsün. Biz çalışırken zaten şirketin içinin boşaltıldığının farkındaydık. Maaşlarımız da yatmamaya başladığında bize “Merak etmeyin bizim servetimiz sizin maaşlarınızı ödemeye yeter,” denildi. Sonra apar topar patronun iflasa başvurduğunu öğrendik. Biz, hukuken oyalanabileceğimizin, bizi 5-10 yıl bekletebileceklerinin çok farkındayız. Bu nedenle kardeş Bakan’ın da bizi muhatap alması için elimizden geleni yapacağız.

Bariz hileli bir iş var. İşçilerin haklarını gözeten bir düzen olsa patronların bu işleri çok kolay ifşa olurdu. Ama patronu koruyan birimler, yasalar var; o yüzden biz bırakın hak ettiğimiz paramızı almayı, sesimizi bile çıkaramıyoruz.

Gazete Nisan: İzin verirsen şöyle araya girmek istiyorum. Aslında dediğin gibi çalışanlar çalıştıkları şirketin gidişatının çok farkındalar, çünkü muhasebe, finans, satın alma gibi tüm departmandaki işçiler aslında en az patron kadar şirketin kârda veya zararda olduğu gibi detaylara hakimler. Ancak karar ve denetim mekanizmalarında yer almadıkları için süreç bu aşamaya gelene kadar ne yazık ki bir şey yapamıyorlar. Aslında tüm işyerlerinde işçi denetimi olsa, patronların finansal hareketleri işçiler tarafından da şeffaf şekilde görülebiliyor olsa belki böyle bir sürecin önüne geçilebilirdi. Ne dersin?

Atlas işçisi: Kesinlikle. Zaten 1 sene öncesinde planlanan bir süreçti bu, şirketin içi boşalırken patrondan tarafsız bir denetim olsaydı böyle olmazdı. Çünkü denetim olsa bile patronun parasıyla nüfuz edebildiği bir dönemdeyiz, patron istediği gibi sonuçlarını değiştirebiliyor. Kaldı ki yıl sonu bilançolarıyla iflas başvurusuna sunulan bilançolar da birbirinden farklı, yani bariz hileli bir iş var. İşçilerin haklarını gözeten bir düzen olsa patronların bu işleri çok kolay ifşa olurdu. Ama patronu koruyan birimler, yasalar var; o yüzden biz bırakın hak ettiğimiz paramızı almayı, sesimizi bile çıkaramıyoruz.

Gazete Nisan: Peki bundan sonra direnişiniz nasıl devam edecek? Biz ve Gazete Nisan okurları size nasıl destek olabiliriz?

Atlas işçisi: Direnişimiz öyle veya böyle devam edecek. Gözaltından sonra hepimize adli kontrol şartı ve yurtdışı yasağı getirildi. ETS Tur’un önüne tekrar gidemiyoruz, çünkü polisler “gelirseniz direkt gözaltına alınacaksınız” dedi. Hakkımızda aynı şikâyetler varken oraya tekrar gitmek bizim elimizi güçleştirir. Ama zannedilmesin ki bizim direnişimiz burada bitecek. Onların huzuru kaçıyorsa bizim de huzurumuz 14 aydır kaçmış vaziyette. Bu sebeple huzur bozmaya devam edeceğiz. Çünkü normal müzakere etmek istediğimizde sesimizi duymuyorlar, ancak basın açıklaması ve eylem yaptığımızda sesimiz duyuluyor ve sosyal medyada görünürleşiyoruz. Hukuki mücadelemiz zaten devam ediyor, edecek ama oturduğumuz yerden, bekleyerek hakkımızı alamayacağımızı çoktan anlamış vaziyetteyiz. O sebeple zafere ulaşana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.

Sendika hakkına karşı saldırılar sürüyor

0

Salgına karşı mücadele adı altında alınan kararların işçi sınıfını kapsamadığını ve işçilerin yaşadığı zorlukları biliyoruz. Ama işçi sınıfı yalnızca salgının yarattığı koşullara karşı değil, aynı zamanda bu koşulları fırsat olarak gören patronlara karşı da mücadele etmek zorunda kalıyor. Tek derdi kâr olan ve bunun için her fırsatı değerlendiren patronlar yine krizi fırsata çevirme derdinde. Ve işçilerin yaşamını hiçe sayıp tüm gücüyle saldırıya geçen patronlar bunu yaparken yalnız değiller, devlet de tüm olanaklarıyla onları destekliyor.

Bu destekten de güç alan patronlar işçilerin temel hakkı olan sendikalı olmaya karşı saldırı halindeler. Özer Elektrik, Baldur Süspansiyon, Lögel Makine, Özak Tekstil, KT Deri, Systemair HSK, Gates Fabrikası, Manisa Sun Tekstil, Sinbo İşçileri, Termokar, Ekmekçioğlu Metal, PTT, Yurtiçi Kargo, Migros gibi işyerlerinde işçiler, sendikalı oldukları için baskılara, işten atmalara ve ücretsiz izin dayatmasına maruz kaldılar. Ve işçiler birçok yerde fabrika önlerinde çadır kurarak, yürüyüşler düzenleyerek, alkışlı eylemler gerçekleştirerek bu baskılara karşı mücadeleye geçtiler.

İşçilerin mücadelesine karşı hem patronlar hem de devlet tüm gücüyle saldırıyor. Ankara’ya yürümek isteyen Birleşik Metal’e üye işçiler göz altına alınıyorlar, Kocaeli Valiliği eylem yasaklıyor, Bursa Valiliği sendikal faaliyetleri erteleme kararı alıyor, patronlar eylemci işçilere gözdağı veriyor ve çalışmakta olan aile üyelerini işten çıkarmakla tehdit ediyor. Tüm saldırılara rağmen Özak Tekstil işçileri sekiz ay sonra, Özer Elektrik işçileri 130. günde, Sinbo işçileri ise 31. günde zafer kazandılar. Baldur Süspansiyon’da da işçiler hakları için greve çıkmış durumda. Diğer işyerlerinde ise direnişler kararlılıkla sürüyor.

Yaşananların bize gösterdiği şey ise şu: Bir tarafta sessiz kaldıkları için patronlara sitem eden Bakan Varank, patronların isteği doğrultusunda karantina süresini yedi güne indiren Sağlık Bakanlığı, yoksulluk kalmadığını iddia eden Çalışma Bakanı, onlardan güç alarak işçilere saldıran ve kendi sendikalarında birleşen patronlar var; diğer tarafta ise, pandemi koşullarında güvencesiz çalışan ve temel haklarına saldırılan işçiler. İşçilerin mücadelesi şu an yalıtık olsa bile zafer kazanabiliyor, ancak karşıda olan örgütlü güce karşı işçiler ancak mücadelelerini birleştirerek daha büyük ve kalıcı zaferler elde edebilirler. İşçilerin ortak mücadelesi, hem pandemiyi hem de patronları yenerek insanlık için yaşanabilir bir dünyayı yaratacaktır.

Yeni bir mücadele yılına MERHABA

0

Zorlu bir 2020 yılını geride bıraktık. Her bakımdan zorluydu. Hükümetin patron yanlısı politikaları nedeniyle pandemi canavarına binlerce can kaptırdık. Yüz binlerce işçi ve emekçi işinden oldu, sadaka niyetine verilen paralarla açlığa mahkûm edildi. Rejimin yağmacı burjuvaları, zaten var olan krizi pandemi döneminde daha da ağırlaştırarak milyonları sefalete sürüklediler. Covid-19’u bir işçi sınıfı hastalığı haline getirdiler.

Zorluydu çünkü haklarını arayan madenciler olarak; metal ve tekstil işçileri olarak; sağlık, eğitim ve diğer kamu emekçileri olarak; çiftçiler olarak, her hak arayışımızda Tek Adam rejiminin kolluk kuvvetlerince itilip kakıldık, gözaltına alındık.

Zorluydu çünkü her sendikalaşma girişimimiz, sırtını rejime dayayan patronlar tarafından baskılandı; işten atmalar yaşadık, pandemi gerekçe gösterilerek ücretsiz izne yollandık, günde 39 lirayla açlığa mahkûm edildik.

Hükümetle el ele patronlar çevreyi tahrip etmeye devam ettiler. Ormanları yok ediyorlar, suları kirletiyorlar, doğanın tüm canlılarını soykırımdan geçiriyorlar, sağlıksız gıda maddeleriyle bizleri zehirliyorlar. Kendi kârları uğruna, bizleri çocuklarımıza yaşanabilecek bir dünya bırakamaz hale getiriyorlar.

Patronlar için kıyak bütçe yaptılar, ilan ettikleri asgari ücretle bizi yoksulluk sınırının altına, daha derinlere ittiler. Yolsuzluklara ve yoksulluğa gözlerimizi kapayabilmemiz için, “aç kal, ama ruhun kurtulsun” diyerek Diyanet’e milyonlar aktardılar. Savaş makinelerini yağlamak için halkın milyarlarını silah tacirlerine akıttılar.

Ama bilinçli mücadeleci işçiler ve emekçiler olarak, tarım emekçileri olarak, doğasına sahip çıkan köylüler olarak, kadın cinayetlerine ve tacize karşı koyan kadınlar olarak, işsizliğe ve cehalete mahkûm edilmeyi kabul etmeyen gençler olarak, bunların hepsine direndik.

Evet direndik, ama pek çok da eksiğimiz vardı. Ve en önemli eksikliğimiz, bütün bu direniş mücadelelerinin birbirinden kopuk, tek başına ve yalıtık olmasıydı. Eğer bunları birleştirebilseydik bugün karşımızdaki patronlar hükümetini dize getirebilmiş olurduk. Bunu ülke tarihinde pek çok kez başardık.

Şimdi 2021 yılının en önemli görevi de bu: Daha örgütlü ve hep birlikte olmak.

İşçi sınıfının tarihsel ve deneyimli ustaları her zaman emekçilerin temel sorununun “örgütlenme ve öncülük” sorunu olduğunu söylemişlerdir. İşçi hareketinin kendi ülkemizdeki tarihi de, ne zaman ki daha örgütlü ve güçlü öncülere sahip olmuşsak, haklarımız uğruna verdiğimiz mücadelelerden o kadar başarılı çıkmış olduğumuza tanıklık etmektedir.

O halde işçi ve emekçiler olarak 2021 yılını bu konularda bir atılım dönemine çevirmemiz gerekiyor. İşyerlerinde kuracağımız komitelerle; yaygınlaştıracağımız mücadeleci sendikalarla; her türden işçi-emekçi örgütlerimizle ve bütün bunların arasında koordinasyon ve işbirlikleri kurarak kitlesel örgütlenmemizi güçlendirmeliyiz.

Çok daha önemlisi, yeni öncü işçi kadrolar yetiştirmeliyiz. Mücadelelerin içinde deneyim kazanarak öne çıkan işçiler olarak sadece sendikal konularda değil, işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren tüm politik ve sosyal konularda sınıfımızı aydınlatan, ona gerekli mücadele önerilerini götürebilen, kitlenin mücadelesini örgütleyebilen öncülere her zamankinden daha çok ihtiyacımız olacak. Her zaman “işçinin sorununu işçi çözer” demişizdir. Örgütlenme ve birlikte mücadele sorunumuzu da ancak biz işçiler çözebiliriz. O zaman kolları sıvayalım ve “Hoş geldin 2021” diyelim.

Petrokimya işçisi: “Tek umut işçi sınıfının dayanışma ve mücadelesinde”

0

Merhaba, ben petrokimya sektöründe çalışan bir işçiyim. Çok zor bir 2020 yılını geride bırakıyoruz. Özelikle işçi sınıfı için zor bir yıl oldu. Bizler, normal şartlarda bile geçimimizi zor sağlarken bir de küresel hastalık olan Covid-19 ile mücadele ediyoruz. Sistem biz işçileri ölümün kucağına atarken, bir yandan da sosyal haklarımızı gasp edip pandemi krizini fırsata çevirmeye çalışıyor. Ücretsiz izin, esnek çalışma gibi dayatmalarla bizleri açlığa mahkum edip daha zor şartlar altında çalıştırmak istiyorlar. Bu zor şartlara karşı koyabilmemiz için sınıf mücadelesi ve dayanışması gerekiyor. Yani kıracağımız zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok.

Eskiden asgari ücrete yılda 2 sefer zam yapılırdı, şimdi bire indirdiler. Yıl sonunda malum asgari ücret görüşmeleri yapılıyor. İşçi sınıfı adına kimler masaya oturuyor ya da kimler temsil ediyor bizi? Satılık sendika temsilcileri mi bizleri temsil edecek? Onlar işçi sınıfının temsilcileri olarak görülebilirler ama gerçekte öyle değiller; onlar koltuk sevdasına düşüp patronların değirmenine su taşıyan kişiler; bizim sırtımızdan kazandıklarıyla lüks araçlara binip aileleriyle birlikte lüks içinde yaşadıkları için biz işçilerin halinden anlayacak kimseler değiller!

Sendika bizim, ama içindeki bürokrasi bizim değil bizim kendi geleceğimiz için öncelikle kendi evimizdeki o bürokrasiyi parçalayıp, yok etmemiz gerekiyor. O bürokrasi patronlardan daha tehlikeli bir hal almış durumda yoksa kazanmamız mümkün değil. Yani masada bizleri temsil eden kimse yok. Bunu asgari ücrete yapılan zamda yine gördük, görüyoruz! Yine açlığa ve sefalete mahkum ediyorlar bizi. Tek umut işçi sınıfının dayanışma ve mücadelesinde… İnsanca yaşamak ve barınmak sadece bu mücadele ile mümkün.

Arjantinli kadınlar tarih yazdı! Yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkını kazandı!

0

Arjantin’de kadınların yıllardır sürdürdüğü yasal, güvenli, ücretsiz kürtaj hakkı mücadelesi bugün (29-30 Aralık) tarihi bir kazanımla sonuçlandı. Daha önce Temsilciler Meclisi’nde onaylanan yasa tasarısı; 29’a karşı 38 oyla Senato’da da kabul edildi ve böylece Arjantin’de kürtaj yasallaşmış oldu. Bu sonuç, Arjantin’de son yılların en önemli kadın seferberliğini ören yeşil dalga hareketinin ve son ana kadar sokakları terk etmeyen kadınların kazanımıdır. Onlar herkese bir kez daha gösterdiler: Yasalar mecliste oylanır; ancak sokaklarda kazanılır!

Arjantinli kadınların, 2020’nin son günlerinde dünyanın her yerinde kadınlar için umut olan bu kazanımlarını selamlıyor ve yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj kakkı için Ulusal Kampanya’nın bir parçası olan İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu ve Sol Cephe’nin (Frente de Izquierda) bileşeni Sosyalist Sol’un (Izquierda Socialista) geniş kadın örgütlenmesi olan ISADORA – Mücadeledeki Kadınlar’ın (ISADORA – Mujeres en Lucha) bu kazanıma ilişkin ilk açıklamasını siz okurlarımızla paylaşıyoruz. Yaşasın feminist mücadelemiz!

“Senato, gebeliğin gönüllü olarak durdurulmasına izin veren tasarıyı onayladı. Bu sonuç, herhangi bir başkan veya Kongre’nin bir tavizi değildir, #MareaVerde (Yeşil Dalga) ile sokaklarda kazanılmıştır. Bu büyük adım, bize bu temel hakkı vermek istemeyen birçok milletvekilinin, patron partilerinin, senatörlerin kararlarını değiştirmeyi başaran milyonlarca feministin ülke çapında yıllardır süren ve özellikle son haftalarda kesintisiz devam eden mücadelesinin olağanüstü bir zaferini temsil ediyor. Bu, yasanın gerçekleşmesini engellemek için son dakikaya kadar mücadele eden Katolik Kilisesi ve Papa gibi kadın hareketinin gerçek düşmanlarına karşı, bize karşı çıkıp, sırtını dönen hükümetin ve Radikal Sivil Birlik (UCR), Cumhuriyetçi Öneri (PRO) gibi muhalefet partilerinin milletvekillerine karşı bir zaferdir. Ama bu sefer başaramadılar!

Hükümet şimdi bu zaferi kendi zaferiymiş gibi göstermek istiyor. Ancak biz, hükümetin parçası olduğu Herkesin Cephesi (Frente de Todos) ve Peronizm’in çok sayıda milletvekili ve senatörünün, bu kazanımı aleyhte oy kullanarak tehlikeye attığını biliyoruz.

Ulusal çapta tüm hastanelerde ve sağlık sistemi genelinde gebeliğin 14. haftaya kadar gönüllü olarak sonlandırılabilmesinin istisnasız bir şekilde uygulanmaya başlanması ve sosyal güvenlik kapsamına girmesi için bu zaferle ileriye doğru büyük bir adım atmış olduk. Tüm itirazlarımıza rağmen bir engel olarak yasanın parçası yapılan vicdani ret maddesinin önünde duramayacağı bir şekilde daha fazla işçi ve yoksul kadınının güvensiz kürtaj kurbanı olarak ölümlerini engelleyerek büyük ilerleme kaydettik. Şimdi seferberliğimize ülke çapında Kapsamlı Cinsel Eğitim’in uygulanması, kadın cinayetlerinin ve toplumsal cinsiyet şiddetinin önlenmesi ve çalışan kadınlar için eşit işe eşit ücret gibi diğer tüm taleplerimiz için devam etmeliyiz.

Arjantin’de kazandığımız bu zafer, aynı haklar için savaşan uluslararası kadın hareketi için de harika bir örnek teşkil edecektir. Tüm bu süreç, başka ülkelerden bizlerle dayanışan binlerce kadın tarafından büyük bir ilgi ve coşkuyla takip edildi. Onlar da bu zaferin bir parçasıdır.

Isadora – Mücadeledeki Kadınlar, Sosyalist Sol ve Sol Cephe’den biz kadınlar, bu büyük kadın hareketinin ve yeşil dalganın bir parçası olarak tüm militanlığımızı bu başarıya adadık.

Isadora ve partimiz Sosyalist Sol olarak güvenli, ücretsiz ve yasal kürtaj hakkı için yükseltilen Ulusal Kampanya’nın bir parçası olduk. Şimdi daha da ilerlemek için sokakları terk etmeme çağrısı yapıyoruz ve bu zaferde bize eşlik eden herkesi örgütlenmeye ve geri kalan tüm haklarımızı kazanmak için birlikte tarih yazmaya devam etmeye çağırıyoruz. Bu büyük zafer için herkesi tebrik ediyoruz! İlerlemeye devam!”

İDP grevdeki Baldur işçilerini ziyaret etti

0

Kocaeli Çayırova’da yer alan, Birleşik Metal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Baldur Süspansiyon’da grev 5. gününde. Fabrikadaki sendikalılaşma mücadelesi uzunca bir süre sürmüş ve patron bu süreçte işçilerin örgütlenmesini engellemek adına elinden gelen çabayı sarf etmişti.

Süreç işçiler adına yetkinin alınmasıyla birlikte zaferle sonuçlansa da, Baldur patronu bu defa da 3 işçiyi işten çıkartarak ve sendikanın yetkisini tanımayarak Baldur işçilerini baskı yoluyla yıldırmaya çalıştı.

Ancak işçilerin sendikalarıyla birlikte kararlı ve örgütlü duruşları, atılan işçilerin geri alınması ile sendika ve toplu sözleşme hakkının tanınması talepleri doğrultusunda greve giden süreci ördü. Grevin başladığı 25 Aralık günü, Baldur patronu içeriye grev kırıcılar sokmaya yeltense de, emekçinin değil patronun yanında yer alan kolluk güçleri 4 işçiyi ve Birleşik Metal-İş 2 no.lu Şube Başkanı Necmettin Aydın’ı gözaltına alsa da, tüm baskılara rağmen Baldur’da üretim durdu! Ve Baldur işçileri taleplerine ulaşana kadar kararlı ve örgütlü mücadelelerini sürdürecekler!

İşçi Demokrasisi Partisi grevin 5. gününde Baldur Süspansiyon işçilerinin grevini ziyaret etti. İDP adına yapılan konuşmada, işçi sınıfına dönük saldırıların yoğunlaştığı bu dönemde, Baldur işçilerinin tüm emekçiler için örnek bir mücadele yürüttüğü vurgulandı.

İşçi sınıfı bir yandan Covid-19 salgınına direnmeye çalışırken, bir yandan da iktidarın ve patronların ekonomik krizin faturasını emekçilere yıkmaya çalışması karşısında hakları uğruna mücadele ediyor. Baldur işçilerinin grevi bu mücadelede önemli bir rol üstleniyor. Baldur işçilerinin sendika ve toplu sözleşme hakkı derhal tanınmalı, atılan işçiler geri alınmalıdır. Baldur işçisiyle dayanışmayı büyütelim!

İK çalışanı anlatıyor: “Yeterince ezilmediğimizden değil, başka bir yol bilmediğimizden bir araya gelemiyoruz”

0

Pandemide fazla mesailerle evden çalışmaya devam eden bir ofis çalışanı ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. Merve, özel bir firmanın insan kaynakları ve işe alım süreçlerini yürütmekte. Patrona en yakın olarak bilinen İK çalışanları için durumu “tüm işçiler üzerindeki tahakküm ve yaptırımlar İK çalışanları için de fazlasıyla geçerli. Ek olarak, başka çalışanların haklarını rahatça savunabilirken kendi haklarını dile getirdiklerinde ayrıcalık talep ediyormuşçasına bir algı yaratılarak psikolojik bir baskı da uygulanıyor,” diye ifade ediyor.

Gazete Nisan: Selam Merve, öncelikle çalışma şartlarının daha da zorlaştığı bugünlerde bize vakit ayırabildiğin için teşekkür ediyoruz. Bizi okuyanlara, bu röportajı haftasonu da çalıştığın için mesai başlamadan sabah 7’de yapmak durumunda kaldığımızı belirtmek isteriz. Tekrar hoş geldin. Öncelikle İK çalışanlarından genellikle korkulur, çünkü genelde patron yanlısı olarak görülürler; işten çıkarma, uyarı verme gibi disiplin süreçlerini yürüttükleri için sevilmezler; diğer çalışanlardan farklı bir statüleri olduğu düşünülür. Sence bunda haklılık payı var mı yoksa İK çalışanları da en az bizim kadar işçi mi?

Merve: Sorumlulukları dahilinde olan işler ve yetkileri nedeniyle bu korku oluşmuş durumda. Fakat aslında karar alıcı değil, uygulayıcı bir rol üstlendikleri için korkulması gereken kişiler İK çalışanları değil, patronlar bence. Tüm işçiler üzerindeki tahakküm ve yaptırımlar İK çalışanları için de fazlasıyla geçerli. Ek olarak, başka çalışanların haklarını rahatça savunabilirken kendi haklarını dile getirdiklerinde ayrıcalık talep ediyormuşçasına bir algı yaratılarak psikolojik bir baskı da uygulanıyor. Yine de birçok farklı kök nedene dayanmakla birlikte diğer işçilere göre farkındalıkları daha düşük bir meslek grubu diyebiliriz.

Gazete Nisan: Salgının şartları tüm çalışanlar için daha da acımasızlaştırdığını kendi tecrübelerimizden de biliyoruz. Evde çalışabilen ofis çalışanları kendini şanslı azınlık olarak görse de pandemiden önce daha iyi koşullarda çalıştığını söylesek abartmış olur muyuz?  

Merve: Bence abartmış olmayız. Çoğu işverenin işe girerken vermeyi taahhüt ettiği yemek ve yol yardımlarını dahi kestiğini biliyorum. Aslında tam tersi ek ödenek ve yan hakları kişilerin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden ele almak gerekiyor. Yani yemek ihtiyacı ofiste de evde de geçerliliğini korumakta ve doğal olarak ödenmeye devam edilmesi gerekiyor.

Yol yardımı eğer kartlara yüklenen bakiyeler değil nakdi yardımsa ödenmeye devam etmeli, çünkü bunu genellikle maaşa ek bir gelir olarak lanse ediyor patronlar ve çalışanlar da hayatlarını bu doğrultuda planlıyor. Ek olarak, eğer yol yardımı vermeyen bir işyerinden bahsediyorsak; pandemi sürecindeki ulaşımın özel servis araçları ile sağlanması, evden çalışan kişilerin ofise gitmek zorunda olduğu günler için özel araç kullanımlarında yakıt desteği veya taksi kullanımlarının karşılanması gerekiyor.

Evden çalışılmaya geçildiğinden beri birçok haklı taleple karşılaştım tabii ki. Bunlar arasında en yaygınları nakdi destek (kahve, elektrik ve su harcamalarındaki artış), internet desteği, telefon faturası desteği ve mobilya desteği diyebilirim.

Bence bir bütçe çalışması yapılarak elektrik, su, doğalgaz, internet, telefon giderleri için bir rakam belirlenmeli ve çalışanlara ödenmeli. Yemekhanesi olan işverenler evden çalışıldığı süreler için yemek kartı uygulamasına geçmeli veya nakdi yardım yapmalı. Ayrıca çalışanların ergonomik koşullarda çalışmalarının sağlanması gerekiyor, talep eden kişiler ofisten mobilyalarını alabilmeli ve kargo sürecini işveren karşılamalı. Sözün özü, pandemi nedeniyle ve geçim sıkıntısıyla boğuşan onlarca çalışana bir çelme daha takmak yerine yüklerini hafifletmeliyiz.

Gazete Nisan: Aralık ayı – ocak ayı vergi dilimleri yüzünden maaşların en az olduğu aylar. Brüt maaş zorlaması hakkında ne düşünüyorsun?

Brüt maaş uygulaması işveren için kârlı bir model. Fakat çalışan açısından baktığımız zaman hangi ayda ne kadar kazanacağını bilememek, üstelik sağlanan yan hakların da bordrolara eklenmesi nedeniyle şişen gelir vergisi matrahı yüzünden erkenden gelir vergisi dilimlerine geçiş yapmak çok büyük bir dezavantaj. Atılan taşın ürkütülen kuşa değmediği bir süreç olarak değerlendiriyorum.

Gazete Nisan: Pek çok ofis çalışanı yanındaki çalışma arkadaşına ücretini söylemek istemiyor, zam dönemlerinde de zamlar saklanıyor. Gerekçe ise “söylersem işten atılırım” oluyor. Bunun bir geçerliliği var mı?

Merve: Ücret gizliliği, iş sözleşmelerinde ele alınan bir madde. Emsal davalar ve kararlara bakmak gerekir, fakat böyle bir durum çalışma düzenini bozmak, kurallara riayet etmemek nedeniyle işveren tarafından işçilerin tazminatsız işten çıkarılmalarına neden olabilir. İşveren buna ihtiyaç duyuyor çünkü bu şekilde işyeri içinde ücret eşitsizliğini sürdürebiliyor.

Gazete Nisan: Peki, kadınlar ve erkekler aynı işi yaptığında gerçekten eşit ücret alabiliyorlar mı?

Bu sektörel olarak ve ücret skalası nezdinde farklılık gösteren bir konu bence. Benim çalıştığım sektörde rahatlıkla evet diyebiliyorum fakat birçok sektörde erkeğin evi geçindirmesi gerektiği kisvesi altında daha fazla kazanması sağlanıyor. Sağlanıyor diyorum, çünkü ya prim hakkı tanınıyor ya da terfi önceliği… Hak etmekten bağımsız bir şekildei cinsiyet temelli ayrıcalık olarak sunulan bir durum söz konusu. Asgari ücretle çalıştırılan tüm işçiler mecburen aynı ücreti alıyor. Asgari ücret seviyesinde bir ayrım olmadığı gibi hiçbir ücret seviyesinde de ayrım yapılmamalı.

Gazete Nisan: Ofis çalışanlarının diğer işçi gruplarına göre dayanışma, talep etme, isyan etme gibi pratikleri daha düşük. Bunu neye bağlıyorsun? Zincirlerimizden başka kaybedecek şeylerimiz var mı, yoksa eğer örgütlenmemiz önündeki engeller ne? Sence ofis çalışanları nasıl bir araya gelirler?

Merve: Burada temel yanılgı ofis çalışanlarının ne kadar işçi olduklarının farkında olmayışı gibi görünüyor. Ayrıca ofislerde daha yakın bir denetimin ve dayanışmak yerine birbirini ezerek yukarı çıkmanın yaygın olduğu bir kültür var. Diğer yandan da çoğumuz ofiste yaptığımız işler dışında para kazanmanın bir yolunu bilmiyoruz, doğal olarak da bir örgütlenmeye karışıp mimlenmek ve bir daha benzer bir iş bulamamaktan korkuyoruz. Örneğin her sektörde çok yaygındır, mavi yakalı çalışanlar için fazla mesai, resmi tatil çalışmaları ödenirken beyaz yakalı çalışanlar için ödenmez ama kimse de sesini çıkarmaz. Bunu herkes bilir fakat kimsenin sesini çıkaracak gücü olmaz, çünkü destek görmeyeceklerini bilirler.

İlk adım ofis çalışanlarını, taktıkları toz pembe gözlüklerin gerçek dünyayı göstermediğiyle yüzleştirmek ve işverenlerin havuç-sopa yöntemi ile de bu yanılgının bozulmasını engellediğini göstermek olmalı. Yeterince ezilmediğimizden değil, başka bir yol bilmediğimizden bir araya gelemediğimizi düşünüyorum.

Ofis işçilerinin çalışma koşulları ve sorunları – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 29.12.2020

0

Ofis işçilerinin çalışma koşulları ve sorunları – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 29.12.2020 by Gazete Nisan

Asgari ücret = azami yoksulluk

0

Tek Adam rejimi her zaman olduğu gibi işverenlerle el ele vererek asgari ücreti gene yoksulluk ve açlık ücreti olarak ilan etti = 2.825,90 lira. Bu miktar TÜİK’in ağır işte çalışan bekar bir işçinin asgari geçim tutarı olarak ilan ettiği 2.792,10 liranın sadece 33 lira 80 kuruş üzerinde. Üstelik TÜİK bu rakamı 2020 yılının Ekim ayı fiyatlarıyla ve tek işçinin sadece besin masrafı olarak hesap etmişti. Yani yeni asgari ücret, son iki ayın enflasyonuyla birlikte şimdiden açlık sınırının altında kaldı. Tabii işçinin kirası, faturaları, yol masrafı, çoluğu çocuğu hiç hesaba katılmamış durumda.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantıları her zamanki gibi tamamen sahte bir tiyatro olmuştur. Zira hükümetin, işverenlerin kâr oranlarının düşürülmemesi, hatta artırılması doğrultusunda patronların önerilerini destekleyeceği belliydi. Öyle ki, asgari ücrete yapılacak olan zam oranı daha bütçe görüşmelerinde AKP ve MHP tarafından belirlenmişti. Bütçede, çalışanlardan toplanacak olan vergilerde yüzde 21 oranında bir artış olacağı öngörülmüştü. Oysa sendikaların ve bağımsız araştırma kuruluşlarının 2020 yılı için hesap ettikleri enflasyon oranı en az yüzde 30. Dolayısıyla, daha şimdiden, yani gelecek yılın enflasyonunu beklemeden, işçi sınıfının satın alma gücü en az yüzde 9 oranında gerilemiş durumda.

Üstelik Türk-İş eylül ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 2.447 lira, yoksulluk sınırını ise 7.973 lira olarak hesaplamıştı. Son üç ayın enflasyonu da hesap edildiğinde, yeni asgari ücretin artık (bırakın yoksulluğu) açlık sınırının altında kaldığı ortadadır.

Bütün bunlar bilinirken Türk-İş yetkililerinin Komisyon tiyatrosunda sessizce oturması ve tüm sendika yönetimlerinin hep birlikte, birleşik ve ciddi bir eylemlilik içine girmemiş olmaları işçi sınıfı adına ne yazık ki büyük bir zafiyet olmuştur.

Bazı gerçekler

İşçi sınıfının asgari ücret konusunda, belirli bir rakamdan ziyade, etkili bir mücadele stratejisine sahip olması gerekiyor. Bakın asgari ücret dünyanın her yerinde, “Bir insanın, en temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma, giyim, ısınma, ulaşım ve kültür gibi ihtiyaçlarını karşılamasına yetecek düzeyde düzenlenen asgari maaş” olarak tarif ve kabul edilir. Biz daha kısa bir biçimde söylüyoruz: Asgari ücret, bir insanın onurlu bir yaşam sürdürebilmesi için gerekli olan asgari miktardır. Verili şartlarda bugünkü asgari ücret (2.825 lira) de muhalefetin önerdiği rakamlar da “onurlu” bir yaşama imkân veren değil, yoksulluğun altında ezilmeye mahkûm edecek miktarlar.

“Etkili bir mücadele stratejisine sahip olmamız gerekir” diyorduk. Neden mi? Bakın, DİSK-AR’ın yaptığı hesapla, “1978’de kişi başına milli gelirin yüzde 3,4 üzerinde olan asgari ücret, aradan geçen 42 yılda kişi başına milli gelirin yüzde 40 altına düştü. Asgari ücret kişi başına gelire paralel olarak artsaydı brüt asgari ücretin 2020 yılında 5.000 TL olması gerekirdi”.

Yani, işçi sınıfı olarak ücretlerimizi koruyamamışız. Bugün, asgari ücret neredeyse ortalama ücret haline geldi. 2006 yılında aylık ortalama ücret ve maaş geliri asgari ücretin yaklaşık iki katı iken, 2019’da asgari ücretin yüzde 1,41 katına gerilemişti. Yeni asgari ücretle birlikte tüm ücretlerde de yeni bir gerileme gerçekleşecektir.

Nasıl bir strateji?

Asgari ücret, yılın bir ayında hükümetin ve patronların ağırlıkta olduğu, sendika yöneticilerinin ise neredeyse arabulucu gibi pazarlık işlevi üstlenmek için bulundukları bir kurulun inayetine teslim edilemez. İşçi sınıfının onurlu bir yaşama kavuşabilmesi için sürekli mücadelesini gerektirir. Unutmamak gerekir ki bugün ülkede ücret karşılığı çalışan emekçilerin yüzde 50’si asgari ücret ya da biraz üstüne çalışıyor. Asgari ücret ve altında bir ücretle yaşamını sürdürmek zorunda olan işçiler ise ücretli çalışanların yüzde 38,3’ü civarında.

Bunun için: 1) Asgari ücret, işçiyi yoksulluğa ezdirmeyecek ve “en temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma, giyim, ısınma, ulaşım ve kültür” harcamalarını karşılayarak onurlu bir yaşam sürmesini olanaklı kılacak bir ücret olmalıdır. 2) Asgari ücret bu temelde işçinin eline net olarak geçecek miktar olarak belirlenmelidir. 3) Asgari ücret komisyonu mevcut haliyle lağvedilmeli; işçi sendikalarının grev hakkıyla işçileri eşit koşullarda temsil edebileceği bir sistem kurulmalı; ve asgari ücret işverenlerle ulusal ölçekli toplu pazarlık yoluyla saptanmalıdır. 4) Asgari ücret kişi başına milli gelir düzeyine çıkartılmalı, altına asla düşürülmemelidir. 5) Asgari ücret de dahil olmak üzere tüm ücretler her üç ayda bir sendikaların belirlediği enflasyon oranında otomatik olarak artmalıdır.

Özetle, hükümet ve işverenler örgütü el ele asgari ücreti 2.825 lira olarak saptayarak emekçilerin onurunu bir kez daha ayaklar altına almışlardır. Açıklanan bu asgari ücret, milyonlarca işçiyi yüzde 30’ları aşan gerçek enflasyon karşısında açlığa ve yoksulluğa mahkûm etmenin, onları patronların eline teslim etmenin ilanıdır. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda işçileri temsilen yer alan Türk-İş’in bu karara muhalefet şerhi koymasının hiçbir karşılığı yoktur. Türk-İş ve tüm sendikal konfederasyonlar insan onuruna yaraşır bir asgari ücret sağlanması için derhal acil ve ortak bir eylem planı açıklamalıdır.

Pandeminin sorumluluğu işçilere, yükü de sağlık emekçilerine!

0

Pandemi, kapitalist-emperyalist sistemin yıllardır uyguladığı özelleştirmeler, kemer sıkma politikaları, esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının kamu sağlık hizmetlerini ve emekçilerini maruz bıraktığı yıkımı apaçık ortaya çıkardı. Buna rağmen dokuz aydır hükümetin ve Sağlık Bakanlığı’nın süreci bireysel önlemler, ilaç ve aşı üçgeninde ele alan kapitalist biyomedikal bireyci sağlık görüşü ve salgının emekçilere kesilen “acı reçetesini” saklama çabaları, salgının sınıfsal ve politik bir mesele olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Hükümet de bunun farkında ki, pandemiyle mücadelenin en ön saflarında yer alan, sosyal medya ve birçok ilde eylemler aracılığıyla seslerini ve taleplerini duyurmaya çalışan sağlık emekçileri engelleniyor ve cezai yaptırımlara maruz kalıyorlar. Geçtiğimiz ay Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi’nde çalışan sağlık emekçilerine pandemi süresince maruz kaldıkları sorun ve adaletsizlikler karşısında hastane bahçesinde yaptıkları eylem yüzünden disiplin soruşturması açılması ve Rektörlük’ten resmi kınama almaları; sağlık sendikaları ve TTB’nin birçok ilde gerçekleştirmeye çalıştıkları eylem ve yürüyüşlere polisin engel olması; sonrasında halk sağlığını ve sağlık emekçilerinin haklarını savunan TTB’nin “hain” ilan edilerek kapatılmasının istenmesi zaten ciddi bir sorun olmaya devam eden sağlık çalışanlarına yönelik şiddete, artık doğrudan devlet şiddetinin de eklendiğini gösteriyor.

Pandemi sorunları derinleştirdi

Hiçbir emekçinin olmadığı gibi sağlık emekçilerinin sorunları da pandemiyle başlamadı. Ancak hükümetin pandemi sürecinde patronları korumak uğruna virüsün yayılmasına karşı ne zamanında ne de yeterli düzeyde önlem alması, var olan sorunlarını giderek derinleştirdi.

2003 yılında kamu sağlığı hizmetleri Sağlıkta Dönüşüm Programı adı altında sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda özelleştirilip ticarileştirilmişti. Bu kapsamda sağlık emekçilerinin emekliliklerine yansıyan temel ücretlerinde ciddi kesintilere gidilmiş, maaşlarının büyük bir kısmı bu program kapsamındaki Performansa Dayalı Ek Ödeme Sistemi uygulaması altında döner sermaye gelirinden karşılanan ek ödemelere bağlanmıştı. Pandemi sürecinde hem fizyolojik hem psikolojik olarak çalışma koşulları ve süreleri oldukça ağırlaşan sağlık emekçileri, koronavirüse yakalanıp çalışamadıklarında geçinebilmeleri için hayati olan ek ödemeleri maaşlarından kesiliyor ya da personel eksikliği dolayısıyla virüse yakalandıkları zaman bile sağlıkları pahasına çalışmaya zorlanıyorlar. Çoğu sözleşmeli çalışan sağlık emekçileri sağlıkta özelleştirmelere son verilmesi, kâr değil insan hayatını merkezine alan parasız kamu sağlık hizmeti sistemi ve kadrolu istihdam altında insan onuruna yaraşır bir temel ücret karşılığı çalışma taleplerini yükseltiyor.

Sağlık Bakanlığı’nın nisan ayında müjde olarak açıkladığı pandemi ek ödemelerinin ise yine Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında başlatılan hizmetlerde aşamalandırma, sözleşmeli istihdam, taşeronluk vb. uygulamalara yaslanılarak adaletsizce ve sınırlı şekilde dağıtıldığı, sağlık emekçilerinin sadece yüzde 5’inin bu ödemelerden tam olarak yararlanabildiği ortaya çıktı. Son olarak Gaziantep Özel Sani Konukoğlu Hastanesi yoğum bakım ünitesinde yaşanan patlamanın da gösterdiği üzere, salgının artmasına rağmen işçi güvenliğini garanti altına alacak ve viral yükü azaltacak altyapısal ve donanımsal önlemler alınmadığı gibi, hastanelerde hâlâ Kişisel Koruyucu Ekipman (KKE) eksikliği yaşanıyor. Sağlık emekçileri, kendilerini ve ailelerini koruyabilmek için bu ekipmanların bir kısmını dışarıdan kendileri tedarik edip ceplerinden karşıladıklarından, dolayısıyla sağlık ve geçim derdi arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılmaktan yakınıyorlar. Sağlık emekçilerine pandemiyle mücadelelerinde yeterli miktarda ve nitelikli KKE sağlanması en acil taleplerden biri olmaya devam ediyor.    

Meslek hastalığı sayılması talebine yönelik Cumhurbaşkanı’nın verdiği bir talimatla (!) nihayet 18 Aralık’ta bu konuya ilişkin yayımlanan genelgenin, kişisel başvuru, illiyet bağı, kadro statüsü değerlendirmesi gibi şartlar içermesi, hükümetin “-mış gibi” yapmaktan öte bir adım atmadığını gösteriyor.

Yakıcı taleplerden bir diğeri de Covid-19’un meslek hastalığı sayılması, virüs nedeniyle hastalanan veya vefat eden sağlık emekçilerinin kendilerinin ve ailelerinin devletin sorumluluk kapsamı altına alınmasıydı. Aylardır yükseltilen bu talebe yönelik Cumhurbaşkanı’nın verdiği bir talimatla (!) nihayet 18 Aralık’ta bu konuya ilişkin yayımlanan genelgenin, kişisel başvuru, illiyet bağı, kadro statüsü değerlendirmesi gibi şartlar içermesi, aynı sağlık emekçilerine verilen pandemi ek ödemelerinde ya da tüm işçileri kapsayan işten atmaların yasaklanması kararında olduğu gibi, hükümetin bu acil talebi de ekonomik bir yük olarak görüp “-mış gibi” yapmaktan öte bir adım atmadığını gösteriyor. Sağlık emekçileri bu hakkın sadece kendilerine değil tüm işçi ve emekçilere koşulsuz olarak sağlanması gerektiğini savunuyorlar. 

Bir diğer “-mış gibi” uygulama da özel ve vakıf hastanelerinin pandemi hastanesi olması yönündeki genelge. Ülkenin dört bir yanında hastanelerin yatak kapasiteleri aşılmış olmasına rağmen, kimi patronların ekonomik kaygıları baz alınarak bu genelgenin gerekleri hâlâ uygulanmıyor. Her ilde kimi hastanelerin “temiz hastane” statüsünde bırakılması kamu sağlığı açısından gerekli bir uygulamayken, özel hastanelerin bunu kamu sağlığı yararına değil reklam amaçlı kullanması ve “temiz hastane”yi bir reklam sloganı yaparak sağlık hizmetlerinde fiyat artışına gitmesi, pandemi hizmeti veren hastanelerde çalışan yüz binlerce sağlık emekçisinin iş yükünü artırıyor. Dahası onları hasta seçmek gibi oldukça ağır psikolojik bir yükün altında bırakırken, tüm işçi ve emekçilerin de sağlık hakkını gasp ediyor.

Ayrıca çoğu hastanede taşeron şirketlere ihale edilen yemek servislerinin, pandemi döneminde masraflardan tasarruf amacıyla sağlık çalışanlarının bağışıklık sistemlerini güçlü tutmalarını sağlayacak türde ve miktarda gıdalar değil, miktarı az ve besin değeri düşük gıdalar olarak çıkması, ağır koşullar altında uzun saatler boyunca nöbet tutan sağlık emekçilerinin yemek hakkını da ellerinden almış oluyor.

Sağlık emekçileri, pandemi sonrasında sağlık sisteminden geriye bir enkaz kalacağı uyarısını yapıyorlar.

Ekim ayında yayımlanan başka bir genelgeyle sağlık emekçilerinin anayasayla garanti altına alınan izin, istifa ve emeklilik hakları da durdurulmuştu. Aylardır içinde bulundukları koşullarla baş edebilmek için antidepresan kullanan ve psikolojik destek alan sağlık emekçilerinin sayısı hiç olmadığı kadar artarken, çoğu sağlık emekçisi, yol açacağı tüm ekonomik zorluklara rağmen istifa etmek istediğini söylüyor. Ekim ayında çıkan genelgenin de hükümetin bu durumu yaratan koşulları ortadan kaldırmak yerine durumu engellemeye yönelik baskıcı bir müdahalesi olduğunu belirten sağlık emekçileri, pandemi sonrasında sağlık sisteminden geriye bir enkaz kalacağı uyarısını yapıyorlar.

İzin, istifa ve emeklilik yasaklarına rağmen devletin; hele ki okulların da kapalı olduğunu düşünürsek, özellikle kadın emekçilerin sırtına yüklenen çocuk ve yaşlı bakım emeğini üstlenmesi için yükseltilen taleplere yönelik hiçbir girişimi de olmadı. Ne kreş ve bakım hizmeti sağlayan ne de sağlık emekçilerini fiziksel ve ekonomik olarak koruyan devletin, yakın zamanda bir hemşireyi “yüksek riskli” olarak değerlendirip çocuğunun velayetini elinden alması, hükümetin pandemiyle mücadele sağlık çalışanlarına yükselttiği alkışların arkasında saklamaya çalıştığı ikiyüzlü tutumu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Nihayet dokuz ayın sonunda Sağlık Bakanı Koca’dan gelen 12 bin sözleşmeli yeni sağlık personeli alımı müjdesi (!) aslında niceliksel olarak oldukça yetersizken, tüm bu güvencesiz koşullar, hak gaspları ve alınmayan önlemler göz önüne alındığında 12 bin emekçiyi (ve ailelerini) daha göz göre göre hastalıkla ve ölümle burun buruna getirmek anlamına geliyor.

Hükümet bu ağır tablonun suçunu TTB’ye ve sağlık emekçilerinin haklarını savunan emek örgütlerine; virüsten korunma sorumluluğunu işçilere; pandeminin yükünü de sağlık emekçilerine atmaya devam ediyor.

Hükümetin pandemiyi bir anda ortadan kaldıracak sihirli bir değnekmişçesine bel bağladığı aşı konusundaki tartışmalar daha bitmeden, İngiltere koronavirüsün mutasyona uğrayan yeni bir türünün ortaya çıktığını açıkladı. Aşıların bu yeni tür koronavirüse karşı ne derece etkili olacağı ise henüz tam olarak bilinmiyor. Bilinen bir şey varsa o da kapitalizmin yeni tür virüsler ve yıkımlar yaratmayı sürdüreceği. Sağlık emekçileri Covid-19 nedeniyle her geçen gün artan oranda hayatlarını kaybederken, hükümet ise bu ağır tablonun suçunu TTB’ye ve sağlık emekçilerinin haklarını savunan emek örgütlerine; virüsten korunma sorumluluğunu işçilere; pandeminin yükünü de sağlık emekçilerine atmaya devam ediyor.

Bu koşullarda meslek odalarının, emek örgütleri ve partilerinin ve sendikaların, sağlık emekçileri başta olmak üzere tüm işçi ve emekçilerin hak ve taleplerini sahiplenmesi, baskılara rağmen devam eden mücadelelerini yükseltmek ve birleştirmek adına bir acil eylem planı çerçevesinde daha fazla vakit kaybetmeden harekete geçmesi ve pandemi ve yarattığı ekonomik ve sosyal yıkımdan, işçi ve emekçilerden yana bir çıkış ortaya koyması gerekiyor.

  • Sağlık dahil tüm kamu hizmetlerinde özelleştirmelere son! Herkese ücretsiz ve erişilebilir kamu sağlık hizmeti sistemi; sağlık emekçilerine kadrolu istihdam altında, insan onuruna yaraşır bir temel ücret!
  • Sağlık emekçileri için güvenli çalışma koşulları, nitelikli ve yeterli ekipman, KKE ve beslenme ve dinlenme hakkı!
  • Sağlık emekçilerine yönelik şiddet ve baskılara son!
  • Covid-19, sağlık emekçileri dahil tüm emekçiler için koşul ve şart aranmaksızın meslek hastalığı sayılsın!
  • Pandemi yönetiminde şeffaflık ve adalet!

Belediyelerde yolsuzluk dosyaları açılıyor: İşçi sınıfı için bir yol haritası önerisi

0

17-25 Aralık 2013 tarihinde patlak veren yolsuzluk skandallarından neredeyse yedi sene sonra, bu sefer Ankara ve İstanbul belediyelerinde AKP dönemlerinde yapılan yolsuzluklarla ilgili suç dosyaları ilgili savcılıklara teslim edildi. İlk olarak CHP’nin yönetimindeki Ankara Büyükşehir Belediyesi başkanı Mansur Yavaş, AKP’li meclis üyelerinin olağan toplantıyı felç etmelerinin ardından, yaptığı bir basın açıklamasıyla 3 katrilyonluk yolsuzluk dosyasını savcılığa ilettiklerini açıkladı. Daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanı Ekrem İmamoğlu ve İBB yönetimi, 15,4 milyon liralık kamu zararı hakkında, aralarında Ulaştırma Bakanı’nın da bulunduğu 23 kişi hakkında suç duyurusunda bulundu. Saray bunun ardından hemen ilgili haberlere erişim yasağı getirdi.

Şu ana dek ortaya saçılmış olan yolsuzluk dosyaları, buzdağının yalnızca görünen kısmını oluşturuyorlar. On yıllar boyunca AKP yönetimi altında kalmış olan belediyeler, siyasal kadroların zenginleşmek ve sermayedarlara ihaleler peşkeş çekmek için kullandıkları merkezi kurumlar oldu. Finansal ve hukuki birçok usulsüzlük, kapalı kapılar ve defterler altında sürdürülen belediye yönetiminin sağladığı fırsatlar aracılığıyla gerçekleştirildi.

Bu durum Türk kapitalizminin yerel yönetimlerde şeffaflık, hesap sorma ve hukuki usul benzeri burjuva mekanizmaları dahi tesis edebilme kapasitesine sahip olmamasından kaynaklandı. Belediyeler eski tekelci finans gruplarının sermaye birikimi ve yeni oligarşinin palazlanması için kullanılırken, kapsamlı ve derin bir hırsızlık operasyonu da her gün ve her gün yeniden işletiliyordu. İşçinin üretiminden çalmakla yetinmeyen patronların, onların kamu hizmetleri mazeretiyle ücretlerinden el konulan sözde vergilere de göz diktiler. Belediyelerden hizmet, altyapı, reklam ve benzeri işlerin yerine getirilmesini satın alan finans grupları 1 birimlik maliyetleri 5, 10, 15, 20 birim gibi göstererek, yoksul halkın kamusal hizmetlere ayrılmış birikimlerini hortumladı.

Bu bir suçtur. Ve bu suç varlıklı sınıfların kendilerinden bürokratlara, şirket temsilcilerinden düzen partilerinin kadrolarına dek uzanan bir suç şebekesi tarafından organize edilmiştir. Bu suça uygun düşen ceza yalnızca finansal ve siyasal sorumluların yargılanmaları olamaz. Aynı zamanda bu yolsuzluklarla fakirleştirilen işçi ve emekçilere de paraları geri ödenmelidir; dolayısıyla yolsuzlukların tarafları olmuş olan suç şebekesinin ekonomik ve politik taraflarının mal varlıklarına el konulmalı, mülkleri kamulaştırılmalıdır.

Yetmez. Belediyelerde, yerel yönetimlerde işçi ve emekçilerin denetimine teslim edilecek olan bir kamu hizmetleri mekanizması oluşturulmalıdır. Bundan böyle hiçbir defter kapalı kalmamalı, bütün hesaplar açıklanmalıdır. Yerel yönetimler hiçbir sermaye grubuyla kapalı kapıların ardından ticaret yapma hakkına sahip olmamalıdır.

CHP yönetimi yolsuzluk dosyalarını savcılıklara teslim edip Beştepe’nin hukukuna güven duyulması çağrısı yaparak, aslında bir yandan da Saray rejiminin yağmacı doğasına karşı hayat bulabilecek olan seferberlikleri dindirmeyi hedefliyor. Halbuki bu yolsuzluklar buzdağının sadece görünen kısmı. Bütün geçmiş mali suçların amasız, fakatsız kamuya açıklanmasını istiyoruz.

CHP’nin belediye yönetimi bir taktiğe daha başvuruyor: Yolsuzluğu AKP’li yöneticilerin bireysel tercihleri, ahlaksız yönelimleri, etik değerlerden yoksunluğu gibi gösteriyor. Bunların hepsi AKP’li yöneticiler için doğru! Ancak Saray rejimi altında yolsuzluk bireysel tercih değil sistemin işleyiş biçimidir; ahlaksız yönelim değil kurumsal yönelimdir; etik değerlerden yoksunluk değil, bu rejimin etik değerlerinin ta kendisidir! Yolsuzluk Türk kapitalizmine ve Saray rejimine içkindir.

Saray rejimi çürürken…

0

Erdoğan’ın “ekonomide ve hukukta yeni bir reform dönemi başlattıklarını” ilan etmesinin üzerinden yaklaşık bir ay geçti. Damat Bakan’ın görevden alınması ve Osman Kavala dosyasının Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından incelenmeye başlandığı haberleri üzerine gelen bu açıklama, AKP yeni bir makas değişikliğine mi gidiyor, sorularını gündeme getirmişti. Bu tartışmaların yaşandığı bir ayın ardındansa Saray ittifakının gündemini HDP’nin kapatılıp kapatılmaması, derneklere İçişleri Bakanı tarafından keyfi biçimde kayyum atanabilmesi gibi başlıklar oluşturuyor.

Gerçi, uzun yıllar AKP’yi desteklemiş en iyimser liberaller bile reform açıklamalarına bu sefer şüpheyle yaklaşmıştı. Erdoğan’ın reform vaadinin ardından Çakıcı’nın Kılıçdaroğlu’nu ölümle tehdit etmesi, Bahçeli’nin “HDP’nin kapısına açılmamak üzere kilit vurulmalıdır” talebi, yardımcısı Semih Yalçın’ın “HDP itlaf edilmesi gereken bir haşere sürüsüdür” açıklaması Saray ittifakının reform kapasitesinin sınırlarını çizmiş oldu.

Saray entrikalarına, Cumhur İttifakı’nın planlarına ilişkin olarak net bir öngörüde bulunmak, biz faniler için şüphesiz kolay değil. Ne var ki, tıpkı zaman zaman gündeme getirilip sonra yeniden rafa konulan idam tartışmasında olduğu gibi, HDP’nin kapatılması gündemi de, şimdilik, kapanacak görünüyor. Kesin olan şeyse, Saray’ın ve müttefiklerinin baskı politikalarından istediklerini elde edemedikleri ve toplumsal tabanlarının gün geçtikçe daha fazla eriyor olduğu. Baskıyı yoğunlaştırmak bu süreci durduramadığı gibi, muhalefet partilerine desteğin artmasıyla sonuçlanıyor. Binlerce üyesinin tutuklanmasına, bütün belediyelerine kayyum atanmasına rağmen, HDP’ye oy desteğinin yüzde 10’dan aşağıya inmemesi, Saray ittifakının içinde bulunduğu çıkmazı özetliyor.

Devletin tüm güçlerini elinde toplayan Saray, görünüşteki tüm haşmetine rağmen çürümeye, yolsuzluğa ve yalana batmış bir şekilde sürükleniyor. Ekonomiden dış politikaya sürekli olarak çizilen zikzakların, bir önceki adımı boşa düşüren manevraların neden olduğu toplumsal enkaz giderek derinleşiyor. Tek başına pandeminin yönetiminde birbiri ardına patlak veren skandallar, Saray’ın içine düşmüş olduğu aczi açıkça ortaya koyuyor. Uygulanan hatalı ve patron öncelikli politikaların bedelini on binlerce kişi canlarıyla öderken, yapılan onca uyarının ardından, aşı sağlanması sürecinin de büyük bir fiyaskoya dönüşmesi, rejimin yaşadığı “çoklu organ yetmezliğinin” vardığı noktayı gösteriyor. Bu tablo içerisinde hayata geçirilmeye çalışılan baskı politikalarının, rejimin tükenmiş ömrünü gündelik olarak uzatma çabasından başka bir sonuç vermesi mümkün görünmüyor.

Saray’ın imza attığı eşi benzeri görülmedik yıkım tablosu karşısında, emekçilerin ve ezilenlerin sesini güçlü bir şekilde yükseltecek bir siyasi seçeneğe duyulan yakıcı ihtiyaç da gün geçtikçe artıyor. Ne Saray’a dönük muhalefet, ne de rejim sonrası süreç Millet İttifakı’nın insafına terk edilebilir. Saray’ın mirasçısı olduğu ağır sefalet ve adaletsizlikler, Millet İttifakı’nın “ılımlı geçiş” planlarıyla çözülemeyecek kadar ciddi boyutlarda. İşçi örgütlerinin ve solun önemli bir kesimi, hatırı sayılır bir zamanı CHP’yle kurulacak bir “demokrasi cephesi” hayaliyle veya Millet İttifakı’ndan medet umarak yitirdi. Başka bir kesim ise, tek devrimci oluşum kendileriymiş gibi hareket etmeye devam ederek, birlikçi çabalara sırtını dönüp gündelik politik faaliyetlerini sürdürmeyi tercih etti. Rejimin çürümüşlüğü ve Millet İttifakı’nın altın tepsi içinde iktidar bekleyen patron yanlısı politikaları, emekçilerin patron partilerinden bağımsız siyasi seçeneğine duyulan ihtiyacı tüm işçi örgütleri için berrak hale getirmeli. İlk adım olarak, Saray’ın işçi düşmanı baskı politikaları karşısında bir acil eylem planı etrafında en geniş eylem birlikteliğini hayata geçirmeliyiz.

Hükümet pandemiyi nasıl görüyor?

0

“Türkiye’de pandemi nasıl yönetiliyor?” sorusunun cevabı hepimizin malumu. Nüfusa oranla dünyanın 17. en kalabalık ülkesi olsak da en fazla enfektenin olduğu 6. ülkeyiz. Bu kadarı bile halimizi anlatmaya yeter.

Bakan Koca sürecin son derecede şeffaf ilerlediğini iddia etmesine rağmen yakın dönemde verilerin gizlendiğini kabul etmek durumunda kalmıştı. Önce vaka-hasta ayrımı yapılarak, sonrasında da milli güvenlik bahane edilerek salgının boyutları ciddi şekilde halktan gizlendi. Ancak Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) baskısı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ölüm sayılarını açıklaması ile köşeye sıkışan hükümet, hem yeni veriler paylaşmak zorunda kaldı hem de göstermelik de olsa bazı tedbirlere yöneldi.

Hükümetin son yayınladığı verilere bakacak olursak durum oldukça kötü. Türkiye’de salgının en şiddetli olduğunun ifade edildiği dönem mumla aranıyor.

Yukarıdaki tabloyu hükümetin https://covid19.saglik.gov.tr/ web sitesinde yayınladığı verilerle hazırladık. Ancak yayınlanan veriler o kadar çok hatayla dolu ki, tabloya güven duyulup duyulmayacağı meçhul. Öyle ki aşağı yukarı düzgün, okunabilir bir tabloya ulaşmak için hükümetin kimi günler için verdiği verileri silmeniz gerekiyor. Mesela şu anda 200 binlerde zirveyi görmüş olan aktif enfekte sayısı 10 ve 11 Aralık tarihlerinde 1 milyonun üzerinde görünüyor ki genel tablo içerisinde bu verinin gerçek olma ihtimali yok, ya da genel tablo sanılandan çok daha kötü.

Verilerin doğru olup olmadığını şimdilik bir kenara bırakıp, yayınlanan veriler ile hükümetin ne anlatmaya çalıştığına bakalım. Hükümet salgının zirve yaptığı dönemden 2-3 kat kadar kötü bir durumda olduğumuzu, dünyanın en kötü ilk beşine girmeye yaklaştığımızı söylüyor. “Peki bu veriler bir başarısızlık mı?” diye sorulduğunda hükümetin cevabı net: “Ne münasebet!”

AKP’li vekillerin yakın zamanda sarf ettikleri “Kuru ekmek yiyorsa aç değiller”, “Türkiye’de çıplak arama yapıldığına inanmıyorum” türünden tepkileri, hükümetin her konudaki kibrini en iyi şekilde gösteriyor. Hükümet her şeyin en iyisini yalnızca kendilerinin yapabileceğine inanıyor. Kötüye giden her şeyi de ya dış güçlere ya da iç mihraklara bağlıyor. Konu politika ya da ekonomi olunca böyle suçlamalara başvurmaları kolayken, mesele pandemi olunca maske düşüyor. Hükümet salgından ötürü kendisini hiç suçlamazken, başarılarını sıralamaktan da kendisini alamıyor. Çünkü hükümete göre nasıl ki iş cinayetlerinin sorumlusu işçiler, kadın cinayetlerinin sorumlusu kadınlarsa, salgının sorumlusu da halk! Hükümet birinci dereceden sorumlu gördüğü bu kesimlere yani işçilere, kadınlara ve halka karşı düşmanca davranma hakkını kendisinde görüyor.

Alınabilecek tedbirler son derecede basit. Tüm emekçilere yeterli bir yaşam geliri sağlanarak zorunlu işler (sağlık, enerji, gıda, su temini vb.) dışındaki tüm işlerin durdurulması için zenginlerden azıcık bir vergi alınması, büyük burjuvazinin silinen vergi borçlarının tahsili dahi milyonları hastalıktan, binleri de ölümden korumaya yeterdi. Bunun yerine hükümet, Dardanel son 36 yılın rekor kârını elde etsin, Vestel kârını katlasın diye milyonların tehlikeye atılmasında beis görmedi.

Hükümetin kötü pandemi performansı yalnızca tarih kitaplarında yazılacak geçmiş bir durum değil. Pandemi bitmedi ve yapılması gereken iş hâlâ çok fazla. Hükümetin ise yaptıkları yapacaklarının teminatı gibi görünüyor. Aşı çalışmalarındaki umut verici gelişmeler sayesinde dünya bir nebze olsun rahatlarken, Türkiye’deki kötü pandemi yönetimi bizleri umutlu olmaktan alıkoyuyor. Çin aşısı hakkında şeffaf bir raporlama olmadığı için objektif bir değerlendirme yapılamazken, şimdi de yanlış yönetim sonucu aşı siparişinde de bir kriz yaşandığı haberlerini alıyoruz. 40-50 milyonluk ilk doz hedefi ile başlayan aşısı müjdesi, ilk siparişin 10 milyon doz olacağı haberi ile yalanlanırken gazeteci Muharrem Sarıkaya’nın ifadesine göre yalnızca üç milyonla sınırlı kalacak.

Pandemi ile mücadele bitmedi. Hem gerçekçi tedbirler ile yayılımın önü kesilmeli hem de aşı tedarikine dair şeffaf ve öngörülebilir bir takvim sunulmalıyken Sağlık Bakanı Koca aşı olmak isteyenlere Çin’deki bakkalları adres olarak göstermeye başladı bile. Haklarını yemeyelim, hükümet elbette bir mücadele içerisinde ama pandemi ile değil. Hükümetin tüm önceliği bir avuç patronun daha da zenginleşmesini sağlayarak iktidarını sürdürmek. Bunun dışında kaç kişi hastalanmış, kaç kişi ölmüş çok da umursadıkları söylenemez.

Çıkış yok mu, var! Kibriyle meşhur hükümet toplumsal muhalefetin baskısı ile önce rakam yayınlayarak sonra da test sayısını artırarak iki kez havlu atmak durumunda kaldı. Bu da bize gerçekçi ve kalıcı tedbirlerin mücadele ile kazanılabileceğini, doğru bir dirençle hükümetin geri adım atabildiğini, örgütlü olan her türden mücadelenin sonuç verdiğini gösteriyor.

Başını işçi emekçilerin çekeceği bu mücadelelerin pandeminin yanı sıra işçi ve halk düşmanlarını da alt edeceği bir 2021 umuduyla.

Esnafa sadaka paketi

0

Kış mevsimi ile birlikte pandeminin bahar aylarından da hızlı bir şekilde yayılması vaka, ağır hasta ve ölüm sayılarında ciddi oranda artışı beraberinde getirdi. Özellikle birçok Avrupa ülkesinin yeniden kapanmasıyla Türkiye, istemeyerek de olsa yeniden bazı sektör ve esnaf gruplarının etkileneceği kısıtlamalara yöneldi. Salgının ekonomik faturasını üstlenmek istemeyen hükümet yaz aylarından beri “maske, mesafe, temizlik” kılıfı altında herkes kendini korusun demekle yetinmişti. Şimdi ise ekonominin işleyişine ket vurmayacak şekilde yeniden kısıtlama kararları alındı. Ama bu kararlar, ciddi ve önleyici tedbirler olmamakla birlikte, mağdur olan esnafın ve bazı sektörlerin ihtiyacını gidermeyi de içermiyor.

Aralık ortasında yapılan kabine toplantısı sonucu “esnafa müjde” haberleriyle duyurulan çeşitli yardım kararları alındı. Örneğin, işyeri stopaj vergisinin yüzde 20’den yüzde 10’a indirilmesi ve işyeri kiralamasından alınan yüzde 18 KDV’nin yüzde 8’e düşürülmesi gibi zaten önceden alınmış olan kararların 1 Haziran 2021’e kadar uzatılması. Bunun dışında esnafa üç aylığına 1000 TL para yardımı, ayda 500 TL ile 750 TL de kira yardımı kararları çıktı. Bu yardımların basit usule tabi olan esnafı kapsadığını belirtelim. Ayrıca bu yardımların içeriğinde esnafın yanında çalışan işçilerle ilgili herhangi bir destek sunulmuş değil. Esnafa göre ise bunlar yardım değil sadece sadaka.

Esnaf Sicil Gazetesi’ne göre Türkiye’de 2020 Ocak itibarıyla toplam 1 milyon 791 bin 201 esnaf var. Hükümetin yukarıda saydığımız yardımlarının toplamı ise 5 milyar TL. Esnaf başına yapılan yardım 3000 TL bile değil. Esnafın en büyük gider kalemlerini kira, elektrik, su ve doğalgaz faturaları oluşturuyor. Küçük esnaf dükkanları için kira miktarının 4000 TL ile 12 bin TL arasında değiştiğini düşünürsek yapılan kira yardımlarının komik kaçtığı rahatlıkla söylenebilir. Kaldı ki işletme statüsünde olan esnafların bu yardımdan yararlanamayacağını tekrar belirtelim. Fakat buralarda çalışan işçilerin de ücretsiz izne çıkarıldıkları biliniyor. Bununla ilgili hükümetin günlük 39 TL dışında bir yardımı yok. Ona da yardım denirse tabii.

Bahar aylarında uzun süre kapalı kalmak zorunda olan esnaf, zararını yaz aylarındaki “düşük faiz, yüksek kredi” döneminde bankalardan borçlanarak gidermeye çalıştı. Faizler yükseldiği ve daha da yükseleceği için de bulunduğumuz dönemde, esnafın ve genel olarak işçilerin borç yükünün daha da artacağı söylenebilir. Kredi balonunun sönmekte olması esnafın borç maliyetlerinin artışı anlamına geliyor. Tüm bunlara rağmen iktidar, hazineden esnafa 5 milyar TL’lik yardımı reva görürken aynı iktidar özel sektörün işlettiği köprü, otoyol ve havalimanı firmalarına 2020 yılında toplam 20 milyar TL’den fazla ödedi. Sermayedarlara her daim kaynak bulan iktidar, yıllarca vergi topladığı küçük esnafa ve işçilere geldiğinde kesenin ağzını iyice sıkıyor.

Patron yanlısı hükümet ekonomik faturayı üstlenmek istemediği için salgından korunmak amacıyla gerekli olan tam kapanma kararını almıyor. Buna rağmen sermayedarların borç yükünü üslenmeyi ihmal etmiyor. Dolayısıyla esnaf ve sanatkarların vergi borçlarını silmesini, kapalı kaldıkları dönemde ise tam kira miktarını hibe etmesini talep etmeliyiz. Devlet küçük esnaftan 27 farklı vergi toplarken bu zor günlerde sadakanın ötesine geçebilen yardımlarda bulunamıyor. Her zaman dediğimiz gibi, vergi yükü patronlara aktarıldığı takdirde işçiler ve emekçiler için fazlasıyla kaynak var.