Ana Sayfa Blog Sayfa 44

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde Kod-29’la işten atılan işçiler direnişe geçti

0

Ekim 2020’de İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzelman A.Ş. ve İzenerji A.Ş. iştiraklerinde çalışan DİSK Genel-İş üyesi 16 işçi güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek valilik tarafından KHK ve Kod-29 kapsamında işten atılmıştı. Beş işçi, valiliğin kararını hemen uygulayarak işçilerin işine son veren İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde işe iade ve Kod-29’un iptalini isteyerek direnişe başladı. Belediye önündeki eylem öncesi işten atılan işçiler adına Mehmet Aker bir konuşma gerçekleştirdi. “Kod-29’la işten atılınca başka yerde iş bulamıyorsunuz. Kod-29 işçileri terbiye etmek için kullanılıyor; bu hukuksuzdur” diyen Aker, belediyenin bu hukuksuzluğa ortak olmaması için bir görüşme gerçekleştirdiklerini söyledi.

Disk Genel-İş sendikasının sendika üyesi olan işçilere sahip çıkarak bu direnişin başını çekmesi, Kod-29 uygulamasına ve haksız işten çıkarmaya karşı işçilerin mücadelesini büyütecektir. Tazminatsız işten atmanın aracı haline getirilen Kod-29’a karşı sendikaların ve işçi örgütlerinin başını çektiği birleşik ve kitlesel bir mücadeleyi örmemiz gerekmekte. Kod-29 derhal kaldırılmalı; işten çıkarmalar kâğıt üstünde bir yasak olarak kalmamalı ve gerçekten yasaklanmalıdır.

Gaziantep’te Kod-29’la işten atılan işçiler direnişte

0

Gaziantep organize sanayi bölgesinde faaliyet yürüten Yasin Kaplan Halı Fabrikası’nda düşük ücretlere karşı zam taleplerini dile getiren ve sendika hakkı talep eden 16 işçi “iyi niyet ve ahlak kurallarına aykırı davranışlar”ı kapsayan Kod-29’la işten atıldı. DİSK Tekstil üyesi işçiler fabrika önünde direnişe başladı.

Düşük ücretlere sessiz kalmayarak tepki gösteren işçilerin işten atılmasıyla başlayan süreç, sendikal mücadeleye dönüştü. Pandemi öncesi istisnai durumlarda uygulanan Kod-29 bugün mücadele eden işçilere karşı bir silah olarak kullanılmakta. Kod-29 uygulamasına maruz kalan işçiler, tazminat alamamanın yanı sıra işsizlik ödeneğine de başvuramayarak fişlenmekteler.

Pandemiye dönük önlemler kapsamında işten atma yasağı getirilirken Kod-29 kapsam dışı bırakılmıştı. Bunu fırsata çeviren patronlar tazminatsız işten atmanın bir aracı olarak Kod-29’a sıklıkla başvurmaya başladılar. Sözde işten atma yasağının kâğıt üstünde kaldığını, halihazırda devam eden direnişlerden görüyoruz. İşten atmaların gerçekten yasaklanması için işçilerin mücadelesine ve denetimine ihtiyacımız var.

Kod-29’un mücadele eden işçilere karşı bir silah olarak kullanılmasına karşı çıkarak, “Kod-29 derhal kaldırılsın” talebiyle mücadele başlatan Yasin Kaplan Halı Fabrikası işçilerinin mücadelesini sahipleniyor ve destekliyoruz.

Gara: Eğri basan, doğru yürüyemez!

0

Başarısızlık yetimdir. Hiç kimse kolay kolay sahiplenmek istemez. Başarı pastasının en büyük dilimini kendine hak görenler konu başarısızlık olduğunda en küçük dilime dahi razı gelmezler. Başarının sahibi çokken başarısızlık hep ötekinin sebep olduğu bir mesele olur. Başarısızlığı sahiplenmek kaçınılmaz olduğunda ise hemen ortaklar aranır. Çünkü bir başarısızlığın sahibi ne kadar çok olursa başarısızlık o oranda başarısızlık olmaktan çıkar. Başarısızlık yoksa sorumluluk da yoktur!

Gara operasyonunda da böyle oldu. Erdoğan, “Bu operasyonun sorumlusu elbette aynı zamanda Başkomutan ve yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanından Milli Savunma ve İçişleri bakanlıklarına, askerinden polisine ve istihbaratçısına kadar tüm mensuplarıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir” dediği anda sorumluluk, dolayısıyla başarısızlık ortadan kalkmış oldu. Hepimiz sorumluyuz demek aslında ortada muhatap bir sorumlu yok demektir.

Nitekim Erdoğan, “Bunlar kendilerini herhalde bu devletin bir mensubu olarak görmedikleri için, bunun için olsa gerek” diyerek operasyonun başarısını sorgulayan ve eleştiren Kılıçdaroğlu ve Akşener’e sitem edip kızdı. Çünkü onlar ortada başarısızlık ve sorumlu bırakmayan “hepimiz sorumluyuz” şemsiyesi altına gelmediler. Erdoğan’ın hamlesini boşa düşürmüş oldular. Hamaset korosu tamamlanamayınca Beştepe’nin akordu bu kez tutmadı. HDP’ye dönük siyasi operasyonla hedef şaşırtma ve sorumluluktan kaçma girişimi de istenen sonucu vermedi. Ender görülen ve siyasi aktörlerce kullanılabilirse, iktidarın tüm aksi yönlü çabalarına rağmen, bir süredir esen milliyetçi şoven rüzgârı kesme imkân aralığı oluştu.

Hiç kimse ötekini gerekçe göstererek kendi suçlarını aklayamaz. Amacını öne sürerek her yol, yöntem ve aracın kendine hak ve mubah olduğunu iddia edenler yanılıyor. Maruz kalınan acı, baskı, şiddet ve haksızlık; bunları başka masum ve savunmasız insanlara uygulamanın mazereti olamaz. Ailelerinin yıllardır hasretle dönüşlerini beklediği, PKK tarafından alıkonulmuş 13 silahsız, savunmasız insanın katledilmesinin bu nedenle açıklanabilir, savunulabilir hiçbir yanı yok. Bu korkunç cinayetler ancak lanetlenebilir.

Bir sorunu çözmek yerine ondan menfaat sağlama yoluna giren her hareket/anlayış eninde sonunda o sorunun bir parçası haline geliyor ve çözüm önünde bir engele dönüşerek gericileşiyor. Değişmek için karşıdakinin değişmesini şart koşmak, adım atmak için önce karşıdan adım beklemek, reel politik gerekçeleri sınıf politikasının önüne sürmek çözümün değil sorunun parçası olmaktır. Büyük dersler çıkarmanın zamanı. Eğri basan, doğru yürüyemez!

Myanmar’da darbeye karşı halk ayaklanması

0

Myanmar’da (önceki adıyla Burma/Birmanya) ordu 1 Şubat günü darbe yaparak yönetime el koydu ve bir yıllık olağanüstü hal ilan etti. 8 Kasım 2020’de yapılan seçimlere hile karıştığı iddiasının gerekçe olarak gösterildiği darbe sonucunda, kasım ayında seçilen parlamento feshedildi ve Devlet Başkanı Win Myint, Dışişleri Bakanı ve fiili lider Ang San Su Çi ve onlarca sivil hükümet yetkilisi gözaltına alındı. Askeri darbeye karşı genel grev ilan edildi. Sendikalarının çağrısıyla greve çıkan tekstil işçilerine doktorların, hemşirelerin, öğretmenlerin, öğrencilerin ve itfaiyecilerin yer aldığı geniş kesimlerin eşlik etmesiyle genel greve ve iş bırakma eylemlerine büyük bir katılım gerçekleşti. Ülkenin en büyük kenti ve eski başkenti Yangon’un yanı sıra başka şehirler ve kasabalardaki protestolarda yüz binlerce insan, beş veya daha fazla kişinin toplanmasının yasak olmasına rağmen sokakları dolduruyor. Askeri darbeyi reddeden kitle seferberlikleri ülkeyi sarsıyor.

2016 yılından beri iktidarda olan ve San Su Çi liderliğindeki parti (Ulusal Demokrasi Birliği), oyların yüzde 83’ünü alarak kasım ayındaki parlamento seçimlerini kazanmış ve ordunun devlet yönetimindeki 50 yılı aşkın süredir mevcut olan ağırlığını riske atmıştı. 2008’de ordu tarafından yapılan ve sözde demokratik bir açılımı temsil eden anayasa, seçimlere izin vermekle birlikte İçişleri Bakanlığı ve Savunma ve Sınır Bakanlığı’nın tam kontrolünü orduya bırakıyor, ayrıca parlamentodaki koltukların yüzde 25’inin ordu tarafından atanmasını içeriyordu. Mevcut anayasaya göre yeni bir anayasa değişikliği için ordunun onayı gerekiyordu.

Birmanya bağımsızlık kahramanı General Ang San’ın kızı olan Su Çi, ülkede demokrasi yanlısı hareketin öncüsü olmuştu. Demokrasi ve insan hakları alanındaki mücadelesi nedeniyle 1991’de Nobel Barış Ödülü’nü alan Su Çi, 1995-2010 yılları arasında askeri diktatörlük tarafından ev hapsine mahkûm edilmişti. Şimdi ise evinde “yasadışı yollarla ithal edilmiş” telsizler bulundurmak gibi gülünç ama üç yıllık hapis cezasıyla sonuçlanabilecek bir suçlamayla tekrar gözaltına alındı. Yargılandığı askeri mahkemede Su Çi’ye Covid-19 tedbirlerine uymamak gibi yeni suçlamalarda da bulunuldu. 1 Mart’taki duruşmasına kadar da gözaltında tutulacak.

Kitleler diktatörlük rejimini reddediyor

Askeri rejim geçtiğimiz günlerde bir siber güvenlik yasası taslağı çıkardı. Halihazırda yapılan internet kesintileri, sosyal medyaya erişim engelleri ve sansür nedeniyle haberleşme zaten kısıtlanmış durumda. Bu yasa taslağı ise ordunun haberleşme özgürlüğünü tamamen kontrol altında tutmak istediği anlamına geliyor.

Ülke geneline yayılan darbe karşıtı eylemlerde polis halka saldırıyor; protestocular ve gazeteciler tutuklanıyor. Protestolarda demokratik ve sosyal taleplerini dile getiren kitleler; tutukluların serbest bırakılması, ordunun yönetimden elini çekmesi, askeri diktatörlüğün son bulması ve seçim sonuçlarına saygı duyulması taleplerini yükseltiyor.

Asya’nın en yoksul ülkelerinden biri olan Myanmar’da ordu, ülkeye tahmini 31 milyar dolar değerinde gelir kazandıran (ülke GSYİH’sinin neredeyse yarısı) kârlı yakut ve yeşim taşı madenlerinin yüzlercesinin denetimini elinde tutmakta. Myanmar ordusuyla ilişkisi sıkı olan Çin’in ülkedeki ekonomik varlığı da büyümekte. Çin, ülkenin en büyük ticaret ortağı (ülke dış ticaretinin üçte biri Çin ile yapılıyor) ve madencilik, hidroelektrik, otomotiv, petrol ve doğalgaz çıkarma sektörlerinde 69 Çinli çokuluslu şirket mevcut. Ancak Batılı çokuluslu şirketlerle de derin bağlar söz konusu. Myanmar İçin Adalet adlı STK’nin sözcüsü Yadanar Maung, Myanmar Petrol ve Doğalgaz Kuruluşu’nun (MOGE) en kazançlı askeri işletme olduğunu ve Fransız Total, ABD merkezli Chevron ve Güney Koreli POSCO gibi çokuluslu şirketlerle anlaşmaları bulunduğunu belirtiyor. İspanyol çokuluslu şirket Zara da işçileri ayda 80 dolardan daha düşük ücretler karşılığında çalıştırarak lüks giyim ürünleri üreten yerel şirketlerle anlaşmalara sahip. Dahası ülkede etnik azınlıklar da yıllardır zulüm görmekteler; yurttaşlık hakları tanınmayan Müslüman Rohingya (Arakan) halkına mensup binlerce insan öldürüldü ve yaklaşık 700 bini ülkeden kaçtı. Ülkedeki madenlerde insanların zorla çalıştırıldıkları raporlandı. Darbenin ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, yaşanan olaylardan “kaygı” duyduğunu ifade etse de Çin ve Rusya’nın vetosu nedeniyle darbeyi resmi olarak kınamadı. ABD ve Avrupa ise darbeyi “kınadı” ancak ülkedeki şirketlerle iş yapmaya ve işçileri sömürmeye devam ediyor.

San Su Çi, 2016’dan beri iktidarda olan kapitalist hükümeti boyunca ne halka uygulanan acımasız baskıları ve işçilerin aşırı sömürüldükleri koşulları değiştirmek için bir şey yaptı ne de bunları kınadı. Bu durum, San Su Çi’nin ezilenlerin değil, emperyalizmle ilişkili Myanmar burjuvazisinin çıkarlarını savunduğunu gösteriyor. Diğer yandan askeri darbeye karşı gelişen bu kitlesel demokratik ayaklanma; ulusal azınlıkların tüm haklarının verilmesi ve emperyalist sömürüye karşı işçilerin haklarının savunulması için emekçilerin siyasi bir alternatifine olan ihtiyacı ortaya koyuyor.

Kadıköy Belediyesi işçisi DİSK’li kadınlardan grev açıklaması

0

DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube üyesi kadınlar, Kadıköy Belediyesi greviyle ilgili açıklama yaptı. Belediye işçileri, TİS talepleri karşılanmadığı için 16 Şubat’ta greve çıkmıştı. Ancak işçilerin iradesi kapalı kapılar ardında imzalanan sözleşmeyle gasp edilmiş ve grev sonlandırılmıştı. Daha önce şube yönetimi seçimine “Sendikanın yarısıyız, temsil edilmek hakkımız” diyerek Mor Liste adıyla katılan kadınların “Bilin ki örgütlü emek, karşısında duran hiçbir kişi, kurum ya da örgüte pabuç bırakmayacak. İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz” diye sonlandırdıkları açıklamanın tamamını paylaşıyoruz:

“Biz, DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube üyesi kadınlarız. Aralık 2019’da yapılacak şube yönetimi seçimi için salt erkeklerden oluşan blok listeler hazırlanmasının cinsiyetçilik olduğunu dile getirdik ve sendikanın ataerkil yapısına dikkat çekmek amacıyla Mor Liste adında, salt kadınlardan oluşan bir blok listeyle seçime girdik. Seçimi kazanamadık ama birkaç ay sonra yapılan temsilci seçimlerinde daha çok kadının aday olup seçilmesini sağladık. Bu metni, o temsilciler olarak kaleme alıyoruz.

Temmuz 2020’de, Kadıköy Belediyesi’nin, daha önce taşeron şirket çalışanı olup 2018’de KHK ile belediye şirketi KASDAŞ’a geçirilen işçiler ve KHK’dan sonra işe girenlerle birlikte toplam 2.300 işçisinin yeni toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci başladı. Temsilciler olarak, TİS taslağı üzerinde çok çalıştık. Temsilci kadınlar olarak ise, taslağı toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından ele aldık ve yoğun bir çalışma sonucunda bazı talepler belirledik. Eşit temsil talebimiz en başta elense de, 7 ay süren müzakerelerde, talep ettiğimiz hakların pek çoğunu elde ettik. Kadın erkek tüm personelin çocuklarına ücretsiz kreş hakkı, kadın istihdamı açısından elde ettiğimiz en önemli kazanım oldu.

Gelgelelim bu ve benzeri idari maddeler uzun uzun tartışılırken, müzakere masasında Kadıköy Belediyesi’ni temsil eden Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası SODEMSEN ücret maddeleri ile ilgili ayrıca bir paket hazırladığını ve bize onu sunacağını söyleyerek bizi açıkça oyaladı. Dahası, her maddeyi elden geçirmiş olduğumuz, talep ettiğimiz ücretlerin çok yüksek olduğu ve müzakerelere temsilci katılımının fazla olduğu gerekçeleriyle masadan kalktı ve müzakereler bu yüzden 2 ay kesintiye uğradı.

TİS’ten beklentimiz, haliyle, ücretlerin ve sosyal hakların iyileştirilmesiydi. Çalışanların maaşları arasındaki uçurumun kapanmasını, eşit işe eşit ücret politikasının hayata geçirilmesini istiyorduk. Ayrıca haftalık 40 saat çalışma süresinin tüm işçileri kapsamasını ve Cumartesi’nin de hafta tatili sayılmasını talep ettik.

TİS’ten beklentimiz, haliyle, ücretlerin ve sosyal hakların iyileştirilmesiydi. Çalışanların maaşları arasındaki uçurumun kapanmasını, eşit işe eşit ücret politikasının hayata geçirilmesini istiyorduk. Ayrıca haftalık 40 saat çalışma süresinin tüm işçileri kapsamasını ve Cumartesi’nin de hafta tatili sayılmasını talep ettik. Ücretlerde uçurumun kapanması için bir taban ücret belirlendi. Şube yönetimi, 696 sayılı KHK ile taşerondan belediye şirketi KASDAŞ’a geçerken hak kaybına uğrayan işçilerin yaşadığı kaybı az da olsa telafi edecek bir taban ücret belirledi. Ayrıca birinci yıl %20, ikinci yıl %20 zam talep ettik. Türkiye’de resmî enflasyon oranı %15, gerçek enflasyon oranı ise %35 ila %50’dir.

Tüm uzlaşma çabalarımıza karşın TİS süreci tıkandı ve 5 Şubat itibarıyla grev kararını astık. Greve çıkmak için yasal süre olan 15 Şubat gecesine dek işverenin masaya makul ücret maddeleriyle döneceğine dair umudumuzu yitirmedik. 15 Şubat günü kurulan müzakere masasında bize en düşük ücret olarak sunulan rakam, geçen TİS ile aldığımız net 275 TL’lik seyyanen zammın yedirilmiş olduğu 3.100 TL’ydi. Zam oranı olarak da %7 teklif edildi. İşçinin iradesi doğrultusunda bu rakamları kabul etmediğimiz için SODEMSEN masadan tamamen kalktı ve biz de 16 Şubat 00.01’de resmen greve çıktık.

Şube yönetimi ve onlarca temsilci bir araya gelerek hesap kitap yapmaya ve başkanın masada konuşulan rakamlardan bu rakama nasıl ulaştığını bulmaya çalıştık ama kendisinin yaptığı gibi her türlü ek ödemeyi içine katsak da işin içinden çıkamadık.

Bunun üzerine Kadıköy Belediye Başkanı sosyal medya üzerinden kamuoyuna duyuruda bulunarak, işçinin, teklif edilen 4.972 TL ücret ve %38 zammı kabul etmeyerek greve çıktığını duyurdu. Bu duyuru üzerine şube yönetimi ve onlarca temsilci bir araya gelerek hesap kitap yapmaya ve başkanın masada konuşulan rakamlardan bu rakama nasıl ulaştığını bulmaya çalıştık ama kendisinin yaptığı gibi her türlü ek ödemeyi içine katsak da işin içinden çıkamadık.

Bu süreçte başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere CHP’li ilçe belediyelerin çöp toplama araçları grevi kırmak üzere Kadıköy’e yönlendirildi. Onlara bu grevin yalnızca bizim haklarımız için değil onların hakları için de yapıldığını anlattık. Nitekim, söz konusu belediye yönetimleri Kadıköy’de işçinin kazanımıyla sonuçlanacak bir hak mücadelesinin kendi belediyelerine de sirayet edeceğini gayet iyi biliyordu. Fakat biz, 29 Ocak 2021 tarihinde önce DİSK Genel Merkezi’nde, ardından 14 belediye başkanının da katılımıyla CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda yapılan toplantılarda sendika şube yöneticilerimizle tam olarak ne konuşulduğunu elbette bilmiyoruz. Yine de, belediye işçilerini temsil eden bir işçi sendikasının, özellikle de süregelen gergin bir TİS sürecinde, işveren tarafını en üst düzeyde temsil eden aktörlerle bir araya gelmesinden büyük rahatsızlık duyduk. Partinin belirlediği asgari ücret 3.100 TL olduğu için sendikanın bu çizgiyi aşmaması yönünde uyarıldığını tahmin ediyoruz. İşçiyi her-şey-dahil bir asgari ücrete ikna etmek elbette sendikanın göreviydi.

17 Şubat günü sabaha karşı Genel-İş Genel Merkezi’nden Engin Sezgin, Çetin Çalışkan ve Nevzat Karataş geldi. Şube yönetimi ve temsilciler olarak onlarla bir araya geldik. Müzakerenin artık doğrudan belediye başkanı ile kendileri arasında yürüyeceğini fakat işçinin ve temsilcilerin onaylamadığı hiçbir şeyin altına asla imza atmayacaklarını vurguladılar. Grev konusunda içimizin rahat olmasını söylemeleri üzerine sendikanın bize grev fonundan bir ödeme yapıp yapmayacağını sorduğumuzda ise öyle bir fon olmadığını, tüzükte böyle bir şey bulunmadığını (Genel-İş Tüzüğü, 57. Madde Grev Fonu), zaten buna elveren bir bütçeleri de olmadığını belirttiler.

17 Şubat günü, teklif edilen ücret ve zam teklifine ilişkin dezenformasyonu dağıtmak ve işçi tarafı olarak hakikatleri dile getirmek için büyük çaba sarf ettik. Sosyal medya sayesinde sesimizi duyurmayı başardık. İşçiye karşı kışkırtılan Kadıköy halkı başta olmak üzere, öğrenciler, sol partiler ve STK’lar bizimle dayanışma içinde olduklarını açıklamaya başladı. Kadıköy halkı belediye binasına gelerek bizimle dayanışmak için örgütlendi. Greve çıkan fabrika işçisi nasıl üretimi durdurarak üretimden gelen gücünü kullanıyorsa, belediye işçisi de hizmet üretmeyi durdurur ve bu, o belediyenin hizmet götürdüğü halkın yaşam kalitesini kısa sürede düşürür. Kadıköy halkının, üretimden gelen gücünü kullandığı ve yaşam kalitesini düşürdüğü için belediye işçisine tavır alacağı hesaplanmıştı fakat Kadıköy halkı, Kadıköy’ü emeğiyle yaşanır kılan işçiyi emekçiyi sahiplendi, onun yanında yer aldı. İlerleyen günlerde, kendileri de TİS sürecinde olan Ataşehir, Kartal ve Maltepe belediye işçileri ve başka belediyelerin işçilerinin Kadıköy Belediyesi binasının bahçesinde bir araya gelmesi kaçınılmaz görünüyordu. Fakat bu, Türkiye’nin hak mücadelesi tarihine geçecek büyüklükte bir direniş olurdu.

18 Şubat günü sabaha karşı sendika şube yöneticileri biz temsilcileri yine toplantıya çağırdı. Şube yöneticileri, genel merkezin, biz istesek de istemesek de 3.200 TL ve %8 zammı içeren sözleşmenin altına imza atacağını bildirdiğini, belki de çoktan atmış olduğunu iletti. Hepimiz yıkılmıştık. Genel merkezin kendilerini ezip geçtiğini, kendilerinin de artık köprüleri yaktığını ve ertesi gün toplu istifa edeceklerini söylediler. Biz de temsilciler olarak toplu istifa edeceğimizi, temsil yetkimizin gasp edildiği bu durumda en doğrusunun bu olduğunu söyledik. Açıklama yapmak üzere işçi saat 10.00’da belediye binasının bahçesine çağrıldı.

Müzakere çoktan bittiği halde işçiye müzakerenin devam ettiği söylendi. Şube yönetimi bize gözyaşları içinde aktardığı yenilgiyi birkaç saat sonra işçiye kazanım olarak yansıttı.

Açıklama sırasında şube yönetimi tarafından işçiye, 5.570 TL ücret teklif edildiği aktarıldı ve bunun fena bir sözleşme olmadığı ama yine de şubenin bunu kabul etmeyeceği, müzakerenin sürdüğü söylendi. Biz temsilciler olarak, daha birkaç saat önce duyduklarımızla ilgisi olmayan bu sözler karşısında şaşkına döndük. Müzakere çoktan bittiği halde işçiye müzakerenin devam ettiği söylendi. Şube yönetimi bize gözyaşları içinde aktardığı yenilgiyi birkaç saat sonra işçiye kazanım olarak yansıttı. Genel merkezin dahlini kısmen açıklayarak kendisinin bu işte hiçbir payı olmadığını vurguladı. Hiçbir şube yöneticisi istifa etmedi.

İşçiye sözleşmenin imzalandığı beyan edildikten sonra tekrar toplandık. Yasal fakat meşruiyeti olmayan bu sürecin ifşa edilip edilmeyeceği kendilerine sorulduğunda, edilmesi gerektiğinde hemfikir olduklarını söylediler fakat gerek müzakere masasında gerekse grev boyunca temsilcilerle yapılan toplantılarda telaffuz edilen 3.200’ün işçiyi iyi bir sözleşme imzalandığına ikna etmek için 5.500’e nasıl çıkarıldığının açıklaması yapılamadı. Net ücret hesaplanırken yol ve yemeğin bu ücrete katılamayacağını net bir şekilde vurgulayan şube yönetimi, işçiyi muhtemelen çoktan imzalanmış olan sözleşmeye ikna etmek için telaffuz ettiği ücrete yol, yemek, ne varsa katmıştı.

19 Şubat sabahı boyunca işçi, imzalanan sözleşme sonucunda ne kadar ücret alacağını hesaplamaya çalıştı fakat işçi de bu şaibeli hesabın içinden çıkamadı. Ancak öğlen saatlerinde elimize ulaşan tutanakta 30 günlük taban ücretin 3.455,70 TL, zam oranının ise %8 olduğunu gördük.

Bu süreç bize her şeyin sınıfsal olduğunu bir kere daha tüm çıplaklığıyla gösterdi. Kamuoyu desteğinin önüne geçmek için karalama kampanyasına maruz bırakıldık. Kadıköy Belediyesi işçisi her gün emek verdiği Kadıköy’ün halkıyla karşı karşıya getirildi. Sendikamız, bir siyasi partinin talimatı doğrultusunda temsil ettiği işçinin iradesini yok saydı. Kadıköy Belediyesi işçilerinin grevi, başta diğer CHP’li belediyelerin işçileri olmak üzere tüm işçiler için emsal teşkil etme potansiyeline sahipti, işçi lehine kazanımla sonuçlanması çok tehlikeliydi. Bu nedenle yukarıdan müdahaleyle önüne geçildi, bastırıldı.

Koltuk kavgası yapanların, işçiye ihanet etmiş bir sendikanın yöneticilerini eleştirmeye cesaret edemeyip temsilcileri istifaya çağırmasına kulak asmayacağız; meydanı, işçi sınıfını arkadan vuranlara bırakmayacağız.

Genel-İş Genel Merkezi ve şube yöneticilerimizin gerek yukarıdan gelen baskı gerekse kendi çıkarları doğrultusunda sonlandırdıkları bu TİS sürecinin greve evrilmesi, işçinin inancını ve güvenini arkasında hisseden temsilcilerin çabasıyla oldu. Öte yandan temsilciler olarak deneyimsizlikten kaynaklandığını düşündüğümüz hatalar da yaptık. Bunları da burada dile getirmenin, ileride hem bizim hem de diğer belediyelerin aynı hataları tekrarlamasının önüne geçeceğini umuyoruz. Birincisi, greve çıktığımız anda daha örgütlü olmalıydık. Görev dağılımı iyi yapılmış bir grev komitesi hazır olmalıydı. Bu komitenin en az iki üyesi, şubenin katıldığı toplantılara katılmalı, bu şekilde şeffaflık sağlanmalıydı. İkincisi, sendika genel merkezinin sürece dahil olmasına en başta itiraz etmeliydik. Üçüncüsü, temsilciler olarak istifa etmeyi düşünmemiz yanlıştı. Deneyim kazanmış temsilciler olarak kalmalı ve bu durumun sorumlusu olan aktörlerden hesap sormalı, yapıyı dönüştürmek için mücadele etmeliyiz. Koltuk kavgası yapanların, işçiye ihanet etmiş bir sendikanın yöneticilerini eleştirmeye cesaret edemeyip temsilcileri istifaya çağırmasına kulak asmayacağız; meydanı, işçi sınıfını arkadan vuranlara bırakmayacağız. Gelinen nokta, biz işçileri ümitsizliğe, yılgınlığa sevk etmemeli. Sürecin kendisi bize umut verdi. 2.300 işçiden tek bir kişi bile grev kırıcı olmadı, dahası greve etkin bir şekilde katıldı. -3 derece soğukta, karda kışta yüzlerce işçi bir araya gelerek grevine, hak mücadelesine sahip çıktı. Biz, Türkiye tarihi boyunca şiddetle veya şiddetsiz bastırılan işçi direnişlerinin hangi korkuyla bastırıldığını ilk elden gördük. İşçinin karşısında, irili ufaklı çıkarları doğrultusunda saf tutanlar korkmakta haklı. Bilin ki örgütlü emek, karşısında duran hiçbir kişi, kurum ya da örgüte pabuç bırakmayacak. İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz.”

Kadıköy Belediyesi işçileri grevde

0

DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube ve Kadıköy Belediyesi arasındaki toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinin tıkanması üzerine 2 bin 300 işçi 16 Şubat gece yarısı itibarıyla greve çıktı. İşçiler, taleplerinin kabul edilmemesi halinde greve çıkacaklarını 5 Şubat’ta ilan etmişlerdi. Sekiz aydır süren görüşmelerde bazı idari maddeler kabul edildi ancak ücretlerle ilgili maddelerde anlaşmaya varılamadı.

Dün saat 13:30’da yapılan basın açıklamasında alım güçlerinin ciddi oranda düştüğünü ve teklif edilen zammı kabul etmediklerini bildirdiler. “Direne direne, direnişten zafere”, “Susma haykır, sözleşme haktır”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganlarıyla mücadeleye devam etme kararlılıklarını vurguladılar. Bedel ödemekten korkmadıklarını belirten işçiler taleplerini kabul ettireceklerini, istedikleri zammı alacaklarını ve sefalet ücretlerine çalışmayacaklarını “İşçiler sizin köleniz değil” sloganıyla haykırdılar.

Grevin başlaması üzerine Kadıköy Belediyesi’nin yaptığı açıklamada, ikramiyeler hariç toplam net gelir en düşük 4 bin 972 TL olacak şekilde en düşük ücretliye yüzde 38 zam yapıldığı belirtildi. Ancak işçiler böyle bir teklifin söz konusu olmadığını, işverenin son olarak 3 bin 200 TL ücret ve ilk yıl için yüzde 7, ikinci yıl içinse yüzde 8 zam teklif ettiğini açıkladılar. Açlık sınırının 2 bin 600 TL, yoksulluk sınırının ise 8 bin 600 TL olduğu ekonomik kriz koşullarında, TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranında bile zam alamadıkları için öfkeli olan işçiler haklarını alana kadar grev kararından vazgeçmeyeceklerini söylüyor.

Tarihte bu ay | 14 Şubat 2005: Video paylaşım platformu YouTube açıldı

0

YouTube’un bir video paylaşım platformu olarak kitleselleşmesi hem iletişim teknikleri hem de video-görsel sanatının gelişimi açısından tarihsel bir dönüşüm anlamını taşıdı. İleride tarihçiler genelde sosyal medyanın kuruluşu, özelde ise YouTube’un ve başka birtakım video-film paylaşım kanallarının açılışını matbaanın icadının temsil ettiği virajla karşılaştıracaklar mı, bu ikisi arasında bir analoji kuracaklar mı bilmiyoruz. Ancak iletişim teknolojisindeki bu adımın politik ve kültürel mücadelelerin sahalarını revize ettiğine şüphe yok.

YouTube bir “halka arz” hamlesi değildi, adı üzerinde bir platformdu. Televizyonun sınıf, cinsiyet, yaş ve etnik köken ayrımcılığına dayanan katı hiyerarşisi tarafından dışlanmış birçok video-görsel üreticisi, kendisini bu platform üzerinden ifade etmeye başladı. Mesela talk show sunuculuğu yapmanın hayallerini kuranlar Beyazıt Öztürk veya Okan Bayülgen gibi “otoritelerin” fiili emekliliğini beklemek zorunda kalmadılar.

Benzer şekilde küresel veya ulusal çapta yaşanmakta olan gelişmelere dair haber alma hakkını kullanmak isteyenler, çeşitli sermaye gruplarının farklılaşan haber kanallarında bu sermaye gruplarının muhafazakâr çıkarları uyarınca rafine edilmiş programları terk ederek, aralarına bir “taşeron” koymaksızın, haberleri doğrudan doğruya kaynaklarından takip edebildiler.

Elbette bu gelişmeler birçok rejimi kaygılandırdı. Türkiye’de YouTube AKP altında yıllar boyunca yasaklıydı. Videolara erişim engeli getirildi. Ancak, birkaç tanesi hariç, rejimlerin geneli bu alanın boykot edilemeyeceğini kabul ederek, kendileri de bu alanda kendi yapılarını oluşturmaya girişti.

YouTube ve benzeri platformlar aslında hareket ile yapının arasındaki çelişkinin bir sonucuydu. Mesela Türkiye’de Mars Sinema Grubu’nun yapımcılık-dağıtımcılık sektörleri ile sinema salonları üzerinde kurduğu diktatoryal kontrol mekanizması anlaşılmadan veya geleneksel TV kanallarında yükselebilmenin şartının nepotizmden cinsiyetçiliğe kadar bir dolu yozlaşmış ilişkiden geçtiğini anlayamadan, bu platformların “başarısı” takdir edilemez.

Yeni neslin kültürel üretim kapasitesi, sokaktaki hareket ve dinamizm, hayatın kendisinin hızı ve iç içe geçmişliği, bu geleneksel iletişim ve medya yapıları tarafından göğüste yumuşatılamadı. Hareket yapıyla çatıştı. Bu yapılar kaygıyla eski konumları ile prestijlerini yitirdiklerine tanık oldular ve ardından üretimlerini dijitalleştirme hamleleri yaptılar. Ancak görülen o ki, yeni platformda eski kafayla çalışmayı sürdürdükçe, yeni olanın temsiliyetini üstlenmek de mümkün olamıyor.

Rus devrimci Lev Troçki bir keresinde Sovyet işçi sınıfının kiliseye karşı mücadelesinin en önemli araçlarından birisinin sinema olduğunu yazmıştı. Elbette YouTube küresel piyasa ilişkilerinin bir parçası ve kapitalist pazar politikalarından da azade değil. Süreklileşmiş bir reklamlar dizgesinin bu deneyimin bir parçası olması, çeşitli markaların ihtiyaçlarına odaklı video üretimleri ve benzerleri bunun bir sonucu. Ancak bu tip platformlar aynı zamanda işçi sınıfı deneyimlerinin yaygınlaştırılması, bunların arasında koordinasyon kurulması, sınıfın çeşitli sektörleri arasındaki fikir alışverişinin sıklaştırılması ve görselleştirilmesi, tecrübelerin doğrudan aktarımı ve karmaşık teorik konuların basitçe anlatılıp propagandasının yapılması için de bir fırsat sunuyor. Bu fırsatı değerlendirmemenin sonucu, beklenenden daha vahim olabilir.

Soma’da adalet sağlanamadı: Suç var, ceza yok!

0

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok can alan “iş kazası” olarak kayıtlara geçen Soma maden faciasında tutuklu hiç kimse kalmadı. Göz yuman, ihmal eden, tedbirsiz davranan herkes paçayı kurtardı.

Hayatını kaybeden 301 madencinin ardından 7,5 yıldır adalet bekleyenlerin, benzeri sayısız dava ve olay da olduğu gibi, elleri yine bomboş kaldı. Ateş düştüğü yerleri yaktı kavurdu.

440 çocuğun yetim kalmasına neden olan sorumluların aldığı göstermelik cezalar, sebep oldukları facia düşünüldüğünde, adeta birer ödül oldu. Cezasızlık kaide olmaya devam etti. Soma’da adalet sağlanamadı.

Bunun en önemli nedeni, facianın sorumlularının olası kasıttan değil taksir ve bilinçli taksirden yargılanmasıydı.

Facianın öncesini anlatan işçiler felaketin habercisi emareleri günler öncesinden yönetime bildirdiklerini, karşılığında yönetimden “bir şey olmaz” cevabını aldıklarını ve çalışmaya devam etmeye zorlandıklarını anlattı.

Bu öngörememek değil, umursamamaktır! Tedbir maliyet demektir. Patron kârını değil işçileri kurban vermeyi tercih etmiştir.

Emeğin sermaye karşısında konduğu bu nokta patronlar için her durumda cezasızlık anlamına gelmekte.

Maliyetten kaçınmanın ve en yüksek kâr hırsıyla hareket etmenin sonucu olan ihmal ve tedbirsizlik neticesinde benzer facialar, bu koşullar değişmediği sürece, kaçınılmaz olarak, yaşanmaya devam edecek.

İş kazalarında yaşanan işçi ölümlerinin bir savaş bilançosunu andırması bu gerçeğin bir yansıması.

Türkiye’nin iş kazalarında Avrupa’da birinci, dünyada ikinci olması yaşanan kazaların kader, kısmet, şansızlık ile açıklanamayacağını da net olarak göstermekte.

İşçiler işin fıtratından dolayı değil, patronların utanç verici açgözlülüğü nedeniyle ölüyorlar.

İşçiler göz göre göre ölmeye devam ediyorlar çünkü düzen Soma gibi bir katliam sonrasında dahi patronlardan yana davranmaktan bir milim geri atım atmıyor.

Soma davasındaki cezasızlığın temel nedeni işte iktidarın bu kayıtsızlığı ve tarafgirliğidir.

Soma faciasına neden olan firmanın sahipleri ve yöneticileri, madeni denetlemekle görevli müfettişler ve izinleri veren bürokratların tamamının 301 madencinin olası kasıtla hayatlarını kaybetmesine sebep olmaktan yargılanması şarttır.

Adalet ancak böyle sağlanabilir. Yanan yürekler ancak bu şekilde bir parça huzur bulabilir.

Adalet sağlanana kadar Soma davası davamız olmaya devam edecek.

Bitmeyen mesailer, kaybedilen haklar: Pandemide ofis çalışanları

0

Koronavirüs salgınının hayatını sürdürmek için çalışmak zorunda olan milyonlarca insan açısından sayısız olumsuz etkisi oldu. Mevcut haklar gasp edildi, çalışma hayatı daha fazla esnekleşti, işsizlik gerekçe gösterilerek zamlar örtbas edildi… Bu ve bunun gibi sayısız hak kaybına uğrayan ancak son derece örgütsüz ve yalnız kılınan kesimlerin başında da ofis çalışanları geliyor.

Pandeminin ülkemizde başladığı 2020 Mart ayından itibaren ofis çalışanlarının büyük çoğunluğu ofislerden evlere gönderildi ve çalışma hayatı uzunca sayılabilecek bir süre evlerden sürdürüldü. Yeniden açılma sürecinde önemli çoğunluk ofislere geri çağrılsa da; şu an binlerce ofis çalışanı yarı veya tam zamanlı olarak evden çalışmaya devam ediyor. Bu tip “esnek” çalışma imkânları ilk etapta salgının etkilerinden korunmak ve ofise gitmemek açısından binlerce çalışan için cazipti. Hatta sürecin ilk aşamalarına ayak uydurmak patronlar açısından daha karmaşıktı; çalışanları denetlemek, performanslarını ölçmek, çalışanın sürekli bilgisayar başında olduğundan emin olmak gibi süreçlerin oturması gerekiyordu. Bu gibi mekanizmalar oturduktan sonra pandemi patronlar açısından bulunmaz bir nimet haline geldi. En başta iktidar tarafından sağlanan kıyaklardan yararlanan patronlar ücretsiz izin, kısa çalışma ödeneği ve sayısız teşvik ve aftan faydalandılar. Binlerce ofis çalışanı kısa çalışma ödeneği alarak aynı işi yapmaya devam etti. İş olmadığı veya görece azaldığı süreçlerde de zorunlu ücretsiz ve ücretli izne çıkarıldılar. Birçok firma için su, elektrik, yol/servis masrafı, aylık yemek kartı, ofis giderleri gibi maliyetler ortadan kalktı. Çalışanlar daha fazla yalnızlaştıkları bir ortamda artan sorunlarıyla baş başa kaldılar ve işverenlerin çalışma hayatındaki sorumluluğu yok denecek düzeye indi.

Nüfusun büyük kesiminin dışarı çıkmak zorunda bırakılması evden çalışmanın bir çalışma tarzı olduğunu unutturuyor, bir imkân ve rahatlık olduğu yanılsamasını yaratıyor. Ancak ofis çalışanları açısından bu süreç çalışma düzenine ilişkin birçok sorunu beraberinde getirdi. Evden çalışanlar için özellikle çalışma/mola saatleri ayrımı ortadan kalktı, artık her zaman ulaşılabilir olmak zorundalar ve bu nedenle mesai saati ortadan kalkmış durumda. Bunun yanı sıra işin sosyal yönü kayboldu. Ofisteyken en azından iş arkadaşları ile sosyalleşebilen, sorunlarını konuşabilen binlerce çalışan şu an tek başına çalışıyor. Ayrıca ev işleri, yemek, çocuk bakımı gibi işler arttı ve çalışma hayatı ile birlikte sürdürülmek zorunda. İşletmeler bu süreçte inanılmaz kârlar elde ederken; ofiste çalışırken karşılanan yemek, internet gibi masraflar “nasıl olsa evdesiniz” denilerek geçiştirildi. Önümüzdeki süreçte, bu dönemde kalıcı hale gelen hak kayıplarına karşı durabilmek, sınırsız esnek hale gelen çalışma düzeninin çalışanların lehine düzenlenmesini talep edebilmek, yeni çalışma biçimleri karşısında sağlığımızı korumak ve kendimizi güçlendirmek ofis çalışanlarının bir arada durmalarından geçiyor. Yalnızca haklarımızı savunmak için değil, aynı zamanda yeni çalışma düzeninin yarattığı baskı ve sömürü mekanizmalarını da birlikte anlamalı ve karşı koymanın yollarını birlikte geliştirmeliyiz.

Direnişteki Migros depo işçileri: “Birleşe birleşe kazanacağız”

0

Kocaeli’de bulunan Migros deposu çalışanları salgına karşı alınmayan önlemler ve uzun çalışma koşulları nedeniyle; Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası’na (DGD-SEN) üye olmuşlardı. Ancak depo yönetiminin sendika karşıtı tutumu çok geçmeden kendini gösterdi ve sendikalı işçiler 31 Aralık’ta ücretsiz izne çıkarıldı. “Ücretsiz izne, sendika düşmanlığına, mobbinge izin vermeyeceğiz” diyen ve işlerini geri isteyen işçileri direnişlerinin 31. gününde (4 Şubat) ziyaret ettik.

Biz pandemiden önce de çok sıkıntı yaşıyorduk ama bizi ya susturuyor ya da oyalıyorlardı. Pandemi başlayınca işler daha da kötüleşti.

 “Daha iyi koşullarda çalışmak istediğimizi söyledik ama onlar bunu ciddiye almadılar. Biz de sonra sendikaya üye olduk, sendikalı olduğumuzu duyduklarında ise bizi ücretsiz izine çıkardılar” diyen direnişteki işçiler onları örgütlenmeye getiren süreci ise şu sözlerle aktarıyor:

“Biz pandemiden önce de çok sıkıntı yaşıyorduk ama bizi ya susturuyor ya da oyalıyorlardı. Pandemi başlayınca işler daha da kötüleşti. Sekiz aydır sabah 8 akşam 10.30 arası çalışıyorduk. Eve gittiğimiz zaman saat 23.30 oluyordu. Buna hafta sonu ve resmi tatillerimiz de dahil! Mevcut işçi sayısı işlerin yoğunluğuna göre çok azdı. Sonunda kaldıramayacak duruma geldik. Hani derler ya sabır taşı çatladı… Bir yandan, baskılar, tehditler de gittikçe yükseliyordu. Bu kadar çalışmamızın, fazla mesaimizin de doğru düzgün karşılığını alamıyorduk.” 

İşçilerin yaşadığı sıkıntılar bunlarla da sınırlı değildi. Hijyen önlemlerinin büyük önem kazandığı pandemi sürecinde bile en sağlıksız koşullarda çalışmaya maruz bırakılmışlardı: “Kadınlar için bir tane, erkekler için bir tane olmak üzere 700 kişinin kullanabileceği sadece 2 tuvalet vardı. Bu pandemi döneminde bile böyle devam etti. Ve tuvaletler kedi ve farelerle doluydu. Yani bizden çok hayvanlar kullanıyordu. Depo içerisi de benzer şekildeydi… Bunun yanında, yollar bozuktu, verilen araçlar bozuktu… Kadın arkadaşlarımız erkek bölümünde zorla çalıştırılıyordu, soğuk depoda gece vardiyasında sabaha kadar ince mont ile çalıştırılıyorduk.”

İşçiler bu konularda depo yönetiminden herhangi bir olumlu adım görmedikleri için ve bu koşullara son vermek adına sendikal örgütlenmeye başladıklarını ifade ediyorlar: “Anayasal hakkımızı kullanarak sendikaya üye olduk. Ancak duyulmasıyla kapının önüne koyulduk.”

Şu an içeride bizim sayemizde yeni gelişmeler oluyor. Tuvaletler değişiyor, yeni araçlar geliyor, soyunma odaları değişiyor, mola yerleri oluşmaya başladı. Biz oradayken bunlar yoktu, biz bunlar için mücadele ettik ve şimdi direnişimiz sayesinde bu gelişmeler oluyor.

Pandemi sürecinde işten çıkarmaların sözde yasaklanması ile ücretsiz izin işverenin en çok kullandığı yöntem haline geldi. Migros depo işçileri de Migros yönetiminin aynı işçi düşmanı tutumuyla karşılaştılar. Yıllardır depoda çalışan işçiler, iki seçenekten birine mahkûm edilmeye çalışıyorlar: Ya ücretsiz izin desteği adı altında açlık ücretiyle yaşamaya çalışmak; ya da bu ücretle geçinemeyecekleri için içerideki tazminatlarını, haklarını yakıp işten ayrılmak. Ama onlar işverenin bu dayatmasına karşı çıkarak, üçüncü seçeneği yaratmaya çalışıyorlar: Mücadele ile hakları olanı almak.

Direnişleri şimdiden depo işçileri için kısmi kazanımlar sağlamış durumda. Direniş aracılığıyla sorunların kamuoyuna yansıması ile Migros yönetimi kısmi düzenlemelere gitti. Direnişçi işçiler yaşanan gelişmeleri şu sözlerle aktarıyor: “Şu an içeride bizim sayemizde yeni gelişmeler oluyor. Tuvaletler değişiyor, yeni araçlar geliyor, soyunma odaları değişiyor, mola yerleri oluşmaya başladı. Biz oradayken bunlar yoktu, biz bunlar için mücadele ettik ve şimdi direnişimiz sayesinde bu gelişmeler oluyor.”

Bizi desteklemeleri çok hoşumuza gidiyor ve sesimiz böylece büyüyor. Biz de bütün işçilerin sesi olacağız. Sendika bizim hakkımızdır kimse bunun önünde duramaz, birleşe birleşe kazanacağız!

Ancak direnişteki işçiler için henüz yönetim tarafından atılan olumlu bir adım yok. İşçiler muhatap bile kabul edilmiyor. “Biz işçiyle aynı masaya oturmayız” dendiğini ifade eden işçiler, “konuşmak için bir yönerge veriyoruz anlaşmak istiyoruz ama onu da kabul etmiyorlar,” diyor.

Öte yandan, hakkını savunmak, emeğinin karşılığını alabilmek, daha iyi şartlarda çalışmak için mücadele eden, senelerini vermiş işçilerin kapının önüne koyulduğunu ama kadınlara dönük baskı, tehdit tacizde bulunan amirlerin hâlâ orada bulundurulduğuna dikkat çeken işçiler, “Biz bir aydır bunu dile getiriyoruz. Ne sosyal medya ne haberler ne halk bunu görüyor. Ya da görüyor ama susuyor. Biz de buna bir çözüm bulabilmek için burada sürekli direniyoruz,” diyorlar. İşçiler, tüm bunları durdurabilmek için mücadeleye devam edeceklerini vurguluyorlar: “Diğer direnişlerle de dayanışma içindeyiz. Baldur işçileri, PTT-Sen sürekli geliyorlar biz de onlara gidiyoruz. Eylemlerimiz oluyor, mesela geçen gün Kadıköy’de bizim için bir eylem yapıldı. O eyleme katıldık, çok duygulandık. Bizi desteklemeleri çok hoşumuza gidiyor ve sesimiz böylece büyüyor. Biz de bütün işçilerin sesi olacağız. Sendika bizim hakkımızdır kimse bunun önünde duramaz, birleşe birleşe kazanacağız!..”

Uluslararası kampanya: Covid-19 aşı patentlerine hayır!

0

Covid-19 salgını tüm dünyayı kasıp kavurmaya devam ediyor. Şu ana dek en az 2 milyon kişi salgından dolayı hayatını kaybetti. Salgınla mücadele için birçok sağlık şirketi, etkinliği Dünya Sağlık Örgütü’nden onay almış aşıları keşfetmiş olsa da, bu aşılar şirketlerin patent hakları nedeniyle kitlesel biçimde üretilmiyor. İlaç şirketlerinin çıkarları nedeniyle salgınla etkin bir mücadele sağlanmıyor ve milyonlarca kişi ölüme terk ediliyor. Covid-19 aşılarında patent hakları iptal edilerek, tüm insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde aşı miktarının hızla üretilmesi gerekiyor. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal bu talep doğrultusunda bir uluslararası kampanya başlattı. Kampanya çağrısı şu şekilde:

Covid-19 pandemisinin hâlâ şiddetli biçimde sürüyor olması ve aşılama planlarının dünya ölçeğinde kriz içinde bulunması karşısında, biz aşağıda imzası bulunanlar, Covid-19 aşıları ve ilaçlarının tıbbi patentlere tabi olmamasını talep ediyoruz.

Özel ilaç sanayisinin sorumsuz yönetimini, gizliliğini ve çokuluslu firmaların pandemiden kâr sağlamak amacıyla aşı tedarikindeki ihmallerini kınıyoruz.

Hükümetler, pandemi sürdüğü sürece patent muafiyeti talep etmeli ve Covid-19’a karşı geliştirilen teşhis ve tedavi yöntemleri ile aşılar üzerindeki bu patentleri tek taraflı olarak reddetmeli ve tüm dünya ülkeleri için parasız kitlesel aşı üretimi ve dağıtımına yönelik ortak bir plan geliştirmelidirler.

Dünya ölçeğinde bağışıklık sağlanana değin patentlerin ilgası ya da askıya alınması talebiyle seferberlikleri hedefleyen çeşitli girişimlere bizler de katılıyoruz. Bunların arasında, Hindistan ve Güney Afrika’nın başını çektiği 99 ülke tarafından Dünya Sağlık Örgütü’ne sunulan Covid-19’a karşı tıbbi araç patentlerinin ilgası önerisi ile Sınır Tanımayan Doktorlar’ın “Patentlere Hayır. Sağlığın Ticareti Olmaz” kampanyası da bulunmaktadır.

Kampanyaya katılım için idpgenelmerkezi@gmail.com adresine eposta gönderebilirsiniz.

Türkiye’den ilk imzalar:

Sağlık Emekçileri Sendikası (SES)

Ahmet Dursun Kahraman – Çevre Mühendisleri Odası Başkanı

Cevahir Efe Akçelik –TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri

Enis Yiğitarslan – İzmir Tabipler Odası Asistan Hekim Komisyonu Başkanı

Suat Karlıkaya – Tek Gıda-İş Örgütlenme Uzmanı

Uraz Aydın – İmdat Freni Editörü

Oktay Çelik – İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı

Kadın Dayanışması

Görkem Duru – Gazete Nisan Editörü

Terrabayt web sitesi

Atakan Çiftçi – Eğitim-Sen İşyeri Temsilcisi

Uluslararası ilk imzalar: Carlos “Sueco” Lordkipanidse, sobreviviente de la ESMA y referente del Encuentro Memoria, Verdad y Justicia. Eugenio Semino, defensor de la Tercera Edad. Viviana Reinoso, abogada, colectivo Juguete Rabioso.

Sağlık: Mónica Méndez, secretaria de Organización y Finanzas de la Cicop (Asociación Sindical de Profesionales de Salud, provincia de Buenos Aires). Reynaldo Saccone, ex presidente Cicop. Cristian Luna, secretario general SITE, Tucumán. Oscar Atienza, médico magíster en salud pública, Córdoba. Carlos Pecas Soriano, médico magíster en bioética, Córdoba. Mirta Pacin, médica pediatra, Neuquén. Ivan Sotomayor, enfermero, Autoconvocados de CABA. Raquel Osorio, Licenciada en enfermería, docente de la Escuela de Enfermería de la UNaM. Alberto Blanco, enfermero, Hospital Durand, CABA.

Aydınlar, araştırmacılar ve akademisyenler: Juan Carlos Garberi, Dr. Ciencias Químicas, Biólogo Molecular, ex miembro Carrera Investigación Conicet y ex Director del Laboratorio de Biología y Patología Molecular. Hernán Camarero, historiador, docente e investigador Conicet. Pablo Bonavena, sociólogo y docente universitario UBA. Ricardo De Titto, historiador. Martín Mangiantini, historiador e investigador del Conicet. María Alicia Gutiérrez, profesora e investigadora UBA, integrante de la Campaña nacional por el derecho al aborto, CABA. Susana Laura Fernández. Magister en Educación, Profesora de UBA y Universidad de Jujuy (jubilada). Adriana Migliavaca, profesora de la Facultad de Ciencias de la Educación, Universidad de Luján. José Castillo, economista, profesor e investigador UBA. Mercedes García Carrillo, bióloga y becaria posdoctoral de CONICET. Malena Lenta, profesora e investigadora UBA, integrante de la Campaña nacional por el derecho al aborto, CABA. Silvia Schachter, arquitecta, Revista Herramienta. Jose Forni, Ex supervisor escolar CABA. Rodolfo Sánchez, Físico e Investigador de Conicet, Bariloche. Silvia Falco, ex supervisora escolar, CABA. Estela Fernández, rectora del Profesorado Juan B.Justo, CABA.

Siyasi şahsiyetler: Luis Zamora, AyL-Autodeterminación y Libertad).Marta Martínez,legisladora CABA AyL.Juan Carlos “Gringo” Giordano, diputado nacional. Mónica Schlotthauer, diputada nacional electa. Pablo Almeyda, legislador CABA. Mercedes De Mendieta, legisladora electa CABA. Noelía Agüero, legisladora electa Córdoba, Laura Marrone, legisladora (mc) CABA. Mercedes Trimarchi, legisladora (mc) provincia de Buenos Aires.

Sendikal temsilciler: Mariana Scayola, Secretaria General Ademys, CABA. Jorge Adaro, Secretario Adjunto Ademys, CABA. Montserrat “Tata” Gayone, Secretario de Ambiente de la CTA de Bahía Blanca. Marcela Almeida, Secretaria Gremial ATE-Indec. Nilda Beatriz Patiño, Secretario General Docentes autoconvocados Formosa. Daniela Vergara, Secretaria de Cultura AMSAFE Rosario. Angelica Lagunas, minoría ATEN Capital. Daniela Pérez, Sec. Gral. ADOSAC- Pico Truncado. Adriana Astolfo, Sec. Adjunta ADOSAC- Pico Truncado. Betiana Gaggioli, Sec. Gral. ADOSAC – Puerto San Julián. Susana Llanos, Sec. Gral. ADOSAC – Piedrabuena. César Baudino, ex Sec. Gral. AGMER Entre Ríos. Graciela Calderón, Sec. Adjunta SUTEBA La Matanza. Olga Ortigoza, Comisión directiva SUTEBA Matanza.

Ekmekçioğulları işçilerinden basın açıklaması

0

Çorum’da faaliyet yürüten Ekmekçioğulları metal fabrikası işçileri, kötü çalışma koşulları ve güvencesiz çalışmaya karşı Birleşik Metal-İş’te örgütlenerek Çalışma Bakanlığından yetki almalarına rağmen patronun hukuk tanımaz tavrı ile kötü niyet, ahlaksızlık vb. durumları kapsayan Kod 29’dan işten atıldılar. Sendikanın toplu iş sözleşmesi yapmak için yetki almasına rağmen işten çıkarma gerçekleştiren patronun bu tavrına Ekmekçioğulları işçileri 65 gündür Çorum’daki fabrika önünde direnerek cevap veriyorlar.

Direnişlerinin 65. gününde İstanbul’a gelen sendikalı işçiler, patron Rüstem Ekmekçioğlu’nun işlettiği Şişhane’deki otopark önünde basın açıklaması gerçekleştirdiler.

Açıklamada; otoparkın İstanbul Büyükşehir Belediyesine ait olduğu belirtilerek İBB’nin hukuk tanımaz patrona karşı tavır alması istendi. Ekrem İmamoğlu ile sendikanın bir görüşme gerçekleştireceği belirtildi. “Uzaya astronot göndereceğinize gelin bu işçi düşmanı patronları gönderelim” tavsiyesinde de bulunulan açıklamada işçilerin işe iade edilerek sendika hakkının tanınması istendi.

Pandemi ile beraber patronların ücretsiz izin, kısa çalışma ödeneği gibi uygulamaları işçi sınıfının örgütlenmesine karşı silah olarak kullanması kabul edilebilir bir durum değildir. Sendikal mücadele yürüten işçilerin Kod 29’dan işten çıkarılması ise patronların ne kadar da düşmanca tavır takınabileceklerini açıkça göstermiş oluyor. Bütün bu uygulamaların derhal sonlandırılması ve anayasal haklarını kullanan işçilerin işe iade edilmeleri gerekiyor. Çeşitli sektörlerde mücadelelerini sürdüren işçilerin bu mücadeleleri birleştirerek büyütmeleri için ortak taleplerimiz etrafında bir araya gelmemiz en acil görevimiz olarak önümüzde durmaktadır.

Kod 29 uygulamasına son!

Ücretsiz izin dayatmasına hayır!

Sendikalaşma önündeki engeller kaldırılsın!

Yaşasın işçilerin birliği!

Baldur işçisi: “Üretimden gelen gücün karşısında hiçbir patron duramaz”

0

Kocaeli Çayırova’da Şekerpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Baldur Süspansiyon fabrikasında çalışan işçilerin sendikalaşma mücadelesi patron tarafından engellenmeye çalışılmıştı. Bu mücadele zaferle sonuçlanmasına rağmen patron sendikanın yetkisini tanımayarak üç işçiyi işten çıkarmış ve işçileri baskı yoluyla yıldırmaya çalışmıştı.

Patronun tüm baskılarına rağmen sendika ve toplu sözleşme hakkının tanınması ve atılan işçilerin geri alınması talepleriyle kararlı ve örgütlü mücadelelerini sürdüren grevdeki Baldur işçilerinden işyeri sendika temsilcisi Erkan Kaya ile grevin 42. gününde (4 Şubat) yaptığımız kısa söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Elif Duru

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

İsmim Erkan Kaya. Baldur fabrikasında baş temsilciyim. Biz aslında 97 gündür buradayız. 42 gündür de grevdeyiz. Daha önce de burada ilk işten atılan ve direnişe başlayan işçiler bizleriz.

Hem yasal hem de meşru tüm gereklilikleri yerine getirmenize rağmen patronun bu direncini nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında evet doğru, pandemi koşullarında yasal bir grevdeyiz. Ama patronlara farklı bir ayrıcalık tanınıyor; onlar yasa, hukuk tanımıyorlar. Yani işçinin anayasal hakkı olan sendikalı olma hakkını bile tanımıyorlar. İşçinin, evet sendikalı olma hakkı var ama sendikasını seçme iradesine bile ipotek koymaya çalışıyorlar. Yani “o sendika değil de ben bu sendikayı istiyorum” diye bir dayatma da var. Patronun direnci mevcut. Bu, hükümetten aldığı destek yüzünden de olabilir. Ne düşündüğünü de bilmiyoruz, sonuçta %100 yabancı bir sermaye. Aslında Türkiye’ye gelip bu tesisi açınca illaki sendikanın buraya kıyısından köşesinden bulaşacağını bilmesi, buna hazırlıklı olması lazımdı. Çok da direneceğini sanmıyorum. Çünkü işçi üretimden gelen gücünü kullanıyor. Üretimden gelen gücün karşısında hiçbir patronun durabileceğini sanmıyorum.

Diğer direnişlerle bir ilişki kurabiliyor musunuz?

Evet, bizler de gidiyoruz dayanışmaya; onlar da geliyorlar. Birbirimizi ziyaret ediyoruz. Sosyal medyadan birbirimize destek mesajları gönderiyoruz. Mesela Çorum Ekmekçioğlu’nda gene Birleşik Metal’de örgütlü 90 arkadaşımızla ilişkideyiz. Aşağıda en yakınımızda Migros var. PTT işçileri var, Cargill işçileri var. Onlarla her türlü dayanışmayı gösteriyoruz.

Sendikanızın diğer toplu sözleşme süreçleriyle bir eylem birliğiniz var mı?

Şu anda zaten biliyorsunuz, metal sektöründe toplu sözleşme dönemi. Birçok fabrikada da grev aşamasına gelindi. Birçok yerde işçinin kararlı tutumuyla bir sürü kazanım elde edildi. Evet, tabii ki birlikte karar alınıyor, birlikte hareket ediliyor. Söylediğim gibi biz şu ana kadar o duruma gelmedik ama o noktaya gelirsek destek anlamında örgütlü olduğumuz bütün fabrikalardan ve inanıyorum ki bütün işçi arkadaşlarımızdan – zaten destek veriyorlar ama – farklı bir destek de görürüz.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben son olarak işçi sınıfına, işçi arkadaşlarıma, tüm emekçi dostlarıma nerede olurlarsa olsunlar örgütlensinler demek istiyorum. Başka türlü hak arama şansı yok. Tek kişiyle hak arama şansı hiç yok. Örgütlü olsunlar, sendikalı olsunlar ve sendikalarını seçerken de çok dikkatli olsunlar. Bu da çok önemli, biliyorsunuz ki maalesef 80’lerden sonra ortaya çıkan bir sürü sarı sendika var. Buna da çok dikkat etsinler. Geleneği olan, kültürü olan DİSK’i seçsinler.

Çok teşekkür ederiz, ağzınıza sağlık.

Patentler küresel aşı kampanyasını tahrip ediyor

0

Covid-19 pandemisi tüm şiddetiyle devam ederken, aşılama planlarında dünya ölçeğinde bir kriz patlak vermiş durumda.

Küresel ilaç sektöründeki uluslararası şirketlerinin hainliği tüm çıplaklığıyla açığa çıkıyor. Kapitalist-emperyalist sistemin canice rolü bir kez daha kendini belli ediyor. Bizzat Almanya, Fransa ve İtalya gibi emperyalist hükümetler dahi; Pfizer, Moderna, AstraZeneca gibi çokuluslu şirketlerin aşı dağıtımındaki fiyaskosunu kınadı. Sözleşmelerinin gizliliğini kapitalist hükümetlerin kendisi destekliyor. Aşılar için ne kadar ödeneceği ve hangi fiyatlar üzerinden anlaşıldığı belirsiz. Dev Pfizer öncülüğündeki çokuluslu şirketler, kendilerini olumsuz etkilerin sorumluluğundan muaf tutan ve ulusal yargı sistemlerinden koruyan hükümleri öne sürüyor. Milyonlarca insan Covid-19’dan enfekte olup ölmeye devam ederken, çokuluslu ilaç şirketleri için aşılar geniş ölçekli bir ticaret haline geldi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, ilaç patentlerinin kaldırılmasını, herkese parasız aşı yapılmasını ve dünya ölçeğinde bir acil aşı üretimi planının yürürlüğe konmasını talep eden ve bu uğurda mücadele eden bütün çevrelere katılıyoruz.

Aşılama krizinin nedenlerini incelemek için, Cicop’un (Arjantin Buenos Aires Bölgesi Sağlık Çalışanları Sendikası) eski başkanı ve İUB-DE’nin Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un (IS) önderlerinden Dr. Reynaldo Saccone’nin makalesindeki (El Socialista N° 490, 26 Ocak 2021) önemli yerleri tekrar vurguluyoruz:

“Aşı üretimindeki gecikme, bütün çokuluslu ilaç şirketlerini içeren küresel bir sorun. Şu ana dek dünya genelinde yalnızca 64 milyon insan aşılandı: ABD’de 20 milyon, Çin’de 15 milyon, Birleşik Krallık’ta 7 milyon ve Almanya, İspanya, İtalya ve Fransa’da ülke başına 1,5 milyon. Brezilya’da 600.000, Arjantin’de 292.000 kişi aşılandı.(…) Ülkelerin %75’i ise henüz kitlesel aşılamaya başlamadı.

“Neden gecikiliyor? Dünya Sağlık Örgütü’nün Aşıya Erişim Programı’nın eski yöneticisi Dr. German Velasquez, çokuluslu ilaç şirketlerinin risk almak istemediğine ve elindeki partileri satmadan üretime devam etmediklerine vurgu yaptı: ‘Eğer benden satın almazsan, üretmeyeceğim.’ Aynı zamanda bu durum, en zengin emperyalist ülkelerin, aşıların büyük çoğunluğunu aldığını gösteriyor. Uluslararası Af Örgütü’ne göre bu ülkeler dünya nüfusunun %13’üne tekabül ederken, üretilen aşıların %52’sini ellerinde bulunduruyorlar.

“Dahası, patentlerin varlığı aşıların herhangi bir ülke veya şirket tarafından üretimini engelliyor. Velasquez, endüstrinin aşıları büyük devlet ödenekleri sayesinde geliştirebildiğini fakat çokuluslu şirketlerin esasında dünya mirasına ait olan aşıyı, patent yoluyla üzerlerine aldığını belirtiyor. ‘Patentler aşı kampanyasını mahvediyor, patent sistemi değişmeli’ diyerek bitiriyor. Üretim için devlet ödeneklerini kullanmalarına rağmen memnun kalmayan tekeller, bir de hükümetlerden, yan etkilere karşı gelebilecek hak talepleri için yasal dokunulmazlık talep ediyorlar. Bu amaçla ülkemizde (Arjantin) FIT Unidad’ın muhalefetine karşın Peronist ve Değişim İçin Birlikte milletvekillerinin kabul ettikleri yasa türünden işlerine yarayacak kanuni düzenlemeler yapılıyor.

Hindistan ve Güney Afrika’nın öncülüğünü üstlendiği ve 99 ülkenin pandemi süresince patentlerin ilga edilmesini talep eden girişiminden bahsetmiştik. Bu hafta, Brezilya’daki Sao Paulo Federal Üniversitesi rektörü de tıpkı Oxfam, Uluslararası Af Örgütü ve Sınır Tanımayan Doktorlar gibi artan sayıda kuruluşun da desteklediği patentlerin kaldırılması talebini dile getirdi. Bu açıklamaya imzacı olan Arjantin hükümeti bu talebi desteklemeli ve gerekirse tek taraflı olarak aşı ve ilaçlardaki patentlere uymayarak pandemiyle mücadele adına yerel üretime girişmelidir.” 

“Sosyalist Sol olarak, dış borçların ödenmesinin reddi ve servet vergisiyle birlikte uygulanacak ilaç patentlerinin kaldırılmasını talep ediyoruz. Sol Cephe-Birlik tarafından da önerildiği gibi, bu önlemler; pandemiye son vermek için çalışan insanların çabalarına güç verecektir.”

Beykoz Çevre Dayanışması’ndan İBB önünde basın açıklaması

0

İstanbul’un sayılı ormanlarından biri olan Kirazlı Ormanları’nın Çevre ve Şehircilik Bakanlığının kamu yararı görülerek ranta açılması kararının ardından oluşturulan Beykoz Çevre Dayanışması, öncelikle toplanan 261 ıslak ve 26.377 dijital imzalı dilekçeyi dün İstanbul Büyükşehir Belediyesine teslim etti ve ardından basın açıklaması gerçekleştirdi.

Beykoz Dereseki Mahallesinde bulunan 111 dönümlük Kirazlı Ormanları, 21 farklı türde 1443 ağacın yaşam alanı ve Anadolu yakasının iç kesimleriyle Beykoz ve Boğaz’ı birleştiren yeşil koridoru oluşturuyor.

Yasal dayanak: kamu yararı

Açıklamada aslında bölgenin tarım arazisi olduğu ancak imara açılmasının koşulu olan yasanın nasıl kullanıldığı ve kamu yararının imara açanlar için ne ifade ettiği şu sözlerle ifade edildi:

“Bizler bu kanun maddesinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca keyfi kullanıldığını düşünüyoruz ve iklim krizinin kapıda olduğu bu dönemde binlerce ağacın kesilip yerine villa, AVM ve cami yapılmasında bir kamu yararı göremiyoruz.”

111 dönümlük arazinin yüzde 55’inin ticari alan için ranta açılması planlanırken, geri kalan kesimlerde cami, okul gibi yapıların inşa edilmesi planlanıyor. İklim krizinin etkilerinin iyice arttığı bir dönemde sermayenin kâr hırsı için yeşil alanların katledilmesi sadece İstanbul’u değil, ülkenin her yanını etkileyecek bir sorun olacaktır.

“Mücadelemizi sürdüreceğiz“

Türk-Alman Üniversitesi öğrencileri, Kuzey Ormanları Savunması ve Beykoz Kent Dayanışması’nın oluşturduğu Beykoz Çevre Dayanışması gerçekleştirdikleri imza kampanyası sonucunda çok sayıda imza topladı. İmzalar Çevre ve Şehircilik Bakanlığına iletilmek üzere Büyükşehir Belediyesine teslim edilirken yapılan açıklamada sürecin takipçisi olunacağı ifade edildi. Ayrıca kamuoyunda takipçi olunmaya ve önemli bir yaşam alanının kurtarılması için destek vermeye çağrıldı.

Beykoz Kent Dayanışması’nın basın açıklaması metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Bildiğiniz üzere 8 Ocak 2021 tarihinde ‘İstanbul İli, Beykoz İlçesi, Dereseki Mah. 267 No.lu Parsele İlişkin 1/5000 Ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ve 1/1000 Ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı’ adlı imar planları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylandı. Bugün burada Beykoz Çevre Dayanışması olarak Beykoz Ormanları’nın sahipsiz olmadığını ve Beykoz halkının bu imar kararının karşısında konumlanan ortak iradesini göstermek için toplandık. Kararın iptali için imzaladığımız dilekçeleri İBB Planlama Müdürlüğüne teslim ettik. Bölge halkı ve öğrenciler olarak umuyoruz ki bu itirazlarımız ilgili merci olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığına ulaşır ve gerekli olan işlemler halkın sesine kulak verilerek yapılır. Dayanağını 5403 no.lu Kanunun 13. Maddesi d bendinden alan bu karar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının bir tarım arazisinin imara açılmasında kamu yararı görmesi halinde, o araziyi imara açabilme yetkisi kullanılarak alınmıştır. Bizler bu kanun maddesinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca keyfi kullanıldığını düşünüyoruz ve iklim krizinin kapıda olduğu bu dönemde binlerce ağacın kesilip yerine villa, AVM ve cami yapılmasında bir kamu yararı göremiyoruz. Tüm yetkilileri bu kararın bir an önce iptal edilmesi için gerekli işlemleri yapmak üzere göreve davet ediyoruz. Bizler İstanbul’un kalan sayılı ormanlarından, son nefes kaynaklarından biri olan Kirazlı Ormanları’nı sermayeye kurban etmemek için elimizden geleni yapacağız ve mücadelemizi sürdüreceğiz. Beykoz Çevre Dayanışması, Beykoz Kent Dayanışması, TAÜ Dayanışması ve Kuzey Ormanları Savunması olarak tüm kamuoyunu bu olayın takipçisi olmaya ve İstanbul’un son nefes kaynağının katledilmesine karşı dayanışmaya çağırıyoruz. BEYKOZ ORMANLARI DAYANIŞMAYA ÇAĞIRIYOR!”

WhatsApp’tan kaçarken bizi bekleyenler

0

Her gün birbirinden değişik ve farklı gündem ile bombardıman altındayız. Daha 1 yıl önce bu zamanlarda MEB tarafından öğrenciler adına alınmış 1 milyon Delphi programlama lisansının ne kadar gereksiz olduğunu konuşuyorduk, araya pandemi ve ekonomik buhran girmesinden dolayı bu da unuttuğumuz başlıklardan birisi oldu. Aslında unuttuğumuz çok başlık var, fakat toplumca gözümüze ışık tutulmuş tavşan gibi hareket ettiğimiz, yani sorunlar karşısında donakaldığımızdan ötürü, yanımızdaki can havliyle ne yaparsa onun peşinden sürükleniyoruz. Geçtiğimiz günlerde de WhatsApp’ın verilerimizi pazarlamak için yeni kullanıcı sözleşmesi ile gelmesi de bunlardan biri. Gelin, beraber bakalım, ne oluyor.

WhatsApp aslında ne istiyor?

Milyarlarca kişinin kullandığı haberleşme uygulaması, aslında bizim mesajlarımızı doğrudan okuyamıyor; görüşmelerimizi ne dinleyebilir ne de izleyebilir. Uygulamanın alameti farikası bizim adımızı vermeden, bize ait bütün çevresel bilgilerin yanında, telefondaki diğer uygulamalara ait verileri de ticari bir şekilde pazarlayabilmesi. Mesela alışverişe gittiğimizde hangi bölümde ne kadar kaldığımız veya hangi otele saat kaçta gidip, kaçta uyuduğumuzu biliyor. Bunlar gibi pek çok hassas kişisel verilerimizi de diğer şirketlerle paylaşmak yani onlara satmak istiyor, yeni izin sözleşmesi de bununla alakalı. Bu maalesef hiç masum değil ve kabul edilemez çünkü iletişim özgürlüğümüz aslında elimizden alınıyor. Diğer açıdan çoğu devlet ve şirket de bunu kendi yararına kullanmak istiyor.

Ticari kaygılar bir yana, ne kadar tehlikedeyiz?

Şimdi diğerlerine gelmeden önce, ilk başta WhatsApp’ın sahibi olan Facebook ve onun karıştığı skandalı hatırlayalım. Trump’ın ilk seçim döneminde Cambridge Analytica adlı şirkete Amerikan seçmenin aklınıza gelebilecek her türlü verisini satıldı. O dönem daha popüler olan bu platformda, seçim tercihi net olmayan seçmenler de manipülatif haberlerle etki altında alındı. Hatta Trump’ın kazanmasını bu seçim hilesine bağlayanlar oldukça fazla. Bu yüzden Facebook başta olmak üzere çoğu sosyal paylaşım platformu yargılandı, Facebook ceza aldı, hatta Cambridge Analytica kapatıldı. O dönemde Facebook silmeyi öneren kampanya vardı, fakat kısıtlı kaldı ve yeterli olmadı.

Peki Telegram, BİP veya Signal ne kadar güvenli?

Etrafımızda birçok kişinin Telegram ya da BİP’e geçtiğini biliyoruz, fakat bu uygulamalar ne yazık ki WhatsApp’tan daha az güvenli. Mesela BİP uygulaması WhatsApp’tan daha fazla izin istiyor ve kullanıcılara ait verilerin nasıl saklandığına veya kullanılacağına dair bir net açıklaması yok. Aynı şüpheler Telegram için de geçerli çünkü bunlar ticari uygulamalar ve verilerimizden para kazanmayı umuyorlar. Geçtiğimiz yıllarda Rusya’nın sakıncalı gördüğü Telegram gruplarının silindiğini biliyoruz. Bu üç uygulama içerisinde farklı olan ise Signal, kâr amacı gütmeyen sivil toplum kurumu tarafından finanse ediliyor ve verilerimizin gizliliğini geri kalan tüm uygulamalardan daha fazla düşünüyor ama bu kurumu destekleyen ticari kurumlarla arasındaki bağ net bir şekilde açıklanmış durumda değil ve gelecekte ticari amaç gütmeyeceğine dair kesin bir şey söylenemez.

Nasıl olmalı?

Öncelikle Türkiye şartlarında veri güvenliğinin şu anki Tek Adam rejimiyle güvenceye alınacak olması hiç gerçekçi değil. Hatta BİP uygulamasına sağlanan avantajlar ve sübvansiyonlar da bu açıdan şüphe çekici. Fakat biz anayasada tanımlanan maddelerin uygulanmasını istiyoruz, bunlardan biri de iletişim özgürlüğü. Bunun için de üç temel beklentimiz var uygulamalardan. Denetlenebilir olmalı, açık kaynak kodlu yazılmalı ve kâr amacı gütmemeli. Bu önlemlerle iletişim özgürlüğümüz için ilk adımı atabiliriz.

On Tripoli and its uprising

0

Tripoli is the second most important city in Lebanon in terms of its population as well as its economic and administrative weight, so it is known as “the second capital” of Lebanon.

The population of Tripoli is close to one million. It is one of the oldest cities in the Mediterranean region and has a historical importance as well as a geographic one because of its strategic location.

The neoliberal economic policies have gone too far to be solely characterized as mafialike; they are mainly based on indebtedness, rentier investment, and borrowing. They destroyed the productive sector as well as the employment levels in the country, and Tripoli’s share in being affected by these policies was the largest.

Over the decades, various industries in Tripoli have been destroyed. The oil refinery that used to be there was suspended; its port was neglected, and so were all the development projects that were launched starting in the seventies of the last century: the Olympic stadium, the international exhibition, etc.

The basic services, such as education, health, hospitalization, and environment have worsened dramatically and seriously.

As a result, the unemployment rate rose to unbearable levels among the residents of the city. The poverty rate increased to more than 60% of the city population, making it the poorest city on average within the region, even though perhaps the wealthiest people of the region, whom can be counted on the fingers of one hand, are from there.

Over the last three decades, the dominant regime forces, as well as the regional powers, viewed the poverty-stricken city of Tripoli as a prey that could be tampered with by deploying militia forces to serve the goals of local or regional parties.

The distribution of “humanitarian” aid was an opportunity to take advantage of people’s poverty and destitution and it was used as an excuse to form assault gangs or armed militias, just as corruption was employed in the parliamentary or municipal elections through vote buying.

With the eruption of the current economic, financial, and social crisis two years ago, the suffering of the people of Tripoli was doubled. Therefore, Tripoli’s participation in the October 17 uprising was distinctive, which is why the Lebanese people refer to it as the bride of the revolution.

The outbreak of the Coronavirus pandemic and the repeated general closures have tightened the screws on the people of the city, most of whom work on a daily basis to get their daily food.

The increasing pressure pushed the people of the city to rise again, and with greater force, so the repression came in the form of security forces and the army directly firing bullets at the demonstrators, which led to the wounding of dozens, and the death of more than one demonstrator. On the last Sunday of January 2021, and in solidarity with Tripoli and its people, hundreds of Lebanese went to Tripoli to join the demonstrations there, breaking the travel ban implemented by the authorities and denouncing the repressive measures against the protesters from the city.

Adeed Nassar

Trablusşam’daki ayaklanma üzerine

0

Lübnan’da 17 Ekim 2019’da ekonomik krizin yarattığı enkaza ve yolsuzluğa batmış mezhepçi rejime karşı başlayan kitlesel seferberlikler pandemi ile birlikte bir geri çekilme yaşamıştı. Ancak pandemi, kitlelerin işsizliğe, gelir dağılımındaki adaletsizliğe ve rejime karşı demokratik taleplerinin ortadan kalkmasını değil, tam tersine bu taleplerin daha da can yakıcı bir hale gelmesi sonucunu yarattı. Ve buna karşı 2020 yılının Nisan-Mayıs aylarında ve Beyrut limanında gerçekleşen patlamanın ertesinde kitleler yeniden sokaklara dökülmüştü. Bu sürecin son örneği ise geçtiğimiz hafta ülkenin ikinci büyük kenti ve 17 Ekim seferberlikleri sürecinde de önemli merkezlerden biri olan Trablusşam’da başlayan eylemler oldu.

Lübnan’daki kitle seferberliklerinin başından beri içerisinde olan, yerel koordinasyon/mahalle komiteleri ile bağlantı içerisindeki yoldaşımız Adeed Nassar’ın Trablusşam’daki sürece dair kaleme aldığı değerlendirmeyi sizlerle paylaşıyoruz.

Trablusşam, ekonomik ve yönetimsel ağırlığının yanı sıra nüfusu bakımından da Lübnan’ın en önemli ikinci şehri ve bu nedenle Lübnan’ın “ikinci başkenti” olarak bilinir.

Trablusşam’ın nüfusu bir milyona yakın. Akdeniz bölgesinin en eski şehirlerinden biri ve tarihi bir öneme sahip olduğu kadar stratejik konumu nedeniyle coğrafi bir öneme de sahip.

Neoliberal ekonomik politikalar, yalnızca mafyatik olarak nitelendirilemeyecek kadar derinleşti. Temel olarak borçluluk, ranta dayalı yatırım ve borçlanma üzerine kurulu olan ve ülkedeki üretken sektörü ve istihdamı yok eden bu politikalardan en büyük payı ise Trablusşam aldı.

Geçtiğimiz on yıllar boyunca, Trablusşam’daki çeşitli endüstriler yok edildi. Eskiden orada bulunan petrol rafinerisi kapatıldı; şehir limanı ve 70’li yıllarda başlatılan Olimpik Stadyum, Uluslararası Fuar gibi tüm geliştirme projeleri ihmal edildi.

Eğitim, sağlık, tedavi ve çevre gibi temel hizmetler dramatik ve ciddi şekilde kötüleşti.

Sonuç olarak, şehirdeki işsizlik oranı dayanılmaz seviyelere çıktı. Şehir nüfusunun yüzde 60’ından fazlası yoksulluk seviyesinin altına düştü ve bölgenin belki de bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki en zenginleri oralı olsa da Trablusşam bölgenin ortalama en fakir şehri haline geldi.

Son 30 yılda, egemen rejim güçlerinin yanı sıra bölgesel güçler de yoksulluk çeken Trablusşam şehrini yerel veya bölgesel partilerin hedeflerine hizmet etmek için milis kuvvetleri konuşlandırılarak tahrif edilebilecek bir av olarak gördüler.

“İnsani” yardımın dağıtımı, halkın yoksunluğundan ve yoksulluğundan yararlanmak için bir fırsat olarak görüldü ve tıpkı oy satın alma yoluyla parlamento veya belediye seçimlerinde yolsuzluğun kullanılması gibi, bu yardımlar da saldırı çeteleri veya silahlı milisler oluşturmak için bir bahane olarak kullanıldı.

İki yıl önce mevcut ekonomik, mali ve sosyal krizin patlak vermesiyle birlikte Trablusşam halkının çilesi iki katına çıktı. Bu nedenledir ki Trablusşam’ın 17 Ekim ayaklanmasına katılımı farklıydı; zaten bu yüzden Lübnan halkı onu devrimin gelini olarak adlandırdı.

Koronavirüs salgını ve tekrarlanan kısıtlamalar, ancak gündelik işlerde çalışarak karınlarını doyurabilen şehir halkının boğazını daha da sıktı.

Artan baskı, şehir halkını yeniden ve daha şiddetli bir şekilde ayaklanmaya itti. Bu nedenle baskı bu sefer güvenlik güçleri ve ordunun göstericilere doğrudan mermilerle saldırması şeklinde gerçekleşti ve bu da düzinelerce kişinin yaralanmasına ve birden fazla protestocunun ölümüne yol açtı. Ocak 2021’in son pazar günü yüzlerce Lübnanlı, Trablusşam halkıyla dayanışmak için, yetkililer tarafından uygulanan kısıtlamalara aldırmayarak Trablusşam’a gitti ve oradaki gösterilere katılarak şehirdeki protestoculara yönelik baskıcı tedbirleri kınadı.

Adeed Nassar

Sendikacıların maaşları

0

Son günlerde sendikacıların maaşları gündeme geldiği için bu konuya tekrardan değinmekte yarar var. Yayın organlarında bazı sendika yöneticilerinin maaşları açıklandı. Ama özellikle DİSK’in dışındaki sendikalardan pek bir ses yok. Yönetici maaşlarının miktarlarını açıklayanlar da öyle astronomik rakamlar dağıtmayan sendikalar.

Bu konu, işçilerin sendikacılarına olan güven duygusunu doğrudan etkilediğinden gerçekten önemli. Zira işçilerin aldıkları ücretle kıyaslandığında bazı sendikacıların maaşlarının yüksekliği, hatta bazılarınınkinin astronomik miktarlarda olması, doğrudan doğruya sendika bürokrasisiyle ilintili bir sorun.

Yaşam düzeyiyle işçi sınıfından ve onun mücadelesinden kopup neredeyse bir üst sınıfa atlayan yöneticilerin, sınıfın sorunları karşısında lakaytlaşan, sendikacılığı neredeyse bir avukatlık mesleğine dönüştüren, patronlarla ve devlet yetkilileriyle içli dışlı hale gelen birer bürokrat haline dönüşmeleri neredeyse kaçınılmaz oluyor. Bunlar tabii mevkilerini kaybetmemek için de sendika içindeki tüm demokrasiyi yok edip işçileri sendikanın iç işleyişinden uzaklaştırıyorlar, onların söz ve karar sahibi olma haklarını ayaklar altına alıyorlar. Hatta, henüz aktif işçilik yapmakta olan temsilciler arasında özenti yaratarak sınıfı bölebiliyorlar.

Bazı sendikalar yöneticilerin ve sendika çalışanlarının maaşlarının belirlenmesine çeşitli kriterler getirmişler. Örneğin, o sendikada maaşların toplu sözleşmeyle kazanılan ücretlerin üzerinde olmaması veya en yüksek ücretlerin ortalaması olması gibi kurallar koymuşlar. Bazıları yönetici maaşlarını genel kurullarında belirliyorlar. Sendika yöneticilerini işçi sınıfının yaşamından koparmamaya yönelik bu tür kurallar elbette iyidir. Ancak bürokratlaşma gerçekten engellemek isteniyorsa bu gibi önlemler mutlaka yöneticilerin belirli bir süre (mesela iki dönem) sonra tekrar işçiliğe dönmesi ve işçiler tarafından her an geri çağrılabilir olması ilkeleriyle birleştirilmeli.

Fakat bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Bir sendikacının “normal” sayılabilecek bir ücret alıyor olması onun sınıf mücadelesinin aktif bir yöneticisi olduğu anlamına gelmiyor. Öyle yöneticiler var ki, sendika bürosundan çıkmadan sendikacılık yapmak istiyorlar. Ne işyerlerini sürekli gezip, izleyip doğan sorunlara tüm işçilerle birlikte yanıtlar geliştiriyorlar, ne ağırlaşan sorunlar karşısında aktif ve militan bir tutum alıyorlar, ne mücadelelere etkin olarak katılıyorlar, ne de işten çıkarmalara, ücretsiz izne yollamalara vb. karşı tutum alıyorlar. Yeni bir işyerinde sendikalaşma çabası sırasında işten çıkarılanların sadece tazminat davalarına bakmakla yetiniyorlar. İşte bunlar da işçi sınıfı için tehlikeli bürokratlardır.

Oysa hükümet ve patronlar el ele işçi sınıfı üzerine çullanıyorlar. Kriz ağırlaştıkça tüm emekçilerin gelir düzeyi düşüyor. İşten çıkarmalar ve işsizlik yaygınlaşıyor. İşyeri kapatmaları önümüzdeki dönemde daha da yaygınlaşacak. Gazetemizden de izlenebileceği gibi pek çok yerde işçiler direniş halinde. Ama toplu ve birleşik bir mücadele örgütlenemedikçe, bu saldırılara tek tek yanıt verebilmemiz gittikçe zorlaşıyor. Ve bürokratlar böyle bir mücadelenin önündeki en büyük engeller olarak karşımıza dikiliyor.

Dolayısıyla görev en başta ileri ve öncü işçilere düşüyor. İşyerlerinde mücadele komiteleri kurmak, bunları yaygınlaştırmak ve aralarında işbirliği oluşturmak gerekiyor. Tek tek mücadeleleri toplu bir sınıf seferberliğine dönüştürmenin yolu bu tip bir örgütlenmeden geçiyor. Bunların aracılığıyla sendikalarımızı da bürokratlardan temizleyebilir ve daha aktif ve etkili birer mücadele örgütü haline dönüştürebiliriz. Aksi takdirde sınıf olarak üzerimize gelen yeni hükümet-patron saldırıları dalgasına karşı koyabilmemiz mümkün olmayacaktır.

Fotoğraf: Chebanoo_Natasha

Mücadelemizden başka hiçbir şeye…

0

Yoksulluk ve işsizlik kitleselleşti. Bugün hiçbir gelire sahip olmayanların sayısı muazzam boyutlara ulaştı.

Geliri olanlar ise yüzde 50’leri bulan mutfak enflasyonu karşısında eriyen ücretleriyle karın tokluğu derdinde… Geçim derdi eşiği çoktan aşıldı. Öyle ki aç ve açıkta kalma korkusu, pandeminin ilk aylarındaki hastalanma kaygısının bile önüne geçti.

Hoşnutsuzluk büyüyor çünkü bir enkazla karşı karşıyayız.

Ve kimileri bunu bile fırsata çevirmiş, tüm kaynakları sömürmüşken bu enkaz işçi ve emekçiler olarak bizlerin üzerine yığılıyor.

Sorumluları ise, mesela bu satırların yazıldığı saatlerde Dünya Ekonomik Forumu tarafından düzenlenen Davos dijital buluşmasında “Güveni Yeniden İnşa Etmek için Kritik Yıl” teması ile “Daha Adil Ekonomiler”, “Sağlıklı Gelecek” ve “Gezegen Nasıl Kurtulur?” konularını tartışıyor!

İnsanın gülesi geliyor ama mevzunun yakıcılığı izin vermiyor…

En zenginler, mevcut iktidarların temsilcileri ve onların ideologları bir araya gelip 2021’i güveni yeniden inşa etmek için kritik bir yıl olarak buyurmuşlar.

Soralım! Hangi güven, kime ve neye karşı güven?

Bizi yıllardır krizlerden krizlere sokan bu kapitalist sisteme mi güven?

Ekmeğimizi her gün daha da küçülten, kâr hırsıyla bizi pandemi karşısında tamamıyla savunmasız bırakan, ölüme sürükleyen işverenlere mi?

İşverenleri destekleyecek, kaynakları onlara sunacak diye sahici tedbirlerden geri duran; üstelik bunları yalanlarla pazarlayan iktidarlara mı?

Peki, bu güven nasıl “yeniden inşa” edilir sizce? Ne ile? Havuçla mı, sopayla mı?

Biz onların ne zaman güvenden bahsetmeye başladıklarını iyi biliyoruz, değil mi?

Şimdi sisteme güveni yeniden tesis etme derdindeler; çünkü milyonlar için o sistemin yüzü, neyi, kimi temsil ettiği belki de hiç olmadığı kadar açık artık.

Hoşnutsuzluk yaygınlaştı. Kitleler mevcut politikaları ve tercihleri sorgulamaya başladı. Kendi hak ve talepleri için direnmeye, sokağa çıkmaya başladı. Pandemi öncesi yükselmeye başlayan kitle hareketleri, pandemi ile birlikte ekonomik krizin daha da derinleşmesi sonucunda, daha da yaygınlaşma potansiyeli ile karşı karşıya.

Bunun Türkiye’de de birçok örneğini görüyoruz. Maruz kalınan eşitsizlik, hukuksuzluk, baskı, sömürü karşısında mücadele, birçok işçi ve emekçi için tek seçenek olarak belirginleşiyor.

Durum böyle olduğunda bu sistemin paydaşlarını haliyle bir telaştır sarıyor.

Öyle ki dünyadaki en zengin 10 kişinin 9 aylık servet artışıyla tüm dünyanın aşılanmasının mümkün olduğu açığa çıkmışken, dünyada birçok emekçi halkı aşıdan mahrum bırakan bir sisteme güvenmemiz isteniyor!

Boşuna uğraşmayın demek gerek: Evet, 2021 kritik bir yıl olacak; çünkü biz artık birbirimizden başka kimseye, mücadelemizden başka hiçbir şeye güvenmeyeceğiz!

As the People’s Alliance is being dissolved… What kind of a solution?

0

The People’s Alliance is coming to an end. Social discontent is widespread in the face of the destruction that it has caused in every field from economy to pandemic management, foreign policy, or democratic rights. The parties within the Nation Alliance are simply waiting for the People’s Alliance to wear down more as a result of the accumulating problems and hoping to win the next elections. Meanwhile, the crisis of workers and of the oppressed and exploited segments is getting deeper by the day.

The measures taken and the policies implemented by the Palace government towards the management of the pandemic clearly revealed the anti-worker and pro-boss character of the regime. The partial closure measures taken by the Palace consist of ensuring the continuity of the bosses’ earnings, and as such, they have turned the coronavirus into a working-class disease. While workers risked their lives to earn misery wages, bosses’ profits in various sectors continued to increase during this period. The small business owners who had to keep their shops closed are basically left alone to starve. The spread of the pandemic could have been halted and even eliminated from the very beginning, if a two-month-long complete shutdown was implemented instead of this non-sensical measure of keeping factories and workplaces open while having the rest of the businesses closed. If there was the will, the necessary resources for such a shutdown were readily available. For instance, solely eliminating the robbery of public money through the BOT (Build-Operate-Transfer) contracts and stopping pouring billions into the pockets of the “gang of five” would have been enough to raise the amount for necessary resources. Moreover, measures such as implementing a wealth tax on the rich and stopping foreign debt payments could also have created further resources quickly. Instead, the short-term interests of the bosses took precedence, leading thousands to death because of the coronavirus, and forcing tens of thousands to survive under conditions of misery.

Yet, the image of Turkey drawn by the Palace regime is completely different. Perhaps in an overexcited manner following the arrival of another 6.5 million doses of the vaccine, Erdogan announced that, “we, as a country, managed to leave behind this process with the least trouble, whereas even the most prosperous countries of the world have been witnessing heartbreaking scenes.” For Erdogan, the arrival of 9 million of the required 120 million doses of vaccine to the country seems to be sufficient to overcome the pandemic. Likewise, he claimed that over 46 billion liras of social aid were made, and that no small shop owner had to close its store permanently as a result. The gap between the Palace’s “wonderland” and the realities faced by workers is getting deeper with each passing day.

While the votes for the People’s Alliance are melting, there is no significant increase in the votes for the opposition parties. According to various polls that were recently published, the “undecided” people constitute an increasingly wider segment of the eligible voters. For us, the reason behind this situation is quite clear. Although the constituents of the Nation Alliance, especially the CHP, raise their voice a little bit more and undertake various initiatives through municipal governance channels, they persistently refrain from raising and owning up the most burning demands of the workers and the oppressed, and do not take any action towards these demands. Because, ultimately, they don’t want to scare off the bosses and other ruling powers. As the People’s Alliance loses its force, those within the Nation Alliance want the power to fall into their hands so that they could introduce a few partial reforms and then go on with the business as usual. However, our problems are too severe to be overcome with a few small touches. The severe misery that the large segments of society have fallen into cannot be eliminated by organizing “charity campaigns,” but by radical measures. The workers undertaking resistance actions, whose numbers are increasing every day, are struggling to change the current order of poverty in order to have dignified living conditions. To achieve this, first of all, unpaid leaves and lay offs without compensation that are offered to the bosses as options should be immediately terminated, and all obstacles to unionization should be immediately removed. These solutions won’t materialize if the left and the labor movement formed the “left wing” of the Nation Alliance; they would only become possible by promoting independent class politics. For this reason, we insistently continue to emphasize the need for the widest alliance of workers and for a united struggle in order to break with the current order of oppression and misery.

Kuraklıkla mücadele Saray’ın gerçekten gündeminde mi?

0

Ocak ayında NASA, Türkiye’deki kuraklıkla ilgili bir rapor yayımlayarak uyarıda bulundu. Rapora göre şiddetli kuraklıkla ve son 15 yılın en düşük su rezervi seviyesiyle karşı karşıyayız. Bu, hem içme suyu hem de tarımsal sulama açısından ciddi bir tehlike olduğu, su krizinin yaklaştığı ve bir gıda ve tarım felaketine doğru yol aldığımız anlamına geliyor. Bu tablo sadece yağmurun yağmamasıyla ilgili değil; bu bir yönetim sorunu ve yıllardır uygulanagelen politikaların sonucu. Tek Adam rejiminin de bunda tabii ki önemli bir payı var.

Kuraklığın tekrar gündeme geldiği günlerde Erdoğan, katıldığı bir baraj ve içme suyu arıtma tesisi açılış töreninde kuraklık tehlikesine karşı alternatif su depolama yöntemleri arayışında olunduğunu belirtti. 2023’e kadar 150 yeraltı barajının tamamlanacağını müjdeledi. Ekonomide 2023 hedeflerinin gidişatındaki başarısızlığa bakınca, kuraklıkla mücadele için de gerçekçi bir çözüm sunulacağına inanamıyor insan. Var olan kaynakların yok olmasına göz yumulurken başka kaynakların devreye sokulacak olması, bu hedefin pek de halkın yararına sonuçlanmayacağını düşündürüyor.

İstanbul’daki örneklerle başlayacak olursak; Kanal İstanbul projesiyle birlikte su havzalarından oluşan bölge yapılaşmaya açılmış durumda. İstanbul’un su sorununa çare olarak öne sürülen Melen Barajı projesi tamamlanmak bilmiyor. Devlet Su İşleri’nin İstanbul’da herhangi bir su sorunu yaşanmayacağı yönündeki iyimser öngörüsüne karşılık kar yağışından önce Çevre Mühendisleri Odası İstanbul’un iki aylık suyu kaldığını söylüyordu. Üstelik bu süreye yüzde 22 civarındaki su kayıp ve kaçakları, yani altyapı nedeniyle boşa giden su dahil değildi. Su kayıp ve kaçakları ülke genelinde de ciddi bir sorun olmasına rağmen çatlak su boruları tespit edilmiyor veya onarılmıyor. Sanayi amaçlı ve plansız kullanım nedeniyle yeraltı suları Trakya’da yüzde 85 oranında, Konya Ovası’nda ise neredeyse tamamen tükenmişken su havzalarının korunmasına yönelik hiçbir plan açıklanmış değil. Kuraklıkla beraber tarım arazileri de yok olurken ve çiftçi kan ağlarken yerli üreticiden yana tarım planlaması yok. Kuraklığın devam etmesinin sonuçları yalnızca geçen yıl Polatlı’da yaşanan kum fırtınası gibi olaylar ve halk sağlık sorunları olmayacak. Su faturalarında artış ve ithal etmek zorunda kaldığımız temel gıda maddelerine zamla birlikte emekçinin cebinin daha fazla yanması da olacak. Çünkü ormanların talana açılıp tarlaların JES’lerle, derelerin HES’lerle kurutulması sadece patronların cebine yarıyor.

Kuraklık ve sel gibi aşırı doğa olaylarında her yıl bir önceki yılın rekorunu aşmaya başladık. İklim krizi elbette Türkiye’ye özgü değil, küresel bir sorun. Bununla birlikte, dünyadaki burjuva hükümetlerin bu kriz karşısında uyguladıkları kâr öncelikli politikalar ne yazık ki bize de yabancı değil. İklim krizini durdurmak için çok zaman kaybettik. Daha da geç olmadan hem ulusal hem de küresel ölçekte acil eylem planı yapılmasına ihtiyacımız var. Bu sırada doğal kaynakların korunması, temel bir hak olan suyun metalaşmasının engellenmesi ve bu planların doğadan ve emekçiden yana olması gerekiyor.

İşçi hareketi ivmeleniyor

0

Pandemiyle birlikte ağırlaşıp tüm şiddetiyle sürmekte olan ekonomik krizin etkisinin Tek Adam rejiminin politikalarıyla iyice derinleşmesi sonucu ücretler en temel yaşam koşullarını karşılamayacak kadar eridi. Güvencesizlik daha önce görülmemiş bir seviyeye ulaştı, hükümet ve patronların herhangi talebe karşı baskı ve saldırıları giderek daha da şiddetlendi. Patronların krizin yarattığı etkilerden kendilerini kurtarmak amacıyla başvurdukları en yaygın uygulamalar sendikasızlaştırma, düşük ücret ve işten çıkarma.

Pandemi sonucu sokağa çıkma kısıtlamalarının ve bir araya gelmenin yaratacağı sağlık sorunları nedeniyle 2020 yılında mücadeleler görece bir durgunluk durumuna girmiş gözükse de, hem işçilerin karantina koşullarından muaf tutulması hem de artan enflasyon ve düşük ücretler nedeniyle birçok eyleme şahit olduk. Özellikle yıl sonuna doğru torba yasayla işçi ve emekçilerin haklarına yapılmak istenen saldırılar, toplu iş sözleşmeleri ve asgari ücret toplantıları gündeme yerleştiği için eylemlerinde sayısal bir artış gözlemlenmekte.

Son iki ayda 100’ün üstünde işçi ve emekçi eylemi oldu. Bunların en bilinenleri madencilerin ve metal işçilerinin polis ve asker tarafından engellenen Ankara yürüyüşü. Diğer eylemler fabrika önü direnişleri, iş yavaşlatmalar, basın açıklamaları biçiminde gerçekleşti. TİS sürecinde ise bazı metal fabrikalarında ve belediyelerde grevler yaşandı. Pandemi sürecinin yarattığı sıkıntılar ve verilen sözlerin tutulmaması sonucu sağlık emekçileri birçok hastanede protesto gerçekleştirdi. Sendikalı ve sendikasız işyerlerinde gerçekleştirilen eylemler ise ücret ve tazminat hakları, sendikalaşma mücadelesi, işten çıkarmalar ve ücretsiz izin uygulaması gibi sorunlarla ilgili gündemlere sahip.

İşçilerin örgütlü mücadelesine karşı saldırı

Son iki ayda gerçekleşen eylemlerde göze çarpan nokta, patronların sendikalı işçilere ve sendikalaşmaya karşı saldırılarının artmış olması. Örgütlü mücadele etmeye karar veren işçileri patronlar yasağa rağmen işten çıkartarak ya da ücretsiz izne göndererek sendikalaşmanın önüne geçmeye ve çalışan işçileri işsizlik korkusuyla sindirmeye çalışmakta. Lojistik, tekstil, inşaat gibi birçok sektörde gördüğümüz bu tutum metal sektöründe çarpıcı bir özellik kazanıyor.

Kocaeli, Bursa, Ege gibi sanayinin güçlü olduğu işçi bölgelerinde patronlar, sendikal yetkileri tanımıyor ve örgütlenen işçileri üretim sürecinden uzaklaştırıyorlar. Valilerin sendikal faaliyetleri ertelemesi ve eylem yasakları koyması ve ücretsiz iznin patronların elinde bir koza dönüşmesi, işçilerin mücadelesinin içeriğini ve mücadeleleri birleştirmenin gerekliliğini gözler önüne seriyor.

Tek Adam rejiminin tüm imkânlarını arkasına alan ve kendi aralarında örgütlenen patronlara karşı işçilerin de mücadeleleri birleştirmesi, özellikle danışıklı dövüş taktiklerine başvuran Türk-İş’in ve diğer bazı sendikaların bürokratizmini de aşarak eylemlerin ortaklaştırılması en önemli görevlerimizden biri. Sürmekte olan mücadelelerin işten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, çalışma saatlerinin kısaltılarak var olan işlerin tüm çalışanlar arasında paylaştırılması, ücretlerde artış ve iş güvenliğinde denetimin sağlanması gibi taleplerle bir araya gelmesi de onu daha güçlü kılacaktır.

İşçilere değil patronlara yardım

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2020-21 çalışma yılını değerlendirdiği Küresel Ücret Raporu’na göre, Covid-19 salgınıyla birlikte işçilerin ücretlerinde orantısız bir azalma yaşanmış durumda. Bunun sebebi tüm dünyada patronların düşen kârlılık oranlarını artırmak için ilk başvurdukları yöntem olan işçiler ve emekçilerin reel gelirlerinin düşürülmesi. Türkiye’de de aynı taktiği izleyen patronlar, hükümetin getirdiği kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin gibi yöntemleri de kullanarak emekçileri daha derin bir sefaletin kollarına atıyorlar. Hükümet yalnızca bununla da kalmıyor ve emeklilik primleri, İşsizlik Fonu gibi işçilerin sahip olduğu paraları patronların hizmetine sunarak işçileri geleceksizlikle baş başa bırakıyorlar.

Birçok işyerinde işçiler ve emekçilerin bu durumun yarattığı koşullara karşı birbirinden yalıtık olmakla birlikte insan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma şartı talebiyle harekete geçiyorlar. Bunun sağlanması için krizin faturasının patronlara kesilmesi, sermayeye akan paraların işçiler için harcanması gerekmekte. Ülkenin en zenginlerinden koronavirüs vergisi alınarak bir fon oluşturulması ve var olan fonların patronlara değil işçiler ve emekçilere kullanılmasıyla, toplumun geneline yayılan yoksulluğun hafifletilebilmesi mümkündür.

Belediye işçisi: “TİS taleplerimiz karşılanmazsa grev kararı alacağız”

0

Merhabalar arkadaşlar, ben bir belediye işçisiyim. Çok zor bir süreçten geçtiğimiz şu aylarda pandemi, kötü iş koşulları, hayat pahalılığı ve eğitimdeki sorunlar düşünüldüğünde birçok şeyle aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Bunların üzerine bir de üniversiteye kayyum rektör atanmasına karşı olan öğrencilere dönük devlet baskısı geldi. İktidar insanların sinir uçlarıyla oynuyor, bunun sonu nereye varacak merak ediyorum.

Ben iki çocuk babasıyım ve evde tek çalışan benim. İnanın çok zor geçiniyorum. Durumumuz Ömer Hayyam’ın dediğine benziyor: “Celladına âşık olmuşsa bir millet, ister ezan ister çan dinlet…”

Tabii ki kurtuluş birlik olmaktan, mücadele etmekten geçiyor. Ben de bu mücadelenin içinde bulunmaya gayret ediyorum. Çalıştığım belediyede toplu iş sözleşmesi süreci devam ediyor. Birkaç maddede anlaşıldı ama bizim kırmızı çizgimiz olan maddelerde süreç devam etmekte. Ücret, zam oranları ve yemek – yol miktarlarındaki artış taleplerimiz önümüzdeki günlerde karara bağlanmaz ise grev kararı alacağız. Genel- İş Sendikası temsilcileri her şeye hazırlıklı olmamızı istedi. Önümüzdeki günlerde gelişmeleri sizlerle paylaşacağım. Haklı taleplerimiz için sonuna kadar mücadele etmemiz gerekiyor.

Umarım güzel günler göreceğiz. Motorları maviliklere süreceğimiz günlerin yakında olması dileğiyle. Sevgiyle ve umutla kalın. En içten devrimci duygularımla selamlarım.

Gazete Nisan okuru bir belediye işçisi

Tek yol mücadeleyi birleştirmek!

0

Çeşmenin başına çöreklenmiş bir avuç kodamanı ve onların çevresindeki asalak takımını bir yana bırakırsak, bugün Türkiye’de kim hayatından memnun? Kim kendini güven ve huzur içinde hissediyor? Kim yarına umutla bakabiliyor? Sayısız araştırmanın gösterdiği üzere insanların çoğunluğu mutsuz ve umutsuz hissediyor ve milyonlarca insan ancak ucu ucuna, çoğunlukla da borç harçla günün sonunu getirebiliyor.

İşçiler, emekçiler, yoksullar, esnaflar, çiftçiler, köylüler, emekliler, gençler, kadınlar, göçmenler, azınlıklar, hatta çocuklar bile hayatından memnun değil. Hangi kesime kulak verseniz çaresizliklerini, şikâyetlerini, taleplerini duyuyorsunuz. Çeşmenin başına çöreklenmiş bir avuç kodamanın ve onların çevresindeki asalak takımının dışında bugün ülkenin doğru yolda olduğunu, hak ve adalet içinde yönetildiğini düşünen neredeyse hiç kimse yok.

Maske dağıtımını beceremeyen, aşı tedarikini eline yüzüne bulaştıran, işinden, gelirinden olan milyonlarca insana çare üretemeyen ama buna mukabil eldeki kamu kaynaklarını ısrarla bir avuç kodamana ve borazanlarına aktarmaktan vazgeçmeyen mevcut iktidar hiç kuşkusuz bugünkü tablonun ana sorumlusu.

Kolaya kaçarak “ama oyunu hâlâ iktidar partisine veren milyonlar var” demeyelim! Deniz çoktan bitmiş ve kara görünmüş olmasına rağmen iktidarın halen halk desteği varmış gibi görünmesinin tek nedeni acıların, dertlerin, mücadelelerin, beklenti ve taleplerin ortaklaştırılamıyor olması.

Halen yüzlerce irili ufaklı işyerinde ücretleri ve çalışma koşulları için işçiler mücadele halinde. Öğretmenlerden sağlıkçılara, öğrencilerden kadınlara, çiftçilerden esnaflara, işsizlerden emeklilere bugün sözünü söylemeyen, derdini, beklentisini duyurmak için harekete geçmeyen hiçbir kesim yok. Eksik olan temelde aynı olan bu beklenti ve taleplerin birleştirilememesi.

Hemen tüm kesimler kaynakların öncelikle emekçi halk kesimlerine ve zor durumdaki küçük üretici ve işletmelere verilmesini talep ediyor. İktidar ise kaynakları ısrarla hiçbir üretici ve katma değer yaratıcı niteliği ve niyeti olmayan bir avuç patrona aktarmaya devam ediyor. Durum bu kadar açık ve net.

Bu yağma ve soygun düzenine dur diyebilmek için mücadeleleri ve talepleri birleştirmek şart. Kimin çıkarı bu ülkenin emekçilerinin esenliğinden ve çıkarından daha öncelikli ve üstün olabilir ki?

Çözüm üretemeyen Tek Adam rejimi sopayla intizam peşinde!

0

Nereden baksanız tutarsızlık ve alabildiğine bir tuhaflık!

Normalde -böyle bir şey kaldıysa tabii- devleti temsil eden iktidar ve bürokrasi, ekonomik, sosyal ve siyasal hayatın, başta anayasa olmak üzere tüm yasal mevzuata uygun işleyişini gözetir. En azından gözetmesi gerekir.

Evet, bunda bir şey yok. Normalde yazının burada bitmesi icap ederdi. Lakin burası Türkiye ve yazı bitmek bir yana yeni başlıyor…

İşin tabiatı gereği devlet kurumları kanuna uygunluğu takip ederken toplumsal hayatın tüzel ve özel unsurları da, menfaatı gereği, kendisi için en uygun olanın arayışı içinde olur.

Örneğin hiçbir tüzel/özel unsur verebileceği en fazla vergiyi verme gayreti içinde olmaz. Ödev ve sorumlulukların gereğince yerine getirilmesi için devlet aygıtının sürekli bir denetim ve kontrol içinde olması gerekir.

Bizde ise süreç böyle işlemiyor. Tam tersine tüzel/özel herkes, adaletten ekonomiye, eğitimden sağlığa dek iktidara devlet aygıtının başta anayasa olmak üzere yasalara uygun olarak işletilmesini hatırlatmak ve talep etmek durumunda.

Nasıl mı?

Anayasal hakkını kullanarak sendikalaşan işçiyi işten atan patron suç işlemişken hakkını arayan işçi suçlu ve haksız duruma sokuluyor.

Tazminatsız işten atılan işçi yüzde yüz mağdur ve haklıyken hakkını aradığı için ne teröristliği kalıyor, ne yıkıcılığı, ne bölücülüğü.

Eşi, kardeşi, babası Soma’da madende, Sakarya’da havai fişek fabrikasında paramparça olanlar “adalet” dediklerinde karşılarına “şov yapma” diyen bir kolluk ve adalet mekanizması çıkıyor.

Daha üzerindeki süt kokusu gitmemiş bebeleri için ilaç peşinde viran olmuş aileler bir anda büyük komplonun piyonları ilan ediliveriyor.

Saymakla bitmez, milyon tane örnek var böyle…

Kıssadan hisse, koca bir ülkenin milyonlarca insanı, cumhur iktidarına devlet aygıtını yasalara uygun olarak işletmesini sürekli hatırlatmak durumunda kalıyor. İşte tuhaf olan bu!

“Normalde” devleti temsilen iktidar ülkenin insanlarına yasalara uyma çağrısı yapar, insanlar devlete değil, değil mi?

Kılıfına da uyduramıyor Tek Adam! Hiçbir kalıcı çözüm de üretemiyor. Çözemedikçe sopayla intizam peşine düşüyor.

Vakti zamanında büyüklerimizin dediği gibi: “Ya tuz kokarsa?”

İşçi Demokrasisi Partisi grevdeki Baldur işçilerini ziyaret etti

0

Kocaeli Çayırova’da Şekerpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Baldur Süspansiyon fabrikasındaki işçiler grevlerinin 42. gününde.

İşçilerin fabrikadaki sendikalaşma mücadelesi patron tarafından ciddi bir şekilde engellenmeye çalışılmış ve sonunda zaferle sonuçlanmasına rağmen sonrasında üç işçi işten atılmış ve sendikanın yetkisi tanınmayarak işçiler baskı yoluyla yıldırılmaya çalışılmıştı.

Tüm baskılara rağmen kararlı mücadeleleri ve örgütlü duruşlarıyla Baldur işçileri, sendika ve toplu sözleşme hakkının tanınması ve atılan işçilerin geri alınması taleplerini öne sürerek 42. gününde de grevlerini aynı kararlılıkla sürdürüyorlar.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Baldur Süspansiyon fabrikasında grevde olan işçileri ziyaret ettik. İDP adına yapılan konuşmada, sendikalı oldukları için işten atılan işçilerin mücadelesi ile üniversitelerde demokratik seçim hakkını savunan bileşenlerin, seçilmiş belediyelerine kayyum atanmasına karşı mücadele eden emekçi halkın hem taleplerinin hem de mücadelelerinin ortak olduğu vurgulandı. 

Patronların hem krizi hem pandemiyi fırsat bilerek bizleri daha fazla açlığa ve yoksulluğa sürüklediği şu günlerde, sendikalaştıkları için işten atılan Baldur işçilerinin haklı direnişi mücadelede önemli bir rol üstleniyor. Bizler aşağı bakmayacağız; bizler birbirimize bakacağız ve mücadelelerimizi ortaklaştıracağız. Bu bağlamda atılan işçiler derhal işe geri alınmalı ve sendikalaşma önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır.

Biden’ın başkanlığı ve Amerikan demokrasisinin krizi

0

Dünyanın en eski burjuva demokrasisi olmakla övünen ABD’de, demokratik yönetim biçimleri derinleşen ekonomik krizin ve pandeminin basıncı altında, tarihte eşine az rastlanır cinsten bir buhran yaşıyor. 6 Ocak günü ABD Kongre Binası’nın yüzlerce kişilik bir faşist kitle tarafından basılması düzen aktörlerinden tepkiyle karşılanmış olsa da, olayın kendisi düzenin içinde taşıdığı eğilimleri sergilemesi bakımından öğretici oldu.

Bu eğilimlerden en önemlisi eski başkan Donald Trump ve Cumhuriyetçi Parti’nin (CP) yönetim kademelerinin bir kısmı tarafından temsil ediliyor. Bunlar 6 Ocak saldırısını kınamadıkları gibi, seçim sonuçlarının hileli olduğunu iddia etmeyi ve bu sonuçları çeşitli Bonapartist manevralarla (bölge seçim kurullarını sıkıştırmak, savcılar ve mahkemeler üzerinden sonuçların meşruiyetini kabul etmemek ve benzerleri) değiştirmeye çalışmayı sürdürdüler.

Bu eğilim Trump’ın şahsında kristalize oluyor ve CP’nin tabanının önemli bir çoğunluğunu argümanlarının doğruluğuna ikna etmiş durumda. İflas etmiş veya iflas etmeye yakın küçük ve orta ölçekli çiftçilerden, tüccarlardan, sınai girişimcilerden, küçük mülk sahiplerinden, lümpenlerden oluşan bir faşist taban hareketinin üzerinde yükselen bu kutup, kendi mantıksal gelişimi gereği ABD anayasasından bir noktada kopmayı öngörüyor. Dolayısıyla bu eğilim bugün için neredeyse ABD’nin iki partili aristokratik sisteminin üçüncü partisi olma özelliğini kazanmış durumda. 6 Ocak saldırısında CP’nin sağ kanadının oynadığı kurumsal rolü teşhir eden raporlar yayımlandıkça, bu eğilimin üçüncü parti dinamikleri taşıdığı daha da açık hale geliyor.

Biden’ın başkanlık yemini törenine huzursuz edici bir sessizlik hakimdi; zira tören halk katılımıyla yapılamadı. Başkentin sokakları askerler, özel harekat elemanları ve istihbarat servislerinin ajanlarıyla dolduruldu. Biden’ın yemini 6 Ocak saldırısının gölgesinde kaldı.

Wall Street tarafından Biden’a verilen görev yalnızca bu gölgeyi sistem içi mevzilere çekmesi değil, aynı zamanda iki olguyla daha mücadele etmesi: Artan toplumsal eşitsizlik karşısında özellikle 2020 yaz aylarında finans oligarşisine karşı açık bir ayaklanmaya dönmüş olan kitle hareketini bastırmak ve ABD emperyalizminin uluslararası çapta gerileyen jeopolitik egemenliğini muhafaza ve ihya etmek. Düzen aktörleri, liberaller ve STK’ler Biden’ın bunları elinde bir anayasa kitapçığıyla yapabileceğini düşünüyor; onları düş kırıklıklarıyla dolu bir dört sene bekliyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in ABD’li destekçisi olan Sosyalist Çekirdek (Socialist Core-SC) grubu 15 Ocak günü önemli bir deklarasyon yayımladı. SC bu faşist kitle hareketinin temsil ettiği tehlikeyi gerçekçi bir biçimde değerlendirirken, aynı zamanda bu hareketin gücü ile çapının abartılmasının işçi sınıfı saflarında moral bozukluğu ve dağınıklık yaratacağı uyarısında bulunuyor. Biz bu uyarıyı değerli buluyoruz. SC aynı zamanda ortaya bir birlik perspektifi de koyuyor. Faşistleri geriletecek, Biden yönetiminin kuyruğuna takılmayacak, ırkçılık karşıtı mücadeleyi ulusal çapta koordine edecek ve işçileri seferberliğe davet edecek olan bu eylem birliğinin talepleri arasında, SC’ye göre şunlar yer almalı: Trump ile diğer sorumluların 6 Ocak saldırısı dolayısıyla yargılanması, 6 Ocak saldırısının mazeret gösterilerek protesto hakkına kısıtlama getirilmesine karşı çıkılması, parasız sağlık hakkı, bankalara servet vergisi, saatlik 15 dolar ücret, polisin finansmanının kesilmesi, ırkçı polislerin hapse atılması, politik tutsakların serbest bırakılması, Senato’nun ilga edilmesi, demokratik seçme ve seçilme hakkının restore edilmesi, siyah halkın ayrımcılığa maruz bırakılmasına son verilmesi, kadın işçiler için eşdeğer işe eşit ücret, göçmen toplama kamplarının kapatılması ve polis şiddetine son verilmesi.

Cumhur İttifakı erirken… Nasıl bir çözüm?

0

Cumhur İttifakı eriyor. Ekonomiden pandemi yönetimine, dış politikadan demokratik haklara her alanda bıraktığı enkaz karşısında toplumsal hoşnutsuzluk yaygınlaşıyor. Millet İttifakı partileri ise, biriken sorunlar karşısında, Cumhur İttifakı’nın daha fazla yıpranmasını ve bir sonraki seçimleri kazanmayı bekliyor. Emekçilerin, ezilen ve sömürülen kesimlerin içinde bulunduğu buhran ise, bu süreçte giderek derinleşiyor.

Saray iktidarının pandemi yönetimi adına aldığı tedbirler ve uyguladığı politikalar, rejimin işçi düşmanı ve patron yanlısı niteliğini açık biçimde gözler önüne serdi. Saray’ın aldığı kısmi kapanma önlemleri, patronların kazançlarının devamlılığını sağlamak ve koronavirüsü bir işçi sınıfı hastalığına dönüştürmekten ibaret. Emekçiler sefalet ücretlerini alabilmek için hayatlarını riske atarken, pek çok sektörde patronların kârları bu dönemde de artmaya devam etti. İşyerleri kapatılan esnaf ise adeta açlığa terk edildi. Fabrikaların ve işyerlerinin açık kalması ve geri kalan yerlerin kapatılması gibi ucube bir uygulama yerine, en baştan, iki aylık bir tam kapanmayla hastalığın yayılması durdurulabilir ve hatta ortadan kaldırılabilirdi. Eğer istense, bunun için gerekli kaynaklar rahatlıkla bulunabilirdi. Yap-İşlet-Devret soygununun ortadan kaldırılması, “5’li çeteye” akıtılan milyarların kesilmesi bile ihtiyaç duyulan miktar için yeterliydi. Dahası, zenginlere uygulanacak servet vergisi, dış borç ödemelerinin durdurulması gibi önlemlerle ihtiyacın ötesinde kaynak hızla yaratılabilirdi. Bunun yerine, patronların kısa vadeli çıkarları öncelikli oldu ve bugün ülkede on milyonlarca kişi sefalet içinde yaşamını sürdürmeye çalışırken, on binlerce kişi salgından dolayı hayatını kaybetti.

Saray’dan çizilen Türkiye tablosu ise bambaşka. 6,5 milyon doz yeni aşının gelmesinin heyecanıyla olsa gerek, Erdoğan “Dünyanın en müreffeh ülkelerinden dahi yürek burkan sahnelerin görüldüğü bir süreci ülke olarak biz(im) en az sıkıntıyla geride bırakmayı başardı(ğımızı)” duyurdu. İhtiyaç duyulan en az 120 milyon doz aşıdan 9 milyonunun ülkeye giriş yapması, salgın sürecini geride bırakmayı başarmamıza yetmiş görünüyor. Aynı şekilde Erdoğan, 46 milyar lirayı geçen sosyal koruma ödemeleri yapıldığını, dükkân kapatan esnafın da olmadığını iddia etti. Saray’ın “harikalar diyarı” ile emekçi halkın gerçekleri arasındaki uçurum her geçen gün derinleşiyor.

Cumhur İttifakı’nın oyları erirken, muhalefet partilerinin oylarında belirgin bir yükseliş yaşanmıyor. Yayımlanan çeşitli anketlere göre de “kararsızlar” giderek daha geniş bir kesimi oluşturuyor. Bize göre bunun nedeni oldukça açık. Başta CHP olmak üzere Millet İttifakı bileşenleri, ses perdelerini biraz daha yükseltiyor ve belediyeler üzerinden çeşitli girişimlerde bulunuyor olsalar da, emekçi halkın ve ezilen kesimlerin en yakıcı taleplerini ısrarla dile getirmekten, bunlar için harekete geçmekten ısrarla kaçınıyorlar. Çünkü patronları ve diğer egemen güçleri ürkütmek istemiyorlar. Cumhur İttifakı gerilerken, iktidarın kendi avuçlarına düşmesini, mevcut sistemi birkaç kısmi reformla devam ettirmeyi istiyorlar. Oysaki sorunlarımız birkaç ufak rötuşla geçiştirilemeyecek ölçüde ağır. Toplumun geniş kesimlerinin içine düştüğü ağır sefalet, “hayırseverlik kampanyaları” düzenleyerek değil, radikal önlemlerle ortadan kaldırılabilir.

Her geçen gün sayıları artan direnişteki emekçiler sefalet düzeninin değişmesi, onurlu bir yaşam koşullarının sağlanması için mücadele ediyorlar. Bunun için öncelikle, patronlara sağlanan ücretsiz izin ve tazminatsız işten atma uygulamalarının derhal sonlandırılması, sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılması gerekiyor. Bu ise, solun ve emek hareketinin Millet İttifakı’nın “sol kanadını” oluşturmasıyla değil, bağımsız sınıf siyasetini yükseltmesiyle mümkün olabilir. Bu nedenle, baskı ve sefalet düzeninden kopuş için emekçilerin en geniş ittifakına, birleşik mücadeleye duyulan ihtiyacı ısrarla vurgulamaya devam ediyoruz.

Antalya Feminist Kolektif ile söyleşi: “Baskı, sömürü, şiddet nereden gelirse gelsin, yan yana mücadele etmeye devam edeceğiz”

0

Feminist politika üretmek amacıyla 2017 yılında kurulan Antalya Feminist Kolektif, toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele ediyor ve kadına yönelik şiddet ve kadın cinayeti davalarını takip ediyor. Kolektif’le çalışmaları ve hem Türkiye hem de Akdeniz’de kadın hareketi üzerine görüşleri hakkında yaptığımız söyleşiyi okurlarımıza sunuyoruz.

Merhaba, öncelikle bize vakit ayırdığınız ve emek verdiğiniz için teşekkür ederiz. Biz Antalya Feminist Kolektif’i takip ettiği kadına yönelik şiddet davalarından, TCK 103 gibi platformlardan ve dahil olduğu kampanyalardan tanıyoruz. Şiddet, istismar gündemlerine günbegün verdiğiniz tepkiler, imzacı olduğunuz metinler üzerinden sizi takip ediyoruz. Okuyucularımıza kendinizi tanıtmak açısından Antalya Feminist Kolektif kimdir, ne zaman bir araya geldi, neler yapar kısaca bahsedebilir misiniz?

Feminist Kolektif, 2017 yılında feministler tarafından feminist politika üretmek ve aktivizm yapmak amacıyla kuruldu. Feminist Kolektif’te feminist politika ve aktivizm feminist yöntemlere dayalı olarak yürütülür ve kadınların özgür ve eşit koşullarda yaşadığı, toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık ve erkek şiddetinden uzakta bir yaşam kurabilmeleri hedeflenir. Kolektif, adından da anlaşılacağı üzere yatay bir örgütlenme ile çalışır ve katılımcı bir karar alma mekanizması işletir. Erkek şiddetinin, toplumda kadınlarla erkekler arasında var olan eşitsizliklerden kaynaklandığını ve kadın dayanışmasını güçlendiren politikalar üretmek amaçlanır. Kadınların yaşadığı eşitsizliklere karşı mücadele etmenin gerekli olduğu düşünülür. Kadın örgütleri ile dayanışma içinde kampanyalar ve eylemlilikler yoluyla kadınların özgür ve bağımsız hayatlar kurabilmeleri için mücadele edilir.

Kolektif’te yaptığımız etkinliklerde kadınlar için daha pozitif bir ortam oluşturmak amacıyla bazı ilkeler belirledik. Bunları “evetler” ve “hayırlar” olarak ikiye ayırdık.

Hayırlar:

  • Ayrımcı bir dil kullanmak
  • Toplantılarda/etkinliklerde yapılan paylaşımları grup dışına taşımak
  • Söz kesmek, söze müdahale etmek
  • Yaş/deneyim vs. hiyerarşisi kurmak
  • Hanım, hocam, abla, teyze, bayan gibi hiyerarşik ifadeler kullanmak
  • Yargılamak, kınamak
  • Saldırgan ya da çatışmacı bir dil kullanmak
  • Bir fikri dayatmak, oylama yapmak
  • Niyet okuması yapmak

Evetler:

  • Ben dili ile konuşmak
  • Duygularını ve düşüncelerini rahatlıkla ifade etmek
  • Empati kurmak
  • Dayanışma göstermek
  • Açık bir iletişim kurmak, rahatsız olduğumuz şeyleri paylaşmak
  • Eleştirmek ve eleştiriye açık olmak
  • Gerektiğinde özeleştiri vermek
  • Birlikte, konsensusla karar almak
  • İkna etmek
  • Yol vermek
  • Yeni katılımcılara alan açmak
  • Birbirimizi cesaretlendirmek

Aynı zamanda Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği’yle de ortak bir çalışmanız olduğunu biliyoruz. Burada neler yapılıyor?

Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği 2000 yılından beri Antalya’da kadına yönelik şiddetle mücadele eden bağımsız bir dernek. Amacı, şiddete uğrayan kadınlara hukuki ve psikolojik destek sağlamak ve aldığı başvurularda kadınlara ihtiyacı olan desteklere (sığınak, valilik, belediye vs.) ulaşmaları için yönlendirmede bulunmak. Hukuki ve psikolojik desteği de oluşturdukları gönüllü psikolog ve avukat ağıyla yapmaktadır. Aynı zamanda kadınları güçlendiren bilinç yükseltme faaliyetleri de yapmaktadır. Feminist Kolektif’teki hemen hemen her üyenin geçmişte dernekle bir şekilde bağı olmuştur ya da hâlâ bu bağ devam etmektedir. Birçok üyemiz aynı zamanda derneğin de üyesi, orada da faaliyet yürütmektedir. Dernek birebir şiddete uğrayan kadınlarla çalıştığı için başvuru alırken veya çeşitli destekler sağlanırken bazı eğitimlerden geçmeniz gerekmektedir. Bu sebepten biz, Kolektif’te şiddet başvurusu almıyor, bize gelen başvuruları derneğe yönlendiriyoruz. Kolektif de davaların politik eylemliliklerini örgütlemek ve görünür olmasını sağlamak konusunda çalışıyor. Bunun dışında mekân ve kaynak paylaşımı yapıyoruz. Ve son olarak, 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nü Antalya’daki diğer kadın örgütlerinin de katılımıyla birlikte örgütlüyoruz.

Akdeniz Bölgesi’ndeki feminist avukatlar arasında bir ağ kurarak, kadınların hayatta kalmak için özsavunma yapmak zorunda oldukları davalara destek olabilmek amacıyla yola çıktık. Bu çabamızın yargıdaki eril bakış açısının bir nebze de olsa dönüşmesine katkısı olacağını umut ediyoruz.

Türkiye’de kadın hareketi denince merkez olarak akla genelde İstanbul ve Ankara gelir, ancak Antalya’da da güçlü bir kadın hareketinin olduğuna şahit oluyoruz. Özellikle sadece Antalya değil, Akdeniz’de de bir kadın dayanışması ağının kurulduğunu; İskenderun, Adana, Antalya gibi şehirlerdeki davaların da takip edildiğini görüyoruz. Akdeniz yeni bir merkez olabilir mi? Türkiye’de kadın hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Akdeniz Bölgesi 2019 ve 2018 yıllarında en çok kadın cinayetinin yaşandığı ikinci bölge olarak kayıtlara geçmiş. 2020 yılında da benzer rakamlar söz konusu. Bu rakamların sadece basına yansıyan olaylardan derlendiğini, kamu makamlarının uzun yıllardır basına yansıyandan daha az sayıda kadın cinayeti sayısı açıkladığını belirtmeden geçmek olmaz. Akdeniz Bölgesi’ndeki bu artış uzun süredir bizi kaygılandırıyordu. Bu konuda bir şeyler yapabilmek istiyorduk. Çünkü öldürülen kadınlar ve geride kalan aileleri çoğunlukla ekonomik olarak dar gelirli oluyorlar. Bu da dava süreçlerinin yeterince sağlıklı bir şekilde takibini zorlaştırıyor. Az sayıdaki feminist duyarlılığı olan avukata çok iş düşüyor. Akdeniz Bölgesi’ndeki feminist avukatlar arasında böyle bir ağ kurarak, bilgi ve deneyim paylaşımı yapmak ve kıyıda köşede kalmış, konusu kadına yönelik şiddet olan ve kadınların hayatta kalmak için özsavunma yapmak zorunda oldukları davalara destek olabilmek amacıyla yola çıktık. Bu çabamızın yargıdaki eril bakış açısının bir nebze de olsa dönüşmesine katkısı olacağını umut ediyoruz.

Kadın mücadelesinde en acil gündemler ve talepler neler sizce?

Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için yürürlükte bulunan 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi hükümlerinin acilen etkin ve bütüncül şekilde uygulanması; şiddeti önlemeye ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik olarak özellikle İstanbul Sözleşmesi’yle öngörülen mekanizmaların bir an önce devreye sokulması ve bunun için somut talepler içeren, kamuoyu baskısı oluşturmaya yönelik çalışmalar yapılması. Kamuoyuna kadına yönelik şiddetin sonlanamama nedeninin, yürürlükte olan 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi’ndeki önleyici tedbirlerin kamu otoriteleri tarafından uygulanmaması olduğu konusunda bilgilendirmeler yapmak. Bunların yanı sıra kadına yönelik şiddet olaylarının özellikle sosyal medya aracılığı ile giderek daha çok görünür kılınmasına karşın aynı ivmede bir alışılmışlık/normalleştirme gelişiyor. Şiddetin pornografisine yol açan, yüzü gözü morluk içinde şiddet görmüş kadın fotoğrafları ya da anlatıları barındıran içeriklere karşı ortak tavır almalıyız. Şiddetin olağanlaştırılmasına karşı yeni politikalar üretmek zorundayız. Yürürlükteki kanunlar yeterli olsa da hukuk mekanizmalarının işletilmemesine, eril yargı pratiklerine karşın etkin mücadele yürütmeliyiz. Örneğin TCK 103’ün cinsel istismarcılara af getirecek şekilde değiştirilmesi gündeme geldiğinde veya Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden imzasını çekmesi hükümet tarafından gündeme alındığında kadın hareketi bu değişiklikleri etkin kampanyalarla önledi. Bu süreçlerde sadece kamuoyu oluşturmak yerine, bu alanda çalışan bizler etkin olarak uygulanmayan yasaların etkin uygulanması için iktidardan önce hamle yapmalıyız. Örneğin biz meclise bu gündemle gidebilmeliyiz. Bu politikaların öznesi ve belirleyicisi olmalıyız. Mücadelenin öznesi olarak hayatlarımıza ilişkin başlıkları, kampanyaları biz belirlemeliyiz.

Kadınların bir araya gelmeleri açısından eksik olan araçlar neler olabilir? Şu yapılabilirse daha güçlü oluruz dediğiniz alanlar, konular var mı?

Ulusal ve uluslararası alanda kadın örgütleri ve kadın hareketine dahil olan katılımcı gruplar arasındaki dayanışmayı ve işbirliğini arttıracak çalışmalar artırılabilir. Özellikle pandemiyle birlikte içinden geçmekte olduğumuz sürecin dayattığı yeni koşullar nedeniyle farklılaşan ve bütünsel bir bakış açısı gerektiren ortak sorun ve çözüm önerileri için özgün yaklaşım ve yöntemlerin tartışılıp belirleneceği geniş katılımlı platformların kurulması da çok önemli. Bu geniş katılımlı platformların olası toplantılarında feminist etik ilkelerin hayata geçirilmesine özen gösterilmesi ve katılımcılara bu ilkelerin toplantılarda nasıl yürütüleceğinin açıklanması toplantıların verimliliğini de artıracaktır. Feminist politika olarak belirlenen konuların dilinin hayatlarımıza dokunan mevzular ile özdeşleştirilmesinin sağlanması gerekiyor. Örneğin, cinsel şiddeti anlatırken, kadının eşi veya partneri ile cinsel periyodunun ne olduğu veya orgazm olup olmadığı gibi konulara girilebilmesi gerekir. Bu konulara da ilişkin söylemin ön plana çıkarılması ufuk açıcı olabilir. Cinsel şiddetin sadece tecavüz bağlamından çıkarılması bu şiddet türünün “gizli namus kavramı” üzerinden algılanmasını da engelleyecektir. Şiddetten korunmak için yapılması gerekenleri anlatırken kadının da özsavunması için yapması gerekenleri anlatan kitapçıklar hazırlamak, eğitimler vermek güçlendirici olabilir. Şiddet sarmalından kurtulabilmek için, şiddete uğradığımız evlere dönmek yerine, değişen dünyada olan örneklere yüzümüzü dönüp eko yaşamların örneklerini el ele kurabileceğimiz yüreklendirici çalışmalar yapmalıyız. Ekofeminizm kavramı üzerine daha çok düşünmeli ve “gidecek yerimiz, işimiz yok” paradoksunu doğanın içinde yeniden el ele bir hayat kurma pratiklerinin örnekleriyle umutlandırmalıyız. Öldürülen veya yok sayılan kadınların haberlerinin karşısına “şiddetten başarı ile çıkmış” örneklerin haberlerini çoğaltmalı, ön plana çıkarmalıyız.

Her gün üç kadının öldürüldüğü, onlarca kadının tacize tecavüze uğradığı, işyerinde mobbinge maruz kaldığı ve haklarını alamadığı bu dünyada gelen sert tepkiler bizi zaman zaman öfkelendiriyor elbette. Ama öfkemiz bizi daha da diri tutuyor, pes etmenin aksine daha da çok mücadele etmeye çalışıyoruz.

Kadın hareketinde rol almak, dışarıdan bakıldığında çok sert ve çok fazla şiddete ve baskıya maruz kalmayı da getiriyor. Ancak sizin kadınların gündelik hayatına değen, keyifli ve motive edici etkinlikleriniz olduğunu biliyoruz. Bu konuda ileriye dönük planlarınız neler?

Kadınların birlikte mümkün olduğunca eğlenerek etkin katılımcı oldukları, süreçte birlikte öğrendiğimiz toplantılar yapmaya çalışıyoruz. Bu durum elbette bizleri hedef haline getirebiliyor, fakat toplumun bu ikiyüzlü tepkileri bizi rahatsız etmiyor açıkçası. Bize gelen tepkileri tanık oldukları şiddet olaylarına göstermelerini salık veriyoruz her defasında. Her gün üç kadının öldürüldüğü, onlarca kadının tacize tecavüze uğradığı, işyerinde mobbinge maruz kaldığı ve haklarını alamadığı bu dünyada gelen sert tepkiler bizi zaman zaman öfkelendiriyor elbette. Ama öfkemiz bizi daha da diri tutuyor, pes etmenin aksine daha da çok mücadele etmeye çalışıyoruz. Çünkü bunu başkalarını kurtarmak için yapmıyoruz; kendimiz için, birbirimiz için yapıyoruz.

Bir de devlet tarafından hedef haline getirilme durumu var ki bunu yaşamayan kadın örgütü ve hatta bireysel feminist kadın kalmadı sanırız. Patriyarkanın en büyük savunucuları erkek devletler. Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da böyle. Hukuk sisteminden toplum yapısına oluşturdukları bu erkek düzen bozulacak diye ödleri kopuyor. Bütün savaş politikalarını kadınların bedenleri üzerine kuruyorlar. Çünkü kadınların bedenlerini ve cinselliğini kontrol altına alırlarsa, inşa ettikleri erkekliklerini koruyabilecekler. O yüzden de var güçleriyle savaşıyorlar. Kadınlara yönelik yüzyıllardır devam eden topyekûn bir savaş var adeta, biz de bu mücadeleyi başladığımız ilk gün aldık kabul ettik. Baskı, sömürü, şiddet nereden gelirse gelsin, yan yana mücadele etmeye devam edeceğiz.

Kadın hareketi dünyada ve ülkemizde kendisini ileriye götüren devingen yapısı nedeniyle de sürekli büyüyor. Bu bağlamda kadın hareketine bu devingen yapısını kazandıran yeni teorik ve pratik tartışma ve yaklaşımlardan uzak kalmamak; yerel ve özgün deneyimlerimizi beslemek üzere feminist okuma ve tartışma etkinlikleri, bedenimizi tanıma veya cinsel haz atölyeleri gibi gündelik hayata değen ve feminist etik ilkeleri uygulama olanağı bulabildiğimiz toplantılar yapmak bunlar arasında olabilir.

İş cinayetleri politiktir: 2020 yılında en az 2427 işçi hayatını kaybetti

0

2020 yılında en az 2427 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) yayınladığı rapora göre son 20 yılın en yüksek iş cinayetleri sayısıyla karşı karşıyayız. Kayıpların istihdam dağılımına baktığımızda; yüzde 83’ü işçi ve memur gibi ücretli çalışanlardan oluşurken, yüzde 17’lik kesim ise kendi hesabına çalışan esnaf ve çiftçilerden oluşuyor. İşkolu dağılımına baktığımızda en çok cinayetin yüzde 18 ile tarım ve orman çalışanlarında olduğunu, bunu sırasıyla yüzde ile 15 inşaat, yol; yüzde 14 ile sağlık; yüzde 12 ile ticaret, büro, eğitim ve yüzde 10 ile taşımacılık işkollarının takip ettiğini görüyoruz.

Geçen seneki istatistiklerde sıralamada olmayan sağlık çalışanları maalesef pandeminin etkisi ile sarsıcı bir artışa maruz kaldılar. Türk Tabipleri Birliği ve sendikaların Covid-19’un meslek hastalığı olarak tanınması talebinin ne kadar da önemli ve acil bir talep olduğunu acı bir şekilde deneyimlemiş oluyoruz. Ayrıca, 2020 yılındaki iş cinayetlerinin yüzde 30’unun Covid-19’dan kaynaklı ölümler olduğunu görüyoruz. Göstermelik olarak alınan kapanma ve hayatı durdurma önlemlerinin işçi ve emekçilere uygulanmaması, patronların Vestel, Dardanel gibi çeşitli fabrikalarda işçileri  işyerlerine kapatarak çalıştırmaları bu tablonun oluşmasına neden oldu.

Siz hiç iş cinayetine kurban giden patron gördünüz mü?

İşçi cinayetleri bir istatistikten ibaret olmayan, içinde on binlerce acıyı barındıran politik bir olgudur.

2020 yılında pandeminin de etkisiyle işçi cinayetleri rekor bir düzeye ulaştı. “Virüs sınıf farkı tanımıyor” söylemlerinin yalan olduğunu, çalışmak zorunda bırakılan işçilerin hastalığa en çok yakalanan kesim olmasında ve Covid-19 kaynaklı ölümlerin çoğunun işçi ve emekçilerden oluşmasında görmekteyiz. İş cinayetleri belirli önlemlerle asgariye indirilebilecekken patronların kâr hırsı ve sınıfsal dürtüleri yüzünden bu mesele bizler için önemli bir mücadele alanı haline gelerek politikleşmektedir. İSİG önlemlerinin azami dikkat gösterilerek uygulanması, işyerlerinde salgın komiteleri kurularak bu komitelerin denetiminin işçilerde olması, önlemlerin işçiler ve sendikalar tarafından denetlenebilir olması mücadelemizin önemli talepleri.

Güvencesiz ve sendikasız çalıştırmanın yaygın olduğu işyerlerinde patronların yeterli önlemleri almamaları iş cinayetlerinin temel nedeni. İşçi ölümlerinin yüzde 94’ünün sendikasız işyerlerinde yaşanması bunun açık bir işareti. Bu durum bile başlı başına bir mücadelenin konusu olmaktadır. Cargill’de, Baldur’da, PTT’de, Döhler’de halihazırda sendika hakkı için yapılan bütün mücadeleler işçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelemizin de birer parçası olarak kazanımla sonuçlanmayı hak ediyor.

“Yüksek faize karşıyım” ekonomisi

0

2020 Türkiye ekonomisi açısından zor ve iktisadi politikaların hızlı ve anlık olarak salındığı bir yıl oldu. İlk etapta dövizin faiz artırılmadan düşürülmesi için tüm para politikaları kullanıldı. Bu durumun ekonomide yarattığı birçok yan etki oldu. Türkiye’deki banka mevduatlarının yarısından fazlasının dolara akması, Merkez Bankası’nın (MB) döviz rezervlerinin erimesi, kamu bankalarının döviz açıklarının büyümesi gibi… Yaz aylarında da yine para politikaları araçları kullanılarak pandeminin yol açtığı talep düşüklüğünün üstesinden gelebilmek ve ekonomiyi şişirmek için MB para basarak bankalara, bankalar da bireylere düşük faizli kredi verdi. 2020 yılı 3. çeyrekte yüzde 6,7 büyümenin altındaki ana sebep buydu.

Enflasyonun çift hanelerde olduğu bir ekonomiyi (TÜİK’e göre yıllık enflasyon yüzde 14,6) zorla şişirmek çeşitli yırtılmalara yol açabilir. Bu tip bir “büyümenin faturası” MB Başkanı ve Hazine Bakanı’nın azledilmesi oldu. Oysa onlar “yüksek faize karşıyım” politikasının gereğini yerine getirmişlerdi. Hormonlu kredili büyümenin enflasyonda yarattığı etki o kadar fazlaydı ki Türk Lirası (TL) tarihinin en değersiz dönemini yaşadı. Biz bu durumu bugün başta market alışverişi olmak üzere hayatın her alanında yükselen faturalardan hissediyoruz. Pandeminin etkisiyle düşen istihdam oranları da (istihdam sayısı 896 bin kişi azaldı) cabası.

Yıl sonuna gelindiğinde bu maliyetli büyümenin sermayedarlara da zarar vermeye başlamasıyla (dövizle borcu olanların maliyetlerinin artması, yüksek kredi borç miktarı gibi) ve dışarıdan sıcak paranın gelmemesi nedeniyle açıktan büyük bir faiz artırımı (yüzde 8,75’ten yüzde 17’ye yükseldi) gerçekleşti. Döviz bir miktar düştü. Ama enflasyonda en ufak bir düşüş yok çünkü TL hâlâ çok değersiz.

Şimdi ekonomi politikasının bir yıl içinde zikzak yaparak ilerlemesi sonucu bir yol ayrımına gelindiği görülüyor. Ya daha fazla faiz artırılarak enflasyonun inmesine ve ekonominin daralmasına göz yumulacak; ya da kredilerin yeniden artışı ve insanların geleceğe dönük gelirlerinin ipotek altına alınması pahasına, yeniden faiz indirilip ekonomi şişirilecek. Erdoğan’ın söylemleri ikinci yolun seçilmesinden yana olduğu izlenimini verse de unutulmamalı ki o bir kapitalist, piyasanın kurallarına göre hareket edilmesi ve sermayenin korkutulmaması gerektiğini biliyor. Şu an için yüksek faizin gerekli olduğunun farkında. “Faize karşıyım” söyleminin politik bir temeli olduğunu daha önce belirtmiştik. Faiz artışı sonucundaki ekonomik küçülmenin sorumluluğunu başka mercilere yıkmak, iç ve dış ekonomik aktörlere karşı sürekli bir “savaş” halinde olduğunun mesajını vermek Erdoğan’ın seçim dönemi yaklaştıkça daha fazla kullanacağı argümanlar olacaktır.

Şu anki faiz dengesi kredi mekanizmasını tamamen bitirecek yükseklikte değil ama aynı zamanda dışarıdan sıcak para gelmeyecek düşüklükte de değil. Bu denge hali günü kurtarmaya dönük politikalar üreten iktidara bir-iki ay zaman ve sıcak para kazandırabilir.

Türkiye sermayedarlarının ana ihtiyacı dışarıdan sıcak para gelmesi değil, dışarıdan sermaye yatırımı gelmesi (örneğin Volkswagen’ın Manisa’da otomobil fabrikası kurması gibi). Fakat birkaç ay içinde ülkeye gelen 20 milyar dolara baktığımızda çoğu vur-kaç mantığıyla ya devlet tahvil alımıyla ya da takas yöntemiyle gelmiş durumda. En ufak bir faiz artışında ya da iç ve dış politik krizde gidecekleri kesin. İktidarın günlük politikalarla ekonomiyi finansal alana sıkıştırması dünyada olduğu gibi Türkiye’de de paranın finansallaşması sorununu doğuruyor. Ve ülkeyi uluslararası sermaye için bir parasal spekülasyon (kumar) ülkesi haline getiriyor. Tüm bunlar olurken gerçek sorunlarımız (enflasyon, işsizlik, güvencesizlik vb.) için en ufak bir adım dahi atılmıyor. Paranın finansallaşması nedir ve gerçek sorunlarımızın çözümü nasıl geçekleşir gibi konulara bir sonraki yazımızda değineceğiz.

İllüstrasyon: Ferguson

Galatasaray Üniversitesi’nden akademisyenler: “Tutuklu ve gözaltındaki öğrenciler serbest bırakılsın!”

0

Galatasaray Üniversitesi’nden akademisyenler, Boğaziçi bileşenlerinin sürdürdüğü demokratik mücadeleye dönük gerçekleşen polis saldırılarına karşı bir açıklama yaptı. Metinde, tutuklu ve gözaltındaki öğrencilerin derhal serbest bırakılması, üniversitelere dönük polis müdahalesinin sonlandırılması ve rektörlerin üniversite bileşenlerince seçilmesi talepleri dile getirildi. Metnin tamamı şu şekilde:

Basına ve Kamuoyuna;

Boğaziçi Üniversitesi’ne dışarıdan rektör atanmasına karşı gelişen ve demokratik özerk üniversite taleplerini yükselten harekete yönelik saldırıyı ülkemizin geleceğine yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz. Bunun uzunca süredir üniversiteleri bir emir komuta zinciri halkası haline getirme çabasının parçası olduğunu düşünüyoruz.

Bir üniversiteyi üniversite yapan, ne öğretim üyesi sayısı, ne öğrenci sayısı, ne de başka bir nicel kriterdir. Bugün dünyanın en saygın üniversitelerinin ortak özelliği özerk bir işleyişe sahip olmaları ve akademik özgürlüğe sınır koymamalarıdır. Bu atamaya karşı Boğaziçi Üniversitesi bileşenlerinin, akademisyeniyle, öğrencisiyle, mezunuyla, idari personeliyle sergilediği kolektif direniş üniversite idealini ve demokrasiyi savunmak içindir.

Bilimsel özgürlük için şart olan özerk üniversite mücadelelerinde; öğrencilerin ve meslektaşlarımızın yanındayız. Gözaltındaki ve tutuklanmış öğrencilerin derhal serbest bırakılmasını, üniversitelere dönük polis müdahalesinin sonlandırılmasını ve rektörlerin üniversite bileşenlerince seçilmesini talep ediyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

Galatasaray Üniversitesi’nden Akademisyenler

İktidarın suyu fena ısınıyor…

0

Kazanın harareti kaynama noktasına yaklaşıyor. Çorum’dan işçiler Ankara’ya yürüyor. Kocaeli’nde işçilerin sendikalaşma nedeniyle işten atılan arkadaşlarının geri alınması ve sendikanın yetkisinin tanınması için başlattıkları grev sürüyor. Pek çok sanayi bölgesinde ücretsiz izin uygulamalarına karşı ve sendikalaşma hakkı için mücadeleler sürüyor. Belediye işçileri de ayakta. Sağlık emekçileri hakları için sokaklarda. Öğrenciler kayyum rektörlere karşı ve demokratik eğitim sistemi için direniyor. Batmakta olan esnaf alanlara çıkıyor. Haciz kırbacı altındaki küçük çiftçiler isyanlarda. Yoksulluk diz boyu; insanlar ucuz ekmek, elma, karnabahar kuyruklarında, pazar artıklarının etrafında…

Hükümet ne yapıyor?

Hükümet, patlamasın diye kazanın kapağını iyiden iyiye sıkıştırıyor. Biriken basıncı biraz boşaltabilmek için ekonomi ve demokrasi reformundan söz ediyor. Ama bir yandan da işçilerin-emekçilerin, gençlerin üzerine eli sopalı kolluk kuvvetlerini göndermekte tereddüt etmiyor. Mahkemeleri yönlendirmekten vazgeçmiyor. Muhalif politikacıların, doğruları yazmaya çalışan gazetecilerin saldırıya uğramasına göz yumuyor. Hapishaneler tıklım tıklım. Halkın yoksulluğunu, işsizlerin acılarını, ucuz mal kuyruklarını sergileyen televizyon kanallarına ceza üzerine ceza yağıyor. Devleti sarmalayan yolsuzluk ahtapotuna ilişkin haberlere yayın yasağı koyuluyor; yayın yasağı haberleri de yasaklanıyor.

Ocak ayının başlarında yayımlanan Resmi Gazete’de, MİT ile polis teşkilatlarının ordunun silah, mühimmat ve araç-gerecini kullanabileceği duyuruldu. Gerekçe? “Milli güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliğini ciddi şekilde tehdit eden terör, toplumsal olaylar ve şiddet hareketlerinin meydana gelmesi durumu.” Neler oluyor? Haydi terörü, şiddet olaylarını bir kenara bırakalım, toplumsal olaylar dedikleri nedir? İşçinin, emekçinin, öğrencinin, kadının, çiftçinin protestoları, hak arama mücadeleleri mi? Grevcinin üzerine TOMA yetmedi, tankla mı gelecekler?

Yoksa başka korkuları mı var? Devlet kademeleri içinde neler oluyor? FETÖ bitti, yeni cemaatlerden gelen tehditler mi var? Polisin elinde bunca silah varken, askerin silahını neden almak istiyorlar? Polise ve MİT elemanlarına tank, uçak, obüs, top kullanma eğitimi de verecekler mi?

Tek Adam rejimi koşar adım bir krize doğru ilerliyor. Bunun asıl nedeni elbette işçi ve halk yığınlarının Cumhur İttifakı’ndan uzaklaşması. Tüm anketler ve sokaklar bunu işaret ediyor. Ama öte yandan rejim kendi içinden de çatlamaya başladı. Erdoğan sırf dışarıdan biraz para gelsin diye demokrasi, Avrupa Birliği gibi laflar ediyor; ama hemen ardından Bahçeli, HDP kapatılsın yaygarası koparıyor, CHP’nin yok olmasını istiyor, muhaliflere saldıranlara arka çıkıyor. Adalet Bakanı Gül, İçişleri Bakanı Soylu’yu azarlıyor. Yandaş gazetelerden ve gazetecilerden bazıları hükümetin ekonomik politikalarını eleştirmeye başladı. Rejimin içinde çözülme sinyalleri bunlar. Erdoğan durumun farkında, yeni destekler bulmak için ziyaret turlarına başladı. Halkın gündemini değiştirebilmek için, yeni dış politika maceralarına atılmasından korkuluyor.

Ya muhalefet?

Önce resmi muhalefet. “Resmi muhalefet” derken, kapitalist sömürü sistemi içinde biraz daha demokratik, biraz daha sosyal adaletçi çözümler öneren, Cumhurbaşkanlığı sistemi yerine meclisin öne çıkmasını isteyen, CHP, İYİ Parti gibi partiler ile daha küçüklerini (Saadet, Gelecek, Deva) kastediyoruz. Bütün bu partiler, AKP-MHP’den uzaklaşan ve şimdilik “kararsızlar” diye adlandırılan kesimleri yanlarına çekme uğraşındalar. Kılıçdaroğlu apartman görevlileriyle toplantılar yapıyor. Akşener esnaf ziyaretlerine devam ediyor. Gözlerini seçimlere dikmiş durumdalar. Bir erken seçim olur mu, olmaz mı diye neredeyse fal bakıyorlar.

Meclisin üçüncü büyük partisi HDP ise büyük bir devlet baskısı altında. Bununla birlikte, düzen partilerine alternatif oluşturacak bir politik hat önermek yerine büyük bir sessizlik halinde. Cumhur İttifakı’nın erimesini ve Millet İttifakı’nın seçimleri kazanmasını bekliyor.

“Birazcık daha demokrasi”… Buna elbette herkesin ihtiyacı var. Ama ne zaman? İktidarda kalabilmek için seçim yasasında değişiklikler yapmaya hazırlanan Erdoğan ve Bahçeli seçime karar verdikleri zaman mı? Bu, demokrasiyi kurdun ağzına teslim etmek değil mi? Sokaklarda emekçiler, kadınlar, öğrenciler, gazeteciler dövülürken, tutuklanırken, demokratikleşmeyi ve sosyal adaleti seçim vaatlerine endekslemek rejimin (basıncı yükselen kazanın) emniyet supabı olmak değil mi? Demokrasiyi sırf “burası ucuz emek cenneti” diyerek çağrılan emperyalist ülkelerden daha çok para ve yatırım gelsin diye istemek, sömürülen emekçilere ne kazandıracak?

Demokrasi, işçilerin özgürce sendikalaşabilmesi ve buna karşı çıkan patronların cezalandırılmasıdır. Grev ve genel grev yasağının olmamasıdır. Halkın her kesiminin hükümeti sokaklarda özgürce, karşılarına kolluk kuvvetleri çıkarılmadan protesto edebilmesidir. Derneklere, üniversitelere, belediyelere kayyum atanmamasıdır. Halkın üzerine yüklenen her türlü dini, cinsel ve ulusal ayrımcılığın yok edilmesidir. Sokakların mafyadan, faşistlerden temizlenmesidir.

Demokrasi, iş saatlerinin kısaltılarak tüm işlerin çalışanlar arasında paylaştırılarak işsizliğin yok edilmesidir. İşyerlerinde işçi denetimidir. Halkı soyan işletmelerin tazminatsız kamulaştırılmasıdır. Emekçi halkın yararına merkezi ekonomik planlamadır.

Böylesine bir demokrasi için gerçek muhalefeti örgütleyecek (ve belki de “resmi muhalefeti” birazcık da olsa ileri itebilecek) olan ise işçi ve emekçi örgütleridir. Herhangi bir seçim beklemeden, hatta herhangi bir seçime rağmen, derhal bu muhalefetin örgütlenmesi (işçi-emekçi cephesi) önümüzde duran asıl görevdir.

Kadın üniversitesi projesi, sorunun ta kendisi!

0

Zaman zaman karşımıza çıkan ve kadınları izole etmeyi amaçlayan pembe otobüs, kadınlara özel yurt odaları gibi kadınlar için “güvenli’’ alanlara bir de üniversiteler eklendi…

Kadın üniversiteleri, 2019’da Erdoğan’ın Japonya ziyareti sırasında gündeme gelmiş ve TBMM’ye sunulan kalkınma planında yer almıştı. Bu yıl ise 2021 Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’na eğitim başlığı altında girdi ve bu bağlamda “yalnızca kadın öğrencilerin” kabul edileceği üniversiteler için YÖK’ün çalışma yapması bekleniyor.

Covid-19 pandemisi ile derinleşen eğitim krizinin ve cinsiyet eşitsizliğinin ortasında tekrar gündeme gelmiş olan bu üniversiteler açıldığı takdirde hangi eğitim veya kadın sorununa çözüm olacak diye düşünmeden edemiyoruz doğrusu…

Kadın üniversitesi istemiyoruz!

Çünkü bizler çok iyi biliyoruz ki bu proje, her fırsatta kadınları toplumdan soyutlayıp, bir köşede izole ederek korumaya çalışan erkek egemen sistemin bir ürünüdür. Bu üniversiteler, cinsiyet eşitsizliğini daha da derinleştirecek ve toplumsal cinsiyet kalıplarını reddeden tüm kadınlara yönelik ayrımcılığı ve nefret söylemlerini meşrulaştıracaktır. Dahası, kadınları birbirinden ayrıştırıp, iktidarın istediği “makul kadın” anlayışını da besleyecektir. Haliyle karma üniversitelere gidip, onların yaratmaya çalıştığı çizginin dışına çıkan kadınların uğradıkları ayrımcılık ve şiddet meşrulaştırılacak, sanki kadınların kendi rızasıymış algısı yaratılacaktır.

Dolayısıyla kadın üniversitesi projesi, hiçbir sorunu çözmeyip aksine ayrımcılığı büyüten, kadını kontrol altına alıp kamusal alandan uzaklaştıran, cinsiyet kimliklerini ikiye indirgeyen bir projedir. Kadın cinayetlerini önlemeyip, önleyecek olan İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açan iktidarın kadınlara sunduğu sözde çözüm yöntemidir.

Özgür ve eşit bir üniversite istiyoruz!

Daha yakın bir zamanda, Saray rejiminin üniversitelerdeki kontrolünü sağlamlaştırmak için atadığı kayyum rektörlere tanık olduk. İktidarın üniversitelere kendi zihniyetini dayatarak bilginin-bilimin üretimine müdahale etmesine izin vermeyeceğiz. Cinsiyetçi rektörlerin, “üniversiteler fuhuş yuvasıdır” diyen profesörlerin, tacizci akademisyenlerin, hükümetin kendi hegemonyasını dayatmasının bir sonucu olarak ortaya çıktığını biliyoruz. Ve yine hükümet çözümü kadın ve erkeği ayırmakta gördüğünü söyleyerek böyle bir proje ile karşımıza geliyor. Oysaki erkek ve kadının bir arada ve eşit koşullarda var olabilmesinin şartlarını temin etmesi ve şiddeti engellemesi gereken devlettir. Kadınlarla aynı kamusal alanlarda bulunduğunda, kadınlara fiziksel-psikolojik baskı yapmadan, şiddet uygulamadan onların eşit bir birey olduklarını öğrenmesi gereken özneler ise erkeklerdir. Dolayısıyla başta erkek egemen sisteme karşı durup; bu zihniyetin çizdiği sınırlardan oluşmayan, tüm cinsiyet kimlikleri için eşit ve özgür bir üniversite istiyoruz.

Hükümetin aşı politikası: Metin Akpınar’a karşı Alişan

0

“Türkiye aşı bilinci konusunda ileri ülkelerden biridir” dersek abartmış olmayabiliriz. Genel anlamda nüfusta aşılanmayı olumlu karşılayan bir kültür var(dı).

Türkiye’de kolunda çiçek aşısı izi olan on iki milyon, verem aşısı izi olan on sekiz milyon kadar insan olmalı. İlkokulda olunan karma aşıları vb. de dahil edecek olursak şimdi milyonlarca insanın aşı sayesinde yanımızda olduğunu söyleyebiliriz.

Bugün cumhurbaşkanına hakaretten yargılanan Metin Akpınar’ın Zeki Alasya ile 1980’li yıllarda sürdürdüğü aşı kampanyalarının ülkede aşılanma oranlarında ciddi bir artışa yol açtığı söylenir. 90’lı yıllarda oturmuş bir aşılama sisteminin mevcut olduğunu ve pek çok açıdan sağlık isteminin fecaat olduğu o yıllarda dahi hepatite karşı dikkate alınır bir aşılamanın başarıldığı ifade edilir.

Bugün SMA hastası çocuklar için yardım toplanmasını engelleyen ve bilim aksini ifade ediyor olmasına rağmen tedavinin aldatmaca olduğunu söyleyen, kampanyaları yasaklayan Sağlık Bakanlığı, o zamanlarda zenginler için gücünü engelleyerek değil, engellemeyerek kullanıyordu. MHP’li Osman Durmuş’un Sağlık Bakanı olduğu dönemde, geçtiğimiz günlerde 1.067 yıl ceza alan Adnan Oktar’ın müritlerinden Oktar Babuna ilik kanseri olduğu yalanını atıp tüm Türkiye’den ilik bağışları toplamış ve bu bağışları yurtdışına kaçırırken herhangi bir engelle karşılaşmamıştı.

Konuyu dağıtmayalım, AKP iktidara geldiğinde ortada iyi bir sağlık sistemi yoktu (bu aksaklıklardan birinin sorumlusunun da MHP olduğunu unutmayalım), buna rağmen hiç değilse görece oturmuş bir aşılama sistemi vardı. AKP bunu da yıktı. Yasalara göre bir zorunluluk olmamasına rağmen 2011 yılında sadece 183 aile çocuğu için aşıyı reddetmişti. Halk sağlığı adına yapılan kampanyaların yerini sağlığın pazarlanmasına bırakması sonucunda 2017 yılında bebeğine aşı yapılmasını reddeden aile sayısı 23.000’e yükselmişti.

Daha basit ve tedarik edilebilir aşılarda da büyük krizler yaşayan sistem halkın güvenini alamıyor. Geçtiğimiz ekim ayında yeterli grip aşısını tedarik edemeyen hükümet bugün bizden tüm nüfusu aşılayabileceğine ve gerekli planın çıkartıldığına inanmamızı beklerken, aşıya karşı oluşan genel güvensizliği aşacak bir adım atamıyor. Vaka sayılarında şeffaf olmadıkları gibi aşıya dair yapılan araştırmaları da güvenilir bir biçimde paylaşmıyor.

Hastalığın yenilmesi için aşı olmalıyız. Koruyuculuğu düşük dahi olsa eldeki aşıdan yararlanmak üzere tüm işçi ve emekçilere örnek olma sorumluluğumuz var. Ancak biz böyle davranırken hükümet ne çözüm ne güven ne şeffaflık ne de bir politika sunuyor. Gazetelere bakarsak dünyaya örnek oluyoruz, en yüksek aşılama oranları Türkiye’de. Peki gerçekler ne diyor?

Bugün 1,2 milyon insan aşılanmış durumda ve 25 Ocak’ta 6,5 milyon aşı geldi, şu an test aşamasında. Bakanlığın “COVID-19 Aşısı Ulusal Uygulama Stratejisi”nin dört aşamalı planının 1. aşamasının son grubunu 65 yaş üstü büyüklerimiz oluşturuyor. TÜİK’e göre 65 yaş üstü nüfus 7 milyon 550 bin 727 kişi. Buna ilk aşamada yer alan sağlık çalışanlarını, engellileri, engellilerle çalışanları ve aşılanan alakasız insanları de ekleyecek olursak hükümetin büyük zafer olarak sunduğu şeyin aşılamanın ilk etabını dahi karşılayamayacağını anlarız. Hükümetin aşı politikası işi şansa bırakıp halka blöf yapmak, inandırıcılık adına da herkesten önce Alişan’ı aşılamaktan ibaret. Hükümet doğru tedbirleri alarak pandemiyi erkenden sonlandırabilirdi. Ancak dünyadaki diğer hükümetlerin yaptığı hataya sırtını yasladı.

Bugün salgını yenmenin önemli araçlarından biri aşılanmak. Dolayısıyla aşılanmamız bir hak. Emekçilerin vergisiyle yaşayan hükümetten aşı ve şeffaflık istememiz, Tabip Odası’nın yönlendirmelerine kulak vermemiz ve süreci denetlemeye devam etmemiz gerekiyor.

تونس: حراك شعبي جديد

0

التحركات مستمرة في تونس منذ ليلة 14 يناير. أطاحت الانتفاضة الشعبية التي انطلقت في ديسمبر 2010 مطالبة بتحسين ظروف العمل والخبز والحياة الكريمة بدكتاتورية بن علي الذي حكم البلاد لمدة 24 عامًا ، في 14 يناير 2011. الشعب التونسي يطالب بثورة جديدة! “لا خوف! الشوارع ملك للشعب! ” – الناس يهتفون في احتجاجات حاشدة

قبل الذكرى العاشرة للثورة التونسية ، التي أطلقت شرارة عملية ثورية امتدت إلى العديد من البلدان في شمال إفريقيا والشرق الأوسط ، أعلنت الحكومة التونسية إغلاقًا كاملاً لمدة 4 أيام وحظراً تامً على فعاليات الشوارع والتظاهرات بحجة وضع تدابير أمامية ضد جائحة الكورونا (كوفيد ١٩

على الرغم من أن مسؤولي حكومة ميسشي التكنوقراط التي وصلت إلى السلطة في سبتمبر 2020 بدعم أغلبية كبيرة من البرلمان (الإخوان المسلمين التونسي ، حركة النهضة ، قلب تونس ، الاستصلاح ، عاشت تونس ، الكتلة الوطنية و حزب المستقبل من بين أنصاره) ، برر هذا الحظر على أساس “الصحة العامة” ، وكان الغرض الأساسي من تنفيذه منع المظاهرات بمناسبة الذكرى العاشرة للثورة

المطالب الاجتماعية والاقتصادية ، التي أدت إلى الانتفاضة الشعبية التي أنهت نظام الدكتاتورية في عام 2010 ، لم يتم الوفاء بها في السنوات العشر الماضية. أصبحت الظروف المعيشية للعمال التونسيين غير مقبولة بدرجة أكبر منذ ذلك الحين. بعد الإطاحة ببن علي ، كان الهدف الأساسي للكتل الحاكمة التونسية هو ضمان استمرار سياسات الاستغلال الرأسمالي من خلال إجراء ترتيبات ديمقراطية جزئية داخل العمل كالمعتاد. وكيف أن قطاعات واسعة من اليسار التونسي فهمت العملية الثورية بشكل أساسي من خلال منظور التدريجي / المراحل الذي يؤكد أن الديمقراطية يجب أن تُبنى أولاً وأن التحولات الاجتماعية والاقتصادية يمكن أن تحدث فقط عندها

وكانت النتيجة أن الجماهير التونسية حُكم عليها بمزيد من البطالة والفقر والاستغلال وعدم المساواة من أجل مكاسب ديمقراطية جزئية. الفساد لم يتوقف واستمر في التعمق. زاد حجم الدين الخارجي للبلاد بحوالي 75 في المائة منذ عام 2010. وقعت الأحزاب البرجوازية اتفاقية مدتها 4 سنوات مع صندوق النقد الدولي في عام 2016 للحصول على مخرج من الأزمة لصالحها ، وحاولوا جعل العمال يدفعون تكلفة الأزمة من خلال خطط التقشف الجديدة. وبسبب هذا الوضع على وجه التحديد ، حدثت انتفاضات أخرى في البلاد في عامي 2013 و 2016 ، مرة أخرى مع نفس المطالب المتعلقة بالعمل والخبز والحياة الكريمة. والآن عادت الجماهير التونسية إلى مسرح التاريخ للمطالبة بثورتهم

اليوم ، مع انتشار جائحة كورونا المستمر منذ ما يقرب من عام ، ساءت الظروف المعيشية للعمال التونسيين بشكل أكبر. في حين أن الحكومة تفرض حظرا على أساس “الصحة العامة” ، وصلت البطالة الرسمية في البلاد إلى 18-19 في المائة ، وشاب واحد من بين كل ثلاثة شباب عاطل عن العمل. في منطقة الغرب الأوسط من البلاد ، والتي كانت منطلق العمل الثوري الذي بدأ في عام 2010 ، ترتفع هذه المعدلات بشكل أكبر. في الغرب الأوسط ، الذي كان تاريخياً المنطقة الأقل استثمارًا في البلاد ، يحاول ما يقرب من 50 في المائة من السكان كسب

عيش 1.5 إلى 2

دولار في اليوم. في حين أن عامة المجتمع يفتقر إلى الرعاية الصحية والمأوى ، يتوقع أصحاب السيادة من العمال والشباب إظهار ولائهم لديمقراطية “غير مزيفة “

وبسبب هذه الظروف بالتحديد ، شهدت البلاد تحركات عفوية في أكثر من 15 مدينة في الأيام الخمسة الماضية ، يقودها بشكل أساسي الشباب والشباب العاطلون عن العمل. تحاول الحكومة ترهيب الجماهير بالقمع والإكراه من خلال دعوة الجيش للتدخل في العديد من المناطق ، مما يثبت مرة أخرى أن “الخوف” من الناس هو السبب الرئيسي لفرض الحظر الأخير. الحكومة تحاول تعطيل نواة أهم الإنجازات الديمقراطية للحشد الثوري لعام 2010 من خلال اعتقال أكثر من 630 شابًا واعتقال بعضهم. دعت حركة النهضة ، حزب الإخوان المسلمين التونسي ، أحد الشركاء الحاكمين ، شبابها ، ونصحتهم بعدم المشاركة في الاحتجاجات والعمل جنبًا إلى جنب مع قوات إنفاذ القانون. ومحاولتها تقسيم الجماهير تكشف مرة أخرى عن طابعها المعادي للثورة. لكن رغم كل محاولات الترهيب هذه ، يزعم التونسيون أن “الشوارع ملك للشعب” ويواصلون أعمالهم ، مطالبين بالإفراج عن الموقوفين وتحقيق مطالبهم الاقتصادية والاجتماعية. نفس الشعار يسمع في شوارع تونس: “الشعب يريد القضاء على النظام!”

على الرغم من صعوبة التنبؤ بكيفية تطور الأحداث الجارية في البلاد ، فمن الضروري تسليط الضوء على بعض النقاط بناءً على دروس انتفاضة عام 2010 والثورات الجماهيرية التي أعقبت ذلك في عامي 2013 و 2016

. منذ مطالب الثورة كان تهدف إلى التحول الاجتماعي والاقتصادي الذي لا يمكن ولن يلبيها النظام البرجوازي القائم ، ولم تحافظ أي حكومة تولت السلطة في السنوات العشر الفاصلة على نظام مستقر في البلاد. في فترة العشر سنوات هذه ، والتي شهدت صراعا مستمرا بين المظلومين والحكام ، لجأ أصحاب السلطة إلى تكتيكات رجعية ديمقراطية من أجل بقاء النظام الرأسمالي (خطاب الوحدة الوطنية ، “الميثاق القرطاجي” الموقع عام 2016). ) أو ، كما نرى اليوم ، حاول ترويع الجماهير من خلال العنف. دعمت بيروقراطية الاتحاد العام التونسي للشغل (الإتحاد العام التونسي للشغل ) ، وهو التنظيم الطبقي الأهم في البلاد الذي يتمتع بقوة سياسية كبيرة منذ استقلال تونس ، “الانتقال الديمقراطي” في عام 2011 واضطلع بدور فيه ، ثم وقع عليه لاحقًا. “ميثاق قرطاج” في عام 2016. أظهرت هذه التحركات بوضوح أن البيروقراطية النقابية اتبعت التكتيك الديمقراطي الرجعي وتهتم بمصالح البيروقراطية بدلاً من مصالح الطبقة العاملة. من خلال دعوة الجماهير إلى تجنب أعمال العنف والتفكير في الحوار ، أعلنت أنها ما زالت تتمسك بهذا الموقف. ومع ذلك ، يجب ألا يغيب عن البال أنه في التحركات الثورية في 2010-2011 ، مارس قادة

لاتحاد العام التونسي للشغل ، الذين كانوا جزءًا من النضال

بالضغطً حتى أجبروا البيروقراطية النقابية على اتخاذ موقف. وبهذا المعنى ، فإن الانخراط المنظم للطبقة العاملة التونسية والنضال في صفوف الاتحاد العام التونسي للشغل في عملية الانتفاضة سيكون حاسمًا لتكشف عن التحركات

لقد فشلت قطاعات كبيرة من اليسار التونسي ، التي تتبنى مفهوم أنه ينبغي علينا الانتظار لفترة غير محددة بين المهام الديمقراطية والاجتماعية للثورة ، في النضال من أجل حكومة عمالية وشعبية. هذا هو السبب في أنهم لم يبنوا قيادة سياسية بديلة للعمال التونسيين. تظل هذه المهمة الأكثر إلحاحًا خلال السنوات العشر الماضية ، وبالنسبة لتونس اليوم ، هي بناء منظمة وبرنامج سياسي للفصل من النظام القائم جنبًا إلى جنب مع الجماهير المقاتلة والدفاع عن الاستقلال الطبقي. اليوم ، لتحقيق هذا الهدف ، يجب على الجماهير أن تبني كياناتها من التنظيم / الدفاع المنسق ذاتيًا وأن تطور هذا التنسيق أكثر حول برنامج عمل طارئ لتحويله إلى قوة سياسية بديلة. هذه هي أهم المهام التي تقف أمامنا

بصفتنا وحدة عمالية عالمية – الأممية الرابعة ، نتضامن مع نضال العمال التونسيين من أجل العمل والخبز والحياة الكريمة. نحن نؤيد حشد الجماهير التونسية سياسيا وبرنامجيا وتنظيميا ونحو الانفصال عن النظام الحالي ونظام الاستغلال الرأسمالي!

إطلاق سراح جميع السجناء السياسيين فوراً! الجيش والشرطة يخرجون من الشوارع!

الإلغاء الفوري لجميع الاتفاقيات مع صندوق النقد الدولي!

مصادرة كافة المؤسسات العامة المخصخصة بدون تعويض!

وقف مدفوعات الديون الخارجية على الفور! يجب تخصيص الأموال التي تنفق على مدفوعات الديون الخارجية لتحسين التعليم والخدمات الصحية وخلق فرص عمل في القطاع العام!

تشكيل لجان شعبية مستقلة لمكافحة الفساد! يجب محاكمة المتورطين في الفساد تحت رقابة هذه اللجان!

الناس يريدون إسقاط النظام!

لبناء اقتصاد مركزي ومخطط! دعونا نناضل من أجل حكومة العمال

جوركيم دورو / وحدة العمال الدولية – الأممية الرابعة

كانون الثاني 2021 19

Tunisia: a new popular rebellion!

0

Mobilisations have been going on in Tunisia since the night of 14 January. The popular uprising that started in December 2010 demanding work, bread and dignified life, overthrew the dictatorship of Ben Ali, who had ruled the country for 24 years, on 14 January 2011. Tunisian people claim a new revolution! “No fear! The streets belong to the people!” -people are chanting in massive protests.

Before the 10th anniversary of the Tunisian revolution, which triggered a revolutionary process spreading to many countries in North Africa and the Middle East, the Tunisian government declared a 4-day-long full closure and ban on street actions and demonstrations under the excuse of putting forward measures against the COVID-19 pandemic.

Although the officials of the technocrat Mesishi government, which came to power in September 2020 with the support of a significant majority of the parliament (the Muslim Brotherhood Tunisian Party Nahda Movement, the Heart of Tunisia, Reclamation, Long Live Tunisia, the National Bloc and the Future Party are among his supporters), justified this ban on grounds of “public health,” its main purpose of implementation was to prevent demonstrations on the occasion of the 10th anniversary of the revolution. The social and economic demands, which brought forth the popular uprising that put an end to the dictatorship regime in 2010, have not been met in the past 10 years. Tunisian workers’ living conditions have become even more unacceptable since then. After the overthrow of Ben Ali, the primary goal of the Tunisian ruling blocs was to ensure the continuation of capitalist exploitation policies by making partial democratic arrangements within the business as usual. And how broad sections of the Tunisian left understood the revolutionary process was essentially shaped by the gradualist/stages perspective that contends that democracy should be built first and the social and economic transformations could take place only then.

The result was that the Tunisian masses were condemned to greater unemployment, poverty, exploitation, and inequality for the sake of partial democratic gains. Corruption did not stop and continued deepening; the amount of foreign debt that the country has increased by approximately 75 per cent since 2010. The bourgeois parties signed a 4-year agreement with the IMF in 2016 to procure an exit from the crisis in their favour, and they tried to make workers pay the cost of the crisis through new austerity plans. It is precisely because of this situation that there took place further uprisings in the country in 2013 and 2016, again with the same demands on work, bread, and dignified life. And now the Tunisian masses are back on the stage of history to claim their revolution.

Today, with the COVID-19 pandemic that has been going on for almost a year, the living conditions of Tunisian workers have worsened even more. Whereas the government imposes bans on grounds of “public health,” official unemployment in the country has reached 18-19 per cent band, and one out of every three young people is unemployed. In the mid-west region of the country, which was the centre of the revolutionary process that started in 2010, these rates go even higher. In the mid-west, which has historically been the least invested region of the country, nearly 50 per cent of the population is trying to make a living for $1.5-2 a day. While the public lacks healthy nutrition and shelter, the sovereigns expect workers and the youth to show their allegiance to an “unhealthy” democracy.

It is precise because of these circumstances that the country has been witnessing spontaneous mobilisations in over 15 cities in the last five days, primarily led by the youth and the young unemployed. The government tries to intimidate the masses through repression and coercion by calling on the military to intervene in many regions, proving again that the “fear” of people is the main reason for imposing the recent bans. It tries to blow up with dynamite the most fundamental democratic achievements of the 2010 revolutionary mobilisation by detaining over 630 young people and arresting some of them. The Muslim Brotherhood Tunisian Party Nahda Movement, one of the ruling partners, called on its youth, advising them not to take part in the protests and act together with the law enforcement forces. Its attempt to try dividing the masses once again reveals its counter-revolutionary character. However, despite all these intimidation attempts, Tunisians claim that “the streets belong to the people,” and continue their actions, demanding both the release of those arrested and the fulfilment of their economic and social demands. The same slogan is heard on the streets of Tunisia: “The people want the regime to be destroyed!”

Although it is difficult to predict how the ongoing actions in the country will unfold, it is necessary to highlight a few points based on the lessons of the 2010 revolutionary uprising and the mass revolts that followed in 2013 and 2016. Since the demands of the revolution aimed at social and economic transformation could not and will not be met by the existing bourgeois order, no government that took office in the intervening 10 years has maintained a stable order in the country. In this 10-year period, which witnessed a constant struggle between the oppressed and the rulers, those in power, resorted to democratic reactionary tactics for the survival of the capitalist order (the discourse of national unity, the “Carthaginian Pact” signed in 2016) or, as we see today, tried to intimidate the masses through violence. The bureaucracy of the Tunisian General Workers Union (UGTT), which is the most important class organisation in the country with significant political power since the independence of Tunisia, supported the “democratic transition” in 2011 and assumed a role in it, and later signed the “Carthage Pact” in 2016. These moves clearly showed that union bureaucracy followed the democratic reactionary tactic and looked out for the interests of the bureaucracy rather than the interests of the working class. By calling for the masses to avoid acts of violence and consider dialogue, it declared that it still maintains this position. However, it should be kept in mind that, in the revolutionary mobilizations of 2010-2011, the rank-and-file of UGTT who were part of the struggle applied pressure from below and forced the union bureaucracy to take a position. In this sense, the organised involvement of the Tunisian working class and the fighting rank-and-file within the UGTT in the uprising process will be decisive for the unfolding of the mobilizations.

Large segments of the Tunisian left, who adopt the concept that we should wait for an undetermined period between the democratic and social tasks of the revolution, failed to fight for a workers’ and popular government. That is the reason they did not build an alternative political leadership for the Tunisian workers. This remains the most urgent task during the last 10 years and for today’s Tunisia the building of an organisation and a political programme to break with the existing order along with the fighting masses and stand for class independence. Today, to achieve this goal, the mobilised masses must build their organisms of self-coordinated organisation/defence and develop this coordination further around an emergency action programme to turn it into an alternative political power. These are the most fundamental tasks that stand before us.

As International Workers’ Unity – Fourth International, we stand in solidarity with the struggle of the Tunisian workers for work, bread and dignified life. We support the mobilisation of the Tunisian masses from a political, programmatic and organisational standpoint and towards breaking with the current regime and the capitalist exploitation order!

Release all political prisoners immediately! Army and police force out of the streets!

Immediate cancellation of all agreements with the IMF!

Expropriation of all privatised public institutions without compensation!

Stop foreign debt payments immediately! The funds spent on foreign debt payments should be devoted to improving education and health services and creating jobs in the public sector!

Establishment of independent people’s committees to fight corruption! Those involved in corruption should stand trial under the control of these committees!

People want the regime to be destroyed!

For the construction of a centralised and planned economy!Let’s fight for a workers’ government!

Tunisie : une nouvelle rébellion populaire

0

Des mobilisations ont lieu en Tunisie depuis la soirée du 14 janvier. Le 14 janvier 2011, le soulèvement populaire qui a commencé en décembre 2010, exigeant du travail, du pain et une vie digne, a renversé le dictateur Ben Ali, qui avait dirigé le pays pendant 24 ans. Le peuple tunisien appelle à une nouvelle révolution ! “N’ayez pas peur ! Les rues appartiennent au peuple !” disent-ils dans les manifestations de masse.

Avant le dixième anniversaire de la révolution tunisienne, qui a déclenché un processus révolutionnaire qui s’est étendu à de nombreux pays d’Afrique du Nord et du Moyen-Orient, le gouvernement tunisien a déclaré quatre jours de fermeture et une interdiction des actions et des marches dans les rue sous prétexte de mettre en œuvre des mesures contre la pandémie de Covid 19.

Bien que les responsables du gouvernement du technocrate Mesishi, arrivé au pouvoir en septembre 2020 avec le soutien d’une majorité importante au parlement (les Frères musulmans, le mouvement Nahda du Parti tunisien, Cœur de la Tunisie, Régénération, Vive la Tunisie, le Bloc national et le Parti du futur sont parmi ceux qui ont soutenu), aient justifié cette interdiction pour des raisons d’intérêt de “santé publique”, leur objectif central était d’empêcher les mobilisations pour le dixième anniversaire de la révolution. En effet, les revendications sociales et économiques qui ont donné naissance au soulèvement populaire qui a mis fin au régime dictatorial en 2010, n’ont pas été résolues au cours de ces dix années. Au contraire, les conditions de vie des travailleurs tunisiens sont plus inacceptables qu’elles ne l’étaient alors. Après le renversement de Ben Ali, l’objectif principal des blocs dirigeants tunisiens était d’assurer la continuité des politiques d’exploitation capitaliste en prenant des dispositions démocratiques partielles dans le cadre des négociations habituelles. La manière dont de larges secteurs de la gauche tunisienne ont compris le processus révolutionnaire a été essentiellement façonnée par une perspective échelonnée/par étapes qui soutient que devrait d’abord être instituée la démocratie et que les transformations sociales et économiques peuvent se produire plus tard, au fil du temps.

Le résultat en fut que les masses tunisiennes furent condamnées à plus de chômage, de pauvreté, d’exploitation et d’inégalité en raison de ces conquêtes démocratiques partielles. La corruption n’a pas cessé et a continué à s’aggraver; la dette extérieure du pays a augmenté d’environ 75 % depuis 2010. Les partis bourgeois ont signé un accord de quatre ans avec le FMI en 2016 pour chercher une issue à la crise en leur faveur, et ont essayé de faire payer le coût de la crise aux travailleurs avec de nouveaux plans d’ajustement. C’est précisément à cause de cette situation que d’autres soulèvements ont eu lieu dans le pays en 2013 et 2016, toujours avec les mêmes exigences, à savoir du travail, du pain et une vie digne. Maintenant, les masses tunisiennes sont à nouveau sur la scène de l’histoire en train de revendiquer leur révolution.

Aujourd’hui, avec la pandémie de Covid 19 qui dure depuis près d’un an, les conditions de vie des travailleurs tunisiens se sont encore détériorées. Alors que le gouvernement impose des interdictions sous prétexte de “santé publique”, le taux de chômage officiel dans le pays atteint 18-19%, et un jeune sur trois est au chômage. Dans la région du centre-ouest du pays, qui a été le centre du processus révolutionnaire qui a débuté en 2010, ces taux sont encore plus élevés. Le Midwest, traditionnellement la région du pays où les investissements sont les plus faibles, près de 50 % de la population essaie de vivre avec 1,5/2 dollars par jour. Alors que la population n’a pas la possibilité de couvrir les besoins de base tels qu’une alimentation saine et un logement, les dirigeants veulent que les travailleurs et les jeunes montrent leur alliance avec une démocratie “malade”.

C’est précisément en raison de ces circonstances que le pays a été témoin des mobilisations spontanées dans plus de 15 villes au cours des 5 derniers jours, en principe menées par les jeunes et les jeunes chômeurs. Le gouvernement tente d’intimider les masses par la répression et la coercition en demandant à l’armée d’intervenir dans de nombreuses régions, montrant une fois de plus que la “peur” de la population est la principale raison de l’imposition des récentes interdictions. Elle tente de dynamiter les acquis démocratiques les plus fondamentaux de la mobilisation révolutionnaire de 2010 en arrêtant plus de 630 jeunes et en mettant certains d’entre eux en prison. Les Frères musulmans, mouvement du parti tunisien Nahda, l’un des partis au pouvoir, ont fait appel à sa jeunesse, lui conseillant de ne pas participer aux manifestations et d’agir de concert avec les forces de l’ordre. Leur tentative de diviser les masses révèle une fois de plus leur caractère contre-révolutionnaire. Cependant, malgré ces tentatives d’intimidation, les Tunisiens affirment que “les rues appartiennent au peuple” et poursuivent leurs actions pour exiger la libération des prisonniers et la mise en place de leurs revendications économiques et sociales. Le même slogan se retrouve dans les rues de Tunisie : “Le peuple veut détruire le régime !

Bien qu’il soit difficile de prévoir comment les actions se développeront dans le pays, il est nécessaire de souligner quelques points en s’appuyant sur les leçons du soulèvement populaire de 2010 et des révoltes de masse qui ont suivi en 2013 et 2016. Comme les exigences de la révolution visaient la transformation sociale et économique et ne seront pas satisfaites dans l’ordre bourgeois actuel, aucun gouvernement ayant pris le pouvoir au cours de ces dix ans n’a pu maintenir un ordre stable dans le pays.

Au cours de ces dix ans, ils ont assisté à une lutte constante entre le peuple opprimé et les dirigeants qui ont parfois eu recours à des tactiques démocratiques réactionnaires pour la survie de l’ordre capitaliste (le discours d’unité nationale, le “Pacte de Carthage” signé en 2016) ou, comme nous le voyons maintenant, qui ont tenté d’intimider les masses par la violence. La bureaucratie de l’Union générale des travailleurs tunisiens (UGTT), la plus importante organisation de classe du pays avec un pouvoir politique important depuis l’indépendance de la Tunisie, soutient la “transition démocratique” de 2011 et y joue un rôle, et signe ensuite le “Pacte de Carthage” de 2016. Ces mouvements démontrent clairement que la bureaucratie syndicale suit les tactiques de la réaction démocratique et se soucie des intérêts de la bureaucratie plutôt que de ceux de la classe ouvrière. En appelant les masses à éviter les actes de violence et à envisager le dialogue, elle déclare qu’elle maintient cette position. Cependant, il faut tenir compte du fait que, dans les mobilisations révolutionnaires de 2010-2011, la base de l’UGTT qui a participé à la lutte a fait pression par le bas et a forcé la bureaucratie syndicale à prendre position. En ce sens, il est clair que la participation organisée de la classe ouvrière tunisienne, ainsi que les bases de lutte au sein de l’UGTT, dans le processus de soulèvement seront décisives pour le développement des mobilisations.

De larges secteurs de la gauche tunisienne, qui estiment qu’il doit y avoir une période d’attente indéterminée entre les tâches démocratiques et sociales de la révolution, ne se battent pas pour un gouvernement de la classe ouvrière et du peuple. C’est pourquoi ils n’ont pas poussé, au cours des dix dernières années, à la formation d’une direction politique alternative au nom des travailleurs tunisiens. Celle-ci continue à être la tâche la plus urgente de ces dix dernières années et pour la Tunisie aujourd’hui. C’est-à-dire, la construction d’une organisation et d’une ligne politique qui vise à briser l’ordre existant avec les masses combattantes et à défendre l’indépendance politique de la classe. Aujourd’hui, pour atteindre cet objectif, les masses mobilisées doivent construire leurs propres organes d’auto-organisation/défense en coordination les unes avec les autres et développer cette coordination autour d’un programme d’action d’urgence pour en faire un pouvoir politique alternatif. Ce sont les tâches les plus fondamentales qui nous attendent.

En tant qu’Unité Internationale des Travailleurs – Quatrième Internationale (UIT-QI), nous sommes solidaires de la lutte des travailleurs tunisiens pour le travail, le pain et une vie décente. Nous soutenons la mobilisation des masses tunisiennes d’un point de vue politique, programmatique et organisationnel et vers une rupture avec le régime actuel et l’ordre d’exploitation capitaliste !

Libération immédiate de tous les prisonniers politiques ! Dehors l’armée et la police des rues !

Annulation immédiate de tous les accords avec le FMI !

Expropriation de toutes les institutions publiques privatisées sans compensation !

Arrêtez immédiatement de payer la dette extérieure ! Les fonds alloués au paiement de la dette doivent être utilisés pour améliorer les services d’éducation et de santé et créer des emplois dans le secteur public !

Il faut créer des comités populaires indépendants pour lutter contre la corruption ! Les personnes impliquées dans la corruption doivent être jugées sous le contrôle de ces comités !

Le peuple veut détruire le régime !

Pour une économie centralisée et planifiée !

Battons-nous pour un gouvernement des travailleurs !

Túnez: una nueva rebelión popular

0

Las movilizaciones se han sucedido en Túnez desde la noche del 14 de enero. El levantamiento popular que comenzó en diciembre de 2010 demandando trabajo, pan y vida digna, derrocó el 14 de enero de 2011 al dictador Bin Ali, que había gobernado el país por 24 años. El pueblo tunecino reclama una nueva revolución! “¡A no temer! ¡Las calles pertenecen a la gente!”-dicen en las protestas masivas.

Previo al décimo aniversario de la revolución tunecina, que disparó un proceso revolucionario que se extendió a muchos países del norte de África y Medio Oriente, el gobierno tunecino declaró cuatro días de cierre y prohibición de acciones callejeras y marchas con la excusa de aplicar medidas contra la pandemia de Covid 19.

Aunque los funcionarios del gobierno del tecnócrata Mesishi, que llegó al poder en septiembre de 2020 con el apoyo de una mayoría significativa en el parlamento (Los Hermanos Musulmanes Partido Tunecino Movimiento Nahda, el Corazón de Túnez, Regeneración, Larga Vida a Túnez, el Bloque Nacional y el Partido del Futuro están entre los que apoyaron), justificaron esta prohibición por un interés de “salud pública”, su objetivo central era impedir movilizaciones por el décimo aniversario de la revolución. De hecho, las demandas sociales y económicas que dieron a luz al levantamiento popular que puso fin al régimen dictatorial en 2010, no se resolvieron en estos diez años. Por el contrario, las condiciones de vida de los trabajadores tunecinos son más inaceptables que entonces. Después del derrocamiento de Ben Ali el principal objetivo de los bloques gobernantes tunecinos era asegurar la continuidad de las políticas de explotación capitalista haciendo arreglos democráticos parciales dentro de los negociados de siempre. Y la forma en que amplios sectores de la izquierda tunecina entendió el proceso revolucionario fue esencialmente formado por una perspectiva gradualista/etapista que sostiene que la democracia debería ser construida primero y que las transformaciones sociales y económicas pueden ocurrir después, en el tiempo.

El resultado de esto fue que las masas tunecinas fueron condenadas a mayor desempleo, pobreza, explotación y desigualdad por esas conquistas democráticas parciales. La corrupción no se detuvo y continuó profundizándose; la deuda externa del país se incrementó en aproximadamente un 75% desde 2010. Los partidos burgueses firmaron un acuerdo de cuatro años con el FMI en 2016 para procurar una salida a la crisis en su favor, y trataron de hacer que los trabajadores paguen el costo de la crisis con nuevos planes de ajuste. Es precisamente por esta situación que tuvieron lugar más levantamientos en el país en 2013 y 2016, otra vez con las mismas demandas, a saber, trabajo, pan, y vida digna. Y ahora las masas tunecinas están nuevamente en la escena de la historia reclamando su revolución.

Hoy, con la pandemia de Covid 19 que viene desarrollándose por casi un año, las condiciones de vida de los trabajadores tunecinos empeoraron aún más. Mientras el gobierno impone prohibiciones con la excusa de la “salud pública”, el desempleo oficial en el país alcanzó el 18-19%, y uno de cada tres jóvenes está desempleado. En la región del medio oeste del país, que era el centro del proceso revolucionario que comenzó en 2010, estos índices son aún más altos. El medio oeste, tradicionalmente la región del país con menos inversión, casi el 50% de la población trata de vivir con $1.5/2 por día. Mientras la población carece de la posibilidad de cubrir las necesidades básicas como una alimentación saludable y vivienda, los gobernantes pretenden que los trabajadores y la juventud muestren su alianza a una democracia “enferma”.

Es precisamente por estas circunstancias que el país ha sido testigo de movilizaciones espontáneas en más de 15 ciudades en los últimos 5 días, en principio liderados por la juventud y los desempleados jóvenes. El gobierno trata de intimidar a las masas con represión y coerción convocando al ejército a intervenir en muchas regiones, demostrando nuevamente que el “miedo” de la gente es la principal razón de imponer las prohibiciones recientes. Trata de dinamitar los más fundamentales logros democráticos de la movilización revolucionaria de 2010 deteniendo a más de 630 jóvenes y arrestando a algunos de ellos. Los Hermanos Musulmanes, Partido Tunecino Movimiento Nahda, uno de los partidos gobernantes, llamó a su juventud, aconsejándoles que no participaran de las protestas y que actúen en conjunto con las fuerzas del orden. Su intento de dividir a las masas una vez más revela su carácter contra revolucionario. Sin embargo, a pesar de estos intentos de intimidación, los tunecinos reclaman que “las calles pertenecen a la gente”, y continúan con sus acciones demandando la liberación de los presos y el cumplimiento de sus demandas económicas y sociales. La misma consigna se escucha en las calles de Túnez: “¡La gente quiere destruir al régimen!”

Aunque es difícil predecir cómo se desarrollarán las acciones en el país, es necesario resaltar unos pocos puntos basados en las lecciones del levantamiento popular de 2010 y las revueltas de masas que siguieron en 2013 y 2016. Dado que las demandas de la revolución apuntaban a la transformación social y económica y no serán satisfechas en el actual orden burgués, ningún gobierno que asumió en estos diez años ha sido capaz de mantener un orden estable en el país.

En estos diez años, que vieron una lucha constante entre el pueblo oprimido y los gobernantes que a veces recurren a tácticas democráticas reaccionarias para la supervivencia del orden capitalista (el discurso de unidad nacional, el “Pacto de Cartago” firmado en 2016) o, como vemos ahora, tratando de intimidar a las masas con la violencia. La burocracia del Sindicato General de Trabajadores Tunecinos (UGTT), la más importante organización de la clase en el país con poder político significativo desde la independencia de Túnez, apoya la “transición democrática” de 2011 y asume un rol en ella, y más tarde firma el “Pacto de Cartago” de 2016. Estos movimientos claramente demuestran que la burocracia sindical sigue las tácticas de la reacción democrática y cuida los intereses de la burocracia más que los de la clase trabajadora. Al pedir a las masas que evite actos de violencia y considere el diálogo, declara que todavía mantiene esta posición. Sin embargo, hay que tener en cuenta que, en las movilizaciones revolucionarias de 2010-2011, las bases de UGTT que formaban parte de la lucha presionaron desde abajo y obligaron a la burocracia sindical a tomar posición. En este sentido, está claro que la participación organizada de la clase obrera tunecina, así como de las bases de lucha dentro de la UGTT, en el proceso de levantamiento será decisiva para el desarrollo de las movilizaciones.

Amplios segmentos de la izquierda tunecina, que adoptan la postura de que debe existir un periodo de espera indeterminado entre las tareas democráticas y sociales de la revolución, no luchan por lograr un gobierno de la clase trabajadora y el pueblo. Por eso no impulsaron, en los últimos 10 años, formar una dirección política alternativa en nombre de los trabajadores tunecinos. Ésta sigue siendo la tarea más urgente de los últimos 10 años y para el Túnez de hoy. Es decir, la construcción de una organización y una línea política que tenga como objetivo romper con el orden existente junto con las masas combatientes y defender la independencia política de la clase. Hoy en día, para lograr este objetivo, las masas movilizadas tienen que construir sus propios órganos de autoorganización/defensa en coordinación entre sí y desarrollar aún más esta coordinación en torno a un programa de acción de emergencia para convertirlo en un poder político alternativo. Éstas son las tareas más fundamentales que tenemos por delante.

Como Unidad Internacional de Trabajadoras y Trabajadores – Cuarta Internacional (UIT-CI), nos solidarizamos con la lucha de los trabajadores tunecinos por el trabajo, el pan y una vida digna. ¡Apoyamos la movilización de las masas tunecinas desde un punto de vista político, programático y organizativo y hacia la ruptura con el régimen actual y el orden de explotación capitalista!

¡Liberación inmediata de todos los presos políticos! ¡Fuera el ejército y la policía de las calles!

¡Inmediata cancelación de todos los acuerdos con el FMI!

¡Expropiación de todas las instituciones públicas privatizadas sin compensación!

¡Dejar de pagar la deuda externa inmediatamente! ¡Los fondos destinados al pago de la deuda deben ser usados para mejorar los servicios de educación y de salud y crear empleos en el sector público!

¡Establecer comités populares independientes para luchar contra la corrupción! ¡Aquellos involucrados en corrupción deben ser juzgados bajo control de estos comités!

¡El pueblo quiere destruir al régimen!

¡Por una economía centralizada y planificada!

¡Luchemos por un gobierno de los trabajadores!

Boğaziçi’nde “kayyum direnişi”: Öğrenci hareketi geri mi dönüyor?

0

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve hocaları Saray’ın “kayyum rektör” atamasına karşı direnmeye devam ediyorlar. Kampüste “kayyuma” karşı eylemler her gün devam ederken, üniversite hocaları “kayyumun” Senatosu ve yönetim kurulunda yer almayarak protestolarını sürdürüyorlar. 2 Ocak günü Saray beş üniversiteye rektör ataması gerçekleştirmiş, Boğaziçi Üniversitesi’ne de, üniversitede çalışmayan, AKP militanı ve şaibeli akademik geçmişi olan Melih Bulu atanmıştı.

Melih Bulu ataması üniversitelerin işleyiş biçimini de yeniden tartışmaya açtı. 2016’da OHAL döneminde çıkarılan KHK ile rektör atamaları doğrudan cumhurbaşkanının yetkisine alınmıştı. Gerekçe, seçimlerin “gruplaşmaları, hizipleşmeleri, kırgınlıkları” artırmasıydı. Bu değişiklikle Saray’ın hedefi, tamamen denetimi altında olmayan üniversiteleri de tümüyle ele geçirmekti. Melih Bulu bu sürecin son halkası oldu.

Peki, 2016’dan önceki yöntem çok mu demokratikti? Evet, üniversitede öğretim üyelerinin oy kullanabildiği bir seçim yapılıyordu fakat son sözü yine Cumhurbaşkanı söylüyordu. Cumhurbaşkanının en çok oyu alan kişiyi atamama yetkisi bulunuyordu. Dahası, üniversite bileşenlerinin yalnızca bir kesimi oy kullanabiliyordu. Belki de en önemlisi, rektörün seçilme biçiminin ötesinde, rektöre verilen olağanüstü yetkiler üzerinden temellenen YÖK sistemiydi.

Boğaziçi’ne yapılan atama ve ardından yaşanan eylemler bütün bu başlıkları yeniden gündeme getirdi. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, yaptıkları forumlarda nasıl bir üniversite istediklerini ve üniversitede demokratik bir işleyişin nasıl olabileceğini tartışmaya başladılar. Taşeron işçisinden akademisyenine, öğrencisinden idare personeline tüm üniversite bileşenlerinin söz, yetki ve karar hakkının olduğu bir üniversitenin gerekliliğini vurguladılar ve bu doğrultuda tüm bileşenlerin yer aldığı bir “üniversite meclisi” oluşturmayı hedefliyorlar.

Boğaziçi’nde başlayan eylemlerin bir diğer önemli yönü, diğer üniversitelerde de dayanışma eylemlerinin gerçekleşmesi ve birçok üniversitede “dayanışma” adı altında öğrencilerin yerel örgütlenmeler oluşturmaya başlamasıydı. Rejimin yoğun baskıları karşısında bir süredir geri çekilme halinde olan öğrenci hareketi, Boğaziçi eylemleri sayesinde yeniden canlandı. Bu süreçte, bazı üniversiteler kendi yerel gündemleriyle ilgili harekete geçmeye başladı. Örneğin, Türk-Alman Üniversitesi öğrencileri, Beykoz ormanlarının yağmalanması girişimine karşı bir kampanya başlattılar.

Boğaziçi eylemleri, Saray rejimine karşı biriken öfkenin bir yansıması olarak okunmalı. İktidarın derinleşen baskı, sefalet ve yağma politikalarına karşı işçi direnişleri, çevre eylemleri yayılıyor, kadın hareketi talepleri doğrultusunda güçlü bir biçimde seferber olmaya devam ediyor. Buna şimdi öğrenci hareketinin de dahil olması gündemde. Boğaziçi’nde başlayan eylemlerin sönümlenmemesi için, en acil taleplerimiz etrafında üniversitelerde oluşan dayanışma örgütlenmelerini güçlendirmeli ve bu dayanışmaların birleşik mücadelesini sağlamak yönünde harekete geçmeliyiz. 

Döhler’de işçi kıyımına ve sendika düşmanlığına son!

0

Alman gıda firması Döhler’de, işçiler 2016 yılından bu yana Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlenmek adına mücadelelerini sürdürüyor. Karaman’da bulunan fabrikada, sendika daha önceden yetki almayı başarsa da patron 32 işçiyi işten atarak sendika düşmanlığına başlamış ve yetkiye itiraz etmişti. 2019 yılında tamamlanan hukuki süreç Döhler işçilerinin lehine sonuçlansa da iktidarın patronlara “kalkan” olmasına da yaslanan patron, saldırılarından vazgeçmeyerek geçtiğimiz günlerde 12 işçiyi hukuksuz yere “Kod 29”dan tazminatsız şekilde işten çıkardı.

Bu hukuksuzluğun karşısında, Tekgıda-İş Sendikası’nın fabrika önünde direniş başlatma kararı almasından sonra Döhler patronu çark ederek “işçilerin çıkışlarını yanlış kod ile yaptıklarını ve tazminatlarını ödemeye hazır olduklarını” ilan etti. Ekonomik gerekçelerle 10 işçi tazminatlarını alarak işten çıkışlarını kabul etseler de iki işçi Döhler’deki hukuksuzluğa karşı direnişlerini sürdürme kararı aldı.

Bu hafta başında ise, patron, beş işçiyi ücretsiz izne çıkartıp bir işçiyi de yine “Kod 29”dan tazminatsız şekilde işten atarak gerek sendikaya gerekse de işçilerin en temel hakları uğruna mücadele etmelerine karşı saldırılarını sürdüreceğini bir kez daha gösterdi.

İktidarın yalandan işten çıkarma yasağı karşısında, “Kod 29”a başvurarak işten çıkarmaları ve işçilerin en temel hakkı olan sendikalı çalışmaya dönük düşmanlıklarını sergileyen patronlar, yine aynı iktidarın hukukunun kendilerinin arkasında yer almasından güç alıyorlar. Bu yolla, krizi fırsata çevirmenin derdindeki patronlar sınıfı, örgütlü bir biçimde emekçilerin haklarına pervasızca saldırmayı sürdürebiliyor.

Döhler, Cargill, Baldur, Ekmekçioğulları, Atlas Global, PTT, Migros ve daha nicesi bunun bir örneği. Patronların bu örgütlü saldırıları karşısında bizlerin de acil taleplerimiz etrafında bir araya gelip, mücadelelerimizi birleştirerek, işçi sınıfı olarak örgütlü bir şekilde karşılık vermemiz gerekiyor. Ancak mücadelelerimizi birleştirebilirsek, en temel hakkımız olan sendikalı çalışma hakkına ulaşabilir, “Kod 29”un ve ücretsiz izinlerin derhal iptal edilmesini ve işten çıkarmaların gerçekten yasaklanmasını sağlayabilir, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret için mücadelemizin örgütlülüğünü güçlendirebiliriz.

İDP Gündem Tartışmaları’nda mücadeleleri birleştirme ihtiyacı vurgulandı

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Gündem Tartışmaları kapsamında “Pandemide Türkiye nereye gidiyor?” başlıklı çevrimiçi etkinlik 24 Ocak Pazar günü direnişçi işçilerin ve Türkiye’nin farklı illerinden emekçi ve öğrencilerin katılımıyla gerçekleşti.

2020 yılı hem salgına karşı hem de iktidarın ve patronların faturayı işçi ve emekçilere yıkma çabasına karşı mücadeleyle geçen bir yıl oldu. Sağlıksız çalışma koşulları, uzun çalışma saatleri, ücretsiz izinler, yüzde 50’yi bulan mutfak enflasyonuna rağmen dayatılan düşük ücretler karşısında işçiler; haklarını aramaya, bunun için mücadele etmeye, sendikalaşmaya devam etti. Ancak bu örgütlenme çabaları da yine karşısında işverenleri ve iktidarı buldu.

Bu çerçevede, hakları için 1000 günü aşkın süredir mücadele eden Cargill işçileri, Atlas Global mağduru emekçiler, PTT işçileri, grevdeki Baldur emekçileri ve TİS sürecindeki Kadıköy Belediyesi’nden DİSK’li Kadınlar taleplerini ve mücadele sürecinde karşılaştıkları zorlukları aktardı.

“İki seçenek vardı, mücadeleyi seçtik!”

Sendikal faaliyetleri nedeniyle 17 Nisan 2018’de işten çıkarılan Tek-Gıda İş’te örgütlü Cargill işçilerini temsilen söz alan Faik Kutlu, mücadeleye başlangıçlarını şu sözlerle aktardı: “İşten atıldık, önümüzde iki seçenek vardı; ya gidip başka fabrikada işbaşı yapacaktık ve bir süre sonra aynı sorunları orada da yaşayacaktık ya da anayasal hakkımız için mücadele edecektik. Biz ikincisini seçtik. Baskılara, engellere rağmen geri adım atmadık, her seferinde mücadeleyi bir üst çıtaya taşımaya çalıştık.”

1000. günde taleplerinin duyulması için Ankara’ya Tarım Bakanlığı önüne gitmeye karar veren ama gözaltına alındıklarını ifade eden Cargill işçisi, bu baskıların kendilerini yıldırmadığını dile getiriyor: “Bize 1000 gündür mücadele verdiniz, kazandınız diyorlar. Biz o fabrikada sendikal haklarımıza saygı duyulup bize tekrar işbaşı yaptırılana kadar kendimizi kazanmış görmüyoruz. Biz tazminatlarımızı aldık, sendikal davalarımızı kazandık ama mücadeleye devam ediyoruz çünkü bu ülkede her şeyi para ile çözmeye çalışan patronlara karşı işçinin derdinin her zaman para olmadığını, insanları anayasal haklarını kullandıklarında bu şekilde cezalandıramayacaklarını öğrenmeleri gerekiyor. Bu açıdan bizimki tüm işçi sınıfı adına verilen bir mücadele…”

“Bu artık hak-hukuk-adalet mücadelesi!”

Şirketin iflas yoluna başvurması sonrası şubat ayında 3,5 aylık maaşları ve özlük hakları içeride kalacak şekilde işsiz kalan Atlas çalışanları adına söz alan direnişçi işçi ise süreçlerini aktarırken şunlara dikkat çekti: “Biz iflası sizinle birlikte basından, uçuşa giderken öğrendik. Ve üç ay boyunca alacaklarımızın peşine düştük ama bir süre sonra iş tıpkı Cargill işçilerinde olduğu gibi alacak davasından çıktı ve hak-hukuk-adalet mücadelesine döndü. 6-7 ay iyi niyetli düşünmeye çalıştık, basın açıklamaları yaptık, mahkeme sürecini takip ettik ama böyle sonuç alamadığımızı gördükçe ivme ivme mücadelemizi yükseltmeye başladık.”  

İş haklarını aramaya gelince muhatap bulamayanların bir örneği de PTT işçileri… Onlar da, sendikal sebeplerle üyelerin maruz bırakıldığı işten çıkarmalar, ücretsiz izinler, baskılar karşısında İstanbul, İzmir ve Bursa PTT Başmüdürlükleri önünde direnişteler. Direnişteki PTT işçileri adına söz alan PTT-SEN eğitim sekreteri Ulaş Sandıkçı, “Biz yaklaşık 1,5 yıldır bağımsız sendikamız nedeniyle baskı görüyoruz. Başka bir sendikada faaliyet yürütmüş olsaydık bunla karşı karşıya kalmayacaktık. 1 yıldır sendikanın kurucu üyeleri ya 25/2’den işten atıldılar ya da zorunlu ücretsiz izne ayırdılar,” diye belirtti. Şubat ayı itibarıyla Ankara’ya taşıyacakları mücadeleleri için destek istedi.

Direnen, örgütlenen işçiler karşısında işveren yasaları da kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Şu an yasal olarak grevde olan Baldur işçileri de benzer bir süreç yaşadılar. Baldur Süspansiyon işçileri sendikaya üye oldukları için Kod 29’dan yüz kızartıcı suçlar bahane edilerek işten atıldılar. Baldur işçileri adına etkinliğe katılan Levent Kılıç süreci “Son iki ayda iki temsilci, üç öncü işçiyi işten çıkardılar. Biz de yasal hakkımızı kullanarak greve çıktık. Grevin ilk günü 23 kişiyi daha işten çıkardılar. Beş kişi gözaltına alındık, şu an denetimli serbestlikle bırakıldık. Ama biz şunu biliyoruz, biz kazandığımızda tüm işçiler kazanacak,” sözleriyle aktardı.

“Sınıf mücadelesini eşit şartlarda vermeliyiz”

Etkinlikte, Kadıköy Belediyesi’nden DİSK’li Kadınlar adına söz alan ve TİS süreçlerini aktaran 1 no.lu şube temsilcisi Nazan Çam Ay ise şunları aktardı: “TİS sürecine hazırlanırken hem şube yönetimi hem kadınlar olarak işçilerle konuştuk ve tüm sorunlarımızı toplu sözleşmeye aktardık. Ancak hem pandemi hem de işverenin tutumu süreci zorlaştırıyor. Şu an masadayız. 40’a yakın madde geçti ama 40’a yakın madde de duruyor. Çoğu da maddi konulara ilişkin maddeler.”

Hem işverene hem de erkek egemenliğine karşı bir mücadele sürdürdüklerine dikkat çeken Ayşecan Ay ise şunları ekledi: “Eğer bir sınıf mücadelesi veriyorsak bunu eşit şartlarda vermek zorundayız. Mücadeleyi birbirimizle değil karşı tarafla vermek zorundayız. Ama maalesef işçi eşittir erkek algısı halen devam ediyor sendikada da işveren tarafında da… O yüzden kadınlarla ortaklaşa bir talepler listesi oluşturduk. İstanbul Sözleşmesi’nin TİS’te tanınmasını sağladık. Fakat sonrasında tıkandık. Kendisine sosyal demokrat bir belediye ve devrimci diyen bir konfederasyonun bir parçasıyız ve diyoruz ki siz kendinizi karşısında konumlandırdığınız politikaların pasif taşıyıcısı olmayı kabul edemezsiniz…”

“İşçinin sorununu işçi çözer!”

Direnişteki işçilerin ardından İDP adına söz alan Oktay Benol ise pandemi döneminde sürdürülen mücadelelerin ve bu mücadeleleri birleştirmenin önemine dikkat çekti: “İşçilerin derdini işçilerden başka anlayacak yok. Biz bunu siyaseten işçinin sorununu işçi çözer diye formüle etmiştik. Tabii bunu söylemek ile sınırlı kalmamak gerekiyor; her alanda işçilerin denetlemesi ve yönetmesi de gerekiyor.”

Pandemi politikalarına ve patronların bu süreci nasıl fırsata çevirdiğine, işçiye kaşıkla verilenin nasıl kepçeyle geri aldığına dikkat çeken Benol, “İşçi ve emekçiler için pandeminin etkilerinin 3-4 yıla yayılacağı düşünülüyor. Bu nedenle, talep ve sloganlarımız etrafında bir araya gelmek gerekiyor. Bugün pandemi koşullarında çok önemli mücadeleler çok büyük fedakarlıklarla sürüyor ancak hiçbir mücadele ne kadar büyük fedakarlık yapılırsa yapılsın kendi başına sonuç alamıyor, ya da kısmi ve geçici haklar elde edilebiliyor. Mücadelelerin mutlaka birleştirilmesi gerekiyor.”

Ardından etkinliğin tartışma bölümünde söz alan Tek Gıda-İş Örgütlenme Uzmanı Suat Karlıkaya, Döhler’de sürmekte olan mücadele sürecini aktardı ve tüm direnişlerin ortak noktasına dikkat çekti: “Hep kış geldiği zaman derdimize düşüyoruz, artık yazdan hazırlıklarımızı yapabilmeliyiz. Mücadelenin yol ve yöntemleri işverenleri geri püskürtebilmek olmalı ve bu da birlik beraberlikten geçiyor, emek dostlarımızın birlikte hareket edebilme yetilerini sağlayabilmek ve ortak zemini belirleyebilmek zorundayız.”

Manisa’dan Termokar işçileri Birleşik Metal’de örgütlenme süreçlerini ve Kardeş İşçiler adına konuşan Erdal Mercan ise Manisa’da işçi ve emekçilerin yaşadığı zorlukları aktardı.

Dinleyicilerin yorum ve katkıları ile süren etkinlik, önümüzdeki tek seçenek olarak ortak taleplerimiz ve acil eylem planı etrafında mücadelelerin birleştirilmesi gerekliliğini işaret etti ve bunu toplumun tüm ezilen, mücadele eden kesimlerine yaymamız gerektiğine dikkat çekti. Bir sonraki İDP gündem tartışmaları bu ortak mücadele zemininin sağlanması adına araç ve yöntemler neler olabilir soruları etrafında devam edecek.

El Salvador’daki Florenzi fabrikasında kadınlar direnişte!

0

El Salvador’da çalışanlarının çoğu kadın (196 kadın, 14 erkek) olan Florenzi tekstil fabrikası işçileri, haksız yere işten atıldıkları için direnişte. Fabrikanın Temmuz 2020’de iflas ilan etmesiyle 210 işçi işsiz kalmış ve biriken maaşları, sigorta primleri ve tazminatları ödenmemişti. Başını çekenler arasında Direnişteki Kadınlar Kolektifi’nin bulunduğu direnişte işçiler, aylarca süren hukuki sürecin sonuç vermemesi nedeniyle fabrikayı işgal ettiler ve bir kısmı 7 Ocak’ta süresiz açlık grevine çıktı.

Florenzi fabrikası, ucuz işgücü olarak çoğunlukla kadın emeğini kullanan ve emperyalist ülkeler için fason üretim yapan atölyelerden (maquiladora) biri. Dolayısıyla direnişteki kadınlar, fabrika kapanmadan önceki sömürüye dayalı koşullarını da protesto ediyorlar. Hijyenik olmayan çalışma ortamını, ödenmeyen yan hakları, emziren annelere süt izni verilmediğini ve çok düşük ücretler aldıklarını hatırlatıyorlar. Bu koşulların onları haklarını savunmak için örgütlenmeye ittiğini ifade ediyorlar.

Ekonomik kriz ve pandeminin faturasını ödemeyi reddeden kadınlar, yaşadıkları hak ihlallerine göz yuman Nayib Bukele hükümetini de taleplerine kulak tıkayan patronla beraber sorumlu tutuyorlar. Kadınlar, ödenmeyen tüm ücretler ödenene ve talepleri yerine getirilene kadar açlık grevini ve direnişi sürdürmekte kararlı. Yerel kadın örgütleriyle ortaklaşmaları sonucunda Florenzi bir feminist mücadele ve dayanışma ortamına da dönüşmüş durumda. Kadın Dayanışması ve İDP’li Kadınlar da dahil olmak üzere birçok ülkeden kadınlar, Florenzi’de direnen kadınların destek çağrısına ses veriyor ve taleplerinin karşılanması için enternasyonal bir dayanışma örüyor.

Tunuslu kitleler devrimlerine sahip çıkıyor: “Korku yok! Sokak halka ait!”

0

Tunus’ta 14 Ocak gecesinden bu yana eylemler sürüyor. 2010 yılı Aralık ayında iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talebiyle başlayan halk ayaklanması 14 Ocak 2011 günü ülkeyi 24 yıldır yöneten Bin Ali diktatörlüğünü devirmişti. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da birçok ülkeye yayılan devrimci süreci tetikleyen Tunus devriminin 10. yıldönümü öncesinde hükümet COVID-19 pandemisine karşı önlemleri de öne sürerek dört günlük bir tam kapanma, eylem ve gösteri yasağı ilan etmişti.

2020 yılı Eylül ayında parlamentonun önemli çoğunluğunun desteğiyle (Müslüman Kardeşler Tunus Partisi Nahda Hareketi, Tunus’un Kalbi, Islah, Yaşasın Tunus, Ulusal Blok ve Gelecek Partileri Meşişi’yi destekleyenler arasında) başa gelen teknokrat Meşişi hükümeti yetkilileri bu yasağı “halk sağlığı” gerekçesiyle aldıklarını açıklasalar da aslında düzenin temel amacı devrimin 10. yılı vesilesiyle yapılacak gösterileri engellemekti. Nitekim 2010 yılında diktatörlük rejimine son veren halk ayaklanmasını açığa çıkartan sosyal ve ekonomik talepler aradan geçen 10 yıl içerisinde karşılanmamış, aksine Tunus emekçi halkının yaşam koşulları daha da kabul edilemez bir duruma gelmiş vaziyette. Bin Ali’nin devrilmesinin ertesinde Tunuslu egemen blokların temel hedefi, düzende kısmi demokratik düzenlemelere giderek kapitalist sömürü politikalarının devamını garanti altına almak olmuştu. Tunus solunun geniş kesimlerinin devrimci süreci kavrayışı ise ülkede önce demokrasinin inşa edilmesi gerekliliği, sosyal ve ekonomik dönüşümlerin ise zaman içerisinde gerçekleştirileceği yönündeki ertelemeci/aşamalı bakış açısı üzerinden şekillenmişti.

Bunun sonucu ise Tunuslu kitlelerin kısmi demokratik kazanımlar uğruna, daha fazla işsizliğe, yoksulluğa, sömürüye ve eşitsizliğe mahkûm edilmesi oldu. Yolsuzluklar önü kesilmediği gibi derinleşerek devam etti, ülke dış borç miktarı 2010 yılından bu yana yaklaşık olarak yüzde 75 oranında yükseldi, düzen partileri krizden kendi lehlerine bir çıkış yaratabilmek adına 2016 yılında IMF ile dört yıllık bir anlaşma yaparak, yeni ekonomik kesinti planları vasıtasıyla krizin faturasını emekçilere yükledi… Tam da bu tablodan ötürü 2013 ya da 2016 yılında yeniden iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talepleriyle ülkede ayaklanmalar oldu. Ve şimdi Tunuslu kitleler devrimlerine sahip çıkmak için yeniden tarihin sahnesindeler.

Bugün, bir yıla yakındır devam etmekte olan COVID-19 pandemisi ile birlikte Tunus emekçi halkının yaşam koşulları çok daha kötüleşmiş durumda. İktidar “halk sağlığını” gerekçe göstererek yasaklar getirirken ülkede resmi işsizlik yüzde 18-19 bandına çıkmış durumda ve her üç gençten biri işsiz. 2010 yılında başlayan devrimci sürecin merkezi olan ülkenin orta-batı bölgesinde ise bu oranlar daha da yüksek. Ülkenin tarihsel olarak en az yatırım yapılan bölgesi olan orta-batıda nüfusun yüzde 50’ye yakını günde 1,5-2 dolara geçimini sağlamaya çalışmakta. Halk, sağlıklı beslenme ve barınma gibi temel gereksinimlerden yoksunken, egemenler emekçilerin ve gençlerin “sağlıksız” bir demokrasiye biat etmesini beklemekte.

İşte tam da bu tablodan ötürü, son beş gündür ülkenin 15’i aşkın şehrinde özellikle gençliğin ve genç işsizlerin başını çektiği, kendiliğinden bir şekilde açığa çıkan seferberlikler yaşanmakta. Ve iktidar yasakları getirmesinin asıl gerekçesinin “korku” olduğunu kanıtlamak adına birçok bölgede orduyu göreve çağırarak kitleleri baskı ve zor yoluyla sindirmeye çalışıyor. 1000’i aşkın kişiyi gözaltına alıp bazılarını tutuklayarak 2010 devrimci seferberliğinin en temel demokratik kazanımlarını dinamitliyor. İktidar ortaklarından Müslüman Kardeşler Tunus Partisi Nahda Hareketi ise kendi gençliğine çağrı yaparak, eylemlere katılmamalarını, kolluk güçleriyle birlikte hareket etmelerini tavsiye ederek, kitleleri bölmeye çalışırken karşıdevrimci karakterini bir kez daha göz önüne seriyor. Ancak tüm bu sindirme girişimlerine rağmen “sokaklar halka ait” diyen Tunuslular hem tutuklananların serbest bırakılması hem de ekonomik ve sosyal talepleriyle eylemlerini sürdürüyor. Tunus sokaklarında yine aynı slogan yükseliyor: “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

Ülkede sürmekte olan eylemlerin nasıl gelişeceğini şimdiden kestirmek güç olsa da, 2010 devrimci ayaklanmasının ve ardından 2013 ve 2016 yılında gelişen kitle isyanlarının derslerinden yola çıkarak birkaç noktanın altını çizmek gerekiyor. Devrimin sosyal ve ekonomik dönüşümü hedef alan talepleri mevcut burjuva düzen tarafından karşılanamadığından ve karşılanamayacağından, aradan geçen 10 yılda göreve gelen hiçbir hükümet ülkede istikrarlı bir düzen sağlama becerisini de gösteremedi. Ezilenler ve egemenler arasında sürekli bir mücadeleye sahne olan bu 10 yıllık süreçte, egemenler kapitalist düzenin bekası için kâh demokratik gerici taktiklere başvurdu (ulusal birlik söylemi, 2016 yılında imzalanan “Kartaca Paktı”) kâh bugün de gördüğümüz gibi kitleleri şiddet yoluyla sindirmeye çalıştı. Ülkenin en önemli sınıf örgütü olan ve aynı zamanda Tunus’un bağımsızlığından bu yana ciddi bir politik gücü de elinde barındıran Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) bürokrasisi 2011 yılında “demokratik geçişi” destekleyip bu geçişte rol üstlenerek, 2016 yılında da “Kartaca Paktı”na imza vererek, demokratik gerici taktiğin bir parçası olduğunu, işçi sınıfının çıkarlarından öte bürokrasinin çıkarlarını gözettiğini açıkça göstermişti. Devam etmekte olan eylemler esnasında yaptığı diyalog ve kitlelerin şiddet eylemlerinden kaçınmaları çağrısı ile de bu pozisyonunu halen koruduğunu beyan etti. Ancak 2010-2011 yılı devrimci seferberliklerinde UGTT tabanında yer alan mücadeleci sektörlerin sendika bürokrasisini tabandan geliştirdikleri basınç ile pozisyon almaya zorladıklarını akılda tutmak gerekiyor. Bu anlamda, UGTT tabanındaki mücadeleci sektörlerin ve Tunus işçi sınıfının ayaklanma sürecine örgütlü bir şekilde dahil olmasının seferberliklerin seyrinde belirleyici olacağı aşikâr.

Devrimin demokratik ve sosyal görevleri arasına ucu belirsiz bir bekleme süresi koyan Tunus solunun geniş kesimleri ise bir işçi-emekçi hükümetinin inşası hedefiyle mücadele etmedi. Tam da bu kavrayışlarının bir sonucu olarak, Tunus emekçi halkı adına aradan geçen 10 yılda alternatif bir politik önderliği açığa çıkartamadı. Son 10 yılın ve bugünün Tunus’unun en acil görevi ise bu olmayı sürdürmekte: Mücadele halindeki kitlelerle birlikte emekçi sınıfların bağımsız politik hattı ekseninde, mevcut düzenden kopuşu hedefleyen bir örgütlülüğün ve politik hattın inşası. Bugün, bu hedefe ulaşmak adına, seferberlikler içerisinde kitlelerin kendi öz yönetim/savunma organlarını birbiriyle koordineli bir şekilde inşa edebilmeleri ve bu koordinasyonu politik bir iktidar alternatifi hüviyetine kavuşturmak için bir acil eylem programı etrafından geliştirmeleri gibi temel bir görev önümüzde durmakta.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Tunus emekçi halkının iş, ekmek ve onurlu bir yaşam uğruna vermekte olduğu mücadeleyle dayanışma içerisindeyiz. Mevcut rejimden ve kapitalist sömürü düzeninden kopuş yolunda, politik, programatik ve örgütsel anlamda Tunuslu kitlelerin seferberliğini destekliyoruz!

Tüm politik tutsaklar derhal serbest bırakılsın! Ordu ve polis güçleri sokaklardan çekilsin!

IMF ile yapılan tüm anlaşmalar derhal iptal edilsin!

Özelleştirilen tüm kamu kuruluşları tazminatsız kamulaştırılsın!

Dış borç ödemeleri derhal durdurulsun! Buradan elde edilecek kaynaklar kamuda iş yaratılmasına, eğitim ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesine ayrılsın!

Yolsuzlukla mücadele için bağımsız halk komiteleri kurulsun! Yolsuzluğa karışanlar bu komitelerin denetiminde yargılansın!

Halk rejimin yıkılmasını istiyor!

Merkezi ve planlı bir ekonominin inşası için…

İşçi-emekçi hükümeti için mücadeleye!

Fotoğraf: Fethi Belaid, AFP

Mısır devriminin 10. yılında iş, ekmek ve onurlu bir yaşam mücadelesi sürüyor!

0

25 Ocak 2011… 2010 yılı Aralık ayında Tunus’ta iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talepleriyle başlayan devrimci süreç hızlı bir şekilde Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun birçok ülkesine yayılmış ve kapitalist sömürü politikalarını baskı ve şiddet yoluyla uygulayan diktatörlük rejimlerine karşı kitle ayaklanmalarının ateşini yakmıştı.

Tunus’ta Bin Ali diktatörlüğünün devrilmesinin ardından Mısır’da daha da kitleselleşen seferberlikler iki haftalık bir süreçte, 32 yıllık Hüsnü Mübarek diktatörlüğünü 25 Ocak 2011’de alaşağı etmişti. Tarihin sahnesine çıkan bölge emekçi halkları, demokratik, sosyal ve ekonomik talepleriyle mevcut düzene karşı mücadele ederken, bölge kapitalistleri ve emperyalizm ise kendi çıkarları lehine sürece dahil olmaya çalıştı. Öncelikle kapitalist sömürü politikalarını garanti altına alacak ama kitlelerin demokratik taleplerine kısmi cevaplar üretecek demokratik gericilik taktiğine başvurdular. Mısır’da bunun örneği Müslüman Kardeşler iktidarı oldu. Neoliberal kapitalist sömürü, kısmi demokratik makyajlarla artarak devam etti; kitlelerin sosyal ve ekonomik dönüşüm talepleri görmezden gelindi. Ve cevap ikinci bir seferberlik oldu.

Ancak mücadele halindeki Mısırlı kitlelerle birlikte, emekçi sınıfların bağımsız politik hattı ekseninde, mevcut düzenden kopuşu hedefleyen bir politik hattın ülkede inşa edilememesi bu defa da rejimin bekası adına Sisi önderliğinde kanlı bir askeri darbenin gerçekleşmesine neden oldu. Mısır emekçi halkının devrimci seferberliğini havuç yoluyla dizginleyemeyen egemenler sopaya başvurdu.

Emperyalizmin ve bölge monarşilerinin desteklediği karşıdevrimci Sisi diktatörlüğü baskı, şiddet, tutuklama dalgası ve politik alanın daraltılması ile düzenin bekasını garanti altına almaya çalışsa da Mısırlı emekçilerin talepleri halen güncel ve aradan geçen 10 yıllık süreçte dönemsel seferberliklerle kendisini açığa vuruyor.

“Şubat tipi devrimler (demokratik karakterli), büyük zaferler elde etmesine rağmen hiçbir şeyi çözmediği için tekrar ve tekrar yeni Şubatlar yaratır. Bu mevcut devrimci aşamada Şubat tipi devrimler sadece pek çok ülkede gerçekleşmekle kalmaz, aynı zamanda Ekim’e/sosyalist devrime doğru ilerlemediği sürece aynı ülkede de birçok kez kendini tekrar eder.”

İşte, 10 yıldır Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun birçok ülkesinde böylesine bir devrimci süreç yaşanmakta. 2019 yılında Sudan, Cezayir, Irak ve Lübnan’da başlayan seferberlikler ya da şu anda Tunus’ta yaşanan kitle ayaklanması tam da bu düzleme oturmakta.

Bu nedenle, kitlelerin acil talepleriyle, mevcut rejimlerden ve kapitalist, emperyalist sömürü düzeninden kopuş arasında köprüyü kurabilecek devrimci bir önderliğin inşası Mısır’da ve bölgede aradan geçen 10 yıla rağmen halen en acil görev olmayı sürdürmekte.

Tarihte bu ay | 24 Ocak kararları: 1980 sonrası düzen partilerinin program taslağı

0

Neden bugün ağır koronavirüs vakalarının hastanelerde yatak bulamamasından bahsediyoruz? Neden ölümle saklambaç oynayan Türkiyeli yoksullara kitlesel düzeyde aşılama yapılamıyor? Neden eline “iş, aş” yazarak intihar eden yurttaşların hikâyeleriyle kulaklarımız çınlıyor? Neden AKP’nin Denizli milletvekili “kuru ekmek yiyorlarsa aç değillerdir” şeklindeki pişkince sözlerinin cezasını çekmiyor? Osmangazi Köprüsü’nden geçmeyen araçların paraları neden asgari ücretten kesiliyor? Bugün neden küçücük çocuklar, eğitim haklarına ulaşabilmek için cemaatlerin paralı yurtlarına mahkûm ediliyor? Neden birileri Saray’da yaşarken, diğerleri de, odun almaya parası yetmediği için ısıtamadığı çocuğunun eline saç kurutma makinesi tutuşturarak, yan odada kendi canını alıyor?

Bu soruları, ne yazık ki, çoğaltmak mümkün. Neden bu soruları soruyoruz peki? Bu sorunun yanıtı, ancak Türkiye işçi sınıfına dayatılmış olan 24 Ocak kararlarında bulunabilinir. 24 Ocak 1980 kararlarıyla işçiler ile emekçilerin sosyal, ekonomik ve demokratik haklarını tümüyle paramparça eden, eline geçirdiği her şeyi sermayeye pazarlayan, özelleştiren; hayatın her alanını piyasa ilişkilerine açan bir ekonomi yönetimi programı Türkiye’de egemen oldu.

Bu kararların geçebilmesi için ilk önce dönemin radikal sosyalist işçi hareketinin dümdüz edilmesi gerekiyordu. 1 Mayıs 1977 provakasyonu bunu başaramadı. MHP’li faşistlerin art arda gelen ve devrimcileri, aydınları, işçileri hedef alan suikastları bunu başaramadı. 1978 Maraş Katliamı bunu başaramadı. Sosyalist işçi hareketi bütün bu provakasyon denemelerinden, derinleşen bir politik olgunlukla çıktı.

Ecevit’in önüne 24 Ocak kararları geldiğinde, kendisi bunların sivil bir hükümetle uygulamaya konamayacağını deklare etti; işçi hareketi ezilmeliydi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademelerinin gözleri Şili’ye döndü: Bu ülkedeki örgütlü halk hareketi, general Pinochet tarafından 1974 senesinde kanlı bir darbeyle ezilmemiş miydi? Daha sonra Pinochet, Şili’yi neoliberalizmin ilk laboratuvarına dönüştürmemiş miydi?

12 Eylül 1980 darbesi sosyalist işçi hareketini iç savaş metotlarıyla yok etmek için örgütlendi. Böylece 24 Ocak kararları hayata geçirilecek ve bugün herkesin ismine aşina olduğu neoliberal ekonomi politikaları, Türk kapitalist sınıflarının çıkarları adına topluma dayatılacaktı.

Ancak unutulmasın: 2019’un Ekim ayında Şili işçi ve emekçileri ayaklandı; Pinochet döneminin anayasasının çöpe atılmasını talep ettiler ve birkaç hafta önceki referandumda da bir Kurucu Meclis’in kurulmasını karar altına aldılar. Şili halkı Pinochet’nin 24 Ocak kararlarını son kullanma tarihi dolmuş ürünler müzesine kaldırmakta kararlı.

Neoliberalizm ilk olarak Şili ile Türkiye’de denenmişti. O en ağır yenilgilerini geçen sene Şili’de almaya başladı bile. Sıradaki neden Türkiye olmasın?

Tunus: “Korku yok! Sokak halka ait!”

0

Tunus’ta 14 Ocak gecesinden bu yana sürmekte olan eylemler beşinci gününde. 2010 yılı Aralık ayında iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talebiyle başlayan halk ayaklanması 14 Ocak 2011 günü, ülkeyi 24 yıldır yöneten Bin Ali diktatörlüğünü devirmişti. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da birçok ülkeye yayılan devrimci süreci tetikleyen Tunus devriminin 10. yıldönümü öncesinde hükümet Covid-19 pandemisine karşı önlemleri de öne sürerek dört günlük bir tam kapanma, eylem ve gösteri yasağı ilan etmişti.

2020 yılı Eylül ayında parlamentonun önemli çoğunluğunun desteğiyle başa gelen teknokrat Meşişi hükümeti yetkilileri bu yasağı “halk sağlığı” gerekçesiyle aldıklarını açıklasalar da aslında düzenin temel amacı devrimin 10. yılı vesilesiyle yapılacak gösterileri engellemekti. Keza 2010 yılında diktatörlük rejimine son veren halk ayaklanmasını açığa çıkartan sosyal ve ekonomik talepler aradan geçen 10 yıl içerisinde karşılanmamış, aksine Tunus emekçi halkının yaşam koşulları daha da kabul edilemez bir duruma gelmiş vaziyette. Bin Ali’nin devrilmesinin ertesinde Tunuslu egemen blokların temel hedefi, düzende kısmi demokratik düzenlemelere giderek kapitalist sömürü politikalarının devamını garanti altına almak olmuştu. Tunus solunun geniş kesimlerinin devrimci süreci kavrayışı ise ülkede önce demokrasinin inşa edilmesi gerekliliği, sosyal ve ekonomik dönüşümlerin ise zaman içerisinde gerçekleştirileceği yönündeki ertelemeci/aşamalı bakış açısı üzerinden şekillenmişti.

Bunun sonucu ise Tunuslu kitlelerin kısmi demokratik kazanımlar uğruna, daha fazla işsizliğe, yoksulluğa, sömürüye ve eşitsizliğe mahkûm edilmesi oldu. Bu nedenle 2013 ya da 2016 yılında yeniden iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talepleriyle ülkede ayaklanmalar oldu. Tam da son beş gündür olduğu gibi.

Ve bugün, bir yıla yakındır devam etmekte olan Covid-19 pandemisi ile birlikte Tunus emekçi halkının yaşam koşulları çok daha kötüleşmiş durumda. İktidar “halk sağlığını” gerekçe göstererek yasaklar getirirken ülkede resmi işsizlik yüzde 18-19 bandına çıkmış durumda ve her üç gençten biri işsiz. 2010 yılında başlayan devrimci sürecin merkezi olan ülkenin orta-batı bölgesinde ise bu oranlar daha da yüksek. Ülkenin tarihsel olarak en az yatırım yapılan bölgesi olan orta-batıda nüfusun yüzde 50’ye yakını günde 1,5-2 dolara geçimini sağlamaya çalışmakta. Halk sağlıklı beslenme ve barınma gibi temel gereksinimlerden yoksunken, egemenler emekçilerin ve gençlerin “sağlıksız” bir demokrasiye biat etmesini beklemekte.

İşte tam da bu tablodan ötürü, son beş gündür ülkenin 15’i aşkın şehrinde, özellikle gençliğin ve genç işsizlerin başını çektiği seferberlikler yaşanmakta. Ve iktidar yasakları getirmesinin asıl gerekçesinin “korku” olduğunu kanıtlamak adına birçok bölgede orduyu göreve çağırarak kitleleri baskı ve zor yoluyla sindirmeye çalışıyor. 600’ü aşkın genci tutuklayarak 2010 devrimci seferberliğinin en temel demokratik kazanımlarını dinamitlemeye çalışıyor. Ancak tüm bu sindirme girişimlerine rağmen “sokaklar halka ait” diyen Tunuslular hem tutuklananların serbest bırakılması hem de ekonomik ve sosyal talepleriyle eylemlerini sürdürüyor. Tunus sokaklarında yine aynı slogan yükseliyor: “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

Ülkede sürmekte olan eylemlerin nasıl gelişeceğini şimdiden kestirmek güç olsa da, 2010 devrimci ayaklanmasının ve ardından 2013 ve 2016 yılında gelişen kitle isyanlarının derslerinden yola çıkarak birkaç noktanın altını çizmek gerekiyor. Devrimin sosyal ve ekonomik dönüşümü hedef alan talepleri mevcut burjuva düzen tarafından karşılanamadığından ve karşılanamayacağından, aradan geçen 10 yılda göreve gelen hiçbir hükümet ülkede istikrarlı bir düzen sağlama becerisini de gösteremedi. Ezilenler ve egemenler arasında sürekli bir mücadeleye sahne olan bu 10 yıllık süreçte, egemenler kapitalist düzenin bekası için kâh demokratik gerici taktiklere başvurdu (ulusal birlik söylemi, bkz. 2016 yılında imzalanan “Kartaca Paktı”) kâh bugün de gördüğümüz gibi kitleleri şiddet yoluyla sindirmeye çalıştı. Ülkenin en önemli sınıf örgütü olan ve aynı zamanda Tunus’un bağımsızlığından bu yana ciddi bir politik gücü de elinde barındıran Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) bürokrasisi 2011 yılında “demokratik geçişi” destekleyip bu geçişte rol üstlenerek, 2016 yılında da “Kartaca Paktı”na imza vererek, demokratik gerici taktiğin bir parçası olduğunu, işçi sınıfının çıkarlarından öte bürokrasinin çıkarlarını gözettiğini açıkça göstermişti. Dün sabah (19 Ocak) yaptığı, şiddet eylemlerine karışanların tutuklanması gerektiğini ima eden açıklaması ile UGTT bürokrasisi bu rolünü bir kez daha kanıtlamış oldu ve kendi tabanından ağır tepkiler aldı.

Devrimin demokratik ve sosyal görevleri arasına ucu belirsiz bir bekleme süresi koyan Tunus solunun geniş kesimleri ise tam da bu kavrayışlarının bir sonucu olarak, Tunus emekçi halkı adına alternatif bir politik önderliği açığa çıkartamadı. Son 10 yılın ve bugünün Tunus’unun en acil görevi ise bu olmayı sürdürmekte: Mücadele halindeki kitlelerle birlikte emekçi sınıfların bağımsız politik hattı ekseninde, mevcut düzenden kopuşu hedefleyen bir politik hattın inşası.

Sendikalaşma – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 15.01.2021

0

Sendikalaşma – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 15.01.2021 by Gazete Nisan

Teleset-Metalsan’da yetki kazanılmasına rağmen saldırılar sürüyor

0

13 Ocak’ta Manisa Organize Sanayi Bölgesinde faaliyet gösteren Teleset-Metalsan fabrikasında 30 sendikalı işçi ücretsiz izne çıkarıldı. Sendikal örgütlenmeleri Ağustos 2019’da başlayan Teleset-Metalsan işçileri, Ekim 2019’da yetki tespiti için bakanlığa başvuruda bulunmuş ve yetki tespiti olumlu sonuçlanmıştı. İzleyen günlerde 17 işçi sendika mücadelesi yüzünden işten çıkarılmıştı. Sendikayı kabullenemeyen patron yerel mahkemeye itirazda bulunmuş fakat mahkeme işçiler lehine 16 Ekim 2020’de sendikanın meşru olduğu sonucuna varmıştır. Sendikalaşmadan dolayı işten çıkarılan 17 işçi sendikal tazminat için mahkemeye başvurmuş ve şu ana kadar 4 işçi sendikal tazminata hak kazanmıştır. Diğer işçilerin davaları sürmektedir. Fakat tüm olumlu haberlere rağmen patronun öfkesi de sürmektedir ki, 416 çalışanlı fabrikadan 30 sendikalı işçi ücretsiz izne çıkarılmıştır. Türk Metal Sendikası Manisa 1 No’lu Şube Başkanı Ercan Dereli şunları söyledi:

“İşveren, işçilerin en doğal hakkı olan sendikalaşmayı tehdit olarak görmüş, sonrasında her türlü baskı, sözlü ve psikolojik taciz ile bizleri sindirmeye çalışmıştır.

Bu işyerinde pazar da dahil olmak üzere her gün fazla mesaili çalışma devam ediyorken üretimde daralma bahanesiyle 30 arkadaşımız ücretsiz izine yollanmıştır. İşveren Metalsan, işyerinde pazar günleri yapılan mesailerde, sendikalaşmanın cezası olarak bizlerin yerine Teleset işçisini bir kiralık işçi gibi görerek zorla çalıştırmaktadır.

İşveren vekili ve yöneticileri, işçiler sendika üyeliklerinden çıkmadıkları sürece ücretsiz izin uygulamasını uzatacakları mesajını göndermiştir. Birçok arkadaşımızın da ücretsiz izinleri bu iş yoğunluğunda tekrardan uzatılmış olup, onların yerine kiralık işçi alınmaktadır.

Buradan tekrar kamuoyu önünde; Metalsan yöneticilerine sesleniyor, Toplu Sözleşme masasında anlaşmaya sizleri davet ediyorum.”

İşçilerin sendika ve daha iyi bir yaşam mücadelesi kararlılıkları fabrika önündeki eylemlerinden ve son bir yıldaki çalışmalarından gözlemlenmektedir. Kimsenin geride bırakılmadığı bu sürecin aynı kararlılıkla süreceğine inanıyor ve Teleset-Metalsan işçilerinin mücadelesini selamlıyoruz.