Ana Sayfa Blog Sayfa 45

Patronun yeni silahı: Ücretsiz izin

0

Patronlar sendikalaşma mücadelesine karşı işçileri ücretsiz izne yollama silahını kullanmaya devam ediyorlar. Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren ve DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasının örgütlü olduğu Termokar fabrikasında da bu yapılıyor. Gazete Nisan olarak, ücretsiz izne çıkarılan bir Termokar işçisiyle yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz.

Neden ücretsiz izne çıkarıldınız?

Çalıştığımız fabrikada çalışma şartları oldukça kötü olduğu için üç yıl önce DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlendik. Ancak fabrika patronu bu örgütlenmeye karşı çıktı ve birçok zorluk çıkarttı. Ancak patron ne kadar uğraşsa da sendika işyerinde yetkiyi aldı. Bunun üzerine patron, yenilmiş olmanın getirdiği hınçla işçilerden intikam almaya başladı. Bu nedenle fabrikadaki birçok işçi arkadaşımla beraber yasalara aykırı bir biçimde ücretsiz izne çıkarıldık.

Şu an ne kadar ücret alıyorsunuz?

Fabrikada kıdemli bir işçi olmama rağmen son üç yılda maaşım gitgide düştü. Asgari ücretin biraz üzerinde maaş alıyordum. Ancak bu ücretsiz izinle birlikte aylık bin TL’nin üzerinde bir gelirim var. Bununla da geçinmek oldukça zor…

Asgari ücrete yapılan zammı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunun metal işçilerine nasıl bir yansıması olur?

İşin aslı bu görüşmelerden çok umutlu değildim. Enflasyon oranlarının nasıl belirlendiğini hepimiz biliyoruz. Pinpon topu üzerinden enflasyonun belirlendiği bir ortamda asgari ücret için de olumlu olmak çok zor. Çıkan sonuç görece yüksek gibi görünüyor olsa da, aslında gerçek enflasyonun çok altında. Asgari ücretin insanca yaşayabilecek bir ücret olması gerekir.

Metal işçilerine yansımasına gelince… Metal işçileri ağır çalışma koşulları altında asgari ücrete yakın bir maaş alıyorlardı. Şimdi metal işçilerinin daha geniş bir kesimi asgari ücret düzeyinde maaş alıyor olacak. Bu ücretlerin derhal yukarıya çekilmesi lazım.

Sendikal mücadele verdiğimiz şu üç yıldır bir şeyi çok iyi öğrendik ki işçiler haklarını ancak mücadele ederek alabilirler. Kaderimizi hükümetlerin insafına bırakamayız. Gerekirse meydanlara inip hakkımızı aramalıyız. Eğer örgütlenip mücadele etmezsek ücretlerimiz her geçen gün biraz daha fazla eriyecek. Sesimizi çıkarmış olsak hükümet ve patronlar çekinir ve taleplerimizi yerimize getirmek zorunda kalır. Özetle, mücadeleden başka bir yol göremiyorum.

Türkiye Çevre Ajansı: Yeni bir kâr kapısı mı?

0

TBMM Çevre Komisyonu, Türkiye Çevre Ajansı’nın kurulmasıyla ilgili kanun teklifinin 12 maddesini aralık ayının başında kabul etti. Teklife göre Ajans, sıfır atık projesi kapsamında atık kaynaklı çevre kirliliğini önlemek, kaynak verimliliğini artırmak ve depozito yönetim sistemi kurup işletmek amaçlarıyla kurulacak. Kanun ayrıca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bazı denetim yetkilerini Türkiye Çevre Ajansı’na devrediyor. Ancak bu yetki devriyle ve Ajans’a ayrılacak bütçeyle ilgili belirsizlikler söz konusu. Dolayısıyla Ajans “paralel bakanlık” işlevi göreceği, yeni rant ve rüşvet kapıları açacağı ve çevre politikaları üzerindeki kamu denetimini ortadan kaldıracağı gibi kaygıları da beraberinde getiriyor. Konuyla ilgili olarak TMMOB Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) Genel Başkanı Ahmet Dursun Kahraman ile yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Merve Şanlıdağ

İlk olarak Türkiye’de çevre politikalarının gelişiminden ve sermayeyle ilişkisinden kısaca bahsedebilir misiniz?

70’li yılların başlarında çevre sorunlarının fark edilirliğinin artması, iktidarları çevre konusunu gündeme almaya itmiş; bu konuda kurumsal, yasal ilk düzenlemeleri yapmaya zorlamıştır. Bu ilk kıpırdanışın ardından 80’li yıllarda ise, iktidarları bu yönde zorlayan bir diğer unsur olarak AB kriterleri ağırlık kazanmıştır. Bu yeni ve ağırlıklı etken, iktidarları bu konuda daha uzun adımlar atmaya itmiş ve sonuçta çevre politikalarının yönetimi bakanlık düzeyine çıkarılmıştır.

Fakat nispeten olumlu bu gelişmeler, sermaye çevreleri tarafından daha hızlı üretim, daha hızlı kaynak kullanımı, daha hızlı sermaye birikimi açısından sürece dair gizliden gizliye bir endişeyle izlenmiştir. Bu endişelerini “biyo”, “eko”, “çevre dostu” gibi aslında ticari kavramlarla maskeleseler de, endişeleri çevre konusundaki düzenlemelerin kapsamının genişlemesi ile orantılı olarak hoşnutsuzluğa tırmanmıştır.

Sermayenin bu hoşnutsuzluktan kaynaklanan baskıları, iktidarlarca uygulanan çevre politikalarının içinde bir fren mekanizmasını hep var kılmıştır. Dolayısıyla hep cılız kalan bu politikalar sürekli müdahaleye açık olmuştur. İktidar, devletin temel görevlerinden biri olan çevreyi korumayı yerine getiriyor gibi görünmek ve sermayenin hoşnutsuzlukları doğrultusunda çevre politikalarını etkinleştirmemek arasında bir denge kurmaya çalışmıştır.

Elbette ki iktidarın, çevre “yatırım”larının bu süreçte toplumda gelişen çevre bilincinden beslenen bir prestij kaynağı olduğunu fark etmesi, kurmaya çalıştığı bu dengeye yeni bir anlam kazandırmıştır. Ayrıca, 90’lı yıllarda çevre politikalarının bir pazar yarattığının, hem de bu pazarın büyük olduğunun farkına varılması, sermayenin – ve tabii ki, paralelinde iktidarın – bu politikalara bakışını değiştirmiştir. Aslında denetim kamu tarafından yapıldığı için de sermaye onca gayretine rağmen bu konuda tamamen özgür hissedememiştir.

Bu noktadan devam edecek olursak, sizce hükümet bu kanun teklifiyle neyi amaçlıyor?

Sermayenin hoşnutsuzlukları, iktidarın prestij arayışı ve bu yeni rant kapısı mevcut kararsız denge yerine yeni denge arayışlarını gündeme taşımıştır. Tam da bu dönemeçte var olan sisteme müdahale yerine, sermayenin “özgürlüğü” adına doğrudan yönetimin başına geçme ve hatta oluşan pazarı kontrol etme noktasına gelinmiş; yeni “çözüm”, çevre politikalarının kamu denetiminden yoksun bırakılarak özelleştirilmesi adına bir “denge” olarak Çevre Ajansı olmuştur.

Zaten bakanlığı ve personelini kamu yararına güçlendirmek, yetkilerini kamu yararına artırmak AKP iktidarının politikalarıyla da uyumlu değildir. Bu denge ile planlanan Ajans; özel sektöre denetim yetkisi vermek ve bağış sisteminin, süper maaşlı yeni kadroların, birçok kanundan muafiyetin ve tek yerden karar verebilme prosedürünün devreye sokulması anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak, Ajans’la çevre politikalarının kamu denetiminden uzaklaştırılması ve bakanlığın pasifize edilmesi, belki de ortadan kaldırılmasıyla çevre denetim süreçlerinin özelleştirilmesinin önünü açacak yeni bir politikanın oluşturulması istenmektedir.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası olarak yayımladığınız değerlendirmede Ajans’a verilen bağış toplama yetkisine dikkat çekiliyor. Bu yetki ne anlama geliyor?

Ajans’a göre kamu denetiminin nispeten var olduğunu varsaydığımız bakanlığa dair Sayıştay raporlarına baktığımızda “bağışın amacına uygun kullanılmaması” konulu usulsüzlük tespitlerini görüyor ve okuyoruz. Hal böyleyken, kamu denetiminden uzak, muafiyetlerle donatılmış, tek merkezden yönetilen, özel sektörün idareye katılımı söz konusu bir Ajans’ta bağış kullanımı nasıl olacaktır? Ben sorayım, bunu tahmin etmek zor mu?

Ajans’ın, kurulacak depozito yönetim sistemiyle sıfır atık yaklaşımı doğrultusunda kaynak verimliliğini artıracağı iddia ediliyor. Depozito uygulamasının, geri ödemeden dolayı poşetin fiyatlandırılması gibi halka yük getiren bir uygulama olmaması gerekir. Peki kanun teklifindeki depozito uygulamasının hayata geçmesi kaynak yönetimi verimliliğini artırırken halka bir yük getirmeyecek mi?

Sıfır atık kapsamı dar bir konudur. Burada atık olarak geri dönüşüm pazarının olduğu; toplanması, taşınması, ayrılması kolay olan, kısaca ticari kıymeti yüksek olan atıklar kastedilmiştir. Sözgelimi atıksular, evsel atıklar bu kapsamın içinde ele alınmamıştır. Aslında kaynak kullanımı adına akılcı bir çözüm olan depozito konusunun getireceği yüklerin kimin sırtına bineceğini uygulamada göreceğiz. Ama geçmiş uygulamaların tümüne baktığımızda öngörümüz yükün halka taşıtılacağı yönündedir.

Ekoloji örgütleri ve doğadan yana olan tüm kesimler Türkiye Çevre Ajansı’na karşı. Peki Ankara Sanayi Odası, TÜSİAD gibi patron temsilcilerinin bile Türkiye Çevre Ajansı ile ilgili soru işaretlerinin olmasının nedeni ne?

Sermaye tarafı da bu pazarda kendi içerisinde bir haksız rekabet kaygısı taşımaktadır. Kamu İhale Kanunu’na tabi işlerde bile artık açıkça görülen yandaş kayırmada gelinen bu fütursuzca uygulamalar sermayenin bazı kesimlerinde bile paylaşım konusunda endişe yaratmıştır. Kaygıları bu eksendedir.

AKP iktidarının bugüne kadarki çevre politikalarına baktığımızda sonucun yıkım ve talan getirdiğini görüyoruz. Sizce ekoloji dostu ve aynı zamanda işçiden, emekçiden yana çözümler nasıl olmalı?

En başta şu tespiti yapmak gerekiyor: Çevre sorunları sınıfsal bir sorundur. “İnsan faaliyetleri sonucu oluşan çevre sorunları” söylemi bir nevi yanıltmacadır ve sorunun kökenini görmezden gelerek konuyu hafife almaktır. Sorunun kökenini doğru tespit edersek doğru sonuçlara ulaşabiliriz. Aksi halde bu politikalar şimdiye kadar olduğu gibi kamu yararına odaklı olmaktan uzak, sermaye adına yürütülecektir. Bu yolun sonunda ise, asıl sonucu görmek hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

ABD Kongresine saldırı

0

ABD Kongre Binası’nda gerçekleşen anormal ve kınanması gereken olaylar, emperyalizmin siyasi krizinin ciddiyetini göstermektedir.

6 Ocak’ta yüzlerce aşırı sağcı ve Trump destekçisinin Kongre Binası’nı basarak saldırdığı görüntüler, tahmin edilebilir bir küresel etki yarattı. Bunlar, ABD emperyalizminin yaşadığı krizin ciddiyetini, ayrıca gerici ve ırkçı bir aşırı sağ hareket olarak Trumpçılığın teşkil ettiği tehlikeyi ortaya koyan ve bugüne kadar benzeri görülmemiş olaylardır. Birçokları bunu bir “darbe” girişimi ve Biden’ın iktidara gelmesini engelleme ve Trump’ı iktidarda tutma amacı taşıyan bir “ayaklanma planının” parçası olarak nitelendirdi.

Kongre Binası’na saldıran neofaşist ve ırkçı göstericilerin çoğu da muhtemelen buna inanıyordu. Ancak bu saldırının bir darbe girişimi olduğunu düşünmüyoruz. Bu Trump’ın planı değildi. Burjuvazinin ve ABD silahlı kuvvetlerinin bazı kesimlerinin planı hiç değildi. Yaşananlar, Kuzey Amerika toplumunun aşırı sağ hareketi içerisinde popülaritesini bu gerici ayaklanma üzerinden korumaya çalışan Trump’ın son çırpınışıydı. Bu eylem, Trump’ın siyasi yenilgisinin başka bir ifadesiydi. Siyasi yükselişinin değil mağlup olduğunun ve geri çekildiğinin göstergesiydi.

Trump’ın yeni kışkırtıcı eylemler aracılığıyla seçimlerde “hile” yapıldığı ve “seçimlerin kendilerinden çalındığı” yönündeki kampanyasına devam edeceği öngörülebilirdi. Bu antidemokratik eylemle bir darbe yapmayı değil gelecek dönemde neofaşist sosyal tabanını güçlendirmeyi ve Cumhuriyetçi Parti’nin kontrolünü sürdürmeyi amaçladı.

Trump o kadar yalnızlaştı ki Başkan Yardımcısı Pence bile Biden’a meydan okumasında onu desteklemedi. Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi’ndeki lideri Kevin McCarthy eylemi “anti-Amerikalı” ve “kabul edilemez” olarak nitelendirdi. Eski Cumhuriyetçi Başkan George Bush eylemi kınayarak Trump’a yönelik “ancak bir muz cumhuriyetinde seçimler böyle tartışılır” dedi.

Hiçbir askeri sektör eyleme destek vermedi. Ancak polisin bir kısmı ırkçılarla özçekim yapmaya varacak düzeyde eyleme destek oldu ya da gerçekleşmesini engellemek adına adım atmadı. Ateş açan polis memurları da oldu. Eylemler sırasında eski bir hava kuvvetleri üyesi ve Trump destekçisi olan bir kadın hayatını kaybetti; öldürülen veya yaralanan başka insanlar olduğundan da bahsediliyor. Ancak ırkçılık karşıtı hareket Siyah Hayatlar Değerlidir’in (Black Lives Matter) sözcülerinin de vurguladıkları gibi, eğer bu Afro-Amerikanların gerçekleştirdiği bir protesto eylemi olsaydı, verilen polis tepkisi oldukça farklı olurdu

Cumhuriyetçi kadroların Kongre Binası’na yapılan saldırıyı kınaması ve Trump’ın görevden alınması tehditleri öylesine açıktı ki, Trump ertesi gün Biden’ın görevi devralmasını “kabul” ettiğini belirten bir mesaj yayımlamak zorunda kaldı. Ancak yine de devir teslim törenine katılmayacağını belirtti.

ABD Kongresi’nde yaşanan olaylar, İUB-DE olarak diğer ülkelerde görülmeyen türde bir aşırı kutuplaşma olarak tanımladığımız durumun başka bir ifadesiydi. “Bu kutuplaşma toplumsal krizin ırkçılık karşıtı isyan, işçi, kadın ve çevre hareketinin yükselişiyle birleşmesi sonucunda daha da arttı” (İUB-DE bildirisi, “Donald Trump yenildi!” 11/11/2020). Bu bildiride şunları da söylemiştik: “Trump kaybetti ama aşırı muhafazakâr, gerici ve ırkçı kesimlerin lideri olarak konsolide oldu (…) Trump sayıları milyonları bulan ırkçı, neofaşist, beyaz ırkın üstünlüğüne inanan nefret grupları, silahlı sağ milis grupları, yabancı düşmanı, feminizm ve çevreci düşmanı kesimlerin (…) toplumsal desteğini almayı başarabildi (…) Milyonlarca kişi Biden’ın ‘sosyalizmi getirebileceği,’ ‘Küba ve Venezuela gibi olunacağı’ ve Biden’ın ‘aşırı solcu’ kesimin bir parçası olduğu ve ABD’yi ‘yok edeceği’ biçimindeki ‘saçma’ söylemlere inanıyor. Toplumsal ve ekonomik krizle toplumsal mücadelelerin artışı, ırkçı ve faşizan kutbun da güçlenmesini beraberinde getiriyor.” 

Tüm bu söylediklerimiz, Kongre Binası’na yapılan saldırıya katılan ırkçı ve beyaz ırkın üstünlüğüne inanan çetelerce kanıtlanmış oldu.

Trump 2016’da göreve geldiğinde onu neofaşist bir kişilik olarak tanımlamıştık. Bunun, Trump yönetiminin Kuzey Amerika siyasi rejimini faşist bir rejime dönüştürmesiyle — yani başka bir deyişle, bir emperyalist burjuva demokrasisinden Mussolini veya Hitler tarzı bir diktatörlüğe geçişle — aynı şey olmadığını da belirtmiştik.

Ve bu, Trump yönetiminin, George Floyd’un katlinin ardından hükümete ve onun ırkçı polis baskısına karşı gerçekleşen kitlesel bir halk isyanı sonrasında seçimsel bir siyasi yenilgiyle uğramasıyla doruğa ulaşarak doğrulanmış oldu.

Trump ABD’de zaten var olan derin sosyal kutuplaşmayı ve ırkçı, beyaz üstünlükçü, faşist, anti-Semitik, homofobik vb. kitle hareketlerini güçlendirdi. Bu nedenle 70 milyondan fazla oy almış olması küçümsenemez. Ancak Kongre Binası’nda 6 Ocak’ta yaşananlar Trump’ın siyasi-seçim yenilgisinin bir göstergesidir. Dolayısıyla, Trump’ın siyasi geleceğinin ne olacağı göreceğiz. 6 Ocak eyleminin Trump’a sert geri dönüşlere yol açıp açmayacağı hâlâ belirsizliğini koruyor.

Üstelik, Kongre Binası’ndaki eylemden bir gün önce, Cumhuriyetçi Parti Georgia’daki senato seçimlerini de kaybetmişti. Bu yenilgi, Senato’yu Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında eşitlik sağladı ve Cumhuriyetçilerin yıllardır süregelen hakimiyetlerinden sonra Senato’nun kontrolünü kaybetmelerine yol açtı. Buna ek olarak, ilk kez Afro-Amerikan kökenli bir siyasetçi, Demokrat Parti’nin ilerici kabul edilen adayı olarak, bu eyalette bir Senato koltuğu kazandı.

Senato seçimleri Biden ve Demokratlara bir zafer daha kazandırdı. Ancak Trump’ın yenilgisinin George Floyd’un katledilmesine karşı yükselen ırkçılık isyanının bir seçim ifadesi olduğu gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Bu mücadele hala mevcut ve devam ediyor. Ve Biden’ın yeni kapitalist hükümeti de bu mücadeleden nasibini alacak.

Bütün bunlar, dünya emperyalizminin merkezi olan Amerika Birleşik Devletleri’nde eşi görülmemiş ve derin bir siyasi krizin yaşandığını gösteriyor. Gelecek dönemde yaşanacak olan bir darbe tehlikesi değil küresel sosyal, ekonomik ve politik-askeri krizin sürekliliğidir. Hâlâ egemen olan ABD emperyalizmi derinleşen bir kriz içindedir. Bu kriz, kapitalist-emperyalist sistemin krizinin, dünya çapında yükselen mücadelelerin ve toplumsal kutuplaşmanın ışığında yaşanmaktadır.

Bu siyasi kriz, şimdi Biden ve Demokrat Parti hükümeti altında yeni ifadelerini bulacaktır. Çünkü bu hükümet, Covid-19 salgını nedeniyle ciddi bir sosyal, ekonomik ve sağlık kriziyle karşı karşıyadır.

Bu toplumsal kriz, sendikal mücadelelerde ya da ırkçılık karşıtı harekette yeni bir yükselişe yol açabilir; aynı zamanda farklı sektörlerin aşırı sağa kayışlarını da beraberinde getirebilir. Yani, ABD’deki kendine özgü toplumsal kutuplaşma güçlenmeye devam edecek ve Trump’ın sempatizanı veya fanatiği olan ırkçı aşırı sağ ve beyaz üstünlüğünü savunan gruplar daha geniş çaplı şiddet eylemleri gerçekleştirebilir. Bu tehlike küçük değildir ve mücadele edilmesi gereken gerçekliğin bir parçası olacaktır.

Bu çerçevede, bağımsız bir sol siyasi alternatifin inşası, sadece İUB-DE’nin değil antikapitalist olduğunu iddia eden tüm solun önünde duran temel görev, zorluk ve mücadelenin kilit noktasıdır.

9 Ocak 2021
Miguel Sorans, İUB-DE ve Sosyalist Sol (Arjantin, Izquierda Socialista) önderi

Biraz da faillerin uykuları kaçsın!

0

Kadınlar hayatları boyunca karşılaştıkları erkek şiddeti pratiklerinin bedenlerinde ve ruhlarında açtığı yarayı önünüze serecekti elbet. Konuşmak kolay olmadı, olmayacak. Ama artık yalnız olmadığımızı biliyoruz.

İlk kıvılcım, Leyla isimli bir Twitter kullanıcısının, yazar Hasan Ali Toptaş hakkında yaptığı bir yorumla çakıldı. Bu yorumda Toptaş’ın kendisi ve arkadaşlarını taciz ettiği ima ediliyordu ve erkek egemen söylem anında savunmaya geçti. İtibarlı ve tanınan bir yazarın bunu yapmış olabileceğine inanmayan erkekler, kadınlara “kanıt nerede” diye soruyorlardı. Ardından birden fazla kadının aynı yazarı ifşasıyla kimi erkekler geri adım atarken asıl şok (!) Toptaş’ın açıklamasıyla yaşandı. Yazar, davranışlarının “eril faillik” olduğunu ancak şimdi anladığını söylerken “istemeden kırdığı, üzdüğü” kadınlardan özür diliyordu. Bu özür bile sayılmayan açıklama kamuoyunda suçun kabulü olarak algılansa da yazar sonradan bu açıklamasını geri çekti ve hiçbir suçlamayı kabul etmediğini söyledi. Ancak bu yaşananlar edebiyat, medya, sanat, siyaset ve akademi başta olmak üzere birçok sektörden kadını konuşması için cesaretlendirmişti bir kere.

Özellikle çevresinde veya çalıştığı meslek dalında itibarlı erkeklerin, iktidar alanlarından güç alarak üzerlerinde tahakküm kurdukları kadınlara karşı işlediği cinsel suçlar, herkesin bildiği bir sır gibi… Bu erkeklerin cezasız kalacağına inanarak birden fazla kadına aynı kabusu yaşatmış/yaşatacak olması, buz gibi bir gerçek. Feminist mücadelenin en büyük kazanımlarından biri de, bu “sırrı” artık konuşuluyor, hatta yargılanıyor hale getirmesi. ABD’de ilk olarak film yapımcısı Harvey Weinstein’ın taciz ve tecavüzüne maruz kalan kadınların bunu ortaya çıkarmasıyla başlayan ve tüm kadınları yaşadıklarını anlatmaya yüreklendiren #MeToo (Ben de) hareketi, kısa sürede başka ülkelere yayılmıştı. Hareketin Türkiye’deki yankısı ise ancak şimdi şekilleniyor. Kadınlar sosyal medyada, #uykularınızkaçsın #susmabitsin başlıkları altında, istismarcı erkeklerin cehenneme çevirdiği hayatlarını gözler önüne seriyor.

“Kadının beyanı esastır” nedir, ne değildir?

Öte yandan, harekete yönelik erkek egemen savunmacı refleksler gecikmedi, “Kadının beyanı esastır” ilkesi günah keçisi ilan edildi. Bu ilke aslında uzun zamandır bir dirençle karşılaşıyor. “Kadının beyanı mutlak doğrudur” şeklinde yorumlayanlar, ilkenin tehlikeli olduğuna vurgu yapıyor. Ancak hukuki açıdan bu ilkenin ne anlama geldiği çok açık: Kadının beyanı soruşturmaya esastır; aksini ispat yükümlülüğü erkeğindir. Politik açıdan ise bu ilke mevcut ezen-ezilen ilişkisi içinde kadının (erkek tarafından cinsel şiddete, tacize uğrayan öznenin) mağduriyetini esas almanın; ilişki, flört, iltifat vb. savunmalarla örtbas edilmeye çalışılan erkek egemen söz, tutum ve davranışların birer suç olduğunu kabul etmenin koşuludur. Elbette yalan beyan, tüm yargı uyuşmazlıklarında karşılaşılabilecek bir sorun. Ancak bir kadının, erkeğin değil sürekli kendisinin sorgulanacağı ve şüpheli bulunacağı erkek egemen sistem içerisinde ve hatta delil varlığında bile faile beraat veya iyi hal indirimi hükmeden örneklerin varlığında, böyle bir yalan beyanda bulunma olasılığını lütfen siz hesaplayın!

Aslında ifşayı, dünyanın dört bir yanında devlet ve yargı sistemlerinin kayıran pratiklerinin bir sonucu olarak görebiliriz. Cinsel şiddetin genellikle kapalı kapılar ardında gerçekleşiyor oluşu; kanıt bulmanın ve süreci yargıya taşımanın zorluğu; kadınların beyanlarına şüpheyle yaklaşan, yaşam biçimlerine, ne giydiklerine, nerede olduklarına odaklanan ve aylar, yıllar süren davaların sonucunda tacizci/tecavüzcü erkekleri aklayan kararların çıkması… Erkek egemen kapitalizm üzerinde yükselen burjuva hukuku, kadınlar için ifşayı kaçınılmaz hale getirdi.

Kendilerine veya başka bir kadına haksızlık yapan erkekleri ifşa eden kadınları yalnız bırakmamak, bu kadınların haksızlığa karşı çıkardığı sesi sahiplenmek gibi bir sorumluluğumuz var. Bu nedenle bu cesareti gösteren tüm kız kardeşlerimizin yanındayız. Öte yandan, hareketin etkileri, sosyal medyayla sınırlı kalmamalı. Failler yargılanmalı ve hesap vermeli. Tüm kadın örgütleri ve siyasi partiler olarak yasal sürecin de takipçisi olmalıyız.

The rotting of the palace regime

0

It has been nearly a month since Erdogan announced that they “initiate a new era of economic and legal reforms.” This statement was made in the immediate aftermath of the dismissal of the Minister of Economy (known as the Groom Minister since he is Erdogan’s son-in-law) and the examination of Osman Kavala’s legal case by the Board of Judges and Prosecutors (1). It thus raised questions as to whether AKP is going for a new shift of action. But just a month later, on the agenda of the Palace alliance now are discussions over whether HDP should be closed, or whether the Minister of Interior could appoint trustees to any association using discretionary power or not.

This time around, even the most optimistic liberals who had supported AKP for many years were skeptical of the aforementioned reform announcement. Following Erdogan’s promise of reforms, Çakıcı (a mafia leader) threatened Kılıçdaroğlu (head of CHP, the biggest opposition party) with death; Bahçeli’s (head of MHP, the nationalist party that has been in an alliance with AKP) demanded that the “HDP’s door be locked to be never reopened,” and Semih Yalçın, his assistant, stated that “HDP is a pest swarm that should be exterminated.” These developments clearly demarcated the boundaries of the Palace’s capacity to reform.

It is undoubtedly not easy for us, the mortals, to make a clear prediction regarding the plots of the Palace and the plans of the People’s Alliance (the alliance between AKP and MHP). However, it seems likely that the discussions over HDP’s closure will be removed from the agenda for now — just like the discussions over death sentence are brought up on the agenda from time to time and then shelved again for later. What is certain is that the Palace and its allies could not get what they want from their repression policies anymore and that their social base is melting down each day. Intensifying the repression cannot stop this process. Instead, it results in increased support for the opposition parties. For instance, voter support for HDP does not fall below 10%, despite the fact that thousands of its members have been arrested and that the government appointed trustee mayors to all HDP municipalities. Such is the dilemma of the Palace alliance.

The Palace, which has gathered all powers of the state in its hands, is drifting in a way that is steeped in decay, corruption and lies despite all its apparent majesty. The zigzags and the maneuvers that contradict the previous ones are apparent in all areas from economy to foreign policy, and they are causing the deepening of social destruction. The repeated scandals in the management of the pandemic alone reveal the insolvency that the Palace has fallen into. The price of the disastrous policies implemented to favor the bosses are being paid by the lives of tens of thousands of people. Despite numerous warnings by medical authorities, the process of providing vaccines turned into a big fiasco. These demonstrate that the regime has reached a state of “multiple organ failure.” Under these circumstances, it does not seem possible that the repression policies that are being implemented will yield any results other than extending the exhausted life of the regime on a daily basis.

In the face of this unprecedented state of destruction caused by the Palace, the burning need for a political option that will raise the voices of the working people and the oppressed is becoming more pronounced every day. Neither the opposition to the Palace, nor the post-regime process can be left at the mercy of the Nation Alliance. The heavy misery and injustice that will be inherited from the Palace are too deep to be resolved through the “moderate transition” plans of the Nation Alliance. An important part of the workers’ organizations and the left have already lost a considerable amount of time dreaming of the establishment of a “democracy front” with CHP or hoping for a salvation by the Nation Alliance. Others preferred to keep going with their daily political activities and turned their backs on unitary efforts, continuing to act as if they were the only revolutionary formation. The decay of the regime and the pro-boss policies of the Nation Alliance that waits for the power to be offered to them on a golden plate should make it clear to all workers ‘organizations that what is needed is a political option independent of the parties of the bosses. As a first step, we must implement the widest unity of action around an urgent action plan against the Palace’s anti-worker and oppressive policies.

23rd December 2020

(1): Kavala is accused of being one of the organizers of the anti-government Gezi protests in 2013 as well as of the failed coup attempt in 2016. He has been in jail for more than three years due to these false accusations.

Dünyanın sonunu işaret edenlere karşı…

0

Sorunlarımız pandemi ile başlamadı, bunu biliyoruz.

Pandemi, kapitalizmin son 12 yıllık krizinin içinde vuku buldu.

Bu yıllar içinde; emekçi halklar artan işsizlikle, alım gücündeki muazzam düşüşle, sosyal haklara yönelik saldırılarla karşı karşıya bırakıldı. Birçok ülkede iktidarlar kemer sıkma politikaları ile faturayı emekçi halklara çıkarmaya çalıştı.

2019 yılına geldiğimizde birçok ülkede isyanın sesi yükselmişti… Fransa, ABD, Şili, Kolombiya, Lübnan ve daha birçok ülkede kitlesel seferberlikler vardı.

Sonra, Covid-19 arenaya çıktı. Mevcut krizi derinleştirdi, pekiştirdi.

Halihazırda kâr hadlerindeki düşüşle boğuşan kapitalizmin karşısına bir de pandemi çıkmıştı.

İlk günlerde “insan hayatı her şeyden önemli” diyenlerin maskesi çabuk düştü. Süreç, iktidarların tercih ve teşvikiyle kısa sürede sermayedarlar için bir fırsata çevrildi.

Bizler içinse büyük bir insanlık krizine…

Maliyetli görüldüğü için kaçınılan önlemler ve insan hayatını hiçe sayan uygulamalar sonucunda, Covid-19 kısa süre içinde bir işçi sınıfı hastalığına döndü. Hayatını, sevdiklerini kaybedenlerin sayıyı milyonları buldu.

Mevcut işsizlik ve yoksulluk ve bunun daha da artacağı korkusu, sanki sorumlusu emekçi halkmış gibi tüm emek düşmanı politikaları meşrulaştıracak bir kamçı olarak kullanıldı.

Buna karşın, kaynaklar sermayeleri kurtarmak için harcandı…

Sonuç ise milyonlarca işçinin daha işini ve gelirini kaybetmesi oldu.

Ama siz kaybetmek dediğime bakmayın… Aslında kimse bir şeyi kendi kaybetmedi, insanların elinden bu hakları alındı… Ki tüm sosyal güvencelerin çoktan iğdiş edildiği bu sistemde bunun anlamı milyonlarca insanın açlığa, sefalete mahkûm edilmesiydi!

Ne pahasına? Dünya servetinin yüzde 60’ını elinde bulunduran 2 bin küsur zenginin, daha da zenginleşmesi, daha da sömürmesi pahasına…

Çünkü bu, kurallarını onların koyduğu; kârın emekten, patronun işçiden, erkeğin kadından, tüketimin doğadan üstün kılındığı bir düzen…

Yani dostlar, bu ölümlerin, bu yıkımın sorumlusu var! Ve o sorumlu ne pandemi ne de 2020!

Şimdi bu sorumluluktan kaçmak için başka türlüsünün mümkün olmadığını söyleyip duruyorlar; düzenlerini meşrulaştırmak için hep aynı cümleleri kuruyorlar: “Ekonomi kötü, biz de kazanmıyoruz, fedakârlık zamanı…”

Oysa bunları söylediklerinde biliyoruz ki konuşan kapitalizmin ta kendisi! Konuşan, hayatlarımızı yıl sonu ekonomik bilançolarından daha önemli görmeyenler…

Haklarımızı, ücretlerimizi, kayıplarımızı konuştuğumuzda yine karşımıza aynı sözlerle dikilecekler. Onlara göre yoksulluk ya bizim sanrımızdır ya da kaderimiz! O zaman biz de onları artık kendi bilançoları ile yüzleştirelim! Ve şunu söyleyelim: Siz bize dünyanın sonunu işaret ediyorsunuz, oysa biz daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz. Ve bunun için çaba gösterenlerin yanındayız! O dünya için örgütleneceğiz! Yalan ve korku karşısında; gerçeği ve umudu örgütleyeceğiz!

Sorunlarımız pandemi ile başlamadı, ama böylece onu çözümlerimiz için yükselttiğimiz mücadelenin o kritik dönemeci yapabiliriz!

Asgari Ücret – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 09.01.2021

0

Asgari Ücret – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 09.01.2021 by Gazete Nisan

We don’t accept it and we don’t give in: We are uniting our struggles!

0

“We don’t want a trustee rector!” Following the appointment of Melih Bulu from AKP as the trustee rector of Boğaziçi University on January 1 through a Presidential decree, this slogan first brought together different components of Boğaziçi University. Students, professors, and university workers mobilized against the regime’s seizure of their most basic democratic rights in their own space, that is their right to elect and to be elected in their own university. They said, “we will not give in to a trustee!”

The AKP government has accelerated the transformation of universities in line with the interests of the capital since it came to power in  2002. Since 2016, it has been trying to cement this transformation politically so as to ensure the survival of the Palace regime. This latest effort is evident in the politics of pressure, violence, polarization, and isolation that the regime has been implementing, as it has become unable to tolerate even the slightest quest for democratic rights. The Palace tries to eliminate the most basic democratic practices by appointing trustees to municipalities, NGOs and universities. It long lost its ability to show the slightest flexibility towards any struggle to gain or defend one’s rights.

The regime’s reaction towards the struggle that Boğaziçi students have started with the demand that they want to elect their own rector instead of being content with a trustee, has revealed this inflexibility once again. The very regime, which provides “sentence reduction based on good behavior” to the perpetrators of femicides, inflicted sexual violence on students who defended their right of speech and of decision-making at their university! It tries to suppress the struggle through law enforcement forces and to hammer solidarity through its pro-government media!

However, the resistance that burgeoned at Boğaziçi University has proven one more thing in all its nakedness: This repressive wind can be reversed! Because the government approaches any student, worker, or women’s struggle for fundamental rights with the strategy of “the best defense is an attack,” it now creates the conditions for the generalization and spread of even the simplest resistance.

For this very reason, Boğaziçi students state that their resistance cannot be thought separately from working class resistances, or from women and LGBTI+ struggles towards the implementation of the Istanbul Convention. As a result, students, teachers, and workers from various other universities, workers in resistance from other sectors, and democratic mass organizations could stand in solidarity with Boğaziçi students’ struggle.

Owning up the demands raised by different components of Boğaziçi University who refuse to accept the situation or to give in, is just a start. What we need to do to sustain and develop this struggle is to weave a united struggle until all detained students are released, until Melih Bulu and all other trustees resign, and until students and university components regain their right to elect and be elected as well as their right to oversee decisions that concern them. 

Workers’ Democracy Party

January 7, 2021

Kabul etmiyoruz, vazgeçmiyoruz: Mücadelemizi birleştiriyoruz!

0

“Kayyum rektör istemiyoruz!” Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle 1 Ocak günü, Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne AKP’li Melih Bulu’nun kayyum olarak atanmasının ardından, bu slogan önce Boğaziçi Üniversitesi bileşenlerini bir araya getirdi. Öğrenciler, hocalar, üniversite emekçileri en temel demokratik haklarına, kendi yaşam alanlarında – üniversitelerinde, seçme ve seçilme hakkının rejim tarafından gasp edilmesine karşı seferber oldular, kayyuma geçit yok dediler!

İktidara geldiği 2002 yılından bu yana üniversitelerin sermayenin çıkarları uyarınca dönüştürülmesine ivme katan AKP iktidarı, 2016 yılından beri de Saray rejiminin bekası amacıyla bu dönüşümü politik olarak pekiştirmenin gayreti içerisinde. Bu çaba, rejimin en ufak bir demokratik hak arayışına dahi tahammül edemeyerek, uygulamakta olduğu baskı, şiddet, kutuplaştırma ve yalnızlaştırma politikalarında açığa çıkmakta. Belediyelere, STK’lara, üniversitelere kayyum atayarak en temel demokratik düzlemi ortadan kaldırmaya çalışan Saray, bunun karşısında gelişen hak arama mücadelelerinde en ufak esnemeyi gösterme becerisini de yitirmiş durumda.

Boğaziçi öğrencilerinin “kayyum değil rektör seçimi” istiyoruz talebiyle başlattıkları mücadele bunu bir kez daha gözler önüne serdi. Kadın cinayetlerinin faillerine “iyi hal indirimi” sağlayan rejim, üniversitesinde söz, yetki ve karar hakkını savunan öğrenciye gözaltında cinsel şiddet uyguluyor! Kolluk güçleri vasıtasıyla mücadeleyi bastırmaya, yandaş medyası aracılığıyla dayanışmayı kırmaya çalışıyor!

Ancak Boğaziçi Üniversitesi’nde başlamış olan direniş bir şeyi daha tüm çıplaklığıyla gösterdi: Bu rüzgâr tersine dönebilir! Öğrencilerin, emekçilerin, kadınların temel hakları uğruna mücadelelerine “en iyi savunma saldırıdır” stratejisiyle yaklaşan iktidar, en basit direnişin dahi genelleşmesinin, yaygınlaşmasının koşulunu yaratıyor.

Tam da bu nedenle Boğaziçi öğrencileri kendi direnişlerinin, işçi sınıfı direnişleriyle, “İstanbul Sözleşmesi uygulansın” diyen kadınların ve LGBTİ+’ların mücadeleleriyle aynı zeminde aktığını belirtiyor. Bunun sonucunda, birçok üniversiteden öğrenci, emekçi, hoca, direnişteki işçiler ve demokratik kitle örgütleri Boğaziçili öğrencilerin mücadelesinde dayanışma içerisinde olabiliyor.

“Kabul etmiyoruz, vazgeçmiyoruz” diyen Boğaziçi bileşenlerinin taleplerini sahiplenmek bir başlangıç. Sürdürmemiz ve geliştirmemiz gereken ise, gözaltına alınan tüm öğrenciler serbest bırakılana, Melih Bulu ve diğer tüm kayyumlar istifa edene, öğrenciler ve üniversite bileşenleri seçme, seçilme ve denetleme hakkını kazanana kadar birleşik mücadeleyi örmek.

İşçi Demokrasisi Partisi

7 Ocak 2021

Hindistan’da tarım reformuna karşı çiftçi ayaklanması

0

Hindistan’da aşırı sağcı ve milliyetçi Hindistan Halk Partisi’nin (BJP) lideri başbakan Narendra Modi’nin iktidarı ağustos ayından beri çiftçi ve tarım emekçilerinin isyanları ile sarsılıyor. Hindistan kapitalizmi; kâr etmek, piyasaya açmak ve bir anlamda özelleştirmek istediği tarım sektörünün emekçileri tarafından tehdit ediliyor. 1,3 milyarı aşan nüfusunun yarısından fazlası tarım ile geçinen Hindistan, dünyanın en büyük ikinci tarımsal üretimine sahip. Buna rağmen hem dış hem iç sömürü nedeniyle tarım emekçileri, Hindistan’ın çoğu bölgesinde sefalet içerisinde yaşıyorlar.

Hindistan hükümeti, tarım sektöründe henüz ele geçirilememiş kârlar görmüş olacak ki 2017 yılından beri tarımı serbest piyasaya açmaya, tarım emekçilerini ve tarımsal ürün tüketen halkı dev şirketlerin merhametine bırakmaya çalışıyor. Son olarak, merkezi hükümetin tarım sektöründeki pazar ve fiyat kontrolünü yıkmak için ağustos ayında yayımladığı ve Hindistan’ın iki meclisi tarafından da onaylanan üç geçici yasa, tarım emekçileri ve çiftçiler için bardağı taşıran son damla oldu. Hükümet ve meclislerden umudu kalmayan tarım emekçileri, tarlalarda yokluk içinde çalışan emekçilerin de ardı ardına intihar etmeleri sonucunda ayaklandı. Aslında yaşanan salt bir çiftçi ayaklanması değil, ülke çapında bir emekçi seferberliği. Senenin başında sefalete karşı sokaklara dökülerek tarihin en büyük grevlerinden birini gerçekleştiren emekçi kesimler de çiftçilerle birlikte yine sokaklarda. Bunun sonucunda, kasım ayında sendikalar ve çiftçi örgütleri önderliğinde yaklaşık 250 milyon emekçi serbest piyasa yasasına karşı genel greve çıkarak sokaklara döküldü ve başkent Yeni Delhi’nin yolunu tuttu. Bu protestoları aralık ayının başında bir genel grev daha izledi. Tarımsal üretimin %60 ila %80’ini gerçekleştirdiği tahmin edilen fakat toprak üzerinde neredeyse hiçbir söz hakkı olmayan çiftçi kadınlar da protestoların başını çekenler arasında. Ülkedeki kadın örgütleri birleşerek, çiftçilerin direnişini desteklediklerini açıklayan ortak bir metne de imza attılar.

Tarım reformu kapsamındaki söz konusu yasalar tarım emekçilerini ve ürün fiyatlarını serbest piyasanın ağzına sürecek nitelikte. Modi ve hükümetin iddiası, bu yasaların çiftçiye yeni olanaklar sağlayacağı yönünde. Bu yeni olanaklarsa bir alıcı (büyük ihtimalle bir şirket) için sözleşmeli olarak tarımsal üretim yapmak ve mallarını istediği yerde istediği fiyattan (büyük ihtimalle şirketlerin zorlayacağı fiyattan ve çoğunlukla bu şirketlere) satabilmek olacak. Tarım emekçileri söz konusu yasaların derhal geri çekilmesini, tarımsal üretimde kullanılan yakıt fiyatlarının yarı yarıya indirilmesini, tutuklanan çiftçi önderlerinin serbest bırakılmasını ve merkezi hükümetin yerel yönetimlere karışmamasını içeren temel taleplerini yükseltmeye devam ediyorlar.

Yoksulluk ve AKP kapitalizmi!

0

Yoksulluk bir tercih ya da şansızlık değil, sömürü ve eşitsizliğin yarattığı korkunç bir sonuç. Öylesine bir sonuç ki adeta genetik bir hastalık gibi nesiller boyu devam edebilen bir lanet. Maruz kalanları fiziken ve ruhen çökerten yoksulluğun temel nedeni kapitalizm. Milyarlarca insan, adını dahi bilmedikleri bu sömürü düzeninin kurbanları olarak dünyada cehennemi yaşıyorlar. Yoksulluğu doğal kabul etmemek, kaçınılmaz görmemek, ortadan kaldırmak için her şeyi yapmak gerekiyor. Kapitalizm yok edilmedikçe yoksulluk bitmez.

Kapitalist düzene kendince sağ, sol, dindar, milliyetçi vb. kıyafetler giydirerek toplumları kandırmak isteyenler çok oldu. AKP de “kapitalizme abdest aldırarak” bunu yapmaya girişenlerden biri. Faize kâr payı diyerek, sadakayla sömürüyü gizleyerek, aç yatmayan komşu bırakmayarak, yoksulluk da zenginlik de imtihan diyerek neredeyse 20 yıldır din kisvesi altında kapitalist düzenin çarklarını çevirdi. Sömürü ve eşitsizlik yaratmada öyle başarılı oldu ki bir ara tüm kapitalist dünyanın teveccühüne dahi mazhar oldu.

Halk mı? İstanbul Bağcılar’dan bir kadın daha birkaç gün önce şöyle diyordu: “62 yaşındayım, kara lastik giyiyorum. 62 yaşındayım daha eskittiğim iki ayakkabı.” Bunun istisna olduğunu sanan varsa diye bir cümle yazmak gereksiz. Ermenek’te oğlunu madende iş cinayetinde kurban veren babanın cenazede ayağında olan da bu kara lastikti. Şırnak’ta mayın patlaması sonrası hayatını kaybeden asker oğlunun cenazesindeki babanın ayağında olan da! Kara lastiğin ötesi zaten ayakkabısızlık.

Ömrü boyunca iki ayakkabı eskittiğini söyleyen 62 yaşındaki kara lastikli kadın sözüne şöyle devam ediyor: “Razıyım devletimden, ama bu kadar da olmaz!” Evet, işsiz sayısının 10 milyonu aştığı, çalışanların üçte ikisinin aldığı ücretle ancak yoksulluk koşullarında bir hayat sürebildiği, emeklilerin çoğunluğunun zaten süründüğü bir tabloda Saray dışında “bu kadar da olmaz” demeyecek kimse kalmadı. Bir de “askıda ekmek” mucidi Bahçeli!

Biz razı değiliz! Kapitalizm var oldukça, ne “kuru ekmek yiyorsa demek ki aç değil” diyenler, ne de dokuz yaşındaki çocuğun boğazını sıkıp, “devleti de, zabıtayı da tanıyacaksın” diyenler biter. Bataklığı kurutalım ki bu düzen de, ondan beslenenler parazitler de yoksullukla birlikte son bulsun.

İşçi Demokrasisi Partisi 6 yaşında!

0

Kapitalizm dünyayı yerle bir ediyor. Patron demokrasileri çuvallıyor. Yaldızı dökülen burjuva-kapitalist devletler ekonomik kriz, pandemi, kuraklık, iklim felaketi derken tüm insanlığı, sonsuz fedakârlıklar göstermelerini isteyerek, kendi faturalarını ödemeye davet ediyor. Pislik içinde bıraktıkları bu düzenlerine boyun eğmemizi, razı olmamızı istiyorlar! Hayır, ne boyun eğeceğiz ne de razı olacağız!


Partimiz İDP’nin kuruluşunu altı yıl önce tam da bu nedenle ilan etmiştik. Bütün denizler çalkantılıydı o vakitler. Bugün o çalkantılar fırtınalara dönüştü. Lakin bu bizim için bir öngörü eksikliği değildi. Yazarın dediği gibi, gemiler için en güvenli yer limanlardır ama hiçbir gemi limanlarda çürüsün diye inşa edilmez. Bütün gemiler açık denizlere açılsın diye yapılır. Partimizi, İşçi Demokrasisi Partisi’ni ilan ederken biz de bu hedefle yola çıktık. Ne bir tabela yeter düşüncemiz oldu ne de küçük olsun ama bizim olsun gibi bir sınır çizdik kendimize. İDP’yi en başından açık denizlere açılmak için inşa etmeye giriştik.


O yüzden başından itibaren propagandizme, küçük burjuva sekterlik ve grupçuluğa, önderlik inşasının es geçilmesine, enternasyonalizm anlayışının eksikliğine ve ulusalcı sapmalara karşı mücadele, temel önceliklerimiz oldu. O yüzden İDP’nin bir bölen olmayacağını, birleşik işçi cephesi ve kitlesel işçi partisinin inşasının yolunda ilkeler ve program üzerinden her türlü işbirliklerine açık olduğumuzu belirttik ve; “Bize bir adım atana iki adım atacağız” dedik.


Şimdi altı yılın ardından, İşçi Cephesi’nin 40, Sol Muhalefet’in 95 yıllık geleneği ışığında yolumuza devam ediyoruz. Evet, bizler hayal kurmayı severiz. Aksi takdirde devrimci ve sosyalist olmazdık. Yanlış anlaşılmasın, hayallerimizin olması “hayalci” olduğumuz anlamına gelmez. Doğru, Sol Muhalefet olacakları engelleyemedi. Sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kuramadı. Ama bu ısrarlı ve kararlı mücadele, bu hayalin yaşamasını sağladı ve bizlere ulaştırdı. İDP ve benzerleri bugün bunun için var. Bizler herhangi bir başka dünya kurmanın peşinde değiliz. Hayalimiz sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurmak…

2020 yılının önemli bilim olayları

0

Venüs’te hayat var mı?

Uzayda koloni kurma düşüncelerimiz aslında Mars’tan önce ilk olarak bize en yakın gezegen olan Venüs için başlamıştı. Dünya ile boyut ve yörünge olarak benzese de atmosferinde sera etkisi yapacak gazlardan dolayı yaşam için olanaksız gezegen olarak gözüküyordu, ta ki bu yıla kadar. Hawaii’deki teleskoptan yapılan gözlemlerde Venüs’ün atmosferinde fosfin kalıntılarına rastlandı. Bu molekül sadece canlı organizmalar tarafından üretilebiliyor. 450 °C’ye varan yaşam koşullarına rağmen yaşamın temel düzeyde olması, aslında yolun ne kadar başında olduğumuzu gösteriyor.

Oda sıcaklığında süper iletken

Hepimizin tahmin edeceği gibi, yılda milyarlarca liralık elektrik enerjisi, nakil hatlarının verimsizliği yüzünden kayboluyor. Bunun nedeni, normal şartlar altında iletkenlerin yani metallerin elektrik akımına karşı direnç göstermesi diyebiliriz. Geçtiğimiz aylarda Rochester Üniversitesi’nde yapılan çalışma, sorunun kökten çözülmesine bir adım daha yaklaştı. Yeni sentezde karbon, sülfür ve hidrojen atomları oda sıcaklığında süper iletken özellikler gösteriyor ve uzun mesafeler boyunca elektriği kayıpsız iletebiliyor. Üretime geçmesi için sadece küçük bir sorunumuz var, o da hâlâ yüksek basınç altında bu özelliği elde etmemiz. Fakat bilim insanları sorunu aşabileceklerinden oldukça umutlular.

Dünya dışı yaşamdan ilk mesaj mı alındı?

Geçtiğimiz günlerde bize en yakın yıldızlardan, Proxima Centauri’den gelen sıradışı radyo sinyalleri tespit edildi. Eskiden Seti, şimdi ise Breakthrough Listen, yani Çığır Açan Dinleme olarak dilimize çevirebileceğimiz projede 2019 yılında Parkes Radyo Teleskobu tarafından yakalanan 982 MHz frekansındaki bu sinyaller, işlenmesi gereken verinin büyüklüğünden dolayı ancak geçtiğimiz aylarda fark edilebildi. Bu aralık ve netlikte bir frekansın ileri teknoloji tarafından, yani ancak bizim seviyemizdeki bir medeniyet tarafından oluşturulabileceği değerlendiriliyor. Fakat bu bizi hemen heyecanlandırmasın, benzeri mesaj tespitleri ne yazık ki dünyada üretilen sinyal karmaşasının uzay boşluğunda yansımasından dolayı kaynaklanıyor.  

Nobel Kimya Ödülü gen araştırmasına

Önceki yazılarımızda da bahsetmiştik, insanlık artık DNA’lar üzerinden istediği değişikliği yapmaya çok yakın. CRISPR-Cas9 adı verilen, genler üzerinden istenilen alanda ekleme çıkarmaya izin veren bu genetik makas teknolojisi 2012 yılında iki bilim insanı Emmanuelle Charpentier ve Jennifer Doudna tarafından bulundu. Bu bilimsel buluş üzerinden sekiz yıl geçmesine rağmen Nobel ödülünün ancak verilmesine ise çalıştıkları iki farklı kurum arasındaki patent, yani ticari kaygılar neden gösteriliyor. Bu ödülün başka bir anlamlı yanı ise 1901’den 2020’ye kadar bilim kategorisinde sadece 23 kadına ödül verilmiş olması. Chapentier bu yüzden ödülü aldıktan sonra “Umarım bu genç kızların bilim yoluna girişlerinde pozitif bir mesaj olur ve bilim yapan kadınların da araştırma alanlarında etkileri olabileceğini gösterebilir” sözleri, bilim dünyasındaki erkek egemen zihniyeti bizlere bir kere daha hatırlatıyor.

2020 yılında korona dışında hatırladığım bu dört bilim olayı benim açımdan bahsetmeye değerdi. Martın başından beri bir şekilde hayatta kaldık veya hastalıktan hasar almamıza rağmen kayıplarımızla devam ediyoruz. Ama bu böyle olmayabilirdi; sınırlar zamanında kapatılsa, gerekli kısıtlamalar ve yardımlar planlı ve açık şekilde yapılsa salgını bu kadar ağır atlatmayacaktık. Hepimiz için zor geçen bir seneden sonra ümit ve mücadele dolu bir yıl dilerim, mutlu yıllar.

İsrail ve İran arasındaki gerilim tırmanıyor

0

İran’ın nükleer programının başındaki isim olarak tanınan ve aynı zamanda İran Savunma Bakanlığı Araştırma ve İnovasyon Kurumu Başkanlığını da yürüten Muhsin Fahrizade, 27 Kasım’da Tahran’ın Abserd ilçesinde aracıyla yolculuk ettiği sırada bombalı ve silahlı bir saldırı sonucu hayatını kaybetti. Suikastın hemen ardından Tahran yönetimi, suikasttan İsrail’i sorumlu tuttu. İsrail’den bu iddiayı doğrulayan ya da yalanlayan resmi bir açıklama gelmese de, tüm işaretler saldırının İsrail’in eseri olduğunu gösteriyor. Nitekim New York Times’a konuşan İsrailli üst düzey bir yetkili, Fahrizade’yi “İran’ın baş nükleer bilimcisi” olarak niteleyerek, onun öldürülmesi için “dünyanın İsrail’e teşekkür etmesi” gerektiğini belirtti. Keza İsrail Başbakanı Netanyahu, yaklaşık iki yıl önce İran’ın nükleer arşivini ifşa ettiği sırada, nükleer programın mimarı olarak gördüğü Fahrizade’yi tehdit etmişti. Fahrizade suikastıyla, İranlı nükleer fizikçilere yönelik son on yıldaki yedinci suikast düzenlenmiş oldu. Nitekim son bir yılda, İran’a yönelik saldırılar artmıştı. 8 Ocak’ta, İran Devrim Muhafızları Komutanı General Kasım Süleymani Irak’ta insansız hava aracının bombardımanıyla öldürüldü. 2 Temmuz’da, Natanz Uranyum Zenginleştirme Merkezi’ne sabotaj düzenlendi. Özellikle son aylarda Irak ve Suriye’deki İran güçlerine yönelik insansız hava uçakları ve jetlerle yapılan saldırılar yoğunlaştı. İran cephesinden de İsrail ve ABD’den intikam sesleri yükseldi.

İsrail’in İran’a yönelik canice suikast ve saldırıları, emperyalistlerin iddia ettiği gibi saldırgan İran’ın, var olma mücadelesi veren İsrail’i yok etme planları çerçevesindeki olası saldırılarını önlemeye hizmet etmiyor. Asıl saldırgan taraf, dünya ve özellikle de ABD emperyalizminin bölgedeki temsilcisi olan İsrail’dir. Irkçı Siyonist İsrail Devleti, bir taraftan Filistin halkına yönelik sistematik yok etme planlarını uygulayarak kendi bekâsını sağlamaya çalışıyor, diğer taraftan da ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya dolaylı askeri müdahalesinin de önemli bir halkasını oluşturuyor. Özellikle İran’ın hedef seçilmesinin altında yatan neden, bu ülkenin nükleer faaliyetlerinin dünya barışına tehdit oluşturacak bir nükleer silah elde etme olasılığı değil, 1979 İslam Devrimi’nden beri emperyalizmden bağımsız bir tutum almasıdır. Şii mezhepçiliği ideolojik arka planıyla ve Suriye’den Irak’a, Irak’tan Yemen’e kadar geniş bir alana yayılan milis güçleriyle bölgede güç elde etmeye çalışan İran burjuvazisi, emperyalizmin bölgedeki tasarılarına yönelik bir engel oluşturuyor. Tam da Biden’ın ABD başkanı seçilmesi üzerine İran-emperyalizm ilişkilerinin yeniden düzenlenmesinin tartışıldığı bir dönemde bu saldırılar, ABD emperyalizmi içerisinde Trump’ın kişiliğinde somutlaşan ve İran’a yönelik daha saldırgan bir tutum alınmasını savunan bir eğilimin giderayak İsrail aracılığıyla yaptığı emperyalist bir müdahaleden ibarettir.

Yeryüzündeki yaşamı yok etme potansiyeline sahip olan hiçbir nükleer silah ve silahlanma yarışı, dünya emekçilerinin ve halklarının yararına değildir. Bu çok açık. Fakat daha açık bir şey varsa, o da bizzat kendileri nükleer silahlara sahip olan ve her yıl silahlanmaya milyarlarca dolar harcayan emperyalizmin amacının, dünya barışını ve yeryüzündeki yaşamı güvence altına almak olmadığıdır. Hindistan gibi politik olarak emperyalizme bağımlı ülkelerin nükleer faaliyetlerine izin verilirken, İran ve Kuzey Kore gibi emperyalizmden bağımsız ülkelere müdahale edilmesi de bunun göstergesidir. Çözüm yolu, emperyalist ülkeler başta olmak üzere bütün ülkelerin sahip olduğu nükleer silahların imhasından geçiyor. Bu gerçeği görmeden sadece İran gibi ülkelere nükleer silah üretimini durdurma çağrısında bulunmak, emperyalizmi meşrulaştırmak anlamına gelecektir. Öte yandan, bir yıl önce kasım ayında yapılan akaryakıt zammı üzerine patlak veren büyük halk seferberlikleri ile sallanan gerici ve sopalı mollalar rejimine de hiçbir destek verilmemelidir.

Atlas emekçilerinin direnişi sürüyor: “Bekleyerek hakkımızı alamayacağımızı çoktan anladık”

0

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un kardeşi Ali Murat Ersoy’un sahibi olduğu Atlas Global şubat ayında uçuşlarını durdurmuş ve şirketin çalışanları hiçbir alacak ve tazminatları ödenmeden kapı önüne koyulmuşlardı. Yedi aydır maaş alamadıkları gibi şirketin hileli iflas yoluna başvurduğunu öğrenen Atlas işçileri bir araya geldiler ve A.Z.A.P (Atlas Zedeler Adalet Platformu) ismiyle mücadelelerini başlattılar. Geçtiğimiz günlerde ETS Tur’un önünde oturma eylemi başlatan işçiler direnişin altıncı gününde yaka paça gözaltına alındılar. Gözaltında yaşananları ve direnişin nasıl devam edeceğini mücadelesini sürdüren Atlas işçileri ile konuştuk.

Atlas emekçilerinin mücadelesine ilişkin detaylı bilgiye bu yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Gazete Nisan: Merhaba, öncelikle çok geçmiş olsun. Haksız, hukuksuz şekilde gözaltına alınmanızı kınıyoruz ve tüm baskı ve şiddet yöntemlerine karşı mücadele direncinizi paylaşıyoruz. Bize biraz ETS Tur’un önündeki altı günlük direniş deneyiminizden bahsedebilir misin? Bu fikir nasıl gelişti?

Atlas işçisi: Çok teşekkürler. Biz de size mücadelemizin en başından beri yanımızda olduğunuz ve bize yayınınızda yer ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Biz patronumuz Ali Murat Ersoy’a ulaşabilecek her yolu denedik, deniyoruz. Evinin önü, şirketinin önü ve en son Kültür ve Turizm Bakanı’nın, kardeşinin şirketi olan ETS Tur’un muhatabımıza ulaşmak için doğru bir kanal olabileceğini düşündük. Daha önce de ETS Tur önünde basın açıklaması yapmıştık. Yine de muhatap alınmayınca istikrarımızı göstermek ve belki Kültür ve Turizm Bakanı’nın bizi muhatap alabileceğini düşünerek burada bir oturma eylemi yapmaya karar verdik. Çünkü Bakan’ın, Ali Murat Ersoy’la aile içi gayrimenkul zenginlikleri ve yaptıkları ortak işler var. Belki Bakan bize yardımcı olur diye umduk. Oturma eylemimize ilk gün izin verdiler, tabii yine etrafımızda polisler vardı. Sonrasında bir çadır açmak istedik, çadırımızı rehin alıp, bir saat sonra bize geri verdiler. İlk gün biraz sancılı oldu. Geri kalan beş gün boyunca polislerle “günaydın” – “iyi akşamlar” şeklinde iletişimi sürdürdük. Her şey yasal ve hukuka uygundu.

Gözaltına alınma şeklimizden vatan haini muamelesi gördüğümüzü fark edersiniz. Biz sadece alacakları ödenmeyen işçileriz. Kimse bu muameleyi hak etmez, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde hayvana yapılmayacak muamele gördük.

Gazete Nisan: Peki sence ne oldu da altıncı gün sizi engellemeye karar verdiler?

Atlas işçisi: Aslında herhangi bir taşkınlığımız ya da girişi çıkışı engellememiz gibi bir şey olmadı. Sadece orada duruyorduk, muhatap alınmayı bekliyorduk. Altıncı günde polislerin değiştiğini ve sayıca fazlalaştığını gördük. Bunun nedeninin beşinci günün akşamı sosyal medyada paylaştığımız bir videonun milyonlara ulaşması olduğundan eminiz. Bakanın bu videodan rahatsız olduğunu ve polislere talimat verdiğini öğrendik. Zaten sabah gittiğimizde polisler “çadır açamazsınız” dediklerinde tatsızlık çıkmaması için üstelemedik. Biz direnişimizi yasal zeminde ilerletmek istedik. O gün bizi ziyarete gelen 100 ülkede 100 şarkı diye yola çıkan müzisyen arkadaşlarımız vardı. 40. ülke olan kendi ülkelerinde şarkı söyleyerek bizi desteklemek istemişlerdi. Ancak polisler “burada müzik yapamazsınız” diye engellemeye çalıştılar. Biz Kültür Bakanı’nın bir sanatçıya böyle bir muameleye izin vermeyeceğini söyledik. Ama “enstrüman çalamazsınız” diye kargaşa yarattılar. Biz “müzik bitince dağılabiliriz, isterseniz bizi götürebilirsiniz” de dedik. Ancak müziği yarıda keserek ve binanın içinden iki kişinin bizi şikâyet ettiğini iddia ederek biz üçümüzü yaka paça gözaltına aldılar. Zaten gözaltına alınma şeklimizden vatan haini muamelesi gördüğümüzü fark edersiniz. Biz sadece alacakları ödenmeyen işçileriz. Kimse bu muameleyi hak etmez, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde hayvana yapılmayacak muamele gördük. Ben ilk kez polisle böyle bir olay yaşadım. Hiçbir taşkın hareketim olmamasına rağmen iteklendim ve kollarım arkadan çekilerek sürüklendim. Bir kadın olarak bu şekilde şiddete uğramak beni fiziksel olarak zorladı ve farklı sorunlarım oldu ilerleyen günlerde.

Biz özellikle her duruşmaya gidiyoruz ki iş kâğıt üzerinde avukatların talepleriyle sınırlı kalmasın, işin ucunda bizim haklarımızın olduğu gözle görülsün.

Gazete Nisan: Tekrar geçmiş olsun. Gözaltından sonra 24 Aralık’ta Bakırköy Adliyesi’nde bir duruşma vardı sanırım, davanın seyri hakkında bize bilgi verebilir misin?

Atlas işçisi: Bu dava bildiğiniz üzere patronun iflasına ilişkin. Biz bu iflasın hileli olduğunu ve şirketin içini aylarca boşalttıklarını söylüyoruz. Bu seferki duruşmada herhangi bir gelişme olmadı, bilirkişi raporunu hâlâ sunmadı ve duruşma 18 Mart’a atıldı. Bilirkişinin şirketin hileli iflasın üstünü örten finansal hareketlerini inceleyen bir rapor sunmasını umuyoruz. Şayet şirket gerçekten iflas ettiyse bu bizim alacaklarımızı almamızı daha da geciktirebilir. Biz özellikle her duruşmaya gidiyoruz ki iş kâğıt üzerinde avukatların talepleriyle sınırlı kalmasın, işin ucunda bizim haklarımızın olduğu gözle görülsün. Biz çalışırken zaten şirketin içinin boşaltıldığının farkındaydık. Maaşlarımız da yatmamaya başladığında bize “Merak etmeyin bizim servetimiz sizin maaşlarınızı ödemeye yeter,” denildi. Sonra apar topar patronun iflasa başvurduğunu öğrendik. Biz, hukuken oyalanabileceğimizin, bizi 5-10 yıl bekletebileceklerinin çok farkındayız. Bu nedenle kardeş Bakan’ın da bizi muhatap alması için elimizden geleni yapacağız.

Bariz hileli bir iş var. İşçilerin haklarını gözeten bir düzen olsa patronların bu işleri çok kolay ifşa olurdu. Ama patronu koruyan birimler, yasalar var; o yüzden biz bırakın hak ettiğimiz paramızı almayı, sesimizi bile çıkaramıyoruz.

Gazete Nisan: İzin verirsen şöyle araya girmek istiyorum. Aslında dediğin gibi çalışanlar çalıştıkları şirketin gidişatının çok farkındalar, çünkü muhasebe, finans, satın alma gibi tüm departmandaki işçiler aslında en az patron kadar şirketin kârda veya zararda olduğu gibi detaylara hakimler. Ancak karar ve denetim mekanizmalarında yer almadıkları için süreç bu aşamaya gelene kadar ne yazık ki bir şey yapamıyorlar. Aslında tüm işyerlerinde işçi denetimi olsa, patronların finansal hareketleri işçiler tarafından da şeffaf şekilde görülebiliyor olsa belki böyle bir sürecin önüne geçilebilirdi. Ne dersin?

Atlas işçisi: Kesinlikle. Zaten 1 sene öncesinde planlanan bir süreçti bu, şirketin içi boşalırken patrondan tarafsız bir denetim olsaydı böyle olmazdı. Çünkü denetim olsa bile patronun parasıyla nüfuz edebildiği bir dönemdeyiz, patron istediği gibi sonuçlarını değiştirebiliyor. Kaldı ki yıl sonu bilançolarıyla iflas başvurusuna sunulan bilançolar da birbirinden farklı, yani bariz hileli bir iş var. İşçilerin haklarını gözeten bir düzen olsa patronların bu işleri çok kolay ifşa olurdu. Ama patronu koruyan birimler, yasalar var; o yüzden biz bırakın hak ettiğimiz paramızı almayı, sesimizi bile çıkaramıyoruz.

Gazete Nisan: Peki bundan sonra direnişiniz nasıl devam edecek? Biz ve Gazete Nisan okurları size nasıl destek olabiliriz?

Atlas işçisi: Direnişimiz öyle veya böyle devam edecek. Gözaltından sonra hepimize adli kontrol şartı ve yurtdışı yasağı getirildi. ETS Tur’un önüne tekrar gidemiyoruz, çünkü polisler “gelirseniz direkt gözaltına alınacaksınız” dedi. Hakkımızda aynı şikâyetler varken oraya tekrar gitmek bizim elimizi güçleştirir. Ama zannedilmesin ki bizim direnişimiz burada bitecek. Onların huzuru kaçıyorsa bizim de huzurumuz 14 aydır kaçmış vaziyette. Bu sebeple huzur bozmaya devam edeceğiz. Çünkü normal müzakere etmek istediğimizde sesimizi duymuyorlar, ancak basın açıklaması ve eylem yaptığımızda sesimiz duyuluyor ve sosyal medyada görünürleşiyoruz. Hukuki mücadelemiz zaten devam ediyor, edecek ama oturduğumuz yerden, bekleyerek hakkımızı alamayacağımızı çoktan anlamış vaziyetteyiz. O sebeple zafere ulaşana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.

Sendika hakkına karşı saldırılar sürüyor

0

Salgına karşı mücadele adı altında alınan kararların işçi sınıfını kapsamadığını ve işçilerin yaşadığı zorlukları biliyoruz. Ama işçi sınıfı yalnızca salgının yarattığı koşullara karşı değil, aynı zamanda bu koşulları fırsat olarak gören patronlara karşı da mücadele etmek zorunda kalıyor. Tek derdi kâr olan ve bunun için her fırsatı değerlendiren patronlar yine krizi fırsata çevirme derdinde. Ve işçilerin yaşamını hiçe sayıp tüm gücüyle saldırıya geçen patronlar bunu yaparken yalnız değiller, devlet de tüm olanaklarıyla onları destekliyor.

Bu destekten de güç alan patronlar işçilerin temel hakkı olan sendikalı olmaya karşı saldırı halindeler. Özer Elektrik, Baldur Süspansiyon, Lögel Makine, Özak Tekstil, KT Deri, Systemair HSK, Gates Fabrikası, Manisa Sun Tekstil, Sinbo İşçileri, Termokar, Ekmekçioğlu Metal, PTT, Yurtiçi Kargo, Migros gibi işyerlerinde işçiler, sendikalı oldukları için baskılara, işten atmalara ve ücretsiz izin dayatmasına maruz kaldılar. Ve işçiler birçok yerde fabrika önlerinde çadır kurarak, yürüyüşler düzenleyerek, alkışlı eylemler gerçekleştirerek bu baskılara karşı mücadeleye geçtiler.

İşçilerin mücadelesine karşı hem patronlar hem de devlet tüm gücüyle saldırıyor. Ankara’ya yürümek isteyen Birleşik Metal’e üye işçiler göz altına alınıyorlar, Kocaeli Valiliği eylem yasaklıyor, Bursa Valiliği sendikal faaliyetleri erteleme kararı alıyor, patronlar eylemci işçilere gözdağı veriyor ve çalışmakta olan aile üyelerini işten çıkarmakla tehdit ediyor. Tüm saldırılara rağmen Özak Tekstil işçileri sekiz ay sonra, Özer Elektrik işçileri 130. günde, Sinbo işçileri ise 31. günde zafer kazandılar. Baldur Süspansiyon’da da işçiler hakları için greve çıkmış durumda. Diğer işyerlerinde ise direnişler kararlılıkla sürüyor.

Yaşananların bize gösterdiği şey ise şu: Bir tarafta sessiz kaldıkları için patronlara sitem eden Bakan Varank, patronların isteği doğrultusunda karantina süresini yedi güne indiren Sağlık Bakanlığı, yoksulluk kalmadığını iddia eden Çalışma Bakanı, onlardan güç alarak işçilere saldıran ve kendi sendikalarında birleşen patronlar var; diğer tarafta ise, pandemi koşullarında güvencesiz çalışan ve temel haklarına saldırılan işçiler. İşçilerin mücadelesi şu an yalıtık olsa bile zafer kazanabiliyor, ancak karşıda olan örgütlü güce karşı işçiler ancak mücadelelerini birleştirerek daha büyük ve kalıcı zaferler elde edebilirler. İşçilerin ortak mücadelesi, hem pandemiyi hem de patronları yenerek insanlık için yaşanabilir bir dünyayı yaratacaktır.

Yeni bir mücadele yılına MERHABA

0

Zorlu bir 2020 yılını geride bıraktık. Her bakımdan zorluydu. Hükümetin patron yanlısı politikaları nedeniyle pandemi canavarına binlerce can kaptırdık. Yüz binlerce işçi ve emekçi işinden oldu, sadaka niyetine verilen paralarla açlığa mahkûm edildi. Rejimin yağmacı burjuvaları, zaten var olan krizi pandemi döneminde daha da ağırlaştırarak milyonları sefalete sürüklediler. Covid-19’u bir işçi sınıfı hastalığı haline getirdiler.

Zorluydu çünkü haklarını arayan madenciler olarak; metal ve tekstil işçileri olarak; sağlık, eğitim ve diğer kamu emekçileri olarak; çiftçiler olarak, her hak arayışımızda Tek Adam rejiminin kolluk kuvvetlerince itilip kakıldık, gözaltına alındık.

Zorluydu çünkü her sendikalaşma girişimimiz, sırtını rejime dayayan patronlar tarafından baskılandı; işten atmalar yaşadık, pandemi gerekçe gösterilerek ücretsiz izne yollandık, günde 39 lirayla açlığa mahkûm edildik.

Hükümetle el ele patronlar çevreyi tahrip etmeye devam ettiler. Ormanları yok ediyorlar, suları kirletiyorlar, doğanın tüm canlılarını soykırımdan geçiriyorlar, sağlıksız gıda maddeleriyle bizleri zehirliyorlar. Kendi kârları uğruna, bizleri çocuklarımıza yaşanabilecek bir dünya bırakamaz hale getiriyorlar.

Patronlar için kıyak bütçe yaptılar, ilan ettikleri asgari ücretle bizi yoksulluk sınırının altına, daha derinlere ittiler. Yolsuzluklara ve yoksulluğa gözlerimizi kapayabilmemiz için, “aç kal, ama ruhun kurtulsun” diyerek Diyanet’e milyonlar aktardılar. Savaş makinelerini yağlamak için halkın milyarlarını silah tacirlerine akıttılar.

Ama bilinçli mücadeleci işçiler ve emekçiler olarak, tarım emekçileri olarak, doğasına sahip çıkan köylüler olarak, kadın cinayetlerine ve tacize karşı koyan kadınlar olarak, işsizliğe ve cehalete mahkûm edilmeyi kabul etmeyen gençler olarak, bunların hepsine direndik.

Evet direndik, ama pek çok da eksiğimiz vardı. Ve en önemli eksikliğimiz, bütün bu direniş mücadelelerinin birbirinden kopuk, tek başına ve yalıtık olmasıydı. Eğer bunları birleştirebilseydik bugün karşımızdaki patronlar hükümetini dize getirebilmiş olurduk. Bunu ülke tarihinde pek çok kez başardık.

Şimdi 2021 yılının en önemli görevi de bu: Daha örgütlü ve hep birlikte olmak.

İşçi sınıfının tarihsel ve deneyimli ustaları her zaman emekçilerin temel sorununun “örgütlenme ve öncülük” sorunu olduğunu söylemişlerdir. İşçi hareketinin kendi ülkemizdeki tarihi de, ne zaman ki daha örgütlü ve güçlü öncülere sahip olmuşsak, haklarımız uğruna verdiğimiz mücadelelerden o kadar başarılı çıkmış olduğumuza tanıklık etmektedir.

O halde işçi ve emekçiler olarak 2021 yılını bu konularda bir atılım dönemine çevirmemiz gerekiyor. İşyerlerinde kuracağımız komitelerle; yaygınlaştıracağımız mücadeleci sendikalarla; her türden işçi-emekçi örgütlerimizle ve bütün bunların arasında koordinasyon ve işbirlikleri kurarak kitlesel örgütlenmemizi güçlendirmeliyiz.

Çok daha önemlisi, yeni öncü işçi kadrolar yetiştirmeliyiz. Mücadelelerin içinde deneyim kazanarak öne çıkan işçiler olarak sadece sendikal konularda değil, işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren tüm politik ve sosyal konularda sınıfımızı aydınlatan, ona gerekli mücadele önerilerini götürebilen, kitlenin mücadelesini örgütleyebilen öncülere her zamankinden daha çok ihtiyacımız olacak. Her zaman “işçinin sorununu işçi çözer” demişizdir. Örgütlenme ve birlikte mücadele sorunumuzu da ancak biz işçiler çözebiliriz. O zaman kolları sıvayalım ve “Hoş geldin 2021” diyelim.

Petrokimya işçisi: “Tek umut işçi sınıfının dayanışma ve mücadelesinde”

0

Merhaba, ben petrokimya sektöründe çalışan bir işçiyim. Çok zor bir 2020 yılını geride bırakıyoruz. Özelikle işçi sınıfı için zor bir yıl oldu. Bizler, normal şartlarda bile geçimimizi zor sağlarken bir de küresel hastalık olan Covid-19 ile mücadele ediyoruz. Sistem biz işçileri ölümün kucağına atarken, bir yandan da sosyal haklarımızı gasp edip pandemi krizini fırsata çevirmeye çalışıyor. Ücretsiz izin, esnek çalışma gibi dayatmalarla bizleri açlığa mahkum edip daha zor şartlar altında çalıştırmak istiyorlar. Bu zor şartlara karşı koyabilmemiz için sınıf mücadelesi ve dayanışması gerekiyor. Yani kıracağımız zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok.

Eskiden asgari ücrete yılda 2 sefer zam yapılırdı, şimdi bire indirdiler. Yıl sonunda malum asgari ücret görüşmeleri yapılıyor. İşçi sınıfı adına kimler masaya oturuyor ya da kimler temsil ediyor bizi? Satılık sendika temsilcileri mi bizleri temsil edecek? Onlar işçi sınıfının temsilcileri olarak görülebilirler ama gerçekte öyle değiller; onlar koltuk sevdasına düşüp patronların değirmenine su taşıyan kişiler; bizim sırtımızdan kazandıklarıyla lüks araçlara binip aileleriyle birlikte lüks içinde yaşadıkları için biz işçilerin halinden anlayacak kimseler değiller!

Sendika bizim, ama içindeki bürokrasi bizim değil bizim kendi geleceğimiz için öncelikle kendi evimizdeki o bürokrasiyi parçalayıp, yok etmemiz gerekiyor. O bürokrasi patronlardan daha tehlikeli bir hal almış durumda yoksa kazanmamız mümkün değil. Yani masada bizleri temsil eden kimse yok. Bunu asgari ücrete yapılan zamda yine gördük, görüyoruz! Yine açlığa ve sefalete mahkum ediyorlar bizi. Tek umut işçi sınıfının dayanışma ve mücadelesinde… İnsanca yaşamak ve barınmak sadece bu mücadele ile mümkün.

Arjantinli kadınlar tarih yazdı! Yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkını kazandı!

0

Arjantin’de kadınların yıllardır sürdürdüğü yasal, güvenli, ücretsiz kürtaj hakkı mücadelesi bugün (29-30 Aralık) tarihi bir kazanımla sonuçlandı. Daha önce Temsilciler Meclisi’nde onaylanan yasa tasarısı; 29’a karşı 38 oyla Senato’da da kabul edildi ve böylece Arjantin’de kürtaj yasallaşmış oldu. Bu sonuç, Arjantin’de son yılların en önemli kadın seferberliğini ören yeşil dalga hareketinin ve son ana kadar sokakları terk etmeyen kadınların kazanımıdır. Onlar herkese bir kez daha gösterdiler: Yasalar mecliste oylanır; ancak sokaklarda kazanılır!

Arjantinli kadınların, 2020’nin son günlerinde dünyanın her yerinde kadınlar için umut olan bu kazanımlarını selamlıyor ve yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj kakkı için Ulusal Kampanya’nın bir parçası olan İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu ve Sol Cephe’nin (Frente de Izquierda) bileşeni Sosyalist Sol’un (Izquierda Socialista) geniş kadın örgütlenmesi olan ISADORA – Mücadeledeki Kadınlar’ın (ISADORA – Mujeres en Lucha) bu kazanıma ilişkin ilk açıklamasını siz okurlarımızla paylaşıyoruz. Yaşasın feminist mücadelemiz!

“Senato, gebeliğin gönüllü olarak durdurulmasına izin veren tasarıyı onayladı. Bu sonuç, herhangi bir başkan veya Kongre’nin bir tavizi değildir, #MareaVerde (Yeşil Dalga) ile sokaklarda kazanılmıştır. Bu büyük adım, bize bu temel hakkı vermek istemeyen birçok milletvekilinin, patron partilerinin, senatörlerin kararlarını değiştirmeyi başaran milyonlarca feministin ülke çapında yıllardır süren ve özellikle son haftalarda kesintisiz devam eden mücadelesinin olağanüstü bir zaferini temsil ediyor. Bu, yasanın gerçekleşmesini engellemek için son dakikaya kadar mücadele eden Katolik Kilisesi ve Papa gibi kadın hareketinin gerçek düşmanlarına karşı, bize karşı çıkıp, sırtını dönen hükümetin ve Radikal Sivil Birlik (UCR), Cumhuriyetçi Öneri (PRO) gibi muhalefet partilerinin milletvekillerine karşı bir zaferdir. Ama bu sefer başaramadılar!

Hükümet şimdi bu zaferi kendi zaferiymiş gibi göstermek istiyor. Ancak biz, hükümetin parçası olduğu Herkesin Cephesi (Frente de Todos) ve Peronizm’in çok sayıda milletvekili ve senatörünün, bu kazanımı aleyhte oy kullanarak tehlikeye attığını biliyoruz.

Ulusal çapta tüm hastanelerde ve sağlık sistemi genelinde gebeliğin 14. haftaya kadar gönüllü olarak sonlandırılabilmesinin istisnasız bir şekilde uygulanmaya başlanması ve sosyal güvenlik kapsamına girmesi için bu zaferle ileriye doğru büyük bir adım atmış olduk. Tüm itirazlarımıza rağmen bir engel olarak yasanın parçası yapılan vicdani ret maddesinin önünde duramayacağı bir şekilde daha fazla işçi ve yoksul kadınının güvensiz kürtaj kurbanı olarak ölümlerini engelleyerek büyük ilerleme kaydettik. Şimdi seferberliğimize ülke çapında Kapsamlı Cinsel Eğitim’in uygulanması, kadın cinayetlerinin ve toplumsal cinsiyet şiddetinin önlenmesi ve çalışan kadınlar için eşit işe eşit ücret gibi diğer tüm taleplerimiz için devam etmeliyiz.

Arjantin’de kazandığımız bu zafer, aynı haklar için savaşan uluslararası kadın hareketi için de harika bir örnek teşkil edecektir. Tüm bu süreç, başka ülkelerden bizlerle dayanışan binlerce kadın tarafından büyük bir ilgi ve coşkuyla takip edildi. Onlar da bu zaferin bir parçasıdır.

Isadora – Mücadeledeki Kadınlar, Sosyalist Sol ve Sol Cephe’den biz kadınlar, bu büyük kadın hareketinin ve yeşil dalganın bir parçası olarak tüm militanlığımızı bu başarıya adadık.

Isadora ve partimiz Sosyalist Sol olarak güvenli, ücretsiz ve yasal kürtaj hakkı için yükseltilen Ulusal Kampanya’nın bir parçası olduk. Şimdi daha da ilerlemek için sokakları terk etmeme çağrısı yapıyoruz ve bu zaferde bize eşlik eden herkesi örgütlenmeye ve geri kalan tüm haklarımızı kazanmak için birlikte tarih yazmaya devam etmeye çağırıyoruz. Bu büyük zafer için herkesi tebrik ediyoruz! İlerlemeye devam!”

İDP grevdeki Baldur işçilerini ziyaret etti

0

Kocaeli Çayırova’da yer alan, Birleşik Metal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Baldur Süspansiyon’da grev 5. gününde. Fabrikadaki sendikalılaşma mücadelesi uzunca bir süre sürmüş ve patron bu süreçte işçilerin örgütlenmesini engellemek adına elinden gelen çabayı sarf etmişti.

Süreç işçiler adına yetkinin alınmasıyla birlikte zaferle sonuçlansa da, Baldur patronu bu defa da 3 işçiyi işten çıkartarak ve sendikanın yetkisini tanımayarak Baldur işçilerini baskı yoluyla yıldırmaya çalıştı.

Ancak işçilerin sendikalarıyla birlikte kararlı ve örgütlü duruşları, atılan işçilerin geri alınması ile sendika ve toplu sözleşme hakkının tanınması talepleri doğrultusunda greve giden süreci ördü. Grevin başladığı 25 Aralık günü, Baldur patronu içeriye grev kırıcılar sokmaya yeltense de, emekçinin değil patronun yanında yer alan kolluk güçleri 4 işçiyi ve Birleşik Metal-İş 2 no.lu Şube Başkanı Necmettin Aydın’ı gözaltına alsa da, tüm baskılara rağmen Baldur’da üretim durdu! Ve Baldur işçileri taleplerine ulaşana kadar kararlı ve örgütlü mücadelelerini sürdürecekler!

İşçi Demokrasisi Partisi grevin 5. gününde Baldur Süspansiyon işçilerinin grevini ziyaret etti. İDP adına yapılan konuşmada, işçi sınıfına dönük saldırıların yoğunlaştığı bu dönemde, Baldur işçilerinin tüm emekçiler için örnek bir mücadele yürüttüğü vurgulandı.

İşçi sınıfı bir yandan Covid-19 salgınına direnmeye çalışırken, bir yandan da iktidarın ve patronların ekonomik krizin faturasını emekçilere yıkmaya çalışması karşısında hakları uğruna mücadele ediyor. Baldur işçilerinin grevi bu mücadelede önemli bir rol üstleniyor. Baldur işçilerinin sendika ve toplu sözleşme hakkı derhal tanınmalı, atılan işçiler geri alınmalıdır. Baldur işçisiyle dayanışmayı büyütelim!

İK çalışanı anlatıyor: “Yeterince ezilmediğimizden değil, başka bir yol bilmediğimizden bir araya gelemiyoruz”

0

Pandemide fazla mesailerle evden çalışmaya devam eden bir ofis çalışanı ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. Merve, özel bir firmanın insan kaynakları ve işe alım süreçlerini yürütmekte. Patrona en yakın olarak bilinen İK çalışanları için durumu “tüm işçiler üzerindeki tahakküm ve yaptırımlar İK çalışanları için de fazlasıyla geçerli. Ek olarak, başka çalışanların haklarını rahatça savunabilirken kendi haklarını dile getirdiklerinde ayrıcalık talep ediyormuşçasına bir algı yaratılarak psikolojik bir baskı da uygulanıyor,” diye ifade ediyor.

Gazete Nisan: Selam Merve, öncelikle çalışma şartlarının daha da zorlaştığı bugünlerde bize vakit ayırabildiğin için teşekkür ediyoruz. Bizi okuyanlara, bu röportajı haftasonu da çalıştığın için mesai başlamadan sabah 7’de yapmak durumunda kaldığımızı belirtmek isteriz. Tekrar hoş geldin. Öncelikle İK çalışanlarından genellikle korkulur, çünkü genelde patron yanlısı olarak görülürler; işten çıkarma, uyarı verme gibi disiplin süreçlerini yürüttükleri için sevilmezler; diğer çalışanlardan farklı bir statüleri olduğu düşünülür. Sence bunda haklılık payı var mı yoksa İK çalışanları da en az bizim kadar işçi mi?

Merve: Sorumlulukları dahilinde olan işler ve yetkileri nedeniyle bu korku oluşmuş durumda. Fakat aslında karar alıcı değil, uygulayıcı bir rol üstlendikleri için korkulması gereken kişiler İK çalışanları değil, patronlar bence. Tüm işçiler üzerindeki tahakküm ve yaptırımlar İK çalışanları için de fazlasıyla geçerli. Ek olarak, başka çalışanların haklarını rahatça savunabilirken kendi haklarını dile getirdiklerinde ayrıcalık talep ediyormuşçasına bir algı yaratılarak psikolojik bir baskı da uygulanıyor. Yine de birçok farklı kök nedene dayanmakla birlikte diğer işçilere göre farkındalıkları daha düşük bir meslek grubu diyebiliriz.

Gazete Nisan: Salgının şartları tüm çalışanlar için daha da acımasızlaştırdığını kendi tecrübelerimizden de biliyoruz. Evde çalışabilen ofis çalışanları kendini şanslı azınlık olarak görse de pandemiden önce daha iyi koşullarda çalıştığını söylesek abartmış olur muyuz?  

Merve: Bence abartmış olmayız. Çoğu işverenin işe girerken vermeyi taahhüt ettiği yemek ve yol yardımlarını dahi kestiğini biliyorum. Aslında tam tersi ek ödenek ve yan hakları kişilerin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden ele almak gerekiyor. Yani yemek ihtiyacı ofiste de evde de geçerliliğini korumakta ve doğal olarak ödenmeye devam edilmesi gerekiyor.

Yol yardımı eğer kartlara yüklenen bakiyeler değil nakdi yardımsa ödenmeye devam etmeli, çünkü bunu genellikle maaşa ek bir gelir olarak lanse ediyor patronlar ve çalışanlar da hayatlarını bu doğrultuda planlıyor. Ek olarak, eğer yol yardımı vermeyen bir işyerinden bahsediyorsak; pandemi sürecindeki ulaşımın özel servis araçları ile sağlanması, evden çalışan kişilerin ofise gitmek zorunda olduğu günler için özel araç kullanımlarında yakıt desteği veya taksi kullanımlarının karşılanması gerekiyor.

Evden çalışılmaya geçildiğinden beri birçok haklı taleple karşılaştım tabii ki. Bunlar arasında en yaygınları nakdi destek (kahve, elektrik ve su harcamalarındaki artış), internet desteği, telefon faturası desteği ve mobilya desteği diyebilirim.

Bence bir bütçe çalışması yapılarak elektrik, su, doğalgaz, internet, telefon giderleri için bir rakam belirlenmeli ve çalışanlara ödenmeli. Yemekhanesi olan işverenler evden çalışıldığı süreler için yemek kartı uygulamasına geçmeli veya nakdi yardım yapmalı. Ayrıca çalışanların ergonomik koşullarda çalışmalarının sağlanması gerekiyor, talep eden kişiler ofisten mobilyalarını alabilmeli ve kargo sürecini işveren karşılamalı. Sözün özü, pandemi nedeniyle ve geçim sıkıntısıyla boğuşan onlarca çalışana bir çelme daha takmak yerine yüklerini hafifletmeliyiz.

Gazete Nisan: Aralık ayı – ocak ayı vergi dilimleri yüzünden maaşların en az olduğu aylar. Brüt maaş zorlaması hakkında ne düşünüyorsun?

Brüt maaş uygulaması işveren için kârlı bir model. Fakat çalışan açısından baktığımız zaman hangi ayda ne kadar kazanacağını bilememek, üstelik sağlanan yan hakların da bordrolara eklenmesi nedeniyle şişen gelir vergisi matrahı yüzünden erkenden gelir vergisi dilimlerine geçiş yapmak çok büyük bir dezavantaj. Atılan taşın ürkütülen kuşa değmediği bir süreç olarak değerlendiriyorum.

Gazete Nisan: Pek çok ofis çalışanı yanındaki çalışma arkadaşına ücretini söylemek istemiyor, zam dönemlerinde de zamlar saklanıyor. Gerekçe ise “söylersem işten atılırım” oluyor. Bunun bir geçerliliği var mı?

Merve: Ücret gizliliği, iş sözleşmelerinde ele alınan bir madde. Emsal davalar ve kararlara bakmak gerekir, fakat böyle bir durum çalışma düzenini bozmak, kurallara riayet etmemek nedeniyle işveren tarafından işçilerin tazminatsız işten çıkarılmalarına neden olabilir. İşveren buna ihtiyaç duyuyor çünkü bu şekilde işyeri içinde ücret eşitsizliğini sürdürebiliyor.

Gazete Nisan: Peki, kadınlar ve erkekler aynı işi yaptığında gerçekten eşit ücret alabiliyorlar mı?

Bu sektörel olarak ve ücret skalası nezdinde farklılık gösteren bir konu bence. Benim çalıştığım sektörde rahatlıkla evet diyebiliyorum fakat birçok sektörde erkeğin evi geçindirmesi gerektiği kisvesi altında daha fazla kazanması sağlanıyor. Sağlanıyor diyorum, çünkü ya prim hakkı tanınıyor ya da terfi önceliği… Hak etmekten bağımsız bir şekildei cinsiyet temelli ayrıcalık olarak sunulan bir durum söz konusu. Asgari ücretle çalıştırılan tüm işçiler mecburen aynı ücreti alıyor. Asgari ücret seviyesinde bir ayrım olmadığı gibi hiçbir ücret seviyesinde de ayrım yapılmamalı.

Gazete Nisan: Ofis çalışanlarının diğer işçi gruplarına göre dayanışma, talep etme, isyan etme gibi pratikleri daha düşük. Bunu neye bağlıyorsun? Zincirlerimizden başka kaybedecek şeylerimiz var mı, yoksa eğer örgütlenmemiz önündeki engeller ne? Sence ofis çalışanları nasıl bir araya gelirler?

Merve: Burada temel yanılgı ofis çalışanlarının ne kadar işçi olduklarının farkında olmayışı gibi görünüyor. Ayrıca ofislerde daha yakın bir denetimin ve dayanışmak yerine birbirini ezerek yukarı çıkmanın yaygın olduğu bir kültür var. Diğer yandan da çoğumuz ofiste yaptığımız işler dışında para kazanmanın bir yolunu bilmiyoruz, doğal olarak da bir örgütlenmeye karışıp mimlenmek ve bir daha benzer bir iş bulamamaktan korkuyoruz. Örneğin her sektörde çok yaygındır, mavi yakalı çalışanlar için fazla mesai, resmi tatil çalışmaları ödenirken beyaz yakalı çalışanlar için ödenmez ama kimse de sesini çıkarmaz. Bunu herkes bilir fakat kimsenin sesini çıkaracak gücü olmaz, çünkü destek görmeyeceklerini bilirler.

İlk adım ofis çalışanlarını, taktıkları toz pembe gözlüklerin gerçek dünyayı göstermediğiyle yüzleştirmek ve işverenlerin havuç-sopa yöntemi ile de bu yanılgının bozulmasını engellediğini göstermek olmalı. Yeterince ezilmediğimizden değil, başka bir yol bilmediğimizden bir araya gelemediğimizi düşünüyorum.

Ofis işçilerinin çalışma koşulları ve sorunları – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 29.12.2020

0

Ofis işçilerinin çalışma koşulları ve sorunları – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 29.12.2020 by Gazete Nisan

Asgari ücret = azami yoksulluk

0

Tek Adam rejimi her zaman olduğu gibi işverenlerle el ele vererek asgari ücreti gene yoksulluk ve açlık ücreti olarak ilan etti = 2.825,90 lira. Bu miktar TÜİK’in ağır işte çalışan bekar bir işçinin asgari geçim tutarı olarak ilan ettiği 2.792,10 liranın sadece 33 lira 80 kuruş üzerinde. Üstelik TÜİK bu rakamı 2020 yılının Ekim ayı fiyatlarıyla ve tek işçinin sadece besin masrafı olarak hesap etmişti. Yani yeni asgari ücret, son iki ayın enflasyonuyla birlikte şimdiden açlık sınırının altında kaldı. Tabii işçinin kirası, faturaları, yol masrafı, çoluğu çocuğu hiç hesaba katılmamış durumda.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantıları her zamanki gibi tamamen sahte bir tiyatro olmuştur. Zira hükümetin, işverenlerin kâr oranlarının düşürülmemesi, hatta artırılması doğrultusunda patronların önerilerini destekleyeceği belliydi. Öyle ki, asgari ücrete yapılacak olan zam oranı daha bütçe görüşmelerinde AKP ve MHP tarafından belirlenmişti. Bütçede, çalışanlardan toplanacak olan vergilerde yüzde 21 oranında bir artış olacağı öngörülmüştü. Oysa sendikaların ve bağımsız araştırma kuruluşlarının 2020 yılı için hesap ettikleri enflasyon oranı en az yüzde 30. Dolayısıyla, daha şimdiden, yani gelecek yılın enflasyonunu beklemeden, işçi sınıfının satın alma gücü en az yüzde 9 oranında gerilemiş durumda.

Üstelik Türk-İş eylül ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 2.447 lira, yoksulluk sınırını ise 7.973 lira olarak hesaplamıştı. Son üç ayın enflasyonu da hesap edildiğinde, yeni asgari ücretin artık (bırakın yoksulluğu) açlık sınırının altında kaldığı ortadadır.

Bütün bunlar bilinirken Türk-İş yetkililerinin Komisyon tiyatrosunda sessizce oturması ve tüm sendika yönetimlerinin hep birlikte, birleşik ve ciddi bir eylemlilik içine girmemiş olmaları işçi sınıfı adına ne yazık ki büyük bir zafiyet olmuştur.

Bazı gerçekler

İşçi sınıfının asgari ücret konusunda, belirli bir rakamdan ziyade, etkili bir mücadele stratejisine sahip olması gerekiyor. Bakın asgari ücret dünyanın her yerinde, “Bir insanın, en temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma, giyim, ısınma, ulaşım ve kültür gibi ihtiyaçlarını karşılamasına yetecek düzeyde düzenlenen asgari maaş” olarak tarif ve kabul edilir. Biz daha kısa bir biçimde söylüyoruz: Asgari ücret, bir insanın onurlu bir yaşam sürdürebilmesi için gerekli olan asgari miktardır. Verili şartlarda bugünkü asgari ücret (2.825 lira) de muhalefetin önerdiği rakamlar da “onurlu” bir yaşama imkân veren değil, yoksulluğun altında ezilmeye mahkûm edecek miktarlar.

“Etkili bir mücadele stratejisine sahip olmamız gerekir” diyorduk. Neden mi? Bakın, DİSK-AR’ın yaptığı hesapla, “1978’de kişi başına milli gelirin yüzde 3,4 üzerinde olan asgari ücret, aradan geçen 42 yılda kişi başına milli gelirin yüzde 40 altına düştü. Asgari ücret kişi başına gelire paralel olarak artsaydı brüt asgari ücretin 2020 yılında 5.000 TL olması gerekirdi”.

Yani, işçi sınıfı olarak ücretlerimizi koruyamamışız. Bugün, asgari ücret neredeyse ortalama ücret haline geldi. 2006 yılında aylık ortalama ücret ve maaş geliri asgari ücretin yaklaşık iki katı iken, 2019’da asgari ücretin yüzde 1,41 katına gerilemişti. Yeni asgari ücretle birlikte tüm ücretlerde de yeni bir gerileme gerçekleşecektir.

Nasıl bir strateji?

Asgari ücret, yılın bir ayında hükümetin ve patronların ağırlıkta olduğu, sendika yöneticilerinin ise neredeyse arabulucu gibi pazarlık işlevi üstlenmek için bulundukları bir kurulun inayetine teslim edilemez. İşçi sınıfının onurlu bir yaşama kavuşabilmesi için sürekli mücadelesini gerektirir. Unutmamak gerekir ki bugün ülkede ücret karşılığı çalışan emekçilerin yüzde 50’si asgari ücret ya da biraz üstüne çalışıyor. Asgari ücret ve altında bir ücretle yaşamını sürdürmek zorunda olan işçiler ise ücretli çalışanların yüzde 38,3’ü civarında.

Bunun için: 1) Asgari ücret, işçiyi yoksulluğa ezdirmeyecek ve “en temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma, giyim, ısınma, ulaşım ve kültür” harcamalarını karşılayarak onurlu bir yaşam sürmesini olanaklı kılacak bir ücret olmalıdır. 2) Asgari ücret bu temelde işçinin eline net olarak geçecek miktar olarak belirlenmelidir. 3) Asgari ücret komisyonu mevcut haliyle lağvedilmeli; işçi sendikalarının grev hakkıyla işçileri eşit koşullarda temsil edebileceği bir sistem kurulmalı; ve asgari ücret işverenlerle ulusal ölçekli toplu pazarlık yoluyla saptanmalıdır. 4) Asgari ücret kişi başına milli gelir düzeyine çıkartılmalı, altına asla düşürülmemelidir. 5) Asgari ücret de dahil olmak üzere tüm ücretler her üç ayda bir sendikaların belirlediği enflasyon oranında otomatik olarak artmalıdır.

Özetle, hükümet ve işverenler örgütü el ele asgari ücreti 2.825 lira olarak saptayarak emekçilerin onurunu bir kez daha ayaklar altına almışlardır. Açıklanan bu asgari ücret, milyonlarca işçiyi yüzde 30’ları aşan gerçek enflasyon karşısında açlığa ve yoksulluğa mahkûm etmenin, onları patronların eline teslim etmenin ilanıdır. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda işçileri temsilen yer alan Türk-İş’in bu karara muhalefet şerhi koymasının hiçbir karşılığı yoktur. Türk-İş ve tüm sendikal konfederasyonlar insan onuruna yaraşır bir asgari ücret sağlanması için derhal acil ve ortak bir eylem planı açıklamalıdır.

Pandeminin sorumluluğu işçilere, yükü de sağlık emekçilerine!

0

Pandemi, kapitalist-emperyalist sistemin yıllardır uyguladığı özelleştirmeler, kemer sıkma politikaları, esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının kamu sağlık hizmetlerini ve emekçilerini maruz bıraktığı yıkımı apaçık ortaya çıkardı. Buna rağmen dokuz aydır hükümetin ve Sağlık Bakanlığı’nın süreci bireysel önlemler, ilaç ve aşı üçgeninde ele alan kapitalist biyomedikal bireyci sağlık görüşü ve salgının emekçilere kesilen “acı reçetesini” saklama çabaları, salgının sınıfsal ve politik bir mesele olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Hükümet de bunun farkında ki, pandemiyle mücadelenin en ön saflarında yer alan, sosyal medya ve birçok ilde eylemler aracılığıyla seslerini ve taleplerini duyurmaya çalışan sağlık emekçileri engelleniyor ve cezai yaptırımlara maruz kalıyorlar. Geçtiğimiz ay Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi’nde çalışan sağlık emekçilerine pandemi süresince maruz kaldıkları sorun ve adaletsizlikler karşısında hastane bahçesinde yaptıkları eylem yüzünden disiplin soruşturması açılması ve Rektörlük’ten resmi kınama almaları; sağlık sendikaları ve TTB’nin birçok ilde gerçekleştirmeye çalıştıkları eylem ve yürüyüşlere polisin engel olması; sonrasında halk sağlığını ve sağlık emekçilerinin haklarını savunan TTB’nin “hain” ilan edilerek kapatılmasının istenmesi zaten ciddi bir sorun olmaya devam eden sağlık çalışanlarına yönelik şiddete, artık doğrudan devlet şiddetinin de eklendiğini gösteriyor.

Pandemi sorunları derinleştirdi

Hiçbir emekçinin olmadığı gibi sağlık emekçilerinin sorunları da pandemiyle başlamadı. Ancak hükümetin pandemi sürecinde patronları korumak uğruna virüsün yayılmasına karşı ne zamanında ne de yeterli düzeyde önlem alması, var olan sorunlarını giderek derinleştirdi.

2003 yılında kamu sağlığı hizmetleri Sağlıkta Dönüşüm Programı adı altında sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda özelleştirilip ticarileştirilmişti. Bu kapsamda sağlık emekçilerinin emekliliklerine yansıyan temel ücretlerinde ciddi kesintilere gidilmiş, maaşlarının büyük bir kısmı bu program kapsamındaki Performansa Dayalı Ek Ödeme Sistemi uygulaması altında döner sermaye gelirinden karşılanan ek ödemelere bağlanmıştı. Pandemi sürecinde hem fizyolojik hem psikolojik olarak çalışma koşulları ve süreleri oldukça ağırlaşan sağlık emekçileri, koronavirüse yakalanıp çalışamadıklarında geçinebilmeleri için hayati olan ek ödemeleri maaşlarından kesiliyor ya da personel eksikliği dolayısıyla virüse yakalandıkları zaman bile sağlıkları pahasına çalışmaya zorlanıyorlar. Çoğu sözleşmeli çalışan sağlık emekçileri sağlıkta özelleştirmelere son verilmesi, kâr değil insan hayatını merkezine alan parasız kamu sağlık hizmeti sistemi ve kadrolu istihdam altında insan onuruna yaraşır bir temel ücret karşılığı çalışma taleplerini yükseltiyor.

Sağlık Bakanlığı’nın nisan ayında müjde olarak açıkladığı pandemi ek ödemelerinin ise yine Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında başlatılan hizmetlerde aşamalandırma, sözleşmeli istihdam, taşeronluk vb. uygulamalara yaslanılarak adaletsizce ve sınırlı şekilde dağıtıldığı, sağlık emekçilerinin sadece yüzde 5’inin bu ödemelerden tam olarak yararlanabildiği ortaya çıktı. Son olarak Gaziantep Özel Sani Konukoğlu Hastanesi yoğum bakım ünitesinde yaşanan patlamanın da gösterdiği üzere, salgının artmasına rağmen işçi güvenliğini garanti altına alacak ve viral yükü azaltacak altyapısal ve donanımsal önlemler alınmadığı gibi, hastanelerde hâlâ Kişisel Koruyucu Ekipman (KKE) eksikliği yaşanıyor. Sağlık emekçileri, kendilerini ve ailelerini koruyabilmek için bu ekipmanların bir kısmını dışarıdan kendileri tedarik edip ceplerinden karşıladıklarından, dolayısıyla sağlık ve geçim derdi arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılmaktan yakınıyorlar. Sağlık emekçilerine pandemiyle mücadelelerinde yeterli miktarda ve nitelikli KKE sağlanması en acil taleplerden biri olmaya devam ediyor.    

Meslek hastalığı sayılması talebine yönelik Cumhurbaşkanı’nın verdiği bir talimatla (!) nihayet 18 Aralık’ta bu konuya ilişkin yayımlanan genelgenin, kişisel başvuru, illiyet bağı, kadro statüsü değerlendirmesi gibi şartlar içermesi, hükümetin “-mış gibi” yapmaktan öte bir adım atmadığını gösteriyor.

Yakıcı taleplerden bir diğeri de Covid-19’un meslek hastalığı sayılması, virüs nedeniyle hastalanan veya vefat eden sağlık emekçilerinin kendilerinin ve ailelerinin devletin sorumluluk kapsamı altına alınmasıydı. Aylardır yükseltilen bu talebe yönelik Cumhurbaşkanı’nın verdiği bir talimatla (!) nihayet 18 Aralık’ta bu konuya ilişkin yayımlanan genelgenin, kişisel başvuru, illiyet bağı, kadro statüsü değerlendirmesi gibi şartlar içermesi, aynı sağlık emekçilerine verilen pandemi ek ödemelerinde ya da tüm işçileri kapsayan işten atmaların yasaklanması kararında olduğu gibi, hükümetin bu acil talebi de ekonomik bir yük olarak görüp “-mış gibi” yapmaktan öte bir adım atmadığını gösteriyor. Sağlık emekçileri bu hakkın sadece kendilerine değil tüm işçi ve emekçilere koşulsuz olarak sağlanması gerektiğini savunuyorlar. 

Bir diğer “-mış gibi” uygulama da özel ve vakıf hastanelerinin pandemi hastanesi olması yönündeki genelge. Ülkenin dört bir yanında hastanelerin yatak kapasiteleri aşılmış olmasına rağmen, kimi patronların ekonomik kaygıları baz alınarak bu genelgenin gerekleri hâlâ uygulanmıyor. Her ilde kimi hastanelerin “temiz hastane” statüsünde bırakılması kamu sağlığı açısından gerekli bir uygulamayken, özel hastanelerin bunu kamu sağlığı yararına değil reklam amaçlı kullanması ve “temiz hastane”yi bir reklam sloganı yaparak sağlık hizmetlerinde fiyat artışına gitmesi, pandemi hizmeti veren hastanelerde çalışan yüz binlerce sağlık emekçisinin iş yükünü artırıyor. Dahası onları hasta seçmek gibi oldukça ağır psikolojik bir yükün altında bırakırken, tüm işçi ve emekçilerin de sağlık hakkını gasp ediyor.

Ayrıca çoğu hastanede taşeron şirketlere ihale edilen yemek servislerinin, pandemi döneminde masraflardan tasarruf amacıyla sağlık çalışanlarının bağışıklık sistemlerini güçlü tutmalarını sağlayacak türde ve miktarda gıdalar değil, miktarı az ve besin değeri düşük gıdalar olarak çıkması, ağır koşullar altında uzun saatler boyunca nöbet tutan sağlık emekçilerinin yemek hakkını da ellerinden almış oluyor.

Sağlık emekçileri, pandemi sonrasında sağlık sisteminden geriye bir enkaz kalacağı uyarısını yapıyorlar.

Ekim ayında yayımlanan başka bir genelgeyle sağlık emekçilerinin anayasayla garanti altına alınan izin, istifa ve emeklilik hakları da durdurulmuştu. Aylardır içinde bulundukları koşullarla baş edebilmek için antidepresan kullanan ve psikolojik destek alan sağlık emekçilerinin sayısı hiç olmadığı kadar artarken, çoğu sağlık emekçisi, yol açacağı tüm ekonomik zorluklara rağmen istifa etmek istediğini söylüyor. Ekim ayında çıkan genelgenin de hükümetin bu durumu yaratan koşulları ortadan kaldırmak yerine durumu engellemeye yönelik baskıcı bir müdahalesi olduğunu belirten sağlık emekçileri, pandemi sonrasında sağlık sisteminden geriye bir enkaz kalacağı uyarısını yapıyorlar.

İzin, istifa ve emeklilik yasaklarına rağmen devletin; hele ki okulların da kapalı olduğunu düşünürsek, özellikle kadın emekçilerin sırtına yüklenen çocuk ve yaşlı bakım emeğini üstlenmesi için yükseltilen taleplere yönelik hiçbir girişimi de olmadı. Ne kreş ve bakım hizmeti sağlayan ne de sağlık emekçilerini fiziksel ve ekonomik olarak koruyan devletin, yakın zamanda bir hemşireyi “yüksek riskli” olarak değerlendirip çocuğunun velayetini elinden alması, hükümetin pandemiyle mücadele sağlık çalışanlarına yükselttiği alkışların arkasında saklamaya çalıştığı ikiyüzlü tutumu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Nihayet dokuz ayın sonunda Sağlık Bakanı Koca’dan gelen 12 bin sözleşmeli yeni sağlık personeli alımı müjdesi (!) aslında niceliksel olarak oldukça yetersizken, tüm bu güvencesiz koşullar, hak gaspları ve alınmayan önlemler göz önüne alındığında 12 bin emekçiyi (ve ailelerini) daha göz göre göre hastalıkla ve ölümle burun buruna getirmek anlamına geliyor.

Hükümet bu ağır tablonun suçunu TTB’ye ve sağlık emekçilerinin haklarını savunan emek örgütlerine; virüsten korunma sorumluluğunu işçilere; pandeminin yükünü de sağlık emekçilerine atmaya devam ediyor.

Hükümetin pandemiyi bir anda ortadan kaldıracak sihirli bir değnekmişçesine bel bağladığı aşı konusundaki tartışmalar daha bitmeden, İngiltere koronavirüsün mutasyona uğrayan yeni bir türünün ortaya çıktığını açıkladı. Aşıların bu yeni tür koronavirüse karşı ne derece etkili olacağı ise henüz tam olarak bilinmiyor. Bilinen bir şey varsa o da kapitalizmin yeni tür virüsler ve yıkımlar yaratmayı sürdüreceği. Sağlık emekçileri Covid-19 nedeniyle her geçen gün artan oranda hayatlarını kaybederken, hükümet ise bu ağır tablonun suçunu TTB’ye ve sağlık emekçilerinin haklarını savunan emek örgütlerine; virüsten korunma sorumluluğunu işçilere; pandeminin yükünü de sağlık emekçilerine atmaya devam ediyor.

Bu koşullarda meslek odalarının, emek örgütleri ve partilerinin ve sendikaların, sağlık emekçileri başta olmak üzere tüm işçi ve emekçilerin hak ve taleplerini sahiplenmesi, baskılara rağmen devam eden mücadelelerini yükseltmek ve birleştirmek adına bir acil eylem planı çerçevesinde daha fazla vakit kaybetmeden harekete geçmesi ve pandemi ve yarattığı ekonomik ve sosyal yıkımdan, işçi ve emekçilerden yana bir çıkış ortaya koyması gerekiyor.

  • Sağlık dahil tüm kamu hizmetlerinde özelleştirmelere son! Herkese ücretsiz ve erişilebilir kamu sağlık hizmeti sistemi; sağlık emekçilerine kadrolu istihdam altında, insan onuruna yaraşır bir temel ücret!
  • Sağlık emekçileri için güvenli çalışma koşulları, nitelikli ve yeterli ekipman, KKE ve beslenme ve dinlenme hakkı!
  • Sağlık emekçilerine yönelik şiddet ve baskılara son!
  • Covid-19, sağlık emekçileri dahil tüm emekçiler için koşul ve şart aranmaksızın meslek hastalığı sayılsın!
  • Pandemi yönetiminde şeffaflık ve adalet!

Belediyelerde yolsuzluk dosyaları açılıyor: İşçi sınıfı için bir yol haritası önerisi

0

17-25 Aralık 2013 tarihinde patlak veren yolsuzluk skandallarından neredeyse yedi sene sonra, bu sefer Ankara ve İstanbul belediyelerinde AKP dönemlerinde yapılan yolsuzluklarla ilgili suç dosyaları ilgili savcılıklara teslim edildi. İlk olarak CHP’nin yönetimindeki Ankara Büyükşehir Belediyesi başkanı Mansur Yavaş, AKP’li meclis üyelerinin olağan toplantıyı felç etmelerinin ardından, yaptığı bir basın açıklamasıyla 3 katrilyonluk yolsuzluk dosyasını savcılığa ilettiklerini açıkladı. Daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanı Ekrem İmamoğlu ve İBB yönetimi, 15,4 milyon liralık kamu zararı hakkında, aralarında Ulaştırma Bakanı’nın da bulunduğu 23 kişi hakkında suç duyurusunda bulundu. Saray bunun ardından hemen ilgili haberlere erişim yasağı getirdi.

Şu ana dek ortaya saçılmış olan yolsuzluk dosyaları, buzdağının yalnızca görünen kısmını oluşturuyorlar. On yıllar boyunca AKP yönetimi altında kalmış olan belediyeler, siyasal kadroların zenginleşmek ve sermayedarlara ihaleler peşkeş çekmek için kullandıkları merkezi kurumlar oldu. Finansal ve hukuki birçok usulsüzlük, kapalı kapılar ve defterler altında sürdürülen belediye yönetiminin sağladığı fırsatlar aracılığıyla gerçekleştirildi.

Bu durum Türk kapitalizminin yerel yönetimlerde şeffaflık, hesap sorma ve hukuki usul benzeri burjuva mekanizmaları dahi tesis edebilme kapasitesine sahip olmamasından kaynaklandı. Belediyeler eski tekelci finans gruplarının sermaye birikimi ve yeni oligarşinin palazlanması için kullanılırken, kapsamlı ve derin bir hırsızlık operasyonu da her gün ve her gün yeniden işletiliyordu. İşçinin üretiminden çalmakla yetinmeyen patronların, onların kamu hizmetleri mazeretiyle ücretlerinden el konulan sözde vergilere de göz diktiler. Belediyelerden hizmet, altyapı, reklam ve benzeri işlerin yerine getirilmesini satın alan finans grupları 1 birimlik maliyetleri 5, 10, 15, 20 birim gibi göstererek, yoksul halkın kamusal hizmetlere ayrılmış birikimlerini hortumladı.

Bu bir suçtur. Ve bu suç varlıklı sınıfların kendilerinden bürokratlara, şirket temsilcilerinden düzen partilerinin kadrolarına dek uzanan bir suç şebekesi tarafından organize edilmiştir. Bu suça uygun düşen ceza yalnızca finansal ve siyasal sorumluların yargılanmaları olamaz. Aynı zamanda bu yolsuzluklarla fakirleştirilen işçi ve emekçilere de paraları geri ödenmelidir; dolayısıyla yolsuzlukların tarafları olmuş olan suç şebekesinin ekonomik ve politik taraflarının mal varlıklarına el konulmalı, mülkleri kamulaştırılmalıdır.

Yetmez. Belediyelerde, yerel yönetimlerde işçi ve emekçilerin denetimine teslim edilecek olan bir kamu hizmetleri mekanizması oluşturulmalıdır. Bundan böyle hiçbir defter kapalı kalmamalı, bütün hesaplar açıklanmalıdır. Yerel yönetimler hiçbir sermaye grubuyla kapalı kapıların ardından ticaret yapma hakkına sahip olmamalıdır.

CHP yönetimi yolsuzluk dosyalarını savcılıklara teslim edip Beştepe’nin hukukuna güven duyulması çağrısı yaparak, aslında bir yandan da Saray rejiminin yağmacı doğasına karşı hayat bulabilecek olan seferberlikleri dindirmeyi hedefliyor. Halbuki bu yolsuzluklar buzdağının sadece görünen kısmı. Bütün geçmiş mali suçların amasız, fakatsız kamuya açıklanmasını istiyoruz.

CHP’nin belediye yönetimi bir taktiğe daha başvuruyor: Yolsuzluğu AKP’li yöneticilerin bireysel tercihleri, ahlaksız yönelimleri, etik değerlerden yoksunluğu gibi gösteriyor. Bunların hepsi AKP’li yöneticiler için doğru! Ancak Saray rejimi altında yolsuzluk bireysel tercih değil sistemin işleyiş biçimidir; ahlaksız yönelim değil kurumsal yönelimdir; etik değerlerden yoksunluk değil, bu rejimin etik değerlerinin ta kendisidir! Yolsuzluk Türk kapitalizmine ve Saray rejimine içkindir.

Saray rejimi çürürken…

0

Erdoğan’ın “ekonomide ve hukukta yeni bir reform dönemi başlattıklarını” ilan etmesinin üzerinden yaklaşık bir ay geçti. Damat Bakan’ın görevden alınması ve Osman Kavala dosyasının Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından incelenmeye başlandığı haberleri üzerine gelen bu açıklama, AKP yeni bir makas değişikliğine mi gidiyor, sorularını gündeme getirmişti. Bu tartışmaların yaşandığı bir ayın ardındansa Saray ittifakının gündemini HDP’nin kapatılıp kapatılmaması, derneklere İçişleri Bakanı tarafından keyfi biçimde kayyum atanabilmesi gibi başlıklar oluşturuyor.

Gerçi, uzun yıllar AKP’yi desteklemiş en iyimser liberaller bile reform açıklamalarına bu sefer şüpheyle yaklaşmıştı. Erdoğan’ın reform vaadinin ardından Çakıcı’nın Kılıçdaroğlu’nu ölümle tehdit etmesi, Bahçeli’nin “HDP’nin kapısına açılmamak üzere kilit vurulmalıdır” talebi, yardımcısı Semih Yalçın’ın “HDP itlaf edilmesi gereken bir haşere sürüsüdür” açıklaması Saray ittifakının reform kapasitesinin sınırlarını çizmiş oldu.

Saray entrikalarına, Cumhur İttifakı’nın planlarına ilişkin olarak net bir öngörüde bulunmak, biz faniler için şüphesiz kolay değil. Ne var ki, tıpkı zaman zaman gündeme getirilip sonra yeniden rafa konulan idam tartışmasında olduğu gibi, HDP’nin kapatılması gündemi de, şimdilik, kapanacak görünüyor. Kesin olan şeyse, Saray’ın ve müttefiklerinin baskı politikalarından istediklerini elde edemedikleri ve toplumsal tabanlarının gün geçtikçe daha fazla eriyor olduğu. Baskıyı yoğunlaştırmak bu süreci durduramadığı gibi, muhalefet partilerine desteğin artmasıyla sonuçlanıyor. Binlerce üyesinin tutuklanmasına, bütün belediyelerine kayyum atanmasına rağmen, HDP’ye oy desteğinin yüzde 10’dan aşağıya inmemesi, Saray ittifakının içinde bulunduğu çıkmazı özetliyor.

Devletin tüm güçlerini elinde toplayan Saray, görünüşteki tüm haşmetine rağmen çürümeye, yolsuzluğa ve yalana batmış bir şekilde sürükleniyor. Ekonomiden dış politikaya sürekli olarak çizilen zikzakların, bir önceki adımı boşa düşüren manevraların neden olduğu toplumsal enkaz giderek derinleşiyor. Tek başına pandeminin yönetiminde birbiri ardına patlak veren skandallar, Saray’ın içine düşmüş olduğu aczi açıkça ortaya koyuyor. Uygulanan hatalı ve patron öncelikli politikaların bedelini on binlerce kişi canlarıyla öderken, yapılan onca uyarının ardından, aşı sağlanması sürecinin de büyük bir fiyaskoya dönüşmesi, rejimin yaşadığı “çoklu organ yetmezliğinin” vardığı noktayı gösteriyor. Bu tablo içerisinde hayata geçirilmeye çalışılan baskı politikalarının, rejimin tükenmiş ömrünü gündelik olarak uzatma çabasından başka bir sonuç vermesi mümkün görünmüyor.

Saray’ın imza attığı eşi benzeri görülmedik yıkım tablosu karşısında, emekçilerin ve ezilenlerin sesini güçlü bir şekilde yükseltecek bir siyasi seçeneğe duyulan yakıcı ihtiyaç da gün geçtikçe artıyor. Ne Saray’a dönük muhalefet, ne de rejim sonrası süreç Millet İttifakı’nın insafına terk edilebilir. Saray’ın mirasçısı olduğu ağır sefalet ve adaletsizlikler, Millet İttifakı’nın “ılımlı geçiş” planlarıyla çözülemeyecek kadar ciddi boyutlarda. İşçi örgütlerinin ve solun önemli bir kesimi, hatırı sayılır bir zamanı CHP’yle kurulacak bir “demokrasi cephesi” hayaliyle veya Millet İttifakı’ndan medet umarak yitirdi. Başka bir kesim ise, tek devrimci oluşum kendileriymiş gibi hareket etmeye devam ederek, birlikçi çabalara sırtını dönüp gündelik politik faaliyetlerini sürdürmeyi tercih etti. Rejimin çürümüşlüğü ve Millet İttifakı’nın altın tepsi içinde iktidar bekleyen patron yanlısı politikaları, emekçilerin patron partilerinden bağımsız siyasi seçeneğine duyulan ihtiyacı tüm işçi örgütleri için berrak hale getirmeli. İlk adım olarak, Saray’ın işçi düşmanı baskı politikaları karşısında bir acil eylem planı etrafında en geniş eylem birlikteliğini hayata geçirmeliyiz.

Hükümet pandemiyi nasıl görüyor?

0

“Türkiye’de pandemi nasıl yönetiliyor?” sorusunun cevabı hepimizin malumu. Nüfusa oranla dünyanın 17. en kalabalık ülkesi olsak da en fazla enfektenin olduğu 6. ülkeyiz. Bu kadarı bile halimizi anlatmaya yeter.

Bakan Koca sürecin son derecede şeffaf ilerlediğini iddia etmesine rağmen yakın dönemde verilerin gizlendiğini kabul etmek durumunda kalmıştı. Önce vaka-hasta ayrımı yapılarak, sonrasında da milli güvenlik bahane edilerek salgının boyutları ciddi şekilde halktan gizlendi. Ancak Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) baskısı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ölüm sayılarını açıklaması ile köşeye sıkışan hükümet, hem yeni veriler paylaşmak zorunda kaldı hem de göstermelik de olsa bazı tedbirlere yöneldi.

Hükümetin son yayınladığı verilere bakacak olursak durum oldukça kötü. Türkiye’de salgının en şiddetli olduğunun ifade edildiği dönem mumla aranıyor.

Yukarıdaki tabloyu hükümetin https://covid19.saglik.gov.tr/ web sitesinde yayınladığı verilerle hazırladık. Ancak yayınlanan veriler o kadar çok hatayla dolu ki, tabloya güven duyulup duyulmayacağı meçhul. Öyle ki aşağı yukarı düzgün, okunabilir bir tabloya ulaşmak için hükümetin kimi günler için verdiği verileri silmeniz gerekiyor. Mesela şu anda 200 binlerde zirveyi görmüş olan aktif enfekte sayısı 10 ve 11 Aralık tarihlerinde 1 milyonun üzerinde görünüyor ki genel tablo içerisinde bu verinin gerçek olma ihtimali yok, ya da genel tablo sanılandan çok daha kötü.

Verilerin doğru olup olmadığını şimdilik bir kenara bırakıp, yayınlanan veriler ile hükümetin ne anlatmaya çalıştığına bakalım. Hükümet salgının zirve yaptığı dönemden 2-3 kat kadar kötü bir durumda olduğumuzu, dünyanın en kötü ilk beşine girmeye yaklaştığımızı söylüyor. “Peki bu veriler bir başarısızlık mı?” diye sorulduğunda hükümetin cevabı net: “Ne münasebet!”

AKP’li vekillerin yakın zamanda sarf ettikleri “Kuru ekmek yiyorsa aç değiller”, “Türkiye’de çıplak arama yapıldığına inanmıyorum” türünden tepkileri, hükümetin her konudaki kibrini en iyi şekilde gösteriyor. Hükümet her şeyin en iyisini yalnızca kendilerinin yapabileceğine inanıyor. Kötüye giden her şeyi de ya dış güçlere ya da iç mihraklara bağlıyor. Konu politika ya da ekonomi olunca böyle suçlamalara başvurmaları kolayken, mesele pandemi olunca maske düşüyor. Hükümet salgından ötürü kendisini hiç suçlamazken, başarılarını sıralamaktan da kendisini alamıyor. Çünkü hükümete göre nasıl ki iş cinayetlerinin sorumlusu işçiler, kadın cinayetlerinin sorumlusu kadınlarsa, salgının sorumlusu da halk! Hükümet birinci dereceden sorumlu gördüğü bu kesimlere yani işçilere, kadınlara ve halka karşı düşmanca davranma hakkını kendisinde görüyor.

Alınabilecek tedbirler son derecede basit. Tüm emekçilere yeterli bir yaşam geliri sağlanarak zorunlu işler (sağlık, enerji, gıda, su temini vb.) dışındaki tüm işlerin durdurulması için zenginlerden azıcık bir vergi alınması, büyük burjuvazinin silinen vergi borçlarının tahsili dahi milyonları hastalıktan, binleri de ölümden korumaya yeterdi. Bunun yerine hükümet, Dardanel son 36 yılın rekor kârını elde etsin, Vestel kârını katlasın diye milyonların tehlikeye atılmasında beis görmedi.

Hükümetin kötü pandemi performansı yalnızca tarih kitaplarında yazılacak geçmiş bir durum değil. Pandemi bitmedi ve yapılması gereken iş hâlâ çok fazla. Hükümetin ise yaptıkları yapacaklarının teminatı gibi görünüyor. Aşı çalışmalarındaki umut verici gelişmeler sayesinde dünya bir nebze olsun rahatlarken, Türkiye’deki kötü pandemi yönetimi bizleri umutlu olmaktan alıkoyuyor. Çin aşısı hakkında şeffaf bir raporlama olmadığı için objektif bir değerlendirme yapılamazken, şimdi de yanlış yönetim sonucu aşı siparişinde de bir kriz yaşandığı haberlerini alıyoruz. 40-50 milyonluk ilk doz hedefi ile başlayan aşısı müjdesi, ilk siparişin 10 milyon doz olacağı haberi ile yalanlanırken gazeteci Muharrem Sarıkaya’nın ifadesine göre yalnızca üç milyonla sınırlı kalacak.

Pandemi ile mücadele bitmedi. Hem gerçekçi tedbirler ile yayılımın önü kesilmeli hem de aşı tedarikine dair şeffaf ve öngörülebilir bir takvim sunulmalıyken Sağlık Bakanı Koca aşı olmak isteyenlere Çin’deki bakkalları adres olarak göstermeye başladı bile. Haklarını yemeyelim, hükümet elbette bir mücadele içerisinde ama pandemi ile değil. Hükümetin tüm önceliği bir avuç patronun daha da zenginleşmesini sağlayarak iktidarını sürdürmek. Bunun dışında kaç kişi hastalanmış, kaç kişi ölmüş çok da umursadıkları söylenemez.

Çıkış yok mu, var! Kibriyle meşhur hükümet toplumsal muhalefetin baskısı ile önce rakam yayınlayarak sonra da test sayısını artırarak iki kez havlu atmak durumunda kaldı. Bu da bize gerçekçi ve kalıcı tedbirlerin mücadele ile kazanılabileceğini, doğru bir dirençle hükümetin geri adım atabildiğini, örgütlü olan her türden mücadelenin sonuç verdiğini gösteriyor.

Başını işçi emekçilerin çekeceği bu mücadelelerin pandeminin yanı sıra işçi ve halk düşmanlarını da alt edeceği bir 2021 umuduyla.

Esnafa sadaka paketi

0

Kış mevsimi ile birlikte pandeminin bahar aylarından da hızlı bir şekilde yayılması vaka, ağır hasta ve ölüm sayılarında ciddi oranda artışı beraberinde getirdi. Özellikle birçok Avrupa ülkesinin yeniden kapanmasıyla Türkiye, istemeyerek de olsa yeniden bazı sektör ve esnaf gruplarının etkileneceği kısıtlamalara yöneldi. Salgının ekonomik faturasını üstlenmek istemeyen hükümet yaz aylarından beri “maske, mesafe, temizlik” kılıfı altında herkes kendini korusun demekle yetinmişti. Şimdi ise ekonominin işleyişine ket vurmayacak şekilde yeniden kısıtlama kararları alındı. Ama bu kararlar, ciddi ve önleyici tedbirler olmamakla birlikte, mağdur olan esnafın ve bazı sektörlerin ihtiyacını gidermeyi de içermiyor.

Aralık ortasında yapılan kabine toplantısı sonucu “esnafa müjde” haberleriyle duyurulan çeşitli yardım kararları alındı. Örneğin, işyeri stopaj vergisinin yüzde 20’den yüzde 10’a indirilmesi ve işyeri kiralamasından alınan yüzde 18 KDV’nin yüzde 8’e düşürülmesi gibi zaten önceden alınmış olan kararların 1 Haziran 2021’e kadar uzatılması. Bunun dışında esnafa üç aylığına 1000 TL para yardımı, ayda 500 TL ile 750 TL de kira yardımı kararları çıktı. Bu yardımların basit usule tabi olan esnafı kapsadığını belirtelim. Ayrıca bu yardımların içeriğinde esnafın yanında çalışan işçilerle ilgili herhangi bir destek sunulmuş değil. Esnafa göre ise bunlar yardım değil sadece sadaka.

Esnaf Sicil Gazetesi’ne göre Türkiye’de 2020 Ocak itibarıyla toplam 1 milyon 791 bin 201 esnaf var. Hükümetin yukarıda saydığımız yardımlarının toplamı ise 5 milyar TL. Esnaf başına yapılan yardım 3000 TL bile değil. Esnafın en büyük gider kalemlerini kira, elektrik, su ve doğalgaz faturaları oluşturuyor. Küçük esnaf dükkanları için kira miktarının 4000 TL ile 12 bin TL arasında değiştiğini düşünürsek yapılan kira yardımlarının komik kaçtığı rahatlıkla söylenebilir. Kaldı ki işletme statüsünde olan esnafların bu yardımdan yararlanamayacağını tekrar belirtelim. Fakat buralarda çalışan işçilerin de ücretsiz izne çıkarıldıkları biliniyor. Bununla ilgili hükümetin günlük 39 TL dışında bir yardımı yok. Ona da yardım denirse tabii.

Bahar aylarında uzun süre kapalı kalmak zorunda olan esnaf, zararını yaz aylarındaki “düşük faiz, yüksek kredi” döneminde bankalardan borçlanarak gidermeye çalıştı. Faizler yükseldiği ve daha da yükseleceği için de bulunduğumuz dönemde, esnafın ve genel olarak işçilerin borç yükünün daha da artacağı söylenebilir. Kredi balonunun sönmekte olması esnafın borç maliyetlerinin artışı anlamına geliyor. Tüm bunlara rağmen iktidar, hazineden esnafa 5 milyar TL’lik yardımı reva görürken aynı iktidar özel sektörün işlettiği köprü, otoyol ve havalimanı firmalarına 2020 yılında toplam 20 milyar TL’den fazla ödedi. Sermayedarlara her daim kaynak bulan iktidar, yıllarca vergi topladığı küçük esnafa ve işçilere geldiğinde kesenin ağzını iyice sıkıyor.

Patron yanlısı hükümet ekonomik faturayı üstlenmek istemediği için salgından korunmak amacıyla gerekli olan tam kapanma kararını almıyor. Buna rağmen sermayedarların borç yükünü üslenmeyi ihmal etmiyor. Dolayısıyla esnaf ve sanatkarların vergi borçlarını silmesini, kapalı kaldıkları dönemde ise tam kira miktarını hibe etmesini talep etmeliyiz. Devlet küçük esnaftan 27 farklı vergi toplarken bu zor günlerde sadakanın ötesine geçebilen yardımlarda bulunamıyor. Her zaman dediğimiz gibi, vergi yükü patronlara aktarıldığı takdirde işçiler ve emekçiler için fazlasıyla kaynak var.

Emekliye hayal kırıklığı kaçınılmaz: Kuru ekmek yiyebiliyorsak aç değilmişiz!

0

Asgari ücretin konuşulduğu şu günlerde aynı zamanda emeklilerin de yıl sonu maaş zammı beklentisi gündemde. Emeklilerin zor günler geçirdiği pandemi döneminde ekonomik zorluklar ve geçim kaygısı emeklilerin, emekli zammı üzerindeki beklentilerini de artırmış durumda. Altı ayda bir yapılan zam emeklinin derdine çare olmaktan çok uzakta. Haziran ayında yapılan 5,7’lik zam hayal kırıklığı yaratmış, enflasyon karşısında emekliyi iyice çaresiz bırakmıştı. 2020 Ocak ayından bu yana gıda, giyim gibi ihtiyaçlar büyük oranda zam gördü. Gıda enflasyonunu göz önüne aldığımızda, yıl sonu enflasyonu yüzde 45-50 civarında. Zorunlu ihtiyaçlar olan elektrik, su, doğalgaz gibi giderler ise yüzde 35-40 oranında arttı.

AKP iktidarının ilk yıllarında, yani 2002’de işçi emeklileri en az 257 milyon lira maaş alıyordu. Sıfırları çıkarttığımızda günümüz rakamlarıyla 257 lira. Alım gücü olarak bir emekli işçi maaşı 12 çeyrek altın ediyor ve cepte de az da olsa bir para kalıyordu. Bugün ise işçi emeklisi bir maaşıyla 3 çeyrek altın bile alamıyor. Cumhurbaşkanı, emeklileri adeta azarlayarak “hem çalışıyorlar hem de emekli maaşı alıyorlar” diyerek emeklinin çift maaş aldığını söylemişti; ama baktığımızda Cumhurbaşkanı’nın kendisi 88 bin lira maaş ve aynı zamanda 35 bin lira da emekli maaşı alıyor. İşçiye, emekliye zam yapmaya geldiğinde “kaynak yok” diyen iktidar, söz konusu patronlar olduğunda kaynak sorunu yaşamıyor. Mesela geçmediğimiz köprülere para aktarıyor. Hasta garantili hastaneler, yolcu garantili havayolları inşa ediliyor. Bu da yetmezmiş gibi Cumhurbaşkanı’na 1001 odalı saray, yüzen saray, uçan saray, ülkenin değişik yerlerinde birçok saray yapılıyor ve “İtibardan tasarruf olmaz,” deniliyor. İtibardan tasarruf etmeyen iktidar ve Cumhurbaşkanı, sıra işçilere geldiğinde gayet cimri davranıyor. Ülkenin kaynakları meşhur beşli çeteye aktarılırken bunların yüz milyonlarca liralık vergi borçlarını siliyorlar. Biz elektrik, su, doğalgaz faturalarını bir ay yatırmazsak gözümüzün yaşına bakmadan kesintiye gidiyorlar ama sıra patronlara geldiğinde bir çırpıda yüz milyonlarca liralık af gündeme geliyor. Vergisi affedilen Cengiz Holding patronu kendisine onlarca milyon dolar vererek özel uçak alabiliyor. Peki, vergisi neden affediliyor, bilen yok!

Ülke içerisinde bol keseden savurmak yetmezmiş gibi dış ülkelere de bütçe desteği adı altında yardımlar yapılıyor; hatta Somali’nin IMF’ye olan borcu Türkiye tarafından üstleniliyor. Önümüzdeki birkaç gün içerisinde asgari ücret ve emekli maaşı zam oranları belli olacak. Emekli, açlık sınırının çok çok altında maaşlarla yaşamaya çalışıyor. İnsanca yaşam için yıllarını çalışarak geçiren emekliler, emekli olup rahat edeceklerini hayal ederken emeklilikten sonra da çalışmak zorunda kalıyorlar. Tabii iş bulabilirlerse! Her dört gençten birinin işsiz olduğu toplumda emeklilerin çalışabileceği bir işe sahip olmaları hayal gibi. Sonlandırırken şunları eklemek gerekir; emekli, ihtiyacı olan zammı bekleyedursun, aralık ayı sonunda yine hayal kırıklığına uğrayacağı kaçınılmaz. Emekliyi sefaletten kurtarmak için iktidarın artık elini taşın altına koyması ve yıllarca bu ülkeye hizmet veren emeklilerine sahip çıkması gerekiyor. Boşuna kaynak yok masalları anlatmasınlar. Bizler kaynak olduğunu zaten gözümüzle görüyoruz; ama iktidar bu kaynağı vatandaşın hayrına kullanacak mı kullanmayacak mı buna karar vermeden emekliler daha çok sefalet çekecekler gibi görünüyor. Tabii AKP Milletvekili Şahin Tin’in gözünden bakıldığında kuru ekmek yiyebiliyorsak aç değiliz demekmiş. Bu yüzden iktidardan bir şey beklemek hayalperestlik olacak gibi görünüyor.

İUB-DE VII. Dünya Kongresi başarıyla gerçekleşti: Devrimcilerin birliği güçleniyor!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Lev Troçki VII. Dünya Kongresi 10, 11, 12 ve 13 Aralık 2020 tarihlerinde sanal olarak gerçekleşti. Kongre’de İUB-DE’nin Arjantin, Brezilya, Şili, Peru, Bolivya, Meksika, Panama, Venezuela, İspanyol Devleti ve Türkiye (İşçi Demokrasisi Partisi – İDP) seksiyonlarından ve Brezilya ile Dominik Cumhuriyeti sempatizan partilerinden delegeler hazır bulundu. Buna ek olarak, Kolombiya, ABD, Norveç ve Avustralya’dan İUB-DE militanları da Kongre’ye katıldı. Ayrıca İtalya, Nikaragua ve Haiti’den devrimci enternasyonalistler, Solcu Halk Hareketi (Cezayir), Sosyalist Yeniden Diriliş (ABD), Halkların Kendi Kaderini Tayini Mücadelesiyle Dayanışma İçin Savaş Karşıtı Komite (ABD) ve Sosyalist Alternatif Hareketi (Portekiz) gruplarından temsilciler olmak üzere birçok ülkeden devrimci parti temsilcileri ve devrimciler de VII. Dünya Kongresi’nde hazır bulundu. Son olarak, Kongre’ye katılamasalar da Suriye Demokratik Sol Partisi ve Tunuslu devrimci enternasyonalistler İUB-DE’nin VII. Dünya Kongresi’ne selamlamalarını ilettiler.

Kongre’nin onur köşesi ise, katledilişinin 80. yıl dönümünde Leon Troçki’ye, Friedrich Engels’in 200. doğum gününe, Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimlerinin 10. yıl dönümüne ve dünya üzerinde kapitalist hükümetlere ve emperyalizme karşı sürmekte olan tüm mücadeleler adına Şili emekçi halkının mücadelesine ayrıldı.

İUB-DE Kongresi’nin ilk günü dünya durum raporunun (önümüzdeki günlerde bu metni takipçilerimizle paylaşacağız) tartışılmasına ayrıldı. İkinci ve üçüncü günlerde sırasıyla, dünya sosyalist hareketi içerisinde de önemli tartışma konuları olan, Çin ve Rusya’nın karakterizasyonu ve ekolojik kriz ve bu krize karşı nasıl bir mücadele sürdürülmesi gerektiği başlıkları ele alındı. Ardından Kongre, İUB-DE’nin bilanço ve yönelişinin tartışılması ve önümüzdeki dönem kampanyalarının belirlenmesiyle başarılı bir şekilde tamamlandı.

İUB-DE devrimci bir kutup olarak güçleniyor

Bu noktada, Dünya Kongresi’nin genel değerlendirmesinin ve dünya sınıflar mücadelesinin içerisinden geçmekte olduğu kritik dönemeçte İUB-DE’nin güçlenerek ilerlemesinin oldukça olumlu olduğunu belirtebiliriz. Bu güçlenme ve devrimci bir kutup olarak referans noktası haline gelme sürecinin üzerine oturduğu birkaç temel unsur mevcut. Hepsine olmasa da bunların en önemlilerine kısaca değinmekte fayda var.

Bunlardan ilki, özellikle 2008 dünya ekonomik krizinin başlangıcından bu yana, dünya sınıflar mücadelesine müdahale ederken İUB-DE’nin politikalarını oluşturan üç temel eksen: 1) Castro-Chavizme ve “ilerici”/sahte sol hükümetlere karşı mücadele, 2) Ekonomik krize karşı gelişen kitle seferberlikleri ile dayanışma ve geçiş talepleri doğrultusunda bu seferberliklere müdahale, 3) Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin politik ve örgütsel olarak desteklenmesi.

Dünya sınıflar mücadelesinin son 12 yılına damgasını vuran bu üç temel konu etrafında dünya sosyalist hareketi içerisinde alınan hatalı pozisyonlar (reformist ya da oportünist) birçok akımın krizlere girmesine, bazı mücadelelerin önderliklerin ihanetine uğramasına yol açtı. İUB-DE’nin bu temalara, emekçi sınıfların bağımsızlığı perspektifiyle, geçiş talepleri ve sürekli devrim kavrayışı doğrultusunda, devrimcilerin birliği politikasıyla müdahaleler üretme gayreti, onun bu anlamda bir referans noktası haline gelmesinin de önünü açtı.

İkinci olarak, özellikle 2017 yılında gerçekleşen, bir önceki İUB-DE VI. Dünya Kongresi’nde, seksiyonların ve Enternasyonalin dışarıya açılımının ve devrimcilerin birliği politikasının yaygınlaştırılmasının kararlaştırılması da Enternasyonalimizin kuvvetlenmesinde belirleyici bir rol oynadı. Bunun en önemli sonuçlarını, özellikle Şili ve Peru’da gelişmekte olan kitle seferberlikleri içerisinde partilerimizin politikaları, talepleri ve taktikleriyle birlikte güçlenmelerinde ve mücadelelerin ön saflarında yer almalarında gözlemledik. Yine aynı şekilde, bu politikanın yansımasını, Arjantin partimiz Sosyalist Sol’un 2011 yılından beri bileşeni/kurucusu olduğu İşçilerin ve Solun Cephesi – Birlik (FIT-U) içerisinde almakta olduğu tutumlarda, Meksika seksiyonumuz Sosyalizme Doğru Hareket’in (MAS) ülkede yeni inşa edilmekte olan Solun Antikapitalist Cephesi’nde (FIA) oynadığı kurucu rolde ya da Türkiye’de İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) eylem birliklerine açık, sekterlikten uzak, birlikçi siyasetinde görmek mümkün.

Şimdilik bu iki noktaya değinmekle yetinelim. İUB-DE olarak, bizim buradan çıkarttığımız en temel sonuç, içerisinden geçmekte olduğumuz konjonktürde, yukarıda bahsi geçen ve metinlerimizde daha etraflıca ele aldığımız perspektifler doğrultusunda Enternasyonalin inşasını daha da ileriye taşımamız gerektiği.

İki pandemiye karşı: Krizin faturasını kapitalistler ödesin!

2008 yılında başlayan dünya ekonomik krizinden kapitalizm henüz kendi lehine bir çıkışı örgütleyebilmiş değil. Ve uygulamakta olduğu kemer sıkma politikaları dünya emekçi halklarının direnciyle karşılaşıyor. Bunun en belirgin örneğini 2019 yılında birçok ülkede gerçekleşen kitle seferberliklerinde gördük. Dünya ekonomisi 2019 yılı içerisinde yeni bir resesyona girmenin eşiğindeyken burjuva iktidarlar kemer sıkma politikaları vasıtasıyla krizin faturasını emekçilere kesmeye çalıştı. Ancak bu, birçok ülkede kapitalist sömürü politikalarına ve rejimlere karşı isyanları tetikledi. 2020 yılında başlayan Covid-19 pandemisi bu mücadelelerde bir geri çekilme yaşanmasına neden olsa da bizim için bu, kitlelerin nihai bir yenilgi yaşadığı anlamına gelmiyor.

Aynı zamanda, pandeminin de etkisiyle kapitalist kriz derinleşerek yeni bir aşamaya sıçramış durumda. Biz bunu, “kapitalizmin tarihinin en büyük krizi” olarak tarif ediyoruz.

Bu durum karşısında sağcısından sosyal demokratına tüm burjuva iktidarların uygulamakta oldukları politika ise aynı: kendi kârlarını muhafaza etmek ve katlamak adına, pandeminin ve krizin faturasını dünya emekçi halklarına ödetmek.

Sağlık sistemlerinin çöküşü, işsizliğin devasa oranlara ulaşmış olması, dünya emekçi halklarının alım gücünün yerle bir olmuş olması vb. tüm bunlar dünyanın birçok yerinde kapitalist karşı saldırı politikalarına karşı emekçilerin direnişine yol açıyor. Ve tüm bu mücadelelerde kendiliğinden antikapitalist karakterler taşıyan, birbirine benzer talepler açığa çıkıyor.

Bizim için önümüzdeki dönemin temel belirleyicisi, emekçi halkların mücadelesine, “krizin faturasını kapitalistler ödesin” sloganı uyarınca, mevcut düzenden kopuş yönündeki talepler ekseninde kampanyalar vasıtasıyla destek vermek ve müdahale etmek olacak.

Ya sosyalizm ya felaket!

Kapitalizmin tarihinin en büyük krizini yaşıyor oluşu, pandemi ve ekolojik krizin ulaşmış olduğu boyut bizi bu tespiti yapmaya itiyor: Ya sosyalizm ya felaket!

Tabii bu tespiti, birçoklarının yaptığı gibi salt bir sosyalizm propagandasını öne çıkarmak için yapmıyoruz. Bu bizim için, gelişmekte olan kitle seferberlikleri içerisinde, emekçilerin mevcut bilinçlerini göz önüne alarak, işçi sınıfının bağımsızlığı; emperyalizmden, kapitalizmden ve rejimlerden kopuş ekseninde, stratejik hedefimize ulaşmayı mümkün kılacak programımızın daha da güçlendirilmesi anlamına geliyor. Bu vesileyle, içerisinden geçmekte olduğumuz sürecin, devrimci partilerin ve devrimci bir Enternasyonalin inşası hedefiyle, sınıflar mücadelesinin en temel noksanı olan devrimci bir önderlik krizinin çözümü adına üzerimize düşen sorumluluğu artırdığının bilincinde olduğumuzu belirtelim.

Bizler için bu, bizim ya da herhangi bir partinin/Enternasyonal akımın doğrusal büyümesiyle çözülebilecek bir sorun değil. Devrimcilerin birliği politikasını öne çıkarıyor oluşumuzun alamet-i farikası da burada yatıyor.

İUB-DE VII. Dünya Kongresi’nin, bu hedeflere ulaşmak adına önemli bir ileri adım olduğunu düşünüyoruz.

Yaşasın İDP!

Yaşasın İşçilerin Uluslararası Birliği!

Yaşasın Dördüncü Enternasyonal!

Yaptırımlar, emperyalizme bağımlılığın sonucudur

0

Avrupa Birliği (AB) 11 Aralık’ta Türkiye’ye yönelik yeni yaptırımlar üzerinde anlaşma sağladıktan ve bunların devreye alınmasını 2021 Mart ayına erteledikten hemen sonra ABD’de Trump “Caatsa” diye bilinen yaptırımları yürürlüğe koydu. AB’nin yaptırım kararı daha çok Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve demokrasi konularındaki anlaşmazlıklara dayandırılıyor. ABD’nin yaptırımı ise S-400’ler krizi nedeniyle Türkiye’deki savunma sanayisini hedef alıyor.

Türkiye’nin savunma sanayisindeki girişimleri İHA’lar (insansız hava aracı), SİHA’lar (silahlı insansız hava aracı), gelişkin tanklar ve gemiler gibi savunma/saldırı araçlarının üretimine yönelik olduğundan ve de bu araçların güdüm, motor, kamera gibi yüksek teknoloji gerektiren parçaları yurtdışından ithal edildiğinden, Caatsa yaptırımları savunma sanayisini olumsuz yönde etkileyecek. Katar’a emanet edilen Tank Palet Fabrikası’ndan beklenen tankların neden hâlâ yapılmadığı sorusuna AKP’lilerin verdikleri “Almanlar motor göndermiyor” yanıtı, bu teknolojik bağımlılığın açık delili oldu.

Cumhur İttifakı yetkilileri yaptırımları “hukuksuz ve hasımca” bulurken, Millet İttifakı bileşenleri de hemen “milli birlik ve beraberlik” sloganına sarılarak AKP hükümetinin desteğine koştular.

Biz işçiler olarak ise soruna kendi sınıfımızın talepleri ve geleceği açısından bakıyoruz. Elbette AB ve ABD emperyalizmlerinin Türkiye ve diğer bağımlı ülkeler üzerindeki dayatmalarını reddediyoruz. Ama asıl eleştirdiğimiz Türkiye’deki yönetimlerin bir yandan emperyalizme bağımlılıklarını devam ettirirken, bir yandan da çıkar sürtüşmeleri ortaya çıktığında emperyalistler ve diğer büyük güçler arasında zikzaklar çizerek yeni bağımlılık arayışlarına girmesi. Yaptırımların hemen ardından “ABD’den kopalım, Çin-Rusya eksenine geçelim” önerilerinin ortaya atılması, emperyalist ve yayılmacı güçler arasında tercih yapmaya dayalı bağımlılık zihniyetinin bir ürünüdür.

Türkiye işçi ve emekçi sınıflarının çıkarı emperyalizmden bağımsızlıkta yatmaktadır. Kuşkusuz ABD’den kopmalı, NATO’dan çıkılmalı ve üsler kapatılmalıdır. Öte yandan Avrupa Birliği bir emperyalist patronlar topluluğudur; Türkiye işçi sınıfının birleşeceği güç Brüksel’deki emperyalist birlik değil Avrupa’daki emekçi yığınlardır. Çin ve Rusya ise, sadece kendi halklarını ezen, yoksulluğa mahkûm eden değil, ama aynı zamanda dünya emekçilerini soymak ve sömürmek için genişlemeye çalışan diktatörlük rejimleri tarafından yönetilen yayılmacı ve emperyalist devletlerdir. Bütün bu rejimler Türkiye dahil olmak üzere bütün ülkelerdeki işçi ve emekçi sınıfların düşmanıdır.

Türkiye emekçileri, bu güçler arasında tercih yapma zorunluluğundan kurtulmak için, her şeyden önce emperyalizme ekonomik ve siyasi olarak bağımlı, ama bir yandan da saldırgan/yayılmacı emeller güden Tek Adam rejimine ve onun temsil ettiği sermaye egemenliğine son vermek durumundadır.

Son damla: Muhammed Buazizi!

0

Eğer zamanı gelmişse, tek bir damla barajları yıkacak hareketi başlatabilir. Ama karıştırmayalım. O son damlanın çok önemi olsa da esas maharet birikimin kendisinde gizlidir. Öyle olmasaydı, o son damla misali, niyet eden herkes zaman, mekân fark etmeksizin, tarihin akışını istediği yönde değiştirebilirdi. Tarih bize tarihin öyle şekillenmediğini sayısız defa gösterdi. Buna rağmen komplocu anlayış ve iflah olmaz kötümserlik revaçta olmaya devam edebiliyor.

Bunun en tipik ve son örneklerinden biri 10 yıl önce Tunus’ta “son damla” Muhammed Buazizi ile tetiklenen Arap devrimci süreciydi. “İş, ekmek, özgürlük” şiarıyla zembereğinden boşalan kitle seferberliklerini, hâlâ kökü dışarıda 100 kışkırtıcının işi sayan/sanan bir körlük söz konusu. Onurlu bir hayat isteyen milyonlarca insanın eylemini bu derece basite indirgemek, aslında bir bakıma tarihin sonunu ilan etmek anlamına da geliyor. Belki de özgür insan eyleminin hiç var olmadığını iddia etmek! Bu durumda geriye kalan nedir ki, hiçlik ve anlamsızlık dışında?

İnsanın kendi kaderini değiştirebileceğine inanması ve buna girişmesi tarih boyunca muktedirleri hep çok korkuttu. Her şeyin daima aynı kalacağı, hiçbir şeyin, hiçbir şekilde değişmeyeceği muktedirlerin rüyasıdır, yoksulların değil. O yüzden saraylar, “böyle gelmiş, böyle gider” inancını yaymak ve yaşatmak için şarlatanlarını, cellatlarını her daim görev başında tutarlar. Ne var ki hiçbir güç ve servet kulübelerde yeşeren öfkeyi ilelebet dizginleyemedi, dizginleyemez. İsyan eninde sonunda “ayaklar baş olsun” diye harekete geçer.

Sonuca bakarak hüküm vermek yanlış olur. Bir saray ve muktedir yıkılırken yerine bir başkası kuruluyorsa bu kitlelerin eyleminin yanlış ya da maksatlı olduğunu göstermez. Sarayların yıkılması, muktedirlerin saltanatının son bulması doğru ve gereklidir. Eksik kalan ve tamamlanması gereken son damlanın yıktığı barajların akacağı doğru kanalların oluşturulamamış olmasıdır. Hayat boşluk kaldırmaz. Harekete geçen kitlelerin hedefine ulaşması için o en zaruri araçlar ve örgütler yoksa devrimin çalınması kaçınılmaz olur.

Tarihi haklılar değil hep güçlüler yaptı. Bugün de öyle. Özlemimiz, umudumuz, mücadelemiz haklı olanın güçlü de olmasında. Onurlu bir hayat için mücadele eden herkesi selamlıyoruz. Ayağa kalkmış kitlelerin yolu yolumuzdur. Damlalar okyanus olacak…

17 Aralık 2010: “Devrim Tunus’ta başladı ama Tunus’ta tamamlanmayacak”

0

Seyyar satıcı Muhammed Bouazizi’nin kendisini ateşe vererek intihar etmesinin ve Tunus emekçi halkının diktatörlük rejimine karşı biriken öfkesinin kitlesel devrimci bir ayaklanmayı tetiklemesinin üzerinden 10 yıl geçti.

Tunus’un rejim tarafından sosyal ve ekonomik anlamda en yoksun bırakılan Orta-Batı bölgesinin Sidi Bouzid kentinde iş ve ekmek talepleriyle başlayan isyan, hızlı bir şekilde tüm ülkeye yayılmıştı. Rejimin ve kolluk güçlerinin kitle seferberliğini bastırmak için göz yaşartıcı gaz, plastik ve gerçek mermilerle uyguladığı şiddet, Tunuslu emekçilerin isyanını yıldırmak yerine ona rejim karşıtı bir karakter kazandırmış, devrimi savunma ve koordinasyon komitelerinin oluşturulmasıyla seferberliği daha örgütlü ve daha kitlesel bir hale getirmişti.

Ülkede 23 yıllık Bin Ali diktatörlüğünü deviren, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da diktatörlük rejimlerine ve kapitalist sömürü politikalarına karşı kitlesel ayaklanmaların önünü açan Tunus devrimci sürecinden çıkartmamız gereken dersleri, ileriliklerini ve zayıflıklarını daha önce bu sayfalarda defalarca işledik ve işlemeye devam edeceğiz. Yine aynı şekilde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da 2010 yılında açılan devrimci sürecin yaşadığı önemli dönemeçlerin analizini de sayfalarımızda yaptık ve yapmaya devam edeceğiz.

Kısaca şunu belirtmek gerekir ki; 2010 yılında bölgede başlayan devrimci süreç, Suriye’de emekçi halkın mücadelesi, karşıdevrimci Esad rejiminin, emperyalizmin, bölge ülkelerinin ve radikal İslamcıların yoğun çabasıyla yenilgiye uğratılsa da, yine Mısır’da Sisi’nin kanlı askeri darbesi sonrası emekçi halkın mücadelesinde ciddi bir geri çekiliş yaşansa da Kuzey Afrika ve Ortadoğu halkları nihai bir yenilgi almış değil. 2019 yılında Cezayir, Sudan, Irak, Lübnan ve İran’da yaşanan seferberlikler, bölge halklarının kapitalist kemer sıkma politikalarını kabul etmediğini, mezhepçi ve yolsuzluğa bulaşmış diktatörlük rejimlerinden kopuş uğruna mücadelelerini sürdürdüklerini kanıtlıyor.

Tüm bu süreci başlatan Tunus devriminin 10. yıldönümünü selamlarken, Cezayir’de 2019 yılındaki seferberlikler sırasında yapılan bir duvar yazısına göndermede bulunalım: “Devrimler; bir yanda onları yapanlar var, bir yanda da onlardan istifade etmeye çalışanlar!”

Bu vesileyle, bölgede 10 yılın ardından halen en temel görevin, yani bir iktidar alternatifinin yaratılması ve devrimci bir önderliğin inşası görevinin güncelliğini koruduğunu belirtmeliyiz. Devrimci enternasyonalistler, “devrimi yapanlarla” ve onların yarattığı ya da yaratacağı yerel ya da bölgesel öz yönetim organlarıyla birlikte, kapitalizmden ve mevcut rejimlerden kopuş doğrultusunda bir alternatifi inşa etmek zorunda.

Tarihte bu ay | 17-25 Aralık 2013: Ayakkabı kutuları açılırken

0

17-25 Aralık 2013’te, Türkiye’de iktidarda olan siyasal partinin mensuplarıyla çeşitli iş çevreleri arasındaki kirli ve yoz ilişkinin bir fragmanı yayınlandı. Söz konusu olan filmin kendisi değil yalnızca bir fragmandı, çünkü ortaya dökülen rüşvet ve yolsuzluk buzdağının sadece görünen kısmıydı. Evet buzdağının sadece görünen kısmı gündeme gelse de 17 Aralık, Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalıydı.

Devlet iktidarı için kavgaya tutuşan iki burjuva fraksiyon (AKP ve Gülen Cemaati) birbirlerine karşı saldırıya geçerken, aynı zamanda birbirlerinin kirli çamaşırlarını da ortaya döktü. Elbette filler tepişirken, ezilen yine çimenler oldu. İşçi ve emekçilerin seçilenlerden hesap sorabilme mekanizmalarının olmadığı Türkiye’de, 17-25 Aralık’ta ufak bir kısmı ifşa olan yolsuzlukların üzerine gitmek isteyenler, vatan hainliği ile suçlandı.

AKP, operasyonu bir komplo, yolsuzluk iddialarını da bir “paralel devlet” yapılanmasının sinsi yalanları olarak lanse etmeye çalışsa da, her nedense Egemen Bağış Avrupa Birliği Bakanlığı görevinden alındı ve İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar da bakanlık görevlerinden istifa etti.

Operasyon, aynı zamanda Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, iş adamları Ali Ağaoğlu ve Rıza Sarraf’a da uğradı. İhalelere karıştırılan hilelerden alınan rüşvetlere dek ortaya saçılan belgeler, Türkiye’nin yönetiminden sorumlu politik kadroların oligarşinin cüzdanıyla beslendiğini ve “millet” için değil, işte bu cüzdan için yorulmak bilmeksizin çalıştığını ortaya koydu. Aslan’ın evinden çıkan ayakkabı kutusunun içine saklanmış 4,5 milyon dolar, oligarşinin cüzdanı için çalışan siyasilerin bu çabalarının aslında ne kadar kârlı olabileceğini gösteriyordu.

Yaklaşık bir sene sonra Türkiye’de yine bir “ayakkabı” gündemi olacaktı: Ama gündem bu sefer bir bankerin Türkiye halkını nasıl soyup soğana çevirdiği üzerinden değil, Ermenek’te maden enkazı altında kalmış bir işçinin babasının giydiği yırtık ayakkabılar üzerinden oluşacaktı. Süleyman Aslan’ın kutularından çıkan milyon dolarlar Ermenekli madencilerden çalınmıştı ve bu hırsızlığı organize eden de AKP’den başkası değildi. Adalet Bakanı Gül bugünlerde Türkiye’de hukukun üstünlüğünden ve adalet reformundan bahsediyor. Bakan Gül’ün adalet reformu, üyesi olduğu partinin üst düzey yetkililerinin yaptığı yolsuzluklar nedeniyle yargılanmalarını da kapsayacak mı? Hiç sanmıyoruz. 17-25 Aralık’tan sonra AKP Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısında antidemokratik değişiklikler gerçekleştirmişti. HSYK bünyesinde Adalet Bakanı’na hakim, savcı ve adalet müfettişlerinin atanması ile disiplin soruşturmaları gibi birçok konuda geniş yetkiler verilmişti. Adalet Bakanı Gül’ün reformu, kendisinin HSYK üzerinde sahip olduğu antidemokratik yetkilerin tamamen geri alınmasını kapsayacak mı? Hiç sanmıyoruz.

Fikri iktidar ve sokaktaki hayat

0

Erdoğan, elinin altındaki bütün medya, devlet, zenginlik ve kadro olanaklarına rağmen fikri iktidar olamadıklarından şikâyetçi. Üç sene önce yine benzer bir şikâyette bulunmuş ve partisinin kültürel ve sosyal iktidarını kuramadığını yazmıştı.

Erdoğan neden fikri iktidarını kuramıyor? Halbuki kendi fikirlerine muhalif olan fikirlere sahip pek çok insan tutuklu vaziyette (Türkiye’de 110 gazeteci ve 69 bin 301 öğrenci hapiste). Tutuklu olmayanlar ise medyada yer bulamıyor, dolayısıyla kendilerini ifade edemiyorlar. Bütün televizyon kanalları Erdoğan’ın konuşmalarını baştan sona yayınlıyor. Bütün gazeteler onun her kelimesini satır satır analiz ederek para kazanan köşe yazarlarıyla dolu. Bütün üniversitelerin rektörleri Beştepe’den atanıyor. Akademi kendi kadrolarıyla dolu. Akademideki muhaliflerini susturuyor, KHK ile işinden ediyor, içeri atıyor ya da gözdağı veriyor. KHK’leri kullanarak ilerici ve sosyalist gazeteleri ve kanalları kapatıyor. Kendi aleyhine konuşanların çıktıkları küçük kanallara RTÜK üzerinden ceza yağdırıyor. Ve evet, bunlara rağmen fikri iktidarını kuramıyor.

Bunun anlamı, toplumun geniş bir kesimini oluşturan işçi ve emekçilerin Saray’ın argümanlarına ikna olmadığıdır. İşçi ve emekçiler Saray’a yalnızca tahammül ediyorlar çünkü Saray’la mücadele etmek için ihtiyacını hissettikleri araçlardan bugün için yoksunlar.

Sokakta Saray’ın anlattığından farklı bir hayat var. Saray’a göre “Türkiye uçuyor.” En büyük ekonomiler arasında ve başkanlığın sağladığı refahın etkisiyle de şımarmış vaziyette! Ama Saray’daki hesap sokağa uymuyor! Dört bir yanı kendisine şükretmeyi vaaz eden cemaatlerle çevrili Türkiye’de işçi ve emekçilerinin mide gurultuları, günde beş vakit okunan ezanın sesini bastırmaya başlayalı çok oldu. İşte fikri iktidarın kurulamadığı ve hep yıkıldığı yer burasıdır.

Olağan zamanlarda topluma egemen olan fikirler, aslında egemen sınıfların fikirleridir. Ancak anlaşılan olağan zamanlarda değiliz ki, Beştepe’deki Saray kulübelerin kendi fikirlerine sahip olmamasından şikâyetçi. Belki de bunun nedeni, kulübeler ile saraylar arasında yapılması dilenen bir barışın mümkün olmamasıdır.

“Asgari ücreti biz işçiler belirlemeliyiz”

0

Merhabalar;

Ben Manisa Organize Sanayi’de çalışmakta olan işçi kardeşlerinizden birisiyim. Yaklaşık olarak 17 yıldır çalışmaktayım. İçinde bulunduğumuz bu karmaşık sistemden biraz da bunalan biri olarak, bana “Çalış, primini doldur, emekli ol; ama 25 yıl çalışıp prim doldursan bile yine de 15 sene daha bekle o zaman emekli olursun,” diyen bir hükümetin, asgari ücreti belirlemek için 40 gün önceden komisyon kurup bizim için uygun bir asgari ücret belirleyebileceğine inanmıyorum.

Emeğin asgari ücretini belirlemek masa başındakilere mi düşer, yoksa 12 saat fabrikada tersanede çalışan emekçilere mi? Emeğin bedeli bu kadar kolay mı belli olur? Pazara, markete gidip çıkıp evinin bir aylık alışverişini yapabileceği, bir aylık kirasını ödeyebileceği, elektrik ve su faturasını, hatta kışlık yakacağını karşılayabileceği bir rakamdan bahsediyoruz. Bu arada çocukların ihtiyaçlarını söylemedim bile.

Ama o insanlar her gün babasının eline bakan çocukların ihtiyaçlarının karşılanamamasını bilmezler. Öyle bir sıkıntıları yok ki anlasınlar. Tok açın halinden anlamaz. Aynı koşullarda değiller ki emekçilerin asgari ücretini belirlesinler. Onlar belirledikleri o asgari ücretle nasıl idare edileceğini bilmezler. Onlar Samsun’da bir emekçinin bir eline “iş” bir eline “aş” yazarak kendi canına kıymasını sorgulamazlar. Sorgulamazlar ücretsiz izinde olan birisinin 1.168 TL ile bir ay nasıl geçineceğini, çünkü insana değer vermezler. Emekçinin ölmesini değil de ne isterler diye soruyorum. Yaklaşık 18 milyon asgari ücretli emekçi kardeşimin emeğinin bedelini, komisyondaki beş altı kişi mi belirleyecek? Onlar üreten ve tüketenden daha mı iyi bilirler, yoksa hesap uzmanı mıdırlar?

Hayır, onlar işte bu sistemin yani kapitalizmin birer piyonudurlar. Bizim ücretimizi belirleyen bunlar değil, emekçiler olmalıdır. Bu da işçilerin birleşik gücüyle gerçek olacaktır. Bizler ne kadar birleşirsek, bu sistemin bu oyununu, bu ezilmeyi bozarız. Adaletin olmadığı bir yerde huzur olmaz, yaşam olmaz. Çölde yağmur duası olmaz. Sen önce ağaç dikeceksin ki yağmuru bekleyeceksin. Dua ile yağacak olsa, çöller selden geçilmezdi. Asgari ücreti belirleyen emekçiler olmalıdır. Gücümüz birliğimizden gelecektir.

Akhisar’dan BMİS üyesi bir işçi

Arjantin’de kürtaj yasası için ilk kazanım sağlandı, sırada Senato oylaması var!

0

Arjantin’de kadınların yasal, ücretsiz ve güvenli kürtaj talebiyle sürdürdüğü mücadele geçtiğimiz cuma günü (11 Aralık) kürtaj yasasının Temsilciler Meclisi’nde 117’ye karşı 131 oyla kabul edilmesiyle önemli bir kazanım elde etti. Böylelikle tasarının yasalaşması yolunda ilk adım atıldı. Şimdi sırada 29 Aralık’ta gerçekleşecek Senato oylaması var. “Yasalar parlamentoda tartışılır haklar ama sokakta kazanılır” diyen kadınlar bu yüzden sokaklardan geri adım atmıyor ve yasa tasarısı 29 Aralık’ta Senato’da da onaylanana kadar dayanışmayı yükseltmeye çağırıyor.

Aşağıda İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un geniş kadın örgütlenmesi olan ve Kürtaj Hakkı İçin Ulusal Kampanya’nın içinde yer alan Isadora – Mücadeledeki Kadınlar üyesi Mercedes Trimarchi ile sürece ilişkin gerçekleştirdiğimiz kısa değerlendirmeyi siz okurlarımızla paylaşıyoruz.

Kadın Dayanışması: Kürtaj yasa tasarısı Arjantin’de kadınların ısrarlı mücadelesi sonucunda Temsilciler Meclisi’nde kabul edildi. Arjantin’de feminist hareketin bu kazanımı Türkiye’de de büyük coşku ve mutluluk ile karşılandı. Şimdi biliyoruz ki sırada Senato oylaması var. Bize bundan sonraki süreci aktarabilir misin?

Mercedes Trimarchi: Arjantin parlamentosu iki meclisten oluşuyor. Biri Temsilciler Meclisi, diğeri ise Senato. Bir yasanın geçmesi için her ikisi tarafından da onaylanması gerekiyor.

2018 yılında Temsilciler Meclisi tarafından onaylanmıştı ama Senato’dan geçememiş ve dolayısıyla yasalaşmamıştı. Geçtiğimiz cuma ise yine Temsilciler Meclisi’nde onaylandı ve şimdi tekrar Senato’nun önüne gidecek. O yüzden şu an biz bu süreci “yarı onaylandı” şeklinde ifade ediyoruz. 29 Aralık’ta Senato’da görüşülecek, onaylanırsa da yasalaşmış olacak. Eğer Senato’da onaylanmazsa da yasalaşmamış olacak ve 2018’deki gibi tekrar başa dönmüş olacağız. Kamudaki görüşlere ve Senato’daki oy eğilimlerine baktığımızda Senato’dan da geçecek gibi görünüyor ama tabii ki bunu 29 Aralık’ta net olarak göreceğiz.

KD: Temsilciler Meclisi’nden geçen yasa tasarısı ile Ulusal Kampanya’nın önerdiği yasa tasarısı arasında bir fark var mı?

MT: Temsilciler Meclisi’nden geçen kürtaj yasası ile Ulusal Kampanya’nın önerdiği kürtaj yasa tasarısı birbirine çok benzer. Her ikisi de gönüllü kürtajın 14. haftaya kadar hem devlet hastaneleri hem de özel kliniklerde ücretsiz, yasal ve güvenli olarak yapılabileceğini öngörüyor.

Aralarındaki tek ama önemli bir fark, Ulusal Kampanya olarak önerdiğimiz yasa tasarısında “vicdani ret” maddesinin olmamasıydı; ancak Temsilciler Meclisi’nden geçen yasada bu “vicdani ret” maddesi var. Bu da şu demek oluyor: Bireysel olarak doktorlar, dini gerekçelerle kürtaj yapmak istemezlerse yapmayabiliyorlar. Benzer şekilde bu madde özel kliniklere de kürtaj yapmayı tamamıyla reddetme seçeneği sunuyor ve bu yüzden herhangi bir cezai yaptırıma maruz kalmayacaklar. Devlet hastanelerinde, topyekûn reddetme durumu söz konusu değil ama burada görev yapan doktorlara da bireysel olarak ret seçeneği sunuluyor.

KD: Peki, bu durumda bu maddenin kürtajın fiilen önüne geçme tehlikesi taşıdığını söyleyebilir miyiz?

MT: Bu vicdani ret maddesi zaten Başkan Alberto Fernández ve kilisenin işbirliği üzerinden tasarıya eklendi. Bunun için özellikle bir baskı uygulayarak lobi faaliyeti yapıldı ki yasa tasarısında bu madde olsun. Ancak şöyle bir şey var; bir klinik topyekûn reddedebilir, bunun cezai yükümlülüğü yok ama devlet hastanesinde topyekûn reddedilmesi mümkün değil. Eğer o devlet hastanesinde tüm doktorlar bireysel olarak kürtaj yapmayı reddederse, devlet oraya kürtajı yapabilecek bir doktor atamakla yükümlü olacak.

KD: Bu yoğun gündeminiz içinde fırsat bulup zaman ayırdığın için çok teşekkür ederiz. 2020’yi kadınların bu önemli kazanımıyla kapamak için 29 Aralık’ı heyecanla bekliyoruz. Dayanışmayla!

Direnişteki PTT işçisiyle söyleşi: “Taşeronlar bir araya gelirlerse istediklerini alırlar”

0

PTT’de çalışan taşeron işçilerin bağımsız sendikası PTT-Sen üyesi işçiler, sendikal sebeplerle üyelerinin maruz bırakıldığı işten çıkarmalar, zorunlu ücretsiz izinler, baskılar, pandemi koşullarında hiçe sayılan sağlıkları ve ağırlaşan çalışma koşulları karşısında haklarını aramak için İstanbul, İzmir ve Bursa PTT Başmüdürlükleri önünde direniş başlattı. 2019 yılında taşeron şirket yöneticileri ve PTT yönetiminin baskılarına rağmen kurulan PTT-Sen üyesi işçiler, “Sendika haktır, engellenemez” diyerek PTT’nin sendikaları üzerinde uyguladığı baskılara derhal son verilmesini, sendikal sebeplerle işten çıkarılan veya zorunlu ücretiz izne ayrılan tüm işçilerin işlerini geri almasını talep ediyorlar. Hafta içi her gün 11:00’de Sirkeci’de bulunan PTT İstanbul Avrupa Yakası Başmüdürlüğü binası önünde oturma eylemi yaparak direnişlerini sürdürecek PTT-Sen işçilerinden biriyle yaptığımız söyleşiyi aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz. İyi okumalar.

Gazete Nisan: Merhabalar, öncelikle sizi tanıyalım isterseniz.

PTT İşçisi: Adım Burhan Tan, 36 yaşındayım. Evliyim, iki tane çocuğum var. PTT’de toplam 12 yıldır çalışmaktayım. Ancak firma elemanı, yani taşeron olarak çalışmaktayım. Biz birbirini hiç tanımayan altı arkadaş olarak bir araya geldik ve bir sendika kurmak isteyip sendikayı kurduk. Kısa bir sürede üye sayımızı tamamladık. Akabinde yetkili sendika olduk, yani yetkimizi aldık. Maalesef şirket buna itiraz etti. Tabii zor süreçlerden geçtik çünkü PTT’de taşeron çalışmak hiç kolay değil. PTT taşeronların bir araya gelmesini istemiyor çünkü taşeronlar bir araya gelirlerse istediklerini alacaklar ve onlar için de zor bir durum olacak. Biz de bu zorluğu yenmek için sendikalı olduk, bir araya geldik ve sendikamızı kurduk. Biz bu sendikayı kurduğumuzdan dolayı çeşitli baskılar gördük. Mesela en önemlisi, benim görev yerim değiştirildi. Görev değişikliği altında yerimi değiştirdiler, yani kısacası sürgün verdiler bana. Beyoğlu Posta Dağıtım’dan Bahçelievler Kargo Dağıtımı’na sürgün yedim. Daha sonra Bahçelievler’de çalışırken beni işten çıkardılar. Benimle beraber sendikanın yöneticilerinin hepsini, sendikanın genel başkanı da dahil sendikal yönetimin tamamını işten çıkardılar.

GN: Ama hükümet işten çıkarmaları yasakladığını söylemişti?

PTT İşçisi: Evet yasaklamışlardı ama buna adalet üzerinden yaklaşmak gerekir: Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin adaletine inanıyorum ama onlar buna inanmıyor herhalde ki pandemide işçi çıkartmaya, işçi kıyımı yapmaya başladılar. Biz bu haksızlığa uğradığımız için şu an İstanbul PTT Başmüdürlüğünün önünde eylem yapıyoruz. Bütün arkadaşlarımızı da davet ediyoruz.

GN: Bundan sonrası için PTT işçilerinin planı nedir, sizin ajandanızda neler var?

PTT İşçisi: Bundan sonraki süreç şöyle gelişecek: Temennimiz odur ki, ilk önce buradaki sendika yönetimi, sendikamızın eylemde olan yöneticileri işe alınsın. Çalışan arkadaşlara bir şey demek istemiyoruz çünkü onlar da zor durumdalar, eğer bize destek olurlarsa işten çıkartılacaklar. Yönetim içerideki işçileri mesajlarla tehdit etti. Bu tehdidi PTT üst yönetimi ile şirket ortak yapıyor. Bizim amacımız şu: Bütün taşeronlar bir araya gelsin, haklarını alsınlar. Herkesi burayı desteklemeye davet ediyorum. Bekliyoruz. Umarım herkes gelir ve istediğimiz olur.

GN: Çok teşekkür ediyoruz.

Şimdi hedefimiz asgari ücreti artırmak olmalı

0

Merhaba, Nisan okurları! Bir avuç zenginin ve bu zenginlerin emrinde kul köle olan, patronlarla birlikte halkın sırtından zenginleşen siyasilerin olduğunu bilerek çalışan bir mobilya işçisiyim.

Manisa’daki mobilya işçileriyle ve diğer sektörlerdeki birçok işçi arkadaşla bağım var; çeşitli sebeplerle bir araya gelip sohbetler ederiz. Bu sohbetler esnasında son yıllarda tüm işçi kardeşlerimle aynı konularda hemfikir olmaya başladığımızı gördüm. Öncelikle hepimiz çok yüksek kiralar ödediğimizi düşünüyoruz. Maaşımızdan ise çok yüksek miktarlarda vergi kesintileri oluyor. Ekonomik krizin bedelini en çok biz ödüyoruz. Markete, pazara çıkamaz olduk. İşçi kenti Manisa’da işçi maaşıyla yaşamak imkânsız hale gelmeye başladı!

Bunca sorunla nasıl baş edebiliriz, nasıl bir arada güçlü ve kalabalık hale gelebiliriz, sürekli bu konuları konuşuyorduk. Maalesef ekonomik yıkımın tam ortasındayken bir de pandemi belasıyla uğraşmak zorunda kaldık. Zaten bize yaşattıklarından dolayı işçi düşmanı iktidara güvenmiyor, muhalefetleri de yetersiz buluyorduk. Pandemide iktidarın sağlıktan çok parayı düşüneceğini bilsek de, biz işçileri bu kadar da yok sayacağını tahmin etmemiştik. İşyerleri kapanırsa patronlara nasıl hesap veririz derdinde olan hükümet, sokağa çıkma yasaklarına rağmen fabrikalarda çalışmanın durmamasından yana oldu. Bu karar, fabrikaları virüsün yayılma merkezi haline dönüştürdü. Ölümle sonuçlanan vakaların olduğu fabrikalarda dahi üretim durdurulmadı.

İş ararken hastalığa yakalanan, pandemide işten çıkarılan arkadaşlarımız geçimini sağlayamaz hale geldiler. Ücretli izin adı altında 1170 TL’lik cüzi meblağı da görünce biz işçilerde çok ciddi bir korku oluştu. Fakat yarattıkları korkunun arkasında öfkemiz de her geçen gün büyümeye başlamıştı. Tüm bu öfkenin üzerine kalkıp torba yasayla kıdemimize, emekliliğimize saldırmaları da iyice öfkemizi kabarttı. Ülkemizde sendikacılar her ne kadar bürokrat olsalar da, işçinin nabzını tutarlar. Torba yasanın meclise geleceğini öğrenen ve işçilerin öfkesine tanık olan üç işçi konfederasyonumuz da ortak basın açıklaması ve birlik mesajı yayınlamak zorunda kaldı. Ve sonucunda torba yasada itiraz ettiğimiz iki madde geri çekilmek zorunda kaldı. Biz işçiler bu sınavdan büyük ders çıkardık. İşçiler olarak güç birliğini oluşturabilirsek, sendikacıları da mecburen bizim yanımızda olmaya zorlayabiliriz. Hayalimizdeki gibi şeffaf, denetlenebilir bir işçi demokrasisini yaşatan sendikalardan şu anda uzak olsak da patron ve işbirlikçisi siyasiler şu küçük göstermelik birlikten bile korkuyor, anında titremeye başlıyorlar.

Peki bu maddelerin torba yasadan çıkarılmış olması yeterli mi? Madem böyle bir sınavı kazandık, doğru yolu bir kez daha öğrendik, şimdi asgari ücret zammına yönelmemiz lazım. Geçinmeyi bırakın, artık yaşayamıyoruz! En başta da söylediğim gibi maaşımızdan kesilen vergi her ay bir ev kirası kadar. Patronlara sürekli vergi affı çıkarken devletin tüm vergileri bizden toplanıyor. Türkiye’de bir dolu fırsatçının pandemiye rağmen zenginleştiğini görüyoruz. Peki bunca kaynakları varken bize niçin insanca bir zam yapmıyorlar? Sendikalı fabrikalardaki kardeşlerim, bir an önce asgari ücretteki vergilerin kaldırılması ve asgari ücretin açlık sınırının üzerine çekilmesi talepleriyle sendikamızı zorlamamız lazım. Sendikasız işçilerin ise bir taraftan sendikalaşması, diğer taraftan da fabrikalarda işçi komiteleri oluşturarak, taleplerimizin arkasında durması lazım. Eğer huzurla yaşayacaksak, şu anki halimize çözüm bulacaksak, hep birlikte mücadele ederek bulacağız.

Umutla, sevgiyle ve mücadeleyle kalın kardeşlerim.

Asgari ücret ne olmalı, nasıl saptanmalı?

0

Aralık ayı sonlarında belirlenecek olan asgari ücretin ne olması gerektiği konusunda her çevre açıklamalar yapıp bazı rakamlar dile getirdi. Millet İttifakı partileri 3.000-3.100 bandında olmasını talep ediyor. Türk-İş aklındaki rakamı daha sonra ileteceğini söylüyor. DİSK genel başkanı taleplerini net 3.800 lira olarak açıkladı. Sendikalar dahil, hükümet dışındaki bütün kesimler, asgari ücretin vergiden muaf olmasını istiyor.

Hükümetin ve işverenler tarafının hangi öneriyi masaya getirdiklerini henüz bilmiyoruz. Ama hükümetin ne önerebileceğini kestirmek zor değil. Damadın açıkladığı Yeni Ekonomi Politikası’nda “fiyat ve ücretlerde geçmiş enflasyon yerine YEP enflasyon hedeflerine göre ayarlamalar yapılacak” deniyordu. 2021 için hedefledikleri de yüzde 8,5. Ama damat kovuldu, dolayısıyla 2020 yılına dair kendi enflasyon hesaplamalarıyla belirledikleri (ve tabii gerçekleri yansıtmayan, kimsenin de inanmadığı) yüzde 14 gibi bir rakamdan hareketle, 2021 asgari ücretinin 2.650 lira civarında olmasını dayatmaları çok muhtemel. İşverenler herhalde bu rakama razı olurlar. Sendikalar ise mutlaka hükümetin önerisine karşı çıkıp bu rakamın biraz daha üzerine çıkılmasını isteyeceklerdir. Bütün bunlar yetecek mi?

Bazı gerçekler

İşçi sınıfının asgari ücret konusunda, belirli bir rakamdan ziyade, etkili bir mücadele stratejisine sahip olması gerekiyor. Bakın asgari ücret dünyanın her yerinde, “Bir insanın, en temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma, giyim, ısınma, ulaşım ve kültür gibi ihtiyaçlarını karşılamasına yetecek düzeyde düzenlenen asgari maaş” olarak tarif ve kabul edilir. Biz daha kısa bir biçimde söylüyoruz: Asgari ücret, bir insanın onurlu bir yaşam sürdürebilmesi için gerekli olan asgari miktardır. Verili şartlarda, bugünkü asgari ücret (2.324 lira) de muhalefetin önerdiği rakamlar da “onurlu” bir yaşama imkân veren değil, yoksulluğun altında ezilmeye mahkûm edecek miktarlar. Dört kişilik bir aile için açlık sınırının 2.362 lira, yoksulluk sınırının da 8.169 lira olduğunu unutmayalım.

“Etkili bir mücadele stratejisine sahip olmamız gerekir” diyoruz. Neden mi? Bakın, DİSK-AR’ın yaptığı hesapla, “1978’de kişi başına milli gelirin yüzde 3,4 üzerinde olan asgari ücret, aradan geçen 42 yılda kişi başına milli gelirin yüzde 40 altına düştü. Asgari ücret kişi başına gelire paralel olarak artsaydı brüt asgari ücretin 2020 yılında 2.943 TL değil, 5.000 TL olması gerekirdi”.

Yani, işçi sınıfı olarak ücretlerimizi koruyamamışız. Tabii araya önce 12 Eylül diktatörlüğü girdi, sınıfın önderleri kıyımdan geçirdi. Ardından Özal ile birlikte işçi düşmanı neoliberal kapitalist politikalar yürürlüğe kondu. Sonra bu politikaları AKP devraldı, bunun üzerine bir de yolsuzlukları, kapitalist yağmacılığı ve baskıları ekledi… ve bugünlere geldik. Bugün, asgari ücret neredeyse ortalama ücret haline geldi. 2006 yılında aylık ortalama ücret ve maaş geliri asgari ücretin yaklaşık 2 katı iken, 2019’da asgari ücretin yüzde 1,41 katına geriledi.

Gerilemenin bir başka ölçüsü olarak Türk lirasının değerini alalım. ABD doları cinsinden asgari ücret 2016’da 430 ABD doları idi. Ocak-Kasım 2020 ortalama kurlara göre asgari ücret 336 ABD dolarına geriledi. Güncel kurlara göre ise 300 doların altına düştü. Yani güncel kur üzerinden asgari ücrette sadece bu yıl içinde 36 dolar, yani 282 lira gerileme oldu. Bunun bizimle doğrudan ilgisi var, çünkü Türkiye’de ekonomi ithalata dayalı olduğundan, TL’nin dolar karşısındaki her değer kaybı, elektrik-doğalgaz faturalarından ulaşım masraflarına ve çarşı pazar alışverişine kadar tüm fiyatların artmasına neden oluyor.

Nasıl bir strateji?

Asgari ücret, yılın bir ayında hükümetin ve patronların ağırlıkta olduğu, sendika yöneticilerinin ise neredeyse arabulucu gibi pazarlık işlevi üstlenmek için bulundukları bir kurulun inayetine teslim edilemez. İşçi sınıfının onurlu bir yaşama kavuşabilmesi için sürekli mücadelesini gerektirir. Unutmamak gerekir ki bugün ülkede ücret karşılığı çalışan emekçilerin yüzde 50’si asgari ücret ya da biraz üstüne çalışıyor. Asgari ücret ve altında bir ücretle yaşamını sürdürmek zorunda olan işçiler ise ücretli çalışanların yüzde 38,3’ü civarında.

Bunun için: 1) Asgari ücret, işçiyi yoksulluğa ezdirmeyecek ve “en temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma, giyim, ısınma, ulaşım ve kültür” harcamalarını karşılayarak onurlu bir yaşam sürmesini olanaklı kılacak bir ücret olmalıdır. 2) Asgari ücret bu temelde işçinin eline net olarak geçecek miktar olarak belirlenmelidir. 3) Asgari ücret komisyonu mevcut haliyle lağvedilmeli; işçi sendikalarının grev hakkıyla işçileri eşit koşullarda temsil edebileceği bir sistem kurulmalı; ve asgari ücret işverenlerle ulusal ölçekli toplu pazarlık yoluyla saptanmalıdır. 4) Asgari ücret kişi başına milli gelir düzeyine çıkartılmalı, altına asla düşürülmemelidir. 5) Asgari ücret de dahil olmak üzere tüm ücretler her üç ayda bir sendikaların belirlediği enflasyon oranında otomatik olarak artmalıdır.

Belirlenecek asgari ücret rakamı elbette önemli; ama bugüne kadarki kayıplarımızı giderecek, bizleri yoksulluktan kurtaracak bir miktar olmayacağı da çok açık. Dolayısıyla artık onurlu bir yaşamı garantileyecek bir asgari ücret mücadelesinin iplerini işçiler olarak kendi ellerimize almanın zamanı geldi. Önerdiğimiz ve tüm işçi örgütlerince saptanacak ortak bir mücadele stratejisi doğrultusunda harekete geçmeliyiz. Bu stratejiyi uygulamak elbet işçi sınıfının sendikal ve politik düzeydeki örgütlülüğüne, mücadele kapasitesine ve seferberliğine bağlıdır. Bu yüzden de sendikal ve politik örgütlerimizi güçlendirelim, bu örgütlülüğü işyerlerimizde komiteler şeklinde yaygınlaştıralım ve tüm mücadeleleri birleştirelim.

İşsizlik neden azalmıyor?

0

2020 Ağustos ayı hane halkı işgücü araştırması TÜİK tarafından 10 Kasım 2020’de açıklandı. Bu verilere göre “resmi” işsizlik yüzde 13,2 idi. Bu rakamların gerçeği yansıtmaktan ne kadar uzak olduğunu ise DİSK-AR’ın raporu bir kez daha ortaya koydu.

“TÜİK’in Ağustos 2020 dönemine ait sonuçlarında yer alan dar tanımlı (resmi) işsizlik oranı ve işsiz sayısı Covid-19 döneminde yaşanan istihdam ve iş kaybını yansıtmayan ve tamamen TÜİK’in işsizlik hesaplama tekniğinin yetersizliğinden kaynaklanan bir sorundur” diyen raporda gerçek işsizlik oranları açıklandı. DİSK-AR raporuna göre, geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 26,7 olarak gerçekleşti. Yani sunulan resmi sayının iki katı! İstihdam bir yılda 975 bin kişi azaldı. Ümitsiz işsizlerin sayısı bir yılda 613 binden 1 milyon 331 bine yükseldi. Kadın işgücü yüzde 7, kadın istihdamı yüzde 5,1 azaldı.

Vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Bu tablonun yanında hükümetin de işsizlik ile mücadelede somut hiçbir adım atmaması durumu daha da kötüleştiriyor. Pandemiden önce görülen ekonomik kriz emareleri pandemi ile birlikte daha da derinleşti ve işsizlik daha da arttı. İktidarın ekonomik güzellemelerle sunduğu yeni ekonomik paketten patronlara kredi ve teşvikler çıkarken işçi ve emekçilere işsizlik, güvencesiz ve esnek çalışma modelleri çıktı. Pandeminin yarattığı etkileri fırsata çevirmek isteyen patronlar ekonomik krizden çıkış yolu olarak ise yine işçileri işten çıkardılar. Sözde işten çıkarma yasağına rağmen yüz binlerce işçi işsizliğe mahkûm edildi. Patronlara ücretsiz izne çıkarma hakkı da tanınmasıyla, günlük 39 lira gibi bir sefalet ücretine mahkûm edilen yüz binlerce işçi var.

Gelelim can alıcı soruya: İşsizlik neden önlenemiyor? Çünkü işsizlik ile gerçek bir mücadele iktidarın gündeminde bile değil. Her zaman işsizlerin varlığına ihtiyaç duyan bu sistemde, yedek işsizler ordusu çalışanlara karşı bir silah olarak kullanılıyor. İşsizlik ile gerçek bir mücadele sadece biz işçi ve emekçilerin gündeminde. Mevcut kaynakların hatta İşsizlik Fonu’nun bile kullanımını patronlara sunan bu düzende, işsizliğin var olması kaçınılmaz bir hâl alıyor. Eğer var olan kaynaklar işçi ve emekçiler yararına kullandırılırsa bu sorunun ortadan kalktığını görebiliriz.

Bütün işleri çalışan aktif nüfusa bölerek, ücretlerde herhangi bir kesinti yapmadan ek vardiyalar oluşturup çalışma saatleri kısaltılarak işsizliğe kesin çözüm bulunabilir. Temel birkaç uygulama ile sorunun çözümü olabilecekken, sermayenin kâr hırsı ve plansız ekonomi yüzünden milyonlarca insan işsizlik cenderesine sıkışıp kalıyor. Bu temel uygulamaları yapacak olan bir işçi ve emekçi hükümeti için ise bütün işçi ve emekçilerin seferber olması, kendi kaderlerini ellerine alıp birleşik ve kitlesel bir mücadeleye katılmaları en temel görevdir.

Arjantin’de yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı için tarihi geri sayım

0

Arjantin’de kürtajın yasallaşmasına dair yasa tasarısı geçtiğimiz hafta meclisin önüne geldi. Ülkedeki kadın hareketinin 2005 yılından beri yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı için yükselttiği “yeşil dalga” olarak bilinen Yasal, Güvenli ve Ücretsiz Kürtaj Hakkı İçin Ulusal Kampanya’ya destek özellikle geçtiğimiz yıllarda oldukça ivme kazanmıştı. 2018 yılında kampanyanın bileşenleri tarafından oluşturulan yasa tasarısının Ulusal Kongre’de görüşülmesinin onaylanması sadece birkaç oyla engellenmişti.

Ulusal Kampanya’nın hazırladığı yasa tasarısı en son 28 Mayıs 2019’da tekrar Kongre’ye sunulmuş ve bu sefer görüşülmesine karar verilmişti. Ancak geçen süre zarfında ülke başkanı Alberto Fernández vicdani ret gibi kürtajın önünü fiilen kesen maddeler içeren ve daha tutucu bir kürtaj yasasının hazırlanmasına ön ayak olarak bu tasarıyı Ulusal Kampanya’nın yasa tasarısına alternatif olarak öne sürmüştü. Aslında 2020’nin ilk aylarında yapılması planlanan görüşmeler Covid-19 nedeniyle sürekli ertelenmişti.

Arjantin Ulusal Kongresi kürtajın yasallaşmasına dair tasarıyı görüşmeye 1 Aralık 2020’de başladı. Yeşil dalga hareketi bu tarihten beri sokakları doldurarak ülkenin farklı şehirlerinde düzenli eylemler ve yürüyüşler yapıyor ve aynı 2018 yılında yaptıkları gibi, oylamanın yapılmasının planlandığı 10-11 Aralık tarihlerinde Buenos Aires’te bulunan Kongre binası önünde kamp kurmayı planlıyor. Talepleri ise sadece kürtajın yasallaşması. Ve bu talebin Fernandez’in alternatif yasa tasarısı değil, Ulusal Kampanya tarafından hazırlanan yasa tasarısı onaylanarak kazanılması.

Mercedes Trimarchi

Aşağıda İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu ve Arjantin’deki Sol Cephe’nin (FIT-U) bileşeni Sosyalist Sol’un (IS) eski Buenos Aires Milletvekili, aynı zamanda Sosyalist Sol’un geniş kadın örgütlenmesi olan ve Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın içinde yer alan Isadora – Mücadeledeki Kadınlar üyesi Mercedes Trimarchi’nin Arjantin kadın hareketi için tarihi olan kongre görüşmeleri kapsamında kaleme aldığı mesajı siz okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Yeşil dalga sayesinde, Papa’nın ülkesi Arjantin’de yasal, güvenli, ücretsiz kürtaj hakkını kazanmaya çok yaklaştık! Bu durum; Yasal, Güvenli ve Ücretsiz Kürtaj Hakkı İçin Ulusal Kampanya’nın yeşil fularını asla indirmeyen feminist hareketin kesintisiz seferberliğinin sonucudur. 2018’den beri feminist takvimdeki her seferberlik bu talebi temel iddiası olarak sahiplendi.

…Seferberlikler ile buraya geldik ve attığımız çok önemli bir adımdı. Şimdi yeşil dalgayı, kürtaj hakkı yasalaşana kadar yükseltmeye devam etmeliyiz: #QueSeaLey*

Mücadeleyi terk etme gibi bir seçeneğimiz yok; kürtaj hakkının yasallaşması, devlet tarafından garanti altına alınması ve kilise müdahalesinin engellenmesi için sonuna kadar devam etmeliyiz.

Bu nedenle, kürtaj hakkı için taktığımız yeşil fularımızla birlikte, kilise ile devleti birbirinden ayırmak ve kadın ve LGBTİ+ haklarının düşmanı olan Katolik Kilisesi’nin sübvanse edilmesini durdurmak için turuncu fular da takıyoruz.

Isadora olarak Yasal, Güvenli ve Ücretsiz Kürtaj Hakkı İçin Ulusal Kampanya’nın bir parçasıyız. Yeşil fular bizim mücadele sembolümüz ve onu indirmeyeceğiz. Kürtajı ve tüm haklarımızı kazanabilmek için yalnızca feminist seferberliğimizin gücüne ve tüm hükümetlerden bağımsızlığına güveniyoruz. Kadınlara ve işçi sınıfına düşman dinozorlarla ve patron partileriyle dolu hiçbir parlamentoya güvenmiyoruz.

Şunda ısrar ediyoruz: Yasalar Kongre’de tartışılır ancak haklar sokaklarda kazanılır! Bu nedenle çabalarımızı iki katına çıkarmalı ve kürtaj hakkı yasalaşana kadar mücadeleye devam etmeliyiz!”

* “Yasalaşsın” anlamına gelen bu hashtag şu an Arjantin’de süren Ulusal Kürtaj Hakkı Kampanyası kapsamında kullanılıyor.

Teyakkuzda olmalıyız…

0

Mafya liderlerinden Alaattin Çakıcı’nın CHP başkanı Kılıçdaroğlu’na yönelttiği “seni kazığa oturturum” tarzındaki tehditlerinin, ardından MHP lideri Bahçeli’nin Çakıcı’ya “dava arkadaşım” diye sahiplenmesinin ardında yatan politik çerçeveyi işçi sınıfı olarak iyi okumalıyız.

Çakıcı ve Bahçeli’nin açıklamalarının, CB Erdoğan’ın “hukuk ve demokrasi alanında reformlar yapılacak” ilanının hemen ardından geldiğini hatırlatalım. Bazı yorumcular, mafyatik tehditlerin hedefinin aslında Kılıçdaroğlu’ndan ziyade Erdoğan olduğuna ilişkin görüşler ileri sürdüler. Biz ise, tehditlerin gerçekte işçi ve emekçi yığınlara yönelik olduğunu düşünüyoruz.

Neden mi? Şundan: Erdoğan’ın hukuk ve demokrasi reformları dediği aslında uluslararası sermaye çevrelerine uzatılan bir çiçek demetinden başka bir şey değil. Yıllardır bu ülkedeki patronlar, özellikle rantçıların dışındaki sanayi ve finans çevreleri, yabancı yatırımcıların Türkiye’deki hukuk sistemine güvenmedikleri için gelmediklerinden şikâyet ediyorlardı. İşte şimdi Erdoğan bunu düzeltme vaadinde bulunarak emperyalist sermayeye dostluk çağrısında ve davette bulunuyor.

Bu davetin işe yarayıp yaramayacağını göreceğiz, ama bu sözde reformların işçi ve emekçi yığınların demokratik istemleriyle ilgili olmadığını bilelim. Erdoğan açıkça bu düzenlemelerin “mülkiyet hakkının sağlama alınmasına yönelik” olduğunu ifade ediyor. Yani uluslararası emperyalist sermayeye güvence veriyor.

Çakıcı ve Bahçeli’nin tehditlerinin anlamı ise şu: “Ey muhalefet, ey işçi ve emekçi yığınlar, ülkeye demokrasi gelecek diye hemen heveslenmeyin. Devlet öyle yapıyor gibi görünse de burada biz varız, hepinizi kazığa oturtmaya hazırız.” Yani “biz devlet içinde devletiz” ilanı veriyorlar.

Bu tehditleri okuyunca, bu mafyatik faşist taifenin 1990’lı yıllarda gerçekleştirdiği cinayetleri, katliamları anımsadık. Ama onun daha öncesi de var: 1975-80 yılları arası.

O dönemde işçi hareketi oldukça örgütlü ve güçlüydü. Sendikaların ve devrimci işçi akımlarının başını çektiği seferberlikler hükümetten kaynaklanan pek çok saldırıyı durdurabiliyor, hatta yeni haklar elde ediyordu.

İşte böyle bir süreçte gene aynı mafya ve faşist kadrolar işçilere, emekçilere; grevlere, direnişlere, sendikalara ve diğer işçi örgütlerine saldırılar düzenlemeye başladılar. Öyle ki, DİSK eski başkanı Kemal Türkler’i bile katlettiler.

Hatırlıyorum, sendika lokallerimize, işyerlerine; grev, direniş, gösteri alanlarına giderken, muhtemel faşist saldırılara karşı her türlü önlemi almak zorunda kalırdık.

Bugün henüz bu saldırılar yok. İşçi ve emekçi talepleri, protestoları, grev ve direniş girişimleri, sendikalaşma çabaları vb. hükümetin kolluk kuvvetleri ve mahkemeler aracılığıyla bastırılıyor. Ama sırf emperyalist sermaye gelsin diye bu baskılardaki en ufak bir gevşeme ihtimali bile bizim egemen sınıflarımızı korkutuyor.

Onun içindir ki mafya eşkıyaları ve faşist ağızlar hemen uyarıyor: “Devlet sopasının olmadığı yerde biz varız,” diye. Bu nedenle işçi ve emekçi yığınlar teyakkuz durumunda olmalıdır. Ve bir şeyi daha unutmayalım: 1980 öncesindeki işçi-emekçi mücadelelerini devlet ve faşist çeteler de önleyememiş, sonunda burjuvazi 12 Eylül askeri darbesine başvurarak işçi hareketini ezme yoluna girmişti.

Bu yüzden başta sendikalar olmak üzere tüm emekçi örgütleri, mafyanın ve faşist hareketin tehditleri karşısında alınabilecek önlemleri şimdiden düşünmeye başlamalı ve gerçek bir demokrasi mücadelesinin başına geçmelidir.

“Hukuk reformu”: Bir demeç ileri, iki adım geri

0

2018’den beri Türkiye ekonomisi derinleşen bir krizin içerisinde. Bu kriz pandemi ile birlikte kronikleşti, binlerce emekçi istihdamın dışına itildi, sağlıktan eğitime kadar bir dizi alanda sorunlar gün geçtikçe vahim boyutlara erişti. Bunun karşısında, ülke genelinde yaşanan en basit sorunun dahi mevcut iktidarın ve hatta tek adamın varlığı ile iç içe geçtiği ve kronik bir biçimde çözülemediği de su götürmez bir gerçek!

Ne oluyor da maske dağıtımından sokağa çıkma yasaklarına kadar pek çok konu bu kadar çözümsüz hale geliyor? Yoksa iki buçuk yıl önce tüm sorunların çözümü için bir kurtuluş olarak sunulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi artık bir tıkaç haline mi geldi? Neden şimdi demokratik reformlardan söz etmeye başladılar?

Şundan: Ekonomi iflas etmiş halde. Bu yıl içinde devletin ödemesi gereken borç 246 milyar TL. Bütçede ise borç ödemelerine sadece 146 milyar TL ayrılmış. Yani, bırakın ekonomiyi canlandırmak için gerekli olan parayı, borcu ödemek için bile acilen 100 milyar TL gerekiyor. Nereden gelecek bu para? Elbette emperyalist sermaye merkezlerinden, yani bizimkilerin ikide bir “tefeciler lobisi” dedikleri çevrelerden. Peki niye gelmiyor? “Türkiye’de hukuk sistemi yok, güvenmiyoruz” diyorlar. Ve bizim Tek Adam da hemen “hukuk” reformundan bahsedip gülücükler dağıtmaya başlıyor.

Bu amaçla Efkan Ala, Cemil Çiçek, Bülent Arınç gibi eski yönetim kadrolarını ortaya salıp konuşturmaya başladı. Ama önce Alaattin Çakıcı, ardından ona sahip çıkan Bahçeli’den zılgıtlar geldi. Ve hepsinin reisi de sadık adamlarını harcayıp sallantıdaki Cumhur İttifakı’nı ayakta tutmayı tercih etti. Beyaz saçlı piyonlarını “fitneci” ilan etti. Biz de böylece AKP liderinin demokrasi, hukuk reformu gibi laflarının gerçek yanını anlamış olduk.

Tabii bir de halka içireceği “acı reçeteyi” anarak sermaye sınıflarına güven telkin etmeye yöneldi. Acı reçete dediği aslında Türkiye’ye para aktaracak olan sermaye kuruluşlarına bu izni verecek olan IMF’nin ileri sürdüğü şartlar. Yani vergilerin artırılması, halkın alım gücünün düşürülmesi, sosyal harcamaların (eğitim, sağlık, konut, emeklilik vb.) kısıtlanması, kamu yatırımlarının sınırlanması, yeni özelleştirmeler… Yani emperyalizme yalandan demokrasi vaadi, içeri sopa garantisi! Korku filmlerinde eskinin güzel günlerine anıştırma yapan flashback’ler gibi anlatılan reform masalının işçi ve emekçi kitleler için inandırıcı olması mümkün değil.

Son bir senede ortaya çıkan tablo, tüm zamanların en yüksek seviyesine gelmiş işsizlik, giderek artan hayat pahalılığı ve salgın önlemleri ile kapanan ve borçlarını ödeyemeyen esnafın durumu karşısında, iflas tehdidiyle karşı karşıya kalan sağlık sistemi ve onun altında ezilen sağlık emekçileri…

Mevcut sistem kapitalist sömürünün derinleşmesi, işsizliğin, yoksulluğun artması ve antidemokratik yönetimin güçlenmesinden başka bir şey ortaya koymadığı gibi, bugün de kendini reforme edebilecek ve emekçi yığınların sorunlarına çözüm bulabilecek işlerliğe de sahip değil. Böylesi gelişmeler karşısında ana muhalefet olan CHP de hem sermayenin ihtiyaçlarını gündemine almakta, hem de mevcut sorunlara çözüm önermekten ziyade sağı ve solu bir arada tutmaya çalışarak gelecek bir seçime dönük ittifak gayretinde.

Dolayısıyla bugün işçi ve emekçiler için bu tablodan çıkış ancak kendi öz güçleri ile mücadele ederek mümkün olabilir. Emekçilerin sorunlarını gündemine alan, temel acil talepleri üzerinden harekete geçen sendika, meslek örgütü ve emekten yana tüm örgütleri ve çeşitli toplumsal kesimleri kapsayan geniş birliktelikler kitleler için bir çıkış sunabilir.

Normal olmayan kapitalizmin kendisi!

0

Pandemide neler normalleştirildi?

Mesela 2 milyon işçinin rızaları aranmaksızın ücretsiz izne çıkarılması…

Daha fazlasının Covid-19 nedeniyle kısa çalışmaya geçirilmesi…

İşsizlik sigortasının teşvikler adı altında işverenlere peşkeş çekilmesi…

Ama mesela hastalığın yayılmasını önleyecek sahici tedbirler almak, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini uygulamak pandeminin dokuzuncu ayında hâlâ normalleşemedi (!).

Tüm bunlar pandemi sonrası artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını düşünenler için biraz hayal kırıcı olmuştur…

Öyle ya pandeminin başında mevcut sistemin, yani kapitalizmin o vahşi yüzünü açıkça ortaya döktüğünü ama bunun iyileştirilebilir olduğunu savunan ideologlar, ekonomistler, siyasetçiler revaçtaydı.

Daha az çalışabilirdik, daha az tüketebilirdik, daha az kirletebilirdik…

İnsana ve doğaya daha fazla önem verebilirdik, vermeliydik.

Hatta bizzat sistemin devamı için buna zorunluyduk. Bunun için artık daha insancıl bir kapitalizmi tartışmalıydık.

Kapitalizmin o iç çelişkisi her defasında karşımıza dikilmese biz de bunlara inanmak isterdik!

Keza bunlar tartışıladursun, pandemi milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarcasının ise yakınlarını, sağlığını, ekmeğini yitirmesine yol açtı…

Neden daha farklı olmadı?

Çünkü bu sistemi var eden ana çelişki yine sahnedeydi!

Sağlığın karşısına ekonomi; yaşamın karşısına kâr koyuldu. İkinciler, hep birincilerden büyük geldi.

Bu sadece Türkiye’de böyle olmadı. Tüm kapitalist hükümetlerin matematiği aynıydı.

Ama Türkiye en fütursuzca, yalan dolanla yapanlardan biri oldu.

Ekonominin zaten dipte oluşu tüm bahaneler için zemin oldu.

Öyle ki o “eskisi gibi olmayacak”çılar, “tabii ekonomiyi de ayakta tutmak lazım”cı oldular…

İnsanlar, hayatları ve ekmekleri arasında seçime zorlandı.

Zaten sonunda en çok etkilenenler de o ekmek için çalışmak zorunda olanlar oldu.

Ve kimilerinin kurduğu daha insancıl bir kapitalizm rüyası yeniden bir kabusa döndü!

Belirti göstermeyenlerin hasta sayılmadığı, buna rağmen hastanelerin dolup taştığı, sağlık emekçilerinin “ölüyoruz” diye haykırdığı, hiç kimsenin sesini duyuramadığı bir kabus…

Hükümet, yeni normalleşmenin çok değil sadece altı ay sonrasında hastalıktan kırılan insanların karşısında, nisan ayındaki önlemlerin bile çok gerisinde kalan göstermelik tedbirlerle “herkes başının çaresine baksın” dönemini ilan etti. Pardon, patronlar hariç herkes! Onlara tabii ki devlet bakacaktı!

Çünkü burjuva hükümetlerin normali, eski-yeni fark etmez, hep aynı saikten yola çıkıyordu!

Peki, değişemez mi? Değişir, ama ancak biz değiştirirsek…

Kârı her şeyden büyük sayan o formülü, yani bizzat kapitalizmi, insanı ve doğayı odağına alan işçi ve emekçiden yana bir yönetim anlayışla değiştirebilirsek…

Ama bunun için önce bizim bu normale itiraz etmemiz gerek! Kapitalizm normal değil, kârı her şeyin üzerinde tutan bir sistem normal olamaz dememiz gerek…

İşte o zaman hiçbir şey eskisi gibi olmaz!

Aşı kader midir?

0

Etrafımız, sağımız, solumuz veya bir tanıdığımız, hatta sevdiğimiz, belki de kendimiz bu elim hastalığa ya yakalandık ya da belirtileriyle geçen kuşkulu günler yaşadık. Hepimiz için bu endişeli ve korku dolu zaman diliminde her gün bir umut yeni çıkan korunma reçetelerini okuduk, uyguladık veya gerçeklikle ilgisi olmayan Sağlık Bakanlığı verileriyle yarınımızı planlamaya çalıştık. Şimdi de yeni çıkan aşıların haberleri daha çok önümüze düşmeye başladı. Gelin işin aslı neymiş kısaca bakalım.

Aşılar temel olarak 6 adımda geliştiriliyor. İlk 3 adımda, virüsün analizi ve vücudun virüse karşı bağışıklık kazanması için etkin yolların bulunması ve insansız testlerle bunun denenmesi amaçlanır. Hepimizin duyduğu 4. adım, yani insanlı deneyler ise 3 faza ayrılmış durumda. Geniş katılımlı insan testlerine gelebilen 13 aşı var, bunlardan 6 tanesi kısıtlı şekilde hızlandırılmış, onayı almış durumda: mRNA teknolojisini kullanan Alman BioNTech ile Amerikan Pfizer ve Amerikan Moderna şirketlerinin ürettiği aşılar ile zayıflatılmış virüs materyali üzerinden üretilmiş Çinli Sinovac şirketinin geliştirdiği CoronaVac aşısı. mRNA teknolojisini kullanan aşılar rüştünü ispat etmediği için ve genlerimizi değiştirebileceğine dair yaygın safsatalar da barındırdığından kullanımına şüpheyle bakılıyor. Buna rağmen, Amerika ve Avrupa ülkeleri şimdiden 100 milyonlarca doz sipariş etmiş durumda ve önümüzdeki aylarda teslim almaları planlanıyor. Sağlık Bakanlığı’nın da 10 milyon doz sipariş verdiği Çin üretimi olan CoronaVac aşısı ise bilim dünyasıyla yeterince bilgi paylaşılmadığı için güvenirliği ve etkinliği adına farklı endişeler barındırıyor. Tüm bunların yanında, endişe veya çeşitli çekinceler aşı karşıtlığına da izin vermemeli.

Sonuç olarak, aşı çalışmaları mucizevi bir bağışıklık mı kazandıracak yoksa hepimizi başka tehlikeli sulara mı götürecek, bunu önümüzdeki aylarda göreceğiz. Belki de sonuçlarını daha sonraki yıllarda acı bir şekilde yaşayacağız. Ama bunlara karşın, bizi yönetenlerin ivedilikle alması gereken önlemler var: Zorunlu olmayan işyerlerinin kapatılması, halka maddi yardım yapılması ve etkin tedavi bulununcaya kadar yaygın karantinanın merkezi bir şekilde yürütülmesi gibi. Bunlar düzgün uygulanırsa aşıya gerek kalmadan virüsü yeneceğiz. İnsanlık, kendi tarihi boyunca aşı olmadan da salgınlara karşı bunu başardı, unutmayalım.

Deprem vergisini kim istedi, ne için kullandı?

0

30 Ekim günü gerçekleşen ve yüzü aşkın insanımızın ölüp bini aşkın insanımızın yaralandığı İzmir depreminin acıları hâlâ taze. Ancak maalesef yaralarımızın sarıldığı tedbirlerin alınmakta olduğunu ifade edemiyoruz.

Türkiye nüfusunun ezici bir çoğunluğu (kimilerine göre bu oran yüzde 90) depremden birinci derecede etkilenebilecek yerlerde yaşıyor. Maalesef hemen her yıl can kayıplarının olduğu depremler yaşanıyor.

Kandilli Rasathanesi’nin “İstanbul İli Olası Deprem Kayıp Tahminlerinin Güncellenmesi Raporu” (2019) sıkıştırılmış bir Türkiye olan İstanbul’u ele alıyor. “Binaların ortalama %26’sının hafif, %13’ünün orta, %3’ünün ağır ve %1’inin çok ağır hasar” göreceğini öngören rapora kulak verirsek ağır, çok ağır ve orta derecede hasar gören binaların toplam sayısı yaklaşık 194 bin. Tüm senaryolar içerisinde en kötümseri 771 bin 860, en iyimseri ise 117 bin 206 binanın bu düzeylerde hasar göreceğini söylüyor. Bunun yansıması olarak gece gerçekleşen bir depremin 4104 ile 206 bin 148 arasında can kaybına mal olabileceği tahmin edilirken derdimiz bununla kısıtlı kalmıyor. 2.260 ila 121.675 ağır yaralı, 12 bin 965 ila 516 bin 613 hastanede tedavi ihtiyacı olan insan ve bunlara da ek olarak 241 bin 956 ile 839 bin 495 arasında hafif yaralı öngörülüyor.

Bitti mi? Bitmedi. Esas problem bundan sonra başlıyor: “İGDAŞ boru hatlarında, kent çapında 355 noktada, İSKİ içme suyu şebekesinde 463 noktada, atık su şebekesinde ise 1.045 noktada onarım ihtiyacının oluşabileceği, trafoların yüzde 31 kadarının orta ve üstü seviyede hasar alacağı” ifade ediliyor. Bu arızaları insanların suya erişiminde zorluk ve atık sudan kaynaklı salgın hastalık riskleri olarak okuyabilir, azımsanmayacak bir kısmın enerjisiz kalacağını söyleyebiliriz.

Tehlike büyük, çok yönlü ve gerçek. Felaketler Türkiye’nin sadece patronlar için yönetildiğini, meselenin can değil kâr olduğunu gösteriyor. Malum, krizi fırsata çevirmekte üstlerine yok. 1999 Adapazarı depreminin hemen ardından deprem vergisi planlaması yapılmış ancak tepkiden ötürü vazgeçilmişti. Aynı yıl 12 Kasım’da gerçekleşen Düzce depremi bir fırsat bilindi ve deprem vergisi yürürlüğe girdi. Toplanan paraların deprem için kullanılmadığı hepimizin malumu. Ancak çoğumuzun sandığının aksine bu vergi fikri “yerli ve milli” değildi. Özetle; IMF Türkiye’ye yerli ve yabancı patronlara kaynak oluşturulması için bir deprem vergisi öneriyor. Bunun hayata geçirilmesinin ardından önce bir, sonra da beş yıllık uzatmalarla bu vergi hayatımızda kalmayı sürdürüyor. Son olarak 2003 yılında AKP hükümeti tarafından kalıcı bir hale getiriliyor. Serüveni en güzel özetleyen yazar Çiğdem Toker’in dönemin maliye bakanı Unakıtan’dan aldığı yanıta kulak verelim: “Milleti aldatmanın âlemi yok. Vergiyi getirirken bir gerekçe aranmış. Deprem vergisi denmiş. Bütçe açığını kapatmak için konulmuş. Bugüne kadar depremzedeye mi gitmiş? Yıllardır topluyorsun vergileri vazgeçemiyorsun da. (…) Kimse kimseyi kandırmasın.”

Dönemin AKP’lileri daha açık sözlüymüş. Bugün deprem vergileri sorulduğunda Cahit Özkan (AKP Grup Başkan Vekili) toplanan deprem vergisinin sekiz katının deprem için harcandığını ifade eden bir tweet attı! Her şey apaçık ortadayken bunu nasıl mı yapabiliyor? Çünkü hiçbir şey şeffaf değil ve Türkiye’de toplanan verginin amacı için kullanılma zorunluluğu yok. Deprem vergisi doğrudan hazineye intikal ediyor. Bir başka problemli yön, afet durumunda yapılan harcamaların izini sürmenin de mümkün olmayışı. Deprem bölgesinde yapılan herhangi bir harcamanın (mesela inşası devam eden bir yol ya da cami) deprem sebebi ile yapılan bir harcama olarak gösterilmesinin önünde hiçbir engel yok. Pandemi sürecinde hasta-vaka-semptomlu derken denetleme ve şeffaflık olmadıkça sayıların işlerine geldiği gibi düzenlenebildiğini görüyoruz. AKP sözcüsünün “8 katı” işte bu hesap.

Deprem vergisi hazinedeki açığı kapatmak için koyulmuş ve kalıcılaşmıştı. Hazine niçin açık vermişti? Yerli ve yabancı patronlara teşvikler verdiği için. Deprem vergilerimiz nerede mi? Hükümetten teşvik alan bu patronların banka hesaplarında!

Herman Melville adlı büyük bir Amerikan yazarı Moby Dick (Beyaz Balina) romanında Nuh Tufanı’nın tamamen bitmediğini, çünkü dünyanın üçte ikisinin hâlâ sular altında olduğunu söylüyor. Roman, balina avcılığı yapan bir geminin hikâyesini anlatırken aslında bizlerin dünyasından bahsediyor. Nuh Tufanı’nın kalıntılarını yaşayan gemiciler gibi biz işçi-emekçilerin kıyameti de bir türlü bitmek bilmiyor. Neyse ki bizim kıyametimiz romanlardakinden daha belirgin ve doğrudan. Bizim kıyametimizin ismi patron düzeni olan kapitalizm; cismi ise demokrasiyle, şeffaflıkla, denetlenebilirlikle hiçbir ilişkisi olmayan bu rejim. Çaresi de bunlardan kopmak ve emekçinin şeffaf ve denetlenebilir bir sistemini kurmak.

Saray’ın “acı reçetesi”: Reform değil karşıdevrim!

0

Saray rejiminin iflas eden politikaları her alanda giderek belirginleşiyor ve sonuçları daha da yıkıcı hale geliyor. Salgınla mücadele, ekonomi yönetimi, siyasal ve demokratik haklar başlıklarında Saray, emekçilere dönük tarihsel saldırılar düzenliyor. Saray’ın neden olduğu enkaz büyürken, ittifak içindeki çatlaklar da daha fazla görünürlük kazanıyor.

Ekonominin tamamen raydan çıkmasının ardından Damat Bakan istifa etmek zorunda kalmış, 18 yıllık AKP iktidarının ardından ekonomide ve hukukta reformlar yapılacağı Erdoğan tarafından açıklanmıştı. Erdoğan “acı da olsa doğru reçetenin” uygulanacağını ilan etti. IMF ile yapılan anlaşmalar döneminde kullanılan “acı reçete” tabirinin ne anlama geldiğini hepimiz biliyoruz: ekonomik krizin tüm faturasının emekçilerin üzerine yıkılması.

Reform ve acı reçete söylemlerinin nereden kaynaklandığı oldukça açık: Ekonominin iflas etmesinin ardından hükümetin acilen dış kaynağa ihtiyacı var. İki buçuk yıl önce başkanlık sistemine geçilirken 4,64 olan dolar kuru bugün neredeyse iki katına çıktı. Türkiye’nin toplam dış borcunun 450 milyar dolar olduğunu, neredeyse her alanda ithalata yani dövizin fiyatına bağımlı olduğumuzu ve Damat Bakan döneminde Merkez Bankasının ve kamu bankalarının döviz rezervlerinin tüketildiğini hesaba katarsak, nasıl bir vahim tabloyla karşı karşıya olduğumuz anlaşılabilir.

“Faiz lobisi” dedikleri emperyalist tefecilere şirin görünmek ve kendilerinden yüksek faizle borç alabilmek için, günlerdir reform ve acı reçete başlıklarını tartışıyoruz. Hükümetin emekçi halka havale etmeye çalıştığı “acı reçete” konusunda tamamen samimi olduğu, “hukuk reformlarında” ise pek o kadar istekli (!) olmadığı hızla açığa çıktı. Düzmece bahanelerle yıllardır cezaevinde tutulan Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve binlerce siyasi tutuklunun serbest bırakılması; Çakıcı’nın tehditleri ve Bahçeli’nin açıklamalarının ardından, Cumhur İttifakı’nın selameti için yeniden rafa kaldırıldı. Öte yandan, gasp edilen hakları için yürüyüş yapmak isteyen metal işçileri, Anayasa Mahkemesi’nin kararına rağmen, polis tarafından engellendi ve gözaltına alındı. Ülkenin doğasını tamamen katletmekte kararlı olan maden şirketlerinin önünü açan yeni maddeler torba yasaya eklendi. Bunlar, Erdoğan’ın “reform” sözcüğünü kullanmasının ardından yaşananların kısa bir özeti!

Buna karşılık, “faiz lobisinin” talepleri doğrultusunda faizler 5 puan artırıldı. Bunun emekçiler için anlamı, hayatta kalmak için borçlanmaktan başka seçenekleri olmayanların bankalara ödeyecekleri faizin daha da artacağı, tarihin en yüksek seviyesindeki işsizliğin daha da büyüyeceği. Dahası, salgın tamamen kontrolden çıkmış durumdayken emekçileri salgından korumaya dönük hiçbir önlem alınmamaya devam etti, patronların kârı için salgının bir işçi sınıfı hastalığına dönüşmesinde beis görülmedi. Kepenkleri kapatması istenen esnaf için ise en küçük bir sosyal yardım yapılması gündeme dahi gelmedi. İşte Saray’ın reform dönemi uygulamalarından yalnızca birkaç örnek… Bu önlemlerin emekçiler için adı ancak “ekonomik karşıdevrim” olabilir!

Emekçilere dönük saldırılar yoğunlaşırken, mücadeledeki kararlılık da artıyor. Kıdem tazminatlarını alabilmek için aylardır Ankara yolunda mücadele eden maden işçileri; işten çıkarmanın sözde yasak olduğu bir dönemde sendikalaştıkları için işten atılan metal işçileri; Türkiye’nin dört bir yanında yaşam alanlarının yok edilmesine karşı direnenler; şiddete, güvencesizliğe karşı başkaldıran kadınlar Saray rejimine karşı mücadelenin nasıl olması gerektiğini gösteriyorlar. Eksik olan, bu mücadeleleri birleştirecek, baskı ve sömürü sisteminden kopuşu örgütleyecek bir siyasi seçeneğin yükseltilmesi. Bunun için emek örgütlerinin, ezilen ve sömürülen kesimleri temsil eden oluşumların, patron ittifaklarından bağımsız kendi seçeneklerini yükseltmeleri için harekete geçmesi gerekiyor.

Covid-19 uzmanı Prof. Dr. Sibel Gündeş’le pandeminin güncel seyri üzerine söyleşi

0

Sağlık Bakanlığı’nın, resmi olarak açıklanan günlük Covid-19 istatistiklerinde değişikliğe giderek vaka sayısına asemptomatik verileri de dahil etmesiyle bir anda yükselen resmi vaka sayıları, durumun ciddiyetine dair atılan yetersiz bir adım olarak algılandı ve hükümetin pandemi yönetimine dair toplumsal güvensizliği perçinledi. Gazete Nisan olarak bu gelişmeye ve pandeminin güncel seyrine dair Prof. Dr. Sibel Gündeş ile yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanı olan Sibel Gündeş, 1989’da Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu; 2003’te doçent, 2010’da profesör unvanlarını aldı. 1997-1999 yılları arasında ABD’de The Mount Sinai Medical Center’da araştırma görevliliği, 1997-2014 yılları arasında ise Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde araştırma görevliliği ve sonrasında profesörlük yaptı. Gündeş, 4 kitap ve ulusal ve uluslararası bilimsel dergilerde yayımlanan makaleler de dahil olmak üzere 82 bilimsel yayının yazarıdır.

Söyleşi: Kaan Gündeş

Gazete Nisan: Pandeminin mevcut yayılımı ne gibi boyutlara ulaştı? Sağlık Bakanlığı’nın yeni açıklamaya başladığı veriler güvenilir mi sizce?

Sibel Gündeş: Tüm dünyada bugüne kadar toplam en az 62 milyon kişi Covid-19’a yakalandı; 1,5 milyon kişi de kaybedildi. Kapanan hasta dosyalarına baktığımızda ölüm oranının %3 olduğunu görüyoruz. Türkiye de yine bir tanım değişikliğine giderek günlük vaka sayısını 29 bin, vefat sayısını da günde 200’e yakın bildirmeye başladı.

Aslında sadece Türkiye’de değil tüm dünyada vaka tanım ve istatistikleri kesin değil. Bu salgına dünyanın hazırlıksız yakalandığı açık, ancak bir şekilde bu sınavı iyi vermiş ülkeler de mevcut. Yeni Zelanda, Güney Kore gibi bazı ülkeler işi başından sağlam tutarak vakaları kontrol altına alırken, Çin ise salgının pik yaptığı dönemde tam kapanma ile salgını kontrol altına alabildi. Bugün tüm bu ülkeler aslında gözümüzün önünde birer ders niteliğinde duruyor. Ancak Türkiye’de başından beri şeffaf olunmadığı gibi bu derslerin de görülmediği çok açık. Son hafta açıklanmaya başlanan rakamların da güvenilirliği yok. Bunun önemli bir sebebi verilere kimlerin dahil edildiği karmaşasının devam etmesi; bir diğer önemli sebep ise şikâyeti olmayana test yapılmaması, yani beş kişinin yaşadığı bir evde bir hastanın olması durumunda dahi, şikâyetleri yoksa temaslılara PCR testi uygulanmıyor. Halbuki semptomatik ve asemptomatik hastaların virüs bulaştırma güçlerinin aynı olduğunu artık çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla sürecin başında yapılabilecek tüm pozitif vakaların tespit ve kontrolü aşamasını çoktan geçtik ve bu dönemin büyük bir kayıp olduğunu söyleyebiliriz. Diğer önemli bir nokta, PCR testinin duyarlılığı ile ilgili. PCR testi negatif olduğu halde klinik şikâyetler ve toraks BT’si (1) ile tanı konan hastaların hiçbirisi bu sayıya dahil edilmiyor. Takip ettiğimiz hastalara dayanarak yapılan PCR testinin duyarlılığının en fazla %50-%60 olduğunu söyleyebilirim. Yani hastaların yaklaşık yarısı zaten bu şekilde tanı almamış oluyor. Ayrıca birçok hastanede, hasta PCR negatifleştikten sonra ölürse tanısının Covid-19 olarak girilmediğini, ölüm sebebinin pnömoni, sepsis, bulaşıcı hastalığa maruziyet adı altında gösterildiğini görüyoruz. Sonuç olarak, ne yazık ki ülkemizdeki aktif vaka sayısı muhtemelen yeni bildirilen bu rakamların da çok üstünde.

Ülkeleri kıyaslamak her zaman doğru olmamakla birlikte, fikir vermesi açısından nüfusu bize eşit iki ülke olan Almanya ve İran ile istatistiklerimizi kıyaslayacak olur isek: Toplam vaka sayısı bir milyon kişide Almanya’da 193, İran’da 558, Türkiye’de 156; aktif vaka sayısı Almanya’da 314 bin, İran’da 230 bin, Türkiye’de 101 bin; ağır vaka sayısı ise hem Almanya hem İran’da 11-12 bin bandında iken bizde 4500; ölüm oranı da 1 milyon kişide Almanya’da 193, İran’da 558, Türkiye’de ise 156. Bu verilerin değerlendirilmesini de okuyuculara bırakıyorum.

Alınan kısıtlama kararları sadece hastane doluluk oranlarını azaltmaya yöneliktir. Bu kısıtlamaların sıkılaştırılıp gevşetilmesi ile bu salgın dalgalar halinde önümüzdeki yıl da devam edecektir ve rakamların logaritmik arttığını, artmaya devam edeceği için de bizi karanlık bir aralık, ocak, şubat ayları döneminin beklediğini söyleyebilirim.

Gazete Nisan: Virüsün temel yayılım yerleri neresi? Virüse en çok maruz kalan alanlar hangileri?

Sibel Gündeş: Virüsün temel yayılım yerleri kapalı alanlardır. Havalanmayan ortamlarda 15 dakikadan uzun süre bulunmak, bulaş riskini arttırır. Türkiye için bu alanlar fabrika, işyerleri, evler, toplu taşıma ve kurallara uyulmuyor ise kafe, bar ve restoranlardır. Hasta bireylerin sorumluluk bilinci ile karantinaya tam uyması, en az 10 gün kimse ile temas etmemesi de korunmada önemlidir.

Gazete Nisan: Bireysel korunma yollarını biliyoruz: Maske, hijyen ve sosyal mesafe. Ama teker teker insanların alabileceklerinin ötesinde, genel olarak alınması gereken önlemler, izlenmesi gereken politikalar nelerdir?

Sibel Gündeş: Geldiğimiz noktada alınacak bireysel önlemler hastalığa yakalanmamızı önleyecek en önemli korunmadır. Salgın hızının tam kapanma olmadan yavaşlaması, kesilmesi beklenmiyor. Eğer ilk vakaları saptamada bu kadar geç kalmamış (her hastane geçtiğimiz ocak ve şubat aylarında çekmiş olduğu toraks BT’lerini kontrol ederek olası Covid-19 vaka sayısını tespit edebilirdi) ve başta gereken önlemleri alabilmiş olsaydık, salgın çok farklı seyredebilirdi. Çin de şeffaf olmamakla birlikte, elde ettiği gerçek veriler üzerinden önlemler almış ve salgını durdurabilmiştir. Türkiye de gerçek verileri açıklamasa dahi, bu verileri dikkate alarak önlemler alabilirdi, ama planlar da ne yazık ki sanırım bildirilen vakalar üzerinden yapıldı. Türkiye sınırlarına girişte halen hiçbir yasak yoktur ve hiçbir tarama testi istenmemektedir.

Aşı çalışmaları başarı ile devam etmekle birlikte salgının durdurulmasında alacağı rolü önümüzdeki aylarda göreceğiz. Dilerim aşıların kalıcı bağışıklık bırakma ve çevreye hastalık yayma potansiyeli gibi gri alanlarda da başarılı olduğu kısa zamanda anlaşılır.

Gazete Nisan: Sağlık işçilerinin ve emekçilerinin ve hastane personelinin elinin altında yeterli ve gerekli korunma ekipmanı var mı? Yoğunlaşan mesailere rağmen sağlık emekçilerinin durumunda ve haklarında iyileştirmeler yapılmaya çalışılıyor mu?

Sibel Gündeş: Şu anda aktif bir pandemi içerisindeyiz ve bu dönemde ne biz sağlık emekçileri ne de diğer çalışanlar haklarını konuşabilecek, arayabilecek durumda. Sağlık çalışanları kendilerine verilen ekipman ile korunmaya gayret ediyor, ancak bu hasta yükü ve uzun mesai saatleri içerisinde kendilerini yorgun, çaresiz ve öfkeli hissettiklerinde hata yapma payı da artıyor. Salgının başlamasından bu yana 185 sağlık çalışanını kaybettik. Covid-19’un, sağlık çalışanları için meslek hastalığı olarak halen kabul edilmemiş olması büyük bir ayıptır.

Gazete Nisan: TTB sürecin başından bu yana şeffaf bir yönetim, yaygın ve parasız test talep ediyor. Sağlık Bakanı’nı verileri sansürlemekle suçladı ve bu iddialarında haklı çıktı. Devlet Bahçeli ise TTB’nin kapatılmasını talep etti, hem de pandeminin ortasında. Siz pandemi derinleşerek sürerken TTB’nin oynadığı rolü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sibel Gündeş: TTB her zaman aklın ve bilimin yanında olmuştur; aldığı adil ve insani kararlar ile yanımızda olmaya devam etmektedir. Bizim gerçeklik algımızın sağlıklı kalabilmesi için bu kurumlara ihtiyacımız vardır.

Gazete Nisan: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Sibel Gündeş: Covid-19 ile mücadelede özellikle havalanmayan, doğal hava sirkülasyonunun olmadığı kapalı alanlarda bulunmamaya, iyi bir maske ile mesafe kurallarına uymaya, gerekmedikçe komşu, akraba ve arkadaş ziyaretinden kaçınmaya, 2-3 kişiden fazla bir araya gelmemeye özen göstermeliyiz.

(1) Toraks BT, yani Toraks Bilgisayarlı Tomografi, göğüs bölgesinin farklı açılardan ve detaylı üç boyutlu görüntüsünü çıkaran tıbbi bir görüntüleme yöntemidir.

Biden’ın Pirus zaferi dünya halkları için bir umut mu?

0

ABD seçimleri Biden’ın zaferiyle sonuçlandı. Korkulan olmadı ve Trump’ın seçim sonuçlarını hukuk içi ve dışı yollarla kendi lehine çevirme çabaları büyük ölçüde sonuçsuz kaldı. Ancak Amerikan toplumunun ve emperyalizminin içinde bulunduğu krizin faturasını dört senedir Trump’a kesmeye çalışan Demokrat Parti (DP) için seçim sandığından umduğu “mavi dalga” (1) da çıkmadı: Biden oyların %51,9’unu alarak beklenenden çok daha az bir farkla halk oylamasını kazandı. Demokratlar Temsilciler Meclisi’nde sahip oldukları çoğunluğu koruyabilmeyi başarsalar da sekiz koltuk kaybettiler. Ocak ayında sonuçlanacak Senato yarışında ise şimdilik bir koltuk kazanabilmeyi başarsalar da yasama açısından çok daha büyük öneme sahip Senato’da en iyi ihtimalle Cumhuriyetçiler ile berabere kalacak ve çoğunluğu elde edemeyecekler. Yani bu bir Pirus zaferi.

Amerikalı işçi ve emekçi sınıfı ekonomik kriz ve pandeminin yıkıcı sonuçları altında ezilirken, her iki parti de Başkanlık, Temsilciler Meclisi ve Senato seçim kampanyalarına milyonlarca dolar akıttı (toplam yaklaşık 16-20 milyar dolar arası değişiyor). Neden? Metotları farklılık gösterebilse de son tahlilde Amerikan emperyalizminin çıkarlarını gözeten iki kapitalist lider neredeyse berabere kalabilsinler diye!

Buradan ne gibi sonuçlar çıkartabiliriz?

Trump yenildi ama Trumpçılık yenilmedi. Halk oylamasında çoğunluğu alarak değil, Seçmenler Kurulu oylarının çoğunluğunu alarak başa gelen Trump’ın dört senelik başkanlık süreci boyunca Demokrat Partililer 2016 seçimlerinin kendilerinden çalındığı propagandasını yapmışlardı. Şimdi bir dört sene boyunca da Amerika nüfusunun yarısı, seçimlerin Trump’tan çalındığına inanarak hareket edecek. Bu artan toplumsal kutuplaşma, aslında iki partinin politik programı ekseninde incelendiğinde yapay olsa da bu suni ayrım özellikle işçi sınıfı içerisinde ırkçılık üzerinden ilerleyen sınıf bölünmesini derinleştirecek.

Biden’ın Trump’tan temel farkı aslında Amerikan emperyalizminin içinde bulunduğu krizden nasıl çıkılacağı ve düzenin hangi araçlarla tesis edileceği noktasında yatıyor. Bu noktada mesela Trump sopa kullanarak anayasayı hiçe sayan; hem sözde demokratik çerçevenin hem geleneksel devlet aklının hem de neoliberalizmin normlarının dışına çıkan hareketlerde bulunabilirken, Biden ve Demokrat Parti havuç kullanarak anayasal kırmızı çizgileri ihlal etmeme taraftarı. Biden Wall Street’in küreselleşmeci finansçılarını, teknoloji devlerini ve benzeri kesimleri temsil ederken, Trump gümrük duvarlarının yükseltilmesinden ve milliyetçi-korumacı ekonomi politikalarından kazanç sağlayabilecek burjuva kesimleri temsil ediyor. İkisi de sömüren sınıfın çıkarlarını gözetiyor, işçi ve emekçilerin değil: Özetle, farklı burjuva fraksiyonları temsil ediyorlar.

2019’da Temsilciler Meclisi Trump’ı görevi kötüye kullandığı için azletmek istedi. Bu süreçteki argümanları Trump’ın Rusya ile Ukrayna’ya karşı daha agresif bir dış politika yürütmediğiydi.

Şu an DP Trump’ın gerici politikalarına karşı pozisyon alıyormuş gibi dursa da bu politikaların hiçbiri bu azletme sürecinde argüman olarak kullanılmadı. Yani Demokrat Parti Trump’ı ABD’de göçmen toplama kampları inşa etmek, emekçilerin kazanılmış sendikal haklarına ve ücretlerine saldırmak, kadın hareketini kriminalize etmek, zenginlerden alınan vergileri düşürmek ve sosyal haklara bir bir saldırırken ordunun bütçesini görülmemiş seviyelere çıkarmak gibi nedenlerle sanık sandalyesine oturt(a)madı. Özetle amaç Trump’ı azlederek, Trump’ın işini Trump’tan daha iyi yapacak birinin yerine getirilmesiydi. Biden daha şimdiden önüne bakmak istediğini, ülkenin daha fazla kendisinin selefinin soruşturulması tarafından tüketilmesini istemediği ve herhangi bir soruşturmanın ülkedeki kutuplaşmayı artıracağı endişesini taşıdığını dile getirmeye başladı bile.

Seçim sürecinde kitlelerin etrafında seferber oldukları başlıca üç sorun şunlardı: Pandemiye ve ekonomik krize karşı akılcı bir mücadele planı, George Floyd’un öldürülmesinin ardından sistematik ırkçılığa ve polis şiddetine karşı sonuç verici önlemlerin alınması ve ekolojik yıkımın önüne geçecek somut adımların atılması. Bu talepler ekseninden bakarsak, Biden zaten daha şimdiden pandemiyle ilgili olarak ücretli veya ücretsiz izin, üretimin durdurulması benzeri tedbirleri almayacağını açıkladı. George Floyd’u öldüren polislerin bağlı olduğu Minnesota valiliği DP’nin elindeydi. Biden’ın başkan yardımcısı Kamala Harris, Kaliforniya eyalet başsavcısı iken siyahların katlinden sorumlu polislere yönelik cezasızlık hükümlerine sesini çıkarmamıştı. Biden, Paris İklim Anlaşması’na da geri döneceğini söylüyor. Ama sadece Trump hükümeti değil, Obama hükümeti de ihtilaflı fracking (hidrolik kırma) tekniği vasıtasıyla petrol sömürüsüne başvurarak bu anlaşmayı ihlal etmişti bile. Biden bu tekniği kullanmayı sürdürecek ve daha başkanlık koltuğuna oturmadan fosil yakıt endüstrisiyle finansal bağları olan isimlerin kabinesinde yer alacağını belirterek kitleleri hayal kırıklığına uğratmaya başladı bile…

(1) 2004’ten bu yana mavi Demokratların, kırmızı da Cumhuriyetçilerin rengi.