Ana Sayfa Blog Sayfa 42

Filistin direnişi ve sendikalar

0

Siyonist-Nazi İsrail devletinin Filistin halkına karşı provokatif saldırısı ve Gazze üzerindeki sistematik bombardımanı yüzlerce cana mal olduktan sonra geçici bir ateşkesle şimdilik durmuşa benziyor. Ama Siyonistlerin asıl amacı belli: tüm Filistin’i bir Yahudi devletine dönüştürmek.

Saldırıları (İsrail’in koruyucu gücü emperyalist ABD’nin dışında) bazı hükümetler eleştirdi. Tabii RTE hükümeti de çeşitli ağızlardan saldırıları kınadı. Tek Adam rejiminin bu kınamalarının tamamen ikiyüzlü bir tutum olduğunu, Siyonist devletle olan askeri ve ticari tüm ilişkilerin bütün hızıyla ve artarak devam ettiğini biliyoruz.

Ama bu köşede bizi esas ilgilendiren sendikaların tutumu. Hak-İş’ten Türk-İş ve DİSK’e kadar bütün büyük konfederasyonlar ve sendikalar İsrail’in saldırılarını bildirilerle kınadı, DİSK ve KESK yönetimleri eylemli bir protesto gerçekleştirdi. Bu doğru bir tutum, ama İsrail’in Filistin halkı üzerindeki saldırıların durdurulmasında etkili olur mu?

Elbette olmaz, olmuyor da. Siyonistlerin ve ABD emperyalizminin, sözlü protestolar sonucunda saldırılarını durduracaklarını, hedeflerinden ve amaçlarından vazgeçeceklerini sanmak saflık olur. Hükümetten, yarım ağız protestoların ötesinde İsrail ile olan tüm diplomatik, askeri ve ekonomik ilişkilerini kesmesini istemek de sonuç vermiyor. Zira burjuvazinin ve onun hükümetinin çıkarları, emperyalist kampla ve onun parçası olan İsrail devletiyle bu ilişkilerin sürdürülmesinde yatıyor.

O zaman, işçi sınıf örgütlerine düşen görev, hükümeti buna zorlamak ve kendi etkili oldukları alanda ilişkilerin koparılması doğrultusunda fiili bir eylemliliğe girişmektir.

2019 devlet istatistiklerine göre Türkiye’deki İsrail doğrudan yatırımları 770 milyon dolar civarında ve en az 383 adet firmadan oluşuyor. Bunların 28’i inşaat, 68’i imalat, 8’i enerji, 7’si sağlık, 20 kadarı da turizm sektöründe faaliyet gösteriyor. İşçi sendikalarının, oralarda örgütlü olsunlar veya olmasınlar, bu firmalarda düzenleyecekleri iş bırakma eylemleri ve protesto gösterileri kuşkusuz hem Erdoğan hükümetinin ikiyüzlü tutumunun teşhir edilmesinde etkili olacak, hem de Siyonist devlete karşı genel bir boykot kampanyasının yaygınlaşmasında ateşleyici bir işlev görebilecekti.

Örneğin, İtalya’da, Livorno Limanı’na yanaşan Asiatic Island isimli geminin İsrail’e silah ve patlayıcı taşıyacağından haberdar olan liman işçileri, yükleme yapmayı reddettiler ve grev başlattılar. Türkiye’de kurulu 82 İsrail ticaret firmasının bu faaliyetleri de, gene sendikaların aktif çağrıları ve müdahaleleriyle, buralarda çalışan emekçiler tarafından engellenebilirdi.

Ama sendika yönetimleri ne bu tür girişimleri düşündüler, ne de bir araya gelip işçi sınıfını Siyonist katliama karşı seferber ettiler. Sözlü protestoları da yasak savmanın ötesine geçmedi.

Oysa Filistin emekçi halkının desteğine koşabilecek yegâne kesim gene diğer ülkelerin işçileri ve emekçileridir. Filistin halkı, ne “ümmetin” bir parçası, ne de “Osmanlı’nın kardeşleri”dir. O, dünya emekçi sınıflarının bir parçasıdır. Filistin halkının Siyonist mezalime karşı mücadelesi, emperyalist ve yayılmacı devletlerin, ırkçı ve dinci ideolojilerin sahtekârca söylemlerine bırakılamaz.

Bir emekçi halkın dostları, sadece ve sadece diğer ülkelerin işçi sınıfı ve emekçi halkları ve onların eylemli desteğidir. Kendini ilerici, demokrat ve antiemperyalist olarak tanımlayan sendikaların bunu bilmesi gerekirdi.

Tarihte bu ay: 19 Mayıs 1919 hakkındaki doğrular ve yanlışlar

0

Mustafa Kemal’in İstanbul’dan Anadolu’ya yolculuğunun hikâyesi tarihçiler arasında büyük tartışmaları beraberinde getirmiştir. M. Kemal’in aklında halihazırda isyan bayrağını çekmek var mıydı, yoksa memurluk görevini samimiyetle yerine mi getirmek istiyordu? Onu Vahdettin Anadolu’ya direnişi örgütlemesi için bilerek mi göndermişti, yoksa M. Kemal aklındaki planları hayata geçirebilmek için söz konusu görevi bir fırsat olarak mı bilmişti?

Bu sorular çoğaltılabilir ve cevapları da mevcuttur. Ancak resmi tarihçilerin, M. Kemal’in yolunu izleyerek Anadolu hareketinin kaderinin 19 Mayıs günü belirlendiğini iddia etmeleri bir tesadüf değildir zira bu yapılarak, aslında M. Kemal’in Samsun’a varmasından önce yaşanan halkçı gelişmeleri gizlemeyi hedeflemektedirler.

M. Kemal’in Anadolu’ya gitmek istemesinin nedeni, orada bir hareket örgütlemek değil, orada zaten örgütlenmeye başlanmış ve hatta örgütlenmiş olan harekete katılabilmek, onun bir parçası olabilmekti. Zira Anadolu’nun dört bir köşesinde art arda kongreler örgütlenmeye başlanmıştı. M. Kemal’in katıldığı Erzurum Kongresi’nden önce Kars’ta, Ardahan’da, Trabzon’da, İzmir’de kongreler toplanmış, Kuva-yi Milliye silahlı mücadeleyi başlatmıştı.

Temmuz-Ağustos 1919’da toplanan Erzurum Kongresi’nin delegeleri, politikadan uzak gözükmek istiyorlar, yalnızca saf bir “vatansever” çizgi izlemek istiyorlardı. Politikadan uzak durmaya çalışmak elbette yanlıştı. Yine de hatırlatalım, M. Kemal kongreye katılmak istediğinde reddedildi ve Rauf Orbay ile birlikte kongreye bir delege olarak katılabilmeleri için yaptıkları başvuruya 10 gün boyunca olumlu bir dönüş yapılmadı.

Dolayısıyla tarihçiler Anadolu direnişini, Nutuk’taki “19 Mayıs 1919 günü Samsun’a doğru yola çıktım” cümlesiyle başlattıklarında, aslında kapsamlı bir tarihsel ve politik sansür ile çarpıtmaya imza atmış oluyorlar. M. Kemal’in Anadolu’ya geçişi, tamamen Anadolu’da emperyalist işgallere (ve yer yer de monarşiye) karşı gelişmeye başlamış olan halihazırdaki halkçı direniş hareketinin yönetimini üstlenmeye dönüktü.

M. Kemal, Erzurum’daki kongreye katılmaya çalışmadan önce Amasya Tamimi ile Sivas’ta toplanacak bir kongre çağrısı yaptı (meşhur Sivas Kongresi ile karıştırılmamalıdır). M. Kemal’in çağrısına neredeyse hiç kimse cevap vermedi, Sivas’a yalnızca bir avuç delege geldi; bu noktada M. Kemal meşru bir temsiliyete sahip olması gerektiğini anladı ve tek başına çağrılar yayımlamaktansa, halihazırdaki kongre hareketine katılmaya çalıştı.

Bu önemsiz bir detay olarak gözükebilir ancak değildir. Mesela bugünün başkanlık rejimine karşı mücadelede halka güvensizlik besleyen ve yeni bir Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basmasını hayal eden şüphecilerin, Anadolu direnişinin nasıl doğmuş ve gelişmiş olduğunu görmeleri, öğretici olabilir.

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçlerinden Filistin’le dayanışma eylemi

0

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçlerinin çağrısıyla 17 Mayıs Pazartesi günü İsrail Başkonsolosluğu önünde Filistin halkıyla dayanışma eylemi yapıldı. İşçi Demokrasisi Partisi’nin de katıldığı eylemde ‘’Siyonist İsrail işgaline son!’ ‘’Tüm anlaşmalar iptal edilsin!’’ sloganları ön plana çıkarıldı.

Siyonist, işgalci İsrail rejiminin saldırıları karşısında, İsrail ile tüm diplomatik, askeri ve ticari ilişkiler derhal kesilmelidir.  Demokratik, laik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devletinin inşası için Filistin halkına, bu haklı mücadelesinde tam destek!

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin basın açıklaması metnini aşağıda okurlarımız ile paylaşıyoruz.

FİLİSTİN FİLİSTİNLİLERİNDİR! DİRENEN FİLİSTİN HALKININ YANINDAYIZ!

Siyonist İsrail’in Filistin ve Filistinlilere yönelik işgal, apartheid ve katliam politikaları devam ediyor. İşgal altındaki Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah Mahallesi’nde yaşayan Filistinliler, İsrail’in etnik temizlik politikaları ve zorunlu göç tehditlerine karşı direniyor. Filistin halkının haklı mücadelesini yoğun saldırılar, gözaltı ve tutuklamalarla engellemeye çalışan İsrail işgal güçlerinin, Şeyh Cerrah’ta yaşayan Filistinlileri bölgeden çıkarmak istemesiyle başlayan çatışmalar, Mescid-i Aksa’da nöbet tutan Filistinlilere yönelik göz yaşartıcı gaz, plastik mermi ve ses bombası kullanarak gerçekleştirdiği saldırı ile yeni bir boyut kazandı.

Filistin halkına yapılan haksız saldırı devam ederken İsrail işgal güçleri yaralılara yardım eden Filistin Kızılayı ekiplerine de saldırarak savaş ve insanlık suçu işlemeye devam ediyor. Filistinlilerin dört bir yandaki eylemlerine karşı İsrail işgal güçleri asker-sivil ayrımı yapmaksızın Gazze’ye çok yoğun bir saldırısı başlatarak yanıt verdi. Kentin altyapısını hedef alan İsrail işgal güçleri, 10 Mayıs’tan bu yana havadan ve karadan sürdürdüğü bombardımanlarda 58’i çocuk, 34’ü kadın olmak üzere 197 Filistinliyi katletti. En az 1235 Filistinli de saldırılarda yaralandı.

İşgalci İsrail’in, Filistin halkına yaptığı bu saldırıların hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler tarafından desteklenen ve kışkırtılan bu saldırılar, 70 yılı aşkın süredir aynı taktiklerle örgütlenmiş ve bugüne değin on binlerce Filistinlinin ölümüne yol açmış, yüz binlerce Filistinli de yaralanmış, yerlerinden, yurtlarından ayrılmak zorunda kalmıştır.

Filistin halkının işgale karşı verdiği bu haklı ve meşru mücadele Siyonist İsrail’in, başta ABD olmak üzere onu destekleyen emperyalizminin kaba kuvveti ile engellenemez. Geçmişte olduğu gibi bugün de Doğu Kudüs’te, Gazze’de Filistinli sivillere saldıran ve onları öldüren işgalci İsrail, Filistin topraklarında kendi meşruiyetini sağlayamayacaktır. Yüzlerce Filistinliyi katleden, Filistin mücadelesine destek veren herkesi hedef alan İsrail’in kural tanımaz tutumuna karşı dünya devletlerinden sadece kınama sesleri yükseldi. ABD ise İsrail’i değil; “terörist” olarak gördüğü Filistinli direniş örgütlerini kınayarak İsrail’i korurken ABD işbirlikçisi Arap rejimleri de suspus bir şekilde yaşananları sadece seyretmektedirler.

Saray-AKP iktidarı ise son gelişmelere rağmen bir yandan İsrail’le askeri, ekonomik ve siyasi iş birliğini sürdürürken diğer yandan göstermelik kınamalarla durumu idare etmeye, siyasal İslamcı tabanındaki geleneksel Yahudi düşmanlığı duygusunu kullanarak da çözülen tabanını konsolide etmeye çalışıyor. AKP’nin ABD çözümü dışında bağımsız bir politika geliştiremeyeceğini biliyoruz.

”İslam İş birliği Teşkilatı” içerisinde bulunan ve bugün AKP ile Doğu Akdeniz’de enerji, ekonomi ve askeri alanlarda müttefiklik kuran ve protokoller imzalayan Arap hükümetleri Filistin’e ait doğalgaz kaynaklarını İsrail ile birlikte Avrupa’ya pazarlayacak anlaşmalara imza atarak ihracat hattı oluşturdular.

İktidarın ikiyüzlü politikalarına karşı halkların ve emekçilerin birleşik mücadelesi ile iktidarlara geri adım attıracağımızı biliyoruz.

Şeyh Cerrah Filistin’dir, Filistinlilerindir. Filistin toprağı Kudüs’ü, İsrail devleti ile yapılan uluslararası antlaşmalarda “İsrail’in başkenti” olarak kabul eden AKP, Filistin’i ve Filistin halkını savunamaz.

İstanbul Emek, Barış, Demokrasi Güçleri olarak Filistin halkı ile dayanışma duygularımızı ilan ediyor, uluslararası topluma da Filistin halkına yönelik zulme karşı devletlerinin savaş, işgal ve talan politikalarına karşı halkın barış ve adalet için bir adım atma çağrısında bulunuyoruz.
Filistin’i ancak Filistinlilerin kaderini paylaşan, sömürgeciliğe karşı mücadele edenler savunabilir. Filistin’in ve sömürge halklarının kurtuluşu bugün antikapitalist-antiemperyalist cepheyi büyütmekten geçmektedir. Filistin’in haklı mücadelesinin yanındayız.

Buradan bir kez daha Saray-AKP iktidarına sesleniyoruz: Türkiye ile işgalci İsrail arasındaki siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel tüm ilişkilere son verilsin.’’

Nehirden Denize Özgür Filistin!
Siyonist İsrail yenilecek, Filistin halkı kazanacak!
Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot

18 Mayıs: Filistin genel grevi ve intifadasıyla dayanışma günü!

0

18 Mayıs Salı günü için, 1948 işgalinden sonra İsrail sınırları içinde kalan Filistinli ailelerin torunları olan Filistinli işçiler bir genel grev çağrısı yaptı. Filistinli eski işçi militanları ve Kudüs’ten aktivistlerin başını çektiği çağrı, İsrail içerisindeki “sözde karma” kentlerden Filistinlilerin ve Gazze ve Batı Şeria emekçi halkının çağrıyı sahiplenmesiyle genişledi.

Genel grev, aynı zamanda dünya emekçi halklarına, İsrail işgaline karşı kahramanca mücadelesini sürdüren Filistinlilerle dayanışmayı yükselteceği bir Uluslararası Eylem Günü çağrısını da içeriyor. Bu kapsamda aynı zamanda, 18 Mayıs Salı günü öğlen saatlerinde, tüm işgal altındaki bölgelerden İsrail sınırlarına kadar kitlesel seferberlik çağrısı yapılıyor.

Genel grev ve Dayanışma Günü’nü düzenleyenler tarafından paylaşılan bir afişte, Siyonist İsrail Devleti’ne karşı halk intifadasını güçlendirmek adına uluslararası destek ve dayanışma çağrısı yapılıyor. Söz konusu afişte şöyle yazıyor:

“Sömürgeleştirilmiş Filistin’den, sizi 18 Mayıs Salı günü gerçekleştireceğimiz genel grevimize ve eylem günümüze katılmaya çağırıyoruz. Kudüs’te başlatılan ve tüm dünyaya yayılan bu eşi benzeri görülmemiş halk direnişini sürdürmek için desteğinizi istiyoruz.

Yerleşimci çeteler ve İsrail işgali, Şeyh Jarrah, Gazze ve ötesinde halkımıza karşı şiddet ve etnik temizlik kampanyası sürdürürken, halkımızın ayaklanmasını topraklarımızın ve halkımızın kurtuluşuna kadar sürdüreceğiz.”

Bu oldukça önemli bir gelişme. Çünkü Kudüs, Gazze, Batı Şeria’dan Filistinliler ve İsrail’de yaşamakta olanlar, Gazze Şeridi’ne yönelik acımasız bombardımanlar karşısında Siyonist İsrail devletiyle yüzleşmek ve ona karşı koymak için bir araya geliyorlar.

Genel grev, aynı zamanda, Lod, Acre, Bat Jam, Ramle, Jaffa, Jisr al-Zarqa ve Umm al-Fahm gibi İsrail şehirlerinde yaşayan Filistinliler ve Arapların da sürmekte olan isyanlarıyla da bağlantılı. Adı geçen şehirlerde, Nisan ayının ortasından bu yana, Filistinliler ve Araplar evlerini ve topraklarını ellerinden almaya çalışan aşırı sağ yerleşimcilere ve İsrail kolluk güçlerinin şiddetine karşı mücadele ederken, bir yandan da Kudüs’te Mescid-i Aksa’ya Filistinlilerin girişinin engellenmesine karşı direniş sürüyordu.

Nisan ayından bu yana, Siyonist saldırganlık Gazze Şeridi’ne yapılan vahşi hava, kara ve deniz saldırılarıyla daha da arttı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Filistin halkıyla dayanışmak için Uluslararası Eylem Günü’nün aktif bir parçası oluyor ve genel greve tüm desteğimizi sunuyoruz.

Bulunduğumuz ülkelerin her birinde, partilerimiz, Filistin halkıyla dayanışmak için kampanyanın içerisinde yer alarak eylemler ya da sosyal medya çalışmaları aracılığıyla desteğini sunacaktır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

17 Mayıs 2021

Pandemide sendikalaşma deneyimi

0

Merhabalar arkadaşlar. Pandemi sürecinin tüm yükünün üzerine yıkıldığı işçilerden biriyim. Pandemiden ötürü ailece hastalandık, karantinaya alındık, uzaklardaki akrabalarımızdan kötü haberler aldık, işsizlikle boğuştuk… Ama bunlar yılmak için değil, mücadele etmek için yeni sebeplerdi bizim için.

Sağlık sorunları yaşadığım uzun ve yıpratıcı bir işsizliğin ardından, yaptığım gündelik ufak tefek işlerden sonra boğazıma kadar borca batmışken nihayet bir fabrikada iş buldum. 200’ün üzerinde işçinin vardiyalar halinde durmadan çalıştırıldığı fabrikamızda çeşitli markalara dondurucular üretiyoruz. Her şeyden önce bu zor dönemde bir iş bulup düzenli gelire kavuşmak benim için çok iyi olmuştu. Ama tabii ki her şey güllük gülistanlık değil. İş bulup maaş almakla bitmiyor. Bu kez sorunlar değişerek karşımıza çıkıyor. Bu yüzden ne olursa olsun mücadele etmeliydik. Fabrikamda yeni olsam da elimden gelen en iyi şekilde çalışmaya, sorunlar olduğunda arkadaşlarımın yanında durarak emekten yana olduğumu vurgulamaya çalıştım. Arkadaşlarıma da fırsat buldukça gazetemiz Nisan’dan yazılar ilettim, tartışmaya çabaladım.

Size komik gelebilir ama işyerimde sendikalaşma çalışmasının olduğunu ancak bir süre sonra fark ettim. Çünkü sendikalaşma çalışması olması gerektiği gibi güçlü bir gizlilikle sürdürülüyordu. Çalışma her bölümden bir kişinin etrafında sürüyordu. Bu arkadaşımız birini üye yaptığında, kendisine üye ol diyen arkadaşımız dışında kimsenin üye olup olmadığını bilmiyordu. Bu yöntem güvenilir ve sistematikti. Benim için de öğretici kısımları vardı. Örneğin yeni işçileri üye yapmak yetmiyor, bir de örgütlenme sorumlularına arkadaşlarımızla fotoğraf çekilip de iletiyorduk. Çünkü fabrika yönetimi tuzak kurup, bir ispiyoncuyu üye yapıp, sendikadan yardım isteyerek istediği bilgileri alabilirdi. Patronun oyunları bitmediği için sadece isim değil, yüzleri bilmek de önemliydi. Bu gibi tedbirler örgütlenmenin başını çekenler için iyi bir yöntemdi. Bizim de kendimizi daha huzurlu hissetmemizi sağlıyordu.

Bizim bölümden bir arkadaşımız yanıma gelip benim sosyalist olduğumu, emek sorunlarına duyarlı olduğumu bildiğini söyleyip sendika üyeliğini açtı. Ben de tahmin edeceğiniz gibi hemen kabul edip çalışmaya elimden gelen desteği sundum. Neredeyse birlikte çalıştığım tüm arkadaşlarımın sendikalı olmasını sağladım.

Gelin görün ki en büyük gizlilik yöntemleri bile sonsuza kadar işe yaramıyor. Bana göre çalışmanın güçlendiği ve üyeliklerin arttığı iki aylık dönem oldukça kritiktir. Patronunun mu yoksa işçinin/sendikanın mı güçlü olacağı belli olur. Biz o dönemdeydik ki, örgütlenmenin başını çeken arkadaşlarımızdan biri bir şekilde fabrika yönetimi tarafından belirlenip işten atıldı. Bir şekilde işçilerden biri onu ispiyonlamış olmalı. İşten atmalar yasakken patron nasıl işçi çıkardı derseniz, o kısım da patron için kolay. Bir işçiden öncü arkadaşımız tarafından tacize uğradığını anlatan bir dilekçe alındı, bir başka işçi de zorla şahit olarak yazıldı. Ve arkadaşımız yalan yere Kod-29 ile işten atıldı.

Bu adım bile bizi pek sarsmamıştı çünkü başka kimse açığa çıkmadı. Bir ispiyoncu sadece kendisini üye yapanı tanıyordu. Çalışmamız iyi gitti, ta ki bayram sürecini de kapsayan son kısıtlama dönemine kadar. Aklımıza gelmeyecek bir şekilde faka bastırıldık. Bildiğiniz gibi kısıtlamalar başladığında e-devletten özel bir izin alınması, bir belge çıkartılması gerekiyor. İnsan Kaynakları, kısıtlamanın hemen ardından sokağa çıkma yasağı sırasında sorun yaşamamamız için fabrikanın bilgisayarından izin belgemizi alabileceğimizi söyledi. Önceki akşam evinde kendisi belge çıkarmamış arkadaşlarımız dışında herkes sıraya girerek e-devlet şifresini bilgisayara girdi. Şifremizi girdikten sonra bilgisayar jet hızıyla önümüzden çekildi. Bizim göremeyeceğimiz şekilde bilgisayarda sistemden çalışma belgemiz hazırlanırken meğer sendikaya üye olup olmadığımız da kontrol edilmiş. Bir arkadaşımızın bir kâğıda isimlerin yanında artı eksi işaretlerini görmesi ile tuzağı anladık, kalan arkadaşlarımızı uyarıp belgelerini kendilerinin çıkarmalarını istedik. Ama biraz gecikmiştik. Böylelikle 80 kadar arkadaşımızın ismini ele geçirdiler.

Bu noktadan sonra iş kızışmaya başladı. İki aylık belirli süreli iş sözleşmesi olan ve sendikaya üye olmuş arkadaşlarımızın hepsi hiç beklenmeden işten atıldı, bunların sayısı da 10 kadar yapıyor.

Patron niçin herkesi bir kulp takıp işten atmıyor diye sorarsanız onun da yanıtı net: İşten çıkarma yasağından az da olsa korkuyorlar ve üretimin devam etmesi için herkesi işten atamıyorlar. Çünkü şu an işler çok yoğun. Fabrika yurtdışına üretim yapıyor ve siparişleri yetiştiremiyor.

Sendikalaşma sürecimiz devam edecek, ben de size sonuçları buradan aktaracağım ama bu konuda çalışmamızın güçsüz olan kısımlarını ve benim için yeni olan durumları da sizlerle paylaşmak istiyorum:

En büyük eksiklerimiz:

İşyerinde üye sayısını artırmak dışında ne yapabileceğimizi tam olarak bilemiyoruz. Tek gündemimiz barajı aşmak gibi görünüyor ama işyerindeki sorunları yakından tespit edemiyoruz. Çünkü fabrika büyük ve bölümler birbirinden farklı. Aslında her bölümden birer ikişer kişi yan yana gelerek bir sendikalaşma komitesi kursa her türden sorun daha yakından tespit edilebilirdi.

İşten atmalar başladığında sendika görünürde hiçbir destek vermedi. Arayıp sorması bile insanlara güven verirdi. Bu yasaklardan ötürü mü yoksa plan dahilinde mi bilmiyorum ama bu tip durumlar işçilerin sendikaya güven duyması için oldukça kritik. Bir süre sonra sendika yönetimi işten atılan arkadaşlar için kapanmadan ötürü bir şey yapamayacağını ifade etti. Ama arkadaşlarımıza gerekli adımların (mahkeme yolu) hemen pazartesi günü atılacağını söylediler.

Sürecin olumlu yönü:

Şu sürecin en olumlu yanı ise işyerindeki arkadaşların eskiye nazaran daha rahat bir şekilde sendikaya üye olmalarıydı. Üye olurken çok çekinmediler ve emeklerinin karşılığını daha iyi koşullarda almak için üyeliğe onay verdiler. Özel bir sendika korkuları yoktu.

Sürecin yeni yönü:

Sendikalaşmaktan korkmamalarının önemli sebeplerinden biri, işten atmaların kâğıt üzerinde de olsa yasak olmasıydı. Bu durum arkadaşlarımızı yüreklendirdi.

Benim deneyimlerimde sendikalaşmanın önünü açan şey işyerindeki somut sorunlar ve onu düzeltme isteğiydi. Ancak bu kez sendikalaşma sürecine dair işçileri ikna eden şey ise “sendikalaşmak iyidir ve daha çok zam alınabilir” fikriydi. Sadece bu iki yalın fikir bile çok insanı şu koşullarda ikna etti. Ancak bu yaklaşımın sendikanın vasıflarını sınırlayan bir şey olduğunu, sendikayı daha fazla maaş almak için bir üyelik gibi görmeleri iyi bir şey değil. Bu konuda dikkatli olunmalı.

Bundan sonrası

Yetki alımı için oldukça az bir sayı kalmıştı. Biraz yara aldık ama yolumuz hâlâ kapalı değil. Şimdi çalışmaya devam edip önce yeterli sayıya ulaşmaya odaklanıyoruz. Sonrasında da, TİS sürecinde de diğer sorunları görüşmek için sağlıklı bir sendika komitesi işleyişine sahip olmalıyız.

Bunun sonrasında bizim çalışmamız devam edecek, ben de sizlere bilgi vermeyi sürdüreceğim. Örgütlenmemizi başarıyla tamamlamayı umut ediyoruz.

Görsel: Jandos Rothstein

İsrail: Bir Nazi devleti

0

Aşağıda okuyucularımızla Latin Amerika’nın önde gelen Troçkist önderlerinden Nahuel Moreno’nun 1985’te Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (LIT-CI) ilk kongresinde yaptığı konuşmalardan bir kesit sunuyoruz. Konuşması boyunca dünya kongresinin gündeme getirdiği çeşitli tarihsel ve politik sorunlara eğilen Moreno, bir akım olarak İsrail devletini nasıl tanımladıklarına da değinmişti. İyi okumalar dileriz.

“Konuşmamın bu kısmında İsrail’den bahsetmek istiyorum. Öncelikle bir özeleştiri yapmak için: İsrail faşist bir devlet değildir ama bizim tanımladığımız biçimiyle, bir Nazi devletidir. Nazizm yalnızca proletaryaya karşı değil ama ırklara karşı da iç savaş metotları kullanır; özellikle de Yahudi ve Slav milletlerine karşı. Emperyalizmin en üst seviyedeki gaddarlıklarından biridir.

Burada tarihsel sorunun kendisine kendimi vakfetmek istemiyorum; Nazizm bir potansiyel olarak, kapitalizmin zaferi durumunda insanlığın geleceğinin ne olacağını herkese göstermiştir. Gaddarlığın bakış açısından Nazi dinamikleri dahicedir çünkü aslında o, sömürülenleri farklı türlere, farklı ırklara dönüştürme yönündeki teşebbüstür. Bu anlamda kapitalizmin canavarlığı son derece doğru nişan almıştır. İnsani açıdan daha büyük bir canavarlık olamazdı: İnsanlığı, birilerinin çalıştığı ve diğerlerinin ise geri kalanların pahasına yaşayacağı şekilde, farklı türlerle sonuçlanacak biçimde sektörlere bölme teşebbüsü. Bu hedefin yerine getirilebilmesi için yalnızca işçi sınıfına değil, ırklara karşı da iç savaş metotları kullanıldı. […]

Şunu çok iyi biliyoruz ki İsrail işçi sınıfı, özellikle de Aşkenazlar (yani Avrupa kökenli Yahudiler) zulme uğramıyorlar; onların Histadrut’a (Sendikalar Konfederasyonu) sahip olduğunu biliyoruz, onların her şeyi var. […] Reddetmekte olduğumuz, bir ırksal tipin sistematik olarak soykırıma uğratılıyor olmasıdır. Bu faşizmden ziyade Nazizmin bir özelliğidir. Bu yüzden özeleştiri veriyorum.

Artık öğrenmiş olduğumuz bu durumu zamanında takdir edememiştik. İsrailli önde gelen bir yargıç da, eğer doğru hatırlıyorsam Yüce Divan üyesi bir yargıç da İsrail’in Nazi olduğunu belirtmişti. Bunu değiştirdik ve durumun ne denli derin olduğunun farkına varmaksızın İsrail’in faşist olduğunu söyledik. Halbuki yargıç, durumu bizden daha iyi anlamıştı ve bir Yüce Divan üyesi olarak bile İsrail’in bir Nazi devleti olduğunu söyleme lüksüne sahip olduğunu biliyordu, dilediğini söylemekte serbestti. O haklıydı. Belirttiğimiz anlamda İsrail Nazi’dir: Belirli bir ırka karşı iç savaş yöntemlerini kullanmaktadır. Her nerede bir ırk iç savaş yöntemleriyle eziliyorsa, orada Nazi yöntemleri vardır çünkü bunlar iç savaş yöntemleridir.

Evet yoldaşlar, söyleyeceklerim bu kadar.”

Ofis çalışanları yazıyor: Salgın, işsizlik ve artan mesailer

0

Dünyanın bir bölümü salgın sonrası ilk açılma deneyimlerini yaşarken, bir bölümü vaka artışlarının ivme kazandığı bir dönemden geçiyor. Eşitsizlik dünyayı tanıdık bir biçimde bölüyor: bir tarafta Avrupa ve ABD “demokrasileri”, diğer tarafta baskıcı rejimler. Türkiye, eşitsizlik eğrisinin en kötü tarafında yer alıyor. Bir yandan dış borçlar ve yabancı sermaye ile sömürülen ulusal kaynaklar, öte yandan hiçbir denetimi olmayan ekonomi politikaları, hesabı verilemeyen kayıp dolarlar, vergilerimizle finanse edilen şirketler. Toplumun çalışan her kesimi patronların ve onları kollayan hükümetin salgını fırsat bilip emekçi haklarını törpülemesinden acı çekiyor, içten içe nefretle doluyor. Mesailer artarken fazla mesai ücretleri, 8 saatlik işgünü ve öğle arası, eski güzel günlerin mazide kalan anıları olmaya başlıyor. İşten çıkarmaların sözde yasaklanması bile emekçiler için öncekinden kötü sonuçlar doğuruyor. Kod-29 ile uygunsuz davranıştan dolayı işten atılmalar her geçen gün daha da yaygınlaşıyor.

Evden çalışmaya en uygun grup olan “beyaz yakalılar” da artan mesailer altında gün geçtikçe daha çok eziliyor. Ofislerde kısılan yemek, su, ısınma, elektrik giderleri hanelerde artarken toplantılar mesai sonrası saatlere konuyor. Gece yarısına kadar mesai normalleşiyor. Nasıl olsa fazla mesai ödenmediği için evinden çalışan emekçiler, patronlar tarafından sonsuz bir emek kaynağı olarak görülüyor. Bu şekilde iki veya daha fazla kişilik işler tek kişiye yükleniyor, iş arayanlara ise kapılar kapanıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün “Covid-19 olmasaydı Türkiye’de kaç kişi çalışıyor olurdu?” başlıklı çalışmasına göre, geçen sene şubat-ağustos ayları arasında Türkiye’de aylık ortalama yüzde 7 oranında istihdam kaybı yaşanmış.

Eurostat verilerine göre ise Covid-19 salgını boyunca Türkiye Avrupa’da haftalık 42,45 saate dayanan çalışma süreleri ile uzun çalışmada birinci sırada yer alıyor. Ağırlaşan çalışma koşulları ve işsizlik, “beyaz yakalılığa” özgü örgütsüzlük ile birleşince salgın dönemi ve sonrası iş koşullarının seyri umut verici görünmüyor.

Ofis emekçileri olarak öncelikli hedefimiz örgütsüzlüğümüzü kırmak, başta mesai ücreti ve 8 saatlik iş günü olmak üzere elimizden alınmaya çalışılan haklarımızı geri kazanmak olmalı.

Sendikalar ve siyaset

0

Sendikalara ilişkin yazı dizimizin ilkinde kendilerini “sol” olarak tanımlayan bürokratların niteliğini; ikincisinde de sendikalarda iç demokrasinin nasıl oluşturulacağını ele almıştık. Şimdi de sendika-politika ilişkisi üzerinde duracağız.

Şöyle bir yargı vardır: Sendikalar işçilerin ekonomik mücadele örgütleridir; partiler ise siyasetle uğraşır. Bu, işçi sınıfını siyasetin dışına itmek için bürokratlar (ve tabii burjuvazi) tarafından uydurulmuş büyük bir yalandır.

Sendika ile siyasi parti elbette birbirinden farklı örgütlerdir, ama yukarıdaki nedenden ötürü değil. Aradaki fark şudur: Siyasi partiler sadece o partinin programını kabul eden kişilerden oluşurken, sendikalara her siyasi görüşten işçi üye olabilir. Ama bu fark, sendikaların siyasi mücadele vermesinin önünde engel değildir, engel olarak gösterilmemelidir.

Patronlar ve sendika bürokratları isterler ki sendikaların görevi sadece TİS imzalamak, üyelerinin işyerlerindeki ekonomik ve sosyal haklarıyla ilgilenmek olsun. Oysa işçi sınıfının bu tür ekonomik hakları siyasetle o kadar ilintilidir ki, sendikaların siyasetten uzak durması sınıfın yeni haklar kazanması bir yana, kazandığı hakların da ellerinden kayıp yok olmasına bile yol açmakta.

Örneğin bir işyerinde sendikalaşma girişimi başlayınca, patron hemen öncü işçileri işten atarak girişimi engellemeye yönelmekte. Sendika yöneticileri de atılan işçilerin hukuki işlemlerini yürütmekle yetiniyorlar. Oysa bu sorunun çözümü, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi yasalarının emekçiler lehine değiştirilmesinden; sendikalaşmayı engelleyen patronların (sadece ekonomik olarak değil) ağır şekilde cezalandırılmasından geçiyor.

Ya da örneğin asgari ücretin belirlenmesi. Bu ücretin belirlenmesi hükümet ve patron çoğunluğunun elinden alınıp emekçiler lehine düzenlenmeli. Aynı şekilde ücretlerin enflasyon karşısında erimemesi için, belirli aralıklarla emekçi örgütlerinin belirlediği oranda otomatik olarak artırılması gerekiyor. Veya işsizlik sorunu: Tüm işçi sınıfı için son derece ciddi olan bu sorun ancak ülkedeki tüm işlerin tüm çalışanlar arasında paylaştırılmasıyla, örneğin iş saatleri kısaltılarak kurulacak ek vardiyalarla (6 saat/4 vardiya) yeni istihdam yaratılmasıyla çözülebilir.

Bunlar gibi işçi sınıfının ekonomik ve sosyal yaşamını belirleyen, hukuki düzeyde değiştirilmesi gereken yüzlerce sorun, kazanılması gereken yeni haklar var. Bu sorunların halledilmesi de hükümet üzerinde baskı yapılmasından, hatta hükümetlerin işçi sınıfı lehine değiştirilmesinden ve mümkünse bir işçi-emekçi hükümetinin kurulmasından geçiyor.

Dolayısıyla bürokratların sendikaları siyasetin dışında tutmaya çalışmaları, hatta siyasi mücadele önerisi yapan öncü işçileri çeşitli sıfatlarla karalamaları, işten attırmaları, sendika üyeliğinden çıkarmaları vb. onların tamamen patron yanlısı olduklarının kanıtıdır.

Demek ki, sendikaların birer gerçek mücadele örgütü haline gelebilmesi için 1) sendika içi demokrasi, işçiden yana her türlü siyasi öneriye açık olmalı; 2) sendikaların emekçi sorunlarının çözümüne ilişkin bir siyasi mücadele programı bulunmalı; 3) sendika önderlikleri bu siyasi düzlemdeki taleplerin yerine getirilmesi için tüm işçi sınıfını seferber etmeli; 4) bu seferberlikler için işyerlerinde grev ve mücadele komiteleri ve konseyleri kurulmasına yardımcı olmalı.

Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Bir sendikanın gerçek bir mücadele örgütü olmasını belirleyen, onun bürokratlardan temizlenmesinin ve tüzüğünün işçi demokrasisine dayalı olmasının yanı sıra, sınıf sorunlarını siyasi düzlemde talepler haline getirerek kitleyi egemen güçlere karşı seferber etmesidir.

Önümüzdeki görev, tüm sendikalarda bu ilkelere dayalı ve tabandan örgütlenen bir mücadele akımının inşasıdır.

Küresel baskı ve ABD’deki sosyal kriz nedeniyle Biden patentlerin kaldırılmasını öneriyor

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal önderlerinden Miguel Ángel Hernández tarafından kaleme alındı.

Birleşik Devletler 5-6 Mayıs’taki Dünya Ticaret Örgütü’nün Genel Konsey toplantısında; Covid-19 aşılarındaki fikri mülkiyet hakları hakkındaki muafiyete ilişkin kararını duyurdu. Bilhassa Biden yönetimi, halen uluslararası ilaç şirketlerinin sahibi olduğu Covid-19 patentlerinin kaldırılmasını öneren ülkelere katılacak.

Çoğu aşı üreticisi olan AB, İngiltere, Norveç, İsviçre, Kanada, Avustralya, Japonya, Şili, Kolombiya ve Brezilya’yla birlikte ABD; patentlerin kaldırılmasına ısrarla karşı çıkmışlardı. Onlar, DTÖ’deki uluslararası ilaç şirketlerinin çıkarlarının baş savunucularıydı.

ABD’nin tavrı neden değişti?

Şüphesiz bu değişim, pandeminin neden olduğu sosyal çöküntü nedeniyle artan uluslararası baskıdan kaynaklanıyor. Bu baskı, geçen yıl Ekim ayından bu yana Hindistan ve Güney Afrika’nın öncülük ettiği DTÖ’den aşı patentlerinin kaldırılması için yaklaşık 99 ülkenin katıldığı bir girişimle daha da artıyor.

O günden bugüne, küresel haykırış büyümeye devam ediyor. Bugün 100’den fazla ülke Hindistan ve Güney Afrika’ya katılıyor. Bu büyüyen küresel harekete, eski İspanya Başbakanı José Luis Rodríguez Zapatero ve Felipe Gonzalez gibi 170 kadar tanınan kişi ve bunlara Médecins Sans Frontières, Oxfam, Amnesty, Frontline Aids ve Küresel Adalet Şimdi gibi ünlü uluslararası kuruluşlar eşlik ediyor. Nobel Barış Ödülü sahibi Muhammed Yunus liderliğindeki ve diğer Nobel ödül sahipleri tarafından desteklenen “Halkın Aşısı” için başlayan yeni girişim kısa süre önce kamuoyuna açıklandı ve aralarında George Clooney ve Forest Whitaker ve aktris Sharon Stone’un da bulunduğu 2 milyondan fazla imza topladı. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Covid-19 aşı patentlerinin kaldırılmasına yönelik küresel baskının bir parçası olan bir kampanyaya aylardır öncülük ediyoruz.

Biden tarafından benimsenen bu yeni pozisyon, aynı zamanda ABD’deki sosyal durum tarafından da belirleniyor. Hâlâ 10 milyon işsiz var ve ekonomi 2020’de GSYİH’nın yüzde 3,5’i küçüldü, bu da İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden bu yana en kötüsü.

Sosyal hoşnutsuzluk, öğretmenlerin Oklahoma, Kentucky, Batı Virginia, Los Angeles ve Chicago’daki grevlerinde açığa çıktı; pandemi çerçevesinde hemşirelerin ve doktorların farklı şehirlerde protestoları; General Motors grevinin yanı sıra 2020’de George Floyd’un öldürülmesi üzerine ırkçılık karşıtı güçlü bir halk ayaklanması; Amerikan hükümetinin aşılar ve patentler konusundaki tutumundaki bu değişikliği açıklayan iç nedenlerdir.

Joe Biden, aşırı sağcı ve gerici Trump yönetiminin tam da bu ayaklanma nedeniyle yenilgisinden sonra ABD Başkanı oldu. Demokrat Parti yönetimi, son yıllarda toplumsal huzursuzluğun arttığı bir ülkede bir barut fıçısının üzerinde oturduğunu biliyor.

Her parıldayan şey altın değildir

ABD Ticaret Temsilcisi, hükümetin fikri mülkiyet haklarına güçlü bir şekilde inandığını hızlıca söyledi. ABD hükümetinin ilaç şirketlerinin çıkarlarını savunduğuna hiç şüphe olmasın. “Sürecin yavaş olacağını”, DTÖ müzakerelerinin zaman alacağını sözlerine ekledi. Hala uluslararası büyük ilaç şirketleri tarafından kontrol edilen patentlerin hızlı bir şekilde kaldırılması konusunda hiçbir yanılsama olmamalıdır.

Çokuluslu Pfizer şirketi, Biden’ın açıklamasına şimdiden karşı çıktı. Pfizer’in ortağı olan Alman laboratuvarı BioNTech’in çıkarlarını savunan Almanya başbakanı Angela Merkel de aynısını yaptı.

Biden hükümeti, patentleri kaldırmayı kabul ettiğini söylüyor. Eğer söyledikleri tutarlı olsaydı, kendi ülkesinde laboratuvarları bulunan, özellikle Pfizer ve Moderna aşılarının patentlerini kaldırması gerekirdi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, Nisan ayı başlarında küresel olarak uygulanan aşı dozlarının yüzde 87’sinden fazlası en zengin ülkelerde enjekte edilirken, düşük gelirli ülkeler şimdiye kadar üretilen aşıların yalnızca yüzde 0,2’sini aldı. Duke Üniversitesi, ABD’de 300 milyon doz aşı fazlası olduğunu tahmin ediyor, ancak Biden yönetimi satın aldıkları milyonlarca aşıyı daha fakir ülkelere bağışlamıyor ve kullanmayacak.

ABD, küresel ölçekte yeni bir salgın ortaya çıktığında tutumunu değiştiriyor, böylece patentlerin aşıya erişimde bir engel olduğunu ve aşıların tüm ülkeler arasında daha adil bir şekilde dağıtılmasına giydirilmiş bir deli gömleği olduğunu zımnen kabul ediyor.

Diğer unsur ise ABD’nin, ekonomisinin salgın öncesi seviyelere gelmesine ve dünya kapitalist ekonomisinin İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana yaşanan en derin ekonomik krizden çıkmasına ihtiyaç duymasıdır.

İUB-DE, Biden yönetiminin patentlerle ilgili açıklamasının, patentlerin kaldırılacağının garantisi olmadığını söylüyor. Bugün tüm dünyada aşılamayı gerçekleştirecek tek yol, acil durum dahilinde dünyadaki tüm devlet ve özel laboratuvarların maksimum kapasitede üretim yapabilmesi için patentlerin kaldırılmasını talep eden farklı kuruluşların geliştirmekte olduğu dünya çapındaki kampanyayı her zamankinden daha fazla güçlendirmek gerekiyor.

Birkaç aydır geliştirmekte olduğumuz kampanyayı, bulunduğumuz tüm ülkelerdeki diğer kuruluşlar, doktorlar, uzmanlar, hemşireler ve sağlık çalışanları ile güçlerimizi birleştirerek desteklemeye devam edeceğiz. Covid-19 aşılarının patentlerinin kaldırılmasını yalnızca işçilerin ve emekçilerin dünya çapındaki seferberliğiyle sağlayabiliriz.

Kolombiyalı sosyalistler: Hükümetle herhangi bir diyalog girişimi durdurulmalı ve engellenmeli

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Kolombiya seksiyonu Birleşik Kolektif’in Kolombiya’daki seferberliğe ilişkin bildirisini aşağıda okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

Geçtiğimiz 7 Mayıs’tan bu yana, başkan Duque’nin hükümetiyle bir pazarlık sürecinin açılması önerisi güçlü bir şekilde dolaşıma sokulmaya başlandı. Mücadelenin içindeki birtakım yerel temsilciler dahi bu talebi savundu; onlar bu diyaloğun ve pazarlıkların yerel veya belediyelerle sınırlı olacağını ve böylece söz konusu yerellerde yaşayanların sorunlarının daha süratle tartışılıp çözülebileceğini söylüyorlar.

Ulusal Grev Komitesi’nin (CNP) kontrolünde bulunan çoğunluktaki güçler, kendilerini ülkeyi sarsan büyük halk ayaklanmasının sözcüleri olarak göstererek, bu pazarlık önerisinin üzerinde en fazla ısrar edenler. Çoğunluktakiler 10 Mayıs Pazartesi gününe ulusal hükümetle yakınlaşma için bir randevu kesildiğini ilan etti bile.

Bekleneceği üzere, olası bir pazarlık sürecinin açılması ayaklanmanın başını fiilen çekenler arasında yoğun bir tartışma yarattı. Bu tartışmalar sadece böylesine bir sürecin anlamının ne olduğu üzerine değil, aynı zamanda sözcünün kim olması ve ne gibi isteklerin iletilmesi gerektiği gibi konular üzerine de yaşanıyor. Bu gerekli tartışmaya katkı sunabilmek için Birleşik Kolektif (CU) olarak soruna dair kendi perspektifimizi ve somut önerilerimizi sunmak istiyoruz.

  1. Söylemek istediğimiz ilk husus, bir pazarlık sürecinin herhangi bir zamanda gözden çıkarılmaması gerektiğidir. Mahalle mücadelelerinde de, öğrenci direnişlerinde de, ezilen bir kesimin bir hakkının savunulmasında da, bir işçi grevinde de, bir ulusun içinde yaşadığı silahlı bir yüzleşmede de ya da iki ülke arasındaki veya bir ülkenin içindeki savaşta da pazarlık, kullanılabilir bir araçtır. Önemli olan pazarlığın, mücadelenin koşullarını garanti altına alacak şekilde özel durumlara boyun eğmesi ve çelişkiyi doğuran duruma çözümler oluşturacak bir formül şeklinde ortaya konmasıdır.
  2. Halkın cephesinden bir pazarlık sürecini başlatmak veya ilerletmek için, daima karşı kampın, yani bu durumda Duque hükümetinin, halkın protestoya devam etmesinin bütün şartlarını garanti altına almasını dayatmak gerekir; bunlardan bir kısmı anayasal haklar ve vazgeçilemez insan haklarıdır. Halkın kovuşturmaya, baskıya, zulme, suikastlara, gözaltında kaybedilmelere ve fiziksel saldırılara uğramaksızın seferber olma hakkıdır bu. Bu garantinin kendisi yerine getirilmeksizin herhangi bir görüşmenin veya herhangi bir pazarlığın başlaması düşünülemez bile. Baskıyı, sokakların askerileştirilmesini, ESMAD’ın kriminal eylemlerini ve silahlı saldırılarını soruşturmaya açıp cezalandıran ve aynı zamanda bütün alıkonanları serbest bırakan, kaybedilenlerin hepsinin canlı ve tamamen sağlıklı bir şekilde serbest bırakan ve polis şiddetinden, devletin güvenlik aygıtından, kırsal ve kentsel paramiliter çetelerden zarar gören ailelere tazminat ödeyen bir pazarlık şartı oluşturulmaksızın, bu şartların yerine getirileceğine dair açık işaretler olmaksızın, pazarlıktan söz edilemez.
  3. Hiçbir ama hiçbir şart altında halkın kullanmaya karar verdiği zora dayalı önlemlerin kaldırılması teklif edilemez: Bu örnekte bunlar, 28 Nisan’dan bugüne sağlıklı bir şekilde gelişen ULUSAL GREV, BARİKATLER ve OTOYOLLARI KAPATAN BLOKLARDIR. Pazarlıklar esnasında halkın hükümetle eşit taraflar olarak pazarlık yapabilmesinin mutlak ve değişmez şartı, bunlardır. AYNI ZAMANDA HÜKÜMET GREVİN BİR TOPLUMSAL GERÇEKLİK OLDUĞUNU KABUL ETMELİDİR. Yalnızca mücadelenin ve yerli halkların önderleriyle anlaşarak ve onların izin vereceği İNSANİ KORİDORLARLA nüfusun, sağlık, yemek, kamusal hizmetler, çöp toplanması ve yakıt yardımı gibi asgari ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmalıdır.
  4. Eğer olur da yukarıdaki şartlar yerine getirilirse, pazarlıkların başlangıcı için, demokratik bir anayasanın hazırlanması, yeterli temsiliyet gücüne sahip HALK MECLİSLERİ aracılığıyla yapılmalıdır. Pazarlıklara katılıp katılmamak bu halk meclislerinde karar altına alınmalıdır. Bu halk meclisleri talepler listesini belirlemeli ve pazarlıklara delege olarak katılacak sözcüleri seçmelidir. Sözcüler doğrudan doğruya mücadeleye katılanlardan seçilmeli ve mücadeleye bağlılıkları bilinmelidir. Ve şu son derece açık olmalıdır: Herhangi bir pazarlık girişimi en yüksek demokratik organ tarafından, yani bu durumda Ulusal Grev Komitesi tarafından onaylanmalıdır.
  5. Bu sürecin örgütlenmesi için, Birleşik Kolektif olarak biz, CALİ ŞEHRİNDE TOPLANACAK BİR ULUSAL MECLİS BULUŞMASI aracılığıyla demokratik bir müzakere mekanizması oluşturulana dek herhangi bir pazarlığa başlanmasının YASAKLANMASINI VE/VEYA pazarlıklara İZİN VERİLMEMESİNİ öneriyoruz. Valle Üniversitesi’nde toplanan Grev Taban Komitesi’nin 6 Mayıs tarihli kararı da, tam olarak bunları ifade etmektedir.
  6. Ulusal Grev Komitesi’nin bileşenlerinin sokak hareketinin sözcüleri olma yönünde en istekli kesimler olmaları, bize onlardan şunu talep etmek hakkını veriyor: DERHAL SÜRESİZ GENEL GREV KARARI ALIN. Bugüne kadar komitenin tek yaptığı iş 24 saatlik bir grev çağrısı yapmak, göstermelik bir sanal 1 Mayıs etkinliği düzenlemek, 5 Mayıs’ta bir protesto organize etmek oldu. Şu an bu komitenin sahip olduğu tek plan 19 Mayıs’ta bir protestoya daha çağrıda bulunmak. Bu şartlar altında CNP’nin ilk görevi Kolombiya’nın halkının verdiği kavgaya uygun hareket etmektir: Bu nedenle bu Pazartesi’den (10 Mayıs) başlayacak bir SÜRESİZ ULUSAL GREV çağrısı yapılmalıdır. Sendikal yapılar Taban Meclisleri oluşturarak ÜRETİMİ DURDURMA yönünde oylamalara gitmelidir. CNP yalnızca bu şartları yerine getirirse halkımızın mücadelesinin sözcülerinden birisi olmaya hak kazanabilir.
  7. Son olarak, BU PAZARTESİ, 10 MAYIS’TA CALİ ŞEHRİNE YAPILAN BÜYÜK SEFERBERLİK çağrısını sevinçle karşılıyoruz. Bu çağrı bütün ülkede, özellikle de Bogotá’da tekrarlanmalı çünkü bu şehirde seferberliğin daha büyük bir ulusal ve uluslararası etkisi olur. SEFERBERLİKLERE BİR MİLYON KATILIMCI hedefi bu şekilde gerçekleştirilebilir ve böylece halkın düşmanları bizim grevde olduğumuzu, mücadeleye devam edeceğimizi ve halkın istekleri yerine getirilene dek sonuna kadar gideceğimizi daha iyi duyabilirler.

SALDIRI PAKETİNE KARŞI VE DUQUE HÜKÜMETİNİ DEVİRMEK İÇİN DEVRİMCİLERE KATILIN, BİRLEŞİK KOLEKTİF’E GELİN

Pazarlıklar konusundaki bu somut önerilerin yanı sıra, Birleşik Kolektif olarak ülkenin dört bir yanında kendi taleplerine kulak verilmesini ve ülkenin derin ekonomik krizinin faturasını işçilere kesen ekonomik paketin reddedilmesini isteyen binlerce sesin sahibi olan insanlarla dayanışma içinde olduğumuz ilan ederiz. Ve halkımızı birleştiren, motive eden ve seferber eden şu mücadeleci sloganda birleştiğimizi bilmenizi isteriz: Duque defol!

Gelin yoldaşlar, ileriye yürüyelim, grevi sürdürelim, meclisleri toplayalım ve Kolombiya halkının ihtiyacını hissettiği yeni devrimci önderliğin ortaya çıkışına yardımcı olalım. Bizim devrimci politikamız bu önderliğin inşa edilmesine hasredilmiştir. Sizi, devrimcilerin birliğini sağlamanın ilk adımı olarak BİRLEŞİK KOLEKTİF’e katılmaya çağırıyoruz. Üyelerimizle iletişime geçin veya bize sosyal medya hesaplarımız üzerinden ulaşın.

Birleşik Kolektif

Bogotá, 9 Mayıs 2021

Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası’ndan Fayez Elemare, Gazze’deki güncel durumu değerlendirdi

0

İşgalci İsrail rejiminin Gazze ve Mescid-i Aksa’daki son saldırıları ertesinde, Gazze Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası’ndan Fayez Elemare ile sürece dair gerçekleştirdiğimiz kısa röportajı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Gazze’deki güncel durum nedir?

İsrail’in şu ana kadar 9’u çocuk 25 Filistinli’yi öldürdüğü ve 115 kişiyi yaraladığı Gazze’de, İsrail tarafından evler, topraklar ve sokaklar bombalanıyor ve sayılar sürekli artıyor. İsrail saldırganlığı şu dakikaya kadar durmadan devam etti.

İsrail neden Gazze’deki Filistinlilere saldırıyor?

İsrail, Gazze’de Filistinlilere saldırıyor; çünkü Filistin direnişi, İsrail’in Kudüs’teki Filistinlilere yönelik uygulamaları, işgalci askerlerin ve yerleşimcilerin El Aksa Camii’nde ibadet edenlere yönelik saldırıları, İşgal altındaki Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesindeki vatandaşların evlerine el konulması ve Filistinlilerin mahallelerinin boşaltılması karşısında ve kadınların, çocukların, yaşlıların ve gençlerin basın ve kameralar önünde dövülmeleri ve tutuklanmalarının durdurulması için İsrail’i uyardı.

Gazze’de insanlar direniş için nasıl örgütleniyor?

Filistin direnişinin, tüm Filistinli grupların dahil olduğu ve İsrail işgaline ve başta Kudüs, El Aksa Camii ve Şeyh Jarrah mahallesinde olmak üzere, Filistinlilere yönelik saldırılara karşı ortak eylemler organize eden bir yapısı var.

ABD, Avrupa ve Arap hükümetleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Filistin halkı, yetmiş yıldan fazla bir süredir acı çekiyor; İsrail işgalinden ve İsrail hükümetinin, kendi yerleşimcilerini hareket ettirmemesine rağmen Filistinlilere karşı uyguladığı günlük ihlallerden muzdarip. Ayrıca, bu hükümet İsrailli yerleşimcilere Kudüs’teki Filistinlilere saldırmaları ve evlerine el koymaları konusunda da destek veriyor. İsrail, Kudüs’ün Şeyh Jarrah mahallesindeki Filistinli vatandaşların evlerine el koydu ve bu evleri Yahudi yerleşimcilere verdi.

Bütün bunlar, tüm dünyanın gözleri önünde, hükümetlerin herhangi bir müdahalesi olmadan gerçekleşiyor; bu yüzden, Filistin halkı İsrail’in Filistinlilere yönelik ihlallerini izleyen, buna seyirci kalan hükümetleri tarafından da eziliyorlar.

İşgalci İsrail’e karşı meşru mücadelelerinde Filistin halkıyla dayanışma içinde olan özgür halklara selamlarımızı iletiyoruz.

Fayez Elemare, Bağımsız İşçi Komiteleri Sendikası, Gazze’nin kuzeyindeki Jabalia mülteci kampından

Saldırı ve yasaklara rağmen mücadeleler sürüyor

0

İlk koronavirüs vakasından bugüne bir yıldan fazla vakit geçmesine rağmen Türkiye’de gerekli önlemler bir türlü alınmadığı için vaka sayıları rekor düzeylere ulaştı. Önlem almamanın ötesinde hükümet kendi menfaati doğrultusunda yasakları esnetti, açıkladığı aşı programını gerçekleştiremedi, eğitimden sağlığa her alanda işçi ve emekçileri sefalet ve ölüme mahkûm eden politikalar izledi.

Bir başarı hikâyesi gibi anlatmaya çabaladıkları bu tablo şanssızlığın, beklenmedik olayların bir sonucu değil, ne olacağı bilinerek yapılmış bir tercihin sonucu. Covid-19’u fırsat bilen hükümet, kendisi ve patronlar için eşi benzeri görülmemiş bir sömürü düzeni yaratmaya çalışmakta. Pandemi bahane edilerek hükümete ve patronlara karşı yapılan her türlü gösteri yasaklanıyor. Öğrencilere, kadınlara, doğaya, işçi ve emekçilere yapılan saldırılar şiddetleniyor. Bu yolla iktidar ve patronlar birlikte yarattıkları krizin faturasından kurtulmaya çalışıyorlar. Patronlar tüm sessizlikleri ile iktidarın yaptığı hukuksuz girişimleri onaylarken, iktidar da patronların daha çok para kazanması için birçok imkân yaratıyor.

Kod-29’a ve sendika düşmanlığına karşı mücadele

Bu durum en bariz biçimde fabrikalar ve işyerlerinde gözüküyor. Birçok yerde işçiler ve emekçiler daha iyi bir ücret ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı mücadele etmek için sendikalı olma yolunu seçiyor; ancak anayasal hak olmasına rağmen patronlar Kod-29 ya da ücretsiz izin ile işçileri mücadeleden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Patronların tüm bu çabalarına rağmen işçiler mücadelelerini sürdürüyorlar: A-Plus, Migros Depo, Ptt, Yasin Kaplan, Güven Boya, EuroPower, GKN Sinter, Baldur, Döhler, Bel Karper, Adkotürk, Erciyes Boru sendika düşmanlığına ve Kod-29’a karşı mücadele sürdüren işyeri ve fabrikalardan birkaçı.

İşçilerin mücadelesi ile birlikte gündeme gelen Kod-29 ahlaksızlığı, 2020 yılında 177 bin işçinin işten çıkarılma sebebi. Bu sayıya ücretsiz izin dayatmasını da eklediğimizde, hakları için mücadele eden yüz binlerce işçinin tam anlamıyla açlığa mahkâm edildiğini görebiliyoruz. Bakanlık, yükselen tepki sonrası yeni bir düzenleme ile Kod-29’a ayrı kodlar belirledi. Ancak bu düzenleme tıpkı işten çıkarma yasağında olduğu gibi, patronların eline verilmiş yeni bir kolaylık. Sivas’ta Çiftay’a bağlı bulunan madende iş güvenliği uzmanının çalışma koşullarının kötü olduğunu söylemesi sonrası Kod-43’ten atılması, bu kolaylığın bir örneği.

Fabrikalarda vaka sayısı 17 kat arttı

Hükümet ve patronlar pandemi fırsatını değerlendirmek için ellerinden geleni yapmaya devam edecekler. Birleşik Metal-İş’in açıkladığı rapora göre fabrikalarda görülen vaka sayısının 17 kat artmasına rağmen işçilerin tam kapanmadan muaf olması bunun kanıtı. Nasıl işçilerin parası olan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ödenen Kısa Çalışma Ödeneğini bir lütufmuşçasına uzattıklarını söyleyerek bir şey yapıyor gibi görünmeye çalıştılarsa, kapanmada da turizm sektörünü gözeterek aldıkları kararı pandemiye karşı mücadele adı altında sunuyorlar.

Bugün süren mücadeleler, yalnızca parayı düşünen ve başka hiçbir değere sahip olmayan iktidar ve patron işbirliğine karşı yapılması gerekenlere dair yol gösteriyor. Bu mücadelelerin birleşmesi ile krizin faturası bizzat onu yaratanlar tarafından ödenebilir ve daha da ötesi insan onuruna yaraşır bir yaşam kurulabilir.

Akademi, Oscar ödülleri ve politik filmler

0

2021 yılının Oscar adayları kulağa artık alışıldık gelen fısıltılarla karşılanmıştı: “Akademi de film seçkilerinde çeşitlilik olsun diye bu filmi seçmiş” veya “Akademi beyaz üstüncülük karşıtı eleştirilerden sakınmak için bu filmleri adaylar listesine doldurmak yönünde bir taktik izlemiş.”

Bu yüzeysel gözlemlerin ardında o denli derin önyargılar yatıyor ki, hepsiyle hesaplaşmak olanaklı değil. 

İlk olarak bu sözde analizlerin içinde yatan gerici varsayımla başlamak gerekir. Bu analizlerin iddiası, herhangi bir toplumsal mücadeleyi veya ezilenlerin herhangi bir sosyopolitik davasını konu alan herhangi bir filmin, herhangi bir film ödülleri etkinliği kapsamında hiçbir zaman sinematografik açıdan bu ödüllere layık görülemeyecekleri, ancak yalnızca ele aldıkları konular “demokratik kamuoyu” tarafından “hassas” bulunduğu için onlara ödül verilmek zorunda kalınacağı. Bu varsayım aslında estetik kaygılardan değil, filmin ele aldığı konuya dair bu analizlerin içlerinde barındırdıkları egemen ideoloji kırıntılarından, filmin konusuna karşı verilen muhafazakâr reflekslerden kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak politik filmlerin belirli bir platformda belirli bir ödüle aday gösterilmesi değersizleştirilmek istenirken, yapılmakta olan hiçbir zaman bu filmlerin yönetmenlerinin kritik tercihlerinin veya oyuncularının performanslarının veya senaryo iskeletlerinin temellerinin bir eleştirisi değildir; bu eleştiri daima, filmin ele aldığı politik konu dolayısıyla ödüllere aday gösterildiğini ileri sürerek filmi sanatsal düzlemde itibarsızlaştırmaya kendisini adamış bilinçsiz bir projenin parçasıdır.

Ancak bir anlığına bu eleştirileri haklı kabul edelim. Bir anlığına diyelim ki, siyasal konular üzerine ezilenlerin bakış açısından olayları aktarma kaygısında olan filmlerin estetik açıdan güzel olabilme potansiyeli yoktur ve yine bir anlığına diyelim ki, tam da bu sebeple, böylesine filmler popüler platformlarda başarı kazanırsa, bunun nedeni böylesine filmlerde işlenen konuya dair platform sahiplerinin gösterdikleri sahte ve göz boyayıcı samimi ilgidir. Biz bu ilginin sahte ve göz boyayıcı olduğunu bildiğimiz müddetçe, bu tip filmlerin böylesine platformlarda sırf politik oldukları için yer bulmalarında hiçbir sorun yok.

Aksine tam tersini talep etmek gerekir: Bu filmler, sinematografik bakımdan bir kabusu da andırsalar, tam da politik oldukları için popüler platformlarda yer almalıdır. Belki de bu durumda, sinemaya dair müthiş yeteneklere sahip bir iletişim öğrencisi bu filmlerin konularına aşina olarak, ileride aynı konuyu işleyeceği ve sinematografik açıdan da övgü alacak olan uzun metrajlı eserler çekebilir. Burada bir politika veya “konu” (yani senaryo) fetişizmi yaptığımız düşünülmesin. Aslında önerdiğimiz, pozitif ayrımcılık çizgisinin ta kendisi çünkü politik filmler, tam da politik oldukları için aşağılanmaya ve hor görülmeye daha uygun, daha açık oluyorlar.

“Tam” kapanmada bir ara değerlendirme: Daha çok test, daha çok aşı, daha çok ekonomik destek!

0

29 Nisan Perşembe akşamı saat 19.00’da başlayan “tam” kapanma devam ediyor. Erdoğan, hedefi günlük vaka sayısını beş binin altına düşürmek olarak açıklamıştı. Birkaç gün önce Turizm Bakanı, “tam” kapanmanın sona ereceği 17 Mayıs’ta günlük vaka sayısı beş binin altına inebilirse bu yıl için koydukları 30 milyon turist hedefini koruduklarını ifade etti. Sağlık Bakanı ise 28 Nisan’da bayram sonrasına kadar günlük vaka sayısını 10 binin altına düşürmek istediklerini söylemişti. Hangisi doğru? Malum iki hafta önce de Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan hedefin önce 50 bin, sonra 40 bin altı şeklinde ilerlemesi gerektiğini belirtmişti.

Kısacası “aşı var mı, yok mu” tartışmasındaki birbirini yalanlayan açıklamalar bu konuda da işbaşında. Sağlık Bakanının birkaç gün arayla “önümüzdeki iki ay aşı tedariki açısından zor geçecek” noktasından “Çin ile 100 milyon doz aşı anlaşması yapıldı” noktasına gelmesi gibi! Tabi Erdoğan, “aşı tedarikinde sıkıntı olduğunu kabul etmiyorum” dedikten sonra! Kabul edilse ne olur, edilmese ne olur? Verilen sözlere göre şu ana dek Türkiye’nin yarısından çoğu aşılanmış olmalı, yerli aşı kullanılmaya çoktan başlanmalıydı. Bir ay sonra 2021 yılının yarısı bitmiş olacak. Hala aşı anlaşması yapma aşamasındayız. An itibariyle (7 Mayıs) Türkiye’de iki doz aşı uygulanmış kişi sayısı 10,2 milyon. Nüfusun yüzde 12’si! Hadi birinci doz aşı olanları da katalım, an itibariyle (7 Mayıs) toplam yapılan aşı sayısı 24,7 milyon. Nüfusun yüzde 29’u!

Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, denir. Bunca laf kalabalığının gelip dayandığı yer dışişleri bakanının da ifade ettiği üzere turistin göreceği son kişiye kadar turizm sektörü içindeki herkesi aşılamak! Üstelik Mayıs ayı sonuna kadar! Kapanma, aşılama, vaka, hasta, yoğun bakım, entübe vs derken işte aslında işin özü, sözün özeti bu: ekonomi! O yüzden turistlerin toplu şekilde yüzdüğü plajın uzak bir köşesinde tek başına yüzen, dediğine göre salgın nedeniyle de işsiz kalmış, vatandaşa sokağa çıkma yasağını ihlalden ceza uygulanabiliyor. Alkole uyguladığı yasağı haklı gösterebilmek için kâğıttan kaleme, ampulden çekice, sözüm ona haksız rekabeti engelleme adına, hemen her şeye yasak getirme aklı aslında 15 aydır salgınla nasıl mücadele edilmediğinin de göstergesi…    

Veriler ne diyor?

Peki, geride kalan bir haftalık (30 Nisan – 6 Mayıs) süreye bakınca vaka sayısında hedefe ne ölçüde ulaşılabildi? “Tam” kapanmanın başladığı ilk gün olan 30 Nisan’dan 6 Mayıs’a kadar bir haftalık sürede toplam 1 milyon 715 bin 894 adet test yapıldı. 189 bin 282 vaka tespit edildi. 2450 kişi vefat etti. Test vaka oranına baktığımızda bu bir haftalık sürede test yapılan her 100 kişiden 11’inde vaka tespit edildiğini görüyoruz. Günlük vefat sayısı ise 350 olarak gerçekleşmiş.

“Tam” kapanmanın bir hafta öncesinde (23-29 Nisan) bir haftalık test sayısı ise 1 milyon 956 bin 8, vaka sayısı 287 bin 318 ve vefat sayısı 2408’di. Diğer bir ifadeyle test yapılan her 100 kişiden 14,6’sında vaka tespit edilmişti. Günlük vefat sayısı 344 olmuştu.

Bu veriler ışığında “tam” kapanmadan bir önceki haftayla kapanmanın ilk bir haftasını karşılaştırdığımızda 240 bin daha az test yapıldığını görüyoruz. 16-22 Nisan haftasında 2,2 milyon test yapıldığını düşünürsek üç hafta içinde test sayısında neredeyse 500 bin adetlik bir azalma olmuş. Bu neredeyse, mevcut test vaka oranına göre, 45 bin vakanın kaçırılması anlamına geliyor! Test sayıları, insanların test için gelmesi beklenmeden, enfekte olmaya en açık sektörlerden, işlerden başlayarak, özellikle belirti göstermeyen taşıyıcıları tespit edebilmek için mutlaka artırılmalıdır. Çünkü daha çok test, daha çok vaka yakalayabilmek anlamına geliyor. Nitekim iktidarın günlük beş bin vaka hedefini kaç adetlik bir test sonucunda hedeflediği bilmiyoruz. Eğer mevcut ortalama 250 binlik test sayısı 100 binin altına inerse günlük vaka sayısı da zaten beş bin hedefine yaklaşır. Dolayısıyla vaka sayısı önemli olsa da esas kritik unsur kaç test ile bu sayıya ulaşıldığıdır.

Bu çerçevede test vaka oranı son bir haftada bir önceki haftaya göre yüzde 14,6’dan 11’e gerilemiş olsa da oran halen çok yüksek. Daha da önemlisi test sayısı da düştüğü için sayıların azalması yalancı bir iyileşme havası yaratarak tekrar rehavete davetiye çıkarmakta. Şöyle ifade edelim: Son bir haftalık verilere göre vaka oranı 100 binde 31,5 olarak görünmekte. Bu haliyle Türkiye şu an “orta riskli” durumda. “Düşük risk” için 100 binde 10’nun altına düşmek gerekli. Yani mevcut veriler halen çok yüksek. Ama bu veriler de yine yanıltıcı çünkü eğer test sayısı son bir haftada 1,7 milyon değil de iki hafta önceki kadar (2,2 milyon) olsaydı bu durumda 189 bin değil 242 bin vaka yakalanmış olacaktı. Bu durumda vaka oranı 100 binde 40,8’e yükselecekti. Eğer Türkiye’de örneğin her gün 500 bin adet test yapılsa, tablo aynı olmasına rağmen, vaka oranı 100 binde 52’nin üzerine çıkacak ve Türkiye bu oranla “yüksek riskli” konuma gelecekti. Test sayısı günde bir milyona çıkarılırsa bu durumda da vaka oranı 100 binde 127’nin üzerine çıkacaktı. Bu oran “çok yüksek riskli” olmak anlamına geliyor. Aslında halen bulunduğumuz gerçek durum bu!

Bütün bu rakamlar aynı zamanda yaygın ve etkin bir aşılama söz konusu olmadan salgını bir halk sağlığı sorunu olmaktan çıkarmanın mümkün olmadığını göstermekte. Yerli ya da ithal derhal aşı tedariki sağlanmalı, enfekte olmaya en açık sektörlerden, işlerden başlayarak etkin aşılama devreye sokulmalıdır.

Bu sağlanana kadar “sürü bağışıklığı” gibi maceralardan uzak durulmalıdır. Başta salgına en açık konumdaki işçiler, emekçiler, küçük esnaf gibi toplu çalışma ve ulaşım ortamlarında bulunmak zorunda olan kesimler olmak üzere ihtiyaç sahipleri en etkin şekilde ekonomik olarak desteklenmelidir. Salgının bir halk sağlığı sorunu olmaktan çıkarılması ancak daha çok test, daha çok aşı ve daha çok ekonomik destek ile mümkündür. Öncelik budur. Planlamalar bu yönde yapılmalı, kaynaklar bu yönde kullanılmalıdır. Tüm emek örgütlerini bu yaşamsal talepleri de kapsayan bir mücadele planını hayata geçirmeye çağırıyoruz.

Bitcoin yasaklanmalı mı?

0

Kripto paralar özellikle son yıllarda gündemimizde daha çok yer alır oldu. Bitcoin bunlardan en bilineni olmasına rağmen 2009’dan bu yana 4501 tane kripto para yaratılmış ve kendine has borsalarda işlem görmekte. Kripto para çeşitlerini ve teknik süreci detaylı anlatmayacağım ama kısaca genel olarak Bitcoin ve kripto para nedir, neden ülkemizde popüler oldu ve bizi nelerin beklediğine gelin hep beraber bakalım.

2009’da ne oldu?

31 Kasım 2008 yılında, tüm para piyasalarının belki de kaderini değiştirecek makale, gizemli Satoshi Nakamoto tarafından yayınlandı. Bu makalede, merkez bankalarına gerek kalmadan eşler arasında güvenli nakit sisteminden bahsediliyordu. Bu, parayı bulan Likyalılardan beri paranın ilk defa merkezi otoritenin denetimine ve güvencesine gereksinim olmadan dolaşıma sokulması anlamına geliyor. 3 Ocak 2009’da ise makalede bahsedilen sistem hayata geçti. Sınırlı arz ve her yapılan işlem sonrasında, işlemi işleyen ve kaydedene verilen Bitcoin kendi için sanal bir arz-talep dengesi ve manipülasyonunu kurdu. Toplamda 21 milyon Bitcoin üretimi ve dağıtımı planlandı ve her yapılan işlem sonrasında belirli orantıyla dağıtımı yapılmakta.

  • Bitcoin ile yapılan ilk işlem 22 Mayıs 2010 yılında gerçekleşti. Bir pizza için 10 bin Bitcoin verildi.
  • 22 Temmuz 2013 yılında dolaşımdaki Bitcoin’lerin toplam değeri 1,2 milyar dolarken, 30 Nisan 2021 tarihinde 1 trilyon doları geçmiş durumda.
  • Bitcoin’in ardından sanallaşmış para birimleri mantar gibi türedi, bazıları Bitcoin mantığında işlem görürken (örn. Etherium), bazı kripto paralar ise merkezi sistemler tarafından pazarlanıyor (örn. Ripple).
  • Dünya çapında alışverişlerin çoğu kripto para borsaları üzerinden gerçekleştiriliyor. Türkiye’de de 40 tane yerli kripto para borsası var. Sadece en büyük ikisinde günlük gerçekleştirilen işlem hacmi 1 milyar doları aşmış durumda.

Thodex, Vebitcoin, Goldencoin…

Düzenli çalışmaktan ve ekonomiden umudunu kaybeden milyonlarca insanımız artık bir anda köşeyi dönüp kendi gemisini kurtarmanın derdinde, özellikle genç nüfus bu baskıyı fazlasıyla hissediyor. Kripto parayla ilgilenen kitlenin yüzde 62’si 34 yaş ve altı ve bunların büyük çoğunluğunun temel amacı kısa sürede para kazanmak. Yani kripto paranın başlangıçtaki amacı olan güvenli alışverişle ilişkisi yok. Bunu fark eden yerli simsarlar ise insanların yatırım umutlarını aynı Çiftlikbank’ta olduğu gibi suistimal ederek, yatırımcıların paralarını çalarak yurtdışına kaçtılar ve birtakım güçler tarafından korunuyorlar. İktidar ise gelişmekte olan tehlikenin farkındaydı fakat hiçbir önlem almayarak bu noktaya gelinmesine sebep oldu. Merkez Bankası’nın geçtiğimiz günlerde çıkardığı yasa ile kripto ticareti ve yatırımı engellenmeye çalışılıyor, fakat bu neredeyse imkânsız ve halkın korunmasını amaçlamamakta.

Ya sonrası?

İnsanlık teknolojiyle beraber gelen sanallaşmanın paradaki son büyük devrimiyle karşı karşıya. Fakat bunun Ponzi mi, yoksa bir kurgusal sermaye mi ya da merkezi hükümetleri sarsmaya ve paranın daha demokratik dolaşıma sokulmasına yarayan bir gelişme mi olacağını hep beraber göreceğiz. İktidarın halkı korumak için kripto parayı yasaklamaktan önce yaşanan vurgunların hesabını vermesi ve halkın neden buna altın hücum varmış gibi akın ettiğini sorgulaması lazım, çünkü özellikle gençleri bu çaresizliğe yönelten, onlarca yıldır uyguladığı ekonomi politikaları. Daha adil bir dünya ve emeğimizin sömürülmediği günler dileğiyle!

Plansız ekonomide patates-soğan bir az, bir bol olur!

0

Bir ürünün azlığı gibi çokluğu da sorun. Ürün az olduğunda talep karşılanamayacağı için fiyatlar yükselir. Dar gelirliler, yoksullar o ürünü satın alamazlar. Ürün çok olduğunda bu kez fiyatlar üretim maliyetinin de altına düşer. Üretici zarar eder. Öyle ki üretici maliyet nedeniyle çoğunlukla ürünü tarladan dahi toplamaz. Arz talep dengesinin kurulması bu nedenle çok önemlidir. Dengenin kurulması ve sürdürülebilir olması ancak merkezi bir planlamayla sağlanabilir. Bunun için kuşkusuz bir tarım politikasına sahip olunması gerekir. Ranta, kayırmaya, iltimasa dayanan günübirlik vurguncu anlayışlarla üretici de tüketici de kaybeder. Kazanan bir avuç vurguncu olur.

2018 yılında soğan-patates fiyatları zirve yapmıştı. Ürün karaborsaya düşünce soğan-patates depoları dahi basılmıştı. Tarım ve Orman Bakanı Ekrem Pakdemirli Ocak 2020 tarihinde bu durumdan “ders” aldıklarını, bir daha benzer durumlarla karşılaşılmayacağını açıklamıştı. Bakanın ders aldık dediği soğan-patatesin ihracatını izne bağlamak, ithalatını serbest bırakmaktan ibaretti. Oysa bu yıl soğan-patates üreticileri yine büyük zarar etti. Çoğu daha fazla zarar etmemek için ürününü tarlada bıraktı. Hayvanlara yem etti. Bir kısmı iflasla karşı karşıya kaldı. Bu tablo neticesinde İstanbul, Ankara gibi büyükşehir belediyeleri hem zor durumdaki üreticiye destek olmak, hem ihtiyaç sahibi tüketiciye pandemi koşullarında bedelsiz ürün desteği sunmak için üreticiden toplu soğan-patates satın alarak dağıttı. Her zaman olduğu gibi iktidar yine meseleye son vagondan bindi. Dostlar alışverişte görsün mantığıyla çiftçinin elinde kalan soğan-patatesi almaya başladı. Haklı olarak çiftçi “iş işten geçtikten sonra” diyerek bu alımın yetersizliğine vurgu yaptı. Çünkü mesele çiftçinin elinde 250 ton patates, 50 ton soğanın kalmasını engelleyecek planlamanın yapılmasında.

Tarım ve Orman Bakanının geçen yıl “dersimizi aldık” dediği günlerde üreticiler ise şöyle diyordu: “Bakanlık yetkilileri patates soğan işini bilmiyor. Üretimde planlama yapmak yerine alınan kararlarla fiyatta istikrarsızlık oluşuyor. Hem üretici hem de tüketici zarar görüyor. Bakanlık yetkilileri ‘100 bin ton patates çürüse ne olur’ diyecek kadar konuya yabancılar.” Evet, üretimde planlama! Mesele bu kadar açık. Plansız ekonomide soğan-patates bir az, bir bol olur…

Filistin: İkiyüzlü birlik söyleminin karşısında mücadelenin birliği

0

Filistin’de 2005 yılında gerçekleşen devlet başkanlığı ve 2006 yılında yapılan milletvekilliği seçimlerinin ardından 14 yıl sonra seçimler düzenlenecek. Ocak ayında devlet başkanı Mahmud Abbas tarafından açıklanan kararname uyarınca milletvekilliği seçimleri 26 Mayıs, devlet başkanlığı seçimleri ise 31 Temmuz tarihlerinde yapılacak. Batı Şeria’yı yönetimi altında tutan El Fetih ve Gazze’de kontrolü elinde barındıran Hamas’ın “uzlaşısı” ile alınan seçim kararının ardından Mısır’ın başkenti Kahire’de, 12 Filistinli örgütün katılımıyla düzenlenen toplantılarda seçimlerin “ulusal birlik” hedefi etrafından ele alınması gerektiği dillendirildi.

Filistin direnişinin üzerinde yükselen, emekçi halkın intifadasına ket vuran, uzlaşmacı iki önderlik tarafından “ulusal birlik” şiarıyla kendi konumlarını yeniden meşrulaştırmak adına dayatılan seçim ortamında Filistin halkının gerçek gündemini ise Siyonist İsrail devletinin işgalci, saldırgan politikalarına karşı mücadele dinamikleri ve Covid-19 salgını sonucu derinleşen sağlık krizi ve kötü yaşam koşulları oluşturuyor.

Pandeminin derinleştirdiği ekonomik krizle birlikte yüzde 50 bandına yaklaşan işsizlik oranı, Filistinlilerin yaşam koşullarını daha da geriletmiş durumda. Bu tabloya, nüfusunun önemli bir kesimini aşılayan İsrail’in, apartheid (ırk ayrımcılığı) rejimini salgın karşısında da takviye ederek, Filistin halkının aşıya erişimini engellemesi ve bir “aşı apartheidı” uygulaması eklenmekte. Filistin halkının işgal krizi, sağlık ve ekonomi kriziyle katlanmakta.

Ayrıca Filistinliler son iki haftadır İsrail devletinin ve aşırı sağcı grupların ırkçı saldırıları ile yüzleşmekte ve buna karşı direnişini sürdürmekte. Ramazan’la birlikte Doğu Kudüs’ün Eski Şehir kısmının Siyonist rejimin kolluk güçlerince kapatılmasına karşı, Filistinli gençlerin başını çektiği bir mücadele başladı. Aynı zamanda Siyonist rejimden güç alan Lehava falanjları (aşırı sağ örgütlenme), La Familia milisleri (aşırı sağ futbol kulübü taraftarları), İsrailli yerleşimciler ve ultra-ortodoksların çağrılarıyla Mescid-i Aksa ve Eski Şehir bölgelerinde “Araplara ölüm” sloganlarıyla, Filistinlilere dönük ırkçı baskın ve saldırılar organize ediliyor.

Doğu Kudüslü Filistinlilerin, işgalci rejimin kolluk güçlerinin baskısına ve aşırı sağcı örgütlerin saldırılarına karşı direniş ve mücadeleleri sürerken, eylemlere, henüz kısmi olsa da başka bölgelerden de destek sunulmaya başlandı.

Kısacası, seçim öncesi Filistin’de kendisini açığa çıkartan iki kutup bulunmakta. Bir tarafta, emperyalizmin bölgedeki temel dayanağı Siyonist rejimin işgaline ve Filistin yönetiminin derinleştirdiği sağlık krizine ve ekonomik çöküşe karşı mücadelesini sürdüren Filistin halkı. Diğer tarafta ise, Siyonist rejim ile normalleşme olanaklarını arayan, bunu yaparken de emperyalizm ve bölge gerici önderlikleriyle işbirliği halinde olan, iki devletli kendi ekonomik ve bürokratik çıkarlarını meşrulaştırmak adına “ulusal birlik” söylemi üzerinden seçim çağrısı yapan, başını El Fetih ve Hamas’ın çektiği Filistin “önderliği”.

Mevcut tabloda, Filistin ve bölge halkının Siyonist rejime ve işbirlikçi yönetime karşı mücadelesini, Siyonizmin bölgeden kovulması, Müslüman, Musevi, Hıristiyan ve tüm dinlerden toplulukların demokratik, laik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devleti inşası hedefiyle birleştirebilecek bir odağın mücadele içerisinde açığa çıkartılması, zorunluluğunu koruyor.

Yurtiçi Kargo’da işçi kıyımı devam ediyor. Mahkeme şahitliği yaptığı için işten atılan işçi ile söyleşi

0

Yurtiçi Kargo’da sendikalı oldukları için işten çıkarılan iş arkadaşları lehine mahkemede şahitlik yaptığı için kendisi de işten çıkarılan kargo işçisi Süleyman Eken ile işten atılma süreci ile ilgili bir söyleşi gerçekleştirdik.

Gazate Nisan: Kaç senedir bu işte çalışıyorsunuz ve çalışma koşullarından bahseder misiniz?

Süleyman Eken: Dört senedir bu işte çalışıyordum. Sabah 05:30’da iş başı yapıp sabah 8-8:30’a kadar aralıksız hızlı bir tempoyla çalışıyorduk. Örneğin sabah gelen kargo sayısı 30 bin civarındaysa sabah 8.30’a kadar en az 20 bin kargoyu indirip yüklememiz gerekiyordu. Bu da çok hızlı bir tempo gerektiriyordu. Bunun yanında kargoların bazıları çok ağır oluyordu. Palet, demir hatta taş bile taşıdığımız oluyordu. Yukarıdan aşağı doğru müdürden şefe, şeften en altta bize gelen hızlı çalışma baskısı da vardı. Yukarıda filler tepişirken altta bizler, karıncalar eziliyoruz.

G.N: Sendikalı olan arkadaşlarınıza davalarında şahitlik yaptığınız için işten çıkarıldınız, fakat siz sendikalı değildiniz, neden sendikalı olmadınız?

S.E: Arkadaşların sendikaya üye olduklarını bilmiyordum. İşyeri sendikaya karşı olduğundan örgütlenme işleri gizli yürütülüyordu. Arkadaşlar arka arkaya işten çıkarıldıktan sonra sendikalı olduklarını öğrendik. İşten çıkarılan iki arkadaş öncesinde bana kendilerinin de işten çıkarılabileceğini söylediler ve öyle de oldu. “Şahitlik yapar mısın?” diye sordular. Ben de her zaman yanlarında olduklarını söyledim ve şahitlik yaptım. Duruşmadan bir gün önce de işten çıkarıldım.

Ben kendim sendikaya üye olmadım. İşten çıkarılan 15 arkadaşa sendikanın yeterince sahip çıkmadığını düşünüyorum. Avukat desteği sunmuşlar ama bence bu işler sadece avukat desteğiyle olacak şeyler değil. Sendika daha çok arkalarında dursaydı belki daha iyi bir faaliyet olabilirdi. Bu sebeplerden sendikaya üye olmayı düşünmedim ama sendikalı arkadaşlara her zaman yanlarında olduğumu söyledim. Cumhuriyet Gazetesi’nde sendika başkanının röportajında okudum. Yüz kişi sendikalı olduğu için Yurtiçi Kargo’da işten çıkarılmış. Bunu gazeteden öğreniyoruz. Bu yüz kişi çıkarılırken sendika neredeydi? Ne yaptı? Sadece avukat desteği ile olmaz bu işler. Ben bugün baroya gitsem o da bana avukat verir. Twitter’dan ben sesimi duyurdum. Binlerce insan sahip çıktı. Yüzlercesi avukat desteğinde bulunabileceklerini söyledi. Sendika işçilerin aidatlarıyla ayakta duruyor. Avukat desteğinden başka şeyler de yapmalıydı diye düşünüyorum. Ben tek başıma sesimi duyurmaya çalışıyorum.

G.N: Sözde işten çıkarma yasağı varken sen ve diğer arkadaşlarınız salgınn sürecinde işten çıkarıldınız. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

S.E: Bildiğim kadarıyla işten çıkarmanın belirli bir cezası var. Bu ceza büyük şirketler için hiçbir şey ifade etmiyor. İstedikleri gibi çıkarmaya devam ediyorlar. Parası olanlara yasak yok, kapının önüne koyuyorlar. Salgın falan dinlemiyorlar. Yurtiçi Kargo kesinlikle sendika istemiyor. Onun için gerekli parayı verip rahatlıkla işten çıkarıyorlar. Beni de hakkımı vermeden işten çıkardılar.

G.N: Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

S.E: Ben bireysel olarak tepkimi ortaya koydum ve bu işin gündeme gelmesini sağladım ama benden önce sendikalı olduğu için işten çıkarılan arkadaşlarla beraber görüşmeyi düşünüyoruz. Hep beraber ne yapılması gerektiğini konuşmamız lazım. Ortak bir karar alıp Yurtiçi Kargo’nun bu hukuksuz tavrını teşhir etmemiz gerekiyor. İşyeri önünde bir basın açıklaması olabilir. Başta sendika olmak üzere diğer emek dostlarının da bu mücadeleye omuz vermelerini bekliyoruz. Gerekirse kendim diğer arkadaşlarla bir sendika kurarım. Bu sendikada koltukta oturan kimse olmayacak, kimse oturmayacak, işçilerin kendileri olacak, böyle bir düşüncem var.

Haklarımızın, yaşamımızın güvencesi mücadelede!

0
Rize İkizdere'de taş ocağına karşı direnen kadınlar

Başka bir yazıda yine dikkat çekmiştim: Artık her şey bir “sorun” haline geldi. İstihdamdan, eğitimden, sağlıktan, kadından, çevreden (ve daha onlarcasını sayabiliriz), neden bahsedersek bahsedelim hemen devamına bir “sorunu” tamlaması ekliyoruz. Kapitalist sistemin kendisi artık sadece sorun üretiyor. Türkiye’nin ise bu noktada Tek Adam rejiminin burjuvaziye sunduğu imkânları da kullanarak çok daha saldırgan ilerlediğini söyleyebiliriz.

Bu yolda en büyük adım ise “güvencesizleştirme” ile atılıyor. Çünkü güvencesizleştirme, burjuvazinin o alanda kuralsızca hareket edebilmesini sağlıyor. Biz bir istihdam biçimi olarak güvencesizleştirmenin ne olduğunu çok iyi biliyor ve yıllardır insanca ücret ve çalışma koşullarında iş güvencesi için mücadele ediyoruz.

Bugün ise ne iş ne de bir gelir güvencesine sahibiz. İşsizlik oranının yüzde 28’lere vardığı, işbaşında olanların sayısının 2,7 milyon azaldığı, 177 bin işçinin Kod-29 gibi keyfi uygulamalarla işten çıkarıldığı bir süreçte herhangi bir iş ve gelir güvencesinin olmaması doğrudan bir sefalet düzenine işaret ediyor.

Bu uygulama, anayasal haklarımızı bile çiğniyor. Döhler, Bel Karper ve son olarak Adkotürk gibi fabrikalarda yıllarca süren mücadele sonrası sendikanın aldığı yasal yetkiyi işveren hukuksuzca yok sayabiliyor.

Öte yandan, güvencesizleştirmeyi yani “güvenceden mahrum bırakılmayı” her alanda yaşıyoruz.

Pandemi koşullarında bunun en hayati örneğini sağlık alanında yaşıyoruz. Yetersiz önlemlerle Covid-19’un hızla yayılımına izin verildi; aşıya erişim oldukça düşük düzeyde kaldı. Benzer süreç eğitim alanında da yaşanıyor. Gerekli önlem ve düzenlemeler sağlanmadığı, eğitim personellerinin aşılamaları tamamlanmadığı için yüz yüze eğitim etkin şekilde sağlanamıyor. Uzaktan eğitimin bilançosu ise Eğitim Bakanlığının kendi verilerine göre 2,4 milyon öğrencinin eğitime erişememesi oldu.

Kadınlar olarak da en temel hakkımızın, yaşam hakkımızın güvencesi tehdit altında. Kadınlara ve LGBTİ+lara karşı şiddetin önlenmesi konusunda birçok uygulamaya dayanak oluşturan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, erkek şiddetinin ve kadın cinayetlerinin önünü açıyor. Diğer yandan, pandemi koşulları, toplumsal cinsiyet eşitliğini gözetmeyen uygulamalarla zaten kadınları hem üretimde hem de ev içinde birçok güvenceden mahrum bırakmış durumda.

Örnekler saymakla bitmez, ama belki de tüm fütursuzluğu özetleyebilecek bir gelişme de doğanın kapitalizmin kâr hırsı karşısında maruz kaldığı talan. Rize İkizdere’deki İşkencedere Vadisi’ne Cengiz İnşaat tarafından yapılmak istenen taş ocağına karşı yöre halkının verdiği mücadele en temel güvencemiz için; doğanın, yaşam ve üretim alanımızın güvencesi için sürüyor. Taş ocağının açılacağı yer hem çay hem de bal üretim alanı, üstelik köylerin suyunun geldiği dere ve evler bu vadide bulunuyor!

Tüm bu talanlar, hak gaspları elbette birbirinden bağımsız değil, hatta her biri bir diğeri için burjuvazinin ve iktidarın elini güçlendiriyor. Çözüm ise bu sorun alanlarının her birini bir mücadele alanına dönüştürebilmekte. Ve bu mücadelelerin hepsini birleşik ve bağımsız bir sınıf mücadelesi perspektifinde birleştirebilmekte. Gelirimizin, haklarımızın, yaşamımızın, doğanın, geleceğin güvencesi bu mücadelede!

Kolombiya: Halk ayaklanmasıyla dayanışmaya!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Kolombiya’da yaşanmakta olan halk ayaklanmasına ilişkin bildirisi

Kolombiya’da işçi sınıfından, yerli halktan, köylülerden, siyahlardan, gençlerden ve kadınlardan oluşan yüz binlerce kişinin hükümetin emekçi karşıtı vergi reformu ve ekonomik paketi girişimine karşı başlattıkları ayaklanma 28 Nisan’dan beri sürmekte. Duque hükümeti açıkladığı reformu “geri çekmek” zorunda kaldı. Bu ilk zaferin ardından çağrıcı örgütler paketin tümüyle geri çekilmesi için, baskılara karşı ve Duque’nin çekilmesi amacıyla genel grevin süreceğini açıkladılar.

28 Nisan’da üç sendikal merkez (CUT, CTC ve CGT) ve Fecode’den (Öğretmenler Federasyonu) oluşan Ulusal Grev Yönetimi ulusal grev ilan etti. Bu çağrıya öğrenci örgütleri, yerli halk örgütü Minga ve çeşitli kent ve kır topluluğu örgütleri katıldı.

Grev, yönetimi aştı ve 28 Nisan’dan sonra da sürdü. Başlıca kentlerde kitlesel seferberlikler biçimini aldı. Seferberliklerin merkezi haline gelen Valle del Cauca bölgesinin başkenti Cali’de protestolar özellikle kitleselleşti ve caddelerin ve çevre bölgelere giden yolların kesilmesiyle grev tam bir yaygınlık kazandı. 4 Mart’ta da seferberlikler genel grev ve Cali, Bogota ve diğer önde gelen kentlerde cadde ve yolların kesilmesi biçiminde devam etti.

Bu devasa seferberlik karşısında Ivan Duque’nin sağcı hükümeti önce mücadeleleri yoğun bir askeri şiddetle bastırmaya çalıştı. Bu baskıların en ağırının yaşandığı Cali’de örgütler 30 göstericinin öldürüldüğünü, yüzlercesinin de yaralandığını ve tutuklandığını bildirdiler. Buna karşın hükümet, ne Cali’de ne de diğer kentlerde göstericileri sokaklardan çıkarmayı başarabildi.

Ve 4 Mayıs’taki kitlesel protestoların ardından hükümet geri adım atmak zorunda kaldı ve parlamentodan, birkaç gün önce sunduğu vergi reformu tasarısını oylamaya sokmamasını istedi.

Açlık paketi

Duque’nin ekonomik krizi ve dış borcu halka ödetmek amacıyla hazırladığı ekonomik açlık paketi, küçük esnaf ve köylülerin üzerindeki vergilerin artırılmasına; su, elektrik ve hatta cenaze hizmetlerinin yüzde 19 oranında vergilendirilmesine; temel gıda maddelerindeki katma değer vergisinin yükseltilmesine yönelik bir mali reformun yanı sıra taşeronlaşmayı ve emeğin esnekleştirilmesini içeren bir iş reformu ile sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesini daha da yaygınlaştıran bir sağlık reformu ve emeklilik yasasının değiştirilmesini içermekteydi. Finans sektörünün 2020’deki milyarlık gelirinin sadece yüzde 1,9’unu vergi olarak ödediği bir ülkede, bu reformla vergilerin yüzde 73’ünün kişilerden ve yalnızca yüzde 27’sinin şirketlerden toplanacağını Duque hükümeti bizzat açıklamış oldu.

Hükümet vergi reformu tasarısını geri çektiğini açıkladı ki bu, genel grevin en temel talebiydi (diğer taleplerin yanı sıra). Ardından, Hazine Bakanı Alberto Carrasquilla istifa etti. Bütün bunlar devasa halk seferberliğinin doğrudan zaferidir.

Öte yandan Duque hükümeti yıllardan beri köylülerin ve yerli halkın topraklarını kan ve ateşle elinden alıp toprak ağalarına, su ve doğal kaynaklar ile madenleri ise emperyalist çokuluslu şirketlere teslim etmekte.

Duque, ülke tarihinin en şiddetli yasadışı paramiliter baskı uygulamalarını gerçekleştiren Alvaro Uribe’nin adamıdır.

2019’da da Duque hükümetinin ve Hazine Bakanı Alberto Carrasquillo’nun patron ve emperyalizm yanlısı ekonomik politikalarına karşı büyük protestolar gerçekleştirilmişti.

Seferberlikler Duque’yi zayıflattı

İUB-DE’nin Kolombiya sempatizan seksiyonu Birleşik Kolektif, bu büyük halk seferberliğini destekledi ve ona etkin olarak katıldı. Son deklarasyonlarında şöyle denmekte:

“Devlet Başkanı Duque ve onun tüm görevlileri geçen haftaya kadar radyo ve televizyonlarda sert açıklamalar yapmaktaydılar, bugün ise halka göstermemek için yüzlerini saklıyorlar.”

Eski Liberal Parti, U Partisi ve Radikal Değişim gibi parlamentodaki kapitalist ve reformist partiler bazı yanlarıyla vergi reformu tasarısına karşı çıktılar. Bu arada Kilise ve patronların ekonomik örgütleri “canlı güçlerle ulusal diyalog kurulması” amacıyla “iyi niyetli çabalara” girişebileceklerini teklif ettiler. Aslında halk karşıtı reformları desteklemekle birlikte, şimdi “diyalog” yoluyla halk seferberliğini durdurma çabası içine girişmiş durumdalar.

Mücadele sürüyor ve ağır baskıyla karşı karşıya

Hükümetin vergi reformunu geri çekmesine karşın emekçi halkın ve gençliğin büyük bölümü ne Duque’ye ne de parlamentodaki partilere güvenmekte, bu nedenle de vergi reformunun geri çekilmesinden sonra da sokakları doldurdular. Zafer ayaklanmayı daha da güçlendirdi ve şimdi sokaklarda Duque’nin baskı güçleriyle çatışılmakta. Hükümetin askeri güçleri harekete geçirme girişimi başarısızlığa uğradı ve halk seferberliği tüm canice baskılara karşın durmadı.

2 Mayıs Pazar günü Cali sokaklarında şu bildiri dağıtıldı: “Cali ve Valle de Cauca’da… grevi destekleyen… biz toplumsal, öğrenci, sendika, yerli, halk, kadın, mahalle örgütleri… hükümetin Vergi Reformu taslağını geri çekme kararı karşısında ilk savaşı kazandık, ama Duque’nin İş Reformu, Sağlık Reformu ve Emeklilik Reformu’nu içeren TÜM reform paketi geri çekilmediği; öldürülen, yaralanan ve tutuklanan kişilerle ilgili adalet yerine getirilmediği… ve daha önemlisi Duque istifa etmediği sürece mücadeleyi kazanmış SAYILAMAYIZ… ve en önemlisi Duque istifa etmediği sürece Cali ve Valle del Cauca’da GREV sona ermeyecektir.”

Ulusal Grev Yönetimi (CUT, CTC, CGT ve Fecode) de vergi reformu tasarısının geri çekilmesinin ardından, “Hükümetin bu açıklamasıyla seferberlik durmayacaktır; sokaklardaki insanlar bu geri çekme duyurusundan daha fazlasını beklemektedir” açıklaması yaptı. Ve yeni bir genel grev ve 5 Mayıs Çarşamba gününden itibaren büyük seferberlik çağrısında bulundu.

Mücadelenin sürekliliği açısından, Cali’de toplanan Halk Meclisleri’ne olduğu kadar mücadelede yer alan tüm örgütlerin, yollarda barikat kuran gruplardan protestocuların ve halk meclislerinin demokratik katılımıyla, hükümeti ve reform paketini alaşağı edecek talepler bütününü ve mücadele yollarını tartışacak ve belirleyecek bir Ulusal Buluşma’ya gereklilik bulunmakta.

Önemli olan, tüm ekonomik paketin geri çekilmesi ve Duque’nin iktidardan indirilmesine yönelik olarak mücadelenin tüm ülke çapında sürmesidir. Aynı zamanda baskıların durdurulması, kentlerin askerileştirilmesine son verilmesi, nefret edilen özel polis güçlerinin (Esmad) dağıtılması, tutuklananların serbest bırakılması ve canice baskının sorumlularının tutuklanması ve cezalandırılması halen yürürlüktedir.

İUB-DE olarak Kolombiya halkıyla tam dayanışma içindeyiz ve en geniş uluslararası eylem birliğinin kurularak tüm dünyada Kolombiya büyük elçilikleri ve konsolosluklar önünde protestoların gerçekleştirilmesi çağrısında bulunuyoruz. İUB-DE olarak, Kolombiya halkının bu büyük isyanının zafere ulaşması için uluslararası destek ve dayanışma çağrısı yapıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

4 Mayıs 2021

Kapitalizm ve aşı: Bir apartheid rejimi

0
Aşıya yeterli erişimi olmayan Hindistan'da salgın tamamen kontrolden çıkarken, krematoryumlarda yer bulunamadığı için cesetler sokaklarda yakılıyor

Sık sık emperyalizmin yalnızca bir askeri müdahale sistemi değil, aynı zamanda ve hatta daha önemli olarak bir ekonomik üretim ve bölüşüm tarzı olduğunu, kapitalizmin gelişiminin zirve noktası olduğunu söyledik. Emperyalizmi oluşturan ve eşitsizlik ile sömürünün kaynağı olan ekonomik ilişkiler doğalarını, dünyanın içinden geçmekte olduğu mevcut aşı krizi karşısında gösterdiğinden daha iyi ortaya koyamazdı.

2021’de üretilen aşıların yüzde 60’ını, dünya nüfusunun yüzde 16’sını oluşturan ülkeler kullandı. Mart ayının sonuna geldiğimizde dünyada toplam 536 milyon aşı dolaşıma sokulmuştu; bunların yüzde 76’sı dünyanın en zengin 10 ülkesinde kullanıldı. Gelecek aylar ve yıllar için üretimi planlanmış aşıların yalnızca yüzde 40’a yakını, dünya nüfusunun yüzde 84’üne ayrılmış vaziyette. Bu yüzde 40’lık hacim için çeşitli bağımlı kapitalist ülke hükümetleri birbirleriyle ticari rekabetlere girmeye hazırlanıyor. Yine veriler gösteriyor ki 2021 boyunca yoksul ülkelerde yalnızca 10 insandan birisi aşılanmış olabilecek.

İngiliz emperyalizminin Güney Afrika’da kurduğu beyaz üstünlükçü, ırkçı apartheid rejimi, yerli siyah halkın ayrımcılığa uğratılmasına dayanıyordu. Küresel kapitalizmin bugün dünya nüfusunun aşılanması noktasında bina ettiği sağlık rejimi de bundan farklı bir nitelendirmeyi hak etmiyor. Bu bir apartheid rejimi çünkü emperyalizmin finans merkezlerinde yaşayanları aşılarken, bu finans merkezlerinin kârlarını yukarıda tutmak için sömürüye ve baskılara maruz bırakılan dünya nüfusunun ezici çoğunluğu için parasız aşı güvencesini bir hak olarak tanımayı kabul etmiyor.

Bilimsel öngörüler pandeminin sonlandırılabilmesi için dünya nüfusunun en az yüzde 70’inin aşılanması gerektiğini söylüyor. Bu, 10 milyar dozluk bir aşı üretimi demek. Ancak farklı aşılar geliştirmiş bulunan uluslararası ilaç firmalarının 2021 için açıkladıkları üretim hacmi toplamı 3 milyar düzeyinde.

Bunun tek sebebi uluslararası pazarda bir “aşı savaşı” yaratabilmek ve böylece kapitalist hükümetler arası rekabet ile aşı satışlarından devasa kârlar elde edebilmek. Bu barbar politika, Rus devrimci Lev Troçki’nin “eşitsiz ve bileşik gelişim” olarak tarif ettiği korkunç manzaraya yol açtı:  Bugün Kanada’da kişi başına 9, ABD’de kişi başına 7, Avrupa Birliği’nde ise kişi başına 5 aşı düşerken, yarısömürge ve bağımlı ülkelerin önemli bir çoğunluğu ilk aşılarını 2023’te alabilecek. İşte emperyalizmin yarattığı ve faydalandığı apartheid (ayrımcılık) rejimi tam olarak bu.

Bu bağlamda İşçi Demokrasisi Partisi’nin parçası olduğu sosyalist dünya partisi, dünya yoksulları ile işçilerinin sağlığı ve çıkarı adına, ölümcül sonuçları olan aşılar üzerindeki mülkiyet hakkının, yani patentlerin kaldırılmasını talep ediyor. İnsanlığın bilimsel ve kültürel gelişimi pandemiden yalnızca bir sene sonra birkaç farklı aşı geliştirmemize olanak sağladı ve küresel çapta sanayi ile dağıtım ağlarının kapasiteleri kullanılarak bu aşı herkese ulaştırılabilir.

İnsanlığın bu devasa adımı atabilmesinin önündeki tek engel, patentlerden sermaye birikimi sağlamayı sürdüren kapitalizmin kendisi.

Aşısız, desteksiz tam kapanma olmaz! Herkese ekonomik destek, acil aşı!

0

Türkiye’de nisan ayında 8,7 milyon test sonucu 1,5 milyon yeni vaka açıklandı. Bu, test yapılan her 100 kişiden 17,3’ünün pozitif çıktığı anlamına geliyor. Fikir vermesi için; ilk bir yılda bu oran 100 kişide 8,2 idi. Son bir ayda iki kattan fazla artış yaşamışız! Dünyada en fazla vaka ve ölüm yaşanan ABD’de bu oran 7,4. Hastalıktan kırılan Hindistan’da 6,6. “Kıskanç” Almanya’da 6,1. Esnafı “kan ağlayan” Japonya’da 4,9! Nisan ayında en az 8594 insanımız da Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Bu tabloya göre Türkiye’de nisan ayında her gün ortalama 50 bin kişi hastalığa yakalandı, her gün 286 kişi öldü.

İşte bu koşullar altında 30 Nisan’dan itibaren geçerli olmak üzere 17 günlük -aslında kapananların istisna, çalışmaya devam edenlerin çoğunlukta olduğu- bir “tam” kapanma kararı geldi. Salgında en az insani kaybı vermek, sürdürülebilir ve yönetilebilir bir sonuç elde edilmek isteniyorsa en az 28 günlük tam kapanma dışında bir yol olmadığı başta TTB ve benzeri meslek kuruluşları olmak üzere, konunun uzmanı kurum ve kişiler tarafından zaten ifade ediliyordu. İktidarın aldığı 17 günlük kapanma kararı sadece süresi bakımından değil kapsamı bakımından da gerekli kapanma ihtiyacını karşılamaktan uzak. En az 28 günlük tam kapsamlı kapanma!

Tam kapanmanın salgını sona erdirmek için bir yol olmadığı, sadece toplumsal bağışıklığı sağlayacak aşının nüfusun en az yüzde 70’ine yapılana kadar kayıpları en azda tutmak ve salgını yönetebilmek için bir zaman kazanma uygulaması olduğu bir gerçek. Eğer etkin aşılama olmazsa 17 günlük kapanma sonrası vaka ve ölüm sayılarının artması kaçınılmaz. Ne yazık ki Sağlık Bakanı “önümüzdeki iki ay aşı tedariki açısından zor geçecek” diyerek kapanma sürecine yaygın bir aşılamanın eşlik etmeyeceğini itiraf etmiş oldu. Öyle ki elde yeterli aşı olmadığı için mevcut iki aşı arasındaki süreler dahi dört haftadan sekiz haftaya uzatıldı. Tam kapanma ancak etkin ve yaygın bir aşılamayla anlam kazanabilir. Derhal herkes için etkin, yaygın, acil aşılama!

Herkese ekonomik destek sunmadan kapanma olmaz. Başta işçiler, emekçiler, küçük esnaf olmak üzere tüm toplum kesimleri, borçlandırarak değil karşılıksız olarak desteklenmeli. Hiç kimse gelirsiz, aç ve açıkta kalmamalı. Herkese gelir güvencesi!

Salgın, ekonomik kriz ve kapanmalar bahane edilerek işten çıkarma, ücretsiz izin, hileli iflas uygulamalarına izin verilmemeli. İşten çıkarma, Kod-29 dahil, hiçbir bahane ve gerekçe söz konusu olmadan, gerçekten yasaklanmalı. Ücretsiz izin uygulamasına son verilmeli. İşsizler için yeniden iş bulana kadar en az asgari ücret düzeyinde destek ödemesi yapılmalı. Çalışma saatleri ücrette kesinti olmadan kısaltılmalı, on milyonu aşkın işsize iş sağlanmalı. Herkese iş ve iş güvencesi!

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ultra zenginler salgına ve ekonomik krize rağmen servetlerine servet kattılar. Buna rağmen bu ultra zenginler işsizlik fonunu kullanmaya, devletten her türlü teşviki ve desteği almaya, Yap-İşlet-Devret (YİD) gibi ödeme garantili projelerle, kollarını oynatmadan, milyarları kasalarına indirmeye devam ediyorlar. İşsizlik fonunun işçiler dışında kullanımına hemen son verilmeli! Bütün YİD projeleri derhal ve tazminatsız kamulaştırılmalı, yeni YİD projelerine izin verilmemeli! Ultra zenginlerden servet vergisi alınmalı! Kamu kaynakları emekçiler ve üretim için kullanılsın!

Salgın nedeniyle sağlık emekçileri en ön safta hayati bir mücadele veriyorlar. Sağlık emekçilerinin ücretleri artırılmalı, çalışma şart ve koşulları düzeltilmeli, başta emeklilik olmak üzere tüm sosyal hakları iyileştirilmeli. Covid-19, illiyet bağı aranmaksızın, derhal meslek hastalığı olarak kabul edilsin!

Emeklilik yoksulluk ve çaresizlik olmaktan çıkarılmalı. En düşük emekli maaşı asgari ücret düzeyine çıkarılsın! Asgari ücretin yoksulluk ücreti olmasına son verilsin. İnsan onuruna uygun asgari ücret istiyoruz!

İfade ve örgütlenme, toplantı ve gösteri hakkı olmadan yukarıda sıralananlar dâhil hiçbir hak ve özgürlük talebi işlerlik ve süreklilik kazanamaz. Sendika düşmanlığına son verilsin. Örgütlenme suç değil haktır. Basın, yayın, propaganda önündeki tüm engeller kaldırılsın. Antidemokratik uygulama ve yasaklara hayır! Siyasal demokrasinin önü açılsın!

Kod-29 kaldırıldı mı?

0

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) “işçinin ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranışı nedeniyle fesih” anlamına gelen Kod-29’u 1 Nisan itibarıyla kaldırdı, yerine Kod-43, Kod-44, Kod-45 gibi yeni kodlar yayınladı. Ancak bu kodlar seçildiğinde de işten çıkarılan bir çalışan, kıdem ve ihbar tazminatını alamıyor ve işsizlik ödeneğinden de yararlanamıyor.

Kod-29 nereden çıktı?

Pandeminin ekonomik etkilerini azaltmak amacıyla 17 Nisan 2020’de, yani geçen sene tam da bu zamanlar, işten çıkarma yasağı ilan edilmişti. Kod-29, normalde İş Kanunu’nda çalışanların patrona veya diğer çalışanlara küfür, taciz gibi ahlak ve iyi niyete aykırı davranışları sonucu işveren tarafından fesih yapıldığında istisnai bir kod iken, son bir yıl içinde işten çıkarmaların hızla devam etmesi “Kod-29 mucizesi” ile mümkün oldu. Öyle bir sistem kuruldu ki, işten çıkarmalar yasak, ama savunma almadan, hesap sormadan, tazminatsız kapının önüne koymak değil! Çünkü yasaklanan tazminatlı işten çıkarma, kural haline gelen ise “ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranış”la işten kovulma oldu. Sonuç: Son bir yılda 177 bin işçi Kod-29 ile tazminatsız olarak kapının önüne koyuldu. Bu, günde 500 kişi demek!

Kod-29 ile işten çıkarılanlar kıdem ve ihbar tazminatlarını alamadılar. İşsizlik ödeneğinden faydalanamadılar, yeni iş ararken de hırsız, tacizci muamelesi görerek iş bulamadılar. Peki bu insanlar ne yaptılar? İstatistiklerde bir rakam haline gelip uzay boşluğunda kaybolmadılar; hakları için, ekmekleri için ses çıkardılar, direnişe geçtiler. Kod-29 ile işten atılan PTT Kargo-Sen emekçileri her hafta PTT önünde eylem yaptılar. Antep’te fabrika önünde eylemlerini sürdüren Yasin Kaplan Halı ve Güven Boya işçileri, fabrika yönetimi hakkında suç duyurusunda bulundular. Çorum Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Ekmekçioğulları’nda çalışırken Kod-29 ile işten atılan işçilerden yedisi açlık grevine başladı. Migros’un, Kocaeli’nin Çayırova ilçesindeki deposunda çalışan işçiler, Döhler gıda şirketinin Karaman’daki fabrikasındaki işçiler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZENERJİ ve İZELMAN şirketlerinde çalışan emekçiler haklarını aramaya devam ettiler.

İşçi direnişleri arttıkça, Kod-29 ile atılan işçiler mücadelelerini birleştirdikçe, bu birleşmeden rahatsız olan iktidar çözümü Kod-29’u kâğıt üzerinde kaldırmakta buldu. Sanki asıl sorun işten çıkarma keyfiyeti değil de SGK koduymuş gibi Kod-29 kaldırıldı, yerine artık 42-50 arası benzer işlevi gören yeni bir sürü rakam var! Peki bu kandırmaca ekmeğine el koyulan, tazminatı gasp edilen ve Kod-29’a karşı birleşmiş işçi sınıfını durdurmaya yetecek mi? İşçi ve emekçiler olarak, işten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, işverenin keyfiyetine göre kullandığı Kod-29 türevi tüm uygulamaların engellenmesi ve Kod-29 ile işten çıkarılanların işe geri alımı için mücadeleye devam edeceğiz!

Bedaş işçileri düşük zam teklifine karşı iş bıraktı

0

Bir süredir toplu iş sözleşmesi görüşmeleri yapılan ve sonuç alınamayan BEDAŞ’ta işçiler yüzde 6’lık zam teklifine karşı iş bıraktı.

Cengiz Holding’e ait BEDAŞ ile Tes-İş arasında yapılan TİS görüşmeleri, bir sonuç çıkmaması sonrası Yüksek Hakem Kurulu’na (YHK) taşındı. YHK sözleşmeyi ilk altı ay yüzde 6, ikinci altı ay ise yüzde 5 zam olacak şekilde sonuçladı. Enflasyon oranın bile altında kararlaştırılan bu zam sonrası işçiler 30 Nisan’da iş bırakarak eyleme geçtiler.

Pandemi nedeniyle sektörde alınan grev yasağını bahane olarak gösteren BEDAŞ yönetimi, işçileri yevmiyelerini kesmek ve şirketin uğradığı zararı kendilerinden tahsil etmekle tehdit ediyor. Ancak “Alın terimi ver” diyen işçiler, dayatılmaya çalışılan sefalet ücretine karşı mücadele etmekte kararlı. Grev yasağı nedeniyle eyleme ara veren Tes-İş, işçilerin mücadeleyi sürdürme kararlığı ve baskısı sonucu BEDAŞ yönetimi 6 Mayıs Perşembe gününe kadar masaya oturmak için bir görüşme çağrısında bulunmazsa, iş bırakma eylemine devam edeceklerini ve mücadeleyi sürdüreceklerini belirtti.

BEDAŞ’ta yaşananlar patronların krizi nasıl fırsata çevirdiğinin bir örneği. Devletten birçok teşvik ve vergi affı alan Cengiz Holding, pandemi yasaklarını bahane ederek işçilerin mücadelesini engellemeye ve işçileri sefalet ücretine mahkûm etmeye çalışıyor. Rize İkizdere’de Jandarma eşliğinde doğa katliamı yapan, birçok ihale alıp servetine servet katan bu holding, BEDAŞ’ta daha çok para kazanmak için elinden geleni yapmakta. Tüm bu süreçte elektrik şirketlerine yapılacak 3 milyar TL’lik yardımın da faturalar aracılığıyla işçi ve emekçilere yüklendiğini akılda tutmak gerek.

Patronlara onca imkân yaratılırken pandemide alınan yasaklardan muaf tutulan, yeterli önlem alınmadığı için birçok iş kazası ve cinayeti gerçekleşen BEDAŞ’ta işçilerin düşük zam teklifine karşı başlattıkları ve hakları olan, insan onuruna yaraşır bir ücret için verdikleri mücadeleyi destekliyoruz. Bu mücadelenin, Cengiz Holding’in ve diğer patronların kâr hırsıyla işçi ve emekçilere dönük saldırılarına karşı verilen mücadelenin bir parçası olduğuna inanıyoruz.

Tereddüt aşıya mı, iktidara mı?

0

Başlığa aldanıp bu yazının aşı karşıtlığını övdüğünü, türlü komplo teorilerine yer verdiğini sanan okuyucuyu uyarmak isterim. Bu yazı/yazar/gazete aşı karşıtı değil. Bilakis aşının toplumun en yoksul kesimlerine en öncelikli, hızlı ve yaygın şekilde ulaştırılmasını temel bir sınıf politikası olarak görüyor ve savunuyoruz. Dünyada ve Türkiye’de işçi ve emekçilerin aşıya ulaşmasını engelleyen/geciktiren aşı patent uygulamalarına derhal son verilmesini istiyoruz. Komplo “teorileriyle” ise zaten işimiz olmaz. Kapitalizmin anarşik, kandırmacalı, kaotik yapısını bilen komploculukla vakit kaybetmez.

Yine de söylemeden geçmeyelim; en büyük “komplo”, komploculuğun bizatihi kendisidir. Gerçek sorun ortada dururken (salgın, aşı, patent, hastalanan/ölen milyonlar, krizi fırsata çeviren bir avuç ultra zengin…), buna karşı acilen harekete geçmek gerekirken (tam kapanma/destek, patente son, herkese acil aşı, ultra zenginlerden servet vergisi alınsın, kamu kaynakları kaynağın sahibi olan emekçilerin hizmetine…), bunların hiçbirini görmeme, dert etmeme örneğinde olduğu gibi…

Türkiye nüfusunun iki katı insan hastalanmış ve Bursa nüfusu kadar insan ölmüşken, hâlâ “hastalık yalan, salgın kapan, aşı plan” demek insanların vergileriyle ayakta tuttuğu devletlerden, hükümetlerden yaşam hakkı talebinden vazgeçmesi anlamına geliyor. Hangi kapitalist devlet, hükümet toplumu böylesine apolitik bir pozisyona itecek komplocular istemez? Öyle ya tam sağlık koruması, iş güvencesi, gelir desteği, etkin aşı isteyeceği yerde “hastalık/salgın/aşı hepsi yalan” diyerek böyle boş gevezelik yapanlar olunca iktidarlar için 84 milyonu sorumlu ilan etmek ve sorumluluktan kurtulmak çocuk oyuncağı olsa gerek.

Her şeyde bir şey olduğuna iman etmiş, hiçbir zaman konunun/sorunun kendisiyle ilgilenmemiş komplocu yararsız zihinleri bir kenara bırakalım. Covid-19 gibi hayati bir virüse karşı toplumun azımsanmayacak bir kesiminin, aşı sınırlı ve yetersizken, aşı tedarikinin hızlıca sağlanmasını ve aşılamanın yaygın şekilde yapılmasını talep etmek yerine aşı tereddüdü yaşıyor olmasının nedeni bizatihi kapitalist hükümetlerden kaynaklanıyor. Türkiye’yi örnek alalım. Salgının başından bu yana süreç hiç şeffaf olmadı, halen de değil. Verilen bilgiler yanıltıcıydı, eksikti, kısmiydi. Halen de öyle. Çözüm ve tedbir noktasında sunulan öneri ve kurallar “lebalep” çiğnendi. Sonuç olarak, sıra aşıya geldiğinde insanlar ortada 13 aydır yaşanmış bunca belirsizlik ve şüpheyle “tereddüt” içine girdiler. Çok açık ki tereddüt aşıdan öte iktidarın güven vermeyen politika ve uygulamalarından kaynaklanmakta. Bunu aşmanın yolu, TTB gibi saygın meslek örgütlerinin öncülüğünde, herkesin güven duyacağı tam yetkili ve etkin bir bilim kurulu oluşturarak sürecin yönetilmesidir. Başta aşı tereddüdü olmak üzere birçok sorun bu şekilde aşılacaktır.

Tam kapanma da fiyasko çıktı! Salgının ve krizin faturasını emekçiler ödemeyecek!

0

Saray rejiminin salgın yönetimi ülkeyi öyle bir noktaya getirdi ki, yeni vaka sayılarında dünyada zirveye yerleştik. Ülkelerin nüfusları dikkate alındığında, yani 1 milyon kişi başına düşen vaka sayılarında, nisan ortasına gelindiğinde Türkiye Avrupa ve ABD ortalamasının iki katına, dünya ortalamasının da yedi katına çıktı. Baskılanmış ölüm sayılarında bile her gün yeni rekorlar kırmaya başladık. Cephanedeki aşısı tamamen biten ve halk sağlığından ziyade yaz döneminde turist gelmeyeceği korkusuyla harekete geçen Saray yönetimi, 26 Nisan kabine toplantısının ardından, başta sağlık örgütleri olmak üzere pek çok kesimin talebi olan “tam kapanmaya” gidileceğini duyurdu.

Erdoğan’ın “tam kapanmaya” gidileceğini açıklamasının ardından bir an için gerçekten de salgın karşısında ciddi önlemler alınacağı ve halk sağlığının ekonomiden öncelikli hale geldiği havası oluştu. Ne var ki, Saray’ın “tam kapanmadan” ne anladığı İçişleri Bakanlığı genelgelerinin yayımlanmasıyla ortaya çıktı. Sadece gündelik yaşamın devam etmesi için çalışmaya devam etmesi zorunlu olan sektörler değil, üretim, imalat, inşaat alanlarındaki tüm sektörler istisna içerisinde yer alıyordu. DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) hesabına göre kapanma kapsamına çalışanların sadece yüzde 17’si giriyordu. Söz konusu olan “tam kapanma” adı altında, ucube, bilimsellikten uzak kısmi önlemlerin biraz daha genişletilmesiydi.

Dahası, Erdoğan’ın “tam kapanma” konuşmasında, kapanma süresince halka verilecek sosyal desteklere dair tek bir cümle bile yoktu. Kısmi, gündelik işlerde çalışanlar, milyonlarca esnaf bir kez daha açlığa, kendi başının çaresine bakmaya terk edildi. Salgının başından bu yana halkına en az sosyal destek yardımı yapan üç ülkeden birisinin Türkiye olduğu düşünüldüğünde, Saray’ın bu tutumu hiç kimse için şaşırtıcı olmadı. Dolayısıyla, ülkenin kaynaklarını salgınla mücadele ve bu süreçte emekçi halkı desteklemek için kullanmak yerine yandaş zümresine, patronlara ve çokuluslu şirketlere yağmalatan Saray yönetiminin tutumunda herhangi bir değişiklik yok. Tam da bu nedenle, “tam kapanma” döneminde bile üretimde çarklar dönmeye, salgın bir işçi sınıfı hastalığı olmaya devam ediyor.

Bu vahim tablo, aşı tedarikinde bitmek bilmeyen skandallarla derinleşiyor. “Tam kapanma” döneminde aşılanmanın daha da hızlanması gerekirken, Sağlık Bakanı eldeki aşının tükendiğini ve önümüzdeki iki ay boyunca da aşı gelmeyeceğini itiraf ediyor. Bugüne kadar verdiği sayılarla ülke nüfusunun çoktan aşılanmasını sağlaması gereken Bakan, sonbaharda “aşı bolluğu” yaşanacağını belirterek teselli armağanı sunmayı da ihmal etmiyor.

Saray yönetiminin içinde bulunduğu derin çürüme, yolsuzluk, çapsızlık ve çöküntü halinin en ağır sonuçları salgın yönetiminde yaşanıyor. Ne var ki, diğer alanlarda da tablo çok farklı değil. Ekonomide, hükümetin sorumlusu olduğu yıkımın, krizin tüm faturası emekçilere kesiliyor. Merkez Bankası’nın yüz milyarlarca liralık rezervini iktidarının ömrünü bir süre daha uzatabilmek için yok eden, Yap-İşlet-Devret projeleriyle hazine bütçesini yandaş müteahhitleri için yağmalayan Saray yönetimi on milyonları işsizliğe, ücretsiz izne, Kod-29 uygulamalarına mahkûm ediyor.

Tek Adam rejimine karşı kitlelerin hoşnutsuzluğu her geçen gün artıyor. İkizdere’de Cengiz Holding’in talanına karşı canı pahasına direnenler, ülkenin dört bir tarafında sendikalaşmak için harekete geçen ve Kod-29 saldırılarına, polis saldırılarına rağmen direnişini sürdüren emekçiler, İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyen kadınlar ve LGBTİ+lar, demokratik bir üniversite ve güvenli gelecek için örgütlenen öğrenciler bu mücadelenin öncüsü konumundalar. Baskı ve sömürü rejiminden kopuşu bu mücadelelerin birleştirilmesi ve zaferi sağlayacak. Bu sayede salgının ve ekonomik yıkımın faturasını emekçiler değil, krizin sorumluları ve patronlar ödeyecek.

Bu mücadelenin önündeki en büyük engellerden birisi sendikaların, emek örgütlerinin ve sol hareketin geniş kesimlerinin ortak bir eylem programıyla birleşik mücadelenin örülmesinden özenle kaçınması. Sendika yönetimleri 1 Mayıs sürecinde dahi ortak bir eylem planı çıkarmaktan, sınıfın temel taleplerini gündemleştirmekten imtina ettiler. Sol hareketin önemli bir kesimi ise umudunu seçimlere bağlamış durumda veya kendi sekter, gündelik çalışmalarını devam ettirmekte. İhtiyacımız olan bu anlayışlardan daha fazla vakit kaybetmeden koparak, sürmekte olan mücadelelerin zaferi için en geniş dayanışmayı örmek ve ortak bir eylem planıyla rejimin baskı ve sömürü politikalarına karşı mücadeleyi büyütmektir.

İkizdere direniyor!

0

Rize İkizdere’de yapılmak istenen taş ocağına karşı direniş sürüyor. Yerel halkın doğasına cesaret ve özveriyle sahip çıktığı bu direniş, Türkiye’nin her noktasını talan edenlere karşı hepimize örnek olmakta.

İkizdere taş ocağı ihalesini alan firma iktidardan en çok nemalanan inşaat şirketlerinden olan Cengiz İnşaat. Özellikle Karadeniz Bölgesinde birçok liman, hidroelektrik santrali ve otoyolun bu firma tarafından yap-işlet-devret modeliyle yapıldığı görülüyor. Sadece doğayı kâr amaçlı katletmekle kalmayıp hazineden de garantiler alarak cebimizi de sömürüyorlar. Bölgede planlanan tüm taş ocakları bittiğinde 420 futbol sahası kadar bir ormanlık alanın şantiyeye dönmesi bekleniyor. Çok açık ki Karadeniz’in tüm doğası özelleştirilmiş ve 3-5 inşaat patronunun kâr etmesi pahasına yok ediliyor.

Bölgedeki köylüler jandarmanın ve iş makinalarının karşısına çıkarak açıkça bölgelerinde taş ocağı istemediklerini bildirdiler. Kendilerini ağaçlara zincirleyen köylülerin kaybedecekleri tek şey doğaları ve onu da bırakmamak için sonuna kadar savaşacaklarını söylüyorlar. Gözaltı ve jandarma baskısıyla yılmayan bölge halkının direnişi sürerken Cengiz İnşaat’a Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı 11. Bölge Müdürlüğü tarafından ikinci bir taş ocağı açılması için izin verildiği belgelendi.

Arkasına iktidarı ve onun kolluk güçlerini alan Cengiz İnşaat’a karşı doğaları ve yaşam alanları için savaşan bölge halkının haklı mücadelesinin yanındayız. Onların da tek istedikleri seslerini duyurmak ve bu direnişe desteğin artması.

İkizdere’deki kâr amaçlı doğa katliamı Türkiye’nin dört bir köşesinde gerçekleşmekte olan çevre felaketlerinden yalnızca biri. Bir avuç patronun kârı için hem doğayı hem merkezi hazineyi sömürenlere karşı birlikte ve kitlesel mücadele etmekten başka bir yol yok.

Bölgedeki maden, ocak ve santral inşa faaliyetleri derhal durdurularak çevre katliamına son verilmeli ve bölgedeki tüm hidroelektrik santralleri ve taş ocakları derhal tazminatsız olarak kamulaştırılmalıdır. Cengiz İnşaat Karadeniz’den defol!

Saray’ın salgınla sınavı

0

Pandemi süreci; halk sağlığından ekonomi yönetimine ve demokratik haklara dek büyük bir sınıfsal yarılma yaratarak kitlelerin sorunlarını ve bu sorunlar karşısında iktidarların niyet ve tercihlerini çok net bir biçimde ortaya koydu. Yani bu süreçte sadece sorunlar ve eksiklikler değil; niyetler de açığa çıktı. Ortaya çıkan tablonun doğrudan sorumlularının insan hayatına değil, sermaye sınıfına hizmet eden iktidarlar olduğu, milyarlarca insanın bu iktidarların bilinçli tercihleri ve izledikleri politikalar sonucunda hayatını kaybettiği; açlığa ve yoksulluğa mahkûm edildiği artık yalnızca bunun üzerine kafa yoranların değil, milyonlarca insanın gerçeği ve malumu.

Salgın sürecinde Saray’ın tercihlerinin bilançosu ise oldukça ağır. Her gün yüzlerce kişi salgın nedeniyle hayatını kaybederken, yaşamak için en temel gelirlerinden olan milyonlarca insan sonu belirsiz bir sefaletin derinliklerine itilmiş durumda. Lebalep kongrelerin, cenazelerin sorumlusu kitlelermiş gibi şimdi de herhangi bir ekonomik, sosyal destek sunulmaksızın ve gecikmiş bir biçimde ilan edilen “tam kapanma” ile kitleler açıkça açlığa, yoksulluğa ve ölüme terk ediliyor. Ki bu sözde tam kapanmada bulaşın asıl kaynağı olan fabrikalar kapanmayacak, çarklar dönmeye devam edecek; inşaat, imalat veya havacılık gibi zorunlu olmayan sektörler çalışacak. Bir yılı aşkın zaman geçmesine rağmen yaygın aşılamayı sağlayamayan, sağlık çalışanlarının tükenmesine yol açan, bunun yanında binlerce kapalı işletmeye, işini kaybeden kesimlere hiçbir destek sunmayan (vatandaşına sağladığı ekonomik destek konusunda dünyanın sondan üçüncüsü durumunda) iktidar salgından başarı hikâyesi çıkarmaya çalışıyor!

Ne var ki bu tablo karşısında Saray yönetimi inandırıcılıktan oldukça uzak; ne sermaye sınıflarına ne de onu destekleyen tabanına eskisi gibi güven telkin edebiliyor. Tam da bu nedenle uzunca bir süredir kendisine yapılan tüm eleştirileri, çıkan tüm çatlak sesleri ve muhalefet eden herkesi olabildiğince baskıcı yöntemler ve antidemokratik uygulamalarla zapturapt altına almaya çalışıyor. Uzunca bir süredir tespit ettiğimiz gibi çözüm üretemeyen iktidar, zayıflayan hegemonyasını sopa ile tesis etmeye çalışıyor.

Salgın bu açıdan bir fırsat tabii; ekonomi yönetimine, faiz ve enflasyona, Merkez Bankası işleyişine ilişkin politikaların faturası -başta 128 milyar dolar olmak üzere- emekçi halkın hanesine yazılıyor. Havalimanı kiralarının iptal edilmesi, enerji şirketlerine 3 milyar TL’lik para yardımı yapılması, İkizdere gibi doğal alanların beşli çeteye peşkeş çekilmesi, belediyelerde yapılan insan ticareti tam da salgını fırsata dönüştüren bilinçli tercih ve kötülüğün somutlaşmış halleri.

Bunun karşısında “128 milyar dolar nerede” pankartları polisiye önlemlerle yasaklanıyor, Halk Ekmek büfelerinin kapatılması için amansız bir mücadele veriliyor, seçilmiş milletvekilleri hukuka aykırı gerekçelerle hapse atılmaya devam ediliyor, salgın bahane edilerek 1 Mayıs engellendiği gibi, onun etrafında yapılacak afiş, sticker asma, basın açıklaması yapma gibi en temel demokratik haklar oldubittiye getiriliyor. Nitekim işçi ve emekçilerin bir araya gelmesine dönük öfke ve tahammülsüzlüğün boyutları 1 yıl içerisinde Kod-29 ile işten atılan işçilerin sayısına bakılarak anlaşılabilir. Pandemi nedeniyle işten çıkarmanın yasak olduğu 2020’de 177 bin işçi “Kod-29” maddesi kullanılarak işten atıldı, yani örgütlenmeye, sendikalaşmaya, mücadele etmeye çalışan işçiler yüz kızartıcı suç ile yaftalanarak çalışma hakları ellerinden alındı, açlık ile cezalandırıldı.

Bütün bu tablo karşısında, bugün içinde bulunduğumuz durumun iktidarın dış politikadan ekonomiye, sistemin genel işleyişinden salgın yönetimine bilerek ve isteyerek yapıp ettiklerinin, “benden başka herkese yasak” keyfiliğinin sonuçlarını yaşadığımızı söylemek mümkün. İktidar buna itiraz eden herkesi açlıkla, sefaletle, yaşayan ölülükle terbiye etmeye çalıştığı bir politika izlemeye çalıştı. Ancak ne var ki bu keyfiliğin, beceriksizliğin, başka bir deyişle tercihlerin geniş kitleler nezdinde açığa çıktığının, işlemediğinin, korkutamadığının emarelerini görüyoruz. İkizdere’de toprağına sahip çıkan köylüler, Kod-29 ile atılıp işine ve sendikalaşma hakkına sahip çıkan işçiler, İstanbul Sözleşmesi ile yaşam haklarını savunan kadınlar, LGBTİ+lar direnmeye devam ediyor ve edecek… Muhalefet partilerinin basiretsizliği, sendika yönetimlerinin pasifliği, emek örgütlerinin önderliklerinin sessizliğine rağmen yeni mücadeleler ortaya çıkıyor, çıkacak. İçinden geçtiğimiz sürecin ağırlığı ve 1 Mayıs ve sonrasındaki süreç, biz emekçiler için bir fırsat. Artan baskılara ve derinleşen sefalete karşı ortak bir eylem planıyla harekete geçmeli, mücadelemizi büyütmek için dayanışmayı güçlendirmeliyiz.

Berlin’de 1 Mayıs 2021

0
"Sendikalar ve ücretler için çalışanlar harekete geçin!"

Bugün Almanya’nın bulvar basınına bakarsanız, gösterişli başlıklarla birlikte Berlin sokaklarında ateşe verilmiş çöp tenekeler ve etrafında koşan polis ekipleri göreceksiniz. 1 Mayıs’a katılan çeşitli örgütlerin taleplerine sahne vermek yerine, on binlerce insanı apolitik ve şiddet eğilimli göstermeyi tercih ediyorlar. Peki, gerçekten öyle miydi?

Berlin’deki 1 Mayıs işçi sınıfının uluslararası mücadele günü, geleneksel olarak sabah saat 11’de büyük sendika konfederasyonun (DGB-Alman Sendikalar Konfederasyonu) yürüyüşüyle başlar. Biliminsanları tarafından açık havada koronavirüsün bulaşma riskinin neredeyse sıfır olduğunun söylenmesine karşın, sendika bürokrasisi bu sene ikinci defa pandemiyi bahane ederek yürüyüş çağrısı yapmamaya karar verdi. Altı milyona yakın üyeye sahip olan DGB böylece işçilerin özellikle pandemi döneminde artan sorunlarını hiçe saydı. Sağlık sektöründeki çalışanların düşük maaşlarını, personel eksikliğini ve sınırsız iş yükünü DGB’nin hazırladığı online programı izleyerek protesto etmemizi beklemişler.

Enternasyonal’de söylendiği gibi, “bizleri kurtaracak olan, kendi kollarımız” olduğu için, sendika içindeki kitlesel baskıyı bizim örgütlememiz lazım. Buna bir başlangıç olarak geçen sene “Direnişçi Sendikalar İçin Ağ” (VKG-Vernetzung für kämpferische Gewerkschaften) diye bir grup kuruldu. Sendikalar içindeki solcuları bir araya getirmeyi ve kitleden bürokrasiye karşı bir baskı oluşturup, sendikaları harekete geçirmeyi hedefleyen bir grup olarak, geleneksel sendika yürüyüşünün iptal edilmesini kabul etmedi. Çeşitli sol gruplarla birlikte bu görevi üstlendiler ve 2000 katılımcıyı aşan bir kitle şehrin merkezinden, Kreuzberg’teki Urban hastanesine kadar yürüdü. Konuşmacılar arasında metal işçileri, Berlin-Boğaziçi Dayanışma Grubu, Alman ve göçmen sosyalist gruplar vb. vardı.

Yürüyüşe katılanların arasında mor yelekli, ellerinde imza listesi taşıyan insanlar da vardı. Bu gönüllü aktivistler marttan beri her eylemde, sokaklarda ve meydanlarda bir referandumun gerçekleştirilebilmesi için imza topluyor. Eğer hazirana kadar 175 bin geçerli oy toplanırsa, Berlin eyaletinde tarihsel bir referandum gerçekleşecek. “Deutsche Wohnen & Co enteignen” kampanyası 3000 ve daha fazla evi sahiplenen büyük şirketleri kamulaştırmak istiyor. Buna Alman anayasası bile izin verirken, özellikle iki hafta önce Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırılan “kira üst sınırı” kuralı kampanyaya hız verdi. Berlin’deki kira sorunu uluslararası medyada dahi işlenen bir konuya dönüştü ve burada yaşayanların çoğunluğu büyük ev sahiplerini kamulaştırmaya gayet olumlu bakıyor. Bunu 1 Mayıs’ta zenginlerin villalarından oluşan mahallesine (Grunewald) giden ve 10 bin kişiyi kapsayan bir bisiklet eylemi bir daha gösterdi. Birkaç seneden beri kira protestolarının bir şekli olarak düzenlenen bisiklet turu, ev sahiplerinin yaşadığı mahalleye gidip, protestoyu onların kapılarına taşımayı hedefliyor. Böylece taleplerimizi sadece biz bize değil, asıl eleştirdiğimiz insanlara göstermemiz hedefleniyor.

Temel ihtiyaçları savun – Kamulaştırma için diren

Ama gün henüz bitmedi. Şehrin turistik merkezi ve villa mahallesini arkamıza bırakarak, çoğunlukla göçmenlerin yaşadığı Neukölln mahallesine dönelim. Sabahki rahat sendika yürüyüşüne geleneksel bir alternatif olarak, akşamki “Devrimci 1 Mayıs Yürüyüşü” 1987’den beri Kreuzberg ya da Neukölln’de radikal sol tarafından düzenlenirdi. Bu sene antifaşist göçmenler tarafından yeni kurulmuş “Migrantifa” (“Migrant” = göçmen, + “Antifa”[şist]) örgütü tarafından gerçekleştirildi. Çeşitli sol gruplar da ana sloganı “Yallah Klassenkampf” (Yallah sınıf mücadelesi) olan protestoya katıldı. Akşam saat 17’de mahallenin merkezinde bulunan meydan Hermannplatz’da 25 bin kişiyi kapsayan eylem başladı. Pandemi kurallarına istisnasız herkes maske takarak uyudu, insanlar arasında 1,5 metre mesafe tutmak ise mümkün değildi çünkü polis her taraftan eylemi sıkıştırdı. Az sonra, tutulmamış mesafeyi bahane ederek, polis eyleme biber gazıyla ve sopalarla saldırdı ve yolun ortasında yürüyüşün sonunu ilan etti. 260 kişi gözaltına alındı. Bu duruma tepkisini gösteren bir iki kişi çöp tenekelerini yakmaya başlamış ama kimseye bir zarar verilmedi.

Zarar verilmiş olanlar bizim demokratik haklarımızdı. Legal bir yürüyüş en başından beri polis tarafından taciz edildi, sonra da bazı medya organları tarafından tamamen apolitik ve yanlış bir şekilde yargılandı. Irkçılığı, cinsiyetçiliği, kapitalizmi ve faşizmi protesto etmek için dün sokağa çıktık ve devletin şiddetine maruz kaldık. Aynı zamanda artık her hafta bütün Almanya’da sağcılar ve komplo teoriciler sokağa çıkabiliyor, maskesiz ve mesafesiz dolaşıyorlar ve polis çok nadir müdahale ediyor.

Ama iyi ki işçi sınıfının mücadeleleri bir günle kısıtlı değildir. Her işyerinde, her home ofis’te, her meydanda direnişimiz ve dayanışmamız devam edecek. Ekmek, adalet, özgürlük ve sosyalizm için!

İklim Zirvesi: Sorunlar, vaatler ve çözüm

0

Biden’ın 40 ülke liderine iklim zirvesinde buluşmak üzere yaptığı çağrı, başkanların yanı sıra çeşitli sivil toplum kuruluşları, çevreciler, siyasi partiler ve hatta çeşitli disiplinlerden Nobel ödülü almış kimselere kadar geniş bir alanda gündeme geldi. 22 Nisan’da gerçekleşen çevrimiçi zirvede, aralarında Erdoğan’ın da bulunduğu katılımcılar iklim krizine karşı öncesinde sunmuş oldukları vaatleri genişleterek yeni taahhütlerde bulundular.

İklim krizi niçin burjuvazinin gündeminde?

Atmosferdeki kimi kirletici gazların (sera gazlarının) artışının doğrudan bir sonucu olarak küresel bir iklim krizinin içerisinde olduğumuz herkesin malumu. Bu gerçek, bilim camiasında reddedilemez bir boyuta ulaştığı gibi artık kitleler tarafından da yoğun bir hoşnutsuzluk dalgası ve yıkıma karşı bir direnişle karşılanıyor. Dünyanın dört bir yanında iklim değişikliğinin acısını birinci derecede yaşayan ve en büyük seferberliklerin başını çeken yoksul kitleler, kadınlar, gençler, öğrenciler iklim değişikliğine karşı hükümetleri suçlayıp ses çıkarıyorlar. Sonuç olarak hükümetler de bunu artık görmezden gelemiyor. Biden’ın başkanlık seçim kampanyaları sırasında iklim değişikliği ile mücadeleye geniş yer vermesi ve ilk uluslararası çağrısının iklim gündemli oluşunu bu kapsamda okumak yerinde olur.

Biden’ın söylediği

Bir önceki ABD Devlet Başkanı Donald Trump “küresel ısınmaya inanmadığı” doğrultusundaki açıklamaları ile biliniyordu. Hatta küresel ısınma hakkındaki ilk bilimsel ispatları sabote edip, yıkımı ispatlayan çeşitli bilimsel çalışmalara karşı lobileri yönettiği bilinen Exxon Mobile’ın eski CEO’su Tillerson’u dışişleri bakanı olarak atamıştı. Trump’ın bu çizgisi ile kıyaslayacak olursak Biden’ın “çevreci” söylemleri Amerikan politikasında bir değişikliğe işaret ediyor olabilir mi?

Biden, zirvede ABD altyapısında büyük değişikliklere gidilerek temiz enerji kaynaklarından elektrik elde edileceğini, tüm enerji ihtiyacının bu şekilde karşılanacağını, bu sayede karbon salınımının 2015 yılına kıyasla 2030 yılında yarı yarıya azalacağını, nihayet 2050 yılında da sıfıra ineceğini duyurdu. Obama döneminde 2030 hedefi yüzde 26-28 oranında azalma idi.

Zirvedeki diğer vaatler

Karbon salınımının azaltılması konusunda en radikal vaat Çin’den geldi. Çin, 2030 yılı için önceden yüzde 30 olan azaltma hedefini yüzde 55 olarak güncelledi. Hem de bu azalmayı 2015 yılı değil, 1990 yılına göre yapacağını dile getirdi (Çin 1990 yılında bugünkü salınımının ancak dörtte birini yapmaktaydı.) Kanada yüzde 40-45, Japonya ise (2013 yılını baz alarak) yüzde 46 oranında azalım vaadinde bulundu. Sorunu küçümseyen çıkışlarına rağmen Boris Johnson dahi Britanya’nın dünyaya öncülük edeceğini vurgularken 2035 yılına kadar karbon emisyonlarını yüzde 78 oranında azaltacaklarını söyledi.

Vaatlere katılan Erdoğan da katkı için fidan dikimi, millet bahçeleri ve eşi Emine Erdoğan’ın sorumluluğundaki sıfır atık projesini ön plana çıkartırken sera gazı salınımı için yüzde 21’e varan bir hedefi işaret etti. Karadeniz’de büyük yıkımlar yaratan hidroelektrik santrallerle övündü.

Zirve niçin umut vermiyor?

Bunca vaade rağmen zirvenin umut verici olduğunu iddia edebilen bir odak yok. Çünkü vaatlere dair hiçbir somut program sunulmadı. Bu taahhütlere uyulmaması halinde ortada ciddiye alınır tek bir yaptırımın bulunmadığı da aşikâr.

Kapitalistler sonunu çözmek istemiyor mu?

Meseleyi bir niyet sorunu olarak kavramak hatalı olur. Burjuvazi, kitlelerde hoşnutsuzluk yaratmayacak bir sömürü düzeni kurabilseydi bunu tercih ederdi. Ancak sorun şu ki, kapitalist sistem bu tip tercih özgürlüklerine sahip bir sistem değil.

Kapitalist sistemin temel mantığı, motor gücü birikim sağlamak ve daha çok kâr etmek olduğu için sistemin kendisi yıkım yaratmadan yaşayamıyor. Atılan hiçbir adım, sistemin daha çok ve daha hızlı şekilde kâr etme güdüsünü dizginleyemiyor. Masum görünen cep telefonlarının üretimi dahi bunu açıklayabilir. ABD merkezli firmalar koca Asya’nın bir ucundaki madenleri çıkarıp bir diğer ucunda işliyor, Güney Amerika’da montajını yapıp vakit kaybetmeksizin AB ülkelerine satıyor. Bu yolculuk sistemin bir krokisini çıkarıp en hızlı taşımacılık yöntemlerine ve dolayısıyla da fosil yakıtlara bağlılığını gözler önüne seriyor.

Çözüm nerede?

Fosil yakıtlara olan bağımlılığın sonlandırılması gezegende canlılığın sürebilmesi için elzem. Ama bunu yapmak, gerçekleşmeyecek vaatlerin ardına sığınarak mümkün olmuyor. Çokuluslu tekellere yönelik yaptırımlarda bulunulmaksızın sorunun çözümü mümkün değil. Bu sebeple iklim krizine karşı gerçekçi bir çözüm için öncelikle tüm enerji ve taşımacılık sektörünün kamulaştırılarak çevre dostu bir biçimde yeniden planlanması önümüzde tek seçenek olarak duruyor.

1 Mayıs’ın ardından, elde var mücadele!

0

1 Mayıs’a girerken rejimin, ekonomik krizin ve pandeminin tüm yükü omuzlarımızdaydı. Bu üç başlıktan hangisinin daha acil olduğunu söylemek güç olsa da, tam kapanma ile beraber 1 Mayıs kuşkusuz ki hükümetin yanlış pandemi yönetiminin ve işçi düşmanlığının damgasını taşıdı.

Hükümet “tam kapanma” sürecini hafta başında değil de 1 Mayıs’tan bir gün önce 30 Nisan Cuma günü başlatarak 1 Mayıs’tan, işçi ve emekçilerin bir araya gelmesinden ne denli korktuğunu yeniden göstermiş oldu.

“Desteksiz tam kapanma olmaz, ultra zenginlerden servet vergisi alınsın, Kod-29 ve işten çıkarmalar gerçekten yasaklansın, işler tüm emekçiler arasında ücretler düşmeksizin pay edilsin, baskı rejiminden kopuş için bağımsız ve egemen bir kurucu meclis” demek için 1 Mayıs büyük bir olanaktı. Ayrı ayrı yakınan emekçilerin bir araya gelmesi, parçalı haldeki mücadelelerin birleşmesi için mühim bir gündü. İşçi sınıfının dünyayı yeniden ve adil bir biçimde kurabileceğinin sembolü olan 1 Mayıs bu talepleri birlikte haykırmak ve bunun için sınıf örgütlerinin açıkladığı bir mücadele programı etrafında bir araya gelmek için bulunmaz bir fırsattı.

Türkiye işçi sınıfının en fazla üyeye sahip konfederasyonu Türk-İş geniş çaplı hiçbir kampanyaya imza atmayıp 1 Mayıs sabahı erkenden anıt önüne çelengini bırakarak Başkan Ergün Atalay’ın demeciyle yetindi. Direnen, sendikalı olmayan, sendikalı olduğu için işten atılan, yoksul kalan işçiler için “yetkililere” seslenmek Türk-İş için yeterli oldu. Türk-İş bürokrasisi bir kez daha kendi üyelerini dahi hükümetin insafına bıraktığını göstermiş oldu. Ancak vurgulamak gerekir ki bürokrasinin tüm çabasına rağmen konfederasyon üyesi pek çok işçi hâlâ direnmeyi sürdürüyor ve kararlılıklarından bir adım bile geri atmıyorlar. Üç yılı aşkın süredir direnen Cargill işçileri bunun güçlü bir örneğidir.

1 Mayıs günü bir olanaktı, peki bu olanak yitirildi mi? Bizce hayır. Çünkü tüm sembolik anmalara, sendikalar ile tabanın birbirinden kopması sonucunu yaratan hamlelere rağmen işçi sınıfının derdi hiç olmadığı kadar ortak ve mücadeleleri hiç olmadığı kadar yakınlaşıyor.

DİSK, Türk-İş’in gelenekselleşen sembolik 1 Mayıs anmalarını bugüne değin eleştiregelmişti. DİSK yöneticileri haklı olarak 1 Mayıs günü eziyet gören çok sayıda devrimci, işçi, genç varken anıt önünde bir anma yapamayacağını tekrarlayıp Taksim’in 1 Mayıs alanı olması için verilen mücadelenin de başını da çekmişti. Ancak bu yıl DİSK, tarihinde ilk kez Türk-İş’in yaptığını birebir tekrarladı. Mühim olan DİSK’in çağrısının ne olduğudur, biçime takılmayalım desek dahi, DİSK işçi sınıfına yönelik ağır saldırılara karşı bir mücadele programı sunmak yerine isim isim özel izinle çıktıkları Taksim meydanındaki barikatları eleştirmekle yetindi. “Üretenlerin yöneten olduğu emeğin Türkiye’si ve emeğin dünyasını kuracağız” sözünün verildiği eylemde işçi ve emekçilerin nasıl ve ne şekilde birleşeceğine dair maalesef ki tek söz geçmedi. Sonuç olarak bu yıl Türk-İş iki kez 1 Mayıs anması yapmış gibi oldu.

1 Mayıs günü bir olanaktı, peki bu olanak yitirildi mi? Bizce hayır. Çünkü tüm sembolik anmalara, sendikalar ile tabanın birbirinden kopması sonucunu yaratan hamlelere rağmen işçi sınıfının derdi hiç olmadığı kadar ortak ve mücadeleleri hiç olmadığı kadar yakınlaşıyor. 1 Mayıs konfederasyonlar tarafından işçi sınıfından koparılarak kutlanmış olsa da işçi ve emekçiler 1 Mayıs dendiğinde aynı dilden konuşup, aynı sorunları hem de geçmişten daha cesur bir biçimde ifade ediyor.

İşyerlerinde kutlanan 1 Mayıs’lar ve birbirlerine gönderilen dayanışma mesajları dahi emekçilere güven veriyor. Desteksiz tam kapanma olmaz, Kod-29 ve işten çıkarmalar gerçekten yasaklanmalı, baskıcı rejim derhal sonlanmalı vb. talepler artık hepimizin günlük hayatında tekrar tekrar dile getirdiği şeyler oluyor. 1 Mayıs vesilesiyle bunu her zamankinden de çok konuşuyoruz. Pandeminin başından bugüne işçi sınıfı daha güçsüz bir hale gelmedi; ancak patronların sistemi daha güçsüz! Ortaklaşan dertlerimiz ve birleştirmeye başladığımız mücadelelerimizle 1 Mayıs umut vermeye devam ediyor!

1 Mayıs: İşçi sınıfının uluslararası mücadele günü

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UİB-DE) 1 Mayıs bildirisi

1 Mayıs 1886, dünya işçi hareketi tarihinde, dünya işçilerinin kapitalist-emperyalist sistemin sömürüsüne karşı mücadelelerinin sembolik bir tarihi olarak durmaktadır. O gün Chicago şehrinde 200 binden fazla işçi, 8 saatlik işgünü talep eden bir greve katıldılar. 19. yüzyılın sonlarında işçilerin yoğunlukta olduğu Amerikan şehirlerinden biri olan bu şehirde o gün binlerce kişi seferber oldu. Haymarket Meydanı katliamı ve ardından grevin öncülerinin tutuklanarak ölüme mahkûm edilmeleri, Chicago şehitlerinin onuru anısına 1889’dan itibaren 1 Mayıs İşçi Bayramı ilan edildi. Bu kahramanca grevden 135 yıl sonra, dünya işçileri, dünya çapında milyonlarca kadın ve erkeği sömüren ve ezen kapitalist-emperyalist sisteme karşı mücadele etmeye devam ediyor.

O günden bu yana geçen yıllar boyunca, işçiler tüm ülkelerde ve kıtalarda sayısız mücadele verdiler. Grevler, isyanlar, bazıları muzaffer ve diğerleri mağlup devrimler… Ancak işçi sınıfı sömürüye karşı ayaklanmayı hiçbir zaman bırakmadı. Burjuvazinin, onun partilerinin ve hükümetlerinin tasarımlarına karşı işçi sınıfı, hakları ve talepleri için sert ve muazzam mücadeleler vermeden asla boyun eğmedi.

Artık mesele sadece çalışma saatlerini azaltma mücadelesi değil. Kapitalist sistemin ve büyük çokuluslu şirketlerin yağmacı aç gözlülüğünün yol açtığı artan sefalet, aşırı kalabalıklaşma ve çevresel yıkımdan kaynaklanan Covid-19 salgınından tüm dünyanın etkilendiği bir zamanda işçi sınıfı için de yeni zorluklar ortaya çıkıyor.

Dünya çapında milyonlarca insanın enfekte olmasına ve ölümüne yol açan Covid-19, kapitalizmin insanlık dışı ve adaletsiz yüzünü dramatik bir şekilde ortaya çıkardı. Salgın, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa gibi en gelişmiş emperyalist güçler de dahil olmak üzere tüm ülkelerde, toplumsal sağlık sistemlerinin parçalanmış olması nedeniyle bu kadar ilerlemiştir. Yıllardır sağlık sistemine yönelik azaltılan kaynaklar, sağlık personellerinin işten çıkarılması ve sağlık bütçesine dönük kemer sıkma politikaları, toplumsal sağlık sistemlerinin çöküşüne neden olarak, özellikle sağlık çalışanları ve çeşitli ülkelerin en yoksul kesimleri arasında koronavirüsün ilerlemesinin önünü açtı.

Bu arada hükümetler ve şirketler, Covid-19’a karşı en ufak bir koruma önlemi olmaksızın üretime devam etmeleri için işçileri işe göndermeye devam ettiler. Zorunlu sektörlerde olmayan işçilerin çalışmaya zorlanması pandeminin iyice yayılmasına yol açtı.

Daha az gelişmiş ülkelerde ise milyonlarca kayıt dışı işçi, koronavirüse yakalanma veya açlıktan ölme arasında sıkışıp kalmış durumdalar. Uzaktan çalışma ile sömürü oranları giderek arttı. Tüm bunlar olurken çeşitli iş dünyası dergileri ise en zenginlerin pandeminin ortasında dahi servetlerini artırdıklarını ve mevcut milyarderlere yeni milyarderler eklendiğini yazdılar.

Bütün bunlar, kapitalist-emperyalist sistemin, insanlığın temel ihtiyaçlarını karşılamak için değil, yalnızca çokuluslu şirketlerin kârları ve kazançları için var olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, dünyanın dört bir yanındaki işçilerin bu utanç kaynağı ve saçma sistemle savaşmaktan, işçi demokrasisi ve işçi ve halk hükümetleri temelinde bir sosyalizm için mücadele etmekten başka bir yolu yoktur.

1886’da Chicago işçilerinin verdiği mücadele, bugün Kolombiya’daki kitlesel iş bırakma eylemleriyle, Şili’deki liman işçilerinin ve Brezilya’daki metal işçilerinin greviyle, Hindistan’da gerçekleşen devasa genel grevlerle, Arjantin’deki sağlık işçilerinin ya da İtalya’da milyarder Jeff Bezos’un Amazon’unda yaşanan grevlerle; Siyonist İsrail Devleti’nin işgaline karşı bugün Kudüs’te yeniden yükselen Filistin halkının kahramanca mücadelesiyle, ABD’de George Floyd’un katilini hapse attıran ırkçılık karşıtı büyük isyanla; Myanmar halkının askeri diktatörlüğe karşı güçlü seferberliğiyle ve genel greviyle devam ediyor.

2019’dan bu yana ve hatta 2020 yılında bir salgının ortasında bile, dünyada devrimci bir mücadele dalgası (Şili, Lübnan, Hong Kong, Ekvador, George Floyd’un katli karşısında ABD’de yaşanan isyan, Avrupa’da Nissan ve Renault’da yapılan işten çıkarmalara karşı grevler) yaşanıyor; bu, Chicago işçilerinin mücadele ruhunun dünyanın dört bir yanındaki yeni nesil işçi kuşaklarında hala canlı olduğunu gösteriyor.

İşçiler, büyük bir çoğunluğu açlık ücretlerine, sefalet koşullarına ve artan sömürüye mahkûm ederken onların emeği ve çabaları üzerinden bir avuç insanı zenginleştiren bu eşitsiz sisteme karşı mücadele etmeye devam ediyor. Bu mücadelelerde en büyük engel, emekçiler adına hareket ettiklerini iddia ederek mücadelelere ihanet eden ve boykot eden siyasal ve sendikal önderliklerdir. Bu 1 Mayıs’ta da mücadeleleri sonuna kadar götürecek yeni antibürokratik sendikal önderlikler için verilen mücadeleler sürüyor.

Bugün, güvencesiz ve esnek çalışmaya, işsizliğe, eşitsizliğe, artan sefalete ve gezegendeki yaşamın yok edilmesine karşı mücadele bir zorunluluk haline gelmiştir.

Bu bağlamda, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak herkesi iki salgına, yani koronavirüs sağlık krizine ve açlık ve sosyal krize karşı mücadeleyi sürdürmeye çağırıyoruz. Merkezi ve ücretsiz toplumsal sağlık sistemleri istiyoruz! Covid-19 aşı patentlerine hayır! Herkes için aşı! İşçilerin ve halkın acil mücadele planı oluşturulsun! Kapitalistlere yüksek vergiler ve dış borçların ödenmesine son! Çokuluslu şirketler kamulaştırılsın! Antibürokratik ve militan yeni sendikal önderlikler, tüm ülkelerde devrimci partiler ve devrimci bir Enternasyonal mücadelesinde devrimcilerin birliği!

Yaşasın enternasyonal ve sosyalist 1 Mayıs!

Yaşasın dünya işçi sınıfı!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE)

29 Nisan 2021

1 Mayıs’ta kadınların gündemi özgür ve eşit bir yaşam

0
İllüstrasyon: Bea Vaquero

Pandeminin, ev içi iş yükünün ağırlaşması ve erkek şiddetinin artması nedeniyle kadınları daha çok etkilediğini daha ilk zamanlarında anlamış, yaşayarak görmüştük. Bugün geldiğimiz noktada ise evden çalışma koşulları, ücretsiz izin dayatması, Kod-29 gibi uygulamalar nedeniyle kadınlar daha savunmasız bırakılmış ve mahkûm edildiğimiz ekonomik belirsizlik artmış durumda.

Diğer yandan iktidarın kadınlara dönük saldırıları devam ediyor. Tek Adam rejiminin 20 Mart gecesi İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, kadınların hayatını şimdiden daha fazla tehlikeye atmaya başladı bile. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının ikiye ayrılmasından sonra Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı olarak, kadın hakları savunucusu olduğu iddia edilen ve KADEM üyesi olan Derya Yanık göreve getirildi. Yanık, geçmişte İstanbul Sözleşmesi’ni savunurken “eşcinselliğin anomali olduğunu” eklemişti. Bugün ise sözleşmeden “LGBT destekçilerinin kendileri lehine manipüle etti sözleşme” diye bahsediyor. Görünen o ki yeni bakanlık kadınların korunmasını değil aileyi odağına alan, kadınları ev içine hapsetmeye çalışan politikaların yanı sıra LGBTİ+ düşmanlığını da sürdürecek. Dolayısıyla 1 Mayıs, tüm bu saldırılar ve kadın düşmanı politikalar karşısında hem haklarımızı ve hayatlarımızı, hem de emeğimizi savunduğumuz bir mücadele günü!

Kadınlar olarak gündemimiz güvencesiz, esnek çalışma koşulları ve kadın işsizliği. Kayıtdışı, düşük ücretli ve esnek işler için elverişli işgücü olarak görülen kadınlar ekonomik krizin yükünü daha ağır şekilde taşımaktalar. Pandemiyle yaygınlaşan uzaktan çalışma ise artan ev yükünü bitmeyen mesailer ve daha fazla güvencesizlikle katmerlendirdi. DİSK-AR’ın İşsizlik ve İstihdam Görünümü Raporu’na göre kadınlarda geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 35,6’ya ulaşmış. Kadın istihdamını engelleyen politikalar değil; kadınları istihdama katacak ve iş hayatında eşit koşullarda var olabilmelerini sağlayacak düzenlemeler gerekmekte.

Gündemimiz gelir güvencesi ve eşdeğer işe eşit ücret. Kadınlar yalnızca istihdamda değil ücretlerde de eşitsizlikle karşı karşıya. Dünyanın neredeyse her yerinde erkeklerle aynı işi yapıp daha az ücret alıyoruz. Ücretlerde cinsiyet ayrımcılığının son bulması için eşdeğer işe eşit ücret talep ediyoruz. Ancak bununla birlikte insanca yaşayacak bir ücret ve gelirini kaybeden kadınlara gelir güvencesi talep etmekten de geri durmuyoruz.

Gündemimiz, karşılıksız ev içi emeğimiz ve içinde sıkışıp kaldığımız bu ücretli-ücretsiz emek döngüsü. Pandemi koşulları kadar tedbirleri de bu döngüyü bir kısırdöngü haline getirdi. Örneğin, nisan ayında kamu çalışanlarına yönelik tedbirler kapsamında yayımlanan genelge, 10 yaş ve altında çocuğu olan kadınların idari izinli sayılacağını belirtiyor. Yani çocuk bakımı sorumluluğunu sadece kadınlara vererek toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştiriyor. Dahası, devlet bu genelge kapsamına almadığı sağlık çalışanı kadınlara herhangi bir alternatif de sunmayarak onları çaresiz bırakıyor. Tam kapanma tedbirleriyle de bu konuda değişen bir şey olmadı. Cinsiyetçi pandemi tedbirleri yerine ulaşılabilir ve ücretsiz kreş, kamusal bakım hizmeti gibi ev içi emeği toplumsallaştıracak uygulamalar, başta sağlık çalışanı kadınlar olmak üzere tüm kadınlar için elzem.

Gündemimiz taciz, şiddet ve ayrımcılık. İşyerlerinde kadınlara yönelik mobbingin ve erkek şiddetinin; cinsel kimlik ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın ve eşitsizliğin son bulması ve bu doğrultuda işyeri komiteleri gibi etkin mekanizmaların işletilmesi mücadelemizin vazgeçilmez bir parçası. “Kadının beyanı esastır” ilkesi, tacize uğradığımızda sessiz kalmak zorunda kalmayalım diye bu açıdan da büyük önem taşıyor.

Gündemimiz işten çıkarmalar. Patronların pandemi döneminde işten çıkarma bahanesi olan Kod-29’la işten atılan yüz binlerce işçinin yaklaşık 40 bini kadındı. Kod-29’un “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışlar” nedeniyle işten çıkarma anlamına gelmesi, kadınlar için bir gözdağı da demek. Yani bu kod, işyerinde hakkını arayan, tacize ses çıkaran kadın işçiler için işini kaybetme korkusunun yanı sıra toplumsal bir basınç da oluşturmakta. Kod-29 yerine getirilen başka kodlar da benzer işlevler görerek ve kıdem tazminatı gibi hakları gasp ederek aynı zulmü sürdürüyor.

Gündemimiz İstanbul Sözleşmesi! Sözleşmeden çekilme kararı açıklandığından beri neredeyse her gün bir kadın öldürülüyor. 6284 sayılı kanun yokmuş gibi davranılıyor; karakollara başvuran kadınlar geri çevriliyor ve başvuruları dikkate alınmıyor. Tüm bunlar olurken İç İşleri Bakanlığı kadın cinayetlerinde bir ayda yüzde 26 düşüş olduğunu duyurduğu bir gurur tablosu yayımladı. Bir ayda 25 kadının katledildiğini gösteren o tabloda biz övünülecek bir şey göremiyoruz. Katledilen kadınları istatistikten ibaret gören; haklarımıza ve emeğimize saldıran bu erkek egemen ve kapitalist sisteme karşı hem hayatlarımızı hem de örgütlü ve birleşik bir mücadeleyi savunuyoruz.

İDP Gündem Tartışmaları: İşçi sınıfını birleştiren bir 1 Mayıs’ın olanakları

0

İDP Gündem Tartışmaları’nın üçüncüsü 25 Nisan Pazar günü gerçekleşti. 1 Mayıs arifesinde, birleşik ve kitlesel bir işçi mücadelesinin olanakları ve bu mücadele önündeki engeller direnişçi işçilerin katılımıyla çevrimiçi olarak tartışıldı.

Tartışmaya ön açıcı olması adına İşçi Demokrasisi Partisi adına kısa bir sunum gerçekleştiren Atakan Çiftçi, “Nasıl bir dönemde 1 Mayıs’a gidiyoruz?”, “İşçi sınıfının bu dönemde sorunları ve talepleri neler?” ve “Sınıf mücadelesini bu dönemde nasıl büyütebiliriz?” soruları üzerinden bir çerçeve çizdi. Türkiye’de emekçiler olarak eşi benzeri görülmemiş bir saldırıdan geçtiğimizi ve bu saldırının failinin iktidarda olan AKP-MHP koalisyonu olduğunu vurguladı. Salgın başladığından bu yana fabrikalarda çarkların hiç durmamasının, patronların kârları sürdükçe emekçilerin hastalığa yakalanmasının ve ölmesinin bir önemi olmadığının hükümet nezdinde bir itirafı olduğunu belirtip, kapanma önlemlerini fazlasıyla karşılayacak olan kaynağın var olduğunu fakat emekçiler için kullanılmadığını dile getirdi. Bir yandan da tüm bu zorluklara rağmen iyimser ve umutlu olmak gerektiğini, çünkü zorlu koşullara rağmen emekçilerin her yerde mücadele içinde olduklarını vurgulayan Çiftçi, patron partilerinden hayal kırıklığına uğrayan kitlelerin bir siyasi arayış içinde olduğuna dikkat çekti. İşçi Demokrasisi Partisi’nin hedefinin ise bu doğrultuda çaba sarf eden tüm kesimlerle birlikte emek alternatifini büyütmek olduğunu söyleyerek konuşmasını sonlandırdı.

Ardından, direnişteki PTT işçileri adına söz alan PTT-SEN Eğitim Sekreteri Ulaş Sandıkçı “Ücretsiz izne çıkarılan, Kod-29’dan atılmış olan işçilerin olduğu bu dönemde, pandemiyi bahane ederek, sokakta hak arama mücadelesinin tamamen önü kesilmiş durumda. Fakat bizler tepki göstermeden bir şey olmayacağının bilincinde olmalıyız. İktidar bu kadar zayıflamışken, direnişi ateşleyecek gücü kendimizde görmemiz gerekiyor,” diyerek işçi sınıfının gücüne dikkat çekti.

İDP Gündem Tartışmaları – 25 Nisan 2021

İşçiler pandemi döneminde işleri ve sağlıkları arasında bir tercihe zorlandı

Etkinliğe Döhler direnişini temsilen katılan Harun Kesin ise “100 gündür mücadele içindeyiz, işveren sudan sebeplerle bizi Kod-29’dan işten çıkarttı. Bu pandemi sürecinde pozitif çıkan işçiyi eve gönderiyorlar ama bu insanların nasıl geçineceğini düşünen yok,” diyerek pandemi döneminde emekçilere gerekli desteğin sağlanmadığını ve emekçilerin sefalete mahkûm bırakıldığını söyledi.

111. gününde olan Migros direnişini temsilen söz alan Ümit Gürler ise direniş sürecini aktararak “Hükümet patrona Kod-29 sopası verdi ve işveren bunu istediği gibi kullanıyor,” diye belirtti.

Mücadelenin ve deneyimin aktarımı çok değerli

Ardından, Tek Gıda-İş örgütlenme uzmanı Suat Karlıkaya “İşçi sınıfının iktidarını sağlayabilecek gücümüz var, sadece işçilerin sorunlarını anlayıp, onların dilinden konuşabilmeliyiz,” diyerek işçi sınıfının birlik ve beraberliğinden doğan gücü vurguladı. Yine Tek Gıda-İş Örgütlenme Uzmanı olan Yunus Durdu da bu süreçte dayanışmanın önemini vurgulayıp, 4 Mayıs’ta Döhler’de, 6 Mayıs’ta Bel Karper’de gerçekleştirecekleri grev için dayanışma desteği istedi.

Kölelik düzeni ile karşı karşıyayız

Döhler direnişçisi Abdurrahim Yenievli ise, işçilerin köle olmadığını ve 1 Mayıs tartışmalarının hangi meydanda yapılmalı tartışmalarından öte, işçinin sorunlarının çözümüne dair bir tartışmanın yürütülmesi gerektiğine dikkat çekti.

Tartışma bölümünde, birçok katılımcı kendi bulundukları alanlardan sürece ilişkin değerlendirme ve taleplerini aktararak mücadelelerin birleştirilmesi ihtiyacını dile getirdi. Son olarak, etkinliğin kolaylaştırıcılığını üstlenen Cemre Sava, bugün sağlıktan istihdama,  eğitimden çevreye her bir alanın kapitalist sistemin ve mevcut iktidarların çıkarları doğrultusunda bir “sorun” haline dönüştüğüne; fakat bu alanları bir mücadele alanına çevirerek, iktidarın politikaları karşısında kendi sınıfsal tercihlerimiz ve bağımsız-birleşik sınıf mücadelesi perspektifiyle bunlara karşı bir çözüm üretebileceğimize dikkat çekti. Etkinlik, her direniş alanının bugün 1 Mayıs alanı olduğunun altı çizilerek ve birlik, mücadele ve dayanışma vurgusu ile sonlandı.

128 milyar doların peşinde

0

Yaklaşık iki yıldır yazılarımızda Merkez Bankası’nın (MB) rezervlerinin eritildiğini vurguluyoruz. Haziran 2019 yılında yazılan bir yazıda şöyle demiştik: “…Dolar düşsün diye kamu bankaları aracılığıyla MB’nin rezervlerinden yiyerek dış piyasalarda dolar satılması gibi akıldışı hamleler ülkenin ileride daha büyük enkaz altında kalması pahasına atılan adımlardır.”

Bu akıldışı hamleler bugüne değin sürdü. Şimdi ise MB’nin açıklamasıyla öğrendik ki 2017 yılında Hazine Bakanlığı ile bir protokole imza atılmış. Buna göre MB elindeki dövizi Hazine’ye satıyor. Hazine ise bunları kamu bankaları aracılığıyla döviz kurunu baskılamak amacıyla piyasaya veriyor. Bu kirli ve gizli protokol her seçim ve kriz dönemlerinde doların baskılanması için kullanıldı. Döviz yönetiminin MB’den Hazine’ye devredilmesi sadece ve sadece iktidarın politik ihtiyaçları pahasına milyarlarca doların çarçur edildiği anlamına gelir. Sonuç olarak Nisan 2021 itibarıyla MB’nin net rezervleri eksi 60,6 milyar dolara kadar gerilemiş durumda. CHP’nin son günlerde vurguladığı “128 milyar dolar nerede?” sorusu geç kalınmış olsa da son derece meşru ve cevaplanması gereken bir sorudur. Genel olarak ülkenin geleceğinin satıldığını söylemek ise abartı olmayacaktır. Peki bu nasıl oldu?

Rezervler neden var?

Merkez Bankası döviz rezervi bulundurma gerekçelerini şöyle sıralamaktadır:

“Para ve kur politikalarına olan güveni sağlamak ve bu politikaları desteklemek.

Hazinenin yabancı para iç ve dış borç ödemelerini gerçekleştirmek için gerekli olan dövizi hazır bulundurmak.

Ülkemizin ekonomisini yurt içi veya yurt dışında oluşabilecek ani finansal değişimlere karşı dayanıklı hâle getirmek.

Uluslararası piyasalarda ülke ekonomisine duyulan güveni artırmak.” (Kaynak: MB-Rezerv Yönetimi)

Bu rezervler genel olarak kara gün dostudur. En baştan beri söylediğimiz şey şuydu: Bu rezervler pandemi gibi olağanüstü durumlarda kullanılacaksa, bu paranın çok küçük bir kısmıyla bile tüm emekçilere asgari geçim seviyesinde gelir verilebilirdi. İnsanların iaşesi temin edilerek bir aylık tam kapanma ile salgın erken zamanlarda bertaraf edilebilirdi.

Bunun yerine önce belediye seçimleri döneminde kurun baskılanması, ardından pandemi döneminde insanları borçlandırabilmek için faizlerin düşük tutulduğu 2020 yaz döneminde kurun satış yoluyla baskılanması gibi akıldışı yöntemler tercih edildi. Satılan dolarların hepsi MB’nin rezervlerinde duranlar değildi. Kamu bankaları kendi dolar rezervlerini de sattı. Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu da iktidardan aldığı emirle bu duruma seyirci kaldı. Böylece 12 milyar dolarlık kamu bankalarının döviz açığı ise Hazine’nin bilançosuna yazıldı. Bu bizlere ödetilecek bir fatura olarak görülmelidir.

128 milyar dolar birilerinin cebinde duruyor

128 milyar dolar nasıl buharlaştı diye soran yok. Tabii ki kimse bu parayı yakmadı. Para el değiştirdi. Sorulması gereken ana soru: “Hangi kur seviyesinde, kime, neden satıldı?” olmalıdır. Döviz kurunun düşük tutulması amacıyla bu kadar para satıldıysa dolar 8’in üzerinde seyrediyor. Eğer ki faizler düşük tutulsun diye satıldıysa faizler yüzde 19 seviyesinde. Bu akıldışı planın tutmadığı da ortada.

Türkiye’nin Kemal Derviş politikalarıyla birlikte uygulamaya başladığı dalgalı döviz kuru rejiminde MB’nin döviz kuru hedefi ya da taahhüdü olamaz. Hazine’nin ise dış borç ödemeleri dışında kimseye de döviz satma yükümlülüğü yoktur. Bu ikisi de çiğnendi. Düşük kurlardan satılan dolarları alanlar şu an fazlasıyla kârdalar. MB ise rezervlerini eski haline döndürmek için sattığından daha fazla parayla bu dövizleri yerine koyabilir. Bu da yıllar sürecek bir süreç. Şu an Türkiye’deki banka mevduatlarının yüzde 55’inin döviz cinsi olması bir tesadüf değil. Satılan dövizler TL’ye güvenmeyen kişi ve kurumların banka hesaplarına akmış durumda. Pandemi döneminde, emekçiler için kaynak var dediğimiz bir dönemde, toplumsal olması gereken kâr, görünen o ki yine özelleşerek birilerinin cebine girdi.

Mermisini tamamen bitiren MB, 2021 yazı için tıpkı geçen sene olduğu gibi “düşük faiz yüksek kredi” dönemine hazırlanıyor. Ellerindeki tek seçenek para basarak enflasyonu hortlatma pahasına insanları yeniden ve yeniden borçlandırmak. Tüketimi ve kâğıt üzerindeki balon büyümeyi ancak bu şekilde sağlayabilirler.

Rejimin siyasi bekası uğruna milyarlarca liralık kaynaklar heba edildiği gibi zarar ise toplumsallaştırılıyor. Dalgalı kur rejiminden koparak tüm bankaların birleştirilmesi ve planlı ekonomi yönünde radikal hamleler yapılmadığı takdirde gelecek kuşakların ipotek altına alındığı büyük bir fatura yükü bizleri bekliyor. Bu tip kalıcı önlemler ise ancak emekçilerin yönetimi altında gerçekleştirilebilir.

Yemeksepeti’nde mobbing, sürgün, hız baskısı… Nereye kadar?

0

Yemeksepeti’nde kurye olarak çalışan okurumuz, şirketteki mevcut durumu ve işçilerin taleplerini aktarıyor.

Hız baskısından dolayı neredeyse her gün yeni kaza ve yaralanma haberleri geliyor. Arkadaşlarımızın kazalarına, yaralanmalarına şahit olmaktan bıktık usandık. Hiçbir denetim yok. Minimum işçiyle maksimum iş yükünü kaldıramıyoruz. Kurduğunuz saltanat işçilerin hayatına ve ruh sağlığına mal oluyor. Artık tükendik!

Aşağıdaki fotoğraflar içinde bulunduğumuz durumu yansıtıyor. İnsanlar iftar vaktinde yemek dahi yiyemiyor. Trafikte bütün gün canhıraş paket yetiştirmekten tükendik. Çalışma düzeni yok. Molalara çıkmak mucize haline geldi. Mobbing hayatımızın bir parçası oldu.

Birçok bölgede müdürler sürekli en yüksek hıza ulaşan depoya baklava, izin gibi ödüller vaat ederek bizleri yarışa sokuyorlar. Sorun çıkardığını düşündükleri çalışanları ise kendilerince sürgüne yollayarak işçilere gözdağı veriyorlar. Evine oldukça uzak birimlere yollanan arkadaşlarımız mobbinge maruz kalıyor.

Şirketin eski sahibi ve şu anki CEO’su Nevzat Aydın kendisini sosyal medyada demokrat olarak pazarlarken, şirket açıkça sendika düşmanlığı yapıyor. İşkolu değişikliği yapılarak mevcut sendikal çalışmalar boşa düşürülmeye çalışılıyor ve yeni işkolunda yandaş bir sendika hazırda tutuluyor.

Ülkedeki işsizliğin ekmeğini en iyi Yemeksepeti yedi. Gözümüz yok! Ama vurdumduymazlığın bu kadarı artık fazla. Yeter artık. Tükeniyoruz!

Yemeksepeti’nde çalışan işçiler olarak taleplerimiz oldukça net:

İşçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları tam olarak uygulansın!

İşçiler üzerindeki hızlı, yoğun ve daha fazla çalışma baskısına son verilsin!

Sendika düşmanlığına son! Örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller kaldırılsın!

Prof. Dr. Beyza Üstün ile dayanışma

0

Prof. Dr. Beyza Üstün Kobane soruşturmaları kapsamında 25 Eylül 2020 tarihinde gözaltına alındı. Hiçbir somut delilin bulunmamasına rağmen 2 Ekim günü dönemin HDP MYK üyesi olan 17 arkadaşı ile beraber tutuklandı.

7 Haziran 2015-1 Kasım 2015 arasında (TBMM’nin 25. Döneminde) HDP’nin İstanbul milletvekili olan Üstün, Türkiye’de emek, bilim, doğa ve özgürlük mücadelesinin bilinen isimlerindendir. Türkiye’nin en önemli havza uzmanlarından biri olan Üstün, Su Platformu’ndan, 3. Havalimanı’na ve elbette ki Kanal İstanbul’a kadar olan direnişlerin tamamının içerisinde bulundu.

26 Nisan günü gerçekleşecek duruşması öncesinde dostları ve öğrencileri tarafından çevrimiçi bir dayanışma etkinliği düzenlenecek. Etkinlik youtube üzerinden canlı olarak yayınlanacak. Takip etmek için burayı tıklayabilirsiniz.

Beyza Üstün’ün suçsuz olduğunu biliyor ve bir kez daha derhal serbest bırakılması talebini yineliyoruz.

Karadeniz’de emperyalist bilek güreşi

0

Ukrayna üzerinden Karadeniz’de yaratılan gerginlik, Rusya’nın Ukrayna sınırına asker yığıp Hazar Denizi’ndeki donanmasını Karadeniz’e aktarması ve ABD’nin Karadeniz’e savaş gemileri yollama isteğiyle tehlikeli bir sürece girdi. Gerçi Biden’ın Putin ile görüşmesinden sonra ABD gemilerini geri çekti, ama Rusya üzerindeki ekonomik yaptırımlarını ağırlaştırdı. Üstelik bu kez Britanya hükümeti Karadeniz’e savaş gemileri yollayacağını ilan etti. Bu arada NATO üyesi Çekya bazı Rus diplomatları sınırdışı etti. Yani bölgede gerginlik sürüyor.

İki büyük güç (ABD ve Rusya) arasındaki bugünkü krizin nedeni, Biden yönetiminin emperyalist NATO ittifakı aracılığıyla Karadeniz’i bir NATO gölü haline getirip Rusya’yı güneyden çevrelemek. Putin’in amacı ise Kırım’dan sonra Ukrayna’nın Donbas bölgesini de (Donetsk ve Luhansk eyaletleri) mümkünse Rusya’ya katmak, Ukrayna yönetimini dize getirerek NATO ve Avrupa Birliği’ne üyeliğini engellemek; böylece Karadeniz’i kendi askeri egemenliği altında tutmak.

Bugünkü krizin ardında yatan asıl neden ise, “ülkenin doğal zenginliklerini ve emekçilerinin alın terini sömürme savaşı veren Ukraynalı oligarklar ve Rus yayılmacılığı ile ABD-AB emperyalizminin bölgedeki çıkar çatışmalarıdır”. Oligarklar ve emperyalist güçler arasındaki bu çıkar çatışması ise, kökenleri ve dilleri ne olursa olsun Ukraynalı emekçilerin bölünmesine, bütün bir sınıf olarak zayıflatılmasına ve burjuvaziler adına milliyetçi duygularla cepheye ve oradan da ölüme yollanmasına yol açmakta. (Ukrayna krizi konusunda daha ayrıntılı bilgiler için Gazete Nisan’ın web sitesine bakılmasını öneririm.)

Karadeniz’deki bu emperyalist çekişme Türkiye’yi de iki yandan sıkıştırmış durumda. Her emperyalizme bağımlı, yarısömürge ülkenin başına gelebileceği gibi, Türkiye’nin “bekası” da büyük güçler arasındaki dengelerden yararlanmaya, şimdi bir emperyalist güçten sonra bir diğerinden destek, bazen de “inayet” beklemeye dayalı. Buna bir de, çapına bakmadan yayılmacı politikalara (Irak, Suriye, Libya, Azerbaycan, Akdeniz, vb.) kalkışan Tek Adam rejiminin dış politika iflası eklenince, ülke pinpon topuna dönmüş, ne yapacağını bilemez hale gelmiş durumda.

Biz devrimci işçiler olarak; 1) Emperyalist merkezlerin, oligarkların, finans kapitalin çıkarlarına dayalı politikaları; bu politikalar nedeniyle emekçilerin cepheye sürülmesine kesinlikle karşıyız; 2) Ukrayna halkı üzerinde oynanan oyunları lanetliyor, bu ülkenin kendi kaderini tayin hakkını ve emekçi sınıflarının birliğini talep ediyoruz, destekliyoruz; 3) Türkiye’nin tüm emperyalist merkezlerden kopmasını, NATO’dan çıkmasını, ülkedeki yabancı üslerin kapatılmasını; Ukrayna ve Gürcistan üzerindeki müdahalelerine son vermesini; bağımsız ve bölgedeki tüm emekçi halklarla devrimci ilişkiler kurmasını hedefliyoruz.

Türkiye’nin Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da emekçi halklar arasında barışı ve kardeşçe dayanışmayı sağlayabilmesinin yolu, ancak ve ancak bir işçi-emekçi hükümetine ulaşabilmesiyle mümkün olacaktır.

Ukrayna krizi için bakınız:

Myanmar halklarının askeri diktatörlüğe karşı mücadelesine tam destek

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), Myanmar halklarının darbe ve diktatörlüğe karşı yükselttikleri seferberliği destekleyen ve tüm demokratik örgütleri, solu ve işçi ve halk örgütlerini Myanmar halklarının mücadelesiyle en geniş dayanışmayı göstermeye çağıran bildirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

1 Şubat darbesi, 2015’ten beri yozlaşmış ve katil ordu yönetimi ile Ang San Su Çi liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) arasındaki ortak hükümeti sonlandırdı. Bu ortak hükümetin 2008 anayasası ile belirlenen şartları; İçişleri Bakanlığı ve Savunma ve Sınır Bakanlığı’nın tam kontrolünü orduya bırakıyor, ayrıca parlamentodaki koltukların yüzde 25’inin ordu tarafından atanmasını içeriyordu. Ayrıca şartlara göre, ülkenin temel şirketleri yalnızca askeri şirketler ya da ordunun iştirakçisi olması kaydıyla yabancı sermaye ortak girişimleri olabilirdi. Askeri partinin Kasım 2020’deki ezici seçim yenilgisinin ardından generaller bunun bir seçim sahtekârlığı olduğunu ileri sürerek, yeni parlamentonun kurulma vakti geldiğinde parlamenterlerin çoğunu birer birer tutuklamaya başladılar.

İşçi sınıfı ve gençlik, darbecilerin bu sabıkalı eylemine hemen hemen tüm şehir ve kasabalarda güçlü bir devrimci seferberlik ile yanıt verdi. Bu seferberlikler sırasında ortaya çıkan Sivil İtaatsizlik Hareketi ve işçi komitelerinin ön saflarında olan tekstil endüstrisi işçileri etkileyici bir genel grev düzenlediler. Gözaltına alınan parlamento üyelerinin dörtte üçü, tüm bu kaosun ortasında gözaltında tutuldukları otelde bir bağlılık yemini eylemi gerçekleştirdi; ordu onları dağıtıp ev hapsinde tutmayı tercih ettiğinde ise birçoğu kaçmayı başardı ve gizlice Birlik Parlamentosu Temsilci Komitesi adıyla bir hükümet oluşturdular. Ang San Su Çi ve üst düzey NLD liderleri ise hâlâ gözaltında tutuluyor.

Ezilen ulusal azınlıkların silahlı grupları da darbeye karşı olduklarını ilan ettiler ve kimi durumlarda darbeci orduya saldırılar düzenledikleri de oldu. Ülkenin bağımsızlığını kazanmasından bu yana geçen 70 yıl içinde, çoğunluğunu Budistlerin oluşturduğu ordu ve burjuvazi tarafından şiddetle istismar edilen etnik ve dinsel bölünmelerin, bu süreçle birlikte üstesinden geliniyor. Fişlenerek pek çok zulme maruz kalan, özellikle Su Çi’nin ortak hükümeti boyunca ordu tarafından yoğun olarak uygulanan bir soykırım politikasının kurbanı olan Rohingya Müslümanları da dahil olmak üzere, tüm Myanmar (Burma olarak da biliniyor) halkları arasında darbeye karşı mücadele üzerinden dayanışma bağları kuruluyor. Kentlerde barikatlar kurarak el yapımı silahlarla kendilerini savunan isyancı gençler ve işçilerden, ezilen ulusal kesimlerin kırsal bölgelerdeki silahlı gruplarına varıncaya dek darbeye ve diktatörlüğe karşı büyük bir devrimci hareket kuruluyor.

Mücadele eden halklar, Hong Kong ve Tayland’daki 2019 ve 2020 isyanlarında da karşımıza çıkan ve “Sütlü Çay İttifakı” olarak bilinen geniş bir bölgesel dayanışmaya sahipler. 2018 ve 2019’da yaşanan ve şimdi pandemi kapsamında tekrar patlak veren büyük seferberlik süreçlerine sahne olan dünyada, Myanmar darbesine karşı yükseltilen halk direnişi, bölgenin işçi ve gençlerinin kapitalist diktatörlüklere karşı verdikleri mücadelelerdeki en ileri süreçtir. Askeri darbenin yenilgisi ve Myanmar halklarının zaferi, sadece Güneydoğu Asya’da değil tüm dünyada baskı ve diktatörlüklere karşı savaşan halkları motive edip güçlendirecek büyük bir etki yaratacaktır.

500’den fazla protestocuyu öldüren ve binlerce kişiyi gözaltına alan ordunun saldırılarına rağmen, Myanmar halkı kahramanca direnmeye devam ediyor. Demokratik olduğunu iddia eden örgütlerin, solun, dünyadaki işçi ve halk örgütlerinin tüm desteğini büyük bir aciliyetle hak ediyorlar. Tüm hükümetlerin darbecileri siyasi ve ekonomik olarak izole etmelerini talep ediyoruz. Chevron ve Total gibi çokuluslu şirketler aracılığıyla orduyla olan ortaklıklarını sürdüren Amerikan emperyalizminin ve Avrupa Birliği’nin (AB) ikiyüzlülüğünü ve darbecilere verdikleri destekle doğrudan suç ortaklığı yapan Rusya ve Çin’i kınıyoruz.

İUB-DE olarak, darbeye ve diktatörlüğe karşı mücadelede Myanmar halkları için temel çıkış yolunun; dinsel ve etnik bölünmeleri aşacak ve isteyen halklara ulusların kendi kaderini tayin hakkını da tanıyacak bir işçi ve halk hükümeti ortaya koymaktan geçtiğini düşünüyoruz.

Bu uğurda Myanmar halklarının darbeye ve cani askeri diktatörlüğe karşı devrimci seferberliği ile mümkün olan en geniş uluslararası dayanışma çağrısını yapıyoruz.

Kahrolsun askeri darbe!

Tüm siyasi tutuklular serbest bırakılsın!

Myanmar diktatörlüğü dışarı!

Zafer Myanmar halklarının devrimci mücadelesinin olacak!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

5 Nisan 2021

Salgını bitirmenin yolu: Tam kapanma, tam destek, herkese acilen aşı!

0

Türkiye’de 17 Nisan 2021 itibarıyla kayıt altına alınmış vakaların toplam sayısı 4,2 milyonu aştı. Bu vakaların üçte ikisi (yüzde 66) ilk bir yılda, üçte biri ise (yüzde 33) son 37 günde gerçekleşti. Covid-19 nedeniyle kayıt altına alınmış ölümlerin (35.608) yüzde 18’i de (6381) son 37 günde gerçekleşti. Son 37 günde ortalama günlük vaka sayısı 37 bin 500, günlük ölüm sayısı 172 oldu.

Daha iyi anlaşılabilmesi için: Son 37 gündeki ortalama vaka ve ölüm sayıları eğer salgının başından bu yana geçerli olsaydı şu ana dek 15 milyon açıklanmış vaka ve 69 bin kayıtlara geçmiş ölüm söz konusu olacaktı. Bu, üç buçuk kat daha fazla vaka, iki kat daha fazla ölüm anlamına gelmekte. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablonun vahametini anlayabilmek ve 14 Nisan’da başlatılan “Kısmi Kapanma Tedbirleri”nin yetersizliğini ifade edebilmek için bu verilere ve karşılaştırmalara ihtiyaç var.

Özellikle son 37 günlük verilerle salgının ilk bir yıllık bilançosunu karşılaştırma nedenimiz sadece içinde bulunduğumuz tablonun vahametini ifade etmek değil. Aynı zamanda birkaç gün önce “Kısmi Kapanma Tedbirleri” açıklayan iktidarın tam 37 gün önce 1 Mart’ta bu kez “Koronavirüs ile Mücadelede Kontrollü Normalleşme” sürecini başlatmış olduğunu hatırlatmak!

Sağlık Bakanının 84 milyonu “sorumlu” ilan etmesinin hikâyesi işte bu 1 Mart – 14 Nisan arasındaki 33 günlük “kontrollü normalleşme” sürecinde vuku buldu. Kontrolü sadece 33 günde kaybedip, sorumluluğu da millete havale edenlerin “kısmi” tedbirlerinin de işe yarayacağını ummak ve beklemek için ortada bir sebep yok. Aksine fazlasıyla şüphe duymak, sağlığımız, işimiz ve gelirimiz için sahici tedbirlerin hemen devreye sokulmasını talep etmek için fazlasıyla sebebimiz var.

Süslü lafları bir yana bırakırsak, salgında en az insani kaybı vermek, sürdürülebilir ve yönetilebilir bir sonuç elde edilmek isteniyorsa tam kapanma dışında bir yol olmadığı konunun uzmanı kurum ve kişiler tarafından ifade ediliyor. Bu çerçevede tam kapanmanın kaç gün ve nasıl olacağı, başta TTB ve benzeri meslek kuruluşları olmak üzere, konunun uzmanı kurum ve kişiler tarafından belirlenmeli. Şu ana kadar konunun uzmanı bu kişi ve meslek kuruluşları en az 28 günlük bir tam kapanmanın gerekli olduğu yönünde. En az 28 günlük tam kapanma istiyoruz!

Tam kapanmanın salgını sona erdirmek için bir yol olmadığı, sadece toplumsal bağışıklığı sağlayacak aşının nüfusun en az yüzde 60-70’ine yapılana kadar kayıpları en azda tutmak ve salgını yönetebilmek için bir zaman kazanma uygulaması olduğunu unutmamak gerekir. Eğer yeterli ve acil aşılama yapılamaz ise 28 günlük olası bir tam kapanma sonrasında yeniden vaka ve ölüm sayılarının arttığı bir tablo kaçınılmaz olacaktır. İktidarın bugüne kadar uyguladığı “kontrollü normalleşme” gibi plansız programsız normalleşme durumlarında ise 28 günün faydası sadece kapalı olunan günlerle sınırla kalacaktır. Tam kapanma ancak etkin ve yaygın bir aşılamayla anlam kazanabilir. Derhal herkes için etkin, yaygın, acil aşılama istiyoruz!

Tam kapanma, hayati işler ve sektörler dışında, insan hareketliliğinin ve ekonominin durması anlamına geleceği için bu süre boyunca işinden, gelirinden mahrum kalacak başta işçiler, emekçiler, küçük esnaf olmak üzere tüm toplum kesimleri ekonomik olarak desteklenmeli. Hiç kimse gelirsiz, aç ve açıkta kalmamalı. Herkese gelir güvencesi sağlansın!

Salgın, ekonomik kriz ve kapanmalar bahane edilerek işten çıkarma, ücretsiz izin, hileli iflas uygulamalarına izin verilmemeli. İşten çıkarma, Kod-29 dahil, hiçbir bahane ve gerekçe söz konusu olmadan, gerçekten yasaklanmalı. Ücretsiz izin uygulamasına son verilmeli. İşsizler için yeniden iş bulana kadar en az asgari ücret düzeyinde destek ödemesi yapılmalı. Çalışma saatleri ücrette kesinti olmadan kısaltılmalı, on milyonu aşkın işsize iş sağlanmalı. Herkese iş ve iş güvencesi!

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ultra zenginler salgına ve ekonomik krize rağmen servetlerine servet kattılar. Buna rağmen bu ultra zenginler işsizlik fonunu kullanmaya, devletten her türlü teşviki ve desteği almaya, Yap-İşlet-Devret (YİD) gibi ödeme garantili projelerle, kollarını oynatmadan, milyarları kasalarına indirmeye devam ediyorlar. İşsizlik fonunun işçiler dışında kullanımına hemen son verilmeli! Bütün YİD projeleri derhal ve tazminatsız kamulaştırılmalı, yeni YİD projelerine izin verilmemeli! Ultra zenginlerden servet vergisi alınmalı! Kamu kaynakları emekçiler ve üretim için kullanılsın!

Salgın nedeniyle sağlık emekçileri en ön safta hayati bir mücadele veriyorlar. Sağlık emekçilerinin ücretleri artırılmalı, çalışma şart ve koşulları düzeltilmeli, başta emeklilik olmak üzere tüm sosyal hakları iyileştirilmeli. Covid-19, illiyet bağı aranmaksızın, derhal meslek hastalığı olarak kabul edilsin!

Emeklilik yoksulluk ve çaresizlik olmaktan çıkarılmalı. En düşük emekli maaşı asgari ücret düzeyine çıkarılsın! Asgari ücretin yoksulluk ücreti olmasına son verilsin. İnsan onuruna uygun asgari ücret istiyoruz!

İfade ve örgütlenme, toplantı ve gösteri hakkı olmadan yukarıda sıralananlar dahil hiçbir hak ve özgürlük talebi işlerlik ve süreklilik kazanamaz. Sendika düşmanlığına son verilsin. Örgütlenme suç değil haktır. Basın, yayın, propaganda önündeki tüm engeller kaldırılsın. Antidemokratik uygulama ve yasaklara hayır! Siyasal demokrasinin önü açılsın!

Pandemi, kriz ve baskılara karşı işçi sınıfını birleştiren bir 1 Mayıs!

0

Yaklaşan 1 Mayıs öncesi İşçi Demokrasisi Partisi konuya ilişkin bir bildiri yayımladı. Bildiride tüm emek örgütlerinin işçi sınıfının yakıcı ihtiyaçları doğrultusunda, acil bir eylem planı etrafında birlikte mücadeleye girişmesinin önemine vurgu yapıldı. Bildirinin tamamı şu şekilde:

Rejimin, ekonomik krizin ve pandeminin yarattığı tüm yükün işçi ve emekçiler üzerine yıkıldığı koşullarda 1 Mayıs’a giriyoruz.

Hükümetin halk sağlığını hiçe sayan ve patron öncelikli politikaları sonucunda pandemi sürecinin en kötü günlerinden geçiyoruz. Bu durum 1 Mayıs’ın hak ettiği üzere kitlesel olarak meydanlarda kutlanmasının önündeki engellerden biri olacak. Ancak 1 Mayıs’ın başarılı sayılabilmesi için tek ölçüt “kalabalık” geçmesi olmamalıdır. 1 Mayıs her şeyden önce parçalanmış, kendi kendine yaşam mücadelesi veren işçileri birleştirme olanağı sunar.

Türkiyeli emekçiler olarak dünyada kitlesel 1 Mayıs geleneğini en güçlü şekilde yaşatmış olmanın haklı gururuna sahibiz. 2010, 2011 ve 2012 yıllarında Taksim, dünyanın en kalabalık 1 Mayıs’larına ev sahipliği yapıyordu. Ancak bunun tek başına yetmediğini biliyoruz. 2010, 2011 ve 2012 yılları Türkiye işçi sınıfının en huzurlu, en yüksek gelirli ve en mutlu olduğu dönemler olmaktan bir hayli uzaktı. Bu yıllar alım gücünün düştüğü, toplu sözleşmeden faydalanan emekçi sayısının azaldığı, iş cinayetlerinin tırmanışa geçtiği yıllar olmakla birlikte sonradan Tek Adam rejimine evrilen bir sürecin de geçiş güzergâhı idi.

İnsan onuruna yaraşır yaşam koşullarına özlem duyanlar için 1 Mayıs’tan tek beklenti bir mahşer kalabalığı değildir. Pandemi sürecinde hastalanan, ölen, yakınlarını kaybeden, tüm tedbirlerin sorumluluğu üzerine yıkılan, işsiz kalan, geliri azalan, direndiği için Kod-29 ile işten çıkarılan, toplu iş sözleşmesini imzalayamayan, iş cinayetlerinde ölmeye devam eden emekçiler için 2021 yılı 1 Mayıs’ı daha büyük bir anlama sahip olmalıdır.

Gündem emekçiler için bu denli yakıcıyken, 1 Mayıs sürecine bir kez daha Saray rejiminin yasakçı uygulamalarının ve pandeminin gölgesi altında giriyoruz. Lebaleb kongrelerini gerçekleştiren AKP’nin pandemiyi 1 Mayıs’ı yasaklamak için bir bahane olarak kullanacağı ortada. Emek örgütleri ise meselenin biçimini tartışmaktan öteye geçip içeriğini konuşmaya henüz geçebilmiş değil. İşçi ve emekçilere mevcut hayati sorunlarına karşı nasıl ve ne zaman mücadele edebileceğine dair acil bir eylem planı sunulmadan ve 1 Mayıs günü bu planın bir parçası yapılmadan, 1 Mayıs’ta ne yapılacağı ikincil önemde kalmakta. Hem sektörler hem de işyerleri içerisinde çeşitli oyunlarla yapay olarak bölünen işçi sınıfını sektör, görev tanımı, etnik kimlik vb. ayırt etmeksizin birleşik bir eylem planı etrafında mücadeleye çağırmak, içinden geçtiğimiz koşullarda 1 Mayıs’ın anlamına en çok yakışan şey olacaktır.

Böyle bir mücadele planının, giderek artan şekilde baskıcı hale gelen hükümetin ve Tek Adam rejiminin antidemokratik uygulamalarına karşı işçi sınıfının sesini yükselttiği bir içeriğe sahip olması gerektiğini de düşünüyoruz. Patronların ahlaksızca gerçekleştirdikleri işten çıkarmalara karşı direnen işçilere, sendikalaşma çabalarına ve sendikalara, kadınlara ve öğrencilere, hatta bir bütün olarak baskıcı düzene muhalif her kesime ve partiye saldıran iktidara işçi sınıfının bir bütün halinde DUR demesinin zorunluluğu ortadadır.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak bulunduğumuz her alanda emek örgütlerini böylesi bir acil mücadele programı etrafında bir araya gelmeye çağırıyoruz. Bu 1 Mayıs’ta da en acil sorunlarımıza dair taleplerimizi haykırmaya, yaygınlaştırmaya ve bunlar için verilen her mücadelenin bir parçası-yoldaşı olmaya devam edeceğiz;

• Pandemiye karşı gerçek tedbirler için: Emekçiler için kaynak var! Ultra zenginlerden servet vergisi alınsın, Yap-İşlet-Devret soygunu durdurulsun! Elde edilecek kaynaklarla herkese iş ve gelir güvencesi sağlansın!

• Kod-29 ve ücretsiz izin uygulamaları derhal iptal edilsin! İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın!

• İşler tüm emekçiler arasında ücretler düşmeksizin pay edilsin!

• Tek Adam rejimi baskıcı yüzünü en çok emekçilere ve ezilen kesimlere gösteriyor. İşçi sınıfı demokratik haklar mücadelesinde tüm topluma önderlik edebilecek en önemli güçtür. Baskı rejiminden kopuş için bağımsız ve egemen bir kurucu meclis!

İşçi Demokrasisi Partisi

15 Nisan 2021

14 Nisan: Aşı patentlerinin kaldırılması için küresel eylem günü. Herkes için aşı!

0

Covid-19 aşılarındaki patentlerin kaldırılması veya geçici olarak durdurulmasını tartışmak için Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) 14 Nisan günü Cenevre’de toplanacak. Patentler çokuluslu büyük ilaç şirketlerinin kontrolünde ve özellikle de en yoksul ülkelerde milyarlarca insanın Covid-19’a karşı aşıya ulaşmasını engelliyor.

DTÖ zirvesi, patentlere karşı tüm dünyada gelişen büyük uluslararası basıncın bir ürünü. Son altı ayda büyüyen bu geniş küresel hareket hükümetleri, sivil toplum örgütlerini ve çeşitli şahsiyetleri harekete geçmeye zorladı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak DTÖ’nün bu konuyu çözebileceğine dair hiçbir beklentimiz yok. DTÖ, sağlıkta ve diğer toplumsal alanlarda yaşadığımız yıkımın sorumlusu olan ve kapitalist-emperyalist düzeni temsil eden bir kurum. Uzunca bir zamandır çokuluslu ilaç şirketlerini ve patentleri destekliyor.

Bu nedenle 14 Nisan günü için bir uluslararası talep ve protesto günü düzenlenmesi çağrısında bulunuyoruz. Aşılar üzerindeki patentlerin kaldırılması veya durdurulması ve herkes için aşı sağlanması taleplerini sosyal medya üzerinden ve yapılabilen yerlerde eylemler düzenleyerek yükseltmeliyiz. Bu gidişat ancak emekçilerin, özellikle de sağlık emekçilerinin ve yoksul halk kesimlerinin küresel ölçekte gerçekleştireceği büyük eylemlerle ve seferberlikle değiştirilebilir.

Salgının etkisi daha bulaşıcı yeni türlerle tüm dünyada daha da artarken, yeterince aşı bulunmuyor ve dağıtımı da oldukça eşitsiz biçimde gerçekleşiyor. Mart ayına dek tüm dünyada 489 milyon doz aşı yapıldı. Bu, dünyada her 100 kişiden 6,27’sinin aşılanabildiği anlamına geliyor.

Zengin ülkelerle gezegen nüfusunun çoğunluğunun yaşadığı yoksul ülkeler arasında aşının eşitsiz dağılımı çarpıcı nitelikte. Bu durum kimilerinin “aşı apartheidi (ayrımcılığı)” olarak adlandırdığı bir tablo ortaya çıkardı.

Küresel kapitalizmin kurallarınca dayatılan bu deli gömleğini yırtmak için büyük çokuluslu şirketlerin kontrolündeki patentlerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Şu anda büyük çokuluslu şirketlerin ellerinde olan bilgi ve teknik altyapı, tüm dünyadaki bilim insanlarının ve laboratuvarların erişimine açık hale getirilmelidir. Böylelikle aşıların kitlesel üretimi mümkün hale gelecek ve bugün en yoksul ülkelerin aşıya ulaşmasını engelleyen apartheid son bulacaktır.

99 ülkenin desteğiyle Hindistan ve Güney Afrika, salgın süresince Covid-19’la ilgili aşılar ve ilaçlar üzerindeki patentlerin geçici olarak durdurulması için DTÖ’ye bir acil öneri sundular. Bununla birlikte, bu ülkelerin hükümetleri, uluslararası örgütlere biçimsel taleplerde bulunarak kendilerini sınırlıyor ve kitlelere eylem çağrısında bulunmaktan kaçınıyor. Taleplerimizden birisi de bu hükümetlerin sorunu açıkça dile getirmesi ve her ülkede seferberlik çağrısında bulunmasıdır.

Sınır Tanımayan Doktorlar, Oxfam gibi kuruluşların patentlerin askıya alınmasına yönelik girişimleri var. Ve son olarak Nobel Barış Ödülü Sahibi Muhammed Yunus’un başını çektiği ve aktörler George Clooney, Forest Whitaker, aktris Sharon Stone ve müzisyen Peter Gabriel’in de aralarında bulunduğu kişiler tarafından desteklenen, tüm dünyada bir buçuk milyondan fazla kişinin imzaladığı Herkes İçin Aşı çağrı metni bulunuyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal bu küresel hareketin bir parçasıdır ve bu çerçevede 14 Nisan günü için küresel eylem çağrısında bulunuyoruz.

Tüm sendikaları, kitle ve gençlik örgütlerini, bu talebi destekleyen siyasi partileri 14 Nisan’da bulunduğumuz ülkelerde birleşik eylemler düzenlemeye davet ediyoruz. Covid-19 aşılarındaki patentler iptal edilmeli, dünyadaki tüm laboratuvarlar ve bilimsel merkezler acil olarak, tam kapasiteyle aşı üretimine geçmelidir. Bu sayede aşıların tüm dünya halklarına serbestçe ve bedava dağıtımı mümkün hale gelecektir.

Sosyal ağlarda #PatenteHayır, Herkes İçin Aşı yazan dövizlerle kısa videolar ve fotoğraflarla paylaşımlar yapmaya ve mümkün olan yerlerde eylemler düzenlemeye çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

11 Nisan 2021

“Evden çalışmanın sonucu ek masraflar ve fazla mesai oldu!”

0

Merhaba arkadaşlar, ben Çağrı Merkezi (Call Center) çalışanıyım. Pandemi öncesi ofiste çalışırdık, şimdilerde ise evimizin bir odasını ofise çevirdik ve öyle çalışmaktayız. Ne yalan söyleyeyim, evden çalışma planı ilk dillendirildiğinde bu işe hevesle yaklaşmıştım. Hem artan koronavirüs vakaları biz emekçileri korkutuyordu hem de İstanbul gibi trafiğin her saat yoğun olduğu bir şehirde yaşadığım için bu trafiği yaşamayacak, günümün iki saatini yolda geçirmeyecek olmak bana cazip gelmişti. Ancak ofisimizde de ilk pozitif vakanın çıkmasıyla birlikte patronlar “Herkes bilgisayarları evine götürecek; telefon sistemi ve interneti kurup sistemi aktif hale getirmelisiniz, interneti olmayan internet bağlatacak ve ikinci bir emre kadar evden çalışılacak” dedi. Bunun üzerine yaklaşık 40 ofis emekçisi arkadaşımız tabiri caizse bilgisayarları sırtlanıp evimize taşıdık.

Bu süreçte eve internet bağlatmak, bilgisayara uygun mobilya, masa, sandalye almak zorunda kaldım. Zaten kıt kanaat geçinmekteyiz, üzerine bir de ekstra masraf kalemleri çıkmaya başlamıştı. Bu durum görüştüğüm diğer emekçi arkadaşların da karşılaştığı bir durumdu. Her ay 80 lira gelen elektrik artık 130 lira olmuştu. Ofiste öğle yemekleri verilirdi, artık kendi evimizde bunu karşılar olduk ve bu haliyle mutfak masraflarımıza yansıdı. Yemek kartı ya da gıda yardımı veya elektrik, internet gibi işçinin sırtına bindirilmiş ek masraflar hiçbir zaman dikkate alınmadı patronlar tarafından.

İşin bir de fazla mesai boyutu var. Telefon sistemlerimiz sabah 9’da aktif hale gelir, akşam 6’da ise sonlandırılır. Ancak çoğu zaman mesai saatinden sonra da telefonumuz çalmakta ve bu çalan telefona kim müsait ise cevap vermek zorunda. Bu da bizim aslında “evden çalışma” değil de “ofiste yatma” modelinde olduğumuzu göstermekte. Mesaiye kalıyoruz ancak ücret almıyoruz, evden çalıştığımız için ek masraflarımız oluyor; ancak bunları dillendirdiğimizde patronlar üç maymunu oynuyor. Yani evden çalışmanın sonucu bizim için ek masraflar ve fazla mesai oldu!

Bu sorunları yalnız bizim yaşamadığımızı biliyoruz. Pandemi sürecinde biz emekçilere birçok saldırı olmakta. Bu saldırılar hükümetten destek alan patronlar aracılığıyla yapılmakta. İşten çıkarmalar yasaklandı denilmekte ancak patronlara ücretsiz izne çıkarma hakkı verilerek işçileri açlık ve sefalet ücretine mahkûm etmenin önünü açtılar. Sadece bu da değil; işçi çıkarmak yasak ama patronlar açısından bu yasağın istisnası var: Kod-29. Bu kapsamda patronlar işçileri ahlak ve iyi niyet kurallarına uymadığı gerekçesiyle işten çıkarabiliyor ve bunun sonucunda tazminat ve ihbar tazminatı gibi birçok haktan da mahrum bırakıyorlar. Tabii patronlar bunu da hemen işçilere dönük saldırılarında bir araç olarak kullanmaya başladılar. Bunu fırsata dönüştüren patronlar anayasal hak olan sendikaya üye olma hakkı gibi en doğal hakkını kullanan işçileri Kod-29 ile işten çıkarıyor!

Bütün bu saldırılar bize gösteriyor ki beyaz yakalı veya mavi yakalı olalım fark etmez, bu kapitalist sistemde bize saldıran güruh tek, düşmanımız aynı! Bu yüzden taleplerimiz ve mücadelemiz de ortak! Emeklerimizin değer gördüğü; işçiden emekçiden yana olan bir dünya umuduyla…

Pandemide ölümler arttıkça, Türk patronlar da servetlerine servet kattı

0

Covid-19 pandemisinden kaynaklı ölümlerin sayısı dünyada 3 milyona yaklaştı. Türkiye’de yaşadığımız kayıp 33.000’i geçti; Türk Tabipleri Birliği ise Sağlık Bakanlığı’nın Covid-19 kaynaklı ölümlerin birçoğunda raporlarda çarpıtmaya başvurduğunu ve aslında Covid-19 kaynaklı ölümlerin Türkiye’de 100.000’i aştığını söylüyor.

Pandemi, patronların maliyet olarak gördükleri birtakım gerekli sağlık ve güvenlik önlemleri alınmadığı için, daha ilk aylarında hızla bir işçi sınıfı hastalığına dönüşmüştü. Testi pozitif çıkan işçiler izin raporları alamadılar, onlarla birlikte çalışan mesai arkadaşlarına test yapılmadı ve hatta fabrikalarda hastalanan işçiler baş gösterince, patronlar bu fabrikaları çalışma kamplarına çevirmeye çalışarak işyerlerinden çıkışı yasaklamaya giriştiler. Özetle patronların pandemi politikası, her fabrikanın bir Soma’ya dönüştürülmesi oldu.

Kısa çalışma ödeneği ile işçilerin hayatta kalma şartları ağır bir saldırıyla yüzleşirken, Kod-29 gibi uygulamalarla da iş güvencesi çiğnenen on binlerce işçi işten çıkarıldı. DİSK-AR’ın SGK’den edindiği verilerden derlediği raporuna göre pandemiden bu yana günde yaklaşık 500 işçi, yani toplamda 177 bin işçi Kod-29 mazeretiyle işinden edildi.

Erdoğan’ın bahsettiği sözde “sosyal destek” kampanyasının bilançosunu ise daha önce Gazete Nisan sayfalarında değerlendirmiştik: 11 ayda 53 milyar lira aktarıldığını kaydeden Erdoğan’ın hesabına göre, kişi başına 58 lira, yani günde 2 lira düşüyordu!

Pandemiden kaynaklı ölümler yükselirken ve işçiler ile emekçiler ağır siyasal ve ekonomik saldırıların altında bir hayatta kalma ve demokratik ve sosyal haklarını koruma mücadelesi verirken, Türkiye burjuvazisi ise servetine servet katıyordu.

Finans dünyasının popüler dergilerinden Forbes’un yayımladığı son verilere göre Türkiye’deki dolar milyarderlerinin serveti 2020 yılında 127 milyar TL arttı. Bu, dolar bazında yüzde 39’luk bir artış demek. Pandemiden bu yana 177 bin işçi Kod-29’la işten çıkarıldı demiştik: Emekçilerden çalınan bu servet de yansımasını burjuvaların katında bulmuş olacak ki, 2020 senesinde Türkiye’deki dolar milyarderi sayısı 23’ten 26’ya çıkmış.

2020 yılında Türkiye’deki milyarderlerin 38,3 milyar dolar olan mal varlığı, yoksulların ölümcül virüslere terk edildiği ve ücretleri ile işlerine saldırıldığı pandemi boyunca 127 milyar TL’lik bir artış sergilemiş. Bu 26 milyarderin toplam mal varlıkları 53,2 milyar dolar ediyor; dolayısıyla tahmin edilebileceği üzere, bu haksız kazancın kamulaştırılması durumunda Türkiye’de herkese pandeminin sonuna dek yetebilecek sayıda maske dağıtılabilir, yeni hastaneler açılıp yeni yataklar alınabilir, aşı edinilip bütün nüfusa bağışıklık kazandırılabilinir ve hatta herkese yetecek sayıda soluma cihazı bile satın alınabilir. Ancak bu kadar da değil; bu haksız ve virüse yenik düşen işçilerin vücutları üzerinde yükselen servetin kamulaştırılması durumunda işçilere insanca yaşamaya müsait bir ücret ve bugün saldırı altında olan bütün sosyal ve ekonomik haklarının tamamı tanınabilir.

Dolayısıyla hükümet kaynak yok derken yalan söylüyor: Kaynak var. Hem de bu kaynak, hükümetin kendi eliyle palazlandırdığı pandemi burjuvazisinin kanlı servetinin ta kendisi. Şimdi neden, Erdoğan’ın geçen sene koronavirüs zirvesinde ekonomik tedbirleri açıklarken Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun bulunduğu tarafa bakarak “Neşen yerinde” dediğini anlıyor muyuz?

Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değil: Küresel çapta milyarderlerin servetinin yüzde 60 oranında büyüdüğü, yani 8 trilyon dolardan 13,1 trilyon dolara çıktığı görülüyor. Forbes’un bu konudaki yorumu ilginç: “Covid-19 korkunç acılar, ekonomik sıkıntılar, jeopolitik gerilimler getirdi – bir de aynı zamanda insanlık tarihinde görülmüş en büyük zenginlik artışını.” Finans dünyasının bu dergisi şu konuda haklı: Dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir milyarder artışı yaşandı pandemide; veriler gösteriyor ki milyonlarca işçi ölüme sürüklenirken, her 17 saatte bir kişi milyarder olmuş. 3 milyon insan hayatını kaybederken, milyarderlerin sayısı 660’tan 2775’e çıkmış. Şu notu düşmek şart: Bugünkü ekonomik üretim ilişkileri altında bir kişinin dolar milyarderi olacak derecede sermaye birikimi sağlamış olması demek, milyonlarca işçinin virüse terk edilmesi, işinden olması ve/veya alım gücünü yitirmesi demek. Zira biri olmadan (işçi yoksullaşmadan), diğer olamaz (patron zenginleşemez).

Pandeminin birinci senesinin bir bilançosunu çıkarırken bir yandan açlığa, sefalete, işsizliğe, yokluğa ve ölüme sürüklenmiş yüz milyonlarca insandan, diğer yandan da ölümler bir piramit gibi yükselirken servetine servet eklemiş olan yerel ve küresel oligarşiden bahsediyoruz. Bu eşitsiz tablonun sorumlusu Türk ve dünya kapitalizmidir. Bu oligarşi dünyanın hiçbir köşesinde pandemiye ve onun ekonomik etkilerine karşı gerekli önlemleri almayı uygun görmedi.

Bugün belki de tarihte daha önce hiç olmadığı kadar, ölümlerden ve hak gasplarından nemalanan, yoksulların adeta bir soykırımdan geçirilmesinden sermaye biriktiren bu finans aristokrasisinin, dünyaya yapışmış bir parazit olduğu anlaşılıyor. Servetin bu ölümcül temerküzü, sadece dünya nüfusunun ezici bir çoğunluğunu değil ama dünyanın kendisini dahi tehlikeli bir yola sokuyor. Finans baronları pandemi yayıldıkça ve insanlar öldükçe zenginleşiyor. Bu yüzden bu asalak sınıfın iktidarından edilip zenginliğine el konması yalnızca sosyal eşitliğin tesis edilmesi için değil, aynı zamanda milyonlarca insanın hayatının kurtarılması için de şart. Bizi Türkiye’de bekleyen görev de budur.

Çip kriziyle karşı karşıyayız

0

Hepimiz için baharın müjdesi olan zamanlardan geçiyoruz, havalar ısınmaya başladı ve günler hemen bitmiyor. İstanbul ve çevresi her ne kadar yeni yıla barajlardaki su kriziyle başlasa da son aylardaki yağışlar bizi bir süreliğine daha kurtarmışa benziyor. Fakat sadece ülkemizle sınırlı olmayan ve önceki yazılarımızda da bahsettiğimiz küresel iklim krizi aslında önemli bir üretim krizine sebep oldu, o da “çip krizi”. Çip üretiminin düşmesi ve artan talep yüzünden Türkiye’de de fabrikası bulunan başta araba şirketleri üretimine ara verirken, çoğu teknolojik ürün, telefon veya bilgisayar ya temin edilemiyor ya da lansmanları ertelendi. Gelin bu olayın iç yüzüne beraber bakalım.

Çip nedir ve neden bu kadar önemli?

Gündelik kullanımında bilgisayarın beyni denilen çipe, birbiri içine geçmiş katmanlı entegre devreler bütünü diyebiliriz. Bu sayede basit hesap makinesi işlemlerinden karmaşık evren hesaplarına kadar her şeyi yapabiliyoruz. Her çip aslında farklı ihtiyaçlar için tasarlansa da karmaşık yapısı ve ileri teknoloji içeren üretim süreçlerinden dolayı dünyada sayılı tesis bunu üretebilmekte. Herhalde ilk aklımıza gelen, Silikon Vadisi gibi ikonik bir teknoloji geliştirme bölgesine sahip Amerika Birleşik Devletleri’nin bu çip üretim tesisine sahip olduğu ama ne yazık ki öyle değil. Dünyadaki çoğu çip tahmin etmeyeceğiniz şekilde Tayvan’daki TMSC (Taiwan Semiconductor Manufacturing Company) fabrikasında üretilmekte. Peki TMSC ve bölgedeki birçok ufak şirket tarafından arz-talep dengesi doğrultusunda karşılanan çip ihtiyacı neden şimdi darboğaza girdi? Bunun iki nedeni var.

  1. Tayvan’daki kuraklık

Hani demiştik ya İstanbul bu sene kuraklığın kıyısından döndü diye, Tayvan maalesef bununla direkt yüzleşmek ve mücadele etmek zorunda. Normal şartlarda Tayvan’da senede dörde yakın tayfun gerçekleşirken, 2020 yılında hiç gerçekleşmemiş. Bu yüzden de son 56 yılın en kurak yılıyla karşı karşıya. Suyun ise çip üreten fabrikalar için önemi ayrı. Çünkü çip üretiminde ortamın tozdan arındırılması ve “0” kirlilik çok önemli, hatta olmazsa olmazı. Bu yüzden sadece TMSC şirketi günde 156 ton su tüketmekte ve şimdiden tankerlere su almaya başlamış durumda. Diğer açıdan tahmin edeceğiniz gibi TMSC ve tedarik zincirindeki diğer fabrikaların çip üretiminde ciddi miktarda elektrik enerjisine ihtiyacı var. Kuraklık nedeniyle bu da sıkıntıda gözüküyor.

2. Serbest piyasa daha çok kâr ister

Şu an çip üretim piyasasında yüksek kâr getiren iki teknoloji var: biri daha küçük transistörlere sahip CPU’lar yaparak laptop ve cep telefonu gibi işlem gücü gereksinimi fazla olan cihazlara daha düşük enerjiyle bunu sağlayabilmek, diğeri de grafik işlemcilerine yönelik çip setler geliştirmek, çünkü bu çip setler modifiye edilerek çoğu Bitcoin madenciliğinde kullanılmakta. Bu iki nedenden dolayı da çip üreticisi firmalar, başta TMSC olmak üzere bunlara odaklanmış durumda. Bu yüzden araba sektöründeki üretim durma noktasına geldi, çünkü birim başına çip maliyetini kısmak isteyen araba üreticisi şirketler bu durumla rekabet edemiyor. Ford veya VW’nin yaşadığı bu sorunu, ne yazık ki, medikal veya başka teknolojik sektörlerde de yaşayacağız.

Peki ne yapmalı?

Çip artık insanlık için vazgeçilmez bir teknoloji, bu yüzden tasarımından üretimine kadar değiştirilmesi gereken birçok noktası var. Bunlardan ilki, çip ile ilgili patentlerin iptal edilmesi gerekliliği. Çünkü bunlar sadece üreticilerin ve onların sermayedarlarının çıkarını koruyor. Diğeri de her devletin kendi çip üretim tesislerini ivedilikle hayata geçirmesi ve çiplerin ihtiyaçlara göre yeniden tasarlanmaları gerekliliği. Nasıl Covid-19 patlamadan önce öncülleri SARS veya MERS hastalıklarıyla bizlere kendini göstermişse, bir benzerini çip sektörü için de yaşamaktayız. Tekrarlanmaması ise iktidar ve devletlerin elinde.

Evden çalışma: “Ev işleri, çocuk bakımı ve ücretli işimiz arasındaki sınırlar ortadan kalktı”

0

Merhaba, ben pandemi sürecinde evden çalışmaya geçen bir ofis çalışanıyım. Bir kadın emekçi olarak yaşadıklarımdan yola çıkarak, pandemi sürecinin etkilerine ilişkin görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını yaşamlarımızı hâlâ tehdit ediyor. Geçen sürede bunun ağırlığını en çok biz kadınlar hissettik. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği koşullarında pandeminin ağır yükü sırtımıza yüklendi. Salgınla mücadele için yeterli koşulların yaratılmamasından kaynaklı bazı sektörlerde çalışma düzenlerinde değişikliklere gidildi. Uzaktan çalışabilme imkânı olan sektörler evden çalışmaya geçti. Benim çalıştığım işyeri birkaç ay hariç 2020’nin büyük bir kısmını evden çalışmayla geçirdi ve hâlâ evden çalışmaya devam ediyoruz. Evden çalışacağımızın duyurusu yapıldığı an açıkçası hepimiz sevinmiştik. Çünkü en azından kendimizi salgından koruyabileceğimizi düşündük. Evet, kendimizi salgından korumuştuk fakat evden çalışmanın bizim için daha fazla risk taşıdığını yaşayarak öğrenmiş olduk.

Bu yeni çalışma düzeni hakkında en ufak bir düşüncemiz yoktu. İşyerinden sadece masaüstü bilgisayarlarımızı alıp eve geçtik. Evlerin ofis ortamına dönüştürülmesinin maddi yükü bizler tarafından karşılandı. Yol, yemek haklarımız nasıl olsa evdesiniz denerek gasp edilmiş oldu. Peki, artan gıda ve fatura masrafları ne olacaktı? Bunun cevabını vermediler ya da vermekten kaçtılar. Aynı gemideyiz denerek tüm sorumluluk biz işçilerin sırtına yüklendi. Zaten ağır olan yaşam koşulları bu çalışma düzeni içinde iyice ağırlaşmış oldu. Bunlara, artan ev içi emek yükü de eklenince iyice içinden çıkılmaz bir duruma geldi. Ev işleri, çocuk bakımı ve ücretli işinizin sınırları ortadan kalkmış oldu. Her şey iç içe geçti ve bu kadar sorumluluğun arasında sosyal hayata ayırabilecek bir vakit de kalmadı.

Evler resmen bizler için birer hapishane haline geldi. İlk önce çalışma saatlerimiz uzadı. Bitmek bilmeyen raporlar, hafta sonları bile erişilebilir olmak, hayatımızın 24 saatinin iş ve ev yükü arasında sıkışıp kalması demekti. İş hayatının evlere taşınması psikolojik olarak bizi olumsuz yönde etkiledi. Kendimizi bir anda çıkmazın içinde bulduk. Molalarımız kendimizi dinlendirme saati olmaktan çıktı; ev işlerini yapma, çocukların ihtiyaçlarını karşılama zamanlarına dönüştü. Ev işlerine ayırdığımız zamanı, dinlenme sürelerimizden kullanmaya başladık ve kendimize ayıracağımız bir zaman dilimi neredeyse kalmadı. Ayrıca kadınlar, artan kadın işsizliğini de görerek, işlerini kaybetme korkusuyla daha çok iş yükünün altına girdiler ve tükenmişlik sendromları gösteriyorlar.

Bu sorunların çoğunu hepimiz biliyor ve yaşıyoruz. Uzun uzadıya yazılacak daha birçok şey var biliyorum ve elbette sorunları konuşmak çok önemli; fakat geldiğimiz noktada çözümleri düşünmek ve buradan taleplerimizi duyurabilmek daha da kıymetli geliyor bana. Evden çalışma koşullarının tüm çalışanların, özellikle de kadın çalışanların haklarının gözetilerek yeniden düzenlenmesini talep etmemiz gerekiyor. Ev işlerinin ve çocuk bakımının sadece kadınların sorumluluğu olarak görülmemesini, tüm aile bireyleri arasında eşit biçimde sorumluluk alınarak paylaştırılmasını ve hatta bu hizmetlerin toplumsallaştırılması için düzenlemeler yapılmasını talep etmeliyiz. Yaşam alanlarımız ortaksa sorumluluklarımız da ortak olmalı.

Worker’s manifesto: A plan for united struggle plan, a mass May 1st!

0

We have been emphasizing for some time that the class character as well as the monstrous and rotten state of the one-man regime has become much clearer before the eyes of the widest segments of the society during the pandemic period. This evaluation was clearly expressed by the most authorized name of the system too. After his cabinet meeting on March 29, Erdogan stated that “we saw the accomplishments that the Presidential Government System brought to our country” during the pandemic process and praised the virtues of “the rapid decision-making and effective implementation mechanisms.” Indeed, the pandemic process served as a litmus test in the fields of public health, economic management and democratic rights.

In the same speech, Erdogan announced the new pandemic measures of the Palace and, by doing so, presented new examples of the regime’s capabilities and rapid decision-making methods. He declared that the “gradual normalization” process that started on March 1st has been reversed again and announced a return to full weekend lockdowns and limiting restaurant services to take-outs and deliveries. However, none of these new zigzags and circular loops of the Palace are surprising for any of us. The essence of the issue was, again, clearly expressed in Erdogan’s speech: “In this process (…) the wheels of the factories never stopped.” So, measures that would allow the bosses to maintain their profits and the government to refrain from providing social aid will continue to be implemented “consistently.” In other words, we will keep on trying to catch the flies rather than draining the swamp.

The palace is well aware of how to tackle the pandemic. The Health Minister Koca, in his response to the question asking about his opinion on the “jampacked” AKP congresses, reminded all of us that the virus was transmitted “through close contact, and in enclosed and crowded environments” — the exact features that defined AKP congresses and workplaces! Therefore, they are fully aware of the fact that it is necessary to enforce a complete lockdown, to stop the wheels in the workplaces for a while, to hurt the bosses in the process, and to have the government provide social assistance to the workers during this period in order to effectively combat the pandemic. Because the Palace regime wants to avoid doing exactly these, it continues to burry its head in the sand “with fast and effective practices”.

Yet, the consequences of the Palace’s choices are quite heavy. While hundreds of people die every day because of the pandemic, millions of others who have lost their basic income to live, are pushed into the depths of an uncertain misery. What’s more, the Palace is taking new decisions that will deepen this misery. As the already problematic short-term work allowance policy was terminated, unpaid leaves, resignations with no compensation or lay-offs due to Code-29 are being pointed out as alternatives. While this is happening, promises of economic aid that are made to the small business owners including millions of people who are left to their fate can hardly be described as even charity.

The one-man regime literally failed in the management of the pandemic, and its only “virtue” in other areas seems to be its ability to make a 180-degree turns “quickly and effectively.” The cost of the policies regarding economic management, interests and inflation, and the functioning of the Central Bank reaching up to hundreds of billions of dollars will be charged to working people. Discourses of “diplomacy, dialogue, and reconciliation” have replaced the arrogancy and the adventurous attempts and efforts in foreign policy. The very first outcomes of the human rights action plan were the initiation of a closure case against the HDP, the removal of Gergerlioğlu’s parliamentary membership and the withdrawal from the Istanbul Convention. The “quick and effective decisions” of the Palace consist of more pressure and deepening misery and this fact is slowly becoming the common opinion of millions of workers, from the shopkeepers who protested in Konya to the autoworkers fighting for their right to unionize in Balıkesir.

The main question in the minds of millions of workers and oppressed who share this view is the same: How to get rid of the Palace regime? The Nation Alliance, with its ever-lasting hope that the Regime will rot on its own, allowing them to take over the power in the first upcoming elections, does not go beyond kindly expressing its criticisms against the attacks of the Palace. The majority of labor organizations and the socialist movement, which can be the real engine of change, persistently avoid taking the scene as an independent and united option. The gravity of the process we are going through and the approaching May 1st must be used as an opportunity to reverse this process. We must start acting with a united action plan against the increasing pressures and deepening misery, and prepare to make May 1st a united, massive day of struggle against the Palace’s attempts to ban its public celebration. In the face of destruction manifestos of the People’s Alliance, the liberation manifesto of the working people crystallizes as a united struggle plan and a mass May Day.

İşçiler, baskı ve gasplar karşısında mücadeleyi işaret ediyor!

0

Pandemide bir yılı geride bıraktık. Bu süreçte hükümetin uyguladığı politikalar ve hükümetten güç alan patronlar işçi sınıfı için bir yıkım yarattı. İSİG’in Salgının Birinci Yılı Raporu’na göre; en az 861 işçi koronavirüs nedeni ile hayatını kaybetti. CHP’nin yayınladığı 1. Yılında Pandemi Raporu’nda ise gelir kaybına uğrayan işçi ve emekçi sayısının 7,2 milyonu bulduğuna işaret ediliyor.

DİSK-AR’ın raporuna göre son bir yılda kadın işgücü yüzde 8,2 azaldı ve geniş tanımlı kadın işsizliğinin oranı yüzde 37,7’e çıktı. Geniş tanımlı işsizlik sayısı ise TÜİK verilerine göre yüzde 29,1’e yükseldi. Tüm bu süreçlerin yanına iş güvenliği önlemleri alınmadığı için binlerce işçi ve emekçi iş kazası geçirdi ve iş cinayetine kurban gitti.

Hükümet ve patronların yarattığı bu ağır çalışma ve güvencesizlik koşullarına karşı işçiler ve emekçiler birçok işyerinde sendikalaşarak mücadele ediyorlar. Ancak patronlar, işçileri Kod-29’la işten atarak ya da ücretsiz izne yollayarak bu mücadeleleri engellemeye çalışıyor ve onları sefalet koşullarına mahkûm ediyorlar.

Kod-29 ve ücretsiz izin dayatmaları sürüyor

Çorlu Bel Karper, PTT, Migros Depo, Bolu Tüv-Türk, Bursa A-Plas, Antep Güven Boya ve Yasin Kaplan Halı, Kocaeli Amanda Foods, Lüleburgaz Ak Nişasta, Uşak Kaynak İplik, Ankara EuroPower, Turan Plastik gibi işyerleri sendikalaşma mücadelesi sonrası Kod-29 ve ücretsiz izin dayatmasını yaşayan işyerlerinden birkaçı.

Patronlar, sendikalaşan işyerlerinde de işçi ve emekçilerin hakkını vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Kocaeli Baldur Süspansiyon ve Cem Bialetti fabrikalarında anlaşma sağlanamaması sonrası Birleşik Metal-İş’e bağlı işçiler greve çıktılar. Cem Bialetti’de grev 19. gününde yüzde 18 zamda anlaşma sağlanarak sonlandırıldı; Baldur’da ise 100. günü aşan grev devam ediyor.

Düşük ve ödenmeyen ücretler

İşyerlerinde yaşanan bir diğer sorun, düşük ve ödenmeyen ücretler. Diyarbakır Suriçi’nde ve Beşiktaş’ta bir okul inşaatında çalışan inşaat işçileri ödenmeyen ücretleri sonrası iş bırakarak eylem yaptılar. Kuşadası Belediyesi temizlik işçileri de ücretlerde yaşanan gecikme sonrası kontak kapatarak eylem yaptılar. Bayrampaşa Belediyesi’nde ise işçiler, dayatılan sefalet sözleşmesi sonrası eylem gerçekleştirdiler. Eylem sonrası sendika temsilcisi Kod-29 ile işten çıkarıldı. Bakırköy Belediyesi’nde işçiler, sendika ile masaya oturulması, TİS yapılması ve Kod-29 ile işten atılan işçilerin işe geri alınması için eylemlilik halindeler.

İstifa yasağı hâlâ devam eden ve zor şartlarda çalışan sağlık çalışanları da ücretlere el konulmasına ve sefalet ücretlerine karşı eylem gerçekleştirdiler. Çapa Tıp Fakültesi’nde el konulan ek ödemelere karşı basın açıklaması düzenlendi. İzmir Çiğli Hastanesi’nde ise sağlık çalışanları ek ödemeler için alkışlı protesto gerçekleştirdiler. Manisa’da da sağlık çalışanları eylem yaparak taleplerini bir kez daha dile getirdiler. Erciyes Üniversitesi sağlık çalışanları, kendilerine yapılan 15 TL’lik zam teklifine karşı basın açıklaması gerçekleştirerek bu teklifi kabul etmeyeceklerini belirttiler.

Pandemi ile birlikte iş yükü daha da artan A101 çalışanları ise “Kölelik Düzenine Son” eylemi gerçekleştirerek 8 saat iş günü talebini dile getirdiler. CTS Tekstil işçileri ise patronlar arasında yaşanan anlaşmazlık sonrası haklarını alamadıkları için direnişe geçmiş durumda.

Bu eylem ve mücadelelerin birçoğu son bir ayda yaşandı. Hükümetin işçi ve emekçileri göz ardı eden ve onları sefalete ve ölüme mahkûm eden politikaları devam ettikçe birçok işyeri ve fabrikada da yaşanmaya devam edecek. Bu şartlardan kurtuluşu ise ne patronların vicdanına ne hükümetin insafına bırakabiliriz. Bir ay gibi kısa bir sürede yaşananlar bile çözümün yolunu işaret ediyor: İşçi ve emekçilerin mücadelesi ve bu mücadeleyi ortak taleplerimiz etrafında birleştirmek!

Yurtiçi Kargo’ya açtığı işe iade davasını kazanan Veysel Dönmez: “Sendika düşmanlığı tescillendi”

0

Yurtiçi Kargo firmasında çalışırken sendikaya üye olması gerekçesiyle işten atılan Veysel Dönmez’in açtığı sendikal tazminat davasında, aynı gerekçe ile işten atılan işçiler için emsal niteliğinde bir karar çıktı. Mahkeme, sendika üyeliği gerekçesiyle işten atılan işçiye bir yıllık brüt ücret tutarında sendikal tazminat ödeme kararı verdi. Biz de Gazete Nisan olarak Veysel Dönmez ile emsal niteliğindeki bu kararı, sürecin kendisini ve diğer işçiler için önemini konuştuğumuz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Gazete Nisan: Veysel, Yurtiçi Kargo’da çalışırken sendikalı olduğunuz için işten çıkarıldınız. Öncelikle bize çalışma koşullarından bahseder misin?

Veysel: Merhaba Gazete Nisan. Yaklaşık iki sene Yurtiçi Kargo’nun Boğaziçi aktarma merkezinde çalıştım. Sabah 05:30’da işbaşı yapıyorduk; işin yoğunluğuna göre paydos zamanımız uzayabiliyordu. İşimiz kargo yükleyip boşaltmaktı. Asgari ücret alıyorduk. Aktarma merkezinde 200’e yakın işçi çalışıyor; Avrupa yakasının bir bölümüne ve Boğaz hattındaki şubelere bütün kargolar buradan gidiyordu. Alışveriş sitelerinin indirimli günlerinde ve özel günlerde işimiz iki, üç katına çıkabiliyordu fakat ücretimizde hiçbir değişiklik olmuyordu. Bunun yanı sıra şef ve müdürlerin tempolu çalışmamız için sürekli yaptıkları baskı da vardı. Kargoların şubelere yetişmesi gereken bir süre var ve o süre içinde kargoları şubelere teslim etmek için hızlı çalışmak gerekiyor. Çalıştığım firmada sendika olmadığı için itiraz eden işçiler rahatlıkla işten çıkarılıp yerlerine yeni işçiler alınıyordu. Bu yüzden sirkülasyon çok oluyordu. Kısaca belirtmem gerekirse esnek ve güvencesiz bir çalışma ortamımız vardı.

GN: Peki sendikal örgütlenme deneyiminiz nasıl oldu?

V: Ben çalışmaya başladığımda işin zorluğunu ve çevremdeki işçi arkadaşların hoşnutsuzluğunu hemen fark ettim. Herkes şikâyet ediyordu, ama kime, nasıl güvenilmesi gerektiği büyük bir muammaydı. İlk önce en yakın çevremdeki arkadaşlarla bu şikâyet durumunu daha sistemli tartışmalara çektik. Hemen yanı başımızda Aras Kargo’nun aktarma merkezi vardı. Orası sendikalıydı; bizim çalıştığımız yerde ise sendika yoktu. Aynı iş kolunda aynı işi yaptığımız Aras Kargo işçilerinin çalışma koşullarının ve ücretlerinin bizden iyi olması bile sendikanın önemini kavramaya yetiyordu.

Üç dört arkadaş sektörde toplu iş sözleşmesi yapabilen tek sendika olan Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası (TÜMTİS) ile bir görüşme yaptık. Sendikanın Yurtiçi Kargo’da örgütlenmek istediğini gördük; bunun üzerine üyeliklerimiz yapıldı. Bu üç dört kişinin dışında yavaş yavaş diğer arkadaşlara da sendikayı anlatıp üyelikler yapmaya başladık. Fakat bir gün çalışırken müdür yardımcısı beni odasına çağırdı ve sistemde sendikalı olduğumun göründüğünü, e-devlet sayfamdan üyeliğim olup olmadığına bakmak istediklerini söyledi. Tabii ben e-devlete bakmanın suç olduğunu hatırlatınca kıdem ve ihbar tazminatımı vererek çıkışımı yaptılar. Benim çıkışımdan sonra bana yapılan haksızlığa karşı daha önce sendikalı olmayan arkadaşlar da birer birer sendikaya üye olmaya başladılar. Benden 4-5 ay sonra işyerinde bu işin başını çeken arkadaşları da kademeli olarak işten çıkarmaya başladılar ve bugün Boğaziçi aktarma merkezinde 15, Türkiye genelinde 60 işçi sendikalı olmak istediğimiz için işten çıkarılmış olduk.

GN: Patronların en çok korktuğu şey aslında işçilerin bir araya gelip kendi sorunlarını tartışmalarıdır. Siz de bunun adımını atmış ve sendikaya üye olmuşsunuz. Sendikanın bu süreçteki tutumu nasıldı?

V: Yurtiçi Kargo sektörün en büyük firması. 18 bine yakın çalışanı var. Buradaki sendikal örgütlenme uzun ve meşakkatli bir süreç olacaktır. 15 işçi sendikal nedenle işten atıldık fakat çalışma devam edecektir. Sendika, işten çıkartılan arkadaşlar adına tek tek sendikal tazminat ve işe iade istemli davalar açarak hukuki anlamda önemli bir yardımda bulunmuş oldu. Fakat pandemi sürecinde işinden olan 15 işçi büyük bir ekonomik sıkıntı yaşadı. Hemen iş bulmakta da zorluk çektik; çeşitli günübirlik işlere giden arkadaşlar oldu. Sendika bu süreçte işten çıkarılan arkadaşları kendi örgütlü olduğu işyerlerinde istihdam edebileceğini söyledi, ancak bir yıla yakın bir süre geçmek üzere ve sendikanın örgütlü olduğu herhangi bir işyerinde çalışan bir arkadaşımız yok maalesef.

Sendika işçilerin yasalarca tanınmış en önemli mücadele aracıdır. Sendikalaşma oranının çok düşük olduğu bu zamanlarda sendikalaşmak ve işyerinde toplu iş sözleşmesi imzalayabilmek işçi sınıfı için büyük bir kazanımdır. Fakat mevcut sendikal düzende işçinin iradesinin tam anlamıyla yansıtılmadığını, sendika bürokrasisinin işçinin sözüne baskın çıktığını görüyoruz. İşyerlerimizi sendikalaştırmak için ne kadar mücadele ediyorsak, sendikalarda işçilerin iradesinin yansıması olan işçi demokrasisi için de mücadele etmemiz gerektiğini görüyoruz.

GN: Açılan davalar ne durumda ve son olarak ne eklemek istersin?

V: Arkadaşlar arasında sendikal nedenle ilk işten çıkarılan ben olduğum için ilk dava benimdi. İşe iade ve sendikal tazminat kararıyla sonuçlandı. Diğer arkadaşların davaları da devam ediyor. Benim davamın diğer davalara emsal olmasını bekliyoruz. Sendikal düşmanlığın hukuk nezdinde tescil edilmiş olması bizim için önemli bir kazanım oldu. Bizim talebimiz işe iade edilmek ve kaldığımız yerden sendikal mücadelemize devam etmek, fakat işe iade kararına rağmen işe alınmamamız durumunda patrona karşı bir yaptırım olmuyor. Hukuki olarak kazanmak tek başına işe iademizi sağlamıyor maalesef ki. İşe iade için Cargill işçileri gibi fiili bir mücadele yürütmek gerekiyor. Sendikalı oldukları için işten çıkarılan ve mahkemede işe iade ve sendikal tazminat kazanan Cargill işçilerinin mahkemenin işe iade kararını uygulatmak için Cargill yönetimine karşı başlatmış oldukları direnişin sendikalaşmak adına güzel bir örnek olduğunu söyleyebilirim.

Gazete Nisan adına teşekkür ederiz.

Sendika içi demokrasi: Nasıl?

0

Geçen ayki yazımızda sınıf mücadeleci sendikal programın içermesi gereken temel ilkeler konusunda konuşmaya devam etmeye söz vermiştik. Kaldığımız yerden devam edelim.

Sendikaları yozlaşmış bürokratlardan arındırmaya yönelik her mücadele, sendikayı hem iç yapısı hem de dışa dönük politikaları açısından değerlendirip dönüştürmek durumunda.

İç yapısı derken esas olarak sendikanın tüzüğünü kastediyoruz. Elbette, bizzat kendi tüzüğünü çiğneyen sendikalar ve sendikacılar var, ama öncelikli olarak tüzüğün işçi demokrasisine uygun olmasını sağlamamız gerekiyor.

Her şeyden önce profesyonel sendika yöneticilerinin olağanüstü ayrıcalıklarının tırpanlanması gerekiyor. Örneğin, yöneticilerin o işkolunda imzaladıkları sözleşmelerle elde edilen en yüksek işçi ücretinden daha yüksek maaş almaları engellenmeli.

Bu bağlamda üyelerin aidatlarıyla yaşayan sendikaların harcamaları üzerinde de işçilerin denetimi kurularak şeffaflık sağlanmalı. Yani sendikanın hesap defterleri açık olmalı ve her an üyeler tarafından kontrol edilebilmeli.

Ayrıca yöneticiler sendikanın sağladığı olanaklardan (araç, yolluk harcamaları vb.) ancak sendikal faaliyetler amacıyla yararlanabilmeli. Her düzeydeki yöneticiler başında bulunacakları birime (şube, bölge, merkez) üye tüm işçilerin oylarıyla seçilmeli ve tabii gene işçilerin oylarıyla, yönetim döneminin bitmesi beklenmeden de görevden alınabilmeli.

Özellikle son dönemlerde iyice açığa çıkan bir olumsuzluk da, yöneticilerin üyelerin onayını almadan toplu sözleşme imzalamaları. Bunun kesinlikle önüne geçilmeli ve her TİS ancak ilgili işçilerin oyuna sunulduktan sonra imzalanmalı ya da uyuşmazlığa gidilmeli. Kaldı ki TİS görüşmeleri de işçilerin izlemesine açık olarak yapılmalı. İşyeri temsilcilerinin görüşmelerine katılma zorunluluğunun yanı sıra, bugünkü teknolojiden yararlanılarak bütün işçilerin görüşmeleri canlı olarak izlemeleri olanaklı kılınmalı.

Bürokrat yöneticilerin en önemli özelliklerinden birisi de, sendikal faaliyetleri kendi siyasi ve ideolojik görüşleri çerçevesinde sürdürmek, diğer görüşlere ise imkân tanımamak, hatta kendisine muhalif olanları işten attırmaya kadar varan tedbirlere başvurmalarıdır. Bunun mutlaka önlenmesi ve sendikanın içinde tam bir demokrasinin yaşatılması gerekir. Örneğin, üyeler istedikleri zaman sendika lokallerinde toplantılar düzenleyebilmeli ve sendikanın yayınlarında serbestçe yazılar yazabilmeli. Doğrudan patron yanlısı olanların dışında, sendika her türlü görüşe ve tartışmaya açık olmalı.

Sendikalarda işçi demokrasisini yaratacak özelliklerden birisi de yetkili taban örgütlenmelerinin yaratılmasıdır. Bu amaçla işyerlerinde temsilcilerin yanı sıra, üye sayısına bağlı olarak işçiler tarafından seçilecek işyeri konseyleridir. Bu konseyler sadece temsilcilere yardımcı olmak ve onları denetlemek için değil, sendikayı kontrol etmek ve işyerindeki tüm işçilerin birliğini ve taleplerini sağlamak için de gereklidir.

Ayrıca her sendika biriminde, örneğin şube ve bilge düzeyinde belirli zaman aralıklarıyla veya bizzat işçilerin talebiyle tüm işyerleri konseyleri toplantıları düzenlenerek sendikal sorunların yanı sıra işçi sınıfının genel politik ve sosyal sorunları ve talepleri tartışılmalı ve mücadele yolları çizilmeli. Zira bu konular birkaç sendika yöneticisinin, hele hele sendika bürokratlarının bireysel kararına bırakılamayacak kadar önemlidir.

Bu bağlamda, DİSK’in 1980 öncesinde uyguladığı ve konfederasyona bağlı tüm işyeri temsilcilerinin toplandığı “Temsilciler Meclisi” geleneğinin de yeniden hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunlar, sendika içi demokrasinin inşasına yönelik bazı önlemler. Bir sonraki yazımızda da sendikaların patronlar sınıfı ve hükümetler karşısında izlemesi gereken politikalara ilişkin sohbet edeceğiz.