Ana Sayfa Blog Sayfa 44

Anayasa ihlali ve direnme hakkı

0

Son günlerde politika sahnesi iyiden iyiye hareketlendi. Konu sadece muhalefet partilerinin erken seçim talebinde ısrar etmeye başlamaları değil. Bu talebin arkasında daha önemli bir tartışma yatıyor: Başkanlık sistemiyle devam mı, yoksa “iyileştirilmiş parlamenter sisteme geçiş” mi? Ve bu tartışma da, devletin temel işleyişini belirleyen yasa olan Anayasa meselesine gelip dayanıyor.

Tek Adam rejiminin, bizzat kendisinin hazırlayıp halka kabul ettirdiği mevcut Anayasayı bile her istediği an ihlal ettiği ortada. Son örneklerden birisi, Anayasa Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu ile ilgili “hak ihlali olduğu” yolundaki kararına hükümet (elindeki infazcı savcılar ve hakimler eliyle) uymuyor. Böylece iktidarın anayasa suçu işlediğine dair yapılan eleştirileri ve uyarıları dikkate bile almıyor. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” ya…

Berberoğlu meselesi önemli, ama biz soruna asıl işçi sınıfının penceresinden bakmalıyız. Geçenlerde Anayasa Mahkemesi otoyollarda gösteri yürüyüşü yapılabileceği kararı verdi, hem de oy birliğiyle. Ama tazminat haklarını talep etmek için Ankara’ya yürümek isteyen Soma ve Ermenek maden işçilerinin yolu emniyet güçleriyle kesildi. İşçilere ve ailelerine şiddet uygulandı. Yani işçi sınıfına karşı bir anayasa suçu işlendi.

Maden işçilerinin tabi tutulduğu uygulama aslında buzdağının sadece görünen yüzü. Yıllardan beri işçi sınıfına karşı anayasa suçu işleniyor. Sendikalaşma, işçilerin ve emekçilerin on yıllardan beri sürdürdükleri mücadeleler sonucunda Anayasa’ya soktukları bir hak. Bu uğurda yüzlerce emekçi can verdi, sınıfımız kan ve gözyaşına boğuldu. Ama şimdi herhangi bir sendikalaşma girişiminde patronlar istedikleri gibi işçi atarak örgütlenmeyi engelleyebiliyor. Onların işlediği bu anayasa suçu karşısında devlet organları “mahkemeye git, tazminat iste” demenin ötesine geçmiyor. Yani bizzat devletin kendisi anayasasını tanımıyor.

İşçi sendikalaşma sırasında işten atılan yoldaşlarına sahip çıkmak için herhangi bir direniş gösterdiğinde üzerine emniyet güçleri salınıyor. İşçiler ücretlerini ödemeyen patronu protesto ettiklerinde, sadece işten atılmakla kalmıyorlar, patron-hükümet işbirliğiyle karakollara çekiliyorlar. Oysa örgütlenme ve ücret, emekçinin anayasal hakları.

Anayasa, devletin yurttaşların çalışma, barınma ve yeterli beslenme hakkını sağlamakla yükümlü olduğunu belirtiyor. Oysa bugün işsizlerin sayısı 15 milyona dayanmış durumda. Yoksulluk artık açlık sınırının altına inmiş durumda. Ortalama ücret haline gelmiş olan asgari ücret bile yoksulluk sınırının altında. Halk yoksullaştıkça barınma sorunu da ciddi bir hal almaya başladı. Patronlara milyarlık krediler dağıtarak onları zenginleştiren hükümet, bu uygulamaları sonucunda işsiz ve aşsız kalan emekçi halka karşı ağır bir Anayasa suçu işlemekte.

Kısacası, sorun sadece Berberoğlu meselesi değil. Emekçilere karşı on yıllardır anayasa suçu işlenmekte. Buna bir son vermemiz gerekiyor.

Nasıl?

Her şeyden önce mevcut Anayasa bir diktatörlük anayasasıdır, 1980 darbeci cuntasının anayasasıdır. Daha sonraları Avrupa Birliği’ne dost görünmek için bazı iyileştirici değişiklikler yapılmışsa da özü aynen kalmıştır. 2017’de Cumhurbaşkanlığı sistemi denen Tek Adam rejimini getirmek için yapılan değişiklikler ise eldeki Anayasa’nın yorumlanmasını ve uygulanmasını, tabii bu arada tanınmamasını ve ihlal edilmesini tamamen Tek Adam’ın eline bırakmıştır.

Mevcut iktidarın, hatta bu sistem altında işbaşına gelebilecek başka iktidarların anayasa ihlalleri yapabilmelerini olanaklı kılan, bu Anayasa’nın kabul ettiği Tek Adam rejimidir. Dolayısıyla, bu Anayasa bir kenara atılmalı ve emekçi halkın çıkarlarını koruyan, Tek Adam rejimine son veren yeni bir demokratik anayasa yapılmalıdır.

Bazı partiler Cumhurbaşkanlığı sistemine son verilmesini ve yeni bir anayasa yapılmasını istiyorlar. Ama bu yeni anayasayı kim yapacak? Eğer bunun yapılması, ancak yüzde 10 barajını geçerek parlamentoya girebilen partilerin milletvekillerine bırakılırsa -ki bunların çoğu patron partileridir- buradan emekçi sınıfları kollayan bir anayasa çıkmaz.

Dolayısıyla yeni anayasa, sıfır barajlı, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin (emekçi partilerinin yanı sıra sendikaların, emekçi kuruluşlarının, meslek odalarının, vb.) serbestçe katılacakları bir seçimle oluşturulacak bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanmalı ve halk tartışmasına ve oylamasına sunulmalıdır.

Dolayısıyla, yeni bir anayasa yapılmasını savunan partilerin, ilk seçimlerde oluşacak olan meclisin derhal gerekli yasal değişiklikleri yaparak, bir Kurucu Meclis seçimlerinin örgütlenmesi talebini programlarına almaları gerekiyor.

Direnme hakkı

Tabii anayasa ne denli demokratik olursa olsun, patron yanlısı hükümetlerin bu anayasayı ihlal etme olasılıkları vardır. Bu nedenle de işçi ve emekçi sınıfların kendi haklarını korumalarına ihtiyaç bulunmakta.

Bu noktada, bazı ülkelerin anayasalarında bulunan “Direnme Hakkı”nın bizim anayasamızda da yer alması gerekir. Anayasa hukukçularına göre direnme hakkı, “Hukukun dışına çıkarak veya hukuk dışı yollarla iktidara geçip hukuksuzluğunu devam ettiren ve bu suretle meşruiyetini kaybeden, gücünü baskı ve zulüm vasıtası haline getirmiş bir siyasal iktidara karşı hukuka itaati sağlamak, zulüm ve baskıdan kurtulmak amacıyla son çare olarak giriştiği toplumsal kabul gören bir aktif bir direnme” olarak tanımlarlar.

Eğer işçiler ve emekçiler, kendi haklarını ayaklar altına alan bir patron-devlet uygulamasına karşı direnemezlerse, hukuksuzluklar, anayasa ihlalleri bugünkü gibi sürüp gider.

Direnme hakkı nasıl kullanılabilir? Bu hakkı, hemen silaha sarılıp ayaklanma olarak yorumlamak yanlıştır. Eğer direnme hakkı anayasaya girerse, bunun hukuki ve meşru yolları da tarif edilebilir. Örneğin, anayasa ihlalleri yapan bir hükümet karşısında, belirli bir halk desteğiyle hemen yeni seçimlerin düzenlenmesi bir yol olabilir.

Ama öte yandan işçi sınıfının geleneksel mücadele ve direniş yöntemleri vardır. Bir ülkedeki hayatı üreten emekçi sınıflar, gayrı meşru duruma düşmüş bir hükümeti, örneğin bir genel grev yoluyla bizzat hayatı durdurarak işbaşından uzaklaştırabilirler. Dolayısıyla herhangi bir anayasa, ancak direniş hakkını ve politik genel grevi içerdiği sürece gerçekten demokratik olacaktır. Zira anayasa ihlallerini engelleyecek başka güç yoktur.

Ama aynı zamanda, gerçek demokrasiye kapitalizm altında asla ulaşılamayacağını, onun ancak bir İşçi Demokrasisi biçiminde gerçekleşebileceğini unutmayalım. İşçilerin ve emekçilerin belirleyici olacağı bir Kurucu Meclis, onların sınıf hükümetinin kurulması yolunda bir ilk adım olmalı.

Covid-19 politik bir salgın olabilir mi?

0

Pandeminin yayılma seyrinin endişe verici boyutlarda olduğunu, özellikle de İstanbul’un büyük bir tehlike altında olduğunu resmî kurumların da kabullendiği zor günlerden geçiyoruz. Bu tablo karşısında pandemiye karşı sürdürülen mücadelenin aslında politik bir mücadele olduğunu görebiliyoruz.

Salgının ilk günlerinde özellikle sağlık bakanı Koca, basını azarlamayan, her fırsatta şeffaf olduğunu iddia eden, kapsayıcı bir imaj çizerek ciddiye alınır bir sempati toplamıştı. Bu dönemlerde de bakanın pandemi ile mücadeleyi halkla ilişkiler/hükümet propagandası için bir tür reklamcılık çalışması olarak sürdürdüğünü ifade etmeye çalışmıştık. Bakanın salgınla mücadelede olmasa da sempati toplamadaki başarısı hükümetin yakın dönemdeki en büyük kazanımı olarak görülmekteydi. Ta ki “yeni normalin” ilan edilmesine kadar. Bu dönemde iş cinayetlerinde işçiyi, kadın cinayetlerinde kadınları suçlu gösteren Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nı taklit eden Sağlık Bakanlığı, salgından ötürü halkı suçlamaya başlamıştı.

Geçtiğimiz ay hükümetin pandemiye karşı mücadelede hiç de şeffaf olmadığının ayan beyan görüldüğü bir ay oldu. Ekim ayına koronavirüs salgını hakkında elimizdeki verilerin tamamının yanlış olduğunu öğrenerek girdik. Her şey 10 Eylül günü bakan vaka sayısını 1.512 olarak yayınlamış olmasına rağmen, aynı gün içerisinde testi pozitif çıkan kişi sayısının 29.377 kişi olduğuna dair iddiaların açığa çıkması ile başladı. CHP milletvekili Murat Emir’in Laboratuvar Bilgi Sistemi’ni kaynak olarak gösterdiği iddia anlaşılan doğru idi ki hükümet cephesinden konuya dair tek bir yalanlama gelmedi. Hemen ardından, 30 Eylül günü Bakan Koca yayınlanan sayıların yalnızca testi pozitif olan ve semptom gösteren hastaları işaret ettiğini bunun da başından beri böyle olduğunu söyleyiverdi. Bu önemli bilgi olmaksızın salgının kontrol altına alınmasının mümkün olmadığını tüm bilim insanları ifade ediyor. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Sağlık Bakanlığı tüm dünyaya ve Türkiye emekçilerine açıkça yalanlar söyleyerek pandemiye karşı değil işçi sınıfına karşı mücadele etmekteymiş. Amacı salgını yenmekten çok, halktan hükümet adına sempati toplamakmış. Yani pandemiye karşı mücadele sadece işçi emekçiler için değil iktidar için de siyasi bir mücadeleymiş. Tek farkla işçi-emekçi siyaseti salgının sonlanması için salgına karşı bir mücadeleyken, hükümetin siyaseti yalan üzerine kurulu kuru bir propagandaymış.

Hükümet başından beri salgınla mücadelede şeffaflığı ile gururlanırken destan yazdığını söylemekten geri durmuyordu. Evet dünyadaki diğer hükümetlerin de bu konuda şeffaf olmadığını söyleyebiliriz. Ancak Sağlık Bakanlığının içerisine düşmüş olduğu durum yalnızca Türkiye’de değil dünyada da salgınla mücadeleye zarar verecek bir nitelik taşıyor. Buna karşı Bakan sayı saklamayı “ulusal çıkarlar” adına sürdürdüğünü kabul etse de, “destan yazan” bir hükümetin bakanına göre bir hayli amatörce davranıp tüm verileri 15 Ekim’de yayınlayacağını ifade etti. Bu aralıkta hükümet içerisinde ne oldu, ne bitti, hangi sektörün patronu durumdan ne şekilde rahatsız oldu tam olarak bilmiyoruz, ama ne 15 Ekim’de ne de sonrasında gerçek sayılar ile ilişkili olarak hiçbir bilgi açıklanmadı.

Hükümet cephesinde salgınla ilişkili olarak herkesin yalan söylemediğini, durmuş saatin bile günde iki kez doğruyu gösterdiğini kabul etmek gerekir. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya: “İstanbullu hasta hasta işe gidiyor. Çünkü Covid’den korkuyor ama işten atılmaktan daha çok korkuyor. Bu noktada bir sorun var” diyerek aslında olan biteni salgının politik ve sınıfsal yönünü gözler önüne serdi. İşçi emekçiler 1 Mayıs kutlamak isterken hemen karşısına bir ordu yığan, hak aradıklarında zor kullanmaktan imtina etmeyen valilik anlaşılan o ki patronların aleyhine olabilecek hiçbir adımı hayata geçirmeyi kabul etmiyor. Üstelik işten çıkarmalar — sözüm ona — yasakken!

Açıklanan “aktif hasta” sayılarına inanacak olursak bugün 12 Mayıs ile — yani normalin ilanından iki hafta öncesi ile — aynı aktif hasta sayısına (38 bin) sahibiz.

Gidişin iyiye olmadığı bu koşullarda mücadele merkezimiz sınıf örgütlerimiz olmalı. Hükümetin politikasının tersine pandemi ile mücadelesini sürdüren Tabip Odası’na, emek örgütleri ile beraber destek verebilirsek salgını yenilgiye uğratabiliriz. Patronların pandemiye karşı bir politikası var ve hükümet bunu uyguluyor. Bizim ihtiyacımız da emekçilerin politikasını vücuda getirmek olmalı.

Buyurun, yeni istihdam teşvikiniz!

0

Meclis tatile girmeden hemen önce sözde istihdama özde işverene kalkan olma gayesiyle yeni teşvik paketleri gündeme gelmişti. Meclisin tatile girmesi ile kısa süreliğine rafa kalkan bu düzenlemeler 16 Ekim’de torba yasa kapsamında yeniden önümüze koyuldu.

İşsizlik sorunu bir dizi teşvikler meselesine indirgenirken; iktidarın, işçi sınıfının tüm hak ve kazanımlarının altını oyan politikaları “işsizlikle mücadele” yöntemi olarak sunulmaya çalışılıyor.

Tabii bu rekor işsizlik seviyelerine nasıl gelindiği sorusu ya hasıraltı ediliyor ya da cevap kestirmeden pandemi etkilerine bağlanıyor.

Oysa düzenlemenin bizzat kendisi Covid-19’un etkilerinden fazlasına işaret ediyor.

Kanun teklifi ile sosyal güvenlik teşvikleriyle ilgili yapılması öngörülen düzenlemeler kapsamında:

Birincisi, Covid-19 kaynaklı kısa çalışma ve kısa çalışmanın sona ermesini takiben sağlanan normalleşme desteğine ilişkin Cumhurbaşkanına tanınan yetki süresi 30 Haziran 2021 tarihine kadar uzatılıyor.

İkincisi, istihdamın artırılması amacıyla işverenlere “kolaylık” için 2020 yılı sonuna kadar uygulanacak olan destek ve teşviklerin uygulama sürelerini 2023 sonuna kadar uzatmak üzere Cumhurbaşkanına yetki veriliyor.

Yani kısa çalışma ödeneğinin süresi 30 Haziran 2021’e; işverene sağlanan prim desteği, prim teşviki, gelir vergisi stopaj teşviki, damga vergisi desteği ise 2023 sonuna kadar uzatılabilecek. Bu teşviklerin ise bizlerin İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılandığını unutmamak gerekiyor.

İşverene destek bu kadarla da sınırlı değil. Aynı zamanda, 25 yaş altı ve 50 yaş üstünü işveren için daha az maliyetli hale getirme amacıyla belirli süreli iş sözleşmesi tanımlanıyor. Temmuz yazımda da belirttiğim gibi “Belirli süreli iş sözleşmesi ile işverene bu yaş grubundaki işçileri istediği gibi işe alıp işten çıkarabileceği yasal zemin sunuluyor. Normalde yasal olarak belirli süreli iş sözleşmesi, işin bitirilmesi belirli bir süreyle öngörülebiliyorsa yapılır, yani çok sınırlı ve istisnai durumlar için geçerlidir. Ancak bu teşvik sonucunda bu yaş grubundakiler için belirli süreli iş sözleşmesi bir istisnadan çok kural halini alıyor.” Bu uygulamanın geçmesi, başta kıdem tazminatı olmak üzere, ihbar tazminatı, işe iade davası ve sendikalaşma haklarının da elden alınması anlamına geliyor.

Esnek ve güvencesiz çalışmayı daha da yaygınlaştıracak bu uygulamaya karşı Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), 81 ilde sokağa çıkma kararı aldığını açıkladı. Bu kararın takipçisi olmalıyız. Pandemi süresince sendikaların başarılı bir sınav verdiği maalesef söylenemez. Saldırılar karşısında işçi sınıfının birleşik ve örgütlü mücadelesi halen en büyük ihtiyaç. Faturanın her defasında emekçiye kesildiği, güvencesizleştirme adına her durumun fırsata çevrildiği koşullarda sendikaların hem bu saldırılara hem de işsizlik ve yoksulluğa karşı acil bir mücadele plan ve programı oluşturması hem işçi sınıfının hem de sendikaların geleceği adına büyük önem taşıyor.

ABD seçimlerine dair ilk gözlemler: Liberal yama dikiş tutmadı

0

Sena Aydın & Kaan Gündeş

1.) En önemlileri Pennsylvania, Michigan, Kuzey Carolina, Georgia, Wisconsin, Michigan olmak üzere salıncak eyaletlerde Trump ile Biden şu anlık baş başa gidiyor. Açılmayan oyların (%10-15) büyük çoğunluğunun posta yoluyla kullanılan oylar olduğunu ve tarihsel olarak posta yoluyla kullanılan oyların genelde Demokratlara gittiğini düşünürsek, şu noktada Biden’ın hala sonuçların kesin olmadığı salıncak eyaletlerde açılmayan oyların bir kısmını alması gerekiyor ki bu eyaletleri kazanabilsin. An itibariyle Biden halk oylamasında ve electoral college delege sayısında önde (şimdilik Biden 238 ve Trump 218 delegeye sahip). Ancak bu durum her an değişebilir. Çünkü, örneğin Trump Pennsylvania’yı kazanırsa bir anda 20 delege kazanacak. 

2.) Demokratların Senato’yu kazanması da bu gidişat çerçevesinde artık neredeyse imkânsız. Yani Demokratların aynı anda hem Meclis, hem Senato, hem de başkanlığı kazanma hayalleri çoktan suya düştü (şimdilik Meclis’te Florida’dan iki sandalye kaybedip, kaybedilen sandalyeleri Kuzey Carolina’dan iki sandalye kazanarak telafi ettiler).

3.) Trump ve Biden yarışının baş başa gidiyor olması, Demokrat Parti’nin ABD’nin ezilenleri karşısındaki siyasal iflasının en keskin göstergelerinden birisi. Bütün büyük günlük gazetelerin ve medya kuruluşlarının, Wall Street’in küreselleşmeci olan ve gümlük duvarı karşıtı sermaye gruplarının, dış politikada Avrupa Birliği’nin, iç politikada Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel omurgasının ve hatta eski Bush hükümetlerinin kadrolarının ve Siyah Hayatlar Değerlidir ismindeki çok-sınıflı toplumsal hareketin kamu figürlerinin desteğini arkasına almış olan Biden’ın sandıkta gösterdiği performans, Obama hükümetlerinin 2008 kriziyle yüzleşme yönteminin toplumda ne denli derin bir öfke biriktirdiğini ispatlıyor. 

4.) Büyük oranda Demokratların kontrolündeki medyanın beklentilerinin aksine Biden’ın açık ara zafer kazanması gibi bir durum olmadı. Oldukça kafa kafaya giden bir başkanlık yarışı söz konusu. Bu, Demokratların seçim kampanyasının oldukça başarısız olduğunun bir göstergesi. Yaşadıkları iç krizi Biden etrafında konsolide olarak ve Sanders’ın işçi sınıfına ihanet edip adaylıktan çekilerek Biden’ı desteklediğini açıklamasıyla görece atlatmış gözüken Demokrat Parti’nin kimlik politikaları ve salt Trump karşıtlığı üzerinden yürüttüğü seçim kampanyasının halk sektörleri içinde bir karşılık bulmadığı açık. 

5.) Kuzey Amerika’daki oy kullanma oranı diğer “gelişmiş ülkelere” kıyasla oldukça düşük olsa da bu seçimlerde oy kullanabilen nüfusun yaklaşık %67’si sandığa gitti, ki bu Birleşik Devletler için oldukça yüksek bir oran. Dolayısıyla toplumsal çapta bir politizasyon sürecinin yaşandığı ortada. Ama görünen o ki Demokrat Parti’nin sandığa gitmeye ikna ettiği kesimler, liberal medyanın ulaşamadığı, dolayısıyla “ümit vaat eden” anketlerin parçası olmayan Trump destekçilerinin sayısından oldukça az. Şu denebilir ki, Amerikan kırsalı ve işçi sınıfı ağırlıklı olarak Trump’a oy vermeye devam etti ve siyah nüfusa dönük (Cornell West, Angela Davis gibi entelektüeller ve Siyah Hayatlar Değerlidir tarafından yapılan) “kötünün iyisi olan Biden’a oy vermemiz gerek” çağrıları siyah işçi sınıfı içerisinde beklenen karşılığı bulmadı (misal bakınız Pennsylvania). 

6.) Seçimlerin arifesinde bütün büyük medya kuruluşları Biden’ı kolay bir zaferin beklediğini yazıyordu. Sosyal medya ve benzeri mecralarda merkez-sol, liberal ve reformist değerlere bağlılığını ilan eden kentli küçük-burjuva sektörlerin hezeyanları, onların ABD gerçekliği yerine kendi psikolojik atmosferlerini doğru kabul eden çarpık metotları, toplumsal düzlemde yaşananlardan olan kopuklukları orta ve orta-üst sınıf sektörlerin paylaşım ve iletişim adreslerinde Trump’ın daha seçimin öncesinde mağlup olduğuna dair fantastik bir önyargı yarattı. Sahte “zafer” nidaları doğuran bu çarpık yöntemin kaynağında yatan olgu, ABD toplumunun 21. yüzyılın başından bugüne ne gibi dönüşümler geçirdiğinin maddeci bir perspektiften analizini yapamamanın kendisidir. Trump ile onun siyasal-ekonomik ajandasını yaratmış olan, ona hayat öpücüğü vermiş olan kapitalizmin korkunç krizleri ortadan kaldırılmaksızın, Trump’ın kendisi veya onun ajandasının taşıyıcılığını üstlenecek olanlar neden yenilsinler ki? 

7.) Trump ve onun programı, DP’nin hatalı reklam kampanyalarının veya Clinton ile Biden’ın hatalı sloganlarının veya sandığa gitmeyen Demokrat Partililerin veya ABD nüfusunun genelinin sözde demokratik değerlere olan doğuştan gelen kayıtsızlığının bir sonucu değildir. Trump, gerileyen ABD emperyalizminin semptomatik bir göstergesi; can çekişmekte ve çürümekte olan ABD kapitalizminin siyasal üstyapıdaki bir tezahürü; virüsle karşılaşan bağışıklık sisteminin vücuda saldırmasında olduğu üzere hastalığın sebebi değil sonucu olan bir fenomendir. 

8.) Seçim sonuçlarının ilksel göstergeleri arasındaki birinci maddeye yazılması gereken budur: Trump’ın temsil ettiği koyu gericilik dalgasının karşısında, elinin altında en geniş toplumsal ve finansal kaynaklara sahip olan Demokrat Parti, neredeyse bahsini etmeye değmeyecek olan zayıf, topal, ölü doğan bir alternatif oluşturmuş ve bu sözde “alternatif” de ABD toplumunun onayını hiçbir şekilde alamamıştır. Biden’a verilen zayıf ve hatta utangaç desteğin ardında yatan duygu, ABD işçi sınıfının Trump ile Biden arasında – haklı olarak (!) – aslında hiçbir politik ve jeostratejik farklılığın yatmıyor olduğunu hissetmesidir. Bu farklılığı New York Times kendi gazetesinin köşelerinde veya CNN kendi haber bültenlerinin orasında ve burasında hissetmiş olabilir, hissettirmeye çalışmış da olabilir; neyse ki işçi sınıfının maddi refleksleri bir kere daha, liberal wishful thinking’lere kıyasla hayata daha yakın olduğunu gösterdi ve Biden ile Trump arasında sözlü olarak yaratılan ayrımın, özde hiç de mevcut olmadığını ispat etti. 

9.) Bunun anlamı, Biden kampanyasının neredeyse resmî sloganı halini almış olan “kötünün iyisini tercih edin” politikasının artık ABD işçi sınıfı ve siyahi halk arasında hiçbir karşılık bulamadığıdır. ABD işçi sınıfının sandıkta gösterdiği refleks “kötünün iyisi” yerine, onun daha orijinalinin, o kötüyü daha iyi bir şekilde temsil edilecek olanın pekala “kötünün iyisinden” daha iyi olabileceğidir. “Kötünün iyisi” politikasının sosyal iflası ise toplumun bağrında yaşanan krizin belki de en köşeli tezahürlerinden olmuştur. Kitleler Trump’ın ekonomik kriz ve pandemi sorunları karşısında benimsediği ölümcül program karşısında olduğu iddiasındaki Biden’ın programını, pürüzsüz ve üzerine tartışma olamayacak şekilde zafere taşımayı tercih etmemiştir. İşçi sınıfının Biden’a açık çek vermiyor oluşunun sebebi, onun “kötünün iyisi” seçeneğinin ardından yatan politik sahtekarlığa yakından aşina olmasıdır. Bu işçi sınıfı General Motors’da, okullarda, hastanelerde, fast food zincirlerinde ve çağrı merkezlerinde greve çıkarak, yaz aylarını ayaklanmacı seferberliklerle geçirerek, Sanders’ın kampanyasına göz kırparak “kötünün iyisini” değil, kendi devrimci seçeneğini talep ettiğini defalarca ve oldukça radikal şekillerde zaten göstermiştir. 

10.) Mevcut tabloyu ABD’li beyaz işçi sınıfının özüne atfedilen bir ırkçılık veya sağcılık eğilimiyle açıklamaya çalışanlar, ömürlerini Trump ve benzeri gericilerin hükümetleri altında geçirmeye hazır olsunlar. Zira böyle bir öz mevcut değil. Onların akademik darkafalılıkları bunu kavrayamayacak olsa da Trump’ın, bütün anketlerin ve medyadaki söylemlerin aksine hala bu yarışın tartışılan bir parçası olarak kalmasının nedeni, onun krizin bir nedeni olmaktan çok sonucu olmasında yatıyor. Trump’ın olası zaferini veya Biden’ın son derece zorlanmış olacak olan olası zaferini anlamak isteyen biri, öncelikle Trump’a yaşam vermiş olan kapitalist konjonktürü anlayabilme kapasitesini gösterebilmelidir. 

11.) Trump bir sonuçtur; on yıllara yayılan askerî emperyalist saldırganlık politikalarının kamu kaynaklarını kurutmasının, 2008 çöküşünün yoksulların evlerine ve birikimlerine el koyarak atlatmaya çalışan bankaların diktatörlüğünün ülke içinde yarattığı toplumsal enkazın, önü alınamayan sosyal eşitsizliğin, zenginlik ile refahın sömürücü ve asalak bir toplumsal azınlığın elinde tekelleşmiş olmasının, mali oligarşinin siyah ve veyaz işçi sınıfının kanıyla beslenmesinin bir sonucudur. Bu sonucu, nedenlerinden kopararak yenilgiye uğratamazsınız. Mali oligarşinin Trump değil Biden tarafından temsil edilmesini öngören bir programla, belki de 21. yüzyıla kanlı damgalarını vurmaya hazırlanan Trump’ları engelleyemezsiniz. Bu Marksist bir klişe değil, hayatın kendisidir. 

12.) Pekiyi kapitalist yıkımların sonucu neden Trump oldu? Bunun başlıca nedeni iki partili aristokratik seçim paradigması ve işçi sınıfı hareketinin sendikalar ile partiler düzeyinde politik ve örgütsel bağımsızlığının sağlanamamış olmasıdır. Demokrat Parti’nin bütün toplumsal hareketleri, siyah radikalizmini, işçi sınıfının sendikal hareketini kendi kurumsal bünyesinde soğurmaya çalışması, bunu yapamadığı anda da bu hareketlerin aktif olarak önünü kesmesi, bu yıkımların sonucunu Trump kıldı. Ancak Trump’ın ve Trumpçılığın yenilmesinin iki partili aristokratik çıkmazın yenilgisiyle ve bu oligarşik seçim mekanizmasının da Amerikan finans baronlarının yenilgisiyle mümkün olduğunu ortaya koyabilen bir sosyalist perspektif, Trump tipi Bonapartist rejimlerin yoksulların tepesinde sopa sallamasını durdurabilir. Bu perspektifin ise biricik ihtiyacı şudur: Amerika Birleşik Devletleri işçi sınıfı hareketinin ve siyah özgürlük mücadelesinin bütün düzen partilerinden, ancak özellikle de Demokrat Parti’den kopması ve kendisini bağımsız bir biçimde örgütlemesi. Başka bir yol olduğunu iddia edenler arsız yalancılardır, başka da bir şey değil. 

13.) “Trump’ın tabanı” nitelendirmesi liberal bir yalandır. “Trump’ın tabanı” tanımı idealist bir soyutlama ve olayların materyalist kavranışından bir kopuştur. Bu tanımla liberal medya, beyaz üstünlükçü ırkçılığın ABD’nin demografik bir doğal parçası olduğunu, ırkçılığın kökeninin beyazların ırkçı olmasında yattığını ileri sürmektedir. Yanlış. Irkçılığın kaynakları Wall Street’in sakinlerinin savaş eken ve sefalet biçen diktatörlüğündedir. Trump’ın zaferinin nedeni, ABD’ye özgü ve onun mantıksal bir parçası olan gerici bir demografik bütünün önü alınamaz antidemokratik refleksleri değildir. Trump’ın zaferinin nedeni, “Trump’ın tabanı” olarak bahsedilen kitleyi yokluğa ve açlığa ve güvencesizliğe mahkûm eden ABD kapitalizminin mide bulandırıcı aczidir. 

14.) Trump, beklendiği üzere sonuçlar resmî olarak kesinleşmeden kazandığını ilan etti bile. Gidişat kendi aleyhine dönerse yürütme ve yargı sistemlerini kullanarak seçim sonuçlarını sorgulayacağının sinyallerini de verdi: “Zaten biz kazandık, artık oyların sayılması dursun, Amerika’da oylar aynı gün sayılır ve biter” demeciyle Trump, Beyaz Saray’ın aristokratik seçim usullerini dahi çiğneyebilme potansiyeli taşıdığını gösteriyor. Trump, oyların sayılması durdurulsun diye Yüksek Mahkeme’ye başvurma yönünde bir planı olduğunu belirtti ki bu, 1.) geçerli bir neden değil, 2.) şu an da oyların sayılması durdurulsa Trump aslında kaybediyor. Ama Yüksek Mahkeme’ye başka argümanlarla gidebilir. Örneğin herhangi bir ayaklanma ya da şaibeye dönük bir durum olursa halk oylamasına güven kalmadı diyerek aslında halk tarafından seçilen eyalet bazlı electoral college temsilcilerinin eyaletler tarafından atanmasını isteyebilir. Böyle bir durumda kimin (Cumhuriyetçiler ya da Demokratlar) electoral college’da eyaleti temsil edeceği konusunda bir anlaşmazlık yaşanırsa (ki tarihte bunun örnekleri var), temsiliyetin kimin tarafından yapılacağına bir Kongre oturumunda karar veriliyor. Kongre bir karara varamazsa son tahlilde karar anayasaya göre Başkan Yardımcısı’nın, yani Pence’in olacak. Trump’ın, yakın zamanda ölen Yüksek Mahkeme Yargıcı Ruth Ginsberg’in yerine son anda birini atayarak Mahkeme’yi 5’e 4 şeklinde kendi lehine çevirmiş olduğunu da hatırda tutmak gerekiyor. Ama hala Yüksek Mahkeme’ye gidilip gidilmeyeceği ve gidilirse hangi argümanla gidileceği belli değil. Ancak görünen o ki Trump’ın bunların hiçbirini yapmaya ihtiyacı da kalmayabilir ve ufak bir farkla seçimleri zaten kazanabilir.

15.) Trump bir saray darbesi gerçekleştirebilir mi? Neden olmasın. Burada belirleyici olan ABD yasalarının bir saray darbesini yasaklıyor olması değil, Trump’ın programının temsil ettiği burjuva sektörlerin kurulu Beyaz Saray statükosuyla kendi çıkarları uğruna ne denli büyük çaplı bir paylaşım savaşına girmeyi göze alabileceği. Orta ve orta-üst ölçekli sanayi ve ticaret erbabının, yani milliyetçi ekonomi politikalar eşliğinde palazlanmayı dileyen kapitalist çetenin demokratik ilkelere derin bir saygı duyduğu ve duyacağı yanılgısında olan pek kimse yoktur sanıyoruz. Bu sektörler kendi ekonomik zorunlulukları dolayısıyla, eğer ABD kapitalizmi içerinde eski paylaşım sözleşmesini revize etmeyi gündeme getirmeye itilirlerse, bu saldırı Trump’ın seçim sonuçlarını veya oy kullanma hakkını tanımamasıyla sonuçlanabilir. 

16.) Biden’ın da benzer sınıf basınçlarını ensesinde hissedebileceğini akılda tutarak, bu tehlikeye karşı şu notu düşmek şarttır: Birinci (1765) ve İkinci (İç Savaş) Amerikan Devrimleri’nin ve 1968 benzeri bir dizi toplumsal isyanın bir kazanımı olan Amerikan demokrasisinin mevcut krizi, Amerikan emperyalizminin demokratik metotlar ve araçlarla ulusun yönetilmesinde giderek daha fazla zorluk çektiğinin bir göstergesidir. Dolayısıyla Amerikan kapitalizminin ulusu demokratik olarak yönetme kapasitesi giderek aşınmakta ve erozyona uğramaktadır. Demokratik yönetim biçimlerinin maliyetini karşılayamayan bir ABD kapitalizminin tercih edebileceği siyasal-askerî rejim biçimi seçeneklerinin sayısı boldur. ABD işçi sınıfı ile siyah halk sektörlerini, başkanlık yarışını kim kazanırsa kazansın, bekleyen önemli sınavlardan biri de budur: Amerikan demokrasisinin krizine son verecek olan devrimci bir çıkış reçetesinin bina edilmesinin gerekliliği ve en temel demokratik haklar ile taleplerin savunulmasının, tartışmasız bir biçimde işçi sınıfının omuzlarında durduğu ve duracağı gerçeği.

17.) Son bir haftadır Biden’in açık ara zaferiyle sonuçlanacak bir seçim sonucu üzerinden hareket eden Amerikan borsalarının seçim öncesi gösterdiği yükseliş trendi de bu sonuçlardan etkilenecek. Borsalar 4 Kasım gününe muhtemel bir düşüşle başlayabilir, ancak demokratik ilkelerin izlenmesine bağlı değil kapitalist çıkarlar üzerinden hareket eden borsanın, tarihsel örneklere baktığımızda bu düşüşten kısa-orta vadede görece toparlanacağını öngörebiliriz. Bu arada seçim sonuçları konusunda belirsizlik devam ederken hala resmi Amerikan Başkanı olan Trump önderliğindeki Amerikan hükümeti Paris Anlaşması’ndan resmî olarak çekilmiş durumda. Biden’in seçimleri kazanması durumunda Demokrat partinin önceliği iklim krizine değil, burjuvazinin rahat soluk almasına vereceği de su götürmez bir gerçek.   

18.) Başkentte zaten Beyaz Saray’ın önü olası protesto gösterilerine karşı 2 Kasım gecesinden itibaren polis barikatları ve polisle çevrilmişti. Amerika’nın DC, Portland, Los Angeles gibi farklı şehirlerinden sandıkların kapanmasıyla birlikte protesto haberleri gelmeye başladı bile, ancak bunlar an itibariyle izole ve kitleselleşemeyen protestolar. 4 Kasım günü için yapılan pek çok eylem çağrısı da mevcut. Eğer önümüzdeki günlerde sokaklarda seçim sonuçlarına yönelik bir seferberlik oluşursa, seferberliğin taleplerinin, kendisinin sunabileceklerinin önüne geçme potansiyelinin farkında olan Demokrat Parti’nin bu seferberliklere bir mezar kazıcı olarak yaklaşacağı açık. Eğer Trump oy kullanma hakkını çiğnerse, ABD’li yoksulları en yozlaşmış ve basit demokratik haklarından olan seçim haklarından mahrum etmeye karar verirse ve bu, bütün bir kurulu sistemi “silahların eleştirisine” konu edecek olursa, DP’nin safı eleştirinin değil, Trump’ın yanı olacaktır. Demokrasi, Demokratlar ile savunulamaz. ABD işçi sınıfı ile siyah halk bu büyük mücadele ekolünde demokrasiyi savunmak için kendi çıplak ellerinden başka bir el bulamayacaklardır. 

DİSK’ten kıdem tazminatının gaspını amaçlayan torba yasaya karşı eylem

0

DİSK, hükümetin ülkeyi sermaye için ucuz emek cennetine dönüştürme yollarından biri olarak kıdem tazminatının gaspını amaçlayan torba yasayı meclise getirmesine karşı birçok ilde işyeri eylemleri ve açıklamalar gerçekleştirdi. Bu eylemler kapsamında 3 Kasım Salı günü Kadıköy İskele Meydanı’nda DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun katıldığı bir basın açıklaması düzenlendi.

Yapılan açıklamada, 25 yaş altı ve 50 yaş üstünün sigortasız ve güvencesiz çalışmasının önünü açan düzenlemenin meclisten çekilmesi çağrısı yapıldı. Hükümetin geçirmek istediği yasaya göre bir kişi bir işyerinde 10 günden az çalışırsa sigortası yapılmayacak. Bu da emeklilik hakkının gaspı anlamına geliyor ve milyonlarca işçinin iş güvencesini etkiliyor.

Arzu Çerkezoğlu, hedeflenen nihai amacın kıdem tazminatının ortadan kaldırılması olduğunu belirttiği konuşmasında şunları söyledi: “Bu her şeyden önce yaşa bağlı bir ayrımcılıktır, hukuksuzluktur. Her üç gençten birinin işsiz olduğu bir ülkede iktidarın yapması gereken, gençlerimize kalıcı ve güvenceli iş imkânı sağlamaktır. İktidar bugün gençlerimizi güvencesiz çalışmanın esnek çalışmanın pençesine atmaya çalışıyor.”

Basın açıklamasında “Kıdem tazminatıma dokunma”, “Çocuklarımın emekliliğine dokunma” ve “Torba yasa geri çekilsin” sloganları atıldı. Hükümetin ülkeyi ucuz emek cenneti yapma hayallerine geçit vermeyeceklerini belirten Çerkezoğlu, DİSK’in meydanlarda olmaya devam edeceğini ve torba yasa geri çekilmeyip görüşülmeye başlarsa TBMM’nin kapısında olacaklarını belirtmişti. Bugün ise TBMM önünde açıklama yapmak isteyen DİSK yöneticilerine polis saldırısı gerçekleşti. DİSK’in meclis önündeki eylemi baskılara rağmen devam ediyor.

Sahte içki: Devletin vatandaşını metil alkol ile cezalandırması

0

Korona’nın canımızı fazlasıyla sıktığı, aşıyı umutsuzca beklediğimiz bir dönemde, her gün bir yakınımızın, tanıdığımızın daha hastalandığı günlerden geçiyoruz. Erdoğan’ın ekmek söylemi üzerinden kimsenin eski Türkiye’deki gibi hiç bir şeye muhtaç olmadığını belirttiği anda hâlâ kimsenin doğru düzgün grip aşısına bile ulaşamadığını hatırlatalım. Toplumsal sağlığımız iktidar ve korona tarafından tehdit edilirken, başka bir kamusal sorun yine kendini hatırlattı, devletin göz yumduğu metil alkol zehirlenmeleri, bilindik adıyla kaçak alkolden ölümler.

10 Ekim 2020

Kırıkkale’de başlayan ve ardından İzmir’e sıçrayan kaçak içkiden ölümler 13 Ekim’e gelindiğinde 43 kişiye yükselmişti. 29 Ekim itibariyle ise ölümler ülke sathında 87’ye çıkmış durumda. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bu zehirlenmeden sonra 2020 yılı verilerinden yaptığı açıklaması ise “Yapılan operasyonlarda 2.242 şüpheli hakkında adli işlem yapılmış, 215.285 şişe ile 606.706 litre sahte/kaçak alkollü içki ele geçirilmiş ve 128 adet yasa dışı alkollü içki imalathanesi deşifre edilmiştir.” şeklinde olmuştu.

Gerçekte olan ne?

Sondan başlayacak olursak, metil alkolün fermantasyon ve damıtma ile insanı zehirleyebilecek oranlara getirilmesi sadece endüstriyel amaçlarla kullanılmak istendiğinde gerçekleşebilir. Ve metil alkol insanlar için kesinlikle zehirli ve öldürücü maddedir. Devlet metil alkol üretimi yapan yerleri bilir ve ne kadar üretim olduğunu takip eder, yani bizi yönetenler aslında buna göz yumuyor. Ama, insanları bu tehlikeye rağmen kaçak alkol kullanmaya yönlendiren asıl neden, aşırı pahalı alkol fiyatlarının nedeni olan yüksek vergiler.

Yüksek vergi ile ne amaçlanıyor?

Son 10 yılda alkollü içeceklerden alınan ÖTV rakıda yüzde 443, birada ise yüzde 365 arttı. Mesela rakı tüketimi 2004 yılında 44 milyon litre iken, 2018 yılında 27 milyon litreye düşmüş, buna rağmen 2006 yılında içkiden ÖTV’deki payı %5 iken şimdi %10 çıkmış durumda. İktidar aslında bununla toplum sağlığını korumayı amaçlamıyor, içki içenlerden hem rant elde ediyor hem de onları bir nevi cezalandırıyor.

Ceza değil, toplumdan yana uygulamalar!

Amerika’da 1919’dan 1933’e kadar uygulanan ülke çapındaki alkol yasağının nasıl kaçak üretimi ve buna bağlı mafyalaşma ve denetimsizliği artırdığını bir şekilde duymuşuzdur. Hatta Sergio Leone yönetmeni olduğu Bir Zamanlar Amerika’da filminde bu konuyu dramatik bir şekilde ele alır. Alkol önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi insanın yerleşik hayata geçmesiyle beraber yaşamın bir parçası olmuştur ve değiştirilemez, yasaklanamaz. Önemli olan onu toplum sağlığına tehdit olmayacak şekilde denetlemek ve tüketimi konusunda toplumu bilinçlendirmek.


Sayıştay raporu: Her şey olması gerektiği gibi!

0

Sayıştay, Cumhurbaşkanlığının 2019 yılı harcamalarına ilişkin denetimini tamamladı ve raporunu TBMM’ye sundu: “Cumhurbaşkanlığının 2019 yılına ilişkin mali tablolarının tüm önemli yönleriyle doğru ve güvenilir bilgi içerdiği kanaatine varılmıştır.”  Yani asayiş berkemal!

Devlet harcamalarını denetleyen ve yargılama yetkisi de bulunan Sayıştay’ın her şeyi saymadığını ve saydıklarının hepsini de kamuya açıklamadığını ilk elden belirtelim. Örneğin, kamu kurumlarında suç işlediği kesinleşen kişiler ve işledikleri kamu zararını hesaplayıp hesaplamadıklarını bilmiyoruz, zira “Yargılama Raporları” uzun yıllardır yayımlanmıyor. Yani iş biraz Korona tablolarındaki “hasta sayısı”na dönmüş vaziyette. Bir nevi saymayan kronometre!

Rapora kısaca göz atarsak:

  • 24 Haziran 2018’deki seçimle resmileşen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin harcama tutarı 2019’da 3 milyar 668 milyon lira olmuş. Yani önceki yıla göre 3,8 kat artmış.
  • Beştepe’deki iç Saray ile Okluk Koyu’ndaki yazlık saray için “yapılmakta olan yatırımlar hesabında” 2,2 milyar TL olarak yer alıyor.
  • Makam araçlarından oluşan taşıt malvarlığı 506 milyon liradan 1,2 milyar TL’ye çıkmış.
  • Kâr amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferler bir yılda 9 milyon liradan 12,5 milyon liraya çıkmış.
  • Personel giderleri, mal ve hizmet alım giderleri gibi türlerin yer aldığı saray harcamaları diyebileceğimiz cumhurbaşkanlığı giderleri ise 2019 yılında toplam 3 milyar 668 milyon TL. 2018 yılında ise bu gider 943 milyon TL idi.

Rakamlardan çok anlamam diyenler için kısaca özetlersek, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin 1 dakikalık masrafının 2 asgari ücretten daha fazla olduğunu söyleyebiliriz.

Bu sansürlü rapor bile nasıl bir haraca bağlandığımızı açıkça ortaya koyuyor. Zaten bunu fark eden rejim, geçtiğimiz haftalarda büyük ölçekli projelere ayrılan garanti tutarlarının yeni bütçede yer almaması için birtakım yasal değişiklikleri görüşmeye başladı.

Gizlenemeyen gerçekler

Rejim, rakamları silikleştirmek için yeni formüller arıyor, bilanço çıkarılamasın istiyor. Sermaye ise, bu sisli havadan kârını artırmak için yararlanmaya çalışıyor. Bırakın korona aşısını, herkese yetecek kadar grip aşısının bile tedarik edilemediği bugünlerde şehir hastaneleri, köprüler, tüneller için Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerine bütçeden 31 milyar TL ayrılıyor. Sansürlü verilere rağmen fail de enkaz da gizlenemiyor.

Gizlenemeyen başka gerçekler de var, bunları duymak için gelin maden işçilerine kulak verelim. Onlar gasp edilen hakları için Soma ve Ermenek’ten yola çıktılar ve İzmir-Ankara yolu güzergâhında direniş kampı kurdular. Talepleri ise ölen işçilerin ölüm aylıklarının ödenmesi, işten çıkarılanların ise maaş, kıdem gibi haklarının ödenmesi. “Vallahi de korkmuyoruz billahi de korkmuyoruz sizden…” diyorlar. Somalı maden işçilerini Denizli esnafı takip ediyor, onları Atlasglobal işçileri ve Çorlu’da Grup Tekstil işçileri…

Bu haraç sistemine karşı mücadele; bizi, ölüm ya da sefalet arasında tercih yapmaktan kurtararak, insanca bir yaşamı olanaklı kılacak.

Fotoğraf: DHA

Saray’ın dış politikası: bir adım ileri, iki adım geri

0

Saray rejiminin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de izlemekte olduğu maceracı ve saldırgan dış politikanın son örneğine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde tanıklık ettik. Bugüne kadar TC hükümetlerinin hemen hepsi KKTC’yi kendi “arka bahçesi” olarak görüp müdahaleci bir tavır sergileyegelmişti. Ancak Saray rejiminin son seçim sürecindeki yaklaşımı müdahaleciliğin de ötesinde bir noktaya ulaştı. Dış politikadaki genel sıkışmışlığın karşısında, Tek Adam rejimi, KKTC’de kendi politik yörüngesinde tutabileceği adayı açıktan destekler bir pozisyon aldı. Bunu yaparken de KKTC seçim yasalarını hiçe saymaktan ya da bir hükümet krizi yaratmaktan çekinmedi. Ancak tüm bu sürece rağmen, AKP’nin açıkça desteklediği eski KKTC Başbakanı Ersin Tatar, Kıbrıs sorununda tek devletli çözümü, federatif bir yapıyı, barışçıl geçişi ve Kıbrıs Türklerinin TC’den görece bağımsız “özgür iradesini” savunan eski Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’yı, ikinci turda ve çok yakın bir farkla mağlup edebildi.

Seçim öncesi dönemde, Ersin Tatar ile Doğu Akdeniz’de petrol ve gaz aramaları anlaşması yapan Saray rejimi, Cumhurbaşkanı adayını kendi saldırgan ve maceracı dış politika çizgisi üzerinden araçsallaştırma gayreti içerisindeydi. Seçimlere iki gün kala, 1974’ten beri yerleşime kapalı tutulan Maraş’ın ufak bir bölümünün Erdoğan ve Tatar birlikteliğiyle açıldığının açıklanması da bu saldırgan çizginin perçinleyicisi oldu. Aynı zamanda Maraş’ın açılmasının, seçimlerden iki gün önce, mevcut seçim yasaklarına rağmen KKTC’de, Tatar lehine bir gövde gösterisine büründürülmesi de Ankara’nın seçim sürecine doğrudan müdahalesinin bir kanıtı. AB’den ve Rum kesiminden Kıbrıs’ta statükonun bozulmasının karşısında gelen açıklamalar bir yana, Saray rejimi Maraş’ın açılmasını öyle bir oldu bittiye getirdi ki, KKTC’de bir hükümet krizini dahi göze aldı. Maraş’ın açılmasının bilgisi dahilinde gerçekleşmediğini belirten KKTC Dışişleri bakanı istifasını sunarken, koalisyon hükümeti içerisinde derin bir çatlak meydana geldi.

Ankara’nın tüm açık desteğine rağmen Tatar’ın az bir farkla da olsa da seçimleri kazanmış olmasının önümüzdeki süreç için en temel sonuçlarından birinin, Saray rejiminin Doğu Akdeniz’deki maceracı dış politikası doğrultusunda bir “destekçi” kazanması olduğu söylenebilir. Keza seçimlerin ertesinde Erdoğan ve Tatar’ın bundan sonra Kıbrıs’ta tek devletli çözüm yerine iki devletli çözüm yolunda bir hat izleyeceklerini açıklamaları, bu niyetlerinin bir göstergesi.

Seçimlerin bir diğer önemli ve takip edilmesi gereken sonucu ise, Saray rejiminin tüm bu müdahaleci yaklaşımının, Türkiye’de olduğuna benzer bir şekilde KKTC özelinde de bir kutuplaşma yaratmış olması. Seçimlerin ikinci turuna katılan yüzde 67’nin, yüzde 48’inin Akıncı lehine oy vermiş olması, Ankara’nın KKTC iç siyasetine doğrudan müdahalesinden duyulan hoşnutsuzluğun ve Akıncı aleyhine Erdoğan’ın izlediği kutuplaştırıcı siyasetten rahatsızlığın bir ifadesi. Kuzey Kıbrıs sol ve sosyalistlerinin, “özgür iradenin” çiğnenmesi üzerinden şekillenen bu hoşnutsuzluğu nasıl bir politik hat ekseninde örgütleyeceği ise önümüzdeki dönem açısından belirleyici olabilecek unsurlardan. Tabii mesele Kıbrıs gibi, çözümsüzlüğü uluslararasılaştırılmış ve “özgür iradenin” çiğnenmesi kural haline getirilmiş bir konu olduğundan, öne çıkarılacak politikanın da bütünlüklü ve kapsayıcı olması gerekmekte. Bundan kastımız da salt Ankara’nın saldırgan tavrından öte, hem Yunanistan’ın, hem Türkiye’nin hem de emperyalizmin bölgesel çıkarları uğruna Kıbrıslı halkların kendi kaderlerini boyunduruk altında tutmasına karşı birleşik bir hattın örülebilmesi. Emperyalizmin bölgedeki askeri üslerinin kapatılması, Yunan ve Türk ordularının adadan çekilmeleri gibi talepler etrafından oluşturulabilecek bir birlik Kıbrıslı Rum ve Türk emekçilerin bağımsız ve birleşik Kıbrıs’ını inşa edebilmenin yegane temeli olacaktır. 

Tarihte bu ay: 1 Kasım 2015 sopalı seçimleri

0

Türkiye 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından aslında Haziran 2019’da yapması gereken bir seçimi, 1 Kasım 2015’te yapmaya zorlandı. Türkiye’nin oldukça kısa bir zaman sonra, bir kere daha seçim yapmaya zorlanmasının sebebi, kasımdan beş ay önce AKP’yi, ona mecliste çoğunluğu verecek derecede seçmemiş olmasıydı. Özetle toplum AKP’ye dönük duyduğu güven yitimini seçimle ifade etti; “milli iradenin” 7 Haziran 2015’te ortaya koyduğu iradeyi beğenmeyen AKP ise toplumu bu güven yitimini yeniden değerlendirmeye “davet etti”: Ülke “birdenbire” eşine az rastlanır bir şiddet, saldırı ve baskının sahnesine dönüverdi.

7 Haziran seçimlerinde, AKP’nin parti olarak seçime girmesini istemediği HDP %13 oranında oy aldı. Böylece hiçbir siyasi parti tek başına iktidar olabilmek için gerekli olan 276 milletvekili sayısına ulaşamadı. Bunun anlamı AKP’nin başkanlık rejiminin inşası için gereken meclis çoğunluğuna sahip olmadığıydı. 

Başkanlık rejimini rıza yoluyla tesis edemediğini gören AKP daha haziran ayının başında taktik değiştirdi ve yüksek ihtimalle ileride tarihçiler tarafından Türkiye tarihinin en karanlık beş ayı olarak anılacak olan süreç böyle başladı. 

5 Haziran’da HDP’nin Amed (Diyarbakır) mitingine saldırı yapıldı. Beş kişi yaşamını yitirdi. 17 Temmuz’da Erdoğan çözüm sürecini tanımadığını ilan etti. Hemen üç gün sonra, 20 Temmuz’da, IŞİD üyesi olduğu söylenen bir canlı bomba, Suruç’ta 34 sosyalist genci katletti. Suruç Katliamı’ndan iki gün sonra Ceylanpınar olayı yaşandı: Urfa’da iki polis evlerinde öldürüldü. Bu olay özelde Kürt hareketinin, genelde ise iktidarın bütün muhaliflerinin toplumun gözünde suç unsuru haline getirilmesi için kullanıldı. Bu sırada bir AKP-CHP koalisyonu ihtimali çoktan çöpe atılmıştı. 10 Ekim günü Türkiye, kendi tarihinin en kanlı bombalı saldırısına tanıklık etti. Barış Mitingi’ne yapılan saldırıda 107 kişi yaşamını yitirdi. Davutoğlu 20 Ekim’de meşhur “AK Parti giderse beyaz Toroslar gelir” açıklamasını yaparak, bir kere daha Kürtlere ve muhaliflere gözdağı verdi.

Sonuç? 1 Kasım sopalı seçimlerinde toplum ellerini havaya kaldırmaya ve teslim olmaya zorlandı. AKP 317 milletvekili elde etti parlamentoda. Ancak Erdoğan yine de dilediğini alamadı. Onun hedefi yalnızca meclis çoğunluğu değil, aynı zamanda HDP’nin de %10’nun altında bırakılarak meclisten kovulmasıydı. Erdoğan ne yaparsa yapsın HDP’nin yeniden %10’un üzerine çıkarak meclise girmesini engelleyemedi.

7 Haziran 2015 ile 1 Kasım 2015 tarihleri arasında Türkiye’de iktidar eliyle sayısız suç işlendi. Bu suçların sorumluları yargı karşısına çıkarılmaksızın Türkiye’de demokrasiden herhangi bir şekilde bahsedebilmek mümkün olamaz.

Deprem yine emekçileri vurdu

0

İzmir’de gerçekleşen 6.9 büyüklüğündeki depremin bilançosu ağır oldu. Bu satırlar yazılırken tespit edilebildiği kadarıyla, 28 kişi hayatını kaybetti, 885’den fazla kişi yaralandı. 17 binanın yıkıldığı depremde en ağır bedeli yine emekçi, yoksul kesimler ödedi. Depreme dayanıksız, riskli konutlarda yaşamaktan başka seçeneği olmaya emekçi aileler can kayıpları yaşarken, pek çok binada ağır hasarlar oluştu.

Gerek İzmir’in, gerekse de Türkiye’nin birçok şehrinin deprem bölgesinde yer aldığının hepimiz farkındayız. Sadece bu senenin başında Elazığ’ı ve Malatya’yı vuran depremde 41 vatandaşımızı yitirmiştik. İzmir’de ise en son üç sene önce 6.2 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmişti. Buna karşın, 18 yıldır iktidarda olan AKP hükümetinin bütün bu süreçte depreme karşı en küçük bir önlem dahi almadığı, her örnekte yeniden karşımıza çıkıyor. Yalnızca yıkılması gereken ve emekçi halka tahsis edilmesi gereken güvenli konutlardan bahsetmiyoruz. Depremin ardından çok büyük önem taşıyan afet yönetiminin dahi hükümet tarafından planlanmadığı anlaşılıyor. İnşaat Mühendisleri Odası’nın vurguladığı gibi, depremin ardından ulaşımın koordine edilememesi, trafik akışının yönetilememesi, arama kurtarma çalışmalarını aksatırken, toplanma alanlarının dahi gerekli koşulları sağlayacak biçimde ve yeterli miktarda tespit edilememiş olması, hükümetin içinde bulunduğu acizliğin vahim göstergeleri.

Sadece 10 ay önce, Elazığ depreminin ardından, Erdoğan adeta hepimizle alay edercesine “Depremi durdurma şansımız var mı?” diye sormuştu ve depremin bir “kader” ve “imtihan” olduğunu belirtmişti. Bu sırada, deprem vergisi adı altında bugüne dek toplanan 40 milyar dolar civarındaki kaynağa ne olduğunu sosyal medyadan dile getirenler, hükümet tarafından vatan haini ilan ediliyor ve bu kişiler gözaltına alınıyordu. Benzer açıklamaların ve önlemlerin İzmir depreminden sonra da yapılması bir sürpriz olmayacak.

İzmir’de yaşadığımız acı deneyim, hiç şüphesiz, akıllara beklenen bir diğer büyük depremi, ülke nüfusunun üçte birini doğrudan etkileyecek İstanbul depremini getiriyor. İstanbul’da en az 50 bin konutun yenilenmesi gerektiği, aksi durumda en az 150 bin kişinin hayatını kaybedebileceği bilinmekte. Saray rejimi ise deprem tedbirleri yerine kıdem tazminatının gaspı, patronların vergi borçlarının affedilmesi, Kanal İstanbul gibi doğayı geri döndürülemez biçimde katledecek ve on milyarlarca liralık kamu kaynağının betona gömülmesine neden olacak projelerle meşgul.

Rejimin emekçilere saldırıları derinleşiyor

AKP hükümetinin yaratmış olduğu enkaz her alanda kendisini en yoğun biçimde hissettiriyor. Emekçi, yoksul kesimleri ölüme terk eden, ranta dayalı imar politikası bu alanlardan sadece birisi. Hükümetin pandemi politikası da depreme yönelik politikasıyla birebir aynı. Hayatta kalmak için alınması gereken önlemleri vatandaşın üzerine yıkmak, şehir hastaneleri adı altında on milyarlarca liralık kamu kaynağını yandaş patronlara akıtmak ve “milli çıkarlar” adına rakamları saklamak.

Saray ekonomi politikalarının iflas etmesinin bedelini de emekçilere ödetme peşinde. 18 yıllık iktidarın sonunda emekçi kitleler eşi görülmedik bir sefalet tablosuyla karşı karşıya. Damat Bakan çözüm önerisini ise, Türkiye’yi yabancı yatırımcılar için cazip hale getirmek olarak açıklıyor. Yani emek gücünü daha da esnek ve güvencesiz hale getirerek yabancı sermayenin girişini sağlamak. Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’ndan geçen Torba Yasa tam da bu hedefin bir parçası. Bu tasarıyla kıdem tazminatının fiilen ortadan kaldırılması hedefleniyor.

Bu tasarı karşısında Türk-İş ve DİSK örgütlü olduğu işyerlerinde basın açıklamaları düzenleyerek tepki gösterdi. Ne var ki, içinden geçmekte olduğumuz olağanüstü dönem ve saldırının büyüklüğü sembolik basın açıklamalarıyla geçiştirilemeyecek kadar ciddi. Emekçilerin yaşadığı yıkım karşısında sendikal konfederasyonlar sahici ve etkili bir eylem planı açıklamalı ve tüm emek örgütleri birleşik bir mücadele hedefi doğrultusunda kenetlenmelidir.

Adı yeni kendi köhne ekonomi programı

0

Her yıl bütçe görüşmelerinden önce açıklanan ekonomik program yeni rejimin jenerik ve içi boş işlerinden biri. İçi boş çünkü ilk açıklandığında (Ekim 2018) 3 yıllık olan bu program, hiçbir öngörüsünü tutturamadığı için başına “yeni” sıfatı koyulup her yıl ekim ayında tekrarlanıyor. Yeni programda doların 2020 için ortalama olarak 6,95 olacağı hedefinden çoktan sapılmışken, 2023 hedefi olan 8,02 dahi şimdiden aşılmış durumda.

24 Haziran 2018 tarihinden hemen sonra Varlık Fonu’nun başına geçen Erdoğan, Ekonomi Bakanlığına Berat Albayrak’ı atadı. Sonraki aylarda Merkez Bankası (MB) Başkanı’nı da görevden alarak para politikalarına hâkim oldu, böylece ekonomik denetimi tamamen yürütme erkini üzerine aldı. “Bana yetkiyi verin, faizle enflasyonla nasıl mücadele edilir göreceksiniz” diyen Erdoğan’a yetki fazlasıyla verildi. Başkanlığın ilan edildiği gün doların 4,70 olduğunu hatırlatalım. Fakat gelinen süreçte enflasyon da işsizlik de faiz ödemeleri de tavan yaptı.

Pandemi yılı olan 2020 içinde gerçek işsizlik (geniş tanımlı) ve döviz kuru rekor kırdı. Hem pandeminin çeşitli sektörler üzerindeki etkisi (turizm ve ticaret) ve öncesindeki mevcut kriz gibi faktörlerin faturalandırılmasıyla oluşan 2021 bütçesinde emekçiler aleyhine büyük maliyet hesapları yaptıkları görülüyor.

Şu an resmi enflasyon %11,75. Bunun gerçeği yansıtmadığını, TÜİK’in sarayın kapıkuluna dönen bir kurum olmasından biliyoruz. Tüm sayılarla eğip bükebildikleri oranda kendi ihtiyaçlarına göre oynuyorlar. Örneğin, bu yıl çift hanede küçüldük dememek için ikinci çeyrek büyüme oranını eksi %9,9 olarak hesapladılar. Faizle mücadele diyerek 2019’da MB yedek akçeleri, 2020 yılında da MB rezervleri bitirildi. Faizin, doların yükselmesi pahasına düşük tutulmasının gerçek sebebi, faiz lobisiyle mücadele değil, kredi oranlarının artırılmasıdır. Böylece insanları kolayca borçlandırarak, tüketimin ve hormonlu büyümenin sağlanması asıl hedefti. Fakat dolar 8’e dayanınca faiz bir miktar artırılsa da gerçek enflasyon oranının çok altında kalmaya devam etti. Son MB toplantısında herkes yeni bir faiz artışı beklerken politika faizi sabit tutuldu. Yüksek ihtimalle saraydan son dakika emir geldi. Bunun sebebi, temmuz ayında yaşanan kredi patlamasının bir miktar frenlendiği ortadayken sarayın kredilerin daha da durulmasını istememesi. Çünkü pandeminin hızla arttığı Avrupa’da yer yer bahar önlemlerine dönüldüğü ve grip mevsiminin geldiği de düşünüldüğünde ekonominin her alanında nisan-mayıs ayına dönme ihtimaline karşı alınan “önlem”, (iktidarın vizyonsuzluğuyla paralel bir şekilde) yeniden kredi miktarlarının artırılması ya da düşmesinin engellenmesi için reel faizlerin (enflasyona göre) düşük tutulması oldu.

Pandemi bütçesi

Krediler düşmesin diye faiz artırmayan iktidar, doları MB rezervleriyle baskılamaya çalışıyordu. Fakat rezervlerin bittiği tescillendi. MB’nin silahlarının bitmesi para politikalarıyla ekonomiyi yönetme döneminin de sonu anlamına geliyor. Mali politikalarda izlenen yol ise hazinenin hem dolarla hem de TL ile daha çok borçlanması olmuş durumda. 2020 bütçe açığı ise revize edildi: 139 milyar TL öngörülen açık, 239 milyar TL ile yılı kapatacak. 2021’de bu açığın 245 milyar TL olması bekleniyor ama ileride yukarı yönlü revize edileceği kesin. Ayrıca 2021’de toplanması planlanan tüm vergilerin %52’si KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden gelecek. Dolayısıyla yine vergi yükü emekçilerin üzerinde olacak. Bu vergi gelirlerinin %20’si devletin borçlarının -sadece- faizine gidecek. Bu faiz gideri 179,5 milyar TL. Önümüzdeki üç yılda ödenmesi düşünülen toplam faiz miktarı ise 602 milyar TL olacak. Hani faiz lobisiyle mücadele ediliyordu?! Bu soruyu sormak emekçilerin hakkıdır.

Emekçilerden toplanan vergilerin faize ve dış borca akıtılması kabul edilemez. Dış borç ödemeleri, faizleriyle birlikte iptal edilmelidir. Emekçilerin lehine bir acil bütçe yapılarak, artık ödenemez duruma gelen hane halkı borçları da silinmelidir. Şu an 25 milyonluk icra dosyasının olduğu bir ortamda torba yasa ile vergi borçlarının yapılandırılarak ödenmesinin garanti altına alınması sağlanmaya çalışılıyor. Tek hedef ödenemez borçların ödenebilir hale getirilmesi ve ana paranın bir şekilde taksitlendirilmesine dayanıyor. Vergilerimizin faize ve çeşitli sermaye gruplarının zararını kapatmaya gidecek olması, sermayenin lehine emekçilerin aleyhine bir mali politikanın olduğunu kanıtlıyor. “Faiz lobisiyle mücadele” ise bu politikanın görünür kılınmaması için uydurulmuş bir kılıftan ibarettir. En zengin kesimden %20’lik bir servet vergisiyle bile ekonomideki birçok açığın kapatılabileceğini, mecliste bütçe görüşmelerinin yaklaştığı bir ortamda yine vurguluyoruz!

“Eve ekmek götürememek!” Ekmek askıda mı, değil mi?

0

Erdoğan’ın Malatya’da “keyif çayı” dağıtırken kendisine “İşsiziz, eve ekmek götüremiyoruz” diye seslenen esnafa, “Bu bana çok abartılı geldi” diye cevap verdiğini duymayan kalmamıştır. Öyle ya, 18 yıllık AKP iktidarında böyle bir şey mümkün olabilir mi? Esnaf sonradan “eve ekmek götürememe” ifadesini yaşadıkları ekonomik zorlukları ifade manasında söylediğini, yoksa kendisinin de AK Parti üyesi olduğunu açıklamıştı. Ne hissettiği sorulduğunda ise şöyle demişti: “Cumhurbaşkanına olan sevgimizden şey yapmadık ama kırıldık, üzüldük, olmasa daha iyiydi.” Altı çizilmesi gereken bu kısa diyalog ve açıklama sadece Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumun bir fotoğrafını sunmakla kalmıyor. Daha önemlisi yarına dair, gelmekte olanın ne olduğuna ve yönüne dair çok kıymetli işaretler sunuyor.

Malatyalı esnaf bir istisna mı? Resmi rakamlara göre dahi kayıtlı 4,1 milyon işsiz var. Çalışabilenlerin yarısı açlık sınırının altında maaş alabiliyor. Her üç emekliden ikisi açlık sınırının altında bir maaşla hayatta kalmaya çalışıyor. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar zaten doğru düzgün geçinemiyorlar. Böyle bir Türkiye tablosunda Malatyalı esnaf tabii ki bir istisna değil. Esnafın dükkânını siftahsız kapatmasında da, evine ekmek götürmekte zorlanmasında da şaşıracak bir şey yok.

Şaşılacak olan, iktidar ortağı Bahçeli hâlihazırda “askıda ekmek” kampanyası yaparken Erdoğan’ın “eve ekmek götüremiyoruz” diyen esnafa “abarttın” diyebilmesi. Öyle ya, bu ülkede eve ekmek götürmeyle ilgili bir sorun yoksa, bu bir abartıysa, neden iktidar ortağı MHP “askıda ekmek” kampanyası yapıyor? Madem bu ülkede askıdaki o ekmeği almak zorunda kalacak kadar fakir-fukara yok, neden Erdoğan Bahçeli’ye, “Ortak amma da abarttın, askıda ekmek de neyin nesi” demiyor?!

Bir yanda keyif çayını yudumlayanlar, bir yanda evine ekmek götüremeyenler. Türkiye’nin gerçek tablosu budur. Bu tablo AKP-MHP’nin kapitalist milliyetçi-muhafazakâr başkanlık rejiminin ortak eseridir. Ne diyor İstanbul Valisi: “İstanbullu hasta hasta işe gidiyor. Çünkü Covid’den korkuyor ama işten atılmaktan daha çok korkuyor. Bu noktada bir sorun var.” Evet, sorun bu düzenin kendisinde…

Systemair HSK işçisi sendika hakkı için direnişte

0

Kocaeli Dilovası’nda faaliyet gösteren Systemair HSK fabrikasında 46 işçi Birleşik Metal-İş sendikasına üye olduklarından zorla ücretsiz izne çıkarıldı ve işçiler bu kararı kabul etmeyerek 19 Ekim Pazartesi günü fabrika önünde direnişe başladı. İşten çıkarmayla yetinmeyen Systemair yönetimi, direnişteki arkadaşlarına çay molasında el sallayan iki işçiyi işten çıkarmalar yasaklanmasına rağmen ‘iş ahlakına uygun davranmama’ gerekçe göstererek işten çıkardı. Patronlar için işçilerin dayanışması iş ahlakına uygun değilmiş.

İşçilerin işten çıkarılma sebepleri bilindik bir sebep olan sendikalaşmalarıydı. Birleşik Metal-İş fabrikada yüzde 50’nin üzerinde örgütlenmeyi sağladı. Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından hem sendikaya hem de patrona yetki tespit belgesi 14 Ekim’de gönderilince 15 Ekim’de işçiler toplu şekilde ücretsiz izne çıkarıldı ve bakanlık tarafından kendilerine tebligat gönderilmediğini iddia ederek işçilerin yasal haklarını tanımadı. İşçiler işe iade talebiyle fabrika önünde direnişe başlayınca patron üretime devam eden işçilerle direnişteki işçilerin dayanışmasını engellemek amacıyla fabrikanın bahçesine önce tır yerleştirdi. Bu işe yaramayınca çay molalarının yeri ve saati değiştirildi.

Pandeminin başlangıcından beri ücretsiz izin kullandırtmayan ve işçileri karantina günlerinde bile işe gitmeye zorlayan Systemair HSK yönetimi, şimdi ücretsiz izni işçilerin en yasal hakkı olan sendikalaşma haklarını engellemek amacıyla kullanıyor. Hükümetin pandemi sürecinde işçilerin kölelik koşullarında yaşamalarına olanak veren ücretsiz izin uygulaması patronlara tazminatsız olarak işçileri işyerinden uzaklaştırma imkanı tanıyor. Krizi fırsata çeviren patronlar giderlerini azaltmak amacıyla işçileri ücretsiz izne çıkarırken bu uygulama işçiyi terbiye etmek amacıyla patronun sopasına dönüşmüş durumda.

Hükümet ve patronlar Türkiye’yi patronlar için bir ucuz emek cennetine, işçiler için sömürü cehennemine dönüştürmeye çalışıyorlar. Salgın bahane edilerek türlü teşviklerle işçilerin patron için bir maliyet olmaktan çıkarılması, pandemiye rağmen ve tedbirler yok sayılarak üretimin devam ettirilmesi, sendikalaştıkları sebebiyle işçilerin işten atılması; kapitalizminin işçi sınıfına karşı saldırısının en bariz örnekleri. Bu saldırıları göğüsleyebilmenin ve aşabilmenin koşulu işçilerin birliğinden ve mücadele etmesinden geçmektedir. Patron ve hükümet el ele yasa çıkarıp bunu işçilere karşı kullanıyorlarsa ve örgütlülerse, bizim onlar karşısında daha örgütlü olmamız gerekmektedir.

Yaklaşan ABD seçimleri Türkiye işçileri için önemli dersler barındırıyor

0

Cumhuriyetçi Parti’den (CP) Donald Trump ile Demokrat Parti’den (DP) Joe Biden’ın başlıca adaylar olacakları 3 Kasım’daki ABD seçimleri yaklaşıyor. Trump süreç içerisinde iflas eden sağlık politikasının kurbanı olarak Covid-19’a yakalandı, eli silah tutan sağcı taraftarlarının kilit eyaletlerde sandık başlarında beklemesi çağrısı yaptı ve posta yoluyla oy vermenin güvenilmez olduğunu ilan ederek seçim sonuçlarını kabul edip etmeyeceğine dair kamuoyunda bir şüphe uyandırdı. Biden ise kampanyasını genel olarak, Trump’ın da çiğnediği uluslararası ticari uzlaşının yeniden tesis edilmesi, ABD’nin yeniden sözde eski “demokratik” değerlerinin aklıyla yönetilmeye başlaması ve Amerikan toplumundaki kutuplaşmanın birlik ülküsüyle sonlandırılması gibi soyut liberal ilkelere dayandırdı.

Bu esnada sağlık sistemi hiçbir yoksulun hayatta kalmasını garantileyemeyen ABD’de Covid-19 kaynaklı ölümlerin sayısı 230 bine varmış durumda. Mevcut ölümlerin sayısı, ABD’yi derinden sarsmış olan Vietnam Savaşı’ndaki askerî kaybın yaklaşık 4 katı. Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre eylül ayında tarım dışı işsizler ordusuna 661 bin yeni işçi katıldı. Trump’ın seçildiği 2016 yılından bugüne dek toplumun ezilenlerinin ekonomik ve sosyal durumları ile hayatta kalma şartları hiçbir iyileşme göstermedi. Aksine emekçilerin alım gücü kronik bir düşüş halinde ve birçoğu güvencesiz işlerde, sigortaları ya da sendikaları olmadan despotik bir çalışma rejiminin altında çalıştırılıyor.

ABD’de yaz ayları bir ayaklanmalar silsilesi olarak geçti. Siyahi George Floyd’un polis tarafından öldürülmesi tarihsel bir ulusal isyanı tetikledi. Şu an Biden önderliğindeki DP, bir kere daha tarihsel işleviyle paralel olarak, yaz aylarındaki ayaklanmanın temsilciliğini üstlenmeye, böylece toplumun alt tabakalarında birikmiş olan öfkeyi seçim sisteminin içine çekmeye çalışıyor. Biden’ın bu noktada elini kolaylaştıran iki etken mevcut: 1) Ayaklanmanın fiili önderliğini üstlenmiş olan Siyah Hayatlar Değerlidir (Black Lives Matter) hareketinin başını çekenler ile siyahi kamu figürleri DP’nin çizgisine uyarlanmış vaziyetteler ve 2) sendikaların tepelerine çöreklenmiş bürokratlar da DP’den kendilerine akacak olan maaş çeklerinin beklentisiyle başından beri Biden’ın en çirkin savunucuları arasındaki yerlerini aldılar.

Bu seçimlerde yaz ayları boyunca sokakları dolduran siyahi ve beyaz halk sektörlerinin, geçen sene ABD tarihinin en büyük grevlerinden birini örgütlemiş olan General Motors işçilerinin, sağlık sigortaları olmadığı için ölümle saklambaç oynayan emekçilerin ve sağlık çalışanlarının çıkarlarını Ne Trump ne de Biden temsil ediyor.

Türk ve Kürt işçi sınıflarının ABD işçi sınıfının bugün içinden geçmekte olduğu süreci inceleyerek, kendi mücadelelerinde kullanmaya uygun görebilecekleri derslerin sayısı bol. Nedir bunlar, kısa bir özet yapmaya çalışalım.

1) ABD işçi sınıfının önemli bir bölümü Trump’a oy vermişti çünkü onun milliyetçi ekonomi politikaları ve saldırgan bir dış politikayla ABD’nin çıkarlarını koruyacağına ve ABD güçlendikçe kendilerinin de yaşam şartlarının iyileşeceğine inanmıştı. Bu varsayım yanlışlandı. Trump sadece bir avuç kapitalistin serveti için çarpıştı ve her fırsatta işçilerden alıp zenginlere verdi.

2) Yine işçi sınıfının bir bölümü, Trump’ın göçmenler ile mültecilere dönük şiddet ve yasak politikasının, kendilerinin hayatlarını kolaylaştıracağını umuyordu. Bu da yanlışlandı. Trump bir dolu Ortadoğu ve Afrika ülkesinden ABD’ye girişleri yasaklamış olsa da, ülke içindeki on binlerce göçmeni toplama kamplarına kapatıp ardından onları uçaklarla sınır dışı etse de, bu suç işçilere hiçbir yarar sağlamadı. Aksine işçiler göçmenlerle birlikte mücadele edemedikleri için işyerlerinde daha fazla sömürüyle karşılaştılar. 

3) Kötünün iyisine uyarlanma politikası ve sendikalardan bürokratların defedilememesi dolayısıyla işçi sınıfı söz konusu seçimlere kendisine ait devrimci bir politik seçenekle giremedi. Ona alternatif olarak pazarlanan aday, sekiz yıllık başkan yardımcılığı boyunca bütün sınır ötesi savaşları ve gelir kesintileri ile hak gasplarını desteklemiş olan Joe Biden oldu. 

Sonuç olarak ABD işçi sınıfının bu seçimlere politik-örgütsel açıdan görece zayıf girmesinin nedenleri şunlardı: Bu işçi sınıfının bir kısmı, statükoya karşı olduğunu iddia eden bir müteahhidin önceki seçimlerde verdiği sözleri sınava tabi tutmak için ciddiye aldı ve ona bir şans tanıdı; bu esnada göçmenler ve mültecilerle birlikte mücadele edemediği için bölündü ve ertesinde toplumsal hareketler ile sendikaların tepelerindeki bürokratların ihanetine uğradı. Böylece kendisine önerilen, işçilerin çıkarları açısından vasıfsız ve nihai mücadelesi burjuvazinin ve emperyalizmin çıkarlarını korumak olan bir partinin başkan adayı olan bir liberal aday oldu. Bütün bunlar yaşanırken de derin bir ekonomik kriz ve büyüyen bir pandemiyle karşı karşıya kaldı. 

Hiç şüphesiz Türkiyeli işçiler, yukarıda sunulan tabloda kendilerine tanıdık gelen noktalar bulacaklar ve ABD işçi sınıfının nasıl ve neden politik olarak seçeneksiz bırakıldığını göreceklerdir.

Şili’de Anayasa referandumu: Sokaklarda garanti altına alınması gereken bir zafer

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Şili seksiyonu Sosyalist İşçi Hareketi’nin (Movimiento Socialista de las y los Trabajadores) Anayasa referandumu sonuçları üzerine yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

25 Ekim’de gerçekleşen Anayasa referandumunun sonucu, geçmişten radikal ve büyük bir kopuşu ifade ediyor. Referandum, fiyat artışlarına, sefalete, yozlaşmış rejime ve Piñera hükümetine karşı 18 Ekim 2019’da başlayan büyük seferberliğin doğrudan bir devamı niteliği taşıyor.

Bu, sokaklara dökülen ve suikastlara, sakatlamalara, hapis cezalarına, kısacası siyasetçiler ve parlamento tarafından desteklenen bir hükümetin şiddetli baskılarına katlanan halkın birlikte kazandığı bir zaferdir.

Toplam oyların %78’inin Anayasa reformunu desteklemesi, Pinochet Anayasası’nın kitlesel reddini açıkça ortaya koyuyor. Bu aynı zamanda, nüfusun çoğunluğunun açık reddine rağmen Piñera’nın ve sağın iktidara tutunmasını sağlayan Anayasa’nın reddi anlamına da geliyor.

Sağın ve sözde muhalefetin beklentilerinin aksine, anlaşmalara dayalı politikalar miadını doldurdu. Bu kesimler referandumdan mevcut Anayasa’da büyük bir değişiklik yapılmasını önleyecek ağırlıklı bir ret sonucu çıkmasını bekliyorlardı. Vetoların ve anayasal değişikliklerin önündeki engelleri korumak adına sağdan gelecek oylara ihtiyaçları vardı. Ancak sağ kanat ve hükümet, %20 gibi oldukça düşük bir destek oranıyla yenilgiye uğradı.

Bu nedenle referandumun bir diğer büyük mağlubu da Piñera hükümeti ve onun destekçileridir. Referandumdaki %20’lik ret oranı, bu sefer Piñera’yı eleştiren en sağcı kesimler de dahil olmak üzere, hükümetin kendisini destekleyen güçlü bir sosyal tabanının var olmadığını bir kez daha göstermiştir. Bir araya geldiklerinde bile güçlü bir destek tabanı oluşturamadılar!

Referandum gecesi yapılan kutlamalar Piñera aleyhine slogan ve pankartlarla doluydu. Milyonlarca kişi hükümete karşı oy kullandı ve bunu sokaklarda duyurdular. Piñera ise Başkanlık Sarayı La Moneda’da yaptığı birlik konuşmasına oldukça uzak kalacak bir şekilde oy kullanma yerini güvenlik sebebiyle ülkenin en zengin mahallelerinden birindeki bir okula aldırmak zorunda kaldı; oyunu kullanmaya çok erken ve kimsenin görmezden gelemeyeceği bir polis eskortuyla eşliğinde gitti. Anlaşılan o ki “protestoları önlemek için yapılan değişiklikler” La Moneda’yı vurdu.

Zaferin şiddeti, 30 yıl boyunca büyük ekonomik grupların, yabancı sermayenin ve baskıcı güçlerin imtiyazlarını, anlaşmalar ve yolsuzluk siyasetinin bulanık suları içerisinde savunan eski düzen partilerini de ölümcül şekilde yaraladı.

Gece yapılan kutlamalar aynı şekilde bu yadsınamaz gerçeği de dile getirdi. Concertación [1] göz önünde olmayan yerel bir parti lokalinde sonuçları kutlarken, PC (Komünist Parti) ve Frente Amplio (Geniş Cephe), halk meclisleri tarafından çağrısı yapılan faaliyetlere katılmak zorunluluğu hissederek başkentin ikincil meydanlarından birinde yapılan kutlamalara katılmaya razı oldular. Muhalefetin hiçbir kesimi zaferin kendisinin olduğunu iddia eden bir kamu eylemi yapamadı! Hiçbiri Plaza Dignidad’da (Onur Meydanı) [2] kendini gösteremedi!

Ancak Anayasa, halkın ve işçilerin referandumdaki kitlesel reddinin ardından ölümcül bir şekilde yaralanmış olsa da henüz ölmedi.

Ya Piñera, rejim ve onun partileri halkın bu zaferini geriletmeye çalışırsa?

Kendimizi kandırmamalıyız; her ne kadar Pinochet’nin Anayasası’na ve hükümete karşı tarihsel bir oylama yapılmış olsa da bu oylama, yolsuz Acuerdo por la Paz (Barış için Anlaşma) [3] çerçevesi içinde gerçekleşti. Tam da bu nedenle söz konusu zafer aynı zamanda çelişkili bir süreci ifade ediyor.

Bu çerçeveyle bizleri, yeni Anayasa’nın düzenlenmesine dönük 21.200 sayılı kanunun yarattığı manevralar ve yalanlar tuzağının içine çekmeye çalışıyorlar. Bu kanun, çokuluslu şirketlerle anlaşmaların değişmesini ve yeni Anayasa’nın bağımsız ve egemen olmasını engellemek isteyen sağ siyasetin ve Concertación’un, Pinochet’nin mirasını savunma yolunda kullanabilecekleri bir kanun, çünkü yeni Anayasa’nın her maddesinin oluşturulacak Anayasa kurulu tarafından tek tek oylanarak, ancak oyların üçte ikisini alması takdirde onaylanacağını öngörüyor. Her şey bir yana bu, oluşturulacak yeni Anayasa’yı 30 senelik partilerin ellerine teslim ederek oluşturulacak kurulda bağımsızları devre dışı bırakmanın önünü açıyor.

Bu nedenle söz konusu bu tuzağı reddetmeye devam etmeli ama bunu sokakları terk etmeksizin ve Piñera’nın bir an önce gitmesini talep etmeyi bırakmaksızın yapmalı ve yeni Anayasa’nın oluşturulması sürecine sonuna kadar müdahale etmeliyiz. Onların bu halk zaferini halkın iradesine karşı kullanmalarının, uzlaşma ve yolsuzluk politikalarının yeni bir versiyonunu dayatmalarının ve kendi istedikleri Anayasa’yı ortaya çıkarmalarının önüne geçmeliyiz.   

Bu ne kadar zor olursa olsun, sendikaların, feminist örgütlerin, bölgesel halk meclislerinin ve seferberliklerin içinden çıkacak adaylarla bu sürece müdahale etmeliyiz. Güçlü aracımız olan seferberliği kullanmayı sürdürmeliyiz, zira bu zaferi mümkün kılan bu seferberlikten başka bir şey değildir.


Piñera derhal gitmelidir.

Politik tutuklular serbest bırakılmalı, davaları ve cezaları düşürülmelidir.

Sokağa çıkma yasağı ve ordunun müdahalesi son bulmalıdır.

Şili Carabineroları [4] lağvedilmeli, tek rütbeli ve halk tarafından seçilecek ve hizmet ettikleri bölgenin sakinleri ile işçilerin kontrolü altında olacak yeni bir kolluk kuvvetleri gücü oluşturulmalıdır.

Şu anda her şeyi kaybetme tehlikesi altındaki Şili halkı, seferberliği sonlandırmamalıdır.

İşçiler, halk kesimleri ve mahalleler, yerli halklar, kadınlar gibi muhalif kesimler, mücadelelerinin önünü kesmeye çalışan bürokrat ve liderleri silip süpüren, işçi sınıfı ve halkın yeni bir antikapitalist, demokratik ve mücadeleci politik önderliğini inşa etmelidirler. Bir işçi ve halk hükümeti için mücadele etmeliyiz. Bu hükümet tipi en yaşamsal taleplerimizin çözümünün biricik güvencesidir. Bu öneriyi savunmak ve onu ülkenin dört bir köşesine taşımak ve mücadelemizi sürdürmek için hep birlikte yeni bir politik referans inşa etmeliyiz.

Bu nedenlerden dolayı sizleri MST’ye (Sosyalist İşçi Hareketi) katılmaya davet ediyoruz. Atölyelerimize ve konuşmalarımıza katılın; mücadele adaylarını beraber belirleyelim ve işçiler ile halkın gerçek zaferini garanti altına alalım. Yani, işçiler ve halk tarafından demokratik olarak örgütlenen sosyalizmi.

[1] Concertación: 1988’de kurulan ve merkez-sol partilerden oluşan koalisyon. Askeri kliğin iktidarını sona erdiren 1990 seçimlerinden 2010’a dek Concertación koalisyonu bütün seçimleri kazanarak Şili’yi yönetti. 2010’da koalisyon Sebastián Piñera’ya yenildi. 2013’te ismi Nueva Mayoría (Yeni Çoğunluk) oldu, ç.n.

[2] Ülkenin başkenti Santiago’da ana meydanı olan İtalya Meydanı’na 2019 yılında başlayan seferberlikle birlikte sokaklardaki kitlelerin verdiği isim, ç.n.

[3] Piñera hükümeti ve muhalefet partilerinin işbirliği içerisinde, yeni bir Anayasa oluşturulması gerekip gerekmediği ve gerekmesi halinde bu yeni Anayasa’nın kimin tarafından oluşturulacağı üzerine referandum yapılması kararına vardığı anlaşma, ç.n.

[4] Carabineros: Şili’nin ulusal polis gücü ve jandarması. İç İşleri Bakanlığı’na bağlıdır, ç.n.

Tayland’da monarşik-askeri rejim karşıtı seferberlik büyüyor

0

Tayland’da kitleler, ülkedeki parlamenter monarşik rejimin devrilmesi, Başbakan Prayut Çan-oça’nın istifası ve yeni bir anayasa oluşturulması talebiyle ekim ayının ortasından beri sokak seferberliklerini sürdürüyorlar. Rejim ve hükümet karşıtı protesto gösterileri, başkent Bangkok merkez olmak üzere, ülkenin tarımsal üretimin yoğun olduğu kuzey bölgeleri ve endüstriyel üretimin çevrelerinde yoğunlaştığı ülkenin dört bir yanına yayılmış on farklı serbest ticaret bölgesi de dahil, farklı şehir ve bölgelere de yayılmış durumda.

Lise ve üniversite öğrencilerinin başını çektiği protestolar aslında Aralık 2019’da gerçekleşen genel seçimler ertesinde başlamış ve pandemi nedeniyle bir süreliğine kesintiye uğramıştı. 2014’te monarşinin de desteğiyle gerçekleşen askeri darbe ertesinde geçici başbakan ilan edilen cunta lideri ve Tayland Kraliyet Ordusu Komutanı Prayut Çan-oça’nın Aralık 2019 seçimlerini şaibelerle dolu bir biçimde kazanması ertesinde Taylandlı gençler ve öğrenciler, “lèse majesté” olarak bilinen ve 35 yıla kadar hapis cezasıyla sonuçlanabilecek krala ve monarşik rejime hakaret suçlarının ceza kanunu kapsamından çıkarılması, ifade özgürlüğü ve öldürülen ya da ortadan kaybolan rejim karşıtı insan hakları aktivistleri, gazeteciler ve öğrencilerin katillerinin bulunarak yargı önüne çıkarılması gibi demokratik taleplerle sokaklara çıkmışlardı.

Mart ayında kesintiye uğrayan protestolar ağustos ayında koronavirüs vaka sayılarının düşüşe geçmesiyle kaldırılan sokağa çıkma kısıtlamalarının ardından tekrar alevlendi. Öğrenciler ve gençler parlamenter monarşik düzen karşıtı 10 demokratik ve ekonomik talep içeren bir manifesto yayımlayarak tekrar sokaklara çıktılar. Bu seferberlik, pandeminin derinleştirdiği ekonomik kriz ile birlikte artan işsizlik, düşen gelirler, gelir dağılımındaki eşitsizlik ve ülkede giderek artan açlığa rağmen 10. Rama olarak bilinen Kral Maha Vajiralongkorn’un Almanya’da kamu kaynaklarını kullanarak sefa hayatını sürdürmesi ile birlikte toplumun giderek daha geniş kesim ve sektörlerine de yayıldı ve gençliğin başını çektiği bir kitle seferberliğine dönüştü. Tayland tarihindeki en büyük ve en uzun soluklu bu seferberlik, 2016 yılında hayatını kaybeden Kral 9. Rama’nın ölüm yıldönümü için düzenlenen geçit töreni sırasında gerçekleşen protestolarla zirve yaptı. Polisin göstericilere saldırdığı protestolar ertesinde hükümetin olağanüstü hal ilan ederek gösteri hakkını yasaklaması ve sonrasındaki bir hafta içerisinde operasyonlar ve ev baskınlarıyla öğrenci hareketinin liderleri de dahil olmak üzere 87 kişiyi tutuklaması üzerine kitleler, olağanüstü hal kararına aldırmayarak Başbakan Prayut Çan-oça’nın istifası ve monarşinin lağvedilmesi talebiyle her geçen gün sokakları daha fazla doldurdular. Kitlelerin kararlılığı karşısında hükümet beş gün sonunda olağanüstü hal kararını geri çekse de bu geri adım aynı zamanda “sarı ceketliler” olarak bilinen toplumun monarşi yanlısı kesiminin rejimi sorgulayan kitleler karşısında cunta hükümeti tarafından mobilize edilmelerinin ve bu bahaneyle yeni bir askeri darbenin önünü açabilecek bir karar olarak da değerlendiriliyor.

Hükümetin olağanüstü hal kararı karşısında protestocular, Başbakan Prayut’a istifa etmesi ve seferberlik boyunca tutuklanan herkesin serbest bırakılması için 24 Ekim’e kadar süre vermişlerdi. İki talebi de yerine getirmeyen Prayut, 25 Ekim Pazartesi günü parlamentoda gösteriler hakkında özel bir kriz oturumu düzenleyerek protestoculara sokaklarda yaratılan kaosu sona erdirmeleri ve diyalog çağrısı yaptı. Parlamento sözcüsünün “bu oturumun amacı monarşinin rolünü sorgulamak değildir” diyerek açtığı oturum kitleleri sokaklardan çekilme konusunda ikna edemezken, düzen partilerinin tamamının monarşik-askeri rejimin safında yer aldıklarını da bir kez daha göstermiş oldu. Oturum sonucunda seferberliğin ivme kazanarak devam etmesi ve gösterilerin bir kısmının Almanya hükümetinin Kral 10. Rama’nın Almanya’daki politik ve ekonomik faaliyetlerine dönük soruşturma açması talebiyle ülkede bulunan Almanya Konsoloslukları önüne sıçraması, var olan politik krizin derinleşeceğinin sinyallerini de veriyor.

Parlamenter monarşik düzenin kurulduğu 1932 yılından beri 13 askeri darbeye ev sahipliği yapan Tayland’da monarşik-askeri rejim baskı ve sömürü düzeninin garantörü rolünü üstleniyor. Parlamentoda yer alan ve farklı burjuva kesimlerin çıkarlarını temsil eden düzen partileri ise kapitalizmin çıkarları doğrultusunda askeri darbeler kanalıyla iktidara getirilip, monarşinin çıkarlarıyla çatıştıkları noktada gene askeri darbeler kanalıyla iktidardan düşürülüyorlar. Askeri darbelerle desteklenen kapitalist düzene karşı Tayland gençliği ve işçi sınıfının birlikte karşı koyması gerekiyor. Ülkenin farklı bölgelerinde bulunan çeşitli sendikalar ve emek örgütlerinin bir araya gelerek öğrenci ve gençlik seferberliklerini destekleyen hükümetin özellikle pandemi döneminde meşruiyetini yitirdiğini dile getirerek yeni bir anayasa oluşturulmasını isteyen ve işçi sınıfının gençliğin yanında mücadele ettiğini belirten açıklamasını bu yönde atılan çok önemli bir adım olarak okumak gerekiyor. Bu noktada monarşik-askeri darbe rejimine karşı bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis sloganı seferberliklere yön veren diğer taleplerle birlikte, işçi sınıfı ve kitle örgütlerinden oluşan bir hükümetin kurulması yönünde öne çıkarılması gereken bir ihtiyaç olmayı sürdürüyor.

Fotoğraf: Adam Dean, NYT

Rosa Luxemburg Vakfı için İstanbul Sözleşmesi ve feminist hareket üzerine söyleşi

0

Svenja Huck’un Rosa Luxemburg Vakfı adına, İşçi Demokrasisi Partisi üyesi ve feminist Sena Aydın’la hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimleri ve Türkiye’deki feminist hareket üzerine gerçekleştirdiği söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz. Söyleşinin aslı şu adreste yayımlanmıştır: https://www.rosalux.de/news/id/43208/istanbul-konvention-verteidigen-patriarchat-abschaffen

Svenja Huck: Şu anda Türkiye’deki kadın hareketi İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak için sokağa çıkıyor. Peki neden hükümet partileri bu sözleşmeyi tam bu zamanda iptal etmek istiyorlar, sebepleri nedir?

Sena Aydın: Hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden tam da bu zamanda geri çekilmek istemesinin arkasında tek değil, birbiriyle bağlantılı ve rejimin karakterini yansıtan birden çok neden olduğunu düşünüyorum.  

İstanbul Sözleşmesi sadece şiddete uğrayan kadınları korumaya yönelik değil, aynı zamanda kadınlara yönelik her türlü şiddeti önlemeye ve ortadan kaldırmaya yönelik bir sözleşme ve bunu toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması üzerine temellendiriyor. Dolayısıyla başından beri muhafazakâr ve neoliberal politikalar ekseninde kurguladığı rejimini ilerletmek adına cinsiyet eşitliğinin karşısında duran, her fırsatta kadınların kazanılmış haklarına yönelik gerici hamlelerde bulunan, bedenimizi, kimliğimizi ve emeğimizi tahakküm altına almaya çalışan kadın düşmanı bir hükümetin “demokratik açılımlar” çerçevesinde itibarını toparlamak için imzaladığı, ama zaten hiçbir zaman tam olarak uygulamaya koymadığı 6284 Sayılı Koruma Kanunu’nu da kapsayan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek istemesi şaşırtıcı değil.

Sadece pandemi ve pandeminin derinleştirdiği ekonomik krizle karşı karşıya olduğumuz yakın döneme baktığımızda bile artan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerine rağmen hükümetin sorumluluk üstlenmek yerine tam tersine şiddetin farklı türlerini teşvik edici pek çok girişimine tanık olduk. Kadınlara ekonomik olarak saldıran nafaka mağduriyeti tartışmaları, geçirilen İnfaz Yasası, “evlilik” adı altında 15 yaş altındaki çocukların cinsel istismarının aklanması ve affedilmesine yönelik girişimlerini hatırlayalım.

Neden şimdi sorusuna gelecek olursak da İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimi, sözleşmenin aileyi yıktığı, eşcinselliğe özendirdiği, hatta kadın cinayetlerinin asıl nedeni olduğu gibi manipülasyonlara dayanarak birkaç tarikatın, örneğin Uşşaki Tarikatı ya da tarikat gibi hareket eden Türkiye Düşünce Platformu’nun bu yönde talebi üzerine hükümetin gündemine girdi. Buradaki temel kaygının, en gerici, dinci ve milliyetçi güç odaklarıyla ittifakını sağlamlaştırma çabası olduğunu söyleyebiliriz. Aynı Ayasofya’nın ibadete açılması meselesinde olduğu gibi. Dolayısıyla zamanlamayı hükümetin rejimin sınırları çerçevesinde artık engelleyemediği ekonomik yıkım, giderek kaybedilen toplumsal rıza ve iyice belirginleşen yönetme beceriksizliği karşısında en gerici ve baskıcı unsurlara dayanarak iktidarının ömrünü uzatma çabası çerçevesinde okumak gerekiyor. Şunu da belirtmek gerekiyor: Türkiye’de kadın hareketi AKP hükümetine muhalif kesimler arasında hep en görünür konumda olan hareketlerin başındaydı ve özellikle son birkaç yıldır giderek artan baskılara rağmen sokakları terk etmedi. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme henüz gündemde yokken bile kadınlar artan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri karşısında pandemi koşullarında bile sokaklardaydı. Dolayısıyla hükümetin muhalefet odaklarından biri olarak gördüğü kadınlara yönelik saldırılarının bu dönemde şiddetlenmiş olması sürpriz değil. Yani hükümetin bu dönemde İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimini ne kadınların kazanılmış haklarına dönük saldırılar ne de genel olarak muhalif kesimlere dönük artan baskı ve uygulamalar çerçevesinde tekil bir saldırı olarak okumamız gerekiyor.

Kadınlar olarak maruz kaldığımız sömürü ve baskıların, verdiğimiz mücadelenin son derece sınıfsal bir öze sahip olduğunu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmanın erkek-egemen kapitalist sistemi de hedef alan, bütünlüklü ve somut politik taleplerde cisimleşen bir programla mümkün olduğunu ve bu yüzden de mücadelemizin sınıf mücadelesiyle örtüşmesi gerektiğini düşünüyoruz.

SH: Az önce bahsettiğimiz kadın hareketi galiba farklı fraksiyonlardan oluşuyor. Sence hangisi hâkim olanlar ve harekete hangi stratejileri öneriyorlar (ve bunları nasıl değerlendirebiliriz)?

SA: Her ne kadar İstanbul Sözleşmesi bir ortaklaşma zemini yaratmış gibi gözükse de Türkiye’de kadın hareketi senin de işaret ettiğin gibi çok parçalı ve oldukça dağınık. Çok genel hatlarla bakacak olursak kadın hareketi ülkedeki genel siyasi bölünme ve ayrışmalarla paralellik taşıyor, bunun sonucu olarak da kadın meselesini ait oldukları siyasi projeler kapsamında ele alıyorlar diyebiliriz. Biraz açmak gerekirse, bir yanda düzen içi çözümlerden medet uman ve burjuvaziden bağımsız hareket etmeyen kadın grupları ve örgütlenmeleri var. Bunların içerisinde lobi faaliyeti yapan kadın derneklerini, girişimci kadınlar gibi patronların desteklediği kadın vakıflarını, STK’ları, genelde proje bazlı fonlanan kadın girişimcileri ve girişimlerini sayabiliriz. Diğer yandan da toplumsal kurtuluş perspektifi taşıyan kadın örgütlenmelerinden bahsetmek mümkün. Örneğin, Kürt kadın hareketi, sosyalist kadınlar, feminist hareket, antikapitalist Müslüman kadınlar gibi grupları bu kapsamda düşünebiliriz. Bu gruplar toplumsal cinsiyet sorununu politikleştirmeleri, devletin erkek-egemen karakterini sorunsallaştırmaları ve toplumun her alanına sızan cinsiyetçi yaklaşımlara karşı mücadele içerisinde olmalarıyla ilk kamptan ayrışıyorlar. Buna bir örnek olarak feministlerin Gezi Direnişi sırasında cinsiyetçi küfürlere karşı çıkıp “Küfürle değil, inatla diren” sloganıyla seferberliğin dilini cinsiyetçilikten arındırma yönündeki başarılı çabası verilebilir. Ya da iktidarın anneliği kutsayarak “en az üç çocuk” isteyen, aile içi şiddeti normalleştiren, kürtajı ya da kadın seferberliklerini kriminalize eden cinsiyetçi ve erkek-egemen devlet söylemlerini teşhir eden, bunlara karşı pozisyon alan da gene feminist hareket.

Kadın hareketi içerisinde feminist hareketi ayrıca ele almak gerekiyor sanırım. Çünkü LGBTİ+ hareketiyle ilişkili feminist hareketin kadın hareketi içerisinde daha hâkim olduğunu ve özellikle son dönemde kısmen de olsa kadın hareketini etkileyip yönlendirdiğini, özellikle son dönemde toplumsal kurtuluş perspektifine sahip diğer kadın grup ve örgütleriyle yakınlaşıp bazı durumlarda iç içe geçtiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Son dönemlerde sosyal medya üzerinden yürütülen, örgütlü feminist mücadelenin ilerletilmesi adına hiçbir katkı sunmadığı gibi feministler içerisinde de sadece belirli bir kesimin dahil olabildiği oldukça akademik tartışmaları bir kenara bırakırsak bile, feminist hareket nasıl bir mücadele yürütülmesi gerektiği noktasında kendi içerisinde farklı gruplaşmalara ayrılıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini salt kadın ve LGBTİ+ bireyleri etkileyen bir sorun olarak gören, dolayısıyla mücadeleye sadece kendini kadın ve LGBTİ+ olarak tanımlayanların dahil olabileceğini savunan feministler var. Benzer bir şekilde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, erkek egemenliğin ekonomik, politik ve sosyal temellerini yeniden üreten sınıf egemenliği, yani kapitalist sistemle mücadeleden bağımsız olarak ele alınabileceğini savunan ve sınıf mücadelesi perspektifiyle örgütlenmenin yerine kimlik politikaları ekseninde yatay kadın örgütlenmelerini yerleştiren gruplar var. Meseleyi salt bir görünürlük meselesine indirgeyerek büyük şehir merkezlerinde haftalık yürüyüşler ve protestolar gerçekleştirerek toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin çözülebileceğine inanan hareketçi gruplar var. Son olarak da feminist hareket içerisindeki farklılıklara rağmen erkek-egemen ve kapitalist devlet ve hükümetler karşısında, örneğin kadın cinayetlerine karşı sürdürdüğümüz mücadelede, birlikte durmaya hiç olmadığı kadar ihtiyacımız varken zaten dağınık ve parçalı feminist hareket içerisinde aktif olarak en geniş eylem birliklerine katılmayı reddeden, kendi politik hatlarını acil talepler etrafında örülebilecek kitlesel mücadelenin önüne koyan sekter oluşumlardan da bahsetmek mümkün.

Özetle, feminist hareketin en temel sorununun keskin örgütlenme modellerinden kaçmak adına politik-programatik bir hat oluşturabilme ve bunu eyleme dökebilme eksikliği olduğunu düşünüyorum. Farklı mücadeleleri ve talepleri bütünlüklü bir program üzerinden ele alamamak; öncelikle toplumda cinsiyet eşitliği meselesi daha konuşulur, daha görünür bir hale gelmişken kadın hareketini dışarıdan destekleyen bağımsız kadınları örgütlü mücadelenin içine çekemeyerek hareketi kitleselleştiremiyor. Diğer yandan da politik program eksikliği olunca hareketin gündemi hep iktidarın gündemleri belirliyor, talepler o an iktidar neye saldırıyorsa ona yönelik geliştirilen talepler oluyor ve dolayısıyla mücadele bir savunma hattına sıkışıp kalıyor. Zaten bu özetle aslında örgütlü sosyalist feministler olarak bizim meseleye nasıl yaklaştığımızı da az çok ortaya koymuş oldum sanırım. Kadınlar olarak maruz kaldığımız sömürü ve baskıların, verdiğimiz mücadelenin son derece sınıfsal bir öze sahip olduğunu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmanın erkek-egemen kapitalist sistemi de hedef alan, bütünlüklü ve somut politik taleplerde cisimleşen bir programla mümkün olduğunu ve bu yüzden de mücadelemizin sınıf mücadelesiyle örtüşmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bizim kadınlar olarak bağımsız bir örgütlenmeye ihtiyacımız var. Burada bağımsızdan kastım örgütsüz bir mücadele değil. Tersine erkek-egemen kapitalist hükümetlerden, dini kurumlardan, bir yandan kadın hakları savunuculuğu yaparken bir yandan emekçi kadınların sömürüsüne göz yuman geleneksel burjuva partilerden ve patronlardan bağımsız bir kadın örgütlenmesinden bahsediyorum.

SH: Sence sırf kadın olmak böyle bir harekete katılmak için yeterli mi? Mesela KADEM’de çalışan Sümeyye Erdoğan Bayraktar da bir türlü İstanbul Sözleşmesi’ni savunmuş. Böyle kurumlarla beraber çalışmak mümkün ya da faydalı olabilir mi?

SA: Hayır, tabii ki yeterli, mümkün ya da faydalı değil! Aslında sorduğun soru son dönemlerde farklı ülkelerde farklı şekillerde ortaya çıkan %99’un feminizmi tartışmalarını hatırlattı bana. “Hepimiz kadınız ve hepimiz kadın olarak sömürüye ve şiddete maruz kalıyoruz, dolayısıyla hepimiz aynı gemideyiz” anlayışı. Ama değiliz, kesinlikle değiliz! Bu tarz salt “kadınlık” üzerinden kurulan bir zemin, eğer feminizmi salt bir eşit hak arayışı olarak değil de kadınların özgürleşmesi adına, erkek egemen ve kapitalist sistemin lağvedilmesine yönelik bir mücadele olarak görüyorsak, feminizmin politik hattını seyrelttiği gibi mücadelemizi sınıf perspektifinden de uzaklaştırıyor. Bu noktada şunu sormamız gerekiyor: Biz ne için mücadele ediyoruz? Eğer amacımız kadınların özgürleşmesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin son bulması ise, sadece kadınlara yönelik toplumsal baskılara karşı değil, kadınların sömürülmesine karşı da mücadele etmemiz gerekiyor. Bunlar zaten birbirini perçinleyen ve birbirinden ayrılamaz mücadeleler. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerindeki kadınlar olarak şiddete uğramaya, emeğimizin sömürülmesine, emeğin yeniden üretiminin yükünün, yani bakım emeğinin, sadece bizim omuzlarımıza yüklenmesine karşıysak bu durumda aynı zamanda stratejik bir soru da sormuş oluyoruz: Kadın hareketinin nasıl bir tutum alması gerekiyor ki kadınlar özgürleşsin? Bizim için bu sorunun cevabı ataerkil kapitalist sistemi devirmek; ancak bu şekilde kadınlar özgürleşebilir.

Bu söylediklerimi Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olduğu KADEM’in İstanbul Sözleşmesi’ni savunmasına bağlayacak olursak… KADEM, İstanbul Sözleşmesi’nin “eşcinsel yönelimleri meşrulaştırdığını iddia etmenin kötü niyet olduğu”, sözleşmenin amacının “ailelerin yatak odasına karışmak değil, İslami öğretideki karşılığıyla mazluma yardım etmek” olup, toplumsal cinsiyet kavramının “toplumların yüklediği rol ve görevleri ifade etmek” için kullanılan bir terim olması ve “külli bir eşitliği değil”, toplum tarafından zaten benimsenmiş olan cinsiyet rolleri çerçevesinde ortaya çıkabilecek “adaletsizlikleri ortadan kaldıracak bir fırsat eşitliğini” sağlaması temelinde savundu.

Türkiye’de her gün en az bir kadın cinayeti gerçekleşirken ve COVID-19 salgını süresince kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri hiç olmadığı kadar artmışken, kadına yönelik şiddeti önlemeye karşı bir sözleşmeyi savunmanın alkışlanacak değil, zaten olması gereken bir tutum olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Ancak KADEM’in sözleşmeye sunduğu destek aslında şiddetin temelindeki erkek-egemen kapitalist düzeni ve toplumsal cinsiyet normlarını sorgulamak bir yana, tersine bunları yeniden üreten, sözleşmeyi oldukça gerici bir mevziden savunan bir hat olarak karşımıza çıkıyor. Aslında bu noktada genel olarak düzen içi reformlar kanalıyla çözüm arayan tüm kesimlerin, örneğin CHP’nin de sözleşmeyi “yok siz yanlış anladınız, sözleşme eşcinselliği savunmuyor” gibi toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini ilerleten değil aksine feminist mücadeleye mevzi kaybettiren, kadın mücadelesini hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmemesine indirgeyen bir noktadan savunduğunu da görmek gerekiyor.

Sadece baba Erdoğan’ın bugüne kadar gerçekleştirdiği ya da gerçekleştirmeye çalıştırdığı kadın düşmanı hiçbir uygulamaya karşı çıkmayan (örneğin fiili kürtaj yasakları ya da kadınların esnek ve güvencesiz koşullarda istihdam edilmesi) KADEM değil, pek çok sermaye grubu ve şirket de İstanbul Sözleşmesi’ni savundu. Tabii ki bunların patronlar nezdinde bir reklam değeri var. Ama cinsiyete dayalı şiddet kapitalist sömürü düzeni tarafından desteklenmiyor mu? Söz konusu kapitalist düzeni ve kâr oranlarını korumak olduğunda emekçi kadınları en başta gözden çıkaran ve haklarını gasp eden aynı patronlar değil mi?

Kısacası en başta söylediğimi farklı şekilde ifade edeyim. Bizim kadınlar olarak bağımsız bir örgütlenmeye ihtiyacımız var. Burada bağımsızdan kastım örgütsüz bir mücadele değil. Tersine erkek-egemen kapitalist hükümetlerden, dini kurumlardan, bir yandan kadın hakları savunuculuğu yaparken bir yandan emekçi kadınların sömürüsüne göz yuman geleneksel burjuva partilerden ve patronlardan bağımsız bir kadın örgütlenmesinden bahsediyorum. Çünkü bu tarz düzen içi kurumlarla yapılan işbirlikleri ne kadın mücadelesini ne de sınıf mücadelesini ileriye taşıyor; tersine mücadeleleri geriletip bir savunma hattına hapsediyor.

Sena Aydın

SH: Türkiye’deki kadın hareketinin büyük bir oranı erkekleri dışlamayı tercih ediyor, mesela 8 Mart yürüyüşünden ya da feminizm hakkında olan tartışmalardan. Sence bu doğru bir öz savunma stratejisi mi yoksa erkekleri daha fazla dahil etmek mi gerekiyor?

SA: Kadınların ezilmesine ve sömürülmesine sebep olan her mesele aynı zamanda erkeklerin de yüzleşmesi ve ayrıcalıklarından vazgeçmesini gerektiren bir sorun ve sorun haline de getirilmeli bence. Ataerkilliği yalnızca erkekleri karşımıza alarak ya da dışlayarak yenmemiz mümkün değil; çünkü mücadelemiz bireylere karşı verilen değil sistematik bir düzene karşı verilen bir mücadele. Ek olarak erkek-egemen düzen karşıtı mücadelenin ya da tartışmaların sorumluluğundan erkekleri muaf tutmak ve bunları sadece kadınların göğüslemesi ve ilerletmesi gereken mevziler olarak görmek de yanlış. Yani toplumsal cinsiyet eşitliği aslında adı üstünde toplumsal bir mesele ve sadece kadınları değil erkekleri de oldukça yakından ilgilendiriyor. Emekçilerin giderek artan sömürüsüne dayalı kapitalizm de öyle. Bu kavrayışla, cinsiyetçiliğe, kadınların ezilmesine ve maruz kaldıkları çifte sömürüye karşı sınıf perspektifiyle oluşturulacak bir programla kadınların ve erkeklerin yan yana ve birlikte mücadele etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu, kadınlar yaşadıkları deneyimleri paylaşmak, değerlendirmek ve mücadeleye ve taleplere dökmek noktasında kendi öz alanlarına ihtiyaç duymuyorlar ve bu alanlar var olmasın demek değil. Bu, erkek olarak maruz kalmadıkları sömürü ve baskılara karşı verilen mücadelenin başını çekenler ve sözcüleri erkekler olsun demek de değil. Bu sadece erkeklerin de bu kadın mücadelesini benimsemesinin ve savunmasının elzem olması anlamına geliyor. Yani mücadelenin kendisinin hedef açısından belirleyici olduğunu ve de erkeklerin tarihsel bir mücadele içerisinde “tarihi yazan aktörler” olarak değil de mücadeleye ancak her aşamada toplumsal konum ve ayrıcalıklarını sorgulamak zorunda olan aktörler olarak dahil olmasının da kadın mücadelesinin kitleselleşmesi ve sınıf mücadelesiyle birlikte hareket etmesi açısından oldukça önemli olduğunu vurgulamak istiyorum.

SH: Neden sence kadın hareketi büyük şehirlerin merkezinde daha fazla örgütleniyor ama aynı zamanda köylerde ve şehirlerin yoksul mahallelerinde kadına karşı şiddetin çok sert olmasına karşın oralarda örgütlenemiyor? Bunun için nasıl bir strateji geliştirilebilir?

SA: Aslında büyük şehirlerdeki kadın eylemleri ve örgütlenmeleri çok daha görünür olsa da ufak şehirlerde ve bölgelerde de oldukça fazla sayıda kadın örgütü ve mücadelesi sürüyor. Ya da kadınlar farklı mücadeleler içerisinde hükümetin farklı politika ve uygulamalarının kendileri için etkilerini ayrıca tartışıyor, buna yönelik talepler geliştiriyorlar. Örneğin, Denizli’de oldukça aktif bir LGBTİ+ mülteciler hareketi var. Ya da Kadıköy Belediyesi’nde çalışan DİSK’li kadınlar toplu iş sözleşmelerine kreş hizmeti, eşit işe eşit ücret, regl izni ve kadın kotası gibi toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten maddeleri ekletmek için mücadele ediyorlar.

Ancak bu senin söylediğini çürüten bir durum değil tabii ki — evet şiddetin en yoğun yaşandığı alanlar aynı zamanda en örgütsüz alanlar. Bunun tersi olması da beklenemezdi sanırım. Eğitim ve kamu kaynaklarına erişimin sınırlı olduğu, geçim sıkıntısının yüksek, kadınların ekonomik bağımsızlık olanaklarının ise düşük olduğu, büyük şehirlerde siyasi hareketlerin merkezi olan bölgelerdeki sosyal ve politik destek ağlarının yerine toplumsal baskı mekanizmalarının mevcut olduğu bölgelerde gerçek anlamda hayatta kalma savaşı veren kadınların bu koşullarda kendiliklerinden örgütlenmesini beklemek hem sosyolojik hem de politik gerçeklikle bağdaşmayan bir beklenti sanırım. Ancak bu soru bile bir kez daha aslında meselenin özünün sosyalist feministler olarak ortaya koymaya çalıştığımız gibi ne kadar sınıfsal olduğunu gösteriyor bize.

Bu durum karşısında dünden bugüne kadın mücadelesini bu alanlara sıçratabilecek sihirli bir formül ya da değnek olduğunu düşünmüyorum; olsa bile bunun altını dolduracak mekanizmaları ve politik alanları yaratmamız gerekiyor ki bu sürdürülebilir olsun. Bu yüzden daha fazla kadına dokunabilmek ve kadın mücadelesini kitleselleştirebilmek için emekçi kadınlar olarak mücadelemizi sadece kendi yarattığımız feminist alanlarda ya da sokaklarda değil, sokakları hiçbir zaman bırakmadan işyerlerimizde, fabrikalarda, sendikalarda, meslek örgütlerinde de yürütmemiz ve yükseltmemiz gerekiyor.

SH: Muhafazakâr ve gerici partilerin kadın örgütleri 90’lardan beri büyüyorlar ve kadınları etkileri altına alıyorlar. Bu partiler, vakıflar ve dernekler daha çok yoksul kesimler arasında örgütleniyor. Bunu nasıl başarıyorlar ve buna karşı ilerici örgütlerin bir stratejisi var mı?

SA: Bunu nasıl başarıyorlar sorusuna ne kadar net bir cevap verebilirim bilemiyorum çünkü bu vakıf ve derneklerin son dönemde nasıl örgütlendiğine dair çok fikrim yok. Sadece üniversitedeyken lisans bitirme tezimi 2000’lerin sonunda başörtüsü ve kılık kıyafet tartışmalarının muhafazakâr ya da İslamcı kadın gruplarıyla feminist hareket arasında ortaya çıkardığı görece ortaklaşma noktaları ve bunun Türkiye’deki kadın hareketi üzerindeki etkisi üzerine yazmıştım. Bu bağlamda da birkaç muhafazakâr kadın grubuyla kısa da olsa etnografik çalışma yapma ve onların örgütlenme biçimlerini gözleme imkânım olmuştu. Buna dayanarak şunları söyleyebilirim: Bahsettiğimiz partiler, vakıflar ve derneklerin ya da onların kadın kollarının örgütlenme anlayışı, iktidarın en başından beri savunduğu ve kadının birincil görevinin iyi bir anne, iyi bir eş ve İslami temeller çerçevesinde ahlaklı bir birey olması üzerinden geleneksel toplumsal cinsiyet normlarını sorgulamamak, ama bu normlar çerçevesinde kadınlara kendilerini ifade etme ve geliştirme imkânları sunmak üzerine kuruluydu. Atıyorum, kültürel bir gezi ya da İngilizce kursu ya da parti modelinden bahsediyorsak zamanla yaşadığı bölgenin kadın kolları liderlerinden biri olma, bu şekilde kendi gelirini kazanma gibi toplumsal ve İslami sınırlar çerçevesinde söz hakkı elde etmenin iktidarını özgürleşme olarak sunan imkânlar gibi. Tabii bu orta ve üst sınıflar içerisindeki örgütlenme modeliydi. Bunun emekçi kadınlar ve yoksul kesimler nezdindeki karşılığı, örneğin yeni doğum yapan bir kadına bebek erzağı götürmek, bir kadının işten atılan eşine kendi eşleri vasıtasıyla iş bulmak, çocukların okul masraflarını karşılamak ya da gene maddi yardımların yapıldığı cenaze ve geçmiş olsun ziyaretleriydi daha çok… Yani devletin sorumluluk üstlenmeyi reddettiği boşlukları doldurmak, iktidarın elindeki imkânları kullanarak ekonomik ve sosyal dayanışma ve güvence ağları yaratarak kadınlara ulaşmak ve bu temelde onları örgütlemekten bahsediyorum. İlerici örgütlerin, özellikle bizim gibi küçük partilerin ya da kadın gruplarının devlet kaynaklarını siyasi çıkarlar adına önlerine serilen bu grupların sahip olduğu maddi imkânlara sahip olmadığını düşünürsek, bu konuda ortaya koyabileceğimiz tek strateji aslında kadınların bu tarz muhafazakâr gruplar tarafından karşılanan gündelik ihtiyaçlarına erişimlerinin sürdürülebilir olmasının ve maruz kaldıkları baskıların sona ermesinin tek yolunun erkek-egemen kapitalist sistemle mücadeleden geçtiğini anlatabilmek; emekçi kadınların ihtiyaçlarıyla özel mülkiyet, sömürü ve baskı üzerine kurulu olmayan bir toplumun inşası mücadelesi arasında köprü görevi görebilecek talepler yükseltebilmekten geçiyor. Örneğin pandemi ve ekonomik kriz döneminde işten çıkarmaların yasaklanması, sağlık ve genel olarak bakım emeğine dair tüm hizmetlerin ücretsiz olarak devlet tarafından sağlanması, ücretsiz ve anadilde kreş hizmeti, tüm kadınların güvenilir ve ücretsiz kürtaj ve doğum kontrol yöntemlerine erişebilmesi, nitelikli ve donanımlı sığınma evleri, kadına yönelik şiddette cezasızlığa ve ceza indirimlerine son verilmesi gibi.

İşyerlerinde mücadeleler sürüyor

0

Kriz ve pandeminin yarattığı ekonomik yıkımı fırsata çevirmek için hükümet ve patronlar işbirliği içerisinde hareket ediyorlar. Patronlar işçilerin üzerindeki iş yükünü artırıp salgına karşı herhangi bir önlem almazken hükümet ise yürüttüğü politikalar aracılığıyla devletin tüm imkânlarını patronların hizmetine sunmuş durumda. Son aylarda yaşananlar bize hem patronların amaçlarını hem de iktidarın kimin yanında olduğunu tekrar tekrar gösteriyor.

Öncelikle hemen belirtelim; salgın işyerleri ve fabrikalarda yayılıyor ve salgın görülen birçok yerde işler durdurulmuyor ve önlemler alınmadan üretim devam ediyor. Bursa’da Delphi Aptiv, Kocaeli’nde Ford Otosan, TTK Armutçuk Müessese Müdürlüğü, İstanbul’da Akcam, Rize’de Çaykur fabrikaları ondan fazla işçide pozitif vakanın olduğu işyerlerinden birkaçı. Benzer bir durumda olan Gebze Tayaş önünde Disk/Gıda-İş 50’den fazla virüse yakalanmış işçinin olduğunu ve fabrikada üretime ara verilmesi gerektiği yönünde bir eylem gerçekleştirdi.

Virüsle mücadele eden sağlık çalışanları da aşırı iş yüküne ve düşük ücretle çalışmaya mahkûm edilmiş durumdalar. TTB’nin ve sendikaların açıkladığı rakamlara göre birçok sağlık çalışanı koronavirüse yakalandı. Yetersiz personel sayısı, ekipman eksikliği, düşük ücret ve uzun çalışma saatlerine karşı haklarını arayıp mücadele eden sağlık çalışanlarına ise soruşturmalar açılıyor. Eskişehir Şehir Hastanesi’nde 200 kadar işçi aylardır maaş alamadıklarından dolayı iş bıraktı. Başakşehir Cam ve Sakura Hastanesi’nde çalışan işçiler ödenmeyen performans ücretleri için alkışlı protesto eylemi gerçekleştirdiler. Dokuz Eylül Hastanesi’nde ise eylem yapan çalışanlara “sosyal mesefaye uymamak” gerekçesi ile soruşturma açıldı.

Salgınla beraber yaşananlar yalnızca virüs ile ilgili değil, tüm sektörlerde işçilerin tüm haklarına karşı saldırıya geçilmiş durumda ve işçiler ağır şartlarda, güvencesiz olarak çalışmaya mecbur bırakıyorlar. Salgınla birlikte değişen tek şey işçilere karşı yapılan saldırının kuvvetindeki artış.

Salgının başladığı ilk günlerde sendikal faaliyetlerin askıya alınmasını ve birçok eylemin ve toplantının salgın bahane edilerek engellenmeye çalışıldığı hatırlıyoruz. Ancak işçiler mücadele etmeye ve sendikalaşmaya devam ediyor, sendikalı oldukları yerlerde ise hakları için mücadeleyi sürdürüyorlar.

Gebze Novares’te Petrol-İş’e bağlı işçiler patronun düşük zam ısrarı karşısında greve çıktılar ve kazandılar. İstanbul Tuzla’da ise Deriteks’e bağlı CPS Otomativ işçileri aynı sebeple greve çıktılar ve zaferle ayrıldılar.

Birçok belediyede de benzer süreçler yaşandı. TİS görüşmelerinin yapıldığı ve imzalandığı birçok belediyede işçiler uyarı eylemleri yaparak ve grev kararları alarak sürece dâhil oluyorlar. Bakırköy, Kartal, Çiğli, Kadıköy, Esenyurt, Sarıyer Belediyeleri bunlardan birkaçı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde ise Çalışma Bakanlığı, iktidarın siyasi çıkarlarını göz önünde tutarak davranmış ve geçmiş yıllardan farklı olarak yetkiyi Hak-İş’e bağlı Hizmet-İş’e vererek sendikal haklara saldırmış durumda.

Bu mücadelelere karşı ise patronlar ellerindeki tüm gücü kullanıyorlar. İşçilerin örgütlenmesini ve sendikalaşmasını engellemek için yasağa rağmen işten çıkarmalar gerçekleşiyor.

Yurtiçi Kargo’da TÜMTİS’e, Beylikdüzü’nde bulunan KT Deri’de Disk/Tekstil’e, Kocaeli’nde bulunan Özer Elektrik’te Birleşik Metal-İş’e örgütlenen işçileri işten çıkartıldılar. Systemair HSK işçileri ise Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için “ücretsiz izne” çıkartıldılar.

KT Deri, Özer Elektirik işçileri ve Systemair HSK işçileri direnişe geçmiş durumdalar. Systemair HSK’da Birleşik Metal-İş Bakanlık tarafından tanınmış durumda ancak TİS için masaya oturmaya niyeti olmayan patron direnişe destek veren işçileri de çıkarmaya başladı.

PTT’ye bağlı taşeron çalışanlar ise ücretlerin ödenmemesi nedeniyle iş bıraktı. Denizli’de Türk Metal’e bağlı Parla Solar’da grev kararı asıldı. Sendikalaştıktan sonra işten çıkarılan Cargill İşçileri’nin direnişi ise hâlâ devam etmekte.

Adana ve Mersin’de ise Soda Sanayi A.Ş. ile Petrol-İş arasında yürütülen TİS görüşmelerinden sonuç çıkmaması üzerine alınan grev kararı, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu belirtilerek yasaklandı. Ve grev yasaklanmadan hemen önce işçiler ücretsiz izne çıkartılarak aylık 1070 liraya mahkûm edildi.

Tüm bunların yanına iflas ettiğini ilan ederek işçilerin haklarını ödemeden ortadan kaybolan patronlara karşı verilen mücadeleleri eklemek gerekiyor. Atlasglobal işçileri ve Çorlu’da Grup Tekstil işçileri hiçbir hakkı ödenmeden ve içeride birkaç aylık maaşları kalarak ortada kaldılar. Hem Çorlu’da hem de İstanbul’da çeşitli eylemler gerçekleştiren işçiler haklarını alabilmek için mücadelelerini sürdürüyorlar.

Salgınla birlikte derinleşen ekonomik kriz işçi ve emekçiler için hayatı gitgide daha zor hale getirmekte. İktidarın patronların çıkarlarına yürüttüğü ekonomik ve siyasi politikalar ise krizin faturasını işçi ve emekçilerin sırtına yükleyerek bizleri borç içinde, güvencesiz ve geleceksiz bir yaşama mahkûm ediyor. Bu yaşama karşı girişilen her mücadeleye devletin tüm imkânları kullanılarak müdahale ediliyor. Ankara’ya yürümek isteyen maden işçileri askerler tarafından engelleniyor, haklarını aramak için basın açıklaması yapan sağlık emekçileri savcılar tarafından soruşturuluyor, grev çıkmaya karar veren işçilerin grevi Cumhurbaşkanı tarafından yasaklanıyor. Tüm bunlar olurken fabrikalarda çalışma koşulları daha da ağırlaşıyor, iş cinayetleri artıyor ve herhangi bir önlem alınmıyor, herhangi bir denetim yapılmıyor. İşçiler için çıkarıldığı söylenen “ücretsiz izin” gibi uygulamalar ise patronların elinde mücadele silahına döndü bile.

Ne iktidar ne patronlar bu kadarıyla yetinecek! Patronlar daha fazla kâr elde etmek için her şeyi yapmaya hazırlar. Hükümet ise esnek çalışmayı, kıdem tazminatının gaspını ve emeklilik hakkına saldırıyı çoktan gündeme koydu. Önümüzdeki süreçte krizin daha da şiddetleneceği ve işçi ve emekçilere saldırıların daha da artacağı çok açık. Bu saldırılara karşı yalıtık olarak sürmekte olan mücadeleleri birleştirmek ve tüm emek örgütlerinin ortak bir eylem planıyla mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. İşten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, işyerlerinde işçi sağlığının ve iş güvenliği kurullarının işçilerin denetiminde olması, kaynakların işçiler ve emekçiler için kullanılması, kapanan işyerlerinin işçilerin kontrolünde kamulaştırılması, ücretlerin onurlu bir yaşamı sağlayacak düzeye çekilmesi için verilecek mücadele; bizi, ölüm ya da sefalet arasında tercih yapmaktan kurtararak, insanca bir yaşamı olanaklı kılacak.

Bolivya seçim sonuçları tehlikeli bir zafer yanılgısı yaratıyor

0

Bolivya’da devrik başkan Evo Morales’in siyasal hareketi Sosyalizme Doğru Hareket (MAS), ilk verilere göre ulusal seçimleri %54,42’lik bir oy oranıyla kazandı. MAS ilk turda %50’nin üzerine çıktığı için seçimlerin ikinci turu yapılmayacak. Eğer MAS %50’nin üzerine çıkamasaydı, bu sefer seçimin ilk turda kesin olarak bitebilmesi için, en yakın rakibiyle arasında en az %10’luk bir fark olması gerekecekti. Ancak MAS’ın %50’nin üzerine çıkan oyları, bunu zaten gereksiz kıldı. Partinin oy oranı La Paz ve Cochabamba gibi önemli sanayi merkezlerinde %60’a varıyor. Bu durum, ABD emperyalizmiyle politik ve askerî bir ittifak üzerinden iktidarı gasp eden cuntacı klik ile eski sağcı başkan Jeanine Añez açısından büyük bir yenilgi anlamını taşıyor.

MAS adayı Luis Arce Catacora artık Bolivya’nın yeni başkanı. Onun başlıca rakibi darbecilerin adayı olan Carlos Mesa’ydı ve %29.05 oranında oy aldı (dolayısıyla MAS adayı ile onun başlıca rakibi arasında %25’i de geçen bir oy oranı farkı mevcut). Bolivya faşizminin çeşitli varyantlarının desteklediği Luis Fernando Camacho ise %14’lük bir oy aldı.

MAS’ın zaferi, sivil-askerî darbenin tetiklemeye çabaladığı karşıdevrimin toplumsal tabanının ne denli zayıf olduğunu, nüfus içinde bir karşılığa sahip olmadığını ve dahası bu karşdevrimin kendini dayatmada başarısız kaldığını gösteriyor. Bolivya işçi hareketi gerekli araçlar ile silahlara sahip olamadığı için darbecileri sokakta kovamadığını ancak sandıkta, elinin altında olan araçların el kullanışlısını, bu araçların şimdilik onlar açısından el verişli olanını sahaya sürerek darbecilerin iktidarından hiç de haz etmediğini göstermiştir.

Emperyalizm ile Bolivya oligarşisinin seçim sonuçlarını hızlıca kabul etmiş olmasının nedeni budur. Seçimlerin iptali, parlamentonun kapatılması, seçimlerdeki adayların tutuklanması ve benzeri önlemler, işçi hareketinin sandıkta sergilediği tavrı sokağa taşıyabilirdi ve bu sefer Bolivya işçi sınıfı, oy pusulaları ile mermiler arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığında, oy pusulalarını sabır ve huzur içinde beklemeyi kabul etmeyebilirdi.

Darbeden önce Bolivya’da işçi hareketi, köylü direnişi ve yerli seferberlikleri MAS ile kopma noktasına gelmişti. MAS’ın “And Dağları” kapitalizmi hiçbir vaadini yerine getirememiş, devrimci ayaklanmaların hırpaladığı polis devletini ihya etmiş, yerlilerin topraklarını çokuluslu şirketlere pazarlamış ve ücretler ile haklarda devasa kesintilere ve gasplara gitmişti. Seçim sürecinde birtakım işçi ve köylü örgütlenmeleri, Luis Arce ile MAS’ın öne sürdüğü diğer milletvekili adaylarını kamuya açık bir biçimde sorguladı ve onlara verilen desteğin eleştirel olması gerektiği konusunda ısrarcı oldu.

Bu bağlamda Bolivya işçi sınıfı sandıklara MAS’ı zafere taşımak için değil; Trump’ın, Bolsonaro’nun, Piñera’nın, yerli oligarkların ve sağcı soykırım plancılarının yenilmesi için gitti. Ve sandığın başındayken de, elinin altında olan araçlar ve olanaklar açısından en maliyetsiz yolu kullanmayı tercih etti: MAS’a oy verdi.

Bolivya işçi sınıfının eleştirel tutumu aslında kitlelerin psikolojisinin nasıl oldukça özenli ve titiz bir denge üzerinden ilerlediğini gösterirken, MAS’ın zaferi reformist sol tarafından büyük bir zafer olarak pazarlandı. Bu sola göre zafer artık mutlak bir gerçeklik özelliğini kazanmış durumda, dolayısıyla da Bolivya işçi hareketinin diken üstünde olmasına artık gerek yok: “Evlerinize dönün ve bırakın gerisini bürokratlar halletsin!” Reformist sol benzer bir tutumu, Yunanistan’daki faşist örgüt Altın Şafak’ın önde gelen isimlerinin hapis cezasına çarptırılmasında da benimsemişti.

Ancak emekçilere vehamet aşılamaya çalışan bu tutum, yaratılmış olan bir zafer yanılgısına dayanıyor. Bu zafer bir yanılgıdır çünkü;

1.) Seçim sonuçlarına dayanmaktadır. Dünya üzerinde sadece seçimlerle nihai olarak yenilgiye uğratılabilecek olan bir gericilik türü yoktur. Bolivya sağı ve emperyalizm işçilerin ve köylülerin içinde bulundukları sefalet koşullarını istismar etmeyi denemeyi sürdürecektir. Ekonomik krizin pik yaptığı anlarda ordu kendini yeniden bir siyasal aktör olarak sahnelemekten çekinmeyecektir. Bolivya faşizminin bu seçimlerde %14 oranında oy aldığının unutulması, siyasal affı güç bir hafıza kaybı türü olurdu. Kesin zafer işçi sınıfına sandıklarda yalnızca oy atma hakkı tanımakla elde edilemez, aynı zamanda o işçi sınıfının kullanımı için, kendi çıkarlarını gerektiğinde korumasına yarayacak mücadele araçları yaratılmalıdır.

2.) İşçileri eylemsizliğe ve politik arenadan uzaklaşmaya sürüklemektedir. Artık bütün ihtiyaçları giderilmiş olan bir zafer tanımı işçileri atalete ve politikayla ilgisizliğe götürmekte, işçilerin aslında omuzlarında duran politik sorumluluklarıyla işçiler arasında bir mesafelenmeye neden olmaktadır. Yapılması gereken tam tersidir: Zaferin kesin olmadığı, tamamlanmadığı kabul edilmeli, Bolivya işçi hareketinin örgütlenme ile politik faaliyetlerini yoğunlaştırması gerektiği anlaşılmalıdır.

3.) MAS’a politik çapının ötesinde bir karakter atfetmektedir. MAS’ın zaferiyle işçilerin zaferi birbirlerine eşitlenemez. MAS’ın seçimlerden galip çıkması, Bolivya işçi sınıfının iktidar yürüyüşünde aşılması ve zamanı geldiğinde geride bırakılması gereken bir deneyim okulunun ötesinde bir değer temsil etmemektedir. MAS’ın kapitalist doğalgaz ve tarım firmalarının siyasal danışmanı olarak işlev gördüğü, özel mülkiyete “saygılı” olduğu, hiçbir özel işletmeyi kamulaştırmadığı ama birçok kamu işletmesini özelleştirdiği, emperyalizmle mücadeleyi değil diyaloğu önerdiği ne kadar da çabuk unutuldu! Böylesine bir önderlik altında beklenmesi gereken zafer değil, ihanet ve yenilgidir.

Aslında seçim sonuçlarının anlamı şudur: Bolivya işçi sınıfı, köylüler, yerli halklar ve yoksul halk kesimleri, kendilerini yıllar boyunca neoliberal yağma politikaları altında sömüren ve baskılayan sözde sol bir partinin emperyalizm destekli ulusal karşıdevrimci odaklar tarafından devrilmesini kabul etmediğini göstermiş; bu sol partinin söz konusu emperyalizm ile ülke içindeki karşıdevrimcilere karşı sonuç getirici bir eyleme geçmesi durumunda, onun arkasında duracağını, onunla birlikte mücadele edeceğini ispatlamıştır. Bolivyalı emekçilerin seçimlerdeki tercihi bir sözdür: Ülkeyi monopollerin kanlı ve askerî bir diktatörlüğüyle yönetmeye cüret etmiş olanlardan hesap sorulmasına karar verildiği takdirde, bu sürecin destekleneceğine dair verilmiş bir söz.

Şimdi MAS (birkaç ay boyunca cunta yönetiminin yaptıklarını; yani yerli halkın katledilmesini, doğal kaynakların özelleştirilmesini, grevci işçilerin hedef alınmasını, kapitalistlere kaynakların peşkeş çekilmesini aslında yıllardır sürdüren bu parti), kitlelerden verilmiş bu onayı değerlendirebilecek mi? MAS’ın darbe bir kere ülkede mevzi üzerine mevzi kazanmaya başlayınca nasıl bir çizgi izlediğini hatırlıyoruz: Sokağa çıkan ve darbecileri bu cüretlerine pişman etmeye and içmiş olan madencilere, köylülere ve yerlilere MAS, eve dönme çağrısı yaptı. MAS’ın valileri bütün yerellerde darbecilerle diyalog geliştirilmesini önerdi ve ardından MAS ile ordu arasında bir koalisyon kurulduğu görünümü verecek şekilde darbecilerin oluşturdukları çeşitli yönetim pozisyonlarına yerleşti. Darbeye karşı ulusal bir acil eylem planı oluşturulması önerisi yapan sendikalar susturuldu.

Özetle darbe sırasında MAS’ın işlevi, darbeye karşı direnişin, Bolivya kapitalizminin varlığını tehdit edecek bir boyuta sıçramasını engellemekti. MAS direnişçileri sistem içi sınırlara davet etti. Bir devrimci önderliğe sahip olmayan kitleler, MAS’ın ihanetinin de etkisiyle yenildiler ve birkaç aylığına da olsa darbeciler kendi iktidarlarını konsolide etmeyi başardı. Bu yüzden yukarıda sorduğumuz sorunun cevabı olumsuzdur: MAS, işçi sınıfından kendisine verilmiş olan darbecilere karşı eyleme geçme iznini kullanmayacaktır.

Oligarşi ile generallerin yeni bir hamlesi nasıl önlenebilir? Yapılması gereken ilk iş, tumturaklı ve gerçeklikten kopuk zafer nidalarıyla Bolivya işçi hareketini tetikte olmamaya alıştırmanın önüne geçmektir. Bununla birlikte düzenli ordunun dağıtılmasından, darbe ve emperyalizmin müdahalesi olasılıklarına karşı işçilerden oluşan ve sendikaların örgütleyip yöneteceği savunma komitelerinin oluşturulması gibi geniş bir yelpazedeki öneriler tartışmaya açılmalıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), milyonlarca işçinin neden MAS’a oy verdiğini, bu eleştirel oyun ardında yatan mantığı anlamaktadır ve elbette partimiz, bu mantığa tecrübeleri boyunca eşlik edebilmeyi dilemektedir. Ancak yine de partimizin, bu mantığın önerdiği “maliyetsiz” tutumu desteklemediği, onu yanlış bulduğu ve onun işçileri yenilgilere taşıyacağına inandığı dile getirilmelidir. İUB-DE’nin Bolivya partisi olan Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi (ARPT), MAS’ın ulusal burjuvazinin taleplerinin aktarma kayışı rolünü oynadığı ve Bolivya işçilerinin bağımsız bir devrimci alternatif eşliğinde mevcut politik ve ekonomik krizden çıkması gerektiği perspektifiyle, seçimlerde boş oy çağrısı yapmıştı. ARPT, MAS’a oy atmış olan bütün işçilere bu alternatifin birlikte inşa edilmesi çağrısını yapmayı sürdürüyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) feminist mücadele kapsamında beş uluslararası politik kampanya

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) kadınların 17 Ekim günü “Pandemi ve Kapitalist Kriz: Kadın Mücadelesinin Rolü” başlıklı uluslararası çevrimiçi buluşması gerçekleşti. Türkiye, Arjantin, Şili, Brezilya, İran, Peru, Bolivya, Panama, Dominik Cumhuriyeti, Nikaragua, Meksika, İspanya, Portekiz ve Cezayir’den feministlerin katıldığı sanal konferansta, kapitalist hükümetlere karşı feminist hareketin ve işçi sınıfının birlikte mücadelesinin önemi vurgulandı. Buluşmada oylanıp kabul edilen politik kampanyaları okurlarımızla paylaşıyoruz.

1) 25 Kasım Cinsiyete Dayalı Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü üzerine: İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) bünyesindeki örgütler olarak farklı ülkelerde birleşik eylem çağrıları yapıyoruz. Feminist örgütleri, siyasi partileri, sendikaları, toplumsal örgütleri ve tüm bağımsız kadınları, cinsiyete dayalı şiddete karşı sokak eylemleri ve/veya sosyal medyada politik kampanyalar yapmaya davet ediyoruz. Hükümetleri, dış borçları ödemeyerek ve/veya aşırı zenginlere servet vergisi uygulayarak, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele için bütçe ayırmaya davet ediyoruz.

2) Sağlık çalışanlarına destek üzerine: Kadınlar olarak bizler sağlık çalışanlarının ve acil sağlık durumuna müdahalede stratejik konumda olanların çoğunluğunu oluşturmaktayız, dolayısıyla COVID-19 pandemisiyle mücadelenin ön saflarında da biz varız. İşçilerin kriz komitelerince güvence altına alınması gereken insanca ücretler ve güvenli çalışma koşullarını savunan tüm sağlık çalışanlarının mücadelelerini desteklemek üzere uluslararası bir kampanya çağrısı yapıyoruz. İster düşük ücret şeklinde ister başka şekillerde olsun, sağlık çalışanlarına dönük ayrımcılığa son verin! Aşırı zenginliğe ve servete sahip olanlara servet vergisi uygulanması ve dış borçların ödenmemesi yoluyla sağlık bütçelerinin acilen artırılmasını talep ediyoruz. Sağlık sisteminin, sağlık sektöründeki tüm işçilerin haklarına saygı duyacak ve bunları iyileştirecek şekilde kamusallaştırılması yönünde tüm kamu ve özel kaynakların merkezileştirilmesini talep ediyoruz. Tüm dünyada kamusal ve feminist bakış açısına sahip sağlık sistemleri talep ediyoruz!

3) Kürtaj hakkı üzerine: Gizli kürtaj, dünyada hamile kadın ölümlerinin başlıca nedenlerinden biri olmayı sürdürmekte. Dahası, bu durum pandemi sırasında daha da kötüleşti. Dünya nüfusunun %70’ten fazlası kürtajın yasal olduğu ülkelerde yaşıyor. Latin Amerika ve Karayipler, kürtajın ya tamamen yasak, ya da kısıtlandırıldığı bir bölge. İşte bu nedenle şunları talep ediyoruz: Kürtaj nedeniyle tek bir ölüm veya tutuklu daha istemiyoruz! Karar verebilmek için cinsel eğitim, kürtaja mecbur kalmamak için doğum kontrol yöntemleri ve ölmemek için yasal kürtaj hakkı! Güvenli, parasız ve yasal kürtaj, hemen şimdi! Dini kurumlar ve devletler birbirlerinden ayrılsın!

4) Irkçılık karşıtı mücadele üzerine: Siyah, göçmen, yerli, Arap kadınlar ve ırkçılıkla ezilen tüm kadınlar sistematik şiddete maruz kalıyorlar. Onlar sadece kurumsal şiddet ve baskıcı güçlerin kurbanları değiller, aynı zamanda günlük hayatta da her türlü zulüm ve ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Örneğin Marielle Franco siyah lezbiyen bir kadın olduğu ve Brezilya’nın favelalarındaki (gecekondu mahalleleri) yoksulların karşılaştığı polis istismarına karşı çıktığı için öldürüldü. George Floyd cinayetinden sonra yükselen ırkçılık karşıtı küresel isyan, “siyah hayatlar değerli” olduğu için örgütlenmemiz ve savaşmamız gerektiğinin bir göstergesi. İUB-DE olarak ırkçılık karşıtı mücadelenin bir parçasıyız ve nefret suçlarından sorumlu herkesin cezalandırılmasını talep ediyoruz. Dominik Cumhuriyeti’nde Haitili göçmenlerin linç edilmesi; ABD’de polislerin işlediği cinayetler ve göçmen toplama kampları; Lübnan, Suudi Arabistan ve diğer Ortadoğu ülkelerinde göçmen kadınların maruz kaldığı yarı kölelik sistemi olan Kafala ev işi emek rejimi; Akdeniz’de binlerce mültecinin hayatını kaybetmesi; İsrailli sömürgecilerin Filistinli kadınlara dönük saldırıları gibi nefret suçlarına son verilmesini talep ediyoruz. Bir yandan duvarlar dikip mültecilere temel haklarını tanımazken, bir yandan da insanları evlerini terk etmeye zorlayan nedenleri yaratan ikiyüzlü politikaları kınıyoruz. Tüm insanların serbest dolaşım hakkını savunuyor; herkesin resmi belgelere ve evrensel kamusal hizmetlere erişiminin garanti altına alınmasını ve yabancılara dönük gerici yasaların kaldırılmasını talep ediyoruz. İster yerli ister yabancı olalım, hepimiz aynı işçi sınıfının parçasıyız! Kimse illegal değildir! Bu nedenle siyah, yerli ve göçmen kadınların yanı sıra ırkçılıkla ezilen tüm kadınların sorunlarını görünür kılmak, onların taleplerini 25 Kasım ve Latin Amerikalı ve Karayipli Kadınlar günü olan 25 Temmuz gibi feminist takvimin diğer önemli günlerinin talepleriyle birleştirmek için eylemlerde bulunmanın önemli olduğuna inanıyoruz.

5) Siyasi tutuklular üzerine: Kapitalist hükümetler mücadele edenleri kriminalize etmeye çalışıyor. Bu da özellikle kadınlar için birtakım sonuçlar doğurmakta. Şili’de #FueraPiñera (Piñera Defol) mücadelesi başladığından beri 2500’ü aşkın kadın ve erkek siyasi tutuklu kaydedildi. Nikaragua’da sırf Ortega-Murillo rejimine karşı gösteri yaptığı için tutuklanan 100’den fazla siyasi tutsak var. İran’da 240.000’den fazla tutuklu arasında, kadın hakları aktivistleri dahil yüzlerce siyasi tutsak bulunuyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri genelinde durum bu şekilde. Pandemi, hapishanelerdeki siyasi tutsakların yaşam koşullarını kötüleştirmiş durumda. Kadın tutuklular cinsel taciz ve tecavüz gibi siyasi-cinsel şiddete maruz kalmaktalar. Siyasi tutuklulara özgürlük için uluslararası bir kampanya çağrısında bulunuyoruz. Hakları için mücadele edenlerin kriminalize edilmesine son!

Atlas Zedeler Adalet Platformu’ndan patron Ali Murat Ersoy’un evinin önünde basın açıklaması

0

2019 Kasım ayından beri hak ettikleri ücretleri ve tazminatları alamayan Atlas Zedeler Adalet Platformu üyeleri, iflasını açıklayan Atlas Jet patronu Murat Ersoy’dan haklarını talep ediyorlar. Bu sebeple A.Z.A.P. üyeleri, şirket ofisi önünde başlayan eylemlerine 17 Ekim Cumartesi günü Murat Ersoy’un evinin önündeki basın açıklamasıyla devam etti.

Murat Ersoy’un sözünü tutmayıp borcunu keyfi sebeplerle aylardır ertelediğini belirten A.Z.A.P. üyeleri, 10 aydır alamadıkları tüm ücretlerini son kuruşuna kadar kazanacaklarını ve bu bedeli kazanana kadar Murat Ersoy’un yaşam alanlarında alacaklarını talep edeceklerini belirttiler. Atlas Jet çalışanlarının ücretleri tamamen ödenene kadar eylemlerin devam edeceği belirtildi.

Basın açıklaması metninin tamamını aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Sayın Kıymetli Arkadaşlar, Basın Mensupları, Sendika Temsilcileri.

Hepiniz hoş geldiniz. Sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Bizler AtlasGlobal Havayolları çalışanları olarak, Kasım 2019’dan 14 Şubat 2020 tarihinde şirketin iflası açıklanıncaya kadar patron Ali Murat Ersoy tarafından ücretlerimizin ödeneceği vaadi ile çalıştık. Sürecin sonunda söz verilen üç buçuk aylık birikmiş ücretler ödenmediği gibi, kıdem tazminatlarımız da dahil tüm özlük haklarımızdan da mahrum bırakıldık. Söz verenin 31 Ağustos 2020 tarihinde ödeme yapacağını beyan ve taahhüt etmesi üzerine, eski Atlasglobal çalışanlarının %80’i, bu daveti samimi bir ödeme niyeti olarak öngörmüş, alacaklarından %30 – 40 arası feragat ederek mutabakat protokolünü imzalamıştır. Ödeme tarihinden iki gün önce, 28 Ağustos 2020 günü WhatsApp uygulaması üzerinden, şartları kabul etmediği için veya özgür iradeleriyle veya sürece inanmadıkları için imzalamaya gelmeyen arkadaşlarımızı bahane ederek, tekrar görüşme yapacağını ve 7 Eylül 2020 tarihinde tüm ödemeleri toptan yapacağını ifade ederek, çalışırken çok da alışkın olduğumuz oyalama sürecine girmiştir. Çok da alışkın olduğumuz üzere birbiri ardına yalanlarını sıralarken 14 Eylül, 21 Eylül, 30 Eylül tarihleri geçmiştir. Bilirkişi öncesi, eğer ödeme yapılacak paran hazır değilse, bu kadar insanı, bu pandeminin ortasında bulundukları yerlerden İstanbul’a davet edip, yolculuk masrafları ettirip, alacaklarından feragat ettirip, sonra ‘Param gelmedi’ veya ‘Herkes protokolü imzalamadı’ diyerek ödeme yapmamak, dürüstlük ve sözünün eri bir tüccar olma ilkesine ters düşmüştür. A.Z.A.P. Platformu olarak, hak ve alacaklarımızı almak için tüm platformlarda, basında ve sosyal medyada hak arayışımızın daha yüksek yoğunluklu ve daha sert olarak devam edeceğini bildirmiştik. Murat Ersoy ve işbirlikçilerinin yaşam alanlarının her yerinde olacağımızı söyledik, şimdi ailesi ile birlikte ikamet ettiği adreste buluşuyoruz. Bir sonraki aşamada komşu olmayı planlayıp, direniş çadırımızı bu lokasyonda kurmayı planlıyoruz. Murat Ersoy’un çocuklarının da bizim neden orada olduğumuz hakkında soracakları olacağını düşünüyoruz. Murat Ersoy bize olduğu kadar çocuklarına da nasıl bir iş insanı olduğunu açıklamalı. Ali Murat Ersoy’un gerçek yüzünü açıklayacağız. Kabul ettirmeye çalıştığı hileli iflasa ait gerçekleri, kullandığı ilişkileri ve yöntemleri, off-shore şirketleri, gözden kaçırmaya çalıştığı şirketleri, iştirakleri ve ortaklıkları hem kamuoyu hem de adalet mekanizması ile paylaşacağız. İflasın hileli bir iflas olduğunu ispat edeceğiz ve bu konudan kolayca kurtulmasına engel olacağız. Hak ve alacaklarımızı alıncaya kadar mücadele edeceğiz. Hepinize katılım ve desteğiniz için, buraya kadar geldiğiniz için teşekkür ediyorum.

Saygılarımızla. A.Z.A.P. (Atlas Zedeler Adalet Platformu) Yönetim Kurulu

Prof. Dr. Yalım Dikmen ile pandemi ve sağlık sistemi üzerine

0

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yoğun Bakım Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yalım Dikmen ile pandemi sırasında sağlık çalışanlarının karşılaştığı zorluklar ve hepimizi ilgilendiren sağlık sisteminin işleyişi hakkında konuştuk.

Söyleşi: Ekin Güvençoğlu

Mart’ın başından beri korona ile yoğun mücadele içindesiniz, tüm bu özveriniz için gazetem ve okurlar adına teşekkür ediyorum. Bu süreci göz önüne alınca sizce nasıl bir sınav veriyoruz hem sağlık sistemi hem de toplum açısından?

Ben teşekkür ederim. Sanıyorum tüm sağlık çalışanları bana katılacaktır, meslek hayatımızın en zor günlerini yaşıyoruz. Bu salgın toplumun pek çok kesimi için gerçek bir sınav haline geldi ve hemen belirtmeliyim ki her kesim eşit derecede başarılı olamadı.

Aslında pandemi öncesi bütün ülkeler böyle bir salgının geleceğini bekliyordu ve sağlık sistemlerinin buna hazırlanması gündemdeydi. Daha önce yaşanan domuz gribi gibi salgınlar hafif atlatılmıştı ve sağlık sistemimiz bu boyutta bir afet ile sınanmamıştı. Sanıyorum sağlık sistemi bu virüse yakalanan hastalara yardım etmek açısından oldukça başarılı bir sınav verdi ama bu başarının altında yatan en büyük etken, inanılmaz bir fedakârlık örneği gösteren sağlık çalışanlarıdır. Hastalığa yakalananların tedavi edilmesi sürecini bu mücadelenin önemli bir parçası olarak kabul edecek olursak sağlık çalışanları bu konuda çok başarılı olmuşlardır. Ülkemizin sahip olduğu hastane ve yoğun bakım kapasiteleri hızla artan hasta sayılarına yetişmek için artırılmış ve başka ülkelerde yaşandığını bildiğimiz acıklı tablolar ülkemizde yaşanmamıştır. Örneğin hastane bahçelerinde, kapalı alanlarda derme çatma geçici hastaneler kurulması gerekmemiş, hastalar gereksinim duydukları düzeyde tıbbi bakıma erişebilmişlerdir.

Toplum açısından bakılacak olursa, salgının ilk döneminde toplumun mücadeleye ciddi ölçüde katkıda bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu katkı sadece üç günlük kuru alkış ile kalmamış insanlar mücadeleye gerçekten katkıda bulunmak için ellerini taşın altına koymuşlardır. Çalıştığım kurum olan Cerrahpaşa hastanesine gelen yardım ve bağışlar bu katkının örnekleri olabilir. Farklı sivil toplum kuruluşlarından, ev kadınlarına kadar herkes elinden geldiğince yardımda bulunmuş ve sağlık çalışanlarının yanında durmuştur. Ancak bir noktadan itibaren toplumun algısında bir değişiklik olduğunu ve durumun ciddiyetinin kaybedildiğini düşünüyorum. Geçen zaman ve atılan normalleşme adımları ile birlikte, topluma açıklanan salgın bilgilerinin güvenilirliğinin tartışılmaya başlanması ile kişilerin kendini koruma refleksinin azalması, ekonomik durum gibi başka etkenlerin de katkısı ile sağlık çalışanlarına şiddetin artması gibi olaylar toplum olarak mücadelede tökezlediğimizi gösteriyor.

Önümüzdeki günlerde hastalığın seyrinin daha ağırlaşacağı ve vaka sayılarının artacağından endişe ediliyor, hatta bunun için ikinci dalga gibi tanımlamalarda bulunuluyor, sizce ne kadar doğru?

Önümüzdeki günler havaların soğuduğu ve mevsimsel solunum yolu hastalıklarının görülmeye başladığı günler olacak. Örneğin mevsimsel grip vakalarının görülmeye başlaması ile hastaneye benzer yakınmalar ile başvuran hasta sayısı kaçınılmaz olarak artacak. Sonuçta sağlık sistemi kapasitesinin tekrar zorlanması mümkün. Bunun için ikinci dalga tanımı çok doğru değil, çünkü Covid-19 salgınında daha birinci dalga bitmiş değil, vaka sayıları birinci dalga bitti dedirtecek düzeylere hiçbir zaman inmedi ve artışlar ve azalışlar ile devam ediyor. Şimdi zaten mevsimsel olarak ortaya çıkan hastaların da tabloya eklenmesi ile solunum sorunları olan hastaların sayısı artacaktır.

Sürecin başında beri Sağlık Bakanlığı ve çalıştığınız hastane size ne gibi desteklerde bulundu, yeterli miydi?

Bu sorunun biraz açıklamaya ihtiyacı var sanırım, eğer bakanlık ve hastane sağlık çalışanlarının gündelik işlevlerini yerine getirmek açısından sunduğu destekten bahsediyorsanız bu konuda bugüne kadar sıkıntı yaşanmadığını söyleyebilirim. Hastanemde yoğun bakım anlamında ciddi bir kapasite artışı söz konusu oldu. Bu da ciddi bir yatırım ile ekipman ve malzeme temini anlamına geliyordu. Hem bakanlık hem hastane yönetimi bu konuda ciddi adımlar attı; sağlık çalışanlarının kullanması gereken kişisel koruyucu ekipman temini açısından da bugüne kadar bir eksiklik yaşanmadı.

Destek derken sağlık çalışanlarının geçirdikleri bu zor dönemde kendilerini daha iyi hissetmeleri açısından destekten bahsediyorsak bunun yeterli olduğunu söylemek biraz zor. Tabii burada hastane değil merkezi yönetimin desteğinden bahsetmek lazım. Yedi ay süren salgında ilk üç ay verilen ve aslında son derece adaletsiz bir şekilde dağıtılan maddi katkı ve üç günlük alkış dışında bir destek aklıma gelmiyor doğrusu. Sağlık çalışanları hâlâ sağlıkta şiddetin önlenmesi yolunda adımlar atılması ve yasa çıkartılmasını bekliyorlar ama en önemli beklentileri özlük haklarının düzeltilmesi, adaletsiz performans sisteminin kaldırılarak ücretlerinin artırılması. Okurlar bunu yadırgamasınlar lütfen, sağlık çalışanları hekiminden hemşiresine, sekreterinden temizlik elemanına kadar bu süreçte çok büyük fedakârlıklar yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Bir gün bile “of” demeden hastaların yardımına koştular. Mesai saatlerinden bağımsız olarak gece yarılarına kadar hasta ve temaslı taramasına katıldılar. Uzun saatler boyunca ambulans kullanarak hastaları hastaneye yetiştirdiler. Çok yoruldular, hastalandılar, yaşamlarını kaybettiler ama hiç durmadan ellerinden geleni yaptılar, yapıyorlar.

Sağlık Bakanının geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada vaka ile hasta sayısının halka sunulan raporda farklı değerlendirildiği belirtildi. Bu durumda belirtisiz (asemptomatik) ama hastalığı yayabilecek insanların açıklanmadığı anlaşılıyor. Sizce bu doğru mu, nasıl yapılmalıydı? Ve sizce Sağlık Bakanı süreci doğru yönetti mi?

Salgının başından beri vakaların sayısı ile ilgili endişeler söz konusudur. Öncelikle sadece testi pozitif olan hastaların sayılması, benzer belirtiler olup aynı durumda olan hastaların testi pozitif gelmediği için bildirilen sayılar içinde bulunmaması hasta sayıları hakkında tartışma yaratmıştı ki daha sonra uygulanan testlerin güvenilirliğinin çok düşük olduğu ortaya çıktı. Daha sonra Bakanlık yalnızca semptomu olan yani hastalık ile ilgili yakınması olan kişilere Covid-19 testi yapılmasına karar verdi. Hemen ardından vaka ve hasta ayrımı gibi bir değerlendirme ortaya çıktı. Bu da Covid-19 salgınının boyutları ile ilgili sunulan verilerin güvenilirliğini ciddi şekilde sarstı.

Ülkeler salgınla mücadele konusunda farklı stratejiler izlediler ve bu stratejiler salgın ile mücadele konusunda başarının boyutunu belirlediler.

Covid-19 salgını ile ilgili kritik bir nokta çok sayıda belirtisiz kişinin toplum içinde bulunması ve hastalığı etraflarına bulaştırmasıdır. Eğer toplumda hareketlilik fazla ve korunma önlemlerine uyum da yeterli değilse bu durum hasta sayısının hızla artmasına neden olacaktır. Ben salgın yönetimi konusunda uzman değilim ama sürecin doğru yönetildiğini söylemek içimden gelmiyor.

Türk Tabipler Birliği’nin (TTB) salgının yöneltilmesi ve genel sağlık sistemi hakkında eleştirileri vardı buna karşı siyasilerin TTB’nin kapatılmasına varacak söylemleri oldu. Bu durumu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk Tabipler Birliği tüm hekimlerin üye olduğu tabip odalarının çatısıdır. Yasayla kurulmuş bir kurumdur ve meslek örgütü olarak çok önemli bir rolü vardır. Ne yazık ki gerek hekimlerin büyük bir bölümü gerek farklı toplum kesimleri açısından polemik konusu olmaktan öteye geçememiştir. Bence burada hekimlerin sorumluluğu büyüktür ama her ne olursa olsun bir meslek grubunun üyesi olduğu meslek kuruluşunun kapatılması, o mesleği yapan kişiler açısından kabul edilemez olmalıdır.

İstanbul’dan “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” çağrısı

0

Avrupa ölçeğinde ilan edilen göçmenlerle dayanışma günü kapsamında, Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin çağrısıyla İstanbul Kadıköy’de bir basın açıklaması düzenlendi. Eyleme birçok siyasi parti ve insan hakları örgütü de destek verdi. Basın açıklamasının tamamı şu şekilde:

Dünyanın dört bir yanında bugün yüz binlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykırıyor. Biz de İstanbul’dan bu sese destek olmak ve taleplerimizi birlikte yükseltmek için bir araya geldik.

Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberlerine tanıklık ediyoruz.

Türkiye’nin mültecilerin yasal statüsünü tanımamasının bir sonucu olarak, tehlikeli yolculuklara girişmek zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyor. Van Gölü göçmen ölümlerinin simgelerinden birisine dönüşüyor. Ağustos ayı başında batan teknede en az 61 göçmen hayatını kaybetti. Geçtiğimiz hafta ise aynı bölgede, 15 kişilik minibüste 72 mültecinin sınırı geçmeye çalışırken 2 mültecinin havasızlıktan hayatını kaybettiği haberini aldık. Bunların sadece basına yansıyan haberler olduğunu unutmayalım. Her yıl yüzlerce mülteci hükümetin sınır politikalarından dolayı hayatını kaybetmekte.

AKP hükümeti bir yandan Suriye sınırına ördüğü duvarla yüz binlerce mülteciyi savaşın kaderine terk ederken, Batı sınırında Avrupa Birliği’nin sınır bekçiliğini üstlenerek Türkiye’deki mültecilerin iltica hakkını da engelliyor. Mülteciler AB ile pazarlıkta bir koz olarak kullanılmaya devam ediyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in geçtiğimiz günlerde “Yaptırımlar olursa mülteciler konusunda AB işbirliği beklemesin” açıklaması, bu durumun açık bir özetiydi. Bu işbirliğinin sonucu ise bu yılın başından beri en az 37 mültecinin Ege Denizi’nde sınırı geçmeye çalışırken hayatını kaybetmesi oldu. Ege Bölgesinde 17 bin mültecinin sınırı geçme girişimi durduruldu ve Yunanistan’ın geri ittiği 125 mülteciyi Türkiye sınır dışı etme kararı aldı.

Hatırlayalım. Bundan yaklaşık 7 ay önce hükümet sınırların açıldığı yalan haberiyle binlerce göçmenin Pazarkule sınır kapısına yığılmasını teşvik etmiş, Türk ve Yunan polis güçleri arasında sıkışan göçmenler günlerce sınırı aşmaya çalışmıştı. Hükümetin AB ile gerilimi düşürmeye karar vermesinin ardından ise göçmenler geri gönderme merkezlerine ve spor salonlarına kapatılmıştı.

Bu trajedilerin son bulması için Türkiye ve AB arasındaki Geri Kabul Anlaşması derhal sonlandırılmalı ve hem Türkiye hükümeti hem de Avrupa ülkeleri mültecilerin iltica hakkını koşulsuz biçimde tanımalıdır!

Öte yandan göçmenlere dönük ırkçı saldırılar giderek yaygınlaşıyor. Geçtiğimiz ay 16 yaşındaki Suriyeli göçmen Eymen Hammamı Samsun’da ırkçı bir grubun saldırısı sonucunda bıçaklanarak öldürüldü. Daha öncesinde ise Bursa’da 17 yaşındaki Hamza Acan benzer bir ırkçı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. 2020 içerisinde 3’ü çocuk olmak üzere 7 kişi ırkçı saldırılarda yaşamını yitirdi, 32 kişi yaralandı.

Irkçılığın yaygınlaşmasındaki asıl sorumlunun, hükümetin göçmenleri kendi kaderlerine terk eden ikiyüzlü politikaları olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. Hükümet Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteciye herhangi bir kalıcı yasal statü tanımayarak bu kesimlerin temel sosyal haklardan faydalanmasını engelleyerek onları kendi kaderlerine terk ediyor. Dahası, hükümet sözcüleri göçmenler için on milyarlarca dolar harcandığı yalanını her fırsatta tekrarlamaktan geri kalmıyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar.

Göçmenlere dönük saldırıların cezasız bırakılması ise ırkçılığı adeta ödüllendiriyor. Festus Okey cinayetinin üzerinin ısrarla örtülmesi ve faillerin ceza almaması bu politikanın bir simgesi niteliğinde. Irkçılık bir insanlık suçudur! Nefret söyleminden işlenmiş cinayetlere dek hiçbir suç cezasız kalmamalıdır!

Türkiye’de yaşayan mülteciler ve göçmenler emek sömürüsünün en yoğun olduğu alanlarda çok daha düşük ücret karşılığında iş bulabilmekteler. Herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan en riskli alanlarda çalışan göçmen işçilerden yüzlercesi her yıl iş cinayetlerine kurban gitmekteler. Pandemi süreci ise göçmen işçiler üzerinde daha da büyük bir yıkım yaratmış durumda. Bu dönemde işini ilk kaybedenler göçmen işçiler oldu. Kayıtsız çalıştırılmanın sonucu olarak ücretsiz izin ödeneği ve kısa çalışma ödeneği hakkı gibi haklardan da faydalanamıyorlar. Bu durum göçmenlerin fiilen açlıktan ölüme terk edilmesi anlamına geliyor. Göçmen işçilerin çalışma, sosyal güvenlik, sendikalı olma gibi tüm hakları tanınmalı, pandemi döneminde dağıtılan sosyal yardımlardan göçmenler de yararlanmalıdır.

Kadın ve LGBTİ+  göçmenlerin ise göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve maruz kaldıkları şiddet  daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, hepimizin bildiği Nadira Kadirova cinayetinde olduğu gibi üzeri örtülmeye çalışılıyor. Pandemi sürecinde artan ev içi erkek şiddetine karşı gerekli önlemler alınmıyor; aksine hükümetin İstanbul Sözleşmesini kaldırma girişimleri, cinsiyetçiliğin ve LGBTİ+ düşmanlığının bizzat iktidarın söylemleriyle körüklenmesi ve bu suçların cezasız bırakılması kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin hayatlarını daha da korumasız hale getiriyor.

Dile getirdiğimiz bu sorunlar, yalnızca Türkiye’ye özgü değil, pek çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Geçtiğimiz ay Yunanistan’ın Midilli adasındaki Moria kampında çıkan yangın, AB ülkelerinin göçmen politikasının sonuçlarını yansıtan acı bir örnekti. Yüz binlerce mülteci en temel insani gereksinimlerin karşılanmadığı toplama kamplarında tutuluyor ve iltica hakkı AB tarafından fiilen ortadan kaldırılıyor. AB’nin sınırlarına ördüğü duvarlar sonucunda, sadece 2020 içinde en az 500 kişi Akdeniz’de batan teknelerde hayatını kaybetti. Bu durum karşısında AB’nin projesi ise Yeni Göç ve İltica Planlı altında mevcut hakları daha da geriye götürmekten ibaret.

Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkan yüz binlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getiriyoruz.

*Savaştan kaçarak Türkiye sınırına sığınan göçmenler için sınırlar açılmalı, göçmenlerin yaşam ve sığınma hakkına saygı gösterilmelidir.

*Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu sınırlamayı kaldırmalı, zulümden kaçan herkese mültecilik statüsü tanınmalıdır.

*Avrupa devletleri, Türkiye’yi sınır bekçisi olarak tutma politikasına son vermeli ve kapılarını göçmenler için açmalıdır.

*Göçmenleri Türkiye’ye hapseden AB-Türkiye arasındaki geri kabul anlaşması iptal edilmelidir.

*Göçmenlerin pazarlık aracı olarak kullanılmasına son verilmeli, hükümet göçmenleri güvensiz geçiş yollarına yönlendirmekten vazgeçmelidir.

*Tüm göçmenlerin beslenme, barınma, sağlık, eğitim, çalışma, serbest dolaşım ve yerleşim hakları tanınmalı, insani ihtiyaçları derhal karşılanmalıdır.

*Hiç kimse nedensiz göçmez, bütün sınırlar açılmalıdır.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Destekleyen Kurumlar:

Başlangıç
Demokratik Alevi Dernekleri
Demokratik Bölgeler Partisi
EMEP
Göç Platformu
Halkevleri
Halkların Köprüsü Derneği
HDK Göç ve Mülteciler Meclisi
HDP Göç ve Mülteciler Komisyonu
Hevi LGBTI Derneği
İHD İstanbul Şubesi
İşçi Demokrasisi Partisi
Mor Dayanışma Kadın Derneği
Özgürlük için Hukukçular Derneği
Polen Ekoloji
Sosyalist Dayanışma Platformu
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi
Toplumsal Özgürlük Partisi
Yeşil Sol Mültecilerle Dayanışma Çalışma Grubu

“Sınırsız, sınıfsız, sürgünsüz, sömürüsüz bir Dünya” için 17 Ekim’de alanlara!

0

Mültecilere ve göçmenlere dönük artan saldırılar ve baskılar karşısında 17 Ekim’de Avrupa ölçeğinde bir dayanışma ve eylem günü ilan edildi. Türkiye’den Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi de bu çağrının bir parçası olarak eylem çağrısında bulundu. Aralarında İşçi Demokrasisi Partisi’nin de olduğu birçok siyasi partinin ve kitle örgütünün destek vereceği eylemin çağrı metni şu şekilde:

17 Ekim, “Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Gününde” Dünya’nın dört bir yanında yüzbinlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykıracak.

Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün gazetelerde, göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberleri yer alıyor. Bu haberlerde, Türkiye’de yaşayan mültecilerin ve göçmenlerin işçi olarak çalıştıkları işyerlerinde en riskli, en tehlikeli işleri herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan yürütürken iş cinayetine kurban gittikleri veya sabah işe giderken, sınır dışı edilme korkusuyla polisten kaçarken bir polis kurşunuyla veya akşam işten döndüğünde yaşadığı mahallede bir ırkçı saldırı sonucu yaşamlarını yitirdiği yer alıyor. Zaman zaman ise yakın zamanda Van’da olduğu gibi, herhangi bir yasal statüye sahip olamama nedeniyle tehlikeli yollarla yolculuk yapmak zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyorlar. Çoğu zaman ise mültecilerin ve göçmenlerin yaşadığı baskılar haberlerde bile yer almıyor. Kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin ise, göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve karşı karşıya kaldıkları şiddet daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, üstü örtülüyor.

Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteci, herhangi bir kalıcı yasal statüye sahip olmadıklarından sağlık, eğitim, barınma, çalışma gibi temel sosyal haklardan faydalanamıyor, kendi kaderlerine terk ediliyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar.

Ancak maalesef bu sorunlar, Türkiye’ye özgü değil, bir çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkacak yüzbinlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getireceğiz.

Herkesi, dünyanın dört bir yanında sokaklarda “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini dile getiren göçmenlerin sesine sesimizi katmak için 17 Ekim 2020 – Cumartesi günü saat: 14.00’de Kadıköy Süreyya Operası önünde yapılacak açıklamamıza katılmaya davet ediyoruz.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Tarih: 17 Ekim Cumartesi saat 14.00

Yer: Kadıköy Süreyya Operası önü

Destekleyen Kurumlar:

Başlangıç
Demokratik Alevi Dernekleri
Demokratik Bölgeler Partisi
EMEP
Göç Platformu
Halkevleri
Halkların Köprüsü Derneği
HDK Göç ve Mülteciler Meclisi
HDP Göç ve Mülteciler Komisyonu
Hevi LGBTI Derneği
İHD İstanbul Şubesi
İşçi Demokrasisi Partisi
Mor Dayanışma Kadın Derneği
Özgürlük için Hukukçular Derneği
Polen Ekoloji
Sosyalist Dayanışma Platformu
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi
Toplumsal Özgürlük Partisi
Yeşil Sol Mültecilerle Dayanışma Çalışma Grubu

Azerbaycan ile Ermenistan arasında Dağlık Karabağ üzerine savaşa hayır! Emperyalist ülkelerin (AB ve ABD) ve bölgedeki Türkiye ve Rusya’nın müdahalesine son!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) bildirisi

27 Eylül 2020’de çok geniş olmayan Dağlık Karabağ toprakları üzerine yeni bir savaş patlak verdi. Dağlık Karabağ ve başkentine yönelik silahlı çatışmalar ve bombardımanlar başladı. Çatışmalarda şimdiden yüzlerce asker ve sivil hayatını kaybetti. Ve bu durum Azerbaycan ile Ermenistan arasında topyekûn bir savaşla sonuçlanabilir. Her iki taraf da birbirini çatışmayı başlatmakla suçluyor.

Bu oldukça karmaşık ve Güney Kafkasya bölgesinde uzun bir toprak anlaşmazlığı geçmişi olan bir çatışma. 1991 yılında Ermenistan ve Rusya’nın askeri desteğiyle bağımsız bir Dağlık Karabağ Cumhuriyeti ilan edilen bölgenin nüfusu (yaklaşık 150.000 kişi) çoğunlukla Ermenilerden oluşuyor. Ve o zamandan beri de çatışma mevcudiyetini ve çözümsüzlüğünü koruyor.

Ermenistan (çoğunluğu Ermeni-Hıristiyanlardan oluşan 2.900.000 nüfusa sahip) ile Azerbaycan (çoğunluğu Müslümanlardan oluşan 10.000.000 nüfusa sahip) arasında Dağlık Karabağ konusunda yaşanan çatışmanın Dağlık Karabağ ile sınırlı olmadığı ve 1994 yılında sona eren savaş sırasında Ermenistan tarafından ele geçirilen Azerbaycan topraklarının diğer büyük kısımlarını içerdiği ortadadır.

Dağlık Karabağ, Ermenistan ile sınırı bile olmayan, Azerbaycan’ın bölgeleri ile çevrili bir Ermeni yerleşim yeriydi. Ermenistan, Dağlık Karabağ’ı çevreleyen Azerbaycan topraklarını harap eden bir askeri harekat başlattı. Azeri Nahçevan bölgesini Azerbaycan’dan ayırdı ve katliamlar, etnik temizlik ve yüzbinlerce Azeri’nin (şu anda 600.000 kadarı Azerbaycan’da yaşamaktadır) göçü sonucu bölgeyi nüfustan arındırarak Ermeni nüfusunu buraya yerleştirdi.

Madalyonun diğer yüzü ise Dağlık Karabağ halkının kendi kaderini tayin hakkını her zaman reddetmiş olan kapitalist Azerbaycan rejimidir.

Bölge halklarına daha fazla ölüm, yıkım ve sefaletten başka bir şey getirmeyecek olan bu savaşı reddediyoruz. Bu arada, NATO üyesi emperyalist güçler ile Rusya ve Türkiye’deki kapitalist rejimlerin saldırgan yayılmacılığı, bu çatışmayı bölge halklarına hakimiyet projelerini ve kapitalist sömürü adına sermayelerini ilerletmek için kullanıyorlar.

Çatışmanın kökeni ne?

Çatışmanın kökleri, eski kapitalist imparatorlukların (İngiliz, Fransız, Osmanlı, Rus) ortaya çıkışları ve sürtüşmeleriyle ilişkili olarak yüzyıllardır süren etnik rekabet ve katliamlara dayanmaktadır.

Küçük Dağlık Karabağ bölgesi, asırlardır ağırlıklı olarak Ermeni dili ve Hristiyan kültürüne sahip bir nüfusu barındırmaktadır.

1917 sosyalist devrimi sonrasında kurulan Sovyetler Birliği, toprak sahipleri ve kapitalistleri mülksüzleştirdi ve Kafkasya’nın farklı tarihi milliyetleri, yaklaşık on yıl süren barış içinde bir arada deneyimlenen bir süreç yaşadı. Lenin’in ölümünden sonra ve Stalin’in başını çektiği karşıdevrimci bürokratik kastın yükselişiyle eski yaralar yeniden açıldı. Stalin, Kremlin bürokrasisi yararına halkları bölmek ve kontrol altında tutmak için 1930’larda bu küçük toprakları Azerbaycan’a bıraktı.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve kapitalizmin yeniden restorasyonuyla, halklar arasındaki eski ayrışmalar güçlenerek yeniden su yüzüne çıktı; ancak bu sefer bu ayrışmalar farklı kapitalist ve emperyalist kesimlerin toprak ve servet kontrolü adına çıkarlarına doğrudan bağımlıydı. Hem Ermenistan hem de Azerbaycan bu süreçte kapitalist ülkeler haline geldiler.

1991 yılında Dağlık Karabağ bağımsızlığını ilan etti ve ertesinde Azerbaycan ile Ermenistan arasında Rusya’nın desteğiyle bir savaş patlak verdi. 1994’te savaş ateşkesle sonuçlansa da bir anlaşma sağlanamadı. Dağlık Karabağ güçsüz bir şekilde bağımsız hale geldi ve hiçbir dünya ülkesi bu bağımsızlığı tanımadı. O zamandan beri benzer olaylar ve silahlı çatışmalar tekrarlanıp durdu.

Yeni bir silahlı çatışma ve yeni bir kardeş katili savaş tehlikesi

Dağlık Karabağ sorunu hem Azerbaycan hem de Ermenistan rejimi tarafından bugüne değin her zaman halklarının dikkatini ülkelerindeki siyasi ve sosyal krizden uzaklaştırıp başka yöne çekmek için kullanılmıştır. Bu yönde her iki rejim de hep “ulusal” birlik bayrağı kaldırmıştır. Oldukça şiddetli güncel kapitalist krizin ortasında, Azerbaycan ve Ermenistan halkları rejimlerini yine sorgulamaktadır.

Babasının halefi İslami İlham Aliyev liderliğindeki Azerbaycan rejimi yaklaşık 20 yıldır hüküm sürüyor. Rejim, son dönemde baskılar ve sosyal krizle ilgili sorgulamalarla boğuşuyor. Petrol fiyatlarındaki düşüş, petrol ve gaz ihracatçısı olan Azerbaycan’ı da etkiledi. Ülkenin kendisinden hidrokarbon ithal eden Türkiye ile özel anlaşmaları var. Ülkedeki ana yatırımcılar arasında İngiliz, Rus ve Türk şirketleri bulunuyor. Aliyev, Dağlık Karabağ geri alınana kadar durmayacağını belirtti. Bu konuda “Karabağ işgalden kurtarılıncaya kadar mücadelenin devam edeceğini” açıkça ilan eden Erdoğan rejiminin açık siyasi ve askeri desteğine güveniyor. ABD’nin çatışmaya el altından müdahalesi, Azerbaycan’a uzun süredir modern silahlar satan ve Azerbaycan’ın büyük miktarlarda modern silah aldığı İsrail’in arkasına gizleniyor olabilir.

Diğer taraftan, mevcut Ermeni hükümeti, önceki hükümetin düşmesi ve seçimlere gidilmesine neden olan 2018 halk ayaklanmasının ardından iktidara gelmişti. Ermenistan büyük bir bakır üreticisi ve ihracatçısı ve ülkedeki tüm eski devlet şirketleri özelleştirilmiş durumda.

Ermenistan her zaman Putin ve Rusya’nın desteğini almış olsa da yeni hükümet Avrupa Birliği (AB) ve NATO ile daha yakın ilişkiler arayışına girdi. Rusya bu nedenle Ermenistan’a sadece ılımlı bir destek veriyor ve Azerbaycan ile bağlarını tamamen koparmak istemiyor. Buna karşılık Fransa ve AB, yeni bir müzakerede Ermenistan’ı desteklemeye sinyalleri veriyorlar. Kapitalist bir sektör de içeren büyük bir Ermeni cemaatini içinde bulunduran Fransız emperyalizminin Ermenistan ile özel ekonomik ve siyasi bağları var.

Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki savaşa hayır

Bu savaş işçi sınıfı ve bölge halklarına, çokuluslu şirketlerin daha fazla boyundurluğu altına girmek dışında başka hiçbir şey getirmeyecektir.

BM “barıştan” bahsediyor, ancak çatışmaların sürmesine ve toprakların askeri işgali anlamına gelen aldatıcı “barışa” ses çıkarmayarak, emperyalist çokuluslu şirketlerin ulusal nefret yanılsamasıyla bölünmüş durumdaki işçileri sömürmesinin önünü açıyor.

Halklar arasında gerçek bir barış ve bir arada adilce yaşama imkânı, ancak kapitalist-emperyalist sistem ve onun kapitalist hükümetleri sona erdirilirse ve bugün kendi çıkarlarını dayatan çokuluslu şirketler bölgeden kovulursa mümkün olacaktır. Eski SSCB’yi yöneten sahte sosyalizm değil; sadece gerçek bir sosyalizm, ulusal sınırların aşılmasına, halkların uyum içinde, karşılıklı milliyetlere ve kültürlere saygı duyulmasına, ekonomilerin işçi sınıfının ve Kafkasya halklarının yararına planlamasına izin verebilir.

Bu perspektiften yola çıkarak, bugün emperyalist kapitalist çıkarların, Türkiye ve Rusya rejimlerinin piyonları olarak yönetilen halklar arasındaki bu savaşı durdurmak elzemdir.

İUB-DE olarak dünya çapında demokratik ve antiemperyalist olduklarını iddia eden tüm siyasi, sendika veya öğrenci örgütlerini Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki savaşa karşı ses çıkarmaya çağırıyoruz.

Dağlık Karabağ çatışmasında emperyalist ülkelerin (AB ve ABD) siyasi ve askeri müdahalelerine son!

Rusya ve Türkiye’nin kapitalist rejimlerinin bölgedeki saldırgan yayılmacılığına son! Sivil halkın katliamına son!

Dağlık Karabağ halkı için kendi kaderini tayin hakkı! Ermenistan işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilsin, yerinden edilmiş nüfuslara kendi topraklarına dönme hakkı!

Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki savaşa hayır!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

8 Ekim 2020

İşçi sınıfının yalnızlığı

0

Emek örgütlerinin, özellikle de sendikalardan bazılarının güçsüzlüğü, ama çoğunluğunun da bürokratik vurdumduymazlığı nedeniyle, bu salgın döneminde hem işçi sınıfı büyük bir yalnızlık içine düştü, hem de sendikalar örgütlenme açısından önemli bir olanağı yitirdiler.

Daha pandemi öncesinde ekonominin krizde olması nedeniyle patronlar sınıfa karşı bir saldırı içine girmişlerdi. Kapanan işyerleri, işten çıkarmalar, sendikalaşmaya saldırılar, düşen geçim düzeyleri, yoksullaşma… Bunların hepsi kapitalist saldırının sonuçları ve göstergeleriydi.

Ve patronlar pandemiyi fırsata çevirdiler. Ücretsiz izne gönderme ve kısa süreli çalışma yöntemleriyle devletin desteğini arkalarına alarak bilançolarını (yani kâr oranlarını) düzeltmeye giriştiler. Burada “devlet desteği”nin kaynağı esas olarak işçi sınıfının biriken parası olan İşsizlik Sigortası Fonu ve gene halkın vergilerinden oluşan hazine akçeleriydi. Bunların hepsi patronlara destek olarak sunuldu.

Tabii bu arada “normalleşme” adına tam gaz çalıştırılan işyerlerine virüs girdi ve hızla yayıldı. Buna rağmen hükümet ve patronlar, bazı göstermelik önlemler almanın dışında, işçileri aynı tempoyla çalıştırmaya devam ettiler, ediyorlar. Hatta işçileri fabrika içine hapsederek onları “karantinaya” alan ya da çalışma kampı tarzında sanayi alanları oluşturmayı öneren işverenler (hatta Hak-İş gibi gerici sendikalar) bile çıktı. Onlar için önemli olan işçinin sağlığından ziyade işletmelerinin üretime devam edebilmesiydi. Öte yandan bugün işçilerini ücretsiz izinde veya kısa çalışmada gösterip tam gün çalıştıran yüzlerce işyeri var; bu patronlar işçinin ücretinin önemlice bir bölümünü “devletten” alıyorlar, yani işçinin parasını gene işçinin kendisine ödetiyorlar.

Bu vahşi sömürü sistemi ve sağlıksız düzen karşısında işçiler bazı yerlerde kendiliklerinden protestoya giriştiler, çeşitli eylemler yaptılar (bunları gazetemizin web sitesi gazetenisan.net adresinden izleyebilirsiniz). Ama yalnız kaldılar. Elbette onların bu girişimlerini destekleyen çevreler oldu, ama ya sendikalar ne yaptı? İşçilerin huzursuzluklarını, şikâyetlerini veya eylemlerini örgütleyecek ve birleştirecek kapasitedeki sendikalar bazı doğru talepler ileri sürmenin dışında sözlerini pratiğe dökmediler.

Oysa salgın dönemindeki devlet-patron saldırısının ekonomi ve sağlık alanlarında işçi sınıfı için yarattığı sorunlar, tek tek işçilerde bir savunma duygusu yaratmıştı ve hâlâ da yaratıyor. Bir kısım işyerinde işçilerin arasında böylesi bir durum karşısında sendikalaşarak, iş kaybına, yoksullaşmaya ve hastalığa karşı savunma eğilimi de belirdi. Hatta bazı girişimler de oldu ve oluyor. Ancak patronlar bütün bu girişimlere doğrudan öncü işçileri işten atarak yanıt veriyorlar. Ve hâlâ sendika yönetimleri sessiz, işçiler yalnız.

Oysa işçi sınıfı içindeki huzursuzluğun ve savunma eğilimlerinin yükseldiği böylesi bir ortam sendikalara örgütlenme, patron saldırganlığına karşı mücadelenin başına geçme, kendiliğinden doğan eylemlilikleri birleştirme ve güçlendirme açılarından büyük fırsatlar sunmakta. Üstelik sorun sadece sendikal örgütlenmeyi yaygınlaştırma fırsatından yararlanmak da değil, bunu yapmak sendikaların en önemli görevi.

Sendika yönetimlerinin bugünkü pasif ve vurdumduymaz tavırları, işçiler arasında elbette sendikalara karşı güvensizliğin yaygınlaşmasına neden oluyor. Biz devrimciler ve öncü işçiler olarak elbette bu güvensizliğin sendikal örgütlenmeye ve mücadeleye değil, sendikaların yönetimindeki bürokrasilere karşı yönlendirmeye çalışıyoruz. Ama bürokratların etkisi sendikalarda ne denli güçlüyse, işçinin sendikal örgütlenmeyi bir çare olarak görmemesi de o denli yaygın oluyor. Kuşkusuz pek çok iyi niyetli sendika yöneticisi var. Ama sendikaların içindeki bürokrasi virüsünden kurtulma mücadelesinin güçlenmesi, sadece işçi sınıfı değil bizzat sendikaların kendisi için de acil bir zorunluluk. Bunun için yapılması gerekenleri tartışmaya devam edeceğiz.

Çevrimiçi buluşma|Pandemi ve kapitalist kriz: Kadın mücadelesinin rolü

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) 17 Ekim Cumartesi günü, pandemi ve kapitalist kriz karşısında feminist mücadelenin rolünün vurgulanacağı açık ve çevrimiçi bir uluslararası kadın buluşması için bir araya geliyor.

Covid 19 salgınının emperyalist kapitalist sistemin mevcut ekonomik kriziyle birleşimi cinsiyet eşitsizliklerini artırıyor: yoksulluğun daha fazla kadınsallaşması, bakım ve üreme işi görevlerinde kayda değer bir artış, toplumsal cinsiyet şiddetinin büyümesi, üreme sağlığı ve cinsel haklara erişimin önündeki yeni engeller… Bunlar, emperyalizmin ve tüm dünya hükümetlerinin kapitalist krizi bir bütün olarak işçi sınıfının omuzlarına yükleyebilmek için yürüttüğü ve kadınların durumunu daha da ağırlaştıran politikalardır. Bu nedenle, feminist mücadele ve kadınların bağımsız örgütlenmesi bu saldırılarla yüzleşmek için çok önemlidir.

Latin Amerika ve Karayipler’den, Amerika Birleşik Devletleri’nden, Avrupa’dan ve Ortadoğu’dan farklı ülkelerden kızkardeşlerimizin katılacağı uluslararası kadın buluşmasında bu mücadelelerinin dinamiklerini ve ortak taleplerimizi konuşacağız.

Türkiye saatiyle 18.00’de başlayacak etkinlik İngilizce ve İspanyolca dillerinde canlı olarak gerçekleşecek. Sonraki günlerde etkinlik Gazete Nisan hesaplarından Türkçe altyazılı olarak yayınlanacak.

Türkiye işçileri için Belarus dersleri

0

Belarus yaz aylarında haftalar süren kapsamlı bir ulusal grev dalgasıyla sarsıldı. Lukaşenko’nun yeniden başkan seçildiğine işaret eden hileli seçim sonuçları kitleler nezdinde kabul görmedi ve bir seferberlik dalgası patlak verdi.

Grev dalgası ülkenin en kritik fabrikalarını da kapsıyordu. Dünya kalya taşı üretiminin %20’sini gerçekleştiren Belaruskali, suni gübre üreticisi Grodno Azot ve Naftan ile Mozyr petrol rafineleri grevin merkezinde duran fabrikalardı. Bu dört devlet işletmesi 2019’da Belarus’un Batılı ülkelere ihraç toplamının %68’ini karşılamış durumda. Dolayısıyla Belaruslu işçiler Lukaşenko rejimine karşı en güçlü kozlarını, üretimden gelen güçlerini kullandı denebilir. Buna ek olarak fabrikalarda grev komiteleri kuruldu ve bu komiteler bir ulusal koordinasyon da oluşturmaya çalıştılar.

Ancak sonuca baktığımızda rejim bir kenara, Lukaşenko dahi düşmedi veya istifa etmedi. Pandeminin derinleştirdiği ekonomik kriz şartları altında hem dünyadan hem de Türkiye’den giderek daha fazla sayıda işçi greve çıkma iradesini gösterirken, son senelerin en etkili ve en radikal ulusal grev dalgalarından birini örgütlemiş olan Belarus işçi sınıfının neden hedeflerine ulaşamadığı önemli bir ders konusu olmalı.

Belarus işçi sınıfının yumuşak karnı, ülkenin fabrikalarını saran grevci seferberliğin mantıksal siyasal sonuçlarını ifade edecek olan bir devrimci partiye sahip olmamasıydı. Bu işçi sınıfı, Rus kapitalizminin hizmetkârı Putin yanlısı bir rejim ile emperyalist ülkelerin sahte ve yanıltıcı “demokrasi” programını benimsemiş çeşitli muhalif partilerin arasında sıkıştı. Eğer Belarus işçi sınıfı grev dalgasına, grev komitelerinin iktidarı ele geçirmesini savunan bir devrimci partinin rehberliği altında girişmiş olsaydı, hem liberal muhalefet partilerine karşı güçlü bir politik bağışıklık geliştirecekti hem de rejimin karşısında ulus çapında güçlü bir siyasal alternatif yaratabilecekti.

Grev mücadelesini zayıflatan bir olgu daha söz konusuydu: uluslararası işçi sınıfı dayanışmasının eksikliği. Grev dalgası Belarus ekonomisini yerle bir edince Putin rejime 1 milyar dolarlık bir kurtarma paketi verdi. Liberal muhalefet partileri Polonya’dan 11 milyon avroluk yardım aldılar. Halbuki Rusya ve Polonya işçi sınıfları, Belarus emekçilerinin mücadelesine zarar veren bu finansal can simitlerini engelleyebilirdi.

Türkiyeli işçiler de mücadelelerinde bu araçlara ihtiyaç duyacaklar. Belaruslu sınıf kardeşlerimizin deneyimlerinden dersler çıkararak, bir devrimci partinin inşası ve işçiler arasında uluslararası dayanışma oluşturabilmek için birlikte çalışmalıyız.

Kardeş İçiler ile Söyleşi: Kriz, işçi mücadeleleri ve sendikalar – 09.10.2020

0

Ekonomik kriz ve baskılar karşısında işçilerin mücadelesi, sendikaların tavrı, örgütlenme sorunları

Pandemide göçmen işçiler

0

Hükümetin, patronların çıkarlarını kollayan salgın politikaları sonucu Covid 19 salgını yayılmaya devam ediyor. İktidar tarafından salgının işçiler arasında ne denli yayıldığına dair herhangi bir sayı paylaşılmıyor; hatta rakamları gizlemeye dönük manipülatif taktiklere başvuruluyor. Ancak sendikaların, muhalif parti ve derneklerin raporları ve işyerlerinde gerçekleşen mücadeleler salgının işçiler arasında yayılımına ve çalışma koşullarına dair korkunç tabloyu gözler önüne seriyor. Aynı durum göçmen işçilerin çalışma koşulları için de geçerli.

Türkiye, göçmenlere “geçici koruma” adı altında bir statü tanıyor. Bu statüyle göçmenler uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş çalışma hakkı, başka ülkelere başvuru hakkı, oturma izni gibi birçok haktan yararlanamaz hale geliyorlar. Bu şartlar altında da iktidar için uluslararası alanda pazarlık ve tehdit unsuru olmaktan öte bir “statüleri” kalmıyor. Türk Tabipler Birliği’nin pandeminin hemen öncesi Edirne’deki göçmenler için yayımladığı rapor temiz su, tuvalet gibi en temel ihtiyaçların dahi birçok insan için ulaşılabilir olmadığını gösteriyor. Bu koşullar altında göçmenler iki seçenek arasında kalıyorlar: ya yüksek ölüm ihtimaline rağmen Avrupa’ya geçmek ya da en zor koşullarda düşük ücretle (ve de kaçak) çalışmak…

Özellikle tekstil, inşaat, geri dönüşüm gibi kayıtdışılığın en fazla olduğu sektörlerde asgari ücretin altında bir gelirle günde 12 saate varan çalışma koşullarına mahkûm edilen göçmen işçiler, salgının başlamasıyla yoğun iş kaybına uğradılar. Bu durumda ücretsiz izin ödeneği ve kısa çalışma ödeneği hakkı gibi haklardan da yararlanmaları mümkün değil. Aynı zamanda herhangi bir sağlık hakları olmadığı için, hastalığa yakalanma durumunda tedavi süreçlerine nasıl katılacakları; kira giderinin düşük olması adına kalabalık evlerde kaldıkları düşünülürse, karantina koşullarının nasıl sağlanacağı belirsiz. Fiili olarak ölüme mahkûm edilmiş durumdalar.

Derinleşen ekonomik krizle birlikte patronlar daha fazla kâr elde etmek ve ağır koşullarda ses çıkartmamaları koşuluyla çalıştırmak için göçmen işçileri tercih ediyorlar. Bu durum aynı zamanda Türkiyeli işçiler arasında işsizliğin kaynağına dair göçmen işçileri suçlayan bir düşüncenin gelişmesine temel hazırlıyor. Oysa işsizliğin kaynağı göçmen işçiler değil. Göçmen işçiler dahil tüm çalışanlar arasında işlerin bölüştürülmesi yoluyla herkese iş imkânı sağlanabilir.

Hem pandemi sırasında hem de sonrasında patronların hayali, tüm işçilerin göçmen işçilerin bugünkü koşullarına sahip olmasından başka bir şey değil. Buna karşı işçiler hep birlikte mücadele ederek bu insanlık dışı koşulları herkes için ortadan kaldırabilir. Bunun için göçmen işçilerin çalışma, güvenlik, sendikalı olma gibi tüm hakları tanınmalı ve Türkiyeli işçiler ile göçmen işçiler hem bu talepler hem de ortak sorunlarını ortadan kaldırmak için birlikte mücadele etmeli.

Koç Üniversitesi asistanları barınma haklarını savunuyor!

0

Koç Üniversitesi’nin bünyesinde çalışan 400 asistanı kendilerine tahsis edilmiş evlerden çıkartarak yurtlara yerleştirmeye çalışmasının karşısında, asistanlar sözleşme ile garanti altına alınmış barınma haklarını savunuyor. Covid-19 salgınının devam ettiği bir süreçte sağlıklı barınma ve hijyen koşullarını kötüleştirecek, ortak alan kullanımını zorunlu kılacak böylesi bir dayatmayı üniversite asistanları kabul etmiyor.

Üniversitenin bileşeni olmalarına rağmen hiçbir şekilde karar alma sürecine dahil edilmeyen Koç Üniversitesi asistanlarının yazılı açıklamalarını okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Koç Üniversitesi’nde eğitimlerini ve asistanlık görevlerini aktif olarak sürdüren lisansüstü öğrenciler olarak, üniversitenin tarafımıza tahsis etmiş olduğu – sözleşmeyle güvence altına alınmış – evlerimizden çıkartılıp üniversitenin Batı Kampüsü yurduna sevk edileceğimize dair bir süredir duyumlar almaktaydık.

Henüz netlik kazanmamış bu durumu teyit etmek ve detayları öğrenmek için üniversitenin ilgili yöneticileri ile irtibata geçtik. Yaklaşık 200’den fazla asistanın ortaklaştığı soruları yönetime toplu e-posta aracılığıyla ilettik ve en kısa sürede cevap istediğimizi bildirdik. Taşınma işleminin esas muhatabı olan biz asistanlar karar alma sürecine dâhil edilmeyi talep ettik ve sürecin olabildiğince şeffaf bir şekilde yürütülmesi gerektiğini önemle vurguladık.  Bu talebi daha görünür kılmak adına sosyal medya aracılığıyla yaşadığımız durumu kamuoyu ile paylaştık. Okul yönetimi ısrarlı çabalarımıza rağmen, her nedense bizleri yok saymayı uygun gördü.  Görüşme isteğimizi yanıtsız bırakan yönetim, tepeden inme bir kararla taşınma planını duyuracağını ilan etti. 6 ve 7 Ekim 2020 tarihlerinde fakülteler ile düzenlediği görüntülü toplantılarda, evlerin kapatılacağını ve neredeyse 400 asistanın Batı Yurtlarına yerleştirileceğini doğrulamış oldu.

Yönetim, taşınma planının bir sağlık komitesinin onayıyla karara bağlandığını ve bu ekibin danışmanlığında sürecin yürütüldüğünü ilan etti. Koronavirüs salgınının hızla yayılmaya devam ettiği bu kritik dönemde alınan kararın hangi bilimsel gerekçelere dayandırıldığı konusunda bizlere ikna edici herhangi bir açıklama yapılmadı. Toplantıda bu sürecin aralık ayının sonuna kadar tamamlanacağı ve taşınması planlanan asistanlara kararın en az 10 gün öncesinden bildirileceği ifade edildi. Hemen sonrasında bazı arkadaşlarımıza evlerini 3 gün içerisinde boşaltmaları gerektiğine ilişkin e-posta atılması ise, endişelerimizde ne denli haklı olduğumuzun kanıtıdır.

Yurt yerleşkesinde yemek, banyo ve çamaşır temizliği ihtiyaçları için ortak alanları kullanmak zorunda olduğumuz tarafımıza bildirildi. 400’e yakın kişinin yaşaması beklenen bu binalarda, fiziksel etkileşimin ne kadar yoğun yaşanacağı açıktır. Yönetim, yurt planlamasında alınan önlemlere ilişkin detaylı bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadır. Olası bir salgın durumunda ise sadece karantina alanı olarak kullanılacak bir binanın tahsis edileceği ve bu binada doktorların hazır bulunacağı bilgisi paylaşıldı. Karantina binasının kapasitesine, tıbbi müdahale imkânlarına ve görevli olacak sağlık personelinin sayısına dair net bir bilgi sağlanmadı. Ayrıca, bu toplantılarda üniversite yönetiminin yurt düzenine ilişkin çelişkili ifadeler ortaya koyması, yaşadığımız güvensizliği ve kaygıyı artırmaktadır. Bu şartların sağlığımızı an be an tehdit edeceğini ve hatta hayati bir tehlike altında yaşamak zorunda kalacağımızı düşünmekteyiz.

Okul yönetimi, yurt yerleşkesine taşınma kararını bizlere sözüm ona bir seçenek olarak sunmaya çalışmakta. Fakat kabul etmediğimiz takdirde, cüzi bir maddi destek sağlayacağını ilan etmiştir. Kampüse yakın olan evlerimizde yaşamaya devam etmek için ödememiz gereken kira ve ek masrafları karşılamak için bu destek katiyen yeterli değildir. Ortada bir seçenek esasen yoktur, taşınma süreci bir dayatmaya dönüşmüştür. Çoğu asistan için yurda taşınmak bir zorunluluk haline gelmiştir.

Bizlerden gelişigüzel kotarılan bu taşınma planının sağlık sebepleri dolayısıyla kararlaştırıldığına inanmamızı beklemekteler. Yaklaşık iki ay önce Rektörümüz Prof. Dr. Umran İnan 5 Ekim 2020 tarihinde kampüsün açılacağını ilan etmişti. Yüksek Öğretim Kurumu, salgının seyrinin riskli bir seviyeye ulaştığını gözlemleyerek üniversitelere bir öneri manzumesi iletti. Koç Üniversitesi ise bu önerge doğrultusunda 2020-2021 Akademik Yılı Güz Döneminde kampüsü kapalı tutmaya karar verdi. Hal böyle iken, lisans öğrencilerinden yurt konaklaması için elde edilmesi öngörülen kaynak akışı gerçekleşmedi. Dolayısıyla bu durum, taşınma planının ne yazık ki maddi kaybı telafi etmek adına yapılmış kaba bir tasarruf hesabından öteye gitmediğini açık etmektedir.

Koç Üniversitesi’nin sürdürdüğü bilimsel faaliyetlerin yükünü üstlenen; ulusal ve uluslararası alanda saygıdeğer bir konuma erişmesine büyük katkı sağlayan biz asistanlar bu dayatmayı asla kabul etmiyoruz. Salgın koşullarında can sağlığımızı tehlikeye atacak bu kararın durdurulmasını talep ediyoruz.” 

İşsizler nasıl iş bulur?

0

Dünya çapında süregiden ekonomik kriz pandemiyle birlikte kangren halini alırken, milyonlarca işçi ve emekçinin yaşam şartları bu tablo karşısında vahim bir boyuta ulaştı. İşten çıkarmalar, ücretsiz izinler ve ücret kesintileri çalışma rejiminin olağan hali oldu. Bu dönemde hükümet işverenlere kurtarma paketleri sağlarken, emekçilere de “aynı gemideyiz” diyerek salgının geçmesini telkin etmek dışında hiçbir somut öneri sunmadı. Ancak ne salgın geçti ne de hayat normale dönecek gibi.

Türkiye için de ekonomik kriz pandemi koşullarında daha da ağırlaştı. Bu süreçte binlerce insan işinden oldu. 3,5 milyon kişi kısa çalışma ödeneğiyle ayakta kalmaya çalıştı, çalışmaya devam ediyor. Yine binlerce emekçi “işten çıkarmaların yasaklanması” adı altında ücretsiz izne çıkarıldı, günde 39 TL ile yaşamaya mahkum edildi. 1,8 milyon kişi bu süreçte sosyal yardım aldı. Ekonomideki çöküş nedeniyle artan kur, yükselen enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında şans eseri çalışmaya devam edenlerin de maaşı yok denecek düzeye geriledi. Haziran ayında ekonominin canlanması amacıyla atılan normalleşme adımları da emekçilerin hayatını “normale” döndürememiş görünüyor. Nitekim TÜİK’in açıkladığı işsizlik rakamları da gösteriyor ki, durum hiç “normal” değil.

TÜİK geçtiğimiz haftalarda haziran ayına ait işsizlik rakamlarını yüzde 13,4 olarak açıkladı. Açıklanan pek çok rakam gibi bu da gerçekliği yansıtmıyor. Çünkü TÜİK’in açıkladığı dar tanımlı işsizlik oranı ve işsiz sayısı Covid-19’un yarattığı depremi yansıtmaktan oldukça uzak. En başta işten çıkarma yasağı nedeniyle dar tanımlı işsizlik verileri gerçek tabloyu yansıtmıyor. Ayrıca TÜİK bu tabloya çalışabilecek durumda olup iş arama umudunu kaybetmişleri dahil etmiyor. Oysa DİSK-AR Eylül 2020 İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu’na göre geniş tanımlı işsiz sayısı ve iş kaybının Haziran 2020’de 10 milyona (%28,9) yükseldiği belirtiliyor, yani yaklaşık her 3 kişiden 1’i işsiz! Bu rakama ücretsiz izne çıkarılanları ve mart-haziran ayları arasında Kısa Çalışma Ödeneği (KÇÖ) alanları da eklediğimizde sayı 14 milyonu (%40,4) buluyor.

İktidar işsizlikle ilgili somut bir öneri sunmadığı gibi, ekonomik kriz ve pandemi yönetimindeki beceriksizliğini muhalefeti baskı altına alarak örtmeye çalışıyor. Ne var ki, mevcut muhalefetin de bu girdap karşısında işçiden ve emekçiden yana alternatif bir programı yok. Söylemler genellikle kaynak olmadığından ya da iktidarın kötü ekonomi yönetiminden şikâyet ederek seçimi işaret eder durumda. Ancak bunların hiçbiri kalıcı bir çözüm vaat etmediği gibi, sistemden kopuş perspektifi de içermiyor. Yani başka bir deyişle, “patronların kârlarına dokunmadan bu işsizlik nasıl çözülebilir” sorunu etrafında dolanılıyor.

Oysa, işsizlik sorununun çok net bir çözümü var, tabii şayet kaynaklar emekçilere ayrılırsa. Nasıl mı? İşten çıkarmalar gerçekten yasaklanarak tüm işlerin çalışabilen nüfus arasında paylaştırılması sağlanabilir. O kadar işyeri mi yok veya kaynak sıkıntısı mı var? Kapanan işyerlerinin işçi denetiminde kamu tarafından işletilmesi sağlanarak buralarda istihdam yaratılabilir. En zengin yüzde 1’den yüzde 20 servet vergisi alınarak geliri olmayan herkese asgari yaşam geliri sağlanabilir. Bu kaynakla, gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri sağlanırken, salgının bir işçi kıyımına dönüşmesinin önüne geçilebilir. Mesele gerçekten bunu yapmaya niyeti olanda!

D vitamini ve kapitalizm

0

Antik çağlardan bu yana, insanlık D vitamini olarak tanımlanan maddenin kendileri için önemli olduğunun farkındadır. Mesela Hipokrat, yaşamak için en elverişli yerlerin gün ışığını yıl boyunca en fazla alan kuzey yamacında güneye bakan evler olduğunu söylemiştir. Kuşkusuz 1900’lere kadar D vitamini eksikliğinin neden olduğu hastalıklarla mücadele için türlü türlü yollar denendi ama bunun asıl nedeni tam saptanamamıştı. Raşitizm ve devamında gelişen osteomalasi ve osteoporoz, o zamana kadar deneysel yöntemlerden çıkan ampirik sonuçlarla tedaviye edilmeye çalışıldı. 1922 yılında, McCollum tarafından yürütülen deneylerde, A ve D vitaminlerine dair kanıtlar bulunmuş. 1928 yılında ise Alman kimyager Windaus tarafından D vitaminin kimyasal yapısı çözülmüş ve bu buluş kendisine Nobel Kimya Ödülü’nü kazandırmıştı. O tarihten beri D vitaminine bağlı bilinen kemik hastalıkları D vitamini tedavisi sayesinde ciddi bir şekilde azalmıştı, ta ki 2000’lerin başına kadar.

Başıma gelen

Bendeki D vitamini eksikliği işyeri hekimimin 4 sene önce standart kontrollerin yanında bir de buna bakalım demesiyle çıkmıştı. Sağlıklı bir yetişkinde hidroksi-25 D vitamini 30 ng/ml olması gerekliyken bende yapılan ölçümlerde 18 ng/ml çıkmıştı. O zamanlar “bana bir şey olmaz, nasıl olsa düzgün besleniyorum” kafasıyla yaşarken, aslında bu önemli bir uyarıydı. D vitamininin vücut tarafından sentezlenebilmesi sadece ve sadece dik gelen güneş ışınlarıyla oluyor ve ihtiyacımızın %95’ini bu sayede alıyoruz, geri kalan %5 ise yağlı balık ve karaciğer başta olmak üzere çeşitli besinlerle geliyor. Tedavisi de oldukça basit olan bu yetersizlik aslında birçok soruna sebep olmakta. Geçmişten beri bildiğimiz kemik hastalıklarının yanında sinir sisteminden bağışıklık sistemine kadar birçok sistemden ya sorumlu ya da takviye edici rol üstleniyor.

2000’lerle ne değişti?

Çağımızda yaygın D vitamini eksikliğine 3 temel neden sebep oluyor: güneş ışığına az maruz kalma, yanlış beslenme ve yaşlanma. Bendeki durumun da aslında ilk ikisinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum, üçüncüsü için o zamanlar daha gençtim. Tüm gün plazalarda güneş görmeyen, çalışma saatleri düzensiz yıllar geçirdim, bunun yanında dengesiz beslenmeyi çağımızın belası fast food ile de taçlandırdım. Tüm bunlar, D vitamini eksikliğini ortaya çıkardı. Aslında tüm bu faktörler 2000’li yıllardan itibaren artan raşitizm ve buna bağlı kemik hastalıklarını da açıklayabilir. Krizler ve yaygın yoksulluk ve tüm bunlara bağlı doğadan ve güneşten kopuk yaşamlar tekrardan D vitamini eksikliğini ve kemik hastalıklarını hortlattı.

Korona ile yaşadığımız sağlık sistemi buhranı aslında bize hiç de insancıl bir düzende yaşamadığımızı hatırlatıyor. Diyelim ki koronanın ilacı bulundu, aşısı keşfedildi; ama bu bir sonraki pandemiye kadar, yani ufacık bir süre için rahatlatacak. Kapitalizm için hastalıklarla mücadele veya insanlığın refahı hiçbir zaman asıl hedef olmayacak, bunu D vitaminin keşfinden günümüze kadar olan süreçteki kötüleşmeden de rahatlıkla anlayabiliriz.

Ne karnımız tok, ne sırtımız pek!

0

Bazen tek bir olay bütün cevapları içinde barındırır. Yokluktan, yoksulluktan intihar eden dört kardeş gibi. İşsizlikten bunalıma girip kendini yakan emekçiler gibi. Eylül ayı başında Sakarya’da Kürt mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırıda olduğu gibi… Hikâyeleri farklı olsa da bütün bunlar aynı sınıfsal eşitsizliğin, sömürünün ve ayrımcılığın sebep olduğu sınıf kırımları.

Düşünün, Türkiye’nin kanatlanıp uçtuğunun söylendiği bir dönemde Kürt emekçiler ekmek parası için 1338 km uzaktaki Mardin’den Sakarya’ya gelmek zorunda kalıyorlar. Doğdukları yerde doyamadıkları için, günlük 50-60 lira yevmiye kazanmak için, evlerinden 15 saat uzaktaki yerlere yol kat ediyorlar. Sigortaları yok, sağlık güvenceleri yok, iş garantileri yok, temiz ve sağlıklı barınma imkânları yok, Kürt kimlikleriyle görüldüğü üzere can güvenlikleri de yok. Öylesine düşük ücretlerle ve öylesine ağır işlerde çalışıyorlar ki, kayıtlı 35 bin işsizin olduğu Sakarya’da dahi onların yaptığı işi o koşullarda yapacak yeterli işgücü çıkmıyor.

Peki, Mardinli Kürt emekçiler, milyonlarca benzeri işçi emekçi gibi, niye bu çileyi çekiyorlar? Çünkü Mardin, Şırnak ve Siirt’le birlikte, resmi rakamlara göre dahi, yüzde 31 ile Türkiye’de en yüksek işsizliğin olduğu bölgede yer alıyor da ondan. Yani kâğıt üzerinde 300 fabrika açmakla işsize iş, yoksula aş bulunmuyor.

Ne karnımız tok, ne sırtımız pek ama olsun; Saray rejimine göre Türkiye “vesayetten demokrasiye” geçti! Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle de dünyaya demokrasi dersi veriyor! Hatta bütün dünya pandemiden kırılırken, sağlık sistemleri çöküp ekonomileri yerle bir olurken, Türkiye ekonomisiyle, sağlık sistemiyle, kalkınmasıyla örnek ve istisna bir ülke olarak öne çıkıyor! Tek Adam rejiminde birilerinin hayatlarından çok memnun olduğu açık. Bu nedenle kârlarına kâr, güçlerine güç katmak için doğal olarak hakikat yerine hamaset işlerine geliyor. Lakin karnı doyuran ekmek, hamaset değil. Müzeden ödünç kılıçla, çakmağa yetecek gazla ne eksen değişiyor, ne verdiğiniz ayarlar tutuyor. Kısaca lafla peynir ekmek gemisi yürümüyor…

Tarihte bu ay: 10 Ekim Ankara Katliamı

0

7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP meclis çoğunluğuyla beraber 69 milletvekili kaybetmiş ve bu kayıplarını yeni bir seçimde telafi etmek için Kürt hareketiyle sosyalistlere, yani toplumun mücadeleci kesimlerine, savaş açmaya karar vermişti. İlk önce 20 Temmuz günü yaşanan ve 34 sosyalist gencin canını alan Suruç Katliamı yaşandı. Sonrasında ise 10 Ekim günü Ankara Garı kavşağında DİSK, KESK, Türk Tabipleri Birliği, TMMOB, HDP ve pek çok partinin katılımıyla düzenlenen Barış Mitingi’ne, Türkiye tarihinin en ölümcül bombalı saldırısı gerçekleştirildi.

Üç saniye arayla iki patlama gerçekleşti. 107 kişi hayatını kaybetti, 500’ün üzerinde insan yaralandı. Saldırının ardından alana ambulanslardan önce polis geldi. Yaralılara, yaralılara yardımcı olmaya çalışanlara ve ölülere biber gazıyla saldırdılar.

AKP’li Veysel Eroğlu saldırıyı “mağdur duruma düşmek için” HDP’nin yaptığını iddia etti. İçişleri Bakanı Selami Altınok “istifa edecek misiniz?” sorusuna gülerek yanıt verdi. AKP milletvekili Cemil Çiçek, “istifa bazı ülkelerde, demokratik ülkelerde bir yol olarak var. Bizde yok…” şeklinde konuştu. Katliam sırasında Ankara Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürü olan Adem Arslanoğlu, yargılanması gerekirken Ekrem İmamoğlu tarafından İBB İETT Genel Müdürlüğü’ne Güvenlik Müdürü olarak atandı.

10 Ekim Katliamı aslında bir devlet operasyonuydu. Canlı bombalardan birisi, Suruç bombacısının ağabeyi Yunus Emre Alagöz’dü ve uzun zaman önce tutuklanması gerekiyordu. IŞİD’in bomba yapımlarından sorumlu uzmanı Tuncay Kaya, katliamdan 11 gün önce serbest bırakılmıştı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı 10 Ekim sabahı Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’na Yunus Emre Alagöz’ün de bulunduğu 3 ismin ölümcül saldırılar gerçekleştirebileceğine dair bir rapor göndermişti. Rapor bilinçli olarak dikkate alınmadı. Ve ilginçtir, IŞİD, genelde yaptığının aksine, saldırıyı hiçbir zaman üstlenmedi. Aslında saldırı IŞİD şemsiyesi altında Türk kapitalizmi tarafından örgütlenmişti.

Katliamın örgütlenme sürecine dahil olan hiçbir kamu görevlisi (mesela Antep Emniyet Müdürü) yargılanmadı. 35 sanıktan 20’si hiçbir zaman yakalanamadı. Üstüne katliama dair medya organlarına haber yasağı getirildi.

10 Ekim Ankara Katliamı aslında işçi sınıfına bir göz dağıydı. AKP mecliste çoğunluğu kaybedince, iktidarı kaybetmeye yaklaşınca ne denli kanlı eylemlerde bulunabilme kapasitesine sahip olduğunu, bu katliamla kanıtlamak istiyordu. Ancak başarılı olamadı, ivmelenen düşüşünü durduramadı. Bugün Türkiye’de en önemli ve ciddi demokratik hak taleplerinden birisi, 10 Ekim katliamının aydınlatılması olmayı sürdürüyor.

Okur mektubu: Kamuda taşerona son!

0

Merhabalar,

Ben Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çalışan bir sağlık emekçisiyim. 696 nolu KHK’nın 127. maddesinin 10. paragrafında yazılan mal alımına dayalı hizmet maddesi yüzünden devlet hastanesi yemekhanelerinde ve Emar görüntüleme merkezlerinde çalışan taşeron işçiler kadro alamadı.

Bizler yıllardır kamuda taşeron olarak çalışıyoruz. “Herkese kadro verildi” sözü kocaman bir yalandır. Bizlerin iş güvencesi patronun iki dudağı arasındadır. Pandemi sürecinde de bu durum halen yaşanmaktadır. İşten çıkarmalar devam etmektedir.

Bizler ülkemizin bu birlik beraberlik gününde kamuda taşeron olarak çalışan tüm işçileri için koşulsuz şartsız kadro istiyoruz. Bugün verilmeyen kadro hiç bir zaman verilmez. Yıllar sonra verilse de bunun bir kıymeti olmayacaktır. Çünkü o zamana kadar binlerce arkadaş işinden olacaktır.

Yönetenlerin bizi bir avuç patrona değişmesi yanlıştır. Medyamızın sermaye karşısında işçinin yanında olmasını bekliyoruz. Hiç birisi taşeronu gündem yapmamaktadır. Ayrıca siyasi partiler de bu konuya eğilmemektedir. Unutulmamalıdır ki kamuda hâlihazırda 750 bin kadroya geçmemiş taşeron işçi vardır. Bunlar seçimlerde yine gücünü gösterecektir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

İnkâr ve yalan karşısında gerçeği örgütleyelim!

0

Normalleşmeye dönüşün dördüncü ayında gördük ki iktidarın normalleşme politikalarından kasıt pandeminin normalleştirilmesiymiş!

Covid-19’a yakalanmak, bu hastalıkla yaşamak, bu hastalıktan ölmek normalleşmiş.

Öyle normalleşmiş ki hasta bile artık hasta değilmiş!

Ne âlâ!

Hastayı, hastadan sayma!

İşsizi, işsizden sayma!

Kur artışına bakma!

Güven endeksini salla!

Ulaşmak istediğin sonuç baştan belliyse, ona uygun bir hesap muhakkak bulursun nasılsa.

Bir oyun oynardık hatırlar mısınız?

Aklından bir sayı tutarsın; sonra onu çarparsın, toplarsın, bölersin, çıkarırsın ve sen hangi sayıyı tutmuş olursan ol sonunda hep aynı sonuca ulaşırsın.

Sizce de ona benzemiyor mu?

Enflasyon mu yükseldi, güven endeksleri mi düştü, işsizlik mi arttı? Öyle bir hesaplama yöntemi bul ki sonuç hep “büyüyen, gelişen” Türkiye’ye çıksın!

Çocuklar bazen gözlerini kapadıklarında kendilerini de görünmez sanırlar ya aynen öyle! Tabii bunun aynı safdillikle yapılmadığı; siyasi propagandanın, sınıfsal tercihlerin, kılıfların yolu olduğu aşikâr!   

Onlar saymadıkça, söylemedikçe, görmezden geldikçe, bin bir katakulliye başvurdukça sorunlar ortadan kaybolmadığı gibi önlem alınmayan, tedavi edilmeyen her hastalık gibi kötüleşiyor, yayılıyor.

COVID-19 yayılıyor, işsizlik yayılıyor; yoksulluk, yoksunluk, güvencesizlik, güvensizlik hepsi hayatlarımızın üstüne çöküyor.

Peki, yönetenler bunca yalanı neden söylüyor?

Çünkü icraatları halkın çıkarlarına değil, bir avuç sömürücüye hizmet ediyor! Hem ekonomide, hem salgında…

Ve rıza üretemeyenlerin vazgeçilmezine başvuruyorlar: inkâr ve yalan politikalarına!

Ancak birer istatistik, yüzde, hesap olarak görüp, eğip büktükleri sayılar bizim hayatlarımıza çarpıp tuz buz oluyor. Kendi gerçeğimizi resmi rakamlardan öğrenecek değiliz ya!

Çarşıda, pazarda torbamıza girebilenle; hanemizdeki, mahallemizdeki işsizle; işyerimizdeki, komşumuzdaki vakayla biz durumumuzun vahametini biliyoruz zaten.

Bilmesine biliyoruz da kabul etmiyoruz! Ne bu vahim tabloya ne de bu yalan dolana razıyız!

Yetki, sorumluluk getirir, hesap sorulabilirlik getirir. Yönetenlerin, bu gidişattan sorumlu olanların, icraatlarının hesabını da verebilmesi gerekir.

Bu yüzden açıklık ve şeffaflık istiyoruz! Kayıtlarınızı, defterlerinizi, raporlarınızı açın! Sağlık Bakanlığının verileri TTB tarafından denetlensin! Tüm işyerlerinde işçi denetimi sağlansın. Patronlar gerçekten zarar mı ediyormuş, kârlar nerelere gidiyormuş, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerine ne kadar uyuluyormuş bir görelim…

İnkâr ve yalan karşısında gerçeği örgütleyelim! İşçisi, işsizi, memuru, KHK’lısı, emeklisi, yaşa takılanı, öğrencisi, mültecisi… Gerçek, birbirimizin hikâyelerinde saklı! Çözüm ise birlik ve mücadelemizde!

Suriye: Karşıdevrim, yaptırımlar, sosyal ve ekonomik çöküş…

0

Suriye’de 2011 yılında sosyal ve ekonomik adalet ile özgürlük talepleriyle diktatör Esad rejimine karşı başlayan halk seferberliği, aradan geçen dokuz yılın ardından, bu mücadeleyi ezmek için sürdürülen karşıdevrimci savaş sonucunda, Suriyeli emekçileri derin bir sosyal ve ekonomik krizin içerisine sürüklemiş vaziyette.

2008 dünya ekonomik krizi başlamadan, 2007 yılında ülke nüfusunun yüzde 37’si yoksulluk sınırının altında yaşarken, bugün bu oran yüzde 90’a yaklaşmış durumda. 9,3 milyon Suriyeli gıda yardımına muhtaçken, 1,4 milyon ise kıtlık tehlikesi ile karşı karşıya. 2010 yılı ile 2020 Mayıs ayı verileri karşılaştırıldığında, emekçi halkın alım gücü yüzde 93 gibi trajik bir düşüş yaşamış. Yine aynı zaman aralığında, temel gıda maddeleri ve meşrubat fiyatları 32,5 katına, temel mallar ve hizmetlerin fiyatları ise 27 katına çıkmış durumda. Bunlara ek olarak Suriyeli emekçi halkların buğday ve ilaç gibi temel ihtiyaç kalemlerine erişiminde ciddi noksanlar mevcut ve bu süreç tüm dünyada etkisini artırarak devam eden COVID-19 salgını ile birleşmiş vaziyette.

Peki bu tablonun sorumlusu kim?  

Ülkede bu yıkım koşullarının oluşmasının temel sorumlusu diktatör Esad rejimi. İktidara geldiği dönemden itibaren ülke kaynaklarını ailesinin ve kendisine yakın oligarşik çevrelerin hizmetine sunan, kayırmacılığın ve yolsuzluğun önünü açan rejim. Keza 2011 yılında seferber olan kitlelerin sorgulamakta olduğu temel meseleler de rejimin antidemokratik karakteri ve emekçilerin ekonomik alandaki yoksunluklarıydı.

Ancak 2011 yılında tüm bölgeyi etkisi altına alan devrimci ayaklanmaların önünü kesebilmek adına Suriye, karşıdevrimin önemli bir ayağı oldu. Esad rejimi ve onu destekleyen İran ve Rusya, Türkiye gibi bölge ülkeleri, radikal İslamcılar ve emperyalizm, farklı bölgesel çıkarları olsa da kitle eylemlerini ezmek temel hedefi doğrultusunda Suriyeli emekçilere dönük karşıdevrimci bir savaş yürüttüler.

Dokuz yılı aşkın bir süredir devam eden bu savaşın bilançosu da yukarıda özetlediğimiz şekilde. Ne emperyalizm ne de bölge ülkeleri bu savaş nedeniyle kârlarını azalttı; tersine artırdı. Aynı şekilde Esad rejimi ve onun dayanağı olan kapitalistler de savaş döneminde yasal ticari yollar dışında karaborsa ve kaçakçılık ekonomileri üzerinden ülke ekonomisi üstündeki kontrollerini ve servetlerini muhafaza edebildiler. Sürecin temel mağduru ise demokratik ve ekonomik talepleri uğruna mücadele eden Suriyeli emekçiler oldu.

Bu tablonun içerisinde, şimdilerde ekonomik alanda ülkede gündemde olan konu ise ABD’nin 17 Haziran tarihinde yürürlüğe koyduğu, Esad yönetimi ve ona bağlı kişi ve kuruluşlarla ticari işlem yapan yabancı kişi ve kurumlara yaptırım uygulanmasını öngören “Sezar yasası”. Uygulama alanı halen tam anlamıyla berrak olmasa da yasanın Suriye’nin içerisinde bulunduğu ekonomik durumu daha da ağırlaştırdığı aşikâr. Ancak yasanın oturduğu temel düzlem ekonomik olmaktan ziyade politik. “Esad’lı geçiş” anlaşmasının ardından sürmekte olan Cenevre süreci, yeni anayasa hazırlığı ve 2021 yılındaki başkanlık seçimleri öncesinde bölgesel çıkarları farklı olan aktörler, sahada yapmaya çalıştıkları siyasi manevralarla pazarlık masasında kendi ellerini güçlendirme arayışındalar.

Bu toplamın sonucu ise Suriyeli emekçilerin yaşam koşullarının daha da kötüleşmesi oluyor. Mayıs ayının sonundan bu yana Süveyde, Dara ve güneydoğu Şam’da yer alan Ceramana gibi bölgelerde ekonomik krizin sonuçlarına, kötü yaşam koşullarına ve Esad yönetimine karşı, “Yaşamak istiyoruz!” sloganıyla sürmekte olan eylemler, işte bu düzleme oturmakta.

Kamulaştırılması gerekenler sadece KÖİ’ler mi?

0

Hükümetin özellikle inşaat baronlarına milyarlarca dolar aktardığı Yap-İşlet-Devret (YİD) sisteminin uygulandığı Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) yatırımlarının halka nelere mal olduğu artık herkesçe biliniyor.

Devlet, işi yapan şirkete en az 15-20 yıllık kullanıcı (müşteri) garantisi veriyor (hem de dolar bazında); kullanıcı sayısı az olunca da aradaki farkı şirkete kendisi ödüyor. Örneğin, devletin YİD modeliyle inşa edilen köprü ve otoyol projeleri için 2019 yılında yaptığı garanti ödeme tutarı 8 milyar lira (bu, kamuoyunun bildiği asgari miktar). Bunlara diğer havaalanlarını, tünelleri, hastaneleri vb. ekleyin, halkın kullanmadığı ya da kırk yılda bir kullandığı yapılara ödemesi gereken miktar ortaya çıkar. Bu böylece yıllarca daha sürecek ve devletin kasası hortumlanmaya devam edecek.

Geçenlerde CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke, iktidar olmaları halinde hortumcu beş şirketi (beşli çete) devletleştireceklerini söyledi. Devletleştirme meselesine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da Halk TV’deki röportajında değindi. Söyleşiyi yapan Şirin Payzın, Selin Sayek’in sözlerinin işverenler arasında kuşku yarattığını söyleyince, Kılıçdaroğlu “şirketleri değil, onların yaptıkları kurumları” (yani yolları, köprüleri, hastaneleri vb.) kamulaştıracaklarını söyledi.

Bu, CHP açısından iyi bir adım gibi gözüküyor. Emekçi halkın vergilerinin hortumlanmasına son vermek olumludur. Ancak, bir-iki sorumuz ve eleştirimiz var.

Birinci soru: Bu kamulaştırmalar tazminatlı mı, yoksa tazminatsız mı yapılacak? Yani, CHP iktidarı bu yapıları onlar için garanti edilmiş olan toplam tutarı ödeyerek mi kamulaştıracak, yoksa ödemesiz mi? Eğer CHP tazminat ödeyecekse, bunun Tek Adam rejiminin yaptığından ne farkı kalır? Dolayısıyla bizim talebimiz, tüm bu kurumların tazminatsız olarak devletleştirilmesi.

İkincisi: Kamulaştırılan bu kuruluşları kim işletecek? Eğer CHP’nin aklında olan tüm bu işletmelerin hükümetin atayacağı kişilerce işletilmesi ise, bu kuruluşların kaderi gene devlete yerleşen hortumcuların eline bırakılmış olur. Bizim önerimiz ise, devletleştirilen işletmelerin işçi denetimine bırakılması, yani çalışanlar tarafından demokratik bir biçimde yönetilmesi.

Üçüncüsü: Neden sadece işletmeler kamulaştırılıyor da onları yapan soyguncu, hortumcu şirketler kamulaştırılmıyor? Bu şirketler (özellikle beşli çete) bugüne değin devlet eliyle milyarca lirayı emekçi halkın cebinden, aşından hortumladılar, kasalarını doldurdular. Bütün bu paralar halkın parasıdır. Dolayısıyla bu şirketlerin kendisi de tazminatsız olarak devletleştirilmelidir. Bütün varlıkları hazineye devredilmeli, halkın eğitim, sağlık, ulaşım gibi ihtiyaçlarına ayrılmalıdır.

Unutmayalım Türkiye’nin toplam serveti 1.355 milyar doları bulurken, ülkedeki en zengin yüzde 1’ik kesimin toplam serveti 576 milyar doları (yaklaşık 4,3 trilyon TL’yi) buluyor. Yani nüfusun yüzde 1’i tüm servetin neredeyse yarısına sahip. Bu müthiş bir eşitsizliktir ve bu hortumcu yüzde 1’in kimlerden oluştuğu bellidir. CHP’nin bu eşitsizliğe bir çözüm önerip önermediğini tartışmamız gerekiyor.

Ve dördüncüsü: Biz, sadece bu hortumcu şirketlerin değil, bugüne değin özelleştirilmiş olan tüm kamu işletmelerinin (yeni sahipleri olan şirketlerle birlikte) tazminatsız olarak kamulaştırılmasını talep ediyoruz. Zira bu devlet işletmeleri de sırf kapitalistler kâr etsin diye halkın mülkiyetinden alınıp yok pahasına onlara satıldı. Bunlar da geri alınmalı.

Emekçi halkın yaşam düzeyini biraz olsun iyileştirebilmek için öncelikli olarak bu adımların atılması ve onların çıkarları doğrultusunda planlı, merkezi bir ekonomi politikasının oluşturulması gerekiyor.

Yurtiçi Kargo: “İşten çıkarılsak da örgütlenmeye devam”

0

Merhaba Gazete Nisan,

Ben Yurtiçi Kargo firmasının Boğaziçi aktarma merkezinde kurye olarak çalışmaktaydım. Yaklaşık 2,5 yıl ağır şartlarda çalıştım. Pandemi şartlarında özellikle kargo işçisi olarak çok zor koşullar altındaydık. Sabah 04.30 gibi uyanıp 05.30 gibi işbaşı yapıyordum. Her türlü kargo taşıyorduk, bazen ağırlığın 40-50 kg’a kadar çıktığı oluyordu. Buna rağmen, şefler daha tempolu çalışmamızı istiyorlardı. Çoğu arkadaşımız ise işsiz kalma korkusuyla pandemi koşullarında buna itiraz edemiyordu.

Buna rağmen ben ve birkaç arkadaş bu koşullara karşı bir şeyler yapmak gerektiğini aramızda konuşuyorduk. Daha sonra işyerinde sendikalaşmamız gerektiğine karar verdik. Sendikalı olan diğer kargo şirketlerinde işçilerin bize göre daha iyi koşullarda çalışıp, daha iyi maaş aldıklarının farkındaydık. Aldığımız asgari ücretti, bu koşullarda nerede çalışsak bu parayı alacağımızı biliyorduk ve diğer arkadaşlara da bunu anlatmaya çalıştık. Kısa sürede birçok arkadaşa ulaştık.

Bunu bir şekilde duyan işveren, beni ve dört arkadaşımı işten çıkardı. Bunu pandemi koşullarında sözde işten çıkarmak yasakken yaptı. Bütün cezayı ödeyeceğini belirterek apar topar işimize son verdi. Bu da sendikadan ne kadar korktuğunun belirtisiydi.

İşten çıkarılmam bugünün zor şartlarında beni ve ailemi daha da zorladı. Okula giden üç çocuğum var, bunların uzaktan eğitim alabilmesi için her birine bir tablet almak zorundaydım. Üzerine gelen borçlarım bunu daha da işin içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Bir diğer arkadaşım ev kredisine girmişti, bunu ödemesi imkânsız hale geldi; çünkü 2 yaşında bir çocuğu var, eşi de çalışmıyor. İşsizlik ödeneği, kredisine bile yetmiyor. Bir diğer arkadaşım yaklaşık 10 aydır işsiz ve kiracı. Ancak yine de şunu biliyoruz: Ancak mücadele ederek, örgütlenerek ve sendikalaşmayı büyüterek, bu ağır çalışma koşullarını ve düşük ücretleri bize reva gören patronlara karşı durabiliriz!

Saray’ın “yeni normali” ve bizim seçeneğimiz

0

Saray iktidarı her alanda tel tel dökülüyor. Ekonomiden dış politikaya, eğitimden salgınla mücadeleye Saray’ın yalanlarıyla hayatın gerçekleri arasındaki uçurum giderek derinleşiyor. Tüm bu alanlardaki yıkımın faturasıysa umarsızca emekçilere kesilmeye çalışılıyor.

Ekonomideki enkaz her geçen gün biraz daha fazla büyüyor. Ekonominin uçtuğunu, diğer ülkelerden “pozitif ayrıştığımızı” haykıran Saray yönetimi yeni bir Yeni Ekonomi Programı (YEP) açıkladı. 18 yıldır ülkeyi yöneten ve eskimekten öte çürümüş AKP yönetimi ne kadar çok “yeni” kelimesini kullanırsa, belli ki, o kadar etkili olacağını sanıyor. Damat Bakan YEP’i “yeni dengelenme, yeni normal ve yeni ekonomi” temalarıyla açıkladı. Bugüne kadar hiçbir vaadi tutmayan Damat Bakan “yeni yeni” hayaller pazarlamaya girişti. Örneğin, döviz kuruna ilişkin yeni bir söylem geliştirdi. Çok değil Mart 2019’da, “Birileri Türkiye ekonomisi batacak; dolar 7 lira, 8 lira, 10 lira olacak diye hayal kurdu (…) Çok beklersiniz. Hele hele seçimden sonra daha da çok beklersiniz” şeklinde açıklamalar yapıyordu. Doların 8 TL’ye yaklaştığı sırada ise, “Döviz kuru benim için önemli değil, oraya hiç bakmıyorum (…) Kur meselesinden göreceksiniz, en kârlı çıkan biz olacağız, çünkü artık kurun kontrolü bizim elimizde” diyor. Bu da dövizin “yeni dengelenmesi” ve “yeni normali” olsa gerek.

450 milyar dış borcu olan, gıdadan petrol ürünlerine her kalemde ithalat yapılan, ihracata dönük üretim için dışarıdan gelen ara mallara bağımlı bir ülkede, kur yükselişinin ne anlama geldiğini hepimiz gündelik hayatlarımızda fazlasıyla hissediyoruz. Bakan’ın konuşmasının yankıları kulağımızdan henüz gitmemişken elektriğe yüzde 5 zam yapıldığının duyurulması bu “yeni normalin” basit bir örneği oldu. TL’nin erimesi, hayat pahalılığı, işsizlik, tüm bu alanlarda yaratılan yıkım gaddarca emekçi kesimlere havale ediliyor. Durum yalnızca bununla da sınırlı değil. Damat Bakan’ın “yeni ekonomisi” daha esnek çalışma koşullarıyla işsizliğin azaltılmasını hedefliyor. Yani kıdem tazminatının kaldırıldığı, işten atmaların daha da kolaylaştığı ve ücretlerin daha da düştüğü bir çalışma düzeni için tüm güçlerini seferber etmeyi planlıyorlar.

Dış politikadaki vahim tablo, Saray’ın ekonomik performansıyla yarışıyor. Doğu Akdeniz’de estirilen savaş rüzgârlarının ardından şimdi Saray tarafından Yunanistan’la masaya oturulacağı ve diyalogdan yana olunduğu açıklanıyor. Benzer hamleler daha önce Suriye ve Libya’da da yapılmıştı. Doğu Akdeniz’de şimdilik dümen diplomasiye kırılırken, Doğu Karabağ üzerinden Ermenistan’a yönelik saldırgan bir politika yükseltiliyor. Diğer damat Bayraktar’ın şirketinin SİHA’larının Ermenistan ordusunu nasıl dağıttığı hükümet medyasınca anlatılıyor. Saray bir yandan milliyetçi histeriyi sürekli olarak canlı tutmaya çalışırken, diğer taraftan hesapsız manevralarıyla hem bölgesel düşmanlıkları körüklüyor hem de sessizce geçiştirilen diplomatik yenilgiler alıyor.

İçeride büyüyen hoşnutsuzluk ise baskı politikalarıyla sindirilmeye çalışılıyor. Trajikomik gerekçelerle HDP’ye dönük düzenlenen son operasyonla, Saray koalisyonu HDP’yi ve aslında tüm muhalefet kesimlerini kriminalize etmeye çalışıyor. Soylu ve Bahçeli Anayasa Mahkemesini tehdit ederek hoşuna gitmeyen tek bir karara dahi iktidarın tahammülü olmadığını gösteriyor. İdam tartışmaları yeniden gündeme getiriliyor. Bütün bu tablo Saray iktidarının sıkışmışlığını ve aczini daha da saldırgan ve diktatoryal politikalarla aşma çabasının göstergeleri.

Bu vahim tablo karşısında emekçiler, ezilen kesimler olarak seçeneksiz değiliz. İlk adım, tüm emek örgütlerinin sınıfın bağımsızlığını ve Saray rejiminden kopuşu eksenine alan en geniş eylem birliğini ve planını hayata geçirmek olmalı. Haklarımız ve geleceğimiz için harekete geçmenin, örgütlenmenin, mücadelenin tam zamanı!

Kum fırtınası, iklim krizi konusunda bize ne anlatıyor?

0

Geçtiğimiz günlerde Ankara’nın Polatlı ilçesindeki kum fırtınası sonucunda 6 kişi yaralandı; binalar, ağaçlar ve mevsimlik tarım işçileri zarar gördü. Yakın zamanda yaşanan sellerde de hayatını kaybedenler ve maddi hasarlar olmuştu. Hayatımızın neredeyse olağan bir parçası haline gelen bu felaketleri ne “kader, fıtrat” diyerek geçiştirebiliriz ne de “doğanın intikamı” gibi tanımlarla hafifletebiliriz. Çünkü bu doğa olaylarının gerçekleşmesi veya sonuçlarının yıkıcılaşması; iklim değişikliğiyle, doğanın talanıyla ve kâr odaklı çevre politikalarıyla doğrudan ilişkili.

Meslek odaları ve bilim insanları sayesinde ulaşabildiğimiz bilgilere göre Polatlı kum fırtınası bölgedeki rekor kıran sıcaklıklarla ve uzun süreli kuraklıkla bağlantılıydı; iklim değişikliğiyle sıcaklık ve kuraklığın artması nedeniyle de bu tür fırtınaların tekrarlanması kaçınılmaz.[1] Kırsal alanlarda normal olan bu olay, şehirlerde gerçekleştiğinde yeşil alan kaybı nedeniyle tehlikeli hale geliyor.[2] Meteoroloji Mühendisleri Odası’nın işaret ettiği çözüm ise ormanlaştırma.

Erdoğan’ın 2008’de HES’leri savunurken söylediği “Ben çevrecinin daniskasıyım. Asıl çevreci benim. Ta belediye başkanlığından beri çevrecilik konusunda neler yaptığımı özellikle İstanbul’da yaşayanlar çok iyi bilir. Nasıl ağaçlandırdığımı iyi bilirler,” sözlerinden bugüne değin yaşadığımız şey, çevre felaketlerinin önünün açılması oldu. Bırakın ağaçlanmayı ve çevreci belediyeciliği; Türkiye’nin her yerinde daha fazla betonlaşma, daha fazla yeşil alan kaybı, daha da fazla doğa talanı gördük. İktidar bugüne kadar milyarlarca fidan dikmekle övünüyor, orman varlığımızın arttığı söyleniyor. AKP Türkiye’de ormanlık alanların kendi iktidarı süresince arttığını iddia ediyor. Peki gerçekten de öyle mi? Ormancılar Derneği’nin 2019 Yılı Türkiye Ormancılığı Raporu, hükümetin tıpkı enflasyon hesaplamasında yaptığı gibi bir hesaplama değişikliğine giderek daha fazla ormanlık alana sahip olduğumuz sonucuna vardıklarını söylüyor. Uluslararası kriterlere göre minimum 0,5 hektarlık bir alanda %10’dan fazla ağaç varsa (buna kapalılık deniyor) burası orman olarak kabul ediliyor. Türkiye’de ise bir alanın orman olarak nitelendirilmesi için kapalılık kriteri bulunmamakta ve özel arazilerde minimum 3 hektarlık bir alan büyüklüğünün olması yeterli bulunmakta.[3] Dolayısıyla uluslararası kriterlere göre orman olarak kabul edilmeyen yerler Türkiye’de orman olarak gösterilebiliyor. Bu ne gibi sonuçlar mı doğuruyor? Örneğin madencilik için açılmış olan alanların standarda göre orman arazisi olarak kabul edilmemesi gerekirken, hükümete göre burası hâlâ orman alanı olarak görünüyor. Bunlara HES ve JES’lerin inşa edildiği orman alanlarını da dahil edebilirsiniz. Yani hükümet, talana açtığı ormanların artık orman arazisi olmadığını kabul etmiyor. Diğer yandan, temmuz ayında TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu’nda ilk 19 maddesi kabul edilen bir yasa teklifi ormanlık alan tanımını değiştirecek ve orman talanının önünü açacak.

ABD’de Trump’ın iklim değişikliğine inanmadığını söylemesi ve Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun Amazon yangınlarını yalanlaması arasındaki benzerlik, bunun da ötesinde bu benzerliğin bize bu coğrafyadan bir şeyleri anımsatması tesadüf değil. Türkiye, dünyadaki diğer burjuva hükümetlerin doğa talanını örnek göstererek yapacak bir şey olmadığını bizlere ispat etmeye çalışıyor. Ancak gerçeklik bunun tam tersi. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de emeğe ve işçilere yapılan saldırılar hep bir bütünün parçası oldu. Çünkü sermaye birikimi için doğayı talan edip işçi emekçileri korkunç koşullarda çalıştırmaktan daha kârlı bir yöntem yok. Sadece doğayı korumak ve iklim krizini sonlandırmak adına değil, işçi ve emekçilerin daha iyi koşullarda yaşayabilmeleri için de çevre mücadelesiyle emek mücadelesini birleştirmemiz gerekiyor. Ormansızlaşmadan da, kuraklıktan da, kum fırtınaları ve sellerden de bizi koruyabilecek başka bir seçenek mümkün görünmüyor.

[1] Hava Delisinin Not Defteri, https://bit.ly/343RK96

[2] Ekoloji Birliği, https://bit.ly/3n2FMp5

[3] Türkiye Ormancılar Derneği, https://bit.ly/33eiBjA

Geri sayımı durdurmak

0

Türkiye pandemide geri sayıma başladı. Bu geri sayım “üç, iki, bir” dedikten sonra alkışlarla tamamlayabileceğimiz bir geri sayım değil. Yaşadığımız geri sayım daha ziyade aksiyon filmlerindeki saatli bombanın geri sayımına benziyor. Tedbirlerin azaltılması ile kötü günlere doğru geri adım atılıyor. Dünya genelinde de en çok yeni vakanın açıklandığı bir dönemin içindeyiz.

Haziran ayından itibaren tedbirlerin gevşetilmesiyle vaka sayılarında hızlı artışlar yaşandı. Aktif hasta sayısı (yani hâlâ hasta olup hastalığı bulaştırabilecek, iyileşen ve ölenlerden arındırılmış insan sayısı) ağustos ayının ilk günlerinden beri artıyor ve bu yazının yazıldığı 27 Eylül tarihinde 30 bin 806’ya çıktı. Şu anda resmi verilere göre aktif vaka sayısı 3 Haziran’dakine denk. Yani geri sayımda hükümet tarafından tedbirin gevşetildiği, “yeni normal”in ilan edildiği döneme döndük.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın pandemiyle mücadele etmesi, ülke ortalamasından 8,5 kat daha fazla enfekte olan hekimleri koruyacak önlemleri sıralaması gerekirken kendisi bunun yerine bizi suçluyor. Koca adeta “okullar olmasa milli eğitimi çok iyi idare ederdim” dercesine “şu hastalar olmasaydı pandemi kolay iş” diyor. Kendisinden aynen alıntılıyoruz: “Kurallardan taviz verirseniz, hasta sayımızın artması ve yeni kayıplarla karşılaşmamız kaçınılmazdır. (…), siz bu savaşta kararlı olmadıkça istenilen sonucu alamayız. Tedbirde kararlı olun.” Hastalıkla yüzleşen biziz, teste ulaşmada güçlük çeken biziz, işyerlerimizde kalabalık şekilde çalışmak zorunda olan biziz ve suçlu olan yine biziz.

Aslında bu yaklaşım yeni değil. Türkiye öncesinde de tam olarak böyle yönetiliyordu. Benzer bir şeyi Adalet Bakanlığı yapamaz diye hayal kurabiliriz. Bugüne kadar hiçbir adalet bakanı; “Vatandaş kanunlara-kurallara uymuyor. Mesela cinayet yasak ama gidiyorlar cinayet işliyorlar. Sonra suçlularla biz uğraşıyoruz. Halbuki kurallara uysalar, cinayet işlemeseler suçlu sayısı da düşecek” dememiş olsa da pratikte yaşanan bu. Türkiye dünyada en çok kadın ve iş cinayetinin yaşandığı ülkelerden biri. Çünkü yetkililer caydırıcı yasaların çıkmasını sağlamıyorlar. MÜSİAD il başkanı Yaşar Coşkun, Sakarya’da sahibi olduğu havai fişek fabrikasında yaşanan kazadan sorumlu tutulmuyor. Kadın cinayetlerine cüzi cezalar verildiği gibi daha düne kadar İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmak isteniyordu. Sözleşmede kalınsa da doğru bir uygulama yapılmıyor. Sonuç olarak iş cinayetlerinden işçiyi, kadın cinayetlerinden de kadını sorumlu tutan bir sistemde pandemi yaşandığında vatandaşın suçlanması aslında “eski normal”. Çünkü sistem işçi düşmanı. Kanunlar ve tüm kurumlar ve hatta rejimin kendisi dahi sorunları çözmek değil, zenginleri daha zengin yapmak için işliyor.

Tablo yine de karanlık değil. Çünkü işçi ve emekçiler olarak yalnız değiliz. Tavrını emekçilerden yana koyan çok sayıda emek örgütü var. Şu dönemde bunların başında da TTB geliyor. Tabip Odası hem pandemi hakkında güvenilir veriler sundu hem de Vestel gibi virüsün yayılma merkezi haline gelen yerler hakkında tereddütsüz müdahalelerde bulundu. İşte bu yüzden TTB’nin “Yönetemiyorsunuz, Tükeniyoruz!” eylemleri sonrasına Bahçeli TTB’nin kapatılmasına yönelik çağrılarda bulunmuştu.

Hekimleri hedef almak, savaş varken orduyu lağvetmeye benzese de Bahçeli’nin tavrı da aslında tutarsız değil. Çünkü Saray rejimi bugüne değin sadece patronların çıkarına olacak çalışmaları sürdürdü. Karşılığında ülkenin doğal varlıkları talan edildi, işçiler korkunç koşullarda çalışmaya zorlandı, sistemin erkek egemen ruhu yaşasın diye kadına yönelik şiddet önlenmedi, sonunda işçiler daha çok hak talep eder korkusuyla Kürtlere hakları tanınmadı.

Normal zamanlarda da işçiler için iyi haberler azdı, ama şimdi enfekte ve ölüm haberlerini her geçen gün artan sayılarla alıyoruz. Kötü günlere doğru geri sayıyoruz.

Millet İttifakı içindeki muhalefet ise bir sonraki seçimde kendilerinin kazanacağına inandıkları için mücadele etme gereği görmüyor. Tedbir alınması, emekçilerin hayatının daha iyiye gitmesi için bir çaba içine girmiyor. Sonuç olarak da yaşanan kayıplara karşı işlenen tüm suça ortak oluyor. Peki, geri sayım durdurulabilir mi? Evet. Nasıl mı? Emek örgütlerimize sahip çıkarak, örgütlenerek ve buralarda patronun elinde biriken, bizden saklanan zenginliğin pandemi ile mücadele ve emekçiler için kullanılması adına baskı oluşturarak işe başlayabiliriz. TTB’yi saldırılara karşı savunup tüm sağlık çalışanlarının mücadelelerine patronlardan ayrışarak destek verirsek geri sayımı durdurur ve kötüye değil, iyiye doğru ilerleriz.

HDP’ye siyasi operasyon: Tutuklananlar bırakılmalı! Dava sonlandırılmalı! Kayyum uygulamasına son verilmeli!

0

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, “Anayasa Mahkemesi kapatılsın, yerine Divan-ı Ali kurulsun” önerisinin de gösterdiği üzere icraatın kitaba değil kitabın icraata uydurulduğu, kuşkusuz sınırları sermaye birikimiyle ve iki seçim arasıyla çizili, bir siyasi keyfiyet dönemindeyiz.

Bu nedenle elde Anayasa kitapçığı, “ama gösteri ve yürüyüş anayasal hak” demenin bugün pratik bir karşılığı yok. İç politikadan dış politikaya dek yönetimde tutarlılık, mantık, denge, öngörülebilirlik hiç olmadığı kadar, bu keyfiyet çerçevesinde, geçersiz hale getirilmiş durumda.

İktidar blokunun çıkarları dönemsel olarak neyi gerektiriyorsa, bir talan, yağma ve yaptım oldu mantığıyla, tüm devlet kurum ve imkânları o yönde seferber edilerek gereği yerine getiriliyor. HDP’ye yönelik siyasi operasyonun anlamı da budur.

Bugün gerekçe altı yıl önceki 6-8 Ekim Kobane olaylarıdır. Bir başka meselede Gezi eylemleri olabilir. Konu demokratik hak ve özgürlüklerin ihlali açısından sık sık Kürtlerin kapısını çalsa da orada kalmadığı ve kalmayacağı açıktır.

Söz konusu Kürtler olduğunda iktidarın gerekçelerine hemen “ikna” olanlar unutmamalıdır. Halk TV’yi, akla ziyan “Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı yayın yapma” gerekçesiyle beş gün kapatan da, 40 yıl Fethullah Gülen hareketine karşı mücadele etmiş yazarlarla dolu Sözcü ve Cumhuriyet gazetelerine FETÖ bağlantısı üzerinden dava açan da aynı iktidardır. Hepsi siyasi operasyonlardır.

Bugün Türkiye’de akla gelecek her kurum ve kişi darbe planı yapmaktan terörle irtibatlı ve iltisaklı olmaya kadar her tür suçlamanın, her an muhatabı olabilir ve olmaktadır. O yüzden hak, hukuk, adalet deniyorsa, demokratik hak ve özgürlüklerden bahsediliyorsa meşrebine göre davranmaktan, ikiyüzlü tutumlardan vazgeçilmelidir.

HDP’ye siyasi operasyonun amacı iktidarın sandıkta ve siyasette bileğini bükemediği rakibini, yargı ve kolluk kuvveti marifetiyle tasfiyedir. Saray rejimi Kürt alerjisini kullanarak, milliyetçi, şoven duyguları körükleyerek, yaptığı her şeye eyvallah denecek bir ortam yaratma peşindedir. Hedef açıktır; olası 2023 seçimlerini kazanmayı garanti altına almak! Üç yıllık karnesinin de gösterdiği üzere Türk tipi başkanlık rejiminin alametifarikası kriz üretmek ve krizlerden beslenmektir. Kürt kartını devreye sokarak onay alma peşinde koşan bu yıkıcı, işçi-emekçi düşmanı bloka onay da, geçit de vermeyelim!

HDP’ye siyasi operasyona hayır! Tutuklananlar derhal bırakılmalı! Dava derhal sonlandırılmalı! Kars dahil kayyum atanan tüm belediyeler sandıkta kazananlara iade edilmeli!

Aleyna Çakır cinayeti ve Müge Anlı’da adalet aramak

0

Aleyna Çakır cinayetinden pek çok insan Müge Anlı’nın Tatlı Sert programı ile haberdar oldu. Aleyna, bir evde ölü bulunan yüzlerce kadından sadece biri.  “Ölü bulunmak” ifadesi faili görünmezleştiriyor. Çünkü 19 yaşında genç bir kızın, kendisine ait olmayan bir evde, kendini asmış olması pek olağan değil. Zaten Aleyna’nın bedeninde intihar etmediğini gösteren işkence izlerini Adli Tıp raporu da doğruluyor. Aleyna’nın daha önce de şiddete uğradığına ilişkin deliller, bizzat baş şüpheli Ümitcan Uygun’un sosyal medyasında duruyor. Yakın arkadaşları Aleyna’nın Ümitcan Uygun tarafından tehdit edildiğini açıkça beyan ediyorlar. Yine de tutuklanan, gözaltına alınan yok.

Birbirini destekleyen bunca delilin olması ama yine de failin bilinmiyor oluşu (!) Müge Anlı’nın dikkatini çekmiş olmalı. Haftalardır iki reklam arasında sansasyonel şekilde malumun ilanının “izini sürüyor.” Aleyna Çakır’ın öldürülmesinden sonra Ümitcan Uygun’un annesi de bir arazide başından vurulmuş şekilde ölü bulunuyor. İkinci kadın cinayeti ile programın reytingleri artıyor. Öldürülen annenin, kimsesi olmayan genç kızları şiddet ve baskı yoluyla Ankara’da bürokratlara pazarladığı ortaya çıkıyor.

Müge Anlı bir dedektif gibi adım adım ipuçlarını toplar ve kadın cinayetleri üzerinden polisiyecilik oynarken Ümitcan Uygun’un babası cinayetin bir reality şov’da işlenmesinden dahi rahatsız. Süleyman Soylu ve Devlet Bahçeli ile yan yana fotoğraflarını paylaşarak “Ömrüm boyunca has ülkücüyüm. Bir tane sana oy verdim. Sayın Süleyman Soylu bakanım, sayın cumhurbaşkanım” diyerek iktidarı yardıma çağırıyor. Ve işin ilginç yanı, iktidar gerçekten yardıma yetişiyor ve Müge Anlı yeni bir delil olmadığını söyleyerek dosyayı kapatıyor.

Kadın cinayetleri politiktir derken

Gazetemizin hiçbir okuru herhalde Berat Albayrak’ın kanalında yayınlanan bir reality şov’da adaletin tecelli edeceğini düşünmemiştir. Çünkü biz öldürülen kadınların, öldürülüş biçiminden, yaşından, hayatından sansasyon çıkararak yargının harekete geçirilebileceğine inanmıyoruz. Dahası, failler apaçık belliyken cinayetlerin senaryolaştırılarak “katil kim?” oynamanın failleri daha da görünmezleştirdiğini düşünüyoruz.

Ankara’da 19 yaşında bir genç kızın öldürülmesinden MHP-Soylu’ya uzanan bir süreç sonunda dosyanın kapatılması herhangi bir kadın cinayetinin bile ne denli politik olduğunu ortaya koyuyor. Söz konusu bir kadın cinayeti olduğunda devlet-yargı-polis işbirliği ile fail korunuyor ve cinayete ortak olunuyor. Gülistan Doku’nun soruşturma dosyasının baş şüpheli Abarokov’un babasının görev yaptığı Asayiş Şube tarafından yürütülüyor olması bir tesadüf mü? Peki, Nadira Kadirova’nın AKP’li bir milletvekilinin evinde milletvekiline ait bir silahla intihar etmesi ve naaşının apar topar yurtdışına gönderilebilmesi?

Failleri bulmak için Müge Anlı olmaya gerek yok! Kadına yönelik şiddetle mücadele etmek siyasi bir tercihtir. Ülkede kadın kıyımı yaşanıyorken İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmak bu tercihin kimden yana olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Failler çok uzakta değiller, yeter ki polis İstanbul Sözleşmesi’ndeki adımları takip etsin, yargı tahrik indirimleriyle failleri ödüllendirmesin.

Köylerde uzaktan eğitim sorunu

0

Merhaba Gazete Nisan okurları,

Biz birkaç işçi arkadaşla, işçi kenti Manisa’da işçiler her türlü sorunlarına ortak çözüm bulabilsinler diye sosyal medya üzerinden Kardeş İşçiler isminde sayfa oluşturmuştuk. Pandemide hastalanan, işsiz kalan, geçinemeyen arkadaşlarımızın sorunlarını birlikte tartışıyor, çözümler arıyorduk. Okulların uzaktan eğitimle açılacağı açıklanınca köylerde ikamet eden işçi kardeşlerimiz “Bizim evlatlarımız eğitime nasıl ulaşacaklar?” diye endişelerini dile getirdiler. Kardeş İşçiler olarak, dayanışma amacıyla köylerdeki kardeşlerimizin sesini duyurabilmek için birçok köyün olduğu Yunt Dağı denilen bölgede ziyaretlerde bulunduk. Yaptığımız görüşmelerde oldukça fazla sorunla karşılaştık. Köylerde internet erişimi çok kısıtlı, birçok evde yarım yamalak çekiyor. Öğrenciler sürekli yayının kesildiğini, dersi anlayamadıklarını anlattılar. Aynı evde üç kardeş öğrenci vardı. Ders saatlerinin çakıştığını, bir tek babalarında akıllı telefonu olduğunu, babaları da çalışmaya mecbur olduğu için çoğu zaman telefonu onlara bırakamadığını anlattılar. Kardeşlerden 4. sınıf öğrencisi olduğunu ileten küçük kardeşimizin ağzından “Telefonu ben kullanırsam küçük kardeşlerim çalışamaz ki” cümlesini duyduğumuzda küçücük çocuğun aldığı sorumluluk hepimizin gözlerini doldurdu. Fakat maşallah eğitim bakanımız bu durumdan hiç rahatsızlık duymuyor olmalı ki milyonların karşısında rahatça sırıtabiliyor.

Yine köylerden birinde iki küçük öğrenci vardı. Babaanne ve dedeleriyle beraber evlerinde ağırladılar bizleri. Babaanne ve dede diyorum, çünkü hem anne hem baba fabrikalarda işçi. Çocuklardan biri 3. sınıf, diğeri 1. sınıf öğrencisiydi. 3. sınıf öğrencisi çocuk gururla göğsünü şişirip “Ben telefonla yayına bağlanmayı öğrendim ki amca” dedi. “Alıyorum kardeşimi de, çıkıyoruz evin yanındaki tepeye. Hem kardeşime ben de öğretiyorum okumayı yazmayı. Yanlış yaptığı zaman hemen düzeltiyorum amca ben,” dedi. “Neden evde yapmıyorsunuz?” diye sordum, “Çekmiyormuş evde, bağlanılmazmış, babam öyle söyledi,” dedi ufaklık. Onların da dersleri aynı saatlere denk geliyormuş çoğu zaman. Aile büyükleri “Okula göndersek hastalık var evladım. Böyle de bir şey öğrenemiyor çocuklar, vallahi şaştık kaldık. Köyde kalsalar çiftçilikle ömür bitiyor. Eskisi gibi insanın gelirine de yetmiyor. Kara kara düşünüyoruz ne yapacağımızı,” dediler. Bu ülkede böyle çaresiz kalmamalı insanlar. Muhakkak akılcı bir çözüm üretilmeli. Çok ama çok acil bir şekilde!

Tarikatlar: Lafta “bir lokma, bir hırka!” Ya özde?

0

Gün geçmiyor ki falanca tarikatta yaşanan bir skandal açığa çıkmasın. Çocuk istismarından insanların türlü şekillerde kandırılmalarına dek tarikatlarda yaşanan sayısız olayın üst üste kamuoyuna yansıdığını görüyoruz. Tarikatlar son derece kapalı yapılar. Bu derece olayın yansımış olması dahi açığa çıkanların buzdağının görünen kısmı olduğunu düşündürüyor. Saklı kalmış benzeri birçok olayın olduğu da kuvvetle muhtemel. Benzer olayların yaşanmaya devam edeceği ise açık, çünkü milyonlarca insanın şu ya da bu düzeyde tarikatlarla bir ilişkisi var. Kimisi menfaat, kimisi aidiyet, kimisi huzur ve saadet için bu yola giriyor. Aradıklarını bulabiliyorlar mı? En azından kamuoyuna yansıyan istismar ve taciz olaylarına bakınca çok sayıda mağdur insanın olduğunu anlıyoruz.

Felsefesi “bir lokma, bir hırka” olan tarikatların birçoğunun holdingleştiğini, büyük bir servete sahip olduğunu görüyoruz. Kuşkusuz servet siyasi ve toplumsal nüfuzu da beraberinde getiriyor. On binlerce üyesi, taraftarı, yüz süreni olunca tarikatlara devlet dahil açılmayan kapı kalmıyor. O kapıdan girenler, sebeplenmek isteyenler arttıkça devleti ve toplumu bir ahtapot gibi daha fazla sarıyorlar. Çeşitli bakanlıkların tarikatların arasında taksim edildiği haberleri de bu gerçeğe işaret ediyor. Bir istismar yaşandığında doğal olarak açığa çıkarılması, dava konusu olması, neticelendirilmesi çoğu kere bu sebeple de mümkün olmuyor.

Nedeni ne olursa olsun sınıfsal örgütlenmelerin zayıf olduğu, toplumun siyasal bilinç düzeyinin ezilip parçalandığı durumlarda tarikatların ve benzeri yapıların çoğaldığını, güç kazandığını görüyoruz. Bu açıdan tarikatlar dahil her türden dini yapıların 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte adeta önlerine kırmızı halıların serilmesi manidardır. İşçi sınıfı hareketini parçalama, sol hareketi yok etme ve örgütsüz bir toplum yaratma girişiminin neticesi ise siyasal ve toplumsal yozlaşma ve çürüme olmuştur. Saray rejimi de bu 40 yılın mütemmim cüzüdür.

Yeni Ekonomi Programı – Bahadır Bedri ile ekonomik durum değerlendirmesi

0

Yeni açıklanan ekonomi programının emekçi sınıflar açısından yorumlanması.

AKP’nin gizli ajandası: Eğitimi tamamen özelleştirme!

0

Eylül ayı boyunca ülke gündemini en çok meşgul eden konulardan birisi de eğitim alanında yaşanan olumsuz gelişmeler oldu. Okulların açılıp açılmayacağı ile ilgili belirsizlik ve öğrenciler arasındaki ekonomik, sosyal eşitsizliklerle ilgili haberler bir kez daha her alanda başarısız olan AKP hükümetinin en başarısız olduğu alanın “eğitim” olduğunu gözler önüne serdi.

Okulların kapatıldığı 2020 Mart ayından beri hiçbir somut çalışma yapmayan AKP hükümeti ve onun özelinde Milli Eğitim Bakanlığı bir kez daha sınıfta kalarak, okulların açılacağı 2020 Eylül ayında da eğitim alanındaki tüm kesimleri büyük bir belirsizliğin içine soktu. Okulların açılıp açılmayacağı, açılacaksa hangi sınıfların açılacağı, uzaktan eğitim çalışmalarının nasıl yapılacağı vb. birçok soru okulların açılacağı son haftaya kadar cevapsız kaldı. Okulların açılacağı hafta ise bakanlık bir açıklama yaparak sadece anasınıfları ve ilkokul 1. sınıf öğrencilerinin yüz yüze eğitim yapacağını açıkladı. Ancak bu eğitimlerin nasıl yapılacağı, okulların bu eğitimlere hazır olup olmadığı konusunda hiçbir ayrıntı verilmedi. Her şey el yordamı ile yapılmaya çalışıldı.

Okullar açıldıktan sonra ise peş peşe okullarda yaşanan olumsuz haberler düşmeye başladı. Birçok okulda gerekli hijyen koşullarının sağlanmadığı görüldü. Velilerin tuvaletleri, sınıfları temizlemek zorunda kaldığı okullar görüldü. Öğretmenlerin Covid-19’a yakalandığı ve okulların patır patır karantinaya alındığı haberleri düşmeye başladı.

Yetersiz kalınan diğer bir konu ise uzaktan eğitim alanı oldu. Büyük büyük laflarla, ülkenin dünyada en iyi konumda olduğu iddia edilerek öğrencilerin ve öğretmenlerinin yönlendirildiği EBA sık sık çöktü. Bakan Ziya Selçuk büyük bir pişkinlikle, EBA’nın çökmesini “Oldukça güzel, çok memnunum,” sözleriyle açıkladı. Ancak bu tavırları toplumda büyük bir tepkiyle karşılanınca EBA’nın siber saldırıya uğradığı iddia edildi. Öğrencilerin ve öğretmenlerin büyük bir kısmının hâlâ aktif olarak kullanamadığı EBA’nın sık sık çökmesi Bakanlığın hazırlıksızlığını ve altyapı sorunlarını gün yüzüne çıkardı.

Uzaktan eğitimle ilgili diğer önemli başlık, öğrencilerin uzaktan eğitim alanlarına ulaşmada yaşadıkları sorunlardı. Kimi öğrenciler çok rahat bir şekilde uzaktan eğitim alanlarında derslerine devam ederken milyonlarca öğrencinin ise bu uzaktan eğitim mecralarının hiçbirine ulaşamamakta olduğu ortaya çıktı. Bırakın interneti, tableti, bilgisayarı; evinde televizyon olmayan binlerce öğrencinin olduğu her gün haber bültenlerine düşmeye başladı. Uzaktan eğitim, ekonomik ve sosyal açıdan öğrencilerin nasıl bir fırsat eşitsizliği içinde olduklarını bir kez daha gün yüzüne çıkarttı.

Yaşanan tüm bu sorunların bir basın toplantısında Ziya Selçuk’a sorulması sonucunda bakanın, “Bakanlığımızın bütçesinin büyük bir kısmı öğretmen maaşlarına gidiyor,” cevabı AKP hükümetinin eğitim alanındaki hedeflerini gün yüzüne çıkartıyor aslında. Eğitim alanında yaşanan bu çarpıklıkların giderilmesi için adım atmayan AKP hükümeti, eğitim hizmetini tamamen özelleştirerek kendisine sürekli oy kaybettiren bu prangadan sermayeyi de memnun edecek bir biçimde kurtulmak istiyor. Kamuya ait tüm eğitim kurumları kapalıyken özel eğitim kurumlarının birçok ayrıcalığa sahip olması da bunun bir göstergesi. Kamuya ait en iyi eğitim kurumları bile kapalıyken, uzaktan eğitim sistemi sık sık çökerken, özel eğitim kurumlarının açık olması ve yüz yüze eğitimin yapılıyor olması, ekonomik açıdan düşük gelirli diyebileceğimiz birçok ailenin bile dişinden tırnağından keserek çocuklarını özel okullara göndermeye çalışmasına neden oluyor.          

Eğitimde yaşanan özelleşme ise öğrenciler arasındaki fırsat eşitsizliğini artıracak ve daha büyük tepkilere neden olacaktır. Bizlere düşense eğitim, sağlık gibi alanların temel bir insan hakkı olduğunu, özelleşmenin ne gibi felaketler doğuracağını döne döne halka anlatmak olacaktır.   

Pandemi ve ekonomik kriz döneminde 28 Eylül’ün önemi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – 4. Enternasyonal’in Meksika seksiyonu Sosyalizme Doğru Hareket (MAS) örgütünün ulusal önderlerinden ve kadın hareketinin parçası Leda Victoria ile 28 Eylül Yasal Kürtaj için Küresel Mücadele Günü kapsamında dünya çapında ve Türkiye’de 28 Eylül gününün önemini, pandemi ve ekonomik kriz koşullarında kadınların küresel çapta kürtaj ve sağlık hizmetlerine erişim koşullarını değerlendirdik. Altyazılı olarak Youtube üzerinden de izleyebileceğiniz bu röportajın tam metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Röportaj: Sena Aydın

Öncelikle bize 28 Eylül gününün ne olduğundan, günün tarihi anlam ve öneminden bahsedebilir misin lütfen?

Tabii ki. Öncelikle bu röportaj için İşçi Demokrasisi Partisi’ne teşekkür etmek istiyorum. Bu şekilde karşılıklı deneyimlerimizi paylaşma, size Meksika’dan ve genel olarak Latin Amerika’daki güncel durumdan bahsetme imkânı bulmak bizim için çok değerli. Soruna dönecek olursam, 28 Eylül, yani Yasal Kürtaj için Küresel Mücadele Günü, 1990 yılında 5. Latin Amerika ve Karayipler Feminist Buluşması sırasında ortaya çıktı. 28 Eylül, aslında ilk olarak, Latin Amerikalı ve Karayipli Kadınlar için Yasal Kürtaj Hakkı Günü idi. Ancak bugün sırasında yapılan etkinlik ve eylemlerin geçen her seneyle birlikte farklı ülkelere yayılmasıyla, özellikle 2009 yılında 28 Eylül’ün Avrupa ve Afrika ülkeleri tarafından da tanınmasıyla  birlikte 28 Eylül, Yasal Kürtaj için Küresel Mücadele Günü’ne dönüştü. Tüm dünyaya yayıldı, dünyanın her yerinden kadınlar olarak sokaklara çıkarak, tüm hükümetler karşısında bedenlerimiz ve cinsel hayatlarımız hakkında karar verme hakkımızı ve kürtajın yasallaşmasını talep etmeye başladık.  

Bugünün tarihi aslında 28 Mayıs 1987 yılında gerçekleşen Uluslararası Kadın Sağlığı Buluşması’na ve bu buluşma sırasında 28 Mayıs’ın Uluslararası Kadın Sağlığı Hareket Günü olarak ilan edilmesine de dayanıyor. Bu buluşma ertesinde kadınların sağlık hakkı talebinin görünür olması, yasal ve güvenli kürtaj hakkı talebinin de zeminini hazırlamış oldu. 1987 yılından beri her sene dünya çapında çoğunluğu en yoksul ülkelerde olmak üzere yarım milyondan fazla kadının gebelik, doğum, merdiven altı kürtaj ve yoksullukla ilgili nedenlerden dolayı hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Yani hükümetlerin bu durum karşısında sorumluluk almayı reddetmelerinin özellikle emekçi ve yoksul kadınlar nezdinde faturasının oldukça ağır olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla feminist hareket bu koşullar nedeniyle kadın sağlığına yönelik bu tarz seferberlik günleri ortaya koyuyor. Örneğin, sağlık hakkı için ilan edilen 28 Mayıs günü de Meksika’da bir mücadele günü olarak görülüyor. Feminist yaklaşımı olan, hiçbir şiddet ve ayrımcılığa uğramadan sağlık sistemlerine erişebilmek adına eylemler düzenliyoruz. Yani, küresel mücadele günü olan 28 Eylül gününü bu şekilde temellendirebiliriz. 

Covid-19 ve ekonomik kriz kapsamında kadınların sağlık ve kürtaj hakkına erişimi konusunda Meksika’daki ve genel olarak dünyadaki güncel panoramadan bahsedebilir misin bize biraz?

Öncelikle şunu belirtelim. Merdiven altı ve yasal olmayan kürtaj uygulamaları konusunda pandemi öncesinde de oldukça kötü bir durumdaydık. Mesela Latin Amerika’da gerçekleşen kürtajların %95’i güvenli olmayan merdiven altı kürtajlardı. Bu, binlerce kadının güvenli ve sağlıklı olmayan kürtaj uygulamaları nedeniyle hayatını kaybetmesi anlamına geliyor. Dediğim gibi bu pandemi öncesindeki durum. Buna ek olarak binlerce genç kızın içinde olduğu koşullardan da bahsetmemiz gerek. Yani 11-18 yaş arası, reşit olmayan birçok genç kızın cinsel istismar, tecavüz ya da cinsel eğitim ve doğum kontrol yöntemlerine erişim eksikliği nedeniyle gebe kalmasından bahsediyorum. Bu durum da pandemiyi önceliyor. Aynı şekilde bizim mücadelemiz de pandemi nedeniyle ortaya çıkmadı. Ama şu an ekonomik krizle de birleşen bu sağlık acil durumu, senin de işaret ettiğin gibi kadınların koşullarını daha güvencesiz hale getirdi. Kadına yönelik şiddetin artmasıyla karşı karşıyayız. Kadınlar olarak bir yandan en güvencesiz, en fazla sağlık sistemine erişim imkânı olmayan, en düşük ücretlere sahip işlerde biz çalışıyoruz. Bu durum güvenli kürtaja erişimimizi de doğrudan etkiliyor. Çünkü bu koşullar altında bütçemiz ancak merdiven altı ve güvenli olmayan kürtaj uygulamalarına yetiyor. Çünkü özel kliniklerdeki güvenli kürtaj hizmetlerine verecek paramız yok. Özel klinikler diyorum çünkü genel olarak hükümetler bu konuda sorumluluk almıyor, ya da tersine kürtajı kriminalize ediyor. Kürtajın yasal olduğu durumlarda ise tüm kadınların güvenli ve ücretsiz kürtaja erişimini garanti altına alacak bütçeleri sunmuyorlar.

Yani bir yanda bu ekonomik koşullar var diyebiliriz. Örneğin burada Meksika’da işçi sınıfının ya da genel olarak aktif çalışan nüfusun %50’sinden fazlası kayıt dışı ekonomik sektör içinde çalışıyor. Yani sosyal güvenliğe erişimleri ve düzenli işleri yok; gün be gün geçimlerini sağlıyorlar. Ve bu nüfusun çoğunluğunu biz kadınlar oluşturuyoruz. Kadınlar olarak bu koşullara maruz kalıyoruz. Bu koşullar pandemi döneminde kadına yönelik şiddetle de iç içe geçmiş durumda. Birleşmiş Milletler’in verilerine göre Meksika’da pandemi döneminde cinsiyete dayalı şiddet %70 oranında arttı. Bu oranın örneğin Arjantin’de %48 olduğu söyleniyor. Meksika’da kadına yönelik şiddete karşı acil yardım hattı pandeminin başından beri 108.778 kez arandı. Bu tarz aramaların, yani karantina koşulları altında hane içi şiddete maruz kalan kadınların yaptıkları aramaların %20’lerden %40’lara kadar çıktığı söyleniyor. Ek olarak gene çocuklara yönelik şiddet ve istismar vakalarından da bahsetmemiz lazım. Meksika’da çocuklara yönelik cinsel istismar oranı sadece 2018 yılında %40’dan %70’lere yükseldi. Pandemi dönemine dair tam ve resmi veriler maalesef ki elimizde yok, ama bu oranın bu dönemde de azalmayıp arttığını söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Hele ki kadın cinayetlerindeki düzenli artışı da göz önüne alırsak… Örneğin 2018 yılındaki resmi verilere göre sadece temmuz ayına kadar 566 kadın cinayeti yaşanmış. Pardon yanlış söyledim. Bu sayı bu sene yaşanan kadın cinayetlerinin sayısı. Geçen sene aynı dönemde bu sayı 537 olarak kaydedilmiş. Yani bir artıştan söz ediyoruz. Bu Meksika’da her gün ortalama 11 kadın cinayeti yaşandığı anlamına geliyor. Pandemi öncesinde günde 10 kadın cinayeti yaşanırken bu sayı pandemiyle birlikte 11’e yükselmiş.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre ergen gebeliği konusunda da üst sıralarda olan ülkelerden biriyiz. Bu durum maalesef ki söz konusu çocuk pornosu ve seks işçiliğine zorlanan bireyler olduğunda da böyle. Pandemi koşulları altında bu alanlarda da herhangi bir iyileşme yaşanmadığı ortada. Bu şiddet koşulları altında, yani karantinayla birlikte artan cinsiyete dayalı şiddet ve cinsel şiddet koşulları altında, kürtaj biz kadınlar için hayati önem taşıyor. Güvenli kürtaja erişim hakkının önemi katlanarak büyüyor. Latin Amerika kıtasının geri kalanında da durumun oldukça benzer olduğunu söyleyebiliriz. Şiddet arttı, yoksulluk arttı ve bunlara bağlı olarak istenmeyen gebelikler de arttı. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler pandeminin ilk senesinin dünya genelinde 15 milyon istenmeyen gebelikle sonuçlanacağını açıkladı. Tabii bunun nedeni daha önce de söylediğim gibi cinsel şiddet, tecavüz, doğum kontrol yöntemlerine ve cinsel eğitime erişim eksikliği. Yani biz kadınların güncel olarak maruz kaldığı koşullar bunlar.

Ve bu koşullar altında biz kadınların kürtaj hakkına erişiminin oldukça önemli olduğunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor. Ama yaşanan durum bunun tam tersi. Pandemi süresince gördük ki, Meksika hükümeti ya da Arjantin’deki Fernandez hükümeti gibi “ilerici” olduklarını iddia eden hükümetler aslında ikiyüzlü söylemlere sahipler. Yani bir yandan kadın hakları yanlısı gibi görünürken, diğer yandan da pandemiyi fırsat bilerek ülkenin farklı bölge ve eyaletlerinde kürtajı kriminalize etmeye ve örneğin Meksika’da 2018 yılında yükselen kürtaj hakkı mücadelesinin önünü kesmeye çalışıyorlar. Diğer ülkelerde, örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump yanlısı eyalet valileri yasal kürtaj konusunda geri adım atmaya çalıştılar. Orada kürtaj yasal olsa da bu hakkın feminist hareket tarafından sürekli savunulmaya devam edilmesi gerekiyor. Teksas, Oklahoma, Alabama, Ohio, Arkansas gibi Trump sempatizanı Cumhuriyetçi eyaletlerde kazanılmış bu hakka sürekli saldırılıyor. Yani toparlarsak hükümetlerin bizim kendi bedenlerimiz hakkında karar verme hakkımıza ve yasal kürtaj hakkımıza tam anlamıyla saygı duymak gibi bir niyetleri hiçbir şekilde yok. Aksine, niyetleri kazanımlarımızı da elimizden almak.

Burada yani Mexico City’de isteğe bağlı kürtaj 2007 yılında yasallaştı. Şu an gebeliğin 12. haftasına kadar isteğe bağlı olarak kürtaj ile gebeliğimizi sonlandırabilme hakkımız var. Evet, kürtaj yasal ama pratikte pandemiyle birlikte bu hizmeti sağlamaya devam eden çok az sayıda klinik var. Özellikle de kürtaj yaptırmak isteyen kadın sayısını göz önüne aldığımız zaman. Çünkü başkent Mexico City’deki klinikler kürtaj hizmetini sadece burada yaşayan kadınlara sunmuyor. Ülkenin dört bir yanından kadınlar kürtaj yaptırmak için buraya geliyor, dolayısıyla bu hizmetten şu an çok sınırlı sayıda kadın yararlanabiliyor.     

Yani isteğe bağlı kürtaj hakkımız hiçbir zaman olmadığı kadar gerekli ve acil, ama aynı zamanda bu hakkı kazanmak ve savunmak için mücadelemiz de hiçbir zaman olmadığı kadar güçlü. 

Dünyanın dört bir yanında kadınların içinde bulunduğu koşullar bu şekildeyken, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) kadınlar olarak bizim 28 Eylül’de taleplerimiz neler?

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınlar olarak, 28 Eylül’ü bir uluslararası mücadele ve kadın hareketi günü olarak her zamankinden çok sahiplenmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Ama bu kadın hareketinin hükümetlerden bağımsız bir hareket olması elzem. Haklarımızı savunmak konusunda ne mevcut hükümetlere ne de ana akım burjuva partilerine hiçbir şekilde güvenmiyoruz, çünkü kazanımlarımız konusunda bizi ileriye taşımayacaklar. Kadın mücadelesinin bu bağımsız karakterini kaybetmemesinin önemini üstüne basa basa vurgulamamız gerekiyor. Çünkü örneğin Meksika’da ya da Arjantin’de hala bu ikiyüzlü söylemlere sahip hükümetlere güvenen geniş bir kadın sektörü ve nüfusundan söz edebiliriz. Ama bu hükümetlerin kadın düşmanı ve erkek-egemen yüzleri her seferinde daha çok ortaya dökülüyor.

Bu noktada şunu belirtmek isterim ki buradaki Lopez Obrador hükümeti pandemi döneminde kadına yönelik şiddete karşı ve kadın sağlığını gözeten tüm kamu programları ve hizmetlerinin bütçelerinde düşüşe gitti. Bu da yetmedi, kadınların pandemi sırasında aileleriyle ve Covid hastalarıyla ilgilenmesi gerektiği gibi bakım emeğini biz kadınların omuzlarına yıkan, hasta, yaşlı ve çocuk bakımını bir devlet sorumluluğu olarak değil, kadınların sorumluluğu olarak gören oldukça kadın düşmanı bir söyleme sahipti. Biz tam da bu tarz yaklaşımlar nedeniyle Lopez Obrador hükümetine asla güvenmiyoruz ve isteğe bağlı kürtajın tüm ülkede yasallaşması için 28 Eylül’de sokaklara çıkıyoruz. Mexico City ülkede isteğe bağlı kürtajın suç sayılmadığı 2 eyaletten biri. Diğeri de Oaxaca eyaleti. Orada da gebeliğin 12. haftasına kadar isteğe bağlı kürtaj, mücadelelerimiz sonucunda geçen sene yasallaşarak suç kapsamından çıkarıldı. Ama sadece bu kadar. Bu bizim için yeterli değil ve biz Meksikalı kadınların ihtiyaçlarına cevap verecek düzeyde de değil. Yapılan araştırmalara göre, Meksika’da 750 bin-1 milyon arası kadın merdiven altı kürtaj yaptırmak zorunda kalıyor. İşte bu yüzden bu hükümete güvenmiyoruz. Aynı Arjantin’de olduğu gibi. Orada da kız kardeşlerimiz 2018 yılında kürtajın yasallaşması için büyük “yeşil dalga” seferberliğini başlattılar ve bu seferberlik uluslararası bir etki ve yankı yaratarak diğer pek çok ülkede de benzer kadın seferberliklerinin başlamasına ön ayak oldu. Yasal kürtaj hakkı yasa tasarısı en sonunda bu sene Arjantin Meclisi’nin önüne geldi ama gördük ki hiçbir düzen partisi, Peronistler de dahil olmak üzere, kadınların bu hakkını garanti altına almak istemiyor ve “ilerici” geçinen Arjantin hükümeti kürtajın yasallaşmasının önünü kesiyor. Kadın hareketi tarafından oluşturulan yasa tasarısının karşısında alternatif tasarılar yaratıyor. İşte bu yüzden Arjantinli yoldaşlarımız kürtaj hakkını Meclis koltuklarında oturan siyasilere ve düzen partilerine güvenerek değil, sokaklara çıkarak kazanacağız diyorlar. Bu örnekte de gördüğümüz gibi 28 Eylül’ün kadın hareketinin bağımsız bir mücadele ve haklarımızı talep etme günü olması oldukça önemli. Ve de tabii ki bu mücadelenin uluslararası olması da gerekiyor. Çünkü bizim burada Meksikalı kadınlar olarak yaşadıklarımızı siz de orada iktidarını kaybetmemek adına asla kadın haklarını tanımaya yanaşmayacak oldukça baskıcı bir hükümet altında Türkiyeli kadınlar olarak yaşıyorsunuz. Bu durum İspanya Devleti’nde de böyle, Arjantin’de, Brezilya’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de… Dolayısıyla mücadelemiz uluslararası bir mücadele olmalı.

Taleplerimizden bir diğeri de kadın mücadelelerinin kriminalize edilmesine son verilmesi. Biz buna çok fazla maruz kalıyoruz, biliyorum siz de orada aynı şeyi oldukça şiddetli yaşıyorsunuz…

Evet, biz bu durumu oldukça yakından tanıyoruz…

Neredeyse yaptığımız her eylemde kadınlar olarak polis baskısı ve şiddetine maruz kalıyoruz. Daha geçtiğimiz günlerde Meksika’nın kuzeyinde kalan Chihuahua eyaletinde Dana adında bir kadının öldürülmesi üzerine kız kardeşlerimiz kadın cinayetlerini protesto etmek için sokağa çıktılar ve oldukça şiddetli bir polis müdahalesiyle karşılaştılar. Bir yandan da kendisini “ilerici” olarak göstermeye çalışan Lopez Obrador hükümeti, onu sorguladığımız, kendisine karşı pozisyon alıp taleplerimizi yükselttiğimiz için kadın hareketini muhafazakâr olmakla, arkasında hükümete zarar vermeye çalışan muhafazakâr, sağcı güçleri barındırmakla suçluyor. Kendisi “ilerici ya, biz “muhafazakâr” oluyoruz! Kadın mücadelesi ve feminist dalga giderek büyüyüp yükseldikçe hükümetler biz kadınlara karşı bu tarz baskıcı ve kriminalize etmeye dayalı politikalara başvuruyorlar. Bu baskılara son verilmesini talep ediyoruz. Kürtaj yüzünden tutuklanan ya da ölen bir kadın daha istemiyoruz diyoruz. Bu kriminalize etme politikaları kürtajın suç sayılmasıyla doğrudan bağlantılı bu yüzden kadınlara yönelik tüm cezai politika ve baskılar son bulmalı diyoruz.

Meksika’da isteğe bağlı kürtajın yasal olup suç teşkil etmediği eyaletler olsa da, aynı zamanda kürtaj yaptırdığı için hükümlü olan 700’den fazla kadın var ve aralarından bazıları “kan bağı olan birini kasten öldürmek” suçlamasıyla 30 yıl hapis cezasına çarptırılmış durumdalar. Bu olabilecek en ağır suçlamalardan biri ve kadınlar olarak bu tarz suçlamalara maruz kalıyoruz. Dolayısıyla bu yüzden kürtaj yüzünden tutuklanan ya da ölen bir kadın daha istemiyoruz diyoruz ve kürtaj yüzünden tutuklanan tüm kadınların serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

Aynı zamanda daha enternasyonalist karaktere sahip taleplerimiz de var. Örneğin karar verebilmek için cinsel eğitim, kürtajı önlemek için doğum kontrol yöntemlerine erişim ve ölmemek için yasal kürtaj hakkı talep ediyoruz. Güvenli, ücretsiz ve yasal kürtaj hakkı talep ediyoruz ve bunu derhal istiyoruz. Bu ödün veremeyeceğimiz acil talebimiz.

Ek olarak, din ve devlet işleri birbirinden ayrılmalı ve devletler tam anlamıyla laik bir karaktere sahip olmalı diyoruz. Çünkü kürtaj yaptırdıkları için tutuklanan kadınlar hâkim karşısına çıktıklarında çoğu zaman ahlaki değerleri ihlal etmekle suçlanıyorlar, çünkü bu değerler üzerine yükselen ceza yasaları hala mevcut ve hakimler kürtajın isteğe bağlı olup olmadığına bu değerler üzerinden karar verip, kürtaj yaptıran kadınları bu şekilde yargılayabiliyorlar.  Ve bu ahlaki yargılamaların yapılabilmesinde kilisenin rolü oldukça büyük. Örneğin Meksika’da sadece Katolik kilisesi değil, Protestan kilisesi de kürtaja karşı. Hristiyan ve kürtaj karşıtı sektörler sokağa çıkıp eylem yapıyor ve bu sektörler, her ne kadar Meksika kağıt üzerinde laik bir devlet olsa da devletten bütçe alıyorlar. Örneğin başkanlık ofisi tarafından kiliselere, kamu kaynaklarını kullanarak ahlaki değerler üzerine broşür dağıtma yetkisi verilmiş durumda. Bu broşürler tabii ki gerici, 50’li yıllardan kalma, kadınlara anneliğin kutsal, kürtajın suç olduğunu salık veren tarzda broşürler. Dolayısıyla din ve devletin birbirinden ayrılması, kiliselerin ve dini kurumların kamu politikalarına ve bizim kendimiz hakkında karar verme hakkımıza müdahale etmelerine son verilmesi gerekiyor.

Son olarak da pandeminin ve ekonomik krizin ortasında dış borçların ödenmesine ayrılan kaynakların kamu sağlığı için kullanılmasını, aynı şekilde sermaye sahiplerinden servet vergisi alınarak kamu hizmetleri için kaynak yaratılmasını talep ediyoruz. Bu pandemi bize kamu sağlığı sistemlerinin çökmüş olduğunu, toplumun tüm kesimlerinin ihtiyaçlarını karşılama kapasitelerinin olmadığını, sağlık emekçilerinin pandemiyle mücadelede yeterli ekipman ve kaynağa sahip olmadıklarını açıkça göstermiş oldu. Bu bütçe yetersizliği nedeniyle uygun çalışma koşullarına sahip olamadıklarından pandeminin kurbanlarından biri de onlar oldular. Kamu sağlığı sistemlerine daha çok bütçe ayrılması demek, biz kadınların yararlanabileceği feminist ve cinsiyet perspektifi üzerine kurulu hizmetlerin bütçelerinin de artması demek. Cinsel sağlık veya üreme sağlığı olsun, doğum kontrol yöntemlerine ihtiyacı olan her kadının erişebilmesi olsun, tüm kamu hastaneleri ve kliniklerinde güvenli kürtaj hizmetinin sunulabilmesi olsun, tüm bunlar için bütçeye ihtiyacımız var. Aslında tüm bunlar için kaynak var, ancak kar oranlarını koruma amacı güden kapitalist sistem altında bu kaynaklar birkaç sermayedarın ve finansal şirketin elinde toplanıyor. Dolayısıyla kadın sağlığı ve kadına yönelik şiddeti önleme amacı güden programlar için bütçe istiyoruz derken bunları kastediyoruz, ki hiçbir kadın bu pandemi koşulları altında kendisine şiddet uğrayan erkeklerle aynı ortamı paylaşmak zorunda kalmasın ve de şiddete uğradığı vakit ihtiyacı olan tüm kaynaklara erişebilsin. 

Son olarak, buna zaten biraz değindin ama bize Meksika’da 28 Eylül günü için ne gibi eylem ve aktiviteler planladığınızdan bahsedebilir misin?

Bu pazartesi Mexico City’de büyük bir kadın eylemi gerçekleştireceğiz. Bu geniş ve fiziksel katılımlı bir yürüyüş olacak; planladığımız iki eylemden biri bu. Meksika’da laikliğin simgesi (Benito) Juarez’in anısına yapılan Hemiciclo a Juarez anıtından ülke başkanı Lopez Obrador’un başkanlık ofisinin bulunduğu Ulusal Saray önündeki Zocalo meydanına kadar yürüyeceğiz. Bu yürüyüşü planlarken değerlendirdiğimiz koşullardan biri de Lopez Obrador’un Zocalo meydanına girişleri kısıtlamış olmasıydı. Bunun bizim gösteri ve ifade özgürlüğümüzü kısıtlamaya yönelik bir girişim olmasından dolayı oldukça baskıcı bir uygulama olduğunu düşünüyoruz. Zocalo meydanında geçmişte de seneler boyunca eylem yapmak yasaktı ama farklı seferberliklerin çaba ve zorlamaları sonucu bu meydan eylemlere açılmıştı. Şimdi tekrar meydanın eylemlere kapatıldığı bir durumla karşı karşıyayız. 28 Eylül’de Ulusal Saray’ın olduğu Zocalo meydanına girmeye çalışacağız, ya da yürüyüşü Ulusal Yüksek Mahkeme’nin önüne doğru yönlendireceğiz. Bunun nedeni de Ulusal Yüksek Mahkeme’nin geçtiğimiz haftalarda ülkenin en çok şiddet yaşanan eyaletlerinden biri olan Veracruz eyaletinde kürtajın suç kapsamından çıkarılmasına yönelik talebi reddetmiş olması.

Bu seneki eylemin geçen seneki kadar büyük olmayacağını biliyoruz ama pandemiye rağmen sokak seferberliklerinden de vazgeçmememiz gerektiğini düşünüyoruz. Eylemi tüm gerekli hijyen ve güvenlik önlemlerini alarak gerçekleştireceğiz ve sokağa çıkacağız! Ülkenin farklı eyaletlerindeki kız kardeşlerimiz de yeşil fularlarıyla sokakları dolduracak ve farklı eylemlilikler gerçekleştirecekler.

Son olarak da sosyal medya üzerinden de bir yeşil fular eylemi gerçekleştireceğiz. Bu sosyal medya eylemi de düzinelerce farklı grup ve örgütün parçası olduğu 8 Mart Koordinasyon’u tarafından organize ediliyor. Yeşil fularlarımızı göstererek sosyal medyayı dolduracağız.

İUB-DE olarak da farklı ülkelerde bulunan seksiyonlarımızdaki kadınların sokaklara çıkacağını biliyoruz. Brezilya, Arjantin, Peru, Dominik Cumhuriyeti gibi ülkelerdeki yoldaşlarımız da bizim gibi sokaklarda seferber olacak. Aynı zamanda kadınlar olarak kürtaj konusunda yaşadığımız güncel deneyimleri ve mücadeleyi nasıl yükselttiğimizi paylaşmak adına uluslararası bir konferans da organize ettik. Bu konferans 26 Eylül Cumartesi günü saat 17.00’de İUB-DE’nin Facebook sayfasından canlı yayınlanacak. Tabii Meksika’ya göre saat 17.00’de, saat ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor, Türkiye saatiyle kaçta olacak tam bilmiyorum! Eğer Türkiyeli kadınlar olarak bize katılabilirseniz çok seviniriz. Bu uluslararası konferans kanalıyla içinde bulunduğumuz güncel koşullara yönelik pozisyonumuzu ve taleplerimizi paylaşıp yaygınlaştırmış olacağız. Şu an bir sağlık krizi ve ekonomik krizle karşı karşıyayız ve bu durum karşısında temel talebimiz krizlerin faturasını işçi sınıfının ödememesi. Buna emekçi kadınlar da dahil; emekçi kadınlar olarak bizler de bu krizlerin faturasını ödemeyi reddediyoruz. Zaten bu yüzden sokakları dolduruyor ve temel haklarımızdan biri olan kürtaj hakkımızı savunmaya devam ederek faturasını onlar (hükümetler) ödesin diyoruz.   

Teşekkürler Leda. Şimdi izninle Türkçe olarak bir toparlama yapıp 28 Eylül’ün bizler için neden önemli olduğundan biraz bahsedeceğim.

Tabii ki.

Toparlamamız gerekirse, Türkiye’de kürtaj yasal olmasına rağmen aslında 28 Eylül bizim için de büyük bir önem taşıyor. Çünkü kürtaja erişimde fiilen ciddi engellerle karşılaşıyoruz. Devlet hastanelerinin çoğu ya kürtaj hizmeti vermiyor ya da başvuruları keyfi olarak geri çevirerek kürtaj hizmeti vermeyi tıbbi zorunluluk şartı arama bahanesiyle reddediyor. Özel hastanelerde ise kürtaj hizmeti için emekçi ve yoksul kadınların karşılayamayacağı ücretler talep ediliyor. Kısacası Türkiye’de kürtajın yasak olduğu algısı yaratılmış durumda. Yani kürtaj yasal ancak fiilen yasak diyebiliriz.

2012 yılında Erdoğan’ın kürtajı kriminalize eden söylemleri ve kürtaj yasağı getirecek bir düzenleme önermesi üzerine Türkiye’nin dört bir yanında kadınlar seferber olup sokağa çıkmıştı. Bu düzenleme rafa kaldırıldı ancak bahsettiğimiz uygulamalarla kürtaj erişilemez hale getirildi. Bu durum bugün İstanbul Sözleşmesi kapsamında yaşadığımız sürece oldukça benzer. Yani var olan bir hakkımız fiilen uygulanmayarak elimizden alınıyor ve kadınlar olarak iktidar tarafından bu hakkın elimizden alınması tehditlerine maruz kalıyoruz.

Pandemi dönemine bakacak olursak da, salgının henüz ilk dönemlerinde yapılan araştırmalar bile 2020 yılında 3 milyon istenmeyen gebelik, 2,7 milyon gizli ve tehlikeli kürtaj ve 11 bin istenmeyen hamilelikle bağlantılı ölüm yaşanabileceğini ortaya koymuştu. Yani tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de binlerce kadının doğum kontrol yöntemlerine, cinsel sağlık hakkına ve kürtaja erişimi kısıtlanıyor veya engelleniyor. Pandemi döneminde kürtaj ve cinsel sağlık temel sağlık hizmetleri olarak değil, ertelenebilir müdahaleler olarak değerlendiriliyorlar. Emek, sermaye ve üretim politikalarını “en az 3 çocuk istiyoruz” diyerek din ve iman politikaları üzerinden kurgulayan, kürtajı cinayet olarak görüp “gerekirse kadın ölsün” diyen hükümet ise söz konusu kadınların cinsel sağlık ve kürtaja erişimi olunca hiçbir istatistik tutmadığı için pandemi döneminde kaç kadının fiili kürtaj yasaklarından etkilendiğini tam olarak bilemiyoruz bile.

Dolayısıyla pandemi olsun olmasın; yaşam hakkımız için yasal, ücretsiz ve güvenli kürtaj talebi ve aktif bir parçası olmadığımız 28 Eylül günü aslında bizler için de oldukça büyük bir anlam ifade ediyor. Yasal, güvenli, erişilebilir ve ücretsiz kürtaj mücadelesi Türkiye’de de feminist mücadelenin önemli ayaklarından biri olmaya devam edecek.

Çok teşekkürler Leda.

Bu röportaj için asıl ben teşekkür ederim. Mücadeleye devam!

Evet, mücadeleye devam!