Ana Sayfa Blog Sayfa 45

Adı konmamış devalüasyon

0

Eylül 2020, Türk lirasının (TL) dolar ve avro karşısında en değersiz noktaya ulaştığı ay oldu.  TL’nin değersizleşmesinin çok ciddi sonuçları var. Birileri “Dolarla mı alışveriş yapıyorsunuz?” diye soruyor. Bunun cevabı kesinlikle evet, neredeyse her şeyi dolarla alıyoruz. Fakat dövizin yükselmesi sadece aldığımız ürünlerin fiyatlarını etkilemiyor; uluslararası üretim ve ticaret kapsamında işçi ücretlerini de doğrudan etkiliyor. Şu anda, her geçen gün Türkiye’deki işçilerin ücretleri dünya parası (dolar) cinsinden dünyadaki ortalama emek gücü değerinin altına düşüyor. Dolayısıyla sadece işçilerin ceplerindeki para erimiyor. Verdikleri emeğin değeri de eriyor. Böyle olunca Türkiye’de işçi sınıfının ucuz işçi cenneti olarak dünya sermayesinin “hizmetine sunulmasının” önü açılmış oluyor. Ekonomi Bakanı’nın TL’nin durumu hakkında “para birimimiz rekâbetçileşiyor” dediği şey tam olarak bu. Böylece sermaye için dışarıdan yatırım alan bir ülkeye dönüşebilirmişiz.

Bu argüman da gösteriyor ki, iktidar nezdinde ülkenin ekonomik düzlüğe çıkmasının tek yolu işçi sınıfının daha çok sömürülmesinden geçiyor. Bu zor günlerde bile işçilerin ve tüm emekçilerin en acil sorunlarını çözmekten aciz bir iktidarın aklındaki tek program, sermayenin kurtarılması ve tüm zararın emekçilere yıkılması üzerine kurulu. Para biriminin değersizleşmesini bile ihracatçıların kârlarının, turizmin ve dış yatırımların artacağı umuduyla karşılayan bu yönetim, maskesinin düştüğünün artık farkında. Bu nedenle gösterişli hamleler yapmak zorunda; “müjdelere” ve “zaferlere” ihtiyacı var. Ama hiçbiri gerçek değil. Ayasofya, doğalgaz keşfi gibi “müjdelerle” kimseyi heyecanlandıramayan, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de vaat ettiği zaferlere ulaşamayan iktidar, son olarak da zaten açılmış ve yıllardan beri çalışmakta olan 300 fabrikayı yeniden “açtı”. Devletin yapmadığı köprülerin, yolların, hastanelerin ve fabrikaların bizzat devletin en üst düzeyden temsilcileri eliyle açılması, rejimin ihtiyaç duyduğu “müjde” ve “zaferlerle” bağlantılı. Ekonomi iyileştirilemiyor, dış politikada istenen hiçbir şey elde edilemiyor, kurgulanmış “müjdeler” ve “zaferler” istenilen karşılığı bulamıyor. İşte ülke bu ortamda büyük bir devalüasyon ve borç krizine doğru ilerliyor.

Devalüasyon sarmalı

TL bu kadar değersizken bile ithalatımız ihracatımızdan çok daha yüksek seviyelerde. Sadece TL’nin durumu da değil, üzerine yıl sonuna kadar artırılmış gümrük vergileri de cabası… Buna rağmen ithalat durdurulamıyor. Çünkü 1947’den beri hükümetlerin ekonomi politikası tamamen dışarıdan gelecek ara mamul mallara ve teknolojiye dayalı işliyor. Bu elbette sadece AKP döneminde başlamadı. Fakat AKP iktidarları bu politikada ısrar ederek ülkeyi daha da dışa bağımlı hale getirdiler. Böylece ülke ancak ekonomisi küçüldüğünde cari fazla verebiliyor. Son 18 yılda cari açık ortalamamız her sene 31 milyar dolar civarında idi. Bir yıllık dış borcun 176 milyar dolar olduğunu da hesaba katarsak kabaca bir yılda 200 milyar dolar bulmamız gerektiği söylenebilir.

Ekonomik küçülmeye rağmen (resmi olarak 2. çeyrek eksi %9,9) yüksek enflasyon devam ediyor. Buna, yüksek döviz, yüksek işsizlik ve yüksek borçluluğu da artık ekleyebiliriz. Doları düşük tutma pahasına Merkez Bankası’nın rezervleri tüketmesinin ve kamu bankalarının döviz açıklarının artmasının faturasının halka yıkılacağını aylar öncesinden söylemiştik. Bu fatura kesilmeye başlandı. 2011 ve 2017 arası döviz ile iç borçlanmaya gitmeyen hazine sadece ağustos ayında 9 milyar dolar içeriden borçlandı. Buradan kamu bankalarının döviz açıklarını hazinenin üstlendiğini anlıyoruz. Ağustostan eylül sonuna dolardaki her 1 kuruşluk yükselmenin hazineye maliyetinin 83,6 milyon lira daha fazla olduğunu da hesaba katacak olursak, doların bir aylık yükselişi karşısında hazinenin üstlendiği iç borçta 2 milyar 900 milyon TL’lik bir artış oldu.

Görünen o ki patronların ödemekte güçlük çektiği dolar cinsinden borçlarının da emekçilere peyderpey yıkılması planlanıyor. Faizin artmasıyla kredi mekanizmasındaki hızlı duruş tüketimi yavaşlatacak ve işsizliği daha da artıracaktır. Yüksek borçluluğun da buna eklenmesiyle işçi sınıfının çetin geçecek bir kışa hazırlanması gerek.

Türkiye borçlarını ödeyemeyerek temerrüde düşse bile emperyalizmle masaya oturulur ve borç yapılandırılmasına gidilerek süreç yeniden işler ve maliyet işçi sınıfına yazılır. Dolayısıyla dış borç ödemelerinin durdurulması ve hane halkı borçlarının iptali taleplerini hiç olmadığı kadar yükseltmemiz gerekiyor. İktidar ülkeyi ipotek altına alarak zararı gelecek kuşaklara yıkmayı çoktan göz almış durumda. Bile bile dövizle borçlanan, bile bile hazine garantileriyle sermayeyi besleyenler bu enkazın sorumluluğunu emekçilerin üzerine yıkamaz. Acil kamulaştırma ve dış borç ödemelerinin durdurulmasıyla merkezi ve planlı ekonomik bir sistem dışında serbest piyasa altında bir çözüm ufukta gözükmüyor.

28 Eylül yasal kürtaj ve kadın sağlığı için uluslararası mücadele günü: Haklarımız vazgeçilmezdir!

0

İlk olarak 1990 yılında Latin Amerika ve Karayipler’de kürtajın yasallaştırılması ve suç olmaktan çıkarılması için uluslararası eylem günü olarak ilan edilen 28 Eylül için bu yıl da kadınların kürtaj mücadelesi çağrısı devam ediyor. Türkiye’de kürtaj yasal olmasına rağmen kürtaja erişimde engellerle karşılaşılıyor ve fiili bir yasak söz konusu. Dolayısıyla yaşam hakkımız için yasal, ücretsiz ve güvenli kürtaj talebi ve Türkiye’de kadın mücadelesinin aktif bir parçası olmayan 28 Eylül günü aslında bizler için de bir anlam ifade ediyor. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınların 28 Eylül için yayımladığı deklarasyonun çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

COVID-19 pandemisi, kapitalist-emperyalist sistemin dünya çapındaki krizinin büyüklüğünü ortaya koydu. Bu sistemin doğanın talanı, yeni salgın hastalıkların ortaya çıkması, özellikle emekçi kadınları ve emekçi halk kesimlerini etkileyen sefalet ve eşitsizliğin artışı gibi sonuçları olan birikim modelinin bizler için yol açtığı felaketi açığa çıkardı. Pandemi ve ekonomik krizin birleşimi; yoksulluğun giderek kadınlaşması, kadınların üzerine yıkılan bakım emeği yükünün daha da artması, cinsel şiddetin ve kadın cinayetlerinin katlanarak çoğalması ve kadınların cinsel sağlık hakkı da dahil olmak üzere sağlık haklarına erişimlerinin kısıtlanmasıyla ataerkil kapitalist sistemin toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini tüm boyutlarıyla artırdığını iyice gözler önüne serdi.

Virüsün kendisi ülke, cinsiyet veya sosyal sınıf ayrımı yapmıyor olabilir, ancak toplum sağlığı ve yaşamı üzerindeki etkileri tam olarak bu ayrımları gözetiyor. Zaten tam da bu yüzden kapitalist hükümetler “ekonomiyi kurtarmak” için farklı stratejiler ararken, gün geçtikçe daha fazla işçi karantinada kalmalarını sağlayacak sosyal koruma önlemlerinin eksikliği nedeniyle çalışmaya zorlanıyor, enfekte oluyor ve hayatlarını kaybediyorlar. Örneğin, Fernandez yönetimindeki Arjantin’de ya da Piñera yönetimindeki Şili’de zorunlu olmayan sektörlerde çalışan milyonlarca işçi, toplu taşıma araçlarında, fabrikalarda ve işyerlerinde enfekte olmaya devam ediyor. Aynı durum López Obrador’un Meksika’sı, Bolsonaro’nun Brezilya’sı veya Moreno’nun Ekvador’u gibi sıhhi izolasyon önlemlerinin uygulanmadığı ve kendilerini korumayı seçenlerin açlık ve işten çıkarılma tehdidi ile karşı karşıya kaldığı ülkelerde de geçerli. İspanya Devleti’nde ise Sánchez-Iglesias koalisyonu da, özerk hükümetler de işçilerin hayatlarını tehlikeye atmayacak şartlarda işe geri dönmeleri için gerekli sağlık koşullarını garanti edemediğinden, meyve tarlalarında hasat sırasında ve de şimdi okulların yeniden açılmasıyla gördüğümüz gibi, salgın emek kaynaklı olarak yeniden büyüyor.

Bugün, özelleştirilen ulusal sağlık sistemleri döneminde yaşıyoruz ve bunun sonucu olarak, işçilerin aşırı sömürüsüyle zar zor ayakta kalan ve pandemiyle mücadelenin ön saflarında çoğunlukla kadın doktor ve hemşirelerin bulunduğu halk sağlığı hizmetleri çökmüş durumda. Diğer yandan özel sağlık hizmetleri toplumun sadece küçük bir kısmına kaynak olarak sunulduğundan emekçi halk kesimleri, kayıtdışı göçmen nüfus, kayıtdışı işçiler ve yoksul mahallelerde yaşayanlar arasında ölümler artıyor. Bu durum, en yüksek ölüm oranlarının özel sağlık sektörü masraflarını karşılayamayan siyahi ve Latin nüfusu içerisinde görüldüğü Trump’ın başkanlığındaki Amerika Birleşik Devletleri’nde oldukça belirgin.

Ancak pandeminin tek ciddi tarafı bu değil, çünkü COVID-19 sayıları medyanın manşetlerinde yer alırken, pandemi faklı şekillerde de kurban veriyor. Bunlardan biri güvenli olmayan kürtaj. Guttmacher Enstitüsü’nce 2020 Nisan ayında yapılan bir araştırmaya göre, cinsel sağlık ve üreme sağlığı hizmetlerine erişimde yalnızca %10’luk bir azalma gibi oldukça muhafazakâr bir tahminde bulunursak bile bu, 2020 yılında dünya çapında yaklaşık 49 milyon kadının daha güvenli doğum kontrollerine erişime sahip olamaması ve bunun sonucunda pandeminin ilk yılında 15 milyon istenmeyen gebeliğin meydana gelmesi anlamına geliyor. Benzer şekilde, bu yıl çoğu en yoksul ülkelerde olmak üzere tahminen 3 milyondan fazla güvenli olmayan kürtaj gerçekleşmiş olacak. Ve gizli kürtaj yüzünden yaşanan hamile kadın ölümleri 28.000’lere kadar artacak. Zorunlu karantina önlemleri çerçevesinde hane içi cinsel istismarın artması aynı zamanda bu sorunu da büyütüyor.

COVID-19 salgınının devam ettiği bu yıl boyunca cinsel sağlık, üreme sağlığı ve kürtaja erişim hakkı pek çok farklı şekilde ihlal edildi ve edilmeye devam ediyor. Sağlık sistemlerinin öncelikli olarak COVID-19 vakalarını ele alacak şekilde yeniden şekillendirilerek tüm sağlık sorunlarının, özellikle de koruyucu önlemlerin ve genel kamu sağlığının, bir kenara bırakılmasından, binlerce gebe kadının gebeliği sonlandırmak için başka bir yere seyahat etmesini engelleyen ülkeler veya şehirlerarası sınırların kapatılmasına kadar pek çok uygulama kürtaja erişimi zorlaştırdı. Örneğin, isteğe bağlı kürtaj yasasının 2010’dan beri yürürlükte olduğu İspanya Devleti’nde, sadece iki özerk bölge kürtaj olmak için randevu almadan önce bir sağlık merkezine şahsen giderek bir hekimle ön görüşme yapma zorunluluğunu ortadan kaldırmaya karar verdi. Bu da, hareketliliğin sınırlandırıldığı bu dönemde binlerce kadının kürtaj hakkının kısıtlanmasına neden oldu.

Diğer ülkelerde, örneğin ABD’de Teksas, Oklahoma, Alabama, Iowa, Ohio, Arkansas ve Louisiana gibi eyaletlerin Trump yanlısı valileri pandemiyi fırsat bilerek gebeliğin sonlandırılması hizmetini zorunlu sağlık hizmeti kapsamından çıkararak kürtaja erişimi kısıtlamaya veya yasaklamaya çalıştılar. Bu kısıtlama ve yasaklar ancak kürtaj yanlısı aktivistlerin ve organizasyonların çabaları sayesinde açılan davalar sonucu federal veya eyalet mahkemeleri ve yargıçları tarafından hükümsüz sayıldı. Yasal kürtaj hakkının 2018’de kazanıldığı İrlanda’da, isteğe bağlı kürtaj hizmetlerine ayrılan kaynaklar pandemiyle mücadeleye yönlendirilmeye başlandı. Ancak bu kısıtlamalarla bile bütçe aşıldı. Suudi Arabistan, Rusya ve Brezilya gibi dünyanın pek çok farklı bölgesindeki hükümetlerse, daha az risk kapsamındaki hamileliklerin ilaç yoluyla sonlandırılması hakkında bilgi veren web sitelerini yasakladılar; bunu da kadınların hakkı olan kürtajın sorumluluğunu üstlenmek yerine, sağlık sistemlerinin ilaçla kürtaj nedeniyle oluşabilecek olası komplikasyonlarla ilgilenemeyecek kadar yoğun olduğu bahanesini kullanarak yaptılar.

Orta Amerika ve Karayipler bölgesi ise dünyada kürtajın her koşulda suç sayıldığı birkaç ülkeden üçüne ev sahipliği yapıyor: Nikaragua, El Salvador ve Dominik Cumhuriyeti. Ek olarak, Maduro’nun Venezuela’daki sahte sosyalizm hükümeti, kürtaja ancak anne tehlikede ise izin veriyor. Panama gibi üç neden kuralının [1] mevcut olduğu diğer ülkelerde ise hükümetler, cezasız kürtajın önündeki engelleri artırmak için çeşitli önlemler almaya, hatta bu hakkı tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bu aynı zamanda Polonya’da yaşanan durumla da benzerlik gösteriyor.

Aynı şekilde, muhafazakâr ve dinci hükümetler ve kesimler de kadın seferberliklerinin karalanması ve kriminalize edilmesi yönünde ilerlemeye çalışıyorlar. İspanya Devleti’nde bu kesimler, ülkede salgının yayılma nedenini 8 Mart’taki kadın eylemlerinin üstüne yıkmaya çalıştılar. Türkiye’de ise Erdoğan, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekilmemesini ve uygulanmasını talep eden kadın seferberliklerini hedef gösterdi ve baskılamaya çalıştı.

Ancak pandeminin etkisine ve kapitalist hükümetlerin dini kurumlar ile el ele haklarımızı elimizden alma ve mücadelelerimizin önünü kesme girişimlerine rağmen, feminist hareket, kadınların kendi hayatları ve kendi bedenleri üzerinde karar verme hakkını talep etmeye ve ayakta kalmaya devam ediyor. Bu çerçevede, örneğin Meksikalı kadınlar, sadece ülkenin farklı eyaletlerinde isteğe bağlı kürtajın suç olmaktan çıkarılmasını değil, aynı zamanda kürtajın tamamen yasallaşması ve hükümetin şiddete uğrayan kadınların barınmasını garanti altına alması taleplerini de yükseltiyorlar. Arjantin’de, hükümetin konuyu sürekli ertelemesine rağmen, yeşil dalgayı ateşleyen gücümüz, tıpkı Şilili, Brezilyalı, Perulu, Bolivyalı, Panamalı, Dominikli, Ekvadorlu, Nikaragualı kadınlar gibi dünyanın her yerinden kadınlarla birlikte yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı talep etmeye devam ediyor. Bu nedenle, kürtajın suç olmaktan çıkarılması ve yasallaştırılması için uluslararası mücadele günü ve kadın sağlığı için uluslararası eylem günü olan 28 Eylül’de diyoruz ki: Kürtaj nedeniyle tutuklanan, ölen ya da sakat kalan bir kadın daha istemiyoruz! Özelleştirmelere hayır diyerek, cinsel sağlık ve üreme sağlığı haklarımızı hiçbir kısıtlama veya ayrımcılık olmaksızın garanti altına alan bir halk sağlığı sistemini savunuyor ve oluşturulması için mücadele ediyoruz. Kadın sağlığı için mücadelemiz kapsamında 28 Eylül’de seferber oluyoruz.

Emekçi kadınları, öğrenci kadınları ve aktivist kadınları dünya çapında seferberliklerini sürdürmeye çağırıyoruz. Salgının, hükümetler tarafından temel haklarımıza saldırmak, onları kriminalize etmek ve bastırmak için bir bahane olarak kullanılmasına izin veremeyiz. Kazanılmış haklarımızdan geri bir adım bile atmamalı ve daha fazlası için mücadele etmeliyiz. Tüm kadınlar ve hamile kalabilen bireyler için yasal, güvenli, ücretsiz ve isteğe bağlı kürtaj hakkını talep ediyoruz. 28 Eylül’de tüm kapitalist hükümetlerden bağımsız olarak büyük bir mücadele günü düzenleyelim. Trump, Bolsonaro veya Erdoğan gibi en gericilerden Fernández ve López Obrador gibi iki yüzlü söylemlerde bulunanlara kadar, tüm hükümetler kadın haklarının karşısında duruyor. Bizi kemer sıkma politikalarıyla, cinsiyetçi şiddet ve merdiven altına itilen uygulamalarla öldürmeye çalışıp büyük kapitalistlerin ekonomilerinin ve dini kurumların arkasında duruyorlar. Bu nedenle, emekçi kadınların kapitalist hükümetlerden bağımsız örgütlenmesini yükseltmeye, hakkımız olanları alana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz. Haklarımız esastır!

  • Kadın mücadelelerinin kriminalize edilmesine son verilsin! Kürtaj nedeniyle bir kadının daha tutuklanmasına ya da ölmesine tahammülümüz yok!
  • Karar verebilmek için cinsel eğitim, kürtajı önlemek için doğum kontrol yöntemlerine erişim ve ölmemek için yasal kürtaj istiyoruz! Güvenli ve ücretsiz yasal kürtaj, şimdi!
  • Din ve devlet birbirinden ayrılsın!
  • Dış borçların ödenmemesi ve büyük sermaye sahiplerinden servet vergisi alınması yoluyla halk sağlığı bütçeleri derhal arttırılsın! Bütünlüklü, evrensel ve feminist kamusal sağlık sistemleri oluşturulsun!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

21 Eylül 2020

[1] Detayları ülkeden ülkeye farklılık gösterse de gebeliğin cezasız sonlandırılmasına dair üç neden kuralının genel hatları şu şekildedir: 1. Gebelik kadının hayatını tehlikeye atıyorsa, 2. Fetüsün yaşama şansının olmadığı durumlarda, 3. Tecavüz nedeniyle yaşanan gebeliklerde, gebelik cezasız sonlandırılabilir. (ç.n.)

Akdeniz: Asıl düşman kim?

0

Doğu Akdeniz ve Ege sularının paylaşımına ilişkin olarak Türkiye ve Yunanistan hükümetleri arasında alevlenen anlaşmazlıklar, Fransa ve başka ülkelerin de araya karışmasıyla sanki sıcak bir savaşın eşiğine gelmişti. Ama sorun şimdi diplomasi masasına yatırılmış gibi görünüyor. Her iki hükümet de görüşmeden yana olduğunu söylüyor, ama bir yandan da anlaşmazlıklar iki ülke yöneticileri tarafından içerde tamamen milliyetçi bir histeri dalgasının yaratılması için sonuna kadar kullanılıyor. İki ülkenin halkı da birbirlerine ezeli ve ebedi düşmanlar olarak kışkırtılıyor. Aynı sorunlardan mustarip emekçi insanları birbirlerine silah çekmeye kadar sürükleyen bu gelişmeler karşısında özellikle işçi sınıfının, öncü işçilerin çok dikkatli ve uyanık olması gereken bir dönemden geçiyoruz.

Anlaşmazlıklar

Her iki hükümetin de bütün “vatan”, “millet” yaygaralarına rağmen iddia ettikleri tezlerde bir dizi saçmalık ve yalan var. Önce bizimkinden başlayalım. “Mavi vatan” diye adlandırdıkları bir Akdeniz haritası icat edildi. Bu haritada ülkenin güney kıyılarından itibaren 200 deniz mili uzaklıktaki tüm deniz alanı (üstüyle ve altıyla) sanki Türkiye’nin egemenliği altında olması gerekirmiş gibi sunuluyor. Oysa bu doğru değil. Uluslararası anlaşmalara göre bir ülkenin denizlerdeki egemenlik hakkı kıyılarından en fazla 12 deniz mili uzaklıkla sınırlıdır. Ege Denizi gibi mesafenin çok yakın olduğu yerlerde ise egemenlik hakkı karşılıklı anlaşmalarla belirlenir.

Kıyılardan denize uzanan 200 deniz millik alana ise “Münhasır Ekonomik Bölge” (MEB) denir. Ülkeler kendi MEB’leri içinde denizin ve deniz tabanının sunduğu ekonomik kaynaklardan faydalanma imkanına sahiptir. Ama, “vatan”ın bir uzantısı değildir. Buraları aynı zamanda uluslararası sulardır. Yani bir ülke bu alanda başka ülkelerin askeri ve sivil gemilerinin geçişlerini, uçaklarının uçuşunu veya kablo ya da boru hatları döşemelerini engelleyemez. Yine Akdeniz gibi sınırların birbirlerine yakın olduğu yerlerde MEB’ler ülkelerin karşılıklı anlaşmalarıyla belirlenir. Dolayısıyla da Türkiye’nin Libya ile MEB alanlarını birleştirmesi ve Ankara hükümetinin MEB’i tamamen kendi egemenliği altındaymış gibi sunması diğer ülkeler açısından son derece kışkırtıcı bir ortam yaratıyor.

Yunan hükümetinin kışkırtıcı saçmalığı ise iki noktada özetlenebilir. Birincisi, Mısır ile birlikte ilan ettiği MEB, Türkiye-Libya MEB’i ile ortada kesişiyor ve bu durum Türkiye’yi oldukça geniş bir ekonomik yararlanma alanından mahrum etme amacı taşıyor. Yunanistan bu konuda başta Fransa olmak üzere Avrupa Birliği’nin desteğini sağlama ayrıcalığından yararlanıyor. İkinci kışkırtması ise başta Akdeniz’deki Meis adası olmak üzere Ege’deki adalarını kendi anakarasının uzantısı olarak göstererek bütün Ege’yi ve Akdeniz’in önemlice bir kesimini karasuları alanı içine dahil ediyor. Böylece Türkiye’yi nerdeyse Çanakkale’den Akdeniz’e açılamayacak hale getirmeye, Akdeniz’de Antalya açıklarında hapsetmeye çalışıyor. Yunanistan’ın asla kabul görmeyecek bu iddiası elbette Tek Adam rejiminin eline milliyetçi propaganda için eşi bulunmaz bir imkan sunmaktan başka bir işe yaramıyor.

Resmin büyüğü

Bunlar burjuva (patron) hükümetlerinin askeri çatışma noktasına kadar sürükledikleri, şimdi de masada çekişmeye oturdukları anlaşmazlık konuları. Ama emekçilerin penceresinden bakıldığında konunun asıl büyük resmi görülebilir. Denizlerdeki bu hak iddialarının işçi sınıfı açısından hiçbir anlamı yok, çünkü ona en küçük bir yarar sağlamayacak anlaşmazlıklar bunlar. Türkiyeli olsun Yunanistanlı olsun, patronların her iki ülkede de “vatan savunması” diye adlandırdıkları bu çekişme, doğal kaynakların sömürülmesinden kendi paylarına düşecek miktarı artırma çabasından başka bir şey değil. Emekçilerin, ulusal egemenlik hakkı diye seferber edilmek istendiği bu çatışmalar burjuvazilerin kendi çıkarlarını koruma savaşıdır.

Ama dahası var. Ne Türkiye ne Yunanistan, Akdeniz’de tespit edilebilecek petrol ya da doğalgaz kaynaklarını ne bilgi, ne teknoloji, ne de mali açılardan çıkarma, işleme veya taşıma imkanlarına sahiptir. Her ikisi de emperyalizme bağımlı ülkelerdir. Asıl çekişme hidrokarbon kaynakları üzerinde uluslararası egemenliğe sahip olan çokuluslu tekeller arasındadır. Yani Akdeniz’deki çekişme, BP (İngiltere), Shell (Hollanda-İngiltere), ENI (İtalya), Total (Fransa), ExxonMobil (ABD) gibi emperyalist firmalar arasında süren bir rekabettir. Türkiye, Yunanistan, Mısır, Libya, vb. ise, bu sulara kıyıdaş oldukları için, emperyalist çokuluslu şirketler arasındaki paylaşım mücadelesinin taşeronluğunu üstlenmekte, bu yolla kendi patronlarına da kırıntıların düşmesini sağlamaya çalışmaktalar.

Kısacası, Türkiye ve Yunanistan emekçi halkları, emperyalist şirketlerin ve patronların arasındaki savaşta birbirlerine silah çekmeye zorlanmakta, milliyetçi demagojiyle birbirlerine daha fazla düşman edilmeye çalışılmaktadır.

Oysa…

Emekçi yığınlar Ege ve Akdeniz’de patronların yaratmakta olduğu anlaşmazlıkların tarafı değildir; onların bu rekabetinden hiçbir çıkarı yoktur. Tam tersine kaybedecekleri çok şey vardır. Bu çatışmaların (askeri ve sivil) maliyeti emekçilere ödetilmektedir. Akdeniz’deki kaynaklardan elde edilebilecek (kırıntı) gelirler emekçilerin evlerine değil, patronların kasasına gidecektir. Üstelik denizlerin altında tespit edilecek doğalgaz veya petrol yataklarının işletilmesi ağır çevre sorunlarına yol açarak gene emekçileri vuracaktır. “Vatan savunması” diye sunulan planlar, aslında aynı sorunlar altında ezilen emekçileri birbirine düşman kılacak, patronların “böl ve yönet” politikasına hizmet edecektir. İşçi, “senin patronun kötü, benim patronum iyi” diyerek burjuvaziye hizmete koşulmaktadır. Buna izin verilemez.

İşçi sınıfı, emperyalistler, kapitalist hükümetler ve patronlar arasındaki bu rekabete ve çatışma planlarına ortak olamaz. Başta sendikalar olmak üzere tüm işçi ve emekçi örgütleri bu gerçekleri anlatmalı ve yaymalıdır. Türkiyeli ve Yunanistanlı emek örgütleri bir araya gelerek, patronlarının planlarına karşı çıkmalı; her iki ülkenin emekçilerinin dayanışmasıyla onların bu oyununu bozmalıdır. “Neden sizin çıkarlarınız için birbirimizi vuralım?” demelidirler.

İşçiler, ülkeleri ne olursa olsun dünya ölçeğinde tek bir sınıftır. Çünkü hep birlikte patronlar tarafından aynı biçimde, aynı yöntemlerle sömürülmektedirler. Düşmanları ise aynıdır, bir başka ülkede değil hemen yanı başlarındadır.

HDP’ye siyasi operasyona hayır!

0

HDP’li ve bağlantılı çok sayıda siyasetçi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında HDP’li eski milletvekilli Sırrı Süreyya Önder, Kars Belediye Eş Başkanı Ayhan Bilgen, HDP MYK üyesi Alp Altınörs, HDP RTÜK üyesi Ali Ürküt, HDP eski MYK üyeleri Altan Tan ve Beyza Üstün gibi isimler de bulunuyor. Ayrıca halen HDP milletvekili olan Garo Paylan, Meral Danış Beştaş, Pervin Buldan, Hüda Kaya, Saruhan Oluç, Sezai Temelli ve Serpil Kemalbey için de fezleke düzenlenmesi gündemde. Toplamda 82 kişiyi kapsayacağı anlaşılan soruşturmanın gerekçesi 6-8 Ekim 2014 Kobane olayları olarak açıklandı.

Halen cezaevinde bulunan HDP eski eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil çok sayıda isim, iktidar tarafından, Kobane olaylarının sorumlusu olarak sık sık anılsa da son 6 yıl içinde doğrudan bu nedenle ceza almış değiller. Nitekim Kars Belediye Eş Başkanı bu çerçevede daha önce tutuklanmış, uzun süre cezaevinde kalmış, ardından beraat etmiş ve AYM kararıyla “kişi hürriyetini ihlalden” tazminat dahi kazanmıştı.

Kısacası üzerinden 6 yıl geçmiş Kobane olayları gerekçesiyle gerçekleştirilen bu soruşturma, hukuki altyapıdan yoksun olup, tamamıyla HDP’ye yönelik siyasi bir operasyondur. Aynı Gezi olayları bahanesiyle iktidar muhaliflerine yönelik olarak gerçekleştirilen siyasi operasyonlar gibi! Bütün bu uygulamalar iktidarın kendisine muhalif tüm unsurları birer polisiye vaka haline getirme amacını taşımaktadır. Devlet gücünü sadece kendi iktidarını ayakta tutmak amacıyla muhaliflerine karşı kullanan Saray rejiminin bu politikası, hiç kuşku yok ki gayri meşrudur. Kendinden menkul bu keyfi politikanın kabulü mümkün değildir. Kuşkusuz Türkiye’nin geleneksel devlet politikasından kaynaklı çözülememiş bir Kürt sorunu var. Özellikle 1992’den bu yana dönem dönem gündeme gelen “çözüm” arayışları en son 2009-2015 döneminde mevcut iktidar aracılığıyla bir “açılım süreci” olarak gündeme gelmişti. Birkaç kez görüşmelerin kesildiği bu dönem 2015’e dek devam etti ve Ceylanpınar hadisesinden sonra sona erdi. O tarihten bu yana da geleneksel devlet politikası olan “askeri çözüm” gündemde. Dolayısıyla yaşanan operasyonun konjonktürel yanları olsa da esas olarak yapısal bir sorunun tezahürü. HDP’ye yönelik siyasi operasyon böylesi bir tarihsel-siyasal-sosyolojik arka planda cereyan etmekte.

Bugüne dek yaptığı her şeyi sandıktan aldığı güçle (“millet iradesiyle”) açıklayan Saray rejiminin özellikle son 5 yıldır sandıktan yana yüzünün gülmediği, bıçak sırtı tartışmalı sonuçlarla ilerleyebildiği, aşikardır. Sandıktan yana gülebilmek için baskı ve şiddet politikasını devreye sokan, MHP ile ittifak yaparak rejimi değiştiren, “eski Türkiye”nin tüm aktörlerini ve aklını da Beştepe’ye davet eden Saray rejiminin, batıda da doğuda da, yüzünün yine de “gülemediğini” son yerel seçimler bir kez daha göstermişti. Tabii ki Saray, olası 2023 seçimlerinin kaybının telafisinin olmadığını biliyor. Ve özellikle son 5 yıldır, “Atı alanın Üsküdar’ı geçmesine” ve “Allah’ın türlü lütuflarına” rağmen hiçbir şeyin yine de istediği gibi gitmediğini görüyor. Ekonomik kriz derinleşerek devam ediyor. İşsizlik ancak savaş yıllarıyla ölçülebilir seviyelerde seyrediyor. Pandemiyle birlikte sistem; sağlıktan eğitime, tarımdan turizme hemen her yanından alarm veriyor. Bunca olumsuzluğa çare olması beklenen Suriye, Libya, Akdeniz seferberleri istenen sonuçları üretemiyor. Edilen sözlerin mürekkebi kurumadan tersi kararlar açıklanmak durumunda kalınıyor. Ne Ayasofya ne de Karadeniz’de doğalgaz müjdesi istenen etkiyi sağlayamıyor. İktidar kendisine ayrılmış süre dolup, sandıklar kurulduğunda, bütün meşruiyetini dayadığı “millet iradesinin” tecelli edeceği sandığa bu nedenlerle şüpheyle bakıyor. Haklı, çünkü son 15 ayda yapılan 57 anketin sonuçları da bu şüphesini doğruluyor. İktidar için sandık bu haliyle cazibesini yitiriyor!

HDP’ye siyasi operasyonun anlamı da burada! “Seni başkan yaptırmayacağız” ile başlayan “bağrınıza taş basınla” devam eden HDP’nin taktik politik tutumu 2023 öncesi iktidarın siyasi ömrünün mezurasını oluşturuyor.  O yüzden içine “eski-yeni” Türkiye’nin kamburu olan tüm güçlerin doluştuğu bugünkü iktidar bloku, “olağan şüpheli” HDP’ye vurarak ve tüm muhalefeti, onunla irtibatlı, iltisaklı ilan ederek, paramparça edebileceği bir sonuç umuyor. Kim bilir, belki çıkardığı gürültüyle “Anayasa’ya aykırı da olsa evet” diyecek bir zımni suç ortaklığı arıyor. Bulabilir mi? Bütün mesele de burada! Türkiye’nin nasıl bir ülke olacağını söyleyecek ve belirleyecek olan aslında çoktandır Saray rejimi değil. Son 5 yıldır söz de, sıra da sık sık Türkiye’nin geniş muhalefetinin önüne geliyor. Muhalefet o sözü ve sırayı kullanamadığı için iktidar iktidarmış gibi yapmaya devam edebiliyor. Ve söz şimdi bir kez daha muhalefette. Tam bu noktada kalıcı ve köklü dönüşümler için başta işçi sendikaları olmak üzere emek eksenli tüm örgütlerin sahne alması, işçi hareketinin toplumsal ve siyasal muhalefetin öncülüğünü üstlenmesi gerekiyor.

HDP’ye siyasi operasyona hayır!

Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın!

Demokratik hak ve özgürlüklerin kullanımı önündeki tüm yasaklama ve engellemelere son!

25 Eylül iklim için küresel eylem günü! Kapitalizmden kaynaklanan çöküşü durduralım!

0

Uluslararası çevre örgütlenmesi Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) 25 Eylül’de iklim için küresel eylem günü çağrısında bulundu. Açıklamada şöyle deniyordu: “Önümüzdeki aylar ve yıllar çok zorlu ve önemli olacak (…) İnsan kontrolünün ötesine geçecek geri döndürülemez reaksiyonlar zincirinin ortaya çıkmasını en aza indirmek istiyorsak, derhal harekete geçmek zorundayız. Bu nedenle, iklim krizinin koronavirüsün gölgesinde kalmaması, tam tersine en yüksek önceliğin verilmesi hayati önemde”.

Bir sene önce, Eylül 2019’da, 150 ülkenin 3 binden fazla şehrinde eylemler gerçekleşmişti. Milyonlarca insan iklim değişimine karşı etkili önlemler alınmasını talep etmişti. En büyük eylemlerden biri New York’ta İsveçli aktivist Greta Thunberg’in de katılımıyla gerçekleşmişti. Thunberg, gezegenin sıcaklık artışının durdurulması için etkili önlemler almak adına hükümetlerin hareketsizliğine ve emperyalizmin (G8, G20) “zirvelerinin” işe yaramazlığına karşı gençliğin yükselen öfkesinin sembolüne dönüştü.

Bu sene için küresel eylem gününün çağrısı yapıldığı dönemde Covid 19 pandemisinin etkileri tüm hızıyla devam ediyor. Karayiplerde eşi görülmedik güçte kasırgalar, Kaliforniya ve Amazonlarda devasa yaygınlıkta yangınlar gerçekleşiyor. Bütün bunlar iklim değişiklinin yıkıcı etkilerinin göstergeleri.

Covid 19 da dahil olmak üzere bu felaketler kapitalizmin çürüyüşünün doğrudan sonuçları. Kazançlar söz konusu olduğunda ne çevresel sonuçlardan ne de insani yıkımlardan çekinen bir sömürü sistemi. Toplumsal eşitsizliklerin artışı, nüfus yoğunlukları, kamusal sağlık sistemlerinin çöküşü ve çevresel yıkım, eski ve yeni hastalıkların ortaya çıkması ve gelişmesi için uygun koşulları yarattı.

Çin diktatörlüğü örneğinde olduğu gibi, kapitalist tarım endüstrisi tarafından ormanların yok edilmesi ve hiçbir sıhhi kontrol olmaksızın domuz endüstrisinin yaygınlaşması, küresel ısınmayla birlikte, yeni pandemileri tetikledi. Bu durum, geçtiğimiz yılın başında, 250 bilim insanı tarafından hazırlanan bir Birleşmiş Milletler (BM) raporunda öngörülmüştü. Fakat emperyalizmin bir kurumu olarak BM sadece “raporlar” hazırlamakla yetinirken, ABD, Çin ve diğer büyük kapitalist güçleri, çokuluslu şirketleriyle birlikte çevreyi yok etmeye devam etmesi için serbest bırakıyor.

Güncel küresel ekonomik kriz ve yüzde 6 ila 8 arasındaki küresel resesyon, bazı çevrecilerin öngördüğü gibi, çevrenin tahribatı ve kirliliğini azaltmıyor, tam tersine derinleştiriyor. Kapitalist hükümetler, ABD’den Çin’e, yarı sömürge ülkelere dek, çokuluslu şirketlere kârlarını sürdürmek için açık çek veriyorlar ve dolayısıyla devletlerin çevrenin korunmasına ilişkin zaten yetersiz olan düzenlemeleri daha da esnek hale geliyor. Bunun en yıkıcı ve somut örneklerinden biri Amazonlarda, Brezilya ve Bolivya’da gerçekleşen yangınlar. Bu yangınlar küresel ısınmadan kaynaklandığı gibi kapitalist tarım endüstrisinin “tarımsal sınırlarını” genişletmek isteyen hükümetlerin destek verdiği toprak sahipleri tarafından da çıkartılıyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak 25 Eylül küresel mücadele gününü büyütme çağrısı yapıyoruz. Çevresel yıkımın sorumlusu kapitalist emperyalist sistemdir. Bu yıkımı durdurmanın tek yolu kapitalizmin sona erdirilmesi, işçi ve emekçi halk kesimlerinin hükümetinin kurulması, çokuluslu şirketlerin ve bankaların tazminatsız kamulaştırılması ve emekçilerin korunmasıdır. Sosyalist bir toplumun inşasına girişecek hükümetler maden üretimi, tarım, balıkçılık ve sanayi alanlarını doğanın korunması ve geniş emekçi kesimlerin hizmeti doğrultusunda, demokratik planlama yoluyla örgütleyeceklerdir. Ya Sosyalizm ya Yok Oluş!

İUB-DE olarak 25 Eylül’de, her ülkenin kendi uygun koşulları çerçevesinde seferber olmaya çağırıyoruz. Suyun, havanın, toprakların ve denizin kirlenmesine; ormanların yangınlar ve ağaç kesmeler yoluyla yok edilmesine; çokuluslu şirketlerin doğayı yok etmesine ve emperyalist yağmaya; açık madenciliğe karşı ve çokuluslu maden, petrol ve gaz şirketlerinin, Monsanto ve Bayer gibi zirai ilaç firmalarının ve ormanları ve nehirleri zehirleyen, yok eden kapitalist tarım endüstrisinin kamulaştırılması için mücadele ediyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

The formula of Erdogan’s regime to extend its life: Lies, war, and repression!

0

The landscape of destruction that the People’s Alliance is responsible for is becoming more and more clear in every field of life. The economic situation is dire… The broadly defined unemployment has reached 18 million people. The new rise in foreign currency rates means further increase in the cost of living and further meltdown of our wages. The economy shrank by 10 percent in the second quarter, even according to official figures that have lost their reliability a long time ago. The unprecedented state of misery and economic collapse is dissolving the base of the above coalition of the Palace, aka the regime of Erdogan. The Palace, unable to produce consent anymore, tries to extend its life through lies, and through aggressive and oppressive policies.

The Palace embraces lies and “good news” to cover up the destruction in the economy. Neither the official unemployment and inflation figures, nor the coronavirus statistics announced by the government are trusted. The highly intelligent economic managers of the Palace must be aware of this mistrust, as they are trying to strengthen their systematic lies by presenting “gospels.” Although their efforts to announce “gospels” over “gospels” are admirable, these efforts barely produce the expected result. For instance, the effect of the retransformation of Hagia Sophia into a mosque on the public opinion was short-lived, hence came another “gospel” that we miraculously discovered a natural gas deposit in the Black Sea shortly after. Obviously, no one care to mention the fact that the cost of extracting this newly found natural gas is quite close to the expected income to be obtained out of it! The tensions in the Eastern Mediterranean, our “blue homeland defense” and “military successes” were placed at the top of the agenda when the natural gas “gospel” failed to lead to the expected upwards impact on the economy.

The Palace has been following an aggressive, expansionist and adventurous foreign policy for a long time. On the one hand, this policy feeds the “survival” discourse and aims to create social support by instigating nationalist and chauvinist hysteria. On the other hand, it allows the Palace to declare any kind of social opposition against itself as “treachery,” which is used to legitimize further repressive policies. Moreover, new areas for expanding the arms, construction and energy companies that have flourished under the wings of the Palace are currently being sought.

One has to read the latest tension with Greece as part of this process. Instead of pursuing a peaceful and diplomatic policy for oil and natural gas deposits in the Eastern Mediterranean, the Palace administration chose to stand up against Egypt, Greece and Southern Cyprus and started to increase its military activity in the Eastern Mediterranean. Similar policies were implemented by the Zionist Israeli state, which continues to loot the resources of Palestine, as well as by Egypt, Greece, Southern Cyprus. Moreover, imperialist states such as France, the USA, and Italy immediately got involved in the process to get the lion’s share of the resources in the region. Therefore, we are faced with policies of aggression that all bourgeois governments in the region have put forward to the benefit of their own capitalists.

The peoples of the region have no interest in the aggressive and expansionist policies of the regional governments, including the Palace regime. All the richness of the region should be used to the benefit of the working people of the region and should be shared by them in a fraternal manner. Yet, it is not possible to argue the former when it comes to oil and natural gas deposits in the region, for which war winds are blown. These natural resources, which require quite large investments, do not serve either to the humanity or the nature. As global warming drags the whole world to extinction, we need to turn to renewable and clean energy resources that will be more than enough for the Mediterranean people with appropriate technological investments, and not to more fossil fuels. However, the multinational monopolies of imperialism and their small partners in the region who all want to plunder the region are willing to risk anything for more profit, including dragging the peoples of the region into wars.

We must put a stop to these war policies of these governments that are promoted in order to obtain more profit and save their decaying powers. A real break is possible from the Palace regime, which tries to maintain its power through the discourse of “survival,” systematic lies and repressive policies. For this, we must be able to raise an independent class alternative in favor of labor, nature and the fellowship of the peoples of the region.

Workers’ Democracy Party

Kötünün iyisini tercih etmeye mahkûm değiliz

0

Ülke yangın yerine dönmüş durumda. Pandemi bütün hızıyla sürüyor, hastaneler dolup taşıyor. İstihdam bir yıl içinde 2,5 milyon azaldı ve işsizlerin sayısı 18 milyona dayandı. Asgari ücret artık açlık sınırının altında kaldı. “Müjdeler” karın doyurmaya, çocuk okutmaya, iş bulmaya yetmiyor. Emekçiler arasında hoşnutsuzluk yaygınlaşıyor, AKP-MHP koalisyonunun hem parti kadroları hem de anketlerdeki destekçileri eriyor. Tek Adam’ın aldığı herhangi bir seçim kararı yok, ama ortalıkta erken seçim havası esiyor.

Ekonomik yıkımın ve politik gerilimin bu denli arttığı koşullarda, seçim olsun veya olmasın, işçi sınıfının ve özellikle onun sendikal ve politik bakımlardan ileri kesimlerinin çok dikkatli olmaları gerekiyor. Zira ortam, emekçiler açısından hem büyük tehlikelerle hem de ciddi fırsatlarla dolu. Bu açıdan farklı sınıfsal kesimlerin niyetlerini ve eğilimlerini belirlemeye çalışmalıyız.

İktidar bloku

İktidardaki Cumhur İttifakı’nın çevresinde artık yakından tanıdığımız bir patronlar çetesi yoğunlaşmış durumda. İnşaat, enerji ve silah sektörleri ile bazı finans alanlarında müthiş kârlar elde eden bu tekelci patronlar grubu (oligarşi), devletin tüm imkânlarından (krediler, ihaleler, özelleştirmeler vb.) yararlanıyorlar. Sağlık, eğitim ve turizm alanlarındaki bazı büyük patronlar da bu kesime yapışmış durumdalar (ya da yapışmaya çalışıyorlar).

Bu kesimler devletin kamu hizmetlerine ilişkin ihalelerini (“mega projeler”) tercihli olarak üstleniyorlar ve “üretimlerini” devlete satıyorlar. Devletin hazinesini boşaltıyorlar. Devletin yayılmacı, saldırgan politikalarından en fazla yararlanmaya çalışan da yine bu kesimler. Suriye, Libya, Kuzey Irak, (belki yarın Ermenistan) ne kadar yıkıma uğrarsa, denizlerde ne denli savaş rüzgârları estirilirse inşaat, silah ve enerji patronları o kadar kâr ediyor. İktidar blokunun bütün milliyetçi, Osmanlıcı afra tafrası, kafa karışıklığı yaratarak ve antiemperyalist duyarlılıkları okşayarak emekçi halk arasında patronların istediği bu yayılmacı ve saldırgan politikalar için destek bulmaya yönelik.

Bu kesim, seçimle veya seçimsiz, her yöntemle iktidarda kalmaya çalışacaktır. Şimdilik, dini ve etnik duyarlılıkları kışkırtarak, uyduruk “müjdeler” vererek, ama bir yandan da polisiye ve adli baskılarla, tabanındaki erimeyi durdurmaya, hatta taraftarlarını çoğaltmaya çalışıyor. Ülke kaynaklarını yağmalamaya devam edebilmek için çeşitli karşıdevrimci girişimlerden “milli uzlaşı hükümetleri” seçeneklerine dek her türlü yönteme başvurabileceklerini bilmemiz gerekiyor.

Meclis muhalefeti

“Parlamento muhalefeti” diye adlandırabileceğimiz bu kesim esas olarak CHP, İYİ Parti ile Saadet, Deva ve Gelecek partilerinden oluşuyor. Bunlara HDP’yi de katarsak, hepsinin ana hedefinin, Erdoğan’ı ve Cumhur İttifakı’nı iktidardan uzaklaştırmak olduğunu söyleyebiliriz. Bu kesime “parlamenter muhalefet” dememizin bir nedeni, aralarında bazı küçük farklılıklar olmasına rağmen hepsinin Tek Adam sistemine son verilerek “güçlendirilmiş parlamenter sisteme” geçilmesini istemeleri. Onları böyle adlandırmamızın bir diğer nedeni de (bazı bakımlardan HDP dışında), muhalefetlerini sadece meclis içinde sürdürmeleri ve umutlarını sandığa bağlamış olmaları. Cumhur İttifakı’nın seçim yaptırmaksızın veya seçimlerde hile yaparak iktidarda kalmaya girişmesi durumunda, muhalefetin ne yapacağına dair bir öngörüsü veya stratejisi yok.

RTE çevresinde kümelenmiş yandaş patronların dışında kalan sermaye kesimlerinin umutlarını bu muhalefete bağladığı oldukça açık. Zira bu kesimler sadece devlet desteğinin, kredilerin ve ihalelerin dışında kalmakla kalmıyorlar, aynı zamanda Tek Adam rejiminin hukuksuzluğunun, dışarıdan sermaye (emperyalist sermaye) girişini engellediğini de söylüyorlar. Dolayısıyla da iktidarın ekonomiye yandaşları lehine müdahale etmemesini, serbest piyasa işlerliğine dokunmamasını talep ediyorlar. Oligarşinin yaptığı gibi ranta değil, üretime yatırım yapılsın diyorlar. Ama bu liberal politikaların, mevcut Tek Adam rejimi altında işletilmeyeceğini bildikleri için de sistemin değişmesini istiyorlar.

Tabii bu muhalefetin içindeki CHP’nin bazı farklı yanları da var. Ekonomide liberal politikaları CHP de savunuyor, ama onun yanı sıra “sosyal devletçilik” diye adlandırdıkları, esas olarak halkın yaşam düzeyini biraz daha iyileştirici uygulamaları da programlarına alıyorlar. Özgürlükleri, diğer muhalefet partilerinden daha güçlü biçimde seslendiriyorlar. HDP de benzer halkçı söylemler geliştiriyor; ama esas olarak da (başka partilerin yapmadığı şekilde ve haklı olarak) Kürt halkının sorunlarına ağırlık veriyor.

Emek cephesi

Bu muhalefet konusunda tüm emekçilerin dikkat etmesi gereken bir husus var: Bu partilerin hiçbiri, sermaye sisteminin (kapitalizmin) dışında, işçi-emekçi yığınların lehine yeni bir sistem önermiyor. Tek Adam rejiminden şikâyetçi olan liberal patronlar, işçi ve emekçi sınıfları kendi yanlarına almak istiyorlar. “Hak, hukuk, adalet” benzeri sloganlar, çalışanların ekonomik koşullarını düzeltmeye yönelik öneriler bu amaca hizmet ediyor.

Eğer emekçiler kesiminde kapitalist partilerin dışında güçlü bir parti bulunsaydı, iktidar ve muhalefet partilerinin programları arasındaki benzerlikler ve farklılıklar çok daha net olarak görülebilirdi. Zira ülke düzeyinde iyi örgütlenmiş ve güçlü bir işçi-emekçi partisi, ekonomik krize karşı taleplerini çok daha yaygın olarak duyurabilirdi: Örneğin, asgari ücretin (emekli maaşları dahil) sendikalar tarafından belirlenecek yoksulluk düzeyinin üzerine çekilmesi; işten çıkarmaların yasaklanarak tüm işlerin çalışabilen nüfus arasında paylaştırılması; en zengin yüzde 1’den yüzde 20 servet vergisi alınması; geliri olmayan herkese asgari yaşam geliri sağlanması; işyerlerinde iş güvenliği ve sağlığının işçilerce denetlenmesi; kapanan işyerlerinin işçi denetiminde kamu tarafından işletilmesi; sağlık ve eğitim hizmetlerinin tamamen parasız hale getirilmesi; planlı ve işçi denetimi altında bir merkezi ekonomi politikası…

Öte yandan, muhalefet kesimindeki bazı partiler yeni bir anayasa istiyorlar. Bu noktada da emekçi kesimin derhal öne çıkarak, böyle bir demokratik anayasanın, emekçilerin ağırlıkta olduğu bir Kurucu Meclis tarafından yapılması gerektiğini duyurmalı. Zira, sendikalaşma hakları ayaklar altına alınanlar, grevleri yasaklananlar, protestoları TOMA’larla ezilenler, mahkemelerde sürüklenenler, madenlerde tekmelenenler, eşit işe eşit ücretten mahrum edilenler, işyerlerinde tacize uğrayanlar, çocuk yaşta atölyede ve tarlada çalışmaya mahkûm edilenler… Bunların hepsi işçi ve emekçi. Demokrasiye en çok onların ihtiyacı var.

Bu gerçekleri ve talepleri ileri süren bazı sendikalar, işçi partileri ve emekçi örgütleri yok değil. Var, ama dağınık durumdalar. Bunların bir araya gelerek bir işçi-emekçi cephesi kurmaları durumunda, çalışan sınıflar içindeki ağırlıkları hızla ve katlanarak büyüyebilir. Böylece, emekçi halk, gerçekten emekten yana bir seçeneğin varlığına tanık olacaktır. İşçi ve emekçi kitleleri, sermaye sınıfları arasında “kötünün iyisini” tercih etmekten kurtaracak ve kendi kaderlerini kendi ellerine almalarını sağlayacak yegâne çözüm de budur.

Irak’ın Ekim Devrimi sürüyor

0

Kapitalizm kökten bir krizle karşı karşıya; emekçi kitleler artık eskisi gibi yönetilmek istemiyor. Birçok ülkede sınır, mezhep, dil fark etmeksizin kitleler kapitalist ekonomik sistemin yol açtığı sorunlarla sokakta yüzleşiyor. Irak da bu ülkelerden biri. ABD ve IŞİD işgali ile düzenin sorunlarını daha da fazla hisseden Iraklı emekçiler geçtiğimiz seneden bu yana kararlı bir mücadele sürdürüyorlar. 1 Ekim 2019’da hükümetin yozlaşmışlığını, işsizliği ve yetersiz kamu hizmetlerini protesto etmek amacıyla başlayan eylemler geçen sene başbakan Abdul-Mahdi’nin istifası ile çeşitli mevziler kazanmıştı.

Temel olarak kamu hizmetlerinin yetersizliği ve işsizliğe karşı başlayan eylemler bugün ABD işgali sonrası kurulmuş siyasi düzenin topyekûn değişimini istemekte. Hükümet istifaları ve yeni atamalar kitle hareketinin önünü alamamakta çünkü emekçiler içten içe yozlaşmış bürokratların aslında tümüyle yozlaşmış düzenin yalnızca kişisel temsilcileri olduklarını biliyorlar.

Geçtiğimiz haftalarda Irak’ın güneyindeki seferberliklere önderlik eden Tahseen Usame el-Hafaci adlı bir genç, kimliği belirsiz paramiliter çeteler tarafından katledilmişti. Katillerin bulunması için iki gün süre veren eylemciler, yetkililerin adım atmaması üzerine geçtiğimiz günlerde Basra valisinin evinin önünde gösteriler düzenlediler. Şii önder Mukteda El-Sadr’ın 2020’nin başında “eylemlerin yanlış yola saptığını” ve temizlenmesi gerektiğini söylemesi, çoğunlukla Şii halk tarafından doldurulan meydanların mezhepsel bir çatışma üzerine olmadığını ortaya çıkardı. Diğer yandan, Bağdat’ın Tahrir Meydanı’nı dolduran eylemler aynı zamanda 6 Haziran 2021’de yapılması tasarlanan erken seçimler için siyasi yapılar oluşturmaya da çalışıyor. Bu noktada önemli olan, bu yapıların isyanın çıkmasına vesile olan sorunlarla yüzleşmeyi gerçekten programına alıp alamayacağı. Irak’ta bürokratik yozlaşmışlıktan işsizliğe kadar her sorun bir işçi-emekçi hükümetinin gerekliliğine işaret ediyor. Kitlelerin denetimi, seçilenlerin her an geri çağrılabilmesi, parası ve toprağı olanların değil emekçilerin girebildiği bir meclis olmaksızın; planlı bir ekonomi, devlet yatırımları ve dış ticarette devlet tekeli olmaksızın ne yozlaşmışlığın önüne geçilebilir ne de işsizlik giderilebilir. 2008’den bu yana yaşanan tarih bunu defalarca kanıtlamış durumda.

Öte yandan, İran’ın karşıdevrimci rejimi de Ortadoğu’da yükselen seferberlik dalgasından nasibini alıyor. Akaryakıt zamlarının patlama noktasını oluşturduğu, aralıklarla süren eylemler şu an belediye çalışanları ve şeker işçileri başta olmak üzere çeşitli sektörlerin katıldığı grevlere ve eylemliliklere dönüşmüş durumda. Irak gibi İran’da da mevcut rejimin tasfiyesi kitle hareketinin gündeminde.

Söyleşi dizisi | COVİD-19 testi pozitif çıkan işçiler neler yaşıyor? Bir Vestel işçisi anlatıyor

0

Söyleşi: Elif Duru, Sedat Durel

Pandemiye ilişkin alınan tedbirler hiçbir zaman yeterli olmamıştı. Haziran ayında hükümetin “yeni normal”e geçişiyle pandemi sadece ekonomik olarak değil sağlık açısından da en çok işçi ve emekçileri vurmaya devam etti. Önce fabrikalar ve atölyeler, sonrasında da kamu binaları kısacası toplu çalışılan pek çok yer pandemi merkezi haline geldi.

Şu an itibariyle hükümet, başta Sağlık Bakanlığı ve patronlar aracılığı ile olmak üzere pandeminin tüm yükünü — iyileşmek dahil — işçilerin üzerine yıkıyor. İşçilerin tedbir almadığı sistemin ise çok iyi işlediğini söyleyen yalanlar kulağımızda çınlıyor.

Pandeminin başlangıcında birkaç haftalık kesin izolasyon için emekçilere güvenli konut ve gelir güvencesi sağlanmış olsaydı, ne binlerce kardeşimizi kaybetmiş ne de on binlerce kardeşimizi hasta görmüş olacaktık. Hükümetin patronlar daha çok kazanabilsin diye yeterli tedbiri almama ısrarı sürüyor ve ödediğimiz bedel giderek artıyor.

Pandemi sürdükçe hastalanmamak, ölmemek, daha kötü koşulları kabul etmek zorunda kalmamak ve işsizliği önlemek için yapılması gerekenler ortak: yaygın test, ücretli izin ve patronalrın elindeki kaynağı işçi emekçiler için kullanmak.

Enfekte olmuş kardeşlerimizin yaşadıklarına biraz daha yakından bakabilmek için Vestel’de çalışan ve Covid-19 teşhisi koyulmuş bir işçi dostumuzun anlattıklarını ifadelerine sadık kalarak yayımlıyoruz:

Bundan bir hafta önce pazartesi günü, öksürük, halsizlik ve boğaz ağrısı şikayetleriyle Celal Bayar Eğitim ve Araştırma hastanesine gittim. Bu şikayetlerim birkaç gün öncesinde de vardı ama ben ancak pazartesi günü hastaneye gidebildim. Hastanede beni Covid-19 bölgesine yönlendirip, test yaptırmam gerektiğini söylediler. O bölgeye gittiğimde, ismimi kendim listeye yazıp sıraya geçtim. Saat 9.30 civarı test yapılmaya başlandı. Sıra bana geldiğinde saat 11.30 olmuştu.

Testi yaptırdıktan sonra eve geldim ve akşamına pozitif olduğumu öğrendim. O sırada eşimle dışarıdaydım. “Pozitifim ne yapmam gerekiyor?” diye ambulansı aradım. Ambulans bir numara verdi fakat aradığımda numarayı açan olmadı. Tekrar 112’yi aradım ve bu numarayı kimse açmıyor dediğimde, “O zaman evinize gideceksiniz, kendinizi izole edeceksiniz, sabah bu numarayı tekrar arayın” dediler. Eve geldim, kendimi bir odada izole ettim. Sabah oldu, numara yine açmayınca 112’yi tekrar aradım; “bu numara açmıyor” dedim. Şikâyetiniz varsa gelip alalım dediler. Ben “daha çok toplu taşıma aracı kullanıp virüsü yaymak istemediğim için sizi aradım” dedim. Ambulans zar zor gelip beni aldı ve bir gün önce test yaptırdığım hastanedeki Covid-19 bölgesine bıraktı beni. “Ben dün test yaptırmıştım, pozitifim” dediğimde, “ileri bir bölgeye gidin” dediler bize. Oraya gittiğimizde yanımıza kimse gelip bizi bilgilendirmediği için geri dönüp, “biz ne olacağız?” diye sorduk. “Kan tahlili yapılacak size” cevabını verdiler.

Anlayacağınız, ancak biz sorduğumuz sürece bilgilendirme yapıyorlar. Saat 10.30 gibi kan alındı bizden ve saat 11.30’da bizi tomografiye sokacaklarını söylediler. Saat 11.20’de hala gelen giden yoktu ve 12’ye doğru biz gidip sorduk. “Bekleyin sizi alacaklar” dediler. Tabi bu süreç içerisinde biz orada test yaptıracak olan diğer insanlarla aynı ortamdaydık. Benim test yaptırdığım gün de yine bu şekildeydi. Bir personele ne olacağını sorduğumda ne olacağını bilmediğini, yeni geldiğini söylüyor. Tomografiye girip çıktıktan sonra bize öğleden sonrasını beklememiz gerektiğini söylediler; “doktor gelecek” dediler. Saat 2 oldu hala bekliyoruz. Tabi bu süreç içerisinde biz su almak için, karnımızı doyurmak için etrafta gezmek zorunda kaldık. Negatif vakaların arasına girip çıkmak zorunda kalıyoruz çünkü herhangi bir ilgi yok.

Saat 3’de gittik, ne olacak diye tekrar sorduk ve “doktor gelecek; yatacak ve gidecek hastalar için karar verecek” dediler. İlk başta yatacaksınız yüksek ihtimal demelerine rağmen, 2 kişilik yer olduğunu söyleyip 2 kişinin ismini okudular. Diğerleri de ilaçlı tedavi olacak evde dediler. Biz tamam dedik ve bu sefer de ilaçları beklemeye başladık. Saat 4-5 civarı bize reçete verip, “bu ilaçları eczaneden alın” dediler. Eczaneye gittiğimizde ilaçların günübirlik reçete ile ödenmeyeceğini öğrendik. Tekrar reçete yazdırmak için doktora gittik. İlaçlardan bir tanesi zaten eczanede kalmamıştı. Doktora gidip durumu anlattığımızda ilacın muadilini almamızı söyledi. Eczaneye gittik, ilacın muadilini aldık; tabii cebimizden ödedik parasını. Hastaneye tekrar döndük. Covid-19 ile ilgili ilaç geleceğini söylediler. Saat 5.30 gibi ilaç geldi ve ilaçları bize verdiler. “14 gün karantinada kalacaksınız ve ilaçları 5 gün kullanacaksınız” dediler. “Peki biz şimdi eve nasıl gideceğiz?” diye sorduğumuzda, kendi imkanlarımızla gitmemiz gerektiğini söylediler. “Benim arabam yok ve taksi param da yok” dediğimde, “o zaman dolmuşla gideceksin” diye cevap verdiler. Toplu taşıma kullanıp diğer insanları da riske atmak istemediğimi söylediğimde, “yapacak bir şey yok” dediler.

Ben hastalığı orta şiddetli atlatıyorum, fakat benim bulaştırdığım kişi benim kadar şanslı olmayabilir; daha ciddi atlatabilir, hatta atlatamayabilir de. Biz yaklaşık on kişiydik ve aramızdan iki kişi hastaneye yatacak kadar ağırdı. Eğer araban yoksa, taksi tutacak paran yoksa, toplu taşıma aracına binmek zorunda bırakılıyorsun. Düşünün, 4-5 pozitif vaka tek toplu taşıma aracına binmek zorunda kaldık. Ve vaka sayılarının yayınlanandan çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Ben hastanede kendi gözlerimle gördüm. Hepimiz çok dikkat etmeliyiz.

Moria’da yangın var!

0

Eşi görülmemiş bir insanlık kriziyle karşı karşıyayız. Midilli Adası’nda bulunan Yunanistan’ın en büyük mülteci kampı Moria’da hâlâ tespit edilemeyen bir nedenden dolayı yangın çıktı ve kamp kül oldu. Çocukların da dahil olduğu binlerce mülteci yangından canını zorla kurtararak yollara döküldü ve yolda polis barikatları ve biber gazıyla karşılaştı. Çünkü kamp bölgesini terk etmeleri ve şehir merkezine inmeleri yasak.

İnsan kaçakçılarıyla süren pazarlıkların sonucu açlığa yenilmeden denizde boğulma tehlikesini aşabilen yığınların, daha güvenli bir yere ilerlemeye çalışırken ilk durağı Midilli Adası. Burası, Türkiye ve Avrupa hükümetleri açısından ise anakaraya ulaşamayan binlerce insanın tel örgülerle çevrili kamplarda kaderlerine terk edildiği ideal bir tampon bölge. Yoksa 2 bin 800 kişi kapasiteli bir kampta 13 bin kişinin tehcir halinde yaşıyor olmasının başka bir açıklaması olamaz. Koronavirüs vakalarının ortaya çıkması nedeniyle tamamen karantina altına alınan, en temel hijyen koşullarının dahi sağlanmadığı bu mülteci kampında yangının neden çıktığını bilmek de mümkün gözükmüyor.

Avrupa Birliği’nin ve bölge hükümetlerinin bu insanlık krizine bakış açısı en başından beri mülteci yığınları kamplarda bir arada tutmaktı. Ancak bu “kamp politikası” bile masraflı geliyor ki mültecilerin insani koşullarda barınma, sağlık ve eğitim gibi en temel ihtiyaçları bile karşılanmıyor. Geçen sene henüz pandeminin ortaya çıkmamış olduğu dönemde Moria kampında mültecilerle yapılan bir röportajda, kampta 7 bine yakın çocuğun yaşadığını ve çocukların “ölmek istediklerini” söylediklerini okumuştuk.

AB ülkeleri ve Türkiye gibi bölge hükümetleri kayıtdışı ve çok ucuza çalıştırabildikleri ölçüde göçmenlerin sırtından ek kârlar elde ediyorlar; ancak kampların masraflarını kimin ödeyeceği konusunda birbirlerine girmiş durumdalar. Bugün kamplarda en temel insani ihtiyaçların karşılanması hükümetlerin masraf yapmasını gerektiriyorsa, bu masrafların zorla göçe neden olan, başta silah üreticileri olmak üzere işgalci politikaları uygulayan kapitalistlerce karşılanması gerektiğini söylüyoruz.

Bizler mültecilerin sınıf kardeşleri olarak onlardan çok farklı durumda değiliz. Dardanel işçileri valilik kararıyla evlerine gidemiyor ve fabrikada yaşıyorlar; Vestel’deki işçiler adeta toplama kampı koşullarında çalışmaya zorlanıyorlar. Bizler her işçinin, her emekçinin sınırlardan bağımsız olarak dünyanın her yerinde insanca yaşama ve çalışma hakkına sahip olduğunu savunuyoruz. İşçiler, emekçiler olarak kaderlerimizin mültecilerle ortak olduğunu görmemiz şart; kendi hak ve özgürlüğümüz için olduğu kadar mültecilerin hakları için de mücadele ederek sesimizi yükseltmemiz gerekiyor.

12 Eylül: Darbenin 40. yıldönümünde emekçiler için bir bilanço

0

40 sene önce bugün, Türk ve Kürt işçi sınıfları sendikalarının, partilerinin, kooperatiflerinin yanı sıra toplu iş sözleşmesi ve grev haklarının da yasaklandığı bir Türkiye’ye uyandılar. Türk kapitalizminin kendi partileri aracılığıyla, parlamenter metotlarıyla hukukî düzlemde çözüme kavuşturamadığı burjuva yönetim krizi ile yükselen sol ve işçi hareketi, ordunun iktidarı ele geçirmesiyle sonuçlandı.

Bu son durdurulabilir miydi? Elbette! Eğer işçi sınıfına mücadele etmesi, birlik olabilmesi, darbeye karşı demokratik mevzileri savunabilmesi için uygun araçlar ve aygıtlar yaratılmış olsaydı, cuntacı klik iktidar koltuğunda değil ama mahkemelerin sanık sandalyelerinde oturuyor olurdu.

12 Eylül’ün toplumsal bir felaketin sonuçlarından farksız olan bilançosunu burada bir kere daha hatırlatmaya gerek var mı? İşkenceler, tutuklamalar, idamlar, baskılar ve hepsi de “demokrasi” adına! Bugün bu darbenin, 1980’de iddia edildiği üzere Türkiye’yi düzlüğe çıkarmak için değil de, solu ve işçileri ezmek için, sendikaların kapısına kilit vurmak için, patronlar sınıfını kurtarmak için yapıldığını bilmeyen yok.

Bugün darbenin 40. yılı gelmişken, elbette yukarıdaki ağır faturanın sorumlularının kimler olduğunu hiç aklımızdan çıkarmadan, 1980-1982 aralığında işçi hareketinin bu darbeyi yenilgiye uğratmasını sağlayacak mücadele araçlarının neden yaratılamadığını tartışmak, her zamanki önemini koruyor. Bazı yorumcular bunu, o dönemki işçi hareketinin kapasite eksikliğine bağlıyorlar. Biz bu yoruma katılmıyoruz. Zira sorun işçi hareketinin potansiyelleri değil, o harekete sunulan perspektifin yenilgiye götüren sonuçlarıydı.

Almanya işçi sınıfı 1920 yılının Mart ayında gerçekleştirilen meşhur Kapp Darbesi’nin liderlerini, 15 Mart’ta başlattığı bir ulusal genel grevle iktidardan indirmişti. Genel grevin başarısının ardındaki neden, yalnızca komünistlerin yönetimindeki sendikaların değil, sosyal demokratların yönetiminde olan sendikaların da (mesela Hür Sendikalar ismiyle bilinen konfederasyon) greve çağrı yapmasıydı. Bağlı oldukları partilerden bağımsız olarak işçiler, darbeyi ezmek noktasında birleşmişlerdi. Bunun ismine Birleşik İşçi Cephesi dendi.

12 Eylül ufukta gözükmüşken veya gelip çattığında, yüz binlerce işçiye erişmekte olan sendikalar ile sol örgütlerin bir Birleşik İşçi Cephesi çağrısı yaparak, Türk ve Kürt emekçilerin darbecilere karşı mücadelelerinde onlar için uygun bir araç yaratma fırsatı vardı. Bu, emekçilerin derhal benimseyeceği ve kullanabileceği bir araç olurdu.

Bunun neden yapılmadığı ayrı bir tartışmadır. Ancak bunun yapılmasının zorunlu olacağı gelecek deneyimlerin olabileceği, bugünün sorunudur.

Pandemi korkusu ile çalışmaya mahkûm edilmek

0

Dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını sebebi ile hepimizin hayatı derinden etkilendi. Hayatını idame ettirebilmek için çalışmak zorunda kalan bizlerin ise bu salgın karşısında işi daha da zordu. Bir yandan salgın artıyor, diğer taraftan hâlâ işe gitmek zorunda bırakılıyoruz. Bu durum biz işçileri tedirgin ediyor.

Ben icra takibi yapan, toplamda elli çalışanı olan bir ofiste çalışmaktayım. Mart ortası gibi evden çalışmaya başladık ve bu süre zarfında kısa çalışma ödeneği alarak yaşamımızı sürdürmeye çalıştık. 15 Haziran itibarıyla ofisten çalışmaya başladık. Aslında salgının bulaşma riski işe gitmek için evden çıktığımız anda başlıyor. İşyerinin servisi yok ve toplu taşıma kullanarak işe gitmem gerekiyor. Herkesin bildiği gibi İstanbul’da toplu taşıma kullanmak başlı başına büyük bir sorun. Kendimizi salgından ne kadar korumaya çalışsak da toplu taşımada bunu başarmak çok zor. Otobüslerde sosyal mesafe kuralına uymak neredeyse imkânsız. Çünkü seferler yetersiz ve işe geç kalma gibi bir seçeneğimiz olamayacağına göre yakaladığımız ilk otobüse binmek zorunda bırakılıyoruz. İnsanlar bir yandan salgın koşullarında işe gitmek zorunda kaldığı için gerginler, diğer taraftan da haklı olarak bu süreçte hastalanmaktan korkuyorlar.

Maalesef bizim işyerinde de bir arkadaşımız Covid-19’a yakalandı. Bunu duyunca panikledik ve patronun bizleri bilgilendirmesini bekledik. Hatta bizi teste yollayacağını düşündük. Evet, bizi teste yönlendirdi fakat kendisi herhangi bir sorumluluk almadan, devlet hastanelerinde test yaptırmamızı istedi. Çalışmaya ara vereceğini düşünmüştük fakat bırakın ara vermeyi, daha test sonuçlarımızın çıkmasını beklemeden çalışmaya devam ettirildik. Çalışanlar olarak bu durumdan rahatsızdık fakat işsizlik korkusuyla pek kimse bu durumu dile getiremiyordu. Devlet hastanesinde test yapmak da çok yorucu ve zor oldu. Çünkü test yaptıracak devlet hastanesi bulmakta bile zorlandık. En sonunda bir hastane bulduk fakat o kadar insan test yaptırmayı bekliyordu ki sıra bize gelene kadar beş saat o ortamda beklemek zorunda kaldık. Test yaptırmak için işyerinizde vaka olması yeterli değildi. Hastalık belirtileri taşımıyor iseniz devlet hastanesi kolay kolay test yaptırmıyor. Cebinizde yeterli bütçeniz var ise özel hastanede yaptırmak zorunda kalıyorsunuz. Fakat bizim bunu verecek bütçemiz yoktu ki şu an birçok işçinin bizlerle aynı durumda olduğunu biliyoruz.

Bu yaşananlardan çıkardığımız sonuç şu ki ücretsiz ve yaygın test yapılmak zorunda. İşyerleri sürekli dezenfekte edilmeli, sosyal mesafe kuralına göre organize edilmeli ve bu önlemlerin hepsinin işçiler tarafından denetlenmesi sağlanmalı. İşyerinde vaka görüldüğü anda en az 14 gün çalışmaya ara verilerek çalışanlar ücretli izne çıkarılmalı.

Lübnan: Patlayan rejiminiz sandığa sığmaz!

0

Tarihinin en derin ekonomik bunalımını yaşamakta olan Lübnan’da, 4 Ağustos günü Beyrut limanında gerçekleşen şiddetli patlamanın açığa çıkarttığı, devasa bir yıkım ve kitlelerin dizginlenemez hiddeti oldu. 2013 yılından bu yana ülkenin en önemli limanında bir depoda bekletilmekte olan 2 bin 750 ton amonyum nitratın patlaması sonucu 200’ü aşkın kişi hayatını kaybederken, 5000’den fazla kişi yaralandı ve 300 bine yakın Lübnanlı evsiz kaldı. Yıkımın boyutlarını gözler önüne seren bu rakamlara patlamanın yaratacağı orta ve uzun vadeli ekonomik ve toplumsal sonuçlar da eklendiğinde Lübnanlı emekçiler için tablo çok daha vahim bir hale bürünüyor.

Öte yandan, patlamanın gerçekleştiği konjonktür, 2019 yılı Ekim ayından bu yana ülkenin içerisinden geçmekte olduğu devrimci sürece tekabül etmekte. Ekonomik çöküşe karşı mücadeleleri mezhepçi rejime karşı öfkeleriyle birleşen Lübnanlı emekçiler dokuz ayı aşkın bir süredir seferberliklerini sürdürürken yaşam koşulları zaten COVID-19 pandemisiyle daha da kötüleşmişti. Böylesi bir süreçte gerçekleşen patlama kitlelerin rejime karşı hiddetlerinin zembereğinden boşanmasına yol açtı.

Hükümet, patlamanın ardından kendisine yönelecek olan öfkenin önünü kesebilmek adına bir yandan sorumluların tespiti için bir komisyon oluşturulacağını söylese de diğer yandan olağanüstü hal ilan edip Beyrut sokaklarında orduya geniş yetkiler vererek kitleleri sindirmeye çalıştı. Ancak Lübnan emekçi halkının gözünde patlamanın sorumluları belliydi ve “Halk rejimin yıkılmasını istiyor” sloganlarıyla sokakları terk etmediler. Seferberliklerin altıncı gününde Hasan Diyab hükümeti, birçok bakanının görevinden ayrılması sonucunda istifasını sunmak zorunda kaldı. “17 Ekim Devrimi”nin alaşağı ettiği Saad Hariri hükümetinin (Hariri hükümeti 29 Ekim 2019’da istifa etmişti) ardından, 21 Ocak tarihinde göreve gelen demokratik gerici karakterli teknokrat hükümet altı ayın sonunda, bir kez daha kitlelerin seferberliği sonucunda görevini bırakmak zorunda kaldı.

Kitleler hükümeti istifaya zorlayarak önemli bir kazanım elde ettiler. Ancak Diyab istifasını sunarken iki ay içerisinde erken seçim yapılacağını açıkladı: Yani çürümenin eşiğindeki Lübnan kapitalizmi, yolsuzluğa bulaşmış, yozlaşmış, mezhepçi rejimini ayakta tutabilmek adına Diyab hükümetinin ardına saklanıp, kendi paçasını kurtarmayı deneme yoluna gitti.

Tek başına Beyrut limanında gerçekleşen patlama dahi ülkedeki düzenin yozlaşmışlığını ve çürümüşlüğünü gözler önüne sermeye yeterli bir örnek niteliğinde. 2 bin 750 ton amonyum nitratın altı yıldan fazla bir süre limanda bekletilmesi, çeşitli uyarılara rağmen taşınması adına herhangi bir adım atılmaması, patlamanın sorumluluğunun oldukça geniş bir çepere yayıldığının kanıtı. Ve bu sorumluluk, yöneticilerin “ihmali” ya da “beceriksizliği” gibi bireysel düzeylere indirgenemeyecek vaziyette. Karşımızda duran, kapitalizmin insan hayatı yerine kârlılığı ön planda tutan vahşi, sömürücü düzeni ve bu düzeni temsil eden Lübnanlı mezhepçi politik liderlerin tamamı.

Erken seçim çağrısına karşı, Lübnanlı emekçilerin rejimden ve kapitalist sömürü politikalarından kopuş doğrultusunda sürdürmekte oldukları mücadelelerinde de en belirleyici olacak unsur, emperyalizm ve ülke egemenleri tarafından devamlı olarak kullanılmaya çalışılan mezhepçi ayrımlar karşısına, emekçilerin, kadınların, gençlerin ve tüm ezilenlerin sınıfçı birliğini yerleştirmek ve onu inşa etmek olacak.

Müjde! Doğal Kaynağa Gerek Yok, Türkiye’de Emekçiler İçin #KaynakVar

0

“Emekçiler için kaynak var” diyerek yola çıkan Herkese İş ve Gelir Güvencesi kampanyası, herkese gelir güvencesi sağlanması için en zengin yüzde 1’den, yüzde 20’lik gelir vergisi alınmasını talebini açıkladığı bir basın bildirisi yayımladı. Kampanya, bu şekilde sağlanacak 860 milyar TL’lik bir kaynakla, gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri elde edilirken salgının bir işçi katliamına dönüşmesinin de önüne geçilebileceğini vurguluyor. Basın bildirisinin tamamını ve kampanyanın acil taleplerini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Koronavirüs salgını süresince, tüm dünyada milyonlarca emekçi işini, gelirini kaybederken ya da virüse yakalanma riskini göze alıp ölüm pahasına çalışmak zorunda kalırken, gazetelerde çıkan haberlerden biliyoruz ki,  dünyanın en zengin 25 kişisi COVID-19 salgını döneminde sadece 2 ayda servetlerine 255 milyar dolar kattılar.

Türkiye’de de durum bundan hiç farklı değil; Türkiye’nin en zengin 100 kişisinin toplam serveti, 100 milyar 400 milyon dolar yani 743 milyar 634 milyon TL. Sadece bu 100 kişinin serveti bile 10 milyon emekçiye 74,363 TL gelir sağlamaya yeter. Üstelik bahsettiğimiz sadece en zengin 100 kişi yani bir devlet okulunda bir sınıfı dolduracak kadar kişinin serveti.

İsviçre Bankası Credit Suisse’in yıllık olarak yayınladığı Dünya Servet Verikitabı raporuna göre ise, Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahip. Türkiye’nin toplam serveti 1355 milyar ABD Dolarını bulurken, en zengin yüzde 1’ik kesimin toplam serveti ise 575 milyar 875 milyon ABD Dolarını, yaklaşık 4,3 trilyon TL’yi buluyor. Toplam ülke servetinin yüzde 42,5’ine ulaşan bu miktar 10 milyon emekçiye dağıtılsa kişi başı 430 bin TL’ye denk düşer.

Yani Türkiye’de gelirini, işini kaybeden milyonlarca emekçiye fazlasıyla yetecek kaynak vardır. Ancak bunun yerine hükümet, işçilerin yıllarca kendi ücretlerinden kesilen paralarla oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonundan sağlanan ve kimsenin insanca bir yaşam sürmesine yetmeyecek miktarlardaki kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin ödeneği uygulamalarını tercih etmektedir.

Oysa bugün açıkça görülmektedir ki, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanması, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olarak ortaya çıkmaktadır. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor. Bu amaçla, Herkese Gelir Güvencesi Sağlanması için en zengin yüzde 1’den, yüzde 20’lik gelir vergisi alınmasını talep ediyoruz. Böylesi bir gelir vergisi toplamda 860 milyar TL’lik bir kaynak sağlayacaktır. Bu kaynakla gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri sağlanırken, salgının bir işçi katliamına dönüşmesinin önüne geçilebilir.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun! 
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

İşçiye demokrasi ne gerek… (mi?)

0

AKP-MHP koalisyonunun oyları anketlere göre eridikçe ortalıkta bir erken seçim tahminleri yarışı başladı. Bu yarış içinde hükümet “müjdeli” haberler vererek taraftarlarını ayakta tutmaya çalışıyor. Muhalefet ise Tek Adam rejiminin değiştirilip parlamenter sisteme geçiş anlayışı etrafında kümeleniyor. Bu konuda işçilerin tutumu ne olacak?

İşçi bilincinin ve mücadelesinin önemini kavrayamayan veya göz ardı etmek isteyenler, “işçi, cebindeki paraya bakar” derler. Yani onlara göre işçiler için iktidarda kimin olacağı önemli değildir; hatta başta baskıcı, antidemokratik bir hükümet olsun fark etmez, yeter ki işçinin cebine para girsin.

Bu küçümseyici bakış doğru mu? Evet, bir bakıma doğru; ama her aşağılayıcı demagoji gibi yarım doğru. Doğru olan yarısı şu: İşçiler elbette kendilerinin ve ailelerinin geçimini sağlayabilmek için insanca bir ücret almak isterler. Yanlış (hatta yalan) olan diğer yarısı ise, işçinin cebi ile politika ve demokrasi arasındaki ilişkiyi görmediği.

Örneğin, işçi, ücretinin ve sosyal haklarının iyileşmesi için sendikalı olmak ister. Öyle ya, sendikaya üye olmak yasal ve demokratik bir haktır. Ama işçi sendikaya üye olmaya kalktığında patron tarafından işten atılır, yani demokratik bir hakkını kullanmak istediğinde ekmeğinden olur. Patron-hükümet işbirliğiyle demokratik hakkından mahrum edilir.

Başka bir örnek: İşçi işyerinde işverenin baskıları arttığında buna karşı koymak ister. Karşı koymanın en etkili yollarından birisi elbette şalteri indirmektir. İşçiler işi durduğunda ise, işverenin çağrısıyla polis jandarma hemen kapıya dayanır, tutuklamalar başlar. Yani işçi, üzerindeki baskıyı protesto etmek gibi son derece insani ve demokratik bir haktan mahrumdur. Ödeyeceği kefaret de tutuklanma, hapis değilse, en azından işten atılmak, böylece tekrar açlığa mahkûm edilmektir.

Sendikalaşma nedeniyle ya da herhangi bir haksız nedenle arkadaşın işten atılır, kapıda toplanıp durumu protesto edersin, gene kolluk kuvvetleriyle çevrelenirsin. Greve çıkarsın; başta grev gözcüleri ve temsilciler olmak üzere işçiler, bu yasal haklarını kullanmasınlar diye bin türlü baskıya uğrarlar.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Peki, işçiler ekmek paraları ile demokrasi arasındaki bu bağın farkında değiller mi? Elbette farkındalar, ama ortada bir güven sorunu var. İşçi kendisine güvenir, ama toplu olarak hareket etmek gerektiğini düşünür ve bu da bir örgütlenme meselesidir. Bu noktada eğer işçi örgütsüzse ya da örgütlü olduğu -örneğin- sendikasının yönetimine güveni yoksa, elbette elini şaltere uzatmakta tereddüt eder. Demokratik hakları için mücadeleye atılmakta tereddüt eder.

Şimdi bu durumu işçi sınıfının bütünü ve ülke düzeyinde düşünün. Eğer işçiler demokratik hakları doğrultusunda toplu bir seferberliğin gerekliği olduğuna inanırlarsa, bunun hangi örgütlülük altında olacağına bakarlar. Hangi sendikalar, hangi politik partiler veya başka işçi örgütleri aracılığıyla yapılacaktır bu? Bu örgütler yeterince birlik halinde mi? Bunların yöneticileri yeterli kararlılığa sahipler mi? Kendilerini yarı yolda bırakma ihtimalleri var mı? Kısacası işçi sınıfı, kararlı ve güvenilir örgütlülük arar. Buna da hakları var elbette. Ama işçiler olarak bir noktayı daha akıldan çıkarmamamız gerekiyor: Bu örgütlülüğü yaratmak aynı zamanda bizim elimizdedir. Eğer yaşam koşullarımızın iyileştirilmesi bize demokratik ve sosyal haklarımız için mücadeleyi zorunlu kılıyorsa, bunun gerektirdiği örgütlenmeyi bizzat biz geliştirmeliyiz. İşyerlerimizden başlayarak, tüm mahalle, kent ve ülke düzeyinde işyeri komiteleri kurarak, sendikalaşarak ve elbette sınıfımızın politik partisini adım adım inşa ederek.

Salgın yükselişte; iktidar halk sağlığı değil kâr peşinde

0

Pek çok Avrupa ülkesinden ardı ardına koronavirüs vaka sayılarında artış haberleri geliyor. Bu, Avrupa’da ikinci dalganın başlayıp başlamadığı tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Peki ya biz? Sağlık Bakanı Koca, 20 Mayıs’ta “ikinci dalga beklemiyoruz” açıklamasında bulunmuştu. 1 Haziran’da Türkiye bir anda “normalleşmiş,” koronavirüse karşı alınan tedbirler salt vatandaşların maske takması, ellerini dezenfekte etmesi ve sosyal mesafeyi koruması gibi bireysel tedbirlere indirgenmişti. Virüs bu nedenle hiçbir zaman kontrol altına alınamadı. Vaka sayılarında ümit edilen düşüşün bir türlü yaşanmaması karşısında tedbirler sıkılaştırılmazken, Koca haziran ayı sonunda durumu “salgın döneminin öngörülemez olduğu” şeklinde değerlendirmekle yetindi. Son günlerde açıklanan yeni vaka sayıları, 1 Haziran’da kaydedilen sayının neredeyse iki katı. Bu ister birinci dalganın ikinci zirvesi olsun ister ikinci dalga… Virüs yayılımının yeniden gözle görülür bir yükseliş sürecine girdiği aşikâr. Peki bu yükseliş gerçekten öngörülemez ya da engellenemez miydi?

Cevabı, geçmişte yaşanan bir salgına bakarak verelim. Dünya çapında İspanyol gribi olarak bilinen ve yaklaşık 50 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan H1N1 influenza pandemisi de 1918 yılının şubat ayında yayılmaya başlamış ve ağustosta ikinci dalgası patlak vermiş, en çok ölüm de ikinci dalga sırasında gerçekleşmişti. Koronavirüsün aksine mevsimsel olan influenza virüsünün yaz aylarında düşüşe geçmesi normaldi; asıl sorun ikinci dalganın ilk dalgadan çok daha şiddetli olmasıydı. Bunun nedeni ise o dönemde de pandemiyle mücadele kapsamında ilk aşamada alınan tüm tedbirlerin ekonomi ve savaş politikaları gözetilerek kaldırılması, yükselen tepkilere rağmen üretimin arttırılarak okulların açılması ve pandemiyle mücadelenin tepedekilerin halka “öksürürken mendille ağzınızı kapatın” uyarılarıyla sınırlı kalması, yani tek kelimeyle tedbirsizlikti.

Aradan geçen 100 yıl içinde yaşanan onca teknolojik ve tıbbi gelişmeye rağmen, şu an içinden geçmekte olduğumuz pandemi süreci o dönem yaşananların adeta tekrarı niteliğinde. İktidarın sürecin “öngörülemez” olduğu iddiaları, tedbirsiz, plansız ve başarısız bir minareyi kılıfına uydurma çabasından ibaret. Yani emekçilerin sağlığını ve yaşamını değil, patronların kâr ve çıkarlarını öncelikli olarak kabul eden bir sistemi sürdürmek adına atılan adımların yarattığı ekonomik, sosyal, sağlık ve çevre yıkımını iktidar bize “öngörülemez” bir süreç olarak pazarlıyor. Pandemiyle derinleşen ekonomik krizden çıkış yolu bulamayan ve faturayı sosyal hakların gaspı, kısa çalışma ödenekleri, borçlandırma gibi yollarla zaten işçi ve emekçilere kesen iktidar, “biz elimizden geleni yaptık ama vatandaş maske takmadı” diyerek vakalardaki yükselişin sorumluluğunu da bizlerin üzerine yıkmaya çalışacak.

Biz işçi ve emekçilerin sorması gereken soru şu: “Biz maske takıyoruz, peki siz ne yapıyorsunuz?” Kaynakları patronlar için mi yoksa pandemi döneminde işini veya gelirini kaybeden insanlar için mi seferber ettiniz? Pandemi döneminde katlanarak artan kadın cinayetlerine yönelik önlem aldınız mı? Artan işsizlik ve enflasyona karşı halkın çıkarlarını gözeten bir ekonomik düzen kurdunuz mu? Yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda doğru filtrelendirmeye sahip olmayan havalandırma sistemlerinin kapalı alanlarda maskenin bile engelleyemediği küçük damlacıklar kanalıyla virüsü yaydığı kanıtlanmışken, işyerlerinde, fabrikalarda, otobüslerde, açmayı planladığınız okullarda bulaş karşıtı önlemler aldınız mı? Durum çok açık. Mesele “öngörülemezlik” değil, “öncelik” meselesi. Çözüm ise, rejim içi sahte çözümler ve müjdeler değil, emekçiler ve ezilenler için gerçek bir siyasal seçeneği yükseltebilmemizden geçiyor.

İllüstrasyon: Dünya Sağlık Örgütü

Seçenek tek: Uygula!

0

Kadın cinayetlerine karşı önlem almayan iktidarın, kadınların hayatlarını ve haklarını koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme yönündeki açıklamalarına karşı kadınlar bir ayı aşkın zamandır birçok ilde, ilçede, mahallede bir dayanışma ve mücadele hattı örüyorlar.

İktidar; sözleşmeden çıkılması, sözleşmeye yorum bildiriminde bulunulması, çekince konulması, sözleşme metninde değişiklik talebinde bulunulması gibi çeşitli seçenekleri önüne koymuş, kapalı kapılar ardında haklarımızı tartışırken, bizler tek bir seçeneğin söz konusu olduğunu söylüyoruz: “İstanbul Sözleşmesi’ni etkin bir şekilde uygula!”

Kadınları şiddetten koru, şiddetin ortaya çıkmasını önleyici tedbirler geliştir, şiddet mağdurlarını destekleyecek mekanizmaları işlet ve şiddet uygulayanları cezalandır! İktidar olarak buna yükümlüsün, bundan sorumlusun!

Kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve cinayetlerin cezasızlık, tahrik indirimleri ve eşitsiz infaz yasaları yüzünden bir kadın kıyımına dönüştüğü Türkiye’de; öldürülen her kadından…

Adaleti, hatta can güvenliğini sosyal medya üzerinden arayan, kendini korumakla yükümlü tüm diğer mekanizmaların görmezden geldiği kadınların içine itildiği çaresizlikten… “Sıkıntı yok beni almazlar…” diyebilen tüm şiddet faillerinden, iktidar olarak sorumlusun!

Bu politik bir sorumluluktur! Kadına yönelik şiddetle mücadele etmek ile bu şiddeti yaratan koşullardan nemalanmak arasında politik bir tercihi gerektirir.

Ve maalesef bugün sadece Türkiye’de değil, birçok ülkede, şu an seçimler erkek egemen sistemi güçlendiren politikaların idamesinden yana. Pandemi ile birlikte daha da derinleşen ekonomik ve sosyal politikalardaki çıkmazlar iktidarların muhafazakarlaşma ve sağcılaşma eğilimlerini güçlendirirken; onları, kadınlar ve LGBTİ’ler üzerindeki baskı ve tahakkümü artıran söylem ve politikalara, erkek egemen sistemin ayrıcalıklarına tutunan -o çok iyi bildikleri- pozisyonlara yöneltiyor. Elbette bunun, kadınların hem pandemi öncesi seferberliklerdeki öncü konumlarına hem de pandemi koşullarında bile öne çıkan mücadelelerine dönük bir sindirme çabası olduğunu da görmek gerek.

Şiddet, istismar, artan yoksulluk, kamu harcamalarındaki kısıtlamalar bizi çevrelerken, kadınlar olarak durumumuzu katmerliyor, üstüne bir de bugün kazanılmış haklarımıza, hayatlarımızı koruyan sözleşmelere bile göz dikiliyor! Bu durum, mücadelemizi açıktan bir yaşam savaşına dönüştürüyor… Ama tüm kadın ve emek düşmanı iktidarların karşısındaki gücümüz de tam burada yatıyor.

Bu mücadeleyi bulunduğumuz her alanda yaygınlaştırmak ve başta emek mücadelesi ve diğer toplumsal mücadelelerle etkileşim halinde büyütmek, acil taleplerimiz etrafında bir eylem birliği sağlayabilmek ise bu süreci ileri taşıyabilecek en önemli görev olarak karşımızda duruyor.

Neuralink, ölümsüzlüğün anahtarı mı?

0

Birkaç yıl önce dizide veya filmde görsek “olmaz canım bu kadarı da” diye düşüneceğimiz olgular bir bir günlük hayatlarımıza girmiş durumda. Maske günlük hayatımızın bir parçası oldu ve küresel ısınma her yıl etkisini daha çok hissettiriyor. Yaşadığımız bölgelerde her sene sıcaklık rekoru kırılırken, mevsimlerin değiştiğini şimdiden gözlemlemeye başladık. Mesela 2020 yılı için tüm Türkiye’de eylül ayının ağustostan daha sıcak geçmesi bekleniyor. Tüm bunlar olurken, yüz yılın girişimcisi, vizyoner, işçi düşmanı, milyarder Elon Musk yeni oyuncağı, Neuralink’i geçtiğimiz günlerde tanıttı. Beyin-Makine Arayüzü (BMI) adı verilen teknolojiyi kullanacak bu yeni aletin bizlere neler getireceğine beraber bakalım.

Önceliğimiz sağlık, ama…”

2016 yılında Elon Musk’ın da dahil olduğu bir ekiple ortaya çıkan Neuralink şirketi, kendi adını taşıyan araç ile başımıza yerleştirilecek çip üzerinden beyin ve makineler arasında bir erişim teknolojisi geliştirmeyi hedefliyor. Neuralink öncelikle felçli hastaların tedavisinde, hastaların hayata geri dönmeleri için geliştiriliyor. 3000’den fazla elektrot ile kafamızın üstüne yerleştirilmesi planlanan implant sadece robotların yapabildiği hassas ameliyat ile takılabilecek. Geçtiğimiz yıl domuzlar üzerinde denenmeye başlayan Neuralink’in, bu yılın sonuna kadar insanlar üzerinde denenmesi için izin alınmaya çalışılıyor.

Matrix’e uyanmak

Matrix filmini izleyen hatırlayacaktır, yapay zekânın yükselişi ve insanlarla olan mücadelesi sonucunda insanlar, simüle edilmiş sanal bir dünyaya kapatılmış ve jeneratörlere enerji sağlamak için kapsüllerinde yaşam mücadelesi veriyorlardı. Şu an bunu gerçekleştirebilecek bir yapay zekâ olmasa da BMI gibi teknolojilerle buna neden olacak süreci başlatıyor olabiliriz. Ayrıca çift yönlü erişim sağlaması öngörülen bu araçların algımızı, fikirlerimizi, hatta vereceğimiz kararları da etkileyebileceğini öngörebiliriz. Halihazırda kullanmakta olduğumuz teknolojiler bizi daha çok sanallaştırırken, Neuralink gibi yeniliklerin doğru bir şekilde kontrol edilmezse tamamen devlet ve şirketlerin yararına kullanılabileceğini, manipüle edileceğini tahmin etmemiz yanlış olmaz.

BMI veya benzeri yeniliklerle gelecekte düşüncelerimizi, karakterimizi tamamen makinelere, bilgisayarlara aktarmanın yolunu bulacağız, hatta belki de ölümsüzlüğün yolunu sanallaşma ile sağlayacağız. Küresel ısınma, savaşlar, hatta son korona salgınıyla da gördük ki, insanlığın geleceği şu anki sisteme yani kapitalizme bırakılabilecek bir konu değil, çünkü temelinde kâr odaklı bir anlayış bizlerin geleceğini düşünemez. Matrix veya daha kötü distopyalara, krizlere uyanmamak için kâr odaklı olmayan, denetlenebilir, kamulaştırılmış politikalara, vizyonlara ihtiyacımız var. Yoksa yazının başında da belirttiğim kötünün normalleşmesi çok da uzak değil.

Uzatmalar oynanırken: İktidar olmak! İktidarda kalmak!

0

AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerinden birinci parti olarak çıktı. Seçim sisteminin antidemokratik bir sonucu olarak yüzde 33 oyla mecliste üçte iki çoğunluğu sağladı ve tek başına iktidar oldu. Geride kalan 18 yılda da bu iktidarını sürdürdü. Eğer seçimler belirlendiği gibi 2023’te yapılır ve AKP o seçimi de kazanırsa iktidar da çeyrek asrı tamamlamış olacak. Bu, çok partili cumhuriyet döneminin üçte biri anlamına geliyor.

Peki, bu nasıl mümkün olabildi? Kuşkusuz tek bir nedeni yok. İç-dış onlarca faktör bu sonuca hizmet etti, ediyor. Lakin halen geçerli bir faktörün özellikle çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. İktidar onu en çok isteyenin ve koşullara “uyum” sağlayanın ellerinde kaldı. Bu, iktidarın ne yaptığını bildiği, her şeyi ince ince planladığı anlamına gelmiyor. Tersine olaylara yön veren değil, çoğunlukla olayların sürüklediği bir iktidar pratiğiyle karşı karşıyayız.

Hatırlayalım, sözüm ona cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi sağın edebi iktidarına yol açacaktı. Oysa üç yıl dolmadan geldiği nokta ortada; tıkandı. Kabul edelim; eğer AKP olduğundan daha güçlü ve kudretli görünüyorsa bunu kendi seçmeninin desteği ve inancından öte muhaliflerinin “ne yapsak boş” algısına borçlu. Oysa AKP’de güç ve kudret olarak görünen şey zayıflığı ve korkuyu örtmekten ibaret! “Hiçbir şey olmasa da bir şey oldu” maskaralığındaki gibi…

Evet, AKP sürekli tahkimat yapıyor çünkü kendini güçlü ve güvende hissetmiyor. İktidarda kalabilmek için sürekli ittifaklar kuruyor ama kurduğu her ittifakla iktidarını paylaşmak durumunda kalıyor. Devam etmek için kurduğu ittifaklar, verdiği tavizler, paylaşmak zorunda kaldığı güç ve ayrıcalıklar arttıkça korkusu ve güvensizliği daha da büyüyor. Bekçi, jandarma, takviye kuvvet derken kendini sağlama almak için attığı her adım daha büyük bir şüpheyi beraberinde getiriyor. İktidar için sorun güvenliğin yetersizliği değil, güvensizliğin büyüklüğü. O yüzden hamleleri birbirini tamamlayan değil biri diğerini açığa düşüren şekilde ilerliyor.

Peki, ne olacak? Eski siyah-beyaz tüplü televizyon döneminde çok yaşanırdı. Görüntü gider, koca kutudan sadece ses gelirdi. İnsanı çileden çıkaran böylesi durumlarda görüntüyü getirmek için televizyonun ensesine okkalı bir tokat atılır, genelde de işe yarardı. Bu durum öylesine kanıksanmıştı ki işe yaramazlığı anlatmak için “Ses var, görüntü yok” ifadesi gündelik dile yerleşmişti… İktidarı nasıl mı biliriz: Ses var, görüntü yok!

Müjde! Uçuyoruz!

0

İktidar, ekonomi üzerindeki gerçeklik algısını kaybetti. Türk lirası (TL) erirken bu durumu “ihracatta rekabetçi hale geliyoruz” diye açıklayan, halkın ne kadar zengin olduğunu “buzdolabı satış rakamları” üzerinden hesaplayan ekonomi yönetimi trajikomik bir hal almış durumda. Kriz karşısında pozisyon alamayan ve insanlara içinde bulundukları buhrandan çıkışa dair en ufak bir umut ve vaat veremeyen iktidar, eskiden olduğu gibi günü kurtarmaya dönük hamleleri bile yapamaz durumda. Çünkü para politikası cephaneliğini tüketti. Elde ne rezerv var ne de bağımsız hareket edebilen bir Merkez Bankası (MB). Üstelik borçlanmaya ve bütçe açığı vermeye devam eden bir ekonomik tablo söz konusu. Uçuyoruz, ama daha çok motoru yanan ve yere çakılmayı bekleyen bir uçuş bu.

Döviz neden bu kadar yükseliyor? Cevabı çok basit: Bu kadar çok para basarsanız enflasyonu hortlatırsınız, paranızın da değeri düşer. Eldeki döviz rezervlerini bitirmek pahasına sadece doları 7 liranın altında tutabilmek için son dört ayda 40 milyar dolar sattılar; bir yıllık satış miktarı 110 milyar dolar. Türkiye’nin yıllık doğalgaz ithalatı 12 milyar dolar. İsraf hesabını siz yapın! Kısa vadeli dış borcumuz da haziranda 171 milyar dolar oldu. MB brüt rezervinin kısa vadeli dış borcu karşılama oranı yüzde 50,4. Bu konuda bizden daha kötü olan tek ülke, ekonomisi batık olan Arjantin. Son bir yıldaki değişim verilerine göre hem para basma konusunda hem de eldeki döviz rezervlerinin eksilmesi konusunda Türkiye dünya birincisi konumunda. Uçtuğumuz bir konu varsa o da budur.

Dolar yıl başından bu yana yüzde 24 arttı (yaklaşık 1 TL 4 kuruş). Doların 10 kuruş artması dış borcumuzu 43 milyar TL artırıyor. 140 kuruş arttığına göre sadece doların artışından kaynaklanan ek dış borç maliyeti 603 milyar TL eder. Maaşımızı dolarla almıyoruz ama onun dışındaki her şeyi dolarla alıyoruz. Bu yükün tüm sorumlusu, ülkeyi 18 yıldır ithalat cenneti haline getirerek TL’nin döviz karşısında iyice güçsüzleşmesinin zeminini hazırlayan AKP hükümetleridir. Ekonomi, sıcak paraya ve ithalata bağlı olmasaydı TL’nin yerlerde süründüğü şu durumda ihracat hızlı bir şekilde yükselir ve cari fazla vermeye başlardık. Karşı karşıya kaldığımız tablo, sermaye lehine uygulanan ekonomi politikalarının bir sonucudur.

Ne idüğü belirsiz bir İslam ekonomisi modeli söylemi ile faizleri düşük tutarak TL’nin değersizleşmesine bile bile göz yumdular. Bu korkuyla faizi artıramayan MB, faizi dalgalanmaya bırakarak piyasa faizlerini parasal sistem üzerinden daha belirleyici hale getirdi. Tabloda değişmeyen faiz gerçekte yükseliyor. Düşük faizle şişen krediler aynı hızla sönme eğilimine girdi. Dolarla borçlanmanın önünü açan iktidar dış güçlerden ve olmayan “İslami” ekonomiden bahsediyor. Her şey gerçek suçlunun görülmemesi için… Devletten Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli ile proje alanlar, aldıkları hazine garantilerini dövizle alıyorlar. Kur arttıkça ödenen para da artıyor. YİD özel şirket ortaklarına ödenen para 2017’de 9 milyar TL iken, 2018’de 15’e, 2019’da 18’e, 2020’de 20 milyar TL’ye çıkmış durumda. Sadece son dört yılda bu şirketlere ödenen 62 milyar TL ile pandemi sürecinde işsiz kalan 8 buçuk milyon insana 3 ay boyunca asgari ücret tutarında para ödenebilirdi.

Kaynak var! Fakat bu kaynak ekonomiyi yönetenler tarafından sermayenin hizmetine sunularak çarçur ediliyor. Bu anlayışla dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervi de bulunsa gazın çıkartılması ve satışa hazır hale getirilmesi için yabancı şirketlere taahhüt verilecektir. Tıpkı yapılması planlanan Akkuyu Nükleer Santrali ile Rusya’nın cebine 35 milyar dolar gireceği gibi… Tıpkı Kazdağları’nı yok etme pahasına Kanadalı şirketlere altın arama ruhsatı verilmesi gibi… Yap-İşlet-Devret’lere (YİD) verilen milyarca lira gibi…. Liste çok uzun. Ekonominin yerlisi ve millisi olmaz. Ekonominin sınıfı olur. Uçan bir ekonomi varsa o da Türkiye’nin 20 yıllık geleceğini ipotek altına alan sermayedarların ekonomisidir. Planlı ve merkezi bir işçi ekonomisi kurmak bizlerin elinde. Derhal tüm YİD’ler kamulaştırılmalı. Emekçiler için fazlasıyla kaynak var!

Pandemide Dardanel-Vestel-ABC Mobilya: İnsanca bir yaşamı sadece işçiler kurabilir

0

Salgın başladığında zengin-fakir ayrımının kalmadığını söyleyen çok olmuştu. Çok geçmeden aynı gemideysek bile bize düşenin kürek mahkûmluğu olduğu anlaşıldı.

Salgından önce de her kötü gelişmenin faturası işçilere kesiliyordu: Dolar mı yükseldi, zammı azalt. Yurt dışından hammadde mi gelmiyor, ücretsiz izne çıkar. Kârlılık düşükse işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerini alma. Hükümetin hızlı bir propagandaya mı ihtiyacı var, 3. havalimanında işçileri yarış atları gibi çalıştır. Ölürlerse ölsünler! İşte patron düzeni buydu, salgına da bu düzenle girildi. Sonra ne mi oldu? Üç çarpıcı örnekle beraber inceleyelim.

Dardanel’in konserve balık üreten fabrikasında onlarca işçinin testinin pozitif çıkmasından sonra işçiler 15 gün boyunca “kapalı devre çalışma modeline” zorlandı. İşçiler evlerinden alınarak öğrenci yurtlarına yerleştirildi ve servislerle alınarak fabrikaya götürülerek çalıştırıldı. Patron, uygulamanın İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu’nun kararına dayandığını söylüyor. Peki, bunda bir sorun var mı? Var. Patron hasta ve sağlıklı işçileri bir arada çalıştırdı. Karantina bir işyerinde uygulanamaz, ancak ev ya da sağlık merkezlerinde uygulanabilirdi. Her şeyden önce fabrikalarda bulaşıcı hastalık taşıyan kişilerin bulundurulması zaten yasak ve ifade edilen model çalışma mevzuatında yok! Yani çalışma kampı niteliği taşıyan bu uygulama hukuksuz. Gıda-İş Başkanı Seyit Arslan’ın ifadesine göre işçiler ayda 90-100 saat fazla mesai yapmaya zorlanıyorlar. Fazla mesainin yasal sınırının yılda 270 saat olduğunu anımsatalım.

Vestel’de yaşananlar hepimizin malumu. 20 binin üzerinde işçinin çalıştığı, bir kasaba büyüklüğündeki yerleşkesi pandemi öncesinde de işçi düşmanlığının örnekleriyle doluydu. Manisalı emekçilerin sözlerine kulak verelim: “Zorlu, sendikalaşma söylentileri açığa çıktı diye bir vardiyada çalışan işçilerin tamamını işten atabilirdi!” Pandemi sürecinde de patron işçilere daha itinalı davranmadı. Salgın fabrikaya ulaştığında işçileri suçladı ve “son işçi kalana dek” çalışmanın süreceğini vurguladı. Ta ki Manisa Tabip Odası Başkanı Şahut Duran, Vestel’de bin civarı pozitif vaka olduğunu açıklayana ve ülkenin dört bir yanından emekçilerin Vestel’deki salgına karşı ses çıkarmasına kadar. Patron, testleri yaygınlaştırarak emekçilerin şikâyetini dinlemek zorunda kaldı. Peki burada bir sorun var mı? Yine evet. Çünkü salgın çok öncesinden önlenebilirdi. Patron, Türkiye’nin dört bir yanındaki emekçilerin hesap sorduğunu görene kadar işçilerin canını umursamadı. Tedbirlere uymayan emekçilere ceza keseceğini belirten yetkililer ise bu süreçte Vestel’e yönelik tek bir yaptırımda bulunmadı. Ekonomist Bahadır Özgür’e göre, Vestel pandemide 1,95 milyar lira satış geliri ve 215 milyon lira net kâr elde etmişti. Zaten parası olan Zorlu daha çok kazansın diye binlerce işçi hastalandı ve en az yedi tanesi öldü.

Son örnek yine Manisa’daki ABC Mobilya’dan. ABC Mobilya, koşulların hep kötü olduğu bir yerdi: Patron, işçilerinin tuvalete girmesini dahi zorlaştırmak adına, işyerindeki tuvaletleri ücretli hale getirmişti, tuvalete sabun koyma zahmetine katlanmıyordu. Pek çok işçi ABC Mobilya ile davalık olmuş ve patronun haksızlığı mahkemelerce ispatlanmıştı. Böyle bir işyerinde salgın başladığında patron ne tedbir alırdı? Tabii ki işçiler kaderlerine terk edildiler. Onlarca işçinin testinin pozitif olduğu biliniyor. Bütçesini ancak fazla mesai ile denkleştiren işçiler ise ev karantinasına alınmaktan korkuyorlar.

Peki patronlar hiç mi hastalanmıyorlar? Haklarını yemeyelim. THY’nin eski, TUSAŞ’ın yeni genel müdürü Temel Kotil korona olmuş. Bunu nasıl öğrenmiş dersiniz? Şu anda semptom göstermeyen emekçilerin teste ulaşımları oldukça zorken Kotil kendisine düzenli olarak test uygulamış ve hastalığını şans eseri öğrenmiş.

Dünya yansa patronlar kârını düşünür derken abartmıyorduk. Halk sağlığı, işçi sağlığı ve ölümler patronların gündeminde değil. İstedikleri daha çok kâr.

Bunca soruna ve mücadeleye rağmen sendikalar hâlâ bir eylem planı yayınlamıyor. İşyerimizde ya da komşu işyerinde salgın olursa ne yapacağımıza yanıt vermiyor, salgın ayyuka çıktığında basın açıklaması yapmakla yetiniyorlar. Oysaki emekçiler mücadele ediyor ve güvenilir bir alternatif istiyor. Bunun için sendikalar ellerindeki tüm olanakları seferber etmeli ve “İşyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin işçiler tarafından denetlenmesi” için mücadeleye girişmeli. Biz de bunun olması için sendikaları zorlamaya devam etmeliyiz. İnsanca bir yaşamı ancak biz işçiler kurabiliriz.

Giresun sel felaketi – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 01.09.2020

0

Giresun’daki sel felaketinin asıl sorumluları kim?

Saray’ın ömrünü uzatma formülü: yalan, savaş, baskı!

0

Cumhur İttifakı’nın sorumlusu olduğu yıkım tablosu her alanda giderek daha fazla görünür hale geliyor. Ekonomideki durum vahim… Geniş tanımlı işsiz sayısı 18 milyona tırmanmış durumda. Dövizdeki yeni yükseliş, hayat pahalılığının daha da artması, ücretlerimizin daha da erimesi anlamına geliyor. Hiçbir güvenilirliği kalmayan resmi rakamlara göre ikinci çeyrekte ekonomi yüzde 10 küçüldü. Eşi benzeri görülmedik sefalet ve ekonomik çöküş tablosu Saray koalisyonunun kendi tabanının da erimesine neden oluyor. Rıza üretemeyen Saray; yalan, saldırganlık ve baskı politikalarıyla ömrünü uzatma çabasında.

Saray, ekonomideki yıkımın üzerini örtmek için yalanlara ve “müjdelere” sarılıyor. Ne resmi işsizlik ve enflasyon rakamları ne de koronavirüse ilişkin açıklanan sayılara güven duyuluyor. Saray’ın fazla zeki ekonomi yönetimi de bunun farkında olmalı ki, sistematik yalan üretimini “müjdelerle” güçlendirmeye çalışıyor. “Müjde” üstüne “müjde” açıklamak için sarf ettikleri çaba takdire şayan olsa da, bu çabaların da bir sonuç ürettiğini söylemek mümkün değil. Ayasofya’nın etkisi çok kısa sürmüş olacak ki, Karadeniz’de doğalgaz yatağı keşfettiğimiz duyuruldu. Bu doğalgazı çıkarmak için yapılan harcamanın, doğalgazdan elde edilecek gelire yakın olmasının bir önemi yok! Doğalgaz “müjdesinin” de ekonomide umulan etkiyi yaratmamasının ardından Doğu Akdeniz’deki gerilimler, “mavi vatan savunumuz” ve “askeri başarılarımız” gündemin birinci sırasına oturtuldu.

Saray uzunca bir süredir saldırgan, yayılmacı ve maceracı bir dış politika izliyor. Bu politikayla bir yandan “beka meselesi” gündeme getirilip toplumsal destek milliyetçi, şoven histeriyle sağlanmaya çalışılırken, diğer taraftan toplumsal muhalefet “vatan haini” ilan ediliyor ve içeride uygulanan her türlü baskı için bir meşruiyet elde etmeye çalışılıyor. Dahası, Saray’ın kanatları altında serpilen silah, inşaat ve enerji şirketlerine de yeni alanlar açmaya çalışılıyor.

Yunanistan’la yaşanan son gerilim de bu sürecin bir parçası. Doğu Akdeniz’de bulunan petrol ve doğalgaz yatakları için Saray yönetimi barışçıl ve diplomatik bir politika izlemek yerine Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la karşı karşıya gelmiş ve Doğu Akdeniz’deki askeri etkinliğini artırmaya başlamıştı. Benzer politikalar Mısır, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Filistin’in kaynaklarını yağmalamaya devam eden Siyonist İsrail devletleri tarafından da uygulandı. Dahası, bölgedeki kaynaklardan aslan payını kapmak için Fransa, ABD, İtalya gibi emperyalist devletler de sürece derhal müdahil oldu. Dolayısıyla, bölgedeki tüm burjuva hükümetlerin kendi kapitalistleri için sahneye koyduğu saldırganlık politikalarıyla karşı karşıyayız.

Saray rejimi de dâhil olmak üzere bölge hükümetlerinin saldırgan ve yayılmacı politikalarından bölge halklarının hiçbir çıkarı bulunmuyor. Bölgenin tüm zenginlikleri bölgenin emekçi halkları için, onlar tarafından kardeşçe paylaşılarak kullanılmalıdır. Uğruna savaş rüzgârları estirilen petrol ve doğalgaz yatakları için bunu dahi söylemek mümkün değil. Oldukça büyük yatırımlar gerektiren doğa düşmanı bu kaynaklar insanlığa ve doğaya hizmet etmiyor. Küresel ısınma tüm dünyayı tükenişe sürüklerken, daha fazla fosil yakıta değil, uygun teknolojik yatırımlarla Akdeniz halklarına fazlasıyla yetecek yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmemiz gerekiyor. Ne var ki, bölgeyi yağmalamak isteyen emperyalizmin çokuluslu tekelleri ve onların bölgedeki küçük ortakları, daha fazla kâr için bölge halklarını savaşa sürüklemek de dâhil olmak üzere her şeyi göze almaya hazır.

Daha fazla kâr ve çürüyen iktidarlarını meşrulaştırmak için yükseltilen savaş politikalarına dur demeliyiz. “Beka” söylemiyle, sistematik yalanlarla ve baskıcı politikalarla iktidarını sürdürmeye çalışan Saray rejiminden gerçek bir kopuş mümkün. Bunun için emekten, doğadan, bölge halklarının kardeşliğinden yana bağımsız sınıf seçeneğini yükseltebilmeliyiz.

Fabrika ve işyerlerinde mücadeleler yaygınlaşıyor

0

Pandemiye karşı yürütülen politikalar patronlarla işçiler arasındaki ilişkiyi açığa çıkartıyor. Amaçları sadece kâr olan patronlar işçileri “ölümüne” çalıştırıyorlar. Ve iktidar attığı her adımda işçi ve emekçilerin haklarına saldırıyor. Bunun en büyük göstergesi, salgını fırsat bilerek kıdem tazminatına tekrar göz dikmeleri oldu. Ancak şimdilik “ertelenmiş” durumda çünkü birçok işyerinde işçiler bu duruma karşı çıktılar ve yaptıkları eylemlerle hükümeti ve patronları genel grevle tehdit ettiler.

Hükümetin büyük saldırıları yalnızca bununla sınırlı değil, İstanbul Sözleşmesi’ne yapılan saldırı da bir başka örnek. Ancak kadınlar bu saldırıya karşı her yerde büyük bir mücadele veriyorlar. Yalnızca meydanlarda ve sokaklarda değil, bu mücadele işyerlerinde de sürüyor. Petrol-İş’e bağlı işyerlerinden Novares, Spota Plascam ve Alpla’da ve Birleşik Metal-İş’e bağlı İnform ve Legrand fabrikalarında İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırıya kadınlar işyerlerinde yaptıkları eylemlerle tepki gösterdiler.

İktidarın politikalarından güç alan patronlar ise pandeminin başlarında MÜSİAD tarafından dile getirilen çalışma kampları fikrini bugün Vestel’de, Dardanel’de uyguluyorlar. Hastalığın görüldüğü ve buna rağmen işçilerin çalışmaya zorlandığı işyerleri maalesef sadece bunlar değil; Koza Halı, Volt Elektrik, Eti Bakır, Çimsataş, Rota Tekstil ve Arçelik, Covid-19 vakaları olduğu bilinen işyerlerinden birkaçı… Vestel’de işçilerin bu sürece ilişkin sürdürdüğü mücadele, kamuoyunun da baskısıyla patronları belli önlemler almaya zorladı ve mücadelenin sonuç almak açısından ne kadar elzem olduğunu bir kez daha gösterdi.

İşçi ve emekçilerin hem pandemi hem de onun dışında kalan saldırılara karşı örgütlenmesi ise patronların en istemedikleri şey. Bu sebeple MTN Plastik, Tunada Konfeksiyon, Kömürcüoğlu Grup, MT Reklam, Dinarsu Ak-Al, Özer Elektrik, Ünal Kablo ve birçok işyerinde işçiler yasak olmasına rağmen sendikalaştıkları için işten çıkartıldılar.

Kömürcüoğlu Grup, MT Reklam, Dinarsu Ak-Al, Özer Elektrik işçileri bu işten çıkarmalar karşısında direnişe başlayarak mücadeleyi sürdürüyorlar. Cargill, TüvTürk işçilerinin direnişleri de devam etmekte. Öte yandan Şişli Belediyesi, CPS Tekstil, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde toplu iş sözleşmesi sürecinde anlaşma sağlanamadığı için sendikalar grev kararı aldıklarını duyurdular.

İşçi ve emekçileri ölümüne çalıştıran patronlara karşı bu mücadeleler, çalışma koşullarını işçilerin denetlemesi için, işten çıkarmaların gerçekten yasaklanması için, sendikal faaliyetlere karşı saldırıların son bulması için sendikalar öncülüğünde birleşmelidir. Ve mücadele, yalnızca bu saldırılara karşı durmak için değil, tüm işçi ve emekçiler için güvenceli bir iş ve gelecek talebini hayata geçirebilmek için yaygınlaştırılmalıdır.

THY ile Hava-İş işçi düşmanlığında anlaştı!

0

Uluslararası marka değerlendirme kuruluşu Brand Finance’ın “Türkiye’nin en değerli markası” seçtiği Türk Hava Yolları’nda (THY) son dönemde yaşanan kriz pandemiyle ilişkilendirilse de bu süreç, krizin ötesinde, alınan yeni kararlarla çalışanlar için ciddi endişeler barındırıyor.

Pandeminin açığa çıktığı mart ayından beri yaşanan sürece şöyle bir göz atalım. Öncelikle, yerde çalışan personel idari izne çıkarılarak uzaktan çalışma dönemi başladı. Devamında uçuşlar yavaş yavaş durdu, öte taraftan da iştirak olan Turkish Cargo’nun yolcu uçakları ile kargo taşındı ya da tahliye uçuşları gerçekleştirilmeye devam edildi.

Dünyada havacılık sektörünün yaşadığı ağır krizin faturası ivedilikle çalışana kesilmeye başladı. Öncelikle “en yüksek maaşı alan” diye tabir edilen, en ağır ve riskli şartlarda çalışan kabin ve uçuş personelinin aldığı harcırah, yol ücreti gibi zaruri kalemlere tasarruf tedbiri şeklinde müdahale edildi. Devamında ise kısa çalışma ödeneğinden (KÇÖ) üç ay yararlanılmak suretiyle çalışanların işsizlik fonlarından kullanılmaya başlandı. Bildiğimiz üzere haziranda süresi dolan bu ödeneğin Cumhurbaşkanı tarafından aylık periyotlarla sektörel bazlı uzatılması da THY yönetimini destekler nitelikte olmuştu. Yönetim ve sendika, KÇÖ uzadıkça giderek artan belirsizliği aşmak ve sözde istihdamı korumak için konuyla ilgili net bir karar almak adına tekrar masaya oturdu. Fakat görüşmelerde uzlaşı sağlanamadı ve fatura yine çalışanlara kesildi.

Teklife göre, Ağustos 2020 itibarıyla 2018 yılı birinci altı ay zammı sonrasında oluşan diğer ücret ve ödemeler uygulanacak. Yani 2020 yılı ikinci altı ay zammı sonrasında oluşan ücret ve diğer ödeme tutarları üzerinden yüzde 50’ye varan oranlarda ücret kesintisi yapılacak. İkramiyeler 2021 yılı da dahil olmak üzere ödenmeyecek. Kısaca teklif, ücret rejimini değiştirmeyi dayatıyor. Aynı zamanda, bir sonraki TİS’te 2018 maaşı üzerinden zam yapılma hususu da muğlak bırakıldı.

Ülkenin ekonomik durumuna ve en basitinden enflasyona baktığımızda bu maaşın çalışanlara ağır bir darbe olduğu aşikâr. Ülkelerin sınırlarını açmış olduğu, uçakların doluluk oranları ve Turkish Cargo’nun kârlılığı göz önüne alındığında; yapılan teklif pandemiyi fırsata çevirmek ve yüksek risk taşıyan havacılık sektörü çalışanları açısından yeni bir çalışma rejimi anlamına geliyor. Hava-İş ise masada ilgili teklifi reddetmiş olsa da hâlâ net bir alternatif teklifte bulunmadı. Ancak son gelişmelere göre, Cumhurbaşkanı’nın araya girmesiyle THY’nin 2008 sözleşmesini dayattığı “işçi düşmanı” teklifte uzlaşma sağlandı! Yani Hava-İş yönetimi üyelerini “savunan” söylemlerine rağmen THY’nin çıkarından yana tutum aldı.

AKP iktidarı 2012 yılında havacılıkta grevi yasaklamış ve THY yönetimi pandemi sürecinde sendikayı ziyaret eden 10’un üzerinde kıdemli kaptan pilota “Uçuş Durdurma Cezası” vermişti. Süreç hakkında görüşlerini aldığımız bir havayolu çalışanının ifade ettiği gibi: “Havacılık işçilerinin mücadelesi uzun zamandır baskı ve yasaklarla engellenmeye çalışılıyor ve şimdi bu yolla pandemi süreci de kötüye kullanılarak çalışanlara sefalet ücretleri dayatılıyor.”

Belarus: Rejim, sınıf ve sol

0

9 Ağustos başkanlık seçimlerini oyların %80’ini aldığını iddia ederek kazandığını söyleyen Lukaşenko’ya karşı patlak veren kitlesel eylem ve grev dalgası sürüyor. 1994’ten beri iktidarda olan ve ülke kaynakları ile zenginliklerinin özelleştirilme süreçlerini yöneten Lukaşenko, eylemcilere karşı İçişleri Bakanlığına bağlı paramiliter çeteleri sokağa indirmiş durumda. Ülkenin batısı sanayi işçilerinin grev dalgasıyla felç olmuşken, Lukaşenko Belarus ordusunu batı sınırında “tatbikat” eğitimine gönderdi. Bunların yanı sıra fabrikalarda kurulan grev komitelerinin başını çeken işçiler de dahil olmak üzere bugüne kadar onlarca grevci işçi tutuklandı; basın, tutuklu eylemcilere işkence ve tecavüz edildiğine dair bulgular yayımladı. En az 7000 kişinin tutuklandığı ve 3 işçinin rejim tarafından öldürüldüğü bilinirken, gözaltındaki 80 eylemcinin ise akıbeti henüz bilinmiyor.

Belarus emek örgütlerinin verilerine göre ülkede 150 fabrika greve çıktı. Ülkenin en büyük fabrikaları, madenler, mezbahalar, demiryolları, tiyatrolar, hastaneler felç olan işyerleri arasında. Minsk traktör işçilerinin, Soligorsk ise maden işçilerinin grevleriyle çalkalanıyor. Soligorsk Grev Komitesi önderi bir işçi 24 Ağustos’ta tutuklandı. Avrupa ve Rusya boyunca grevci işçilere büyük bir sempati mevcut. Savunma Bakanlığı ise yaptığı açıklamada işçileri “faşist” olarak damgaladı ve eylemcilere polis ile değil orduyla müdahale edeceğini duyurdu. Lukaşenko grevci fabrika işçilerinin işten atılması ve yerlerine yenilerinin alınması çağrısı yaptı.

Bu tablo karşısında, Tunus’ta Bin Ali’yi, Mısır’da Mübarek’i, Suriye’de Esad’ı savunmuş olan reformist sol ise, Ukrayna’da 2013’te sergilediği tutumu yineleyerek, işçilerin rejimle savaşımını, NATO’nun Putin’le savaşımı gibi lanse ediyor ve Lukaşenko’ya desteğini sunuyor. İşin ilginç yanı Belarus’un üç büyük muhalefet grubunun ikisi Putinci ve ABD Devlet Bakanı yardımcısı Stephen Biegun, Belarus işçilerinin devrimci kalkışmasının nasıl durdurulabileceğini tartışmak için Moskova ve Kiev ziyaretleri düzenlemiş durumda.

Dolayısıyla Belarus işçilerinin karşısındaki güç uluslararası bir karşıdevrim cephesi. Bu cephenin bileşenleri Lukaşenko-Putin rejimleri, ABD ve Avrupa Birliği. Bu cephenin niyeti fabrikalarda kurulmuş bulunan grev komitelerinin ulusal siyasette etkili olmasının önüne geçmek. Lukaşenko-Putin rejimlerinin ABD emperyalizmiyle taktiksel ayrılıklarını sınıflar mücadelesinin kendisinin yerine geçirmeye çalışmak ise işçilerin kurtuluş mücadelesine bir ihanet olmaktan öteye gitmiyor. Burjuva muhalefetin burjuva kesimlerle (ABD) sürdürdüğü diplomatik ilişkiyi işçilerin isyanını yermek için kullanmaya çalışmak ise basit bir güldürü unsuru olarak kalıyor.

Belarus işçi sınıfı, kapitalist blokların bütün fraksiyonlarından kopmayı ajandasına alan bir sosyalist acil eylem planının etrafında birleşmeye ihtiyaç duyuyor. Fabrikalardaki grev komitelerinin Tüm Belarus Grev Komiteleri Kongresi altında ulusal bir koordinasyon ve önderlik inşa etmesi, Doğu Avrupa devrimi için devasa bir adım anlamına gelecektir.

Giresun sel felaketinin sorumlusu siyasi iktidardır!

0

Giresun’da yaşanan sel ve heyelan sonucu 9 kişi hayatını kaybetti. Halen 7 kişinin de kayıp olduğu ifade ediliyor. Büyük maddi hasar da söz konusu ama sonuçta mal bir şekil yerine konur; giden canların ise telafisi mümkün değil. Maalesef bu kayıpları yaşayanlar için artık hiçbir şey eskisi olmayacak.

Bu derece büyük felaketlerin mutlaka bir siyasi, idari, hukuki sorumluluğu ve bedeli olmalı. Peki, siyasi sorumluluk kime ait? İdari, hukuki bedeli kim üstlenecek? Kuşku yok ki siyasi sorumluluk iktidara ait. İdari, hukuki bedeli ise en tepeden, bakandan başlayarak il mülki amirlerine ve yerel yönetimlere kadar silsile halinde yöneticiler ödemeli. İstifa, soruşturma, görevden alma ve hukuki yaptırımlar uygulanmalı.

Dün olduğu gibi bugün de sorumluluğun üstlenilmediğini ve gereğinin yapılmadığını görüyoruz. Bunun yerine olan ise suçun vatandaşa atılması. Şans, kader, coğrafya açıklamalarıyla sorumluluktan kaçılması. Yaralar sarılacak lafazanlığının yapılması. Tabii ki yaralar sarılacak. Kepçeye binmekle hiç kimse ne siyasi, ne hukuki, ne de insani, vicdani sorumluluktan azade olur.

Sorumluluk yok ama bahane çok! AKP Genel Başkan Yardımcı Canikli’ye göre, “Bugüne kadar böyle büyük bir felaket görülmemiş, tarihin en büyük felaketi.” Oysa sadece bir ay önce, temmuzda Artvin ve Rize’de yaşanan sel ve heyelan sonucu da 6 kişi hayatını kaybetti. Neredeyse basmakalıp aynı açıklamalar o felaket sonrası da iktidar mensuplarınca yapıldı.

Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli’ye göre de, “120 bin tane derenin olduğu Karadeniz’de bu taşkınları tamamıyla önlemenin imkânı yok.” Peki, haziran ayında Bursa ve İstanbul’da sel sonucu ölen 7 kişiyi hangi 120 bin dere öldürdü? İstanbul Esenyurt’taki hangi dereler buna sebep oldu?

Bir de iklim değişikliği demiş Tarım ve Orman Bakanı! O yüzden mi “2018’de 101,5 milyon ton yerli kömür üretimiyle Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdık” diye övünüyorsunuz. İklim kendi kendine mi değişiyor? Evet, “söz verdiniz, başardınız!” Ülkeyi getirdiğiniz hal budur…

Manisa’dan bir mobilya işçisiyle söyleşi

0

Covid-19 döneminde Manisa’daki birçok fabrikada gerçekleşen dönüşümler, patronların salgın boyunca aldığı tutumlar, vaka sayıları ve ölüm oranlarını bölgede yaşayan bir mobilya işçisiyle konuştuk. Gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi Gazete Nisan okurlarıyla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Sedat Durel

Merhabalar, bize çalıştığın yer ve çalışma koşulların hakkında biraz bilgi verir misin?

Merhaba, ben Manisa’da mobilya işçiliği yapıyorum. Covid-19 ile beraber hem çalıştığım fabrikada yaşadıklarımı hem de diğer fabrikalarda çalışan arkadaşlarımın yaşadıklarını sizlere aktarmak istiyorum. Ben uzun zamandır ABC mobilyada çalışıyorum ve burada geçirdiğimiz pandemi süreci sizleri gerçekten şaşırtabilir. Çünkü patron için pandeminin olup olmadığı pek önemli değildi. Zaten zor ve kötü olan çalışma koşulları pandemiyle beraber daha da dayanılmayacak bir hale dönüştü. Pandemi öncesi durumdan biraz bahsedecek olursam; örneğin, işçilerin tuvaletlerde çok fazla zaman geçirdikleri bahanesiyle turnike koydular ve tuvaletlerin girişlerinde ücret almaya başladılar. Buradaki patron asgari ücretin dışında olan mesai ücretlerini elden dağıtıyordu ve bununla amacı vergiden kaçınmaktı. Bunlarla beraber virüsün etkilerine geçmeden önce aslında fabrikada işçi sağlığına yönelik de herhangi iyi bir uygulama yoktu. Mesela tuvaletlerde sabun yoktu. İşçiler molaya çıktığında sadece bir odaya doluşabiliyorlardı ki bu oda sadece 6-7 insanın zor sığdığı bir oda; fakat hepimiz orada olmak zorundaydık. Virüsün fabrikaya bulaşmasıyla beraber ve halihazırda kötü olan koşullardan dolayı işçi arkadaşlar tepki göstermeye başladılar. Çünkü bir günde 15 kişinin testi pozitif çıktı ve buna rağmen patron bizlerden daha fazla mesai yapmamızı istiyordu.

İşçilerin içindeki virüsten ölme korkusu, yerini kısa süre içerisinde açlık ve işsizlik korkusuna bıraktı.

Zaten kötü olan çalışma koşullarıyla beraber virüsün de etkilerini hissetmeniz yaşamınızı daha da zorlaştırmış. Peki bizlere pandeminin Manisa’daki ve şehirde olan fabrikalardaki genel seyri hakkında bilgi verebilir misin?

Pandemi şehirlerde yayılmaya başladığında, insanlarda büyük bir korku oluşmaya başladı, doğal olarak bu korku işçilere de yansıdı. Fakat burada önemli bir fark var: İşçilerin içindeki virüsten ölme korkusu, yerini kısa süre içerisinde açlık ve işsizlik korkusuna bıraktı. Yani, işçiler etrafındaki insanlara bakınca, özellikle de işsizlik rakamlarının aniden yükselmesiyle, virüsün bulaşma riskinin dışında başka bir tedirginlik baş göstermeye başladı: işsizlik ve açlık. Devletin verdiği 1000 liralık destek, insanların on günlük tüketim ihtiyacını bile karşılayamıyordu; etraftaki kaosu gören işçiler daha da fazla korkmaya başladılar. Fabrikalarda işçiler ölüyordu ama biz bunun haberini bile alamıyorduk, çünkü dışarıya çıkan haberlerin kaynağı tespit edildiğinde arkadaşlarımız direkt olarak işten çıkarılıyordu.

İlk büyük tepki yoğun olarak Klimasan’da oluştu. İşçiler, sosyal medya üzerinden bizlere mesaj gönderdiler; bizler de durumun haberini yaptık. İşçiler salgına yakalanan işçi sayısının 38 olduğunu bizlere aktardı ve aniden böyle bir yükseliş olmasına rağmen fabrikada üretim devam ediyordu. İşçiler önce buna karşı koydular; fakat sonrasında, fabrikadan atılma korkusundan dolayı geri adım attılar. Klimasan’ın ardından Termokar’da da işçiler sosyal medya üzerinden seslerini duyurmaya başladılar. Termokar fabrika yönetimi, gelen büyük tepkilerden dolayı bir haftalık da olsa işe ara vermek zorunda kaldı.

Gelelim Vestel’e. Hepimizin de bildiği gibi Vestel aslında Manisa’nın kendisi demektir; çünkü şehirdeki bütün yaşam alanlarından işçiyi içinde barındırır. Vestel pandeminin başında maske takma ve diğer önlemlere önem veriyordu; dediğim gibi büyük bir kesimi içinde barındırdığı ve geniş olduğu için. Ama fabrikada üretim devam ediyordu ve işçiler çoğunlukla günde 12 saat çalışmak zorundaydı. Virüsün etkilerinin artmasıyla beraber bir hafta içerisinde sayı 1000’leri buldu. Sekiz arkadaşımızın da virüs nedeniyle öldüğü haberini aldık. Fabrika yönetimi bunu hep gizlemeye çalıştı. Örneğin ölen işçilerden sadece iki tanesi için Covid-19 neden olarak gösterilirken, diğerleri için akciğer rahatsızlığı, solunum yetmezliği ve diğer iç hastalıklar ölüm sebebi olarak gösterildi. Ardından buradaki işçilerle temas kurma şansımız oldu. Vestel işçileri Kardeş İşçiler facebook sayfamıza mesaj attılar “Vestel’de ölmek istemiyoruz” diyerek. Çünkü vaka ve ölüm sayıları hızla artıyordu. Bizler de sosyal medyada bu haberlerin paylaşımını yaptık. Bu paylaşım Vestel’e dair taleplerimizi içeren bir paylaşımdı ve talepler de şunlardı:

  • Vestel’de üretim 15 gün durdurulsun,
  • Fabrika tam teşekküllü dezenfekte edilsin ve bütün işçilere test yapılsın,
  • Rahatsızlığı olan işçilere tedavi ve ücretli izin hakkı verilsin,
  • Fabrikada üretime 15 gün sonra ve virüsten korunmak için bütün önlemler alındığı takdirde devam edilsin.

Taleplerimiz doğru ve işçiler için aslında yapılması gereken talepler olunca halk da yoğun ilgi gösterdi ve yaklaşık 10 gün boyunca Manisa’daki insanlar Vestel’i ve oradaki koşulları konuştular. Dolayısıyla da tepkiler gelmeye başladığında önlemler de biraz artmaya başladı. Örneğin, daha önce işçilere yapılmayan kan testinin yapılması ve fabrikalara kurulan laboratuvarlar gibi. Yaptığımız paylaşımı iki yüz elli bin kişi gördü ve gerçekten de insanlar bu konuya hem ilgiliydi hem de sonuç almak istiyorlardı.

İşyerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinde işçi denetimi uygulaması hakkında ne düşünüyorsun? Özellikle de bugünlerde daha da önem arz eden bir konu değil mi sence de?

Ben de bir soru sorayım, iş sağlığı ve güvenliği uzmanı da patrondan maaş alıyor; bu durumda gerekli önlemleri almadığı için patrona karşı sence yaptırım uygulayabilir mi? İşçi sağlığına dair söylenenler “maske takalım,” “ellerimizi yıkayalım” uyarılarından ibaret. Şöyle bir örnek vereyim; kahvelerde okey oynamak yasaklandı çünkü temas üzerinden virüsün bulaşma riski yüksekti. Ama kahvede oynanmasına izin verilmeyen okey taşlarının üretimi hâlâ devam ediyor. İkisi arasında hangi türden bir farklılığın olduğunu anlayamıyoruz bir türlü. İş sağlığı ve güvenliği uzmanlarına fabrika ile ilgili sorular sorduğumuzda, fabrika ile bir bağlantısının olmadığını görüyoruz. Fabrikada işçi sağlığı ve güvenliğine tehdit oluşturan faaliyetleri engelleyip engellemediğini geçiyorum, çünkü zaten fabrikayla bir ilgileri yok ki! Sağlıkla ilgili şikâyetlerimizi ilettiğimizde, bunun ne kaynağını araştırıyorlar ne de buna dair düzeltici çözümler oluşturuyorlar.

Son olarak, işçi ve emekçilere mesajınız var mı?

Pandemi sürecinde binlerce işçiye virüs bulaştı ve bu dönemde yetkililere sesimizi duyurmaya çalışmamıza rağmen sorunlarımıza kulak tıkadılar. İşçiler fabrikada meydana gelen vakalar ile bakanlığın açıkladığı rakamları karşılaştırınca, hükümetle arasına mesafe koydu; zira ikisinin arasında kapatılamayacak kadar büyük bir fark var. Eğer işçilerin sağlığı patronların kâr hırsı uğruna hiçe sayılıyorsa, üretimin devam etmesi için vaka sayılarının üstü örtülüyorsa, anlıyoruz ki işçilerin fabrikalardaki sorunlarının çözümü fabrikalarda işçi komitelerinin kurulmasıdır. Ancak bu şekilde patronlara ve sermayeye karşı örgütlenerek birlik olabilir ve mücadeleleri birleştirebiliriz.

Ziller kimin için çalıyor?

0

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) dünya genelinde yaşanan Covid-19 salgını nedeniyle 13 Mart’ta kapatılan okulların 21 Eylül’de açılacağını duyurdu. Aslında ilk duyuru okulların 31 Ağustos itibarıyla açılacağıydı. Ancak salgının son süreçte hızlanarak yayılması ve vaka sayısındaki artışlar bu ertelenmenin yaşanmasında etkili oldu.

Bakanlık bu ertelemeleri mart ayında da yapmıştı. Önce okulların mart sonuna kadar kapalı olacağını duyurmuş, daha sonra nisan ayı ve en nihayetinde eylüle kadar okulların açılmayacağını duyurmuştu. Ardından ise henüz altyapısı yeterli olmayan “uzaktan eğitim” uygulamaları ile eğitim hizmetleri devam ettirilmeye çalışılmış ancak yine birçok olumsuzlukla karşılaşılmıştı. Eğitim emekçileri, veliler ve öğrenciler tarafından kullanılmaya çalışılan uzaktan eğitim araçları kısa süre içerisinde çökmüş ve belirli kısıtlamalara gidilerek işler kör topal devam ettirilmiş, böylelikle haziran ayına ulaşılmıştı.

Hükümet “normalleşme” adımları kapsamında hayatın “normal akışına” dönmesi için tüm önlemleri rafa kaldırırken, bu durum düşmesi beklenen vaka sayılarını artırdı. Aynı durum dünyadaki diğer ülkelerde de bu şekilde oldu ve tüm dünyada vaka sayıları ve ölümler arttı. Tüm bu olumsuz gelişmeler yaşanırken Milli Eğitim Bakanlığı bürokratları ne yaptı peki? 31 Ağustos’ta okulların açılacağını, yüz yüze eğitimlerin başlayacağını ilan eden bakanlık yaz boyunca dişe dokunur hiçbir çalışma yapmadı. Tüm planlarını ülkedeki genel durum üzerine şekillendiren MEB bürokratları, tüm kötü gidişata rağmen okulları açma konusunda oldukça kararlı görünüyor.

Peki, Covid-19 salgını tüm dünyada yaşamın tüm alanlarını olumsuz yönde etkilemeye devam ederken ve henüz bu hastalık için kesin bir tedavi yöntemi bulunamamışken neden MEB okulları açma konusunda bu kadar ısrarcı davranıyor?

Bu sorunun cevabı, salgın tüm ülkeyi kasıp kavururken hayatı “normalleştirme” adımları atan AKP hükümetinin ve onun özelinde tüm kapitalist devletlerin benzer adımlarında bulunabilir: Kapitalist ekonomi çarklarının dönmesini sağlamak…

Salgın nedeniyle kapitalist çarkların durması sadece üretim sektöründe olmuyor. Hizmet sektörü, salgın nedeniyle ortaya çıkan kısıtlamalardan üretim sektörüne göre daha fazla etkilendi. Kendisi de özel okul sahibi olan Milli Eğitim Bakanının en büyük endişesi de eğitim “sektörünün” çarklarının işlememesi. Eğitime bir insan hakkı, kamusal bir hizmet alanı olarak bakmayan AKP hükümeti ve onun Eğitim Bakanı için okulların bir an önce açılması ve “sektörün” çarklarının dönmesi gerekmekte. Hasta olacak çocuklar ya da çocukların evlerine taşıyacakları virüs nedeniyle ölecek insanlar, hastalanacak ya da ölecek eğitim emekçileri hükümet yetkililerinin gözünde sadece birer sayıdan ibaret. Tüm bu anlatılanların neticesinde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki 21 Eylül’de ziller öğrenciler ya da eğitim emekçileri için değil özel okul sahipleri, servis şirketleri, eğitim alanında malzeme üreten fabrika patronları için çalacaktır. Gerekli sağlık önlemleri alınmadan okulların açılması demek ise salgının daha da hızlı bir biçimde yayılmasına neden olacak, emekçilerin yaşamı tehdit altında olacaktır. Bu nedenle tüm emekçilere düşen en büyük görev bu çarkın tekerine çomak sokmak, patronların kâr hırsına çocuklarını kurban etmemek olacaktır. Gerekli sağlık önlemleri alınmadan okulların açılmasına karşı durmak bir yaşam hakkı savunusu haline gelmiştir.

Cargill işçilerinden “Ya iş ya da direniş” mesajı

0

Sendikaya üye oldukları için işlerinden atılan ve 860 gündür mücadelelerine devam eden Cargill işçileri, Cargill müşterisi olan Assan Gıda önünde bugün bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasına çeşitli siyasi parti ve sendikalar da destek verdi.

Basın açıklamasından önce Tek Gıda-İş Sendikası Örgütlenme Uzmanı Suat Karlıkaya konuştu. Karlıkaya konuşmasında, Cargill direnişinin sadece 14 işçinin işlerine geri dönüş mücadelesi olmadığını; aynı zamanda bütün işçilerin yaşadığı “kapının önüne” konulma korkusuna karşı bir başkaldırı olduğunu belirtti. Karlıkaya konuşmasının devamında, İstanbul’da yapacakları eylem takvimini belirtmenin yanında, amaçlarına ulaşıncaya kadar Cargill’in bütün müşterilerinin çalışma yerlerinde eylem yapacaklarını ve onlara mektup ileteceklerini de belirtti.

Basın açıklamasını okuyan Tek Gıda-İş Sendikası Genel Sekreteri İbrahim Ören’in konuşmasında, Cargill’in yabancı sermayedarların tekelinde olduğu ve gün geçtikçe Türkiye’de bu firmanın büyüdüğü vurgulandı. 2014 yılında işçilerin anayasal haklarını kullanarak sendikaya üye olduğunu ve bunun sonucunda haksız bir yere işlerinden çıkarıldığını belirten Ören, tüm baskılara rağmen 2018 yılında işçilerin sendikal örgütlenmelerini tamamladıklarını söyledi. Ören’in okuduğu basın metninin bir kısmını sizlerle paylaşıyoruz:

“Cargill işçisi ilk defa anayasanın kendisine tanıdığı hakkı kullanarak, 2012 yılında başka bir gıda sendikasında örgütlenmeye başlamış ancak hiçbir anayasal hakkı tanımayan Cargill tarafından o dönemde 5 sendika üyesi arkadaşımız işten çıkartılmıştı. İşten çıkartılan sendika üyesi arkadaşlarımız çeşitli eylemler yapmışlar, seslerini duyurmaya çalışmışlar ancak kendilerine sahip çıkılmadığı için Cargill işvereninin hukuk tanımaz tutumu devam etmiştir.

Tüm olumsuzluklara ve baskılara rağmen mücadeleci ruhunu kaybetmeyen Cargill işçisi, 2014 yılında Türkiye sendikal hareketinde, mücadeleci yapısıyla işçi sınıfına her zaman umut olmuş Tekgıda-İş Sendikasını seçerek 2018 yılında örgütlenmesini tamamlamış, sendikamız tarafından Çalışma Bakanlığına yetki başvurusu talebinde bulunulmuştur.

Tekgıda-İş Sendikası hukuka uygun davranırken, Cargill işçisi sadece anayasanın kendisine tanıdığı bir hak olan sendikalı olma hakkını kullanırken, geçmişten sabıkalı olan Cargill işvereni ne yapmıştır!

Sendikal örgütlenmeyi engellemek için hukuku ve anayasal hakları hiçe sayarak yetki tespiti başvurumuzdan 1 ay sonra 14 arkadaşımızı işten çıkartmış sebep olarak da kota fazlalığı ve daralmayı göstermiştir.

Hâlbuki üretim kapasitenizi ve yatırımlarınızı sürekli attırdığınızı çok iyi biliyoruz.”

Ören basın açıklamasını şu sözlerle tamamladı:

“Şunu iyi bilmelisiniz ki; sendika isteyen Cargill işçisi Tekgıda-İş ile mücadelesinden asla vazgeçmeyecektir.

İşçi hak ve özgürlükleri, patronların insafına, yerel yöneticilerin sorumsuzca aldığı kararlara teslim edilmeyecek kadar değerlidir ve biz bu değer uğruna her türlü kavgayı vermeye devam edeceğiz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”

Direnişlerini sürdüren Cargill işçilerine İşçi Demokrasisi Partisi’nden dayanışma ziyareti

0

İşçi Demokrasisi Partisi, Tekgıda-İş sendikasına üye oldukları için 17 Nisan 2018’de haksızca işten çıkarılan Cargill işçilerinin, Cargill genel merkezinin de yer aldığı Palladium Tower önündeki direnişlerine destek ziyareti gerçekleştirdi.

Cargill’e karşı açılan davada, direnişlerinin 864. gününde olan Cargill işçilerinin ekonomik gerekçelerle değil sendikal nedenle işten çıkarıldıkları yönünde çıkan mahkeme kararı sonucunda, Cargill sendikal tazminata mahkûm edildi ve işçilerin işe iadesine karar verildi. Cargill işçileri sendikal tazminatlarını alarak başka bir yerde çalışma imkanlarının bulunduğunu, ancak direnişlerine devam etmelerinin sebebinin işe iade haklarının tanınması ve işçi sınıfının mücadelesinin ilerletilmesi olduğunu dile getiriyorlar.

Cargill işçileri ailelerinden uzak kalmak pahasına 864 gündür mücadelelerini sürdürüyorlar. Örneğin, bir işçi kardeşimiz 2 haftalık evli olmasına rağmen, evinden uzakta mücadelenin içerisinde olmaya devam ediyor. İşçilerin bu mücadeleci tutumlarının hedefi, sadece kendileri için değil hem diğer işçiler hem de tüm işçilerin çocukları için daha adil çalışma koşullarının inşasına katkıda bulunmak.

İşçilerin şu sözleri örgütlü mücadelenin önemini ortaya koyuyor: “Bizim başından itibaren bütün ihtimallere karşı bir planımız var. Gerek Bursa’da gerek İstanbul’da gerçekleştiğimiz bütün direnişler planlı. Cargill yönetimi işe iade davasını kazanmamıza rağmen bunu kabul etmiyor. Bu sebeple direnişimizi farklı bir şekilde devam ettirme kararı aldık. Direnişlerimizi Cargill’in tedarikçi şirketleri önünde gerçekleştirmeye ve hakkımızı aramaya devam edeceğiz.”

Mücadelelerinden asla vazgeçmediklerini ve vazgeçmeyeceklerini vurgulayan Cargill işçileri, bütün sendikaları, partileri ve emek dostlarını 10 hafta boyunca her pazartesi günü gerçekleştirecekleri basın açıklamalarına ve kararlı mücadelelerine destek olmaya çağırıyor. Cargill işçilerinin planladıkları basın açıklamalarının tarih ve yer bilgilerini aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz.

CARGILL İŞÇİLERİ BASIN AÇIKLAMASI PROGRAMI

  • 24 Ağustos Pazartesi, Assan Gıda
  • 31 Ağustos Pazartesi, Coca Cola
  • 7 Eylül Pazartesi, Pepsico
  • 14 Eylül Pazartesi, Haribo Pamir Gıda
  • 21 Eylül Pazartesi, Unilever
  • 28 Eylül Pazartesi, Mondalez Kent
  • 5 Ekim Pazartesi, Eti
  • 12 Ekim Pazartesi, Nestle
  • 19 Ekim Pazartesi, Dr. Oetker
  • 26 Ekim Pazartesi, Modern Karton

Manisa’da salgının seyri: Vestel, ABC Mobilya ve emekçilerin sözleri

0

Ben Manisa’da yaşayan bir işçiyim. Bugün (20.08.2020) işe gitmeden önce biraz erken kalkıp yakınındaki işçi duraklarına çıktım. Önce Vestel işçileriyle konuştum. Öncesindeki kötü durumdan sonra, ateş ölçme işleminin hızlandığını söylediler. Eskiden revire giden işçileri üretime geri döndürmek için çaba sarf ederlerken şimdi işyeri hekimlerinin daha esnek davrandığını söylediler. Fabrikada korkunun giderek azalmaya, normalleşmeye başladıklarını anlattılar. Vestel’in özellikle Hinh End fabrikasında virüs çok yoğundu. İşçi kardeşlerimiz orada yapılan antikor testinin, yayılma hızının önüne geçtiğine inanıyorlar.

Ben de bekleyen işçilerle konuşurken böyle bir dönemde hükümetin de patronun da aynı cepheden saldırdığını anlatmaya çalıştım. Çözüm basitti, ama onlar 10 gün üretime ara verip 10 günlük ücretimizi ödeyemediler. Bunun yerine bunca zahmeti tercih ettiler. Hastalanan, ölenler ise cabası. İşçi kardeşlerimize yasam tehlikemiz varsa 10 kişi bile olsa birleşip işyeri hekimine, iş sağlığı ve güvenliği uzmanına baskı kurmak gerektiğini bir kez daha anlattım. Eğer sorunumuzu fabrikada çözemiyorsak sosyal medya birlikteliğinin bile ne kadar etki ettiğini, çalışma şartlarını iyileştirebildiğini anlattım.

Benim yaptığım bu konuşmayı 30 kadar işçi dinledi. Bu sırada bir işçi, “Böyle sorunlarda 15 tane yürekli insan bir araya gelip gazetecileri çağırsa tüm ülkede ses getireceğini gördük. Asgari ücretten başka kaybetmek neyimiz kaldı?” dedi.

Sonrasında şu anda salgının oldukça kötü seyrettiğini duyduğumuz ABC Mobilya’nın işçi servis durağına gittim. Maalesef ki birkaç kişide daha virüs çıkmış. Burada da antikor testi yapılacaktı ancak yapılmamış. Bu fabrikanın patronu bizi yine şaşırtmadı. Buradaki işçilerden biri bana şunu söyledi: “Test yapılırsa en az 30 kişide daha pozitif çıkar. Biz de biliyoruz ‘ölmek istemiyoruz demeyi’ ama patron izne çıkardı mı kuruş ödemiyor. E, devlet de ödemiyor. Hastaneler rapor vermiyor ki evde istirahat edelim. Test pozitif çıkan adamı da zaten eve gönderiyorlar. O zaman bizim hastaneye gitmemize ne gerek var? Biz zaten maaşla değil fazla mesai ile geçiniyoruz. Kimseye para yetmiyor. Pazar en kötü 250 lira oldu.”

Vestel’de bir nebze olsun düzelen koşulları ve ABC Mobilya’daki işçi kardeşimizin yakarışını aklımıza kazıyalım. Abartıdan kaçınarak işçilere doğru haber vermek bugün her zamankinden daha önemli. İşçilerin de güçlü bir tepki verebilmeleri için onlara güvenilir alternatifler sunmalıyız. Vestel’i biraz olsun düzelttiysek Manisa’yı da Türkiye’yi de düzeltebiliriz. Yapılan birkaç sosyal medya kampanyası işçilerin hayatını kurtarabildi. Şimdi bir de sendikalarla, emek örgütleriyle birlikte mücadeleye girişsek, bir eylem planı etrafında kaynakları işçi emekçiler için sarf edilmesini istesek daha fazla iyi haber almamız ve insanca koşullarda yaşamamız işten değil.

Kadıköy Belediyesi’nde çalışan DİSK’li kadınlar: Talebimiz toplumsal cinsiyet eşitliği, hedefimiz kadın kotası

0

Kadıköy Belediyesi’nde çalışan DİSK’li kadınlar, önümüzdeki günlerde görüşülecek toplu iş sözleşmesine kreş hizmeti, eşit işe eşit ücret, regl izni ve kadın kotası gibi toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten maddeleri ekletmek için yola çıktılar. Ayrıca bugün saldırı altındaki İstanbul Sözleşmesi’nin toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamında tanınmasını talep ediyorlar. Kadın Dayanışması olarak, Belediye çalışanlarından Özge Çehreli ve işyeri temsilcileri Nazan Çam Ay ve Ayşecan Ay’la içinden geçtikleri süreç ve talepleri hakkında konuştuk.

Söyleşi: Merve Şanlıdağ

Taleplerinize geçmeden önce biraz koşullarınız hakkında konuşmak istiyorum. Türkiye’de kadınlar belediyelerde hangi koşullar altında çalışıyorlar?

Türkiye’nin başka pek çok yerinde olduğu gibi erkeklerle eşit koşullarda çalışmıyorlar. Bunu dile getirdiğimizde elbette kabul görmüyor. Koşulların iyileştirilmesini istediğimizde imtiyaz istediğimiz zannediliyor, oysa biz eşitlenmek istiyoruz. Örneğin sahada çalışan kadın arkadaşlarımıza iş giysisi olarak erkek giysileri dağıtılıyor ve arkadaşlarımız erkek bedenine göre üretilmiş bu giysilerle rahat çalışamıyor. İnsan ile erkeği bir tutan yaklaşımın bir uzantısı bu. Biz aynı olduğumuzu değil, eşit olduğumuzu söylüyoruz. Pek çok sorunun altında bu farkın anlaşılamaması yatıyor.

Ücretsiz kreş hizmetinden yoksunuz mesela. Çocuk sahibi işçi kadınlar, özellikle de çocukları henüz küçükken evle iş arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılıyor. Hükümetin kadın istihdamını engellemeye yönelik politikaları, iş kanununa aykırı olduğu halde kanunlaşmış ve kanıksanmış durumda. Babalık izni bile erkeklere komik geliyor çünkü tüm kanunlar çocukların gökten zembille indiği varsayımına dayanıyor sanki. Ev içi bakım hizmetleri ve ev işleri her yerde olduğu gibi burada da kadının asli görevi gibi görülüyor. Yani kamuda çalışan pek çok erkek meslektaşımızdan aslında çok daha fazla çalışıyoruz. Dolayısıyla ev-iş dengesinin gözetilmesi çalışma koşullarımız bakımından çok önemli. Kadınların eve daha fazla zaman ayırmasını “olanak sağlayacak” tedbirlerden bahsetmiyoruz elbette, erkekler esasen misafiri olmadıkları evlerin sorumluluğunu eşit yüklenmeye başladığı zaman biz de kamusal alanda daha verimli çalışıp daha etkili bir var oluş sergileyebileceğiz.

Resmi verilere göre örgütlü, yani sendikalı yüzde 10’luk kesime dahil olan kadın emekçiler olarak sendikadaki yeriniz ne?

Türkiye’deki tüm işçilerin üçte biri kadın olduğu halde bu kadınların ancak onda biri sendikalı. Dolayısıyla yalnızca düzenli aidat ödediğimizi söylesek yeridir çünkü temsil edilmediğimiz aşikâr. Temsilci kadınlar olarak sendika toplantılarına katıldığımız vakit hâlâ “varlığımızla sendikaya renk kattığımız” söyleniyor mesela. Hâlâ asli bir unsur olarak görülmüyoruz kısaca. “Al sana bir kadın, al sana bir kadın daha!” der misali tek tük, göstermelik, etkisiz konumlara itilmeye çalışılıyoruz. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bir araştırmasına göre sendika üyesi olmayan kadınların dörtte üçü, sendikanın kendilerine ne fayda sağlayacağını bilmediği için üye olmuyor. Apaçık temsil edilmediğiniz bir örgüte kuşkuyla yaklaşmak çok doğal, değil mi?

Geçen yıl aralık ayında bir sendika şubesinin seçimlerinde aday listesi çıkararak çağrı yapmıştınız. Bugünse bir sendika konfederasyonunun kadınları olarak çağrı yapıyorsunuz? Bugün DİSK’li kadınlar olarak nasıl bir araya geldiniz? Ne kadar yol alabildiniz?

Aslında en başta, mevcut durumu kabullenmeyi reddeden, itirazını yükselten kadınlar olarak bir araya geldik. Bir seçimde daha salt erkeklerden oluşan listeleri görünce salt kadınlardan oluşan bir liste çıkarıp Mor Liste adı altında seçimlere girdik ve en azından bazı insanların buradaki sorunu görmelerine katkıda bulunduk. Daha da önemlisi, bu sayede, takip eden temsilci seçimlerinde daha çok sayıda kadın temsilci adayı oldu ve seçildi. İşte bugün, toplu iş sözleşmesi sürecinde de ilk defa işçi kadınları temsil eden temsilci kadınlar olarak taleplerimizi sendikaya sunuyor, işverene sunmaya hazırlanıyor ve emsal teşkil etmesi, hiç değilse kamusal bir tartışma başlatması amacıyla kamuoyuyla paylaşıyoruz. Yani fena bir yol katetmediğimiz söylenebilir.

“Toplu iş sözleşmesinde İstanbul Sözleşmesi’nin tanınmasını ve sendika ile işverenin, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti önlemeye ve mağdurlarını korumaya, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik adımlar atacağına dair ortak taahhütte bulunmasını istiyoruz.”

Eşit koşullarda ve güvence altında çalışmak istediğiniz için toplu iş sözleşmesine maddeler ekletmek istiyorsunuz. Bu maddeler ne ve kadın mücadelesi açısından nasıl bir önem taşıyor?

Esasen maddelerin hepsi, 2020 yılında talep etmek zorunda kalmaktan utanç duyduğumuz konular. Eşit işe eşit ücret gibi; erkek mesai arkadaşlarımızın giysileriyle değil, kendi bedenimize uygun iş giysileriyle çalışmak gibi… Bunun dışında işverenlerin son dönemde kurumsal imaj hanelerine artı puan eklemek için de kullandığı ayda bir günlük regl izni ve kadınların 8 Mart’larda ücretli izinli sayılması var. Bunlar elbette güzel gelişmeler. Öte yandan, 8 Mart’ta çiçek değil, yılın her günü hakkımız olanı istediğimizi bilmeleri daha önemli. Hamile arkadaşlarımızın doktor kontrolüne gittikleri günler ücretli izinli sayılmasını, erkeklerin hamile partnerleri ile birlikte doktor kontrolüne giderken yarım gün izinli sayılmasını talep ediyoruz. Ayrıca ne kadarını doğumdan önce, ne kadarını doğumdan sonra kullanacağına işçinin karar vereceği 40 gün babalık izni istiyoruz. Bununla bağlantılı en önemli taleplerimizden biri de ücretsiz kreş hizmeti. Aslında İş Kanunu’na göre 150’den fazla kadın çalışanı olan işyerlerinde işveren kreş hizmeti sunmakla yükümlü; fakat çoğu işyeri bunu uygulamak yerine uygulamamanın cezasını ödemeyi tercih ediyor. Dahası son yıllarda Sayıştay uygulanmaması yönünde yaptırımlar uyguluyor. Bu saydığımız talepler, günlük çalışma koşullarımızı doğrudan iyileştirme kapasitesine sahip maddeler.

İkinci aşamada, ilkesel düzeyde, toplu iş sözleşmesinde İstanbul Sözleşmesi’nin tanınmasını ve sendika ile işverenin, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti önlemeye ve mağdurlarını korumaya, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik adımlar atacağına dair ortak taahhütte bulunmasını istiyoruz. Pek çok ülkede TİS kapsamında işveren ve sendikalar bu konuda ortak taahhütlerde bulunuyor. Biz de buna en çok ihtiyaç duyan ülkelerden biriyiz.

Üçüncü aşamada talebimiz, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete yönelik duyarlılık. Bu şiddetin cinsel tacize ve aile içi şiddete indirgenmemesini, bu vakaların çoğu erkeklerden oluşan disiplin kurullarında ele alınmamasını ve mağdura gerekli her türlü hukuki ve psikolojik desteğin sağlanmasını talep ediyoruz.

Tüm bu saydığımız talepler kadın mücadelesi açısından önemli çünkü toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için, İstanbul Sözleşmesi’nin de ortaya koyduğu üzere ilgili aktörleri etkili işbirliği yapmaya ve somut adımlar atarak bu konudaki samimiyetlerini ve ciddiyetlerini sergilemeye çağırıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin kalıcı olarak sağlanması için nihai çözüm talebimiz ise kadın kotası.

Kadın kolları değil kadın kotası talep ediyorsunuz. Mevcut kadın kollarının karar alma, denetleme ve yönetme süreçlerinde bir işlevi var mı? Kadın kotasının faydası ne olacak?

Profesör Jane Parker İngiltere sendikalarında kadın gruplarını ve eşitliği ele aldığı 2003 tarihli kitabında, sendikaların kadın üye oranı ne kadar yüksekse salt kadınlardan oluşan alt gruplar çıkarma eğiliminin o kadar düşük olduğunu belirtiyor. Siz eğer kadınları, gençleri, LGBTİ’yi, diğer bir deyişle “renkleri” değil, bu toplumu meydana getiren tüm kesimleri layıkıyla temsil ediyorsanız onlar için ayrı bir yerde komite, komisyon, adına ne derseniz deyin kurmanıza zaten gerek kalmaz. Çoğu zaman yönetim eliyle ve demokratik seçim yerine tepeden atama yöntemiyle kurulan bu gruplar temsil yanılsaması yaratmakla birlikte aslında eşit temsilin yokluğuna işaret ediyorlar.

Bizde genel eğilim etkisiz pozisyonlara sırf görüntüyü kurtarmak amacıyla kadınlar koyup bunun reklamını yapmaya çalışma yönünde. Oysa karar alma mekanizmalarında yok denecek kadar az sayıda kadın var. Zaten bunun bize özgü bir sorun olmayabileceği düşüncesiyle, nasıl bir çözüm yolu izlendiğini, nasıl deneyimler edinildiğini öğrenmek amacıyla taradık yabancı literatürü. Nitekim pek çok ülkenin işçi sendikaları ve konfederasyonlarının aşağı yukarı benzer süreçlerden geçtiğini gördük. Benzer dirençler, benzer bahaneler, benzer bariyerler… Fakat sendikal hareketin başını çekmeye aday hiçbir işçi örgütü, demokratik meşruiyetini kaybetmeyi göze alamamış ve kimi itibarını kimi güvenilirliğini geri kazanmak için kadın kotası getirmek zorunda kalmış. Kadın kotasının, sendika ve konfederasyonların sürdürülebilirliğini sağlamak dışında faydası, kadınlara eşit ve adil bir temsil fırsatı tanıyacak olması. Kendi kendimizin sesi olacağız çünkü biz artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyoruz. İnanıyoruz ki ayrıştırılmaya çalışılan emek ve kadın mücadelesi işte o zaman doğal bütünlüğüne kavuşmuş olacak.

“Bize göre kadın mücadelesi ile sınıf mücadelesi arasında bir makas yok. Biz sınıfın ta kendisiyiz, nasıl bölebiliriz? Aksine sınıf içindeki ayrımcılığa son vermeye, uçurumları kapatmaya uğraşıyoruz.”

Kadın mücadelesinin sınıf mücadelesini böldüğü gibi bir kanı var. Size de benzer eleştiriler yöneltilmiş. Sizce bu iki mücadele arasında bir makas var mı? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bize göre böyle bir makas yok. Biz sınıfın ta kendisiyiz, nasıl bölebiliriz? Aksine sınıf içindeki ayrımcılığa son vermeye, uçurumları kapatmaya uğraşıyoruz. Bize göre asıl “mavi yaka” ile “beyaz yaka”yı birbirinden ayırıp birbirine düşürmek sınıfı bölmektir; kol emeğiyle geçinen işçiye, “ojeli tırnaklarıyla bilgisayar gerisinde çalışanlar”ın onun derdini anlamayacağını söylemektir sınıfı bölmek. Bu yoğun masabaşı araştırma sürecinde de, sahada işçi arkadaşlarımızla konuşurken de ojemiz bize mâni olmadı, hiçbir şeyi böldüğünü de görmedik.

Son olarak, TİS kapsamında İstanbul Sözleşmesi’nin tanınması talebiniz de büyük önem taşıyor zira İstanbul Sözleşmesi şiddetin çok yönlü tanımını yapan ve kadınları her türlü şiddete karşı korumayı amaçlayan bir sözleşme. Peki sizce işyerlerinde şiddeti ve tacizi önleyici ne tür mekanizmalar işletilebilir?

Öncelikle sorunu cinsel taciz ve aile içi şiddete indirgemekten vazgeçip doğru tanımlarla yola çıkmalıyız. Bu da cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet türlerinin tamamını dikkate almak ve doğru tanımlamak anlamına geliyor. Hâlihazırda işyerlerinde toplumsal cinsiyet eşitliğine dair bir bilinç bulunmadığı için bu şiddet vakaları çok ciddiye alınmıyor, çoğu zaman üstü örtülüyor. Koruyucu ve önleyici tedbirler yetersiz. İşyerinde kurulan ve cinsel taciz vakasını değerlendirmesi beklenen bir disiplin kurulunun çoğu erkeklerden oluşuyorsa o kuruldan, vakanın taciz değil yalnızca “babacan tavır” olduğuna dair bir karar çıkmayacağını nasıl bileceğiz mesela? Disiplin kurulunun kompozisyonu doğru ve faile işten çıkarma cezası verildi diyelim, mağdur her halükarda izleyebileceği hukuki yollara dair bilgilendirilmeli ve gerektiği takdirde kendisine psikolojik destek sağlanmalı. Kısaca kol kırılıp yen içinde kalmamalı artık. İleride benzeri şiddet vakalarının yaşanmaması için toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimleri verilmeli. Elbette bu çok küçük yaşlarda başlaması gereken bir eğitim. Burada İstanbul Sözleşmesi’nin bütüncül yaklaşımına geri dönüyoruz: Kalıcı bir çözüm için, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete gerekçeler üreten zihniyetin dönüşmesi gerekiyor ve bu çapta bir dönüşüm ancak bir ülkenin tüm aktörlerinin topyekûn, samimi, ortaklaşa çabasıyla mümkün.

Cargill işçileri direnişlerine devam ediyor

0

Cargill’in Bursa Orhangazi’deki nişasta fabrikasında çalışan 14 işçi, Tekgıda-İş sendikasında örgütlenmeye başladıkları için 17 Nisan 2018 tarihinde işten çıkarıldılar. Cargill’de daha öncesinde de yedi işçi sendikaya üye oldukları için işten çıkarılmıştı. Bu yedi işçi 2015 ve 2018 yıllarında görülen mahkemeleri kazanmış ve Yargıtay, sendikal faaliyetlerinden dolayı işçilerin işten çıkarıldığına karar vermişti.

Cargill işçileri, sendikaya üye oldukları için işten çıkarılmalarından dolayı başlattıkları ve Covid-19 nedeniyle ara verdikleri direnişlerine 17 Ağustos Pazartesi günü saat 13.00’de devam ettiler. İstanbul Beşiktaş’ta bulunan Fasdat Gıda’nın önünde eylem düzenleyen işçiler buradan Cargill’e seslendiler. Cargill işçilerinin açıklamasında, patronların sendikal örgütlenmeyi engellemek ve işçileri sömürmek amacıyla uyguladığı baskılara değinildi.

Fasdat Gıda önünde açıklama yapan işçiler; “Tedarik zinciriniz içinde yer alan ve hizmet aldığınız Türkiye Cargill işletmesinde devam eden insan hakları ihlalleri ile ilgili sizi bilgilendirmek istiyoruz” diyerek Fasdat Gıda’ya da seslendi.

Cargill işçileri son olarak, Fasdat Gıda’nın Cargill ile olan iş ve hizmet ilişkilerinden dolayı şirket bünyesinde yaşanan insan hakları ihlallerine sessiz kalmaması ve sendikal haklara saygı göstermesi gerektiğini de belirttiler .

Eşitlik İçin Kadın Platformu: İstanbul Sözleşmesi ile ilgili tartışmalara derhal son verilmeli, sözleşme ayrım yapılmaksızın uygulanmalıdır

0

300’ü aşkın kadın ve LGBTİ+ örgütünden oluşan EŞİK – Eşitlik İçin Kadın Platformu, İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili tartışmalara son verilmesi ve sözleşmenin ayrım yapılmaksızın uygulanması için bir basın bildirisi yayımladı. Bildirinin tamamını aşağıda paylaşıyoruz.

15 Ağustos 2020 günü Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan Gizem Karakış imzalı bir haber; 18 Ağustos 2020 günü toplanacak AK Parti Merkez Yönetim Kurulu’nda (MYK), İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden tartışılacağından söz etmektedir. Haberde, Bakanlıklar ve AK Parti’nin hukukçu kurmaylarının İstanbul Sözleşmesi ile ilgili hazırladıkları yol haritalarının tartışılacağı belirtilmektedir. Buna göre; Sözleşme’den çıkılmasının ve bu durumda “yeni bir yasanın hazırlanması” ve “yeni bir sözleşmenin oluşturulması” seçeneklerinin tartışıldığı ifade edilmektedir. Ya da belli kesimlerin saldırısı altında olan, Sözleşme’nin “Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması” konusunu düzenleyen 4. maddesine şerh (yorum bildirimi) konulacağına işaret edilmektedir. AK Parti MYK toplantısında alınacak karara göre Cumhurbaşkanı’nın çalışmaya dair son kararı vereceği ve bu kararın ilgili çevrelerde tartışmaya açılacağı söylenmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını kim istiyor?

AK Parti MYK’sında belirtilen yol haritalarının tartışılması dahi şiddet faili erkekleri teşvik, tüm kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik bir tehdittir. Bu tutum, İstanbul Sözleşmesi’ni ve 6284 sayılı Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Yasa’yı uygulamamak için direnmekte olan tüm kamu görevlilerine, Sözleşme’nin ve Yasa’nın uygulanmaması yönünde verilen bir “talimat” niteliği taşımaktadır.

Kadına karşı şiddetle mücadelede hayati önemi olan İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması yönünde bir toplumsal iradenin olmadığı Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi tarafından gerçekleştirilen Türkiye’nin Nabzı Temmuz ayı araştırmasında açıkça görülmektedir. Araştırmada, Hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini onaylamayanların oranı %63.9, fikri olmayanların oranı %19.4 olarak açıklanmıştır. Sözleşme’den çıkılmasını açıkça isteyenlerin oranı ise sadece %17’dir. Kaldı ki bu kesimin bir bölümü de kadınlara yeterli söz hakkının verilmediği sansür ortamında, tek taraflı ve Sözleşme’yi çarpıtan propagandanın etkisi altındaki kişilerdir.

Sözleşme’den çıkılması yönündeki tartışmaların gündeme gelme şekli ve zamanlaması, bu talebin hangi kişi ve gruplardan geldiği ve dayanakları kamuoyuna açıklanmamaktadır. Ancak, farklı cemaatlerin talepleri doğrusunda hareket edildiği yönünde haberler yayınlanmaktadır. Bu konuda kamuoyu derhal aydınlatılmalı ve bu tartışmalara son verilmelidir.

Herkes bilmeli ki, kadınlar hayatlarının ve haklarının politik pazarlıklara konu olmasına izin vermeyecek! Bunun aksi yönde davranan tüm siyasetçiler kadınların mücadelesini görmeli ve sesini duymalıdır, çünkü kadınlar şiddetsiz bir yaşamı kendi elleriyle kuracak ve kadın haklarını ortadan kaldırmaya çalışan hiçbir siyasi hareket bu topraklarda “kazanamayacaktır”.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ne anlama gelir?

Sözleşme’den çıkılması, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi insan hakları sisteminden de çıkması, demokrasiyi yadsıması ve eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı gibi temel ilkelerden vazgeçmesi anlamına gelmektedir. Anayasa’da insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olduğu yazılıyken Türkiye’de hala İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına yönelik tartışmaların yürütülüyor olması, Anayasa’nın fiilen değiştirilmesine yönelik bir adımdır. Kadınlar üzerinden başka bir toplumsal yapı oluşturmaya dönük, toplumsal cinsiyet eşitliğini yok sayan bu girişim sadece kadınlara yönelik değil, tüm toplumun temel hak ve özgürlüklerine
yönelik bir saldırı niteliği taşımaktadır. Türkiye’de yaşayan herkesin insan hakları sisteminin koruması dışında kalmasına neden olacaktır.

İstanbul Sözleşmesi’ne çekince konabilir mi? Yorum bildirimi yapılabilir mi?

Temel insan hakları bir bütündür ve ayrım gözetilmeksizin herkes için eşit şekilde uygulanmalıdır. Sözleşme’nin 4. maddesi bu konuya ilişkindir, şiddetle mücadele söz konusu olduğunda (cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak) kimseye ayrımcılık yapılamayacağını belirtir. Bu maddeye çekince konulması, Sözleşme’nin çekincelere ilişkin 78. maddesi uyarınca mümkün değildir. Kaldı ki, Sözleşme’ye çekince ancak Sözleşme’nin imzalandığı ya da onaylandığı aşamada konulabilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu iki aşamada da bunu yapmamıştır. Bu nedenle, artık İstanbul Sözleşmesi’nin hiçbir maddesine çekince konulamaz. Kamuoyu bu konuda ısrarla yanlış bilgilendirilmektedir.

Sözleşme’nin 4. maddesine ilişkin, (kamuoyu tarafından şerh olarak bilinen) bir yorum bildirimi yapılması da mümkün değildir; çünkü 4. madde Sözleşme’nin dayandığı ilkeleri içeren temel düzenlemelerden biridir ve insan hakları sözleşmelerinin temel amacına ve anlamına aykırı yorum bildirimi yapılamaz. Ayrıca yorum bildirimi yapılması, Devleti Sözleşme’nin herhangi bir maddesini uygulamaktan muaf hale getirmez. Yorum bildirimi yapılsa dahi, Devlet Sözleşme’nin bütününden sorumludur. Sözleşme’deki yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğine dair izleme ve denetleme tüm Sözleşme dikkate alınarak yapılır.

Herkesi kadınların hak nöbetine eşlik etmeye çağırıyoruz

AK Parti MYK toplantısında konuşulacak tüm bu seçenekler; Türkiye’nin Sözleşme’ye taraf olarak kalmaya devam ediyor gibi görüneceği, ancak Sözleşme’yi uygulamayacağı anlamına gelecektir. Yani Devlet bu ülkede yaşayan kadınların öldürülmesini, sakat bırakılmasını, fiziksel ve ruhsal olarak yaralanmasını, temel haklarını kullanamamasını görmezden geleceğini tüm dünyaya ilan etmiş olacaktır.

Sözleşme’ye yönelik söz konusu saldırıların sadece kadınların değil tüm toplumun meselesi olduğu fark edilmeli; temel hak ve özgürlüklerini kullanmak, demokratik bir hukuk devletinde eşit, özgür ve şiddetten uzak bir yaşam sürmek isteyen herkes kadınların hak nöbetine eşlik etmelidir. Eşitlik İçin Kadın Platformu olarak herkesi, İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik müdahalelere karşı harekete geçmeye ve İstanbul Sözleşmesi’nin hiç kimseye ayrım yapılmaksızın toplumun tüm bireylerine uygulanması konusunda dayanışmaya çağırıyoruz.

17 Ağustos 2020
EŞİK – Eşitlik için Kadın Platformu
https://esitlikicinkadinplatformu.net/
esikplatform@gmail.com

DİSK’ten Sağlık Bakanı’na tepki: “Sağlık Bakanı nasihati bıraksın; Vestel’e, Dardanel’e baksın”

0

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), 8 Ağustos Salı günü saat 12.00’de Manisa’nın Vestel Fabrikası’nda yaşanan insanlık suçunu ve fabrikada çalışan işçiler arasında yayılan virüs kaynaklı yaşanan işçi ölümlerini protesto etmek amacıyla İstanbul Levent’te bulunan Zorlu Holding binası önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Zorlu Holding önünde açılan “Vestel virüs üretiyor, işçilerin hayatı değerlidir” pankartıyla beraber, “Vestel işçisi köle değildir”, “Sağlıklı yaşama hakkımız gasbedilemez” ve “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganları atıldı.

Giriş konuşmasına DİSK Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu şu sözlerle başladı: “Tükiye’nin en önemli fabrikalarında ve şirketlerinde virüs tüm işçilere hızla yayılıyor. Fakat buna rağmen, bu işyerlerinde işveren tarafından alınan herhangi bir önlem bulunamamaktadır. Patronların kâr hırsıyla beraber hükümet de bu kıyıma sessiz kalmaktadır. Çalışma Bakanı, Sağlık Bakanı ve hükümetin diğer bakanlıklarından, işçilerin üzerine gelen bu devasa tehlikeye dair bir açıklama olmuyor. Buna karşılık Sağlık Bakanı medya kanallarına çıkıp hükümetin sağlık alanındaki başarılarından bahsediyor. Fakat biz burdan onlara sesleniyoruz: Sağlık Bakanı nasihati bıraksın, Dardanel’e, Vestel’e baksın. Patronların ve hükümetin gözünde Vestel işçilerinin bir çamaşır makinesi kadar değeri yoktur.”

“Sağlık Bakanı sosyal medyadan halka nasihat vermenin ötesine geçmiyor”

Sloganlara eşlik ederek “İşçilerin hayatları değerlidir” diyen DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, basın açıklaması konuşmasında pandemiyle beraber yaşanan gelişmelere, işçilerin içinde olduğu tehlikelere ve hükümetin tedbirsizliğine dikkat çekti. Çerkezoğlu konuşmasına şöyle devam etti: “ Sermayenin kâr hırsı ve kuralsızlık, Covid-19 salgınının işyerlerinden tüm ülkeye yayılmasına neden oluyor. Para kazanmayı insan hayatının ve halk sağlığının üstünde tutan patronlar, pandemiye rağmen gerekli önlemleri almadan işçi çalıştırmaya devam ediyorlar. Kâr hırsı çalışma koşullarının kötüleşmesine neden oluyor. Fabrikalarda gerekli sağlık ve güvenlik önlemleri olmadan çalışmaya devam eden işçilerin hastalığa yakalandığını, hatta hayatlarını kaybettiklerini öğreniyoruz. Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren işyerlerinde ve özellikle Vestel City Fabrikası’nda Covid-19’un işçiler arasında yayıldığı biliniyor. Manisa Tabip Odası’na göre fabrikada 1000’e yakın pozitif vaka bulunuyor. Ancak buna rağmen üretim insafsızca devam ederken ve hatta artarken, ölümler de artıyor.”

Çerkezoğlu, konuşmasının ardından işçilerin aktardığı korkunç uygulamaları sıraladı:

–  İşçiler üretim bandında dip dibe çalışıyorlar. Bu koşullarda salgın fabrikada hızla yayılıyor.

– Bir işçi hasta olduğunda semptom göstermedikçe temasta olduğu işçilere test yapılmıyor, bu işçiler karantinaya alınmıyor. Bantlarda yan yana çalışan işçilerden biri hasta olduğunda yerine yeni işçi gelerek üretim devam ediyor.

– İnsan hayatının önceliği gereği üretimin azaltılması, hatta durdurulması bir yana üretim sürekli olarak arttırılıyor. Buna paralel olarak işçi sayısı da, mesailer de artıyor ve risk büyüyor.

– Salgına karşı önlem almak yerine salgını fırsata çeviren işveren, üretim sırasında yan yana çalışan işçilerin dinlenme molalarını kaldırıyor. Yani yan yana çalışırken geçmeyen ama yan yana dinlenirken bulaşan bir virüs icat ediyor.

– Elbette böylesi bir salgın karşısında sadece maske ile önlem almak yetersizdir; ancak işçiler maskelerin ve hatta kumanyalarının bile yetersiz olduğunu vurguluyorlar.

“Sağlık Bakanı sosyal medyadan halka nasihat vermenin ötesine geçmiyor”

Çerkezoğlu, basın açıklamasını bitirmeden önce şunları söyledi: “Ülkeyi yönetenler ise ‘Ne olursa olsun çarklar dönecek’ politikasının bir devamı olarak Dardanel’de, Vestel’de ve ülkenin dört bir yanındaki fabrikalarda, işyerlerine yayılan salgın karşısında kayıtsız. Onlar da sermaye gibi insan yaşamı pahasına sadece kârları büyütmeyi hedef olarak belirlemiş durumda. Covid-19 bir işçi sınıfı hastalığı halinde hızla yayılırken bu ülkenin Sağlık Bakanı fabrikalarda ve işyerlerinde yaşananlara kayıtsız; sosyal medyadan halka nasihat vermenin ötesine geçmiyor. Ülkeyi yöneten siyasi iktidarı, Sağlık Bakanlığı’nı ve Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nı, bu ülkenin tüm değerlerini üreten işçi sınıfının ve halkın sağlığını korumak için sorumluluğa çağırıyoruz!”

“Kısa çalışma ödeneği sadece patronlara yarıyor”

0

Ben küçük bir ofiste çalışan bir özel sektör işçisiyim. Herkes gibi bizim ofisimiz ve çalışma koşullarımız da pandemiden etkilendi ve önceki aylarda aldığımız işlerden yüzde 50-60 oranında daha az iş almaya başladık. Pandemi ilk başladığında, patronumuz haftada bir iki gün evden çalışabileceğimizi belirtmişti. Sonrasında devlet kısa çalışma ödeneğini çıkarttı. Kısa çalışma ödeneği çıktığında patronumuz bize kısa çalışma ödeneğine başvuracağını ve bunun sadece destek alma amaçlı olduğunu, bizim herhangi bir hak kaybına uğramayacağımızı belirtti. Ancak sonuçlar hiç de öyle olmadı!

Nisan ayı itibarıyla kısa çalışma ödeneğine başvuruldu. Patronumuz haftalık 45 saat olarak başvurdu. Yani hiç çalışmıyormuşuz gibi görünüyordu. Ancak durum tabii ki öyle değildi. Haftada iki-üç gün ofise gidiyor, diğer günlerde ise normal mesaimizi evde, kendi kişisel bilgisayarlarımızın karşısında tamamlıyorduk. Hatta evde bilgisayarımızın olması patronun da işine yaramıştı; gece gelen maillere bile bakmamızı istemeye başladı. Bakmadığımızda ise defalarca yazıyordu. Evden çalışırken harcadığımız internet, elektrik, yeme-içme masrafları için ise tabii hiçbir destek alamadık.

Biz başlarda patronumuzun söylediği gibi herhangi bir hak kaybına uğramayacağımızı düşünürken aslında verilen ödeneğin bizim ileride işsiz kalmamız durumunda alacağımız işsizlik maaşımızdan kesileceğini öğrendik. Ayrıca kayıtlarda hiç çalışmıyormuşuz gibi göründüğümüz için sigortamız da hep sıfır gün olarak yattı ve patronumuz normalde 2 bin küsur TL sigorta parası öderken artık 200-300 TL sigorta ödemeye başladı. Yani bizim hem emeğimiz hem haklarımız hem de ileride emekli olmamıza yarayacak prim günlerimiz gasp edildi. Oysa evden de olsa çalışmaya ve haftada bir-iki gün ofise gitmeye devam ettik. Kısa çalışma ödeneğinde evden dahi olsa çalışmamamız gerekiyordu; patronumuz ise bize “Hayır, evden çalışabilirsiniz, sonuçta ofise gelmiyorsunuz. Ofise geldiğiniz günleri de artık helal edin yapacak bir şey yok,” diyerek geçiştirdi. Temmuz ayı için de uzatıldığını duyar duymaz başvuru yaptı ve Temmuz’un sonuna kadar yine kısa çalışma ödeneği kapsamına girdik. Bununla beraber, artık evden de çalışmıyoruz, normal mesaimizden her gün sadece bir saat kısa olmak üzere haftanın beş günü fiilen işyerine giderek çalışıyoruz, cumartesi günleri ise öğlene kadar evde bilgisayar başındayız. Ayrıca patronumuz bizden, denetim olması durumunda kameradan bakmamızı ve denetime gelmiş gibi görünen kişiler olursa kapıyı açmamamızı istiyor. Yani yaptığının yasal bir şey olmadığının ve yaptığı şeyin tespit edilmesi durumunda ciddi cezalar alacağının da farkında. Tabii ki biz de şikâyet edebiliriz ama bu durumda aramızdan birinin şikâyet ettiğini bilecek ve işimizden olacağız.

İlerleyen günlerde işten çıkartılırsak ya da ofisimiz bir şekilde kapanır ve işsiz kalırsak işsizlik ödeneğimiz de olmadığı için ya da çok komik rakamlar alacağımız için maalesef çok sıkıntı çekeceğiz. Kısa çalışma ödeneği sadece patronlara yarıyor. İktidar çıkıp ne kadar güzel şeyler yaptıklarını anlatıyor ama olayın iç yüzü hiç de öyle değil. Hem işsiz kalırsak alacağımız maaştan oluyoruz hem de emekliliğimiz için yarım yıl daha fazla prim ödemek zorunda kalacağız.

Pandemi yüzünden iş ilanlarında azalma olduğu için bu uygulama işimize gelmese bile en azından bir işimiz var diye boyun eğmek zorunda kalıyoruz. Zaten işçinin boynunu eğdiren de hep bu mecburiyet durumu. Evimize ekmek götürmek ve geçinmek zorunda olduğumuz için sesimizi çıkartmakta zorlanıyoruz ve devlet maalesef hiçbir zaman işçinin yanında olmuyor. Aldığı tüm tedbirler patronları koruyor. Her zaman patronlar kârda, işçilerse zararda oluyor.

Herkesin adil şartlarda yaşadığı nice günler diliyorum herkese! Sağlıkla kalın.

Gazete Nisan okuru Deniz Naz

İşsizlik fonundan en az yararlananlar işsizler!

0

Pandemi koşullarında dört ayı aşkın zaman geçti.

Bu sürede tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yoksulluk, hayat pahalılığı, güvencesizlik, kısaca işçinin emekçinin belini büken ne varsa katmerlendi. Geniş tanımlı işsizlik 17 milyonu aşarak rekor seviyelere vardı.

Aynı dönemde, ardı ardına ekonomik önlem paketleri açıklandı. Teşvikler, krediler, destekler…

Peki, bunların arasında işçi ve emekçiler yararına alınmış bir tane tedbir söyleyebilir misiniz?

“İşten çıkarmalar yasaklandı” dediler… Milyonlarca emekçiyi ücretsiz izin adı altında 1168 TL’ye mahkûm ettiler… Üstelik işçilerin ücretsiz izne itirazının önünü de keserek, fesih haklarını kullanmalarını ve dolayısıyla kıdem tazminatlarını almalarını engellediler.

“Kısa çalışma ödeneği” dediler… Yine milyonlarca işçi için ücret kesintisinin ve hak gaspının önünü açtılar.

İşin daha vahim yanı ise tüm bunları İşsizlik Sigortası Fonu’ndan finanse ettiler. Sonunda, işsizler için oluşturulan işsizlik fonundan en az yararlananlar işçiler oldu!

İşsizlik Sigortası Fonu’nun 2020’nin ilk altı ayına ilişkin istatistiklerinde bu açıkça görülüyor: Salgının işsizlik sigortası fonuna maliyeti 20 milyar TL’ye yaklaşmış durumda. Sorun miktar değil! Biz zaten kullanılmasından yanayız ancak sorun bunun kimin için kullanıldığı… Maalesef, çok önemli bir bölümü salgın nedeniyle patronlara yapılan çeşitli destek ve teşvik ödemeleri için kullanılıyor.

2017’de 2,5 milyar TL, 2018’de 10,7 milyar TL, 2019’da 16 milyar TL tutarında olan teşvik ve destekler, bu yılın yalnızca ilk altı ayında 9,3 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Buna karşılık işverenin fona sağladığı prim desteği ise 5 milyar civarında.

Öte yandan, 2019’da fonun toplam gideri 36 milyar TL iken 2020’nin ilk 6 ayında gider 34 milyara ulaşılmış durumda. Tabii ki en büyük artış 14 milyar TL’yi bulan kısa çalışma ödeneği desteğinden kaynaklanıyor. Bunun ardında ise yine devletin işverene desteğini görüyoruz.

Ve belki şu bilgiyle tüm bu tablo daha da anlam kazanır: İşsizlik fonu ödemelerinin başladığı Mart 2002 tarihinden Temmuz 2020 tarihine kadar, yani 18 yıllık süre boyunca işsizlik ödeneği almaya hak kazanmış 8 milyon kişiye toplam 35 milyar TL ödeme yapılmış! Lütfen şimdi bunu, aynı fondan 6 ayda işverene verilen destekle karşılaştırın!

Ancak bunca destek işverene yetmemiş olacak ki yeni teşvikleri de arka arkaya açıklıyorlar. İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi altında yeni istihdam paketi TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Ücretsiz izin uygulamasını bir yıl daha uzatan, kısa çalışma ödeneği konusunda da cumhurbaşkanına 31 Aralık 2020’ye kadar uzatma yetkisi tanıyan paket, şaşırtıcı olmayacak ki İşsizlik Sigortası Fonu kaynaklarından işverenlere yeni teşvikler aktarılmasının da önünü açıyor. Kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin uygulamasına tabi tutulan işçilerin normal çalışma düzenine dönmesi durumunda SGK primlerinin tamamı, brüt ücretin yaklaşık yüzde 35’i fon tarafından ödenecek. Yani salgının bedelini işsizlere ödetenler şimdi aynı şekilde “normalleşme”nin faturasını da işçilere çıkarma derdinde.

Uzun süredir konuşuyoruz; işsizlik fonu, işçi ve emekçilerin neredeyse tek birikimi ve güvencesi! Ancak bu fon yıllardır istihdamı artırma adı altında, şimdi ise salgına karşı ekonomik önlemler kisvesiyle işverenin ve devletin cankurtaran simidi haline gelmiş durumda. Buna karşı çıkmalı ve fonun denetiminin işçi ve emekçilerde olması için mücadele etmeliyiz! Bunun için sendikaların ve emek örgütlerinin en geniş kapsamlı birliğine ve eylem planına ihtiyacımız var.

Eli kulağında!

0

AKP 18 yıldır iktidarda. İşsizlik bitti mi? Bitmedi. Yoksulluk bitti mi? Bitmedi. Yolsuzluk  bitti mi? Bitmedi. Kayırmacılık bitti mi? Bitmedi. Nokta! Bitmediği gibi her biri aldı başını gitti. Bugün dünden çok daha borçlu bir ülke miyiz? Evet, öyleyiz! Ancak savaş yıllarında yaşanacak bir işsizlik yaşıyor muyuz? Evet, yaşıyoruz! Kayırma ve yolsuzluk kol kola arşa ulaşmış durumda mı? Evet, fetvası bile veriliyor! Şeffaflık var mı? Yok. Denetim var mı? Yok. Hesap verme var mı? O da yok. Sorumluk zaten hiç vaki olmadı!

Keyfilik ve “ben yaptım oldu” yeni hukuk düzeni oldu mu? Oldu. “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” temennisinin yalan olduğu çoktan ortaya çıktı mı? Çıktı. Adalet intikamdan, kalkınma birilerinin küpünü doldurmasından ibaret mi? İbaret. Sonuç: İstisnasız, tartışmasız cumhuriyet tarihinin gördüğü açık ara en başarısız yönetimle karşı karşıyayız. Doğru mu? Doğru. Ülkenin 18 yılı buza yazılmış bir yazı misali, arkasında bir enkaz bırakarak yitip gitti!

Dünü yitirdik. Bugünümüz ipotek altında. Peki, geleceğimiz ne olacak? Ayasofya’da iki rekat namaz, ölmüşlerin ruhuna okunmuş bir fatiha belki biraz göğüsleri kabartacak, biraz acıları hafifletecek. Geçici bir huzur da verecek belki. Sonra? Cemaatler dağıldığında işi olan işinin, aşı olan aşının başına gider. Ya işi, aşı olmayan milyonlar! Onlar ne yapacak? “Her koyun kendi bacağından asılır” mı diyeceğiz? “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” mi?

Ortada beş yol, beş seçenek yok. Birçok insan işini, gelirini, hemen herkes huzurunu, güvenini kaybetti. Ne olacak? Nereye doğru gidiyoruz? Bunun basit bir cevabı var. İnsanlar ayçiçeklerinin yüzünü güneşe dönmesi gibi yüzlerini ekmeğin, adaletin, eşitliğin, özgürlüğün ve huzurun olduğu yöne çevirirler. Mevcut iktidar 18 yılda bunları sağlayamadığı gibi milyonları evdeki bulgurdan da etti. Değişim vakti geldi de geçiyor. Eli kulağında. Yönümüz emekten, sözümüz adaletten, varlığımız eşitlikten ve özgürlükten yana olsun…

Almanya: Aşırı sağ neden yükseliyor?

0

Almanya’da olmaz denilen şeyler oluyor ve konunun “Babylon Berlin” dizisinin senaryosuyla hiçbir ilgisi  yok. Aşırı sağcı güçler önce belirli bir kitlesellik ve meşruiyet oluşturmaya yöneliyorlar, ardından yasal partiler ve küçük yerel seçim başarıları geliveriyor. Sonraki adım, daha etkin politik figürleri öne çıkartmak ve daha büyük bir partide (AfD – Almanya İçin Alternatif) federal seçim zaferleri ve ırkçı argümanlar için daha fazla meşruiyet kazanmak oluyor. Sanki görünmez bir el var arkalarında.

Bu hareket, solcu yayınevlerinin ve akımların sıkı şekilde takip edildiği bir ülkede, bir yeraltı tedhiş örgütü kurup – ve yıllarca yakayı ele vermeksizin – onlarca göçmeni tek tek sokak ortasında avlıyor. İşe bakın ki, bu örgütün Alman emniyetinden özel kuvvetlerine, devlet kurumlarıyla sıkı bir işbirliği halinde olduğunu ortaya koyan kanıtlar var. Ama Şansölye’ye bakılırsa bunların tümü can sıkıcı münferit vakalar.

2019 seçimlerinde Almanya için Alternatif Parti’nin (AfD) Saksonya ve Brandenburg eyaletlerinde ikinci parti olması beni neden ilgilendirsin diyebilirsiniz. Oysa bu önlenebilir gelişme, II. Dünya Savaşı’ndan yaklaşık 80 yıl sonra Nazi düşüncesinin iki eyalet parlamentosunda son derece güçlü şekilde temsil edilecek olması anlamına geliyor. Bu, bütün işçiler, göçmenler ve ezilenler için alarm verici bir gelişme.

Alman Askeri İstihbarat Servisi MAD’a göre pek çok aşırı sağcı bir süredir Alman silahlı kuvvetlerine sızma taktiği uygulamakta. Özellikle Özel Kuvvetler Komutanlığı’na (KSK) bağlı yaklaşık bin kişilik bir birlik, Nazizmin kalesine dönüşmüş durumda.

Bu arada, KSK’nin cephaneliğindeki 48 bin silah, 62 kilo patlayıcı ve 37 bin kurşunun akıbeti belirsiz. Konunun uzmanları, Neonazi askerlerin söz konusu askeri malzemeyi ırkçı ve aşırı sağcı gruplara verdiğine kesin gözüyle bakıyorlar.

Sıklıkla orduya hakim olamadığı eleştirileriyle karşılaşan Savunma Bakanı Annegret Kramp Karrenbauer, nihayet söz konusu birimi “demir bir süpürgeyle” temizleyeceği sözünü vermek zorunda kaldı.

“Gölge Ordu”

Geçtiğimiz yıl, “Gölge Ordu” adı verilen bir gruba karşı yürütülen gizli operasyonda, tamamı askerlerden oluşan ve aralarında bir albayın da bulunduğu teşkilatın, “X Günü” adını verdikleri bilinmeyen bir tarihte, Almanya’daki siyasetçilere yönelik suikastlar yaparak, iç savaş ya da askeri müdahaleye elverişli koşullar yaratmayı planladığı ortaya çıkartılmıştı.

Kripto iletişim yazılımları üzerinden iletişim kuran darbeci grup, eski Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Federal Meclis Başkan Yardımcısı Claudia Roth ve Sol Parti Federal Meclis Grup Başkanı Dietmar Bartsch’ın da aralarında bulunduğu bir dizi siyasetçiyi, ayrıca Müslüman ve Yahudi toplum liderlerini aynı gün aynı yerde toplayarak infaz etmeyi planlıyordu.

Almanya’da aşırı sağın kazandığı mevziler her şeyden çok Alman egemen sınıflarının iki önceliğinden besleniyor: Almanya’nın I. ve II. Dünya Savaşları’na yol açan yayılmacı ihtiraslarını ve bu ihtirasların yol açtığı yıkımı “utanılacak bir olgu olmaktan çıkartma” çabası ve derinleşen kriz koşullarında, kitlelerin ne pahasına olursa olsun devrimci ve sosyalist bir alternatif arayışına engel olmak.

Unutmayalım ki, 2008 kriziyle birlikte Almanya’da da bir siyasi radikalleşme süreci yaşanmakta ve bu durumun açıklayıcı nedenleri var; iki Almanya’nın “birleşmesinden” bu yana Alman egemen sınıf mensupları aşırı zenginleşirken, en alttakilerin durumu dramatik bir biçimde çöküntüye uğradı. Alman halkının 13 milyonluk bir kesimi yoksulluk sınırı olarak tarif edilen düzeyde yaşam savaşı verirken, Alman emekçilerinin 3,5 milyonluk bir kesimi ay sonunu getirebilmek için aynı anda iki işte birden çalışmak zorunda.

Ne mi oluyor? Olan şu: 2008 mali krizinin çarpıcı sonuçları ve giderek derinleşen stratejik çatışmalarla Almanya’da, Avrupa’yı Alman ekonomi- politiğinin belirleyici hakimiyeti altına almayı amaçlayan militarist ve yayılmacı bir eğilim de ağırlık kazanmaya başladı.

Şimdi bir kez daha bu eğilimin sözcüleri, Alman egemen sınıfları adına, iki dünya savaşı döneminde de hayata geçirilmeye çalışılan utanç verici hedeflerine, yani yayılmacı eğilimlerine elverişli bir zemin yaratmanın uğraşında. Alman aşırı sağının bu eğilimden bağımsız ele alınması olanak dışı.

Faşizm, yapısal kriz halindeki burjuva düzenin bir dışavurumudur. Ve unutulmamalı ki onunla, mevcut düzenin ufkuyla sınırlı araçlarla savaşılamaz. Bu nedenle faşizmle tartışmaya değil, onu bir insanlık düşmanı akım olarak yok etmeye odaklı bir mücadele elzem. Faşizm tüm topluma teşhir edilmeli ve işçi sınıfının eylem birliği ile kararlı bir biçimde toplumdan izole edilmelidir. Faşizm yok edilmesi gereken habis bir urdur.

Hatırda tutalım, Alman burjuvazisinin belirleyici bir kesiminin eğilimi haline gelen dünya gücü olma hayali, yalnızca  Kızıl Ordu’nun muazzam savaşımıyla durdurulabilmiş ve Üçüncü Reich’ın 1945 yılında kayıtsız şartsız teslim olması sayesinde dizginlenebilmişti.

Dolar yükselmiyor lira eriyor

0

Tüm veriler gösteriyor ki bir ekonomik krizin tam ortasındayız. Pandemi zaten var olan kriz dinamiklerini hızlandırdı. Ekonomi politikasında şu ana kadar bir değişim olmadığı gibi halının altına süpürülen tüm pislikler o kadar çok birikti ki taşma eğilimine girdi. Artık günü kurtaran ekonomik makyaj tutmuyor.

Gelecek kuşakları büyük bir borç yükü altında bırakma pahasına, inşaatla ve yap-işlet-devret (YİD) modeliyle yapılmış alt yapı projeleriyle ekonomik büyüme süsü veren Türkiye, bu sürdürülemez gidişata pandemi süresince daha da sarıldı. Faizi bilinçli bir biçimde enflasyona ezdiren (eksi reel faiz) ve para basarak Türk Lirası (TL) saçan para politikasının TL’nin gittikçe değersizleşmesine yol açacağı bilinmesine rağmen bu politika ısrarlı bir biçimde sürdürüldü.

Bu para politikasının tüm yan etkilerine rağmen sürdürülmesinin ardında sadece kredi mekanizmasının çalıştırılabilmesi yatıyor. İnsanlar borçlanarak da olsa tüketebilsin hedefiyle herkese düşük faizli bol kredi kullanarak para saçmak, enflasyonu hızlandıracağı gibi parayı pul etmek dışında uzun vadeli bir işe yaramaz. Tüketim artarsa ekonomi büyür ve enflasyon azalır mantığı, ekonomisi dışarından gelecek paraya ve ithalata bağımlı, büyük bütçe ve cari açığa sahip bir ülkede gerçekçi değil. Herkes bunun farkında. Elinde TL olanlar bu değersizleşme karşısında tüm parasını altına ya da dövize çeviriyor. Şu an tüm ülkedeki banka mevduatlarının yarısının döviz olması değil yabancı yatırımcının, bu ülkedeki insanların bile TL’ye güvenmediklerini gösteriyor. 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), aslında olmayan ama takas işlemleriyle şişirilmiş döviz müdahaleleriyle iki ay boyunca doları 6,85 seviyesinde tuttu. Fakat dalgalı kur rejimlerinde bu durumun suni ve sürdürülemez olduğu açıktı. Sınıra gelindi ve iplerin kopmasıyla dolar birkaç gün içinde 7,36 avro da 8,71 seviyelerinde rekor tazeledi. TCMB’nın, BDDK ve bankaların yönetimleriyle yaptıkları toplantı sonucu, 10 Ağustos’tan itibaren piyasadan TL çekmeye dönük karar alması sonrası dövizin harareti biraz düştü. Eğer ki faiz artışı gelirse daha da düşer, fakat bu sefer kredi tüketimi de düşecektir. Bu ikilem karşısında hangi yolun izleneceğini göreceğiz.

Dünya ekonomisi komplo teorileri üzerinden dönmez. İktidar, hayali düşmanlar yaratarak kendi beceriksizliklerini kapatma yoluna gitmeye devam ediyor. Daha önce “Londra saldırısı” söylemiyle kendini gösteren bir hayali düşman söylemi bugün, “ekonomimiz çok iyi, bunlar yurt dışı kaynaklı saldırılar” şeklinde devam ediyor. Bu konuda daha önce yazdığımız bir yazıda şöyle demiştik: “Her şeyden önce eğer ki dalgalı döviz kuru uyguluyorsanız döviz üzerinde spekülasyon yapmaya izin veriyorsunuz demektir. Bu kumar oyunundan çıkış için önünüze hiçbir program koymayan iktidar, dış saldırı kılıfıyla suçu başka adreslere atıyor. Ya emperyalist düzenden devrimci bir şekilde kopacaksınız ya da onun kuralları tabii olacaksınız. Bunun dışındaki alternatiflerin hepsi tâlidir.

Pandemi sürecinde var olan hiçbir sorunu gerçek anlanda çözmek için bir adım atmayan hükümet, krizi sermaye sınıfının lehine çevirebilmek için adımlar atmaya devam ediyor. YİD modeliyle yapılan alt ve üst yapılara hız vererek ve hazinenin yükü arttırılarak sermayeye kaynak sağlanıyor. Bunun dışında varlık fonunu ipotek altına alarak borç bulma ya da işçi sınıfının kıdem tazminatına el koyma gibi yöntemler de deneniyor. Hepsi de bugünü ve geleceği satmak anlamına geliyor. Sermayenin kriz karşısında ezilmemesi için ülkenin geleceği çalınıyor. Yapısal ve radikal kararlar alınmadan krizden bir çıkış yolu yok. Defalarca emekçiler için kaynağın var olduğunu söyledik. Sadece YİD yapılarını kamulaştırmak bile milyarlarca TL anlamına gelir. Bir kerelik bile olsa en zenginlerden servet vergisi almak, emekçilere asgari bir yaşam standardı sağlamaya yeter. Fakat bu kumar ekonomisi içinde kalındığı sürece uzun vadeli sorunlar çözülemez. Tüm spekülatif alanlar (borsa, dalgalı kur, serbest sermaye hareketleri) gerçek anlamda ilgâ edilmelidir. Bunun için sermayeye çalışan değil, emekçilere çalışan bir hükümete ihtiyacımız var.

Hükümetin borç girdabı emekçilerin geleceğini ipotek altına alıyor

0

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak haziran ortasında “düşük kamu borç stoku oranının pandemi sürecinde elimizi güçlendiren” bir mevzi olduğu ve “pandemi sürecinden güçlenerek çıkacağımız” açıklamasını yaptı. Kamu borcunun milli gelire oranla düşük olduğu söylemi, Erdoğan’ın ekonomi kurmaylarının yıllardır papağan gibi tekrarladığı, AKP döneminde ekonominin her alanda şaha kalktığı iddialarının birincil dayanağı. Ancak Nisan 2020 itibarıyla yüzde 52’ye dayanan geniş tanımlı işsizlik oranını, bir önceki aya kıyasla yüzde 0,85, 2019 Nisan ayına kıyasla yüzde 10,94 artan enflasyonu ve halihazırda 430 milyar doları geçen dış borcu göz önüne alırsak sormamız gerekiyor: Bu süreçten gerçekten kim güçlenerek çıkıyor ya da Damat bize neyi söylemiyor?

Gerçek şu ki, inşaat gibi dış krediler, özelleştirme, düşük ücretler, esnek ve güvencesiz çalışma süreçlerine sırtını dayayan ve tam da bu yüzden kısa vadede rant lokomotifi işlevi gören sektörleri palazlayan hükümet, doğanın talanı, tarımsal üretimin katli ve sanayi üretiminin ithalata bağımlılığı pahasına ülke ekonomisini kelimenin tam anlamıyla bir “borç ekonomisi” haline getirmiş durumda. Bu, en basit anlamıyla şu demek: Sürdürülebilir ve planlı bir ekonomi yerine günü kurtarmak ve rant sağlamak amacıyla üretimin her alanında dışa bağımlı hale gelen ekonomimiz, içeride kendi gelirinden çok harcıyor ve açığı da sürekli borçlanarak kapatıyor! Bu borçların büyük bölümünün devlet değil özel sektör borcu olması üzerinden “düşük kamu borcunu” bize bir mevzi olarak satmaya çalışan Albayrak’ın dile getirmemeyi tercih ettiği detay ise, özel sektörün dış borcunun “hazine garantili” olduğu, yani devletin özel sektörün borcuna kefil olduğu.

Verilere bakınca görüyoruz ki, şu an toplam dış borcun milli gelire oranı yüzde 56,9. Ekonominin görülmemiş başarılar kaydettiğinin iddia edildiği son 20 sene içerisinde özel sektör dış borcu 6,5 kat; düşük olmasıyla övünülen kamu dış borcu ise yaklaşık 2 kat artmış. Yani Damat’ın güçlenerek çıkacağımızı iddia ettiği pandemi dönemine aslında boğazımıza kadar borca batmış olarak girmişiz! Son tahlilde geldiğimiz noktada ister IMF’ye başvursunlar ister Katar gibi ülkelerden borç alsınlar, artık borcu borçla kapatmaktan başka çareleri yok! Artan döviz kurlarını da göz önüne alırsak döviz üzerinden alınan bu borçların hem kendisi hem de faizi gün geçtikçe katlanıyor.

Peki bu birbirini besleyen enflasyon-döviz kuru-işsizlik sarmalıyla harmanlanan borç ekonomisi, biz işçilerin, işsizlerin ve emekçilerin yaşamına nasıl yansıyor? Öncelikle hazinenin özel sektör borçlarına sunduğu kefaletin cefasını düşen ücretler, gün geçtikçe artan işten çıkarmalar, güvencesiz ve esnek çalışma koşulları, yükselen fiyatlar ve vergiler, gasp edilen sosyal haklar ve kemer sıkma politikaları kanalıyla emekçiler çekiyor. Saray rejiminin borçlanma üzerine kurduğu bu düzende geniş kitlelerin payına büyüyen bir yoksulluk düşüyor. Emekçilerin uzun süredir yaşadığı ve pandemiyle birlikte hiç olmadığı kadar şiddetlenen geçim krizine kalıcı çözüm üretecek hiçbir somut adım atmayan hükümet ise, açıklanan sıfır faizli tüketici kredisi paketleri ve 3 aylık ertelenen borçlar üzerinden yaratılan ek ve geçici satın alma “imkânını” kitlelere çözüm olarak sunuyor. Yani hükümet pandemi döneminde iyice dibe vuran ekonomiyi, borçlanma ve borçlandırma yoluyla canlandırmaya çalışıyor; işçi sınıfının bugünü ve geleceği borç ekonomisi üzerinden ipotek altına alınıyor.

Emekçilerin harcanabilir gelirleri içindeki borçlarının oranı 2002’den bugüne düzenli olarak artıp yüzde 5’lerden yüzde 50’lere varmış durumda. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) verilerine göre, Türkiye’de vatandaşların kredi borcu, Temmuz 2020 itibarıyla 706 milyar TL’ye ulaşmış. Sadece geçtiğimiz nisan ayında 920 bin kişi ilk defa ihtiyaç kredisi kullanmış. Bu kredilerin milli gelire (GSYH) oranı ise son 6 ayda yüzde 38’den yüzde 47’ye çıkmış.

Ama bu vahim manzara karşısında ne Saray’ın ne savaşın ne de patronların bütçesinde bir azalma var. Hatta aksine patronlar, hükümetin sunduğu ekonomik teşvikler ve vergi afları gibi uygulamalarla pandemi döneminde dahi servetlerini artırmaya devam ediyorlar! Evet, demek ki pandemiden güçlenilerek çıkılabiliyor, asıl sorun kimin güçlendiği ve kimin krizin faturasını ödediği! Krizin faturasını emekçiler değil patronlar ödemeli! Sadece servetlerin vergilendirilmesiyle bile hem işsizlik sorunu çözülebilir hem de herkese borç değil düzenli ve insanca yaşam geliri sağlayacak kaynaklar yaratılabilir. Saray rejiminin artık döndüremediği borç değirmeninde boğulmak yerine, işçi denetiminde üretime dayalı yeni bir ekonomik düzen kurmak için kaynak var! Yapmamız gereken, bu kaynakların emekçiler yararına kullanılmasını savunan bir acil eylem planı ekseninde örgütlü mücadelemize devam etmek.

Görsel: ppesydney.net

Balonlar patlayacak!

0

“Yeni” normalde hiçbir şey yeni değil. Biz bu filmi defalarca izledik. Pandemiyle birlikte hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını söyleyenlerin sesleri çok çabuk kesildi. Ekonomide de değişen pek bir şey yok, hayat pahalılığı ve işsizlik son sürat devam ediyor. Güz döneminde olası ikinci dalgayı kaldırabilecek bir ekonomik sürekliliğe sahip değiliz.

Düşen talebi, para basıp kredi dağıtarak çözme yoluna giden bir ekonomi yönetimi zaten uzun vadeli çözümler üretme yetisini kaybetmiş demektir. Öyle ki uzun süredir kredi yoluyla yani emekçilerin gelirlerinin ipotek altına alınması yoluyla “iktisadi kalkınma” sağlayabileceklerine inanıyorlar. İnsanların alım güçleri düşmüş, cari açık ve bütçe açıkları rekor kırmış, ihracat ve turizm çökmüş, umurlarında değil, yeter ki insanlar bir şekilde tüketebilsin. Faizlerin düşük tutulma çabası kredi dağıtabilmenin zorunlu bir yoluydu. Bu yapılırken doları kontrol altına almak için sermaye kontrollerine bile gidildi. Neredeyse iki ay boyunca doların sabit tutulmaya çalışılmış olması (6,85) bu yüzden. Ekonomik tüm problemler hasır altı edilirken emekçilere nasıl bir enkaz bırakarak krizden sıyrılabileceğinin hesabını yapan sermaye kendine yeni balonlar yaratıyor.

Sermaye kriz ortamında farklı kâr alanları bulur. Özellikle paranın ucuz ve bol olmasıyla para finansal alana (başta borsaya) akar. Tüm dünyada ucuz ve bol para olmasına rağmen, kapitalizmin akıl dışılığına örnek olarak açlık ve sefalet de aynı hızda artıyor. Yıl başından beri borsada bireysel hesap açan kişi sayısı 400 bini buldu. Faizin enflasyondan daha düşük olduğu bir ortamda paranın bankada durması hızla değersizleşmesi demektir (faiz %8, enflasyon %12). Oysa bir spekülasyon alanı olan borsa kısa vadeli finansal balonlar yaratarak sermaye çevrelerini ihya edebilir. İşsizlik ve enflasyonun artması Borsa İstanbul’u asla etkilemiyor. Pandemide hızla düşen borsa şimdi pandemi öncesinden bile daha değerli. Kredi ekonomisi finansallaşıyor, balon şişiyor.

Salgının başında yazdığımız bir yazıda paranın kriz karşısında finansallaşmasıyla ilgili şunları söylemiştik: “Kâr oranları düşen sermayedarlar daha fazla kâr için finansal alana yöneldikçe olmayan parayı döndürmekle meşgul oluyorlar. Bu sırada sanayi ve tarımsal sıkıntılar daha da artıyor ve zincirleme olarak iktisadi buhranlar peyda oluyor. Çünkü iktisadi hayat son derece gerçek, sınıflara dayalı ve nihayet sosyolojiktir. Finansal araçların iniş çıkışlı seyri içinde yaratılan balon, bir fabrika işçisinin şalterleri indirmesi karşısında tuzla buz oluveriyor. Finansın devasa rantı reel sanayi işçilerince yaratılan artı değer karşısında bir anda buharlaşıyor.” Ekonominin finansallaşması krizi derinleştirdiği gibi onun çözümü için de bir takoz görevi görüyor. Çünkü ne olursa olsun reel ekonomiyle finansal alan balta gibi birbiriyle ayrık değil, çoğu zaman iç içedir. Dünya genelindeki finansallaşma burjuvazinin krizden “çıkış” biletiyken emekçiler için mücadele dışında bir çıkış yolu yok.

Krizde bile servetlerini artırabilen sermaye karşısında başta borsa olmak üzere tüm spekülatif alanların kapatılmasını savunmalıyız. Zenginlik ve servet toplumsal işbölümüyle yaratılır. Bu sebeple bireysel zenginlik toplumun doğasına aykırı ve akıldışıdır. Toplumsal zenginliği artırmak için tüm bankaların kamulaştırılması, borsanın kapatılarak genel ürün fiyatlarının kontrol altına alınması gerekir. Başta Almanya, ABD ve İngiltere olmak üzere tüm emperyalist ülkelerin bankalarına akan dış borç ödenmemelidir. İktidar bunları yapmadığı gibi “biz bize yeteriz” kılıfı atında para toplamakla meşgul oldu. Üstelik sermaye için yağmalanacak yeni fonlar arıyor. Gözü, işçilerin kıdem tazminatında, işsizlik fonunda.

Zenginlik, para, kaynak… Bunlar doğada bulunan şeyler değil, işçilerin emekleriyle toplumsal bir biçimde yarattığı şeylerdir. Bu sebeple “kaynak var” derken hayal kurmuyoruz. Emekçilerin hak ettikleri kaynak için zenginlerden servet ve artan oranlı gelir vergisi alınabileceği gibi kamu-özel ortaklığıyla yapılmış tüm alt ve üst yapıların (köprü, baraj, otoban, hastane, elektrik santralleri vb.) kamulaştırılması ve emekçiler için (salgın, deprem gibi) acil durumlarda kullanılabilecek bir fon oluşturulması gerekmektedir. İhtiyacımız olan şey finansal balonlar değil, zenginliğin emekçilerin lehine kullanılabileceği bir iktisadi düzendir.

İstanbul sözleşmesi neden uygulanmalı?

0

Geçen ay sonlarında, Pınar Gültekin’in vahşice katledilmiş olmasının karşısında derinden sarsıldık. Cinayetin vahşeti, “Bu kadar da olmaz… Nereye gidiyoruz!” tepkilerine yol açtı. Ve bir kez daha kadınlar üzerindeki şiddet uygulamalarının son dönemlerde neden bu denli arttığını sorgulamamızın zorunlu olduğunu hatırlattı. Rejimin toplumun üzerine giydirmeye çalıştığı muhafazakarlık gömleği, yüzyıllardan beri süregelen kadın üzerindeki erkek egemenliğinin daha da şiddetlenmesine neden oluyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açıkladığı rapora göre, sadece Temmuz ayında 36 kadın öldürüldü, 11 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Buna rağmen rejime yakın bazı çevreler hâlâ Türkiye’nin 2011’de imzalamış olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini savunabiliyorlar.

Oysa, bazı AKP’li kadın kuruluşlarının dahi imzanın korunmasını istedikleri İstanbul Sözleşmesi hayatımıza o tarihte bir anda girmedi. Onu olanaklı kılan, on yıllardan beri tüm dünyada ve Türkiye’de süren kadın mücadeleleridir. Nitekim, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi adıyla bilinen İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddet ve aile içi şiddet konularında temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen bir uluslararası insan hakları sözleşmesidir.

Bu sözleşmeden çekilmeyi talep eden çevreler bir rapor hazırlayıp RTE’ye sunmuşlar. Şöyle diyorlar: “Toplumun esas ögeleri olan töre, gelenek ve diğer uygulamaları tamamıyla silmeyi, sözleşmeyi uygulayan ve denetleyen iradenin tek tip algısını toplumlara kabul ettirmeyi amaçlamaktadır.”

Elbette her toplumda eskilerden beri süregelen gelenekler, töreler vardır. Bunlar o toplumun bir anlamda kimliğini belirler. Ama unutmamak gerekir ki, toplumsal yapı değiştikçe bu gelenekler de evrime uğrar. Ve bunlardan bazıları gelişmenin, ilerlemenin önünde engel haline dönüşür. Eğer gelenek ve törelerde kadınlara şiddet uygulamak, onları öldürmek, çocuklara eziyet ve tecavüz etmek, toplumsal cinsiyetlerini özgürce yaşamak isteyenleri toplumun dışına sürmek varsa, bu gelenek ve göreneklerin artık yıkılması gerekir. İstanbul Sözleşmesi işte bu uygarlık dışı töre ve geleneklerin tamamıyla silinmesine yöneliktir. Dolayısıyla, sadece sözleşmede kalınması değil, ama daha önemlisi mutlaka uygulanması için mücadele etmeliyiz..

Ama bir nokta daha var. Kadınlar sadece bugün ve sadece Türkiye’de değil, yüzyıllardan beri tüm dünyada erkek egemenliğine mahkum edilmiş durumdalar. Evde, sokakta, işyerinde, her yerde eşitsizliğe ve şiddete maruz kalıyorlar. Yüzyıllardan beri süregeliyor diye, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğini gelenek ve töreyle meşrulaştırmak veya bu egemenliğe dinsel veya başka ideolojik kılıflar giydirmek, dün olduğu gibi bugün de kadının köle emeğinden yararlanmakta çıkarı olan egemen sınıfların işine yaramaktadır. Ve egemen sınıflar kadın üzerindeki bu egemenliği sadece ellerinde bulundurdukları devlet aygıtıyla değil, ideolojik ve kültürel olarak denetlemeye çalıştıkları her sınıftan erkek aracılığıyla sürdürüyorlar. Sıradan bir emekçiyi, gelenek-görenek bahaneleriyle kendi sömürü ve baskılarına alet ediyorlar. Bu nedenledir ki, kadınlar üzerindeki erkek egemenliğine karşı mücadele, aynı zamanda tüm emekçileri sömüren egemen sınıflara karşı mücadeledir. Her erkek emekçinin görevi, kadınların erkek egemenliğinden kurtuluş mücadelesine destek vermek olmalıdır.  Zira bu toplumsal bir mücadeledir.

Tüm erkek emekçiler, mahalle mahalle, fabrika fabrika kadın emekçilerin mücadelesine destek olmalı, onların taleplerine kulak vermeli ve örgütlenmeleri önündeki zorlukları aşmaları yönünde onları yüreklendirmeli, kendi ayrıcalıklarını sorgulamalıdır. Mahallelerde, işyerlerinde, sendikalarda kadın komiteleri oluşturmalarını desteklemelidir. Kadınlı erkekli yarın kuracağımız özgür toplumun yolu buralardan geçiyor. 

İşçileri fabrikaya kapatan Dardanel’e protesto

0

Çanakkale’deki Dardanel fabrikasında çalışan bazı işçilerin koronavirüs testlerinin pozitif çıkmasına rağmen, ‘kapalı devre çalışma sistemi’ne geçilmesinden dolayı 5 Ağustos Çarşamba günü İstanbul Tarabya’daki Dardanel Genel Müdürlüğü önünde Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) bir araya gelerek eylem yaptı.

Kapalı devre çalışma sistemine 26 Temmuz tarihinden itibaren geçilmesinin ardından fabrikadaki işçiler, Çanakkale Valiliği İl Hıfzıssıhha Kurulu’nun kararıyla beraber gündüz fabrikada çalışmaya, akşamları ise zorunlu olarak karantina yurtlarında tutulmaya mahkum edildi. Genel Müdürlük önünde; insan hakkı ihlalini protesto etmeye geldiklerini belirten DİSK Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu, özellikle son bir yıldır ülkenin yasalarla yönetilmediğini; gerçekleşen uygulamaların ve yönetmeliklerin, patronların ve onların destekçisi hükümetin insafına bırakıldığını belirtti. Salgının görülmesiyle beraber, “İşçiler virüsle baş başa bırakılmasın” çağrısını yaptıklarını belirten Serdaroğlu, işçilerin fabrikalarda çalıştırılıp karantina altında tutulduğunu ve özellikle de sendikasız işyerlerinde işçi kıyımlarının gerçekleştiğini belirtti.

Ardından DİSK Yönetim Kurulu adına Yönetim Kurulu Üyesi Seyit Aslan Genel Müdürlük Önünde basın açıklaması metnini okudu. Aslan, Covid-19 testi pozitif çıkan 40’ı aşkın işçinin ortaya çıkmasıyla beraber, işverenin 26 Temmuz’dan itibaren 15 gün boyunca fabrikanın kapalı devre üretim yapmasına karar verdiğini ve işverenin bu hukuk ve insanlık dışı kararı alırken Çanakkale Valiliği İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu’nun Dardanel Önentaş Gıda Sanayi AŞ için almış olduğu 15 günlük karantina kararını dayanak olarak gösterdiğini belirtti. Çanakkale Belediye Başkanının yapmış olduğu açıklamanın, kararın aceleyle alındığını gösterdiğini ve yeterli inceleme yapılmadan kararın imzalandığını belirtti. İşveren tarafından üretime ara verilmediğini ve tüm koşulların zorlanarak üretime devam edildiğini belirten Aslan, üretimin “kapalı devre çalışma sistemi” adı altında sürmesinin bütünüyle hukuk dışı olduğunu ve bunun herhangi bir yasal dayanağının olmadığını belirtti.

Aslan’ın yaptığı basın metninin devamında şunlar aktarıldı:  “Son dönemlerde Covid-19 salgını ülke çapında yeniden hız kazanmış, işçiler işyerlerinde kitlesel olarak koronavirüse yakalanmaya başlamıştır. İşçilerin ve halkın saplığı pahasına ‘çarklar dönecek’ ısrarı ile duyurulan normalleşme sürecinde, ‘sürü bağışıklığı’ politikası devam etmekte, Covid-19 bir işçi sınıfı hastalığı olarak yayılmaktadır.

Dardanel’de çalışan ve yüzde 95’i kadınlardan oluşan 1000’e yakın işçi tedirgin ve kaygılıdır. İşçiler işten atılma ve işsiz kalma korkusu nedeniyle, yurtlarda kalarak çalışmak zorunda kalmışlardır. İşyerindeki keyfi uygulamalar ve baskılar işçileri derinden yaralamaktadır. Aileler, çocuklar ve işçiler diken üstündedirler ve kendilerini güvencede görmemektedirler. Karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan Dardanel işçilerine bir de ölümüne üretim dayatılmaktadır.

Israrla soruyoruz:

  • Neden 15 gün üretimi durdurarak tüm işçiler karantinaya alınmamıştır?
  • 15 gün üretim yapılmadığında Dardanel mi batacaktır, ülke darboğaza mı girecektir? Milli güvenlik ve sağlık mı etkilenecektir?

Kaz Dağları’nın delik deşik edilmesine, siyanürle altın aranmasına ses çıkarmayanlar, teşvik edenler, doğa için buluşanları karga tulumba gözaltına alanlar nedense Dardanel işvereninin haksız, hukuksuz ve sağlığı tehdit eden uygulamalarına bir şey dememekte, demek istememektedir.

Patron örgütlerinin dehşet verici talepleri hukuk dışı biçimde devreye sokulmaktadır. MÜSİAD’ın izole üretim merkezleri, MESS’in MESS-Safe (elektronik pranga) gibi işçiler üzerinde baskıyı ve denetimi artırmaya yönelik projeleri hayata geçirilmeye başlanmıştır. İşverenlerin bu tutumu iktidarın “İşçilerin yaşamı pahasına çarklar dönsün” diye özetlenebilecek politikalarından bağımsız değildir. İşçiler birleşmediği ve örgütlenmediği sürece durum değişmeyecektir.”

Basın metninin son kısmında ise salgına karşı işçilerin ve halk sağlığının korunması için yapılması gerekenler sıralandı:

1- İşverenin “her koşulda üretim yaparız” mantığı işçilerin yaşam ve sağlık haklarını tehlikeye atmaktadır. Dardanel 15 gün boyunca üretime ara vermeli, işçiler ve aileleri 15 gün etkin karantinaya alınmalı, aynı zamanda işçiler ve aileleri yaygın testten geçirilmeli. 15 günlük süre sonucunda koronavirüs testi negatif çıkan işçiler çalışmaya başlamalı, testi pozitif çıkanların tedavileri devam etmelidir.

2- Fabrikanın sendikamızın denetimine açılması işçilerin sağlığı ve kendilerini güvende hissetmeleri açısından gereklidir.

3-İl Hıfzıssıhha Kurulu’nun aldığı kararlar fabrikada salgın açısından gelinen aşamanın ciddiyetini göstermesi açısından çarpıcıdır. Ancak bununla birlikte işçilerin sağlığının Türk Tabipleri Birliği ve Çanakkale Tabip Odası tarafından oluşturulacak bir heyet tarafından takibi gereklidir.

4- Çok sayıda işçinin hastanede yatmasına rağmen fabrikadaki işçilere ve ailelerine test yapılmaması manidardır. Hızlı bir şekilde şikayeti olsun ya da olmasın tüm işçilere ve ailelerine yaygın test yapılmalıdır.

5- Test sonucu pozitif olanlar hastanede takip edilmeli ve iş güvenceleri sağlanmalıdır.

6- İşçilerin örgütsüzlüğü, işçilerin sağlığını da olumsuz etkilemektedir. Dardanel fabrikalarında örgütlenmenin önündeki engeller ve baskılar kaldırılmalıdır.

100 patronun serveti, milyonlarca emekçinin ekmeği

0

Bazı rakamlar var ki, ekmek parası karşılığı ter döken işçi ve emekçilerin nasıl bir farklı sınıf oluşturduklarını çok çarpıcı biçimde ortaya döküveriyor. Bir örnek üzerinden gidelim. Bugün asgari ücret (2.324 TL) neredeyse ortalama ücret haline gelmiş durumda. Ama biz biraz daha yüksek bir rakam alalım. Diyelim ki, bir işçi ayda net 5.000 lira alıyor ve 30 sene boyunca kesintisiz çalışıp bu alım gücünü hep koruyor. Bu işçi, kazancının bir kuruşunu bile harcamadan biriktirse 30 yıl sonra elinde ne kadar birikmiş para olur? Bu süre sonunda cebinde ya da bankada olacak parası 1 milyon 800 bin liradır. Haydi, faiziyle falan birlikte diyelim ki 2,5 milyon lira. Bu rakamı aklımızda tutalım.

En zengin 100 kişi

Geçenlerde Forbes adlı kuruluş, Türkiye’nin en zengin 100 kişisinin listesini açıkladı. Bunların içinde her zamanki gibi Koç ve Sabancı ailelerinden fertler var; ama son dönemde yandaş sermaye olarak bilinen Ağaoğlu, Limak, Demirören, Kolin, Kalyon gibi firmalar da ön sıralara fırlamış. İsimleri bir yana bırakıp miktarlara bakalım.

Listedeki ilk 100 kişinin toplam serveti 100 milyar 400 milyon dolar. Yani bugünkü dolar kuru üzerinden (1 dolar=6,85 TL) bu 687 milyar lira eder. Kişi başına 6,87 milyar lira. Yani bir işçinin 30 yılda hiç harcamadan biriktirebileceğinin 2748 katı.

Listeyi biraz daha kısaltalım. En zengin 10 kişinin toplam serveti 25,3 milyar dolar, yani 171 milyar lira. Kişi başı 17 milyar lira. Yani bizim işçimizin 6800 kere yeniden doğup her seferinde 30 yıl çalışması ve 5 bin lira aylığını hiç harcamayıp biriktirmesi lazım bu paraya ulaşabilmek için.

Milli gelir yağmalanıyor

İşçilerin zihni, kapitalist bir propagandayla yıkanmaya çalışılır. Patronlar için “çalışmış da kazanmış” denir. Güzel de, herkes çalışıyor. İşçi 6 bin kere doğup her seferinde harcamadan 30 yıl çalışamaz ki! Demek ki, çalışanların alın teri bu patronların elinde servet olarak birikiyor. Üstelik bizim verdiğimiz vergiler yoluyla devletin elinde toplanan paralar krediler yoluyla bu inşaatçılara, sanayicilere, borsa çakallarına aktarılıyor ve onların emekçileri sömürerek milyonlarına milyonlar katmalarına imkân sağlıyor.

Devletin istatistiklerine göre kişi başına yıllık milli gelirimiz 9.300 dolar, yani 63.700 lira. Zannedilmesin ki 83 milyonun her bireyi her yıl bu kadar para kazanıyor (ayda 5.308 lira). Hayır, nüfusun büyük bölümü yoksulluk içinde kıvranırken, bu paranın asıl bölümü belli ellerde toplanıyor.

Türkiye’nin milli geliri 4 trilyon 280 milyar 381 milyon TL. Credit Suisse banka ve finans şirketinin Türkiye verilerinden topladığı bilgilere göre bu gelirin yüzde 42,5’i, toplumun sadece yüzde 1’lik bir kesiminin elinde toplanmış. Yani sadece 830 bin kişi (buna çocuklar, eşler, akrabalar dahil), tüm milli gelirin neredeyse yarısını (1,8 trilyon lira) cebine indirmiş durumda.

Dahası var. Ülkedeki en zengin yüzde 10’luk kesimin milli gelirden aldığı pay ise yüzde 81,2. Yani bu kesimin serveti yaklaşık 3,5 milyar lira. Geri kalan yüzde 19’luk miktarı ise işçiler, emekçiler, yoksullar paylaşıyor.

Bu yağmayı durdurmak gerekiyor.

Servet vergisi

Ülke kaynaklarının yağmalanmasını engellemenin bir yolu, yukarıdaki yüzde 10’luk kesime servet vergisinin uygulanması.

Bu kesime getirilecek yüzde 20’lik bir salma vergi, yaklaşık 700 milyar liralık bir kaynak yaratacaktır. Bu miktar, 30 milyon kez asgari ücret demektir.

Böylece hem asgari ücret yukarı çekilebilir, hem de çalışma saatleri 6 saate indirilerek kurulacak ek vardiyalara 10 milyon dolayındaki işsiz yerleştirilebilir. Yani, ülkedeki tüm işler çalışabilen nüfus arasında paylaştırılmış olur.

İstihdamdaki bu artış hiç kuşkusuz üretimde ve tüketim olanaklarında güçlü bir artışı da getirecektir. Yaratılacak yeni zenginlikle de hem yeni iş alanları açılabilir hem de sağlık, eğitim, ulaşım gibi kamu hizmetleri daha etkin hale getirilebilir. Bunlar çıplak gerçekler. Tabii işçi ve emekçi sınıfların bu tür planlı uygulamaların hangi tür iktidar tarafından hayata geçirilebileceğine karar vermesi gerekiyor. Patron partileri mi, yoksa bir işçi emekçi hükümeti mi?

Vestel’de patron kâr etsin; ölen işçinin yeri doldurulur!

0

Manisa’daki Vestel fabrikasında hükümetin açıkladığı normalleşme sürecinin ardından Covid-19 vakaları gün geçtikçe çoğalıyor ve virüsten hayatını kaybeden işçilerin sayısı artmaya devam ediyor. Fabrikada çalışan bir işçinin aktardığına göre; açıklanan ölüm sayıları gerçekleşenin gerisinde kalıyor.

Manisa’da yaklaşık 20 bin işçinin çalıştığı fabrikada, Covid-19 salgınının yoğunlaştığı dönemde kronik rahatsızlığı olan işçilerin 1752 TL’lik ücretle kısa çalışma ödeneğinden yararlandırılarak izne çıkartılması ve kısa çalışma ödeneğinden faydalanamayan işçilerin ise 1170 TL’lik ücretle izne çıkartılmasının ardından; salgının normalleşmeye başladığı dönemle beraber kronik rahatsızlığı bulunan işçiler tekrardan fabrikaya çağırıldı. İşçilerin fabrikaya gelmesiyle beraber virüs tüm işçilere bulaşmaya başladı. Özellikle de montaj işleminin yapıldığı ve 12.000’lik bir sayıyla en fazla işçiyi bünyesinde barındıran High End fabrikasında 7 işçinin hayatını kaybettiği ve yüzlerce işçinin ise tedavi altında olduğu işçiler tarafından belirtiliyor.

Fabrikada çalışan işçiler çalışmaya devam edip virüsten öleceklerini mi, yoksa işten ayrılıp açlıktan öleceklerini mi iktidara soruyorlar

Vestel gibi büyük bir fabrikada çalışan işçilerin virüsü fabrikada kapıp ardından ailelerine, arkadaşlarına ve diğer yakınlarında bulaştırma riskini de belirten işçiler; koca bir şehrin büyük bir tehlike altında olduğunu bildiriyor.

Fabrikada çalışan ve birkaç gün önce ateş, halsizlik ve virüsün diğer belirtilerinden dolayı hastaneye giden ve ardından bütün hastaneler dolu olduğu için eve gönderilen bir işçinin aktardıklarına göre, vakalar 1 Haziran’dan sonra artmaya başladı. Bu dönem tedbirlerin genişletilmesiyle başlayan döneme denk düşüyor. Bununla beraber fabrikada çalışan bir işçi şunları aktardı: “Pandemi süreciyle beraber fabrikada yeterli olmasa bile birtakım önlemler alındı; fakat sonrasında bu önlemler göz ardı edilmeye başlandı ve çalışma saatleri 8 saatten 12 saate çıkarıldı. Elektronik ve beyaz eşya bölümlerinde vakalar hızlı bir şekilde artmaya başladı, bu artıştan sonra ise önlem olarak işçilere çift maske takması söylendi. Virüsün böylesine büyük bir şekilde yayılmasına rağmen fabrikada çalışma devam etti. Fabrika patronunun bizler için önlem olarak gördüğü şey ise; otomatların kaldırılması ve çay-kahve içmek için toplandığımız alanların kullanıma kapatılması oldu. Aslında bu alanların kapatılması virüsün yayılmasını engellemeye yönelik değil aksine işçilerin bir araya gelmesini ve ortak bir şekilde hareket etmesini önlemeye yönelikti.”

Vestel fabrikasında vaka sayılarının artmasının yanında işçi alımlarının da devam ettiğini belirten işçi; “Virüs etkisini neredeyse bütün bölümlerde iyice göstermesine rağmen, bu bölümlere yeni işçiler alınıyor. Halbuki yapılması gereken şey buraların karantina altına alınmış olmasıydı; fakat sermayedarın kâr hırsının önüne hiçbir şey geçemez, işçilerin ölümü bile. Üretim bandından geçen vidalar yüzlerce işçinin elinden geçiyor ve herhangi bir karantina uygulaması da olmadığı için temas oldukça fazla. Fabrikaya gidip-gelme için kullandığımız servislerdeki tekli oturma uygulaması da kaldırıldığı için virüsü kapma riskimiz her geçen gün artıyor.”

Patronlar daha fazla kâr elde edebilmek için salgın koşullarında dahi hiçbir önlem almaksızın çalışma düzenini sürdürmek istiyorlar. Vestel bu durumun çarpıcı örneklerinden birisi. İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması için işçiler olarak örgütlü gücümüzü kullanmaktan başka bir seçeneğimiz yok.

“Herkese iş ve gelir güvencesi” kampanyası yola çıktı!

0

COVİD-19 pandemisinin derinleştirdiği ekonomik kriz ve bunun karşısında Saray rejiminin patronlara kalkan vazifesini üstlenmesi, emekçiler için vahim koşulların doğmasını beraberinde getirdi. Türkiyeli emekçilerin önünde duran birçok temel sorun söz konusu. Ama hemen hepimiz için bu sorunlardan en acilleri, geniş tanımla 17 milyon bandına ulaşan işsizlik ve toplumun yarısından fazlasının yoksulluk sınırının altında bir gelirle hayatını idame ettirmeye çalışması.

İktidar bir yandan “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanına sığınarak ücretsiz izinleri meşrulaştırıp emekçileri günlük 39 TL’lik sefalet ücretine mahkûm ederken, bir yandan da kapitalistler kârlarını korusun, servetlerini muhafaza edebilsin diye tüm kamu kaynaklarını patronların hizmetine sunup vergi indirimleri ve kredi teşvikleri açıklıyor. İşsizlik ve insanca yaşayacak bir ücrete erişememek ise emekçilerin kaderiymişçesine lanse ediliyor.

İşte böylesi bir ortamda, “Herkese iş ve gelir güvencesi” kampanyası 11 Temmuz Cumartesi günü İstanbul, Kadıköy’de gerçekleştirdiği basın açıklamasıyla yola çıktığını duyurdu. Kampanyanın temel sloganı ise “Emekçiler için #KaynakVar”. On acil talep üzerinden şekillenen kampanyanın ana vurgusu ise, hem işsizliğin çözümünün hem de insanca yaşayacak bir ücrete sahip olmanın mümkün olduğu ve bunun da yolunun emekçilerin kaynaklara erişim ve kaynakların yeniden paylaşımı doğrultusunda izleyeceği birleşik mücadeleden geçtiği yönünde.

Kampanyanın hedefleri bağlamında konuştuğumuz “Herkese iş ve gelir güvencesi”’nin basın sözcülerinden Görkem Duru ise şunları belirtti: “Aslında işsizlik sorunu da, toplumun yarısının yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamak durumunda bırakılması da emekçilerin kaderi değil. Bunun temel nedeni iktidarın politik tercihleri. Kapitalistler servetlerini muhafaza edebilsinler diye krizin faturası emekçilerin sırtına yüklenmeye çalışılıyor. Biz ise bunun karşısında, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanması mümkün diyerek bir iddia ortaya koyuyoruz ve bunun için gerekli kaynakların mevcut olduğunu öne sürüyoruz. Bu hedefe ulaşmanın yolunun da krizin faturasını kapitalistler ödesin şiarıyla öne çıkarttığımız 10 acil talep etrafından örülecek emekçilerin birleşik mücadelesinden geçtiğini vurguluyoruz. Böylesi kritik bir süreçte sendikalar ve emek örgütleri tarafından merkezi kampanyaların oluşturulamamış olmasının eksikliğine bir cevap üretmek, emekçiler için bir çıkış yolu yaratmak için kampanya altında en geniş birliği oluşturma gayreti içerisindeyiz.”

Kampanya ve çalışmaları hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmak isteyen okurlarımız “Herkese iş ve gelir güvencesi” sosyal medya hesaplarını takip edebilirler: KaynakVar2020 facebook, twitter ve instagram.

Saray’ın yol haritası belli. Ya bizim?

0

Resmi kurumların açıkladığı istatistik verileri uzunca bir zamandır tartışmalı halde. Fakat başta TÜİK olmak üzere kurumların açıkladığı rakamlar, gerçeklikten hiç bu kadar kopuk olmamıştı. “Türk tipi Başkanlık rejiminin” mucizelerinden biri, diyelim!

İşsizlik ve enflasyon oranlarının sahteliğine gündelik yaşantımızda bizzat tanıklık ediyoruz. Benzer durum ne yazık ki, koronavirüs sayıları için de geçerli. Hastalıkta adeta “sabit kur rejimine” geçilmiş gibi, açıklanacak sayıları önceden rahatlıkla kestirebildiğimiz bir sürece girdik. Sağlık Bakanlığının açıkladığı sayılar, “hastalık bitmedi ama karantina önlemlerini gerektirecek kadar da ciddi değil” imajını vermeye dönük olarak sunuluyor. Nedeni çok açık: Halk sağlığını ikinci plana alarak, patronların çıkarları doğrultusunda ekonomik yaşamın sürmesini istiyorlar.

Salgınla şiddetlenen ekonomik krizin sonuçlarından en fazla emekçi kesimler etkilenirken, Saray’ın paketleri sadece patronları desteklemeye dönük oldu. Meclis’ten çıkartılan son düzenlemeler de bu açıdan bir sürpriz yaratmadı. “Ücretsiz izin”, kısa çalışma ödeneği gibi uygulamaların 1 yıl daha uzatılmasının önü açılırken, İşsizlik Sigortası Fonu’nun patronlar lehine yağmalanması daha da derinleşecek.

Bu düzenlemelerin işyerlerinde uygulanma biçimlerine baktığımızda ise, Saray’ın “harikalar diyarı” ile işçilerin yaşadığı cehennem arasındaki uçurumun ne kadar derinleştiğini görüyoruz. Normal çalışma temposuna devam ettiği halde, ücretsiz izin veya kısa çalışma ödeneğinden faydalanan patronlar… İşyerlerinde salgına karşı gerekli tedbirleri almayan, işçilerin koronavirüse yakalandığı tespit edilmesine rağmen aynı çalışma düzenini sürdüren şirketler… 

Bu örneklerin yalnızca küçük ölçekli, merdiven altı işletmeler olduğu sanılmasın. Kamuoyunda ismi tanınan, her yıl devasa kârlar elde eden şirketlerde de benzer durumlar geçerli. Örneğin Dardanel fabrikası, işçilerin koronavirüse yakalandığının tespit edilmesinin ardından, karantina koşullarını mevzuata aykırı biçimde, fabrika içinde ilan ederek, işçilerin karantinayı çalışarak geçirmesi biçiminde bir keşfe imza attı! Her gün “bize diz çöktürülemeyeceğini”, “bayrakların indirilemeyeceği ve ezanların susturulamayacağını” belirtme ihtiyacı hisseden Reis’in ve devlet bürokrasisinin bu konuda bir açıklaması veya adımına henüz rastlamış değiliz.  

Saray’ın yol haritası ekonomik yıkımın emekçilere ödetilmesi üzerine kurulu. Bu konuda kararlı olduklarını da attıkları her adıma ortaya koyuyorlar. Bu ekonomik karşıdevrime baskıcı ve gerici uygulamaların yoğunlaştırılması eşlik ediyor.

Bu yıkım tablosu karşısında başta CHP olmak üzere Millet İttifakı bileşenlerinin yol haritası ise bütün bu olan biten karşısında susup bir sonraki seçimlerde çoğunluğu sağlamak. Ekonomik ve politik alandaki saldırılar karşısında elimizi kolumuzu bağlamamızı ve seçimleri beklememizi salık veriyorlar. Çeşitli muhalif kesimlerde ise, faşizmin çoktan kurulduğu, Hilafetin yakında ilan edileceği, dolayısıyla yapılabilecek fazla da bir şey olmadığı şeklinde bir inanç yaygınlaşıyor. Bu iki anlayışın ortak noktası, emekçi kitlelerin seferberliğine güvenmemesi ve kitlelerin hakları için mücadele etmesiyle mevcut baskı ve sömürü rejiminin değişmesi anlayışını reddedilmesi.

Oysa mevcut durumdan çıkış ancak kitlelerin kendi kaderlerini kendi ellerine alması ve Saray’ın saldırılarına karşı seferber olmasıyla mümkün olabilir. Eksik olan tam da böylesi bir anlayışın çoğaltılması! Başta sendikalar olmak üzere emek örgütlerinin çoğunluğu Millet İttifakı’ndan medet umar haldeler. Başka bir kesimi ise mevcut tabloda dahi dar grupçu uygulamalarını devam ettiriyorlar. Tüm emekçi örgütleri, sınıfın bağımsızlığını ve Saray rejiminden kopuşu eksenine alan en geniş eylem birliğini ve planını sağlamak zorunda. Böylesi bir anlayışı yükselten “Emekçiler İçin Kaynak Var” kampanyası gibi örnekleri yaygınlaştırmak ve çoğaltmak bu yönde atılacak ilk adımı oluşturuyor.

Krizde öncelik emekçiler ve yoksullar olmalı! Kaynaklar emekçiler için kullanılsın!

0

Emekçiler için durum vahim. Günde 39 liranın yaralara merhem olması mümkün değil, olmuyor da. Üstelik 39 lira kötünün iyisi. Milyonlarca işsizin, yoksulun böyle bir geliri dahi yok. Gelirsiz yaşanamayacağına göre buna bir hal çare bulunması şart. Peki, çözümü kim üretecek? İktidar mı? Onlar 39 lirayla bütün krizlerin teğet geçtiği masalını anlatmaya devam ediyorlar. 39 lirayla kriz teğet geçer mi? Patronlar için evet, emekçiler için hayır!

İktidar her durumda önceliği sermayeye verdi, veriyor. Kaynağı da, teşviki de, muafiyeti de patronlara sağladı, sağlıyor. Emekçinin işsizlik fonu dahi patronlara kaynak oluyor. Kuşkusuz bu ülkenin emekçileri ne 39 lirayı ne de bu iktidarı hak ediyor. Emekçi de, üreten de alın terinin karşılığını alabilmeli. Herkes onurlu bir şekilde insanca yaşayabileceği bir gelire sahip olabilmeli. Bugünlerde olduğu gibi “kriz var, pandemi var” denilerek hiç kimseye “başının çaresine bak” denilmemeli.

Niçin denilmemeli? Çünkü her 100 kişiden 70’i zaten “normal koşullar” altında dahi hayatını ancak borçla sürdürebiliyorken “herkes başının çaresine baksın” demek toplumu çökertmek anlamına gelir. Ailelerin toplu intiharlarına dek uzanan bu trajik gerçek birçok kez yaşandı. Şimdi işsizliğin ve yoksulluğun genelleştiği ve derinleştiği bir anda milyonlar için gelirsizlik çok daha can yakıcı ve acil bir toplumsal sorun haline gelmiş durumda.

İktidar günde 39 lirayla bu acil ve hayati sorunu çözdüğünü varsayıyor. Bu arada işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira ya patronlara kaynak ya da boşalmış hazinenin ucuz faizli tahvili oluyor. Yetmiyor, deveyi havuduyla yutmuş patronların tek kalemde milyarca liralık vergileri siliniveriyor. Öbür yandan eğer emekçiysen faturasını ödeyemediğin elektriğin, ölsen bile kesiliyor. Pandemi döneminde dahi mal ve hizmetlere zam üstüne zam devam ediyor.

Kaşıkla verilenin kepçeyle geri alınmasının sonucu daima aşırı yoksullaşmadır. Göstermelik desteklerle gelir kaybı ve yoksullaşma önlenemez. İktidar pandemi süresince 5,5 milyon aileye 1000 liralık maddi destek yapıldığını söylüyor. Türkiye’de hane başı kişi sayısı ortalama dörttür. Bir aileye 1000 lira verildiyse bu, dört ayda kişi başı 250 lira verildiği anlamına gelir. İşte destek bu, günlük kişi başı 2 lira! Yazının başında günlük 39 liranın bu yüzden kötünün iyisi olduğunu belirtmiştik.   

İktidara sorarsanız kaynağı patrona verme sebebi, patron kazansın ki işçi de kazansın! Sanayinin çarkları dönsün ki iş de olsun, aş da! Kısacası patron ne kadar kazanırsa işçi de o kadar kazanır! Bu piyasacı iddia sadece yanlış değil, aynı zamanda büyük bir yalan. Örneğin, dünyanın en zengin insanı Jeff Bezos’un şirketi Amazon’da bile işçiler tuvalete dahi gidemeyecek oranda yoğun çalışıyor. Birçoğu yaşanabilir düzeyin altında maaş aldığı için devlet yardımına başvurmak zorunda kalıyor!

Çok açık, emekçiler sadece işsiz kaldıklarında yaşam zorluğuna düşmüyorlar. Çalıştıkları süre boyunca da sürekli bir gelir yetersizliğiyle baş etmek zorunda kalıyorlar. Bu yüzden milyonlarca çalışan emekçi “normal” zamanlarda da yoksulluk koşullarında yaşıyor. Emekçilerin kendileri için bir ihtiyat akçesi oluşturması, “işsiz kalırsam bu zor zaman kaynağımı harcarım” deme gibi bir şansları yok. İşte tam da bu yüzden kriz koşullarında öncelik emekçiler ve yoksullar olmalı!

Bu amaçla öncelikle işsizlik fonu sadece emekçiler için, tam ve etkin şekilde kullanılmalı. Fondan patronlara ve başka mecralara kesinlikle kaynak aktarılmamalı. Kayıtlı olsun ya da olmasın tüm çalışanlar işsizlik fonundan yararlanabilmeli. İşsiz kalan çalışanın gelir kaybı tam olarak karşılanmalı. İşsizlik ödemesi iş bulana kadar kesintisiz devam etmeli. İşsizlik fonunun yetersiz kalmasına karşı ve tüm yoksulların desteklenmesi için ayrıca bir acil yardım fonu oluşturulmalı.

Acil yardım fonu hangi kaynakla kurulacak? Bizzat ekonomi bakanı pandemi sürecinde destek miktarının çarpan etkisiyle 600 milyar lirayı geçtiğini açıkladı. İşsizlik fonunda 20 yılda toplanan para 130 milyar lira. Demek ki sadece bakanın açıkladığı 600 milyarın dörtte biriyle mevcut işsizlik fonu büyüklüğünde bir acil yardım fonu kolaylıkla oluşturulabilir. Sorun kaynakta değil sınıfsal niyette. Öncelik emekçilerden ve yoksullardan yana olmalı…