Ana Sayfa Blog Sayfa 43

Emekliye hayal kırıklığı kaçınılmaz: Kuru ekmek yiyebiliyorsak aç değilmişiz!

0

Asgari ücretin konuşulduğu şu günlerde aynı zamanda emeklilerin de yıl sonu maaş zammı beklentisi gündemde. Emeklilerin zor günler geçirdiği pandemi döneminde ekonomik zorluklar ve geçim kaygısı emeklilerin, emekli zammı üzerindeki beklentilerini de artırmış durumda. Altı ayda bir yapılan zam emeklinin derdine çare olmaktan çok uzakta. Haziran ayında yapılan 5,7’lik zam hayal kırıklığı yaratmış, enflasyon karşısında emekliyi iyice çaresiz bırakmıştı. 2020 Ocak ayından bu yana gıda, giyim gibi ihtiyaçlar büyük oranda zam gördü. Gıda enflasyonunu göz önüne aldığımızda, yıl sonu enflasyonu yüzde 45-50 civarında. Zorunlu ihtiyaçlar olan elektrik, su, doğalgaz gibi giderler ise yüzde 35-40 oranında arttı.

AKP iktidarının ilk yıllarında, yani 2002’de işçi emeklileri en az 257 milyon lira maaş alıyordu. Sıfırları çıkarttığımızda günümüz rakamlarıyla 257 lira. Alım gücü olarak bir emekli işçi maaşı 12 çeyrek altın ediyor ve cepte de az da olsa bir para kalıyordu. Bugün ise işçi emeklisi bir maaşıyla 3 çeyrek altın bile alamıyor. Cumhurbaşkanı, emeklileri adeta azarlayarak “hem çalışıyorlar hem de emekli maaşı alıyorlar” diyerek emeklinin çift maaş aldığını söylemişti; ama baktığımızda Cumhurbaşkanı’nın kendisi 88 bin lira maaş ve aynı zamanda 35 bin lira da emekli maaşı alıyor. İşçiye, emekliye zam yapmaya geldiğinde “kaynak yok” diyen iktidar, söz konusu patronlar olduğunda kaynak sorunu yaşamıyor. Mesela geçmediğimiz köprülere para aktarıyor. Hasta garantili hastaneler, yolcu garantili havayolları inşa ediliyor. Bu da yetmezmiş gibi Cumhurbaşkanı’na 1001 odalı saray, yüzen saray, uçan saray, ülkenin değişik yerlerinde birçok saray yapılıyor ve “İtibardan tasarruf olmaz,” deniliyor. İtibardan tasarruf etmeyen iktidar ve Cumhurbaşkanı, sıra işçilere geldiğinde gayet cimri davranıyor. Ülkenin kaynakları meşhur beşli çeteye aktarılırken bunların yüz milyonlarca liralık vergi borçlarını siliyorlar. Biz elektrik, su, doğalgaz faturalarını bir ay yatırmazsak gözümüzün yaşına bakmadan kesintiye gidiyorlar ama sıra patronlara geldiğinde bir çırpıda yüz milyonlarca liralık af gündeme geliyor. Vergisi affedilen Cengiz Holding patronu kendisine onlarca milyon dolar vererek özel uçak alabiliyor. Peki, vergisi neden affediliyor, bilen yok!

Ülke içerisinde bol keseden savurmak yetmezmiş gibi dış ülkelere de bütçe desteği adı altında yardımlar yapılıyor; hatta Somali’nin IMF’ye olan borcu Türkiye tarafından üstleniliyor. Önümüzdeki birkaç gün içerisinde asgari ücret ve emekli maaşı zam oranları belli olacak. Emekli, açlık sınırının çok çok altında maaşlarla yaşamaya çalışıyor. İnsanca yaşam için yıllarını çalışarak geçiren emekliler, emekli olup rahat edeceklerini hayal ederken emeklilikten sonra da çalışmak zorunda kalıyorlar. Tabii iş bulabilirlerse! Her dört gençten birinin işsiz olduğu toplumda emeklilerin çalışabileceği bir işe sahip olmaları hayal gibi. Sonlandırırken şunları eklemek gerekir; emekli, ihtiyacı olan zammı bekleyedursun, aralık ayı sonunda yine hayal kırıklığına uğrayacağı kaçınılmaz. Emekliyi sefaletten kurtarmak için iktidarın artık elini taşın altına koyması ve yıllarca bu ülkeye hizmet veren emeklilerine sahip çıkması gerekiyor. Boşuna kaynak yok masalları anlatmasınlar. Bizler kaynak olduğunu zaten gözümüzle görüyoruz; ama iktidar bu kaynağı vatandaşın hayrına kullanacak mı kullanmayacak mı buna karar vermeden emekliler daha çok sefalet çekecekler gibi görünüyor. Tabii AKP Milletvekili Şahin Tin’in gözünden bakıldığında kuru ekmek yiyebiliyorsak aç değiliz demekmiş. Bu yüzden iktidardan bir şey beklemek hayalperestlik olacak gibi görünüyor.

İUB-DE VII. Dünya Kongresi başarıyla gerçekleşti: Devrimcilerin birliği güçleniyor!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Lev Troçki VII. Dünya Kongresi 10, 11, 12 ve 13 Aralık 2020 tarihlerinde sanal olarak gerçekleşti. Kongre’de İUB-DE’nin Arjantin, Brezilya, Şili, Peru, Bolivya, Meksika, Panama, Venezuela, İspanyol Devleti ve Türkiye (İşçi Demokrasisi Partisi – İDP) seksiyonlarından ve Brezilya ile Dominik Cumhuriyeti sempatizan partilerinden delegeler hazır bulundu. Buna ek olarak, Kolombiya, ABD, Norveç ve Avustralya’dan İUB-DE militanları da Kongre’ye katıldı. Ayrıca İtalya, Nikaragua ve Haiti’den devrimci enternasyonalistler, Solcu Halk Hareketi (Cezayir), Sosyalist Yeniden Diriliş (ABD), Halkların Kendi Kaderini Tayini Mücadelesiyle Dayanışma İçin Savaş Karşıtı Komite (ABD) ve Sosyalist Alternatif Hareketi (Portekiz) gruplarından temsilciler olmak üzere birçok ülkeden devrimci parti temsilcileri ve devrimciler de VII. Dünya Kongresi’nde hazır bulundu. Son olarak, Kongre’ye katılamasalar da Suriye Demokratik Sol Partisi ve Tunuslu devrimci enternasyonalistler İUB-DE’nin VII. Dünya Kongresi’ne selamlamalarını ilettiler.

Kongre’nin onur köşesi ise, katledilişinin 80. yıl dönümünde Leon Troçki’ye, Friedrich Engels’in 200. doğum gününe, Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimlerinin 10. yıl dönümüne ve dünya üzerinde kapitalist hükümetlere ve emperyalizme karşı sürmekte olan tüm mücadeleler adına Şili emekçi halkının mücadelesine ayrıldı.

İUB-DE Kongresi’nin ilk günü dünya durum raporunun (önümüzdeki günlerde bu metni takipçilerimizle paylaşacağız) tartışılmasına ayrıldı. İkinci ve üçüncü günlerde sırasıyla, dünya sosyalist hareketi içerisinde de önemli tartışma konuları olan, Çin ve Rusya’nın karakterizasyonu ve ekolojik kriz ve bu krize karşı nasıl bir mücadele sürdürülmesi gerektiği başlıkları ele alındı. Ardından Kongre, İUB-DE’nin bilanço ve yönelişinin tartışılması ve önümüzdeki dönem kampanyalarının belirlenmesiyle başarılı bir şekilde tamamlandı.

İUB-DE devrimci bir kutup olarak güçleniyor

Bu noktada, Dünya Kongresi’nin genel değerlendirmesinin ve dünya sınıflar mücadelesinin içerisinden geçmekte olduğu kritik dönemeçte İUB-DE’nin güçlenerek ilerlemesinin oldukça olumlu olduğunu belirtebiliriz. Bu güçlenme ve devrimci bir kutup olarak referans noktası haline gelme sürecinin üzerine oturduğu birkaç temel unsur mevcut. Hepsine olmasa da bunların en önemlilerine kısaca değinmekte fayda var.

Bunlardan ilki, özellikle 2008 dünya ekonomik krizinin başlangıcından bu yana, dünya sınıflar mücadelesine müdahale ederken İUB-DE’nin politikalarını oluşturan üç temel eksen: 1) Castro-Chavizme ve “ilerici”/sahte sol hükümetlere karşı mücadele, 2) Ekonomik krize karşı gelişen kitle seferberlikleri ile dayanışma ve geçiş talepleri doğrultusunda bu seferberliklere müdahale, 3) Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin politik ve örgütsel olarak desteklenmesi.

Dünya sınıflar mücadelesinin son 12 yılına damgasını vuran bu üç temel konu etrafında dünya sosyalist hareketi içerisinde alınan hatalı pozisyonlar (reformist ya da oportünist) birçok akımın krizlere girmesine, bazı mücadelelerin önderliklerin ihanetine uğramasına yol açtı. İUB-DE’nin bu temalara, emekçi sınıfların bağımsızlığı perspektifiyle, geçiş talepleri ve sürekli devrim kavrayışı doğrultusunda, devrimcilerin birliği politikasıyla müdahaleler üretme gayreti, onun bu anlamda bir referans noktası haline gelmesinin de önünü açtı.

İkinci olarak, özellikle 2017 yılında gerçekleşen, bir önceki İUB-DE VI. Dünya Kongresi’nde, seksiyonların ve Enternasyonalin dışarıya açılımının ve devrimcilerin birliği politikasının yaygınlaştırılmasının kararlaştırılması da Enternasyonalimizin kuvvetlenmesinde belirleyici bir rol oynadı. Bunun en önemli sonuçlarını, özellikle Şili ve Peru’da gelişmekte olan kitle seferberlikleri içerisinde partilerimizin politikaları, talepleri ve taktikleriyle birlikte güçlenmelerinde ve mücadelelerin ön saflarında yer almalarında gözlemledik. Yine aynı şekilde, bu politikanın yansımasını, Arjantin partimiz Sosyalist Sol’un 2011 yılından beri bileşeni/kurucusu olduğu İşçilerin ve Solun Cephesi – Birlik (FIT-U) içerisinde almakta olduğu tutumlarda, Meksika seksiyonumuz Sosyalizme Doğru Hareket’in (MAS) ülkede yeni inşa edilmekte olan Solun Antikapitalist Cephesi’nde (FIA) oynadığı kurucu rolde ya da Türkiye’de İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) eylem birliklerine açık, sekterlikten uzak, birlikçi siyasetinde görmek mümkün.

Şimdilik bu iki noktaya değinmekle yetinelim. İUB-DE olarak, bizim buradan çıkarttığımız en temel sonuç, içerisinden geçmekte olduğumuz konjonktürde, yukarıda bahsi geçen ve metinlerimizde daha etraflıca ele aldığımız perspektifler doğrultusunda Enternasyonalin inşasını daha da ileriye taşımamız gerektiği.

İki pandemiye karşı: Krizin faturasını kapitalistler ödesin!

2008 yılında başlayan dünya ekonomik krizinden kapitalizm henüz kendi lehine bir çıkışı örgütleyebilmiş değil. Ve uygulamakta olduğu kemer sıkma politikaları dünya emekçi halklarının direnciyle karşılaşıyor. Bunun en belirgin örneğini 2019 yılında birçok ülkede gerçekleşen kitle seferberliklerinde gördük. Dünya ekonomisi 2019 yılı içerisinde yeni bir resesyona girmenin eşiğindeyken burjuva iktidarlar kemer sıkma politikaları vasıtasıyla krizin faturasını emekçilere kesmeye çalıştı. Ancak bu, birçok ülkede kapitalist sömürü politikalarına ve rejimlere karşı isyanları tetikledi. 2020 yılında başlayan Covid-19 pandemisi bu mücadelelerde bir geri çekilme yaşanmasına neden olsa da bizim için bu, kitlelerin nihai bir yenilgi yaşadığı anlamına gelmiyor.

Aynı zamanda, pandeminin de etkisiyle kapitalist kriz derinleşerek yeni bir aşamaya sıçramış durumda. Biz bunu, “kapitalizmin tarihinin en büyük krizi” olarak tarif ediyoruz.

Bu durum karşısında sağcısından sosyal demokratına tüm burjuva iktidarların uygulamakta oldukları politika ise aynı: kendi kârlarını muhafaza etmek ve katlamak adına, pandeminin ve krizin faturasını dünya emekçi halklarına ödetmek.

Sağlık sistemlerinin çöküşü, işsizliğin devasa oranlara ulaşmış olması, dünya emekçi halklarının alım gücünün yerle bir olmuş olması vb. tüm bunlar dünyanın birçok yerinde kapitalist karşı saldırı politikalarına karşı emekçilerin direnişine yol açıyor. Ve tüm bu mücadelelerde kendiliğinden antikapitalist karakterler taşıyan, birbirine benzer talepler açığa çıkıyor.

Bizim için önümüzdeki dönemin temel belirleyicisi, emekçi halkların mücadelesine, “krizin faturasını kapitalistler ödesin” sloganı uyarınca, mevcut düzenden kopuş yönündeki talepler ekseninde kampanyalar vasıtasıyla destek vermek ve müdahale etmek olacak.

Ya sosyalizm ya felaket!

Kapitalizmin tarihinin en büyük krizini yaşıyor oluşu, pandemi ve ekolojik krizin ulaşmış olduğu boyut bizi bu tespiti yapmaya itiyor: Ya sosyalizm ya felaket!

Tabii bu tespiti, birçoklarının yaptığı gibi salt bir sosyalizm propagandasını öne çıkarmak için yapmıyoruz. Bu bizim için, gelişmekte olan kitle seferberlikleri içerisinde, emekçilerin mevcut bilinçlerini göz önüne alarak, işçi sınıfının bağımsızlığı; emperyalizmden, kapitalizmden ve rejimlerden kopuş ekseninde, stratejik hedefimize ulaşmayı mümkün kılacak programımızın daha da güçlendirilmesi anlamına geliyor. Bu vesileyle, içerisinden geçmekte olduğumuz sürecin, devrimci partilerin ve devrimci bir Enternasyonalin inşası hedefiyle, sınıflar mücadelesinin en temel noksanı olan devrimci bir önderlik krizinin çözümü adına üzerimize düşen sorumluluğu artırdığının bilincinde olduğumuzu belirtelim.

Bizler için bu, bizim ya da herhangi bir partinin/Enternasyonal akımın doğrusal büyümesiyle çözülebilecek bir sorun değil. Devrimcilerin birliği politikasını öne çıkarıyor oluşumuzun alamet-i farikası da burada yatıyor.

İUB-DE VII. Dünya Kongresi’nin, bu hedeflere ulaşmak adına önemli bir ileri adım olduğunu düşünüyoruz.

Yaşasın İDP!

Yaşasın İşçilerin Uluslararası Birliği!

Yaşasın Dördüncü Enternasyonal!

Yaptırımlar, emperyalizme bağımlılığın sonucudur

0

Avrupa Birliği (AB) 11 Aralık’ta Türkiye’ye yönelik yeni yaptırımlar üzerinde anlaşma sağladıktan ve bunların devreye alınmasını 2021 Mart ayına erteledikten hemen sonra ABD’de Trump “Caatsa” diye bilinen yaptırımları yürürlüğe koydu. AB’nin yaptırım kararı daha çok Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve demokrasi konularındaki anlaşmazlıklara dayandırılıyor. ABD’nin yaptırımı ise S-400’ler krizi nedeniyle Türkiye’deki savunma sanayisini hedef alıyor.

Türkiye’nin savunma sanayisindeki girişimleri İHA’lar (insansız hava aracı), SİHA’lar (silahlı insansız hava aracı), gelişkin tanklar ve gemiler gibi savunma/saldırı araçlarının üretimine yönelik olduğundan ve de bu araçların güdüm, motor, kamera gibi yüksek teknoloji gerektiren parçaları yurtdışından ithal edildiğinden, Caatsa yaptırımları savunma sanayisini olumsuz yönde etkileyecek. Katar’a emanet edilen Tank Palet Fabrikası’ndan beklenen tankların neden hâlâ yapılmadığı sorusuna AKP’lilerin verdikleri “Almanlar motor göndermiyor” yanıtı, bu teknolojik bağımlılığın açık delili oldu.

Cumhur İttifakı yetkilileri yaptırımları “hukuksuz ve hasımca” bulurken, Millet İttifakı bileşenleri de hemen “milli birlik ve beraberlik” sloganına sarılarak AKP hükümetinin desteğine koştular.

Biz işçiler olarak ise soruna kendi sınıfımızın talepleri ve geleceği açısından bakıyoruz. Elbette AB ve ABD emperyalizmlerinin Türkiye ve diğer bağımlı ülkeler üzerindeki dayatmalarını reddediyoruz. Ama asıl eleştirdiğimiz Türkiye’deki yönetimlerin bir yandan emperyalizme bağımlılıklarını devam ettirirken, bir yandan da çıkar sürtüşmeleri ortaya çıktığında emperyalistler ve diğer büyük güçler arasında zikzaklar çizerek yeni bağımlılık arayışlarına girmesi. Yaptırımların hemen ardından “ABD’den kopalım, Çin-Rusya eksenine geçelim” önerilerinin ortaya atılması, emperyalist ve yayılmacı güçler arasında tercih yapmaya dayalı bağımlılık zihniyetinin bir ürünüdür.

Türkiye işçi ve emekçi sınıflarının çıkarı emperyalizmden bağımsızlıkta yatmaktadır. Kuşkusuz ABD’den kopmalı, NATO’dan çıkılmalı ve üsler kapatılmalıdır. Öte yandan Avrupa Birliği bir emperyalist patronlar topluluğudur; Türkiye işçi sınıfının birleşeceği güç Brüksel’deki emperyalist birlik değil Avrupa’daki emekçi yığınlardır. Çin ve Rusya ise, sadece kendi halklarını ezen, yoksulluğa mahkûm eden değil, ama aynı zamanda dünya emekçilerini soymak ve sömürmek için genişlemeye çalışan diktatörlük rejimleri tarafından yönetilen yayılmacı ve emperyalist devletlerdir. Bütün bu rejimler Türkiye dahil olmak üzere bütün ülkelerdeki işçi ve emekçi sınıfların düşmanıdır.

Türkiye emekçileri, bu güçler arasında tercih yapma zorunluluğundan kurtulmak için, her şeyden önce emperyalizme ekonomik ve siyasi olarak bağımlı, ama bir yandan da saldırgan/yayılmacı emeller güden Tek Adam rejimine ve onun temsil ettiği sermaye egemenliğine son vermek durumundadır.

Son damla: Muhammed Buazizi!

0

Eğer zamanı gelmişse, tek bir damla barajları yıkacak hareketi başlatabilir. Ama karıştırmayalım. O son damlanın çok önemi olsa da esas maharet birikimin kendisinde gizlidir. Öyle olmasaydı, o son damla misali, niyet eden herkes zaman, mekân fark etmeksizin, tarihin akışını istediği yönde değiştirebilirdi. Tarih bize tarihin öyle şekillenmediğini sayısız defa gösterdi. Buna rağmen komplocu anlayış ve iflah olmaz kötümserlik revaçta olmaya devam edebiliyor.

Bunun en tipik ve son örneklerinden biri 10 yıl önce Tunus’ta “son damla” Muhammed Buazizi ile tetiklenen Arap devrimci süreciydi. “İş, ekmek, özgürlük” şiarıyla zembereğinden boşalan kitle seferberliklerini, hâlâ kökü dışarıda 100 kışkırtıcının işi sayan/sanan bir körlük söz konusu. Onurlu bir hayat isteyen milyonlarca insanın eylemini bu derece basite indirgemek, aslında bir bakıma tarihin sonunu ilan etmek anlamına da geliyor. Belki de özgür insan eyleminin hiç var olmadığını iddia etmek! Bu durumda geriye kalan nedir ki, hiçlik ve anlamsızlık dışında?

İnsanın kendi kaderini değiştirebileceğine inanması ve buna girişmesi tarih boyunca muktedirleri hep çok korkuttu. Her şeyin daima aynı kalacağı, hiçbir şeyin, hiçbir şekilde değişmeyeceği muktedirlerin rüyasıdır, yoksulların değil. O yüzden saraylar, “böyle gelmiş, böyle gider” inancını yaymak ve yaşatmak için şarlatanlarını, cellatlarını her daim görev başında tutarlar. Ne var ki hiçbir güç ve servet kulübelerde yeşeren öfkeyi ilelebet dizginleyemedi, dizginleyemez. İsyan eninde sonunda “ayaklar baş olsun” diye harekete geçer.

Sonuca bakarak hüküm vermek yanlış olur. Bir saray ve muktedir yıkılırken yerine bir başkası kuruluyorsa bu kitlelerin eyleminin yanlış ya da maksatlı olduğunu göstermez. Sarayların yıkılması, muktedirlerin saltanatının son bulması doğru ve gereklidir. Eksik kalan ve tamamlanması gereken son damlanın yıktığı barajların akacağı doğru kanalların oluşturulamamış olmasıdır. Hayat boşluk kaldırmaz. Harekete geçen kitlelerin hedefine ulaşması için o en zaruri araçlar ve örgütler yoksa devrimin çalınması kaçınılmaz olur.

Tarihi haklılar değil hep güçlüler yaptı. Bugün de öyle. Özlemimiz, umudumuz, mücadelemiz haklı olanın güçlü de olmasında. Onurlu bir hayat için mücadele eden herkesi selamlıyoruz. Ayağa kalkmış kitlelerin yolu yolumuzdur. Damlalar okyanus olacak…

17 Aralık 2010: “Devrim Tunus’ta başladı ama Tunus’ta tamamlanmayacak”

0

Seyyar satıcı Muhammed Bouazizi’nin kendisini ateşe vererek intihar etmesinin ve Tunus emekçi halkının diktatörlük rejimine karşı biriken öfkesinin kitlesel devrimci bir ayaklanmayı tetiklemesinin üzerinden 10 yıl geçti.

Tunus’un rejim tarafından sosyal ve ekonomik anlamda en yoksun bırakılan Orta-Batı bölgesinin Sidi Bouzid kentinde iş ve ekmek talepleriyle başlayan isyan, hızlı bir şekilde tüm ülkeye yayılmıştı. Rejimin ve kolluk güçlerinin kitle seferberliğini bastırmak için göz yaşartıcı gaz, plastik ve gerçek mermilerle uyguladığı şiddet, Tunuslu emekçilerin isyanını yıldırmak yerine ona rejim karşıtı bir karakter kazandırmış, devrimi savunma ve koordinasyon komitelerinin oluşturulmasıyla seferberliği daha örgütlü ve daha kitlesel bir hale getirmişti.

Ülkede 23 yıllık Bin Ali diktatörlüğünü deviren, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da diktatörlük rejimlerine ve kapitalist sömürü politikalarına karşı kitlesel ayaklanmaların önünü açan Tunus devrimci sürecinden çıkartmamız gereken dersleri, ileriliklerini ve zayıflıklarını daha önce bu sayfalarda defalarca işledik ve işlemeye devam edeceğiz. Yine aynı şekilde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da 2010 yılında açılan devrimci sürecin yaşadığı önemli dönemeçlerin analizini de sayfalarımızda yaptık ve yapmaya devam edeceğiz.

Kısaca şunu belirtmek gerekir ki; 2010 yılında bölgede başlayan devrimci süreç, Suriye’de emekçi halkın mücadelesi, karşıdevrimci Esad rejiminin, emperyalizmin, bölge ülkelerinin ve radikal İslamcıların yoğun çabasıyla yenilgiye uğratılsa da, yine Mısır’da Sisi’nin kanlı askeri darbesi sonrası emekçi halkın mücadelesinde ciddi bir geri çekiliş yaşansa da Kuzey Afrika ve Ortadoğu halkları nihai bir yenilgi almış değil. 2019 yılında Cezayir, Sudan, Irak, Lübnan ve İran’da yaşanan seferberlikler, bölge halklarının kapitalist kemer sıkma politikalarını kabul etmediğini, mezhepçi ve yolsuzluğa bulaşmış diktatörlük rejimlerinden kopuş uğruna mücadelelerini sürdürdüklerini kanıtlıyor.

Tüm bu süreci başlatan Tunus devriminin 10. yıldönümünü selamlarken, Cezayir’de 2019 yılındaki seferberlikler sırasında yapılan bir duvar yazısına göndermede bulunalım: “Devrimler; bir yanda onları yapanlar var, bir yanda da onlardan istifade etmeye çalışanlar!”

Bu vesileyle, bölgede 10 yılın ardından halen en temel görevin, yani bir iktidar alternatifinin yaratılması ve devrimci bir önderliğin inşası görevinin güncelliğini koruduğunu belirtmeliyiz. Devrimci enternasyonalistler, “devrimi yapanlarla” ve onların yarattığı ya da yaratacağı yerel ya da bölgesel öz yönetim organlarıyla birlikte, kapitalizmden ve mevcut rejimlerden kopuş doğrultusunda bir alternatifi inşa etmek zorunda.

Tarihte bu ay | 17-25 Aralık 2013: Ayakkabı kutuları açılırken

0

17-25 Aralık 2013’te, Türkiye’de iktidarda olan siyasal partinin mensuplarıyla çeşitli iş çevreleri arasındaki kirli ve yoz ilişkinin bir fragmanı yayınlandı. Söz konusu olan filmin kendisi değil yalnızca bir fragmandı, çünkü ortaya dökülen rüşvet ve yolsuzluk buzdağının sadece görünen kısmıydı. Evet buzdağının sadece görünen kısmı gündeme gelse de 17 Aralık, Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalıydı.

Devlet iktidarı için kavgaya tutuşan iki burjuva fraksiyon (AKP ve Gülen Cemaati) birbirlerine karşı saldırıya geçerken, aynı zamanda birbirlerinin kirli çamaşırlarını da ortaya döktü. Elbette filler tepişirken, ezilen yine çimenler oldu. İşçi ve emekçilerin seçilenlerden hesap sorabilme mekanizmalarının olmadığı Türkiye’de, 17-25 Aralık’ta ufak bir kısmı ifşa olan yolsuzlukların üzerine gitmek isteyenler, vatan hainliği ile suçlandı.

AKP, operasyonu bir komplo, yolsuzluk iddialarını da bir “paralel devlet” yapılanmasının sinsi yalanları olarak lanse etmeye çalışsa da, her nedense Egemen Bağış Avrupa Birliği Bakanlığı görevinden alındı ve İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar da bakanlık görevlerinden istifa etti.

Operasyon, aynı zamanda Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, iş adamları Ali Ağaoğlu ve Rıza Sarraf’a da uğradı. İhalelere karıştırılan hilelerden alınan rüşvetlere dek ortaya saçılan belgeler, Türkiye’nin yönetiminden sorumlu politik kadroların oligarşinin cüzdanıyla beslendiğini ve “millet” için değil, işte bu cüzdan için yorulmak bilmeksizin çalıştığını ortaya koydu. Aslan’ın evinden çıkan ayakkabı kutusunun içine saklanmış 4,5 milyon dolar, oligarşinin cüzdanı için çalışan siyasilerin bu çabalarının aslında ne kadar kârlı olabileceğini gösteriyordu.

Yaklaşık bir sene sonra Türkiye’de yine bir “ayakkabı” gündemi olacaktı: Ama gündem bu sefer bir bankerin Türkiye halkını nasıl soyup soğana çevirdiği üzerinden değil, Ermenek’te maden enkazı altında kalmış bir işçinin babasının giydiği yırtık ayakkabılar üzerinden oluşacaktı. Süleyman Aslan’ın kutularından çıkan milyon dolarlar Ermenekli madencilerden çalınmıştı ve bu hırsızlığı organize eden de AKP’den başkası değildi. Adalet Bakanı Gül bugünlerde Türkiye’de hukukun üstünlüğünden ve adalet reformundan bahsediyor. Bakan Gül’ün adalet reformu, üyesi olduğu partinin üst düzey yetkililerinin yaptığı yolsuzluklar nedeniyle yargılanmalarını da kapsayacak mı? Hiç sanmıyoruz. 17-25 Aralık’tan sonra AKP Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısında antidemokratik değişiklikler gerçekleştirmişti. HSYK bünyesinde Adalet Bakanı’na hakim, savcı ve adalet müfettişlerinin atanması ile disiplin soruşturmaları gibi birçok konuda geniş yetkiler verilmişti. Adalet Bakanı Gül’ün reformu, kendisinin HSYK üzerinde sahip olduğu antidemokratik yetkilerin tamamen geri alınmasını kapsayacak mı? Hiç sanmıyoruz.

Fikri iktidar ve sokaktaki hayat

0

Erdoğan, elinin altındaki bütün medya, devlet, zenginlik ve kadro olanaklarına rağmen fikri iktidar olamadıklarından şikâyetçi. Üç sene önce yine benzer bir şikâyette bulunmuş ve partisinin kültürel ve sosyal iktidarını kuramadığını yazmıştı.

Erdoğan neden fikri iktidarını kuramıyor? Halbuki kendi fikirlerine muhalif olan fikirlere sahip pek çok insan tutuklu vaziyette (Türkiye’de 110 gazeteci ve 69 bin 301 öğrenci hapiste). Tutuklu olmayanlar ise medyada yer bulamıyor, dolayısıyla kendilerini ifade edemiyorlar. Bütün televizyon kanalları Erdoğan’ın konuşmalarını baştan sona yayınlıyor. Bütün gazeteler onun her kelimesini satır satır analiz ederek para kazanan köşe yazarlarıyla dolu. Bütün üniversitelerin rektörleri Beştepe’den atanıyor. Akademi kendi kadrolarıyla dolu. Akademideki muhaliflerini susturuyor, KHK ile işinden ediyor, içeri atıyor ya da gözdağı veriyor. KHK’leri kullanarak ilerici ve sosyalist gazeteleri ve kanalları kapatıyor. Kendi aleyhine konuşanların çıktıkları küçük kanallara RTÜK üzerinden ceza yağdırıyor. Ve evet, bunlara rağmen fikri iktidarını kuramıyor.

Bunun anlamı, toplumun geniş bir kesimini oluşturan işçi ve emekçilerin Saray’ın argümanlarına ikna olmadığıdır. İşçi ve emekçiler Saray’a yalnızca tahammül ediyorlar çünkü Saray’la mücadele etmek için ihtiyacını hissettikleri araçlardan bugün için yoksunlar.

Sokakta Saray’ın anlattığından farklı bir hayat var. Saray’a göre “Türkiye uçuyor.” En büyük ekonomiler arasında ve başkanlığın sağladığı refahın etkisiyle de şımarmış vaziyette! Ama Saray’daki hesap sokağa uymuyor! Dört bir yanı kendisine şükretmeyi vaaz eden cemaatlerle çevrili Türkiye’de işçi ve emekçilerinin mide gurultuları, günde beş vakit okunan ezanın sesini bastırmaya başlayalı çok oldu. İşte fikri iktidarın kurulamadığı ve hep yıkıldığı yer burasıdır.

Olağan zamanlarda topluma egemen olan fikirler, aslında egemen sınıfların fikirleridir. Ancak anlaşılan olağan zamanlarda değiliz ki, Beştepe’deki Saray kulübelerin kendi fikirlerine sahip olmamasından şikâyetçi. Belki de bunun nedeni, kulübeler ile saraylar arasında yapılması dilenen bir barışın mümkün olmamasıdır.

“Asgari ücreti biz işçiler belirlemeliyiz”

0

Merhabalar;

Ben Manisa Organize Sanayi’de çalışmakta olan işçi kardeşlerinizden birisiyim. Yaklaşık olarak 17 yıldır çalışmaktayım. İçinde bulunduğumuz bu karmaşık sistemden biraz da bunalan biri olarak, bana “Çalış, primini doldur, emekli ol; ama 25 yıl çalışıp prim doldursan bile yine de 15 sene daha bekle o zaman emekli olursun,” diyen bir hükümetin, asgari ücreti belirlemek için 40 gün önceden komisyon kurup bizim için uygun bir asgari ücret belirleyebileceğine inanmıyorum.

Emeğin asgari ücretini belirlemek masa başındakilere mi düşer, yoksa 12 saat fabrikada tersanede çalışan emekçilere mi? Emeğin bedeli bu kadar kolay mı belli olur? Pazara, markete gidip çıkıp evinin bir aylık alışverişini yapabileceği, bir aylık kirasını ödeyebileceği, elektrik ve su faturasını, hatta kışlık yakacağını karşılayabileceği bir rakamdan bahsediyoruz. Bu arada çocukların ihtiyaçlarını söylemedim bile.

Ama o insanlar her gün babasının eline bakan çocukların ihtiyaçlarının karşılanamamasını bilmezler. Öyle bir sıkıntıları yok ki anlasınlar. Tok açın halinden anlamaz. Aynı koşullarda değiller ki emekçilerin asgari ücretini belirlesinler. Onlar belirledikleri o asgari ücretle nasıl idare edileceğini bilmezler. Onlar Samsun’da bir emekçinin bir eline “iş” bir eline “aş” yazarak kendi canına kıymasını sorgulamazlar. Sorgulamazlar ücretsiz izinde olan birisinin 1.168 TL ile bir ay nasıl geçineceğini, çünkü insana değer vermezler. Emekçinin ölmesini değil de ne isterler diye soruyorum. Yaklaşık 18 milyon asgari ücretli emekçi kardeşimin emeğinin bedelini, komisyondaki beş altı kişi mi belirleyecek? Onlar üreten ve tüketenden daha mı iyi bilirler, yoksa hesap uzmanı mıdırlar?

Hayır, onlar işte bu sistemin yani kapitalizmin birer piyonudurlar. Bizim ücretimizi belirleyen bunlar değil, emekçiler olmalıdır. Bu da işçilerin birleşik gücüyle gerçek olacaktır. Bizler ne kadar birleşirsek, bu sistemin bu oyununu, bu ezilmeyi bozarız. Adaletin olmadığı bir yerde huzur olmaz, yaşam olmaz. Çölde yağmur duası olmaz. Sen önce ağaç dikeceksin ki yağmuru bekleyeceksin. Dua ile yağacak olsa, çöller selden geçilmezdi. Asgari ücreti belirleyen emekçiler olmalıdır. Gücümüz birliğimizden gelecektir.

Akhisar’dan BMİS üyesi bir işçi

Arjantin’de kürtaj yasası için ilk kazanım sağlandı, sırada Senato oylaması var!

0

Arjantin’de kadınların yasal, ücretsiz ve güvenli kürtaj talebiyle sürdürdüğü mücadele geçtiğimiz cuma günü (11 Aralık) kürtaj yasasının Temsilciler Meclisi’nde 117’ye karşı 131 oyla kabul edilmesiyle önemli bir kazanım elde etti. Böylelikle tasarının yasalaşması yolunda ilk adım atıldı. Şimdi sırada 29 Aralık’ta gerçekleşecek Senato oylaması var. “Yasalar parlamentoda tartışılır haklar ama sokakta kazanılır” diyen kadınlar bu yüzden sokaklardan geri adım atmıyor ve yasa tasarısı 29 Aralık’ta Senato’da da onaylanana kadar dayanışmayı yükseltmeye çağırıyor.

Aşağıda İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un geniş kadın örgütlenmesi olan ve Kürtaj Hakkı İçin Ulusal Kampanya’nın içinde yer alan Isadora – Mücadeledeki Kadınlar üyesi Mercedes Trimarchi ile sürece ilişkin gerçekleştirdiğimiz kısa değerlendirmeyi siz okurlarımızla paylaşıyoruz.

Kadın Dayanışması: Kürtaj yasa tasarısı Arjantin’de kadınların ısrarlı mücadelesi sonucunda Temsilciler Meclisi’nde kabul edildi. Arjantin’de feminist hareketin bu kazanımı Türkiye’de de büyük coşku ve mutluluk ile karşılandı. Şimdi biliyoruz ki sırada Senato oylaması var. Bize bundan sonraki süreci aktarabilir misin?

Mercedes Trimarchi: Arjantin parlamentosu iki meclisten oluşuyor. Biri Temsilciler Meclisi, diğeri ise Senato. Bir yasanın geçmesi için her ikisi tarafından da onaylanması gerekiyor.

2018 yılında Temsilciler Meclisi tarafından onaylanmıştı ama Senato’dan geçememiş ve dolayısıyla yasalaşmamıştı. Geçtiğimiz cuma ise yine Temsilciler Meclisi’nde onaylandı ve şimdi tekrar Senato’nun önüne gidecek. O yüzden şu an biz bu süreci “yarı onaylandı” şeklinde ifade ediyoruz. 29 Aralık’ta Senato’da görüşülecek, onaylanırsa da yasalaşmış olacak. Eğer Senato’da onaylanmazsa da yasalaşmamış olacak ve 2018’deki gibi tekrar başa dönmüş olacağız. Kamudaki görüşlere ve Senato’daki oy eğilimlerine baktığımızda Senato’dan da geçecek gibi görünüyor ama tabii ki bunu 29 Aralık’ta net olarak göreceğiz.

KD: Temsilciler Meclisi’nden geçen yasa tasarısı ile Ulusal Kampanya’nın önerdiği yasa tasarısı arasında bir fark var mı?

MT: Temsilciler Meclisi’nden geçen kürtaj yasası ile Ulusal Kampanya’nın önerdiği kürtaj yasa tasarısı birbirine çok benzer. Her ikisi de gönüllü kürtajın 14. haftaya kadar hem devlet hastaneleri hem de özel kliniklerde ücretsiz, yasal ve güvenli olarak yapılabileceğini öngörüyor.

Aralarındaki tek ama önemli bir fark, Ulusal Kampanya olarak önerdiğimiz yasa tasarısında “vicdani ret” maddesinin olmamasıydı; ancak Temsilciler Meclisi’nden geçen yasada bu “vicdani ret” maddesi var. Bu da şu demek oluyor: Bireysel olarak doktorlar, dini gerekçelerle kürtaj yapmak istemezlerse yapmayabiliyorlar. Benzer şekilde bu madde özel kliniklere de kürtaj yapmayı tamamıyla reddetme seçeneği sunuyor ve bu yüzden herhangi bir cezai yaptırıma maruz kalmayacaklar. Devlet hastanelerinde, topyekûn reddetme durumu söz konusu değil ama burada görev yapan doktorlara da bireysel olarak ret seçeneği sunuluyor.

KD: Peki, bu durumda bu maddenin kürtajın fiilen önüne geçme tehlikesi taşıdığını söyleyebilir miyiz?

MT: Bu vicdani ret maddesi zaten Başkan Alberto Fernández ve kilisenin işbirliği üzerinden tasarıya eklendi. Bunun için özellikle bir baskı uygulayarak lobi faaliyeti yapıldı ki yasa tasarısında bu madde olsun. Ancak şöyle bir şey var; bir klinik topyekûn reddedebilir, bunun cezai yükümlülüğü yok ama devlet hastanesinde topyekûn reddedilmesi mümkün değil. Eğer o devlet hastanesinde tüm doktorlar bireysel olarak kürtaj yapmayı reddederse, devlet oraya kürtajı yapabilecek bir doktor atamakla yükümlü olacak.

KD: Bu yoğun gündeminiz içinde fırsat bulup zaman ayırdığın için çok teşekkür ederiz. 2020’yi kadınların bu önemli kazanımıyla kapamak için 29 Aralık’ı heyecanla bekliyoruz. Dayanışmayla!

Direnişteki PTT işçisiyle söyleşi: “Taşeronlar bir araya gelirlerse istediklerini alırlar”

0

PTT’de çalışan taşeron işçilerin bağımsız sendikası PTT-Sen üyesi işçiler, sendikal sebeplerle üyelerinin maruz bırakıldığı işten çıkarmalar, zorunlu ücretsiz izinler, baskılar, pandemi koşullarında hiçe sayılan sağlıkları ve ağırlaşan çalışma koşulları karşısında haklarını aramak için İstanbul, İzmir ve Bursa PTT Başmüdürlükleri önünde direniş başlattı. 2019 yılında taşeron şirket yöneticileri ve PTT yönetiminin baskılarına rağmen kurulan PTT-Sen üyesi işçiler, “Sendika haktır, engellenemez” diyerek PTT’nin sendikaları üzerinde uyguladığı baskılara derhal son verilmesini, sendikal sebeplerle işten çıkarılan veya zorunlu ücretiz izne ayrılan tüm işçilerin işlerini geri almasını talep ediyorlar. Hafta içi her gün 11:00’de Sirkeci’de bulunan PTT İstanbul Avrupa Yakası Başmüdürlüğü binası önünde oturma eylemi yaparak direnişlerini sürdürecek PTT-Sen işçilerinden biriyle yaptığımız söyleşiyi aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz. İyi okumalar.

Gazete Nisan: Merhabalar, öncelikle sizi tanıyalım isterseniz.

PTT İşçisi: Adım Burhan Tan, 36 yaşındayım. Evliyim, iki tane çocuğum var. PTT’de toplam 12 yıldır çalışmaktayım. Ancak firma elemanı, yani taşeron olarak çalışmaktayım. Biz birbirini hiç tanımayan altı arkadaş olarak bir araya geldik ve bir sendika kurmak isteyip sendikayı kurduk. Kısa bir sürede üye sayımızı tamamladık. Akabinde yetkili sendika olduk, yani yetkimizi aldık. Maalesef şirket buna itiraz etti. Tabii zor süreçlerden geçtik çünkü PTT’de taşeron çalışmak hiç kolay değil. PTT taşeronların bir araya gelmesini istemiyor çünkü taşeronlar bir araya gelirlerse istediklerini alacaklar ve onlar için de zor bir durum olacak. Biz de bu zorluğu yenmek için sendikalı olduk, bir araya geldik ve sendikamızı kurduk. Biz bu sendikayı kurduğumuzdan dolayı çeşitli baskılar gördük. Mesela en önemlisi, benim görev yerim değiştirildi. Görev değişikliği altında yerimi değiştirdiler, yani kısacası sürgün verdiler bana. Beyoğlu Posta Dağıtım’dan Bahçelievler Kargo Dağıtımı’na sürgün yedim. Daha sonra Bahçelievler’de çalışırken beni işten çıkardılar. Benimle beraber sendikanın yöneticilerinin hepsini, sendikanın genel başkanı da dahil sendikal yönetimin tamamını işten çıkardılar.

GN: Ama hükümet işten çıkarmaları yasakladığını söylemişti?

PTT İşçisi: Evet yasaklamışlardı ama buna adalet üzerinden yaklaşmak gerekir: Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin adaletine inanıyorum ama onlar buna inanmıyor herhalde ki pandemide işçi çıkartmaya, işçi kıyımı yapmaya başladılar. Biz bu haksızlığa uğradığımız için şu an İstanbul PTT Başmüdürlüğünün önünde eylem yapıyoruz. Bütün arkadaşlarımızı da davet ediyoruz.

GN: Bundan sonrası için PTT işçilerinin planı nedir, sizin ajandanızda neler var?

PTT İşçisi: Bundan sonraki süreç şöyle gelişecek: Temennimiz odur ki, ilk önce buradaki sendika yönetimi, sendikamızın eylemde olan yöneticileri işe alınsın. Çalışan arkadaşlara bir şey demek istemiyoruz çünkü onlar da zor durumdalar, eğer bize destek olurlarsa işten çıkartılacaklar. Yönetim içerideki işçileri mesajlarla tehdit etti. Bu tehdidi PTT üst yönetimi ile şirket ortak yapıyor. Bizim amacımız şu: Bütün taşeronlar bir araya gelsin, haklarını alsınlar. Herkesi burayı desteklemeye davet ediyorum. Bekliyoruz. Umarım herkes gelir ve istediğimiz olur.

GN: Çok teşekkür ediyoruz.

Şimdi hedefimiz asgari ücreti artırmak olmalı

0

Merhaba, Nisan okurları! Bir avuç zenginin ve bu zenginlerin emrinde kul köle olan, patronlarla birlikte halkın sırtından zenginleşen siyasilerin olduğunu bilerek çalışan bir mobilya işçisiyim.

Manisa’daki mobilya işçileriyle ve diğer sektörlerdeki birçok işçi arkadaşla bağım var; çeşitli sebeplerle bir araya gelip sohbetler ederiz. Bu sohbetler esnasında son yıllarda tüm işçi kardeşlerimle aynı konularda hemfikir olmaya başladığımızı gördüm. Öncelikle hepimiz çok yüksek kiralar ödediğimizi düşünüyoruz. Maaşımızdan ise çok yüksek miktarlarda vergi kesintileri oluyor. Ekonomik krizin bedelini en çok biz ödüyoruz. Markete, pazara çıkamaz olduk. İşçi kenti Manisa’da işçi maaşıyla yaşamak imkânsız hale gelmeye başladı!

Bunca sorunla nasıl baş edebiliriz, nasıl bir arada güçlü ve kalabalık hale gelebiliriz, sürekli bu konuları konuşuyorduk. Maalesef ekonomik yıkımın tam ortasındayken bir de pandemi belasıyla uğraşmak zorunda kaldık. Zaten bize yaşattıklarından dolayı işçi düşmanı iktidara güvenmiyor, muhalefetleri de yetersiz buluyorduk. Pandemide iktidarın sağlıktan çok parayı düşüneceğini bilsek de, biz işçileri bu kadar da yok sayacağını tahmin etmemiştik. İşyerleri kapanırsa patronlara nasıl hesap veririz derdinde olan hükümet, sokağa çıkma yasaklarına rağmen fabrikalarda çalışmanın durmamasından yana oldu. Bu karar, fabrikaları virüsün yayılma merkezi haline dönüştürdü. Ölümle sonuçlanan vakaların olduğu fabrikalarda dahi üretim durdurulmadı.

İş ararken hastalığa yakalanan, pandemide işten çıkarılan arkadaşlarımız geçimini sağlayamaz hale geldiler. Ücretli izin adı altında 1170 TL’lik cüzi meblağı da görünce biz işçilerde çok ciddi bir korku oluştu. Fakat yarattıkları korkunun arkasında öfkemiz de her geçen gün büyümeye başlamıştı. Tüm bu öfkenin üzerine kalkıp torba yasayla kıdemimize, emekliliğimize saldırmaları da iyice öfkemizi kabarttı. Ülkemizde sendikacılar her ne kadar bürokrat olsalar da, işçinin nabzını tutarlar. Torba yasanın meclise geleceğini öğrenen ve işçilerin öfkesine tanık olan üç işçi konfederasyonumuz da ortak basın açıklaması ve birlik mesajı yayınlamak zorunda kaldı. Ve sonucunda torba yasada itiraz ettiğimiz iki madde geri çekilmek zorunda kaldı. Biz işçiler bu sınavdan büyük ders çıkardık. İşçiler olarak güç birliğini oluşturabilirsek, sendikacıları da mecburen bizim yanımızda olmaya zorlayabiliriz. Hayalimizdeki gibi şeffaf, denetlenebilir bir işçi demokrasisini yaşatan sendikalardan şu anda uzak olsak da patron ve işbirlikçisi siyasiler şu küçük göstermelik birlikten bile korkuyor, anında titremeye başlıyorlar.

Peki bu maddelerin torba yasadan çıkarılmış olması yeterli mi? Madem böyle bir sınavı kazandık, doğru yolu bir kez daha öğrendik, şimdi asgari ücret zammına yönelmemiz lazım. Geçinmeyi bırakın, artık yaşayamıyoruz! En başta da söylediğim gibi maaşımızdan kesilen vergi her ay bir ev kirası kadar. Patronlara sürekli vergi affı çıkarken devletin tüm vergileri bizden toplanıyor. Türkiye’de bir dolu fırsatçının pandemiye rağmen zenginleştiğini görüyoruz. Peki bunca kaynakları varken bize niçin insanca bir zam yapmıyorlar? Sendikalı fabrikalardaki kardeşlerim, bir an önce asgari ücretteki vergilerin kaldırılması ve asgari ücretin açlık sınırının üzerine çekilmesi talepleriyle sendikamızı zorlamamız lazım. Sendikasız işçilerin ise bir taraftan sendikalaşması, diğer taraftan da fabrikalarda işçi komiteleri oluşturarak, taleplerimizin arkasında durması lazım. Eğer huzurla yaşayacaksak, şu anki halimize çözüm bulacaksak, hep birlikte mücadele ederek bulacağız.

Umutla, sevgiyle ve mücadeleyle kalın kardeşlerim.

Asgari ücret ne olmalı, nasıl saptanmalı?

0

Aralık ayı sonlarında belirlenecek olan asgari ücretin ne olması gerektiği konusunda her çevre açıklamalar yapıp bazı rakamlar dile getirdi. Millet İttifakı partileri 3.000-3.100 bandında olmasını talep ediyor. Türk-İş aklındaki rakamı daha sonra ileteceğini söylüyor. DİSK genel başkanı taleplerini net 3.800 lira olarak açıkladı. Sendikalar dahil, hükümet dışındaki bütün kesimler, asgari ücretin vergiden muaf olmasını istiyor.

Hükümetin ve işverenler tarafının hangi öneriyi masaya getirdiklerini henüz bilmiyoruz. Ama hükümetin ne önerebileceğini kestirmek zor değil. Damadın açıkladığı Yeni Ekonomi Politikası’nda “fiyat ve ücretlerde geçmiş enflasyon yerine YEP enflasyon hedeflerine göre ayarlamalar yapılacak” deniyordu. 2021 için hedefledikleri de yüzde 8,5. Ama damat kovuldu, dolayısıyla 2020 yılına dair kendi enflasyon hesaplamalarıyla belirledikleri (ve tabii gerçekleri yansıtmayan, kimsenin de inanmadığı) yüzde 14 gibi bir rakamdan hareketle, 2021 asgari ücretinin 2.650 lira civarında olmasını dayatmaları çok muhtemel. İşverenler herhalde bu rakama razı olurlar. Sendikalar ise mutlaka hükümetin önerisine karşı çıkıp bu rakamın biraz daha üzerine çıkılmasını isteyeceklerdir. Bütün bunlar yetecek mi?

Bazı gerçekler

İşçi sınıfının asgari ücret konusunda, belirli bir rakamdan ziyade, etkili bir mücadele stratejisine sahip olması gerekiyor. Bakın asgari ücret dünyanın her yerinde, “Bir insanın, en temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma, giyim, ısınma, ulaşım ve kültür gibi ihtiyaçlarını karşılamasına yetecek düzeyde düzenlenen asgari maaş” olarak tarif ve kabul edilir. Biz daha kısa bir biçimde söylüyoruz: Asgari ücret, bir insanın onurlu bir yaşam sürdürebilmesi için gerekli olan asgari miktardır. Verili şartlarda, bugünkü asgari ücret (2.324 lira) de muhalefetin önerdiği rakamlar da “onurlu” bir yaşama imkân veren değil, yoksulluğun altında ezilmeye mahkûm edecek miktarlar. Dört kişilik bir aile için açlık sınırının 2.362 lira, yoksulluk sınırının da 8.169 lira olduğunu unutmayalım.

“Etkili bir mücadele stratejisine sahip olmamız gerekir” diyoruz. Neden mi? Bakın, DİSK-AR’ın yaptığı hesapla, “1978’de kişi başına milli gelirin yüzde 3,4 üzerinde olan asgari ücret, aradan geçen 42 yılda kişi başına milli gelirin yüzde 40 altına düştü. Asgari ücret kişi başına gelire paralel olarak artsaydı brüt asgari ücretin 2020 yılında 2.943 TL değil, 5.000 TL olması gerekirdi”.

Yani, işçi sınıfı olarak ücretlerimizi koruyamamışız. Tabii araya önce 12 Eylül diktatörlüğü girdi, sınıfın önderleri kıyımdan geçirdi. Ardından Özal ile birlikte işçi düşmanı neoliberal kapitalist politikalar yürürlüğe kondu. Sonra bu politikaları AKP devraldı, bunun üzerine bir de yolsuzlukları, kapitalist yağmacılığı ve baskıları ekledi… ve bugünlere geldik. Bugün, asgari ücret neredeyse ortalama ücret haline geldi. 2006 yılında aylık ortalama ücret ve maaş geliri asgari ücretin yaklaşık 2 katı iken, 2019’da asgari ücretin yüzde 1,41 katına geriledi.

Gerilemenin bir başka ölçüsü olarak Türk lirasının değerini alalım. ABD doları cinsinden asgari ücret 2016’da 430 ABD doları idi. Ocak-Kasım 2020 ortalama kurlara göre asgari ücret 336 ABD dolarına geriledi. Güncel kurlara göre ise 300 doların altına düştü. Yani güncel kur üzerinden asgari ücrette sadece bu yıl içinde 36 dolar, yani 282 lira gerileme oldu. Bunun bizimle doğrudan ilgisi var, çünkü Türkiye’de ekonomi ithalata dayalı olduğundan, TL’nin dolar karşısındaki her değer kaybı, elektrik-doğalgaz faturalarından ulaşım masraflarına ve çarşı pazar alışverişine kadar tüm fiyatların artmasına neden oluyor.

Nasıl bir strateji?

Asgari ücret, yılın bir ayında hükümetin ve patronların ağırlıkta olduğu, sendika yöneticilerinin ise neredeyse arabulucu gibi pazarlık işlevi üstlenmek için bulundukları bir kurulun inayetine teslim edilemez. İşçi sınıfının onurlu bir yaşama kavuşabilmesi için sürekli mücadelesini gerektirir. Unutmamak gerekir ki bugün ülkede ücret karşılığı çalışan emekçilerin yüzde 50’si asgari ücret ya da biraz üstüne çalışıyor. Asgari ücret ve altında bir ücretle yaşamını sürdürmek zorunda olan işçiler ise ücretli çalışanların yüzde 38,3’ü civarında.

Bunun için: 1) Asgari ücret, işçiyi yoksulluğa ezdirmeyecek ve “en temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma, giyim, ısınma, ulaşım ve kültür” harcamalarını karşılayarak onurlu bir yaşam sürmesini olanaklı kılacak bir ücret olmalıdır. 2) Asgari ücret bu temelde işçinin eline net olarak geçecek miktar olarak belirlenmelidir. 3) Asgari ücret komisyonu mevcut haliyle lağvedilmeli; işçi sendikalarının grev hakkıyla işçileri eşit koşullarda temsil edebileceği bir sistem kurulmalı; ve asgari ücret işverenlerle ulusal ölçekli toplu pazarlık yoluyla saptanmalıdır. 4) Asgari ücret kişi başına milli gelir düzeyine çıkartılmalı, altına asla düşürülmemelidir. 5) Asgari ücret de dahil olmak üzere tüm ücretler her üç ayda bir sendikaların belirlediği enflasyon oranında otomatik olarak artmalıdır.

Belirlenecek asgari ücret rakamı elbette önemli; ama bugüne kadarki kayıplarımızı giderecek, bizleri yoksulluktan kurtaracak bir miktar olmayacağı da çok açık. Dolayısıyla artık onurlu bir yaşamı garantileyecek bir asgari ücret mücadelesinin iplerini işçiler olarak kendi ellerimize almanın zamanı geldi. Önerdiğimiz ve tüm işçi örgütlerince saptanacak ortak bir mücadele stratejisi doğrultusunda harekete geçmeliyiz. Bu stratejiyi uygulamak elbet işçi sınıfının sendikal ve politik düzeydeki örgütlülüğüne, mücadele kapasitesine ve seferberliğine bağlıdır. Bu yüzden de sendikal ve politik örgütlerimizi güçlendirelim, bu örgütlülüğü işyerlerimizde komiteler şeklinde yaygınlaştıralım ve tüm mücadeleleri birleştirelim.

İşsizlik neden azalmıyor?

0

2020 Ağustos ayı hane halkı işgücü araştırması TÜİK tarafından 10 Kasım 2020’de açıklandı. Bu verilere göre “resmi” işsizlik yüzde 13,2 idi. Bu rakamların gerçeği yansıtmaktan ne kadar uzak olduğunu ise DİSK-AR’ın raporu bir kez daha ortaya koydu.

“TÜİK’in Ağustos 2020 dönemine ait sonuçlarında yer alan dar tanımlı (resmi) işsizlik oranı ve işsiz sayısı Covid-19 döneminde yaşanan istihdam ve iş kaybını yansıtmayan ve tamamen TÜİK’in işsizlik hesaplama tekniğinin yetersizliğinden kaynaklanan bir sorundur” diyen raporda gerçek işsizlik oranları açıklandı. DİSK-AR raporuna göre, geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 26,7 olarak gerçekleşti. Yani sunulan resmi sayının iki katı! İstihdam bir yılda 975 bin kişi azaldı. Ümitsiz işsizlerin sayısı bir yılda 613 binden 1 milyon 331 bine yükseldi. Kadın işgücü yüzde 7, kadın istihdamı yüzde 5,1 azaldı.

Vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Bu tablonun yanında hükümetin de işsizlik ile mücadelede somut hiçbir adım atmaması durumu daha da kötüleştiriyor. Pandemiden önce görülen ekonomik kriz emareleri pandemi ile birlikte daha da derinleşti ve işsizlik daha da arttı. İktidarın ekonomik güzellemelerle sunduğu yeni ekonomik paketten patronlara kredi ve teşvikler çıkarken işçi ve emekçilere işsizlik, güvencesiz ve esnek çalışma modelleri çıktı. Pandeminin yarattığı etkileri fırsata çevirmek isteyen patronlar ekonomik krizden çıkış yolu olarak ise yine işçileri işten çıkardılar. Sözde işten çıkarma yasağına rağmen yüz binlerce işçi işsizliğe mahkûm edildi. Patronlara ücretsiz izne çıkarma hakkı da tanınmasıyla, günlük 39 lira gibi bir sefalet ücretine mahkûm edilen yüz binlerce işçi var.

Gelelim can alıcı soruya: İşsizlik neden önlenemiyor? Çünkü işsizlik ile gerçek bir mücadele iktidarın gündeminde bile değil. Her zaman işsizlerin varlığına ihtiyaç duyan bu sistemde, yedek işsizler ordusu çalışanlara karşı bir silah olarak kullanılıyor. İşsizlik ile gerçek bir mücadele sadece biz işçi ve emekçilerin gündeminde. Mevcut kaynakların hatta İşsizlik Fonu’nun bile kullanımını patronlara sunan bu düzende, işsizliğin var olması kaçınılmaz bir hâl alıyor. Eğer var olan kaynaklar işçi ve emekçiler yararına kullandırılırsa bu sorunun ortadan kalktığını görebiliriz.

Bütün işleri çalışan aktif nüfusa bölerek, ücretlerde herhangi bir kesinti yapmadan ek vardiyalar oluşturup çalışma saatleri kısaltılarak işsizliğe kesin çözüm bulunabilir. Temel birkaç uygulama ile sorunun çözümü olabilecekken, sermayenin kâr hırsı ve plansız ekonomi yüzünden milyonlarca insan işsizlik cenderesine sıkışıp kalıyor. Bu temel uygulamaları yapacak olan bir işçi ve emekçi hükümeti için ise bütün işçi ve emekçilerin seferber olması, kendi kaderlerini ellerine alıp birleşik ve kitlesel bir mücadeleye katılmaları en temel görevdir.

Arjantin’de yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı için tarihi geri sayım

0

Arjantin’de kürtajın yasallaşmasına dair yasa tasarısı geçtiğimiz hafta meclisin önüne geldi. Ülkedeki kadın hareketinin 2005 yılından beri yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı için yükselttiği “yeşil dalga” olarak bilinen Yasal, Güvenli ve Ücretsiz Kürtaj Hakkı İçin Ulusal Kampanya’ya destek özellikle geçtiğimiz yıllarda oldukça ivme kazanmıştı. 2018 yılında kampanyanın bileşenleri tarafından oluşturulan yasa tasarısının Ulusal Kongre’de görüşülmesinin onaylanması sadece birkaç oyla engellenmişti.

Ulusal Kampanya’nın hazırladığı yasa tasarısı en son 28 Mayıs 2019’da tekrar Kongre’ye sunulmuş ve bu sefer görüşülmesine karar verilmişti. Ancak geçen süre zarfında ülke başkanı Alberto Fernández vicdani ret gibi kürtajın önünü fiilen kesen maddeler içeren ve daha tutucu bir kürtaj yasasının hazırlanmasına ön ayak olarak bu tasarıyı Ulusal Kampanya’nın yasa tasarısına alternatif olarak öne sürmüştü. Aslında 2020’nin ilk aylarında yapılması planlanan görüşmeler Covid-19 nedeniyle sürekli ertelenmişti.

Arjantin Ulusal Kongresi kürtajın yasallaşmasına dair tasarıyı görüşmeye 1 Aralık 2020’de başladı. Yeşil dalga hareketi bu tarihten beri sokakları doldurarak ülkenin farklı şehirlerinde düzenli eylemler ve yürüyüşler yapıyor ve aynı 2018 yılında yaptıkları gibi, oylamanın yapılmasının planlandığı 10-11 Aralık tarihlerinde Buenos Aires’te bulunan Kongre binası önünde kamp kurmayı planlıyor. Talepleri ise sadece kürtajın yasallaşması. Ve bu talebin Fernandez’in alternatif yasa tasarısı değil, Ulusal Kampanya tarafından hazırlanan yasa tasarısı onaylanarak kazanılması.

Mercedes Trimarchi

Aşağıda İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu ve Arjantin’deki Sol Cephe’nin (FIT-U) bileşeni Sosyalist Sol’un (IS) eski Buenos Aires Milletvekili, aynı zamanda Sosyalist Sol’un geniş kadın örgütlenmesi olan ve Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın içinde yer alan Isadora – Mücadeledeki Kadınlar üyesi Mercedes Trimarchi’nin Arjantin kadın hareketi için tarihi olan kongre görüşmeleri kapsamında kaleme aldığı mesajı siz okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Yeşil dalga sayesinde, Papa’nın ülkesi Arjantin’de yasal, güvenli, ücretsiz kürtaj hakkını kazanmaya çok yaklaştık! Bu durum; Yasal, Güvenli ve Ücretsiz Kürtaj Hakkı İçin Ulusal Kampanya’nın yeşil fularını asla indirmeyen feminist hareketin kesintisiz seferberliğinin sonucudur. 2018’den beri feminist takvimdeki her seferberlik bu talebi temel iddiası olarak sahiplendi.

…Seferberlikler ile buraya geldik ve attığımız çok önemli bir adımdı. Şimdi yeşil dalgayı, kürtaj hakkı yasalaşana kadar yükseltmeye devam etmeliyiz: #QueSeaLey*

Mücadeleyi terk etme gibi bir seçeneğimiz yok; kürtaj hakkının yasallaşması, devlet tarafından garanti altına alınması ve kilise müdahalesinin engellenmesi için sonuna kadar devam etmeliyiz.

Bu nedenle, kürtaj hakkı için taktığımız yeşil fularımızla birlikte, kilise ile devleti birbirinden ayırmak ve kadın ve LGBTİ+ haklarının düşmanı olan Katolik Kilisesi’nin sübvanse edilmesini durdurmak için turuncu fular da takıyoruz.

Isadora olarak Yasal, Güvenli ve Ücretsiz Kürtaj Hakkı İçin Ulusal Kampanya’nın bir parçasıyız. Yeşil fular bizim mücadele sembolümüz ve onu indirmeyeceğiz. Kürtajı ve tüm haklarımızı kazanabilmek için yalnızca feminist seferberliğimizin gücüne ve tüm hükümetlerden bağımsızlığına güveniyoruz. Kadınlara ve işçi sınıfına düşman dinozorlarla ve patron partileriyle dolu hiçbir parlamentoya güvenmiyoruz.

Şunda ısrar ediyoruz: Yasalar Kongre’de tartışılır ancak haklar sokaklarda kazanılır! Bu nedenle çabalarımızı iki katına çıkarmalı ve kürtaj hakkı yasalaşana kadar mücadeleye devam etmeliyiz!”

* “Yasalaşsın” anlamına gelen bu hashtag şu an Arjantin’de süren Ulusal Kürtaj Hakkı Kampanyası kapsamında kullanılıyor.

Teyakkuzda olmalıyız…

0

Mafya liderlerinden Alaattin Çakıcı’nın CHP başkanı Kılıçdaroğlu’na yönelttiği “seni kazığa oturturum” tarzındaki tehditlerinin, ardından MHP lideri Bahçeli’nin Çakıcı’ya “dava arkadaşım” diye sahiplenmesinin ardında yatan politik çerçeveyi işçi sınıfı olarak iyi okumalıyız.

Çakıcı ve Bahçeli’nin açıklamalarının, CB Erdoğan’ın “hukuk ve demokrasi alanında reformlar yapılacak” ilanının hemen ardından geldiğini hatırlatalım. Bazı yorumcular, mafyatik tehditlerin hedefinin aslında Kılıçdaroğlu’ndan ziyade Erdoğan olduğuna ilişkin görüşler ileri sürdüler. Biz ise, tehditlerin gerçekte işçi ve emekçi yığınlara yönelik olduğunu düşünüyoruz.

Neden mi? Şundan: Erdoğan’ın hukuk ve demokrasi reformları dediği aslında uluslararası sermaye çevrelerine uzatılan bir çiçek demetinden başka bir şey değil. Yıllardır bu ülkedeki patronlar, özellikle rantçıların dışındaki sanayi ve finans çevreleri, yabancı yatırımcıların Türkiye’deki hukuk sistemine güvenmedikleri için gelmediklerinden şikâyet ediyorlardı. İşte şimdi Erdoğan bunu düzeltme vaadinde bulunarak emperyalist sermayeye dostluk çağrısında ve davette bulunuyor.

Bu davetin işe yarayıp yaramayacağını göreceğiz, ama bu sözde reformların işçi ve emekçi yığınların demokratik istemleriyle ilgili olmadığını bilelim. Erdoğan açıkça bu düzenlemelerin “mülkiyet hakkının sağlama alınmasına yönelik” olduğunu ifade ediyor. Yani uluslararası emperyalist sermayeye güvence veriyor.

Çakıcı ve Bahçeli’nin tehditlerinin anlamı ise şu: “Ey muhalefet, ey işçi ve emekçi yığınlar, ülkeye demokrasi gelecek diye hemen heveslenmeyin. Devlet öyle yapıyor gibi görünse de burada biz varız, hepinizi kazığa oturtmaya hazırız.” Yani “biz devlet içinde devletiz” ilanı veriyorlar.

Bu tehditleri okuyunca, bu mafyatik faşist taifenin 1990’lı yıllarda gerçekleştirdiği cinayetleri, katliamları anımsadık. Ama onun daha öncesi de var: 1975-80 yılları arası.

O dönemde işçi hareketi oldukça örgütlü ve güçlüydü. Sendikaların ve devrimci işçi akımlarının başını çektiği seferberlikler hükümetten kaynaklanan pek çok saldırıyı durdurabiliyor, hatta yeni haklar elde ediyordu.

İşte böyle bir süreçte gene aynı mafya ve faşist kadrolar işçilere, emekçilere; grevlere, direnişlere, sendikalara ve diğer işçi örgütlerine saldırılar düzenlemeye başladılar. Öyle ki, DİSK eski başkanı Kemal Türkler’i bile katlettiler.

Hatırlıyorum, sendika lokallerimize, işyerlerine; grev, direniş, gösteri alanlarına giderken, muhtemel faşist saldırılara karşı her türlü önlemi almak zorunda kalırdık.

Bugün henüz bu saldırılar yok. İşçi ve emekçi talepleri, protestoları, grev ve direniş girişimleri, sendikalaşma çabaları vb. hükümetin kolluk kuvvetleri ve mahkemeler aracılığıyla bastırılıyor. Ama sırf emperyalist sermaye gelsin diye bu baskılardaki en ufak bir gevşeme ihtimali bile bizim egemen sınıflarımızı korkutuyor.

Onun içindir ki mafya eşkıyaları ve faşist ağızlar hemen uyarıyor: “Devlet sopasının olmadığı yerde biz varız,” diye. Bu nedenle işçi ve emekçi yığınlar teyakkuz durumunda olmalıdır. Ve bir şeyi daha unutmayalım: 1980 öncesindeki işçi-emekçi mücadelelerini devlet ve faşist çeteler de önleyememiş, sonunda burjuvazi 12 Eylül askeri darbesine başvurarak işçi hareketini ezme yoluna girmişti.

Bu yüzden başta sendikalar olmak üzere tüm emekçi örgütleri, mafyanın ve faşist hareketin tehditleri karşısında alınabilecek önlemleri şimdiden düşünmeye başlamalı ve gerçek bir demokrasi mücadelesinin başına geçmelidir.

“Hukuk reformu”: Bir demeç ileri, iki adım geri

0

2018’den beri Türkiye ekonomisi derinleşen bir krizin içerisinde. Bu kriz pandemi ile birlikte kronikleşti, binlerce emekçi istihdamın dışına itildi, sağlıktan eğitime kadar bir dizi alanda sorunlar gün geçtikçe vahim boyutlara erişti. Bunun karşısında, ülke genelinde yaşanan en basit sorunun dahi mevcut iktidarın ve hatta tek adamın varlığı ile iç içe geçtiği ve kronik bir biçimde çözülemediği de su götürmez bir gerçek!

Ne oluyor da maske dağıtımından sokağa çıkma yasaklarına kadar pek çok konu bu kadar çözümsüz hale geliyor? Yoksa iki buçuk yıl önce tüm sorunların çözümü için bir kurtuluş olarak sunulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi artık bir tıkaç haline mi geldi? Neden şimdi demokratik reformlardan söz etmeye başladılar?

Şundan: Ekonomi iflas etmiş halde. Bu yıl içinde devletin ödemesi gereken borç 246 milyar TL. Bütçede ise borç ödemelerine sadece 146 milyar TL ayrılmış. Yani, bırakın ekonomiyi canlandırmak için gerekli olan parayı, borcu ödemek için bile acilen 100 milyar TL gerekiyor. Nereden gelecek bu para? Elbette emperyalist sermaye merkezlerinden, yani bizimkilerin ikide bir “tefeciler lobisi” dedikleri çevrelerden. Peki niye gelmiyor? “Türkiye’de hukuk sistemi yok, güvenmiyoruz” diyorlar. Ve bizim Tek Adam da hemen “hukuk” reformundan bahsedip gülücükler dağıtmaya başlıyor.

Bu amaçla Efkan Ala, Cemil Çiçek, Bülent Arınç gibi eski yönetim kadrolarını ortaya salıp konuşturmaya başladı. Ama önce Alaattin Çakıcı, ardından ona sahip çıkan Bahçeli’den zılgıtlar geldi. Ve hepsinin reisi de sadık adamlarını harcayıp sallantıdaki Cumhur İttifakı’nı ayakta tutmayı tercih etti. Beyaz saçlı piyonlarını “fitneci” ilan etti. Biz de böylece AKP liderinin demokrasi, hukuk reformu gibi laflarının gerçek yanını anlamış olduk.

Tabii bir de halka içireceği “acı reçeteyi” anarak sermaye sınıflarına güven telkin etmeye yöneldi. Acı reçete dediği aslında Türkiye’ye para aktaracak olan sermaye kuruluşlarına bu izni verecek olan IMF’nin ileri sürdüğü şartlar. Yani vergilerin artırılması, halkın alım gücünün düşürülmesi, sosyal harcamaların (eğitim, sağlık, konut, emeklilik vb.) kısıtlanması, kamu yatırımlarının sınırlanması, yeni özelleştirmeler… Yani emperyalizme yalandan demokrasi vaadi, içeri sopa garantisi! Korku filmlerinde eskinin güzel günlerine anıştırma yapan flashback’ler gibi anlatılan reform masalının işçi ve emekçi kitleler için inandırıcı olması mümkün değil.

Son bir senede ortaya çıkan tablo, tüm zamanların en yüksek seviyesine gelmiş işsizlik, giderek artan hayat pahalılığı ve salgın önlemleri ile kapanan ve borçlarını ödeyemeyen esnafın durumu karşısında, iflas tehdidiyle karşı karşıya kalan sağlık sistemi ve onun altında ezilen sağlık emekçileri…

Mevcut sistem kapitalist sömürünün derinleşmesi, işsizliğin, yoksulluğun artması ve antidemokratik yönetimin güçlenmesinden başka bir şey ortaya koymadığı gibi, bugün de kendini reforme edebilecek ve emekçi yığınların sorunlarına çözüm bulabilecek işlerliğe de sahip değil. Böylesi gelişmeler karşısında ana muhalefet olan CHP de hem sermayenin ihtiyaçlarını gündemine almakta, hem de mevcut sorunlara çözüm önermekten ziyade sağı ve solu bir arada tutmaya çalışarak gelecek bir seçime dönük ittifak gayretinde.

Dolayısıyla bugün işçi ve emekçiler için bu tablodan çıkış ancak kendi öz güçleri ile mücadele ederek mümkün olabilir. Emekçilerin sorunlarını gündemine alan, temel acil talepleri üzerinden harekete geçen sendika, meslek örgütü ve emekten yana tüm örgütleri ve çeşitli toplumsal kesimleri kapsayan geniş birliktelikler kitleler için bir çıkış sunabilir.

Normal olmayan kapitalizmin kendisi!

0

Pandemide neler normalleştirildi?

Mesela 2 milyon işçinin rızaları aranmaksızın ücretsiz izne çıkarılması…

Daha fazlasının Covid-19 nedeniyle kısa çalışmaya geçirilmesi…

İşsizlik sigortasının teşvikler adı altında işverenlere peşkeş çekilmesi…

Ama mesela hastalığın yayılmasını önleyecek sahici tedbirler almak, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini uygulamak pandeminin dokuzuncu ayında hâlâ normalleşemedi (!).

Tüm bunlar pandemi sonrası artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını düşünenler için biraz hayal kırıcı olmuştur…

Öyle ya pandeminin başında mevcut sistemin, yani kapitalizmin o vahşi yüzünü açıkça ortaya döktüğünü ama bunun iyileştirilebilir olduğunu savunan ideologlar, ekonomistler, siyasetçiler revaçtaydı.

Daha az çalışabilirdik, daha az tüketebilirdik, daha az kirletebilirdik…

İnsana ve doğaya daha fazla önem verebilirdik, vermeliydik.

Hatta bizzat sistemin devamı için buna zorunluyduk. Bunun için artık daha insancıl bir kapitalizmi tartışmalıydık.

Kapitalizmin o iç çelişkisi her defasında karşımıza dikilmese biz de bunlara inanmak isterdik!

Keza bunlar tartışıladursun, pandemi milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarcasının ise yakınlarını, sağlığını, ekmeğini yitirmesine yol açtı…

Neden daha farklı olmadı?

Çünkü bu sistemi var eden ana çelişki yine sahnedeydi!

Sağlığın karşısına ekonomi; yaşamın karşısına kâr koyuldu. İkinciler, hep birincilerden büyük geldi.

Bu sadece Türkiye’de böyle olmadı. Tüm kapitalist hükümetlerin matematiği aynıydı.

Ama Türkiye en fütursuzca, yalan dolanla yapanlardan biri oldu.

Ekonominin zaten dipte oluşu tüm bahaneler için zemin oldu.

Öyle ki o “eskisi gibi olmayacak”çılar, “tabii ekonomiyi de ayakta tutmak lazım”cı oldular…

İnsanlar, hayatları ve ekmekleri arasında seçime zorlandı.

Zaten sonunda en çok etkilenenler de o ekmek için çalışmak zorunda olanlar oldu.

Ve kimilerinin kurduğu daha insancıl bir kapitalizm rüyası yeniden bir kabusa döndü!

Belirti göstermeyenlerin hasta sayılmadığı, buna rağmen hastanelerin dolup taştığı, sağlık emekçilerinin “ölüyoruz” diye haykırdığı, hiç kimsenin sesini duyuramadığı bir kabus…

Hükümet, yeni normalleşmenin çok değil sadece altı ay sonrasında hastalıktan kırılan insanların karşısında, nisan ayındaki önlemlerin bile çok gerisinde kalan göstermelik tedbirlerle “herkes başının çaresine baksın” dönemini ilan etti. Pardon, patronlar hariç herkes! Onlara tabii ki devlet bakacaktı!

Çünkü burjuva hükümetlerin normali, eski-yeni fark etmez, hep aynı saikten yola çıkıyordu!

Peki, değişemez mi? Değişir, ama ancak biz değiştirirsek…

Kârı her şeyden büyük sayan o formülü, yani bizzat kapitalizmi, insanı ve doğayı odağına alan işçi ve emekçiden yana bir yönetim anlayışla değiştirebilirsek…

Ama bunun için önce bizim bu normale itiraz etmemiz gerek! Kapitalizm normal değil, kârı her şeyin üzerinde tutan bir sistem normal olamaz dememiz gerek…

İşte o zaman hiçbir şey eskisi gibi olmaz!

Aşı kader midir?

0

Etrafımız, sağımız, solumuz veya bir tanıdığımız, hatta sevdiğimiz, belki de kendimiz bu elim hastalığa ya yakalandık ya da belirtileriyle geçen kuşkulu günler yaşadık. Hepimiz için bu endişeli ve korku dolu zaman diliminde her gün bir umut yeni çıkan korunma reçetelerini okuduk, uyguladık veya gerçeklikle ilgisi olmayan Sağlık Bakanlığı verileriyle yarınımızı planlamaya çalıştık. Şimdi de yeni çıkan aşıların haberleri daha çok önümüze düşmeye başladı. Gelin işin aslı neymiş kısaca bakalım.

Aşılar temel olarak 6 adımda geliştiriliyor. İlk 3 adımda, virüsün analizi ve vücudun virüse karşı bağışıklık kazanması için etkin yolların bulunması ve insansız testlerle bunun denenmesi amaçlanır. Hepimizin duyduğu 4. adım, yani insanlı deneyler ise 3 faza ayrılmış durumda. Geniş katılımlı insan testlerine gelebilen 13 aşı var, bunlardan 6 tanesi kısıtlı şekilde hızlandırılmış, onayı almış durumda: mRNA teknolojisini kullanan Alman BioNTech ile Amerikan Pfizer ve Amerikan Moderna şirketlerinin ürettiği aşılar ile zayıflatılmış virüs materyali üzerinden üretilmiş Çinli Sinovac şirketinin geliştirdiği CoronaVac aşısı. mRNA teknolojisini kullanan aşılar rüştünü ispat etmediği için ve genlerimizi değiştirebileceğine dair yaygın safsatalar da barındırdığından kullanımına şüpheyle bakılıyor. Buna rağmen, Amerika ve Avrupa ülkeleri şimdiden 100 milyonlarca doz sipariş etmiş durumda ve önümüzdeki aylarda teslim almaları planlanıyor. Sağlık Bakanlığı’nın da 10 milyon doz sipariş verdiği Çin üretimi olan CoronaVac aşısı ise bilim dünyasıyla yeterince bilgi paylaşılmadığı için güvenirliği ve etkinliği adına farklı endişeler barındırıyor. Tüm bunların yanında, endişe veya çeşitli çekinceler aşı karşıtlığına da izin vermemeli.

Sonuç olarak, aşı çalışmaları mucizevi bir bağışıklık mı kazandıracak yoksa hepimizi başka tehlikeli sulara mı götürecek, bunu önümüzdeki aylarda göreceğiz. Belki de sonuçlarını daha sonraki yıllarda acı bir şekilde yaşayacağız. Ama bunlara karşın, bizi yönetenlerin ivedilikle alması gereken önlemler var: Zorunlu olmayan işyerlerinin kapatılması, halka maddi yardım yapılması ve etkin tedavi bulununcaya kadar yaygın karantinanın merkezi bir şekilde yürütülmesi gibi. Bunlar düzgün uygulanırsa aşıya gerek kalmadan virüsü yeneceğiz. İnsanlık, kendi tarihi boyunca aşı olmadan da salgınlara karşı bunu başardı, unutmayalım.

Deprem vergisini kim istedi, ne için kullandı?

0

30 Ekim günü gerçekleşen ve yüzü aşkın insanımızın ölüp bini aşkın insanımızın yaralandığı İzmir depreminin acıları hâlâ taze. Ancak maalesef yaralarımızın sarıldığı tedbirlerin alınmakta olduğunu ifade edemiyoruz.

Türkiye nüfusunun ezici bir çoğunluğu (kimilerine göre bu oran yüzde 90) depremden birinci derecede etkilenebilecek yerlerde yaşıyor. Maalesef hemen her yıl can kayıplarının olduğu depremler yaşanıyor.

Kandilli Rasathanesi’nin “İstanbul İli Olası Deprem Kayıp Tahminlerinin Güncellenmesi Raporu” (2019) sıkıştırılmış bir Türkiye olan İstanbul’u ele alıyor. “Binaların ortalama %26’sının hafif, %13’ünün orta, %3’ünün ağır ve %1’inin çok ağır hasar” göreceğini öngören rapora kulak verirsek ağır, çok ağır ve orta derecede hasar gören binaların toplam sayısı yaklaşık 194 bin. Tüm senaryolar içerisinde en kötümseri 771 bin 860, en iyimseri ise 117 bin 206 binanın bu düzeylerde hasar göreceğini söylüyor. Bunun yansıması olarak gece gerçekleşen bir depremin 4104 ile 206 bin 148 arasında can kaybına mal olabileceği tahmin edilirken derdimiz bununla kısıtlı kalmıyor. 2.260 ila 121.675 ağır yaralı, 12 bin 965 ila 516 bin 613 hastanede tedavi ihtiyacı olan insan ve bunlara da ek olarak 241 bin 956 ile 839 bin 495 arasında hafif yaralı öngörülüyor.

Bitti mi? Bitmedi. Esas problem bundan sonra başlıyor: “İGDAŞ boru hatlarında, kent çapında 355 noktada, İSKİ içme suyu şebekesinde 463 noktada, atık su şebekesinde ise 1.045 noktada onarım ihtiyacının oluşabileceği, trafoların yüzde 31 kadarının orta ve üstü seviyede hasar alacağı” ifade ediliyor. Bu arızaları insanların suya erişiminde zorluk ve atık sudan kaynaklı salgın hastalık riskleri olarak okuyabilir, azımsanmayacak bir kısmın enerjisiz kalacağını söyleyebiliriz.

Tehlike büyük, çok yönlü ve gerçek. Felaketler Türkiye’nin sadece patronlar için yönetildiğini, meselenin can değil kâr olduğunu gösteriyor. Malum, krizi fırsata çevirmekte üstlerine yok. 1999 Adapazarı depreminin hemen ardından deprem vergisi planlaması yapılmış ancak tepkiden ötürü vazgeçilmişti. Aynı yıl 12 Kasım’da gerçekleşen Düzce depremi bir fırsat bilindi ve deprem vergisi yürürlüğe girdi. Toplanan paraların deprem için kullanılmadığı hepimizin malumu. Ancak çoğumuzun sandığının aksine bu vergi fikri “yerli ve milli” değildi. Özetle; IMF Türkiye’ye yerli ve yabancı patronlara kaynak oluşturulması için bir deprem vergisi öneriyor. Bunun hayata geçirilmesinin ardından önce bir, sonra da beş yıllık uzatmalarla bu vergi hayatımızda kalmayı sürdürüyor. Son olarak 2003 yılında AKP hükümeti tarafından kalıcı bir hale getiriliyor. Serüveni en güzel özetleyen yazar Çiğdem Toker’in dönemin maliye bakanı Unakıtan’dan aldığı yanıta kulak verelim: “Milleti aldatmanın âlemi yok. Vergiyi getirirken bir gerekçe aranmış. Deprem vergisi denmiş. Bütçe açığını kapatmak için konulmuş. Bugüne kadar depremzedeye mi gitmiş? Yıllardır topluyorsun vergileri vazgeçemiyorsun da. (…) Kimse kimseyi kandırmasın.”

Dönemin AKP’lileri daha açık sözlüymüş. Bugün deprem vergileri sorulduğunda Cahit Özkan (AKP Grup Başkan Vekili) toplanan deprem vergisinin sekiz katının deprem için harcandığını ifade eden bir tweet attı! Her şey apaçık ortadayken bunu nasıl mı yapabiliyor? Çünkü hiçbir şey şeffaf değil ve Türkiye’de toplanan verginin amacı için kullanılma zorunluluğu yok. Deprem vergisi doğrudan hazineye intikal ediyor. Bir başka problemli yön, afet durumunda yapılan harcamaların izini sürmenin de mümkün olmayışı. Deprem bölgesinde yapılan herhangi bir harcamanın (mesela inşası devam eden bir yol ya da cami) deprem sebebi ile yapılan bir harcama olarak gösterilmesinin önünde hiçbir engel yok. Pandemi sürecinde hasta-vaka-semptomlu derken denetleme ve şeffaflık olmadıkça sayıların işlerine geldiği gibi düzenlenebildiğini görüyoruz. AKP sözcüsünün “8 katı” işte bu hesap.

Deprem vergisi hazinedeki açığı kapatmak için koyulmuş ve kalıcılaşmıştı. Hazine niçin açık vermişti? Yerli ve yabancı patronlara teşvikler verdiği için. Deprem vergilerimiz nerede mi? Hükümetten teşvik alan bu patronların banka hesaplarında!

Herman Melville adlı büyük bir Amerikan yazarı Moby Dick (Beyaz Balina) romanında Nuh Tufanı’nın tamamen bitmediğini, çünkü dünyanın üçte ikisinin hâlâ sular altında olduğunu söylüyor. Roman, balina avcılığı yapan bir geminin hikâyesini anlatırken aslında bizlerin dünyasından bahsediyor. Nuh Tufanı’nın kalıntılarını yaşayan gemiciler gibi biz işçi-emekçilerin kıyameti de bir türlü bitmek bilmiyor. Neyse ki bizim kıyametimiz romanlardakinden daha belirgin ve doğrudan. Bizim kıyametimizin ismi patron düzeni olan kapitalizm; cismi ise demokrasiyle, şeffaflıkla, denetlenebilirlikle hiçbir ilişkisi olmayan bu rejim. Çaresi de bunlardan kopmak ve emekçinin şeffaf ve denetlenebilir bir sistemini kurmak.

Saray’ın “acı reçetesi”: Reform değil karşıdevrim!

0

Saray rejiminin iflas eden politikaları her alanda giderek belirginleşiyor ve sonuçları daha da yıkıcı hale geliyor. Salgınla mücadele, ekonomi yönetimi, siyasal ve demokratik haklar başlıklarında Saray, emekçilere dönük tarihsel saldırılar düzenliyor. Saray’ın neden olduğu enkaz büyürken, ittifak içindeki çatlaklar da daha fazla görünürlük kazanıyor.

Ekonominin tamamen raydan çıkmasının ardından Damat Bakan istifa etmek zorunda kalmış, 18 yıllık AKP iktidarının ardından ekonomide ve hukukta reformlar yapılacağı Erdoğan tarafından açıklanmıştı. Erdoğan “acı da olsa doğru reçetenin” uygulanacağını ilan etti. IMF ile yapılan anlaşmalar döneminde kullanılan “acı reçete” tabirinin ne anlama geldiğini hepimiz biliyoruz: ekonomik krizin tüm faturasının emekçilerin üzerine yıkılması.

Reform ve acı reçete söylemlerinin nereden kaynaklandığı oldukça açık: Ekonominin iflas etmesinin ardından hükümetin acilen dış kaynağa ihtiyacı var. İki buçuk yıl önce başkanlık sistemine geçilirken 4,64 olan dolar kuru bugün neredeyse iki katına çıktı. Türkiye’nin toplam dış borcunun 450 milyar dolar olduğunu, neredeyse her alanda ithalata yani dövizin fiyatına bağımlı olduğumuzu ve Damat Bakan döneminde Merkez Bankasının ve kamu bankalarının döviz rezervlerinin tüketildiğini hesaba katarsak, nasıl bir vahim tabloyla karşı karşıya olduğumuz anlaşılabilir.

“Faiz lobisi” dedikleri emperyalist tefecilere şirin görünmek ve kendilerinden yüksek faizle borç alabilmek için, günlerdir reform ve acı reçete başlıklarını tartışıyoruz. Hükümetin emekçi halka havale etmeye çalıştığı “acı reçete” konusunda tamamen samimi olduğu, “hukuk reformlarında” ise pek o kadar istekli (!) olmadığı hızla açığa çıktı. Düzmece bahanelerle yıllardır cezaevinde tutulan Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve binlerce siyasi tutuklunun serbest bırakılması; Çakıcı’nın tehditleri ve Bahçeli’nin açıklamalarının ardından, Cumhur İttifakı’nın selameti için yeniden rafa kaldırıldı. Öte yandan, gasp edilen hakları için yürüyüş yapmak isteyen metal işçileri, Anayasa Mahkemesi’nin kararına rağmen, polis tarafından engellendi ve gözaltına alındı. Ülkenin doğasını tamamen katletmekte kararlı olan maden şirketlerinin önünü açan yeni maddeler torba yasaya eklendi. Bunlar, Erdoğan’ın “reform” sözcüğünü kullanmasının ardından yaşananların kısa bir özeti!

Buna karşılık, “faiz lobisinin” talepleri doğrultusunda faizler 5 puan artırıldı. Bunun emekçiler için anlamı, hayatta kalmak için borçlanmaktan başka seçenekleri olmayanların bankalara ödeyecekleri faizin daha da artacağı, tarihin en yüksek seviyesindeki işsizliğin daha da büyüyeceği. Dahası, salgın tamamen kontrolden çıkmış durumdayken emekçileri salgından korumaya dönük hiçbir önlem alınmamaya devam etti, patronların kârı için salgının bir işçi sınıfı hastalığına dönüşmesinde beis görülmedi. Kepenkleri kapatması istenen esnaf için ise en küçük bir sosyal yardım yapılması gündeme dahi gelmedi. İşte Saray’ın reform dönemi uygulamalarından yalnızca birkaç örnek… Bu önlemlerin emekçiler için adı ancak “ekonomik karşıdevrim” olabilir!

Emekçilere dönük saldırılar yoğunlaşırken, mücadeledeki kararlılık da artıyor. Kıdem tazminatlarını alabilmek için aylardır Ankara yolunda mücadele eden maden işçileri; işten çıkarmanın sözde yasak olduğu bir dönemde sendikalaştıkları için işten atılan metal işçileri; Türkiye’nin dört bir yanında yaşam alanlarının yok edilmesine karşı direnenler; şiddete, güvencesizliğe karşı başkaldıran kadınlar Saray rejimine karşı mücadelenin nasıl olması gerektiğini gösteriyorlar. Eksik olan, bu mücadeleleri birleştirecek, baskı ve sömürü sisteminden kopuşu örgütleyecek bir siyasi seçeneğin yükseltilmesi. Bunun için emek örgütlerinin, ezilen ve sömürülen kesimleri temsil eden oluşumların, patron ittifaklarından bağımsız kendi seçeneklerini yükseltmeleri için harekete geçmesi gerekiyor.

Covid-19 uzmanı Prof. Dr. Sibel Gündeş’le pandeminin güncel seyri üzerine söyleşi

0

Sağlık Bakanlığı’nın, resmi olarak açıklanan günlük Covid-19 istatistiklerinde değişikliğe giderek vaka sayısına asemptomatik verileri de dahil etmesiyle bir anda yükselen resmi vaka sayıları, durumun ciddiyetine dair atılan yetersiz bir adım olarak algılandı ve hükümetin pandemi yönetimine dair toplumsal güvensizliği perçinledi. Gazete Nisan olarak bu gelişmeye ve pandeminin güncel seyrine dair Prof. Dr. Sibel Gündeş ile yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanı olan Sibel Gündeş, 1989’da Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu; 2003’te doçent, 2010’da profesör unvanlarını aldı. 1997-1999 yılları arasında ABD’de The Mount Sinai Medical Center’da araştırma görevliliği, 1997-2014 yılları arasında ise Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde araştırma görevliliği ve sonrasında profesörlük yaptı. Gündeş, 4 kitap ve ulusal ve uluslararası bilimsel dergilerde yayımlanan makaleler de dahil olmak üzere 82 bilimsel yayının yazarıdır.

Söyleşi: Kaan Gündeş

Gazete Nisan: Pandeminin mevcut yayılımı ne gibi boyutlara ulaştı? Sağlık Bakanlığı’nın yeni açıklamaya başladığı veriler güvenilir mi sizce?

Sibel Gündeş: Tüm dünyada bugüne kadar toplam en az 62 milyon kişi Covid-19’a yakalandı; 1,5 milyon kişi de kaybedildi. Kapanan hasta dosyalarına baktığımızda ölüm oranının %3 olduğunu görüyoruz. Türkiye de yine bir tanım değişikliğine giderek günlük vaka sayısını 29 bin, vefat sayısını da günde 200’e yakın bildirmeye başladı.

Aslında sadece Türkiye’de değil tüm dünyada vaka tanım ve istatistikleri kesin değil. Bu salgına dünyanın hazırlıksız yakalandığı açık, ancak bir şekilde bu sınavı iyi vermiş ülkeler de mevcut. Yeni Zelanda, Güney Kore gibi bazı ülkeler işi başından sağlam tutarak vakaları kontrol altına alırken, Çin ise salgının pik yaptığı dönemde tam kapanma ile salgını kontrol altına alabildi. Bugün tüm bu ülkeler aslında gözümüzün önünde birer ders niteliğinde duruyor. Ancak Türkiye’de başından beri şeffaf olunmadığı gibi bu derslerin de görülmediği çok açık. Son hafta açıklanmaya başlanan rakamların da güvenilirliği yok. Bunun önemli bir sebebi verilere kimlerin dahil edildiği karmaşasının devam etmesi; bir diğer önemli sebep ise şikâyeti olmayana test yapılmaması, yani beş kişinin yaşadığı bir evde bir hastanın olması durumunda dahi, şikâyetleri yoksa temaslılara PCR testi uygulanmıyor. Halbuki semptomatik ve asemptomatik hastaların virüs bulaştırma güçlerinin aynı olduğunu artık çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla sürecin başında yapılabilecek tüm pozitif vakaların tespit ve kontrolü aşamasını çoktan geçtik ve bu dönemin büyük bir kayıp olduğunu söyleyebiliriz. Diğer önemli bir nokta, PCR testinin duyarlılığı ile ilgili. PCR testi negatif olduğu halde klinik şikâyetler ve toraks BT’si (1) ile tanı konan hastaların hiçbirisi bu sayıya dahil edilmiyor. Takip ettiğimiz hastalara dayanarak yapılan PCR testinin duyarlılığının en fazla %50-%60 olduğunu söyleyebilirim. Yani hastaların yaklaşık yarısı zaten bu şekilde tanı almamış oluyor. Ayrıca birçok hastanede, hasta PCR negatifleştikten sonra ölürse tanısının Covid-19 olarak girilmediğini, ölüm sebebinin pnömoni, sepsis, bulaşıcı hastalığa maruziyet adı altında gösterildiğini görüyoruz. Sonuç olarak, ne yazık ki ülkemizdeki aktif vaka sayısı muhtemelen yeni bildirilen bu rakamların da çok üstünde.

Ülkeleri kıyaslamak her zaman doğru olmamakla birlikte, fikir vermesi açısından nüfusu bize eşit iki ülke olan Almanya ve İran ile istatistiklerimizi kıyaslayacak olur isek: Toplam vaka sayısı bir milyon kişide Almanya’da 193, İran’da 558, Türkiye’de 156; aktif vaka sayısı Almanya’da 314 bin, İran’da 230 bin, Türkiye’de 101 bin; ağır vaka sayısı ise hem Almanya hem İran’da 11-12 bin bandında iken bizde 4500; ölüm oranı da 1 milyon kişide Almanya’da 193, İran’da 558, Türkiye’de ise 156. Bu verilerin değerlendirilmesini de okuyuculara bırakıyorum.

Alınan kısıtlama kararları sadece hastane doluluk oranlarını azaltmaya yöneliktir. Bu kısıtlamaların sıkılaştırılıp gevşetilmesi ile bu salgın dalgalar halinde önümüzdeki yıl da devam edecektir ve rakamların logaritmik arttığını, artmaya devam edeceği için de bizi karanlık bir aralık, ocak, şubat ayları döneminin beklediğini söyleyebilirim.

Gazete Nisan: Virüsün temel yayılım yerleri neresi? Virüse en çok maruz kalan alanlar hangileri?

Sibel Gündeş: Virüsün temel yayılım yerleri kapalı alanlardır. Havalanmayan ortamlarda 15 dakikadan uzun süre bulunmak, bulaş riskini arttırır. Türkiye için bu alanlar fabrika, işyerleri, evler, toplu taşıma ve kurallara uyulmuyor ise kafe, bar ve restoranlardır. Hasta bireylerin sorumluluk bilinci ile karantinaya tam uyması, en az 10 gün kimse ile temas etmemesi de korunmada önemlidir.

Gazete Nisan: Bireysel korunma yollarını biliyoruz: Maske, hijyen ve sosyal mesafe. Ama teker teker insanların alabileceklerinin ötesinde, genel olarak alınması gereken önlemler, izlenmesi gereken politikalar nelerdir?

Sibel Gündeş: Geldiğimiz noktada alınacak bireysel önlemler hastalığa yakalanmamızı önleyecek en önemli korunmadır. Salgın hızının tam kapanma olmadan yavaşlaması, kesilmesi beklenmiyor. Eğer ilk vakaları saptamada bu kadar geç kalmamış (her hastane geçtiğimiz ocak ve şubat aylarında çekmiş olduğu toraks BT’lerini kontrol ederek olası Covid-19 vaka sayısını tespit edebilirdi) ve başta gereken önlemleri alabilmiş olsaydık, salgın çok farklı seyredebilirdi. Çin de şeffaf olmamakla birlikte, elde ettiği gerçek veriler üzerinden önlemler almış ve salgını durdurabilmiştir. Türkiye de gerçek verileri açıklamasa dahi, bu verileri dikkate alarak önlemler alabilirdi, ama planlar da ne yazık ki sanırım bildirilen vakalar üzerinden yapıldı. Türkiye sınırlarına girişte halen hiçbir yasak yoktur ve hiçbir tarama testi istenmemektedir.

Aşı çalışmaları başarı ile devam etmekle birlikte salgının durdurulmasında alacağı rolü önümüzdeki aylarda göreceğiz. Dilerim aşıların kalıcı bağışıklık bırakma ve çevreye hastalık yayma potansiyeli gibi gri alanlarda da başarılı olduğu kısa zamanda anlaşılır.

Gazete Nisan: Sağlık işçilerinin ve emekçilerinin ve hastane personelinin elinin altında yeterli ve gerekli korunma ekipmanı var mı? Yoğunlaşan mesailere rağmen sağlık emekçilerinin durumunda ve haklarında iyileştirmeler yapılmaya çalışılıyor mu?

Sibel Gündeş: Şu anda aktif bir pandemi içerisindeyiz ve bu dönemde ne biz sağlık emekçileri ne de diğer çalışanlar haklarını konuşabilecek, arayabilecek durumda. Sağlık çalışanları kendilerine verilen ekipman ile korunmaya gayret ediyor, ancak bu hasta yükü ve uzun mesai saatleri içerisinde kendilerini yorgun, çaresiz ve öfkeli hissettiklerinde hata yapma payı da artıyor. Salgının başlamasından bu yana 185 sağlık çalışanını kaybettik. Covid-19’un, sağlık çalışanları için meslek hastalığı olarak halen kabul edilmemiş olması büyük bir ayıptır.

Gazete Nisan: TTB sürecin başından bu yana şeffaf bir yönetim, yaygın ve parasız test talep ediyor. Sağlık Bakanı’nı verileri sansürlemekle suçladı ve bu iddialarında haklı çıktı. Devlet Bahçeli ise TTB’nin kapatılmasını talep etti, hem de pandeminin ortasında. Siz pandemi derinleşerek sürerken TTB’nin oynadığı rolü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sibel Gündeş: TTB her zaman aklın ve bilimin yanında olmuştur; aldığı adil ve insani kararlar ile yanımızda olmaya devam etmektedir. Bizim gerçeklik algımızın sağlıklı kalabilmesi için bu kurumlara ihtiyacımız vardır.

Gazete Nisan: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Sibel Gündeş: Covid-19 ile mücadelede özellikle havalanmayan, doğal hava sirkülasyonunun olmadığı kapalı alanlarda bulunmamaya, iyi bir maske ile mesafe kurallarına uymaya, gerekmedikçe komşu, akraba ve arkadaş ziyaretinden kaçınmaya, 2-3 kişiden fazla bir araya gelmemeye özen göstermeliyiz.

(1) Toraks BT, yani Toraks Bilgisayarlı Tomografi, göğüs bölgesinin farklı açılardan ve detaylı üç boyutlu görüntüsünü çıkaran tıbbi bir görüntüleme yöntemidir.

Biden’ın Pirus zaferi dünya halkları için bir umut mu?

0

ABD seçimleri Biden’ın zaferiyle sonuçlandı. Korkulan olmadı ve Trump’ın seçim sonuçlarını hukuk içi ve dışı yollarla kendi lehine çevirme çabaları büyük ölçüde sonuçsuz kaldı. Ancak Amerikan toplumunun ve emperyalizminin içinde bulunduğu krizin faturasını dört senedir Trump’a kesmeye çalışan Demokrat Parti (DP) için seçim sandığından umduğu “mavi dalga” (1) da çıkmadı: Biden oyların %51,9’unu alarak beklenenden çok daha az bir farkla halk oylamasını kazandı. Demokratlar Temsilciler Meclisi’nde sahip oldukları çoğunluğu koruyabilmeyi başarsalar da sekiz koltuk kaybettiler. Ocak ayında sonuçlanacak Senato yarışında ise şimdilik bir koltuk kazanabilmeyi başarsalar da yasama açısından çok daha büyük öneme sahip Senato’da en iyi ihtimalle Cumhuriyetçiler ile berabere kalacak ve çoğunluğu elde edemeyecekler. Yani bu bir Pirus zaferi.

Amerikalı işçi ve emekçi sınıfı ekonomik kriz ve pandeminin yıkıcı sonuçları altında ezilirken, her iki parti de Başkanlık, Temsilciler Meclisi ve Senato seçim kampanyalarına milyonlarca dolar akıttı (toplam yaklaşık 16-20 milyar dolar arası değişiyor). Neden? Metotları farklılık gösterebilse de son tahlilde Amerikan emperyalizminin çıkarlarını gözeten iki kapitalist lider neredeyse berabere kalabilsinler diye!

Buradan ne gibi sonuçlar çıkartabiliriz?

Trump yenildi ama Trumpçılık yenilmedi. Halk oylamasında çoğunluğu alarak değil, Seçmenler Kurulu oylarının çoğunluğunu alarak başa gelen Trump’ın dört senelik başkanlık süreci boyunca Demokrat Partililer 2016 seçimlerinin kendilerinden çalındığı propagandasını yapmışlardı. Şimdi bir dört sene boyunca da Amerika nüfusunun yarısı, seçimlerin Trump’tan çalındığına inanarak hareket edecek. Bu artan toplumsal kutuplaşma, aslında iki partinin politik programı ekseninde incelendiğinde yapay olsa da bu suni ayrım özellikle işçi sınıfı içerisinde ırkçılık üzerinden ilerleyen sınıf bölünmesini derinleştirecek.

Biden’ın Trump’tan temel farkı aslında Amerikan emperyalizminin içinde bulunduğu krizden nasıl çıkılacağı ve düzenin hangi araçlarla tesis edileceği noktasında yatıyor. Bu noktada mesela Trump sopa kullanarak anayasayı hiçe sayan; hem sözde demokratik çerçevenin hem geleneksel devlet aklının hem de neoliberalizmin normlarının dışına çıkan hareketlerde bulunabilirken, Biden ve Demokrat Parti havuç kullanarak anayasal kırmızı çizgileri ihlal etmeme taraftarı. Biden Wall Street’in küreselleşmeci finansçılarını, teknoloji devlerini ve benzeri kesimleri temsil ederken, Trump gümrük duvarlarının yükseltilmesinden ve milliyetçi-korumacı ekonomi politikalarından kazanç sağlayabilecek burjuva kesimleri temsil ediyor. İkisi de sömüren sınıfın çıkarlarını gözetiyor, işçi ve emekçilerin değil: Özetle, farklı burjuva fraksiyonları temsil ediyorlar.

2019’da Temsilciler Meclisi Trump’ı görevi kötüye kullandığı için azletmek istedi. Bu süreçteki argümanları Trump’ın Rusya ile Ukrayna’ya karşı daha agresif bir dış politika yürütmediğiydi.

Şu an DP Trump’ın gerici politikalarına karşı pozisyon alıyormuş gibi dursa da bu politikaların hiçbiri bu azletme sürecinde argüman olarak kullanılmadı. Yani Demokrat Parti Trump’ı ABD’de göçmen toplama kampları inşa etmek, emekçilerin kazanılmış sendikal haklarına ve ücretlerine saldırmak, kadın hareketini kriminalize etmek, zenginlerden alınan vergileri düşürmek ve sosyal haklara bir bir saldırırken ordunun bütçesini görülmemiş seviyelere çıkarmak gibi nedenlerle sanık sandalyesine oturt(a)madı. Özetle amaç Trump’ı azlederek, Trump’ın işini Trump’tan daha iyi yapacak birinin yerine getirilmesiydi. Biden daha şimdiden önüne bakmak istediğini, ülkenin daha fazla kendisinin selefinin soruşturulması tarafından tüketilmesini istemediği ve herhangi bir soruşturmanın ülkedeki kutuplaşmayı artıracağı endişesini taşıdığını dile getirmeye başladı bile.

Seçim sürecinde kitlelerin etrafında seferber oldukları başlıca üç sorun şunlardı: Pandemiye ve ekonomik krize karşı akılcı bir mücadele planı, George Floyd’un öldürülmesinin ardından sistematik ırkçılığa ve polis şiddetine karşı sonuç verici önlemlerin alınması ve ekolojik yıkımın önüne geçecek somut adımların atılması. Bu talepler ekseninden bakarsak, Biden zaten daha şimdiden pandemiyle ilgili olarak ücretli veya ücretsiz izin, üretimin durdurulması benzeri tedbirleri almayacağını açıkladı. George Floyd’u öldüren polislerin bağlı olduğu Minnesota valiliği DP’nin elindeydi. Biden’ın başkan yardımcısı Kamala Harris, Kaliforniya eyalet başsavcısı iken siyahların katlinden sorumlu polislere yönelik cezasızlık hükümlerine sesini çıkarmamıştı. Biden, Paris İklim Anlaşması’na da geri döneceğini söylüyor. Ama sadece Trump hükümeti değil, Obama hükümeti de ihtilaflı fracking (hidrolik kırma) tekniği vasıtasıyla petrol sömürüsüne başvurarak bu anlaşmayı ihlal etmişti bile. Biden bu tekniği kullanmayı sürdürecek ve daha başkanlık koltuğuna oturmadan fosil yakıt endüstrisiyle finansal bağları olan isimlerin kabinesinde yer alacağını belirterek kitleleri hayal kırıklığına uğratmaya başladı bile…

(1) 2004’ten bu yana mavi Demokratların, kırmızı da Cumhuriyetçilerin rengi.

“Polonya’dan Türkiye’ye Kadın Mücadelesinin Dinamikleri” etkinliği, dayanışmanın önemini işaret etti!

0

Polonya’dan Łódzkie Dziewuchy Dziewuchom grubu ve Kadıköy Belediyesi’den Disk’li Kadınlar’ın katılımıyla gerçekleşen “Polonya’dan Türkiye’ye Kadın Mücadelesinin Dinamikleri” konulu çevrimiçi etkinlik birçok ilden, farklı kurum ve kadın örgütünden ve bağımsız feminist hareketten kadınları bir araya getirdi.

Bugün dünyanın birçok noktasında kadınların mücadelelerine tanıklık ediyoruz. Bu mücadeleler bazı ülkelerde kadın cinayetlerine karşı, bazı ülkelerde kürtaj hakkı için, bazılarında haklarımıza dönük saldırılara karşı, bazı ülkelerde ise doğrudan rejimlerin ve hükümetlerin kendisine karşı yükseliyor. Amaçlarının bu mücadeleler arasındaki dayanışmayı güçlendirmek olduğunu ifade eden ve Kadın Dayanışması adına etkinliğin moderatörlüğünü gerçekleştiren Cemre Sava, etkinliğin açılışında “Kadınlar erkek-egemen sisteme, erkek şiddetine, homofobi ve transfobiye, göçmen ve ırkçılık karşıtı politikalara, kemer sıkma politikalarına karşı topyekûn bir mücadelenin öncüsü haline gelmiş durumda… Biz bu mücadeleleri daha güçlü kılmanın yolunun öncelikle dayanışmaktan; birbirimizi, deneyimlerimizi daha fazla dinlemekten geçtiğini düşünüyoruz. Bu etkinliğin de öncelikle buna vesile olmasını umuyoruz,” dedi.

İlk konuşmayı Kadıköy Belediyesinde çalışan Disk’li kadınları temsilen Nazan Çam Ay ve Ayşecan Ay gerçekleştirdi. Aralık 2019’da Genel İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şubenin olağanüstü seçimlerinde Mor Liste çıkaran ve bu şekilde sendikada kadınların ve taleplerinin daha görünür olması adına adım atan kadın işçiler, geçtiğimiz ağustos ayında Kadıköy Belediyesi ile gerçekleşen Toplu İş Sözleşmesi sürecinde de toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten maddeleri sözleşmeye ekletmek için mücadele etmişlerdi. “Mor Liste sadece seçime dönük bir liste değildi, bizler için sendikalarda eşit temsil için mücadelenin bir başlangıcıydı. Dolayısıyla, buna yönelik atılacak tüm adımlara da elimizden geldiğince çaba sarf ediyoruz,” diyen Çam Ay sendikalardaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekti. TİS süreci hazırlıklarında, eldeki taslakta toplumsal cinsiyete dayalı hiçbir maddenin yer almamasının onları bu mücadelede yeni bir sürecin içine soktuğunu ifade etti.

Temsilciler olarak taslak üzerinde çalıştıklarını ifade eden Ayşecan Ay, “TİS süreci çok önemli bir aşama ama belli ki son aşama olmayacak, çünkü yapmak gereken çok fazla şey olduğunu gördük,” diye belirtti. TİS sürecinde, İstanbul Sözleşmesi’nin toplu iş sözleşmesinde tanınması, günlük çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve eşit temsil (kadın kotası) olmak üzere üç başlıkta çalışma yürüttüklerini ifade eden Ay, ilkini müzakere sürecinde kabul ettirmeyi başardıklarını ve bu noktada hem işvereni hem sendikayı ortak taahhüt noktasına getirdiklerini söyledi. Ancak özellikle eşit temsil (kadın kotası) konusunda ciddi bir dirençle karşılaştıklarını vurguladı.

Kadıköy Belediyesi’nden Disk’li kadınların mücadelesi, işyerinde kadına yönelik şiddet ve tacizle mücadele başta olmak üzere, kreş hakkı, süt izni, regl izni vb. gibi gasp edilen yasal hakların; tıpkı diğer işçi hakları gibi temel bir sendikal talep olarak kabul edilmesi yönünde oldukça önemli bir adım.

Kadın haklarına yönelik seferberliklerin sonucunda Nisan 2016’da bir araya gelen ve toplumsal cinsiyet eşitliği adına faaliyetler yürüten Łódzkie Dziewuchy Dziewuchom ise Polonya’da kadınlara dönük saldırılara ve kadın hareketinin içinden geçtiği sürece dair paylaşımlarda bulundu.

İlk sözü alan Aleksandra Knapik-Gauza, 22 Ekim’de Anayasaya Mahkemesi’nin fetüs deformasyonu durumunda da kürtajı yasaklamasına dair kararın ardından yeni bir eylem sürecine girdiklerini ifade etti. Polonya’da yılda 100 bin merdiven altı kürtajın olduğunu; yasal kürtaj sayısının ise devlet verilerine göre 1000 olduğunu ve yasal kürtajların tamamının fetüs deformasyonu kaynaklı olduğuna işaret eden Knapik-Gauza, “Bu karar bu nedenle zaten çok kısıtlı olan kürtaj hakkının tamamen yasaklanması anlamına geliyordu ve protestolar bunun üzerine başladı,” diye belirtti.

Łódzkie Dziewuchy Dziewuchom’dan Aleksandra Knapik-Gauza

Katarzyna Knapik ise mevcut süreci şu şekilde özetledi: “Protestoların en önemli başarısı sokağa döktüğü insan sayısıydı. Ve özellikle küçük şehirlerde de kadınlar öz örgütlenmeyle eylemlerde yer aldılar… Şu an yapılan anketlere göre toplumun yüzde 70’i kürtajın yasaklanmamasını destekliyor ve hükümet desteği kaybediyor. Bunun sonucunda arabulucu yöntemlerle çözümler önerdiler ama bunların hiçbiri bizim için yeterli değil. Şu an Anayasa mahkemesi karar vermiş olsa da, karar resmi gazetede yayınlanmadığı için yürürlüğe girmiş sayılmıyor; bu bizim kazanımımız. Hükümet şu an buna cesaret edemiyor. Güçlü bir basınç uyguluyoruz ve karşılığını görüyoruz.”

Bir şeyleri değiştirmenin uzun soluklu bir mücadele olduğuna dikkat çeken Knapik, “Biz 2016’dan beri toplumun oldukça değiştiğini gördük. Verdiğimiz mücadele yeni bir hak mücadelesi değil, bunun farkındayız. Yepyeni bir değişim yaratamıyoruz henüz, ama toplumun kafasında bir değişiklik olduğunun farkındayız; tabu olan konular konuşulmaya, insanlar örgütlenmeye başladı. Bu yüzden ses çıkarmaya, konuşmaya devam edin, ümitsizliğe kapılmayın! Biz de şimdi sizin sayenizde sözümüzü Polonya’nın dışında da duyurmuş ve sizleri dinlemiş olduk, teşekkür ederiz!” dedi.

Soru-Cevap bölümünde dinleyicilerin de katkılarıyla gelişen sohbet, dayanışmanın ve mücadelenin önemine vurguyla son buldu.

*Sohbetin tamamına kısa süre içinde Kadın Dayanışması YouTube hesabından ulaşabilirsiniz.

IMF’siz IMF günleri başlıyor

0

Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan istifası ile dolar neredeyse 1 TL düştü. Bu istifanın hemen öncesinde Merkez Bankası (MB) başkanının istifası, ardından piyasaların duymak isteyeceği türden yeni reform sözü gibi hamleler dalgalı kur piyasasında kısa süreli de olsa bir “normalleşme” eğilimi beklentisi oluşturdu. Ekonominin bu duruma gelmesini MB başkanının ve bakanın bireysel çapsızlıklarına bağlamaya dönük yaratılan algı elbette iktidarın da işine gelmektedir. Sadece ekonomide değil hukukta da reform sözü ve “daha iyi günler” vaadi ne kadar gerçek? Fakat önce Türkiye’nin iktisadi ve toplumsal problemlerinin çözümü için gerekli adımların atılacağı “yeni bir döneme mi girdik?” sorusunu cevaplamak gerek.

Yıla 5,94 ile başlayan dolar, kasım ayı başında 8,51 gibi rekor bir düzeye yükseldi. Türk lirasının (TL) özellikle son dört ayda aşırı değersizleşmesi karşısında “rekabetçi kur” söylemi dillendirilmeye başlandı. Bu argümana göre, değersiz TL sayesinde ihracat, ithalatın karşısında güç kazanacak ve ucuz işgücü haline geleceğimizden dışarıdan gelecek yatırım oranları artacaktı. Bu düşüncenin Türkiye’de ve içinde bulunduğu bu koşullardan dolayı dünyada bir geçerliliğinin olmadığını daha önceki yazılarımızda nedenleriyle ifade etmiştik. Doların önü alınamayan yükselişi karşısında MB’nin hareket edebileceği alan son derece sınırlıydı. Çünkü milyarlarca liralık rezervler erimiş, Saray’ın basıncıyla faizler gereken zamanda artırılmamıştı. Geriye söylem ve kişi değişikliği dışında bir hamle kalmamıştı zaten. Böylece iktidar son derece kötüye giden piyasa karşısında “yeni dönem” vaadiyle hem iç hem de dış sermayedarlara karşı güven tazeleyerek ihtiyacı olan nefes alma payını kazanmış olacaktı.

Bir ay öncesine kadar “uçuyoruz”, “ekonomi pik yaptı”, “şahlanış dönemindeyiz” gibi cümleleri ağzından düşürmeyen iktidarın bir şeylerin yolunda gitmediğini itiraf etmesi bile piyasalar nezdinde hastanın hasta olduğunu kabul etmesi ve tedavi sürecine başlayabileceği algısı yarattı. Bu da balon gibi şişmiş olan dövizin ve ülkenin kredi risk primlerinin (CDS) bir miktar düşüşüne, ayrıca belirli bir paranın borsa üzerinden ülkeye girişine sebep oldu. “Şahlanış döneminden” acı reçete dönemine bir ayda dönen iktidarın bu zorunlu politika değişikliği ve reform söylemleri vb. kimseyi yanıltmasın. Acı reçete, en yetkili makamın ağzından bir kez söylendiğinde bu emekçiler için daha fazla yoksulluk, hayat pahalılığı ve işsizlik anlamına gelir.

Acı reçete kime yazılacak?

İktidar tarafından kötüye gidişin itirafı niteliği taşıyan bu hamlelerin, “acı reçeteyle” taçlandırılması, içinde bulunduğumuz koşullar sebebiyle çok daha ciddi toplumsal sonuçlar doğurabilir. Türkiye daha önce de birçok kez acı reçete uyguladı. Fakat hiçbiri pandemi ile ekonomik aktivitelerin bu kadar kısıtlandığı, işsizliğin tarihsel olarak en yüksek seviyede olduğu, hayat pahalılığının günbegün arttığı bir dönemde uygulanmamıştı. “Zaten acı bir dönemde değil miydik?” diye haklı olarak sorulabilir, fakat iktidar dünyada halihazırda devam eden para bolluğundan yararlanmak için farklı bir adım atması gerektiğinin, aksi takdirde yolun sonuna gelindiğinin farkına vardı. “Gerekirse acı reçeteyi içeriz” ardından gelen “yönümüz Avrupa’nın yönüdür” gibi cümlelerin ana adresi Dünya Bankası, IMF başta olmak üzere emperyalist ülkelerin sermayedarlarına yönelikti.

Faizlerin artışı ve daha da artacak olması, hazırlanan yeni yıl bütçesi vb. verileri; kredi ile tüketerek “büyüme” dönemi yerine işçi sınıfını ve emekçileri daha da zorlayacak bir küçülme döneminin habercisi. Bu dönemde, kamu yatırımlarının kısılması, son kalan kamu iştiraklerinin özelleştirilmesi, doğanın sermayenin talanına daha fazla ve fütursuzca açılması gibi hamlelerin “reform” ve “demokratikleşme” adımları ile süslenerek paket halinde sunulacağını görmek zor değil.

Dolayısıyla mücadele edilmediği takdire işçi ve emekçileri bekleyen ekonomik ve toplumsal enkaz daha da ağırlaşıyor. Son yaşananlar bir kez daha teyit etti ki, toplum ve emekçiler lehine radikal önlemler alınmadan gidişatı tersine çevirmenin imkânı yok.

Termokar işçileri ücretsiz izin saldırılarına karşı eylem yaptı!

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesinde faaliyet gösteren Termokar fabrikası isçileri, 3 yıl önce DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş (BMİS) sendikasına üye olmuşlar ve yetki başvurusunda bulunmuşlardı. Ancak fabrika patronu çeşitli oyunlarla sendikanın fabrikada yetkiyi almamasını engelledi. İşçileri yıldırmak ve sendikadan istifa ettirebilmek için de çeşitli baskılar uyguladı. En son yaptığı baskı da pandemi sürecinde işten atmaların yasak olmasına rağmen 285 işçinin çalıştığı işyerinde, salgın fabrikaya ulaştığında üretimin durması gerektiğini söyleyen otuz beş kadar işçiyi ücretsiz izne çıkarmak oldu.

Yaşanan bu son saldırıları protesto etmek amacıyla Termokar işçileri BMİS öncülüğünde bugün saat 16.30’da Manisa Manolya Meydanı’nda basın açıklaması düzenledi.

Yapılan başın açıklamasını DİSK Genel Sekreteri ve BMİS Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu okudu. Açıklamada Termokar fabrikasında yaşanan sorunlara değinen Serdaroğlu, ücretsiz izne çıkarma saldırısına da değindi.

Eylem sırasında sık sık “Termokar’a sendika halaylarla girecek”, “Birleşe birleşe kazanacağız”, “Direne direne kazanacağız!” sloganları atıldı.

Hirak: Derin Cezayir’in toplumsal ve siyasi gerçekliğinde kökleşmiş bir halk hareketi

0

Cezayir’de 22 Şubat 2019’da başlayan halk ayaklanması Buteflika diktatörlüğünü devirmişti. Antidemokratik rejime, sosyal ve ekonomik adaletsizliğe karşı başkaldıran kitleler, aradan geçen süreçte mevcut düzenden kopuş doğrultusunda henüz politik bir alternatif açığa çıkartabilmiş değil. Düzen partileri ve güçleri ile Cezayir burjuvazisi ise kapitalist sömürü düzeninin devamı ve rejimin ayakta tutulması adına çeşitli manevralar eşliğinde demokratik gerici politikalarını sürdürmekte.

Ancak Hirak (halk hareketi) halen yenilmiş değil ve rejim güçlerinin makyaj düzenlemelerine karşı Cezayirli kitleler her defasında tekrardan seferber oluyorlar. Bunun son örneğini ise Kasım ayı başında yapılan anayasa değişikliği halkoylamasına Hirak’ın cevabında görmek mümkün.

Bu kapsamda, Cezayir’den Solcu Halk Hareketi (AGP) örgütünün, ülkede yaşanan halk seferberliği Hirak ekseninde, kasım ayı başında yapılan anayasa değişikliği halkoylamasının sonuçlarına dair kaleme aldığı değerlendirmeyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Resmi rakamlar şu inkâr edilemez gerçeği gösteriyor: Cezayir halkı, ezici çoğunlukla (%76,6) halkoylamasını boykot ederek, anayasa değişikliği tasarısını reddetti. Resmi rakamlara göre yalnızca seçmenlerin %23,7’si sandığa gitti. Bazı yerel feodal güçlerin diktasındaki tek partinin geleneksel tabanı (güney bölgeleri) tasarıyı boykot etti. Rejim ağalarına bağlı resmi makamlara yakın kaynaklar, katılımın ancak %6 olduğundan söz ediyorlar. Kısacası, 12 Aralık 2019’da Abdülmecid Tebun’un seçilmesi ile birlikte, “Yeni Cezayir” söylemini pazarlamayı, Hirak’ın seferberliğini soğurmayı ve kendisine yeni bir toplumsal taban yaratarak rejimi kurtarmayı amaçlayan bu halkoylamasında, Cezayir halkı kurulu düzeninin bütün tasarımcılarına ve mimarlarına hak ettikleri cevabı vermiştir. Alger meydanında üne kavuşan anayasa uzmanı Fatiha Benabbu’ya göre, “Halk tarafından savuşturulan anayasa değişikliği tasarısı tamamen rafa kaldırılmalıdır.” Benabu, başkanın şahsında iktidara, “anayasa değişikliği tasarısına ilişkin halkoylamasının sonucundan gerekli siyasi dersleri çıkarma” çağrısında bulundu.

Meşruiyet sorunu yasallık sorunundan daha önemlidir. Yasal düzlemde, tasarının kabul edilmesi için herhangi bir katılım yeterliliği sayısı öngörülmemiştir. Rejim ve onun işbirlikçileri, değişiklik tasarısını bir dayatma sonucu geçirerek ve tüm beklentilerin tersine gerçeküstü sonuçlar açıklayarak bu boşluktan yararlandılar. 23 milyon 583 bin kayıtlı seçmenden yalnızca 5 milyon 586 bin 259 kişi, anayasa değişikliği tasarısı hakkında söz hakkını kullandı ve bunların %33,8’si tercihini hayır oyundan yana kullandı. Siyasi gözlemcilerin tamamına göre bu dayatma, “insan haklarına ve siyasi haklara yönelik sistematik aykırılıkların ve saygısızlığın” bir yenisidir.

Kurulu düzenin içinde bulunduğu krizin derinleşmesi öngörülüyor. Covid-19’a yakalandığı için özel bir Fransız uçağıyla acilen Köln’deki bir hastaneye, sonra da Berlin’e götürülen ve aynı zamanda kronik hastalığı bulunan Başkan, bu oylamadan siyaseten oldukça zayıflamış şekilde çıkıyor. Rejim içi karar odaklarının, bu durumla yüzleşmekten başka çareleri yok. Saatlik asgari ücret hakkında anlaşmayla, iktidarı elde tutmalarının bütün olanaklarını tükettiler. Radikalleşme olasılığı bulunan Hirak’ı baskılamak için yapılan bu dayatma boşa çıktı. Anayasa değişikliği tasarısının reddedilmesi, acınası bir yenilgidir. İktidarın elinde, toplum üzerindeki etkisini korumak için herhangi bir imkân kalmadı. Karanlık iç savaş döneminde olduğu gibi iktidar, toplumsal ve siyasi sorunlara güvenlikçi çözümler getiriyor. Bu anlayışa göre Cezayir halkının ateşi varsa, termometreyi kırmak gerekiyor. Görev yükseltmeler, tasfiyeler ve hesaplaşmalar aracılığıyla iktidar, genelkurmayın ve güvenlik güçlerinin çekirdek kadrosu içinde gücünü pekiştirdi.

İktidarın kriz yönetimini, Cezayirli ünlü bir siyaset bilimci şöyle özetliyor: “İktidar gerçeklik algısını, bütün uzmanlığını ve yeteneklerini yitirdi. Buna baskı yapma yeteneği de dahil.” Bu kişi, çekirdek kadrodaki sertleşmenin, iktidarın “kendi yeniden üretimine katkı sağlayan görünürdeki çok partili düzene son verme teşebbüsünde olduğu gibi, kendi bekâsının kırmızı çizgilerini bile” tanımaması olduğunu söylüyor. Cezayir rejiminin mimarlarının, Hirak’ın ışıltısına karşı bulabildikleri tek çözüm, çok partili düzene son vermeye çalışmaktır. Çok düşük bir oyla seçilmiş olan başkanın kendisi de Buteflika iktidarından arta kalan çekirdek kadrodaki sertleşmenin ve tek seçenekleri olan daha fazla baskıcılaşma eğiliminin sonucundan başka bir şey değildir. Ali Bensaad, sıradan bir gazeteciye karşı – niteliği ne olursa olsun – otoriter yöntemlerin seferber edildiği bir dizi tutumda ifadesini bulan bu güç kaybının Tebun’un iktidarında somutlaştığını söylüyor.

Halkoylamasının ardından mevcut siyasî durum nedir?

Anılan anayasa uzmanına bir kez daha atıf yapmalıyız: “Toplumu bölen bir yasadansa, hiçbir yasanın olmaması daha iyidir.” Hayır oylarının miktarı ile katılım oranının düşüklüğü bakımından, bu anayasa meşru değildir. 22 Şubat 2019’da oylarını sokaklarda kullanan seçmenler tarafından reddedilen bu değişiklik kadüktür. Meşruiyet sorunu, siyasi krizin merkezindedir. Halkın rızası olmayan bir anayasayı uygulamak, kel başa şimşir tarak kullanmak gibidir. Böyle bir anayasa, temel meselelerde mutabakat sağlamak yerine, halkın birliğini tehlikeye atmak gibi tehlikeli bir eğilim yaratır. Anayasanın 209. maddesi açık bir şekilde, anayasanın halk tarafından reddedilmesi halinde kadük hale geleceğini belirtir. Resmi rakamlar, asıl gerçeklikten hâlâ uzak olsalar da sarsıcı gerçeklikleriyle herkesi şaşırttı. Yine de rakamların bütün gizemi çözülemedi. Sistem bizi öyle bir şeffaflığa alıştırmadı. Acaba bunun altında yatan başka bir düşünce olabilir mi? Bu çok açık. Bu düşünce, aciz duruma düşme tehlikesi bulunan hasta bir başkanı çıkış kapısına yönlendirmek için zayıflatmak olabilir mi? Birçok kişi halihazırda Tebun sonrası dönemi yaşadığımızı düşünüyor. Karar mercilerinin ulusal tanınırlığa sahip önemli kişilerle görüşmelere başladıkları söyleniyor. Siyasi olgunluğunu bin kez kanıtlamış olan bu halkın kendi ulusal kaderini belirlemesine izin vermek yerine, yine bir kurtarıcının mı arayışındalar?

22 Şubat 2019’da doğan halk hareketi, iktidarın gitgide artan radikalliğini meşrulaştırmaya çalışmak için araçsallaştırdığı ağır salgın koşullarından olumsuz etkilendi. Kurtuluş Savaşı’nın ulusal kahramanı ve 1962’de bağımsızlığın ilanından itibaren sistemin uslanmaz muhalifi olan Lahdar Burega’nın şahsında, karizmatik bir figürünü kısa süre önce yitirdi. Hirak’ın en güçlü olduğu dönemde 86 yaşında tutuklanan Burega, Covid-19 salgınında yatağa düşmüştü ve hayata veda etti. Hirak zayıfladı, ama toplum içinde ve ülkenin bütün katmanlarında kökleşti. Hirak’ın sloganları, bütün sınırlılıklarına rağmen, Borc Bu Arreric’de, Beni Urtilan’da, Akbu’da, Tazmalt’ta, Bejaia’da, Hardaia’da, Tizi Uzu’da, Biskra’da, Ued Suf’ta ve Cezayir’in herhangi bir yerinde, ülkenin dört köşesinde bu dinamik hareketin yayılmasını sağladı. Bu mücadele pratiği, gerekli siyasi bilinç düzeyine ulaşabilmek için mutlaka zamana yayılmalıdır.

Cezayir, 9 Kasım 2020

Patrona kepçeyle, işçiye hiç yok!

0

Geçtiğimiz yıl sonunda Çin’de tespit edilen ilk koronavirüs vakası, tüm Avrupa ve Amerika’yı etkisi altına aldıktan sonra resmi açıklamaya göre mart ayında Türkiye’ye de giriș yapmıştı.

Pandemi koşulları ilk önceleri çok fazla etkili olmasa da mart sonlarına doğru Türkiye’de de etkisini artırmaya başladı. Mayıs-haziran aylarında vaka sayıları üst seviyelere tırmandı. Ekonominin zaten iyi olmadığı Türkiye’de pandeminin etkisiyle kriz iyice derinleşti. Her zaman olduğu gibi iktidar, işçiden yana tavır takınacağına tercihini sermayeden yana kullanarak işsizlik sigortasında biriken ve işçiler için kullanılması gereken parayı patronların çıkarına sundu. Bu dönemde, bazı sektörlerde çalışanlar kısa çalışma ödeneği adı altında maaşlarının bir bölümünü işsizlik sigortasından almaya başladılar. Bu ücret bazen maaşın yarısı, bazen de daha az miktarda olmak üzere işçinin eline geçiyor. Kısa çalışma ödeneğinin koşulları yasalarla belirtilmiş olmasına rağmen, bazı patronlar kurallara uymayarak kendi çıkarları doğrultusunda ve onlara tanınan yasal hakların dışına taşarak işçiyi mağdur ediyorlar. Normal koşullarda kısa çalışma ödeneğinden faydalanan işçi haftanın belli günlerinde ya da belli saatlerinde çalışması gerekirken bazı işverenler işçilerini normal çalışma koşulları altında, yani günlük 8 saat ve üzeri çalıştırdıkları halde kısa çalışma ödeneğinden faydalanıyor. Bu durumda olan işçilerin, kısa çalışma ödeneği uygulamaya konulduğundan bu yana sigortaları ya hiç ödenmiyor ya da eksik ödeniyor. Çalışanların mağduriyeti devam ediyor. Bu koşulda çalışanlar içerisinde emeklilik için gün sayanlar, 6-7 aydır sigortaları ödenmediği ya da eksik ödendiği için mağdur durumdalar. Yasal koşulları kendi çıkarlarına kullanan patronları denetlemeyen devlet, sıra çalışanlara geldiğinde, onların mağduriyetini göz ardı ediyor. Olması gereken, işçilerin yatmayan sigorta primlerinin devlet tarafından tam ve eksiksiz olarak yatırılmış kabul edilmesidir.

Çalışanların mağduriyeti, eksik yatırılan prim ile sınırlı kalmıyor. İşsiz kaldıklarında işsizlik ödeneğinden faydalanmaları gereken çalışanlar bu ödenekten de mahrum kalacaklar gibi gözüküyor. Pandemi koşullarının bütün yükünü çalışanlara yükleyen iktidar, patronların iktidarı olduğunu teyit etmiş oluyor.

Pandeminin başında güya işçilerin haklarını savunmak için konulan bir başka yasa, patronlar tarafından suistimal ediliyor. Çalışanların pandemi bahane edilerek işsiz kalmamaları için pandemi başlangıcında işten çıkarmalar yasaklanmıştı ancak durum hiç de öyle değil. İşten işçi çıkartamayan patronlar, çareyi işçileri ücretsiz izne göndermekte buldu. Ellerine aylık 1100 TL civarında para geçen işçiler kiralarını bile ödeyemez durumda kaldıkları için yeni iş bulabilmek ve düzgün ücret alabilmek amacıyla istifa etmek zorunda kalıyorlar. Kıdem tazminatı kâbusuyla yaşayan patronlar, işçi istifa ettiği için tazminat ödemekten de kurtulmuş oluyor. Böylece yılların hakkını alamayan işçi, düzgün bir ücret alabilmek umuduyla tüm haklarını kendi elleriyle patronun cebine bırakmış oluyor.

Sözün kısası, emek sermaye çelişkisi devam ediyor. Her koşulda mağdur bırakılan işçi sınıfı adeta tüm dünyayı etkisi altına alan pandeminin de yükünü tek başına omuzlamış oluyor. Pandemi döneminde iş bulamayacağını düşünen çalışanlar için hak aramak da imkânsız hale geliyor. Pandeminin etinden ve sütünden faydalanan sermaye, neredeyse hiç yara almadan işçilerin emeğini hiç ediyor. Tek çare, her zaman olduğu gibi işçilerin bir araya gelip seslerini daha güçlü çıkarmasındadır. Birlikte mücadele etmek için gücümüzü birleştirelim. Üretimden gelen gücümüzün farkında olalım. Mücadelemizi birleştirelim.

Gücümüzü birbirimizden alıyor, mücadelemizden vazgeçmiyoruz!

0

Bu yıl 25 Kasım, pandemi ve ekonomik krizin derinleştirdiği toplumsal batağın ortasında kadınların sesiyle dünyanın dört bir yanında yankılandı. Bu ses bedenlerimize dönük karar verme hakkımız için yeşil dalgayı yükselten Arjantinli kadınların; kadın cinayetlerine ve insan kaçakçılığı ağlarına karşı ses çıkaran Meksikalı kadınların; Piñera’ya karşı mücadele eden Şilili kadınların; kürtaj hakkına yönelik saldırıya karşı sokaklara dökülen Polonyalı kadınların; emperyalizmin kalbindeki ırkçılık karşıtı isyanın parçası olan siyah ve göçmen kadınların; dünyanın her yerinde erkek-devlet şiddetine karşı mücadele eden kadınların sesiydi!

Türkiye’de de birçok ilde gerçekleştirdiğimiz eylemlerle erkek-devlet şiddetine bir kez daha hayır dedik! Pandemi politikalarıyla cinsiyetçi tutumlarını pekiştiren; kadınları, şiddet ve cinayet riskini en fazla yaşadıkları yer olan evlere mahkûm eden; cezasızlık politikasıyla kadın cinayetlerindeki artışı teşvik eden; kadınları korumak, koruyucu ve önleyici tedbirler almak yerine İstanbul Sözleşmesi gibi kazanımlarımızı hedef alan iktidara karşı tek güvencemizin dayanışma ve mücadele olduğunu bir kez daha güçlü bir şekilde gösterdik. 25 Kasım Kadın Platformu’nun çağrısında da belirttiği gibi hayatlarımız için, haklarımız için, birbirimiz için alanlardaydık!

İçinden geçtiğimiz süreçte, koronavirüs salgınının mevcut kapitalist ekonomik krizle birleşimi ile yoksulluğun hiç olmadığı kadar kadınlaştığına tanık oluyoruz. Raporlar, Türkiye’de kadın istihdamının geçen yıla göre yüzde 7 daraldığına işaret ediyor. Öte yandan, pandemi kapsamında işçi ve emekçiler için önlemlerin, kayıtlı istihdam kapsamında bile oldukça yetersiz kaldığı aşikârken; kadın emeğinin, ağırlıklı kayıtdışı ve güvencesiz işlerde yoğunlaşması pandemi sürecinde birçok kadının gelir ve sosyal güvenceden tamamen yoksun bırakılması anlamına geliyor. Buna karşın, kadınların ev içi emeği; üzerlerine yıkılmış çocuk/yaşlı/hasta bakım emeği yüküyle birlikte fazlasıyla arttı. Pandemi etkileri bununla da sınırlı kalmadı; cinsel sağlık ve üreme sağlığına erişimde yeni zorluklara yol açtı. Ve kadınlar için kelimenin gerçek anlamıyla en hayati olanı; şiddet karşısında koruyucu, önleyici tedbirlere ulaşma ve de bu tedbirleri uygulatma aşamasındaki engeller oldu. Pandemi sürecinde kadın cinayetleri artarken, şüpheli kadın ölümlerinde de ciddi artış yaşandı.

Bu tablo kendi kendine ortaya çıkmadı! Elbette bir sorumlusu var: Erkek egemen iktidar ve onun kadın düşmanı politikaları! Kadın cinayetleri de, derinleşen cinsiyet eşitsizliği de, artan yoksulluk da iktidarın politik tercihlerinin birer ürünü! Kadınlar karşısında erkeklerin, işçi ve emekçiler karşısında patronların çıkarlarını temsil eden iktidarın!

Bu yüzden erkek ve devlet şiddetine, homofobi ve transfobiye, göçmen karşıtı politikalara ve kapitalist hükümetlere karşı mücadelemiz; işyerlerimizde, evlerimizde, sokaklarda patriyarka ve kapitalizmin elbirliğiyle bizleri tahakküm altına almaya çalıştığı her yerde devam edecek! Bu 25 Kasım, tüm dünyada kadınların bu mücadelede kararlılığını bir kez daha gösterdi!

Yaşasın kadınların uluslararası dayanışma ve mücadelesi!

Maradona: Bu dünyadan bir futbol dahisi geçti

0

Diego Armando Maradona vefat etti. Vefatı hem ulusal hem de küresel çapta bir etkiye yol açtı. Milyonlarca kişi onun yasını tutuyor ve onu mahalle aralarında veya modern stadyumlarda, Villa Fiorito, Argentinos, Boca, Newell’s, Napoli, Barcelona takımları bünyesinde ve Milli Takım’ın parçası olarak sergilediği harika oyunlarla hatırlıyor. Efsanesi, dünyanın dört bir köşesine yayılan Maradona formalarında yaşayacak. “Maradooooo….” tezahüratı eşliğinde sahalara çıktığında onu bekleyenlere hayatın tüm olumsuzluklarına rağmen bir neşe kaynağı olmayı başarmıştı. Bugün, tüm zamanların en iyi oyuncusuna da bu hatıralarla veda ediyoruz. 

Mütevazı bir mahallede çekilmiş siyah beyaz bir videoda en büyük hayalinin dünya şampiyonu olmak olduğunu söyleyen Maradona bunu başarabildi. Arjantin’in dünya çapında ünlü futbolcusu Hugo (Loco) Gatti ya da kalecisi Ubaldo Fillol da dâhil herkesin gözlerini kamaştırdı. 1986 Dünya Kupası’nın durdurulamaz Diego’sunun, yüzlerce Arjantinli askerin Malvinas’ta hayatlarını kaybetmelerinden tam dört yıl sonra attığı ve hâlâ Dünya Kupası tarihinin en iyileri olarak anılan golleri, 34 yıl sonra bile futbol severleri gözyaşlarına boğuyor ve uzun kariyerini taçlandırıyor.

Maradona, hiçbir büyük oyuncu buna cesaret edemezken, 1974-1998 arası FIFA Başkanı olan mafyatik João Havelange’ın eylemlerine karşı çıkarak FIFA’ya kafa tutma cesareti gösterip ayrı bir futbol birliği kurdu. İşinsanı Grondona’nın Arjantin Futbol Federasyonu’na (AFA) karşı tavır alan; sonradan Papa Francis’le iyi ilişkileri olsa da, bir önceki Papa’ya, “fakirler için söylediği kadar endişeleniyorsa Vatikan’ın altınlarını satması gerektiğini” söyleyen de gene Maradona’ydı. 2005 yılında Arjantin’in Mar del Plata şehrinde 4. zirvesi gerçekleştiren Bush’un Amerikalar Serbest Ticaret Anlaşması’nı (FTAA) protesto etmek için bir trene atlayıp oraya gitmekten çekinmemiş olan bu adam, onurlu bir antiemperyalist tavırla öldü.

Kişiliği, artıları ve eksileri ile futbol sahalarının sınırlarını aştı. Şimdi futbolun yıldızı, günahlarını ve sevaplarını arkasında bırakarak aramızdan ayrılıyor. Onun cambaz futboluna hak ettiği değeri vermek, siyasi veya kişisel davranışlarına sahip çıkmak anlamına gelmez. Maradona’nın kişiliğinin hem aydınlık hem karanlık tarafları vardı. Tartışmasız bir futbol dehası olmasının dışında çok çelişkili hareketler de sergiledi. Örneğin, Che dövmesi yaptırmasına rağmen, büyük yanılgılar içerisinde Menemizm’den (1) Kirchnerizm’e kadar Peronizm’in farklı kanatlarını destekledi ve diktatör Maduro’nun da coşkuyla arkasında durdu. Kabul edilemez hareketleri vardı; hatta kadına yönelik şiddet ile suçlandı. Yasal süreçlere dayalı olarak çocuklarını nüfusuna geçirmesi gerekirken bile acınası bir maşist tavır sergiledi. Ne kadar büyük bir idol olursa olsun, Maradona’nın maşist ve kadın düşmanı davranışlarının kendisine dönük son vedada ifade edilmesi ve hatırlatılması, bu bağlamda oldukça önemli.

Kendisine bir röportaj esnasında kendi ölümü hakkında ne söyleyeceği sorulduğunda Maradona, “Mezar taşıma ‘top sağ olsun’ yazdırırdım” demişti. Biz de onu siyasi veya kişisel pozisyonları nedeniyle değil, futbolu seven milyonlar gibi top cambazlığıyla hatırlayacağız.

José Roldán, Sosyalist Sol (Arjantin)

25 Kasım 2020

(1) İsmi 1989-1999 yılları arasında Arjantin Devlet Başkanlığı yapan Carlos Menem’den gelen Menemizm, kısaca neoliberal politikalara dayalı popülist bir yönetim anlayışı özetlenebilir.

Metal işçileri haklarının peşinde!

0

Birçok sektörde olduğu gibi metal sektöründe de pandemi ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu işyerlerinden yola çıkarak hazırladığı rapor bu ciddiyeti gözler önüne seriyor. Rapora göre, sendikanın örgütlü olduğu işyerlerinin dörtte üçünde aktif vaka var. Kimi işyerlerinde Covid-19 tanısı konulmuş işçi oranı yüzde 30’a ulaşmış durumda. İmalat sanayinde aktif vaka sayısı en az 112 bin…

Ancak gelin görün ki hükümet de işveren de işyerlerinde yayılımı durdurmak adına herhangi bir adım atmadığı gibi, bir de işçilerin sendikal örgütlenme gibi en temel haklarını ellerinden alma gayretinde. Çünkü biliyorlar ki, işçiler örgütsüzse onları haklarını vermeye gelince aza, çalışmaya gelince hep daha kötü koşullarda daha fazlasına mahkûm etmek kolay! Ancak işçiler de bunu çok iyi biliyor! Bu nedenle, Baldur Süspansiyon, Systemair HSK ve Özer Elektrik’te DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için ücretsiz izne çıkarılan veya tazminatsız işten atılan işçiler, kendilerine uygulanan hukuksuzluğa karşı mücadeleden vazgeçmiyor.

Ancak işverenle işbirliği halinde olan rejim için elbette yapılan hukuksuzluk değil bu hukuksuzluğa karşı verilen mücadele bir tehdit olarak görülüyor. Bu nedenle, 24 Kasım’da sendikal haklarının tanınması için Gebze’den Ankara’ya yürümek isteyen metal işçileri bu sefer de valilik/polis tarafından engelleniyor. 100’e yakın gözaltı ile işçiler sindirilmeye çalışılıyor. Üstelik bu engel için, işyerlerinde, fabrikalarda görmezden geldikleri o pandemiyi bahane ediyorlar! Tıpkı maden işçileri alacakları için yola çıktıklarında yaptıkları gibi!

Ancak bahaneleri sadece kendi taraflarını açık ediyor. Metal işçisi kararlılığı ile hem kendisi hem de tüm işçi sınıfı için sendikalı olmanın bir hak olduğunu ve zaten oldukça zorlaştırılmış bu hak için mücadelenin önemini yeniden hatırlatıyor. İşçi ve emekçiler olarak onların sesine kulak vermeli, mücadelesini dayanışma ile büyütmeli ve kendi işyerlerimizdeki mücadeleyi onların verdiği mücadeleden ayrı görmemeliyiz.

Bugün maden işçileri, metal işçileri, sağlık emekçileri aslında temelde tek bir şey söylüyor: “Hakkımız olanı verin!” Tüm kazanımlarımıza, haklarımıza göz dikmiş bu sistemde hepimiz zaten bunun, hakkımız olanın mücadelesini vermiyor muyuz?

25 Kasım: Cinsiyete dayalı şiddete karşı büyük bir uluslararası mücadele günü örgütleyelim!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in parçası kadınların, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslarası Mücadele Günü üzerine yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bu 25 Kasım, Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo diktatörlüğüne isyan ettiği için kaçırılan, işkence gören ve öldürülen Mirabal kız kardeşler olarak bilinen Patria, Minerva ve María Teresa’nın acımasızca işlenen cinayetlerinin 60. yıldönümü. 25 Kasım, bu kızkardeşlerin anısına kadınlara yönelik ve (toplumsal) cinsiyete dayalı şiddetle mücadele için uluslararası bir tarih olarak belirlenmişti. Bu üçlü kadın cinayetinden 60 yıl sonra dünya çapında haykırıyoruz: Patricia, Minerva ve María Teresa burada! Bir kadın daha eksilmeyeceğiz (#NiUnaMenos), yaşamak istiyoruz!

Covid-19 salgınının devam eden kapitalist ekonomik krizle birleşimi, kadınlara ve LGBTİ+’ye yönelik şiddette, kadın ve trans cinayetlerinde, tecavüz ve cinsel istismar vakalarında, kadınların üzerine yıkılmış olan bakım emeğinde, cinsiyete dayalı ücret farkında artışa yol açarak, aynı zamanda cinsel sağlık ve üreme sağlığına erişimde yeni engellere ve yoksulluğun hiç olmadığı kadar kadınlaşmasına neden oldu.

Kadınlar için güvencesiz istihdam derinleşti. Kadınlar çalışma hayatında en savunmasız, işten ilk atılan veya düşük ücretlerden en muzdarip olmaları yetmezmiş gibi, şimdi de çalışma saatlerini esnekleştiren evden ve uzaktan çalışma saatleri dayatıldı. Bu şekilde kadınların omuzlarına yüklenen sorumluluklar günde iki üç mesai gerektirmeye ve çok daha yorucu olmaya başladı. Bunun bir örneği, hükümetler tarafından uygulanan uzaktan eğitimin ön saflarında yer alan ve çoğunluğu kadın olan milyonlarca öğretmenin yaşadığı durumdur.

Kadınlar, pandemiye karşı savaşın ön saflarındaki temel kahramanlar olmaya devam ediyor. Tüm ülkelerdeki sağlık çalışanları, hükümetler tarafından tırpalanan işçi hakları, kaderine terk edilmiş ve özelleştirilmiş sağlık sistemlerine rağmen Covid-19 hastalarının tedavisinde kahramanca bir çalışma yürütmekteler. Hükümetler ise hastanelere malzeme ve ekipman tedariği sağlamak, daha fazla sağlık personeli işe almak ve insanca ücretler vermek için bütçeleri artırmak yerine, kaynaklarını emperyalist örgütlere dış borçlarını ödemek için kullanıyor ve krizin faturasını emekçilere kesmek için onlara IMF’nin kemer sıkma politikalarını dayatıyorlar.

Dünyadaki erkek şiddeti rakamlarına bakınca tüyler ürpertici bir tabloyla karşılaşıyoruz: Sadece 2018’de (Birleşmiş Milletler verilerine dayanarak) 87.000 kadın, kadın cinayetleri kurbanı olmuş ve BM Kadın Birimi’nin yeni raporları (2020), bu yılın Nisan ayı itibariyle dünya genelinde 15 ve 49 yaş arası toplam 243 milyon kadın ve genç kız, partnerleri veya eski partnerleri tarafından cinsel veya fiziksel şiddete maruz kalmış. Buna, salgın altında geçen her üç ayda dünya çapında 15 milyon ek cinsiyete dayalı şiddet vakası gerçekleştiğini de eklemek gerekiyor.

Bu seneki 25 Kasım, feminist takvimin yer alan bir tarih olmanın ötesinde; kapitalist-emperyalist sistemin tarihindeki en kötü krizin ortasında gerçekleşiyor. Bu nedenle, kadınların ve LGBTİ’lerin koşullarından sorumlu olan günün kapitalist hükümetlerine karşı bu 25 Kasım’ı küresel çapta bir mücadele gününe dönüştürme zorunluluğuyla karşı karşıyayız. İşçi ve emekçiler için daha fazla şiddet, daha fazla baskı ve sömürü anlamına gelen kemer sıkma politikalarına karşı sokaklarda mücadele eden emekçi, siyah, göçmen ve yerli kadınları ve halklardan ilham alıyoruz. Kadın cinayetlerine ve insan ticareti ve kaçakçılığı ağlarına karşı ses çıkartan Meksikalı kadınlar; kürtaj hakkına yönelik saldırıya karşı sokaklara dökülen Polonyalı kadınlar, Piñera’ya ve Pinoche anayasasına karşı mücadele eden Şilili kadınlar; bedenlerimize dönük karar verme hakkımız için yeşil dalgayı yükselten Arjantinli kadınlar; yozlaşmış siyasi rejime karşı halk ayaklanmasına öncülük eden Perulu kadınlar; emperyalizmin kalbindeki ırkçılık karşıtı isyanın parçası olan siyah ve göçmen kadınlar; 8 Mart’ta Hirak halk isyanını destekleyen Cezayirli kadınlar; boşanmış kadınlara nafaka ödenmesi, ataerkil şiddeti önlemek ve onunla mücadele etmek için koruma sağlayan İstanbul Sözleşmesi gibi kazanılmış haklarına sahip çıkmak için sokakları terk etmeyen Türkiyeli kadınlar… Tüm bu kadınlarla birlikte cinsiyete dayalı şiddete karşı “Hayır!” diyor ve hükümetlerin sorumlu olduğunu ilan ediyoruz!

Yakın bir zamanda Meksika’nın Cancun şehrinde Alexis adlı bir kadının cinayete kurban gitmesi ardından gerçekleşen bir protestoya polisin ateş açarak müdahale edip dağıtmaya çalışması ve pek çok eylemciyi yaralamasında bir kez daha gördüğümüz gibi, kadın hareketi şiddete karşı mücadelenin bir parçası olarak, seferberliklerine polis şiddetiyle karşılık veren hükümetlerin baskıcı ve kadın hareketini kriminalize eden politikalarıyla da mücadele ediyorlar. Hakları için mücadele eden kadınlar aynı baskıyla Şili’nin Onur Meydanı’nda gerçekleşen her yürüyüşte, Arjantin’de boş toprak ve arsaları işgal ettiklerinde, Türkiye’de Erdoğan’ın baskıcı rejimine karşı direndiklerinde de karşılaşıyorlar.   

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, dünya çağında kapitalist hükümetlere ve kadın hakları düşmanı olan gerici dini kurumlara karşı çıkan ve her türlü ataerkil şiddete karşı mücadele eden tüm eylemleri ortaklaştırma çağrısı yapıyoruz. Haklarımızı kazanmak ve cinsiyetçi şiddetle mücadele etmek için dünya çapında ırkçılık, dincilik, emperyalizm, patriyarka ve kapitalizm karşıtı büyük bir mücadele günü örgütleyelim! Kapitalist hükümetlerin kemer sıkma politikalarına son; krizin faturasını işçi ve emekçiler ödemeyecek! Yaşasın kadınların ve LGBTİ+’ların şiddete karşı uluslararası mücadelesi! Haklarımızı kazanmak için sokakları dolduralım!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Kadınları

İUB-DE’den kapitalist hükümetlerin kemer sıkma önlemlerine karşı duran bir feminist hareket çağrısı

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Kadınları 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü kapsamında bir bildiri yayımladı. 17 Ekim’de 15 ülkeden kadınların katılımıyla gerçekleşen “Pandemi ve Ekonomik Kriz: Kadın Mücadelesinin Rolü” başlıklı çevrimiçi toplantının bir değerlendirmesi niteliği de taşıyan bildiri, pandemiyle ekonomik krizin iç içe geçtiği bu dönemde kadına yönelik erkek şiddetinin ve ekonomik saldırıların arttığını vurgulayarak erkek egemen kapitalizme karşı mücadeleyi büyütme çağrısı yapıyor. Bildirinin tamamı şu şekilde:

Krizin faturasını işçi sınıfı ödemesin diye kapitalist hükümetlerin kemer sıkma önlemlerine karşı duran bir feminist hareket inşa edelim!

Kapitalist-emperyalist sistemin tarihteki en önemli krizinin içinden geçiyoruz. Covid-19’un sebep olduğu pandemi ile ekonomik krizin birleşmesi; yoksulluk ile iş güvencesizliğinin daha fazla kadınlaşması, ev içi bakım ve yeniden üretimde kadınların omuzlarındaki yükün dikkate değer artışı, cinsiyet temelli şiddet ile işyerlerinde cinsel taciz ve mobbingin yükselişi gibi cinsiyet eşitsizliklerini derinleştirdi. Kadınların mücadele yoluyla kazandıkları haklara dönük saldırılarla beraber bunlar, kadınların üreme sağlığı ve cinsellik haklarına ulaşmalarındaki engelleri katmerlendirdi. Bunlar emperyalizm ile bütün dünya hükümetlerinin, kapitalist krizin yükünü bütün bir işçi sınıfının sırtına yüklemek için uygulamaya koyduğu politikalardır. Bu yük işçi kadınların, halk kesimlerinin, siyah kadınların, yerli kadınların, mültecilerin, genç kadınların ve farklı cinsel yönelimlere sahip insanların sırtında daha da ağırlaşıyor. Dolayısıyla bu saldırılara karşı durmak adına feminist mücadeleye girişmek ve hükümetlerden bağımsız olarak örgütlenmek bizim için can alıcı önemdedir.

Covid-19’la birlikte kesinlik kazanan bir şey varsa o da şudur ki, işgücü piyasasındaki biz kadınlar, bu sağlık krizinin içinde en stratejik işlere sahibiz: Biz sağlık sistemindeki hemşirelik konumlarının çoğunluğuna sahibiz; bakım evlerinde ve bakım işçileri arasında çoğunluk yine bizde; ulaşımdaki, hastanelerdeki ve işyerlerindeki temel temizlik görevi üzerimizde. Biz aynı zamanda, bugün uzaktan eğitime geçmiş olan eğitim sektöründe de çoğunluğuz. Biz dünyanın her tarafındaki eczaneler ile süpermarketlerin kasiyer işçilerinin arasındayız ve kadrosuz çalıştırılan kesimler arasında da çoğunluğu biz oluşturuyoruz. İşgücünün cinsiyet temelli bölünümü dolayısıyla ev içi ve yeniden üretimle ilgili görevlerin genelini biz yerine getiriyoruz. Ve ekonomik kriz karşısında, en yoksul hanelerin başlıca geçim kaynağının biz olmamıza ek olarak, en güvencesiz işlere sahip olanlar ve işten ilk çıkarılanlar arasında da yine biz çoğunluğuz. Bu sebeple kemer sıkma politikalarının bedelinin bizim omuzlarımıza yıkılma çabalarına karşı sokaklara çıkmakla yükümlüyüz. Zira söz konusu olan krizin faturasının kimin tarafından ödeneceğidir.

Hem sahte sol hem de geri hükümetler, işten çıkarmalar ve ücret kesintilerinin yanı sıra, aynı zamanda işgücü ve emeklilik yasaları ve yarısömürge ülkelerin doğal kaynaklarının daha geniş çaplı bir şekilde yağmalanması aracılığıyla sömürü oranlarını yükseltmeye çalışıyorlar. Bir yandan onlar dış borcu milyonlarca insan arasında bölüştürürken ve çokuluslu şirketlere sübvansiyonlar sağlarken, diğer yandan da sağlık sistemleri çöküyor ve böylece sağlık çalışanlarını gerekli kolektif ve bireysel korunmadan yoksun bırakıyor ve yetersiz kaynaklar eşliğinde çalışmaya zorluyor.

Uluslararası çapta büyüyen sefalet ve yoksulluk ile karşı karşıya gelen dünyanın biz işçi kadınları, bir işçi ve halk ekonomisinin planlanması için örgütlenme görevine sahibiz. Ancak böylesine bir planlamayla kaynaklar sağlık krizinin çözüme kavuşması ve en yoksun kesimlerin ihtiyaçları doğrultusunda kullanılması için kullanılabilir. Bunu yaparken, ABD’de ırkçılığa karşı ayaklanan siyah ve Latin kadınların veya Lübnan’da halkın kıtlığa sürüklenmesi pahasına IMF ile anlaşmalara varmaya çalışan hükümete karşı mücadele eden Lübnanlı kadınların örneğini takip etmeliyiz.

Tarihsel kapitalist krizler gösteriyor ki, çokuluslu şirketler ve kapitalist hükümetler daha yüksek kârlara ulaşabilmek için cinsiyet eşitsizliğinden faydalanıyorlar. Ve bir kere daha, mevcut krizin karşısında, bizlerin sağlığı ve hayatı pahasına ekonomiyi kurtarmayı tercih etmiş durumdalar. Sosyalist feministler olarak sistem içi reformların gerçekten özgürleşmemiz için yeterli olmadığına inanıyoruz. Bununla birlikte her bir reform uğruna mücadele ediyoruz. Daha insancıl veya daha çevreci bir kapitalizm ihtimali söz konusu değildir. Cinsiyetlerarası tam eşitliğin kurulabileceği bir kapitalizm mümkün değildir. Zira tam da bu kapitalizmin kârları bizlerin aşırı sömürüsü üzerine kurulmuştur. Bu nedenle mücadele etmeliyiz ki, kapitalizm ile patriyarka birlikte düşsünler.

İş güvencesi ve ücret artışı için mücadele eden işçilere sesleniyoruz; Covid-19’la savaşta en ön cephede olan hemşirelere, doktorlara, temizlik işçilerine ve sağlık çalışanlarına sesleniyoruz; iş arayan işsizlere, ırkçılığa karşı mücadele eden siyah kadınlara, gasp edilmiş topraklarında çokuluslu şirketlerin doğal kaynaklarının tahrip etmesiyle yüz yüze gelen yerli kadınlara sesleniyoruz; sizlere sesleniyoruz ki beraber örgütlenebilelim, beraber örgütlenelim ki biz işçi kadınlar krizin bedelini ödemeyelim.

Bütün kadınları, bir arada olmamızı sağlayacak ve feminist hareketi güçlendirecek kampanyalar etrafında birlik olmaya çağırıyoruz: 25 Kasım’ı kadınlara dönük bütün şiddet biçimlerine karşı bir uluslararası mücadele günü yapalım. 25 Kasım’ı tarihsel kılalım. Pandeminin ortasında sokaklara dökülen, “Bir kadın daha öldürülmeyecek, bir kadın daha politik tutsak olmayacak, bir kadın daha eksilmeyecek!” demek için sesini yükselten biz kadınlarız. Sağlık işçilerine, pandemiyle etkili bir biçimde savaşmalarını sağlayacak olan düzgün çalışma koşulları mücadelesi için bütün desteğimizi sağlayalım. Sokaklarda bütün hükümetlerden kürtajı yasallaştırmalarını talep etmeyi sürdürelim, kendi karar hakkımız için mücadeleyi sürdürelim. Ve ırkçılığa karşı, hareketimizi kriminalize etmeye ve baskı altına almaya çalışan bütün girişimlere karşı mücadelelerimizi birleştirelim. Haklarımızın mutlak olarak savunulmasına hasredilmiş olan seferberliğimizi durduramayacaklar! Buna izin vermeyeceğiz! Bizi susturamayacaklar!

İşçilerin Uluslarası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) kadınlar olarak, kapitalizmin bu tarihsel krizi karşısında herkesi sokaklarda mücadelenin birliğini göstermeye davet ediyoruz. Feminist hareketi yükseltme ve antipatriyarkal bir kadın hareketi inşa etme perspektifiyle, din kurumları ile devletin birbirlerinden ayrılması ve ırkçılık karşıtı antikapitalist bir dünya için, kadınların baskılanmasına karşı verilen mücadeleleri ve dünyanın bütün baskı gören ve sömürülen kesimlerinin mücadelelerini birleştiren bir sosyalist feminizmi destekleyelim. Bunu, kapitalizmi sonlandırmak ve toplumsal olarak eşit, insanî olarak farklı ve mutlak olarak özgür olacağımız bir dünyayı yaratmak için yapalım.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Kadınları

Maden ve enerji torba yasa teklifi emekçileri neden ilgilendiriyor?

0

Bir süredir yeni bir maden ve enerji torba yasa teklifi gündemde. Maden ve enerji şirketlerine yeni imtiyazlar sağlayan yasa teklifi, ekolojik yıkımın önünün açılması anlamına geldiği için büyük tepki çekti. Özellikle tartışılan 6. madde, ruhsat sahasının çeşitli nedenlerle uygun olmaması durumunda ruhsat sahasının dışında geçici tesis kurulmasına izin veriyordu. Bunun anlamı, en kısa ifadeyle, ruhsatsız alanlarda (köylülerin arazileri dahil) madencilik faaliyeti yapmanın önünde hiçbir engel kalmaması demekti!

Doğa savunucuları ve ekoloji örgütlerinin basınçları sayesinde 6. madde geri çekildi. Ancak teklifin diğer maddeleri de doğa ve emekçiler üzerinde büyük tehlike demek. Diğer maddelerin birkaçına ve bunların emekçileri neden ilgilendirdiğine bakalım.

  • Biyokütle santrallerinin önünü açan teklif; hurda araba lastiklerini ve plastik çöpleri “yenilenebilir enerji” kapsamında sayıyor. Bunun anlamı, bu atıkların yakılmasıyla çevreye yayılacak kimyasal ve zehirli gazları bizim solumamız ve hava kirliliğine bağlı hastalık ve ölümlerin artması demek.
  • Teklif, Yenilenebilir Enerji Kaynakları Destek Mekanizması (YEKDEM) kapsamını genişleterek hidroelektrik santrallerine (HES) teşviki artırıyor. Denetimsiz işletilen bu santraller Karadeniz’de doğal alanları tahrip etmekte ve sel “felaket”lerine yol açmakta. En son Giresun’da yaşanan sel, HES’ler ve dere yataklarında yapılaşma yüzünden can kayıplarıyla sonuçlanmıştı.
  • Teklifteki düzenlemeyle jeotermal alan ihaleleri kolaylaştırılıyor; alan satışı hızlandırılıp özendiriliyor. Böylece Ege’nin havasını, suyunu, toprağını zehirleyen JES’lerin sayısı artarken, yaşam alanını savunan köylülere ve yöre halkına dönük jandarma ve polis baskılarının devam etmesi de son derece muhtemel.
  • Teklifin kabul edilen bir maddesi, rödovans (maden ruhsat sahalarının işletme hakkının, hak sahibi tarafından sözleşme ile gerçek veya tüzel bir kişiye tahsis edilmesi) sözleşmesiyle yapılan devirlerde önceki tüm hakları yeni devralana aktarıyor. Madenlerde işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirleri hiçe sayılırken, şirketler korunmaya devam ediyor.
  • Tek Adam rejiminden çevre de muaf değil! Teklife göre yurtdışında kurulan enerji ve madencilik şirketleri, denetim olmaksızın, T.C. kanunlarından muaf bir şekilde yurt içinde de şirket kurabilecek ve yurtdışındaki şirketlerin tüm hakları yurtiçindekilere devredilebilecek. Teklifteki pek çok yetki gibi bu konudaki karar yetkisi de cumhurbaşkanına veriliyor. Ekonomik krizin faturası emekçilerin sırtına yüklenirken, kârlarına kâr katan şirketlerin bu devir işlemlerinden hiçbir vergi alınmayacak.

Torba yasa teklifini sunan AKP İstanbul Milletvekili Nevzat Şatıroğlu’nun açıklamasında sık geçen “yatırımcı lehine kolaylıklar” ifadesi, torba yasanın ardındaki niyeti açıkça ortaya koyuyor. Çok iyi biliyoruz ki, böyle yasalar patronların cebini doldurmak ve gönüllerini hoş tutmak için ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuyor. Bunun karşısında patronlardan değil, doğadan ve emekçilerden yana bir tutum almamız gerekiyor.

Müzik susar, cambaz ölür!

0

Malum eline biraz güç geçen, kaynağını düşünmeden, yenilmez olduğu zannına kapılıyor. Bin yıllık iktidar hayalleri bile kurabiliyor. 28 Şubat muhtırasını yapan asker-sivil bürokrasisi örneğin. Sincan’da tankları yürüttüler. Mevcut hükümeti istifa ettirip, yerine istediklerini kurdurdular. Bir bildiri yayınlayıp herkese ayağınızı denk alın dediler. İnançları 28 Şubat’ın bin yıl süreceğiydi. Bin yıllık hayalleri sadece beş yıl sürdü. Devirdiklerini sandıkları, daha da güçlenerek, iktidar oldu. Evdeki hesapları çarşıya uymadı!

Peki, yerine gelenler? Zaten mekânın esas sahibi biziz; bize ait olanı geri aldık dediler. Yüzyıllık parantezi kapamaktan bahsettiler. İlelebet payidar olacaklarına olan inançlarını 2023, 2053, 2071 gibi hedefler koyarak ilan ettiler. Oysa bu dünyadan kendilerini hancı, diğer herkesi yolcu sayan kimler geldi, kimler geçti. Yukarıda olmalarını omuzlarında yükseldikleri emekçilere borçlu olduğunu unutup, “ayakların baş olduğu nerede görülmüş?” kibrine kapılanlar, kerametin kendilerinde olmadığını eninde sonunda öğrendiler. Çoğunlukla son ders olarak! Çünkü hükmü veren mücadele ve emektir.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu ülkenin gerçek taşıyıcıları da emekçilerdir. Bu boş beleş bir ifade değildir. Gerçek taşıyıcılıktan kasıt kelimenin tam manasıyla üretmektir. Pandemi dönemi başta sağlık, gıda, enerji ve taşıma olmak üzere emekçiler durduğunda hayatın nasıl durduğunu bir kez daha gösterdi. Buna rağmen son 40 yılda emekçiler için değişen sadece üzerlerine basan ayaklar oldu. Emekçilerin ihtiyacı üzerlerine basan ayakların değil sömürü düzeninin değişmesidir. Kelimenin gerçek manasıyla “ayakların” baş olmasıdır. Çünkü adalet de, eşitlik de, emek de, börtü böcek tüm canlı soyunun devam edebilmesi de bunu gerektirmekte.

İmkânsız mı? Hayır! Zor mu? Hem evet, hem hayır! Eskiden oynadığımız bir oyundu. Bir cümle söyler, arkasındaki hikâyeyi tahmin etmeye çalışırdık. Örneğin, “müzik susar, cambaz ölür!” Ne olmuştur? Cambaz aslında kördür. İnanılmaz akrobasi hareketlerini ancak müzikle yapabilmektedir. Elektrikler kesilir, müzik susar. Ne yapacağını bilemeyen cambaz düşer ve ölür. Müzik sustuğunda dünyanın bütün cambazlarının ne hallere geldiğini her seferinde görüyoruz. Elektrik işçi sınıfıdır…

Salgına karşı mücadelede inisiyatifi işçiler almalı

0

Covid-19 pandemisi kontrolsüz biçimde yayılıyor. Başta İstanbul olmak üzere pek çok şehirde hastanelerin acil ve yoğun bakım yatak kapasiteleri dolmuş durumda. Hekimler ve sağlık emekçileri, malzeme ve personel yetersizliğinden yakınıyorlar; yakınmaktan ziyade bas bas bağırarak alarm zilleri çalıyorlar. TV kanallarında uzman hekimler, artık hasta seçimine başlamak üzere olduklarını, yaşama ihtimali daha yüksek olanları alıp diğerlerini evlerine yollamak durumunda kalacaklarını ilan ediyorlar.

17 Kasım akşamüzeri RTE yeni önlemler ilan etti. Belirli yaş gruplarının ancak belirli saatlerde sokağa çıkabileceklerini; restoranların, kafelerin vb. ancak belirli saatlerde paket servis yapacaklarını; alışveriş merkezlerinin günün kısıtlı saatlerde açık olabileceğini; kahvehanelerin, halı sahaların vb. kapalı olacağını; okulların yıl sonuna kadar kapalı kalacağını ve bunlara benzer bazı önlemler duyurdu.

Rakamlar

Bu önlemlerin yeterli olup olmadığına değinmeden önce rakamlara bir bakalım: RTE’nin bu açıklamayı yaptığı saatlerde Sağlık Bakanlığı son 24 saatteki “hasta” sayısını 3.819 olarak ilan etti. Bu sayının, o gün hastalığa yakalanan “vaka” sayısına karşılık gelmediğini biliyoruz; hekimler vaka sayısını bulmak için hasta sayısını en az 20 ile çarpmak gerekir diyorlar, yani 17 Kasım günü Covid’e yakalananların sayısı yaklaşık 70 bin! Demek ki, 100 vakadan sadece 5’i “hasta” olarak kabul ediliyor ve hastaneye alınıyor. Geri kalanlar evlerine yollanıyor.

Bu rakamların biraz daha ayrıntısına girildiğinde, Covid-19 virüsünün asıl işçi ve emekçileri vurduğu ortaya çıkıyor. DİSK’in kendi üyeleri arasında yaptığı bir çalışmaya göre, işçilerin arasında virüse yakalanma oranı, Türkiye ortalamasının 3,2 katı. Ki, bu işçilerin sendikalı olduğunu, yani işyerlerinde belirli sağlık önlemleri alınması konusunda seslerini yükseltebilecek işçiler olduğunu düşünün; demek ki, yüzde 90’ı örgütsüz olan binlerce işyerindeki yüz binlerce işçinin ve emekçinin bu hastalıktan kırıldığını anlamak zor değil. Genel-İş Başkanı ve DİSK Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çalışkan, “Yaptığımız çalışmalarla gördük ki Covid-19 bir işçi sınıfı hastalığıdır” diye açıkça söylüyor.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi de, salgın nedeniyle meydana gelen ölümlerin saklandığını ve açıklanan ölümlerde de kimlik bilgilerine ulaşmanın zorlaştırıldığını belirtti ve ölüm vakalarını sekiz ayda (11 Mart-10 Kasım), çoğunluğunu işçilerin mesai arkadaşlarından, yerel basından ve sağlık örgütlerinden derlediğini belirtiyor. Virüs işyerlerinde ve yoksul mahallelerde cirit atmaya devam ediyor.

Ne önlemleri!

Hükümetin açıkladığı son sözde önlemler de emekçilerin virüsten kırılmasının önüne geçemeyecek. Pandemi karşısında patronları kollayıp işçileri ve emekçileri “alavere dalavere, emekçiler göreve” diyerek onları tıklım tıklım toplu taşıma araçlarıyla yan yana çalışacakları işyerlerine yollamak, çalışmak zorunda olan insanları toplumsal bağışıklık için “sürü” olmaya mahkûm etmek anlamına geliyor.

Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi Genel Sekreteri Vedat Bulut, alınan yeni önlemlerin salgındaki yüksek vaka sayılarını ve artışı düşürmeye yetmeyeceğini; benzer kısıtlamaların daha önce de denendiğini, belirli yaş gruplarına kısıtlamalar uygulanırken, işçilerin sokağa çıkma yasağında bile çalışmaya devam ettiklerini söylüyor. Vedat Bulut, tüm ülke çapında tam kapanmanın zorunlu olduğunu belirtiyor.

Aslında bunları tüm bilim insanları dile getiriyor. TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı tüm sağlık çalışanları adına, “Öncelikle zorunlu üretim ve çalışma gerektirenler dışında işyerlerinin en az üç-dört hafta kapanması gerekiyor. Bilimsel çalışmalara göre iki hafta kapanmanın bulaşma hızını yüzde 22, dört haftanın ise yüzde 38 düşürdüğü görülüyor,” diyor.

Çalışmaktan kaçınma hakkı

Ama hükümet “ekonomi ayakta kalmalı” gerekçesiyle patronları desteklemeyi, emekçileri bulaş alanlarına yollamayı sürdürüyor. O halde, bunu hükümet yapmıyorsa, tam kapanma önlemini uygulama inisiyatifini ele almak işçi ve emekçi sınıflara ve onların örgütlerine düşüyor.

Pandeminin daha ilk günlerinde, mart ayında, DİSK “6331 sayılı iş sağlığı iş güvenliği kanunu madde 13’ün 1, 2, 3 ve 4 bentlerine göre iş sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmaz ise iş yapmama hakkını yani çalışmama hakkını kullanabilir ibaresinden yola çıkarak acil önlemlerin alınmasını talep ediyoruz” diyerek bu yola başvurulabileceğini belirtmişti.

Bu yasanın ilgili maddesinin uygulanması belirli bir prosedüre bağlı, ama maddenin 3. fıkrasında şöyle deniyor: “Çalışanlar ciddi ve yakın tehlikenin önlenemez olduğu durumlarda, birinci fıkradaki usule uymak zorunda olmaksızın, işyerini veya tehlikeli bölgeyi terk ederek belirlenen güvenli yere gider. Çalışanların bu hareketlerinden dolayı hakları kısıtlanamaz.

Dolayısıyla, artık “ciddi ve yakın tehlike” haline gelmiş olan ve emekçi sınıfları ve yoksul halk kesimlerini kırıp geçiren salgına karşı mücadelede Çalışmaktan Kaçınma Hakkı’nın kullanılmasının zamanı gelmiştir… hatta geçmektedir. Ve bu hakkın kullanılmasının hayata geçirilmesinde görev, başta sendikalar olmak üzere tüm işçi ve emekçi örgütlerine düşmektedir.

Son bir söz: Kim bu hakkın kullanılması için kaynak yok diyorsa yalan söylüyor. Kaynak elbette var. Bu kaynakların ne olduğunu hatırlamak isteyenler, gazetemizin web sitesindeki “Kaynak VAR! Olmayan, onu adil şekilde dağıtabilecek bir rejim…” başlıklı yazıya bakabilirler.

Peru: “Sokakları terk etmiyoruz! Yeni hükümete güvenmiyoruz!”

0

Peru’da yaklaşık olarak iki aydır derin bir rejim krizi yaşanmakta. Eski Devlet Başkanı Martin Vizcarra’nın yolsuzluk yaptığına ilişkin tapelerin açığa çıkmasıyla başlayan süreç, emekçi halktan gelen tepkilerin de etkisiyle, Kongre’nin Vizcarra’yı görevden alıp yerine Manuel Merino’yu görevlendirmesiyle devam etmişti. Tüm bu rejim krizinin birleştiği bir diğer nokta da Covid-19 pandemisiyle daha da derinleşen ekonomik kriz. Bir yanda düzen partilerinin yaratmış olduğu yolsuzluk bataklığı, diğer yandan da kapitalist krizin ve sağlık krizinin ezilenlere fatura edilmesi, Peru emekçi halkını son 1 haftadır seferber eden süreci açığa çıkardı.

Ülkede gelişen kitle seferberlikleri neticesinde Manuel Merino da görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Peru burjuvazisi kapitalist sömürü düzenini muhafaza etmek adına bir geçiş hükümeti kurmanın gayreti içerisindeyken, emekçi halk sokakları terk etmiyor.

Dünya partimiz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Peru seksiyonu, kardeş partimiz, İşçi Partisi – Birleşelim de ülkede sürmekte olan seferberliğin ön saflarında. Aşağıda, İşçi Partisi – Birleşelim’in 16 Kasım 2020 günü yayınlamış olduğu bildiriyi sizlerle paylaşıyoruz. İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Peru emekçi halkının mücadelesini selamlıyor ve İşçi Partisi – Birleşelim’e dayanışmamızı iletiyoruz.

İçerisinden geçmekte olduğumuz muazzam kriz, yozlaşmış Vizcarra hükümetinin görevden alınmasıyla başlamadı. Ne kitlelere karşı yoğun bir şiddet uygulayan suçlu Merino hükümetinin düşüşüyle, ne de burjuvazinin Kongre’de emekçi halkın arkasından hazırlamakta olduğu manevralarla son bulacak. Bu muazzam krizin temel dinamiği, neoliberal ekonomik modelin çöküşü ve burjuva rejimin, anayasal düzlemde demokratik bir çıkış bulamamasıyla açıldı. Bu krizin sorumlusu tüm hükümetlerdir!  

Fujimorist anayasa artık yürümüyor. Merino hükümete, kapitalist devletin emir komuta zincirini garanti altında tutan, Vizcarra’nın görevden alınmasının yarattığı başkanlık boşluğundan oportünistçe yararlanmak isteyen yolsuz burjuva sektörler arasındaki uzlaşıya izin veren anayasal bir mekanizma ile geldi.  

Merino hükümeti kendi isteğiyle görevi bırakmadı, seferber olan emekçi halk onu alaşağı etti! Rejimin yoğun baskısına, iki gencin öldürülmesine ve birçok kişinin kolluk güçleri tarafından “kaybedilmesine” rağmen geri çekilmeyen kitle hareketi, Merino hükümetini politik olarak izole ederek, onun düşüşünü hazırladı. Eylemlere karşı kolluk güçlerinin baskısı, kitle hareketini sindirmek adına, şimdiye kadarki tüm neoliberal hükümetlerin değişmez politikası oldu. Bunun son örneğine ise, geçtiğimiz yılın Mart ayında kabul edilen “tetikleyici yasada” tanıklık ettik. Bu nedenle, Merino hükümetinin ve diğer tüm hükümetlerin baskı politikasını reddediyor, kaybedilenlerin canlı olarak geri dönmesini, tüm tutukluların serbest bırakılmasını ve cinayetlerin faili olan kolluk kuvvetleri ile siyasi sorumluların yargılanarak cezalandırılmasını talep ediyoruz.

Sokaklarda örgütlenen ve seferber olan kitleler suçlu Merino hükümetini devirdi. Şimdi, kitleler tarafından sorgulanmakta olan Kongre yeni bir neoliberal hükümet kurma hazırlığında. Kongrede kimi kesimler yolsuzluğa batmış Vizcarra’nın göreve geri getirilmesini istiyor. Ne Merino! Ne Vizcarra! Ne de Kongre! Geçiş hükümetine en ufak bir güven yok!

Yeni kurulmaya çalışılan geçiş hükümeti, hiçbir yapısal dönüşüm gerçekleştirmeyecek. Temel görevi, mevcut ekonomik modeli sürdürerek kapitalizmi kurtarmak, yolsuz Fujimorist anayasayı savunmak ve krizin faturasını işçi sınıfına ödetmeye çalışmak olacak.

Bu durum karşısında, seferberliği ve mücadeleyi sürdürmek gerekiyor. Mevcut krizden emekçi halk yararına bir çıkış yaratmak adına, mahallerde, işyerlerinde ve okullarda örgütlenerek meclisler oluşturmalı, Peru Genel İşçi Sendikası’nı (CGTP) bir mücadele planı etrafından genel grev ilanına zorlamalıyız.

Büyük zenginlerden servet vergisi alınması ve ücretler ile emekli maaşlarının artırılması için mücadeleye! İşten çıkarmaların yasaklanması için ve büyük şirketlere vergi aflarına karşı mücadeleye! Sağlık ve eğitime daha fazla bütçe için mücadeleye! Bu acil önlemlerin hiçbiri, rejim partileri tarafından gerçekleştirilemez ve garanti altına alınamaz. Onların hepsi Ulusal Özel Şirketler Konfeserasyonu’nun (CONFIEP) ve zenginlerin yararına hükmediyorlar. Muktedirler iktidarı kendi aralarında paylaşırken, biz, 1993 anayasasından ve onun yarattığı ekonomik düzenden kopuş için, tüm emekçi, köylü, kadın ve gençlik örgütlerinin tam ve demokratik katılımını garanti altına alacak Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis için mücadeleye çağırıyoruz. Ve bu yolla mücadeleyi ilerleterek, ülkenin tüm kaynaklarının emekçi halk yararına kullanılmasını sağlayacak bir işçi emekçi hükümetinin inşası için seferberlik çağrısı yapıyoruz.

Kaynaklar, iş yaratılmasına, ücretlerin artırılmasına, sağlığa ve eğitime kullanılsın! Kapitalistlere kaynak yok!

Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis, hemen şimdi!

İşçi ve emekçi hükümeti için mücadeleye!

İşçi Partisi – Birleşelim, Peru, 16 Kasım 2020

Sistemin çoklu organ yetmezliği! Tek Adam rejimi çatırdıyor…

0

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) iki buçuk yıl önce tüm sorunların çözümü için bir kurtuluş modeli olarak sunulmuştu. Adeta bir maymuncuk gibi kilitli her kapıyı açacak, sistemin tüm tıkalı kanalları işlerlik kazanacaktı. Örneğin bitmeyen bir kaynak sorunu yaşayan ekonomiye oluk oluk para akacaktı, akmadı. Ülke zenginleşecek; işçi de, emekli de, köylü de, esnaf da kazanacaktı, kazanmadı. Türkiye dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girecekti, girmedi, geriledi. Başkanlık macerası Türkiye’ye çok ama çok pahalıya mal oldu, oluyor.

Bir avuç zengin dışında bırakalım pirinci milyonlar evdeki bulgurdan dahi oldu. İşsizlik tarihi rekor kırdı. Milyonlarca emekçi istihdam dışına itildi. Türk lirası tarihinin en değersiz dönemini yaşıyor. Dış borç akıl almaz miktarlara çıktı. Hazine tam takır. Sonuç: Saray eliyle hayata geçirilen başkanlık sistemi kapitalist sömürünün daha da derinleşmesine, işsizliğin, yoksulluğun daha da artmasına, eşitsizliğin daha da büyümesine yol açtı.

Saray, ekonomideki bu olağanüstü bozukluğun sebebinin başkanlık sistemi değil pandemi olduğunu iddia ediyor. Belki bu bir itiraf olarak da okunmalı: dertlere merhem olamayan bir sistem! Yine de sorun pandemi ise her denileni birebir uygulayan Merkez Bankası Başkanı neden görevden alındı? Neden tüm yaptığı Erdoğan’ı temsil etmek olan Hazine ve Maliye Bakanı “Allah sonumuzu hayreylesin” diyerek istifa etti? Madem sorun pandemi, bu görevden alma ve istifa sonrası neden yeni bir ekonomi ve hukuk seferberliği başlatılıyor? Model doğru, uygulama hatalıysa görevden alma ve istifa sonrası yeni atamalar yapılarak aynen yola devam edilmesi gerekmez miydi? Oysa bu yapılmıyor. Sadece kadrolar değil, fırsat bu fırsat, bizatihi “model” değiştiriliyor. Uygulama yanlışsa kadrolar sorumlu olabilir ama model yanlışsa sorumlu bizzat Saray/AKP-MHP değil midir?

Sadece ekonomi mi? Başkanlık sistemi siyaseti çürüttü, öldürdü. “Hukuku” paramparça etti. Örgütlenmeyi, ifadeyi ve hak aramayı suç haline getirdi. Dış politika dahil her şeyi bir avuç patronun zenginleşmesine ve kendi tek adam iktidarının sürmesine vakfetti. Yine de amaç hasıl olamadı. Sonuç mu? Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, sonunda bir arpa boyu yol dahi gidemedik.

Donald Trump yenildi!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) ABD seçim sonuçları üzerine yayımladığı bildirisi.

7 Kasım Cumartesi günü ABD Başkanı Donald Trump’ın seçimleri kaybettiği kesinleşti, her ne kadar kendisi hile yapıldığı iddialarını sürdürse de. Bu yenilgi pandemi ve dünya kapitalizminin en ağır krizi sırasında gerçekleşti.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak emekçilerin, ırkçılık karşıtı hareketin, kadın hareketinin, çevre hareketinin ve ABD halkının çoğunluğunun ve diğer ülkelerdeki halkların sevincini paylaşıyoruz. Multimilyoner, aşırı sağcı, emperyalist, ırkçı, cinsiyetçi, koronavirüsü reddeden, sağlık sistemini çökerten, George Floyd’u katleden polisleri savunan ve büyük çokuluslu şirketler ve bankalar çıkarına yağma planlarıyla dünya halklarına saldıran bir başkan yenilgiye uğradı. Trump emperyalist kapitalizmin yalnızca açlık ve toplumsal eşitsizlik vaat eden bir başkanıydı. Aynı zamanda, çokuluslu şirketlerin ve kapitalist hükümetlerin kaynakları akıldışı bir biçimde kullanması sonucunda oluşan iklim değişimini reddetmeye varan tutumu ve çevre katliamlarıyla tüm gezegen için bir tehditti.

Trump’ın yenilgisini kutlamamız Joe Biden’a dönük beklentilere hiçbir şekilde destek sunduğumuz anlamına gelmez. Biden diğer emperyalist patron partisi olan Demokrat Parti adına kazandı. Biden emekçilerin, Afroamerikalıların veya yoksul halkın hiçbir sorununa çözüm üretmeyen, tersine, 2008 kapitalist krizi karşısında bankaları ve çokuluslu şirketleri kurtaran ve dünyanın geri kalanını sefalete sürükleyen planları uygulayan Obama hükümetinin başkan yardımcısıydı. Bu nedenle, dünya işçi sınıfı ve halkları Biden’a dönük hiçbir beklenti içerisine girmemeli. Beklentimiz, Trump’la sokaklarda yüzleşmiş kadın ve ırkçılık karşıtı hareketlerin ve emekçilerin mücadelesindedir.

Trump’ın seçim yenilgisi aynı zamanda tüm dünyadaki aşırı sağ için, yani Salvini, Le Pen, Bolsonaro, Macaristan’daki Orban, İspanya’daki Vox, Almanya’daki neonaziler veya Yunanistan’daki Altın Şafak için de büyük bir politik yenilgi anlamına geliyor.

Trump’ın yenilgisi George Floyd cinayeti sonrası gelişen ırkçılık karşıtı isyanın ve Covid-19 krizinin seçimsel ifadesidir

ABD tarihinde bir başkanın yeniden seçilmediği çok nadir görülmüştür. Son 100 yıl içinde yalnızca dört başkan yeniden seçilemedi. Trump tarihe beşinci kişi olarak geçti.

Seçimlere katılım tarihinin en yüksek seviyesindeydi. Seçimlere katılımın zorunlu olmadığı, kayıt yaptırmak gerektiği ve eyaletlerin farklı seçim sistemleriyle seçmenlerin her türden manevrayla bastırılmaya çalışıldığı bir ülkede katılım yüzde 66’ya ulaştı (155 milyon). Aynı zamanda, Trump’ın tüm caydırma ve zorlaştırma girişimlerine karşın, posta yoluyla kullanılan oylar 100 milyona ulaşarak rekor seviyeye çıktı.

Milyonlarca kişi ırkçı, baskıcı ve Covid-19’u reddeden politikalarından nefret ettikleri Trump’tan kurtulmak için oy kullandılar. Trump’ın yenilgisi, George Floyd’un polisler tarafından katledilmesinin ardından, Mayıs sonunda patlak veren ırkçılık karşıtı isyanla açıklanabilir. Tüm ülkeye yayılan isyan, Black Lives Matter’ın (Siyahların Yaşamı Değerlidir) çağrıcılığını yaptığı sokak seferberlikleri biçiminde gerçekleşti ve ülkenin tüm büyük şehirlerinde 20 milyondan fazla insanı seferber etti. Bu sayı, Vietnam savaşına karşı gerçekleşen seferberliklerden daha kalabalık bir toplama işaret ediyor.

Hükümet kendi içinde bölündü ve orduyu sokağa çıkaramadı. Pentagon’un başı Mark Esper ve Silahlı Kuvvetlerin başı Trump’la aynı fikirde değildiler. Dolayısıyla Trump oldukça zayıf bir durumda kaldı ve politik krizi iyice açığa çıkardı. Şimdi Trump Twitter hesabından Mark Esper’i “işten attığını” duyuruyor. Irkçılı karşıtı isyan Trump’ın Covid-19’a ilişkin sefil politikasıyla birleşti. Virüsün varlığını reddeden tutumu salgının denetimden çıkmasına neden oldu ve ABD virüs bulaşının en yüksek olduğu (10 milyon) ve virüsten dolayı en fazla insanın hayatını kaybettiği (240 bin) ülke oldu.

ABD toplumunun Trump’ın yanında ve karşısında aşırı kutuplaşması

Seçim sonuçları ülkedeki politik ve sosyal aşırı kutuplaşmayı gözler önüne serdi. ABD toplumunun tüm çelişkileri açığa çıktı. Milyonlar Trump’a karşı oy kullanmak için sandığa gitti ve Biden’ın zaferi böylece gerçekleşti. Fakat şaşırtıcı biçimde milyonlarca kişi de Trump’a oy vermek için seferber oldu.

Biden, anketlerin öngördüğü gibi, ezici bir zafer sağlayamamış olsa da, Demokrat Parti adaylığı için 74 milyon oy ederek bir rekor elde etti. 2016’da Hillary Clinton’ın aldığından 9 milyon daha fazla oy topladı. Ama Trump da 2016’ya göre oylarını 8 milyon artırdı ve 70 milyondan fazla oy toplayarak başarılı bir seçim sonucu elde etti.

Biden, Trump’a karşı gelişen toplumsal hoşnutsuzluktan faydalandı. Gerçekten de, kendi programını öne çıkartan bir kampanya yerine kendisini “Trump’tan kurtulmak” söylemiyle sınırladı. Trump’tan 4 milyondan fazla oy toplamayı başardı. Fakat, iki dereceli seçim sistemi nedeniyle Biden’ın seçim zaferi için 270’ten fazla seçim delegesi (bu satırlar yazılırken 294 kişiye ulaşmıştı) kazanması gerekiyordu. Antidemoratik seçim sistemi, her eyaletin temsilci sayısını, kazanılan oy oranına göre belirlemiyor. Bir eyalette önde olan, o eyaletin tüm delegelerini kazanıyor. Bu nedenle 2016’da, Hillary Clinton 3 milyon daha fazla oy almış olmasına rağmen seçimleri Trump kazanmıştı. Bush da 2000’de Demokrat Gore’dan daha az oyla başkan olmuştu.

Aradaki fark Trump’ın seçim sonuçlarını hile iddiaları, yargıya gitme ve tabanını seferber ederek oy sayımlarını durdurma girişimlerinin başarısızlığa uğramasını beraberinde getirdi.

Trump kaybetti ama aşırı muhafazakar, gerici ve ırkçı kesimlerin lideri olarak konsolide oldu

Pek çok insan ABD’de ve dünyada, Trump gibi gerici ve nefret edilen bir insanın nasıl 70 milyon oy alabildiğini ve Texas ve Florida gibi çoğunluğunu Latin ve siyahi toplulukların oluşturduğu önemli eyaletleri kazanabildiğini sorguluyor.

Trump’a verilen oylar ABD’deki mevcut aşırı toplumsal kutuplaşmanın bir yansıması. Bu kutuplaşmanın bir benzerini başka bir ülkede bulmak çok mümkün değil. Trump sayıları milyonları bulan ırkçı, neofaşist, beyaz ırkın üstünlüğüne inanan nefret grupları, silahlı sağ milis grupları, yabancı düşmanı, feminizm ve çevreci düşmanı kesimlerin ve evanjelik köktenciliğin hüküm sürdüğü kırsal alanlardaki çiftçilerin toplumsal desteğini almayı başarabildi. Ama aynı zamanda kapitalist krizden ötürü çökmekte olan eski sanayi kordonunda yer alan beyaz emekçilerin bir kesiminin de desteğini sağladı. Geleneksel olarak demokratlara oy veren sanayi işçilerinin tamamının veya çoğunluğunun desteğinden bahsetmiyoruz. Fakat sistemden hayal kırıklığına uğrayan ve giderek yoksullaşan emekçilerin bir kesimi umutsuzluğunu Trump gibi bir kişiye oy vererek ifade etti.

Bu kutuplaşma toplumsal krizin ırkçılık karşıtı isyan, işçi, kadın ve çevre hareketinin yükelişiyle birleşmesi sonucunda daha da arttı. Milyonlarca kişi Biden’ın “sosyalizmi getirebileceği”, “Küba ve Venezuela gibi olunacağı” ve Biden’ın “aşırı solcu” kesimin bir parçası olduğu ve ABD’yi “yok edeceği” biçimindeki saçma söylemlere inanıyor. Toplumsal ve ekonomik krizle toplumsal mücadelelerin artışı, ırkçı ve faşizan kutbun da güçlenmesini beraberinde getiriyor.  

Aynı zamanda pek çok analist Latin ve siyah topluluklarda Trump’ın oylarının artmış olmasını şaşkınlıkla karşılıyor. Bu artış bir gerçek. Fakat Cumhuriyetçiler daima Latin ve siyahi kesimlerden oy alıyordu. Örneğin, “1984’te Latinlerin yüzde 37’si Cumhuriyetçi Ronald Reagan için oy verdi; yüzde 40’ı 2004’te Cumhuriyetçi George W. Bush için oy kullandı” (Isvett Verde, The New York Times, 6 Kasım 2020). Latin ve siyahi nüfustan Trump’a oy gitmesinin ardında Obama hükümetinin yarattığı hayal kırıklığı yatıyor. Ama bu artışın arkasında yatan temel sebep oy kullanma oranındaki tarihi rekor. Dolayısıyla, Latin ve siyahi seçmen desteği hem Trump hem de Biden için arttı. Fakat siyahi seçmenlerin yüzde 87’si Trump’a karşı oy kullandı ve bu tutum O’nun yenilgisinde belirleyici rol oynadı (Reuters 4 Kasım 2020). Ayrıca, Florida’daki sağcı Kübalı seçmenlerin ağırlığına rağmen, ulusal düzeyde Latin seçmenlerin üçte ikisi Trump’a karşı oy kullandı.

Özetle, Trump kaybetti ama toplumsal tabanını sağlamlaştırdı ve 2024 seçimlerinde şansını yeniden deneyecek. “Trumpçılık” Cumhuriyetçi Partinin krizinin bir ifadesi olarak varlığını sürdürecek. Cumhuriyetçilerin George W. Bush’ın düşüşünün ardından ağırlığı olan şahsiyetler çıkaramamasıyla Trump başkanlığa ulaşmıştı ve bizzat Bush Trump’la olan farklılığını vurgulamak için Biden’ın seçim zaferini tanıyan bir mesaj yayımladı.

ABD emperyalizminin küresel krizinin ortasında komuta değişimi

Emperyalizmin liderinin değişimi emperyalist sistemin zirvesinde sevinçle karşılandı. Trump’ın yenilgisi Avrupa Birliği, Birleşik Krallık, Vatikan, Kanada gibi rakip veya müttefik güçlerin liderleri tarafından olumlu karşılandı. Biden; Angela Merkel, Emmanuel Macron, Pedro Sanchez, Papa ve başka pek çok lider tarafından hızla tebrik edildi. Rusya ve Çin şimdilik sessizliğini koruyor. Bütün bu kesimler, dünyanın ekonomik krizinin derinleştiği bir dönemde, daha iyi bir ilişki ve yeni müzakerelerin açılmasını bekliyor.

Biden’ın ve Demokratların zaferi kapitalist-emperyalist sistemi felçleştiren küresel krize bir çözüm sunmayacak. Kapitalizm tarihinin en ağır krizlerinden birinin, henüz çaresi yakın zamanda görünmeyen koronavirüs pandemisiyle birleştiği bir süreçten geçiyoruz. Trump “ekonomi savaşları” ve küresel kemer sıkma önlemleri gibi krizin ateşine daha fazla odun taşımak anlamına gelen adımlardan daha fazlasını yapmadı. Biden’la birlikte, hem büyük kapitalist güçlerle hem de yarısömürge ülkelerin hükümetleriyle, müzakerelere öncelik tanınan bir süreç yaşanacağını öngörebiliriz.  Emperyalizmin eski “havuç ve sopa” kombinasyonuna geri dönülecek.

Ne var ki, Biden’ın kapitalizmin küresel politik krizini aşma ihtimali bulunmuyor. Dahası, öncelikle kendi ülkesindeki politik ve toplumsal krizle uğraşmak zorunda. Önümüzdeki dönemde, Trump’ın seçim sonuçlarını tanımama girişimleriyle ve Senato’daki Cumhuriyetçi çoğunlukla yüzleşmek zorunda kalabilir. Politik krizin Biden-Harris hükümeti döneminde varlığını tüm hızıyla sürdüreceğini söyleyebiliriz.

Kesin olan şu ki, Biden ABD ve dünya işçi sınıfı ve emekçi kesimleri için olumlu hiçbir değişim getirmeyecek. Biden ve Demokrat Partinin emperyalist hükümeti çokuluslu şirketler, mali sermaye ve IMF adına yönetmeye devam edecek. 20 Ocak’ta göreve başlayacak yeni hükümet birtakım kozmetik önlemler alacak. Örneğin, iklim değişimine ilişkin kapsamı oldukça sınırlı Paris Anlaşmasına katılmak veya Trump’ın çekildiği Dünya Sağlık Örgütüne geri dönmek gibi. Fakat Biden’ın politikasının merkezini, “insani bir yüzle”, çokuluslu şirketler ve IMF yararına yeni kemer sıkma planlarıyla krizin yükünü emekçilere yıkmak oluşturacak.

Dünya emekçilerinin ve yoksul halklarının birliği ABD emperyalizmi, onun müttefiki hükümetler ve onların kemer sıkma politikalarıyla mücadele etmek için en önemli araç olacak. Bu mücadeleleri emekçilerin iktidara gelmesi ve bu sayede kapitalizme son vermek ve gerçek bir sosyalizme ilerleme yönelişiyle birleştirmemiz gerekiyor.

İUB-DE olarak ABD emekçi halkını, kadın, çevre hareketini, ırkçılık karşıtı hareketi acil talepleri için yeni hükümet karşısında da seferberliğini sürdürmeye ve yeni bir bağımsız politik alternatif oluşturmaya davet ediyoruz. Trump’ın yenilgisini kutlamak için sokaklara çıkan binlerce ve binlerce kişiye bir politik alternatif sunabilmeliyiz. Kapitalist-emperyalizmin iki parti sistemini karşısına alan bir alternatif. İşçi sınıfının, gençliğin ve ırkçılık karşıtı hareketin taleplerini gerçekten temsil edebilecek birleşik ve bağımsız solun yeni bir partisi veya hareketi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

10 Kasım 2020

Manisa’da rekor su faturalarına karşı bir kazanım hikâyesi: Mahkeme MASKİ’ye dur dedi

0

Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün’ün 2018’de kazandığı yerel seçimler sırasında vaatlerinden biri suya zam yapılmayacağıydı. Ama hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde patron belediyeciliği örneği göstererek, seçimi kazandıktan sonraki ilk icraatlarından biri suya %40 zam yapmak olmuştu.

Bu ciddi problem karşısında bizler de Manisa’da yaşayan işçi kardeşlerimizle beraber bu durumu protesto etmek ve uyarmak için çeşitli kampanyalar başlatmış, bunların bir kısmını da Gazete Nisan okurlarına duyurmuştuk. Manisalı emekçiler olarak Türkiye’nin en pahalı sularından birini kullanıyorduk.

Emekçilere reva görülen kâbus bununla da sınırlı kalmadı. Pandemi dönemi başlayınca MASKİ fatura kesicilerin kapı kapı dolaşarak virüsü yayabilecekleri gerekçesi ile yeni bir uygulamaya geçti. Uygulama, geçen senenin aynı ayındaki kullanım miktarı üzerinden, ama zamlı olarak ezbere faturalama anlamına geliyordu. Tabii tepki çok olunca, sokağa çıkma yasaklarının olduğu dönemlerde üç ay boyunca faturaların yüzde 25’ini tahsil edip yüzde 75’lik kısmını ötelediler.

Öncelikle, hiç değilse bu yapıldı diye, zorda kalınca halkı da düşünmek zorunda kaldıklarını sandık. İşin rengi sonradan ortaya çıktı. Maalesef hem ödediğimiz faturalarda, hem ötelenen faturalardaki vergiler, hat bakım ücreti, katı atık bedeli, katı atık bertaraf bedeli, ilçe belediye payı ve büyükşehir belediyesi payları bizden tahsis edilmiş oldu. Nisan ve mayıs aylarında ötelenen yüzde 75’lik miktarlar haziran ayıyla birleştirilince inanılmaz faturalarla karşılaştık. 200 TL’den başlayıp 1200 TL’ye kadar su faturaları gördük. Üç ay hiç dükkânını açamamış esnafa 850 TL’lik faturaların kesildiğine gözlerimizle şahit olduk.

Bu haksızlıklara karşı “Bu böyle olmaz; sorumluluk alıp hesap sormak, hakkımızı aramak lazım” düşüncesiyle sosyal medyada etkinlik başlattık. Sonrasında bir anda çığ gibi büyüdük. En son sosyal medya hesabımızda çağrılarımızın görüntülenme sayısı 450 bine varmıştı. Kampanya kapsamında 23 Haziran günü MASKİ’nin önünde bir basın açıklaması gerçekleştirerek Ergün’e seçim vaadini hatırlattık. O ise yanıt olarak bizlere “Almadan vermek Allah’a mahsustur,” dedi. Hepimiz aldatılmış olmaktan ötürü oldukça öfkeliydik. Bu sebeple mücadelemize dört elle sarıldık. Bunu yaparken de çeşitli engellerle karşılaşmadık değil. Mesela ben basın açıklamasına çıkmayayım diye Manisa Zabıta İl Müdürü, Büyükşehir Belediye Başkan Yardımcısı ve MASKİ Halkla İlişkiler Müdürü bizzat çalıştığım fabrikaya kadar gelmişlerdi. Tahmin edersiniz ki ilk teklifleri “şahsi sıkıntımı” gidermek olmuştu. Oysa sorunumuz şahsi falan değil, hepimizin sorunuydu. Biz yine de basın açıklamasına çıktık. “Faturalara çözüm bulun, halkınızın yanında olmak zorundasınız, bu faturalar bu şekilde ödettirilmemelidir,” dedik. Bu talebimiz hızla karşılık buldu. Öncelikle faturalarımızı iki taksite böldüler. İkinci talebimiz de seçimden sonra yapılan zamların geri çekilmesiydi. Bunun için hâlâ mücadele vermeyi sürdürüyoruz.

İşçiler olarak mücadele ile çok şey kazanabildiğimiz gibi, haberdar olmadığımız haklarımızı da öğrenip onların da takipçisi olabiliyoruz. Basın açıklamamız sırasında Manisa Yurttaş İnisiyatifi’nden Uğur Doğan bey söz istemiş ve MASKİ hat bakım bedeli olarak kesilen ücretin yasal olmadığını, Şehzadeler ilçesinde ikamet eden bir vatandaşın MASKİ’ye dava açtığını bizlere anlatmıştı. Böylece bu da bizim için yeni bir talep, mücadele etmemiz gereken yeni bir başlık oldu.

Mücadelemiz sonuçsuz kalmadı. Mahkeme MASKİ’ye “Bu bedeli alamazsın” diye kararını açıkladı. Sonrasında da büyükşehir belediye meclisinde, 17 ilçemizde hat bakım ücretlerinin kaldırılması doğrultusunda bir karar çıktı.

Bir işçi kenti olan Manisa’da 2018 yerel seçimleri sırasında “İşçinin sorununu işçi çözer” diyerek Nuri Koç’un bağımsız aday olduğu bir seçim faaliyetinde bir araya gelmiştik. Sonraki gelişmeler de patron belediyeciliğinin soyguna varan uygulamalarını gözler önüne serdi. Bir kez daha gördük ki, işçinin sorununu ancak işçi çözebiliyor.

Suyun ucuzlamasıyla alakalı mücadelemiz devam ediyor. MASKİ’nin 760 binden fazla abonesi var. Sadece hat bakım bedeli olarak kesilen üçer liralar dahi toplanınca milyonluk gelirlere tekabül ediyor. Şu anda ayrıca 2018’den beri vatandaşlarımızdan hukuksuz olarak alınan “bakım bedeli”ni geri talep etme hakkına sahibiz. Bunun için de bir dilekçe oluşturarak sosyal medya hesaplarımızdan paylaşıyoruz. Biz, Manisa Yurttaş İnisiyatifi ve diğer kurumlarla birlikte faturaların daha da ucuzlaması için verdiğimiz mücadele de sürecek.

Sorunlarımızı sıralayıp, düzenli bir şekilde hareket edip birlikte mücadele ettikçe kazandığımızı gördük. Hakkımızı almak için daha fazlasını da yapmalı, mücadelemizi büyütmeliyiz. İşçinin sorununu bir arada olan işçilerle çözmeliyiz.

Tiyatrolar can çekişirken Kültür Bakanlığı cenazeyi hazırlıyor

0

Pandemi, herhangi bir devlet desteğinden yoksun olan özel tiyatroları ekonomik olarak iflasa sürüklüyor. Zira hükümet can sağlığı ve güvenliği için kritik olmayan sektörlerde ücretli izin uygulaması, ulaşım araçlarının kullanımının yoğunluğunun azaltılması, gıda ve maske dağıtımı gibi yakıcı önlemlerin üzerinden atlarken, pandemiyle mücadele adı altında özellikle tiyatrolara gidilmesinin yasaklanmasının üzerinden atlamadı. 

Bugün Türkiye’nin kültür hayatı ile birikiminin kritik bir bölümünü oluşturan özel tiyatroların ezici çoğunluğu kepenk kapatma tehlikesiyle karşı karşıya. Birçoğu son 7 ay boyunca hiçbir oyun oynayamadı. Bu, tiyatroların basit bir ara verdikleri anlamına gelmiyor. Pandemi ve ekonomik kriz, yıllardır rejimin başaramadığını yapabilir, yani Türkiye tiyatrosunun varlığına korkunç bir darbe indirebilir. Bunun yanı sıra ödeneksiz tiyatrolarda çalışan sahne emekçileri de derin bir yoksulluk tehdidiyle yaşıyor.

Kültür Bakanlığı ise bu konuyla ilgili ne yapabilirse onu yapmamakta ısrarlı. Özel tiyatroların kira giderlerini üstlenmekten, bu tiyatroları finansal olarak ezmek için özel olarak hazırlanmış mobbing vergilerinin kaldırılmasına dek Kültür Bakanlığı devlet desteğiyle tiyatrolar için bir acil yardım çantası işlevi görebilir. Ancak bunu tercih etmiyor. Türkiye’nin kültür hayatı sarsıcı bir kayıp ihtimaliyle yüzleşirken, İstanbul Kaymakamlığı Kürtçe bir tiyatro oyununu yasaklarken Kültür Bakanlığı devekuşu kafasını kuma gömüyor ve belki de arada RTÜK’le birlikte Netflix’e getirilmesi gereken sansürleri tartışıyor.

Tiyatroların can çekişen mevcut durumları, Türk kapitalizminin kültür ile sanatı dahi asgari düzeylerde hayatta tutamayan çürümüşlüğünün bir sonucu. Ekonomik krizin yıkıcı etkileri ile pandeminin karşısında hayatta kalma şartlarını yerine getiremeyen tiyatroların iflası, rejimin temsilcileri açısından bir sevinç kaynağı. Tam da bu yüzden kültür ile kültürel üretimin savunulması da yine işçi sınıfının siyasal bir sorumluluğu. Özel tiyatrolar elbette mali yardım kampanyalarına ihtiyaç duyuyorlar; ancak asıl ihtiyaç işçi sınıfının önderliğinde kültür ile sanatın savunulmasına adanmış bir sosyalist perspektifin inşa edilmesidir.

İşyerlerinde mücadeleler sürüyor

0

Kriz ve pandeminin yarattığı ekonomik yıkımı fırsata çevirmek için hükümet ve patronlar işbirliği içerisinde hareket ediyorlar. Patronlar işçilerin üzerindeki iş yükünü artırıp salgına karşı herhangi bir önlem almazken hükümet ise yürüttüğü politikalar aracılığıyla devletin tüm imkânlarını patronların hizmetine sunmuş durumda.

Öncelikle hemen belirtelim; salgın işyerleri ve fabrikalarda yayılıyor ve salgın görülen birçok yerde işler durdurulmuyor ve önlemler alınmadan üretim devam ediyor. Bursa’da Delphi Aptiv, Kocaeli’nde Ford Otosan, TTK Armutçuk Müessese Müdürlüğü, İstanbul’da Akcam, Rize’de Çaykur fabrikaları 10’dan fazla işçide pozitif vakanın olduğu işyerlerinden birkaçı. DİSK/Gıda-İş, benzer bir durumda olan Gebze Tayaş önünde, virüse yakalanmış 50’den fazla işçinin olduğunu bildirerek fabrikada üretime ara verilmesi gerektiği yönünde bir eylem gerçekleştirdi.

Virüsle mücadele eden sağlık çalışanları da aşırı iş yüküne ve düşük ücretle çalışmaya mahkûm edilmiş durumdalar. TTB’nin ve sendikaların açıkladığı rakamlara göre birçok sağlık çalışanı koronavirüse yakalandı. Yetersiz personel sayısı, ekipman eksikliği, düşük ücret ve uzun çalışma saatlerine karşı haklarını arayıp mücadele eden sağlık çalışanlarına ise soruşturmalar açılıyor. Eskişehir Şehir Hastanesi’nde 200 kadar işçi aylardır maaş alamadıklarından dolayı iş bıraktılar. Başakşehir Çam ve Sakura Hastanesi’nde çalışan işçiler ödenmeyen performans ücretleri için alkışlı protesto eylemi gerçekleştirdiler. Dokuz Eylül Hastanesi’nde ise eylem yapan çalışanlara “sosyal mesafeye uymamak” gerekçesi ile soruşturma açıldı.

Salgınla beraber yaşananlar yalnızca virüs ile ilgili değil. Tüm sektörlerde işçilerin tüm haklarına karşı saldırıya geçilmiş durumda ve işçiler ağır şartlarda, güvencesiz olarak çalışmaya mecbur bırakıyorlar.

Salgının başladığı ilk günlerde sendikal faaliyetlerin askıya alınmasını ve birçok eylemin ve toplantının salgın bahane edilerek engellenmeye çalışıldığı hatırlıyoruz. Ancak işçiler mücadele etmeye ve sendikalaşmaya devam ediyor, sendikalı oldukları yerlerde ise hakları için mücadeleyi sürdürüyorlar.

Gebze Novares’te Petrol-İş’e bağlı işçiler patronun düşük zam ısrarı karşısında greve çıktılar ve kazandılar. İstanbul Tuzla’da ise Deriteks’e bağlı CPS Otomativ işçileri aynı sebeple greve çıktılar ve zafer kazandılar.

Birçok belediyede de benzer süreçler yaşandı. TİS görüşmelerinin yapıldığı ve imzalandığı birçok belediyede işçiler uyarı eylemleri yaparak ve grev kararları alarak sürece dâhil oluyorlar. Bakırköy, Kartal, Çiğli, Kadıköy, Esenyurt, Sarıyer Belediyeleri bunlardan birkaçı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde ise Çalışma Bakanlığı, iktidarın siyasi çıkarlarını göz önünde tutarak davranmış ve geçmiş yıllardan farklı olarak yetkiyi Hak-İş’e bağlı Hizmet-İş’e vererek sendikal haklara saldırmış durumda.

Bu mücadelelere karşı ise patronlar ellerindeki tüm gücü kullanıyorlar. İşçilerin örgütlenmesini ve sendikalaşmasını engellemek için yasağa rağmen işten çıkarmalar gerçekleşiyor.

Yurtiçi Kargo’da TÜMTİS’e, Beylikdüzü’nde bulunan KT Deri’de Disk/Tekstil’e, Kocaeli’nde bulunan Özer Elektrik’te Birleşik Metal-İş’e örgütlenen işçiler işten çıkartıldılar. Systemair HSK işçileri ise Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için “ücretsiz izne” çıkartıldılar.

KT Deri, Özer Elektrik ve Systemair HSK işçileri direnişe geçmiş durumdalar. Systemair HSK’da Birleşik Metal-İş Bakanlık tarafından tanınmış durumda ancak TİS için masaya oturmaya niyeti olmayan patron direnişe destek veren işçileri de çıkarmaya başladı.

PTT’ye bağlı taşeron çalışanlar ise ücretlerin ödenmemesi nedeniyle iş bıraktılar. Denizli’de Türk Metal’e bağlı Parla Solar’da grev kararı asıldı. Sendikalaştıktan sonra işten çıkarılan Cargill İşçileri’nin direnişi ise hâlâ devam etmekte.

Adana ve Mersin’de ise Soda Sanayi A.Ş. ile Petrol-İş arasında yürütülen TİS görüşmelerinden sonuç çıkmaması üzerine alınan grev kararı, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu belirtilerek yasaklandı. Ve grev yasaklanmadan hemen önce işçiler ücretsiz izne çıkartılarak aylık 1070 liraya mahkûm edildiler.

Tüm bunların yanına iflas ettiğini ilan ederek işçilerin haklarını ödemeden ortadan kaybolan patronlara karşı verilen mücadeleleri eklemek gerekiyor. Atlasglobal işçileri ve Çorlu’da Grup Tekstil işçileri hiçbir hakkı ödenmeden ve içeride birkaç aylık maaşları kalarak ortada kaldılar. Hem Çorlu’da hem de İstanbul’da çeşitli eylemler gerçekleştiren işçiler haklarını alabilmek için mücadelelerini sürdürüyorlar.

Salgınla birlikte derinleşen ekonomik kriz işçi ve emekçiler için hayatı gitgide daha zor hale getirmekte. İktidarın patronların çıkarlarına yürüttüğü ekonomik ve siyasi politikalar ise krizin faturasını işçi ve emekçilerin sırtına yükleyerek bizleri borç içinde, güvencesiz ve geleceksiz bir yaşama mahkûm ediyor. Bu yaşama karşı girişilen her mücadeleye devletin tüm imkânları kullanılarak müdahale ediliyor. Ankara’ya yürümek isteyen maden işçileri askerler tarafından engelleniyor, haklarını aramak için basın açıklaması yapan sağlık emekçileri savcılar tarafından soruşturuluyor, greve çıkmaya karar veren işçilerin grevi Cumhurbaşkanı tarafından yasaklanıyor. Tüm bunlar olurken fabrikalarda çalışma koşulları daha da ağırlaşıyor, iş cinayetleri artıyor ve herhangi bir önlem alınmıyor, herhangi bir denetim yapılmıyor. İşçiler için çıkarıldığı söylenen “ücretsiz izin” gibi uygulamalar ise patronların elinde mücadele silahına döndü bile.

Ne iktidar ne patronlar bu kadarıyla yetinecek! Bu saldırılara karşı yalıtık olarak sürmekte olan mücadeleleri birleştirmek ve tüm emek örgütlerinin ortak bir eylem planıyla mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. İşten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, işyerlerinde işçi sağlığının ve iş güvenliği kurullarının işçilerin denetiminde olması, kaynakların işçiler ve emekçiler için kullanılması, kapanan işyerlerinin işçilerin kontrolünde kamulaştırılması, ücretlerin onurlu bir yaşamı sağlayacak düzeye çekilmesi için verilecek mücadele; bizi, ölüm ya da sefalet arasında tercih yapmaktan kurtararak, insanca bir yaşamı olanaklı kılacak.

Sendikalara sahip çıkmak…

0

Geçenlerde Sosyal-İş sendikasında üç yıldan beri örgütlenme görevlisi olarak çalışmakta olan Cemal Bilgin’in, işten çıkarılma yasağı olmasına rağmen sendika yöneticileri tarafından işine son verilmesini protesto etmek amacıyla DİSK binası önünde yaptığı açıklamaya şahit olduk.

Cemal Bilgin, sendikanın “bir avuç CEO kılıklı kişi” tarafından yönetildiğini söyledi. Sendikadaki yozlaşma ve bürokratlaşmadan söz etti, kendisine işyerlerinde örgütlenme yapma izni verilmediğini, sendikacıların işçilerin telefonlarına bile cevap vermediğini söyledi. Ve sözlerini, “Sosyal-İş’i, DİSK’e ve kendi tarihine yakışır bir hüviyete kavuşturana kadar, sendikal çürümeye karşı mücadeleye devam edeceğim,” diye tamamladı.

Ama aynı sıralarda bir başka haber daha vardı, bu kez Kanada’dan. Aynen şöyle: “Newfoundland, Holyrood’daki Uluslararası Elektrik İşçileri Kardeşliği Sendikası (IBEW) üyelerinin sendikadaki ciddi mali düzensizlikler nedeniyle yıllarca süren protestolarının ardından, dört eski yetkili IBEW’den ihraç edildi ve 2,2 milyon doların üzerinde geri ödemeye mahkûm oldu. İşçiler, 2018’den itibaren üç aylık mali raporları görmek istiyorlardı; ancak talepleri sendika yöneticileri tarafından engellenmişti.”

Bir yerde bir sendika yönetimi bir görevlisini yasaya aykırı şekilde işten atıyor; öbür tarafta işçiler yolsuz yöneticilerini sendikadan atıyor.

Buradan hareketle aman yanlış anlaşılmasın: Ne Sosyal-İş sendikası yöneticilerini yolsuzlukla suçluyorum; ne de Kanada’daki bütün sendikaların demokratik olduğunu iddia ediyorum.

Anlatmak istediğim şu: Birincisi, her şeyden önce sendikalarımıza sahip çıkmalıyız. Sendika yöneticilerinin bürokratlaşması, yozlaşması ve işçiden uzaklaşması, bizleri sendikalarımızdan uzaklaştırmamalı. Tam tersine ona sahip çıkmalı ve yaygınlaştırmalıyız. Örgütlenme görevi sadece sendika profesyonellerine bırakılmamalı, tüm öncü ve bilinçli işçiler tarafından üstlenilmeli. Sendikaları gerçek birer mücadeleci sınıf örgütüne dönüştürecek olan budur.

İkincisi, Kanadalı işçilerin sendikanın mali raporlarını görmek için verdikleri mücadele çok öğreticidir. Bir sendika yönetiminin yozlaşmasını ve bürokratlaşmasının engellemenin en önemli yollarından birisi, sendikanın mali raporları da dahil olmak üzere tüm faaliyetlerinin işçiler tarafından denetlenmesidir.

Sendikalaşma sürecinde öne atılan pek çok öncü işçi ve daha sonrasında sendikanın işyerindeki temsilcileri, genellikle sendika ile kendi işyerleri arasındaki konularla ilgileniyorlar ve sendikanın diğer faaliyetlerine karşı kayıtsız kalıyorlar.

Oysa bir işçi örgütü olarak sendika, kendi çatısı altında topladığı tüm işçilerin ortak örgütüdür. Dolaysıyla sendikanın sadece tekil işyerleriyle olan faaliyetleri değil, onun tüm sektördeki faaliyetleri işçilerin ortak meselesidir. Sendika yönetiminin bir işyerindeki yetersizliği veya yanlışlığı, tüm üyelerin sorunudur. Eğer bir sendika bürokratı bir işyerine yönelik ihmallerde bulunuyorsa, bilelim ki başka işyerlerinde de aynı şeyi yapıyordur ya da yapacaktır.

Sendika yöneticilerinin ve sendikal faaliyetlerin tüm işçilerce denetlenmesi, eleştirilmesi ve gerekirse yöneticilerin derhal değiştirilmesi, sendika içi demokrasinin vazgeçilmez şartıdır.

DİSK’ten kıdem tazminatı saldırısına karşı Beşiktaş’ta eylem

0

Hükümet sermaye sınıfının çıkarlarını korumaya ve emekçi sınıfların kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve emeklilik haklarını ortadan kaldırmaya uğraşırken ülkenin dört bir yanında işçiler mecliste görüşüen torba yasaya karşı protesto eylemleri gerçekleştirmeye devam ediyor. DİSK tarafından organize edilen ve Beşiktaş İskele Meydanı’nda yapılan basın açıklamasında DİSK Genel Sekreteri ve Birleşik Metal-İş Başkanı Adnan Serdaroğlu net bir mesaj verdi: ‘’Eğer bu yasayı geri çekmezlerse üretimden gelen gücümüzü kullanacağız ve bu ülkede hayatı durduracağız.”

Hükümet ve patronlar şu anda esas olarak 25 yaş altı ve 50 yaş üstünün haklarını hedef alsalar da aslında kıdem tazminatının tamamen ortadan kaldırılmasına dönük ilk adım atılıyor. Torba yasayı geçirip ciddi bir tepki görmezlerse başka haklarımızı ortadan kaldırmak için harekete geçeceklerini unutmamalıyız. Bu saldırıların birlikte durdurulması gerektiğini belirten Adnan Serdaroğlu: ‘’Bu torba yasanın altında imzası olan bütün milletvekillerini tarihe gömeceğiz, onlar çocuklarının yüzüne bakamayacaklar. Toplumu ve işçinin bir kısmını bölenlerin diğerlerini çok mu sevdiğini düşünüyorsunuz? Vatandaşın kazanılmış haklarının gasp edilmesine izin vermeyeceğiz’’ dedi.

İşçi sınıfına ve emekçilere yönelik bu saldırının karşısında sendikalaların yaptıkları eylemler değerli olsa da yeterli değildir. Ancak genel bir sınıf seferberliği bu saldırıları durdurabilir. Bu noktada Adnan Serdaroğlu yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Türk-İş’e Hak-İş’e çağrı yaptık, onlar da bu yasayla başına gelecekleri kavramış durumdalar. Eğer bu yasayı geri çekmezlerse üretimden gelen gücümüzü kullanacağız ve bu ülkede hayatı durduracağız. İşyerlerinde 1 saat işi durdurduk, eğer bugün yasayı çekmezlerse biz yapacağımızı yapacağız, buyrun ne gerekiyorsa siz de yapın”.

Bu doğrultuda, sendikal yönetimler, söylemlerin ve sembolik eylemlerin ötesine geçerek, bu saldırıyı durdurmak için acil bir eylem planı ilan etmeli ve emekten yana kesimler bu plan etrafında kenetlenmelidir.

Ekonomik kriz artarken, zenginlerin yükselişi

0

Ekonomik kriz, deprem, salgın gibi büyük felaketlerde ilk fırsatta dile getirilen bazı söylemler var: “Aynı gemideyiz”, “Biz bir aileyiz” ,“Virüs zengin, yoksul ayırt etmiyor”. Bu lafların hiçbirinin gerçekliği yansıtmadığını görmek çok zor değil belki ama bu lafların neden ısıtılıp ısıtılıp işçi ve emekçilerin önüne getirildiğinin üzerinde durmak gerekir.

Covid-19 dünya ekonomisinde ciddi bir ekonomik daralmaya neden oldu. Öyle ki 2018’den beri süren dünya ekonomik krizinin pandemiyle daha da kangrenleştiğini söyleyebiliriz. The Economist dergisine konuşan büyük bankalar ekonominin toparlanması için 2021-2022’yi tarih olarak gösteriyor. Üstelik toparlanmadan kasıtları büyümeden ziyade ekonominin Covid-19 öncesi duruma gelmesi. Bununla birlikte Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre 2020’nin ilk 9 ayında çalışanların geliri bir önceki yılın aynı döneminde göre 3,5 trilyon dolar yani yüzde 10,7 azaldı. Örgüt 2020’nin son 3 ayı konusunda “dikkat daha kötüleşebilir” uyarısı yapıyor…

Pandeminin giderek arttığı şu süreçte, “daha ne kadar kötüleşebilir ki?” diye sormadan edemiyoruz. Türkiye özelinde konuşacak olursak gerçek işsizliğin yüzde 40’lara dayandığı, milyonlarca insanın umudunu kaybedip iş aramadığı, yükselen kur ve enflasyonun etkisiyle alım gücünün dramatik biçimde düştüğü, üstelik “dolara bakmayan” bir ekonomi yönetimi ve “rakamlara aldırmayan” bir salgın yönetimi ile karşı karşıyayken… Kısacası izlenen politika herkesin kendi başının çaresine bakması. Bu işsizler için de, salgınla boğuşan sağlık emekçileri için de, pandemi tehdidi altında kötü koşullarda çalışmaya zorlananlar milyonlar için de geçerli.

Pandemi nedeniyle havacılık, ulaştırma, küresel tedarik ve ticaret, turizm gibi sektörlerin küçülmeye başlaması, talebin durması elbette bu olumsuz tablo karşısında bir neden olarak gösterilebilir. Hal böyle olunca, yani “çarklar dönmeyince işçi ve emekçiler bundan nasıl pay alabilir?” denilebilir, deniyor da. Peki madalyonun diğer yüzüne bakalım. Bir haber şunu söylüyor: “Pandemi döneminde dünya ekonomisi modern tarihin en büyük krizini yaşarken, süper zenginler ve süper zenginlerin paralarını yöneten İsviçre bankaları servetlerini ve gelirlerini katladı”. Haberin detayına bakıldığında, özel bankacılık hizmeti veren İsviçre bankalarının kârlarını yüzde 100’e katladıkları belirtiliyor.

Dünya çapında salgınla birlikte hane halkı gelirleri düşerken, zenginlerin servetlerini katladığı bir tablo söz konusu. Örneğin ABD’de salgında hanehalkı geliri yüzde 5,6 düşerken, Elon Musk servetini 3’e katladı, ABD’nin en zengin 12 kişisi servetlerini bu süreçte yüzde 40 arttırdı. Sadece dünyada değil, Türkiye’de de durum benzer: BDDK tarafından ağustos ayına ilişkin Türk Bankacılık Sektörüne dair yayımlanan rapora göre, bankacılık sektörünün kârı bu sene yüzde 30 artarak 42 milyar 949 milyon liraya ulaşmış. Yine aynı kurumun başka verilerine bakıldığında, banka mevduatlarına göre son 8 ayda milyoner sayısı 69 bin kişi artmış.

Türkiye’nin halihazırda milli geliri 4 trilyon civarında ve bu gelirin yüzde 42,5’i, toplumun sadece yüzde 1’lik bir kesiminin elinde toplanmış durumda. Ve bu kesimler pandemi koşullarında dahi gelirlerini arttırmaya devam ediyor. Bu, kapitalist anarşiden başka bir şey değil!

Hem elde edilen gelirin bir avuç zenginin elinde kalmayıp toplumun geniş kesimlerine ulaşmasını sağlamanın, hem de kaynakların keyfi bir biçimde yağmalanmasını engellemenin bir yolu, en zengin yüzde 10’luk kesime servet vergisinin uygulanmasıdır.

Türkiye özelinde konuşacak olursak, bu kesime getirilecek yüzde 20’lik bir servet vergisi, yaklaşık 700 milyar liralık bir kaynak yaratacaktır. Bu miktar, 30 milyon kez asgari ücret demektir.

Böylece hem asgari ücret yukarı çekilebilir, hem de çalışma saatleri 6 saate indirilerek kurulacak ek vardiyalara işsizler yerleştirilebilir. Yani, ülkedeki tüm işler çalışabilen nüfus arasında paylaştırılmış olur.

İstihdamdaki bu artışın toplumun geneline yayılması salgının yarattığı yıkımı da büyük ölçüde geriletecektir. Yaratılacak yeni kaynaklarla da hem yeni iş alanları açılabilir hem de sağlık, eğitim, ulaşım gibi kamu hizmetleri daha etkin hale getirilebilir. Yani, çözüm var. Ancak sorun şu ki, işçi ve emekçi sınıfların bu tür planlı uygulamaların hangi tür iktidar tarafından hayata geçirilebileceğine karar vermesi gerekiyor. Patron partileri mi, yoksa bir işçi-emekçi hükümeti mi?

Kıdem tazminatımıza karşı saldırıyı durdurmalıyız

0

1. Patron hükümetinin, sermaye oligarşisi adına işçi ve emekçi sınıflar üzerindeki saldırıları şimdi de Torba Yasa başlığı altında kıdem tazminatının yok edilmesine yönelik olarak sürüyor. İşçi sınıfının uzun ve cefalı mücadeleleri sonucunda elde edilmiş olan ve iş güvencesinin temel dayanaklarından biri olan kıdem tazminatı, patronlara yeni sermaye kaynağı olarak sunulmakta.

2. Yeni yasa tasarısı, 25 yaş altı ve 50 yaş üstü emekçilerin kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, iş güvencesi ve emeklilik haklarını yok etmektedir. Tasarıya göre bu yaş gruplarındaki emekçiler, geçici işçi (belirli süreli işi sözleşmeli) olarak hiçbir kurala bağlı olmadan çalıştırılabilecek. Yani, istisnai bir çalışma biçimi olan geçici işçilik bu yaş grupları için asıl çalışma biçimi olacak. Böylece 25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçilerin bu dönemlerdeki çalışmaları için kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve iş güvencesi yok edilmiş olacaktır.

3. 25 yaşın altındaki işçiler bu yasayla birlikte kısa çalışmaya zorlanacaklardır. Öte yandan bir ayda 10 günden az çalışmaları durumunda emeklilik primleri de ödenmeyecektir. Hatta farklı işyerlerinde 10’ar gün çalışıp bir ayda 30 günü tamamlasalar bile, primleri ödenmediği için toplamda uzun vadeli emeklilik primleri ödenmemiş olacaktır. Yani genç işçiler daha geç ve daha düşük maaşlarla emekli olmaya mahkûm edilmektedir.

4. Patron hükümetinin bu saldırısı 25 altı ve 50 yaş üstü emekçilere yönelik gibi görünüyor olsa da, bu durum tüm işçi sınıfının kıdem tazminatı hakkının toptan yok edilmesine yönelik bir ilk adımdır. Burjuvazi işçi ve emekçi yığınları sınamaktadır. Bu yasayı başarıyla geçirdikten sonra, kısa veya orta vadede bütün yaş gruplarına uygulama doğrultusunda yeni adımları gündeme getirecektir. Bu tehlikenin mutlaka farkında olmamız gerekmektedir.

5. Öte yandan bu yasa aynı zamanda sendikalaşmaya yönelik de bir saldırıdır. Esnek çalışma başlığı altında kısa çalışmaya zorlanacak olan gençler ve orta yaşlılar, bu kısa süreler içinde sendikalara üye olma ve toplu sözleşmelerden yararlanma mücadelesine girmek için ne zamanları olacak ne de o kısa süre içinde buna gerek duyacaklardır.

6. Bütün bu saldırılar durdurulmalıdır. Türk-İş ve DİSK’in birlikte basın açıklamaları yapmaları ve bazı sendikaların bazı işyerlerinde protestolar düzenlemeleri elbette olumludur. Tek Adam rejiminin DİSK yöneticilerinin Meclise gitme girişimlerini zorbalıkla engellemeleri de patron hükümetinin işçi düşmanı tavrının açık bir delilini daha oluşturmuştur. Bununla birlikte, sendika yöneticilerinin protestoları böylesi önemli bir saldırı karşısında örülmesi gereken bir mücadele için yetersizdir, yetersiz kalmaktadır.

7. Biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak, işçi sınıfına ve tüm emekçilere yönelik bu saldırı karşısında genel bir sınıf seferberliğinin ve işçi sınıfının iş yavaşlatmadan genel iş durdurmaya kadar değişen geleneksel ve etkili mücadele yöntemlerinin uygulamaya konması gerektiğini düşünüyoruz. Bu doğrultuda özellikle sendikaların başını çekeceği ve tüm emekçi örgütlerinin katılacağı bir mücadele cephesinin kurulması için emekten yana tüm kesimleri harekete geçmeye çağırıyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi

Yurtiçi kargoda sendikal nedenle işten atmalar devam ediyor

0

Son günlerde haberlere konu olan ve büyük tepki çeken bir olay yaşandı. MNG kargo çalışanı Mehmet Ali İbin adlı işçi kardeşimiz kargoyu geç teslim ettiği için MNG müşterisi tarafından darp edilerek öldürüldü. Bunu yapanların en ağır cezayı almalarını talep ediyoruz. Bunun yanında bu cinayetin sorumlularından birinin de kargo sektöründeki ağır çalışma koşullarını dayatan, az işçi ile çok iş yaptırarak uzun mesai saatlerini işçilere reva gören, sendikal düşmanlık yapan patronların olduğunu görmemiz lazım. Bu koşullara karşı işçilerin sendikal haklarının güvence altına alınmasını ve örgütlenmenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasını talep ediyoruz. Aynı koşullar altında çalışan Yurtiçi Kargo işçileri de sendikal haklarını kullanarak Tüm Taşıma İşçileri Sendikasına (TÜMTİS) üye oldular.

Yaklaşık 1,5 senedir Yurtiçi kargo Boğaziçi Aktarma Merkezi’nde sendikal çalışma devam ediyor. Yurtiçi Kargo’nun taşeronluğunu yapan Turan Kargo Boğaziçi Aktarma da sendika düşmanlığını işçileri işten çıkartarak ve kalan işçileri tehdit ederek gösteriyor. Ağır çalışma koşullarına, düşük ücret dayatmasına, şeflerin, müdürlerin hakaret ve baskılarına karşı sendikal mücadeleyi başlatan Yurtiçi Kargo işçileri, kendi gelecekleri için örgütlenmeyi seçti. Fakat patronların cevabı pandemiye rağmen işçileri işten çıkarmak oldu. Birebir şahit olduğumuz ve içinde aktif olarak yer aldığımız bu süreçte sözde işten çıkarma yasağının ne kadar işe yaramaz ve işçilerin haklarını korumaktan uzak olduğunu görmüş olduk. İşten çıkartılan işçilerin “İşten çıkarma yasağı var” itirazlarına patron “Ne olacak ki, bir asgari ücret tutarında cezayı öderim” şeklinde cevap vermesi ise pişkinliklerini açığa çıkartan bir ifade oldu.

Şu ana kadar 13 işçi pandemi koşullarında işten çıkarıldı. İşçiler sendikanın desteği ile hukuki olarak haklarını savunmaktalar. Süreç davalık oldu fakat içeride sendikal faaliyet devam ediyor. Patronların bu saldırılarına karşı işçilerin vereceği en iyi cevap, sendikanın örgütlenmeyi tamamlayıp işyerinde toplu iş sözleşmesi yapmasını sağlamaktır. Ekonomik dar boğazda, işsizlik cenderesi ve gelecek kaygısı altında olan işçiler yine de mücadeleyi seçmekteler. İşçiler üzerine düşeni fazlasıyla yapmakta, burada sendikaların işçilere sahip çıkarak onların bu mücadelesini destekleyip büyütmesi, mücadeleleri birleştirmesi hayati önem taşımaktadır. Yurtiçi Kargo’dan MNG Kargo’ya, Aras Kargo’dan DHL’ye, UPS’den PTT Kargo’ya bütün kargo işçilerinin kaderi aynıdır. Bu kaderi birlikte örgütlenerek değiştireceklerdir.

Eğitimde vaatler güzel, peki ya perde arkası?

0

İnsanlar halihazırda bir yandan adı konulmamış ekonomik bir krizle boğuşurken, diğer yandan da pandemi belası ile baş etmeye çalışıyorlar. İnsanlar maddi manevi ve psikolojik olarak da çok sıkıntılı zamanlarda yaşıyorlar. Böylesi sıkıntılı bir zamanda güzel bir şeyler duymak insanlara ilaç gibi geliyor. Hayatın normalleşmesini arzuluyor herkes. Bu nedenle, Milli Eğitim Bakanının bazı sınıfların yüz yüze eğitime geçeceğini söylemesi normalleşme adına insanlara umut verdi. Ancak hasta sayılarının saklandığı ile ilgili ortaya çıkan pek çok haber ise velileri büyük bir endişeye sevk etti. İnsanlar gözleri gibi sakındıkları evlatlarını düşünmeden edemiyorlar. Vaka sayılarındaki artış insanların çocukları için hissettikleri endişeleri de büyütüyor.

Bir süredir yapılan uzaktan eğitim çalışmaları çok da başarılı olmadı. Aileler çocuklarını sanal dünyadan korumaya çalışırken bir anda çocuklarını bilişim araçları ile baş başa bırakmak zorunda kaldılar.

Uzaktan eğitim, eğitim emekçileri için de verim sağlamadı. İddia edilenin aksine, yüz yüze eğitimin yarısı kadar bile faydalı olunamadı. Çalıştığım okuldan örnek verecek olursam, ailelerin çoğunun ekonomik durumu iyi değil. Birçok öğrenci uzaktan eğitim imkânlarından yoksun. Bu nedenle uzaktan eğitime katılım çok fazla olamıyor.

Yapılan son düzenleme ile anaokulları, ilkokul 1. sınıflar, ortaokul 5. ve 8. sınıflar ile lise 1 ve son sınıflar yüz yüze eğitime geçmeye başladı. Peki, şu halde okullarda durum nasıl? Yeterli hijyen koşulları sağlanıyor mu? Yeterli malzeme, gerektiği kadar personel var mı okullarda? Bunların geneline bakıldığında cevap olarak çok rahatlıkla hayır diyebiliyoruz.

Okullarımızda temiz bir ortam sağlayacak yeterli personel bulunmuyor. Var olan personellerin büyük kısmı ise okul aile birliği gelirleri ile çalıştırılan personeller. Yani okulun temizliği yine velilerin cebinden karşılanıyor. Okul aile birliklerinin gelirleri de düşük olduğu için çoğu zaman personel ücretleri yatırılamıyor ve temizlik araç gereçleri alınamıyor. Öğretmenler her ne kadar dikkatli ve titiz olsalar da devlet okullarının yeterli desteği ve imkanı olmadığından çok verimli olamıyorlar.

Ülkemizde eğitim için ayrılan bir bütçe var. Lakin eğitime ayrılan bütçe oldukça yetersiz. Bütçe yeterli olsa ve okullara gereken yardımlar yapılsa bu tür sorunlar daha çabuk hallolur. Haberlerde kaç bin tablet dağıtılacağı söyleniyor. Tablet dağıtmak çözüm değil ki. Bu tabletleri dağıtmak yerine okullara gerekli yardımlar yapılsa çocuklara daha faydalı olacağı apaçık ortada. Şu an devlet okullarında onca eksik ve yetersiz olan şey varken yetkililer çıkıp sık sık içi boş vaatlerde bulunuyor. Amaç kötüye giden şeyleri iyiymiş gibi göstermek, gerçekleri perdelemek, açıkçası insanları kandırmak… Gerçekten içler acısı bir durum bu.

Kamu okullarında bu sorunlar yaşanırken diğer yandan özel sektörün önü açılmaya çalışılıyor. Pandemi süreci öne sürülerek özel okullara yardım ediliyor, özel okulların açık kalması için kamu okullarına uygulanan birçok yasak uygulanmıyor, görmezlikten geliniyor. Amaç daha çok öğrencinin özel okullara gitmesi… Bu işte bir iş var demeden edemiyor insan. Özel sektör kazanmaya devam etsin, fakir yine kemer sıksın; zengine kepçe ile verilsin, fakire bir damla bile düşmesin ama fakir yine de şükretsin. Durum tam olarak budur.

Biz eğitim emekçileri umuyoruz ki durum daha fazla kötüye gitmeden önlemler alınır, gerekli yardımlar yapılır, okullar sağlıklı bir ortamda açılır. Sırf bir şeyler yaptık diye değil gerçekten yapılması gerekenler hakkıyla yapılırsa birçok sorun hallolabilir.

Umarım her şey güzel olur.    

Ücretli Bir Eğitim Emekçisi

25 Kasım: Erkek ve devlet şiddetine karşı haklarımızı savunuyoruz!

0

Koronavirüs pandemisi yalnızca ekonomik krizi değil, cinsiyet eşitsizliğini de derinleştirdi. Bunun sonucu ise kadınların ev içi bakım ve yeniden üretim yükünün, şiddetin ve kadın cinayetlerinin artması oldu. Ancak iktidar bu süreçte kadınları korumak, koruyucu ve önleyici tedbirler almak yerine kadına yönelik şiddeti önlemeyi, bununla mücadele etmeyi amaçlayan İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açtı. Sözleşmenin tartışmaya açılması bile kadın cinayetlerini artırırken, cezasızlık devam ediyor. Nadira Kadirova ve Aleyna Çakır cinayetlerinde olduğu gibi devlet eliyle suçların üstü örtülüyor. Gülistan Doku’ya ne olduğu araştırılmıyor. Mücadele eden kadınlar ise gözaltına alınıyor, tutuklanıyor ve kadın hareketi kriminalize edilmeye çalışılıyor.

Tüm bunlar olurken çocuğun cinsel istismarının affı ve nafaka düzenlemesi gibi konular tekrar tekrar gündeme getiriliyor. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk geçenlerde “kimseyi mağdur etmeme” bahanesiyle nafakanın 2-3 yılla sınırlandırılması fikrinden bahsetti. Bakan yakın zamanda her şüpheli kadın ölümü ve intiharının kadın cinayeti olmadığını söylemiş, basına adeta “o kadar da çok şiddet haberi yapmayın” diye seslenmişti. Nafaka konusuna yaklaşımında kadınların karşılıksız ev içi emeğini, çalışma hayatına eşit katılamamalarını, kısacası toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan mağduriyetlerini hiç hesaba katmayan bakanlık, söz konusu şiddet olduğunda da elbette kadını değil aileyi korumaya öncelik veriyor. İktidarın kadınları korumaya ve kadın cinayetlerini önlemeye pek de niyetli olmadığı ortada!

İşte tam da bu koşullar nedeniyle İstanbul Sözleşmesi’ni savunuyoruz. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 etkin uygulansın ki kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri acilen önlenebilsin; önleyici ve koruyucu mekanizmalar işletilebilsin. Sözleşme gereği kadınlara yönelik şiddet özelinde çalışan, 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları kurulması; nitelikli sığınma evleri, danışma merkezleri ve cinsel şiddet kriz merkezleri açılması; faillerin cezasız bırakılmaması ve tüm maddelerin ayrım yapılmaksızın tüm kadınlar için uygulanması gerekiyor.

Öte yandan halihazırda bir ekonomik şiddet ve yoksulluk düzenine de hapsedilmiş durumda olan kadınların koşulları pandemiyle daha da ağırlaşmış durumda. Salgınla beraber kadınların ev ve bakım yükleri katbekat artarken, işsizlik ve güvencesiz çalışma kadınları daha fazla etkiliyor. Son işsizlik rakamları, kadın istihdamındaki düşüşü ve kadın işsizliğindeki artışı açıkça gösteriyor.

Mücadelemiz de taleplerimiz de ortak

Pandeminin yarattığı olumsuz koşullara rağmen kadınlar İstanbul Sözleşmesi’ni savunmaya devam ettiler ve sokakları terk etmediler. Yalnızca Türkiye’de değil, Polonya’da da kadınlar hem İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekilmemesi için hem de kürtaj hakkına dönük saldırılara karşı mücadele etmekten vazgeçmiyorlar. Arjantinli kadınlar yasal, parasız ve güvenli kürtaj hakkı için yıllardır başarıyla sürdükleri kampanyayı sürdürüyorlar. Pınar Gültekin cinayetinin ardından tüm dünyaya yayılan sosyal medya kampanyası, kadın dayanışmasının ve mücadelesinin evrensel nitelikte olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü dünyanın neresinde olursak olalım aynı erkek egemen sisteme karşı mücadele ediyoruz. Bu açıdan İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) kadın seksiyonları olarak tüm kadınları feminist hareketi güçlendirecek ve bir arada olmamızı sağlayacak uluslararası kampanyalar etrafında birlik olma çağrısını sahipleniyoruz. Erkek ve devlet şiddetine, kapitalist hükümetlere, kadın ve trans cinayetlerine, göçmen karşıtı ırkçı politikalara ve cinsiyete dayalı tüm şiddet biçimlerine karşı mücadelemizden vazgeçmiyor ve taleplerimizi 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde haykırıyoruz.

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 derhal ve etkin şekilde uygulansın!

Sadece kadına yönelik şiddet için çalışan, 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları kurulsun!

Cezasızlığa karşı etkin soruşturma yürütülsün! Kadının beyanı esas alınarak denetim ve ceza mekanizmalarının işletilsin!

Donanımlı, nitelikli sığınma evleri, cinsel şiddet kriz merkezleri ve her mahalleye kreş istiyoruz. Tüm bunlar için kaynak var!

İllüstrasyon: Hanna Barczyk

Timur Selçuk’un ardından: İşçiyi kör kuyularda merdivensiz bırakmadı

0

Timur Selçuk hakkında söylenecek söz çok. Ailesi, Türkçe sözlü hafif batı müziğine katkısı, aşk şarkılarından Türkiye işçi sınıfı için yapılmış marşların besteciliğine evrimine ve hatta kısa bir mistisizm durağından sonra yeniden görünür bir muhalifliğine kadar nevi şahsına münhasır biriydi. Timur Selçuk hakkında şimdilik kendimi tek nokta ile sınırlayacağım. Timur Selçuk işçi sınıfının yanında ilk yer aldığı günden bu yana işçilerden yana tavır almayı hiç bırakmadı. Peki bir ünlü ve üstat olarak onlarca farklı seçeneğe sahipken Timur Selçuk’un ömrünün sonuna kadar bizleri hiç yalnız bırakmaması bizim için mühim bir mesaj olabilir mi?

Lise ve üniversite yıllarımın vazgeçilmezi ve tüm “farklı” yönlerine rağmen hep hayranı olduğum Timur Selçuk’u ben de pek çok başka arkadaşım gibi erken dönem aşk şarkıları, Orhan Veli’ye yaptığı besteler ve devrimci marşları ile tanıdım. Can Yücel ve Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncuları ile beraber hazırladığı “Tak Tik”[1] adlı Brecht şiirlerinin bestelerinden oluşan şahane plağı dinleyince de hayranlığım artmıştı.

Timur Selçuk’u ilk kez, okuduğum liseye geldiğinde görmüştüm. Ne denli heyecanlı olduğumu hâlâ hatırlıyorum. Okulda sadece İstiklal Marşı için kullanılan ve ne derece iyi olduğundan hiç emin olmadığımız orgun Selçuk için hazırlanan masanın yanında piyanist şantör düzenince hazır beklemesi pek çoğumuzda bir endişe yaratmıştı. Neyse ki Timur Selçuk geldi ve yerine oturur oturmaz şarkı söylemeye başka bir zaman geleceğini şimdilik sadece sohbet etmek istediğini söylemişti. Kötü bir orgdan Timur Selçuk’u dinleme tehlikesini atlattığımızı sanmıştık ama bir de ne olsun? Timur Selçuk sohbeti boyunca neredeyse yalnızca dinden, inançtan ve sonrasında da iyi bir Müslüman ve iyi bir insan olmaktan bahsedince, “Nereye Payidar”, “1 Mayıs Marşı”, “Halet Rezaki’nin şarkısı” ya da hiç değilse Münir Nurettin Selçuk hakkında şeyler duymak isteyen bizler büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştık. İşçi sınıfına olan inancın ne derecede belirleyici ve pek çok eğilimin üzerinde olabileceğini ise daha sonra anlayacaktık.

Bu hayal kırıklığı önce farklı bir biçimde kırıldı. Her şeyden önce 90’ların sonu ve 2000’lerin başında mistisizme eğilen Timur Selçuk hâlâ işçi emekçileri üzecek tek bir davranışta bulunmuyordu. Bu dönemde Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen “Bedreddin” adlı oyun politik bir “sosyal etkinlik” olarak ilk kez toplu bilet aldığım oyun olmuştu. Oyunun sırasında “Bahçe benem gül de benem/ yetmiş iki gül de benem/ Bedreddinem ben Bedredinem/ ben de halimce Bedreddinem” sözlerini Timur Selçuk’tan –ilk kez- duyduktan sonra kendisine olan hayranlığımın hiç bitmeyeceğini anladım. 2010 yılındaki Taksim’de gerçekleşen 1 Mayıs’ta, 1 Mayıs marşını bizzat seslendirmesi de üstadın işçi emekçileri asla yalnız bırakmayacağını bir kez daha gösterdi. Gezi Direnişi’nde de yanımızda olmaktan geri durmamıştı. Sonrasında da hem gönlümüzde hem de mücadelemizdeki yerini sarsılmaz bir şekilde korudu.

2014 yılında çalıştığım çağrı merkezinde bir gece ben vardiyadayken Timur Selçuk aramıştı. “Sedat beyefendiciğim…” diye başlayan, o saatte aradığı için verdiği rahatsızlıktan ötürü özür dileyen, sorununu “arz edip” yardım “istirham eden” bu ses sadece mücadele halindeyken değil, ekmeğini kazanırken de işçi-emekçiye hak ettiği saygıyı sunduğunu gösteriyordu.

Timur Selçuk’u son olarak 2017 yılında DİSK’in 50. yıldönümü için toplandığımız Şişli Cemal Candaş Kültür Merkezi’nde görmüştüm. Bu kez canlı canlı dinleme hayalim gerçekleşti. “Nereye Payidar”ı söyledikten sonra izleyicileri “Timur Selçuk’u her yerde bulamazsınız. Daha ne kadar yaşarım bilmiyorum ve öyle her yere gitmem ben. Koyun telefonunuzu cebinize kendi kulağınızla dinleyin” diyerek efendiliğini bozmadan “uyarıp”, bu zahmete yalnızca işçi-emekçiler için katlanacağını da birkaç kez vurgulamıştı. O gün işçilerin örgütü DİSK aradı diye “Bir Delinin Hatıra Defteri” oyun gösterimini iptal edip gelen Genco Erkal ve yaşamı boyunca sansürden çok çekmiş olan Timur Selçuk’un TRT Denetleme Kurulu’nda yer aldıktan sonra şarkılarındaki prozodi hatalarından ötürü TRT’de çıkmasına engel olduğu söylenen Zülfü Livaneli de hazır bulunmaktaydı. Timur Selçuk diğer dostları ile beraber o koca mücadelelerden sonra şimdi hepi topu bir salona sığan işçi sendikasına burun kıvırmamış, işçi sınıfından geldiğini bildiği davete icabet etmişti. Timur Selçuk burnu büyüklük yapıp işçi sınıfını suçlamamıştı. Sadece bir üzüntüsünü dile getirmişti. DİSK’in üst katında eskiden bir piyano varmış. Ve o piyano çok güzelmiş. Pek çok sanatçı ile beraber DİSK’e gelip işçi emekçilere piyano çalarlarmış. Sendikaların işçiler için en iyisine ulaşması gerektiği, geçmişine de, mücadelesine de, işçisine de, piyanosuna da sahip çıkmasını istemişti. Çünkü O’nun gözünde toplumun kurtuluşu ile işçi sınıfı mücadelesi arasındaki büyük bağ hâlâ sabitti ve işçi sınıfı –örgütüyle de piyanosuyla da- en iyisine layıktı.

Timur Selçuk doğrusu ve yanlışları ile geride bıraktığı hayatının ardında hiç unutulmayacak şarkılar bıraktı. Ölümü sebebiyle önümüzdeki günlerde Murat Meriç gibi yazarlardan kendisini okumayı, böylece dinlediğimizi daha iyi anlayabilmeyi umuyorum. Ama bu şarkılar O’nun tek mirası değil. En kötü zamanlarında bile işçi sınıfı örgütlerine olan güveni bize gösteriyor ki Timur Selçuk sınıf mücadelesi ve demokrasisini ilerletmek için “Güneşin Sofrası”na katılmaya çağıran ses olmayı hep sürdürecek. Bu yoldan uzaklaşıp kendi çıkarının ya da kendince yeni yolların peşinde olanları ise “Çıkmaz bu yolun çıkmaz bu yolun çıkmaz bu yolun bir yere” diye azarlayacak.

Çok farklı bir sınıfsal kökenden gelip, çok farklı olanaklara sahip olan, başka türden ideolojilerin etkisinde kalmasına rağmen işçi sınıfından ve onun örgütlerinden umudunu kesmeyen bir sanatçı varken, umudun merkezindeki biz işçi emekçiler bu çabadan daha azını yapamayız. Timur Selçuk kör kuyularda merdivenimiz, denizler ortasındaki yelkenimiz olacak ve biz de işçiden yana olan biricik umudu yeşertmeyi sürdüreceğiz.


[1] Selçuk’un bestelediği ve seslendirdiği bu albüm pek çok yönü ile özgünlüğünü koruyor. Yakın döneme kadar gündemde olan korsan üretime karşı, arka kapağında “Bu plağı ne kadar çoğaltır ve yayarsanız o kadar seviniriz… Bu düzen böyle mi gidecek?!…” notuna sahip ve bu durum dönem itibarıyla türünün bildiğim tek örneği.

Çaresizliğin çaresi birlik ve mücadelede!

0

Büyük bir çoğunluk, yaşanan bunca şeye rağmen AKP’nin, tersini istese de, yenilmez olduğuna inanıyor. AKP yenilmez değil. Nitekim daha geçen yıl başta İstanbul ve Ankara olmak üzere bütün önde gelen büyükşehir belediyelerini yitirdi. Üstelik tüm devlet imkânlarını haksız ve eşitsiz bir şekilde kullanmasına rağmen! AKP’yi yenilgiye götüren farkı yaratan ise sadece “muhalefetin” gücünü kısmen de olsa birleştirmesiydi. AKP’de güç olarak görünen şeyin başta işçi sınıfı hareketi olmak üzere muhalefetin dağınıklılığından ibaret olduğu bir kez daha görüldü.

Bu yüzden yıllardır mücadelenin birleştirilmesinden, bütün direnişler arasında koordinasyon kurulmasından, eylem birliklerinden, ortak hareket etmekten, birlik ve dayanışma içinde mücadele verilmesi mecburiyetinden bahsediyoruz. Çünkü biliyoruz ki onbinlerce işçinin çalıştığı işyerlerinde dahi eğer birlik, beraberlik ve örgütlülük yoksa patron istediği ücreti verebiliyor, çalışma koşullarını istediği gibi belirleyebiliyor, itiraz eden işçileri kolayca işten atabiliyor. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan işçiler, emekçiler örgütsüzlük ve dağınıklık nedeniyle emeklilik hakkından asgari ücrete, kıdem tazminatından sendikalaşmaya dek bir avuç patron karşısında dahi haklarını korumada çaresiz kalabiliyor.

Kuşkusuz bu noktaya bir anda gelinmedi. Neoliberal karşıdevrim kırk yıl boyunca işçi sınıfı hareketlerini örgütleriyle birlikte parçaladı. Ve ancak bu sayede işçi sınıfının kazanılmış birçok hakkını gasp edebildi. Neoliberal karşıdevrim sadece işçi sınıfı örgütlerini parçalamakla da kalmadı. Yerlerine dini, mezhebi, etnik vb. yapılar ikame ederek işçi sınıfının ideolojik ve kültürel olarak da parçalanmasını derinleştirmeye çalıştı. Bugün AKP-MHP iktidarında emek sömürüsünün tarikatların ve mafyatik yapıların da eşliğinde en dizginsiz bir şekilde sürebilmesi de bu şekilde mümkün olabildi.

Lakin kırk yılda yine de işçi sınıfını ve emekçi kitleleri tarihi bir yenilgiye uğratamadılar. Bugün AKP ve türevlerinin kaçınılmaz olmadığını, çaresizlik gibi görünenin çaresinin birlik ve mücadeleden geçtiğini her bir örnekte yaşıyoruz. Yaklaşan karanlık değil, işçi ve emekçi sınıfların aydınlığı olacak. Kenetlenelim!