Ana Sayfa Blog Sayfa 43

Bir dışa bağımlının yayılmacı maceraları

0

“Şaka yapıyorsun herhalde. Böyle bir şey arkadaşlar söz konusu değil. Bizim gündemimizde böyle bir şey asla söz konusu değil. Böyle bir şeyin olabilmesi için çok ciddi bir defa olumlu istikamette adımların atılabilmesi lazım.” Mart, 2015

“Gönlümüz ister ki Mısır ile olan bu süreci çok daha güçlü bir şekilde devam ettirelim.” Mart, 2021

Şahsım İktidarı

Başlarken belirtelim, Tek Adam’ın Mısır ile ilişkiler bağlamında yukarıda alıntıladığımız, arasında altı yıl bulunan iki yaklaşımı süresince “çok ciddi olumlu istikamette adımlar” atılmadı. Aksine, mevzu bahis Türkiye olduğunda, bu sürece daha ziyade Tek Adam rejiminin dış politika alanında tam anlamıyla istediğini elde edemediği, olumsuz sonuçlanan girişimleri damgasını vurdu. Bugün dış politikada, Mısır ve başka örnekler üzerinden de gündeme gelen/gelmesi muhtemel 180 derecelik dönüşlerin temel nedenini de bu sıkışmışlıkta aramak gerekiyor.

Rabiadan maceraya

Erdoğan iktidarının dışarıdaki yayılmacı emellerinde iştahını kabartan, 2010 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da başlayan devrimci süreç olmuştu. Bu periyoda, bölgede Müslüman Kardeşler’in desteklenmesi üzerinden kendi politik, ekonomik etki alanını genişletme arzusuyla müdahil olan Türkiye, nedenleri çok daha detaylı bir yazının konusu olsa da, bunda başarısız olmuştu. Doğal sonuç ise, Mısır dahil olmak üzere Sünni kuşaktaki neredeyse tüm ülkelerle (Katar hariç) diplomatik ve ticari alanda gerilimlerin artması, “komşularla sıfır sorun” politikasından “değerli yalnızlığa” geçiş olmuştu.

Yalnızlaştıkça daha saldırgan bir çizgi benimseme gayreti güden hükümet; ABD, AB, Rusya ve diğer bölge ülkeleri arasındaki çatlaklara da oynayarak, içeride kurduğu “beka söylemi” üzerinden, oligarşik kesimlerin pazar arayışlarına cevap üretebilmek için dışarıda da maceracı bir politika izlemeye soyundu. Libya, Doğu Akdeniz, S-400 girişimleri de bu temele oturdu.

İzlenen bu saldırgan hattın Tek Adam rejimi için temel kazanımı bölge siyasetinde “sözüne kulak kabartılması” olurken bedeli çok daha ağır oldu. Maceracı politikanın faturası dışa bağımlı ekonominin bağımlılığını artırdı. Ekonomik alanda en temel ortaklar AB ve ABD ile ilişkilerin gerilmesini doğurdu. Kırılgan ekonomisine soluk aldıran, Körfez ülkelerinden sıcak para girişini engelledi.

Ricat zamanı

Son dönemde dış politikadaki 180 derecelik dönüşlerle gündeme gelen ricat meselesinin oturduğu iki düzlem bulunmakta. İlki, bir önceki yazımızda da belirttiğimiz üzere, ABD’de Biden’ın iktidara gelişi ve emperyalizmin politikasındaki taktiksel dönüşüm ihtimaline adapte olma çabası. Emperyalizm müzakerelere öncelik tanıyan “havuç-sopa” politikasına geçişte, bölgedeki ortaklarından – Türkiye dahil – daha az saldırganlık, daha fazla diplomasi beklentisi içerisinde.

Bununla bağlantılı ikinci etmen ise, Saray rejiminin dış politikadaki sıkışmışlığına ekonomik daralmasının da eklemlenmesiyle yeni bir manevra arayışı içerisine girmiş oluşu.

Düşman diktatör Sisi ile Tek Adam Erdoğan arasında son bir aydır açıktan cereyan eden yumuşama girişimlerinin nedeni de bu. Libya ve Doğu Akdeniz üzerinden karşılıklı verilen tavizlerle başlayan sürecin nasıl ilerleyeceği izlenmeye muhtaç. Mısır, özellikle Libya üzerinden etki alanını elinde tutmayı amaçlarken, Saray rejimi Mısır üzerinden Körfez ülkeleri ile de kurabileceği “diplomasi” üzerinden ekonomide ve dış politikada kendisine alan açma niyetinde.

Ancak, akılda tutmak gereken temel mesele, her 180 derecelik dönüşün yeni bir maliyetinin oluşu ve her maliyetin Türkiye gibi dışa bağımlı bir ülkeyi ekonomik ve politik anlamda daha da bağımlı hale getirdiği.

Çözümden konuşmanın vakti!

0

Yalan, inkâr, baskı… Bunların, Tek Adam rejiminin artık olağan yönetim araçları olduğuna uzun süredir değiniyoruz.

Gerçekler ömrünü kısaltmaya başladığında, onu ters yüz etme pahasına bir kurgu yaratma –yani yalan ve inkâr- bu tip iktidarlar için alışıldık bir yöntemdir. Ama sorun şu ki bunun sonuçları çoğunlukla gerçeğin kendisinden bile daha maliyetli hale gelir.

Böyle bir sürecin içinden geçiyoruz. Ekonomi, pandemi, iç ve dış politika üzerine söylenen tüm yalanlar; artan yoksulluk, işsizlik, hak gaspı, can kaybı şeklinde büyük bir toplumsal maliyetle geri dönüyor.

İktidar bu noktada da inkârı deniyor: Önce sorunu, sorunu gizleyemediği yerde de elbette sorumluluğu!

Tüm bunların beceriksizlik ya da olanaksızlıklar yüzünden olduğunu düşünmüyoruz elbette! İktidar, bunu oldukça istikrarlı bir politika olarak uyguluyor. Her şey en temelde o ilk büyük yalana varıyor: Birtakım ayrıcalıklı kesimin bekasını toplumun bekası ve yine birtakım ayrıcalıklı kesimin çıkmazını toplumun çıkmazı olarak sunan kapitalizmin o bilindik yalanına…

Tüm sorun ve çözümlere sermayenin gözünden bakan, sermaye ile birlikte büyüyen, zenginleşen iktidar paydaşlarının; kâr ve ayrıcalıklarından feragat söz konusu olduğunda, tıpkı pandemi sürecinde olduğu gibi en büyük çözümsüzlüğü çözüm olarak sunmaları bunu türlü yalan ve vaatlerle allayıp pullamaları şaşırtıcı değil.

Ancak elbette biz emekçiler açısından kabul edilebilir de değil! Hele bunun sonucu ekonomik krizden toplumsal krize; politik çürümeden toplumsal çürümeye doğru yakıcı bir toplumsal beka sorununa dönüşmüşken! Üstelik bizzat iktidar sözcüleri, bunun henüz “hazırlık” olduğunu ilan etmişken!

Bu açıdan Tek Adam rejiminin 2023 Manifestosu’nu duyurduğu bugünlerde biz işçi ve emekçiler için kendi manifestomuzu, yani işçi ve emekçinin acil eylem programını oluşturmak büyük önem taşıyor.

Mevcut direnişler böyle bir manifestonun temel saiklerini ise zaten işaret ediyor: Herkese iş ve gelir güvencesi; ifade ve örgütlenme özgürlüğü!

Artık çözümlerimizden konuşmanın vaktidir!

İşsizliği neden önlemediklerini, neden yoksullaştığımızı, neden borçlandığımızı biliyoruz! Neden HDP’yi kapatmak istiyorlar, neden İstanbul Sözleşmesi’nden çekiliyorlar biliyoruz! Eşit, özgür, insanca bir yaşam tahayyülünün onların manifestosunda yeri olmadığını biliyoruz!

Bunları söylediğimiz her an, haklarımız ve hayatlarımız için mücadele ettiğimiz her an neden tüm baskı mekanizmalarıyla karşımıza dikildiklerini de biliyoruz! Çünkü gerçek, saklamaya güçlerinin yetmediği tüm sonuçlarıyla birlikte tüm kollardan yayılmaya devam ediyor ve doğrudan kendi varlıklarını tehdit ediyor! Öyle ki, tıpkı Kürşat Ayvatoğlu olayında olduğu gibi bazen bir pipetin iki ucu arasındaki mesafe; 19 yıllık iktidarın sonuçlarının en kısa ifadesi oluyor!

İktidarın ekonomisi dikiş tutmuyor

0

Pandemiyle katmerlenen ekonomik buhranın yıkıcı etkileriyle geçen bir yılı geride bıraktık. Zikzaklı olarak ilerleyen bu süreç içinde Ekonomi Bakanı ve Merkez Bankası (MB) Başkanı gibi ekonomi yönetiminin en önemli iki aktörü değişmiş olsa da geldiğimiz nokta, yüksek faiz, yüksek enflasyon ve yüksek işsizlik cenderesi içinde olduğumuzu gösteriyor.

Toplumsal sorunlar karşısında rıza üretmekte zorlanan iktidar, ekonomide de vaat ettiği tablodan çok uzak bir noktada kaldıkça reform üzerine reform, program üzerine program açıklamak zorunda kalıyor. Çünkü gittikçe ağırlaşan hayat koşulları altında kitlelere yeni bir şeyler sunamayan iktidar, sermaye gruplarının sıkça dile getirdiği “yapısal reform” gibi hamleleri bile yapamayacak duruma geldi. Son olarak açıklanan “ekonomide yeni reform paketi” de gösteriyor ki yine dağ fare doğurdu.

İktisadi sorunların toplumun tüm kılcal alanlarında hissedildiği bu dönemde iktidarın ekonomik politika yelpazesinde çok fazla seçenek yok. Enflasyonun hızla artışı pahasına ya faiz düşürüp insanları kredi ile borçlandırıp talebi canlandıracak ve balon bir büyüme yaratacaklar ya da işsizliğin artışı pahasına ekonominin havasını indirerek faiz artışıyla enflasyonu dizginleyecekler. Bu seçeneklerden biri yüksek enflasyona diğeri de yüksek işsizliğe çıkarken şu an her iki etkiyi de yaşadığımız bir durumdayız. Kabul etmek gerekir ki bunu becermek üst üste birçok yanlış karar almayı gerektirir. Son günlerde neler yanlış yapıldı ve reformlar neden ekonomi için çare olamaz bakalım…

2013 yılından beri faiz lobisi diye diye faiz artıran bir iktidar var karşımızda. Söylem ile eylem arasındaki bu zıtlık defalarca söylediğimiz gibi tamamen politik bir hamledir. 2020 yazı boyunca tam da iktidarın istediği gibi faizleri düşük tutan MB, bunu Cumhurbaşkanı istiyor diye değil, iktidarın o anki ekonomi direktifleri doğrultusunda herkese bol kredi verebilmek için yaptı. Ardından aşırı yükselen enflasyonun cezası yine kişilere kesildi ve faiz artışı dönemine geçildi. Faiz artışı demek daha fazla işsizlik ve insanların paraya ulaşmasında zorluk anlamına geliyor. Dışarıdan sıcak para getirenler ve bankalarında vadeli TL bulunduranlar hariç herkes için olumsuz olan faiz artışı, özellikle sermaye gruplarının hiç istemediği bir şey olsa da, Türkiye gibi enflasyonun hareketi doların hareketine bağlı olan ülkelerde enflasyonu dizginlemek için kullanılmakta. Yüzde 19’a çıkan faiz karşısında doların düşmekte olduğu bir anda MB Başkanı’nın görevden alınması zaten güvensiz bir konumda olan TL için yeni bir değersizleşme süreci başlattı. Artık hem faiz hem de döviz kuru yüksek.

Yeni MB Başkanı’nın gelmesi sonrası ani faiz düşüşü beklentisiyle sıcak para kaçmasın diye Ekonomi Bakanlığı’ndan “serbest piyasa kurallarının sonuna kadar sürdürüleceği” açıklaması geldi. Faizler de bulunduğu konumda (yüzde 19) sabit bırakıldı. Sermaye kontrolü yapılmayacak mesajı vererek dalgalı kur rejiminin 2002’den beri savunucusu olan iktidar, faiz-enflasyon ilişkisini hep oyunun kurallarına göre oynadı. Erdoğan’ın taleplerine göre değil…

Türkiye uzun vadede faiz indirmek zorunda; özellikle seçimler yaklaşırken insanları yeniden krediyle borçlandıracaklar. Bunu görmek zor değil. Çünkü ellerindeki tek seçenek borç oranlarını artırmak. Dünya ekonomisindeki tıkanmışlığı da göz önünde bulundurursak kapitalizm içinde IMF’ye gitmek de bir seçenek olarak duruyor. Ama rejimin kendini hiçbir kalemde denetletmeyecek olması şimdilik buna engel teşkil ediyor. Gerektiğinde dışarıdan para akışının kesilmemesi için reform süsü verilmiş paketler, gerektiğinde para basıp kredi yoluyla dağıtmak… Hem içeride hem dışarıda borçluluğun artırılması ve gelecek kuşakların iktidarın bekası için borç yükü altına sokulması… İşte ekonomide olan bitenin en kısa özeti budur.

Bu ortamda adı “reform” olan her şey bir saldırı paketi haline gelmek zorunda. Son açıklanan pakette de emekçilere dönük “yeni çalışma koşullarının yaygınlaştırılması” gibi esnek ve güvencesizliğin yaygınlaştırılmasına dönük maddeler var. Oysa gerçek bir reform, faiz-enflasyon kıskacından çıkılmasına yönelik politikalar geliştirmeliydi. Bunun dışında, pandemide işini kaybetmiş ve alım gücü düşmüş olan herkese acil durum fonu oluşturarak hibe yardımı ve hane halkı borçlarının silinmesine dönük kararlar alınmış olsaydı gerçek bir reformdan bahsedebilirdik. Ancak kendi ağızlarından duyduğumuz gibi, onlar serbest piyasanın gerekliliklerini sonuna kadar uygulamayı tercih etmekteler. Büyük sermaye gruplarının borçluluklarını devlet bankaları üzerinden emekçilerin üzerine yıkma planı işletilirken, iktidar nezdinde işçiler ve emekçiler için en ufak bir reform dahi söz konusu değil. Dolayısıyla Saray rejimi ancak emekçiler için uzun vadede yüksek işsizlik ve yüksek borçluluk anlamına gelmektedir.

Baskı iklimi tutmadı, enkaz ortada!

0

Tek Adam rejimi son dönemde toplumun iktidara muhalif kesimlerine ve onların temsilcilerine yönelik kapsamlı bir saldırı başlatmış durumda. Binlerce Kürt politikacıya siyaset yasağını içeren HDP kapatma davası, Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesi ve meclisten yaka paça alınarak gözaltına alınması, Cumhurbaşkanı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, aynı kararnamede Gezi Parkı’nın İBB’den alınarak varlığı kuşkulu bir vakfa devri gibi pek çok düzenleme demokratik alanı geriletme ve mücadele eden kesimlere gözdağı verme niyeti taşıyor.

Esasında bu şok etkisi yaratan uygulamalar iktidarın uzunca bir süredir başvurduğu yöntemler haline geldi. Zira ekonomik krizden pandemi yönetimine; dış politikadan demokratik haklara kadar her alanda bıraktığı enkaz karşısında toplumsal huzursuzluk giderek yaygınlaşıyor. Tüm bu alanlarda çözümsüzlüğe sürüklenen iktidarın bu baskı girişimleri ile manevra alanlarını genişletme gayreti içerisinde olduğunu görüyoruz. Zira sorumlusu olduğu ekonomik yıkımın ve toplumsal desteğindeki erimenin farkında olan Cumhur İttifakı, muhalefet olan herkesi kendisine bir tehdit olarak görüyor, yılgınlık ve umutsuzluk yaratarak ömrünü uzatmaya çalışıyor. Kısacası çözüm üretemeyen iktidar sopa ile zayıflayan hegemonyasını tesis etmeye çalışıyor. Ancak bu pek de işe yaramıyor!

Kadınlardan öğrencilere, direnişteki işçilerden çevrecilere pek çok kesim yağma ve talan karşısında sokağa çıkıyor. Aynı gün içerisinde Kanal İstanbul projesinin iptali için çevre örgütleri, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına karşı kadınlar ve LGBTİ+’lar, kayyum rektöre karşı mücadele eden ve tutuklanan arkadaşlarına sahip çıkmak için öğrenciler aynı alanlarda tek adamın düzenlemelerine karşı seferber oluyor. Kod-29 ile işten atılan Migros işçileri defalarca gözaltına alınmalarına karşın direnmekten vazgeçmiyor. Baskılar bastırmaya yetmiyor, korku iklimi aşılıyor.

Nitekim Erdoğan da bunun pekâlâ farkında, Covid-19 önlemleri kapsamında kabine toplantısı sonrası yaptığı açıklamada “Son 8 yıldır neredeyse kesintisiz bir şekilde maruz kaldığımız saldırıları nasıl bertaraf ettiğimizi, kendi oyun planımızla hangi başarıları kazandığımızı anlatırken yaşanan sıkıntıları da gözardı etmiyoruz” diyor. Erdoğan sekiz yıl öncesini işaret ederek aslında hâlâ ayağa kalkan kitlelerin seferberliğine dönük duyduğu korkuyu dile getirerek bu baskı politikalarına neden başvurduklarını, yaşanan sıkıntıları da kabul ederek itiraf ediyor.

2023 seçimleri öncesinde Güçlü Türkiye?

AKP iktidarı bu sekiz yıl boyunca yaşadığı toplumsal ve ekonomik krizlerde baskı yöntemlerine başvurarak kendisine alan açtı ve buradan ittifaklarını korumaya veya yeniden kurmaya çalıştı. Ancak 2018’den beri ağırlaşan ekonomik kriz ve pandeminin de etkisiyle pastanın küçülmesi sonucu farklı sermaye gruplarının çıkarlarını eskisi gibi yönetemiyor ve burjuva anlamda “istikrar”ı tesis edemiyor. Bu nedenle ekonomik ve siyasi hamleleri bu grupların farklı ihtiyaçları ve kurduğu ittifaklar çerçevesinde zikzaklar çiziyor ve “güven” vermiyor. Bu sıkışmaya eklenen yoksullaşma, köylünün, küçük esnafın, kent yoksullarının sorunlarının derinleşmesi toplumsal tabanında giderek erimeye yol açıyor, rıza üretmesini zorlaştırıyor. Sırtını yasladığı ittifaklardaki aşınma tüm bu tablo ile birlikte düşünüldüğünde onu daha da kırılgan hale getiriyor. Böylesi bir ortamda 2023 seçimleri öncesinde sunmaya çalıştığı “güven ve istikrar ortamı” ile oldukça çelişen bir tablo ortaya çıkıyor. Anlatacak yeni bir hikâyesi kalmayan, kalmadıkça da şer odakları üzerinden toplumu kutuplaştıran söylem, yarattığı ekonomik ve siyasal enkazı pek gizleyemediği gibi inandırıcılığını da yitiriyor. Reform, 2023 manifestosu gibi sunulan kongreden somut bir şey çıkmaması, yeni anayasa vaadini de kendisinden başka kimsenin tartışmaması bunun bir göstergesi.

Düzen muhalefetinin açmazları

Cumhur İttifakı’nın oyları erirken, muhalefet partilerinin oylarında belirgin bir yükseliş yaşanmıyor. Başta CHP olmak üzere Millet İttifakı bileşenleri, ses perdelerini biraz daha yükseltiyor ve çeşitli girişimlerde bulunuyor olsalar da emekçi halkın ve ezilen kesimlerin en yakıcı taleplerini ısrarla dile getirmekten, bunlar için harekete geçmekten dikkatlice kaçınıyorlar. Bugün İstanbul Sözleşmesi, Boğaziçi direnişi gibi süreçlerde aldıkları tutumlar ise tamamen toplumsal mücadelelerin basıncından kaynaklanıyor. Emeğe ve toplumun çeşitli kesimlerine yönelik saldırıları, yoksullaşma ve geleceksizliği, kayyum ve siyasi baskılara karşı çıkan sesleri örgütlemek yerine seçimleri işaret etmeleri hem acizliklerini hem de ezilenlerin ihtiyaç ve beklentilerine dönük gerçek niyetlerini ortaya koyuyor.

Bu şartlar altında temel ihtiyacımız ise kendi gücümüz etrafında örgütlenmek ve mevcut mücadeleleri birleştirecek, burjuva seçeneklerden bağımsız siyasi seçeneği inşa edebilmek. Tek Adam rejimi karşısında emek hareketi ve en geniş toplumsal muhalefet, Millet İttifakı’ndan medet umarak değil kendi bağımsız talepleri ve örgütleriyle mevcut baskıcı rejimden gerçek bir kopuş sağlayabilir.

Adin Oto işçileri ücretsiz izin dayatmasına karşı çıkıyor

0

Balıkesir’in Gönen ilçesinde bulunan Adin Oto Donanım fabrikasında çalışan işçiler, kötü çalışma koşullarına karşı ve daha iyi bir ücret için Özçelik-İş Sendikası’nda örgütlenmeye başladılar. Ancak patron performans düşüklüğü bahanesi ile 51 işçiyi ücretsiz izne çıkartarak sendikalaşmanın önüne geçmeye çalışıyor. Fabrika yönetiminin sendikal mücadeleye baskısı yalnızca 51 işçiyi ücretsiz izne çıkarmakla sınırlı değil. Sendikalı olanları işten atmakla tehdit eden yönetim, bazı işçilerin e-devlet şifresini isteyerek sendikalı olup olmadıklarını kontrol ediyor ve sendikalı işçilere istifa etmeleri için baskı uyguluyor.

Ücretsiz izin uygulaması, pandemi döneminde mücadele eden işçilere karşı patronların eline verilmiş bir nimete dönmüş durumda. Kötü çalışma koşullarına, düşük ücretlere, alınmayan tedbirlere karşı örgütlenmeye başlayan ve ses çıkaran işçiler ücretsiz izin ile işyerlerinden uzaklaştırılıyor ya da Kod-29 ile işten atılıyorlar. Patronlar, hükümetin onlara verdiği bütün imkânları kullanarak hakları için mücadele etmeye başlayan işçi ve emekçileri sefalete mahkûm etmekte tereddüt etmiyorlar.

Adin Oto’da ücretsiz izne gönderilen işçilerin büyük çoğunluğu kadın. Ve 8 Mart haftasında alınan bu kararla patronlar, işçi mücadelesine karşı ortaklaştıkları hükümetle, kadınların mücadelesine karşı da ortaklık yürüttüklerini gösteriyorlar. Patronlar ve hükümet arasındaki bu ortaklığın bir diğer örneği, Mata Otomotiv’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde ücretli izinli sayılmaları toplu sözleşme ile kararlaştırılan kadın işçilerin, 8 Mart’a katılmaları nedeniyle devamsız sayılmaları olmuştu. Bu şekilde patronlar, kadın işçileri devamsızlık primi gibi haklardan yararlandırmamaya çalışıyorlar.

Adin Oto fabrikasında yaşanan baskıların benzerleri ülkenin her yerindeki işyerleri ve fabrikalarda yaşanıyor. Patronlar, krizi fırsata çevirmek ve daha yüksek kârlar elde etmek için her şeyi yapıyorlar. Buna karşı yürütülecek herhangi bir mücadeleye, en temel haklar için çıkarılan herhangi bir sese karşı tüm imkânlarını seferber ediyorlar. Ancak bunların hiçbiri işçi ve emekçilerin mücadelesini durdurmuyor. Adin Oto’da hem fabrika içindeki hem de ücretsiz izne çıkarılan işçiler, yaptıkları çeşitli eylemlerle mücadelelerine devam ediyorlar. Ayrıca daha önce iyi performans ile terfi edilen işçilerin performans düşüklüğü gibi bir bahaneyle ücretsiz izne yollanmalarının da onları korkutmayacağını, fabrikaya sendika girene kadar mücadele edeceklerini dile getiriyorlar.

İzmir Büyükşehir Belediyesi işçileri direnişe ara verildiğini duyurdu

0

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde Ekim 2020’de güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek işten çıkarılan 16 işçi, 25 Mart’ta yaptıkları basın açıklaması ile direnişlerine ara verdiklerini ancak sürecin devamının takipçisi olacaklarını duyurdular. 2020 yılında TİS süreçlerinde anlaşmaya varılamaması nedeniyle grevler de yaşanan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan 16 işçi, pandemi döneminde haklarını talep eden veya sendikalaşma mücadelesi veren işçilere karşı patronların silahı haline gelen Kod-29 (iyi niyet ve ahlak kurallarını ihlal etmek) ile işten çıkarılmıştı.

37 gün süren direnişin sonucunda 11 işçi işlerini geri kazandı. Ancak direnen işçiler, işten atılan 16 kişinin tamamının da işe geri dönmesi karşısında hiçbir yasal engel olmadığını ve adli sicil kayıtlarının temiz olduğunu vurguluyorlar. İşçilerin, sürece dahil olan DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve İzmir Barosu’nun çabalarını dikkate alarak 25 Mart günü eylemliliklerine ara verdiklerini bildirdikleri ve yaşanan hukuksuzluğun giderilmesi çağrısını yineledikleri basın açıklamasını okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Basına ve Kamuoyuna

Bizler İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden 20.10.2020 tarihinde güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek Kod 29 ile işten çıkarılan 16 işçi olarak, 16 Şubat 2021 tarihinde Büyükşehir Belediyesi önünde işlerimize iade edilmemiz talebiyle direnişe başladık. Bu süre zarfında gerek doğrudan bizlerin gerekse de DİSK ve çeşitli demokratik kitle örgütlerinin belediye yönetimi ile görüşmeleri olmuş, işten atılmamızın hukuksuzluğu ve işlerimize geri dönmemizin önünde hiçbir engel olmadığı her biçimde ifade edilmiştir.

Direnişimizin 2. ve 3. haftasında yapılan geri dönüşler neticesinde toplamda 11 arkadaşımız kendi işlerine çağırılmışlar ve geçtiğimiz hafta arkadaşlarımız iş başı yapmışlardır. İşten atılmamızın hemen akabinde sendikamız Genel-İş ile yaptığımız basın açıklamasında adli sicil kayıtlarımızla bir basın açıklaması da yapmış işçiler olarak; 16 kişinin tamamının işlerine dönmesinin önünde hiçbir hukuki engel bulunmadığını ifade etmek isteriz.

Atılan işçilerin tamamının işlerine dönmesi talebiyle devam ettiğimiz direnişimizin 20. gününde bir arkadaşımız kendi iradesiyle açlık grevine başlamış, direnişimiz 37 gün, arkadaşımızın açlık grevi ise 17 gün boyunca devam etmiştir.

Geçtiğimiz günlerde DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve İzmir Barosu’ndan oluşan heyet, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tunç Soyer ile konunun çözüme kavuşturulması adına bir görüşme gerçekleştirmişlerdir. Yapılan bu görüşmede işlerimize iade edilmemiz konusunda Belediyenin sorumluluğunun farkında olduğu, sorunun çözüme kavuşması noktasında bir kararlılık oluştuğu ve bu 5 kurumun en kısa sürede işlerimize iade edilmemiz için sorumluluk üstlendiği bizlere ifade edilmiştir.

Pandemi süreci boyunca işçilerin can düşmanı olmuş Kod 29 damgasının işçi sınıfının başından def edilmesi, tüm işçi sendikaları ve demokratik kamuoyunun en önemli gündemlerinden olmalıdır. Bizler bu lekeyi kabul etmeyen, hukuksuzca işlerinden edilen işçiler olarak Kod 29’a karşı mücadeleyi her zaman sürdüreceğimizi buradan tekrar belirtmek istiyoruz.

Yaşanan bu hukuksuzluktan rahatsızlık duyan ve sorunun çözümü adına sorumluluk alan yukarıda saydığımız 5 kurumun çabalarını dikkate alarak, eylemliliğimize ara verme kararı almış bulunuyoruz. Açlık grevindeki arkadaşımız da bu eylemini sonlandırma kararı almıştır. Bizler bize yaşatılan bu hukuksuzluğun bir an önce giderilmesi çağırısını yineliyor, işlerimize en kısa sürede iade edileceğimize inanıyoruz.

Bu süre zarfında yanımızda olan tüm emekten ve demokrasiden yana güçlere, sendika ve odalara, konunun çözümü noktasında sorumluluk alan DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve İzmir Barosu’na teşekkürlerimizi sunuyor ve tüm bu kurumların sürecin takipçisi olacağını da biliyoruz.

Bizlerle işten atılma sürecimizin başından bugüne kadar dayanışma içerisinde olan tüm kurum ve dostlarımıza teşekkür ediyor, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bizleri en kısa sürede haksız ve hukuksuz şekilde atıldığımız işlerimize geri iade edeceğine inanıyoruz. Tüm İzmir kamuoyunu bu aşamaya kadar sahiplendikleri gibi her birimiz işlerimize iade edilene kadar konunun takipçisi olmaya çağırıyoruz.

Kod 29 kaldırılsın, haksız ve hukuksuz işten atmalara son verilsin!

Tarih: 25.03.2021

20.10.2020 Tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden Atılan İşçiler”

Emekçinin manifestosu: Birleşik mücadele planı, kitlesel 1 Mayıs!

0

Pandemi döneminde Tek Adam rejiminin sınıfsal niteliğinin, ucube ve çürümüş halinin toplumun en geniş kesimleri nezdinde çok daha açık bir hale geldiğini bir süredir vurguluyoruz. Bu tespit, sistemin en yetkili ismi tarafından da berrak biçimde ifade edildi. 29 Mart’ta gerçekleşen kabine toplantısının ardından Erdoğan, salgın sürecinde “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ülkemize kazandırdığı yetenekleri” çok daha iyi bir şekilde gördüğümüzü belirttikten sonra “hızlı karar alma ve etkin şekilde uygulama mekanizmalarının” erdemlerini övdü. Gerçekten de salgın süreci halk sağlığı, ekonomi yönetimi ve demokratik haklar alanında bir turnusol kâğıdı işlevi gördü.

Aynı konuşmasında Erdoğan, Saray’ın yeni salgın önlemlerini açıkladı ve rejimin yetenekleri ve hızlı karar alma yöntemlerine ilişkin yeni örnekler sunmuş oldu. 1 Mart’ta başlayan “kademeli normalleşme” sürecinin yeniden tersine döndüğünü ve hafta sonu kapanması, lokantaların paket servise dönmesi gibi uygulamaların yeniden başlayacağını duyurdu. Ne var ki, Saray’ın bu yeni zikzağı ve aç-kapa döngüleri hiçbirimiz için şaşırtıcı olmadı. Meselenin özü yine Erdoğan’ın konuşmasında açıkça ifade edildi: “Bu süreçte (…) fabrikalarda çarklar hiç durmadı.” Yani patronların kârlarını sürdürebilmeleri, hükümetin sosyal yardım yapmaktan kaçınması için bataklığı kurutmak yerine sinek avlamak anlamına gelen önlemler “istikrarlı biçimde” uygulanmaya devam edecek.

Saray pandemiyle nasıl mücadele edilmesi gerektiğinin çok iyi farkında. “Lebalep dolu” AKP kongrelerini nasıl değerlendirdiğine ilişkin soruya verdiği yanıtta Sağlık Bakanı Koca, virüsün “yakın temasta, kapalı ve kalabalık ortamlarda” bulaştığını hepimize yeniden hatırlattı. Tam da AKP kongrelerini ve işyerlerini tanımlayan özellikler! Dolayısıyla salgınla mücadele için tam kapanmanın sağlanması, işyerlerinde çarkların bir süre boyunca durması, bu süreçte patronların bir süreliğine zarar etmesi, hükümetin de bu süre boyunca emekçilere sosyal yardım yapması gerektiğinin tamamen farkındalar. Saray rejimi tam olarak bundan kaçındığı için “hızlı ve etkin uygulamalarla” mezarlıkta ıslık çalmayı sürdürüyor.

Saray’ın tercihlerinin bilançosu ise oldukça ağır. Her gün yüzlerce kişi salgın nedeniyle hayatını kaybederken, yaşamak için en temel gelirlerinden olan milyonlarca insan sonu belirsiz bir sefaletin derinliklerine itilmiş durumda. Dahası, Saray bu sefaleti derinleştiren yeni kararlara imza atıyor. Zaten oldukça problemli olan Kısa Çalışma Ödeneği uygulamasına son verilirken, alternatif olaraksa ücretsiz izin, tazminatından vazgeçip istifa etme veya Kod-29’la işten atma işaret ediliyor. Bütün bu süreçte açlıktan ölüme terk edilen ve milyonlarca kişiyi kapsayan esnafa sadaka dahi olarak nitelendirilmeyecek yardım açıklamaları yapılıyor.

Salgın yönetiminde kelimenin tam anlamıyla çuvallayan Tek Adam rejiminin diğer alanlardaki fazileti de 180 derecelik dönüşleri “hızlı ve etkin” bir şekilde yapabilmesinden ibaret. Ekonomi yönetimine, faiz ve enflasyona, Merkez Bankası işleyişine ilişkin politikaların faturası yüz milyarlarca dolarlık kayıp olarak emekçi halkın hanesine yazılmakta. Dış politikadaki efelenmelerin, maceracı girişimlerin yerini “diplomasi, diyalog, uzlaşı” söylemleri almış durumda. İnsan hakları eylem planının ilk sonuçlarıysa HDP’ye kapatılma davası, Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması oldu. Saray’ın “hızlı ve etkin kararlarının” daha fazla baskı ve derinleşen sefaletten ibaret olduğu Konya’da eylem yapan esnaftan Balıkesir’de sendikalaşma hakkı için mücadele eden otomotiv işçilerine dek milyonlarca emekçinin ortak kanaatine dönüşüyor.

Bu görüşü paylaşan milyonlarca emekçi ve ezilenin temel sorusu ise Saray rejiminden çıkışın nasıl sağlanabileceğinde kilitleniyor. Rejimin kendi kendine çürümesini ve ilk seçimlerde iktidarın kendilerine geçmesini uman Millet İttifakı, Saray’ın saldırılarına ilişkin nazik eleştirilerini belirtmekten öteye gitmiyor. Değişimin gerçek motoru olabilecek emek örgütlerinin ve sosyalist hareketin çoğunluğu ise bağımsız ve birleşik bir seçenek olarak sahneye çıkmaktan ısrarla kaçınıyor. İçinden geçtiğimiz sürecin ağırlığı ve yaklaşan 1 Mayıs, bu süreci tersine çevirmek için bir fırsat olmalı. Artan baskılara ve derinleşen sefalete karşı ortak bir eylem planıyla harekete geçmeli, Saray’ın yasaklama girişimlerine karşı 1 Mayıs’ı birleşik, kitlesel bir mücadele günü haline getirmek için hazırlanmalıyız. Cumhur İttifakı’nın yıkım manifestoları karşısında emekçilerin kurtuluş manifestosu, birleşik bir mücadele planı ve kitlesel bir 1 Mayıs olarak özetlenebilir.

Tarihte bu ay: Karşıdevrimci bir girişim olarak 31 Mart Ayaklanması

0

1908 Devrimi Balkanlardan başlayarak Osmanlı Devleti’nin dört bir köşesine yayıldığında ve her milletten mücadeleci sektörleri içine çekip işçi hareketine belirli bir ivme kazandırdığında, önünde devasa görevler bulunuyordu. Devrimin önderliği Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ndeydi (OİTC). OİTC geleneksel burjuva demokratik görevler ile sorumlulukların yerine getirilmesinde kaypak davranıyordu; padişahı dahi devirmemiş, bir parlamenter monarşi kurmaya çabalamış ve dahası kendisi de hükümet olmayı reddetmiş, hükümeti dışarıdan denetleyen bir siyasal güç olmayı yeğlemişti.

Devrimin bu yarım kalmışlığı, tamamlanmamışlığı istibdat dönemindeki ayrıcalıklarının özlemini çeken gerici sosyal kesimlere harekete geçme fırsatı verdi ve 13 Nisan 1909’da 31 Mart Ayaklanması yaşandı. 

İstibdat döneminde İstanbullular ve medrese öğrencileri askerlikten muaf tutulurdu; 1908 Devrimi bu ayrıcalığa son verdi. Dolayısıyla 31 Mart’ın gerici tabanının önemli bir kısmı bu ayrıcalıklarına yeniden kavuşmak isteyen medrese öğrencileriydi. Yine 1908’den sonra orduda Prusya’dan kopyalanmış disiplin ve eğitim uygulamalarına başlanmıştı; bu durum, alaylıların paşalığa yükselmesini engelliyordu. Monarşi altında kariyer yapma fırsatları ellerinden alınan bu lümpen tabakalar, yeni disiplinin namaz ve hamam gibi dini ihtiyaçlara zaman bırakmadığı bahanesiyle 31 Mart’ın gerici atmosferinin bir parçası oldu.

31 Mart’ın diğer bileşeni ise liberaller ile İslamcılar arasındaki ittifaktı. Prens Sabahattin, Kâmil Paşa, Derviş Vahdetî isimleri ile onların örgütleri olan Ahrar Fırkası ve İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti arasında bir siyasal ortaklık kuruldu. İngiliz emperyalizmi Prens Sabahattin’e desteğini açıklayarak, kendisinin 17. yüzyılda yaşadığı devrimin bir kardeşi olan 1908’in İstanbul’da boğazlanması için çalıştı. Yine softalar, din adamları, imamlar ve benzerleri bu hareketin bir bileşeniydi. 31 Mart sırasında İngiliz emperyalizmiyle koordineli hareket eden İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin üyelerinden biri de, geleceğin padişahı Şehzade Vahdettin’di.

31 Mart, OİTC’nin 1908 Devrimi’nin sosyopolitik çıkarlarını gerekli ölçüde savunmak yönündeki kararsızlığının ve devrimin hedeflerine ulaşabilmesi uğruna cüretkâr adımlar atmaktan çekinmesinin bir sonucuydu. OİTC, Rus harbinden sonra ihtiyacın baş göstermesiyle yoksul halk ailelerinin askeri ve sivil devlet okullarına alınmak zorunda kalınmış çocuklarından; dolayısıyla da bürokraside yükselmek isteyen memurlardan ve subaylardan oluşuyordu; onun bu sınıfsal karakteri, 1908’in görevlerini yerine getirmesinde mutlak bir engeldi.

31 Mart boyunca alternatif bir meşrutiyeti savunduğu iddiasındaki liberal-İslamcı koalisyon doğasından kaynaklanan beceriksizliği dolayısıyla saf dışı kalınca, Abdülhamit bir siyasal özne olarak yeniden öne çıktı. Meşrutiyetçi kuvvetlerin oluşturduğu Hareket Ordusu 24 Nisan’da İstanbul’u tekrar ele geçirip gerici hareketi bastırdığında ve Abdülhamit’i tahtından indirdiğinde, birçok kayıplar verilmişti.

***

Kitap önerileri

Sultan Abdülhamid

Yazar: François Georgeon

Çeviri: Ali Berktay

Yayınevi: İletişim

Fransız tarihçi Georgeon’un uzmanlık alanı 19. ve 20. yüzyıl Osmanlı Devleti tarihi, daha özel olarak ise Abdülhamid ile onun iktidarının kapsadığı dönem. Georgeon bu ayrıntılı biyografisinde istibdat rejiminin çıkmazlarını ve onun imparatorluk içinde ve uluslararası düzlemde yaşanan siyasal gelişmeler neticesinde nasıl giderek daha fazla sıkıştığını ve manevra kabiliyetini yitirdiğini açıklıyor. Kitabın konusu bu olmasa dahi dikkatli okuyucu, bu çalışmanın sayfaları arasında aynı zamanda OİTC’nin siyasal kapasitesizliğinin ve onun Abdülhamid’le uzlaşmaya varan sağcı eğilimlerinin faydalı bir anlatısını da bulabilir. Georgeon’un eseri, döneme dair bir tarihi anlatı okumak isteyenler açısından vazgeçilmez bir kaynak rolünü üstlenecektir.

Jön Türkler ve İttihat ve Terakki

Yazar: Sina Akşin

Yayınevi: İmge

Akşin’in kitabı özel olarak OİTC’nin kuruluşu, gelişimi, bölünmeleri, tartışmaları ve kapanışına odaklanan bir örgüt tarihçesi olsa da, tarihçesi Osmanlı Devleti’nin kaderiyle iç içe geçmiş bu örgütün hikâyesine dair anlatılanlar, ister istemez dönemin politik ve toplumsal bir panoramasını da çizmek durumunda kalıyor. Bu kitap, OİTC’nin Osmanlı sosyalizmiyle arasına koyduğu mesafeden kaynaklanan zaaflarına dair veri ve bulgu toplamak isteyen okuyucular açısından verimli olacaktır. Yine OİTC’nin, iktidar olduğu zamandan kapatılışına kadar işlediği hataların ayrıntılı bir dökümü bu eserin sayfalarında bulunabilir. Modern Türkiye’nin kuruluşunda göz ardı edilemez bir rol üstlenmiş olan OİTC’ye dair fikir sahibi olmak isteyenlerin Akşin’in kitabından faydalanabileceği şüphe götürmez.

Pudra, pudra şekeri, kokain ve pandemi ile mücadele!

0

Fikrine güvendiğim insanlar malum “pudra şekeri” konusunda yapılan esprilere soğuk bakıp işin şakaya gelir yanı olmadığına dair uyarılar yapıyorlar. Muhtemelen haklı oldukları için hiç şaka yapmayacağım. Yine de konuya dair bir karikatür arayan varsa Aslı Alpar’ın sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz çizgilerine bakabilirler. Dünyanın en meziyetli çizerlerinin yetiştiği ülkede karikatürlerin güldürmekten çok içimizi acıtması hakkındaki yorumu da başka bir başlık olarak size bırakıyorum.

Kimsenin tanımadığı ve sansasyon olmasaydı muhtemelen de tanımayacağı sıradan bir AKP çalışanının lüks bir araç içerisinde kokain kullanırken çekilen görüntülerinin yayınlanmasıyla olaylar başladı. Önce pudra şekeri çektiğini söyledi ve serbest bırakıldı. Artan tepkiler sonucu yeniden gözaltına alındığında bu kez yaptığını itiraf etti.

Konunun bir hayli cahiliyim. Kokain hakkındaki bilgilerim çocukluğumda izlediğim Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı Komiser Cemil[1] filmleri, sonrasında izlediğim Martin Scorsese filmleri ve nihayetinde Narcos dizisi ile sınırlı. O sebeple üzerine çok ahkam kesemem ama Google’da aratıldığında bu ürünün gram fiyatının altının gram fiyatından 4,2 kat daha fazla olduğu bilgisine ulaşılabiliyor. Yani basit bir AKP çalışanı lüks bir araç içerisinde arkadaşları ile beraber bir iki nefeste bir asgari ücreti “çekebiliyorlar”.

Başta içişleri bakanı Süleyman Soylu olmak üzere pek çok AKP’li ise sorunun siyasileştirilmemesi gerektiğini, sorumluluğun AKP’de olmadığını iddia ediyorlar. Peki bu doğru olabilir mi?

Toplumdaki her türlü yozlaşma, aşınma ve sorundan hükümetler sorumlu tutulabilir ve hatta hükümetler birinci dereceden sorumlular olarak gösterilmelidir de. Daha basit bir örneği ile bakacak olursak yaşadığımız toplumda kalp krizi oranı çoksa bunun sebebinin kişilerin yaşam tercihi-genetik yatkınlık ile falan değil, hükümetlerin denetlemediği hava kirliliği, sağlıksız çalışma koşulları vb.de olduğunu söylemeliyiz. Buradaki manzara da kesinlikle aynı. Parti AKP olmasa dahi basit bir parti çalışanının aylık gelirini 30.000 TL olarak beyan edebilmesi ve Soylu’nun “Bacaklarını kırın!” dediği kişilerle arasında bir bağ olması birinci dereceden hükümetin sorumlu tutulması gereken şeyler arasındadır.

AKP’nin iktidarı boyunca yarattığı enkaz o kadar derin ki, yalnızca tesadüflerle açığa çıkan kirlilikler dahi uzun uzun anlatma gerekliliğini kaldırıyor. Hükümetin yarattığı yıkımın izini, kokaini bir kenara bırakalım, pudra ve pudra şekerinde bile görmek mümkün. Bu iz bizi işçi ve emekçilerin niçin korkunç koşullarda yaşadıklarını ve bir avuç zenginin nasıl da hâlâ daha çok kazanabildiğini gözler önüne seriyor.

AKP çalışanının ilk ifadesinin doğru ve çektiği şeyin pudra şekeri olduğunu düşünsek bile, yaptığının pek de sağlıklı olmadığını ve bunun da sorumlusunun hükümet olduğunu ifade edebiliriz. Çünkü AKP iktidarı altında çiftçi değil de ithalatçı (mesela bugünkü tarım bakanı) kazansın diye gıda ürünlerinin bileşenlerindeki kısıtlamalarda büyük değişiklikler yapıldı. Türkiye’de üretilen ve daha sağlıklı olan şekerpancarı üretimi bir nevi çökertildi ve yerine ithal GDO’lu mısırlardan (mısır şurubu olarak da bilinen) nişasta bazlı şeker kullanılmaya başladı. Ne kadar tüketilirse tüketilsin tokluk hissi yaratmayan bu ürünün zararları saymakla bitmezken kanserojen özellik taşıyıp taşımadığı da bir tartışma konusu. AKP iktidara geldiğinde mısır şurubu kotası Türkiye ve ABD’de yüzde 10 idi. ABD bu kotayı yüzde 2’ye düşürürken AKP henüz iktidarının ilk yıllarında yüzde 15’e yükseltti. Ziraat Mühendisleri Odası’na göre 2011 yılında 25 Avrupa ülkesinde toplam 1 milyon ton mısır şurubu tüketilirken, Türkiye tek başına 500.000 ton tüketir duruma gelmişti. Bu kötü tablo yetmezmiş gibi 2015 yılında nişasta bazlı şeker üretiminin Bakanlar Kurulu kararıyla yüzde 30 daha artırıldığını bugün iktidar ortağı olan MHP’nin bir vekilinden öğrenmiştik. Sonuç olarak, bugünkü tarım bakanı ile beraber tarım ürünü ithalatı yapan bir düzine insan zenginleşir, kimileri zenginliklerine zenginlik katarken, önce şeker pancarı üreticisi çiftçiler yoksullaştı, ardından da işçi ve emekçiler sağlığa zararı çok olan ürünlerle beslendi. AKP iktidarı altında yaşanan kalp damar hastalıkları kaynaklı ölümlerin azımsanmayacak bir kısmı hükümetin bir avuç zengin lehine verdiği bu kota artırımından kaynaklandı. Sonuç olarak AKP çalışanı uyuşturucu madde değil de içeriği artık maalesef ki nişasta bazlı şekerden oluşan pudra şekeri de tükettiyse bir hayli zararlı iş yapmış olacak ve bunun gerçek sorumlusu da hükümet olacaktı.

Eğer pudra şekeri değil de pudra kullanıldıysa haberler daha da kötü. 2018 yılı aralık ayında Asbest Ve Tehlikeli Atıklar Derneği (ASTA) ve Asbest Söküm Uzmanları Derneği’nin (ASUD) piyasadan rastgele seçtikleri dört bebek pudrasının tamamında asbest tespit edilmişti. Gerekli tedbirler aldığını iddia eden hükümete rağmen ASUD’un bu yıl 21 numune üzerinde yaptığı test sonucunda yine beş pudrada asbeste rastlandı. Sadece ucuz bir malzeme olduğu için tercih edilen ve solunması halinde kanser yapma ihtimali yüzde 100 olan bu malzeme sayesinde pek çok dev kozmetik şirketi de kârına kâr kattı. Buna karşılık bu AKP çalışanı pudra çekmiş olsaydı yeterli ömrü olması halinde kesinlikle akciğer kanseri olacaktı.

Ancak biliyoruz ki AKP çalışanı ikinci ifadesinde çektiğinin pudra ya da pudra şekeri olmadığını kabul etti. Başka yetkililer de durumu doğruladı. Peki, altından 4,2 kat pahalı olan bu lüks uyuşturucunun Türkiye’deki kullanım oranı ne?

Bu sorunun güvenilire en yakın cevabının atıksularda olduğunu iddia edenler var. Konunun gündeme gelişi ile beraber adli tıp uzmanı Prof. Dr. Sevil Atasoy İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa, Adli Bilimler ve Adli Tıp Enstitüsü’nde yapılan bir araştırmayı anımsattı. Buna göre dünyanın en pahalı maddelerinden biri olan kokainin Berlin’deki atıksularındaki oranı 200 mg/1000 inh/day iken İstanbul’da bu oran 200,9! Diğer en pahalı bağımlılık yapıcı maddelerde de durum çok farklı değil. Yani eğer sonuçlar doğru ise madde İstanbul’da Berlin’den çok tüketiliyor ya da bir şekilde “geçerken lavaboya dökülüyor”!

İşçi emekçilerin ortalama gelirinin arasında bir uçurum olan Berlin-İstanbul kıyaslamasında anlaşılan o ki zenginlerin lüks tüketimi arasında pek bir fark yok! Hatta bizimkiler 0,9’luk bir burun farkıyla öndeler!

Pudrada ucuz diye kanserojen madde kullanarak, yurtdışından ithal mal alıp Türkiye’de kârlı şekillerde satarak zenginleşmek sandığımızın ötesinde sonuçlara yol açıyor. Bir yanda büyük işsizlik verileri ve artan yoksulluğa rağmen bu bir avuç zenginin etrafında kendilerinin bile hesabını veremediği mide bulandırıcı bir müsrifler halkası genişliyor.

AKP modeli büyümenin doğrudan ve dolaylı sonuçlarının tüm yükünü biz çekiyoruz. Türkiye’de en çok mısır şurubu ithalatı yapan firmalardan birinin Cargill olduğu, bu firmanın sağlığa zararlı ürünleri piyasaya sürerken işe iade davasını kazanan emekçilere de işçi düşmanlığı kustuğunu görebiliyoruz. Aynı yöntemle zenginleşen kişiler bakan oluyor. Hükümet partisinin çalışanlarının videolarını da izliyoruz. Bu düzenin dayanağı ise şu: işçilerin çok çalışması, az kazanması ve çok vergi ödemesi! Emeğimizin büyük kısmı ultra zenginler ve onların eşlikçisi bir grup şatafat tutkununa gidiyor.

Pandemi başladığında emekçiler için kaynağın var olduğunu söylüyorduk. Bugün bir kez daha gördük ki, kaynak yok diyen hükümet bir kez daha yalancı çıktı.

Pandemi süresince bir türlü gereken tedbirleri almayan hükümet tüm hastalık ve kayıpların birinci dereceden sorumlusudur. Yalnızca parti çeperindeki şatafata ve ülkedeki ultra zenginlerin mallarına el konulsa dahi birkaç tane Türkiye pandeminin zararından korunmakla kalmaz, daha insani koşullarda çalışıp yaşayabilir.

Ankara’ya yürüyen Cargill işçilerini tehdit eden bir polis, devletin her şeyi bildiği gibi işçilerin gerçek amaçlarını da bildiğini iddia ediyordu. Bu gözdağını niçin verdiklerini anlamak güç, çünkü Cargill işçileri çok öncesinden herkese duyurdukları bir görüşme için yola çıkıyorlardı. Zira niyetlerini ben de biliyordum: haklarını almak, işlerine dönmek. Neyse, biz yine de devletin neyi, niye ve nasıl bildiğini anlayamasak da Cargill’in hukuk tanımaz işçi düşmanlığını, gıdalara soktuğu zararlı maddeleri, ultra zenginlerin affedilen vergilerini, işsizlik sigortası fonundan kaç parayı patronlar için kullandığını ve Türkiye’deki atıksu örnekleri ve bir dizi başka kaynak üzerinden narkotrafiğin nasıl işlediğini bildiklerinden emin olabiliriz.

Düzenin kiri-pası çok. Atıksu arıtma tesislerinden edinilen bilgi ise bağımlılık yapıcı maddelerin kullanım miktarı ile sınırlı değil. Türkiye, dondurulmuş patates ithalatçısı tarım bakanının öve öve bitiremediği ve iddiasına göre dünyada tek örnek olan bir sistemi daha kurdu. Şu anda tüm ülkenin atıksu arıtma tesislerinden bin bir özveri ve hassasiyetle toplanan numuneler sayesinde bölge bölge koronavirüs salgınının nasıl yayıldığına dair erken uyarı sistemi kurulmuş durumda. Yayınlanan makalelere bakacak olursak da sistem gayet iyi çalışıyor, yükselişleri epey sağlıklı bir şekilde ve bölge bölge öngörebiliyor. Yani Sağlık Bakanı her akşam verileri yayınlamadan önce kabine zaten henüz hastaneye gitmemiş insanların tuvalete bıraktıkları virüs sayesinde önümüzdeki günlerde ne olacağını tahmin edebiliyor. Hükümet ise bunu pandemi ile savaş için değil bir reklam kampanyası olarak kullanmakla yetiniyor.

Pudra ve pudra şekeri gibi Türkiye’de üretilen her şey biz işçilerden çalınıyor ve bizlere sağlıksız ürünler olarak geri dönüyor. Tabloya bir de pandemi eklendiğinde krizin tüm yükü yine bize kesiliyor. Bu facianın göbeğinde zenginler birikimlerini sürdürmeye devam ediyorlar.

Pandemi yönetimi bir Türkiye yönetimi örneği. Narkotrafiğin hükümetin malumu olduğu gibi, pandemiyle savaş için de gerekli olan tüm bilgiler en uçukları dâhil olmak üzere hükümette var. Fakat bu bilgiler zenginler için para etmedikçe kullanılmıyor. Öte yandan pandeminin acısını çeken, sefalete itilen bizler için de kaynağın var olduğunu ve nerede olduğunu bir kez daha gördük.

Malum AKP çalışanı üzerinden paranın izi parti yöneticileri ve vekiller ve bürokratlara kadar sürülürse, pandemi ile mücadele için gereken kaynağın nerede olduğu ve kimler için çarçur edildiği anlaşılabilir. Pandemide kâr etmeyi sürdüren zenginlerden alınabilecek bir servet vergisi, pandemi ile savaş için kullanılırsa da pandemi yenilgiye uğratılabilir!

Hükümet gerekli bilgi ve kaynak sahibiyken, her gün hastalanan ve ölen insanların, işsiz kalan, sefalete sürüklenen işçi emekçilerin her birinin sorumluluğu elbette ki kendisindedir. 1 Mayıs arifesinde sendikaların meydan tartışması yapmak yerine tüm işçi sınıfına bir eylem planı sunarak sınıfı mücadeleye çağırması pandemiden ve sefaletten kurtulmamızın yolunu açmakla kalmaz; şeffaf, kalıcı ve güvenilir bir demokrasinin de kilometre taşı olur.


[1] Melih Gülgen’in yönettiği filmde Cemil bir tür Behzat Ç. öncülüdür. Filmin sorunlu yanlarını bir kenara bırakacak olursak filmdeki kötülerin lideri -ismi malum holding sahibini çağrıştırdığı üzere- zengin biri olan Vehbi Tok’tur (Yıldırım Gencer). Filmin finalinde Cemil’in savaşın bittiğini düşünen partnerine (Ahmet Mekin) verdiği buram buram Yeşilçam kokan repliği buraya koymadan geçemeyeceğim: “Ülkedeki yolsuzluklarla, nüfus ticaretiyle, rüşvet mekanizmasıyla her türlü pisliğiyle, aklı başında olan herkes savaşacaktır. Bu namuslu her insanın görevidir. Yoksa herkes her gün aynada kendine tükürmelidir.”

Aşı niçin yok?

0

Türkiye diğer ülkelerle kıyaslandığında nüfusu çok daha az olmasına rağmen en fazla hasta sayısına sahip olan ilk on ülke içerisindeki yerini sağlamlaştırmış durumda. Peki tüm dünya aynı hastalıktan mustaripken ve ortada birden çok aşı varken, dünya niçin kötü durumda ve Türkiye niçin dünyanın en kötülerinden biri?

Dünya şimdilik bir kenarda dursun, Türkiye’nin niçin dünya ortalamasından da kötü olduğunu kolayca yanıtlayabiliriz. Erdoğan pandemiden çok önce, 2015 yılında Bursa’da şöyle diyordu: “Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı, yürü yürüyebilirsen. Bu ülke bu şekilde sıçramaz.” Erdoğan’ın daha önce Kürt sorunu, kadın hakları, demokrasi, ekonomi vb. konularda pek çok sözünü duyduk ve bunların hayata geçmediğine şahit olduk. Ancak Sezar’ın hakkı Sezar’a, bu konuda söz tutuldu ve ülke bir anonim şirket gibi yönetilirken, vatandaşların da ekonomiden siyasete, demokratik haklardan eğitim-sağlık hizmetlerine erişimde kaygı içerisinde “sıçradığını” da kabul etmeliyiz.

Türkiye’de hemen her işçinin hayali -en azından bir dönem için- kurumsal bir firmada çalışmak olmuştur. Ancak çoğu emekçinin kendi deneyimiyle kavradığı şey şudur ki, tüm o kurumsallık maskesine rağmen anonim şirket aslında bir patron şirketidir. Patron her şeye karışır. Emeğimize el koyduğu yetmezmiş gibi çoğu kez sırf o işe karıştı diye iş daha iyi olacakken bile daha kötü teslim edilir. Üretim olması gerektiği gibi değil, patronun istediği gibi yapılır. Patron paranoyaktır, çalışanların sürekli işten kaytardığını düşünür, o sebeple boş olduğunu düşündüğü insanlara devamlı yeni işler verir… Evet, Türkiye tam olarak böyle yönetilir.

Dünyanın pandemide kötü bir sınav vermesinin sebebi basit. Tek itici gücü kâr olan bir sistem salgında da yine bunu düşünür. Kamu olanakları seferber edilerek teşvik edilen şirketler aşıyı minimum bir masrafla bulur. Aşıyı en kârlı şekilde piyasaya sürme hazırlığı neredeyse aşıyı bulma süresi kadar zaman alır ve pandemi işçi emekçilerin canını almaya devam eder.

Dünyadaki kötü tablo anonim şirket gibi yönetilen bir yerde elbette ki daha kötü sonuçlar verir. Bir afete patronunuzla yakalanırsanız başınıza neler gelecekse, pandemide de başımıza onlar geldi. Patron bir afet anında başka kimsenin çoluğu çocuğu, yakını yokmuş ya da işçilerin çocukları yaradılışları gereği kendi başlarının çaresine bakmalıymış gibi davranır. Her felaket maaş vermemek için bir gerekçedir. Tıpkı 3. Havalimanı için kira affının çıkması, köprü geçiş ücretlerinin tıkır tıkır ödenmeye devam etmesi, tüm yardım paketlerinin patronlara yapılması gibi.

Salgın daha iyi yönetilebilirdi, hâlâ da yönetilebilir. Ancak Tek Adam-anonim şirket rejimi dünyadaki saldırganlığı daha da beter bir hale getirmekten geri durmuyor. 25 Mart günü Bakan Koca 100 milyon doz aşının ülkeye gireceğinin müjdesini verirken, işin aşı satıcılarının insafına kaldığını adeta hepimize hissettiriyor. Aşı mayıs sonuna kadar gelmeliymiş, ama en geç haziran sonuna kadar da aşı alınması için diğer firmalarla görüşülüyormuş!

Türkiye’de yaşayan herkes yokluğun ne olduğunu bilir. Aşıya ulaşılamıyorsa, emperyalist ilaç tekellerinin aşıya erişimi zorlaştıran zorbalıkları varsa bunu hepimiz anlayabiliriz. Ama anlayamayacağımız şey şu, ortada pandemiye yönelik ciddi bir yönetim olsaydı elimizde bir plan olurdu. Bakan’ın tekrarladığı nakaratlar değil, en kötü senaryoda şu kadar zamanın olduğu şeffafça ifade edilse emekçiler için kaynaklar kullanılabilir, her gün yüzlerce insanın ölümü engellenebilir.

Şu anda tüm dünyada yaşanan ölüm ve hastalıklardan koronavirüs değil hükümetler ve ilaç tekelleri sorumludur. “Dünya GAFAM’dan büyüktür” çıkışını yapabilecek kadar “cesur” bir sistem biraz samimi olsa bu çıkışı Facebook’a değil, öncelikle aşı firmalarına yapardı. “Patenti kaldır” derdi. Sonrasında da durumu şeffafça ifade edip, doğru bir planlama yapar ve ölüm-hastalıklara engel olurdu.

Salgına karşı patron düzenlerinin en iyisi bile korkunç bir sınav verdi. Bizde de durum oldukça vahim. En kötü işçi yönetimi dahi, kâr merkezli değil, ihtiyaç odaklı hareket edeceği için patron sistemlerinin en iyi örneklerinden fersah fersah iyi bir sonuç alırdı.

Pandemi yönetimi niçin kötü ve aşı neden yok sorusuna son kez yanıt verelim: Çünkü Türkiye bir anonim şirket gibi yönetiliyor.

Paraguay’da aşı ayaklanması ve kapitalizmin açgözlülüğü

0

Paraguay’da kötü pandemi yönetimine karşı mart ayında protestolar gerçekleşti. Sağlık emekçileri, öğretmenler, gençler ve işçilerin eylemleri başkent Asunción olmak üzere pek çok kente yayıldı. Kitleler, Mario Abdo Benítez hükümetinin sağlık politikaları, çökmüş durumdaki sağlık sistemi ve yetersiz aşı nedeniyle öfkeli. Bu öfkenin arka planında, pandemiyle ağırlaşan ekonomik kriz koşulları ve yolsuzluklar da yatıyor. Sağlık çalışanları ve sendikalar tarafından eleştirilen Sağlık Bakanı Julio Mazzoleni mart ayının başında istifa etmişti. Ancak bu istifa “aşı” protestolarının son bulmasını sağlamadı, çünkü kitleler tek sorumlunun sağlık bakanı olmadığının bilincinde ve devlet başkanı dahil tüm hükümetin istifasını istiyor.

Covid-19 aşılarına adil erişim sağlamayı amaçlayan, BM ve DSÖ destekli COVAX (Kovid-19 Aşıları Küresel Erişim Programı) programına göre Paraguay, salgının hızla ilerlemesine rağmen, program kapsamında vaat edilen dozun ancak 36 binini yeni alabildi. Bu program; Covid-19 aşısı üreten bazı şirketlerin programa dahil olması, zengin ülkelerin aşının üretimi için fon sağlaması veya bağış yapması ve üretilen aşıların yoksul ülkelere ulaştırılması şeklinde bir sistem izliyor. Program, 2 milyar doz aşıyı 2021 yılının sonuna kadar dağıtmayı planlıyor. Yani program dahilinde aşı bekleyen ülkelerin hiçbiri, ihtiyaç duyduğu miktarda dozu henüz alamadı.

Türkiye’nin bağışçı veya alıcı olarak dahil olmamasından dolayı COVAX burada pek gündem olmadı, ancak kapitalistler bu girişimi pandemiyle adil mücadelenin bir aracı olarak göstermeye ve bununla övünmeye çoktan başladılar. Boris Johnson, İngiltere’deki aşılama başarısını kendi deyişiyle “açgözlülük ve kapitalizm”e bağlarken İçişleri Bakanı Priti Patel, COVAX programına sundukları katkıyla böbürleniyordu. Ancak bu çok övünülen COVAX gibi kısmi uygulamalar; İngiltere en çok aşı siparişi veren ülkelerden biriyken Paraguay’da 100 kişiye bir doz aşı bile düşmemesindeki ya da Filistin aşıdan tıbbi donanıma kadar erişim engelleriyle karşılaşırken İsrail’in ihtiyacından fazla aşı alabilmesindeki eşitsizliğe asla çözüm üretmiyor.

Yoksul ülkeler, aşıya ulaşmak için COVAX gibi girişimlere ve kapitalist ülkelerin “yardımseverliğine” ve dolayısıyla belirsizliğe mahkûm edilmiş durumda. Bu tablo bile, neden aşı patentlerinin kâr peşindeki çokuluslu şirketlerin tekelinden çıkarılması gerektiğini anlatıyor. Patent hakları, aşıların kitlesel ve hızlı üretimi önündeki en büyük engel. Bu nedenle Covid-19 aşıları ve ilaçlarının tıbbi patentlere tabi olmaması, tüm dünya ülkeleri için parasız kitlesel aşı üretimi ve dağıtımına yönelik ortak bir plan geliştirilmesi gerekmekte. Aşının nerede olduğunu sorduğumuz şu günlerde, Paraguaylı emekçilerin kitlesel ve ücretsiz aşı talepleri kadar öfkelerini de paylaşıyoruz.

Adin Oto’da sendikalaşan işçilere ücretsiz izin dayatması

0

Balıkesir’in Gönen ilçesinde bulunan Adin Oto Donanım fabrikasında çalışan işçiler, kötü çalışma koşullarına karşı ve daha iyi bir ücret için Özçelik-İş Sendikası’nda örgütlenmeye başladılar. Ancak patron performans düşüklüğü bahanesi ile çoğunluğu kadın 51 işçiyi ücretsiz izine çıkartarak sendikalaşmanın önüne geçmeye çalışıyor. Fabrika yönetiminin sendikal mücadeleye baskısı yalnızca 51 işçiyi ücretsiz izne çıkarmakla sınırlı değil. Sendikalı olanları işten atmakla tehdit eden yönetim, bazı işçilerin e-devlet şifresini isteyerek sendikalı olup olmadıklarını kontrol ediyor ve sendikalı işçilere istifa etmeleri için baskı uyguluyor.

Hem fabrika içinde hem ücretsiz izne çıkarılan işçiler, yaptıkları çeşitli eylemelerle mücadelelerine devam ediyorlar ve daha önce iyi performans ile terfi edilen işçileri performans düşüklüğü gibi bir bahane ile ücretsiz izne yollamasının onları korkutmayacağını, fabrikaya sendika girene kadar mücadele edeceklerini dile getiriyorlar. 

Çiçek ile diken arasında Kürt hareketine saldırılar

0

Demokratik haklarla değil, yabancı sermayenin ülke içi yatırımlarını büyütmekle ilgilenen sözde İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklandığı basın açıklamasında, Erdoğan şöyle konuşmuştu: “‘Bir çiçeğe az su vermek onu kuruturken, fazla su vermek de soldurur’ gerçeği, adaletin kuyumcu titizliğiyle uygulanmasını gerektiriyor. Öyle her gördüğümüz çiçeğe su vermeyeceğiz. Susuzluktan boynu bükülmüş bir çiçeğe su vermek adaleti yerine getirmek olurken, dikene su vermek zulüm anlamına gelebiliyor.”

Anlaşılacağı üzere rejim, demokratik ve politik hakların tanınacağı özneler arasında, kendi çıkarlarıyla örtüşecek şekilde keyfi bir “çiçek” ve “diken” ayrımı yapıyor. Bu ayrımda kimlerin “çiçek” olduğu, kimlerin “diken” olduğu ise kısa sürede anlaşıldı.

Şubat ayında dokunulmazlıklarının kaldırılması istemiyle rejimin hakkında fezleke hazırladığı 25 milletvekilinin 21’i HDP’li. Hatırlanacağı üzere dokunulmazlık görüşmeleri ve oylamaları için TBMM’de grup kararı alınması yasaklanmıştı. Bunun ardından HDP Kocaeli milletvekili Gergerlioğlu’nun milletvekilliği düzmece bahanelerle düşürüldü ve aynı gün HDP’ye de kapatılma davası açıldı. Elbette İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesini ve Boğaziçi öğrencileri üzerinde sürdürülen gözaltı ve baskı terörünü de unutmamak gerekir…

Rejim ilk olarak ekonomik göstergelerin sermaye açısından caydırıcı görünen gidişatında terazinin bir tık dengelenebilmesi için, tamamen bir formalite olarak ihtiyaç duyulan sözde bir insan hakları planı açıklamaya yeltenmişti; aslında rejimin bununla itiraf etmekte olduğu, 20 yıllık iktidarı boyunca, bu planda saydığı demokratik hakların hiçbirisini tanımamış olduğuydu.

Hemen ertesinde rejim, genetiğinde bulunan Kürt düşmanı şoven politik hattı hayata geçirerek, hem baskılar karşısında barajı aşmayı sürdüren HDP’yi sindirmek istedi, hem de yükselişte olan işçi, kadın ve gençlik hareketlerinin kriminalize edilmesini hedefledi.

Sözde insan hakları programı ile Kürt hareketine saldırılar arasında bir çelişki yok, aksine bunlar birleşik bir küme. Erdoğan iktidarda kalabilmek için bir yandan emperyalist merkezlere demokrasi maskesiyle göz kırpıyor, diğer yandan da Cumhur İttifakı’nın mutlak egemenliğinin önündeki en önemli engel olan Kürt hareketini siyaset dışına itmeye çabalıyor. Tam olarak rejimin bekasını güvence altına alma kaygısı taşıdığı için, işçi hareketi bu tip şoven manevralara karşı dayanışmacı bir politik bağışıklık geliştirebilmeli.

Cem Bialetti’de grev anlaşmayla sona erdi

0

Kocaeli’de faaliyet yürüten ve mutfak eşyaları üreten Cem Bialetti fabrikasında devam eden grev, patron ve sendika arasında anlaşmaya varılmasıyla sona erdi. Birleşik Metal-İş’te örgütlü 61 işçinin çalıştığı fabrikada işçiler 9 Mart’ta greve çıkmıştı.

Kasım 2020’den beri süren Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri sonucunda grev kararı alınmıştı. Sendika altı aylık dönem için yaklaşık yüzde 18,5 zam talep ederken, patron ise altı aylık yerine bir senelik ve yüzde 14,78 gibi sefalet ücretine denk gelecek bir zam teklifinde bulunmuştu. Resmi enflasyon oranının dahi yüzde 14,60 olarak açıklandığı bu dönemde, patronun teklifi sefalet ücretinin dayatılması anlamına gelmekteydi. Aynı zamanda işçiler pandemi koşullarında üretime aralıksız devam ettiklerini ve ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldıklarını, patronun Kod-29 ile kendilerini tehdit ettiklerini belirtiyorlardı.

Patronun ilk altı ay için yüzde 18’lik zam talebini kabul etmesiyle grev sona erdi. Anlaşmaya göre ilk altı ay için yüzde 18, ikinci altı ayda yüzde 6 ve diğer altı aylık dönemlerde enflasyon oranında zam yapılacak.

Cem Bialetti’de 2016 ve 2019 yıllarında da greve çıkılmış, bu mücadele sonucunda işçilerin talepleri patron tarafından karşılanmıştı. Greve aşina olan Cem Bialetti işçileri kazanacaklarından emin bir şekilde mücadele ederek taleplerini kabul ettirmeyi başardılar.

Ekonomik kriz cenderesinde gerçek enflasyonun sürekli artarak işçilerin yoksullaştığı bu dönemde patronların düşük ücret dayatması işçilerin daha da yoksullaşmasına neden oluyor. Pandemiyi bahane eden patronlar ya düşük zam teklif ediyor ya da sıfır zam dayatmasında bulunuyorlar. Pandeminin yarattığı koşulları kullanarak ve ekonomik krizin faturasını işçilere kesmeye çalışarak, kârlarına kâr katmanın hesabını yapan patronların bu saldırılarına grev ve direnişlerle cevap veren işçiler mücadeleyi büyütüyorlar. Cem Bialetti fabrikası işçileri grev silahını kullanarak patronun sefalet zammı saldırısına karşı mücadele ederek kazanım sağladı. Bu doğrultuda, mücadelelerin birleştirilerek yaygınlaştırılması, patronların bu saldırılarına karşı işçilerin vereceği en iyi cevap olacaktır.

Haklarımız ve hayatlarımız sahipsiz değildir! İstanbul Sözleşmesi bizimdir!

0

Yaz aylarında İstanbul Sözleşmesi daha henüz tartışmaya açıldığında binlerce kadın sokaklara döküldük. Türkiye çapında pek çok ilde “İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmayı bırakın, etkin uygulayın” diyerek günlerce ses çıkardık. İstanbul Sözleşmesi aleyhine her haber çıktığında daha da büyüdük, güçlendik; her eylemde yeni insanlarla tanıştık, tencere tava çalarken kendi mahallemizle, komşumuzla kaynaştık. 20 Mart gecesi Tek Adam rejimi bir fermanla sözleşmeyi feshettiğini açıkladığında ise biz zaten birbirimize çoktan kenetlenmiştik. Haklarımız da İstanbul Sözleşmesi de sahipsiz değildir! İstanbul Sözleşmesi; hayatları, hakları için mücadele eden kadınların ve LGBTİ+’larındır!

Neden şimdi?

İktidar sözleşmeden geri çekilmeyi aylardır istiyordu, zaten imzalamayı da hiç istememişti ki! AİHM kararı ile mahkûm edilip kınandıktan sonra hükümet, kadına yönelik şiddetle mücadeleyi AB karşısında bir proje haline getirerek, itibarını toparlamak için sözleşmeyi vitrin olarak kullanmıştı. Dolayısıyla bugün çekilme kararı da hiç şaşırtıcı değil. Çünkü İstanbul Sözleşmesi sadece şiddete uğrayan kadınları korumaya yönelik değil, aynı zamanda kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik her türlü şiddeti önlemeye ve ortadan kaldırmaya yönelik bir toplumsal inşayı öngören bir sözleşme. Bunun için de sığınmaevlerine bütçe ayırmak, şiddete uğrayan kadın ve LGBTİ+’lara yaşama, çalışma haklarını sağlamak ve failleri gerçekten cezalandırmak gerekiyor. Başından beri muhafazakâr ve neoliberal politikalar ekseninde kurguladığı rejimini ilerletmek adına toplumsal cinsiyet eşitliğinin karşısında duran, her fırsatta kadınların kürtaj vb. kazanılmış haklarına yönelik gerici hamlelerde bulunan, kadın ve trans cinayetlerini ve erkek şiddetini cezasızlık politikaları ile teşvik eden bir hükümetin İstanbul Sözleşmesi’ni tutacak kadar kaygılanacak, kaybedecek bir itibarı da zaten yok.

İstanbul Sözleşmesi tartışmalarını genel politik atmosferden bağımsız düşünmek imkânsız. Fesih kararının arkasında gitgide güçsüzleşen, ittifaklarını yitiren ve toplumsal muhalefetçe sıkıştırılan, yönetemeyen bir Tek Adam rejiminin, dinci ve milliyetçi güç odaklarıyla ittifakını sağlamlaştırma kaygısı olduğunu söyleyebiliriz. Aynı Ayasofya’nın ibadete açılması meselesinde olduğu gibi. Dolayısıyla zamanlamayı iktidarın kendi rejiminin sınırları çerçevesinde artık engelleyemediği ekonomik yıkım, giderek kaybedilen toplumsal rıza ve iyice belirginleşen yönetme beceriksizliği karşısında en gerici ve baskıcı unsurlara dayanarak iktidarının ömrünü uzatma çabası çerçevesinde okuyabiliriz.

Aynı zamanda, kadınlar ev içinde en yakınları tarafından öldürülmeye devam ederken, sözleşmeyle ilgili hemen her tartışmada “Kadın güçlü olursa aile de güçlü olur” türü muhafazakâr söylemler ve 2023 manifestosu için ilan ettiği gibi merkeze kadını değil, kadına tahakküm üzerine kurulu aileyi alan ifadeler ise kadının eşitlik ve özgürlük mücadelesinin iktidar açısından hem politik hem ekonomik olarak ne denli maliyetli olduğunu açığa çıkarıyor! Tek Adam rejimi için, ekonomik kriz koşullarında kadınlara ev içi emek köleliğini, ömür boyu bakıcılığı, şiddeti ve baskıyı reva gören bugünkü aile düzenini korumak her zamankinden daha gerekli. Ayrıca bu yöntem, artan kadın işsizliğini ev içinde gizlemeyi kolaylaştırıyor. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi ve bu sözleşme için sokakları terk etmeyen kadın hareketinin iktidara neden bu kadar rahatsızlık verdiğini bu koşullarla net anlayabiliriz.

Fesih kararı yalnızca kadınlara dönük bir saldırı değildir

Öte yandan, İstanbul Sözleşmesi’ni fesih kararı yalnızca kadınlara ve LGBTİ+’lara değil, temel hak ve özgürlüklerini kullanmak; eşit, özgür ve şiddetten uzak bir yaşam sürmek isteyen herkese karşı bir saldırıdır. Tek Adam rejimi toplumsal meşruiyetini kazanana kadar Kürtlere, kadınlara, öğrencilere, doğaya, kültüre, bilime ve emeğe saldırmaya devam edecek; tabiri caizse başı kesik tavuk gibi önüne çıkan herkese çarpacak ve can verene kadar ne kazanılmış haklarımıza dönük saldırılar ne de genel olarak muhalif kesimlere dönük artan baskı ve uygulamalar bitecektir.

Maruz kaldığımız siyasi ve ekonomik baskıların sona ermesinin tek yolu, erkek egemen kapitalist sistemle mücadeleden geçiyor. Biz kadınlar, mücadelelerle kazanılmış hakların bir oldubitti ile yok sayılmaması için, İstanbul Sözleşmesi, haklarımız ve hayatlarımız için mücadelede ısrar edeceğiz! Ve aynı ısrarı toplumun hakları ve iradesi yok sayılan tüm kesimleri olarak gücümüzü ve mücadelelerimizi birleştirme noktasında da göstermemiz gerekiyor.

Uygur halkının savunulması işçi sınıfının görevidir

0

Diktatörlük rejimlerinin, ülkelerindeki demokratik kitle hareketlerini itibarsızlaştırmak için kullandıkları bir yöntem, baskıcı sisteme karşı bu mücadelelerin “dış güçler tarafından yönlendiriliyor” olduğunu iddia etmeleridir. Tabii onlara göre mücadele edenler de teröristlerdir.

Aynı şey, Çin devletinin batı kesimindeki Sincan bölgesinde yaşayan yaklaşık 11 milyon Uygur’un başına gelmiş durumda. Türk asıllı Müslüman bir halk olan Uygurlar tarihte hep başka devletlerin hakimiyeti altında kalmışlar. Önce Moğollar, ardından Çin İmparatorluğu ve Rus Çarlığı. 1912’de Çin’deki Çing Hanedanlığı’nın yıkılarak yerine Cumhuriyet rejiminin kurulmasından sonra, ve özellikle 1917’de Rusya’daki işçi devriminin ardından Uygurlar’da kendi kaderlerini tayin etme hakkını kazanma doğrultusunda bir umut belirmişse de Çin devleti Sincan’ı baskısı altına alarak bölgeyi “Çinlileştirmeye” girişti. 1949’da Mao’nun önderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Sincan bir “otonom bölge” olarak tanınmışsa da (1955), Uygurlar Maocu-Stalinist Çinli yöneticilerin egemenliği altında kalmaya devam ettiler.

Bugün artık lafta da olsa sosyalist olmaktan çıkıp kapitalist bir devlet haline gelmiş olan Çin, demokratik ve ulusal haklarını talep eden Uygurlar üzerinde aynı baskı politikalarını uygulamaya devam ediyor. Üstelik bugün Çin devletinin Sincan üzerindeki egemenliği klasik bir sömürgecilik olmaktan çıkıp emperyalist bir hakimiyet haline gelmiş durumda. Çin yönetimi Uygurları ucuz (neredeyse köle) emek gücü olarak kullanmanın yanı sıra, Sincan bölgesi Çin’in emperyalist İpek Yolu projesi üzerinde bulunduğundan bölgede herhangi bir bağımsızlıkçı harekete izin vermek istemiyor.

Çin yönetimi Uygurları ve bölgede yaşayan diğer Müslüman azınlıkları (Kazaklar ve Kırgızlar) dünyaya “İslamcı teröristler” olarak sunarak bölgedeki baskılarını meşrulaştırmaya çalışıyor. Binlerce Uygur’un “yeniden eğitilmek” gerekçesiyle toplama kamplarında tutulduğuna dair raporlar bulunmakta. Bu “yeniden eğitimin” amacının çoğu yerde insanları dinsel inançlarından vazgeçirmeye ve Çin kültürünü benimsetmeye yönelik olduğu belirtiliyor. Bu baskı cehenneminden kaçmayı başaranlar uluslararası kuruluşlara tanık oldukları işkence ve cinayet uygulamalarını anlatıyorlar.

Pek çok devlet, Çin ile olan ekonomik ilişkilerinden ötürü soykırım düzeyine varan bu baskıları dillendirmekten, protesto etmekten dikkatle kaçınıyor. Aynı şekilde RTE yönetimi de Çin rejiminin bu baskılarını görmezlikten gelmeyi yeğliyor.

Uygur halkının demokratik haklarının savunulması ve onların kendi kaderlerini tayin hakkının desteklenmesi, kapitalist çıkarları için her türlü dinsel ve etnik ideallerini satmaya hazır olan İslamcı gericilerin ve Türkçü faşistlerin hayırseverliğine bırakılamaz. Herhangi bir halkın olduğu gibi Uygur halkının da bağımsızlık mücadelesinin desteklenmesi görevi her şeyden önce işçi sınıfına düşer.

Bu nedenle tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de işçi ve emekçi örgütlerini, Uygur halkının yaşamakta olduğu baskıları teşhir etmeye, bu halkın demokratik haklarını savunmaya ve Sincan’ın bağımsızlık mücadelesini desteklemeye davet ediyoruz.

Emekçilerin ekonomik yıkımına karşı: Kısmi değil, tam! Yarın değil, hemen!

0

Alınmayan tedbirlerin sonucu pandemi üçüncü kez yükselişe geçmiş durumda. İşsizlikten, gelirsizlikten kırılan işçinin, emekçinin, küçük esnafın, çiftçinin artık dayanacak gücü kalmadı. İş-aş-destek vermesi beklenen iktidar ise suçu bir kez daha toplumun üzerine yıkma çabasında. Göstermelik açıklamalar bir yana bırakılırsa ortada hiç kimseyi tatmin edecek bir sonuç yok. Belirsizlik tek en geçerli hal. İktidarın iddialarıyla gerçeklerin uyuşmadığı en çarpıcı örneklerin başında ise aşı geliyor.

Açıklanınca duyarsınız, yapılınca görürsünüz denilerek günü kurtarmaya çalışan iktidarın oyalama taktiklerinin faturasını işini, aşını, gelirini kaybeden emekçiler ödüyor. Pandemi hem ekonomik hem sağlık açısından çoktan emekçilerin felaketi haline getirilmiş durumda. Tam bu noktada, mart sonu itibarıyla kısa çalışma ödeneğine son verileceğinin açıklanmış olması işçiye, emekçiye “ne haliniz varsa görün” demek anlamına geliyor. Kuşkusuz bu kabul edilemez.

Acil olarak yapılması gereken ilk şey kısa çalışma ödeneğinin en az asgari ücret düzeyinde olmak üzere pandemi bitene kadar ödenmeye devam etmesidir. Eşzamanlı olarak ücretsiz izin uygulamasına son verilmeli, bu kapsamda olan tüm çalışanlara çalışmadıkları süre boyunca, pandemi bitene kadar, en az asgari ücret düzeyinde ödeme yapılmalıdır. Kaynak olarak İşsizlik Sigortası Fonu değil, bütçeden Yap-İşlet-Devlet soygunuyla müteahhitlere ayrılan on milyarlarca lira kullanılmalıdır. Kod-29 ile işten çıkarma tamamen iptal edilmeli, iflas ve benzeri nedenlerle kapanan işyerlerinin çalışanlarına yeniden iş bulacakları tarihe kadar işsizlik ödeneği sağlanmalıdır.

Buna rağmen milyonlarca yoksul emekçi yine de asgari bir gelirden mahrum kalacaktır. Çünkü Türkiye çalışandan daha fazla sayıda işsiz, gelirsiz emekçi insanın yaşadığı bir ülkedir. Milyonlarca insan da emekli olmasına, belirli bir geliri olmasına rağmen açlık sınırının altında bir hayata mahkûm durumdadır. Aç-açık durumda tek bir hane bırakmamak için, pandemiyle sınırlı olmamak üzere, sürekli bir yaşam geliri ihtiyaç halindeki tüm emekçilere sunulmalıdır.

Bunlar yarına ertelenebilecek, sonra denilerek geçiştirilebilecek konular değildir. Kelimenin gerçek manasında bunlar emekçiler için hayat memat meselesidir. Hemen uygulanmaya başlanmalıdır! Kaynak vardır, olmayan iktidarın niyet ve heves yokluğudur! Derhal bir acil emek fonu oluşturulmalı, işsizlik fonu sadece ve tüm işçi-emekçileri kapsayacak şekilde yeniden yapılandırılmalı, asalak sermaye gruplarına bol kepçe dağıtılan istisnalardan, iltimaslardan, desteklerden vazgeçilmelidir.  

HDP’ye kapatma davası 2023 bileti mi?

0

AKP-MHP iktidarı neden HDP’ye kapatma davası açtırdı? Kapatma davası ile hedeflenen ne? Hatırlanacağı üzere 31 Mart 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini Cumhur İttifakı kaybetti. HDP’nin tutumu burada belirleyiciydi. İktidar gücünü kullanan Cumhur İttifakı uyduruk gerekçelerle 23 Haziran 2019’da tekrar seçim kararı aldırdı. Lakin HDP’nin tutumunu da değiştirmek gerekiyordu. Bu amaçla Öcalan kardeşler devreye sokuldu. Onlar da iktidarın isteğine uygun olarak HDP’ye seçimlerde “tarafsız olma” çağrısı yaptılar. HDP bu çağrıları dikkate almadı. Cumhur İttifakı bir milyona yaklaşan oy farkıyla tekrar seçimleri de kaybetti. HDP’nin bu tutumu Cumhur İttifakı’na sadece İstanbul’da değil başta Ankara, Antalya, Mersin olmak üzere birçok büyükşehirde de belediye başkanlığına mal oldu. “Seni başkan yaptırmayacağız” tutumu dört yıl sonra başka bir şekilde de olsa bu kez gerçeklik kazandı. Bu çerçevede kapatma davasının temel hedefi, olası 2023 seçimleri öncesi “tarafsız” olması sağlanamayan HDP’nin denklem dışına çıkarılması olarak anlam kazanmakta.

Peki, kör gözün parmağına, niyetini bu kadar açık eden, üstelik İstanbul belediye başkanlığında işe yaramamış, hatta ters tepmiş bir girişim, bu kez işe yarayabilir mi? Kuşkusuz bunu zaman gösterecek. AKP-MHP iktidarı bu kumarı oynayacak, çünkü seçimleri kazanmak istiyorsa tarafsızlaştıramadığı HDP’yi denklem dışına çıkarmak zorunda. HDP’ye kapatma davasının aynı zamanda Millet İttifakı’nın “gizli” destekçisi olarak görülen HDP üzerinden CHP ve İYİ Parti’nin bir kez daha “terörle” test edileceği bir hamle sağanağı olarak kullanılacağını öngörmek de zor olmasa gerek. Tarafsız kalamayan HDP’den tarafını seçmesi istenen CHP-İYİP’e dek bir “beka” oyunu bu! Terör odağı olmaktan, devletin milletiyle birlikte bölünmez bütünlüğünü bozmaktan yargılanan ve belki de bir aşamada kapatılacak HDP ile mesafe sopasını AKP-MHP’nin muhalefet üzerinde keyifle kullanacağına şüphe yok. Hatta belki de söz konusu davanın iktidar açısından en fazla bereket beklenen yönü budur!

Görünen o ki olası 2023 seçimleri öncesi iktidarın tek planı kapatma davası da değil. Seçim sisteminin iktidar yararına yeniden düzenlenmesinden siyasi partiler yasasına dek bir dizi “iş görür” değişikliğin daha yapılmaya çalışılacağı anlaşılıyor. Hatta daha fazlasının da arzu edildiğinden bahsediliyor. Evet, tablo son derece sevimsiz ama unutmayalım ki bütün bunlar aslında kaybeden takımın taktiklerinden ibaret. Vur, kır, devir… Tekmeler artıyor çünkü kaybediyorlar. İşe yarar mı? Can yaktığı ve yakacağı kesin, ama sonucu belirleyen tekme sayısı değil gol sayısı olduğu gibi eninde sonunda tribünlerin sempatisi tekmeye değil goledir. Karın tokken umursanmayan birçok şey, açken çekilmez hale gelmeye başlar. Batırılan ekonomi, ele yüze bulaştırılan pandemiyle mücadele, yüz kızartıcı dış politika derken iktidarın karın doyurmayan şovları artık iş görmüyor. İşçi ve emekçilere düşen; oyunun farkında olmaları, mücadelelerini birleştirmeleri, saflarını sıklaştırmaları… Gerisi gelecek…

¡La decisión de retirarse del Convenio de Estambul es nula y sin fuerza legal!

0

El régimen unipersonal, que tuvo que archivar las discusiones sobre el Convenio de Estambul ante la persistente lucha de las mujeres el verano pasado, ahora está tratando de dar fin al proceso tratándole como un “hecho consumado” al anunciar la retirada del Convenio de Estambul con un decreto presidencial de medianoche.

¡Los derechos adquiridos a través de las luchas no se pueden ignorar o considerar como hechos consumados!

¡Esta decisión es nula y sin fuerza legal! ¡El Convenio de Estambul pertenece a las mujeres que luchan por sus vidas y sus derechos! Es un logro importante de la lucha contra la violencia de género del movimiento de mujeres y de toda la sociedad.

Como mujeres, LGBTI + y trabajador@s, nuestras luchas contra este gobierno que se alimenta de la misoginia, la fobia de LGBTI +, el odio, la violación de derechos, la opresión, la negación y la mentira están juntos. ¡No abandonamos el Convenio de Estambul!

The withdrawal decision from Istanbul Convention is null and void!

0

The One-Man regime, which had to shelve the discussions on the Istanbul Convention in face of the persistent struggle of women last summer, now tries to bring the process to an end as a “fait accompli” by announcing Turkey’s withdrawal from the Istanbul Convention with a midnight presidential decree.

Rights gained through struggles cannot be erased by fait accompli decisions!

This decision is null and void! The Istanbul Convention belongs to women fighting for their lives and rights! It is an important achievement of the women’s movement and the whole society in combating gender-based violence.

As women, LGBTI + and workers, our struggle against this government fed by misogyny, LGBTI+-phobia, hatred, violation of rights, oppression, denial, and lies is universal! We will not give up on the Istanbul Convention!

İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kararı yok hükmündedir!

0

Geçtiğimiz yaz kadınların ısrarlı bir şekilde sürdürdüğü mücadele karşısında İstanbul Sözleşmesi tartışmalarını rafa kaldırmak zorunda kalan Tek Adam rejimi, bu sefer bir gece yarısı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğini ilan ederek, süreci “oldubitti”ye getirmeye çalışıyor.

Mücadelelerle kazanılmış haklar, bir oldubitti ile yok sayılamaz!

Bu karar yok hükmündedir! İstanbul Sözleşmesi; hayatları, hakları için mücadele eden kadınlarındır! Cinsiyet temelli şiddetle mücadele noktasında kadın hareketinin ve tüm toplumun önemli bir kazanımıdır.

Kadın düşmanlığından, LGBTİ+fobiden, nefretten, hak gasplarından, baskı, inkar ve yalandan beslenen bu iktidara karşı kadınlar, LGBTİ+lar, emekçiler olarak mücadelemiz ortaktır! İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!

Newroz ateşi emekçi halkların yolunu aydınlatıyor

0

2021 Newroz’unu zalim Dehak’ın çarklar dönsün diye işçileri ölümün kucağına itmeye devam ettiği bir ortamda kutluyoruz.

Şiddetli yoksulluk ve açlık koşullarında yaşamaya çalışan emekçiler, ölümcül pandemi altında da işyerlerine kapatıldılar.

Patronlar kârlarını koruyabilsinler diye kısa çalışma ve ücretsiz izin gibi sefalet koşullarına mahkûm edildiler. Kod-29 türü ahlaksızca uygulanan işten çıkarma gerekçelerine muhatap bırakıldılar.

Patronlar sınıfı Dehak’ın günümüzdeki temsilcisidir.

Dehak bugün tüm emekçilerin ve halkların üzerine Tek Adam rejimi olarak da saldırıyor.

Diktatoryal siyasi iktidar emekçilerin yararlanabilecekleri tüm demokratik hakları tek tek geri alıyor. Sendikalaşmanın engellenebilmesi için patronlara tüm desteğini sunuyor. Emekçilerin protesto ve ifade özgürlüklerini zorbalıkla engelliyor.

Kürt halkının demokratik taleplerini duymak bile istemiyor. Onun seçtiği belediye başkanlarını görevden alıyor, milletvekillerini meclisten atıyor, parti yöneticilerini ve üyelerini zindanlara atıyor.

Ve şimdi de başta Kürtler olmak üzere halktan 6 milyon oy almış, parlamentonun üçüncü büyük partisi olan Halkların Demokratik Partisi’ni (HDP) kapatmaya girişmiş durumda.

Tek Adam rejimi, başta kendi yandaşları olmak üzere patronları ihya edebilmek için, “iş, aş ve özgürlük” isteyen emekçi halkın muhalefetini boğmaya çalışıyor.

Ve bütün bu saldırılarını şimdi bir “Yeni Anayasa” hukuksuzluğu şeklinde kalıcılaştırmak istiyor.

Tek Adam rejimi sadece Türkiye için değil, Ortadoğu’da yaşayan tüm halklar için büyük bir tehlikedir. Onun yayılmacı politikaları bölgede yaşan her ulustan ve inançtan emekçi halkları birbirine karşı kışkırtmakta ve savaşlara yol açmakta. Bu rejim bölgedeki tüm gerici örgütleri, krallık, şeyhlik ve diktatörlük rejimlerini desteklemekte. Bu rejim emperyalizmin ve diğer yayılmacı güçlerin bölgedeki egemenliğinin aracı olarak çalışmakta.

Dehak’ın bu dört koldan saldırısını durdurmak zorundayız. Ve bunun tek yolu vardır: Tüm emekçi halkların “iş, aş, demokrasi, özgürlük” mücadelelerinin birleştirilmesi.

Newroz’un özgürlük ateşini tüm emekçiler ve halklar olarak, onların demokratik ve devrimci kuruluşları olarak grevlerimizde, direnişlerimizde, protestolarımızda, bilincimizde ve yüreklerimizde birlikte yakalım…

İşte o zaman Dehak, Demirci Kawa’nın yaktığı ateşte eriyip yok olacaktır…

Yaşasın Newroz!

Newroz pîroz be!

Uzaktan Çalışma Yönetmeliği neleri düzenliyor?

0

Uzaktan çalışma kavramı İş Kanunu’nun “Çağrı üzerine çalışma ve uzaktan çalışma” başlıklı 14. maddesinde tanımlanıyor. Bu tanıma göre uzaktan çalışma, çalışanın iş görme edimini evinde ya da işyeri dışında herhangi bir yerde yerine getirmesine dayalı kurulan iş ilişkisi.

Pandemi öncesinde birçoğumuz için çok uzak olan bu kavram, pandemiyle birlikte hem işverence hem de çalışanlarca tercih edilir ve yaygın hale geldi. Özellikle Covid-19 virüsünün nasıl bulaştığının bilinir olmadığı 2020’nin ilk dönemlerinde uzaktan çalışma işverenlerce neredeyse bir lütuf gibi sunuldu; çalışan da toplu taşıma araçlarına binmeden, kalabalık havasız ofis ortamlarına girmeden, kısacası hayati tehlike altında kalmadan evden çalışabildiği için bu iyilik karşısında hiçbir şey sorgulamadan işverenden gelen talimatlara uydu. Ne var ki, bu mutlu tablo uzun sürmedi. Evden çalışma pratiğinin yerleşmesiyle birlikte çalışma sürelerinin üç saat kadar uzadığını hem kendi hayatlarımızdan gördük hem de bu pek çok araştırma ile tespit edildi.

Gelinen noktada Uzaktan Çalışma Yönetmeliği, çalışan haklarının yeniden tesisi açısından beklentiyle doluydu; ancak yayınlandıktan sonra işin renginin tam tersi olduğu açığa çıktı. Burada okuyucunun izniyle yazının başlığını “Uzaktan Çalışma Yönetmeliği gerçekte neleri düzenlemiyor?” olarak düzeltmek isterim.

Gelin, yönetmeliğin detaylarına birlikte bakalım:

  • Öncelikle, geleneksel iş hukukunda işçinin sınıfsal olarak işverenle eşit olmadığı kabulü mevcuttur. Yani kanun, işçi ve patron eşitmiş gibi davranmaz, çünkü değillerdir ve kanun bazı hallerde işçiye özel koruma sağlar. Mesela işverene iş sağlığı güvenliği önlemleri gibi pek çok sorumluluk ve yükümlülük yükler; işçileri koruyan hükümlerdir bunlar. Ancak Uzaktan Çalışma Yönetmeliğinde bunun tam tersi bir hava hakim. Pek çok husus işçi ve işverenin “özgür iradesi”ne bırakılmış, daha doğru bir deyişle patronun insafına terk edilmiş vaziyette.
  • Örneğin, çalışma mekânının düzenlenmesi işverenle işçi arasındaki anlaşmaya bırakılıyor. Yine yönetmelik malzeme ve iş araçlarının temini ve kullanımı için de “iş sözleşmesinde aksi kararlaştırılmamışsa işveren tarafından sağlanması esastır” diyor. Hal böyle olunca bunun fiiliyatta patron kararıyla belirleneceğini ve bu masrafların işçiye yıkılacağını öngörmek işten bile değil!
  • Başka bir maddede “İşin yerine getirilmesinden kaynaklanan mal veya hizmet üretimiyle doğrudan ilgili zorunlu giderlerin tespit edilmesine ve karşılanmasına ilişkin hususlar iş sözleşmesinde belirtilir” denmiş. Bu çok karışık gözüken cümleden aslında elektrik, internet masrafı, yemek gibi giderlerimizi anlamamız gerekiyor. Zira evden işimizi yapabilmemiz için internet kullanımı pek çok ofis çalışanı açısından zaruri. Peki, faturayı kim ödeyecek? Yönetmelik bunu da işçi ve işveren arasındaki sözleşmeye bırakıyor, yani amiyane tabirle sıkıyorsa patrondan isteyin diyor.
  • Gelelim en önemli konulardan biri olan fazla çalışmaya. Pek çoğumuz “nasılsa hafta sonu da evdeyiz, şuna da bakar mısın” denerek her an işe hazır bir şekilde beklemeye zorlanıyoruz. Sosyal hayatımız olmadığı, trafikte vakit kaybetmediğimiz için bu saatlerin de mesaiden sayılması gibi bir algı yaratıldığını görüyoruz. Sanki her şeyi her an acilmiş gibi yapmazsak ofise çağrılma korkusu taşıyoruz. Peki, yönetmelik bu konuda ne söylüyor? “Uzaktan çalışmanın yapılacağı zaman aralığı ve süresi iş sözleşmesinde belirtilir. Fazla çalışma işverenin yazılı talebi üzerine, işçinin kabulü ile mevzuat hükümlerine uygun olarak yapılır.” Zorunlu ve ücretsiz fazla mesainin piyasa kuralı haline geldiği günümüz çalışma rejiminde işverenin insafına bırakılan bu düzenlemenin çalışanlarını koruyacağını ummak çok zor.

Yazının buraya kadarki kısmını fazla hukuki bulanlara kısa bir özet yapmamız gerekirse; bu yönetmelik yemek parasını ödemeyen patrona herhangi bir yükümlülük getirmiyor; evde artan doğalgaz, elektrik, internet masraflarına işverenin katlanmasını beklemiyor; işini kaybetme korkusuyla fazla mesaiye hayır diyemeyen çalışanlara koruma sağlamıyor. Dolayısıyla işverenin yasadışı uygulamalarına, iş sözleşmesiyle düzenlenmesi koşuluyla yasal bir örtü sağlıyor.

Peki, biz ne diyoruz? Çalışma saatleri insanca düzenlenmelidir. Mola, öğle arası haktır. Sanki ofiste çalışılıyormuş gibi düşünülerek belirli saatler içinde iş talebi iletilmelidir. İşle ilgili yazışmalar mesai saatleri içinde kalmalıdır. Haftalık 45 saatlik çalışma süresini aşan çalışmalar fazla çalışmadır ve ödemeleri yapılmalıdır. Hafta tatilinde işçi erişilmeme hakkına sahiptir. İşveren evden çalışma için bilgisayar, internet donanımı sağlamak; elektrik, internet masrafı vb. giderleri karşılamak zorundadır. Kısacası evden çalışan işçilerin de yasal hakları vardır ve olmalıdır!

İşçi ve emekçinin kendisinden başka dostu yok!

0

Merhaba,

Ülkemizi ve dünyayı bir yılı aşkın süredir etkisi altına alan salgın sosyal hayatımızı, iş yaşantımızı ve topyekûn kültürümüzü olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor. Salgın ile mücadele adı altında alınan önlemler, salgının artışını önlemiyorken birçok alanda işçi ve emekçi halkı hem sağlık hem ekonomik olarak kötü yönde etkilemeye devam ediyor.

Yüksek sayıda personellerle üretim yapan fabrikalar üretime ara vermeden işçilerin hayatlarını tehlikeye atarken, süresiz ücretsiz izinle korkutulan işçilerin örgütlenmesinin önüne geçilmeye çalışılıyor. İşten çıkarmalar yasak ancak süresiz ücretsiz izin, işçilerin çalışma hayatlarını çok daha kötü etkiliyor. Öte yandan kapatılan işletmeler ve bu işletmelerde dolaylı ve doğrudan çalışan insanlar hiçbir gelirleri olmaksızın tabiri caizse ölüme terk ediliyorlar.

Ülkenin dört bir yanından geçinemeyen, çıkar yol bulamayan işçi ve emekçi kardeşlerimizin intihar haberlerini almaya başladık. Sendikal mücadele için bir araya gelen insanların yıllarca ortaya koydukları alın terinin sonucu olan tazminatları hiçe sayılarak, caydırmak istercesine süresiz ücretsiz izne çıkartılarak davalarından sonuç alınamaz hale getiriliyorlar. Kronik hastalar çalışmaları yasaklanırken aldıkları ödenekle ailelerini geçindiremiyorlar, 20 yaş altının sokağa çıkması yasaklanırken reşit bile olmayan ama çalışan çocukların işe gitmesinde hiçbir sorun görülmüyor. Öğrenciler uzaktan eğitim görürken devlet bu insanların evlerinde internet bağlantısı veya yeterli donanım olup olmadığına bakmıyor.

Bu liste uzar gider… Sonuç olarak, kapitalizm dünyayı ilgilendiren böylesine önemli bir salgın koşulunda bile kendi çıkarını korumaya devam ediyor. Komiktir ki, bunu bile beceremiyor. Bütün kaynaklarımız sömürülürken sabrımız da tükenmiş durumda. Bir kere daha gördük ki, işçi ve emekçi halkın kendisinden başka dostu yok!

Manisa’dan Gazete Nisan okuru bir işçi

Belediye TİS süreçleri, grevler ve emekçilerin iradesi: Kim var imiş biz burada yok iken?

0

İşçiler neden grev yapar? Grev hak mıdır, “şımarıklık” mıdır? Emekçiler almakta olduğu ücrete şükür mü etmeli yoksa insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret için mücadele mi etmeli? İşçiler neden AKP belediyelerinde grev yapmıyor da CHP belediyelerinde greve çıkıyor? İşçiler sendikalarından ne bekler? İşçi sınıfı örgütlerinde emekçilerin iradesinin gasp edilmesinin önüne nasıl geçebiliriz…? Bunlar ve benzeri sorular geçtiğimiz haftalarda epeyce gündem oldu.

Kadıköy Belediyesi’nde, ardından da Maltepe Belediyesi’nde başlayan grevler DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası genel merkezinin kapalı kapılar ardında imzaladığı sözleşmelerle sonlandırıldı. Devamında ise Ataşehir, Kartal ve Beşiktaş Belediyeleri’nde bu defa işçiler greve çıkmadan, aynı yöntemle – emekçilerin iradesi hiçe sayılarak – imzalar atıldı. Hatta Beşiktaş Belediyesi’nde imza atılan sözleşmenin maddeleri işçilere dahi duyurulup açıklanmadı. Yapılan sözleşmeler sonucunda Kadıköy’de giydirilmiş en düşük ücret 5 bin 275 lira (net 3 bin 456 lira), Maltepe’de 4 bin 700 lira, Ataşehir’de 4 bin 918 lira, Kartal’da ise 4 bin 450 lira olarak belirlendi. 2021 yılı Ocak ayı sonu itibarıyla Türkiye’de yoksulluk sınırı ise 8 bin 939 lira olarak açıklandı.

Asgari değil, insanca yaşam: Aynı gemide değiliz!

Genel-İş Sendikası ile belediyeler arasında süren Toplu İş Sözleşmesi (TİS) süreçlerinde idari maddeler üzerinden bir uzlaşı sağlanabilmiş ancak maddi konularda anlaşmazlık açığa çıkmıştı. Greve çıkılan belediyelerde de, grevden önce anlaşma imzalandığında da ücret artışları ve maddi maddeler halen emekçilerin önemli bir kesiminin kabul etmediği, sendika bürokrasisi eliyle onlara dayatılan bir düzeyde kaldı.

Mevcut ekonomik kriz ortamında alım gücü düşen, daha fazla yoksulluğa itilen işçiler, emeklerinin karşılığını, asgari değil insanca bir yaşam sürmelerini mümkün kılabilecek bir ücret artışını elde edebilmek adına mücadele iradelerini ortaya koydular. Resmi enflasyonun yüzde 14 olarak açıklandığı ama hemen herkesin – muhalefet de dahil – gerçek enflasyonun yüzde 35-40 bandında olduğunu bildiği, dillendirdiği bir ortamda SODEMSEN (Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası) ve belediyelerin önerdiği yüzde 7-8 arasındaki zam oranlarına emekçilerin rıza göstermemesi oldukça anlaşılır bir durum.

Yine bu TİS ve grev sürecinde gayet net bir şekilde kendisini anlaşılır kılan bir durum daha söz konusu: Patronlar, derinleşen ekonomik krizin faturasını örgütlü bir şekilde emekçilerin üzerine yıkmaya çalışıyorlar. Ekonomik krize karşı alınan tutumlar, işverenleri sağcı ya da sosyal demokrat olarak ayırmaktan öte kendi sınıflarının temel çıkarları doğrultusunda ortak pozisyon almaya itiyor. Nitekim ne SODEMSEN adında geçtiği gibi yekpare bir sosyal demokrat işverenler örgütü (içerisinde AKP’liler de mevcut) ne de belediye başkanlarının grev süreçlerinde “yüzde 40-50 zam önerdik, kabul etmediler” benzeri açıklamalarla yaratmaya çalıştıkları dezenformasyonun başka herhangi bir patronun kullanmakta olduğu söylemden farkı var.

Mevzunun oturmakta olduğu düzlem, iktidar ve patronlarca izlenen çizginin belediyelerde de takip edildiği: kaynakların emekçiler yararına kullanılmıyor oluşu!

Grev yasaklayan rejimin ana muhalefeti grev kırıcılık yaparsa…

Kadıköy ve Maltepe belediyelerinde emekçilerin greve gitmesinin ana gerekçesi de bu: Kaynakların kendi yararlarına kullanılması ve insan onuruna yaraşır bir ücret! Sözleşmeler imzalanana kadar Ataşehir, Kartal ve Beşiktaş Belediyesi emekçilerinin de ortaya grev iradelerini koymalarının gerekçesi de. Çünkü bu taleplerine erişmelerinin ancak ve ancak mücadele ile mümkün olacağının farkındaydılar. Ve grev, üretimden ya da hizmetten gelen gücü kullanmak, bu mücadelenin en temel aracı.

Yani konunun özü, birçoklarının bulandırmaya çalıştığı gibi “ortalığın çöp kokması” ya da “hadi o zaman AKP’li işverenin işyerinde de mücadele edin” değil.

Çöp kokan bir demokrasinin içerisinde, grev yasaklarına, grev kırıcılığına karşı sürdürülen güvenceli iş ve insanca bir yaşam mücadelesi. Ve bu mücadele yalnızca belediyelerde değil, Cargill, Döhler, Bel Karper, Migros, Baldur, Ekmekçioğulları, PTT, Yasin Kaplan, Güven Boya gibi birçok farklı işyerinde ve sektörde sürüyor.

Emekçiler bir yandan rejimin grev yasakları gibi (2013 yılında uygulanmaya başlanan 6356 sayılı yeni sendikalar yasası sonrasında 178 bin işçinin grevi yasaklanıp/ertelenirken yalnızca 39 bin işçi greve çıkabildi) antidemokratik politikalara öte yandan da patronların saldırılarına, hak gasplarına karşı mücadele ediyorlar. CHP’li belediyelerin ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin grev kırıcılığına karşı ettikleri gibi.

“Halk sağlığını” ileri sürerek grevdeki belediyelerin bulundukları ilçe sınırlarında çöp toplamak düpedüz suç ve ikiyüzlülüktür. Eğer önemsenen gerçekten halk sağlığı ise, bunun yolu emekçilere insan onuruna yaraşır bir yaşam sürecekleri, hak ettikleri ücret zammını vermekten geçer. Gerisi, işçi sınıfının aklı ve iradesiyle dalga geçmek anlamına gelir. Sendika bürokrasisinin yaptığı gibi…

Sendikalar, emekçilerin iradesi ve işçi demokrasisi

Bahsi geçen belediyelerdeki grevler ve sözleşmelerin imzalanma yöntemi, işçi sınıfı örgütleri olan sendikalarda mücadeleci bir hatta gereksinimi ve işçi demokrasisine dayalı bir işleyişin sağlanmasını yeniden tartışmaya açtı. Kadıköy ve Maltepe grevleri kapalı kapılar ardında, işçilerin onay vermediği bir sözleşme imzalanarak; Ataşehir, Kartal ve Beşiktaş TİS’leri ise yine işçilerin rızası alınmadan altına imzaların atıldığı bir süreçle Genel-İş Sendikası genel merkezi tarafından sonlandırıldı. Şubeler de genel merkez tarafından atılan imzaları kabul ettiler ya da kabule zorlandılar.

Genel-İş üyesi işçiler, sendikalarını, emekçilerin haklarını savunacakları yerde CHP ile kol kola yürümekle ve şeffaf olmamakla eleştirdiler. Bu süreçte DİSK ise yaptığı bir açıklamada şu ifadelere yer verdi: “Ancak DİSK’in sermayeden, iktidarlardan ve siyasal partilerden bağımsız çizgisinden vazgeçmesini isteyen, DİSK’i icazetli bir sendikacılık yapmadığı için suçlayan, mevcut siyasi iktidarla bazı sendikaların kurduğu ilişkinin benzerini talep eden değerlendirmeleri ciddiye almıyor, yanıtlama gereği duymuyoruz.” Dediğimiz gibi “ciddiye alınmayan” ve “yanıtlama gereği duyulmayan” eleştirilerin önemli bir kesimi DİSK’in kendi konfederasyon sendikasının üyelerinden geliyor. Kendisini mücadeleci olarak tanımlayan bir konfederasyonun, işçilerin şeffaf olunmadığı, iradelerinin ve mücadelelerinin çiğnendiği yönlü haklı eleştirilerini gerçek anlamda ciddiye alması ve yanıtlama gereği duyması gerekir. Aksi, bu suça ortak olunduğunun göstergesi olur.

İki belediyede de işçilerin hak ettiklerini elde etmek adına ortaya koydukları kararlılık ve birliktelik oldukça yüksek seviyedeydi. Ancak bu, genel merkez tarafından iradelerinin gasp edilmesini ve onaylamadıkları bir ücret zammına imza atılmasını engelleyemedi. Sonuçta “en iyi” sözleşmenin imzalandığı belediye olan Kadıköy’de, alınan zamdan sonra en düşük çıplak ücret 3 bin 456 TL oldu. Ama bu “en iyi” sözleşme dahi sendika genel merkezi tarafından diğer belediyelerde zorlanmadı.

Peki süreç daha farklı yönetilebilir ve belediye işçileri kendilerini enflasyon karşısında ezdirmeyecek/daha az ezdirecek bir sözleşmeye erişebilirler miydi? Cevabımız tabii ki evet.

Örneğin, Kadıköy Belediyesi’nde grev başlarken, diğer belediyelerde de ya grev kararları asılmıştı ya da asılmak üzereydi. Talepleri ortak olan emekçilerin mücadelelerini de ortaklaştırmak adına Kadıköy grevinin ilk gününde diğer belediyelerde de iş bırakma eylemi yapılabilir miydi?

Kadıköy grevinde, sendika tarafından işçilere söylenen “hepinizin burada durmasına gerek yok, evlerinize gidebilirsiniz” önermesi yerine, işçilerin aidatları ile oluşturulan grev fonu aktifleştirilip, grev komiteleri inşa edilerek mücadeleye destek ve dayanışma örgütlenebilir miydi?

TİS görüşmelerine işyeri temsilcilerinin de katılımı sağlanarak ve görüşmelerden tüm işçiler haberdar edilerek birilerinin bir gece işçilerin haberi dahi olmadan sözleşmeyi imzalamasının önüne geçilebilir miydi?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin grev kırıcılığı karşısında sendikanın örgütlü olduğu tüm belediyelerde uyarı eylemleri organize edilebilir miydi?

Cevabı evet olacak bu soruları uzatabiliriz… Ancak bu “evet”, dedik ve ruhumuzu kurtardık anlamına gelmez. Daha da önemlisi, bu doğrultuda işçi sınıfı örgütleri olan sendikalarda işçi demokrasisinin tesisi için mücadeleyi zorunlu kılar.

Çünkü her kazanım mücadeleyle gelir ve her mücadele bir deneyimdir.

Ve bu süreç, ücret zamları konusunda işçilerin iradesi hiçe sayılarak sonlandırılsa da önemli kazanımları ve deneyimleri de beraberinde getirdi.

Mesela, Kadıköy Belediyesi’nde imzalanan TİS’te, İstanbul Sözleşmesi’nin tanınması ve kadın erkek tüm personelin çocuklarına ücretsiz kreş hakkının kabulü kazanımları, belediyenin işçilere bahşetmesiyle değil, namı diğer Mor Liste’nin (Kadıköy Belediyesi Çalışanı DİSK’li Kadınlar) uzun soluklu bir mücadelesiyle elde edildi. Bu ve benzeri kazanımlar diğer belediyelere örnek teşkil etmesinin yanında sendikaların içerisinde örgütlü bir mücadelenin de önemine işaret ediyor.

Bu anlamda, sendikalarda taban örgütlenmeleri yaratılarak, işçilerin yalnızca grev dönemlerinde değil, sürekli olarak örgütlü kalmasını sağlamanın önemi, oluşturulacak kurullar/meclisler vasıtasıyla temsilcilerin ve sendikanın işçiler tarafından sürekli bir denetime tabi tutulmasının zorunluluğu bir kez daha kendisini gösterdi. Belediye işçilerinin direnç, kararlılık ve birliktelikleri de bunun mümkün olduğunu. Şimdi asıl mesele, Genel-İş genel merkezinin işçiler üzerindeki tüm basınç ve baskılarına karşı, işçi demokrasisinin tesisi için sendika içerisinde mücadeleyi ve örgütlülüğü sürekli kılabilmekte ve bu örgütlülüğü sendika genel kuruluna taşıyabilmekte. Böylesi bir mücadele ise belediye işçileriyle gerçek manada bir sınıf dayanışmasını zorunlu kılıyor. Sonuçta, bu dönüşümün sağlanabilmesi yalnızca belediye işçilerinin değil, bir bütün olarak işçi sınıfının mücadelesi adına da büyük bir anlam taşımakta.

Mars, yeni umut mu?

0

Geçtiğimiz günlerde, bilim ve teknoloji gündemimize Erdoğan’ın yeni uzay ajandası hızlıca giriş yaptı. Ay’a sert ve yumuşak inişi kapsayan yedi yıllık kalkınma ve teknoloji hamlesi “Gökyüzüne bak, Ay’ı gör” mottosuyla Erdoğan tarafından açıklandı. Her ne kadar geç bir hamle olsa da uzay yarışında bu tür bir hamlenin gelmesi bizleri sevindirebilirdi, fakat Tek Adam rejiminin pragmatik, rantsal ve kâr amaçlı teknoloji ve bilim anlayışı aslında olayın iç yüzünün farklı olabileceğini bizlere hatırlatıyor. Tabii tüm bunlar olurken NASA Mars’a 30. başarılı operasyonunu gerçekleştiriyordu. Yedi ay önce gönderilen Perseverance robotu 18 Şubat’ta Mars’a indi ve dünyaya görüntüler yollamaya başladı. Bu Mars görevinin detaylarına ve neden, nasıllarına gelin beraber bakalım.

“Büyük şeylere cesaret et!”

Perseverance aslında önceden gönderilen robotlara benzer altyapıya sahip olsa da bu sefer daha teknolojik donanımları var. Üzerinde yedi ana yük aracı, 19 kamera ve iki mikrofon olan Perseverance ayrıca, başka bir gezegende ilk motorlu uçuşu deneyecek deneysel bir uçak olan Ingenuity mini helikopterini de taşıyor. Ayrıca ilk defa uzay robotunun gezegene inişini üç farklı açıdan takip ettik, bu aşamada da NASA’nın iniş sırasında açılan paraşütte gizlediği mesaj vardı: Büyük şeylere cesaret et. Roosevelt’ten yaptıkları bu alıntıyla Mars görevinin kendileri için önemine dikkat çekiyorlar. Peki, bu operasyonu önemli kılan maddeler ve hedefler ne?

Dört önemli madde

  1. Önceki Mars görevlerinde, Mars’ın yaşanabilir bir gezegen olup olmadığı araştırılmıştı. Perseverance ise geçmiş yaşamlara ait kanıtlar arayacak.
  2. Geçmiş iklim koşullarına ait araştırma yapacak. Bu sayede geçmişte yaşam belirtisi varsa bu durumu elverişli kılan iklim de bulunabilir.
  3. Yüzeyde ve çeşitli kaya katmanlarında jeolojik incelemeler ve sondaj çalışması yapacak. Mars’ın jeolojik geçmişine ışık tutacak bu çalışma sonraki zaman diliminde hem yaşam hem de madencilik için önemli gelişmelere ışık tutacak. Ayrıca üzerinde bulunan 38 tüp bu parçalardan örnekler depolayacak ve 2033 yılında kadar bunları Dünya’ya yollaması planlanıyor.
  4. Elon Musk’ın da pazarladığı insanlı Mars keşifleri ve yaşanabilir koşulların araştırması da Perseverance’ın amaçlarından. NASA’nın 2030 yılında kadar hedeflerinden olan Mars’a insanlı görev için ön çalışmaları gerçekleştirmesi amaçlanıyor.

Ay’dan Mars’a… Yeni keşifler çağının başında mıyız?

Türkiye’nin yönünü ekonomik ve politik krizden bir anda uzay programına çevirmesiyle hepimiz için uzay artık vazgeçilemez bir hedef oldu demek isterdim, ama bizleri hem Türkiye’de hem de dünyada daha yakıcı gündemler bekliyor. Yine NASA’nın geçtiğimiz ay yayınladığı yeraltı su kaynakları analizi raporuna göre Türkiye’de yaygın kuraklık var ve bu, önümüzdeki yıllar için ciddi bir tehlike. Bunların yanında doğamız ve kaynaklarımız ticari kaygılar, yani rant yüzünden tehdit altında. Mesela değerli ekolojik alanlardan olan Saros Körfezi’ne doğalgaz aktarım limanı yapılıyor, herhangi bir kazada ekolojik katliam riski var. Dünya içinse iklim krizi artık geri döndürülmez noktaya gelmiş durumda, buna rağmen Türkiye karbon salınımını azaltmayı öngören Paris İklim Anlaşması’nı hâlâ imzalamadı. Sonuç, aşırı üretime ve kaynakları tüketmeye dayalı politikalar, yani kapitalizm hâlâ egemenken uzayın keşfi ne kadar umut vaat etse de aslında yeni tükenişlere sebep olacaktır. İlk önce kendi evimizi düzeltmeliyiz ve bunun için yapabileceğimiz hâlâ çok şey var.

Tarihte bu ay: Gazi Mahallesi Ayaklanması

0

Gazi Mahallesi Ayaklanması, 1995’in Mart ayında, o gün Sultangazi ilçesinde yer alan ve Alevilerin yaşamakta olduğu Gazi Mahallesi’nde, bilinçli bir şekilde seçildiği anlaşılan birtakım kahvehanelerin arabalı saldırganlar tarafından taranması sonucunda patlak verdi. Ayaklanma dört gün sürdü ve İstanbul’da Ümraniye ile Ankara’da Kızılay’a da sıçradı. 23 insan öldürüldü, 1400’ün üzerinde insan ise yaralandı.

12 Mart akşamı, aynı anda üç kahvehaneye ve bir pastaneye yapılan otomatik silahlı saldırılar 25 insanın yaralanmasıyla ve Dede Halil Kaya isimli 61 yaşındaki bir Alevi din adamının öldürülmesiyle neticelenmişti. Saldırganların kimliği teşhis edilemedi; saldırganları taşıyan taksinin şoförü ise daha sonra boğazı kesilmiş bir halde ölü bulundu.

Saldırıdan hemen sonra Cemevi’nin önünde toplanan kitleler polis karakoluna doğru yürüyüşe geçti. Eylem sırasında Mehmet Gündüz polis tarafından katledilirken, yine birçok insan yaralandı. Ertesi gün İstanbul’un her yerinden Aleviler, bir dayanışma göstergesi olarak Gazi’de bir araya geldi; on binleri bulan eylemler sırasında polisle çatışıldı. İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in polislere ateş açma yetkisi tanımış olmasına rağmen kitleler bariyerleri aştı ve karakolun 200 metre yakınına dek gelebildi. Eylemcilerin karakolu ele geçirmesi yakınken jandarma birliklerinden polise destek geldi. O gün 15 insan öldürüldü. İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu mahallede sokağa çıkma yasağı ilan etti ve daha sonra bu yasağı, eylemlerin sıçradığı ve beş kişinin öldürüldüğü Ümraniye’yi de kapsayacak şekilde genişletti.

Alevilerin polislerle görüşmesi için delege olarak seçtikleri Özlem Tunç işkence gördü ve polis tarafından infaz edilmek istendi. Kafasına ateş açıldı, saçından sürüklenip kaldırımda terk edildi. Tunç’un ölmediği morgda fark edildi; tedavisi üç yıl sürdü.

Gazi Mahallesi’nde 12 Mart akşamı gerçekleştirilen, hem işçi sınıfı hareketine hem de Alevilerin örgütlenme seferberliğine verilen kanlı bir refleksti. 1989 Bahar Eylemleri’ni 1990’lı yıllarda emekçilerin yükselen mücadeleleri izlemişti. Bu sırada Bektaş-ı Veli dernekleri, Pir Sultan Abdal ve yöre dernekleri kuruldu; Aleviler de derinleşen sınıf mücadelesiyle birlikte örgütlenmeye başlamışlardı. Devletin buna cevabı önce 2 Temmuz 1993’teki Sivas Katliamı oldu; Mart 1995’teki Gazi Katliamı da bunun bir devamıydı.

Bugün Aleviler üzerindeki ırkçı ve mezhepçi şiddet ve ayrımcılık varlığını sürdürüyor. Tam da bu nedenle işçi sınıfının temel görevlerinden birisi, halklar arasındaki kardeşliği sağlamak olmayı sürdürüyor.

Çağrı merkezi sektörü çalışanları, pandeminin çalışma koşullarına etkisini anlatıyor

0

Çağrı merkezi sektöründe çalışan İpek ve Erdal ile çalışma koşullarını ve pandeminin bu sürece etkilerini konuştuk. Emek sömürüsünün oldukça fazla, mobbingin oldukça yaygın ve örgütlenmenin oldukça az olduğu bu sektöre dair değerlendirmeler, ofis çalışanlarının ortak sorunlarına da işaret ediyor. 

Gazete Nisan (N): İpek merhaba, öncelikle çalışma koşullarını kısaca anlatır mısın bize?

İpek (İ): Bildiğiniz üzere tüm sektörlerin arka bahçesinde bir çağrı merkezi vardır. Ben de 2013 yılında bu sektöre girdim. Aslında coğrafya mezunuyum ama işsizlik nedeniyle çağrı merkezine girmeye karar verdim. Şu an 40 kişilik bir ofiste çalışıyorum. İcra takibi yapan bir avukatlık bürosunda takip elemanıyım. Çalışma koşulları gerçekten ruhsal anlamda ağır olan bir sektör ve maalesef performansa dayalı olduğu için hissettiğiniz psikolojik baskı çok fazla.

N: Kaç saat çalışıyorsunuz, fazla mesai söz konusu mu?

İ: Çalışma saatlerimiz sabah 9 akşam 6’ydı. Tabii bu saatleri pandemi öncesi ve sonrası diye ayırmak lazım. Şu an üç aya yakındır evden çalışıyoruz ve bu çalışma saatlerimizi çok etkiledi. Ayrıca, zorunlu bir mesai olmasa da performansa dayalı çalışmaktayız ve aylık hedeflenen kotalarımızı tutturmak ve prim almak için mecburi olarak mesaiye kalıyoruz. Çünkü primsiz maaşlarımızla hiçbirimiz geçinemiyoruz.

N: Çalışma şartlarınız, fiziki ve psikolojik açıdan da oldukça sağlıksız. En çok hangi sorunları yaşıyorsunuz?

İ: Masa başı çalışmanın yarattığı birçok sorun var. Monitör kullanımına bağlı olarak göz hastalıklarımız oluyor. El bileğinde sinir sıkışması, bel ve boyun fıtığı, dirsek ve başparmak rahatsızlıkları çok yaygın görülüyor. İş sağlığı ve iş güvenliği açısından baktığımızda o sandalyeye oturduğunuz andan itibaren vücudunuzda deformasyon başlıyor. Ancak bunlar meslek hastalığı da sayılmıyor. Bu konuyla ilgili patronun argümanı “bunlar günlük yaşantıda zaten var olan sıkıntılar, iş nedeniyle gerçekleşen şeyler değil” oluyor.

N: Peki pandemi sizin çalışma şartlarınızı nasıl etkiledi?

Erdal: Bir anda evden çalışmaya geçtik, hiçbirimiz buna hazırlıklı değildik. Bize bilgisayarı, telefonu verdiler ve gidin ofisteki sistemi evde kurun dediler. Oysa benim bilgisayarı kurabileceğim bir masam yoktu. Mecburen zigon sehpalarla kendime bir alan oluşturdum. Bilgisayarda çalışmaya uygun bir sandalyem yok; doğal olarak hemen bel ağrısı gibi rahatsızlıklar yaşamaya başladım.

Ofisteyken öğle yemeğimiz vardı, şimdi bu gider bizim mutfak masraflarımıza eklendi. Yol paramız vardı kesildi; ama bunun yerine yaptığımız diğer masraflar maaşımıza yansıtılmadı. Mesela, elektrik faturalarımız ciddi şekilde arttı. Evinde interneti olmayan arkadaşlarımız internet bağlatmak zorunda kaldılar.

İ: Çalışma saatlerimiz de uzadı. Zaten sistem üzerinden bizi sürekli takip ediyorlar. Telefonlar sürekli açık olacak, her an, her saat ve haftasonu ulaşılabilir olmak zorundayız. İşsizliğin de artması bizde ayrı bir baskı yaratıyor. Sürekli daha fazla çalışmalıymışız baskısı yaşıyoruz, mobbing çok arttı. Evden çalışmak hiç dışarıdan görüldüğü gibi değil.

N: Teşekkür ederiz. Bir sonraki sohbetimizi de bu sorunları aşmanın yolları neler olabilir, ofis çalışanlarının örgütlülüğü önündeki engeller neler gibi konular etrafında derinleştirmek isteriz.

Hükümet pandemiyle savaşta havlu attı

0

Türkiye dünyada nüfusu en fazla olan 19. ülke. Ancak Türkiye en fazla enfekte olmuş insan sayısında dünyada 9. sırada yer alıyor. Nüfusça Türkiye’den çok daha kalabalık olan pek çok ülke, enfekte olmuş insan sayısında Türkiye’yi geriden takip ediyor. Üstelik mutasyona uğramış virüsün durumun ciddiyetini daha da artırdığı konusunda herkes hemfikir.

Dünya ile kıyaslandığında görünür olan bu dengesizliğe rağmen Cumhurbaşkanının 1 Mart’ta yaptığı kontrollü normalleşme duyurusu ile pandemi yönetiminde yeni bir sayfa açılmış ya da pandemi ile mücadele defteri hükümetçe kapatılmış oldu diyebiliriz. Cumhurbaşkanı 1 Mart günü, uzun ve ilişkisiz bir dizi sözün ardından nihayet sadede gelerek, konuşmasının küçücük bir kısmını kapsayan bir alanda kimi kısıtlamaların kaldırılacağını söyledi.

Sağlık Bakanı da kontrollü normalleşmeye hazır olunduğunu duyurmuş olsa da işler biraz garip ilerliyor. Zira bugüne değin hükümetin başarı ile en ufak bir ilişkisi olmayan hususları büyük bir zafer olarak pazarlamasına epey alışmıştık. Ancak bu kez cumhurbaşkanı, sözcüleri ve temsilcileri içinden geçilen durumu mütevazı bir ileri adım olarak dahi göstermeye yeltenmiyorlar. Bu hususu uzun uzun incelemeye gerek yok. Hükümet Haziran 2020’de yayınladığı normalleşme sürecini vaka ve hastane doluluğundaki düşüşe dayandırıyordu. Şimdiyse elinde böyle bir veri yok. Kaldı ki, şeffaflıktan bir hayli uzak olan kendi verileri dahi durumun vahametini gözler önüne seriyor.

Yukarıdaki grafik Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre 20 Şubat’tan bu yana aktif hasta sayısını gösteriyor. Oysaki kontrollü normalleşmenin ilan edildiği 1 Mart tarihi hiç de umutlanacak değil, aksine tedbirlerin artırılması gerektiğini gösteren bir döneme işaret ediyordu.

Cumhurbaşkanı, başlayan aşılama sürecinin de normalleşmeye dayanaklarından biri olduğunu söylerken kimi yetkili ağızlar vaka sayılarındaki artışa rağmen ölümlerin düşüp, hastane doluluklarının da aşı sayesinde azaldığını söylüyordu. Peki durum gerçekten de öyle mi? Aşağıdaki tablo, yine Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre hastanelerdeki ağır hasta sayılarını gösteriyor ve açıkça anlaşılan şey şu ki, ağır hasta sayısında da yine ürkütücü bir artış eğilimi söz konusu.

Pandemi ile mücadele ederken yukarıdaki tabloya bakan aklı başında hiç kimse 1 Mart günü normalleşme adımlarının atılmasından bahsetmez, aksine tedbirleri nasıl daha da artırırız diye düşünürdü.

Yanlış anlaşılma olmasın, hükümetin aklının başında olmadığını iddia etmiyoruz. Pandemi ile mücadele etmediğini söylüyoruz. Hükümetin, bir ve yalnızca bir hedefi var: en zenginleri memnun etmek. Bu konuda da aklı son derecede başında. Hükümetin bu hedefi doğrultusunda da verdiği tek kavga büyük patronları daha da zengin etme kavgası. Bu kavgada dövdüğü insanlar da yoksullar, işçiler, emekçiler, memurlar, köylüler, esnaf… Bunun dışındaki hiçbir kavganın kaybedilmesi hükümeti huzursuz etmiyor. İşte bu yüzden hükümet, verilerin açıkça ifade ettiği üzere pandemi ile mücadelede havlu atarken pek de eli titremiyor. İş cinayetlerinden işçiler, kadın cinayetlerinden kadınlar ve nihayetinde pandemiden de halk suçlu bulunuyor!

Türkiye dünyada halkına kişi başına en az nakit yardımı yapan ülkelerden biriydi. Yöneticiler bütçeyi halka destek olmak yerine geçiş garantisi verilen köprülerin sahiplerine ödeme, üçüncü havalimanındaki işletmelerin kirası için iptal ya da indirim uygulama gibi kanallarla doğrudan patronlara vermek istiyorlardı ve bunu yaptılar da.

Bu ay son olduğu açıklanan Kısa Çalışma Ödeneği (KÇÖ) ve ücretli izin uygulamaları da Türkiye’de hiçbir burjuvayı huzursuz etmedi. Çünkü bu ödenek hiçbir şekilde burjuvalardan yapılan kesintiler ya da onlardan alınan vergilerle değil, doğrudan emekçilerin kendi maaşlarından yapılan kesintilerden, işsizlik ödeneğinden karşılandı. Şu anda pek çok patron için oldukça kârlı olan bu uygulamanın devam etmesi için bizzat hükümetten taleplerde bulunulduğunu görüyoruz. Çünkü patronlar işçiye maaş ödeme yükünden dahi kurtulmak istiyorlar.

AKP hükümeti hakikaten de bir kavga-dava hükümeti. Ve davası işçi-emekçilere karşı. Hükümet elindeki sınırlı kaynağı tamamen patronlara boca etmek derdinde. Bunun için kim ölmüş, kim hastalanmış, hangi esnaf iflas etmiş, bunların önemi ikinci derecede bile değil.

Hükümet açıkça boş verse de pandemi ile mücadele bitmedi ve pandeminin yenilgiye uğratılması da yine bizim ellerimizde. İçinde bulunduğumuz her mücadelede hükümeti göstermelik değil gerçek tedbirler almaya zorlamalıyız. Sendikalarımızdan pandemiye karşı mücadele adına bir eylem planı yayınlamasını istemeliyiz! Pandeminin ilk günlerindeki taleplerimiz hâlâ güncel. Pandemi ve ekonomik kriz karşısında emekçiler için #KaynakVar dediğimiz günlerde öne sürdüğümüz taleplerimiz mücadele başlıklarımız olmayı sürdürecek.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İşyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!
  • Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!

  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun!
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Şili’de yeni anayasaya doğru…

0

Şili’nin mevcut anayasası, 1973’te askeri darbeyle işbaşına gelen Pinochet diktatörlüğünden kalma (tıpkı bizim 1982 Kenan Evren anayasası gibi). Bu askeri diktatörlük Şili halkının mücadeleleri sonucunda 1990’da sona ermiş, ama aynı anayasa kullanılmaya devam etmişti. Tahmin edilebileceği gibi diktatörlük anayasası halkın tüm demokratik haklarını yok etmiş, ülkenin kapısını çokuluslu emperyalist şirketlerin sömürüsüne ardına kadar açmıştı (gene bizdeki gibi).

Ama 2019 Ekim’inde, metro biletlerine yapılan zammı protesto etmek için sokaklara dökülen halk, mücadelesini kısa sürede iktidardaki sağcı neoliberal Sebastian Piñera hükümetine karşı yöneltmişti. Hükümetin halkın üzerine polis ve jandarma güçlerini sevk edince de bu kez mücadeleler tam bir demokrasi ve rejim karşıtı savaşıma dönüşmüştü.

Baskıyla sonuç alamayan Piñera bu kez “demokratik gericilik” politikasına başvurdu. Kasım ayı ortasında parlamentoda muhtemel bir devrimden korkan diğer burjuva partileriyle birlikte bir “Barış ve Anayasa İçin Anlaşma” ittifakı kurdu. Amacı parlamentoda anayasada ufak tefek tadilatlar yaparak kitleleri susturmaktı. Ama kitleler faşist anayasayı tümüyle reddediyorlardı. Bunun üzerine hükümet anayasada köklü değişiklikler yapıp yapmamayı halka sormak zorunda kaldı ve 25 Ekim 2020’de referandum yapılacağını ilan etti.

Ama kapitalist burjuva partiler anayasayı kendileri belirlemek istiyordu. Emekçi kitleler ise, anayasanın kendilerinin ağırlıkta olacağı yeni bir Kurucu Meclis tarafından yapılmasını talep ediyorlardı. Bunun üzerine hükümet referanduma iki soru ekledi: Anayasa 1) yarısı parlamento ve diğer yarısı halk tarafından seçilecek bir Karma Anayasa Kurulu tarafından mı; yoksa 2) hepsi halk tarafından seçilen bir Kurucu Kurul tarafından mı yapılmalıydı?

Bu aslında halkın istediği bağımsız ve egemen Kurucu Meclis talebine karşı bir manevraydı. Ama gene de 25 Ekim’de gerçekleşen referandumda halkın yüzde 78,27’si faşist anayasanın değişmesinden yana olduklarını ve yüzde 79,04’ü de tamamı halk tarafından seçilen bir Kurucu Kurul tarafından yapılmasını onaylayarak hem diktatörlük anayasasını çöpe attı, hem de sağcı Piñera hükümetine karşı ağır bir darbe indirdi.

Aslında Kurucu Kurul önerisi gerçek bir bağımsız ve egemen Kurucu Meclis olmadığından bu bir yarım zafer. Çünkü 11 Nisan 2021’de yapılacak Kurucu Kurul seçimleri, yürürlükteki büyük burjuva partilerini koruyan ve bağımsız ve devrimci emekçi örgütlerini sınırlayan seçim yasasına göre düzenlenecek. Öte yandan “Barış Anlaşması”na göre anayasadaki herhangi bir değişiklik ancak üçte iki oyla kabul edilebilecek. Yani Kurul’a üçte bir oranında girecek burjuva partileri, halkın yararına değişiklikleri engelleyebilecek.

Dolayısıyla, gerçekten demokratik bir anayasaya ulaşana değin Şili emekçilerinin mücadeleleri sokaklarda, alanlarda ve işyerlerinde sürmeye devam edecek.

Bel Karper direnişinin yanında, Kod-29 ve zorunlu ücretsiz iznin karşısındayız!

0

Salgının ve ekonomik krizin bütün yükünü çeken işçiler insanlık dışı yaşam koşullarına karşı sendikalaşarak mücadele etmeyi sürdürüyor. Türkiye’nin dört bir tarafından sendika yetki tespiti haberleri, toplu iş sözleşmesi süreçleri ve grev haberleri geliyor. Patronlar, işçilerin bu haklı mücadelelerini engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Patronların bu sıralar en çok kullandıkları silah ise, pandemi döneminin işten çıkarma “istisnası” olan Kod-29, yani “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışlar” dolayısıyla işten çıkarma.

Tekirdağ, Çorlu’da bulunan Bel Karper fabrikası da benzer olaylardan birine tanıklık ediyor. Fransız Bel grubuna satıldığından beri tek vardiyadan üç vardiyaya geçen, mesai saatleri artan ve dört kat büyüyen peynir üreticisi Karper fabrikasının işçileri artan iş yükleri nedeniyle fazla mesai ücretlerinde artış, ikramiye ve zam talep ediyorlar. Altı yıl önce sendikal çoğunluğu sağlayan işçiler, patron tarafından açılan itiraz davasının altı yıldır sürmesi nedeniyle en az üç adet Toplu İş Sözleşmesi (TİS) dönemi kaybetmiş durumdalar. Nihayet geçtiğimiz aralık ayında işçiler lehine sonuçlanan davaya karşılık patronun yanıtı 12 işçiyi ücretsiz izne göndermek ve işyeri temsilcisini Kod-29 ile işten çıkarmak oldu.

Açık ki yasalar patron izin vermedikçe işçilerin sendikalı olmalarına izin vermiyor. Zorunlu ücretsiz izinler ve Kod-29 nedeniyle işten çıkarma, patronlar tarafından istismar ediliyor. Çıkışı yapılan işçiler sendikal nedenlerle çıkarıldıkları için işe iade davalarını kazansalar da patron kötü niyet tazminatı ile işçileri işe almayıp sendikal çoğunluğu bozabiliyor. İşten çıkarmaların tamamen ve gerçekten yasaklanması sendikal örgütlenme için çok önemli bir mücadele talebi olarak gözüküyor. Bu ise ancak süren mücadelelerin birleşmesiyle elde edilebilecek bir hedef. Direnişçi Bel Karper işçileri fabrika önünde sınıfın desteğini bekliyorlar.

Maceracılıktan diplomasiye “değerli yalnızlık”

0

Erdoğan iktidarının son 19 yıla damga vuran en temel özelliklerinden birisi “manevra kabiliyeti” oldu. Bunu birçok alanda gözlemledik. Bir dönem bir alanda öne çıkarılan, üzerine bas bas bağırılan, medya tarafından benimsetilmeye çalışılan bir politikaydı. Aradan biraz zaman geçtikten sonra ise yine aynı iktidar tarafından öne çıkarılanın aksi yönünde bir çizginin propagandası yapılır oldu. Hem de eski politikanın hiç hesabı verilmeksizin, sanki o politika değişikliği bir başarısızlığın sonucu değilmişçesine, her şey sıfırdan başlamışçasına…

Bu alanlardan en öne çıkanı ise dış politika oldu, olmaya da devam ediyor. Belki iktidar dış politikadaki her makas değişikliğinde toplumsal hafızayı sıfırlayıp yeniden kurabildiğini düşünüyor. Ancak uluslararası siyaset bunun üzerinden şekillenmiyor. Her politika bir maliyeti ve her maliyet de bir faturalandırmayı doğuruyor. İktidar şu ana kadar, içeride tüm bu faturayı emekçi halkın sırtına yükleyerek yoluna devam ediyor. Dış politikada ise bunun bedeli sıkışmışlık, yalnızlaşma ve günü kurtarma girişimleri olarak açığa çıkıyor. Sonuçta, dışa bağımlı, yarı sömürge bir ülkenin dış politikadaki emellerinin sınırları da bu bağımlılık ilişkisi üzerinden şekilleniyor.

Şu dönemde de dış politikada yeni bir manevra çabasına tanıklık ediyoruz. Geçtiğimiz dönemin maceracı politikası yerini “diplomasi” söylemine bırakma eğiliminde. Gerek hükümetin “beka söylemlerini” temellendirmek gerekse de oligarşik kesimlerin daha fazla pazar arayışı maceracı, yayılmacı politikanın temel etmenleriydi. Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, S-400, Azerbaycan başlıkları da bu politikanın en temel örnekleriydi.

Saray rejimi bu yayılmacı politikaları uygulamaya çalışırken emperyalizmin ekonomik ve politik krizinden ötürü açığa çıkan çatlakları kullanmaya çalışarak; ABD, AB, Rusya ve diğer bölge ülkeleri arasındaki boşluklara oynayarak kendisine “özerk” hareket alanları yaratma gayreti içerisinde oldu. Ancak bu girişimlerin hiçbirinde tam anlamıyla dilediğini elde edemedi. Çünkü “özerkleşme” eğilimi bağımlılığının duvarına çarptı. Yeni pazarlar ele geçirme isteği de zaten dışa bağımlı ekonomisini daha da dışa bağımlı hale getirdi.

Bugünkü ricat meselesini gündeme getiren ise ABD’de Biden’ın iktidara gelişi ve emperyalizmin politikasındaki taktiksel dönüşüm ihtimaline adapte olma çabası. Biden henüz net bir Ortadoğu planı ortaya koymamış olsa da emperyalizmin, müzakerelere öncelik tanıyan havuç-sopa taktiğine dönüş yapacağını öngörebiliriz. Biden’ın, İran ile 2015 nükleer anlaşmasını görüşmeye hazır olduğunu dillendirmesi de bu düzlemin bir örneği.

Emperyalizmin, müzakerelere öncelik tanıyan bir politikaya geçiş yaparken de bölgedeki “ortaklarından” daha az saldırganlık ve daha fazla uyum beklentisi içerisinde olacağını söyleyebiliriz. Saray rejimi için ise bu, maceracı dış politikanın yarattığı değerli yalnızlıktan, diplomasi vurgusuyla manevra denemelerinde kendisini gösteriyor.

Libya’da, Doğu Akdeniz’de geri adım atılması, Yunanistan ile müzakere çağrıları yapılması, S-400’lere “Girit modelinin” (bir depoya kapatılmaları) hükümet yetkilileri tarafından önerilmesi bu makas değişikliğine ayak uydurmanın gayretleri.

Saray rejimi, bu politikaların maliyetini de emekçilerin sırtına fatura ederek ve emperyalizme olan bağımlılığını derinleştirerek işleri kılıfına uydurmanın derdinde. Sonuçta egemenler için mevzu, söylenegeldiği gibi ulusal çıkarlar değil, kendi bekaları.

8 Mart: Krizin faturasını emekçi kadınların ödememesi için uluslararası bir mücadele günü inşa edelim!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınların, 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü üzerine yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Pandeminin ortaya çıkışından yaklaşık bir yıl sonra, kadınların yaşam koşulları giderek kötüleşiyor. Ekonomik ve emek güvencesizliği, eşitsizlik ve kadına yönelik şiddet, sağlık krizi ve kapitalist ekonomik kriz birleşerek, günden güne büyüyen başka salgınlar haline gelmiş durumda. Biz kadınlar olarak sosyal haklardan mahrum edilen, iş güvencesi ve sürekliliği olmayan ve açlık maaşlarına mahkûm edilen kayıtdışı ve taşeron işlerde çalışan emekçilerin çoğunluğunu oluşturuyoruz. Kriz zamanlarında, ilk işten çıkarılan ve düşük maaşlarla en savunmasız duruma düşürülen bizleriz. Kendi sağlığımız ve ailelerimizin sağlığını riske atmak pahasına işe gitmek ve geçim kaynağı aramak için evde kalamayanlar da bizleriz. İşverenler hükümetlerle işbirliği içerisinde bizleri aşırı sömürmek için salgından yararlanıyor; özellikle genç kadınlar arasında kayıtdışılığın norm haline geldiği Latin Amerika’nın tamamında olduğu gibi, dünyanın dört bir yanındaki kadın işçileri etkileyen güvencesiz sözleşmeleri ve esnekliği derinleştiriyorlar.

Sağlık sektöründe, kişisel korunma ekipmanı ve malzeme yetersizliğine rağmen pandemiyle mücadelenin ön saflarında yer alan hemşire, doktor ve sağlık personelinin çoğunluğunu da biz kadınlar oluşturuyoruz. Yoğun bir şekilde kadın emeğine dayanan – kadınlaştırılmış – bir diğer sektör olan eğitimde de uzaktan eğitim çabalarının ön saflarındayız. Pek çok ülkede gerekli ve yeterli kaynak ve bütçeden yoksun şekilde okullara ve fiziki eğitime dönmeye zorlanıyoruz. Buna ek olarak, çoğunlukla bizim üzerimize bindirilen bakım ve ev işlerindeki artış bizi günde çift, hatta üç vardiya yapmaya zorlayarak bedensel ve zihinsel olarak tüketiyor. Sanayide ise örneğin tekstil sektöründe olduğu gibi, en düşük maaşlı işlerde çalışanların çoğunluğunu gene bizler oluşturuyoruz.

Bu dönemde toplumsal cinsiyet şiddeti de acımasızca artmaya devam etti; kadın cinayetleri hükümetlerin suç ortaklığı ve cezasızlık politikaları nedeniyle katlandı. Meksika’da salgın döneminde günlük kadın cinayeti sayısı 10’dan 11’e yükseldi; BM geçen yılın nisan ayına kadar 243 milyon kadının cinsel veya fiziksel şiddete maruz kaldığını ve bu sayının önümüzdeki aylarda artacağının tahmin edildiğini söyleyen bir açıklama yaptı. Karantinalar ve eve kapanmalar sırasında toplumsal cinsiyet şiddetine yönelik acil numaralara yapılan aramalar bazı ülkelerde beş kata kadar arttı. Farklı cinsel kimliklere sahip birey ve gruplara yönelik nefret suçları da durdurulmadı.

Salgının ortasında milyonlarca kadın otoriter rejimlerin zulmünden, savaşlardan veya yoksulluktan kaçarak göçe zorlanmaya devam etti. Göçmen ve mülteci kadınlar son derece güvencesiz koşullarda kayıtdışı çalışmaya zorlanıyorlar ve BM, göç eden kadınların yüzde 80’inin geçiş sırasında cinsel şiddete maruz kaldığını veya seks kaçakçılığı ve sömürüsünün kurbanı olduğunu tahmin ediyor. Dolayısıyla göçmen ve mülteci kadınlar, tıpkı diğer kadın emekçiler gibi ekonomik ve fiziksel güvensizliğe, yoksulluğa mahkûm edilirken, bu durumun yaşamları üzerindeki etkileri çok daha şiddetli oluyor. İç savaşlar, çatışmalar, emperyalist saldırılar, göç koşulları, sosyal ve yapısal ayrımcılık ve yoksulluk nedeniyle temel sağlık hizmetlerine erişim eksikliği, göçmen ve mülteci kadınların aşılara erişim bir yana, Covid-19’a karşı temel tedbir veya tedavilere bile ulaşmalarını engelliyor.

Tüm bunlar yaşanırken hükümetler ise büyük ilaç şirketlerini aşı patentleriyle zenginleştirmek, adaletsiz bir aşı dağıtımı yapmak ve sağlık hakkımızı kısıtlamak için salgından yararlanmaya devam etti; bu suçun cezasını ise en yoksul ülkeler ve bir bütün olarak işçi sınıfı sağlığı ve hayatı ile ödemeye devam ediyor. Bu nedenle, birkaç laboratuvarın elinde toplanmış aşı patentlerinin kaldırılmasını, tüm ülkelerde kapsamlı ve ücretsiz bir aşılama planı uygulanmasını talep eden “Herkes için aşı” uluslararası kampanyasının bir parçasıyız.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, bu 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nde tüm kadınları dünyanın her yerinde feminist mücadelenin örgütlenmesini ve seferberliğini güçlendirmeye; haklarımızı elimizden almaya çalışan, başımıza bela olan şiddet ve eşitsizliğe karşı hiçbir önlem almazken büyük şirketlerin kârlarına sahip çıkmaya ve İMF gibi emperyalist örgütlere dış borçlarını ödemeye devam eden, bu şekilde kapitalist krizin faturasını bizim omuzlarımıza yıkmaya çalışan hükümetlerin kemer sıkma planlarına karşı mücadele etmeye çağırıyoruz. Dış borçların ödenmesi durdurulsun! Cinsiyete dayalı şiddetin ortadan kaldırılmasını istiyoruz! Sağlık, eğitim ve emekçiler için bütçe istiyoruz! Emekçi kadınlar olarak krizin faturasını ödemeyeceğiz!

Hükümetler, kilise ve diğer tüm dini kurumlar ve çokuluslu şirketler, örneğin Honduras’ta ve Polonya’da kürtajı neredeyse tamamen yasaklayarak suç sayar ya da Türkiye’de olduğu gibi şiddetin önlenmesi noktasında kadınların önemli bir kazanımı olan İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilmeyi gündeme getirirken, biz tüm kadınları haklarımızı savunmak için harekete geçmeye ve örgütlü mücadeleye sahip çıkmaya çağırıyoruz. Tüm bu politikalar kadın haklarına saldıran ve kadın hareketini kriminalize etmeye yönelik gerici politikalardır. Bu kapitalist ve ataerkil toplumda kadınlar olarak mücadele etmeyi bırakmamamız gerektiği her geçen gün daha açık hale geliyor.

8 Mart’ı, bir öldürülmüş, bir kayıp, bir siyasi tutuklu kadın daha istemiyoruz, yani “bir kadın daha eksilmek istemiyoruz” (#NiUnaMenos) diye haykıracağımız tarihi bir mücadele günü olarak inşa edelim!

Tüm kadınları, hükümetlerden bağımsız bir feminist hareketi yükseltmeye ve onu güçlendirmek için uluslararası kampanyalar etrafında birleşmeye çağırıyoruz. Kadına yönelik her türlü şiddeti sonlandıralım! 8 Mart’ı, salgına rağmen sokaklara dökülerek bir öldürülmüş, bir kayıp, bir siyasi tutuklu kadın daha istemiyoruz, yani “bir kadın daha eksilmek istemiyoruz” (#NiUnaMenos) diye haykıracağımız tarihi bir mücadele günü olarak inşa edelim! Sağlık çalışanlarının pandemiyle etkili bir şekilde mücadele etmelerini sağlayacak düzgün çalışma koşullarına sahip olma mücadelelerine tam destek verelim! Küresel ve erişilebilir aşılama için aşı patentlerine karşı mücadele edelim!

Arjantin’den yükselen yeşil dalgayı, hükümetlerden kürtajın yasallaşmasını talep etmek için sokakları bırakmayarak tüm kıtalara yayalım! Göçmen ve mülteci kadınların tüm haklarını savunalım! Sınırlar açılsın! Ve son olarak ırkçılığa, yabancı düşmanlığına ve hareketimizin bastırılmaya ve kriminalize edilmeye çalışılmasına karşı mücadelelerimizi birleştirelim! Haklarımız için sürdürdüğümüz seferberliğimizi durduramayacaklar! Buna izin vermeyeceğiz! Bizi asla susturamayacaklar!

Tüm emekçi kadınları, güvencesiz gençleri, göçmenleri; işyerlerinde, okullarda, sendikalarda ve mahallelerde örgütlenmeye, seferberliklere kitlesel olarak katılmaya ve sendika bürokrasilerinin engelleyici rolüne rağmen (feminist) grev ilan edebildiğimiz yerlerde greve katılmaya çağırıyoruz. Her tür sömürü ve baskıya, dinciliğe, kapitalizme, ırkçılığa ve ataerkiye karşı feminist hareketi yükseltelim! Haklarımız için ve krizin faturasını kapitalistlerin ödemesi için bu 8 Mart’ta da sokaklardayız!

İUB-DE Kadınları

İUB-DE kadınlarından 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü mesajı

Ortak sorunlarımıza karşı mücadeleleri birleştirelim!

0

İSİG’in yayımladığı rapora göre 2021 yılının ilk ayında en az 199 işçi yaşamını yitirdi. Bu korkunç tablo, işyerlerindeki ağır çalışma koşullarının ve iş güvenliği denetimlerinin yapılmamasının bir sonucu. Patronlar, hiçbir kurumun işyerlerini denetlememesinin verdiği rahatlıkla, sırf daha fazla para kazanmak için herhangi bir denetim ve güvenlik önlemi almıyor, işçileri ve emekçileri en zor koşullarda çalışmaya mahkûm ediyorlar.

Aynı para hırsı yüzünden ücretler de yoksulluk sınırının altında kalmış durumda. Enflasyonun oldukça yüksek olduğu, temel gıda maddelerine, doğalgaza, elektriğe, yaşamak için gereken en temel gereksinimlere sürekli zamların geldiği bir dönemde işçi ve emekçilerin çoğu sefalet düzeyinde ücretlere mahkûm ediliyor. Patronlar işçileri işsizlik ile korkutarak sefalet ücretlerini kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Mücadeleler yaygınlaşıyor

Ancak birçok işyerinde işçi ve emekçiler, tüm tehditlere rağmen insanca bir yaşam için mücadele halindeler. Yaşadıkları sorunlara karşı bir araya gelen işçiler, alkışlı protestolardan iş yavaşlatmalara, direnişlerden grevlere birçok yöntemi kullanarak mücadele ediyorlar.

Ekmekçioğlu, Sinbo, Migros, Atlasglobal, PTT, Yasin Kaplan Halı, Koza Halı, Özak Tekstil, Systemair HSK, Şişe Cam, İzmir Valiliği, Güven Boya, Nak Kargo, CPS Otomotiv gibi çeşitli işyerleri protestoların ve direnişlerin gerçekleştiği yerlerden birkaçı. Bazı işyerlerinde kazanımlar oldu ancak birçok işyerinde patronlar, işçileri pandemiye rağmen ücretsiz izne çıkarttı ya da Kod-29 ile işten attı.

Özellikle sendikalaşma mücadelesine karşı kullanılan bu taktik ile işçi ve emekçiler ömür boyu işsizliğe ve kelimenin tam anlamıyla açlığa mahkûm ediliyorlar. Patronlar, PTT ve Bakırköy Belediyesi’nde olduğu gibi işçilere sendikadan istifa etmeleri için baskı yapıyorlar ya da Ekmekçioğulları’nda olduğu gibi sendikal yetkiyi tanımayarak sendikalı işçileri işten çıkarma yolunu seçiyorlar ve işyerlerinde güçlü bir mücadele hattına izin vermemek için tüm güçlerini kullanıyorlar.

Sendikalı işyerlerinde de sorunlar otomatik olarak çözülmüş olmuyor. Baldur Süspansiyon, Kadıköy Belediyesi, Maltepe Belediyesi, Ataşehir Belediyesi, Kartal Belediyesi gibi işyerlerinde, sendikalar ile patronlar arasında anlaşma sağlanamaması sonrası işçiler grev kararı aldılar. Greve çıkmaya hazırlanan ve çıkan birçok işyerinde patronlar başka işçileri işe alarak ya da kamuoyuna yanlış bilgiler vererek grevleri kırmaya ve yalnızlaştırmaya gayret ediyorlar.

Baldur’da, patronun grev kırıcı taktiklerine karşı, grevdeki işçilerin yerine işçi alınamayacağına dair hukuki bir zafer kazanıldı, ancak işçilerin mücadelesi yalnız patronla sınırlı değil; kaymakam grev çadırını yıkma tehdidi ile soğuktan korunmak için örtülen brandaları söktürerek bu mücadelede patronların safında yer aldığını gösterdi. Kadıköy Belediyesi’nde yaşanan grevde de işçilerin taleplerine kulak vermeyen sendika bürokrasinin yaptıkları, mücadele eden tüm işçi ve emekçilere karşılarında yalnızca patronların olmadığını bir kez daha gösterdi.

Ülkenin dört bir yanında olan grev ve direnişlerde talepler aynı; insan onuruna yaraşır ücretler ve çalışma koşulları! Aynı talepler için ayrı ayrı mücadele eden işçiler ve emekçilerin mücadeleleri birleştirmesi, patronların ve onların yanında yer alan tüm kurumların saldırılarına karşı durmayı ve işçilerin taleplerinin kabul edilmesini sağlayacaktır. İşçi sınıfı, insan onuruna yaraşır bir yaşamı birlikte mücadele ederek kazanacaktır.   

Faturayı ödeyen taraf olmayı sürdürecek miyiz?

0

Koronavirüs salgınına ilişkin Türkiye’de ilk vakanın duyurulması üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yılın işçi ve emekçiler için özeti ise tek kelime ile ifade edecek olursak “kayıplar” oldu. Kaybedilen, kimimiz için hayatlardı; kimimiz içinse sağlık, iş, ücret ve/veya haklarımız. Etkileri görece farklılık gösterse de en temel ortaklığımız şuydu: Pandeminin bedelini ödeyen taraftaydık! Elbette sadece pandeminin değil, pandemi etkisi ile derinleşen ve hızla toplumsal bir krize evrilen ekonomik krizin de…

İşverenler, tüm dünyadaki sınıfdaşlarına benzer şekilde, servet ve kârlarını muhafaza etmek için olanca gücüyle mücadele ederken, bizler de onlar için birer maliyetten ötesi olmayan yaşamlarımızı idame ettirme uğraşına koyulduk.

Pandemi bahanesi olsun olmasın; işçileri türlü kılıflarla ve hukuksuzca işten attılar, ücretsiz izne gönderdiler, ücretleri düşürdüler… Ya da adeta zorunlu çalışma kamplarına benzer yöntemlerle işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinden yoksun koşullarda çalışmaya mahkûm ettiler. Oysa bu pandemi öncesinde, devasa kârlar biriktirenler yine bu şirketlerdi.

İktidar da, yine dünyadaki tüm muadillerine benzer şekilde, sözde destek paketleri açıkladı; ancak emekçileri veya halk sağlığını desteklemek için değil, yine o malum şirketleri, onların patronlarını kurtarmak için!

Desteklerin 10’da 9’u sermayeye gitti

DİSK-AR’ın hazırladığı rapor Türkiye’de iktidarın uyguladığı pandemi politikalarındaki bu adaletsizliği çarpıcı bir şekilde ortaya koydu: Türkiye, dünyada Covid-19 ile mücadelede vatandaşlarına en az nakit destek veren iki ülkeden biri oldu. Ve daha da vahim olanı, Türkiye’nin nakit destek harcamalarının toplam ekonomik ve mali desteklere oranı yüzde 11 iken; işletmelere, şirketlere ve bankalara (sermayeye) sağlanan desteğin oranı yüzde 89’du. Yani yapılan 10 birimlik toplam ekonomik desteğin 9’unu şirketler alırken, emekçiler sadece 1’ini alabildi.

Bu elbette iktidarın sadece pandemiye değil mevcut ekonomik krize de verdiği cevabın bir göstergesiydi. Düşen kâr oranlarını artırmak için pandemiyi bir bahane, hatta araç olarak kullandı. Ve şaşırtıcı olmayacak şekilde; halihazırda en zengin yüzde 1’in toplam servetin yarısından fazlasına sahip olduğu muazzam bir bölüşüm adaletsizliği ile karşıladığımız pandemi süreci, yine en zenginlerin daha da zenginleşmesi ve güçlenmesi ile sonuçlandı.

Şimdi mevcut işsizlik ve enflasyon ile yoksulluğun kitleselleştiği, ekonomik ve sosyal krizin her boyutuyla hayatlarımızı sardığı bir tablo ile karşı karşıyayız. Buna karşın, suçlu Covid-19 ilan edilip, aşının üretimi ve dağıtımı başlı başına bir sorun olmayı sürdürürken, mart ayı ile birlikte tedbirlerin kısmen esnetileceğine işaret ediliyor. Buna paralel olarak, Kısa Çalışma Ödeneği mart sonu itibarıyla bitiyor. Benzer uygulamaların kısa süre içinde ücretsiz izinler için de geçerli olacağını öngörebiliriz. Tüm bu sözde tedbirler işçi ve emekçiler için zaten bir çare olamamışken, yerine hiçbir sahici önlem koymadan tamamen kaldırmak, toplu işten çıkarmaların yolunu açmak; emekçileri işsiz, gelirsiz bırakmak, milyonlarca insanı açlığa mahkûm etmek anlamına gelecek.

Saldırıların ortak amacı mücadelemizin ortak zemini olabilir

Peki, bizim buna cevabımız ne olacak? Faturayı ödeyen taraf olmayı sürdürecek miyiz?

Bugün irili ufaklı sürdürdüğümüz birçok mücadele var. Kimimiz ücretsiz izinlere karşı, kimimiz Kod-29 ile hukuksuzca işten çıkarılmaya karşı, kimimiz sendikal haklarımızın gaspına karşı, kimimiz TİS taleplerimizin, irademizin yok sayılmasına karşı mücadele ediyoruz. Ancak mücadelelerimizin öne çıkan talepleri farklılık gösterse de hepsini birbirine bağlayan çok temel bir ortaklık söz konusu. Hepimize dönük türlü saldırıların ardında aynı gaye, aynı politika var: Faturayı bize ödetmek.

Bu yüzden, Migros işçisinin de, Baldur işçisinin de, PTT işçisinin de, Belediye işçilerinin de, ya da şu an herhangi bir işyerinde ücretini, haklarını korumak için mücadele eden herhangi birimizin de mücadelesi ortak! Bizler, saldırılara karşı direnirken en temelde faturayı yine ve yeniden bize ödetmelerine karşı çıkıyoruz! Ve mücadelemizi, tekil taleplerimizi bu zeminde birleştirebilir, işverenlerin tüm saldırılarının ardındaki bu ortak politikayı teşhir ederek mücadelemizi yaygınlaştırabiliriz: “Krizin faturasını artık biz ödemeyeceğiz!”

“Sol” sendika bürokrasisi

0

Şubat ayında birbiriyle çelişkili gibi görünen iki sendikal haber vardı. Birincisi, 13 Şubat’ta DİSK yöneticilerinin, konfederasyonun 54. kuruluş yılını Baldur grev çadırının önünde kutlamalarına ilişkindi. Diğeri ise, bundan sadece altı gün sonra Kadıköy Belediyesi işçilerinin, kendilerinden habersiz ve kabul etmedikleri bir sözleşmeye imza atan Genel-İş merkez yönetimini ağır bir biçimde protesto etmeleri. Bilindiği gibi Genel-İş, DİSK’in en büyük sendikalarından biri ve başkanı Remzi Çalışkan aynı zamanda DİSK’in Genel Başkan Yardımcısı.

DİSK’e bağlı bir sendika yönetiminin grevdeki işçilere sormadan ve onların kabul etmediği bir TİS imzalaması ilk bakışta, DİSK’e atfedilen ilerici sınıf sendikacılığı profiline uymuyor gibi görünüyor. Ama kimse kimseyi aldatmaya kalkmasın, DİSK ve ona bağlı sendika yönetimlerinin çoğu, ancak “sol” kategorisine sokabileceğimiz bürokratlardan oluşuyor.

Bunlara “sol” dememizin nedeni kendilerini öyle tanımlamaları; solcu, ilerici, işçiden yana geçinmeleri. Oysa sadece Türk-İş’in değil DİSK’in ve onlara bağlı sendikaların tarihi, yöneticilerinin işçi sınıfına yaptıkları ihanetlerle doludur. Koltukların korunması uğruna yapılan ayak oyunları; devrimci öncü işçilerin, temsilcilerin tasfiyesi; işçilerden habersiz sözleşmelerin imzalanması; grevlerin satılması; işçi demokrasisine saygılı sınıf mücadeleci sendikaların ve sendikacıların cezalandırılması… Bunun gibi pek çok uygulama bu bürokrasilerin ortak yanı olmuştur ve halen de olmaktadır.

“Sol” bürokratların solculuğu, sosyal demokrat veya gene bürokratik uzlaşmacı sol partilerin taraftarları olmanın ötesine geçmez. DİSK yöneticilerinin pek çoğu, sendikaları meclise atlama taşı olarak görmüş ve CHP’den milletvekili olmuştur. Politik olarak reformist ve sendikal anlayış olarak uzlaşmacıdırlar. “Sol” bürokratların bu ortak özellikleri sendikalardaki antidemokratik uygulamalarının altında yatan nedenlerdir. Kendileri bu tür politik akımlara dahil olmalarına karşın devrimci işçilerin sendikalardaki faaliyetlerini “dış örgütlerin kışkırtması” olarak nitelemeleri, bunların gerici tutumlarının ifadesinden başka bir şey değildir.

Hak-İş ve (büyük çoğunluğuyla) Türk-İş sendikalarının tamamen patron ve hükümet yanlısı sendikacılık anlayışı ve uygulamaları karşısında, hele hele içinde bulunduğumuz ekonomik kriz koşullarında, gözlerini DİSK’e çevirmiş olan işçiler, “sol” bürokratların işçi iradesi karşıtı tutumları karşısında elbette hayal kırıklığına uğruyorlar, sendikalarına olan güvenlerini kaybediyorlar. Üstelik bürokratik uygulamalar, tüm ülke ölçeğinde zaten zayıf durumdaki sendikalaşma koşullarında, tüm işçi sınıfının sendikalara olan güvensizliğini yaygınlaştırıyor.

Sendikaların her türden bürokratların yönetiminde iğdiş edilmesi, tam tersi olması gereken bir dönemde işçi sınıfı mücadelesinin parçalanmasına, zayıflamasına ve gerilemesine yol açıyor, patronların ve hükümetin saldırılarının yolunu döşüyor.

Bu durumu değiştirecek olanlar yalnızca sınıf mücadeleci öncü işçilerdir. Onların mutlaka sendikaların ve mücadelelerin içinde işçi demokrasisini temel alan bir program etrafında birleşmeleri gerekiyor.

Sendika tüzüklerinin demokratikleştirilmesini ve işçi sınıfının acil ekonomik ve demokratik talepleri doğrultusunda genel seferberliklerin yaratılmasını temel alan bir program, bugün sendikal mücadelenin en önemli ihtiyacıdır.

Sınıf mücadeleci işçilerin sendikalarda böyle bir program etrafında birleşmesi ve örgütlenmesi, bürokratların sendikal hayattan temizlenmesinin olanağını yaratacaktır.

Sınıf mücadeleci sendikal programın içermesi gereken temel ilkeler konusunda konuşmaya devam edeceğiz.

Patronların yeni silahı: Kod-29

0

Yaklaşık bir yıldır devam eden pandemiden en çok etkilenen kesimlerin başını işçiler çekiyor. Pandemi bahanesiyle kimi yerlerde fazla çalışmanın önü açıldı, kimi yerlerde ücretsiz izin uygulanarak işçiler sefalet ücretlerine mahkûm bırakıldı.

Sözde işten çıkarma yasağına rağmen binlerce işçi tazminatsız işten atıldı. Son dönemde patronların en çok kullandığı yöntem ise Kod-29 ile işten çıkarma oldu.

SGK’da her bir kod bir fesih nedenini ifade ediyor. Kod-29’un karşılığı ise patronların işçileri “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri” nedeniyle işten çıkarması anlamına geliyor. Bu kodla işten çıkarılan işçi, kıdem ve ihbar tazminatı alamamanın yanında, işsizlik ödeneği de alamamakta. Bunun yanı sıra fişlenerek başka yerde iş bulması zorlaşıyor.

Patronların bunu bir silah olarak kullandıklarını görüyoruz. Özellikle sendikal mücadele yürütülen işyerlerinde sıklıkla uygulanarak sendikal örgütlenmeye karşı patronların yöntemi haline getirildi.

Birleşik Metal-İş’in faaliyet yürüttüğü Ekmekçioğulları fabrikasında bu kod ile işten çıkarmalar yaşandı. Yine PTT-SEN’in örgütlenme çalışması yaptığı PTT’de bu kodla işten çıkış yapıldı. Tek Gıda-İş’in örgütlendiği Döhler fabrikasında patron bu kodu kullanarak pek çok işçiyi işten çıkardı. Ama daha sonra, sendika ve işçilerin mücadelesi sonucu geri adım atarak, kodun yanlışlıkla uygulandığını söylemek zorunda kaldı.

Ekmekçioğulları, PTT ve birçok başka işyerinde Kod-29’a karşı mücadeleler sürüyor. SGK işten çıkarmalarda kullanılan kodları kamuoyu ile paylaşmamakta. Bu yüzden Kod-29 ile işten çıkarılan işçi sayısının kesin olarak ne kadar olduğunu bilemiyoruz, ama patronların toplu ve tekil işten çıkarmalarda bu kodu sıklıkla kullandığını işçilerin yürüttüğü mücadelelerden görmekteyiz.

Patronların bu hukuksuz ve rasgele uyguladıkları Kod-29 saldırısına karşı mücadeleleri büyüterek, bu kodun kullanımının durdurulması, mücadele hattımızın önemli bir talebi olarak önümüzde durmaktadır. Bu kod ile işten çıkarılan işçilerin iş bulmakta zorlanmaları, özellikle kadın işçilerin “ahlak” maddesine maruz kalarak iki kat zarar görmeleri bu maddenin insanlık dışı bir uygulama olduğunu, kullanımına karşı önemli mücadeleler vermemiz gerektiğini göstermektedir.

Pandemi koşullarında patronların saldırısı yoğunlaşırken, buna karşı mücadelelerimiz artmakta. Kod-29’a, ücretsiz izin dayatmasına, toplu işten çıkarmalara, sendikal örgütlenmeye yapılan baskılara karşı, birbirinden yalıtık gibi duran mücadelelerimizi insan onuruna yaraşır bir ücret, güvenceli bir iş gibi talepler etrafında birleştirmeliyiz. Bu talep ve eksen üzerinden kurulacak hat, mücadelelerimize yol gösterici olacaktır.

Direnenlere yeni gözdağı: Ev hapsi uygulamaları

0

Direnişlerin artmasıyla devlet, geleneksel yargılama araçlarını yeterli bulmayarak, yeni tipte cezalandırma metotları keşfetti. Bunlardan biri de elektronik kelepçe ile ev ve ilçe hapsi gibi tecrit uygulamaları. Özellikle Boğaziçi eylemlerine katılan, hatta katılmayıp sadece adliye önünde arkadaşlarını bekleyen pek çok sayıda öğrenciye elektronik kelepçe takılarak ev hapsi verildiğine şahit olduk. Benzer şekilde Birleşik Mücadele Güçleri’nin Kadıköy’de yaptığı kuruluş deklarasyonu ardından gerçekleşen gözaltılarda daha önce olmadığı sayıda ev hapsi ve ilçe hapsi cezaları verildi.

Türkiye tarihinde belki de sadece Erbakan’la bilinen bu yöntem aslında yasal olarak çok özel koşulların bir araya gelebilmesi halinde uygulanabilmeli. Zira yasada bu, akli ve bedensel durumları nedeniyle veya yaşları itibarıyla özel durumda olan kişiler için öngörülen bir infaz yöntemi. Oysa bugün elektronik kelepçe takılıp ev hapsi uygulanan pek çok kişinin hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı dahi yok. Hatta savcı veya hâkim görmeyen kişilere dahi idari bir önlemmiş gibi uygulanıyor. Peki bu kişiler suçlu mu? Yoksa suçları toplanma ve basın açıklaması yapmak gibi hiçbir izne tabi olmayan en demokratik haklarını kullanmış olmaları mı?

Direnişlerin bu denli yoğun olmadığı dönemlerde “toplanma ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet suçu”ndan bahsedilirken, iktidar hızlı bir şekilde tutuklama kararı verebilmek için kabahatler kanununa bile sokulamayacak “üç kişi yan yana yolda yürüme”, “adliye önünde bekleme” gibi hareketlere dahi halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya terör örgütüne mensup olmak gibi suçlar uyduruyor. Ev hapsi – ilçe hapsi gibi özel infaz uygulamaları yasal bağlamından çıkarılıyor ama kılıfına dahi uydurulamıyor. Yani yasalara uymayanlar direnişe katılanlar değil, tam aksine iktidarın kendisi! Çünkü iktidarın tek korkusu direnişlerin artması ve gerçek amacı geri kalanlara da bu hukuksuz ve keyfi uygulamalarla gözdağı vermek.

Üniversitede rektör seçme hakkını korumaya çalışan öğrencilere takılacağına, koruma kararı verilmesine rağmen bu karara uymayarak kadınları öldüren katillere bu kelepçeler takılsaydı, belki kaç kadın daha aramızda olurdu.

Boşuna uğraşmayın, hiçbir sindirme yöntemi halkların hak arama eylemlerinin önüne geçemeyecek!

Aşı patenti niçin kaldırılmalı?

0

Dünya genelinde 200 milyon dozu aşkın korona aşısı kullanılmış durumda. Bu miktar dünya nüfusunun yüzde iki buçuğuna tekabül ederken, aşıların üç doz olarak kullanılması gerektiğini de unutmayalım. Sonuç olarak aşının bulunmasından bu yana yeterli vakit geçmiş olmasına rağmen aşı sayesinde yeterli ve umut verici bir bağışıklık sağlanamadığı gibi, bu hedef yakın vadede tutturulabilecek gibi de görünmüyor.

Ortada birden fazla aşı varken, üstelik mutasyona uğramış virüs gerçeği de önümüzdeyken, nasıl oluyor da bir aşı seferberliği başlayamıyor?

“Aşı üretiminde kullanılan temel bilgi birikiminin hemen tamamı, kamu araştırma kurumlarında geliştirilmiştir. Faz iki ve faz üç klinik araştırmaları ise, (…) büyük aşı firmaları tarafından gerçekleştirilmiştir. (…) Aşı endüstrisi bu nedenle aşının piyasaya sürüldüğü ilk yıllarda birim fiyatını yüksek tutarak ve zengin, endüstrileşmiş ülke pazarına ürünü sürerek (…) kâr etme yoluna gitmektedir”

Yukarıdaki alıntı Türk Tabipleri Birliği’nin 2003 yılında yayınladığı “Aşı Pazarı Can Pazarı – Aşı Üretiminin Perde Arkası” adlı çalışmadan. Çalışma birinci dereceden bir halk sağlığı ihtiyacı olan aşının, ilaç tekellerinin kontrolüne girmesinin acı sonuçlarından da bahsediyor:

“Aşı geliştirme için harcanan yıllık 500 milyon doların sadece 40 milyon doları, enfeksiyonların %95’inin görüldüğü (…) ülkeler için ayrılmaktadır. (…) dünyadaki hastalık yükünün ise %93’ü gelişmekte olan ülkelerde oluşmaktadır, ancak küresel sağlık harcamalarının sadece %11’i bu hastalıklara yönelik olarak yapılmaktadır.”

Yani aşı araştırmaları hastalık oldukça değil, kârlı oldukça yapılıyor. Hastalıkların yüzde 95’i için kaynağın ancak yüzde 8’i kullanılıyordu. Yüzde beşlik yüksek kâr getiren aşılar için ise dev bütçenin yüzde 92’lik kısmı boca ediliyordu. Dahası da var. Aşılar zengin ülkelerdeki hastalık tiplerine uygun üretilirken Asya ve Afrika’nın fakir ülkelerinde aşılama yapılsa dahi yeterli etkiyi sağlayamıyordu.

Peki Covid-19 sonucunda Birleşmiş Milletler, ona bağlı örgütler ve devasa tekeller tavrını değiştirdi mi? Hayır. Pandemiden önce nasıl bir dünyada yaşıyorduysak, hâlâ aynı dünyadayız. Dünya Ticaret Örgütü, Hindistan ve Güney Afrika’nın aşı patentinin geçici olarak kaldırılması (böylelikle daha hızlı ve yaygın bir aşılamanın yapılması) doğrultusundaki taleplerini reddetti. Sonuç olarak şu anda DTÖ, tekellerle beraber salgının devam ediyor olmasının birinci dereceden sorumlusu haline geldi.

Şirketlerin aşı araştırmaları için büyük bir yatırım yaptığını ve karşılığını almalarının hakları olduğunu iddia eden varsa yanılıyor. Çünkü işçi ve emekçiler dünya genelinde aşı çalışmalarını bizzat finanse etmişlerdi. Aşıyı bulduğunu ifade eden şirketlerin tamamı araştırmaları için gereken ödeneği hükümetlerden (yani işçi ve emekçilerin vergilerinden) teşvik olarak almışlardı.

Aşı araştırmalarını dünya emekçileri olarak biz finanse ettik, ancak Dünya Ticaret Örgütü bizim paramızla bulunmuş aşıya erişimimizi ticari gerekçelerle engelliyor.

Aşı patentinin kaldırılması pandeminin kısa vadede yenilgiye uğratılmasını sağlayabilir. Ancak başta DTÖ ve patent sahibi tekeller olmak üzere bir avuç zengin için sorun halen kârlılık olmayı sürdürüyor.

Çözüm ortada! Pandeminin atlatılması için dünya nüfusunun belirleyici bir kesiminin aşılanması gerekiyor. Bu hedefe ulaşmak, aşı üzerindeki patentin kaldırılmasını zorunlu kılıyor.

Kod-29’la işten atılan İzmir Belediye işçisiyle söyleşi

0

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzelman A.Ş. ve İzenerji A.Ş. iştiraklerinde çalışan DİSK Genel-İş üyesi 16 işçi, Ekim 2020’de güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek Kod-29 ile işten atılmıştı. İşçiler, Kod-29’un iptali ve işe iade talepleriyle direnişe geçtiler. Gazete Nisan olarak, direnişteki işçilerden Serkan İnan ile yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Valiliğin güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek işten atıldınız. Belediye de bu kararı hemen uyguladı. Bu süreci ve direnişinizin tam olarak nasıl başladığını anlatır mısınız?

Öncelikle ismim Serkan İnan. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzelman A.Ş’de Elektrik-Elektronik Mühendisi olarak çalışmaktaydım. Açıkçası bizleri bu direnişe, bütün hukuksal haklılığımıza rağmen hiçbir adım atmayan, yaşananları görmezden gelen büyükşehir belediyesi ve Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi itti.

Ben de dahil olmak üzere 16 arkadaşım, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzelman A.Ş. ve İzenerji A.Ş. iştiraklerinde çalışıyorduk. 20 Ekim 2020 tarihinde sözleşmelerimizin iş kanununun 25/2 maddesi, yani Kod-29 ile iştiraklerden gelen tek telefonla, tek taraflı olarak feshedildiğini öğrendik. Aslında süreç; gelen tek bir telefondan ziyade biraz daha geçmişe, son yerel seçimden sonra Tek Adam iktidarının hedefinde olup da kaybettiği belediyeleri artık topal ördeğe benzetmesi ve devamında bilinçli olarak bu belediyelerin yönettirilmemesi kampanyasına uzanıyor.

Yerel seçimden sonra, özellikle yandaş basın, iktidar partisi ile aynı fikirde olmayan herkesi “terörist” olarak niteleyerek, CHP belediyelerinin personeli hiçbir kurala uymadan, gayri resmi şekilde işe aldığı haberlerini yaymaya başladı. Aslı astarı olmayan istihbarat bilgileri sebebiyle arkadaşlarımızdan bazılarının isimleri doğrudan yine yandaş basında yayınlanarak hedef gösterildi. Tabii ki 16 kişinin adı doğrudan manşetleri süsleyince, ardından gelen güvenlik soruşturması belediyeyi “çok zor durumda bırakmış olacak ki” – bu söylem belediye yönetimine aittir – aynı gün, yani 20 Ekim 2020 tarihinde güvenlik soruşturması gelir gelmez işleme kondu.

O süreçte sendika yöneticileri aracılığıyla görüştüğümüz belediye ve CHP yetkililerinden aslında belediyeler üzerinde yoğun bir siyasi baskı olduğunu, bu baskının belki kayyum ile sonuçlanacağını, bu baskıyı da bizleri göndererek belki azaltabileceklerini öğrendik. Ama siyasi sorumluluk alamayıp bu baskıyı işçiye yükleyerek azaltacağını sanan belediye yönetimi, yandaş basında boy boy manşet olmaktan kurtulamadı ne yazık ki. Bizden sonra belediye başkan yardımcıları ve daire başkanları da bizlere atfedilen suçlara benzer şekilde manşetlerde yer almaya devam ettiler.

İşten atıldığımız günden sonra sendikamız Genel-İş ile gerek basın toplantısında gerekse belediye önündeki eylemde belediyedeki yetkililere ilettiğimiz “Bize bir açıklama borçlusunuz, biz işçileri neden attınız?” sorumuza yetkililerden dolaylı olarak ulaşan cevap “Evet, bir mağduriyet yarattık ama bizden ne bir basın açıklaması ne de basın-yayın birimimiz kanalıyla başka bir açıklama bekleyin” oldu.

Kısa bir süre sonra DİSK Genel-İş’ten ziyade Disk Ege Bölge Temsilciliği ile yaptığımız görüşmelerde, gerek Kod-29 gerekse güvenlik soruşturmasıyla suçlanmamız dolayısıyla, sendikanın avukat desteği ile kararın iptaline yönelik idare mahkemesine ve iş mahkemesine davalar açılacağı söylendi. Kısa bir süre sonra davalar açıldı.

Ama neticede Genel-İş’in tavrı belediyenin bir suçu olmadığı, asıl sorunun valilik ve İçişleri Bakanlığı’nın gönderdiği güvenlik soruşturması olduğu yönündeydi. Hiçbirimizin hukuksal yönden ilgili kararları bilmemesi dolayısıyla, Genel-İş yönetimi bizlere her seferinde bu sorunun direnişle değil, yargıyla çözüleceği yönünde cevap veriyordu.

Bu süreçte belediye yönetimi ile hiçbir şekilde doğrudan bir görüşme sağlayamadık. Belediye bizleri ciddiye almamaya devam etti. Sürece sadece demokratik kitle örgütlerinin adımıza görüşmeler yapmasıyla dahil olduk.

Bu süreçte belediye yönetimi ile hiçbir şekilde doğrudan bir görüşme sağlayamadık. Belediye bizleri ciddiye almamaya devam etti. Sürece sadece demokratik kitle örgütlerinin adımıza görüşmeler yapmasıyla dahil olduk. Ama belediye yönetimi yine aynı tavrı sergiledi ve hiçbir şey yapamayacağını, sorunun güvenlik soruşturması olduğunu, kendilerinin de soruşturmanın neticesini yerine getirdiklerini ifade etti. Çok ilginçtir ki güvenlik soruşturması ret gelenlerden bir arkadaşımız Gezi’de eylemlere katılmaktan, diğeri Sn. Kılıçdaroğlu’na yapılan hakarete aynı dozda cevap vermekten, bir diğeri ise güvenlik soruşturması olumlu olmasına rağmen işten çıkarılmıştı.

Tabii 6 Nisan 2018’de CHP Genel Merkezi’nin belediyelere ilettiği, hukukçu dostlarımızın da bize ilettiği genelge direnişe başlamamızda en büyük pay sahibi olan kısımdı da denebilir. O genelgede güvenlik soruşturmalarında aslı astarı olmayan subjektif bulgular olduğu, 1982 Anayası’na göre bile iki yılın altında hükmü dahi olsa kimsenin çalışmasının önünde bir engel olmadığı, işçiyi güvenlik soruşturması ile çıkarma yetkisinin valilikte değil belediyelerce kurulan komisyonlarda olduğu ve hiçbir yetkilinin bu genelgeye aykırı hareket etmemesi gerektiği yazıyordu.

Hukukçu dostlarımızla yaptığımız görüşmeden kısa bir süre sonra, bizlere ilk gün iyi niyetli olduğunu, davaya müdahil bile olmayacağını söyleyen belediye yönetiminin aslında valilikten daha çok müdahil olduğunu öğrendik. Valiliğin mahkemeye yazdığı cevap yazısı, aslında suçlunun belediye olduğunu gösteriyordu. Valilik, bu kişilerin iştiraklerde, yani bir çeşit özel şirkette 4857 no’lu iş kanununa göre çalıştığını, üstüne işçiye herhangi bir yaptırımlarının olamayacağını, çıkarma yetkisinin belediyede olduğunu söylüyordu. Ki mahkeme de bu talebe kayıtsız kalmamış olacak ki, davalarının içeriği aynı olan 16 kişiden bir arkadaşımız için savunmamızı bile dinlemeden yetkisizlik kararı vererek istinaf mahkemesine yönlendirdi.

Dört ayın sonunda gerek genelge, gerekse CHP milletvekillerinin güvenlik soruşturmalarının anayasa mahkemesinde iptali kararları, ardından Danıştay 12. dairesinin güvenlik soruşturmasını iptal kararıyla, artık bütün oklar belediyeyi gösteriyordu.

İlk gün de ifade ettiğimiz gibi, ya bu hukuksuzluk giderilir ve 16 arkadaşımız işbaşı yapar ya da hiçbirimiz yapmayız.

Bu kararları ilettiğimiz sendikamıza bizim artık işe dönmemiz gerektiğini ilettiğimizde, cevap olarak bir şey yapamayacaklarını, yargıyı beklemek gerektiğini ifade ettiler tekrar. Ve belediye yönetimi de aynı tutumu sergiliyordu. Netice itibarıyla, geçmişteki Ataşehir örneğindeki gibi yaparak, sendika yöneticilerine direnişe geçeceğimizi, ama Genel-İş gömleğimizi de çıkarmayacağımızı ilettik tekrardan. Onlar da bize bu kararımızı desteklemediklerini iletti yine. Ve 16 Şubat 2021 tarihinde belediye başkanlığı önünde eyleme geçtik. Sonuç itibarıyla bu hukuksuzluğun artık mağdur tarafındayız. Emekten yana belediyecilik yaptığını, adalet istediğini söyleyen partilerden önce kendi içerisindeki sorunları çözmesini istiyoruz. Beş ay boyunca süreç ne eksik ne fazla olarak bu şekilde gerçekleşti. İlk gün de ifade ettiğimiz gibi, ya bu hukuksuzluk giderilir ve 16 arkadaşımız işbaşı yapar ya da hiçbirimiz yapmayız.

Direnişinizin temel talepleri neler ve Genel-İş üyesi diğer belediye işçileriyle ilişki içinde misiniz? Onlarla dayanışmanız ne düzeyde?

Yukarıda da belirttiğim gibi bütün yargı kararları, adli sicil kayıtları temiz olan biz işçiler lehinde iken; belediyenin hâlâ soruna kulak tıkaması, Kod-29 gibi bir onursuzlukla bizleri suçlayarak kapı önüne koyması, çalışırken hakkında tek bir tutanak bile tutulmayan işçileri hâlâ suçlaması, üstüne yetmemiş gibi ana muhalefet partisinin suçlu işçiymiş gibi davranarak iktidarla köşe kapmaca oynaması bizi eyleme götürdü.

Sendikal tavır konusu da yukarıda belirttiğim gibi… Buna rağmen diğer belediye işçileri ile, özellikle de işe dönen işçilerle görüşme halindeyiz. Sürecin nasıl yürüdüğünü, nasıl işe döndüklerini öğrendik. Ama sendikal sahiplenme olmadığı için İzmir Büyükşehir Belediyesi işçilerine ulaşma imkânlarımız sınırlı kalıyor. Elimizden geldiğince işçilere ulaşmaya çalışıyoruz. Bunun dışında işçi temsilcisi sendika üyelerinin sendikaya rağmen sendikal misyonla yanımızda olması bize güç veriyor. Ek olarak, diğer şehirlerdeki işçi dostlarımızla da sosyal medya üzerinden doğrudan olmasa da dolaylı olarak görüşüyoruz. Ve ayrıca ilk günden bu yana bizleri yalnız bırakmayan dostlarımıza da teşekkür ederiz.

Sizce tazminatsız işten atmanın aracı haline getirilen Kod-29’a karşı sendikaların ve işçi örgütlerinin başını çektiği birleşik ve kitlesel bir mücadeleyi nasıl örebiliriz?

Bu soruya cevabı biraz da realite üzerinden vermek isterim. Kod-29 aslında büyük sorunun bir parçası. Şunu açıkça belirtmek gerekiyor ki, işçi sınıfı bilinçsizliğin bile ötesinde. Bunun nedeni olarak Türkiye’de her geçen gün daha da zorlaşan yaşam şartlarının, popüler kültürün ve gelişen dünyada işçi sınıfının sesinin baskıyla kesilerek bilinçli bir yalnızlaştırma politikasının etkisi olmadığını görmemek saflık olur biraz. Sermaye sınıfı ile kol kola olan neoliberal iktidarlar işçi sınıfının gücünü fark etmemesi için her türlü yolu deneyip, işçiye de bu politikayı benimsetmeye çalışıyor ki; benimsetti de.

İşçi sınıfının bilinçlenmesi gerekiyor. Bunu da fikirsel ayrılıkları bir yana bırakarak geniş katılımlı, ne yapılabileceğine dair toplantılarla önce sol içerisinde başlatmak gerekiyor. Tabii ortaklaşacağımız en temel nokta ne şekilde olması değil, ne kadar erken olması yönünde olmalı. Gerçekçi olmak gerekirse işçi sınıfının sola bakış açısı, özellikle de yoğun bir kesimde, solun şeytan olduğu yönünde. Önce genel katılımlı bir toplantı ile birliktelik sağlandığı anda, ideolojik yönelimin farklı olması bir kenara bırakılarak, öncelikle sol-işçi sınıfı ilişkisi, sonrasında işçi sınıfı-sermaye ilişkisi ve en son da sınıf mücadelesinin haklılığı öğretilebilir. Bu denge en temel düzeyde böyle kırılabilir. Bunun ötesinde kitleselleşmiş bir hareket hayalcilik olur.

İşçinin bilinçsizliği aslında biraz da solun sorunu kenardan izlediğinin, seyirci kaldığının işaretidir. 15-16 Haziran direnişlerinden bu yana yaşananlar, süreçte çok şey kaybettiğimizi gösteriyor. Gerek Soma meselesinin, gerek Ermenek maden direnişinin solda karşılığının beş kişi katılımcılı forumlar olması, önce solun bir silkelenip kendine gelmesini gerektiriyordu. Ama sonuç itibarıyla sol hâlâ kendinden memnun olacak ki, sınıftan bağımsızlığını otel lobilerinde kutlamaya devam ediyor. Sadece direniş tarihlerini sembolik 10 kişilik katılımlarla anıyor, sosyal medyada bir anma mesajı ile geçiştiriyor o kadar, ötesi yok. Ne işçinin soldan haberi var ne de işçilerin sınıf mücadelesinden.

Buna rağmen işçiler direnebiliyorsa, kendi öz benliklerindeki sınıf bilincindendir. Şunu da görmek gerek ki, direnişler uzadıkça, işçi sınıfı alanda bilince kendi çabasıyla ulaşıyor ve sahiplenmeyen uzlaşmacı sendika yöneticilerinin de koltuklarını sarsıyor.

Buna rağmen işçiler direnebiliyorsa, kendi öz benliklerindeki sınıf bilincindendir. Şunu da görmek gerek ki, direnişler uzadıkça, işçi sınıfı alanda bilince kendi çabasıyla ulaşıyor ve sahiplenmeyen uzlaşmacı sendika yöneticilerinin de koltuklarını sarsıyor. Yani işçi sınıfının öz benliğinde mücadele var ama asıl soru bu barikatı nasıl yıkacağımızın bilincini verebilmekte. Ki Türkiye’de sarı sendikacılığa alternatif bir sendikacılık yok düzeyinde iken, solun önceliği ideolojik farklılıkları yıkarak önce solun misyonu gereği emek mücadelesinde omuz omuza durmak, sonrasında ise önce sol içi geniş katılımlı toplantılar organize edip işçi sınıfının öz benliğine dönmesi için yapılacakların yöntemlerini tartışıp, ortak bir noktada buluşup tez zamanda, işçilerle beraber olmaktır. Bu şartlar yerine getirilirse, sendika oligarşisi, sendikanın öznesi olan işçilerce yıkılır. Sendika tekrar işçilerin olur ama bu strateji uygulanmazsa, sendikal oligarşi koltuğu koruyarak işçiyi yalnız bırakmaya devam edecektir.

Boğaziçi direnişi ve ötesi: Nasıl bir üniversite istiyoruz?

0

İktidarın tüm baskı ve sindirme çabalarına karşın Boğaziçi Üniversitesi bileşenlerinin “kayyum direnişi” tüm kararlığıyla sürüyor. Yaklaşık iki aydır üniversite öğrencileri ve hocaları Saray’ın antidemokratik rektör atama biçimine karşı itirazlarına devam ediyor. Tek Adam rejiminin baskı politikalarına karşı mücadelenin bir simgesine dönüşen Boğaziçi direnişi toplumun geniş kesimlerinin de desteğini arkasına almış durumda.

Gözaltı, tutuklama, ev hapsi gibi uygulamalarla öğrencileri yıldırmaya çalışan hükümet, bu taktikle umduğu sonucu bulamadı. Halen tutuklu bulunan dokuz ve ev hapsindeki 24 öğrenci için dayanışma kampanyası tüm hızıyla sürüyor. Saray’ın bir diğer taktiği ise, hocaların direnişini kırabilmek için bir gece yarısı kararnamesiyle üniversiteye hukuk ve iletişim fakültelerinin kurulacağını ilan etmek oldu. Birkaç kişi haricinde tüm akademik personelin kayyum altında çalışmayı reddetmesi, bu şekilde aşılmak istendi. Tüm akademik teamüllere ve toplumsal ihtiyaçlara aykırı bu “Saray entrikası” da arzulanan bölünmeyi ve demoralizasyonu yaratmadı.

Gelinen noktada Boğaziçi’ndeki temel gündem, direnişin hangi yöntemler ve mekanizmalarla ilerletileceği. “Bulu istifa etmezse ne olacak?” sorusu kadar “Bulu istifa ederse ne olacak?” sorusu da ortada duruyor. Saray’ın üniversitelere dönük saldırıları ve buna yükselen itiraz “Nasıl bir üniversite istiyoruz?” sorusunu gündemin merkezine taşıdı. Tam da bu nedenle Boğaziçi öğrencileri, üniversite bileşenlerinin üniversite yönetiminde söz, yetki ve karar hakkına sahip olduğu bir yapıyı nasıl hayata geçirebileceklerini tartışıyorlar. Bu da başta öğrenciler olmak üzere bileşenlerin özörgütlenmelerini kurabilmesiyle mümkün. Bu doğrultuda, öğrencilerin daha geniş kesimlerinin mücadelenin bir parçası olabildiği, karar alma süreçlerinin demokratik ve kolektif bir şekilde gerçekleştiği meclis tipinde bir örgütlenme için çaba sarf ediliyor. Direnişe destek veren tüm öğrencilerin bölüm bölüm, fakülte fakülte örgütlenebilmesi mevcut kayyumun sonunu getireceği gibi yeni bir üniversitenin inşasının da ilk adımını oluşturacak.

Boğaziçi’ne dönük müdahale Saray’ın üniversitelere dönük ne ilk ne de son saldırısı. İktidarın Fransa hükümetiyle yaşadığı diplomatik gerginliklerin faturasını Galatasaray Üniversitesi’ndeki Fransız akademisyenlere kesme girişimi, akademik özerkliğe ve nitelikli eğitim hakkına dönük yeni bir saldırıyı gündeme getirdi. Saray’ın bu kararı üniversite akademisyenlerinin ve öğrencilerinin düzenledikleri eylemlerle protesto edildi. Gerek Galatasaray Üniversitesi’nde gerekse de diğer üniversitelerde kurulan öğrenci dayanışmaları, meclisleri Boğaziçi direnişinin yalnız olmadığını gösteriyor. Akademik özerklik ve özgür üniversite için seferberliğin yaygınlaşması ve birleşmesi başta Boğaziçi direnişi olmak üzere tüm mücadelelerin başarıya ulaşmasının da garantisi olacaktır.

Pandemide “millete aktarılan kaynak”: 11 ayda günlük 2 lira!

0

Erdoğan 18 Şubat’ta yaptığı konuşmada, “Sosyal destek, kısa çalışma ödeneği, normalleşme destek başlıkları altında milletimize aktardığımız kaynak 53 milyar lirayı buldu” dedi.

Basit bir hesapla nüfusa oranlarsak 11 ayı geride kalan pandemide demek ki kişi başı 643 lira destek verilmiş. Diğer bir ifadeyle kişi başına ayda 58, günde iki lira! Buna bırakın destek demeyi harçlık bile denmez.

Uyanık okuyucu “niye nüfusa bölüyorsunuz, verilen kişi sayısına bölsenize” diyecektir! Kırmayalım, bölelim…

Kabaca kısa çalışma ödeneği, ücretsiz izin ve sosyal destek alan kişi sayısına 10 milyon diyelim. Bu durumda 11 ayda kişi başına toplam 5300, aylık 481, günlük 16 liralık destek verilmiş demektir. Halen bir yaşam ücretinden öte bir harçlık limitinde olduğumuz çok açık görünüyor. Süte yüzde 25, ilaca yüzde 20, köprülere yüzde 25 zam yapılmışken üstelik.

Nitekim Türkiye Covid-19 ile mücadelede dünyada vatandaşlarına en az nakit ayıran iki ülkeden biri durumunda. Merak eden için diğer ülke de Meksika. Bu arada Arjantin ve Güney Afrika’nın vatandaşlarına Türkiye’nin iki katı, Japonya’nın ise 102 katı destek verdiğini belirtelim. Hani şu “esnafı kan ağlayan” Japonya!

Böylece neden bireysel kredi borcu olanların sayısının 34 milyonu aştığını, borç miktarının 867 milyar lirayı bulduğunu da anlamış oluyoruz. Meraklısı için bu, kişi başı 25 bin 500 lira borç anlamına geliyor! 643 lira destek, 25 bin 500 lira borç: Pandemide halk ezilmiş mi, ezilmemiş mi?

Doğal olarak, verilen yetersiz destekler ve artan hane halkı borçları düşünüldüğünde insanlar destek miktarlarının artırılmasını beklemekte. Erdoğan ise kısa çalışma ve ücretsiz izin desteğinin mart ayında son kez verileceğini ilan etti. Yani artık o yetersiz destek de olmayacak!

Bu arada Kalyon, Cengiz, Limak ve Mapa’nın ortak olduğu İGA’nın işlettiği İstanbul Havalimanı’nda 2020 yılı kiralarının alınmamasına, 2021-2022 için de yüzde 50’li indirimli kira bedeli uygulanmasına karar verilmiş.

Kaynaklar nereye harcanıyor? Destekler kimlerden kısılıp kimlere dağıtılıyor? Kime kaşıkla, kime kepçeyle veriliyor? Her şey ortada!

Kaynaklar pandemi koşullarında işini, aşını, gelirini kaybeden emekçilere, dar gelirlilere, küçük esnafa, çiftçiye aktarılmalıdır. Destekler kesilmek bir yana artırılarak devam ettirilmelidir. Unutmadan, şu ana kadar kullanılan kaynağın zaten işçinin öz parası olan işsizlik fonu olduğunu belirtelim…

“Yeni anayasa” tartışması neyi anlatıyor?

0

Erdoğan 1 Şubat’ta “şimdi anayasayı tartışmanın zamanı gelmiştir” diyerek daha önceden çokça gündeme gelmiş bir konuyu tekrar dolaşıma soktu. Bu çağrıya iktidar ortağı Devlet Bahçeli’den de destek geldi. Erdoğan çağrısında mevcut anayasanın 1982 anayasası olması itibarıyla darbenin izlerinin silinemediğinden dem vursa da, iktidarında 19 yılı geride bırakması ve mevcut yasaların uygulanması önündeki en önemli engelin bizzat kendisi oluşu bu çağrısını daha başından çelişkili hale getiriyor.

“Meclis aritmetiği”ne takılan anayasa

AKP ve MHP istedikleri anayasa değişikliğini yapacak meclis çoğunluğuna sahip değil. Anayasanın değişmesi için en az 400 milletvekilinin oyu gerekmekte. Hatta değişiklikleri referanduma götürmek için de 360 milletvekili oyuna ihtiyaç var. Ancak Cumhur İttifakı’nın mecliste sadece 338 milletvekili var. Anayasayı değiştirecek veya bu değişiklikleri referanduma götürebilecek güce sahip olmayan bir blok neden anayasayı değiştirmenin tam zamanı olduğunu düşünüyor? Peki bu süreci “gündem saptırması” olarak değerlendiren ana muhalefet partisi, işçi ve emekçilerin ihtiyacı olan bir anayasayı gündemleştirmek yerine neden muğlak bir “güçlendirilmiş parlamenter sistem”den bahsedip vaatlerini gelecek seçimlere erteliyor?

Bu sorunun yanıtları üzerinde durmadan önce, AKP’nin iktidar olduğu yıllar boyunca gündeme gelen anayasa tartışmalarından ve mevcut değişikliklerden söz etmek gerekiyor. Bilindiği üzere, AKP, 2007 yılının nisan ayı sonlarında ortaya çıkan cumhurbaşkanı seçimi krizini, “yeni demokratik ve sivil bir anayasa” talebini gündeme getirerek aşmak istemişti. Zira Genelkurmayın ünlü 27 Nisan e-muhtırası ile, CHP ve yargı bürokrasisinin de dahil olduğu bir müdahale ile TBMM’nin cumhurbaşkanı seçmesi, Anayasa Mahkemesinin ünlü 367 kararıyla engellenmişti. Bu bağlamda, 2007 Nisan krizinden sonra, anayasa çeşitli biçimlerde değiştirildi. Bu değişikliklerin sonuncusu olan ve OHAL döneminde gerçekleştirilen bir referandumla kabul edilen 2017 değişikliklerinden sonra yasama, yürütme ve yargı organlarının bir bütün olarak AKP’nin de genel başkanı olan cumhurbaşkanının elinde birleştiği “Tek Adam rejimi” ile karşı karşıyayız. Tüm yetkileri tek elde toplayan, kararnamelerle istediği değişiklik ve düzenlemeleri yapabilen, meclisin denetimine tabi olmayan rejimin halen anayasanın vesayetçi tarafından dem vurması pek de inandırıcı değil.

Temel hak ve özgürlüklere ilişkin yasaların uygulanmaması, dernek ve barolara ilişkin antidemokratik yasaların geçmesi, toplantı gösteri yürüyüş ve örgütlenme özgürlüklerinin ihlal edilmesine ek olarak Meclis’in en büyük üçüncü partisi HDP’nin kriminalize edildiği bir ortamda iktidarın demokratik bir anayasa çağrısı ne kadar gerçekçi olabilir? Böyle bir ortamın varlığı zaten demokratik bir anayasa yapmanın zeminine sahip olunmadığını gösteriyor. Yeni bir anayasa ile darbe izlerini silmek isterken, yeterince tırpanladıkları hak ve özgürlükler alanının tamamen ortadan kaldırılması ile mevcut Tek Adam rejimi tahkim edilmek istenmekte.

O halde kimin anayasası?

Son zamanlarda yaygınlaşan Anayasa Mahkemesinin (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) verdiği hak ihlali kararları ile iktidarın sıkıştığı görülmekte. AİHM’nin Kavala ve Demirtaş kararlarının uygulanmaması, AYM’nin Enis Berberoğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesinin hak ihlali olduğunu hükmetmesi ve ardından TBMM Başkanlığı’nın AYM’ye resmi yazı yollayarak “Berberoğlu kararını bize niye gönderdiğinizi yazılı olarak açıklayın” demesi de bu sıkışmanın yansımaları…

Mevcut iktidar, inşa ettiği rejimde kurumlar arasında yetki çatışmalarının olduğunu görmekte. Bu nedenle bu tartışma gündem değiştirmekten çok, hem yeni bir anayasaya duyulan ihtiyaç hem de mevcut acizliği örtme, sıkışmışlığı aşma gayretidir. Tek Adam rejiminin gerçekten de yeni bir anayasaya, daha doğrusu anayasal bir güvenceye ihtiyacı vardır. Zira AYM’nin yetkilerinin tekrardan tanımlanması, bileşiminin Tek Adam tarafından belirlenmesi, biat etmesi sağlanmalı; keza kurumlara kayyum atayınca bu denli tepki toplamamalıdır. Veya Sayıştay gibi kurumların kayyumlar tarafından idare edilen sayısız devlet kurumunu denetlemesi, akıbetinin ne olduğu bilinmez Varlık Fonu’nu sorgulamasının önüne geçilmeli, oluşabilecek sonuçlar mevcut rejimin içine çekilmelidir.

Emekçilerden yana bir anayasa

Görüyoruz ki işçi ve emekçiler bu yeni anayasa tartışmasının hiçbir yerinde değiller. İktidarın ihtiyaç duyduğu anayasa veya muhalefetin sunduğu güçlendirilmiş parlementer sistem, işçilerin grev ve direnişlerini, kadınların ve gençlerin seferberliklerinin arkasında yatan nedenleri, bir bütün olarak toplumun ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya muktedir değil. Tam da bu nedenlerle bu ülkede gerçekten demokratik bir anayasaya ihtiyaç var. Ancak böyle bir yasa işçi ve emekçi kitlelerin ağırlıkta olduğu bir Kurucu Meclis ile yapılmalıdır. Tüm işçi, emekçi, kadın ve gençlik örgütlerinin kendi talepleriyle birlikte özgürce katılabilecekleri, katkı sunabilecekleri, sıfır barajlı seçimlerle oluşacak bir Kurucu Meclis gerçekten demokratik, işçi ve emekçi sınıfların yararına bir anayasa yapılabilir.

“İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz”

0

“Bilin ki örgütlü emek; karşısında duran hiçbir kişi, kurum ya da örgüte pabuç bırakmayacak. İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz.”

Bu sözler, DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube üyesi kadınlara ait. Onlar, işçi temsilcisi kadınlar. Temsilciliğe giden süreci de bizzat mücadeleleri ile ördüler.

Onları önce Mor Liste olarak tanıdık, o zaman “Sendikanın yarısıyız” diyerek şube yönetimi seçimi için salt erkeklerden oluşan blok listenin karşısına, kadınlardan oluşan bir blok listeyle çıktılar. O seçimi kaybettiler ancak onların mücadelesi, sendikadaki eşit temsil mücadelesinin sadece başlangıcıydı. Bir sonraki temsilci seçimlerinde daha fazla kadının aday olmasını ve seçilmesini sağladılar. Bu onların mücadelesinin ilk kazanımıydı.

Kadıköy Belediyesi’ndeki TİS süreci mücadelede yeni bir dönemeç oldu. Toplumsal cinsiyete dayalı hiçbir maddenin yer almadığı taslağa, bunu gözeten maddeleri ekletmeyi hedeflediler. İstanbul Sözleşmesi’nin toplu iş sözleşmesinde tanınması, günlük çalışma koşullarının ve ücretlerin iyileştirilmesi ve eşit temsil olmak üzere üç başlıkta çalışma yürüttüler.

Onların çalışmaları, kadın haklarının da birer işçi hakkı olduğu gerçeğini en ilerici olma iddiasındaki sendikaya da belediyeye de hatırlatan ve dolayısıyla bu taleplerin sözleşmelerin ana konularından olması gerektiğini vurgulayan son dönemdeki en önemli mücadelelerden biriydi. Ve sözleşmeye, kadın-erkek tüm çalışanların çocuklarına ücretsiz kreş hakkı, regl izni, disiplin kurullarında kadınların olması gibi oldukça önemli ve örnek teşkil eden maddeler ekletmeyi başardılar.

İşçilerin TİS’ten beklentisi, elbette ücretlerin ve sosyal hakların iyileştirilmesiydi. Bunun için, bir taban ücret belirlenmesini ve yüzde 20 zam istediler. Ancak süreç, bildiğiniz gibi burada tıkandı. Grev başladı. Sonrası grev kırıcı belediyeler, kışkırtmalar… Yetmedi, işçilerin talep ettikleri zam, hatta mevcut maaşlarının sorgulanması…

Sonuç olarak, resmi enflasyonun bile yüzde 15’e işaret ettiği, temel gıda maddelerindeki fiyat artışının yüzde 70’leri bulduğu koşullarda sendika yönetiminin işçilere ihaneti, sınıf uzlaşmacı tutumu sonucunda yüzde 8 zam kabul edilerek grev işçilerin iradesi yok sayılarak sonlandırıldı.

Girişte alıntıladığım sözler, işte tüm bu sürecin sonunda Kadıköy Belediyesi’nden DİSK’li Kadınlar’ın kaleme aldığı değerlendirmenin son cümleleri… Deneyimi kolektifleştirme açısından oldukça önemli olan bu değerlendirmelerinde, eksikliklere dair tespitlerin yanında en büyük güç olarak örgütlü emeğe işaret ediyorlar. Hem zaten onların kendi deneyimleri de örgütlü mücadelelerinin kazanımlarını bizzat işaret etmiyor mu? Kadıköy Belediyesi grevi/mücadelesi elbette sadece kadın işçilerin mücadelesi değildi. Ancak işçi kadınların, 2019’dan beri talepleri için hem işveren hem sendika yönetimi karşısında aldığı örgütlü tutum ve iradelerini eşit temsil ile ortaya koyma çabası, sadece yarattığı birikim ve pratikle bile bu sürecin en belirleyici unsurlarından biri oldu. Bu mücadele, toplumsal cinsiyet bağlamında sözleşmeye yansıyan tüm kazanımları ve kadınların işyeri ve sendika içi mücadele deneyimleri ile hem diğer belediyelerdeki hem de sendikalardaki kadın mücadelesi açısından önemli referanslardan biri olacak.

“Yüksek faize karşıyım” ekonomisi – II

0

Bir önceki yazımızda, Cumhurbaşkanı’nın “yüksek faize karşıyım” açıklamasına rağmen piyasaların o anki ihtiyaçları doğrultusunda faizlerin yükseltilmesine açıktan karşı çıkmamasının altında politik nedenler var demiştik ve şu cümleyi kurmuştuk: “Şu anki enflasyon-faiz dengesi kredi mekanizmasını tamamen bitirecek yükseklikte değil ama aynı zamanda dışarıdan sıcak para gelmeyecek düşüklükte de değil. Bu denge hali günü kurtarmaya dönük politikalar üreten iktidara bir-iki ay zaman ve sıcak para kazandırabilir.”

Bu denge halinin yarattığı zamana ihtiyaç devam ediyor. Öyle ki Merkez Bankası (MB) yaptığı son toplantıda faizi sabit tuttu (yüzde 17). Ayrıca enflasyon dizginlenene kadar faizlerin inmeyeceği mesajını da verdi. Dolar kuru bu faiz oranı karşısında yıllık enflasyon baz alındığında olması gereken yere, 6,95-7,00 civarına geldi. Peki dövizin inişe geçmesinin ekonomi üzerinde yarattığı olumlu bir durum var mı? Görünen o ki yok.

Finansallaşma

Biden yönetimi 1,9 trilyon dolarlık pandemi paketini onayladı. ABD’nin pandemiye karşı koyduğu ilk tepki de düşük faizli bol ve ucuz trilyonlarca doları dünyaya saçmak olmuştu. Fakat bu iktisadi politika 2008 küresel krizinden beri inişli çıkışlı da olsa sürdürülmekteydi. Ucuz para döneminin getirdiği bu durum reel sektörde kâr oranlarının düşüklüğü nedeniyle sermayedarları daha fazla borsaya, balon kredilere, tahvil ve takas gibi paradan paranın kazanılacağı finansal piyasalara yönlendirdi. Ne de olsa risk oranı az kolay para sermayedarlar için daha cazip.

Bunun yarattığı bir başka durum da küçük ve orta ölçekte para sahiplerinin bile borsaya akması oldu. Örneğin, Türkiye’de Ocak 2020’de 30 yaş altında yaklaşık 50 bin yatırımcı borsada hisse senedi alırken, bu sayı tam bir yıl sonra, Ocak 2021’de 350 bini aştı. 2020 yılı boyunca borsaya giren yeni yatırımcı sayısı bir milyon kişiden fazlaydı. Bu tablo aynı zamanda TL’nin değersizleşmesine karşı koruma hamlesi olarak da okunabilir. Tıpkı birçok kişinin elindeki TL’yi dolara çevirerek (dolarizasyon) bankada tutması gibi…

Bu finansallaşma sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde yaşanıyor. ABD’deki GameStop ve benzeri olayların temel nedeni de bu. Para finansallaştıkça gerçek ekonomiden ayrışıyor. İşte patlamak üzere şişmekte olan bu balon neticesinde işsizlikten ve enflasyondan kırılan bir ekonomide Borsa İstanbul rekorlar kırabiliyor. Reel ekonomi ve finans arasındaki makas açıldıkça, iktisadi veriler gerçek tabloyu gittikçe daha kırılmış bir biçimde yansıtıyor. Bu tehlikeli ayrışma göz ardı edilerek iktisadi analiz yapılamaz.

Gerçek ekonomide durum ne?

En başta sorduğumuz soruya dönelim. Döviz düşmüş olsa bile enflasyonda iyileşme şöyle dursun market fiyatları, genel hayat pahalılığı daha fazla can yakıyor. Asgari ücrete yapılan zam, alım gücü açısından hızla eriyor. Özellikle gıda fiyatlarındaki artış Saray’a da ulaşmış olacak ki polisiye önlemlerle, cezalarla, tehditlerle fiyat düşürmenin yollarını aramaya başladılar. Enflasyonla polisiye önlemler alarak mücadele etmeye çalışan bir ülkenin iki yıl sonrası için randevu verdiği Ay’a seyahat fikrinin jenerik olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.

Bütçeye göre hazine bu yıl 245 milyar TL açık verecek. 2021 Ocak ayında bütçe 24,1 milyar açık verdi. Oysa geçen yıl ocak ayında 21 milyar fazla vermişti. Bir başka açık sorunu da doların düşmesinin ithalat üzerinde baskı yapması nedeniyle cari açığın artması. TL değerlendikçe ithalat ile ihracat arasındaki makas açılıyor. TL’nin en değersiz olduğu yıl olan 2020’de bile ihracat yerinde saydı. 169 milyar dolarlık ihracat rakamı 2014 yılı ihracatından sadece 3 milyar dolar daha fazla. Unutmayalım, 2023 ihracat hedefi 500 milyar dolardı.

İşsizlik ve borçluluk oranlarında da durum iç açıcı değil. Geniş tanımlı işsizlik yüzde 27’lerde, genç nüfusta bu oran çok daha fazla. Hane halkı borçları ise 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde 35 arttı. 2020 yılı sonunda toplam hane halkı borçları 853 milyar TL’ye erişti. Bu borçluluğun temelinde, 2020 yılının büyük bölümünde gerçekleşen düşük faizli bol kredi politikası var.

Genel olarak diyebiliriz ki, Türkiye büyüdükçe cari açık ve bütçe açığı veriyor. Ancak kredi ile büyüdüğünden dolayı büyümenin bir başka faturası da borçluluk oranlarının artışı oluyor. Hormonlu beslenmeden büyüyemeyen bir ülke haline geldiğimiz rahatlıkla söylenebilir.

Büyümenin faturası işçi sınıfına

2020 yılının kötü geçmesinin yarattığı baz etkisi 2021’de kendisini gösterecektir. Ekonominin temel verilerinde büyümenin söz konusu olması çok olası. 2020 tüm yıl büyüme beklentisi yüzde 2’nin biraz üzerinde, bu büyüme karşısında verilen cari açık ise GSYH’nin yüzde 5’i oldu. Çeşitli kuruluşların Türkiye için 2021 büyüme tahminleri ise yüzde 6’dan fazla, böylesi bir durumda cari açık çok daha fazla artacak demektir. Üstüne bütçe açığını da koyalım, onun üstüne de artacak kredi borçluluğunu ekleyelim (çünkü büyümek için faiz düşürülüp kredi tekrar pompalanacaktır). İşte hormonlu büyümenin yan etkileri bunlar. Bu büyümenin faturası da işçi sınıfına kesilecek.

Türkiye’nin gerçekten büyümesi için yüzde 5 ve üzeri iktisadi büyüme yakalaması gerekiyor. Bu büyümenin de gerçek olması şart. Bunu da emekçilerin düşen tüketimlerini onları borçlandırarak değil, alım güçlerini artırarak gerçekleştirmek gerekir. Finansal alana sıkışmış bir ekonomi yönetimi gerçek sorunlarımızı çözemez. Döviz-faiz kıskacı ülkeyi paradan para kazanan kumarbazların ülkesi haline getiriyor.

Hayat koşullarının iyileştirilmesi için, planlı ve merkezi bir sanayiye geçilmesi ve finansal alanı reel sektöre tabii kılacak bir iktisadi anlayışın yürürlüğe konması gerekir. Bu durum işçi sınıfının ekonomik denetimi altında olduğu sürece toplumun tüm kesimleri iktisadi büyümeyi hissedebilir ve toplumsal refah sağlanabilir. Bu yolun dışında, kâğıt üzerinde büyümenin bile yıkıcı sonuçlarının olduğu kaotik bir kriz ve toplumsal huzursuzluk içinde debelenip durmak zorundayız. Acil sorunlarımızın gerçekçi çözümünün anahtarı, ekonomide üretenlerin yönetimi ve denetimi olmalı.

Korku iklimi aşılıyor!

0

MHP desteğindeki AKP iktidarının salgın dönemindeki politikaları ve öncelikleri, hükümetin sınıfsal konumunu toplumun en geniş kesimleri önünde apaçık hale getirdi. Salgından en ağır şekilde etkilenen esnafa, emekçi kesimlere sembolik, gülünç yardımlar yapılırken, iktidarın aldığı son kararlardan birisi “havacılık sektörüne can suyu olacak” önlemler oldu. Bununla kastedilen, “beşli çete” olarak hepimizin tanıdığı ve neredeyse tüm önemli kamu ihalelerinde adları bulunan şirketlerin devlete ödemesi gereken kira miktarlarında milyarlarca liralık indirime gitmek. Tek başına bu karar dahi Saray rejiminin sınıfsal tercihlerini apaçık biçimde ortaya koyuyor!

Yine aynı şirketler, Yap-İşlet-Devret soygunu altında Hazine’den milyarlarca dolar hortumlamaya devam ediyor. Bütçenin önemli bir kısmı, emekçi halkın yararına kullanılmamış olan borçları ve onların faizini ödemek için kullanılıyor. Erdoğan yönetimi Merkez Bankası rezervlerindeki 128 milyar dolarlık erimeye dair hiçbir ciddi yanıt getirmiyor. Bütün bunlar olurken, “lebalep dolu” AKP kongrelerinde Erdoğan emekçilere ve esnafa “sabır” tavsiyesinde bulunuyor ve krizden çıkış için halkı salgın önlemlerine uymaya davet ediyor. Emekçi kesimlerin eşi benzeri görülmedik bir sefalete sürüklenmesi, Erdoğan yönetiminin işte bu politikalarının ve tercihlerinin sonucu. Cumhur İttifakı’nın toplumsal desteğinin giderek geriliyor olmasının temelinde de bu gerçeklik yatıyor.

Sorumlusu olduğu ekonomik yıkımın ve toplumsal desteğindeki erimenin farkında olan Cumhur İttifakı, milliyetçi histeriyi artırarak ve muhalefet kesimlerini “terörist” ilan ederek, yılgınlık ve umutsuzluk yaratarak iktidarını sürdürme çabasında. Ne var ki, iktidarın bu taktikleri de artık eskisi gibi işlemiyor. Dış politikadaki tablo malum… Doğu Akdeniz’den Libya’ya, S-400’lerden F-35’lere pek çok alanda kopartılan onca gürültünün ardından, günün sonunda hükümet adına “diplomasinin en doğru yöntem olduğu”, “masaya oturmaya hazır oldukları” açıklamaları geliyor. PKK üzerinden tüm muhalefeti bir polisiye vaka haline getirme çabaları da sonuçsuz… Onca baskıya ve kriminalizasyona rağmen HDP’nin oy desteği gerilemiyor.

Gare operasyonuyla duyurulmak istenen “müjde” de tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Hükümetin meseleyi aydınlatmaya dönük hiçbir açıklamada bulunmadığı ve sorumluluğunu üstlenmekten kaçındığı operasyon sonucunda rehin halde bulunan 13 kişi yaşamını yitirdi. Bu kez iktidarın dümen suyuna gitmek yerine operasyonu sorgulayan Millet İttifakı partilerinin sorularına hiçbir cevap veremeyen iktidar, başarısızlıktaki sorumluluğunu örtecek “milli birlik ve beraberlik” havasını da sağlayamadı.

Bu şartlar altında Saray rejimi elinde kalan tek kozu, baskı aygıtlarını seferber ederek günü kurtarma telaşında. Rejim “bağımsız Türk yargısını göreve çağırarak” keyfi gözaltılar, tutuklamalar ve cezalarla muhalefet partilerini, hakları için mücadele eden kesimleri korkutma, yılgınlığa sürükleme çabasında. Ne var ki, Tek Adam rejiminin oluşturduğu korku iklimi artık aşılıyor. “Kod-29” olarak anılan ve tazminatsız bir şekilde işçileri kapı önüne koyan uygulamaya rağmen işçiler hakları için örgütlenmeye, direnmeye devam ediyor. Gözaltı, tutuklama tehditlerine rağmen öğrenciler Saray’ın saldırılarına karşı seslerini yükseltiyor. İktidarın tüm şeytanlaştırma çabalarına karşı kadınlar ve LGBTİ+’lar mücadelelerini kararlılıkla sürdürüyor. Doğanın yağmalanmasına karşı ülkenin dört bir yanında direnişler durdurulamıyor.

Sefaletin ve baskının yoğunlaşmasından başka bir mirası olmayan Tek Adam rejimine karşı itirazlar çoğalıyor, korku iklimi aşılıyor. Temel ihtiyacımız ise mevcut mücadeleleri birleştirecek, burjuva seçeneklerden bağımsız bir siyasi seçeneği inşa edebilmek. Tek Adam rejimi karşısında emek hareketi, Millet İttifakı’ndan medet umarak değil kendi bağımsız seçeneğiyle mevcut düzenden bir kopuşu sağlayabilir.

İDP Gündem Tartışmaları: Ortak taleplerimiz için bir araya gelmeliyiz

0

Direnişçi işçilerin katılımıyla gerçekleşen İDP Gündem Tartışmaları’nın ikincisi Kod-29, ücretsiz izin, sendika düşmanlığı vb. saldırılar sürerken “Nasıl bir mücadele?” sorusunu odağına aldı. Etkinlikte “Mücadeleyi birleştirmenin temelleri neler olabilir? Bizleri bir araya getirebilecek acil ve ortak taleplerimiz neler olabilir? İktidar, patronlara ‘kalkan’ olup tüm kaynakları onlar için seferber ederken, bizler hangi araçlarla mücadelemizi geliştirebiliriz?” gibi sorular çerçevesinde işçi ve emekçiden yana bir politik hattın inşa olanakları ele alındı.

İşçi Demokrasisi Partisi adına söz alan Görkem Duru, sürecin politik tahlilinde şu unsurlara dikkat çekti: “Biz bu süreci çifte pandemi olarak tarif ediyoruz. Yoksulluk sınırı altında yaşıyoruz, kitlesel işsizlik tehdidi ile karşı karşıyayız ve kamusal sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sorunlar var… Öte yandan, iktidarın işverene kalkan olan politikaları sonucu işçilere dönük saldırılar oldukça artmış durumda. Ücretsiz izin ve Kod-29 işten çıkarmaların sözde yasaklandığı bu süreçte işverenin yeni araçları oldu. Üstelik bunu sendikalaşmaya karşı da bir yıldırma politikası olarak kullanıyorlar. Tüm bunlar karşısında ise mücadelelerde ciddi bir artış yaşandığını görüyoruz; çeşitli işyerlerinde çoğunluğu ücretsiz izinler ve Kod-29’a karşı olmak üzere direnişler söz konusu. Yanı sıra belediye grevlerinde görüldüğü gibi insanca yaşayacak ücret talebi öne çıkıyor. Emekçiler krizin faturasının kendilerine yıkılması karşısında bir irade ortaya koyuyorlar.”

Döhler direnişinden Abdurrahim Yenievli, İzmir Büyükşehir Belediyesi direnişinden Serkan İnan, Migros direnişinden Ümit Gürler, PTT direnişinden Ulaş Sandıkçı, Cargill direnişinden Abdullah Saraç ve Tek Gıda-İş Sendikası Örgütlenme Uzmanları Suat Karlıkaya ve Yunus Durdu’nun katılımıyla gerçekleşen tartışma bölümünde ise karşı karşıya kalınan saldırıların ortaklığına ve konu sermaye olduğunda iktidar veya muhalefet fark etmeksizin düzen partilerinin nasıl ortak tutum alabildiğine dikkat çekildi. İşçi sınıfının bağımsız politikaları etrafında şekillenen birlikteliğe ihtiyaç vurgulandı.

Maruz kalınan saldırıların karşısında taleplerin de ortaklaşması, bu ortak talepler etrafında mücadeleyi hem mümkün hem de zorunlu kılıyor. İşten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, Kod-29’un kaldırılması, işten çıkarılan işçilerin işe geri alınması başta olmak üzere işçi düşmanı politikalar, kitlesel yoksulluk ve işsizlik karşısında krizin faturasını ödemeyi reddeden bir acil eylem programı etrafında bir araya gelmemiz gerekliliği tartışmanın ortaklaştığı zemin oldu. Ayrıca, 2008 yılında farklı mücadeleler içindeki direnişçi işçiler tarafından kurulan ortak platform gibi deneyimlerin yeniden incelenmesinin bugün ortak araçların yaratılabilmesi noktasında önemli olacağına da işaret edildi.

Ayda bir gerçekleşen İDP Gündem Tartışmaları’nda, güncel gelişmeler ekseninde işçi sınıfının bağımsız politik hattı ve bu hat çerçevesinde bir eylem birliğinin olanakları tartışılmaya devam edecek.

Kod-29 ile işten atılan Migros işçileri direnişlerine devam ediyor

0

Sendikalaştıkları için ücretsiz izne çıkarılan Migros depo işçileri, direnişlerinin 52. gününde, Kod-29 gerekçe gösterilerek tazminatsız işten çıkarıldılar. Kod-29 ile işten çıkarmanın gerekçesi “işçinin ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranışı” olarak gösterilse de biz sıkça yaşanan deneyimlerimizden biliyoruz ki, bu yasa, sendikalaşan işçileri tazminatsız işten çıkarmanın tek yolu. Patronlar için “ahlaksızlık” işçilerin sendikalaşması ve hakkını araması.

İşten çıkarılan Migros depo işçileri direnişlerini Anadolu Grubu genel merkezi önüne taşıdı. Kararlı bir şekilde genel merkez önünde direnişlerini sürdüreceklerini ve işe iade edilene kadar mücadeleden vazgeçmeyeceklerini dile getiren işçiler “Direne direne kazanacağız” ve “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganları ile mücadelenin önemini vurguladılar. “Migros direnişi Kod-29’u yenecek” sloganını atan işçiler bundan önce ücretsiz izne karşı mücadele ettiklerini, artık Kod-29’a karşı da mücadele edeceklerini ifade ettiler.

Migros işçileri hafta içerisinde 11.00-17.00 arasında Ümraniye’de bulunan Anadolu Grubu önündeki direnişlerine devam edecekler. Migros işçileri ve işçi sınıfı ile dayanışmak ve Kod-29’a karşı mücadele etmek isteyen herkesi direnişlerine destek vermeye çağırıyorlar.

Direnişlerinin 52. gününde Migros depo işçilerini Kocaeli’ndeki direniş alanlarında ziyaret ettik.

8 Mart: Eşitlik ve özgürlük mücadelemizi yükseltelim!

0

Türkiye’de ilk Covid-19 vakası geçen yıl 8 Mart’tan birkaç gün sonra duyurulmuştu. O günden beri son bir yılı yönetilemeyen pandemi ve onun ağırlaştırdığı ekonomik kriz koşullarında geçirdik. Diğer yandan kadınlara dönük saldırılar da hız kesmeden devam etti. Salgının ilk zamanlarında “Evde kal” çağrıları yapılırken kadınlar kendilerine şiddet uygulayan erkeklerle, bakım yüklerinin katbekat arttığı evlere hapsedildiler. Yürürlüğe sokulan infaz paketiyle kadına yönelik şiddet ve cinsel suç failleri, halk sağlığını koruma bahanesiyle cezaevlerinden salıverildi. Kadın cinayetleri artarken cezasızlık politikaları devam etti. Bazılarımız ücretsiz izne zorlandı; bazılarımızsa sağlıksız koşullarda çalışmak zorunda kaldık ya da evlerde fazla mesailere zorlandık.

Ancak bizi güvencesiz ve esnek çalışma koşullarına mahkûm eden, ev içi emeğimizi görünmez kılan ve kadın cinayetlerine göz yuman erkek egemen ve kapitalist sisteme karşı sessiz de kalmadık ve mücadele dolu bir yıl geçirdik. Bu süreçte kadınlar kadına yönelik şiddete karşı acil/eylem planı uygulanmasını talep ettiler. Başta sağlık ve hizmet sektörü olmak üzere sağlıklı çalışma koşulları istediler. Çocuğun cinsel istismarının aklanmaması ve affedilmemesi için, kadın cinayetlerinin son bulması ve cezasız kalmaması için, haklarına ve hayatlarına sahip çıkmak için sokaklara döküldüler. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çekme girişimlerine karşı sözleşmenin korunması ve uygulanması için seferber oldular. Kadın hareketinin basıncı ve takibi sayesinde Şule Çet ve Merve Kotan’ın katilleri cezalandırıldı. Yıl boyunca Gülistan Doku’nun nerede olduğunu sormaktan vazgeçmedik.

Geride bıraktığımız bir yıl boyunca uluslararası kadın dayanışmasını da ihmal etmedik. Dünyanın dört bir yanından kadınlarla çevrimiçi buluşmalarda bir araya gelerek sınır tanımadık. Dünyada ekonomik krizin faturasını emekçilere ve kadınlara kesmeye çalışan hükümetlere karşı mücadeleleri; Arjantin’de, Polonya’da, Şili’de kürtaj hakkı mücadelesini heyecanla takip ettik. Arjantinli kadınların kazanımı ise hepimize umut verdi.

Clara Zetkin’in 8 Mart’ı Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak önermesinin üstünden 111 yıl geçti, Türkiye’deki ilk 8 Mart kutlamasının ise 100. yılındayız. “Artık başka bir hayata girmek ihtiyacı, hemen kadınlığın her tarafında his olundu… Artık iman ettik ki hayatımız iyi bir hayat değildir… Artık kadınlık böyle yaşamayacaktır ve yaşayamaz. Buna katiyen emin olunuz” diyerek kadın hareketinin zeminini oluşturan Osmanlı kadınların, 100 yılı aşkın süredir bu topraklarda özgürlük ve eşitlik mücadelesi veren kadınların kocaman mirasını taşımaya devam ediyoruz. Arjantin’den İran’a, Şili’den Polonya’ya tüm dünyada yükselen feminist dalgadan güç alıyoruz. Son bir yılda yaşadığımız hak gasplarına ve saldırılara rağmen yine kararlı, öfkeli ve dayanışma dolu bir yıl geçirmeye, patriyarka ve kapitalizm ittifakını alaşağı etmek için mücadeleyi sürdürmeye hazırız. Bu 8 Mart’ta da alanlarda olma çağrısı yaparken taleplerimizi haykırıyoruz:

Güvenceli iş ve insan onuruna yakışır bir ücret! Ekonomik kriz kadınları güvencesiz, düşük ücretli ve esnek çalışma koşullarına hapsediyor. Dahası, kadınların ev içi yükü salgınla birlikte daha da artmış durumda. Ev içi emek ve bakım emeğinin toplumsallaştırılmasını, pandemiyle birlikte işini kaybeden kadınlara asgari yaşam geliri ve sosyal destek sağlanmasını istiyoruz. İş hayatında maruz kaldığımız taciz, şiddet ve ayrımcılığa karşı mekanizmaların işletilmesini; eşdeğer işe eşit ücret almayı; ücretsiz kreş, doğum izni gibi yasal haklarımızın uygulanmasını istiyoruz. İşten atmalar gerçekten yasaklansın, Kod-29 uygulaması kaldırılsın!

6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi etkin ve eksiksiz şekilde uygulansın! Devlet kadınları şiddetten korumakla, şiddetin ortaya çıkmasını önlemekle ve şiddet uygulayanları cezalandırmakla yükümlüdür; pandemi dönemi dahil! Sadece kadına yönelik şiddet için çalışan, 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları açılmasını; korunma ihtiyacı olan kadınlara güvenli, nitelikli ve donanımlı sığınma evleri ve gelir sağlanmasını istiyoruz.

Kadın ve LGBTİ+ hareketinin kriminalize edilmesine; homofobi ve transfobiye, gözaltında işkenceye ve çıplak aramaya son! Erkek ve devlet şiddetine karşı mücadele gözaltılar ve tutuklamalarla bastırılamaz. Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın!

Erkek adalet değil, gerçek adalet! Kadın cinayetlerinde iyi hal ve haksız tahrik indirimlerini kabul etmiyoruz. Cinsel şiddet ve taciz davalarında kadının beyanı esas alınarak, cezasızlığa karşı etkin soruşturmalar yürütülmesini istiyoruz.

Katalonya bölgesel seçimleri: Bağımsızlık yanlısı bir zafer yanılgısı

0

14 Şubat’ta gerçekleşen Katalonya bölgesel seçimlerinde bağımsızlık yanlısı partiler toplam oyların yüzde 51’ini kazandı. Seçim sürecine ve sonuçlarına dair Katalan halkı ve emekçileri açısından önemli ve bizim de dersler çıkarabileceğimiz birkaç nokta bulunuyor.

Öncelikle bu seçimlere Katalonya Özerk Hükümet Başkanı’nın “devlete itaatsizlik” nedeniyle İspanya rejiminin kurumları tarafından görevinden alınması üzerine gidildiğini, gene İspanya mahkemelerinin yükselmekte olan Covid-19 vakaları nedeniyle Katalan Parlamentosu’nun seçimlerin yaz başında yapılması çağrısını reddederek tarihi 14 Şubat olarak belirlediğini hatırlatmakta yarar var. Dolayısıyla seçim sürecinin kendisi, İspanya monarşik rejiminin, devlet kurumları ve ulusal hükümet aracılığıyla 2017 Katalan bağımsızlık referandumundan bu yana Katalonya halkının kendi kaderini tayin etme hakkına karşı gerçekleştirdiği saldırıların bir devamı niteliğinde.

Tam da bu nedenle bu seçimler yüzde 53 katılım oranıyla bölgedeki en düşük katılımlı ve en fazla boş ve geçersiz oyun kullanıldığı seçimler olarak tarihe geçti. Bunda Covid-19 salgınının etkisi olsa da belirleyici olan asıl faktörler Katalan halkının önemli bir kısmının bu seçimleri siyasi iradelerine uygulanan bir baskı olarak görmesi, bağımsızlık yanlısı partilere ve bu partilerin salgın ve ekonomik kriz döneminde dahi ısrarcı oldukları neoliberal politikalara dönük hayal kırıklıkları ve çeşitli sol ve sekter kesimlerin seçimlere gitmeme çağrısı yapmasıydı.

Merkezi hükümetin büyük koalisyon ortağı İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) bölgesel ayağı Katalonya Sosyalist Partisi (PSC) oyların yüzde 23’ünü toplayarak seçimleri birincilikle tamamladı ve milletvekili sayısını 17’den 33’e yükseltti. Koalisyonun küçük ortası Podemos-Unidos’un seçim platformu Birlikte Yapabiliriz (ECP-PEC), sekiz olan milletvekili sayısını seçimlere katılım oranının düşüklüğü sayesinde koruyabildi; ancak kitlelerden aldığı destekte büyük düşüş yaşadı. Seçimlerin asıl kaybedenleri ise sağ popülist Yurttaşlar Partisi (Ciudadanos) ve Belçika’da sürgündeki eski Parlamento Başkanı Puidgemont’un platformu ve Katalan finansal burjuvazisinin temsilcisi sağcı PdeCat oldu. Yurttaşlar’ın koltuk sayısı 36’dan altıya düşerken, seçimlere Katalonya İçin Birlik’ten (JxCat) ayrılarak tek başına giren PdeCat tek bir koltuk bile kazanamayarak parlamento dışı kaldı. Önemli bir gelişme ise aşırı sağcı ve ırkçı Vox’un 11 koltuk kazanarak bu seçimlerle ilk defa parlamentoya giriş yapmasıydı. Bu sonuçlar bize özellikle pandemi ve derinleşen ekonomik kriz ortamında Podemos ve Yurttaşlar gibi sağ ve sol reformizmin miadını doldurduğunu, kitlelerin onları çözüm olarak görmekten vazgeçerek yeniden PSC gibi geleneksel burjuva partilere kaydığını ya da Vox gibi aşırı sağ alternatiflerde çare aradığını gösteriyor.

Seçimlerden sırasıyla 32 ve 33 milletvekiliyle çıkan burjuva sağ platform Katalonya için Birlik (JxCat) ve küçük burjuva Katalonya Cumhuriyetçi Solu (ERC) seçim sonuçlarını “bağımsızlık isteyenlerin zaferi” olarak yorumladılar. Ancak bölgenin bağımsızlık yanlısı bu iki büyük partisi 2017 referandumundan bu yana düzen sınırları içinde kalan ve merkezi hükümetle gerek politik gerek ekonomik düzlemlerde anlaşmaya dayalı uzlaşmacı bağımsızlık pozisyonlarıyla hem kitlesel mücadeleyi gerileten bir rol üstlendi hem de özelleştirmeler, işten çıkarmalar, fabrikaların kapatılması gibi uygulamalarla pandemi döneminde derinleşen ekonomik krizin faturasını emekçilere kesmeye devam etti. Dolayısıyla seçim sonuçlarını bölge halkının bağımsızlık mücadelesi ve emekçilerin çıkarları açısından bir zafer olarak görmek mümkün değil.

Katalan Cumhuriyeti’nin inşası önündeki engel sadece İspanya monarşik rejimi değil aynı zamanda kapitalist sistemdir. Dolayısıyla bu inşa ancak hem kapitalizm hem de monarşik rejimden kopuşu merkeze alan bir mücadele planı çerçevesinde başarıya ulaşabilir. Bu doğrultuda bağımsızlık yanlısı solcular, sosyalistler ve Marksistlerce kurulan ve seçimlerde koltuk sayısını ikiye katlayarak dokuz milletvekili çıkaran CUP-Guanyem (Halk Birliği Adayları-Kazanalım) koalisyonu ise şimdi bir yol ayrımında. ERC ve JxCat bağımsızlık yanlısı bir koalisyon hükümeti kurabilmek için CUP-Guanyem’in aktif ya da en azından dışarıdan desteğine ihtiyaç duyuyor. CUP-Guanyem önderliği içerisinde öne çıkan uzlaşmacı yaklaşımlara karşı parti tabanının sınıf perspektifini terk etmemek ve parti inşasını bu seçimlerde Vox’a terk edilen işçi sınıfı bölge ve sektörlerine taşımak yönünde bir baskı kurup kuramayacağı, önümüzdeki dönemde Katalan bağımsızlık mücadelesi için seçim sonuçlarından çok daha belirleyici olacak.